Issuu on Google+

SAYFA

2

Yang›n alarm› haber veriyor Halkın Sesi’nin yeni köşesi Yangın Alarmı yasa değişikliklerinin halka getirdiklerini yazıyor

SAYFA

7

Hayat s›nav kuflatmas›nda Üniversite sınavı arkada kaldı. Bu uzun maratonun iki ‘koşucusu’ bize sınavı anlattı

SAYFA

13

Tarihin hangi odas›? Son dönemde sayıları artan tarih dergileri ve programları ne işe yarıyor?

SAYFA

14

Deneme, yan›lma, ö¤renme Yaz tatilinin ilk sayısında genç okurlarımız için birkaç deney öneriyoruz

25 Haziran 2010 • 1 TL

Y›l 5 • Say› 109

İktidarı sallanan AKP, Kürt sorununda savaştan vazgeçmiyor

Krizi gördü sipere sığındı Masal bitti. AKP’nin bugüne kadar ‘yok’muş gibi davrandığı sorunlar krize dönüşerek ortaya çıkıyor. Çözümü olmayan AKP de krizi derinleştiren politikalarında ısrar ediyor K›rg›zistan iç savaflta

 AKP’ye önce ABD olumsuz sinyaller göndermişti. Çatışmaların ardından TÜSİAD da iktidara sesini yükseltti  Artık ‘güzel günler’in bittiğini gören AKP de tek umudunu baskı ve savaş politikalarında görüyor

 Jeostratejik konumu nedeniyle emperyalistler arası kapışmanın odaklarından birisi olan Kırgızistan, çürümüş siyasi iktidarın krizinin de etkisiyle bir iç savaşa sürükleniyor  S. 5

Tüm tafllar› ba¤layamazs›n›z... YOL YAZISI  S. 3

Söyleşi: 2 Temmuz’da Madımak’a  Halkın Sesi, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticisi Kemal Bülbül’le Alevi açılımını ve yaklaşan 2 Temmuz programlarını konuştu

 Bülbül, Sivas katliamının hala aydınlatılmamasının bir suç olduğunu söyledi, tüm yurttaşları 2 Temmuz mitinglerine çağırdı  S. 11

‹flçi ihaleyi durdurdu  Adana Balcalı’da Dev Sağlık-İş üyesi işçiler, hastane yönetimi tarafından ihaleye çağırılan taşeron şirketi hastaneye sokmadı. Böylece taşeron ihalesi iptal oldu  S. 8

Futbol ekini unutmay›n! Halkın Sesi, Güney Afrika’da süren Dünya Kupası için özel bir ek çıkarttı. Vuvuzelladan kupa işçilerine, turnuvanın yıldızlarından unutulmayan anlara, birçok konu ekimizde yer alıyor

Dünya Kadın Yürüyüşü İstanbul buluşması  2010 Dünya Kadın Yürüyüşü Avrupa Buluşması 30 Haziran’da İstanbul’da gerçekleşiyor  S. 16

Şarkılar söyledik ‘hep’ birlikte, hep bizimle...  Karadeniz’in asi sesi Kazım Koyuncu ölümünün beşinci yılında sevgiyle ve özlemle anılıyor  S. 15

Kenar Notlar› / Sayfa 2

Ferda Koç / Sayfa 4

Osman Köse / Sayfa 7

Çömelen devlet

Aç›l›mdan etnik ar›nd›rma... Medya ve s›n›f mücadelesi

Tufan Sertlek / Sayfa 8

Difle difl mücadele

TUSKON çal›fl›yor  Cemaatin sermaye örgütü TUSKON’un Yoksulluğu bitirme zirvesi’nde milyonlarca dolarlık ticaret anlaşmaları yapıldı  S. 9


2

MEDYA 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

Kenar Notlar› Çömelen devlet evletin var mı derdin var! Bu denli şişirilmiş bir devlet bir türlü bir yerlere konamıyor. Çömelse sorun oluyor, dikelse sorun oluyor. Önceleri "ceberrut devlet" vardı. Kolu uzundu; eşkıyaya aman vermezdi. Refah toplumuyla birlikte "baba devlet" geldi. Sosyal devletti; hem sever hem döverdi. Bir ara "devlet ana"yla devletin şefkati biraz öne çıkar gibi olduysa da Kemal Tahir'le birlikte onu da tarihe gömdük. Erbakan önderliğindeki Milli Görüş, "garson devlet" anlayışıyla devlete yeni bir misyon kazandırmaya çalıştı. Fakat aradığımız bu da değildi. Müşterisi karşısında bu denli yerlere kadar eğilen devlet, otoriter açlığımızı yatıştırmazdı. Bize "dik duran, ama diklenmeyen bir devlet" lazımdı. Onu da neoliberal piyasalara havale ettik. Yüzyıllardır süren arayış, İslamcı liberal "kerim devlet"le nihayete erecekti. Bir demokratik açılım hamlesiyle tam mutlu sona yaklaşılmıştı ki, beklenti bir çocuk oyununa dönüştü: "Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi." Biz tam devletin son kalıntıları neoliberal piyasalarda haraç mezat satılıyor “derken”, o bütün ihtişamıyla siperden mesaj verdi: PKK baskınının ardından Gediktepe Sınır Karakolu'na giden Başbakan Erdoğan’la Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, birlikte “terörle mücadelede kararlılık mesajı” verdiler. Mesaj siperden alınıp gazete manşetlerine taşındı. Mesajın veriliş şekli tartışma konusu oldu. Başbakanla genelkurmay başkanının siperde çömelmiş fotoğrafı, çoğu medya kuruluşunda “teröre taviz yok” vurgusuyla verilirken, şiddetli itirazlar da geldi. Siperden verilen bu kararlı mesajı, bütün medya tam tekmil manşete taşıdı. Savaş sürecek, şovenizm tırmanacak, savaş kışkırtıcılığı eksiksiz manşete taşınacaktı. Bu konuda bir sorun, bir ayrılık gayrılık yoktu. Ama gene bir sorun vardı: Böylesine kudretli bir mesaj sipere çömelerek mi verilirdi! "Pembe İncili Kaftan" koçaklamalarıyla avutulmuş bir kuşağın bitmek bilmez ırkçı özlemleri ve kahramanlık beklentileri, çömelmiş devlet pozlarıyla nasıl yatıştırılabilirdi. Fatih Altaylı'nın dediği gibi, bari fotoğraflar medyaya servis edilmeseydi. Şimdi halk, bu yenilmez "devletin bir avuç teröristten korktuğunu zannedecek"; mesaj yerine ulaşmayacaktı Devlet korkmasına korkmaz da işin içinde karizmayı çizdirmek var. Tam dünyaya posta koyup dünya liderleri sınıfına atlamışken, şimdi karizmayı yerlere sermenin ne alemi var! Azıcık çömelirsin olur biter. İslamcı medyanın zaten midesi geniş; bunu hemencecik sindiriverir. Daha ırkçılar ve bilhassa Yılmaz Özdil makaraya sarar. Devlet büyükleri ağzını bozar, Cemil Çiçek ve Kürşat Tüzmen küfre sarar. Devlet Bahçeli, "dört işlemde ırkçılığın türevleri" konulu teziyle "şaşırtıcı şeyler" söyler. Ama kimse hiçbir şeye şaşırmaz. Çünkü neden? Çünkü her şey değişir; ama bir şey asla değişmez. Devlet Bahçeli matematikten, Cemil Çiçek küfürden ve devlet siperden asla vazgeçmez. Devlet ciddi mesajlarını hep siperden verir. Sadece siperin yeri değişir: Zaman zaman bir sınır karakoluna kurulur; zaman zaman Tekel direniş çadırlarının karşısına, zaman zaman Zonguldak kömür madenlerine... Devletin savaş kararlılığı kimseyi şaşırtmaz da, bir de çömelmese işte o zaman mesaj tam yerine ulaşacak. Yani hep Başbakan Erdoğan'ın dediği gibi olacak: “Devlet hep dik duracak, ama diklenmeyecek!” Kürde karşı dik duracak; taşeron işçilere karşı dik duracak; hak mağdurlarına karşı dik duracak; işsizlere karşı dik duracak... Bunun karşısında sermayeye diklenmeyecek; emperyalist güçlere diklenmeyecek; ABD'ye diklenmeyecek; İsrail'e diklenmeyecek... Yine de tedbiri elden bırakmamakta fayda var. Bütün varoluşunu ve güvenliğini siperin ardına inşa eden birinin karizmasının, tekinsizlik sokaklarda kol gezerken, nereden ve nasıl geleceği belli olmayan tehditle çizilmesi an meselesidir.

D

Cemaat’ten Kürtçe TV

T

RT 6'nın Kürt halkı arasında tutulmaması üzerine, Gülen cemaatinin yayın organı Samanyolu yayın grubu tarafından Kürtçe kanal kuruluyor. Dünya TV adıyla kurulacak televizyon kanalı Samanyolu TV'nin Kürtçe versiyonu olacak. Gaziantep'ten yayın yapacak olan Dünya TV'nin Irak, Suriye ve diğer Kürt bölgelerine de yayın yapması öngörülüyor. Televizyon kanalı için RTÜK'e resmi olarak başvuru yapıldı. Kanalda Samanyolu TV'de yayınlanan, genellikle 'ibret' ve 'kader' temalarını işleyen programlar Kürtçe düblajla yayınlanacak. Kanalın müdürlüğünü de Samanyolu TV'nin Ankara temsilcisi Remzi Ketenciler üstleniyor. Kürtçe yayın yapacak olan Dünya TV'nin, Türkçe benzeri olan Samanyolu TV, dizilerinde ve programlarında genellikle AKP'nin ve Gülen cemaatinin propagandasını yapıyor. Kürtçe televizyon kararı cemaatin bölgede ticari ve siyasi faaliyetleriyle beraber etkinliğini artırma çabasının da parçası.

Tarz-ı hayat, gazetecilik oh ne rahat Y

eni bir gazetecilik akımı ortaya çıktı. Medya konusunda uzman olan Ragıp Duran bu yeni akımı muhabirlik öldüğü için kendini haber yapan gazeteciler olarak tanımlıyor. Gazete patronlarının ve köşe yazarlarının siyasi kavgalarının yarattığı rüzgar, bazen gazetelerde yer alan bu yeni akımın en olgun eserlerini gözden kaçırmamıza neden oluyor. Son olarak “Gazeteciliğin rol modellerini Abdi İpekçi-Uğur Mumcu tekelinden kurtarmaya adayım. … Bugün Türkiye’de en az bir Uğur Mumcu gazeteciliği kadar Ayşe Arman gazeteciliği de vardır” diyen Ertuğrul Özkök’ün gazetesinde bu kendini haber yapma uzmanı köşe yazarlarımızdan birisi, yazdığı yazıyla çok tartışıldı. Gazetenin yazarlarından Sibel Arna’nın 12 Haziran tarihli yazısı özel ilişkilerinden, dostluklarına, cinsel yaşamlarından çocuklarına, gezdikleri yerlerden yedikleri yemeklere kadar farklı konularda ama kendi yaşam deneyimleri üzerine yazan köşe yazarlarının ne denli çiğ ve rahatsız edici olabileceğini gösterdi. DADI DA ‹NSAN TAB‹‹ Arna yazısında bir ‘çılgınlık’ yapıp 9 aylık oğlu ve onun ‘dadı’sıyla (Çocuk bakım hizmeti üreten ev işçileri hakkında bu tanımlama Arna’ya ait) çıktığı mavi turu anlatıyor. Hikâyenin bundan sonrasını Arna’nın kaleminden okuyalım: “Tekne tatilinin bana tatil olmamasının bir nedeni de dadımız Hanife Hanım. Tekneye binince, Göcek, Rodos, Simi gezince ona bir şeyler oldu. Resmen aklı uçtu. Yoksa neden Rüzgar'a tarhana çorbası yapalım dediğimde yayla çorbası pişirsin? Bunu yaptığı gün Rüzgar sabah kahvaltıda yumurta yemişti üstelik. E yayla çorbasının içinde de yumurta var. Bir gün içinde iki yumurta veremeyeceğimizi ezbere biliyor. Yüzme bilmemesine rağmen her gün beş posta denize giremediği için hayıflanmaya başladı. “Sibel Hanım keşke kocamla çocuklarım da burada olsaydı” sayıklamalarının ardı arkası gelmedi. …Neden? Nedeni basit. O da

Solda Ayfle (Arman) tatilde. Arman’›n pahal› bir otelde misafirli¤ini anlatt›¤› haberin foto¤raf›. Üstteki resim ise yaz›s› tepki çeken Sibel Arna ve olaya konu olan o¤luna ait. insan. Evet denizi görünce giresi geliyor, seni bikinili görünce onun da canı sere serpe uzanmak istiyor. Eminim kamaradaki aynaya her baktığında acaba yüzüm yanmış mı diye kontrol ediyor. Ama tabii ki abartmaması, çalıştığını unutmaması gerek…” Sibel Arna’nın yazısı başka arkadaşlarının kendi tabiriyle ‘tatilde aklı uçan’ dadılarına ilişkin maceralarıyla sürüyor. AL B‹R‹N‹ VUR ÖTEK‹NE Arna’nın bu yazısı okur ve kimi köşe yazarlarının tepkisini çekti. Arna’nın kendini merkezine koyduğu hayat algısı, yazıda işçi bir kadına karşı sınıfsal tavrı ve bu görüşlerinin kamusal bir alanda, ‘gazete köşesinde’ kendine yer bulabilmesi ayrıca tartışma konusu oldu. Hürriyet gazetesinin okur temsilcisi bölümüne yazıyla ilgili eleştiriler geldi. Aynı gazetede Ahmet Hakan, Arna’nın hata yaptığını yazdı. İnternet ortamındaki sosyal paylaşım sitelerinde Arna’yı eleştiren onlarca yazı yayımlandı. Bu yoğun tepkiler üzerine Arna geri adım attı, yazısının hatalı olduğunu kabul etti. Hatta ‘dadıyı tatile yolladım’

açıklaması yaptı. Arna’nın yazısı Türkiye için bir ilk değildi. Sevgilisiyle ilişkilerini, tatil maceralarını, aile yaşamlarını yazan onlarca yazar var ve işin kötüsü bunları yazmak bir gazetecilik biçimi olarak niteleniyor. Örneğin Sibel Arna’nın yazısına gelen tepkilere bu ekole adını verecek kadar katkı sunan Ayşe Arman bakın ne yazıyordu: “Sibel (Arna) bir yazı yazdı. Ortalık karıştı, Kelebek de dün manşet yaptı. Günlerdir kızın, ne despotluğu kaldı ne faşizanlığı. Artık bu kadarına da pes! En çok da, “Efendim, nasıl böyle yaparmış, emekçi kesime nasıl böyle davranırmış!” laflarına güldüm. Hop! Ne oluyoruz. O bir anne ve belli ki “dadı”ya sinir olmuş. Ne var bunda? Bütün anneler, yeri gelir olur. Dadılar da bize olur. Bu ilişkinin tabiatı böyle. ...Benim o yazıda takıldığım başka bir şey... 9 aylık çocuk ve dadıyla gittiğin bir tekne seyahatini, sanki çok zor bir maceraymış gibi anlatmak, “Bakalım başımıza neler gelecek? Bir deliliğe kalkıştık ama Allah sonumuzu hayretsin” türü ifadeler kullanmak, bu seyahat “challenge”

gibi sunmak acayip olan... Söz konusu olan bütün konforu tamam bir tekne... Çocuk desen bebek değil artık, neredeyse bir yaşında... Bir de yardımcın var... Eeee? ...Sevgilimle ben, Alya 6 aylıkken yanımızda dadısız madısız, uçağa atladık İtalya’ya gittik, oradan kiralık bir arabayla Como, Portofino, Cannes, Nice yaptık, 6 farklı otelde kaldık.” MUHAB‹R ÖLDÜ Görüldüğü üzere Arna’nın tarzı ona mahsus değil. Medyada magazinleşme 1980 sonrası Türkiye medyasının yapısal özelliği haline geldi. Özel yayıncılıkla beraber izleyen/dinleyenlerin yerini müşterilerin aldığı bir dünya olunca gazeteciler de müşterilere seslenen yazılar yazmaya başladı. Bu durum 1980’lerin sonlarından itibaren yeni tür bir gazeteciliği de başlattı. Bu tür haberciliğe “yaşam tarzı habercilik” (lifestyle journalism) deniyor. Tarz- ı hayat haberciliği diye nitelenebilecek bu akım halkla ilişkiler için yapılan etkinlikleri anlatmak, kendilerine gelen hediyeler yoluyla çeşitli

şirketlerin reklamını yapmakla başladı. Medya magazinleşirken istihbarata ve muhabirliğe dayalı gaze-tecilik de giderek tasfiye edildi, yazar Ragıp Duran bu durumu bir söyleşisinde şu sözlerle değerlendiriyor: “Gazeteciliğin kamu çıkarını kollamaktan vazgeçip metalaşmaya başladığı son 20- 25 yıldır gerek akademik gerekse mesleki alanlarda tartışılan soru bu. Muhabirin ölümü ve gazetecinin toplumdan uzaklaşmasının sonucunda gazeteci, en iyi bildiği ve neredeyse tek konuyu gazete sayfalarına taşımaya başladı: Bizzat kendisi! Gazeteci gerçek peşinde koşan bir çalışan olmaktan çıkıp haber öznesi/nesnesi haline geldi.” Duran’ın tarif ettiği bu haberciliğin Türkiye’deki en önemli temsilcilerini Hürriyet’ten Ayşe Arman, tatillerini, katıldığı yemekleri, izlediği filmleri yazan Radikal’den Nur Çintay, Sabah’ta yazan Hıncal Uluç gibi isimler oluşturuyor. Bu yazarlar katıldıkları davetleri, reklam ve halkla ilişkiler amacıyla gittikleri gezileri, kendi özel yaşamlarını yazmakta bir beis görmüyor. Okura bu ‘seçkin’ hayatların öyküsünü okumak düşüyor.

657 değişikliği ne getiriyor? Yangın Alarmı köşesinde okurlarımızı yakın gelecekte yapılacak yasal düzenleme ve değişiklikler karşısında kendilerini bekleyen tehlikelere karşı uyarmayı amaçlıyoruz

H

alkın Sesi bu sayısından itibaren yeni bir köşeye başladı. Beyaz Yaka Mavi Hayat Köşesi’yle dönüşümlü olarak bu sayfada yayınlanacak olan Yangın Alarmı köşesi okurlarını yakın gelecekte kendilerini bekleyen tehlikelere karşı uyarmayı amaçlıyor. Malum yaklaşan seçimler, AB’ye uyum süreci, neoliberal dönüşüm derken farkında bile olunmaksızın AKP hükümeti yeni saldırı yasalarını gündeme getiriyor. Çoğu zaman baskın görüşmelerle veya siyasetin yoğun gündeminde farkında olmaksızın halkın haklarını gasp eden yasa tasarıları ardı ardına Meclis Genel Kurulu’na indiriliyor, TBMM’de oylanarak yasalaşıyor. Bu köşede halkın haklarını gasp eden yasa hazırlıklarını haber verecek, tasarıların Türkiye halkına neler

Yang›n Alarm› getireceğini anlatmaya çalışacağız. Kimi zaman uzmanlardan görüş alacak kimi zaman yasanın etkileyeceği kesimlerin sesine kulak

vereceğiz. Köşemizin bu ilk yazısında haberlere ‘kamuda iş güvencesi devri bitiyor’ manşetiyle duyurulan 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nda değişiklik içeren yasa tasarısını gündemimize alacağız. Devlet Memurları Kanunu, hükümetin hazırladığı 23 maddelik tasarıyla değişiyor. Yasa tasarısı Bakanlar Kurulu'nda imzalanarak 9 Haziran’da Meclis'e gönderildi. Bu yıl içinde yasalaşması beklenen tasarı devlet kurumlarına özel sektörden üst düzey yönetici alınmasına olanak sağlanması ile dikkat çekiyor. Yeni düzenleme memura toplu sözleşme ve grev hakkını yine tanımıyor. KAMU ÖZEL SEKTÖRLE BÜTÜNLEfi‹YOR Tasarı ile özel sektör yöneticileri; kamuda müsteşar, müsteşar yardımcısı, başkan ve genel müdür makamlarına atanabilecek. Söz konusu yöneticilerin maaşları geldikleri makamların maaşları kadar olacak. Ancak özel sektörde çalıştıkları süre kamuda çalışılmış sayılacak. Böylece emekli olmaları durumunda kamuda çalışan memurların tüm haklarından yararlanacaklar. Bunun için özelden geçen yöneticinin en az iki yıl süreyle kamuda çalışma şartı aranacak. Bu madde kamunun siyasallaştırılmasına neden olacağı için eleştiriliyor. Yeni düzenleme ile kamudaki uzman kadrosu tek çatıda toplanıyor. 'Kariyer uzmanlık sistemi' kuruluyor. Kamuda sicil sistemi tamamen ortadan kalkarken, disiplin sistemi de değişecek. Personel bilgi sistemi

kuruluyor ve her devlet memurunun amirlerince düzenlenen gizli sicil raporlarını içeren sicil sistemi de yürürlükten kaldırılıyor. Disiplin sistemi değiştirilerek memurlara verilen cezalar arttırılıyor. Disiplin cezası verilmesi kolaylaşıyor. Yurttaşa ilgisiz davranan memur, aylık kesme cezası alacak. Hizmet almak için gelenlere kötü muamelede bulunmak ise kademe ilerlemesinin durmasına yol açacak. Eğer memurun davranışı sözlü sataşma veya hareket boyutuna varırsa alacağı ceza da kınamadan kademe ilerlemesine yükselecek ‘Yetkili’ olmadığı halde basına, haber ajanslarına, radyo ve televizyonlara bilgi veya demeç veren memurlara verilen cezalar da artırılıyor. Memur anne-babalara da 24 aya kadar doğum izni imkanı tanıyan tasarı, çocuk yardımında 2 çocuk sınırlamasını da kaldırıyor. 3 gün olan babalık izni 7 güne çıkarılıyor. EVREN: ‘TASARI KABUL ED‹LEMEZ’ Kamu çalışanları sendikaları tasarıya karşı olduklarını belirtiyor. KESK Başkanı Sami Evren tasarı hakkında şöyle konuştu: “Olumlu değerlendirmemiz mümkün değil. Siz kamuyu tasfiye etmeyi hesaplıyorsanız burada toplumsal yarar yoktur. Mevcut yasa tasarısı bizimle paylaşılmamıştır, uluslararası sermayenin programına uygun bir yasa tasarıdır. Biz kamuyu tasfiye ettirmek istemiyoruz. Tasarı siyasi kadrolaşmanın önünü açıyor. Kamusal hizmetler doğrudan siyasi iktidarın hizmeti haline gelecektir."


3

GÜNDEM 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

Sola dönük AKP terörü tırmanıyor AKP sıkıştıkça saldırganlaşıyor, ‘Deniz Gezmiş posteri ve Mahir Çayan’ın kitabını bulundurmak’ gibi gerekçelerle ilerici toplumsal muhalefete saldırıp baskı altına almaya çalışıyor. AKP’nin saldırısı püskürtülemezse yeni bir saldırı konsepti olarak yaygınlaşacak

K

rizli bir döneme giren iktidar, ülke içinde de çatışmaların artması ve hak mücadelelerinin yaygınlaşması karşısında sıkıştıkça saldırganlaşıyor. Toplumsal muhalefete dönük baskı ve terör giderek yaygınlaşmaya başladı. Samsun'da Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri ve Liseli Genç Umut'a yönelik polis operasyonun ardından, Ankara'da KESK yöneticilerinin de aralarında bulunduğu birçok kişi gözaltına alınarak tutuklandı. Adana'da ise 30 Mart Kızıldere anması sonucu 'suçu ve suçluyu övmek' gerekçesiyle tutuklanan öğrenciler serbest bırakıldı, ancak iddianame genişletilerek suçlama 'terör örgütü üyeliği' üzerinden yürütülmeye devam edecek. Operasyonların ardından tutuklanma gerekçesi olarak öne

sürülen deliller ve suçlamalar ise hayli ilginç. Samsun'da gerçekleştirilen operasyonda tutuklananlar için hazırlanan iddianamede 'Deniz Gezmiş posterleri ve Mahir Çayan'ın kitaplarını bulundurmak, TÖB-DER kurucularından Ali Başpınar'ın cenazesine katılmak' gibi deliller suç kanıtı olarak gösterilmişti. Adana'da ise 13 Nisan'da gözaltına alınan üç üniversiteli 30 Mart Kızıldere anmasına katıldıkları ve slogan attıkları gerekçesiyle iki aydır 'suçu ve suçluyu övmek' gerekçesiyle hapishanede tutuluyordu. 18 Haziran'da öğrenciler mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı, ancak yargılamanın çeperi genişletilerek 'terör örgütü üyeliği'nden dava devam edecek. Son olarak Ankara'da,

aralarında KESK yöneticilerinin de bulunduğu 20 kişi "Güler Zere'nin serbest bırakılması için yapılan etkinliklere katılma, Kızıldere anmalarında bulunma" gibi gerekçelerle 'terör örgütü üyeliği' suçlamasıyla gözaltına alındı. Yine son dönemde Kürt hareketinin barışçıl siyaset odaklarının yanı sıra, farklı sosyalist çevreleri hedef alan gözaltı ve tutuklama haberleri de sıklaştı. AKP iktidarı döneminde yapılan yeni yasal düzenlemelerle; anmalar, insan hakkı odaklı dayanışma kampanyaları ve devrimcilerin cenaze törenlerine katılmak da artık 'terör' konseptine sokuluyor. Bu yeni konsepti, geri püskürtülemediği durumda toplumsal muhalefete dönük yeni saldırı dalgasının temel dayanaklarından biri olmaya aday görünüyor.

Akademisyenden aktif politikac› olur mu? O

lur tabii, neden olmasın ama Davutoğlu'ndan olmaz. Koca koca laflarla ortaya çıkıp, her ilişkiye bir proje geliştiren ama hiçbir işi sonlandırmayan sadece hoplayıp zıplamakla yetinen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'ndan söz ediyoruz elbette. "Komşularla sıfır sorun" lafıyla tanıdık onu. Doğu'yla işe başladı, asıl uzmanlık alanıyla. Yunanistan'ı, Bulgaristan'ı, Kıbrıs'ı "sonraya" bırakarak. Filistin ve Ermenistan asıl hedeflerdi. Ermenistan'la ne olduğunu anlayamadık, o toz duman içinde

tek büyük "başarı" ABD Başkanı'na soykırım dedirtmemek oldu. Süreç hangi aşamada bilen var mı? Filistin sorunu ilk girişimlerden sonra görüldü ki tek başına çözülemeyecek, o zaman Filistin'in etrafındaki sorunları çözmeye girişti. Suriye ile İsrail'i barıştırmaya girişti, beceremedi. Filistin için ABD'den yardım istedi. Ama bu da olmadı. Kitabında özellikle üzerinde durduğu "Türkiye'nin İsrail ile yürütegeldiği ilişkinin pasif ve edilgen tarafı görüntüsünden sıyrılması gerektiği" tezinden

hareket ederek İsrail'e yöneldi. Ama kitapta yazdığı gibi olmadı, İsrail ile kapışmak zorunda kaldı, hiç istemese de. İran ile gelinen noktada ilişki ise edilgen ve destekçi pozisyona geriledi. Şimdi yeni bir icat ile karşımızda. İstanbul'da düzenlenen Türk-Arap İşbirliği Forum'unda Türkiye'nin bölgede "kalıcı barış ve refah kuşağı" oluşturacağı yeni projesini açıkladı. Bu proje Türkiye, Suriye, Ürdün ve Lübnan'ı kapsıyormuş. Bu dört ülke kendi arasında serbest ticaret ve vize bölgesi oluşturacakmış, ortak

işbirliği konseyi kurucaklarmış, gümrük, ticaret, sağlık, tarım ve enerji alanlarında ortak hareket edeceklermiş. Kars'tan Fas'a ve Moritanya'ya, Sinop'tan Ekvator'a, İstanbul Boğazı'ndan Aden Körfezi'ne kadar uzanan Türk-Arap dünyasını güvenlik, ekonomik entegrasyon ve refah kuşağına dönüştürecekmiş. Araplarla Osmanlıdan kalan yüzyıllık sorunların çözümü meğerse bu zatı bekliyormuş. Lafı uzatmaya gerek yok! Bu adama bu gazı kim veriyorsa kessin artık, komik olmaya başladı.

Menderes’i övmek niye suç değil A

KP’nin yeni yasaları sayesinde savcılar yeni bir suç icat ettiler. Mahir Çayan’ın mezarını ziyaret edenler, Kızıldere katliamının yıldönümünde anma yapanlar “suçu ve suçluyu” övmekten ve “terör örgütü propagandası” yapmaktan yargılanıyor. Devrimci Gençlik hareketi liderlerinden ve THKP-C kurucusu Mahir Çayan, 30 Mart 1972’de Kızıldere’de kontrgerilla tarafından düzenlenen operasyonda katledilmişti. Fikirleri ve mücadele mirası ile Türkiye solunun ortak köklerinden biri olarak kabul gördü, geniş kitlelerin sempatisini kazandı. Bu nedenle de yıllarca ölüm yıldönümünde kitlesel anmalar düzenlendi, posterleri taşındı, kitapları okundu. Devlet onları suçladı ama halkın Mahir’leri sahiplenişi devletin bu yargısını hükümsüz kıldı. Hatta AKP iktidarının ilk döneminde bakanlık yapan Abdüllatif Şener gibi pek çokları Mahir Çayan’ın “gizli işgal” vb. tespitlerinin haklılığından dem vuracaktı. Ama AKP’nin çıkardığı yeni yasalar sayesinde Mahir Çayan’ı anmak, posterini taşımak da “terör suçu” sayılmaya başlandı. Çayan, devlete karşı suç işlemiş, anayasayı zorla değiştirmeye çalışmış. Peki, devlete karşı suç işlediği için yagılanan ve bizzat başbakanı olduğu devlet tarafından asılan Adnan Menderes ne oluyor? Kökünü Menderes’e dayandıran AKP ne yapmış oluyor? Her biri kendi halince bir diktatör olan Menderes, Özal ve Erdoğan’ın resimlerini yan yana dizip, poster yapıp “demokrasinin yıldızları” ilan edenler ne yapmış oluyor? Savcılar, “Menderes aklandı, itibarı iade edildi” diyor. Menderes’in itibarı 2008’de iade edildi ama adı havaalanlarına verildiğinde sene 1987’ydi. Aynı 33 masum Kürdü katleden paşa Mustafa Muğlalı’nın adının karakollara verilmesi gibi, hukuki değil siyasi bir tavır söz konusu. Savcıların iddiaları yalnızca tarihin ve halkın vicdanının yargılamasında değil, biçimsel adil yargılama ilkeleri karşısında da bir geçelilik taşımıyor.

Tüm köpekleri serbest b›raksan›z bile tüm tafllar› ba¤layamazs›n›z lkede gündem o kadar hızlı değişiyor ki Erdoğan bile takip etmekte, bağlantı kurmakta zorluk çekiyor. “Ortadoğu fatihi” havasından kurtulamadığından PKK eylemlerini de bir çırpıda İsrail’e bağlayıverdi. Ama neyse ki her zaman yaptığı gibi hızla ülke içindeki rakiplerine döndü. Taşeronluk müessesesi Türkiye egemenlerinin vazgeçemedikleri bir demagojik argüman. 500 yıllık devlet geleneğinin mirası, iktidarlarının tehlikede olduğunu hissettikleri anda başvurdukları ezber. “Solu” yıllarca kökü dışarıda olmakla, başkalarının piyonu olmakla suçladılar. Onlara göre bu ülkede sömürü yoktu ve sömürülenlerin mücadelesi de olamazdı. Aynı ezber yine yıllarca Kürtler için tekrarlandı. Onlara göre Kürt yoktu, olmayan şey de ezilemez, baskı görmezdi. Kah Suriye’nin, Irak’ın, İran’ın taşeronu oldular, kah Yunanistan’ın, Kıbrıs Rumlarının, Ermenistan’ın. ABD’nin hep açık taşeronuydular, Avrupa ülkelerinin gizli. İsrail’in bu kadar doğrudan taşeronu olduklarını keşfetmek ise Tayyip Erdoğan’a kısmet oldu. Oysa ki daha düne kadar İsrail ile yaptıkları “Heron uçaklarının alımı” anlaşmasının ne kadar büyük katkı yaptığını anlatıyorlardı. Bu “taşeron” meselesini Erdoğan’ın her zaman ki patavatsızlıklarından biri olarak değerlendirip diğer patavatsızlıklar silsilesine geçmek gerek. Önce Öcalan’ın “ben çekiliyorum” ifadesi, ardından PKK yöneticilerinden Karayılan’ın “şiddeti arttıracakları ve metropollere yayacakları” açıklamasından sonra gerçekleşen Şemdinli ve Halkalı eylemleri yeniden “savaş naralarının” atılmasına neden oldu. Akıl yeniden dağa kaçtı, sadece siyasetçilerin değil, stratejistim deyip ortalığa dökülen tüm zevatın aklı da. Kürt sorununu, basit bir asayiş ve güvenlik sorununa indirgenip yine aynı ezber askeri keşifler piyasaya sürüldü; sınırötesi operasyon, Kandil’in havadan ve karadan işgali, olağanüstü hal ilanı, hemen helikopter siparişi, profesyonel ordu

Ü

inşası, “kendi robot uçağını kendin yap” kampanyası, “istihbarat vermedi şerefsizler” acındırması, vs. vs. vs. (askeri anlamda bile olsa hiç özeleştiri yok) Akıl bir kere kaçtı mı, çaresi yok! Kandil 8 bin kilometre karelik derin vadilerin bulunduğu dağlık bir alan, 10 bine yakın silahlı militanın olduğu söylenen bölgede aynı zamanda sivil köylü halk yaşıyor. Diğer yandan ABD istihbarat işini bu kadar iyi yapabilse Irak’ta, Pakistan’da, Afganistan’da, Times Meydanı’nda yapardı, hatta Bin Ladin’i bile yakalardı. Hadi diyelim “sorun” askeri yöntemlerle çözüldü ve başarılı oldu. Yani PKK’ye büyük darbe vuruldu, yöneticilerin büyük bölümü yok edildi, Kandil işgal edildi, PKK dağıtıldı. Sonrasında açığa çıkacak durumu kim tasavvur edebilir? Şiddetin hem kontrolsüz hem çok daha pervasız yayılması nasıl engellenebilir? PKK yerine çok daha fazla silahlı örgüt ve BDP yerine çok daha fazla yasal parti oluşursa bu durum daha iyi mi yönetilebilir? Yaklaşık 30 yıldır süren savaşın hala kendine özgü bir iç mantığı var, neyse ki. Bugün gelinen noktayı anlamak için BDP Eşbaşkanı Gültan Kışanak'ın sözleri yeterlidir; "Bugün çatışmalar yeniden başlamışsa bunun en baş sorumlusu açılım adı altında bir tasfiye politikası yürüten hükümettir. Siyasi kanatları tıkayan hükümet bu çatışmalı sürecin altyapısını hazırladı". Bu değerlendirmeye kanıt olarak sunulabilecek gelişmeleri hatırlamakta yarar var. Erdoğan'ın açılım sürecini resmen başlattığı tarih 23 Temmuz 2009'du. Geçen 11 ay içinde Kürt hareketinin silahlı olmayan siyasal faaliyetlerine ciddi operasyonların yapıldığı görülebilir. Bu durumun başlangıçı 19 Ekim'de Kandil ve Mahmur'dan gelenleri karşılayan on binlerce insanın siyasal süreçte inisiyatif alma isteğinin engellenmesidir. Kürt halkının parlamentodaki temsiliyetine darbe vurmak için 11 Aralık 2009'da DTP kapatıldı. Yerel siyasetini zayıflatmak için 24 Aralık'ta KCK operasyonu başladı, 100'e yakını belediye başkanı olmak üzere 1300 kişi hala cezaevinde. 4 Mart 2010'da

hareketin Avrupa temsilcileri Remzi Kartal ve Zübeyir Aydar tutuklandı, böylece Avrupa'daki siyasal temsiliyet de engellendi. Ahmet Türk'ün ve Aysel Tuğluk'un milletvekilliklerinin düşürülmesi yetmiyormuş gibi siyasetten tamamen uzaklaştırmak için 12 Nisan'da Ahmet Türk'e Samsun'da gözdağı verildi. Silahını Kandil'de bırakıp "ova"ya siyaset yapmaya gelen 34 kişiden 10'u 17 Haziran'da tutuklandı, 3’ü hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıktı. Geriye ne kaldı? Abdullah Öcalan ve Kandil. Buna verilen yanıt da 150 bin askerin Nisan ayında bölgeye kaydırılarak operasyonların başlatılması oldu. Bu gelişmeler egemenlerin süreci nasıl planladıklarını kanıtlamakta; açılım süreci "asıl olarak" PKK'yi tasfiye planıdır. Bu plan başarısızlığa uğramıştır. Plan böyle kurulduğu için de geri kalan kısmi adımlar bile atılamamaktadır. "Taş attığı" için yıllardır hapishanede olan 1500 civarındaki çocuğun durumu bile bu süreçte çözülememiştir. Diğerlerini saymaya bile gerek yok. Ancak "yeni süreci" sadece bu haliyle değerlendirmek doğru değil. Çünkü bu durum, Kürt sorununun çözümüne ilişkin farklı dinamikleri de barındırabilecek bir başka süreci de geliştirmektedir. PKK de tam da bu yüzden hala bu düzlemin tamamen dışına çıkmamaktadır. Girişilen eylemler de asıl olarak misilleme ve pazarlık sürecini zorlama amacı taşımakta. Samsun'un Ladik ilçesinde yapılan eylem Ahmet Türk'e yapılan saldırıdan 6 gün sonraydı. 19 Haziran'da PKK'nın Şemdinli'de saldırdırdığı birlik, on bir yıl önce 1 Haziran 1999'da Öcalan'ın "Barış Grubu" olarak nitelendirdiği 8 PKK'lının dağdan gelip teslim olduğu birlikti. Bu kişiler daha sonra uzun yıllar cezaevinde kaldı. Şemdinli'deki saldırı Mahmur'dan gelenlerin tutuklanmasından iki gün sonra yapıldı. Halkalı ise neler yapabileceklerinin işareti. BDP'nin de benzer bir mantıkla yani pazarlık sürecinin sürdüğünü varsayarak davrandığı görülebilir. Yoksa doğrudan AKP'nin işine yarayacak ve kendilerine ilişkin doğrudan hiçbir düzenlemenin yeralmadığı

"Anayasa değişiklik referandumunda" boykot tavrı nasıl a��ıklanabilir? Kürtlerin "hayır" demediği bir referandumdan büyük oranda "evet" çıkar ve sadece Kürtleri ilgilendirecek yeni bir anayasa değişikliği daha çok zaman alır. Süreci, "hükümetin siyasi kanatları tıkaması" olarak değerlendiren Kürt Hareketi'nin bu durumu değiştirecek politikaları yeterli midir? Buna "evet" demek mümkün değil. Başta BDP olmak üzere söylenen "sürece Öcalan'ın ve Kandil'in katılması" önerisi anlaşılabilir. Bu konuda özellikle burjuva siyasetçilerinin Öcalan'la BDP'yi ayırma girişimlerinin mantıksızlığını belirtmek gerek. Demirel'in, Erbakan'ın, Türkeş'in hatta Ecevit'in siyasi yasaklı olduğu dönemde onların kapısını aşındıran kendileri değilmiş gibi şimdi, sözde bağımsız siyasetten dem vuruyorlar. Hatırlanacak olursa o dönem Demirel'in kod ismi "bir bilen"di. BDP'ye tekrar dönersek asıl eksikliğinin farklı yol ve yöntemleri, araç ve biçimleri yaratamadığı söylenebilir. Gerek merkezde gerek yerelde ve gerekse de yurtdışında siyaset yapma kanallarının engellenme girişimlerine verdikleri yanıtlar yetersizdir. "Silahın" doğası gereği zaten sahip olduğu belirleyici bir gücü vardır. Ancak bırakın tek başına tüm süreci "silaha" havale etmeyi, argümanlardan biri olarak kullanıldığında bile şiddet kontrolsüz sonuçlar yaratabilmektedir. Üstelik bunun örnekleri tarihimizde bolca mevcut; Mavi Çarşı'yı, molotoflanan belediye otobüslerinde hayatını kaybedenleri, sola karşı pervasızca kullanılan şiddeti... Bunların "kendiliğinden" tekrarlanmayacağını kim garanti edebilir? Üstelik bunlar olduğunda siyasetin tüm kanallarının zorunlu olarak kapandığı ortadadır. Ayrıca AKP hükümeti ile ordunun özellikle Mart ve Nisan ayıyla birlikte Kürt sorunu üzerinde tam bir mutabakat sağladığı da aşikardır. İsrail'e karşı tutumdan ordunun yeniden techizatlandırılmasına, MİT müsteşarının seçimiden Balyoz soruşturulmasına son vermesine kadar. *** Ülke seçim gündemine doğru

hızla ilerliyor. Her ne kadar ara bir durak gibi gözüken referandum olsa da. PKK eylemleri yapılmadan önce AKP, Anayasa Mahkemesi'nin alacağı iptal kararının paniğine düşmüştü ve en büyük sorunu yargıyla arasındaki dalaş olarak gözüküyordu. Tüm bu toz duman arasında bu süreç hala tüm hızıyla işliyor. Şimdiki raundda karşı taraf üstün. Haberal'a ceza veren yargıçların tazminat ödemeye mahkum edilmesi, Başsavcı Cihaner'in tahliye edilip görevine dönmesi, Balyoz soruşturmasının kapanması. Bunlara Anayasa Mahkemesi'nin olası bir iptal kararının eklenecek olması Erdoğan'ın kimyasını yine bozmuşa benziyor. Her fırsatta "seçim zamanında yapılacak" iddiasını tekrarlasa da bu durumu değiştirecek en önemli gelişme referandum sürecinin AKP'nin istemediği bir biçimde gelişmesi olabilir. Bu sonuç karşısında yine mağduru oynayıp sonbaharda sandık kurulur. Böyle bir durum gerçekleşmese bile yani normal işleyişte bile genel seçimlere artık bir yıldan az bir süre kaldı. Erdoğan işleri artık sıkı tutmalı. Bu gerekçelerle Meclis, yeni dönemi bekleyemeyecek kadar "önemli" yeni tasarıları yasalaştırmakla uğraşıyor. Çünkü AKP sonbaharda bunlarla uğraşmak istemiyor. "İller Bankası AŞ" unvanıyla belediyelere finansman sağlayacak bir kalkınma ve yatırım bankası (İLBANK) kurulmasınndan Askeri Mahkemeler Kanunu’nda değişikliğe, Diyanet İşleri Başkanlığı’na bu yıl içinde 5 bin açıktan atama yapılmasına imkan tanıyan yasadan boş bulunan 25.000 öğretmen kadrosuna 2010 yılı içinde atama yapılabilmesini öngören kanuna, Maden Kanunu’nda değişiklik yapan tasarıdan Gelir Vergisi Kanunu'ndaki değişikliklere, "suça itilen çocuklar"la ilgili yasa teklifinden Kamu Personel yasasındaki köklü değişikliğe kadar geniş bir yelpaze mevcut. Bunların yanında, Topbaş ve Gökçek için özel olarak hazırlandığı görülen, Büyükşehir Belediyelerinin yetkilerini artıran yasa değişikliği de var... Bu gündemlere BDP'nin verdiği yanıt ''Hükümet programında verilen

sözleri yerine getirmediği, hedefleri yakalamada başarısızlığa uğradığı, 'açılım' derken 'ayrımcılık' yaptığı, gizli dinlemelerle yargıyı siyasallaştırdığı, muhaliflerine baskı kurduğu'' iddiasıyla Erdoğan hakkında gensoru vermesi! CHP ise hala zafer sarhoşluğu yaşıyor. Sarıgül'ün konjonktürü gerekçe gösterip tilki inine çekilmesi CHP saflarında ikinci bir Meksika dalgası yarattı. MHP ise sürekli "acil kan anonsu" yapmakla meşgul. *** Anlaşıldığı üzere AKP'nin önümüzdeki yıla ilişkin kumpasları içinde sadece Haziran'da çıkaracağı yasalar yok. Toplumsal muhalef de AKP'nin saçma, gerçekdışı düzenbazlıklarından nasibini alacak. En kırılgan en zayıf dönemini yaşayacağının bilinciyle AKP şimdiden "suç uydurma, suçlu yaratma" icraatlarına girişmiş durumda. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan'ı yeniden yargılamaya başladılar, 30 Mart etkinliklerini gerekçe gösterip (bu gerekçeyi bu yıl icat ettiler) 15-16 yaşındaki gençleri cezaeviyle korkutmaya başladılar. Adını koymaya bile gerek duymadıkları örgütlerin üyesi olmakla suçlayıp hukuksuz tutuklamalara başladılar. Kendi yaptıkları her iş "suç", referans gösterdikleri herkes "suçlu" iken toplumsal muhalefeti işlevsizleştirmek için "suç ve suçluyu övme fiili" dedikleri bir düzenbazlık tertip etmişler. Toplumsal muhalefetin etkin bileşenlerini sözüm ona kendi iç gündemlerine hapsedip rahat rahat at oynatacaklar. Taşların hepsini bağlamaya güçleri yeter mi? Bu şark kurnazlarına verilecek en iyi yanıt; kullanabilecekleri hiçbir malzeme vermeden oyunu onların sahasına yıkmaktır. Oyunun nerede oynandığı zaten belli; güvencesizlik koşullarının ağırlaştırılmasında, taşeronlaştırmanın yaygınlaştırılmasında, kamusal hak gasplarının tüm hızıyla devam ettirilmesinde. Yeni oyun sahalarını Erdoğan işaret ediyor zaten: "201116 dönemi için stratejik önem arz eden üç alanı; enerji, su ve gıdayı himayem altına aldım". Yeni sahaya da girmek gerek...


4

GÜNDEM 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

Aç›l›mdan etnik ar›nd›rma ç›k›yor KK “aktif savunma” konumuna geçti. Resmi rakamlara göre iki ayda 140 asker, polis ve korucu yaşamını yitirdi. Savaş yeniden başladı. Şimdi ne olacak? 1993'teki “yargısız infazlar, faili meçhul cinayetler ve köy yakmaları” ile ayırt edilen “Kirli Savaş” politikalarına geri mi dönülecek? Kürt mevsimlik tarım işçileri ve inşaat işçilerine Karadeniz'in kapatılması, böylesi bir “geri dönüş” beklentisinin dahi “masum” kalabileceğini, Kirli Savaş'a “etnik arındırma” boyutu katılarak düzey atlatılabileceğini gösteriyor. Üstelik bu “sıçrama” kararının PKK'nin eylemlerinin tırmanışa geçmesinden önce alındığı anlaşılıyor. Mayıs ayında Giresun'da Tokat, Giresun, Samsun, Ordu, İstanbul, Dersim, Sivas ve Bingöl'den emniyet, istihbarat ve askeri yetkililerinin yanısıra, Amasya, Sivas, Giresun, Ordu, Gümüşhane ve Tokat illerinin üst düzey askeri ve sivil yetkilileFerda rinin katılımıyla bir “PKK Koç Zirvesi” yapılmış. Toplantıda alınan kararlardan biri de fındık ferdakoc@ ve çay toplamak için hotmail.com Karadeniz'e gelen Kürt tarım işçilerin bölgeye sokulmaması, yerlerine Gürcistan'dan işçi getirtilmesi. Rize'de baraj inşaatında çalışan 37 Kürt işçinin işten çıkarılması, bu kararın yalnızca mevsimlik Kürt tarım işçileriyle ilgili olmadığını, tüm Kürt işçilerini kapsadığını gösteriyor. Akın Birdal, TBMM İnsan Hakları Komisyonu'na sunduğu dilekçede, Kürt tarım işçilerine getirilen “bölge yasağı”nın “yüksek ücret” gerekçe gösterilerek uygulandığını belirtiyor. Kürt işçinin fındıktaki yevmiyesi 18 lira! “Yerli işçi”nin yevmiyesi 25 lira. Popüler ırkçılığın sınıf içi rekabetle ilişkisinin bundan daha açık bir göstergesi olabilir mi? Bölgede fındığa ve çaya çalışmaya gelen Kürt işçi sayısının 100-150 bin dolayında olduğu söyleniyor. Gürcistan'dan 150 bin fındık işçisi getirtilemeyeceğine göre fındıkta ve çayda “yerli işçi” çalıştırılacak. Köyü yakılmış Kürt göçmen işçisinin baskısı zayıflayınca “yerli işçi”nin yevmiyesinin yükseleceği de aşikar. Karadeniz'deki uygulamanın bu yönde gelişmesi halinde, popüler ırkçılığı yaygınlaştıran ve şiddetlendiren bir “etnik arındırma” dalgasını davet ederek, Batı Karadeniz, Marmara, Ege ve Akdeniz'e de yayılması neredeyse kaçınılmaz. Bu kadar valinin, emniyet müdürünün katılımıyla alınan, ilk hamlede 150 bin, uygulamanın Türkiye geneline ve inşaat sektörünün bütününe yaygınlaşması halinde 1 milyon dolayında insanın ekmeğini elinden alacak olan, bölgedeki “emek piyasası”nı ve tarım işletmeciliğini şiddetli bir biçimde etkileyecek ve sonuçları ülkenin bütününde yankılanacak böylesi bir kararın alel acele alınmış bir “güvenlik tedbiri” olamayacağı açık. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerek. Toplantı Mayıs ayında yapılmış. Yani PKK'nin “aktif savunma konumuna geçtiğini” ilan ettiği 31 Mayıs'tan önce. Bu nedenle, Doğu Karadeniz'deki “devlet zirvesi”nde alınan bu “bölgesel etnik arındırma” kararının, PKK'nin silahlı eylemlerindeki güncel tırmanışla ilişkisi kolay kurulamaz. Öte yandan bu toplantıdan kısa bir süre önce 12 Nisan'da Samsun'da Ahmet Türk'e yapılan saldırı var. Bu ülkede hiçbir burun rasgele kırılmaz. Demirel'in, Mesut Yılmaz'ın burnu ne kadar “kendiliğinden” kırılmışsa, Ahmet Türk'ün burnu da o kadar “kendiliğinden” kırılmıştır. Zirve'de alınan “bölgesel etnik arındırma” kararı, Ahmet Türk'e atılan yumruğun, kapsamlı bir stratejinin “işaret fişeği” olarak planlanmış olduğu kanısını uyandırıyor. 90'lı yılların büyük “göçertme” hareketiyle emek piyasasına fırlatılıp atılan Kürt köylüsünün en büyük iş kapılarının bu şekilde kapatılmasının, 2012'de tamamlanması planlanan GAP projesi için bir “hazırlık” olabileceğini de ayrıca düşünmek gerekir. GAP bölgesinde büyük arazileri kapatan güçlerin kimliği (Koç grubu ve İsrail) göz önünde bulundurulduğunda, “etnik arındırma” siyasetinin basit bir “güvenlik tedbiri”nin ötesine geçebileceği, emperyalizmin ve tekelci sermaye programının bir unsuru olabileceği, “evham” sayılmamalı. Kürt sorunu ile sınıf sorununun iç içeliğinin, ayrılamazlığının bir başka vechesiyle karşı karşıyayız...

P

Savaşın yolunu AKP açtı AKP ve TSK’nın ateşkes sürecini ‘örgütün beli kırıldı’ diye yorumlamakta ısrar etmesi ve Öcalan’ın 1 Haziran uyarısını ciddiye almaması çatışmaların önünü açtı

P

KK'nin Şemdinli'de gezici bir devriye birliğine yönelik saldırısında 9 asker ölürken, 14 asker de yaralandı. Şemdinli eyleminin ardından giderek yoğunlaşan çatışmalı bir sürece girildi. TSK'nın son dönemde artan operasyonları, 'açılım' sürecinde herhangi bir somut adım atılmaması, KCK operasyonlarıyla yüzlerce Kürt siyasetçinin tutuklanması ve son olarak Abdullah Öcalan'ın çağrısıyla Habur'dan giriş yapan Barış Grubu'ndan 10 kişinin tutuklanması tüm barışçıl çözüm yollarının önünü tıkayarak çatışmaların başlamasına zemin hazırladı. Çatışmalı sürece girilmesi, PKK'nin uzun süredir tek taraflı olarak uyguladığı ateşkesin bozulmasının ne kadar ciddi etkileri olabileceğini de ortaya koydu. Ateşkes sürecini 'örgütün gücü kalmadı' diye yorumlamakta ısrar eden AKP ve TSK'nın, Abdullah Öcalan'ın adım atılması için 1 Haziran'a kadar süre vermesini de ciddiye almamasının sonuçları ağır oldu. Hükümete tanınan sürenin sonunda Öcalan'ın aradan çekilmesiyle savaş dönemine girilmesi, Öcalan'ın Kürt sorununun çözümü konusunda muhatap alınmasının gerekliliğini ortaya koydu. AKP'nin Kürtlerin siyasi temsilcilerini sürecin dışında tutarak yürütmeye çalıştığı 'açılım', Kürt

hareketinin Habur'dan başlayarak insiyatifi eline alması ve sürekli tasfiye hamlelerini boşa çıkarması sonucu uzunca bir süredir tıkanmıştı. KCK operasyonlarıyla Kürt siyasetinden önemli temsilcilerin ve Habur'dan gelen gruptan 10 kişinin tutuklanması, Kürtleri siyasi taleplerinden vazgeçme ya da savaşı tercih etme gibi bir ikileme sokmuş oldu. Askeri operasyonların arttığı son dönemde, PKK'nin bölgedeki askeri yığınağın basit bir operasyondan fazlası olduğu iddialarının tahminden öte olduğu görüldü. Şimdiye kadar 'aktif savunma' çizgisinde hareket eden PKK, 'orta yoğunluklu savaş' olarak tarif ettikleri stratejiye geçti. Şemdinli eyleminin ardından gelen karakol baskınları ve devriye birliklere saldırıların yanı sıra, İstanbul'da TAK tarafından askeri personel taşıyan otobüse yapılan bombalı saldırı da, PKK'nin savaşı tüm Türkiye'ye yayacağı yönündeki açıklamalarının yansıması oldu.

AKP, TSK, MEDYA TEK SES: SAVAfiA DEVAM Şemdinli eyleminin ardından AKP'den gelen açıklamalar TSK'nın söylemlerine paralel olarak askeri operasyonların arttırılacağı yönünde oldu. Başbakan yaptığı konuşmada, PKK'yi taşeron örgüt olarak niteledi. Taşeron örgüt tanımıyla

‹srail’e H Boykot talebi Meclis’te

ükümet İsrail saldırganlığına karşı söylemde sert çıksa da icraatta ticarete devam ediyor. Mavi Marmara katliamının sonrasında televizyon ekranlarından İsrail'e karşı sert söylemlerde bulunan AKP, Heron alımlarında hız kesmiyor. 'Türkiye ile İsrail arasında insansız hava uçaklarının alım sözleşmesi' gereği Türk heyeti İsrail'e gitti. Heyet 4 uçağın alımının ön kabulünü yapacak.

karşılarındaki düşmanın uluslararası güçler olduğunu ima eden Tayyip Erdoğan, İsrail'e ve ABD'ye karşı oluşan tepkiyi Kürt hareketinin üzerine yöneltmeye çalışıyor. Egemen medya da saldırının ardından ölen askerlerin üzerinden milliyetçi histeriyi kışkırtan bir dil kurarak, Kürt halkına dönük olası saldırılara zemin hazırlıyor. MHP ise saldırının hemen ardından ezberini bozmadan “OHAL ilan edilsin” önerisi yaparak, oluşan şoven tepkiyi kendisine kanalize etmenin hesabını yaptığını gösterdi.

BU SAVAfiIN KAZANANI OLMAZ BDP ise AKP'nin yaklaşan savaşı görmemeyi tercih ettiğini belirtiyor ve "Bu ülkede savaş yoktur" söyleminde bulunmalarına rağmen askeri operasyonları arttırarak savaşı tercih ettiğini söylüyor. CHP'nin geleneksel milliyetçi söylemleri kullanmasıyla beraber yaptığı 'Kan kanla temizlenmez' açıklamasını genel anlamda olumlu bulan BDP, bu söylemin düzgün bir politik programa çevrilmesi gerektiğini de vurguluyor. Kürt hareketinin önümüzdeki döneme ilişkin tespiti ise yeni çözüm ve barış süreci yaratılmazsa Kürtlerin ortak vatanda yaşama isteminin onarılamayacak derecede hasar

alacağı ve çatışmalı ortamın süreceği yönünde. Çatışmaların daha önce Karadeniz’e sıçraması üzerine güvenlik tedbiri olarak mevsimlik Kürt tarım işçilerinin Karadeniz Bölgesi'ne sokulmamasına benzer önlemler de devletin Türk-Kürt ayrışmasını körükleme hamleleri olarak göze çarpıyor. En son Rize'de bir baraj inşaatında çalışan 37 Kürt işçi, 'güvenliklerinin alınamayacağı' gerekçesiyle işten çıkarılarak Diyarbakır'a gönderildi. Bu gibi gelişmeler savaşın derinleşmesinin önünü açıyor. Şemdinli saldırısının ardından Zonguldak'ta basit bir meseleden çıkan gerginliğin ardından olayın PKK karşıtı eyleme dönüşmesi gibi hadiseler yeni bir linç dalgasının yayılabileceğinin işaretlerini veriyor. Oluşan bu atmosfer kuşkusuz iki halk için de yıkıcı sonuçlara yol açabilecek gelişmelere gebe. Muhtemel bir Türk-Kürt gerginliğinden sadece Kürt halkı değil, savaşın tüm Türkiye'ye yayılmasıyla bütün bir ülke halkının zarar görmesi kaçınılmaz. Son gelinen noktada solun, emek ve halk örgütlerinin yaptığı açıklamalarda belirttiği askeri yöntemlerle sorunun çözüme ulaşamayacağı tespitiyle, çatışmalara son verilmesi çağrısı önem taşıyor.

AKP İsrail’le işbirliğini sürdürme kararı alırken Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi çalışmalarını sürdürüyor. Girişim, İsrail saldırganlığının hesabının sorulması ve hükümetin İsrail’in OECD üyeliğine verdiği desteği geri çekmesi talebini 22 Haziran günü gerçekleştirdiği ziyaretle TBMM’ye taşıdı. Boykot Girişimi temsilcileri BDP grup toplantısını izledikten sonra BDP milletvekili Bengi

Yıldız’la ve CHP milletvekili Durdu Özpolat’la görüşerek hazırladıkları dosyayı ilettiler. İsrail’le tüm ikili ilişkilerin kesilmesi taleplerini iletilen temsilciler ziyaret öncesi TBMM Dikmen Girişi Kapısında bir basın açıkaması yaparak TBMM’deki partilerin Mavi Marmara saldırısının ardından yayımladığı deklarasyonda yer alan İsrail’le ilişkilerin gözden geçirilmesi kararını hatırlattı.

Çözüm çat›flmada de¤il fiemdinli'de 9 askerin öldü¤ü, 14'ünün yaraland›¤›, gezici devriye birli¤ine yönelik gerçeklefltirilen eylemin ard›ndan emek örgütleri ve demokratik kitle örgütleri bir dizi aç›klama yapt›. Girilen çat›flmal› sürecin ancak demokratik yöntemlerle afl›labilece¤ini belirten emek örgütleri, bar›flç›l çözümün gündeme al›nabilmesi için herkesin elini tafl›n alt›na koymas› gerekti¤ini vurgulad›. D‹SK “Silaha de¤il bar›fla sar›lmal›”, TMMOB “Kardefllik temelinde bir arada yaflamal›y›z”, KESK “Bar›fl hemen” derken TTB çat›flma ortam›n›n sorumlusunu hükümet olarak gösterdi. Halkevleri de “Uçuruma gidiflin sorumlusu AKP'dir” diyerek hükümetin pay›n›n alt›n› çizdi. Halkevleri ad›na bir aç›klama yay›nlayan Genel Baflkan ‹lknur Birol, uçuruma giden yolu demokratik 'aç›l›m' yapamayan AKP'nin açt›¤›n› belirterek, demokratik muhalefetin "iki tarafl› olarak çat›flmalara son verilmesi, sorunun ekonomik, demokratik, kültürel ve mutlaka siyasi çözümü ad›na, konunun muhatab› siyasi temsilcilerle görüflmeler yap›lmas› ve gerçekten demokratik ad›mlar›n at›lmas›" talebini yükseltmesi gerekti¤ini vurgulad›.

Değişiklik diyerek çocuk mu kandırıyorsunuz? Kamuoyunda K ‘tafl atan çocuklar’ tasar›s› olarak bilinen yasal düzenleme TMK ma¤duru çocuklar›n ma¤duriyetlerini gidermekten uzak bir içeri¤e sahip

amuoyunun tepkisi karşısında, Terörle Mücadele Kanunu (TMK) mağduru çocukların durumuyla ilgili düzenlemeye giden AKP hükümetinin konuyla ilgili TBMM alt komisyonundan geçirdiği yasa tasarısı konuya duyarlı kesimlere “Çocuk mu kandırıyorsunuz?” dedirtti. Kamuoyundaki ifadeyle ‘taş atan çocuklarla’ ilgili toplumsal duyarlılığı bertaraf etmeye çalışan AKP’nin Meclis Adalet Komsiyonu’ndan geçirdiği yasal düzenleme 18 yaş altı çocuklar ve yetişkinlere nispi ceza indirimi getiriyor. Çocuklara ilişkin yargılama usulü de değişiyor. Düzenleme, ‘terör suçuyla’ yargılanan 18 yaşından küçük çocukların ceza mahkemeleri yerine çocuk mahkemelerinde yargılanmasını öngörüyor.

Düzenleme ilk bakışta hoş gözükse de uzun vadeli olarak çocukların mağduriyetini giderecek bir içeriğe sahip değil. Yüksek cezalar temel olarak Türk Ceza Yasası’nda "Terör suçlusu" başlıklı 2. Maddesine dayanılarak veriliyor. Oysa tasarıda üzerinde en çok değişiklik yapılan yasa ise 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu. Ayrıca değiştirilen yasanın önceki durumla karşılaştırıldığında çok bir farkı yok. Önceki halinde bir yıl altı aydan üç yıla kadar ceza öngörülürken mevcut düzenleme ile bu ceza altı aydan iki yıla kadar denilerek indiriliyor. Tasarı, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine, kanunda sayılan silah veya araçları taşıyarak katılanlara verilen cezayı düşürü-

yor. Ateşli silahlar, patlayıcı maddeler, her türlü kesici, delici aletler, taş, sopa, demir ve lastik çubuklar gibi silah ve araçları taşıyarak toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılanlara verilen iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası, altı aydan üç yıla kadar indiriliyor. Silahın patlayıcı veya yakıcı madde ya da ateşli silah olması halinde ise cezanın alt sınırı bir yıldan az olamayacak. Görüldüğü gibi düzenleme çocukların hapse girmesininin önüne geçmeyecek. Tasarının komisyondan geçtiği günlerde Diyarbakır’da mahkemenin 17 yaşındaki bir gence Öcalan’la ilgili bir protestoya katıldığı için 10 yıl 8 ay hapis cezası vermesiyse AKP’nin çocukları mağdur etmeye devam edeceğinin göstergesi niteliğinde.

‹listürasyon Radikal gazetesinden al›nm›flt›r


5

DÜNYA 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

Kurtlar sofrasında iç savaş 7

iklim 5 kıta

Kırgızistan, jeostratejik konumu nedeniyle emperyalistler arası kapışmanın odaklarından biri. Bu kapışma, çürümüş neoliberal iktidarların yol açtığı siyasal krizlerden doğan iç çatışmaları körüklüyor lerinin ülkenin doğal kaynaklarını özelleştirmesi ve temel ihtiyaçlara yüzde binlere varan zamlar yapması sonrasında başlamasıydı. Bakiyev iktidara gelmesinin hemen ardından özelleştirme politikalarına hız vermişti. Ülkenin en büyük elektirik üretim şirketini özelleştiren Bakiyev, özellikle yoksul ve orta gelirlilerin hayatlarını yaşanmaz kılan yeni vergiler getirmişti. Son olarak doğalgaz fiyatlarına yaptığı yüzde 1000'den fazla zam, Kırgızistan'da halkın ayaklanmasını başlatmış ve Bakiyev Belarus'a kaçmak zorunda kalmıştı.

O

rta Asya'nın en yoksul ülkesi olan Kırgızistan'da sular durulmuyor. 2005 yılında ABD destekli “lale devrimi” ile iktidara gelen Kurmanbek Bakiyev geçtiğimiz mart ayında başlayan protesto gösterileri ardından Belarus'a kaçmak zorunda kalmıştı. Yine ABD destekli yeni Kırgız yönetimi ise bugünlerde ülkenin güneyinde başlayan etnik çatışmalar ile sallanıyor. Kırgızistan’ın stratejik konumu ve doğal kaynakları nedeniyle ABD, Çin ve Rusya'nın ülke üzerinde hakimiyet kurma mücadelesi ülkeyi iç savaşa sürükledi. YOKSULLUK KÖRÜKLÜYOR Kırgızistan'ın güneyinde bulunan Oş kentinde 10 Haziran'ı 11 Haziran'a bağlayan gece Özbek ve Kırgız gençleri arasında başlayan kavga kısa sürede, resmi rakamlara göre, 120 kişinin hayatını kaybettiği, binlercesinin ise yaralandığı etnik çatışmalara dönüştü. Oş kentinde yaşayan Özbeklerin evleri ve dükkanları ateşe verilirken çatışmalar Celalabad kentine sıçradı. Kentte televizyon binaları, okullar ve çok sayıda kamu binası yakıldı. Roza Otunbayeva liderliğindeki Kırgız hükümeti, olayları yatıştıramazken Otunbayeva ülkede askeri üssü bulunan Rusya'dan askeri yardım talep etti. Otunbayeva'nın talebini red eden Rusya ülkeye insani yardım götüreceklerini duyurdu. İki gün süren çatışmalar sonrası 70 binden fazla Özbek ülkeyi terk ederken çatışmalar durmakla beraber

ülkede Kırgızlar ve Özbekler arasında gerginlik sürüyor. Kırgızistan nüfusunun yüzde 15'ini oluşturan Özbekler, büyük çoğunluğun yoksullukla boğuştuğu Kırgızistan'da görece zengin kesimi oluşturuyorlar. Ülkenin verimli tarım arazileri ve doğal kaynaklarının bulunduğu güney kentlerinde yaşayan Özbekler ülke yoksullaştıkça çoğunluğu oluşturan

BP’den çevre katliamı Ş

imdiye kadar yaşanan en büyük çevre felaketlerinden biri olan Meksika Körfezi'ndeki British Petrol (BP) şirketine ait petrol platformundaki kazanın ardından körfezde geri döndürülemez bir tahrip yaşandı. Uzmanlar okyanusa karışan petrolün en fazla yüzde 20'sinin temizlenebileceğini belirtiyor. İşte BP'nin işlediği çevre cinayetinin bilançosu: *Kazanın başından beri sızan petrol miktarı: Yaklaşık 549 milyon litre *BP’nin kazanın hemen ardından açıkladığı, okyanusa sızan günlük petrol miktarı: 5 bin varil (795 bin litre). *BP’nin günlük petrol miktarıyla ilgili son açıklaması: 15 bin varil (2 milyon 385 bin litre). *Araştırmacıların tahminine göre okyanusa sızan günlük petrol miktarı: 60 bin varil (Yaklaşık 9 milyon 540 bin litre). *Balık&Vahşi Yaşam Departmanı’na göre kazadan beri ölen kuş sayısı: 783. *Petrole bulandıktan sonra uzun süre yaşamaya devam eden kuşların oranı: Yüzde 1. *Ölen deniz kaplumbağası sayısı: 353. *Ölen yunus ve diğer deniz memelilerinin sayısı: 41. *BP’nin verdiği bilgiye göre petrol temizleme çalışmalarına katıldıktan sonra hastalanan işçi sayısı: 86. *Devlet kayıtlarına göre hastalanan işçi sayısı:109. *Bugüne kadarki temizlik çabalarının tahmini maliyeti: 1 milyar dolar (1.562 milyar TL). BP aslında Exxon Mobil ve Shell gibi diğer petrol devlerinin Afrika’da, Latin Amerika’da yaptıklarından farklı bir şey yapmıyor. Bu son kazada bu kadar gürültü kopmasına yol açan şey, kazadan yalnızca doğanın, köylülerin, işçilerin ve yerlilerin değil turizm şirketleri gibi sermaye kesimlerinin de etkileniyor olması.

Kırgızların hedefi haline geldi: “Özbekler haksız yere zengin!” TALAN ED‹LEN KAYNAKLAR Ancak Kırgızlar ve Özbekler arasındaki gerilim, Özbeklerin Rosa Otanbayeva yönetimine destek vermesinin ardından şiddetlendi. Ülkedeki Özbeklerin lideri konumunda olan Kadircan Batirov'un Otanbayeva hüküme-

tinin ülkede istikrarı sağlamasına yardım edeceklerini duyurmasının ardından Kırgızistan'da devrik lider Bakiyev'in yandaşları tarafından Özbeklerin ülkenin hem doğal kaynaklarını hem de politik iktidarını ele geçirecekleri yönünde propaganda faaliyetleri yürütülmeye başlandı. Önemli noktalardan biri de Bakiyev'e karşı protesto gösteri-

EMPERYAL‹STLER‹N HEDEF‹ Kırgızistan oldukça önemli bir coğrafyada yer alıyor. Çin için stratejik önemdeki Sincan ile sınırı bulunuyor. Öte yandan kuzeyinde Kazakistan ve onun petrol kaynakları, batısında Özbekistan ve güneyinde Tacikistan yer alıyor. Farklı etnik kimliklerin yaşadığı bu bölge aynı zamanda doğal kaynakları ve verimli toprakları ile emperyalistlerin ilgisini çekiyor. Ülkede pek çok yabancı şirketin altın, uranyum, karbon, petrol arama girişimleri bulunuyor. Tüm bunlarla beraber ülkede ABD ve Rusya'nın askeri üsleri bulunuyor. Bugün Kırgızistan Rusya ve ABD'nin aynı yerde askeri üslerinin bulunduğu tek ülke. Hatırlanacağı gibi Bakiyev Manas'ta bulunan ABD üssünü kapatacağını duyurmuş ve ABD desteğini yitirmişti. Geçtiğimiz mart ayında ise ABD Kırgızistan'da yeni bir askeri üs kurucağını duyurmuştu.

İran’la savaşa yeşil ışık B

irleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BM GK) 9 Haziran’da İran’a karşı, silah ambargosu olarak açıklanan fakat aynı zamanda “çok ciddi finansal denetimleri” de içeren çok geniş dördüncü yaptırım paketini kabul etti. GK’nin kararı yalan üzerine kurulu. İran’ın gelecekte nükleer bir güç olacağını ve dünya güvenliğini tehdit edeceğini savunuyor. Üstelik İran’ı, GK tarafından desteklenmiş, önleyici yıkıcı bir nükleer saldırı ile tehdit etmek için, ABD-NATO-İsrail müttefiklerine yeşil ışık yakıyor. İran’ı cezalandırıcı tedbirlerin hedefi olarak öne çıkarılırken, İsrail’in pek çok nükleer tesisi ya görmezden geliniyor ya da üstü kapalı olarak “uluslararası kamuoyu” tarafından kabul edilmiş olarak sunuluyor. Öte yandan tüm parmaklar İran’ı işaret ettiğinde, nükleer silahlara sahip olmayan Avrupalı devletlerin füze başlıkları İran üzerine çevrilmiş ve yönlendirilmiş olacak. RUSYA VE Ç‹N’‹N EL‹NE NE GEÇT‹? Rusya ve Çin, ABD’lilerin baskısına boyun eğdi ve sadece İran’ın güvenliğini tehdit etmeyen ama aynı zamanda Avrasya jeopolitik satranç tahtasındaki potansiyel dünya güçleri karşısında stratejik rollerini yerle bir eden ve zayıflatan bir karar lehinde oy kullandılar. Karar doğrudan askeri ittifaklar yapısına saldırıyor. Rusya ve Çin’in, onların fiili müttefiki İran’a, stratejik, konvansiyonel ve aynı zamanda teknolojik silah satmasına engel oluyor. İran’ın silah almasına mani olan karar ile İran, ABD-NATO-İsrail saldırısı karşısında savunmasız bırakılıyor. Bu karar uygulanırsa, Şangay İşbirliği Örgütü’nde de gedik açmış olacak. Karar, aynı zamanda silah üretimi ve ihracatı sisteminde ABD hegemonyasını tesis etmeyi hedefliyor.

Brezilya çekildi Türkiye ortada kaldı

B

‹flçiden ‹srail’e boykot

İ

sveç Liman İşçileri Sendikası, limanlarına gelen İsrail gemileriyle ilgilenmeyerek Gazze'ye giden yardım gemilerine yapılan saldırıyı protesto edeceklerini açıkladı. ABD’de de 20 Haziran sabahı 500 kadar işçi ve aktivist İsrail gemilerine yükleme yapılmasını engelledi. San Francisco’daki Liman İşçileri Sendikası’nın şubeleri ILWU Local 34 ve ILWU Local 10 üyeleri çalışmadı.

AKP’ye Hamas floku

H

amas’la Fetih arasında arabuluculuk teklifinde bulunan Tayyip Erdoğan, Hamas tarafından geri çevrildi. Hamas, Türkiye'nin arabuluculuğu kabul etmediğini, Mısır'dan başka arabulucu istemediklerini açıkladı. Bir grup Mısırlı milletvekilinin Gazze'ye yaptığı ziyaretinde açıklama yapan Filistin Yasama Konseyi’nden Ahmet Bahr, “Filistinliler arasındaki uzlaşma sürecine yönelik arabuluculuk girişimlerinde Mısır’dan başka bir alternatifimiz yok. Biz Fetih ile adil bir anlaşmaya varılması için sadece Mısır’dan yardım bekliyoruz” diyerek Erdoğan'ın önerisini reddetti.

Fransa’da etkili grev

F Amerikan savafl gemileri birkaç y›ld›r sürekli olarak ‹ran Körfezi’nde boy gösteriyor. ÖNLEY‹C‹ NÜKLEER SALDIRI Dünya bir karar anını yaşıyor. Dünya güvenliğine gerçek tehdit İsrail-ABD-NATO ittifakından geliyor. GK kararı ise, İran’a karşı önleyici bir savaşa “yeşil ışık” yakılması üzerinde adı konmamış bir uzlaşı anlamına geliyor. GK kararı aslında İran’ın müttefiklerine, Rusya ve Çin’e yönelik. Paradoksal olarak, Rusya ve Çin veto haklarını kullanmayı denemedikleri halde ABD’nin örtülü tehdit nesneleri konumundalar. Çin, ABD askeri üsleriyle çevrilmiş durumda. ABD füzeleri Polonya ve Kafkaslarda Rusya’ya çevrili. Washington “Pentagon, Orta Asya’da

rezilya Dışişleri Bakanı Celso Amorim, 21 Haziran’da, ülkesinin bundan böyle İran ile nükleer sorununu arabulucu olarak çözmeye çalışmayacağını söyledi. Amorim, “Bir çözümün bulunmasına aktif bir katkı yaptık ve bunu yapmaya teşvik edildik. Anlaşmanın ortaya konulduğu gün, onu incelemeden verilen yanıt bile bir (yaptırım) tasarı oldu” diye yakındı. Buna karşın Amorim, “Bizden bir talep olursa eğer, belki hala yararlı olabiliriz. Ancak talep edilmedikçe proak-

askeri bir üs kurmaya hazırlanıyor” dedi. Oklar Türkmenistan ve Özbekistan’ı gösteriyor. Bu tek başına Şangay İşbirliği Örgütü’nü zayıflatmakla değil Rusya ve Çin’in kuşatılmasıyla mümkün. GK’nin bu kararıyla süper güçler arasındaki rekabet mitini ortadan kaldırmak gerekiyor. Çin ve Rusya yeni dünya düzeninin bir uzantısı. Uluslararası diplomasinin dilinden konuşursak, ikisi de “kağıttan kaplanlar”. Ortadoğu ile beraber Orta Asya, dünyayı Üçüncü Dünya Savaşı senaryolarına doğru sürükleyecek potansiyelde, patlamaya hazır bomba gibi.

ransa'da hükümetin 'kamu maliyesini denetlemek' gerekçesiyle emeklilik yaşını 60'tan 62'ye çekmesine karşı yüzbinlerce kamu emekçisi sokaklara döküldü. Avrupa'nın en vahşi reformunun uygulanmaya çalışıldığını söyleyen sendikaların grevi Fransa'da yaşamı durdurdu. Havaalanlarında ve raylı ulaşımda etkili olduğu belirtilen grev nedeniyle okullarda ders yapılamadı. Posta şirketlerinin yanı sıra gaz ve elektrik dağıtım şirketlerinde de greve gidildi. Grevin son yıllarda Fransa'da yapılan en etkili grev olduğu belirtiliyor.

* Mondialisation’dan Halkın Sesi tarafından çevrildi.

tif bir rol almayız” diyerek yine kapıyı açık bıraktı. Brezilya’nın bu açıklamasının ardından Türkiye deyim yerindeyse ortada kalmış oldu. İran, Türkiye’nin tek başına arabulucu olmasını kabul etmemiş ancak Brezilya’nın inisiyatif almasıyla sürece dahil olmasına yeşil ışık yakmıştı. Ancak ABD’nin İran’ı bir uzlaşmaya zorlamak için bir yandan savaş tehdidini yükseltirken bir yandan da açık kapı bırakma siyasetinden cesaret alan Brezilya ve Türkiye’nin İran’ı ikna ettiği anlaşma, emperyalist merkezleri tatmin

etmedi. BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yeni yaptırım kararları çıkarken yalnızca Brezilya ve Türkiye “hayır” oyu kullandı. ABD’ye yaranmaya çalışırken ters düşen ikiliden Brezilya da çark edince, Türkiye, AKP’nin “aktif” dış politikasının yeni bir fiyaskosuyla yüz yüze geldi. ABD Türkiye’yi haddini zorlamakla suçluyor, Brezilya yüz üstü bırakı-yor, İran zaten tek başına Türkiye’ye güvenmediğini ifade ediyor. AKP iktidarı içinde bu fiyaskonun faturasının kime çıkarılacağı tartışılırken oklar Ahmet Davutoğlu’nu gösteriyor.

Alman iflçiler sokakta

A

lmanya’nın başkenti Berlin’de on binlerce kişi 12 Haziran günü ‘Krizin faturasını ödemeyeceğiz’ diyerek sokağa çıktı. Sol Parti, işçi sendikaları ve demokratik kitle örgütlerinin çağrısıyla toplanan on binlerce işçi ve emekçi hükümetin tasarruf paketini protesto etti. Eyleme katılanlar ‘Zenginler hep kurtarılıyor, zayıflar ödüyor’ yazılı dövizler taşıdı. Kızıl Belediye önünde başlayan eyleme Berlin’deki pek çok örgütlenme katıldı. Emekçiler, Merkel hükümetine tasarruf politikalarından vazgeçmesi çağrısı yaptı.


6

İNSANCA YAŞAM 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

Yasaya pabuç bırakmayacaklar B

üyükşehir belediyelerini geniş yetkilerle donatan ve kentsel dönüşüm projelerinin önünü açacak olan Belediye Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi TBMM’de kabul edildi. Cumhurbaşkanı tasarıyı hiç bekletmeden onadı. Artık yoksulların evi kentsel dönüşüm projeleri için daha kolay bir hedef. Yasaya karşı mücadele eden barınma hakkı eylemcileri ise gözlerini budaktan sakınmıyor, TBMM’de Başbakan’ın karşısına çıkarak “yasayı durdur” dediler. Belediye Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi 22 Haziran’da TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildi. Cumhurbaşkanı Gül yasayı hiç bekletmeden bir gün sonra onadı. Halkın Sesi gazetesi bir önceki sayısında ‘Süper başkanlar dönemi başlıyor’ başlığıyla duyurduğu tasarının kentsel dönüşüm projelerinde tüm yetkiyi büyükşehir belediyelerine verdiğini anlatmış, ilçe belediyelerini etkisizleştiren tasarıyla büyükşehir belediyesinin istediği her yeri kentsel dönüşüm alanı ilan edebileceğini belirtmişti. Üstelik yasa mecut davalar için de geçerli kılınarak yargı nedeniyle tıkanmış projelerin de yeniden hayata geçmesini amaçlıyor. Bundan sonraki kentsel dönüşüm projeleri içinse, hak sahiplerinin mevcut yasal haklarnı törpülüyor. MECL‹STE BAfiBAKAN PROTESTOSU Yasayla beraber evleri tehlike altına girecek olan barınma hakkı eylemcileri tepkilerini göstermek ve yasayı durdurabilmek için harekete geçti. Ankara’da bulunan Dikmen Vadisi ve Mamak Barınma Hakkı Bürosu temsilcileri yasayı durdurmaları için TBMM’ye giderek vekillerle görüştü.

K

Meclis’ten geçen Belediye Kanunu’na ilişkin değişiklikle kentsel dönüşüm projelerinin önündeki engeller kaldırılıyor

Dikmen Vadisi ve Mamak Bar›nma Hakk› Bürosu temsilcilerinin göz alt›na al›nd›¤› 15 Haziran günü akflam saatlerinde iki bölgeden onlarca kifli TBMM önüne gelerek bir eylem yapt›. Yasaya karfl› sessiz kalmayacaklar›n› gösterdi Vadi halkı ve Mamaklılardan oluşan yedi kişilik heyet 15 Haziran günü ziyaret ettikleri Meclis’te Başbakan’ı görünce tepkilerini ona iletmek üzere seslerini yükseltti ve Başbakan’ın korumalarının saldırısına uğrayarak gözaltına alındılar. Mamak Barınma Hakkı Bürosu’ndan Candaş Türkyılmaz eylemi Halkın Sesi’ne anlattı. Türkyılmaz, Meclis ziyaret-

lerinin amacını şu sözlerle anlattı: “Kentsel Dönüşüm yasa tasarısını kabul etmediğimizi iletmek için TBMM’ye siyasi parti gruplarını ziyaret etmeye gittik. Bu yasa tasarısının vatandaşa yönelik olmadığını, kamu yararına olmadığını, vatandaşın en temel haklarından biri olan barınma hakkını elinden alacağını söylemek için Ankara’da yıllardır

kentsel dönüşüme karşı mücadele eden barınma hakkı büroları olarak sesimizi duyurmaya gittik.” Türkyılmaz Meclis’e gittiklerinde tesadüfen Meclis koridorunda Başbakan’la karşılaştıklarını söyledi bu karşılaşma anı ve sonrasını şu sözlerle aktardı: “Meclis’te CHP gurubuyla görüşmeyi düşündük. CHP grubunu ararken o sırada AKP grup toplantısı olduğunu

öğrendik. Biz de bekleyip Başbakan Tayyip Erdoğan ile görüşelim dedik. O sıra salonda beklerken sivil polisler ‘Burayı boşaltın başbakan gelecek’ diyerek bizi uzaklaştırmaya çalıştılar ama biz oradan ayrılmadık. Başbakan geçerken barınma hakkı büroları temsilcileriyle beraber “Sayın başbakanım 1 dakika görüşebilir miyiz? Barınma hakkı büroları olarak, kentsel dönüşüm yasa tasarısını kabul etmiyoruz, bu konu ile ilgili sizinle görüşmek istiyoruz” dedik ve başbakanla 1–1,5 metre aralıkta mesafedeydik. Göz göze geldik. Başbakan dinleme pozisyonunda bulundu ama o anda polisler gözaltına almaya çalıştı. Arbede çıktı. Arbedenin ardından başbakan grup toplantısına gitti ve bizi de gözaltına aldılar.” HER fiEY BELED‹YEYE KALMIfi Türkyılmaz söz konusu değişiklik tasarısına karşı eylemlerine devam edeceklerini belirterek yasanın neler getirdiğini anlattı. Türkyılmaz bu yasanın kabul edilmesi durumunda başta AKP’li belediyeler olmak üzere belediyelerin rant için halkı daha fazla mağdur edeceğini belirtiyor. Tükeyılmaz yasayla beraber “kentsel dönüşüm projeleri için mahkeme yolu kapanacak, araziler keyfi bir şekilde kamulaşacak” diyor. “Eskiden en az 50 bin metre kare alan gerekiyordu proje için, şimdi 5 bin metre kareye düşürdüler. Yani istedikleri yerde istedikleri şekilde kentsel dönüşüm yapabilecekler.” diyor. Yasayla beraber artık kentsel dönüşümlerde kamu yararı gözetilmeyeceğini söyleyen Türkyılmaz Belediye başkanının yararına kentsel dönüşüm yapılacak. Vatandaşı mağdur edecekler” diyor ve yasanın, kentsel dönüşüme karşı hukuki yolları kapattığını da belirtiyor.

Önce ‘zararlı’ dedi sonra onay verdi İ

stanbul Boğazı’na yapılması için AKP hükümetinin ısrarcı olduğu üçüncü köprü projesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi’ne baskın gündem olarak getirildi. 17 Haziran’da yapılan ve projenin gündem olduğu meclis görüşmesi boyunca Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu da belediye binası önünde eylem yaptı. Görüşme salonuna girmek için uzun süre polis barikatına yüklenen yaşam savunucuları kapalı kapılar ardında ve kendilerinden saklanarak yapılan oylamaya tepkilerini oturma eylemiyle gösterdi.

AKP hükümetinin trafik sıkışıklığı bahanesiyle İstanbul Boğazı’na yapmak üzere 29 Nisan 2010’da açıkladığı proje tüm itirazlara rağmen yerel yönetim tarafından da onaylandı. Garipçe köyü ile Poyrazköy arasında kurulacak köprüye karşı çıkan Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu, kararın su, toprak ve ormanlara zarar vereceğini, köprü yolu üzerinde yaşayanların barınma hakkını gasp etdeceğini belirtiyor. Büyükşehir Belediyesi’nin aldığı karar Temmuz 2009’da yayımlanan Çevre Düzeni Planı ile de çelişiyor. 300’ü aşkın

uzman, akademisyen ve bilim insanı tarafından 2 yıla yakın bir sürede yapılan çalışmalar sonunda hazırlanan bu planda belediye 3. köprüyü ‘zararlı’ bulmuştu. ISRARIN NEDEN‹ S‹YAS‹ Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu’ndan Orman Mühendisleri Odası İstanbul Şube Yöneticisi Kader Cihan belediyenin kendi onayladığı raporlarla çelişen bir karara imza atmasını 3. köprü projesinin siyasi bir proje olmasına bağlıyor. Kararı Halkın Sesi’ne değerlendiren Cihan belediyenin, kendi mimar,

mühendis ve teknik insanlarının hazırladığı raporunda dahi ‘yararsız’ bulunan köprü projesini Tayyip Erdoğan’ın ısrarıyla kabul ettiğine inandığını söyledi. Kararın ardından Platformun teknik ve hukuki mücadeleyi sürdürmek üzere bir komisyon oluşturduğunu, İstanbul Barosu, TMMOB İstanbul İl Koordinasyonu ve Halkevleri’nin içinde bulunduğu bu komisyonun köprü projesine karşı yaygın kurumsal ve bireysel davalar açmaya hazırlandığını aktaran Cihan eylemlerine devam edeceklerini kaydetti.

Maden arayana yol açık Meclis’ten geçen yeni Maden Yasası sahil kenarlarından ormanlara kadar her yeri madencilik faaliyetine açıyor. Direnç gösteren yerel yönetimlerin elini kolunu bağlıyor

M

HES mücadelesinde kuvvetli bir halka daha Artvin’in Ardanuç ilçesi Doğu Karadeniz’de HES’lere karşı mücadeleye kuvvetli bir halka olarak eklendi. Ardanuç’un Bulanık Köyü’ne yapılmak istenen HES projesi için köyde yapılması gereken Çevresel Etki Değerlendirme Toplantısı, Ardanuç halkı tarafından engellendi. Derelerin Kardeşliği Platformu’nun açıklamasına göre 14 Haziran günü Yeşil Mavi Elektik Üretim Ltd.Şti. tarafından yapılması planlanan Ardanuç-3 ve 4 Regülatörleri ile HES projesi için, ÇED toplantısı yapmak üzere

Bulanık Köyü’ne gelen şirket yetkilileri ve bürokratlar halk tarafından protestolarla karşılandı. ÇED toplantısının köy kahvehanesinde yapılması planlanınca halk toplanarak, kahvehaneyi açtırtmadı. Bunun üzerine köyde bulunan jandarma karakoluna yönelen HES projecileri burada toplantının gerçekleşmediğine dair tutanak tuttu. Heyetin köy karakoluna gitmesi üzerine karakol önüne yürüyen yöre halkı karakol önünde eylem yaptı. Eylemde konuşan Platform sözcüsü Bulanık’ta HES istemediklerini söyledi.

adencilik alanında yapılan son değişiklik ile ülkenin bütün ormanlık alanları ve toprakları madencilik faaliyetine açılıyor ve maden arama faaliyetlerine karşı doğabilecek bütün tepkiler değişiklik ile birlikte önceden engellenmeye çalışılıyor. Çıkan yeni Madencilik Yasası’yla; ormanlık alanlar, milli parklar, özel koruma bölgeleri, ağaçlandırma alanları, tabiat alanları, doğal ve kültürel sit alanları, tarım alanları, meralar, sulak alanlar, kıyılar, karasuları, kentlerin imar alanları, turizm bölgeleri, su havzaları madencilik faaliyetine açıldı. Maden arama faaliyeti öncesi hazırlanan ve muhalefetin en önemli silahı olan ÇED raporu madencilik için uygulanmayacak ve tamamen denetimsiz bırakılacak. Şirketlerin gerçeğe aykırı ve yasadışı beyanları ile kanuna aykırı tutumları sadece uyarı ile geçiştirilecek herhangi bir cezai yaptırım uygulanmayacak. Çıkarılan madenler hiçbir kayıt tutulmaksızın yutdışına çıkarılabilecek. Maden araması yapılacak yerin yerel yöne-

‘Zoraki sözleşmeler iptal edilsin’

A

nkara’nın Yenimahalle ilçesindeki Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkı 15 Haziran’da Yenimahalle Belediyesi önünde bir eylem yaparak kentsel dönüşüm projesini protesto etti. 300’e yakın mahalleli AKP’li belediye başkanı Ahmet Duyar döneminde baskıyla imzalatılan kentsel dönüşüm projesine ait sözleşmeleri fesih etmek üzere belediye önüne geldi. Mahallelileri karşısında gören CHP’li belediye görevlileri ve bürokratlar şaşkınlık içindeydi. Mahalleliler, iki buçuk yıl boyunca kentsel dönüşüm saldırısıyla karşı karşıya olduklarını dile getirdi ve bir basın açıklaması yaptı. Açıklamada kentsel dönüşüm projesinin AKP’li belediyeye ait olduğunu ancak sorunların CHP’li belediyenin işbaşına gelmesiyle değişmediği vurgulandı. Halk imzalamış oldukları sözleşmeleri feshettiklerini içeren dilekçeleri belediyeye teslim etti.

Tonya’da ‘HES eldi has oldi’ Derelerin Kardeşliği Platformu, Trabzon’un Tonya ilçesinde Fol Deresi üzerine kurulması planlanan hidroelektrik santraline (HES) karşı 12 Haziran günü miting gerçekleştirdi. Tonya Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleştirilen mitinge katılan Tonyalılar HES’lere olan tepkilerini dile getirdi. Mitingde ilk sözü Derelerin Kardeşliği Platformu’ndan Remzi Kazmaz aldı. Kazmaz, halkın HES’lere olan tepkisini hükümetin de görmesi gerektiğini belirtti. Kazmaz’ın ardından konuşan Derelerin Kardeşliği Platformu Dönem Sözcüsü Hasan Kalyoncu ise HES’lere karşı yürütülen hukuki mücadeleye ilişkin bilgi verdi. Bugüne kadar açılan 60 davanın 30’nun kendi lehlerine sonuçlandığını aktardı. Miting, maket bir tabutun üzerine yöresel şiveyle yazılan “HES eldi, has oldi” (HES öldü, has oldu) yazılı pankart konulmasıyla sona erdi.

Mersin’de nükleere karşı miting

M

timine hiçbir söz hakkı tanımayan yasa bütün söz hakkını Enerji Bakanlığı ile Çevre ve Orman Bakanlığı’na bırakıyor. Maden politikalarının belirlenmesinde piyasalar belirleyici olacak. Son yapılan yasal değişiklikle elleri rahatlayan şirketler harekete geçti bile. Yasanın Resmi Gazete’de yayımlanmasını beklemeden Mersin’in Esenli Köyü’ne iş makinalarını yollayan ÇİMSA,

köylünün kendi çabalarıyla yaptığı tarımı bitirecek olan taş ocağını açmak için çalışmalara başladı. Köyün muhtarı Hasan Tan’ın konuyla ilgili açıklaması yasanın yol açtığı tahribatı gösterir nitelikteydi. Tan verdiği demeçte şunları aktardı: “Önceki maden kanununda ÇİMSA buraya hiçbir şekilde yanaşamıyordu. 10 Haziran’da kanunun değişmesinin hemen ardından köye iş araçlarını yolluyor.

Fakat yeni maden kanunu Resmi Gazete’de henüz yayımlanmadı. Ayrıca yeni kanunda da yaşam alanlarının korunması önemseniyor.” Benzer bir tehlike İzmir Efemçukuru için de geçerli. Çünkü Efemçukuru’nda altın madenine karşı verilen mücadele ve İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin ruhsat vermeme isteği Bakanlık tarafından engellenmek isteniyor.

ersin'de yapılacak olan nükleer santralle ilgili olarak; Halkevleri, EMEP, ÖDP, TKP, ortak bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Dört kurum tarafından 20 Haziran günü yapılan açıklamada kentte Nükleer Karşıtı Platform tarafından 26 Haziran’da yapılacak olan mitinge çağrı yapıldı. ÖDP il başkanı tarafından okunan basın açıklamasında ''AKP'yi nükleer santral kurma hevesinden vazgeçmesi için uyarıyoruz. Acilen yapılan anlaşmalar iptal edilmelidir. Bu nükleer maceraya bir son verilmelidir. Ne Mersin' de ne de başka bir yerde nükleer santral kurulsun istemiyoruz” denildi. Platform temsilcisi “Hayatımıza ve geleceğimize sahip çıkmak için, nükleer santral kurdurtmamak için tüm halkımızı 26 Haziran’da Mersin’de yapılacak olan mitingimize davet ediyoruz” dedi.


7

İNSANCA YAŞAM 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

L‹SEL‹LER B‹R SINAVDAN B‹R D‹⁄ER‹NE

Sorunlar tatil dinlemiyor E

Hayat sınav kuşatmasında Aralarında sınavı iyi geçenler, kaydırma yapanlar, ‘neresi olsa giderim’ diyenlerin olduğu yüz binlerce genç üniversite sınavına girdi. Halkın Sesi liselilerle sınavlar üzerine konuştu

T

ürkiye’de her yıl bir buçuk milyondan fazla genç üniversite sınavına giriyor. Sınav sistemine dayalı eğitim sisteminin gençlerin hayatında yarattığı tahribat zaman zaman intiharlara varacak kadar yıkıcı sonuçlar doğuruyor. Dershanecilik sektörünü besleyen eğitim sistemi sadece öğrencileri değil aileleri ve toptan tüm Türkiye’yi sınava endeksli bir yaşama sürüklüyor. AKP Hükümeti dershaneleri ortadan kaldırmayı hedeflediğini söylüyor. Fakat sayıları her geçen gün artan sınavlar bu niyetin aksini gösteriyor. SEÇMECE SINAV Üniversite hayali kuran 1 milyon 587 bin genç 11 Nisan’da gerçekleşen Yüksek Öğretime Geçiş Sınavı’na (YGS) girerek sınavın ilk aşamasını verdi. Bu sınavdan geçer puan alan adaylar Önce 19-20 Haziran’da ardından 26-27 Haziran’da sınavın diğer aşaması olan Lisan Yerleştirme Sınavı’na (LYS) girdi. İsimlerini yazarken karıştırır hale geldiğimiz bu yaygın sınav maratonunun iki ‘koşucusuyla’ konuştuk. Bu yıl ilk defa sınava giren İstanbul Etiler Lisesi öğrencisi Duygu ve Sarıyer Lisesi öğrencisi Oğuz geçirdikleri bir yılı, sınavlar ve sınavın yaşamlarındaki etkisini iki sınav arası Halkın Sesi’ne anlattı. İkisinden de önce yeni sınav sistemini dışarıdan bakarak anlamadığımızı söyleyip bize anlatmalarını istiyoruz. Duygu açık ve sade bir biçimde anlatıyor: “İlk önce 11 Nisan’da Yükseköğretime Geçiş Sınavı dedikleri sınava girdik. Geçen yılın birinci bölümü oluyor. Bu sınavda 180 barajı var bu sınavı geçenler de haziran ayında yapılan Lisans Yerleştirme Sınavı yani 4 yıllık üniversite tercih sınavına giriyor. Bu da işte bu hafta oldu, bir de haftaya fen ve edebiyat sınavı olacak.” Sınavların ikinci aşaması ilginç adeta marketten seçip almaca gibiymiş. Çünkü Duygu’nun söylediğine göre isteyen istediği kadarına giriyor

Medya ve s›n›f mücadelesi (*)

Konuk Yazar OSMAN KÖSE KESK HABER-SEN MYK ÜYES‹

ve hepsi ayrı para. Tanesi 20 lira. Oğuz ekliyor “Ama bölümüyle alakalı en az iki tanesine girmek zorundasın.” Oğuz sözlerine devam ediyor “eskiden sınava o gün girip kurtuluyordun tek günde şimdi o rahatlamayı yaşayamıyorsun sınav stresin hiç bitmiyor yani.” ‘ÇALIfiMALAR NASIL G‹D‹YOR?’ Her ikisi için de stresli bir yıl olduğu anlaşılıyor. Duygu yaşamlarının sınava dönüştürüldüğünü anlatırken “Abartmıyorum bir yıldır sınıf arkadaşlarımla konuştuğum tek konu sınav olmuştur” diyor. Sınıftaki ortam hep gergin ve rekabetçi olmuş anlaşılan dediğimizde Oğuz “Sadece arkadaşlarınla da değil ailenle akrabalarınla konuştuğun tek şey sınav. ‘Ne haber nasılsın, iyiyim sen nasılsın, sağol ben de iyiyim, çalışmalar nasıl gidiyor?’ İşte bu nasıl gidiyor çok kritik bir soru, herkesin olayı nasıl gidiyor” diye ekliyor. Kendileri sınavdan kaçsa bile tamamen bununla kuşatılmış bir hayat yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor Oğuz “Hakikaten yaşanacak bir stres değil. Televizyonu bile açsan kanallarda her gün sınava doğru başarıya doğru diye programlar var. Hocalar,

uzmanlar konuk oluyor. Gazeteleri açıyorsun sınav haberleri, sınava şu kadar gün kaldı. Maç izliyorsun altyazıda dershane reklamları. Hiç unutturmuyorlar.” İkisi de yaşıtları olan yüz binlerce genç gibi son bir yıllarını hafta içi gündüz okul, akşam dershanede etüd ve hafta sonları da yine dershane dersleri ve sınavları ile geçirmiş. Oğuz son bir yıldır günlerinin nasıl geçtiğini şu sözlerle anlatıyor: “Hafta içi saat 4’de okuldan çıkıyordum 5’te etüdler başlıyordu dershanede ve 7’de bitiyordu. Hafta sonu da zaten sabahtan akşama kadar dershanedesin. Hiçbir sosyal yaşantın olmuyor.” Dershane bu kadar önemli mi diye sorduğumuzda verdikleri cevap “Dershanecilik sektörünü bitireceğim” diyen Başbakan’ın popülizm yaptığının kanıtı oluyor. Duygu’nun verdiği örnek çarpıcı. “Mesela matematik hocası ders anlatıyor tahtada ‘bunu dershanede görmüşsünüzdür’ diyor, kısa kesiyor çünkü sınıfta dershaneye gitmeyen 2 kişi var” diyor. Oğuz ise değişen sınav sisteminin dershanelere daha bağımlı bir sistem olduğunu şu sözlerle anlatıyor. “Önceki sınav sistemine oranla daha fazla soru soru-

Yaşam pahasına tercih Oğuz ve Duygu kendi sınavlarının çok da moral bozucu olmadığını düşünüyor. Sınavın yarattığı hırstan arınmış bir hayat kurmak için demokratik lise mücadelesinin içinde yer almayı tercih ettiklerinden bahsediyorlar. Bütün bu sıkıntılar karşısında sizin isteğiniz nedir sorusuna verdikleri yanıt; liselerde eğitimin daha nitelikli hale getirilmesi, üniversiteye sınavsız geçişin sağlanması, parasız ve nitelikli eğitim hizmeti verilmesi şeklinde oluyor.

Medya halkın haber ve bilgi alma hakkına aracılık eder. Basın özgürlüğü aslında halkın haber ve bilgi alma özgürlüğüdür. Televizyonların, radyoların haber bültenlerinde, gazetelerde, internet sitelerinde bize sunulan haberleri kimler yazıyor? Haberler hangi süreçlerden geçerek bize ulaşıyor? Haberleri nasıl okumalıyız? Aslında ne demek istiyorlar? Bu soruların yanıtlarına ulaşmak için haberlerin yazılmasından yayınlanmasına kadar geçen süreçte görev alanların kimler olduğuna bakmalıyız. Elbette sorunun tek kaynağı haberlerin yazılmasından yayınlanmasına kadar geçen süreçte görev alanlar değil. Medyanın sahiplik yapısını, egemen ideoloji ile ilişkilerini dikkate almadan söylenecek her söz eksik olacaktır. Ben TRT’de muhabir olarak, çalışan bir medya emekçisi olarak aynayı kendimize tutmak istiyorum. Medya çalışanlarının büyük bir bölümü "Sınıf”, "Mücadele" ve "Medya" kavramlarına uzaktır ve onlar için bu üç kavramı bir araya getirmek pek mümkün görünmüyor. Bugünkü durumdan yola çıkarak bu üç kavramı bir araya getirmenin niçin mümkün olmadığını anlatmaya çalışacağım. Lenin sınıf kavramını şöyle tanımlamaktadır: “Tarihsel ola-

İkisi de birçok öğrencinin sınav stresini bir daha yaşamamak için puanları nereye yeterse yazıp gitmeyi tercih ettiğini aktarıyor. Sınavla belirlenen bir gelecek ve bu gelecek kaygısının gençleri geleceklerinden vazgeçme pahasına kötü bir hayata sürüklemesi elbette çok acı bir sonuç fakat sınava ve onunla beraber gelen baskıya, rekabete dayanmaktansa bundan kurtulmak için mümkün olan ilk fırsatı kullanmak çok da anlaşılmaz değil.

rak belirlenmiş bir üretim düzeni içindeki konumlarına ve üretim araçlarıyla ilişkilerine, toplum içindeki iş örgütlenmesinde oynadıkları rollere ve dolayısıyla toplumsal gelirden paylarını alma biçimlerine ve elde ettikleri payın büyüklüğüne göre birbirinden ayrılan geniş insan gruplarına sınıf denir”(1) "Sınıf Mücadelesi" denince medya mensuplarının aklına gelen ilk şey ise "İşçi Sınıfı"dır. "İşçi sınıfı" ise Marks, Engels ve Lenin'in bu tanımları yaptığı 19. yüzyılın sonları 20.yüzyılın başlarını çağrıştırır. Yani sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan, çoğu okuma-yazma bilmeyen, bir mesleği olmayan vasıfsız işçiler. Oysa biz medya mensupları, yani gazeteciler (muhabirler, spikerler, foto muhabirleri, kameramanlar...) okumuş, yazmış insanlarız ve bir mesleğimiz de var. Bizim işçilerle, emekçilerle, proletarya ile ne işimiz olur? Saygın bir mesleğimiz var. İşimiz gereği milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar, komutanlar, genel müdürler en yakın "dostlarımız". Üst düzey bürokratlarla, valilerle, belediye başkanları ile görüşüyoruz. Şarkıcılar, türkücüler, mankenler, tiyatro ve sinema oyuncuları, sporcular, spor kulübü yöneticileri “çalışma arkadaşlarımız”. Onların kaldığı otellerde kalıyor, aynı masada yemek yiyoruz. Hangi işçi-emekçi böyle bir olanağa sahip?

luyor. Konularda daha fazla ayrıntıya iniyorlar değişik soru tipleri üretiyorlar sırf liseliler dershanelere gitsinler diye.” KATSAYI KALDIRMAK Efi‹TL‹K M‹ OLUYOR? Bu yıl iktidar kavgasının bir parçası olarak katsayı gerilimi ve meslek liseleri de işin içine girince dershanelere gün doğmuş. Oğuzun anlattıkları bunu doğruluyor. “Katsayı konusu iki tarafın çarpışmasıydı. İkisinin iktidar mücadelesinde olan liselilere oldu. Danıştay 3 kere geri çekti kararı. AKP ‘imam hatiplerin önünü açayım’ diye zorladı. Ama sene başında alan değiştiren binlerce öğrenci var ya da meslek lisesinden başka liselere kayıt yaptıran. ‘Bari son sınıfın derslerini göreyim’ diye, dershanelere kayıt yaptırdılar. Çünkü okullarda sınavda çıkan dersleri görmüyorlar. Yani sınavda katsayı ile eşitlik sorun oluyormuş gibi görünüyor ama aslında aldıkları eğitim zaten en baştan farklı. Sınava 19 gün kala daha katsayılar belli değildi herkes iptal mi olacak acaba diye düşünmeye başlamış anlattıklarına göre. İptal olur mu kaygısı kadar bu yıl ilginç başka bir duruma daha sahne oldu üniversite sınavları. İlk sınavdan yeter puan aldığı halde 4 yüz binden fazla öğrenci sınavın ikinci aşamasına başvurmadı. ÖSYM sınav başvuru tarihini üç kere uzattı fakat gençler için bu bile ikna edici olmadı. Bunun nedeninin ne olabileceğini sorduğumuzda ikisi de, gençlerin aslında üniversitelerden ciddi bir beklentisi olmadığını söylüyor. Oğuz anlatıyor: “3-4 üniversite dışında diğerlerine girince hiçbir şeyin değişmeyeceğini bildiği için sınava kayıt falan yaptırmıyorlar.” Duygu da “Geçen sene zaten üniversite kontenjanları hep boş kaldı diye Yusuf Ziya Özcan yakınıyordu. “650 bin kontenjan var, 570 bin öğrenci var sınava giren. Açıköğretim falan da dahil bu rakama. Eğitimin niteliğini düşürüyorlar kontenjanları arttırıyorlar” diyor.

Onlar, bunları hep hayal ederek yaşarlar. Oysa bizim hayatımız bu! Dolayısıyla işçi, sınıf ve mücadele kavramlarının bizim hayatımızda yeri yok. Bu nedenle, işçilerin kendi hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek üzere oluşturdukları sınıfsal ve toplumsal örgütleri sendikalarla ilişkilerimiz "mesleki" boyuttan öteye gidemiyor. Sendikalar işçilerin örgütleri ise biz "işçi" olmadığımıza göre sendika da bizim örgütümüz olamaz, olamadı da zaten. Sendikayı sahip oldukları gazeteye sokmamaya yemin etmiş medya patronları ve onların işbirlikçisi yöneticiler sayesinde basında sendikal örgütlülük adım adım yok edildi. Bu medya patronları ve işbirlikçi yöneticiler elbette yalnız değildi. Onlara “Evet siz haklısınız, patronsunuz, yöneticisiniz, siz ne isterseniz biz onu yaparız, sendikadan istifa ederiz, etmeyeni de ettiririz” diyen meslektaşlarımızı da unutmamız gerekir. Cellâdına âşık idam mahkûmları gibiyiz, darağacımızı kendimiz kuruyor, boynumuzu kendimiz uzatıyoruz yağlı urgana. Gündemimizden, sözlüklerimizden, “sendika”, “örgüt” sözcüklerini çıkardık. İşçi, emekçi, sınıf kelimelerini kullanmak bile istemiyoruz. Aslında, haklarımız için

mücadele etmek, mücadele için de örgütlü olmak gerektiğini biliyoruz ama bilmezlikten geliyoruz. Bu durumun tek bir açıklaması var: Yabancılaşma... Yani insanın kendine, emeğine ve sınıfına yabancılaşması... Bu yabancılaşma işimize de yansıyor, yaptığımız işin her aşamasında kendini gösteriyor. Toplu görüşme, grev haberlerini yazarken, okurken, sayfaya koyarken, bültende sıralarken, ekranda sunarken bu yabancılaşmayı hissettiriyoruz. Gazete, internet okurları, televizyon izleyicileri, radyo dinleyicileri bizim yazdığımız haberleri okuyor. Bu nedenle yaygın medyada yayınlanan haberleri, okurken, izlerken, dinlerken dikkatli olunmalı, mümkünse haberler alternatif kaynaklardan kontrol edilmeli. Bu durumdan kurtulmak için; 1-Medya sektöründe yeniden güçlü bir sendikalaşma hareketi başlatılmalıdır. Ancak bu, halkın haber ve bilgi alma hakkının önündeki engellerin kaldırılması için yeterli değildir. 2-Halkın kendi medyası yaratılmalıdır. (*) Bu yazının bir bölümü Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin Antalya Şubesi’nin yayın organı Akdeniz Çağdaş’ın Kasım 2007 sayısındaki yazımdan alınmıştır. (1) Lenin, Burjuva Demokrasisi ve Proletarya Diktatörlüğü Sol Yayınları 1992

ğitim-Sen'in, okulların kapanmasıyla birlikte açıkladığı '2009-2010 Eğitim Öğretim Yılı Sonunda Eğitimin Durumu Raporu eğitimde yaşanan sorunları ortaya koydu. Eğitim ve bilim emekçileri, AKP iktidarıyla geçmişten gelen sorunların çığ gibi büyüdüğünü gösterdi. KESK’e bağlı Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası’nın (Eğitim-Sen) hazırladığı rapora göre eğitimde bölgesel eşitsizlik giderek artıyor, eğitim emekçilerinin yaşam koşulları gün geçtikçe zorlaşıyor. Raporda eğitim sisteminde yaşanan sorunların yıllardır bilinçli olarak uygulanan eğitimi ticarileştirme ve özelleştirme politikalarıyla derinleştiği söyleniyor. AKP hükümetinin çözümden uzak tavrının sorunları arttırdığına dikkat çeken Eğitim Sen’in raporuna göre, okullaşma oranında bölgesel eşitsizlikler var. Aynı durum öğretmen başına düşen öğrenci sayısı dağılımı için de geçerli. Rapor, eğitime bütçeden ayrılan payın sorunları çözmeye yetmediğini vurguluyor. E⁄‹T‹MDE SORUNSUZ B‹R KONU YOK Raporda Eğitim-Sen acil olarak çözülmesi gereken bir dizi sorunu da ortaya koyuyor. Buna göre; okulların fiziki donanım ve ihtiyaçlarının karşılanmadığı, kız çocukların okula gitme oranının artmadığı, engellilerin eğitimden yeteri kadar faydalanabilmesi için adım atılmadığı, öğretmen açıklarının giderek arttığı, bölgesel eşitsizliğin giderilmediği gibi bazı sorunlar ön plana çıkıyor. Ayrıca Eğitim-Sen raporunda eğitim ve bilim emekçilerinin sosyal, demokratik ve özlük haklarında iyileştirme yapılmadığı, maaşların yetersiz olduğu, kariyer sistemiyle öğretmenler arasında ayrımcılık oluştuğu, Eğitim-Sen üyesi öğretmenlerin ciddi bir baskıyla karşı karşıya olduğu da belirtiliyor. Dershanelerin giderek okulların yerini almaya başladığı da vurgulanan raporda, sınavlara bağlı yürütülen eğitim sisteminin, kamu eğitimi işlevini yitirdiği, ekonomik gücü olmayan velilerin çocuklarının eğitimin dışına itildiği açıklanıyor. Raporda, eğitimde yaşanan sorunların çözümü için atılması gereken gerçek adımların kamusallığı gözeten, özgürlükçü bir anlayışla atılması gerektiği belirtiliyor

Dikkat yemeğin genetiği değişti G

ıda güvenliği büyük tehlikede. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) içeren tarım ürünlerinin ithal edilmesine dair alınan kararı onayladı. GDO’lu ürünlere uygunluk denetimi yapan ve Tarım Bakanlığı tarafından seçilen kişilerden oluşan bilimsel komite GDO’lu ürünler konusunda iki önemli karar aldı. Komite ilk olarak bir ürünün GDO’lu sayılabilmesi için gereken eşik değerini belirledi. Eşik değer, Avrupa Birliği’nin kabul ettiği binde 9 oldu. Binde 9’un altında GDO içeren ürünlerde etiketleme zorunluluğu yokken eşik değeri aşan oranda GDO içeren ürünlerde miktar etikette belirtilecek. Komite, aynı kararda, genetiği değiştirilmiş 17 mısır ve 3 çeşit soyayı inceledi. Komite bir mısır türü için uygunluk vermezken 16 çeşit mısır ve 3 çeşit soyanın kullanımını uygun gördü; 16 çeşit mısırın dördünün sadece yem, on ikisinin de hem gıda hem de yem amaçlı kullanılabileceğine karar verdi. GDO ‹THALATININ ÖNÜ AÇILIYOR Kararla ilgili görüşlerini aldığımız TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şube Başkanı Ferdan Çiftçi, GDO’ya ilişkin verilen uygunluk kararının onaylanmasının GDO’lu ürünlerin ithalatının önünü açtığını belirtti. Çiftçi, komitenin bilimsel uygunluk kriterleri konusunda yaptığı incelemelerin hali hazırda yapılmış incelemeler olduğunu ve kullanıma uygun olup olmadığına AB’de ya da ABD’de kullanımda olmasına göre karar verildiğini ifade etti. Çiftçi, Tarım Bakanlığı’nın kendi seçtiği bilimsel komitenin GDO’ya “olur” raporu vermesi ve bakanlığın kararı onaylamasını bir çeşit danışıklı dövüşe benzetti ve bu durumun biogüvenlik yasa tasarısında yapılan değişiklikler sonucunda ortaya çıktığını söyledi. Çiftçi, artık pazar ve marketlerde hangi ürünün GDO’lu, hangisinin GDO’suz olduğunu anlamanın çok zor bir hale geldiğini belirtti, Ziraat Mühendisleri Odası ve GDO’ya Hayır Platformu olarak konunun takipçisi olacaklarını söyledi.


8

EMEK 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

Difle difl mücadele ağlık alanında güvencesizliğe karşı Dev-Sağlık İş’in verdiği mücadele biliniyor. Bu mücadelenin en önemli kazanımı taşeron uygulamasının kamu sağlık kurumlarında yürürlükten kaldırılması hakkında bölge çalışma müdürlüklerinin almış olduğu kararlar. Bu karardan sonra taşeronun hastaneden kovulması ve işçilerin tamamının asıl işveren olan kamuya geçirilmesi yasanın çok açık olarak emrettiği bir husus. Ancak Adana Balcalı Üniversite Hastanesi’nde 6 aydır kamu idaresi kılını kıpırdatmıyor. Sendikamızın yaptığı bütün başvurular da şimdiye kadar yanıtsız kaldı. Yasa masa hak getire devletin kendisi için… Üstelik bu yetmezmiş gibi Adana’da bir de ihale yapmaya kalktılar. Yasal durum açıkça orada taşeronun artık bir işi olmadığını ortaya koymuş olmasına rağmen sanki inat eder gibi yeniden ihale açılıp şirketler görüşmeye çağırılıyor. Bu durumda ne yapılır: a) Yapacak bir şey yok, Allah’ından bulsunlar denilip, hiç bozuntuya verilmeyebilir. b) Bu durumun yasaya uygun olmadığı dile getirilerek şiddetli bir basın açıklaması yapılır ve hastane yönetimine Tufan teessüflerimiz bildirilir. Sertlek c) “Dinsizin hakkından imansız gelir” denilerek Dev Sa¤l›k-‹fl “Hakkımızı devlet korumuyorGenel Sekreteri sa biz korumasını biliriz” prensibiyle ihale yaptırılmaz. Adana’daki taşeron sağlık emekçileri şimdiye kadar hiç yapılmayanı yaptılar. Yani c şıkkını… İhalenin yapılacağı gün ihale salonunun kapısına dikildiler ve “Bu ihale yasa dışıdır, buna izin veremeyiz.” dediler. Evet yanlış okumadınız… Daha düne kadar varlıklarıyla yoklukları arasında kimsenin bir fark görmediği taşeron işçiler bir kamu kurumunun yapmak istediği ihaleyi yaptırmadı. Hastane yönetimi işçilerle baş edemeyeceğini anlayınca ihaleyi iptal etmek zorunda kaldı. Bu yeni bir şeydir. Yani son yirmi yıldır çoğu kere kimsenin bir işe yaramayacağı eylem ve mücadele yöntemlerini bir kez daha denemek ve “vazifemizi yaptık” diye iç rahatlığıyla devam etmek yerine doğrudan sonuç almayı ve karşı karşıya gelmeyi zorlamak… Balcalı taşeron sağlık emekçileri eşitlik ve adalet mücadelesine yeni bir kapı aralıyor. Önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesinin artık bildik araç ve yöntemlerle yürümeyeceğini bizzat yaparak gösteriyorlar. Yaşadığımız süreç sınıf mücadelesinin yeni pratiklere, yeni deneyimlere gebe olduğu günlere tanıklık edecek. Bunun henüz yazılmış bir kitabı yok. Şu sıralar bu kitabın önsözü yazılıyor. “Tekel işçilerinin bıraktığı miras…” diye başlayan önsözde taşeron sağlık emekçilerinin, İSKİ işçilerinin, metal işçilerinin, kargo işçilerinin, tersane işçilerinin emekleriyle ve hatta ölü bedenleriyle yazdığı satırları şimdiden okumak mümkün…

S

Kot kumlama işçileri Ankara’da T

ürkiye’nin çoğu yerinden aileleri ile gelen Kot Kumlama İşçileri Abdi İpekçi Parkı’nda silikozis hastası işçilere malüliyet maaşı bağlanması ve taleplerini duyurmak için çadır kurdu. İşçilere, KESK Ankara Şubeler Platformu, Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Toraks Derneği, KESK/SES, DİSK/Sosyal-İş ve DİSK/Dev Sağlık-İş sendikaları ile Tekel işçileri destek verdi. Kot kumlama işçileri ile dayanışma komitesi adına açıklama yapan Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan; Türkiye’nin silikoliz hastalığının tekstil sektöründe ilk görüldüğü ülke olduğunu belirtti. Türkiye’de kot işçisi iki kişiden birinin silikoz hstası olduğunu belirten Kılıçaslan sektörde 10 bin kişinin çalıştığını söyledi. Abdi İpekçi Parkı’nda 3 gün boyunca çadır kurarak kot kumlama işçilerinin taleplerini dile getireceklerini belirten Kılıçaslan, Meclis’te grubu olan partilerle görüşeceklerini fakat AKP’nin kendilerine randevu vermediğini ifade etti. Slikozis hastalarının sosyal güvenliklerinin olmadığını belirten Kılıçaslan taleplerini şöyle sıraladı; -Çalışma Bakanlığı, tüm silikozis hastalarının sosyal güvenlik haklarından yararlanmalarını sağlamalıdır, -İşçilerin zararlarının tespit edilmesi ve karşılanması için sendikaların temsilcilerinden oluşturulacak özel bir komisyon kurulmalıdır, -Sağlık Bakanlığı, bu işte çalışmış herkesin göğüs hastalıkları hastanelerine ulaşması için ülke çapında bir kampanya başlatmalıdır, -Silikanın kullanımı tüm sektörlerde yasaklanmalıdır, -Adalet Bakanlığı, silikozis hastalarını mahkeme giderlerinden muaf tutmak üzere acilen bir genelge çıkarmalıdır.

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer Taflbask› Matbaac›l›k Yay. ve Amb. San. Tic. Ltd. fiti. Bask› Tesisleri Kocaeli /‹ZM‹T (0262 335 45 29) editor.halkinsesi@gmail.com 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.

Taşeron tabana kuvvet A

dana Çukurova Ünivesitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi’nde çalışan işçilerin taşerona karşı kazandığı zaferlere bir yenisi eklendi. Daha önce taşerona karşı etkili bir mücadele veren ve taşeronun hastaneden silinmesini sağlayan Dev Sağlık-İş’te örgütlü işçiler hastanenin açtığı taşeron ihalesini, firmaları hastaneye sokmayarak iptal ettirdi. İşçilerin verdiği mücadele neticesinde daha önce Çalışma Bakanlığı hastane bünyesinde asıl işverenin üniversite yönetimi olduğuna karar vermişti. Bu karardan sonra üniversite yönetimi işçilerden kaçmış, taşeronun derhal üniversiteden kovulması gerektiğini belirten işçilerle görüşmemişti. KAPILAR TAfiERONA KAPANDI Direnişlerine devam eden işçiler son olarak hastane yönetiminin yeniden yapmaya çalıştığı taşeron ihalesini iptal ettirerek hastaneden taşeronu fiili olarak silmiş oldu. İşçiler, taşeron çalıştırmayla ilgili mahkemeye de başvurmuş ve mahkeme işveren olarak taşeron şirket yerine üniversite rektörlüğünün muhatap olduğuna karar vermişti. Çalışma Bakanlığı ve mahkeme kararlarına rağmen taşerondan vazgeçmeyen hastane yönetimi işçilerin arkasından iş çevirerek yeni bir ihale açtı. İşçiler, doksan hemşire ve altmış hastabakıcı alımı için ihale açan hastane yönetimine daha önce alınan kararları hatırlattı ve ihalenin iptal edilmesini istedi. İhalenin yapılacağını Kamu İhale Kurumu’na bildiren hastane yönetimi işçileri duymazdan gelmeye devam etti. İhalenin iptali için gerekli olan her yere dilekçeyle başvuran işçilerin talebi karşılık bulmadı. Bunun üzerine Balcalı Hastanesi’nde çalışan 15 Dev

şçiler Adana’da taşeronu içeri almadı. Taşeron ihalesini yaptırmayan işçiler rektöre kul, taşerona köle olmayacaklarını Balcalı’da herkese gösterdi

Sağlık-İş üyesi işçi ihaleyi fiili olarak yaptırmamaya karar verdi. İhalenin yapılacağı gün (14 Haziran) ihale salonunun kapılarını tutarak taşeron firma temsilcilerinin içeri girmesine izin vermedi. “Rektöre kul, taşerona köle olamayacağız”, “Taşeron defol hastaneler bizimdir”, “Bu ihale burada yapılmayacak” sloganlarını atan işçiler içeride direnirken dışarıda da SES ve Dev Sağlı-İş üyesi 50 emekçi eyleme destek verdi. Eylem başladıktan kısa bir süre sonra hastane başhekimi güvenlik şefini göndererek işçilerin eylemlerini sonlandırıp salon kapılarını açmasını istedi. Buna

karşılık işçiler ihale iptal olana kadar direnişe devam edeceklerini bildirdiler. D‹KKAT, TAfiERON G‹REMEZ İşçilerin direnişe devam ettiğini gören başhekim bir süre sonra işçilerin yanına gelerek eylemi sonlandırmalarını istedi. İşçiler ise başhekime “Çalışma Bakanlığı kararı ile hastanemizde yapılan ihalelerin hukuksuz olduğu ve bizlerin işbaşı yaptığımız tarihten itibaren üniversitenin işçileri olduğumuz belgelendi. Buna rağmen halen hastanemizde ihale yapılmak isteniyor; bu ihale iptal edilmeden burayı terk

etmeyeceğiz” diyerek cevap verdi. Bunun üzerine başhekim ihalenin iptal edildiğini söyledi. İşçiler, ihalenin iptal edildiğinin dışarıda kalan taşeron firmalara da duyurulmasını isteyen işçiler, başhekimin taşeron firmalara da ihalenin süresiz iptal edildiğini duyurması üzerine hastaneden dışarı çıktılar. Taşeronları hastaneden kovan işçiler hastaneden sendika merkezine kadar yürüyerek eylemlerine son verdiler. ‹NSANCA ÇALIfiMA ‹Ç‹N İşçilerin taşerona karşı mücadeleleri hastane içindeki direnişlerle sınırlı kalmıyor. Bursa,

Kocaeli ve Adana’da mahkemelerin asıl işverenin hastane yönetimleri olduğuna karar verdiğini ve yönetimlerin bu kararlara uyması gerektiğini eylemlerle dile getirdiler. 23-25 Haziran tarihinde Ankara’da eylem yapacaklarını duyuran işçiler taşeronu çalışma hayatından tamamen silene kadar mücadele edeceklerini vurguladılar. Ankara’da Meclis’te, Sağlık Bakanlığı’nda ve SGK Genel Müdürlüğü’nde görüşmeler yapacak olan Dev Sağlık-İş üyesi işçilerin talepleri şu şekilde: 1. Sağlık hizmetinde, sağlık hizmetinin niteliği ile sağlık emekçilerinin iş güvencesi ve insanca çalışma koşulları temel ilkedir. 2. Taşeron sağlık işçileri hastanelerin asli ve sürekli işçileridir. 3. Taşeron sağlık işçilerinin iş güvencesi vardır. 4. Taşeron sağlık işçilerinin kıdem tazminatı hakkı vardır. Bu hak yıllık sözleşmeler gerekçe gösterilerek yok sayılamaz. 5. Taşeron sağlık işçilerinin yıllık ücretli izin hakkı vardır. Bu hak yıllık sözleşmeler gerekçe gösterilerek engellenemez. 6. Farklı statülerde çalışan sağlık emekçileri arasında ayrımcılık yapılamaz. 7. Taşeron sağlık işçilerine angarya iş yaptırılamaz. İşçinin onayı alınmadan esaslı iş değişikliği yapılamaz. 8. Kadın işçilerin annelik hakkı, doğum ve süt izinlerini kullanmaları engellenemez. 9. Radyasyona tabi işlerde çalışan taşeron sağlık işçileri, günde 5 saatten fazla çalıştırılamaz. Şua izni hakları vardır. 10. Taşeron sağlık işçilerinin sendikalı olma ve diğer çalışanlarla birlikte hastanenin yönetim süreçlerine katılma hakkı vardır.

Borsa pes etti, çay üreticisi kazandı U

lusal Çay Konseyi ile Rize Ticaret Borsası’nın öncülüğünde yaklaşık bir yıldır çalışmaları sürdürülen ve kamuoyunda çeşitli tepki ve protestolara neden olan ‘Yeni Çay Kanunu Yasa Taslağı’ geri çekildi. Halkevleri, Doğu Karadeniz'de taslağa karşı yoğun bir çalışma başlatmıştı. Taslağın geri çekiliş süreci ve Halkevleri'nin bu konuda yaptığı çalışmalar hakkında Kemalpaşa Cumhuriyet Mahallesi Muhtarı Şenol Çelik ve Kemalpaşa Halkevi üyesi Ramazan Tunç'tan bilgi aldık. Şenol Çelik, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Rize ziyareti sırasında Taslak'la partilerinin alakası olmadığını söylerken doğruları yansıtmadığını belirtiyor. Çünkü Taslak'ı hazırlayanların başını AKP Rize milletvekili Ali Bayramoğlu çekiyor. Bayramoğlu katıldığı tüm televizyon programlarında Başbakan'ın bir an önce taslağı beklediğini ifade etmiş. ÇALINMADIK KAPI SIKILMADIK EL KALMAYACAK Halkevleri çalışmalarına başlamadan önce taslağı detaylı bir şekilde incelemiş. Ramazan Tunç,

“Önce ne yapmak istediklerini anlamamız gerekiyordu” diyor. İncelemeler esnasında fark ettikleri ise taslağın kanunlaşmasının yaş çay üreticilerinin sonu olması. Bölgede yaklaşık bir milyon insan çay üretiminden geçim sağlıyor. Bu durumun kendilerini bir an önce harekete geçirdiğini belirten Tunç, “İlk olarak çalışmamızın hedef kitlelerini ve çalışma stratejimizi belirledik” diyor. Halkevleri, panel, afişleme, imza toplama gibi çalışma biçimlerinden önce köy köy, ev ev gezerek üreticileri bilinçlendirmeyi hedef koymuş önüne. Şenol Çelik, “Çalmadık kapı sıkmadık el bırakmayacağız” diyerek çalışmalarına başladıklarını, hemen bir program çıkartarak her akşam bir köye misafir olduklarını belirtiyor. Bilgilendirme toplantıları yapılan köylerde özellikle kadın üreticiler toplantılara daha fazla katılmış. Her yaz bin bir emekle toplamalarına karşın parasını bile görmedikleri, aslında onlar açısından bir yaşam biçimi olan çaylarının ellerinden alınmak istenmesine büyük tepki göstermiş Karadenizli kadınlar. Halkevcilere önerileri ise “Bir an önce yolları kapatalım, fabrikaları işgal edelim,

çayımıza sahip çıkalım”olmuş. ASIL MÜCADELE fi‹MD‹ BAfiLIYOR Tayyip Erdoğan, Rize ziyareti esnasında bölgedeki tepkileri öğreniyor ve hemen taslakla ilgileri olmadığını açıklıyor. Halkevcilere göre bu karar bir seçim yatırımı. Başbakan'ın çay üretimiyle ilgili hayallerinden vageçtiğini düşünmüyorlar. Şenol Çelik'e göre

taslağın geri çekilmesi şu an için bir kazanım. Fakat bu kazanımın çay üretimindeki sorunları bitirmediğinin de altını çiziyor. Ramazan Tunç ise sadece ilk raundu kazandıklarını ifade ederek çalışmalarını sürdüreceklerini, özellikle temmuz ayında ikinci sürüm esnasında kota ve kontenjan uygulamalarına karşı eylemlerini artıracaklarını belirtiyor. Şenol Çelik'in son sözleri ise

aslında başarının sırrını ortaya koyuyor; “Şirketlerin tek bağımlılığı elde ettiği kar oranlarıdır. Siyasetçilerin ise seçilebilme kaygıları vardır. Biz çay üretiminde sermaye siyaset işbirliğine çomak soktuk, siyaseti egale ettik. Arkasında siyasiler kalmayan sermaye ise hemen gemileri suya indirdi ve kaçmanın yoluna baktı. Borsa pes etti, yaş çay üreticileri kazandı.”

Kartal’da alternatif kent konseyi İ

stanbul Kartal’daki Tekel arazisinin satılmasına karşı çıkan Kartallılar, temiz bir çevre ve barınma hakkı taleplerini de dile getiriyor. Kartal'daki Cevizli Tekel arazisinin 49 yıllığına Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kurduğu Bilim ve Sanat Vakfı’na kiralanmasına karşı Kartallılar 12 Haziran’da Tekel yerleşkesi önünde bir eylem yaptı. 200 kişinin katıldığı eylemde “Yeşile dokunma”, “Tekel halkındır satılamaz”, “Tarih yok edilemez” sloganları atıldı. Eylemde yapılan konuşmalarda Tekel arazisinin satılmasının kent hakları çerçevesinde irdelenmesi gereken bir sorun olduğu ve tüm İstanbul-

luların Tekel arazisine sahip çıkması gerektiği ifade edildi. Basın açıklamasını okuyan Mimarlar Odası Kartal Temsilcisi Aysel Durgan, taleplerini arazinin kamusal niteliğinin korunması, arkeolojik ve endüstriyel sit alanı olarak tescil edilmesi, bu süreçte Tekel emekçilerine iş güvencelerinin verilmesi olarak sıraladı. Mimarlar Odası Kartal Temsilciliği öncülüğünde ve Kartal Halkevi’nin uzun çalışmaları sonucunda oluşturulan Kent, Çevre ve Toplum için Tekel Dayanışması, belediyelerde yer alan kent konseyinin alternatifi niteliğinde. Platform, Tekel arazilerinin satılmasınına karş�� Kartallıların Tekel’e sahip çıkma refleksinin ve özelleştirmelere karşı tepkilerini, insanca yaşanabilir bir çevre ve barınma hakkı taleplerini ortaya çıkardı. Kartal’daki tüm demokratik kitle örgütleri mahalle dernekleri, muhtarlar ve siyasi parti-

leri kent hakları çerçevesinde bir araya getiren grup taleplerini belediyeye de kabul ettirdi ve belediyeyi de grubun bir parçası haline getirdi. D‹REN‹fiÇ‹LER‹N BULUfiMA NOKTASI Cevizli’deki Tekel arazisi önünde gerçekleştirilen eylem aynı zamanda direnişteki işçilerin buluşma adresi oldu. Tekel işçilerinin yanı sıra direnişteki UPS işçileri, Koşuyolu Hastanesi’ndeki taşeron işçiler, metal işçileri ve belediye işçileri Tekel’e sahip çıkma talebiyle Kartal’daki eylemde bir araya geldi. Platformun oluşturulması sürecinde Kartal ve Maltepe’nin merkezi bölgelerinde açılan stantlara toplumun hemen her kesiminden ilgi vardı. Kapsayıcılık bakımından Türkiye’de bir ilk niteliğinde olan Kartal’daki platform ilerleyen günlerde pratik alanda ve hukuksal alanda eylemlerini sürdürecek.


9

EMEK 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

TUSKON’un sermaye köprüsü Fethullah Gülen cemaatinin işadamları örgütü TUSKON’un “yoksulluğu bitirme” zirvesinde işadamlarının ticari anlaşmaları zirve yaptı. Gülen cemaatinin gövde gösterisinde yoksulluk bir kelimeden ibaret kalırken, sermayedarlar milyar dolarlık ticaret anlaşmaları imzaladı

T

ürkiye İşadamları ve Sanayicileri Konfederasyonu (TUSKON) 14-20 Haziran tarihleri arasında “Türkiye-Dünya Ticaret Köprüsü 2010” adı altında bir etkinlik gerçekleştirdi. TUSKON’un “Yoksulluğu Bitirme Zirvesi” olarak adlandırdığı zirve, Dış Ticaret Müsteşarlığı'nın koordinasyonunda ve Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin (TİM) desteğiyle gerçekleştirildi. 136 ülkeden 4500 işadamının katıldığı zirve, İstanbul Sütlüce Kültür ve Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Yoksulluk teması, TUSKON Başkanı Rızanur Meral’in açılış konuşmasının bir cümlesinde geçti. Meral, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir düsturu ile dünyadaki terör ve şiddetin üstesinden gelelim" dedi. Zirvenin geneline işadamlarının yaptığı ticaret anlaşmaları damgasını vurdu. Tekstil, inşaat, turizm, mobilya, gıda ve makine gibi çok sayıda sektörde el sıkışıldı. Yoksulluğu bitirmek sloganıyla gerçekleştirilen zirvede yerli ve yabancı şirketler toplam 14 milyar dolarlık ticaret anlaşmaları yaptılar. Her fırsatta yoksulluğu bitireceğini dile getiren TUSKON, yoksulluğu nasıl bitireceğine dair somut bir açıklama yapmadı. Yoksulluğu bitirme planı “Ben zengin olayım ondan sonra

yoksulluğu bitireceğim”den ibaret olan TUSKON, kurulduğu günden bu yana gerçekleştirdiği her ticaret köprüsü etkinliğinde ‘milyar dolarlık ticaret anlaşmaları’ yaparken ülkede yoksulluk giderek arttı. Türkiye’nin hemen hemen her ilinde işadamları, esnaf ve sanayici dernekleri çerçevesinde örgütlenen TUSKON bileşenleri genellikle küçük

işletme sahiplerinden oluşuyor. Küçük işletmelerde güvencesiz, esnek çalışma biçimlerine maruz kalan işçilerse giderek yoksullaşıyor. TUSKON bünyesindeki şirketler Afrikalı ve Güney Amerikalı şirketlerle genelde battaniye, pompalı tüfek, galvaniz, elma, susam, muz, elektrik malzemeleri, temizlik makinesi gibi ürünlerde ticaret anlaşmaları yaparken

Fildişi Sahilleri ile toplu konut anlaşması yapıldı. Zirvede, Arjantin, Brezilya, Peru gibi ülkelerle Türkiye’de mal satmaya dönük anlaşmalarda bulunuldu. 20 Haziran’da sonlanan zirvenin ardından Anadolu’da 3 gün sürecek ticaret gezisi başladı. Gezi kapsamında Afrika ülkelerinden gelen işadamları Anadolu’yu gezecek.

Erzurum gibi bazı illere bölge kalkınma ajanslarının özel davetiyle gelecek olan Afrikalı şirketler, bölgelerdeki küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından fırsat kapısı olarak sunuluyor. TUSKON, kurulmasının hemen ardından dünyanın çeşitli ülkelerindeki şirketlerle ticaret köprüleri etkinlikleri düzenlemeye başlamıştı. Bu köprülerin içinde en önemlisi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin sınırlarına dahil edilen Afrika ülkeleriyle yapılan ticaret köprüleri olmuştu TUSKON’un her sene gerçekleştirdiği ticaret köprüsü etkinlikleri, Türkçe Olimpiyatlarıyla birlikte Fethullah Gülen cemaatinin gövde gösterisi olarak gördüğü etkinlikler arasında. Etkinliklerde, dünyadaki Türk okullarından mezun gençler de zirvede tercüme görevi üslendi. TUSKON’un oluşum süreci 1990’lı yıllara dayanıyor. TUSKON’u oluşturacak olan sermayedarlar, Anadolu’da küçük esnaf, işadamları ve sanayici dernekleri etrafında örgütlenmişlerdi. AKP iktidarıyla birlikte önü açılan Gülen cemaatinin Anadolu’da ağ şeklinde örgütlenen küçük dernekleri 2005 yılında örgütlerini TUSKON adındaki bir konfederasyonla genişletip tüm illerde örgütlenmeye başladılar.

Nurol, hak gaspıyla büyüyor H

er ay açıklanan ekonomi göstergelerine göre Türkiye ekonomisi büyüyor. Her büyüme haberi “büyüme oranları daha da yükselecek” şeklindeki yorumları beraberinde getiriyor. Nurol Holding, 2008-2009 yılları arasında Türkiye’de rekor ekonomik küçülmeye yol açan küresel ekonomik krizden büyüyerek çıktı. Nurol, işçi haklarını gasp ederek kar etti ve büyüdü. KR‹ZDE BÜYÜDÜLER İstanbul’un iki yakasını tüp geçitle bağlayan Marmaray projesinin ortaklarından olan Nurol Holding, Capital dergisinin her sene haziran ayında hazırladığı bir önceki yıl değerlendirmelerine göre, 2008-2009 döneminde krize rağmen büyüyen holdingler arasında yer aldı. Türkiye’nin en büyük 26 holdingi arasında bulunan Nurol, ekonomik krizin ülke ekonomisini sarstığı 2008-2009 yılları arasında karlılığını yüzde 256 oranında arttırdı. Cirosunu da yüzde 11 civarında

‘Sendika düflmanl›¤› son bulsun’ Kocaeli’nin Gebze ilçesindeki tersanelerde faaliyet gösteren Numarine Denizcilik adl› tafleron flirket, sendikal› olduklar› gerekçesiyle 16 Haziran’da iki iflçiyi iflten ç›kard›. ‹flten ç›kar›lan iflçiler ve arkadafllar›n› 17 Haziran sabah› Numarine Denizcilik önünde “Sendika düflmanl›¤›na son” talebiyle direnifl bafllatt›. 17 Haziran günü ifle girifl ve paydos saatlerinde eylem yapan tersane iflçileri bir yandan da tersanedeki hak ihlallerine iliflkin dilekçelerini bölge çal›flma müdürlü¤üne göndermeye haz›rlan›yor. Limter-‹fl sendikas› da ifle iade davas› açacak. Limter-‹fl üyesi iflçiler, ayn› zamanda Malazlar Kibrit fabrikas›n›n da sahibi olan, Numarine orta¤› Ömer Malazlar’›n, Limter-‹fl üyesi iflçileri makam›na ça¤›rarak sendikaya üye olanlar›n say›s›n›n artmas›ndan rahats›z oldu¤unu belirtip, “ben buraya sendika sokmam, yasa masa da tan›mam” dedi¤ini ifade ediyor. Limter-‹fl üyesi iki iflçinin ifl akitlerini tek tarafl› olarak fesheden Numarine Denizcilik ayn› iflçileri 2008 1 May›s gösterilerine

kat›ld›klar› için “ekonomik ve finansal koflullar ile iflletmenin zarar gördü¤ü” gerekçesiyle iflten ç›karm›flt›. ‹flçiler, açt›klar› ifle iade davas›n› kazanm›fl ve ifle geri dönmüfltü. Numarine Denizcilik, sendikalaflmaya karfl› iflçileri k›dem ve ihbar tazminats›z iflten ç›karmakla tehdit ederek daha yo¤un çal›flt›rmaya bafllad›. Yo¤un çal›flma ve iflçilerin psikolojik bask› alt›na al›nmas› ise ifl kazalar›n› artt›rd›. Son bir ay içinde tersanede 3 iflçi ifl kazas› geçirdi. ‹flçilerin sa¤l›¤›n› düflünmeyen ve ifl

artıran Nurol Holding’in Başkanı Nurettin Çarmıklı, krizin etkilerini nasıl telafi ettiklerini şu şekilde anlatıyor: “Holding bünyesindeki şirketlerin güvenilirliğini güçlendirmek, proje bazında verimliliklerini artırmak ve piyasadaki gelişmeleri yakından takip ederek anında karar vermek.” Holdingin 2008 yılında 13 milyon lira olan karı, 2009’da 45 milyonu buldu. Nurol’un cirosu da 903 milyon liradan, 1 milyar liraya ulaştı. Nurol, 2010 yılı için karlılıktaki artışlarını sürdüreceğini ve cirosunu da 1,1 milyar liraya çıkarmayı planlıyor. Türkiye’nin ciro bakımından en büyük 26 şirketi içinde olan Nurol Holding büyümesini işçilerin haklarını gasp etmesine borçlu. PARALARI YOKMUfi Nurol Holding, Marmaray projesinin arkeolojik kazı bölümünde Polat İnşaat adlı taşeron şirket bünyesinde çalışan işçiler üç yıl aradan sonra patronun yaptığı 1 liralık ücret zammına ve insanlık dışı çalışma

koşullarına itiraz etmişlerdi. 16 Ocak günü işten çıkarılan 80 işçi direnişe geçmişti. İşçiler, Nurol yöneticileriyle şantiyeyi iki defa işgal ederek görüşebilmişlerdi. Nurol yetkilileri “Para yok, siz çok para istiyorsunuz” diyerek işilerin hakları olan kıdem tazminatlarını vermemek için elinden geleni yapmıştı. Marmaray işçilerinin tüm sosyal haklarıyla birlikte işe iadeleri için açtıkları dava sürüyor. Davaya 5 Temmuz’da Sirkeci Adliyesi’nde devam edilecek. Amiral gemisi inşaat sektörü olan Nurol Holding, taahhüt, hizmet, imalat, turizm, savunma, ticaret ve finans sektörlerinde faaliyet gösteriyor. 1966’da kurulan şirket uzun süre inşaat ve savunma sanayiinde faaliyet gösterdi. Özal dönemiyle birlikte turizm sektörüne adım atan Nurol, AKP dönemiyle enerji sektöründe yatırımlarını hızlandırdı. ABD’nin Irak işgali sonrasında Ortadoğu’da inşaat ve enerji faaliyetlerini artıran Nurol, ABD’li enerji şirketlerinin Ortadoğu’daki taşeronu konumunda.

Direnifl iflçiye güç veriyor tafleronu s›k›flt›r›yor kazalar›na davetiye ç›karan çal›flma koflullar›n›n hüküm sürdü¤ü Numarine’de en büyük hissenin sahibi bir sa¤l›k flirketi. Ac› Badem Sa¤l›k Grubu’nun sahibi Abraaj Kapital Numarine’nin yüzde 80 hissesine sahip. Limter-‹fl, kendilerine destek olmak isteyen herkesin Numarine’e fax, telefon ve mail yoluyla tepki göstermesini istedi. Numarine’e tepki göstermek için Tel: (0262) 751 06 82 – (0212) 287 27 02 Faks: (0262) 751 06 91 E-mail: info@numarine.com / pr@numarine.com

‹stanbul Kartal’daki Kofluyolu Hastanesi’nde tafleron flirket bünyesinde çal›flt›r›lan Dev Sa¤l›k-‹fl üyesi 4 iflçi 26 May›s genel eylemine kat›ld›klar› için iflten ç›kar›ld›. ‹flten ç›kar›lmalar›n›n ertesi günü hastane önünde ifllerine geri dönmek için direnifle geçen iflçilere D‹SK, KESK, Türk-‹fl ve Kamu-Sen’in kat›l›m›yla destek eylemi yap›ld›. Destek eyleminin ard›ndan baflhekim iflçilerle görüflmedi. Baflhekim daha sonra iflten at›lan iflçilerle tek tek görüfltü. “K›yafetlerinizi giyin beni bekleyin” diyen baflhekim birkaç gün sonra iflçilere “Tatile ç›k›n” dedi ve iflçilerle Baflhekim aras›ndaki görüflmeler t›kand›. Dev Sa¤l›k-‹fl Örgütlenme uzman› Ethem Akdo¤an, “Tatilimizi hastane önünde yapmaya bafllad›k” dedi. Akdo¤an, Kofluyolu Hastanesi’nde tafleron flirket bünyesinde çal›flan sendikal› iflçilere yönelik bask›n›n da direniflle birlikte artt›¤›n› söyledi. Hastane ve tafleron flirket yetkilileri hastanede çal›flan iflçilerle direniflteki iflçileri görüfltürmemek için her türlü yolu deniyor. Direniflin ilk günlerinde hastane yetkilileri iflçileri tek tek odalara çekerek iflten ç›karmakla tehdit etti. “Direniflteki iflçileri ziyaret etmeyin iflinize bak›n, eylemlere de kat›lmay›n yoksa iflinizden olursunuz” fleklinde tehditler direniflin ilk günlerinde hastane yetkilileri taraf›ndan direniflteki arkadafllar›n› ziyaret eden iflçilere hemen her gün yap›ld›. Bu tehditleri, toplu ziyaret eylemleriyle aflt›klar›n›

belirten Akdo¤an, her gün sabah saat 8, ö¤len 12 ve akflam 16’da yapt›klar› toplu ziyaretlerin hastane yönetimine ve tafleron sistemine tepki eylemlerine dönüfltü¤ünü belirtti. Hastane yönetimi ise bu aflamadan sonra iflçileri yaz›l› olarak tehdit etmeye bafllad›. Art›k, arkadafllar›n› ziyaret eden iflçilerin evlerine “Arkadafllar›na kötü örnek olmak” gibi gerekçeler yazan tutanaklar gelir oldu. ‹flçilerin direniflteki iflçileri destek ziyaretinin destekçilerinden biri de hasta yak›nlar›. Hemen her gün birçok hasta yak›n› iflçilerin halini hat›r›n› sormaya hatta destek eylemlerine kat›lmaya bafllad›. ‹flçilere Kartal’daki demokratik kitle örgütleri ve ilerici kurumlar›n da deste¤i giderek artt›. E¤itim-Sen Kartal fiubesi ve Kartal Halkevi, direniflteki iflçilerin yiyecek ihtiyac›n› karfl›larken iflçilerin di¤er masraflar›n› ise Dev Sa¤l›k-‹fl karfl›l›yor. Direniflteki UPS iflçileriyle de görüfltüklerini ifade eden Ethem Akdo¤an, ilerleyen günlerde UPS iflçileriyle yapt›klar› görüflmeleri düzenli hale getireceklerini belirtiyor. Yol-‹fl sendikas› ve Kad›köy Halkevi’nin de destek ziyaretine geldi¤ini vurgulayan Akdo¤an, hastanedeki as›l iflverenin tespit edilmesi için de mahkemeye baflvurduklar›n› belirtti. Destek ziyaretleri ve direniflteki kararl›l›¤›n, hastane yönetimi ve tafleron flirket yetkililerinin tehditlerini sonuçsuz b›rakt›¤›n› belirten Akdo¤an, iflçiler ifllerine geri dönene kadar direneceklerini söyledi.

Borç kapitalizmin ilacıdır

S

istemin varlığını sürdürebilmesi için üretilen mal ve hizmetlerin satılabilmesi yani bunlara bir talep olması gerekiyor. Ancak bu talep ihtiyacı karşısında kitlelerin giderek yoksullaşması bir tehlike oluşturmaya başlıyor. Bu noktada sistem kendi bekası için işsiz, düşük gelirli insanları borçlandırma yolu ile hem de bunu çok kolaylaştırarak sistem içine çekmeye çalışıyor. Halkın gelir ve harcama dengelerine bakıldığında sistemin ne kadar başarılı olduğu görülüyor. Ankara Ticaret Odası’nın Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu verilerinden derlediği çalışma borçlandırma hikâyesini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Çalışmaya göre Türkiye’deki kişi başına düşen tüketici kredisi, kredi kartı ve kredili mevduat hesabı borcu bin 947 TL’yi buluyor. Birçok ailenin TOKİ’ye olan taksitli konut borçları da dahil edildiğinde kişi başına ortalama borç 2 bin TL’yi aştığı görülüyor. Kişi başına borç miktarında son altı yılda 10 kattan fazla artış yaşandığına dikkat çekiliyor. 2003 yılı sonunda kişi başına düşen tüketici kredisi ve kredi kartı borcu 190 TL oluyordu.

İşsizlik nasıl azaldı?

T

ürkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Mart ayı için açıkladığı rakamlara göre Türkiye genelinde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre 338 bin kişi azalarak 3 milyon 438 bin kişiye indi. İşsizlik oranı ise 2,1 puanlık azalış ile % 13,7 seviyesinde gerçekleşti. İşsizlik rakamının düşük çıkması ekonomide bahar havası estirmeye çalışanları sevindirdi. TÜİK'in aynı açıklamasında verdiği mevsimsellikten arındırılmış işsizlik oranı ise Mart ayıyla aynıydı. Önümüzdeki aylarda da mevsimsellikten arındırılmamış issizlik rakamları düşme gösterecek. Bunda mevsimin etkisi yüksek olacak. Bahar ayları ile birlikte geleneksel olarak ekonomide hareketlilik kış aylarına göre arttığından işsizliğin rakamının görece düşmesi bir başarı olarak değerlendiriliyor. İşsizlik konusunda gerçek bir ilerlemeden söz etmek için mevsimsellikten arındırılmış işsizlik rakamlarında kalıcı ve uzun vadeli düşüş yaşanması gerekiyor. Ülkemizde tarım ve inşaat alanındaki istihdam kapasitesinin yazın artması, işsizlik rakamlarında azalma yaşanıyormuş görünümü veriyor. Buna mevsimsellik etkisi deniliyor.


10

KİBELE 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

Kot tafllama iflçileri art›k ölmek istemiyor 8 gün dinledi Ankara “Ölmek var dönmek Yok “ haykırışlarını. Şimdi başka bir haykırış yankılanıyor Ankara'nın göbeğinde “Artık Ölmek İstemiyoruz” diye. Sloganlar farklı ama içerik aynı. İkisi de güvencesizliği anlatıyor bana, ikisi de insanca yaşama hakkı talebini anlatıyor. Kot taşlama işçileri 22 Haziran'da geldi Ankara'ya Abdi İpekçi Parkı'na tam Sağlık Bakanlığı’nın karşısına kurdular çadırlarını. İstekleri kot taşlamanın yasaklanmasıydı. Zaten beyazlatmak için kotları taşlamaya gerek yoktu ki. Bu işi yapan atölyelere kurulacak lazerli bir düzenek bu işi yapardı. Böylece bir kez daha anladık ülkemizde insan hayatının ne kadar önemsiz, büyük şirketlerin de kâr hırslarının ne kadar vahşi olduğunu. Malüliyet aylığı bağlanmasını istiyorlardı. Bir de öldüklerinde ailelerine maaş bağlanmasını. Hem insanca yaşam istiyor hem ölmeyi göze alıyorlardı. Aslında hiç yadsınamayacak bir hak değil midir malüliyet aylığı? Çalışırsın yıllarca, meslek hastalığına yakalanırsın Evrim ve bu meslek hastalığından Aydo¤an çalışamayacak duruma gelirsin. Bu durumda malüliyet ‹lker Halkevi aylığı verdiğin emeğin karşılığında alman gereken bir haktır zaten. Sigortaları olsa aslında sağlık hakları var ama sigortalı olmadıkları gibi bu hastalığın tedavisi de yok. Aileleri, çocuklarıyla geldiler Ankara'ya. Üstelik eksik de gelmişlerdi. Erzurum'dan gelecek 5 arkadaşlarından bir tanesini yola çıkacakları gün kaybetmişlerdi slikozis hastalığından. Diğer 4 kişi de kaybettikleri arkadaşlarına son vedalarını yapmak istemişlerdi haklı olarak. Ve her geçen gün bu hastalıktan ölenlerin sayısı artıyor. Peki biliyor musunuz bu hastalığın tekstil sektöründe dünyada ilk kez Türkiye'de görüldüğünü. Biliyor musunuz; Belki de herkesin giydiği, belki de fark etmeden aldığı taşlanmış kotların kaç yaşama mal olduğunu? Şimdiye kadar 40'ın üzerinde yaşam kaybettik bu hastalıktan. Yaklaşık 600 kişiye de slikozis teşhisi konmuş durumda. Ama bu sektörde 10 bin kişi çalışıyor ve 5 bin kişinin daha bu hastalığa yakalanmış olabileceği söyleniyor. Ve onlar diyor ki “ Kumlama kotları ağartıyor, slikozis hayatları karartıyor”. Herkesi hangi markadan olursa olsun taşlaşmış kotları almamaya çağırıyorum. Belki de çözüm için küçük bir dayanışma olur bu. Herkesi 24 Haziran'a kadar Abdi İpekçi Parkı'nda oturacak olan kot taşlama işçilerini görmeye en azından onlarla bir kere olsun konuşmaya çağırıyorum, olayın ne kadar ciddi bir boyutta olduğunu anlamak için.

7

K A D I N D I R

‘ D ‹ R E N E M E Z ’

D E M ‹ fi T ‹

Patronu fena yanılttılar Hikaye tan›d›k

TUBA GÜNEfi

T

ekirdağ’ın Çorlu ilçesindeki Yeşil Kundura’da üç kadın, sendikalı oldukları için 26 Mayıs’ta işten çıkarıldı. Sendikalaşan işçilere gözdağı vermek isteyen işverenin, “Kadındır, direnemez” diye düşünerek, işten çıkardığı üç kadın 27 Mayıs’ta direnişe geçti. İşe geri alınmak ve fabrikaya sendika sokmak için bugüne değin direnişi sürdüren kadınlardan (Kezban Elmas, Dilek Şenkal) ve Deri-İş Sendikası Başkanı Musa Servi ile görüştük. “KADINLI⁄IMIZI, ‹NSANLI⁄IMIZI UNUTMUfiTUK” Kezban Elmas, Yeşil Kundura’daki çalışma koşullarıyla ilgili, 150 saati aşkın mesai yaptıklarını, altı ayda bir ikramiye sözü aldıklarını ama ikramiye yüzü görmediklerini, tatil olacağı anlaşmasına rağmen hafta sonuna zorunlu mesailerin konduğunu, maaşların 20-30 gün sonra ödendiğini anlatıyor. Elmas, patronların, başka işyerlerinde maaşların iki ayda bir ödendiğini söyleyerek kendilerini avutmaya çalıştığını söylüyor ve ekliyor: “Zamanla bizim durumumuz da o bahsettikleri fabrikalara benzedi.” Kadınların verdiği bilgilere göre kart sistemiyle, tuvalette kaldıkları süre ay sonunda toplanıyor ve o oranda maaşlarından kesiliyordu. Günde iki kez onar dakikalık çay molasına çıkılıyor, çay içmek için fabrikada oluşturulan kantinden çay satın alınıyordu. Dilek Şenkal, çalışma koşullarını, “Giriş saati belli, çıkış saati belli değil. İşverenin adı var kendisi yok. Sabaha kadar çalıştığımız için eve yalnızca uyumaya gidiyorduk. Ailemize, çocuklarımıza vakit ayıramıyorduk. Burada kadın olmayı bırakın, insan olmayı unuttuk” diyerek anlatıyor. Ama sendikaya üye olunca insan

E

Emine Arslan’ın DESA direnişiyle akıllara kazınan Deri-İş sendikası, Yeşil Kundura’da sendikalı oldukları için işten çıkarılan üç kadının direnişiyle yeniden fabrika önünde

olduklarını hatırladıklarını, haklarını öğrendiklerini söylüyor. Musa Servi, işçilerin sendikalaşma aşamasını anlattı: “İşçiler çalışma koşullarından bıktıkları için bize müracaat ettiler. Biz de onlara sendikalaşmanın anayasal bir hak olduğunu ancak polisin ve jandarmanın kendilerine baskı uygulayabileceğini, işverenin istifaya zorlayabileceğini açıkladık. Onlar sendikalı olmayı tercih ettiler. 2-3 aylık bir çalışma sonucunda üç kadın işçi işten çıkarıldı. Gözdağı vermek için cami imamı bile harekete geçirildi.” SEND‹KANIN KARALANMASINI AfiTILAR Elmas, yöneticilerin “Sendikacılar fabrika fabrika dolaşıp ceplerini para dolduran insanlardır” dediğini anlatıyor:

“Ama biz koşullardan bıkmıştık, fabrikadaki işçilerin yaklaşık olarak yarısı sendikaya üye oldu. Bu durum karşısında bir toplantı yapıldı. İş ihalelerinin alınamadığı bahanesiyle, iş daralmasına gidileceği ve 150 işçinin işten çıkarılacağı söylendi. Hatta sendikalaştığım için belediye başkanı aracılığı ile beni kirada oturduğum evden çıkarmak bile istediler. Zenginler para güçleriyle bizi yıldırmaya çalışıyor.” Elmas, üç kadının işten çıkarılmasının iki nedeni olduğunu düşünüyor. Çalışırken haksızlıklara ses çıkaran insanlar olmaları ve birçok kadının fabrikada baskı görerek, çocukları ve aileleri için istifa etmek zorunda kaldığını, bu üç kadınının da tazminatını alınca susacağını evine gidip oturacağını, direnemeyeceklerini

düşünmeleri… Şenkal, Emine Arslan’ın Desa’daki direnişiyle ilgili filmleri görünce cesaretlendiklerini, fabrikada özellikle kadın işçilerin de kendilerini gördükçe cesaretlendiğini söylüyor: “Burada bu direnişi yapanlar erkek olsalardı, fabrikadaki sendikalaşmaya devam eden kadın sayısı bu kadar çok olmazdı. Burada bizim kadın olarak var olmamız onları daha da yüreklendiriyor. İnanıyorum ki kadınlar birlik olursa bunun da üstesinden gelebilirler.” KADINLARIN D‹REN‹fi‹ KADINLARI YÜREKLEND‹R‹YOR Musa Servi, kadınların yaklaşık bir aydır süren direnişi boyunca, 2 kez gözaltına alınmalarına rağmen direnmeleri sayesinde işveren

Neoliberalizm kad›n eme¤ini de¤ersizlefltirerek serbest bölgeler, yar› zamanl› çal›flma düzenekleri, esnek çal›flma biçimleriyle vahfli bir pazar›n ortas›na f›rlat›p at›yor. Yeflil Kundura’da çal›flan kad›nlar›n flikayeti daha önce Novamed’deki kad›n iflçilerin, DESA iflçisi Emine Arslan’›n anlatt›klar›yla benziyor. A¤›r çal›flma koflullar›, sosyal hayata ve haklara kadar uzanan sömürü mekanizmas›, bu koflullara karfl› sendikalaflmay› seçen kad›n iflçiler ve ard›ndan bafllayan direnifller üç iflyerinin de ortak öyküsü. Novamed direnifli ve Emine Arslan’›n direniflleri bir y›ldan uzun sürdü ve kazan›mla sonuçland›. S›ra Yeflil Kundura emekçilerinde

Engin Yeşil’in sendikayla masaya oturduğunu anlattı. Bu sayede tuvaletlerdeki kart sistemi kaldırıldı. Maaşlar zamanında yattı. Söz verilen ikramiyeler ödendi. Baskılar ciddi oranda azaldı. Servi, önce işten çıkarılan üç işçinin işe geri alımı, ücretlerin iyi bir yaşam için gereken miktara çıkarılması, fabrikaya sendikanın sokulması için sendika olarak mücadeleye devam edeceklerini bildiriyor. Şenkal, fabrika önüne ziyarete gelen bir kadının bile çok anlamlı olduğunu, kadınlarla paylaşımın, dertlerini anlatmanın çok daha kolay olduğunu söylüyor. Kadın gazetecileri yanlarında görmek istediklerini belirtiyor. Biz de davete icabet edip bir sonraki sayıda Çorlu’nun yolunu tutacağız.

‘Tecavüzü biz durduracağız’ Siirt’le ortaya çıkan tecavüz olaylarının yarattığı sarsıntı Kürt kadınlarını harekete geçirdi. Kirli savaşın yarattığı toplumsal kültürün bir yansıması olan tecavüze karşı kadınlar bir yıl sürecek bir kampanya başlattı

Serdar Turgut’a Rojin davasından ceza kflam gazetesi yazar› Serdar Turgut, flark›c› Rojin’e bas›n yoluyla hakaret suçuyla yarg›land›¤› dava sonucunda para cezas›na çarpt›r›ld›. Gazeteci hakk›nda “cinsel taciz”den beraat karar› verildi. Kürt sorununda aç›l›m tart›flmalar›n›n yafland›¤› Ekim 2009’da Serdar Turgut Akflam Gazetesi’ndeki köflesinde Rojin’i kastederek “Onu da¤a kald›r›r, seks kölesi yapard›m” demiflti. Rojin’in Turgut hakk›nda açt›¤› cinsel taciz ve hakaret davas›n›n Bak›rköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen duruflmas›nda Turgut aleyhine bir karar ç›kt›. Mahkeme Turgut’un “Rojin Ölker’in fleref ve sayg›nl›¤›na bas›n yoluyla sövdü¤ü”nü belirleyerek Turgut’a 6300 TL para cezas› verdi.

A

C‹NSEL TAC‹Z KASTI YOKMUfi

Fakat mahkeme, kararda cinsel tacize iliflkin suçun kas›t unsurlar› oluflmad›¤› gerekçesiyle Turgut’u cinsel taciz suçundan beraat ettirdi. Serdar Turgut, davayla ilgili olarak verdi¤i ifadede, yaz›s›nda flark›c› Rojin’i kastetmedi¤ini söylemifl, 29 Ekim tarihli yaz›s›nda Rojin’den özür dilemiflti. Rojin yaz›yla ilgili yapt›¤› aç›klamada “Bu fütursuzlu¤un nedeni Kürt ve kad›n olmam m›?” diye sormufltu. Kad›n örgütleri de yaz›ya tepki göstermifl Ankara ve ‹stanbul’da Turgut’un yazar› oldu¤u Akflam gazetesi önünde eylemler yaparak gazeteciyi istifaya ça¤›rm›fllard›.

Son dönemlerde Kürt illerinde taciz ve tecavüz olaylarının yaygınlaşması ve yetkililerin bunu görmezden gelmesine karşı Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) kapsamlı bir kampanya başlatmıştı. "Demokratik özgür toplumu yaratalım tecavüz kültürünü aşalım" kampanyasının 1 yıl sürmesi planlanıyor. Kampanyanın amacı ‘tecavüz terörüne’ karşı toplumsal duyarlılık yaratmak, erkeğin kadın üzerindeki ideolojik egemenliğinin aşılması, erkek egemen devlet yapısı karşısında kadının haklarını korumak, mücadele etmek olarak açıklanmıştı. DÖKH’li kadınlar BM’nin bir savaş taktiği olarak kabul

ettiği tecavüzün kirli savaşın yaşandığı bölgelerde yaygın şekilde yaşanmasının şaşırtıcı olmadığını düşünüyor. Bu noktadan hareketle kirli savaşın izlerini silmek, uzantılarını ortadan kaldırarak bölgede demokratikleşmeyi sağlamak için tecavüz kültürünü yok etmeyi hedefliyorlar. 23 Mayıs’ta İstanbul İstiklal Caddesi’nde binlerce kadının katıldığı bir yürüyüşle başlayan kampanya çerçevesinde bugüne kadar 29 Mayıs’ta Hasankeyf'te, 1 Haziran’da 26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç. davasının görüldüğü Mardin'de, 2 Haziran’da Mersin’de, 4 Haziran’da Diyarbakır’da, 10 Haziran’da Van'da yürüyüşler düzenlendi.

TECAVÜZDE POL‹S fiÜPHES‹ DÖKH üyesi K.S., 17 Haziran 2010 tarihinde sivil polis olduklarından şüphelenilen kişiler tarafından

Buluşmanın adresi Halkevi Halkevi şubeleri kadın dayanışmasına mekan olmaya devam ediyor. İstanbul’da Okmeydanı ve Beylikdüzü’nde kadınlar Halkevi’nin çağrısı ile bir araya geldi. OKMEYDANI’NDA OKLAVALARLA BULUfiMA 11 Haziran günü Okmeydanı’ndan Halkevci kadınlar kendileri için yemek pişirdi. Yolu trafiğe kapayan kadınlar, her biri evinden bir malzeme getirerek, birlikte hamur açıp, gözleme yaptılar. Aynı mahallenin kadınları olarak daha fazla kaynaşmak ve kadının sokağa adım atmasının

vesilesi olmak için sokakta sofra kurdular. Bundan sonrası için de bu tür sokağa dönük faaliyetlerin önünü açmış oldular. Mahalleli kadınların giderek artan katılımıyla, şenlikli bir etkinlik gerçekleştiren kadınlar, paylaşımlarının sokakta yemek pişirerek ve yorularak artmasından ötürü çok mutlu olduklarını dile getirdiler. BEYL‹KDÜZÜ’NDE ‹LK BULUfiMA Kısa bir süre önce faaliyetlerine başlayan Beylikdüzü Halkevi’nde kadınlar bir araya geldi. 12 Haziran Cumartesi günü düzenlenen kahvaltıda genel

olarak kadınların yaşadıkları sorunlar ve önümüzdeki dönem Beylikdüzü Halkevi’nde yapılacak kadın faaliyetlerine dair sohbet edildi. Kadınların büyük bir gericileştirme kıskacı altında olduğu, cemaat ağları içine dâhil edilmeye çalışıldığı ve bunun da en büyük problemlerden olduğuna özellikle vurgu yapılan sohbette buna karşılık kadınların kendi dayanışma ve sosyalleşme kanallarını yaratması gerektiği ve bunun adresinin de Halkevleri olduğu söylendi. Kadınlar bir sonraki buluşma tarihlerini belirleyerek Halkevi’nden ayrıldı.

kaçırılarak cinsel şiddete maruz kaldı. Tecavüz olayının DÖKH’nin yürüttüğü “Özgürlük mücadelesini yükseltelim, tecavüz kültürünü aşalım” isimli kam-

panyaya denk gelmesi düşündürücüydü. 2009 yılında da DÖKH, ‘Kimsenin Namusu değiliz Namusumuz Özgürlüğümüzdür’ sloganı ile bir yıllık bir kampanya yapmıştı.


11

YÜZ YÜZE 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

33 canın yaşamını yitirdiği Sivas katliamının üzerinden 17 yıl geçti. Sözde Alevi açılımına rağmen AKP hükümeti de önceki hükümetler gibi katliamı aydınlatmak, yakanları ve yaktıranları cezalandırmak yolunda hiçbir somut adım atmadı. Hükümet, Madımak Oteli’nin müze olması talebini dahi önemseyip yaşama geçirmedi. AKP döneminde tüm din ve mezheplere aynı mesafede durması gereken,

Canlar hâlâ yanıyor! 2

TEMMUZ’DA

laik devletin Sünni İslam kimliğiyle bütünleşmesi süreci hızlandı. Eşit yurttaşlık talebiyle yola çıkan Alevilerin örgütleri ise yaşananlara tepkili. Kayıt cihazımızı uzattığımız Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkan Yardımcısı Kemal Bülbül, AKP’nin Alevi açılımını, Alevi yurttaşların taleplerini, 2 Temmuz’daki anma programlarını Halkın Sesi okurlarıyla paylaştı.

MADIMAK’IN

ÖNÜNE...

Mahalle baskısı yok, devlet baskısı var A D in dersini kaldırın diyoruz, iki tane koyuyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kaldırın diyoruz eskisinden daha beter bir Diyanet İşleri Yasa Tasarısı hazırlıyorlar

KP hükümetinin Devlet Bakanı Hayati Yazıcı Sivas katliamı sanıklarının avukatlığını yapmıştı. Bunu biz tespit ettik ve yazdık

OSMAN NUR‹ ORHAN Bugünden bakınca Sivas katliamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Madımak katliamının üzerinden 17 yıl geçti. 17 yıl boyunca gelen bütün hükümetler bir devlet politikası olarak Madımak katliamıyla ilgili hiçbir gelişme sağlamadı. Bizim katliamıla ilgili temel beklentimiz; katliamın neden yapıldığı, katliamı kimin yaptığını ve hukukta bunun neye tekabül ettiğini objektif bir şekilde ortaya çıkarmak. Bilinen katiller ve bilinmeyen katiller doğru düzgün yargılanarak cezalandırılmalı. Akabinde görünen katillerle devletin ilişkisinin ne olduğu açığa çıkarılmalı. Bizim bilmediğimiz bazı güçlerin bazı organizasyonların işin içerisinde olduğu kanısındayız. Bu anlamda zaman zaman demokratik kamuoyundan insanların derneğimiz yöneticilerinin, Alevi kurum temsilcilerinin devleti suçlamasına rağmen bu konuda devletten doğru “devletin bir kusuru bir eksiği yoktur” diye açıklama olmamıştır. Kaldı ki 2 Temmuz 1993’te Madımak’ta düzenlenen o etkinliği bizim derneğimiz yapmamıştır. Bizim derneğimiz bir katılımcı, Pir Sultan’ı anma etkinliğini Kültür Bakanlığı düzenlemiş. Bugüne kadar Kültür Bakanlığı da konuşmadı. Dönemin Kültür Bakanı da konuşmadı. Yine o dönemde işin içerisinde bulunan sanıklardan birisi olan belediye başkanı Temel Karamollaoğlu. Yine şu anda firarda olan ve devlet tarafından nerede olduğu bilinen Cafer Erçakmak çok ilginçtir yine sanıklardan bir tanesi katliam sanığı olarak tutanaklara adı geçmiş birisi resmi askerlik yapıyor. Askerlikten sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde bir firmanın aldığı işte çalışıyor. Ve biz bunu tespit ettikten sonra bu kişi yakalandı ve tutuklandı. Tüyler ürpertici bir şey, bu katliam sanığı. Bu da gösteriyor ki devlet katliamdaki sorumluluğunu inkar ettiği gibi katliamı yapanların ortaya çıkarılması konusunda da doğru düzgün ne hukuk sürecini ne de güvenlik sürecini işletmemiştir. Bu anlamda Madımak katliamı tıpkı Maraş, Çorum, Gazi, Malatya katliamları gibi henüz karanlıkta olan, görüntüde bazılarının yargılandığı bir katliam. 17 senedir katliam aydınlatılmadı ve bizim bütün demokratik kamuoyunun üzerine mutabık olduğu Madımak müze olsun talebi de kabul edilmedi. Dolayısıyla burada devlet suç işlemiştir ve bu suçun hukuk karşısında neye tekabül ettiği açık bir şekilde ortaya çıkmamıştır. Madımak oteli kamulaştırıldı. Kamulaştırıldı ama yine de müze yapılmayacağı söyleniyor. Çünkü müze yapılmaması demek aslında bir nevi unutturulması demek olacaktır. Madımak Oteli’nin kamulaştırıldığı haberini şu anlamda ciddiye almadık. Otelin sahibine kamulaştırma isteyen kurum 4 milyon lira önermiş o da 16 milyon lira istemiş. Şimdi devlet hesaba 4,5 milyon yatırıp işi bilirkişiye vermiş. Resmi süreç tamamlanmamış. Madımak Oteli kamulaştırıldı sözü Madımak katliamına karşı oluşabilecek tepkileri tolere etme, buna bir bariyer oluşturma çabasıdır. Kaldı ki var sayalım kamulaştırıldı.

Kamulaştırıldıktan sonra Alevi Çalıştayı’na katılan bir grup aklı eveller burası yıkılsın park yapılsın, bir kısmı heykel yapılsın, anı evi olsun, kütüphane olsun, devlette anı evi olsun Başbağlar Katliamı da burda sergilensin, Bingöl’de yaşamını yitiren askerler burada anılsın dedi. Böyle saçma birşey olmaz. Orada Pir Sultan Abdal’ı anmak üzere giden aydın, yazar, sanatçı, gazeteci, derneğimizin semahcıları, bu canlar yaşamını yitirmiştir. Dolayısıyla anıları sergilenmesi gereken onlardır. 2 Temmuz katliamının yapıldığı yer şu açıdan önemlidir. Bir, devlet Alevi kültürünü kabul ediyor mu? İkincisi, biz Pir Sultan Abdal’ın ardılıyız. Devlet ise Pir Sultan’ı katleden Osmanlı’nın ardılı olduğunu iddia ediyor ve bütün tarihini kabul ediyor. Pir Sultan Abdal’ın katliamı konusunda ne diyor? İdam edilmesi konusunda ne deniyor? Üç, Selçuklu-Osmanlı tarihi boyunca meydana gelmiş bütün Alevi katliamlarıyla ilgili bir sempozyum hazırlanacak mı? Buranın Müze yapılması demek devletin “ Ey Alevi yurttaşlarım ben sizin gerçekliğinizi kabul ediyorum, size saygı duyuyorum, sizden özür diliyorum böyle bir katliamın gerçekleşmemesi, bunun belleklerde kalması için burayı müzeye dönüştürdüm. Buradaki 33 candan da özür diliyorum ve onları da tarihte kültürleriyele, değerleriyle, anılarıyla, sanatlarıyla yaşatmak

Sivas katliamı 17 yıldır aydınlatılamadı Madımak müze olsun talebi de kabul edilmedi. Burada devlet suç işlemiştir istiyorum” demesidir. Dolayısıyla biz 17 yıldır bu talebimizden hiç vaz geçmedik. Alevi Çalıştayı’nı düzenleyen bakan Faruk Çelik derneğimizi de ziyaret etmişti. Burada düşüncelerimizi kendisine söyledik. Derneğimizin bir bölümünde Sivas katliamında yaşamını yitirilen canlarımızın anılarının sergilendiği küçük bir müze var. Orda sayın bakanı karşıladık. Oradaki olup bitenleri de gördü, o arkadaşlarımızın da anılarını gördü hatta anı defterini de imzaladı ve burada sohbet ederken “Ben de sizin yerinizde olsam bende müze olmasını isterim” diyince biz sözüne müdale ettik. Kesinlikle bizi ikna etmeye çalışmayın siz de bizim gibi

düşünüyorsanız gelin ortak açıklama yapalım dedik. Sayın bakan da hükümet de bizim gibi düşünüyor bize yardım ediyor dedi. Yok eğer sizin amanız varsa biz bu işi ciddiye almıyoruz aydınlardan, sanatçılardan, yazarlardan, gazetecilerden yardım isteyelim kaldı ki Madımak’ın müze olmasını istemeyen bir avuç kimliği belirsiz ırkçı, gerici güruhtur dedik. Akabinde sivil toplum örgütü adı altında Sivas’ta bazı kurumlarla görüştüler. O kurumların düşünceleri koskoca Türkiye kamuoyunun önüne geçti. Geçmiş gibi gösterildi yani. Bunlar böyle söylüyorlar falan bu demokratik bir yaklaşım da değil, kabul edilen bir yaklaşım da değil. Bu katliamı meşru gören bir yaklaşımdır. Şu anda AKP hükümetinde Devlet Bakanlığı yapan Hayati Yazıcı, Madımak katliamı sanıklarının avukatlığını yapmıştır. Bunu ilk defa biz tespit ettik ve yazdık bizim sitede ve Günlük gazetesinde yayınlandı bu. O dönem avukatlık yapmaktadır ve sanıkların avukatlığını yapmaktadır. Daha sonra milletvekili ve devlet bakanlığı sürecine birlikte tanık olduk. AKP’nin Alevi açılımıyla ilgili ne düşünüyorsunuz? Mesala basit bir örnek verelim. Bir komşunuzla, bir arkadaşınızla, bir yakınınızla, sevdiğiniz bir insanla tartışsanız, kavga etmiş olsanız, konuşmuyor olsanız vs. bunun ilk kıvılcımı olur, bir çıkışı olur. Şimdi

koskocaman 1000 yıllık tarihi kabul veya red ettiğinizi gösterirsiniz. AKP hükümeti için bunun bir göstergesi var. 17 yıldır kamuoyu Madımak Oteli için müze olsun diyor. Sen bırak şimdi zorunlu din derslerini bir yana. Diyanet başkanlığı Alevi köylerine cami yapılmasını, dedelerin durumunu, dergahları falan bir kenara koyalım. Şimdi sen saydığın Alevi kültürü konusunda demokratik evrensel düşüne biliyorsan ki ben AKP’nin böyle bir kültürel ve tarihi alt yapısı olduğuna inanmıyorum, Madımak’ı müze yap. Bir yıldır ha kamulaştırıldı, yok pahalıydı, yok ucuzdu, yok anı eviydi yok bilmem neydi sürece yayarak hem bıktırma hem psikolojik yıpratma çabasına dönüştürme. Hem de zaman içerisinde alavere, dalavere misali politikalarlda bulunma. Alevi açılımına gelince Cumhuriyet tarihi boyunca bir hükümetin ilk defa sorunun ismini koyması güzel birşey. Bu Alevi açılımı, Kürt açılımı, Ermeni açılımı, Roman açılımı vs. şimdi mesela bu dört açılıma bakalım. Ermeni açılımı... Hrant Dink’in katillerinin doğru dürüst yargılanması, katliamın nasıl yapıldığının ortaya çıkartılması... Bu olmadı. Katiller çıkıp şov yapıyor. Katliamda emniyet müdürlerinin, polislerin, jandarmanın vs. sorumluluğunu gazeteler boy boy yazıyor ama ortada birşey yok. Roman açılımı... Selendi’de insanların başına gelmeyen kalmadı. Yoksul, kimsesiz, sahipsiz Roman halkını bir spor salonunda topladılar. Orada bir şov yaptılar. Onda da olumlu bir gelişme olmadı. Sulukule yerle bir ediliyor. Sulukule’de bir tarih var. Kültür yaşantısıyla, evle, sokakla, yaşar. O da aynı şekilde fiyasko. Kürt açılımı... Belediye başkanları, binlerce parti yöneticisi, tutuklanan çocuklar.... Diyarbakır’da taş atan çocuk terörist, Filistin’de taş atan çocuk general. Çocuklar üzerine yapılan şeyler, kameralar önünde kollarının kırılması, yerlerde sürüklenmeleri, annelerinin gözünün önünde tekmelenmeleri, Şerzan Kurt’un öldürülmesi... Şu anda 1500’e yakın çocuk cezaevinde ve akibetleri belirsiz. Bu korkunç, tüyler ürpertici birşey. Kürt açılımı da böyle. Alevi açılımına gelince... En güzel örneği Madımak. Bunun dışında din dersini kaldırın diyoruz. İki tane din dersi koyuyorlar. Biri zorunlu biri seçmeli. Diyanet İşleri Başkanlığını (DİB) kaldırın diyoruz. Yeni Diyanet İşleri Yasa Tasarısı’nı inceledim, eskisinden daha beter.

Hak ihlalleri devam ediyor 8 Kasım’daki büyük mitingi nasıl değerlendiriyorsunuz? 8 Kasım 2009’dan bu yana bu büyüklükte bir kitlenin alana yığıldığı bir etkinlik olmadı. Bir hareketlilik var. Örgütlü olduğumuz yerlerde demokratik taleplerimizi dile getiren basın açıklamaları, genel mitingler, oturma eylemleri vs. oluyor. 8 Kasım mitingi olduğu zaman şube sayımız 48’di şu anda şube sayımız 70. Bu gösteriyor ki mitingin buna çok ciddi etkileri oldu. Şube sayımızın yükselmesinin sebebi mitingin kamuoyundaki yansımaları ve artık Alevi toplumunun da örgütlü birey olarak durmak gibi bir şeçeneği seçmesiydi. Diğer yandan çok ciddi hak ihlalleri devam ediyor. Niğde merkeze bağlı 45

köy var. 44’ü Sünni, birisi Alevi. Elektirik borcu nedeniyle bütün köylerin elektriği kesilmiş. Sonra 44 köyün elektirik bağlanmış tek Alevi köyünün elektiriği bağlanmamış. Erzincan’dan bir doktor arkadaşımız hakkında soruşturma açıldı. Malatya Hekimhan’da bir kadın arkadaşımıza saldırı oldu. Sivas’ta Atatürk lisesinde tarih öğretmeni, bir genç kızın tırnağında oje var diye “Niye abdest almıyorsun” diyerek tırnağını kırdı. Bunlar bir çırpıda aklıma gelenler daha bizim tespit edemediğimiz de var. Şerif Mardin bir laf söyledi ya mahalle baskısı herkes bunu ezberlemiş söylüyor. Mahalle baskısı yok. Devlet baskısı var. Mahalle gücünü devletten alıyor.

Diyanet, devlet içinde devlet

Yeni Diyanet İşleri Başkanlığı yasa tasarısının ne tür sorunlar doğracağını düşünüyorsunuz? DİB içerisinde çalışan kişilere akademik sıfat verilecek. Müezzin, baş müezzin, uzman müezzin gibi kavramlar. İmam, baş imam, uzman imam vs. gibi kavramlar olacak. Bunun yanında şu anda sözleşmeli nitelikte bulunan ya da bir şekilde DİB içerisinde görev yapan yaklaşık 4000 kişinin 657 sayılı Devlet Memurlar Kanunu’nun içerisine dahil edilip devlet memuru sıfatının verilmesi var. Şimdi düşünün DİB Çin Halk Cumhuriyeti’nden, Orta Asya’dan, Rusya’dan Kanada’ya , Afrika’dan ABD’ye, Avrupa’dan İskandinavya ülkelerine kadar etkisi olan, temsiliyet yetkisi olan, ateşelikleri vs. olan bir kurum. Çalışan sayısı 120 bin civarında, cami sayısı 110 bini geçmiş. Habire cami yapılıyor, devlet içerinde devlet. Şimdi bütün bu açılımları bir tarafa bırakalım. Bir tek şeyi yaparsanız sorunu çözersiniz. 12 Eylül faşist anayasasını kaldırın, çoğulcu demokratik bir anayasa yapın işi çözersiniz. Anayasanın ilk üç maddesi tartışılmaz, değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez. Bana göre bu üç madde değil bu altı madde. Üç tanede gizli madde var. Nedir onlar? Biri zorunlu din dersi, biri diyanet işleri başkanlığı biri de anayasanın ruhu. AKP sözüm ona liberal, sözüm ona demokrat, sözüm ona İslamcı vs. Bunun içerisinde birisi doğru Siyasal İslamcı, gerici ve uyguladığı politikalar gittikçe faşizan hale dönüşen bir parti şu an AKP.

Madımak’ta büyük miting Bu yıl 2 Temmuz’da ne yapacaksınız? Türkiye genelinde 25 Haziran’dan 6 Temmuz’a kadar olan süre içerisinde 2 Temmuz’da yitirdiğimiz canlarımızı, bunun anlamını, katliamın neden olduğunu vs. bütün ayrıntılarıyla izah edeceğiz. Şubelerimizin olduğu yerde demokratik kurumların, emek örgütlerinin olduğu yerde bunu yapacağız. Ayrıca İstanbul, Ankara, İzmir’de mitinglerimiz olacak ve bu yıl ana mitingimiz Madımak’ın önünde olacak. Bütün Türkiye genelinde şubelerimizi 33 canla yoldaş olan dostlarımızı Pir Sultan Abdal yarenlerini Madımak’ın önünde davet ediyoruz. Gelin orada katliamı bir daha lanetleyelim bir kere daha Madımak müze olsun diyelim. Yani Ankara başta olmak üzere Türkiye’nin her yerinde anma programımız olacak ama final programımız 2 Temmuz’da Madımak’ın önünde. Sivas’ta yitirdiğimiz canların aileleri, aydınlar, yazarlar, siyasetçiler, emek örgütleri, gençlik, kadınlar, derneğimizin üyeleri, bu yola gönül vermiş insanlar bütün dostlarımız bizimle beraber olacak yüz bini aşkın kitle bekliyoruz. Çok ciddi, çok onurlu, çok vakur bir eylemimiz olacak.


12

DOSYA 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

AKP’nin eksenine dair mitler ve gerçekler AKP’nin büyük başarısı belki de olmayanı var gibi göstermek oldu. Emperyalizme sarılırken mesafeli görünmek, fiyaskoları büyük başarı ilan etmek, yoksulları ekonomik güç masallarıyla uyutmak

Ama artık masallar gerçeğin duvarına tosluyor. Ahmet Davutoğlu’nun bağımsız dış politika ve “komşularla sıfır sorun” iddiası, bölgesel güç pozları artık AKP’lileri bile ikna edemiyor

A

KP döneminde dış politikada yaşanan değişim, son dönemde yaygın olarak “eksen kayması” şeklinde yorumlanıyor. Türkiye’nin yüzünün doğuya dönmesi, AB’ye üyelik sürecinin eski heyecanı ile sürdürülmemesi, geleneksel müttefikler dışında yeni ortaklıklar ve ikili ilişkiler geliştirilmesi “eksen kayması” olarak değerlendirildi. Oysa Türkiye hala bir NATO üyesi ve ABD-İsrail ekseninin dışında herhangi bir askeri faaliyeti yok. En büyük ekonomik ortağı AB ülkeleri. Krizin Avrupa piyasalarını sarstığı ve Ortadoğu’nun görece düşük hasarla çıktığı ve Ortadoğu ülkeleri

kapılarının Türkiye’ye açıldığı 20072010 Ocak döneminde Türkiye’nin AB ile toplam karşılıklı ticareti yüzde 46,52’den yüzde 41,64’e inerken Ortadoğu ile ticaret yüzde 6,20’den 12,27’ye çıktı. Ancak çok özel koşullarda Ortadoğu ilişkilerinde yaşanan bu kısmi ilerleme dahi ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında emeğin ve petrolün sömürgeleştirilmesi için teşvik ettiği bir süreç. Yine de Türkiye’nin geleneksel müttefikleri dışındaki Rusya ya da Ortadoğu ülkeleri gibi ülkelerle ilişkilerini geliştirmesi yeni bir durumu ifade ediyor. Bu yeni durum eğer

açısından belirleyiciliği olmayan bazı ikili projelerin askıya alındığını açıklayan AKP, Heron uçaklarının ticareti, OECD üyelik süreci, NATO kapsamındakiler de dahil ikili askeri işbirliği anlaşmaları ve ekonomik işbirliği anlaşmalarında en ufak bir değişikliğe gitmedi. Ancak İsrail yine de rahatsız olmuştu ve diklenmelerin cezasını kesmeye başladı. Türkiyeli şirketlere İsrail’de zorluklar çıkarılmaya başlandı. İsrail devleti Yılmazlar İnşaat’ın varlıklarına tedbir koydu. Bunun üzerine AKP hükümetinden yardım isteyen ve hernangi bir yanıt alamayan şirket, hükümetin İsrail’le ilişkileri bozacak sert bir söyleme sahip olmasına karşın İsrail’de zor durumda kalan bir şirkete sahip çıkmaktan kaçınmasını eleştirerek AKP hükümetine dava açtı.

SORUN 2: SUR‹YE Suriye, 2007 Eylülünde Türkiye hava sahasını kullanan İsrail savaş uçaklarınca bombalandı. Suriye bir dönem İsrailSuriye arabluculuk görüşmelerini yürüten ancak bunu nihayete erdiremeyen Türkiye’yi 2009’daki ikinci önerisinde reddederek “ABD arabulucu olmalıdır” dedi. SORUN 3: GÜRC‹STAN NATO’ye üyelik sürecinde Türkiye’nin aktif desteğini alan Gürcistan, bağımsızlık isteyen Güney Osetya ve Abhazya’yı 2008 Ağustosunda işgal edince Rusya da Gürcistan’a müdahale etti. AKP arabuluculuk için inisiyatif almak isteyince, Rusya’dan “Gürcüleri savaşa ABD ve Türkiye hazırladı” yanıtını aldı. Daha sonra ABD savaş gemileri AKP’nin göz yummasıyla boğazları kullanarak Karadeniz’e geçti. Rusya’ya yönelik ABD tehdidinde Türkiye yine bir üs olarak kullanıldı. SORUN 4: AZERBAYCAN Rusya’nın Gürcistan’a müdahalesinin ardından Kafkas kapısını açık tutmak isteyen ABD’nin teşvikiyle, Türkiye hala kapalı olan

Soldaki ABD deste¤iyle Kafkasya’da havalara giren Saakaflvili. Rusya’n›n 2008 müdahalesinde akl› bafl›na gelince kravat›n› yemiflti. Sa¤daki de Erdo¤an, kibrin doruklar›nda gerçeklerle yüzlefliyor Ermenistan sınırını açmak için yeni bir girişim başlattı. 2008 yılında başlatılan süreçte, Azerbaycan’la ilişkilerin kötüleşmesi dışında bir sonuç alınamadı. Ermenistan ile hala ortak bir belge imzalanamadı. Ama bu süreçte Azerbaycan Rusya’ya daha fazla yanaşarak Türkiye üzerinden iletilmesi hedeflenen doğalgaz rezervlerini Rusya projelerine bağladı ve Türkiye’ye satılan doğalgaza zam yaptı. SORUN 5: ERMEN‹STAN AKP milliyetçi basıncın etkisi altında şoven söylemlere sarılıp anlaşma için Karabağ’dan çekilme gibi ön şartlar önerince Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Serkisyan, 22 Nisan 2010 itibariyle sürecin askıya alındığını açıkladı. SORUN 6: ‹RAN İran’a yönelik olası bir ABD müdahalesinde kullanılacak nükleer silahlar ve hava üsleri Türkiye’de

bulunuyor. İran’ın Türkiye’nin tek başına arabulucu olmasını reddetmesi ve ancak Brezilya gibi bir başka ülkenin inisiyatif alması durumunda Türkiye’yi de ikincil bir rolle kabul etmesi bundan kaynaklanıyor. SORUN 7: KIBRIS Kıbrıs’ta Mehmet Ali Talat liderliğindeki merkez sol CTP’nin adanın kuzeyinde iktidara gelmesi ile AKP’nin doğrudan belirleyici olduğu bir müzakere süreci başladı. Çözüm umutlarının pompalandığı bu süreçte CTP, Kıbrıslıların tabiriyle AKP’nin Kıbrıs şubesi gibi çalıştı. Kıbrıs halkının beklentilerinin ve iradesinin hiçe sayıldığı bu süreç, çözüm umutlarının terk edilerek Nisan 2010 seçimlerinde Derviş Eroğlu liderliğindeki sağcı UBP’nin iktidara gelmesi ile sonuçlandı. Kıbrıs’ta baskıcı, milliyetçi ve neoliberal politikaların giderek öne çıkacağı sıkıntılı bir dönemin kapıları aralandı.

SORUN 8: F‹L‹ST‹N Bir yandan İsrail ile ilişkileri ilerletirken bir yandan da Filistin davasına sahip çıkma iddiasını tantanalı şovlarla öne çıkaran AKP’nin masalı, İsrail’in Mavi Marmara gemisine yaptığı kanlı baskınla sona erdi. Hükümet yine İsrail’e efelendi ama ikili ilişkileri kesmekten özenle kaçındı. AKP saldırılarından 11 gün önce Filistinlilerin çağrılarına kulak tıkayıp İsrail’in OECD üyeliğine onay vermiş, veto hakkını kullanmamıştı. AKP’nin somut tavır almaktan kaçınan tutumu Arap dünyasında hayal kırıklığı yarattı. Arap basınında Tayyip Erdoğan hakkında “Laf çok, icraat yok” kabilinden eleştirel yazılar görülmeye başlandı. Hamas ve Fetih, Türkiye’nin arabuluculuk teklifini reddetti, Mısır’ın arabuluculuğunun yeterli olduğunu açıkladı. SORUN 9: ‹SRA‹L Aslında yürürlükte olmayan ve ikili ilişkilerin geleceği

SORUN 10: KÜRD‹STAN Yıllar boyu bir Kürt devletinin kurulması, devletin varlığına bir tehdit olarak algılanırken Irak’ın işgali bu durumu değiştirdi. Irak’ın kuzeyinde ABD himayesinde bir Kürdistan Federe Devleti oluşması gerçeği karşısında, Türkiye de bu kırmızı çizgisini değiştirmek zorunda kaldı. AKP sürekli ABD ile işbirliği çerçevesinde Kürdistan Yönetimi’ni de ikna ederek PKK’yi etkisizleştireceği ve tasfiye edeceğinin propagandasını yaptı. Ancak bu hesap da tutmadı. AKP’nin destek verdiği ABD işgalinin 8. yılında hala ülkeye hakim merkezi bir Irak yönetimi oluşturulabilmiş değil. Bir buçuk yıldır da hükümet kurulamıyor. İç savaş tehdidiyle karşı karşıya olan ülkede, sürekli bir tehdit altında bulunan Kürdistan yönetimi, PKK’ye karşı bir hamleye girişemiyor. Bu durumda AKP sonuçsuz sınır ötesi harekatlara girişiyor ve iyi geçinmek istediği bu komşusunun topraklarını bombalıyor. Ne Irak işgali ne Türkiye’nin Kürt sorunu açısından ufukta bir çözüm görünmezken, giderek çetrefilleşen bir sorun ateş altında büyüyor. Boğazına kadar sorunlara batmış AKP iktidarının “sıfır sorun” sloganı, çıplak kralın elbiselerini andırıyor.

boyun eğmeyenlere yönelik olarak da fetih hareketleri başladı. Eskinin ön cephe ülkesi olan Türkiye de artık kapitalist dünyanın emperyalist merkezleri ile bu merkezlere eklemlenen ya da eklemlenmesi istenen yeni alanları arasındaki bir köprüye dönüştü. Eksen yine emperyalist- kapitalist sistemdi ancak sistemin hasmını ortadan kaldırarak sınırlarını genişletmesi karşısında kayan eksen Türkiye’yi de yeni bir pozisyona itti. Türkiye’ye vakti ile Ortadoğu’ya karşı duvar ördüren temelde hangi eksen idiyse, bugün o duvarları yıktırıp köprü kurduran da aynı eksen.

17. büyük olduk da ne oldu?

AKP’nin dış politika sloganı, “Komşularla sıfır sorun!” Hakikaten hiç sorun yaşamadık; Irak, Suriye, İran, Gürcistan, Rusya, Ermenistan, Azerbaycan, Kıbrıs, Filistin ve İsrail hariç

SORUN 1: IRAK Irak, AKP hükümetinin geçirdiği tezkerelerle Türkiye hava sahasını ve hava üslerini kullanmasına izin verilen ABD askerlerince işgal edildi. ABD askerlerinin karadan nakline ilişkin tezkere ise AKP’nin tüm girişimlerine rağmen halk muhalefeti ve egemenler arası çatlaklar nedeniyle geçirilemedi.

ABD emperyalizmine daha iyi hizmet edebileceği iddiasıyla iktida ra geldi. Söylemde kitlelerin gavur alerjisini okşamasına da bu hizme tin bir gereği olarak müsaade edildi. Ha kkını teslim edelim, görevini yerine ge tirmek için elinden geleni de yaptı. Am a bir yere kadarmış. Bütün o iddial ı duruş, içerde dışarda patlak veren krizle r karşısında gerçekleri gizlemeye yetm iyor. İnandırıcılık tükeniyor, mi at doluyor...

bir eksen kayması olarak ifade edilecekse, Türkiye’nin değil kapitalist sistemin ekseninin kaydığını gözden kaçırmamak gerekiyor. Türkiye SSCB’nin çöküşüne kadar kapitalist kampın sosyalist kampa komşu sınır ülkesiydi. Bu nedenle de “ön cephe” ülkesi olarak tanımlanıyordu. Ön cephe, sosyalist kamp ve onun etkisi altındaki Ortadoğu gibi bölgelerle ilişki kurmuyor bir duvar işlevi görüyordu. Ekseni de emperyalist- kapitalist sistemdi. SSCB’nin yıkılmasının ardından bütün dünya emperyalist- kapitalist sistemin egemenliğine boyun eğdi,

Bir hoş masal: Sıfır sorun AKP, kendi dış politika çizgisinin “komşularla sıfır sorun” siyasetine dayandığını iddia ediyor. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” sloganı ile tüm komşulara düşman gözüyle bakılan dönemin geride bırakıldığı söyleniyor. Ermeni açılımı, Kıbrıs’ta çözüm süreci, Kafkasya işbirliği girişimleri, Ortadoğu ülkeleri ile ekonomik ilişkilerin ilerletilmesi ve petrol boru hatları gibi adımlarla da işbirliği ve dostluğa dayalı yeni bir dönemin temellerinin atıldığı söyleniyor. Peki “sıfır sorun” siyasetinin izlendiği bu dönemde gerçekte ne yaşandı?

İşbirlikçinin mumu...

I

MF verilerine göre Türkiye 2008’de 730 milyar dolarlık GSYİH’si ile 17. büyük ekonomi oldu. Türkiye’nin dünyanın en büyük 17. ekonomisi olması üzerine çok şey söylense de, emperyalist devletlerle ve Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin gibi gelişmekte olan ülkelerle bir karşılaştırma yapıldığında söz konusu sıralamanın onu uluslararası etki sahibi bir ekonomik güç yapmaya yetmediği görülüyor. Türkiye’nin övünülen ekonomik büyüklüğü 2008 yılında ABD’nin yüzde 5’i, Çin’in yüzde 18’i, Brezilya ve Rusya’nın yüzde 50’si, Hindistan’ın da yüzde 65’i kadardı. Hükümetin krizden en az yara alarak çıkan ülkelerden biri olduğunu iddia ettiği Türkiye, Ekim 2008-Eylül 2009 arası dönemi kapsayan 12 kriz ayında yüzde 7,8 oranında küçüldü. Kriz öncesi yıllarla kriz yılları büyüme oranları karşılaştırıldığında da fark -9,1 olarak çıkıyor, ki bu da kapitalist dünyanın “gelişmekte olan, yükselen ve sanayileşen” ülkeler kategorisi içindeki en kötü durumu ifade ediyor. 2009’a gelindiğinde yine IMF verileri dikkate alındığında Türkiye 17.’lik sıralamasını korumakla birlikte GSMH’de yaklaşık yüzde 15’lik bir kayıp yaşadı. Bu da dünyadaki en kötü küçülme rakamı. Krizin merkezi olan ABD’de GSMH

kaybı yüzde 2 civarında. Aynı dönemde emperyalist ülkeler küçülmelerini kontrol edebildi ya da durdurdu, Hindistan ve Çin ise büyümelerini sürdürdü. Türkiye yurt dışı yatırımlarıyla da adından söz ettiriyor. Aralık 2009’da yayımlanan bir araştırmaya göre, 2007 yılı verileri Türkiye’nin en büyük dış yatırımlarından olan ve aralarında ENKA ile Turkcell’in de bulunduğu 12 çokuluslu şirketin 15.7 milyar dolarlık varlığa sahip olup, 12 milyar dolarlık dış satış yaptığını gösteriyor. Aynı araştırmaya göre 61 ülkede 248 bağlı kuruluş ve şube bulunduran ve yurtdışında 72.334 personel istihdam eden bu şirketlerin dörtte üçü Avrupa ülkelerine yatırım yapmış olmakla birlikte Afrika, Asya, Latin Amerika ülkelerine doğru genişleme trendi içindeler. Ancak 2007 yılında 12 en büyük dış yatırımcımızın toplam satışı, Türkiye’nin Almanya’dan ithalatını karşılamaya dahi yetmiyor. Aynı yıl Türkiye’nin Almanya’ya ihracatı 9 milyar 844 milyon dolar, Almanya’dan ithalatı ise 15 milyar 77 milyon dolardı. Bu arada işsizlik yüzde 16, dış borç 275 milyar dolar, kişi başına gelirde sıralama 60.65.’lik arasında salınıyor...

Fatih’in torunlar› Erbil’de AVM açt›. Titre Bill Gates, müteahhitler geliyor


13

TARİH 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

M Ü F L ‹ S

Halk›n Sesi

T Ü C C A R

E S K ‹

D E F T E R L E R ‹

K A R I fi T I R I R

Toplumsal hafıza kabı nasıl dolar S

on dönemde artan dergiler ve televizyon programları ile tarih de bir tüketim nesnesine dönüşmüş durumda. Sabahlara kadar izlenen programlar, okuyucuyu tarih yazmaya davet eden dergiler, tarihin sevimsiz ve soğuk yüzünü değiştiriyor; ama resmi tarih yazımını baş aşağı çeviremiyor

ÖZEN TAÇYILDIZ

Böylesine can sıkıcı olması hep tuhafıma gidiyor, çünkü çoğu uydurulmuş olmalı.” Oyuncu Catherine Morbrd’ın tarih üstüne söylediği bu söz, muhtemelen pek çok kişinin hislerine tercüman oluyor. Özellikle de öğrencilik dönemlerinde herkes altına imzasını atabilir gibi. Ancak resmi tarihin sıkıcılığından çok daha tehlikelisi var: İktidardakilerin, kendi konumlarına meşruiyet kazandırmak için kanıtlara ve belgelere dayalı bir geçmiş imgesi kurmaları ve şekil-

lendirmeleri. Bunu yaparken tarih anlayışlarını başka tarih anlayışlarını bastırarak anlatıyorlar, “öteki” tarihleri, kimlikleri, kültürleri yok sayıyor ve unutturuyorlar. Kendi güdümlerinde hizmet sunmaya hazır tarihçilerle siyasal çıkarlarına uygun sahte imajlar ortaya çıkarıyorlar. Dolayısıyla, sıklıkla duyduğumuz “Tarihi tarihçilere bırakalım” sözü, ‘resmi tarihçi’lere bu alanda rahatça at koşturma imkanı sağlarken ellerinden çıkmış tarihi de kabullenmemize yarıyor. “Tarihçilerin kendisi de tarihin ürünü olduğuna göre tarihten önce tarihçi incelenmeli” diyen E. H. Corr buna dikkat çeker.

Ç

Bilginin anlamı ve kullanımı iktidar ilişkilerine hizmet eden bir araç olduğuna göre, tarihsel bilgiyi kimin ürettiği önemlidir. Günümüzde iktidarın tarih yorumunun ders kitapları, basın ve televizyon dolayısıyla her yere nüfuz ettiği gerçeği göz önüne alınırsa tehlikenin büyüklüğü anlaşılabilir. Bu yönüyle iktidar için bir hazine durumunda olan tarih, elbette ezilenler için de pek çok şey sunuyor. Geçmiş değişmiyor kuşkusuz, ancak geçmişi algılama, kabullenme, yönlendirme niyetleri değişiyor. Her kesim kendi ilgisi ve kaygısı doğrultusunda geçmişi yeniden inceliyor, yorumluyor. Yani

ünkü tarihe “alt”tan bakmak henüz hakkıyla yapılamıyor. Oysa iktidarların yok saydığı, üzerini örttüğü başka bir tarih var. Bu başka tarih, egemenlerin ürettiği resmi tarihi tersyüz etmeden, onun sınırları dışına çıkmadan da gün yüzüne çıkarılamayacak

soru sormak ve soruların cevaplarını bulmaktan öte soruların ne olacağı konusu önem taşıyor. Ancak toplum yaşamının belleği durumundaki tarih, toplumun tümü tarafından sahiplenilmedikçe ve sorgulanmadıkça iktidar kendi tarihini, kendi kahramanlık öykülerini yazmaya devam edecek. Egemenlerin tarihi, bugünü anlamanın bir anahtarı olmadığı gibi farklı bir geleceği kurmanın önündeki temel engellerden biri olarak duruyor. Peki bu engeli nasıl aşacağız? Öncelikle tarihe başka bir yerden bakmak zorundayız, asıl ihtiyacımız olan şey bu. Halkı kapsayan ve kalabalıkların/ezilenlerin/halk-

ların tarihi olarak adlandırılan tarih, ancak tarihi sahiplenip, sorgulayan bir bilinçle mümkün görünmekte. Jim Sharpe “Tabandan tarih, bizler gibi, ağızlarında gümüş kaşıkla doğmayanların da bir geçmişi olduğunu kavramasına yardımcı olmaktadır” der. En alttakilere kendisini algılayabilmesinde, günümüzde olup biteni anlayabilmesinde ve geleceğinin ne olabileceği sorusunun yanıtını bulmada tarih yardım edecektir. Öte yandan yalnız tarih yazanların değil, aynı zamanda tarih okuyucularının da bu anlayışla okuma yapmaları bunu geliştirecektir.

Tarihi dergilerden okumak S

on dönemde tarih, art arda gelen yeni tarih dergileri ve televizyon programları ile yükselen bir ‘trend’ olarak karşımızda. Çok farklı kesimlerin ilgisini çekebilecek konuların gündelik bir dille yazıldığı, ilginç resimler ve fotoğraflarla zenginleştirildiği dergiler, okuyucunun ilgisini çekmeyi başarıyor. Tarih dergisi yayıncılığının bu topraklarda izlediği seyir de bunu gösteriyor. Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesi’ne devredilen ilk dergi Tarih-i Osmani Encümeni, yayın hayatına II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra 1910 yılında başladı ve aralıksız 21 sene çıktı. Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından derginin konusu “Türk” tarihi, ismi de Türk Tarih Encümeni Mecmuası şeklinde değişti. Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti’nin Türk Tarih Kurumu adını almasıyla dergi de Belleten ismiyle yayımlanmaya başladı. Derginin “öğretip akılda tutmasını sağlamak” anlamına gelen isminin Mustafa Kemal tarafından konulduğu söyleniyor. Bu nedenle de dergi resmi tarihin bir dönemki kurucu yayınlarından biri sayılabilir. Dergi akademik içeriği ile sınırlı bir okuyucu kitlesine hitap etse de bugün hala dört ayda bir yayımlanıyor. Tarih yayıncılığının akademik kolunu oluşturan diğer süreli yayınlar ise üniversitelerin yayın organları arasında çıkmaya başlayan Tarih ve Türkiyat dergileri ile Türkiye’nin farklı bölgelerinde ayda bir çıkan Halkevi dergileriydi. Halkevi dergilerinde edebiyat, gezi, anı yazılarının yanında tarihe de yer verilmekteydi. Resmi kurumlarca çıkartılan yayınlar dışında da tarih dergileri bulunmaktaydı. Daha popüler olan bu dergiler arasında en eskisi Mecmua-i Fünun’du. 1862’den itibaren toplam 48 sayı çıkan dergi, yayınına üç defa ara verdi. Bunlardan birinin nedeni İstanbul’ daki büyük kolera salgını, ikincisinin nedeni de derginin imtiyaz sahibi Münif Paşa’nın sefir olarak Avrupa’ya tayin edilmesiydi. Derginin üçüncü kapanma gerekçesi ise meşhur Abdülhamit sansürleriydi. II. Abdülhamid devrinin yasaklı kelimelerinden biri olan “yıldız”ın kullanılması nedeniyle derginin yayın hayatına üçüncü ve son kez olmak üzere ara verildi. Yıldız Sarayı’nda kaldığı için bu kelimenin

kullanılmasını istemediği iddia edilen Abdülhamit’in burnu büyük olduğu için “burun”, boyalı sakallar��ndan dolayı “sakal ve boya”, Osmanlı’ya hasta adam dendiği için de “hasta” kelimesini yasakladığı söylenir. Bugünlerde Kürt sorununda yaşanan son gelişmelerin ardından Çankaya Köşk’ünde toplanan “güvenlik zirvesi”nden çıkan önemli bir karar olarak, “basının bilgilendirme yaparken farkında olmadan terör örgütünü cesaretlendirici duruma düşmemeleri” uyarısı, kapatılan Mecmua-i Fünun dergisi gibi bir örnek yaratır mı bilinmez. Resmi dergiler dışındaki bir diğer tarih dergisi olan Tarih ve Edebiyat Mecmuası ise 1918-1922 yılları arasında toplam 36 sayı çıktı. Derginin en önemli özelliği dergi yazılarının tamamının imtiyaz sahibi Ali Emiri Efendi tarafından yazılıyor olmasıydı. Ali Emiri, Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugat-it Türk eserini bulup İstanbul’a getiren kişi olarak bilinmektedir. Tarih dergiciliği cumhuriyet döneminde de çeşitli yayınlarla devam etti. Bu dönemde iz bırakan dergilerin başında Resimli Tarih Mecmuası vardı. 19501956 senelerinde toplam 84 sayı yayımlanan derginin ilk sayısı kısa sürede tükenince ikinci baskısı yapılmış, tirajı birkaç ay içinde 36 bine ulaşmıştı. Resimli Tarih Mecmuası’nın yayımlandığı dönemde elde ettiği başarı, Tarih Dünyası ve Tarih Hazinesi dergisi gibi pek çok derginin çıkmasını sağladı. 1965’ten itibaren yayımlanmaya başlanan Hayat Tarih Mecmuası, kısa sürede yüksek bir tiraj ve geniş bir okuyucu kitlesine ulaşmıştı. 216 sayı yayımlanan derginin tirajı 120-130 bin civarındaydı. 1978’de aylık olarak yayın hayatına başlayan Yıllarboyu Tarih dergisi 7 yıl boyunca okuyuculara ulaştı. 1980 sonrasında ise Türk Dünyası ve Tarih, Toplumsal Tarih, Popüler Tarih dergileri okuyucularla buluştu. İlk sayısı Ocak 1984 tarihinde yayımlanan Toplum ve Tarih dergisi, Aralık 2003 yılında 240 sayı sonra maddi gerekçelerle kapanmıştır. Bu derginin 20 yıllık uzun sayılabilecek yayın hayatı tarihçi olmayan kesimlerce de okunmasına ve 12 Eylül’ün hemen ardından resmi tarih yazını dışında bir aralık açabilmesine bağlanmıştır.

Atlas Tarih dergisinin ilk say›s›ndan yararlan›lm›flt›r

Tarihle yüzleşe yüzleşe, yüzsüzleşen tarihçiler T

arihle ilgili yayınlarda olağanüstü bir artış, neredeyse bir patlama yaşanıyor. Son yıllarda çılgın Türkler’in öykülerinden Ermeni meselesine, Yeni Osmanlıcılığın tırmanışından Kürt meselesine, Türk büyüklerinin biyografilerinden halk kahramanı haline dönüşmüş devrimcilerin öykülerine kadar yüzlerce kitap, dergi, dizi film ve belgesel yayımlandı. Önce umutlanıyoruz. Pek çok alanda tutmayan “demokratik açılım”, galiba tarih biliminde tutacak diye coşkuya kapılıyoruz. Türkiye toplumu tarihiyle yüzleşerek, yaşadığı sorunların tarihsel kökleriyle hesaplaşarak demokratikleşmenin önemli koşullarından birini yerine getirecek diye yüksek beklentilere kapılıyoruz. Ne var ki, kısa sürede umutlar sönüyor; beklentiler kırılıyor. Meğer bunca tarih yayını, aslında yeniden ve daha derinden unutturmak içinmiş.

HATIRLAMANIN BEDEL‹ Diz filmlerin ve belgesellerin sabun köpüğü anlatımları bile bizi heyecanlandırdı. Devrimci hareketin tarihini belgesel ve dizi hafifliğinde bile olsa hatırlamak önemli bir başlangıç sayıldı. Ama sadece o kadar! Sistem ancak o kadarına tahammül edebildi. İslamcısından liberaline medya tekelleri derinlemesine sol tarih çalışmaları yapıyormuş gibi göründükleri bir zamanda sokaklarda Mahir’leri, Deniz’leri, İbrahim’leri hatırlamanın bedeli ağır cezalarda (eski DGM) “terör suçlusu” olarak yargılanmak oldu. Adnan Menderes’lerin itibarı iade edilip Saidi Nursi’ler baş tacı edilirken, “tarihsel devrimci figürler” inceltilmiş sinsi bir solu karalama kampanyasının malzemesi haline getirildi. Faşist katliamların namlı katilleri haklı bir şiddet eyleminin masum özneleri olarak aklandı. Avni Özgürel, Mümtaz’er Türköne gibi İslamcı-faşist hareketten devşirilen eski militanlar “tarih otoriteleri”

olarak akademide ve medyada konumlandırıldı. Gazetelerin tarih sayfaları soldan ve liberallerden devşirilen tarihçilere tahsis edildi. ‘RESM‹ TAR‹H ÖLDÜ, YAfiASIN EGEMEN TAR‹H!’ Bir zamanların “tele vole ekonomistleri” gibi şimdi de “tele vole tarihçiler” (“pop tarihçiler”) neoliberal sistemin yeni egemen tarih anlayışını üretmek ve halka benimsetmek için çırpınıyorlar. Tarihin arka odalarında gezinerek halka yeni bir kimlik arayışı içindeler. “Put kırıcılık” ve “resmi tarihle yüzleşmek” gibi halka sevimli gelen iddialarla egemenlerin yıpranmış, dökülen tarih anlayışlarını neoliberal bir tarih mühendisliğiyle onarıyorlar. Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu ve Pelin Batu’nun hazırladığı Tarihin Arka Odası bunun popüler örneklerinden biri. Bunun Tarih Aynası gibi İslamcı ve Soner Yalçın’ın çalışmaları gibi ulusalcı örnekleri de var. Yeni yayımlanan tarih dergi-

lerinde şaşırtıcı bir artış gözleniyor. NTV Tarih, Atlas Tarih, Haber Türk Tarih dergileri bunlardan bazıları. (Bu arada iyi bir örnek olarak Tarih Vakfı’nın yayımladığı Toplumsal Tarih dergisini de anmak ve hakkını vermek gerek) YÜKSELEN IRKÇILIK, AYRIMCILIK VE C‹NS‹YETÇ‹L‹K Bu tarih yayınlarında bugünün Türkiye toplumunun ırkçılıktan, ayrımcılıktan, cinsiyetçilikten kaynaklanan tarihsel sorunlarının üzeri itinayla örtülüyor. Tarihin Arka Odası’nda Pelin Batu’ ya yönelik yaklaşımda da görüldüğü gibi, faşizmin, cinsiyetçiliğin ve ayrımcılığın yeni yeni biçimleri üretiliyor. Davutoğlu’nun Ortadoğu’daki aktif taşeronluğuna paralel olarak, Osmanlı’nın, Türk’ün ve Müslüman’ın gücü bir kez daha keşfediliyor. Burada geçmişle hesaplaşmadan ziyade, geçmişin gerici geleneklerine taze bir kan taşıma kaygısı görülüyor.

Habertürk’te ekrana gelen ‘Tarihin Arka Odas›, “Tarihin üzerinde hiç durulmam›fl ve az bilinen birbirinden ilginç konular› de¤iflik bir formatta gündeme getirerek tart›fl›yor” fleklinde tan›t›l›yor; ancak program›n egemen tarih anlay›fl›ndan ve onun dilinden farkl›laflan bir yan› yok.


14

BİLİM 25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

Kaos teorisi ve felsefesi aos teorisi başlangıçtaki koşullara, değişkenlere karşı son derece duyarlı dinamik sistemlerin davranışlarını inceleyen bir matematik dalıdır. Bu hassaslık, popüler olarak “Kelebek Etkisi” kavramıyla bilinir. Dinamik sistemlerin davranışları ilk bakışta tamamen tesadüfe dayalı ve düzensiz olarak görünebilir. Ancak bu davranışlar aslında ortamdaki birçok değişkenin etkileri ve hatta bu değişkenlerin kendi aralarındaki etkileşimleri tarafından belirlenir. Örneğin; bir sigara dumanının hareketi ortamdaki hava akımı tarafından belirlenir, hava akımındaki değişimlerin nedeniyse odanın başka bir yerinde bir sıcaklık veya basınç farkı oluşmasıdır. Kaos teorisinin başlıca önermelerini sıralamak gerekirse: • Düzenin anlayamadığımız hali (kaos) varsa, ki illa ki olmalıdır bundan dolayı düzensiz diyemeyiz. Yani düzenin dışına çıkmak imkansızdır. • Düzensizliğin içinde de bir düzen vardır. • Düzen düzensizlikten doğar. • Yeni düzende uzlaşma ve bağlılık değişimin ardından çok kısa süreli olarak kendini gösterir. • Ulaşılan yeni düzen, kendiliğinden örgütlenen bir süreç vasıtasıyla kestirilemez bir yöne doğru gelişir. Kaotik davranışlar birçok farklı sistemde gözlenebilir: elektrik devreleri, kimyasal reaksiyonlar, lazerler ve akışkanlar mekaniği gibi. Bunların yanı sıra ekoloji alanında popülasyon artışında, güneş sistemindeki uyduların dinamiklerinde, iklim araştırmalarında da kaotik davranışlar gözlemlenir. Kaos teorisinin, kuantum fiziği ve görelilik teorisi ile de bağlantılı olan “kuantum kaos” ve “göreli kaos” çalışma alanları da mevcuttur.

K

KELEBEK ETK‹S‹ Teorinin ilk öncülerinden meteorolog ve matematikçi Edward Lorenz’in kaosa olan ilgisi tamamen rastlantı sonucu, 1961’de yaptığı hava durumu tahmin çalışmaları sırasında başladı. Lorenz hava simülasyonları için basit bir dijital bilgisayar kullanıyordu. Bir simülasyondan elde ettiği tahmin çıktılarını bir daha görmek istiyordu ve zamandan kazanmak için simülasyonu ortasından başlattı. Şaşırtıcı bir şekilde bu kez makinanın öngördüğü hava durumu ilk hesaplanandan çok farklıydı. Lorenz bunun bir çıktısını aldı. Bilgisayar 6 basamakla çalışıyordu, ancak yazıcı çıktısı rakamları 3 basamağa yuvarlamıştı. Dolayısıyla 0. 532140 gibi bir rakam 0. 532 şeklinde basılmıştı. Lorenz böylece başlangıç koşullarındaki ufak bir değişimin uzundönem sonuçlarda büyük değişikliklere yol açabileceğini fark etti. Lorenz’in bu keşfi bir haftadan öteye geçen hava durumu tahminlerinin spekülatif olduğunu gösterdi. Başlangıçtaki koşullara hassaslık olarak bilinen kelebek etkisi, ismini Edward Lorenz’in 1972’de yayınladığı Öngörü: Brezilya’daki bir kelebeğin kanat çırpışı Teksas’ta bir kasırga başlatabilir mi? başlıklı makalesinden alır. Karmaşık, non-lineer (doğrusal olmayan) bir sistemde, girdilerdeki küçük bir değişiklik çıktılarda devasa değişiklikler üretebilir. Lorenz’in bilgisayar dünyasında, bu durum, dünyanın bir tarafında kanatlarını çırpan bir kelebeğin, dünyanın başka bir tarafında bir kasırgaya yol açmasina denk düşüyordu. Kanat çırpış zincirleme olaylara ve sonunda büyük çapta değişimlere yol açan, başlangıç koşullarındaki ufak bir değişimi simgeler. Bu tabii ki abartılmış -Gleick’ın deyimiyle yarı şaka- bir örneklemedir. Büyük ölçekte nitel değişimler ancak küçük nicel değişimlerin birikimiyle mümkündür. Yani Brezilya’daki bir kelebeğin kanat çırpışı ancak koşulları hazır olan bir fırtınanın başlamasını tetikleyebilir, sıfırdan onu üretemez. Yalnızca bu durumda David Bohm’un dediği gibi zorunluluk kendisini tesadüfler aracılığı ile ifade edebilirdi. KAOS VE MARKS‹ZM Mevcut evren algımızın ve bilimin geldiği seviyenin kaotik sistemlerde öngörülerde bulunmakta yetersiz kalması bu sistemlerin nedensel olarak çalışmadığı ve salt rastlantısallığa dayandığı anlamına gelmez. Daha önce rastlantısal ve kaotik olduğu düşünülen doğal süreçlerin, şimdi bilimsel anlamda yasalara uygun oldukları ortaya çıkmıştır ve bu da determinist nedenler için bir temel anlamına gelmektedir. Dünyanın karmaşıklığı neden ve sonuç süreçlerini gizleyebilir ve birini diğerinden ayırt edilemez kılabilir, ama bu durum olayın altında yatan mantığı değiştirmez. Ancak toplumun ve ekonominin neredeyse sınırsız karmaşıklığı yüzünden, savaşlar gibi büyük olayların bu desenleri bozmayacagi düşünülemez. Marksistler toplumun bilimsel incelemeye uygun olduğunu ve birtakım öngörülerde bulunulabileceğini savunurlar. Ortada yalnızca şekilsizlik görenlerin aksine Marksistler insanın gelişimine, maddi güçlerden, üretim ilişkilerinden ve sınıflar gibi toplumsal kategorilerin bilimsel bir tanımlanışından hareketle yaklaşırlar. “Marksizm kendisini tüm nonlineer sistemlerin belki de en karmaşığı olan, insan toplumuna uygular. Sayısız bireyin muazzam etkileşimiyle, politika ve ekonomi öylesine karmaşık bir sistem oluşturur ki, onun yanında gezegenlerin hava sistemleri kurulu bir saat gibidir. Bununla birlikte, diğer “kaotik” sistemlerde olduğu gibi, toplum da bilimsel olarak ele alınabilir; tıpkı hava durumunda olduğu gibi, sınırlar anlaşıldığı sürece. ” (Alan Woods & Ted Grant, Aklın İsyanı: Marksist Felsefe ve Modern Bilim)

Nanoteknoloji her yerde N

ano teknolojisi çok küçük yapısal maddelerin üretimi, araştırılması ve bunlardan yararlanmanın teknikleri üzerinde çalışır. “Nano” sözcüğü Yunancadan alınmıştır ve “Cüce” anlamına da gelmektedir. Bir Nanometre (nm) milimetrenin milyonda biri kadar bir uzunluktur ve bir insan saç telinin on binde biri kadar bir kalınlığa tekabül eder. Bu uzunluk terimi atom ve moleküllerin içindeki en küçük mesafeleri tanımlamak için kullanılır. Dört ile altı atom yan yana sıraladığında bu uzunluğa eşit bir uzunluk meydana getirirler. Atomsal düzeydeki malzemelerin amaca yönelik yapılandırılmalarında ve bu kadar küçük boyuttaki özel görüngülerden yararlanma birçok alanda yeni imkânların doğmasına yol açmıştır. Bu alanlardan bazıları şunlardır: Enerji, çevre tekniği, IT- branşı, tıp, eczacılık vse Atomsal düzeyde kimya, biyoloji ve fizik arasında sınır yoktur. Atomların dünyasında kuantum etkisi (kuant: Bir fiziksel alanın parçacık olarak kabul edilen enerji birimidir) ve kuantum mekaniği (enerjinin kuant yapısını dikkate alan mekanik) ultra ince kaplamalarda önemini gittikçe arttırmaktadır. Ev eşyalarında olsun, otomobil, uçak, malzeme tekniği, bilgisayar dalında olsun nano parçacıklar yüzeylere, çizilmezlik ve parçalanmama özelliği ile korozyona karşı dayanıklılık ve büyük ölçüde kayganlaştırma özelliği kazandırmaktadırlar. TÜRK‹YE’DE NANOTEKNOLOJ‹ Nanoteknolojinin 2025 yılı itibariyle hayatımızı büyük ölçüde etkileyeceği düşünülmektedir. Türkiye de şimdiden nanoteknolojiyi üretir hale gelebilmek için adımlar atmaya başlamıştır. TÜBİTAK'ın 2023 Vizyon Programı'nda nanoteknoloji yer almış ve yol haritası

S

on günlerde nanoteknolojiyi birçok yerde duyar olduk. Boya ve badanalardan, çatal kaşığa kadar hemen her yerde kullanılan nanoteknoji 21. yüzyılın en önemli teknolojilerinden olacağa benziyor

oluşturulmuştur. En önemli gelişme Bilkent Üniversitesi'nde Ulusal Nanoteknoloji Araştırma Merkezi'nin (UNAM) kurulmasıdır. Bu merkezin amacı Türkiye'de nanoteknolojinin araştırma merkezi olmaktır. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından 28 milyon lira yatırım yapılan merkez son derece modern aletlerle donatılmıştır. Türkiye'nin her yerinden araştırmacılar UNAM'ın bu imkanlanlarından yararlanabilmektedir. Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) gibi merkezlerde nanoteknoloji araştırması yapılan yer-

lerdendir. Ülkemizde nanoteknoloji ile ilgili etkinlikler de yapılmaktadır. Örneğin 4 yıldan beri yapılan NANO TR konferansları bu etkinliklerin arasındadır. Şu anda Türkiye'de yeni kurulan 13 nanoteknoloji şirketi var. NANOTEKNOLOJ‹N‹N KULLANIM ALANLARI Nanoteknoloji birçok bilim dalını kapsamasına karşın tıp alanında çarpıcı gelişmelere imkan tanıyor. Bu konuda en çok gelecek vaat eden ise nano materyallerdir. Örneğin; lotus çiçeği yaprağının hiç ıslanmaması ve kirlenmemesi özelliğinden yararlanılarak kirlen-

meyen, ıslanmayan kaşıklar, çatallar, tabaklar, elbiseler üretilebilecektir. Daniel Garcia lüks Audi için nanoteknoloji kullanan bir tasarım geliştirdi. Tasarıma göre Audi A9, arabanın tümünü tarayıp yepyeni bir görüntü veren “elektronik boyama” sistemi barındırıyor. Çizikleri onarmakla kalmıyor ayrıca arabanın rengini de sadece bir tuşla değiştirebiliyorsunuz. Bu gibi birçok teori-tasarım mevcut. Nanoteknoloji sayesinde hastalıkları tedavi edebilen, damarlarda gezinen mikroskobik robotlardan süper hafif taşıtlar yapılabiliyor. Ancak kesin olan 21. yüzyılda nanoteknolojinin

DENEME YANILMA ÖĞRENME Kendi barometremizi yapal›m 1 adet kavanoz, 1 adet balon, 1 adet pipet, 1 adet kürdan, 1 adet 2 cm x 14 cm karton, 1 adet 15 cm x 30 cm karton, 1 adet kalem, 1 adet yapıştırıcı ya da bant Balonu, elimizdeki kavanozun ağzına çok gergin bir şekilde bağlayalım. Kavanozun oda sıcaklığında olması gerekir. Sonra elimizdeki pipetin bir ucuna kürdanı yapı��tıralım diğer ucunu da kavanozun ağzına geçirdiğimiz balunun tam ortasına yapıştıralım. Daha sonra 15 cm x

30 cm’lik kartonun üzerine dik şekilde 2 cm x 14 cm’lik kartonu yapıştıralım. Daha sonra kürdanın ucu 14 cm’lik kartona gelecek şekilde kavanozu kartonun üzerine yerleştirelim. Böylece hava basıncı değişikliklerini gözlemleyebileceğimiz basit bir barometre elde edeceğiz.

Su geliyor mu? Bir bardak sudan pipetle bir yudum alın. Sonra bardağa iki pipet koyun. Pipetlerden birini bardağın dışında duracak şekilde tutun. Her iki pipetin bir ucunu ağzınıza alarak içeceğinizden bir yudum daha alın. İki deneme arasındaki farkları gözlemleyin. Pipetteki havayı içimize çektiğimizde de basınç farkı oluşur ve bu, sıvının ağzımıza doğru yükselmesine yol açar. Ancak, ikinci denemede dışarıdaki pipet basınç farkının oluşmasını önler. Pipetin içindeki ve dışındaki basınç eşit olduğundan sıvı pipette yükselemez.

Sütteki ya¤ moleküllerinin dans›n› izleyelim

Tabağı, bir miktar sütle doldurun. Yiyecek boyalarından süte damlatın. Ancak, boyaların tabağın ortasında ve birbirine yakın olmasına dikkat edin. Kulak temizleme çubuğunu sıvı deterjana batırın. Daha sonra bu çubuğu sütün içine hafifçe batırın ve 1015 saniye bu şekilde tutun. Bu işlemi de tabağın ortasında gerçekleştirmeye özen gösterin.

Sütteki hareketliliği, renk patlamalarını görüyor musunuz? Peki, bunun nedenini merak ediyor musunuz? Süt, çoğunlukla sudan oluşur. Su dışında protein, yağ, vitamin ve mineral de içerir. Sütün içindeki protein moleküllerini bir arada tutan bağlar zayıftır. Sıvı deterjanın eklenmesiyle bu bağlar kırılır ve protein molekülleri bükülür,

kıvrılır, döner. Diğer yandan sıvı deterjan molekülleri kümeleşirler. Bu kümeler, sütün içinde asılı halde bulunan yağ moleküllerini harekete geçirir. Böylece sütte girdaplar oluşur. Sütteki moleküller, o kadar hareketlenirler ki bu olay dansa benzer. Bu dansı, yiyecek boyası sayesinde kolay gözlemleyebiliriz. Renk patlamalarının bir

nedeni de, sıvı deterjan moleküllerinin su moleküllerini bir arada tutan bağları kırmasıdır. Böylece yiyecek boyası suyun her tarafına dağılır. Moleküllerin hareketi, deterjan kümeleri ve yağ molekülleri her yerde karşılaşıncaya kadar devam eder. Aynı deneyi bir kez de suyla yapın. neler olduğunu gözlemleyin.

hayatımızda çok büyük bir yer kaplayacağıdır. DNA’DAN NANOTEKNOLOJ‹K YAPILAR ÜRET‹LD‹ Harvard Üniversitesi’nde kurulan bir ekip, talebe göre şeklini değiştirmeye proglanmış, canlılığın yapı taşlarından olan DNA’lardan oluşan nanoteknolojik yapılar geliştirdiler. Yapısından dolayı bu teknolojinin tıp alanında kullanılma imkanının daha önceki nanoteknolojilere kıyasla daha mümkün olduğu belirtiliyor. Bu teknoloji sayesinde ileride ilaçları direkt olarak hastalıklı hücreye taşıyabilecek nanoteknolojik araçlar yapılması umut ediliyor.

Bilimsel düflüncenin do¤uflu -10: Ömer Hayyam ayyam bizim için s›ra d›fl› bir flairdir. Özellikle o günün din toplumunda do¤ru bildiklerini edebi bir dille dörtlükler halinde d›fla döken bir flair. 1048 y›l›nda ‹ran s›n›rlar› içindeki Niflabur’da do¤du¤u 1131 y›l›nda öldü¤ü bilinmektedir. Ömer Hayyam’› meflhur eden Rubailerinde daha çok onun filozof yan›n› buluruz. Yarat›c› Allah, devlet otoritesi, toplum ve insan üzerine yazd›¤› Rubaileriyle kendi dünya görüflünü sak›nmadan dile getirmifltir. Oysa Ömer Hayyam’› o dönem için de¤erli k›lan fleylerin bafl›nda onun bilim adam› niteli¤i gelir. Hayyam, döneminin en iyi matematikçilerinden biridir. Binom aç›l›m›n› ilk kullanan matematikçidir. Matematik zekas›n› gök bilimine de yans›tm›fl ve dünyan›n ilk rasathanesini kurmufltur. Takvim meselesine olan düflkünlü¤ü günümüzde kullan›lan miladi ve hicri takvimlerden daha hassas olan Celali Takvimi’ni haz›rlamas›yla sonuçlanm›flt›r. Günümüzde bilinen 18 eserinin baz›lar› flöyledir: Geometriye dair, Astronomi ve Takvime dair, Cebir ve Denklemlere dair, Öklid’in bir Probleminin Çözülmesine dair vd… Ömer Hayyam kendisinden önceki ‹slam dünyas›n›n bilginleri gibi o dönemin zengin bilimsel ortam›nda yetiflmifl ve ürünlerini vermifltir. Ancak sonraki dönemde ‹slam dünyas›nda toplumsal mücadelelerin sertleflmesi ve egemenlerin dini kendi egemenliklerinin bir arac› gibi kullanmak istemeleri sonucu yönetimler tutuculaflm›fl ve Hayyam gibi bilim adamlar›, edebiyatç›lar “sapk›n” ilan edilerek d›fllanm›fllard›r. Hayyam’›n düflünce dünyas›n› yans›tan fliirlerindeki muhalif ruh nedeniyle o dönemin egemenleri onu flarapç›, e¤lence düflkünü biri olarak yans›tm›fl ve toplumun gözünden düflürmeye çal›flm›fllard›r. Ancak onun bilimsel akl›n›n ürünü olan fliirleri bugün dahi gerici iktidarlar› rahats›z etmeye devam ediyor.

H


KÜLTÜR SANAT

15

25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

Halk›n Sesi

‘Has Arabesk’ Bu topraklara ait her dilden ve türden şarkıları, özgün yorumuyla yeniden hayatımıza katan Şevval Sam; alaturka, Karadeniz, caz, etnik müzik derken bu kez de çalışmalarına “Has Arabesk” albümünü ekledi. 70’lerin arabesk soundunu taşıyan albüm özgün yorumlarla dolu.

Ödülü reddetti

‘Filmlerle Sosyoloji’

İran Fotoğraf Sanatçıları Derneği Sekreteri Meryem Zendi hükümetin kendisine vermek istediği ödülü reddetti. Zendi, Bakana yazdığı mektupta, sansürün katı biçimde uygulandığı, can korkusunun egemen olduğu bir ortamda, ödül için bir sevinç ve istek duymadığını ifade etti.

Slavoj Zizek’in sunuşuyla 'Filmlerle Sosyoloji' kitapçılarda. Bülent Diken ve Carsten Bagge Laustsen imzalı kitap, filmlerin toplumsal gerçeği nasıl yansıttığı ya da meşrulaştırdığı ve toplumların kendilerini filmler aracılığıyla nasıl yeniden ürettiği konusunda fikir veriyor.

Troçki'nin hayaletleri James Hughes, 'Troçki'nin Hayaletleri: Bir Sürgünün Kaybolan Mekânları' çalışmasında Troçki'nin Büyükada'da yaşamış olduğu mekânların fotoğraflayarak fotoğrafın bellek oluşturmaktaki önemini gözler önüne seriyor. Sergi, İstanbul Hatırası Fotoğraf Merkezi’nde.

Kazım’ı ‘Üreterek Anıyoruz’ “Ben bir müzisyenim, ondan sonra biraz Karadenizliyim, ama hepsinin ötesinde ben bir devrimciyim. Ve gerçekten doğru bildiğim bir şeyi en azından çok zorlanırsam ortaya koymaktan çekinmem...”

B

izlere vedasının beşinci yılında Karadeniz’in şair ceketli çocuğu Kazım Koyuncu, etkinliklerle anılıyor. Her zaman ezilenlerin yanında yer alan Kazım'ın müziği yoksulların, ezilenlerin, emekçilerin horonlarında yaşıyor. Kısa hayatına müziğe, halkların kardeşliğine, barışa, özgürlüğe adanan onurlu bir yaşam sığdıran Koyuncu, hastalığına karşı inatla 6 ay boyunca mücadele etmiş, “ha kanser ha konser” diyerek “kansere karşı konserler” düzenlemişti. Rock müzikten de etnik müzikten de vazgeçmeyen Koyuncu, müzik hayatı boyunca piyasanın istediğini değil, güzel olduğuna inandığı şeyleri yaptı; tulumu, klarneti, elektro gitarı yan yana getirdiği düzenlemelerle ezberleri bozarak Karadeniz türkülerine yeni bir yorum getirdi. Karadeniz türkülerini gençlerle buluştururken etnik müzik yapmak isteyen genç müzisyenlere de öncü oldu. Türkiye'nin de ilk laz-rock grubu olan''Zuğaşi Berepe''yi (Denizin Çocukları) kuran Koyuncu, bu grupla 1995'te ''Va Mişkunan'' (Bilmiyoruz), 1998'de de ''İgsaz'' (Gidiyor) isimli albümleri yaptı. “Zuğaşi

Berepe''nin dağılmasının ardından ''Salkım Söğüt'' isimli projelerin ikincisinde 3 şarkıyla yer aldı. 2001 yılında ilk solo albümü ''Viya''yı çıkaran Koyuncu‘nun ikinci solo albümü ''Hayde'' Nisan 2004'te çıktı. "ÜRETEREK ANIYORUZ”

Ölümünün ardından Halkevleri’nin girişimiyle yayınlanan “Dünyada Bir Yerdeyim” albümünün ardından Halkevleri’nin çağrısı ve gönüllülerin emeğiyle hayata geçirilen Kazım Koyuncu Kültür Merkezi, Kazım’ı yaşatmaya devam ediyor. 2007 yılında Kazım Koyuncu’nun müziğini ve eşitliğe, özgürlüğe, barışa ve halkların kardeşliğine inancını yaşatmayı, yaygınlaştırmayı; sanat ve kültür alanında üretim ve paylaşım sürecini yaratmayı ve sürekliliğini sağlamayı amaçlayarak kurulan Kazım Koyuncu Kültür Merkezi, bu yıl da 25-28 Haziran tarihlerinde üçüncü kez düzenlenecek "Üreterek Anıyoruz" etkinlikleriyle Koyuncu’yu anıyor. KAZIM fiARKILARI SOKAKTA

Kolektif üretim ve etkinliklerin gerçekleştirileceği program, 25 Haziran Cuma günü

yapılacak yürüyüşle başlayacak. Yürüyüşte hep bir arada "Sokağa Kazım Koyuncu Şarkıları" söylenecek. Aynı gün Sinema Atölyesi'nin hazırladığı kısa film gösterimleri, Fotoğraf Atölyesi slayt gösterimi, Çocuk Yaratıcı Drama Atölyesi gösterimi ve müzik dinletileri de gerçekleştirilecek. ENGELS‹Z OKUYORUM

Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölenöldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme ETK‹NL‹KLER PARASIZ koşan tinerci çocuklar Kazım Koyuncu Kültür gördük. Merkezi’nde yıl boyunca Biz de öldük. yürütülen atölyelerin etkinlik ve sunuşları 28 Haziran’a kadar Ama her şeye rağmen bu devam edecek. yeryüzünde şarkılar Atölyelerde üretilen söyledik. çalışmalar Kültür Merkezi ve Teşekkürler dünya... Kadıköy sokaklarında herkesle Kazım Koyuncu parasız olarak paylaşılıyor. ve arkadaşları 26 Haziran’da Halkevleri Engelli Hakları Atölyesi’nin önerisiyle ve KKKM gönüllülerinin katılımıyla başlatılan Engelsiz Okuyorum Projesi’nin etkinliği sunulacak. Sunuşta yapılan çalışmalardan örneklerin aktarılacağı proje, görme engelliler için okumalar yapılarak sesli kitaplar oluşturulmasını içeriyor. Oluşturulan sesli kitaplar Türkiye genelinde talep eden görme engellilere dağıtılacak.

Portekizli yazar Jose Saramago yaşamını yitirdi Y

apıtları 20'den fazla dile çevrilen, son dönem edebiyatının en güçlü isimlerinden Portekizli yazar José Saramago 87 yaşında yaşamını yitirdi. Saramago’nun naaşı, 17 Haziran günü Lizbon’daki Alto de Sao João Mezarlığı’nda yakıldı. 1969'dan beri Portekiz Komünist Partisi üyesi olan yazar, son yıllarda sıkça İsrail'i hedef almış, Filistinlilere uygulanan ambargonun Auschwitz sendromunun yeniden üretilmesi anlamına geldiğini söylemesi uluslararası edebiyat çevrelerinde kendisine yönelik kampanyalar başlatılmasına neden olmuştu. Saramago’nun ölümünün ardından Vatikan’ın yayın organı Osservatore Romano gazetesinde yayınlanan ‘Anlatıcının Sınırsız Gücü’ başlıklı yazıda, Saramogo için Marksist, din karşıtı bir ideolog gibi ifadeler kullanıldı ve Saramago’nun dünyaya kötülük yaymak için geldiği iddia edildi. Saramago'nun ölümünün ardından üyesi olduğu Portekiz Komünist Partisi bir açıklama yayınladı. Açıklamada yazarın devrimden sonra oynadığı rolle ülkenin

Portekizli komunist yazar José Saramago’nu n ölümünün ardından Vatikan’ın yayınladığı açıklamada “Saramago’n un dünyaya kötülük yaymak için geldiği” iddia edildi!

demokrasiye geçişindeki önemi vurgulandı. 1922'de Lizbon yakınlarındaki bir kasabada, yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğan Saramago, bir yandan metal işçiliği yaparken bir yandan da üniversitede dersleri takip etti,

ancak üniversiteden mezun olma şansı bulamadı. 1947'de yayımlanan ilk romanı Günah Ülkesi’nin (Terra do Pecado) ardından 18 yıl boyunca gazetecilik yapan Saramago, Portekizli diktatör Antonio Salazar'ın 40

yıldan fazla süren iktidarının sona ermesi ile birlikte yeniden kurmaca yapıtlar vermeye başladı. Örgütlenmiş din ile birey arasındaki savaşı, engizisyonu konu aldığı Balthasar ve Blimunda (Memorial do Convento), dünya çapında eleştirmenlerden olumlu değerlendirmeler aldı. Yazar, 1991'de yayımlanan ‘İsa'ya Göre İncil’ adlı kitabı ile Katolik dünyasını ayağa kaldırdı. Kamuoyunda büyük yankı uyandıran sürecin sonunda, hükümeti sansürcülükle suçlayan yazar ve eşi İspanya'nın Kanarya Adaları'na taşındı. 1995'de en ünlü romanı Körlük'ü (Ensaio Sobre a Cegueira) yazan Saramago, 1998'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Son kitabı Kabil'de ise (Caim), kutsal kitapta kardeşi Habil'i öldürerek ilk cinayeti işleyen insan olarak tasvir edilen, Adem ve Havva'nın oğlu Kabil'i alışılmışın dışında bir dille anlattı. Saramago, kitabın tanıtım toplantısında "İncil'i okuyan, inancını kaybeder. Katoliklerin çoğunun bu kalın kitabı okuduğunu sanmıyorum" demişti.

Emeği gören kamera yollarda... B

u yıl beşincisi düzenlenen ve üç ilde eşzamanlı olarak başlayan Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, Anadolu’yu dolaşıyor; kamerasını emeğe çeviren filmler ile umudu paylaşıyor. Açılışının ardından Bolu ve Diyarbakır’ı ziyaret eden festivalin bu ayki durakları Bursa ve Londra. FEST‹VAL BURSA’DA Festivalin 15 Haziran tari-

hinde başlayan Bursa ayağının düzenleyicileri Nilüfer Belediyesi, Nilüfer Kent Konseyi, DİSK Birleşik Metal-İş, DİSK Dev Sağlık-İş, Türk-İş Petrol-İş, KESK Bursa Şubeler Platformu, TMMOB MMO Bursa Şubesi, Bursa Tabip Odası, Çağdaş Gazeteciler Derneği, Çağdaş Hukukçular Derneği ve Halkevleri oldu. Yürüyüşle başlayan festival açılışına taşeron sağlık işçileri

ve Tekel işçileri de katıldı. Festivalin açılış filmi “Gördüğümüz Kendi Yüzümüzdür” belgeseli olurken Bandista da açılış gecesi bir konser verdi. Festivalin Bursa ayağı 22 Haziran’da sona erdi. SINIRI AfiTI Türkiye’den yola çıkan ‘Karagöz ve Şarlo’, bu yıl sınırları aşarak Londra’ya ulaştı. Bu yıl ilki düzenlenen

Londra İşçi Filmleri Festivali, 15-26 Haziran tarihleri arasında gerçekleşti. 20 film ve belgeselden oluşan festivali Türk Eğitim Birliği, Göçmen İşçiler Kültür Derneği, TOHUM, Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi ve Renk- Art örgütledi. Festivalin açılışı Rio Sineması’nda yapılırken, hafta boyunca dünyadaki işçi sınıfının, yoksul halk kitlelerinin, ezilenlerin

yaşamlarını, mücadelelerini, deneyimlerini altenatif bir filmcilik anlayışı ile aktaran film ve belgeseller parasız olarak seyirci ile buluştu. Festivalin son günü ise Londra’da film üreten genç yönetmenlerin kısa filmlerine ayrıldı. Geçen sene 11 ili dolaşan festival, bu yıl da Anadolu’yu dolaşmaya ve emek filmlerini seyirci ile buluşturmaya devam edecek.

Faşist rejime karşı kaçak filmler

İ

spanya'da, Franco döneminde bir grup bağımsız yönetmenin faşist rejime karşı el altından ürettikleri filmlerden oluşan program, İstanbul Modern’de ilk kez Türk izleyicisiyle buluşuyor. İspanyol sinemasının çok özel bir bölümünü gün ışığına çıkaran ‘Gizli: Franco İspanyası’ndan Kaçak Filmler’ başlıklı program, 24 - 27 Haziran tarihleri arasında İstanbul Modern’de gösterilecek. Çeşitli başlıklar içeren programda yer alan filmler, 1975 yılında siyasi tutuklular için yapılan af eylemlerini, bir grup sanatçının Montserrat Manastırı’nda ölüm cezasına çarptırılan ETA militanlarının davalarına karşı yaptığı oturma eylemini, 1974 yılında militan anarşist Salvador Puig Antich’in idam edildiği gece, beş eski siyasi tutuklunun hapishane anılarını paylaşmalarını aktarıyor. Çoğu yönetmenin kimliğini sakladığı bu filmler her ne kadar İspanyol sinema tarihinin marjinal bir kısmını temsil etse de diktatörlüğün son yıllarına dair ilk elden kaydettikleri belgeliyerek çok önemli bir rol oynuyor. İç Savaş’tan sonra doğan sinemacılardan oluşan bu ekip o zamanki rejimin psikolojik, sosyal, ekonomik ve kültürel sonuçlarını sinema tarihine aktarıyor.


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN B‹Z‹Z YÖNETEN DE B‹Z OLACA⁄IZ

25 Haziran 2010 / 8 Temmuz 2010

16 Halk›n Sesi

2010 DÜNYA KADIN YÜRÜYÜfiÜ TÜRK‹YE’DE

Dünyayı değiştirmek için... D

ünyay› değiştirmek için kad›nlar›n hayat›n› değiştir! Kad›nlar›n hayat›n› değiştirmek için dünyay› değiştir, diyen Dünya Kadın Yürüyüşü 2010 Avrupa buluşması İstanbul’da olacak

B

izi birleştiren, ortak deneyimlerimiz, yaşadığımız toplumu ve hayatlarımızı değiştirme istediğidir, diyen yüzlerce kadın, erkek egemenliğine, yoksulluğa ve şiddete karşı bir araya geliyor

8

Mart’ın 100.yılında başlayan Dünya Kadın Yürüyüşü 29-30 Haziran’da Türkiye’de Avrupa eylemini gerçekleştirecek. Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Dünya Kadın Yürüyüşü kendini “yoksulluğun ve kadına yönelik şiddetin temelinde yatan nedenleri yok etmek için çalışan taban gruplarını ve örgütleri birleştiren, uluslararası feminist bir eylem hareketi” olarak tanımlıyor. ÜÇ ÖNEML‹ TAR‹H Dünya Kadın Yürüyüşü’nün uluslararası eylemleri, kadın hareketini güçlendirmek; sınırlar ve engeller olmaksızın ileriye doğru serbestçe hareket etmek; dernekler, gruplar ve hareketlerde kolektif olarak örgütlenmiş kadınların gücünü göstermek için 2000 yılından beri her beş yılda bir düzenleniyor. 2010 DKY, 8 Mart–19 Ekim arası dünya çapında kadınların sesini daha güçlü duyurmak için üç önemli tarih etrafında örgütleniyor; 8-18 Mart tarihleri arasında Uluslararası Kadınlar Günü'nün ilan edilmesinin 100. yıldönümünü de göz önüne alarak, farklı tür, biçim, renk ve ritmlerde bölgesel yürüyüşler ve etkinlikler düzenlenecek; 30 Haziran 2010'da İstanbul'da yapılacak Avrupa Buluşması sırasında forum ve eylem düzenlenecek. 17 Ekim'de çatışma çözümleme süreçlerinde kadınların öncülüğünü güçlendirmek için Kongo Sud Kivu'da uluslararası bir buluşma ile eş zamanlı yürüyüşler ve eylemler yapılacak. DÖRT ANA EYLEM ALANI Dünya Kadın Yürüyüşü 2010 yılında “Dünyayı değiştirmek için kadınların hayatını değiştirin! Kadınların hayatını değiştirmek için dünyayı değiştirin!” sloganı ile dört eylem alanı etrafında harekete geçti; Doğanın ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesine karşı, temiz ve sağlıklı yaşam ilkesini, eğitim, içilebir su ve sanitasyon hakkını savunan kamu yararı kapsamında ortak menfaatler/kamu yararı, Kadınların hayatını ve bedenlerini kontrol etme isteği, etnik ve dinsel çatışmaların manipülasyonu, doğal kaynakların sömürüsü ve silah endüstrisinin kârlarını da içerecek şekilde savaşın karmaşık nedenlerini anlatmak için barış ve sivilleşme, Dünyanın her yerinde kadın ve erkek bütün işçilerin, herhangi bir ayırımcılığa uğramaksızın, insanca asgari ücrete, yasal haklarına, sosyal güvenceye ve eşit ücrete kavuşmasını savunmak ve kadın emeğinin görünmezlik örtüsünü kaldırmak için kadın emeği, Kadına yönelik şiddetin nasıl meydana geldiğini, nedenlerini ve nasıl tezahür ettiğini göstermek ve kadınların cinsiyetçi şiddete karşı her tür direnişini özellikle kamusal alanda görünür kılmak için kadına yönelik şiddet’i kendisine eylem alanı olarak belirledi. Dünya kadınlarının bu dört başlıkta başlattıkları yürüyüş kapsamında uluslararası ölçekte eylemler, yürüyüşler, tiyatro göterimleri, kampanyalar, mitingler, karavan seferleri, yapılıyor.

Dünya Kadın Yürüyüşü’nün Avrupa buluşması İstanbul’da Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelen yüzlerce kadın İstanbul’da buluşacak. 30 Haziran’da gerçekleştirilecek forumun programı netleşti Avrupa Feminist Buluflmas› Türkiye Program› DKY (Dünya Kad›n Yürüyüflü) Avrupa aya¤› 2930 Haziran’da ‹stanbul’da yap›lacak. Avrupa’n›n farkl› ülkelerinden iki yüzü aflk›n kad›n Türkiye’ye gelecek. Buluflman›n ilk günü 29 Haziran’da Balkanlardan karavanla yola ç›kan feministler Türkiyeli kad›nlarla buluflacak. Balkan karavan› ile gelecek Yunan kad›nlarla Türkiyeli kad›nlar›n buluflmas›, egemenlerinin ezeli düflmanl›¤›na ra¤men kad›nlar›n k›zkardeflli¤ine tan›kl›k etmesi aç›s›ndan önemli. 30 Haziran’da Avrupa Feminist Buluflmas›’n›n sabah 09.00’da bafllayacak program› ‹TÜ Maçka Kampüsü’nde gerçekleflecek. Sabah oturumunda tüm kat›l›mc›lar bir araya gelerek Türkiye’de ve Avrupa’da kad›n hareketinin durumunu tart›flacak. Genel oturumun ard›ndan atölye programlar›na geçilecek. DKY 2010’un ana eylem alanlar› olan Kad›na yönelik fliddet, Bar›fl ve sivilleflme, Kamu hizmetleri/kamu yarar›, Kad›n eme¤i bafll›klar›nda dört atölye ( A Atölyeleri) hem sabah hem ö¤leden sonra oturumlar›nda

yap›lacak. Ana temalarla ilgili yap›lacak bu atölyelerde mevcut durum analizi yap›lacak. Ö¤leden sonra ana temalara paralel olarak belirlenen B Atölyeleri olan ‘Medya, Sendikal hareketten ve meslek örgütlerinden kad›nlar, Direniflten gelen kad›nlar, LGBT, Okullarda cinsel e¤itim, Kürt kad›nlar›n durumu, Kad›nlar, milliyetçilik ve fundamentalizm, Batucada, Kürtaj hakk›, P›nar Selekle dayan›flma atölyelerinde somut talepler ve mücadele stratejileri üzerinden tart›fl›lacak. Atölye bafll›klar› kad›n mücadelesinin ihtiyaçlar›yla flekilleniyor. Örne¤in Kürtaj Hakk› atölyesi, kürtaj›n yasaklanmas›n›n tart›fl›ld›¤› ‹spanya’dan geldi. Okullarda cinsel e¤itim atölyesi ise Yunanistanl› kad›nlar›n önerisi. Batucada ise kad›nlar›n kendi olanaklar›yla yaratt›klar› çalg›larla gerçeklefltirdikleri ritimli slogan atma çal›flmas› anlam›na geliyor. Bu atölyenin, buluflman›n en renkli ve coflkulu atölyesi olmas› bekleniyor. 2010 DKY, Avrupa Feminist Buluflmas› Manifestosu ile bitirilecek. Ard›ndan Maçka’dan

Taksim Meydan›’na bir yürüyüfl yap›lacak. 30 HAZ‹RAN ÇARfiAMBA DKY ‹STANBUL PROGRAMI

9:30-11:00 Açılıfl Oturumu Açılıfl töreni (müzik ve dans) 10 dk. Kürt feminist ve kadın hareketinin sunuflu Türk feminist ve kadın hareketinin sunuflu Avrupa'da mevcut sosyo-ekonomik ve politik durumun sunulması 11:00-13:00 Atölye Oturumu A 13:00-14:00 Ö¤le arası 14:00-16:00 Atölye Oturumu B 16-00-18:00 Genel Oturum ve Kongo Eylemi sunuflu DKY'nin bölge eylemleri hakkında bilgiler (Kolombiya, Filipinler) DKY 2010 Avrupa Feminist Buluflması Manifestosu 18:00 Eylemin bafllangıç noktasına gidifl 19:00 Taksim’e yürüyüfl * A ve B Atölyeleri metnin içinde ayr›nt›l› olarak anlat›lm›flt›r.

B‹R YÜRÜYÜfiÜN ÖYKÜSÜ: DÜNYA KADIN YÜRÜYÜfiÜ 21. yüzyılın başlangıcı, toplumu temelden dönüştürme mücadelesinde iki önemli küresel harekete tanık oldu: ilki Dünya Kadın Yürüyüşü, diğeri de Dünya Sosyal Forumu. Kadın hareketi, neoliberal ve sağcı güçlerin ilerleyişi karşısında kadınların direnişini küresel olarak ifade edebilmek üzere eyleme geçti. Ataerkil, ırkçı ve kapitalist sistemin hayatımızı ve dünyamızı metalaştırmasına karşı bir tepki olarak başladı. Dünya Kadın Yürüyüşü’nü yoksulluğa ve kadına yönelik şiddete karşı küresel düzeyde feminist bir eylem ağı oluşturdu. Dünya Kadın Yürüyüşü, çeşitli etnik, kültürel, dinsel, siyasal ve sınıfsal kökenlerden, farklı yaş ve cinsel tercihlerden gelen, 163 ülkeden 6000 kadın grubunu yoksulluk ve şiddete karşı mücadele hedefi etrafında birleştiren, uluslararası bir kadın hareketi. Bu çeşitlilik, hareketi gittikçe büyüterek geniş bir dayanışma ağı içinde birleştiriyor. 2008 yılında 10. yılını kutlarken kendisini bir eylem ağı değil uluslararası bir feminist hareket olarak tanımladı; kökleri yerel mücadelelerden ve koşullardan beslenen ve sınıf mücadelesiyle bağları olan, feminist, anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir hareket. Yoksulluğa ve şiddete karşı dünya çapında bir yürüyüş düzenleme fikrinin doğması, yerel mücadelelerden aldığı ilhamla oldu. 1995 yılında Kebek Kadın Federasyonu, Kanada’da 10 binlerce kadını sosyal hakları için harekete geçiren “Ekmek ve Güller” yürüyüşü düzenlemişti. Bu yürüyüş, değişik etnik kültürlerden ve azınlık gruplarından kadınları da kapsayarak Kebek kadın hareketinin bir araya gelmesine ve bazı taleplerin kazanılmasına hizmet etti. Kebek Kadın Federasyonu başta BM Kadın Konferansı olmak üzere birçok uluslararası toplantıya katılarak yoksulluğa ve şiddete karşı küresel bir yürüyüş düzenleme fikrini yaygınlaştırdı. Kadınların neoliberalizme karşı ortak mücadelesini başlatacak bir dünya yürüyüşü düzenleme kararı, 65 ülkeden 145 kadının katılımıyla Ekim 1998'de Montreal'de yapılan 1. Uluslararası Toplantı'da alındı. Kadınlar, 8 Mart-17 Ekim 2000 tarihleri arasında yerel, ulusal ve uluslararası eylemlerle BM, Dünya Bankası, IMF ve hükümetlere ilettikleri 17 küresel taleple yoksulluğa ve kadına yönelik şiddete son verilmesini istedi. 2000 yılında Yerkürenin her köşesinde ortak talepler için yoksulluğa ve şiddete karşı yüz binlerce kadın yürüdü ve milyonlarca imza toplandı. 17 Ekim'de BM ve Dünya Bankası önünde eylemler yapılırken eş zamanlı olarak 40 ülkede daha aynı taleplerle eylemler yapıldı. 16 Ekim'de uluslararası delegasyon IMF ve Dünya Bankası ile görüşerek bu kurumların izlediği politikaların kadınların hayatı üzerindeki yıkıcı etkilerini kınadı. Neoliberalizmin hegemonyasının güçlü olduğu bu dönemde sesini yükselten Dünya Kadın Yürüyüşü, kadınların uluslararası alanda talepleriyle var olmalarını sağlayarak bu alandan dışlanmalarına son verdi. Kolektif örgütlenme deneyiminin yanı sıra diğer aktörlerin karşısına küresel kadın hareketinin temsilcileri olarak çıkmalarını sağladı. 18 Ekim 2000 tarihinde yapılan toplantıda kadınlar yürüyüşe devam etme iradesi gösterdiler.


hs109