Issuu on Google+

AB dağılıyor mu? değişim 4 4Kentsel Peki, ya ve dönüşümü

WikiLeaks 4neden önemli?

Kapital’le anlamak

Gülseren Adaklı420

dağılmazsa!

Gaye Yılmaz436

Ahmet. E. Tonak434

EKMEK & ÖZGÜRLÜK

A Y L I K

S İ Y A S İ

D E R G İ

u

S A Y I

1 4

u

O C A K

2 0 1 1

u

2 T L

Çok dil, çok demokrasi

Öğrenciler kendi talepleri için sokağa çıkarken ezilenlerin özgürleşmesine de eşlik ediyor, emek ve özgürlük kutbunun oluşmasına eylemli olarak katılıyor

n “Yeniden kuruluş”un ikinci dalgası ve “stratejik ittifak” Ertuğrul Kürkçü49

n Akıl var, izan var Tektaş Ağaoğlu411

n HAS Parti ve “sosyalist” Hüseyin Hasançebi414

n Emek, sermaye ve öğrenciler

Ertuğrul Kürkçü

Söyleşi: Hasan Hüseyin Özkan

Türkiye’nin bütün egemenleri AKP’si, CHP’si, MGK’si yeşil ya da beyaz sermayesi istediği kadar yırtınsın “tek dil” diye, Kürtler’in özgürlük talebi özgürlük mücadelesinin vazgeçilmez bir dinamiği ola- 42 rak her isyanda bir kez

4 Çölün dört rengi

Elif Köksal 441

Deniz Doğruer427

n Korku ruhu yer bitirir devrimciliğin de Yusuf Erdinç429 yaşı yok n 21. yüzyıl sosyalizmi Ersen Olgaç430 Mustafa Çeçen443

4Öğrenciliğin de

4 Frida ile Diego

Çiğdem İstanbullu444

4‘Yavşak’ kapitalizmin kültürel iklimi

Ersen Olgaç447


2 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Türkiye

daha yükseliyor. Bunca tehdit, gözdağı ve yaygaradan sonra 5 Ocak’ta AKP’ye yürümek için sokağa çıkan ODTÜ öğrencilerinin isyanlarına “eşit, parasız,bilimsel, anadilde eğitim” istiyoruz sloganını bayrak yapmaları gerçekten özgürlük için mücadele edenlerin bu dinamiğin vazgeçilmez önemini kavramakta hiç gecikmediklerinin en açık göstergesi. Gençlik hareketi, henüz sınırlı bir genişlik edinmiş olsa da öncülerin, özgürlük mücadelesinin bütün uğraklarını kucaklayan bir sağlam bir politik politik doğrultu edindiklerini düşünmek için pek çok neden var. SBF’deki protestoların ardından, ODTÜ’de de öğrencilerin, bütün temel politik meselelerde AKP’yle aynı zemini paylaşmaya devam eden CHP temsilcilerini “orantılı” bir protesto ile karşılamaları, toplumsal muhalefetin özlemlerinin CHP ve AKP de ifadesini bulan iki sermaye kutbu arasındaki çekişmenin çok ötesine uzandığını ortaya koyuyor. Aynı eğilimi Kürt Özgürlük hareketinin evriminde de görmek mümkün. Diyarbakır’da düzenlenen, “Demokratik Özerklik” çalıştayında, DTK bileşenlerinin özerklik önerisinin bunca kıyamet koparmasının gerisinde “ayrı bayrak” talebinin başrol oynadığını sanmak safdillik olur. Çalıştayda üzerinde hemen hiç durulmayan bu öneri olsa olsa milliyetçi-devletçi ideologlara temel meseleleri yok saymak için bir fırsat sunmuş olabilir. Ancak AKP yanlısı liberalleri asıl kaygılandıran Kürt hareketinin özerklik talebini antikapitalist bir ekonomik çerçeveye yerleştirme ve halkın pek çok düzeyde fiilen sürdüregeldiği özyönetim pratiğine dayanarak gerçekleştirmeye girişme eğilimi oldu. Liberaller Kürt özgürlük hareketinin bu eğilimlerini “özerklik tartışmasını ve fikrini kötüye kullanmak”, dahası, “Pol Potçuluk” olarak damgalamakta tereddüt etmedi. Referandumdan beri git gide daha çarpıcı bir biçimde göre geldiğimiz gibi, Türkiye hem doğuda hem batıda zenginler ve yoksullar olarak sınıf çıkarları temelinde ayrıştıkça, Kürt ve Türk “demokrat”ları da bütün temel meselelerde burjuva ve antikapitalist eğilimler ekseninde ayrışıyor. 2011 seçimleri yaklaşırken “tek dil, tek devlet” sloganının arkasında birbirlerine sokulmaya başlayan AKP iktidarı ve CHP muhalefetinin karşısında öğrencilerin, işçilerin, kadınların, Kürtlerin, Alevilerin büyük kitlesinin üçünü bir kutup oluşturan “stratejik ittifak”ının koşulları da giderek olgunlaşıyor. Bütün ezilenlerin her türden özgürlük taleplerini bayrağına yazmadıkça tarihsel iddiasını gerçekleştirmesi düşünülemeyecek olan bu “stratejik ittifak”, karşıtlarının “tek dil, tek devlet” çığlıklarına sokakta “çok dil, çok demokrasi” çağrısıyla meydan okumaya devam edecek

Özgürlük ve adalet için 21 Ocak’ta sırayı bozuyoruz Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) yönetici ve üyelerinin tutuklanması karşısında oluşturulan Sıra Kimde İnisiyatifi “Özgürlük ve Adalet İçin Sırayı Bozuyoruz” çağrısıyla bir dayanışma etkinliği düzenliyor.

21 Ocak Cuma saat 19.00’da Kadıköy Caferağa Spor Salonunda yapılacak etkinlik Çayan Demirel’in belgesel gösterimi ile başlayacak ve ardından sahneye Kardeş Türküler, İlkay Akkaya, Ferhat Tunç, Agire Jiyan, Pınar Sağ, Suavi çıkacak.

Sıra Kimde İnisiyatifi TBMM önündeydi

Sıra Kimde İnisiyatifi, SDP Genel Başkanı Dr. Rıdvan Turan ile TÖP sözcüsü Oğuzhan Kayserlilioğlu'nun, SDP ve TÖP yönetici ve üyelerinin tutuklanmalarının üzerinden 3 aydan fazla süre geçmesine rağmen hala iddianamenin hazırlanmamasını protesto etmek için Meclis Dikmen kapısı önünde oturma eylemi yaptı. "İşte AKP demokrasisi" yazılı pankart açılan eyleme BDP Grup Başkanvekili Ayla Akat Ata ve BDP Dersim Milletveki-

li Şerafettin Halis de katıldı. Ata, "Tutuklanan yöneticiler 3 aydır hala neyle suçlandıklarını bile bilmiyorlar. Çünkü iddianameleri hala hazırlanmadı, tıpkı 14 Nisan operasyonlarında alınıp aylarca iddianame hazırlanmasını bekleyen Kürt siyasetçiler gibi" dedi. Darbe niteliğinde siyasi soykırımlarla karşı karşıya olduklarını belirten Ata, sol, sosyalist, Kürt ve muhaliflere yönelik yapılacak hiçbir soykırımın seslerini susturamayacaklarını ifade etti.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 3

Türkiye

Öğrencilerin isyanı dinmiyor Ankara’da ODTÜ öğrencilerinin AKP’ye yürüyüşüne polis basınçlı su ve biber gazı sıkarak müdahale etti. Öğrenciler üniversite kapısına gelen CHP milletvekillerini de protesto etti Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden (ODTÜ) Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Merkezi'ne yürümek isteyen yaklaşık 500 kişilik öğrenci grubuna polis biber gazı ve panzerlerle müdahale etti. "Başkaldırıyoruz" yazılı pankartlarla yürümek isteyen farklı örgüt ve gruplardan öğrenciler kampüsün kapısında çevik kuvvet polisi tarafından durduruldu. Polisin müdahalesine öğrenciler taş atarak karşılık verdi. Bazı gazeteciler de etkilendi. Barikatı aşmaya çalışan öğrenciler, polisin gaz bombası, biber gazı ve tazyikli suyla müdahalesi sonucu kampüs içine çekilmek zorunda kaldı. Polis kampüse giremediği için geri çekilen öğrencileri takip edemedi. Bu yüzden öğrenciler kampüs içinden topladıkları taşları polis panzerlerinin üzerine attı. Panzerlerde su bitince itfaiyeden destek alan polis ile öğrenciler arasındaki çekişme yaklaşık iki saat sürdü. Eyleme ODTÜ, Hacettepe ve Ankara Üniversitesi'nden öğrenciler, akademisyenler ve çalışanlar katıldı.Eylemci öğrencilerin verdiği bilgiye göre gözaltına alınan olmadı. Bazı öğrenciler hafif yaralandı. Eylemin amacının hükümetin üniversitelere yönelik saldırısına güçlü bir cevap vermek ve taleplerini dillendirmek olduğunu söyleyen öğrenciler, yaklaşık dört kilometrelik yolu yürümelerine izin verilmediğini belirtti. CHP milletvekilleri Çetin Soysal ve Sezgin Tanrıkulu öğrencilerle dayanışmaya geldi-

ODTÜ kapısında panzerlere karşı sırtlarını Marx’a dayayan öğrenciler

ler. Yaşanan karmaşada Soysal’ın sırtına, Anadolu Ajansı’ndan Emir Demirci isimli kameramanın ise başına taş isabet etti. Ayrıca Demirci’nin kamerası atılan taş nedeniyle kırıldı. Çok sayıda gazeteci tazyikli su altında kaldı.

Üniversitelerde saldırılar

Dün ayrıca Marmara Üniversitesi Göztepe

Yerleşkesi ile Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi’nde sosyalistler ülkücülerin saldırılarıyla karşılaştı. Marmara’da Duran Biçerler adlı öğrenci eli ve başına aldığı satır darbeleriyle yaralandı. Kahramanmaraş’ta da ülkücüler, öğrencilerin poşuyla gezmesini protesto ettiler.

KCK Ana Davası 13 Ocak’ta Kürt siyasetçilerin yargılandığı Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) Ana Davası 13 Ocak’ta Diyarbakır’da kaldığı yerden devam edecek. Geçtiğimiz ekim ayında 104’ü tutuklu 152 sanık ile başlayan davaya sanıkların Kürtçe savunma taleplerine mahkemenin “sanıkların Türkçe bilmesini” gerekçe göstererek reddetmesinin ardından ara verilmişti. 13 Ocak’ta Türkiye’den ve yurt dışından siyasi gözlemciler ve insan hakları savunucuları ile tutuklananlarla dayanışma gösteren sosyalistler de Diyarbakır’da olacak

Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan 7 bin 578 sayfalık iddianamede, 104'ü tutuklu 152 sanık hakkında ''devletin birliğini ve bütünlüğünü bozma', ''örgüt üyesi ve yöneticisi olmak'', ''örgüte yardım etmek'' suçlarından 15 yıl ila ağırlaştırılmış müebbet arasında değişen hapis cezaları isteniyor. KCK davasına ön gelen operasyonlarda yaklaşık bin Kürt siyasetçi gözaltına alınmıştı. PKK'nin "şehir örgütlenmesi KCK/TM" üyesi olmak gibi suçlarla ağır hapis cezalarıyla yargılananlar arasında bele-

diye başkanları, parti yöneticileri ve sivil toplum örgütü yöneticileri de var. 18 Ekim’de başlayan duruşmalarda 7 bin 578 sayfalık iddianamenin özet olarak okunması yaklaşık 2 hafta sürmüştü. Sanık avukatları bir kısmı 18 aydır cezaevinde olan tutukluların daha fazla mağdur edilmemesi için, dava ertelenmeden savunmaların gerçekleştirilmesini ve tahliye taleplerinin değerlendirilmesini istemiş mahkeme sanık avukatlarının tahliye talebini reddetmişti. .


4 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Türkiye

Torba Yasa; Emekçiler HES inşaatını mahkeme için kötü, kadınlar için durdurdu daha kötü

Loç Vadisi’nde

n Yasada “çağrı üzerine çalışma”, “evden çalışma” ve “uzaktan çalışma” gibi kısa süreli çalışma tanımları oluşturuluyor.

Torba yasa kadınların aleyhine

Sosyalist Feministler tasarının cinsiyetçi istihdam politikalarını derinleştirdiğini belirtiyor. Torba Yasa Tasarısı, kadınları esnek çalışmaya sevk ediyor. Çocuk ve hasta bakımı yükünü kadınların omuzlarından almıyor. Kadınlara ev içi yüklerini erkeklere devretme imkânı tanımıyor. Getirdiği önlemler cinsiyetsiz, dolayısıyla kadınların lehine değil." DİSK yönetcileri ve işçiler torba yasayı protesto için TBMM’ye yürüdü

Torba Yasa, güvencesiz çalıştırmayı teşvik ediyor, işçilerin itiraz sürelerini kısaltıyor, kadınlara yönelik hiçbir olumlu önlem içermiyor “Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması ile Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı” adıyla 29 Kasım 2010’da TBMM’ye sunulan ve 3 Aralık'ta da “Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” başlığı altında ek maddelerle genişletilen torba yasa emekçilere karşı kapsamlı saldırıları barındırıyor. Torba yasanın getireceği bazı değişiklikler şu şekilde; n Belediye çalışanları, "İhtiyaç fazlası" ilan edildikleri takdirde, Milli Eğitim veya Emniyet teşkilatının taşra teşkilatına sürgün gidecek. Atandığı yere beş günde işe başlamak zorunda. İhtiyaç fazlası bildiren belediye beş yıl boyunca yeni işçi

alamayacak, hizmet alımı yöntemiyle taşeron ile anlaşacak. 175 bin belediye işçisi bu riski taşıyor. n Şirketler artık daha az kadrolu istihdamı tercih edecek. Sadece işçiye ihtiyaç olduğunda işçiyi çalıştıracak. Böylelikle, eksik ve yetersiz istihdam edilenlerin sayısı artacak. n Turizm sektöründe azami iki ay olarak belirlenen denkleştirme süresi dört aya çıkacak. Bu uygulama ile fazla mesaiden doğan haklar gasp edilecek. n İşçilerin kazanılmış hakları ile ilgili itiraz süreleri kısaltılarak hak kayıplarının önü açılacaktır. n Kamu emekçileri için sendikal hak arama yolları sınırlandırılacak, esnek çalışma gelecek.

Kadınlar ne istiyor?

n Kadınlar için güvenceli, sendikalaşma hakkı olan, eşdeğer işe eşit ücretli istihdam. n Teknik mesleki eğitimde ve erkek işleri olarak bilinen işlerde kadınlar için kota. n Çalışanların cinsiyetlerinden bağımsız olarak 50 kişi çalıştıran işyerlerinde kreş. 50 kişiden az çalışanı bulunan işyerlerinin ise çalıştırdıkları işçi sayısı başına mahalle kreşlerine finansal destek vermesi. Kreş hizmetlerinden faydalanabilmek için velilik görevlerini erkeklerin üstlenmesini, erkeklerin bakım işleri için eğitim almalarının ön koşul olmasını. n İşgününün, ücret kaybı olmaksızın kadın ve erkek işçiler için kısaltılmasını. n Erkekleri bakım işine teşvik etmek için babalar için devredilemez ücretli babalık izni istiyoruz. n Bugüne kadar harcanankarşılıksız emeğin ve zamanın bize geri verilmesi. Bu alacaklar tahsil edilene kadar ev işi yapmamak.

Loçlular tüm dereler üzerinden yaşam alanlarımızdan HES'leri def edeceğiz. Hedefimiz, projenin tamamen durdurulması. Biz mücadeleye hem sokakta hem de hukuken devam edeceğiz" diyor Loç Vadisi'nde yapılmak istenen hidroelektrik santrallere, yürütmeyi durdurma kararı çıktı. 27 gündür HES inşaatını sürdüren Orya Enerji önünde eylem yapan 'Sarı Yazmalılar' eylemlerine son veriyor. Kastamonu İdare Mahkemesi, Cide'nin Loç Vadisi'ndeki hidroelektrik santral (HES) inşaatı için yürütmeyi durdurma kararı aldı. Aylardır Loç'ta ve İstanbul'da "HES'e geçit vermeyeceğiz" diyen köylüler ve yaşam savunucuları iptal kararını olumlu bir gelişme olarak karşıladı. Karara ilişkin bilgi veren Avukat Yakup Okumuşoğlu, henüz karar belgesini görmediği için ayrıntılar hakkında bilgi veremediğini ifade ederek, kararın beklenilen bir karar olduğunu söyledi. Okumuşoğlu, tüm dereler üzerindeki HES'lerden kurtulana kadar hukuki mücadeleye devam edeceklerini de sözlerine ekledi. Loçlu Sultan Teke ise, emeklerinin karşılığını aldıklarını ifade ederek, "27 gündür burada mücadele verdik, emeklerimizin karşılığını aldık. Tüm dereler üzerinden yaşam alanlarımızdan HES'leri def edeceğiz. Hedefimiz, projenin tamamen durdurulması. Biz mücadeleye hem sokakta hem de hukuken devam edeceğiz" dedi.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 5

Türkiye

Silikozis hastalarından Çalışma Bakanlığı sorumlu! Danıştay, işyerlerini etkin şekilde denetlemeyen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu'nun kot kumlama işçilerinin silikozis hastalığına yakalanmasından sorumlu olduğuna karar verdi Erhan Üstündağ Danıştay, hastalığa yakalanan bir işçinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu başkanlığı hakkındaki şikayetini kabul ederek soruşturma izni vermeyen Çalışma Bakanlığı kararını kaldırdı. Eylül 2009'dan bu yana kurul başkanlığında Mehmet Tezel bulunuyor. Danıştay 24 Aralık'ta aldığı ve web sitesinde yayınladığı kararla, Tezel’in dosyasını Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi. Silikozis hastası işçiler son olarak Mecliste bulunan torba yasa haklarının görmezden gelindiğini söyleyerek Ankara'da eyleme başlamıştı. Çalışma Bakanı Ömer Dinçer ise düzenlemenin uygun olduğunu savunuyor.

Hizmet kusuru

Danıştay kararında Anayasanın 48 ve 49. maddelerine, İş Kanunu'nun 79, 91, 92, 93 ve 95. maddelerine; ayrıca bakanlığın teşkilat ve görevleriyle, işçi sağlığı ve iş güvenliğiyle ilgili düzenlemelere atıfta bulundu. "Anılan hükümlerin birlikte değerlendirilmesinden, bir işyerinin tesis ve tertiplerinde, çalışma yöntem ve şekillerinde, makine ve cihazlarında işçilerin yaşamı için tehlikeli olan bir hususun bulunması halinde, bu tehlike giderilinceye kadar işyerlerinin iş sağlığı ve güvenliği yönünden denetlenmesinin, işçi sağlık ve iş güvenliği bakımından tehlike gösteren veya ağır ve tehlikeli işlerin yapıldığı ya da mevzuat hükümlerine uyulmamasının alışkanlık haline getirildiği işyerlerinde daha sık aralıklarla yapılması gerektiği; bünyesinde zararlı tozların bulunduğu işyerlerinde çalışan işçilerin sağlığı bakımından bu işyerlerinin özellikle ve öncelikle denetlenmesi gerekirken, bu nitelikteki işyerlerinin etkin bir şekilde denetlenmemesi veya denetlenmesine rağmen yasal yaptırımların uygulanmaması nedeniyle işçilerin zarar görmelerine neden olunmasının Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu bakımından bir

hizmet kusuru sayılacağı sonucuna varılmaktadır."

Onca ölümden sonra

Kot Taşlama İşçileri Dayanışma Komitesi üyesi Prof. Dr. Zeki Kılıçaslan, eylülde ilk kez bir işçinin sosyal güvence kazanmasını ardından bianet'e hastanelere başvurdukları için bilinen 1200 kadar silikozis hastası olduğunu söylemişti. Tedavisi olmayan hastalık nedeniyle bugüne kadar 44 işçi hayatını kaybetti. Sağlık Bakanlığı martta yayınladığı genelgeyle kumlamayı yasaklamıştı. Levi's ve

H&M firmalarının bu yöntemi kullanmayacağını açıkladığını, Uluslararası Çalışma Örgütü'nün de çalışma yürttüğünü belirten Kılıçaslan, kumlamanın tamamen yasaklanmasının gündemde olduğunu belirtti. Kot taşlama, kotların beyazlatılması, eskitilmiş görünümü verilmesi için, kumun, kuru hava kompresörleriyle kotların yüzeyine tutularak aşındırılması işlemine verilen isim. Bu uygulama sırasında solunan tozlar akciğerde silikozis hastalığına yol açıyor. (Bianet)

Taşeronlaştırma çığ gibi büyüyor Tüm iş kollarında taşeron işçi kullanımı 6 milyona vardı DİSK Araştırma Enstitüsü’ne göre AKP'nin iktidara geldiği günden bu yana sağlık sektörü başta olmak üzere, eğitim, yerel yönetimler gibi çok sayıdaki kamu kurum ve kuruluşlarında taşeron çalışan sayısı çığ gibi arttı. DİSK araştırmasında tüm işkollarının yaklaşık yüzde 60'ına yayılan taşeronlaştırma sonucu 6 milyona yakın insan iş güvencesinden yoksun bir şekilde çalıştırıldığı belirtildi.

Milli Eğitim Bakanlığı'na (MEB) da 2003 ile 2009 arasında 478 bin personel alındı. Bu işçilerin 150 bini sözleşmeli, 240 bini ise taşeron firmalar eliyle geçici personel olarak çalıştırılıyor. "Sağlıkta Dönüşüm Programı" çerçevesinde hizmet alımı ile temin edilen personel sayısı da 11 binden 116 bine çıktı. Kamu sağlık kurumlarında taşeron sağlık işçisi sayısı 150 bine yaklaştı.


6 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Dünya

Gerry Adams: Krizden çıkış halkın haklarını korumaya bağlı 1998’deki Hayırlı Cuma Anlaşması öncesinde yoğun olarak askeri varlığın yığıldığı bu görünmez sınır, bir ülkeyi ve halkını bölüyordu. Tüm sınır bölgeleri gibi Louth’da adanın bölünmesi nedeniyle ciddi kayba uğradı. İşsizlik ülke ortalamasının üzerinde; erkekler için yüzde 11,3 (ülke ortalaması yüzde 8,8) ve kadınlar için de yüzde 10,9 (ülke ortalaması yüzde 8,1).

En önemli seçim

Sinn Fein lideri Gerry Adams Kuzey İrlanda seçimlerinde en önemli konunun sosyal ve ekonomik haklar olduğunu söyledi: “Amaç hak-odaklı bir toplum yaratmak” Orsola Casagrande Gerry Adams 1983’ten bu yana Sinn Fein’in başkanı. Bu yıl İrlanda Parlamentosu’na girmek için Louth and Doğu Meath seçim bölgesinden aday olarak seçimlere katılacak. Adını Kelt tanrısı Lugh’dan alan ve bir nevi sınır olan Louth bölgesinde 2006 sayımına göre yaklaşık 112 bin kişi yaşıyor. İrlanda barış sürecinde bir dönüm noktası teşkil eden

Gerry Adams için buradan aday olmak önemli bir seçimdi. “Önceki gece Fairways Oteli’nde adaylığımı açıklamak için düzenlenen toplantıda çoğu seçmenin hevesli olduğunu görmek heyecan vericiydi” diyor. Adams, bunun “on yıllardır Cumhuriyette yapılacak en önemli seçim olduğu” gerçeğini gizlemiyor. Ona göre insanların politikadan uzaklaştırılmış olduğu açık, elle tutulur bir durum. “İnsanlar siyasetçilerin tavrından ve halka, emekçilere ihanet eden bozuk sistemden bıkkınlar; yorgun ve hayal kırıklığına uğramış durumdalar.” Bu kızgınlığın üstesinden gelmek ve güven kazanmak Sinn Fein için kolay olmayacak. Adams “İnsanlar, yurttaşların katılımına açık, iktidarı onlara veren yeni siyaset yapma yöntemleri arıyor –elitleri dışlayan, zenginlerin değil herkesin çıkarına olan bir siyaset.”

1916 ruhuna dönüş

Bunlar, özellikle henüz sonuçları tam olarak ortaya çıkmamış devasa bir ekonomik krizle boğuşan bir ülkede kolay bir iş değil. Ülke dışına yeni bir göç dalgasının olacağı konuşuluyor. Adams, 1916’da İrlanda Cumhuriyeti’nin kuruluşundakine benzer politikalara dönmek için koşulların uygun olduğunu dü-

şünüyor. “Kamu hizmetlerini savunan, adil bir vergi sistemine dayanan, en yoksunları koruyan ama düşük ve orta gelirli kesimleri de kapsayan bir politika.” Peki bu nasıl olacak? Adams’ın önerisi ekonomiyi sürekli teşvik etmek, yani istihdamı koruyup yenilerini yaratmak, kırsal toplulukların çıkarlarını -balıkçılık endüstrisi ve tarımı- öne çıkarmak.

Haklara dayalı bir toplum

Adams yurttaşları yönetim ve kamusal seçimlerle ilgili tüm kararlara katılım hakkı olması, politikacı ve yurttaş arasındaki mesafenin kaldırılması gerektiğini de söylüyor. Aklında haklara dayalı bir toplum modeli var. “Bunun anlamı salt siyasi ve sosyal hakları değil, ekonomik hakları da içermektir. Bir başka deyişle, bana göre hak-odaklı bir toplum, gerçek bir cumhuriyet, yurttaşların ortak faydanın yaratılması ve geliştirilmesine katılması demektir. Dolayısıyla çalışma ve barınma hakkından, eşitlikçi bir sağlık hizmetine erişimden, eğitime erişimden ve temiz ve güvenli bir çevrede yaşama hakkından bahsediyoruz. Hoşgörülü, adil, herkesin dini inancını ortaya koyabildiği, derisinin rengine ya da cinsel yönelimine göre ayrımcılığa uğramadığı bir toplum. Bunlar 1916 Beyannamesinin de ilkeleri.”

Vekillere az maaş yerellere çok yetki

Adams, iktidarı gerçekten halka vereceksek seçim sisteminde reformun da gerekli olduğunu söylüyor. Milletvekillerinin çok daha az maaş alması, yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesini öneriyor. “Doğrudan yurttaşlara yasa yapma gücü verdiği için referandumların önümüzdeki dönemde önemli bir araç olabileceğini düşünüyorum.”

Abbas

WikiLe El-Fethişbirliği Mahmud Abbas yönetimi İsrail’den Hamas’a karşı bir saldırı düzenlemesini istemiş WikiLeaks’in yayınladığı, ABD’nin Tel Aviv Büyükelçiliği’nden 13 Haziran 2007’de gönderilen raporda, İsrail iç istihbarat servisinin en yetkili ismi Yuval Diskin’in, “Bizden Hamas’a saldırmamızı istiyorlar. Bu yeni bir durum. Bunu daha önce hiç görmemiştik. Umutsuz durumdalar” diyor. Aynı belgede el Fetih’in Gazze’de çok güçsüz durumda olduğu tesbiti de yer alıyor.

El Feth İsrail’den eğitim istemiş Diskin’in ifadesine göre El Fetih İsrail’den, Mısır’daki ve Yemen’deki güçlerini eğitmesini de istedi. Diskin de bu taleple ilgili olarak, “Bunu yapabilirdik ancak korkarım onların başına geçecek kimse yok” diyerek Fetih’in örgütsüzlüğüne ve kadro eksikliğine işaret etti. İsrailli istihbaratçının sözlerinden, Abbas’ın istihbarat teşkilatı ile Şin Bet’in arasından su sızmadığı anlaşılıyor. Diskin’e göre, el Fetih, Hamas karşısında tutunabilmesinin İsrail’in güvenliğine


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 7

BM kayıpları bulmaya çağırıyor, Türkiye sağır Netanyahu

Birleşmiş Milletler (BM) Kayıplar Sözleşmesi yürürlüğe girdi; Arjantin, Şili, Bolivya, Paraguay sözleşmeyi, imzaladı Ankara imzalamıyor

eaks’ten -İsrail i belgesi bağlı olduğunun pekala farkında.

Darbe girişimi WikiLeaks belgesinde, detayı daha önce Vanity Fair dergisine sızdırılan darbe girişimi hakkında da bazı bilgiler var. Darbe, seçilmiş Hamas hükümetini görevden uzaklaştırmak ve el Fetih’i iktidara getirmek üzere İsrail’le Bush yönetimi tarafından, Ürdün’ün danışmanlığında tezgâhlanmıştı. George W. Bush, son büyük mesleki hırsının, yaşama şansına sahip bir Filistin devleti kurmak ve bölgeye ‘barış’ getirmek olduğunu alenen itiraf etmişti. Ne var ki suya düşen ABD destekli darbe planı, el Fetih ile Hamas arasında süregiden çatışmanın fitilini de ateşledi. Hamas, Mayıs - Haziran 2007'de darbenin önünü kesmek üzere Gazze'de bir dizi önleyici eylem üretti ve Filistin neredeyse iç savaşın eşiğine geldi. Beş gün süren şiddetli bir çatışmanın ardından Gazze’de kontrolü ele geçiren Hamas, el Fetih’e yol verdi. Bir başka önemli WikiLeaks belgesindeyse, Gazze’deki çatışma sürerken İsrail’in askeri istihbaratından sorumlu Amos Yadlin’in ABD’li diplomatlara sarf ettiği ilginç sözler yer aldı. Yadlin, Hamas’ın Gazze’de kontrolü ele geçirmesinden aslında memnuniyet duyacaklarını, böylece İsrail ordusunun düşman statü-

Arjantin’in Rosario kentinde eski bir gizli gözaltı merkezinde kaybedilenlerin fotoğraf ve gazete kupürleri sergisi

Zorla kaybedilmeleri yasaklayan ve ailelerinin kaybedilenle ilgili gerçeği öğrenmesine imkan veren BM Kayıplar Sözleşmesi yürürlüğe girdi. Türkiye uluslararası ve ulusal hak örgütlerinin ısrarlı çağrılarına karşın beşinci yılına giren sözleşmeyi imzalamadı. Sözleşmenin yürürlüğe girmesi için 20 ülkenin onayı gerekiyordu. Yıl sonu itibariyle sözlemeyi 90 ülke imzaladı ve 21'i onayladı. Onaylayan ülkeler arasında, Türkiye gibi askeri darbe ve diktatörlük döneminden geçmiş; cunta yönetimleri altında kayıplar da dahil ağır hak ihlalleri görmüş Arjantin, Şili, Bolivya, Paraguay gibi ülkelerin yanı sıra Fransa, Almanya, Japonya gibi erken sanayileşen devletler de var. Son olarak, Arjantin'de önceki gün görülen bir davada cunta liderleri gözaltında işkence ve ölümlerle ilgili olarak "insanlığa karşı suç" işledikleri gerekçesiyle ömür boyu hapse mahkum edildi. Türkiye'de ise 12 Eylül darbecilerini koruyan anayasa zırhı bu yıl yapı-

lan referandumla kaldırılsa da, henüz yargı önüne çıkarılan sorumlu bulunmuyor.

Türkiye’de bine yakın kaybedilme vakası

Hak savunucularına göre, Türkiye’de, sadece 12 Eylül darbesinin ardından bine yakın zorla kaybedilme vakası yaşandı. Hükümet buna rağmen 6 Şubat 2007'de imzaya açılan sözleşmeyle henüz ilgilenmedi. 10 Mayıs'ta BM İnsan Hakları Konseyi'ndeki dönemsel gözden geçirme toplantısına raporunu sunan Türkiye, bu konuya değinmedi bile. Oysa aynı toplantıda, Türkiye'ye gelen çağrılardan biri, sözleşmeyi zaman geçirmeden imzalayıp onaylamasıydı. BM İşkenceye Karşı Komite de Kasım’da Türkiye üzerine açıkladığı raporda, hükümetin kaybedilenlerle ilgili bilgi vermemesinden endişe duyduğunu söyledi. BM çalışma grubunun 63 zorla kayıp davasından bahsettiğini, AİHM'de Türkiye'nin mahkum olduğu kayıp davalarıyla ilgili soruşturmaların durumu hakkında bilgi verilmediğini belirtti. Bu soruşturmaların durumu hakkında şeffaf bilgi ol-

madığını, kayıp ailelerinin bilgilendirilmediğini ekledi. Hükümeti sözleşmeyi imzalamaya çağırdı.

Kaybedilenin akıbetini öğrenmek bir hak

Tam adı "Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşme" olan metin, zorla kaybetmeye mutlak bir yasak getirmesinin yanı sıra, taraf devletlerin iç hukuklarında bu eylemi bir suç olarak tanımlamasını da şart koşuyor. Ayrıca yaygın veya sistematik kaybetme eylemlerini de insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında sayıyor. Sözleşme, kaybedilenlerin ve ailelerin haklarını da garanti altına alıyor. Bunların arasında kaybetme eyleminin koşullarıyla, kaybedilen kişinin akıbetiyle ilgili gerçekleri bilme hakkının yanı sıra, zararın tazmini de yer alıyor. Zorla kaybetme, aynı anda birçok insan hakları ihlali anlamına geliyor: Kişi güvenliği ve bütünlüğü, işkence, zalimane, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele görmeme, adil yargılanma ve aile yaşamı hakları.


8 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Dünya

Arjantin, diktatörünü ömür boyu hapse tıktı 1976'daki askeri darbeyi gerçekleştiren Videla insanlığa karşı işlediği suçlar nedeniyle eski cunta üyeleriyle birlikte mahkum edildi

Plaza de Mayo Annelerinden Tati Almeida ve yoldaşları başkentteki İnsan Hakları Bakanlığı’nda diktatörün cezalandırıldığını duydukları an

Eski Arjantinli diktatör Jorge Videla 22 Aralık’ta, askeri darbenin ardından tutuklanan ve çoğu "kaçmaya çalışırken vurulan" 31 kişiyle ilgili olarak işkence ve cinayetten ömür boyu hapse mahkum edildi. Videla ve onunla birlikte yargılanan iki düzine eski cunta üyesi de insanlığa karşı suç işlemekle yargılanıyordu. Mahkumiyet kararı, mahkemeyi izleyen mağdur yakınları ve insan hakları savunucuları tarafından alkışlarla karşılandı. 1976-83 arasındaki diktatörlüğün başında olan Videla silahlı solcu gerillalar ve destekçilerine yönelik binlerce kişinin öldüğü kirli savaşın da mimarı. İktidarı sırasında 12 bin kişinin öldürüldüğü ya da gözaltında kaybolduğu biliniyor. Öte yandan kimi kaynaklar bu rakamın 30 bine yaklaştığını öne sürüyor. Mahkeme sivil hapishanelerden işkenceyle sorguya tutuldukları gizli hapishanelere nakledilen tutukluların ölümünden Videla'nın suçlu olduğunu belirtti. Eski diktatörse Arjantin toplumunun Marksist bir

devriminin önlenmesi için yapılanları talep ettiğini; şimdiyse ülkeyi "teröristlerin" yönettiğini söyledi. Videla cezasını sivil bir cezaevinde çekecek. Ülkenin demokrasiye geçmesinin ardından 1985'te de insanlığa karşı suç işlemekten tutuklanmış ve ayrıcalıklı biçimde beş yıl askeri cezaevinde kaldıktan sonra dönemin devlet başkanı Carlos Menem tarafından diğer cunta liderleriyle birlikte affedilmişti. Diktatörlük döneminin yargıçlarıyla doldurulan yargı sisteminde reform için yürütülen kapsamlı bir kampanyanın ardından yüksek mahkeme 2007'de bu afları geri çevirdi ve başkan Cristina Fernandez'in de desteğiyle gizli cezaevleri ve zorla kaybedilmelerle ilgili sorumluluğu olan eski ordu ve polis yetkililerine ardı ardına yeni davalar açıldı.

İşkence ve yargısız infaz

Şimdi sonuçlanan dava 85 yaşındaki Videla hakkındaki onlarcasından biri. Davada

bazı sanıklar daha kısa cezalar alırken yedi kişi de suçsuz bulundu. Ülkenin kuzeyinde solcu isyancılara karşı savaşı yürüten general Luciano Benjamin Menendez ise bu davayla birlikte beşinci kez cezalandırıldı. Davanın konusu olan 31 mağdurun çoğu silahlı sol hareketlerle bağlantıları olan öğrencilerdi. Kurtulanların tanıklıklarına göre Cordoba'daki gizli bir merkeze götürülüp elektrik şoku, tecavüz, başa torba geçirme gibi işkenceler altında sorgulanmışlardı. Soğuk hücrelerde kış boyunca çıplak tutulmuş ve suçlarını itiraf etmedikleri takdirde ailelerinin öldürüleceği söylenmişti. Menendez, silahlı grupların mağdur olarak görülemeyeceğini, silahlı militanlarla savaşmanın da insanlığa karşı suç olmadığını savundu. Videla'yla birlikte yaşananlardaki sorumluluklarını üstlendiler ancak daha kötü bir sonucu -Arjantin'in muhafazakar Hıristiyan bir toplumdan Marksist bir devlete dönüşmesini önlemek için yapmaları gerekeni yaptıklarını söylediler.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 9

Politika

“Yeniden kuruluş”un ikinci dalgası ve “stratejik ittifak” Yeniden kuruluş ve stratejik ittifak çalışmaları 2010’dan devreden en önemli kazançlar. Bu görevlerin üstesinden layıkıyla gelebilirsek, “bir adımda yedi fersah” yol alan sihirli çizmelerin hareketimizi tayin edici mücadelelerin siperine getirip bıraktığını hep birlikte göreceğiz Ertuğrul Kürkçü

2011’e iki cephede iki yeni adımla birlikte giriyoruz. 28 Mart 2010’da, Konferansımızda aldığımız “sosyalist hareketin yeniden kuruluşu” ile “Kürt sorunu ve barış” üzerine iki karara dayanarak sürdürdüğümüz çalışmalar olgunlaştı ve Sosyalist Gelecek Parti Hareketi’ni yeni bir hamlenin eşiğine taşıdı. İlk gelişme “Sosyalist Koordinasyon” çevresinde süre giden tartışmaların ivmesinin yeni katılımlarla artması -ve 10. sayfada yer alan “Ortak Metin”inde yansıttığı gibiSosyalist Birlik Hareketi (SBH), Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), Sosyalist Parti (SP), Sosyalist Gelecek Parti Hareketi (SGPH) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) arasındaki ilişkilerin derinleşmesinin ürünü.

Sosyalist yeniden kuruluş

Bu güçler arasında “Sosyalist solda yeni dizilişlere yol açacak birleşik, çoğulcu ve enternasyonalist bir hatta sahip bir partinin inşasının bulunduğu bir ortaklaşma sürecini başlatma, bu süreci yeniden kuruluşçu ve yapılanmacı bir perspektifle kurgulayıp ilerletme ve aşamalı bir takvime bağlama” konusunda oluşan açık ve kayda bağlı mutabakat, Konferans’la birlikte birinci dalgasını arkamızda bıraktığımız “sosyalist yeniden kuruluş”u ikinci dalganın eşiğine getirip bırakıyor. Bir seferde ve kolayca sonuçlanacak bir süreçten söz etmediğimizi açıklamaya gerek bile yok. Birinci dalganın, temkini elden bırakarak, iyi hazırlanmamış, bağlantıları tamamlanmamış bir biçimde hızla su yüzüne vurmasının yol açtığı çalkantı ve kayıpların sıkıntıları henüz hafızamızdan silinmedi. Bununla birlikte üstesinden gelmekten kaçınamayacağımız zorlu bir görevle karşı karşıya bulunduğumuza kuşku yok. Referandum sürecinin de açığa vurduğu gibi, Türkiye sosyalist hareketi, kimi arızi sapmalar bir yana bırakılırsa, anlamlı bir yeniden kümelenme sürecinden geçiyor.

SGPH 1 Mayıs 2010’da Taksim’e doğru yürüyor, 2001’de çok daha büyük bir yürüyüş olacak

nAdalet ve Kalkınma Partisi’nin hegemonya alanında bulacaklarını umdukları “demokrasi” dinamikleriyle ittifaka girerek, kendilerini Türkiye Sosyalist hareketinin geri kalanından kategorik olarak ayırma girişiminin en saflarında yer alan Devrimci Sosyalist İşçi Partisi (DSİP) ve Birikim dergisi çevresi bu yeniden kümelenmenin en çarpıcı görünümlerinden birini oluşturuyor. Bu iki eğilimin sosyalist hareketin görece dar bir kesimini oluşturuyor olmaları, hesaba katılmaya değmedikleri anlamına gelmiyor. Öte yandan medyada, üniversitede, beyaz yakalı çalışanlar ve reformcu aydınlar arasında sahip oldukları nüfuz bütünüyle bir manipülasyon ürünü değil. “Ergenekon”un 2000-2008 arasında sürdürdüğü dezenformasyon, ırkçı ve milliyetçi saldırganlık kampanyası, Kürtler’e yönelik imha operasyonları sırasında sosyalist hareketin başka cenahları aymazlık ya da suskunluk içinde, örneğin Hrant

Dink’in öldürülmesine karşı tepkisiz kalır, Kürt özgürlük hareketinin Irak’ta mevzi edinişini “emperyalizmle işbirliği” olarak yaftalarken, özgürlüklerden yana açık tavır alışlarının da edindikleri nüfuzda payı var. Ancak, “Ergenekon”a karşı mücadelede hükümetten aldıkları dolaylı desteğin büyüsüne kapılarak AKP’yi demokrasiye açılan bir “tarihsel ittifak” gücü mesabesine çıkartmalarına yol açan ideolojik kayma bugün bu eğilim sahiplerin bir tür rejim bekçiliği rolüne iterek gerçekten sosyalist hareketin dışına doğru sürüklüyor. Bununla birlikte, bu eğilimin hitap alanında hala sosyalizmi bir toplumsal kurtuluş programı olarak görmeye devam eden hatırı sayılır bir birikim bulunduğu ortada. nBir başka yanda Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP), Emeğin Partisi (EMEP), Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Halkevlerinin birbirlerine politik taktikleri itibarıyla giderek yaklaşmalarının belirginleş-

4


10 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

bir başka kümelenme var. Gerek ge4tirdiği lenek gerekse siyaset tarzları bakımından

aralarındaki önemli tarihsel ve pratik farklara karşın bu hareketleri birbirine yaklaştıran asıl dinamik -EMEP’i bir an için bir yana bırakırsak- Türkiye’nin Batısındaki “taban”. Bazıları -TKP ve ÖDP- Kürdistan’da BDP ve PKK’ye rakip olma yönündeki başarısız girişimlerin ardından politik hitap alanlarını esasen Türkiye’nin batısındaki emekçilerle sınırlayan bu hareketler, “halkların kardeşliği” retoriğini önemseseler de, Kürt Özgürlük Hareketi’ne bir toplumsal kurtuluş dinamiği olarak özgün bir programatik bir rol biçmemeleriyle ayırt edilebilirler. Elbette, hitap alanlarında süregiden “ulu-

salcı” duyarlıkları hesaba katma gereksinimleriyle bu programatik ve taktik yaklaşımlar bir araya geldiğinde sosyalist hareketin gidişatı bakımından kendine özgü özelliklerle bezeli bir başka kümelenme şekillenmeye başlıyor.

Bizim yolumuz

Bizim tuttuğumuz yol ise mahiyetçe çok daha başka. “Konferans Kararları”mızda açıkça ifade ettiğimiz şekilde biz “ sosyalizmi bağımsız bir seçenek olarak var etmeyi, fikri maddesiyle buluşturarak toplumsal-sınıfsal bir karşılığa kavuşturmayı, bir program, bir akım, bir örgütlenme, siyasal bir işçi hareketi, bunun en ileri ifadesi olan bir proletarya partisi ve kapitalizme karşı farklı cephelerde sürdürülen

mücadelelerin altında toplandığı bir bayrak olarak cisimleştirmeyi, ezilenlerin kurtuluş arayışları ve özlemlerinin ifadesini bulacağı bir mecra haline getirmeyi” hedefleyen bir yeniden kuruluş peşindeyiz. Sosyalist hareketin geri kalanıyla bir nüfuz mücadelesini, “varlık gerekçelerini gelenek takipçiliğinden, kendi tikel tarihlerinden ve sosyalist hareketin hâlihazırdaki aşırı parçalı durumundan alan sektler”in yan yana getirilmesini amaçlamıyoruz. “Yeniden kuruluşun müstakbel bileşenleriyle olabildiğince eşgüdümlü bir faaliyet ortaklığı kurmayı, müşterek zeminleri genişletmeyi, toplumsal mücadele alanlarında ortak deneyimler edinmeyi ve krizden çıkışın imkânlarını birlikte değerlendir-

Ortak metin 26 Kasım 2010’da, sosyalist hareketin yeniden kuruluşunun veya yapılanmasının halihazırdaki imkanlarının değerlendirildiği ve bütün tarafların bu konudaki yaklaşım ve önerilerini bir teati içinde ortaya koyduğu bir toplantı düzenleyen Sosyalist Birlik Hareketi (SBH), Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP), Sosyalist Parti (SP), Sosyalist Gelecek Parti Hareketi (SGPH) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) temsilcileri, aşağıdaki sonuçlara ulaşmış ve bunları kendi zeminleri ile paylaşmaya karar vermişlerdir: 1) Çeşitli ön temas ve görüşmelerin ardından gerçekleştirilen söz konusu toplantıda, hedefinde sosyalist solda yeni dizilişlere yol açacak birleşik, çoğulcu ve enternasyonalist bir hatta sahip bir partinin inşasının bulunduğu bir ortaklaşma sürecini başlatma, bu süreci yeniden kuruluşçu ve yapılanmacı bir perspektifle kurgulayıp ilerletme ve aşamalı bir takvime bağlama konusunda bütün taraflar mutabık kalmışlardır. 2) Bütün tarafların varılan ön mutabakatın ifadesi olan bu metni kendi zeminlerinin ve yetkili kurullarının onayından geçirmesi atılacak ilk adımlardan biri olarak belirlenmiş ve bunun 2011 Ocak ayı sonuna kadar tamamlanması kayıt altına alınmıştır. 3) Başta ÖDP olmak üzere, başarısızlıkla sonuçlanan geçmiş birlik deneylerinin ortak bir değerlendirmeye tabi tutulmasının, çıkarılan derslerin sosyalist kamuoyu ile paylaşılmasının ve öngörülen ortaklaşma sürecinin geçmişin hatalarını tekrarlamayacak şe-

kilde tasarlanmasının inandırıcı bir yeni başlangıcın vazgeçilmez önkoşullarından biri olduğu saptanmıştır. 4) Aynı şekilde, 21. yüzyılda sosyalizmi kitleler nezdinde yeniden inandırıcı bir seçenek haline getirmenin ve maddi bir güce dönüştürmenin vazgeçilmez bir boyutu olarak, yenilmiş devrimlerden ve geçmiş sosyalizm pratiklerinden, geleceği ipotek altına alacak fütürist hatalara düşmeksizin, ortak dersler çıkarılması, bu derslerin programa, tüzüğe, örgütlenme modellerine, siyaset tarzına yansıtılması ve içerilmesi yeniden kuruluş veya yapılanma iddiası bakımından olmazsa olmaz sayılmıştır. 5) SBH, SDP ve TÖP arasında daha önceden başlatılan çalışmaların, bütün tarafların kendi zeminlerinden onay almasını, ardından yeni bir yürüyüş planı ve takvimi oluşturulmasını takiben yeni sürece içerilebileceği konusunda genel bir anlayış birliği doğmuştur. 6) Ocak 2011 sonuna kadar olan vadeyi hazırlık çalışmaları yaparak kullanmak maksadıyla, bütün tarafların, çubuğu teorik bir tartışma yönüne bükmeksizin, öngörülen partinin programatik hattı, tüzüğü ve bir bütün olarak örgütlenme modeli, Marksizm zemininden kalkış yapan yenilenme adımları, taktik siyaseti ve genel olarak siyaset tarzı çerçevesinde en elzem gördükleri 15-20 husustaki görüşlerini içeren metin teatilerinde bulunmaları karar altına alınmıştır. 7) Bu metin teatilerini takiben, peşi-

nen mevcut ortaklık ve mutabakat zemininin açığa çıkarılması, ihtilaflı konuların çoğulcu bir perspektiften giderilmesi zorunlu olan ve olmayan ayrımına göre tasnif edilmesi ve birleşik bir partiye giden geçiş sürecinin ve takviminin aynı zamanda bu tabloya göre tasarlanması gerektiği konusunda görüş birliği oluşmuştur. 8) Sosyalist kamuoyuna ve toplumsal muhalefet dinamiklerine yönelik bir duyuru ve çağrının ise, kolektif onay işlemlerinin tamamlanmasından ve yeterli ön-mutabakat zemininin mevcut olduğunun daha somut olarak görülmesinden sonra yapılmasına karar verilmiştir. 9)Bundan sonrasıyla ilgili bir perspektif tartışmasından çıkan sonuçlar ise özetle şunlardır: a) Geçiş döneminin takviminin ve hukukunun oluşturulması; b) Sürecin bireylere ve yeni katılımlara açılması, yerel izdüşümlerinin yaratılması; c) Tartışma ve eylemenin, ortaklaşa siyasi faaliyet ile belirli mahfillere hapsedilmeyen yaygın bir tartışmanın bir arada yürütüldüğü bir kurgu üzerinden hareket edilmesi ve d) Geçmiş birlik deneylerinden farklı olarak, belirli bir aşamada daha ileriye sıçramanın önünde engeller varsa dahi, sağlanan ilerlemenin, faaliyetleri ortaklaştırmada varılan düzeyin, kurulmuş ilişki düzeneklerinin ve açığa çıkarılmış mutabakat çerçevesinin bir imkan ve kazanım olarak muhafaza


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 11

Politika meyi” hedefliyoruz. Yeniden kuruluşun ikinci dalgasının eşiğinde, “benzer düşüncedeki bireyleri ve örgütlenmeleri, eşit haklı katılımcılar olarak bu yeniden kuruluş sürecini birlikte örmeye ve ilerletmeye çağırmaya devam edeceğiz.

Akıl var, izan var

“Stratejik İttifak”

2010’un 2011’in kazanç hanesine devrettiği en önemli imkânlardan biri referandum sürecinde ortaya çıkan “ezilenlerin ve emekçilerin boykot cephesi”nin geride bıraktığı ilişkilerdi. Bu temelde doğmakta olan bir “emek ve özgürlük” ittifakının hazırlık çalışmaları gelişerek sürüyor. Konferansımızın “küresel buhrana ve rejim krizine ezilenlerin ve emekçi halkın güncel ve tarihsel çıkarlarından hareketle müdahalenin başlıca kaldıraçlarından biri olarak” savunduğu ve “faaliyetinin öncelikli hedeflerinden biri” olarak gördüğü “özgürlükçü ve anti-kapitalist bir emek ve özgürlük blokunun inşası” yolunda BDP, SDP, SP, SODAP, TÖP, ESP, SBH, KÖZ, DİP(G), Türkiye Gerçeği, TBİP ile SGPH arasında yılsonuna doğru başlayan görüşmeler, bir politik konsesusa varmanın eşiğinde. “Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan ezilen ve sömürülen kitleleri, işçileri, yoksulları, kadınları, gençleri, çiftçileri, emekçi köylüleri, Kürtleri, Alevileri, horlanan ve dışlanan azınlıkları kendi öz çıkar ve amaçları uğruna mücadele ortaklığına sevk etmeyi” ve “halkı, sermaye cepheleri arasındaki çıkar çatışmalarında saf tutmaya zorlayan Türkiye’nin bugünkü siyasi tablosunu temelden dönüştürmeye, (ve) servet ve kudret sahipleri karşısında bağımsız bir toplumsal-politik odak kurmayı” başlıca görevi olarak gören bir “stratejik ittifak” hedefi bu hareketlerce güçlü bir biçimde paylaşılıyor. 2011 milletvekili genel seçimlerinin de zorlayıcılığı altında politik karakteri giderek belirginleşecek olana bu ittifak, eğer güçlüklerin üstesinden gelmeyi başarabilirsek, bir olanak, çok güçlü bir potansiyel olarak duran “üçüncü kutbun” bir siyasal-toplumsal gerçek olarak Türkiye’nin çehresinin değişmesinde çok büyük bir rol oynayacağı aşikar. Bu iki görevin üstesinden layıkıyla gelebilirsek, geçtiğimiz yıl kimilerince bir çeşit düş, boş bir avuntu olarak küçümsenen bu imkanın harekete geçirildiğinde “bir adımda yedi fersah” yol alan sihirli çizmeler gibi hareketimizi tayin edici mücadelelerin siperine getirip bıraktığını hep birlikte göreceğiz. Asıl büyük ve sahici mücadeleler o zaman başlayacak.

Dolmabahçe’deki saldırının fütursuzluğunda evetçilerin moral katkısı az değildi

AKP gibi bir partinin ihtiyaçlarına ya da zaaflarına hulûl etme yoluyla ne demokrasi, ne de özgürlük mücadelesinde ileri bir adım atılabilir. Demokrasinin de, özgürlüğün de önünde en somut ve güncel engel bugün AKP iktidarıdır

Tektaş Ağaoğlu Eylül referandumunda göğüslerini gere gere “Evet…” diyenlerin kâffesi AKP’nin ve AKP’li Başbakan’ın ve bakanlarının bir kere daha (bu defa yüzde 58 oyla) moral bulmalarına katkı sağladı. Daha sonra İstanbul’da YÖK’ü protesto ederek Cumhurbaşkanı’na toplu halde dert anlatmaya kalkan öğrenciler 1,5 yıl hapis ve 5 yıl “iyi hâl”e mahkûm edildiler. Onun ardından, Aralık başında, İstanbul’da Dolmabahçe’de Başbakan’la rektörler buluşması münasebetiyle eylem yapmak isteyen öğrencilerin başına neler geldiğine hep birlikte tanık olduk. Orada sergilenen kasıtlı polis vahşetinde bu tazelenmiş moralin hiç mi payı yoktu? AKP olgusunu –hayatın her alanında 8 yıldır süregelen somut gerçekliği gözler

önünde dururken—diledikleri gibi ezip büzerek, ondan kendi sözde siyasi hedefleri istikametinde yararlanabileceklerini zanneden safdillere, tuttukları yolun ne denli sakîm ve sakil olduğunu anlatmak bir türlü mümkün olmamıştı. Somut durumun somut tahlili denilen bir şey vardır. Dünyaya ve olaylara bakışta aklı ve izanı ölçü almaktır. Doktriner sekterlik akıldan ve izandan yana hiçbir uyarıyı kaale almadan bildiğini okudu. Çok bilmiş olduğu için de okuduğu her şey ayağına dolandı! Bundan böyle AKP iktidarının işlediği her suçta bir payı olacağı ne kadar söylense yeridir. Nitekim sonuç –sonuçlardan sadece biri— ortada: gençlere kesilen 5 yıl her türlü eylemden men cezası ve onun ardından biber gazı yağmuru altında tekme tokat “yola getirilme”! 12 Eylül Cunta Anayasası’nı cuntasal ağır-

4


12 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

lıklarından sözde arındıracak 4referandumdan yüzde 58 “za-

fer”iyle çıkan Başbakan, çok geçmedi, AKP’nin 2011 genel seçimi ertesinde yepyeni bir anayasa yapacaklarını ilân etti: ülkenin ve toplumun başına başkanlık ya da yarı başkanlık rejimi yolunda bir tür “yeniden kuruluş” çığırı açma projeleri bir yana, mevcut sistemi kendi icatları bir “ileri demokrasi” yolunda geliştirip daha ileri merhalelere ulaştırmaya methaldar olacak yeni bir anayasanın ne menem “yeni” ve kimin hayrına bir “anayasa” olacağının açık işareti. Ayrıca, AKP’li Başbakan’ın 2011 genel seçiminde mutlaka tek başına –ya da yine bir referandum yoluyla: “Referandumlara alışmalıyız,” diyordu geçen ay yine kendisi- anayasa yapabilecek kadar oyun partisine yazılacağını bugünden kesinleşmiş saydığı da dikkat çekiyordu. Böyle bir yeni seçim zaferine ve onu izleyecek iktidar icraatlarına âdeta hazırlık olarak Meclis’ten giderayak – MİT’ten, Polis’ten sonra taraftar yurtdaşlara doğrudan silahlanma kolaylığı sağlama, kamu görevlilerinin her türlü suistimalini cezadan ya da bireysel tazminat talebinden masun kılma, kimi yolsuzlukları fiilî afla ödüllendirme niyet ve hedefini içeren- bir takım âcil yasaların şu sıralar çıkarılmak istenmesi de yine bir o kadar dikkat çekiciydi.

mı? Ya da her yeni bir durum baş gösterdikçe daha da karşılanmayacak mı? Bırakalım kendi iç âlemlerinde ne olduklarını ve ne olacaklarını, bunca yıldır ve halen de izledikleri ekonomik ve sosyal politikalar ve sürdürdükleri eski/yeni uygulamalarıyla mı AKP ve AKP iktidarı ve AKP’li Başbakan ve şürekâsı kimi zihinlerde demokrat ve özgürlükçü olmaya âdeta mahkûmlarmış gibi bir izlenim uyandırmaktadırlar. Ülke insanlarının genelini doğrudan ilgilendiren anayasa konusunun salt bir parlamenter “çoğunluk” sorununa indirgenmesi de mi AKP’den bundan sonra ne beklenip ne beklenemeyeceği noktasında herkese akıl ve izanla bağdaşır bir fikir vermiyor?

İfade ve eylem özgürlüğü ayaklar altında

Bu partide başı çeken klik, gayetle haklı olarak, siyasetin önceden konulmuş kurallara uyularak oynanan bir oyun olmadığını çok iyi biliyor. Siyaset (ve

Yeni bir anayasa: Kimin hayrına?

İlk elde sorulacak bir soru şu: Bu ülkede demokrasi ve özgürlüğün, en azından, görüş açıklamak isteyen üniversite öğrencilerinin TC devletinin mi, AKP’nin mi, yoksa herkesin bildiği bir cemaatin mi olduğu belli olmayan resmî polis gücü tarafından kıyasıya dövülmeme özgürlüğünün ilerleyip açılmasına AKP gibi bir partinin ihtiyacı mı var? Varsa ne için var? Rejimin bekaası ve verimli işleyişi için askerî vesayete şimdiye kadar duyulan ihtiyaç, şimdiden sonra sürekli değişip gelişmekte olan global perspektifler bağlamında peyderpey rektifiye edilmekte olan ceberrut devlet yapısı ve uygulamalarıyla karşılanmamakta

Karikatür: Penguen dergisi

bir devlet biçiminin adı olan demokrasi), kuralları ekonomik ve siyasi hegemonya uğruna sürekli yeniden konulan bir oyundur. Bu oyunda, geçen referandumda istemeye istemeye (!) AKP’nin kuyruğuna tutunmayı akıllara seza bir siyasi taktik sanan doktriner sekterler, T. Erdoğan ve dostlarıyla hiçbir surette aşık atamazlar. Geçen yıllarda işçi sınıfının “Taksim’de 1 Mayıs!” talebinin vahşetle bastırılması gibi bu defa da üniversite gençliğinin kendini ifade ve eylem özgürlüğüne aynı hırs ve öfkeyle kasdedilmesi eski Millî Görüş’çü, yeni sözde liberal AKP’lilereözel bir ideolojik saplantının ürünü değil; ülkenin ve toplumun gelmiş geçmiş ve gelecek her potansiyelini global sermayenin sömürü ve yağmasına sunarak bundan kendilerine pay koparmak için yola çıkmış AKP’lilikle, yıllardır olan biteni görmezden gelip hâlâ, “2011 seçimlerinde bazı kritik bölgelerde alacağı destek, Ak Parti’yi

gündeme aldığı bazı konularda daha özgürlükçü ve cesur kılabilir,” (Birikim’de Laçiner) diyebilen AKP’ciliğin ülke yönetiminde her türlü demokratik kitle inisiyatifine ve doğrudan halk çıkarına kesin düşman tavrının bir türevi. Yarın öbür gün, söz gelimi, “Seçim barajı kalksın!” talebiyle onbin kişinin Taksim’de ya da Ankara Kızılay Meydanı’nda yürüyüşe geçmesi halinde neler olacağını bir düşünün! Doğu Karadeniz’de veya Dersim’de rızklarına ve dünyalarına kasteden HES’lere karşı çıkan köylülerin kimi hallerde yaradana sığınıp demokrasinin ve yasaların sınırlarını aşmaları hâlinde Jandarma özel birlikleri, ya da şu sıralar tasarlanmakta olduğu söylenen “Hudut Koruma Taburları” eliyle kırımdan geçirileceği günler de yaşanabilecektir. (1937-38 Dersim “olay”ları ardında dönemin kendi koşullarında gündeme gelen aynı saikler söz konusuydu.) Sınırın ne olduğunu takdir hakkı ve yetkisinin AKP türünden “özgürlükçü ve cesur” bir partinin oy sandığı ve parlamento çoğunluğu anlayışına teslim edilmesinde ve bunun demokrasinin doğal bir icabı sayılmasında hiçbir garabet görülmediği sürece “ileri demokrasi”nin bu gibi tecellilerine hazırlıklı olmak gerekiyor! Yani:Bu ülkede, dünyanın bu hâlinde ve tarihin böyle bir dönemecinde, somut ve nesnel koşullar bağlamında, AKP gibi bir partinin ihtiyaçlarına ya da zaaflarına hulûl etme yoluyla ne demokrasi, ne de özgürlük mücadelesinde ileri bir adım atılabilir. Demokrasinin de, özgürlüğün de önünde en somut ve güncel engel bugün AKP iktidarıdır; yarın –büyük ihtimal— onunla aynı işlevi devralmış farklı tıynette başka iktidarlar olacaktır. Demokrasi ve özgürlük kör kör parmağım gözüne çarpıtılıp gerçek anlamından saptırılan tarihsel/ ideolojik analojilere atfen gündeme taşınan SINIF İŞBİRLİĞİ ile değil, doğrudan sınıf mücadelesi ve geniş emekçi kitlelerin aktif katılımı ile kazanılmak zorundadır. Kazanılır da. Yeter ki siz isteyin.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 13

Politika

Maraş katliamcılarının zihniyeti hep orada Maraş Türk ve Sünni kimliğin diğerlerine hayat hakkı tanımadığı en kıyıcı örnekti. T.C’nin üzerine kurulu olduğu bu kimlik bugün AKP eliyle yeniden üretiliyor

Fikret Karafaki 1978, Türkiye’nin yeni bir katliama uyandığı bir yıl oldu. Maraş ilk olmadığı gibi son da olmadı. Cumhuriyetin çeşitli vesilelerle belirginleşen tarihini, en sert ve acılı biçimiyle bir “katliamlar tarihi” olarak görmek de mümkündür. Cumhuriyet, otoriter, buyurgan zihniyetinde açılacak olası yarıkları, tarif ettiği kimliğin sınırları dâhilinde olmayanlara karşı sert ve otoriter bir tavır alarak gidermeye çalışmıştır. Diğer kimliklerin içinde eritilmeye çalışıldığı Türk-Sünni kimliği, ¬Cumhuriyetin temel dayanaklarından biri oldu. Kendi kimlikleriyle var olma çabasının, kapılar arkasında, gözlerden ırak yerlerde, kimsenin duymadığı ve görmediği anlarda mümkün olacağını, Cumhuriyetin kuruluş tasarımındaki arka planda görmek mümkündür. Farklı kimliklerin, Cumhuriyet tasarımı içinde kendilerini ifade edebilmeleri, söz sahibi olabilmeleri, Cumhuriyet ülküsüyle uyuşması koşuluyla gerçekleşeceği hesaba katıldığında vahim bir tablo ortaya çıkmaktadır. Belirli aralıklarla Cumhuriyet’in belleğine kazınan “katliam”lar, farklı kimliklerin maruz kaldıkları şiddeti görmezden gelerek varlığını sürdürdü. Bu vahim tablo, hatırlamak isteyen zihinlere kolaylıkla ulaşacaktır. Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, Sivas’ıyla ve Ermeni’si, Rum’u, Kürt’ü ve Türk’üyle şiddetin ve beraberinde de yok sayılmanın tarihini zihinlere kazıdı Cumhuriyet. Meydana ge-

Kayıplarını anmaya gelenler karşılarında gene Ökkeş Şendiller’i buldular

len “katliam”larda Cumhuriyet, kendini sorumlu görmek bir yana, sorumluluğu kimlikleriyle var olmaya çalışanlara yükleyerek, yeni vâkaların oluşmasının da önünü açmıştır. Öncekiler ve sonradan olacak diğer vâkalarıyla birlikte Maraş katliamı da, Türkiye tarihinin beyaz, Sünni ve Türk kimliğinin yeniden onaylandığı, “var olmanın” yegâne şartlarının beyaz, Sünni ve Türk olmakla sağlanacağının bir kanıtı olmuştur. 32. yıldönümünde, Alevi Bektaşi Federasyonu’nun Maraş katliamında ölenleri anmak üzere Maraş’ta düzenlediği yürüyüş, milliyetçi-mukaddesatçı bir grubun, ağabeylerinin yaptığı katliam nedeniyle yaşamlarını yitirenleri anmak isteyenlere

tahammül gösterememeleri katlimanı yapan anlayışın devam etttiğini göstermektedir. Bu güruhun, birlikte yaşamanın kimliklere saygı ve daha da önemlisi bu kimlikleri yaşatmaktan geçtiğini algılayamamış olması ideolojik bir soğuk algınlığından kaynaklanmakta. Cumhuriyet ideolojisinin, algıda yarattığı sayıklamalarla hezeyana kapılan güruhlar başka kimliklerin varlıklarına tahammül edemeyip onlara her türlü zorbalığı uygulamakta bir sakınca görmemiştir. 32 yıl sonra, olayların yaşandığı yerde yapılan ve ilk olacak anmanın, geçmiş hezeyanları hatırlatan bir şekilde engellenmeye çalışılmasının arkasındaki cesaret Cumhuriyetin resmi

idelojik zemininden kaynaklanmaktadır. Cumhuriyet ideolojisinin resmi görevlillerinin yapamadığını her zaman sivil zorba taraftarlar gerçekleştirmiştir. Maraş anması sırasında, jöleli saçları, cıvıl cıvıl saldırganlıkları ile genç güruh, “faşizmin sıradanlaştırılmış” bir biçimini ortaya koydular. Cumhuriyet tarihi boyunca faşizm gündelik yaşamın sıradan alışkanlıklarından biri haline geldi. Farklılıkları ile bu coğrafyanın gerçeğini yansıtan kimliklerin reddi, yok sayılması; ve buna eşlik eden zorbalıklar kesintisiz bir şekilde süregeldi. AKP iktidarı bir yandan Cumhuriyet ideolojisinin, kendi ideolojik bakışıyla çatışan ve uyuşmayan yönlerini ortadan kaldırarak, kaldıramadığı durumlarda ise törpüleyerek, kendi ideolojik egemenliğini hâkim kılmaya çalışıyor. Cumhuriyet tasarımının sürdürücüleri, Cumhuriyet ülküsünün saçayaklarına dokunulmadığı sürece, iktidarı elinde bulunduranlar tarafından cumhuriyet ideolojisinin sağından solundan restore edilmesine tahammmül gösterebileceklerininin örneklerini yeterince verdiler. Yakın zamanlarda gerçekleşen Dörtyol ve İnegöl olaylarını hatırlayacak olursak ya da çok daha yakın zamanlarda gerçekleşmiş öğrenci eylemlerinde, öğrencilere karşı kullandıkları sözel ve fiziksel şiddet uygulamaları ve “protesto eylemin”in nasıl yapılacağına dair tavsiyeler vermeleri, AKP iktidarının Cumhuriyet ideolojisinin hükmedici biçimlerini nasıl sürdürdüğünü ortaya çıkarır.


14 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

HAS Parti ve "sosyalist" Milli Görüş siyasetinin Kemalizm ile kavgasında o ya da bu tarafa yakın durmanın sosyalistlere bir şeyler kazandıracağını ummak için, insanın hayal kurma yeteneğini hepten yitirmiş olması gerekir Hüseyin Hasançebi Biri Prof. Zeki Kılıçaslan, diğeri Prof. Cem Somel, tanıdık, kişilikleri ve siyasal kimlikleri sosyalizm için mücadeleyle geçen uzun yıllar içinde oluşmuş bu "2" sosyalist arkadaşımız, marjinal sol siyaset yapmaktan artık sıkılmış olacaklar ki, “kitle siyaseti” yapmak üzere, Milli Görüş'ten bir siyasi harekete, Erbakan'ın kolundan tutup kapı dışarı ettiği Numan Kurtulmuş'un HAS Parti’sine kapaklandılar.

Bu iki sosyalistin orada işi ne?

Türkiye’de sosyalistleri, zaman zaman böylesine şaşırtıcı işler yapmaya götüren iki marazi ilişki biçimi vardır. Bunlardan biri “gerici” İslami politik hareketle, öteki de “ilerici” Kemalizm ile kurulan ilişkilerdir. Siyaset biliminden veya sınıf gerçeğinden değil, bazı ideolojik temas noktalarından beslenen ilişkiler olması nedeniyle marazidirler. Sosyalistlerin İslami hareketle ilişkileri “mağduriyet”, Kemalizm ile ilişkileri ise iktidar bağlamındadır. Bakarsak görürüz: Sosyalistlerde Kemalizme "düşmanlık", eleştiriden önce gelir. Bilimsel veya en azından serinkanlı bakmak mümkün değilmiş gibi, Kemalizm’e ya yardakçılık yapılır, ya da hasımlık. Bunlar, sosyalist düşünce ve siyasetle hiçbir ilgisi olmayan, “şark duygusallığı”ndan başka bir şey değildir. "Kemalizm sosyalizmi ve sosyalistleri kesip biçmiştir", denilir. Elbette, fakat Kemalizm kendi işini yapmış, kendi sınıf tarihini yazmıştır. Başka türlü de yazamazdı ki. Sen de Kemalizm’i kes biç ve hadi görelim, kendi sosyalist tarihini

Prof. Cem Somel:

Dr. Zeki Kılıçaslan:

(...) Sol kelimesi Türkiye’de halkın dilinde ve zihninde CHP’yi, İşçi Partisini, Bağımsız Cumhuriyet Partisini, ÖDP’yi ve daha birçok partiyi ve örgütü kapsayan bir kelimedir. Bunların tek ortak özelliği Müslüman kimliğinden rahatsız olmaktır,

(…) Türkiye’de asıl sorun sosyalistler arasındaki bölünmüşlük değil. Toplumla sosyalistler arasındaki hastalıklı uyuşamama hali. Öte yandan sosyal taleplerin ciddi biçimde yükseldiği bir dönemdeyiz. Vesayetçi rejimin baskısı ortadan kalktığı için şu anda uygulanan vahşi kapitalizme görülmemiş bir tepki olacak. Bunun karşılığı da HAS Parti.

(…) Sol kavramının anlamı kalmadı. Solcu dediklerinizin içinde AB üyeliği taraftarları ve muhalifleri, Kürt sorununa demokratik, barışçı çözüm isteyenler ve istemeyenler, askerin siyasete müdahalesine sıcak bakanlarla soğuk bakanlar, neoliberal sosyal ve iktisadî politikalara karşı çıkanlarla bunlara bigâne olan veya bunları kaçınılmaz görenler var. (…) Son otuz yılda ulusçu, laik, sanayileşmeci, modernleşmeci siyasî proje, dünyanın ezilenleri için bir kurtuluş ideolojisi olmaktan çıktı. Proje iki kutuplu dünyanın dengesine dayanıyordu. Sovyetler dağılınca proje de çöktü. Şimdi zulme ve sömürüye karşı eşitlik, sosyal adalet, paylaşma ve dayanışma mücadelesinde oluşan yeni saflara bakmak lazım. Halkın Sesi Partisi’nin etkili bir rol oynayacağına kaniyaz. Yazamıyorsan, Kemalizm’e niçin kızıyorsun? “Liberal” dediğimiz sosyalistleri AKP yardakçılığına götüren saik işte bu marazi Kemalizm

(…) Halk, sol deyince ne anlıyor Türkiye’de? Dinden uzak, pek de makbul olmayan şeyler. Algısı böyle yani. (…) Türkiye’de bir insanın sol partiye oy vermesi günah gibi bir şey. (…) Soğuk Savaş’tan kalma öğretiler ortalama halkta “Sol benim inançlarıma uymaz” fikrini yerleştirmiş bir kere. (…) Ben Has Parti’yle bir politikada anlaşıyorum. Sağlık ve ekonomi sistemlerinde örneğin. Biri bu sistemleri Marksist olduğu için savunur, diğeri iyi Müslüman olduğu için. Zaten herhangi bir Müslüman vatandaş sosyalist politikayı kendi inanç sistemi içinde bir yere oturtmazsa ona yaklaşamaz ki zaten. radikal.com.tr - 12.12.2010

düşmanlığıdır. Her hangi bir solcuyu ve sosyalisti AKP’nin kuyruğuna takılmaya götüren saik her ne ise, HAS Parti’ye götüren saik de odur.

HAS Parti'de Mehmet Bekaroğlu gibi namus erbabı bir kaç kişinin bulunması hiçbir şeyi değiştirmez, Milli Görüşten çıkan tüm siyasetçilerin –


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 15

istisnaları dışında– aynı b...k'un soyundan olduğunu bizzat Mehmet Bekaroğlu'nun kendisi dile getirmektedir. Milli Görüş siyasetlerinin bir sınıf temeli ve buna bağlı bir çıkarı ve talebi yokmuş, orada "müslüman sosyalistler de var"mış gibi düşünmek, sosyalistlikle telif edilmesi olanaksız bir safiyettir. Hadi Ertuğrul Günay gibileri kişilik bozukluğuna yoralım, Milli Görüş siyasetinin kökü iktidar oldu, bu kökten AKP çıktı iktidar oldu, şimdi de aynı kökten Numan Kurtulmuş’un HAS Parti’si çıktı, o da iktidar olmak istiyor, siz hiç bu siyasi süreçlerin işçi ve emekçi sınıflar hayrına milim bir ilerleme yarattığını görmüş müsünüz? Milli Görüş siyasetinin Kemalizm ile kavgasından solculara ve sosyalistlere, ya o ya da bu tarafa yakın durmanın bir şeyler kazandıracağını hayal edebilmek için, insanın hayal kurma yeteneğini hepten yitirmiş olması gerekir. Milli Görüş siyaseti ile Kemalist siyaset arasında geçen bugünkü yoğun kavga sosyalistleri yerinden oynatmakta, şuraya buraya savurmakta, en azından kafa karışıklığı yaratmaktadır. Elbette bu etkiye sadece sosyalist "kişilik" ve "kimlik"le karşı konulamaz. O zaman bu kavgayı bugünkü demagojik söyleminden çıkarıp tarihsel temeli ile birlikte görmek gerekir.

Kökü Meşrutiyet’te

Osmanlı içinde oluşan kapitalist sınıfların ve çıkar eklentileri olan diğer sınıf ve zümrelerin, kendi iç çelişkileri ile birlikte siyaset ve iktidar sahnesine ilk kez çıktıkları 1908'den bu yana bu kavga sürmektedir. Kavganın galibi Kemalizm, mağduru Milli Görüş –veya tersi– olmuş, sosyalistler için fark etmez, çünkü kavga işçi ve emekçi halk yığınlarının sırtında cereyan eden bir sömürü kavgasından başka bir şey değildir. Bu kavgayı "demokrasi"yle, "merkezin taşrayı dışlaması" gibi, Amerikan sosyolojisinden aşırma kavramlarla ilişkilendirenler, yanılmaktadırlar, çünkü işin bu yanı da "gemi" ile "gemicik" arasındaki fark kadardır. Ayrıca bir sosyalistin, eğer çok ilgileniyorsa, en iyi bilmesi gereken konulardan biri de siyaset aritmetiği olmak gerekir. Kitle siyasetine heveslenenler için; "Kitle" kim, HAS Parti kim!

CHP solculuğu hortlayacak mı?

Deniz Gezmiş ile Kılıçdaroğlu’nu bir gösteren pankart, gençliği CHP çeperinde tutmak için

Değişim dediğimiz şey, hitap ettiği toplum kesimlerinde yarattığı heyecan ve coşku, diğer yandan ayağına basacağı kesimlerde uyandırdığı korku ile ölçülebilir bir şeydir. "Yeni CHP"nin, böyle bir umut ve korku yaratamadığı besbellidir Hüseyin Hasançebi Baykal'ın gittiği, yerine Kemal Kılıçdaroğlu'nun geldiği günden beri "Yeni CHP" denilmeye başlandı. "Yeni CHP", çok eski bir siyasi hastalıktır ve yeniden nüksetmesi ihtimaline karşı solun uyanık olması gerekir. Nice "Yeni CHP"ler gördük, bir kaçını hatırlayalım: n1959’da, 14. Kurultay’ında CHP "İlk He-

defler Beyannamesi"ni benimsemişti. Bu beyannamenin "Eşit Muamele", "Baskıdan uzak tutulan bir basın rejimi", "Üniversite muhtariyeti", "Sosyal Güven ve Sosyal Adalet" gibi başlıkları da vardı. Bu hedeflerin gerçekleştirilmesinde CHP'nin hiçbir katkısı olmayacaktı. İşçi ve emekçi halk yığınlarının verdikleri somut fiziki ve siyasi mücadeleler olmasaydı, 1960-70 arasında bu hedeflerin hiç birine yaklaşmak mümkün olmayacaktı. nCHP, 1965 seçimleri ortaya yeni bir sosyalist siyasi potansiyel çıkardığında da kendini solculuktan ayırmak için, İsmet İnönü'nün "Ortanın solundayız!" gibi iki kelimelik bir tek cümlesiyle de "Yeni CHP" olup çıkmıştı. nVe nihayet biz 1973 seçimlerine de, "İnsanca, Hakça bir Düzen!" diyen "Yeni CHP" ile girmemiş miydik? Sözü uzatmayarak, sonraki "Yeni CHP"lerin üzerinden atlayarak bugünküne gelelim.

“CHP Solculuğu” diye bir şey var

Önemli mi? Evet önemli. CHP'nin kendisinden dolayı değil, "CHP solculuğu" diye Türkiye'de özel ve yaygın bir solculuk türü bu-

4


16 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika için önemli. 4lunduğu "CHP sol bir parti değildir" türünden milyon-

larca laf edilmiş, üzerine kitaplar yazılmıştır. Elbette CHP sol bir parti değildir, bunu berber Abuzittin efendi bile bilmektedir. Ama bilinmesi beş para bile etmemektedir. Daha dün, hatta belki bugün bile CHP saflarında " MahirHüseyin- Ulaş" diye bayrak sallayanlar vardır. Bu bir CHP solculuğudur, CHP'nin kendisinden bağımsızdır, Türk solunun genetiğinde vardır. CHP'yi "yenileyen"lerin her biri bunu çok iyi bilmekte ve kullanmaktadırlar. Deniz Gezmiş hakkında bir iki olumlu laf söylemenin, Ahmet Kaya'nın veya Nazım Hikmet'in mezarını ziyaret etmenin, yetmezse "CHP devrimlerin partisidir" diye sallamanın, kesip biçtikleri solun gönlünü kazanmaya yettiğini bilecek kadar kurnaz siyasetçilerdir. Mustafa Suphi'yi öldürdüklerini kendileri inkâr etmediği halde, "hayır, siz öldürmediniz!" diyenin TKP olduğu da hatırlanırsa, CHP'nin yapay Türk solculuğunu ve heyecan devrimciliğini torbada keklik görmesinin nedenleri de kolayca anlaşılabilir. "Yeni CHP" bu eski numarayı, solculuğu Volkan Konak düzeyinde solcuları avlamak için yeniden sahneye koyacaktır. Önümüz seçim!

Ne değişti?

Biz bu "Yeni CHP" palavrasının ima edilen değişimi içerip içermediğine bakalım. Kılıçdaroğlu CHP’yi yeniden sosyal demokrat bir çizgiye çekecek. Partinin adındaki "halk" gibi, halklaştıracak. “İktidara yürüyüş!”ü başlatacak. Yalan. CHP’nin “Yeni CHP” olabilmesi, A'dan Z'ye bir değişimle olur. Bakırköy belediyesinin bordür taşeronları gitmiş, yerine, Kartal belediyesinin kanal müteahhitleri gelmiş, bu değişim midir? Değişim dediğimiz şey, hitap ettiği toplum kesimlerinde yarattığı heyecan ve coşku, diğer yandan ayağına basacağı kesimlerde uyandırdığı korku ile ölçülebilir bir şeydir. "Yeni CHP"nin, böyle bir umut ve korku yaratamadığı besbellidir. Sebebi de bellidir. CHP’nin çalışanlardan ve yoksul halk yığınlarından yana iyileştirici bir ekonomik, sosyal ve demokratik bir programı, göstermelik bile olsa, yoktur. Halkın, AKP hükümeti tarafından reddedilen veya kulak ardı edilen talepleri açıktır. Bu taleplerin büyük çoğunluğu, sanıldığı gibi gelir düzeyleriyle değil, "sosyal yoksullaşma"yla ilgilidir. Halkın sosyal taleplerinin sözcülüğünü inandırıcı ve ikna edici şekilde üstlenmeyen bir partinin değişim palavrasına halkın tok olduğunu anlamak için kahin olmaya hiç gerek yoktur.

Kürt sorunu

Kılıçdaroğlu'nun Türkiye'de Kemalizm’e verilen yüzde 20 oyu artırabileceğinin işareti olarak ortaya koyduğu herhangi bir sosyal programın varlığından söz edilebilir mi? Bakar mısınız; Kılıçdaroğlu'na, "kongre konuşmanda niçin tek kelime 'Kürt' demedin” diye soruluyor, "dedim" diyor. Bırakalım değişmeyi, Türkiye toplumunun bir soluk daha nefes alabilmesi için üstesinden gelmeye mec-

bur olduğu, kendi eliyle bir kader sorunu haline getirdiği "Kürt meselesi"nde CHP'nin hala, herkeste bıkkınlık yaratmış klasik gevelemeden başka bir görüşü yok. Ali Sirmen'i dahi utandıracak ve kızdıracak ölçülere varan bu vurdum duymazlığa "Yeni CHP" demek, âlemi sersem saymaktan başka nedir ki.

AKP’nin zemininde siyaset

Kılıçdaroğlu ve ekibi CHP'yi ne kadar da çok değiştirdiklerini, varoşlara açılma, dindar seçmenle barışma siyaseti güderek göstermek istiyorlar. Buna "siyaset çakallığı" bile denilemez, çaresizlikten ne yapacağını bilmemek denir. CHP, kendi tarihinin en büyük yükselişini kaydettiği Ecevit dönemlerinde din ve inanç tüccarlığı mı yapmıştı? Bu yanılgı, CHP seçmenini AKP'nin dindar bir parti olduğuna şartlandırmak için Baykal'ın sürüp getirdiği demagojik siyasetten kaynaklanıyor. AKP'nin dindar değil uçkun-liberal bir parti olduğu gerçeği üzerine kurulmuş bir "yeni siyaset" olmaksızın "yeni CHP"den söz etmek ciddiye alınacak bir iddia olamaz. Çünkü AKP'nin yaptığı, devleti zenginleşme ve kendine zengin bir sınıf temeli yaratmaktan, sermayenin destek ve sempatisini pekiştirmekten ibarettir. Bir çok aptal siyasetçi ve "düşünür!"ün AKP'de bir çelişkiymiş gibi gördüğü işçi ve emekçi haklarına düşmanlık, örneğin Özdemir İnce'nin zannettiği gibi ideolojik değil, yüzde yüz ve düpe düz, sınıfsaldır.

Kadın sorununda AKP’den geri

"Yeni CHP" palavrasını deşifre edecek, CHP'de hiç bir şeyin değişmediğini gösterecek o kadar çok başlık var ki, saymakla bitmez. Bir temel toplumsal sorun bağlamında son bir örnekle yetinelim: CHP her zaman ve hala, kadının özgürlük ve eşitlik taleplerine tümden ilgisiz bir parti konumundadır. Bu konuda AKP'den ve MHP'den bile geridir. Ayrıca onlardan da "çirkin"dir. Böylesine derin bir tarihsel meseleyi bir "laiklik" sorunu gibi gören, ciddiyetten uzak bir partidir. Bu konuda en küçük bir değişim işaretini Kılıçdaroğlu da ima etmemiştir. CHP'de siyasileşmiş kadınlar, toplumdaki kadın meselesini kavrayacak sosyal bilinçten yoksun oldukları gibi Kürt kadınlarına bakarak ders çıkarabilecekleri bir siyasal bilinçten de yoksundurlar. Diyelim ki "Yeni CHP", sosyal adalete gönderme yapan yeni bir söz oluşturdu, bundan ne çıkar? Kendisine bunun kaynağı sorulacak. Nitekim soruluyor da. Peki siz yeni CHP'den mesela, son yirmi yılda başarısız olmuş özelleştirmeleri telafi edecek ve kayıpları geri alacak kapsamlı bir kamulaştırma programına yatırılmış bir niyet fark ettiniz mi? Milyarlık askeri alımlardan feragat, silah harcamalarından tasarruf, işittiniz mi? Yok! Vazgeçtik daha fazlasından, halkın AKP'den kurtulması "Yeni CHP"ye ve Kılıçdaroğlu'na kaldıysa, vay halimize!

Seçimle Bir beyi Sosyalist parti ve örgütler kendi başlarına veya yalnızca kendilerinin desteklediği bağımsız adaylarla seçime girmeyeceklerse, yani daha hacimli bir siyasi özneyle ittifak kuracaklarsa, teorik olarak üç olası partner var Burak Cop Seçime beş aydan biraz uzun bir sürenin kaldığı şu sıralarda, gözlemleyebildiğimiz kadarıyla, sosyalist solun ne yapacağı belli olmuş değil. “Hayırcı” sosyalistlerle “boykotçuların” ortak bir taktik güdüp gütmeyeceğinin belirsizliği bir yana, çok bilinmeyenli denklem kabilinden başka bir belirsizlikle de karşı karşıyayız. Eğer ki sosyalist parti ve örgütler kendi başlarına veya yalnızca kendilerinin desteklediği bağımsız adaylarla seçime girmeyeceklerse, yani daha hacimli (yerine göre “çok daha” hacimli) bir siyasi özneyle ittifak kuracaklarsa, teorik olarak üç olası partner var gibi görünüyor: Kürt ulusal hareketinin legal kitle partisi BDP, sosyal demokratlaşma yönünde eksik gedik ama son tahlilde kendince kararlı adımlar atmakta olan CHP, ve içinde az sayıda Marksisti ve Mehmet Bekaroğlu gibi Müslüman solcuları barındıran, Türkiye’deki muhafazakar çoğunluğun emekçi/yoksul kesimine hitap etme iddiasındaki HAS Parti. Bu üç odak arasında nesnel açıdan da, öznel açıdan da en muhtemel partner BDP. Sebep-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 17

r ve sosyalistler: in fırtınası

Referandumu birlikte boykot edenler 2011 seçimlerinden önce bir “ stratejik ittifak” oluşturma yolunda

leri malum, ortada bir “hukuk” da var, bilinen şeyleri tekrarlamamak için olası ittifakın nedenlerini geçelim. BDP’nin yüzde 10 barajını aşma şansı olmadığı biliniyor, dolayısıyla bu parti 2007’deki gibi bağımsız adaylarla seçime girecektir. Bu sefer en az 30 milletvekili çıkarabileceklerini zannediyorum. “İçeriden” bir gözlem olarak şu notu düşeyim; 2007’de, tarihsel ve demografik açıdan Kürdistan diye adlandırabileceğimiz bölgede, AKP, Kürt hareketine galebe çalmıştı. Birkaç ay önce bir söyleşide dinlediğim, Demokratik Toplum Kongresi’nden Altan Tan, 2009 yerel seçimlerinde Diyarbakır’da AKP ile Kürt partisi (o zaman DTP’ydi) arasında makasın epeyce açıldığını hatırlattı. Şu anda ise makasın daha da büyüdüğünü ifade etti Tan. Bunu ve referandumda bazı Kürt illerinde boykotun son derece başarılı olmasını dikkate aldığımızda, Başbakan’ın bütçe görüşmeleri sırasında TBMM kürsüsünden “Benim milletimin dili Türkçe’dir” diye ünle-

mesinin anlamını dikkate aldığımızda; BDP’nin AKP’ye “Bölge’de” 5 ila 20 arasında milletvekili kaybettirebileceğini zannediyorum. Peki Selahattin Demirtaş’ın Paris’te şöyle bir deyiverdiği gibi BDP’nin CHP, ÖDP, EMEP’le birlikte seçime girmesi söz konusu olabilir mi? İçimden geçeni saklamayayım, bunun Türkiye demokrasisi, Kürt sorunu, ve sosyalistlerin mecliste temsili açısından güzel bir şey olacağını düşünüyorum. Böyle bir ittifak, adı geçen iki küçük partiye söz gelimi ikişer milletvekili kazandırabilir, referandumda boykot cephesinde yer alan sosyalist öznelerden de bir veya iki kanaat önderini meclise yollayabilir. BDP için de faydalı olacaktır bu ittifak zira seçime bağımsız adaylarla katılınca, Diyarbakır ilini ele alalım, başarılı da bir seçmen koordinasyonu sağlandığı halde 2007’de DTP ancak 4 sandalye kazanabildi. Öte yandan, baraj derdi olmayan bir partinin listesi formatında seçmen karşısına çıksaydı, bu sayıyı ikiye katlayabi-

lirdi. Böylesi bir ittifak CHP’ye de Kürdistan’da ve Doğu ile Güneydoğu’nun daha “karma” illerinde (Kürdistan’ın yakın çevresi diyebiliriz), BDP’lilerin dışında, has CHP’li milletvekilleri kazandıracaktır. Ancak şunu da öngörmek lazım ki; CHP’nin Kürt illerinde kazanacağı ekstra sandalyeler, bu işbirliği yüzünden Batı’da kaybedeceği sandalyelerden daha fazla olmaz. Daha az ise, olabilir. Bu durumda bir kısım CHP’li seçmenin MHP’ye kayacağı muhtemeldir, AKP tarafından kemirilmekte olan MHP’ye can suyu katacak böylesi bir kayma ise bu partinin barajı geçmesini sağlayarak belki mecliste AKP’nin salt çoğunluğuna dahi mani olabilir. Yani paradoksal biçimde “memleketin hayrına” bir gelişme olabilir. Bununla beraber, asıl problem şu ki, BDP’nin sıcak bakacağını zannettiğim böylesi bir ittifak CHP’nin bünyesini çok zorlayacaktır. PM’ye Sezgin Tanrıkulu’nu alarak Kürt sorunu konusunda AKP’ye, Baykal döne-

minde olduğu gibi gerici bir noktadan değil, bundan böyle ilerici bir noktadan muhalefet edeceği ümidini yaratan CHP, aynı zamanda ağzına Kürt sözcüğünü almayan veya alamayan bir genel başkanın liderliği altında. Evet, SHP/CHP ile Kürt siyasetinin 2000 yılını dahi görmüş köklü bir rabıtası oldu geçmişte. Ama geçtim 80’lerin sonu/90’ların başını, 2000’den bu yana hem Kürt meselesinin seyri ve bulunduğu nokta, hem de objektif ve sübjektif boyutlarıyla Türkiye’de egemen siyaset çok değişti. 20 yıldır yol boyu Kürt siyaseti git gide daha Kürtleşti, daha Kürdistanîleşti, daha PKK’lileşti. CHP ise Eylül 2000’de Baykal’ın dönüşüyle bambaşka yerlere savruldu, şimdi yeni yeni kendini toparlıyor. TBMM’de maksimum sayıda sosyalist vekil görmemizi sağlayacak bir başka olasılık ise, CHP’nin ÖDP ve EMEP’i meclise taşıması, bağımsız adaylarla seçime girecek olan BDP’nin ise 2007’de Akın Birdal’ı Diyarbakır’dan seçtirmesi gibi, “boykotçu” sosyalist örgütlenmelerden söz gelimi iki önemli ismi meclise sokmasıdır. Bununla beraber, “8 parti”nin kendilerine katılacağından söz eden Gürsel Tekin’in söz ettiği partiler arasında eğer ki aşırı milliyetçi emekli generalin partisi yahut Ergenekon sanıklarının milliyetçi partileri var ise, çok afedersiniz kusmuğa benzeyecek (Osman Pamukoğlu ile Levent Tüzel’i aynı partinin listesinde düşünebiliyor musunuz?) böylesi bir bulamaç içinde yer almayı sosyalistlerin içi kaldırır mı? Bu gerçi şu an için çok önemli bir soru değil çünkü varsayımdan türeme bir varsayıma dayanıyor. Ama seçime de beş ay gibi bir süre kaldı. HAS Parti’ye dair kendimce bir analiz yapmayı ise şu an için pek mümkün görmüyorum zira bu partinin yönelimi merkezci mi olacak solumsu mu, henüz belli değil. İçindeki yoldaşlarımıza bakıp yanılmayalım, Has Parti’yi pekâlâ DP ile ittifak halinde görebiliriz mesela.


18 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

WikiLeaks belgelerinde Türkiye nereye gidiyor? Türkiye WikiLeaks’ten sızan kimi konularda bir kamu diplomasisi atağına ihtiyaç duyuyor. Düzeltilmesi gereken imaj konuları ele alınacak ve Batılı dostlar için “tehlike” değil, güvenilir “ortak” olduğumuza dair çalışmalar yapılacak.

Hakan Güneş Şu ana kadar yayınlanan belgeler ABD’li dışişleri görevlilerinin Türk Dış Politikasında hangi kişi ve siyasalara şerh düştüklerini, nelerden kaygı duyduklarını ve aslında bu çerçevede beklentilerinin de neler olduğunu ana hatlarıyla ortaya koyuyor. Resmin bir kısmını görüp diğer parçaları yok saymak olmaz.

WikiLeaks’ten görünen Türkiye

Ne diyor belgeler? Türk ABD ilişkileri çerçevesinde ABD’nin Erdoğan hükümetini devirmek değiştirmek ya da ona ciddi bir engel oluşturacak bir yaklaşım içinde olmadığını söylüyor. Dışişleri bakanı Davutoğlu konusunda düşülen “tehlikeli” şerhinde bile aksi bir anlam aramak yersiz görünüyor. Ergenekon operasyonları konusunda ABD tarafından bir kaygı işareti belgelere yansımış değil. Türk İran ilişkileri konusunda kamuoyunda hâkim kanaat haline gelen Türkiye’nin İran’ı desteklediği tezlerinin sadece görünürde böyle olduğu, gerçekte Ankara’nın Ortadoğu nüfuz mücadelesinde Tahran’ı rakip olarak gördüğü ifade ediliyor. Özetle Türkiye’nin İsrail’le yaşadığı gerilimler dışında yeni dönem açılımlarının ABD tarafından kaygıyla izlendiğine dair en ufak bir gösterge mevcut değil. Ancak Türk dış politikası yapıcılarının, özel olarak AKP dışişleri kadrolarının, ABD’den doğrudan emir aldığını görmeyi bekleyenler için Wikileaks belgeleri “seçmece” ya da güvenilmez olabilir ama bu da gerçeğe

Barack Obama ve Recep Tayyip Erdogan G-20 zirvesi sırasında başbaşa. Pittsburgh, 25 Eylül 2009.

denk düşmez. Neticede yıllardır yaza geldiğimiz gibi dünyanın 16. büyük ekonomisi ve en büyük ordularından birisine sahip bir ülkenin emperyalist zincir içerisinde bağımsızlığının sınırları olabileceği gibi bağımlılıklarının da bir sınırı var.

Diplomasiye ayar

AKP dış politikasını iktidara geldiği ilk günden bu yana Batı ittifakı içindeki dengelere yaslanarak kurmuştur. AKP Hükümeti’nin özellikle birinci döneminde içerde iktidarda kalabilmesini bile AB’den alacağı güçle orduyu dengeleme politikasına bağladığı herkesçe malumdu. Öte yandan Avrupa Birliği’ne ülkeyi pazarlayanlar nasıl güçlü ordu ve doğuya açılan kapı tezlerini işledi ise, ABD ile olan ilişkide de pazar ekonomisine dayalı güçlü müttefik ülke tezi her zaman kilit sözcük olarak kullanıldı. Yine de AKP açı-

sından Wikileaks ile aleniyet kazanan “imaj” konuları ise ciddiye alınmayı gerektirdi. Dışişleri Bakanı’nın büyükelçileri topladığı son toplantının adı son derece manidar: “Vizyoner Diplomasi: Türkiye'nin Perspektifinden Küresel ve Bölgesel Düzen". Türkiye Wikileaks’ten sızan kimi konularda bir kamu diplomasisi atağına ihtiyaç duyuyor. Düzeltilmesi gereken kimi imaj konuları ele alınacak ve Batı’lı dostlar için “tehlike” değil, güvenilir “ortak” olduğumuza dair çalışmalar yapılacak. Davutoğlu her zamanki gibi işini ciddiye alıyor. Neticede imaj ya da algının bazen gerçekten bile önemli olacağının elbette farkında. Ulusalcı-Milliyetçi cephe ise gerçekçi bir dış politika algısına sahip olamadığı ölçüde ABD’ci AKP’yi doğru yerden ve doğru biçimde eleştirmeyi bile bece-

remiyor. Kemal Kılıçdaroğlu sadece Erdoğan’ın banka hesaplarıyla ilgilenirken Kemal Okuyan “Hesabı sorulamayan her suç, teşhir edildiğinde suçu meşrulaştırır, toplumu çürütür” diyerek Julian Assange’ın sosyalist mücadele saflarında yer almadığı sürece iddiaları, bırakın ABD’nin gerçek yüzünü resmen teşhir etmeyi, bilakis onu meşrulaştırmaktadır demiş oluyor.. Okuyan daha da ileri gidiyor “Devrimci bir propagandanın etkili bir biçimde devreye girmediği her ‘skandal’dan hâkim sınıflar yararlanır. Kural budur” diye de noktalıyor WikiLeaks belgelerine bakışını. İktisadi krizler de egemen sınıfların işine yaramıyor mu? Hem büyük sermayenin birikim konsantrasyonu açısından hem sınıf mücadelesinin daha da ezilmesi açısından iktisadi krizle-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 19

Politika rin egemenlerin işine yarmadığını kim iddia edebilir! Ancak sosyalistler hakiki bir yaygınlık ve güce sahip olmadıkları dönemlerde de krizleri kapitalizmin teşhiri ve kriz mağdurlarının örgütlenerek bir ileri aşamaya taşınması için mücadele eder. Kriz yokmuş gibi davranamaz. Kriz egemenlerin işine yarayacak diye elinden geleni arkasına koymaz. Yani Okuyan’ın “Hesabı sorulamayan her suç, teşhir edildiğinde suçu meşrulaştırır, toplumu çürütür” tespitini kriz konusuna uyarlarsak “Hesabı sorulamayan her kriz, teşhir edildiğinde krizi meşrulaştırır, toplumu çürütür” sonucuna varırız ki bu sonuca varmak için ne demagoji yapıyor ne de laf cımbızlıyoruzdur. Ortada onu arkası düşünülmeden edilmiş uydurma teoriden başka ne var Allah aşkına. Bu kadar sade. Orta ölçekli bir bölgesel güç olan Türkiye’nin egemen sınıfları ve hükümetleri uluslararası emperyalist sistem içinde “göreli özerkliklerini” genişletiyorlar derseniz Marksizminize halel gelmeyeceği gibi daha gerçekçi bir analizle mücadelenizi temellendirirsiniz. İstikbali ulusal bir cephede değil, geniş bir ezilenler ve sömürülenler ittifakında arasanız. Ankara’nın arada bir ABD’ye kafa tutuyor olması gerçeği sizin taraftarlarınızdan saklamanız gereken bir melanet olmaktan çıkar. Egemenlerin işine gelen ve ezilenler ve emekçiler için asıl yenilgi düşman “dış güçler” teorisine onca vurgu yaptıktan sonra sabah akşam yerli milli burjuvazimizden dayak yemeye devam edecek oluşumuzdur. Düşmanın adı da adresi de bellidir. Yıldırım Türker’in WikiLeaks hakkındaki yazısını bitirirken kullandığı veciz sözleri aklımızdan hiç gitmemeli: “Zulüm, eşitsizlik, sömürü üstüne kurulu sistem sandığımız kadar güçlü ve kusursuz değil.”

Diplomatik sırlar, ‘seviyeli beraberlik’ler

Bolşeviklerin Barış Kararnamesi: “Hükümet gizli diplomasiyi kaldırır ve bütün görüşmeleri halkın gözleri önünde ve apaçık sürdürme kararlılığını ilan eder.”

WikiLeaks hırsızlıkla suçlanıyor; oysa devletler arasındaki gizli pazarlıkları ve kirli ilişkileri açıklayan Bolşevikler de aynısını yapmıştı. Yeşim Dinçer WikiLeaks’in gizli diplomatik belgeleri ifşasının ardından hükümetlerin durumu kurtarma çabaları, medyatik çiftlerimizin “seviyeli beraberlik”lerini andırıyor. Meğer kameralar karşısında en masum, en terbiyeli, en medeni duruşuyla göz dolduran liderlerle diplomatlar kapalı kapılar ardında bambaşka bir kisveye bürünüyorlarmış. Ekranlarımızda boy gösteren emekli monşerlere bakılırsa ortada “diplomatik bir skandal” var. Fakat konuşmalarından anlıyoruz ki Dışişleri’nde bu tür enformasyonun toplanması ve bildirimi olağan. Yani “skandal” diye tabir ettikleri, aslında yazışmaların içeriği değil de bunların ortalığa saçılması!

Hadi Uluengin, “WikiLeaks ahlâki mi?” başlığı altında şunları yazmış: “Öznel fikir ve hükümler içerdiği için başkalarını kızdırsa bile Yankee diplomatlar dünyanın tüm diplomatları gibi kendilerine verilen görevi yerine getirmişlerdir. Sanıyor musunuz ki yedi düveldeki TC misyonlarından Ankara’daki merkeze her gün ulaşan binlerce telgraf içerik ve şekil olarak Amerika’dan farklıdır? Bin defa hayır!” (Hürriyet, 9 Aralık 2010) Uluengin’e göre, “her şeyden önce ortada bir hırsızlık var” ve ABD diplomatik yazışmalarını ayağa düşüren “Julian Assange adındaki meczub”un mutlaka cezalandırılması gerekiyor. Uluengin’e şunu sormak lâzım: Kim, neyi, kimin yararına ve kimden çaldı? Yazışmalar diplomatların öznel yargıları, Berlusconi’nin gece hayatına düşkünlüğü, Kaddafi’nin botoks dedikodularından vb. ibaret olsaydı mesele yoktu. Fakat Türkiye’yle ilgili belgelere baktığımızda yayılan pis kokudan neredeyse burnumuz düşecek: İsim isim zikredilen rüşvet, eroin ticareti iddiaları, yabancı yatırımcılara borsa tüyoları, ABD üslerine yerleştirilen nükleer silahlar, fü-

ze kalkanı hakkında söylenen yalan ve belki hepsinden daha önemlisi -en hafif tabirle söyleyelim- ABD büyükelçisine bilgi sızdırmaya teşne yüzlerce kamu görevlisi. İçlerinde bakanlar, müsteşarlar, genelkurmay görevlileri vb. var. Belli ki çalınan bizim ekmeğimiz, bizim geleceğimiz; evimizin bahçesine nükleer silah dikerek riske attıkları da bizim hayatımız.

Bolşevikler açıkladı

Gizli diplomatik belgelerin kamuoyuna sistemli bir biçimde ifşası tarihte ilk kez gerçekleşmiyor. Birinci Dünya Savaşı sırasında Çar rejimiyle İtilaf devletlerinin sinsi pazarlıkları, Bolşevikler’in iktidarı sırasında açıklanmıştı. 1914 ile 1917 arasında imzalanan anlaşmaların yayımı İzvestiya’da Kasım 1917’de başladı ve Şubat 1918’e dek sürdü. İlk gizli anlaşmalar yayımlanırken başlarına iliştirilen Troçki imzalı kısa notta şunlar yazılıydı: “Avrupa halklarının varını yoğunu elinden alan ve onları mahveden emperyalizme karşı mücadele, aynı zamanda, gün ışığına çıkmaktan haklı nedenlerle korkan kapitalist diplomasiye karşı bir mücadele de de-

4


20 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika Rus halkı ve onunla birlikte Avrupa 4mektir. halkları ve bütün dünya, finansör ve sanayi-

cilerin parlamenter ve diplomatik ajanlarıyla birlikte gizli gizli hazırladıkları planlarla ilgili kanıtlanmış hakikati bilmelidir.” (Aktaran E.H.Carr, Bolşevik Devrimi, Cilt III, Metis, 2004, s. 23) “Gizli diplomasinin ortadan kaldırılması”, devrimin enternasyonalist karakterinin, ulusların kardeşliği ilkesinin doğal bir sonucuydu ve esasen Bolşevikler, gizli anlaşmalara son vereceklerini ve bunları yayımlayacaklarını devrimden önce vaat etmişlerdi. Yeni hükümet kendine “geçici işçi ve köylü hükümeti” demekle yetiniyor, coğrafi bir sıfat vermekten bile kaçınıyordu. “Bizim için bir tek yazılı olmayan ama kutsal anlaşma var, o da proletaryanın uluslar arası dayanışması anlaşması” diyen Troçki, “dünya halklarına hitap eden birkaç devrimci bildiri yayımlayıp sonra da dükkânı [Dış İşleri Halk Komiserliği’ni] kapatmaktan söz ediyordu.

WikiLeaks neden ö

Wiki-TİP

Türkiye’de ise TİP’in Meclis’te olduğu yıllarda aynı bolşevik ilkeye bağlı kalarak hükümeti ikili anlaşmaları açıklamaya zorladığını görüyoruz. TİP, 1965 seçim bildirgesinde bu anlaşmaların feshini isteyeceğini beyan etmiş, TBMM’ye girer girmez de konuyu gündeme taşımıştı. Hükümet, Meclis’in onayından geçmemiş bu anlaşmaların NATO sözleşmesi uyarınca imzalandığını iddia ediyordu ama bunların sayısı ve içeriği hakkında bilgi vermekten kaçınıyordu. TİP’in sözlü soruları aylarca cevapsız kaldı. Sonunda Behice Boran Meclis kürsüsüne gelerek ikili anlaşmaların gerçek sayılarını ve tarihlerini sıraladı. Boran’a göre sayısı 54’ü bulan ikili anlaşmalar ne uluslar arası hukuka uygundu ne de NATO sözleşmesine. En önemli birkaç tanesi Türkiye NATO’ya üye olmazdan önce, 1947 ve 1948 tarihlerinde, yani tek parti iktidarı sırasında imzalanmıştı. Anlaşmalar Türkiye’yi Amerikan ordusunun modası geçmiş, eskimiş askeri araç gerecini satın almak zorunda bırakıyor, üslerde görevli Amerikalılara yargı muafiyeti tanıyor, özel radyo istasyonu kurma hakkı veriyordu. 1959 ikili anlaşması ile, Amerikan hükümetine Türkiye’ye müdahale etme hakkı tanınmıştı. Parlamento içinden ve dışından gelen baskılar, Demirel hükümetini “ikili anlaşmaları disiplin altına almak için” Washington’u görüşmeye davet etmek zorunda bıraktı. 1969’da imzalanan “temel anlaşma” ile, Dışişleri Bakanı Çağlayangil’in “tamamını bulabilmek için üç ayımı harcadım” dediği ikili anlaşmalar tek bir belge halinde birleştirildi. Ne var ki yeni anlaşma da öncekiler gibi gizliydi ve sadece temel başlıkları kamuoyuna sunuldu. (Serpil Çelenk Güvenç, Solun Merceğinden Dış Politika, Daktylos, 2008)

Castro: “Assange, tüm tarihin en güçlü imparatorluğuna meydan okunabileceğini gösteriyor”

Dünyayı yönetenler, üretim ve denetim araçlarına sahip olanlar, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, her şeyi kontrol edemeyeceklerini bir kez daha anladılar Gülseren Adaklı WikiLeaks, bugüne kadar rastladığımız internet tabanlı alternatif haber kaynaklarından daha farklı bir fenomen bana kalırsa, en azından öyle olduğuna dair güçlü emareler var. Bilinen her hangi bir yerleşik iktidarla organik bir bağı yok, bundan sonra olmayacağını da kendisi söylüyor; kendisini, yerleşik iktidar mevzilerini hedef alan bir yapılanma olarak sunuyor. Bir başka özelliği; bunun küresel düzlemde/genel bir mücadele olarak tezahür etmesi. Yani WikiLeaks, dünyadaki bütün insanları ilgilendiren sorunlarla uğraşıyor; sadece dünyanın belli bir bölgesi ya da dünyadaki belli bir sorun ya da belli bir toplumsal kesimle ilgilenmiyor. Bu ilgi,

güçlü etik değerlerle bütünleşmiş görünüyor. Şu ana kadar yaptıklarına bakarak WikiLeaks’in bilgi üretim tekellerini, kendi gücünü dayatarak bir ölçüde çözündürdüğünü söyleyebilirim. Dünyanın en güçlü ama en saygın haber medyalarının üretici ve dağıtıcı gücü, onun ürününe olan müthiş ihtiyaçları nedeniyle bağımlı bir güce dönüşüyor. Bu bana çok önemli görünüyor, sadece biçimsel açıdan bile… Marjinal bir güç, kendisini bir biçimde yerleşik güce dayatmadığı zaman, etkisiz kalmaya mahkum oluyor. WikiLeaks örneğinde ise marjinalliğin ötesine çoktan geçilmiş durumda.

Medyada güç/iktidar ilişkileri ve WikiLeaks

Medyada güç/iktidar ilişkilerini açıkça görebileceğimiz, birbirleriyle bağlantılı üç düzeyden bahsedebiliriz: Erişim, sömürü ve temsil düzeyleri. n Birincisi, dünya yüzeyindeki herkes, eşit biçimde bilgiye erişemiyor, onu kendi yararına kullanamıyor. Erişim sorunu, açıkça, sınıfsal bir sorun. Ama yalnızca gelir düzeyleriyle ilgili değil, bazı ürünlere tam olarak erişebilmeniz, onları arzu edilen doyum seviyesinde kullanabilmeniz


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 21

önemli? için, “kültürel sermayeye” de ihtiyacınız var. İngilizce bilmiyorsanız örneğin, bu dünyada üretilen en kaliteli eserlere erişiminiz sınırlı demektir. n Sömürü sözcüğünü, “artık değer” sömürüsü olarak alıyorum ve genel mülkiyet rejimi ile bağlantılandırıyorum. Günümüzde medya, devasa bir kâr maksimizasyonu alanıdır ve muktedirlerin siyasetinde, geçmiştekinden çok daha stratejik bir önem kazanmıştır. Hem doğrudan üretici olunan sektörlerde, hem de reklam yoluyla, başka sektörlerde karın maksimizasyonunun entegre bir gücüdür. Kısacası medya bugün “ideolojik aygıt” olmaktan ziyade, bizatihi sömürü ilişkilerinin önemli bir parçasıdır. Piyasanın taleplerini gerçekleştirmek, talebi canlandırmak için reklama ihtiyaç duyan bir sistemden söz ediyoruz. Ve her üretim sistemi gibi medyanın çarkları da emek sömürüsü ile dönüyor. Burada geniş halk kesimlerinin yararına içerik üretmek isteyen, bazen adına “kamu bekçisi” denilen medya profesyonellerinin bu sömürü ilişkileri içinde bu ulvi görevi yerine getirmeleri, isteseler bile, çok zor. Bunların kendi sömürülerine karşı başkaldırmalarının önünde de önemli engeller var. Bilgi üretimi ve dağıtımının kontrolü, emeğin kontrolünden de geçiyor. n Temsil ise, kitlesel iletişim ortamlarında dolaşıma giren ve yoğun olarak kullanılan içeriklerle ilişkili bir soyutlama düzeyi. Hakim medya içerikleri genellikle ayrımcı dilin, belli formatların, terimlerin, belli toplum kesimlerine ait sorunların ağırlık taşıdığı materyallerden oluşuyor. Örneğin haber medyasında geleneksel haber değerleri üzerinden seçkinlerin sözü önemli kılınırken, seçkin olmayanlar sadece negatif bir olayın nesnesi olarak haber değeri kazanabiliyor, her zaman mağdur ya da tekinsiz özneler olarak resmediliyor… Bütün bu düzeyleri düşündüğümüzde, WikiLeaks’in ayrıksı bir konum elde etme olasılığına sahip olduğunu söylemek gayet mümkün. Zorba yönetimlerin, orta yere dökülen utanç verici belgeler nedeniyle iktidarlarını kolayca bırakacakları düşünülemez, onları daha fazla zorlayacak toplumsal güçler gerek. Ancak gazetecilerin gerçekle, siyasetle kurdukları ilişki üzerine daha fazla düşüneceklerini, ama eylemsiz kaldıkları müddetçe bu düşüncelerin fiziki sonuçları olamayacağını varsaymak mümkün. Halkın -ya da halkların demeli-, bu bilgiyle ne yapacağını bilmesi için, siyasetin içine çekilmesi gerekir. Bunu sağlayacak dinamikleri yarattığımız ölçüde çok değerli

bilgilere sahip olmak, göz ardı edilemez, önemsizleştirilemez bir güce dönüşecek… Herhangi bir eleştirel girişim, yarattığı etkinin niteliği ve bağlantılı olarak, harekete geçirebildiği insan sayısı ile de ölçülmeli. Bana kalırsa WikiLeaks, bu anlamda gerçek bir “küresel” etki yarattı. Hayatını bilgisayar karşısında idame ettiren ama asla ebleh sayamayacağımız (ki eblehleştiren; ekrandan ziyade, ekrandan taşandır, yani, “araç mesajdır” diyen teknodeterminist MacLuhan haklı değildir…) bir insan kesimi -ki bunların çoğunlukla yeni bir kuşak olduğunu düşünmemiz için çokça kanıt varyeryüzündeki sömürgen güçlere karşı çok bilinçli bir karşı saldırıyı örgütleyebildiler. Bu saldırının ölçeği ve etkisi, şu an itibarıyla sekonder bir meseledir bence.

Kapitalizmin “içindeki düşman” ve sınıf mücadelesi

WikiLeaks bir sınıf hareketi değil ama hızla sınıf mücadelesinin bir parçası haline geliyor. Zira kapitalist toplumlarda toplumsal eşitsizlik veya tahakküm yapıları, sınıf sömürüsü ve bununla bağlantılı ideolojik mücadele olmaksızın sürdürülemiyor. Sınıf mücadelesini, çok farklı tezahürleri karmaşık bir süreç olarak görüyorsak, WikiLeaks, sınıf mücadelesini emekçiler ve ezilenler lehine olacak bir noktaya getirip bıraksa dahi, sınıfsal bir hareket olmuş sayılacaktır. Mevcut kapitalist basınç altında sınıfsal tavırların giderek daha da billurlaşacağını, görünmez kılınan sınıfsal tahakküm yapılarının daha da görülür hale geleceğini ve bunlarla birlikte sınıf bilincinin de yükselebileceğini düşünmek için yeterince kanıt var. Ama sınıf mücadelesi tarihte hiçbir zaman kendiliğinden, müdahalesiz biçimde yükselmemiştir, bunun için öncü girişimlere, politize birey ya da gruplara ihtiyaç var kuşkusuz. 1976 yılında yayımladığı Inside the Company: CIA Diary adlı kitabıyla Amerikan hükümetinin Latin Amerika’daki diktatörlüklerle işbirliğini deşifre eden eski CIA Ajanı Philip Agee, Vietnam Savaşı’nda binlerce insanın ölümünden sorumlu Richard Nixon’ı tahtından eden eski FBI Ajanı Mark Felt (“Derin Gırtlak”), yine Vietnam Savaşı sırasında sadece halktan değil Kongre’den de gizlenen bilgileri basına sızdıran ve daha sonra bütün dökümanları biraraya getirerek Pentagon Papers’ı yayımlayan askeri analist Daniel Ellsberg, İsrail’in nükleer silah programını İngiliz basınına sızdıran teknisyen Mordechai Vanunu, İngiliz Savunma Bakanlığı uzmanı Dr. Kelly, ABD askeri Manning ve daha pek çok cesur insan, halktan gizlenen en korkunç gerçekleri ifşa ederken, hayatlarını ortaya koydular. Assange gibileri, bu ifşaatları en uygun formları bulmak için yoğun bir kolektif emeği seferber ederek ürettikleri meşruiyet politikalarıyla bu bilgiyi halka geri verdi. Bilgi

iktidarını yıkmaya dönük bütün işlerinde Assange, gazetecilere, çok uzun zamandır takmaya mecallerinin bile kalmadığı ethos’larını anımsattı. “Gazetecilik öyle değil, böyle yapılır” dedi ve dünyanın en önemli gazeteleri bu sesi dinlemek zorunda kaldı. Dünyayı yönetenler, üretim ve denetim araçlarına sahip olanlar, ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, her şeyi kontrol edemeyeceklerini bir kez daha anladılar. Bütün bu hikayelerdeki değişmeyen unsurlardan biri, egemenlik yapıları içerisinde “görevli” insanların adaletsizliğe, kirli oyunlara, sömürünün binbir çeşidine, manipülasyona, kitlesel aldatmacalara, “içeriden” bakıp isyan etmeleridir. Kapitalizmi çatırdatacak güçler, onu radikal biçimde eleştirenlerin yanı sıra, onun “memurları” olarak her yerdeler. Kapitalizmin “içindeki düşmanlar”, onun yıkılmasında öncü roller oynayabilirler ve oynuyorlar da. Yargısız infazlara, protestocuları coplamaya, cezaevindekine işkence etmeye, entelektüelleri susturmaya ya da inanılırlıklarını ortadan kaldırmaya gücü yeter ama kapitalizm, içindeki düşmanı nihai olarak bitiremez, onunla birlikte yaşamaya mecburdur… * * * Hayat değişiyor, değişimi anlamaya çalışıyoruz. İnsanlar bunu her zaman yaptılar, anlamaya çalıştılar. Bazıları, bazen değiştirmeye de çalıştı. Ve gün geldi anlamak, değiştirmenin yarısı oldu; insan toplulukları bir arada barış içinde yaşamayı salt bir fikir olarak değil, bir zorunluluk olarak da kavradılar. Ama bazı şeyler değişmiyor. İnsanların fiziksel olarak bir araya geldikleri eylemlerin önemini hala yadsıyamıyoruz. Yeni gibi görünenlerin, eskinin bir devamı olup olmadığı her zaman sorgulanmalı. Yeni medya ya da yeni sosyal ortamlar, yeni medyalar da bunlar arasında. Bilgiye serbest erişimin, eşit erişim ve eşit temsilin, sömürüsüz bir dünyanın mümkün olabilmesi, güç/iktidar yapılarının önüne, karşı konulamayacak bir güç yığmakla ilgilidir. Her zaman böyleydi, şimdi de böyle. Dr. Kelly ve Bradley Manning gibi insanların kahramanca girişimleri, bunları destekleyip ileriye taşıyacak örgütlü güçlerin olmadığı yerde, günyüzüne çıkmayı bekleyecektir. 2006 yılında gösterime giren V for Vendetta, adlı filmin kahramanı olan V, şu anda wikileaks destekçilerinin en önemli simgelerinden biri. Filmin esinlendiği, parlamento bombacısı Guy Fawkes, bu filmde yeniden hayat buldu ve bize ilham verdi. Ama Fawkes yüzyıllar önce, 1606’da halkın gözleri önünde idam edilmişti, Kelly öldürüldü, Vanunu tam 18 yıl hapis yattı, Manning’in akıbeti meçhul. Kişiler gider, eylemler ve fikirler kalır kuşkusuz ama onlardan film değil, devrim yapmanın zamanı gelmiştir bence…


22 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Emek

2010’da ateşi ve ihaneti gördük Direnişler içerisinde, 2009 kadar yaygın olmasa da işyeri işgalleri sonuç alma bakımından yine dikkat çekiciydi

çekinirim, endişe ederim” dedi. Açıkça ifade edilen bu kaygı, hükümet cephesinden yapılan konuşmalarının, eylem karşısında alınan tutumun neden kadar saldırgan ve sert olduğunun arka planını gösterdi. Direniş yalnızca hükümeti ve sermayeyi korkutmadı; sendikal bürokrasinin sınırlarını bir kez daha gösterdi. Mücadelenin yükselmesi ve denetimlerinden çıkması kaygısı sendikal bürokrasiyi de kaygılandırdı. Kimi konfederasyonlar ve sendikalar, göstermelik eylem kararları aldılar; birçoğuna uymadılar, bir kısmından da sonradan vazgeçtiler. TEKEL direnişi, İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamalarında kürsü işgali ve Türk-İş Başkanının konuşturulmaması, 24-25 Mayıs’ta Türk-İş temsilciliklerinin işgali ve son olarak Tek Gıda-İş önünde yapılan 78 günlük direniş ile sendikal bürokrasinin teşhiri ve sorgulanmasını da beraberinde getirdi. Bir kısım işçinin İstanbul’daki Tek Gıda-İş Sendikası önünde başlattıkları ve “2. TEKEL Direnişi” olarak adlandırdıkları direniş, solun da işçilerle başka bir imtihanı oldu. Bir kısım sol, Tek Gıda-İş bürokrasisi ile karşı karşıya gelmemek kaygısı ile bu direnişi görmezden geldi

Taksim yeniden alındı

Son yıllarda polisin bütün baskı ve şiddetine karşı devrimcilerin inatçı ve kararlı direnişleri sonucu yıllardır çıkılamayan, yasaklanan Taksim Meydanı işçi ve emekçilerin oldu. 1977'de işçileri katlederek yasakladıkları alan, 32 yıl sonra direne direne geri alındı. Hakların kazanımında ısrar ve kararlılığın ne kadar önemli olduğu bir kez daha doğrulanmış oldu.

Gündem güvencesizlik

TEKEL işçileri bitmeyen mücadeleyi yeniden başlatmaya İstanbul’a, Tek Gıda-İş önüne geldiler

İrfan Kaygısız İşçi hareketinin en azından son 10 yıllık dönemine bakıldığında, gerçek anlamıyla önemli bir süreci yaşadığımızı söylemek yerinde olacaktır. Ancak bu 10 yıl içinde geçtiğimiz yılın özel bir yeri de yok değil. 2010, direnişleri, kazanımları ve kayıplarıyla “dolu dolu” bir yıl oldu.

TEKEL işçileri Ankara’nın orta yerini işgal etti

TEKEL işçilerinin 2009’un son günlerinde başlayıp 2010’da da sürdürdükleri mücadele yıla damgasını vurdu. Etkileri ve sonuçları açısından sadece 2010’la sınırlı ele alınamayacak bir direnişe tanıklık edildi. TEKEL işçilerinin Ankara’nın orta yerinde yaktıkları ateş yurdun dört bir yanını sardı ve kendi özgün taleplerini aşan sonuçlar üretti. “Sınıf, sendika, mücadele” gibi kav-

ramlar görünür oldu ve biraz daha ete kemiğe büründü. Sınıf hareketi önemli bir deneyim yaşadı. Kazanım sadece “deneyimden” ibaret kalmadı. Direniş sonucunda, 4-C statüsünde bir dizi değişiklik yapılmak zorunda kalındı. Örgütlenme arayışı içinde olan işçiler bu mücadeleden güç aldı. Yılın son aylarında artan örgütlenme girişimlerinde TEKEL işçilerinin direnişinin etkisi gözle görülür hale geldi. TEKEL işçileri sınıf savaşında sokağın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Ocak 2010’da eyleme yönelik soruları yanıtlayan Arınç, “Parlamentonun içindeki siyasi partilerin eleştirisi veya bizi yıpratmasına biz gülüp geçiyoruz. Çünkü hiç etkili değiller ama karşımızdaki muhalefet sokağı çıkar da bunun içerisinde hanım kardeşlerimiz, gençler, onların yavruları çıkar ve bunlar üzerinden iktidar yıpratılmaya çalışıyorsa ben bir siyasetçi olarak bundan

TEKEL işçileri ile birlikte 4-C statüsü nezdinde güvencesizlik sol/sosyalistlerin ve kısmen de sendikal hareketinin gündemi haline geldi; solun önemli kısmı için güncel bir tartışma ve arayış konusu oldu. Çalışma koşullarının sürekli kötüleşmesi, “iş ve güvence” arasındaki uçurumun artması sonucu güvencesizliğe karşı yeni örgütlenme arayışları da arttı. Geleneksel sendikalardan karşılık bulamayan çeşitli kesimler dernekler kurdu, yeni oluşum ve sendika girişimlerine yöneldiler, platformlar oluşturdular. İşçi sınıfının bu kadar parçalandığı, dolayıyla taleplerinin de farklılaştığı evrede, “güvenceli iş” talebi, ortaklık sağlayan bir talep haline geldi.

İşgal ve direnişler sürdü

2010 işçi sınıfının öfkesinin çeşitli biçimlerde yansımaları ile geçti. 2010‘da etkili ve yaygın grevler yaşanmadı, ama yaygın direnişler ve işgal eylemleri ile işçiler hakları için mücadeleden geri kalmadılar. TEKEL ulusal düzeyde etkide bulunurken, yerel düzeyde de çok sayıda direniş yaşandı. 2010 yılındaki direnişler, yılın ilk yarısında


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 23

Emek işten çıkarma, ücret alacaklarının ödenmemesi, taşeronlaşma gibi gerekçeler üzerinden yapılırken, ikinci yarısından sonra sendikal örgütlenme karşısında patronların işten atmalarına yanıt olarak gerçekleşti. 2009’da kriz nedeniyle birçok hakları ellerinden alınan, ücretleri düşürülen, çalışma koşulları ağırlaştırılan işçiler, bu olumsuzluklara daha fazla tahammül etmeyerek sendikalaşma girişimlerine başladılar. 2010’un özellikle son ayları, ekonomik toparlanmanın da etkisiyle, krizin yükünü daha fazla çekmek istemeyen işçilerin başkaldırısı, krizde kaybettiklerini örgütlenerek geri alma mücadelesi olarak yaşandı. İtfaiye işçilerinin çadırlarına saldırı ile başladığımız yılın ilk günlerinin ardından Marmaray, UPS, Samatya Hastanesi, Esenyurt Belediyesi, Kent AŞ işçilerinin eylemleri öne çıkan eylemler arasındaydı. 3 Yıldır zam alamayan Diyarbakır’daki 10 tuğla fabrikasından işçilerin iş bırakması özgün bir eylem olarak yaşanırken, Tübitak direnişçisi Aynur Çamalan, Paşabahçe Devlet Hastanesi temizlik işçisi Türkan Albayrak’ın direnişi de anlamlı bireysel direnişlerden bazılarıydı. Direnişler içerisinde, 2009 kadar yaygın olmasa da işyeri işgalleri sonuç alma bakımından da yine dikkat çekiciydi. İşgaller arasında Çel Mer işçilerinin fabrika işgali, hem süresi, hem biçimi, hem de sonucu itibari ile diğer işgallerden farklılık gösterdi. 3 gece 4 gündüz süren işgal, yerden 14 metre yükseklikte ve yarım metreyi bulmayan genişlikteki vinçlerde, polisin müdahalesini de etkisizleştiren bir taktikle yapıldı, kısmı kazanımla sonuçlandı. Benzer yolu onların ardından Mutaş işçileri ve Bakırköy belediyesindeki taşeron işçiler de izledi. Bakırköy Belediyesi'ne bağlı taşeron firmada çalıştıktan sonra paraları verilmeden işten atılan işçiler, tiner dolu bidonla Belediyenin Fen İşleri binasının çatısına çıktılar; ihbar tazminatları ve alacaklarının verilmesiyle eylemlerini sonlandırdılar.

Saldırı yasaları gündemde

2010, 2003 yılında çıkarılan İş Kanunu sonrasında işçi sınıfına yönelik esneklik temelli kapsamlı saldırının başlangıcı oldu. Haziran’da açıklanan “Ulusal İstihdam Stratejisi” ile genel çerçevesi belirlenen saldırı dalgasının ilk adımları “Torba Yasa” ile geldi. Ancak ne yazık ki işçi sınıfı, 2010 sonunda başlayan saldırılara karşı henüz etkili bir yanıt verebilmiş durumda değil. Kriz sürecinde yapılan uygulamalar şimdi “işsizlikle mücadele” adıyla meşrulaştırılıp, genelleştirilerek, kalıcı hale getirilmek isteniyor. “Torba Yasa” bu kapsamdaki ilk dalga. İşçi sınıfının bütününü ilgilendiren çalışma yaşamına dair tüm temel yasalar gelecek yılda bir bir yeniden ele alınacak ve 2011’e de damgasını vuracak.

Şimdi güvencesizler konuşacak Güvencesiz çalışanlar, 15-16 Ocak’ta İstanbul’da YEKÜV’deki Forum’da sorunlarını konuşmak ve mücadele imkanlarını genişletmek üzere bir araya geliyor

Cevat Paloğlu “Sendikalaşma oranının yüzde 5’in biraz üzerinde seyrettiği ülkemizde, örgütlülük işçi sınıfının çoğunluğu için giderek yabancı bir kavram, esnek çalışma ve güvencesizlik ise kalıcı hale gelmektedir,” diye yola çıkan güvencesizler, Forum’da sorunlarını ve örgütlenme perspektiflerini konuşacak. Forum güvencesiz çalışanlar kadar, işsizlik ve güvencesizlik tehdidi altında bulunanlara da açık. Forum’un çağrıcıları arasında; Anadoluda Yaşam Kooperatifi, Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası (BATİS), Bir Umut Derneği, Çalış Der, Dayanışma Sendikası, Devrimci Sendikal Birlik, Ev Eksenli Türkiye HOME.net, Ev İşçileri Dayanışma Sendikası Girişimi, Göçmen Dayanışma Ağı, İMECE Kadın Dayanışma Derneği, Katılımcı Sendikal İnisiyatif (KSİ), Limterİş, Sosyal Araştırmalar Vakfı (SAV), Sosyal Haklar Derneği (SHD), Sosyal-İş, Tekstil Sen gibi sendikalar, dernekler ve sivil toplum kuruluşları da bulunuyor. Emek örgütlerinin ve bireylerin katılımına açık olan iki günlük Forum’un birinci

günü atölye çalışmalarına ayrıldı. 15 Ocak Cumartesi günü, YEKÜV’de toplanacak olan atölyeler ve her bir atölyenin cevap aradığı soru başlıkları şöyle: Atölye 1 - Değişen emek süreçlerinde güvencesiz çalışanlar: Ortaklıklar ve farklılıklar •Güvencesizliğin canlı tasviri: Kimler ‘güvencesiz işçiler’ başlığı altında ele alınabilir? Güvencesiz/güvenceli çalışma arasındaki farklar neler? •Güvencesiz çalışmanın farklı sektörlerdeki örnekleri nelerdir? •Katılımcıların kendi işyerlerinde yaşadıkları deneyimleri nelerdir? •Kafa/kol emeği, mavi yakalı/beyaz yakalı ayrımlarının ötesine geçen hangi nitelikler güvencesiz çalışanları birleştiriyor? •Bu ortaklıklar örgütlenme için ne gibi olanaklar yaratıyor? •İşsiz kimdir? İşsiz kalma hali nedir?(temel gereksinimleri giderememe, köşeye sıkışmışlık, toplumsal yaşamdan kopma, özgüven yitimi)


24 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Emek •Kapitalist üretim ilişkisi işsizliği ne4den var eder ve süreklileştirir? ���İşsizlik ile güvencesiz çalıştırma biçimleri arasındaki ilişki nedir? Atölye 2 - Geleneksel işkolu sendikacılığının güvencesiz alandaki deneyimleri ve açmazları •Varolan sendikaların güvencesiz çalışanları örgütlemedeki yetersizlikleri nelerdir? •Güvencesiz çalışanları örgütlemeye çalışan sendikaların karşılaştıkları engeller nelerdir? •Bu engelleri kısmen aşabilmiş sendikalar hangi stratejilerle güvencesiz işçileri örgütledi? (Dev Sağlık- İş, Limterİş, Tümtis vb.) •Mevcut sendikalar işsizler için politikalara sahip mi? •Emek güçleri ortak bir istihdam politikası oluşturmalı mı? •Yasalardaki hangi boşluk ve olanaklar taşeron işçilerin ne gibi haklar kazanmasına yardımcı oldu? Bu yasal kazanımların sınırları nedir? Atölye 3 - Güvencesiz kadın emeği ve örgütlenme deneyimleri •Güvencesiz alanda kadın çalışanların özgül sorunları nelerdir? (evde parça başı iş, sanayide ince emek, izin, sigorta, emeklilik, ev içi görünmeyen emek, ücret eşitsizliği). •Toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri kadın örgütlenmesinde ne gibi sorunlar yaratıyor? (ev içi işbölümü, ataerkil yapı) •Sendikal hareket kadın çalışanların örgütlenmesinde neden yetersiz kalıyor? •Geleneksel sendikaların içinde örgütlenemeyen kadınların dernekleşme ve sendikalaşma deneyimleri neler öğretiyor? •Örgütlenme hangi talepler üzerinden gelişiyor? •Feminist hareket ve sendikal hareketin buluştuğu başarılı deneyimelerden neler öğrenebiliriz? (Novamed örneği) Atölye 4 - Göç ve güvencesizlik •Kimleri (iç ve dış göçü de dahil ederek) göçmen işçi olarak tanımlıyoruz? •Güvencesiz göçmen çalışanların sorunları nelerdir? •Göçmen çalışanların iş bulmasını sağlayan aracı kurumlar ve kişiler kimler? •Göçmen olmak emek sömürüsünün yoğunlaştırılmasına nasıl hizmet edi-

yor? •Göçmenler hangi sektörlerde yoğunlaşıyorlar? •Göçmenlerin örgütlü ve kolektif hareket etmesinin önündeki engeller neler? •Aynı sektörde çalışanlar arasında göçmenlik ve etnisite üzerinden yaşanan gerilimler neler? Atölye 5 - Güvencesizlerin örgütlenme biçimleri: Olanaklar ve sınırlar

2010’da sos saldırı altı

2010 sadece uygulamada değil yas hakları aleyhine gelişen bir yıl old

•İşçi sınıfının bugüne kadar kullandığı örgütlenme modelleri nelerdir? •Sendika, dernek, kooperatif modelleri hangi gerekliliklere yanıt olarak çıkmıştır? Kullandıkları örgütlenme biçimleri ve çalışma tarzları nelerdir? •Bu modellerin sahip oldukları yasal olanaklar ve sınırlar nelerdir? •Bu modeller birbirine alternatif/rakip olarak mı düşünülmeli? Farklı kurumların aynı alanı örgütlemesinin yarattığı problemler ve fırsatlar neler? (örn. Dev Sağlık-İş ve Taşeron İşçileri Derneği) Atölye 6 - Güvencesizler için nasıl bir sınıf örgütü? •Tabandan gelen örgütlenmenin getirdiği kendiliğindenlik ile karar alma/müdahil olma/pazarlık yapma süreçlerinin getirdiği kurumsallık arasındaki denge hangi mekanizmalarla sağlanabilir? •Güvencesiz çalışmanın doğasına uygun esnek/çoğul ve koşullara uyarlanabilir örgütlenme mekanları nasıl yaratılabilir? (mahalleler, kahveler, işyerleri, işçi pazarları, sağlık ocakları, semt pazarları, tren istasyonları, şehirlerarası yollar) •Örgüt içi temsiliyet biçimlerinin problemleri neler? Varolan delege-aidat sistemlerinin sınırları nasıl aşılabilir? •En geniş düzeyde güvencesiz çalışanlara ulaşmak için hangi örgütlenme araçları kullanılmalı? (dayanışma ağları, çalışanların entelektüel faaliyete doğrudan katabilen yayınlar vb.) •Örgütteki karar alma süreçlerine katılımda bilinçli karar alma kapasitesini arttıracak eğitim/bilgilenme/tartışma araçları nasıl yaratılabilir? •Örgütleyici ve örgütlenen ilişkisi nasıl olmalı? Sınıf örgütünün kendi içindeki ve dışındaki siyasi gruplarla ilişkisi nasıl olmalı? Programın 16 Ocak 2011 Pazar günü, Mimarlar Odası (Karaköy)’de yapılacak olan ikinci kısmı, “Güvencesiz çalışanların sorunları ve örgütlenme perspek-

2010 sonuna doğru Mersin’deki Akdeniz Çivi fabrikası

Nazır Kapusuz Ekmek ve Özgürlük Dergisi’nin 6. sayısında, 2009 yılı için bir değerlendirme yazısı yazdığımda, 2009 yılı içersinde direnişlerin geliştiğini, yeni eylem tarzlarının emek mücadelesi içerisine girdiğini belirtmiştim. Ancak değerlendirme girdiğimiz yeni yıla dair karamsarlıkla bitiyordu. O yazıya ait “2010 olanaksızlıkların ağır bastığı yıl” ara başlığının altında yazanları kısaca özetlersem; nDirenişleri sürükleyecek merkezi bir sendikal odak eksikliğinden. nKriz döneminde de sendikal odak olabilecek büyük sendikaların sicilinin daha da kötüleşeceğinden. nSol ve sosyalist yapıların bu direniş süreçlerine katkısı her ne kadar kendi güçlerini aşan bir özveriyle devam etse de, ortaklaşa hareket edilememesi, direnişlerin


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 25

syal haklar nda kaldı

sama alanında da emekçilerin u

ı işçileri sendikasızlaştırıldılar

kamuoyuna yeterince yansıtılamaması, direnen işçiler ile maddi manevi dayanışma araçlarının eksikliği kocaman bir kısıtlılık olacağından. nNeoliberalizmin dayattığı rekabetçilik kültürü, toplumdaki türdeş kesimleri bile birbirlerine karşı “çıkar grubu” haline getirdiğinden. nOdak ve örgütlenme eksikliği giderilse bile, işçilerin kendi taleplerinin ötesine geçecek bir talepler dizgesi ve kamuoyunda hegemonya oluşturamayacağından ve bu durumun işçi sınıfının davasına yaklaşırken zaten bir garipleşmiş olan politik dilin eklemlenmiş halinin tam bir parodiye dönüştüğünden bahsetmiştim. 2010 yılı bakiyesinde bolca hak ihlalleri varken, direniş anlamında gelişkin bir durum oluşmadı. İlginçtir ki bunca sendika ve sosyalist örgütlenmeye rağmen, işçiler bazen tek başına bazen de ufak gruplar halinde tepkilerini gösterdi. 2009 yılının sonları ve 2010’un ilk ayla-

rında yükselen ve gündeme oturan Tekel Direnişi giderek sönümlenmiştir. Sakarya Caddesi’nden ayrılan işçiler ilk zamanlar değişik illerde iktidara mensup yönetici gördüklerinde protesto etmesi farklı bir umut ışığı yaksa da, diğer büyük direnişler gibi tepkiler zamanla sendikaya yöneldi. Önce Türk-iş bölge müdürlüklerinin işgali en sonunda da Tek-Gıda-İş önünde sönümlenen bir direnişle bitti. 2010 yılında iş kazaları da tam hızıyla sürmüştür. Madencilik sektörü konusunda artık yazmak anlamsızlaşmaya başlamıştır. SHD geçmiş yıllarda bu konu hakkında iki rapor hazırlamış üç adet basın açıklaması yayınlamıştır. Adres gösterir gibi belirttiğimiz bir bölgede 30 maden işçisi hayatını kaybetmiştir. İlgili rapordan alıntı yaparsak; “Madencilik sektörü kamu denetimsizliğinin tam bir göstergesidir. Türk Taşkömürü Kurumu işletmelerinin ‘verimsiz’ ve ‘güvensiz’ bulduğu bazı ocaklar özel kişilere devredilmekte ve sürekli iş kazaları meydana gelmektedir. Zonguldak İli’nin Gelik ve Kilimli, Balıkesir Dursunbey ilçesine bağlı Odaköy beldelerinde hemen hemen her ay ölümlü bir iş kazası meydana gelmesine rağmen, ufacık bu beldelerde kamu denetiminin yapılamaması çok ilginçtir. Adı sayılan üç beldede olan kazalar neredeyse tüm sektördeki kazaların yarısını barındırmaktadır. Kamu denetimi, bu yetmiyormuş gibi, 2005’te çıkardığı Madencilik Yasası ile bu tip ‘madenlerde uzman maden mühendislerin çalıştırılması’, ‘güvenlik ekibi’ vb. gibi birçok ‘gereksiz’ uygulamaya son vermiştir.” Bu rapordan sadece 5 ay sonra, raporda adı geçen Gelik beldesinde meydana gelen grizu faciasında, 30 işçi hayatını kaybetmiştir. Recep Tayyip Erdoğan’da, durumu “kaderlerinde var” diyerek açıklamıştır. Bu nasıl kaderse alınlarında değil hazırladığımız raporlarda yazıyor. 30 işçiden 28 inin ölüsü toprak altından çıkarılırken, kalan 2 işçiyi çıkarmak için, artık işçisini toprak altından çıkaracak kadar bile elinde “kamu hizmeti” yapabilecek eleman donanım kalmayan devlet ihale açmakta ve hala işçiler toprak altında. Şili’deki maden işçilerin kurtarılmasından sonra Ömer Çelik’in “bizde olsa 3 günde çıkarılırdı” sözü iyice anlamsızlaşmaktadır. Siz 3 günde ihale bile açamazsınız diyesi geliyor insanın. Yine iş kazalarında eskiden kamunun yaptığı altyapı çalışmaları ön plana çıkmıştır. Her ne kadar kamuoyu özelleştirilen elektik dağıtım ihalelerinden gelecek paraları canlı yayınlarla takip etse de takip edilmeyen, son 3 yılda elektrik dağıtım işlerinde ölen işçilerin sayısıdır. Raporlarımızda 2007 rakamlarına göre bu alanda 3 işçi hayatını kaybetmişken, henüz tamamına erdiremediğimiz 2010 yılı hak ihlalleri ra-

porlarında bu sayı şimdiden 30’u geçmiştir. Yani devlet her şeyi özelleştirirken, işçilerin hayatını da taşeronlara emanet etmektedir. Taşeronlaşma o seviyeye ulaşmıştır ki, sadece devlet kurumlarında taşeron çalışan sayısı 180.000’e ulaşmıştır. Bu sayıya devletin ihaleler yoluyla devrettiği kamu hizmetlerinde çalışanlar dâhil değildir. Taşeron çalışanların çalışma şartları ve durumları o kadar kötü duruma gelmiştir ki, sadece İstanbul Büyük Şehir Belediyesine bağlı çalışan, su sayaç okuma işçileri, itfaiye çalışanları, özel güvenlikçiler, Marmaray işçileri, arkeologlar ve psikologlara varana kadar birçok değişik iş kolunda işten çıkarmalar ve direnişler yaşanmıştır. 2010 yılında sadece uygulamalarda değil yasalarda da emekçiler aleyhine çıkarılan yasaların yılı olmuştur. Yılın son günlerinde çıkarılmaya çalışılan yasa ile esnek çalışma, taşeronlaşma, ucuz iş gücünün işçilerin yarattığı fonlarla finanse edilmesi, işverenlerin özürlü istihdam etme yükümlülüklerinden kurtulması tek bir yasayla meclisten geçmek üzeredir. Ancak yasayı yakından takip edenler bilir ki, bu yasa ile ilgili haber yapmak bile zorlaşmaktadır. Yasanın çıkmadığı her gün yeni maddeler torbaya atılmakta madde sayısı artmaktadır. Emek örgütlerinin tepkisi ise içler acısı bir durumdadır. KESK malum, Türk-İş ise işi ifrada vardırmıştır. Bir devlet Bakanı “benim işçim gerekirse günde 16-18 saat çalışır” derken yasadışı çalıştırmayı teşvik etmekte ama daha vahimi bu konuşmayı bir işçi sendikasında yapmaktadır. Hak ihlalleri sadece çalışma yaşamında değil, barınma hakkında da “kentsel dönüşüm yasası” ile yasalaşmıştır. Sert tedbirlerin henüz uygulanamamasının tek nedeni küresel krizin ranta olan talebinin geçici olarak durmasıdır. Ancak seçimlerden de sonra bu yasanın insanların yaşamına getireceği yükler ortaya çıkacaktır. Yine hükümet, HES’lere karşı sürekli yargıyla karşı karşıya kalmaktan yorulmuş olmalı ki SİT alanlarında Çevre Bakanlığı’nın karar vereceği bir yasayı bekletmektedir. Yazı boyunca “AKP” bir kere isim olarak anılmamıştır. Çünkü bu uygulamalar, “köpeksiz köyde değneksiz gezen” her kapitalist zihniyetli siyasi iktidarın yapmak için can atacağı uygulamalardır. Ancak mücadeleyi kapitalizme karşı yaptığını unutanların AKP’ye tam cephe alırken CHP’yi yedeklemeleri de ilginçtir. Ama yedektekinin daha büyük beklentilerle gündeme getirilmesi yüksek ihtimal ters etki yaratacak ve umudunu CHP’nin yedeğine verecek bir mücadele hattına yol açacaktır. 2011 yılı AKP’nin değneksizliğine, toplumsal muhalefetin topallayarak ilerleyeceği CHP değneği eşlik edecektir.


26 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Emek

‘Uzmanlaşmış Meslek Edindirme’: Kirala ve kov! İşçi sınıfının bileşenlerinin sınıfın içindeki farklılıkları kapsayan yeni örgütlenme araçları yaratamamaları durumunda herkesin güvencesiz ve esnek çalışacağı açık Tolga Tören Son dönemde sermaye sözcüleri ve hükümet işsizlik ve istihdam gibi konularla pek bir alakalı görünüyor. Geçtiğimiz yıl içerisinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, İŞKUR ve TOBB tarafından hazırlanan ve “herkese altın bilezik dağıtıyoruz” çığlıkları altında kamuoyuna duyurulan Uzmanlaşmış Meslek Edindirme Merkezleri Projesi (UMEP) bu ilginin en önemli göstergesi. Söz konusu proje daha yakın tarihlerde ‘BECERİ 10’ adıyla yeniden karşımıza çıktı. Bu projelerin bu kadar büyük sesle kamuoyuna duyurulduğu bir ortamda, hükümetin ve sermayenin işsizlik ve istihdam konusunu neden gündemlerine aldıkları sorusu önem kazanıyor. Sorunun yanıtı ise, Türkiye kapitalizminin 2001 krizi sonrasında içine girdiği yönelimde gizli.

Mutlak artı değerden göreli artı değere

Marx, Kapital’de “Bir ülkede kapitalist üretim tarzı ne denli gelişmiş ise, nispi aşırı nüfus da o denli gözle görülür hale gelir. Bu da gene, bir yandan, bir çok üretim kollarında, emeğin sermayenin boyunduruğu altına alınmasının eksik bir biçimde sürüp gitmesinin ve ilk bakışta, genel gelişme düzeyine uygun görülen süreden daha uzun devam etmesinin bir nedenidir” deri. Türkiye kapitalizminin 2001 yılında yaşadığı krizin ardından kaydettiği gelişme süreci, Marx’ın yukarıda betimlediğinden çok da farklı değil. 2001’den bu yana yaşananları anımsadığımızda, hafızamızın geriye çağırdığı şeylerden ilki, bu süreçte sermayenin ‘yönetişim’ kavramı altında bütün karar alma süreçlerine dahil edilmesi ve gene Marx’ın tanımladığı haliyle “sermayenin kardeş katli” sürecinin işleyerek sermaye birikim sürecindeki aktörlerin farklılaşması olacaktır. Bir başka ifade ile sermayenin kimi ögeleri daha da palazlanırken kimileri ise eski konumlarını kaybetti. Bu süreçte yaşanan bir başka gelişme de Türkiye’deki kapitalist üretim ilişkilerinin daha da derinleşmesi oldu. Gene Marx’ın kavramları ile ifade

TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu Beceri ‘10 projesiyle 5 yılda 1 milyon kişiye iş bulacaklarını söyledi

edecek olursak, Türkiye sermayesinin ana akımı, dergimizde daha önce de vurgulandığı üzere, 2001’den bu yana mutlak artıdeğer üretiminden göreli artı değer üretimine geçebilecek bir donanıma sahip hale geldi. Emek verimliliğinin artması da bu sürecin ayrılmaz bir parçasını oluşturdu. Sermaye temsilcilerinin sevinçle karşıladıkları bu gelişme, işçi sınıfı açısından ise, sömürünün derinleşmesi anlamına geliyordu. Sonuç ise yedek emek ordusunun daha da büyümesi oldu. Marx yaklaşık yüz elli yıl önce bu durumu şu sözlerle tanımlamıştı: “Bu durum kullanıma hazır ya da işsiz ücretli emekçilerin ucuzluğu ve bolluğunun, ve bazı üretim kollarının, nitelikleri gereği, el işini makine üretimine dönüştürmede gösterdikleri bir direncin sonucudurii.

Sermaye bilimi hizmetine alıyor

Elbette ki bugün Türkiye sermayesi için

mesele el işinin makine ile üretime dönüşmesi değil. Ancak Türkiye sermayesinin temsilcilerinin hemen her fırsatta, daha yüksek katma değerli mallar üretmenin öneminden bahsetmelerini de unutmamalı. Sermayenin yıllardır dilin doladığı bu durumun en önemli gerekliliklerinden birisi ise, her üretim alanında ihtiyaç duyulan kalifiye işgücü. Bu durum sermayenin yeni istihdam stratejileri geliştirme nedenlerinin yanında, eğitim alanındaki yatırımlarını da, “üniversite sanayi işbirliği” kavramını da, “meslek lisesi memleket meselesi” benzeri kampanyaları da açıklar nitelikte.

Ulusal İstihdam Projesi

UMEP ve ‘Beceri 10” gibi projelerin Türkiye sermayesi açısından sırrı tam da burada yatıyor. Söz konusu projelerle, yukarıda özetlenmeye çalışılanlar ile tutarlı olarak, bir çok meslek kursu açılması ve beş yılda


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 27

Gençlik bu meslek kurslarında eğitim gören bir milyon işsize iş verilmesi planlanıyor. Bu noktada iki soru önem kazanıyor: İlki, söz konusu proje nasıl işleyecek? İkincisi ise, yaratılan istihdam nasıl bir istihdam olacak? Birinci sorunun yanıtı Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV) tarafından şu şekilde veriliyor: “…Kursiyerler, ortalama 3 ay teorik ve pratik eğitimlerin verileceği kursların ardından sanayi kuruluşlarında da 3 ay staj yapacak. Hem eğitim hem de staj sürecinde başarılı olanların yüzde 90'ının illerde Odalar'a üye firmalarca istihdam edilmesi sağlanacak. Tüm bunların sağlanması için ise, 111 okula 106 milyon TL’lik makine-teçhizat yatırımı yapılacak, 6 binin üzerinde eğitmen eğitilecekiii. Bu noktada şunun vurgulanması önemli: UMEP, sermaye sınıfının bir karar alma sürecinde daha en önemli aktör konumuna gelmesine hizmet ediyor. Söz konusu projede emek örgütlerine hiçbir biçimde yer verilmediği ise aşikar.

Emek, sermaye ve öğrenciler

Güvenceli Esneklik

Hükümetin sermaye örgütleri ile birlikte ortaya koyduğu bu program asıl olarak “güvenceli esneklik” kavramına dayanıyor. Kapitalist sistemin 1970’lerde içine girdiği krize bir yanıt olarak geliştirdiği ve emeğin kazanımlarını geri almaya dayanan esneklik kavramının son aşaması olark tanımlanabilecek bu kavramın amentüsü “kirala ve kov” ifadesi. Kavramın bir başka özelliği ise iş güvencesi yerine istihdam güvencesinin ön plana çıkarması. Bir başka ifade ile kavram, kalifiye, kolaylıkla işten çıkarılabilen ama her an işe alınmaya da hazır bir işgücü havuzu yaratılması mantığına dayanıyor. Böyle bir sistemin işleyebilmesi için gerekli olan mekanizmalar ise, işten kovulan işçiyi, yeni ama muhtemelen geçici bir işe hazır hale getirecek kurumlara ek olarak sermayenin işten kovmasını kolaylaştıracak yasal düzenlemeler. Birincisini mesleki eğitim kurumları ve kiralık işçi büroları oluştururken, ikincisini ise Türkiye sermayesinin yıllardır talep ettiği kıdem tazminatlarının kaldırılması, işgücü piyasalarının daha da esnekleştirilmesi gibi düzenlemeler oluşturuyor.

Sonuç

DPT’nin 2007-2013 yılları için hazırlanan Dokuzuncu Kalkınma Planı, 2001 – 2023 yıllarını kapsayan Uzun Vadeli Plan ve hükümetin Orta Vadeli Plan’ı “güvenceli esneklik” kavramını istihdam politikalarının en önemli ögesi olarak görüyor. İşçi sınıfının bileşenlerinin, sınıfın içindeki farklılıkları kapsayan yeni örgütlenme araçları yaratamamaları durumunda, sınıfın içindeki güvenceli/güvencesiz ayrımının ortadan kalkacağı açık. Bu farklılıkların ortadan kalkmasının sınıfın tümünün güvencesiz ve esnek çalışması biçiminde gerçekleşeceği de.

Öğrenciler artık emek-sermaye çelişkisinin doğrudan bir mağduru. ‘Tanımlı bir iş kolu’ sayılmasalar da öğrencilerin sendikalaşma ihtiyacı buradan doğuyor Deniz Doğruer Biraz heyecanlıyız. Doğum günümüzü daha yeni kutladık. 3. yaşımızı geride bıraktık. Biz kim miyiz? “Kim bu gençler, ne istiyorlar?” sorularının muhatabı, Öğrenci Gençlik Sendikası Genç-Sen. Bu aralar epey popüler olduğumuz bir gerçek. Ne yazık ki, 3 yıldır aynı sorunları artarak yaşayıp, aynı çözüm önerilerimizi ısrarla savunmamıza karşı, ana akım medyada yer alabilmemiz için epey ‘dayak yeme’miz gerekti. Şimdi, medya da bölünmüş durumda. Hükümete yakınlığıyla bilinen medya kuruluşları bize yönelik bir iftira ve çamur atma kampanyası başlattı bile. Bu konuyla sendika avukatlarımız ilgileniyor zaten. Bir diğer grup, bizim hoş görülmesi gereken maceracı gençler olduğumuzu düşünüyor. Bu kesimin önemli bir kısmını ‘eski’ ‘68’liler oluşturuyor. Kendi gençliklerini

hatırlayıp, bizi sahipleniyorlar. Tüm bunların yanı sıra, sendikamızın kurulduğu günden beri, öğrenci gençliğin sendikalaşma mücadelesine yakın ve dostane bir ilgiyle yaklaşan medya kuruluşları da yok değil.

Ne istiyoruz?

Az önce, kendimizi “Kim bu gençler, ne istiyorlar?” sorularının muhatabı olarak tanımlamıştık. O zaman, kim olduğumuzu, ne istediğimizi anlatmamız gerek. Her şeyden önce, bu topraklarda neden bir gençlik sendikasına ihtiyaç olduğunu, neden Genç-Sen’i kurduğumuzu tartışmalıyız.Türkiye’nin öğrenci gençlik sendikasına ihtiyacı, tüm dünyadaki gençlerin sendikalaşma ihtiyacından bağımsız değil nihayetinde. Bu ihtiyacı da, Sovyet bloğunun dağılması ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan sürece kadar götürebiliriz. Bilindiği gibi, Soğuk Savaş döneminde, kapitalist ülkelerin ‘sosyalizm tehdidi’ni bertaraf etmek için devreye soktukları sosyal devlet politikaları, bu

4


28 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

tehdidin ortadan kalkmasıyla beraber rafa kaldırıldı. Egemenlerinyürüttükleri ideolojik bombardıman bir yana, tüm dünya çapında işçi ve emekçilerin yaşam standartlarında ciddi bir gerileme oldu. Burjuvazi, sus payı olarak verdiği tüm hakları tırpanlamaya başladı ve dizginlerinden boşalmış gibi emekçilere savaş açtı. Tüm dünyada, neo-liberal ekonomi politikaları devreye sokuldu. Bizim ülkemizde de durum farklı olmadı. ’80 darbesinin ardında toplumsal muhalefetin susturulması, işlerini kolaylaştıran bir olgu oldu. Darbenin hemen ardından Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK) kuruldu. Üniversiteler paralı hale geldi. Darbeden sonra yapılan ilk seçimler olma özelliği taşıyan ’84 seçimlerinde Turgut Özal’ın kazanmasıyla, Türkiye için de neo-liberalizm zilleri çalmaya başladı. Her ne kadar, ‘80 sonlarında başlayan işçi direnişleri ve ‘90’lar boyunca inatla süren kamu emekçilerinin sendikalaşma mücadelesi, aynı zamanda burjuvazinin yaşadığı iç çelişkiler, süreci bizim ülkemizde biraz ötelese de, hak gaspları ve yaşam standartlarındaki düşüş artan ivmeyle hızlandı. 2001 ekonomik krizi sırasında alınan önlemlerle ve 2002’de AKP hükümetinin işbaşına gelmesiyle, burjuvazi sonunda kendi ekonomik programını uygulayacak nesnel koşullara ve aktörlere kavuşmuş oldu. Nasıl ki, tüm dünyada burjuvazi sosyal hakları tırpanlarken, özellikle eğitim ve sağlık gibi temel insan ihtiyaçlarını tekellerin hâkimiyetine açarak bu alanları birer sektör haline getirdiyse, aynı durum Türkiye’de de yaşandı. ’80 darbesinden sonra, öğrenci harçları sürekli arttırıldığı gibi, öğrencilerin kampus içinde ve dışındaki yaşam alanları, sermayenin insafına terk edildi. Geldiğimiz aşamada, kızı Tıp Fakültesi’ni kazandığında, onu okutamayacağı için hayatına son veren babalarla karşılaşır olduk. Hem ilköğretim ve liselerde, hem de üniversitelerde, hem öğrenciler, hem de veliler kelimenin tam anlamıyla soygunla karşı karşıya.

Liselerde; kayıt parası, temizlik parası, kravat parası, tebeşir parası, spor parası, önlük parası ve zorla toplanan tüm diğer paralar; üniversitelerde harçlar, yüksek giderli okul araç gereçleri, barınma, ulaşım, yemek, sağlık harcamaları, bize bir gerçeği söylüyor. O da şu, öğrenciler artık emek-sermaye çelişkisinin doğrudan bir mağduru. İşte bu yüzden, öğrencilerin de her ne kadar demokrasi özürlü yasalarımız bakımından ‘tanımlı bir iş kolu’ olmasa bile, sendikalaşma ihtiyacı buradan doğuyor. Problemlerimiz sadece bununla sınırlı kalmıyor elbette. Eğitimin temel bir insan hakkı olarak değil, bir sektör olarak görülmesi başka problemleri de yanında getiriyor. Toplumun çıkarları için bilim üretilen merkezler olması gereken üniversiteler, sermayenin çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Üniversitelere Teknokent’ler kuruluyor ve üniversite öğrencilerinin ve akademisyenlerin yetenek, zeka ve bilgilerini tekellerin hizmetine sunması bekleniyor. Eğitim müfredatı piyasanın talepleri etrafında şekillendiği için, yetkin mühendislik, stajyer avukatlık ve benzeri uygulamalarla aldığımız eğitimi bir kez daha kanıtlamamız bekleniyor. İnsanlığın evrensel değeri olan bilgi de tekelleşiyor, yeterli parası olmayanlar için bilgi ve teknolojiye ulaşım giderek zorlaşıyor. Liselerde de durum farklı değil.

Hilkat garibesi sınav sistemimiz milyonlarca liranın döndüğü bir sektör yarattı: Dershaneler. Öğrenciler, aldıkları 12 yıllık eğitimden sonra üniversiteyi kazanabilmek için, hala avuç avuç para dökmek zorunda bırakılıyor. Daha fazla parası olanlar daha iyi dershanelere gidiyor, özel hocalardan ders alıyor. Olmayanlarsa, annesi dershane borcunu ödeyemeyip hapse girdiği için intihar ediyor. Meslek lisesi öğrencilerine, zorla staj yaptırılıyor. Köleliğin tarihe karıştığını zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Meslek lisesi öğrencileri hiçbir ücret ödenmeden emek sömürüsüne maruz bırakılıyor. Aynı zamanda, onlar da, sermaye için nitelikli işgücü olarak yetiştiriliyorlar. TÜSİAD, boşuna “Meslek lisesi, memleket meselesi” demiyor.

Birlik, dayanışma, öğrenciye sendika Tüm bu saydıklarımız, eğitimin özelleştirilmesi ve paralı eğitimle ilgili problemlerimiz. Tüm bunların yanı sıra, anti-bilimsel, anti-demokratik, cinsiyetçi, homofobik eğitimle karşı karşıyayız. Anadilde eğitim hala yasak. Yani öğrenci olmaktan kaynaklı yaşadığımız tüm bu problemler için bir araya gelmeye ve örgütlenmeye ihtiyacımız var.GençSen, işte tam da bu ihtiyaçtan dolayı kuruldu. DİSK, 28-30 Temmuz 2000’de düzenlediği 11. Genel Kurul’da öğrenci sendikası kurulması için bir çalışma başlatma kararı aldı. 2006

yılının ortalarında ilk toplantılarımızı yapmaya ve “Neden bir sendika? Nasıl bir sendika?” sorularına yanıt aramaya başladık. 15 Aralık 2007’de ODTÜ’de yaptığımız Genel Kurulu’muzun ardından, resmi kuruluş işlemlerimizi başlattık. Hakkımızda açılmış bir kapatma davası hala sürmektedir. 23 Aralık’ta duruşmamız var.

Ne istiyoruz?

Tam 3 yıldır, sendikalı olarak mücadele ediyoruz. Çeşitli ülkelerdeki öğrenci sendikalarıyla dayanışma halindeyiz ve onların deneyimlerinden de öğrenmeye çalışıyoruz. Kim olduğumuzu anlattık, ne istediğimizi de anlatalım öyleyse. Tüm öğrenciler için, eşit, parasız, bilimsel, anadilde eğitim istiyoruz. Harçların kaldırılmasını, tüm öğrencilere öğrenim hayatları boyunca karşılıksız burs verilmesini, ulaşımın, sinema ve tiyatro gibi kültürel aktivitelerin pasosu olan herkese ücretsiz olmasını, yurtların sayısının arttırılmasını ve yurt kalitesinin yükseltilmesini, okul yemekhanelerinin ücretsiz olmasını, sağlık harcamalarının devlet tarafından karşılanmasını, eğitimin öznesi olarak öğrencilerin tüm organlarda temsil edilmesini, söz ve karar hakkımızı istiyoruz. Tüm bunları elde edene kadar mücadele edeceğimize söz veriyoruz. Asla yalnız yürümeyeceğimizi biliyoruz.

Genç-Sen Yunanistan gençliğiyle dayanışma için Konsolosluk önünde protestodaydı


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 29

Gençlik

Korku ruhu yer bitirir Mustafa Kumlu'yu işçi hakları savunucusu, öğrencileri faşist ilan eden CHP'lilerin öğrencilerden nasıl korktuklarını biliyoruz. Oysa "korku ruhu yer bitirir” Yusuf Erdinç AKP ile beraber ticarileşme süreci daha da hızlanan üniversitelerdeki öğrencilerin yumurtalı eylemleri ve polisin tavrı uzun zamandır hiç olmadığı kadar öğrenci eylemlerinin konuşulmasını sağladı. Medyada yürüyen tartışma öncelikle öğrencilere Dolmabahçe'de yönelen polis şiddetinin meşruiyetini tartışma konusu yaptı, ardından da öğrenci eylemlerini 68 hareketi ile kıyaslamaya girişti. Bu tartışmalardaki anahtar kelimeler ise daha da tanıdıktı; orantılı güç, terörist, yasadışı, ifade özgürlüğü, şiddet, anarşi ortamı, tek merkezden yönlendirilenler vb. Oysa olaylarla ilgili tartışma bu anahtar kelimeler ve onlara karşı verebileceğimiz cevaplardan daha başka bir zeminde yürütülmeye muhtaç. Uzun süredir sessiz kalan öğrencilerin zihninde cop, biber gazı ve fişlenme korkusu vardı, kim inkar edebilir? Durumun vahameti karşısında seslerini yükselttiler çünkü artık ne üniversiteye girmek, ne üniversiteyi bitirmek, ne de sınavları kazanmak yetiyor. Dayatılan sözleşmeli ve güvencesiz çalışma ile herkes insanca yaşamdan uzaklaşıyor. Öğrenciler herkes için bilimsel parasız eğitim, YÖK’ün kaldırılmasını ve üniversite yönetiminde söz-karar-yetki istiyorlar. Çünkü barınma, ulaşım, harç parası, yemek gibi giderleri karşılayamayan yüzlerce öğrenci okullarını yarıda bırakıyor veyahut birkaç lira kazanabileceği her işe giriyor. Türkçe erotik sohbet sitelerinde çalışan öğrenci sayısı artıyor. Torbacılığa başlıyor öğrenciler. Her türlü zorluğa rağmen okulunu bitirenleri de parlak bir tablo beklemiyor. Yüzde 20'nin üzerindeki işsizlik ve istatistiklerde yer almayan ücretli kölelik oranı öğrenciler için bir gelecek sunmuyor. Açılan yeni üniversiteler teknik, fiziki, mali imkansızlıklar ve çetelerin baskısıyla sarmalanmış durumda. Kapısında üç hilal olan öğretim üyelerinden, ramazanda bir bardak çay içilemeyen okul kantinlerinden söz ediyoruz. Bir derste 12 Eylül konuşulurken "solcularda ırz-namus olmadığı için sağcılar silahlanıp bacısının, anasının namusunu korudu" diyen öğretim görevlilerinin

ODTÜ’de Başbakan Erdoğan’ı bir öğrenciye karşı bir tabur Çevik Kuvvet polisi koruyor!

yaptığı sınavlardan geçmeye çalışıyorlar. ODTÜ, Boğaziçi gibi okullarda da yarı açık yarı örtük bir biçimde muhalif akademisyenlerin hak ettikleri unvanları almalarının önü kapatılırken öğrenciler soruşturmalarla susturulmaya çalışılıyor. Teknokentler bir yandan savunma sanayi için üretim yapan birer savaş üssüne dönüşüyor, bir yandan da kurulan çağrı merkezleriyle öğrenci emeğini sömürüyor. Öğrenciler bu şartlarda okullarını bitirir bitirmez bir sınav sarmalının abonesi oluyor, dershane kapılarının bekçisi haline geliyor. Sürüp giden bu iklime dur demek için rektörler toplantısına geldiklerinde de karınlarındaki çocukları öldürülüyor, burunları kırılıyor ve birileri onlar için terörist demeye başlıyor. Kendilerinin hiç dinlenmediği bu ülkede üniversite kampusuna gelenler olunca da artık onları dinlemek istemediklerini haykırıyorlar, yumurtalarla onları kovalıyorlar. Bunun mükafatı da yine cop, yine gaz ve faşist ilan edilmeleri anlamına geliyor. Cemaat medyası iktidara yönelen her eylemdeki tavrını sürdürerek eylem fotoğrafları içinde yüzlerini daire içine alıp biraz daha öne çıkmış arkadaşlarımızı kendilerince afişe ediyor, hedef gösteriyor. Öğrencilerin kim olduğunu konuşuyorlar, terörist diyor mesela başbakan. Anayasa Referandumu sürecinde gözyaşı döktüğü Erdal Eren'in de o dönemin muktedirleri tarafından terörist ilan edildiğini unuttuğundan değil, şimdi işine böyle geldiği için öğrencileri terörist olarak fişliyor. Anti-komünizm propagandasının zihinlere kazıdığı korkulara tutunuyor. Mutlaka öğrencilerin kim olduğuna bakacaklarsa elbette onlar Erdal Eren'in arkadaşları. 9 Aralık'ta

Sırrı Sakık meclisteki konuşmasında dediği gibi Mahirlerin, Denizlerin, İboların, Kemal Pir'lerin kardeşleri. Bu yüzden başbakanın ve bakanlarının, Mustafa Kumlu'yu işçi hakları savunucusu, öğrencileri faşist ilan eden CHP'lilerin öğrencilerden nasıl korktuklarını biliyoruz. Oysa "korku ruhu yer bitirir” akıllarından çıkarmasınlar.

68 yeniden mi?

Yunanistan, İngiltere ve Fransa'da sokaklara dökülen kitlelerin; aynı zamanda bu topraklardaki 68'lilerin başka sınıflarla da teması olduğunu gözden kaçırmamız gerek. Öğrenciler burada ilkin Gorbaçov'a veya Kuzu'ya yumurta atmakla başlamadılar. Fındık mitingleri örgütledir, Zap Suyu'na köprü yaptılar, emekçileri ve ezilenleri yalnız bırakmadılar. Bugün de bunun ilk işaretlerini elbette görüyoruz; ama karşımızdakine yeniden 68 dememiz de gerekmiyor. Bugünün koşulları çerçevesinde ortaya konan tepkiler karşımızdakinin vasatı. Çıt çıkmayan bir salonda iki kişinin fısıldaşması nasıl dikkat çekiyorsa, iktidara karşı olan ve bunu seve seve dile getiren öğrencilerin tepkisi de öyle dikkat çekiyor. Buna bir işaret fişeği diyebiliriz. Bu işaret fişeği hedef tahtasına AKP ve CHP'nin ötesinde tüm sistemi alabilir, bütün ezilenler ve emekçilerle beraber bir mücadele zemini oluşturabilirse hem AKP'yi, hem de sistemi çoktan gömülmesi gereken tarihe gömebilecektir. Sosyalistler için bugünün görevi de bu mücadele hattını oluşturabilmek, bunun imkanlarını yaratabilmektir. AKP'li Unakıtangillerin likit yumurtasına karşı bizim yumurtadan vazgeçmeden ve onun hedefini şaşırtmadan kitleleri sokağa davet etmek, sokaktakilerle dayanışmak gerek.


30 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Gençlik

Öğrenciliğin de, devrimciliğin de yaşı yok! Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne polis saldırısı sırasında en önde direnen arkadaşımız Hasan Hüseyin Özkan’ı, Başbakan aldığı istihbaratlarla derhal hedef haline getirdi. Medya olayı provokatif bir biçimde ekranlara taşıdı. Ersen Olgaç , Özkan’la üniversiteyi ve sürgünde direnişi konuştu. Yumurtalı protesto eylemi sırasında Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde (SBF) ne arıyordun? SBF öğrencisiyim. 1974’de girdim ama 12 Eylül cuntasının baskıları altında 1981’de Türkiye’den ayrıldım. Yıllarca Türkiye’ye adım atamadım. Sonuç olarak öğrenci affından faydalanıp otuz yıl sonra SBF’ye yeniden öğrenci olarak döndüm. Son eylemin içeriğini kısaca anlatır mısın? Yumurtalı protesto eyleminin örgütlenmesinde yoktum. Böyle bir örgütlenme içerisine katılmadım. Katılmak da abes olurdu. Çünkü öğrenci örgütlenmesi içinde bulunmuyorum. “Ağır abi” olmayı da sevmem, doğru değil gibi geliyor bana. Protestom, Burhan Kuzu’nun iki yüze yakın sivil polisle birlikte bir kaleyi zapt etmeye gelen ordu komutanı gibi davranmasına yönelikti. AKP’in genel mantığına uygun davranış sergileyen Anayasa Profesörü Burhan Kuzu tam da bir hukuksuzluk sergilemişti. Geldiği okul da Siyasal idi. Mülkiye adı devrimci hareketlerin başlamasıyla Siyasal adını almıştı, bunun belirtilmesi ve bilinmesi ayrıca gerekiyor. İlerdeki günlerde hazırlayacakları YÖK düzenlemelerinin ipuçlarını veriyordu. Bunu YÖK başkanının “ Üniversitelere sivil polis girmeli” çağrısını fiiliyata geçirmesi olarak da yorumlayabiliriz. Yumurtaları yedikten sonra polis kordonu altında salondan çıktı. Bir odaya girmiş. Oradan Vali’ yi arayarak müdahale etmesini istemiş. Dekan’ı azarlamış ve istifasını istemiş. Okul dışında bine yakın polis vardı. Polisin okula girme hazırlığı yaptığını gördük ve öğrencileri bu

Hasan Hüseyin Özkan, SBF’ye zorla girmek isteyen polisi sınıf arkadaşlarıyla birlikte dışarı davet ediyor

müdahaleden uzak tutmaya çalıştık. Üzerimize gaz püskürtüldü. Herkes kaçıştı, ortada kaldım. Savunma refleksi ile koltuğu kaldırdım ve üzerime gelen polisleri engellemek amacıyla attım, hepsi bu… İnsanları uysallaştırmak ve köleleştirmek için direnme ruhunun yok edilmek istendiği bir dönemden geçiyoruz. O yüzden her türlü savunma biçimine karşı medyanın “provokasyon” terimine sarılması anlamlıdır. Onur Öymen protestosunda şahsıma yöneltilmeyen suçlamaların AKP karşıtı bir eylemde yapılması ve buna yandaş medyanın koro halinde katılması, polisin yalan yanlış bilgi ve belgelerini yayımlamaları ikiyüzlülüğün sergilenmesinden başka bir şey değildir. Bu medya 12 Eylül kafa yapısını sergilemiştir. Onur Öymen protestosu neydi? Geçen yıl da Mülkiye’nin 150.

kuruluş yıldönümüne davet edilen Onur Öymen’i, Dersim katliamına ilişkin sözleri nedeniyle genç arkadaşlarımla birlikte “Kan var Bütün Kelimelerinin Altında” dizesinin yer aldığı pankartla protesto ettik. Bu slogan, Mülkiyeli Şair Cemal Süreya’nın dizelerinden alınmıştı Şu anda SBF'de öğrencisin. Bu öğrenciliğine otuz yıl ara verdiren 12 Eylül öncesi devrimci mücadeledeki yerin hakkında bilgi verebilir misin? 1974’te SBF’ye kaydımı yaptırdım. O yıllar yoğun tartışmaların yaşandığı dönemlerdi. Bir müddet sonra saflar belirlenmeye başladı ve DEV-GENÇ’li arkadaşların söylemlerini kendime yakın bularak bu örgütlenme içinde yer aldım. Okulda SBF öğrenci derneği vardı, ona da üye oldum. Akademik-demokratik mücadeleye ilişkin öneriler ve ey-

lemler gündeme gelmeye başladığında faşist saldırılarla karşı karşıya geldik. Öğrenci gençlikten başlayarak, toplumun tümüne yayılan saldırılarla birlikte örgütlenme de biçim değiştirdi. 1978–79 döneminde SBF Öğrenci Derneği’nin başkanlığını yaptım. O dönem faşist saldırıların yoğunlaştığı, günden güne şiddetini artırdığı dönemdi. Bir yandan okulda öğrenimin düzenli yapılmasını sağlamaya çalışırken, diğer yandan da antifaşist mücadeleye omuz vermeye çalışıyorduk. Bu süreçte -7480 - onlarcasının yanında altı devrimci okul arkadaşımı da kaybettim. DEV-YOL’ un mücadelesinde yer aldım. Önümüzdeki dönem devrimci gençlik hareketinin ivmeleneceğini düşünüyor musun? Öğrenci gençliğin sorunları ger-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 31

çekten de çok. Bunu bir öğrenci olarak yaşadığım için yakından biliyorum. Bu sorunları çözmeye yönelik olarak çalışmalar yaptıklarının da, seslerini duyurmaktaki zorluklarının da tanığıyım. Yaratıcılıklarına da hayran olduğumu ayrıca belirtmeliyim. İktidarın öğrenci taleplerini dile getirenleri marjinalleştirme ve kriminalleştirme çabaları bana yabancı gelmiyor. Söylemleri, elli yıldır söylenenlerin aynısı. Devlet muhalif istemiyor ve en ufak bir demokratik talebe de tahammülü yok. Elli yıldır bu talepleri dile getirenlere hangi yöntemler uygulandıysa, şimdi de benzeri uygulanacak. Başbakan bunu Bütçe görüşmelerinde dile getirdi. Soruşturmalar, kovuşturmalar, cezalar, tutuklamalar ardı ardına gelecek. Öğrenciler üzerinde ağır baskıların yaşanacağı bir döneme giriyoruz diyebilirim. Egemenler şunu gayet iyi biliyorlar ki, ne yaparlarsa yapsınlar bu muhalif hareketleri bastıramayacaklar. Gençlik hareketinin dar grupçuluktan çıkarak kitleleri kucaklayacak bir çalışma yapmasının tam da sırası. Bu ivmeyi değerlendirenler - ki mutlaka olacakbaşarılı olacaktır. Bir şeyi daha belirtmekte yarar var: Gençliğin hak talepleri ve mücadelesini özellikle yumurta eyleminden sonra “Ergenekoncu” “ Devrimci Karargâhçı” olarak yorumlayanlar oldu. AKP nin kendisine karşı olanlara karşı kullandığı bu tanımlamaya, 12 Eylül referandumundan sonra “ darbeler dönemi bitmiştir” dediklerini unutan liberallerimiz dört elle sarıldılar. . Bunların, sosyalistlerin, devrimcilerin mücadelesini karalamaya yönelik olarak AKP söylemlerine sarılmalarını ibretle izliyoruz. Yaşım, sakalım, saçım üzerinden yürütülen kampanya 68 fobisini de açığa çıkarmıştır. 68 kuşağı, 78 kuşağı kadar başlarına taş düşsün. Okulumuzun liberal geçinen eski faşistine - Mümtazer Türköne- cevabı da yıllar önce vermiştim. SBF'de gerçekleştirdiğiniz

protestonun benzerlerini 1980'lerden başlayarak Avrupa'da ve yine Türkiye'de yaptığını biliyoruz. Kısaca özetler misin? 12 Eylül sonrasında solun ağır darbeler yemesi, örgütlenmelerin dağıtılması direniş eylemlerinin az da olsa kitlelere yansımaması büyük moral bozukluğuna yol açmıştı. Gazeteler, televizyon her gün ölü veya diri yakalananların haberleriyle doluydu. Darbe sonrası Avrupa’da Cunta aleyhine büyük gösteriler, kamuoyu oluşturma çalışmaları yapılıyordu, bu çalışmalardan kısıtlı da olsa haber alıyorduk. Ağustos 1981’de Türkiye’den ayrılmak zorunda kalınca, Avusturya’nın başkenti Viyana’ya geldim. Viyana bir tercih nedeni değil, zorunluluktu. Avrupa’da askeri diktatörlüğe karşı kamuoyu oluşturma çalışmalarına katıldım. Uluslararası Af Örgütü, BM, basın, hukuk büroları, siyasi partiler ziyaret ediliyor ve Türkiye de olan bitenler anlatılıyordu. Cezaevlerini, işkenceleri açlık grevlerini ve ölüm oruçlarını bulunduğumuz her yerde protesto etmeye ve anlatmaya çalışıyorduk. 1982 Anayasa oylamasından birkaç gün önce GalatasarayAustria Wien karşılaşmasında askeri diktatörlüğe ve anayasa-

sına karşı bir gösteri düzenlemeyi planladık. Arkadaşlarla birlikte hayata geçirdik. Ellerimizde “Faşist Cunta ve Anayasasına Hayır” pankartlarıyla tel örgülerini bir gün önce girebileceğimiz büyüklükte kestiğimiz -fark edilmemesi için de ince tellerle bağlamıştık- futbol sahasına girdik. Kısa bir süreliğine de olsa ekranlarda pankartımızın görülmesinin moral etkilerini yıllardır duyuyoruz. Türkiye televizyonu canlı yayınını kesmek zorunda kaldı. Demek ki, etkili bir eylem olmuştu. Bu eylem nedeniyle Avusturya beni kibarca sınırdışı etti. İsveç’e gittim ve çalışmalarım orada da sürdü. Öğrenci affından faydalanıp otuz yıl sonra öğrenci olarak döndüm. Seçimler yaklaşırken, AKPCHP dışında uzun vadeli ezilenlerin Üçüncü Cephesi anlayışını nasıl karşılıyorsun? Anayasa referandumunda oy kullanma hakkım yoktu, ama boykot çağrılarını doğru buldum. Boykotun gerekçeleri ve kısmen de başarılı olması çağrının haklılığını ortaya koydu. Solun yekvücut olup, mevcut iktidara karşı mücadelesinin önündeki engellerin aşılamayacak engeller olmadığını söylemeliyim. Bu günlerde referandum esnasında oluşturu-

lan birliklerin sık sık bir araya geldiğini görüyoruz. Bu birlikler ÖDP, EMEP, TKP birlikteliği diğer taraftan Üçüncü Cephe anlayışı ile oluşturulan birlik. Bu arada CHP ile ittifak arayışları gibi, işçi sınıfı sosyalizmine aykırı düşen burjuvazi ile sınıf işbirliği anlamına gelebilecek her türlü girişime de kesinlikle karşı çıkmak gerekir. Sorunu AKP ye karşı birlik olmaktan çıkarıp etkin bir muhalefet ve iktidar alternatifi oluşturmaya yöneltmenin temelini sınıfın ideolojisi oluşturmalıdır diye düşünüyorum. Kürt Özgürlük hareketi ile Türkiye solunun stratejik bir ittifak kurması konusunda tereddütler ve korkular taşıyan geniş bir kesim var. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsun? Aslında bu korkular karşılıklı korkulardır. Kürt hareketi de Türkiye soluna karşı önyargılı bakıyor. Bunun nedeni kırk yıllık süreçte yaşanan olumsuzluklar, ideolojik sapmalar, tutarsız ittifak anlayışlarıdır. Otuz yıl önce bunun adımı her iki tarafın da hazır olmadığı bir zamanda atılmış, sonrasında yaşananların etkilerini silemediğimiz, her şeye karşın bir arada olmanın inadını vurgulayamadığımız için – örgütsel kaygılar ve diğer etkenlerde var tabi- ortak mücadele de bir arada olunamadı, ittifaklar oluşturulamadı. Kişi olarak Kürt özgürlük hareketi ile yapılacak tüm ittifaklara ve ortak mücadeleye sıcak bakıyor ve destekliyorum. Ekmek&Özgürlük aracılığı ile devrimcilere vermek istediğin bir mesaj var mı? Bu ülkede devrimcilerin, sosyalistlerin mücadeleleri zorlu dönemeçlerden geçerek sürmeye devam ediyor. Çabalarınızı yakından izliyorum, başarılar… Çok sevdiğim bir söylem vardır onunla söyleşiye son vermek istiyorum; “Son ana kadar onurunu koruyanlar yaşayacak, “Söylenecek son söz kahramanca olmalı.”

Zaman ve 1980 öncesinin faşisti Mümtazer Türköne Özkan’ı hedef aldı


32 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kent Mücadelesi

Kent hakkı ve siyaset

gal ve kullanma hakkı vardır . Lefebvre’nin çağrısı, kentle ilişkisi onu kullanmak olan işçi-işsiz-yoksul emekçi kesimlerle ve aydın-sanatçısından öğrencisine küçük burjuva kesimlereydi. Bu geniş kesimler kent mekanından kar edenlere karşı organize olup, bu temelde bir sosyal mücadele inşa etmeli ve kent hakkını çekip almalıdır.

Hakkın yeniden uç verişi

İstabullular 22 Aralık’ta Galata Köprüsü de dahil kentin bir çok bölgesinde 3. Köprü girişimine karşı protestodaydı

A. Ekber Doğan “Kent Hakkı”nın kendisi bir slogandır. Kentsel yaşama dair çatışma alanlarını birleştirme çabasıyla ve kentsel yaşamı kökten değiştirme idealinin sloganı… Peki bu slogan hali hazırda yürüyen kentsel mücadelelerin eklemleyici ilkesi olabilir mi, yeni ortaya çıkacak hareketlere esin kaynağı olabilir mi? Olursa bu sosyalist siyasetin toplumsallaşması anlamında ne anlama gelir, hak nosyonu üzerine temellenmiş bir sosyal mücadelenin sivil toplumcu, lobici, projeci bir reformizme sürüklenmemesi için tutulması gereken hat ne olabilir soruları bu yazının tartışmaya açmak istediği konuları oluşturuyor.

Kent ve siyaset

Kentsel siyasetin temel eksenlerini, sermaye-sermaye, emeksermaye arasındaki sınıf çelişkilerinden kaynaklanan ancak kentsel çatışmalar biçiminde kendisini dışa vuran çatışmalar oluşturur. Kentin kullanımına

ve kentsel rant paylaşımı üzerine yürüyen bu çatışmaların en temelde iki tarafı vardır: Kenti değişim değeri olarak görenler ve kente kullanım değeri açısından yaklaşanlar. Kapitalist mekanın üretimini kullanım değerinden ziyade değişim değeri belirlediği için çoğu durumda belirleyici olan inşaat, konut, onunla simbiyotik ilişki içindeki finans ve ticaret sermayesidir.

Bir slogan ve ideal olarak kent hakkı

Lefebvre’ye göre, 1968’deki kitlesel patlamayla kendisini dışa vuran “sanayi toplumundan kentsel topluma geçiliyor olması” yeni bir “kentsel devrim”di. Bunun ileri taşınması için atılan slogan olarak Kent Hakkı; aşırı teknokratik, tepeden inmeci, kapitalist aklileştirmeye bağımlı biçimde planlanıp, yaşama geçirilen kentsel politika, plan ve projelere (inşaat, konut, bayındırlık, ulaşım ve altyapı alanlarında) karşı bir isyan ve varolandan daha demokratik, çoğulcu, dayanışmacı, doğayla uyumlu ve sosyal bakımdan daha adil

bir kentsel sistem, özgürlükçü bir gündelik hayat talebinin sloganıydı. Böyle bir kavramlaştırmaya ihtiyaç duyulmasının nedeni, 1960’ların ortalarından itibaren, mekanların değişim değerinden ziyade kullanımıyla derdi olan sınıfların, kentsel politikalar üzerindeki inisiyatiflerini yitirmekte olduklarını açık bir biçimde görmeleriydi. 1968 Hareketinin “özgürlük sokaktadır”, kaldırım taşlarının altında kumsal var”, “kenti de hayatı da dönüştür” gibi popüler sloganlarının bu çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Kent hakkının çerçevesi: karar süreçlerine özyönetimsel bir katılımın sağlanması; kentte üretilen değerlerin eşit paylaşımı; kentteki toplu tüketim gereksinimlerinin karşılanması; ve kapitalist aklileştirmenin belirleyiciliği altında tektipleştirmiş, tutucu, tekdüze gündelik hayatın dönüştürülmesi talepleri tarafından çizilmekteydi. Bu alternatif mekân üretimi anlayışına göre, kent sakinlerinin kentin mekânlarına erişim, onu iş-

Lefebvre’nin de sonrasında Kent Hakkı’nı dillendirenlerin de yeni bir kurumsallaşmış insan hakları kategorisi yaratmak gibi bir dertleri yoktu. Onların derdi, yeni filizlenen veya süre giden kentsel sosyal mücadelelere bir ütopya çerçevesi sunmaktı. Bu anlamda, kent hakkı hem bir ideal, hem de reformcusundan radikaline geniş bir yelpazeye yayılan kentsel taleplerin içine aktığı konteyner işlevi gören bir slogandır. Kavramın bu ikili anlamının 1990’ların sonlarından beri Latin Amerika’dan başlayarak kentlerin piyasacı, globalleşmeci neoliberal siyasalarla geçirdiği dönüşüm sürecine karşı gelişen sosyal hareketlerce açığa çıkarıldığı görülmektedir. Bu sloganın zaman zaman belirli yerel taleplerin üst sözü olarak sosyal hareketlerin meşruiyet zemini olduğu görülmektedir. Neoliberal globalleşmeye karşı 1999’da Seatle’de başlayan hareketin etkisiyle ABD ve İngiltere başta olmak üzere Avrupa ülkelerinde gelişen “Kent Hakkı İttifakı”, “Kentleri Durdur”, “Sokakları Geri İste” gibi hareketlerin, “Kent Hakkı” sloganını neoliberal kentsel politikalara karşı bir takım reformcu düzenlemeler talep etmekten ziyade antikapitalist eyleme dönüştürücü yöntemler kazandırma çabası içinde sahiplendiği görülmektedir.

Hakkın demokratikleştirilmesi

Gelinen noktada kent hakkının daha geniş bir toplumsal tabana yayılarak demokratikleştirilmesi ve bunun iradesini uygulayacak geniş çaplı bir sosyal hareketin inşası zorunlu birer ihtiyaçtır. Bu özellikle, kentsel dönüşüm projeleriyle evlerinden edilen, yaşam alanlarının olanaklarından mahrum bırakıla-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 33

rak yoksullaştırılanlar başta olmak üzere, geniş emekçi, yoksul ve orta sınıf (küçük burjuva anlamında) kesimlerin birer yurttaş olarak, kentli olarak irade ve denetimlerinden kaçırılan kent yönetimlerini, piyasalaştırılmış kamusal hizmetleri ve kamusal mekanları yeniden –veya gerçek anlamıyla ilk defa- ellerine alabilmeleri ve yeni kentleşme tarzları kurabilmeleri için kent hakkının demokratikleştirilmesi zorunludur. Harvey’in Belem’deki Dünya Sosyal Forumu’nda Kent Hakkı konusunda, “(O) kent kaynaklarına ulaşma özgürlüğünden, zengin adamların sofralarından bir takım kırıntılar elde etmekten öte bir şeydir” diye düştüğü kayıt anlamlıdır. Olanaklı başka bir kent için duyulan arzuyla tanımlanan bu hak, kenti değiştirerek kendini değiştirme hakkıdır. Bunun bireyselden çok kolektif bir hak olduğunu söyleyen Harvey’e göre, “bu dönüşüm kaçınılmaz olarak, kentleşme süreçlerini yeniden şekillendirmeye yönelik kolektif bir gücün kullanılmasına dayanır”. Bu ortaklaşa gücün açığa çıkması içinse yaşam koşullarından hoşnutsuz kentlilerin talep ve beklentilerinin çoğulluğunu görerek bunları köklü bir sosyal değişim için duyulan ortak arzuda toplayıp birleştirmek gerekir.

Kriz koşularında kent hakkı

Kent hakkını sınırlı bir kesimin kullandığı bir hak kılan neoliberalizmin hakimiyetinin meşruluğunun daha tartışmalı hale geldiği bir kriz sürecinden geçi-

yoruz. Bu kriz ortamında, İstanbul gibi geç kapitalistleşmiş ülke metropollerinin uluslar arası mali sermayece, şişirilecek “yeni balonlardan” biri olarak seçildiği günümüz koşullarında kent hakkını nasıl anlamak gerekir? Son yıllarda, Çin’den Hindistan’a, Brezilya’dan, Türkiye’ye söz konusu metropollerde kentsel sorunlara odaklanmış pek çok muhalefet hareketi filiz vermiş olsa da durum çok da iç açıcı değildir. “Kent Hakkı” kavrayışının son birkaç yıldaki popülerleşmesi bu sürecin geleceğine ilişkin cılız iyi işaretler olarak değerlendirilebilir. Fakat aynı süreçte DB, BM gibi kurumlar ve liberal sivil toplumcu anlayışın etkisiyle kentsel yoksulluğa çözüm mercii olarak gösterilen “STK”ların kentlerdeki toplumsal hareketleri sistem içi çözüm yollarına sevk ederek, onları herkes için “Kent Hakkı” talep etmekten uzaklaştırdığı, radikalleşme potansiyellerini körelttiği ortadadır. Bu gerçekliği akılda tutarak, yerelliklerde birer tepki biçiminde açığa çıkmış kentsel sosyal hareketlerin “Kent Hakkı” sloganı etrafında kent ve ülke bütününde güçlü ittifaklar geliştirmesi için çaba göstermek, antikapitalist mücadele bakımından merkezi önemde bir konudur. Bu kapsamda iki noktanın önemlidir. Eylem ve kampanyalar örgütlemek, her zaman kulisçilik yapmak veya belli önerileri sorunları yaratanlarla müzakere etmekten iyidir. Belki bir hakkı dillendirip yükselteceğiz,

Nasıl bir kentsellik/kamusallık Bu dönemde boy veren kentsel sosyal hareketler, her şeyden önce devlet merkezli olmaktan çok topluluk ve sosyal ilişki ve ihtiyaçlar merkezli bir kamusallığı ön planda tutmalıdır. Bunun yanında, sınırlarını sermayeulus-devlet üçlüsünün çıkarlarının çizdiği hakim “kamu yararı” nosyonu yerine, kentte artığın adil ve dayanışmacı biçimde yenden dağıtımını dert edinen, insani değerler ve ilişkilerin geliştirilmesi, doğal ve tarihi değerlerin korunması temelinde tanımlanmış dayanışmacı, sosyal, insani ve ekolojist bir kamu yararı nosyonunu benimsemelidir. Kentsel hareketler, halkın karar süreçlerine katılımını sağlayacak semtmahalle konseylerinin oluşbelli katılım mekanizmalarında sesimizi duyurmaya çalışacağız, gerekirse belli somut önerilerde bulunacağız (başka türlü siyaset eksik kalır ), ama esas zeminimiz farklı bir kentselliği yaratmak olmalı. Bu yüzden de hep bir ayağımız sokakta, köktenci bir sosyal değişim için mücadele etmekte, komünaldayanışmacı sosyo-ekonomik ilişkiler kurma çabasında olmalıdır. Yani, bütünsel ve antikapitalist bir stratejiyle, tekil örneklerde dahi olumlu yönde

turulması ve etkin bir yerel referandum sisteminin kurulması, temsilcilerin rotasyonuna azami dikkatin gösterilmesi gibi ilkeleri yaşama geçirmek konusunda da kendi içinde ve dışında azami ısrarı gösterebilmelidir. Özetle, kente bir mal olarak, kar edeceği bir rantlar havuzu olarak bakanların değil, onu fiziksel ve sosyal ihtiyaçlarını giderebileceği bir yaşam alanı olarak gören, dayanışmacı, eşitlikçi ilişkiler kurmak isteyen, yerel kültürünü ulusal ve evrensel kültürle harmanlayarak estetize etmeye çalışan, yerel yönetimlerden de bu doğrultuda demokratik, sosyal bir pratik sergilemesini bekleyen kentlilerin sözüyle kuran bir çizgiyi benimsemelidir. bir değişimin, politikacılardan değil tabandan gelen meclis, konsey türü öz-örgütlenmelerin ve halk hareketinin eseri olacağını düşünmeliyiz. Bizler direnişe geçip, belirleyici ve zor eylemler gerçekleştirdiğimizde, kent hakkı idealini güçlendirmiş ve politikacılardan başlayarak bunun önündeki sistemik engelleri ifşa etmiş, anti-kapitalist siyasi alternatifleri toplumsallaştırmış olacağız.

Üçüncü köprüye de hayır! Doğaya ve kentsel yaşam alanlarına saldırıları durdurabilmek bu türden muhalefetleri birleştirmekten geSinan Yıldırmaz 26 Aralık pazar günü Kadıköy’de “3. Köprüye Hayır” talebiyle bir miting gerçekleştirildi. Bu miting, en geniş anlamıyla, doğanın ve kent alanlarının pervasızca yok edilmesine karşı çıkan mahalle dernekleri ve inisiyatiflerinin, kitle örgütlerinin, siyasi partilerin, öğrencile-

rin, emek ve meslek örgütlerinin buluşmasına ve ekoloji ve kent mücadelesinde ortak bir haykırışın yükseltilmesine imkan verdi. Yüzden fazla örgütün çağrıcısı olduğu mitingin temel sloganı İstanbul’a yapılması planlanan yeni bir köprüye karşı olsa da, mitingin çağrı metninde de belirtildiği gibi, “3. Köprü Cinayetine; ‘Tabiat Varlıklarını ve Biyolojik Çe-

şitliliği Koruma Yasa Tasarısına’; İstanbul’un Katledilmesine; Kentsel Dönüşüm Planlarına; Marmara’nın Yağmalanmasına; Anadolu’nun Her Köşesinin Yağmaya Açılmasına; Suyun Ticarileştirilmesine; Doğanın Tahribine Karşı İstanbul’u, Marmara’yı, İnsanı, Suyu, Ormanı, Yaban Hayatını, Doğayı ve Yaşamı Savunan Herkesi İnsan Hayatına Bir

Bütün Olarak Sahip Çıkmak İçin…” örgütlenen ve mücadele eden bütün herkesi kapsamayı amaçlamaktaydı. Miting binlerce kişinin sloganlarla Kadıköy meydanına doğru yürüyüşüyle başladı. Yürüyüşe katılan grupların saat 14.00’te meydanda toplanmasının ardından miting programı başlamış oldu. Katı-


34 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kent Mücadelesi lan grupların miting kürsüsünden tek tek selamlanması sonrasında konuşmalar başladı. Kürsüden ilk konuşmayı Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu adına Orman Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi yöneticisi Kader Cihan gerçekleştirdi. Cihan’ın ardından TMMOB başkanı Mehmet Soğancı, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu’ndan Beyza Üstün konuşmalarını gerçekleştirdi. Son olarak ise İstanbul’da yaşanan kentsel dönüşümün mağdur ettiği kesimler adına Tozkoparan Mahallesi Derneği’nden Ömer Kirişçi konuşmasını yaptı. Miting saat 17.00’de İlkay ve Bandista konserlerinin ardından sona erdi. Yüzden fazla grubun desteklemesine rağmen mitinge katılımın çok yüksek olmadığı söylenebilir. Yine de katılım konusunda beklentilerin, özellikle sosyalist harekette kent ve ekoloji konularına gösterilen önemin azlığı dikkate alındığında, çok fazla olmaması gerektiği ve bu yönden bakıldığında son zamanlarda İstanbul’da gerçekleştirilen kent ve ekoloji merkezli en yoğun katılımlı mitinglerden birisi olduğu iddia edilebilir. Sosyalist hareket içerisinde kent alanına yönelik toplumsal muhalefet, meselenin bu kadar yakıcı ve acil olmasına rağmen hala yeteri düzeyde gelişmemiştir. Ekoloji ve kent sorunlarına nasıl müdahale edileceğine yönelik olarak günümüzde hala birçok sosyalist eğilimin temel bir bakışı bulunmamaktadır. Kent ve ekoloji meselelerinin kapitalizmin, sermaye birikiminin ve emek süreçlerinin ayrılmaz bir parçası olduğu sosyalist örgütlerin bir çoğu tarafından hala tam olarak anlaşılmış görülmemektedir. Bu yüzden de mitinge katılım ve asıl olarak mitingi organize eden gruplar mahalle ve hak eksenli kurulmuş dernekler, birlikler ve inisiyatifler düzeyinde oluşmuştur. Özellikle Kürt illerinde ekolojik mücadeleye dönük olarak önemli başarı ve gelişmeler kaydeden Kürt hareketinin bileşenlerinin büyük kentlerde ve özellikle de İstanbul’da bu meselenin bir tarafı olmaması ise dikkat çekicidir. Şimdiye kadar kent ve ekoloji mücadelesi birbirinden kopuk farklı sınıfsal ve bölgesel talepler üzerinden ilerlemekteydi. İstanbul’un ve bir bütün olarak Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yürütülen doğaya ve kentsel yaşam alanlarına dönük saldırıları durdurabilmenin yegâne yolunun bu türden muhalefetleri birleştirmek ve bölgesel, sınırlı talepleri herkesin talepleri olarak oluşturmaktan geçmektedir. Umarız bu miting bu türden yan yana gelişleri hızlandıracak bir sürecin önünü açar. Aksi takdirde, sermayenin “suyumuza, ormanımıza, evimize, toprağımıza” yönelttiği bu saldırı-

Kentsel değişim ve dönüşümü Kapital’le anlamak Taşeron şirketler çökse de taşeronluk konum değiştirerek sürüyor, önemli olan kazanımları paylaşarak sistemin bütününe yönelmek

Yüksel Arslan’ın Kapital illüstrasyonlarından: “Kolonyalizm”, 1969-75

Ahmet E. Tonak Yaşadığımız kentler alt üst ediliyor, görüyoruz. haberlerde okuyoruz: “Dövizle konut kredisi 200 bin kişiyi mağdur etti,” “konutta balon yok,” “2010’un 3. çeyreğinde konut satışlarında sert düşüş.” Olanlar sadece konutlarla ilgili değil; kentteki hayatın tamamını kapsıyor: “3. köprü” “korunmalı siteler,” “mahalle baskılı siteler,” “girilemeyen varoşlar,” “3. havalanı,”

“2. alt geçit,” vd. Tedirginiz, müdahil olamadığımız karar süreçlerinin sonuçlarına katlanmak istemiyoruz. Kentlerdeki değişimin onca çeşitliliğini nasıl anlayalım ki, müdahalemiz, tepkilerimiz etkili, alternatiflerimiz sosyalistçe olsun? Soru bu. Kentlerde yaşananların esas olarak sermayenin dinamikleriyle ilişkili olduğunu biliyoruz. Ama, özellikle siyaset yaparken olan biteni en genel haliyle sermaye birikimine bağlamanın yetmediğini de yaşıyoruz.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 35

Sermaye birikiminin artık değer üretimine bağlı olduğu Marksist teorinin ABC’sidir; fakat sadece ABC’sidir. Birikim sürecinin genel sermaye devresinin (çevriminin) ötesinde alt ve yan safhalarını, çeşitli toplumsal ilişkileri de içeren kompleks yapısı kavranmadan kapitalizmdeki her gelişmeyi sermaye birikimine atfetmenin açıklayıcılığı yoktur. Buna rağmen, içeriği doldurulmamış sermaye birikimine referans alışkanlığı sol değerlendirmelerde öteden beri çok yaygın.

Kapital’in terminolojisiyle katkı

Kentsel değişim ve dönüşüm tartışmaları da bu alışkanlıktan nasibini alıyor; söylenenlerin çoğu maalesef ya çok genel ya da özgül durumların tasviri, olguların, yasal ayrıntıların, gazete haberlerinin listesi şeklinde. Hem popüler hem de akademik literatürde sızlanma veya nostalji imalı “kentin dokusu bozuluyor,” “kent sermayeye peşkeş çekiliyor,” “emekçiler yerlerinden yurtlarından ediliyor,” “kentlerin genleri ile oynanıyor” gibi cümlelerle kent dinamiklerini anlamak egemen. Bu ifadelerin şehirlerdeki değişmenin ve etkilerinin kimi yanlarını tasvir ettiklerinde hemfikir olsak da, değişimin dinamiğini Marksist perspektiften kavramsallaştırma ihtiyacını karşıladıklarını söylemek zor. Bu kısa yazının sözkonusu ihtiyacı karşılamak gibi bir iddiası olamaz. Olsa olsa bu tür kavramsallaştırma çabalarına yardımcı olabilecek teorik ipuçları önerebilir. Amacımız, kentlerdeki değişimin kapitalist dinamikler bağlamında tartışılmasına Kapital’in terminolojisi ile katkıda bulunmaktır. İlk cildin tekabül ettiği kapitalist gerçeklikle kentsel olgular arasında ilişki kurarak bazı emek değer teorisi kavramlarını somutlamaya da çalışıyoruz. Kapitalizm kendine özgü temel iç çelişkileri olan ve bizatihi bu çelişkilerin sermayenin dinamizmini belirlediği bir toplumsal düzendir. Temel iç çelişkilerden kasıt sadece ilk ağızda akla gelen sermaye-emek çelişkisi değil, aynı zamanda sermaye-sermaye ve emek-emek çelişkisidir de. Daha az aşina olunan son iki çelişkinin aldığı biçimler, bazen sermaye ve emek sınıflarının tekil mensupları, bazen de tekil mensuplarla genel olarak sınıfın talep ve eğilimleri arasındaki çatışmalara göre şekillenir. Kapital’in ciltleri boyunca Marx değişik kavramsal araçlar, tahliller yoluyla bu çelişkilerin niteliğini, tezahürünü ayrıntılı bir biçimde ele almıştır. Marx’ın bıraktığı noktadan hareketle, sözkonusu teorik zenginliği modern kentsel değişime uygulama çabaları değişimin siyasi, kültürel, sosyolojik vb. boyutlarını çözümleyen oldukça geniş bir literatür üretti. Bu yazının ele aldığı boyut ise sadece ekonomik faaliyetlerin niteliğinin belirleyiciliği. Başlangıç noktamız incelenen toplumun üretici güçlerinin gelişmişlik seviyesi, tari-

hi ve kültürel koşullarının özgüllüğüdür. Üretici güçlerin gelişmişlik seviyesi, emek sürecininin teknik ve toplumsal organizasyonunu, tarihi ve kültürel koşullar ise, emek gücünün nicel ve nitel durumunu ve de tüketim ihtiyaçlarını (yani emekçilerin yeniden üretimini) belirler (Harvey 1978)*. Sermayenin genel devresi emek gücüne ve üretim araçlarına yatırılan para ile başlar. Üretim sürecinde, canlı emek üretim araçlarını ve diğer girdileri kullanarak yeni metalar, değer ve artı değer yaratır. Bu yeni metaların satılmasıyla kazanılan daha çok para sermayenin birikmesi demektir. Bu genelliği içinde bile sermaye devresinin her aşaması kentle temas halindedir, yapılı çevre (built environment) ile iç içedir. Kapital’in 1. cildi oldukça sınırlayıcı bir dizi varsayımla (değerlerle fiyatların orantılılığı, artık değer dolaşımının ihmali) meta, değer, artık değer üretimini ve meta üretiminin özgül bir türü olarak emek gücünün yeniden üretimini ele alır. Bu soyutlama düzeyinde modern kentsel değişimin zorunlu referansları, finans (mortgage, faiz vs.), rant (toprak ve yapı rantı, farklı rant türleri), lüks tüketim (yapılı çevreye etkisi) analiz dışı bırakılmıştır. Bu konulara 19. yüzyıl gerçekliği bağlamında 2. ve 3. ciltlerde girilmiştir. İlk ciltte, her değer ve artık değer üretim sürecinin zorunlu unsurları olarak üretim araçları (fabrika yapıları, ulaşım ve enerji ağları) ve emek gücü (barınma mekanları, hastane, okul, lokanta vd. gibi yeniden üretimin inşa edilmiş tüketim kalemleri) ayrıntılı bir biçimde kavramsallaştırılmıştır. Parentez içinde kaydettiğimiz kentsel referanslar, 1. cildin soyut kavramlarının kentsel olgu ve süreçlerdeki somut karşılıklarını, sermaye devresinin her safhasının yapılı çevre ile iç içe olma biçimlerini, sanırım, sezdirtmekte.

Sermaye birikimi

Marx, üretim faaliyetini derinlemesine ve son derece ayrıntılı bir biçimde tartışır. Hangi ekonomik faaliyetlerin artık değer üreten, dolayısıyla sermaye birikimini sağlayan faaliyetler olduğu konusundaki tahlili son derece berraktır. Finans ve ticaret faaliyetlerinin sermaye birikiminin ayrılmaz unsurları olduğu ne kadar açıksa, aynı faaliyetlerin bizatihi artık değer üreterek sermaye biriktirmedikleri de o kadar açıktır. Dolayısıyla, kentsel değişim/dönüşüm tartışmalarında çok rastlanan “kapitalizm artık birikimini sanayiden değil, finanstan sağlıyor” şeklindeki ifadeler günümüz kapitalizminin finansallaşma eğilimini tasvir etse de, teorik olarak yanlıştır. Kapitalist toplumda işyeri mekanı da barınma mekanı da metalaşmıştır. Dolayısıyla bu mekanların üretimi sırasında artık değer yaratıldığı, sermaye biriktirildiği açık. Ama, işyeri mekanının tüketimi, ka-

pitalist bir şirket tarafından kullanıldığı sırada bile sermaye birikimine katkıda bulunmayabilir. Burada ölçüt, işyerinde gerçekleştirilen ekonomik faaliyetin niteliğidir. Ayakkabı üreten işyeri aynı zamnada artık değer de üreterek sermaye biriktirirken, ekranlarda borsa indi bindilerini izleyenlerin doluştuğu aracı finans kurumları, bankalar üretimde yaratılan artık değerden, birikmiş sermayeden pay alma telaşındadır. Bu paylaşım sermaye-sermaye çelişkisinin tezahür biçimlerinden biridir. Öte yandan benzer bir durum barınma mekanları, konutlar için de sözkonusudur. Evini küçük bir atölyeye dönüştürerek tek başına dışarıya iş yapan biri, basit meta üretimi ile fasonlaşma sürecine katılırken, komşusu 3-5 kişiyi ücretli olarak çalıştırdığı için çoktan kapitalistleşme sürecine girmiş olabilir. Burada da kültürel bakımdan dayanışmacı komşuluk ilişkisi, rekabetçi emek-emek çelişkisi ile içiçedir. Öte yandan her iki ev, hem emek gücünün yeniden üretimi için zorunlu bir tüketim malı hem de içinde üretim yapılan sabit sermaye biçiminde bir üretim aracıdır. Demek ki, işyeri ve konut özelinde olduğu gibi mekanın farklı kullanımları sermaye birikimi içindeki konumlanışları, farklı çelişkileri barındıran toplumsal ilişkileri üretebilmektedir. Bu yüzden de daha yakından incelenmesi gereken durumlardır. Kaldı ki, mekanın farklı kullanımlarının çevreyi etkileyiş şekilleri farklı olacağından sözkonusu tercihler kentsel değişimin fiili belirleyenleri olarak da görülmelidirler. Buraya kadar söylediklerimizin Kapital’in kendisinin kentsel değişimi Marksist perspektiften anlamaya çalışırken vazgeçilmez bir kaynak olduğunu bir ölçüde hissettirdiğini düşünüyoruz. Şüphesiz, her sorunun cevabı Kapital’de bulamayız. Siyasi mücadele içinde, sosyalist alternatifi cazip kılabilmek günümüzün değerlerini sorgulamanın da ötesine geçmemizi gerektiriyor. Örneğin, emekçiler de dahil olmak üzere yaygın kabul gören “başına sokacak bir eve sahip olmak” hedefi sorgulanması gereken bir değerdir. Çünkü, bir yandan borçlanma kanalları ile sisteme entegrasyonu, işverene teslimiyeti, bir yandan da özel mülkiyet fikrinin meşruiyetini beslemektedir. Sosyalizmimizin ciddiye alınması, konutta özel mülkiyet hedefini eleştirirken kamusal mülkiyeti temel alan somut barınma alternatiflerini geliştirebilmemize bağlıdır. Sosyalist mücadeleyi diğer muhalif siyasetlerden farklı kılan da insanlığa sunduğu daha cazip ve özgür yaşama tarzı değil midir? Harvey, David. 1978. “The Urban Process Under Capitalism.” International Journal of Urban and Regional Research. 2. 1.


36 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

AB dağılıyor mu? Peki, ya dağılmazsa! Euro bölgesinde parçalı bir yapı öngörülürken blok içerisinde çatlaklar belirdi. Avrupa toplumsal patlamalara gebe

İşsizliğin yüzde 20’ye vurduğu, ekonomisi borç krizi altında daralan İspanya’da, kilise kapısında yemek yardımı bekleyen Barcelonalı yoksullar

Gaye Yılmaz 2007 yılı sonlarında önce ABD’de başlayıp, ardından AB’ye ve tüm dünyaya yayılan krizden henüz çıkılmadığı konusunda oldukça genel bir görüş birliği bulunuyor. Bu görüşü haklı çıkaran pek çok ekonomik veri var olmakla beraber, yeni tartışmalar daha çok AB ülkelerinde birbiri ardına patlak veren ekonomik ve sosyal çalkantılarla ilintili. Bu tartışmaların başında da AB Para Birliği ya da AB’nin kendisinin bütünüyle dağılıp dağılmayacağı veya AB’nin iktisadi ve siyasi açıdan bu krize dayanabilecek kadar dirençli olup olmadığı meselesi geliyor. Bu sorulara bugünden kesin yanıtlar üretmek elbette imkânsız. Dolayısıyla sosyalistler ve devrimciler tarafından yapılan yorumlar da genellikle olası bir çözülmenin olanak ya da sınırları ile böyle bir gelişmenin sınıf mücadelelerine nasıl etki edeceği sorularına odaklanıyor.

Para birliğinde sarsıntı

Sermaye birikiminin bugün geldiği aşamayla ilgili olarak Avrupa Birliği Komisyonu tarafından yapılan yorumlara göre bile durum sanılandan çok daha vahim bir hale gelmiş bulunuyor. Komisyona göre AB’de uzun yıllardan beri var olan ama kriz döneminde daha da artmış olan işsizlik emek gücünün yıllardır biriktirdiği nitelikleri kalıcı bir şekilde silip süpürmekte. Yine kriz dolayısıyla alt yapı yatırımları ve dolayısıyla toplam yatırım düzeyleri de hızla gerilemekte. Diğer yandan Euro bölgesinde ya da namı diğer Avrupa Para Birliği’ne üye ülkeler arasında yaşanan gerilimlerin, akıllara, öncelikle para birliğinin dağılacağı ihtimalini getirdiği dikkat çekiyor. AB’nin 27 ülkesinden 16’sının üye olduğu Euro Bölgesi üyelerinden özellikle devlet ekonomileri iflasın eşiğine gelmiş olan İrlanda ve Yunanistan ile “sıradakiler” olarak isimleri zikredilen Portekiz, İspanya ve İtalya’daki son gelişmeler AB Para Birliği içersindeki dengeleri derinden sarsmış görünüyor.

Bu noktada, para birliğinin dağılmasının otomatik olarak Avrupa Birliği’nin dağılacağı anlamına gelmediğini hatırlatmakta yarar var. AB’nin bir ekonomik ve siyasal proje olarak parasal birliğe gitmeden önce de var olduğu düşünülecek olursa, para birliğinin dağılmasından sonra da varlığını sürdürmeye devam edebileceğini öngörmek yanlış olmaz. Buna karşın gerek parasal birliğin gerekse bütünüyle Avrupa Birliği’nin dağılması başta sermayeler arası çatışmaların Birlik içersinde çözümlenemeyecek bir aşamaya ulaşması ve toplumsal dinamiklerin birlikten ziyade ayrışmayı zorlayan bir biçim alması olmak üzere birbiriyle ilişkili pek çok dinamikle alakalı. AB’nin nereye evrileceği sorusuna bugünden net bir yanıtın üretilemeyişinin ardında da bu çoklu etkileşimler yatıyor.

“Karantina havuzu”na terk edilecekler

Bu gerçekliklere karşın geliştirilen senaryolarda da Euro Bölgesinin tümüyle dağılması ve her üye devletin kendi eski para bi-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK

rimine geri dönmesinden ziyade, şimdilik bölge içinde bir “bölgecik” yaratma gibi bir seçenek üzerinde durulduğu dikkat çekiyor. Bu senaryoya göre AB’nin ekonomik ve mali açıdan “zayıf” üyeleri, örneğin Yunanistan, İrlanda, Portekiz ve İspanya için ayrı bir Euro Bölgesi oluşturulacak ve güçlü üyeler eski Euro Bölgesinde kalmaya devam edecek. Böylece, ekonomisi zayıflayan üye devletler için bir tür “karantina havuzu” oluşturulacak ve bu ülkelerden “iyileşene” kadar AB mali ve ekonomik kriterlerine uymaları beklenmeyecek. Öte yandan, böyle bir geçici çözüm esas olarak güçlü üye devletlere hasta olanlara aktardıkları kaynaklarını sınırlandırma olanağı bahşedeceği için, havuzdaki ülkelerin “kendi kendine iyileşmeye terk edileceği” kesin gibi görünüyor. Dolayısıyla toplam olarak bakıldığında üzerinde en fazla durulan “çözüm”ün, sorunu giderecek bir ara yol olmak şöyle dursun var olan krizi çok daha derinleştirecek bir senaryo olduğu tespitini yapmak pek de abartı sayılmaz. Çünkü yaratılan karantina, bir yandan Birlik içi ticaretin daralmasına; bir yandan Birlik ülkelerinin toplam üretim potansiyelinin gerilemesine yol açarken diğer yandan da bütün AB ülkelerinden fon kaçışına neden olma gibi sermaye sınıfının kolayca göz ardı edemeyeceği riskler barındırmakta. Ayrıca, gerek karantina ülkelerinin durumu gerekse AB’nin genel ekonomik-mali durumu dünya ekonomisinin zaten son derece hassas dengelerde durmaya çalıştığı bu tarihsel toplumsal süreçte bir domino etkisi yapacak kadar önemli bir yerde durmakta. Üzerinde durulması gereken bir diğer önemli çıkarım ise, derinleşen krizle birlikte AB ülkeleri arasında şimdiye kadar varmış gibi görünen birliğin, homojen görüntünün yerini giderek sistemik bir gerçekliğe yani çıkar çatışmalarına ve rekabete terk ediyor olması. Bugüne kadar en fazla CAPOrtak Tarım Politikası’nın uygulaması sırasında kendini gösteren çıkar çatışmaları şimdilerde krize giren üye devletlere AB bütçesinden büyük aktarımlar yapılması ile birlikte gündeme geliyor. Ancak bu yeni gerilimi şimdiye dek olduğu gibi blok içersinde çözümlemek ya da “kol kırılır, yen içinde kalır” demek o kadar kolay görünmüyor. Çünkü güçlü üye devletlerin sermayeleri bu aktarımlar yüzünden kendi devletlerinin de kriz sarmalına girmesinden ve her devletin kendi sermaye sınıfına yaptığı geleneksel transferlerin bu nedenle sınırlanmasından kaygı duyuyor.

raları sarmak değil, dağlamak biçiminde tezahür etmesine şaşırmamak gerek. Bu “dağlama” benzetmesini doğrulayan en çarpıcı örnek, kiralık işçilik olgusunun tüm AB ülkelerinde uygulamaya konması ve egemen çalışma biçimi haline getirilmesinin AB Komisyonu tarafından yapılan krizi aşma önermelerinin başında gelmesi. Bu gelişmelere karşın yalnızca Birliğin zayıf ülkelerinde değil, İngiltere gibi Para Birliği’nin dışında olmasının yanı sıra krizi de diğerleri gibi yaşamayan ülkelerde de giderek genişleyen öğrenci ve işçi protestoları AB’nin bir bütün olarak sorgulandığını ve AB karşıtlığının yükselmekte olduğunu ortaya koymakta. Diğer yandan gelişmelere getirilen yorumlar, grupların politik tavır alışına göre şekillendiği için oldukça geniş bir çeşitlilik arz ediyor. Örneğin küreselleşme karşıtlarının AB’nin dağılmasından yana bir tavır koydukları, bunu da böyle bir gelişmenin, mesela, devrimci koşulları destekleyeceğini değil üye devletlerin bağımsızlığa kavuşmasını sağlayacağını düşündükleri için yaptıkları görülüyor. AB’deki sol liberal cenah ise, böylesi bir gelişmeyi kendi kurgularında var ettikleri “sosyal ve demokratik Avrupa” açısından büyük bir tehdit olarak değerlendiriyor. Para Birliği’ni, demokrasiyi ve Birlik içi dayanışmayı Avrupa Birliği’nin sigortası olarak gören liberal sol grupların son on yıldır gururla savunduğu bu tezlerin bugünkü yerle bir edilmiş görüntüsü, bu grupları AB’nin neden korunmak zorunda olduğunu göstermek için artık başka “nedenler aramaya” yöneltiyor. Yaşanmakta olan süreç sınıf mücadelelerine yansımaları açısından ele alındığında, para birliğinde olası bir dağılmanın AB üye devletlerine kendi sermayelerinin çıkarları doğrultusunda para politikaları uygulamanın yolunu açacağı düşünülebilir. AB’nin or-

tak para politikalarının göreli uzlaştırıcı prangalarından kurtulan her bir AB üyesi, böyle bir durumda yalnızca kendi iç çıkarlarına odaklanacağı için farklı ülkelerin işçileri arasında da rekabetçi ve milliyetçi eğilimleri besleme potansiyeli barındırıyor. Ancak bunun tam tersi bir eğilimin, yani tek tek ülkelerdeki örgütlü işçilerin bu gidişatı kendi sınıfsal çıkarları açısından tehlikeli görme eğiliminin güçlü olması halinde de para birliğinin –en azından bir süre dahayoluna devam edeceğini öngörmek mümkündür.

Geçersiz yaklaşımlar

Türkiye’de 1999 Helsinki sürecinden bu yana sosyalistler arasında geniş biçimde tartışılan AB ve Türkiye’nin AB üyeliği sorunsalında, AB’nin çoğu zaman kapitalist sistemin kendisinin yerine konulduğu ve üyeliğe “evet” ya da “hayır” gibi bir kısır döngüde kalındığı bir gerçek. Evet’çiler açıkça böyle demeseler bile AB’de kapitalizmin farklı ve özgün bir versiyonunun uygulandığını ima ederken (ekonomik ve sosyal haklar vurgusu) ; Hayır’cılar da adeta kapitalizm AB’nin dışında hiçbir yerde uygulanmıyormuş gibi Türkiye’nin AB dışında kalmasının işçi sınıfı açısından daha doğru olacağını savunuyordu. Yaşanan kriz, bu bağlamda AB’nin ne kapitalizmin emek-değer yasalarından azade; ne de emek-değer yasalarının uygulandığı yegâne coğrafya olmadığı gerçekliğinin daha kolay görülmesini sağlaması açısından önemlidir. Krizler ve savaşların işçi sınıfı açısından önemli olanaklar barındırdığı ne kadar doğruysa, sosyalist hareketin de umudunu tek başına kapitalizmin krizlerine ve çözülmelerine bağlamayacak kadar örgütlü ve değişen durumlar karşısında sınıfın öncü kesimlerini hızla mobilize edebilecek kadar hazırlıklı olmak zorunda olduğu da aynı derecede doğrudur.

Sınıf mücadelesine etkisi

AB’yi sallayan iktisadi ve mali gelişmelerin her birinde bir öncekinden daha emek-karşıtı reçetelerin gündeme getiriliyor olması, Birliğin toplumsal açıdan da ciddi patlamalara gebe olduğunu düşündürmekte. AB otoritelerinin tavrı ve yönelimlerinin ise ya-

37

m AB’nin en borçlu ülkelerinin en büyük alacaklılarına borçlarının milyar dolar olarak dökümü


38 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

Almanya solu ve sosyalistlerin gündüz düşleri Solun kendisiyle oldukça fazla meşgul olması ve sürekli iç tartışma eylem gücünü azaltıyor. Ne ki, parti içi platformlar tüzük güvencesine alındığı zaman, fazla tartışma da kaçınılmaz oluyor

Yükselen anti-nükleer duyarlıklar ve kentsel sorunlara dönük ilgiyi değerlendiren Yeşiller kamu oyu yoklamalarında tırmanmaya başladı

Engin Erkiner Sosyalistler önemli sorunlara açıklık getirirken, bunların hayatla ne oranda örtüştüğünü sürekli denetlemek zorundadır. Akla yakın gibi görünen ve yılların alışkanlıklarıyla yapılan açıklamalar, gerçekte kendimizi ikna etmekten başka amaca hizmet etmiyorsa, toplumsal gerçeklikle uyuşmuyorsa, gündüz düşleri görüyoruz

ya da gerçeklik duygumuz kaybolmuş demektir. Ekonomik gücü ve politik ağırlığıyla önemli bir ülke olan Almanya’da sosyalistlerin dikkatle çözümlemesi gereken bir gelişmeden hareket ederek, buradan çıkan sonuçlardan genelleme yapmaya çalışacağım. Öncelikle belirtilmesi gerekir ki, Avrupa Birliği’nin (AB) motoru olan bir ülke örneğinden hareket edilse bile, her genelleme

sınırlı oranda olduğu gibi geçerlidir ve farklı koşullardaki her uygulamasında eklemelere ya da çıkarmalara ihtiyaç gösterir. Yeşiller’in oy patlaması yaşayarak seçim anketlerinde SPD’ye neredeyse yetişmeleri, Sol Parti’nin ise yüzde 10 civarında çakılıp kalması nasıl oldu?

Yeşiller nasıl yükseldi? Yeşiller’in oy potansiyelinin hızla yüksel-

Sol yerinde sayarken Yeşiller yükseliyor Anketler liberallerin kaybının Yeşiller tarafından değerlendirildiğini gösterdi Aralık 2010 sonundaki kamu oyu yoklamaları ile 2009 sonbahar genel seçimlerindeki oy oranlarının (parantez içinde) karşılaştırması, Almaya politik spektrumunda kriz politikalarının toplumdan aldığı yankıyı gösteriyor. Sayılar yüzde olarak verilmiştir.

Tabloda Liberallerdeki müthiş düşüş ile Yeşiller’deki büyük çıkış hemen görülüyor.

CDU 33-35

(33.8)

SPD 25-28

(23)

Hıristiyan Demokratlar (CDU) Liberaller (FDP) ile birlikte hükümette olmalarına karşın hemen hiç oy kaybetmemişler. Sosyal Demokrat Parti (SPD) biraz oy kazanmış, Sol Parti (SP) neredeyse aynı kalmış…

FDP 3

(14.8)

CDU-FDP dengesizliği

Yeşiller 19-20

(10.7)

Sol Parti 9-11

(11.9)

Teorinin dilini politikaya çevirmede CDU’nun usta olduğu yeniden görüldü.

CDU ekonomik bunalım gereği, bir oranda “solculaştı”. FDP ise teorisini aynen tekrarladı: Devlet ekonomiye daha fazla karışmamalıdır. Ölen ölür kalan sağlar bizimdir! Yukarıdaki tablo şöyle de yorumlanabilir: CDU oy kaybetti ama FDP’den kayan oylarla bunu dengeledi. SPD de oy kaybetti ama FDP’den gelen oylar ona da yaradı. Yeşiller ise hem FDP hem de SPD’den oy aldılar denilebilir.Yeşiller, Berlin gibi bazı eyaletlerde SPD’nin önüne geçtiler.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 39

mesi üç nedene bağlanabilir: n Birincisi: Sarrazin faktörü. Özellikle Müslüman göçmenlerin bu ülkedeki geleceği konusunda varolan rahatsızlığı açıkça ifade eden kitabı bir milyonun üzerinde satan Sarrazin, SPD üyesidir. Sarrazin’in partiden çıkarılması teşebbüsü üyelerin tepkisiyle karşılaşınca, geri adım atılmasa bile, süreç yavaşlatılmıştır. SPD’ye oy veren göçmen kökenli Müslüman Alman vatandaşlarının bir bölümünün Yeşiller’e kaydığını tahmin etmek zor olmasa gerek. Neden Sol Parti’ye kaymadılar sorusuna; SP göçmenleri ekonomik bir faktör olarak ele alıyor, kültürel yanlarını görmüyor, diye cevap verilebilir. Toplumun yoksul kesimi içinde sayılan Müslüman göçmenler (Türkler, Kürtler, Araplar) hakkında esas olarak iş olanaklarının artırılması, sosyal yardımın yükseltilmesi ve ırkçılık karşıtı bir yaklaşım yeterli olmuyor. CDU, bu konuda büyük bir değişim göstererek, ülkenin her yanında yeni cami yapılmasını savunmaya başladı. CDU kökenli Cumhurbaşkanı Wullf, tepkileri göze alarak, “Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi Müslümanlık da bu ülkeye aittir” dedi. İlk Türk kökenli bakan da bir eyalet hükümetinde ve CDU’lu… Göçmen oylarının bir bölümünün CDU’ya kaydığını yakında daha iyi göreceğiz. Yeşiller ise göçmen haklarını savunma konusunda ilk olma özelliklerini koruyorlar. En tanınmış göçmen politikacı olan Cem Özdemir, Claudia Roth ile birlikte partinin eş başkanıdır ve bu konumuyla bütün göçmenleri kuşkusuz etkilemektedir. n İkincisi; 2010’da Almanya, tarihinde görülmemiş büyüklük ve militanlıkta nükleer enerji karşıtı gösterilere sahne oldu. Yaklaşık 30 yıl önce bu alanda ilk adımı atan Yeşiller olmakla birlikte, protestolarda hiçbir partinin ağırlığı yoktu. Yine de, protestolar bir partiye yaramışsa, nükleer enerjisiye karşı çıkan SPD ve SP’den çok Yeşiller’e yaramıştır. n Üçüncüsü; Yeşiller’e asıl oy patlamasını getiren “Stuttgart ayaklanması”dır. Stuttgart’ın başkenti olduğu Hristiyan Demokratlrın yönetimindeki Baden Würtemberg eyalet hükümeti, federal hükümetle anlaşarak, kentin çehresini değiştirecek büyük bir imar projesini hayata geçirmeye çalıştı. Halkın bir bölümü bu projeye karşı çıktı, hükümet ısrar etti. Gösteriler başladı, polisle sert çatışmalar yaşandı. Gösterici kitlesi büyüdü. Başka kentlerde “Stuttgart ile dayanışma komiteleri” kurulmaya başladı. Federal Hükümet projeyi durdurmak ve arabulucu tayin etmek zorunda kaldı. Projeden geri adım atıldı. Sonuç şudur: Büyük imar projelerinde böl-

ge halkının onayının alınması zorunludur. Büyük bir kentte başlayan ve ülke çapında önemli bir demokratik sonuca yol açan eylemlerde esas olarak Yeşiller vardı. SP ve SPD katılmakta geç kaldılar. SP Stuttgart örgütü büyük oranda SPD’den ayrılmış olanlardan oluşur. Farklı partilerde olmalarına karşın aynı politik kültürden geldikleri önemli bir konudaki tutumlarından da belli oluyor. Sendikalar çevresinden gelmişler. Kentteki büyük imar projesinde işçi sınıfı var mı, yok! O zaman neden ilgilenelim, diye düşünmüş olsalar gerektir.

Kıssadan hisseler

Ne yapacağınızı biliyorsanız, ama bunun nasıl yapılabileceği konusunda uygulanabilir bir planınız yoksa, başka bir deyişle, nasıl yapılacağını bilmiyorsanız, ne istediğinizin o kadar da önemi yoktur. Sosyalistler amaçla gereğinden oldukça fazla uğraşıyorlar ve amacı ne kadar “saf” ya da “kitabına uygun” savunurlarsa, başarıya da o kadar kolay ulaşacaklarına inanıyorlar. Amaca nasıl ulaşılabileceği konusunda yeterince açıklık olmadıktan sonra, amacı daha iyi tarif etmek fazla işe yaramaz. Buna kısaca, “teorinin dilinin pratiğin diline çevrilmesi” de denilebilir. Kendi başına “doğru teori” fazla anlam taşımaz. Pratiği olmayan ya da uygulanamayan “doğru teori” de olamaz. Burada “doğru teori” değil, kanıtı olmayan ve doğruluk için kanıta gerek de duymayan dini düşüncenin bir çeşidi karşısındayız demektir. Pratiğin de kendine özgü bir teorisi vardır ve sadece teorinin “doğru” olduğundan hareketle fazla bir şey olmaz. Pratiğin teoriyi gerçekleştirmesi gerekir. Teorinin dilinin çevrilmesi; nereden ve nasıl başlanacağı, kadroların ve öteki gerekliliklerin hazırlanmasını, kısa ve uzun erimli taktikleri; kısacası bu alanda düşünülebilecek her şeyi içerir. Ek olarak, bunlar başlangıçta saptandıkları gibi kalmazlar, değişirler. Tek taraflı bir çeviriden söz edilemez. Her pratik, gerçekleştirdiği teoriyi değiştirir. Ona eklemeler ve çıkarmalar yapar. Bu konuda her yeni gelişme tartışmalara ve bazen de kopmalara yol açar. Bu nedenle, amacın geniş tanımlanması önemlidir. Bir kriz döneminde koalisyon hükümetinde olan ve iktidar ortağı Liberaller’i eriterek oy oranını koruyan CDU, biraz “solculaşınca” muhafazakarlıktan uzaklaşmadı. Politik çizgisini geniş tanımlamıştı ve aynı düzlem içinde kalarak koşullara göre konum değiştirebiliyordu. Bu arada biraz iç gürültü çıkması doğaldır. Yeşiller’de de benzer bir durum vardır. “Sağ ve sol geçmişte kalmıştır” diyen Yeşil-

ler’de de bazen sert tartışmalar oluyor. SP’de olan tartışmalar ise hepsinden daha fazladır. Solun kendisiyle oldukça fazla meşgul olması ve sürekli iç tartışma eylem gücünü azaltıyor. Ne ki, parti içi platformların varlığı tüzük güvencesine alındığı zaman, fazla tartışma da kaçınılmaz oluyor. Hem parti içinde geniş bir demokrasi istemek hem de fazla tartışmadan şikayetçi olmak, olmaz. Her iyi düzenleme, kendisiyle birlikte daha az iyiyi de getirir. Birisini tutup, ötekini atamazsınız. Sol Parti solun farklı bileşenlerinden oluşuyor. Kitleselliğin sağlanmasında bu çeşitlilik önemli faktördür. Bu insanlar sürekli tartışmadan ve kendileriyle uğraşmadan nasıl bir arada duracaklar? Yaşanmış sosyalizm örneğinde de olduğu gibi, iyi özellikleri tutup, olumsuzları atamazsınız. İkincini yaptığınızda birincisi de gider. Sosyalizmde bürokrasi sadece kötü değil, iyi bir rol da oynamıştır. Kötü tarafını biliyoruz. Ne ki, kaderini sistemin gelişmesine bağlamış olan bürokrasinin, sosyalizmin 20. yüzyılda büyük güç olmasında da önemli payı vardır. Yapılması gereken, önceki yüzyıl sosyalizminde iç temizlik değil, sosyalizmin değişik özellikleriyle yeniden tanımlanmasıdır. Örgüt içi demokrasi konusunda ülkemizdeki örnekle Almanya’daki uygulamayı karıştırmamak gerekir. Kavram aynıdır, ama uygulama farklıdır. Her sol içinden çıktığı topluma benzer. Tartışarak iş yapmaya alışmamış bir toplumdaki sol ile, tartışarak iş yapan bir toplumdaki sol, bu konuda farklı olacaktır. Almanya solunda bir konuyu sonsuza dek tartışamazsınız. Zaman sınırlaması vardır. Herkes görüşünü açıklar, oylama yapılır ve mesele kapanır. Aynı sorun, farklı bir durum ortaya çıktığında yeniden tartışılabilir. Burada önemli olan, tartışmanın uygulamaya engel olmamasıdır. Almanya’da demokratik olmaya çalışan Türkiye solundan bazı örneklerde ise tersi bir durum görülür. Tartışma bir türlü bitmez. O kadar uzar ki, iş yapılamaz olur. Bir örgüt iş göremiyorsa, demokratik olmasının ne anlamı vardır? Stalinist denilen örgütler bu konuda daha iyidir. Onlar hiç olmazsa yanlış yapıyorlar. Bitmez tükenmez tartışmalara gömülenler ise yanlış bile yapamazlar.


40 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

Uluslararası

‘Filistin’e özgürlük, Denizbank’a boykot!’

Çölün dö

Gazze’ye beş yıldır uygulanan süredursun, AKP hükümeti Füze Kalkanı anlaşmasını imzalayarak İsrail’le ilişkilerin İsrail’in istediği kadar normalleşmesine hazır olduğunu ortaya koydu Harun Turgan Sol politik örgüt ve çevrelerle sendika ve meslek örgütlerinin oluşturduğu Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi, İsrail’in Gazze’ye karşı 27 Aralık 2008’de başlattığı “Dökme Kurşun” saldırısının ikinci yıldönümünde İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş düzenleyerek saldırıyı ve Gazze’ye beş yıldır uygulanan ablukayı protesto etti, İsrail’e “boykot, yatırımların çekilmesi ve yaptırımlar” çağrısını tekrarladı. Yürüyüşte ‘Filistin’e özgürlük, İsrail’e boykot!’ temel sloganından başka, AKP hükümetine, Füze Kalkanı’na, Filistin’deki Siyonist yerleşimlerinin finansörü Dexia bünyesinde yer alan Denizbank’a karşı sloganlar atıldı, İsrail’le askeri, diplomatik ve ekonomik ilişkilerin kesilmesi, İsrail’in ve İsrail kurumlarının her alanda dışlanması, akademik ve kültürel boykotun hayata geçirilmesi çağrısı yapıldı. Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği’nin “Hanzala”nın çizeri Naci el-Ali anısına düzenlediği uluslararası karikatür yarışmasının jürisinde yer alan ve ödül törenine katılmak üzere Türkiye’ye gelen Brezilyalı karikatürist Carlos Latuff da yürüyüşe katıldı ve Türkiye hükümetini hem Filistin halkı için, hem de Mavi Marmara’da öldürülen Türkiye yurttaşları için İsrail’le ilişkileri kesmeye çağıran bir konuşma yaptı. Bir dakika ne kadar sürer? Mavi Marmara bir gün önce Sarayburnu’na getirilerek Filistin halkının haklarından çok Türkiye’nin gururunun önde tutulduğu bir törensellikle karşılanmıştı. AKP hükümetinin Füze Kalkanı anlaşmasını imzalayarak esasta, Filistinlilerin haklarını ve İsrail rejiminin niteliğini hiç konu et-

meden Türkiye’den özür dilenmesi talebine odaklanarak da biçimde, İsrail’le ilişkilerin İsrail’in istediği kadar normalleşmesine hazır olduğunu ortaya koymasından sonra, AKP muhaliflerinin de akın ettiği Mavi Marmara karşılaması, Girişim’in eylemiyle karşılaştırılamayacak bir kitle seferberliğini gerçekleştirmekle birlikte, İslami çevrelerin Filistin politikasının ufkunu hayalperest, maceracı ya da çekingen çeşitlemeleriyle bölgesel güç olma politikaları ya da heveslerinin çizdiğini gösterdi. Uluslararası Boykot, Yatırımların Beri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketinin temel haklar ve ezilenlerin dayanışması yaklaşımıyla güç politikalarının çelişkisini görünür kılmak, AKP’nin İsrail karşıtı çıkışlarının Türkiye devleti için hükümet politikası değil varlık sebebi olan stratejik ilişkiler içinde Siyonizmle ortaklık koşullarını kendi yararına yeniden tanımlama girişiminden öteye geçmediğini göstermek için şimdi daha çok olanak var. Mavi Marmara’nın uzattığı “bir dakika”nın sonuna gelindi denebilir. Siyonizme uluslararası sermaye yatırımı 27 Aralık eyleminde ‘Çiftçiye haciz, Siyoniste kredi’, ‘İşgalci İsrail, finansörü Denizbank’ gibi dövizlerle önümüzdeki dönem için somut bir boykot hedefi gösteriliyordu. Türkiye’de bankacılığın yeniden yapılandırılması sürecinde özelleştirilerek BDDK tarafından Zorlu Holding’e devredilen, bugünse Fransa-Belçika bankası Dexia çatısı altına faaliyet gösteren Denizbank’ın tarım kredileri alanında hamle yaptığını hemen her televizyon seyircisi biliyor. Hayatı toprağa bağlı olan çiftçilere verilen kredilerin güvenli olduğunu açıklayan banka, toprağını kaybetmenin eşiğine gelen çiftçi-

lere yeni krediler açarak genişlemesini sürdürüyor. Parlak dönemin sonuna henüz gelinmemiş olmakla birlikte, güvenceli kredinin çiftçiler açısından ne demek olabileceği, ıssız adalı reklamların gölgesinde kalan “münferit” intihar haberlerinden anlaşılabilir. 29 Aralık ve 30 Aralık tarihlerinde Birgün gazetesinde yayımlanan dosyada bu konu farklı açılardan ele alınıyor (“Denizbank’ın Limanı İsrail”, 29.12.2010; ”Toprakların Sahibi Bankalar Olacak”, 30.12. 2010). Dexia’nın, gene 2006’da bünyesine kattığı İsrail bankası Otzar Haşilton Hamekomi, yeni adıyla Dexia Israel aracılığıyla, işgal altındaki Filistin topraklarında kurulan Yahudi yerleşimlerini finanse ettiği İsrail parlamentosu Knesset tutanaklarıyla belgelendi. Dexia yetkilileri yerleşim kredilerini önce inkâr etti, belgeler ortaya koyulunca geçmişte kaldığını açıkladı. Ancak, Belçika BDS hareketi sürekli yeni ve güncel belgeleri Dexia’nın karşısına çıkarıyor. Dexia, yerleşim finansmanıyla ilişkisi kalmadığı konusunda Filistin İçin Russell Mahkemesi jürisini de ikna edemedi. Mahkeme’nin 20-22 Kasım’da Londra’da yapılan "İsrail’in Uluslararası İnsancıl Hukuk ve Uluslararası İnsan Hakları Hukukunu İhlalinde Şirketlerin Suç Ortaklığı" konulu ikinci oturumunda İsrail’in suç ortağı olduğuna karar verilen yedi şirketten biri Dexia. Türkiye’de tarımsal dönüşümün yükselen “oyuncusu”, işte bu bankanın uzantısı. Dexia’nın Türkiye’deki adı Denizbank. Dexia artık Türkiyeli çiftçiye daha yakın. İşgalci yerle-

Çöl, filmlerdeki kum tepecikli çöllerden değil, çorak toprak çölü. Gelirken hafif bir kum fırtınası vardı, dünyada dört renk kalmıştı. Sarı gök, sarı dağlar, kirli beyaz, kahverengi dağlar, gri yol Elif Köksal Dün gece manastırın yemekhanesinde yirmi kadar misafirdik, bereketli, harikulade bir yemek yedik. Keçi peyniri, nohut köftesi falafel, zeytinyağı, zahter, reçel ve minicik yuvarlak çöl zeytinleri vardı. Herkese yetecek kadar. Yeni bir kıymetli bilgi de çok kişiyi doyurmanın aslında kolay olduğu. Lübnan’daki Vipassana kursunda yirmi beş kişiye yemek pişirmek sahiden iş değildi, hiç bilmezdim. Altı bardak pirinç yetiyor mesela, bir kilo yeşil mercimek bitmiyor, artıyor. Bir büyük marul.. Manastır kale gibi. İlk defa altıncı yüzyılda yapılmış! İçerde kapılar belki bir metre yüksek, kapkalın taş duvarlı kapılardan iyice eğilip geçiliyor. Taş merdivenlerden kat kat inince sobalı, koltuklu, insana birkaç sene yetecek güzel kitaplarla dolu kütüphane var, çöle bakan pencereleri mazgal deliği. Cennet gibi. Şapelin duvarlarında üç tabaka duvar resimleri, bizim Kapadokya’daki kaya kiliselerinin usulü. Alttaki tabaka 11’inci, en üstteki 13’üncü yüzyılda yapılmış. O iki yüzyıl, o üç tabaka arasında bile üç dört kuşak insan yaşamış ölmüş. Bir de Arap harflerinden hatlar asılı: tanıdık güvercin, kalyon, Allah… Yemekten önceki bir saatlik sessizlik her zaman müzikle bitiyor, ya biri kaval çalıyor ya bi-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 41

ört rengi

Suriye çölünün ortasında gün batımında eski Roma yerleşmesi Palmira kalıntılarından bir bölüm

ri ilahi söylüyor. Bin yıllık kilisede mum ışığında bir saat sessiz oturduktan sonra çok iyi geliyor. Yedi dakikalık bir duaları var, bin senelik taş duvarların akustiğinde büsbütün güzel yankılanan şarkılar söyleyerek secde ediyorlar. Yağraburham yağraburham yağraburham. Sonra kollarını kuş gibi iki yana açarak dua ediyorlar. Seyretmesi çok güzel. Sabah duasında rahipler kafalarına siyah namaz takkeleri geçiriyorlar, rahibe Huda siyah bir başörtüsünü İtalyan yaşlı teyzeler gibi sarınıyor. Üzerlerinde yere kadar beyaz cübbeler. Allah diyerek bir kaç secde ediyorlar, sonra ilahiler söylüyorlar, sonra herkes oturup duvara yaslanıyor; kitaptan bir şey okuyup ordan mesela bu sabah kuantum fiziğe atladılar. Uzun bir kuantum fizik sohbeti- hidrojen, nötron, elektron, kuantum, cüzi kelimelerini duydum, diğer dedikleri nerde başlayıp nerde bittiğini bilmediğim seslerden bir akıştı. Gözümü kapayıp oturdum, kendimde sakin bir merkez bulmaya çalıştım. Benim bazen sakin, güzel bir

merkezim var çünkü.

Başrahiple sohbet

Herkes kahvaltıya gidince başrahip yanıma oturdu Budizm, inziva, Türkiye konuştuk. Hıristiyanların Türkiye’de güç durumda olduğunu, Süryani kiliselerini kapattığımızı, Süryanileri Güney Doğu’dan, Rumları Kapadokya’dan kovduğumuzu bilmiyordum. Azıcık düşünsem fark edebilirdim ama bu başlıklar memleketimde bana verilen konular değiller. Mardin’deki bir kiliseye askeriyenin el koyduğunu bilmiyordum. Türkiye’de pluralizm gelişecek mi sence diye sorduğunda pluralizmin ne olduğunu bile bilemedim, açıkladı da anladım. Türkiye Avrupa topluluğuna girerse Ortadoğu’daki bütün Kürtler nefes alacaklar, Avrupa’ya kapıları olacak, dedi. Derin Asya’dan Avrupa’ya her şeyiniz var, sizden çok iyi bir köprü olur uygarlıklar arasında aslında... Sonra Türkiye’yi iyi bildiğini, Konya’da Mevlana’nın dedikleriyle Budizmin benzediğini, oryantal Hıristiyanlığın kaybolmak üzere olduğunu... Derken, benim çok yakın bir dostum vardı buraya da gelirdi,

kendisini öldürdüler Trabzon’da, dedi. Kendimi yine ağlarken buldum. Rahip Santoro’yu bak biliyordum. Arkadaşımı öldürenlerle Erdoğan’ı tehlike olarak görenlerin aynı insanlar olmasını anlayamıyorum dedi. Bu arada Türkiye konusunda cevapsız bir yerde kalmıştım. Sence Erdoğan’ın etrafında Türkiye’yi İran yapmak isteyenler ve İslamdan geçerek demokrasi isteyenler var mı diye sorduğunda mesela, bu soruların cevabını bilmediğimi fark etmiştim. Memleketim konusunda hiçbir kesin cümle bilmiyorum sahi.

Zamanın tortusu

Gelirken çölde dört renk vardı, bu sabah karşıki dağlar, en uzaktakiler, maviydi, uçuk grimormavisi Sabah çamaşır yıkadık. Belki yüz tane çarşaf. Manastırın hafsabahıydı. çamaşır talık Homs’lu İnzam’la cep telefonundan neşeli, ama bence yeterince neşeli olmayan şarkılar dinleyerek dans bile ettik, kollarımızı iki yana açıp dönerken

ellerimizi oynattık. Kızlar tuvaletinde, bakırdan dev leğenlerin etrafında. Sahi o leğenler kaç yaşında. Dev bakır leğenler evet, burada hatta halılar, divanlardaki yastıklar, perdeler, tahta kutular, tahta sandıklar, bakır siniler, masamda içinde mum duran kimbilir kaç yaşında bakır kenarı çiçekli kase... duvarlarda oyma taş ayrıntılar...mükemmel, masalsı halılar… etrafta böyle derin ayrıntılar var. Çok güzel burası. Çok güzel. Zaman da burda güzelleşiyor. Çamaşırdan sonra Tatyana’yla Arif, Suriye’nin başka bir yerinde bir Dürzi köyündeki sufi dergâhına gitmek istediler. Yolda bir de Zen öğreten Cizvit rahibi varmış! Hepsini ben de istedim ama burda kalmak da istedim. O kadar çamaşırdan sonra burayla aramda turistiklik dışında bir bağ oluşmuşken, içerde gördüğüm iki duvarı mazgal delikli tek kişilik odaya geçip biraz orda kalmak, yavaşlamak. Mutfakta geçen sabah saatleri. Zamanın tortusu, belki biraz da çöl kumuyla sıvanmış beyaz plastik sepetleri çamaşır suyuna yatırıp harıl harıl fırçaladım. Hayatta tam istediğim gibi olmuyor bazı şeyler; tortular, şeyler gitmiyor. Peki bu yeni yabancı yerde beni saatlerce dün çamaşır ve bulaşık yıkatan, bugün bulaşığın ardından sepetleri çamaşır sularında fırçalatan böyle nedir?

Allah Türk mü yoksa Arap mı?

Irak komünist partisinden bir politikacı ile yemekte beraber oturduk; onlar da yere düşen ekmeği alıp üç kere alınlarına koyarlarmış! Irak aslında dünyanın ikinci değil birinci petrol üreticisiymiş. Münasebetsizlik oldu ama, ne olacak bu Irak’ın hali diye sordum çok merakla. Düzelmek için en az bir nesil lazım ama tünelin sonunda ışık var, dedi. Kutsal ekmek ve şarap dönmeden evvel oturanlardan iste-

4


42 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

ağızlarını açıp bir dilek 4yenler söylüyorlar, ardından herkes

bir ağızdan: -yağaraburahat yağaraburahat yağaraburahat diyor şarkılı. Sonra birisi daha dileğini söylüyor, ardından bu sefer: -kiri veğ leğisom kiri veğ leğisom kiri veğ leğisom şarkılı şarkılı... Bir de bir yerde peder selamünaleykum diyor, hadi herkes yanındakilerin elini çok güzel sıkıp selam deyip gülümsüyor. Çok huzur verici bir adet. Sabah ayinin ortasında Suriyeli kadınlar geldiler, nefes nefese ve şişman. Ayin biter bitmez, pederin onlara hoşgeldiniz demesiyle, şapel öpücük şapırtısı sesiyle doldu. Kadınlar rahipleri iki yanaklarından, ellerinden, ortadaki incilleri, masanın üstündeki turistlere bilgi veren dosyayı, gürültüyle öptüler. Dosyayı yanlışlıkla, en yaşlı olanları öptü. Şam’daki Hazreti Hüseyin türbesinin kapısının kolunu da Şiiler öyle öpüyorlardı- şiddetle, şapırtıyla bir öpüşleri var buralarda. İrikıyım ve sert görünüşlü, yerli filmlerdeki kavga sahnesi figüranlarını andıran bir adam geldi dün ayin başladıktan sonra, oo Anton dedi peder, adamı iki yanağından öpüp buyur etti. Fakat Anton öyle bir koku sürünmüş ki, arkasından suni bir çiçek bulutu bıraktı ayinde. Olacak gibi değil, rahipler gülüşüverdiler, biri kalkıp parfüm kokusu hafiflesin diye kapıyı açtı. Anton bugünkü ayinde yanımda oturdu. Koku sürünmedin mi dedim, ha! rayiha! dedi, cebinden ağzı bilyeli minik bir şişede bir arap kokusu çıkardı, amanallah. Sonra sessizlik vaktinde yazı yazıyorum diye önündeki mumu yanıma koydu. Şam’dan öncelikle böyle deli kokular almak lazım, evde bu yazıları toparlarken ruhumu uçursun buralara getirsin diye. Çiçekli kokular sürünmeyi seven irikıyım adam Anton’un çok iyicil, hep ciddi bir yüzü var. Halep’te Sabil caddesinde tatlıcıymış. Yemekte yanyana

Zihniyet düşüyoruz, ciddi sorular soruyor rahip Mikhael’e. Kaç çocuğun var diyorum, bekarmış, aa rahip misin diyorum, buraların papasıyım ben, diyor. Bunu duyunca tombul rahip Mikhael çok gülüyor, sen papaysan ben allahım be, diyor! Bu konularda şaka yaptığına şaşırıyorum. Yumurta pişirirken dansetmesine, şarkı söylemesine de şaşırmıştım zaten. Neşeli rahip son gün takılıyor, Türkiye kötü, Suriye şahane diyor. Peki diyorum. Ama Türkiye küçük, Suriye kocaman, diyor. No problem, diyorum, Allah Türk nasıl olsa. Aaaa Allah kesinlikle Arap, diyor, çok gülüyoruz. Sonra diyorum ki aslına bakarsan bizim orda bazen Atatürk, Allah gibi. Hah, bizim burda da Hafız Esad Allah’tır, diyor! Aynı neşeli rahip, ayinde vaaz sırası ona geldiğinde, üzerinde battal beden cüppeyle içli, samimiyetli bir vaize dönüşüyor, arada içini çekerek anlatıyor. Bugünlerde zihnimde şöyle bir yerdeyim: Ben birilerine şu veya bu sebepten kırgın ve kızgınken Orta Doğu’da nasıl barış olsun? İçimde kızgınlık ve mutlak haklılık (ki öyleyim gibi geliyor) taşırken ben, dünyada barış nasıl umayım? Peder geçen gün, her yerde yanımızda, arkadaşımız olan Allah kavramını nasıl birleştiriyorsun Budizm’le diye sordu. Hoş bir din sohbeti oldu. Onun inancına göre Allah sen ve benmiş, benin karşısındaki seniymiş ve insanlardan bunu istermiş. Dedim ki Lübnan’dan içim acıyarak geçtim. Zaten Lübnan’a içim acıyarak gelmiştim, sahi. Burda farkına vardım ki kalbimde tepkiler önyargılar varken, içimi arıtmamışken insanların birbirini şefkatle anlamasını nasıl beklerim? Bunu mu öğreniyorum yoksa bu seyahatte? Son gün Sukh Hamidiyye’den ve bir de sokak tezgahından en olmayacak kokuları aldım iyi oldu. Evde bu yazıları toparlarken aklımı da uçursun buralara getirsin diye

“21. Yüzyıl Sosy ve reel sosyalizm

Venezüella’da “21. yüzyıl sosyalizmi”. Chavez’in desteğiyle toprak ağalarının arazis

Ayrılıklarımızın ve ortaklıklarımızın temeli, 21. yüzyıl sosyalizmi değil, mevcut kapitalizmin ve onu aşmaya yönelen 20. yüzyıldaki deneyimlerin devrimci temelde eleştirisidir Mustafa Çeçen 21. yüzyıl sosyalizmi kavramı, doğduğu coğrafyadan daha farklı bir bağlamda sosyalistlerin gündemine girmiş görünüyor. Kavram, Venezüella'da devam eden devrimci sürecin yarattığı tartışmalar içinde şekillendi ve bağlamı böylece kuruldu. Elbette bu tartışmanın, Venezüella'daki Bolivarcı sürece duyulan sempati ya da güvensizlikle de bir ilgisi var ama, tartışma esasen bu sürecin sorunlarına odaklanmış görünüyor. 21. yüzyıl sosyalizmine ilişkin tartışma gerçekte, sembolik olarak Latin Amerika'lı Marksistler Marta Harnecker ile James Pet-

ras arasında cereyan eden strateji tartışmasıdır. Bu strateji tartışmasının odağında da Chavez ve Venezüella'da süre giden tersinme olanakları da bulunanBolivarcı devrim süreci vardır. Her iki yazar da Chavez'i sosyalizme açık bir sol popülist olarak görmekte ise de devrimci dönüşüm için yarattığı olanakların niteliği konusunda ayrışmaktadır.

Harneceker’in tezi

Harnecker, uluslararası koşullar anti-kapitalist halk güçlerinden yana değişene kadar çabaların neo-liberalizme karşı mücadeleye odaklanması gerektiğini ileri sürüyor. Küba'nın varlığını bu mücadelelerin sosyalizme evrilebilmesi için güvence sayı-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 43

yalizmi” m

sine el koyan kooperatif köylüleri molada

yor. Küba'ya bu bağlamda fiili değil ideolojik bir öncülük tanıyor. Bu bakımdan “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” yolunda köktenci adımlar atmasa bile, Bolivarcı devrim sürecinin sosyalizme yöneldiğini ve özgül bir sosyalist inşa süreci olarak evrilebileceğini ileri sürüyor.

Petras’ın tezi

Petras ise, Latin Amerika solunun salt neo-liberalizme karşı değil emperyalizme ve kapitalizme karşı konumlanan antikapitalist bir program üzerinde yükselmesi gerektiğini, aksi takdirde halkın Brezilya örneğinde olduğu gibi, başkanlık sarayının kapısına kadar gelip, Lula'yı içeri soktuktan sonra geri dönmesinin mukadder olacağını ileri sürüyor. Petras da Küba'nın varlığını, Latin Amerika solunun moral üstünlüğü için gerekli ve aynı zamanda önemli bir şans sayıyor. Ancak Küba'ya bunun

dışında özgül bir rol yüklemenin tarihsel bir bağlamı ve önemi olacağı varsayımına -açıkça değilse de- katılmıyor. Tartışmanın taraflarının Bolivarcı devrimci sürece ilişkin ortak ön kabulleri de kısaca ve en anlaşılır şekliyle şöyle özetlenebilir: İlk olarak, Latin Amerika solu, genel eğilim olarak bu süreçte, 20. yüzyıl'daki sosyalist inşa deneylerinin eleştirel ediniminden yanadır. İkinci olarak, kapitalizmin devrimci temelde aşılması gerektiği konusunda bir tartışma yoktur. Kuramcılarını bir yana bırakalım, örneğin Chavez, “sosyalizmi inşa ettiği”ni ilan etmemiştir; hatta, bir “ikili iktidar kurduğu kanaatini” dahi ileri sürmemiştir. Chavez, kitleleri ve işçi sınıfını, “ikili iktidarı kurmaya ve derinleştirmeye” ve “nihayet, bir sürekli devrim süreci içinde iktidarı almaya” çağırmaktadır. Dolayısıyla, ne Harnecker ne de Petras ve ne de diğerleri bitmiş tamamlanmış bir süreçten söz etmektedir. 21. yüzyıl sosyalizmi tartışması, elbette nasıl bir sosyalizm tartışmasını çağırmakta ve bu tartışmanın hedefine 20. yüzyıl'da yaşanan “reel sosyalizm”in eleştirisini koymaktadır ama yörüngesi, 21. yüzyıl sosyalizmini bitmiş bir entite olarak nitelemek değil, ona varmak için stratejiyi devrimci tartışmanın göbeğine çağırmaktır. Dolayısıyla tartışma sosyalizme ilişkin değil stratejiye ilişkindir. Üçüncü olarak, tartışmanın tarafları, reel sosyalizmin eleştirisini veri kabul etmekle birlikte, buna değil, reel kapitalizmin eleştirisine odaklanmaktadır. Latin Amerika solu, Katz'dan Petras'a, Harnecker'den diğerlerine, günümüz kapitalizminin ilişki ve çelişkilerini anlamaya daha çok ilgi göstermekte ve çıkardığı sonuçları da bu strateji tartışmasına bağlamaktadır.

21. yüzyıl sosyalizminde uzlaşmak? ÖDP'de ilk kriz çıktığında, Ufuk Uras ve o zaman onun başkanlığını destekleyen mevcut ÖDP'yi de oluşturan eğilimler tarafından 21. yüzyıl sosyalizmi kavramı “kronolojik zamanla tarihsel dönüm noktalarını birbirine karıştıran bir yanılsamaya çanak tutulup, partinin amacı ve parti içi anlaşmazlığın ay-

racı olarak ilan edildiğinde” de, bu özgül önemi vurgulayarak, kavramın bağlamından koparılarak kullanılmasına itiraz etmiştik. Bunun yerine, partinin programatik hattına bağlılığı ama bu bağlılığın kapitalizmi aşacak süreçler içindeki stratejik anlamı üzerinde tartışmayı önermiştik. Hem ÖDP'deki muhataplarımız, hem de sosyalist solun bugün birçok sorunda birlikte davranmaktan uzak durmadığımız ve daha ileriye sıçramayı umduğumuz diğer kesimleri itirazımızı anlamadılar. Bugün ne EDP ne de ÖDP 21. yüzyıl sosyalizminden -sosyalistler arası tartışmalarda denk geldiğinde retorik olarak tekrar dışında, temel metinlerinin herhangi birinde- söz etmektedir. Ancak bu kez de, “reel sosyalizm”i devrimci temelde eleştirmek gereğinde uzlaştığımız dostlarımız, “21. sosyalizminde uzlaşmak” gibi belirsiz bir bağlama bizleri çağırmaktadır. Bu kez daha açık yazıyoruz: Vaktiyle, “sosyalizmin tarihsel bir döneminin kapandığını” ileri sürdüğümüzde de, bugün var olan kapitalizmi aşmaya yönelen stratejik süreçlere, geçen yüzyılın sosyalist inşa deneylerinin eleştirisinin eşlik etmesi gerektiğini ileri sürerken de, yaptığımız şey, galip gelenlerle empati kurmak değildir. Bir dönem Chavez'e danışmanlık yapmış olması vesilesiyle, 21. yüzyıl sosyalizmi tartışmasında sıklıkla başvurulan bir kaynak olan Dieterich, 21. yüzyıl sosyalizmini “sömürünün, egemenliğin ve yabancılaşmanın nitel olarak az” olduğu bir toplumsal varoluş olarak tanımlamakta, yalnızca tarihsel materyalist çözümlemeden değil Gotha Programının Eleştirisi'ndeki kapitalizmden sosyalizme geçişe dair çözümlemeden de tümüyle ayrılmaktadır. Bu yazı kapsamında argümanları heyecanına yetişemeyen, oldukça zayıf ve o derece tartışmalı bu metni tartışacak değilim. Sadece bu eğilimin nedeninin, açık ki, reel sosyalizmin devrimci temelde eleştirisine girişememekten doğduğunu ilan edeceğim. Bu, sol içinde, tespit edilmelidir ki, Stalinist sapmayı tarihsel özgüllüğü içinde çözümleyip eleştirememekten, Marx

ile Stalin arasında kopmaz bir düz çizgisel ilişki kurmaktan vazgeçemeyen Sovyetizmden ya da Maoizmden doğuyor -hemen belirtelim ki, başka tür Sovyetizmler ve Maoizmler de olmuştur.

20. yüzyıl sosyalizminin eleştirisi

Sadece kendi kafa karışıklıklarımızı gidermek için değil, ki bu önemli de değildir, işçi sınıfının, halkın ve tüm insanlığın sosyalizme yeniden güvenini kazanmak için yapmamız gereken şey, mevcut kapitalizmi eleştirir ve onu aşmak için kitlelerle birlikte devrimci stratejiler kurarken, 20. yüzyıl'da yaşanan -ve kendini öyle adlandırdığı için öyle andığımız- sosyalist inşa süreçlerini de devrimci temelde her yönüyle yaman bir eleştiriye tabi tutmaktır. Bunu yapmadan, yeni bir kavrama sığınmak o kavramın, kendi gerçek bağlamındaki önemini anlamadan bir fetişe, en azından Benjaminci anlamıyla bir “empati”ye (acadia) dönüşmesine yol açıyor. İşimiz, reel sosyalizmden üzüntü duymak ve bu üzüntüyü “acadia”ya dönüştürmek değil, onu eleştirmektir. 21. yüzyıl sosyalizmine dair tartışma, Latin Amerika solundan bize ve tüm dünyaya yapılmış, kapitalizmi devrimci temelde aşmaya yönelik bir çağrıdır. Reel sosyalizmde Stalin galip gelmişti ve sonra kapitalizm galip geldi. Tüm devrimci ya da iyi niyetlerden bağımsız olarak, geçmişin devrimci eleştirisinin Marx'a da uzanabileceğini ima ederek, 21. yüzyıl sosyalizmine sığınanlara, şimdilik, “galip gelenlerle” kurmamız gereken mesafeyi hatırlatmakla yetinelim. Ayrılıklarımızın ve ortaklıklarımızın temeli, 21. yüzyıl sosyalizmi değil, mevcut kapitalizmin ve onu aşmaya yönelen 20. yüzyıldaki deneyimlerin devrimci temelde eleştirisidir. Programatik hedefimiz, tartışmasız, öz yönetim ve denetim temel ilkelerine dayanan, eşitlikçi, özgürlükçü feminist ve ekolojist bir sosyalizmdir; “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi”ve nihayet “gerçek demokrasi” yani “komünizm”-dir. Tartışmaya çağırdığımız ise, stratejidir.


44 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Resim

Frida ile Diego

Meksikalı iki dev ressam kırk tablodan, fotoğraflardan ve tutkulu aşklarını konu alan bir belgeselden oluşan sergiyle Pera müzesinde Çiğdem İstanbullu Türkiye’de ilk sergileri açılan Frida Kahlo ve Diego Rivera çiftine büyük bir ilgi gösteriliyor. Sergideki tüm tablolar, Meksika’da bir film prodüksiyon şirketi kuran, Rus tüccar bir ailenin oğlu Jacques Gelman ile karısı Natasha’nın koleksiyonundan. Gelman çifti, Avrupa modern resim sanatından örneklerin yanısıra, Meksikalı ressamların devrimci sanat hareketini yansıtan yapıtlarının da yer aldığı koleksiyonlarını New York Metropolitan müzesine bağışlamışlar. 23 Aralık’ta Pera müzesinde açılan sergide Meksikalı devrimci ressamlardan ikisini, Frida Kahlo ile Diego Rivera’yı kucaklıyoruz. Kırk yapıttan oluşan sergi 20 Mart 2011 tarihine kadar gezilebilecek. Sergide ayrıca, Frida’yla Diego’nun dönemin önemli fotoğrafçılarınca çekil-

miş fotoğrafları ile çiftin sarsıntılı, tutkulu aşk ve sanat hayatlarını konu alan bir belgesel gösterimi var. Resimleri kadar yaşayışları da şaşırtan Frida ve Diego hakkında neler söyleyebiliriz? Öncelikle, bir kadının gücünden güç almaya çalışıyoruz. Şaşkınlığımız ve hayranlığımız saygıya, sevgiye dönüşüyor. Sesindeki renk, günümüze kadar gelen kızıl bir renk.. kendini yarına taşıyacağı kesin. Frida Kahlo bize yüzünü bırakarak giden kadın. Sergideki otoportrelerine bakarken, ‘Bu ne büyük bir dirençtir?’ dedim kendi kendime. Direnç? Neye karşı direnmek peki? Frida’nın hayatında neden olarak gösterebileceğim öyle çok şey var ki.. Belki başımıza gelmiştir; ama, kaldıramamışızdır bir tanesini bile! Hastalık sonucu sakatlık, kaza sonucu yatalak olmak, acılar ve ağrılarla dolu bir beden, sevdiği adam tara-

fından aldatılmak, narinlik, yıkılan hayaller, vazgeçilen sevgi, her dakika kapıda bekleyen ölüm, yaşanılan dünyanın zalimliği, sömürü, sanat kuralları, ahlâk kuralları… bir dev olmuştur hayat o ise bir beyaz güvercin. Çocukluğunda geçirdiği felçten dolayı sağ bacağı zayıf kalmıştır. ‘Tahta bacak’ diye çağrılan Frida on beş yaşında, ulusal hazırlık okulunun çıkışında eve dönerken bir otobüs kazası geçirir. Bedeninde hiçbir sağlam yer kalmaz ve omuriliği kırılır. Çelik korse ve alçılar içinde iki yıl sırtüstü yatar. Resim yapmaya başlar oyalanmak için. Yatağının üzerine bir ayna asarlar. O aynaya bakarak kendi portrelerini yapar. Resme nasıl başladığını özetleyen bu satırları yazarken zihnimdeki Frida’nın yanında geçirdiği kaza o kadar küçük kaldı ki ‘Olsun!’ dedim kendime, ‘O, çelik korseyi aklıyla kıracak’. Yani elindeki tek sağlam güçle. Tekrar ayağa kalkacak ve yaşayacak. Öyle yaşayacak ki resimleriyle ve yaşamıyla hiç ölmeyecek. Vasiyetinde ‘Umarım bir da-

ha dönmem’ dediği dünyada hep kalacak.

Doğum günü 7 Temmuz

Meksika’nın asi kızı. Macar yahudisi fotoğrafçı Wilhelm Kahlo ile kızılderili Matilde Calderon Gonzales‘in dört kızından üçüncüsü. 6 Temmuz 1907’ de doğar. Frida bu doğum tarihini daha sonra değiştirir. Doğum günü olarak 7 Temmuz 1910’u, Meksika devriminin yapıldığı tarihi seçer. Bu an, bizim onu anlayabilmemiz için daha ayrıntılı bilmemiz gereken bir tarihtir. Francisco Madero, Panço Villa ve Emiliano Zapata önderliğinde başlayan, sonradan Zapatista devrimi olarak da anılacak olan Meksika devriminin üç ana hedefi vardır. Kilisenin gücünü azaltmak, köylüye toprak sağlamak ve ülkeyi yabancıların değil ülke halkının yararına kalkındırmak. 1917’de toprak dağıtımını hızlandırmak için reformlar öngören yeni anayasa hazırlanır, ancak 1919’da adı devrimle bütünleşen Emiliano Zapata, kısa bir süre sonra da Panço Villa öldürülür. Sloganı ‘toprak ve özgürlük’ olan köylü devrimi so-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 45

Sinema na erer. Frida modern Meksika’nın doğum gününe her zaman sadık kalır. Özgür kişiliği, tutkularıyla hareket edişi, Amerikanlaşmaya karşı giyimi ve yaşayışıyla Meksika kültürüne ve halkına bağlığı, devrimi içselleştirmesinin bir sonucudur. Acı dolu bedenindeki ölümle yaşam arası mücadeleden yaşamı, resimlerindeki Meksika’yı doğurur. Sergide gördüğümüz 1949 tarihli, ‘Evreni kucaklayan aşk ve toprak (Meksika)’ adlı tablosu buna örnektir. Tabloda kendisinin Diego’yu kucakladığı gibi gökyüzü ile toprağın kucaklaşmasını resmetmiştir. Meksika toprağı evrenin, Diego Frida’nın biricik aşkı ve çocuğudur. Frida bütün resimlerine bunun gibi iç içe anlamlar yükler. Bazı kadınlar vardır birlikte olduğu erkeğin adıyla anılır. Bazılar ise erkeğin adına saklanır. Bazı erkekler ise kadının adıyla bilinir. Diego Rivera da onu ölümsüz kılan kendisi gibi dev boyutlu resimleriyle, sosyalist inancıyla ve Frida Kahlo’ya olan aşkıyla anılır. Rivera’yı Fridasız, Frida’yı Riverasız düşünmek mümkün değildir. Bir kadın olarak Frida Kahlo’nun üzerimizde bıraktığı etkiyi Rosa’nın, Emma’nın, Milena’nın, Zetkin’in, Claudel’in, buraya isimlerini sığdıramayacağım mücadeleci, yıkıcı, feminist, sosyalist ya da anarşist kadınlarla bir tutuyorum. Bir erkeğin böyle bir kadınla evlenmesi, üstelik ikisinin de sanatçı olması dağların bir araya gelmesi gibi dünyayı şaşırtır. Frida ve Diego’nun evliliği de öyle. Hani derler ya, bu kadın her şeyi aşmış.. Bu biraz da alttan alta eleştiri taşır övgünün yanında. Frida, erkeklerin ve evliliğin getirdiği ahlâki kısıtlamayı, düşünme ve yaşama, yani insan olabilme özgürlüğü adına aşmıştır. Bu yüzden güçlüdür, onca zayıflığına rağmen.

Sembollerle düşünmek

1925’de geçirdiği kazadan sonra hiç yürüyemeyeceği söylenmiştir; ağrıları yüzünden dönem dönem yatağa bağlı kalsa da iki yıl sonra ayağa kalkmayı başarır. ‘Öldüğümde yakın beni. O kadar yattım ki yerin altında da yatmak istemiyorum’ demiştir. ‘Gecelerin gündüzlerin cella-

dı’ aynalı yataktan çıkmakla kalmaz, dönemin sanat ve politika çevrelerine de adım atar. 1929’da Meksika Komünist Partisi’ne üye olur. Frida’nın resimlerinde sosyalizmi ve toplumcu gerçekçi bir çizgiyi bulamayız. O, sembolist bir anarşisttir. Diego’nun resimleri içinse tam tersini söyleyebiliriz. Frida bütün kalıpları özgürlüğü adına darmadağın etmiş bir kadın olsa da resimlerinde modern ve yerel motifleri bir arada görmek mümkündür. Diego gibi uzun süre çalışabilecek durumda olmadığından bir resimde pek çok sembol kullanmıştır. Kendine has kalıbını, daha doğrusu kendi türünü yaratmış öncü sanatçılardandır. Resimlerinin gerçeküstü olmadığını özellikle belirtir. Gerçekçidir. Böyle de olabilir, dedirtir insana. Bu da yapılabilir. Partinin, politikaların ve sanat kuramlarının dışında da gerçekler anlatılabilir. Sadece acı vardır. Acımasız acı. Acı ne kadar korkunç ise cesareti o kadar artar. Frida kendi acılarını, Diego başkalarının acılarını anlatmıştır. Sergideki ‘Kalla çiçekçisi’, ‘Ayçiçekleri’, ‘Şifacı’ tablolarında olduğu gibi. Diego bir kuramın peşinde, dev boyutlu duvar resimleriyle Amerika’da slogan atarken, Frida içten ve çıplak, sanatçıların da bireysel acıları ve düşünleri olabileceğini göstermiştir. Resimlerinde yaşamımızı buluruz. Aklımızla görmemizi sağlar. Frida buna çok önem verir. Bundan dolayıdır kendini Diego’ya adaması. Diego aklıyla gören bir ressamdır. ‘Düşüncelerimdeki Diego’ adlı otoportrede Frida alnına Diego’yu çizmiştir. Diego’nun alnında ise bir göz vardır. Kendisi de sevdiği adam da düşünceyle gören ressamlardır. Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisindeki resimler, iki ressamın ağırlıklı olarak 1940’lı yıllarda yaptıkları tablolardan oluşuyor. Fotoğraflarda ve sergide Frida öne çıkarılmış, resimlerin çoğu ona ait. Ama Frida’nın imzasını taşıyan tuvallerin boyutları Diego’nun tuvallerinden daha küçük. Niceliksel karşılaştırmadan çıkan anlam böyle olsa da Frida yüzyılları selamlayacak bir dev gibi, diğer dev Diego’nun yanında.

Memleket gibi sinema

Kırmızıgül’ün filmi yapımcısına bol eleştiri yanında bol para getirdi

2010’da en çok izlenen film Kırmızıgül’ün yönettiği New York’ta Beş Minare oldu. Vasat bir Amerikan aksiyonundan farklı olmayan filmin popülerliği düşündürücü Janet Barış

Son on yıldır Türk sinemasını değerlendirirken genellikle benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çok keskin bir çizgiyle birbirinden ayrılan ticari sinema ile bağımsız sinema, hem seyirci oranı hem de içerik açısından biribirinden çok farklı kulvarlarda görünüyor. Türk sineması son yıllarda bütçe ile hesaplanır oldu. Yapımcıların büyük paralar ortaya koyarak ve televizyondan devşir-

4


46 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Müzik me fügürlerle seyrircisini baştan garantilemiş gibi gözüken anlayışının yanında, Kültür Bakanlığı bütçesinden zar zor para almaya çalışarak kendi halinde çabalayan bağımsız filmler var. Aslında bu neredeyse 2000’lerin ortalarından beri alışkın olduğumuz bir tablo, belirginleşen bu yol ayrımı bazı yıllarda daha keskin çizgilerle ayrılmışsa da bazı zamanlarda da birbirine yaklaşır oldu. 2010 yılına baktığımızda benzer bir resimle karşılaşıyoruz, zira geçen yıl olduğu gibi sadece seyirciyi güldürme amaçlı herhangi bir sanatsal kaygı taşımayan birebir gişe getirisi olan filmler sıklıkla karşımıza çıktı. Bu tür yapımlar içerisinde televizyondan beslenmeyen yani bir şekilde tanınmamış oyuncuların olduğu yapımlar arada kaynadı ve gitti. Büyük beklentilerle çekilen birçok filmin aynı kadere sahip olduğunu ve vizyondan sessiz sedasız çekilmek zorunda kaldığını söyleyebiliriz. Diğer yandan Yahşi Batı, Recep İvedik gibi zaten belirli bir kitleyi arkasına almış popüler yapımlar, hem gişe hasılatı hem de seyirci sayısı açısından yüksek bir grafik çizdi. Genel olarak “entelektüel ya da sanat” filmleri diye bakılan filmler içerisinde bu yıl en öne çıkan Semih Kaplanoğlu’nun yönettiği Bal filmi oldu. Kaplanoğlu’nun Yumurta ile Süt’ün ardından üçlemesinin son adımı olan Bal, geçtiğimiz yıl Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazandı, gişede ise elli bine ulaşamadı.

Ödül var seyirci yok

Böylelikle önemli olan nicelik mi nitelik mi diye baktığımızda nitelikli filmlerin çok fazla seyirciyle buluş(a)madığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Yurt dışındaki festivallerden ödüller alan bu tür bağımsız yapımların seyirci sayıları elli bini geçemiyor. Altın Portakal alan Çoğunluk’da bu anlamda önemli bir örnek. İçinde yaşadığımız çoğunluğa ayna tutarken iyi bir orta sınıf analizi yapan Çoğunluk, asıl erişmesi gereken çoğunluğa ulaşamadı. Popüler filmler dışında hem entelektüel kitleye hem de halka erişmeyi başaran yönetmenlerden bi-

ri olarak görülen Çağan Irmak’ın Prensesin Uykusu filmi ise beklenen ilgiyi görmedi.

En çok seyirci New York’ta Beş Minare’ye

Yılın son zamanlarında New York’ta Beş Minare ile Av Mevsimi öne çıktı. Hatta görünen o ki en çok izlenen film Mahsun Kırmızıgül’ün yönettiği New York’ta Beş Minare oldu. Genel hatlarıyla herhangi bir vasat Amerikan aksiyonundan farklı olmayan New York’da Beş Minare’nin yılın en çok izlenen filmi olması epey düşündürücü. Bunun ardında birçok etken var, şüphesiz kapitalist toplumların kendilerini yeniden ve yeniden sanat üzerinden de üretiyor olmaları en önemli nedenlerden biri. Festival seyircisi dediğimiz kitle yılın belli zamanlarında büyük şehirlerdeki festivalleri takip edebiliyor ama bunun çok sınırlı bir kitle olduğunu söylemekte de yarar var. Yoksa evinden kalkıp sinemaya gidebilen insanın tercihi genellike televizyondan alışkın olduğu estetiği bir biçimde sürdüren yapımlar oluyor. Bu yapımlar ilgi gördükçe de devamı çekiliyor. Yani son yıllarda Türk sinemasında ticari filmler de aslında yenilikçi değil, hasbel kader seyredilmiş bir filmin devamından öteye gidemiyor. Diğer yandan vizyon sırası bekleyen yapımlara bakacak olursak 2011 itibariyle de yine benzer bir tabloyla karşılaşacakmışız gibi görünüyor. Ernst Finch Sanatın Gerekliliği adlı yapıtında insanların sanata ihtiyaç duymasından bahsederken bunun aynı zamanda bir kendini aşma edimi olduğunu ifade eder. İnsanın bir başkasının hayatına, sorunlarına gömülmesini, kendini bir resim, bir müzik parçası ya da bir roman, oyun, film kişisi ile birlikte görmesinin neden oyalayıcı, dinlendirci ve eğlenceli olduğunu sorgular ve buna yanıt verir; “belli ki kendini aşmak istiyor insan ‘tüm’ insan olmak istiyor” der. Söz konusu bizim coğrafyamız ve sinema olunca insanın kendini aşmasının yanında bilinçlenmesi de öne çıkıyor. Bunun içinse daha uzun bir yol alınması laızm.

‘Yavşak’ kapita kültürel iklimi Arabesk, Türkiye’deki “yavşak” kapitalizmin sancılarıyla kentlere vuran milyonların, müsekkinidir. Onları anlamak “cumhuriyetin evladı” için imkansızdır Ersen Olgaç Kemalist cumhuriyet ekonomik ve toplumsal yaşama finans-kapital ve onun güdümündeki tefeci bezirgân sermayenin egemenliğini armağan etti. Birincisinin egemenliği 1923’de teorik olarak tasarlandı ve 1925’de İş Bankası’nın kurulmasıyla hayata geçirildi. İkincisi ise, kökleri antik topluma kadar uzanan kapitalizm öncesi bir kalıntıydı. Batı’da burjuva devriminin tasfiye ettiği kapitalizm öncesi üretim biçimi, Doğu’da kapitalizmin yedek gücü oldu. Bugün toplumsal yaşamın bütün alanları, işte bu finans-kapital tefeci-bezirgân ittikakının eserleriyle kuşatılmış ve boğulmuştur. Başta metrepoller olmak üzere harabe ve şantiye görünümündeki tüm Anadolu şehirleri, bir iç savaşa dönüşen trafik canavarlığı, günlük yaşamdaki azgın saldırganlıklar, otomobil sayısının insan sayısı miktarına doğru hızlı tırmanışı, ulaşım kaosu, küfür ve argonun toplumun vazgeçilmez dili olması, gri betonun yeşil renge karşı egemenliği, çevre kirliliğinin ve pisliğin yaşamın vazgeçilmez bir parçası olması, kadına karşı saldırının her biçiminde önder toplum haline gelinmesi, kentlerdeki akıl almaz nüfüs patlaması, kültürel sefaletin milyonlarca insanı TV dizilerinin kölesi haline

Klasik müziğin dehalarından Beethoven’in

getirmesi, her alanda estetik denilen kavramın yok olması ilk genel gözlemin sonuçlarıdır. Kimi sermaye uzmanlarının kapitalist büyüme hızına bakarak Türkiye “mucizesi” dedikleri işte bu Türkiye faciasıdır. Bu facianın asli mimarı da finans-kapital tefeci-bezirgân ittifakının ürünü olan melez kapitalizmdir. Tefeci bezirgânlığın tedricen güçlenip, Anadolu’ya özgü kapitalist sermayeye dönüşerek, önceleri güdümünde olduğu geleneksel finans-kapitale kafa tutar hale gelmesiyle, vahşi kapitalizmin tüm toplumsal damarlara egemenliği tamamlanmış oldu.

Kemalist yukardanlık

Böyle bir toplumsal yapının kültürel iklimi nasıl olur? Nasıl olduğunu en başta medyadan öğrenmek mümkündür. Azınlığın izlediği kimi kanallardaki


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 47

alizmin i

Bonn Operası bahçesindeki dev büstü

tek tük, müzik ve kültüre ilişkin programları saymazsak, cıvıklığın ve sefil bir yoksulluğun bataklığı toplumun ezici bir çoğunluğunu kucaklamış durumdadır. Böyle bir ortamda Fazıl Say “Arabesk yavşak bir müziktir” söylemi ile bir zelzele yaratacağını bilmez mi? Elbette bilir. Ama o Cumhuriyetçi ve Kemalist özlemlerinin esiri olarak, milyonlarca insanı rencide etmekten çekinmez. Kemalizm’in radyolarda Türk müziğini yasaklayarak, klasik müziği dayatmasının yeni bir provasını yapmak istemiştir. Bundan Arabesk tarzı müziği benimsediğimiz sonucu çıkarılmasın. O müzik, Türkiye’deki “yavşak” kapitalizmin sancılarıyla kentlere vuran milyonların müsekkinidir. Bernard Shaw “müzik lanetlilerin içkisidir” derken, sanki Anadolu’nun lanetlilerini kastetmiş gibidir. Yerini, yurdu-

nu, evini, eşini, dostunu ve en önemlisi geleneğini, göreneğini geride bırakmak zorunda kalan yeni kentlinin kimlik ve ekmek bunalımında tesellisi olan bu müziğin bağımlılarını anlamak, kendine Cumhuriyetin evladı denen kentlerin eski ve geleneksel sahipleri için olanaksızdır. O kesim, bir yandan Arabesk’i küçümserken, diğer yandan Türk Sanat Müziği denilen İstanbul kaynaklı saray namelerinin artık kaybolduğundan yakınır. Oysa, Türk Sanat Müziği de Arabesk gibi ve ondan daha fazla iç titretici ve hüzünlü, ayrıca da tek sesli Bizans mirasıdır. Yunanistan’ın Athos yarımadasındaki köhne manastırların mahzenlerinde bulunan 13. yüzyıla ait notalardan yola çıkılarak yapılan plaklardan çıkan seslere kulak kabarttığınızda, Türk Sanat Müziği olarak adlandırılan ve benimsenen bu türün içsel örgüsüyle yüz yüze geliriz. İster Arabesk olsun, ister Türk Sanat Müziği olsun, ister Halk Müziği olsun, dinlediğimizde bizi hüzünlendiren, neşelendiren ve insanlarımız arasında duygu alışverişi sağlayan bu müzik türleri, ne yazık ki, yeryüzü yuvarlağının diğer köşelerine bir şey anlatamıyor. Bu sadece bizim müzik hüznümüzdür.

Evrensel olan

En yalın ve sade biçimiyle, insanın doğaya eklediği uyumlu sesler diye tanımlayabileceğimiz müzik, kulağın deneyimi ve terbiyesi düzeyinde algılanabilir. Müziğin Batı’da gelişmiş ve “klasik müzik” denen türü, ülke, dil ve sınır gözetmeden varlığını koruyabiliyor ve hiç eskimiyor. Hem çeşitli dillerden arınmışlığı ve hem de çoksesliliği, her tür ve renkten dünya insanlarını birleştirebilecek, sözsüz çalgı sesleri çağlayanı olan bu müzik türünün son 300 yıllık mirasının arkasında, feodalizmin yıkılışı ve kapitalizm denen yeni dönemin, yaşamın her alanında yaratıcılığı kamçılaması yatar. Roman, resim, tiyatro, heykel işte bu çağda en dev eserlerini ortaya çıkardı. Doğada alabildiğine yeşil ve saf, el değmemiş çayırların, şehirler-

de ıssız ve sessiz caddelere, meydanlara dizili kişilikli ve insanı ezmeyen yapıların büyüttüğü insan tipi üretti klasik müziği. Isaac Deutscher “Batı’nın en ileri ideolojisi kendi coğrafyasını terk ederek uzaklara uçup, dünyayı fethe çıktı” der. Bu en ileri ideoloji, oraların toplumsal ikliminde dejenere olup Stalinizmi türetmişti. Modernleşme adına Batı’nın en ileri müziği olan klasik müziği de senfoni orkestrası ile doku uyuşmazlığı aşikâr olan Bayburt’a taşırsanız, o mizahi ama anlamlı “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” vecizesiyle karşılaşmanız doğaldır. Aynı olayı Ankara’daki meclise, ya da en ileri ideoloji olarak Marksizmi savunduklarını söyleyen, bırakın sempatizanları yönetici kadrolara yaşatırsanız, alacağınız yanıt farklı olmayacaktır. Marksizmi özünden, doğduğu toplumsal ve kültürel ortamdan koparıp, onu burjuvaziyi alaşağı etme ve bir kalkınma teorisi biçiminde algılamak -ki tarihte olan budur- estetik, sanat, kültür, mimari ve müzik alanlarında onu ve takipçilerini yoksullaştırmaktan başka bir sonuç vermez. Ancak eşit olmayan ve birleşik gelişme yasasının gereği olarak, Türkiye’nin her alandaki geriliğinde, ileri ideolojinin de ileri sanatın da yeşerdiği ve geliştiği ortam ve ürünler vardır. Bir zamanlar Batı’da tahsil gören bir arkadaşım, Bethoven’in 9. Senfoni’sinin feodalizmin çöküşünü ve kapitalizmin şafağını müjdelediğini söylediğinde, nasıl dört telli saz eşliğinde yetişen bir sosyalist kuşaktan olarak alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdiğimi şimdi biraz da utanarak hatırlarım. Marksizmin içinde doğduğu ve büyüdüğü kültür ve sanat ortamından koparılamayacağını kavramak, Marksizmin vulgar biçimini değil de devrimci ve otantik özünü benimsemek, epey eziyetli bir süreç oldu. Bu anım bana Şostakoviç’in ünlü operası Mtsensk’in Lady Macbecth’nin 1934’te Bolşoy’daki ilk gecesine gelen Stalin’in, birinci perdenin sonunda protesto olarak salonu terk edişini hatırlatır. Arkadan Şostakoviç’in “kendini affettirmek” için “sa-

natçının haklı bir eleştiriye yanıtı” notunu düşerek Stalin’in zevkine uygun geleceğini düşündüğü, hazmı kolay yeni bir senfoni bestelemeye koyulması gibi trajikomik olaylar yaşandı. Arabesk ve Bizans müziğinin sevdalılarına Fazıl Say’ın değil, evrensel olanın sesiyle çağrıda bulunursak, söyleyebileceklerini, yüzyıllar boyu ırmaklar gibi akıp durmuş olan duyguları, kırıklıkları, kırgınlıkları dille tam anlatamamış olan insanoğlunun ömür macerasını en iyi biçimde işte o ünlü 9. senfoninin korolu finali şöyle anlatıyor: Gökyüzünün ışıltılı evreninde Uçuşan güneşler gibi Yolunuzda neşeyle koşun kardeşler! Zafere koşan bir kahramanın nefesiyle… Kucaklaşın ey milyonlar Bu öpüş tüm dünyanındır…

Marksizm ve soyutlama

Dünyayı değiştirmek için yola çıkmış olan devrimcilerin kendilerini sadece beyin terbiyesiyle sınırlı tutmaları, yeni bir dünya projesinde çorak bir ortama taşınmaktan başka bir sonuç vermez. Nasıl ki, beyin terbiyesi bilimsel bir soyutlama yapabilmeyi gerektiriyorsa, göz ve kulak terbiyesi de aynı soyutlama yöntemini zorunlu kılar. Marksistlik iddiasındaki çoğu devrimci için Marks’ın Kapital’i üstün bir soyutlama eseri olduğu için çetin bir cevizdir. Resimde Picasso ve Kamensky, müzikte de Mahler veya Prokofiev gibileri de sanatta soyutlamanın en üstün örneklerini sunduğu için, anlaşılamaz gibi görünürler. Yaşamda her şeyi göründüğü gibi algılamaya alışmış yığınların ezici çoğunluğu için bu durum anlaşılır bir şeydir. Ama geleceğin dünyasını düşleyen ve bu uğurda mücadele edenler, yaşamın tüm alanlarındaki evrenselliği özümlemekle yükümlüdürler. Sosyalizmi bir kalkınma projesi olmaktan kurtarıp, insanlığın özgürlük ve emansipasyon projesine dönüştürmenin, her alanda evrensel olmaktan başka bir yolu yoktur.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Yerel süreli yayınu Ortaklaşa Yayıncılık u Sahibi ve Sorumlu Md. Erdal Çınar, 847 Sk. No.:14/201 Kemeraltı/İzmir u Yazı Kurulu: Tektaş Ağaoğlu, Yeşim Dinçer, Ertuğrul Kürkçü, Osman Soyer, Ersen Olgaç u Yayın Kurulu: Yeşim Dinçer, Erdal Çınar, Besime Şen, Ertuğrul Kürkçü, Nevra Akdemir, Mustafa Bayram Mısır u Basıldığı Yer: Ezgi Matbaacılık,Tel: 0212 452 23 02, Çobançeşme Mah., Sanayi Cad., Altay Sk., No. 10-A Blok, Yenibosna - Bahçelievler/İstanbul u Yönetim Yeri: Katip Mustafa Çelebi Mahallesi, Tel Sok. No. 28, Kat 3, Beyoğlu-İstanbul u Mali İşler: Şaban Devrez, Hesap No: İş Bankası 10420711753 u İnternet sitesi: www.ekmekveozgurluk.net u Tel:

"Hiçbir umudu olmayan ezilmişler, gizemli bir sessizlik içindedirler. Değişikliğin kavranması, olabilirliğin sınırları ötesinde kaldığı zaman, hoşnutsuzluğu dile getirecek sözcük bulunamaz; bu nedenle de hoşnutsuzluğun var olmadığı savunulur zaman zaman. Bu yanlış inancın doğmasına yol açan şey, sessizliği ancak bozulduğu anda ayırt edebilmemizdir. Bozulan sessizliğin sesi, daha önce işitemediklerimizi anlamamıza yol açar. Ne var ki bizim işitememiş olmamız, acının olmadığını kanıtlamaz. Devrimciler, sessizliğin dilini can kulağıyla dinlemelidir. Kadınlar açısından özellikle önemlidir bu nokta, çünkü biz çok çok uzun bir sessizlikten geliyoruz."

Sheila Rowbotham

Kadının Bilinci, Erkeğin Dünyası, 1973


ekmek_ve_ozgurluk_sayi14