Page 1

kapak 6_Layout 2 2/28/11 3:44 PM Page 1

Maske düştü! Yaşasın “Demokratik” Faşizm! Perspektif Sf. 12-13 İşsizler ordusu büyüyor İşsizlik rakamlarının 5 milyonu aştığı bir coğrafyada kimse ekonomik istikrardan bahsedemez. sf 08-09

Ortadoğu ve gelişmeler Halkın öfkesi karşısında hiçbir gerici güç duramayacaktır. Fikret Başkaya’nın yazısı. sf. 16-17

Halkın Günlüğü

1-10 MART 2011 Yıl: 1 Sayı: 6 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

Demokrasi mi demiştiniz? Peçeyi örtün, faşizm görünüyor

Gazetemize ve DHF’ye dönük gerçekleşen son saldırılar “ileri” demokrasinin bir yansıması olsa gerek. Dünya tarihinde eşine ender rastlanır bir demokrasi örneği Türkiye-Kuzey Kürdistan’da yaşanıyor. Son birkaç yıldır sürekli lafzı edilen ama bir türlü hasıl olunamayan bu demokrasi illetinin bulaştığı bütün her şey kendisini bir girdabın

Onlar durursa hayat durur g Röportaj sf 10-11 Maden işçileri; çalışma koşullarını, yaşam haklarının gasp edilmesini ve en demokratik haklarının dahi nasıl engellendiğini kendileri anlatıyor. Burjuva feodal diktatörlüğün servis ettiği ‘iyi koşulların’ gerçekliği, göçük altında kalan hayatlarda tüm çıplaklığıyla ortaya çıkıyor.

içerisine çekmekte. Ve ne yazık ki içerisinde bulunduğu hali “ileri” hatta “ultra” demokrasi olarak sunarak ödünç alınmış bir tezi piyasaya sürmekte olan Türk hakim sınıfları peçenin arkasından bakarak faşizmi gizlemeye çalışıyorlar. Ama eskilerin bir sözünü bir kez daha hatırlatmak gerekiyor: Güneş balçıkla sıvanmaz.

gYazı işleri müdürümüz ve 7 DHF’li tutuklandı. Saldırı furyasını ne ilk defa yaşadık

gDevrimci dayanışmayla cevap verildi. Devrimci dayanışmanın somut örnekleri,

ne de bu saldırıyar son olacaktır. Feodal-faşist diktatörlük devam ettikçe, bu ve benzeri saldırılar hep olacaktır. Sistemin faşist karekterinin bir gereği olarak gerçekleştirdiği saldırılar, politik kitle faaliyetinde yoğunlaşmakla bertaraf edilecektir.

devrimci mücadeleyi ivmelendirecek etki ve gücü doğuracaktır. Saldırılar sonrası yapılan eylemlerdeki dayanışma ve sahipleniş, devrimci-demokratik kurumlar arasındaki her ilişkilenişte öne çıkarılmak durumundadır.

Kadınlardan 8 Mart çağrısı Emekçi kadının kurtuluş mücadelesinde, tarihsel bir simge ve referanstır 8 Mart. Sınıf mücadelesi deneyiminin, kadın işçiler şahsında bir dönüm noktasını oluşturur. Sınıfsal kimliği ile birlikte cinsel kimlik sömürüsünün yarattığı çifte sömürüye karşı başkaldırı, bu tarihin yaratıcıları tarafından kanla yazılmıştır. Göğün yarısı olan kadın, sınıf mücadelesinin en ön saflarında yer alarak, kendisini insanlığın kurtuluş mücadelesinde yeniden yaratacaktır Sayfa 15


2-3_Layout 2 2/28/11 3:21 PM Page 1

02 güncel

Devletin çabası sonuç verdi 1998 yılındaki kazı çalışmalarında keşfedilen Allianoi Antik Kenti devletin yoğun çabası sonucu artık sular altında İçerisinden yüzlerce tarihi eserin gün yüzüne çıkarıldığı, ‘sağlık merkezi’ olarak bilinen Allianoi Antik Kenti, yakınındaki Yortanlı Baraj Gölü Havzası içinde kaldığı için İzmir 2 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun kararıyla kumla kapatıldı. Kamuoyunda büyük tartışma yaratan ve mahkemelik olan kararla ilgili ‘hukuki süreç’ sürerken, Allianoi Antik Kenti, 31 Aralık’ta baraj kapaklarının kapanmasıyla suya gömülmeye başladı. Onlarca çeşme, köprü, sütun gibi eser, kum altında kalırken, şu ana kadar üzerinde 18 milyon metreküp suyun da biriktiği bildirildi. Toplam kapasitesi 61 milyon metreküp olan, antik kentin de içinde bulunduğu baraj havzasındaki ağaçlar da Orman

Bölge Müdürlüğü yetkilileri ve köylüler tarafından kesilmeye başlandı. Baraj suları nedeniyle, sulara gömülen antik kentin tam ortasından geçen İvrindiBergama eski karayolu da trafiğe kapandı. Yapılan tarih katliamıyla ilgili açıklama yapan Avukat Arif Ali Cangı; “Allianoi ile aslında 2005 yılından beri yürütülen hukuksal mücadelede kaybedilen bir dava olmadı. En son koruma kurulunun almış olduğu kuma gömme ve su altında bırakma hakkındaki davalar da şu an olağan süreçte. Mahalde keşif yapıldı. Ancak keşif yapıldığı zaman zaten üzeri kumla örtülmüş vaziyetteydi. Şimdi bilirkişi raporu bekleniyor. Raporun ardından yürütmeyi durdurmayla ilgili bir karar verilecek. Bu aşamadan sonra mahkemelerce verilecek her karar, su üzerine yazılacaktır. Yürütme kararının durdurulmasıyla ilgili karar beklenmeden yapıldığı için bu işlemler, ciddi anlamda bir suçu doğuruyor. Göz göre göre, yöneticilerin vicdansızca icraatları bu duruma getirdi” dedi.

Halkın Günlüğü 1-10 MART 2011

19 Aralık

belleğimizdedir unutturulamaz! Uzun menzilli silahlar ile kimyasal bombalar eşliğinde, binlerce özel eğitimli askerin katıldığı adına “Hayata Dönüş” denilen katliam saldırısında 28 devrimcikomünist tutsak katledilmişti.

Halkın belleğinden silinip atılması için çaba sarf edildi, göstermelik mahkemelerde adalet verilmek istendi. Ve sonuç ortada: Ne dönemin üst düzey bürokratlarına dava açıldı ne de katliamda yer alan tetikçiler göstermelik te olsa cezalandırıldı. 19 Aralık katliamı devlet tarafından yargı koridorlarında bir o yana bir bu yana çekilerek, zamanla halkın belleğinden silinmesini istedi.

28 devrimci tutsak katledilmişti 19-22 Aralık 2000 tarihlerinde aynı anda ülke çapında 20 ayrı hapishanedeki siyasi tutuklu ve hükümlülerin kaldığı bloklara operasyon düzenlendi. ‘Hayata Dönüş’ adı verilen kanlı operasyonda 28 devrimci tutsak katledilmişti. Yine 2 asker aynı katil sürüsü tarafından vurulmuştu. Katliamın ardından kamuoyu baskısını dizginlemek isteyen devlet çeşitli göstermelik davalarla süreci kendi lehine çevirmek istemişti. Öyle ki 20 hapishanede düzenlenen katliam saldırısının ardından bazı hapishanelerle ilgili soruşturma ve davalar açıldı. Açılan davalar adliyenin tozlu raflarında ‘zaman aşımı’ gerekçesiyle ortadan kaldırılmaya çalışılırken, karara bağlanan davalarsa, katliamda görevli olan jandarmanın lehine sonuçlandı. 12 insanın katledildiği Bayrampaşa Hapishanesi’ndeki katliam operasyonuna ilişkin dava ise 10 yıl sonra açıldı.

Bayrampaşa zaman aşımına uğratıldı ‘Hayata Dönüş’ün ilk soruşturması, altı kadının diri diri yakıldığı Bayrampaşa Hapishanesi hakkında açılmıştı. Bayrampaşa operasyonunda jandarma, “operasyon sonrasında tutukluları sevk için ring araçlarına bindirirken kötü muamelede bulundukları” iddiasıyla, gardiyanlar ise, “hapishaneye girmesi yasak olan bazı materyallerin içeriye girmesine göz yumdukları” iddiasıyla yargılandı. Eyüp 3. Asliye Ceza

Mahkemesi davayı, zaman aşımından ortadan kaldırdı.

Raporlar: tutuklular ateş açmadı Bayrampaşa’daki katliam operasyonuna dair bir diğer dava da tutuklu ve hükümlülere açıldı. Operasyon esnasında tutuklu olan 167 kişi “cezaevi idaresine karşı silahlı ayaklanma” iddiasıyla yıllarca yargılandı. Yargılamayı yapan Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesi, sanıkların silah kullandığına yönelik herhangi bir delile rastlamadı. Sanıklar bu suçlamadan beraat ederken, “idareye ayaklanma” suçu davası zaman aşımından düşürüldü. Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesi’ndeki yargılama kapsamında 17 Ekim 2005’te olayın gerçekleştiği Bayrampaşa Hapishanesi’nin C Blok’unda keşif yapıldı. Olayın üzerinden 5 yıl geçmesine karşın hapishanede pek çok mermi giriş deliği saptandı. İçeriden dışarıya silah atışının olmadığı, dışarıdan içeriye doğru silah atışlarının yapıldığı raporlarla da tespit edildi.

10 yıl sonra gelen yargılama Bayrampaşa’daki ölüm-yaralanma olaylarıyla ilgili en önemli soruşturma ise tam 10 yıl sürdü. Soruşturma sonucunda 39 jandarma erine dava açılırken, operasyon kararı alan ve emirleri veren tek bir rütbeli personel yargılama kapsamına alınmadı. Erlerin yargılanması Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürüyor.

Halkın Günlüğü

KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

BÜROLAR

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com


2-3_Layout 2 2/28/11 3:21 PM Page 2

güncel 03

1-10 MART 2011 Halkın Günlüğü

Peçeyi örtün faşizm görünüyor Gazetemize ve DHF’ye yapılan saldırıları, yeni demokrasi mücadelesindeki ısrar ve kararlılığımızı engelleyemeyecektir Devletin devrimci basına yönelik saldırılarına yeni bir saldırı daha eklendi. Onlarca gazetecinin hapishanelerde olduğu bu günlerde AKP hükümetinin basın özgürlüğünden anladığı, kendilerini destekleyen Mehmet Metiner ve Şamil Tayyar gibi “gazeteci”lerin haklarını savunmak olmuştur.

Asıl sorumlular yargılansın Ümraniye davasında da sadece erler yargılanıyor Yedi tutuklunun ölümsüzleştiği Ümraniye Hapishanesi’ndeki operasyona katılan jandarma birliklerine mensup 267 jandarma hakkında ise olaydan dört yıl sonra dava açıldı. Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde süren davada askerler, “tutuklulara kötü muamele” ve “faili belli olmayacak şekilde adam öldürme” suçlarından yargılanıyor. Bayrampaşa davasında olduğu gibi bu dosyada da sadece erler yargılanıyor. Rütbeli askeri personele ve dönemin üst düzey bürokratlarına dava açılmadı. Ümraniye’deki operasyondan sonra bir dava da tutuklu ve hükümlülere açıldı. 367 tutuklu, “cezaevi idaresine karşı silahlı ayaklanma, devlet malına zarar verme ve faili belli olmayacak şekilde adam öldürme” iddiasıyla yargılanıyor. Davaya ilişkin mütalaa veren savcı, davanın zaman aşımından düşürülmesini istedi. Dava haziranda karara bağlanacak.

Çanakkale, Bursa ve Ceyhan’da beraat Çanakkale Hapishanesi’ndeki operasyonun ardından, 154 tutuklu ve hükümlü hakkında “cezaevi idaresine isyan etmek” ve “faili belli olmayacak şekilde adam öldürmek” suçlamasıyla açılan dava, 563 jandarma görevlisi hakkında “faili belli olmayacak şekilde adam öldürme” suçlamasıyla açılan davayla birleştirildi. Dava, 2008’de hem askerlerin hem de tutukluların beraatiyle sonuçlandı. Bursa’da 109 tutuklu ve hükümlünün “isyan” suçundan yargılandığı dava da beraatle sonuçlandı. Adana Ceyhan Hapishanesi’ndeki operasyonun ardından yargılanan 92 tutuklunun davası ise zaman aşımından ortadan kaldırıldı. Ceyhan 1. Asliye Ceza Mahkemesi, operasyonda görevli olan ve tutuklulara kötü muamelede bulunmaktan yargılanan askerleri ise beraat ettirdi.

Malatya’da ve Uşak’ta tutuklulara ceza Malatya’daki operasyonun ardından, 59 tutuklu ve hükümlü hakkında, “isyan” iddiasıyla yapılan yargılama sonucunda mahkeme, sanıklardan her birine iki yıl, hapis cezası vererek davayı kapattı. Uşak 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde 56 tutuklu ve hükümlü hakkında “memura mukavemet” ve “kamu malına zarar vermek” ten açılan dava da sanıkların cezalandırılmasıyla sonuçlandı. Çankırı’daki operasyon sonrasında, “isyan” iddiasıyla yargılanan tutukluların davası ise halen sürüyor.

19-22 Aralık 2000’de Ümraniye Hapishanesi’nde gerçekleştirilen ve 5 tutsağın katledildiği katliamın davasına 23 Şubat Çarşamba günü saat 12.00’de devam edildi. Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutsaklardan Ümit İlter ve İnan Gök getirilirken, davaya müdafii avukatlarıda katıldı. İlter ve Gök, dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve kolluk kuvetlerinin yargılanmasını istedi. 19-22 Aralık 2000 yılında ülke çapındaki 20 ayrı hapishaneye adına ‘Hayata Dönüş’ denilen katliam operasyonu yapılmış, onlarca tutuklu hayatını kaybetmişti. Katliamın yapıldığı yerlerden bir olan Ümraniye Hapishanesi’nde 399 tutuklu ve hükümlü hakkında da isyan suçundan dava açılmıştı. O davanın duruşması Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Duruşmada, siyasi tutsaklardan İnan Gök ve Ümit İlter, dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve kolluk kuvvetlerinin dinlenmesini talep etti.

‘Talepler sürekli reddedildi’ İnan Gök, “Biz burada aslında sanık olarak bulunmuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin, katliamını teşhir etmek için buradayız” dedi. Katliamın asıl sorumlularının Hikmet Sami Türk, Sadettin Tantan ve dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in olduğunu söyleyen Gök, makemenin 10 yıldır süren davada bu kişileri dinlememesini hukuksuzluk olarak değerlendirdi. Ümit İlter ise savunmasında mahkeme başkanına hitaben, “Aynı dille konuşuyoruz ancak farklı hukuk penceresinden bakıyoruz” dedi. İlter ve Gök’ün konuşmalarının mahkeme başkanı tarafından sık sık kesilmesi sanıkların ve avukatların tepkisine neden oldu. Sanık avukatlarından Güçlü Sevimli de, on yıldır dile getirdikleri taleplerin mahkeme tarafından dikkate alınmadığını söyledi. Sevimli, “Taleplerimizi sürekli reddettiniz. Zaten araştırmıyorsunuz ki?” diyerek tepkisini gösterdi. Duruşma, karar için 15 Haziran’a ertelendi. Duruşmadan sonra “19-22 Aralık Katliamcıları Hala Cezalandırılmadı” pankartı açan TAYAD’lı Aileler, katliamın asıl sorumlularının yargılanmasını istediler.

Baskı, sömürü ve asimilasyona karşı mücadelenin tarafı olanlar ile devletin ve özelikle de AKP’nin Taraf’ı olanlar eşit değildirler. Hakim sınıflar ellerindeki ideolojik aygıtları egemenliklerinin devamı için çok güçlü ve yaygın kullanmaktadırlar. Kendilerine karşı olan devrimci ve komünist düşünceleri yok etmek için her türlü yasal gerekçe ve bununla da yetinmeyerek devrimci ve sosyalist basın emekçilerini tutuklamaktadırlar. Bu baskıların son örneği 25 şubat günü tutuklanan yazı işleri müdürümüz Hıdır Gürz şahsında yaşandı. Devrimci basını susturmak ve düşüncenin özgürce ifade edilmesini engellemek için her zaman uygulamada olan baskıcı yasalar, son yılarda AB uyum paketleri ve demokrasi adı altında daha da yasakçı hale getirildi. 2005 yılında yürürlüğe giren Yeni TCK ve sonrasında 3713 sayılı yasada yapılan değişiklikle adeta muhalif ve sosyalist basına nefes aldırmak istenmemektedir. Bu saldırılarla da yetinmeyen devlet devrimci basın emekçilerine karşı tutuklama terörüne başvurmaktadır. Onlarca gazetecinin hapiste olduğu bu dönemde gazetemiz yazı işleri müdürünün tutuklanmasının amacı çok açıktır. Hakim sınıflar iktidarının bir birinden biçimsel anlamdaki farklı özgünlüklere (yani burjuva demokrasisinin olduğu ve olmadığı ülkeler sahip olmaları durumu), kendilerine yönelen her bir mücadeleyi ve bu mücadelelerin dinamiklerini zor ve şiddetle ezmeye çalıştıkları gerçeğini değiştirmemektedir. Tek tek ülkelerdeki mücadeleler ve sınıf mücadelesi toplamının özetlediği tecrübe bunu göstermiştir. Dolayısıyla bugün, gazetemiz ve Demokratik Haklar Federasyonu şahsında yeni demokrasi kuvvetlerine yönelik gerçekleştirilen saldırının dönemsel-güncel hedefleri olmakla birlikte esas olarak bu tarihsel, sınıfsal zeminden yükseldiği açıktır. “Demokrasi”, “insan hakları” ve “eşitlik” gibi kitlelerin istekleri, talepleri kapsamındaki kavramların emperyalist-kapitalist dünya gericiliği ve faşist Türk devleti tarafından çokça dillendirilmesinin bizler açısından hiçbir itibarının olmadığı alenidir. Bu ‘onların demokrasisini istememenin’ ötesinde nesnel bir olgudur. Hakim sınıfların saldırıları karşısında proletaryanın, halkın, ezilen ulus ve milliyetlerin lehine, onların sesi olmak, özellikle de sınıflı toplumlar gerçeği ve sınıflar arasında sürmekte olan bu mücadelede ezilen, sömürülenlerin cephesinde saf tutarak, sadece haklı mücadelenin tarafı olarak değil, aynı zamanda da hakim sınıfların saldırılarına karşı daha etkin bir mücadelenin özneleri olacağız.


4-5_Layout 2 2/28/11 10:59 AM Page 1

04 güncel

Saldırılar devrimci dayanışmayla cevaplandı DHF üyelerine ve gazetemiz çalışanlarına dönük gözaltı terörü ülkenin birçok ilinde yapalan ortak eylemlerle protesto edildi. Eylemlerde tutuklama ve sindirme terörüne karşı devrimci dayanışma coşkusu öne çıktı.

ADANA: DHF, İHD, BDP, BDSP, Partizan, Halk Cephesi, Devrimci Proletarya, Mücadele Birliği, Çağrı, Devrimci Yolda Özgürlük ve ÖDP gözaltı terörünü protesto etti. “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez”, “Yaşasın devrimci dayanışma” sloganları atarak, gözaltıların derhal serbest bırakılmasını talep etti. Gözaltına alınan DHF faaliyetçilerinin aileleri adına konuşan Süleyman Dinç gözaltı terörüyle halka gözdağı verilmek istendiğine dikkat çekerek, “Onlara sesleniyorum, Mısır’ı, Tunus’u unutmayın, biz çocuklarımızın haklı mücadelesinin arkasındayız” ifadelerini kullandı.

DERSİM: DHF üyelerine ve gazetemiz çalışanlarına yönelik gözaltı terörü Dersim’de kitlesel bir basın açıklaması ile protesto edildi. DHF tarafından yapılan açıklamada gözaltı terörünün, demokratik haklar mücadelesini sindiremeyeceğine vurgu yapıldı. Eyleme ESP, EMEP ve Halk Cephesi destek verdi.

AMED: DHF ve devrimci demokratik kitle örgütleri tarafından Amed‘de gözaltı terörü protesto edildi. DHF üyesi Hasan Doğan Kılıç kitle adına açıklama yaparak, gözaltı terörünün demokratik haklar mücadelesini engelleyemeyeceğini belirtti.

MALATYA: AKP il binasının önünde bir araya gelen kitle burada sık sık “Gözaltılar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz,”, “Yaşasın devrimci dayanışma” sloganları atıldı. DHF, Partizan, ESP, Halk Cephesi, TKP tarafından düzenlen eyleme, yazı işleri müdürümüzün aileside katıldı.

İSTANBUL: DHF üyelerine yönelik gözaltı terörünü protesto eylemine Partizan, ESP, BDSP, ÖDP, EHP, Halk Cephesi, SDP, Uzun Yürüyüş, Köz, Devrimci Hareket, Kaldıraç, GençSen, TKP, SODAP, Alınteri, Halkevleri destek verdi. DHF adına açıklamayı yapan Hıdır Sabur, gözaltı ve tutuklama terörünün devrimci mücadeleyi baskı altına alamayacağını belirtti. ANKARA: Yüksel Caddesinde bir araya gelen DHF, Partizan, ESP, Halk Cephesi, EHP, SP, SDP, TÖP, SGPH ve Devrimci 78’liler Girişimi, gözaltı terörünü protesto etti. Eylemde, “Faşizme karşı omuz omuza”, “Yaşasın

devrimci dayanışma” sloganları atılırken, halkın demokratik haklar mücadelesini yürütenlerin baskı ve gözaltı terörü ile yıldırılamayacağı vurgusu yapıldı. Açıklamaya, Sürekli Devrim Hareketi, Devrimci Proletarya ve Mücadele Birliği Platformu da destek verdi.

ZONGULDAK: DHF, EDP, EMEP, Genç-Sen, ÖDP, Öğrenci Kolektifleri ve TKP gözaltı terörünü protesto etti. Ortak örgütlenen eylemde “Yaşasın devrimci dayanışma”, “Gözaltılar, tutuklamalar, baskılar bizi yıldıramaz”, “Devrimci basın susturulamaz” sloganları atıldı. DHF adına yapılan açıklamada demokratik haklar mücadelesinin omuz omuza yükseltilmesi gerektiği vurgulandı. Ayrıca eylemden sonra evleri basılan DHF’liler Zonguldak polisinin usulsüz arama yapmasıyla ilgili olarak tanık ve delillerle Zonguldak Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.

DENİZLİ: DHF, SDP, Sosyalist Parti, BDP, Partizan, EMEP, Devrimci Proleter Gençlik, TÖP, ESP ve Gençlik Muhalefeti üyeleri gözaltı terörünü protesto etti. Kurumlar adına açıklama yapan DHF faaliyetçisi Müslüm Kaymaz, DHF’nin gözaltı terörüne karşı demokratik haklar mücadelesini yükselterek cevap vereceğini söyledi.

BURSA: DHF, BDSP, ESP, Partizan, SDP ve TMP üyeleri Orhangazi Parkı’nda bir araya gelerek gözaltı terörünü protesto etti. Kitle adına yapılan açıklamada, hükümetin “demokratikleşiyoruz” söylemlerinin, yapılan gözaltı terörüyle düzmece olduğu bir kez daha ortaya çıktığı belirtildi. ÇANAKKALE: DHF’nin örgütlediği protesto eylemine ESP, YDG, DYG ve EHP destek verdi. “Devrimci tutsaklar onurumuzdur”, “ Yaşasın devrimci dayanışma “ sloganlarının atıldığı eylemde, tehditlerle, gözaltılarla ve baskılarla devrimci mücadelenin sindirilemeyeceği açıklandı. ESKİŞEHİR: DHF’ye yönelik gözaltı terörü Eskişehir’de Adalar Migros önünde protesto edildi. DHF’nin örgütlediği eyleme Alınteri, BDSP, Devrimci Proletarya, ESP, EHP, Gençlik Muhalefeti, ÖDP, Öğrenci Kolektifleri ve Partizan destek veririken, hep bir ağızdan “Yaşasın devrimci dayanışma”sloganı atıldı. İZMİR: Konak Eski Sümerbank önünde bir araya gelen DHF İzmir örgütlülüğü üyeleri ve devrimci, demokrat, yurtsever kurumlar, gözaltıları ve son dönemde artan devlet terörünü, faşist saldırıları protesto ettiler. DHF tarafından yapılan açıklamada, toplumsal muhalefete yönelik saldırıların, AKP hükümeti eliyle hayata geçirilen uygulamaların gerçek yüzünü gösterdiği ifade edildi.

Halkın Günlüğü 1-10 MART 2011

Gazetemize ve

Devlet halka reva gördüğü ‘demokrasi’sinden kupleler dağıtmaya devam ediyor. Demokratik hakları için mücadele veren, 1 Mayıs, 8 Mart mitingilerine katılan, halkın haber alma özgürlüğünü savunan insanlar, evleri sabahın köründe uzun namlulu silahlı polisler tarafından basılarak gözaltına alındı.

Devletin üstüne bina olduğu, ağaların ve patronların çıkarlarını koruyan bu sistemin ayakta durmasını sağlayan en önemli yönetim biçimi faşizmdir. Ve bu ülkede devletin kurulduğundan bu yana halka, ezilen ulus ve inançlara uygulanan açık faşizm var. Ve öylece bir hükümetin ABD’den aldığı icazetle yaptığı “demokrasi şovları”, “açılım salvoları”, “mağdur pozisyonlarla” kapanmayacak kadar da gerçektir bu olgu. Bu ülkede halkın haklı taleplerini örgütlemek suçtur. Bu ülkede devlet katliamlarının sorumlularını göstermek, hesabını istemek suçtur. Bu ülkede sendikal örgütlenme ve mücadelesini vermek suçtur. Bu ülkede halkın haber alma hakkını savunmak ve gerçekleri halka ulaştırmak suçtur. Bu ülkede faili meçhullerin, gözaltında kayıpların, toplu mezarların akıbetini sormak suçtur. Bu ülkede anadillinde konuşmak, konuşulmasını istemek suçtur. Bu ülkede parasız, bilimsel, anadilde eğitim talebinde bulunmak suçtur. Bu ülkede doğayı yok eden devlet politikalarına karşı çıkmak suçtur. Bu ülkede muhalif olmak suçtur. Bu ülkede konuşmak suçtur. Bu ülkede düşünmek suçtur. Bu ülkede insan olmak suçtur. İşte bu suçları işleyen gazetemizin yazı işleri müdürü ve Demokratik Haklar Federasyonu faaliyetçilerinin evleri sabahın köründe uzun namlulu silahlarla basılarak gözaltına alındı. 23 Şubat sabahı İstanbul, Zonguldak, Amed, Adana, Mersin, İskenderun ve Hatay’da sabahın erken saatlerinde ev ve kurum baskınları yapan siyasi polis gazetemizin Yazı İşleri Müdürü Hıdır Gürz ve Mersin şube temsilcimiz Deniz Kısmetli’nin de aralarında olduğu; DHF üye ve taraftarı toplam 23 kişiyi gözaltına aldı.

Yine aynı hikaye Zorlama kurgular yan yana getirilerek, TMŞ’nin gizli odalarında toplanıp masa başında hazırlanan polis fezlekesi ile başlatılan gözaltı terörüne neden olan iddialar her dönem devrimci, demokra-

Gazetemize ve DHF’ye yönelik faşist saldırı devrimci dayanışmayla cevaplandı tik kurumlara yönelik saldırılar da hazırlanan polis fezlekelerinin birebir kopyası durumunda. Yan yana gelmek, ekonomik demokratik hak talebinde bulunmak ve bunun için ses çıkarmak, 1 Mayıs’a, 8 Mart’a katılmak, basın açıklaması düzenlemek, arkadaşlarınla cafede çay içmek, gazetemizin, Özgür Düşün dergisinin dağıtımını yapmak, üniversitelerde öğrenci olup, parasız, bilimsel, analadilde, demokratik eğitim talep etmek hazırlanan polis fezlekesinde “suç unsuru”. Ve yine söz konusu polis fezlekesinde bunları ancak ve ancak “Maoist Komünist Partisi (MKP)’ne üye olarak gerçekleştirebilmek. Polis fezlekesinde gözaltına alınan öğrencilerin, emekçilerin temizlik işlerinde çalışarak yaşamını idame ettirmesi de MKP’ye gelir sağlamak amaçlı olduğu iddiasıyla ele alınıyor ve böylece masa başında hazırlanan fezlekede “yasa dışı”, “terör suçu” kapsamı epeyce genişletiliyor.

Saldırıları boşa çıkaracağız Gazetemiz Yazı İşleri Müdürü Hıdır Gürz ve Demokratik Haklar Federasyonu (DHF) faaliyetçilerinin gözaltına alınması DHF ve DGH tarafından yapılan merkezi açıklamalarla protesto edildi. DHF: Saldırılar merkezi önderliği zayıflatma girişimidir DHF yaptığı yazılı açıklama ile yapılan saldırıların tüm DHF taraftarları için, DHF’yle bütünleşme, örgütlenme ve halkın haklı kavgasında iradeleş-

me çağrısı olacağını belirtti. Açıklamada şunlara vurgu yapıldı: “Temsilcilerimizi birer birer tutuklayarak, DHF’nin merkezi önderliğini zayıflatmayı hedeflemektedir. DHF, bu gerici saldırıları, tasfiye sürecine karşı geliştirdiği en önemli hamlelerinden olan politik kitle faaliyetlerinde yoğunlaşma ve yaygınlaşma yöneliminde sebat ederek karşılayacaktır. DHF, örgütlü işçileri, köylüleri, emekçileri, gençliği ve tüm kadınlarıyla; fabrikalarda, atölyelerde, sendikalarda, iş yerlerinde, okullarda, yoksul emekçi mahallelerde halkın demokratik hak talepleri için eylemlerinde, yeni demokrasi pers-


4-5_Layout 2 2/28/11 10:59 AM Page 2

güncel

1-10 MART 2011 Halkın Günlüğü

DHF’ye saldırı ‘Pardon yanlış evi basmışız’ Gazetemiz Yazı İşleri Müdürü Hıdır Gürz’ün kaldığı eve baskın düzenleyen siyasi polisler daha önce başka bir evi basarak, hane halkına psikolojik baskı uyguladıktan sonra ‘yanlışlık oldu’ diyerek, “özür” dilediği ortaya çıktı.

Zonguldak siyasi polisi heyacan yaptı Gazetemiz Yazı İşleri Müdür Hıdır Gürz’ü savcılık talimatıyla gözaltına almak isteyen Zonguldak siyasi polisi, Gürz’ün misafir olarak kaldığı ev yerine başka bir ailenin evini bastı. Haber Zonguldak’ta yerel yayın yapan Halkın Sesi Gazetesi’nde yer aldı. Gazetenin haberine göre olayın akışı şöyle; Yaklaşık 3 yıldır Halkın Sesi matbaa ve baskı sorumlusu olarak çalışan 44 yaşındaki Cengiz Bilim, Bahçelievler Mahallesi Mimoza Sokak’taki evinde sabaha karşı yüzleri maskeli, elleri silahlı polislerin baskınına uğradı. İki çocuğuyla neye uğradığını şaşıran Cengiz Bilim, yanlış eve baskın yaptığını fark eden polisin, “pardon” demesiyle rahat bir nefes aldığını açıkladı.

Oyunun son perdesi: sahnede Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi Masa başında, siyasi polisin düşünce fantazsinin sonucunda hazırlanan fezlekenin devamında savcılık emri ile gözaltına alınınan gazetemiz çalışanları ve DHF üyelerinin karşısına bu seferde Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi heyeti çıkıyor. Önceden hazırlanmış kimin nasıl tutuklanacağı hesaplanmış bu faşizm oyununda, Adana 8. Ağır Ceza Mahkemesi kararı veriyor. Gazetemiz yazı işleri müdürününde aralarında bulunduğu 8 kişi, hazırlanan asılsız, saçma kurgularla dolu polis fezlekesi ile tutuklanıyor. Devet teröründe tutuklananların ismi şöyle: DHF üyesi Nihal Gül, Emrah Kalkan, İsa Uğur Erdoğan, Gönül Dinç, Gülay Sözsahibi, Gökmen Ergenç, İsmal Atan ve gazetemiz yazıişleri müdürü Hıdır Gürz.

pektifiyle; örgüte ve örgütçülüğe dün olduğundan daha fazla vurgu yaparak, örgütlenerek, yaygınlaşarak, çoğullaşarak, bu saldırıları kitle hareketleriyle boşa düşürecektir. Bu gerici saldırıları her alanda mücadelemizi yükselterek, örgütlenme faaliyetlerini yoğunlaştırarak boşa çıkaracağız!

DGH: Demokratik haklar mücdelesi suç değildir DGH ise demokratik haklar mücadelesinin suçlu görenlerin emperyalizmin uşakları ve onların hizmetindeki halk düşmanları olduğunu açıkladı. DGH açıklamasında şunlara vurgu yaptı: “Bugün DGH’nin zulüm zindanlarında onlarca faaliyetçisi ve taraftarı bulunmaktadır.

Konuyla ilgili olarak açıklamaya yapan Bilim yaşadıklarını şu şekilde aktardı: “Eve gittiğimde hemen yattım. Sabah saat 06.00 sıralarıydı. Kapının sesine uyandım. Kapıyı açar açmaz, yüzlerinde kamuflaj maskesi olan elleri silahlı iki kişiyi karşımda gördüm. Neye uğradığımı şaşırdım. Arkada iki polis daha vardı. Polisler, ‘yat’, ‘kımıldama’ diye bağırıyordu. Beni yere yatırdılar. Arkadan gelen iki polis içeri girip çocuklarımın odasını aramaya başladı. Elimi arkadan tuttukları için, ‘Ne oluyor?’ diye sordum. Cevap vermediler. Yaklaşık 15-20 dakika evde kaldılar. Gürültüye ev sahibi uyandı. Polislerle konuştuktan sonra beni yattığım yerden kaldırdılar. Bu arada evde bulunan iki oğlum korkudan panikledi. Yataklarından bile çıkamadılar. Bir zaman sonra, olayın yanlış adresten kaynaklandığını söylediler. Ekip amiri, ‘Özür dileriz. Arkadaşlar heyecan yaptı’ dedi ve evimden ayrıldılar. Çocuklarım ve ben hala olayın şokunu yaşıyoruz.”

DGH’nin programına yaptığı vurgu ve yakın gelecekteki hedefleri kapsamında daha da nitelikleştirdiği mücadelesi, bugün siyasi iktidarın yönelimini özellikle kendi üzerinde toplamış görünmektedir. Bu gibi saldırıların önümüzdeki günlerde yaygınlaşacağını söylemek sanırız abartı olmayacaktır. İnsanca ve gerçekten demokratik bir düzen tesis edilmesi yolunda bedellerle örülü şanlı mücadele tarihine sırtını yaslayan yeni demokrasi kuvvetlerinin önemli bir parçası, bileşeni olan DGH, bir kez daha gençliğin kendi hak taleplerini halkın kendiliğinden yükselen mücadelesi içerisinde politikleştirmesinin, demokratik, meşru zeminde faaliyetler örgütlemesinin bir “suç” olmadığını ilan eder! Tüm bunları suç olarak görenler, emperyalizmin uşakları ve onların hizmetindeki halk düşmanlarıdır!

05

Avrupa’da tutuklama terörü protesto edildi Avrupa’da devrimci demokratik kitle örgütleri tarafından yapılan eylem ve açıklamalarla gözaltı terörü protesto edildi. Gözaltına alınanlar derhal serbest bırakılsın Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK), Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon), Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu (ATİK), Almanya Kürt Dernekleri Federasyonu (YEK-KOM)’nun oluşturduğu Avrupa Demokratik Kitle Örgütleri Platformu (DEKÖP-A) gözaltı terörünü protesto etti. DEKÖP-A tarafından yapılan açıklama şu şekilde: “DHF üye ve çalışanlarına yönelik keyfi devlet terörünü kınıyoruz. Biz DEKÖP-A olarak, gelişmelerin takipçisi olacağımızı, tüm güçlerimizle bu saldırıyı teşhir edeceğimizi belirtiyor, gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz”

Devlet terörü protesto edildi İsviçre/Zürich- Gazetemiz çalışanları ve DHF üyelerine dönük tutuklama terörüne karşı bir araya gelen İsviçre Demokratik Haklar Federasyonu üyeleri İsviçre’nin Zürich şehrinde bulunan Türk Konsoloslugu önünde protesto eylemi yaptı. Yapılan açıklamanın ardından sloganlar ve alkışlar eşliğinde tutuklamalar protesto edildi. Okunan basın bildirisi daha sonra konsolusluğa mesaj olarak bırakıldı. Konsolosluk görevlileri tarafindan binanın penceresinden basın açıklamasını yapan İDHF’lilerin görüntülenmesi, federasyon üyeleri tarafından zafer işaretleriyle tepki aldı.

Viyana’da eylem Avusturya/Viyana- ADHK’ye bağlı olan Avusturya Demokratik Haklar Federasyonu tarafından Avusturya’nın Başkenti Viyana’da basın açıklaması gerçekleştirildi. Eylemde tutuklanan DHF’liler için enternasyonal dayanışmaya çağrı yapan ADHF’liler, devrimci mücadelenin bu tarz saldırılar karşısında boyun eğmeyeceğini söyledi. Basın açıklamasına çeşitli DKÖ’ler de desteğini sundu. Eylemde “Önderimiz İbrahim, İbrahim Kaypakkaya”, “Örgütlü bir halkı hiç bir kuvvet yenemez”, “Hoch die Internationale Solidaritä” sloganları atılırken çeşitli dövizler ve ADHK bayrakları taşındı.

ADHK, ADGH ve ADKH’den ortak açıklama Avrupa’nın birçok kentinde eylemliliklere hazırlanan ve çağrılarda bulunan Avrupa Demokratik Haklar Konfederasyonu (ADHK), Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi (ADGH) ve Avrupa Demokratik Kadın Hareketi (ADKH) yayımladıkları ortak bir bildiriyle, Türkiye-Kuzey Kürdistanlı yoldaşlarını sahiplenirken, bir kez daha Türk hakim sınıflarının yeni demokrasi güçleri karşısında hiçbir hükmü olmadığını deklare ettiler. Yaşamın her alanında gelişen bu saldırılar karşısında “örgütsüzlüğümüzü örgüte, gücümüzü eyleme dönüştürelim” çağrısı yapan ADHK, ADGH ve ADKH, “Geçmişte olduğu gibi bugün de Türk hakim sınıflarının pervasız saldırılarının yeni demokrasi güçleri karşısında hiç bir hükmü yoktur.” açıklamasında bulundu.


6-7_Layout 2 2/28/11 10:55 AM Page 1

06 güncel OSTİM Katliamı Meclis önünde protesto edildi Geçtiğimiz haftalarda yaşanan işçi katliamları Meclis’in Dikmen Kapısı önünde yapılan basın açıklamasıyla protesto edildi. Yeni Demokratik Sendikal Birlik (YDSB)’ten emekçiler de basın açıklamasına katıldı. 3 Şubat 2011 tarihinde OSTİM organize sanayi bölgesinde bir patlama oldu. Patlamada 19 işçi hayatını kaybetti. OSTİM’de yaşanan patlamayı protesto ederek sorumluların cezalandırılmasını talep eden DHF’nin de aralarında bulunduğu devrimci, demokrat parti ve kurumlar Meclisin Dikmen Kapısı önünde bir basın açıklaması yaptı. Açıklamaya BDP Milletvekili Hasip Kaplan da katıldı. Basın açıklamasında, OSTİM’de katledilen işçilerin cenazeleri yerden kaldırılmadan Kahramanmaraş’ta iş cinayetleri haberlerinin geldiği, bu cinayetlerin tesadüf olmadığı, patronların daha fazla kar hırsının sonuçları olduğu belirtildi. Devletin iş sağlığı ve iş güvenliği konusunda gerekli önlemleri almadığı ve bu durumun ölümlere davetiye çıkardığı ifade edildi. Devletin iş cinayetlerini önlemek için gerekli önlemleri alması gerektiğine değinilen açıklamada denetimlerin arttırılması gerektiğine vurgu yapıldı. Sorumluların yargılanması gerektiği talebinin iletildiği açıklama bu mücadelenin takipçisi olunacağı ifadeleriyle sonlandırıldı. Basın açıklaması sonrası devrimci-demokrat kurumlar adına oluşturulan heyet Meclis’e giderek iş cinayetleri ile ilgili hazırlanan raporu yetkililere verdi.

Örgütsüzleştirme devam ediyor Kocaeli’nde bulunan Güney Kore firması D.S.C Otomotiv Koltuk Sistemleri fabrikasında çalışan 24 işçi, Birleşik Metal-İş’e üye oldukları gerekçesiyle işveren tarafından 23 Şubat’ta işten atıldı. 24 Şubat’ta da 10 işçi işten atıldı. İşten atılan 34 işçi 24 Şubat’ta işlerine geri dönmek için direnişe başladı. Sendikaya başvuru yeterli sayıya ulaşınca Birleşik Metal-İş Sendikası yetki için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurdu. Başvuruyu haber alan DSC patronu 23 Şubat’ta 24 işçiyi işten attı. Fabrika önünde bir araya gelen 24 işçi 24 Şubat’ta sabah 07.00’de işlerine geri dönmek için direnişe geçti. Aynı gün patron işten çıkardığı işçilerin yerine yeni işçi almaya çalıştı. Yeni işçilerle birlikte gelen çevik kuvvet, fabrika önünde bekleyen Birleşik Metal-İş üyelerine saldırdı. Aynı gün, patron 10 işçiyi daha işten çıkardı. Saldırı sonucu Kocaeli Şube Başkanı Hami Baltacı’nın kaburgasında kırıklar oluştu. Baltacı 10 gün iş göremez raporu aldı. Saldırıda 4 işçi de çeşitli yerlerinden yaralandı. Polis saldırısının ardından DİSK Genel Başkanı Süleymen Çelebi ve Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu DSC’de direnişlerini sürdüren işçileri ziyaret etti. Direnişe devam eden işçiler ilerleyen günlerde fabrika önüne direniş çadırı açacaklarını ifade ettiler.

Halkın Günlüğü 1-10 MART 2011

‘İşkenceye sıfır İçişleri Bakanı Beşir Atalay 23 Şubat günü, TOBB Sosyal Tesisleri’nde, “Valiliklerin AB Sürecinde Etkinliğinin Artırılması Projesi”nin değerlendirme toplantısında yaptığı konuşmada ülkemizde artık işkencenin olmadığını iddia etti. Atalay, ‘’Bugün gerçekten Türkiye’de işkence sıfır, tam anlamıyla sıfır’’ dedi. Bu söylemin gerçekliğin çarpıtılmasından başka anlam taşımadığını anlamak için insan hakları ihlalleri hakkında rapor düzenleyen derneklerin raporlarına ve hapishanelerde uygulanan baskılara bakmak yeterli olur. İHD’nin 2010 yılı hak ihlalleri raporunda 2010 yılında sadece Kürt bölgesinde 23 bin 573 ihlalin yaşandığına dikkat çekilirken, 741 işkence ve kötü muamelenin kayda geçirildiği kaydedildi. Gerçekler bunlarken AKP yalanlarla halkı kandırmaya çalışıyor. Bu konuya ilişkin AKP iktidara geldiği günden beri hep aynı yalanları söylemektedir. İşkence ve baskıyı daha ince metotlarla sürdürmenin adına “işkenceye sıfır tolerans” dediler. Kurdukları komplolar ve uydurdukları senaryolarla binlerce Kürt siyasetçisini KCK operasyonu adı altında gözaltına alıp tutukladılar. Bunu da “yasaların gereği yapıldı” şeklinde servis ettiler. 2006 yılında katledilen PKK gerillalarının cenazelerine sahip çıkan halkı hedef gösteren Başbakan Tayyip Erdoğan, “Kadın ve çocuk da olsa gereği yapılacaktır” diyerek cenaze törenlerinde öldürülen 3 çocuğun ölümüne yeşil ışık yaktı. Bu katliamı da “polis görevini yaptı” şeklinde meşrulaştırdılar. Her türlü baskı ve şiddette hep yasal kılıf uyduruldu. AKP’yi öncellerinden ayıran bir yön de budur. AKP, halka karşı uyguladığı her türlü baskıya çeşitli kılıflar uydurarak kendi gerçek yüzünü saklama gayreti içine girdi.

etkin bir şekilde uygulamak için hapishanelere yönelmektedir.

Hapishanelerde baskılar artarak devam ediyor Hapishanelerde geçen yılın ilk aylarında estirilen sürgün sevk terörü bu yıl da devam etti. Mahkûmların isteği dışında ailelerinden uzak yerlere götürülmeleri bu sevklerin hangi amaçla yapıldığını ele veriyor. Sürgün sevki bir işkence metodu olarak ele alan devlet, geçen ay içinde birçok sürgün sevke imza attı. Yapılan sürgün sevklerle Tekirdağ 1 No’lu Hapishanesi’nden İsmail Yılmaz, Kandıra 1 No’lu F Tipi’ne, Turgut Kaya, Kandıra 2 No’lu F Tipi’ne, Ulvi Yalçın, Hüseyin Karaoğlan, Murat Aktaş, Hüseyin Erdemir, Bektaş Karaman, Hasan Özcan, Mehmet Ali Bozok, Oğuz Arsin ise Edirne F Tipi’ne zorla sevk edilmiştir. Ali Deniz Kılıç, Hakan Özek, Serkan Solak, Kemal Avcı ve Ender Bulhaz Aktürk, tutuklu bulundukları Tekirdağ 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’nden Kandıra 2 No’lu F Tipi Hapishanesi’ne sürgün edildiler.

Devlet AKP üzerinden halka karşı uyguladığı her türlü baskıya çeşitli kılıflar bularak kendi gerçek yüzünü saklama gayreti içine girdi. Bu kılıfın çokça uygulandığı yerlerden biri ise hapishaneler

Sürgün sevkler esnasında hapishane girişlerinde dayatılan çıplak aramaya karşı çıkan devrimci tutsaklar saldırılara uğradılar. Saldırıya uğrayanlar sadece sürgüne gönderilenler değildi. Kandıra 2 No’lu Hapishanesi’nde Veysel Kaplan ve aynı hücrede kalan Özgür Çelik ile Abdullah Kalay isimli devrimci tutsaklara duvardaki resimler bahane edilerek saldırı gerçekleştirildi. Tekirdağ 2 No’lu F

AKP iktidarı döneminde yürürlüğe giren 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun, devletin hapishaneler politikasında daha baskıcı bir sürece girdiğini gösteriyor. 5275 sayılı yasa, devletin dünden bugün hapishanelere yönelik sürdürdüğü saldırı politikasının devamıdır. Devletin hapishanelere yönelik uygulamaya koyduğu yasaları belirsizdir. Hapishanelerin hangi kanunlarla yönetildiği muğlâktır. Her türlü baskının zemini vardır. Hapishane idarelerine geniş yetkiler verilmek suretiyle ihtiyaç duyulduğunda hapishanelerde baskının dozajı artırılmaktadır. 5275 sayılı yasada hapishane idarelerince tanınan geniş yetkiler yetmiyormuş gibi günü birlik çıkarılan genelgelerle devletin hapishane politikası daha baskıcı bir hale getiriliyor. Bu uygulamalar daha çok gündeme göre değişmektedir. Hapishanelerde bulunan binlerce devrimci tutsak adeta esir muamelesi görmektedir. Özellikle PKK eylemliklerinin arttığı dönemde devlet başta PKK tutsakları olmak üzere diğer devrimci tutsaklara yönelmektedir. Son yıllarda ‘KCK operasyonu’ adı altında tutuklanan yüzlerce Kürt siyasetçisi devletin elinde rehin olarak tutulmaktadır. Devlet her fırsatta bu kozunu

Ücretli köle olmayacağız!

Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) Dersim Şubeler Platformu Ücrette Adalet, Performans Sistemine Hayır sloganıyla basın açıklaması düzenlendi. Tunceli Devlet Hastanesi önünde 24 Şubat Perşembe günü saat:12.00 da bir araya

gelen SES Dersim Şubeler Platformu Üyeleri, sık sık “ Zafer direnen emekçinin ola-


6-7_Layout 2 2/28/11 10:55 AM Page 2

güncel 07

tolerans’ mı? Tipi Hapishanesi’nde üç kişilik hücrelerden tek kişilik hücrelere zorla götürülen Şehmuz Avcı isimli tutsağın kolu, Bektaş Karaman’ın ise burnu kırılırken İlyas Argun, Cemal Bozkurt, Ali Gül Alkaya ve birçok tutsağa işkence yapılmıştır.

F tipi hapishanelerinde akıllara ziyan uygulamalar F tipi hapishanelerinde uygulamalar akla ve mantığa aykırı gözükse de, devlet cephesinde bu uygulamaların bir anlamı var. Devrimci tutsakları kişiliksizleştirip teslim almayı amaçlayan devlet, güvenlik önlemleri adı altında insan onurunu hedefleyen birçok yaptırma başvuruyor. Özellikle F tipi hapishanelerindeki devrimci tutsaklar bu uygulamaya en çok maruz kalanlardır. Bu hapishaneler de yakınlarını görmek için gelen ziyaretçiler de bu baskılardan nasibini almaktadırlar. Devlet aynı zamanda hapiste bulunan kişilerin yakınlarını da cezalandırmaktadır. Hapishaneye düşen devrimci tutsağın maruz kaldığı ilk uygulama çıplak aramadır. Amaç güvenlik açısında arama yapmak değildir. X-ray cihazı, dedektör ve elle üst araması yapmak fazlasıyla yeterli olmasına rağmen çıplak aramayı dayatmanın başka bir amacı vardır. Bu uygulamayla devrimci tutsağın iradesi kırılmak isteniyor. Çıplak aramayı hayata geçirmede başarılı olamasalar da bu uygulamadan vazgeçmiş değiller. Devrimci tutsaklar çıplak aramayı kabul etmediği için gardiyan ve askerler tarafından saldırıya uğradığına ilişkin haberleri sıklıkla okuyoruz.

F tiplerindeki işkence uygulamalarının birçoğu rutin hale geldiği için basına yansımamaktadır. Keyfi üst araması bunarın başında gelmektedir. Birçok F tipi hapishanesinde telefona götürülen tutsak hücresinin kapısında aranmaktadır. Bu üst aramasında ayakkabı içine dahi bakılmak istenmektedir.(ki birçok hapishanede ayakkabı araması dayatıldığı için çıplak ayakla hücre dışına çıkılmaktadır.) Aramayı yapan gardiyan tutsakla telefon yerine gider ve bu yer her taraftan kamerayla izlenmektedir. Telefon konuşmasını bitiren tutsak hücreye konulurken tekrar aranır. Çıkarken aramayı yapan gardiyanın bu işlem boyunca tutsağın yanında olması ve aynı gardiyanın tutsağı hücreye getirirken kapıda tekrar üst araması yapmasının güvenlik önlemiyle açıklanacak yönü yoktur. Bu bir keyfi saldırıdır ve sistematik olarak baskının uygulanması için bu tür uygulamalar tercih edilmiştir. Tutsakların sosyal gereksinimlerinin karşılanması bir hak olarak görülmemektedir. Bu tür ihtiyaçlar tretmana tabi tutulmuştur. Keyfi verilen ‘disiplin cezalarıyla’ tutsaklar bu haklardan yoksun bırakılmaktadır. Tutsakların ortak alanlara çıkarılma, yetenek ve becerilerini geliştirmek için çeşitli kurslara katılma ve spor yapma gibi istemleri tretmana tabi tutulmuştur. Adeta tutsaklara “kişiliğiniz ve onurunuzu bir kenara bırakırsanız ve inandığınız davadan vazgeçerseniz bu haklardan faydalanırsız” denilmektedir. Tretmanla amaçlanan zaten budur. ‘Disiplin cezalarının’ verilmesinde olduğu kadar uygulanmasında da keyfilik diz boyudur. Verilen ‘disiplin cezalarının’ uygulanmasında hapishane idareleri tutsak için en aleyhte zamanı tercih ederler. Çünkü 5275 sayılı yasayla birlikte hapishanelerde disiplin cezalarının infaz edilmesi şeklinde değişmiştir. Örneğin bazı etkinliklerden men edilme, mektup ve telefon cezası alan bir tutsak tahliye tarihi gelmiş olsa bile tahliye edilmiyor. Yani hapishanede tutularak o haklardan yoksun bırakılma cezası uygulandıktan sonra bırakılıyorlar. Bu yetmiyormuş gibi ‘disiplin cezası’ bitse bile tutsağın ‘iyi halini’ izlemek için bile hapiste tutabiliyorlar.

Yapılan bu saldırılar tüm halkadır Hapishanelerde yaşanan işkence ve hak gasplarından sadece birkaç tanesinden söz edebildik. Oysa hapishanelerde sayısızca saldırı şekli vardır. Elbetteki bu saldırılar özelde devrimci tutsaklara uygulansa da sonuçları tüm topluma dönüktür. Devrimci tutsaklar toplumsal muhalefete dönük bu saldırılar karşısında taviz vermemekte ve devrimci yaşam biçimini en zor koşullarda devam etmektedirler. Ağır tecrit koşulları içerisinde, devletin saldırılarına karşı örgütlü bir yaşamı savunarak, mücadeleyi sürdüren devrimci tutsaklar, hapishanelerde tecrit saldırıları ile dayatılmak istenen teslimiyeti boşa düşürdükleri gibi, toplumsal muhalefete dönük saldırılar karşısında mücadele sürdüren dışardaki dinamiklerede büyük güç vermektedir.

cak”, “sağlık haktır satılamaz” vb sloganlar atarak bir açıklama yaptı. Açıklamayı okuyan SES Şube Başkanı Gürbüz Solmaz, “İş kolumuzda 20 yıl önce başlatılan taşeronlaştırma, 4/b, 4/c, 4924 ve vekil adı altında güvencesiz çalıştırılma biçimleri ile alabildiğine yaygınlaştırılmıştır. Bunun sonucunda aynı işi yapanlara farklı

ücretlendirme ve farklı özlük hakları uygulanır olmuştur. Performans ücretlendirmesi gibi ücretlendirmeler de bu duruma eklenince işyerlerimizde ekip hizmeti anlayışı ciddi oranda zedelenmiştir. Bireysel çıkarlar ön plana çıkarılarak nitelikli sağlık ve sosyal hizmet sunumu zorlaştırılmış, çalışanların işverene karşı örgütlülüğü ve hak alma mücadelesi zayıflatılmaya çalışılmıştır” dedi.

UFUK ÇİZGİSİ

bakış can

‘HALKA AYAKLANMASINI SÖYLEMEYEN ALÇAĞIN BİRİDİR’!

Ö

yle ya da böyle dünya çalkalanıyor. Durulmasının en anlamlısı, sonuna kadar çalkalanması ve yerli gericilikle birlikte dünya gericiliğini iyice sarsması; arzu odur ki yıkmasıdır. Ne var ki, kitlelerin kahredici gücü ve devasa hareketi, proleter devrimci önderlik ve bilimsel sosyalizm teorisiyle buluşmadan veya yolu MLM bilimi tarafından aydınlatılmadan, kendiliğinden gerçek kurtuluş hareketine dönüşemez, izleyeceği devrimci rotayı saptayıp nihai sonuçlara varamaz ve radikal devrimci değişime doğru yol alamaz. Dahası bu şartlardaki hareketler, sosyal pratik olarak büyük tecrübe ve birikim yaratsa da, sonuç itibarıyla gerici düzenler içinde kalıp burjuva diktatörlüklere yedeklenmesi kaçınılmazdır. Devrimci bakımdan dünyanın kalbi durumundaki bölge halkları diktatörler devirerek “domino etkisiyle” kabarıyor. Gerici faşist diktatörleri yıkma kudreti gösteren kalkışmaların, diktatörlükleri yıkmaya uzanmaması ise, tayin edici öğe olarak hareketin devrimci niteliğini buduyor. Mevcut hareketlerin genelindeki stratejik devrimci doğrultu yoksunluğu ve ideolojik-siyasi özün zayıflığı, hareketlerin devrimci önderlik rolünden yoksun oluşları ile stratejik hedeflerinin güdüklüğünden beslenmekteyken; halk kitlelerinin demokrasi ve özgürlük istemiyle ayaklandıkları inkar edilemez gerçektir. Bunun kadar gerçektir ki, ayaklanan halk kitleleri objektif olarak baskı, zulüm ve sömürü çarkına karşı hoşnutsuzluğunu dışa vurmaktadır. İşte bu, hareketteki devrimci halk kitlelerinin temsil ettiği ve sadece bu özelliğiyle hareketlerin objektif devrimci yanıdır. Söz konusu hareketlerde belirgin olarak öne çıkıp önem kazanan temel zaaf, bu hareketlerin doğrudan gerici sistem ve diktatörlükleri hedeflemeyip, salt bu sistem ve diktatörlükleri temsil eden somuttaki diktatörlere yönelmesidir. Yani bu hareketler, bir bütün olarak gerici sınıflar devletini, düzenini ve sistemini hedeflemeyip, yalnızca mevcut hükümet, cumhurbaşkanı, başbakan gibi reel yönetim ve hatta kişileri hedeflemektedirler. Bu, fiilen şu demektir; örneğin, Hüsnü Mübarek gitsin Baradey gelsin vb vs… Kendiliğinden ve komünist devrimci önderlikten yoksun bir hareketten proleter devrim veya biçimlerini beklenemeyeceği açıktır. Sistemin çelişkileri kişiler üzerinden açıklanamaz ve kişiler üzerinden sorgulamaya girerek gerici sistemler yargılanmış olamazlar. Bunun gibi, aynı sınıf niteliği zemininde hükümetlerin, başbakan ve cumhurbaşkanlarının değiştirilmesi, bilimum gerici-faşist sistemlerin değiştirilmesine yetmez. Devlet iktidarı ile hükümet (siyasi iktidar) olgularının aralarındaki nitel fark görülmeden doğru hedefler saptanamaz, tutarlı devrimci çizgi izlenemez. Mutlak biçimde sınıf niteliği taşıyan devlet çarkı ve ekonomik-siyasi sistemler parçalanıp yok edilmeden, isim, şahsiyet ve tabelaların değiştirilmesiyle nitel bir değişim gerçekleştirilemeyeceği gibi, devlet ve sistemlerin sınıf niteliği de değiştirilemez. Bireyler kurulu olan mekanizmanın birer memuru durumundadırlar. Bireyler değişir ama sistem değişmez. Tersi düşünülemez. Dünya ölçeğindeki hareketlerin hedefleri ve gerçekleştikleri kadarıyla sonuçları hakkında yürüttüğümüz bu genel fikir, coğrafyamız için de olduğu gibi geçerlidir. Ne Erdoğan kurtarıcıdır, ne de Kılıçtaroğlu… Hepsinin görevi, emperyalizmin çıkarları ile yerli hakim sınıfların menfaatlerini ve elbette devlet bekalarını sürdürmektir… Kişinin etnik kimlikle Kürt, mezhepsel kimlikle Alevi ve hatta görünürdeki “siyasi kimlikle sosyal demokrat” olması bu gerçeği değiştirmez. Mesele, sistem ve iktidarların değiştirilmesini sınıf zemininde gerçekleştirmek, sınıf bakış açısına uygun hedefler saptamaktadır. Gerçek devrimci dönüşüm ve büyük devrimci sonuç yaratmıyor diye kitlelerin devrimci tepki ve öfkesine kayıtsız kalınamaz. Komünist ve devrimciler bu hareketlere önderlik yapmıyor-yapamıyor diye bu hareketlere sırtımızı dönüp gözlerimizi kapayamayız. Bunun gibi, bu hareketleri, toptancı biçimde gerici değerlendirerek karşı durma aymazlığına da düşemeyiz. Aynı gerekçelerle kitlelere ayaklanmayın deme gericiliğine düşülemez. İsterse bu hareketler burjuva kliklere yedeklenip gerici iktidar dalaşlarında kullanılmış olsun ve isterse de hepsinin temelinde gizli emperyalist burjuva hesaplar olsun, halk kitlelerinin devrimci öfkesi görmezden gelinemez ve ayaklanma pratikleri olumsuzlanamaz. Baskı ve sömürüye karşı ayaklanan halk kitlelerinin karşısına dikilmek düpedüz gericilikken, baskı ve sömürünün olduğu yerde “halka ayaklanmasını söylemeyen alçağın biridir.” Ezilen/sömürülen dünya halklarının emperyalist dünya gericiliği ile onun uzantısı durumundaki bütün gerici sınıflar düzenine karşı ayaklanması ve iktidarlarını bertaraf ederek kendi iktidarlarını kurmaya dönük girdikleri tüm eylemleri meşrudur. Baskıya karşı her isyanı devrimcidir. Aynı biçimde çeşitli ulus ve azınlıklardan TürkiyeKuzey Kürdistan halklarının baskı, sömürü ve her türden zulme karşı ayaklanması meşrudur. Bu vesileyle, adı geçen ülkeler şahsında halklar baskı sistemlerine karşı ayaktayken, Türkiye-Kuzey Kürdistan proletaryası ve ezilen emekçi halkları, siyasi iktidar perspektifiyle daha tutarlı ve devrimci hedeflerle ayağa kalkmalıdır. Ülke halklarının devrime kalkışması için yeterince sebep vardır. Halklarımızın maruz kaldığı baskı, sömürü ve zulüm; ayaklanmalar yaşanan ülkelerdekinden daha az değildir. Zemin uygundur. Kitle hareketlerinin geliştirilerek güç biriktirilmesi ve devrimci savaşın yükseltilmesi mümkündür!


8-9_Layout 2 2/28/11 10:52 AM Page 1

08 emek

PTT direnişi devam ediyor PTT işkolunda ülke genelinde yaklaşık bin kişinin işine son verilirken, işçiler kurdukları çadırlarda direnmeye devam ediyor. PTT’de örgütlenme mücadelesi veren işçilerin sözleşmeleri yenilenmeyerek işten atıldılar. Sözleşmeleri yenilenmeyen işçiler direniş çadırları kurarak mücadele başlattılar. 50’inci gününü dolduran direniş Topkapı ve Sarıyer Posta Dağıtım Merkezlerinde devam ediyor. Yaklaşık 50 gündür çadırlarda direnişe devam eden işçiler Kamu-Sen’e ait Türk Haber-Sen’in direnişteki işçilere destek sözü vermesine rağmen verdiği hiçbir sözü tutmaması ve işverenden yana tavır alması üzerine direnişteki işçiler tarafından protesto edildi.

İşten atılan işçiler kararlı 45 kişinin işten çıkarıldığı Topkapı Dağıtım Merkezi önünde kurdukları çadırda direnişlerini sürdüren işçiler PTT Genel Müdürü Osman Tural tarafından tehdit edildiklerini belirttiler. Şu ana kadar İstanbul genelinde 250 işçi işten atıldı. Direnişte olan işçiler iş azalması bahane edilerek işten atıldıklarını belirtirken Türk Haber-Sen’in kendilerine verdiği sözleri tutmadığını ve işverenden yana tavır aldığını ifade ettiler. Direnişteki işçiler bütün yaşananlara rağmen sendikal mücadeleden vazgeçmeyeceklerini açıkladılar.

Sendika işçileri aldattı İki yıldır örgütlenme çalışmaları yapmalarına rağmen hala sendika üyeliklerinin yapılmadığını ifade eden işçiler, memur olmadıkları için KESK’e bağlı Haber-Sen’e üye olamadıklarını, sendikanın kapanma pahasına da olsa tüzük değişikliği yaparak bunu engellemeye çalıştığını ve durumun netleşmesi durumunda Haber-Sen’e üye olacaklarını ifade ettiler. KESK’in direniş çadırlarını sürekli ziyaret ettiğini açıklayan işçiler direnişe devam edeceklerinin mesajını verdiler. Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı başta olmak üzere pek çok yetkili kuruma dilekçeler yazarak durumlarını ilettiklerini ifade eden işçiler yaşadıkları hak gasplarını mahkemeye taşıdıklarını ancak Bakırköy İş Mahkemesi’nde açtıkları davanın henüz görülmediğini söylediler. İşçiler işlerine geri dönünceye kadar mücadelede kararlı olduklarını belirterek demokratik kitle örgütleri ve sendikalardan direnişlerine destek beklediklerini ifade ettiler.

Halkın Günlüğü 1-10 MART 2011

İşsizler ordusu

Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Enstitüsü (DİSKAR) Kasım 2010 dönemi işsizlik raporunu açıkladı. Rapora göre işsizlikte gerçek rakamlar 5 milyonu geçti.

DİSK-AR’ın TÜİK Hanehalkı İşgücü Anketi üzerinden yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, başta umutsuzluk olmak üzere çeşitli nedenlerle son 3 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ve işe başlamaya hazır olan umudu kesik işsizlerin de hesaba katıldığı, geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 17.36 oldu. 1 saat bile çalışsa işsiz sayılmayan, yetersiz ve eksik zamanlı istihdam edilen gizli işsizlerin de ilave edildiğinde bu oranın yüzde 21 düzeylerine ulaştığını ifade eden DİSK-AR, işsiz sayısının ise resmi 2 milyon 811 rakamına karşın, umutsuz işsizlerle birlikte 4 milyon 802 bin, gizli işsizlerle 5 milyon 804 bin düzeyine ulaştığını bildirdi. Raporda, istihdam konusunda yapılan aldatmacanın, gerçeklik ile uyuşmadığı, geçici bir işte çalışan her 2 kişiye karşın, geçici bir işte çalıştığı için işsiz kalmış 1 kişinin bulunduğu belirtildi. Buna göre geçici işçiler için işsizlik oranının yüzde 34 düzeyinde olduğu ve

resmi işsizlerin yüzde 30’unu da geçici işte çalıştığı için işsiz kalanların oluşturduğu belirtildi. Kasım 2010 döneminde resmi işsizlerin yüzde 15.1’ini işten çıkartılanlar, yüzde 17.4’ünü ise kendi isteğiyle işten ayrılanlar oluşturdu. İşyerini kapatan 200 bin kişinin ise henüz iş bulamadığının

belirtildiği raporda, öğrenimine devam eden veya yeni mezun işsizlerin sayısının ise 304 bin düzeyinde olduğu ifade edildi.

Tarım çalışanlarının sayısı 5 yıl öncesine döndü Raporda tarım sektöründe çalışanların

Çankaya Belde A.Ş.

işçileri haklarını arıyor Çankaya Belediyesi’nin iştiraki olan Çankaya Belde A.Ş.’de çalışan Sosyal-İş üyesi işçiler, Toplu İş Sözleşmesinin imzalanmamasından dolayı Çankaya Belediyesi’ni protesto ederek, üretimden gelen gücümüzü kullanırız dediler. Çankaya Belediyesi’nin iştiraki olan Çankaya Belde A.Ş.’de çalışan Sosyal-İş üyesi işçiler, yaklaşık bir yıldır patronun ayak oyunlarıyla bir türlü imzalanmayan Toplu İş Sözleşmesinden dolayı mağdur. Çankaya Belde A.Ş.’de çalışan işçiler yasal hak ve alacaklarının ödenmemesi ve yaşadıkları sorunlara karşı, Çankaya Belediyesi’ni son kez uyardı. Belediye işçileri ‘toplumcu belediyecilik’ söylemlerini dilinden düşürmeyen CHP’li Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık ve yetkililere kırmızı kart çıkararak bir sonraki eylemin iş

bırakma olacağını duyurdular. Yeni Demokratik Sendikal Birlik (YDSB), DHF faaliyetçileri, çeşitli sendika, meslek ve kitle örgütlerinin de destek verdiği bir eylem gerçekleştiren Belde A.Ş. işçileri, Çankaya Belediye Başkanlığı’na yürüdü. “Artık yeter, toplu iş sözleşmesi hakkımızı istiyoruz” ve “Sendika hakkımız engellenemez” pankartları açan işçiler, “Yaşasın haklı mücadelemiz”, “Belde işçisi kazanacak”, “Zafer direnen emekçinin olacak” sloganlarını attı. İşçiler, Çankaya Belde A.Ş. Ge-

nel Müdürü Serdar Karaduman’ı da istifaya davet ettiler.

Sorunlar devam ediyor Çankaya Belediyesi önünde işçiler adına açıklama yapan Sosyal-İş Sendikası Toplu İş Sözleşmesi Dairesi Başkanı Engin Sezgin, Çankaya Belde A.Ş. yönetiminin 2010 yılı başından itibaren toplu iş sözleşmesinden doğan hakların işçilere ödenmediğini belirtti. Belde A.Ş. yönetiminin 12 Eylül yasalarının arkasına sığınarak, toplu iş sözleşmesini geciktirmeye çalıştığını söyleyen Sez-


8-9_Layout 2 2/28/11 10:52 AM Page 2

emek

1-10 MART 2011 Halkın Günlüğü

büyüyor! yüzbinlerce emekçi, işsizlik girdabından kaçarak, yine çaresizliklerine yani tarım alanına, kırsal kesime dönüş yapmıştır. Bu geniş kesimleri işsizlik verileri içinde değerlendirmek mümkündür.” Son 3 yıllık dönemde umudu olmayan işsizlerin sayısı diğer nedenlerle birlikte işsiz sayılmayanlarla 367 bin kişi arttı. Bu kişiler işsiz sayılmadıkları için işsizlik verilerine dâhil olmadı. Kayıt dışı çalışanların sayısı 755 bin kişilik artış gösterdi. Eksik ve yetersiz istihdam edilenlerin sayısı ise kriz öncesinin 400 bin üzerinde. Geçici işlerde çalışanların sayısı da kriz öncesi döneme göre 131 bin kişi arttı.

sayısının artığı belirten şu ifadeler yer aldı; “İşsizlik verilerinin düşük görünmesinin nedenlerinden biri de, çaresizlik nedeniyle kentten kırsal alana işgücündeki kaymadır. Haziran 2010 döneminde de bu durum kendini göstermektedir. Bu dönem için Tarımda istihdam edilenlerin sayısı 6 milyon 233 bin ile son 5 yılın rekorunu kırmıştır. Kırsal kesimde gelir kaybı yaşadığı için kentlere yönelen

Raporun sonuç bölümünde, işsizlikle mücadele konusunda hükümetin çizdiği tabloya karşın, işsizlik oranlarının korkutucu düzeylerde seyretmeye devam ettiğine dikkat çekilerek, iş bulanların güvencesiz, esnek ve kuralsız kötü çalışma koşullarına razı hale geldiklerine işaret edildi. Rapora göre; “Çalışma koşullarının giderek ağırlaşması, düzenli bir gelir getiren, güvenceli işlerde yaşanan azalış, yaygınlaşan taşeron uygulamaları ve düşük ücretler nedeni ile çalışma yaşamı bir cehenneme dönüştü. Yüksek okul mezunu 479 bin işsiz Türkiye’nin en büyük ayıbı durumunda. Kişiler eğitim süreçlerine harcadıkları uzun sürelerin ve maliyetlerin karşılığına alacak işler bulamıyorlar. Bu eğitim sisteminin iflası anlamına geliyor.” Bu koşullar altında yaşanan iş kazaları ve cinayetlerin, artık bir gerçeğin gizlenemeyecek düzeylere ulaştığını gösterdiğinin ifade edildiği raporda, “Ne yazık ki, torba yasa ile birlikte, kuralsızlık, güvencesizlik ve taşeronlaşma daha da yaygınlaşacaktır” denildi.

gin, hak ihlalinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca da tespit edildiğini ve şirketin idari para cezasına çarptırıldığını açıkladı. İşçiler üzerinde işten atma, sendikadan istifa ve istek dışı tayin ve atama gibi baskı, zorlama ve keyfi girişimlerle psikolojik saldırıların sürdüğünü sözlerine ekleyen Sezgin, CHP bürokratları ile Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık’ın da tüm çağrılara kulaklarını tıkadığını ifade etti.

Serdar Karaduman ve diğer yönetim kurulu üyelerini istifaya davet eden Sezgin, “Çankaya Belde A.Ş. sendikamızla toplu iş sözleşmesi masasına oturmalıdır. 1 yılı aşkın süredir ödenmeyen haklar derhal ödenmeli, çalışma barışı sağlanmalıdır. Sesimizi duyurabileceğimiz her yer artık bizim için eylem alanı olacaktır. Mart ayı içinde üyelerimiz kendi özgür ve hür iradeleriyle iş bırakacak, üretimden gelen güçlerini kullanacaktır” dedi.

Üretimden gelen güçlerini kullanacaklar

Çankaya Belde A.Ş. yöneticilerine kırmızı kart çıkaran işçiler sorunlar çözülene kadar eylemlerin süreceği vurgusunu yaparak, eylemi sonlandırdı.

Çankaya Belde A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı

09

Numune’de direniş devam ediyor Adana Numune Hastanesi’nde sözleşme süreleri dolan ve taşeron şirket tarafından ‘Geçmişe dönük tüm haklarımdan vazgeçiyorum’ yazılı kağıdı imzalamayan işçiler, ihaleyi alan yeni şirket tarafından işe alınmamıştı. ‘Geçmişe dönük tüm haklarımdan vazgeçiyorum’ yazılı kağıtları imzalamadığı için işlerini kaybeden işçiler Adana Numune Hastanesi önünde Dev Sağlık-İş öncülüğünde 4 Ocak günü direnişe başlamışlardı. Adana Numune Hastanesi’nde işten çıkarılan 107 işçinin 21’i Adana Numune Hastanesi bahçesinde 4 Ocak’tan bu yana işlerine geri dönmek için direnişe devam ediyor.

Direnişteki işçilerin,direnişin 50. gününde dayanışma etkinliği gerçekleştirdi Adana’daki ve diğer illerdeki emekçilerin de katılımıyla gerçekleşen etkinlikte Dev Sağlık-İş genel başkanı Arzu Çerkezoğlu’da sabahlayanların arasındaydı. Etkinlikte konuşma yapan Dev Sağlık-İş Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, taşeron sistemine

karşı yıllardır çeşitli hastanelerde mücadele yürüttüklerini ve bu mücadelenin hep birlikte el ele vererek başarıya ulaşacağını söyledi. Taşeron sağlık işçileri yağan yağmura inat halaylar çekerek, türküler söyleyerek direnişi, işlerine geri dönene kadar sürdüreceklerini gösterdiler. Çukurova Dev Sağlık-İş Şube Başkanı Mustafa Hotlar, direnişteki işçilerin morallerinin çok yüksek olduğunu ve işe geri dönene kadar mücadele edeceklerini belirtti. Hotlar, 2 hafta önce valiliğe gerçekleştirdikleri yürüyüş sonrasında Adana Valiliği bünyesinde taşeron şirketin işçilere zorla imzalattığı belgelerle ilgili bir komisyon oluşturulduğunu belirtti. Hotlar, otomasyon, güvenlik ve yemekhane bölümünden toplam 107 işçinin işten çıkarıldığını; ancak direnişe katılan işçilerin ağırlıklı olarak otomasyon bölümünde olduğunu söyledi. Hotlar, direnişin başlamasıyla taşeron şirketin temizlik bölümündeki işçileri işten çıkaramadığını ifade etti.

Eğitim-Sen: Bizleri yıldıramayacaksınız Eğitim-Sen Diyarbakır Şubesi Kadın Sekreteri Adile Gülçiçek 15 Mayıs 2010 tarihinde Amed’te yapılan bir açıklamaya katıldığı gerekçesiyle Emniyet Müdürlüğünün ihbarı üzerine İl Disiplin Kurulu’nun 3 şerhe karşı 3 onay oyu ile soruşturmalık oldu. Gülçiçek hakkındaki soruşturma, görevden men edilmesi talebiyle yürütülüyor. Gülçiçek’e destek amacı ile 24 Şubat’ta bir araya gelen, KESK Diyarbakır Kadın Komisyonu, ESP, DHF, TKP, Partizan üyeleri Ofis AZC Plaza önünde eylem yaptı. Eyleme, BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, BDP MYK üyesi Meral Danış Beştaş ve BDP Diyarbakır İl Başkanı Mehmet Ali Aydın’da katıldı. KESK Diyarbakır Kadın Komisyonu adına konuşan Atayi Demir, “Bir taraftan Ortadoğu’da gelişen halk isyanlarında devlet yöneticilerine demokratikleşme ve insan hakları dersi veren AKP hükümeti; öte taraftan kendi ülkesinde haklarını kullanmaya çalışan bütün muhalif kesimlere idari ve adli cezalarla her türlü hak gasplarını reva görmektedir” dedi.

turmayı yürüten müfettişlere soruyoruz: Siz karar veremiyorsanız neden bu işi yürütüyorsunuz? 6 bin 800 üyesi olan bir sendikanın kadın sekreterinin demokrasi ve barış talebi içeren bir basın açıklamasına katılması sizleri neden rahatsız etmektedir? Bugün dünyanın birçok ülkesinde memurların siyaset yapma hakkı kabul edilirken siz neden hala memurların bir siyasi partinin basın açıklamasına katılmasından korkmaktasınız? Bununla beraber ilçemiz Çermik’te görev yapan Ela Kiçik adlı üyemiz de gözaltında bulunmaktadır” dedi. Atayi Demir konuşmasına, “Cezalar, sürgünler, tutuklamalar haklı mücadelemizin önünde engel olamayacak. Bizleri sindirebileceklerine inanlara bir hatırlatmada bulunmak isteriz ki daha önce genelkurmayın sendikamızın kapatılması emri karşısında hazır ola geçenlerin politikaları nasıl geri tepti ise bu kararlar da onurlu mücadelemizle boşa çıkarılacaktır” dedi.

Ela Kiçik Gözaltında

Demir, Adile Gülçiçek hakkında Ankara’ya gönderilen “görevden alınması” talebinin derhal geri çekilmesini istedi.

Eğitim-Sen Diyarbakır Şubesi Kadın Sekreteri görevden men edilmesi talebi Ankara’ya iletildiğini söyleyen Demir, “Soruş-

BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak ve KESK Genel Sekreteri Kasım Birtek’te kısa bir konuşma yaptı.


10-11_Layout 2 2/28/11 3:24 PM Page 1

1-10 MART 2011 Halkın Günlüğü

Madenlerde sadece emek değil ömür de sömürülüyor

Yaşları 12’den başlayan çocuk işçiler Zonguldak’ta maden ocaklarında her gün saatlerce kazma sallıyor, kömür taşıyor, ömürlerini satıyor, ve bu göz ardı ediliyor. Sömürülen işçilerin Zonguldak’ta da yaşı yok! Sömürünün sınırsız ve pervasızca süre gittiği ve hergün biraz daha azgınlaştığı dışarıdan bakanların değil, bizzat yaşayanların teleffuz ettiği bir

gerçeklik. Sadece olay ve olguları veya diğer bir deyişle toplumsal yaşamı objektif bir gözle irdelendiğinde o gerçeklik tüm çıplaklığıyla görülecektir.

Sömürü koşullarının en ağır olduğu sektörlerin başında maden gelir. Orada sadece emek değil ömür de sömürülür. Bir gece ya da sabah indiğinizde yerin altına geri çıkma garantiniz yoktur. Canlı olarak çıkmaktan bahsetmiyoruz. Cansız bedeniniz de yerin altından çıkmayabilir. Ne de olsa “kader”. Ama kader neden hep olumlu bir yaşamda tecelli etmiyor da hep olum-

Kazma ve kürekleriyle

Ocakta bir ayak vardı, yüzde yetmiş meyillidir o. Kömürü çıkartmak için ilk önce delik deliyoruz. O deliğin peşine 1-1.5m dinamit koyuyoruz, patlattığında da kömür gevşiyor. Oranın arkası boşmuş, biz buna “degaj” diyoruz. Birden bire patlama olunca bağlar göçtü. Bağlar göçünce vallaha ilk aklıma gelen öldüm dedim.

Kadir Tuncer Maden emeklisi

Geniş bir şekilde ele almayı düşündüğümüz maden işçileriyle ilgili dosya çalışmamızı hazırlamak için Zonguldak’ta bulunan yazıişleri müdürümüz Hıdır Gürz gözaltına alındı ve tutuklandı, dosyayla ilgili materyallere el konuldu. Dolayısıyla dosya çalışmamız şimdilik yarım kaldı. İlerki süreçte planladığımız gibi maden işçilerinin iş koşullarını ve yaşamını konu alan bir dosya yayınlayacağız. Bu sayımızda ve önümüzdeki sayı maden işçileriyle yaptığımız ropörtajlara yer veriyoruz

Acı güç doğuruyor, birleştiriyor fKendinizi tanıtır mısınız bize? Adım Kadir Tuncer. 1949 Zonguldak doğumluyum. 18 yıl madenlerde çalıştım, şu anda maden emeklisiyim. Yaşadıklarımı, insanların yaşadıklarını yazıya döküyorum şu anda. Derdimizi anlatmak için yazarlık yapıyoruz. Daha doğrusu sınıfın derdini anlatmak için yazarlık yapıyoruz. Bildiklerimizi gelecek kuşaklara aktarmaya çalışıyoruz.

fPeki maden işçisiyken kadrolu mu çalışıyordunuz? Hangi statüde çalışıyordunuz? Bizim dönemimizde bir defa ocağa iş başı yaptığın zaman zorunlu olarak sendika üyesi oluyordunuz, doğrudan sendika üyesi oluyordunuz ve o zaman sözleşmeli personel yoktu. Onlar hep 90’dan sonra geldiler, 80’den sonra gelmeye başladı. Daimi işçiydim kendim. Çalışma koşullarımızın bugünkünden pek bir farkı yoktu yani. Zaman zaman 6 saat çalışıyorduk, bazen göçük durumlarında işin tehlikeli dönemi 10 saat 12 saat ocakta kaldığımız zamanlar oluyordu.

fO zamanlar aldığınız ücret kendinizi, evinizi geçindirmekte size yetiyor muydu? Şöyle söyleyeyim, 1990’da grev başladı. Büyük yürüyüş esnasında ben çalışırken 430 lira aylık

alıyordum. Bir emekli, dul, yetim aylığı hemen hemen 600 liranın üzerindeydi. Yani bizim aldığımız aylık o dönem emekli aylığının çok çok altındaydı. Yaşam koşullarında hiçbir zaman bizim ücretler düzelmedi. Her zaman hep düşük kalmıştır. Şu anda da aynı.

fMadende günlük çalışma koşullarınız nasıldı? Şartlarınız nasıldı? İşçi sağlığı iş güvenliği diye bir tüzük var. Bu tüzüğe kesinlikle uyulmuyordu. Örneğin çalıştığımız yerlerde su olduğu zaman, suyun olduğu yerlerde yerden kabarcıklar çıkardı, metan gazıdır bu. Sorduğumuzda mühendislere, başımızdaki amirlere çok düşük derecede derlerdi. İlk başta korktuk ama sonra zamanla herkes gibi biz de alıştık. Toz vardı mesela, “ayak” dediğimiz kömürün çıkartıldığı yerlerde su fıskiyelerinin olması lazım. Su fıskiyeleri yoktu. Tozdan burun deliklerimiz her saatte bir tıkanırdı, nefes alamaz duruma kadar gelirdi. Havasızlık vardı. Çıplak çalışırdık. Altımızdaki pantolonu çıkarır, üstümüzdeki gömleği çıkarır çıplak çalışırdık. Çünkü aşırı bir

sıcak vardı ve hava azdı. O koşullarda çalıştık.

Demokratik haklarımızı kullandırmıyorlar fÖzellikle son dönemde artan grizu patlamaları, iş güvenliği noktasında yaşanan sorunlar ve taşeronlaştırma noktasında ne söylersiniz? Şimdi Gelik’deki Karadon’da en son patlayan grizuya baktığımız zaman burada kişinin can güvenliği ile ilgili alınacak tedbirler maliyeti artırıyor. Bir defa işverenlik mantığı bu. Çünkü insan ölüsü, insan canı, orayı yenilemek için alacağı makinalardan, tesisattan çok daha ucuza geliyor. Can güvenliği yok. Şimdi can güvenliği sağlanmaz mı, sağlanır. Şimdi ocakta, diyelim ki çok acil tehlikeli bir durum var, biz bu aciliyeti işçiler olarak hissettik. Hissettik ama mühendisimizin veya şefimizin haberi olmadan işyerini terk etme inisiyatifimiz yok. Yani gideceğiz, şefe haber vereceğiz, şef mühendise haber verecek, mühendis bölge müdürüne haber verecek, gelip ölçüm yapacaklar… Böyle bir hakkımız yok. Şimdi bu yüz-


10-11_Layout 2 2/28/11 3:24 PM Page 2

maden işçileri röportaj suzluğa karar veriyor. Yoksa küçük dağları yaratanlar, büyük dağların mülkiyetini mi aldılar yaratıcılarından? Çocuk işçiler ocakta kömür çıkarıyor, yüklüyor ve bunları kaçak madenlerde çalıştıkları için her türlü teknolojik donanımdan mahrum kendi güçleriyle makaraları çalıştırarak dışarıya taşıyorlar. Ayrıca hiçbir sosyal hakları da yok. Düşük ücretlerle ve yasal olmayan bir şekilde çalıştırılıyorlar. İş güvenliği ve işçi sağlığı yasaları yaşları dolayısıyla çocuk işçileri

kapsamıyor. Fakat çocuk işçi çalıştırmayı yasaklayan, takip eden ve soruşturan bir kurum da yok. Seviyor musunuz burada çalışmayı? Babanızın bir işi olsun ister miydiniz? Evet. Okula gitmek ister miydiniz? İsterdik. Okula gitmek, oyun oynamak isterdik. Bu çıplaklık madende ağır koşullar altında, başka bir deyişle ölümle yaşam arasındaki ince çizgide

her gün ne zaman ölümün kendisini bulacağını düşünerek çalışılmakta. En küçük demokratik haklarını kullanmaktan yoksun maden işçileri. “Kader” diye ifade edilen ya da “güzel ölümlere” açılan yolda her gün biraz daha uzaklaşarak yaşadıkları dünyadan, tarihin akışına yön verecekleri mezarları kazıyorlar yerin altında. Aslında sözün bittiği yerden başlamak gerekiyor. İşçilerin, köylülerin, emekçilerin, söze başladığı yerden...

umudu getirecekler fSiz çalıştığınız yerde herhangi bir grizu patlamasına tanıklık ettiniz mi?

den diyoruz ki; bir grizu patladığında suçu işçilere atıyorlar, genellikle öyle yapıyorlar, ihmalkarlık diyorlar veya mühendisin hatası diyorlar. Biz hiçbir zaman çalıştığımız süre içerisinde öyle bakmadık arkadaşlarımızla beraber. Dedik ki bu, demokratik hak ve özgürlüklerimizin kısıtlanmasından kaynaklanan bir şeydir. Nedir bu? Ben tehlikeli gördüğüm anda (orda çalışan benim çünkü, benim deneyimim var), göçük, grizu gibi şeylerde veya su baskınlarında, o tehlikeyi gördüğüm zaman orada çalışanlar olarak bulunduğumuz yeri terk etme hakkına sahip olmalıyız. Veyahut ölümcül kazalarda, daha doğrusu ölümcül iş cinayetlerinde dışarıya çıktığımız zaman biz bunu protesto etmeliyiz, alanlara, meydanlara çıkmalıyız. Çünkü demokratik hak ve özgürlükler mücadelesi, yani var olan hatta şimdi kullanılan, birilerinin tepe tepe kullandığı demokratik hak ve özgürlükler hep alanlarda alınmıştır. Ama yasak. Diyor ki bu hakkını aramak için valiliğe gideceksin, izin alacaksın. Şimdi ocakta böyle bir tehli-

keyle karşılaştık, dışarı çıktık. Bunu halka duyurmak istiyoruz veyahut arkadaşlarımız grizuda öldü, halka duyurmak istiyoruz. Günlerden cumartesi veyahut pazar veyahut saat beşten sonra. Biz şimdi valiyi mi arayacağız? Sokağa çıkmak zaten bizim doğal hakkımız, bu kısıtlanıyor. Bunu nereden çıkartıyoruz? 92’de 263 kardeşimiz Kozlu’da, Kozlu grizusunda can verdi. Bunların ilk başta cenazeleri 120 kişi çıktı ama geri kalan 150 kişi üzeriden duvar ördüler. Bütün havalandırmaları kapattılar ve beş yılda bu cenazeler alındı. Patlamanın ikinci günü maden işçisi içerisindeki arkadaşlarımız veya sosyalist işçi önderi olan maden işçisi arkadaşlarımız bildiri dağıtırken Kozlu’da, polis tarafından darp edilerek gözaltına alındı. İş hadleri fesh ediliyordu, son anda durduruldu ama her birisi bir tarafa dağıtıldı. Yani demokratik hak ve özgürlükler konusunda maden işçisi tüm Türkiye’deki işçi hareketleri gibi çok baskı altında. Kullanamıyor özgürlüğünü.

Ben göçükte kaldım, 2 saat göçükte kaldım. Ocakta bir ayak vardı, yüzde yetmiş meyillidir o. Kömürü çıkartmak için ilk önce delik deliyoruz. O deliğin peşine 1-1.5m dinamit koyuyoruz, patlattığında da kömür gevşiyor. Oranın arkası boşmuş, biz buna “degaj” diyoruz. Birden bire patlama olunca bağlar göçtü. Bağlar göçünce vallaha ilk aklıma gelen öldüm dedim. Yani kafanın lambalık gitmiş, lambalar gitmiş, bir tarafa savrulup gidiyorsun bu grizu patlaması gibi değil. Bağlar çökünce göçük altında kalıyorsun. Tabii yığıntı toprak altında bir ben kalmadım. Orası göçünce ben göçüğün 2 metre altında kaldım. 5 metre aşağıya kadar ön tarafımız kapanmış. Bir arkadaşın bacağı koptu. Yukardan aşağı gelen blok taş, ustanın ayağını kaptı. 2 saat sonra kurtardılar bizi. Tabii ölümle yaşam arasında gidip gelme gibi bir olay. Yani şöyle düşünün, ana rahminde bir bebeksiniz veya canlı canlı mezara gömüldünüz. Ama hangi kaza olursa olsun maden ocağında, yaralanma da olsa bir madencinin aklına ilk gelen şey ölümdür. Niye kan kaybı sürüyor. Çünkü birçok arkadaşımız maden kazalarında kan kaybından dolayı ölmüştür. Baca ağzının hemen dışında veya ocağınızın içerisinde ona acil müdahale edecek sıhhiye var ama diyelim ki bacağınız koptu sizin. Buradasınız veya kent merkezinde veya mahallenizde bir bacak kopması olayında, insanlar hemen apar topar bir araca bindirip en geç yarım saat içerisinde sizi bir hastaneye yetiştirebilirler. Ama maden ocağında bir kere bir arkadaşımızı 2 saatte çıkardık çünkü yukarıdan aşağıya ip yollayıp beline bağlıyorsunuz, o başka bir arkadaşın kucağına oturuyor, iple beraber sarkıtıyorsunuz… Yani o çalışılan yerden aşağıya inmesi çok zor.

fŞu anda TTK bünyesinde kaç işçinin çalıştığını biliyor musunuz? Şu anda 11.000 işçi çalışıyor. TTK’nın geleceği olarak da TTK hiçbir zaman kapatılamaz çünkü devlete kömür lazım, Zonguldak’taki kömür bu. TTK kapatılacak diye söylenti yayıldı. Aslında bu bir korku salmaktır. Yani insanları ölüme şartlandırıp, sıtmaya razı etmektir. Mademki TTK kapatılacaktı Kozlu’da, Karaman’da, Girit’te 1000 metrelik kuyular vuruldu. Madem buradan kömür çıkmayacak veya buralar kapanacak deniyordu

1990 başlarından beri, bu kuyular neden vuruldu? Biliyoruz ki bu insanları var olan koşullarına ikna etmeye yarıyor. Burada kömür kesinlikle çıkacak, fakat işçi sayısı TTK’da düşmesine rağmen özel ocaklarda, özel işletmelerde gittikçe yükseliyor. Bugün TTK’daki işçi sayısı 11.000 civarında, kiralık işletmelerin olduğu özel ocaklarda ise 45005000 civarında insan çalışıyor.

Yerin altına inince kardeşlik başlar fBildiğiniz gibi her bir grizu patlamasında onlarca işçi yaşamını yitiriyor. Yaşanan her ölüm sonrasında yetkililerden “kader”, “güzel öldüler” gibi açıklamalar geliyor. Siz bu açıklamalar hakkında neler düşünüyorsunuz? İşçilerin kaderden ya da güzel öldüklerini düşünüyor musunuz? Orada sürekli söylenen bir şeyler vardı. Bizim geçmişten de bildiğimiz, şimdi bakanın da dediği gibi “güzel ölümler”di, Başbakan’ın dediği gibi “kader”inden de önce “maden işçisinin kaderidir” diye. Biz de yıllardan beri şöyle derdik; yahut Başbakan, yetkililer, yani bu ülkeyi yönetenler, madem bu kader; siz de son model araçlarda, otomobillerde, uçaklarda dünya turuna çıkıp gezeceğinize çok demode olmuş bir uçakla gezin, bir havalanın bakalım da kader mi yoksa kader değil mi başınıza gelecek olanlar? Bizim onlara kısa cevabımız bu oluyor.

fMaden işçilerinin yer altındaki dünyası nasıl? Eskiden hasımlık vardı insanlar kan davalılardı. Maden ocağı öyle bir şey ki, şimdi Zonguldak’ın geçmişine baktığımız zaman, Anadolu’nun kültür okyanusu. Osmanlı Devleti’nde var olan 22 etnik kimliğin burada yan yana çalışması var. Herkes karşısındakinin etnik kimliğine, dini inancına saygılı. Bütün o dışarıdaki tartışmalar, hatta kan davaları biter, yerin altına inince kardeşlik başlar. Çünkü sizin istediğiniz kadar aşiretiniz kalabalık olsun, akrabalarınız kalabalık olsun, sizin canınız bana emanet, benim canım da size emanet. Orada her şey biter, orada kardeşlik duygusu vardır. Ocaktan çıkılır tekrar hasımlık, hısımlık, kan davaları devam eder. Çok farklıdır maden ocağı herkesi zorunlu kardeş yapar. Acı güç doğuruyor orada bir birlik beraberlik vardır orada.


12-13_Layout 2 2/28/11 3:03 PM Page 1

1-10 MART 2011 Halkın Günlüğü

Manifestonun maskesi düştü! Y Hakim sınıfların gazetemize ve DHF’ye yönelik gerici saldırıları devrimci-demokratik güçlerin kitlesel eylemleriyle protesto edilerek, hakim sınıfların, gerçekleştirdikleri saldırı vasıtasıyla yaratmaya çalıştığı “moralsizlik”, “dağılma” güçlü bir devrimci iradeyle karşılandı. Yeni demokrasi güçleri, dost güçlerle birlikte onlarca ilde gerçekleştirdikleri eylemlerle kararlılıklarını ilan etti ve gerici saldırıların örgütlü halk gerçekliği karşısında hükmü olmadığını haykırdı.

NBKP(M) yeni eylemlere başlıyor SAYFA 16 WikiLeaks’lerin Amerika’yı aklama serüveni

Köylülük ve talana dönüştürülen üretim

18

11

113 maddelik torba yasa kimi koruyor

08

Halkın Günlüğü 10-20 Ocak 2011 Sayı: 1 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

GÜNCEL 2-7

Demokratik özerklik ve MGK toplantısı

YENİ DEMOKRASİ BAYRAĞI HALKIN GÜNLÜĞÜ’NDE

Uzunca bir dönem, DTK ve BDP tarafından çalışması yapılan Demokratik Özerklik projesi kapsamında başlatılan iki dilli yaşam kampanyasına MGK’dan yanıt gecikmedi. Devlet erkanı yaptığı toplantıyla bir kez daha resmi dili olan faşizmde karar kıldı. BDP ve DTK ise bu çalışmalarının meşru ve yasal bir zemini olduğunu vurgulayarak, çalışmalarına devam edeceklerini duyurdular.

Yeni Demokrasi’den Devrimci Demokrasi’ye uzanan tarihsel sürecin yarattığı mirasın üzerinden kendini var eden Halkın Günlüğü, bu bayrağın temsilcisi ve taşıyıcısıdır

Orantısız güç ya da aşırı demokrasi

Yeni Demokrasi mücadelesinde uzun yılları bulan basın-yayın faaliyetiyle ülkemiz emekçilerinin bir kürsüsü olma misyonu ile hareket eden Devrimci Demokrasi, üzerinden yükseldiği devrimci değerleri kendisine rehber edinerek yarına uzanacak olan devrim ve demokrasi mücadelesine gücü oranında katkı sunmuştur. Yeni demokrasi mücadelesinin ve genel olarak dünya, özelde de ülkemiz proletaryasının, halkların ve ezilen ulusların kürsüsü olan Devrimci Demokrasi, 2011 yılı itibariyle yoluna Halkın Günlüğü ile devam ediyor. Demokrasi ve özgürlük yalanları ile kendi gerici iktidarlarını sağlama almaya çalışan, emekçi kitleler tarafından özlemi duyulan demokrasi olgusunu

YORUM-SÖYLEŞİ SAYFA 15

NATO nükleer silahlara karşı mı? NATO toplantısı ile birlikte Füze kalkanı projesi yaşama geçirilmeye başladı. NATO Genel Sekreteri Anders Fogh Rasmussen’in açıkladığı 38 maddeden oluşan 11 sayfalık belgede geçen “NATO nükleer silahlara karşıdır; ancak dünyada nükleer silahlar bulunduğu sürece NATO nükleer bir güç olarak kalmaya devam edecektir” ifadesiyle nükleer silahlanmaya “karşı” olunduğu belirtiliyor! Peki bu silahları kim üretiyor?

manipüle ederek buradan nemalanmaya çalışan her türlü burjuva-feodal akıma karşı, rotasını sınıf mücadelesinin belirlediği bir yayıncılık anlayışı ile yola çıkan Halkın Günlüğü, gücünü halktan, kaynağını sınıf mücadelesinden alır. Halkın Günlüğü her türden gericiliğe karşı aktif mücadele yürütür ve mücadele yürütenlerin sesi olma misyonuyla hareket eder. Egemen sınıfların gerici iktidarlarının halkın üzerindeki baskı ve sindirme politikalarına karşı halkın yanında saf tutar. Ülkemiz halklarını, emekçilerini, işçilerini, köylülerini, bağımsızlık, halk demokrasisi, sosyalizm ve komünizm mücadelesinde taraf olmaya çağırır ve bu uğurda yürütülen mücadeleye, olanakları ölçüsünde omuz verir.

Asgari ücret mi, azami açlık mı?

DOSYA GGGGGGG

GÜNCEL 4-5

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

BU SAYIMIZDA İSMAİL BEŞİKÇİ VE EMEP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ENDER İMREK’İN GÖRÜŞLERİNE YER VERİYORUZ

SAYFA 9

Kürt ulusal sorunu

İmha, inkar ve asimilasyon politikalarına maruz kalan Kürt ulusal sorunu, on yılları bulan bir mücadele sonucunda bir çok “uç” noktası ile beraber tartışılırken, aydınlar, yazarlar, siyasi kurumlar ve konunun muhattapları soruna nasıl yaklaşıyorlar? Dizi şeklinde yayınlayacağımız dosyamızda, her sayımızda farklı görüşleri okurlarımızla buluştururken güncel olarak kamuoyunda tartışılmaya devam eden konuya kendi bakış açımızla katkı sunmaya çalışacağız. 20-21-22’de

Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez!

Geçen sayımızda, Ahmedinejad’ı ziyaret eden Abdullah Gül’ün mülakatı üzerine bir yorumda bulunmuştuk. Pek “sayın” Gül, Orta-doğudaki gelişmeleri ‘Demokrasi Manifestosu’ olarak gördüklerini beyan etmişlerdi. Biz de bu deklarasyonun mahiyetini kaba hatlarıyla ifşa etmeye çalışmıştık. “Kerametin” ifade edilen kelimelerde olmadığını, ifade edenin sınıf niteliğinde olduğunu aktarmıştık.

Velhasıl, “özgürlükler” düşkünü “reis-i cumhurumuz”, eskiyen FukayamacıNegrici tarih anlayışı yerine “bahşettiği” MANİFESTO, ülke sınırları içerisinde yürürlüğe girmiş durumdadır. Gazetemiz Halkın Günlüğü, Demokratik Haklar Federasyonu ve bileşen kurumlarına, 7 ilde eş zamanlı operasyon gerçekleştirildi. Sabah saatlerinde başlayan, polisiye filmleri aratmayan baskınlar, neyi hedeflemektedir? Hâkim sınıflar neden, meşru-demokratik alan çalışmalarına müdahale etmekte, düzmece iddialarla onlarca insanı gözaltına almaktadır?

maktadırlar. Sadece T.C tarihi incelendiğinde dahi bu kavramların burjuvafeodallerin dillerinden düşmediği görülmektedir. Peki, sömürücülerin bu demokrasi aşkı neden kaynaklanıyor?

Sömürücüler için demokrasi, ezilenlerin aldatılması, bilincinin bulandırılması ve düzenlerinin yedeği haline getirilmesi demektir. Başka bir kıymeti yoktur. Demokrasi aldatmacasının yetmediği noktada ise baskı ve sindirme araçları devreye girer. Yumurta atmayı demokratik hak olarak tescilleyen burjuvafeodal zihniyetin temel gayesi budur. Sömürü düzenini fazla rahatsız etmeyecek, dahası dünya kamuoyu karşısında “katılımcı”, “demokratik”, “özgürlükçü” olarak tanıtacak böylesi küçük ‘yaramazlıklar’ sömürücüler açısından iyidir. Hakim sınıflar, belirledikleri kriterlerin dışına çıkarak düzenlerini alt etmeye kilitlenen bir mücadele karşısında söz konusu eylemin sahiplerini yok etmeyi kendilerine görev sayarlar. “Demokra-

tik yumurta atma hakkı”, ezilenlere verilen böylesi bir ince ayardır. Gözdağıdır. “Bahşettiğim sınırların dışına çıkmayın” uyarısıdır. Meşru-demokratik mücadele hattını törpüleyerek kitle eylemlerini düzen içerisine hapsetme yolunda atılan yeni adımlardan bir tanesidir. Bu “demokratik hakkın” kullanılmasına toptan karşı olduğumuz anlaşılmasın. Kimi zaman yumurta atmak bir protesto türü olarak kullanılabilir. Fakat yeri geldiğinde taşın da, sopanın da, molotofun ve benzerlerinin de meşru ve ‘demokratik bir protesto hakkı’ olduğu kesinlikle unutulmamalıdır. Bizim karşı çıktığımız, çıkacağımız yön budur. Eylemlerde kullanacağımız araçlarda hakim sınıfların icazetine göre değil mücadelenin ihtiyaçlarına göre hareket ederiz. Bizim meşru-demokratik eylem anlayışımız budur. Ve bundan hiçbir şekilde taviz vermeyiz. Örneğin emperyalistler, ülkemizde, IMF ve Dünya Bankası’nın toplantılarını düzenledikleri 6-7 Ekim 2009 tarihlerinde,

Daha birkaç hafta önce yumurta atan öğrencilere ilişkin ‘demokratik protesto hakkı’ ibaresinde bulunan egemenler, Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın siyasal iktidarının niteliğinden bağımsız olmayarak, Cumhuriyet öncesi ve sonrası, meşru-demokratik düzlemde faaliyet yürüten, siyasal, mesleki, akademik, ekonomik, ekolojik vb kurumlara yönelik sistematik olarak saldırmıştır. Kısada olsa vurgulamakta fayda vardır ki, ister burjuva demokratik, ister ise faşist devlet aygıtı olsun, saldırılar özünü korumakla birlikte, her gerici iktidarda ivmelenir ya da geriler ama bir fiil devam eder. Bu sınıf mücadelesinin doğası gereğidir. Yeri gelmişken hakim sınıfların “demokratik protesto hakkına” değinmeden geçmeyelim. Yumurta atmayı demokratik hak olarak tescilleyen burjuva-feodal gericilik son derece sinsi bir saldırıyı devreye sokmaktadır. Ülkemiz hakim sınıfları gerici-faşist yüzlerini perdelemek için onlarca yıldır “demokrasi”, “özgürlük”, “insan hakları” diye bağır-

Egemenlerin, kendi projelerinin önünde engel teşkil edebilecek direnç merkezlerini boşa çıkarmak istemediklerini düşünmek, ham hayal olur. “Terör örgütü” operasyonlarına tabi tutulan, onlarca yıllık mahkumiyetle yargılanan, ölüm tehditleriyle yüz yüze kalan, kaçırılarak işkencelere tabi tutulan yeni demokrasi güçlerine kesilen “ceza”, “adım adım

özgürlükleri geliştiren” hakim sınıfların iktidar anlayışından bağımsız değildir. Ezilen sınıfların en ufak hak taleplerine karşı baskı ve sindirme politikalarıyla cevap verenler, en janjanlı demokratik anayasalara sahip olsa dahi, nitelikleri değişmez. Onlar sömürücüdürler. Sömürücü özü gereği baskıcıdırlar. Yeni demokrasi güçleri, kendilerine

yönelik yapılan saldırıları bu gerçeklik üzerinden görerek, başta kendi taban kitlesi olmak üzere, ezilenlere götürmekle mükelleftir. Ufak bir azınlığın saltanatı, “demokrasi manifestosu” şımarıklığı ile maskesini faşist bir şekilde düşürürken, devrimci komünistler, operasyonların tüm yönelimlerini deşifre etmeden karşı gardın alınamayacağını bilmelidir.


12-13_Layout 2 2/28/11 3:03 PM Page 2

perspektif

! Yaşasın “demokratik” faşizm! devrimci-demokratik güçler tarafından meşru bir mücadele ile karşılanmışlardı. Emperyalistlere uşaklık yapanların vahşi saldırılarına, meşru haklarını kullanarak karşı koyanlar faşizmin zindanlarına kapatılmışlardır. Benzer şekilde polis tarafından kurşunlanan gençlerimize sahip çıkmak için sokaklara çıkan ve devlet terörünü lanetleyen gençlerimiz hapishanelere doldurulmuşlardır. Benzer örnekler ziyadesiyle verilebilir. Burada kastımız “demokratik” faşizmin mantığına işaret etmektir. Onların “demokratik haklarının”, ezilenler açısından ne demek olduğunu anlatmaktır.

Hakim sınıfların her saldırısının mantığı bir ve aynı değildir Hakim sınıflar her zaman ezilen sınıflara karşı saltanatlarını koruma merkezli hareket ederler. Ezilenlerin halk demokrasisi sosyalizm ve komünizm mücadelesi başta olmak üzere, gericilerin iktidar alanlarını gerileten, ilerici güçleri tetikleyen tüm çalışmalara düşmandırlar. Genel olarak sal-

dırıların neden gerçekleşebileceğini söyledikten sonra bir ayraç koymak istiyoruz. Çünkü operasyon diyerek, tüm gerici saldırıları aynılaştırmamak gerekir. Saldırıların hem biçimi hem de muhtevayı kapsayan benzer ve ortak yanları olmakla birlikte, her kuruma yönelik yapılan saldırının kapsamı farklıdır. O yüzden, saldırılara doğru yanıt vermek için, saldırının niteliğinin ne olduğu sorusunu doğru yanıtlamalıyız.

Meşru-demokratik haklar talepli mücadeleye yapılan tüm saldırılar, kurumların çalışmalarını engellemeyi hedeflemezler. Saldırıya uğrayan kurumun niteliğine göre bu durum değişir. Mesela, SDP’ye yönelik yapılan saldırı ve Genel Başkanları Rıdvan Turan’ın hala hapishanede tutulması, birebir SDP’nin gelişimine engel olmak değil, SDP taban kitlesinin, başta Kürt Ulusal devrimci dinamikleri olmak üzere, diğer devrim güçlerine karşı duyduğu sempatinin, eğilim nüvesinin (eğilimin kendisinin değil sadece nüvesinin) önüne geçmektir. Bilinir ki, tarihte silahlı ihtilalci yolu savun-

mayan birçok reformist yapı, devrimci durumun güçlenmesiyle birlikte, siyasal programına rağmen, devrimci cephenin dinamiği (müttefiği demiyoruz dinamiği) olabilir. Hakim sınıflar da bu durumu gayet iyi bildikleri için, SDP’ye yönelik operasyonu, Devrimci Karargah ile ilişkilendirerek gerçekleştirmiştir. Yoksa, devrimci durumun haylice yüksek olduğu koşullarda, reformizmin güçlenmesi, egemenlerin de yararınadır. Arzuladıkları bir durum değil ama yine de onların yararınadır. Gazetemiz Halkın Günlüğü ve DHF’ye yapılan saldırıların özü ise çok başkadır. Yeni demokrasi perspektifiyle meşru-demokratik haklar eksenli mücadeleler, ufku burjuva demokratizmini aşmayan bir çalışma olarak ifadelendirilemez. Bu alanın kendine has problemleri olmakla birlikte, tarihte hiçbir devrim, demokratik haklar mücadelesini yadsıyarak gerçekleşmemiştir. Niteliği farklı olan yeni demokratik iktidar yürüyüşünün her bir halkadaki özü aynıdır. Bahsini ettiğimiz genel doğrularımız, egemen sınıflar tarafından da iyi bilinmektedir. Tüm bunlardan ötürü, yeni demokrasi güçlerine yönelik gerçekleştirilen saldırı, basit bir korkutma, hedef şaşırtma değildir.

Bu operasyonun birden fazla yanı bulunmaktadır. Birincisi, saldırı esasta merkezi faaliyet alanlarını hedeflememektedir. Burada güdülen amaç, yeni demokrasi mücadelesinin yaygınlaşmasını ve derinleşmesini engellemektir. Dikkat edilecek olursa demokratik haklar için mücadele alanında son 3 yılda, (geçtiğimiz hafta yaşanan saldırıyı dışında bırakıyoruz) Adana, Mersin, Ankara, Konya, Malatya, İstanbul ve Sivas’ta gerçekleştirilen saldırılar temel mantığı bu olmuştur. Hakim sınıflar gelişen, güçlenen demokratik haklar mücadelesi dolayımıyla yeni demokrasi yürüyüşünü geriletmeyi hedeflemiştir. Hakim sınıflar, yeni demokrasi güçlerinin kitlelere ulaşmasını, faaliyet alanlarında derinleşmesini ve örgütlülüklerini geliştirmesini doğal olarak istememektedir. Yapılan saldırılar esasta gelişen dinamikleri bastırma amacı gütmüştür, gütmektedir. Son saldırıyla da Çukurova’da gelişmekte

Hakim sınıflar doğası gereği saldırmaktadır, saldıracaktır da. Yarın daha kapsamlı saldırıların karşımıza çıkacağı aşikârdır. Demokratik haklar için mücadele alanında bütün kurumlarımız basılabilir, kapılarına kilit vurulabilir, yüzlerce yoldaşımız tutuklanabilir, dahası katledilebilir. Bunlar uzak ihtimaller değildir. Aksine “demokratik” faşizmin sınırlarına dayanıldığı oranda kaçınılmaz olandır. İşte bu saldırılar altında dahi yıkılmadan, yönünü şaşırmadan hedefe yürümenin en güçlü dayanağı örgütlü bir halk gerçekliğine ulaşmaktır.

Hakim sınıflar saldırıları vasıtasıyla yeni demokrasi güçlerinin kitlelerle olan bağlarını zayıflatmak, kitleleri devrimci bir önderlikten yoksun bırakmak ve halkımızı haklı savaşından alıkoymak istemektedir. Öyleyse yapılması gerekenler çok açık ve net bir şekilde karşımızda durmaktadır. Bizlere düşen görev her alanda yeni demokrasi bayrağını daha fazla yükseltmek ve hakim sınıfların saldırılarını kitle faaliyetlerinde yoğunlaşarak, daha fazla örgütlenerek boşa çıkarmaktır. Başka yol yoktur. Hakim sınıfların saldırıları karşısında yılmadan, geri

olan faaliyetlerimiz baltalanmak istenmiştir. İkincisi, bu saldırıyla merkezi düzeyde bir iradenin kırılması, motivasyon kırgınlığının yaşanması ve mütemadiyen çalışmaların sönümlenmesi hedeflenmektedir. Bu nedenle hakim sınıflar yedi ilde geniş çaplı gözaltı devreye sokmuş ve nihayetinde 23 kişiyi gözaltına alarak 8 kişiyi tutuklamıştır. Böylece başta Çukurova olmak üzere bütün faaliyet alanlarında yeni demokrasi güçlerinin üye ve taraftarlarına gözdağı verilmek istenmiştir.

Hakim Sınıfların Operasyonları, Devrimci-Demokratik Güçlerin Dayanışma Barikatına Çarpmıştır! Hakim sınıfların gazetemize ve DHF’ye yönelik gerici saldırıları yurt içinde ve yurt dışında devrimci-demokratik güçlerin kitlesel eylemleriyle protesto edilmiştir. Alanlara yansıyan birlik ve dayanışma ruhunun son derece önemli ve anlamlı olduğunu ifade etmek isteriz. Çünkü hakim sınıfların, gerçekleştirdikleri saldırı vasıtasıyla yaratmaya çalıştığı “moralsizlik”, “dağılma” güçlü bir devrimci iradeyle karşılanmıştır. Açıkça ifade etmek isteriz ki saldırıların ilk ve en önemli psikolojik hedefleri boşa çıkarılmıştır! Yeni demokrasi güçleri, dost güçlerle birlikte onlarca ilde gerçekleştirdikleri eylemlerle kararlılıklarını ilan etti ve gerici saldırıların örgütlü halk gerçekliği karşısında hükmü olmadığını haykırdı. Bu vesileyle önümüzdeki sürecin, devrimci-demokratik güçlerin birliğine, dayanışmasına daha fazla ihtiyaç duyduğu bir kez daha bilince çıkarılmalıdır. Devrimci-demokratik güçler sadece hakim sınıfların gözaltı ve tutuklama saldırıları karşısında değil ekonomik, sosyal, siyasal vb. saldırılar karşısında da ortak hareket edebilme tutumunu geliştirmelidirler. Beklentimiz saldırılara karşı alanlara yansıyan birlik ve dayanışma ruhunun, mütevazi ama önemli adımlarla ilerletilmesidir.

düşmeden, mevzileri kaybetmeden bilinçle, sabırla, cesaretle ve cüretle görevlerimize dört elle sarılmanın zamanıdır. Zirveleri hedefleyen zorlu yürüyüşleri sıklaştırmak ve daha güçlü fırtınalar koparmak için Demokratik Halk Devrimi perspektifiyle bütün mücadele alanlarını nitelikli, yaygın bir örgütlenme hamlesiyle tekrar tekrar inşa edelim. Daha gelişkin mücadele pratikleriyle yeni demokrasi mücadelesini geliştirelim.


14-15_Layout 2 2/28/11 10:32 AM Page 1

14 kadın

Halkın Günlüğü 1-10 MART 2011

Tecavüze devlet desteği 12 yaşındayken iki kadın tarafından para karşılığında erkeklerle birlikte olmaya zorlanan N.Ç’nin 26 sanıklı davası 8 yıl sürdü. Tecavüzcülerin iyi halli bulunduğu kararda neredeyse N.Ç suçlu çıkartılacak

Dava AİHM’e götürülecek N.Ç’nin avukatı verilen kararlara ve kararda yer alan ifadelere tepki göstererek davayı AİHM’e taşıyacaklarını ifade etti. Avukat Reyhan Yalçındağ Baydemir şunları dile getirdi: “...sanıkların tamamı alıkoyma suçundan zaman aşımı hükümleri uygulanarak kurtuldu. Bu nedenle bu bölüm bakımından biz Yargıtay aşamasını beklemeden hazırlığımızı tamamladık. AİHM’e 23 gün içinde dosyayı gönderiyorum. Zorla alıkoyma suçundan işletilen zaman aşımı konusunda davaya AİHM bakacak. Fakat tecavüz faillerinin hak ettiği cezaları almaması ile ilgili o bölüm için Yargıtay aşamasını beklemek durumundayız. Kararın gerekçesinde ciddi ayrıntılar yer alıyor. Hiçbiri çocuğu, kadını korumaya yönelik ya da tecavüzü bir insanlık suçu olarak gören bir yaklaşım görmedim. Bu anlamda bir kere daha adalet duygumuzun incindiğini bir anne olarak, bir kadın olarak tepkilendiğimi kamuoyu ile paylaşmak istiyorum.”

M

ardin’de; asker, devlet memuru, esnaf ve öğretmenlerin de aralarında bulunduğu kişilerle birlikte olmaya zorlanan N.Ç’nin davasında mahkeme kararındaki ifadeler devletin tecavüzcüleri aklamak adına ne kadar çaba harcadığını yeniden gözler önüne serecek türden. 12 yaşındayken iki kadın tarafından para karşılığında erkeklerle birlikte olmaya zorlanan N.Ç’nin 26 sanıklı davası 8 yıl sürdü. Aradan geçen yılların ardından dava karara bağlandı. Kararda tecavüzcülere verilen cüzzi cezaların gerekçelendirildiği ifadeler ise akla ziyan... Tecavüzcülerin iyi hallerinden bahsedilen kararda neredeyse N.Ç. suçlu bulunacak! N.Ç’nin avukatı Reyhan Yalçındağ Baydemir kararı AİHM taşıyacak.

Tecavüzcüler iyi halli çıkmıştı! N.Ç’nin davası geçtiğimiz Eylül ayında karara bağlanmıştı. Mardin 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde verilen kararda tecavüzcüler neredeyse ödül “cezalar” almışlardı. N.Ç.’ye bir kez tecavüz eden 13 sanığı, 15 yaşından küçük çocuğun ırzına geçtikleri gerekçesiyle, alt sınırdan 5 yıl hapisle cezalandırmıştı. Mahkeme, sanıkların cezalarından 6’da 1 oranında iyi hal indirimi yaparak, cezayı 4 yıl 2 aya düşürmüştü. Mahkeme, N.Ç.’ye birden çok defa tecavüz eden 11 sanığa ise 5 yıl 10 ay ceza vermiş ve yine iyi hal indirimi ile cezayı 4 yıl 10 aya düşürmüştü. 18 yaşından küçük bir sanığa 3 yıl 2 ay ceza veren mahkeme, bir sanığı ise eyleminin teşebbüs aşamasında kalması nedeniyle 1 yıl 4 aya mahkum etmişti.

Suçluda da erkek olmak önemli Tecavüz eden erkekleri aklamak için verilen kararlarda cezalar adeta ödül niteliğindeydi. 12 yaşında bir çocuğa tecavüz eden memur, asker, muhtar, esnaftan oluşan suç tayfasını mahkeme iyi halli bulmuştu. N.Ç’yi para karşılığı erkeklerle olmaya zorlayan, kendileri de bedenlerini satan iki kadına 6 yıl ceza vermiş, daha sonra bu cezayı suçun birden çok kez işlenmesi nedeniyle 9 yıla çıkarmıştı. Tecavüzcülere alt sınırdan ceza veren devlet, karar ile adeta “satmak suç ama tecavüz etmek değil” dedi. Tüm tecavüzcü erkeklerin ödüllendirildiği davada ceza indirimi alamayan kadınlara ilişkin şu ifadeler yer aldı; “İki kadının duruşmadaki olumsuz tavırları, kendi yaşadıkları iffetsiz hayatı 13 yaşında bir çocuğa da yaşatmak şeklinde gözüken olumsuz tutum ve davranışları göz önüne alınarak haklarında takdir indirimi yapılmamıştır.” Yani özcesi davada suçtan önce cins önemli. Erkek olup tecavüz eden iyi halli olurken, kadın olup suçlu olan iyi halli olamaz! Neresinden tutulsa elde kalan bir dava, karar ve ifadeler...

Neyse ki dava N.Ç. yargılanmadan bitmiş Her aşaması tartışmalı davanın kararındaki tüm ifadeler de ayrı ayrı tartışma nedeni

olabilecek durumda. Mahkemenin iliklerine kadar hissettiği ve koruduğu erkek egemen anlayış kararın her kelimesinde kendini doğrudan ifade ediyor. N.Ç davasında tecavüzcülerle birlikte aslında kendini aklayan devlet, neredeyse tüm tecavüzcüleri çıkartıp N.Ç.’yi suçlu adledip hapse koyacakmış! N.Ç.’ye ilişkin, “N.Ç.’nin hem kendisini pazarlayan iki kadının yanına, hem de kendisiyle ilişkiye giren 26 kişinin yanına rızasıyla gittiği” yorumunun yapıldığı kararda, zorla alıkoyma ve cebir olmadığı ifadeleri yer alıyor. Bu da tecavüzcüler için cezada indirim demek! Kararda şöyle deniyor: “N.Ç.’nin mağduresi olduğu olayların ahlaki radaetinin (kötülüğünün) farkında olduğu, bu olaylara ruhsal yönden karşı koymaya muktedir olduğu halde kendi iradesiyle para kazanmak amacıyla sanıklar T. ve E. ile irtibata geçtiği veya bunlarla irtibata geçen diğer sanıklarla ilişkiye girdiği anlaşılmaktadır. Adli Tıp’ın tespitine göre, mağdurenin olay tarihindeki gerçek yaşı 15’tir. Sanıkların maddi veya manevi bir cebir kullandıklarına dair unsurun bulunmaması, mağdurenin yaşının da kanunun suç olarak kabul ettiği 15 sınırında olması nedeniyle, sanık T. ve E. dışındaki sanıklar için cezaların alt sınırdan tayin edilmesi gerektiği kanısına ulaşılmıştır.”

Prof. Çeker de söylemişti! Selçuk Üniversitesi İlahiyat Bölüm Başkanı Prof. Orhan Çeker’in AKP’li vekillerin ‘tecavüzcüleri hadım edelim’ önerisi üzerine söyledikleri hala tartışılıyor. ‘Tecavüzde sadece erkekleri suçlamanın doğru olmadığını, sorunun kökenine inmek gerektiğini’ ifade eden Çeker ‘kadınların da yüzde 50 suçlu olduğunu’ söylemişti. ‘Dekolte giyen kadınların tecavüzü teşfik ettiğini’ dile getirmişti. Bu açıklamalar her kesimden tepkiye neden oldu. Büyük bir kesim onun gibi düşünmesine rağmen hiç kimse açıktan, desteklemedi. Şimdi N.Ç.’nin davasını ve daha önce de aynı kararların alındığı davaları hatırlayalım. Tecavüzcüler az cezalar alıyor, iyi halle aklanıyor; 12 yaşında erkeklerle olmaya zorlanan N.Ç. “her şeyin farkındaydı neden engel olmadı” denilerek suçlu ilan ediliyor. “N.Ç kendi isteğiyle gitmiş”, “durumun farkındaymış”, tüm bunlardan ötürü de cezalar düşüyor. Buyrun işte tecavüzde suçu yüzde 50 paylaştırmak bu... Çeker’in bahsettiği de buydu işte! Devlet tam da Çeker’in bahsettiği gibi düşünüyor zaten ve yasalarını öyle işletiyor. Şimdi Çeker’i eleştiren köşe yazarlarından tutalım da, sokağa çıkıp eylem yapan kadınların dikkatine: asıl Çekerler başka yerlerde!


14-15_Layout 2 2/28/11 10:32 AM Page 2

kadın 15

Halkın Günlüğü 1-10 MART 2011

Kadınlardan 8 Mart çağrısı

Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyasında kadın olmak hele bir de ezilen ulusa mensupsa bir kat daha ağırlaşmakta. Sınıfsal ve cinsel kimliği üzerinden sömürülen kadın ezilen ulusa mensup ise bunun üzerine bir de ulusal sömürü eklenmektedir. Göğün yarısı olan kadınların maruz kaldığı bu sömürü düzeni ancak ve ancak emekçi kadının iradesiyle sınıfsal kurtuluş mücadelesinde birleşmek ve kendi kimliğini sahiplenmesiyle mümkündür.

İstanbul otobüs kalkış yerleri

Emekçi kadının sınıfsal iradesi mücadelenin bütün mevzilerine yansımak durumundadır. 8 Mart kadının kavgada sembolik ifadesi ve sınıfsal referansıdır. Bu referans bugünün güncel pratiğiyle birleştirildiğinde otaya çıkacak devrimci enerji değişim dinamiğini ateşleyecektir. Devrimci, demokratik kadınlar 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde Kadıköy’de yapacağı çağrı, erkek egemen sistemin yaratmış olduğu ezilmişliğe karşı yeni dünyanın temellerini oluşturma çağrısı olacaktır. Emekçi kesime yönelik her geçen gün artan saldırılar içerisinde ikinci bir ezilen olan kadınlar, 8 Mart’ta alanlardan saldırılara karşı tepki gösterecek. Kadın cinayetleri, Torba Yasa gibi saldırılara karşı “direnen kadın” çağrısı yapılacak.

Kadınlar 6 Mart’ta Kadıköy’de Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu, BES 1 Nolu Şube, ÇHD, Devrimci Hareket, DKH, Devrimci Proletarya, Divriği Kültür Derneği, EÖC, Emekçi Kadınlar, Emekli-Sen Beyoğlu-Kadıköy-Kartal Şubeleri, Halk Cephesi, PSAKD Genel Merkezi, PDD, Yeni Demokrat Kadın üyelerinden oluşan bileşenler 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü 6 Mart Pazar günü Kadıköy’de karşılayacak. Gerçekleştirilecek ortak mitingde ezilen sınıfa, kadına yönelik tüm saldırılara dikkat çekilerek, kadınlara örgütlü mücadele çağrıları yükseltilecek. Kadın kimliği üzerinden yaşanılan saldırılara karşı örgütlü mücadelenin önemi vurgulanacak.

Kadının hem sınıfsal hem de cinsel kimliği üzeriden maruz kaldığı çifte sömürü, yine emekçi kadının kurtuluş mücadelesini yükseltmesiyle aşılabilecektir Emekçi semtlerde çalışma İZMİR- DKH 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü çalışmalarına emekçi semtlerde devam ediyor. DKH faaliyetçileri, 8 Mart kampanya materyalleri ile emekçi kadınları Çamlıpınar semtinde ziyaret etti. Ev ziyaretleri sırasında 8 Mart’a dair bilgilendirme yapıldı. Yapılan sohbetlerde, kadının sistem tarafından nasıl sömü-

rüldüğünü, neden ucuz iş gücü olarak görüldüğü vb. konular üzerinde verimli sohbetler gerçekleştirildi. Ayrıca son zamanlarda burjuva medyadan bile izlediğimiz kadın katliamlarına değinilerek, bu katliamların sebebinin ise erkek egemen sistem olduğu ifade edildi. Buna karşı ise kadının kurtuluşunun örgütlü mücadeleden geçtiğini dile getiren DKH faaliyetçileri 8 Mart’ta kadınları alanlara davet etti.

Demokratik Kadın Hareketi, Kadıköy’de yapılacak miting için çeşitli toplanma yerleri belirledi. Okmeydanı YÇKM önü saat: 09.30, Gazi Demokratik Haklar Derneği (Heykel Park yanı) önü saat: 10:00, Sarıgazi Aksoylar Düğün Salonu önü saat: 9:30, Dudullu Şahin Tepesi Kahraman Market önü, saat: 9:30, Nurtepe Dilan Cafe önü saat: 9:30, Alibeyköy Veysel Karani Camii önü saat:9:30, Avcılar Demokratik Haklar Derneği önü saat: 09.30.

Kadınlardan katliamlara tepki Son yıllarda artan kadın cinayetlerine karşı Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Ankara ve İstanbul’da basın açıklamaları gerçekleştirdi. Ankara’da Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, kadın cinayetlerinin engellenmesi ve cinayetleri işleyenlere karşı ceza indirimlerini düzenleyen maddelerin değiştirilerek yerine kadının mağduriyetini gideren kanunların çıkarılması, kadınların erkek egemen sistemin cenderesinden kurtarılması için bir adım atılması talebiyle Yüksel Caddesi’nde bir basın açıklaması yaptı.

Kadın cinayetlerinde artış var Kadınlar, değişik zamanlarda öldürülen kadınların ölüm nedenleri ve kimler tarafından öldürüldüklerine dair konuşmalar yaptılar. Konuşmaların ardından Kadın Ci-

nayetlerini Durduracağız Platformu tarafından hazırlanan basın açıklamasının okunmasına geçildi. Açıklamada kadınların her gün en yakınındaki erkekler tarafından olmadık gerekçelerle öldürüldüğü bir süreç yaşandığına değinildi. Kadın cinayetlerinin son 7 yılda artarak devam ettiğini açıklayan platform sözcüsü, kadın cinayetlerinin münferit olduğu biçiminde açıklamalar yapan Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın halkı aldatmaya çalıştığını dile getirdi. Son bir hafta içerisinde 7 kadının öldürülmesinin, bakanın açıklamalarını yalanlayan olaylar olduğu ifade edildi.

Kadın cinayetlerine dur diyelim Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu olarak kadınların katledilmelerinin önüne geçmek için sorumlu devlet kuruluşlarının takipçisi olunacağının belirtildiği açıklamada kadın cinayetlerinin önüne geçilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin yapılarak kadınların lehine kanunlar çıkarılması gerektiği ifade edildi. Ayrıca kadın-

lar lehine çıkarılacak düzenlemelerin ya da yeni kanunların yeterli olmayacağı esasta uygulamada somut adımlar atılması gerektiği belirtildi. Kadın cinayetleriyle ilgili caydırıcı cezaların verilmemesi durumunda bu cinayetlerin önlenemeyeceği söylendi.

Cinayetleri durduracağız Platform üyesi kadınlar kadın cinayetlerinin durdurulması için gerekli yasal düzenlemelerin yapılması talebiyle her cumartesi saat 16.30’da Yüksel Caddesi’nde basın açıklaması yapacaklarını açıkladılar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu şu kurumlardan oluşuyor: Sosyalist Kadın Meclisleri, EHP’li Kadınlar, Yeni Demokrat Kadın, İHD Ankara Şubesi. Basın açıklamasına, Demokratik Kadın Hareketi, SP’li Kadınlar ve ÖDP’li kadınlar da destek verdi.

Davaların takipçisi olacağız İstanbul Valiliği önünde toplanan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu üyesi

kadınlar, kadına yönelik şiddeti protesto ettiler. “Kadın cinayetleri politiktir’’ yazılı pankartlar taşıyan platform üyeleri, valilik önünde bir basın açıklaması yaptı. Platform adına açıklamayı yapan Sıla Gemicioğlu, ülkenin farklı şehirlerinde son 3 günde 4 kadının öldürüldüğünü, katledilenlerin yakınlarını ve sevenlerini, çetin ve sonu görünmez bir yargılama sürecinin beklediğini ifade etti. Kadın cinayetinin, Türk Ceza Kanunu’nda nitelikli halden sayılmadığını belirten Gemicioğlu, şunları dile getirdi: “Evlendikten ya da evden ayrıldıktan sonra annesi, babası, kardeşleri ve akrabalarınca korunmasız bırakılan kadınlar, devlette de muhatap bulamıyor. Ya katledilmekte ya da sığındıkları yerlerde, korkuyla yargılama sürecini takip etmektedirler. Kadın cinayetlerinde sorumlu tüm resmi makamlara ve özellikle Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Aliye Kavaf’a bir kez daha sesleniyoruz. Katilleri korumayın, davaların sonuna kadar takipçisiyiz.’’


16-17_Layout 2 2/28/11 10:35 AM Page 1

16 dünya haber Krizden bu yana 10’uncu grev Devletin hak gasplarına karşı direnen emekçiler genel grev yaptı. Atina’da gerçekleştirilen eyleme polis gaz bombaları ile saldırdı. Sık sık gerçekleştirdikleri genel grev haberleri ile sesini duyuran Yunanistan’daki emekçiler yine büyük bir grev yaptı. Yaşanan ekonomik krizin faturasını emekçilere kesen Yunanistan devletinin hak gasplarına karşı emekçiler sık sık eylem yapıyor. Yunanistan’ın iki büyük sendikası Memurlar (ADEDY) ve İşçiler (GSEE) 23 Şubat’ta bir genel grev daha yaptılar. 13 ay içerisinde gerçekleştirilen 10’uncu genel grevde de Yunanistan’da yaşam durdu. Grev nedeniyle tüm devlet daireleri, belediyeler, KİT’ler, bankalar, okullar ve mahkemeler kapalı kalırken, hastanelerde sadece acil vakalara bakıldı. Toplu taşıma araçları 8, havaalanlarındaki kontrol kuleleri çalışanları da 4 saat iş paydosu ilan etti. Çok sayıda iç ve dış sefer iptal edildi. Gemiler ise limanlarda bağlı kaldı. Ekonomik krizden fazlasıyla nasibini alan medya da

greve katıldı. Grevin ertesi günü radyo ve televizyonlarda haber bültenleri yayınlanmadı. Binlerce kişinin katılımıyla Başkent Atina’da gerçekleştirilen eylemde “Ölüyoruz” yazılı bir pankart açarak parlamento binası önüne çelenk bırakan eylemcilere polis gaz bombalarıyla saldırdı. Polis saldırısına domates, yoğurt, taş ve molotof kokteylleriyle cevap verildi.

100 bin kişi işsiz kaldı Atina Ticaret Odası’ndan da ülkedeki büyük ekonomik krize ilişkin bir açıklama yapıldı. Açıklamada, krizin patladığı son 13 ayda yüzde 25’i Yunan başkentinin merkezinde olmak üzere ülke çapında 65 bin işyerinin kapandığı ve 100 bin çalışanın işsiz kaldığı belirtildi. 2012 sonuna kadar 200 bin işyerinin kapanıp 350 bin kişinin işsiz kalacağı şeklinde tahminler yapılıyor.

Saldırılarla engel olamayacaksınız 28 Ocak’ta Kuzey Kıbrıs’ta düzenlenen “Toplumsal Varoluş Mitingi’nde” açılan pankartlardan dolayı eyleme katılan halkTürkiyeli ve K.Kıbrıslı Faşistlerin tepkisine maruz kalmıştı. (Yasemin Hareketi “KURTARILDIK MI HAS...TİR” pankartını açmıştı) Bu tepkilerin çoğu TC başbakanı bu ve benzeri pankartları açanları ve mitinge katılanları ‘Rumlarla işbirliği yapan küçük bir azınlık’ diye nitelendirmiş ve K.Kıbrıs halkını “beslemeler” diye yaftalamıştı. Bu açıklamalara karşı Kıbrıs halkı genel olarak bir karşı duruş sergilemek için 2 Mart’ta daha kalabalık bir mitinğ düzenleme kararı aldı ve miting çalışmaları siyasi partiler, dernekler ve sendikal platform olarak tüm demokrasi güçleri ile birlikte devam etmekteydi. Miting hazırlıklarının devam ettiği bir dönemde Yasemin Hareketi yayın organı Afrika gazetesine 25 Şubat akşam Saat 18:15’te içeride gazete çalışanları olduğu sırada giriş kapısına 2 kurşun sıkılıp bir

de çalışanları ve gazete sahibini tehdit eden bir mektup bırakıldı. Saldırı sonrası açıklama yapan gazete sahibi bu ve benzeri saldırıların yaklaşan mitingi provoke etmek ve katılımcıları korkutma, engellemek adına yapıldığını, bunun kendilerini yıldıramayacağını, aksine daha da karalı bir şekilde, Kıbrıs’ın tüm demokrasi güçleri ile birlikte, mücadeleyi arttırarak devam ettireceklerini ifade etti. Kıbrıs Sosyalist Partisi de yayınladığı bildiride Afrika gazetsine yapılan saldırının tüm demokrasi güçlerine yapıldığını vurgulayarak, “Eskiden Kıbrıs’ta Rum-Türk kavgasını körükleyenler şimdi de Kuzey Kıbrıs’ta halkı birbirine kırdırmaya çalışıyorlar. Bunu yapanlar, dünyada işçi, emekçi, memur ve yoksul köylüleri azami karlar uğruna sömüren ve açlıkla karşı karşıya bırakan bir avuç sermaye sahiplerinden emirler alarak yapıyorlar.” ifadelerine yer verdi.

Halkın Günlüğü 1-10 MART 2011

Ortadoğu ve Arap dünyasında yeni dönem

Emperyalist devletler halk ayaklanıp, duruma müdahale etmediği dönemde ‘dost’ deyip yere göğe sığdıramadıkları ‘dost liderlerin’ birden ‘diktatör’ olduklarını keşfediyorlar

f Fikret Başkaya Bu sefer rüzgar ‘yeryüzünün efendileri’ tarafından değil de ‘yeryüzünün lânetlileri‘ tarafından esiyor. Batı’dan değil de Doğu’dan esiyor. Kuzey’den değil de Güney’den esiyor. Ufukta, artık bundan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağının emareleri beliriyor. Tunus’tan Mısır’a, tüm Arap dünyasını ve Orta Doğu’yu saran ateşin alevi, insanlığın ufkunu aydınlatıyor. Nil Devrimi, Batılı efendilere ve dünyaya onların gözüyle bakan diğerlerine hiç de beklemedikleri, alışık olmadıkları bir ders veriyor. Beş yüz yıllık burjuva saltanatının sonunun başlangıcını ilân ediyor. Tam bir bilgelik, olgunluk, vakar ve erdemle... Velhasıl insan onurunun ne demek olduğunu ve halk ayağa kalktığında nelere kâdir olduğunu, tarihin gerçek öznesinin kim olduğunu, bir defa daha dosta düşmana gösteriyor... Mısır’ın emekçileri, sıradan insanları dalga dalga Tahrir Meydanı’na akarken ve halk Mısır’ın her yerinde komprador otokrasiye karşı ayaklandığında, her şeyin kendilerinden menkul olduğunu, dünyanın gerçekliğini ceplerinde taşıdığını sanan çok bilmiş akl-ı evvellerin ilk akıllarına gelen: “Acaba bu kalkışmanın arkasında kim var?” sorusu oldu... Öyle ya, Mısır halkı ve hiç bir halk kendiliğinden hiçbir şey yapmaya ehil olmadığına göre... Acaba bir ‘yumuşak geçiş’ için ABD ve müttefikleri mi düğmeye basmıştı?.. Bu, ‘Büyük Orta Doğu Projesini’ kotarmaya yönelik bir ABD manipülasyonu muydu? Bu isyanın sonunda ‘İslamcı fanatikler’ mi aracın direksiyonuna geçecekti? Kendilerini ‘dünyanın merkezi’ olarak görmeye alışık efendiler cephesi başka türlü düşünebilir miydi? Soldan gelen tepkiler ve değerlendirmeler de bir başka tuhaftı. Yok efendim hareket bir liderlikten yoksunmuş, yok işte ‘ne değişmiş’, ‘her şey yerli yerinde duruyormuş’, üretim araçlarının mülkiyeti el değiştirmemişmiş... Tabii devrimi öncülerin, şeflerin, ‘profesyonel’ devrimcilerin ve sadece onların yapabileceğini sananların bu tür itirazları anlaşılır bir şeydir... Lâkin bu dünyada hiç bir devrim şeflerin ve profesyonellerin eseri olmamıştır ve olması da asla mümkün değildir. Eğer devrimi şefler, öncüler, liderler, “bu işin” ‘profesyonelleri’ yaparsa, ona devrim denmez, denmemesi gerekir. Çünkü devrimi sadece halk yapar da ondan... O halde üç şey: Birincisi, devrimi halk, yani sıradan insanlar yapar; ikincisi, devrimin ne zaman patlayacağı bilinmez; ve üçüncüsü de, hiç bir devrim bir diğerine benzemez, her devrim ‘tektir’ ve başka türlü olamaz...

geliyor. Birincisi, bu devrim dalgası geride kalan yüzyıllarda kolonyalist/emperyalist Batı’da Arap Dünyasına ve ‘Doğu halklarına’ dair uydurulmuş ‘Araplar adam olmaz’, ‘kendiliklerinden hiçbir şey yapamazlar...’ türü, ırkçı, Avrupa merkezli, kültüralist ön yargıların teşhir edilip, çöp sepetine atıldığı anlamına geliyor; ikincisi, burjuva uygarlığında mündemiç [içkin] ikiyüzlülüğü teşhir ediyor. Emperyalist devletler halk ayaklanıp, duruma müdahale etmediği dönemde ‘dost’ deyip yere göğe sığdıramadıkları ‘dost liderlerin’ birden ‘diktatör’ olduklarını keşfediyorlar... Halk sokağa çıkmadan önce ‘dost’ olan liderler, halk sokağa çıkınca ve birden iflah olmaz ‘diktatörlere’ dönüşüyor. Tabii dillerinden hiç düşmeyen “istikrar” denilenin kimin için ne anlama geldiği de bu vesileyle netleşmiş olmalıdır...

Sonlar ve başlangıçlar

Bu devrimler, sadece halk düşmanı komprador oligarşilerin değil, emperyalizm tarafından son dönemde araçlaştırılan ‘medeniyetler çatışması’ söyleminin [ aslında safsatası demek daha uygun] de teşhir edilmesi demek. Belki de hepsinden önemlisi bu devrimlerin, ta baştan ve oldum olası koloniyalizm/emperyalizm tarafından peydahlanıp, ‘araçlaştırılan’ politik İslam’ın iflasını da ilan etmiş olmasıdır. Oysa tam tersine dünyanın her yerindeki insanları inandırma çabası söz konusudur. Bir başka son da petro-dolarlar sayesinde emperyalizm [ABD] güdümünde gerici ideolojik hegemonya peşindeki Suudi Arabistan’ın da etkinliğinin sonuna gelindiğini gösteriyor. Söz konusu hareketlerin açığa çıkardığı bir şey de, “milli ordu” denilenin ne menem şeyler olduğu, ne kadar “milli’ oldukları ve neye yaradığına dair soruları gündeme getirme potansiyelidir. Esas itibariyle eğer halk düşmanı bir rejim söz konusuysa, öyle bir rejimin ordusu “kimin ordusudur?” Elbette istisnalar olabilir ama sınıf orduları adı üstünde sınıf ordusudur ve ‘kendi halkına karşıdırlar’... Sadece emperyalist ülkelerin ordularının dışa karşı ‘etkin kullanımı’ söz konusudur... Gerçek öyledir ama söylem farklıdır. Şimdilerde Üçüncü Dünya veya Güney denilen ülkelerdeki ordular, sadece ve sadece ‘içe karşı’ kullanılmak üzere beslenip/donatılıyorlar ama içe karşı ‘etkili’ olmaları da ancak halk sokağa çıkmadığı zamanda mümkündür. Halk sokağa çıktığında kağıttan kaplan olduklarının anlaşılması için fazla zaman gerekmiyor... Durum böyledir ama ekseri ordular, söz konusu ülkenin ‘en güvenilir kurumu’ olarak sunulur... Elbette yalan uydurmanın bir sınırı yok...

Arap dünyasını saran isyanlar, kalkışmalar, egemen söylemin ısrarla ileri sürdüğü gibi sadece bölgedeki komprador otokrasilere, diktatörlüklere yönelik itirazdan ibaret değil ve bir çok şeyin de sonu demeye

O halde Arap dünyasını saran devrim dalgasının tarihsel anlamı nedir sorusu dahilinde bazı tespitler yapabiliriz. Bir kere söz konusu dalga, geçen yüzyılın ilk yarısındakine benzer bir kaç on yıl sürecek bir döne-


16-17_Layout 2 2/28/11 10:36 AM Page 2

dünya analiz 17

EKSEN

ahmet hacalişi k.

OSMANLI BAKİYESİNİN MEÇHUL GELECEĞİ evletleri petrol zengini ama halkları yoksul Arap coğrafyasındaki isyan ateşi Tunus, Mısır, Libya, Bahreyn, Yemen gibi kağıttan kaplanları peşi sıra yerle yeksan ediyor. Şimdiye kadar emperyalizmin uşaklığını yapan totaliter ve otoriter rejimler sarsılıyor, yıkılıyor. Halkların ayaklanmasını bu kadar erken beklemeyen ABD ise stratejik Ortadoğu bölgesindeki değişimlerin küresel dengeleri aleyhine değiştireceğinin bilinciyle yıkılan barajdan taşan seli daha gerilerde yeni barajlar kurarak durdurup vartayı az zararla atlatmanın peşinde.

D

me girildiğinin habercisi. Elbette benzerlik özdeşlik anlamında değildir. XXI’inci yüzyılın başındaki hareketler, geride kalan yüzyılın ilk yarısındakinden farklı olarak, sadece anti-kolonyalist hareketler değil, özgürlük, sosyal eşitlik ve demokrasi talebinin ön plana çıktığı özgürleştirici [emansipatris] hareketler ki, açılan yolun uzun vadede sosyalist/ komünist perspektif demek olan yolun başlangıcı olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. Elbette kavramın jenerik anlamındaki komünizmden söz ediyoruz. Daha çok özgürlük, daha çok eşitlik ve demokrasi talebiyle sahneye çıkan hareketlerin ‘olağan doğrultusu’, kavramın jenerik anlamında bölüşümcü, paylaşımcı, kardeşliği ve dayanışmayı esas alan doğal çevreye saygılı, komüncü bir toplum perspektifi demektir. Ekseri ideoloji üretim merkezlerinden ve medya tarafından yayılanın aksine söz konusu hareketler tam bir sirk oyunu olan “Batı Demokrasisi” talebiyle sokağa çıkmış değiller. Aynı şekilde sadece maddi refah artışı da talep etmiyorlar. İnsanlar demokrasiden değil, Yeni Mısır’dan, gerçek Mısır halkından, kurucu meclisten, gerçek değişimden söz ediyorlar... Orada söz konusu olan asla emperyalist ülkeleri örnek almak, onlara benzemek, onlara özenmek değil. Yiğit Mısır halkı haysiyet mücadelesi verdiğinin bilincinde... Aynı şey Tunus için de geçerli. Nitekim, Tahrir Meydanı’nda bir genç Mısırlı: “ Bu gün 25 Ocak’tan itibaren ülkemin işlerini elime alıyorum” diyordu... Bir genç Tunuslu da: “ Biz, işçi ve köylü çocukları zalimlerden daha güçlüyüz “ diyordu... Bu iki gencin söylediklerinin anlamı şu: Evrensel tarihi ancak ve sadece halk yaratabilir... Mısır’da olup-bitenlere burun kıvıranların bilmedikleri, bilmek ve anlamak istemedikleri bir şey de, devrim anlarının nasıl radikal bir ‘bilinç sıçramasına’ neden olduğudur: Mısırlı bir gösterici: “Daha önce ben televizyona bakıyordum, şimdi televizyon bana bakıyor” derken, herhalde nelerin nasıl değiştiğini, artık hiç bir şeyin eskisi gibi olmadığını anlatmak istiyordu... Bir aydan az zamanda Tahrir Meydanı’nda yeni bir yaşam biçiminin doğması, halkın demokratik yöntemleri nasıl içselleştirebildiğinin, sorunları çözme yeteneğini nasıl ortaya koyduğunun tipik bir örneği değil mi? İnsanların, ‘ortak kaderlerini ortakça kurmak için’ mutlaka önceden bir partiye, hareket üzerinde hegemonya kuracak bir örgüte ve yöneticilere, vb. ihtiyaç olmadan da bir şeyleri başarabildiklerini söylemek mümkündür. Mısır emekçilerinin, sıradan Mısırlı kadınların, erkeklerin, gençlerin bize öğrettiği şu: Bir zaman geliyor insanlar korkuyu yeniyor ve o kritik eşik aşıldığında artık kaybetmek diye bir şey yoktur... Mısır halkının mesajı şöyleydi: Ne savaş istiyoruz ne de savaştan korkuyoruz... Elbette yüzlercesi bir amaç ve ideal için hayat-

larını kaybettiler ama başka türlü olması mümkün değildir? Bu insanlar Batı gibi olmak için mi, ‘Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak için mi’ hayatlarından oldular?

Sevsinler ‘Türkiye modelinizi...’ Şimdilerde Türkiye’nin egemenleri, diplomalı taife ve bir kısım medya akıllısı, yeni bir misyon keşfetmiş görünüyorlar. Arap halkları için en uygun modelin Türkiye olduğunu söylüyorlar... Cumhurbaşkanının ve Başbakan’ın uçağından inmeyen bir ünlü gazeteci, sorunun cevabını bulmuş, diyor ki: “Arap dünyası ve bir bütün olarak Ortadoğu’nun Müslüman halkları için en uygun model Türkiye’dir. Eğer Türkiye modelini benimsemezlerse geriye El Kaide modeli kalıyormuş...” Şu dünyanın haline bir bakın... Ne kadar da dar bir alana sıkışmış... Demek ki, ya Türkiye modeli ya da El Kaide... Başka seçenek yok! Neden? Çünkü Türkiye Müslümanlıkla laikliği ‘bağdaşlaştırmayı’ başarmış ‘tek İslam ülkesiymiş de ondan... Türkiye ‘Ilımlı İslam’ın’timsâliymiş... Her halde böyle şeyler söyleyebilmek için iktidarın sofrasından kalkmamak, ‘bağımsız’, ‘liberal gazeteci’ olmak gerekiyor, kim bilir... Velhasıl Müslüman Araplar için Türkiye’den daha iyi bir model yok diyorlar... Eğer siz Mısırlı, Tunuslu, Cezayirli, Libyalı, Yemenli, vb. olsaydınız Türkiye’nin yarı-otokratik komprador rejimini örnek alır mıydınız? Türkiye tipik bir faili meçhul cinayetler cumhuriyeti olduğu için mi böyle bir tercih yapardınız? Bizim ülkenin mektepli taifesinin her duyduğuna inanmak gibi iflah olmaz bir zaafı var. Cunta Anayasası’nın başlangıcındaki ikinci madde de yazılanı ‘gerçek’ sanıyorlar ve maddenin sonu şöyle: “Türkiye Cumhuriyeti... demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.” Cunta Anayasası’na cuntacı generaller böyle yazdıysa her halde bir bildikleri vardır diye düşünüyor olmalılar... Bir de herhalde ‘demokrasiden en iyi cuntacı generaller anlar’ diye düşünüyorlardır... kim bilir... Türkiye Cumhuriyeti elbette bir hukuk devletidir zira her devlet hukuk devletidir ve hukuku olmayan bir devlet mümkün değildir ve olamaz... Öyle bir hukuk devleti ki, geçerli hukuka uygun olarak binlerce insan faili meçhul denilen, hukuka ve yasalara uygun olarak gerçekleştirilen cinayetlerle ortadan kaldırılabiliyor... Demokrasiyi seçim ve temsil oyunundan ibaret bir şey sayıyorsanız o zaman Türkiye demokratiktir de, sosyalliğine gelince, neoliberalizmin fanatik versiyonunun uygulandığı bir ülkede ‘sosyalin’ hâlâ bir kıymet-i harbiyesi olur mu? Aslında farkında olsunlar ya da olmasınlar, bu kendini beğenmişlerin, Arap halklarına hakaret ettikleri kesin. Oysa Arapların Türkiye modeline ihtiyaçları yok ve asla olamaz ve olmamalıdır ama Türkiye’nin başka bir modele ihtiyacı olduğu kesin...

Aynı dini ve kültürü paylaşan Osmanlı bakiyesi Arap halkı, uluslaşma süreci yarıda kesilerek 20. yüzyılda İngiliz emperyalizmi tarafından yapay sınırlarla bölünüp parçalandı ve sömürgeleştirildi. Bu süreçte emperyalizmin en büyük korkusu Arap milliyetçiliğinin gelişerek coğrafyayı bağımsızlaştırmasıydı. Önce İngiliz, sonra ABD emperyalizmi bunu engellemek adına gerek Marksist ve gerekse ulusalcı hareketlere karşı kökten dinci hareketlere dayanarak mücadele ettiler. Uzun bir süre de emperyalizm, Baas milliyetçiliği istisna edilirse hakim sınıfların meşruiyetine dayanarak sömürge halkları uyutmaya muktedir oldu. Ama 20. yüzyılın son çeyreğinde emperyalist kapitalizmin kriziyle birlikte totaliter-otoriter rejimlerin kitleler nezdindeki meşruiyeti sarsıldı. Bir yandan Arap coğrafyasındaki dengeler bozulurken diğer yandan yoksul halk kitleleri, kentli orta sınıflar uyanmaya başladı. İran devriminin etkisiyle güçlenen İslamcı ve Batı karşıtı hareketler devletle halk arasındaki ideolojik boşluğu hemen doldurdu. Tefessüh etmiş rejimlerin daha fazla sürdürülemeyeceğinin farkında olan ABD, yönetimlere “makyaj” yapılması için telkinde bulunsa da başarılı olamadı. ABD için bölgede kaygı verici olan, uşak yönetimlerin İslamcılar tarafından sarsılması değil, radikal İslam’ın güçlenmesi, İran nüfuzunun artması, bölgede emperyalizm yanlısı ittifak dengelerinin bozulması ve İsrail’in güvenliğinin tehlikeye girmesidir. Değişimin kaçınılmaz olduğunu bilen ABD şimdi siyasal iktidarların görünen biçimlerini halkın öfkesini yatıştıracak biçimde değiştirerek küresel emperyalist kapitalist sistemin ekonomik ve kurumsal temellerini korumanın peşinde. Ortadoğu’daki dengelerin kendi aleyhine daha fazla değişmemesi adına şimdiye kadar büyük bir sadakatle uşaklığını yapan totaliter ve otoriter rejimlerin yerine kabul edilebilir seçenek olarak, daha önce laboratuar ülke Türkiye’de uygulanan “ILIMLI İSLAM” projesini dayatıyor. Hatırlanacağı üzere projenin başarılı olması halinde İslam aleminde teşhir-tecrit olan küflenmiş rejimler yerine ikame edilmek üzere 2002 senesinde AKP kurulmuş ve iktidara getirilmişti. ABD elebaşılığındaki emperyalizm, mevcut rejimlerin özellikle de stratejik ortağı Mısır’ın kentli orta sınıf ve yoksul kesimlerin kabaran öfkeleri karşısında bu kadar çabuk düşeceğini hesaplayamadığı için kısa bir süre şaşkınlık yaşasa da hemen toparlanarak projeyi hayata geçirmeye başladı. Apar topar siyasi sığınmacı olduğu İngiltere’den getirtilen Tunus’taki İslami hareketin lideri Muhammed Gannuşi ve Mısır’da Müslüman Kardeşler’in sözcülerinin, Türkiye modeli yani AKP modelinden etkilendiklerinden bahsetmeleri tesadüf olmasa gerek. ABD elebaşılığındaki emperyalizmin, yoksulluk ve yolsuzluktan bitap düşmüş Arap kitlelere “Ilımlı İslam” modelini dayatırken terazinin bir kefesine, Türkiye’yi zenginleştirdiği propagandası yapılıp cilalanan “Ilımlı İslam” modeli AKP’yi, diğer kefesine radikal El Kaide’yi yerleştirip aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Kısacası ölümü gösterip sıtmaya razı olun diyor. Mevcut konjonktürde Ortadoğu’da kitlelerin kabaran öfkesinin hangi mecraya akacağı, nerelere kanalize olacağı/edileceği belirsiz olmakla birlikte artık ABD için hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı aşikar. Ilımlı İslami hareketin iktidar ortağı olacağı Mısır’ın bundan böyle İsrail ile işbirliğini devam ettiremeyeceği, Hamas’ın elinin rahatlayacağı, Suriye-İran ekseninin Ortadoğu’daki siyasal ağırlığının daha da artacağı, İsrail’in operasyonel gücünün zayıflayacağı şimdiden görünen gerçekler. Diğer yandan bölge ülkelerinde sübjektif unsurun çok zayıf olması sebebiyle kısa vadede toplumsal devrimin şansının sıfırlandığı, bu eylemliliklerden kısa vadede siyasal devrimlerin çıkacağı da şüpheli. Mevcut durum bu derece belirsiz ve karmaşık iken emperyalizmin Ortadoğu’da kurguladığı yeni statükoyu darmadağın edip mevcut dengeleri alt üst edecek Kürt dinamiğinin halen varlığı ise umut vadeden bir durum olsa gerek.


18-19_Layout 2 2/28/11 10:39 AM Page 1

1-10 MART 2011 Halkın Günlüğü

Devlet “yoklar” deyince yok olacak sanıyor

DOSYA

KÜRT ULUSAL SORUNU

5

87 yıllık “Cumhuriyet” tarihinin son 30 yıllık döneminde ülke gündeminin ilk sıralarında yer edinen Kürt ulusal sorunu, gelinen noktada günlük politikanın konusu haline gelmiş durumda. Ulusal hareketin 30 yılı aşkın süredir vermiş olduğu mücadelenin bir sonucu olarak bugün, geçmişten bugüne inkar edilen ve imhası planlanan Kürt realitesi bir çok “uç” noktası ile beraber tartışılabilmektedir. Ancak ne var ki sorunun iki yönünü de görmek ve buna göre daha gerçekçi yaklaşmak gerekir. Sorunun tartışılmasında belirleyici olan

etkenlerden birisi ve önemli olanı PKK öncülüğünde yürütülen ulusal kurtuluş mücadelesi ve bunun yaratmış olduğu etki iken, diğer tarafta ise egemen sınıfların bu sorunu en az kayıpla bertaraf etme girişimidir. PKK tarafından otuz yılı geride bırakılan Kürt ulusal kurtuluş savaşının geldiği aşama, faşizme karşı nasıl bir mücadele yürütüleceğinin işaretlerini bağrında taşırken, dili, kimliği, varlığı tümden inkar edilen ve yoğun bir asimilasyon politikası doğrultusunda kendi özünden uzaklaştırılmaya çalışılmaktadır. Kürt ulusunun, on yıl-

larca bedeller ödeyip, muazzam direnişlerle PKK önderliğinde büyük bir kalkışma yaşayarak bütün dünya ülkelerinin dikkatini çeken büyük bir güç haline gelmesi bugün bu konuyu en çok tartışılan sorun haline getirmiştir. Kürtlerin talepleri ve bu talepler ekseninde yürütmüş oldukları mücadele karşısında Türk hakim sınıfları da karşı bir taarruz geliştirmekte ve bu hareketi tasfiyeci bir zeminde teslim almaya çalışmaktadır. Yıllarca inkardan gelinen Kürt realitesi artık daha sinsi politikalar eşliğinde en az zararla at-

Devlet çözümü,

Türkiye İşçi Partisi’nin ve özellikle de 68 devrimci gençlik hareketinin yarattığı atmosfer Kürtlerin hak aramasının ortam ve olanaklarını da yarattı.

87 yıldır devam eden Kürt ulusal sorununu güncel gelişmelerle birlikte ele aldığınızda gidişat nereye doğru evriliyor? Sizce devlet çözümden yana mı? Esasında Kürt sorunu, II. Mahmut’un merkezi idareye geçiş çabalarıyla, yani ilk batıcı reformların başlamasıyla beraber baş gösteren bir sorun. Yaklaşık iki yüz yıllık olan Kürt sorununu, meşrutiyetten cumhuriyete geçilmesiyle beraber -açık ya da gizli- sistemin temel gündemini oluşturdu. Sorunun yakıcılığı cumhuriyetle başladı. Oysaki cumhuriyet, Türklerin, Kürtlerin ve diğer Anadolu halklarının ortak eseri olarak inşa edilmişti. Anadolu’yu kurtarmak için yapılan kongrelerden Erzurum Kongresi’nin 54 delegesinden 32’si Kürt’tü. Ancak ne yazık ki başta Kürtler ve Aleviler için bir umut olan genç cumhuriyet daha başından itibaren hak inkarına gitti. Cumhuriyetin kuruluş arifesinde Kürtlere vaat edilen hakların kısa bir süre sonra inkâra dönüşmesi Kürtlerde hak arama arayışları ve isyanları doğurdu. 1921 Anayasası’yla Türkiyelilik ve Kürtlere öngörülen özerklik (muhtariyet) vaadi, 1924 Anayasasıyla Türklük ve teklik esası üzerinden herkesin Türk olmaya zorunlu bırakıldığı bir hal aldı. Yani

Şerafettin HALİS BDP Eş Başkan Yardımcısı inkâr başladı. 1925 yılında Şeyh Sait hareketiyle başlayan süreçten 1938 Dersim Katliamı’na kadar olan yıllarda bir sürgün ve imha yaşandı. Dersim Katliamı’ndan 1970’li yıllara kadarki dönem ise tam bir sindirilmişlik dönemidir. Türkiye İşçi Partisi’nin ve özelliklede 68 devrimci gençlik hareketinin yarattığı atmosfer Kürtlerin hak aramasının ortam ve olanaklarını da yarattı. 70’li yılların ortalarından 3–5 yıl öncesine uzanan süreç, inkarın ve imhanın en kirli ve en amansız yöntemlerle uygulandığı kadar, kazanımların da olduğu bir süreçtir. İnkârın yerini kabul almış, ancak varlığı kabul edilen Kürtlerin haklarını verme yerine oyalama yöntemleri devreye sokulur olmuştur. İşte tam da burada, sormuş olduğunuz “Sizce devlet çözümden yana mı?” sorusunun cevabı ve karşı sorusu çıkıyor aslında. Yani “hangi devlet?” sorusu. Kurucu iradesini İttihat Terakkiden almış bugüne kadar bildiğimiz, bugün artık egemenliği sarsılan devlet mi? Yoksa dini referanslarla inşa süreci başlamış yeni AKP devleti mi? Bu iki devletin biri birini bitirmeye çalışan -sığ ve derin- kavgasına rağmen, ortaklaştıkları konunun Kürt sorunu ol-

duğunu ve çözümsüzlükte yarıştıkları inancını taşıyorum. AKP tarafından hayata geçirilmeye çalışılan “açılım” politikalarının asıl amacı sizce nedir? Bu süreç nasıl devam edecek? AKP’nin açılım politikası bir kandırmaca ve oyalama politikası olduğu konusun da kuşku kalmadı aslında. Ancak Kürt özgürlük mücadelesi karşısında sıkışan AKP devletinin artık sorunu yok sayma, hele hele mücadele güçlerini yok etme gibi bir olanağında olmadığı bilincinde. Böyle olunca da, AKP’de bir politikasızlık, istikrarsızlık ve şaşkınlık yaşanıyor dikkat ederseniz. Gelinen noktada Kürtlerin “Demokratik

Özerklik” olarak formüle ettiği en makul talepler karşısında AKP’nin daha fazla direnmesinin akılcı bir yanı kalmamıştır. Yani AKP ya çözümden yana irade geliştirecek ya da daha şiddetli bir savaşı göze alacak. Temennimiz çözümden ve barıştan yana irade göstermesidir.

Verilen fırsatlar istismar edilmiştir PKK 2011 genel seçimlerine kadar ateşkes ilan etmişti. Ancak Türk devleti her zamanki gibi gerillaya dönük operasyonlarına ve halka dönük saldırılara devam ediyor. Ayrıca bu KCK davalarında da belirgin olarak bir kez daha yansıdı. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?


18-19_Layout 2 2/28/11 10:39 AM Page 2

kürt ulusal sorunu dosya latılmaya çalışılmaktadır. Devletin imha ve inkara dayalı yaklaşımı ve bunun pratik yansımalarının ayağa kalkmış bir ulusun karşısında bir gerçekliğinin kalmadığını görmek gerekir. Sorunun salt PKK ile ya da PKK’nin tasfiyesi ile sınırlı bir noktada durmadığı ortadır. Kürt realitesi oldukça diri bir şekilde kendisini ortaya koyuyor. Tarihsel olarak edindiği mücadele deneyimi ile sistemin karşısında bir güç olma olgusunu koruyor.

kavuştuğunun propagandasını yapan Türk hakim sınıfları, esasen emperyalist-kapitalist sisteme sınırsız uşaklıkta ve BOP ya da başka bir deyişle GOP içerisinde “stratjik ortaklık” hesabıyla yeni kurgulanan dünya düzeni içerisinde efendisinin gönlünü fethetme gayesini hayata geçirmektedir. Bütün bu çalışmalarla kendisini revize etmeye çalıştığı gayet net bir şekilde ortadadır. Son yapılan NATO toplantısı öncesinde ve sonrasında ortaya çıkanlarda bu gerçeği bir kez daha teyit etmiştir.

Türk devletinin amacı Kürt ulusunun en doğal haklarını dahi ellerinden alarak tam bir tasfiye ve teslimiyet dayatmasıdır. Bir dizi “açılım” ve ardı ardına yaptığı “çalıştay”larla ne kadar demokratik bir yapıya

Ancak bu revize politikaları eksenin tümden inkardan gelemediği Kürt ulusal hareketini ise ehli bir noktaya çekme ve bu süreci çok küçük bir kayıpla atlatarak sistemli bir tasfiye planını hayata geçirmeye çalış-

maktadır. Ne var ki, Kürt ulusal mücadelesinin yarattığı etki ve Kürtlerin ortaya sürdüğü talepler, bunları pratikte ugulamaya geçmeleri bu durumu imkansızlaştırmakta ve devleti bir anlamda müzakereye zorlamaktadır. Ulusal sorunun çözümü noktasında üstte belirttiğimiz gerçeklik, bugünden elde edilebilecek bir takım demokratik hakların kazanılması için ortak bir çaba göstermemiz gerektiği gerçekliğini ötelememelidir. Bu sorumluluk kaygısıyla ele aldığımız dosya çalışmamızı BDP adına Eş Başkan Yardımcısı Şerafettin Halis’in sorularımıza verdiği yanıtlarla sonlandırıyoruz.

çözümsüzlükte ısrar Ok yaydan çıktı

ye’yi 26 parçaya böler.

Demokratik Özerk Kürdistan projesine karşı devletin çeşitli kademeleri saldırgan bir tutum izliyor ve karşılıklı restleşmeler oldu. Ve devlet cephesinden daha kapsamlı saldırılar geldi. Sorun nereye evriliyor, BDP’nin tavrı ne, ne yapmayı düşünüyor?

Dahası; faşist K. Evren ve T. Çiller bile, Bask modelinden, eyalet sisteminden dem vururlar bir dönem.

“Demokratik Özerklik” Kürt sorununun çözümünde gerçekleşmesi en kolay olan ve de Türkiye’nin tarihsel toplumsal koşullarına en uygun formüldür. Ancak önerinin sahibi Kürtler olunca hemen “bölünme” paranoyası devreye giriyor. Demokratik özerkliğin ne olduğunu araştırıp değerlendirme yerine hemen bir karşı saldırıyla karşı karşıya kalındı. Hatırlanırsa 2008 yılında o günkü partimiz DTP’nin üç dilde hazırlamış olduğu “Demokratik Özerklik” kitapçığı parlamentoda grubu bulunan bulunmayan tüm milletvekillerine gönderilmişti. Ertesi gün, kitapçık açılmadan meclis çöp kutularına atılmış ve okunmamış, bu kitapçıktan dolayı saldırılar başlamıştı.

Bu çatışmasızlık kararı, hatırlanırsa, 1993 yılından bu yana PKK’nin barışa fırsat sunmak için vermiş olduğu yedinci karardır. Ancak her defasında bu fırsat istismar edilmiş, devam eden saldırı ve operasyonlarla boşa çıkarılmıştır.

PKK güçlerinin meşru savunma durumundan dolayı operasyonlarda bir azalma olmuş gibi görülüyorsa da, operasyonların devam ettiği biliniyor. Keza KCK tutuklularının yargılanması sürecinde yargının adaletten yoksun tavrı AKP’nin Kürt sorununun çözümüne yönelik niyetini açığa vuruyor. Bu verilmiş çatışmasızlık kararının ömrü AKP’ye bağlı. AKP’nin çözüm için

göstereceği irade ve atacağı somut pratik adımlarla çatışmasızlık süreci uzar ve de kalıcı barışa dönüşebilir. Ancak bugüne kadar atılmış olumlu bir adım görülmediği gibi, bu çatışmasızlık durumunu seçimlerde kendi lehinde çıkara çevirmek için bir oyalama ve zaman kazanma yöntemlerine başvuruyor. Dolayısıyla AKP’nin bu yaklaşımı PKK’yi yeni bir karar almaya götürür. Zaten, Mart ayına kadar ki gelişmeler üzerinde yapılacak değerlendirmelerle en geç haziranda –hemen de olabilirbir kararın verileceği, yani çatışmasızlık ortamının son bulacağı hem Abdullah Öcalan, hem de PKK tarafından dillendirilmişti.

Oysaki “Demokratik Özerklik” öözgürlükçü Kürt siyasal hareketinin siyasal literatüre kazandırdığı yeni bir kavram olmasına rağmen, “özerklik” Türkiye siyasal tarihinde yeni kullanılan bir kavram değildi. 1921 Anayasası Kürtlere özerkliği (muhtariyet) öngörür. M. Kemal 1922 yılında gazeteci Ahmet Emin Yalman’a özerklikten söz eder, 1923’te yapılan İzmit Basın toplantısında “Anayasamız gereğince” diye başlayarak özerkliği anlatır. Günümüzde, AKP’nin 2003te hazırladığı “Kamu Yönetimi Yasa Tasarısı”nda özerklik kavramı kullanılmasa da merkezi idarenin yetkilerinin yerele devrini ister. CHP’nin 2000 “Yerel Yönetim Programı” yerel yönetimlerin özerkliğini konu alır. AB uyum yasaları çerçevesinde 2006’da kabul gören Avrupa yerel yönetimler özerklik şartı var ki Türki-

Ancak önerinin sahibi Kürtler olunca durum değişiyor. Bugün de AKP’nin hala demokratik özerkliğin ne olduğuna dair bir bilgisinin olduğunu zannetmiyorum. Sistemin Kürt sorununun çözümü konusundaki tüm direnme ve çözümsüzlük ısrarına rağmen, demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yaratmış olduğu bir çözüm atmosferinin olduğunu da unutmamak gerek. Yaydan çıkmış okun geri döndürülmesinin hiçbir yol ve yöntemi kalmamıştır. Tüm yöntemler en acımasız şekilde denenmiştir. Denenmeyen tek yol kalmıştır; çözüm. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) demokratik özerklik konusundaki ısrarı devam edecektir. Talep Anayasal bir öncelik olarak yerini koruyacaktır. Görünen ve görünmeyen yanlarıyla birlikte gelişmelerin arka planını ele aldığınızda, sürece dair izlenimleriniz, kanaatleriniz ve öngörüleriniz nelerdir? Özgürlükçü siyasal Kürt hareketinin bir halk hareketi olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Dünya siyasal tarihinde halk hareketlerine direnebilen, dayanabilen kaç tiran, kaç firavun, kaç despot vardır? Bilemem. Günümüzün firavunları, tiranları, despotları düşünsün. Son günlerde Tunus’ta, Mısır’da, Libya’da vb. yerlerde domino etkisi yapan hareketleri gördük. Bunlar çok örgütlü denebilecek halk hareketleri de değildi aslında. Sonuç ortada. Benim burada söyleyeceklerim temenniden öteye gitmeyecek. Umarım ve dilerim ki bir ders alınır, binlerce kilometre uzaklıktaki Tahrir Meydanı’nı haklı görenler, gözlerinin önündeki Diyarbakır, Kızılay ve Taksim Meydanlarının da sesini duyar ve görürler. v


20-21_Layout 2 2/28/11 10:47 AM Page 1

ANTAGONİZMA muzaffer oruçoğlu

İBLİS

A

teşin kıyısında durdu, kendi dibini oyan ve mahşeri bir uğultuyla kaynayan insan karanlığına baktı. “Sadece ezilenlere değil, ezenlere de özgürlük,” diye iç geçirdi. İnsan karanlığında habis ışıltılarla parlayan ve henüz görünmeyen devrimin çapını merak etti. Özgürlük ve zorunluluk prangasını aşar gibi oldu. Diyalektiğin yasaları dahil, hiçbir şeyi kalıcı kılmayan, her şeyi değiştiren zamanın yıkıcı soluğunu alnında hissederek yürüdü. Durağan, kutsal mantıklar, mihraplar, altın kalıplar, ideolojiler, bilimsel bulgular, teknolojiler, dinler, müderrisler, alimler mezarlığından geçerken durdu, “işte,” dedi, “zamanın sonsuz sayıdaki mezbelelerinden biri.” Geçmişin ve geleceğin mezbelelerinden çıkıp, yaşayan şehir meydanına, parçalanan dünyanın özetine, sanatın, estetik dokunun, içkinliğin zeminine, çoğalmaya, kalıtım ve çeşitlilik curcunasına, birbirine benzer gibi görünen ama özdeş olmayan ses anaforuna, bitip tükenmez mitik arayışın son durağına doğru yürüdü. Ön safları, Mina’da kendisini taşlayan imamlar, küçük esnaflar, işçiler, işsizler, sokak çocukları, paranoid-şizoit şiddet müptelaları tutmuştu. Onların sağ cenahında, yabani arpa ve meyve toplayıcılığından yerleşik tarıma geçen ve oradan da şehre savrulan deve huylu aç bedeviler yer almıştı. Daha arkaları yaşlılar ve bakışları, yaşam duyarlılığının odağına oturan o güzelim Nil mavisiyle büyülenmiş, çığlık olmuş çarşaflı kadınlar işgal etmişti. “Hayret, beni gördükleri halde bana taş atmıyorlar,” diye iç geçirirken, karşıda barikat kuran demir kıtaları süzdü. Eğildi, ateş gibi harlanmış bir taş aldı yerden. Taşı tanıdı. Kendisine çok önceleri atılan bir taş olduğu için şeytani ışıltılar içindeydi. Bekledi. Bir kez daha süzdü barikatı. Belki, barikatın bu tarafına geçenler olur umuduyla, “Heeey sizler, üniformalı yıkıcılar, gelin katılın bize, önümüz açılsın!” diye bağırdı. Ses barikata çarptı, barikat tınmadı. Taşı, binalara, bankalara, sigorta şirketlerine, mağazalara, yani yıkıcıların şekillenmiş, şehir olmuş emeğine doğru değil, tarafların birbirlerini yenemediği, kasırganın kör düğüme dönüştüğü yere, barikata, demir kıtalara doğru fırlattı. “Kararan, bocalayan hayata karşı tek çıkış, bu taş ve bu taşın düştüğü yerde yükselen bu alevlerdir,” diye mırıldandı. Zorunluluğun bastırılmış bilinciyle, ve çılgın bir zeka ve cüret ışıltısıyla barikata yüklenen yığınları seyre koyuldu. Her bireyin ruhunun, toplumsal hayatın ruhu tarafından işgal edildiğini, yeni bir var oluş biçimini talep eden bu saldırının biraz da bu işgalden kaynaklandığını düşündü. İnancından, tevekkül ve mistik kaderinden uzaklaştıkça özüne daha çok yaklaşan, çıplak bir derviş topluluğuyla karşılaştı, meydanın doğusunda. İbni Sina’nın yakın arkadaşı Abu Sait’i gördü. Adam, meydandaki isyana, isyanın açlığına, isyanın ceplerde taşınan örgütüne, yani mobil

telefonlarına, leptoplarına, facebooklarına, twitterlerine, çıktığı mezarın deliğinden bakar gibi bakıyordu. İblis’i görünce yanına yaklaştı, “beni iyi dinle,” diye fısıldandı. “Camiler yerle bir edilmedikçe, dervişlerin işi tamamlanmış olmayacaktır. İnanç ile inançsızlık tümüyle birbirine benzemediği sürece, hiçbir insan, gerçek Müslüman olmayacaktır.” Fikrin deruni dilini, marazi mahiyetini anında kavrayan İblis, “Sakın,” dedi, “kimse duymasın. Parçalarını yan yana koyarak birleştiren bir birlik anlayışından nefret eden bir ateş olmama rağmen, bu meydanı dolduran ve kendini kendisine karşı gerçekleştirmeye çalışan parçalı insanlara ısındım. Bana her an lanet okumalarına rağmen, meydanı dolduran müminlere ısındım.” Saraydan yayılan ses, meydanı dolduran yıkıcılara, onu hedef olarak gösteriyordu: “İblis içinizde. Ateşten yaratıldığı için içinizdeki ateşe yaklaşıyor, ateşi harlandırıyor, ateşle oynuyor. O ateş gibi oynaktır. Onun yeri yurdu, makamı, devleti, bayrağı, inancı yoktur. Kışkırtmak, hareket etmek, yıkmak, kadim mesleğidir onun. Siz ise topraktan yaratıldınız, sakin ve yerleşiksiniz. Bire bin verirsiniz ve sormazsınız. Mayanız, Enbiyâ Suresi’nin 23. Âyetinden alınmadır: “Lâ-yüs’elü ammm’a yef’al” (Allah’a yaptıklarından soru sorulmaz). Meydandan çekilin. Aslınıza rücu edin.” İblis, saraydan yayılan sesi dinlerken, meydanın merkezine, çatışmalara, yükselen alevlere, kahramanlık nağralarına, kılıç, satır, namlu ve cembiye alazlarına doğru yürüdü. Yeşil, Rahmani dumanların, tekbirlerin, duaların zora soktuğu, değişime zorladığı Tarih’le karşılaştı. Yüzü, inanma korkusuyla yaşayanların yarattıkları alevlerin izleriyle şahrem şahrem çatlamış, kızarmıştı. Teselli arayan, hodbin bir sesle, “Bu parçalanmış masallar, birbirini doğuran imajlar, şekiller, imgeler ve manalar mezarlığının, böylesine ayağa kalkacağını, varlığını ateş gibi izhar edeceğini hiç beklemiyordum. Meydanın lafzına değil, özüne kulak verdiğimde, kurulu sistemler tarafından mumyalandığımı, mermer bir lâhite konulmuş olduğumu anladım.” İblis, dipsiz, uğultulu, karmaşık düşüncelerle Nil’i geçip, tüfek seslerinin ve yangın alazlarının geldiği Sahra’nın en çorak yerine, Ömer Muhtar’ın ayağa kalkan tarihine doğru yürüdü. Sistemlere dahil olmadan, ateş ve yıkım çizgisinde ilerleyerek Sahra sınırına yaklaştı. Akıldan, ruhtan, özden, bedenden ve varoluş endişesinden ari bir iklimle göğün sınırsız maviliğine dikti bakışlarını, “İnsan,” diye mırıldandı, “bu toprakların insanı, nasıl olduysa yaşamın kaynayan kum deryasında, bir kum zerreciği olduğunu anımsadı. Ayağa kalkıp, ateşi harlandırınca, bu kum deryasının kaynayan ruhu, insanın ruhu haline geldi. Şimdi bu ruh, kaynayan bu kum deryasına hakim olmaya çalışıyor.”

kültür sanat 20 Hayatı savunmanın bir çığlığı:

AV! SU! MAİ! Hayatın anlamını, kimi insan resimlere sığdırır kimi insan da şarkı sözlerine ve aslında çok şey anlatır. Hayatta iki ölüm vardır. Birincisi, yaşıyorsun fakat çoktan göçüp gitmişsin, haberi bile olunmayan yaşayan ölüsün; ikincisi, yaşamı uğruna ölecek kadar seven insanların yaşam mücadelesinin yoludur. Yaşam mücadelesinde var olmak için çıktık yola, bu hafta perdemizde AV! SU! MAİ! vardı. Yönetmen; Kürt ulusal sorununu tanımak için gelen ve Diyarbakır’da düzenlenen Mezopotamya Sosyal Forumu’na katıldıktan sonra Hasankeyf ve barajla tanışan, Arjantin asıllı gazeteci Alejandro Haddad. Belgeselimiz ise Haddad’ın, Batman Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi ile ortaklaşa hazırladığı bir belgeseldir: AV! SU! MAİ! Baraj suları altında kalacak olan bölgenin Kürtleri, Türkleri ve Arapları etkilemesinden-etkileyeceğinden, belgeselin ismi Kürtçe, Türkçe ve Arapça olan AV! SU! MAİ! olmuş. AV! SU! MAİ!, hayatı savunmanın bir çığlığıdır. Aynı zamanda bir protesto çığlığıdır. Belgeselde sular altında kalacak Hasankeyf’ten çok Ilısu Barajı’ndan sonra sular altında kalacak olan 200 köy ve o köylerde yaşayan insanlara dikkat çekilmektedir. Önceden inşa edilmiş barajlardan (Atatürk, Birecik, Karkamış) edinilen deneyimlerde de görüldüğü gibi bu bölgelerdeki insanların büyük bir çoğunluğu ya göç etti ya da fakirleşti. Daha fazla iş, tarım faaliyetlerinin kuvvetlendirilmesi, yerel altyapının ve yaşam kalitesinin artırılması vaatlerinin hiçbiri yerine getirilmemiştir. Ilısu bölgenin çıkarlarına katkıda bulunmak için değil, aksine, büyük ölçekli endüstrilere elektrik üretmek için inşa ediliyor. Eğer tarlalar sular altında kalırsa, 10 binlerce insan çevre bölgelerde aynı niteliğe sahip bereketli topraklara göç etmek isteyecek fakat yeterli miktarda arazi olmadığından geçim kaynaklarını kaybedecek. Halk, işsizliğin kendilerini fakirliğin içine sürükleyeceği kentlere göç etmeye zorlanacak. Dicle Vadisi ve Hasankeyf dünyanın en ilgi çeken bölgelerinden biri. Dünya kültür ve doğa mirası yüksek biyoçeşitlilik, tarihi ve dini önemi, burada bulunan kültürel zenginlikler, turizm ve pozitif bölgesel kalkınma için mükemmel bir yapı sunuyor. Bölgeye hali hazırda her yıl bir milyondan çok insan gidiyor. Projenin yatırım maliyetinin çok küçük bir bölümüyle, bölge ekonomisi insanlara çok parlak bir gelecek sunarak geliştirilebilir. Ilısu Barajı, bu kalkınma çalışmalarının önündeki

tek engeldir. Ilısu Barajı tamamlandığında, ülkenin enerji ihtiyacının sadece %1’ni karşılayacak. Bunun karşılığında, elindeki en değerli ve benzersiz dünya mirasını kaybetmiş olacak. Yine, Hasankeyf UNESCO’nun on ‘Dünya Mirası Kriterleri’nin dokuzunu birden sağlayan dünyadaki tek yer. Çin Seddi 5, Mısır Piramitleri 3 ve Amazon Ormanları 2 kriter ile Dünya Mirası ilan edilmişken, Hasankeyf, Ilısu Barajı’nın suları altında bırakılmak isteniyor. Buna bağlı olarak da, coğrafyanın egemen olunamayan asi topraklarının suyla doldurularak, düzleştirilmesi çalışmaları yürütülüyor, nehirlerin yolu ardı ardına barajlarla kesiliyor. Uygarlıkları yaratıp besleyen sular, hayatların, medeniyet izleri ve kalıntılarının cellâdı yapılıyor. Dicle ile Fırat nehirlerinin gövdesiyle yan kolları, Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin ve Ezidilerin yaşadıkları toprakları suluyor, ilk yerleşimden beri, kıyılarında yeşeren medeniyetlere hayat veriyor. Tarih yaratan suların, günün birinde medeniyetlerin izlerini yok eden canavara dönüştürülebileceği hiç kimsenin aklına gelmemişti. Ama gerçektir ki, ilkin yerleşik hayata can veren, Mezopotamya kültürünü yaratan Dicle ile Fırat bentleşiyor, bu medeniyetlerin cellâdı haline getiriliyor. İlk çalışmalar, 1950’ler de kızışan soğuk savaş döneminde başladı. Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin yardımıyla, suları bastırma, sindirip pazar konusu etme, Mezopotamya’yı teslim alma silahına dönüştürme çabasıdır bu. Anadolu’dan doğan Dicle ile Fırat, Suriye ve Irak’taki hayatı da sulayıp, güç kattıktan sonra denize ulaşıyordu. İki nehir önemli nitelikte olmasa bile ulaşımda da kullanılıyordu. ABD’nin, düşmanın can damarını kesme amacı, Türk devletinin de sudan elektrik elde etme çabasıyla birleşince, daha sonra doğa ve medeniyet kalıntılarının cellâdı kesilecek baraj inşaatları başlıyordu sinsice. Özcesi, su hayattır. Mezopotamya kültürünü yaratmış, dünyanın uygarlık beşiği bu bölgede Dicle ile Fırat, ön kıyılarında Asur, Sümer, Babil ve Elam kültürleri fışkırmış durumda. Kimin aklına gelebilirdi, tarihin miladı kabul edilen İsa’nın doğumundan 2000 yıl sonra, aynı suların, bu medeniyetlerin boğazına ölüm kemendi olarak geçebileceğini? Medeniyetler yaratan, devirler açıp kapatan Dicle, Fırat, Zap ve Munzur suları sonunda doğayı, otu, çiçeği, ağacı ve onların yeşerdiği toprağı, kısacası hayatı yok eden canavar, eski medeniyetlerin izlerini, kalıntı ve belgelerini öldüren cellât oluyor. Bir hayat kaynağı, kendini bir ölüm kaynağına dönüştürebilir. AV! SU! MAİ! hayatı savunmanın bir çığlığıdır…


20-21_Layout 2 2/28/11 10:47 AM Page 2

f

1-10 MART 2011 Halkın Günlüğü

emek yorum 21

Dönüşüm mü yıkım mı? Yaklaşık 8 yıldır sağlıkta dönüşüm adı altında adım adım devreye sokulan ve gelinen aşamada en son tıp fakültelerini, önce Sağlık Bakanlığı, ardından da uluslararası sermayenin insafına terk edilecek olan uygulamalar hem hasta hem de sağlık emekçilerini tehdit ediyor.

Fakülteleri asistanları da katıldı. ATO, TTB, SES ve Hacettepe Üniversitesi öğrencilerinin de destek verdiği eylemde “İşletme değil hastane”, “Müşteri değil hasta”, “Holding değil tıp fakültesi”, “Performans sağlığa zararlıdır” dövizleri taşınırken “Sağlıkta ticaret ölüm demektir” sloganları atıldı. Bunun bir uyarı eylemi olduğunu belirten Dr. Gülçe Tarakçıoğlu performans uygulamasının terk edilmesini istedi.

Sağlık emekçileri için performans uygulamaları, güvencesiz çalışma, ücretlerin düşürülmesi, mesai saatlerinin uzatılması anlamına gelen bu dönüşüm planı, sağlık hizmetlerinden faydalanmak isteyenler için de tam bir işkence olacak. Halk sağlığını sermaye ve kar hırsının birer kurbanı olarak gören yeni sistem, sağlık emekçileri ile halkı da karşı karşıya getiriyor. Aile hekimlerinin, tepeden inme bir anlayışla hayata geçirilmeye çalışılan sistemle ve hazırlanan ücretler yönetmeliği ile başı dertte. Aile Sağlığı Merkezleri (ASM)’nde çalışan hekimler özlük hakları açısından yaygın bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya. Aile hekimleri, piyasa koşullarında aktör olarak seçildikleri bu sistemde Toplum Sağlığı Merkezleri (TSM) hekimleri ise reçete yazamadıkları gibi çok sık geçici görevlere çıkmaları nedeniyle işlerini sahiplenemiyorlar. Tam gün yasasıyla emeklilik ücretlerinde bir artış olacağı söylemleri ise şimdiden boşa çıkmış durumda. Mesai ücretlerinde de iyileştirme olmadığı gibi, çalışma süreleri de 8 saat değil, yine 9 saat olarak uygulanıyor. Bakanlığın yemek saati, dönüşümlü dinlenme gibi söylemlerle 9 saatte tuttuğu mesailer de davalık.

Öte taraftan da hem halkı hem sağlık emekçilerini kuşatan bu sistem ve mimarlarının kullandıkları dil her iki tarafı da birbirine karşı kışkırtıyor. Sağlık emekçilerinin maruz kaldıkları saldırı ve şiddet de bu minvalde değerlendirilebilir.

Tamamen piyasa mantığının hakim kılınmaya çalışıldığı sağlık alanında nispeten sosyal-kamusal bir anlayışın ürünü olan sağlık ocakları da dahil tüm alanlar tasfiye ediliyor. Uluslararası sermaye ve piyasa için müthiş bir kar kapısı olan sağlık sektörüne girilirken öncelikli olarak bu alandaki emekçilerin emek gücünü teslim alma hamleleri hayata geçiriliyor.

Normal şartlarda kamu kaynakları ve bütçeden beslenmesi gereken tıp fakülteleri hükümetin, IMF “stand-by” anlaşma teklifleriyle borç batağına sürükleniyor. Özerk ve bilimsel üretimin merkezleri olması gereken üniversiteler uygulanan bilinçli politikalarla giderek güçsüz hale getiriliyor. Bu durum sermayenin bu alana daha rahat nüfuz etmesini sağlıyor.

f

Aile hekimlerinin, tepeden inme bir anlayışla hayata geçirilmeye çalışılan sistemle ve hazırlanan ücretler yönetmeliği ile başı dertte. Aile Sağlığı Merkezleri (ASM)’nde çalışan hekimler özlük hakları açısından yaygın bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya Bu durumdan birinci derecede etkilenen halkın sürecin karmaşık işlemesinden kaynaklı tepkileri çok güçlü değilken, özellikle son kale olarak görebileceğimiz tıp fakülteleri emekçileri seslerini gittikçe yükseltiyor.

Hacettepe’de hekimler iş bıraktı Hacettepe Tıp Asistan Hekimleri sağlıkta dönüşüm proğramı ve performans uygulamalarının kendileri ve halkın sağlığını tehdit ettiğini açıklayarak bir günlük iş bıraktı. Hacettepe Tıp Fakültesi Heykel önünde 25 Şubat’ta bir araya gelen asistan hekimlere Dışkapı Eğitim Araştırma, Ankara Tıp, Gazi Tıp

Devlet ve eğitim hastanelerinden sonra bu ay itibariyle uygulamaya konan performans sistemi ile her hastanın ‘puan’ aracı hekimlerin ise birbiriyle rekabete zorlandığının altını çizen Tarakçıoğlu, Sağlık Bakanı Veysel Eroğlu’nun halkı kandırdığını belirtti. Bakanın “Performans sisteminin sağlığı daha verimli hale getireceği” söylemlerinin “Gerçeği yansıtmadığını” açıklayan Tarakçıoğlu, performans sisteminin kanser vb. ağır hastalıkları göz ardı ettiğini, bu uygulamanın tıp fakültelerinde hayata geçirilmesiyle bu tür vaka hastalarının başvurabileceği sağlık kurumlarının da kalmayacağını sözlerine ekledi. Hastaları puan toplamada vesile olarak gören bu sistemin hekimleri de gereksiz tetkik yapmaya zorladığını bunun sağlık harcamalarını arttırdığını söyleyen Tarakçıoğlu sözlerini şöyle sonlandırdı: “Türlü zorluklara edindiğimiz ve hastalara şifa dağıtmak için edindiğimiz bilgi birikimimizi bizden sonra gelenlere de aktarabilmek için buradayız. Vaktimizi hastanın sağlığı üzerinden puan toplamak için harcamak istemiyoruz. Artık susmayacağız. Üniversite hastaneleri olarak ülkemizde oynanan oyunun farkındayız ve bu oyuna piyon olmayacağız.” Açıklamanın ardından Sağlık Bakanlı’ğına yürüyen sağlık emekçileri burada yaptıkları açıklamada hükümeti uyararak sorunlar çözülmezse, eylemlerin bütün tıp fakültelerine yayılacağını açıkladılar.

EMEĞİN KÜRSÜSÜ

dursun baştuğ

Kadın emeği -II-

K

adın emeğinin daha çok nitelik gerektirmeyen emek yoğun sektörlerde, tarımda ve hizmet sektöründe istihdam edildiği görülmektedir. Burada tarım ve daha çok enformel (kayıtdışı) sektör özellikle dikkat çekilmesi gereken noktalardır. Bir de kadınların “ev kadınlığı” görevlerinden kaynaklı görünmeyen ve toplumsal zenginliğin oluşmasına önemli bir katkısı olan ev içi emeklerinin karşılıksız kalması durumunun görülmesi gerekir. Kadınların düşük eğitim düzeyi, emeklerini nitelik gerektirmeyen vasıfsız işlerde kullanmaları, daha çok el becerisi gerektiren işleri veya ev işlerinin uzantısı olan işleri tercih etmeleri, iş yaşamında devamlılığı düşünmemeleri ve daha çok aile bütçesine ‘katkı’ amacıyla çalışmaları, örgütlülüğe mesafeli yaklaşmaları gibi özellikleri kadınların emek sürecinde yaşadıkları sorunları derinleştirmektedir. Bu durum kadın emeğinin daha çok vasıfsız, kolay değiştirilebilir, örgütsüz, sosyal güvence gerektirmeyen, düşük ücretli sektörlerde istihdam edilmesine neden olmaktadır.

Bunun yanında ev kadınlığı üretim süreci dışında tanımlanmakta. Yaptığı işlerle ‘ev kadınlarının’ artı değere hiçbir katkısı olmadığı düşünülmektedir. Kaba bir şekilde ifade etmek gerekirse emek pazarının devamlılığı işçilerin yaşamlarını devam edebilmeleriyle ve yeni işçiler yetiştirmeleriyle mümkündür. Yine emek sürecinin sağlıklı bir şekilde yürüyebilmesi için işçilerin günlük yaşamında yemek, bulaşık, çamaşır, çocuk ve yaşlı bakımı gibi işlerinin de yerine getirilmesi gerekmektedir. Sadece erkeğin eve ekmek parası götürmesiyle olacak bir iş olmadığı ortada. Kadının evdeki emeği de bu sürece katkı sunmaktadır. Ancak bu durum karşılıksız kalmaktadır. Esasta toplumsal zenginliğe katkı sunan bu emeğin karşılığının ödenmesi gerekmektedir.

durumdur. Yine cinsiyetçi yaklaşım en çok kendisini ücretlerde göstermektedir. Dünya Bankası Türkiye İşgücü Piyasaları Çalışması Raporu’na (2006: 55) göre Türkiye-Kuzey Kürdistan’da, kentlerde kadın ve erkek ücret ortalamaları arasındaki farkın yüzde 22 olduğu belirtilmektedir.

Kadınların iş yaşamında karşılaştıkları en önemli sorunlardan biri de cinsiyetçi uygulamalardır. Bu yaklaşım daha kadın iş aramaya başlarken karşısına çıkmaktadır. Bazı işlerin kadınlara uygun görülmemesi ve daha çok kadınların toplumsal rolleriyle uyumlu işlere uygun görülmeleri yaşanan cinsiyetçi yaklaşımın sonuçlarıdır. İşyerinde tacize ve tecavüze uğramaları yaygın bir

Kadınların büyük bir kısmı (yüzde 54,4) başta tarım olmak üzere ücretsiz aile işlerinde çalışmaktadır. Çalışma hayatı dışında kalanların büyük bir çoğunluğunu (yüzde 51,8) ise ‘ev kadınları’ oluşturmaktadır. (Kadın Emeği ve Cinsiyete Dayalı Ücret Ayrımcılığı; Nebiye YAMAK, Ferhat TOPBAŞ)

Sonuç olarak kadınlar, işgücü istihdam fırsatlarından eşit bir şekilde yararlanamamaktadır. Cinsiyetçi uygulamalara maruz kalmaktadırlar. Emekleri daha çok niteliksiz emeğe ihtiyaç duyulan işlerde kullanılmaktadır. En yoğun olarak da tarım ve enformal sektörde istihdam edilmektedir. Toplam istihdamda daralma olduğu zaman ilk olarak gözden çıkarılanlar yine kadınlar olmaktadır.

Bu genel tablo şunu göstermektedir ki, kadınlar özellikle neo-liberal politikalarla birlikte

üretim sürecinin en azgın sömürüsünün olduğu alanlarda istihdam edilmektedir. Ve yine en çok sosyal güvenceden ve iş güvencesinden yoksun bir şekilde kadınlar çalıştırılmaktadır. TÜİK 2008 verilerine göre, toplam istihdamdaki kadınların yüzde 62,3’ü, tarımda çalışan kadınların ise yüzde 99’u sosyal koruma kapsamı dışındadır. Yine en örgütsüz kesimi kadınlar oluşturmaktadır. Özellikle ev eksenli çalışanlar olmak üzere kadınların kendilerini tam bir çalışan olarak görmemeleri, daha çok ev bütçesine katkı sunan olarak görmeleri bu durumu derinleştirmektedir. 8 Mart yaklaşırken, bir kez daha görüyoruz ki kadınların 8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde yükselttikleri mücadelenin gerekçeleri ülkemiz kadınlarının yaşadığı sorunlara çok benzemektedir. Aradan yüzlerce yıl geçmesine rağmen sömürü düzeninin çarkları emeğimiz üzerinden dönmeye devam etmektedir. Dokuma işçisi kadınların cüreti ve kararlılığı halen ülkemiz ve dünya emekçilerine mücadele azmi vermektedir.


22-23_Layout 2 2/28/11 10:41 AM Page 1

22 gençlik

Halkın Günlüğü 1-10 MART 2011

Demokratik haklarımız ve özgürlüğümüz için… Halk gençliğinin demokratik halk üniversiteleri yaratılmasında mevzilerinden biri olan Demokratik Gençlik Hareketi (DGH) üniversiteler ve liseleri kapsayan yeni bir kampanya örgütleyerek “Demokratik Haklarımız için Örgütleniyoruz! Özgürlüğümüz için Başkaldırıyoruz!” başlığını taşıyan bir açıklama yayınladı. DGH, 20 Şubat 2011 - 1 Nisan 2011 tarihleri arasında sürdürülecek kampanya çalışmalarını başlattığını duyurdu.

Füze Kalkanı Projesi halka yönelik saldırıların bir parçasıdır Açıklamada şu konulara değiniliyor. Emperyalistlerin ve ülkemiz hakim sınıflarının, ezilenlere karşı saldırılarının giderek arttığı, bu saldırıların bir parçası olarak öğrenci gençliğe yönelik tutuklama terörünün, polis-idare işbirliğinin devam ettiği, işçi ve emekçilere yönelik saldırıların giderek artış gösterdiği ifade ediliyor. Füze Kalkanı Projesi’nin sessizce hayata geçirilerek halka yönelik saldırıların boyutlanarak devam ettiği belirtiliyor. ABD’nin Ortadoğu’da zengin doğalgaz, petrol ve su kaynaklarına hakim olmak için kendi hakimiyet alanlarını genişletmeye çalıştığı ve emperyalist ülkeler arasında yaşanan çıkar dalaşlarının bir sonucu olarak İran’a saldırının sinyallerinin alındığı anlatılıyor. ABD’nin ve diğer emperyalist ülkelerin çıkar dalaşlarının en önemli merkezlerinden biri olan Ortadoğu’da ülkemiz hakim sınıflarına yüklenen rollerin iyi görülmesi gerektiği ifade ediliyor.

Emperyalistler İran’a saldırının zeminini hazırlamaya çalışıyor Geçtiğimiz haftalarda yapılan İran Zirvesi’nde ABD, Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya bir açıklama yaparak İran’la anlaşamadıklarını belirttiler. Emperyalist ülkelerin İran’a saldırı zeminini hazırlamak için çaba gösterdiği ve İran gibi bir ülkenin emperyalist ülkelere saldırma gerçekliğinin olmadığının belirtildiği açıklamada bütün dünyada nükleer silahların kontrolünün emperyalist ülkelerin denetiminde olduğu ifade ediliyor. Açıklamada emperya-

list ülkelerin “İran tehdidi” söylemiyle esasında önümüzdeki yıllarda İran’a saldırının zeminini hazırlamaya çalıştığı belirtiliyor. 25-28 Ocak tarihlerinde yapılan “Nato Askeri Komite” toplantısına katılan Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in Füze Kalkanı Projesi’yle ilgili yeni talimatlar aldığı, Mart 2011 tarihinde yapılacak olan NATO Bakanlar Kurulu toplantısında Milli Savunma Bakanı’na emperyalistler tarafından yeni talimatlar verileceği belirtiliyor. ABD füzelerinin ülkemize yerleştirilmesine karar verildiğinin ifade edildiği açıklama ülkemiz hakim sınıflarının uşaklıkta sınır tanımadığı cümleleri ile devam ediyor.

‘Demokratikleşiyoruz’ söylemleriyle halka yönelik saldırılar boyutlanıyor Açıklamada, işçi ve emekçilerin ücretlerinde düşüşlerin arttığı, köylülerin üretim yapamaz hale getirildiği ve eğitim kurumlarının ticarethane haline dönüştürüldüğü ifadeleri yer alıyor. Gençliğin geleceksizliğe itildiği, kadınlara her türlü şiddet ve baskının reva görüldüğü, anadil yasağının devam ettiği ve farklı inançlar üzerindeki baskıların yoğunlaştığı ifadeleri yer alıyor.

Halk gençliğinin mücadelesi geliştirilmelidir Halk gençliğinin üniversitelerde, liselerde, fabrikalarda, köylerde, sokaklarda hakim sınıfların saldırılarına uğradığı, bu saldırılara karşı halk gençliğinin mücadelesinin son dönemlerde kendisini hissettirerek yükselişe geçtiği bir dönemden geçildiği anlatılıyor. Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen halk gençliğinin mücadelesinin alanlara taşınması boyutuyla güdük ve etkisiz kaldığı aktarılıyor. Devrimci hareketlerin yaşadığı savrulma ve daralmanın kaçınılmaz olarak kadro ve faaliyetçi yapısına büyük oranda yansıdığı gerçekliği ile yüz yüze kalındığı ifade ediliyor. Bu durumun gençlik hareketlerinin durumunu da büyük oranda etkilediğine değinilen açıklamada öğrenci örgütlerinin işçi, köylü ve öğrenci gençliğin yakıcı sorunlarından,

gündemlerinden ve taleplerinden uzaklaşmasını da beraberinde getirdiğine dikkat çekiliyor. Gençlik mücadelesinin kendi dar gündemlerine sıkışıp kaldığı ve giderek de marjinalleştiği bir süreçten geçildiğine değiniliyor.

DGH örgütlediği kampanyanın hedeflerini açıkladı Açıklamada kampanyanın hedeflerine ilişkin şu ifadeler yer aldı: “DGH, bu şiar etrafında ülke genelinde yaygın bir çalışma yürütecektir. Bu üst başlık altında polisÖGB teröründen fakülteler arası geçiş yasaklarına, barınma sorunlarından yemekhane sorunlarına varıncaya kadar birçok gündem ele alınacaktır. DGH’nin her bir yerel örgütü kendi üniversitesinde, lisesinde öne çıkan sorunları tespit edecek ve bu sorunlar arasında ‘en yakıcı olanı’ gündemine taşıyarak çalışmalarını şekillendireceklerdir.”

Hep birlikte başkaldıralım Açıklama da son olarak “Üniversitelerde akademik, bilimsel gelişimin önünde engel teşkil eden, öğrencilere üniversite yönetiminde söz hakkını tanımayan, anti-demokratik, anti bilimsel üniversite yapısına ve YÖK’e karşı ‘Demokratik Halk Üniversiteleri’, liselerde ise ‘Demokratik Halk Liseleri’ mücadelesini daha fazla yükselterek başkaldırıyoruz! Özcesi geleceğimiz ve özgürlüğümüz için başkaldırıyoruz! Örgütlü bir gücü hiçbir kuvvetin yenemeyeceği bilinciyle, üniversiteler üzerinde oynanan oyunlara ve liselerde yükselen baskılara karşı, öfkemizi örgütlü bir güce dönüştürelim, hep birlikte başkaldıralım!” ifadelerine yer veriliyor.

Demokratik Gençlik Hareketi (DGH), “ Demokratik haklarımız için örgütleniyoruz! Özgürlüğümüz için başkaldırıyoruz!” şiarıyla bir kampanya örgütleyerek çalışmalarına başladı

Mersin Üniversitesi’nde ‘Gül’ dağıtılmadı ‘İleri demokrasi’ söylemlerini her fırsatta dile getiren devlet ve siyasi iktidar odaklarının işçi, emekçi, öğrenci ve toplumun tüm muhalif güçleri üzerindeki baskı ve sindirme politikası son hızıyla sürüyor. Üniversitelerde söz, yetki ve karar haklarının gasp edilmesine, parasız, bilimsel, anadilde eğitim taleplerinin görmezden gelinmesine karşı çıkan üniversite dinamikleri üzerinde devletin kolluk terörü devam ediyor. Üniversitelerde artan protesto gösterileri ve polis- ÖGB işbirliğiyle yükselen azgın saldırılara karşı meşru mücadelesini sürdürenlerin görüntüleri hafızalardaki yerini koruyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, azgınca uygulanan bu kolluk (devlet) terörüne karşı İçişleri Bakanı vasıtasıyla kolluk güçlerini ‘hassas davranmaya’ davet etmişti. Verilen talimatın ardından üniversitelerdeki demokratik-muhalif dinamiklerin Erzurum’da yapılan Tayyip- ÖTK buluşmasını protesto gösterilerine yapılan saldırılar ‘hassasiyet’in ne anlama geldiğini gözler önüne sermişti.

KTÜ’de işkence Geçtiğimiz haftalarda Trabzon, Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) öğrencileri, Çevre Bakanı Veysel Eroğlu’nu protesto etmek isterken polis şiddetine uğrayarak gözaltına alındı. Öğrenciler konuldukları polis minibüsünde ağır işkenceye maruz kalmış, darp raporu almak için gittikleri hastanede doktorların “iki günden önce iyileşecek darp yaralarına rapor vermiyoruz” açıklamasıyla karşılaşmıştı.

Mersin’de ‘hassasiyet’ 22 Şubat 2011 günü Cumhurbaşkanı Gül’ün üniversiteye akşam saatlerinde yapacağı ziyaretten birkaç saat önce üniversitede toplanan öğrencilere, çevik kuvvet polisleri henüz eylem başlamadan saldırdı. Cop ve biber gazı ve tazyikli suyun kullanıldığı saldırıda, öğrenciler yerlerde sürüklenerek tekmelendi. Gül’ü “Üniversitelerimizi YÖK’e, Sermayeye ve AKP’ye Teslim Etmeyeceğiz, Söz - Yetki - Karar Üniversite Bileşenlerine” pankartıyla karşılamaya hazırlanan yaklaşık 50 öğrenciden 42’si gözaltına alındı. Yaşanan azgınca saldırının ardından öğrenciler gece savcılık talimatıyla bırakılırken, Gül ise yapacağı ziyareti iptal etti. Mersin’de gerçekleşen saldırıyla ilgili başta Mersin olmak üzere İstanbul, Artvin, İzmir, Eskişehir’de eylemler yapıldı. Mersin’de yapılan açıklamada üniversitenin Cumhuriyet Meydanı’nda toplanarak demokratik taleplerini dile getirmek isteyen öğrencilere polisin hiçbir uyarıda bulunmadan sert müdahalede bulunduğu söylendi. Açıklamada, yerlerde sürüklenen, coplanan, tekme tokat dövülen, gaz sıkılan öğrencilere müdahaleyi penceresinden izleyen üniversite rektörünün polis-idare işbirliğinin belgesi olduğu vurgulandı. Açıklama “Biz gözaltına alındıktan sonra da fiziki şiddet ve küfürlü sözlerle karşı karşıya kaldık. Bize yapılan bu saldırının, haklarına sahip çıkan ve insanca bir yaşam için mücadele eden her kesime yapıldığını biliyoruz. Bizler devrimci, sosyalist yurtsever gençler olarak bu saldırıları geri püskürteceğiz” ifadeleriyle son buldu.


22-23_Layout 2 2/28/11 10:41 AM Page 2

f

1-10 MART 2011 Halkın Günlüğü

güncel haber 23

Devlet koruculuk için kampanya başlattı! Devletin Dersim üzerindeki kirli savaş politikaları gün geçtikçe daha da artıyor. Barajlarla ili bölerek bölge halkının ekonomik, kültürel, siyasal birlikteliğini parçalamak isteyen devlet, diğer yandan bölgede oluşturmak istediği yeni karakollar ve koruculuk uygulaması ile halkı denetim altında tutmak istiyor.

cık ilçesinde biri komutanlık olmak üzere 8 karakol var. Bölgedeki askeri birliklerde yer alan asker sayısı bölgedeki nüfusun yarısına eşit durumda. Devletin bölgedeki bu askeri gerçekliği bu kadar üst seviyedeyken halen bölgede yeni karakolların kurulması bölge halkını fazlasıyla kaygılandırıyor. Buarada yeni karakolların Çemişgezek, Hozat ve Ovacık üçgeninde kurulması planlanıyor.

Devletin Dersim üzerinde kirli savaş politikalarına heryıl yeni bir tanesi ekleniyor. Baraj ve HES yapıpımları, ajanlaştırma, geçici güvenlik bölgesi derken şimdi koruculuk sistemi bölgede oturturulmak isteniyor. Nazimiye’de açılan korucu kadrosu ile halka çağrılar yapıp başvuru yapmasını bekleyen devlet, diğer yandan ise bölgede mevcut bulunan karakollarının sayısının yükselterek neredeyse her köye bir karakol kurmak istiyor.

Bölge halkının bu haklı kaygısına bir de koruculuk sistemi ekleniyor. Dersim ilinde üst seviyedeki askeri mevcudiyete bir de koruculuk sistemi eklenmek isteniyor.

Koruculuk Sistemi Nazımiye’de

Dersim genelinde mevcut bulunan 60 karakolun yanında yeni karakol projeleri yaşama geçirilmek istenmekte. Yeni karakollar Çemizgezek, Hozat ve Ovacık üçgeninde kurulacak.

Dersim’de 60 karakol var Dersim bölgesinde Tunceli İl Jandarma Komutanlığı’nın bilgilerine göre ilde 60 karakol mevcut. Bu sayıya küçük çaptaki karakollar, seyyar karakollar, polis karakolları ve özel harekât noktaları eklendiği zaman sayı 150’ye yükseliyor. Ülke nüfusunun en düşük olduğu iller arasında yer alan Dersim toplam nüfusu 33 bin civarında. Çemişgezek’in toplam nüfusu 8 bin civarındayken ilçede mevcut bulunan karakol sayısı ise biri komutanlık olmak üzere 5 karakol. Dersim merkezin toplam nüfusu 33 bin 300. İl merkezinde bir komutanlık olmak üzere toplam 10 karakol var.

f

Nazimiye’de korucu kadrosu açan devlet, halka çağrılar yaparak başvuru yapmasını bekliyor. Ayrıca yeni karakollar yaparak bölgede mevcut bulunan karakollarının sayısını yükselten devlet neredeyse her köye bir karakol kurmak niyetinde. Hozat İleçesi’nde toplam nüfus 8 bin civarında. Hozat’ta biri komutanlık olmak üzere toplam 6 karakol var. Pülümür’ün toplam nüfusu 3 bin civarında. İlçede biri komutanlık olmak üzere 6 karakol var. Mazgirt İlçesi’nin toplam nüfusu 9 bin civarında. Dersim’de en fazla karakol bu ilçede mev-

cut. Biri komutanlık olmak üzere 10 karakol var. Pertek İlçesi’nin nüfusu 13 bin. İlçede biri komutanlık olmak üzere 6 karakol var. Nazimiye İlçesi’nin toplam nüfusu 3 bin 600. İlçede biri komutanlık olmak üzere 7 karakol var. Ovacık İlçesi’nin toplam nüfusu 6 bin 600. Ova-

27 Eylül 1986 yılında “Köy sınırı içinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur” şeklinde kanun hükmüne dayandırılarak kurulan ve özünde gerilla faaliyeti ile halkın devrimci mücadelesine karşı kirli savaş yönteminin uygulayıcısı olarak konuşlandırılan koruculuk sistemi, Dersim’de yaşama geçirilmek isteniyor. 90’lı yıllardan başlamak üzere günümüze kadar adı faili meçhul, uyuşturucu ticareti ve halka yönelik katliamlarla özdeşleşmiş durumda olan koruculuk sistemi, Dersim’in bin altıyüz nüfuslu Nazimiye İlçesi’nde oluşuturulmak isteniyor. Devlet tarafından ilçede 100 kişilik korucu kadrosu açıldı. Kaymakamlık talimatı üzerine anons yapılarak, ilçe halkının koruculuk için başvurmaları istendi. Koruculuk için kadro açılması ise ilçe halkı tarafından büyük tepkiyle karşılandı. Yine BDP Nazimiye İlçe Teşkilatı koruculuk uygulamasını protesto etti.

ELEŞTİRİ SİLAHI

emrah cilasun

Özgürlüğün rüzgarı

S

ınırları aşıp yabancı halklara erişen özgürlüğün rüzgarı esiyor; Baş döndürücü bir rüzgar.

Yeni yıla girdik gireli şunun şurasında iki ayı geride bıraktık. Fransız şarkıcı Jean Ferrat’ın yukarıdaki dizeleri bir gerçek oldu. Özgürlüğün rüzgarı, baş döndürücü bir tempoyla, ilkin Tunus’ta Bin Ali’yi ardından, Mısır’da, Hüsnü Mübarek’i siyaset sahnesinden süpürdükten sonra, şimdi de bu satırların yazıldığı sıralarda, Libya’da, Muammer El Kaddafi’yi, tarihin çöplüğüne atmaya hazırlanıyor. Herkes biliyor ki, bu ayaklanmaların kaynağı, emperyalist dünya sistemidir. Ve gene herkes biliyor ki, son otuz küsür yıldır, astığı astık, kestiği kestik olan emperyalist alem, özünde bu ayaklanmaların karşısındadır. Nedenini gelin emperyalist bir kalemşordan okuyalım: “İsrail ile barış yapan demokratlar değil, Sedat ve Kral Hüseyin gibi otokratlardı. Pozisyonunda kemikleşmiş bir otokrat, seçilmiş, cılız bir demokrata nazaran daha rahat tavizler verebilir... Gerçekten, Ürdün Kralı Abdullah gibi, aydınlanmacı yöneticilerin, sokaktaki kitlesel protestolar tarafından oyulmasını mı istiyoruz?” (Robert Kaplan, “One Small Revolution”, New York Times, 22. 01. 2011) Kaplan’ın, Ürdün ve Kral Abdullah üzerinden verdiği örneği, Libya’ya ve Kaddafi’ye ya da, şu anda isyanların olduğu başka bir Arap ülkesine ve oradaki eli kanlı diktatöre uyarlayabilir-

siniz. Emperyalistler, istikrarları için bu ayaklanmaların ne denli tehditkar olduğu konusunda hemfikirdirler. Mesela o nedenle, Tunus’ta, ayaklanmaların tam ortasında, Fransa, tercihini daha hâlâ Bin Ali’den yana yapmıştır. Fransız meclisinde, Dışişleri Bakanı Michèle Alliot-Marie, Bin Ali rejimine, ayaklanmaya karşı kendilerinden faydalanılması için, Fransız güvenlik uzmanları göndermeyi teklif etmiştir. (Bakan’ın Fransız Meclisi’ndeki 12 Ocak 2011 tarihli konuşmasından aktaran, Şubat 2011 tarihli aylık Le Monde Diplomatique) Özgürlük rüzgarının, bütün bir Akdeniz havzasını tesiri altına almasından itibaren, emperyalistler, şimdi Arap kitlelerine şirin gözükmeye, onları kendi planları doğrultusunda sakinleştirip, yeni düzenlerini tesis etmek istiyorlar. Mısır örneğinde olduğu gibi, Obama yönetimi, siyasi zararı sınırlı tutmaya çalışmaktadır. Rejim değişikliğini yumuşak bir geçişle, Mübarek’in, koordineli çekilişiyle garantilemeyi umut etmektedir. Bu mümkün müdür? Belli değil... Zira, mevcut ayaklanmaların yapısına yakından bakıldığında, emperyalistlerin isteği doğrultusunda hareket edebilecek toplumsal güçlerin de bu isyanlar içinde mevcut olduğu görülmektedir. Mesela Tunus’ta, Bin Ali sonrası düzen ve istikrarın sağlanması ve normal hayata dönülmesi için orta sınıflar, derhal müzakere masasına oturulmasını, biran evvel devlet aygıtının tekrardan harekete geçmesini isterken, daha alt kesimler, sadece diktatörün yıkılmasıyla

avunmayacaklarını göstermişlerdir. Her halükarda, bu ayaklanmaların eski ezberlerle anlatılmaya ve açıklanmaya çalışılması ne doğrudur ne de, mümkündür. Bu ayaklanmalar, çok uzun bir süredir dünyaya hakim olan derin sessizliği, ölü toprağı sendromunu parçalamıştır. Ve bu ayaklanmaların sadece kendi coğrafyalarında değil ama aynı zamanda başka yerlerde de neleri beraberinde getireceği, nelere gebe kalacağı şimdiden kestirilemez. Mesela kim bilebilirdi, İtalya’da, Feminist kadınların Berluskoni’ye karşı, Roma’da, ülke çapında merkezi radikal bir yürüyüş düzenleyip, “burası Tahrir olacak” diye bağıracağını? Kim bilebilirdi, Yunan kitlelerinin, Tahrir metaforunu, Atina’daki Omonya meydanına uyarlıyacağını? Kim bilebilirdi, Tunus gençliğinin, Paris’i, “unutmayın Fransa’da da milyonlarca Tunuslu yaşıyor” diye tehdit edeceğini? Kim bilebilirdi, Süleymaniye gençliğinin, yıllardır özgürlük savaşçıları diye lanse edilen Talabani ve Barzani gibi kompradorlara isyan edeceğini? Kim bilebilirdi, o gençliğin Saddam veya Amerikan askerlerinin ardından şimdi de Peşmerge tarafından kurşun yağmuruna tutulacağını? Her halükarda, maddenin hareket halinde olduğu ve gideceği yere doğru gittiği kesindir. O nedenle, bu muhteşem ayaklanmalara ilişkin, soldan yapılan kimi analizler tamamen yanlış ve yersizdir. İsyanların, şu anda neleri beraberinde getirdiğine ve neleri daha da beraberinde getirebileceğini görmekten yoksundur. Dolayısıyla, söz konusu tespitler, bu

ayaklanmaların, dünya çapında, en azından son otuz senedir oluşan kalın bir buz tabakasını kırdığının farkında bile değildir. O yüzden, isyanların oynadığı şu tarihsel rolü görmeyip, zaten tartışma konusu dahi olmaması gereken, “bu isyanlar, devrim midir değil midir”, “önderlik doğru ellerde midir”, türünden dikkatleri ve münakaşayı yanlış noktalar üzerinde yoğunlaştırmak, meselelere derinden bakmamakla alakalıdır. İlginç olan, bu münakaşaları yapanların, siyaseten, yıllardır kendiliğindenciliğe tapıyor olmalarıdır. Her fırsatta, Türkiye’de, 15/16 Haziran’a methiye dizenlerin, şimdi Arap kitlelerinin muhteşem isyanına burun bükmeleri, Türk şovenizminden beslenmiyorsa neyin nesidir? Güçlü bir polis teşkilatına, güçlü bir ordu aygıtana, güçlü bir devlet yapısına ve tüm bunlara arka çıkan emperyalist devletlere; kafa karıştırmaya çalışan emperyalist medyaya; tatlı sözlerle kendisini pasifize etme çabalarına, pabuç bırakmayıp; kendiliğinden ayaklanıp, diktatörlerin devrilmesi için ısrar eden Arap kitleleri ne yapacaklardı? Bu analizleri yapanların, Mısır’daki benzerlerinin gazete bürolarını arayıp, “afadersiniz, bizler sizin haberiniz olmadan Tahrir’de toplanıp, isyan ettik. Şimdi lütfedip, bu ayaklanmanın başını çeker misiniz” diye mi soracaklardı? Varsayalım ki, sordular! İstanbul’daki ya da Kahire’deki sol gazetenin ne cevap vereceğini, doğrusu merak ederim.


24_Layout 2 2/28/11 1:04 PM Page 1

Rojaneya Gel Di Roja Zimanê Dayîkê de, Daxwaza Zimanê Dayîkê Dİ sedema 21ê Reşemîyê Roja Zimanê Dayîkê, hemû bajarên Tirkiye-Bakurê Kurdistanê de çalakî û meş pêk hatin. Di van çalakiyan de daxwazên zimanê dayîkê hate ziman û polîtîkayên dewletê ku li ser zimanê Kurdî dimeşe ango bişavtin û zordarî hate şermezar kirin.

g

Em perwerdehiya zimanê dayîkê dixwazin! Dewleta Tirk di sazbûna xwe virde li ser netewe û netewatiyên ku li vê erdnigariyê dijîn, ji bo mirovên yektîp çê bikin hemû polîtîkayên xwe; bişavtin, tunekirin û înkarkirin bê navber didomîne. Ev netewên bindest li ser axa xwe, bi zorê jiyaneke girtî dijîn û polîtîkayên dewletê herî mezin jî liser bişavtina ziman pêk tê. Mirovê ku bi zimanê xwe na peyve, ne fikire; bi zordestiye, entegrasyona bi zorê pejirandiye. Îro dîsa bi dehan neteweyên ku li ser vê erdnigariyê dijîn, ruzbarê tinebûna zimanê xwe ve mane û bi temamî hemû têgînê re biyanî mane. Gelên bindest van têgînê biyanî di nava zimanê xwe de bikaranine û bi demê re gramera ziman roj bi roj kêm bûye. Hem di axaftina rojane de, hem rast nivîs û rêziman de bê karanîna ziman, jiyana ziman bê mimkun kiriye. Helbet mafê her mirovî heye ku di zimanê dayîkê de biaxive û perwerdehiya zimanê dayikê hilde. Emafa

tu carî nayê berbest kirin. Lê belê ev dewleta tam jî vê yekê dike. Mîna hemû daxwazên demokratîk, li hember daxwazên ziman jî cezayên herî mezin daye û polîtîkayên tunebûnê yên bingehîn kiriye dewrê. Ne tenê li ser ziman qedexeyî daye, li ser hemû gotinên netewe û netewatiyan jî qedexe kirin berdewam dike. Yên ku van gotinên qedexe tînin ser ziman jî li ruzbarê îmhakirina dewletê hatine. Di vê demê de li ser kesayetiya neteweyên xwe û li ser zimanê xwe, daxwazên zimanê dayîkê bi giredayÎ vê daxwazê têkoşîna ku li hember neteweyen serdest didome, têkoşîneke meşrû ye. Di sedema Roja Zimanê Dayîkê, daxuyaniyên ku neteweyên Kurd bikaraniye xaleke taybet e. Xwedîderketina perwerdehiya ziman û xwedîderketina ziman ku neteweyên kurd bikaranî hewldaneke taybet e. Ev helmeta Tirkiye-Bakurê Kurdistanê de bi taybetî hemû bajaran de bandorek pêk hat.

Gelek bajaran de daxwaza zimanê dayîkê hate ziman Daxwaza zimanê dayîkê; serî de li Amedê, Dêrsimê, Mêrdînê, Rihayê, Sêêrtê li gelek bajarên çalakiyên ku pêk hatin de hanîn ziman. Çalakiya ku li pêşengiya TZP KURDÎ-DER Amedê pêk hat di vir de hezaran kes mafê perwerdehiya zimanê dayîkê xwastin. Li Amedê pêşiya şaredariya mezin girse hev civiyan û bi Kurdî pankart vekirin, çepikan ve meşiyan pêşiya Miduretiya Perwerdehiya Neteweyî. Daxuyaniya ku li derê Miduriyeta Perwerdehiya Neteweyî de bû van gotinan balkê-

şand; gotin 88 sale ziman û çanda gelê kurd hatiye înkar kirin. Bi zorê perwerdehiya Tirkî dane Kurdan, lê belê Kurdan got em tu racî vê perwerdehiyê napejirînin. Li hember zordariyên ser gelên Kurd, parlamenterê Colemergê ê BDPê Hamît Geylanî axaftina xwe de waha got; ji bo zimanê dayîkê dewletê ku îmze avêtin peymana navneteweyî li hember vê peymanê dewlet nigê pratîk navêjin.

marşa “Çerxa Şoreşê” gotin. Daxuyaniyê de gotin li hember van polîtîkayên înkarkirinê em bê deng namînin.

Zimanê Kurdî tê înkar kirin

Li Qoserê hezaran mirov derê KURDÎDERê hevciviyanli ber be seyrangeha azadiyê meşiyan. Li vir daxuyaniyê de waha gotin; kurd zimanê xwe her beşên jiyanê de bikar tînin. Polîtîkayên bişavtinê li ser kurdan bi zaroktiya wan de despêdike, divê daxwaza perwerdehiya zimanê dayîkê bila bipejirînin.

Hezaran mirov ji bo ku roja zimanê dayîkê pîroj bike hev civiyan. Bi def û zirnê govend saz kirin, hatin derê şaredariyê. Pankarta “Roja cejna ziman li hemû mirovahiyê pîrozbe’’ hilgirtin. Hemû mirovan bi devekî

Koma ku li derê KURDÎ-DERa Rihayê civiya pankarta “Em bi ziman û çanda xwe azadiya xwe taceser bikin” vekirin. Daxuyaniya çapemeni de giringiya perwerdehiya zimanê dayîkê diyar kirin û têkoşîna mafên

demokratîk a kurdan wê berdewam bike. Li Sêêrtê hêla NÇMê û şaxa Egîtîm Senê ve ji bo daxwaza perwerdehiya zimanê dayîkê meşek li darket. Li derê şaxa Egîtîm Senê civiyan û pankart hilgirtin. Li pey meşê sedan kes têkoşîna civanên kurda ku ji bo zimanê dayikê têkoşîn dikin li ser vê axivîn. Behsa giringiya perwerdehiya zimanê dayikê kirin û qala mirovên ku li vê reye de jiyana xwe dest daye kirin. Li Dêrsimê meşa ku pêşengiya KURDÎDERê darket, Qada Azadiyê de daxuyaniya çapemeniyê pêk hat. Serokê şaredariyê Edîbe Şahîn beşdarê meşê bû. Daxuyaniya çapemenî di zaravayên Kurdî ê Zazakî de hat xwandin.

hg_sayi_06  

Maske düştü! Yaşasın “Demokratik” Faşizm!Perspektif Sf. 12-13 Ortadoğu ve gelişmeler Halkın öfkesi karşısında hiçbir gerici güç durama- yaca...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you