Issuu on Google+

kapak42_Layout 2 4/10/12 12:59 PM Page 1

Erdoğan ve AKP’nin dini para, tanrısı ABD emperyalizmidir

sf 12-13

İlyas Aktaş yoldaşı saygıyla anıyoruz Kavgaya adanmış bir yaşam kolay teslim olmaz ölüme. Yattığı yeri yırtarak çıkar meydanlara, karışır öfkeli kalabalığın arasına. 2006 yılında katledilen 14 HPG gerillasının ardından sokağa dökülen Kürt halkına saldıran kolluk güçlerinin yaptığı katliamları belgeleyen İlyas Aktaş’ın, devletin katillerinin kurşunlarıyla ölümsüzleşmesinin üzerinden altı yıl geçti. Ölümsüzlüğünün 6. yılında İlyas Aktaş yoldaşımızı saygıyla anıyor, bıraktığı devrimci mirası sonuna kadar taşıyacağımızı birkez daha yineliyoruz.

Halkın Günlügü

10-20 NİSAN 2012 Yıl: 2 Sayı: 34 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

Bir ‘hesaplaşma’ komedisi

2. YGKSF

12 Eylül davası

sonuçlandı fKÜLTÜR-SANAT 18-19

Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi ve Yılmaz Güney Vakfı tarafından düzenlenen 2. Yılmaz Güney Kültür Sanat Festivali, 7 Nisan tarihinde Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapılan ödül töreniyle sona erdi. Derya Durmaz ve Atilla Saral’ın sunuculuğunu yaptığı ödül töreninde, şiir, öykü, karikatür, fotoğraf, belgesel ve kısa film olmak üzere toplam altı dalda eşdeğer ödül verildi. 2 bin ürünün gönderildiği bilgisi verilen festivalin ödül töreni, çeşitli illerden ve İstanbul’un emekçi semtlerinden gelen sanatseverler tarafından ilgiyle izlendi. Müzik dinletileri ve dans gösterisinin yer aldığı etkinlikte yapılan konuşmalarda Yılmaz Güney’in toplumcu sanat anlayışı ve devrimci kişiliğiyle halkın belleğinde bıraktığı izlerin silinmediği belirtildi.

Açılım şampiyonu AKP, “12 Eylül’le hesaplaşıyoruz” yalanlarıyla yeni bir oyun daha sahneye koydu. Seneryosu ABD tarafından hazırlanan oyun için sağcısından-solcusuna geniş bir yelpaze davaya müdahil olarak bu koroya ses kattılar

Mustafa Kemal

“Bu davanın ideolojisi yok”

ve Ermeni Meselesi’ne naçizane bir katkı SAİT ÇETİNOĞLU SF 20-21

Mesele Kürtler olunca her şey mübah

ISSN: 2147-0499

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

04

Dersim DHD kapatıldı

10

sf 02

‘Suriye’nin Dostları’ iş başında

16


2-3_Layout 2 4/10/12 11:09 AM Page 1

02 güncel

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012

ABD emperyalizminin bölge politikaları ekseninde etkin olarak kullanmak istediği TC devleti, yeniden yapılandırma sürecinden geçirilmekte ve yeni saldırı hazırlıklarının piyonu olarak sahneye konulmaya çalışılmaktadır

“Bu davanın

ideolojisi yok” Ankara Adliyesi önü 4 Nisan tarihinde bir şenliği andırıyordu adeta. Çeşitli siyasi gruplar; flamaları, ellerinde fotoğrafları ve sloganlarıyla “hesap sormaya geldik” diye haykırıyordu hep bir ağızdan. Tam bir mağduriyet atmosferi yaratılmış ve faşist düzen partilerinden en radikal devrimcisine kadar geniş bir kitle aynı karenin içine çekilmişti. Sınıf farklılıklarının silinmeye çalışıldığı, ideolojinin yok sayıldığı böylesi kareler ezilen-emekçiler için hep büyük tehdit unsuru olmuştur. Yazımızın başlığına taşıdığımız sözler Doğan Haber Ajansı(DHA)’nın 12 Eylül Davası’na ilişkin habere koyduğu başlıktı. Ve sanırız yaşanan durumu özetleyen en iyi sözlerdi bunlar. Devlet, AKP eliyle bir kez daha sağcısından-solcusuna geniş bir kesimi dumura uğratmıştı. “Demokratikleşiyoruz” yalanlarının gün yüzüne çıktığı, AKP’ye yıllardır destek veren ciddi bir kesimin gelinen durumdan rahatsızlık duyduğu ve iç-dış politikada çıkmaza giren AKP, yeni bir atak yaparak “12 Eylül’le hesaplaşıyoruz” nidalarıyla yeni oyununu sahneye koydu. Tabii ki böylesi bir oyunun gerçekçi-inandırıcı olması için, hem senaryonun hem de oyuncuların iyi seçilmesi gerekiyordu. Senaryo öncesiyle hazırlanıp, ısıtılmaya başlanmıştı. AKP “statükoya karşı ülkemizin demokratikleşme sürecinde yeni bir eşiği aşıyor, yeni bir süreç başlatıyordu; 31 yıldır

kimsenin sorgulamaya dahi cesaret edemediği darbecileri yargılayacaktı.” Böylesi bir yargılamaya askeri faşist cuntanın katlettiği, işkenceden geçirdiği, hapse attığı, yaşamlarını çekilmez bir hale getirdiği milyonların ilgisiz kalması beklenemezdi, kalmadılar da… Sağcısından-solcusuna siyasi yelpazenin geniş bir kesimi davaya müdahil olarak, Ankara Adliyesi önünde bayrakları, flamalarıyla toplanarak tablodaki yerlerini aldılar.

Kim kime darbe yaptı Aslında Türkiye-Kuzey Kürdistan tarihinde pratikte defalarca ispatlanmış benzer olaylar yaşanmasına rağmen, gereken tecrübenin çıkartılmadığı 12 Eylül davasında bir kez daha görülmüştür. Süreci en doğru şekilde tahlil edebilmek için bütün yönleriyle irdelemek elzemdir. Yoksa “darbeciler göstermelikte olsa yargılanıyor, bu ciddi bir reformdur destek vermeliyiz” yönlü yanlış, eksik anlayışlar, gittikçe yaygınlık kazanacaktır. Kan ve katliamlar üzerine kurulu TC devleti 88 yıllık tarihinde “tek dil, din, milleti bayrak, vatan” ırkçı-faşist anlayışıyla varlığını devam ettirmiş-ettirmektedir. Türkiye-Kuzey Kürdistan tarihi katliamlar tarihidir. Halka karşı baskının ve zorbalığın, zulmün

“12 Eylül’le hesaplaşma” Sosyal emperyalizmin yüzündeki maskeyi atmasıyla beraber emperyalist-kapitalist sistem zafer naraları atarak “nihai zaferini” ilan ediyordu. Bu ilanla beraber emperyalistler yeni birtakım politikalarla beraber, dünya halklarının sömürüsü için kolları sıvayarak, pervasız bir şekilde saldırılarını da yoğunlaştırıyordu. Böylesi koşullar içinde emperyalistlerin en önemli çekişme alanlarından olan Ortadoğu ve Kafkaslarda TC’nin rolü oldukça önem kazanıyordu. Bunun bilincinde olan ABD emperyalizmi bölge politikalarında TC’yi daha etkin olarak kullanmak için yeni bir konsept hayata geçirerek, devletin reorganizasyon sürecini işletmeye başladı. Yıllar öncesinden hazırlanan kadroların AKP’yi kurmasıyla startı

verilen ve adına “demokratikleşme” denilen süreç birçok yol kazasıyla beraber işlemeye devam ediyor. İsrail gibi bir devletin bölgede teşhir olan ve büyük tepki çeken durumunu göz önüne alan ABD emperyalizmi, TC’nin üzerinde kirlenen, teşhir olan elbiseleri çıkarttırarak, makyaj tazeleyip yeni elbiseler giydirmeye başladı. Bu sürecin işleyebilmesinin en önemli şartlarından biri halkın desteğini almaktı. Öncesiyle beraber 1922 Aralık hapishaneler katliamı ve sonrasında komünist-devrimci harekete yönelen faşist saldırılar, yaratılmaya çalışılan sürecin önündeki engelleri kaldırmaya yönelik saldırılardı. Aynı şekilde bu sürece uyum sağlayamayan, ayak direyen ve esasta var olan durumdan nemalanıp, pay

alan güçler tasfiye edilip fakat çoğunluğu sürece entegre edilerek Türkiye-Kuzey Kürdistan tarihinin en kapsamlı saldırıları hayata geçirilmeye çalışıldı. Ne büyük bir ironidir ki bu saldırıların tümü “demokratikleşmeözgürlük” yalanlarıyla halkın büyük çoğunluğunun desteğiyle yapıldı-yapılıyor. TC tarihinde yaşanmış birçok katliam ve olayı kendisine zemin olarak alan AKP, statükoyla hesaplaşma palavralarıyla, göstermelik bazı adımlar atarak geniş bir kesimin desteğini arkasına aldı. Özellikle “Ergenekon operasyonları” ve “Kürt açılımı” başlıklarında hayata geçirdiği politikalarla kendisine devrimci diyen güçlerin dahi yanılgıya düşüp, peşinden sürüklendiği bir süreci işleten AKP, aynı oyunlarına olduğu gibi


2-3_Layout 2 4/10/12 11:09 AM Page 2

güncel haber

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

her çeşidinin uygulandığı askeri faşist bir diktatörlük tarihidir. Bu faşist diktatörlük kurulduğu günden bu yana emperyalizmin sadık bir uşağı olarak kendisine verilen bütün emirleri eksiksiz bir şekilde yerine getirmiştir. Emperyalizmin her dönem farklılaşan politikalarına paralel olarak TC’de şekillendirilmiş, uygun pozisyona çekilmiştir. 1970’li yıllar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de devrimci mücadelenin, toplumsal muhalefetin yükseldiği, sistemin kriz içerisine girdiği bir dönemdir. Komünizm tehdidine karşı dünya genelinde ABD emperyalizmi öncülüğünde “Yeşil Kuşak Projesi” hayata geçirilmekteydi. Soğuk Savaş yılları olarak isimlendirilen bu dönemde ABD emperyalizmi politikalarını riske atacak hamlelerden kaçınarak birçok ülkede faşist-askeri darbeler yoluyla, iktidarın iplerini sıkı sıkıya tutmuştur. 24 Ocak kararları olarak bilinen ve ezilenemekçiler için tam bir yıkım anlamına gelen uygulamaların hayata geçirilebilmesi için toplumsal muhalefetin sindirilmesi, bu kararların sorunsuz bir şekilde uygulanması gerekiyordu. Bu realiteyi görmeyen, tahlil etmeyen her anlayış, yapılan askeri-faşist darbenin “devlete rağmen, parlamentonun ülkeyi idare edemediği bir koşulda, akan kanın durması için birkaç generalin yönetime el koyması” şeklinde izah edeceklerdir. Ki AKP eliyle bugün yaratılmaya çalışılan algıda tam bu yöndedir. Özcesi 12 Eylül AFC’si sisteme rağmen, emperyalizme rağmen hayata geçirilen bir organizasyon değildir. Bilakis emperyalizmin emriyle, faşizmin parlamento maskesini dahi bir kenara bıraktığı ve ordunun görevlendirildiği bir organizasyondur. Faşist cuntadan sonra ABD emperyalizminin “bizim çocuklar başardı” sözleri, dönemim MHP lideri Alparslan Türkeş’in “biz içerdeyiz düşüncemiz iktidarda” sözleri, “statükodan, darbecilerden hesap soruyoruz” diyen AKP-Cemaat kliğinin lideri Fethullah Gülen’in: “Ve işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu (ışığı) saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin (dönüşüm) son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.” sözleri aslında 12 Eylül’de yaşananların tam bir devlet projesi olduğunu kanıtıdır. 12 Eylül AFC’si ve öncesi-sonrasıyla hayata geçirilen politikalar hala geçerliliğini korumaktadır. Mevcut anayasa 12 Eylül anayasadır, YÖK başta olmak üzere mevcut kurumlar, 12 Eylül’de kurulan kurumlardır, mevcut anlayış 12 Eylül faşist diktatörlük anlayışıdır. Tüm bu olguları es geçerek ölümün eşiğine gelmiş iki generalin göstermelik bir şekilde yargılanmasına büyük umut bağlayanlar tam bir yanılgı içindedirler.

neyin ürünüdür? devam etmektedir. Planlanan oyun gayet açık ve nettir; geçmişle hesaplaşma adı altında halkı belleğinde iz bırakmış olayları sözde mahkum edip, yargılatırken aynı zamanda daha kapsamlı saldırıları hayata geçirmek. Sivas Katliamı Davası’nın zamanaşımından düşmesi, Hrant Dink katliam davasında ortaya çıkan sonuç, KCK saldırıları, Uludere katliamı gibi devletin gerçek-karanlık yüzüne işaret eden bir çok olayın peşi sıra yaşanması AKP açısından ciddi eleştirilere yol açıp, verilen desteğin azalmasına yol açmışken, 12 Eylül davası imdatlarına tam zamanında yetişti. AKP eleştirileri bir anda övgülere dönüşmeye, bırakalım geçmiş dönemleri son bir yıl içerisinde yaşanan onca örneğe rağmen AKP’nin alkışlanmasına vesile oldu. Muhtemeldir ki 12 Eylül davası rüzgarını arkasına alan AKP, yeni anayasa vaatleriyle 2013-14-15 yıllarında yapılacak olan seçimlere büyük yatırımlar yapmış olacak. Böylesi bir tablo içerisinde resmin tamamını de-

ğerlendirmeden emperyalizmin direktifleri doğrultusunda AKP eliyle hayata geçirilmeye çalışılan bu oyuna o ya da bu şekilde alet olmak ülkemiz devrimci hareketinin tarihine kara bir leke olarak yazılacaktır. Daha birkaç yıl önce Ergenekon ve Kürt ulusal meselesinde ortaya konan benzer oyun ve saldırılara benzer refleksler veren bazı devrimci dostlarımız maalesef pratikten öğrenmesini bilmemektedirler. 12 Eylül’ün çocuklarıyla aynı “mağduriyet” üzerinden buluşan, bilinçsizce bu oyuna kan taşıyan devrimci dostlarımızın bu yanlışlarından vazgeçerek yaratılmaya çalışılan oyuna alet olmamaları en büyük temenni ve beklentimizdir. Hele ki faşizme karşı verdiği savaşta ölümsüzleşen ve halkımızın bilincinde oldukça saygın bir yeri olan komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın posterlerinin bu tabloda yer alması, bilinçsizce bu oyunla aynı sahnede sergilenmesi kabul etmeyeceğimiz ve müsama göstermeyeceğiz bir durumdur.

03

DHF’den 12 Eylül

Davası açıklaması 12 Eylül Davası olarak bilinen ve iki generalin “yargılanacağı” dava 4 Nisan tarihinde Ankara Adliyesi’nde başladı. DHF yaptığı yazılı açıklama ile söz konusu davanın bir oyundan ibaret olduğuna işaret ederek bu oyuna ortak olunmaması gerektiğini vurguladı. DHF tarafından yapılan açıklamada; “Katliamların, siyasi operasyonların, tutuklama furyasının, ekonomik ve sosyal hak gasplarının, emek hareketine yönelik devlet terörünün tam ortasında “12 Eylül’le Hesaplaşma” komedisi, AKP öncülüğünde ve CHP’sinden MHP’sine, sivil faşistlerinden yönünü yitirmiş “solculara” dek oluşturulan koroyla birlikte geçtiğimiz günlerde başladı. Emperyalistlerin ve uşaklarının halka karşı işlediği suçların ve gerçek faillerin “aklandığı” bu dava, basit bir “işkence davası” olarak kamuoyuna lanse edilmekte ve AKP’nin “demokratikleşiyoruz, büyüyoruz” yalanları yine milyonlara yutturulmaktadır. İşin trajik yanı ise bugün o davaya müdahil olarak “düzen solcuları” olduklarını ortaya koyan kimi çevreler ile kimi devrimci kurumların, Devlet Bahçeli’yi bile şaşırtan “demokrasi beklentileri” olmuştur.” diyerek bu davanın ABD-AB emperyalistleri tarafından yaratılmaya çalışılan yeni sürecin ürünü olduğu ve TC’nin de bu sürece ayak uyduracak, en iyi şekilde hizmet edecek seviyeye çekilmeye çalışılmasının bir yansıması olduğu ifade edildi.

AKP, 12 Eylül’ün çocuğudur! “24 Ocak Kararları’nın uygulanmaya başlamasıyla ilerleyen tarihsel süreçte, 1991-1993 ve 1997-2001 tarihsel aralıklarındaki kısa ve kısmi duraklamalar haricinde, hayata geçirilen ekonomik, sosyal ve siyasal yıkım politikaları Türkiye-Kuzey Kürdistan toplumunu derinden etkilemiştir. Ezilenler ve emekçiler kazanılmış haklarını kaybederek daha da yoksullaşıp ve örgütsüzleşirken, hâkim sınıflar cephesinde ise yeni konsepte uymayanlar tasfiye edilmiştir. Emperyalistler, Ecevitli ve Demirelli uşaklarıyla 1980’lere dek sürdürdükleri ilişkileri değiştirmiş ve neoliberal gericiliğe uygun yeni uşaklar devşirip, onlar için sahneyi temizlemişlerdir. 1990’ların ortalarından itibaren hazırlanan AKP hükümetleri dönemi, Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Gülen Cemaati eliyle hayata geçirilmiştir. Ekonomi politikalarından sosyal ve siyasal politikalara dek bugün halkın boğazını sıkan, onu bölen ve ayrıştıran, gericiliğin pençelerine sü-

rükleyen ve bunu da devşirmelerden, yönünü yitirmiş solculardan (!) yan yana getirdiği liberaller eliyle “demokratikleşme” diye pazarlayan AKP, tıpkı diğer düzen partileri gibi, her yönüyle emperyalizme uşaklık ilişkileri içerisinde kurulan ve yönetilen Kemalist Cumhuriyet’in 12 Eylül’e birlikte yönlendirildiği mecrasında ortaya çıkan bir sonuçtan ibarettir.” vurgusu yapan DHF, bu davanın 12 Eylül’lü yargılama değil aklama davası olduğuna dikkat çekerek şu ifadelere yer verdi: “Bu tablo içerisinde açıktır ki 12 Eylül’ün sahipleri “12 Eylül’ü yargılamaya” çalışmaktadırlar. Bu kara komedi içerisinde trajik olan ve net bir şekilde eleştirilmesi ve hatta teşhir edilmesi gereken durum ise liberallerin ve yönünü yitirmiş solcuların haricinde kimi devrimci, demokratik kesimlerin dahi mahkeme kapıları önünde eyleme durmasıdır! “Güncel politika yapma”, “tuğladan bir taş daha çekerek düzeni sarsma” kaygılarıyla şekillenen pratiklerin düzenin sularında boğulmakta olduğunu bir kez daha yaşayarak görmekteyiz. AKP’sinden, liberallerine ve diğer satılık kesimlerine varıncaya kadar “vallahi yargılanıyorlar, tanığıyız” diyenlerin çığlıklarıyla halkımızın özgür gelecek çığlığı arasındaki keskin ayrım çizgisi nerede kalmıştır? Ankara Adliyesi önündeki “nümayişe”, liberallerin deyimiyle “renk katan” devrimci ve demokratlarımız açısından bu ayrımın hiçbir önemi yok mudur? Hiçbir çekinceye kapılmaksızın söylenmelidir ki bu eylemlerin hepsi objektif olarak AKP’nin sözde yargılamasını güçlendirmekte onun dayanağı haline gelmektedir. AKP, büyük bir keyifle 12 Eylül mağdurlarını kullanmaktadır! Halkın acılarını ve beklentilerini sömürmekte ve daha katmerli acılara, sömürülere payanda etmektedir! Üzülerek ifade etmek isteriz ki kimi devrimci dostlarımız da tescilli reformistlerin peşine takılmış ve büyük bir oyunun parçaları haline gelmişlerdir. Bu, dostlarımızın “tercihidir”. Fakat açıkça söylüyoruz: Yeni Demokrasi ve Devrim şehitlerinin posterlerinin Ankara Adliyesi önündeki gösterilerde taşınmasını kabul etmiyoruz! Hiçbir kurumun böylesi bir oyunda değerlerimizi kullanma “tercihi”, “lüksü” yoktur, olamaz! Unutulmamalıdır ki tüm devrim şehitlerinin ve halkımızın tüm acılarının hesabı ancak demokratik bir halk iktidarının tesis edeceği adalet sistemi içerisinde sorulacaktır! Bilimsel Sosyalistlerin bu tiyatroda rolü yoktur!”


4-5_Layout 2 4/10/12 11:12 AM Page 1

04 güncel haber

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012

Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın 139 merkezinde yapılan Newroz kutlamalarına yapılan saldırıların ardından, yeni Kürt açılımına tepki gösteren BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, “Bu irade, genelgelerle, kanunlarla yasaklarla engellenemeyecek bir iradedir. Kürt halkı özerklikten, Sayın Öcalan’ın özgürlüğünden geri adım atmayacağını gösterdi” diye konuştu

Mesele Kürtler olunca her şey mübah TC devleti, ABD ve AB emperyalistleri başta olmak üzere, dünya gerici emperyalistlerinden aldığı referansla “terör örgütüyle savaş, onun uzantısıyla müzakere” çağrısında bulunurken, Kürtlerin varlığını masa başında kabul ediyor. Dağlardan sokağa yansıyan özgürlük mücadelesi yürüten Kürtlerin varlığını kabul ederek imha ediyor. Gerillaların cenazelerine onurlu bir şekilde sahip çıkan Kürt ulusu, müzakerenin-muhataplığın harcı yapılmaya devam ediliyor. ‘Terörün uzantıları’na had bildirme-hudut belirtme formülüyle BDP’nin ‘muhataplık” PKK-MİT Müsteşarı’nın Hrant Dink davasının kararından sonra ‘katleden örgütü arama’ gizliliğine bürünerek katliamları unutturma başladı. Yeni bir oyun aktörleri belli senaryolarla yine sahneye konuldu. Oslo’daki görüşmelerdeki muhataplıkla ortaya saçılan bilgiler daha detaylarıyla kamuoyunun bilgisine sunulmazken, Ankara’daki BDP ile muhataplık meselesi de bir hayli tartışmalı ve muamma… Sürecin muhatapları bugüne kadar devam eden görüşmeler ve kamuoyuna yansıyan açıklamalar dikkate alındığında, İmralı, Kandil ve Amed cephesinde PKK ve PKK Lideri Abdullah Öcalan iken diğer yandan BDP-DTK’da Ankara tarafından gösterilen Kürt sorununu çözümde muhataplarıdır.

müllerin ve ara çözümlerin süresinin bittiği belirtildi. BDP’yi muhatap gösteren senaryoları ileri süren AKP’nin ve devletin, BDP milletvekillerinin tamamını darp ettikleri ifadelerine yer verilen açıklamalarda, PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın dahil edilmediği bir süreçten, Kürt sorununa çözüm çıkmayacağı ifade edildi. Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın 139 merkezinde yapılan Newroz kutlamalarına yapılan saldırıların ardından, yeni Kürt açılımına tepki gösteren BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, “Bu irade, genelgelerle, kanunlarla yasaklarla engellenemeyecek bir iradedir. Kürt halkı özerklikten, Sayın Öcalan’ın özgürlüğünden geri adım atmayacağını gösterdi” diye konuştu. Newroz sonrası hükümetin Kürt sorunuyla ilgili yeni stratejisini değerlendiren Demirtaş, “Newroz sonrası ortaya atılan tartışmalar bu sonuçları örtmeye, bulandırmaya, sulandırmaya dönüktür. Dünyanın neresinde 2 milyon insan sokağa çıksa bu mesajları haykırsa o Başbakan çıkar ‘bu mesajları aldık değerlendireceğiz’ der. Yoksa ‘biz bu talepleri tanımayız’ derse o yönetimin adı demokrasi olmaz. O yönetim de meşru olmaz” dedi. Demirtaş hükümetin baharda büyük bir çatışma ve savaş hazırlığında olduğunu da belirtti.

‘Ara çözüm Newroz’la bitti’

Roboski’den göç, Pozantı’dan sürgün!

Devletin saldırılarıyla çatışmalı ve gergin geçen Newroz’un ardından BDP adına DTK Eş Başkanları Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk ve BDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ile Gültan Kışanak DTK binasında basın toplantısı düzenledi. Toplantıya DTK Koordinasyon Kurulu üyeleri Özdal Üçer ile Ayla Akat Ata, BDP Diyarbakır Milletvekili Nursel Aydoğan ile BDP Diyarbakır İl Eş Başkanı Zübeyde Zümrüt ve belediye başkanları da katıldı.

Taş attıkları için tutsak edilerek Pozantı Hapishanesi’ne kapatılan Kürt çocukları ve gençlerine yönelik devletin yüksek güvenlikli merkezlerindeki tecavüz işkencesi teşhir olduğu için, gazeteciler tutuklandı, tutsak çocuklar-gençler Sincan F tipinde tek kişilik hücrelere sürgün sevke gönderildi. Sistematik imha, inkar ve asimilasyonda ustalaşan AKP, icraatlarına hiçbir tanık istemiyor ve yaptığı her şeyi yasal kurallarıyla belgelendiriyor.

Yapılan açıklamalarda; sokağa çıkan herkese acımasızca saldırı yöneltenlerin ve otoriterlerin tarih yazmadığını, direngen ve onurlu bir tutum göstermiş, asla geri adım atmamış halkların tarih yazdığı, ara for-

Roboski Katliamı’nda yasalardaki makul seviye kurallarıyla sınırdan dönen 34 Kürt köylüsü genci “hayın-kaçakçı” ilan ederek insansız savaş uçaklarıyla katletti. Ardından 100 gün sonra Genelkurmay Başkanlı-

ğı ‘yasal kurallar çerçevesinde öldürdük’ raporunu açıklaması devlet organizasyonundaki sistematik katliamların en büyük belgesidir. Genelkurmay Başkanlığı raporuna Roboski’den kurtulanlar ve ailelerin yanı sıra, İHD İstanbul Şubesi’nde Roboski’ye Adalet Platformu’da düzenlediği toplantıyla tepki gösterdi. Platform adına açıklama yapan Nuran Aktay, Genelkurmay Başkanlığı’nın TBMM İnsan Hakları Alt Komisyonu’na verdiği raporda sunulan “operasyon sınırdışı harekat kurallarına göre yapıldı” ifadelerinin komisyon tarafından yetersiz bulunduğu ve sorulan sorulara yanıt verilmediğine dikkat çekti. Roboski Katliamı’nda sağ kurtulan Servet Encü’ye ‘niye ölmedin’ işkencesi yapıldı. Aileler gözaltına alındı, dört köylü tutuklandı ve devletin katilleri açığa çıkarması bir yana, katliam yaşanan köyden göç başladı. Servet Encü yaşanan katliamdan dolayı ailesini de alarak Irak’a göçün yolla-

rına düştü. Diğer aileler de katliamın failleri bulunmaz ise, kendilerini güvende hissetmedikleri için ülkesini terk edebileceklerini açıkladılar.

Herkes Kürt’tür, Kürtler asla! Katliamlarını kurallara uygun yapan TC devleti sudan sebeplerle kitlesel olarak tutuklattığı muhalif halk kesimleri üzerinden fırtınalar kopararak toplumu terörize ederek, sindirme politikalarını pompalamaya devam ediyor. Üzerinde 2009 yılından beridir kıyametler koparılan “KCK davası olarak lanse edilen ve binlerce tutuklusu olan ‘PKK’nin şehir yapılanması KCK’ olarak ifade bulan saldırı, toplumun apolitikleştirilmesinin hamleleridir. Diyarbakır’da 9 Nisan’da l04’ü tutuklu 152 sanığın yargılandığı KCK ana davası 42. duruşması zırhlı polis araçları eskortluğunda, ring araçlarıyla Diyarbakır Adliye Sarayı’na getirilip götürülüyor. Her defasında olağanüstü OHAL dönemlerini aratmayan tedbir-


4-5_Layout 2 4/10/12 11:12 AM Page 2

05

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

menizce yapılarak, belirtilen sevk maddeleri uyarınca CEZALANDIRILMALARINA, emanette kayıtlı eşyalardan bulundurulmaları bizatihi suç teşkil edenler ile suçta kullanılanların MÜSADERESİNE, diğer belge ve dokümanların delil olarak dosya kapsamında MUHAFAZASINA karar verilmesi kamu adına iddia ve talep olunur.”

Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı için onlarca yıl mahkumiyet isteyen iddianamenin esas bölümü de, “terör örgütü lideri Öcalan’ın talimatıyla örgütün halk tabanına inerek ideolojik eğitim vermesi ve Kürt kökenli olmayan şahıslara da ulaşılarak terör örgütü üyesi ya da sempatizanı haline getirilmesi için Barış ve Demokrasi Partisi’nin tüzel kişiliği altında, Siyaset Akademileri isimli yapılanma oluşturulmuştur.” denilerek sürecin konseptinin gereği öldüremediğini hapse tık mesajıdır. Kabul ederek yok et!

Tecrit devam ediyor Cenevre’de, Kopenhag’da, Oslo’da ve AİHM’de uluslararası sözleşmelere, antlaşmalara imza atıp şartname kabul eden devlet, hapishanelerde Türkçe bilmeyen aileleriyle Kürtçe konuşuyor diye tutsakları cezalandırıp, KCK davasında mahkemede anadilinde savunma yapan Hatip Dicle’ye ‘TRT şeş özgürlüğü’ çerçevesinde ‘başka dil, anlaşılamayan dil’i kullanandıkları için Kürtçe savunma yapmasını yasaklıyor. Pozantı’da ve Elbistan Hapishanesi’nde basına yansıyan boyutuyla faşist-cinsiyetçiırkçı tecavüzlerle kimliksizleştirme asimilasyonu en üst boyutta sürmektedir. İmralı’da bir yıla yakın süredir PKK Lideri Abdullah Öcalan ile MKP davası tutsağı Hakkı Alphan ve diğer 4 PKK’li tutsak ne aileleriyle görüştürülüyor, ne de avukatlarıyla, 2000 yılında devam eden tecrit derinleştirilerek sürdürülüyor.

PKK’li tutsaklar hayati tehlikede

ler alınan meselenin kendisi, doğal yaşamı olağandışı göstermektir. Asıl anlatılan Kürtler dışında herkes Kürt diyebilir, Kürt olabilir, Kürtçe konuşabilir, geleceği ve kaderiyle ilgili herkes konuşabilir, ama Kürtler asla (!) Aynı şekilde İstanbul Cumhuriyet Savcısı Adnan Çimen tarafından hazırlanan ve 2401 sayfa olarak ‘suç’ ve ‘suçlu’ kapsamında akademisyen, yazar, araştırmacı, aydın, sanatçıları da kapsayan iddianamede teknolojinin 5.186 KB büyüklüğündeki CD’ye sığdırılması AKP cin Ali oyunudur. Çünkü iddianamede 7 sayfa iddianeme dizini, 5 sayfa dosya dizini şeklinde havanda su da yok, hava üfürülüyor. 2401 kabartılmış suç dosyasındaki esas niyet cezalandırmadır: “…Dosya kapsamında bulunan yüzlerce delilden sadece bir kısmı iddianamede ortaya konulmuştur. Tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde, şüphelilerin PKK/KCK terör örgütü içerisinde yer alarak örgütün hedefleri doğrultusunda yasa dışı faaliyetlerde bulundukları sübut bulmaktadır.Bu suretle;Şüphelilerin yargılamalarının Mahke-

Türkiye-Kuzey Kürdistan hapishanelerinde Öcalan’a özgürlük, siyasi ve askeri operasyonların durması, anadil üzerindeki baskıların kaldırılması talebiyle Kürt sorununun ‘çözümü’ için 15 Şubat’ta tutukluyken seçilen BDP milletvekili Selma Irmak ve Mardin Kadın Hapishanesi’ndeki kadın tutsakların başlattığı süresiz dönüşümsüz açlık grevlerine hapishanelerde bine yakın tutsak katıldı ve 60’lı günlere doğru ilerliyor. Açlık grevine dışarıda ve yurtdışında da destek devam ediyor. Açlık grevindeki tutukluların durumu kötüye gitmey ve hayati tehlikesi kan kusma belirtileriyle başladı. Osmaniye’de 13 tutuklu açlık grevinin 50’li günlerine ulaştı. Fransa’nın Strasbourg kentinde 15 kişi tarafından başlatılan “Öcalan’a özgürlük Kürdistan’a statü” talebiyle başlattığı açlık grevi 40’lı günlerine girerken Nigar Enayati hastaneye kaldırıldı, tedaviyi kabul etmediği için eylem yerine geri getirildi. Hasta tutsakların tedavisi engellendiği ve tahliye edilmedikleri için beton duvarlardan, demir parmaklıklardan dışarıya ölüm sızıyor. Devletin devrimci-komünist tutsaklara karşı sürdürdüğü tarihi ve sınıfsal kör inadını, kan davası şeklinde yurtsever tutsaklara da dayatıp, üç maymunu oynadığı için hapishaneden cenazeler çıkmaya devam ediyor. Bingöl M Tipi Hapishanesi’nde PKK tutuklusu Mahmut Karataş’ın ama oluşu ve hastalığının ilerlemesine karşılık tedavisi ve tahliyesi engellendiği için, hapishaneden çıkan cenazesi, Dersim’de toprağa verildi. Gazetemizin yayına hazırlandığı saatlerde Sincan Kadın Kapalı Hapishanesi’nden 6 PKK’li tutsak Ruşen Özkan, Gönül Bulut, Mahsume Şedal, Aygül Kapkaç, Güneş Arduç, Adalet Savur’un 9 Nisan Pazartesi günü sabah saatlerinde keyfi bir şekilde İzmir’deki Şakran Hapishanesi’ne sürgün edildi. Bayburt’a sürgün edilen tutsaklardan 20’sinin de Van Hapishanesi’ne geri getirildiği bildirildi.

SINIF TAVRI

≫ ismail uçar

DEVRİM HAREKETİ ENGELLENEMEZ

S

ınıf savaşımı insanlığın saf cevherini ortaya çıkaran toplumsal olgudur. Gerçeklerin sonsuza dek gizlenmeyeceğini toplumlar tarihsel çatışmalarıyla öğrenirler. Barış söylemleri altında kan akmaya devam ediyor. Ama bizler biliyoruz ki, kanın aktığı her yerde ölümsüz kahramanlar kuşağı da büyümeye devam ediyor. Gerçekler ve sınıflar ortadan kaldırılamaz. İdeolojik saldırılarla gizlenen olgular görünecek, sis perdesi kalkacaktır. Devrimciler kendilerine güvenirler. Çok iyi bilirler ki, devrim adına amaçsız ölüm yoktur. Yenilgilerimiz daima kazanacağımız yengilerin temelini ve tarihi gücünü oluşturacaktır. Savaşın kuralları işlemeye devam ediyor. Hiçbir güç, zorbalık, faşizmin kanlı kuşatması devrim hareketinin savaşçıları olan bizlerin ağzında ‘yarın biz kazanacağız!’ haykırışının çıkmasını engelleyemez. Evet, biz kazanacağız, çünkü biz haklıyız, çünkü biz yaratan dünyayız, ezilen milyonlarız.

Yaşamına bir dünya içinde değiliz, emperyalizm ve işbirlikçileri halk kitlelerine ölüm kusmaktadırlar. Bu nedenle yaşamına değil ölümüne bir dünya içindeyiz. Sınıf savaşımının acımasızlığı dünyanın her yerinde kendi özgün koşulları içinde sürmekteydi, günümüzde de birbirini çok daha hızlı etkileyecek biçimlerle güçlenmeye doğru ilerliyor. Devrim hareketi aynı zamanda unutulmayacak deneyimleriyle ileri taşınacak eğitim ve dönüşüm merkezidir. Sadece var olanla yetinen kendinden önceki kuşakların deneyim ve tarihini almakla kendisini sınırlayan değil, daima değerler yaratan ve geliştiren içsel özelliğe sahiptir. Sınıf savaşında savaşın kurallarına göre önderlik eden parti kırılmaz iradenin tek aracı olarak rolünü oynar. Zor dönemler, sadece insan bireyleri için bir sınama dönemi değildir, aynı şekilde kaldırılamaz denilen kuşatmalar döneminde parti için de bir sınama zamanıdır. Kuşatmalara karşı direnmek ve devrim amacı uğruna kararlılıkla yürümeyi başarmak bir sınanmadır. Kararlı yürüyüş devrim hareketini yengileriyle bir bütün halinde sağlamlaştıracaktır. Faşizm sel gibi üzerine aksa da, insanlığın altın damarını kirletmeye gücü yetmez. Her saldırıdan sonra “bitirildi, bittiler” açıklamalarını yapsalar da, devrim hareketinin, komünizm mücadelesinin asla bitmediğini gördüler, görmeye de devam edecekler. 20. yüzyılda zafer kazanan proleter devrimcilerin yine 20. yüzyılda emperyalizm kuşatmasına karşı savaşımda yenilgi alıp yıkılmalarının MLM’nin, diğer bir ifadeyle komünizmin biliminin

ve devrim mücadelesinin yenilgisi anlamına gelmediğini elbette anlayacaklar. Dünya ölçeğinde çırpınan tekelci kapitalizm ve yükselme aşamasına geçen sınıfsal kitle hareketleri gelecekteki kanlı çatışmaların ve iktidar mücadelesinin birer görünümleri olarak kabul edilmelidir. Günümüzde barış ve kardeşlik söylemleri altında Kürt ulusunu katletmeye devam eden faşist diktatörlük, sadece Türk egemen sınıflarının tarihsel çıkarlarını Kuzey Kürdistan’da zor yoluyla garanti altına alma politikasını, en kanlı yöntemlerle sürdürmekle kalmıyor, aynı zamanda komünist-devrimci hareketi de aynı vahşi yöntemlerle eziyor, katlediyor. Söylediğimiz gibi sınıf savaşımı acımasızlığını gösteriyor. Çıkarlar uğruna egemenler öldürmekten asla vazgeçmiyor. Devrimci önderler Deniz, Hüseyin, Yusufları darağacında, 10’ları Kızıldere’de katlettiler. Diyarbakır zindanlarında önderimiz Kaypakkaya’yı işkencelerle katleden faşist sınıfsal saldırı, işçi sınıfı hareketine karşı durmaksızın devam etti. Binlerce komünist-devrimcinin kanıyla topraklar kızıla boyandı. 1922 Aralık 2000 Hapishaneler Katliamı, faşizmin halkın devrimci öncülerinden ne kadar korktuğunu gösterdi. Mercan’da 17’lerin katledilmesi sadece faşizmin sınıfsal acımasızlığını göstermiyor, aynı zamanda partimizin devrim kararlılığında durdurulamaz ideolojik, siyasi, politik güç olduğunu da gösteriyor. Kaypakkayacı hareket kendi tarihi kökleriyle devrimci iktidar hedefinde nettir. Günümüzde tasfiyecilik, oportünizm akımıyla kuşatılan, iktidar ve savaşma bilincini zayıflatmayı, parçalamayı, teslim almayı amaçlayan ideolojik saldırılara kararlıca karşı durmak aynı zamanda, faşist diktatörlüğe karşı sürdürülen savaşımın da temelidir. Komünist hareket, sadece egemen sınıfların düzen sınırlarına çekilmeye meydan okumayı değil, faşist diktatörlüğü yıkma kararlılığını, mücadelenin tüm aşamalarında sürdürecektir. Newroz’da barikatları yıkan Kürt halkının gösterdiği gibi, direnerek bedel ödemekten kaçınmadan ileri atılanlar engelleri aşarlar. Oportünizm; reform, barış, anayasal düzenlemeleri, demokrasi vaatlerini her şeyin-devrimin önüne koymaya devam etsin. Bizler faşist saldırıları örten bu değişim söylemlerini ezilen sınıflara ve Kürt ulusuna karşı sürdürülen savaşın özünü kitlelere anlatmayı, yeter ki başaralım. Savaşan güçler daima kendi kurallarıyla savaşırlar. Komünist hareket devrim amacı uğruna kendi kurallarıyla, dayatılan sınır ve çerçeveleri parçalayarak mücadelesine durmaksızın devam edecektir.


6-7_Layout 2 4/10/12 11:13 AM Page 1

06

güncel haber

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012

Sivas’ın ışığı

“Suriye’nin dostları” dostça karşılanmadı İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen “Suriye’nin Dostları” toplantısı, 1 Nisan’da yapılan çeşitli eylemlerle protesto edildi İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilen “Suriye’nin Dostları” toplantısı, 1 Nisan’da yapılan çeşitli eylemlerle protesto edilirken, ilk eylem saat 13.00’de Halkların Demokratik Kongresi (HDK) tarafından yapıldı. HDK bileşenleri Taksim Tramvay Durağı’nda gerçekleştirdikleri basın açıklamasıyla “Suriye’nin Dostları” toplantısını protesto etti. Saat 14.00′de eş zamanlı olarak iki eylem gerçekleştirildi. Eylemlerden biri Halkevleri, EMEP, ÖDP ve İKP tarafından örgütlendi. Galatasaray Lisesi önünde toplanan kitle, Harbiye’ye kadar alkışlar ve sloganlarla yürüdü. Yapılan eylem sırasında kitle “Katil ABD, Ortadoğu’dan defol”, “Katil ABD, işbirlikçi AKP”, “Suriye’nin Dostları halkların düşmanlarıdır”, “Kahrolsun emperyalizm yaşasın halkların kardeşliği” sloganlarını attı. Divan Otel’in önünde gelen kitle adına burada bir basın açıklaması yapılarak “Suriye’nin Dostları” toplantısı protesto edildi.

Ortadoğu’dan defolun İkinci eylem NATO ve Füze Kalkanı Karşıtı Birlik tarafından yapıldı. Saat 14.00’de Taksim Tramvay Durağı’nda toplanan birlik bileşenleri, “Onlar ‘Suriye’nin Dostları’ değil halkların düşmanlarıdır Emperyalistler ve işbirlikçi-uşakları Ortadoğu’dan defolun!” , “Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak! NATO ve füze kalkanına geçit yok” yazılı pankartlar açarak toplantının yapıldığı İstanbul Kongre Merkezi’ne yürüdü. Taksim Tramvay Durağı’ndan sloganlarla toplantının yapılacağı yere gelen kitle, polis barikatlarıyla karşılaştı. Polisler Şişli istikametine giden yol üzerinde ve İstanbul Kongre Merkezi’nin girişinde yoğun yığınak

yaparak kitle üzerinde baskı kurmaya çalıştı. İstanbul Kongre Merkezi’nin girişine gelen NATO ve Füze Kalkanı Karşıtı Birlik bir basın açıklaması yaparak ABD ve AB emperyalizmin Suriye’ye saldırı planlarını protesto etti. Basın açıklamasında Suriye’nin işgal edilerek emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda kullanılmaya çalışıldığına dikkat çekilerek emperyalizme taşeronlukta sınır tanımayan AKP Hükümeti protesto edildi.

Emperyalistler ve uşakları Suriye halkının düşmanıdır Yapılan basın açıklamasında emekçi halkların özgürlüğünün emperyalistler ve uşaklarının umurunda olmadığı belirtilerek emperyalizmin halkların özgürlüğünü değil, her zaman işgal ve yağmayı düşündüğü anlatıldı. Emperyalistlerin egemenlik ilişkilerini pekiştirmek için dünya halklarına zulmü reva gördüğü anlatılarak emperyalizmin “insani yardım” , “demokrasi ve özgürlük” söylemleriyle, yalanlarını maskelemeye çalıştığına dikkat çekildi. Basın açıklamasında emperyalist haydutlarla uşaklarının Suriye’yi işgal ederek bir kez daha emekçi halklara kan, gözyaşı, yıkım ve talanı reva gördüğü ifade edildi. Basın açıklaması şu ifadelerle sona erdi: “Bizler bu ülkenin devrimci, ilerici güçleri olarak ‘Suriye’nin Dostları’ maskesi takan haydutların önünde bir kez daha haykırıyoruz: Kardeş Suriye halklarına karşı işlenecek cinayetlere taşeronluk etmeyeceğiz. Emperyalist savaş ve saldırganlık politikaları karşısında ‘işçilerin birliği, hakların kardeşliği’ şiarını haykırmayı sürdüreceğiz.” Yapılan eylem sırasında kitle “Emperyalist haydutlar Suriye’den defolun” , “Emperyalistler düşman halklar kardeştir” , “Kahrolsun emperyalizm yaşasın mücadelemiz”, “NATO’dan çıkılsın emperyalist üsler kapatılsın” , “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganlarını attı.

AKP dindar nesil yetiştirme projesini Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in hayatını ders müfredatına aldı. Alevisiz açılımlarla çalıştaylar düzeledi. Sivas Katliamı davasını zamanaşımından düşürdü, ‘hayırlı olsun’ diyerek yola koyuldu 31 Mart’ta Kadıköy Mitingi’nde ‘adalet için’ bir araya gelen on binlerce kişi verilen kararı protesto etmek ve eşit yurttaş olmak için eğitimde yürürlüğe giren 4+4+4 projesine karşı tepkilerini birleştirdi. “Zaman aşımına aldanma, belleği silik olma, unutma unutturma” , “Açılımlara aldanma bozuk düzende sağlam çark olmaz” , “ Maraş, Çorum, Sivas, Roboski unutmadık unutmayacağız” , “ Unutma unutturma Madımak hala yanıyor farkında mısınız” , “Sivas’ı unutmadık baskılara asimilasyona son”, “Katil devlet hesap verecek” yazılı pankartlar taşıyan kitle, ellerinde Sivas Katliamı’nı protesto eden dövizlerle, katliamda yaşamlarını yitirenlerin resimlerini taşıdı. Miting alanına üç ayrı koldan giren demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler ve devrimci-demo-

kratik kurumlardan katılan on binler katledilenlerin isimlerinin okunmasıyla karşılık “burada” diyerek hep bir ağızdan haykırdı. Madımak’ta katledilenlerin aileleri adına Zeynep Altıok; Sivas davasının 19 yıldır sürdüğünü, adaletin yerine gelmesi için mücadele ettiklerini belirtti. Altıok katillerin yargı önüne çıkarılmayıp, yetkililerin üzerine düşen sorumluluğu almamak için, faili meçhul ve toplumsal dava olan Sivas davasının da üstünün kapatıldığını açıkladı. Altıok, Kadıköy’de kardeş çocukların birleştiğini, Türk, Kürt, Alevilerin adalet için bir araya geldiğini ifade etti. Altıok’tan sonra sırayla Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Genel Başkanı Hüseyin Güzelgül, Hacıbektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Genel Başkanı Ercan Geçmez, Avrupa Alevi Bektaşi Konfederasyonu Başkanı Turgut Öker ve Alevi Kültür Dernekleri Genel Başkan Yardımcısı Engün Gündüz ve Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanı Selahattin Özer birer konuşma yaptı. Kürsüden yapılan konuşmalarda, KESK’in 4+4+4 eğitim anlayışına karşı iki gün boyunca süren direnişi selamlanarak, insanlık suçunda zaman aşımı olmayacağı ifade edildi. Sivas kararı ve devletin başbakanının açıklamaları üzerine, Antep, İzmir ve Erzincan’da Alevilerin evlerinin işaretlenmesiyle, tehditlere maruz bırakılan ezilen inanç gruplarına değinildi. Devlet yetkililerinin

Katliamın gerekçeli Sivas Katliamı Davası’nda zaman aşımı kararına tepkiler devam ederken, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin dava hakkında açıkladığı gerekçeli karar da büyük tepkiye yol açtı. 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açıklanan gerekçeli 44 sayfalık kararla davanın katilleri birer birer “aklanmaya” çalışıldı. Mahkeme, 13 Mart tarihinde sanıklar Cafer Erçakmak ve Yılmaz Bağ hakkın-

daki davanın “ölüm”; Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, Yılmaz Bağ, İhsan Çakmak, Hakan Karaca ve Necmi Karaömeroğlu’nun aşama savunmalarında ısrarlı olarak suçlamaları inkar ettikleri belirtilerek, “tüm bu açıklamalar doğrultusunda sanıkların mahkumiyetlerine yetecek her türlü şüpheden uzak, kesin, inandırıcı ve yeterli delil elde edilemediği hususu sübuta ermiştir” diyerek akladı.


6-7_Layout 2 4/10/12 11:13 AM Page 2

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

güncel 07

sönmeyecek

katillere cesaret verdiğini, ancak ezilen halkların ve emekçilerin baskılara karşı yılmadan mücadele edeceklerini ifade eden konuşmacılara, kitle sloganlarla eşlik etti. Demokratik Haklar Federasyonu’nun yanı sıra birçok devrimci-demokratik kurumun katıldığı mitingde açılan pankartlar, taşınan dövizler, flamalar, kokartlar ile atılan sloganlarda, ırkçı-faşist bozuk düzende sağlam çarkın olmayacağı vurgusunu öne çıkarıldı. Alevisiz yapılmak istenen devlet açılımlarının Sivas davasındaki yaklaşımla açığa çıktığı, bunun karşısında örgütlü mücadeleyle demokratik hakların kazanılabileceği vurgusu, söz ve taşınan dövizlerin, atılan sloganların ana temasıydı. AKP Alevi’siz açılımlarla çalıştaylar düzenledi. Dindar nesil yetiştirme projesini Kuran-Kerim ve Hz. Muhammed’in hayatını ders müfredatına aldı. Sivas Katliamı davasını zaman aşımından düşürmesinin tepkileri, Kadıköy Mitingi’nde Alevi kurumların tepkileriyle yükseldiyse de dağınık-parçalı örgütlülüğün egemen sınıfların işine yaradığı, AKP’nin topladığı meyvelerden görülmektedir. 13 Mart’ta Sivas Katliamı davasının düşürülmesi ve katillerin aklanmasına mitingde gelen tepkilerle davanın takipçisi olduklarını belir-

ten bileşenlerin yanı sıra, davayı başından itibaren takip eden Av. Şanal Saruhan mahkeme heyetine ‘Acılar zaman aşımına uğrar mı? Vereceğiniz karar heyetiniz için örnek karar olacaktır. Ve bu kararınızla hukuk tarihi sizden söz edecektir. Yargılama adaleti tecelli ettirme işlemidir. Adalet adil bir yargılamayla sağlanır. Bu nedenle sizi adil olmaya ve hukuk tarihimize not düşürmeye davet ediyoruz’’ diye mahkeme heyetine tepki göstererek, davayı temyiz edeceğini de açıkladı. Mahkeme kararlarına aileler de oldukça sert tepki gösterdi. Yıllardır oy sandığı olarak gördüğü Alevilerin örgütsüzlüğünden yararlanan hakim sınıfların, Sivas davasında aldıkları kararlarla gerçek yüzü bir kez daha açığa çıkmış oldu. Bütün ezilen inanç gruplarının bozuk düzende sağlam çark olmayacağını bilince çıkarıp, hakları için mücadele etmeleri ve kendi kültürlerini özgürce yaşayabilmeleri için örgütlü olmalarının önemi, alınan mahkeme kararıyla daha da netleşti. Madımak Oteli’nde 2 Temmuz’da 35 insanın yakılmasında başı çeken Cafer Erçakmak’ı devlet yaşarken korudu, besledi. Ölünce gizlice gömdü, Sivas davasında da maktul sayarak, delil yetersizliğinden akladı.

kararı açıklandı 35 insanın devletin organizasyonunda yakılmasını mahkeme, suçun ‘insanlığa karşı suç’ tanımı içinde değerlendirilmesi halinde bile 5 sanığın, ‘sivil’ oldukları için bu kapsama alınamayacağını da, Almanya’da Yahudilere karşı işlenen soykırım suçunun o dönem henüz insanlığa karşı işlenen suçlarda bağımsız bir suç olarak kabul edilmediğinin anımsatarak, “İn-

sanlığa karşı suçlar, soykırım suçundan daha geniş kapsamlıdır. Çünkü soykırım belli bir grubu karşı işlenmiş olan suçları kapsarken, insanlık aleyhine suçlarda fiilin sivil halka yönelik olması yeterlidir. Bu açıdan soykırım suçu kapsamına girmeyen siyasi veya diğer gruplara yönelik fiiller insanlığa karşı suçu teşkil edebilir” diyerek gerekçeyi açıkladı.

UFUK ÇİZGİSİ

bakış can

İŞ CİNAYETLERİ

G

eride bıraktığımız yakın tarihte birden fazla maden ocağında yaşanan grizu patlamaları ve göçük vakalarında onlarca maden işçisi binlerce metre yer altında toprağa gömülerek, gaza boğularak ölüme gönderildi. Ölüme gönderildi; çünkü bu ölümler tamamen ihmaller neticesinde yaşandı. Maden işletmelerinin gerekli çalışma ve güvenlik standartlarına uygun olmaması ve patronların devlet güvencesi altında olması nedeniyle ve bu güvenceden aldıkları güçle karlarını düşünüyor. Güvenlik için harcayacakları paraları işçilerin güvenliğinden daha da önemseyip önde tutmaları nedeniyle, işçiler adeta ölüme gönderiliyor. İşçiler bile bile binlerce metre yer altında en sağlıksız ve güvenliksiz şartlarda çalışmaya gönderiliyor. Yine kar kaygısı ve para hırsıyla gerekli güvenlik önlemleri alınmayarak işçiler ölüme itiliyor, açıkça cinayetler işleniyordu. Nitekim bu işçi cinayetlerinden birinci dereceden sorumlu olan devlet, işçilere ölümü reva gördüğünü her vesileyle ve alenen ortaya koyarken, diğer sorumlular olan işletme sahipleri hakkında da herhangi bir işlem yapmamış, işletmeler kapatılmamakla birlikte aynı şartlar altında faaliyetlerine devam etmeleri sağlanmışserbest bırakılmıştır. Maden ocaklarında iş güvenliğinin sağlanmaması, çalışma şartlarının gerektiği gibi sağlanmaması, işçilerin yaşamları ve can güvenliklerine ilişkin en asgari önlemlerin alınmaması ve kimisi kaçak çalışan bu maden işletmelerinin devlet tarafından denetlenmemesi neticesinde iş kazası veya işçi ölümleri denen bu işçi cinayetleri pervasızca yaşatıldı. Her şey, yani işçilere ölümü reva görmenin, bu cinayetleri işlemekten imtina etmemenin, işçi yaşamı hakkında bu denli canice davranılmasının tek nedeni patronların işçi kanı ve terinden elde ettiği karıdır. Başbakan Tayyip Erdoğan, bu iş ve işçi cinayetlerini meşrulaştırma ve patronlarla ile güvenliksiz çalışma koşullarını, bu koşullarda işçi çalıştırma gibi suçlarını savunma anlamında ve tabii ki patronların karı uğruna işçilere ölümü reva gördüğünü ilan etme adına, bu ‘’ölümlerin’’ yani cinayetlerin işçilerin ‘’kaderi’’ olduğunu açıkladı. İşçilerin bu ‘’ölümlerinin’’ kader olduğunu söyleyecek kadar alçalıp, işçilerin kömür karasına karışmış ölü bedenlerine karşı saygısızlaştı. Bu işçi ‘’ölümlerinde’’ esas sorumlunun devlet olduğu kesindir. Çünkü, gerekli önlemleri alma, denetimleri yapılması, işletmeleri çalışma standartlarına uygun hale getiren yasal düzenlemelerin yapılması, çalışma ve güvenlik koşullarının sağlanması, bu şartlara uygun olmayan işletmelerin ruhsatlarının alınarak katılması gibi görevler devletin yetkisi ve görevleridir. Bunları yamayan devlet veya hükümet yaşanan ‘’ölümlerden’’ birinci derecede sorumludur. Bugün hala aynı şartlar devam etmektedir. Yani yaşanan bunca ölüme karşın devlet ve hükümet herhangi ciddi bir tedbir almış değildir. Ki, işçi cinayetleri aynı yoğunlukla devam etmektedir. Sadece Mart ayı içinde yüzü aşkın işçi ‘’iş kazası’’ denen şartlarda, adeta işçi cinayetlerine kurban gitmiştir. Nisan ayının ortalarında iken, yani Nisan ayının ortasında onlarca işçi iş cinayetlerinde yitirilmiştir. Patronların sömürü hakkı ve kar hırsı kutsal görülerek hükümet veya iktidar tarafından

bunların işletmelerine dokunulmamıştır. Ama cinayete kurban verilen işçilere, ‘’bu sizin kaderinizdir, siz sömürücülerin-patron ve fabrikatörlerin sömürü ve kar payı uğruna ölmek durumundasınız’’ denmektedir. Erdoğan, patronlara da işçilere de bizzat bunu demiştir. İşçi ölümlerine ‘’ bu kaderdir’’ açıklaması yaparak; işçi yaşamını hiçe saymış, işçiyi en kötü koşullarda çalıştırıp ölüme gönderen patrona destek ve güç vermiştir Erdoğan. Bu hükümet, bu iktidar ve bu başbakan asla ve asla işçilerin yaşamı ve can güvenliğine önem vermemektedir. İşçilere değil, patronlara değer vermektedir AKP iktidarı! AKP iktidarı olarak bu iktidar da, tam donanımlı işçi düşmanı bir iktidardır. Zira, sermayenin çıkarları uğruna bu kaçıncı ‘’ölüm’’? Patronun karına verilen bu kaçıncı kurban, kaçıncı işçi? Tuzla tersanesi, işçi kıyım yuvası haline getirilmiştir adeta. Tuzla’da bu kaçıncı cinayet? TEDAŞ çalışanlarının gözler önünde ve saatlerce seyredile seyredile ölüme gönderilmesinden daha büyük bir cinayet, daha büyük bir vahşet ve daha büyük bir barbarlık olamaz devlet ve hükümet adına. Dünyada görülemeyecek bir ilgisizlik, bir ihmalkârlık, bir suç ve cinayet! İnanılmayacak düzeyde korkunç bir sorumsuzluk ve hoyratlık. Saatlerce, gün boyu su içinde mahsur kalan işçiler kurtarılmamış, hiçbir yardımda bulunmamıştır devlet tarafından. Devlet ve hükümet, onlarca saat mahsur kalıp yardıma muhtaç olan ve adım adım ölüme giden işçilerine sahip çıkmamış, ölüme göndererek bir işçi katliamının altına daha imza atmıştır. Bir gerilla için onlarca helikopter kaldıran, binlerce ve hatta on binlerce asker yığan devlet, gölde ölümle pençeleşen işçilere bir tek yardımda bulunmamıştır! Bu işçilerin ölümünden devlet ve hükümet değil de kim sorumludur? AKP’nin işçiye verdiği değer bu olayda çıplak biçimde ortaya çıkmıştır. İşçi düşmanlarından daha farklı bir şey beklenemez, işçi dostu tavır-tutum içinde olmalarını beklenemez. İşçinin dostu, gerici ve karşı-devrimci, işçi düşmanı egemen sınıflar, iktidarlar ve hükümetler olamaz. Sınıf temsili anlamında emek ile sermaye tafraları dost olamazlar. Gerici halk düşmanı sınıf iktidarları hüküm sürdükçe, işçi ‘’ölümleri’’ önlenemez. İşçilerin kurtuluşu, onların birliği ve örgütlü mücadelesinin eseri olacaktır. İşçiler tüm emekçi yoksul halk kitleleriyle birleşip proleterya partileri önderliğinde mücadele etmelidirler. Ezen-sömüren egemen sınıflar devrimci yoldan yıkılıp alaşağı edilmeden, işçi dostu iktidarlar kurulamaz. İşçiler kendi iktidarlarını kurmak üzere, sınıf partilerinde örgütlenerek gerici hakim sınıflara karşı siyasi iktidar hedefli sınıf savaşı vermek durumundadırlar. Ne birkaç işletmenin kapatılması, ne beş-on patronun cezalandırılması, ne tazminatların ödenmesi gerçek kurtuluş değildir-olamaz! O halde kendi iktidarımıza ulaşmamız tek çaredir. Bunun için de işçi ve emekçi tüm yoksul halkların, sınıf partileri önderliğinde devrimci savaş yürütmeleri gerekmektedir. İşçiler, kaderlerini ellerine almak için kendi sınıf partilerinde birleşmeli, örgütlenmeli ve savaşmalıdırlar! İşçiler, kaderlerinin patronların ve sermayenin çıkarları uğruna ‘’ölmek’’ olmadığını Erdoğan’a göstermelidirler!


8-9_Layout 2 4/10/12 11:16 AM Page 1

08 emek haber Bakanlık işgal edildi

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012

‘Büyüyen ekonomi’ ‘Büyüyen ekonomi’yle birlikte zamlar da büyüyor. Son açıklanan verilere göre ülkemiz Çin’den sonra ekonomik olarak büyüyen ikinci ülke durumundaymış

KESK üyeleri 4688 Sayılı sahte sendika yasa tasarısının geri çekilmesi talebiyle bakanlığı işgal etti KESK’e bağlı sendika üyeleri ve yöneticileri Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ile görüşmek için 4 Nisan günü Bakanlığa gitti. Bakan Çelik’in görüşme talebini reddetmesi üzerine, KESK üye ve yöneticileri Bakan Çelik’in makamını işgal etti. KESK Genel Başkan’ı Lami Özgen başkanlığındaki heyet Çalışma Bakanı Faruk Çelik ile görüşmek üzere Bakanlık binasına girdi; ancak Çelik’in orada olmaması üzerine heyet üyeleri Bakan gelip ve kendileriyle görüşünceye kadar bakanlıktan çıkmayacaklarını açıkladılar. Heyet, Bakanlık içinde beklerken KESK üyeleri de Bakanlık önünde beklemeye başladı. Bakanlığın önünde “Sahte sendika yasası geri çekilsin” yazılı pankartın etrafında oturan emekçiler, “Sahte sendika yasasına hayır”, “Zafer direnen emekçilerin olacak”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek” sloganlarını atarak işgal eylemine kapı önünden destek verdi. Heyet, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakan Yardımcısı ile görüşerek taleplerini bir kez daha yineledi. Aynı gün mecliste görüşülen Tasarı yasalaşınca Genel Başkanı Lami Özgen, basın açıklaması yaparak,”Sendikal mücadelemiz devam edecek. Haklarımızı alıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz, bu yasa burada noktalanmayacak” dedi. Yapılan açıklamanın ardından işgal eylemi sona erdi

Yarı-sömürge ülkelerin ekonomik büyümeleri istikrarsızdır ve emperyalizmin yürüttüğü politikalar gereği manipülasyon yaratmanın ötesine geçmez. Bunun en canlı örneğine yakın zaman içerisinde iflas eden Yunanistan ekonomisinde açıkça tanık olduk. Büyüme ölçeklerini Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) ve Gayri Safi Yurtiçi Hasıla(GSYH) üzerinden ele alan ekonomistler bu büyüme rakamlarına halkın alım gücünü katmadan hesap yapıyorlar. Elbette ki bu GSMH bir devletin ekonomik bütçesindeki büyüme ve küçülme rakamlarını resmi düzlemdeki kriteridir. Bu büyüme, bu ülkedeki yoksulluğun azaldığı ya da halkın alım gücünün yükseldiği ve sosyal refahın yükseldiği anlamına gelmez. Bugün bu büyüme değerlerine baktığımızda dahi son birkaç yılın rakamları günden güne yükselirken, temel ihtiyaç maddeleri (kira, gıda, giyecek vb) ve enerji fiyatları tavan yaptı. Hükümetin açıklamış olduğu büyüme rakamlarını, emperyalizme olan bağımlılığın arttığı şeklinde yorumlamak, daha doğru olandır. Zira asgari ücret ve yükselen, TÜFE ve ÜFE’deki enflasyon rakamları, yapılan zamlar ve resmi rakamlarda bile saklanılamayan işsizlik oranı bu durumu teyit etmektedir.

Bağımlılık ilişkisi büyüyor Petrolde, enerjide, gıdada, tıbbi araç ve gereçlerde vb. birçok tüketim malzemesinde dışa bağımlı olan bir ülkede, fiyatların artış göstermesini petrol fiyatlarının artışıyla açıklarken, büyümeyi bunun neresine yerleştirebileceğimiz bariz bir şekilde görülür. Yani tüketimde büyük bir ülke olma gerçekliği nedeniyle bağımlılık ilişkilerinde de

büyümeyi getiriyor. Bağımsız kaynakları değil, devletin kendi resmi istatistikleri bile enflasyon oranlarını gizleyemiyor. Her ne kadar arındırılmış rakamlar karşımıza çıksa da, artan fiyatların ve enflasyon oranlarının büyüme hızı ülkenin büyüme hızına eş değer gidiyor galiba. 2010 Aralık ayında yüzde 8,87 olan ÜFE enflasyon oranı, 2011 Aralık ayında yüzde 13,33’e çıkmıştır. TÜFE’de de durum pek farklı değil. Yıllık TÜFE oranı 2010 Aralık ayında yüzde 10,45 olarak gerçekleşmiştir. 2012 yılı Mart ayı itibariyle de bu rakam yüzde 11 olarak açıklandı.

Ancak bu rakamlar, bütün tüketim malzemeleri üzerinden ortalama olarak değerlendiriliyor. Yani mücevher ve lüks tüketim, bu rakamların içerisinde işlenerek bir yanılsama yaratılıyor. Yapılan hesaplamalar kayıt dışı ekonomiyi ve kaçak girişleri içermiyor. Gıda, giyecek, kira, yakacak ve enerji fiyatlarındaki yükseliş yine devletin resmi rakamlarına göre yüzde 20’ler düzeyinde seyrediyor. Yani bu demek oluyor ki maaşlarda izlenen artışlar yüzde 5’in üzerine çıkmazken, temel gıda ve tüketim malzemelerinde izlenen artış ise bunun tam dört katına çıkabiliyor. Ve hala şu an yapılan zamlarla bu artış devam ediyor.

“İş cinayetleri” öldürmeye İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG), Mart ayı iş cinayetleri raporunu İstanbul Taksim’de yaptığı açıklamayla duyurdu. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİGM)’nin her ay açıkladığı iş kazaları raporuna göre; Mart ayında 59 işçi yaşamını yitirdi. Ölümler en çok inşaat, enerji ve maden sektöründe yaşanırken, Esenyurt İlçesi’nde Marmara Park AVM inşaat alanında, işçilerin yatakhane olarak kullandığı çadırda çıkan yangın sonucu 11 işçinin ölmesi, bu ay ölüm listesindeki sayının artmasına neden oldu. İnşaat sektöründe ülke genelinde toplam 27 işçi hayatını kaybetti. Geçtiğimiz ay baraj kapaklarının patlaması sonucu ölümlerin yaşandığı enerji sektöründe ise yine barajlarda 5 ölüm yaşandı. Maden sektöründe ise göçükler ve zehirlenmeler sonucu 5 maden işçisi yaşamını yi-

tirdi. Mart ayında ataması yapılmayan bir öğretmen daha intihar etti.

tan bir şekilde tehdit etmektedir” değerlendirmesinde bulundu.

Ölümler en çok İstanbul’da yaşanıyor

İSİGM raporuna göre;

Meclisin tespitlerine göre; 59 iş cinayetinde 19 ölüm İstanbul’da, 4’er ölüm Antep ve Kocaeli’nde, 3’er ölüm ise Denizli ve Muğla’da yaşandı. Yaşanan ölümlerin büyük bir çoğunluğunu göçmen inşaat işçileri oluşturdu. Göçmen inşaat işçilerinin bu kadar yoğunlukta ölmesinin sebebini, Toplu Konut İdaresi (TOKİ) ve inşaat firmalarının dışa açılması ile vasıfsız ve düşük vasıflı, geçici işçi ihtiyacı patlamasına bağlayan İSİGM, “Göçmen inşaat işçiliği de neredeyse tamamı taşeronlaştırılan ve geleneksel olarak güvencesiz çalışmanın en köklü ve sarsılmaz alanı olan inşaat sektörünün, işçi deposu durumundadır. Bu durum göçmen inşaat işçilerinin can güvenliğini ar-

-Mart ayında tespit edilebilen 59 iş cinayetinin 19’u İstanbul’da, 4’er ölüm Antep ve Kocaeli’nde, 3’er ölüm ise Denizli ve Muğla’da yaşandı. Yaşanan ölümlerin büyük çoğunluğunu göçmen inşaat işçileri oluşturdu. -İnşaat sektörü ölümlü kazalarda ilk sırada. SGK verilerine göre, 2000-2010 yılları arasında yılda ortalama 323 işçi inşaat şantiyelerinde yaşamını yitirdi, 376 işçi ise sakat kaldı. Toplam ölümlü kazalarda inşaat sektörünün oranı yüzde 30.5 -İnşaat sektörünün şaha kalktığı söylenen yıllarda iş cinayetleri de şaha kalktı. 2010 yılında iş kazaları sonucu meydana gelen 1434 ölümün 475’i, yani her 3 ölümden biri inşaat sektöründe meydana geldi.


8-9_Layout 2 4/10/12 11:17 AM Page 2

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

mi yoksulluk mu? yen “rekor” büyüme rakamlarını açıkladı. Bu verilere göre de ülkemiz Çin’den sonra ekonomik olarak büyüyen ikinci ülke durumundaymış. Ülke ekonomisinin 2011 yılını yüzde 8,5’lik büyümeyle kapattığı, AKP ve sermaye çevreleri tarafından büyük bir sevinçle duyuruldu. Büyüme oranını büyük bir sevinçle karşılayan sermaye grupları, AKP’nin yürütmüş olduğu ekonomi politikaları sayesinde, karlarına kar kattıklarını dile getiriyorlar. Fakat bu “iyiye giden ekonomi” halkın yaşamına bir türlü yansımıyor ve halkın yoksullaşmasına daha da katkı sunuyor. Açıklanan ekonomik verilerle birlikte patronların kasaları dolarken, “iyiye giden ekonomi” içerisinde gelir dağılımındaki uçurumda derinleşmeye devam ediyor. On milyondan fazla insan açlık sınırının altında bir gelirle yaşamayı sürdürüyor. Nüfusun 4’te 3’ü açlık ve yoksulluk sınırında yaşıyor. Son yıllarda elde ettikleri yüksek karlar nedeniyle patronların yere göğe sığdıramadığı AKP’nin eli, yoksul halkın cebinden çıkmaz oldu. Çin’den sonra ekonomik olarak büyüyen ikinci ülke konumunda olan ülkemiz aynı zamanda Çin’den sonra da en düşük ücretlere çalıştırılmaya mahkum edilen halk, dolaylı vergiler, fahiş akaryakıt, elektrik, doğal gaz faturalarıyla daha da yoksullaştırılıyor.

6 ayda 3 zam

Devletin krizi halkı “teğet” geçmiyor Devletin resmi rakamların dışında bağımsız kaynakların sunduğu veriler ise bu rakamların yüzde 50 daha üzerinde. Yaratılan manipülasyonla büyüme diye ifade edilen, egemen sınıfların ceplerine attıkları karlar. Patronların feodal despotların sermayeleri ve mal varlıklarında büyük artışların gerçekleştiği ve ülkemizin her geçen gün daha çok bağımlı hala gelerek, GSMH’nin yükseldiği yönündeki açıklama doğrudur. Ancak gerçek bir büyüme ve ekonomik düzelmeyi değil, tam tersi olarak devletin krizi halkı üzerine yıkarak “teğet” geçirme girişimidir. ‘Büyüyen ekonomi’mi yoksulluk mu AKP ülke ekonomisinin Çin’den sonra en hızlı büyü-

Son altı ay içerisinde akaryakıta yapılan üç zammın ardından elektriğe ve doğal gaza da zam geldi. Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK), yaptığı açıklamayla 1 Nisan 2012’den itibaren elektrik kilovat saat (kWh) bazında meskende yüzde 9,26 oranında bir değişimle 32,515 kuruşa, orta gerilim seviyesinde dağıtıma gömülü sanayide yüzde 8,71 oranında değişimle 26,672 kuruşa, dağıtıma gömülü ticarethanelerde yüzde 4,33 oranında bir değişimle 33,253 kuruş zam geldiğini açıkladı. Elektrik zammının açıklanmasının ardından bir zam haberi de Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’dan geldi. Yıldız, 1 Nisan 2012 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere doğal gaza yüzde 18.72 oranında zam yapıldığını açıkladı. Temel kullanım maddesi olan elektriğe ve doğalgaza yapılan zamların ardında gözüken o ki, A’dan Z’ye kadar her şeye zam gelecek. Yeni gelen zamlarla birlikte büyüyen ekonomi halkın sırtından yükselmeye yine devam edecek.

devam ediyor -Enerji ve maden sektöründe de ölümler yaşandı. Barajlarda ve madenlerde 5’er işçi ölümü meydana geldi. -Mart ayında ataması yapılmayan bir öğretmen daha intihar etti. Manisa’da 15 Mart’ta Esen Çelik’in (30) intiharıyla birlikte, ataması yapılmadığı için intihar eden öğretmen sayısı 22’ye yükseldi.

Nisan’da da ölümler durmadı Nisan’ın ilk beş gününde 16 işçi, iş kazaları sonucu hayatını kaybetti. Erzurum’da 5 TEDAŞ işçisi donarak öldü, kurtarma çalışmalarının yeterli olduğunu savunan Vali, “Bizim zamanımızla vatandaşa gereken zaman bir değil” dedi. Tuzla’da tersanede patlama meydana geldi ve 2 işçi öldü. İstanbul Valisi, “İşçiler daha dikkatli olmalı” dedi. Erzurum’daki kazaların ardından açıklama yapan Enerji-Sen ve Tuzla’daki patlamanın ardından açıklama yapan Limter-İş “kazaların sorumlusu patronlar ve AKP’dir” dedi Nisan ayının ilk beş gününde meydana gelen iş kaza-

larında 16 işçi öldü. 16 işçinin 8’i enerji işçisi, 4’ü maden işçisi, 2’si tersane işçisi ve 2’si de inşaat işçisiydi. Her ay onlarca işçi ölüyor İşçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin bir maliyet unsuru olarak görülmesi ve güvencesizliğin, taşeronlaştırmanın, örgütsüzleştirmenin bir sonucu olarak işçiler üçer, beşer, onar ölüyor. Yanarak, düşerek, elektriğe kapılarak, göçük altında kalarak, çadırlarda yanarak, barajlarda boğularak öldürülüyorlar! Her ay onlarca işçi patronların azami kâr hırsları uğruna iş cinayetine kurban gidiyor. Özelleştirme, taşeronlaşma, işçi sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alınmaması, kamusal denetimin ve yaptırımın yetersizliği, sendikasızlaştırma, örgütsüzleştirme politikaları ve bütün bunlara piyasaya açılmış işçi sağlığı ve güvenliği alanı eklenince yaşanılan facialar birbiri ardı sıra gelmeye başladı ve bu anlayış böyle kaldığı sürece ne yazık ki devamı da gelecektir!

emek haber

09

Maltepe işçisi kazandı Yaklaşık dört aydır Maltepe Belediyesi önünde direnişte olan taşeron işçilerinin, yürüttükleri direniş tüm baskı ve yıldırma politikalarına rağmen kazanımla sonuçlandı Maltepe Belediyesi önünde direnişe devam eden taşeron işçileri, Belediye Başkanının ve polisin direnişi bitirmek için gerçekleştirdiği bütün saldırılara rağmen, Belediye Başkanı Mustafa Zengin’e geri adım attırarak, direnişi kazanımla sonuçlandırdı. Yaklaşık 4 aydır Maltepe Belediyesi önünde direnişte olan taşeron işçileri 7 Nisan günü Taksim Tramvay Durağı’ndan Galatasaray Lisesi’ne yapılan yürüyüşün adından basın açıklaması yaptı.

Mücadelemiz kazanım getirdi Yapılan yürüyüşün ardından okunan basın açıklamasında 110 günü geride bırakan Maltepe Belediyesi Taşeron İşçileri’nin mücadelesine değinilerek, polisin ve Belediye Başkanı Mustafa Zengin’in direnişi bitirmek için yaptığı saldırılara rağmen direnişin kararlı bir şekilde sürdürüldüğüne dikkat çekildi. Açıklamada, “Taşeronların, sistemin tetikçileri, sistemin uşakları olduğunu, direnişimizde gördük. Bu taşeronluk sisteminin çıplak bir ölüm olduğunu son günlerde yaşanan işçi katliamlarında herkes fark etmiştir” denildi.

Belediye direniş karşısında acizleşti Basın açıklaması şu ifadelerle sona erdi: ”Direnişimizin 108. günü olan Perşembe günü Maltepe Belediyesi adına Başkan Yardımcısı Ercan Köymen, CHP İl Başkanı Oğuz Kaan Salıcı, CHP Maltepe İlçe Başkanı Süleyman Kıpırtı ve bizim adımıza DİSK Genel Başkanı Erol Ekici ve bizden 4 işçi arkadaşımız katılmıştır. Sonuç olarak bize sunulan öneri üç arkadaşın yakın bir CHP’li belediyeye

diğer 6 arkadaşın ise tekrar Maltepe Belediyesi’nde işe başlayacağı, diğer belediyeye giden üç arkadaşın ihbar ve kıdem tazminatlarının ödeneceği, 4 aylık direnişimizdeki oluşan maliyetimiz ve ihtiyaçlarımızın giderileceğidir. Ayrıca bundan sonra DİSK Genel-İş bünyesinde sendikal çalışma yapacağımız onlara, DİSK Genel Başkanı Erol Ekici tarafından ifade edilmiştir.” Direnişteki işçiler Maltepe Belediyesi taşeron işçilerinin kazanımının, önümüzdeki hafta içerisinde yapılacak basın açıklamasıyla basına ve kamuoyuna duyurulacağını açıkladı. Taşeron işçileri yapılacak basın açıklamasına kadar Maltepe Belediyesi önündeki bekleyişlerine devam edeceklerini açıkladı. İşçiler bundan sonra nerede bir direniş varsa Maltepe Belediyesi taşeron işçileri olarak orada olacaklarını belirttiler. Direnişleri sürecinde kendilerine destek veren Demokratik Haklar Federasyonu (DHF), BDSP, Devrimci Anarşist Faaliyet, Mücadele Birliği, DİK ve Hey Tekstil’e teşekkür eden işçiler, 15 Nisan’da yapılacak Taşeron İşçileri Kurultayı’na katılım çağrısı yaptı.

Hey Tekstil’de direniş kazanacak Hey Tekstil’de işten atılan direnişteki işçiler adına söz alınarak, fabrika sahibi Aynur Bektaş’ın direnişlerinin içini boşaltmak için yaptığı saldırılara rağmen, 2 aydır fabrika önünde direnişe devam edildiği anlatıldı. Aynur Bektaş’ın 15-20 yıldır çalışan Hey Tekstil işçilerinden 420 kişiyi işten attığına dikkat çekilerek, Bektaş’ın bankaları hortumladığının, ayrıca yatırım yapacağız söylemleriyle bankalardan kredi çekerek aldığı kredileri geri ödemediğinin bilindiği belirtildi. İki aydır ücretlerini alamadıklarını açıklayan işçiler, Aynur Bektaş’ın işçilerin haklarını vermemek için mal varlığını yakınlarına devrettiğini ifade ettiler. Hey Tekstil işçileri direnişlerine yapılan tüm saldırılara ve baskılara rağmen mücadelede kararlı olduklarını açıkladı.


10-11_Layout 2 4/10/12 12:45 PM Page 1

10 güncel haber

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012

F tipi tecrit öldürmeye d F tipi tecrit işkencesi katletmeye devam ediyor. Hapishanelerde bulunan yüzlerce hasta tutsak devlet tarafından uzun süreye yayılan tecrit işkencesiyle öldürülmeye çalışılıyor Hapishanelerde ölümün kıyısına gelmiş yüzlerce devrimci tutsak var. Adli Tıp Kurumu tarafından‘hapishanede kalması sağlık açısından sakıncalıdır’ raporu verilmesine rağmen tahliye edilmeyen yüzlerce tutsak, ölüme terk ediliyor. Böylesi vahim bir durumda duyarsızlığa bürünen “dışarı”nın sessizliğinden-etkisizliğinden aldığı “güçle” devlet, devrimci tutsakları sessiz-sedasız katletmek istiyor. Tutsaklar da tüm bu katliam saldırılarına karşı direnişlerini kararlılıkla sürdürürken; tüm duyarsızlığa ve sessizliğe rağmen dışarıda tutsakların sesi-soluğu olmaya ve “ülkemiz hapishanelerinde hasta tutsaklar var, ölümün kıyısına gelmiş durumdalar; hasta tutsaklar serbest bırakılsın” diye haykıran, mücadele eden devrimci kurum ve kişiler var.

TMKP: Tecrit işkencesine sessiz kalma Tecride Karşı Mücadele Platformu (TKMP), Taksim’de Galatasaray Lisesi önünde bir basın açıklaması yaparak tecrit işkencesinin halen sürdüğüne dikkat çekerek hasta tutsakların serbest bırakılmasını istedi. TKMP yaptığı basın açıklamasıyla Mart ayı hak gaspları raporunu da açıkladı. “Tecrite son” yazılı pankart açan TKMP, F tipi hapishanelerinde yaşanan tecrit ve izolasyon işkencesinin halen sürdüğüne dikkat çekerek, devrimci tutsakların yapılan saldırılara karşı direnişte kararlı olduklarını belirtti.

‘Hasta tutsaklar serbest bırakılsın’ Hasta tutsakların bir an önce koşulsuz

olarak tedavilerinin yapılması için salıverilmesi gerektiği belirtilen açıklamada; tecrit içinde tecrit uygulanan ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalı’ devrimci tutsakların durumunun, devletin halk düşmanı yüzünü göstermesi açısından ibret verici olduğu, müebbet hapis cezası almış bir tutsağın havalandırma hakkını bile gasp eden bir anlayışın, utanmadan ‘ileri demokrasi’ nutukları attığı ifade edildi. Halk düşmanı AKP hükümetinin, devletin Osmanlı’dan beri süre gelen zindancılık politikasını bugün ‘yeni’ uygulamalarla zenginleştirerek devam ettirmektedir. Hükümetin ileri demokrasi balonunun çoktan patladığı ve faşizmi en açık biçimde uygulayan AKP’nin, devletin gerçek yüzü olduğu vurgulanan açıklamada: “Faşizm Nazım ustanın dediği gibi, halka düşman,

sana düşman, bana düşmandır. Hapishanelere bir bakın bunu çok açık bir şekilde göreceksiniz! Kanla yazılan sohbet hakkı bile uygulanmıyor.” ifadeleri kullanıldı. Açıklama, devrimci tutsakların haklı kavgasına omuz vermeye, bu kavgada en önde mücadele etmeye ve bu uğurda her türlü bedeli ödemeye hazır olunduğu ifadeleriyle sona erdi.

‘Üçlü protokol’ uygulamasıyla zorla sürgün-sevkler hükümlülere dayatılıyor Bakırköy L Tipi Hapishanesi’nde “kapasitesi dolduğu” gerekçesiyle 17 siyasi hükümlünün Gebze M Tipi Hapishanesi’ne sürgün edilmesine karar verildi. PKK ve DHKP-C davasından hüküm giyen

6 kadın Gebze M Tipi Hapishanesi’ne, 11 Mart pazar günü sürgün edildi. Gebze Hapishanesi’ne sürgün edilen hükümlüler arasında, 19 Aralık Katliamı’nı yaşayan ve diri diri yakılan devrimci kadınlara siper olan ve yüzünün yarısı yanan DHKP-C davasından Münevver Aşçı ile PKK davası hükümlüsü bir çocuk annesi Emine Kaçar da bulunuyor. Maoist Komünist Partisi (MKP) dava tutsağı Özlem Aydın bulunduğu Gebze M Tipi Hapishanesi’nden gazetemize çektiği faksta, sürgün sevklerin yapıldığına dikkat çekerek, dışarıdaki ilerici, demokrat, yurtsever ve devrimci kamuoyunun, hapishanede yaşanan sorunlara duyarlı olmaları ve içerideki tutsakları sahiplenmeleri çağrısında bulunmuştu. Adli tutsaklarla kalması istenmeyen siyasi

Dersim Demokratik Haklar Dersim Demokratik Haklar Derneği’ni kapatan hâkim sınıflar, Türkiye-Kuzey Kürdistan komünist ve devrimci hareketi üzerindeki azgın faşist terörünü her geçen gün arttırıyor On yıllardır dünya komünist-devrimci hareketlerinin üzerinde esen tasfiye rüzgârları, özelikle coğrafyamızda hâkim sınıfların eliyle, Kürt Ulusal Hareketi ile özelde Yeni Demokrasi Güçlerini içine alan bir fırtınaya dönüşmüş durumdadır. Yeni Demokrasi perspektifiyle 2008’den bu yana demokratik haklar mücadelesi veren Demokratik Haklar Federasyonu

(DHF), özellikle Dersim yerelinde, HES’lere, yozlaşmaya, cemaatleşmeye karşı örgütlediği kitlesel kampanyalarla hâkim sınıfları korkutarak onların hedef tahtasına oturmuştu. Geçtiğimiz aylarda Dersim Demokratik Haklar Derneği’ne ve evlere yapılan baskınlarda gözaltına alınarak tutuklanan DHF temsilcisi Evrim Konak, DHF üyeleri Murat Kur, Hıdır Yıldız, Deniz Kırbağ ve Tuğçe Özgül, toplamda 56 yıl hapis cezası almıştı. Malatya Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede “Önderimiz İbrahim Kaypakkaya” sloganı atmak, 1 Mayıs, 8 Mart, Newroz gibi eylem ve etkinliklere katılmak, Halkın Günlüğü Gazetesi dağıtmak, Grup Munzur konseri düzenlemek, onlarca yıllık hapis cezalarına neden olarak gösterildi. Yine aynı iddialarla Dersim’de 7’si DHF faaliyetçisi 12 kişiye toplam

64 yıl hapis cezası verildi. Bunlarla yetinmeyen Malatya Savcılığı tarafından açılan dava ile Dersim Demokratik Haklar Derneği kapatıldı. Dersim Demokratik Haklar Derneği’nin kapatılmasına ilişkin açıklama yapan DHF, “5 Aralık 2011 tarihinde DHF Dersim örgütlülüğüne yönelik gerçekleştirilen operasyonların ve tutuklama terörünün ardından; Dersim halkının, Yeni Demokrasi Güçleri şahsında, iktidar perspektifiyle sürdürdüğü devrimci demokrasi ve özgürlükler mücadelesinin somutlaşan mevzisi olan Dersim Demokratik Haklar Derneği (DDHD) bugün mahkeme kararıyla kapatıldı!” ifadelerine yer vererek, devletin işçi ve emekçilere yönelik saldırılarının daha pervasız hale geldiğine dikkat çekti.

DDHD niçin kapatıldı? DHF’nin kuruluş çalışmalarına aktif şekilde katılan DDHD’nin merkezi, kurumsal ve güçlü bir çıkışla Dersim’de yürüttüğü faaliyetlerin, devlet tarafından hedef haline geldiğine vurgu yapan DHF, “DDHD, DHF’nin örgütlediği kampanyaları ve diğer merkezi çalışmaları tüm ilçelere ve köylerin önemli bir kısmına ulaştırabilecek bir halk örgütlenmesini inşa etmeyi başardı. “Örgütlü Bir Halkı Hiçbir Kuvvet Yenemez!” stratejik belirlemesiyle yürütülen örgütlenme çalışmaları ve politik kitle faaliyetleri sonucunda tüm baskı ve engellemelere karşın son üç yıl içerisinde yerel yönetimler mücadelesinde, yozlaşmaya karşı mücadelede, HES yağmasına karşı mücadelede ve Gülen Cemaati - Valilik – Tunceli


10-11_Layout 2 4/10/12 12:45 PM Page 2

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

güncel 11

devam ediyor

ÖNCÜ KADIN

≫ rojda demir

BETON DUVARLAR, DEMİR PARMAKLIKLAR UTANCINDAN YİNE SUSTU

Selver Yıldırım açıkladı. Yapılmak istenen uygulama Elbistan E tipi Kapalı Hapishanesi’nde hayata geçirilmeye çalışılıyor. Kadın tutukluların bulunduğu odaların içerisine 3 adet kamera yerleştirmek için yer tespiti yapıldı. Kameralar, banyo ve tuvaleti gören kısma, ortak yaşam alanı olan mutfak kısmına ve havalandırma kısmına yerleştirilmek üzere hazırlandı. Güvenlik adı altında ülkenin tüm yaşam alanlarını mobeselerle kontrol altına alarak baskı oluşturan ‘biri bizi gözetliyor’ sivil polis takibini, şimdiki uygulamalarla ‘her yerde, herkes birbirini izliyor’ sınırlamasını 11 Eylül ile başlatan 12 Eylül paşalarının ‘akıl yoksunu babaları’nın icraatları, her yeni gün bir başka yöntemle işbaşındadır. Hapishanelerin mutfak, banyo, tuvalet, havalandırmalarına kamerayla ulaşan devlet kendi kontrolündeki kilitli kapılarla, beton duvarlar ve demir parmaklıklar arkasında tuttuğu devrimci-komünist tutsaklar başta olmak üzere tutsakların üretim gücünden, iğne-iplik olmadığı halde korkuyorsa durum gayet iyidir.

Kozağaçlı: Uygulama gayri ahlaki tutsakların son süreçte daha da keyfi bir tutumla ‘üçlü protokol’ uygulamasıyla zorla sürgün-sevklerin hükümlülere dayatıldığı görülmektedir.

Kadın tutsaklara saldırılar yoğunlaşıyor Elbistan E Tipi Kapalı Kadın Hapishanesi’nden içeriden yükselen ‘tecrit öldürüyor (duyuyor musunuz)’ çığlığı, dışarıda sessizleştirilen ve bilinci her yeni açılımla bulandırılan topluma sesleniştir. Banyo, tuvalet ve ‘ortak yaşam alanı’ olan 8 metrekarenin denetimini yapan devletin gerçek gücü; tecavüz, taciz ve çıplak arama dayatmasından sonra üç kamerayla boyutlanan işkencesidir. Elbistan E Tipi Kapalı Kadın Hapishanesi’nde tuvaletlere kamera yerleştirme uygulaması getirileceğini, kadınlar adına mektup yazan

Elbistan Hapishanesi’ndeki uygulamayla birlikte ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı ise, böyle bir uygulamanın gayri ahlaki olduğunu açıklarken, hapishanelere kamera takılma uygulamasının mevzuata aykırı olduğunu söyleyerek, hapishanelerde yaşam alanlarının kamerayla gözetlenmesinin, kesinlikle hukuka aykırı olduğunu belirtti. Hapishanelerde koridorlara kamere takılmasının, ortak yaşam alanlarının izlenmesine yönelik bir eğilim olduğuna vurgu yapan Kozağaçlı, yakın zamanda Ankara Sincan F Tipi Hapishanesi’nde avukat görüş alanlarına da kamera konduğunu söyledi. Yetkililer tarafından bu yönlü çalışmaların var olduğunu belirten Kozağaçlı, “Bu tür uygulamalar kabul edilemez. Biz süratle girişimlerde bulunuyoruz ve bir çözüm alamasak fiilen de gerekeni yapacağız” dedi. Kozağaçlı, uygulamanın gayrı ahlaki olduğunu ve kabul edilebilir bir yanı bulunmadığını dile getirdi.

Derneği kapatıldı Üniversitesi işbirliğinde yürütülen yoğun asimilasyon saldırısına karşı kitlesel devrimci mücadeleler ve somut kazanımlar örgütledi. DDHD, dağınıklığa, örgütsüzlüğe, başıboşluğa, günübirlik etkisiz çalışmalara karşı açılan büyük mücadelesinde; Yeni Demokrasi Güçleri’nin halkın hak talepleri mücadeleleri içerisinde merkezi, kurumsal, nitelikli ve kitlesel bir kuvvet olarak örgütlenmesi ve devamla, halkın devrimci iktidarı için kavgasında güçlü bir cephe oluşturma mücadelesinde sonuç alıcı çalışmaları da büyük bir gayretle örgütlemiştir.” denilerek, son olarak şunlara değinildi, “Katliam, baskı, şiddet, tecrit, gözaltılarla baskı altında tutulmaya çalışılan devrimci-demokratik örgütlülükler, aynı zamanda kendi kitle tabanlarından da koparılmaya çalışılmakta, bunun DDHD özgülünde olduğu gibi başarıla-

madığı yerlerde de hâkim sınıflar, daha geniş kesimleri tehdit etmek amacıyla ‘demokrasi’sini devreye sokarak yasalar nezdinde asmakta, onlarca yıla mahkum etmekte, terörist ilan etmekte, her türlü kurumsal örgütlülüğü engellemekte, yasaklamaktadır. İşte devletin faşist yüzü ile demokratik yüzünün bir ve aynı olduğunu ispatlayan gerçek tam da bu olmaktadır!”

Halkın örgütlü mücadelesi engellenemez DHF Dersim Örgütlülüğü Dersim DHD’nin kapatılmasıyla ilgili Eğitim-Sen’de basın toplantısı düzenledi. Partizan, BDP, ESP, KESK Bileşenleri, EMEP, Peri Özgür Köylü Hareketi’nin katılarak destek verdiği basın toplantısında, DDHD şahsında devletin yaptığı saldırılara ve halkı sindirme politikalarına vurgu yapıldı.

emokrasi sefilliğinin insanları düşürdüğü haller. Bir yandan demokrasi var diye tempo tutup, hak talep ediliyor, bir yandan hukuk diktatörlüğünde, 12 Eylül’ün iki cuntacısını yargılama hareketliliğinde duyan evraklarını topluyor Ankara Adalet Sarayı’na… Beton duvarlar, demir parmaklılar utancından yine sustu. İşkence görenlerin Evren paşayı adalet sarayında ‘yargılıyoruz’ komedisine.

D

AKP’nin hızlı politikalarına erişemeyen demokrasi arayanları melodramlarını katlayarak ayrıldılar saraydan. Kalbimiz fırlayacak gibi oldu. Burjuva medya yazarları bile ‘yavaş yargılayın’ uyarıları yaptı. Hapishanelerde 12 Mart’tan itibaren işkencelerden geçip, hala F tipinde yatan tutsaklar daha içeride tecrit altındayken bunlar oluyor. Ama AKP’nin yargılama açılımına defterini, kalemini, kitabını, cetvelini ve işkence gördüğüne dair hapishanelerde 12 Eylül’de verilen ‘sağlık fişi’ni alıp koştular. Evren’in içinde kalmış sözlerini söylemesi için bir ‘yargılama’ aracına ihtiyacı vardı. Bilmem sembolik idam sehpası, darağacı, ip geldi mi? Evren bir 12 Eylül şakası yaptı, 1980’de sokaklarda insan yoktu. 4 Nisan 2012’de de Evren Adalet Sarayı’nda yoktu. Evren her vesileyle ‘bugün olsa yine yaparım, idamları imzalarken hiç elim titremedi’ dediği şeyi ‘yargılama’ gününde de yaptı. ‘Bugünü görmeseydim, ölseydim’ diyen Evren katlettiği körpe fidanların geride kalanlarına işkence etmeye devam etti. Evren faşist cuntacı Pinochet’in Şili’de kadınlara tecavüz işkencesinde kullandığı köpekler gibi yalvarıp yaşamak istedi. İdama götürülen, kurşunlanan ve işkence tezgahlarında göğsünü gere gere ‘ biz kazanacağız, halk kazanacak, halk savaşı kazanacak’ diyen komünistler-devrimciler yaşatmak için canını adadıkları mücadelede, dünya halkların yüreğinde ve ak saçlı anaların sahiplendikleri düşüncelerinde, en korunaklı kavgada dimdik onurluca yaşıyor/yaşatılıyor. 12 Eylül’ün usta cuntacısı Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘yargılama’ cenderesine çektiği solcusu-sağcısıyla bir de dalga geçti. Paşalar gelmedi, Çankaya’nın siyaset babası Süleyman Demirel ‘ben sokakta 12 Eylül ile hesaplaştım, onun için tanık da, sanık da olmayacağım’ tarihi dersini egemen burjuva sınıfı cephesinde tekrar verdi. Neyse ki, 104 yaşındaki Berfo anayı Kars’tan getirip, 104 basamak merdiven çıkartıp hak-adalet-vicdan muhasebesi yapanların yüzünü aklayacaktı ki, ‘hele gel, seni bir görem Evren, sen ölesin gardiyan’ diye seslenişe, beton duvar-demir yığını Adalet Sarayı’ndan tık yoktu. Berfo anaya, yine acılarıyla yüklü kilometrelerce yolu gitmek kaldı. Böylece paşa paşa işkence yapanlar, bürokratik hukuk üstünlüğünü de referandumla yetmezlerini tamamlayan AKP ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi paşa paşa dalga geçip, alay ettiler. Mahkeme başkanı ve heyeti gelen müdahillerin bilgilerini bir başka derinlikte derin işlerinde kullanmak üzere bir kez daha arşivlediler. Evren’in olmadığı, olmayacağı evrene kaldı paşaları yargılamak isteyenlerin ‘umudu’. 12 Eylül sürecinde hangi hapishanelerde ne tür işkence görmüşler ise, gördüğü

işkencenin sağlık fişlerini mahkemeye sunmaları Celalettin Can’ın Gündem Gazetesi’nde yazdığı köşesinden öğrendiğimiz bir başka yargılama komedisi. Saray’ın adalet dağıtacağına inanan müdahiller adaletin yerini bulacağı yerde ‘maktul’ Muhsin Yazıcıoğlu’nun Maraş’ta ölmüş olmasının ilah-i adaletiyle tam da rahatlamışken yolları yine kesişti. İşin diğer bir ilginç yanı ise, 12 Eylül mağdurları Adalet Sarayı önünde nöbet tutarlarken, Sivas Madımak Oteli Katliamı’nda Aziz Nesin’e saldıran Refah Partisi Sivas Belediyesi Meclis Üyesi Cafer Erçakmak aklandı. Tayyip’in demokrasisi böyle bir adalet dağıtabilir. Cafer Erçakmak ve güruhunun ‘sadece izinsiz gösteri yaptıkları’ kararıyla diri diri yakılanlar unutturulmaya çalışılırken, ‘yargılama’ için gelenler de izinli gösterideydiler. Cuntacı paşalar Kenan ve Tahsin kusurlarına bakmadılar, ama işkence gördüklerine dair fişleri getirmezler ise devletin makamlarını gereksiz yere meşgul etmekten ne kadar ceza alacaklarını varsın kendileri düşünsünler. Çünkü artık devir çok değişti, işkencecilere gördüğün işkenceyi ispatlamazsan para cezası ve hapis cezası uygulanıyor. Devir gerçekten de çoook değişti (!)… Silah yerine fişle 12 Eylül’ü ve Evren’i yargıladılar. Bizim ülkenin demokrasisi içerisinde hukuk diktatörlüğünde bugün hapishanelerde neler olup bittiğini bile bile, diyelim ki, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’ü işkence belgesi bulamadınız, belgeleyemediniz, unuttunuz. Ya şu 2000’li yıllarda yaşanan F tipi sürecindeki dehşet anlardan da mı hiç belleğinize bir şey kalmadı. Hala bir yandan 12 Eylül katladı, faşizm sürüyor, faşizm geldi-geliyor diye sızlanırken, 32 yıl önce beş cuntacının beyinden-yüreğe, beşikten-mezara devletin tüm olanaklarını arkasına alarak tecavüz ettiği bu memlekette dokunmadığı bir çöp bırakmazken bu nasıl ‘yargılama’ melodramı ki herkesi içine çekti. Bu trajikomediye dönemin en çok tecavüzcüsü olan ve tecavüze uğramışı olarak siz katılmadınız. Ahmet Kenan Evren, Nurettin Ersin, Nejat Tümer, Tahsin Şahinkaya, Sedat Celasun, Bülend Ulusu, Haydar Saltık veSüleyman Demirel... Nasıl mı? Siz anlarsınız paşalar, babalar gibi pazarladığınız memleketin her yanını şimdi de Kentsel Dönüşüm’le alan-satan adamlarsınız… Milli katiller sürüsü... Cuntaların ve devamındaki apoletleri sökülmüş vesayetçi sivil yönetimlerin, takiyeleri çıkmış, cüppeleri hocalara giydirilmiş hukuk diktatörlüğünde şifreli kelime ‘demokrasi’ oyunu daha çok sürecek. AKP’nin en büyük kalkanı ‘demokrasi açılım’ı olmuşken,TC faşizminin kalın kir tabakasından etkilenmiş reformizmin de kontrolünde tüm ülke ve toplum ’12 Eylül’ü yargılama’ senaryosunda defalarca kez cunta tecavüzüne uğradı. Somali açlığı sınırında bulunan bu kilit noktadaki ülkenin emekçilerinin sırtındaki nasır demokrasisiyle Arap Baharı’na silah, teçhizat taşıyan cunta tecavüzünden ustalaşan sivil aktörler yarışıyor. Hem de kardeşliğin, barışın ve eşitliğin içini boşalta boşalta. Tepe tepe 12 Eylül postalına ezdire ezdire. Kuşa çevrilen ‘demokrasi’ yakında neye döner, nereye uçar bilemeyiz. Komünist önder İbrahim Kaypakkaya ile Süleyman Cihan’ın ve diğer devrimcilerin resimlerini ellerinde taşıyanlar, Adalet Sarayı’nda neyi arayıp, neyi kutluyorlar?


10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

Erdoğan ve AKP’nin dini para, AKP dindardır fakat iktidar ve para onun için daha öndedir. Böyle olmasaydı Gülen Cemaati’yle çatışmazdı; şayet çatıştıysa, onun için dindarlık önemli değil, iktidara sahip olmak, iktidar olanaklarını kullanmak ve daha fazla sermaye edinmek önemlidir İster uluslararası tekelci sermaye olsun, isterse ulusal ölçekteki sermaye olsun, ekseriyetten tüm sermaye için (sömürü, baskı, egemenlik ve bilumum gerici türevin gücü olan sermaye için) geçerlidir ki, kar hırsına bürünmüş sermaye dil, din, renk ve cins karşısında kayıtsızdır. O, yalnızca karına bakar. Karın olduğu yerde diğer değerler vb ikincil ve hatta tamamen önemsizdir. Bu türden ayrımlara girmez, sadece ve sadece sınıf ayrımına bakar, bir tek sınıf farkında duyarlıdır. Gerici toplumsal sistemlere has bütün iktidar sahipleri ya da gerici hakim sınıflar, ekonomik güce dayanırlar. Ya da istisnasız olarak bu kesimler büyük sermaye sahipleridir. Hepsi sermaye aracılığıyla yürütülen sömürüden palazlanır, güç olurlar veya nüfuzlarını devasa boyutlarda büyütürler. Yine hepsi burada edindikleri siyasi güç vasıtasıyla baskı uygular, egemenliklerini korurlar. Gerici sistemlerde iktidar olmanın da iktidarda kalmanın da değişmez tek yolu haksız kazanç sağlamak, azgınca sömürü yapmak, bu uğurda kudurgan bir baskı ve terör uygulamak, katliamlar gerçekleştirmektir; çalmak, yolsuzluk yapmak, rüşvet almak, imtiyaz kullanmak, komplolar düzenlemek ve her türden ahlaksızlık işin diğer kısmıdır. Kısacası, çürümüş-kokuşmuş gerici sistemlerde ekonomik olarak güç olmanın yolu, başta sömürü ve zulüm olmak üzere, diğer tüm ahlaksızlık ve vahşilikleri yapmaktan geçer. Siyasi güç olmanın yolu da genel kural olarak ekonomik anlamda güç olmayı gerektirir. Eğer bütün gerici iktidarların, egemenlerin, hakim sınıfların izlediği yol

12 Eylül ile “hesaplaşma” sahtekarlığı

bu ise (ki, en hafifiyle budur), o halde Erdoğan ve AKP’nin izlediği, izleyeceği yol da budur. Başka türlü tasavvur etmek mümkün değildir. (İlk hoca ve erbapları Erbakan’dı, işte ölümünden sonra çocuklarının miras kavgasıyla ortalığa dökülen kirlilikleri it ölüsü gibi kokmaktadır… Ki, Erbakan’ı, Erdoğan ve AKP ile kesinlikle kıyaslamıyoruz.) Yani, Erdoğan ve AKP iktidar olurken, iktidarda kalırken veya tüm bu saltanatları ve egemenliklerinin altında sömürü ve zulüm aracıyla büyüttükleri imtiyazlar, sağladıkları palazlanmada her türlü ahlaksızlık kullanılmak suretiyle elde edilen ya da elde ettikleri kocaman bir sermaye vardır; siyasi güç vardır. Türkiye-Kuzey Kürdistan gibi sistemlerde, yani komprador bürokratik burjuvazi gerçeğinde siyasi güç ve devlet olanakları, bürokratik imkanları ve tüm gücü palazlanmanın unsurudur. Siyasi güç ekonomik güç olmaktan geçtiği gibi, bu tür ülkelerde siyasi güç veya pozisyon, ekonomik palazlanmanın en uygun zeminidir. Devlet imkanları ve bürokrasisinin muazzam olanakları şahsi, grupsal, çeteci gayri hukuksal tüm palazlanmaların toprağıdır. Erdoğan ve AKP’nin bu “nimetlerden” yararlanmadığını söylemek bilinçli bir gericilik değilse, en basitiyle ahmakça bir safdilliktir.

yemeyecekleri, devlet ve bürokrasinin olanaklarını bencil şahsi ve grupsal menfaatleri için kullanmayacakları, kar ve rant uğruna sömürü-zulüm yapmayacakları, kasalarını ve ceplerinin kabarışına büyütmek için, ülke zenginliklerini ABD emperyalizmi başta olmak üzere uluslararası tekellere peşkeş çekmeyecekleri, özelleştirmeler kılıfı altında satmayacakları anlamına gelmez… Bunların dinciliği de dinin ta kendisi de bu kirliliklere kapalı değil, sonuna kadar açıktır.

ğu kadar, bu dindarlığı, dini, gerici sömürü, baskı ve zulüm iktidarı için payanda etmeyi bilecek kadar da kar ve para peşindedir. Erdoğan ya da AKP’nin dindar kimliği ile sömürücü, baskı ve zulümcü kimliği ve faşist iktidarı birbiriyle çatışmamakta, bilakis çakışmaktadır. O halde, Erdoğan ve AKP’nin dini paradır demek neden yanlış olsun ki?!

Erdoğan ve AKP’nin dindar kimliği hakikattir. Fakat bu hakikat onların (saf dindarların) sömürü ve zulüm yapmayacakları anlamına gelmez. Aynı biçimde yolsuzluk (Deniz Feneri, ihaleler vb vs gibi…), hırsızlık, ahlaksızlık yapmayacakları anlamına gelmez; rüşvet

Marks’ın deyimiyle, din tam manasıyla kitlelerin uyutulması için bir afyondur. Din uyuşturucu olduğu kadar, dini duygular ya da din iyi bir sömürü alanı ve argümanıdır da. Gerici egemenler bu silahı (din silahını) çok iyi kullanmıştır-kullanmaktadır da. Erdoğan bu alan üzerinde, yani din tacirliğiyle kitleleri aldatıp peşine taktı. Dindar oldu-

Şayet Erdoğan ve AKP’nin bütün bunları yapmadığını iddia ediyorsanız, bu niteliklerine inanmıyorsanız; o halde AKP’nin hangi ilişkiler içinde ve nasıl palazlanıp iktidara geldiğini, nasıl iktidarda kalmayı başardığını, hem de darbe girişimlerini boşa çıkaracak ve ordunun en üst kademesini istifa ettirecek ve önemli oranda tutuklayıp yargılama vb vs pahasına, yani bu güçte iktidar olması ve iktidarda kalmasını nasıl açıklamalı? Nereden geli-

Gündemde 12 Eylül 1980 cuntası ve cuntacıların yargılanması var. Bura üzerinden AKP caka satmakta, demokrasi havarisi kesilmektedir. Oysa yaşanan hiçbir şey (Orduya, cuntaya, Ergenekon’a, kayıplara, Dersim soykırımına dair vb vs…) özel olarak Erdoğan ve AKP’nin kimliğiyle alakalı gelişmeler değildir.

İşte, 12 Eylül ile “hesaplaşma” sahtekarlığı altında yaşanan gelişmeler, yukarıda ifade ettiğimiz devletin yapılandırılma sürecinin gereğidir. ABD dikteli de olsa, AKP devleti yapılandırırken, dini (İslami) bir devlet teşkilatlanmaktadır. Dolayısıyla, eski devlet geleneği, eski iktidarlar ve bunların icraatlarıyla objektif olarak karşı karşı-

ya gelmekte ya da çatışmaktadır. Bu çatışma AKP’nin demokratik niteliğinden vb ileri gelen değil, tersine emperyalist proje olan devletin yapılandırılması projesinin gereğidir ve aynı zamanda İslami devlet örgütlenmesine uygun olarak ya da cemaatçi-tarikatçı kimliğine bağlı olarak, eski laik devlet geleneği ve uygulamalarıyla

AKP’nin dini paradır


perspektif

, tanrısı ABD emperyalizmidir! AKP’yi iktidara hazırlarken ve oraya oturturken, AKP’nin İslamcı kimliğini engel görmedi. Ki, gerçekte engel de değildir. Nitekim yaşanan süreç bunu doğrulamaktadır. Şimdi, “TC” devleti ABD emperyalizmi garantörlüğünde ve AKP eliyle emperyalist sistemin aktüel çıkarları ya da tabiatına uygun olarak talim-terbiyeden geçirilip (bilinen tasfiyeci süreçle) yapılandırılmaktadır. Tasfiyecilik ve yapılandırmanın kapsamı, iç ve dış güçlerde tasfiyeyi hedefleyen geniş bir konsepttir. Burada altını çizmek istediğimiz gerçek şudur; AKP komprador kimliği esas sınıf karakteri olmak kaydıyla, Türk-İslam sentezi savunusuyla edindiği ırkçı-faşist niteliği ve dindar kimliğiyle iktidarlaştıysa (ki, iktidarlaştı), bir önceki iktidarı tasfiye ederek onun yerine oturdu. Bu, bir önceki Kemalist kliği iktidarı ele geçirecek düzeyde tasfiye ettiği anlamına gelir. Kemalist kliğin tasfiyesi objektif olarak Kemalizm’in de belli oranda tasfiyesini içerir. Bu tasfiye bütünüyle bitirildiği, tamamen tasfiye edildigi, hiçbir gücü kalmadığı anlamına gelmez elbette. Ama öyle ya da böyle, bir tasfiyenin yaşandığı aşikardır. yor bu ekonomik güç ve nereden geliyor bu siyasi güç? Eğer Erdoğan ve AKP’nin yazgısını yazan tanrısı ABD emperyalizmi değilse, Erdoğan ve AKP bu kudreti nereden buldu? Cemaatler arasında olmak kaydıyla içte yaşanan erk kavgasını saymazsak, bu cemaat ve tarikatlar ittifakı olan AKP’nin iktidarlaştığı genel kabul görmekle birlikte, su götürmez doğrudur da. Bir niteliğiyle cemaat-tarikat ortaklığı olan AKP’nin içte yaşadığı ciddi sancılara karşın, dışa karşı esasta sağlam durduğu veya birliğini koruduğu söylenebilir. Ne ki, bu durum mutlak bir şekilde karara bağlanmış bir hal değildir. Bugünün çelişki seviyesi veya çelişkilerin keskinlik boyutu, cemaatler ve tarikatlar topluluğuyla teşekkül olan, Türk-İslam sentezci komprador sınıf iktidarının aralarındaki çelişkilere rağmen, birlikte yürümelerine olanak

çatışmaktadır. Eğer AKP’nin İslami bir devlet oluşturmaya çalıştığını ve bu uğurda açık mesafeler kaydettiğini görür ve kabul edersek, Kemalist kliğin tasfiyesini görür ve Kemalizm’in de belli oranda tasfiye edildiğini kabul ederiz. Ki, bu süreç işleyen dinamik bir süreçtir. Muhtemelen daha somut (ki, olanlar yeterince somuttur zaten) gelişmelerin yaşanma-

tanımaktadır.

Efendi-uşak hukuku AKP dini sömüren ama dindar olan bir partidir; tabii ki, hükümet ve iktidardır da. AKP’nin esas kimliği ise, sınıfsal dokusu olan komprador niteliğinde toplanır. AKP’nin dindar olması, iktidar olmasının önünde engel değildir. Onu iktidara taşıyan uluslar arası sermaye ya da tekelci güçler(ABD başta olmak üzere, AB emperyalizmi), AKP’nin dindar kimliğinden ziyade, işbirlikçilik veya maşa görevini nasıl yapacağı ve bunu yapmaya uygun olup olmamasıyla ilgilenmektedirler. Sermaye kardeşliği (somut olarak efendi-uşak hukuku, yani emperyalizm lehine bağımlılık ilişkisi) emperyalist ve bilumum sömürücü sistemlerde, önemli ve esas olanıdır; ulusal, dinsel kimliğinin ne olduğu sonra gelendir. Dolayısıyla, ABD

sı uzun zaman almayacaktır. Önemsemek gerekir ki, AKP din istismarıyla güç topladı. İktidar olmasında belirleyici faktör ABD emperyalizmi olsa da, kitleselleşmesi dini örgütlenme ve argümanlar sayesinde mümkün oldu. Hiç de küçümsenemez oy oranını, din istismarı ve dini kimliğinden ötürü yakaladı. O halde,

AKP’nin devletin temel kurumlarından eline geçirip kontrolüne almadığı bir kurum kalmadı. Yargı-yürütme-yasama ve bu üçlüye bağlı tüm kurumlar (ordu-polis dahil olmak üzere) AKP’nin denetiminde bulunmaktadır. Devletin yapılandırılması denen olgu iyi algılanırsa, Kemalist devlet ve kliğe yönelik tasfiye de anlaşılmış olur. Bu tasfiye ya da yapılanma, devletin demokratikleştiği anlamına gelmez, bilakis aynı sınıf özü üzerinde yeniden yapılanma gerçekleşmektedir. Geleneksel devlet tüm temel kurum ve kuruluşlarıyla, anayasasından yürütmesine, yargısından yasamasına, ordusundan polis gücüne kadar her mekanizma, erozyondan geçiriliyor ve tüm bu sahaya AKP nüfuz ediyorsa, geleneksel Kemalist devlet anlayışı yerine, Türk-İslam sentezi temelinde dindar-cemaatçi-tarikatçı devlet anlayışı yerleştiyse; bu bir tasfi-

dinin nasıl sömürü ve zulüm egemenliği olan gerici iktidar emeline alet ettiğini deşifre etme, önemli bir mücadele koludur. AKP dindardır fakat iktidar ve para onun için daha öndedir. Böyle olmasaydı Gülen Cemaati’yle çatışmazdı; şayet çatıştıysa, onun için dindarlık önemli değil, iktidara sahip olmak, ik-

yenin olduğunu açıklar. Kemalizm’in tasfiyeye tabi tutulduğu Cumhuriyet Bayramı kutlamalarından, gençliğe hitabeden vb vs birçok ayrıntıda da belirmektedir.

AKP ve demokratlık Erdoğan sessiz devrim gerçekleştirdiklerini söylerken, devrim yaptıkları hususunda doğru söylemiyordu ama bu sözün boş bir söz olmadığı ve nesnel bir gerçekliğe dayandığını da görmek gerekir. Eğitim sisteminde yapılan yeni düzenlemeler sonrası yapılan kutlamalar ve açıklamalar, belli nesnel karşılığı olan gelişmelerdir. Kısacası, dini iktidar ve devlet teşekkülünde önemli adımlar atılmış ve bu süreç devam etmektedir. Dersim Soykırım’ında ahkam kesmektedir Erdoğan!? Neden? Demokrat olduğundan mı? Asla! Sadece CHP’nin yumuşak karnını yakaladığı için oradan yüklenmektedir. Ve kitlelerin duygularına hitap etmektedir. Dahası, Kemalistler ve CHp ile, tasfiye amaçlı ve iktidarını pekiştirme amaçlı yürüttüğü kavgada-hesaplaşmada, Dersim Katliam’ını araç olarak kullanmaktadır. Yani, Kemalistlerle kozlarını paylaşıp onların defterini kendi iktidarı lehine dürmek için Dersim Soykırım’ını sahtekarca kullanmaktadır. Yaşananlar, emperyalist proje olan ve bizzat ABD tarafından dayatılan devletin yapılandırılması sürecine uygun ve onun gereği olan gelişmelerdir. Emperyalist projeye endeksli olarak işleyen bu süreç veya devletin yapılandırılması süreci, eski devlet biçimi-anlayışını oluşturulacak olan yeni devlet biçimine uygun olarak, yıkıp tasfiye etmektir. Yani, eski devlet biçim ve anlayışını, yeni oluşturulan devlet biçimi lehine tasfiye etmektir. Devletin yapılandırılması denen şey budur. Bu süreçte iktidarda olan her klik aynı görevi üslenmek durumundadır; AKP de bu görevi üstlenip yürütmektedir. Demokrat olduğundan vs değil bu gelişmeler.

tidar olanaklarını kullanmak ve daha fazla sermaye edinmek önemlidir. Bu söylediğimiz gerçeklik bilinmeyen bir şey değildir. Ancak halk kitlelerine iyi anlatılması ve AKP’nin bu yüzüyle etkili teşhir edilmesi için gereklidir. Halk kitleleri kazanılmadan hiçbir şey kazanılamaz, kazanılsa bile elde ediln kazanımla tutulup sürdürülemez!


14-15_Layout 2 4/10/12 11:21 AM Page 1

14 gençlik haber

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012

Önce saldırı sonra Gül protesto edildi Kocaeli Üniversitesi’nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün üniversiteye yapacağı ziyareti protesto etmek için bir araya gelen öğrencilere polis saldırdı 6 Nisan Cuma günü Kocaeli Üniversitesi’ni ziyarete gelen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü protesto eden öğrencilere polis saldırarak onlarca öğrenciyi gözaltına aldı. Gül’ün ziyaret edeceği okulda sabah saatlerinde hareketlilik yaşanmaya başladı. Sabah okula giren öğrenciler kimlik kontrolünden geçirildi. Saat 14,00’den sonra okula gelen öğrenciler kapıdan geri döndürülerek okula alınmadı. Aynı saatlerde okulun içinde çevik kuvvet ve sivil polis yoğunluğu yaşanmaya başladı. Keskin nişancılar çatılara yerleştirildi. Ardından öğrenciler Abdullah Gül’ ün ziyaretini protesto etmek için “Abdullah Gül’ü üniversitemizde istemiyoruz, AKP defol üniversiteler bizimdir” yazılı pankartı açarak yürüyüşe geçtiler. Kitlenin önünü kesen kolluk kuvvetleri, akabinde gaz bombası ve tazyikli suyla üniversitelilere saldırdı. Üniversite içinde terör estiren kolluk kuvvetleri fakültelere girerek 55 üniversiteliyi gözaltına aldı. Saldırı sonrası Fen Edebiyat Fakültesi’nin önünde bir araya gelen üniversiteliyi oturma eylemi başlattı. Öğrenciler tarafından başlatılan oturma eylemine de saldıran kolluk kuvvetleri öğrencileri gözaltına aldı. Gazetemiz baskıya girdiği saatlerde, 55 öğrenci hala gözaltında tutuluyordu.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi yönetimi tarafından okuldan uzaklaştırılan üniversiteliler, 6 Nisan’da fakültenin önünde demokratik kitle örgütlerinin, milletvekillerinin ve akademisyenlerin verdiği destekle ders yaptı. Yaşanan faşist saldırıları basın açıklamasıyla protesto edildi

Ankara Üniversitesi Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi’nde 3 Nisan günü sivil faşistler ellerinde satırlarla üniversitelilere saldırdı. Fakülte yönetimi aralarında DGH faaliyetçilerinin de bulunduğu 22 devrimci-demokrat öğrenciyi ‘tedbir’ adı altında süresiz olarak okuldan uzaklaştırdı. Üniversiteliler, vize sınavları döneminde fakülteye alınmamalarını protesto etmek için 6 Nisan günü saat 12.30’da AÜ Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi önünde oturma eylemi yaptı. Demokratik kitle örgütleri ve milletvekillerinin de desteklediği eylemde, akademisyenlerle fakülte önünde ders yapıldı.

22 öğrenci okuldan uzaklaştırıldı 3 Nisan günü fakülte kantininde oturan öğrencilere sivil faşistler tarafından satırlarla saldırı yapılması-

nın ardından orta bahçede oturan öğrencilere ikinci bir saldırı düzenlenmişti. Fakülte yönetimi, polis, ÖGB ve eli satırlı faşistlerin saldırısına uğrayan devrimci-demokrat öğrenciler gözaltına alınmak istenmiş, ancak direniş gösteren öğrenciler fakülteden toplu çıkış yaparak sloganlarla yürümüştü. Öğrenciler yaptıkları basın açıklamasıyla, faşist saldırıları teşhir ederken okul saldı-

rıdan sonra iki gün tatil edilmişti. AÜ DTCF’de yaşanan saldırılardan sonra 1,5 gün tatil ilan eden fakülte yönetimi; 5 Nisan günü 22 üniversite öğrencisine tedbir amacıyla süresiz uzaklaştırma cezası verdi. Hiçbir soruşturma başlatılmadan verilen uzaklaştırmalar, vize döneminde üniversitelilere uygulanan faşist baskıların göstergesidir. Öğrencileri süresiz olarak okuldan uzaklaştıra-

Kantini boykot eden öğrenci İstanbul İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi’nde okuyan öğrenci Abdülmelik Yalçın, yemek fiyatlarını ve kalitesini protesto ettiği için okuldan atıldı 7 Mart günü İstanbul İsmail Erez Endüstri Meslek Lisesi’nde okul kantininde yapılan boykota katılan Liseli Anarşist Faaliyet üyesi lise 3. Sınıf öğrencisi Abdülmelik Yalçın, okuldan atıldı. İlçe Öğrenci Disiplin Kurulu’nun iddiasına göre Yalçın,


14-15_Layout 2 4/10/12 11:21 AM Page 2

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

15

uzaklaştırma

uzaklaştırma verilerek ellerinden alındı. Üniversitelilerin attığı yumurtalarla Kuzu’ları Bağış’layanları koruma altına alan AKP; esasen silah ve satır kullanmayan üniversite öğrencilerini yeni dindar nesil yetiştirmek adına cezalandırıyor.

“Dil-Tarih Faşizme mezar olacak” Yaşanan faşist saldırıların ardından faşistlerlin saldırısına uğrayan öğrenciler uzaklaştırıldı. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Yapılan basın açıklamasında uzaklaştırmaların haksız olduğu, saldıranla saldırıya uğrayanlar aynı kefeye konulmasına tepki gösteren öğrenciler, yer verilerek yapılan bu haksızlıklara karşı sonuna kadar mücadele edileceklerini belirttiler,. Eylemde “Vız gelir vız soruşturmanız direne direne kazanacağız”, “Eğitim hakkımız engellenemez”, “Dil-Tarih Faşizme mezar olacak”, “Üniversiteler bizimdir bizimle özgürleşecek” sloganları atıldı. rak eğitim haklarını ellerinden alan okul yönetimi, 26 Nisan’da soruşturmanın yapılacağını açıkladı. Soruşturma açılmadan tedbir olarak suçlu görülen üniversiteliler fakülte önünde oturma eylemi yaparken, birçok üniversitede benzeri gerekçelerle faşist saldırılar yapıldı. Siyasi idari kararlarla hapishanelere tıkıldı ve birçoğunun da eğitim-öğretim hakları sınavlar döneminde üniversiteden

i

Basın açıklamasına emek ve demokrasi güçleri, DTCF öğretim elemanları, milletvekilleri ve ÇHD avukatları da katılarak bu sürecin takipçisi olacaklarını belirtti. Basın açıklamasının ardından okuldan uzaklaştırılan devrimci, demokrat öğrenciler eğitim haklarının ellerinden alınmasını protesto etmek amacıyla üniversitelilir fakültenin bahçesinde ders yaptı.

okuldan atıldı okul müdürlüğünden izin almadan yaşanan olayları basına anlattı ve bildiri dağıttı. Abdülmelik Yalçın konuyla ilgili yaptığı açıklamada: “Geçen perşembe dersteyken, müdür yardımcısı gelip, arkadaşlarımın içinde bana okuldan atıldığımı ve bir daha kapıdan içeri alınmayacağımı söyledi.” ifadelerini kullandı.

‘Kantin fiyatları pahalı olduğu için karnımızı doyuramıyoruz’ Abdülmelik Yalçın, 7 Mart günü okul kantininde satılan kötü yiyecekler ve öğrencilerden alınan yüksek fiyatlar nedeniyle okulda arkadaşla-

rıyla birlikte “Lisemizde 9 saat boyunca yemek ihtiyacımızı karşılayamıyoruz. Kantin fiyatları pahalı olduğu için çoğu zaman karnımızı doyuramıyoruz” yazan bildirileri dağıtmış ve sonrasında okul müdürü ile polisler tarafından tehdit edilmişti. Yalçın, polislerle idareye okulda evden getirdikleri yiyecekleri yemelerinin yasak olmadığını söylemişti.

Öğrenciler tarafından da desteklenen boykot sonrasında Okul müdürü Yalçın’ın ailesine de baskı yaparak çocuklarını okuldan almalarını istemişti. Yalçın ile birlikte bildiri dağıtan 16 öğrenci hakkında, okul yönetimi tarafından disiplin soruşturması başlatılmıştı.

GENÇ YORUM

≫ sinan çakıroğlu

“TARİHİ” DAVA ürkiye-Kuzey Kürdistan’daki siyasal gelişmeler, sosyo-ekonomik yapı gerçekliğinden muaf olmayarak çok hızlı değişmektedir. Öyle ki, bazen bu sürece önderlik edenler bile sürecin gerisine düşebilmekteler. Bunun en son örneği olarak “demokratik” bir anayasa için, geçen sene 12 Eylül’de herkesi bir tuğla çekmeye çağıran AKP, “yeni” anayasa tartışmalarının başlangıcını yine bir 12 Eylül “kalisiği”yle açtı. Ama manevra kabiliyeti haylice refleks kapmış “New”CHP, 12 Eylül’ün sözde yargılanmasında, atik davranarak AKP’yi geride bıraktı. Hakim sınıflar, demokrasi pozlarında objektifler için yarıştı. “Tarihi” 12 Eylül davası için, geri sayım başladı. Bir cümle burjuva medya ve neo-liberal cenah önderliğinde kitlenin nabzı, ayara uygun hale getirildi. Davanın ilk görüşmesine, hakim sınıflardan almış oldukları güçle, sanıklar katılmadı. Avukatlara verilecek sandalye bulunamayınca, hakim ‘sanık sandelyelerine oturun’ önerisinde bulundu. Ankara Adliyesi’nin önü miting alanına döndü. Mizanseni geniş bu hengame, tek bir gerçekliğin unutturulması-hasır altı edilmesi için seferber edilmişti. Ezilenlere karşı sömürü sultasının devamlılığı sürdürmek ve gerici sistemi korumak için mızrağın çuvala sığdırılamasa bile, bir halisünasyon yaratmak geçer akçe olmuştu. Mademki gerici zor, ezilenlere yönelik, bir an dahi olsun göz ardı edilemez o halde var olan değişik gösterilebilinir. Hakim sınıfların AKP eliyle icra ettikleri faşist uygulamalar, “demokratik” çerçevede ele alınabilir. Bunun “başlangıcı” olarak, tarih “sorgulaması” göz kamaştırıcı olarak birinci sırada durur.

T

Evet, gözü kamaşanlar oldu. Mahkeme önüne bil fiil akın eden reformist cenah ve bir kısmını devrimci cepheden tanıdığımız dostlarımız, farklı sloganlarla da olsa, mahkeme önünde yerlerini aldılar. Bazılarımız, bunda “anormal” bir durum görmeyebilirler. Hatta, ‘12 Eylülcülerin halk tarafından yargılanması için, tek ses tek yürek olmaya gittik’ diye itiraz edenlerimiz de olabilir. Tüm bu temiz niyetlere rağmen, mahkeme önündeki bekleyiş, ezilenleri radikal olarak sistemden koparmaya araç olmamıştır. Zira, hakim sınıfların kendi sınıf dikatörlüklerini tekrardan dizayn etmek ve uluslararası sermayenin değişen dinamiğine uygun olarak tekrardan entegre olmak, mahkeme önlerinde, 12 Eylülcü karşıtı olmakla sınırlılığı dahilinde ele alınamaz. 12 Eylül’ü ve diğer darbe dönemlerini yaratan sistemi ve onların egemenlerini bütünlüklü teşhir ederek mümkün kılınabilir. Yazımıza örnek vererek devam edelim. Hakim sınıflar, “yeni” anayasa tartışmaları evvelinde, bir “dava” tertiplemelerinin yegane nedeni, bu sistem de şu ya da bu oranda rahatsız olan ve 12 Eylül cenderesinin ve onun sistematize olmuş devlet aygıtlarının ceberrut gericiliği altında gadre uğrayanların siyasi pusulalarını “reform” kıskacına almalarının ön koşulu olarak gündemleşmekte. İlk başta, 12 Eylül’de darbeyle açık faşizm uygulayan hakim sınıflar, nasıl ‘ülke sağ-sol olarak ikiye bölünmüşse, müdahale şarttı’ argümanlarına sarıldılarsa, bugün açısından izlenen yöntemin aynı olduğunu dile getirmemiz gerekir. Mahkeme önünde biriken kalabalık, AKP iktidarı sayesinde, ikiye “bölünmüş”

olan ülkenin, “birlikteliğini” sağladılar. Bir tarafta “sol”cular diğer tarafta sağcılar, mağduriyetlerini dile getirerek, aynı platformda, “özgürlükler” ve “demokrasi” anlayışı çerçevesinde, yan yana durmanın, durabilmenin “önemine” dikkat çektiler. Bir nevi tarihle “hesaplaşmayı”, mahkeme içerisinde değil ama dışından yapılmasına olanak sağladılar. 12 Eylül darbesinin argümanlarının ülke “huzurunu” tesis etmek olmadığını dile getiren, sağ ve “sol” kanat temsilcileri, objektif olarak AKP kliği önderliğinde sunulan “demokratik” platformun “birleştiriciliğine” hizmette bulundular. Niyetleri ne olursa olsun reformist ve bir kısım devrimci çevreler, egemen sınıfların, “yeni” anayasa tartışmaları öncesinde yaratmak istedikleri “birlik” ortamına zemin sundular. Velhasıl, 12 Eylül’ün yapmak “istediği” ama yapamadığı sorumluluğu, 12 Eylül’ün de “hakkından” gelerek AKP önderliğinde hakim sınıf kliklerinin yaptıklarına, yapabileceklerine ortak oldular. Bu köşenin genç okurlarının yüzde 95’lik bir çoğunluğu, darbe olduğunda daha doğmamıştı bile. Darbeyle birlikte, devrimci ve komünist hareketi boğma, devrimci dinamikleri dumura uğratma ve ülke siyasetini-ekonomisini emperyalizmin ihtiyacına göre yeniden konumlandırma projesi, halkımızın en yiğit kadın ve erkeklerinden yüzlercesini aldı. Onlarca yıl hapis yatıldı. En demokratik hak dahi, faşizmin azgın saldırılarınca gasp edildi. Ezilen kitleler büyük bir suskunluğa yatırıldı. Darbe, koşulları itibariyle, hakim sınıfların ihtiyacını karşılayabilecek tek başvuru olarak kendisini dayatmaktaydı. Tüm ezilenlerin yaşadığı baskı ve sömürü cenderesi bunun doğal sonucu olarak peydahlandı. Bu gerici atmosfere karşı olmak olumlu bir niyeti barındırmaktadır. Bunun reddi içerisinde değiliz! Gerek mahkeme içerisinde gerekse mahkeme salonu dışında bekleyen kalabalığın büyük bir çoğunuluğu, istisnasız olarak, altını çizmeye çalıştığımız bu dinamikten beslenmektedir. Ama bu önemli dinamiğe rağmen, darbe karşıtlarının (doğal olarak darbenin yaratmış olduğu terör ortamının) dayanak noktaları, onlarının haklı zeminini zayıflatmakta ve zedeler pozisyona düşürmektedir. AKP eliyle sistemin tekrardan dizaynı için tezgahlanan “yeni” anayasa ve “tarihi” davalarla birlikte, bir kamoyu güveni yaratmak isteyen hakim sınıflardan ve onların yargı sürecinden talep fırtınası yaratmak yerine, tüm “yeni” ve “tarihi” koşulları ortadan kaldıracak, halkın meşru savunması ve yargılamasını bizzat fiiliyatta uygulayacak, halk iktidarı, halk mahkemeleri için kolları sıvamak, bilimsel devrimci ihtiyaçtır. Ne hakim sınıflarının “yargılama” yarışına ne de bu yarış esnasında sağlanan sağ-“sol” “birliğe” vize çıkaran anlayışa, devrimci komünistler tamah etmez! Teorik düzlemde, gericiliğin tümden teşhiri pratik manada ise, onun minderine düşmeden tümden bozgunu vazgeçilmezimiz olmalıdır. ‘12 Eylül’ü halk yargılayacak’ utangaç sloganlarıyla değil, 12 Eylül’ü yaratan üretim ilişkilerini de yargılayacak ve bunun da ötesinde tarihin çöplüğüne yollayacak bir SORGULAMA, Türkiye-Kuzey Kürdistan coğrafyası için acil cevaptır. Bu cevabın koordinatlarını genel bir doğru da olsa, temeli işaret ettiği için tekrardan açımlayacağız; Halk Savaşı! Evet! Hesaplaşma ancak böyle gerçekleşebilir. Salt cürretle değil, bilinçte somutlaştırarak yapılması gereken budur!


16-17_Layout 2 4/10/12 11:22 AM Page 1

16

dünya haber

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012

“Suriye’nin dostları”

Suriye’nin “dostları” BM, AB, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, Körfez İşbirliği Konseyi, Afrika Birliği ve 82 ülke İstanbul’da toplandı. Toplantıda Suriye Ulusal Konseyi (SUK)’nin meşruluğu katılımcılar tarafından onaylandı

Suriye’nin Dostları Grubu ikinci konferansı İstanbul’da toplandı. İran, Rusya ve Çin’in toplantının çözüm üretmeyeceğini söyleyerek katılmadıkları konferansa, BM, AB, Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı, Körfez İşbirliği Konseyi, Afrika Birliği ve 82 ülke katıldı. 27 maddelik sonuç bildirgesinin yayınlandığı konferansta Suriye Ulusal Konseyi (SUK)’nin meşruluğu, katılımcılar tarafından onaylandı. “Suriye’deki olayların şu anki durumda ciddi ve kaygı verici olarak gözlendi” şeklinde ifadelerin yer aldığı sonuç bildirgesi saldırıların durdurulması yönünde bir çağrı ve muhaliflerin de bu çağrıya uyacağı, emperyalist devletler tarafından da destek göreceği yönünde beyanlar içeriyor. Suriye’nin geleceğinin, Suriye halkı tarafından belirlenmesi, siyasi “bağımsızlığının” ve üniter yapının korunması ve Suriye’yi terk eden muhaliflerin sığındığı ülkelere yardım taahhüdünün yer aldığı bildirgede özellikle ordu, güvenlik kurumları ve devlet dairelerinde hizmet verenler, Suriye halkını hedef alan emirlere uymamaya çağrılıyor. Toplantıda Suriye’deki tüm diplomatik faaliyetlerin askıya alınması yönünde yeni adımlar atılması istenirken finansal destek dâhil, Suriye halkının ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik yardımların sürdürülmesi taahhüdü de yer veriliyor. Dostlar Grubu, Annan’ı sonraki adımlar için bir son tarih belirlemeye çağırırken Esad yönetiminin silaha erişiminin

engellenmesi ve 3. toplantının Fransa’da yapılması kararlarıda yer alıyor. Ayrıca toplantıda alınan kararlar içerisinde Suriye rejimine karşı getirilen önlemlerin daha etkin bir biçimde uygulanması amacıyla, “Yaptırımlar Çalışma Grubu” kurulacak ve Nisan ayında Fransa’nın başkanlığında ilk toplantısını yapacak. Ekonomik yardımlar ve “yeni” dönemin ekonomik konseptini belirleyecek olan Ekonomik Canlanma ve Gelişme Çalışma Grubu’nun yönergesi benimsenirken Suriyeli muhalefetle yakın bir işbirliğiyle faaliyet göste-

recek olan grubun eş başkanları Almanya ve Birleşik Arap Emirlikleri olacak. İkincisi İstanbul’da yapılan konferansla da dünya kamuoyu önünde meşruluk kazanmayı amaçlayan SUK, toplantı sonrası Annan Planı’nın sonucunu belirlenmesi için tarih istedi.

Uşaklık yarışı hızlandı Toplantının sonuç bildirgesine bakıldığında Suriyeli muhaliflerin çok mutlu etmediği bir sonuca varılabilir. Zira bu toplantı daha başlamadan Arap Birliği ve BM özel temsilcisi Kofi Annan’ın hazırladığı plan Suriye

Yönetimi tarafından kabul edilerek uzlaşıya açık bir tavır sergilenmişti. Diğer taraftan meşru bir kılıfla sarılmaya çalışılsa da Suriye Ulusal Koseyi adı altında bir araya gelen muhalif gruplar henüz kendi içlerinde bir bütünlüğe sahip değiller. Tek ortak yanları Esad’ın gitmesi ve emperyalist devletlere uşaklıkta yeni adresi olarak kendilerini işaret etmek. Ancak bu uşaklık yarışında birbirlerine çelme takma da dahil en öne geçme gayesindeler. Bundan kaynaklı da bir istikrara vardıkları söylenemez.

Şehirleri kuşatmaya Nepal Birleşik Komünist Partisi(Maoist) (UCPN(M)) içerisindeki sol muhalefet 12 diğer komünist partiyle birlikte Dr. Baburam Bhattarai’nin başbakanlığındaki Nepal devletine karşı cephe oluşturdu ve eylem çağrısı yaptı Nepal Birleşik Komünist Partisi (Maoist) (UCPN(M))’in devletle anlaşması sonrası parti içerisinde iki çizgi mücadelesinde sınırlar daha net çizilmeye başladı. Uzlaşmacı olarak tarif edilen Dr. Baburam Bhattarai ve UCPN(M) Başkanı Prachanda çizgisine karşı Kiran ve Gajurel önderliğindeki çizgi arasında geniş kesimlerin de dahil olduğu mücadele yürütülüyordu.

Son günlerde Dr. Baburam Bhattarai ve UCPN(M) Başkanı Prachanda’nın politikalarını sağcı bulan ve devrimin kesintisiz devam etmesini savunan sol muhalefet geçtiğimiz günlerde Dr. Baburam Bhattarai’nin başbakanlığındaki Nepal devletine karşı cephe oluşturdu. Oluşturulan cephede UCNP(M)’nin önemli isimlerinden olan Gajurel, 12 partinin kordinatorü olarak seçildi. Devrimci Komünist Parti, Nepal, Federal Demokratik Rastriya Topluluğu, Tamsaling Nepal Rastriya Dal ve Janamukti Partisi gibi örgütlerin de içerisinde yer aldığı cephe örgütlenmesi ve Mohan Baidhya önderliğindeki UCPN-Maoist’in muhalif fraksiyonu, Dr. Baburam Bhattarai liderliğindeki devlet üzerinde baskı oluşturmak için 3 aylık mücadele planını açıkladı. Program 240 seçmenden toplanacak imza, duvar afişleri ve kurucu meclis üyelerine bildirilerin iletilmesi ve destek sunulmasını içeriyor. Benzer


16-17_Layout 2 4/10/12 11:22 AM Page 2

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

17

iş başında net tutum takınan AB ve ABD emperyalistleri, Suriye konusunda yapılan görüşmeler ve açıklamaların dışında pratik adım atmakta yavaş hareket etmeyi tercih ediyor. Rusya ve Çin’in tutumu ise toplantıya katılmamalarından da anlaşıldığı gibi, bu toplantıyı pek ciddiye almadıklarını gösteriyor.

Rusya etkin rol oynayacak Seçimden yeni çıkan Rusya Ortadoğu’da nüfuz alanını genişletme ve daha reel politikalarla varlığını garanti altına alma stratejisi izlemek istiyor. Ve bunu da kısa vadede daha somuta indirgeme yanlısı. ABD ise Rusya’nın Ortadoğu’daki hesaplarından kaynaklı daha hızlı davranmak istiyor. Ancak bir hayli zorlanacağa benziyor. Çünkü seçimlere hazırlanan Fransa ve Almanyada sürecin ortağı ve şu an denge politikası izliyor. Esad yönetimi ise politik manevralarla süreci uzatarak bu sırada da temsil ettiği güçlerin iktidardaki yerini güvenceye almanın peşinde. Atılan birçok adım bugüne kadar sürecin uzamasını da beraberinde getirdi.

Yine toplantı sonuç bildirgesinden ve toplantı sonrası uluslararası basının ilgisi(zliği)nden harketle söylenebilirki, oluşan muhalefetin emperyalistler açısından istikrarlılık arzetemdiği ve dayanaklarının zayıf olduğudur. Her ne kadar emperyalist devletlerin ve Türk Devleti’nin desteğini almış gibi gözükselerde toplantıya ve sonrasına yansıyan hava bu izlenimi vermiyor. Sınırlı bir desteğin olduğu oratada ancak bu sınırlı destek emperyalistler arası ilişki ve çelişkilerde de çok net bir nitelik kazanmış değil. Libya işgali döneminde daha

Annan Planı çerçevesinde, Esad’a bir dayatmanın olmadığı bir müzakereyi imzalayacaklarını söyleyen Çin ve Rusya; Esad yönetimin devamını arzu ederken, herhangi bir müdahalenin karşısında olacaklarını da net bir şekilde ortaya koydu. Suriye’oe yönetimin uzun vadede Esad’la devam etmeyeceği kesin, bu ne Rusya-Çin ikilisinin ne de ABABD’nin umrunda.. Fakat Suriye’nin Ortadoğu içerisindeki stratejik konumlanışı, bu ülkeye yapılacak işgalin ince hesaplarının iyi yapılmasını koşulluyor. Ne ABD ne AB’de ne de Rusya-Çin ikilisi çıkarları garanti altına alınmadan bir “değişime” gitmeyecektir. Bunun ne kadar erken karşılanacağı ise önümüzdeki günlerde daha net bir şekilde gözükecektir.

hazır olun bir şekilde cephe bütün seçim bölgelerinde yolsuzluklara, zamlara, karaborsaya, kriminal faaliyetlere karşı kurucu meclisin içinde ve dışında gösteriler, seminerler ve mitingler düzenleyecek. Başkentte basın toplantısı düzenleyen cephe, aynı zamanda milliyetçi ve federal cumhuriyetçilerden de mücadeleye katılmalarını istedi.

Yeni bir yapılanma var UCPN(M) içerisindeki muhalefet parti kadrolarına çağrıda bulunarak devletin toplum lehine bir kararı resmen yayınlamaması halinde, kentsel bir isyan için şehirleri kuşatmaya hazır olmalarını söyledi. Parti içerisindeki sol çizginin kilit isimlerinden Maosit Parti Genel Sekreteri Ram Bahadur Thapa, bu talimatı

Nayabazaar Kathmandu’daki kapalı bir toplantıda, kurmay heyetini gelişecek duruma karşı hazırlamak amacıyla bildirdi. Toplantıya katılan isimlerden bir yetkili Thapa’nın yaptığı konuşmadan şunları aktardı: “28 Mayıs’ta harekete geçebiliriz. (Tasarlanan son tarih) Mevcut olan koşullar ayaklanmanın silahlı veya silahsız olacağını belirleyecek.” Partinin eyalet ve bölge komitelerinin üyeleri programa dahil oldu. Birkaç ay önce fraksiyonun katı tutumunu değiştirdiğini söyleyen başka bir katılımcının aktardığına göre, Thapa “1996’da savaşa başladığımızda düşmanlarımız NC ve UML idi. Şimdi yeni bir yapılanma var ve bizim de ona karşı savaşacak yeterli gücümüz var.” dedi.

EKSEN

≫ ahmet hacalişi k.

SATRANÇ TAHTASINDAKİ SURİYE

O

rtadoğu “satranç tahtası”ndaki büyük oyun giderek daha da karmaşıklaşıyor. Geçen hafta İstanbul’da ikincisi düzenlenen “Suriye’nin düşmanları” toplantısında ABD elebaşılığındaki emperyalizmin uşakları yeni kararlar aldılar. Ancak görünen o ki, Suriye’nin otoriter-totaliter rejiminin muhalifleri halen de izlenecek yol konusunda uzlaşabilmiş değil. Suriye’de nüfusun % 10’unu teşkil eden Kürtler Barzani’nin tüm yönlendirmelerine karşı muhalif cepheye katılmadığı gibi, Esad yönetimini destekliyor. Keza AKP iktidarı da tüm babalanmalarına karşı izleyeceği politikayı bilmiyor. Bunda, Suriye dağılmaya başlayınca bölgenin tüm dengelerinin bozulmaya başlayacağını, belki de Suriye Kürdistanı’nın Irak Kürdistan’ıyla birleşerek daha büyük bir siyasi oluşum ortaya çıkabileceğini görüyor olmasının rolü olsa gerek. Keza dağılma sürecinde Türkiye’nin İran ile çatışmaktan kaçınamayacağı, Rusya ve Çin gibi İran’ın müttefikleriyle geliştirmeye çalıştığı ilişkilerin zedeleneceği, petrol fiyatlarındaki artışın Suriye, İran, Lübnan pazarlarında oluşturacağı kaybın bıçak sırtında giden ekonomiye vereceği zararları tahmin etmesi de sayılabilir. ABD, AB, Çin ve Rusya gibi tüm büyük güçlerin müdahil olduğu Suriye konusunu Çin, İran ve Hürmüz Boğazı bağlamında analiz etmekte yarar var. Bilindiği gibi kanıtlanmış dünya petrol rezervlerinin çok büyük bir bölümü Ortadoğu’dadır. Rezervin % 10’u İran topraklarında bulunur. Küresel üretimin % 5’ini sağlayan İran, Suudi Arabistan’dan sonra en büyük OPEC petrol üreticisidir. Rusya’dan sonra doğalgazda da en büyük rezervlere sahip İran, dünyanın 4. büyük üreticisi. Ortadoğu’da çıkarılan petrolün günde 17 milyon varili Basra Körfezi’nden, 2.1 milyon varili de Süveyş Kanalı’ndan taşınır. Çin’in petrol ihtiyacının 1/5’ini sağlayan İran, petrol ihracatının % 85’ini Hürmüz Boğazı’ndan Asya Pasifik ülkelerine yapar. Batılı enerji şirketlerinin İran’dan çekilmesinden İran enerji kaynakları Çin Sinopec ve Rus Gazprom ortaklıkları tarafından işletilmektedir. Petrole bağımlı emperyalist ülkeler enerji zengini İran’ı dönüştürmek için uzun bir zamandır nükleer enerji faaliyetlerini bahane ederek yoğun bir baskı uyguluyorlar. Amaç bütçe gelirlerinin % 60’ını petrol gelirlerinden elde eden ve nükleer enerji faaliyetlerini de petrol gelirleriyle finanse eden İran’ı ekonomik yaptırımlarla teslim almak. Türkiye’de bu oyunun içinde taşeron olarak rol aldığını İran’dan alınan petrolü % 20 azaltacağını açıklayarak belli etti. Şimdi utangaç bir şekilde söylenen % 20’nin bir müddet sonra % 40-60-80 olacağı ise şüphesiz. Emperyalistlerin kuşatmalarına karşı İran’ın elindeki en büyük koz ise bölgesel enerji akışı üzerindeki etkisi. İran, Hürmüz Boğazı vasıtasıyla Ortadoğu’dan uluslararası pazarlara giden petrol ve doğalgazı etkileme potansiyeline sahip. 2011’de, dünyada ticareti yapılan petrolün % 20’si buradan geçti. Ayrıca bölgede üretilen yaklaşık 90 milyon ton LNG buradan taşındı. İran’ın burada dengelere etki etme hatta askeri sorunlar çıkarma kapasitesi var. Keza İran, Hazar Denizi’ndeki enerji kaynaklarını da etkisizleştirebilir. Bu durumun enerji fiyatlarını katlanılmaz boyutlara çıkarma tehlikesi ABD elebaşılığındaki emperyalistleri iliklerine kadar titrettiği gibi Çin. Rusya gibi aktörlerin de en az isteyeceği gelişme olur.

ARAP BAHARI TİYATROSU VE TÜRKİYE Ortadoğu Arap ülkelerinin otoriter-totaliter yönetimleri sayesinde ABD uzun bir süre bölgede rahat ettiği gibi stratejik ortağı İsrail’in de güvenliğini sağladı. Ancak zaman içerisinde baskılardan bunalan kitlelerin, özellikle orta kesimlerin sesleri çıkmaya ve radikal İslami örgütlerin kitle tabanı genişlemeye başlayınca ABD tehlike çanlarını fark etti. Başta Mısır olmak üzere diğer Arap ülkelerinin uşaklıklarından memnun olan ABD, gelişen radikal selefi akımlara karşı 1990’lardan itibaren yeni alternatif projeler üzerinde çalışmaya başladı. AKP bu proje çerçevesinde ileride Arap ülkelerine “ılımlı” ve “uyumlu” rol model olması için hazırlanıp 2002’de iktidara taşındı. 2010 sonunda Tunus’ta kendiliğinden başlayan ve diğerlerine de sirayet eden halk hareketleri ABD’ye projeyi uygulama fırsatı verdi. Kendiliğinden kalkışmanın bir aşamasında hareketler denetim altına alınarak selefi akımlara karşı emperyalizmle uyumlu olmayı kabul eden Müslüman Kardeşlere, yönetimler bir bir teslim edildi ve sıra Suriye’ye geldi. Suriye’de rejimin değişmesi ABD için birkaç bakımdan önem taşıyor. Suriye, bölgede güçlenen ve dengeleri sarsan İran’ın önemli bir stratejik ortağı. Akdeniz’e kadar uzanan İranIrak-Suriye-Lübnan Hizbullah Şii aksının en önemli unsuru. Bölgede AKP’nin rol model olduğu emperyalizmle uyumlu ve “ılımlı” Sünni ağırlıklı projenin uygulanabilmesi için bu aksın mutlaka parçalanması gerekiyor. Başarıya ulaşılması halinde Nusayri Suriye rejimi değiştirilerek hem İran ile irtibatı kopan, İsrail’e yenilgi tattıran Hizbullah teslim alınacak hem de İran yalnızlaştırılmış olacaktır. Rusya ise Akdeniz’deki tek lojistik limanı Tartus’u kaybederek Akdeniz ile ilişkisini koparacaktır. Diğer yandan Suriye’ye yönelik stratejinin bir diğer ayağı da Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla tehdit eden İran’a karşı Suriye’yi teslim alarak Batıya doğru petrol ulaşım yolu seçeneğini yaratmaktır. Kanaatımızca emperyalizmin Suriye operasyonunun başarıya ulaşma şansı yüksektir. Çin ve Rusya’nın rejimin devrilmesini engelleyebilmeleri ise oldukça zordur. Bir aşamada verilecek bir takım ödünler karşılığında Çin ve Rusya’nın direncinin kırılması ihtimal dahilindedir. Suriye operasyonundan sonra sıranın İran’a geleceği ise çok açıktır. İran’ın dönüştürülmesi mümkün olmazsa yalnızlaştırılması halinde, Ortadoğu’da kendisi için “istikrarı” temin etmiş, İsrail’in güvenliğini sağlamış ABD, dikkatini nihai Çin savaşı için Pasifik’de yoğunlaştıracaktır. Bu savaş kısa vade de sıcak değil kuşatma savaşı şeklinde gerçekleşecektir. Çin’in gelişimini devam ettirebilmesi için çok önemli olan enerji tedarikini engellemek, Pasifik ve Hint Okyanusu’ndaki tahkimatı güçlendirmek stratejinin ilk ayağıdır. Nitekim bu stratejinin ilk uygulamaları 2011’de Sudan ve Libya’da yapıldı. Çin’in enerji tedarikçisi Sudan ikiye bölündü, Libya’da Kaddafi yönetimi devrildi. Çin’in petrol ihtiyacının 1/5’ini tedarik eden İran’ın da enterne edilmesi halinde, ABD önemli bir mesafe almış olacaktır. AKP iktidarı şimdi kendisine verilen görevleri yapmanın heyecanı içerisinde azgın bir uslupla Esad yönetimine saldırıyor, paralı askerleri eğitiyor. Korkarız ki sıcak paraya her geçen gün daha fazla muhtaç olacak. AKP iktidarı, talep gelmesi halinde emperyalizme daha büyük hizmetlerde de bulunacaktır. Yola yeni Osmanlıcılık hayaliyle çıkan hayalperestlerin varacağı yer olsa olsa, bugün olduğu gibi taşeronluk olacaktır.


18-19_Layout 2 4/10/12 11:39 AM Page 1

18

kültür sanat

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012

Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi tarafından düzenlenen festivalde devrimci sanatçı Yılmaz Güney anılırken, öykü, şiir, sinemada kısa film, selgesel karikatür ve fotoğrafçılık dallarında üretimleriyle ödül almaya hak kazananlara ödülleri törenle verildi. Ödül töreninde Yılmaz Güney’in yaşamı, mücadelesi ve sanat anlayışına dair konuşmalar yapıldı

2. YGKSF sonuçlandı Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali (YGKSF) ödül töreni 7 Nisan tarihinde saat 18.30’da, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda yapıldı. Derya Durmaz ve Atilla Saral’ın sunuculuğunu yaptığı ödül törenine, çeşitli illerden ve İstanbul’un emekçi semtlerinden gelen sanatseverler katıldı. Yılmaz Güney’in devrimci sanat anlayışıyla yaşamı boyunca önemsediği sanat dallarında kısa film, belgesel, öykü, karikatür fotoğraf çalışmalarında ödüle değer görülen seçkiler, üretenlerin katılımıyla zenginleşen törende, sanat yolunda emek harcayanlara verildi. Ödül töreninde müzik dinletileri yapılırken, Çıplak Ayak Kumpanyası gösterisi ilgiyle izlendi. Yoğun katılımının olduğu YGKSF ödül törenine, YGKSF kısa film, belgesel, şiir, öykü, karikatür ve fotoğraf dallarında Değerlendirme Kurulu üyeleri, BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Davutpaşa’da yaşanan patlamada hayatını kaybeden işçilerin aileleri, Yol filmi oyuncularından Meral Orhunsoy, Yılmaz Güney’in eşi Fatoş Güney katıldı. Yılmaz Güney’in doğum günü anısına sahneye çıkan “Arkadaş” filminin müziklerini yapan ekibin üyesi Melike Demirağ, Yılmaz Güney’in sanat anlayışını ve Arkadaş filminin çekimi sırasında yaptıkları kolektif çalışmalarının önemini anlattı. Demirağ, filmdeki Arkadaş adlı eserini, Atilla Özdemiroğlu’nun kemanı ve Öner Gerçek’in gitarı eşliğinde seslendirdi. Aynı zamanda Arkadaş filminden sahneler ekrana yansıtıldı.

Karanlıkların arttığı bir dönemde bir ışık olmak istedik YGKSF Tertip Komitesi adına YÇKM çalışanı Özlem Gerçek bir konuşma yaparak: ”Yılmaz Güney halktan yana bir sanat anlayışını savundu. Karanlıkların giderek arttığı bir süreçte böyle bir organizasyonu gerçekleştirerek bizi yalnızlaştırmaya çalışanlara karşı, yalnız olmadığımızı göstermek istedik… Yüz Çiçek Açsın Bin Fikir Yarışsın anlayışı temelinde, farklı renkleri ve farklı kültürleri bir arada tutan bir anlayıştan hareket ediyoruz.” dedi. Şiir Değerlendirme Kurulu adına konuşma yapan Adil Okay ise; Yılmaz Güney ile Paris’te sürgünde yaşadığı yıllarda tanıştığını ifade ederek Yılmaz Güney’in sadece bir sinema sanatçısı olarak ele alınamayacağını, halkın mücadelesindeki öncü rolünü yaşamla bütünleştiren ve bunu da sanatına yansıtan yönüyle de anlatılması gerektiğini ifade etti. Yılmaz Güney’in ülkesinden uzakta sürgünde yaşadığını belirten Okay, Paris’te halkına kendisini

adadığını ve halkı için sanat çalışmalarına aralıksız devam ettiğini anlattı.

‘Hapishanede kanser olduğu bilindiği halde ölüme terk edilen cesur yürek’ YGKSF ile ilgili bir konuşma yapan Fatoş Güney, Yılmaz Güney’i şu sözleriyle anlattı: “Çocuk kadar yufka yürekli, mutfağa girip yemek yapacak kadar evcimen, çok sevecen, yufka yürekli, şefkatli bir adam. Onun filmleri hayatının yansıması. O çağının bir tanığıdır. Hiç kimseden çekinmeden ve hiçbir kaygı gütmeden söylemek istediğini söyler ve biz bunu filmlerinde görürüz. Sanatıyla bilincini yoğurarak bütün dünyadaki insanlara ulaşmayı başarır. Sanatı evrenseldir.” Toros Canavarı adlı kısa filmiyle ödül alan Fırat Yavuz, komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın mücadelesini selamlayarak başladığı konuşmasında festivali düzenleyen geleneğin mücadelesinin önemine dikkat çekti. Festivalin organizasyonunu gerçekleştirenlerin İbrahim Kaypakkaya’nın mücadelesini büyüttüğüne değinen Yavuz, komünist önder İbrahim Kaypakkaya’yı andı.

Davutpaşa’da hayatını kaybeden işçilerin aileleri törende Yapılan törende, başta hapishanelerde yaşanan katliamlar olmak üzere, Roboski Katliamı’nda yaşamını yitirenler anıldı. Davutpaşa’da yaşanan patlamada hayatını kaybeden insanların yakınlarının mahkemelerdeki mücadelesine değinildi Katılımcılardan Bağbozumu filmiyle ödül alan Ehremu Baydemir, ödülünü “KCK Operasyonu” adı altında tutuklanan Fırat Gever’e adadı. Kürtçe konuşmaların da yapıldığı törende üretimleriyle ödül alanlar, sık sık Yılmaz Güney’in devrimci, mücadeleci, sanatçı ve militan kişiliğini nasıl kavradıklarını ve Yılmaz Güney’den nasıl etkilendiklerini anlattı. YÇKM tarafından düzenlenen Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali’nin finali, halktan geniş kesimlerin katılımının olduğu bir etkinlik olmasının yanı sıra, dağıtılan ödüllerle ve Yılmaz Güney’in devrimci, sanatçı ve mücadeleci kişiliğine dair vurguların yapıldığı konuşmalarıyla da ilgi gördü. Müzik dinletilerinin yapıldığı etkinlikte, Grup Munzur, Feryal Öney, Haluk Tolga İlhan, Yaşar Kurt, Eylem Aktaş sahneye çıkarak ezgilerini kitleyle paylaştı.

‘Halka mücadele anlayışını Müzik dinletisi için sahneye çıkan sanatçı Yaşar Kurt, 1989 yılında Umut filminin gösteriminin halka yapıldığı bir ortamda bulunduğu sırada, filmin başlangıcı sırasında halkın alkışlarla Yılmaz Güney’i sahiplendiğine tanık olduğunu anlattı. Yılmaz Güney’in enerji-

h


18-19_Layout 2 4/10/12 11:39 AM Page 2

kültür sanat

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

19

Yılmaz Güney’in sanat

anlayışı ve mücadelesine dair

fYılmaz Güney adı altında gerçekleşti-

ADİL OKAY festival oldu. Yılmaz Güney’in adına yakışır bir festival oldu. Ben de şiir jürisinde olduğum için onur duydum. Yılmaz Güney’i Paris’teki sürgün yıllarından tanıyordum. Dolayısıyla böyle bir festivalde görev almak, benim için bir onurdu. Ayrıca şu dikkatimi çekti. YÇKM’den arkadaşlar çok başarılı bir iş yaptılar. 8 ayrı kentte çok kapsamlı birçok alanda, çalışmalar yaptılar. Arkadaşları kutluyorum. Şaşırdım ve hayran kaldım.

ÖZCAN KARABULUT: Hatırladı-

hissettirmeyi bildi’ sinin daha film başlamadan halk tarafından hissedilerek alkışlarla karşılandığını anlatan sanatçı Yaşar Kurt, böylece halkın O’nun mücadelesiyle bütünleşmesine tanık olduğunu ifade etti. Yaşar Kurt “İşte o zaman Yılmaz Güney’in halkta yarattığı etkiyi anladım” sözleriyle konuşmasını bitirdi.

Kürt mücadelesine bir destek sunardı. Yılmaz Güney’de bir sınıfsal bakış vardır. Ancak bu sınıfsal bakış kimliğini yok saymasını getirmedi, ikisini birlikte yürütmeyi başardı.

ÇERKES KARADAĞ: Yılmaz Güney

teliği üzerinden size gelen eserleri nasıl değerlendirdiniz? ADİL OKAY: Yüzlerce şiir geldi. Elbette şiirlerin hepsi başarılı değildi. Doğal olarak biz seçme durumunda kaldık. Ama onlarca çok iyi şairden, çok nitelikli şiirler geldi. O onlarca şair arasında seçim yapmakta ve ilk on şiiri belirlemekte çok zorlandık. Aramızda tartışarak karar verdik.

Türk sineması için bir eşiktir. Türk sinemasında sanatçı, sinemacı, çığırını aşmış insandır. Bakışı, duruşu, gerçeklik anlayışı, Türkiye halklarına karşı kendini sorumlu hissetmesi fikri, elbette halk nazarında zaten bir Yılmaz Güney imgesi var. Ben hem Yılmaz Güney Vakfı’nda hem de Musa Anter jürisinde bulunan biri olarak, arkasında maddi destekleri olmayan, büyük sermaye güçleri, basın ve para çevrelerinin olmadığı, bu tür festivallere katılacak gönüllülerin sayısını arttırmaya çalışıyoruz. Çünkü bunlar

ÖZCAN KARABULUT

rilen bu festivalle ilgili neler düşünüyorsunuz? Festivalin YÇKM tarafından düzenlenmesiyle ilgili görüşlerinizi alabilir miyiz? ADİL OKAY: Yüz Çiçek Açsın Kültür Merkezi tarafından düzenlenen bu festivalde, gerçekten yüz çiçek açıldı, bin çiçek açıldı. Çok kapsamlı çok başarılı bir

ney’in evet yazarlığı önemli, oyunculuğu önemli ama benim için çocukluğumun Yılmaz Güney’idir. Oyuncusudur. Bütün bunlardan daha fazlasıdır. O yüzden bu jüride olmaktan büyük bir mutluluk alıyorum, heyecan duyuyorum.

ğım kadarıyla üç yıldır Yılmaz Güney adına bu festival yapılıyor. Ben de sanıyorum başından beri, öykü jürisinde yer alıyorum. Tabi ben Türkiye’de pek çok öyküyle ilgili seçici kurullarda yer alıyorum ama Yılmaz Güney’in benim için ayrı bir yeri var. Ve tabii Yılmaz Güney yönetmen, oyuncu, senarist, yazar. Yol ve Sürü gibi unutulmaz filmlerin yaratıcısı, yönetmeni, oyuncusu. Ama benim için Yılmaz Güney bunlardan daha fazlası. Çünkü benim çocukluğumun, ilk gençliğimin Adana’sında Adanalıların deyişiyle Yılmaz Güney bir ‘ilahtı.’ 70’lerin başında İstiklal Ortaokulu’na bir gelişi vardı Yılmaz Güney’in. Tabii biz inanamadık. Koşup sınıfı bir anda boşalttık. Altın Koza Film Festivallerinde Yılmaz Güney’in ve dönemin ünlü oyuncularının Adana’ya gelmesi, hep olay olurdu. Yılmaz Güney omuzlara alınırdı. Yılmaz Gü-

hem bu festivali düzenleyenlerin gönüllülüğü, hem de burada emek veren jüri üyelerinin gönüllü birlikteliği, bugün, çok güzel bir geceyle noktalandı. Bu etkinlik tabii bizim görmediğimiz mekanlarda dolaşıyor, izleniyor, tartışılıyor, paylaşılıyor, bu da sevindirici bir şey. Kutluyorum ben.

f Yılmaz Güney’in sanat anlayışıyla ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz? ADİL OKAY: Bugün Yılmaz Güney’in sanat anlayışına, toplumcu sanat anlayışına, her zamankinden daha çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Bu festivalin bir anlamı da oradan geliyor. Günümüzde 12 Eylül faşizmini aratmayan bir rejim sürüyor. Gazeteciler hapiste, avukatlar hapiste, öğrenciler hapiste, öbür taraftan, iş cinayetleri devam ediyor, daha dün Adana’da işçiler öldü, Tuzla’da işçiler ölüyor. Erzurum’da barajda insanlar öldü. Bu dönemde Yılmaz Güney’in sanat anlayışına, her zamankinden daha çok ihtiyaç var. Yılmaz Güney’in hem Kürt kimliği vardır, hem komünist kimliği vardır. Kürt kimliğini komünist kimliğinin önüne, komünist kimliğini Kürt kimliğinin önüne çıkarmıştır. İkisini birden yürütebildiğini göstermiştir. Bugün yaşasaydı oturur hem Roboski için film yapardı. Hem de iş cinayetleri için film yapardı. Hem emek mücadelesine bir destek sunardı hem de

f Şiir dalında yapılan başvuruların ni-

fYılmaz Güney’in siyasi kimliği ile devrimci sanat anlayışının unutturulmaya çalışıldığı bu süreçte, Yılmaz Güney’in

ÇERKES KARADAĞ

YÇKM tarafından düzenlenen 2.Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali’nde şiir, öykü ve fotoğrafçılık dallarında jüri üyeliği yapan Adil Okay, Özcan Karabulut ve Çerkez Karadağ ile bir söyleşi gerçekleştirdik

gerek sinema anlayışına ve gerekse siyasal anlayışına dair söylemek istediğiniz bir şey var mı? Böyle bir süreçte, nasıl bir duruş ortaya konulmalı? Bu konuda fikirlerinizi alabilir miyiz? ÖZCAN KARABULUT: Yılmaz Güney üzerine çok konuşulmuş insanlardan, sanatçılardan biri. Daha da çok konuşulur. Burada siyasal görüşüne nasıl bakarsak bakalım O’nun istediği dünyayı hepimiz istiyoruz. O’nun filmlerindeki çelişkileri, bizler bir yerde yazıyoruz. Ben bir edebiyatçı olarak şimdi konuşuyorum. O haksızlığa, zulme, patron-ağaya itiraz ediyordu. Sömüren dünyaya itiraz ediyordu. Dolayısıyla bu kimliği bizim için önemli. ÇERKES KARADAĞ: Yılmaz Güney’in duruşu o kadar net, açıktır ve taban bulmuştur ki, birilerinin Yılmaz Güney’i karalamasını ben 12 Eylül sürecinde iyi gördüm. Hatta bir dönem Kültür Bakanlığı film denetleme kurulunda bulundum. Yılmaz Güney’i unutturma çabaları hep vardı zaten. Ama alttan alta halk nezdinde, düşünenler, okuyanlar, çalışanlar nezdinde bir Yılmaz Güney imgesi, resmi hep vardı zaten. O bakımdan ben Yılmaz Güney’in önünü kestiler, politik görüşlerini görmezden geldiler demiyorum. Yılmaz Güney’in politik görüşü de sinema görüşü de, aydın olarak tutumu da hep açıktı. Şimdi güç haline geliyor, gelecek. Yoksa hep açıktı, hep vardı.


20-21_Layout 2 4/10/12 11:41 AM Page 1

20

güncel

Mustafa Kemal 1926’de Ermeni sorununda görüşlerini sansürleyebilirdi ama yapmadı. Türk kamuoyu için bu bilgiler katliam ve tehcirin bitmesinden bir yıl sonra, cahil Almanın haddini bildirmiş olmak için yeterli olabilirdi. Fakat kendisi yabancı elçiliklerde de okunan HAKİMİYET-I MİLLİYE Gazetesi’nde yayınlanmasında bir beis görmedi

Mustafa Kemal

ve Ermeni

Meselesi’ne dair naçizane bir katkı Sait Çetinoğlu Mustafa Kemal’in Ermeni Meselesi üzerine görüşlerini, muhaliflerinin düzmece İzmir ve Ankara yargılamaları sırasında LA Times’te 1926’da yayınlanan mülakatı çerçevesinde değerlendirmelerine ve burada kullandığı argümanlara -fezahat- dayandırılmaktadır. Bu mülakatın yanında Mustafa Kemal’in ayrıca çok bilinen Adana konuşmasında da Ermenilerin bu coğrafyada bir hakkının olmadığının altı çizilir. Kürt egemenlerine yazdığı mektuplarda da Ermeni meselesine değinerek bu egemenleri Ermenilerin geri döneceği korkusunu işleyerek milliyetçi hareketin yanına çekmeyi başarır. M. Kemal asker kökenli ittihatçı gelenekten gelen politikacıdır. Değerlendirme yapılırken bu husus gözden kaçırılmamalıdır. Politikacı veçhesi unutulmamalıdır. M. Kemal iyi bir politikacıdır. Ve sözleri bu çerçevede değerlendirilmelidir. Biz bu yazımızda M. Kemal’in askerlikle ilişkisinin kesilmediği bir dönemindeki Türkiyeli okurlar tarafından bilinmeyen bir dönemindeki konuşmasına ve değerlendirmesini aktaran Klaus Kreiser’in Atatürk Eine Bıographie1 adlı çalışmasındaki bir periyoda odaklanacağız. Özellikle vurgulamamız gerekir ki Kreiser’in çalışması özünde M. Kemal’e yazılmış bir güzellemedir ve argümanları da güçlüdür. Bu bakımdan Kreiser’in çalışmasına dikkat edilmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Yıl 1917 ve M. Kemal şehzade Vahdettin’in yurt dışı gezilerine özel yaveri olarak eşlik etmektedir. Burada sözü uzatmadan Kreiser’e bırakıyoruz ki Kreiser’in sözleri başkaca yorum yapmamızı gerektirmeyecek kadar açık olduğu kadar, Mustafa Kemal’in sözleri de son derece açıktır. Vahdettin ile

seyahatinin Strasbourrg ayağındaki yemekte M. Kemal Alman valiyi paylarken, İttihat ve Terakki’nin Ermeniler ile ilgili sıradan düşüncelerini paylaşmaktadır. “Gezinin öteki etabı Strasbourg’ta o zaman vali olan Nikolaus von Dallwitz’le sürdü. (Ki Dallwitz sonraları Prusya içişleri bakanı oldu) Mustafa Kemal’le Dallwitz arasında sofra sohbetinde konu Ermeni Sorunu’na geldi. (Mustafa Kemal yanlış olarak Dallwitzi askeri vali sanmış)” M. Kemal 1926’da bu sohbeti şöyle özetliyor. “Alman Vali bana Ermenilerin iyi niyetli insanlar olduğunu ve Türklerin Ermenilere karşı epey kötü saldırıları olduğunu söylemeye yeltendi, çok şaşırdım. Yüksek bir valinin -ki ben misafiri idim ve biz savaş müttefiki idik- bütün ciddiyetiyle bana, geleceğin Türk yöneticisine böyle bir şeyi sorması çok garipti. Ben dedim ki evvela ben sizden şunu öğrenmek istiyorum, siz neden Ermenilerin lehine bir düşünceye kapılıyorsunuz, tarihin bilinmeyen bir zamanında millet olduğunu iddia ederek ve bu milletin varlığını ispata kalkışanlara böylece dünyayı kandırarak, Türkiye’ye zarar vererek, maddi ve manevi her türlü desteği veren savaş müttefikinizin desteğini, riske sokuyorsunuz. Ben anladım ki bizden pek haberi yoktu. Bu konuşmada kendimi tutamadım. Ve alaycı bir tonla konuşmaya devam ettim. Bu kadar kurban vermemize rağmen Türkiye topraklarında bir Ermeni milletinin olabilecegini düşünmesini garip buldum. Bunun üzerine Dalwittz cevabında söylediklerinin sadece duyduğu şeyler olduğunu, kendisinin bir iddiada bulunmaktan uzak olduğunu söyledi. Ben de kendimi tutup yumuşatmaya çalıştım. Konuyu bitirmek için: Biz bura-

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012


20-21_Layout 2 4/10/12 11:41 AM Page 2

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

güncel

21

ya Ermeni meselesini konuşmak için değil, müttefikimiz Alman ordusunun durumunu öğrenmeye geldik. Ve biz bu müttefikimizi destekliyoruz. Bunu öğrendiğimde ülkeme geri döneceğim.” Mustafa Kemal 1926’da Ermeni Sorunu’nda görüşlerini sansürleyebilirdi ama yapmadı. Türk kamuoyu için bu bilgiler katliam ve tehcirin bitmesinden bir yıl sonra, cahil Almanın haddini bildirmiş olmak için yeterli olabilirdi. Fakat kendisi yabancı elçiliklerde de okunan HAKİMİYET-I MİLLİYE Gazetesi’nde yayınlanmasında bir beis görmedi. Gerçekten de Fransızca metin kısa bir zaman sonra uzman dergi REVUE DU MONDE MUSULMAN (MÜSLÜMAN DÜNYA DERGİSİ)’de yayınlandı. Mustafa Kemal’in görüşü korkunç bir basitlikteydi. “Ermeniler uzun yüzyıllar boyunca bir şey yapmayıp ulus inşa hakkını kaybettiler. TEHCİR EMRİ VE NETİCELERİ İLE İLGİLİ BURDA SUSUYOR. (Sonra da sustu). İnsan tabii zor düşünüyor 1917 Aralık ayında resmi görüş olan Ruslarla işbirliği yaptıkları için tehcir edildiler görüşünü söylemeyi ihmal ettiğini. Ancak bu tip meşru gösterme Jön Türklerin kaçışı ve savaş sonrasında Ermeni yargılamalarından dolayı izahı biraz zor olurdu, onun için susuyor. Zaten Ruslar çekildikten sonra, artık bir güvenlik rizikosu teşkil etmeyen Ermeniler’in evlerine dönmelerine izin verilmesine karşı çıkılmayabilirdi. Mustafa Kemal 1917’de açıkça Ermenilerin‚ tarihsizliğini kendi tezi yapmış, bu yüzden devletleri olmaması gerektiğini savunmustur. Onun ‘ERMENİ ULUSUNUN’ varlığı konusunda görüşleri açıkça şöyledir: “Uzak bir tarihte, hatırlanmayan devirlerde Ermenilerin devleti olmuş olsa bile, bu arzuyu günümüzde gerçekleştirmek mümkün değildir, günümüzle de ilişkisi yoktur.” Bu analiz Starasbourg’taki sofra konuşmasında açıkça belli oluyor. Genç Osmanlı ve modern Türk milliyetçileri, kendilerine devlet hakkı görüp, bu hakkın eski ve meşru olduğunu fakat Ermeniler gibi sonradan ulusal ajitasyon yapan, Kürtler gibi halkların böyle bir hakkı olmayacağını savunur. Romantik, konsept, devlet öncesi ‘ULUSLAŞMA’gibi böyle düşüncelere burada yer yoktur. Bu görüşü daha da vazih hale getirmek icin Mart 1919’da toplanan ERZURUM KONGRESİNDE ŞARK VİLAYETLERİNiN MÜDAFFAYİ HUKUK CEMİYETİNİN BİLDİRİSİ ZİKREDİLEBİLİNİR: “Bu toprakların gerçek sahiplerinin kim olduğunu çifte minare ve türbeler açık bir dille, gelecekte hakem olacaklara çok açık bir dille belirtmektedir. Ermeni iddialarına gelince; Ermeni toprak ağalarına dayanmakta ki bunlar, bir kültür ve medeniyet yaratamamışlardır. Ve geriye bir Anıt bırakmamışlardır. Tarihin karanlık devirlerinde bir ulus seviyesine ulaşmamış dolayısıyla bu iddialar bir hiçtir.” Mustafa Kemal bu görüşü şüphesiz paylaşmıştır. Her ne kadar Ermenilerin bir sürü anıt bıraktığını bildigi halde bu anıtların tahribi, doğu vilayetlerinin sahipliğinin tartışmasız olduğunun ispati için gerekliydi. Strasbourg sofra konusmasının son sözlerini sevdiği bir konuyla bitiriyor: “ALMAN ORDUSUNUN ZAAFLARI VE KOMUTANLARININ YETERSİZLİĞİ”* Kriser’in aktarmalarına karşı herhangi bir yoruma gerek duymuyoruz. Zaten gerek de bırakmadığını düşünüyoruz. *Kreiser’den çeviri için İbrahim Seven’e teşekkürler. 1

KLAUS KREISER ATATÜRK, EINE BIGRAPHIE, C.H.BECK Yayinevi, Sahife 118

TUTSAK PARTİZAN

≫ cafer çakmak

KİMİN İÇİN ÖZGÜRLÜK?..

K

omünistler özgürlük uğruna canını vermekten çekinmediler, çekinmezler. Reformlar için savaşılabileceğini de unutmamak zorunludur. Özgürlük uğruna savaşan ve canını vermekten çekinmeyenlerden, komünistleri ayıran özelliklerden birisi de, sınıf savaşında ekonomik temeller üzerinde devrimci iktidara bağlı olarak, özgürlüğü materyalistçe ve militanca

kavramasıdır. Özgürlüğün ve adaletin tutsaklık ve eşitsizlikle doğrudan ilişkisi vardır. Biri olmadan diğeri de olmaz. Özgürlük ve adalet asla sınıflardan bağımsız değerlendirilemez. Bu kavramların toplumsal yaşamla olan bağı göz ardı edilemez. Bu nedenle özgürlük, barış adalet istiyoruz diyen herkes, bu isteklerinin nasıl gerçekleşebileceğini de düşünmek zorundadır. Kapitalizmin tekelci aşaması olan emperyalizm çağında, dünyanın herhangi bir ülkesindeki ezilen sınıfların kukla faşist düzeni yıkmadan, özgürlüğe adım atmaları mümkün müdür?.. Bunun mümkün olmadığı, güneş kadar açık bir gerçektir. Demokratik haklar asla egemenler tarafından değil bizzat ezilen sınıfların kararlı devrimci mücadelesiyle elde edilmiştir. Demokratik mücadele devrim amacının bir parçası olarak kavranmadığı ölçüde, egemenlerin gerici düzenine yedeklenme kaçınılmaz hale gelir. Devrimci sınıfsal bakış açısıyla özgürlük, adalet ve demokrasi mücadelesinin iktidar hedefli sürdürülmesi aynı zamanda komünist hareket ile oportünist reformcu hareketlerle arasındaki teori ve pratikte ayrışımı zorunlu hale getirir. Bu anlamıyla demokratik mücadelemiz asla devrim bilincini karartacak içerikte değil bizzat güçlendirecek öze sahip olmak zorundadır. Güncel olarak faşist diktatörlüğün siyasal temsilcilerinin özgürlük, adalet, eşitlikten bahsetmesinin nedeni; ezilen sınıfların, azınlıkların, Kürt ulusunun özgürlük ve adaletten yoksun olmasıdır. Elbette buna şaşırılmaz. Faşist diktatörlükte sürekli aynı yöntem ve demagojik söylemler kullanıldığını sanmak aptallık olurdu. Egemen gerici sınıflar, toplumsal koşullara göre sömürücü amaçları için, ezilen sınıfları, azınlıkları, ulusları ezmek için yöntem ve savaş tarzını sürekli yeniden ve yeniden biçimlendirmektedirler. Düne kadar “Kürt yoktu” diyerek Kürtleri katlediyorlardı, ama bugün “Kürtler varmış” diyerek katlediyorlar. Dün solcuyum, komünistim diyeni bırakalım, binlerce insan komünist, devrimci diye işkencelerden geçirilirken; yıllarca hapislere atılırken, topluma komünist kavramı küfür gibi benimsetilmişti. Bugün topluma; “komünist partisinin yasal kurulmasına izin veriyoruz”, “komünist mücadele serbest” diyerek devrimci komünistler katlediliyor. “Ülkemizde her türden düşünce serbest” denerek hapishanelere aydınları, sınıf bilincine erişmiş işçileri, köylüleri, öğrencileri doldurmaktadırlar. Düne göre ne değişti? Elbette değişen çok şey var, ama değişmeyen amaç şudur: Emperyalist, işbirlikçi ezen sınıfların yararına faşist diktatörlüğün, ezilen sınıfları kanlı yöntemlerle baskı altında tutması, komünist-devrimci harekete, Kürtlere karşı inkar ve imha savaşını sürdürmesidir. O halde dün nasıl ki faşist diktatörlüğü yıkmak devrimci iktidarı kurmak için savaş yürütüyorduysak, bugün demokrasi havariliğine soyunan faşist hükümetin söylemlerine kanarak amacımızdan vazgeçecek değiliz. Komünistler en gelişmiş burjuva demokrasisini yıkmak için var güçleriyle çalışırlar. Bizler devrim hedefli mücadeleyi her adımımızda işleyeceğiz. Emperyalist işbirlikçi Türk egemen sınıflarının siyasi temsilcisi faşist AKP hükümetinin topluma demokrasi, özgürlük, eşitlik vaat edeli on yılı geçti, ama ezilenlere, Kürt ulusuna, azınlıklara kan ve gözyaşı, yoksulluk ve ölüm olarak geri döndü. Ulusal ve kimi devrimci hareketlerin içinde olduğu oportünist bloğun demokrasi, kardeşlik ve adalet beklentilerini, burjuva demokrasisi hayallerine çok şükür diyen tasfiyeci akımın pratik tutumu olarak asla unutmamak gerekir. Halkımıza sunulan özgürlük şudur: Roboski’de çoğu çocuk 34 Kürt köylüsünün bombalanarak katledilmesi; gerillaya karşı sistematik kimyasal silah kullanılması yüzlerce gerillanın katledilmesi; Pozantı’da çocuklara tecavüzün bir devlet politikası olduğunu ve sürdürüldüğünün tekrar ortaya çıkması, binlerce devrimcinin hapishanelere doldurulması, Esenyurt’ta işçilerin iş kazası adı altında katledilmesi, milyonların kutladığı ‘Newroz’ bayramının yasaklanması, kitlelere ateş açılması ve insanlarımızın katledilmesidir. İşte özgürlük! Reformlar daima devrim mücadelesini ezmek, geriletmek için egemen gerici sınıfların yapmak zorunda kaldıkları değişikliklerdir. Hiçbir reform ezilenlere özgürlük ve adalet getiremez. Şu ya da bu kökenden gelen ve bugün burjuva demokratik partiler haline gelmiş reformcu EMEP, ÖDP, SİP, SDP ve bu akıma katılan ESP’nin aynılaşmış oportünist yaklaşımları, bir akımın eğilimi olarak devrimci hareketi etkilemektedir. Birbirinin tekrarı olan oportünist pratiklerin yeni taklitçileri de var/olacaktır da. Halkların Demokratik Kongresi’ni barışın, eşitlik ve özgürlüğün adresi olarak görüp müzakerelere bel bağlayanların özgürlük dertleri yoktur, fakat halkımız aldatılmaktadır. Seçim platformu bir araçtır ama parlamentoda halklar özgürleşmez! Demokratik mücadele her şey nidalarıyla devrim bilincini gömmek istemektedirler. İki yol var: Ya dayatılan tasfiyeciliğe uyum sağlanacak, ya da faşist diktatörlüğün yıkılması yolunda devrim amacıyla ilerlenecek; Halk Savaşı büyütülecektir. Özgürlük burjuva demagojilerle değil, kitlelerin devrimci iktidarıyla gelecektir. Müzakerelerden özgürlük değil, zincirleri kalınlaşmış bağımlılık çıkar.


22-23_Layout 2 4/10/12 11:43 AM Page 1

22

polemik

Halkın Günlüğü 10-20 NİSAN 2012

Her zaman ve içtenlikle söylediğimiz gibi, eleştiri silahı devrimci bir mekanizma olarak ayrımsız biçimde her süreç ve hareket için yaşamsal değerde gereklidir; bir o kadar da faydalıdır. Eleştiri, iyi bir düzelme ve düzeltme, değiştirip-dönüştürme ve değişip-dönüşme, hatalardan ve yanlışlardan korunma ihtiyaçlarında muazzam bir silahtır 11 Mart 2012 tarihli “Yürüyüş” dergisinde, “Gazi Halk Cephesi” imzalı, eleştiri içerikli, çağrıda da bulunan bir açıklama yayınlandı. Bu açıklamada, “Gazi 12 Mart Platformu”, bu platformun 25 Şubat 2012 günü gerçekleştirdiği eylemi ve dolayısıyla kendince bütün bu sürece damga vuran anlayışı eleştiri konusu yapmaktadır. Adı geçen açıklama, neresinden bakılırsa bakılsın dökülen cinsten çürük teori, hatalı anlayış ve mariz argümanlarla dolu bir belgedir. Özcesi, anlayıştan kaynaklanan veya anlayış sorunu olan ciddi hatalar taşıdığı kanaatindeyiz. Dolayısıyla açıklamayı-bildiriyi içerdiği musaplıklar bakımından eleştiriye tabi tutmadan geçemeyiz. Meseleyi ve karşı-eleştiri olarak biçimlenen yanıtımızı anlayış sorunları çerçevesinde yürütülen bir tartışma olarak önemsediğimizi peşinen ifade edelim. Zira başka bir gerekçe ve gayemiz olamaz.

Tekrar edilen hatalar ideolojik çizginin tezahürleridir Her zaman ve içtenlikle söylediğimiz gibi, eleştiri silahı devrimci bir mekanizma olarak ayrımsız biçimde her süreç ve hareket için yaşamsal değerde gereklidir; bir o kadar da faydalıdır. Ama eleştiri silahında öz-eleştiri tertibatı yoksa, tek yanlılıkla malul olan eleştiri mekanizması tahripkar ve yıkıcı bir işlev üstlenmekten ileri geçmez. Eleştiri, iyi bir düzelme ve düzeltme, değiştirip-dönüştürme ve değişip-dönüşme, hatalardan ve yanlışlardan korunma ihtiyaçlarında, muazzam bir silahtır. İkna ve eğitimin de güçlü bir aracıdır. Ne ki, eleştirinin yapıcı olması ön şarttır. Eleştirinin bilimsel olması, eleştirinin yapılış tarzı, dil ve üslubu, en önemlisi de amacı ile mantığı ve her şeyde olduğu gibi yöntemi mutlaka doğru olmak durumundadır. Aksi halde, eleştiri devrimci bir silah olmaktan çıkar; eleştirinin önemi zayıflamış, tüm içeriği boşaltılmış ya da pozitif etkisi yitirilmiş olur. Eleştirinin niçin yapıldığı, eleştirideki amacın ne olduğu, yani eleştirinin arka planı fevkalade önemlidir. Eleştiride tarz doğru olsa bile, şayet eleştiride amaç, anlayış ve çizgi sorunu varsa, bu zemindeki eleştiri yapıcı temelde ve olumlu nitelikte gelişmez, hiç kuşkusuz ki doğru sonuçlar da vermez. Ki, semtlerden oluşan ön sıfatları değişmekle birlikte, “Halk Cephesi” tamlamasıyla kullanılıp imza niteliği edinen birçok bildiri veya açıklamada, bu zaaf genellikle yaşanıp yansımaktadır. Elbette eleştiride dil-üslup gibi biçimsel sorunlar önemlidir. Fakat daha da önemli olan ve dil-üslup-tarzdaki olumsuzluğu da koşullayan anlayış sorunu, önemsediğimiz esas ve temel bir problemdir. Bu sorun doğrudan çizgi sorunudur; ideolojikpolitik görüş zemininden beslenen süreğen sorundur. “Halk Cephesi” sıfatı belirleyici olan açıklama, bildiri, eleştiri ekseriyeti, aynı kaynaklı yaklaşım, anlayış, tavır ve tutum zincirindeki problemli müzmin hal şüphesiz ki, ideolojik-siyasi dokudan yaşam desteği almaktadır. Eleştiride, eleştirenin düşünce siması, bu simayı niteleyen kaygı ve güdüleri, iç dünyasını ele veren küçük hesapları ile eğreti eğilimleri mutlaka görülür... Mevcut olarak muhatap olunan “Gazi Halk Cephesi” imzalı açıklamada

yürütülen eleştiri buna iyi bir örnek teşkil etmektedir. “Halk Cephesi” ibareli belgeler, bizlere üslup ve içerik açısından “yabancı” gelmese de, söz konusu üslup ve tarz, proletarya ve devrimci halk kitlelerinin kültürü ve değerleriyle kıyaslanıp tartıldığında, yabancılaşmanın izlerini belirgin olarak taşımaktadır. Bu değerlendirmemizdeki esas kasıt ben merkezci, mülkiyetçi, ipotekçi ve bağrında garip bir bencillik ve kibir taşıyan, negatif muhtevası oldukça geniş anlayış çerçevesidir. Eleştirene değil, eleştiriye-eleştirinin içeriğine bakacağız esasta. Eleştirinin doğrularından yararlanmak kadar, bilimsel bir yaklaşım daha olamaz. Bu fasıldan sonra, yani doğruluk payı kadarıyla eleştiriden faydalandıktan sonra, eleştirinin amacı, mantığı, doğruluğu ve yanlışlığıyla da ilgilenmek işin doğası gereğidir. Sözlerimizi daha fazla uzatmadan, söz konusu açıklamada (mahalleci, ipotekçi, ben merkezci, dışındaki siyasi iradelere dayatmacı ve inkarcı yaklaşım gibi) birçok anlayış sorunu temelinde yer alan hatalı anlayış ve sakat yaklaşımlar üzerinde durarak karşı-eleştirimizi yürütelim. Bu eleştirinin gereklilikten de öteye zorunlu olduğu kanaatindeyiz. Çünkü adı geçen açıklama ciddi hatalar ve olumsuzluklar taşımaktadır.

“Gazi Halk Cephesi” “Sol” kavramını negatif bir sıfat olarak mı kullanıyor? Yukarıda tarif ettiğimiz hatalar toplamından biçimsel olan fakat önemli ve dikkat çekici olan kritik bir hatayı ele alarak eleştirimize geçelim. Adı geçen açıklamaya “sol” kavramını küçümseme ifadesi olarak kullanıyor ya da kendisini nereye yerleştirdiğini şaşıran bir pot kırıyor. Bakın ne diyor “Gazi Halk Cephesi” imzalı açıklama: ’17 yıldır yapılıyor Gazi mahallesinde 12 Mart katliamı anması. 1996 yılından bu yana solun genel tavrı değişmemiştir. …” Evet dikkat ediniz “sol” ibaresine! Kendisini başka tarif ediyor, diğer devrimci-demokratik kurumları “sol” olarak tarif ediyor! Kendisini “sol”dan ayırıyor bu ifade biçiminde. Ya da dediğimiz gibi, “sol”u diğer kurumların olumsuz manada tarif edilmesi, küçümser tarzda anılmaları biçiminde kullanıyor… Evet, diğerleri “sol” iyi de, sen nesin? Yani, diğerlerini “solun genel tavrı değişmedi” diyerek “sol” olarak adlandırıyorsun ama kendini bunun dışında tutuyorsun… Bu ayrıştırmaya girildiği için, “kendini nereye koyuyorsun” sorusu haklı oluyor. Öyle ya, “Halk Cephesi” ve diğerleri, yani “sol” denen diğer devrimci kurumlar biçiminde bir ayrışım ortaya konuyor. Kendisini ayırarak (ki, diğerlerinden ayrı görüyor), diğerlerine “sol” diyor. Burada “sen sol değil misin” sorusu otomatikman akla geliyor. Açıkça söyleyelim ki, bizlerin “Cephenin” sol olduğu noktasında menfi bir söylemi veya iddiası yoktur, olamaz da. Sadece açıklamanın ayağına vurduğu taşa işaret etmek için dikkat çekiyoruz. Bizim kanaatimiz esas olarak şudur: “sol” kavramı objektif olarak küçümseme maksadıyla kullanılmış. Çünkü, “sol” de-

Gazi Halk Cephesi

imzalı talihsiz

açıklamaya yanıt -Inirken eleştirilmiştir. Olumlama olsaydı küçümsemeden söz edilemezdi. Ama eleştirirken “sol” diye tabir etmek açıkça “sol”un eleştirel ve küçümseme mahyetinde kullanıldığı anlamına gelir. Kullanılan “sol” ibaresi yalnızca yukarıda verdiğimiz örnekle sınırlı değil. Örneğin; “Yaşananlar solun tipik kurnazlıklarından biridir.”, “… solun bir araya gelerek oluşturduğu çeşitli platformlar ayrı programlar düzenliyor.”, “…, Gazi şehit ailelerinden önce mezarlığa varmak telaşıyla sol, daha kendi kitlesi bile tam olarak toplanmadan yola çıkabiliyor.”, “…; sol, mezarlığa Cephe’den önce varma telaşıyla ailelerin tepkisini çekmeyi dahi göze almıştır.”, “…, 12

Martlarda solun yaptırmaya çalıştığı tüm kortej tartışmalarına rağmen,…”…, “solun birlikte alınan ve kendi imzaları bulunan kararlara grupçu kaygılarla nasıl uymadıkları yazılı belgelerde de ortadadır.” şeklindeki dizi solun nasıl kullanıldığını anlamaya yarayan ifadelerdir. Buradaki mantıktan “sol”un küçümseme veya eleştiri unvanı gibi kullanıldığı ortaya çıkmaktadır. Ki, bizlerin kanaati de budur. Ama her halükarda “Gazi Halk Cephesi” kendisiyle çelişen pozisyondadır. Yani, sol ifadesini küçümseme ve eleştiri manasında kullanması “sol” ile ifade edilen değeri-devrimciliği zedelemek veya rencide etmek anlamına gelir. Kendisi de sol, hem de “sol”un solu olduğu halde, “sol”u eleştiri kavramıyla eşleştirmesi,


22-23_Layout 2 4/10/12 11:43 AM Page 2

polemik

10-20 NİSAN 2012 Halkın Günlüğü

diyor “Gazi Halk Cephesi” açıklaması; “kimisinin varlığı, yokluğu tartışma konusu olan, kimisinin Gazi’de her hangi bir emeğini görmediğimiz…” diyor ve devam ediyor. Yani adı geçen kurumların kimisinin varlığı-yokluğu tartışılırken, diğer kısmının ise, Gazi’de bir emeğini görmemişler, yani Gazi’de emeği yokmuş… Eh inkara sığınırsan, tabii ki emeği de görmezsin, siyasi irade ve kurumları (kelle sayısını ölçüt alarak) varlık-yokluk noktasında tartışırsın… Burada kaba bir inkarın ve inkarcılığın sırıttığını söylemeye dahi gerek yoktur. Geçmeden bir öneride bulunalım; ihtiyaçtır ki, “Halk Cephesi” tanımakta zorlandığı siyasi iradeleri tanımaya alışmalı ve küçümseyip inkar etmekten bir an önce kurtulmalıdır. Zira devrim iddiası bu kuvvetlerden bağımsız, elit bir grubun işi olarak tasavvur edilemez. Devrim iddiasında samimi olan her güç-hareket, devrimin müttefiki olan devrimci sınıfların iradesini tanımak durumundadır. Geniş devrimci kesim ve kitleleri, örgütlenmek istenen devrimden muaf tutmak, en hafif deyimle devrim kavrayışı sakat olan sığ görüştür. Devrimci sınıf kitlelerine rağmen bir devrim telaffuzu öncü elitlerin devrim tezi değilse, “ilerici subaylar” ile “ordunun darbesine” bel bağlayan ve devrimci hareketin geçmişteki millici hastalığını devralan malum görüştür. Kendisi dışındaki güçlere inkara varan kaba küçümseyici yaklaşımın tersten kaçınılmaz tezahürü, küçük-burjuva kibri ve kendini “dünyanın merkezinde” görme mecazıyla tarif edilen, soyut abartı hastalığıdır. Kibir ya da kendini övme-abartma hastalığına aynı açıklamadan örnek vererek eleştirimizi somutlayalım. Şöyle diyor açıklama; kendi kimliğiyle de çelişir. Yani, kendi kimliğini de küçümsemiş olur. “Sol”un bu kullanılış biçimi altında başka bir bilinç veya bilinçaltı olabilir. Fakat böyle bir şey iddia edecek durumda değiliz. Ancak, sol kavramının (ki, bu kavramın anlamlı bir karşılığı vardır) bu kullanılış biçimi, sol’a soğuk-eleştiren bir bakışın, bir parça öteleyen mesafeli bakışın olduğunu açıktan çağrıştırmaktadır. Bu bölümü bitirirken altını çizmeden geçemeyeceğimiz bir konu şudur: “Gazi Halk Cephesi” açıklamasının yukarıdaki ilgili yerleri okunduğunda, hala “Cepheden önce varma…” tartışmaları yürütüldüğü görülecektir. Bu tartışmaların ne kadar sığ, ne kadar kısır ve çocukça olduğunu söylemeye gerek yok sanırız. Bu kaygılarla hareket edenler varsa, kuşkusuz ki küçük dünyaya sahip olup küçük hesaplar peşinde koşanlardır onlar. Yazık ve utandırıcıdır ki, hala önce varma, sonra varma tartışmaları yürütülüyor. Bu tartışmayı yürütenlerin bilinci de bu darlığın-sığlığın ilerisinde değildir. Önce varma, sonra varma gibi bir hesap yapılıp, bu kaygıdan hareket edilebilir mi? Böyle bir sorun tartışmaya değer bulunabilir mi? Önce varma isteği sübjektif bir değerlendirmedir. Yani, “Cephenin” değerlendirmesiyorumudur. Somut bir şey olamaz, kimse de önce varmam lazım diye bir yarışa girmez, bunu açıkça savunmaz. Dolayısıyla “Cephenin” yorumudur! İşte bu yoruma varmak, bunu akıldan geçirmek, dert edinip ciddi eleştiri konusu yapmak en basit ifadeyle çocukçadır. Ki, o kaygının taşındığının da kanıtıdır.

Kendisinden başka irade tanımakta zorlanan gelenek İnkar ve kibir tutumu, süreğen ve egemen bir tarz olarak, değişik vesileli “Halk Cephesi” açıklamalarındaki yaklaşım ve üsluba damga vuran ortak özelliktir. “Halk Cephesi” kavramında ortaklaşan her açıklama, eleştiri ve değerlendirme yazısı istisnasız olarak kendisi dışındaki yapıları yok sayan, küçümseyen,

iradelerini hiçe sayan yaklaşımlar taşır. Daima kavgacı, öteleyici ve had bildirme mantığıyla ilişkileri soğuk buzlu sulara sürüp araya mesafe koyan “benci” profil olarak boy gösterir bu gelenek. (Tabi, daha kaba itham ve damgalamaları saymazsak…) Yapıcı yanı son derece güdük ama yıkıcı yanı o kadar kuvvetlidir “Cephe” geleneğinin. Bu katı sol-sekter tutum, “Cephe” geleneğinin yerleşik ve oturmuş küçük-burjuva kültürüdür. Hiç kuşkusuz ki, devrimci irade ve değerlere karşı saygıdan yoksundur bu kültür. Başka siyasi yapı ve iradeleri tanımakta zorlanan “Cephe” geleneği, köklü olan bu küçümseme tavrındaki tutarlılığın karşıtı olarak kendisini de bir o kadar abartmaktadır. Mübalağa kültürünün “Cephe” geleneği açıklamalarında yerli olduğunu söylemek, tamamen mümkündür. Dışındaki demokratik-devrimci kurum ve yapıları küçümseme ve iradelerini yok sayma tavrıyla açığa çıkan inkar ve bunun ikizi olan kendini abartma kibri şeklinde yaptığımız ikili değerlendirmeyi “Gazi Halk Cephesi”nin mevcut açıklamasında yer alan ifadeleriyle aktaralım.

“Gazi Halk Cephesi” imzalı açıklama; BDSP, DHF, Kaldıraç, Mücadele Birliği, PDD isimlerini zikrederek ya da bu kurumları doğrudan kastederek şöyle demektedir; “Kimisinin varlığı, yokluğu tartışma konusu olan, kiminin Gazi’de her hangi bir emeğini görmediğimiz örgütlemelerin bir araya gelerek alelacele bir platform oluşturup basın açıklamasıyla, Gazi anmasına çağrı yapmaları doğrusu bize çok anlamlı gelmiştir. “ (“Yürüyüş” dergisi -”Gazi Halk Cephesi” imzalı açıklama-, sayı:307, sf:8) İşte, “Cephe” geleneğinde süreğen olan dışındaki yapılara tahammül etmeme, onları küçümseme ve iradelerine alenen inkarcı yaklaşma tavrının somut kanıtı ve itirafıdır bu paragraf. Yukarıda anılan kurumların hepsini kasten ne

“Bu nedenle bugün Cephe’ye karşı kurulan birliklerle 12 Mart’a sahip çıkıyor gibi görünmek kimsenin yıllarca yaptığının üstünü örtmez ve onu temize çıkarmaz.” ( Age.) Bu sözlerde akıldan, mantıktan, siyasi düzey ve nitelikten, politik ciddiyetten eser bulmak, yok’u var eden maharette bir yeteneği gerektirir. Biraz düşünme kabiliyeti olan biri bu sözleri asla sarf etmez. Temelsiz ve çürük bir iddiada bulunuluyor ki, bulunanın kendisi de inanmıyordur bu ucube iddiaya… Evet, “Gazi Halk Cephesi” kendisine hastalık derecesinde bir tutku besliyor ve kendisini o kadar abartıyor ki, 12 Mart Platformu”nu, yani kurulan devrimci bir platformu kendisine karşı kurulmuş olarak değerlendirme aymazlığına tereddütsüzce düşüyor. Onu bu noktaya düşüren sebep, kendini beğenmişlik ve kibir hastalığından başka bir şey olamaz. Yani, “Cephe” şunu söylemektedir; “ben o kadar güçlüyüm ki, diğer devrimci-demokratik kurumlar benim gücümü çekememekte ve gücüm karşısında varlık göstermek için platform oluşturmaktadırlar. Oluşturulan bu platform devlete, katliama vb karşı değil, bana karşıdır. Ve vs…” “Gazi Cephe’dir!” sözü de kendisini merkeze koyan mübalağanın başka bir yansımasıdır. Faşizme, faşist iktidarların komplo ve katliamlarına karşı kurulan demokratik-devrimci platform veya mücadele örgütlenmelerini kendisine karşı kurulmuş platformlar olarak telakki etmesi, taşıdığı derin hatayla elbette ki aymazlıktır. “Cephe’ye karşı örgütlenme, platform kurma” gibi bir argüman, düpedüz saçma bir telaffuz ve keyfiyetle sarf edilmiş anlamsız boş bir sözdür. Öyle ki, tartışmaya bile gerek yoktur. Ama “Cephe”nin kendisine düşkünlüğü, kendisine hayranlığı, kendisini beğenmişliği, kendisine bitmeyen alkışı ve kibrinin kendi beyanlarında açıkça sırıttığı gibi, kendi dışındaki yapı ve kurumları da bir o kadar küçümseyip

23

devrimci-demokratik irade ve niteliklerini inkar etmeye kadar aşırılığa gittiği de alenen gözlenebilmektedir açıklamalarında.

“Cephe”nin oluşturulan platformlardan neden rahatsız olduğunu anlıyoruz (çünkü kendisi dışındaki güçleri sindirememekte, tahammül edememektedir…) ama anlam veremiyoruz (çünkü devrimci-demokratik kurum ya da yapılar, normal olarak ilerici nitelikteki güçlerin gelişmesini isterler, onlardan rahatsız olmazlar). “Cephe”, demokratik devrimci kurum ve platformların oluşmasından ve varlığından rahatsızlık duyuyor! Bu anlamlı mıdır acaba? Devrimci-demokratik kurumların, yapıların eriyip ortadan kalkmasını istercesine eğilim yansıtıyor “Cephe”. Kiminin varlık-yokluk noktasında olduğunu vb söylerken, adeta “bırakın da bir an önce mücadele sahnesinden çekilip gitsinler bu fazlalıklar” dercesine yaklaşıyor bu kurum veya yapılara… “Cephe” demokratik-devrimci mücadele düzleminde ve tamamen devrimci kaygılarla oluşturulan platform veya birlikleri neden eleştiri konusu yapıyor, neden bunlardan rahatsız oluyor? En önemlisi de neden bu birlikleri kendisine karşı kurulmuş birlikler olarak algılıyor? Bu panik, bu telaş, bu hezeyan neden? “Gazi Halk Cephesi” açıklamasının devrimci-demokratik kurumlar arasında oluşturulan birlik ve platformlara yaklaşımı son derece anlamsız-anlaşılmaz bir reaksiyondur. Kendisinin bu birlik veya platformlara neden çağrılmadığı veya bunların oluşturulması sürecine neden davet edilmediği ya da dahil edilmediği zemininde bir eleştiri son derece haklı olur. Ancak, bunun ötesinde bu birlik ve platformların işe yaramazlığı, dağılmaya mahkum olduğu vb vs şeklindeki pesimist yaklaşım, benimsenir bir yaklaşım değildir. Devrimci kurumun oluşturulan devrimci platforma alınmaması-sürece dahil edilmemesi genel olarak bir eksiklik kabul edilse de, buradan yola çıkarak bu hataya düşenlerin Gazi Şehitlerinin sahiplenilemeyeceği iddiası ise sadece gülünçtür. Ki, şehitlerin sahiplenilmesi, anılması gibi erdemler “Halk Cephesi”ne yaklaşım sorununa endekslenemez, bu değerler “Halk Cephesi”ne ipotek edilemezler. Ama her şeyi kendisinden başlatan veya her evrenin kendi etrafında döndüğünü sanan-savunan bir anlayış, kendisinden paye alarak şehitlerin anılamayacağı temelsiz iddiaya kadar uç gidebilir… Bu birlik ve platformlar adı üzerindedir, sonsuz ya da stratejik birlikler değildir, bilakis adı geçen tarihsel güne veya olaya has etkinlik platformudur. Örneğin “Gazi 12 Mart Platformu” sınıf mücadelesinin bütünü veya ifade edilenden başka mücadele konularını ihtiva eden ya da onlar için oluşturulan bir platform değil, belirtildiği gibi Gazi Katliamı ile ilgilidir. Adı geçen tarihte faaliyette bulunarak gerekli protesto ve etkinlikleri örgütleyip yürüten bir platformdur. Güne, olaya-katliama vb ilişkin gerekli tavırtutum almak, etkinlikte bulunup ilgili tarihe ilişkin mücadeleyi örgütlemek platformun görevidir. Bu görev ya da işlev yerine getirildikten sonra, bir dahaki yıl dönümüne kadar bu platformun ismine uygun etkinlikte bulunması düşünülemez. Açıklamanın bu minvaldeki eleştirisinin isabetsiz olduğu açıktır. Zira elbette ki 12 Mart anması için kurulan platform, o anma özgülü için kurulmuştur ve o platformun o anma etkinliğiyle sınırlı etkinlikte bulunması olağan olandır. Özcesi, “Gazi Halk Cephesi” imzalı açıklamanın “Gazi 12 Mart Platformu”nu anma platformu ifadeleriyle küçümsemesi, bu platformdan çıkarsama yaparak kalıcı olmayan birlikler eleştirisine uzanması anlamlı ve isabetli değildir. Devam Edecek


24_Layout 2 4/10/12 11:45 AM Page 1

Halkın Günlüğü

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Serdar Kaya Yayın Türü: 10 Günlük Siyasi Gazete-Yaygın SüreliYönetim Yeri: Büyükparmakkapı Sokak NO: 22 Kat: 5 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 A- Blok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

ROJANEYA GEL

Dewlet

Konsepta “açilima” nû Dewleta tirk li hember neteweyê Kurd polîtîkayên xwe ê durû didomîne. Aliyekî bi gotinê açilima ve pêşve diçe, aliyekî dinê jî parêzer û siyasetmedarên Kurd yek bi yek digre û çavê van ditirsîne.

S

iyaseta dewletê a “îlerî demokrasî” yek zimanê bi maske, yek netewe û yek al bi êrişan ve berdewam dike. Du dozên jorê êrişên rojane nin. Dewleta tirka faşîst û nijadperest paradîgama xwe ya siyasiya kevneşop tawiz nade û bi vê yekê dixwaze dersa demokrasiyê bide. Lê belê çi bike jî teşhîr bûnê xilas nabe. Hemû dînamîkên siyasiyên Kurd û Tevgera Neteweyê Kurd bûne hedefa êrişên dewleta tirk. AKP, kesayetiye xwe ya faşîst ji îdeolojiya senteza Tirkîslam hildide. Wateya vê îdeolojiyê emperyalîstan re xizmeta bêsinor, ji gelên bindest re jî zordestî û komkujî ye. Eva bi hemû pratîkan ve rastê ye. Hinek caran bi leşkerî, hinek caran bi siyasî, hinek caran jî bi dadrêsiyê ve gelên bindest hildidin bin zordariyê. Dewlet hêlekî siyasetmedar, parêzer, akademîsyen û serokên şaredariyên Kurd digrê, heleke din jî dibêje “em dixwazin bigîjin wan, lê belê teror des-

tûr nade”, bi vê bêperwabûnê ve planên êrişên nû amade dike. Niha êrişên nû li derî nin. Plana tasfiye kirina Tevgera Neteweyê Kurd bi operasyonên leşkerî û siyasî ve bê navber bil ez berdewam dike. Yê ku xwe bi siyaseta mazlûm mexdûriyê ve “qehremanê”gel îlan kiriye ango Serokê Giştî ê AKP’ê û Serokwezîr R. T. Erdogan got em bi PKK’ê û bi Ocalan re teqez nayên ser masê lê belê emê bi “têkiliyê wanên siyasî” re muzakere bikin. Ango bi îfadeyeke din aliyekî peyama bi muzakerekirina BDP’ê dide, aliyê din jî BDP’ê wek rexistiniya “teror” ê dibîne û nîşan dide ku AKP wê bi Kurdên xwe re “muzakere” bike. Di sala derbasbûyî de di operasyonên bi navê KCK’ê de bi tevî Prof. Buşra Ersanli û nivîskar Ragip Zarakoglu sedan kes hatibûn binçavkirin û hatibûn girtin. Dozgerê pîşeyê taybet ê ku lêpirsîn dimeşand îddaname amade kiribû û şandibû Dadgeha Cezaya Giran

a 15. ya Stenbolê. Îddaname ji hêla dadgehê ve hatibû pejirandin û ev îddanameya girtina BDP’ê xistibû hedef, hînbûna zimanê Kurdî, helbestên Kurdî wek delîlê sûc hildida dest. Wekî din dersên Kurdiyên Parêzer Gonul Erdem jî di îddanameyên Stenbolê ên KCK’ê de wek delîlê sûc cîh digre. Îddanameya KCK’ê yeke din jî dîsa sala derbasbûyî tevî parêzerên pêşengê PKK’ê ên Abdullah Ocalan binçavkirina parêzerên Buroya Dadiya Asrinê. Di piştî amadekirina îddanameya dozgerê pîşeyê taybet Îsmaîl Tandogan, li dû pejirandina Wekîlê Dozgerêserî Fîkret Seçen, îddaname şandin Dadgeha Cezaya Giran a 16. Ya Stenbolê. Bi tevî 35 parêzerên girtî diderheqê 50 parêzerî de 892 pel îddaname hat amadekirin. Di vê îddanameyê de parêzerên Buroya Dadiya Asrinê bi “endamiya rexistiniyê” û bi “reveberiya rexistiniyê” tên sûcdarkirin.

berdewamiya

komkujiyê dike

Êrişên “îlerî demokrasiya” dewletê kuştinên nû jî bi xwe re dîne. Girtîgeh di dîroka xwe de dema xwe ya herî qelebalix dijî. Dewlet bi açilimên “demokrasiyê”ve welat xistiye navenda îşkenceyê û tecrîdê. Hejmara girtiyên nexweşên girtîgehan de sedan derbas bû. Mahmut Karataş ê ku di Girtîgeha Tîpa M’yê a Çewligê de girtî bû, bû hedefa dawî ya polîtîkaya komkujî û tecrîdê a ku dewletê girtigehan de pêk dianî. Rastiya dewleta ku hemû bejewendiyên pergalê digirê û dixe girtîgehê,dîsa bû sedemê mirina girtiyekî. Girtî Mahmut Karataş ê ku di Girtigeha Tîpa M’yê a Çewligê de bû 75 salî bû û nexweşiya diyabetê bi pêre bû û rewşa wî jî gelek xerab bû. Ji ber vê yekê jiyana xwe dest da. Ji ber nexweşiya wî ya giran her du çavê wî jî kor bibûn li hemberê rewşê jî Karataş tahliye nekirin û şeva 2’yê Avrêlê jiyana xwe dest da. Cinazeyê Karataş li Saziya Tiba Edlî a Meletiyê hat hilda û li Dêrsimê hat definkirin.


HG-34