Issuu on Google+

‘Süreçte aktif bir taraf›z’

K›z›ldere’nin 41’inci y›l›

D‹SK Ola¤anüstü Genel Kurulu toplan›yor

Halkevleri, Kürt sorunun demokratik çözümünün yan›nda, AKP’nin karfl›s›nda olacak SAYFA 8

SAYFA 2

Bir direnifl ve dayan›flma destan› yazan On’lar, K›z›ldere Katliam›’n›n 41’inci y›l›nda an›l›yor

D‹SK, 5 Mart günü Ola¤anüstü Genel Kurul karar› ald›

SAYFA 13

21 Mart 2013 • 1.25 TL

Y›l 7 • Say› 179

Çeteleri kovduk sıra Gökçek’te Gökçek, tafleron y›k›m çetelerini pompal› tüfeklerle Dikmen Vadisi’ne yollad›. Vadililer, silahl› çetelerin sald›r›s›na direndi ve çeteleri kovdu

Vadililer çeteleri de, gönderenleri de mahallelerine sokmayacaklar›n› ve bar›nma haklar›n› her ne pahas›na olursa olsun savunacaklar›n› gösterdi

Çat›flman›n uç noktas›nda en ileri inisiyatifleri almak Devrimciler mücadelenin her alan›nda aktif olacak  S. 3

81. Y›l fienli¤i  Halkevleri 81. y›l›n› Ankara’da büyük bir flenlikle kutluyor. 23 Mart’ta 15 bin kiflinin kat›l›m›n›n beklendi¤i flenlikte çok say›da sanatç› ve ayd›n sahne alacak. Ankara Arena’da bar›fla flark›, karanl›¤a meydan okunacak.

Faşist saldırılar tırmanıyor

‘Hakkımızı arıyoruz’  AKP’nin 2B Yasas›, Antal-

Ata Soyer’i kaybettik

ya’daki köylülerin eylemlerini “2B isyan›na” dönüfltürdü. Köylüler, AKP ‹l binas›n› ve ikinci kez de Defterdarl›¤› bast›, Antalya-Alanya karayolunu 2 saat boyunca trafi¤e kapatt›  S. 12

 Türkiye’de sa¤l›k emekçileri mücadelesinin önde gelen isimlerinden Dr. Ata Soyer 19 Mart günü yaflam›n› yitirdi. Soyer, “Herkese eflit, paras›z, nitelikli sa¤l›k hizmeti” talebinin ve sa¤l›k emekçilerinin özlük haklar›n›n savunulmas›nda büyük çaba sarf etti.

Gazi: ‘Okulumuza dokunma!’  ‹stanbul Fatih’te aylard›r, okullar›n›n imam hatip yap›lmas›na karfl› mücadele eden Gazi velileri, 20 Mart’ta Fatih Kaymakaml›¤›’na yürüdü. Kaymakam görüflmedi, veliler: “Yetkililer bizim taleplerimizi duymazdan gelmeye devam ederlerse, bizler sonuna kadar sesimizi yükseltmeye devam edece¤iz. Karar›m›z da budur: “Okulumuzu vermiyoruz!” dedi.

Ferda Koç / Sayfa 4

Osman Nuri Orhan / Sayfa 6

Kürt iflçisi de ‘çözüm’...

Alt›nda¤’da bar›nma...

Mehtap Metino¤lu / Sayfa 6

Kentte yaflam kad›na ...

 Cebeci Kampüsü'nde Newroz'a sald›ran özel güvenlikçiler bir ö¤renciyi b›çaklad›. Üniversiteye giren polisin sald›r›s›yla pek çok ö¤renci yaraland›. Beyaz›t Kampüsü'nde stant açan üniversitelilere önce faflistler sonra da polis sald›rd›. Sald›r›ya u¤rayan 3 ö¤renci gözalt›na al›n›rken, faflist grup polis korumas›na al›nd›.

Tufan Sertlek/ Sayfa 8

Mücadelenin gündemi

Üniversite ayakta  Eskiflehir Osmangazi, Uluda¤ ve Hacettepe üniversiteleri ö¤rencileri günlerce özel güvenlik ve polis terörüne direndi  S. 3

Yine yeni gemicik  Binali Y›ld›r›m’›n Deniz Ticaret Odas› seçimlerinde destekledi¤i S. Zeki Çak›r ile akçeli iliflkileri ortaya ç›k›yor. “Gemiciklerin” yolunu da Deniz Feneri ayd›nlatm›fl  S. 9


2

BARINMA 21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

Gökçek’in çetesi yıldıramaz Dikmen’i Melih Gökçek’i biraz tanıyorsanız, taşeron çetelerinin pompalı tüfeklerle halka saldırmasına; Dikmen halkını biraz tanıyorsanız, barınma hakkı için, insanca bir yaşam için direnmesine ve saldırıyı püskürtmesine şaşırmamalısınız ÇA⁄LAR ÖZB‹LG‹N

“N

e villa ne saray, başımızı sokacak ev istiyoruz” cümlesi, Dikmen Vadisi halkının barınma hakkı mücadelesinin vazgeçilmez sloganı olduğu kadar, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in de kabusu. Gökçek, kendi eliyle yapamadığı “rantsal dönüşüm” için son olarak “Taşeron Cumhuriyeti”nin olanaklarını devreye soktu. Onu biraz tanıyan herkes, “taşeron şirket” suretine bürünecek çetelerin Vadi’ye dadanacağını anlamıştı. Gökçek’in taşeronlarını ilkin 13 Şubat’ta Yıldızevler Karakolu’nun yanı başında gördüm. Polisin gözü önünde sopalarla, bıçaklarla halka saldırdılar, taksilere binerek

kaçtılar. Ertesi günlerde “Biz burayı yıkamayacağımızı biliyoruz. 2-3 ev yıkmamıza izin verin, gidelim” demek için Barınma Hakkı Bürosu’na geldiler, kovalandılar. Yeni ihalelere girmek için birkaç gün içinde yıkım yapmaları gerekiyordu. Silah kuşanıp geleceklerdi. Direniş için bekleyiş başladı. ÜTÜLÜ PANTOLONLA YIKIMA GEL‹N‹R M‹? 14 Mart sabahı Barınma Hakkı Bürosu’ndan arandım. “Çete üyeleri mahalleye geldi. Saldırı bekliyoruz. Basın emekçilerinin yaşananları görmesini, halka ulaştırmasını istiyoruz” çağrısına derhal kulak vererek hızla Çeşme olarak bilinen 5. etap çıkış bölgesine vardım. Mahalleli çoktan barikatları kurmuş, bekleyişe başlamıştı. 500

metre ilerde konuşlandığını öğrendiğim yıkım ekibini görmek istedim. Ellerinde sopalarla bekleyen güruhun yanına yaklaşırken, el kol hareketleri ile işaret edildim. Kısa süreli bir kovalamadan sonra Çeşme’ye dönmenin daha faydalı olacağına ikna oldum. Yaprak kımıldamayan dört saatin sonunda “Herhalde saldırmayacaklar” dedim ama

mahalleli “Onlar böyle geldilerse kesin saldırırlar, sayılarını artırıyorlardır” yanıtı verdi. Direniş tecrübesine güvenerek bekleyişi sürdürdüm. Bir süre sonra ellerinde tek tip sopaları ve döner bıçakları, artlarında kepçeyle gelen güruh göründü. İlk dikkatimi çeken kare, saldırıdan iki gün sonraki basın toplantısında bir işçi

‘Biz de şüpheliyiz’

Dikmen direnişi Toplamda “5 etap” olarak öngörülen “Dikmen Vadisi Kentsel Dönüflüm Projesi” 90’l› y›llarda bafllar. 2006 y›l›nda, vadi sakinlerinin ve ‹lker Halkevi'nin öncülü¤ünde, projeye dair ilk tepkiler ve örgütlenme çal›flmalar› bafllar. 2006’n›n Temmuz ay›nda Vadi'de kurulan “Bar›nma Hakk› Bürosu” ile örgütsel ve kurumsal merkezine kavuflur. Vadi'ye ilk sald›r› 1 fiubat 2007'de 5 bin 300 polis ve belediye görevlisinin gelmesiyle olur. Vadi bu sald›r›y› püskürtür. 24 A¤ustos 2008 gecesi Bar›nma Hakk› Bürosu kundaklanarak yak›l›r. Vadi halk›, 2009 y›l› Mart ay›nda gerçeklefltirilen yerel seçimlere, Melih Gökçek’i kast ederek “Durdurun art›k bu adam›!” kampanyas›yla müdahil olur. Belediye, 15 May›s 2009 tarihli meclis karar› ile kentsel dönüflüm projesini iptal eder. 5998 Say›l› “Belediye Kanununda De¤ifliklik Yap›lmas›na Dair Kanun” ile

yeniden düzenlenen proje, yeni ad›yla “Dikmen Vadisi Son Etap Kentsel Dönüflüm Projesi”, 2011 y›l› sonbahar aylar›nda Vadi s›n›rlar›na dayan›r. 2011 y›l› sonunda Gökçek ile yap›lan görüflmeleri hakkaniyetli bir düzleme çekmek isteyen Vadililerin talepleri ve önerileri reddedilir. Diyalog sürecini fiilen sonland›ran Gökçek'in, y›k›m tehditleri ve sald›r›lar› yeniden bafllar. 2012 y›l› Ocak ay›nda Vadi'ye yönelik üç y›k›m sald›r›s› düzenlenir.

olan Vadi sakini Hasan Karagülmez’in sözlerine de yansıdı: “Yıkıma giden işçi takım elbiseyle, ütülü pantolonla gitmez. Aha benim gibi işçi kıyafetiyle gider.” Çete üyeleri, bölgeye adını veren çeşmenin başına gelir gelmez halka taşlarla saldırmaya başladı. O an hızlıca bir empati kurmak, “Pompalı tüfekli, sopalı, döner bıçaklı bir güruh

Dikmen’de tafleron silahl› çetelerin sald›r›s› s›ras›nda bar›nma hakk›n› savunan Dikmenli ‹brahim Seven’in tutuklanmas›, Vadi halk›n› aya¤a kald›rd›. Seven’in tutuklanmas› üzerine Vadi halk›, yüzlerce kiflilik bir toplant› yapt›. Toplant›da al›nan dilekçe eylemi karar›n› hayata geçirdi. Dikmenliler, sald›r› s›ras›nda

evimi yıkmak için mahalleme gelse ne yapardım?” diye sormak yeterliydi. ‘EVLER‹M‹Z‹ ÇETELERE VERM‹YORUZ’ Vadi halkı, yapması gerekenden fazlasını yapmadı. Canını, evini korumak için çevreden bulduğu taşlara, kurumuş odun parçalarına sarıldı. Vadililer “Arkadaşlar haydi, kovuyoruz. Evlerimizi

defalarca arad›klar› fakat bir yan›t alamad›klar› Y›ld›zevler Karakolu’na yürüdü. Dikmenlilerin ça¤r›lar›na cevap vermeyen polis dilekçe sunmak isteyen halk›n karfl›s›na barikatla ç›kt›. Vadililer, “Hedefi ve ma¤duru oldu¤umuz bir sald›r›da bizi suçlayacaksan›z, bizi de flüpheli say›n” dedi, dilekçeleri karakola “sundu”.

çetelere vermiyoruz” nidalarıyla çete üyelerini kovalamaya başladı. Tam o anda silah sesleri patladı. Ne ben anladım ne olduğunu ne de mahalleli anladı. Sadece 30 metre önümüzde 3-4 kişi ellerindeki pompalı tüfekleri ateşliyor, “Mermi getirin” diye inliyordu. Kaçmak ya da saklanmak “Buyurun yıkın” demekti. Yeni taşlar, yeni odun parçaları yağmur gibi yağdı. Pompalı tüfeklerin dahi yetmediğini gören çete, hızla gözden uzaklaştı. Yanlarında getirdikleri kepçe, mahallelinin öfkesini çıkardığı bir demir yığınıydı artık. Öfke, heyecan ve gururla “Barınma hakkımız, söke söke alırız” sloganı atıldı. Barınma Hakkı Bürosu’na giden mahalleli sıcağı sıcağına ilk değerlendirmeleri yaptı, yaşananları farklı gözlerle anlattı. Konuşmalar döndü dolaştı, tek bir sonuca, o vazgeçilmez slogana bağlandı: “Ne villa ne saray, başımızı sokacak ev istiyoruz.”

Gökçek’in Vadi sevdası D

ikmen Vadisi yaklaşık 7 yıldır Gökçek'in saldırılarına karşı direniyor. Gökçek, 7 yıllık süreç içinde Vadi'ye onlarca defa yıkım ekibi gönderdi, binlerce polisle çıkarma yaptı. Dikmen Vadisi Barınma Hakkı Bürosu’nu kundaklattı. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin bülteninde Barınma Hakkı Bürosu Temsilcisi

Tarık Çalışkan'ı "Dikmen tahrikçisi" gibi ifadelerle hedef gösterdi. Sık sık hedef olarak gösterdiği Tarık Çalışkan’ın ve direnişin en önündeki kişilerin evlerini kurşunlattı. Yalanlarla dolu yayınlara imza attı, mahalleliyi hedef gösterdi. Tehditler savurdu, davalar açtı. İptal edilen projelerdeki virgüllerin yerini oynatarak hukukla dalga geçti.

“Uzlaşma” diye oturduğu masada halkın taleplerini dinlemek yerine medyaya poz verdi. Parayla ödül dağıtan bir şirketten “en yaşanabilir kent” ödülünü satın aldı, "kolpa" ödülü övünerek açıkladı. 12-13 Şubat günlerinde, dozerler, özel güvenlikler ve polisler eşliğinde Vadi'ye yolladığı taşeron yıkım şirketi, Vadi

halkına saldırırken aynı saatlerde ülke çapındaki kentsel dönüşümün “öncüsü” ilan edilmek için yalan üstüne yalan söyledi. Yıllardır uğraşıp yapamadığı “rantsal dönüşüm” için eli silahlı "taşeron şirket" çetelerini Vadi'ye yolladı. Gökçek'in "Vadi sevdası" 7 yıldır sürüyor. Vadi 7 yıldır direniyor.

O polis... Dikmen Vadisi’nde silahl› çete üyeleriyle birlikte hareket eden polisler, sald›r›dan sonra karakola giderek Vadi halk› hakk›nda flikayetçi oldu. fiikayetçi polislerden birisi ise Ankara’daki Hopa protestosunda Halkevleri Kad›n Sekreteri Dilflat Aktafl’›n kalça kemi¤inin k›r›lmas›na yol açan iflkencede yer alan Hakan Günefl.


3

GÜNDEM 21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

Rektör baksana kaç kişiyiz saysana Yemekhane zamlarını protesto eden Osmangazi öğrencileri, özel güvenliğin ve polisin işkencesine maruz kaldı. Rektörün baskılarına, ‘bir avuç terörist’ dediği üniversiteliler 2000 kişi olup yaptıkları tarihi eylemle yanıt verdi

O

smangazi Üniversitesi öğrencileri, yemekhane zamlarını protesto etmek için Rektörlüğe yürüdü. Boykot kararı alan öğrenciler, boykot günü geldiğinde özel güvenliğin işkencesine, polisin gözaltı saldırısına uğradı. Şiddeti protesto etmek için 2000 öğrenci yanyana gelip Rektörlüğe yürüdü. Osmangazi Üniversitesi, tarihindeki en büyük eylemle gençlik mücadelesinin 14 Mart 2013 tarihine imzasını attı. Her şey rektörlüğün, yemek fiyatlarına zam yapmasıyla başladı. Üniversiteliler bir toplantı yapıp, Rektörlüğe yürümeye karar verdi. Parasız, nitelikli ve sağlıklı beslenme hakkı mücadelesi başlatan yüzlerce üniversiteli, “Bu zamları yemeyeceğiz” dedi. Rektörlük önünde yaptıkları forumda aldıkları karar üzerine 11

Mart günü boykot yapmak isteyen üniversiteliler, bütçelerini ayarladı, alışverişlerini yaptı ve yemekhane önüne geldi. Özel güvenlik henüz masalarını açmalarına bile fırsat vermediği öğrencilere saldırdı. Bazı öğrencileri kelepçeleyen özel güvenlik, üniversitelileri bir odaya kapatarak, işkence uyguladı. Odaya götürülen bir öğrenci “Arkadaşlar şu anda işkenceye götürülüyoruz” diye bağırdı. Kapatıldıkları odadan öğrencileri “teslim alan” polis 5 kişiyi gözaltına aldı. Özel güvenlik saldırısına karşı yapacakları eylemin çağrısını yapan öğrencilerin karşısına yine özel güvenlik dikildi. Dağıtılan bildirilere müdahale etmeye çalışan özel güvenlik uzaklaştırıldı. Oluşturulan baskı ortamına üniversiteliler büyük bir öfkeyle karşılık verdi.

Hem zorunlu hem yasak U

ludağ Üniversitesi’nin Mete Cengiz Kültür Merkezi’nde Dışişleri Bakan Yardımcı Naci Koru’nun katılımı ile bir konferas gerçekleştirildi. Konferans Uluslarası İlişkiler Bölümü öğencileri tarafından düzenlendi, üstelik Doç. Dr. Barış Özdal konferasta bahsedilenlerin sınavda soru olarak çıkacağını duyurdu. Ama bö-

Osmangazi Üniversitesi’nin en büyük eylemi o gün yapıldı. 14 Mart’ta bir araya gelen 2000 öğrenci Rektörlük önüne yürüdü, rektörü istifaya çağırdı. Ertesi gün saldırı nöbetini sivil faşistler devraldı. Üniversiteliler saldırmaya çalışan faşistler püskürtüldü. Tüm saldırılar yüzlerce kişinin kent merkezinde yaptığı eylemle protesto edildi. Adalar Migros önünde eylem yapmak isteyen üniversiteliler polislerin provakasyon girişimi ile karşılaştı. Bir öğrenci keyfi olarak gözaltına alındı. Üniversiteliler, buna tepki verince polis iki üniversiteliyi daha gözaltına aldı. Üniversiteliler, basın açıklamasının ardından KESK binasına gitti. Polis bu kez de KESK binasının çevresini ablukaya aldı. Öğrenciler polis çekilinceye kadar dağılmadı.

Üniversiteyi faşistlere bırakmadılar

lüm öğrencileri dahil pek çok öğrenci “daha önce basın açıklamasına katıldıkları” gerekçesiyle konferansa kabul edilmedi. Yetmedi. Konferansa girmesine izin verilmeyen öğrenciler, salona girmek isteyince onlarca özel güvenlik görevlisi 6 öğrenciye linç girişiminde bulundu. Cop ve kalkanlarla saldıran özel güvenlik, öğrencileri

kültür merkezi bahçesinde sıkıştırdı. Ardından çağırılan çevik kuvvet ekipleri de öğrencileri ablukaya aldı. Öğrenciler, saldırıları Rektörlüğe iletmek

isteyince, özel güvenlik rektörük binasında bir barikat kurdu. Rektörlük “Her elini kolunu sallayan rektörlüğe giremez” açıklamasında bulundu.

Hacettepe Üniversitesi Çanakkale Savafl›’n› gerekçe göstererek etkinik yapmak isteyen ve ço¤unlu¤u okul d›fl›ndan gelen faflistleri, üniversiteliler protesto etti. Polis üniversitelilere sald›rd›. 3 saat süren sald›r›da polis yüzlerce gaz bombas› att› ve onlarca üniversiteli yaraland›.

Çat›flman›n uç noktas›nda en ileri inisiyatifleri almak Bu yılki Newroz(1), Kürt sorununun geleceği açısından yeni bir dönemin başlangıcı olacak. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in verdiği bilgilere göre PKK, Newroz ile birlikte silahlı güçlerini sınır ötesine çekmeye başlayacak ve bu çekilme yılsonuna kadar devam edecek, Hükümet bu çekilme için güvenli bir koridor oluşturacak ve Meclis’te -henüz nasıl yapacağı bilinmiyor olsa da- bu sürecinin yasal garantisi anlamına gelecek karar(lar) alınacak. Böylece AKP’ye yaklaşık dokuz aylık bir oyalama zamanı tanınacak, başka bir ifade ile AKP, Kürt sorununun çözümünde atacağı adımlar için yaklaşık dokuz aylık (silahla sıkıştırılmadığı) bir yeni icraatlar dönemi başlatacak. Tayyip Erdoğan’ın ve dolayısıyla AKP çizgisinin, özellikle Kürt sorunu karşısında nasıl bir stratejiye/taktiğe sahip olduğu bilindiğinden bu takvimin hiçbir biçimde “güven” vermediği aşikar. Sonuç itibariyle 30 yıllık savaşın 11 yılı AKP iktidarında yaşandı. AKP her seçim döneminin başında “akan kanı durdurma” sözü verdi. Daha bir önceki yerel seçimler öncesi sağlanan dört aylık ateşkesin ardından, seçimlerden kısa bir süre sonra KCK operasyonlarını başlatarak daha şiddetli bir dönemin kapılarını açtı. Genel seçimler ise yine savaş içinde gerçekleşti. AKP, ‘yeni bir dönem’ diyerek başlattığı müzakere sürecinde de benzer taktikleri sürdürdü/sürdürüyor. Bir tarafta pazarlık yaparken diğer tarafta Kandil’i bombalıyor, KCK tutuklamalarına devam ediyor. Gerillanın bulunduğu alanlardan çekilmesini isterken, çekileceği alanlara örneğin Bölge’ye 1000 kişilik yeni korucu kadrosunun yerleştirilmesi kararı çıkartıyor. Güvenilmezliğinin en açık kanıtı ise sürecin işletiliş biçiminde. Tüm kontrolü ve inisiyatifi kendinde toplayan Tayyip Erdoğan, AKP kadrolarını bile sürece katmazken MHP ve CHP’yi de doğrudan karşısına almış, BDP’yi ise sırf getir-götür pozisyonuna itmeye çalışıyor. Toplumsal temsiliyetin her türden öznesi de seyirci durumuna getirildi. Süreç; bilgi tekelinin elinde tutulduğu, katılım mekanizmalarının kapatıldığı, tek bir merkezin yönlendiriciliği altında bir toplum mühendisliği uygula-

ması olarak örgütleniyor. Tüm bunlara rağmen ilerleme şablonunun sabit olmadığı da görülüyor.(2) Sürecin bu şekilde örgütleniyor olması, gerek siyasal mutabakatın gerekse de toplumsal mutabakatın –gönülsüz de olsaoluşturulamayacağının çok açık kanıtıdır. Ayrıca yine bu durum provokasyonlara çok açık bir durum oluşturmaktadır.(3) 8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlamalarında Bursaspor taraflarından bir grup faşistin Kürt kadınlara bıçaklı saldırısı bunun en açık kanıtıdır. Benzer bir biçimde İstanbul Ümraniye'de 150-200 kişilik bir grubun, inşaatta çalışan Kürt işçilere saldırması, İstanbul, Sakarya, Kocaeli ve Erzurum’da faşistlerin Newroz kutlamalarına katılan halka taş, sopa ve bıçaklarla saldırması ve Cebeci’de Newroz kutlamasına sadırıda görüldüğü gibi, özellikle üniversitelerde faşist saldırıların “rutin bahar saldırıları”nın dışında tırmanması… Bunlara başta AKP’nin, bırakın sert bir tutum almasını, hiçbir biçimde tutum almaması, bu sürecin toplumda daha büyük gerginliklerin yaşanmasından kaygı duymadığı anlamına gelir. Erzurum ve Kocaeli’deki polis müdahalesi ve İzmir’de Newroz’a saldırı çağrısı yapan faşistler sosyal medyadan takip edilip evlerinden alınması ise taktik nedenlere yapılıyor. AKP, “Öcalan’ın Newroz çağrısı”nın toplumsal kargaşa ortamında erimesini istemiyor. Kısacası tüm göstergeler AKP’nin asıl olarak da Tayyip Erdoğan’ın samimiyetsizliğinin ve her an sürecin doğrudan kendisi tarafından provoke edilebileceğinin işaretleri ile dolu.(4) Ancak unutulmamalıdır ki AKP, iç ve dış politikada karşı karşıya kaldığı krizlerin basıncıyla yani Kürt hareketini askeri ve siyasal olarak tasfiye edememiş olması ve Suriye’de (aynı zamanda Irak’ta) Esad’ı devireceğim derken yeni bir Kürt bölgesi oluşturulma sonucu ile karşılaşmış olması nedeniyle bu süreci başlatmak zorunda kalmıştır. O yüzden süreç, Tayyip Erdoğan rakıyı ister sulu içsin ister susuz, tek bir çizgide yürüyemez, onun mutlak kontrolünde ilerlemez, ilerlememelidir de. Diğer yandan Kürt hareketinin belki de en büyük “açmazı”, bu

sorunun çözümü için tek bir aktöre yani AKP’ye “mahkum” olmasıdır. Bu noktada devrede olması gereken güçler yani özellikle sosyal demokratlar ve sosyalistler devre dışındalar.(5) Ancak sosyal demokratların yani CHP’nin, Kürt sorunu karşısındaki pozisyonu, sosyal demokrasinin, tarihsel olarak, “tüm ilerici değerlerini” reddeden ve MHP’den bile ayrımını koyamayacak kadar tutarsızlık içindedir. Oysa sosyal demokrasinin “evrensel kuralları” göz önüne alındığında CHP’den beklenmesi gereken tutum, AKP ile kıyaslanamayacak çok daha ilerici öneriler getirmesidir. Ancak tarihsel bir gericilikle sürekli beslenen CHP politikası, sosyal-şoven kadrolar eliyle de kendi nüfuz alanlarında Kürt düşmanlığını bilemektedir. Gelinen noktada CHP için geriye kalan neredeyse tek “umut”, çok ciddi bir ayrışmanın ve saflaşmanın yaşanmasının gerekliliğidir. Ne var ki seçimler öncesinde CHP içindeki hiçbir kesim, partiyi ciddi bir ayrışma ve saflaşmaya sokabilecek cesarete ve konuma sahip değil. Geriye kalan tek yol ise CHP içindeki ve dışındaki ilerici kadroların etkinliğiyle, CHP içindeki bu “gerici” kadroların ve aynı zamanda CHP’nin “mahalle baskısı” ile baskı altına alınmasıdır. Genel olarak tekrar etmek gerekirse, Kürt sorununun çözümü, Tayyip Erdoğan’ın amaçladığı bir biçimde yani PKK’nin sınır ötesine çekilmesi ya da silah bırakmasıyla mümkün değildir. Ayrıca Kürt sorununun çözümü, Ortadoğu halklarının geleceğini pazarlık konusu yapılarak da mümkün değildir. Kürt sorunu bir Türkiye sorunudur ve halkın siyasal katılımı ve toplumsal birlikteliği ile çözülebilir. Tam da bu noktada sosyalistlere önemli görevler düşmektedir. Sosyalistler güçlü bir bağımsız taraf olarak hareket edip özellikle bu süreçte inisiyatifi elinde bulunduran AKP’yi zorlamayı amaçlamalı ve Türkiye halklarının ilerici potansiyelini harekete geçirmelidir. Diğer yandan “ne yazık ki” bu ülkedeki tek sorun, Kürt sorunu değildir ya da bir başka ifade ile Kürt sorunu çözüldüğünde bu ülkedeki tüm sorunlar da çözülmeyecektir. Gündemin tüm baskılayıcı ağırlığına rağmen bu

ülke halkı çok “farklı” sorunlarla uğraşmakta ve önemli mücadeleler verip ciddi kazanımlar da elde etmektedir. Gündemin ilk sıralarına çıkamadıklarından son 10-15 gün içerisinde yaşananları hatırlamak yerinde olacaktır. Ortak muhalefet gündemi içerisinde hak ettiği yeri bir türlü alamayan üniversiteler ve üniversitelilerin mücadeleleri ile başlamak yerinde olacak. Şovenizmin özel işçilikle örgütlendiği yerde, yani Trabzon’da KTÜ Kadın Kolektifi “üniversite salonlarını almak için” günlerdir inatla direnişlerini sürdürüyor. Yine Trabzon'da dolmuşa yapılan zamlara karşı üniversiteliler sokağa çıkarak "daha fazla zam" isteyerek ulaşım hakkı mücadelesi veriyor. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde özel güvenlik şiddetine karşı iki bin üniversitelinin katıldığı büyük bir eylem gerçekleştirildi. Eylemin ardından dağılan gruba polis-faşist işbirliği ile saldırılmış birçok öğrenci yaralanmıştı. Ancak direniş yayılarak ve şehre genişleyerek devam etti. Ankara Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü'nde “Türk Dünyası ve Araştırma Topluluğu” adı ile faaliyet yürütmeye çalışan faşistlerin etkinliğini engellemeye çalışan üniversitelilere polis saldırdı. Saldırı büyük bir direnişle karşılandı, yüzlerce öğrenci üniversitelerini savunmak için çatıştı. Ankara Üniversitesi Tandoğan Yerleşkesi’nde de kayıt masası açmak isteyen üniversitelilere özel güvenlikler saldırdı. Üniversitelilerin yanına gelen Rektör Yardımcısı Berahitdin Albayrak, “Burada size siyaset yaptırmayacağım” dese de üniversitelilerden yanıtını almakta gecikmedi. İstanbul’daki Fatih Üniversitesi’nde üniversitelilerin 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için yapmak istedikleri etkinlik Rektörlük tarafından engellendi. Üniversiteye giriş bir gerekçe gösterilmeden yasaklanırken, okulun önüne çevik kuvvet ekipleri de çağrıldı. Bartın Üniversitesi öğrencisi iki kişi faşistlerin bıçaklı saldırısına uğradı. Faşist saldırıyı protesto etmek isteyen üniversitelilere önce faşistler ardından da polis saldırdı. Uludağ Üniversitesi’nde Dışişleri Bakan Yardımcısı Naci Koru’nun katıldığı konferansa gelen öğrenciler içeri alınmadı. Özel güven-

likler öğrencilere saldırdı… Ve üniversitelilerin yanıtı; yumurta hala bir yanıt, hala direnişin simgesi ve gericilerin, patronların, faşistlerin üniversitede karşılarına dikilen bir barikat… 4+4+4 siyasetçiler gündeminden çıktı ama halkın gündeminden çıkmıyor ve çıkmayacakmış gibi de mücadelesini büyütüyor. Hala ülkenin birçok ilinde, okulunda 4+4+4 karşıtı eylemler sürüyor. Bunların en yoğun olduğu yer İstanbul. Çapa Gazi İlköğretim okulunda bugünde dek süren kararlı direniş eğitim hakkı mücadelesinde örnek bir deneyim olmaya devam ediyor. Gültepe, Büyükçekmece, Kağıthane, Çekmeköy ve Esenyurt’taki okullardan veliler ve öğretmenler İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü önünde buluşuyor. Ve diğerlerinden birkaçı. Trabzon’un Çaykara ilçesi Uzungöl Beldesi'nde Trabzonspor 'un hidroelektrik santral yapmasına karşı çıkan bir grup, Trabzon Valiliği önünde protesto eylemi yaptı. Eylemciler, “TS HES yapıp alma ahımızı, git Fenerden al kupamızı” pankartı açtı. Kütahya'nın Tavşanlı İlçesi'ne bağlı Çobanköy yakınlarına kurulması planlanan “Tehlikeli Atık Bertaraf Tesisi”, düzenlenen yürüyüş ve mitingle protesto edildi. Antalya’da, hükümetin belirlediği rayiç bedelleri yüksek buldukları için haftalardır eylem yapan ve son olarak da AntalyaIsparta karayolunu trafiğe kapatan 2B hak sahiplerine polis saldırdı. İzmir’de köylüler İzmirİstanbul Karayolu’nu kesti. İstanbul’da “riskli alan” ilan edilerek kentsel dönüşüm kapsamına alınan Küçükarmutlu ve Baltalimanı halkı sokağa çıktı. İstanbul Nükleer Karşıtı Platform, Japonya’daki Fukuşima Nükleer Santrali’nde yaşanan felaketin 2’nci yıldönümünde hayatını kaybedenleri anmak ve Mersin’de yapılması planlanan nükleer santrali protesto etmek için Galata Köprüsü’nde insan zinciri gerçekleştirdi. Dikmen Vadisi’nin direngen yoksul halkı, Melih Gökçek’in silahlı rantçı taşeron çetelerini 14 Mart’ta bir kez daha püskürttü. Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yıkım ihalesini verdiği “taşeron çetelerin” silahlı saldırısına uğrayan Dikmen Vadisi halkı, yıkımcı çeteleri mahelleden

kovdu. Yerel vurucu gücünü Melih Gökçek’in temsil ettiği gerici sermaye iktidarının Dikmen Vadisi halkına saldırıları yıllardır duraksamadan sürüyor. İdeolojik-medyatik kara propaganda aygıtlarıyla, resmi-sivil polis kuvvetleriyle, kontrgerillacı sivil faşist çetelerle yürütülen kapsamlı saldırılar her seferinde yenilgiye uğradı. Son olarak 14 Mart’ta, yıkımcı taşeron çeteleri devreye sokan Melih Gökçek, taşeron marifetiyle Vadi halkının direncini kırmayı planladı. Rantçı çetelere karşı direnişi meşru bir hak ve militan bir görev kabul eden Vadi halkı, onyıllardır binbir emekle inşa ettiği barınaklarını ve mahallelerini cesaretle ve kararlılıkla savunmaya devam ediyor. Barınma ve yaşam hakkını, açgözlü sermaye odaklarının ve Melih Gökçek’in gerici faşist çetelerinin gasp etmesine izin vermediler, vermeyecekler. Bahar saldırı ve direnişlerle geldi. AKP iktidarı, çaresizce gerici faşist saldırganlığı yaygınlaştırarak derinleşen krizini ve yükselen halk direnişlerini bastırmaya çalışıyor. Halkın direnme eğilimlerinin yükseldiği her sokakta, her barikatta, Kürt sorununda, hak mücadelesinde, şiddetlenen sınıf savaşımlarında, emperyalizme, faşizme ve gericiliğe karşı direnişlerde, sosyalistler, çatışmanın uç noktalarında en ileri inisiyatifleri alma görev ve sorumluluğuyla hareket ediyorlar. 1. Gazete 20 Mart’ta baskıya gittiğinden, bu yazı, Abdullah Öcalan’ın Newroz açıklamasından önce yazılmıştır. 2. Bir hafta önce “Akil Adamlar zinhar olmaz” diyen Tayyip Erdoğan, bugün yirmi kişilik heyet planlaması yapıyor. 3. Bu tür durumlarda provokasyonları engellemenin mutlak bir yolu olmasa da bunların etkilerini en aza indirmenin yolu çok geniş bir “siyasal ve toplumsal koalisyon” oluşturmaktır. 4. Bu konuda CHP milletvekili Levent Gök’ün ileri sürdüğü iddia ciddidir. Uludere katliamının nedeni, “o kaçakçı grubun içinde Bahoz Erdal’ın olduğu istihbaratıdır” diyor. Onun söylemediği ama “rivayet edilen” odur ki bu istihbarat üzerine emri doğrudan Tayyip Erdoğan’ın verdiğidir. 5. Bu konuda Kürt Hareketinin özeleştiriye ihtiyacı olduğu açık. CHP’yi gerek bölgede gerek bölge dışında kendisine rakip olarak görmeyi ve sürekli dışlamayı tarihsel bir süreklilik olarak örgütledi. Sosyalistlerle kurduğu ilişki ise büyük ölçüde “yedekleme” olarak değerlendirildi.


4

GÜNDEM 21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

Kürt iflçisi de ‘çözüm’ istiyor Hepimiz haklı olarak gözlerimizi "İmralı Süreci"ne çevirdik. "Süreç barış getirecek mi?", "Barış Kürt sorununun çözümüyle birlikte mi gelecek?" gibi sorularla meşgul oluyoruz. Müzakerelerin "barış" getirip getirmeyeceği tabii ki "savaşan taraflar"ın iradelerine bağlı. Ancak, Kürt sorununun şu anki müzakere sürecinin çerçevesini aşan bir sosyal boyutu da var ve bu boyutun, zorunlu olarak politik ve askeri konulara odaklanacak olan bir "müzakere sürecinde" ortaya konulabilmesi dahi olanaklı değil. Kürt sorununun sosyal boyutu ancak toplumsal egemenlik alanına ilişkin çatışmalar içinde, önemli ölçüde de "sınıf mücadelesi sürecinde" ortaya konulabilir ve çözüm yoluna sokulabilir. Kürt sorununun sınıfsal boyutu bugüne dek "siyasi", "kültürel" ve "askeri" boyutlarının gölgesinde kaldı. Bu sorunun sınıfsal boyutunun ikincil önemde olmasından değil, politik bakımdan örgütlenmesi gereken bir sorun olmasından kaynaklanıyor. Kürt siyasi hareketi, Kürt sorununun sınıfsal boyutunun örgütlenmesine bugüne dek yeterince ilgi gösteremediği veya göstermediği için büyük bir potansiyel atıl kaldı. Ancak Kürt sorununun sınıfsal yansımaları o denli yaygın ve ağır sonuçlar üretiyor ki, Kürt sorununun aynı zamanda bir "işçi sorunu" olduğu gerçeğinin sonsuza dek gölgede kalması düşünülemez. Demokratik Toplum Kongresi'nin 6-7 Nisan'da Viranşehir'de gerçekleştireceği Mevsimlik Tarım İşçileri Kurultayı bu gerçeğin bir ifadesi olacak. Mevsimlik Tarım İşçiliği, özellikle 1990'lardan itibaFerda ren tarımsal istihdamın en Koç hızlı genişleyen biçimini ferdakoc@ oluşturdu. Tarımın piyasahotmail.com laştırılması ücretli emek talebini artırdı. Bu talep, 1980'li yıllarda ekonomik politikalarla, 90'larda ise politik şiddetle geçim araçları elinden alınan ve göçe zorlanan Kürt köylüsüyle karşılandı. Çoğunlukla ailenin bütün fertlerinin çalıştığı mevsimlik tarım işlerinde istihdam edilen nüfusun 2 ila 3 milyon arasında olduğu; bu nüfusun yılın ortalama 3-4 ayını, yani %30-40'lık bölümünü ücretli tarım işçisi olarak geçirdiğini, %50'sinden fazlasının çocuk işçi olduğunu, yine %60'ının kadın ve kız çocuğu olduğunu ve %80'inden fazlasının Kürt işçiler olduklarını söylersek, sadece Urfa şehir merkezinden çıkarak mevsimlik tarım işçiliği için göç eden ailelerin nüfusunun 300 bini bulduğunu; Kürt il ve ilçe merkezlerinin önemli bir bölümünde mevsimlik tarım işçiliğinin başlıca ekonomik faaliyet olduğunu düşünürsek, olgunun boyutlarını ve sınıf mücadelesi açısından taşıdığı önemi algılamamız kolaylaşır. Traktör kasalarında, balık istifi minibüslerde düzinelerle telef oldukları, yerli halk tarafından linç edilmeye kalkışıldıkları, valilikler tarafından kimi şehirlere giriş yasaklarıyla karşılandıkları zaman varlıklarından haberdar olunan bu devasa emekçi grubu, bu cesametiyle ortaya çıktıktan 20 yıl sonra sorunlarını tartışmak ve geleceği hakkında kararlar vermek üzere bir araya geliyor. Urfa, Diyarbakır, Van, Mardin, Şırnak, Batman, Siirt, Malatya, Adıyaman'dan yaklaşık 150 işçi delegenin katılacağı Kurultay'da, işçiler ücret, ve çalışma koşulları, ulaşım, barınma , sağlık, eğitim, sosyal güvenlik sorunlarını ve uğradıkları ayrımcı muameleleri tartışacaklar; bu sorunlarının çözümleri hakkında talep dizileri ve hareket planları oluşturmaya çalışacaklar. Kurultay'da, Mevsimlik Tarım İşçileri'nin temel hak ve çıkarlarını savunacak bir örgütlenmenin kurucu inisiyatifi de oluşturulacak. Kürt siyasi hareketi ve Türkiye sosyalist hareketi, ortaya çıkacak mücadele programının ve örgüt modelinin Kürt sorununun çözümüne, “aşağıdan” sunacağı bakış açısıyla ne kadar ilgilenir bilmiyorum; ama Kürt işçilerin “Türk gibi çalışma”(1) istemlerinin Kürt sorununun çözümünün “sosyalist ruhu” olduğunu hissediyorum. (1) Çeşitli yerlerde uğradığı ayrımcı muameleleri anlatan bir işçinin ifadesi: “Manisa'da böyle şeylerle karşılaşmadık, Türk gibi çalıştık” (Aktaran: S.ÇınarK.Lordoğlu “Mevsimlik Tarım İşçileri: Marabadan Ücretli Fındık İşçiliğine”)

‘AKP’nin karşısında, demokratik çözümün yanındayız’ Kürt sorununda solun demokratik çözümün yanında bağımsız bir tutum alabilmesi acil bir ihtiyaç olarak belirginleşirken Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy bir açıklama yayımlayarak “aktif bir taraf” olacaklarını ilan etti. Bu önemli açıklamanın kısaltılmış halini yayımlıyoruz GER‹C‹, L‹BERAL ‹KT‹DARIN KARfiISINDA DEMOKRAT‹K ÇÖZÜMÜN TARAFIYIZ Halka umut olarak pazarlayacağı somut projeleri tükenen emperyalizm işbirlikçisi AKP, her faşist iktidar gibi gerici toplumsal saflaşmaları tırmandırma yoluna gitti ve Kürt düşmanlığı AKP’nin “sağın birliği” siyasetinde önemli bir harç oldu. Fakat AKP iktidarı iki büyük başarısızlıkla duvara tosladı. Suriye’de hesapları ters tepti. Türkiye sınırları içinde Kürt hareketini askeri ve siyasi olarak tasfiye planı başarısız oldu. Hakkari, Şırnak başta olmak üzere Kürt illerinde devleti ciddi zafiyet içinde gösteren çatışmalar, uluslararası alanda ses getiren açlık grevleri, AKP’nin Kürt hareketini siyasi ve askeri açıdan tasfiye planlarının iflasını gösterdi. Bu durum iktidar bloğu içinde de AKP’nin sorgulanmasını artırdı. Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hevesinin basıncı altında çıkmaza giren yeni anayasa tartışmalarının ortasında; yerel seçim, cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin peş peşe sıralandığı bir dönemin öngününde AKP, kendi iktidarına güvence olarak benimsediği şovensaldırgan siyasetin, iktidar temelini oyan bir tehdit unsuruna dönüştüğünü de gördü. AKP’nin 2013’e girerken ilan ettiği ancak en az birkaç ay önce başladığı anlaşılan İmralı görüşmeleri iktidar açısından böylesi bir sıkışmanın ve çaresizliğin ürünü olarak gündeme geldi. “Sürece” ilişkin AKP’nin bir yandan

çözüm iddiasını öne sürmesi bir yandan da çözümsüzlüğü büyüten antidemokratik, şoven, saldırgan siyasetini sürdürmesi; AKP’nin çaresizliğinin ve çözümsüzlüğünün yansımasından başka bir şey değildir.

HALK MUHALEFET‹ SÜREC‹N AKT‹F B‹R TARAFI OLACAKTIR Türkiye’nin demokratik muhalefet güçlerinin pasif birer seyirci konumuna itildikleri bu süreçte Halkevleri olarak biz aktif bir taraf olacağız. Çünkü; I Kürt sorunu ve bu eksende yaşanan 29 yıllık savaş, yalnızca iktidarla Kürt hareketi arasındaki bir sorun değil, emekçiler başta olmak üzere Türkiye

toplumunun bütün kesimlerinin ortak sorunudur. Bugüne kadar AKP dahil bütün iktidarların savaş politikaları ile düşmanlaştırılan Türk ve Kürt halklarının demokratik birliğinin ve yeniden kardeşleşmesinin biricik güvencesi sosyalistlerdir. Bu bağlamda tarihsel görevimizi yerine getireceğiz. I “Süreç” aynı zamanda bir saldırı sürecidir. Gerek saldırıları püskürtmek, gerek AKP’nin gerici, anti-demokratik “çözüm” iddialarının toplumsal meşruiyet kazanmasını engellemek için, Kürt halkının demokratik taleplerini destekleyen ve AKP’nin anti-demokratik planlarına ve saldırılarına muhalefet eden üçüncü bir tarafın varlığı, AKP’nin sıkışmasını ilerici bir çıkış zeminine

‘AKP’ye değil, halkla omuz omuza’ T

ürkiye’nin dört bir yanında 17 Mart’ta başlayan Newroz kutlamaları coşkuyla devam etti. İstanbul’dan Batman’a, İzmir’den Van’a ülkenin dört bir yanında Newroz alanları doldu taştı. 110 farklı merkezde 7’den 70’e Newroz ateşi etrafından halaya duran yüz binlerce insan “Öcalan’a özgürlük, Kürtlere statü” istedi. Kürt halkının solla omuz omuza mücadele etme kararlılığıyla Newroz’a gitmesi, müzakere süreci boyunca Kürt hareketini bölmek, içerisinden ilerici unsurları ayırmak ve baskı altına almak isteyen AKP’nin oyununu bozdu. İstanbul’da yüz binlerce kişi ulusal giysi ve renkleriyle Newroz’u kutlamak için Kazlıçeşme’de buluştu, barış taleplerini dile getirildi. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) bileşenlerinin yanı sıra Halkevleri de miting alanındaydı. Halkevleri mitinge “Gerici, liberal iktidarın karşısında demokratik çözümün tarafıyız” yazılı pankartla katıldı. Mitingde konuşan BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş, “Biz sizlerin el ele omuz omuza yürüttüğünüz mücadeleye güveniyoruz. Yoksa biz AKP’ye bakarak bu süreçten heyecan duymuyoruz. Demokratik siyasetin kanallarını aça aça kendi çözümümüzü kendi ellerimizle gerçekleştireceğiz. Şimdi geldiğimiz nokta bütün bu mücadelenin, emeğin, bedellerin bir sonucudur” dedi. Yüz binlerin bir araya geldiği Batman Newroz'unda barış, özgürlük ve

Saldırılara rağmen Newroz ateşleri yandı çözüm talebini yineledi. “Demokratik çözümle barış ve özgürlüğe yürüyoruz” mesajı Newroz meydanlarında yankılandı. Kürt halkı, hakları tanınana kadar mücadelenin devam edeceğini hep bir ağızdan haykırdı.

“SAKIN KANDIRMAYA ÇALIfiMASINLAR” Mardin Nusaybin’de DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk, Kürt halkının barışa ve direnmeye hazır olduğunu söyledi. Türk şu ifadelere yer verdi: “Newroz bizim için hep katliam oldu. Ama şimdi 2013 Newroz’unu kutluyoruz. Bu Newroz daha önemli,

barış, demokrasi ve özgürlük için yeni bir fırsat doğdu. Biz de bunun için çabalıyoruz. Ama sakın bizi kandırmaya, oyalamaya çalışmasınlar.” Amed (Diyarbakır) Newroz’unda Öcalan’ın mesajını ileteceğini ve artık silahlar susacağını belirten Türk, “Biz de bunun için ne gerekiyorsa yapacağız” dedi. Kürt illerinin yanı sıra İzmir, Antalya, Manisa, Muğla ve Aydın'da on binler Newroz alanlarına aktı. Tüm Newroz kutlamalarında 21 Mart’ta Öcalan’nın mektubunun okunacağı Diyarbakır’daki büyük Newroz’a çağrı yapıldı.

CHP’nin kırmızı çizgileri, AKP’yi güçlendiriyor CHP, AKP’ye karfl› Kürt halk›n›n yan›nda yer almay› tercih etmiyor. Aksine AKP’nin kendi iktidar› için güvence olarak gördü¤ü floven-sald›rgan dalgay› körükleyerek AKP’nin elini güçlendiriyor CHP Parti Meclisi, 16 Mart günü AKP’nin ‹mral› ile görüflme sürecine dair bir bildiri yay›mlad›. Türk ve Kürt halklar›n›n demokratik birli¤i ve yeniden kardeflleflmesi için taraf olmaktan uzak olan bildiride kayda de¤er hiçbir fley söylemeyen CHP, öte yandan çeflitli illerde yaflanan ›rkç› sald›r›larda tak›nd›¤› tav›rla toplumdaki ›rkç›, gerici ve floven e¤ilimleri derinlefltirmeye hizmet ediyor. Bas›n Sözcüsü Haluk Koç’un 16

dönüştürebilecektir. Biz Kürt halkının demokratik taleplerinin yanında, AKP’nin karşısında aktif bir taraf olacağız. I “Süreç” basitçe iki siyasi aktörün tamamen kendilerine ilişkin bir pazarlığından ibaret değildir. Anayasa dahil olmak üzere bütün ülkenin kaderini ilgilendiren bir pazarlık masası ortaya konmuştur. AKP bütün koşullarını kendisinin belirlediği bir siyasi düzlem tarif edip Kürt hareketini sınırlayıp geri kalan muhalefeti seyirciliğe zorlayarak kendi sıkışıklığını aşmaya çalışmaktadır. Biz bu düzlemi kabul etmek zorunda değiliz ve AKP’nin istediği değil demokratik bir sürecin gerektirdiği bir düzlemin oluşmasına katkıda bulunmak için bizzat bir taraf olarak devreye gireceğiz. I“Süreç” ilerici toplumsal muhalefetin seyirci kalması halinde, muhalefeti AKP lehine bölme potansiyeline sahiptir. Ulusalcı ve liberal tezlerin ortaklaştığı “AKP-Kürt hareketi işbirliği içinde Kürt sorunu çözülecek” safsatası Kürtleri AKP destekçiliğine, toplumsal muhalefetin geri kalanını da Kürt düşmanlığına (sosyal şovenizme) itmektedir. Bu bölünme her iki yönüyle de faşizmin ekmeğine yağ sürecek, toplumsal muhalefete ağır bir darbe vuracaktır. Biz bu tuzağa düşmeyeceğiz. İlerici toplumsal muhalefetin bütün bileşenlerini bu süreçte iktidarın karşısında ve demokrasi, eşitlik, özgürlük taleplerinin yanında seferber etmek için çabalayacak, gerekli eleştirimizi de iktidar karşısındaki doğru eylem çizgimizle ortaya koyacağız.

Mart günü bas›na sundu¤u bildiride CHP, k›saca hükümete “Öcalan ile görüflme” ve “Kürtlere taviz verme” demifl oldu. CHP’N‹N A‹NES‹ ‹fiLER‹ Parti Meclisi’nden ç›kan bildiri beklentileri karfl›layamazken, CHP’nin süreçte durdu¤u yeri bugüne kadarki tutumundan ç›karmak mümkün. Sürecin bafl›ndan bu yana CHP milletvekilleri anadilde savunma hakk› ve

müzakere karfl›t› aç›klamalar yapm›fl, bizzat K›l›çdaro¤lu ‹mral› görüflmelerini Erdo¤an-Öcalan ortakl›¤› olarak tan›mlam›flt›. Sinop’ta yaflanan BDP’ye yönelik linç girifliminde ise AKP, CHP’yi iflaret edip hem kendini aklay›p hem de bu sald›r›lar› Kürtler’in taleplerini bast›rman›n bir arac› olarak kullan›rken CHP yönetimi sessiz kalm›fl, linç giriflimini k›nayan herhangi bir aç›klama yapmam›flt›.

Son olarak Antalya’da Kürtlere karfl› bask›n›n bir parças› olarak Newroz mitinglerine karfl› örgütlenen faflist kitle gösterisi ça¤r›s›na bizzat CHP Konyaalt› ‹lçe Teflkilat› ve CHP Antalya ‹l Gençlik Kollar› Baflkan› destek verdi. Sokakta da¤›t›lmayan fakat apartmanlar›n posta kutular›na b›rak›lan bildirilerde “Gün namus günüdür. Bize bu saatten sonra hiçbir siyasi partiden hay›r yok, hiçbir sivil toplum kuruluflundan hay›r yoktur.

E¤er biz birleflerek bir güç oluflturmazsak yok olmam›z içten bile de¤ildir” deniliyordu. Konyaalt› CHP ‹lçe teflkilat› tepkiler üzerine faflist bildirideki imzas›n› geri çekerken, CHP Gençlik Kollar› ‹l Baflkan› Önder Kurnaz etkinli¤i desteklemekte ›srarc› oldu. CHP Genel Merkezi Antalya’daki bu faflist provokasyona destek veren yöneticilerine yapt›r›m uygulamak ve onlardan hesap sormak bir yana bu provokasyonu k›namad› bile.

N

ewroz kutlamaları sonrası İstanbul, Sakarya, Kocaeli ve Erzurum’da faşistler kutlamalara katılan hakla taş, sopa bıçaklarla saldırdı. Kocaeli’nde BDP ve HDK öncülüğünde 17 Mart’ta yapılan mitinge, bir grup faşist taş atarak saldırdı. Polisin izlemekle yetindiği saldırıda miting alanındaki kitle polis bariyerlerini zorlayarak faşistleri püskürtmek istedi. Saldırı sırasında bir Kürt genç, faşistler tarafından bıçaklandı. Mitingin ardından ESP binası önünde bir grup faşistin olduğunu öğrenen Halkevleri, SDP ve Öğrenci Kolektifleri üyeleri, 20 kişilik faşist grubu bina önünden dağıttı. Antalya’da günler öncesinden Newroz’a karşı başlayan ırkçı kışkırtmaya Antalya halkı geçit vermedi. Newroz öncesi kentte “Gün namus günüdür. Antalya’da terörist mitingi istemiyoruz” yazılı bildiriler dağıtıldı. Facebook’taki etkinlik duyurusunda, katılımcılar arasında CHP’nin kurumsal adı da yer aldı. Konyaaltı CHP ilçe teşkilatı tepkiler üzerine imzasını geri çekti. Bazı CHP yöneticilerinin de destek verdiği eyleme Antalya halkı itibar etmedi. Newroz’a karşı ırkçı bir provokasyon örgütlemek isteyen grup ancak 150 kişi toplayabildi. BDP tarafından Konyaaltı Açıkhava Tiyatrosunda düzenlenen Newroz etkinliğine ise on bine yakın kişi katıldı. İstanbul’da Kazlıçeşme Meydanı’nda kutlamalar sonrası Zeytinburnu’nun ara sokaklarında gerçekleşen saldırılarda altı kişi yaralandı. Erzurum’daki Newroz mitinginin gerçekleştirildiği alana yürümek isteyen ülkücü faşistler mitinge saldırı girişiminde bulundu. Faşistler mahalle aralarından sızarak kutlamaların düzenlendiği Mal Meydanı’na gitti. Meydandaki ev ve iş yerlerinin camlarını taşlarla kırdı.


5

DÜNYA

Halk›n Sesi

21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Kanaldan yükselen 7 sınıf mücadelesi ÇAĞLAR ÖZBİLGİN

iktidarmış gibi göstermeye çalışıyorlar.” Muhammed Mursi; “toplumsal uzlaşı” yalanını tersyüz eden, Müslüman Kardeşler iktidarının krizini devrimci bir krize dönüştürme olanakları yaratan sınıf hareketini korku dolu bu ifadelerle hedef aldı. Bu korku öylesine derindi ki, Mursi 23 Kasım 2012’den beri ne halkın ne de basının karşısına çıkabildi. Sivil itaatsizliğin 12’nci gününde Port Said’i yeniden gümrüksüz bölge yaparak eylemleri dizginlenmeye çalışıldı fakat bölge halkı bu oyuna gelmedi.

M

ısır Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin Kasım 2012’de kendini yasalar üstü konumlandıran anayasa değişikliğini ve seçim sisteminde bölge düzenlemelerini dayatması kitlesel direnişlere yol açmıştı. Yükselen toplumsal muhalefet karşısında her iki düzenlemede önemli geri adımlar atan Mursi, seçimlere “toplumsal uzlaşı” söylemi ve yumuşama politikasıyla girme taktiğine yöneldi. HAK EKSENL‹ SINIF HAREKET‹ DEVREDE Sistem içi muhalefet, bu taktik karşısında “seçimleri boykot etme” kararı aldı fakat boykot eksenli muhalefet çizgisi, geniş kitlelerin işgal ettiği Tahrir’den çekilmesine neden oldu. Sınıf hareketi tam bu süreçte devreye girdi. Ağırlıklı olarak Müslüman Kardeşler tabanı ile eski rejim yanlılarının, Port Said Katliamı’na ilişkin verilen idam kararlarına gösterdiği tepki dikkat çekiciydi. Seküler ve liberal muhalefetin güçlü olamadığı liman kentinde sınıf hareketinin hak eksenli yükselttiği mücadele, bu tepkiyi kendi çizgisi etrafında toparladı. HAYALET KENT, KENTTEK‹ HAYALET 17 Şubat’ta başlayan sivil itaatsizlik, birkaç günde beklenenden büyük etki yarattı. Liman işçilerinin grevi, Süveyş Kanalı ve organize sanayi bölgesine giden yolların kapatılması, 27 bin kişinin çalıştığı 23 fabrikada çarkların durması ve işyeri ko-

Port Said’deki sınıf hareketi Mursi’yi korkutuyor ‘boykot’ diyen muhalefete yeni bir hattı gösteriyor mitelerinden çıkan süresiz grev kararları Müslüman Kardeşler’i besleyen sermayeyi derinden vurdu. Kamu çalışanları hizmet üretenlere sıkışan değil, hizmet alanlarla genişleyen bir hat ördü. Yüzde 90 oranında greve çıkan eğitim emekçileri, “süresiz boykot” ilan eden öğrencilerle birleşince okullar duvarlardan ibaret kaldı. Büro emekçilerinin “Vergi ödeme, fatura yatırma” çağrısına uyan halk kamu kurumları önünde faturalarını yaktı. Sağlık emekçileri

hem kamu hem de özel hastanelerde acil durumlar dışında hasta kabul etmemeye başladı. Yargı alanında ise avukatlar grev dedi, savcılar dosyaya bakmama, yargıçlar davaya girmeme eylemleri yaptı. Bununla da kalınmadı, sokaklarda binlerce kişinin katılımıyla “halk mahkemeleri” kuruldu. Halk düşmanları kuklalar gıyabında yargılandı, ölüme mahkum edildi. Port Said’de patlayan sivil itaatsizlik eylemleri ve grevler diğer kentlere de sıçradı. Kahire, İskenderiye, Garbiya,

Öz evladın kimyasal saldırısı T ayyip Erdoğan’ın “Suriye’nin öz evlatları” dediği cihatçı silahlı isyancılar, 19 Mart günü Halep kırsalındaki Han el Asal bölgesinde kimyasal silah kullandı. Çoğunluğu Alevilerden oluşan bölge halkı silahlı muhalefete katılmayı reddettiği için hedefteydi. Suriye resmi kaynakları ile Rusya Dışişleri yetkilileri tarafından da doğrulanan kimyasal başlıklı füze saldırısı sonucunda ilk belirlemelere göre 25 kişi öldü, 90 kişi de yaralandı. Saldırıdan sonra füzenin isabet ettiği yerin çevresinde yerlerde gelişigüzel serpilmiş çocuk, genç ve yaşlı cesetlerinin bulunması, yaşamını yitirenlerin kaçarken düşüp öldüklerinin kanıtı olarak gösterildi. Yaralı olarak hastaneye kaldırılan bir kız çocuğunun “Oyun oynuyorduk, sonra birden nefes alamaz oldum. Arkadaşlarım yere yuvarlandı. Ben de nefes almak için çabaladım ama düştüm” ifadesi ölümlerin kimyasal füze başlığından kaynaklandığını doğrular nitelikte. Cihatçı çetelerin kimyasal deneylerini kaydettikleri videolar daha önce basında yer almıştı.

Dekahliye, Feyyum, Süveyş, Şarkiye, Dimyat kentleri de benzer eylemlere sahne oldu. Sokağa çıkan binlerce işçi, Mursi devrilene kadar eylemlerini sürdüreceklerini belirtti. MURS‹’N‹N ÖFKES‹ KORKUSUNDAN “Bu işçi eylemleri ‘dış mihrakların’ işi. İşçilere eylem yaptırıp kötüye giden ekonomiyi düzlüğe çıkarma yönündeki adımlarımızı engellemeye çalışıyorlar. Büyümemizi engellemeye çalışıyorlar. Bizi zayıf bir

BOYKOT, ÇÖZÜM MÜ? Seküler, liberal ve sol partilerin koalisyonu Ulusal Kurtuluş Cephesi, nisanda yapılacağı duyurulan ama tepkiler üzerine ertelenen seçimleri boykot kararı aldı. Boykotun, seçilecek hükümeti gayrimeşru kılmaktan ziyade, seçim öncesi taviz koparmak amacıyla alındığı düşünülüyor. Juan Cole, Truthdig sitesindeki yazısında muhalefetin, 2012’de başkanlığı kıl payı kazanan Mursi’yi sıkı bir kampanya ile alaşağı edebileceği görüşünde. Mursi’nin peş peşe yanlış adımlar attığına ve yoksul halkın-işçilerin hoşnutsuzluğunu karşılamadığına dikkat çeken Cole, “Sosyalist sol evde oturursa, işçiler de öyle yapacak ve Müslüman Kardeşler kazanacak. Halkın meydanlarda çadır kurmasına harcanan enerji ve beceri, şimdi onların halktan, işçilerden, kadınlardan ve öğrencilerden ve azınlıklardan yana tavır alan partiler için kullanılmalı” dedi.

“Sosyalizmi yeniden icat etmeliyiz ama bu SSCB’deki gibi olamaz” Hugo Chavez

enezüella Bolivarcı Devrimi 6 Mart akşamı lideri ve çocuğu Hugo Chavez’i, kemoterapi tedavisi gördüğü başkent Caracas’taki hastanede kaybetti. Haberi açıklayan Devlet Başkan Yardımcısı Nicolas Maduro, kanser hastalığının düşman saldırısı olduğunu söyledi ve “Devrimimiz her zamankinden hazır ve güçlü. ABD emperyalizmi ve oligarşi bilsin ki, Bolivarcı devrim devam edecek” dedi. Chavez, milyonların katıldığı bir cenaze töreniyle uğurlandı. 1989’da ulaşım zammı protestosuyla başlayan Caracazo İsyanı’nda yolları devrimci öncüsü ile kesişen Venezüella proletaryası; gösterdiği

spanya’da eğitim-öğretim yılının başından bu yana 80 bin öğretmen “kriz” gerekçesiyle rahatlıkla işten çıkarıldı, çünkü geçmiş yıllarda adım adım güvencesizleştirilmişlerdi. Aynı eğitim-öğretim yılının ilk 6 ayında 700 avro olan öğrenim harçları 1300 avroya yükseltildi, çünkü eğitim adım adım ticarileştirilmiş, öğrenciler adım adım müşterileştirilmişti. Saldırıyı “nispeten” erken gören eğitim hakkı öz-

direniş ile emperyalizm, sermaye, ordu ve bürokrasinin saldırıları karşısında Chavez’i yalnız bırakmadı. Ne var ki ülkeyi çelişkili bir ittifak ile yöneten Chavez, 2006 Anayasa Referandumu’nda ilk yenilgisini almasıyla burjuvaziye karşı söylemini yumuşattı ve Venezüella’yı bir yol ayrımına getirdi. DEVR‹M YOL AYRIMINDA Emperyalist birliklere alternatif dayanışmacı birlikler kurarken, kimi zaman toplumsal hareketlerden esirgediği enternasyonalizmi, FARC’a destek verirken Kolombiya hükümetiyle ılımlılaştığı dış politikası, stratejik sektörleri kamu-

neleri, hükümetin hazırladığı programlara karşı henüz yaz aylarında yan yana gelmişti. Farklı örgütlenme biçimi ve mücadele yöntemine sahip 300’den fazla öğrenci, öğretmen ve veli örgütü “eğitim hakkı” ve “güvenceli iş” talepleri etrafında birleşti. Öğrenci Birlikleri, Öğretmenler Sendikası ve Veli Dernekleri Federasyonu çatılarında oluşturulan birliktelikler, önce ortak bir mücadelenin çerçevesini ve çizgisi-

İ

srail askerleri, 8 Mart günü cuma namazından sonra Mescid-i Aksa’yı basarak cami avlusunda rastgele ateş açtı. Askerlere camideki Filistinliler tepki gösterince saldırı gaz bombalarıyla devam etti. Camideki eşyaların askerlere fırlatılmasıyla bir süre devam eden çatışmada 1’i gazeteci 3 Filistinli yaralandı. Öte yandan İsrail hapishanelerinde işkenceye karşı açlık grevindeki Filistinli tutsaklar 7 ayı geride bırakırken, taleplere destek amacıyla 800 Filistinli tutsak daha açlık grevine katıldı. Rimon, Nafha ve Beersheva hapishanelerindeki tutsaklar, işkencenin son bulmasını, İsrail’in takas anlaşmasına uymasını ve Filistinli örgütlerin serbest bıraktığı İsrail askerine karşılık Filistinli tutsakların salıverilmesini talep etti.

B

eş bin Kürdün katledildiği Halepçe Katliamı’nda Saddam Hüseyin’in en büyük suç ortağı Alman Karl Kolb firmasının yeni ticari anlaşmalar çerçevesinde Irak’a gittiği ortaya çıktı. Firmanın genel müdürü Dr. Michael Fraenzel başkanlığındaki heyetin ziyareti, Almanya Federal Meclisi’nde Sol Parti tarafından gündeme getirildi. Heyet, yeni ticari anlaşmalar için Basra’da nabız yoklarken, firmaya ne yanıt verdiğine dair bir bilgi verilmedi. Karl Kolb, Saddam döneminde 625 milyon dolar değerinde silah ticareti yapmış, ayrıca Mahmudiye’deki füze sistemi için 1,2 milyar dolarlık malzeme satmıştı. Gizli anlaşmanın metinleri yıllar sonra ortaya çıkmış, Almanya Federal Meclisi “yaşananlardan ötürü üzgün olduğunu” söylemekle yetinmişti.

laştırırken sermayeye haklar tanıyan ekonomi politikası, yoksullara temel hizmetleri parasız sunarken özel şirketleri semirten sosyal politikası, radikal sosyal tedbirleri öngörürken pratikte sınırlı ölçüde uygulanabilen anayasası, milyonlarca üyesi komünal konseylerde toplanırken kadro bulamayan örgütü ile Chavez övülebilecek ve yerilebilecek bir liderdi. Chavez, neoliberal emperyalizmin yanı sıra 20. yüzyıl sosyalizminin de eleştirisi üzerine kurulu, proletarya diktatörlüğü ve toplumsal mülkiyet iddiasına henüz varamamış 21. Yüzyıl Sosyalizmi projesi ile sosyalizmi somut bir toplumsal proje olarak savunan ilk devlet başkanıydı.

‘Borç sizin, eğitim bizim’ İ

Aksa’ya İsrail saldırısı

Halepçe’nin faili Irak’ta

Bolivarcı devrim çocuğunu yitirdi V

iklim 5 kıta

ni tartıştı. Eğitim hakkı mücadelesinin ilk büyük pratiği 16-17-18 Ekim’de ülke genelinde yüzde 70 katılım sağlanan üç günlük “Eğitim Boykotu” oldu. Buna Buna 14 Kasım’da kıta genelinde düzenlenen grev ve 6 Şubat’taki genel boykot eklendi. Son olarak Madrid’de bir üniversitede 20’ye yakın öğretim üyesinin işten çıkarılması 14 Mart günü binlerce eğitim emekçisini, öğrenciyi ve veliyi sokağa

döktü. Üniversite önünde kurulan sokak okulunda neoliberalizm dersi işlendi, dersler çıkarıldı. Eğitim alanındaki mücadele henüz kapsamlı bir programa ve önemli bir kazanıma sahip olmasa da, birleşik mücadele hattının “emekleme dönemi” direniş eğilimlerinin sesinin daha gür çıkmasını sağladı. Eğitim hakkı mücadelesi, emek hareketine yol göstermeye ve iktidarı sarsmaya doğru ilerliyor.

Eğitim Bakanlığı kuşatıldı

Y

unanistan’ın başkenti Atina’da ülkenin farklı kentlerinden gelen 3 binden fazla öğrenci, üniversitelerdeki sermaye-rektörlük işbirliklerini genişleten yasal düzenlemeye karşı 14 Mart günü Syntagma Meydanı’nda bir araya geldi. Sabah saatlerinde Eğitim Bakanlığı’na yürüyen öğrenciler, karşılarına çıkan polis barikatını kısa süreli bir arbede ile aştı. Düzenlemeyle ilgili toplantının yapıldığı bakanlık binasını kuşatan öğrenciler girişçıkışları kapattı. Yaklaşık 8 saat süren eylemde binaya portakal, domates ve su şişeleri atıldı, toplantı salonunun camları kırıldı. Eylemden sonra Politeknik Üniversitesi’ne geçen ve bir gecelik işgal gerçekleştiren üniversiteliler, daha kapsamlı bir mücadele için yeni eylem kararları aldı.


6

KENT / YAŞAM

Halk›n Sesi

21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

İstanbul 3. Bölge dikkat!

Esenyurt’ta Belediye oyunu

3. Köprü’nün temeli 29 Mayıs’ta

A

E

U

KP, İstanbul'un 8 ilçesinde Afet Yasası kapsamında, 42 bin 300 hektarlık alanda acele kamulaştırma yapacak. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Avcılar, Küçükçekmece, Bakırköy, Esenyurt, Başakşehir, Esenler, Arnavutköy ve Eyüp ilçelerini yeni proje alanı ilan etti.

Altındağ’da barınma hakkının örgütlenişi

“H

ademelerden biri İsmetpaşa Mahallesi’ndeki evi tarif etti. Mevsim k›ş ortalar›yd›. Erkenden karanl›k çöken sokaklarda yürümeye başlad›m. Ankara’n›n asfalt döşeli yollar›na hiç benzemeyen bozuk kald›r›ml› dar mahalleleri geçtim. Birbiri arkas›na yokuşlar ve inişler vard›. Uzun bir yolun sonunda, adeta şehrin bittiği yerde, sola sapt›m ve köşedeki kahveye girerek evi öğrendim: Taş ve kum y›ğ›l› arsalar›n aras›nda tek baş›na duran iki katl›, sar› boyal› bir bina…” Bu 1943 y›l›nda Sabahattin Ali taraf›ndan yaz›lan Kürk Mantolu Madonna’dan bir al›nt›. Sabahattin Ali, Ankara’n›n Alt›ndağ ilçesi s›n›rlar› içerisinde yer alan İsmetpaşa Mahallesi’ni anlat›r. Sabahattin Ali’nin o günkü anlat›m›ndan bugüne çok bir şey değişmedi mahallede. Tek değişen gerçek, art›k İsmetpaşa’n›n şehrin d›ş›nda değil tam ortas›nda yer almas›. Hal böyle olunca bu mahalle Ankara’n›n en büyük rant sevdal›lar›ndan biri olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkan› Melih Gökçek’in iştah›n› kabartt› ve bir kentsel dönüşüm çal›şmas› başlatt›. Dikmen Vadisi ve Mamak projeleri bu çal›şman›n en güzel örnekleridir. Bu iki projede de hak sahiplerine hiçbir hak verilmiyor desek yeridir. Bundan dolay› iki bölgede de 7 y›l› aşk›n süredir direnişler sürmekte. Bu direnişlere son olarak Alt›ndağ eklendi. Osman Nuri Alt›ndağ’da bulunan İsmetpaOrhan şa, H›d›rl›ktepe ve At›f Bey Barınma Hakkı Mahalleleri bu sald›r›n›n son Meclisi Basın muhataplar› oldu. Rayiç bedelSözcüsü lerin düşük olmas›, verilmek istenen konutlar›n ne zaman, nerede, hangi kalitede yap›lacağ›n›n belli olmamas› yap›lmak istenen projedeki sorunlardan sadece bir kaç›. Ben buradan sorunlardan ziyade bu bölgelerde Bar›nma Hakk› Meclisi’nin örgütlenme pratiklerini anlatacağ›m. SOKAK VE EV TOPLANTILARIYLA BA�LADI Mahalle halk›n›n Bar›nma Hakk› Meclisi üyelerine temas›yla birlikte bu üç mahallede de çal›şmam›z başlam›ş oldu. Mahallede bir hayalet gibi dolanan kentsel dönüşümün ne olduğu, ne amaçlad›ğ› ve neler yaşanacağ› meclis üyeleri taraf›ndan mahalleye anlat›lmaya başland›. Bu kapsamda kahveler, evler, okul bahçeleri halka ulaşabileceğimiz ve geniş toplant›lar›n yap›ld›ğ› örgütlenme alanlar›na dönüştü. Küçük toplant›lar›n ard›ndan bütün hak sahipleri ilk taleplerini oluşturmaya başlad›. Şehir Planc›lar›’n›n, avukatlar›n ve farkl› mücadele alanlar›n›n kat›ld›ğ› bu toplant›da hak sahipleri neler talep etmeleri gerektiğini belirledi. Ard›ndan da bu mücadelenin uzun soluklu olacağ›n› bildikleri için Bar›nma Hakk› Meclisi’ne bir büro aç›lmas› için bu mahallede bir çal›şma yürütmesi konusunu görev verdi. Bütün kararlar aç›k oylamayla belirlendi ve neredeyse toplant›ya kat›lan hiç kimse aksi yönde itirazda bulunmad›. Yüzlerce kişi toplant›da belirledikleri talepleri* haz›rlad›klar› dilekçelerle belediyeye iletti. Belediyeye verilen mesaj aç›kt›: Art›k mahalle halk› Bar›nma Hakk› Meclisi etraf›nda örgütlenmeye başlam›ş ve kendilerine dayat›lan tek tarafl› sözleşmeleri imzalamama karar› alm›şt›.

senyurt’ta evlerinin arazisine sonradan ortak çıkan Ardıçlı ve Yenikent halkı 13 Mart’ta İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yürüdü. İmar Müdür Yardımcısı ile yapılan görüşmede, Esenyurt'taki tapu sorununu ve İBB’nin orada ne yapıldığını bilmediği ortaya çıktı.

laştırma Bakanı Binali Yıldırım, köprü ve otoyolların iptal edilen ihalesi üzerine yaptığı konuşmada 3. Köprü'nün başlangıç tarihini verdi. Yıldırım, 29 Mayıs’ta, İstanbul’un fethinin yıldönümünde düzenlenen törenle temeli atmayı düşündüklerini söyledi.

‘Sarıyer Halkevi, Sarıyer halkıdır’ MEHTAP METİNOĞLU

S

KYTürk360 televizyonunun 15 Mart’ta yayınlanan “Şimdi Söz Sizde” programına konuk olan AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, partisinin yerel seçim programını anlatırken sözü Sarıyer’e getirdi. Babuşçu, Sarıyer’de planlanan yıkımların yapılamadığını, bunun sorumlularının da “Halkevleri, bilmem şu bu gibi ideolojik gruplar” ve “illegal örgütler” olduğunu söyledi. Babuşçu, yaklaşan yerel seçimde AKP’nin İstanbul için hesaplarına çomak sokanları seçerek başta Sarıyer Halkevleri olmak üzere, kentsel yıkıma karşı mücadele edenleri hedef gösterdi. Babuşçu’nun konuşması üzerine bir açıklama yapan Sarıyer Halkevi, AKP'nin bilinçli olarak mücadele edenleri hedef gösterdiğini çünkü Sarıyer'de yenilgiye uğramaktan korktuğunu belirtti. Açıklamada ayrıca, 3'ncü köprü ve 3'ncü havaalanı projesiyle, Derbent gibi yoksul mahallelere yönelik saldırılarla, Sarıyer'in kentsel yıkım programının en önemli odaklarından birisi haline getirilmeye çalışıldığı söylendi. “SARIYER’‹ SARIYER YAPAN ONLAR DE⁄‹L, B‹Z‹Z!” Halkevleri 1. Bölge Temsilcisi ve Sarıyer Halkevi Başkanı Hasan Pulat konuya dair yaptığı açıklamada, Babuşçu’nun “Sarıyerliler onları iyi bilir” sözlerine atıfta bulunarak AKP’nin Sarıyer’deki “marifetlerini” ve “Sarıyer’i Sarıyer” yapanların mücadelesinin bir dökümünü ortaya koydu: Sarıyer’de Reşit Paşa Körler Okulu’nu görme engellilerin elinden alıp otel yapmak isteyen AKP, karşısında Okuluma Dokunma

AKP’li Aziz Babuşçu, Sarıyer Halkevi’ni ve yıkıma karşı mücadele edenleri hedef gösterdi. “Sarıyer halkı bunları iyi bilir” diyen Babuşçu’ya cevap Halkevleri’nden geldi: “Sarıyer halkı Halkevleri’ni iyi bilir”

Sar›yer Halkevleri kentsel ya�maya kar�› ç›kanlar› hedef gösteren AKP’li Babu�çu’yu 20 Mart’ta protesto etmek için Sarıyer AKP �lçe binasına yürüdü

Kampanyası ile Sarıyer Halkevi’ni buldu. Yağma projesini durduran Halkevciler’in mücadelesi başarıyla sonuçlandı. 400 bin nüfuslu Sarıyer’de yıllardır yapılmayan devlet hastanesi için Sarıyer Halkevi, Sarıyer Sağlığıma Engel Olma Platformu ile birlikte binlerce imza topladı. AKP hastane için adım atmazken her seçim döneminde hastane vaadinde bulundu. Maden Mahallesi’nin 30 yıldır akmayan suları Sarıyer Halkevi’nin mahalleliler birlikte verdiği su hakkı mücadelesiyle akmaya başladı. AKP halkın kullanımındaki yeşil

alanları bir bir yağmalamak isterken Halkevciler Tarabyaüstü’nde bulunan Çamlık’a sahip çıktı. Binlerce imzayla belediyenin kapısına dayanan, Çamlık için “halka açık piknik alanı” resmi kaydını aldıran AKP değil, Halkevcilerdi. Halkevciler Sarıyerlilerle birlikte özel su şirketlerine karşı Belgrad Ormanı’ndaki yağmaya ve 3. Köprü Projesi’ne karşı ormanını, suyunu ve yoksul mahallelerini savundu. AKP’nin ve sermayenin rant planlarının baş köşesinde bulunan Sarıyer’i Sarıyer yapanlar; bu mahalleleri birer yaşam

alanı haline getiren mahalleliler ve Sarıyer Halkevi’ydi. HARAM‹LER‹N SALTANATININ HÜKMÜ YOK Sarıyer Halkevi’nin yaptığı açıklamada yer alan, “Sarıyer halkının mücadele birikiminin bütün İstanbul kentine örnek olmasından korkmaktadır. Korkmakta haklıdırlar: Sarıyer halkının mücadele birikimi, haramilerin saltanatına izin vermeyecektir!” sözü AKP’nin saldırısının nedenini özetler nitelikte. “Sarıyer Halkevi, Sarıyer halkıdır!” diyen Halkevciler Sarıyer’i ve İstanbul kentini

yağmacılara karşı savunma ve yıkım programını durduracak bir mücadeleyi örgütleme kararlılığını ifade etti. “SARIYERL‹LER HALKEVLER‹’N‹ ‹Y‹ B‹L‹R” Babuşçu’nun konuşması üzerine açıklama yapan Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy, “Şimdi Söz Sende” programından cevap hakkı için bir program talebinde bulunduklarını belirtti. Ersoy, Halkevleri’nin Sarıyer’de 25 yıldır faaliyette olduğunu ve Sarıyer halkının rantçı yıkımcı AKP’yi de Halkevleri’ni de iyi tanıdığını vurguladı.

Çöp kamyonuna barikat Çiğli Harmandalı semtinde halk oturma eylemiyle ilçe belediyelerine ait çöp araçlarının mahalledeki çöplüğe girişini engelledi.1992’de hizmete giren Harmandalı çöp depolama alanı, kapasitesini ve kullanım ömrünü doldurmuş olmasına rağmen kapatılmıyor. Mahalleli özellikle rüzgar ve martıların getirdiği atıklarla ortaya çıkan sağlık sorunlarından ve yazın dayanılmaz hale gelen kokudan şikayetçi. Çocuklarına sağlıklı bir çevre, insanca bir yaşam isteyen mahalle sakinleri çöplüğün kaldırılması için 2006’dan bu yana eylemde. Son olarak 2009 yılında mahallelinin 3 yıllık mücadelesinin ardından İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu çöplüğü kaldırma sözü vermişti. Ancak verilen sözler tutulmadı ve mahalle halkı yeniden eyleme geçti. 13 Mart sabahı Cumhuriyet Mahallesi

SIRA BARINMA HAKKI BÜROSU’NDA Mahalle halk› direniş konusunda bu ad›mlar› att› ve tehditlere pabuç b›rakmad›ğ›n› gösterdi. Şimdi s›rada Bar›nma Hakk› Bürosu’nun aç›l›ş› var. Ard›ndan da belki uzun vadede belki k›sa vadede halk›n hakk›n› almas› var. Bundan sonras› bir oya gibi yavaş yavaş ama ilmek ilmek işlenecek ta ki halk hakk›n› alana kadar. *Taleplerin neler olduğunu öğrenmek için www.barinma.net adresinin arşiv bölümünü ziyaret edebilirsiniz.

girişindeki yola oturan yaklaşık 100 kişi çöp kamyonlarının geçişini engelledi. "Yüzülecek körfez değil, temiz ve sağlıklı hava istiyoruz”, “Yavaş yavaş ölüyoruz”, “Rahat nefes almak istiyoruz" yazılı dövizler taşıyan mahalleliler, alkış ve ıslık sesleri ile tepkilerini dile getirdiler. İzmir'in tüm ilçelerinden gelen yüzü aşkın çöp yüklü kamyon, mahallenin girişinde uzun kuyruklar oluşturdu. Basın açıklamasını okuyan mahalle sakini Safiye Yılmaz sağlıksız ortamda yaşamaya mahkum edilmek istemediklerini ifade ederek verilen sözlerin tutulmadığını vurguladı. Saatler süren oturma eylemi çöp kamyonlarının geri dönmesi üzerinde sona erdi. Çöp kamyonları eylem günü tüm İzmir’in çöpünü mahalleye dökemeden bölgeden ayrılırken halk çöplük kapatılana kadar eyleme devam kararı aldı.

Kentte yaşam kadına “haram” aber: "Afyon Belediyesi, çarşamba ve cumartesi günleri kurulan pazar yerine paras›z otobüs tahsis etti". Bas›nda geniş yer bulan bu haber ilk başta olumlu izlenimler edindiriyor. Ancak haberin çarp›c› k›sm› devam›n› okudukça geliyor: "Paras›z otobüsler sadece kad›nlara tahsis edildi". Bu k›s›mda bir "afallama" yaşan›yor, muhtemel "nas›l yani" sorusuna cevap AKP’li Afyon Belediye Başkan› Burhanettin Çoban’dan geliyor. Çoban, aç›klamas›nda otobüslerin kalabal›k olmas› nedeniyle araçlarda s›k s›k taciz ve h›rs›zl›k vakalar› yaşand›ğ›n› bu nedenle “önlem amac›yla” belediyenin 2010'da böyle bir karar ald›ğ›n› söylüyor.

H

Mehtap Metinoğlu mehtap@ sendika.org

Haberi okuyanlar, "dejavu" hissine kap›lm›ş olabilir. Türkiye'de bunun benzeri bir "gericilik hikayesi" daha yaşanm›şt›. İstanbul’un toplu ulaş›m›n› sağlayan ve yoğun olarak kullan›lan araçlardan metrobüs için pembe metrobüs istenmişti. Saadet Partisi, metrobüslerde yaşanan taciz olaylar›n›n kad›nlar› rahats›z ettiğini söyleyerek kad›na özel pembe metrobüs istemiş, imza kampanyas› düzenlemiş ancak bu talep reddedilmişti. İstanbul’daki talebi karş›lanmayan gericilerin "pembe metrobüs" rüyas›n› Afyon Belediyesi, uygulamaya koydu. Çoban'›n aç›klamas›n›n devam›na dönelim:"Taciz ile h›rs›zl›k olaylar›

emniyet ve zab›ta ekipleri taraf›ndan tespit edildi." Devletin güvenlik kurumlar› "boş durmam›ş", tacizcileri birer birer tespit etmiş. Ancak tacizcilerin "güzide mesleklerinin" icraat›na herhangi bir yapt›r›m getirilmemiş. Belediye Meclisi'nde yap›lan" ak›l fikir" tart›şmalar›n›n ard›ndan çözüm olarak kad›nlar› tecrit etmek bulunmuş. Kad›na özel otobüsün, diğer toplu ulaş›m araçlar›ndan kad›n› mahrum etmenin başlang›c›n› oluşturacağ› uzak bir ihtimal değil. Bu uygulama devam ettiği sürece kad›nlar›n kendilerine özel pazar otobüsü d›ş›nda bineceği her otobüsten d›şlanmas›n›n önü aç›lacak. Yani bir kad›n "karma" otobüse bindiğinde

"kötü kad›n" olma yolunda ad›m atm›ş olacak. Kad›na özel otobüsle pozitif ayr›mc›l›k tan›nm›yor, aksine kad›n toplumsal yaşamdan kopar›l›yor. Kentin tüm alan›na ulaş›m› sağlayan otobüsler kad›na paras›z olur ve otobüslerde kad›n-erkek ayr›m› yap›lmazsa bu uygulaman›n ad› o zaman “pozitif ayr›mc›l›k” olur. Haberin bas›nda yer almas›yla kamuoyundan gelen tepkiler üzerine bir aç›klama daha yapmak zorunda kalan AKP’li Burhanettin Çoban uygulamay› aklama telaş›na düştü. Çoban, otobüslerin toplu taş›ma hizmeti vermediğini sadece pazar yerine kadar hizmet verdiğini söyleyerek uygulaman›n gericiliğini katmer-

leştirdi. Kad›na özel otobüs uygulamas›n›n bir diğer gerici yüzü de aç›ğa ç›km›ş oldu. Çoban'›n son aç›klamas›na göre toplumsal cinsiyet ilişkilerine göre biçimlenen “bölünmüş kentte" Afyon Belediyesi, kad›nlar› sadece ait olduklar› mekanlara götürmeyi garantiliyor. Belediye, Afyon'da "Kad›n›n yeri pazar-ev aras›d›r" fikrine uygun bir icraat gerçekleştiriyor. Kad›n, "yeniden üretim alanlar›n›n" kapsama alan› d›ş›na ç›kam›yor. Belediye, otobüs uygulamas›yla kad›n›n sadece pazara erişim “hakk›n›” böylece de ailenin gereksinimlerini güvence alt›na al›yor. Kad›na, "Kentte yaşam sana haram" diyor.


7

EĞİTİM / SAĞLIK

21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

Gericiler saldırdı, Gültepe’yi susturamadı TUBA GÜNEfi

Okullarının imam hatip yapılmasına karşı mücadele eden velilerden, gericilerin kendilerine çivili sopalarla yaptığı saldırıyı ve mücadelelerini dinledik

G

ültepe’de gerici çeteler Gültepe İlkokulu’nun İmam Hatip’e dönüştürülmesine karşı mücadele eden velilere 6 Mart’ta çivili sopalarla saldırdı. Halkın Sesi’nin önceki sayısının matbaaaya gönderilmesine dakikalar kala yaşanan olaydan okurlarımızı haberdar etmiş ancak ayrıntılarına değinememiştik. Saldırıdan sonra aynı kararlılıkla mücadeleyi sürdüren velilerin Gültepe Halkevi’ndeki toplantılarına katıldık. Ne olup bittiğini öğrenmek istedik. 18 Mart’ta yapılan toplantıda veliler, çok heyecanlı ve hala saldırı günkü kadar öfkeliydi. Her güne bir eylem koymayı tartışıyorlardı. Katılan velilerin tamamının kadın olduğu toplantının erken bitmesi gerekiyordu çünkü kadınların toplumsal cinsiyet rolleri “gereği” çocuklarını okuldan almak, yemeklerini yedirmek gibi işleri vardı. Ama bunlar halledildikten sonra daha büyük bir heyecanla yapmak istedikleri başka bir işleri daha vardı. Okul önünde stand açıp, imza toplamaya kaldıkları yerden devam etmek… Veliler, toplantıda bir yandan önlerindeki takvime etkinlik sığdırmaya çalışırken, bir yandan birbirlerine deneyimlerini anlatıyor. İçlerinden biri İslamcı saldıganlardan birinin kendisine “Sen imam hatipe karşı çıktığın için münafıksın” dediğini iletiyor. Bir diğeri artık esnaftan alışverişi kestiğini söylüyordu. Diğerleri de ona katılıyor: “Biz de kestik canım. Kesin ciroları düşmüştür.” Veliler haftalık alışverişlerini pazardan yapıyorlar, gerici faşistlere para kazandırmıyorlarmış. SANK‹ C‹HADA G‹D‹YORUZ Bir başka veli, babasının ağır hastalığı dolayısıyla hastanede kaldığını buna rağmen bu toplantıları aksatmayı aklından bile geçirmediğini anlatıyor. Bir tanesi de olaylardan sonra çocuğunu tek başına okula göndermediğini, kendisinin götürüp getirdiğini söylüyor. “O an”ı yeniden yaşıyormuşcasına hiddetle anlatan bir veli “Kaldırmışlar bu parmaklarını, Allahu ekber diye bize saldırıyorlar. Sanki cihata gidiyoruz” diyor. Velilerin aktardığına göre

“her cuma saldırmaya devam edeceklermiş” diye bir söylenti de dolaşıyormuş mahallede ama veliler bu rivayetle dalga geçiyor. İlk saldırıda korktuklarını itiraf ediyorlar ama ilk kez böyle bir şeyle karşılaşmalarına bağlıyorlar. Sivil polis de “çalışmalarına” büyük bir yaratıcılıkla devam ediyormuş. Velilerden biri anlatıyor: “Geçen gün sivillerden bir polis kesti yolumu. ‘Bende de 3 tane çocuk var ama fikrimi beyan edemiyorum açıkça. Sizi destekliyorum. Bir eylem olacağında haber verin. Ama o çocukları içinize almayın’ dedi.” Veliler hep bir ağızdan

kahkahalar atıyor. Veli devam ediyor: “Bizim gizlimiz saklımız yok, dedim. Her yerde el ilanı dağıtıyoruz. Haberiniz olmuyor mu?” Gültepe’de söylentiler bitmiyor. Kimileri de diyormuş ki: “Okul imam hatip yapılacak ama sabahçı-öğlenci olacak. Öğleden önce ilkokul, öğleden sonra imam hatip olacak.” Veliler bu söylentiye de kulak asmıyor. “Öyle şey olur mu? Hangi yasada var? Aynı okulda iki farklı okul olmaz” diyorlar: “Onlar bizi razı etmek için kandırmaya çalışıyorlar.” Verilen müjdeyle toplantının seyri

değişiyor: “Arkadaşlar çok güzel gelişmeler geldi kulağıma. Milli Eğitim’de imam hatip konusu tartışılmaya başlamış. Mücadelemiz işe yaramaya başladı.” ‘OKULLAR ZATEN KALABALIK’ Veliler neden okullarının imam hatipe dönüştürülmesine karşı olmaları gerektiğini de tartışmaya devam ediyor. Bir veli, olası bir değişiklik durumunda çocuklarını göndermek zorunda kalacakları Cumhuriyet İlköğretim Okulu’nda sınıfların çok kalabalık olduğunu vurguluyor: “Bir de düşünün bizim çocuklar oraya

Tam Gün’de geri adım yok

‘İmam hatipe ihtiyacımız yok’ G

ültepe’de okullarına sahip çıkan velilerden Pınar Torun, Şehriban Akyürek ve Şengül Aydın’la ayrıca sohbet etme imkanı bulduk. Torun’un kızı 5,5 yaşında. “Çocuğunu ilkokula yazdırman lazım. Yoksa ceza ödersin” demişler. Yazdırmış. Şimdi de okulunu elinden almak istiyorlar. Kendilerine saldıran gerici faşistleri, en önde olduğu için ilk o görmüş. Sonra beyninde su toplaması olan ve tekerlekli sandalyedeki çocuğa saldırmışlar. Torun anlatıyor: “O çocuğun sarsılmaması gerekiyor. Okul olarak ameliyatı için para bile toplamıştık. Ama bu ‘Müslüman’ şahıslar, o çocuğu tekerlekli sandalyeden attı, dövdü. Çocuğun yüzü mosmor oldu. Akyürek ve Aydın da tanıklıklarını paylaşıp, saldırganların “Müslüman olamayacağını” söylüyorlar. Torun devam ediyor. “Beni artık ‘kırmızı kafa’ diye çağırıyorlarmış. Anlattığına göre, Torun’un kızıl saçlı olmasından ve kırmızı ceket giymesinden rahatsızlarmış. Onu domuz bağıyla öldürmekle tehdit de etmişler. Diyor ki: “Gittim saçımı daha da kırmızıya boyattım. Hava sıcak da olsa bu kırmızı ceketi çıkarmıyorum. Bak burası da sökük. Saldırıda oldu. Dikmiyorum. Adımı, soyadımı, ev adresimi de verdim. Onlardan korkmuyorum.” Şehriban Akyürek’in çocuğu daha büyük. Yedinci sınıfa

gidiyor. O daha küçük çocuklar uzak yerlere okumaya gidemeyeceği için endişeleniyor, genel olarak da sisteme dair eleştirileri var. İmam hatipleri yaygınlaştırmaya çalıştıklarını ama halkın böyle bir şeye ihtiyacı olmadığını vurguluyor. “Bizim okuldan taş çatlasa 50 kişi imam hatipe gider” diyen Akyürek, imam hatip yapılırsa başka yerlerden öğrencilerin getirileceğini söylüyor. Aydın’ın çocuğu 6 yaşında. Başka okullara gitse servis kullanmak zorunda kalacaklarını söyleyen Aydın, “Mesela benim çocuğum defterini, kitabı toparlayamasa, çantasını geç hazırlasa servisi kaçıracak. O zaman onu okuldan yine ben alacağım. Hem de uzağa gitmek zorunda kalacağım. Okulumuz eve yakın olsun istiyoruz” diyor. “HALKEVCİLERDEN ALLAH RAZI OLSUN” Velilerin çok önemsediği bir konu daha var. Eylemleri onlara Halkevleri’nin yaptırdığını söyleyenler varmış. Üstüne basa basa diyorlar ki “Biz okulumuzun imam hatip yapılacağını öğrendiğimizde, aklımıza ilk Halkevleri geldi. Çünkü eğitime çok önem veriyorlardı. Biz bizzat gittik ‘Bize yardım edin’ dedik. Onlardan da Allah razı olsun, bize yardım ettiler. Saldırı sırasında biz velileri korumak için o Halkevciler en öne çıktı.”

gitse ne olacak!” Veliler toplantının sonunda 21 Mart’ta okul önünde geniş katılımlı bir toplantı, Cuma günü Valiliğe imzaları götürme, 26 Mart’ta okulu boykot etme, 28 Mart’ta da Eğitim Hakkı Meclisleri olarak İstanbul’da 4+4+4’e karşı mücadele eden herkesle birlikte yapılacak mitinge katılma kararı aldılar. Elbette adı geçmeyen tarihlerde, imza toplamaya, el ilanı dağıtmaya, her gün bir etkinlik yapmaya da söz verdiler. Görev paylaşımı yapılırken günlük hayata dair işlerini de paylaştılar: “Valiliğe giden heyetin çocuklarına gitmeyenler bakacak.”

Sağlıkçılardan 14 Mart’a 14 talep İstanbul Sağlıkçılar Meclisi, 14 Mart dolayısıyla Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi önünde eylem yaptı. Ankara’da sağlık örgütleri Sağlık Bakanlığı’na yürüyerek 14 talebi bakanlığın kapısına astı. Mersin’de Sağlık Hakkı Meclisi Tıp Fakültesi Hastanesi önüne beyaz yürüyüş gerçekleştirirken İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’na yürüyen

sağlık emekçileri görevi sırasında katledilen ve kaybedilen sağlık emekçileri için denize karanfil bıraktı. Adana, Sivas ve Antalya’da da sağlık emekçileri yürüyüş düzenledi. Sağlık çalışanlarının öne çıkan talepleri; sağlıkta dönüşüm programıyla dayatılan taşeronlaştırma, güvencesizleştirme ve performans sistemine karşı insanca

ve güvenceli çalışma koşullarının sağlanması, ücret eşitsizliklerinin sonlandırılması, esnek, kuralsız, fazla çalıştırma ve angaryaya son verilmesi, sağlığı ticarileştiren bütün katkı-katılım payları ile ilave ücretlerin kaldırılması oldu. Sağlık emekçileri, ölümlere bile neden olan Alo 184 SABİM Hattı’nın faaliyetlerinin durdurulmasını da talep etti.

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, Tam Gün Yasası’nda düzenlemeler yapacaklarını ve kararı da 14 Mart Tıp Bayramı’nda açıklayacaklarını duyurmuştu. Müezzinoğlu 14 Mart’taki törende hekimlere şöyle seslendi: “Hocamız bir taraftan üniversitede ben şunu yapmaya devam edeyim ama öbür tarafta şuna da beni serbest bırakın diyemeyez.Yani tam günde geri adım söz konusu değil.” Başbakan Erdoğan da 19 Mart’ta Tam Gün’e ilişkin kısmi bir değişiklik açıklaması yaptı. Erdoğan, Tam Gün’ü tüm sağlık çalışanlarının benimsediğini iddia ederek, bazı aksaklıkların da olduğunu itiraf etti. Erdoğan, bu aksaklıkları gidermek için adımlar attıklarını iddia ederek, üniversitelerde çalışan hocaların özel muayenehanelerde yaptıkları tedaviler için vatandaşların 55 TL ödeyeceğini söyledi. Sağlık Uygulama Tebliği’ndeki bedel kadar ücret ödeneceğini söyleyen Erdoğan, tedavi masrafların bir kısmının üniversiteye ödeneceğini belirtti.

SGK-ilaç firmaları kavgası Sa¤l›k harcamalar›nda tasarrufa gitmek isteyen SGK, ilaç firmalar›yla karfl› karfl›ya geldi. SGK’n›n, ilaç firmalar›ndan referans ülkelerdekinden daha düflük fiyata ilaç alma talebi neticesinde firmalar maliyetlerini karfl›lamad›¤›n› söyleyerek Türkiye’ye ilaç satmak istemedi. Bu da düzenli kullan›lmas› gereken kanser, kalp gibi önemli hastal›klarda gereken baz› ilaçlar›n piyasada bulunamamas›na ve bu ilaçlar› kullanmas› gereken hastalar›n tedavilerinin aksamas›na neden oldu. Yarat›lan ma¤duriyetleri gidermek için Türk Eczac›lar Birli¤i (TEB) ‹thal ‹laç Birimi talep edilen ilaçlar›, Sa¤l›k Bakanl›¤› ile anlaflmalar› sonucu tedarik etti. SGK da “ithal edilen ilaçlar” için daha yüksek fiyat ödemeye bafllad› ve devletin kasas›ndan daha çok para ç›kt›. Örne¤in bir damar t›kan›kl›¤› ilac›n›n

Kavgaları yüzünden kanser hastaları ilaca ulaşamadı, SGK, fazla para ödedi öngörülen fiyat› 381 lira. Hasta, bu ilac› sosyal güvencesini kullanarak almak isterse, kurum ilaç firmas›na 274 lira ödemek istiyor. Ancak firma ilac› Türkiye’de bulundurmad›¤› için, Sa¤l›k Bakanl›¤›’n›n Türkiye’de bulunamayan ilaçlar için anlaflma yapt›¤› TEB ‹thal ‹laç Birimi devreye giriyor ve ilaç ithal edili-

yor. ‹laç, TEB taraf›ndan ithal edildi¤inde, ayn› ilaca SGK 977 lira ödüyor. SSK ‹LAÇ FABR‹KASI KAPATILMIfiTI

Oysa SGK ilaç tekellerine mahkum olmayabilirdi. ‹stanbul fiiflli Bomonti’de bunan SSK ilaç fabrikas› 1979 y›l›ndan

aç›lm›flt›. Y›llarca yat›r›m yap›lmayan SSK ‹laç Fabrikas› Türkiye için çok önemli bir misyona sahipti. Petrol–‹fl’in 2008’de yapt›¤› araflt›rmaya göre SSK’n›n bütün ürünleri piyasa eflde¤erlerinden daha ucuzdu. Petrol-‹fl’in araflt›rmas›nda SSK ‹laç Fabrikas›’nda üretilen 20 çeflit ilaç ile firmalar›n üretti¤i eflde¤er ilaçlar›n fiyatlar› karfl›laflt›r›lm›flt›. Buna göre, yerli ve yabanc› firmalar›n üretti¤i ilaçlar burada üretilen ilaçlardan yüzde 20 ila yüzde 646 oran›nda daha pahal›yd›. SSK’n›n ilaç üretmesi, di¤er üretici firmalar ile pazarl›k yapma veriyordu. Bu durumdan rahats›z olan ilaç firmalar› her dönemde siyasi iktidarlara bask› yaparak SSK ‹laç Fabrikas›’n› kapatt›rmak istiyordu. Türkiye’de, kamunun elindeki tek ilaç fabrikas› olan SSK ‹laç Fabrikas› 2005 y›l›nda kapat›ld›.


8

EMEK 21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

Mücadelenin gündemi

DİSK’te olağanüstü kurultay

2000’li yıllarla birlikte işçi hareketindeki mücadele eğilimlerine bakıldığında iki önemli hareket damarını görüyoruz. Bunlardan birincisi geleneksel işçi hareketine ait dediğimiz doğrudan asıl işverene bağlı çalışan işçilerin mücadelesi ve örgütleri… Bu mücadelenin temel konusunu kısmen toplu sözleşme süreçlerinde veya diğer zamanlarda cereyan eden kazanılmış haklara sermayenin el uzatması, kısmen de daha iyi koşullarda ve güvenceli çalışmayı garantilemek için sendikalaşma çabası oluşturuyor. İkincisi ise taşeron şirketler eliyle çalıştırılan güvencesiz işçilerin sendikalaşma çabalarını görüyoruz. Sendika Org’un “Grev Gözcüsü” bölümünün bilgilerine göre 2008 krizinden sonra her iki damar da etkili mücadele örnekleri ortaya koymuş. Güvencesizlerin direnişlerinde baktığımızda çok net olarak görülen şey kazanımla sonuçlanan direnişlerin hepsi sendikal örgütlülüğü olan mücadeleler olmuş. Sendikal örgütlülüğü yaratamamış direnişler hem kısa sürmüş hem de başarıyla sonuçlanmamış. Zaten başarıyla sonuçlanan direnişlerin çoğunun uzun süreli Tufan direnişler olduğu görülüyor. Sertlek Öyle anlaşılıyor ki, Dev Sa¤l›k-‹fl geleneksel sendikal Yönetim Kurulu hareket tarzına sahip sendikalar giderek iki yol arasında tercih yapma zorunluluğuyla karşı karşıya kalıyorlar. Bir tarafta kendi tarzında yeni mücadele alanlarına yönelen ve işyeri bazlı mücadeleyi sürdürmeye çalışan mücadeleci sendikal çizgiyi sürdürmek…. Diğer tarafta yeni riskler almadan gücünü korumaya çalışan veya yeni mücadelelerle uğraşmak yerine elindeki imtiyazları sonuna kadar sömürmek isteyen yöneticilerin tercihiyle ortaya çıkan çizgi… Güvencesizlik temelinde süren mücadelenin temel özelliği halen işyeri merkezli olsa da onu önemli kılan geleneksel sendikal çizgideki gibi ücret temelli olmamasıdır. Güvencesizlerin temel talebi güvencedir ve giderek güvenceli olmanın yegane yolunun örgütlenmek olduğu bilincine yaklaşıyorlar… Bu anlamıyla geleneksel hareket çizgisindeki gibi ücrete bağlı “kendi çıkarları”na hapsolmuş değil, örgütlenme gibi “soyut”, “toplumsallaşma” potansiyeli güçlü bir hareket tarzına sahip. Yeni dönemin işçi hareketinde her iki tarzın da temsil edileceğinden kuşku yok. Ancak buradaki sınıf mücadelesi açısından temel sorun, geleneksel sendikal çizginin mücadeleci kanadıyla güvencesizler hareketinin ortak talepleri ifade eden bir mücadele programı etrafında bir araya gelebilmesidir. Kuşkusuz devrimci bir işçi hareketi için işçi sınıfının büyük kesimlerinin ortak çıkarlarını dile getiren ve güçlü bir militan harekete dönüşebilecek güvencesizlerin mücadelesinin örgütlenmesi temel öneme haizdir. Ancak bu, geçmişten gelen güçlü mücadele deneyimlerine sahip diğer mücadele kollarını ihmal etmeyi gerektirmediği gibi, aksine bu kollarla birleşip tek bir yürüyüş kolu oluşturamasa da paralel yürüyüşlerle ortak hedefe yönelmeyi mutlaka önemsemesi anlamına gelir. Güvencesiz işçilerin mücadele çizgisini önemli kılan diğer husus, işyeri merkezli mücadele ve örgütlenme süreçlerinin mutlak surette yeniden üretim alanlarının örgütlenmesiyle kesişmek zorunda olmasıdır. Bu anlamıyla işçi sınıfının diğer ezilen kesimlerin sosyal hak mücadeleleriyle kesişmesi ve birlikte siyasallaşma potansiyeli son derece güçlüdür. Kuşkusuz bütün bu süreçler bizatihi devrimci bir iradenin işçi sınıfının kendisi ve diğer aktörleriyle birlikte basitten karmaşığa, etkileyerek-etkilenerek, empati kurarak, değişerekdeğiştirerek yürüyeceği bir yolda olgunlaşacak ve ete kemiğe bürünebilecektir.

Türkiye işçi sınıfı topyekun bir altüst oluş yaşarken DİSK Olağanüstü Genel Kurula gidiyor. Altüst oluş, vadesi dolmuş sendikal anlayış açısından koltuk sayısı tartışmaları şeklinde yaşanırken, işçi sınıfının yenilenmeci dinamikleri açısından bir olanak anlamına geliyor TOPLUMSAL MUHALEFET‹N ‹N‹S‹YAT‹F ODA⁄I DİSK sadece işçiler açısından değil toplumsal muhalefet açısından da oldukça önemli. Türkiye’nin 1960’lardan bugüne siyasi yaşantısından toplumsal muhalefetin siyaset sahnesine çıktığı her olayda, 15-16 Haziran’dan 1977 1 Mayıs’ına, DGM’lere Hayır mitinginden Yeni Çeltek deneyimine DİSK imzasını görmek mümkün. DİSK 12 Eylül askeri faşist darbesinden sonra da önemli bir merkez oldu. Sosyalist hareketin geri çekilişi sonucu oluşan muhalefet boşluğunda DİSK, KESK, TMMOB ve TTB birleştirici bir nitelik kazandı. Bu dörtlü içinde aslı belirleyici güç ağırlıklı olarak DİSK oldu. DİSK, 1 Mart Tezkeresi’nden 1 Mayıs mücadelesine ve daha birçok olayda toplumsal muhalefeti bir bütün olarak hareket ettirebildi. Egemenler, siyaseti TBMM kürsülerinde kurarken toplumsal muhalefetin kürsüsü de ilerici emek örgütleriyle ve devrimcilerle etkileşim halindeki DİSK tarafından direne direne kazanılan Taksim Meydanı’nda kuruldu.

ALP TEK‹N BABAÇ

D

İSK Yönetim Kurulu, 5 Mart günü gerçekleştirdiği toplantı sonucunda nisan ayında Olağanüstü Genel Kurul yapma kararı aldı. DİSK tarafından yapılan açıklamada, bu karardaki belirleyici faktörün “işçi sınıfına yönelik saldırıların alabildiğine arttığı bir dönemde yaşanan sorunların bir an önce çözülerek, mücadele sürecine daha etkin müdahale olanaklarının yaratılması” olduğu belirtildi. DİSK’i bu karara götüren süreç, 28 Aralık 2012 tarihinde DİSK Genel Sekreteri Adnan Serdaroğlu’nun DİSK yönetiminden istifasıyla başladı. Serdaroğlu da “DİSK Yönetim Kurulu içindeki uzun bir süredir yaşanan sendikal anlayış farklılıklarının derinleşmesi ve gösterdikleri tüm çabalara rağmen bunların ortadan kaldırılması için gereken adımların atılmaması” nedeniyle istifa ettiğini açıklamıştı. DİSK Olağanüstü Genel Kurul’a giderken Türk-İş’te Pevrul Kavlak’ın Türk-İş Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Kumlu’yu istifaya çağırmasıyla başlayan “Olağanüstü Genel Kurul” tartışmaları yaşanıyordu. AKP’nin konfederasyonu Hak-İş de, üyelerinin tepkilerini bastıramamaya başlamıştı. Sendikal merkezler açısından kritik eşik, 24 Ocak 2013 tarihinde yayımlanan sendika istatistikleri oldu. İstatistikler 2009’dan 2013’e kadar

Türkiye’de işçi sınıfının iki kat genişlediğini sendikalarınsa yarı yarıya üyelerini kaybettiğini gösterdi. ‘Üye yap – yetki al - toplu iş sözleşmesi imzala – aidat al’ şeklinde formüle edilen klasik sendikal anlayışın krizi Türk-

İş’te ve DİSK’te büyük bir altüst oluş şeklinde yaşandı. DİSK, henüz bu altüst oluşa kendi içinden kapsamlı ve bütünlüklü bir yanıt üretemese Türkiye’de işçi sınıfı açısından en önemli örgüt.

Kuruluşundan, 15-16 Haziran’dan itibaren işçilerle iç içe olduğu kadar ilerici toplumsal muhalefet bileşenleriyle etkileşim halinde geçirdiği süreçte DİSK, işçi sınıfı için mücadele ve demokrasi okulu olmayı başardı.

YEN‹LENMEC‹ D‹NAM‹KLER‹N ANA KUCA⁄I Sınıf ve toplumsal muhalefet açısından geçilen her kritik eşikte yenilenmeci dinamiklerin öncülüğü mücadele bayrağını ileri taşırken, DİSK de bu dinamiklerin ana kucağı olarak Türkiye işçi sınıfı tarihine adını altın harflerle kazıdı.

Enerji-Sen Genel Kurulu yapıldı

İcraya ‘takipçi’ ölümlere kör Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız, CHP milletvekili Ayşe Gülsün Bilgehan’ın icralık madenciler hakkındaki soru önergesini 11 Mart’ta yanıtladı. Yıldız, Sayıştay’ın incelemelerine göre TTK Genel Müdürlüğü’ne bağlı birimlerde 2012 sonu itibariyle bin 51 işçiye ait 4 bin 613 icralık dosyanın bulunduğunun tespit edildiğini kaydetti. Yıldız, bu işçilerin hastane izni kullanma ve istirahat alma oranlarının yüksek olduğunu, daha dikkatsiz ve tedbirsiz

davrandığını ve çoğunun iş kazası geçirdiğini belirtti. Kozlu’da 7 Ocak günü 8 işçinin hayatını kaybettiği iş kazası sonrasında TTK Genel Müdürlüğü bir rapor yayımlayarak madencilerin borçlarını düşündüklerini ve bu yüzden iş kazası geçirdiklerini ifade etmişti. TTK, borcunu 1 yıl içinde ödemeyen işçileri işten çıkaracağını duyurmuştu. İcra rakamlarını veren Yıldız, iş kazalarına dair rakam vermezken madenciler ve inşaat işçileri iş kazalarının

son bulması için taşeron sisteminin son bulması gerektiğini haykırdı. TTK Karadon Müessese Müdürlüğü’nde işçiler 12 Mart günü ocaktan çıkmadı. İşçiler ocaktan çıkmayınca bir sonraki vardiya işe giremedi ve üretim fiilen durdu. TTK yöneticilerinin, işçilerin taleplerini kabul etmesi üzerine eylem sona erdi. İnşaat İşçileri Derneği de Adana’da 15 Mart’ta bir açıklama yaparak iş kazalarının önlenmesi için taşeron sisteminin son bulması gerektiğini belirtti.

Enerji-Sen 3. Genel Kurulu’nu 9-10 Mart tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirdi. Genel Kurul sonucunda Ali Duman Enerji-Sen’in genel başkanlığına seçildi. Enerji-Sen eski genel başkanı Kamil Kartal, üç sene önce gerçekleştirilen 2. Genel Kurulda yaptığı konuşmada, kuruluş evresinde olan sendikanın işleyişini oturtmak ve en önemlisi de tamamı enerji işçilerinden oluşan bir yönetim mekanizması kurmak üzere yola çıktıklarını açıklamıştı. 3. Genel Kurul, Kartal’ın hedeflerine ulaşıldığını kanıtladı. Direnişlerde oluşturulan komiteler ve meclislerin temsilcileri Enerji-Sen yönetimini oluşturdu. Genel kurulda Türkiye’de bir ilk olarak sendika yönetiminde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Sekreterliği oluşturdu. Enerji-Sen Genel Başkanı Ali Duman Halkın Sesi’ne yaptığı değerlendirmede yönetimin gençleştiğini ifade etti ve bu gençleşmenin enerji işçilerinin dinamizmini yansıttığını vurguladı. Duman, enerji işçilerin söz ve karar hakkının olduğu işçi meclislerini daha da büyüterek örgütlenmelerini sürdüreceklerini belirtti.

Ziya İncedere yine kazandı

OSTİM ve İvedik’in faili cezalandırıldı

Binlerce işçi: ‘Taşerona hayır!’

İ

İ

İ

stanbul Kartal’daki Koşuyolu Hastanesi Dev Sağlık-İş İşyeri Temsilcisi Ziya İncedere, Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne sürgün gönderilmesine karşı 1 Ekim 2012’de başlattığı direnişte kazanıma ulaştı, 12 Mart günü işbaşı yaptı. Sürgün edilmek istenen ve direnişe geçen İncedere’nin kurduğu çadır, Dev Sağlık-İş üyeleri ve Kartal muhalefeti tarafından sık sık ziyaret edildi. İncedere, oğlu ve Dev Sağlık-İş Örgütlenme Uzmanı Ethem Akdoğan’la 30 Ocak günü hastanenin çatısına çıkıp eylem

yapmıştı. Eylem sonucunda hastane CEO’su Tuncay Palteki, İncedere’nin işe yeniden başlaması için taşeron şirketle görüşeceğini söylemişti.

şçi Savunma Komiteleri, OSTİM ve İvedik’teki patlamanın sorumlularından Mehmet Doğan’ı, 12 Mart günü evinin önünde kafası, kolu ve bacaklarını kırarak cezalandırdı. Ankara OSTİM ve İvedik’te Metsan ve Ersoylar adlı işyerlerinde 3 Şubat 2011 tarihinde meydana gelen patlamalarda 20 işçi hayatını kaybetmiş 52 işçi de yaralanmıştı. İşçi Savunma Komiteleri tarafından yapılan açıklamada, Ersoylar Firması’nın sahibinin yakın akrabası olan Mehmet Doğan’ın, OSTİM ve İvedik’teki

patlamaların delillerinin yok edilmesine yardımcı olduğu, tüpleri kendi işyerine götürüp boyattıktan sonra piyasaya dağıttığı belirtildi.

zmir’de DİSK’e bağlı Genelİş üyesi binlerce işçi, tıkanan toplu iş sözleşmelerini ve taşeron sistemini 14 Mart günü protesto etti. Genel-İş binası önünde buluşan işçiler İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne yürüdü. Yürüyüş boyunca taşeron sistemini, AKP saldırılarını teşhir eden konuşmalar yapıldı. İşçiler haklarının gasp edilmesine izin vermeyeceklerini ve taşeron sistemine karşı mücadele edeceklerini duyurdu. DİSK Genel-İş Sekreteri Kani Beko, ihale oyunlarıyla işçilerin iş

güvencesinin ellerinden alındığını ifade ederek, “parkbahçelerde çalışan 650 işçinin işten atılma durumu olursa İzmir’i yakarız” dedi.


9

SERMAYE

Halk›n Sesi

21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Gözlerini trenden alamıyorlar

Boğaziçi iktisadı sorguluyor

Büyüyen zenginlik küçülen insanlık

D

Y

K

emiryolu taşımacılığında kamu tekelini bitirecek tasarı Meclis'e sunulurken Sabancı, Kamil Koç, Ulusoy ve Pamukkale, tren işletmeciliği için girişimlerini hızlandırdı. Tasarıya göre hatların tamamının altyapısı devlet tarafından yapılacak, şirketler hazıra konacak.

D E NİZ D E

anlış iktisat doğru anlatılmaz diyen üniversitelilerin Boğaziçi Üniversitesi’ndeki “İktisada Çıkış” atölyeleri sürüyor. Ahmet Tonak ile iktisadın tarihini, Özgür Müftüoğlu ile kapitalist üretimi tartışan üniversitelilerin bir sonraki konuğu Fuat Ercan, konuları ise kriz oldu.

K İR Lİ Ç AMAŞI R LAR

oç Holding’in 2012 kârı 2.31 milyar TL olarak açıklandı. Sabancı Holding ise yıllık karını 1.86 milyar TL olarak duyurdu. Öte yandan Türkiye BM’nin insani gelişme sıralamasında 187 ülke içinde 90’ıncı, Avrupa’da ise sonuncu oldu. Türkiye milli gelir hariç sıralamada ise 111’inci.

F OR A

Yeni bir ‘gemicik’ hikayesi Avrupa’daki İslamcı ağlarda toplanan paralar önce buraya akıyor, sonra da Türkiye’deki şirketlere yönlendiriliyor. Bu şirketlerden biri de Sancak Lines. Her iki şirketin de merkezinde aynı isim, Salih Zeki Çakır vardı.

UMAR KARATEPE

D

eniz Ticaret Odası (DTO) seçimleri, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım etrafındaki bir dizi kirli ilişkinin ortaya çıktığı bir sürece dönüşüyor. 10 yıldır DTO’nun başında bulunan Metin Kalkavan’ın karşısındaki Salih Zeki Çakır’ın Bakan Yıldırım tarafından alenen desteklenmesi, bu iki ismin ortak geçmişlerinin karanlık yönlerinin gündeme gelmesine neden oluyor. Sefine Tersanesi’nin sahibi Salih Zeki Çakır, Yıldırım’ın desteğiyle ilgili olarak “Sevdiğimiz, saydığımız bir yakınımızdır. Bunun benim için bir artı olduğunu ve sektörün menfaatine olacağını düşünüyorum. Bu yakınlığı istismar edecek biri değilim” dedi ancak “Değişim” grubu adı altında adaylığını açıklamadan önce onunla görülmeyi ihmal etmedi.

ÇAKIR’A KIYAK ‹HALE Bunun üzerine rakip adayın iktidar ile akçeli ilişkileri Metin Kalkavan tarafından ima edilmeye başlandı. Özellikle DTO Meclis toplantısındaki şu sözler ile Kalkavan, rakibini vururken, iktidara mesaj yolladı: ‘‘Siz herkesi aldat›yorsunuz. İnsanlar›n zekas› ile dalga geçiyorsunuz. İhaleleri biliyoruz. Bununla ilgili çok şeyler söyleyeceğim. Ama Salih Bey, bunu size özel söyleyeceğim." Kalkavan bildiği şeyleri “özel söyleyeceğini” ifade edip rakiplerine “ayar” vermek için kullanırken, Dünya gazetesi yazarı Murat Erdoğan sektörde herkesin bildiğini açıkça

Deniz Ticaret Odası seçimlerinde Bakan Binali Yıldırım’ın desteklediği eski iş arkadaşı Salih Zeki Çakır, AKP’nin “organize işler”inin göbeğinde yazıverdi. Kalkavan’ın bahsettiği, Salih Zeki Çakır’ın ortağı olduğu Sefine Tersanesi’nin Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü’nden almış olduğu fahiş fiyatlı acil müdahale botu ihalesiydi. İhale buram buram şaibe kokuyordu zira tersanenin ortaklarından biri de Ulaştırma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Suat Hayri

Aka’nın kardeşi Fırat Aka idi. Hatta Bakan’ın oğlu Erkan Yıldırım’ın da şirketin ortağı olduğuna dair sektörde söylentiler mevcuttu. SANCAK MACERASI Söylentiler bir yana, Bakan Yıldırım’ın oğlu ile Çakır’ın ortaklıkları daha eskiye dayanıyor. İki isim Sancak Line

adlı şirket ile Çeşme ile İtalya arasında feribot çalıştırmıştı. Bunun da ötesinde Binali Yıldırım’ın bizzat kendisi Bakan olmadan önce Salih Zeki Çakır’ın ortak olduğu bir başka şirketinin, Sancak Line’ın Genel Müdürü idi. Şirketin finans kaynağı Sancak Holding ise ABD’de kurulmuş bir paravan şirket.

GEM‹C‹⁄‹N SIRRI 2003 yılında Sancak Line’ın Türkiye’de iki adresi görülüyordu. Biri Üsküdar Altunizade’de, diğeri de Üsküdar Emniyet Mahallesi’nde. Emniyet Mahallesi’ndeki adreste yedi şirket kurulmuş ve hepsinde ortak isim Salih Zeki Çakır. Ve en önemlisi de 2003’te Vatan gazetesinde yer alan bir haber, bu ofisin hiç açılmadığını, yani paravan bir şirket olduğunu gösteriyordu. Gazete muhabirinin konuştuğu alt kattaki bakkal şunları anlatıyordu: “Bir defa Almanya'dan bir kişi geldi. Kar ortağı olarak ondan para almışlar ama ödememişler. O da parasının peşine düşmüş.” Şirketin telefonla ulaşılan tek çalışanı ise alacak verecek meseleleri yüzünden ofisi pek açmadıklarını anlatıyordu. İşte o açılamayan büroların esas oğlanı Salih Zeki Çakır deniz ticaretinin liderliğine soyunuyor. Görünen o ki ilişkiler çok derin ve kökü maziye dayanıyor. Bu ilişkiler bugün Binali Yıldırım’ın neden Salih Zeki Çakır’ı desteklediğini gösteriyor. Ama daha da önemlisi bu veriler Yıldırım’ın ulaştırma bakanlığında Tayyip Erdoğan’nın yakınlarının ve oğlunun nasıl armatör olduklarının, yani gemiciklerinin sırrını veriyor.

Hepsi işçi katili T

uzla’da iş kazalarının hız kazandığı dönemde hiçbir önlem almayan ve işçi ölümlerinin başlıca nedeni taşeron sistemine dokunmayan hükümet, sorunu “Tuzla’nın sıkışıklığı” olarak açıklamıştı. Çalışma Bakanı Faruk Çelik “10-15 tersaneyi başka yere taş›rsak sorun çözülür” demişti. Ancak hükümetin dediği olmadı, teranelerin taşındığı Yalova'dan da arka arkaya iş kazası haberleri gelmeye başladı. Yalova tersanelerinin kurulduğu ilk üç yılda 7 işçi hayatını kaybetti. Bugün Bakan Binali Yıldırım’ın desteğiyle Deniz Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanlığı’na aday olan S.Zeki Yıldırım’a ait

Safine Tersanesi de Yalova’nın örnek gösterilen işletmelerindendi. 140 bin metre kare alana kurulu tersanede, 2011’in Temmuz ayında, bir geminin yanaştırma işlemi sırasında kopan halatın çarptığı bir işçi yaşamını yitirdi. Konu bir kaza olarak değerlendirildi oysa halat mahallinin boşaltılmayarak çalışmalara devam edilmesi bu ölüme neden olmuştu. Limter-İş o gün yaptığı açıklamada “Sefine patronlarının tutuklanıp taammüden adam öldürmeye sebebiyet vermekten yargılanıp cezalandırılması artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Adli makamların gereğini yapmalarını talep ediyoruz” demişti.

Gemiciler Deniz Feneri’nde

Denizlerin muhteşem üçlüsü Binali Yıldırım, Salih Zeki Çakır ve Recai Berber’in, çok şey bonçlu oldukları Deniz Feneri sanıklarına 2001’de ödül verirdikleri törenden bir kare

Gemi işleriyle ilgilenen AKP’lilerin ortak özelliği, hepsinin yolunun Deniz Feneri’nde buluşmuş olması. Sancak Line’ın bir dönem genel müdürlüğünü yapan Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın, şirket tarafından Deniz Feneri davası sanıklarına ödül verilen 2001 yılındaki bir geceye ait fotoğrafları Yurt gazetesi ele geçirip Kasım 2012’de yayınlamıştı. Fotoğraflarda, Binali Yıldırım ve Salih Zeki Çakır, kendi acenteliklerini yapan Deniz Feneri Sanıkları Mehmet Gürhan ve Mehmet Taşkan’a başarı ödülü veriyorlardı. Almanya’daki Deniz Feneri e.V davasının resmi belgelerinde, yardımları iç etmeye yarayan paravan şirket olarak anılan Santour ise tüm kirli ilişkilerin göbeğinde duruyor. *Bu şirketin Genel Müdürü Metin Koç,

bugün DTO’ya aday olan Salih Zeki Çakır’ın ortağı. Şirket Binali Yıldırım’ın oğlu Erkan Yıldırım’a 200 bin euro borç vermiş. * Ulaştırma Bakanlığı’na ait Ankara feribotu 2003 yılında ihalesiz biçimde Santour şirketine kiralandı. * Santour şirketinin yöneticilerinden biri de Alman Deniz Feneri davasının tutuklu sanığı Mehmet Taşkan. Aynı Taşkan, Salih Zeki Çakır’ın ortak olduğu Sancak Holding’de de yöneticilik yapmış. Binali Yıldırım işte bu holdingin Türkiye ayağı olan Sancak Lines’ta genel müdür idi. *Santour şirketinin acenteliğini Atlas Pazarlama adlı şirket yapıyor. Atlas pazarlama Deniz Feneri Derneği’nin paraları aktardığı Alman mahkemelerince tespit edilen Beyaz

Holding’e bağlı bir şirket. Ne tesadüftür ki Euro 7’ye aktarılan Deniz Feneri paralarıyla alından geminin adı da Atlas 1’di. YILDIRIM VE ÇAKIR’A ÜCÜNCÜ ORTAK:RECAİ BERBER * Hem Yurt gazetesindeki fotoğraflarda hem de Salih Zeki Çakır ile Binali Yıldırım’ın iş ilişkilerinde bir isim hep göze çarpıyor: AKP Manisa milletvekili Recai Berber. Bu isim de Sancak Holding’de yönetim kurulu başkan yardımcısıydı. AKP döneminde önce Ereğli Demir Çelik’in Yönetim Kurulu Başkanlığı'na getirildi, sonra milletvekili yapıldı. Salih Zeki Çakır’ın ortak olduğu, Binali Yıldırım’ın yöneticilik yaptığı Sancak Line’ın Üsküdar’daki merkezinde aynı anda kurulan altı şirketten biri de Berber’e ait Mekan İnşaat idi.

Başbakan haklı: Bu bir ihanet Başbakan eski fiyatından yüzde 25 ucuza giden özelleştirme ihalelerine “ihanet olur” demişti, elektrik dağıtım ihaleleri eski fiyatından yüzde 34-50 ucuza tamamlandı

O

toyol, köprü ve Başkentgaz ihalelerinde yüzde 20 düşük fiyata satışı, “vatana, halka ihanet” olarak değerlendiren Erdoğan, enerji dağıtım şirketlerinin yüzde 50 düşük fiyata satışına yol verdi. Halkın Sesi’nin geçtiğimiz sayısında enerji dağıtım ihalelerinde onay bekleyen fiyatlara dikkat çekmiş ve Başbakan’ın diğer ihaleler için “vatana, halka ihanet” dediğinden bile düşük rakamların onaylanıp onaylanmayacağını sormuştuk. Başbakan Erdoğan Fatih Altaylı’ya yaptığı açıklamalarda, daha önceden yüksek fiyat gören varlıkların şimdi ucuza satılmasını eleştirmiş şu sözlerle eleştirmişti: “Başkentgaz’da da mesela 1.500’ü yakalam›ş›z. Ödemediği için teminat› gitti ama

yeni gelen 1.100 ile geliyor. Şimdi 1.100’le verilirse, Fatih Altayl› bunun hesab›n› sormaz m›?” Akdeniz ve BEDAŞ özelleştirmelerinde ise Erdoğan’ın Başkentgaz örneğinden bile daha kelepir fiyatlara satışlar gerçekleştirildi. 2010’daki ihalesinde 1.1 milyar dolara satılan ancak ihaleyi kazanan firma parayı ödeyemeyince iptal olan Akdeniz Elektrik’in özelleştirmesi 546 milyon dolara tamamlandı. 1 milyar 960 milyon dolara satılan Boğaziçi Elektrik ise 2010’da 2 milyar 990 milyon rakamını görmüştü ancak yine parası ödenemediği için devir gerçekleşememişti. Kısacası enerji sektöründe Başbakan’ın ihanet kriterleri geçmedi. Son olarak 15 Mart Cuma günü yapılan 4 elektrik dağıtım

ihalesinde de İstanbul Anadolu Yakası, Toroslar, Vangölü ve Dicle elektrik dağıtım şirketleri satıldı.

İNSANİ GELİŞME

E

konomi biliminin gelişme/kalkınma sorununu sadece büyüme merkezli ele almasının yetersizliği üzerine geliştirilen bir kavramdır. Kapitalizmin sermaye birikiminin tüm toplumsal ihtiyaçlardan yüksek gören yaklaşımına kökten bir eleştiri içermese de ülkelerde insanların yaşam koşullarıyla ilgili görece olarak daha doğru sonuçlar vermektedir. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) hazırladığı İnsani Gelişme Endeksleri’nde kişi başına gelir ve alım gücü dışında, ortalama yaşam süresi, eğitim düzeyi, gelir dağılımı gibi kriterler de göz önüne alınmaktadır. Bu nedenle dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasında olmakla övünen Türkiye insani gelişmişlikte 90’larda dolaşmaktadır.


10

KİBELE 21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

YAfiAM HAKKI, ÖZGÜRLÜK VE BARIfi ‹Ç‹N: 8 MART

Kadınların AKP’ye yanıtı sokak Tüm Türkiye’de onbinlerce kadın şiddete, gericiliğe, savaşa, güvencesizlik ve erkek egemenliğine karşı 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için alanlara döküldü. Bir kentte başlayan slogan başka bir kentte tamamlandı. Sloganların hedefi AKP, öznesi kadınlar, konusu mücadeleydi TÜRKAN KARAKUfi

8

Mart Dünya Kadınlar Günü hazırlıkları hemen hemen bir aya yayıldı. Etkinliklerin hedefinde AKP’nin kadınlara dönük saldırıları vardı. Geçtiğimiz bir yıl boyunca kürtaj yasasına, şiddete, savaşa, gericiliğe, kadın emeğinin güvencesizleştirilmesine karşı direnen kadınlar sürdürdükleri mücadeleyi 8 Mart’ta alanlara taşıdı. 8 Mart’ın resmi tatil ilan edilmesi talebiyle KESK’li kadınlar iş bırakma eylemi yaptı. Kadınların taleplerinin ve öfkesinin biriktiği en kitlesel eylem 10 Mart’ta Kadıköy’de yapıldı. Ankara ve Adana’da son yılların en kitlesel ve coşkulu 8 Mart mitingine imza atıldı. İstanbul’da iki büyük 8 Mart eylemi yapıldı. Bunlardan biri Taksim’de 8 Mart gecesi yapılan Feminist Gece Yürüyüşü. Diğeri de binlerce kadını bir araya getiren 8 Mart Platformu’nun “şenliği”. İki eylemin toplamında 20 bin kadın sokaklara dökülmüş oldu. Feminist Gece

Yürüyüşü’nün en çok göze çarpan sloganı “Aile dışında hayat var” idi. Kadınlar, AKP’nin kürtaj yasağı dayatmasına, anneliğe mecbur bırakılmaya, “üç çocuk doğurun” baskısına karşı seslerini bu eylemle İstiklal Caddesi’nde bulunan binlere duyurdu. Hopalı kadınların eylemi de İstanbul’daki sloganları destekliyordu. Hopalı kadınlar, “Kadın kimliğini reddeden, kadını kuluçka makinesi yerine koyan Erdoğan’a karşı mücadelemizi sürdüreceğiz” dedi. Kadıköy, DÖKH’lü (Demokratik Özgür Kadın Hareketi) kadınların rengarenk etnik kıyafetleri ile Dünya Kadınlar Günü’ne yakışır şekilde ev sahipliği yaptı. Katledilen Kürt siyasetçiler, Sakine Cansız, Leyla Doğan ve Fidan Şaylemez’in mücadelesine sahip çıkan binlerce kadın “Rozalardan Sakinelere, yolunuz yolumuz, sözünüz sözümüz” dedi. Eylemin diğer gündemi kadın cinayetleri ve erkek şiddetine karşı verilen mücadele oldu. Eskişehir

Demokratik Kadın Platformu’nun da diğer tüm iller gibi en önemli gündemi “kadına yönelik şiddet”ti. Şiddeti protesto eden Eskişehirli kadınlar, polis şiddetiyle karşılaştı. Trabzon’daki kadınlar şiddetin gericilik biçimleri ile sürekli yeniden üretildiğine dikkat çekti. Sürekli şiddete, cinsiyetçiliğe ve ırkçılığa maruz kaldıklarını belirtti. KARAKOLDA ‹fiKENCE 8 Mart’a birkaç gün kala Üniversiteli Kadın Kolektifi (ÜKK) üyelerine Sirkeci Karakolu’nda yapılan işkence neredeyse tüm eylemlerde protesto edildi. ÜKK üyelerinin Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüğü’nde gördüğü şiddetin ilk sorumlusu Fatma Şahin’e öfke büyüktü. Ankara’da Üniversiteli Kadınlar polis barikatlarına pet şişelerini atarak işkenceye tepkile gösterdi. Yaklaşık bir yıl önce binlerce kadın tarafından “Kürtaj hakkımız engellenemez” diyerek doldurulan Kadıköy Meydanı, yeniden inledi: “Karar da benim

yaşam da!” Kürtaj hakkının kadınların mücadelesiyle kazanıldığını ve karar hakkının kadınlara ait olduğu bir kez de Mersin sokaklarında duyuldu. Mersin’deki kadınların eyleminin eylemin bir diğer öne çıkan unsuru “kirli savaşa karşı barış” oldu. Mersin’in sözlerini Antakyalı kadınlar tamamladı. Kadınlar, AKP’ye seslenerek “Savaş istemiyoruz” dedi. AKP’ye söyleyecek sözü olan yüzlerce kadın da Bursa Kadın Platformu’nun çağrısı ile sokağa çıktı. Kadınlar “Kimliğimize bedenimize ve emeğimize dair ne varsa alacağız” dedi. Emeğine sahip çıkan kadınlar Türkiye’nin her yerinde esnek çalışmaya ve güvencesizliğe karşı tüm kadınlara sosyal güvence istedi. Son bir yılda herkesi ama en çok kadınları etkileyen düzenleme olan 4+4+4, 8 Mart’ın da mücadele başlıklarından biri oldu. Samsun’da kadınlar “Eğitimde fırsat eşitliği ilkesini yok eden cinsiyetçi 4+4+4’ü reddediyoruz” dedi.

Yasaklar kadınlara sökmedi 8 Mart Dünya Kadınlar Günü eylemlerinde Antakya, Denizli ve Kocaeli’ndeki yasaklar kadınlara sökmedi. Kocaeli’nde Vali Ercan Topaca’nın bir süredir devam ettirdiği yürüyüş yasağı kadınlar tarafından delindi. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Kocaeli sokakları, Halkevci Kadınlar, Üniversiteli Kadın Kolektifleri ve Kocaeli Kadın Platformu’nun eylemleri ile renklendi. İlk olarak Halkevci Kadınlar ve Üniver-

siteli Kadın Kolektifleri’nin açıklaması ve tiyatro gösterisiyle başlayan etkinlikler Kocaeli Kadın Platformu’nun yürüyüşüyle devam etti. 1 Eylül’de savaşa karşı düzenlenen mitingin ardından her türlü basın açıklamasının yasaklandığı Antakya’da da kadınların yürüyüşüne polis saldırdı. “Savaşa, kadın cinayetlerine, tecavüze, tacize, şiddete, kadın emeğini sömürenlere karşı yaşasın kadın dayanışması” çağrısıyla sokağa çıkan kadınlara polis saldırdı. Kadınların ısrarı ve kararlığı

karşısında polis barikatı aşıldı. Antakya Eğitim Sen önünden yürüyüşe geçen kadınlar Ulus Meydanı’nda basın açıklaması yaptı.

DEN‹ZL‹’DE 4 GÖZALTI Denizli’de Bayramyeri Meydanı’na yürümek isteyen kadınların önü polis barikatıyla kesildi. Kadınlar bu barikatı aşmayı başardı, ardından erkek polislerin kurduğu barikatın önüne gelen kadınlar burada polisin çok sert müdahalesiyle karşılaştı. Saldırıda 4 kişi gözaltına alındı.

Kadıköy’de ırkçı saldırı K

adıköy’de 10 Mart günü düzenlenen 8 Mart mitinginin ardından dağılan kadınlara Fenerbahçe-Bursaspor maçı için kentte olan ırkçı taraftarlar saldırdı. Kadıköy’ün Deniz Otel, Haydarpaşa Numune Hastanesi’nin önünde ve Salı Pazarı olmak üzere üç ayrı noktasında bazı Bursaspor taraftarları ırkçı saldırıda bulundu. Biri bıçaklı saldırılar ikisi ağır biçimde darp edilen 10 kişi yaralandı ve kadınların bineceği otobüsler tahrip edildi. ‘SOKAKLARI TERK ETM‹YORUZ’ Kadınlara dönük saldırılar, 11 Mart’ta Bursa, İstanbul ve daha birçok kentte yapılan eylemlerle protesto edildi. İstanbul

8 Mart Kadın Platformu’nun çağrısıyla yüzlerce kadın, Kadıköy Altıyol’daki Boğa heykeli önünde toplandı ve “Sokakları terk etmeyeceğiz, faşizme teslim olmayacağız” diyerek polisin göz yumduğu saldırıyı protesto etti. Açıklamada Antakya, Muğla ve Denizli’de 8 Mart’ta sokağa çıkan kadınların polis barikatıyla karşılaştığı hatırlatılarak Kadıköy’de de Kürt kadınlara yapılan ırkçı saldırıya polisin sessiz kaldığı vurgulandı. “Miting alanındaki binlerce polis kimi korumak için oradaydı?” diye soran kadınlar saldırının tek sorumlusunun Bursasporlu faşist taraftarlar değil aynı

zamanda saldırıya sessiz kalan emniyet teşkilatı olduğuna dikkat çekti. Kadınlar, sadece arkadaşlarına vahşice saldıranlar değil göz yuman polisler hakkında da suç duyurusunda bulunacaklarını ifade etti. Bursa Kadın Platformu da KESK şubesinde yaptığı açıklamada İstanbul’da yapılan saldırının tüm kadınlara ve kadın mücadelesine yapıldığı söyledi. Kadınlar adına açıklama yapan Ayla Ceyhan, saldırıların ülkede yükseltilen ırkçılığın ve kadın düşmanlığının dışavurumu olduğunu ifade etti. Ceyhan, saldırganların kimliklerinin tespit edilerek yasal işlem başlatılmasını ve cezai işlemlerin uygulanmasını istedi.

Karar da bizim yaşam da

Kadın düşmanı SGBP’den kadın politikalar tartışıldı emeği çalıştayı

İ

T

zmir’de Halkevci Kadınlar, Üniversiteli Kadın Kolektifi, Genç Umutçu Kadınlar 8 Mart’ta ‘Karar da bizim, yaşam da’ bizim diyerek kadın düşmanı AKP’yi durdurmak için sokaktaydı. Kadınlar düzenledikleri yürüyüşün ardından kadınlar, metro önünü etkinlik alanına çevirdi. Eylemde Halkevci Kadınlar adına konuşan Didem Tosun, AKP’nin kadın düşmanı politikalarına kadınların kitlesel eylemlerle yanıt verdiğini söyledi. Konuşmaların ardından kadınlar, yaşanmış kadın hikayelerinden yola çıkarak yaz-

dıkları şiirleri okudu. Kadınlar mücadelenin 8 Mart’la sınırlı kalmayacağını ve kadın düşmanı her uygulamanın karşısında duracaklarını söyleyerek ortak mücadele çağrısı yaptı.

rabzon, Artvin Hopa ve Kemalpaşa’da kadınlar, 8 Mart haftası “Türkiye’de Kadın Düşmanı Politikalar” konulu paneller düzenledi. Panellere, Radikal Gazetesi yazarı Pınar Öğünç, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Araştırma Görevlisi Çağrı Kaderoğlu Bulut ve Sendika.Org yazarı Fatma Genç katıldı. Öğünç, televizyon programlarından ve gazetelerden verdiği örneklerle kadını birey olarak göstermektense aile içine hapseden düşüncenin Türkiye’yi adeta dev bir aile salonu gibi

S

kurguladığını belirtti. HES’lere karşı mücadelenin ve kadın emeğinin konuşulduğu panellerde kadınlar sorunlarını ve taleplerini hep birlikte tartıştı.

endikal Güç Birliği Platformu (SGBP) Kadın Koordinasyonu, 9 Mart’ta 1. Kadın Emeği Çalıştayı gerçekleştirdi. Çalıştayda emek piyasasında neoliberal dönüşümün kadınları nasıl etkilediği tartışıldı. Direnişteki kadınların deneyimlerini paylaştığı çalıştayda İSMACO direnişinden kadınlar, serbest bölgedeki çalışma koşullarını ve buna karşı başlattıkları direnişi anlattı. DHL direnişinden kadınlar, taşeron şirketlerin işçilere köle muamelesi yaptığını söyleyerek bunun

üzerine sendika çalışması başlattıklarını söyledi. Çalıştayda, 7 aydır süren İTÜ asistan direnişinden ve İTO Teknopark direnişinden kadınların deneyimleri de paylaşıldı.


11

YÜZ YÜZE 21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

Düzenleme ihtiyaçları karşılayamaz

TBMM Adalet Komisyonu, 14 Mart’ta “4. Yargı paketi” olarak bilinen “İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nı alt komisyona sevk etti. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, bu paket yasalaşmadan meclisin tatile girmesini istemediğini söyledi. Bakan’ın bu denli “sabırsız” olması üzerine

Kartal Hukukçular Derneği Başkanı Mehmet Ümit Erdem ile konuştuk. Erdem, paketin kimin ve ne için hazırlandığını anlattı, değişiklikteki “terör suçu” kapsamını eleştirdi, düzenlemenin ihtiyaçları kapsamaktan uzak olduğunu söyledi ve değişiklikte yer alan kavramların ne anlama geldiğini açıkladı. Erdem’e göre, düzenleme “mevcut sisteme bir yama.”

AKP’nin 4. yargı paketi, mevcut sistemin yaması P 4.‹

aket, rejimin demokratikleştirilmesi ihtiyacından doğmadı. Toplumun değişik kesimlerinin ağzına birer parmak bal çalma kaygısı güdüldü

yargı paketinden kimse memnun olmadı. Ne sosyalistler ne BDP ne CHP ne Barolar Birliği Başkanı ne MHP... Kimin için, ne için hazırlandı paket? 11 Eylül sonrası dünyada gelişen yeni terör konsepti ve AKP döneminde düşman ceza hukuku bakış açışı ile hazırlanan yasaların toplumsal muhalefet üzerinde etkileri büyük oldu. 12 Eylül’ü mumla aratacak şekilde toplumun değişik kesimleri üzerine yargı ile gidildi. Ergenekon, Balyoz, KCK, Devrimci Karargah ve Hopa gibi çeşitli davalarla Kürtler, devrimciler, öğrenciler, işçiler, gazeteciler, akademisyenler ve avukatlar tutuklanmaya başladı. Özellikle terörle ilgili kavramların muğlaklığı nedeniyle en küçük muhalefet eylemleri bile terör kapsamına alındı ve kamuoyunda ciddi tepkiler gelişti. Diğer yandan bu uygulamalardan iç hukuk yolu tüketilenler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşındı ve ciddi ihlal kararları gelmek üzere. Bu tehlikeyi gören ve ihlal kararlarının önünü kesmek isteyen hükümet, yargı paketleri ile soruna çözüm arama peşinde. Yani paketin hazırlanması rejimin demokratikleştirilmesi ihtiyacından doğmadı. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in açıklamasına göre 4. yargı paketi, Türkiye’nin AİHM’de (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) en çok ihlal kararı verilen ülke olması nedeniyle Avrupa Konseyi ile ortak hazırlanan bir paket. Toplumun değişik kesimlerinin ağzına birer parmak bal çalma kaygısı güdüldüğünden de kimse paketin tamamından memnun olmadı. Henüz pakete son hali verilmemişse de mevcut düzenleme ihtiyaçları karşılamaktan uzak. Bülent Arınç'ın söylediği gibi AİHS'ye (Avrupa İnsan Hakları Söleşmesi) uygun mu yapılan değişiklikler? Türkiye artık AİHM'den bu maddeler yüzünden ceza almaz mı? Teknik olarak bakıldığında, değişiklikler önceki düzenlemelere göre Avrupa İnsan Hakları mevzuatına daha uygun

şkencede zamanaşımının kaldırılması en çok Kürtler ve sosyalistlere yarayacak. Tabii sanıklarını bulabilirlerse… En çok Öcalan'ın yargılanması tartışıldı. Öcalan'ın cezasını, yargılamasını etkiler mi bu değişiklik? Mevcut haliyle bu paketin Öcalan’ın cezasını değiştirme, yeniden yargılamasına yol açma gibi bir işlevi olacağını sanmıyorum. Böyle bir şeyin olabilmesi için Terörle Mücadele ve İnfaz Kanunu’nun içerisinde çok temel değişiklikler yapılması gerekmektedir.

Terör örgütüne üye olduğunu nelerin belli edip nelerin etmeyeceği siyasi iklime, yargı mensuplarının düşünce yapısına göre değişiyor gözüküyor. Ancak daha önceki paket uygulamalarına bakıldığında, metin olarak yazanla fiili uygulama arasında büyük farklar olduğu görüldü. Bu düzenlemede de aynı şeyin olacağı ve fazla bir etkide bulunmayacağı ortada. AİHM, hükümetlerin düzenlemelerinin uygulamalarını da izlediğinden, samimi olmayan adımların AİHM’de fazla bir karşılık bulacağını zannetmiyorum. Adalet Bakanı Sadullah Ergin paketi KCK için değil, AİHS için çıkardık diyor. Ne fark eder? Bir taraftan müzakere süreci yürütülüp bir yandan da yargı paketi çıkartıldığından paketin bu süreçle ilişkisi kuruldu. Ancak aynı konu 3. yargı paketinde de tartışıldı ve paket KCK tutuklularına tahliye yolunu açmadı. Bu pakette terör örgütünün propagandasını yapma, terör

AKP’nin derdi imajı kurtarmak Paketin genel gerekçesinde her yıl önemli miktarda tazminatın AİHM tarafından verilen kararlar nedeniyle ödendiği, ayrıca verilen ihlal kararların ülkenin görünümünü olumsuz etkilediği yazıyor? Bir yasa maddesinin gerkekçesinin tazminat ödememek ve imaj kurtarmak olması sıkıntı değil mi? Bu paketler demokrasi mücadelesinin gelişmesi, halkın ortak talebi sonrasında ortaya çıkmıyor. Samimiyetle yazdıkları gibi değişimin temel motivasyonu imaj ve tazminat oluyor. Pazarlık Avrupa Parlamentosu ile AKP arasında olduğundan da yapılan düzenlemeler halkın beklentilerini karşılamaktan uzak oluyor.

örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basma veya yayınlama, suçu ve suçluyu övme suçlarında cebir ve şiddeti teşvik etmek, kamu düzeni açısından yakın ve açık tehlikenin ortaya çıkması gibi kıstasların getirilmesi önemlidir. Ancak KCK iddianamelerine bakıldığında, iddia edilen eylemlerin bu kapsamda değerlendirildiği görülmektedir. Özel bir müdahale olmadıkça paket KCK tutuklularının büyük bölümünü kapsamayacak. Pek çok dosyada suç vasfı, mevcut delil durumu gibi gerekçelerle tutukluluk hallerinin devam edeceğini öngörebiliriz. BDP neden paketin geri çekilmesini istiyor? BDP’nin pakete ilişkin temel itiraz noktası paketin tutukluların tahliyesine yol açmayacak olması ve düşünce özgürlüğü konusunda

kısıtlayıcı hükümlerin getirilmesi. Daha önce yüzünü kapatarak, yasadışı örgüte ait amblem, üniforma, resim ile yürümek suçu 2911 sayılı yasada yasadışı gösteri şartı olarak düzenlenmişken, yeni tasarıda bu durum Terörle Mücadele Kanunu'nun 6. ve 7. maddelerinde örgüt üyeliği suçu unsurları arasında sayılmıştır. Yani puşi ile eyleme katılmak bile örgüt üyesi sayılmak için yeterli sayılacak. BDP’nin itirazı bu truva atlarına ve göstermelik düzenlemeleredir. Peki nasıl bir paket olmalıydı? Paket, muhalefetin ihtiyaçlarını karşılamaktan oldukça uzaktır. Muhalefetin beklentilerini karşılayabilmek için Terörle Mücadele Kanunu’nu kaldırmak, özel yetkili mahkemeleri dağıtmak, ifade özgürlüğü ve sosyal hakları geliştirmek için düzenlemeler yapmak gerekmektedir.

Demokles’in kılıcı hala sallanmakta Adalet Bakanı Sadullah Ergin diyor ki "‘Birinci, ikinci, üçüncü paketler çıktı da ne değişti?’ diyenler var. Görmek isteyenler için çok şey değişti." Görmek istiyoruz. Ne değişti? Elbette ki paketler birilerinin hayatlarında bir şeyler değiştirdi. Ancak bu değişiklikler belli şeylerin suç olmaktan kalkması şeklinde değil, cezaların ertelenmesi, infazının ertelenmesi, cezasının dışarıda çektirilmesi şeklinde gerçekleşti. Aslında pek çok kişi aklanmadı, sadece bir daha suç işlememek kaydı ile salıverildi. Yani Demokles’in kılıcı yasadan yararlananların tepesinde halen sallanmakta.

Değişiklikte yer alan "terör örgütüne üye olduğunu belli edecek şekilde" şeklinde sayılan davranışlara gelelim. Davranışın terör örgütüne üye olduğunu belli edip etmediği neye göre belirlenecek? Terör örgütü tanımı yasada yeterince açık mı? Terör örgütüne üye olduğunu nelerin belli edip nelerin etmeyeceği daha çok siyasi iklime, yargı mensuplarının düşünce yapısına göre değişmekte. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya anmalarına katılanlar terör örgütü üyesi olarak yargılanmakta iken, Said-i Nursi’ye, Adnan Menderes’e resmi anmalar yapılmaktadır. Belli dönemde bazı fiiller hakkında soruşturma açılmazken, süreç değiştiğinde açılabilmektedir. Burada sorun terör tanımının muğlaklığı ile ilgilidir. Terörle Mücadele Kanunu’na göre terör: “cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet’in niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.” Çizgiyi “her türlü suç teşkil eden eylem” diye çizdiğinizde, gerisi sizin yaratıcılığınıza kalıyor.

Değişiklik kimi ilgilendiriyor? Peki Ayşe Teyze’yi ilgilendiriyor mu değişiklik? Röportajın devamını da okusunlar mı? Paketin bütününe baktığımızda, diğer torba yasalar gibi farklı konulardaki değişiklikleri bir arada sunduğu görülüyor. Bir yandan “halkı askerlikten soğutma suçu”nda “Askerlik hizmetini yapanları firara sevk edecek veya askerlik hizmetine katılacak olanları bu hizmeti yapmaktan vazgeçirecek şekilde teşvik ve telkinde bulunma” gibi kıstaslar getirilirken, bir yandan idare mahkemelerinde ciddi sıkıntı olan önceki talepten daha fazlasını isteyememe yasağını kaldırmakta, bir yandan adli yardım konusunda incelemenin duruşmalı yapılması, diğer yandan da kamulaştırma ihtilaflarında paranın zaman içinde erimesine karşı 4 aydan sonra faiz işletilmesi hükmü getirilmekte. Yani birbirinden farklı konularda yapılan düzenlemelerle mevcut sisteme yama yapılıyor. Peki sosyalistler ve Kürtler için ne ifade ediyor? Sosyalistler ve Kürtler bu ülkede işkenceden en mağdur kesim olduğundan, işkencede zamanaşımının kaldırılması en çok bu kesimin işine yarayacak gibi duruyor. Tabii işkence sanıklarını bulabilirlerse… Bunun dışında “suçu ve suçluyu övme”, “Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basma veya yayınlama” ve “Terör örgütünün propagandasını yapma” gibi suçlardan yargılananlardan bazılarının tahliye edilmesi de olasıdır. Ancak bu soruna köklü bir çözüm olmayacak, sadece bazı öğrenci davalarında sonuç doğuracaktır.

Cezaevlerine yer açtılar Değişiklikle en çok konuşulan kavram "denetimli serbestlik". Nedir denetimli serbestlik? Kişinin cezaevine girmesi yerine cezasını alternatif bir şekilde çekmesidir. Türkiye’de ceza politikasındaki adaletsizlik ve tutuklama uygulamasının yoğunluğu nedeniyle cezaevleri kapasitesinin üzerine çıkmakta, yeni geleceklere yer açmak için denetimli serbestlik düzenlemeleri yapılmaktadır. O yüzden daha çok infazın dışarıda çektirilmesi şeklinde düzenleniyor. Üçüncü yargı paketinde de açık cezaevindekilerin büyük çoğunluğunu salıp, kapalı cezaevindekilerin bir kısmını açık cezaevine taşıyarak cezaevlerinde yer açmış oldular.


12

KIR

Halk›n Sesi

21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Polis: ‘Müdahale etmek zorundayız’ Halk: ‘Hakkımızı aramak zorundayız’ MEHTAP METİNOĞLU

Bu kez üniversite yumurtası değil

O

rman vasfı kaybettirilmiş arazilerin satışını öngören 2B Yasası, AKP'nin başına dert oldu. Türkiye'de en çok Antalya'da bulunan 2B arazileri üzerinde yaşayan köylülerin rayiç bedelleri yüksek bulmasıyla başlayan eylemleri “2B isyanına” dönüştü. Hemen her hafta eylem yapan köylülerin tarlalarını, evlerini sermayeye kaptırmaya niyeti yok. “Hakkımızı aramak zorundayız” diyen köylülerin eylem biçimi ise giderek sertleşiyor. İkinci kez Vergi Dairesi'ni basan, AKP İl Binası'na yürüyüp yumurta atan, Antalya-Alanya karayolunu kapsayan 5 kilometrelik alanı 2 saat boyunca trafiğe kapatan köylüler mücadele etmeye devam edeceklerini söylüyor. ÖNCE DEFTERDARLIK SONRA AKP BASILDI Aksu Köyü’nden yaklaşık 300 kişi 11 Mart sabahı Defterdar Hidayet Mat ile görüşmek için Antalya Defterdarlığı'na giden köylüler, içi sebze dolu üstünde “2B cenazesi” yazılı tabutu da yanlarında getirdi. Defterdarlığa bırakılmak istenen tabuta izin vermeyen polisle köylüler arasında çıkan arbedede tabut kırıldı, sebzeler etrafa saçıldı. Köylüler aralarından 5 kişilik bir temsilci heyeti oluşturdu. Defterdar Hidayet Mat'la görüşen heyetin olumlu bir sonuç alamadıklarını söylemesi üzerine köylüler, AKP Antalya İl Başkanlığı'na yürüme kararı aldı. “Köylüdür dediler, hakkımızı yediler” sloganlarıyla çevre yolundan AKP İl Başkanlığı'na yürüyen köylüler, AKP İl Başkanı Mustafa Köse ile görüşmek istedi. Köylüleri AKP İl Başkanlığı önünde Mustafa Köse yerine, TOMA ve çevik kuvvetle kurulan barikat karşıladı. Köse’nin kentte olmadığının söylenmesi köylüleri durdurmadı. AKP binasının çevresindeki Sanayi 1 Kavşağı’nı ve Gazi Bulvarı’nı trafiğe kapatan köylüler oturma eylemi başlattı. Polisin eylemi bitirin çağrısını dinlemeyen köylüler barikatı aşarak AKP binasına girmeye çalıştı. Polisin olağanüstü güvenlik önlemlerini aşamayan köylüler, yanlarında getirdikleri yumurta

"Üniversiteyi şirket, öğrenciyi müşteri yapanlara, cebimizdeki son kuruşlar› çalanlara, hakk›m›zda bizsiz karar alanlara, halk›m›z› soyanlara, ülkemizi satanlara, Tayyip'e, AKP'ye... Yumurta gençliğin isyan›d›r" Burhan Kuzu'ya 8 Aralık 2010'da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde "Kolektif yumurta şenliği" düzenleyen üniversiteliler, yumurtayı gençliğin isyan aracı olarak belirtmişti. Demokratik öğrenci hareketinin, şirketlere ve AKP’lilere karşı öfkesini göstermek için şiddetin dozunu artırma girişimi olarak attığı yumurta artık köylülerin elinden hakkını gasp etmek isteyenlere atılıyor. Gençliğin isyan aracı olarak ortaya çıkan yumurta eylemleri tüm mücadele alanlarının aracı haline geldi. 11 Mart'ta önce Antalya Defterdarlığı'na sonra da AKP İl Başkanlığı'na yürüyen Antalyalı köylüler, yanlarında getirdikleri yumurtaları AKP binasına attı. AKP böylece köy yumurtasından da nasibini aldı. Üniversitelilerin tanımladığı yumurtanın isyan tablosunu köylülerin eylemi genişletti. Köylülere uyarlanmış halini şöyle belirtebiliriz: "Tarlalar›m›za göz dikenlere, evlerimizi y›kmak isteyenlere, cebimizdeki son kuruşu almaya çal›şanlara, 2B Yasas›'n› ç›kartanlara, Tayyip'e, AKP'ye... Yumurta köylünün de isyan›d›r.”

2B Yasası, Antalya'da köylülerin eylemlerini "2B isyanına" dönüştürdü. Köylüler, AKP İl Binasını ve ikinci kez de Defterdarlığı bastı, Antalya-Alanya karayolunu trafiğe kapattı ve taşları AKP İl Başkanlığı’na attı. 2B'C‹LER 2 SAAT BOYUNCA YOLU TRAF‹⁄E KAPATTI Köylüler Defterdarlık ve AKP binası baskınının ardından 3 gün sonra tekrar sahneye çıktı. 14 Mart günü sabah saatlerinde Antalya-Alanya yolu Isparta Kavşağı'nda toplanan köylüler, binlerce polisten oluşan barikatı bir süre delemedi. Sabrı taşan köylü kadınların atağı ile barikat aşıldı. Yüzlerce köylü seraların arasından geçerek yola ulaştı ve Antalya-Alanya karayolunu kesti. Kaldırım taşı, beton direk, çöp konteynerleri ve lastiklerle yol

boyunca karayolunu trafiğe kapatan yüzlerce köylü Aksu ilçe merkezine yürüdü. Aksu merkezine ulaşan köylüler AKP İlçe binasını taşlamayı ihmal etmedi. Kilometrelerce süren, ara ara çevik kuvvetle karşı karşıya gelinen yürüyüş, Alanya yönünde devam etti. Ulaşımın iki saat boyunca engellendiği eylemde binlerce araç sıkışarak bekledi. 07 AKP plakalı Porsche marka bir cip dağılmak üzere olan köylülerin üzerine sürüldü. Cip sürücüsünü aşağı indiren köylüler, aracı büyük miktarda hasara uğratırken kendilerini tehdit eden sürücüyü hırpaladı. Bu olayın üzerine 26 kişi gözaltına alındı. Köylüler,

gözaltına alınanların serbest bırakılması için belediye önünde bekledi. “KADININA SAH‹P ÇIK” Eylemlerin en önünde polis barikatını omuzlayan, Defterdarlık binasına girmek için kapıları yumruklayan kadınların direnişi eylemin uzun sürmesini sağladı. Kadınların direngen tavrı karşısında polis amiri köylü erkeklere “kadınlarınıza sahip çıkın” çağrısında bulunmasına en çok tepkiyi kadınlar gösterdi. “Ben bu yolu ulaşıma açmak zorundayım” diyen emniyet amirine bir köylü kadın, “Ben de hakkımı aramak zorundayım” yanıtını verdi.

Kadınların mücadeleci ve uzlaşmaz tavrı eylemin biçimine de yansıdı. Eylemlerin en önünde polis barikatını omuzlayan, Defterdarlık binasına girmek için kapıları yumruklayan kadınlardı.

Duyduk duymadık demeyin "Köylü milleti bu! Bir kere bir şeye 'heyye' demesin, aklı kesmesin. Korkma gerisinden..." Bu sözler Yaşar Kemal'in "Dağın Öte Yüzü" üçlüsünün ilki olan Ortadirek kitabından bir alıntı. Yaşar Kemal, pamuklar toplanmadan Çukurova'ya ulaşmaya çalışan köylülerin inatçılığını ve kararlığını bu sözlerle anlatır. "Hakkımı aramak zorundayım" diyerek eylem üstüne eylem yapan Antalyalı köylülerin kararlılığı da bu sözlerde gizli. Köy kahvelerinde toplanıp eylem kararı alan Antalyalı köylü-

ler tarlaları, evleri için bir kere "Mücadele edeceğiz" dedi. Gerisinden korkan AKP, korkmayan ise hak mücadelesi verenler oldu. Köylülerin yol kesme, bina basma, yumurta atma gibi eylemlerinin kararları köy kahvesinde yapılan toplantılarda alınıyor. Tamamen köylülerin inisiyatifinde alınan eylem kararları, toplantının ardından bütün köye duyuruluyor. Yaşar Kemal'in aynı eserinde dediği gibi "Köy de uyanmıştı. Bir hayhuy, bir telaş, patırtı, kütürtü, bir gürültü orta-

lığı almıştı." Antalya’nın köylerinde de bir patırtı, gürültü başladı. Öyle ki eylemden eyleme koşan köylüler tarlalarını unuttu. Antalyalı köylülerin kahve toplantıları, günlerce devam eden "2B isyanını" başlattı. Köy köy gezilerek bütün köylerle ortak ve daha etkili eylemler örgütleyeceklerini söyleyen 2B'ciler, "Duyduk duymadık demeyin! Bu daha başlangıç" diyor. 2B'ciler CHP ve MHP gibi köylülerin dinamizminden faydalanmaya çalışanlara da pabuç bırakmıyor.

‘Bayburt Grup Çandır’dan defol’

Nükleere karşı insandan zincir

‘Trabzonspor’un HES’ine karşıyız’

A

M

T

nkara Kalecik’teki Çandır Köyü halkı, köylerine yapılmak istenen taş ocağına karşı eylem yaptı. 11 Mart günü köy meydanında bir araya gelen yaklaşık 500 kişi “Çandır’da taşocağı istemiyoruz”, “Bayburt Grup Çandır’dan defol”, “Dinamit Çandır’da ölüm demektir” sloganlarıyla taş ocağının kurulacağı yere yürüdü. Köylüler adına basın açıklaması yapan Nurettin Dinçer ülkenin yeraltı zenginliklerinin ekonomiye kazandırılmasına karşı olmadıklarını

ancak köyün ağaçlandırılması için verilen arazinin rant uğruna Bayburt Grup’a satılmasına izin vermeyeceklerini belirterek hukuksuz biçimde kurulan taşocağının kaldırılmasını istedi.

ersin Nükleer Karşıtı Platform (NKP) Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer kazasının üçüncü yıldönümünde “insan zinciri” eylemi yaptı. 10 Mart günü Mersin’de yapılan eylemde NKP sözcüsü Sebahat Aslan dünyanın vazgeçtiği nükleer santrallerde ısrarcı olan AKP’nin halkın sağlığını düşünmediğini söyledi. Konuşmanın ardından nükleer karşıtları ve demokratik kitle örgütlerinin de yer aldığı yaklaşık bin kişilik insan zinciri oluşturuldu. İstanbul Nükleer Karşıtı Platform da hayatını

kaybedenleri anmak ve Mersin’de yapılması planlanan nükleer santrali protesto etmek için 11 Mart günü Galata Köprüsü’nde insan zinciri oluşturdu.

rabzonspor’un Uzungöl’de hidroelektrik santral yapmasına karşı çıkan Uzungöllüler eylem yaptı. 15 Mart günü Trabzon Valiliği önünde toplanan eylemciler, ‘TS HES yapıp alma ahımızı, git Fenerden al kupamızı’ yazılı pankartlarında santral yapımını yürüten şirketin Trabzonspor ile bağlantısına dikkat çekti. Trabzonspor’un, Uzungöl 1 Regülatörü ve HES Projesi’ni yürüten Bordo Mavi Elektrik Üretim Şirketi’nin sahibi olduğu biliniyor. Grup adına konuşan İhsan Özkan,

“Trabzonspor’un HES projesi, sporun doğasına ve ruhuna, aykırıdır. HES projesinin adının renklerine gönül verdiğimiz takımla yan yana anılması güvenimizi zedelemiştir” dedi.


13

TARİH 21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

ZARARSIZ B‹R ‹KONA DÖNÜfiTÜRÜLEMEYEN DEVR‹MC‹L‹K

Devrimci kopuş & kesintisiz devrim Parlamentarizm, pasifizm, Kemalizm, cuntacılık ve MDD tezleri Mahir Çayan’ın TİP’te başlayıp Kızıldere ile son bulan yolculuğunda her biri ileriye doğru bir kopuşla geride bıraktığı geçici uğraklardı AL‹ ERG‹N DEM‹RHAN

V

ladimir I. Lenin’in “Devlet ve Devrim” adlı yapıtından sık altıntılanan bölümlerden biridir: “Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları 'teselli etmek' ve onları aldatmak için adlarını bir hâle ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir...” Kimi devrimci önderler için maalesef geçerli olan bu durum, THKP-C önderi Mahir Çayan için geçerli olmadı. Sistem Mahir’den zararsız bir ikon, romantik bir devrimci yaratamadı. Oysa o da bir katliamda daha yirmili yaşlarında yaşamını yitirmiş biriydi ve diğer bütün büyük devrimciler gibi olağanüstü imgesinin altında zaafları ve yetenekleriyle gayet olağan bir kişilik barındırıyordu. Ancak Kızıldere Mahir’in mağduriyeti değil yenilginin içinde bayrağı doruğa diktiği eylemiydi. “Biz buraya dönmeye değil değil ölmeye geldik” sloganında simgeleşen bir teslim olmama çağrısıydı. Bir devrimci kardeşlik ve dayanışma destanıydı. Teoriyi pratikle sınama cüreti ve becerisiydi. Bir gelenek oluşturma kararlılığıydı. En önemlisi Kızıldere, Mahir’in ahlaki bir isyanı da barındıran devrimci kopuş serüveninin son halkasıydı. Teorik düzlemde en olgunlaşmış halini, Mahir’in kaçaklık koşulları gibi büyük olanaksızlıklar ortasında yazdığı Kesintisiz Devrim II-III broşürlerinde bulduğumuz devrimci kopuş, Türkiye’de geniş halk kitleleriyle buluşup sistem karşıtı bir iktidar mücadelesine girişebilen bir devrimci hareket geleneğinin oluşumuna da sağlam bir kaynak oluşturdu. Bugün devrimcilere yönelik karalamaların ve güncel sorunlar karşısında teorik yetersizlik iddialarının en belirgin kusurlarından biri de Mahir’de simgeleşen devrimci kopuşu ve teorik mirası yok saymalarıdır.

bıraktığı geçici uğraklardı. Mahir, Emperyamizmin Bunalım Dönemleri sistematiğini kullanıp içinde bulunduğu dönemi (Emperyalizmin 3. Bunalım Dönemi) bir devrimci kriz konjonktürü şeklinde yorumlayarak devrimci harekete çığır açan bir katkı yaptı. Mahir, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne (SBF) girip siyasi bir çabanın içerisine katıldıktan sonra, sürekli kopuşlar yaşanmıştır. Bir dönem Türkiye Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu (TDGF) Başkanlığı yapan Atilla Sarp’ın dediğine göre, “Mahir, hırslı bir adamdı. Doğruyu yakalamış ve bu doğruyu kabul ettirme konusunda öyle hırslı bir davranışı vardı. Korkak bir yanını görmedim.” 1969 Ocak ayında FKF kurultayında TİP’ten kopuş yaşanır. Bu gelişme, eksik kalmış burjuva demokratik devrimin tamamlanması ve emperyalizmden bağımsızlık / siyasi demokrasi için mücadele görevlerini yok sayarak, böylece hedeflediğini varsaydığı sosyalist devrimi de olmayan bir geleceğe erteleyen pasifist, parlamentarist çizgiden kopuştur. Mahir Çayan, bu dönemde Türkiye’deki baş çelişkinin emperyalizmle “küçük burjuvazi dahil bütün halk” arasında olduğunu ve bir milli cephe ile birlikte ikinci bir Kurtuluş Savaşı verilmesi gerektiği iddiası üzerine kurulu Milli Demokratik Devrim (MDD) tezlerini savunmaktadır. 1970 Ocak ayında, Aydınlık dergisinin ikiye bölünmesiyle Doğu Perinçek ve çevresiyle kopuş yaşanır. MDD içinde yaşanan bu ayrılık, Mahir’lerin küçük burjuvaziye bel bağlayan Kemalist çizgiyle aralarına mesafe koydukları kopuşu temsil eder. Şimdinin Zaman yazarı Şahin Alpay, Radikal yazarı Cengiz Çandar ve Taraf yazarı Oral Çalışlar’ını da içeren Perinçek ekibi "Bizim partimiz milli kurtuluş cephesidir. Bizim partimizin komutanı Mustafa Kemal'dir..." derken, Mahir Çayan

“daha yavuz bir belge var m›d›r ha gerçe¤i ararken parçalanmay› göze alm›fl yüzlerden?” (Yort Savul, Ece Ayhan)

KIZILDERE KATL‹AMININ 41’‹NC‹ YILINDA ON’LAR ANILIYOR

DEVR‹MC‹ HAREKET‹ YARATAN KOPUfiLAR… Parlamentarizm, pasifizm, Kemalizm, cuntacılık ve bugünün ulusalcı kanadının hala savunduğu Milli Demokratik Devrim tezleri Mahir Çayan’ın TİP’te başlayıp THKP-C / Kızıldere ile son bulan devrimci siyasal yolculuğunda her biri ileriye doğru bir kopuşla geride

Direnişin ve dayanışmanın tarihi

Kesintisiz devrim “E

mperyalist dönemde tek ülkede devrim olabilir. Bu dönemde burjuvazi devrimci niteliğini kaybetmiştir. Kendi devrimini yapamaz. Bu yüzden geri bıraktırılmış ülkelerde proletarya tek bir süreç içinde ikili devrimci görevle karşı karşıyadır. (Kesintisiz devrim esprisi.)” “Kesintisiz Devrim” Mahir Çayan’ın icadı değil, Bolşevik Devrimi’nin Türkiye’ye uyarlanan teorik miraslarından biridir. Leninist Kesintisiz Devrim Teorisi olarak da bilinir. Bilimsel Sosyalizm’in kurucuları Marx ve Engels’in Avrupa’da 19. yüzyıl ortasında şiddetlenen sınıf mücadelelerinden ve devrimci kriz ortamından hareketle ortaya attığı, önce burjuva demokratik devrimi, hemen ardından da sosyalist devrimi öngören aşamalı sürekli devrim teorisi, önce bizzat bu ikili tarafından, daha sonra da Rus devrimcileri tarafından eleştirilerek daha gelişkin bir teori açığa çıkacaktır. Marx’ın beklediği sürekli buhranın emperyalizm ile birlikte geldiğini gören Rus devrimciler, aşamalı süreli devrim teorisini eleştirirken demokratik devrimin görevlerinin de iktidarı alarak sosyalizme yönelecek olan prole-

"...Bizim partimiz ne milli cephe partisidir, ne de bizim partimizin komutanlığı, küçük burjuva radikallerine aittir. Bizim partimiz, sosyalistlerin partisi, Marksist bir partidir ve partimizin de eylem kılavuzu Kemalizm değil, bilimsel sosyalizmdir..." demektedir. Bu ayrılık Kemalizm’den kopuşu simgeler. 1971 Ocak ayında, Aydınlık Sosyalist Dergiye Açık Mektup broşürüyle Mihri Belli ve çevresiyle kopuş… İşçi sınıfının henüz yeterince gelişmemiş olduğunu savunan Mihri Belli halkın devrimci eyleminden çok, sistem içi bir kalkışmaya, sol bir cuntaya bel bağlamaktadır. İşçi sınıfının öncülüğünü savunurken bunu lafta bırakmayıp, işçi sınıfı partisi öncülüğünde yürütülecek bir devrimci savaş örgütlemeyi somut hedef olarak koyan Mahir’ler THKPC’nin inşasına girişir. Bu gelişme, TİP yasalcılığının bir başka versiyonu olarak kabul edilen MDD’den kopuşu temsil eder. 1972 Ocak ayında, KüpeliAktolga grubuyla kopuş… Sıra teorinin pratikle sınanmasına gelince THKP-C’nin üç kurucusundan ikisi Yusuf Küpeli ve Münir Ramazan Aktolga, faşizme karşı silahlı mücadeleyi güncel bir görev olarak reddeden bir tutum alırlar. Mahir kabul etmez ve Küpeli-Aktolga ikilisiyle yollar ayrılır. Aslında her kopuş, Mahir’in esas kendi siyasi çizgisinin giderek biraz daha belirginleşmesi, netleşmesi anlamına gelir. Mahir’in esas siyasi çizgisi, Küpeli-Aktolga grubuyla kopuştan sonra kaleme aldığı, “Kesintisiz II-III” olarak adlandırılan broşürde ortaya koyduğu tezlerdir. Mahir’den zararsız bir ikon çıkmayışı ne salt Kızıldere pratiği ile, ne de Kesintisiz II-III tezleri ile açıklanabilir. Ancak ikisinin birlikteliği yarınlara değerden düşürülemez bir devrimci miras bırakmıştır.

Parvus taryanın öncülüğünde aşamasız / kesintisiz olarak tamamlanacağını tartışır. Bu tartışmayı ilk ortaya atan Alexander Parvus’tur, ondan alıp geliştiren Leon Troçki’dir, son noktayı koyan da Lenin olur. Türkçe çevirisi 1960’larda Bilim ve Felsefe Yayınları’ndan çıkan Bertram D. Wolfe’un “Devrimi Yapan Üç Adam: Lenin, Troçki, Stalin” adlı kitabında, Troçkist “sürekli devrim” diye bilinen ve kesintisiz devrime uluslararası bir boyut (bir ülkedeki devrimin diğer ülkelerde devam eden devrimlerle desteklenmesi) da ekleyen tezleri ile Leninist “kesintisiz devrim” tezi arasındaki ilişkiye dikat çekilir. Teori Marx’tan Lenin’e gerek iç tartışmalarla gerek pratikle sınanarak bugüne gelmiştir.

“Direniflin ve Dayan›flman›n Tarihi Onurumuzdur” diyenler 30 Mart K›z›ldere Katliam›’nda yaflam›n› yitirenleri yine Taksim’de bir yürüyüflle anacak. 30 Mart Cumartesi günü Taksim Tramvay Dura¤›’nda saat 13.30’da buluflularak Ga-

latasaray Meydan›’na yürünecek. Bursa’da da 30 Mart’ta saat 18.30’da Nilüfer’de bulunan 3 Fidan an›t›nda buluflulacak. Eylemin ça¤r› metnini 150’ye yak›n imzac›n›n imzalad›.

Filistin’in 30 Mart’ı: Toprak Günü T

HKP-C hem adı hem de mücadele biçimi konusunda Filistin Kurtuluş Hareketinin sol kanadı FHKC’den ilham almıştır. Ses getiren eylemlerinden biri de İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u kaçırarak infaz etmek olmuştur. THKP-C’nin oluşumunda yer alan kimi kadrolar Raf ve Kızıl Tugaylar gibi, Avrupa’da yeni yeni filizlenmeye başlayan silahlı örgütlerle birlikte, Filistin’e gitmiştir. Ancak dayanışma sadece “bizim” tarafta geçerli değildir. THKP-C’nin önder kadrosunun 30 Mart 1972’de Kızıldere’de katledilmesinde İsrail ajanlarının sağladığı istihbaratın payı olduğuna ilişkin belgeler sonraki yıllarda ortaya çıkmıştır. 30 Mart’ın, Filistinliler için de önemli bir gün haline gelmesini sağlayan gelişmeler ise Kızıldere’yi izleyen yıllarda yaşandı. 1976’da İsrail’in 21 bin dönüm Fi-

listin toprağına “güvenlik gerekçesiyle” el koyma kararına karşı İsrail vatandaşı Filistinliler genel grev ve çeşitli gösteriler düzenledi. İsrail’in amacı Filistinlilerin tarım yaptığı bu toprakları Yahudiler için yerleşim alanı haline getirmekti. Filistinliler buna sessiz kalmadı. Batı Şeria’da, Gazze Şeridi’nde ve Lübnan’da yaşayanlar da bu eylemlere destek verdi. İsrail güvenlik güçleri bu gösterilerde altı Filistinliyi öldürdü, yüzlerce kişi çıkan çatışmalarda yaralandı. İsrail’de yaşayan Filistinlilerin işgale ilk kitlesel karşı çıkışı olan 30 Mart bundan sonra her yıl Filistinlilerin bulunduğu her yerde ve tabii İsrail’de gösteriler ve grevlerle “toprak günü” olarak kutlanıyor. Toprak günü, Filistinlilerin bir ulus olarak hareket etmesinde önemli bir tarih ve topraklarına sahip çıkma kararlılığının simgesi. Filistin halkı bu kutlamalarda pek çok kayıp verdi.


14

MEDYA 21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

Artık Hasan Abi’ye de tahammülü yok Tayyip Erdoğan'ın “Hasan Abi” diye andığı Hasan Cemal de sonunda onun hışmına uğradı: Milliyet'in 15 yıllık yazarı Cemal yazıları engellenince gazeteden ayrıldı LEMAN MERAL ÜNAL

M

illiyet gazetesi, İmralı tutanaklarını Namık Durukan imzalı bir haberle yayımlamasının ardından AKP müdahalesiyle yeniden dizayn ediliyor. Tayyip Erdoğan'ın “Böyle gazetecilik olmaz” diye hedef gösterdiği Milliyet, iktidara biatını göstermek için pek çok köşe yazarı ile birlikte 45 yıllık gazeteci Hasan Cemal’in yazılarını da sansürledi. Bunun üzerine Cemal gazetesinden ayrıldı. Milliyet, Erdoğan'ın açıklamalarından sonra Can

Dündar, Hasan Cemal ve Hasan Pulur başta olmak üzere, ismi ifşa olmamış pek çok gazetecinin haber ve yazılarını sansürlüyor. Gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak'tan Erdoğan'ın isteği doğrultusunda Hasan Cemal ve Can Dündar'ın işten çıkarılması istemişti. Tepkiler karşısında gazete işten çıkarma yerine yazarları “bir süre dinlendirmeyi” ve sıkı bir sansür uygulamayı tercih etmişti. İki hafta süreyle yazılarına ara veren Hasan Cemal, 18 Mart'ta gazeteye gönderdiği yazının da yayımlanmaması karşısında istifa

etti. DERYA SAZAK'TAN ALAY G‹B‹ VEDA YAZISI Derya Sazak, haberin medyada yer almasının ardından bir “Veda ve teşekkür” yazısı yayımlamak zorunda kaldı: “Milliyet gazetesi'nin değerli yazarlarından, 45 yıllık meslek ustası Hasan Cemal’le yollarımız bugünden itibaren üzülerek ayrılmaktadır. Kendisine gazetemizdeki 15 yıllık yazarlık yaşamı nedeniyle teşekkür ederiz.” Sazak, sanki yazıları yayımlamayan kendisi değilmiş

gibi ekledi: “Ne zaman isterse Milliyet’teki köşesi gelecekte de ona açık olacaktır.” “PATRONLARA KARfiI ÇIKAMADIK” Hasan Cemal'in, gazetede yer verilmeyen son yazısını gazeteci İsmet Berkan blog sayfasında yayımladı. Cemal, son yazısında köşesinin Erdoğan'ın açıklamalarından beri kapalı olduğunu belirtti. Milliyet'in yeni patronu Yıldırım Demirören ile Tayyip Erdoğan arasındaki ilişki nedeniyle

yazarlığına son verilen Hasan Cemal, bu yazısına itiraf niteliğinde bir not da ekledi: “Biz de patronlara yeteri kadar karşı çıkamadık, örgütlenemedik.”

‘Erdoğan’ın istemediği gazeteci olmak benim için iltifattır’ Tayyip Erdoğan'ın hedefinde olan gazeteci-yazar Can Dündar, katıldığı bir panelde “Derdimizi söyleyeceğimiz neresi varsa orada yazacağız” dedi

İ

Tayyip Erdoğan'ın “Batsın senin gazeteciliğin” diye hedef gösterdiği Hasan Pulur, 60 yıllık bir gazeteci. Tam 55 yıldır Milliyet Gazetesi'nde görev yapan Pulur, Erdoğan'ın açıklamalarından sonra yazılarının “sakıncalı” bulunarak yayımlanmadığını dile getiriyor. Kendisi gibi Can Dündar ve Hasan Cemal'in de yazılarından

“sakıncalı” kısımların “arındırıldığını” ifade eden Pulur'a göre, hedefte olan aslında sadece “Milliyet” değil. Pulur, “Bugün bana yarın sana, tehlikeli bir gidiş var” diyerek, bugün gazetecilerin yazılarını sansürleyen genel yayın yönetmenlerinin yarın benzer bir durumla karşılaşabileceğini dile getiriyor.

mralı tutanaklarının yayımlanmasının ardından Doğan Medya Grubu patronu tarafından uyarılan Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak'tan Tayyip Erdoğan'ın isteği üzerine gazeteci Hasan Cemal ve Can Dündar'ın işten çıkarılması istendi. Dündar, Uludağ Üniversitesi'nde katıldığı bir panelde Erdoğan'ın talimatıyla yazılarına sansür uygulanmasına ilişkin yaptığı konuşmada, “Başka yer olmazsa kendi internet sitemizde yazacağız, neresi varsa derdimizi orada söyleyeceğiz” dedi. Dündar, katıldığı panelde bir öğrencinin “Tayyip Erdoğan, sizin ve Hasan Cemal'in gazetede yazmanızı istemiyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?” şeklindeki sorusunu yanıtladı. “Batsın böyle gazetecilik” diyen bir başbakanın böyle bir tepki vermesinin şaşırtıcı olmadığını dile getiren Dündar, “Eğer bizi istemiş olsaydı, bu

durum mesleğimize külfet getirirdi” diye konuştu. ‘ERDO⁄AN'IN ‹STED‹⁄‹ B‹R GAZETEC‹ OLARAK ANILMAYI K‹M ‹STER?’ Başbakan'ın istediği bir köşe yazarı olmanın normal bir gazeteci tarafından istenecek bir şey olmadığının altını çizen Dündar, “Tayyip Erdoğan'ın istemediği bir gazeteci olmak bizim için iltifattır” dedi. Dündar, ülkenin zor günlerden geçtiğini ifade ederek, Türkiye'nin her zaman tek parti tarafından yönetilmeyeceğini, bu günlerin de geçeceğini söyledi. “NEREDE DERD‹M‹Z‹ SÖYLERSEK ORADA YAZACA⁄IZ” Dündar, gazeteciler olarak sözlerini eğip bükmeden söyleyecekleri sürece dayanmaya gay-

Zaman ve Akit AKP'ye yol gösteriyor S

ağlık Bakanlığı'nın, bebek ölümlerini azaltmak ve süte erişilebilirliği arttırmak amacıyla ortaya attığı Süt Bankası Projesi'nin, annelerin bağışlayacağı sütle kurulması planlanıyor. İslamcıların şiddetle karşı çıktığı bu proje gündeme geldiğinden beri Zaman ve Akit gibi İslamcı gerici gazetelerde “haram” denilerek hedef gösteriliyor. İslamcı medyadaki haberlerde İslam Konferansı Fıkıh Akademisi'nin, Anne Sütü Bankası'nı “haram” olarak değerlendirdiği tespitlere geniş yer

verilirken, bakanlıktan derhal bu projeden vazgeçmesi isteniyor. İslamcı gerici çevreler farklı annelerden alınan sütlerin “süt hasımlığı” doğuracağını söyleyerek, bu bebeklerin ileride evlenmesinden endişe duyuyor. İslam inancına göre, aralarında “süt hasımlığı” olanlarda “nikah düşmüyor.” Zaman ve Akit başta olmak üzere, gerici kurumlar, her annenin yalnızca aynı cinsiyetteki bebeklere süt vermesinin “nikah düşmesi”ni bir nebze olsun engelleyebileceğini belirtiyorlar.

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Kamerhatun Mahallesi Tarlabafl› Bulvar› Caddesi No: 117/6 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer ART Matbaac›l›k, Türker Saltabafl, ‹stasyon Mah. 242 Sk, No:32 Kartepe / Kocaeli (0262 373 45 03) editor.halkinsesi@gmail.com 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.

ret edeceklerini şu şekilde ifade etti: “Eğer çok eğip bükmemiz istenirse izin isteyeceğiz ya da zaten kovulacağız. O zaman başka mecralarda yazmaya çalışacağız. Başka yazacağımız yer olmazsa kendi internet sitemize yazacağız. Neresi varsa derdimizi söyleyebileceğimiz orada yazmaya devam edeceğiz.”

Açlık grevleri sırasında sosyal medyada karşılaştığımız Ötekilerin Postası artık otekilerinpostasi.org internet adresinde!

Ötekilerin Postası var!

“Yurttaşların hızlı ve sansürsüz haber alması için patron, sermaye ve holdinglere ihtiyacı yok” diyen Ötekilerin Postası, yayın hayatına Facebook'ta “Açlık Grevi Postası” olarak başladı. 12 Eylül 2012'de başlayan açlık grevleri sürecinde, grevdekilerin durumuna ilişkin anlık gelişmeleri aktararak halkın haber alma hakkını savunan posta, 18 Kasım 2012'de

açlık grevlerinin sona ermesiyle birlikte Ötekilerin Postası olarak yayın hayatına devam etti. Tecrit altındaki mahpusların hayati durumunu ailelerine ve yakınlarına aktarmak, mahpusların ve açlık grevindekilerin seslerini duyurmak için başlayan girişim eşine az rastlanan bir medya faaliyeti. Facebook ve Twitter'da “öteki” olarak adlandırdıkları sosyalistlerin,

kadınların, Kürtlerin, eşcinsellerin seslerini duyuran Ötekilerin Postası, artık otekilerinsesi.org internet sitesinde yayın hayatını büyüterek sürdürecek. Gönüllü muhabirlerle, yurttaş gazetecilik ve kolektif habercilik ile halkın doğru haberlere ulaşmasını sağlayarak sansüre meydan okuyan Ötekilerin Postası, sosyal medya üzerindeki paylaşımlarını da sürdürüyor.

Medyanın Gökçek'in silahlı çetesini aklama çabası T

GRT Haber, Dikmen'de Gökçek'in silahlı çetelerinin saldırısını aklamak için çarpıtma haberlere yer verirken, cemaatin ajansı Cihan Haber Ajansı (CHA) emniyet kaynaklı olduğunu öne sürdüğü haberleriyle halkı yanlış yönlendirdi. TGRT Haber'in ana haber bülteninde Dikmen Vadisi'ne yıkım için gelen Gökçek'in silahlı çetelerini kovan Vadi halkı “Terör örgütü DHKP-C'nin desteklediği gecekondu sakinleri” olarak verildi. Haberde, barınma hakkı için verilen mücadelenin “İstanbul'daki DHKP-C

operasyonunu protesto etmek için” yapıldığı öne sürüldü. TGRT Haber, yaptığı haberin “polis dosyasına göre” olduğunu öne sürse de Halkın Sesi'nin ulaştığı avukatlar, polis dosyasında böyle bir bilginin yer almadığını ifade etti. Cihan Haber Ajansı (CHA) halkı yanlış yönlendirerek, 1 kişinin gözaltına alındığı Dikmen Vadisi direnişinde 20 kişinin gözaltında olduğunu söyledi. Dikmen Vadisi'ndeki gerginliği sürdürme çabasındaki görev sırasını belediye-mafya-polis üçgeninden alan CHA, halkı açıkça yanlış yönlendirdi.


KÜLTÜR SANAT

15

21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

Halk›n Sesi

‹nad›na okuyorum

Aylin Asl›m’dan yeni albüm Aylin Aslım’ın dördüncü albümü “Zümrüdüanka” 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde çıktı. Aslım’ın Teoman ve Cem Adrian’la düet yaptığı albümde sözleri Aysel Gürel’e, müziği Atilla Özdemiroğlu’na ait Sezen Aksu klasiği “Hasret” de yeni yorumuyla yer alıyor.

Eğitim-Sen Trabzon Şubesi’nin 17 Mart’ta düzenlediği “Sansüre Hayır” mitinginde bir araya gelen öğretmenler sansür uygulamalarına tepki gösterdi. Öğretmenler, MEB tarafından sansürlenen, derslerde okuttukları için haklarında soruşturma açılan Şeker Portakalı, Fareler ve İnsanlar, Kapital, Zıkkımın Kökü, Türlerin Kökenleri kitaplarını okudu.

Emek’e geceyar›s› iskele Üç yıldır yıkılımaması için mücadele edilen Emek Sineması’nın da içinde yer aldığı Cercle D'orient Kompleksi’ne 11 Mart gecesi inşaat iskeleleri kuruldu. Yıkım projesine karşı çıkan İstanbullular 16 Mart’ta eylem yaptı.

Gençlik beyaz perdeyi barışa açtı ÖZEN TAÇYILDIZ

B

u yıl üçüncüsü düzenlenen Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali’nin İstanbul’daki açılışı 18 Mart akşamı gerçekleşti. Şişli Kent Sineması’nda yapılan açılış etkinliğinde sunuculuğu genç oyuncu Gün Koper yaptı. Koper etkinliği, “Gençlerin bir festival yapıyor olması ekstra, şaşılan bir durum haline gelmiş. Ben de

buna şaşırdım. Her festival genç olmak zorunda değil mi festival olmak için” sözleriyle açtı. Savaşın da yerleşikleşmiş, kanıksanmış bir şey olduğuna dikkat çeken Koper, barış için salonu dolduran gençleri işaret etti. Festivale ilişkin bilgi verilen açılış konuşmasında önceki yıllarda festivalin “Gençlerin Sesi Perdede Yankılıyor” ve “Yasak/Ne Yapsak” temalarıyla binlerce izleyiciyle buluştuğu hatırlatıldı. Festivalin bu yıl “Barış” temasıyla 10’dan fazla ilde izleyicileriyle buluşacağı aktarıldı. “Başka bir sinema mümkün” anlayışıyla yapılan festivalin Kıbrıs ve Ankara’dan sonra İstanbul’da da halkların kardeşliği için barışın sesini sahneye taşıdığı belirtildi.

Oyuncu Gün Koper

Gençlikle film sektörü genelde pek yan yana gelebilen fleyler de¤il. Maddi nedenler özellikle genç sinemac›lar›n önünü kesen fleyler. Festivalin bu sektöre gelecek gençlere asl›nda böyle bir engelin olmad›¤›n› gösterebilmesi aç›s›ndan bir de¤eri var. Savafl, hem madden hem manen günümüzde öyle bir fley ki çok s›radan ve gerekli birfley gibi hissettirilmifl bize. Ama bir bar›fl seçene¤i var, bu seçenek bize unutturuluyor. Bunlar›n aras›nda bir seçim yapman›n bile anlams›zl›¤›n› düflünmek için bu bir f›rsat bence

“YAPTI⁄IMIZ G‹B‹ KORUMAYI DA B‹L‹R‹Z” Gece boyunca çeşitli video/kısa film gösterimlerinin yapıldığı gecenin ilk videosu Devrimci Gençlik Köprüsü’ne ilişkindi. 1969’da İstanbul Boğazı’na yapılmak istenen köprü yerine DevGençliler Hakkari Zap Suyu’na köprü yapılmasını savunmuş ve Hakkari’ye giderek köprüyü kendileri yapmıştı. 1999’da güvenlik gerekçesiyle patlatılan köprü, 2010 yılında üniversitelilerin, aydınların yoğun çabalarıyla yeniden inşa

3. Uluslararası Gençlik Filmleri Festivali’nin İstanbul’daki açılışında, perdede barış, salonda barış için mücadele kararlılığı vardı edilmiş, ancak bu defa da köprünün tabelası çalınmıştı. Etkinlikte köprünün çalınan tabelasının yapımını üstlenen Kolektif Sinema Ekibi’nin videosu izlendi. Ankara Kolektif Sinema tarafından hazırlanan ODTÜ’de günler süren direnişi anlatan “ODTÜ Ayakta” belgeselinin İstanbul’daki ilk gösterimi de açılış etkinliğinde oldu. Belgeselin ardından, geçtiğimiz yıl Newroz kutlamalarına katıldığı gerekçesiyle 9 ay tutuklu kalan Öğrenci Kolektifleri üyesi Kadir Ev söz aldı. ODTÜ protestolarına katılamadığını ama hapishanedeyken izlediğini söyleyen Ev, “Yalnız olmadığımızı gördüm” dedi. Ev, sözlerine

“Gençlik köprüsünü tekrar yaptığımız, tabelasını tekrar astığımız gibi onu korumayı biliriz. Barışı korumayı biliriz” diyerek devam etti. “S‹Z K‹M‹N KANINI DÖKTÜNÜZ?” Ev’in konuşmasının ardından yönetmen Mustafa Ergün’ün kısa filmi “Vana” gösterildi. Hrant Dink’in gözünden son gününü anlatan filmin ardından anısına Hrant’ın Arkadaşları’ndan Garo Paylan’a plaket sunuldu. Etkinliğe katılamayan Paylan’ın “barış dolu bir dünya” dileyen mesajı ve Dink’in 1999’da Agos’ta yazdığı, birlikteliğin ve kardeşliğin geçmişte birlikte dökülen kanlar üzerinden kurulmasını eleşti-

ren “Siz kimin kanını döktünüz” yazısından bir bölüm okundu. İHD tarafından Cumartesi Anneleri’ne ilişkin hazırlanan video öncesi ise Berfo Ana anıldı. Gösterimin ardından 1980’de kaybedilen Hayrettin Eren’in kardeşi İkbal Eren söz alarak “İnsanların insanca yaşaması için mücadele etmiş ama bunu canıyla ödemiş ağabeyim Hayrettin Eren Kasım 1980’de kaybedildi. Bizler mezar ararken şimdi kemiklerine razı olduk. Ben kiminle barışayım? Bulamadığımız kemikler barışla sonuçlanırsa yüreğimize su serpilir” dedi. Fuat Saka’nın 16 Mart anmasıyla başlayan şarkılarının ardından Mezopotamya Dans Topluluğu sahne aldı.

“GERÇEK BARIfi MÜCADELE ‹LE OLUR” Gecede festivalin düzenleyicisi Öğrenci Kolektifleri adına Cemre Ay konuştu: “Mücadelemiz yaz okullarında, AKPlilerin ceketlerinde patlayan yumurtalarımızda suret buluyor. Onların yaptıklarının alternatifini kuruyoruz. ‘Okumuş insan halkının yanında’ diyerek yoksul mahallelerde üniversite kuruyoruz. YaptıklarıFuat Saka mızdan biri de sponsorsuz, reklamsız bu Burnumuzun dibinde Suriye’de savafl festival. Barışa ihtiyacımızın en çok ololuflturuluyor bunu yapan egemen duğu bu günlerde güçler, kapitalistler. Bizim ülke de Diyarbakır’ı, Antakd a¤larda her iki taraftan insan ölüyor. ya’yı da dahil ediyoruz. ‘3-2-1 Barış’ diBar›fl daha zordur, daha büyük emekyoruz. AKP ‘barış’ tir. Ben de bu eme¤i sarf edenlerin diyerek kirli siyaset aras›nda olmak isterim yürütüyor. Roboski’de bombalar atıyor, Suriye’de em“Soğukkan”ın ardından peryalistlerin emrinde savaşı Kırıntı grubu sahne aldı. körüklüyor. Buradan barış çıkmayacak, gerçek barış mü“O BEfi ÇOCUK DEVR‹MC‹ cadele ile, Devrimci Gençlik OLACAK” Köprüsü ile, Van’da depremDinleti sonrası plaket zedelerle birlikte kazanılır. almak üzere sahneye çıkan Kürtlerin, ezilenlerin yanında oyuncu Cezmi Baskın, gençbarış için savaşacağız. AKP, lerin yaptıklarının bazı insanbarınma hakkına sahip çıkan ları korkutacağını söyledi. Dikmen’e saldırıyor, beslen“Beş çocuk yapın diyenler o me hakkına sahip çıkan ünibeş çocuk aç kaldığında hepsi versitelilere rektör, özel güdevrimci olacak” sözleriyle venlik saldırıyor. YÖK yasası sahneden ayrıldı. Erdoğan’ın önünde, yapıyor Gece, Düşbaz müzik grubu ama korkuyor. Gençlikten, ve Nejat Yavaşoğulları’nın sokaktan korkuyor.” şarkılarıyla son buldu. FestiAy, sözlerini üniversitelileri val, İstanbul’dan sonra Eski“kolektif olmaya” çağırarak şehir’den Diyarbakır’a, Konbitirdi. ya’dan Antakya’ya birçok Savaşın soğukluğunun kentte perdelerini açacak. anlatıldığı kısa film

F tipinde kitap yasak mahpuslar açlık grevinde Tekirda¤ F Tipi Hapishaneleri, mahpuslar›n kitaplar›na s›n›rlama getirdi. Hücrelere zorla girilip kitaplara, notlara el konuldu. Mahpuslar açl›k grevinde

T

ekirdağ 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde hücrelerde kişi başına 10 kitap bulundurulması yönünde alınan karar üzerine 1 No’lu ve 2 No’lu F Tipi Cezaevi’nde toplam 43 mahkumun açlık grevine başladığı açıklandı. Ezilenlerin Hukuk Bürosu’ndan Avukat Sezin Uçar, 2 No’lu F Tipi Cezaevinde bulunan MLKP dava tutuklusu müvekkillerinin, 1 No’lu Cezaevi’nde ise PKK dava tutukluları dışındaki tüm siyasi tutukluların süresiz açlık grevine başladığını bildirdi. Tekirdağ F Tipi Hapishaneleri’nin İdare ve Gözlem Kurulu ile Eğitim Kurulu, her mahpusun kendine ait 10 kitap ve kurum kütüphanesinden de 3 kitap bulundurabileceği yönünde karar almış, karar 15 Ocak 2013 tarihinde mahpuslara tebliğ edilmişti. Mahkumlara fazla kitaplarını dışarıya çıkarmaları için iki ay süre tanınmış; 15 Mart’ta da hücrelere zorla giren hapishane yetkilileri, siyasi mahpusların kitaplarına el koymuştu. Gardiyanlar

tarafından zorla hücreden çıkarılan mahpuslar döndüklerinde tüm kitapları ve kitap notlarından oluşan el yazısı notlar da alınmıştı. Açlık grevleri öncesinde İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu da, kitap sınırlamasına karşı bir faks eylemi başlattı. İHD, tecrit içinde tecrit yaşatılan politik mahpuslar için kitabın hava ve su kadar önemli olduğunu belirterek keyfi uygulamaya karşı başta devrimcidemokrat aydınları, yazarları, sanatçıları, mahpus ailelerini, ilerici sendikaları, demokratik kitle örgütlerini, siyasi partileri ve tüm ilerici demokratik kamuoyunu duyarlı olmaya çağırdı. İHD İstanbul Şubesi, herkesten Adalet Bakanlığı’na, Ceza Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü’ne, F Tipi hapishanelere faks göndermesini ve faksta “F tipi hapishanelerde kitaplara özgürlük, kitap sınırlamasına hayır!” yazılmasını istedi.

Ankaralılar Akün’ü bırakmadı Kapat›lma tehlikesi ile karfl› karfl›ya olan Akün Sahnesi, 14 Mart’ta 24. Ankara Uluslararas› Film Festivali’nin aç›l›fl gecesine ev sahipli¤i yapt›. Aç›l›flta yap›lan konuflmalarda Akün’ün Ankaral›lar›n yaflam›nda önemli bir yeri oldu¤u belirtilerek kapat›lmas›na itiraz edildi. Gecenin sunuculu¤unu yapan Yekta Kopan'›n, Akün ve fiinasi Sahneleri için yetkililere dönük "yapmay›n" seslenifli de salondan büyük alk›fl ald›. Festivalin yap›ld›¤› gün Akün ve fiinasi Sahneleri bir kez daha ihaleye ç›kar›ld› ancak kat›l›m olmad›. ‹hale saatinde Ankaral›lar Akün önünde biraraya geldi. “Kriz kentlerin krizidir” yaz›l› bir flerit çeken eylemciler “Sanat Merkezi’ne ‘sat›c›lar ve al›c›lar’ giremez” yaz›l› afifller ast›. ‘Ben Ankara Baflkent Dayan›flmas›’n›n aç›klamas›nda “Akün Sahnesi’ni b›rakm›yoruz. Y›k›lmas› Ankaral›lar›n belle¤inin ya¤malanmas› demektir” dedi.


SOKAĞIN SESİ

ÜRET EN BİZİZ YÖNET EN DE BİZ O LACAĞIZ

21 Mart 2013 / 3 Nisan 2013

16 Halk›n Sesi

REKTÖR, ÖZEL GÜVENL‹K VE FAfi‹ST ‹fiB‹RL‹⁄‹YLE SALDIRIYOR

24 saat elimiz yakanızda Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde (KTÜ) Üniversiteli Kad›n Kolektifi üyesi kad›nlar 8 Mart Dünya Kad›nlar Günü’nde üniversitenin salonunda sahnelemek üzere “Anam, bac›m, avrad›m” adl› bir oyun haz›rlad›. KTÜ rektörü Prof. Dr. Süleyman Baykal, oyunlar›n› sergilemek üzere talepte bulunan üniversitelilerin Atatürk Kültür Merkezi’nin salonunu kulanmalar›na izin vermedi. Rektörün tavr›na karfl› “Salonu alana kadar hiçbir yere gitmiyoruz” diyerek rektörlük önünde oturma eylemi bafllatan üniversiteli kad›nlar günlerce eylemlerini sürdürmekte diretti. Bu süreçte ilk önce özel güvenlik görevlileri sald›rd›. Bu sald›r›lar iki kere daha tekrar etti. Özel güvenlikçileri faflistlerin sald›r›lar› izledi. Kad›nlar özel güvenlik görevlilerinin pankartlar›n› y›rtmas›na flark›lar›yla yan›t verdi: “Bir pankart iki döviz yine yapar kad›nlar.” Direnifllerinin 15. gününe geldiklerinde rektörlük-ÖGB-sivil faflistler iflbirli¤i ile toplam dört kez sald›r›ya u¤rayan kad›nlar, Rektörlük binas› önüne çad›r kurarak 24 saat sürecek oturma eylemi yapma karar› ald›. KTÜ’de üniversite salonlar›n› almak için direnifle geçen kad›nlardan Berna Demirtafl ve Gizem Pehlivan’la konufltuk.

KTÜ’ye her gelen rektör ÖGB-faşist işbirliğiyle, haklarını talep eden kadınları hedef alıyor. Kadınlar bu saldırılara direnişleriyle yanıt veriyor EVRİM ÇAKIR

AKM’yi almak için başlattığınız oturma eyleminin 15. günündesiniz. Neden oturma eylemine başladınız? Berna: 8 Mart’ta sahnelemek üzere bir kadın oyunu hazırladık. ‘Anam bacım avradım’ isimli bir oyun. Daha önce İzmir Devlet Tiyatrosu’nda da oynanmış. Her yıl 8 Mart’larda okulumuzda çeşitli etkinlikler yapıyoruz zaten. Bu yıl da hazırladığımız bu oyunu sahneleyecektik. Gizem: Tabii yeni rektör salon konusunda sıkıntı yaratmasaydı… Rektör Süleyman Baykal, seçilmeden önce yerel gazetelere verdiği tüm röportajlarında demokrasi havarisi kesilmişti ama biz oyun için salon almak üzere görüşmek istediğimizde hep bir bahanesi vardı. Ya yerinde yoktu, ya toplantıdaydı ya da misafiri vardı. Siz de eyleme geçmeye mi karar verdiniz? Gizem: Evet, oyunu 8 Mart haftası için hazırlamıştık, zaman çok önemliydi. Ne yapmamız gerektiğine hızlı karar vermeliydik. Berna: Bir önceki rektör İbrahim Özen döneminde de aynı sorunları yaşadık. O zaman da ‘Kadınlık bizde kalsın’ diye bir oyun hazırlamıştık ancak rektör salonu bize vermeyeceğini söylemiş-

ti. Oturma eylemi yapmış ve kazanmıştık. Muhteşem bir tiyatro gösterimiyle noktalanmıştı eylemimiz. O zamanki deneyimimizi de hatırlayarak oturmaya karar verdik. REKTÖR: ‘ÖNCE ÖĞRENCİ OLUN’ Hiçbir şekilde görüşemediniz mi rektörle? Berna: Rektörlüğün kapısında oturuyoruz. O geçerken görüyoruz. Oturduğumuz yerden sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. “Daha ne kadar oturacağız 15 gün oldu hocam” dediğimizde bize verdiği cevap ilginçti: “Önce öğrenci olun siz.” Kafasındaki öğrenci profiline uymuyoruz anlaşılan. Gizem: Dersine giren çıkan, kendi işinde gücünde, çevresine duyarsız bir öğrenci profili arıyor rektörümüz ama biz öyle olmadığımız için “önce öğrenci olun” diyor. Biz üniversite salonlarının tüm üniversitelilere ait olduğunu kimsenin özel mülkü olmadığını ve kimsenin, salonları, biz üniversiteli kadınlardan saklayamayacağı, kiralayamayacağı görüşündeyiz. Zaten son dönemlerde AKM’de o kadar çok etkinlik konuldu ki hepsinden kar elde

Fiili meşru kolektif mutfak Ankara Üniversitesi ö¤rencileri yemekhane ücretlerine yap›lan zamm› önce protesto ederek paras›z beslenme haklar›n› kulland›. Bunun üzerine yemekhanede yemek ç›kmay›nca üniversiteliler kollar›n› s›vad›, yemeklerini kendileri yapt›. Ankara Üniversitesi’nde 2012-2013 akademik y›l›n›n ikinci yar›s›nda 1.50 lira olan yemek ücreti 1.75 liraya ç›kar›ld›. Üniversiteliler 11 Mart’ta “fiili iflgalle paras›z beslenme hakk›n›” kullanmaya bafllad›. Üniversite yönetimi ö¤rencilerin paras›z beslenme haklar›n› kullanmas›na karfl› yemekhaneden yemek ç›karmay› durdurdu.

Ö¤renciler yönetimin bu tavr›na karfl› kolektif bir biçimde yemek malzemeleri ald›, bu kez mutfa¤a kendileri girmek istedi. Üniversiteliler, aralar›nda toplad›klar› parayla, çorba, 6 kasa ekmek, kilolarla domates, marul, 7 teneke peynir ald›lar. Ö¤rencilerin alternatif yemekhanesine gelen yemeklerin tafl›nd›¤› arabay› özel güvenlikler okula sokmamakta diretti ve ö¤rencilere sald›rd›. Ancak bu sald›r› üniversitelileri durduramad›, al›nan malzemeler okula sokuldu. “Yemek vermiyorsan›z biz de kendimiz yapar›z” diyerek kampüsteki 2 bin kifliye yemek verilen iki yemekhanenin

mutfa¤›na girdi. Yemekhaneye kollar› s›vayarak giren ö¤renciler mutfakta malzemeleri y›kayarak sandviçler haz›rlad›. Ö¤rencilerin haz›rlad›¤› günün menüsünde çorba ile peynirli, maydanozlu, domatesli ve marullu sandviç ayr›ca da çay vard› ve tamam› paras›z da¤›t›ld›. Yemekhane zamm›na karfl› direnen ö¤rencilerin talepleri flunlar: “1.75 TL olan yemek ücretinin eskisi gibi 1.50 TL’ye düflürülmesi, yemekhanede çal›flan iflçilerin üniversite ile sözleflmeli yap›lmas› ve tafleron hizmet al›m›ndan vazgeçilmesi.”

“AKM’yi istiyoruz alana kadar gitmiyoruz” pankartına tahammül edemeyip güvenlikçileri saldırtan rektöre kadınlar “Bir pankart, iki döviz yine yapar kadınlar” dedi ediliyor. Bizden de kar sağlama güdüsüyle hareket ediyor rektör Süleyman Baykal. “PANKARTSIZ EYLEM Mİ OLUR?” Peki özel güvenliğin saldırısı? Berna: Bir değil üç kere saldırdılar. Bir de faşist grubu eklersek 4 kez saldırıya uğradık. Güvenlik birimleri pankartımızı almaya çalıştı ilk gün. Üniversiteli Kadın Kolektifi imzası olan pankartımızı yere sermiştik. Güvenlik birden bire pankarta saldırdı. Pankartla oturamayacağımızı söylediler. “Pankartta ne istediğimiz niçin oturduğumuz yazıyor, pankartsız eylem mi olur?” deyip pankartı vermeyeceğimiz söylememizle güvenlik amirinin “Alın” diye bağırması bir oldu. Sert müdahale edildi, bir arkadaşımızın parmağı zedelendi. Gizem: Bu yetmemiş olacak ki tekrar tekrar saldırdılar. En son güvenlikler saldırdığında da rektörlüğün önündeki iki ağacın arasına astığımız pankartı oraya asamayacağımızı önümüze sermemizi söylediler. Bir öncekinde de “Sermeyin” demişlerdi. Saldırmak için bahane arıyorlardı aslında.Rektör vermiş emri, gidin kaldırın, diye ama biz

Üniversiteli kad›nlar Rektörlük binas› önünde bafllatt›klar› oturma eyleminin 15. gününde direnifl çad›r› kurarak 24 saat nöbet eylemi yapmaya karar verdi.

eylem şeklimize kimsenin karar veremeyeceğini söyleyip pankarta sarıldık. Pankartla birlikte rektörlüğün kapısının önüne kadar sürüklendik ve orada oturmaya devam ettik. Rektörü bekliyorduk. Rektör geldi, bizi gördü ama hiçbir şey demeden yanımızdan geçti.Rektörlüğe girmek isteyen bir arkadaşımız güvenlik tarafından yere fırlatıldı, tacize uğradı. REKTÖRLÜK KAPISI FAŞİSTLERE AÇIK, ÖĞRENCİLERE KAPALI Rektör saldırı anını gördüğünde bir şey söylemedi mi? Berna: Hiçbir şey demedi. Hatta bir fotoğrafı var bize bakarken, görmek istemezsiniz. Güvenliğin üç defa saldırması ulusal basında fazla yer alınca üç saldırıdan sonra güvenlikten herhangi bir saldırı gelmedi. Ancak Öğrenci Derneği’nde örgütlenen faşist çeteler saldırdı bu sefer de. Rektörlükten bağımsızmış gibi görünse de biz öyle olduğuna inanmıyoruz. Okulun itibarı vs. diyerek “Rektörlüğün emrinde çalışan güvenlikler saldırmadı ki üniversiteliler saldırdı bizimle alakası yok” demek için böyle bir şeye giriştiler. Gizem: Tüm konuşmalarında demokrasiden bahsediyor, kapısının tüm öğrencilere açık olduğunu söylüyor rektör Süleyman Baykal. Kapısının hangi üniversitelilere açık olduğunu rektörlük önünde oturduğumuz 15 gün içinde defalarca gördük. Biz rektörlüğün kapısında

soğukta rüzgarda yağmurda otururken, faşist gruplar ellerini kollarını sallayarak rektörlüğe giriyordu. Biz kendimizin olanı kullanmak için direnirken rektör beyin kapısı orda burada üniversitelilere saldıran çetelere açık. Bunu çok rahat görebiliyoruz oturduğumuz yerden. Bundan sonraki süreçte eylemlerinizde nasıl bir yol izleyeceksiniz? Berna: Meslek örgütleriyle, sendikalarla, iletişim halindeyiz. Duyarlılık gösteren sanatçılarla da görüşüyoruz. Rektörlük önünü yaşam alanımıza çevireceğiz bundan sonra. Gizem: Oturmanın dışında artık 24 saat burada kalacağız. Daha önce zorla bağış yapmak zorunda bırakıldığımızda çadırlarla oturmuştuk rektörlük önünde ve kazanmıştık. Yine bir çadır eylemi kararı aldık. “Üniversite salonlarını üniversitelilerden saklayamazsınız, isteyen tüm üniversiteliler okulun tüm imkanlarından parasız bir şekilde yararlanmalıdır” demek için... Üniversitemizin salonu da okulumuza ait oluğuna göre salonları kullanmak bizim en doğal hakkımız. Öğrencileri tiyatro hazırlamış olan bir hocanın mutlu olması gerekirken rektör “Siz öğrenci değilsiniz “ diyor. “Dersler dışında başka bir şeyle ilgileniyorsanız, tiyatro yapıyorsanız öğrenci değilsiniz” diyor kısacası. Ama biz bu üniversitenin öğrencileriyiz ve salonları alana kadar tüm provalarımızı rektörlük önünde almaya devam edeceğiz.


Halk¦ n sesi 179