Issuu on Google+

‘79 ruhumuz’ Atina’da mülteci Elif Köksal

Akdeniz hummasının İspanya evresi

>>32

Hatice Yörür

İran devriminin birinci yılı

>>34

>>42

Siyaveş Azeri

EKMEK & ÖZGÜRLÜK

A Y L I K

S İ Y A S İ

D E R G İ

u

S A Y I

1 0

u

T E M M U Z - A Ğ U S T O S

2 0 1 0

2 T L

u

Anayasanız da, ‘değişikliği’ de sizin olsun! Kılıçdaroğlu ve Erdoğan emekçileri böler. Bizim ihtiyacımız ve çıkarımız, Türk ve Kürt emekçilerin birleşmesinde, 12 Eylül diktatörlüğünü ortadan kaldıracak, emek ve özgürlüğe dayalı yeni bir anayasa yapacak bir Kurucu Meclis için harekete geçmesinde

Kenan Kalyon

>>10

Kılıçdaroğlu alternatif miymiş?

Ertuğrul Kürkçü Anayasa Mahkemesi bir kere daha adalet dağıttı:“Benim hakkım bana, Hükümetin hakkı hükümete!” Mahkeme, Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Meclis çoğunluğunun oylarıyla geçirilen Anayasa değişikliği kararının iptali için yaptığı başvuruyu geri çevirirken Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerinde öngörülen adaylık ve oy kullanma usullerine ilişkin bazı hükümleri iptal etti. Meclisten gelen kararın geri kalanıyla ilgili bir görüşme yapmadı. Sonuçta, Anayasa Mahkemesi ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) üyelerinin seçiminde yargıçların ayrıcalıkları korunurken, AKP kontrolündeki Meclis, Hükümet ve cumhurbaşkanıyla, YÖK ve benzeri organların bu kurumların bileşim ve iş-

Devletin barış korkusunu kırmak...

Mustafa Çeçen

>>12

Sol ve Alevilik, Alevilik ve sol Erdoğan Aydın >>15

leyişlerinde daha fazla güç edinme ihtirasının meşruluğuda tanınmış oldu. Mahkeme böylece “Anayasa Referandumu”nun “başlat” düğmesine bastı .

Kontrollü kriz

Bu kararın aktüel politik önemi AKP'nin “liberal” destekçilerinin ileri sürdükleri ve yaygın medyada tartışa geldikleri gibi, “Anayasa Mahkemesi'nin 2

Gülnur Acar Savran: Kadınının kurtuluşu cinsiyetçi işbölümünün ortadan kalkmasında Ücretli/ücretsiz emek kıskacındaki kadın ve feminist sosyal hak talepleri üzerine söyleşi YeşimDinçer-Nevra Akdemir >>24

AKP: Ne Gülenle, ne Gülensiz

>>

OsmanErsoy >>16

ASF 2010 İstanbul: Şehre aktivist konuklar geldi ama... Ortak politik perspektiften yoksun forum bileşenleri alternatif bir siyasi kanal oluşturamadı Besime Şen-CansuYapıcı

>>29


2 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Türkiye

>>

kendisini Meclis'in yerine koyması”nda ve buradan türeyen egemenlik paylaşımı sorunlarının derinleşmesinde değil. Anayasa Mahkemesi kendisini Meclis’in yerine koysun diye var. 12 Eylül rejiminin diktatoryal mimarisinde işlevi öncekine göre daraltılmış olsa da, Anayasa Mahkemesi'ninden beklenen Meclis'in yürütme karşısında yasama yetkisini abartarak müesses nizamı sarsacak kararlar almasını önlemek için bir fren görevi yapması. Anayasa Mahkemesi son kararıyla kendiliğinden bir “kriz kontrolü” rolü de üstlenmiş oldu. CHP kadar TÜSİAD’ın da taleplerini gözönüne aldı; HSYK’yi ve kendisini ilgilendiren maddeleri “paket”ten çıkartmış olsa, AKP'nin derhal seçime gitmesini kaçınılmazlaştıracağı bilgisiyle hareket etti: Bu maddeleri bütünüyle reddetmeyerek hem sermayeyi bir “erken seçim”in politik ve mali külfetinden, daha da önemlisi “yatırımcılar”ı bir politik belirsizlik halinden kurtarmış, hem de AKP iktidarının ömrünü Temmuz 2011'e kadar sürdürmesini sağlamış oldu.

CHP’nin hüsranı

Anayasa Mahkemesi, bu kararıyla CHP'nin pakete ilişkin en temel itirazı olan “yargı bağımsızlığı elden gidiyor” gerekçesini de budamış oldu. Bu karardan sonra CHP Anayasa Mahkemesi’ni kurum olarak karşısına almaksızın “yargı bağımsızlığı”na ilişkin gerekçelerini büyük bir kuvvetle ileri süremez. Tam tersine referandum süresince Anayasa Mahkemesi kararı AKP'nin sığınağı olacak. AKP meydanda artık elinde Anayasa Mahkemesi testinden geçmiş bir taslak bulunduğunu haykırabilecek, Anayasa Mahkemesinden bir iki “sıyrık”la çıkmış “değişiklik paketi” için Meclis'teki muhalif partilerin tabanından da destek isteyebilecek.

Güven oylaması

Anayasa Mahkemesi kararı CHP'yi de zorunlu olarak bu “referandum”u Tayyip Erdoğan'a ve AKP tek parti hükümetine karşı ülke çapınca bir güven oylamasına dönüştürme yoluna sevkediyor. Referandumu “paket”in oylanmasından ibaret bir süreç olarak değerlendirmenin CHP'ye bundan böyle hiçbir yararı yok. CHP kaçınılmaz olarak referandumun terimlerini değiştirme yoluna giriyor ve halka şu soruyu yöneltiyor: “Kılıçdaroğlu mu, Tayyip Erdoğan” mı? Ya da “CHP mi? AKP mi?” Bu

denklemde “Hayır” diyen Kılıçdaroğlu’nun, “Evet” diyen Tayyip Erdoğan’ın hanesine yazacak...

Pakette ne var ne yok?

AKP'nin Anayasa “paketi” istediği kadar Anayasa Mahkemesinden “kullanılabilirlik” sertifikası almış olsun bu değişiklik önerilerinin Cumhurbaşkanı, Meclis ve Hükümetin yanı sıra Yargı'yı da AKP hakimiyeti altına sokarak tek parti hakimiyetini pekiştirmeye yöneldiği ortada. Devlet içindeki kavganın kaynağı da burada. Ama, bu kavga sadece devlet erkanını ilgilendirmiyor. Kuvvetler ayrılığıyla ilgili her tartışma dolaysız olarak halkın haklarına ilişkin bir tartışma. Bir burjuva devletinde, yürütmenin gücü ne kadar sınırlandırılmış, ne kadar geniş bir denetim ağıyla sarılmış olursa, emekçilerin rejimin içindeki haklar alanının o denli genişleyebileceği neredeyse bir fizik yasası hükmünde. AKP’nin “paket”e mevcut anayasaya göre daha geniş özgürlükler tanır görünen değişiklikler yanısıra 12 Eylül diktatörlüğünün sorumlularına yargı bağışıklığı tanıyan “Geçici 15. Madde”nin yürürlükten kaldırılmasını önerisini de yerleştirmesinin genel olarak vatandaşları ve daha özel olarak da “özgürlükçü” vatandaşları bu kavgada taraflaştırmak amacını güttüğü herkesin bildiği “sır”. Bunlar Deniz Baykal'ın henüz videolanmış olmadığı günlerde “üç maddeyi ayırın gelin, biz de destekleyelim” dediği maddeler. Peki, CHPnin AKP'nin “paket”ine yönelik muhalefetinin ekseninde devlet güvenliği ve bürokratik ayrıcalıkların korunması dışında ne var? Türkiye son 10 yıldır Kürt halkının hakları, azınlıkların korunması, toplumsal ve iktisadi haklar, siyasi katılım, vicdan özgürlüğü ekseninde kıran kırana tartışıyor ama Kılıçdaroğlu'ndan “siyasi” bir öneri duymuyoruz bile. CHP'den Deniz Baykal yönetimiyle ters düşerek ayrılan eski Hakkari Milletvekili şimdi BDP üyesi Esat Canan, “Sayın Kılıçdaroğlu'nun Kürt Sorunu'yla ilgili bir formülü olmadığını düşünüyorum,” diyor. “Olsaydı kurultayda bundan en azından söz ederdi. En azından kendisinin önem verdiği işsizlik, yoksulluk sorunlarının çözümünün altında da Kürt Sorunu yatıyor. Bu sorunu şiddet yoluyla çözmenin bedeli bugün milyarlarca dolarla ifade ediliyor. Bir ana muhalefet liderinin bu konuda çok

sağlıklı bir temel koyması ve ifade etmesi lazım [...] İleride bu sorunun üzerine cesaretle gideceğine dair bir işaret yok. Zaten etrafındaki kadroların da buna izin vermeyeceğini düşünüyorum.” Kılıçdaroğlu işe başlarken “35 yıldır terörü silahla susturmaya çalıştılar. Akıl yok bunlarda, mantık yok bunlarda, kan kan yıkanarak temizlenmez. Böyle bir anlayış olmaz” demişti ama, bu sözlerin üzerinden iki hafta geçmeden kendisini önce Tayyip Erdoğan’la girdiği “çömelme-dik durma” yarışında Hakkari sınırında bir siperde Genelkurmay Başkanının yanında dikilirken buldu. Ardından şunları söyledi: “Bu gezi CHP'nin terörü önleme ve terörle mücadele konusundaki kararlılığının ne kadar haklı olduğunu bir kez daha göstermiştir. Geziden çok önemli değerlendirmeler ve notlarla ayrıldık.'' “Referandum”da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nu AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'a karşı bunun için mi ödüllendireceğiz gerçekten?... Ölçümüz özgürlük ve barış değil “terörle mücadele kararlılığı” olacaksa neden Kılıçdaroğlu'na dönelim yüzümüzü? Osman Pamukoğlu'nun nesi eksik? Üstelik o bir profesyonel “terörle mücadele” uzmanı! Emekçilerin, kadınların, Kürtlerin yoksulların, dışlananların ezilenlerin yurttaşlara İslam dinini ve Türk kimliğini dayatan, milliyetçiliği ve devlete taparlığı resmi ideoloji olarak kurumsallaştıran; kuvvetler ayrılığı ilkesini lafta tanırken pratikte yürütmenin gücünü en çoğa çıkartan, yasama ve yargıyı yürütmenin bir fonksiyonuna indiren mevcut anayasayı koruma ekseninde sürüp giden bu tartışmada Kılıçdaroğlu’dan ya da Erdoğan’dan yana olmaktan hiçbir çıkarının olmadığı apaçık.

CHP ve AKP emekçileri böler

Bizim ihtiyacımız ve çıkarımız, 12 Eylül askeri darbesinin ürünü olan diktatörlük anayasanın tümden ortadan kaldırılmasında, emekçilerin hak ve özgürlüklerine dayalı yeni bir anayasanın yapılması ve bu anayasayı yapacak bir Kurucu Meclis'in oluşması için harekete geçmesinde. Emekçiler ve ezilenler bu referandumdan sermaye seçenekleri arasında bölünmüşlüğe son vermiş, bir emek ve özgürlük blokunda birleşmiş olarak çıkmalı.

Editörden 10. sayımızı iki aylık çıkartıyoruz ve Eylül’e kadar yeni yayın dönemi hazırlıklarıyla uğraşmayı planlıyoruz. Önceki sayımızda da haber verdiğimiz gibi Ekmek&Özgürlük’ü bir politik propaganda olarak daha işlevli kılacak yeni bir biçim/sunum arayışındayız. Aynı zamanda derginin peryodunu da sıklaştırmayı düşündüğümüz haber vermiştik. Bütün bunları önce Meclis’te ardından okurlarla ve dağıtıcılarla tartışarak bir karara varmamız gerekecek. Yeni yayın döneminde yerel katkılara, kadınlardan ve gençlerden daha çok yazı ve habere ihtiyacımız var. İnsanlar dergimizde kendi yansılarını ne kadar çok ve ne kadar nitelikli olarak görürlerse Ekmek&Özgürlük’le aralarındaki bağ o kadar sıklaşacak. Onun için işçi mücadelelerinden, işyerlerinden, okullardan, mahallelerden akacak enformasyon dergimizin en çok ihtiyaç duyacağı şeylerin başında geliyor. Ekmek&Özgürlük “insana dair herşey”le ilgileniyor ve ilgilenmeye devam edecek. Katkıda bulunmak isteyenlerin kendilerini siyasetle ve yüksek siyasetle sınırlı saymamasını bekliyoruz. Türkiye toplumsal ve politik mücadelelerin canlanacağı hız ve keskinlik kazanacağı bir döneme doğru ilerliyor. Devletin ve toplumun bugünkü biçimi içinde ömrünü daha fazla sürdüremeyeceği açık. Geçmişe dönmek isteyenler otoriter bir yönetim talebini daha yüksek sele dile getirirken barış ve özgürlük talebiyle ayağa kalkanlar kendi taleplerini gerçekleştirme yoluna giriyor. Ekmek&Özgürlük bu çatışmanın emekçilerin talepleri ve iradesi doğrultusunda çözülmesinin ısrarlı savunucusu ve takipçisi olmaya devam edecek. Bunun için daha çok katılım, daha çok katkı ve daha çok işbirliğine ihtiyacımız var.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 3

Türkiye

Şehre aktivist konuklar geldi ama.... Besime Şen -Cansu Yapıcı Sayfa >>29-30

ASF oldu, bitti... Avrupa Sosyal Forumu, 2010 İstanbul buluşmasında düşük katılımı, sönük etkinlikleriyle sonuna yaklaştığı işaretleri verdi

1-4 Temmuz günlerinde İstanbul’da toplanan Avrupa Sosyal Forumu (ASF) bütün Avrupa ülkelerinden ve İstanbul’da üç bin kişinin katıldığı Osmanbey'den Taksim Meydanı'na yürüyüşle son buldu. Yürüyüşte Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) gibi gruplar kitlesel bir görüntü verirken sendikal grupların bunda zorlandığı gözlendi. Özgürlük ve Dayanaışma Partisi (ÖDP), Demokratik Özgür Kadnı Hareketi (DÖKH), Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) gibi parti ve meslek birliklerinin de yer aldığı etkinlikte BDP eşbaşkanı Gültan Kışanak ve BDP İstanbul milletvekili Sebahat

Tuncel de katıldı. Fransa'dan "Crédit Agricole Mutuel-Solidarité", "İstanbul Nükleer Karşıtı Platform", "Başka bir enerji mümkün, Başka Munzur Yok" pankartıyla Munzur'u Koruma Kurulu (TUDEF), "Biz anneler savaşsız bir dünyadan yanayız" pankartıyla Barış Anneleri İnisyatifi, İsrail'e Karşı Boylot Girişimi, "Kapitalizme son" diyen Gençlik Muhalefeti ve "Askeri operasyonlara son" yazılı pankartıyla BDP vardı. Yürüyüşe Türkiye’den ve Avrupadan katılanlar "Avrupa Sosyal Forumu’nun Atina 2008’den sonra başgösteren tıkanıklığı aşamadığı ve sonuna yaklaşmakta olduğu görüşünü paylaşıyor.

Güvencesiz emekçiler forum hazırlığında Emekçiler örgütlenme olanaklarını tartışacak 10 Temmuz cumartesi günü İstanbul’da Makine Mühendisleri Odası toplantı salonunda Taşeron İşçileri Derneği, Güvencesizler Sendikası Girişimi, Çalış-Der, Atık Kağıt İşçileri ve ilgilenen aktivistler güvencesiz emekçilerin çalışma koşulları ve örgütlenme olanaklarının tartışılacağı bir forumun ön hazırlıkları için bir araya geliyor. 13 haziranda “İşten atmak yasaklansın” platformunun Petrol-İş GenelMerkezi’nde düzenlediği, “işçi hareketi ve sendikal yapılar” forumunda da “Taşeron İşçileri Derneği” ve “gündelikçi” kadın emekçiler güvencesiz çalışanların örgütsüzlüklerine yanıt arama gerekliliği üzerinde durmuşlardı. Forumda söz alan bir emekli maden işçisi “(...) İşsizliğin, sendikasız ve sigortasız çalışmanın ortadan kaldırılması, işçi sınıfının bir kesiminin değil, bütünsel çıkarları için; işsiz ve güvencesiz işlerde çalışanların sendikası acil bir ihtiyaçtır.” diyerek ortak çalışma çağrısı yapmıştı. Süreçle yakında ilgilenen Sosyalist Gelecek üyeleri çağrıya yakın ilgi göstermekle birlikte, geçmişte yeterli işçi inisiyatifine dayanmayan girişimlerin “sol” grupların kendilerine taban yaratma girişimine dönüşüp tecrit oldukları deneyimlere dikkat çekiyor ve “kendimiz için bir sendika” anlamına gelebilecek girişimlerden kaçınma konusunda uyarıyor.

LGBTT: Buradayız alışın! 18-27 Haziran LGBTT Onur Haftası İstanbul’da 3 bin kişinin katıldığı yürüyüşle bitti Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüellere (LGBTT) yönelik ayrımcılığa dikkat çekmek üzere her yıl Haziran ayı sonunda düzenlenen Onur Yürüyüşü, bu sene de binlerce kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Yürüyüşe katılanlar slogan, pankart ve dövizleriyle LGBTT bireylerin maruz kaldığı şiddet ve ayrımcılığın yanı sıra hak ve taleplerine de dikkat çekti. Yürüyüşe Lambada İstanbul, İstanbul LGBTT, Morel Eskişehir ve Pembe Hayat temsilcileriyle Türkiye dışındaki ülkelerden sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ve Alman Sosyalist Parti Milletvekili Stephan Ziebich de katıldı. Yürüyüş saat 17.00 sıralarında Taksim Tramvay Durağı önünde başladı. "Susma haykır, eşcinseller vardır", "Burada-

yız alışın" sloganları atan gruptakiler, İstiklal Caddesi'nden Tünel Meydanı'na kadar yürüdü. Yürüyüşe katılanlar burada yaptıkları basın açıklamasıyla taleplerini sıraladılar: n Öldürülen eşcinsellerin katilleri yakalansın. Eşcinsellere yönelik şiddet ve ayrımcılık sona erdirilsin. n Seks işçileri sendikal haklardan yararlanabilsin. n Trans bireylerin istihdam olanakları artırılsın. n “Eşcinsellik hastalıktır” diyen Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf istifa etsin. Yürüyüşe katılanlar daha sonra Tünel Meydanı'nda düzenlenen sokak partisi ile 18. LGBTT Onur Haftası'nı sona erdirdiler.


4 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Türkiye

Akkuyu: Devlet kuşu mu, kuzgun leşi mi? Adil Okay Sayfa >>6

Çevre direnişleri Ankara’ya aktı Türkiye’deki çevre direnişlerinin sözcüleri mücadeleyi antikapitalist eksende ortaklaştırma hedefinde birleşti. Ancak buluşmaya sendikaların ve sosyalist hareketin ilgisi düşüktü

Muğla’nın Köyceğiz ilçesi, Beyobası beldesi, Pınar köyü’nde Yuvarlakçay üzerine yapılacak HES köylülerin çabasıyla durduruldu

Elliyi aşkın yerel hareketi temsil eden dört yüze yakın eylemci 2627 Haziran’da TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulunca düzenlenen “Çevre Direnişleri Buluşuyor” etkinliğinde bir araya geldi. Kazım Koyuncu, Bergama direnişinin simgelerinden Bayram Kuzu ve Sinop’taki nükleer karşıtı kamp sırasında boğularak yaşamlarını yitiren Öner, Soner ve Güneş’in anısına düzenlenen etkinliğin açılışında TMMOB Yöne-

tim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, TMMOB Ankara İKK adına Ramazan Pektaş, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) Genel Sekreteri Tayfun Görgün ve Çankaya Belediye Başkanı Bülent Tanık birer konuşma yaptılar. Türkiye’de benzer içerili toplantılar arasında en yüksek katılımla gerçekleşen buluşmada özellikle yerel çevre mücadeleleri öne çıktı. Bergama ile başlayan

yerel çevreci halk hareketlerinin Türkiye’nin dört bir yanına yayıldığı gerçeği, bu tarihsel buluşmayla hem kamuoyunun hem de bu çevre mücadelelerini yürütenlerin bilincine kazındı. İki gün boyunca söz alanlar HES’lere ve suyun ticarileştirilmesine, siyanürlü altın madenciliğine, termik santrallere, çimento fabrikalarına ve nükleer santrallere karşı mücadele havasına, suyuna, toprağına, geleceğine sa-

Sol, TTB’de ulusalcıdinci ittifakını yendi “Ulusalcılar” sosyalistleri TTB yönetiminden dışlamak için Merkez Konsey seçimlerinde bakanlık politikalarını destekleyen sağcılara oy verdi Türk Tabipleri Birliği'nin 59. Büyük Kongresinde 27 Haziran’da yapılan Konsey seçimlerini sosyalist ve demokrat hekimlerin “Etkin Demokratik TTB” listesi kazandı.456 geçerli oyun 252’sini alan Dr. Eriş Bilaloğlu da TTB Merkez Konseyince Başkanlığa

getirildi. TTB Merkez Konseyi göreve başlar başlamaz Kürt illerinde yeniden patlak veren ve büyük kentlere de taşan çatışmalar üzerine “Çözümün mümkün olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle insandan, barıştan yana umudumuzu yitir-

miyoruz. Her zamankinden daha fazla hükümeti sorumlu buluyoruz. Hükümete çözümü bu topraklar üzerinde özgürlük, eşitlik, adalet ve barışta bulacağımızı, bir kez daha hatırlatıyoruz.” dedi. TTB Merkez Konsey seçimlerine üç grup katıldı. n Dr. Bilaloğlu ve arkadaşlarının, sol, sosyalist görüşlü hekimlerden oluşan Etkin-Demokratik TTB Grubu (ED-TTB).

hip çıkan konuşmalar yaptılar. Türkiye genelinde çevre sorunlarının her geçen gün arttığı, buna paralel olarak da yöre yurttaşlarının direnişlerinin çoğaldığı ve güç birliğine ihtiyaç duyulduğunu vurguladılar. Konuşmalar kadar buluşmanın bileşimin kendisi de politik mesajlar içeriyordu. Türkiye’de yaygın, kitlesel ve emekçi tabanlı bir çevre mücadelesi geleneğinin oluşmaya başladığı bir kez daha açığa çıktı. Kürsüde söz alanlar, öncekilerden farklı olarak avukatlar, mühendisler, hekimler, üniversite hocaları ya da “profesyonel çevreciler” türünden uzmanlardan çok, yerelde bire bir mücadele yürüten insanlardı. Konuşmacıların tamamına yakını mücadelelerin politikleştiğinin, anti-kapitalist bir eksende bir araya gelmenin gerekliliğinin altını defalarca çizdiler. Önceden alışık olunduğu şekilde belli tematik başlıklar ya da sorun alanları arasında öncelik tartışmaları olmadı. Tersine farklı yerellerde farklı sorunlar yaşansa da şirketlerin halkı sindirmek adına kullandıkları yöntemler arasındaki benzerlikler vurgulandı. Toplantının ilk gününde sık sık nTürkiye Hekim Platformu (THP) adını alan, Milliyetçi, mukaddesatçı, sağcı hekimlerin Bakanlık destekli grubu. nAğırlığı İzmir ve Antalyalı hekimlerden oluşan ulusalcı Hekim Güçbirliği (HG). Stratejilerini Etkin-Demokratik TTB Grubu’nun TTB yönetiminden uzaklaştırılmasına odaklayan “Ulusalcılar”, 11 üyenin göreve geleceği seçimlere 4 kişilik bir listeyle girdiler. Sandıklar açıldığında diğer 7 üyelik için AKP yanlısı THP adaylarına oy kullandıkları açığa çıktı. Birgün gazetesinde yazan Dr. Osman Öztürk AKP’lilerle kucaklaşan “ulusalcılar”a köşesinden şöyle seslendi: “Siz ağzınızı her açtığınızda… Amerikan emperyalizminden, Büyük Ortadoğu Projesi’nden… BOP’un bir parça-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 5

Günümüzde işçi sınıfı ve yeni Ludizm

A. Kesim Sayfa >>21-22

sı olan Sağlıkta Dönüşüm Programı’yla Cumhuriyet’in bütün kamusal birikiminin ortadan kaldırıldığından… “Yurtsever”lerin Silivri’ye kapatıldığından falan bahsedecek… Etkin-Demokratik TTB Grubu’nu bu konularda yeterince tavır almamakla eleştireceksiniz… Sonra da oy pusulasını alıp paravanın arkasına geçince… Mevcut siyasi iktidarla aynı zihniyet dünyasından insanlara oy verecek, TTB yönetimine taşımaya çalışacaksınız.... Hiçbirşeyden utanmıyorsanız Dr. Behçet Aysan’dan utanın.” Dr. Öztürk bu ulusalcıların “çakma” olduğu kanısında. Ama aynı ulusalcıların sadece TTB’de değil Kürtlerle kardeşliği savunanların karşısında her yerde, her seçimde aynı taktiği güttüğüne bakılırsa, ED-TTB grubunun çakma değil, devlet siyaseti güden bir gerici ittifakı yenilgiye uğrattığı daha iyi görülüyor.

Beyazlatılmış kot değil, taşeron öldürür! Silikozis hastası “kot kumlama işçileri” kazanımlarını pekiştirmek ve köklü çözümler sağlamak için Ankara’da oturma eylemindeydi kiyor. O tarihe kadar hayatta kalmayı başarırlarsa, bu kez de mahkemeleri, “kendilerinin de o iş yerinde çalıştıklarına” ikna etmeleri gerekiyor. Yani devletin, zamanında yap(a)madığını; ölümle pençeleşen, hasta, yoksul, güçsüz vatandaşların yapmasını bekliyor. Oysa üç gün için Ankara’ya gelen mağdurlar eylem alanında dahi devamlı bulunamayacak kadar hastalardı. Konakladıkları Teksif Sendikasına aralıklarla dinlendirilmek üzere götürülüp getirilmeleri gerekti. Bu sıradan insanların da eylemle ilişkilenmesi için yeterli bir nedendi, öylede oldu.

Fotoğraf: Doğanay Sevindi

dile getirilen ortak örgütsel zeminde birleşme önerilerine rağmen, belli politik tartışmalar yapılmadan, yeterince deneyim paylaşmadan bir birlik zemini tarif edilemeyeceği de anlaşıldı. İkinci günün sonunda yapılan forumda benzer toplantıların bundan sonra da yapılması dilekleriyle buluşma sona erdi. Toplumsal muhalefetin ve solun dağınıklığına ve her yerelin çok özgün yapılardan oluşan farklı bir toplumsal dinamiği ifade etmelerine karşın sözcüler büyük bir çoğunlukla ortak görüşlere ulaşabildiler. İki gün boyunca deneyim ve birikim aktarma, dayanışma ve güç birliği mesajları dışında; ortaklaştırılması düşünülen sürecin kendi iç demokrasisinin ve temsil mekanizmalarının yaratılması, politik program başlıklarının açığa çıkartması toplantıların geleceği için önemli kazanımlar Ancak pratik ve politik olarak antikapitalist cephede bu derece kitlesel bir dinamik açığa çıkmasına, bu dinamik içindeki kadroların ve sözcülerin hatırı sayılır bir kısmı sosyalistlerden, devrimcilerden oluşmasına karşın sosyalist örgütlerin buluşmaya ilgisi düşüktü. Aynı şekilde toplantının TMMOB tarafından düzenlenmesi, DİSK Genel Sekreterinin açılış konuşmacıları arasında yer almasının simgesel anlamı dışında, toplantıya katılanların emeğe vurgusu ile kıyaslandığında sendikaların toplantıya ilgisi bundan sonra yapılması düşünülen toplantılarda telafi edilmesi gereken eksiklikler arasındaydı.

Eylemden geriye kalan

Cevat Paloğlu Taşlanmış kot imalatında çalışan ve bazıları ölümcül "silikozis" hastalığına yakalanan kot kumlama işçileri, 22-24 Haziran arasınada sorunlarına dikkat çekmek üzere Ankara'da üç günlük oturma eylemi başlattı. Kot kumlama işinde çalışan ya da geçmişte çalışmış işçi sayısının 10 bin dolayında olduğu tahmin ediliyor. Şu ana kadar kendilerine ulaşılabilenler ise 600 dolayında. Ölenler dışında 70’inin hastalığı terminal aşamada. Hatta Erzurum’dan gelecek gruptan bir kişinin hareket günü hayatını kaybettiği bildirildi. Bu nedenle 15 işçi Ankara’ya gelememiş.

Kazanımlar

Silikozis mağdularının başlattıkları mücadelelerin ürünü olan Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin çabalarıyla işçiler lehine bir dizi kazanım elde edildi. nSağlık Bakanlığı, tekstil sektöründe kot kumlamayı yasakladı.

nBakanlar Kurulu, silikozis hastalarının sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanmasına imkân veren bir kararname yayınladı. nİşverenler ve çalışma koşullarını denetlemekle sorumlu olup görevlerini yerine getirmeyen kamu görevlileri hakkında şikâyetler doğrultusunda ceza davaları açıldı.

Gereklilikler

Ancak sorunun köklü çözümü için başka pek çok adım daha atılması gerekiyor. nSilikozis hastalarının sosyal güvenceleri yok. Kot firmaları, büyük markalar da dâhil, beyazlatma işini taşeron şirketlere yaptırıyor, onlar da kot kumlama işçilerini sigortasız olarak çalıştırıyor. n Silikozis hastaları sosyal güvenceye hak kazanabilmek için dava açmak, davayı kazanabilmek için de vaktiyle kot kumlama sektöründe çalışmış olduklarını kanıtlamak zorunda bırakılıyor. nİşçilerden devletin bulamadığı “kayıt dışı” taşeron şirketleri bulmaları, ve kot kumlama işi yaptıklarını kanıtlamaları gere-

Ankaralılar’ın eylemle ilişkilenme düzeyi vicdani hesaplaşmayı aşamadı. İlişkilenenlerse en çoğundan beyazlatılmış kot giyeceklerinde birkaç kez daha düşünecekler. Oysa kot beyazlatmanın tek yöntemi kumlama değil. Üstelik bu yöntem sadece Türkiye ve Hindistan’da kullanılıyor. Taşlama zımpara vs alternatif yöntemlerden sadece bir kaçı. Mesele taşeronluk ve ucuza çalıştırmada. Üstelik silikozisle karşılaşma riski olan tek iş kolu kot kumlama da değil. Yarı saydam cam imalatında da aynı yöntem kullanılıyor ve bu alandaki mağdurlara henüz ulaşılmış değil. İşçilerin hayatına kast edecek kadar kuralsız çalıştırma biçimlerinin popüler bir yolla gündeme gelmesi elbette işçi hareketinin yararına. Ama sokaktaki insanın vicdani tepkisiyle işçi örgütlerinin sınıfın refleksleri aynı saiklerle harekete geçiyorsa bir sorun var demekti. Ankara’da bu da bir kez daha açığa çıktı. İşçilerle dayanışmayı bir öğün yemeği sendikaların genel merkezlerinden telefonla kebap ısmarlamak ve market arabalarıyla eylem alanına göndermeye indirgeme anlayışının kabul edilebilir bir yanı olamazdı.


6 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Türkiye

Akkuyu: Devlet kuşu mu, kuzgun leşi mi? Mersinliler ayakta... Gecikmeli de olsa Akkuyu’ya nükleer santralin başlarına konan devlet kuşu değil, kuzgun leşi olduğunu anladılar

Akkuyulular Ankara’ya gelerek TBMM’de milletvekillerine nükleer santral istemediklerini anlatmışlardı. Dinleyen olmadı

Adil Okay Türkiye’de uzun süre, ‘Nükleer santral yapılacak, hangi kent kurban olsun’ tartışmaları yapıldı. Amaç halkı alıştırmak ve nabız yoklaması yapmaktı. Tartışmalar sonucu Mersin Akkuyu gündemden düşmüş, Sinop öne geçmişken, Sinoplular nükleer cadı kazanına karşı önemli bir mücadele yürüttüler: ‘Nükleeriniz sizin olsun, Sinop bizim.’ diyerek başlarına konan ‘Devlet Kuşu’nu reddettiler. Zira bu kuşun aslında ‘kuzgun leşi’ olduğunun farkına varmışlardı. Arkasından AKP hükümeti sessiz sedasız Mersin Akkuyu’ya nükleer santral yapma kararı aldı. Mersinliler uykuda yakalanmıştı. Bugünse, Mersin halkı artık ayakta. Sosyalist Gelecek’in de içindeyer aldığı Nükleer Karşıtı Platform (NKP) neredeyse bir aydır hemen her gün Mersin’de nükleer karşıtı eylemler düzenliyor, basın açıklamaları yapıyor. Bu çabaya kentte faaliyet gösteren yetmişe yakın demokratik kitle örgütü, sivil toplum örgütü, siyasi örgüt ve parti destek verdi. Her gün en az iki kurum Mersin Akkuyu’da yapılması planlanan nükleer santrale karşı basın açıklaması yaptı. Yetmişe yakın kurumun aynı amaç etrafında birleşmesi Mersin’de bir ilkti. Elbette söz konusu

kurumların nükleere karşı duruş nedeni farklı. Örneğin patron örgütleri ‘Nükleere karşı değiliz ama Mersin Akkuyu turistik bir bölge, Mersin yani biz para kaybederiz’ diye olaya yaklaştılar. Çevreciler ve sol örgütler ise nükleer enerjinin sadece Mersin’in ve Türkiye’nin değil, tüm dünyanın başına bela getirdiğinin, bundan sonra da getireceğinin altını çizdiler. Bu çalışmalar sonucu 26 Haziran da nükleer karşıtı düzenlenen mitinge katılım kitlesel oldu. Miting boyunca Mersin halkı, devlet kuşu da kuzgun leşi de istemediğini haykırdı. Son çeyrek yüzyılda apolitizmin yaygınlaştığını, çevre bilincinin yerleşmediğini düşünürsek, kamuoyu oluşturmanın kolay olmadığını biliriz. Ama buna rağmen Türkiye’de bu konuda duyarlı örgütler, aktivistler, bilim insanları var. Türkiye solu da çevre konusunda daha duyarlı davranmaya başladı. Şimdi dayanışma zamanı. Öncelikle insanlara Çernobil’i yeniden anlatmak gerekiyor. Enerji, yenilebilir enerji, nükleer enerji farkını ve uluslararası kapitalist şirketlerin bizim gibi ülkelere, batının artık terk etmeye başladığı geri ve tehlikeli teknolojiyi sadece ve sadece kâr amacıyla pazarlamaya çalıştığını anlatmak gerekiyor. Bu tehlike sadece -bu konuda duyarlı olan- çevrecilere, solculara yönelik bir tehlike de değil üstelik.

Mersin ve civarındaki milyonlarca insan ve doğa için bir tehlike.

Mersin üzerinde uluslararası oyunlar

Greenpeace örgütü başkanı Dr. Thilo Bode, nükleer endüstrinin Türkiye üzerinde büyük bir baskı kurduğuna dikkat çekerek, nükleer santral yapılması halinde bunun bedelinin ağır ödeneceğini söylüyor. Bode, İsveç’in nükleer santrallerden vazgeçtiğini, İtalya’da yeni santral yapımlarının dondurulduğunu, Fransa’da nükleer santralsiz bir gelecek tartışmasının sürdüğünü hatırlatırken, Türkiye’nin geleceğin enerjisini satın aldığını düşünürken, aslında geçmişin teknolojisini satın aldığını vurguluyor. ABD’de 1978, Almanya’da 1982, Kanada’da 1978 yılından beri nükleer santral siparişi verilmiyor, Fransa da 1997 yılından itibaren 2010 yılına kadar nükleer programını askıya aldı. Kanada’da 13 Ağustos 1997’de 21 Candu nükleer santralinden 7’si, ABD’li ve Kanadalı uzmanlarca yapılan denetimlerde yetersiz, tehlikeli bulunduğu için kapatıldı. Avusturya’da yapımı 1978’de tamamlanan Zwentendorf Nükleer Santralı, referandumda ‘hayır’ sonucunun çıkması nedeniyle hiç çalıştırılmadan kapatıldı. İsveç, 1980’de yapılan referandum sonucunda elektriğinin yüzde 46’sını karşıladığı nükleer santralleri

2010 yılında kapatma kararı aldı.

Nükleer çöplük olacak Haydi Mersin Akkuyu’ya nükleer santral kuruldu diyelim. Beş on yıl sorunsuz enerji üretti. Peki ya atıklar. Nükleer çöplük. Kaç nesil toprağımızı, çocuklarımızı, torunlarımızı tehdit edecek çöplükler ne olacak. Radyasyon ve atık sorunu, dünyanın nükleer santrallerden vazgeçmesinin en önemli nedenleri arasında yer alıyor. Bir nükleer santralin normal çalışması esnasında etrafına yaydığı radyasyonun çok düşük bir oran olmasına karşın, insan vücudu üzerinde ciddi hasarlara yol açtığı artık biliniyor. Nükleer santralin çalışması sırasında veya kaza sonrasında açığa çıkan radyasyon, besin ve solunum yolu ile canlılara geçiyor. Canlı hücreleri meydana getiren atomları ve molekülleri iyonize ederek yapılarını bozan radyasyon, DNA’ların da kimyasal yapısını bozuyor. Nükleer santrallerin çevresinde yaşayanlarda görülen kanser vakalarında yüzde 400’lük bir artış yaşanırken genetik mutasyonlar nedeni ile normal olmayan doğumlar, lösemi gibi hastalıklar artmaya başladı. Türk Tabipleri Birliğinin hazırlamış olduğu nükleer dosyada Türkiye’de uranyum kaynakları konusuna da açıklık getiriliyor: ‘Türkiye’de nükleer santraller için yeterli uranyum bulunduğu öne sürülüyor. Oysa yaklaşık 9.000 ton civarında çok zengin olmayan ve yurtdışında zenginleştirilmesi zorunlu olan bir uranyum rezervimiz var. Bu da, 1.000 mw’lık bir nükleer santralin ancak yıllık ihtiyacını karşılamaya yetebilir. Sonuç olarak yakıt ve teknoloji olarak dışa bağımlılığımız devam edecektir.’ Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı nükleer atıklar konusunda bilgisiz. Nükleer santrallerde böyle bir sorun olduğunu bile bilmiyor. Alman hükümetleri; ülkedeki protesto eylemlerinden çekindikleri için nükleer çöpleri büyük paralar vererek başka ülkelere yolluyor. Peki, Türkiye ne yapacak. Nasılsa kendi çöpümüzü kabul edecek bir ülke bulamayız, bulsak da paramız yok, oldu olacak nükleer çöplük olalım da para mı kazanalım diyecek? Ya Mersinliler?


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 7

Dünya

BP kuyusu tarihin en büyük çevre felaketine dönüşüyor Meksika Körfezi’nde kontrolden çıkan açık deniz petrol kuyusundan okyanusa hergün karışan milyonlarca varil petrol doğal dengeyi bozuyor, besin zinciri ağır tehdit altında da görüldüğünü söylüyorlar.

ABD Başkanı Obama 31 Mart tarihinde deniziçi petrol ve doğal gaz aramalarına destek vereceklerini açıkladığında çevreciler onu ateşle oynamakla suçlamışlardı. Haklı çıkmak için fazla beklemediler. 20 Nisan’da BP'nin işlettiği Deepwater Horizon adlı platformun çökmesinden sonra Meksika Körfezi'ne yayılmaya başlayan petrol sızıntısı -bilinen her türlü çareye başvurulmasına rağmendurdurulamıyor ve doğal denge açısından korkunç bir tehdit oluşturuyor.

Ekolojik denge

Kasırga mevsimi Körfezde kasırga mevsiminin başlaması hem temizleme çalışmalarını hem de sızıntıyı durdurma ve yayılmayı önleme çalışmalarını aksattı. Uzmanlar okyanusa karışan petrolün en iyi ihtimalle yüzde yirmisinin temizlenebileceğini söylüyorlar. Bu arada Teksas eyaleti sahiline vuran katran topaklarına uygulanan testlerde bunların BP kuyusundaki sızıntıdan kaynaklandığı anlaşıldı. Teksas böylece Louisiana, Mississippi, Alabama ve Florida'dan sonra sahil şeridi

Lousiana kıyılarında petrole batmış bir pelikan ölüm kalım savaşında

petrol sızıntısından etkilenen beşinci ABD eyaleti oldu. Günde 60 bin varil petrolün okyanusa fışkırdığı, mevsimin ilk kasırgası Alex'in kirliliği daha geniş bir yüzeye taşıdığı görülüyor.

Sağlık ve geçim koşulları tehdit altında

Sızıntıyı temizleme faaliyetlerinde çalışan yaklaşık 45 bin kişi arasında yüzlercesi solunum yollarındaki şikayetler nedeniyle doktora başvurdu. Toksik kimya-

sallardaki yoğunlaşma nedeniyle de Körfez'de büyük bir hava kirliliği yaşanıyor. Avlanma yasağı nedeniyle ticari balıkçılık, denize girilemediği için de turizm dibe vurmuş durumda. Psikiyatristler bölgede yaşayan insanlarda öfke, endişe, depresyon, intihar düşünceleri gibi duygu bozuklukları başgösterdiğini; buna benzer bir tablonun Louisiana eyaletinde yaşanan Katrina kasırgasından sonra

Kırgızistan: ‘Parlamentoya evet’ Kırgızistan'da , devlet başkanının yetkilerini kısıtlayan ve parlamentoya daha fazla yetki veren anayasa değişikliğini yüzde 90 “evet” oyuyla kabul edildi. 2,7 milyon seçmenin yaklaşık yüzde 70'i sandık başına gitti. Parlameto seçimleri Ekim’de. Nisan’da sokak gösterilerinin ardından devrilen eski devlet başkanı Kurmanbek Bakıyev Bakıyev'in güçlü olduğu güney bölgelerinde nüfusun çoğunluğunu oluşturan Kırgızlar’ın saldırıları üzerine 100 bini aşkın Özbek komşu Özbekistan'a kaçarken

Birleşmiş Milletler ülke içinde yerinden edilenlerle birlikte mülteci saysısının 400 bine ulaştığını açıklamıştı. Çatışmalarda farklı kaynaklara göre 275 ila 2 bin kişi öldü.

ABD hoşnut, Rusya kaygılı

Rusya devlet başkanı Medvedev referandum sonuçlarının aşırılıkçı hareketleri besleyeceğini söyledi. "Kırgızistan başta bölünme tehdidi olmak üzere pek çok sorunla uğraşıyor ve bunu önlemek için güçlü bir iktidara ihtiyaç var." Muhalefet partileri de referandu-

mun zamanlamasını eleştirdi. BM, ABD ve AB ise referandumu destekledi. 1991'de dağılmadan önce Kırgızistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin bir parçasıydı. ABD ve Rusya'nın ülkede askeri üsleri bulunuyor. Şimdi, Otunbayeva'nın devlet başkanlığına atanması ve Ekimseçimlerinden sonra yeni hükümet kurulması bekleniyor. Otunbayeva'nın 2011'de görevini bırakması; parlamento seçimlerinin beş senede bir yapılması, devlet başkanlığının da altı yıllık

Kazadan beri bine yakın kuşun öldüğü; yüzlerce deniz kaplumbağası, yunus ve diğer deniz memelisinin hayatını kaybettiği rapor edildi. Fakat kimi bilimciler, gözlemleyemedikleri gelişmelerden ötürü kaygılılar. Suyun derinliklerinde oksijensiz kalan mikroorganizmaların ya da sözgelimi, denizanalarının bu felaketten uzun vadede nasıl etkileneceği bilinmiyor. Besin zincirinin en altında kalan organizmaların zarar görmesi daha büyük canlı türlerinin hayatta kalmasını da zorlaştırabilir. Öte yandan denizde oksijen oranının azaldığına dair ciddi bulgular geliyor. Bölgede inceleme yapan bir oşinograf, BP'nin kuyusundan petrolle birlikte metan fışkırdığını, bunun sudaki yaşamı tehdit edebileceği uyarısında bulundu. BP şimdi orijinal kuyu ile kesişen ikinci bir tahliye kuyusu açıyor. Ancak bu işlem Ağustos ayı ortalarına kadar ancak sonuçlanacağından, petrol o zamana dek okyanusa yayılmaya devam edecek.

tek bir dönemle sınırlı olması referandumla belirlendi.

"Özbekistan mültecileri dönmeye zorluyor"

Özbek mültecilerin Özbekistan'dan zorla otobüslere bindirilerek Kırgızistan'a geri gönderildiği rapor edildi. Güvenlik durumununu hala kaygı verici gören Uluslararası Af Örgütü (AI) ise , Özbekistan'dan mültecileri zorla geri göndermekten vazgeçmesini istedi. Uydu görüntüleri Oş kentinde 1.807 binanın yakıldığını ya da yıkıldığını gösterdi. AI sebebi henüz tam açıklanamayan etnik çatışma için uluslararası araştırma yapılmasını istiyor.


8 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Dünya

İran’da devrimci hareket: Kazanımlar, zaaflar Siyaveş Azeri Sayfa >> 38-39

Castro dünyayı uyardı: “ABD donanması İran’a ilerliyor” Küba lideri, dünya halkları Dünya Kupası maçlarına dalmışken ABD donanmasının İran Körfezi’ne doğru yol aldığını, bunun Kore’ye de yönelecek saldırının başlangıcı olduğunu söyledi

Fidel Castro 26 Temmuz 2001 ‘de İran lideri Ayetullah Humeyni’nin torunu Hasan Humeyni ile Havana’da

26 Temmuz Küba devriminin kilometre taşlarından Moncado Kışlası baskınının yapıldığı tarih. Fidel Castro ve arkadaşlarının 1953 yılında gerçekleştirdikleri bu eylemin yıldönümü yaklaşırken Küba lideri, tüm dünyayı yaklaşmakta olan yeni bir tehlikeye karşı uyardı: “ABD donanması nükleer denizaltılarla bir-

likte Süveyş’ten İran Körfezi’ne doğru ilerliyor. Bu şeytani gelişme, kimsenin umurunda olmaksızın, Dünya Kupası maçları arasında unutulup gitmemeli.”

ABD hükümetinin planı

dı eden ABD emperyalizmi” sınır tanımıyor. Gamsız futbolseverler ise Kupa’nın tadını çıkarmaktan başka bir şey düşünmüyor. Castro bu konuyla ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi:

Castro'ya göre, “aklında sadece kâr hırsı ve hammadde olan, insanlığın ortak değerlerini gözar-

“Futbol fanatizmi giderek artmakta, dünya üzerinde milyonlarca insanı etkisine almaya baş-

ladı bile. Artık şunu sorabiliriz; kaçımız şu sıralarda ABD donanmasının en büyük uçak gemilerinden Harry S. Truman'ın beraberinde nükleer denizaltılarla birlikte Süveyş Kanalı'ndan geçerek İran Körfezi’ne doğru yol almakta olduğunu biliyoruz? ABD donanmasına eşlik eden gemiler arasında benzer ateş gücüne sahip İsrail savaş gemilerinin de olduğu bilinmekte. Bu donanma İran'a uygulanan abluka uyarınca ülkeye giriş çıkış yapan ticari gemileri arama yetkisine sahip olacak." Fidel Castro, ABD hükümetinin bir plan dahilinde hareket ettiğini düşünüyor. Buna göre, kapitalist tüketime sahip çıkan bir siyasi muhalefet hareketi yaratılacak, İran halkı bölünecek ve İran'daki rejim devrilecek.

Çatışma İran’dan Kore’ye sıçrayacak

Castro, daha önce yaptığı tahlillerde bir çatışma çıkacağını ve

Maden şirketleri Avustralya İşçi Partisi’nde d Madencilerin süper kârlarını vergilendirmek isteyen İşçi Partisi lideri başbakan Rudd’u kadın yardımcısı Julia Gillard devirdi Avustralya’da 12 yıllık sağ iktidara 2007’deki seçim zaferiyle son veren Kevin Rudd, yardımcısı Julia Gillard'ın organize ettiği; perde arkasında ise ağır vergiler bindirmeye hazırlandığı dev maden şirketlerinin bulunduğu parti içi sessiz bir ‘darbeyle’ parti li-

derliğiyle başbakanlık koltuğundanuzaklaştırıldı.

İlk mesaj madencilere

23 Haziran akşamı olağanüstü toplanan parti grubu oybirliğiyle yeni genel başkanlık seçimi yapılmasını kararlaştırdı. 48 yaşındaki Julia Gillard, böylece Avustralya'nın ilk kadın başbakanı oldu. Kadın başbakan, ilk basın toplantısında, hükümetin Rudd liderliğinde iyi yönetilemediğini, bu nedenle harekete geçme ihtiyacı duyduğunu savundu. Maden şirketlerine hükümet karşıtı reklamlara ara vermeleri çağrısı yapan Gillard, “Maden şirketlerine hükümetimizin kapısını açıyoruz.

Onlardan bize açık görüşlü yaklaşmalarını umut ediyoruz”, dedi. Gillard seçimle işbaşına gelmediğini hatırlatarak en kısa zamanda erken seçime gidileceğini de belirtti. Açıklamanın ardından madencilik devlerinden Rio Tinto’nun hisseleri yüzde 1.7, BHP Biliton’un hisseleri yüzde 1.3 oranında değer kazandı. BHP Biliton, değişimi memnuniyetle karşıladığını, yeni hükümetle çalışmaya istekli olduğunu duyurdu.

Rudd aborjinlerden özür dilemişti

‘Devrik lider’ Rudd, medya mensuplarına yaptığı veda açıklama-

sında gözyaşlarına hâkim olamadı. Rudd yarattığı değişim dalgasıyla 2007 seçiminde liberalleri çökertip iktidara gelmiş ve başbakan sıfatıyla ilk resmi imzasını Kyoto Protokolü’ne atmıştı. Şubat 2008’de 150 yıl gecikmiş bir borcu ödeyerek 1869-1969 yıllarında çocukları zorla alınmış, Avrupalı beyaz sömürgecilerin her türlü şiddetine maruz kalmış Aborjinlerden özür diledi. Irak işgaline ülkesinin katkısına son verdi; buna karşın ‘terörizm merkezi’ dediği Afganistan’a katkısını esirgemedi. Rudd'un halk desteği son dönemde düşüşe geçmişti. Küresel


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 9

Dünya çatışmanın Kore yarımadasında başlayacağını öngörmüştü. "İran'a müdahale ikinci Kore savaşını takiben olacak" diyordu. Şimdi bu sıralamanın değiştiğini söylüyor. Yani ABD önce İran’a saldıracak: "Son gelişmeleri tahlil ettiğimde şöyle bir sonuca varmıştım; çatışma Kore yarımadasında başlayacak, burada çıkartılacak ikinci Kore Savaşı'ndan sonra ABD'nin İran'a müdahalesi başlatılacak. Bugünden baktığımda ise çatışmaların sırasının değiştiğini görüyorum; silahlı saldırı önce İran'a karşı düzenlenecek. Artık ABD özel harekat kuvvetleri ve istihbaratı tarafından batırıldığı bilinen Güney Kore savaş gemisi Cheonan'ı batırmakla suçlanan Kuzey Kore yönetimi ise İran'a saldırıldıktan sonra sırada kendilerinin olduğunu çok iyi biliyor."

Sermayeye vaadedilen cennet: Ulusal İstihdam Stratejisi Tolga Tören Sayfa >> 21-22

ILO : "Türkiye'de ağır hak ihlalleri var" Türkiye Uluslararası Çalışma Örgütü'nün"liste"sine alındı. Gerekçeler arasında ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller ile KESK tutuklamaları yer alıyor hoşnut olmadıklarını söyledi. Çelebi, Uygulama Komitesi’nin, Türkiye Hükümeti’nden talep ettiklerini şöyle sıraladı: “Yapılacak yasal düzenlemelerle ilgili nihai tarihleri açık ve net olarak belirlenmiş bir eylem planı çıkarmasını, 2821, 2822 ve 4688 sayılı yasalarla ilgili reformlar ile bu reformlara dair eksiksiz ve ayrıntılı bilgileri ve bunların yanı sıra anayasa reformu ile ilgili bilgileri ILO’ya vermesini, ILO’nun daimi yardımını kabul edeceğini taahhüt etmesini, bu yılın sonunda elde edilen sonuçları uzmanlar komitesine sunmasını istemiştir.”

"Yanılmış olmayı o kadar isterdim ki!"

Castro sözlerini, ABD planının geçersiz olduğunu, ülkesine saldıran ABD ve İsrail savaş uçakları karşısında hiçbir İranlı'nın düşmandan yana tavır almayacağını öne sürerek tamamlıyor: "Sadece, birkaç bin yıl içinde insanoğlu tarafından gerçekleştirilen sayısız hayallere ve geliştirilen uygarlığa acıyorum. Devrimci hayallerimiz gerçekleşmeye ve anavatanımız ayakları üzerinde doğrulmaya başlamışken, ‘yanılmış olmayı o kadar isterdim ki!’"

darbe yaptı ısınmayla mücadele için şirketlerin karbondioksit salınımı sertifikası alışverişi yapmalarına yönelik yasayı parlamentodan çıkaramadı. 20-12’den başlayarak milyarlarca dolarlık gelirlerine rağmen vergi ödemeyen büyük madencilik şirketlerinden yüzde 40’a varan vergi almak için tasarı hazırlıyordu. Büyük maden şirketleri, hükümete karşı kazan kaldırıp, Rudd aleyhine propagandaya başladılar. Rudd’un zedelenen imajı yüzünden yaklaşan seçimi kazanma ihtimalinin kalmayacağı kaygısı İşçi Partisi’ne yayılırken, Julia Gillard harekete geçti.

Ankara’daki TEKEL direnişinde ağzını bantlayarak açlık grevine giren bir işçi

Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) 99. Uluslararası Çalışma Konferansı 2-18 Haziran 2010 tarihlerinde Cenevre’de toplandı. Türkiye bu yıl da temel sendikal hakları ihlal ettiği, yasa ve uygulama düzeyinde uluslararası sözleşmelere uymadığı için denetimin gündemindeydi. Uzmanlar Komitesi'nin yazdığı rapor nedeniyle Türkiye'nin durumunun Uygulama Komitesi tarafından ele alınması kararlaştırıldı.

Henüz kara listede değil ama...

Aslında Uzmanlar Komitesi hemen her üye hakkında rapor tutuyor. Fakat "raporlara dayalı genel denetim mekanizması" gereğince en ağır ihlal ve aykırılık durumlarının görüldüğü ülkeler Uygulama Komitesi'nin gündemine alınıyor. Bu yıl listede Türkiye ile birlikte Belarus, Burundi, Kamboçya, Kanada, Orta Afrika, Kosta Rika, Çek Cumhuriyeti, Mısır, Gürcistan, Guetemala, Hindistan, Moritanya, Fas, Peru, Meksika, İran, Rusya Federasyonu, Myanmar, Tayland, Ukrayna, Sudan, Swaziland ve Özbekistan vardı.

Bu liste, kamuoyunda ve sendikacılar arasında "kara liste" olarak bilinen liste değil. ILO terminolojisindeki adı “özel paragraf” ve “özel liste” olan, sendikal dünyada ise “kara liste” olarak bilinen uygulama en ağır, en ciddi ve en ivedi durumları kapsıyor. Türkiye bu yıl Uygulama Komitesi'nin gündemine alındı ama özel paragrafa (kara liste) alınmadı. Türkiye önceki yıllarda da pek çok kez Uygulama Komitesi'nin gündemine alınmış ancak özel paragrafa sadece 1978, 1979, 1980, 1983 ve 1989 yıllarında girmişti. ILO kurulduğu 1919’dan bu yana çalışma yaşamına ilişkin uluslararası alt sınırlar oluşturan sözleşmeler ve tavsiyeler oluşturuyor. Bileşiminde her ülke üç taraflı -"işçi, işveren ve hükümet" temsilcilerinin biraraya gelmesiyle- temsil ediliyor.

Çelebi: "Türkiye hak ihlallerinde ön sıralarda"

DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, sendikal hak ihlallerinde dünyanın ön sıralarında yer alan Türkiye’nin böyle bir tabloyla karşı karşıya kalmasından asla

Sağlık ve eğitimde sendikal örgütlenme

ILO'nun Türkiye'ye yönelttiği başlıca eleştiriler arasında, ifade özgürlüğünün engellenmesi ile sağlık ve eğitim sektöründe çalışanların örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan düzenlemeler ve uygulamalar bulunuyor. Japon işçilerini temsilen katılan üye, Türkiye'de özellikle kamu çalışanlarının politik gerekçelerle kovuşturmaya uğradığını belirtti; yedi yıla mahkum edilen Seher Tümer ile tutuklanan öteki Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) üyelerini örnek gösterdi. Uygulama Komitesi'nde gözlemci satüsüyle bulunan Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (ITUC) üyesi ise, KESK üyelerinin sendikal faaliyetlerinden ötürü ağır baskılarla karşı karşıya olduğunu, KESK üyelerinin haklarında ciddi bir suçlama olmaksızın tutuklandığını, 25 Kasım 2009 grevinden sonra idari yaptırımlarla cezalandırıldıklarını söyledi. Aynı üye, Nisan 2009'da Tekel işçilerinin basın açıklaması sırasında polisin saldırısına uğradığını; bu davranışın ifade ve toplantı özgürlüğünün engellenmesi anlamına geldiğini de belirtti.


10 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

Devletin barış korkusunu kır

1 Nisan’da Diyarbakır Barış Meclisi Girişiminin Uğur Kaymaz Anıtı önünde savaşta ihlal edilen çocuk haklarının korunması için yaptığı çağrı hala karşılık bekliyor

Kürt halkının özgürlük taleplerinden duyulan korkuyu kırmak ve barışla halklarımızın toplumsal kurtuluşu arasında köprüler kurmak mümkün. Ne kadar çetin olursa olsun, yaşamın solu ve sosyalist hareketi davet ettiği görev budur

elci anlamda “tarihin cilvesi” mi dersiniz, orası size kalmış ama, PPK, işte birçok kez nasiplendiği bu konjonktür kıyağı nedeniyle çökertilemiyormuş. Mülakat danışıklı olunca, “usta gazeteci”den de can alıcı, zorlayıcı ve muhatabını terletici sorular beklemek beyhude. Örneğin, “şanslılık dediğiniz durum, örgütün kendisini değişen koşullara uyarlama ve fırsat pencerelerini değerlendirme becerilerine yorulamaz mı?”, diye soramaz mıydı? Yahut konuşmanın akışının zaten çağrıştırdığı, “şimdiki konjonktürü nasıl okuyorsunuz?”, türünden bir sorunun tam yeri değil miydi?

Kenan Kalyon

Taşlar yerinden oynarken…

Konjonktür -öz Türkçesiyle bir dizi koşulun yan yana gelmesiyle oluşan toplu durum- deyip geçmeyin. Hele de “usta gazeteci” Uğur Dündar’ın ısmarlama ve çanak sorularla giderayak programına konuk ettiği Orgeneral İlker Başbuğ’un ağzından PPK’nin 25-30 yıldır bir türlü bitirilemeyişinin hikmetini öğrendikten sonra. Meğerse ve kerelerce vuku bulduğu üzere, bitirilmesine veya çözülmesine ramak kala şans birden PKK’ye gülüveriyor ve konjonktür bir tür deux ex machina gibi örgütün imdadına yetişip ona içine düştüğü çetin durumdan sıyrılma ve yeniden derlenme fırsatları sunuyormuş. Artık buna nesnel koşulların nanik yapması mı, durumu doğru okuyan bir fırsatçılık mı, şans faktörü mü, yoksa Heg-

Orgeneral Başbuğ, şansla ilişkilendirip hep PKK’ye çıkan bir tür piyangoya çevirmiş olsa da, konjonktür denilip geçilemeyeceğini Lenin’den beri zaten biliyoruz. Onun “somut durumun somut tahlili” diye adlandırdığı ve izlenecek siyasal taktikleri çıkarsadığı uslamlama tarzı ve yöntemsel yaklaşım, çoğu durumda hiçbir öznellik katılmamış, serinkanlı, kanıtlarla desteklenen ve sağlaması yapılabilir bir konjonktür tahliliydi. O halde soruyu biz kendi kendimize soralım: Türkiye’de süregiden rejim içi kutuplaşma ve mücadelede taşların yerinden oynamaya başladığını, kartların yerinden karılmasının ve bu anlamda yeni bir siyasi konjonktürün şekillenmesinin ihtimal dahilinde olduğunu imleyen haberci göstergeler var mı? Evet, var. AKP’nin istim aldığı küresel ve ulu-

sal dinamikler görece zayıflıyor; yaslandığı ve karşı kutbu adım adım gerileterek hakimiyetini pekiştirmesine hizmet eden güç dengelerinde kaymalar yaşanıyor. AKP’nin eleştirel bir destekçisi olagelmiş Cengiz Çandar’ın, hükümetin ikilem denebilecek türden zor tercihlerle yüz yüze olduğuna işaret etmesi ve AKP iktidarının devamlılığı konusunda ilk kez endişelenmesi boşuna değil. Çandar’ı endişelendiren yalnızca çeşitli başkentlerden esen rüzgârların AKP’nin aleyhine dönmeye başlaması değil; asıl olarak, “açılım”ın çuvallaması ve silahlı çatışmanın yeniden tırmanması. Zira, Çandar Kürt meselesinin çok hükümet ve çok genelkurmay başkanı eskittiğini gayet iyi biliyor.

Baltayı taşa vurmak

Erdoğan ve partisi, içerdeki hakimiyet mücadelesinde mevzi kazanmak için, yakın zamanlara kadar uluslararası dinamiklerin ve süreçlerin sunduğu olanaklardan cömertçe yararlandılar. Ama dışarıyı içeriye karşı kullanma taktiğinin bir sınırı; iktidar kavgasında ihtirasla daha fazlası isteniyorsa, çeşitli küresel güç ve dinamiklerle zaman zaman karşı karşıya gelip itişmeyi göze almanın kaçınılmaz olduğu bir sınırı vardı. İsrail ile yaşanan gerilim bunun tipik bir örneğidir. Bu gerilimin nedeni, basitçe ve sadece içerde yaşanan sıkışmayı dış politika alanına kaçarak ve İslami duyarlılıklara seslenerek telafi etme aranışı değil. AKP, hem yeniOsmanlıcı bir doğrultuda Türkiye’yi bölgesel bir güç haline getirme iddiasını gerçeklemek,


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 11

rmak... hem de içerde iktidarını daha emin biçimde sağlama almak için İsrail’le itişmek zorundaydı ve zorundadır. Erdoğan ve Davutoğlu, güvenlikten medyaya, istihbarattan ordular arası yakın işbirliğine kadar, İsrail’in Türkiye içindeki elini kırmadıkça içerdeki iktidar kavgasını kazandıklarından emin olamayacaklarının gayet iyi farkındalar. “Mavi Marmara” olayının uyandırdığı toplumsal infial ve duyarlılık nedeniyle karşı kampım nasıl kıvranıp durduğuna daha yakınlarda tanık olduk. Hakeza, İsrail Genelkurmay başkanının açıklamalarından öğrendiğimize göre, ordular arası muhabbetin hiçbir şey olmamış gibi tıkırında gitmesi de gayet “manidar”. Ulusalcılarımızın bir bölümünün AKP’ni defetmek

için İsrail ve ABD ile ilişkilerin bozulmasından medet ummaları da öyle. Bu bağlamda, AKP’nin ve onun dış politikasının mimarı Davutoğlu’nun hatası, Taraf’ta Neşe Düzel’le söyleşisinde eski dışişleri bakanlarından İlter Türkmen’in söylediği gibi, kendilerini İslami bir romantizme kaptırmaları değil. Abartılı ve temelsiz bir özgüvenle emperyalist merkezler karşısında dış politikada sahip oldukları özerklik marjını; daha özerk (örneğin, Brezilya kadar özerk) bir konumlanış için olmazsa olmaz koşullardan yoksun oldukları halde, haddinden fazla zorlayarak baltayı taşa vurmalarıdır. Malum “eksen kayması” tartışmaları bu noktadan itibaren başladı ve bugün Batı başkentlerinin çoğunda gittikçe koyulaşan kanaat Erdoğan ve partisinin Türkiye’nin eksenini kaydırmakta olduğu yolundadır. İç ve dış dinamiklerin kesiştiği bu uğrakta, AKP’ne seçenek yaratma arayışlarının hız ka-

Öcalan: Savaş yozlaştı. PKK’nin devrime devletin barışa niyeti yok! Tekrar söylüyorum, Kürt sorunun demokratik yollarla çözümü gelişmezse özel savaş lobileri devreye girer, dışarıdakilerle bağlantı kurar, komplolar dönemi başlar, Kürdistan Devrimi derinleşir ve iç savaş çıkar, bundan da herkes kaybeder. Bu benim tercih ettiğim bir yol değildir. Benim tercihim Kürdistan Devriminin derinleştirilmesi yani çatışma, iç savaş tercihi değildir. Ben demokratik barışçıl yollarla demokratik zeminde sorunun çözümünü esas aldım. Tercihim bu yoldadır. Bizim Türkiye'yi bölme, sınırları değiştirme gibi bir niyetimiz yoktur. Ben daha önce de belirtmiştim 'devlet barıştan PKK devrimden korkuyor' diye, devletin barışa niyeti yok PKK'nin de devrime niyeti yok. Bugüne kadar hükümetler Kürt sorununu çözmeye yanaşmadıkları gibi PKK de Kürdistan Devrimini gerçekleştirmeye niyet etmedi. Bugüne kadar gelen ve otuz yıldır süren bu iki yaklaşım karşılıklı olarak birbirini bu şekilde bugüne kadar getirdi. Bunun sonucunda da yozlaşan bir savaş ortaya çıktı ve günümüze kadar bu yozlaşma devam etti. Bundan sonra da iki tarafta aynı yaklaşım devam ederse yozlaşma derinleşerek sürer. Ben bu konuda bir parantez açmak istedim. Yine söylüyorum benim tercihim Kürdistan Devrimi'nin derinleşmesi, çatışmaların yükselmesi, iç savaş durumu değildir. Demokratik zeminde demokratik anayasa başta olmak üzere belirttiğim çeşitli yasal düzenlemelerle çözüm yoluna girilebilir.' Kürdistan dağlarından Kürtler sökülüp atılamaz, Kandil'e yüzbin kişilik bir ordunun yönelmesi durumunda bile başarıya ulaşamayacağı söyleniyor, basında okudum bunu. O dağlarda Kürtlerin yenilmesi güçtür, mümkün değildir. Kürtler o dağlarda yenilmezler, asla kaybetmezler, kesinlikle kaybetmezler, karşılıklı çok kanlı bir süreç de gelişse karşılıklı çok kayıplar da verilse Kürtler mutlaka kazanacaktır. Ancak bu bizim tercihimiz değildir. Bu şekilde çatışma sürecinin derinleşmesi durumunda Vietnam Devrimi gibi iki milyon insan ölebilir. Ben bugüne kadar böylesi bir sonuca engel oldum, kan dökülmeden demokratik çözüm için çabaladım ve hala da bu konudaki ısrarımı sürdürüyorum.

zanması, Kılıçdaroğlu’nun bir 2. Ecevit gibi sahneye sürülmesi, Taraf gazetesinin ve AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ’ın bir video kaset darbesiyle yerinden edilen Baykal’ın ardından hayıflanması, “Hoca Efendi”nin Prensilvanya’dan ayar çekmeye başlaması, AKP’nin cin fikirli ağır topu Bülent Arınç’ın “Hoca Efendi her zaman doğruyu söyler” diyerek hüsnükabul göstermesi, vb. tesadüf olmasa gerek.

PKK: “Taşeron” mu “oyunbozan” mı?..

PPK’nin geçen yıl tek yanlı olarak ilan ettiği çatışmasızlık kararını askıya alması, bunu takiben silahlı çatışmanın yeniden tırmanışa geçmesi ve can kayıplarının hızla artması tam böyle bir konjonktüre denk geldi. Başbuğ, “konjonktür ve şans yine örgütün imdadına yetişti” der mi bilinmez (muhtemelen, konjonktürün başında bulunduğu TSK’ne de gülmekte olduğunu sanarak demeyecektir) ama, bunun AKP’nin asabını bir hayli bozduğu,

Org. Başbuğ: PKK şanslı bir örgüt. Çökme noktasına geliyor, fakat konjonktür lehine cereyan ediyor Güvenlik alanında, 1984'ten 2010'a kadar 26 yıl geçti. Ne oldu? Olaya şöyle bakmamız lazım. Terörle mücadeleyi rakamsal, istatistiki değerlendirmelerle yapmak pek doğru değil. Buna katılıyorum. Bazen rakamlara, istatistiki bilgilere de ihtiyacımız var. '40 bine yakın terörist etkisiz hale getirildi' dediniz, doğrudur. Rakamları biz verdik. 30 bini etkisiz hale getirildi. Biz öldürüldü deyimini bile pek kullanmıyoruz. Etkisiz hale getirildi diyoruz. Biz, olaya insan odaklı bakıyoruz. Bu öldürülenlerin bir kısmı bizim vatandaşımız. Şimdi 26 yılda, 30 bin teröristi etkisiz hale getiriyorsunuz, 10 bin de yaralı, teslim olan var. Toplam 40 bin. Örgütün dağ kadrosu yıllara göre değişiyor, ortalama 6 bin diyoruz, en fazla 10 bine çıktı. Şu anda 4 binler civarında. Ortalama 6 bin dersek, 30 bini 6'ya bölerseniz, 5 bin çıkıyor. Matematiksel olarak baktığımızda 26 yılda, güvenlik kuvvetleri 5 defa bu PKK terör örgütünü bitirmiş. Bu bir tespittir. İkinci önemli nokta; o zaman sorun nerede? O zaman niçin günümüze kadar devam ediyor sorusu var. 1984'ten bugüne kadar yaşanan olaylara bir bakalım. 1. ve 2. Irak savaşları, Halepçe... PKK şanslı bir örgüt. Tam çökme noktasına, çözülme noktasına geliyor, fakat maalesef konjonktürel durumlar lehine cereyan ediyor. Birinci önemli nokta bu. İkinci önemli tespit şu; Türkiye'de ne zaman terör olayları azaldı veya hiç olmadı... Biz bunu yanlış algılıyoruz. Sanki terör örgütü bitti, dağıldı... Aslında terör örgütünün dağ kadrosu duruyordu, eylem sayısı düşmüştü. Örnek mi? 1999'dan tekrar başladığı 2004 yılına kadar... Eylem yok, ama örgüt bitmedi. Dağ kadrosu duruyordu. Burada belki algılama yanlışlığımız oldu. Doğru algılasaydık o dönemde daha sağlıklı tedbirleri alabilecektik. Bu da önemli bir nokta. Terör örgütüne katılımları kontrol altına almanız, engellemeniz lazım. Terör örgütüne bir yandan zayiat verdirir, dağdaki kadroyu küçültürken, katılımlar devam ediyorsa...

Abdullah Öcalan, avukat görüşmesinden notlar,

İlker Başbuğ,TV söyleşisinden bölümler

2 Temmuz ,2010

5 Temmuz 2010

>>


12 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika Başbakan Erdoğan’ı aynı anda birbirine taban tabana zıt mesajlar verecek kadar telaşlandırdığı aşikar. Müteahhidin kim olduğuna verilen cevaplar değişken ve imali olsa da, “teşeron” ithamı ve yaftalanması, göstere göstere yaşanan bir gelişmenin sanki bir sürprizmiş gibi karşılanması, hükümet yanlısı gazetelerin Osman Öcalan’ın “PKK’yi Aleviler ele geçirdi” türünden incilerini pazarlaması bu asap bozukluğunun ve telaşın bir dışavurumundan başka bir şey değil. Genelkurmay yetkililerinin de, İsrail’le ilişkilendirme söz konusu olduğunda yalanlama gereği duyduğu mesnetsiz “taşeron” iddialarını bir kenara bırakıp, son yılların moda tabiriyle birazcık empati yapacak olursak, AKP ve destekçisi kalemler şunu söylemek istiyorlar aslında: İçerde ve dışarıda adı konmamış bir şer koalisyonunun (Ali Bayramoğlu’nun adlandırmasıyla “zımni bir ittifakın”) AKP’ni iktidardan düşürmek amacıyla harekete geçtiği bir sırada PKK’nin yeniden silaha sarılması caiz midir? Zamanlama onun da koalisyonun bir ortağı olduğu anlamına gelmez mi? Bu soruların cevabını Başbuğ veriyor aslında: Önüne hangi sıfatı ve nitelemeyi eklerseniz ekleyin, o size kalmış ama, PKK konjonktürü iyi okuyan bir örgüt. Ve konjonktürü kendi lehinize değerlendirmek için birileriyle fiili bir ortaklık kurmanız şart değil. Kaldı ki, bizzat AKP iktidarı bir dizi fiili ve “zımni” ittifakın ürünü değil mi? Gelelim meselenin aslına: AKP’nin hükümeti devralışından bu yana, Kürt hareketi rejimin güçleri arasındaki iktidar kavgasında nispeten nötr ve edilgin bir konumda kaldı. Hatta, denebilir ki, silahlı çatışmadan olabildiğince kaçınarak ve Ergenekon denen muammanın Kürt illerindeki izdüşümlerinin açığa çıkarılmasına yardımcı olmaya çalışarak dolaylı biçimde veya “zımnen” AKP’ne kredi açtı. AKP’nin buna cevabını biliyoruz: Sorunun adını dahi koymaktan imtina eden, Osmanlı’nın “millet” anlayışını çağrıştıran ve köprülerin altından bunca sular akmışken Kürtleri din bağıyla zapturapt altına almaya çalışan bir “milli birlik projesi”… Şark kurnazlığının nadide bir örneğiyle bir Ergenekon’a bir KCK’ye vurarak ilerletilen bir iktidar ve fütuhat stratejisi… Kürt nüfus içinde ciddi bir tabana sahip tek “Türkiye partisi” olmanın sarhoşluğuyla Kürtler adına kimseyi muhatap almayan bir dediğim dedikçilik… Kürt halkının özgürlük taleplerini ve arayışlarını karşılamaktan tamamen uzak, meseleye güvenlik, istikrar ve sermaye teşvik tedbirleri optiğinden bakan, Türkiye kapitalizmine bir “hayat sahası” açmayı öngören ve esasen Türkiye Kürtlerini gargaraya getirip Irak Kürdistan’ı ile iktisadi bir bütünleşmeyi amaçlayan bir tür emperyal açılımcılık… Davul zurna eşliğinde bir tasfiyecilik tellallığı ve daha bir dizi alavere dalavere... Bu hattıhareketin günün birinde duvara toslaması neredeyse kaçınılmazdı. Şimdi, PKK, yakın zamanlara kadar büyük ölçüde seyirci kaldığı bir rejim içi kutuplaşma-

Kılıçdar ‘alternat

ya kendi durduğu yerden ve bir fail olarak müdahale ediyor. Bunun adı taşeronluk değil, oyunbozanlıktır. Oyun kuruculukta aşırı bir özgüvene kapılan AKP’nin hesaplayamadığı, Orgeneral Başbuğ’un ise yanlış yorumladığı bir oyunbozanlık.

Başbuğ: Ezber okumak

Orgeneral Başbuğ, bildik şablonun içinden konuşarak ezber okudu. Başbuğ’un konjonktür okuması ve ezberi özetle şudur: Kürt sorununda silahların konuştuğu dönemler, aynı zamanda siyasetin alanının daraltıldığı, TSK’nin iktidar bloku içinde ağırlığını arttırarak dizginleri elinde topladığı dönemlerdir de. Ama epeydir örselenen, iktidar bloku içindeki ağırlığı azaltılan ve ricat halindeki bir ordunun, daha önceleri durumu kurtarmak ve tersine çevirmek için konuştukça (örneğin ıslak imzaya “kağıt parçası”, lav silahına “boru” dedikçe) batan ve bir türlü artık gerilemeyeceği müstahkem bir mevkide tutunamayan başı olarak, Orgeneral Başbuğ konjonktürü doğru okumuyor ve yanılıyor. Kendisine verilen tepkilerden köprülerin altından çok sular aktığı zaten belli. Daha ötesi de var: Kürt sorununda başarısızlığın faturasının artık yalnızca siyasi iktidara değil, TSK’ne kesildiği, TSK’den “tatmin edici açıklama”ların beklendiği bir dönemden geçiyoruz. Daha da mühimi, rejim içi kavganın taraflarının Kürt sorununu birbirlerine karşı kullanmasının artık son derece riskli olduğu birtakım eşiklere gelip dayandık. İç savaş eşiği, uluslararası müdahale eşiği, Türkiye’nin bütün Kürtlerle hesaplaşan ve savaşan bir ülke haline gelme eşiği ve A. Öcalan’ın kaçınmaya çalıştığı “devrim” eşiği… Öcalan: Barış ve devrim korkusu Öcalan, son görüşme notlarından birinde “devlet barıştan PKK ise devrimden korkuyor” diyor, bunun yıllardır böyle süregeldiğini, şimdi bir müzakere sürecinin ve çözümün gelişmemesi halinde devrimin gündeme gelebileceğini ileri sürüyor. Öcalan devrim derken, Kürt isyanının aynı zamanda toplumsal kurtuluşçu bir çizgide derinleşmesinden çok, salt Kürdistani ve kopuşçu bir rotaya girmesini, bunun tetikleyeceği bir iç savaşı, Kürt hareketinin epeydir rafa kaldırdığı “bağımsız ve birleşik Kürdistan” hedefini yeniden benimsemesini kastediyor aslında. Kendi tercihi olmayan bu olasılığı hatırlatarak devleti, hükümeti ve TSK’ni bir müzakere ve çözüm sürecine girmeye ikna etmek istiyor. Olayların ve süreçlerin de kendine özgü bir mantığı ve gidişi; belirli eşiklerden sonra failleri kendi peşinden sürükleyen bir akışı vardır. Kürt isyanının seyri henüz o noktaya gelmedi. Hala devletin barış korkusunu kırmak; aslında Kürt halkının özgürlük taleplerinden duyulan korkuyu kırmak ve barışla halklarımızın toplumsal kurtuluşu arasında köprüler kurmak mümkün. Ne kadar çetin olursa olsun, yaşamın solu ve sosyalist hareketi davet ettiği görev budur.

Karikatür: Penguen Dergisi

>>

Emekçiler ve ezilenleringerç Emek ve Özgürlük cephesidi Kılıçdaroğlu'ndan sosyalist iyiniyet deklarasyonu alma tifi inşa etmektir Mustafa Çeçen En son, Türkiye Değişim Hareketi'nin (TDH) lideri Mustafa Sarıgül, “Yurttaşlarımız CHP'deki değişime bir fırsat tanımak istiyor. Bu koşullarda halkımızın sesine kulak veriyor ve Türkiye Değişim Partisi'ni kurmuyoruz” diyerek, Kılıçdaroğlu ile esen CHP rüzgarına katılmayı tercih etti. Kılıçdaroğlu CHP'sine


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 13

roğlu tif’miymiş?!

rçek siyasal alternatifi ir. Devrimci görev de, solun güçlenmesine dair ak değil, bu somut alternaşans verilmesi yönünde bir genel eğilimden, -sadece diğer sosyal demokrat esinli eğilimler, örneğin Eşitlik ve Demokrasi Partisi'nin (EDP) özellikle SHP kökenli taraftarları ya da Aleviler arasında değil bazı sol-sosyalist eğilimler arasında da- söz etmek mümkün. BirGün Gazetesi'nin Kılıçdaroğlu özel röportajı bunun ilginç bir örneğiydi. Kılıçdaroğlu Bir-

Gün'de köşe yazdığı günleri andı, sosyalist solun güçlenmesinden memnuniyet duyacaklarını söyledi ve sıra mihenk taşına, Kürt Sorunu'na gelince sustu.

CHP solda gerçek bir siyasal boşluk yaratıyor muydu?

Yaygın bir analiz, CHP'nin “laiklik, Kıbrıs/Ermenistan, Kürt Sorunu”na odaklanmış, “Ergenekon avukatlığı” ile özetlenebilecek Baykal'lı politikalarının solda, ekmek (iş, aş) ve özgürlük temelli halk muhalefetinin gelişmesine kayıtsız ve bu muhalefeti AKP'nin kollarına bırakan bir siyasal boşluk yarattığı yönündeydi. TDH, AKP muadili bir sol eğilimle, EDP ise sol-sosyal demo-

krat bir eğilimle bu boşluğu doldurmak siyasi hevesi içindeydi. Oysa Kürt Özgürlük Hareketi'nin siyasal konumu ve bu konumun önemi anlaşılmadan, bu türden bir “solda siyasal boşluk tespiti” bir varsayımdan ibaret. “Siyasal boşluk” CHP'nin iş ve aş kavgasında aşağıdakilerin yanında yer almamasından değil, bizzat aşağıdaki mücadelelerin kendisinden, Türkiye'de emeğin tarihsel hakları temelinde gelişen çevre, ekmek ve özgürlük mücadelelerinin Kürt Özgürlük Hareketi ile stratejik bir ittifak kuramamasından doğuyordu. Kılıçdaroğlu CHP'si, aslında CHP'nin bu bağlamda bir siyasal boşluk yaratmadığını, AKP'nin temsil ettiği iyice otoriterleşen küreselleşmeci sermaye eğilimi ile Kürt Özgürlük Hareketi arasında, şovenizmle yüzleşmeyen bir sosyal demokrasinin doldurabileceği tüm siyasal alanı sadece Aleviler arasında değil, emekçiler ve ezilenler arasında da “gerçekte” doldurduğunu göstermeye yetti. Şimdi söylenen, bunun, Kılıçdaroğlu CHP'sinin başka bir boşluğu doldurulabileceğine dair, tarihsel atıflarla dile gelen başka bir varsayım: En yetkin savunusunu Boratav'da bulan bu varsayıma göre, 1970'li yıllarda, “Ecevit ‘düzen değişikliği’ni savunurken partisini geleneksel (yani adeta Avrupaî) bir anlamda sınıfsal platformlu ‘ılımlı sol’ bir çizgiye taşıdı ve tüm Türkiye siyasetini de sola kaydırdı. Niyetlenmemiş olmasına rağmen CHP’nin solundaki sosyalist akımların da gelişmesine katkı yaptı.” Bu varsayıma göre, 1989 SHP'si de 12 Eylül'ün ekonomik politkalarına soldan muhalefet ettiği için başarılı olmuştu ve soldan kopup küreselleşme politikalarına entegre olduğu Ecevit'li hükûmetler döneminde ve “Ergenekon avukatlığı”na evrildiği Baykal'lı ana muhalefet günlerinde başarısızlığa gömüldü. Bir çok sol-sosyalist eğilimce de benimsendiği görülen Boratav görüşüne göre, Kılıçdaroğlu CHP'si bu tarihsel denklemi doğru okuyabilirse, Türkiye'de sol-sosyalist yükselişin önünü açabilecektir.

Hayalden gerçeğe...

Tarihsel ve mantıksal analiz örüntüsünü tersten kurduğu-

nuzda Kılıçdaroğlu hayalini en azından bir kez bile ve elbette Boratav çözümlemesi suretindeki ihtiyatla bile olsa görmemek için yegane mihenk taşı Kürt Sorunu'dur. Bununla elbette, Türkiye'de sosyal mücadelelerin kendine has bir dinamiği ve sınıf mücadelesinin temel belirleyen olmadığı kast edilmiyor. Aksine, Kürt Sorunu'nun çözümü de Türkiye'de emeğin toplumsal davasına göbeğinden bağlanmıştır. Mihenk taşıdır çünkü, şovenizmle yüzleşmeyen bir emekçiler ve ezilenler bloku, gerçek bir siyasal alternatif olarak ortaya çıkamaz. Kılıçdaroğlu, mevcut “CHP Programı”nda sorunun kapsamı “Uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan azınlık haklarını korumak, ancak toplum içinde yeni azınlıklar yaratılması cabalarına karşı çıkmak”, “Kürt kökenli vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadıkları bölgelerdeki geri kalmışlığı, işsizliği, yoksulluğu, feodal düzeni ortadan kaldırmak”, “Bir toprak reformu gerçekleştirerek yurttaşlarımızı toprak sahibi yapmak”, “GAP projesini süratle tamamlamak” , “Terörü ortadan kaldırıp evvelce terörle mücadele için sarf edilen kaynakları bölgenin kalkınmasına harcamak”, “O bölgedeki vatandaşlarımızın etnik kimliklerini koruyarak bütün toplumumuzla bütünleştirme hedefine ulaşmak”la, programdaki özlü deyişle, Kürtleri “asimilasyona değil entegrasyona tabi tutmak”la sınırlı olduğundan Kürt Sorunu'nda konuşmamayı tercih etmektedir...

Kürt Sorunu'nda konuşmak...

Bu konuşmama halinin, tek taraflı ateşkesin sona erdirilmesi ile başlayan çatışmalı ortamda da sürdürülmesi, ancak “kan kanla yıkanmaz” gibi iddialı bir sözün, barış isteyen bir pankart açıldığında söylenebilmesi, BDP eşbaşkanı Gültan Kışanak'ın cevaben “Bu söyleminin arkasında dursun, politika üretsin ve CHP'nin politikası haline getirsin" derken kast ettiği üzere, sözünü ettiğimiz mihenk taşının kısa sürede CHP içinde çalışmasına vesile olabilecektir. AKP tek parti iktidarının tüm devlet aygıtında kökleşmesi; büyük beklenti yaratan “Kürt Açılımı”nın, kökleşen tek parti iktidarınca dile getirilen sorunun

>>


14 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

>>

askeri yöntemlerle çözümü önerileriyle 1990'lı yıllara havale edilmesi; Aleviler üzerindeki ayrımcılık ve baskının -özellikle yoksul Alevileri dışlama ve gettolaştırma, iş olanaklarından yararlandırmama, kamu personeli içinde tasfiye etme, İslamcı basında süregiden kışkırtma ve aşağılama vb. biçimlerde- azalmak yerine artması, işçi ve emekçilerin toplumsal davasının bu ayrımcılıklarla yüzleşmeden bağımsız bir kanalda gelişmesini olanaksız kılıyor. Kılıçdaroğlu'nun, “yolsuzluklarla mücadele”, “halkın iktidarı”, “iş ve aş” söylemi bu ayrımcılıklarla yüzleşmediği oranda, sıradan bir popülizmden öteye gidemez ve CHP'yi, Baykal'lı dönemde sıkıştığı coğrafya ve toplumsal sınıflar denkleminden tek başına kurtaramaz. Kaldı ki, bu türden bir sıradan popülizmin emeğin tarihsel haklarının genişletilerek sermaye hükümranlığının daraltılması bakımından da bir işlev göremeyeceği, tarihsel olarak açıktır. Bu haliyle Kılıçdaroğlu CHP'sinin, Baykal CHP'sinden ne kadar farklılaştığı tartışma konusudur. Oluşan Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu'nda, sembol olarak öne çıkarılan isimler, Hurşit Güneş, Umut Oran gibi sosyal piyasa savunusunu sürdüren isimlerdir; Türkiye'de Kürt Sorunu yoktur diye tepinmekle, “asimilasyon olmamıştır, entegrasyon yapılmıştır” diye üfürmekle meşgul olan Sencer Ayata gibi Kemalist bürokrasinin elitist sosyal bilimcileridir; demokratik siyasal sorun denilince aklına laiklikten başka bir şey gelmeyen, toplumsal kurtuluş deyince ise “o ne ki, Mustafa Kemal zamanında çözüldü o” cümlesinden ötesini düşlemeyen bazı siyaset erbabı ile profesör kadar “cahil”lerdir... Bütün bunlar, Kılıçdaroğlu CHP'sinin de değişmeyeceği anlamına gelmez. Tarihsel ve mantıksal dizgeyi doğru kurarsak, evet Kılıçdaroğlu CHP'sinin şovenizmle yüzleşmesi ve “reformcu/ılımlı da olsa” sınıf siyasetlerine dönmesi için bir ihtimal vardır: O da, devrimci ve sosyalist hareketin sosyal sorunu/sınıf mücadelesini merkezine alarak, Kürt Özgürlük Hareketi ile tüm ezilenlerin siyasal cephesini, işçi ve emekçilerin somut direnişleri ve hareketleri ve tüm toplumsal muhalefet içinde mevzilenerek inşa edebilme becerisini gösterebilmesidir. Ancak o zaman, devrimci ve sosyalist hareket kendi gerçek tarihsel temelleri içinde geliştikçe, işçi ve emekçilerin mücadeleleri içinde şovenizmi kırdıkça, böylece yükselen muhalefet sermaye için gerçek bir tehdit haline geldikçe, Kılıçdaroğlu CHP'si öyle istediği için değil, öyle olmak zorunda kaldığı için bir alternatif taklidi yapabilir...

Emek ve özgürlük bloku...

Emek ve özgürlük bloku; tüm emekçiler ve ezilenler için gerçek siyasal alternatif budur ve devrimci görev de, Kılıçdaroğlu'ndan sosyalist solun güçlenmesine dair iyiniyet deklarasyonları almak değil, bu somut alternatifi inşa etmektir.

Sol ve Alevilik, Alevilik ve sol

Sosyalistlerin siyaseti, kendilerini hiçbir kimlikle özdeşleştirmeden ama kim olurlarsa olsunlar ezilen kimliklerin güçlü ve köklü bir savunusunu üstlenerek götürmesi zorunluluktur. Solun Alevilerle bakışmasının asıl sorumluluğu solda, Alevi sorununu sosyalist siyasetin diline tercüme etmek çok önemli Erdoğan Aydın İçinde biçimlendiği ideolojik atmosfer nedeniyle sosyalist hareket, alt kimlikler etrafındaki hak taleplerine olması gereken önemi vermiyor. Anlaşılır, dahası kimi haklı kaygılardan beslenmekle birlikte, bu yaklaşımın günümüz koşullarına uygun düşmediği açık. Anlaşılır, çünkü bizler, sorunların temelindeki maddi nedenlere dair söz ve çözüm üretmeye öncelik veren bir geleneği temsil ediyoruz. Dahası ikincil sorunların fazla önemsenmesinin, dikkatleri temel sorundan uzaklaştıracağı, emek güçlerini bölüp güçsüzleştireceği gibi bir önyargılarımız da var. Bu kapsamda emek eksenli ve sosyalizm

hedefli bir örgütlenmeyle iktidarın ele geçirilmesi sonrasında, cinsiyet, etnik, inançsal, vb. tüm diğer ezilme biçimlerinin de kendiliğinden çözüm yoluna gireceğini düşünmeye eğilimimiz çok güçlü. Oysa hem sosyalizm adına kurulan rejimlerin bu ikincil sorunları çözmekte yetersiz kaldığı hem de bunların çökmesiyle kitlelerin alt kimliklerine, özgül taleplerine doğru savrulduğu bir gerçeklikte yaşıyoruz. Bugün artık sosyalizm hedefinin, kitlelerin kendi özgül sorunlarını da çözerek gerçeklik kazanacağını kavrayabilecek bir deneyime sahibiz. Kaldı ki sosyalizm adına kurulan rejimlerin çöküşü sonrasında kitlelerin kendi alt kimlik ve özgül taleplerine yönelmesi de, bu özgül sorunların önemsenmesi zorunluluğu dayatıyor.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 15

Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı

Burjuva demokrasisinin sınırları içindeki ulusal, cinsel, kültürel, vb. hak taleplerinin günümüzde kazandığı önemi görmeyen bir sosyalist hareket, bu alanların liberal, milliyetçi, dinci kimliklerce hızla doldurulduğu, bu bağlamda kitleselleşme olanaklarının daha da daraldığı gerçeğiyle karşı karşıya kalıyor. Diğer yandan bu gibi özgül sorunları temelinde demokrasi eğitiminden ve örgütlenme deneylerinden geçmeyen kitlelerin sosyalizmi inşa iradesi edinmesi de olanaksız. Kaldı ki, kendi toplumsal tarihi ve yerel kültürleriyle ilişkilenemeyen, güncel sorunlarına çözüm üretemeyen, bu temelde ideolojik ve kültürel hegemonya kuramayan bir hareketin kitleselleşmesi, geçmişe oranla daha da zor. Özetle bu gibi demokrasi sorunlarıyla, emek dışındaki hak talepleriyle ciddi bir şekilde ilgilenmek, günümüz koşullarında ve bir toplumsal ve kültürel mozaik olan ülkemizde özellikle zorunlu.

Bu kapsamda ülkemizde en çok tartışılan sorunlardan biri de Alevi sorunu. Bu sorun, 15 milyonu aşkın bir toplumsal kesimin kültürel ezilmişliğinden kaynaklanıyor, bu bağlamda üstünden atlanamaz bir demokrasi sorunu. Örneğin zorunlu din dersinde Alevi çocukların asimile edilmesi, Alevilerden de alınan vergilerle Diyanet gibi laiklik karşıtı ve Sünni Ortodoks bir kurumun bu asimilasyonu daha da genişletmesi, Alevilerin kimlikleriyle eşit yurttaş olma haklarının gasp edilmesi gibi ciddi toplumsal sorunlara sosyalistler duyarsız kalamaz. Bu gibi taleplerin sosyalistlerce dillendirilmesi, hem çok kültürlü çok kimlikli demokratik ve laik bir Türkiye hedefinin hem de Alevi kimliğinden emekçilerle bütünleşebilmenin olmazsa olmaz gereği. Alevi sorununa ilişkin duyarlılık, hem Kürt sorununa karşı gösterilmek zorunda olan genel demokrasi duyarlılığının, hem de ondan ayrı olarak laiklik mücadelesinin gereği. Oysa Alevi kimliğinin inançsal bir sorun olması nedeniyle sosyalistler, Kürt sorununa gösterdikleri yetersiz duyarlılığın da gerisinde kalıyorlar. Esasen ideolojik cephaneliğimizde ulusal sorunlara ilişkin bir dizi teorik açılımın varlığına karşın dinsel ezilmeye ilişkin kapsamlı bir yaklaşımın yokluğu da böylesi bir duyarsızlığı besleyen bir etken oluşturuyor. Oysa demokrasi ve insan haklarının gerçekleşebilmesi anlamında tüm kimliksel sorunlar aynı muhtevada olup, hak ve özgürlük temelinde çözümleri de aynı tipten bir demokratik duyarlılığı gerektiriyor. Diğer yandan Alevi kimliğinin, kapitalizm öncesi çağların sınıflar mücadelesinde ezilenlerin ideolojik yansıması olduğu gerçeğinin de bu özgül bağlam içinde özellikle akılda tutulması gerekiyor. Aleviliğin tarih boyunca ezilmiş ve asimile edilmiş olmasının yanısıra, Alevilerin egemenlere karşı sergilediği tarihsel direniş de onlarla ilgilenmemizi ayrıca zorunlu kılıyor. Başta Pir Sultan Abdal, Kalender Çelebi, Baba İshak olmak üzere, Alevi inanç önderlerinin imparatorluklara başkaldıran destansı pratiği, onları bu coğrafyadaki tarihsel esin kaynaklarımız kılıyor. Aynı şekilde Yunus Emre, Nesimi,

Kaygusuz Abdal gibi Alevi inanç önderleri de, bu coğrafyanın hümanist, eşitlikçi ve özgürlükçü kültürünün bayraktarları olarak sosyalistlerin artan ilgisini gerektiriyor. Kaldı ki, Aleviliğe karşı bugün de sergilenen yasakçı ve dağıtıcı devlet iradesinin, bu kültürün bu eşitlikçi ve özgürlükçü refleksinden kaynaklandığı dikkate alınırsa, ona karşı sergilenecek kayıtsızlığın, solun gerçekte kendi toplumsal kültürü ve tarihsel köklerine kayıtsızlık anlamı taşıyacağı daha da net görülür. Esasen yaşadığı toprakların tarihteki sınıf mücadelesiyle ilişkilenmeyen, bu sınıf mücadelesinin siyasal ve kültürel temellerini bilmeyen bir sosyalist hareketin kitle bilincinde köklü bir yer edinmesi, bu temelde egemenlere karşı ideolojik hegemonya geliştirmesi olanaksız. Özetle Aleviliği tanımak ve onların sorunlarıyla ilgilenmek, hem güncel hak ihlallerine hem de egemen ideolojinin kullaştırıcı hegemonyasına karşı demokratik ve laik direnç alanları yaratabilmek açısından büyük bir önem taşıyor.

Alevicilik de sorunlu

Tabii modern siyaset inanç kimliğiyle yapılamayacağı gibi, sosyalistlerin kendilerini bir azınlık geleneğe dayandırması da kabul edilemez. Diğer yandan Aleviliğin kendisini, günümüz sorunlarının çözüm perspektifi olarak gören Aleviciliğe de etkin bir itiraz geliştirilmeli. Anadolu’da ezilenlerin eşitlikçi inancı olarak şekillenen Aleviliğin, tarihte siyasal bir işlevi de olduğu kesin. Ne ki modern dönemin sorunları, ancak bu dönemin çelişkilerinin çözümünü hedefleyen modern bir perspektifle çözülebilir: Genelde sosyalizm, özel olarak Marksizm tam da bu ihtiyacın emek eksenli ifadesidir. Bu koşullarda Aleviliği, günümüz koşullarında bir siyasal program düzeyine çıkarmak, hem ona yüklenemeyeceği bir yük bindirmek hem de halkın din temelli bölünmesini daha da derinleştirmekten başka bir işlev yüklenmeyecektir. Dolayısıyla Alevilik paydasından siyaset üretme çabalarına mutlaka itiraz edilmelidir. Alevilerin bireyler olarak siyasallaşmalarının gereği vurgulanır ve tarihsel geleneklerine uygun olarak bunun sol bir eksende yapılması sağlanmaya çalışılırken, A-

leviliği bir siyaset altyapısı haline getirmeye çalışmaktan uzak durulmalıdır. Aleviliğin içgüdüsel solculuğu solun reorganizasyonunda önemli bir manevi dinamik olsa da Aleviler için de siyasetin Alevilik ekseninde daraltılmamasına azami duyarlık gösterilmelidir. Bu bağlamda Eşitlik ve Demokrasi Partisi’ne (EDP) de geçerken değinmek kaçınılmaz. Kuşkusuz EDP’nin 1960’larınBirlik Partisi ve 1990’ların Barış Partisi deneylerinde olduğu gibi bir Alevi partisi olmadığı kesin. Bununla birlikte, Alevi Hareketinin demokratik örgütü olan Alevi Bektaşi Federasyonu yöneticilerinin EDP kuruluş sürecinde çok fazla öne çıkmış olmaları, keza Alevi kitlesine bu süreçte çok fazla misyon biçilmesi nedeniyle parti böylesi bir yargının ağır gölgesi altında şekillendi. Bu ise başka belirleyici politik ve toplumsal nedenlerin yanında EDP’nin gelişimi ve siyasette anlamlı bir işlev görmesi önünde ciddi bir engel oluşturuyor.

Toplumsal haklar da kimlik hakları da savunulmalı

Günümüz Türkiye'sinde demokrasi ve sosyalizmi bir karşı blok olarak inşa etmek, salt emeğin iktisadi sorunları temelinde değil, diğer ezilme biçimlerini de kucaklayan bir perspektifle mümkün. Bu kapsamda sosyal devleti gerçekleştiren bir ekonomi politikası kadar, çok kimlikli çok kültürlü bir rejim hedefinde netleşilmesi de sol hareketin toplumsal bir temsiliyet elde edebilmesi için büyük önem taşıyor. Dolayısıyla hangi kimlikten olursa olsun Türkiye halkının sosyal eşitliği için mücadeleyi, toplumun kimliksel, kültürel ve diğer hakları için mücadeleyle birleştirme zorunluluğuyla karşı karşıyayız. Aynı şekilde sosyalistlerin siyaseti, kendilerini hiçbir kimlikle özdeşleştirmeden ama kim olurlarsa olsunlar ezilen kimliklerin güçlü ve köklü bir savunusunu üstlenerek götürmesi de başka bir zorunluluktur. Ancak bu bakışma için asıl sorumluluk solda. Solun Alevileri görmek ve Alevi sorununun Kürt sorunu gibi Türkiye'nin temel bir demokratikleşme sorunu olduğunu siyaset diline yansıtmak konusundaki eksikliklerini aşması çok büyük bir önem taşıyor.


16 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

AKP: Ne Gülenle, ne Gülensiz nin toplumsal taban ve meşruiyet kanallarında iç içe geçerek daha üst bir meşruiyet zemini yakaladılar. Gülen hareketi bu süreci ustaca elini güçlendirecek şekilde kullandı. Gülen Haziran sonuna doğru “buna benzer tertiplerle daha önce de karşılaştıklarını Allahtan jandarma ve emniyet içinde dürüst insanlar olduğu için kimsenin amacına ulaşamadığını” söyledi. Anlayana mesaj son derece açık.

AKP Gülen yakınlaşması

ABD’de yayımlanan, “Medeniyetler Çatışması” adlı kitabıyla ünlü muhafazakar Samuel P. Huntigton’ın kurucusu olduğu Foreign Policy dergisinin 2008’deki dünyanın en büyük entellektüelleri online anketinde Fettullah Gülen birinci sırayı aldı. Derginin editörlerinden Joshua Keating, durumu değerlendirirken “Böyle şey görülmedi. İlk 10’a girenlerin hepsi Müslüman ama en şaşırtıcısı ezici zaferi kazananın Fettullah Gülen olması” diyordu. Aynı ankette Orhan Pamuk 4., İranlı Nobel ödüllü hukukçu Şirin Ebadi de 10. sırayı almıştı. Leman’ın karikatürü bu “zaferi” yorumluyor.

Kapitalizm ile “demokrasi”yi birbirine bağlayan pamuk ipliklerinin kopabileceği bir dönemde sermaye birikiminin sürdürülebirliğinin ihtiyaç duyduğu otorite Gülen olabilir mi? Osman Ersoy Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un 14 Nisan 2009’da Kara Harp Okulu’nda yaptığı uzun konuşmanın son kısmını cemaatlere ayırdığı hatırlanacaktır. Başbuğ, asker sivil ilişkileri, ulus devlet, PKK ile mücadele bahislerini de kapsayan konuşmasını adını anmadan Fethullah Gülen üzerine Weberci analizler yaparak sürdürmüştü. Genelkurmay Başkanı, Fethullah Gülen’in hareketini “sivil toplum” olarak tanımlamasını çürütmek için Weber’in açık ve kapalı toplumlar tanımları üzerinden konuşmasını şöyle bitirmişti: “Cemaate giriş ve çıkış çok farklı dinamiklere bağlıdır. Bu ko-

şullar altında, dinsel cemaatlerin, hele çıkar çevresinde örgütlenmişse, sivil toplum hareketi olduğunu öne sürmek çok güçtür.” Evet, Fethullah Gülen kendi etrafında oluşan hareketi sivil toplum hareketi olarak tanımlıyor, Ömer Laçiner ve Doğu Ergil de bu fikirde. Ergil, Fethullah Gülen üzerine kaleme aldığı son kitabında Gülen’in Türkiye’nin en önemli ihraç malzemesi olduğunu da söylüyor. 28 Şubat sürecine ön gelen zamanlarda Deniz Baykal da TSK için benzer tasvirler yapmıştı. Anlaşılan Türkiye’de kimi özneler kritik zamanlarda siyasete ve topluma ne kadar derinden müdahalelerde bulunurlarsa bununla orantılı bir “sivilleşme” yaşı-

yorlar. İlker Başbuğ’un konuşmasından kısa bir süre sonra Haziran’da Taraf gazetesi eline geçen belgeyi önemli bir iddia ile haberleştirdi. Tam da İlker Başbuğ’un yukarıda anılan konuşmayı yaptığı dönemde hazırlandığı anlaşılan belgede Fethullah Gülen adı açıkça anılıyordu. “İrtica ile Mücadele Eylem Planı” başlığını taşıyan belgede AKP ve cemaate karşı yürütülecek eylem planı yer alıyordu. Cemaate ait evlere yerleştirilecek silahların gene yerleştirenler tarafından yakalanarak Gülen hareketinin silahlı terör örgütü olarak gösterilmesinden AKP içindeki unsurların harekete geçirilmesine uzanan bir dizi başlığı içeren belge Taraf gazetesince “AKP ve Gülen’i Bitirme Planı” olarak lanse edildi. Ergenekon, vesayet-sivillik arka planında zamana yayılan bu tartışmalı ve hararetli süreçte Fethullah Gülen ve AKP birbirleri-

AKP’nin kurucu kadrolarının Milli Görüş çizgisi ile yaşadığı kopuş dönemi ve ardından inşa edilen siyasi hat Gülen Hareketi ile yakınlaşmanın da zeminini sunuyordu. Siyasal İslamın iki ucu olarak Milli Görüş ve Gülen hareketinin 28 Şubat sürecinde bir yandan devlet ile bir yandan da kendi aralarında yaşadıkları gerilimli ilişki iki hareketi birbirinden daha da uzağa düşür-müştü. AKP’nin iktidara gelmesinde Gülen’in katkısı bir yana AKP ve Gülen Hareketi arasındaki ilişki Gülen’in daha önce hiç bir siyasi parti ile denemediği çok doğrudan ve yakın bir ilişkiyi hayata geçirdi. Daha önce yolunu açacak iktidarları oy ile mükafatlandıran Gülen, AKP ile belli bir amaç ve çıkar birliği temelinde esaslı bir ilişki kurdu. Başta medya olmak üzere kontrolündeki tüm gücü iktidarın arkasına dizdi.

Gülen-AKP tartışması

Ergenekon sürecinde emniyet içindeki konumları ve Gülen’e yakın medyanın aktif tutumu tanım yerindeyse AKP ve Gülen’i birbirine bağladı. Şimdi bu ilişkinin tartışıldığı bir sürecin içinden geçiyoruz. Tartışma Gülen’in yardım gemilerine karşı gerçekleşen İsrail saldırısının ardından yaptığı açıklama ile başladı ve eksen kayması tartışmalarının da ivmelendirmesi ile esaslı bir konu haline geldi. Gülen İsrail’in yardım gemilerine yaptığı saldırı ardından AKP’yi ketleyen açıklaması ile aynı anda birden çok merkeze mesaj göndermiş oldu. Gülen ve AKP arasındaki ilişkiyi temelden belirleyen ve etkileyen bir dizi olgudan söz edebiliriz. Gülen toplumsal gücünü burjuva


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 17

demokrasisinin herhangi bir biçimsel işleyişinden değil de esas olarak bir sermaye gücü ve dinsel örüntü olarak sağladığından hükümetin iki seçim arasında hissettiği baskıyı yaşamıyor. Ayrıca pratik olarak dünyaya yayılan ticari, eğitim ve kültürel müesseseleri ile “küresel bir aktör” olduğundan pragmatik bir hat üzerinde yol alıyor. Elbette elde ettiği güç ile doğru orantılı bir Türkiye algısına sahip. Fakat özellikle son dönemde Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun sürdürdüğü hat başta olmak üzere bu ilişkinin mahiyetini etkileyen bir dizi politik durum farklılaşması mevcut. AKP, AB ile müzakere sürecini de kapsayan ve ona ön gelen zamanlarda oluşturduğu dünya okumasını revize etmiş durumda. Davutoğlu’nun bakan olması ile başbakanın baş danışmanlığı koltuğuna oturan İbrahim Kalın değişiklik dediğimiz durumu şu uzun alıntıdaki argümanlarla özetliyor: “Ferguson'a göre Batı'nın tarihi yükselişinin sırrı, altı unsurda gizli: Kapitalist ekonomik düzen, bilimsel metot, özel mülkiyet ve bireysel özgürlüğe dayalı bir hukuk ve siyaset sistemi, geleneksel emperyalizm, tüketim toplumu ve

Weber'in ‘Protestan ahlakı’ ile açıkladığı sermaye birikiminin bizatihi bir değer olarak kabul edilmesi. Bu unsurları bir araya getiren Batılı uluslar, moderniteyi ve modern kapitalizmi üretmekle kalmadılar, bunları dünyanın her tarafına da yaymayı başardılar. “Batı bu değerlere hala sahip ama artık Batılı olmayan toplumlar da bu dinamikleri üretmeye başladılar. İşin sırrı da burada gizli. Küreselleşmeyle beraber yaşanan en büyük sessiz devrim, Batılı olmayan toplumların Batının gelişme ve büyüme sırrını çözmüş olması. Bir manada ‘düşmanının silahıyla silahlanan’ periferideki ülkeler, merkezin imtiyazlarını sorguluyor. Tıpkı Türkiye'de AK Parti iktidarında ifadesini bulan merkezçevre ilişkisi gibi. “Tarih artık tek bir merkezden akmıyor. Dünya tek bir merkezden yönetilmiyor. Doğu, batı, eksen, vs. kavramları 20'nci yüzyılda olduğu gibi katı ve mekanik kavramlar değil artık. “Türkiye, soğuk savaş döneminde bir süper gücün gölgesi altında yaşayan atıl bir ülke değil artık. Tarih artık batıdan doğuya doğru akmıyor. Ortada güçlü ve herkesin ikna olduğu bir "batı ekseni" de

Fettullah Gülen kim ? 1941 Pasinler, Erzurum’da doğan Gülen 1959’a değin Erzurum ve Edirne başta olmak üzere çeşitli illerde bulundu ve yoğun bir din eğitimi aldı. Askerliğini bitirip 1963’te geldiği Erzurum’da Komünizmle Mücadele Derneğinin Kuruluşunda aktif rol aldı. 12 Mart ve 12 Eylül’de “şeriatçılık” suçlamasıyla kısa süreli tutuklamaların ardından serbest bırakıldı. Anadolu’nun çeşitliği yerlerinda vaizlik yaptıktan sonra 1980’lerde geldiği İzmir’de kendi çevresinde bir hareket oluşturdu. Fethullah Gülen, İslam'ın Sünni-Hanefi görüşlerini Said Nursi'nin görüşleri ve kitapları Risale-i Nur ışığında yorumluyor. Fethullah Gülen SSCB’nin dağılmasının ardından takipçilerini Orta Asya’ya yönlendirerek bu ülkelerde ticaret ve eğitim kuruluşları oluşturulmasına ön ayak oldu. Açılmaya çalıştığı ülkelerde karşılaştığı sorunları aşmada Turgut Özal ve Süleyman Demirel’in ilgili hükümetler nezdindeki temaslarından yararlandı. Gülen cemaati 92 ülkede 500 ilköğretim okulu, 6 üniversite ve çok sayıda dil ve kültür merkezine sahip. Gülen 1994’te Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının kurdu ve onursal genel başkanı oldu. Vakfın en önemli faaliyetleri arasında liberaller ile İslamcılar arasında

daimi bir diyalog zemini olan Abant Platformu var. 2005’te kurulan Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu (TUSKON) Fethullah Gülen’e yakınlığı ile bilinen iş adamlarının örgütüdür. 80 ilde faaliyet gösteren TUSKON 12 bin üyeye sahip. Zaman Gazetesi, Samanyolu ve Mehtap TV kanalları ve bir dizi yerel radyo ve TV “Fettullahçı” iş insanlarınca kontrol ediliyor. “Faizsiz bankacılık”la ilgilenen “Asya Finans Kurumu Anonim Şirket"i de 1996’da Fethullah Gülen’in teşvik ve yönlendirmeleri ile bir araya gelen sermayedarlarca kuruldu.

yok. Varsa da bu statik ve mekanik bir eksen değil. Avrupa'nın ve Amerika'nın kafasının karışık olduğu bir dönemde biz ne yaptığımızı biliyorsak bu kimin suçu?” Her şey yerli yerinde. Protestan ahlak ile ifadesini bulan durum bizzat Gülen oluyor herhalde. Gülen’in “iyi Müslüman” anlayışının temelini zenginleşme oluşturuyor. Zenginleşmek için çabalamayan birinin “imanında eksiklik”ler tespit eden Gülen özelikle “Anadolu Kaplanları” denilen sermaye çevrelerini bir arada iş yapmak konusunda teşvik ediyor. Bu teşvikin en önemli meyvesi Asya Finans. Gülen kendisini takip eden sermayeyi iktisadi faaliyetlerine ek olarak hastane ve eğitim kurumları açmaları konusunda yönlendiriyor. Gülen’e göre “iş hayatı ile İslam’a hizmeti bir araya getiren birey ömrünü de bütünüyle ibadet haline getirmiş olur.” İşçiler için de formül basit: “İşveren ve işçi, biri ücreti verirken, diğeri çalışırken hep Allah'ın murâkabesi altında oldukları şuurunu bir an bile akıllarından çıkarmayarak, yaptıklarını hep bu şuur içinde yaptıklar��nda, işte o zaman sermaye ve emeğin her ikisi de kudsîleşecek, sömürensömürülen çatışma ve çelişkisi de tamamen ortadan kalkacaktır.”

Avrupa bitti mi?

Davutoğlu ve Kalın başta olmak üzere AKP’nin fikir üreticileri bu dünya ve Avrupa analizden iki önemli misyon üretiyorlar. Birincisi Avrupa’nın geleceğini Türkiye’de AKP tarafından yürütülen değişim üzerinden okuyan Avrupa ideallerini korumak meselesi. Türban, çarşaf ve minare yasakları ile yeni bir biçim alan “ötekiler” üzerindeki baskı, ekonomik kriz ve aşırı sağın yükselişe geçmesi ile ortaya çıkan durumun ilacı olarak “bölgesel güç Türkiye” siyaseti. Buradaki kritik nokta Avrupa ideallerini Türkiye’nin kendi dinamiği ile inşa etmesi gerekliliğine yapılan vurgu. Ve ihtiyaç duyulan, Türkiye’ye bu gücü ve dinamizmi sağlayacak bölge siyaseti. Irak Kürdistan’ı ile ilişkiler Arap toplumları ile kurulan bağ, İran meselesinde alınan aktif tutum ve bütün bunları birbirine bağlayan İsail siyaseti. İran meselesi burada özel bir mana barındırıyor. Esas olarak AKP, İran’daki molla rejimi ile kendi geleceği arasında bir bağ görüyor. Başta ABD olmak üzere İran ile küresel güçlerin yaşadığı sorunun baskı

ve şiddeti artırması ile kendi iktidarlarının geleceği arasında kurduğu olumsuz bir senaryoya göre hareket ediyor. Bunun gereği olarak da İran meselesinde aktif bir tutum içindeler. Davutoğlu’nun kitaplarında her fırsatta altını çizdiği husus Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş sürecinde eski hâkimiyet alanlarında TC’ye manevi ve entelektüel bağlarla bağlı nüfuz gruplarının bırakılamamış olması. İsrail ile yaşanan gerilimden çıkartılacak bir kazanç olarak da bu düşünülüyor. AKP’liler Erdoğan’ın Arap sokağında yakaladığı popülariteyi sokakla sınırlı görmüyorlar, aynı zamanda otoriter yönetimlerden muzdarip bir entelektüel dinamiği de harekete geçirebildikleri kanısındalar. Fethullah Gülen ile süre giden ilişkinin gerilimli yanlarından birini bu nokta oluşturuyor. Gülen için İslam coğrafyası diye bir özgül alan söz konusu değil. Gülen’e göre bölgesel güç olmanın koşulları İsrail ve ABD ile itişmekten geçmiyor. Bu güçlerin temel prensipleri ile inşa edilmiş uzun erimli bir siyasi hattın yaşam şansı olduğunu düşünüyor Gülen. Türkiye’de liberal-muhafazakarküreselci ve ulusalcı-devletçi egemen kampların devletin merkezinde konumlanarak ortaya çıkardıkları siyasal hat Gülen, AKP ve Karargah üçlü sacayağında şekilleniyor. Gülen söyledikleri ve ima ettikleri ile Washington’da “monşerlerin” yıllardır başaramadığı Türk lobisini kurup Davutoğlu’nun kullanımına sunması ile ve de Deniz Baykal’a Pensilvanya’dan gönderdiği iyi niyet dilekleriyle etkisini arttıran politik bir güç. Kılıçdaroğlu’na iktidarı istiyorsa Gülen’e el uzatması gerektiğine dair nasihatler duyulmaya başlandı bile. Gülen Hareketi üzerinde önemle durulması gerekli bir toplumsalpolitik burjuva hareketi. Kendisine sorarsanız “son derece demokrat bir insan, endişe edecek bir şey yok” Peki, kapitalizm ile “demokrasi”yi birbirine bağlayan pamuk ipliklerinin kopabileceği bir dönemde sermaye birikiminin sürdürlebirliğinin ihtiyaç duyduğu otorite Gülen olabilir mi?


18 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

Pişkin bir milliyetçinin hezeyanı! Milliyetçi Merdan Yanardağ Marksizmin çöplüğüne atılmış asgari program anlayışını “yurtseverlik”, “anti-emperyalizm”, ”Cumhuriyetin kazanımları”, “aydınlanma”, “laiklik” vs. gibi terimlerle küçük burjuva ilericiliğini gıdıklayarak Marksizm diye önümüze sürüyor. Ersen Olgaç Marksistler neden polemik yapmak zorunda kalırlar? Ezilenleri sermayenin boyunduruğundan kurtarma mücadelesinde onlarla aynı cephede görünerek bu mücadeleyi sekteye uğratmaya çalışanları ideolojik olarak silahsızlandırmak, kadrolar ve yığınlar arasında etki alanlarını kurutabilmek için. Geçen sayıda “Hayat Bizi 3. Cepheye Çağırıyor” başlıklı yazımızda sermayenin başlıca iki politik ayağı olan AKP ve CHP arasındaki kavgada, politik yaklaşımları “sol” liberal ve ulusalcılık olarak karşımıza çıkan çizgileri mahkûm etmiş, bunlara karşı ezilenlerin 3. Cephesini savunmuştuk. Ulusalcılığa yaslanan bir sosyalizm anlayışının başlıca temsilcisi olarak TKP’yi eleştirirken, daha hızlı bir ulusalcının söylemlerine de yanıt vermiştik. Merdan Yanardağ adlı bu ulusalcı, eleştirilerimizin ne kadar yerinde olduğunu yanıtıyla kanıtlamış oldu. Yanardağ, önce seviyeli bir edayla, bir medya kanalının kurallarını tekrarlar gibi, polemik sözcüğünün “söz dalaşı” olduğunu ve sosyalistler arasında ancak tartışma yapılması gerektiğini hatırlatıyor. Biz de ona devrimci bir kuralı hatırlatalım: Tartışma ortak paydaları olan kişi, eğilim, grup ve örgütler arasında olur. Bizce Yanardağ’ın düşünceleri bu toplumun ezilenleri için gerici ve milliyetçi bir içerik taşıdığından, polemik konusu olmaya hak kazanmıştır.

Burjuvazi doğuda karanlığın önderidir

Ulusalcımızın bütün gevelemeleri bir tek kapıya çıkıyor: “Ya AKP’ye karşı Yurtsever cephede olursunuz, ya da ‘Sol’ liberalsi-

Merdan Yanardağ’ın “ilerici burjuva” kanadının önde gelen savaşçılarından Gen. Hurşit Tolon “Cumhuriyeti korurken”....

niz!” Gerek daha önceki yazısı ve gerekse bize yanıtındaki tüm gerekçelerin son istasyonu budur. Peki, biz ne diyoruz: “Devletten ve sermayeden bağımsızlaştırabileceğimiz tüm kapitalizm karşıtı devrimci ya da muhalif kutupları bir araya getirmek gerek.” İşte polemik konusunun özü budur. Sermayeyi bir bütün olarak görmediğin, devleti en başta ordu olmak üzere gölgede bıraktığın için, devrimci değil reformistsin, enternasyonalist değil, milliyetçisin. Bu noktada tartışma olmaz, ancak polemiklerin en acımasızı kendini dayatır, çünkü ezilenlerin kurtuluşu Yurtsever Cephe adı altında milliyetçi projelerle ipotek altına alınamaz. Milliyetçi muhatabımız için iki

cephe vardır: Yurtsever Cephe ve Liberal Cephe. Birinciden yana değilsen ikincidensin. Milliyetçi bir küçük burjuva kafasının devrimci Marksistlerin ezilenlerin 3. Cephesinden yana olmasını elbette kavrayamaz. Yanardağ “yanıt”ında şöyle diyor: “Bugün insanlığın ilerici birikimine, aydınlanmanın ve Cumhuriyet'in kazanımlarına ve laikliğe yönelik saldırılar karşısında gönül rahatlığıyla bir ‘üçüncü yol’ önerebilir miyiz? Bu ülke gerçek anlamda ve yeterince laik olmasa bile, gericilikle insan aklının özgürleşmesi arasında süren bir çarpışmada sosyalizm adına tarafsız kalınabilir mi? Bana göre hayır!” Cumhuriyet dediği, finans-kapi-

tal üreticisi devletin bir asra yaklaşan diktatörlüğünü gizleyerek, üst yapı kurumlarının bekçiliğine soyunmak devrimcilik olamaz. Milliyetçiliğe yamanmanın en gelişkin örneğini temsil eden beyimiz, “Cumhuriyetin kazanımları”nı savunmak adına devlet bekçiliğine bakın hangi gerekçeyle soyunuyormuş: ”Marksistler, Fransız burjuvazisi 1789’dan sonra işçileri günde 18 saat çalıştırdı, kadın ve çocuk emeğini acımasızca sömürdü, ayaklanan işçilere karşı katliamlar düzenledi, Paris Komünü’nü kanla bastırdı diye Fransız Devrimi’nin tarihsel önemini, değerini ve insanlık tarihine eklediği ilerici kazanımları inkâr edip yok mu sayıyorlar?” Hayır, yok saymıyorlar! Ancak dönemleri bilinçli ola-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 19

rak karıştıranlar böyle milliyetçi bir söyleme sarılır. 1789 sonrasının Fransız burjuvazisi ile 1923’ün Anadolu burjuvazisi arasındaki farkı sosyalizmin ilkokul öğrencileri bile bilir. Burjuva demokratik devrimler çağında devrimci barutunu tüketmemiş bir burjuvazi feodalizmin tasfiyesinde önderlik yaparken, yirminci yüzyılda aynı burjuvazi feodalizmle ittifak içindeydi. Ekim devriminin açtığı yoldan ilerleyen dünya ve özellikle Avrupa proletaryası sosyalist devrimlerin eşiğine gelmişti. Bir dünya devrimi hayal değil gerçekti. Burnumuzun dibinde Rus proletaryasının burjuvaziyi devirerek sosyalist bir devrimi gerçekleştirdiği bir çağda, Anadolu’da burjuva ideolojisinin temsilcisi Kemalizm’in bir burjuva devrimini sonuna vardırması mümkün müydü? Ancak işçi sınıfının ve onun ideolojisinin önderliği altında proleter bir devrim demokratik devrimi tamamlayabilirdi. Bu yüzden Batıda aydınlanmanın önderi olan burjuvazi, doğuda karanlığın önderidir.

Burjuvazinin “ilerici kanadı” varmış!

“Cumhuriyetin kazanımları, laiklik ve aydınlanmayı” savunmak gerektiğini vurgulayan milliyetçimiz, Türkiye’de burjuvazinin temsilcisi olan Kemalist iktidarın sadece sermaye egemenliğinin yaşam alanı kadar bir üstyapı reformlarıyla yetinmesine tapınıyor. 1923 iktisat kongresi ertesinde devrimler adı altında atılan adımlar, Türk burjuvazisinin kendi egemenlik yolunu açmak için gerekliydi ve egemenliğini bir yandan sınırlı burjuva üst yapı reformları yaparak ve diğer yandan da antik toplumdan miras kalan tefeci-bezirgân sermaye ve kapitalizm öncesi artığı taşra mütegallibesi ile ittifak sayesinde koruyabilmiştir. Bu yüzden de Cumhuriyet tarihinde bir burjuva devriminin en temel gereği olan toprak reformu gündeme gelmediği gibi, 1960’lara kadar toprak reformu talebiyle komünizm eş anlamlı görülmüştür. Yanardağ’ın özenle vurguladığı “gericilikle insan aklının özgürleşmesi arasında süren bir çarpışma” kimler arasında cereyan ediyor? Komünist sol, siyaset sahnesinde henüz belirleyici bir rol oynayamadığına göre, bu “çarpışma”nın tarafları toplumsal yarılmanın taraflarıdır. Bun-

lar da temel olarak AKP ve CHP/Genel Kurmay cephesidir. Burada “tarafsız” kalınmayacak ve “Cumhuriyet’in kazanımları”nı korumak için saf tutulacakmış. “Burjuvazinin gerici kanadına karşı yürütülecek mücadele, aynı zamanda kendi geleneklerine ve devrimine ihanet eden sermaye kliğine karşı da esaslı bir savaş olacak”mış! Yakınmana gerek yok! Çünkü burjuvazinin gerici ve ilerici diye kanatları yok. Burjuvazinin “gerici kanadı” dediğin anda bunun karşısında adını koymaya utandığın ilerici kanadı da var demektir. Bu kesim ise, ne geleneklerine ne de “devrim”ine ihanet etti. Çünkü senin özlediğin burjuvazinin “geleneklerini ve devrimci mirasını” aynı burjuvazinin mezar kazıcısı olan proletarya 1800’lerin başlarında elinden aldı. Bu yüzden yirminci yüzyıldaki burjuva devrimleri işçi sınıfı önderliğinde gerçekleşen proleter devrimlerin bir yan görevi olarak tamamlandı. İşçi sınıfı sadece ezilenlerin iktidarı için mücadele eder ve iktidara geldikten sonra bir işçi devleti olarak köylülüğün desteğiyle demokratik devrimin görevlerini de yerine getirir. ”Üçüncü yol değil, yurtsever devrimci cephe” sloganına sarılan milliyetçimiz, Marksizmin çöplüğüne atılmış olan asgari program anlayışını adını koymadan “yurtseverlik”, “anti-emperyalizm”, “Cumhuriyetin kazanımları”, “aydınlanma”, “laiklik” vs. gibi küçük burjuva ilericiliğini gıdıklayarak Marksizm diye önümüze sürüyor. Doğrusunu söylemek gerekirse, ayrı saflarda olduğumuz ve eleştirdiğimiz TKP bile böylesi bir konuma düşmedi. Bizler Devrimci Marksizm’in yüklediği görevleri bizzat yaşamdan yola çıkarak şöyle savunuyoruz: “Kapitalizmle sosyalizm arasında bir ‘orta yol’ teklif ediyor değiliz. Kapitalizmle sosyalizm arasında bir orta yol yok… Türkiye siyasetindeki mevcut hakim kutuplaşmanın emekçileri de içine çekerek, emekçileri [sermaye seçenekleri arasında] taraflaştırarak süregitmesi karşısında emekçilerin muhalefetinin toplanacağı başka odak teklifidir. Dolayısıyla ‘üçüncü’ terimi burada ulusalcı-otoriter bir sermaye kutbu ile muhafazakar-liberal küreselci bir sermaye kutbu arasında dağılmış, bunlar arasında

kamplaşmış emek güçlerine, bir emek ve özgürlük bloğunda toplanmalarını önerme teklifidir. Kimi görüşlere göre bu iki kutup [saptaması] aslında yapaydır, yüzeyseldir: aslında iki kutup yoktur, sonuçta bir emek ve sermaye kutuplaşması içinde sorunu çözmek çok daha basittir. Fakat ben bunun bu basitlik düzeyinde yaşanmadığını düşünüyorum. Çünkü bu kutupsallaşma salt iktisadi ya da [siyasal] düzeyde değil. Aynı zamanda kültürel düzeyde, toplumsal düzeyde, dünya görüşü düzeyinde, yaşam tarzı düzeyinde yaşanan ve Türkiye’de neredeyse -çok kuvvetli bir sözcük olsa bile- pasif bir iç savaş biçiminde süregiden kutupsallaşmayı biz sadece iki sermaye kutbu arasındaki geçici bir kamplaşma olarak göremeyiz. Bu aslında Türkiye’nin 100 yıllık meselesi. Tanzimat’tan bu yana sürüp gidiyor bu kutupsallaşma ve Türkiye’nin bütün poli-tik/toplumsal gerilimleri ne yazık ki bu hâkim eksen etrafında dönüyor. Bizim teklifimiz bu hâkim ekseni aşan, bunun ötesine seslenen ve antikapitalist bir programla bir özgürlük programını bağdaştıran bir programatik eksen kurmak ve emekçileri burada toplanmaya çağırmak demek. “Bu basitçe demokratik devrim, sosyalist devrim aşamalı süreci değildir. Tersine kesintisiz devrim perspektifi içerisinde bunu görmeliyiz.” (Ertuğrul Kürkçü ile söyleşi, Dayanışma Gazetesi, 1 Haziran 2010)

Emek ve Özgürlük cephesi

İşçileri, emekçileri, kadın ve Kürt ulusal kurtuluş hareketini de kapsamayı hedefleyen bu üçüncü cepheye Emek ve Özgürlük cephesi diyoruz. Yurtsever Cephe savunucuları, adından da belli olduğu gibi düşmanı dışarıda ararken, Emek ve Özgürlük cephesi yerli ya da yabancı ayırımı yapmadan finans-kapital cephesini hedef alıyor. Kürt kurtuluş hareketinin bir yandan ulusal mücadelenin sınırlarına hapsedilemeyecek bir potansiyel ve sol damar taşıması ve diğer yandan da özellikle batı metropollerindeki Kürt yoksullarının toplumsal kurtuluş özlemleri Ekmek ve Özgürlük cephesi için zengin bir dinamiklik teşkil edecektir. İşte ezilenleri sosyalist bir devrime doğru taşıyacak bir geçiş programının içinde yaşadığımız toplumun kodlarına uygun pers-

pektifi budur. Bizim bu son derece açık çizgimizin “Hayat Bizi Üçüncü Cephe’ye Çağırıyor” başlığıyla dile getirildiği yazımıza, “entellektüel sefillik”, “utanmazlık” gibi provakatif kavramların arkasına gizlenerek saldıran sosyalist maskeli milliyetçimiz, şu satırlarımıza bakarak mı bizi utangaç liberallikle suçluyor? “Ezilenlerin kurtuluşu uğruna mücadelede tek engel ulusalcı sol değil. Taraf gazetesinin belirli kesimler üzerinde yarattığı ideolojik hegemonyadan nasibini alan sol çevreler de var. Batı tipi bir burjuva demokrasisinin tüm mekanizmalarıyla eksiksiz işleyebilmesini sağlamak için çaba gösterdiğini iddia eden Taraf’ın burjuvazi saflarındaki herhangi bir yayından farkı, kendi içine kimi eski solcuları da katmış olması ve bunlar aracılığıyla sosyalist hareket üzerinde kendi çizgisi doğrultusunda etki yaratmaya çalışmasıdır. Türkiye’de geleneksel bürokratik yapının etkisi kırılacak, ordunun vesayeti kaldırılacak ve “şeffaf” bir toplum yaratılacak. Böylece batılı ve yerli sermayenin güven duymasıyla yatırımlar artacak ve Türkiye işsizliğin ve yoksulluğun ortadan kalktığı bir bolluk ve zenginlik diyarı olacak. Bu illüzyonun Avrupa kapitalizmi ve hayal edilen burjuva demokrasisi hakkında yeterince bilgisi ve deneyimi olmayan apolitik insanlar üzerinde belirli bir etki yaratması anlaşılabilir bir şeydir. Ancak burada söz konusu olan sosyalistlik ve hatta Marksistlik iddia eden kimi kesimlerin bu liberal ideolojik taarruzun etkisiyle, burjuva ideolojisine eklemlenmeleridir.” Bunları söylediğimiz için mi şu iğrenç iftiraya maruz kalıyoruz? ”Sakın arkadaşımız, utangaç bir şekilde liberal çevrelerde, ”sol sosyete” içinde kendisine beceriksizce alan açmaya çalışıyor olmasın?” Yazısının başında ağırbaşlı bir tartışmacı edasıyla polemik kavramını şu şekilde tanımlıyor milliyetçimiz: “Polemik, kabaca herhangi bir etik taşımaksızın ve gerektiğinde yalana, çarpıtmaya ve demagojiye de başvurarak karşısındakini yenilgiye uğratmayı ya da küçük düşürmeyi amaçlayan bir eylemdir.” Evet Merdan Bey, anlattığın kendi hikayendir!


20 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Politika

Özelleşen hukukla demokratik temsil olmaz Türkiye’de sadece fabrikalar, okullar, hastaneler, kamu hizmetleri değil, hukuk da özelleştiriliyor, neo-liberalizme teslim ediliyor. Neo-liberalizmin sonuçları hukuk alanında da etkilerini özelleştirmelerle doğuruyor Mehmet Akdeniz Bir 12 Eylül günü yapılacak Anayasa oylaması, son otuz yılda hukuk siteminde yaşanan dönüşümün muhasebesini yapmak için iyi bir fırsat doğuruyor. Sosyal devletin tasfiyesi ve emekçilerin büyük bedellerle elde ettikleri kazanımlarının ellerinden alınması süreci, sermayeye ayak bağı olacak her türlü yasal engelin kaldırıldığı, kural tanımazlığın meşrulaştırıldığı “hukuksal” altyapı ile gerçekleştirilebilirdi. Bu yüzden Türkiye’nin son on yılındaki her türlü toplumsal talep, hukuk ve mahkeme odaklı bir mücadele zemininde kendini kurdu/kuruyor.

Saldırı hukukla geliyor

Saldırı hukukla gelince, kavga da burada cereyan ediyor. Tekel işçilerinin 4/C mücadelesinden, sendikal haklara, 1 Mayıs’ın tatil yapılmasından, Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası’na (SSGSS) karşı mücadeleye, 301’den açılan davalardan, Hrant Dink Davası’na, siyasi parti kapatma davalarından, ana dilde eğitim, barınma ve sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına yönelik davalara kadar, toplumun her kesiminden yükselen hukuki mücadeleler önemli bir deneyimi içerse de, hukuksal mücadele alanındaki bu birikim ve mesai, hukuk sisteminin kendisinde yaşanan yapısal dönüşümü ihmal ediyor.

Hukuk özelleştiriliyor

Türkiye’de sadece fabrikalar, okullar, hastaneler, kamu hizmetleri değil, hukuk da özelleştiriliyor, neo-liberalizme teslim ediliyor. Bir başka ifade ile, neo-liberalizmin sonuçları, her alanda olduğu gibi hukuk alanında da etkilerini özelleştirmelerle doğuruyor. Hukuk sistemi gittikçe, bü-

tünü parçalara kurban eden, her alandaki düzenlemeleri birbirinden bağımsızlaştıran, normlar arası hiyerarşik ilişkiyi koparan, sermayeye hukuksal alanda her türlü denetimden muaf bir hukuksal özerklik yaratıyor. Anayasa ve Danıştay’ın iptal kararları, özellikle AKP dönemindeki yasa ve yönetmeliklerin normlar hiyerarşisine ve kuvvetler ayrılığı ilkesine aykırılığa dayanıyor. Mevzuat, sürekli uzmanlık alanlarına bölünürken, genel kanun-özel kanun ilişkisi kayboluyor. Baş döndürücü değişiklikler, uzmanların bile çoğu zaman izlemekten başka bir iş yapmalarına izin vermiyor. Torba kanun diye adlandırılan kanun yapma yöntemiyle, bir yasal düzenleme ile bir çok kanunda değişiklik yapılıyor. Önemli yasa değişiklikleri adeta satır aralarına gizlenerek hukuki

güven yok ediliyor. Birbiriyle ilgisi olmayan pek çok özel kanun, sistematiği olmaksızın alt alta getirilerek değişiklikler yapılabiliyor.

ya kavuşturuluyor. TOBB’a bakanlıkların ve diğer kamu kurumlarının yetkileri devredilebiliyor. İdari ve yargısal denetim zayıflatılıyor.

Karar süreçleri özelleştiriliyor

Mahkemeler özelleştiriliyor

Hukuk kurallarındaki bu özelleştirmenin tamamlayıcı unsuru olarak hukuk sistemi idari anlamda da özelleştirildi. IMF ve Dünya Bankası ile işbirliği içerisinde oluşturulan ‘bağımsız düzenleyici’ kurullar, hükümetin programlarına, parlamentonun çıkaracağı yeni yasalara ve merkezi idarenin düzenlemelerine yön veriyor, siyasal karar alma süreçleri özelleştiriliyor. Organize sanayi bölgeleri, serbest bölgeler, teşvik sistemi ile hukuk alanındaki özerkleştirme/ özelleştirme politikaları coğrafi altyapı-

Son olarak adalet hizmetlerinin ve mahkemelerin özelleştirilmesi sürecine geçildi. Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) çerçevesinde adalete erişim hakkı piyasalaştırılıyor. Uyuşmazlıkları devletin mahkemeleri dışında sonuçlandırma yolunu açan uzlaşma, arabuluculuk, tahkim gibi alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri uygulanmaya başlandı. `Mahkemesiz Adalet Projesi` ile paran kadar adalet dönemi başlatılıyor. Mahkemelerinin sermayenin önünde bir engel olmaktan çıkarılması sağlanıyor. Sermaye-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 21

Emek nin aleyhine verilen yargı kararlarını uygulamamak hükümet politikası haline geliyor. “Hukukun arkasından dolanmak” meşru bürokratik bir uygulamaya dönüştürülüyor.

Anayasa işlevini yitiriyor

Özetlenmeye çalışılan bu yapısal dönüşüm içinde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, hukuk sisteminin en temel metni olma işlevini yitirmektedir. Bu yapısal zafiyetin doğal sonucu olarak kendisinden beklenen toplumsal kurucu rolü ya da toplum sözleşmesi niteliğini koruyamamaktadır. Anayasa’da yapılacak değişiklikler, zannedildiğinin aksine, özellikle de ekonomik ve sosyal haklar konusunda, normlar piramidinin tepesindeki biçimsel değişiklikler olarak kalacaktır. Anayasa, gerçekten bir toplum sözleşmesi olacaksa ona bu niteliğini verecek olan toplumun aşağıdan katılımı ve kendi meşru ve demokratik isteklerinin bu metinde karşılık bulmasıdır. Toplumun iradesinin yansımadığı, yurttaşlara gerçek hukuki güvenceler sağlamayan hiçbir metin için anayasa ya da toplum sözleşmesi denilemez. Tartışmanın bir tarafında yer alan yüksek yargıçlar aynı şekilde, “Türk Milleti Adına” karar verirken, yargı yetkisini adına kullandıkları toplumun demokratik varlığının kendi bulundukları makamların gerçek sahibi olduğunu göz ardı ediyorlar. Bu nedenle “yargıçlar devleti” ya da juristokrasi eleştirilerine maruz kalıyorlar. Gücünün ve yargı yetkisinin kaynağına dönemediklerinden Pakistan’daki yüksek yargıçların diktatörlük anayasası karşısında sergilediği cesareti gösteremiyorlar.

Aşağıdakilerin onayı

Anayasa metnini yönetmelik metni olmaktan kurtarıp toplum sözleşmesi yapan aşağıdakilerin, özgür yurttaşlar olarak kendi öz iradeleri ile verdikleri onaydır. 12 Eylül’de yapılacak referandumda Anayasa değişikliği adı altında AKP’nin siyasi iradesi onaylatılmaya çalışılmaktadır. Dolayısıyla yurttaşların iradesinin sandığa doğru yansıması mümkün değildir. Hukuk diliyle söylersek; muvazaalı bir seçimdir.

Sermayeye vaadedilen cennet: Ulusal İstihdam Stratejisi Sermayeye vaadedilen cenneti cehenneme çevirmenin yolu işçi sınıfının bütün ögelerini kapsayan ve işten atmaların yasaklanması talebine sımsıkı sarılan bir emek odağının yaratılabilmesinden geçiyor Tolga Tören "...AKP, kaybolmaya başlayan toplumsal meşruiyetini yeniden kazanabilmek için, kendisinin her daim el uzatmakta hiçbir beis görmediği sermayeden diyetini talep ediyor. Elbette ki, sosyal adalet kavramını silip atarak, kamusal yatırımları, özelleştirmelerin yarattığı tahribatı, taşeronluk sistemini kaldırmayı, eşit işe eşit ücret taleplerini ve sömürü koşullarını kaldırmayı aklının ucundan dahi geçirmeyerek..." Dergimizin bir önceki sayısında, Tayyip Erdoğan'ın TOBB ile yaşadığı gerginliği bu ifadelerle yorumlamıştık. Buradan hareketle AKP'nin sermayeye verdiği mesajın da açık olduğunu belirtmiştik: "Ver diyetini cennet senin olsun!" Hükümetin, Haziran ayı başında toplanan Ekonomi Koordinasyon Kurulu'nda (EKK) gündeme getirdiği Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS) Taslağı, sermayeye vaadedilen bu cennetin önemli meyvelerinden birisini oluşturuyor.

Sermayenin uzun vadeli saldırı planı

Taslak'la ilgili öncelikle iki noktanın altını çizmek gerekiyor. İlki, taslak metninin konu üzerinde çalışan resmi kurumlar tarafından yayınlanarak kamuoyuna sunulmaması. Dahası, Taslak, EKK toplantısında dahi dağıtılmadı ve toplantıya katılan emek örgütleri, Taslak'ın içeriğini, hükümet yetkilisinin toplantıda yaptığı sunumdan öğrenebildiler. İkinci nokta ise, Taslak'ın 2023 yılına kadar uzanan bir zaman dilimini kapsaması. Bu iki nokta ile birlikte, Taslak'ın, Türkiye sermayesinin uzun zamandır üzerinde durduğu, n Kıdem tazminatlarının kaldırılması, n Esnek çalışmanın ve işçi simsarlığı olarak da tanımlanabilecek özel istihdam bürolarının yaygınlaştırılması,

n Bölgesel asgari ücrete geçilmesi gibi düzenlemeleri içeriyor olması, bir yandan işçi sınıfının, adeta oldu bittiye getirilmek istenen büyük bir saldırı dalgasıyla karşı karşı karşıya olduğunu, diğer yandan da, bu saldırının sermayenin neredeyse bütün fraksiyonlarının üzerinde uzlaştığı uzun vadeli bir plan olduğunu ortaya koyuyor.

Nitelikli ama güvencesiz içşiler

Taslak'ta yer alan bir başka konu da, uzun bir süredir "meslek lisesi memleket meselesi" ya da "üniversite sanayi işbirliği" gibi kampanyalar aracılığı ile, her kademedeki eğitimi, gereksinim duyduğu nitelikli -ama ucuz- işgücünün yaratılmasına dönük bir araca çevirme talebinde bulunan sermayenin bu talebinin, işgücü yetiştirme kursları aracılığı ile karşılanmasının öngörülmesi. Örneğin, Taslak'ta, 2013 yılından itibaren, her yıl 400 bin kişiye istihdam garantili kurs sağlanacağı belirtiliyor. Bu kursları başarı ile bitirenlerin işe yerleştirilme oranının 2015 yüzde 40’a çıkartılacağı ise Taslak'ta yer alan bir başka vurgu. Dolayısıyla, iddia edildiğinin aksine, bir istihdam garantisi söz konusu değil. Bu kursların, aşağıda nedenleri açıklanacağı üzere, işçi sınıfını atomize ederek ve sınıf dayanışmasının yerine rekabeti koyarak nitelikli bir yedek işgücü ordusu yaratmaya hizmet edeceği ise aşikar.

Uzmanlaşmış Meslek Edindirme Merkezleri Projesi

23 Haziran 2010 tarihli gazetelere yansıyan ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, TOBB ve TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniersitesi gibi kurumların ortak projesi olarak ilan edilen Uzmanlaşmış Meslek Edindirme Merkezleri Projesi'ni (UMEM) de bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Önümüz Ekim'de başlaması planlan proje kapsamında, yeni oluşturulacak mesleki eğitim merkezlerinde, bakım onarım, tekne tasarımı, demircilik-kalıpçılık, çelik konstrüksiyon, gemi teknikleri, vinç operatörlüğü, otomotiv mekanikerliği gibi alanlarda eğitim verilmesi ve kursiyerlerin, eğitim sonrasında aldıkları eğitim süresi kadar da staj yapması öngörülüyor. UMEM ile ilgili basında çıkan haberlerde stajyerlerin iş kazalarına karşı sigortalanacağı da belirtiliyor; ancak bunun dışında herhangi bir sosyal güvenceden bahsedilmiyor. Buradan da anlaşılıyor ki, proje sermayenin nitelikli, ucuz ve güvencesiz işgücü ih-

>>


22 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Emek

Günümüzde işçi sınıfı ve yeni Ludizm

tiyacını, stajyer işçi sirkülasyonuna dayanan bir model ile sağlama amacı güdüyor.

Güvenceli esneklik

UİS'in ve UMEM Projesi'nin temel mantığı ise, son yıllarda, Avrupa Birliği, IMF, OECD gibi uluslararası sermaye kuruluşları; Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Avrupa Sendikalar Konfederasyonu (ETUC) gibi korporatist uluslararası emek örgütleri ve başta TÜSİAD ile TİSK olmak üzere sermaye örgütleri tarafından gündeme getirilen bir kavrama dayanıyor: Güvenceli esneklik (flexicurity). Amentüsü, "kirala ve kov" (hire and fire) olan bu yaklaşımın dayandığı noktalardan ilki, sermayenin üstlendiği kıdem tazminatı gibi yükümlülükleri minimuma indirerek, mümkünse de ortadan kaldırarak, her an işten çıkarılabilecek işçilerden oluşan bir işgücü piyasası yaratılması. Bu nokta kavramın esneklik kısmını ifade ediyor. Kavramın dayandığı ikinci nokta ise, işsiz kalan işçilerin farklı alanlarda iş arayabilecek kalifikasyona sahip hale getirilmesi. Bu ikinci nokta da konunun 'güvence' boyutunu da ifade ediyor. Bir diğer ifade ile "güvenceli esneklik" tamlamasındaki 'güvence' kavramı, işçinin çalıştığı işteki sosyal haklarının korunmasını değil, işçinin, işgücü piyasasında kalabilmesini ifade ediyor. Bunu sağlamaya dönük en önemli araç ise, çalışıyorsa mevcut işini korumak için; işsizse, her an çıkartılabileceği yeni bir bulabilmek için katılmak zorunda kalacağı "yaşamboyu eğitim" projeleri, yani mesleki eğitimler.

Cenneti cehenneme çevirmek

Hükümetin gündeme getirdiği istihdam stratejisi, işçi sınıfını atomize ederek, daha esnek ve daha güvencesiz çalışan, birbiri ile her an rekabet halinde yaşayan bireyler topluluğu haline getirerek, sermayeye cennetin kapılarını vaadederken, işçi sınıfına cehennemi gösteriyor. Sermayeye vaadedilen bu cenneti cehennme çevirmenin yolu ise, işçi sınıfının bütün ögelerini kapsayan ve işten atmaların yasaklanması talebine sımsıkı sarılan bir emek odağının yaratılabilmesinden geçiyor.

Güvencesizlerin olduğu yerde güvenceliler de güvencesizdir

Kağıt Toplayıcıları:http://gorseletnografi.blogspot.com

>>

Atık kağıt işçileri günde ortalama 30 kg ağırlıkla ortalama 8 km yol yürüyor. Karşılığında ayda 650 TL kazanabiliyorlar

A. Kesim “Aşırılıklar Çağı”nın sonuna geldik: İşçi sınıfının durumu her şeyden çok ilk haline benziyor. Sendikasız, sigortasız, güvencesiz çalışma şartları, esnek üretim adı altında iş sürelerinin uzatılması, tazminat yükümlülüğünün ortadan kaldırılması nedeniyle işçiler ve işsizler arasında sürekli artan bir rotasyon. İşkolu ve işvereni çoğunlukla belirlenemediği için “yasal” sendikalarda örgütlenemeyen ve sayıları gittikçe büyüyen işçi yığınları dönemin yeni “Ludizm”ini çağırıyor. İlerlemeci bir “tarihsel materyalizm” anlayışına göre, makine kırıcıları, tarihin ileriye doğru gidişini anlayamıyorlardı. Eskiden olduğu gibi günümüzde de makine kırıcılarını teknolojinin ilerleyişi karşısında zarar gören ve ümitsizliğe kapılan “cahil” işçiler olarak görenler var. Üstelik bunlar hiç de azınlıkta değil. Birçok anlam yüklenen KESK’in eğitim programlarında bile “makine kırıcıları” tarihin ilerleyişini anlayamayan, kendilerini tehdit ettiğini düşündükleri makinelere

spontan bir biçimde zarar veren umutsuzlar olarak tasvir ediliyor. Oysa Ludizm , makine kırmaktan ibaret olmadığı gibi, çaresizlikten kaynaklanan bir isyan da değildi. Ludizm isyana bir özne üretmiştir. Günümüzde bile kendiliğinden işçi hareketlerinin takip ettiği bir deneyim ortaya koymasının yanısıra hâlâ bu hareketlerin muhteviyatında yer almaktadır. Bugün olduğu gibi dün de kendiliğinden gelme işçi hareketleri, sadece patronları değil içinden doğup ona yabancılaşan engelleri de karşısında bulmuştur. Ludizm sözde solcu sendika eğiticileri tarafından, “ ilkel” bir bilinç şekli, “anlamsız, taşkın bir endüstriyel ayaklanma” olarak görülüp eğitimlerde işçilere böyle anlatılıyor; işçilere kendileri için nahoş da olsa ‘tarihsel ilerleme’ye karşı çıkmamaları öğretiliyor: “Makinenin zaferi kaçınılmazdır. İşverenleri tarafından sevilip korunan az sayıdaki işçi dışında tüm işçilerin yeni sisteme karşı verdikleri uzun artçı savaşı anlayabilir ve duygularına ortak olabiliriz, ancak anlamsız-

lığını ve kaçınılmaz yenilgisini kabul etmeliyiz.”

Ludizm’in ortaya çıkışı

17. yüzyılın sonundan 1848’e kadar geçen sürede, ev imalatı ve manifaktürden fabrika ve madenciliğin ilk evrelerine geçişte Ludizm adı altında toplanan ve birbiri ardı sıra gelen, ancak büyük ölçüde birbirinden bağımsız olarak gelişen birden fazla makine kırma türü vardı. Hareket 1811’de çorap örücüleri arasında başladı. Bu alanda baş gösteren bunalım üzerine, götürü usulüyle işçi çalıştıran kapitalistler, bir yandan ücretleri düşürürken, bir yandan da daha geniş örgü tezgahları kullanmaya başladılar. Bir süre sonra Kral Ludd imzalı ve Sherwood Ormanı adresli mektuplar almaya başladılar. Patronları ücretler ve çalışma koşullarında uzlaşmaya zorlama aracı olan bu tehditler, sadece mektuplarda yazılı kalmadı. Çalışanlar arasında her türlü örgütlenmenin yasak olduğu koşullarda, kadın kılığına giren ve General Ludd’un karıları diye çağrılan önderlerin arkasında toplanan yüzlerce işçi, beş yıl boyunca zarar verici eylemlerle tehditleri


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 23

gerçeğe çevirdi. Eylemleri sanıldığı gibi yalnızca makinelere karşı değildi, patronların neye en çok duyarlı olduğuna bağlı olarak hammaddelere, üretilmiş mallara yönelikti, patronların özel mülkleri bile bu saldırılardan muaf değildi; ambarları, kuru ot yığınlarını, köpek yetiştirdikleri yerleri ve hatta koruluk ve ağaçları.

Saraylara savaş, kulübelere barış!

Saraylara savaş açan Ludist işçilerin yıllar süren mücadelelerinde tek bir işçi ve çırağın burnu bile kanamadı ama patronların kulübelere açtığı savaşta yüzlerce Ludist işçi, doğrudan çatışmalarda öldürüldü, idam edildi, sürgüne gönderildi. Ludist ayaklanmayı bastırmak için İngiliz Hükümetinin kullandığı asker sayısı Napolyon savaşlarından bile fazlaydı. Oysa kaynaklardan öğrendiğimize göre, “makinelerin kendisine karşı bir düşmanlık söz konusu değildi. Sanayi devriminin ilk evrelerinde makine kırıcılığı bir tür sendikacılık tekniği

olarak kullanılıyordu. Bu tekniğin işlevi hem işverenler üzerinde baskı kurmak, hem de işçiler arasında dayanışma yaratmaktı.” Kral Ludd’dan sonra Kaptan Swing, Rebecca’nın Kızları gibi farklı makine kırıcı hareketler de geldi. İşçi sınıfı mücadelelerine sendika bürolarından bakanlar hepsine makine kırıcıları diyorlar ve elektrik verilmiş deney farelerinin ilkel tepkileriyle onların ilk örgütlenme ve mücadele tecrübeleri arasında bağ kuruyorlar. Esas kurulması gereken bağ işçi sınıfının geçmiş örgütlenme ve mücadele tecrübeleriyle bugünkü Tekel, Marmaray, Çemen Tekstil vb işçi mücadeleleri arasında olmalı.

Bugünkü duruma bakacak olursak…

DİSK’e bağlı Tekstil-İş sendikasında örgütlenen Çemen Tekstil işçileri fabrikanın önünü işgal ederek 74 gün boyunca üretimi durdurmuşlar, patrona sendikayı ve toplu sözleşmeyi dayatmışlardı. Sendika sekreteri işçileri ikna ederek üretimin devam et-

mesini sağladıktan ve o dönemde kimsenin ne olduğunu bilmediği bir sözleşme imzaladıktan sonra, işçilerin yetkiyi sağlama almak için yaptıkları tüm uyarı ve çabalarına rağmen patron tarafından fabrikaya getirilen Öziplik-İş sendikasına yetkiyi kaptırdı. Bunu öğrenen 15 vardiyasından çıkan işçiler Tekstil sendikasını basarak, sendika şube başkanı ve sekreterini dövdüler. Ne kadar ilkel bir tepki! Yaptıklarıyla 1 Mayıs’ta kendi kürsülerini Kumlu’ya kapattıkları için konfederasyonların kınama yarışına girdikleri Direnişteki İşçiler Platformu işçilerine ne kadar benziyorlar. Biraz daha dikkatli bakarsak 200 yıl önceki çorap işçilerinde de onlardan güçlü bir iz bulabiliriz. Bu iz zaman zaman kesintiye uğramış, hatta neredeyse sönmeye yüz tutmuş gibi görünse de işçi sınıfı mücadelelerini yara almış bir örümcek ağı gibi birbirine bağlayan kızıl bir ip olmasın.. Sendikalar işçilerin yaşam ve çalışma koşullarını düzeltme ihtiyaçlarından doğan mücadele ve

‘Çalışarak yaşamak ya da döğüşerek ölmek...’ "Bütün siyasi partiler, bütün tutkular, bütün düşünceler, bütün devrimci hülyalar bu kaos içinde ortaya çıktı". Daha sonraları Avrupa’da kol gezen komünizm heyulasına karşı; papa, çar, Metternich ve Alman hafiyeleriyle bir sürgün avında elele verecek olan Fransız burjuva politikacısı Guizot, 1831 Lyon ayaklanması için böyle diyordu (Komünist Manifesto). Lyon ipek dokumacılığının o dönemki başkentiydi. 160 bin kişinin yaşadığı şehirde nüfusun yarıdan çoğu ipek dokumacılığında çalışıyordu. Manifaktür ve sanayi devrimi arasında "özgün" bir piramidal yapıya sahipti. “Fabrique” olarak isimlendirildikleri halde asla bir fabrikaları olmayan ipek tüccarları 400800 arasında bir sayıyla piramidin en tepesindeydiler. Bunun altında ise 2-6 arası dokuma tezgahına sahip 8 bin usta zanaatkar karısı ve çocuklarıyla

birlikte tüccarlar için parça başına ücretle çalışmaktaydı. Piramidin en altında 20 bini bulan sayılarıyla yevmiyeli işçiler yer alıyordu. Yoldaşlar (kendi adlandırmalarıyla compagnons, Guizot’ların adlandırmasıyla canut) günde 12-16 saat çalışıyor ve çalıştıkları aile atölyelerinde kalıyorlardı. Vasıflı işçiler olan usta zanaatkarlar daha 1827 yılında, tüccarlar karşısında “tarif” denen parça başı ücretin asgari sınırını belirlemek için "Karşılıklı Sorumluluk Derneği"ni kurmuşlardı. Bu tarihteki ilk sendikanın nüvesiydi. 1830 Temmuzunda ipek tüccarları onları kendi devrimlerinde kullanacaktı. Bourbonlar orta sınıfı oy kullanma hakkından mahrum etmeye çalıştığı zaman Paris ayaklandı. Üç gün süren sokak savaşları iktidarın bir meşruti monark olan Luis Philippe’e geçmesine yol açtı. Temmuz devrimi Lyon’a geldiğinde “fabrique”ler işçilere bütün tezgahları durdurup ana meydan-

larda silahlarla toplanma veya kovulmanın acısını yaşama seçeneği sundular. Bu bir sokak savaşından çok bir sokak tiyatrosuydu. İşçiler patronlarının buyruklarını kabul ederek belediye binasını hiç kan dökmeden ele geçirdiler. Ve patronlar alternatif bir hükümet kurdu. “Her şeyin düzeni değişti: Despotizm saraydan kovuldu ve kendisine (ipek imalatçılarının) para kasasında sığınacak yer buldu.” Rejim değişikliğinin ardından hızlı bir gerileme dönemi başladı, ipek siparişleri hızla düştü, dokumacılıkta iş hacmi büyük bir hızla daraldı. Binlerce işci ve aileleri işten kovulup sokaklara atıldı. Patronların bu krize yanıtı “tarif”in (ücretlerin) düşürülmesi ve çalışma sürelerinin 18 saate çıkarılması oldu. Yoksulluk uzadıkça Karşılıklı Sorumluluk Derneği pazarlıklarda elini güçlendirmek için üç şey yapmıştı; İşçi Komisyonu adı altında bir kamu kuruluşu tesis

dayanışma örgütleriydi. Ludist birliklerde bir araya gelen, ormanlarda toplantılar yapan özel yemin ve ritüeller geliştiren işçilerin amacı şiddet yoluyla toplu sözleşmeler yapmaktı. Sonrasında dayanışma fonları, yardımlaşma dernekleri, grev komiteleri vb örgütlenmelerle bu amaçlarını gerçekleştirmeye çalıştılar. Hepsi farklı biçimlerde sendikal örgütlenmelerdi. 19. yüzyıl sonundan başlayarak bugün bildiğimiz anlamda yasalarla tanımlanmış, yasal mevzuatlarla çalışma alanları belirlenmiş, işçi aristokrasisinin araçları konumuna gelmiş sendikalar ortaya çıktı. Kaynakça: 1.Lenin Döneminde Komünist Enternasyonal: Belgeler Cilt 1, Maya Kitapları, 1997 2.Çalışarak Yaşamak ya da Savaşarak Ölmek, Paul Mason, Yordam Kitap, 2010 3. Sıradışı İnsanlar, Eric Hobsbawm, Yordam Kitap, 2010 4.Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi, Cilt I

etti, Ulusal Muhafız Teşkilatına katıldı ve tarihteki ilk işçi gazetesi olan Fabrikanın Sesi gazetesini çıkardı. 25 Ekim’de belediye başkanı ipek patronlarını çağırdı ve Dernek’in belirlediği “tarif”e razı olmalarını söyledi. Bu sırada uçsuz bucaksız bir kalabalık görüşmenin yapıldığı belediye sarayının önündeki meydanda toplanmıştı. Patronlar razı oldular. Fakat bunun uygulanmayacağını bilen deneyimli işçiler yeni bir işçi eylemi için cephanelik temin etmeye başlamıştı. 10 Kasım’da 140 imalatçının imzaladığı bir belge ile “tarif”in sadece bir taslak olduğu ve kabul edilemeyeceği ilan edildi. İşçi komisyonu “tarif”i zorla kabul ettirmek için grev çağrısı yaptı. Silahsız olan ve kaldırım taşı fırlatan grevci işçilere ateş açıldı; kentin her yerinde işçi toplulukları “kardeşlerimizi öldürdüler” diyerek sokaklara döküldüler. Bu topluluklardan biri üzerinde “çalışarak yaşamak ya da savaşarak ölmek” yazan siyah bir pankart taşıyordu, siyah yalnızca yasın rengiydi; marksizm gibi anarşizm de henüz doğmamıştı. Dileyen bu hikâyenin devamını tarih kitaplarında bulabilir.


24 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kadın Mücadelesi

Gülnur Acar Savran: Kadınının cinsiyetçi işbölümünün ortada Kadınlar 6 Haziran'da "Erkeklerden Alacaklıyız!" diyerek sokağa çıktılar. Eylemi düzenleyen Sosyalist Feminist Kolektif'ten Gülnur Acar Savran'la ücretli/ücretsiz emek kıskacındaki kadın ve feminist sosyal hak talepleri üzerine konuştuk. Söyleşiyi Ekmek&Özgürlük için Yeşim Dinçer ile Nevra Akdemir gerçekleştirdi. Erkeklerden alacaklıyız" kampanyası ile başlayalım. Nasıl doğdu bu fikir? Kastedilen nedir? “Erkeklerden alacaklıyız” nasıl doğdu? Sosyal politika konusunda ‘feminist açıdan sosyal politikaya nasıl yaklaşırız, feminist sosyal hak talepleri nasıl geliştirilebilir’ diye tartışırken şöyle bir şey çıktı: Sosyal politika genel olarak kadınlarla erkekler arasındaki çelişkileri, çıkar çatışmasını bir biçimde yumuşatmaya ya da arada tampon oluşturmaya yönelik politikalar demeti aslında. Nasıl ki emekle sermaye arasındaki ilişkide de sosyal politika devletin araya girmesiyle ve işçi sınıfına bir takım destekler sunmasıyla işçi sınıfının sermayeyle karşı karşıya gelmesini biraz erteleyen, çelişkiyi biraz yumuşatan bir politikaysa aynı şey kadınlar ve erkekler için de geçerli. Yani örneğin bugün AB ülkelerindeki aile ve iş yaşamı uyumlulaştırma politikalarına baktığımızda bir tür sosyal politika örneği olarak- orada da esas murat edilen ev içindeki cinsiyetçi işbölümünü çok fazla zorlamadan (çünkü zorlayamıyor da, erkeklerin direnci o kadar yüksek ki bu konuda) kadınların istihdama katılmasını sağlamak. Bunu da kadınla erkeğin ev içinde çatışmasını bir biçimde erteleyerek yapıyor. Yani, kadınları esnek çalışmaya teşvik ederek, erkeklere ebeveyn izni vererek, kadınların dışarıdaki ücretli çalışma koşullarını öyle düzenleyerek ki kadın yine evde emek harcayabilsin… Böyle bir genel yaklaşım sosyal politika. İşte bunları tartışırken, şöyle düşündük: Bir yandan biz sosyal politikanın bu tampon oluşturma işlevini biliyoruz ama bir yandan da vazgeçemeyiz. Sosyal hak taleplerini bir tarafa atamayız. “Erkeklerden alacaklıyız” en başta “biz bir takım sosyal hak talepleri geliştirirken bu alacağımızı unutmuyoruz” fikrinden doğdu. Biraz daha açayım: sosyal hak ta-

Gülnur Acar Savran (ortada) İstiklal Caddeesi’nde bir kadın yürüyüşünde Sosyalist Feminist Kolektif’ten arkadaşlarıy

leplerini sonuç olarak kime hitaben geliştirildiği belli: ya devlet ya da sermaye. Ancak cinsiyetçi iş bölümü çerçevesi içinde düşünecek olursak, erkekler, her sınıfın kendi erkekleri, bu taleplerden bir biçimde muaf oluyor. Örneğin, devlet, kadınlara annelik ödeneği vererek, erkeğin harcamadığı emeği/zamanı kadınlara nakit olarak vermiş oluyor. Kadın, hakkı olan, harcadığı emek zamanını erkekten almamış oluyor. Paylaşımcı bir düzen olsaydı, kadının ve erkeğin yarı yarıya paylaşacağı bu iş yerine devlet araya giriyor. Erkeğin vermesi gereken emek zamanının karşılığını para olarak veriyor. Bu sadece şematik bir örnekti. Bu “alacaklıyız” fikri böyle doğdu. “Erkeklerden alacaklıyız”, içinde sadece hayata dokunan bir isyan barındırmıyor, aynı zamanda diğer feminist örgütlerin politikalarıyla SFK’nın politikaları arasındaki farkı da ortaya koyuyor gibi. Kadınlara söylenen sözler mi var burada aslında? Sermayeden ve devletten de “alacaklıyız” diyor broşür, ama biz sonradan aramızda tartıştık, o bölümleri “talep ediyoruz” diye değiştirdik. Çünkü alacaklı olmak, çok uzun vadeli ve çok kökten bir şey ifade ediyor. Halbuki burada devlete ve sermayeye yönelik olarak, bir biçimde klasik anlamda sosyal hak talepleri ileri sürüyoruz. Hatta bu yüzden İngilizce versiyonunda bunu değiştirdik. Çünkü alacaklı olacaksak eğer, sermayeden çok daha fazla şey alacaklıyız.

"Alacaklıyız" ifadesi bana tarihsel bir hesaplaşmayı da çağrıştırıyor. Aynı zamanda çok uzun geleceğe yönelik de bir şey. Bu bağlamda bizim özellikle üzerinde durduğumuz, vurgulamaya çalıştığımız şey, ‘her ne pahasına olursa olsun, kadın istihdam edilsin’ fikrinde olmadığımız. Şimdi tabii bu işsizlik ve kriz koşullarında kadın-erkek çalışanlara ne dayatsalar, ne esneklik ve güvencesizlik dayatsalar kabul ediliyor. Ama biz bu alanda feminist politika yaparken, kadınların esnek ve güvencesiz koşullarda çalışmaya sürülüşünü ifşa etmek istiyoruz. Buna karşı çıkıyoruz. Bu tabii sosyal politika alanına tam girmiyor ama istihdam konusunda hep bu kaydı getirerek bazı taleplerde bulunuyoruz. Bunun yanı sıra belki bizi başka açıdan ayrıştıran bir şey, eşitlik perspektifi. Mesela kadın emeği konusunda en yaygın olarak politika üreten Kadın Emeği ve İstihdamı Girişimi (KEİG); onların, genel olarak oldukça eşitlikçi hatta biraz soyut eşitlikçi bir perspektifleri var. Örneğin ebeveyn izni istiyorlar, oysa biz devredilemez babalık izni istiyoruz. Özellikle devredilemez şartını getiriyoruz ki babalar bu izni kullanmak zorunda kalsınlar. Biz kota, pozitif ayrımcılık istiyoruz. Genel olarak onlar bugünün AB politikalarında anaakımlaştırma perspektifinde yaygın olan ‘fırsat eşitliği’ çerçevesinde talepler dile getiriyorlar. Erkeklerden alacaklıyız broşürünün son iki bölümünde biz, biraz daha pozitif ay-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 25

n kurtuluşu an kalkmasına bağlı

yla

Gülnur Acar Savran:

[Fotoğraf: Funda Ekin]

1951’de İstanbul’da doğdu. 1976-83 arasıında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünde asistan olarak çalıştı. YÖK yasasının çıkmasının ardından istifa etti. “Rousseau, Hegel ve Sivil Toplumun Eleştirisi” başlıklı doktora tezini tamamladı. 1983’te tamamladı. 1987-97 yılları arasında İstanbul BİLAR’da ders verdi. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde iki dönem, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde ise üç dönem ders verdi. Beden Emek Tarih: Diyalektik Bir Feminizm İçin (Kanat Kitap, 2009, 2. baskı), Özne-Yapı Gerilimi (Kanat Kitap, 2006), Sivil Toplum ve Ötesi: Rousseau Hegel Marx (Alan Yayıncılık, 1987; 2. baskı: Belge Yayınları, 2003) adlı kitapları ve Nesrin Tura Demiryontan ile birlikte hazırladığı Kadının Görünmeyen Emeği (Kardelen Yayınları, 1992; 2. baskı: Yordam Kitap, 2008) adlı bir derlemesi bulunuyor. Feminist hareket içindeki faaliyetlerini sürdürürken bir yandan da 11. Tez, Sınıf Bilinci, Sosyalist-Feminist Kaktüs ve Pazartesi dergilerinin yayın kolektiflerinde çalıştı. Ayrıca, Yapıt, Defter ve Praksis dergilerinde de yazıları yayınlandı. Halen Feminist Politika dergisini çıkaran Sosyalist Feminist Kolektifte yer alıyor.

rımcı, durum eşitliğine yol açabilecek, soyut eşitliği aşan, kadınlar için pozitif ayrımcı talepler geliştirmeye çalışıyoruz. Mesela, evli ya da değil birlikte yaşadığımız erkekler için harcadığımız emek karşılığında 50 yaşında emekli olmak istiyoruz. Bu ev kadınlarına emeklilik

hakkı talebi, soyut eşitlikçi çerçevenin ileri sürdüğü bir şey değil. Kadınlara iş arayıp bulamadığında süresiz işsizlik ödeneği istiyoruz. Beceri kurslarında kadınlar için kota istiyoruz, özellikte teknik işler için. Çifte mesai yaptığımız için, erken emeklilik hakkı istiyoruz. Er-

ken emeklilik, bu ana akımlaştırma çerçevesinin bir parçası olarak, bütün Avrupa’da da Türkiye’de de kaldırıldı. Hatta bu, kadınlar için ileri bir hak gibi sunulabiliyor. Eşitlik perspektifi daha öne çıktı, himayeci, paternalist politikalar ortadan kalktı deniyor. Oysa kadınlardan yana bazı koruyucu politikaları savunmak zorundayız. İstihdam alanında da aynı şeyler oluyor. Kadınlar için bir sürü iş ağır iş tanımından çıkınca kadınlar oralarda soyut eşitlik koşullarında var olmak durumunda kalıyorlar. Bu şu demek oluyor: Bazı iş kollarında gece mesaisi kadınlar için yokken bunun yolu açılıyor. Bütün bunlar eşitlik ve ilerleme gibi görünen ve genel geçer ideolojide öyle sunulan şeyler. Ama mevcut koşullarda biz kadınlar için kimi koruyucu hakların gerekli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca işçi sınıfı için de. Çeşitli mücadelelerle kazanılmış bu haklar. Tabii buna karşı bir tehdit ileri sürüyorlar: Kadınlar için koruyucu haklar söz konusu olursa, kadınlar daha az istihdam edilir, daha az işe alınır deniyor. Kreş isterseniz bakın almazlar işe gibi. Biz de buna karşılık, şöyle diyoruz: Bu hakkımızı da istiyoruz; kota da istiyoruz. Kota olunca işe almak zorunda kalacaklar zaten Emek üzerinden bir takım cinsiyetlendirilmiş sosyal hak talepleri gündeme gelince, şöyle bir soru aklıma geldi. Feministlerin bağımsız politika yapması gerektiğini düşünmekle birlikte karma örgütlerle ya da sendikalarla örneğin işbirliği olabilir mi? eğer “erkeklerden alacaklıyız” bir kampanyaya evrilecekse böyle bir ortak çalışmaya dönüştürülebilir mi? Sendikalı ve sendikacı kadınlarla ortak işler yapabilmeyi bu bağlamda çok önemsiyoruz. Buna önümüzdeki dönemde çaba göstereceğiz. Cinsiyetlendirilmiş politikalara duyarlı olan sendikalı/sendikacı kadınlarla bir araya

“Şimdi isyandayız, alacaklarımızı nasıl tahsil edeceğimizi zamanı geldiğinde düşünürüz...” Kadınlar erkeklerden alacaklarını nasıl tahsil edecekler? O zor iş, onun cevabı henüz yok. Biz kadınları güçlendirecek, kadınların ücretli emeğe katılımını mümkün kılacak ve ev içinde, aile ilişkileri içinde güçlenerek, gerektiğinde boşanma talep edecek hale gelebilmelerini mümkün kılacak hak talepleri de geliştiriyoruz. Ama son tahlilde bütün bunlar kendi başlarına kadınların kurtuluşunu getirecek şeyler değil. Bunun esas kilit noktası, cinsiyetçi işbölümünün ortadan kalkması, diye düşünüyoruz. İşte bu yüzden de erkeklerden alacaklıyız, broşürünün ilk bölümünde, tamamen bu cinsiyetçi işbölümünü alt-üst etme yönelik bir dizi (talep değil) dayatma sıraladık: Biz gazete okurken erkekler çocukların ye-

meklerini versin; okuldan onlar alsın çocukları; kursa onlar götürsün; hastayken işten izin alıp onlar baksın gibi… Erkeklerden alacağımızı tahsil edene kadar, bu işleri biz yapmayalım onlar yapsın anlamında, bir isyan manifestosu oldu ilk bölüm.İkinci ve üçüncü bölümler ise sosyal hak talebi olarak nitelendirilebilecek şeyler. İkinci bölümü sermayeye, üçüncü ise devlete yönelik talepler. Sosyalist Feminist Kolektif (SFK) olarak bizim tahlilimizde kadın emeği, temel bir yer tutuyor. Ücretli ve ücretsiz kadın emeğinin, kadınların harcadığı iki emek türünün, onları bir çıkmaza ya da kıskaca soktuğunu tahlil ediyoruz. Dolayısıyla da, bu kıskacın gevşetilmesi ya da kıskacı gevşetecek talepler geliştirmek, bizim politikamızın ana eksen-

lerinden birini oluşturuyor. Bu yüzden de “erkeklerden alacaklıyız”, uzun vadede yapacağımız işlerin bir nevi üst başlığı. Şimdilik oldukça kısmi şeyler geliştirebildik. Dediğim gibi kadını evde güçlendirecek ev kadınlarına emeklilik hakkı, karşılıksız ev emeğinin karşılığı olarak hesaplanacak nafaka türünden talepler; kadını ücretli iş gücüne dâhil edebilecek, kreş ve her türden kamusal bakım hizmeti, işgücü piyasasında kota, pozitif ayrımcılık, meslek içi eğitimde kota ya da işgücü piyasasında eşdeğer işe eşit ücret gibi talepler… Bunlar sonuçta bizim altüst etmek istediğimiz işbölümüne doğrudan değen şeyler değil. O tahsilâtı nasıl sağlayacağımızı daha henüz çözmedik, bunu geliştirmek önümüzdeki yılların işi diye düşünüyorum.

>>


26 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kadın Mücadelesi

>>

gelip, sendikalar kanalıyla bu taleplerimizi duyurmaya çalışacağız. Sendikalarda kabul görüp yaygınlaşırsa bu talepler, gerçek sahiplerini bulacak diye düşünüyorum. Nasıl yapılabilir? Yani mesela sendikalarda sadece ücretli çalışan kadınların değil de ev kadınlarının da bazı hakları birlikte savunulursa, mesela ‘ev emeğinin karşılığının tazmin edilmesi gerekir’ gibi bir perspektif benimsenirse, bu çok büyük bir adım olur. Çünkü hem ücretli çalışan kadınlar hem tam zamanlı ev kadınları için ev emeğinin karşılığında bir şeyler istiyoruz. Ev emeğini ücrete bağlamak istemiyoruz, çünkü onun ev kadınlığını bir kimlik olarak sabitleştireceğini, kalıcılaştıracağını düşünüyoruz. Ama şunu diyoruz: Çift işte çalışıyoruz, çifte mesai yapıyoruz, dolayısıyla erken emeklilik istiyoruz, yıpranma payı istiyoruz; bunun yanı sıra ev kadınları için emeklilik istiyoruz. Bu iki talebi aynı anda ileri sürünce ev kadınlığını kimlik olarak ayırmamış oluyoruz. Doğrudan her kadının harcadığı karşılıksız ev emeğine yönelmiş oluyoruz. Dolayısıyla sendika-

lara bu paketin gitmesi, sendikaların bilincine bir kimlik olarak ev kadınlığının himaye edilmesi değil de, ev emeğinin tazmin edilmesi gereken bir emek olarak taşınması bence çok önemli olur. Tabii sendikaların şu anki yapısı için biraz ütopik görünüyor… Bir iki sendikayla, sendikalarda çalışan bize yakın az sayıda kadınla toplantılar yaparız, orada tartışırız. Taleplerimizi açıklamaya, ete kemiğe büründürmeye çalışırız. Tabii ki onların da alandan bize katacakları çok şey var. Sosyal hakların budanması kadının ev içindeki karşılığı ödenmeyen emeğini, işyerindeki ücretli emeğine ikame etmesini bir yandan hızlandırıyor, diğer yandan da giderek güçsüzleşmelerini, dolayısıyla şiddete açık bir hale gelmelerini de sağlıyor. Aynı zamanda yaygın işsizlik koşulları altında kadınların esnek çalışma koşullarını, güvencesizliğe rağmen, tercih etmelerinin de önünü açıyor. Bunların yanı sıra bazı istatistiklere göre de kadın istihdamı artıyor. Bu dinamikleri bir arada düşün-

“Kriz kadınların kurtuluş koşullarını yakınlaştırmıyor, tersine kötüleştiriyor...” Kimi feministlerin şiddeti, kadınları disipline etmenin; daha düşük ücrete, güvencesizliğe ya da ev içi emeğe razı etmenin bir yöntemi olarak çözümlemelerine ne diyorsunuz? Kadına yönelik şiddetin Türkiye'de ve bütün dünyada arttığı kesin. Tabii ki daha görünür hale de geldi ama bir yandan reel olarak arttı da. Türkiye'de bunun için iki tane çok esaslı, deyim yerindeyse, "baba" neden var. Birincisi, militarizm ve savaş. İkincisi de kriz ve yoksulluk. Elbette patriyarkal şiddet, yani kadınlara yönelik erkek şiddeti savaşın ya da krizin olmadığı durumlarda da var. O, zaten o ilişkinin kendi içinde olan bir şey. Ama artış kesinlikle bu iki koşula da bağlı. Ücretli emek-ücretsiz emek kıskacı kriz koşullarında kadınları daha çok eve gönderiyor. Sermaye örgütleri kadınlara yoksullukla baş etmek için yöntemler öneriyor; ne kadar maharetli olunabilir, ev işlerinde ne kadar ekonomi yapılır vb. Kadının zaten nefes alacak hali kalmıyor. Açıkçası bunu ben kapatmak üzere kullanılan bir şiddet diye yorumlamazdım. Ama krizin getirdiği çelişkilerin artması şiddeti de artırıyor. Yani neler oluyor? Kredi kartı borcu birikiyor, evde hiçbir şey yolunda gitmiyor, kadın ayrılmak istiyor. Zaten feci yük altında. Ama ne olu-

yor? Ayrılmak istediğinde kadına "ayrılamazsın" deniyor. Kadının ayrılma hakkı yok. Çünkü kadın o erkeğin malı. Ayrılma talebi öldürme nedeni oluyor. Ya da erkek çok bunalıyor, cinnet geçiriyor. Üçüncü sayfa haberleri bunlarla dolu. Peki erkek sinirini öfkesini neden hep kadın öldürerek çıkarıyor? Neden patrondan çıkarmıyor da kadından çıkarıyor? Çünkü bunun sağlam bir altyapısı var; patriyarkal ilişkiler var. Dolayısıyla, savaşın yanı sıra kriz de çok ama çok arttırıyor şiddeti. Kadından o kadar çok şey beklenince ne oluyor? Tabii kadın bunlara yetişemiyor. O zaman, "bir tabak sıcak yemek çıkarmadı bana" oluyor. O zaman vur abalıya. O yüzden de krizin kadınlarla erkekler arasındaki mücadeleyi [ilerlettiğini] ve kadınların kurtuluş koşullarını yakınlaştırdığını hiç görmüyorum. Tam tersine, kadınları iyice güçsüzleştiriyor, sindiriyor, geriletiyor. Hiçbir şekilde bunda bir umut görmüyorum. Sonuçta kadın haklarının en ilerlediği dönem Batı'da sosyal devletin geliştiği, kapitalizmin görece "refah" dağıtabildiği dönemdi. Ama artık yapamıyor bunu ve kadınların koşulları daha da kötüleşiyor.

düğümüzde kadın istihdamı gerçekte artıyor mu? Bana kalırsa farklı dönemlerde farklı mekanizmalar işliyor, bir de farklı ülkelerde farklı işliyor, diye düşünüyorum. Mesela Türkiye’de erkek işsizliği o kadar yüksek ki şu anda… Erkeklerin kabul etmeyeceği, gönül indirmeyeceği işleri ve ücret düzeylerini, güvencesiz koşulları kadınlara dayatabilirler, diye düşünmüyorum. Erkekler her şeye razı çünkü… O kadar kötü ki durum. [Örneğin] emek yoğun sanayileri Kürt illerine taşıma projeleri var gibi görünüyor; bir yandan da orda kadınlara çeşitli kurslar veriliyor. Fakat bu, kadınların emek yoğun sanayilerde istihdam edileceği anlamına gelir mi, diye tartışıyorduk geçenlerde. Orada kadınlara sıra geleceğini düşünmüyorum ben. Erkekler o koşullara razı olacaklardır. O yüzden şu anda bizde bu akışkanlık olmayacak kadar durum tıkanık gibi geliyor bana. Erkek işsizliği ve yoksulluk koşulları, kadınları bir yandan evde, mutfakta çeşitli “mucizeler yaratarak” evin geçimini, ailenin yaşamının idamesini bir biçimde sağlamak; öte yandan yaygın olarak ev eksenli ve enformel, kayıt dışı işlerde çalışarak evin gelirini artırmak zorunda bırakıyor. Kadının evde olması galiba şu ara kapitalistlerin de daha çok işine geliyor değil mi? Ek ödenekleri azalıyor. Maliyet unsuru (kreş vb.) diye bakacak olursak? Zaten bu ek ödenekler gündeme geldiğinde de hemen “işe almayız” tehdidini savuruyorlar. "Erkeklerden alacaklıyız" başlığına geri dönecek olursak, bundan sonraki aşamalar neler? Neler yapılabilir? Bu yaz geçtikten sonra, demin konuştuğumuz gibi sendikalı/sendikacı kadınlarla bir işbirliği arayışı olacak. Bir de bizim, demin de sözünü ettiğimiz gibi, bu talepleri ilerletmemiz gerekiyor. Gerçekten de kafa yorup erkeklerden bu alacağı tahsil etmenin yolu üzerine de yoğunlaşmak… Bu hemen olacak bir şey olduğu için değil de, böyle bir perspektifi oluşturabilmek için uğraşacağız. Bir yandan ortaklaştırmak bu sözü, bir yandan da radikalleştirmek, daha derinleştirmek denebilir. Peki Mutfak Cadıları bülteni? Orada müthiş bir bilgi biriktirdik. Aylık bültenimiz; hem elektronik olarak hem de basılı olarak çıkıyor. Mutfak Cadıları'nda kriz, istihdam, kadın istihdamı vs. konularında çok bilgi biriktirdik. Bir yandan o kanaldan da bu -ne diyelim?- sosyal politika perspektifinin altyapısını oluşturuyoruz. Biz de çok seviyoruz Mutfak Cadıları'nı. Kısa, çarpıcı, on ikiden vurarak gidiyor. Siz, "bilgi biriktirdik" deyince o militan halini kaybedebilir mi diye bir an korktum. Bu anlamda bilgi biriktirmekten söz ediyorum tamamen. Militan ve somut. O somut bilgiyi biriktirmek önemli, diğeri kolay. Zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 27

Uluslararası

Eksen kayıyor mu?

Lula (solda) ve Erdoğan Ahmedinejad ile ABD adına pazarlık ettiklerini sanıyorlardı ama ABD’nin başka opsiyonları da vardı

AKP hükümeti, AvroAtlantik hattında “göreli özerklik” alanını genişletme çabalarını otoriter iç politikasıyla eklemliyor Hakan Güneş İsrail ile Davos, Gazze, Marmara çatışmaları, ABD ile İran’a yönelik BM yaptırımları konsunda patlak veren gerilimleri ardından Türkiye’nin “eksen”inin gerçekten kaydığını gösteren vakalar olarak kaydediliyor... Yanıtlanması gereken soru Türkiye’nin eksenin ne olduğu ve varsa iddia edilen kaymanın nereye doğru yöneldiğinin değerlendirilmesi, öte yandan eksen kayması olsa da olmasa da bütün bu yeni efelenmelerin Türkiye’nin uluslararası ve bölgesel sistemler içindeki yeri açısından yeni bir politik ima taşıyıp taşımadığıdır. Bir yere gitmiyor Aslında Türkiye’nin bir yere gitmediği, bağlı olduğu ittifak kümesinde kalmaya devam edeceği hemencecik kendini gösterdi ve olaylar sürerken ortaya atılmış yeni eksen iddialarının da doğal sınırları kendini gösterdi. Hükümet sözcülerinin hamasetiyle birleşerek sokaklara taşan “İsrail- karşıtı” söylemin ilk açıklamaların yerini giderek İsrail ve Batı ile bir uzlaşma arayışına bırakması tartışmayı olması gereken yere iade etti. Türkiye hem kürsel düzeyde Avro-At-

lantik hattı içindeki yeri hem de Ortadoğu düzleminde İsrail ile ilişkilerini tüm gerilimlerine rağmen terk etmek niyetinde olmadığını gösterdi. İsrail ile gerilim çoktan bir dış politik mesele olmaktan çıkıp seçim sathı mailinde kullanılan bir iç politik söyleme dönüştü. Göreli özerklik kapasitesi Tarihte çeşitli ülkeler, özellikle içinde bulunduğu ittifak kümesindeki yerinden memnun olmayan, sistem içinde kendi rolünü güçlendirmek isteyen ülkeler ittifakın lideri (eski tabirle blok lideriyle) ile zaman zaman anlaşmazlığa düşerler ve sistem içinde özekliklerini arttıracak hamlelerde bulunabilirler. Bu bir ülkenin göreli özerklik kapasitesine bağlıdır. Yaşanan gelişmeler bu sadelikte ele alınabilir. Soğuk savaş koşullarında De Gaulle‘un Fransa’nın NATO’nun askeri kanat üyeliğini askıya alması, Türkiye’nin Adalet Partisi döneminde bile SSCB ile ticari anlaşmalar yapması gibi gelişmeler özü itibarıyla bu türden gelişmelerdi. Bu nedenle dış politikada adlı adınca blok içi “göreli özerklik” kavramına başvurmaksızın konuyu açıklamakta güçlük çekeriz. “Eksen” dışı kim vardı? Kaldı ki, tartışmayı başlatan ABD’li köşe yazarlarının ilk iddia ettikleri gibi Türkiye’deki “ılımlı İslamcı” hükümetin Ortadoğu’ya yönelmesi ve körfez ülkeleriyle gelişen ekonomik ilişkilerinin bir eksen kayması yaratmaya başladığı tezi her açıdan sorunluydu. Sözü edilen körfez ülkeleri ve İslam dünyası ne zaman ABD hege-

monyasından çıktı ki onlara yönelmek yeni bir eksene yönelmek anlamına gelsin? ABD ile sorunlu ülkeler listesinde yer alan bir İran ve Hamas Hükümeti ile ilişkiler ise evet bu bakımdan ciddiye alınabilir. Ancak Türkiye’nin bu unsurlardan İran ile kurduğu ilişki her ne kadar ABD’nin son dakikada yan çizmesi ile ciddi bir aykırılık gibi görünse de Türkiye’nin arabuluculuk faaliyetlerine başta Obama yönetimi olmak üzere Batı’lı ülkelerin teşvikiyle giriştiği hiç kimse açısından bir sır değildi. Daha az uysal bir ortak Yine de Türkiye’nin hem ABD hem de AB ile ilişkilerinde daha az yumuşak başlı bir ortak olmaya soyunduğunu ileri sürebiliriz. AB kapısında oyalanan Dünya’nın 16. büyük ekonomisinin otoriter yapısıyla el koyduğu emekten elde ettiği sermaye birikimini bölgesinde yatırımlara dönüştürdüğü bir dönemde alt-emperyal denemeler yapmasından daha kaçınılmaz ne olabilir ki? Türkiye’nin BRİC ülkeleriyle başlayan flörtü, Arap sokağına yönelik popülist girişimleri, “diklenmeden dik durma” söylemleri artık dünyanın en küreselleşmiş emek yoğunluklu ve hizmet sektörü ağırlıklı ihracatçılarından birisi olarak Türkiye’nin özerklik alanının genişletmesi gayretleri olarak ele alınmalıdır. “Kaplanlar”a pay Dış açılımlarını Anadolu kaplanlarının küresel pastadan pay alması hedefiyle ilişkilendirmeksizin, hükümetin bu sermaye ağının siyaseten desteklenmesi için

ülke ülke dolaşmasına bağlamaksızın AKP dış politikasındaki saikleri tanımamakta güçlük çekeriz. Türkiye sermayesinin ihtiyaçları devletin geleneksel etki sahasını genişletme refleksleriyle birlikte çeşitli dönemlerde benzer hamleler içinde olmuştur. Türkiye tarihi I. Savaş sonrasında İngiltere ve Fransa ile II. Savaş sonrasında ise ABD ile karşılıklı olarak bu türden epeyce bir blöf, rest, germe, gevşetme vb taktikler içeren ve zaman zaman oldukça sertleşmiş bir müzakereler tarhidir. Bunlardan hiçbirinde de sonuç sermaye aklının emrettiği temel yönelimden kopma sonucunu doğurmamıştı. Örneğin Türkiye önemli bir bölgesel güç olarak anılmadığı zamanlarda bile, 1974'te Kıbrıs'a müdalesinde olduğu gibi, Batı’nın aksine tutumlar geliştirebildi. Kıbrıs'a müdahale Türkiye'yi silah ambargosuyla yüzyüze bıraktı ama ittifakın dışına atmadı. Bugün de ne İsrail'le yaşadığı restleşme, ne de ABD ile İran konusunda yaşadığı görüş ayrılığı Türkiye'yi ittifak dışına atacaktır ancak pazarlık sertleşebilir. Ekseni kayan bu tartışmada son olarak gözden kaçırılmaması gereken önemli bir başka nokta daha var: Tüm bu gelişmeler sürecinde Türkiye iç politikasında otoriterliğe daha fazla savrulma yönelimi dış politikada hamasetle birleşiyor, ondan güç alarak yerleşikleşiyor. AKP’ye dönem dönem destek veren liberal camiadan Nuray Mert’in de dediği gibi “Şimdi, işin içine bir de, sesini çıkaranın ‘Tel Aviv avukatı’, ‘Siyonist’, ‘PKK ağzı’ gibi son derece tehditkâr biçimde yaftalanması girdi.” Mavi Marmara’da ölenlerin daha kırkı çıkmadan hem ABD hem de İsrail’le ayrı ayrı ve birlikte yeniden görüşmeye başlayan AKP’nin içeriye “bağımsız dış politika” satmaya devam edeceği, ülkede bu safsatayı yutmaya hazır en az yüzde 40’lık bir kesimin bulunduğu söylenebilir. Ancak toplumsal muhalefet Erdoğan ve hükümetine kolay yoldan mazlum üçüncü dünyanın çıkarlarını savunan, Filistin davasının destekçisi ve ABD hegemonyası karşısında dik duruşlu bir siyasetin adresinin neresi olduğunu sıkça hatırlatacaktır. Ruh eşyasına dönmekte çok zaman kaybetmez.


28 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

Filistin Hamas'tan ibaret değil Sempozyum tartışmaları Türkiyeli sosyalistlerin, Filistin’i ve sosyalistlerini yeterince tanımadığını gösterdi; farklı direniş ve dayanışma eğilimleriyle birbirimizi daha çok dinlemeye ihtiyacımız var

kurmaya hazırlandığı serbest bölge de öyle. Bu nesnel durum, İsrail protestolarına İslamcı ve ulusalcı izlekleriyle musallat olan Yahudi düşmanlığını geriletme araçlarını da barındırıyor. Zihin dünyalarındaki Yahudi düşmanlığının dile getirilme dozu kendilerini de ürkütünce “Türkiye’deki Musevi kardeşlerimiz” için kaygılanan (ve hassas durumlarda Yahudi sözcüğünü kullanmaktan kaçınmalarıyla bile yükledikleri anlamı ele veren) yöneticilerin Filistin’in toprağından, kanından ve çağrısından Türk, İslam ya da (Yeni) Osmanlı güç politikası, o da olmazsa imgesi için yararlanması da, o alanı çok bağıranlara bırakmadan, doğru konumu, doğru hedefleri seçerek önlenebilir.

Sosyalist Gelecek ve Filistin solu

FHKC’den Abu Ahmed Fuad İstanbul’da Filistin’in laik ve enternasyonalist devrimcilerinin sesi oldu

Harun Turgan Filistin İçin İsrail’e Karşı Boykot Girişimi tarafından düzenlenen Uluslararası İsrail’e Boykot Sempozyumu 5-6 Haziran’da İstanbul’da yapıldı. Filistin direnişinden ve uluslararası dayanışma hareketinden farklı eğilimlerin temsilcileriyle Türkiyeli boykot girişimcilerinin buluşması gerçekleşirken, sempozyum öncesindeki İsrail’i protesto eylemlerinden başlayarak solun Girişim ile birlikte davranma eğiliminin güçlendiği görüldü. Türkiyeli örgüt temsilcileri, FHKC Politbüro üyesi Abu Ahmad Fuad ve Filistin BDS Ulusal Komitesi’nden Mohammad Jaradat’ın katıldığı forumda, İsrail’deki yatırımlarını sürdüren şirketlerin teşhiri, liman işçilerinin İsrail gemilerine yükleme-boşaltmayı reddetmesi gibi öncelikli hedefler tartışılarak ortak çalışmayı sürdürme ve kurumsallaştırma kararı alındı. Boykot Girişimi’nin tanımladığı “BDS (Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar) kampanyasının Türkiye ayağını örme” hedefi yönünde önemli bir adım atılmış görünüyor. Görünürdeki bu başarı, Mavi Marmara’nın dalgasından AKP yararlanırken AKP karşıtı tepkileri de İslamcı ve milliyetçi hareketlerin temsil ettiği, protestoların içinde de dışında da kalmanın baş ağrıtacağı bir özel anın ürünüydü. Filistin’de de sol bir odak bulma ihtiyacı FHKC’nin Türkiye sol belleğindeki yeriyle birleşince, apayrı oluşumların üyeleri yürüyüşlerde hep bir ağızdan “Yaşasın FHKC!” diye bağırdı. Bir politik-ideolojik örtüşmeden çok “Deniz’in örgütü”nün selamlanmasıydı bu. Aynı zamanda Filistin’in tes-

limiyetçi Özerk Yönetim’le despotik Hamas’tan ibaret olmadığına tanıklıktı. FHKC de önce sempozyuma katılım düzeyiyle örtük olarak, forum konuşmasıyla da belirtik olarak, Boykot Girişimi’ni adres gösterdi. Sonuçta hem başka Filistin bağlantılarını önemseyenler FHKC’ye yönelmiş, hem de BDS’yi devrimci değil sivil toplumcu bularak FHKC ile ilişki kurma beklentisiyle sınırlı bir rağbet gösterenler Girişim’le yakınlaşmış oldu. Emek örgütleriyle ilişkilerdeyse alınacak yol daha uzun. Forumda TTB ve BES, Sempozyum kürsüsünde de ZMO ve gene TTB dışında emek/meslek örgütü temsilcisi yoktu. Kampanyanın toplumsallaşması, temsilcilerin yan yana gelmesinin de ötesinde, boykot gündeminin sürüp giden mücadelelerin aktif özneleri tarafından, mücadeleleriyle örtüştürülerek ve bütünleştirilerek sahiplenilmesine bağlı. Vicdanın ve kardeşçe dayanışmanın önemini küçümsemeyelim ama aralarına kama sokulmuş ezilenlerin kardeşleşmesi, egemenler arasındaki ortaklığın somut görünümleriyle karşı karşıya gelmelerinden geçiyor. İki güvenlik rejimi arasındaki işbirliğinin Heron alımlarında somutlanması böyle bir olanak. Karadeniz havzalarını inceleyen “yabancılar” gerçekten İsrailli olsa da olmasa da, Türkiye’deki tarım, su ve enerji politikalarıyla İsrail devleti ve sermayesinin eğilimleri arasındaki bütünleşme, suyundan ve toprağından edilenlerle sermayeyi ve devletleri hem nesnel olarak, hem de mücadele edenlerin “kitapsız” bileceği şekilde karşı karşıya getiriyor. Türkiye’nin işgal altındaki Filistin’de

Girişim’in bugüne kadarki metinlerinde ve eylemlerinde kendini gösteren antikapitalist bir ezilenler ittifakını örme yaklaşımının hayata geçirilmesine etkin katkıda bulunmak, kendi dışındaki sosyalistleri de -gündem yakıcılaştığında hazırlıksız yakalanmama kaygısının ötesinde- sürekli bir ilgi göstermeye zorlamakiçin Sosyalist Gelecek’in herkesten çok sebebi var. Sosyalistler ve SGPH Filistin örgütlerinin en geniş mutabakatıyla talep edilen bir dayanışma biçimi olarak BDS’ye desteklerini, örgütlenmede öne çıkan politik yönelime bağlamamalı. Ama kampanyanın FHKC ve Filistin soluyla sürekli bir ilişkiye olanak sağladığı açık. Sempozyum tartışmaları Türkiyeli sosyalistlerin Filistin’i yeterince tanımadığını, Filistinli sosyalistlerle ve farklı direniş ve dayanışma eğilimleriyle birbirimizi daha çok dinlemeye ihtiyacımız olduğunu gösterdi. Bazen benzer ifadelerin de farklı anlamlar taşıyabildiğini gördük. Örneğin, Ahmad Fuad FHKC’yi “üçüncü cephe” olarak tanımlarken, bunu bir emek kutbu değil, Hamas-Fetih gerilimini aşan bir ulusal cephe olarak açıklıyor. Sempozyum boyunca sınıf vurgulu sorulara eğilmeksizin –belki de bilmediği bir şeyi öğretiyormuş edasıyla soruldukları için - toplumsal çelişkilerin ulusal kurtuluştan sonraya bırakılmak zorunda olduğunu söyledi. Acaba bu tepkisel yanıt FHKC’nin pratiğini gerçekten yansıtıyor mu? FHKC içinde ve dışında ulusal kurtuluşun toplumsal kurtuluşa bağlanması konusunda hangi tartışmalar yürütülüyor? Ulusal hareketin Fetih – Hamas kutuplaşmasını aşarak yeniden kurulmasını savunan FHKC “sosyalist yeniden kuruluş”u da gündemine alıyor mu? Bölgedeki sınıf mücadeleleri ve diğer ezilen uluslarla ortak düşmanlara sahip olmaya dayalı ittifakların ötesine geçen bir ilişki biçimi düşünülüyor mu? Somut deneyimlerin ayrıntılı olarak paylaşılacağı uzun bir tartışma sürecine ihtiyaç var. Boykot Girişimi bu tartışmaların zemini olamaz ama etkinlik kazanırsa tartışmaların hayatla sınanacağı zeminlerden biri olabilir. Hedeflediğimiz örgüt ve program uluslararasıyken Filistin’e ilgimiz selam ve destekle sınırlı kalamaz.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 29

Uluslararası

ASF 2010 İstanbul: Şehre aktivist konuklar geldi ama... Mücadeleci ve militan tavır eksikti

4 Temmuz’da Maçka’dan Taksim’e forum yürüyüşünde Yunanistan’dan gelen katılımcılar

Ortak bir politik perspektiften yoksun olan forum bileşenlerinin alternatif bir siyasi kanal oluşturamadığı görüldü; oysa son ekonomik, toplumsal ve ekolojik krizlerin sonuçları, ASF’ye anti kapitalist olma zorunluluğunu dayatıyor Besime Şen Cansu Yapıcı 6. Avrupa Sosyal Forumu (ASF) İstanbul’da yapıldı. 2008 yılında alınan kararla ve “Başka Bir Avrupa Gerekli” sloganıyla yola çıkan 6. ASF’nin İstanbul’da yapılması özellikle Ortadoğu ve Asya’ya kapı olan Türkiye coğrafyasının konumuyla da heyecan uyandırmıştı. Avrupa Birliği (AB) üyesi olmayan bir ülkede bu forumu yaparak, Ortadoğu’dan Asya’ya uzanan coğrafyanın sorunlarını, halklarını bu foruma katabilmek amaçlanmıştı. Bu keşmekeşli coğrafyanın katılımcılarının foruma taşıyacakları toplumsal sorunlarının, iki yıl süren hazırlık sürecinde, devam etmekte olan Irak ve Filistin sorunları başta olmak üzere katmerlenerek artmış olması, katılımcıların sayısal ve politik gücünü arttırır diye bekleyedurduk. Bölgesel savaşlar, kapitalizmin son büyük krizi gibi toplumsal ve ekolojik geleceği tehdit eden sorunların bölgesel özellikleri; bu sorunları aşmadaki içsel kaynakların ve öz-

nel güçlerin foruma daha doğrudan ve bütün yönleriyle taşınabilmesinde profesyonel bir tarzın izlenmesi gereği bir taraftan rasyonelleştirilirken diğer taraftan forumun ruhunu ve eylemci yönünü öldürdüğü üzerine yapılmış olan bir dizi tartışmayla foruma başladık. Maalesef tartışmaların önemli düzeyde karşılık bulduğunu gördük. Oysa bu tartışmalara farklı platformlarda kafa yormanın gerekliliği devam etmektedir. Sosyal forumlar, neoliberalizmin saldırıları, aman vermeyen tahribatları, savaşlar ve artan ırkçılık, ayrımcılık gibi sorunlara karşı koymak ve alternatif siyasal kanalları yaratmak üzere yola çıkmıştı. Hatta bazı çevreler açısından bu forumların başka bir anlamı vardı. Geleneksel partilerin zeminlerini dışında ve “bürokratik” olmayan politik grupların yan yana gelmesini sağlaması başlı başına bir gereklilik olarak da görülmüştü. Yani geleneksel muhalefete karşı “yeni toplumsal hareketler”in soluğu olmuştu bütün bu sosyal forumlar.

Oysa bunun yetmediği ve politik ivmenin, militan atmosferin gerilemesinin forum sürecini oluşturan farklı platformların birbiriyle politik ilkelerde dahi farklılaştığı; örneğin anti kapitalist olma perspektifinin çoğu katılımcılarca benimsenip benimsenmemesinin dahi pratik bir karşılığının oluşmadığı görüldü. Çünkü anti kapitalist evrensel bir politik duruşu, çoğunluğu yeni toplumsal hareketler ile sivil toplumlardan oluşan bir toplamla gerçekleştirme niyeti başından zorlama bir öneri hali olsa da, evrensel bir anti kapitalist ve anti emperyalist politik duruş ihtiyacının aciliyetiyle forumun “ya içindesindir ya da dışında” olmanın vakti bazı sosyalistler açısından “erkendi”. Elbette bu forumun farklı mücadele deneyimlerine sahne olmasını ve Malmö’deki sakinlik içinde gerilemiş politik zayıflığın aşılmasını umud etmiştik. Oysa yeni toplumsal hareketlerin mücadeleci ve militan tavrını, varlığını sürdürebilmekte ne derece zorlandığı; politik söyleminde ve tavrında çoğu zaman tekrarlara takıldığı hatta mevcut politik ve pratik birikimleri taşımada gerilere düştüğü görüldü. Yeni toplumsal hareketleri oluşturan gruplar arasında da politik rekabet tavrının kolaylıkla boy verdiğini ve “kendilerinden olmayanlar”a dair tasfiyeci eğilimlerin beslendiğini görmek şaşırtıcıydı. Türkiye feministleri tarafından destek ve katılım konusunda rağbet görmeyen Kadın Yürüyüşü ve panellerinde feminist mücadelenin niteliğini olduğundan daha etkisiz kılan, içerik ve söylemin hakim olması, ASF’nin ilerletici bir politik platform olma önerisi konusunda hayal kırıklığı yaratmıştır. Kentsel Hareketler alanında da olduğu gibi mevcut ortalama politik durumu ve dili bozmayacak; bozanları ise forumun “bozguncuları” olarak ilan edecek kadar geri noktalara düşmeyi dert etmeyen ilkesiz ve sivil toplumcu çevrelerin varlığı öne çıktı. Diğer taraftan kafamızdaki soru işaretlerinden biri olan ve forumdaki genel AB odaklı bakışın Ortadoğulu ve Asyalı katılımcılar tarafından nasıl aşılacağı probleminin, Filistin sorunu üzerine olan oturumlarla gerçekleşmiş olmasıdır. Kuşkusuz bu başarı, iki yıllık bir hazırlık süresi olan ve diğer başlıklarda nitelik ve içerik konusunda büyük problemler yaşayan ASF’nin içinden mi doğmuştur? Filistin sorunu artık her ortamda kendi politik varlığını ortaya koyma ve söz üretme, sesini duyurma konusunda öncelikli bir konu olarak öne çıkmaya başlamıştır ve çıkmalıdır. Bu konuda Filistin için İsrail’e Boykot Hare-

>>


30 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

>>

keti’nin özverili çalışmaları bu forumda da sonuçlarını almıştır.

Forum geride pek çok soru bıraktı

Gerçekleşen bu paneller aslında ASF’nin nasıl bir tutum alması gerektiği konusunda bir fikir verirken, nitelikli oturumların, tartışmaların forumların eksikliğini hissettirdi. Örneğin, Avrupa Sosyal Forumu başlığı altında Avrupa’da milyonlarca emekçiyi eylemliliğe süren, Portekiz, İspanya, İtalya gibi ülkelere de sıçraması an meselesi olan Yunanistan'daki krizin bağımsız bir başlık altında tartışılmamış olduğu, bu bölgelerden direniş deneyimlerinin paylaşılmadığı gerçeklerini fark ettirdi bize. 2010 İstanbul ASF, ekonomik ve sosyal krizden göçmenlik ve kadın sorununa; ayrımcılıktan, sosyal haklara; gençlik, eğitim, militarizm ve ekolojiden küresel adalete uzanan bir dizi konuyla politik gündemi yakalamaya çalışırken geride birçok soru bıraktı. ASF’deki bir diğer sorun odağı, konu başlıklarının birbiriyle olan bağının parçalı ve kopuk olmasıydı. 5. Enternesyonal ağı, anti emperyalist ağ ve bu kurumların oluşturduğu oturumların bir sosyalizm beklentisinin perspektifiyle yaptığı tartışmalar en fazla emek dünyası, Filistin ve Kürt sorunlarını içerirken; ekoloji, çevre, kültürel haklar, nükleer karşıtı hareketler vb konuların perspektifleri ve içerikleri bazı yönleriyle kapitalist sistemin verili ilişkileri içinde çözümler üretmekle yan yana bir duruşu sağlayamayacak kadar kopukluklar, farklılıklar içermekteydi. Türkiye’deki Kürt hareketini, Filistin sorununu ve Ortadoğu’daki diğer ulusal kurtuluş hareketlerini ve sol hareketleri bir araya getiren ve oldukça bilgilendirici olan oturumlarda ise emperyalizme karşı tüm ulusların birlikte mücadele etmeleri gereği farklı dillerde birçok kez aynı bağlamlarda tekrarlanırken, bu hareketleri yine ASF veya topyekun uluslararası politik bir ağ ile bağlantılandırılabilecek yeni bir söz ortaya konulamadı. Öte yandan Türkiye’den katılan örgütlerin toplumsal hareketler ve sol açısından çok dar bir kesimi temsil ettiğini de söyleyebiliriz. Pek çok sol parti ve örgüt, yayın organı, dernek, vakıf, platform ve ağ, ne oturum konuşmacıları arasında ne standlarda ne de yürüyüş pankartlarında yoktu.

Bölgeselden küresele sosyal forumların geleceği

Dünya Sosyal Forumu'nun ardından, ASF bir bölgesel forum olma niteliğiyle örgütlenmeye başlamıştı. Bunu Akdeniz Sosyal Forumu gibi diğer forumlar da izlemişti. Yani dünya forumuna sığmayan çatışmalı alanlar için daha derinlikli bir tartışma ve katılım hedeflenmişti. Salt pratik gerekçeleriyle dahi bu doğru bir karardı. Fakat bu doğru kararın ardında, ortaya “politik olarak ilkeli, sürekliliği yakalayan, gündemdeki mücadele deneyimlerini taşıyan örgütleri ve çevreleri tam anlamıyla içine alabilen” ideal bir ASF süreci ve eylemliliğinin olamayışı kuşkusuz bundan sonraki ASF gündemlerine nasıl bir örgütlü-

lükle ve ne kadar dahil olabileceğimizi düşündürtmektedir. Türkiye’deki foruma yerel ve küresel katılımın teknik ve mali sınırlılıklarının olduğu bilinmektedir. Fakat forumun politik ve “sosyal” olan başarısının bu mevzu üzerinden boy vermediğini kestirebiliriz. Peki o zaman asıl dert nerededir? Kendimize İstanbul ASF’ye katılımın hangi çevrelerce heyecanla beklendiğini sorduğumuzda, gördüğümüz manzaranın herkes açısından tatmin edici olamadığını söyleyebiliriz. Sendikalar, meslek odaları, mahalle dernekleri, çevreci örgütler, kadın örgütleri vb tüm çevreler için bu durumu izlemek mümkün. Ekoloji, Filistin sorunu, kadın ve kent hareketleri gibi bazı alanlar kendi birikimlerini zorlayarak canlı bir katılımı zorlasa da içerik açısından geriye ciddi sorular bıraktılar. Politik iddiaları, genel bir muhalefet çizgisinin içinde toplanabilecek ancak buna daha aktivist grupların da ilgi göstereceğini düşünerek, İstanbul ASF’den geriye kalan sonuçlar kimler açısından “kalıcı ve somut” kazanımlara dönüşebilecektir? Örneğin bölgesel çatışmaların küresel düzeyde bir politik mücadele hattına duyduğu ihtiyaç ne kadar karşılanabilecektir? Yerel sorunların kendi içine kapanma risklerini ortadan kaldırma çabaları, küresel düzeyde nasıl bir karşılık bulacaktır? Dahası bu yerel sorunlar ve mücadeleler fazla genelleşme riskleri ile politik derinliğini ve taleplerini politikleştirme zorluklarıyla karşılaşmayacak mıdır? Bir mahalle hareketi ile sendikal bir yapının benzer politik konularda yan yana durabilmesini sağlamak, bu yapıların örgütsel güçlerini ve farklılıklarını aynılaştırmadaki çabaları, bu forumların kalıcı bir politik zemine dönüşmesini de zayıflatmaktadır. Bu durum, sosyal forumların bir tür “bir araya gelebilme” kabiliyetini gösterdikleri ama bunun ötesindeki işlerde süreklilik yaratamadıkları ancak DTÖ, IMF, DB gibi uluslararası sermaye birliklerine karşı bir güç ve direniş yaratmanın amacını taşısa da bu iddianın “başka bir dünya mümkün” diyenleri ikna edemeyeceğini görmüş olduk. Kısacası, Belem’deki Dünya Sosyal Forumu’nda olduğu gibi bütün bu bölgesel forumların sürecine politik partilerin katlımı ve gündemleri belirlenmiş ilkeler çerçevesinde taşınmadıkça, başka türlü bir emek hareketi, kadın hareketi, savaş ve militarizm karşıtı hareket, yurttaşlık hakları ve ekoloji hareketi, kent hakkı hareketi de güçlenmeyecektir. Devlet ile toplum arasındaki yeni bir kamusal ve politik alanı oluşturmayı hedefleyen sivil toplumcu yaklaşımların İstanbul’daki ASF programında geniş yer kaplayan yapıların politik bir özne kabiliyeti oluşturması zordur. Dolayısıyla son ekonomik ve toplumsal krizlerin sonuçları, ASF’ye anti kapitalist olma zorunluluğunu dayatıyor. Bunu en çok ekolojik krizin ve oluşan tahribatların izinden giderek kavramak mümkün.

6. ASF’de

5. Enternasyonal’e ilk çağrı 19-20 Kasım 2009’da Caracas’

Oturum “Sosyal hareketler artık emperyalizme karşı ortak müca forumların zayıflığı ise ortak bir konusunda hep çekingen kalmış hareketi olan ve tüm sosyal hare nasyonal kaçınılmazdır” cümlesi Sinem Uz 1-4 Temmuz tarihlerinde İstanbul’da altıncısı gerçekleşen Avrupa Sosyal Forumu (ASF)’nu genel olarak ikiye bölünmüşlüğü üzerinden değerlendirebiliriz. Emek eksenli yaklaşımlar tarihsel sürekliliğe ve kapitalizmin sonunun kaçınılmazlığına vurgu yaparken, kurtuluşu sosyalizmde gören bir genel söylemde birleşiyorlardı. Bu birinci eksenden bakan oturumların düzenleyicileri ve katılımcıları açısından hem Avrupa’dan hem Türkiye’den sadece birkaç örgüt öne çıktı. Bu ekseni daha yeni ve çeşitli hale getirenin ise, iyi bir eklemlenme ile Kürt hareketi ve Filistin kurtuluş hareketlerinden katılımcıların gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. İkinci ekseni ise kapitalizmi yavaşlatmanın ve dönüştürmenin reformist müdahalelerle mümkün olduğu temelinde parçalı hareketlere ve deneyimlere odaklanan sivil toplumcu yaklaşım-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 31

5. Enternasyonal’e çağrı

’taki sol partiler konferansında Hugo Chavez’den gelmişti

ayrı ayrı değil, kapitalizme ve adele alanı yaratmalıdır; sosyal enternasyonal hareketi başlatmak olmasıdır; temelinde emek eketleri kapsayan bir ortak enteriyle kapandı lar oluşturmaktaydı. Daha çok katıldığım oturumlar dahilinde yorum yapabildiğimden mi, yoksa genel iyimserliğimden mi kaynaklanıyor bilemiyorum ama bu ASF için birinci eksenin daha ağırlıklı olduğu, ikinci eksenin ise cılızlaşmış olduğu savunulabilir görünüyor. Tüm oturumların değerlendirmesine burada yer vermek mümkün olmadığından, bahsettiğimiz birinci eksenden bakanların merakını cezbeden “5. Enternasyonal için Çağrı” oturumu ile ilgili gözlemlerimi aktaracağım.

Geleceğin sosyalizmi

Oturum, 5. Enternasyonal Birlik üyesi, Avustralya Sosyal Forumu’ndan Hermann Dworzak’ın geleceğin sosyalizmi ekolojik bir sosyalizm ve feminist bir sosyalizm olacağı, artık tek parti sosyalizminden bahsedilemeyeceği tespiti ile başladı. 5. Enternasyonal’in de böyle bir sosyalizm anlayışına ihtiyacı olduğu belirtildi. Fakat oturumun devamında bu görüşü destekleyen veya itiraz eden be-

lirgin bir katkı söz konusu olamadı. Zira odada, ne konuşmacılar ne de tartışmacılar arasında sosyalizme, ekoloji veya feminizm penceresinden bakacak grup veya kişiler mevcut değildi. Oturumun katılımcılarının çoğu Avrupa’dan gelmişti ve izleyeciler arasında Türkiye’den gelen katılımcı sayısı bir elin parmakları kadar azdı. Konuşmacılar arasında Sürekli Devrim Hareketi’nden, Kürt hareketinin temsilcilerinin yaptığı katkıların ise oldukça yerinde olduğunu söyleyebiliriz. Dünyanın bir köy haline geldiğini; devrim potansiyelini taşıma açısından, dört ülke üzerinde parçalanmış olan Kürt köylerinin önemli mekanlar olduğunu belirttiler. Bu köylerde feminist hareketin de, ekolojik hareketin de kendiliğinden oluşmuş olduğundan bahsettiler. Bu köylerin topyekün bir ütopyası olduğunu, Türkler, Farslar, Araplar gibi diğer halkların devrimci öğeleriyle birlikte hareket edebileceğini vurguladılar. Önerileri ise Komünist Manifesto’daki “dünyanın bütün işçileri birleşin” çağrısının genişletilerek, “tüm ezilenler birleşin; ekololojik, devrimci köyleri savunun” sözünün gerekliliği oldu. 5. Enternasyonal için oluşturulması zorunlu olan içerikte, Kürt hareketinin potansiyelinin mutlaka ele alınması gerekliliği vurgulandı. 5. Enternasyonal’in nerede toplanması gerektiği konusunda ise, 2015’te Kürdistan’da, Amed’de toplanma çağrısı yaptılar. Aynı oturumda konuşmacı olan Workers Power Pakistan grubu ise kapitalizmin ve emperyalizmin getirdiği zorlaşan yaşam, çalışma koşulları ve şiddet olgusunu Hindistan, Sri Lanka, Afganistan ve Nepal örnekleriyle açıkladıktan sonra Güney Asya’nın dünyada en fazla yoksullaştırmaya maruz kalan bölgelerden biri olduğunu vurguladı. Bununla birlikte, Güney Asya’da sistem karşıtı örgütlerin sayısında önemli bir artış olduğunu, fakat komünist partilerin etkinliğini yitirdiğini, Nepal’de kazanılan mücadele sonrasında Maoist partinin hükümete girmesinin durumu iyileştirmediğini; ilk amaçları kapitalizm içinde demokratikleşme olduğu için burjuva partileri ile işbirliği yapabildiğini belirtti. Güney Asya’dan gelen konuşmacının da vurguladığı sürekli devrim hareketi görüşüydü. Almanya’dan katılan bir metal işçisi ise, 5. Enternasyonal için işçi partilerinin ve sendikaların yerinin yadsınamaz olduğunu, fakat öncelikle burjuva partiler ve hükümetler ile işbirliğini bırakmaları gerektiğini vurguladı.

Chavez’in çağrısı

Başka bir 5. Enternasyonal Birliği üyesi, günümüzde 3. Enternasyonel döneminden çok farklı bir dönemde olduğumuzu, artık çok geniş tabanlı bir örgütlenmeye gidilmesinin zorunlu olduğunu ekledi. Oturumun tartışma kısmı ise, 5. Enternasyonal’in çağrısı ve

içeriğinin ne olacağından çok Güney Amerika deneyimlerinin eleştirisi üzerine gelişti. Chavez’in yakın zamanda 5. Enternasyonal için çağrı yaptığı haberi üzerine genel görüş, Güney Amerika’da burjuvazi ile işbirliği içerisinde olan bonapartist sol partilerin önderliğinde kurulacak bir 5. Enternasyonal’in kabul edilemez olduğu üzerineydi. Bunun dışında bir katılımcı, Türkiye’de sendikaların çoğunun cinsiyetçi ve milliyetçi olduğunu belirterek, 5. Enternasyonal’e sendikaların katılımının sorgulanmasını istedi. Türkiye sendikalarından herhangi biri oturumda zaten mevcut değildi fakat katılımcıların ve konuşmacıların önemli bir kısmını oluşturan Avrupa’daki sendikalar ve işçi örgütleri üyeleri de bu konuda ya bilgileri olmadığı için ya da dikkate değer bulmadıkları için bir yorum yapmadılar. Oturumun sonuç cümlelerinde ise 5. Enternasyonal Birliği’nin kesinlikle Kürt halkının ve tüm dünya halklarının kendi kaderini tayin hakkını desteklediği, fakat kapitalizm devam ettiği sürece hiçbir ulus için tam bir kurtuluşun mümkün olmayacağı, ulusal kurtuluş fikrini kapitalizm karşıtlığından ayrılmaması gerektiği vurgulandı. “Sosyal hareketler artık ayrı ayrı değil, kapitalizme ve emperyalizme karşı ortak mücadele alanı yaratmalıdır; sosyal forumların zayıflığı ise ortak bir enternasyonal hareketi başlatmak konusunda hep çekingen kalmış olmasıdır; temelinde emek hareketi olan ve tüm sosyal hareketleri kapsayan bir ortak enternasyonal kaçınılmazdır”, cümleleri oturumun sonuç mesajları oldu. Öte yandan bu oturumla ilgili tartışmaların ASF’nin genel seyrinden farklı olarak güncel olmaktan öte yapısal ve tarihsel yönelimleri ile ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Tükiye solunun büyük bir kısmının ne 5. Enternasyonal oturumuna ne de genel olarak ASF’ye katılmamış olması da dikkat çekiciydi. Bunun nedeni ASF’nin yeni toplumsal hareket temelli ve sivil toplumcu görünüşü ve artan oranda somut politik kazanımlar oluşturamaması eleştirisinin yanında, farklı ve birleşemeyen seslerin forumların etkinliğini artırıcı, yapısını ve içeriğini dönüştürücü bir güce sahip olamayacağı inancı olabilir. Teknik sorunlar ya da organizasyon eksikliklerine odaklanan eleştirilerden ziyade birkaç örgütün ASF’yi fazlaca sahiplenmesi, geniş ölçekte bilgilendirici ve diğer örgütler açısından da katılımı teşvik edici çabaların eksikliğinin, özellikle Türkiye için dışlayıcı bir etkiye yol açmış olabileceği de ihtimal dahiline alınabilir. Bu koşullarda ASF’den bir 5. Enternasyonal çıkar mı ya da bir 5. Enternasyonal çağrısına katılım ASF’ye nazaran daha mı yoğun olur, buradan çıkarmak zor.


32 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

‘79 ruhumuz’ Atina’da mülteci… 29 Haziran genel grevinde Atina’da herkes sokakta. Bir mülteci ağbi “24 Ocak ‘79 kararları ilk IMF paketiydi, bizde çok çok daha fazla protesto edildi aslında” diyor. Meğer biz ruhsuz değilmişiz, ama neler kaybetmişiz

Genel grev günü parlamento önünde toplanan işçiler krizin bedeleini ödememeye kararlı

Elif Köksal Tupturuncu koca bir pankart: minik minik balıklar bir araya gelmişler koskoca bir balık şekline bürünmüşler, önlerine kattıkları büyük balığı kovalıyorlar. Kimseye borcumuz yok, tedbirleri geri alın şimdi, diyor başka pankartlardaOnlar hayatımızı kabusa çevirmeden korkularını kabusa çevirelim. Neyi protesto ediyorlar peki: IMF'yle yeni tanışmışlar. Maaşlar kesilmiş, işten atılma tazminatları dörtte bire inmiş, emeklilik yaşı 65'e çıkmış, emekli maaşları azalmış, memur ve emekliler bir senede ondört maaş alıyormuş, onların ikisi kesilmiş, yeni işe girenlerin toplu sözleşme hakları kaldırılmış, ilk defa çalışmaya başlayan gençlere asgari ücretin altında ücret gelmiş... Bunları dinlerken, nasıl yani, daha yeni mi tanıştınız imf ile, diye sormadan edemiyorum. Bence çok kalabalık. Çok daha fazlasını bekliyorduk, sendikalar bu kadar uyuz olmasa insanlar itimatlarını kaybetmezlerdi daha cok katılırlardı, diyor Dimitri. Yirmibin kişi diye yazıyor sonra gazeteler.

Upuzun bir kortej, içerisinde her taraftan örgütlenmeler var. Kenarlarda göçmenler soğuk su satıyorlar, küçük kahverengi adamlar onlar. Cadde boyunca birileri elimize broşürler tutuşturuyorlar. Bir tanesinde, cam çerceve indirelim yağma edelim, yazıyor. İhtiyar bir amca, saçlarını briyantinle yatırmış, bulvar kaldırımının parmaklıklarını bir eliyle tutmuş yerdeki torbasına komünist broşürü koyuyor. Torbanın üzerinde bir eski para ve pul koleksiyonu dükkanının adı yazıyor. Arkadaşımın çantasinda benim için üç çeşit gaz maskesi var, bir de havuz gözlükleri. Ne iyi fikir olduğunu birazdan anlayacağım. Hep beraber slogan atılıyor: ebros, lae, mi skivis to kefali, o monos dromos ine adistasi ke pali Başını eğme, tek çözüm direniş ve kavga, demekmiş. Arkadaşım diyor ki sigara içeceğine sen de bağır. Düğünde göbek atamamak gibi bir şey bu da, niyeyse insana bir ketlenme geliyor. İçimden çok geliyor yunanca slogan atmak aslında ama süperego beğenmiyor. Dantel şallı ihtiyar teyze yolun kenarında slo-

ganların temposuyla kafasını sallıyor. Baska bir teyze, gri saçları var, parmaklığa elleriyle yaslanmış okuma gözlüğüyle broşür okuyor evire çevire. Biz marksist leninist komünist partiyle yürüyoruz, safları sıkı ve emniyetli diye. Ön sırada erkekler var, ellerinde koca sopalara sarılmış bayraklarla, kolkola yürüyorlar. O sopalar savunma silahı polise karşı, ön sıradakiler de badigard. Parlamentoya doğru yürüyoruz. Parlamentonun etrafındaki büyük otellerin dükkanların kepenkleri inik; önceki gösterilerde camları çerçeveleri indirilmiş, ondan. Parlamentonun alt katının kepenkleri de kapalı. Bazı gruplar müzik çalıyorlar, bella çav şarkısı var, bazıları tek ritmle trampet çalıyor, bizim grup öndeki grupla müşterek slogan atıyoraynı partinin sendika va parti grubu imişler. Ne çok insan Che Guevara tişörtü giymiş. Herşey neşeli ve hoşken, dayanışma, topluca itiraz etme, bir şeyleri değiştirebilme ihtimali ruhu ile ruhum seviniyorken, gel önlere gidelim diyor arkadaşım. Elimden tutuyor, parlamentonun önüne geliyoruz. Tam orası başka türlü: bir dağınıklık, kalabalık, sıra sıra polisler. En fenaları yeşillilerdir, onlardan uzak dur, diyor arkadaşım. Polis hattının önündeki protestocular avaz avaz düdük çalıyorlar, bir de bir siren bulmuşlar onu öttürüyorlar, polislere sanki. Ortayaşlı bir kadın kollarını havaya kaldırmış dirseklerini bükmüş, avuçlarını parlamentoya doğru uzatıp bir şeyler bağırıyor. Bu hareket burda el hareketi imiş, küfürmüş. Orda bir arbede çıkıveriyor. Bağrışmalar, insanlar kaçışıyor, etrafta insanların kaçışması tuhaf bir şey, insan şaşırıyor, onlarla beraber kaçışamıyorum, hemen kenara ilişiyorum önümden kaçışıyorlar, sonra elleri yunan bayraklı iki üç adamı birileri koca sopalarla az önümde dövüyorlar. Allah yarattı demiyorlar. Anarşistler ultramilliyetçileri dövüyormuş- bu kavramlara sıfatlara sarınıp birilerini dövmek istemiyorum. Onlar da bizi bulsalar aynı böyle döverler, diyor arkadaşım, heyecanlanmış, ben de bir iki faşist dövmek istiyorum bugün, diyor. Galiba kendisinden kalbim biraz soğuyor. Irkçılar en çok da göçmenleri dövüyorlarmış. Kendimi yerdeki adamların üzerine kapatmak istiyorum ama sopalar kocaman ve düşünmeden indiriyorlar, benim vicdanımın çok cesareti yok bazen hayatta. Çok mutsuzum şimdi, geldiğime pişman oldum, şiddeti kaldıramıyorum. Faşistlerin kafalarini ezmek lazim, Hitler bile bunu söylediydi, diyor arkadaşım. Hitler demiş ki, artık çok geç, bizi küçükken ezecektiniz. Yunanistan nazi işgalini görmüş, kendi cuntaları da olmuş, antifaşist duygular buranın solcularında büsbütün kuvvetli. Yansın, yansın bu genelev parlamento diye geçiyor bir sloganda. Na kai na kai tho burdello i vuli. Sağda solda insanlar hapşırmaya başlıyor. Gözlerim burnum yanıyor. Polislerin ellerinde sivri uçlu tuhaf tüfekler var, insanın yüzüne


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 33

Uluslararası gözyaşı gazı sıkmaya yarıyormuş. Yüzlerinde uzun gaz maskeleri ve korunmalı kıyafetleriyle polisler kötü niyetli astronotlara benziyorlar. Kimbilir onlar da nasıl bir ruh halindeler. Etrafta gaz bulutları. Yerdeki sarı toza basma, diyor arkadaşım. İnsanlar gaza alışık gibiler, mesela arkadaşımın hep hazırda gösteri çantası var, içinde gaz maskesi, gözyaşı gazını nötralize etmeye yarayan maalox (alüminyum oksit+magnezyum hidroksit) ve gözlükler. Fazla maskeleri Spiros'a teklif ediyorum, yırtık pırtık bir pankartın bir ucundan tutmuş Spiros, lüzum yok, diyor. Kimilerinin yüzünde çok ayrıntılı gaz maskeleri var, polislerinkine benzer, kimisi mendil sarmış, çok insan da korunmasız. Benim gözümde klor gözlüğü var, maske de sahiden işe yarıyor. Metronun girişinde bir ağız dalaşı var, kızgın gençler canım mermerleri kırmışlar, yontma taş devri aletleri boyunda, avuçta tutup polise fırlatmalık. Vatandaşlar onlara bağırıyor bir genç adam cep telefonuyla fotoğraflarını çekiyor eyvah onu kovalayacaklar mı ortalarında kalmaktan çok rahatsızım. Zaten bağırmak sevmiyorum. Başka dilde gerçi daha az rahatsız edici sanki. Arkadaşım isyanin ortasında olmak istiyor ama ben hayatımda hiç gözyaşı gazı yemedim polis sopası da yemedim- insan bilmediği şeyden ürküyor. Şu anda her şey bana fazla geliyor. Kortej ne güzel neşeliydi, bu tarafa nerden geldik. Ben kavganın içine gidiyorum, sen metroya gir olay çıkarsa evde buluşuruz, diyor arkadaşım, aşağı iniyorum, her ihtimale karşı bilet alıyorum. Metro istasyonu gazla doluyor, hava insanı yakar mıymış, maskeye gözlüklere rağmen gözlerim acıyor, dışarı çıkıyorum, herkesi kaybettim, bankta oturup ağlıyorum, hem gözümün acısından hem ağırlıktan. Rilke'yi hatırlıyorum, iyi geliyor: Bırakın her şey size gelsin: güzellik ve dehşet. Siz devam edin. Hiç bir duygu nihai değil. Yanımda oturan kadın çantasından beyaz bir krem çıkarıyor gözlerinin kenarına sür diyor, sahiden işe yarıyor, hemen ferahlıyorum. Protestocular bu arada başka meydana gitmişler. O tarafa dogru yürüyorum, gelme hiç tekin değil diye mesaj gönderiyor arkadaşım, ben de ana caddede bir lüks otelin önünde oturup kahve içiyorum, bunları yazıyorum. 74'e kadar türk kahvesi derlermiş artık elenikos kafes diyorlar, yunan kahvesi. Garson fincanı kapattığımı görünce abla benim falıma da bakar mısın, diyor; kurabiye getiriyor. Falında at ve kuş var; bir kizla birbirlerine bakıyorlar. Gösteriyi kaybettiğime pişmanım ama daha fazla şiddet görecek halim sahiden yok. Bir iki saat sonra arkadaşım geliyor, metro istasyonuna girdi polisler, orda çalışanların bizi koruması gerekirdi, bir kişiyi gözaltina aldılar, diyorçok kızmış. Nasıl alırlar ne hakla, diyor. Mahkemenin önüne gidilirmiş böyle zamanlarda, polis birini aldığında, dayanışmak kollamak için. Gazetede sonra bakıyoruz, onüç kişiyi gözaltına almışlar. Peki biz daha ağır durumdayız ne zamandır öyleyiz neden kalkıp protesto etmiyoruz diyorum bir mülteci ağbiye, burda yurdumu bilen herkese bu soruyu soruyorum. 24 ocak 79 kararları ilk IMFpakediydi, bizde çok çok daha fazla protesto edildi aslinda, diyor. Meğer biz ruhsuz değilmişiz; ama neler kaybetmişiz...

Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de “hükümet istifa” pankartıyla krize karşı gösteri yapanlar

Avro dışı kriz: Macaristan

Almanya kaynaklı ucuz dayanıklı tüketim mallarının piyasayı doldurduğu Macaristan’da ihracat durdu, 700 bin kişinin kredi borcunu kamu üstlendi Engin Erkiner Avrupa Birliği (AB) 27 üyeden oluşuyor. Bunlardan 16 tanesi ortak para birimi olan Avro’yu kullanırken, geri kalanlar ulusal para birimlerine sahipler. “Avro krizi” olarak da söz edilen ve Yunanistan’dan başlayarak İspanya, Portekiz ve İtalya’ya yayılma eğilimi gösteren kriz, şimdi başka bir yerde de kendini gösterdi: Avro bölgesi içinde olmayan Macaristan’da ekonominin çökme

tehlikesiyle karşı karşıya olduğu açıklandı. AB’deki krizin sadece Avro’yu kullanan ülkelerle sınırlı olmadığı biliniyordu ancak bu durum şimdiye kadar Avro alanı dışında bu kadar açık ortaya çıkmamıştı. Macaristan’ın durumu Yunanistan’dan farklı… Bütçe açığı o kadar yüksek değil, ek olarak da ekonomi durgunluğa girmemiş durumda… 2008 yılında bu ülke AB yönetiminden ve Uluslararası Para Fonu’ndan 20 Milyar Avro acil


34 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası kredi almış olmakla birlikte, sorunların değil aşılmak, hafifletilemediği bile görülüyor. AB ülkeleri, Avro alanı dışında kalsalar bile, geneldeki sorunlardan etkileniyorlar. Macaristan ekonomisinin iki temel sorunu bulunuyor: Birincisi: Ülke nüfusunun yüzde 15’i yabancı para birimlerine (genellikle İsviçre Frangı) bağlı olarak yüksek oranda borçlanmış durumda… Borcu ucuz faizle ve Florin (Macaristan para birimi) olarak alıyorlardı, ancak geriye ödeyecekleri miktar yabancı para birimi üzerinden hesaplanıyordu. Florin’in uluslar arası mali piyasalardaki değişim değeri sabit kaldığı ölçüde sorun çıkmıyordu. Ne ki, böyle olmadı. İkincisi: Macaristan yıllardan beri artan oranda ihracat gücünü kaybediyor. Genellikle Almanya kaynaklı olan ucuz dayanıklı tüketim malları ülke piyasasını doldurmuş durumda… İhracatın düşmesi Florin’in değerinin (özellikle Frank karşısında) düşmesini de getiriyor. Bu durum geri ödenmesi gereken krediyi katlanarak yükseltiyor ve çok sayıda kişiyi iflasın eşiğine getiriyor. Hükümet, kredi faizini bile ödeyemeyecek duruma gelen yaklaşık 700 bin kişinin borcunu Florin’e çevirmeye karar verdi. Benzeri bir durum, Avro bölgesindeki İspanya’da da yaşanıyor. Bankalar yıllarca ucuz faizle ev kredisi dağıttılar. Çok sayıda ev yapıldı ama bunlar boş duruyor. Durum o kadar umutsuz ki, yeni iskan bölgelerinin temel altyapısı bile yapılmamış durumda. Borç ödenemiyor ve çok kişi iflasın eşiğine geliyor. Özellikle İspanya kredi piyasasına büyük yatırım yapmış olan Alman bankalarının milyarlar kaybetmesi durumunda, krizin ülke içine yansıması ve bu bankalarda bulunan çok sayıda emeklilik sigortasının da iptal edilmesi söz konusu olabilir. Bunun ardından bankaların verdiği öteki kredilerin de ödenmemesi, artan durgunluk ve genel bir kriz ortaya çıkacaktır.

AB’de yeniden yapılanma Almanya ve Fransa başbakanları, Merkel ve Sarkozy, önümüzdeki AB Zirvesi’nde görüşülmek üzere yeni bir AB yapısı üzerinde anlaştılar. Buna göre, Ekonomi Bakanlığı kurulacak ve üye ülkelerin ekonomileri yakından denetlenecek. AB kriterlerine uymayanlar (ülke borcu

GSMH’nın yüzde 3’ünü aşanlar) ortak para biriminden çıkarılacaklar. Bu önlemin ne oranda ve nasıl uygulanabileceği bilinmiyor, ama görünen, Avro’yu kurtarmanın ancak bazı ülkelerden “kurtulmakla” mümkün olduğunun düşünülmeye başlanmasıdır. Almanya bile AB’nin ekonomiyle ilgili kriterine uymadığına göre bu önlem nasıl uygulanacak? Önerilen çare, herkesin tasarruf yapmasıdır! Almanya büyük bir tasarruf paketini yürürlüğe soktu. Özellikle sosyal yardımla yaşamak zorunda kalanların haklarını daha da kısıtlayan bu paketin en belirgin yönü, zenginlerden alınan verginin artırılmamasıdır. Hıristiyan Demokratların bir bölümü bile “böyle olmaz, zenginlerden alınan vergi artırılmalıdır” demesine rağmen, hükümet bunu yapmaya yanaşmadı. İktidardaki koalisyonun ortağı Liberal Parti’nin oylarının hızla düşüşe geçmesinin yanı sıra sendikaların ve değişik toplumsal örgütlerin direniş kararı alması da koalisyonun ömrünün sınırlı olduğunu gösteriyor.

Akdeniz hum İspanya evre

Birleşik direniş

Ne ki, hayalci olmamak gerek… Tasarruf önlemleri ve direniş kararları bütün ülkelerde var ama birleşik bir direniş ufukta bile görünmüyor. Macaristan’da sol çok zayıf… Son seçimlerin gösterdiği gibi sağ ve ırkçı partiler yükselişte… İtalya, İngiltere, Fransa, Polonya, Bulgaristan, Romanya ve Baltık ülkelerinde de sol iyi durumda değil… Solun güçlü olduğu ülkeler: Almanya, Çek Cumhuriyeti, Yunanistan… Bunlara İspanya ve Portekiz de eklenebilir. Ne ki bu partiler arasında ortak davranış söz konusu değil… Örneğin Yunanistan Komünist Partisi ile Almanya’daki Sol Parti arasındaki ilişkiler limon rengi… Buna Avrupa Sol Partisi’nin gelişme gösterememesini de eklersek, hep beklenen AB çapında direnişin henüz söz konusu olmadığını belirlemek gerçekçi olur. Çoğunluğun tekelci burjuvazinin tasarruf önlemlerine karşı olması, o çoğunluk birlikte hareket edemedikçe anlamını büyük oranda kaybediyor.

İspanya’nın başkenti Madrid’de hükümetin yeni iş yasasını Meclis’e sevk

İspanya’da hükümetin Meclis’e sevkettiği emek düşmanı “reform” paketi 22 Haziran’da onaylandı. İşçi sendikaları tatil arefesinde geçirilen yasaya karşı 29 Eylül’de genel greve gidecek Hatice Yörür Domuzlar başta Alman Şansölyesi Angela Merkel, Avrupa Birliği (AB)’nin istikrarını sağlamaya kararlı liderler takımının uykularını kaçırıyor. Gündüzleri finans çevreleriyle toplantılar yapanlar geceleri domuz kabusları görüyor. Bu “domuzlar” malum, İngilizce isimlerinin baş harfleriyle PIGS: Portekiz, İtalya, Yunanistan ve İspanya. Bu dört kader arkadaşının yüksek kamu harcamaları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan bütçe açıkları gibi çıplak gözle mali tablolardan okunabilir ekonomik sorunlarının ötesinde Merkel ve şürekasına göre bir de “tembel-


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 35

mmasının esi

bette AB- IMF işbirliğine düşüyor. Hastalığın belirtilerinin her yerde aynı olması reçete yazmayı çok kolay hale getiriyor. Neo-klasiklerin düz mantığı işleyecek, “potansiyel” kamu borçlarının kökünü kurutmak için önce sosyal harcamalarda kesintiye gidilecek, yani kemerler sıkılacak. 1 Mayıs´tan başlayarak “Bizim hiçbir şeyimiz yok; krizimiz de… Kriz zenginlerin krizi, bedelini onlar ödeyecek…” diyerek tedaviye direneceğinin sinyallerini veriyor İspanya işçi sınıfı. AB dönem başkanlığı sırasında bütün balonları elinde patlayan başbakan Jose Luis Rodriguez Zapatero, AB-IMF çemberinde yardım dilenir olduğu eleştirilerini “İspanya borçlarını ödeyebilir, güçlü ve itibarlı bir ülke konumundadır, birçok ülke gibi ekonomik krizin sonuçlarına hep birlikte katlanacağız” diye yanıtlıyor. Gün geçtikçe cümlesinin sonu daha net anlaşılmaya başlıyor Zapatero´nun: Krizin sonuçlarına hep birlikte katlanacaksınız ey işçiler, emekçiler, emekliler, siz işsizler, kariyer maratonu uzadıkça uzayan gençler, dünyanın her neresinde olursanız olun ucuz-yedek işgücü kadınlar… Krizin bedelini hep birlikte ödeyeceksiniz.

Her iki gençten biri işsiz

ketmesini protesto eden binlerce insan sokakları doldurdu

lik” sorunları var. Merkel´in “tembelliklerinin bedelini daha çok çalışıp daha az kazanarak ödeyecekler” diye tercüme edilebilecek sözleri İspanya basınında şubat ortalarından başlayarak her gün başka şekilde yankılanıyor. Kapitalizmin krizinin bir anda kendi krizleri haline gelişini şaşkınlıkla izleyen İspanya halkı martla birlikte dikkatler iyiden iyiye Yunanistan´a çevrilince bir süreliğine rahatlamayı düşünürken “Kurtarma mı? Ne kurtarması?” açıklaması geliyor birlik yöneticilerinden. Zaten kurtarıla kurtarıla “tembelliğe” alışmış bu ülkelerin krizden kendi kendilerine çıkmaları gerektiği, ancak bu yolla ekonomilerine rekabetçi bir kimlik kazandırabilecekleri her fırsatta başka bir yetkili ağızdan duyuruluyor. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Jean-Claude Trichet “direksiyon başında uyumayı bırakın” sözleriyle söz konusu ülkelerin devlet başkanlarını reforma cağırırken, birlik dışı çevrelerden IMF’yle anlaşın önerisi geliyor. Avrupa’nın güneyi bulaşıcı Akdeniz hummasına tutulmuşsa, reçeteyi hazırlamak el-

Euro Bölgesi´nin en yüksek işsizlik oranına (yüzde 19.7) sahip ülkede, 25 yaş altı nüfusta iş bulamayanların oranı yüzde 45 civarında iken, halihazırda 65 olan emeklilik yaşının 67’ye çıkartılması reform paketinden de önce, Şubat ‘ta gündeme gelmişti. Sendikaların ve sosyalist hareketin güçlü tepkisiyle karşılaşan, hatta genç nüfusu daha düşük ücret ve daha az sosyal harcamayla çalıştırabildiği için çalışanları erken emekliliğe zorlayan iş çevrelerinin dahi tam desteğini alamayan tasarı onaylanmayarak, rafa kalkmıştı. Hemen ardından Mayıs’ta parlamentoda kabul edilen, sosyal harcamalardan 15 milyar Avroluk kesinti öngören tasarruf paketi ile emeklilik yaşının 2025’e kadar kademeli artışı, önümüzdeki yılın sonuna kadar emekli maaşlarının dondurulması, kamuda çalışanların maaşlarında bu hazirandan başlayarak ortalama yüzde 5 kesinti yapılması ve memur maaşlarının önümüzdeki yıl boyunca sabit kalması, kadınlara doğumdan sonra yapılan 2500 Avroluk çocuk destek ödemesinin temelli kaldırılması, kalkınmaya yardım fonundan yapılacak 600 milyon Avroluk harcamanın durdurulması onaylandı. Kamuda çalışan 2.5 milyon emekçiyi doğrudan etkileyecek kesintilerin uygulanmadan geri çekilmesi talebiyle 8 Haziran’da gerçekleştirilen bir günlük memur grevi hükümetle sendikalar arasında katılım sayısı savaşlarına yol açtı. Hükümet kaynaklarınca yüzde 15 olarak duyurulan greve katılım oranı, sendikalara göre özerk bölgeler arasındaki ciddi katılım farklılıklarına rağmen ortalama yüzde 75 civarındaydı. Aynı akşam, bütün İspanya sokaklarda, protestodaydı. Memurların grevinde ülkede hayat durmasa da, hükümetin geri adım atmaması halinde genel greve gideceğini duyuran sendika konfederasyonlarının bu karar için fazla beklemele-

rine gerek kalmadı. 15 Haziranda bir önceki aydan daha düşük maaşlarla karşı karşıya kalan kamu çalışanları artık krizin somut kurbanıydı. 16 Haziran’da iş yasası reformunun yeni maddeleri bakanlar kurulunca onaylandı. 22 Haziran’da oylanmak üzere meclise gönderilen düzenlemeler istihdamı esnekleştiriyor, kayıt dışı ve güvencesiz işçi çalıştırmanın önünü açıyor, tazminatları düşürme yoluyla işçi çıkarmayı kolaylaştırmakta. Kıdem tazminatının düşürülmesi ve krizden etkilendiğini beyan eden firmalara işçi çıkarma, üretimi daraltmaya giden firma ve kamu kuruluşlarına geçici süreli sözleşmeyle işçi çalıştırma izni veren düzenlemeler emekçileri işten atılma korkusuyla güvencesiz çalışmaya mahkum edecek; sendikalılaşma oranını azaltarak çalışanları toplu sözleşme hakkından mahrum bırakacak.

Avrupa’ya genel grev çağrısı

İspanya hükümeti emek maliyetlerini düşürecek bu düzenlemeleri, ülkeye uluslararası yatırım çekeceği, verimliliği artıracağı, rekabetçi piyasa oluşturacağı gerekçesiyle savunuyor. AB- IMF çevrelerinin de tam desteğini almış durumda. Hükümetin reform tasarısını Meclise sevketmesinin hemen ertesinde İspanya’ya gelen IMF direktörü StraussKahn, “krizden çıkış köklü değişiklikler gerektirir ve köklü değişiklikler hiçbir zaman sorunsuz olmaz” sözleriyle Zapatero´nun sırtını sıvazlarken yükselen toplumsal muhalefeti görmezden gelmesini salık vermeyi de ihmal etmiyor. Reform paketinin meclise gönderilmesiyle birlikte 29 Eylül´de genel greve gitme kararını açıklayan işçi ve memur sendikaları konfederasyon başkanları, Avrupa İşçi Sendikaları Konfederasyonu aracılığıyla tüm Avrupa´yı aynı gün genel greve, üretimden gelen gücünü göstermeye çağırıyor. Hükümetin iş reformu tasarısını yaz başına denk getirmekle toplumsal muhalefeti zayıflatmayı öngördüğünü ifade eden işçi sendikaları birliği (CCOO) genel sekreteri Ignacio Fernández Toxo, 29 Eylül’deki grevle İspanya hükümeti ve burjuvazisine çok ağır bir bedel ödeteceklerini iddia ediyor, krizden çıkış yolunun ancak emekten yana politikalarla mümkün olduğunu vurguluyor. Sonuç olarak, diğer birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, İspanya´da da bundan sonrası için bırakın refah devletinden söz etmeyi, emekçilerin yükünün gün be gün artacağı, refahın ancak toplumdan kopuk giderek küçülen bir azınlıkla anılacağı aşikar. Kriz, Avrupa´yı yeniden şekillendirirken, ülkeler arası güç dağılımından başlayarak yeni bağımlılık ilişkileri ortaya çıkarmaya, sınıflar arası uçurumu derinleştirmeye devam ediyor. Emekçilerin mücadelesi şimdilik birbirinden kopuk lokal mücadeleler görüntüsünde olsa da, bütün Avrupa için topyekun bir mücadele hattı acil ve gerekli. Özetle, zaman Avrupalı ezilenlerin hep birlikte ayağa kalkma zamanı!


36 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

‘Bağdat’ın güçlenmesi Irak Kürdistanı’nı zora sokar’

Irak Başbakanı Nuri Maliki (solda), Cumhurbaşkanı Celal Talabani (ortada) ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani bir basın toplantısında

Besime Şen ve Osman Ersoy bölgeyi yakından takip eden gazeteci Sadık Güleç’le Irak’taki son durum üzerine söyleşilerinin ikinci bölümünde Kürdistan’daki durumu ve Türkiye-Kürdistan Bölgesel Yönetimi ilişkilerini tartışıyor Merkezi otoriteye duyulan ihtiyacı seçimler ve Kürt’lerin durumu üzerinden nasıl değerlendirebiliriz? Kürtler bu noktada kilit konumda. Kürtlerin baştan itibaren şöyle bir sorunları var. Amerikan işgalinden sonra görece bir bağımsızlık elde ettiler ama bu geleceği belirsiz bir durum. Irak’da güçlü bir merkezi otorite kurulabilirse ki bunun manasının bir diktatörlük olabileceğini düşünüyorum. Yani sonuçta bu güçlerin içerisinden birileri bir siyasal unsur ön plana çıkacak diğerlerini bastıracak ve bir şekilde belki uluslararası konjonktürüde arkasına alarak merkezi bir yapılanmaya gidecek. Bu yapılanma kurulduğu takdirde Kürtlerin hali çok belirsizleşir. Son zamanlarda tartışılan Türkiye’ye yakınlık meseleleri de buradan çıkıyor. Çünkü Amerikan işgali ile birlikte Kürtler aslında çok geniş bir bölgeyi kont-

rol altına aldılar ve şöyle bir şey yaptılar; geleneksel Kürt bölgesi dışındaki yerlere de girdiler. Musul’da mesela çok ciddi bir peşmerge gücü var. Kerkük zaten başlı başına bir tartışma konusu. Tabii Kerkük’deki eski güçlü konumlarını biraz kaybettiler. Şu anda basına pek yansımıyor ama Irak’da bir Kürt sorunu başlamış durumda. Irak Ulusal Ordusu (IUO) yavaş yavaş güçlenmeye başladı. IUO şimdiye kadar kağıt üzerinde vardı. Şöyle bir şey anlatayım; bir kere Kerkük’ün çıkışında gözaltına alındım. Kar maskeli adamlar yolda bizi aldılar. Gözaltına alanlar Kürt değillerdi. Panikledik tabii. Mihmandara sordum kim bunlar diye, bunlar IUO dedi. IUO parçalı bir yapı kim görevdeyse ona çalışıyor. Şiiler görevdeyse onlara çalışıyor, Sünniler görevdeyse onlara. Şimdi bu yavaş yavaş kırılmaya başladı ve gerçek bir IUO ordusu oluşmaya başladı. Ve IUO ordusu geleneksel bölgelerinin dışında konumlanmış peşmerge güçleri ile ciddi çatışmalar içine girmeye başladı. Mesela Musul’da çok ciddi bir gerilim var. Musul’da şimdi bir Arap vali var. Silahlı güç olarak peşmerge, Amerikalılar ve IUO var. Musul içinde bir bölgeden bir bölgeye geçerken kontrol noktaları var. Mesela Kürtler kendi kontrol noktalarında valinin geçmesine izin vermiyor. Ciddi gerginlikler çıkıyor ve Amerikalılar gelerek olayı yatıştırıyor.

Bir de sınır birlikleri var. Bunlar kâğıt üzerinde IUO’suna bağlı. Son zamanlarda gittiğimde izin almak için kendileriyle görüştüm; siz kimsiniz dediğimde “IUO’ya bağlıyız” diyorlar hâlbuki peşmerge. Bunlar peşmerge ama kâğıt üzerinde IUO’ya bağlı gözüküyorlar. Maaşları da IUO’dan sağlanıyor. Kürdistan Bölgesel Yönetiminde siyasal durum nasıl şekilleniyor? 1,5 yıl öncesinde enteresan bir gelişme oldu Kürdistan’da. KYB ve KDP dışında küçük partiler vardı ama neredeyse hiç etkinlikleri yoktu. İki yıl önce güçlenen İslami bir parti vardı ve Erbil’deki bazı patlamalar bu parti ile ilişkilendirilerek ciddi bir baskı ile bu parti kapatıldı. Kürdistan meclisinde 111 milletvekili var. Bunun 11 tanesi azınlıklara ayrılan kota. Bunun içerisinde Ermeniler, Türkmenler, Süryaniler ve Hıristiyanlar var. Geri kalanını da KYB ve KDP paylaşıyordu. Tabii şöyle de bir şey var; bu iki parti var ama aynı zamanda iki devlet var. Son birkaç yıl içinde bu biraz esnemeye başladı. Daha önce Kürdistan Bölgesel Yönetimi meclisnde 45 tane bakanlık vardı. Örneğin yatırımlara bakan devlet bakanlığı var ve aynı makamın iki bakanı var biri KYB’li biri KDP’li. Son seçimlerde bu bakanlık sayısını düşürdüler. Kürdistan’da son seçimlerde Goran adında, Türkçesi değişim olan bir hareket çıktı. Liderliğini KYB’nin uzun yıllar politbürosunda


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 37

yer alan Nuşirvan Mustafa diye biri yapıyor. Nuşirvan Mustafa KYB’de Talabani’den sonra ikinci adam denebilecek bir isimdi. Tam olarak ne yaşandı bilinmiyor ama bir şekilde Talabani Nuşirvan Mustafa’yı tasfiye etmeye çalıştı ve Nuşirvan Mustafa bu tasfiyeye karşı ayrı bir siyasal akım başlatarak karşı çıktı ve bir anda arkasında özelikle Süleymaniye’de etkin bir muhalefet hareketi oluştu. Goran hareketinin politik çizgisi nedir? Tabii bütün Irak ve Kürdistan için geçerli olan bir şey var: Hiç bir siyasal akım bizim burada anladığımız anlamda örgütsel, ideolojik siyasi bir çizgiye sahip değil. Buradan bakıldığında KDP tek bir parti gibi gözüküyor. Ama KDP bile bir cephe hareketidir. İçerisinde çok farklı çıkarları farklı siyasal duruşları olan insanların toplandığı bir cephe hareketidir. Yani KDP listesinden çıkan Türkmenler vardır, geçmişte Türkiye yanlısı olan ama şimdi KDP ile hareket eden Türkmen partilerinin temsilcileri vardır. Aynı şey KYB içinde geçerlidir. Nuşirvan Mustafa’da da durum böyle oldu. Fakat daha çok özellikle aydınlardan üniversite öğrencilerinden ve laik kesimlerden destek aldı. Şimdi Süleymaniye’nin şöyle bir yanı vardır. Her zaman Süleymaniye, Erbil’e göre yani KDP’ye göre daha modern bir yaşam tarzına sahip olmuştur. Bunu günlük yaşamda sokakta da hissedersiniz. Mesela Erbil’de sokakta kadın çok az görürsünüz. Yanında bir

erkek vardır çoğunlukla da kapalıdır. Son dönemde bu da bir parça değişmeye başladı. Sosyal yaşamda ciddi değişimler oldu. Büyük AVM’ler açıldı, üniversiteler açıldı. Erbil küçük bir ortadoğu kasabasıyken şimdi Kürdistan’ın başkenti oldu. Ama Süleymaniye başından itibaren modern bir şehirdir. Mesela Süleymaniye’ye gittiğimde sokaklarda el ele tutuşan çiftleri görürüm. Bunu Erbil’de koley koley göremezsiniz. Dolayısıyla Nuşirvan Mustafa’nın hareketi nerdeyse Süleymaniye ve çevresinde KYB’yi bitirdi. Goran hareketi KDP’nin etkin olduğu bölgelere de sıçradı. Tabii burada çok büyük bir direnç ile karşılaştı. Yani bir tür demokrasicilik oyunu oynandığı için geçmişteki büyük silahlı çatışmalar yaşanmadı. Ama bazı bölgelerde küçük çaplı bir takım olaylar yaşandı. Bu hareket tabii ki Kürt bölgesinin her tarafında örgütlenmeye çalıştı. Dohuk ve Erbil’de bürolar açtılar gazeteler çıkarmaya başladılar. Seçim döneminde konvoylarına yönelik saldırılar oldu. Parti binaları taşlandı adayları dövüldü. En son bir hafta önce bir olay yaşandı. Üniversite öğrencisi genç bir çocuk; Goran hareketinin içinde yer alan bir çocuk bu. Kendi internet bloguna, Barzani’nin kızıyla evli olsaydım hayatım nasıl değişirdi diye mizahi bir yazı yazdı. Oradaki rüşvet ve yolsuzluğu aktarmaya çalışan bir yazıydı bu. İstihbarat’ın başındaki Mesrur Barzani üniversiteyi ziya-

Irak Kürdistanı Türk malları ve firmalarıyla dolu Türkiye’deki siyasal durum bölgeye nasıl yansıyor? Türkiye’deki değişim yani askerler ve siviller arasındaki çatışma oraya da yansıyor. Başlangıçta bölgedeki bütün Türkmen örgütlerinin başında askerler vardı. Mesela Erbil’de bir Türkmen partisinin lideriyle sohbet etmiştim. Kendisi daha sonra KDP ile birlikte çalışmaya başladı, neden Türkmen Cephesinden ayrıldıklarını sorduğumda; “daha önce bizim başımızda bir albay vardı; bunlarla politika yapılmıyor bunlara derdimizi anlatamıyoruz dolayısıyla biz de kendi politikamızı oluşturmaya karar verdik, şimdi iş MİT’e bağlandı o zaman MİT’e bağlansaydı ayrılmazdık” dedi. Bu kadar da açık seçik bir şekilde de aktarılıyor mesele. Şimdi Türkiye daha esnek bir politika izliyor bölgede. Mesela KDP’den bir sanayi bakanı var Türkmen. Son gidişimde onunla sohbet etme olanağı buldum. Bana nasıl bakan seçildiğini anlattı. Hiçbir zaman KDP içerisinde yer almayan biri. İhsan Doğramacı’nın ailesindenmiş. Kendisine bakanlık teklif ediliyor, İhsan Doğramacı ile konuşuyor sonra konu Abdullah Gül’e

kadar gidiyor. Uygun görülüyor ve bakanlığı kabul ediyor. Türkiye açısından bölgeyi hakimiyet alanı olarak gören bir politika başladı. Tabii bölgede ekonomik anlamda tam bir hâkimiyet var. Bu durumu çarşı pazar dolaştığınızda müthiş bir şekilde hissediyorsunuz. Her yer Türk markaları ve mallarıyla dolu. Yollar Beko, Arçelik, Vestel bütün bunların reklamları ile dolu. İnşaat ve gıda tamamen Türkiye’ye bağlı. Bir de şöyle akıllıca bir politika yürütmeye çalışıyor Kürt hükümeti: ilerde Bağdat’da merkezi hükümet güçlendiğinde kendilerini bir şekilde güvenceye almak için Türkiye’yi kendilerine bir müttefik olarak yakın tutmaya çalışıyorlar. Örneğin henüz girilmemiş bakir petrol alanları var ve bunları TPAO’nın sondaj şirketi için ayırmışlar. Türkiye hala girmiyor ama orayı tutuyor. Çünkü ilerde durumun nasıl olacağını bilmiyorlar ve Türkiye için bir lokma olarak orayı tutuyorlar. Merkezi otorite sağlandığında Irak için Kürt sorunu yeniden başlayacak. Merkezi otorite “evet, yerel özerkliğiniz var ama bunun sınırlarını bir konuşalım” diyecek.

retinde gençlerle toplantı yaparken orda eleştirel bir konuşma yapıyor bu çocuk. Bir hafta önce çocuğu okul çıkışında aldılar ve çocuğun ölüsü bulundu. Goran bu durumdan Barzani’yi sorumlu tutuyor. Seçimler için son gidişimde Koya Üniversitesinde Goran ideologlarından bir profesör ile konuştum; şeyi anlamaya çalışıyorsunuz; buradaki kavramlar ile düşündüğümüz için siyasal çizginiz ne? Bunu çok betimleyemiyorlar. Mesela bir Türkiye hayranlığı var. İşte Türkiye gibi bir yapı istiyoruz. Ama bunun altını programatik anlamda dolduramıyorlar. Temel eleştiri noktaları yolsuzluk üzerinden. Yani diyorlar ki burada parti ile devlet arasında bir çizgi yok. KDP’nin binalarının kirası devlet tarafından ödeniyor. Dolayısıyla modern bir devlet özlemleri var. Seçimlerden iki ay önce kurulmalarına rağmen son Kürdistan parlamentosu seçimlerinde 25 milletvekili çıkardılar. Şimdi son genel seçimlerde ilk defa kendi listeleri ile seçime girdiler ve 7 milletvekili gönderdiler. Türkiye’nin Irak ve Kürdistan politikası bölgede nasıl yansıma buluyor? Başından itibaren Türkiye, Kürt ve Kürdistan korkusundan dolayı şunun altını çizmeye özen gösterdi: Biz merkezi hükümete bağlı bir Kürdistan istiyoruz. Türkiye’nin bölgeye yönelik politikası işgal sonrasında iki ayrı süreç olarak gerçekleşti. Başlangıçta askerlerin etkin olduğu bir süreç vardı. Bu oralarda çok gizli saklı bir şey değil. Özellikle Türkmenlerle konuştuğunuzda çok açık bir şekilde bunu size aktarıyorlar. Nedir bu ? İşgalden sonra Türkiye bölgeye yoğun bir şekilde girdi. Aslında işgalden önce Türkiye’nin bölgeyle ciddi bağları yoktu. Türkmenlerin çok ön plana çıkartılmasına rağmen Türkmenlerin yapısına dair bilginin bile çok az olduğunu düşünüyorum. Sanki oradaki Türkmenler homojen bir yapıymış gibi yaklaştılar sonra bir baktılar ki bu Türkmenlerin de Sünnisi, Şiisi varmış. Türkiye örgütlenmesini başlangıçta Erbil üzerinden götürdü. Oradaki Türkmenler bir tür beşinci kol gibi değerlendirildi. Ama Kürt bölgesindeki yapı oturmaya başladıktan sonra Erbil Türkmenleri Kürdistan bölgesiyle hareket etmeye başladılar. Başlangıçta Erbil’de Türkiye ile birlikte hareket eden partiler yani Türkmen Cephesi siyasetinde yer alanlar ayrıldılar. Türkiye’de zaten merkezi Kerkük’e taşıdı. Fakat Türkiye’de Türkmen cephesi gibi örgütler çok fazla abartılıyor. Aslında güçlü yapılar değiller. Tabii Kerkük’ün ayrı bir yapısı var o da şu: Kürtlerden duyulan endişe neticesinde Kürtler dışındaki tüm yapılar ortak bir cephe kurmuş durumdalar. Irak’ın başka yerlerinde birbirini boğazlayanlar Kürtlere karşı bir ittifak oluşturdular ve Kerkük’de bir mezhep çatışması da yaşanmadı. Kerkük’de 4-5 yıl önce bir toplantılarına gitmiştim, Sadr’ın temsilcisi de vardı. Türkmenler, Sünni ve Şii örgütlerin temsilcileri vardı ve hepsi ortak hareket ediyorlardı.


38 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

İran’da devrimci hareket: Kazanımlar, zaaflar Birinci yılı dolarken İran devrimi sol hegemonya altında sürüyor. Bu toplumsal hegemonya örgütsel-siyasal bir önderliğe tercüme edilebilmiş değil

Kadınlar 27 Aaralık ayaklanmasında da öncü rol oynadılar. Devletin örgütlediği çapulculardan oluşan “Besiç”lerin tecavüz tehditleri kadınları yıldırmadı

Siyaveş Azeri İran’da İslami rejime karşı devrimci atılım bir yılını doldurdu. Bu dönemde devrimci hareketin derinleştiğine, radikalleştiğine, farklı biçimlere büründüğüne ve devrim ile karşıdevrim saflarının iyiden iyiye belirginleştiğine tanık olduk. Sokak gösterilerinin azalmasına dayanarak devrimci kalkışmanın sona erdiğini, İslami rejimin denetimi yeniden ele geçirdiğini söylemek ya siyasal safdilliğin ya da devrim hakkında soyut, ayakları yere basmayan iştahsız bir siyasetin ifadesidir. İran’da devrimci hareketin yükselişine yol açan koşullar ve çelişkiler –burjuvazinin müzmin siyasal ve ekonomik krizi, kadınlara karşı cinsel apartheid, topluma uygulanan külürel ve siyasal baskı, geniş kitlelerin yoksulluğu ve yoksunluğu, işçi ve emekçi kitlelerin en temel özgürlüklerinden yoksunluğu— oldukları yerde duruyor; bu çelişkiler ve koşullar şu ya da bu şekilde ortadan kaldırılmadıkça veya İslami rejim devrimci hareketi sokakta dize getirip yenilgiye uğratmadıkça

devrimci hareketin sönümlenmesi olanaklı görünmüyor.

Devrimin kazanımları

Bir yıldan beri inişli çıkışlı biçimde süren, farklı uğraklar ve dönemlerden geçen devrimci yükselişin ardından hiçbir şey olma-

mışcasına eski dengelerin yerine gelmesi de söz konusu edilemez: Bu bir yıllık sürecin ardından ne İslam Cumhuriyeti o eski rejim olarak kalabilir ne de devrim güçleri ve geniş halk kitleleri eski konumlarına dönebilirler. Devrimin şimdiye kadarki kazanımla-

27 Aralık 2009 ayaklanması: “Devrimin provası” 27 Aralık 2009 ayaklanması halkın rejime karşı özgüvenini pekiştirdi. Halk bu hareketle rejimi devrimci ayaklanmayla devirme provası yaptı. İş o noktaya geldi ki Tahran Emniyet Müdürü 28 Aralık’ta “fitne Tahran’ın altı noktasında birleşebilseydi başkent düşerdi” itirafında bulundu. 27 Aralık hareketi rejimin artık 1979-81 döneminde olduğu gibi devrimi bastırmak için geniş çaplı bir seferberlik gücüne sahip olmadığını da gösterdi. Ancak bu hareket aynı zamanda devrimin

en büyük zaafını da ortaya çıkardı. Sürmekte olan İran devrimi ancak ve ancak komünist sol bir önderlikle ereklerine ulaşabilir zira yalnızca komünist sol devrimin ifade ettiği eşitlikçi, özgürlükçü ve insancı isteklerin gerçekleşmesinden yanadır. 27 Aralık ayaklanması devrimin önderlik olmaksızın, kendiliğinden ulaşabileceği son noktayı gösterdi: Mahşer duygusunun İslam Cumhuriyeti faşizmini devirmeye yetmeyeceğini ortaya koydu.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 39

rını şöyle sıralayabiliriz: nİslam rejiminin safları iyiden iyiye dağıldı. Milyonların katıldığı devrimci kalkışmanın rejim saflarının sıklaşmasına neden olacağı sanılabilirdi. Ancak devrimin alttakilerin istememesine, üstekilerin yönetememesine dayanan mantığı uyarınca rejime uyguladığı baskı rejimin safları ve yapısının dağılmasına yol açıyor. Rejim saflarındaki dağınıklığın son örnekleri arasında sağ kanat temsilcileri Ahmedinejad ile Larijani arasındaki gerginlik, irili ufaklı mollaların birbirlerini tehdit etmeleri (Ayetullah Sanei ve Humeyni’nin torununun tehdit edilmesi) gösterilebilir. Bunun yanında bizzat Hameneyi’nin sağ kanat içinde de gücünü iyiden iyiye yitirmesi ve yetkesinin yok olması ruhani liderlik tutkalının bile rejimi oluşturan çeteleri bir arada tutamayacağını tanıtlıyor. nUluslararası ölçekte İran’daki devrimci kalkışma önemli kazanımlar elde etti: Bunun başında belirli “sol” çevrelerin de katıldığı, devrimin dünyanın medya devleri tarafından denetlendiği söyleninin gizemini yitirmesi geliyor. İran’da sıfır noktasındaki devrimciler aynı zamanda devrimin haber kaynakları olarak da davrandılar ve medya devlerinin haber tekellerini kırdılar. Burjuva medyasının tekelinin bu ölçekte kırılması batı devletlerinin İslami rejimle ilişkilerini kendi kamuoyu nezdinde gerekçelendirmesini iyice güçleştirdi. Bu da rejimin siyasal soyutlanmışlık sürecini yeğinleştirdi. Öte yandan işgal ettikleri akademik kürsülerden sözde radikal kültürel görecililikçi ve çok-kültürcü ideologların bu kuramlarıyla aslında burjuvazinin dünya kamuoyuna sunmak istediği görüntüyü ürettikleri de ortaya çıktı: Bir Ortadoğu ülkesi olan ve sözde “İslam Dünyası”nın parçası sayılan İran halkının hiç de iddia edildiği gibi olmadığı, töre, geleneksel, dini değerler değil modern dünya yurttaşlarının özleyip savunduğu değerler için mücadele ettiği ortaya çıktı. Bunun yansıması çeşitli ülkelerin işçilerinin İran’daki hareketle dayanışmalarında -Endonezyalı işçilerin Farzad Kamangar’in idamını protesto gösterileri, Afganistan’da halkın İran’daki idamlara karşı gösteride bulunmaları bunun başlıca örnekleridir- farklı ülkeden sanatçıların İran’daki devrimle dayanışma için besteledikleri şarkılar ve yarattıkları yapıtlarda, Hollanda gibi kimi ülkede bizzat yerli halkın İranlı göçmenlerle birlikte İslami rejimin casusluk ve terör yuvaları olan elçiliklerinin işgaline katılmalarında görülebilir. n Rejimin siyasal soyutlanmışlığını batı devletlerinin İslam Cumhuriyeti, Türkiye ve Brezilya arasında gerçekleştirilen nükleer takas anlaşması maskarlığına gösterdikleri tepkide de görmek olanaklı. Rejim bu sözde anlaşmayla uluslararası alanda üstünlük elde etme hesapları yapıyordu ancak bu oyun ters tepti ve bu kez Çin ve Rusya da açık biçimde İslami rejimin karşısında yer aldı. Düne kadar rejimi batı kamuoyu gözünde meşrulaştırma çabasında olan Avrupalı kimi siyaset-

çinin rejimin dış işleri bakanı Mottaki’yi geçen yıl hunharca öldürülen ve İran’da devrimci direnişin simgesine dönüşen Neda Ağasoltan’ın posterleriyle karşılayıp protesto etmesi devrimin batı devletleri üzerinde de yarattığı baskının göstergesidir. nDevrimin ilerlemesini sürdürdüğünün bir başka göstergesi de rejim yanlısı muhalefet güçlerinin içine düştüğü çelişkili durumdur. Musevi’nin son (18.) bildirgesi bunun en iyi örneği. Bildirgeden önce Musevi “sessiz gösteri”(!) çağırısında bulundu. Ardından bu çağrısını geri çekti. Sonunda da bildirge “koz”unu ortaya sürdü. Bildirgenin içeriği de bu sözde muhalefetin harap halinin bir başka tanıtı: Düne kadar “İslam Cumhuriyeti, ne bir sözcük eksik ne bir sözcük fazla” diyen, İslam Cumhuriyeti’nin kadınlara karşı cinsel apartheid rejimini kurumsallaştıran, işçilerin ve emekçilerin ve bütün insanların haklarını gaspeden anayasasının “eksiksiz uygulanmasından” azına razı olmayan Musevi, bu bildirgede “eşitlik ve özgürlüğün İslami devrimin yadsınamaz erekleri” olduğunu söylemek durumunda kaldı. Humeyni’nin “sevgili başbakanı”, İslam Cumhuriyeti faşist diktasının en karanlık döneminin başbakanı Musevi 1979 “Devrimi sonrası gelişmelerin eleştirel yeniden okunması” taraftarı oluverdi. nİşçi sınıfı 1 Mayıs 2010 bildirgesiyle eskiden farklı bir biçimde siyaset alanına adım attı. Rejimin bütün vahşeti ve barbarlığına karşın ayakları üzerinde durabilen 10 işçi sendikasının ortak bildirgesi milyonlarca işçi ve emekçinin ortak istek ve iradesinin ifadesidir. 1 Mayıs 2009’da işçi sınıfı İslam Cumhuriyeti’ne, devrimci yükselişin arifesinde devrim ateşinin küçük bir alevini gösterdi. İşçi sınıfının 2010’daki bildirgesiyse sürmekte olan devrimini insani içeriğini gösteriyor. Devrimin başlamasından beri burjuva medya Musevi veya Kerrubi gibi zevatı devrimin önderleri olarak halka dayatmaya çalıştı. Ancak daha ilk günden halkın bu oyunu bozduğuna, rejimin içinde oluşan siyasal çatlaktan yararlanıp devrimi hızlandırdığına tanık olduk. Devrim, toplumsal hareket bazında düşünüldüğünde, sol hegemonya altında. Ne var ki bu toplumsal hegemonya örgütsel-siyasal bir önderliğe tercüme edilebilmiş değil. Rejim yanlısı muhalefet kendi zaafının ifadesi olan ve bu muhalefetin devrimin önderi olmadığı gerçeğini bir erdemmişcesine devrime dayatmaya çalışıyor. Ayakları yere basmayan irili ufaklı sol örgüt ve baskı grupları da buna çanak tutuyor. Solun örgütsel-siyasal önderliğini oluşturamayışının nedenlerinden biri budur. Ancak hepsi bu değil. Bizzat komünist solun belli uğraklarda ve dönüm noktalarında önderlik arzusuyla ortaya çıkmaması bu önderliğin henüz oluşamayışının başka bir nedenidir. Bir başka etmense bizzat devrimin mantığının ürünüdür: Devrimler önderlikle ortaya çıkmazlar, devrimci süreç içinde önderliklerini oluştururlar. Bu yüzden İslam Cumhuriyeti’nden çok devrimden korkan güçlerin

devrim önderliği vasfıyla ortaya çıkabilmeleri söz konusu olamaz. Bu, yukarıda sözünü ettiğim, sürmekte olan İran devriminin solun toplumsal hegemonyası altında oluşunun temelidir. İşte bu noktada devrim önderliği arzusu ve çapıyla ortaya çıkabilecek bir komünist siyasal gücün önemi de ortaya çıkıyor. İran Komünist-işçi Partisi bu yönde önemli adımlar attı: 7. Kongre’de yayımlanan Devrim Manifestosu, Kadın Özgürlüğü Manifestosu, Devrimin On Buyruğu ve İran’da Sekülerizm bildirgeleri bu yönde atılmış önemli adımlardır. Ancak bunların yeterli olmadığı, devrimin daha da ilerlemesi ve derinleşmesi için örgütsel-siyasal önderliğin oluşturulmasının bir zorunluluk olduğu ortadadır. İKİP bu önderliğin oluşması için var gücüyle çalışmaktadır. Parti’nin Merkez Komitesi’nin 34. Plenumu’nda onaylanan Parti ve Devrim bildirgesi, İKİP’in siyasal erki ele geçirecek bir toplumsal parti görünümünde ortaya çıkması ve devrimin örgütsel-siyasal önderliğinin oluşumu yönünde atılmış önemli bir adımdır. * İran Komünist-İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Komitesi Sözcüsü

“Devrim Kürdistan’da da yankılandı” Kürdistan’da, başta İran Komünist-işçi Partisi, İran Komünist Partisi ve İKP’nin Kürdistan örgütü KOMALA olmak üzere komünist sol örgütlerin çağrısıyla Farzad Kamangar ve diğer dört siyasal eylemcinin idamını protesto için gerçekleştirilen genel grevin başarısı devrimin sol, eşitlikçi ve insani içeriğinin bir başka göstergesi oldu. BBC ve VOA gibi burjuva medyanın da yardımıyla sağ, nasyonalist güçler bu hareketi Kürtler’in Kürtler’in idamına karşı hareketi olarak lanse etmeye çalıştı ama tüm bu hokkabazlık bu insancı ve eşitlikçi hareketin içeriğini örtmeye ve çarpıtmaya yetmedi.

Farzad Kamangar için bir duvar afişi


40 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Uluslararası

G8 ve G20: Birleşik emperyalis Polisin taktikleri başarıya ulaştı

Göstericiler Dünya Ekonomik Forumunun güvenlik çemberini yarma çabasında. 26 Haziran’da 300 kişi gözaltındaydı

Kanada'daki G8 ve G20 toplantılarında, kapitalist devletler, sessiz sedasız, sistemin sürdürülmesi için hayati kararlar aldılar Yasin Kaya- Barış Karaağaç Kanada’nın Ontario eyaletinin küçük bir kasabası olan Huntsville'de gerçekleşen G-8 zirvesinden hemen sonra, Toronto, 26 ve 27 Haziran'da G20 toplantısına evsahipliği yaptı. Kanada kamuoyunda bu toplantıların içeriğinden ziyade, toplantılar öncesi yapılan olağanüstü güvenlik harcamaları ve alınan güvenlik önlemleri; toplantılar sonrasında ise "anarşist"lerin şiddet içerikli eylemleri konuşuldu. Bu kakafoninin göbeğinde, sermayenin ve emperyalizmin bekçileri, sessiz sedasız, kapitalizmin bekası için hayati kararlar aldılar. Kanada Federal Hükümeti bu iki toplantı için 1.1 milyar dolar harcama yaparken, bu miktarın 930 milyon dolarını güvenlik harcamalarına akıttı. Birleşmiş Milletler'in 2,5 milyar dolar olan yıllık bütçesinin neredeyse yarısını oluşturan 1.1 milyar dolarla, tüm Kanadalılar'a en az bir

yıl ücretsiz toplu taşıma ; sokaklarda yaşayan 10 bin, kötü koşullarda yaşayan 70 bin Kanadalı'ya ise bir yıl ücretsiz konut sağlanabilirdi.

Halka uyarı: Eyleme değil kırlara gidin

Toplantılar öncesinde ana akım medya tüm şehir merkezini kuşatan ve toplam 5.5 milyon dolara mal olan, 3 metre yüksekliğindeki beton ve demir güvenlik çitlerinin yaşamı altüst edeceğini iddia edip, şehirde yaşayanlara, toplantının gerçekleşeceği haftasonu, şehir dışına gitmelerini önerdiler. Yaklaşan Toronto Belediye Başkanlığı seçimleri çerçevesinde bir televizyon programına katılan tüm önemli adaylar, G8 ve G20 toplantılarının Toronto'da yapılmasının, şehrin prestiji içın çok önemli olduğunu ifade ederken, en ufak bir eleştirel pozisyon takınmadılar. Hatta, sosyal demokrat partili (NDP) aday, dalga ge-

çercesine, tüm halka, haftasonu sayfiye evlerine gitmelerini tavsiye etti. Güvenliğe akıtılan parayı ve alınan olağanüstü güvenlik önlemlerini meşru göstermek için için "anarşist saldırı tehditleri" bahane edildi. Oysa, emek örgütlerinin, özelleştirme karşıtı ve barış yanlısı grupların inisiyatifi ile gerçekleşen Cumartesi günkü eyleme katılım, yağmura ve binbir türlü tehdit ve korkutma taktiğine rağmen kötümser tahminlere göre 10 bin, iyimser tahminlere göre 25 bindi; ve eylemcilerin çoğu şiddet istemiyordu.

Fakat polis, çoğunluğunun kendisini anarşist olarak nitelendirdiği, kara blok taktiği uygulayan, gerçekte bir örgüt olmayan, bireysel inisiyatifle meydana gelen, programatik siyaset hedeflemeyen ve genellikle dükkan camlarını indirmenin ötesinde 'devrimci' bir amacı olmayan grupların, polis arabalarını yakmalarına, bankaların ve çeşitli şirket binalarının camlarını kırmalarına izin verdi. Polisin sinsi taktiği başarıya ulaşmıştı. Zira polis, önce "Kara Blok"a müsaade etti; sonra da bu grubun şiddet eylemlerini, ak kara gözetmeden tüm eylemcilere şiddet uygulamak ve sonuçta, 900 gibi rekor sayıda kişiyi gözaltına almak için bahane olarak kullandı. Asıl mesaj ise eylemi televizyon karşısında izleyen işçilere, yoksullara, evsizlere, göçmenlere, Kanada'nın yerli halklarına ulaşmıştı. Kriz zamanında her türlü sınıf kazanımlarına saldırmayı kafasına koyan Kanada Federal Hükümeti, mevcut ve gelecekteki olası toplumsal muhalefeti sindirmeyi --şimdilik-başarmişti. Ve sözde 'demokratik' ve 'barışçıl' Kanada devleti, sınıf çıkarları söz konusu olunca, sopa göstermekten, hatta o sopayı kullanmaktan çekinmemişti.

Emperyalist cephe güçleniyor

Bu fiziki ve ideolojik saldırılar, toplantıların içeriği üzerine eleş-

G8 G8'in ilk adımı, kapitalist sistemin 1970'lerde karşı karşıya kaldığı kriz sonrasında, sistemin yeniden yapılanmasını sağlayacak politikaları yaratmak amacıyla Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere ve ABD tarafından atıldı. İlk toplantısını, 1975’te G6 adıyla yapan topluluk, 1976’da Kanada'nın katılmasıyla G7, 1998'de de Rusya'nın katılmasıyla G8 olarak anılmaya başladı. G8 , dünya ekonomisinin yaklaşık yüzde 65'ini elinde tutuyor.

G20

Kapitalist sistemin 1990'lardaki krizi, sistemin süreklilik koşullarının sağlanması ve ucuz emek sömürüsü ve ihracata dayalı gelişme modeliyle daha fazla sermaye biriktirme şansı elde eden ülkelerin sistemin karar mekanizmalarına içerilmesini gerektirince G7 Maliye Bakanları 25 Eylül 1999’da Washington’da G20’yi resmileştirdi. Küresel ekonominin yaklaşık yüzde 85'ini elinde tutan G20 topluluğu, G8 üyesi ülkelere ek olarak, Arjantin, Avustralya, Brezilya, Çin, Hindistan, Endonezya, Meksika, Suudi Arabistan, Güney Afrika, Güney Kore, Türkiye ve AB'den oluşuyor.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 41

Eğitim

ist cephe tirel ve muhalif tartışmayı marjinalize edip, gündemden düşürmeyi başardı. Diğer yandan, 1973 krizi sonrası dünya düzenini emperyalizm yararına yeniden tahsis etmek için kurulan, o zamankiyle adıyla G6, şimdiki haliyle G8 olan topluluk ile 1997-98 Asya krizi sonrasında, G-8 dışındaki diğer büyük ekonomileri mevcut projeye dahil etmek amacıyla kurulmuş olan ve şu an küresel ekonominin yüzde 85'ine sahip ülkelerin oluşturduğu G20'nin bu toplantıları, emperyalist birleşik cephenin güçlendirilmesi için bir dönüm noktası teşkil etti.

Neoliberal çözüm: Harcamalar kısılacak!

Kuzey Kore ve İran'ın nükleer programları, Gazze meselesi ve uluslararası kalkınma toplantının önemli başlıklarından olsa da, toplantıların merkezinde, küresel krizden çıkış bulunmaktaydı. Bu başlıkta, beklenildiği gibi, neoliberal disiplinin temelini oluşturan politikalardan olan ödemeler dengesi ve mali istikrar birinci sırada yer aldı. Her ne kadar, ihracat temelli bir büyüme stratejisi izleyen Hindistan, Çin gibi ülkeler ile -yarım ağızla olsa da- ABD, canlandırıcı politikalar için bastırmış olsalar da, sonuç bildirgesi, başını Avrupalı devletlerin çektiği Batılı devletler tarafından şekillendirildi. Bu ekonomilerin baskısıyla, "büyüme yanlısı harcama kısılması" şiarında birleşildi. Kısacası, küresel dünyanın parçası olmak isteyen her ülke, kemer sıkma politikalarını şiddetlendirerek krizin faturasını emekçilere yüklemek, kamu hizmetlerini ve kamuda istihdamı daha da azaltmak, özelleştirme politikalarını daha bir kararlılıkla uygulamakla mükellef tutuldu. Bu kararlara, 'bütçe açığı yaratmayacağız diye tüm yükü dünyanın fakir halklarına yükleyemeyiz' diyen Brezilya finans bakanı Guidoi Mantega gibi karşı çıkanlar olduysa da sonuç değişmedi: Dünyanın en büyük ekonomileri, kapitalizm ve neoliberalizmin yol açtığı krizi, yine kapitalizm ve neoliberalizmle çözme niyetlerini Kanada halkına 1.1 milyar dolara mal olan bir zirvenin sonunda bir defa daha dile getirmiş oldular.

Çocukluğun sonu “Sınav bizim gerçeğimizdir!” anlayışını terk etmemiz ve başarıya endekslenmemiş bir hayat ve eğitim için çabalamamız gerek Bilal Yeşilöz Sağlık ve eğitim gibi hizmetlerden değer üretilmesiyle (özelleştirme, taşeronlaştırma) birlikte endüstrinin doğal mekânı olan kentler; eğitim ve sınav endüstrisi, sağlık endüstrisi gibi yeni tür “bacasız endüstri”lere ev sahipliği yapmaya başladı. Kent merkezlerinde, bu endüstrilerin kurumlarına (başımızı çevirdiğimizde, köşeyi döndüğümüzde, herhangi bir caddede bir ya da birkaç tanesine) rastlıyoruz. Özellikle sınav ve kurs ile ilgili kurumlar vazgeçilmezlerimize dönüştü. Neredeyse, her yurttaşın bu kurumlarla şu veya bu şekilde bir teması oluyor. Her gün, milyonlarca insan sınavlara hazırlanmak ve birtakım beceriler elde etmek için bu kurumlara akın ediyor. Neredeyse, her yaştan insan sınav heyecanıyla, sınav stresiyle tanışmıştır. Bir okulu bitirip, başka bir okula girmek istediğimizde sınavların karşımıza çıkması kaderimiz oldu. İlköğretimi bitirenler, lise giriş sınavına; liseyi bitirenler ise üniversite giriş sınavına girmektedir. Üniversiteyi bitirince de sınavlar bitmiyor. Çoğu gencin hayalinde daha güvenceli buldukları kamu kurumlarına “kapılanmak” yatıyor. Neredeyse, her üniversite mezunu kamu personeli olmak için, her yıl kamu personeli sınavına giriyor. Ayrıca kariyer basamakları için de, her yıl çeşitli sınavlar yapılmaktadır. Bu sınavlara hazırlanan her çocuk, genç ve yetişkin, yüklü bir

meblağı gözden çıkarmak zorundadır. Yine, birtakım beceriler (bilgisayarlı muhasebe kursu, biçki-dikiş kursu, yabancı dil kursu, gitar kursu, resim kursu, web tasarım kursu vs.) elde etmek için, insanlar yüklüce bir yatırım yapmakta. Bu durum, sektöre neden endüstri dediğimizin de göstergesidir. Yatırılan sermayenin onda dokuzunun heba olması, sorunun ekonomik boyutunu göstermektedir. Size sunulan hizmetin karşılığını, yarışma ve rekabet nedeniyle alamıyorsunuz. Bu yarışta galip gelebilmek için, on kişiden dokuzunu geçmek zorundasınız. Bunun “sınavzede” de yarattığı ruhsal tahribat ise cabası.

Hayatımız sınav oldu

Sınav başarısızlığının yarattığı depresyon, utanç ve aşağılık duygusu gençlerin hayata, yarınlara umutla bakmasını engellemekte, intiharlara bile neden olmaktadır. Sınavı, kazanmadınız mı başarısız olarak damgalanıyorsunuz. Kimse, sizin müzik yeteneğinizle, el becerilerinizle, esprilerinizle ilgilenmeyecektir. Matematiğe, fiziğe ya da inkılâp tarihine kafanız basmadığı için ya da sevmediğiniz için damgalanmanız, uygulanan yöntemin faşizan boyutunu göstermektedir. İlköğretim birinci sınıflar için hazırlanan yardımcı kitapların üzerinde SBS’ ye hazırlık yazılması, çemberin ne kadar genişlediğinin ve sınav endüstrisinin gücünün göstergesidir. Sınavlara hazırlık artık her evde yaşanan bir ol-

>>


42 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Spor

>>

gudur. Sınav söylemi, futbol söylemi kadar olmasa da zihinleri meşgul etmektedir. Sınavlara hazırlanan çocuğun bilincine, sınav başarısızlığının mutlak başarısızlık olduğu kazınmaktadır. Başarıya koşullanan birey, ebeveynin, yetişkinin ve öğretmenin beklentisini karşılayamayacağı korkusuyla, can havliyle ders çalışmakta, sosyal yönünü güdük bırakmaktadır. 15-20 yıl sonra elde edeceğini umduğu konum, meslek ya da kariyer için yaşının gerekleri olan oyun oynamak, bisiklete binmek, gezip tozmak gibi temel ihtiyaçlarını ertelemekte ya da bu ihtiyaçlardan tamamen vazgeçmektedir. Ailelerin çocuklarını geleceğe hazırlama isteği ile çocukluk çatışmaktadır. Kitap okumak ise çocuğun hayata başka türlü bakmasını sağlayan bir unsur olmak yerine, derslerine katkı sağlayacağı nedeniyle özendirilmektedir. Sınava hazırlık kapsamında deneme sınavlarının yapılması, bu sınavların resmi kurumlara da taşınması, sınav söyleminin her dem taze kalmasını sağlıyor. İlköğretim 2. sınıfların bile deneme sınavla-

rına tabi tutulması, bu durumun sadece sınavlara hazırlık amacı taşımadığını gösteriyor. Birçok çocuk deneme sınavlarında düşük puan aldığı için üzülmekte, yüksek puan aldığı için de sevinmektedir. Kendi çocuğunu, başkasının çocuğu ile karşılaştıran veli de çocuğu ile aynı duyguları paylaşmaktadır. Bu tür sınavlarda başarılı olan öğrencilerin takdir edilmesi, ödüllendirilmesi ve afişe edilmesi de, bu işin vahim boyutlara ulaştığını göstermektedir. Sınav stresine, artık deneme sınavı stresi de eklenmiştir. Yapılması gereken, bugünden sonra “Sınav bizim gerçeğimizdir!” anlayışını terk etmemizdir. Bu konuda, hepimize çok iş düşmektedir. Sendikalar, sivil toplum örgütleri, aktivistler, eğitim gönüllüleri, konunun mağduru herkes karşı anlayışlar ortaya atmalı; günün moda tabiri ile “açılım” gerçekleştirmeli. Elbette, amacımız, bu sektörde çalışan emekçileri mağdur etmek değil, ancak özetlediğimiz bu anlayış değişmek zorunda. Daha sağlıklı kuşaklar yetiştirmek istiyorsak, “bu” bir zorunluluktur.

“Öğrenciler, çiftlik arıları gibiyiz, başkalarına çalışıyoruz” Nisan Gençlik; dinamik, aktif ve üretken... Ne var ki bu nitelikler de sistemin evrimleşmesiyle sarsıcı değişimler geçiriyor. Artık elimizde uyuşuk bir yığın var. Düşünmeyen, sorgulamayan, sadece gösterileni gören, ‘gerçeği’ bulma hayalinden uzak, hissetmeyen, tutsaklığı kanıksamış, düşünsel üretimden yoksun bir kitle... Bir lise öğrencisi olarak eğitim sisteminden ve yönetmeliklerden memnun olmadığımızı söyleyebilirim. Dayatılan sınav sistemiyle birlikte birer ‘yarış atı’ kimliği kazandık. Kapitalist sistemin çarkları dönüyor ve bizler ‘hayata tutunma’ çabası içinde; yarışmak, başkalarının önüne geçmek, sadece çıkarlarımızı gözetmek zorunda bırakılıyoruz. ‘İnsan yalnız doğar, yalnız ölür’ mantığıyla bireyselleştiriliyoruz. Ve okullar kültürsüzleştirme, aklın gelişme yollarını tıkama mekanizmasına dönüşüyor. Zamanla bizler de çiftlik arılarına dönüşüyoruz. Dur durak bilmeden başkaları için çalışan çiftlik arıları... Çoğumuz fırsat eşitsizliği yüzünden (sözde) eğitimden yararlanamıyor ya da sınav sisteminin boyunduruğu altında beyinsizleşiyor. Bazılarımız sarf ettiği yoğun çabaya rağmen eleniyor. Ve emek sömürüsü devam ederken bireysel hazlarımızı da tatmin etmek istiyoruz. Bunlar, psikolojik bunalımların ve aile içi çatışmaların sonucu ola-

rak doğan ilkel isteklerden başka bir şey değil. Cinsellik ve açlık...Egemenler bunun bilincindeler. Sistemin en etkili organı olan medya her geçen gün gençlere sapkınlığı aşılıyor. Seks ve şiddet içeren filmler, diziler hızla artıyor. Bunun sonucunda da cinayetler ve cinsel suçlar tetikleniyor. Giderek artan bunalım içinde düzenin kalıcılığını sağlamak adına gençlere bir felsefe benimsetiliyor: Her şeyin ‘boş’ olduğu felsefesi. Topluma ve dünyaya kayıtsızlık oluşuyor ve genç beyinler yaşamın anlamsız olduğunu, sadece ‘anı’ yaşamanın gerekli olduğunu düşünüyorlar. Bunun dışındakiler ise dini söylemlerin etkisinde kalarak ayrı bir çıkmaza düşüyorlar. İşte bu geleceksizleştirilmiş kitle, moda akımlarına kolayca kapılıyor. Tüketim kültürünü benimsiyor ve bu noktada büyük bir doyumsuzluk kendini gösteriyor. Kapitalist sistemin de istediği bu değil mi zaten? Toplumsal birlikten, dayanışmadan uzak, sınıf bilincinin olmadığı tutsak bir kitle... Gençlik... Bizler... Ruhumuzun derinliklerinde büyük bir ateş yanıyor. Tutkunun ateşi. Özgürlüğe duyulan tutkunun ateşi... Küllenmeye yüz tutmuş, hararetle büyümeyi bekleyen, engellenen bir ateş... Cesaret, bilinç ve inanç gerekiyor. Haksızlıklara, insanın en temel haklarına karşı yapılan saldırılara karşı mücadele bilinci ve cesareti... Ve birlik olma inancı...

Futbol bizi

Almanya’nın üçüncü golü Arjantin ağlarına giderken La

Futbol dünyasına, futbol seyircilerinin histerisinin, hele milli hisleri ayaklandıran milli maçlar ortamının biraz dışından, diğer bir deyişle dışarıdan değil birazcık içerden bakıldığında, tutulacak dallar, yakalanacak halkalar bulunabilir. Devrimcilerin biraz daha ve derinliğine düşünmeleri gereken de bu Selçuk Eralp Futbolla ilişkimi herkes pek iyi bilmez. Benim futbola merakım futbolun bir histeri, kariyer ve para dünyası olmasından çok öncelere, çocukluk yıllarıma dayanır. Birçok çocuk gibi ben de Anadolu’da “sokak çocuğu” olarak büyüdüm. Tabii, bununla şimdiki sokak çocukları gibi şehirlerin garibanca yaşam sürdüren terk edilmiş çocuklarını kastetmiyorum. O zamanki her sokak çocuğu gibi boş arsalarda top peşinde koşturmanın keyfini yaşadım. Hiçbir zaman profesyonel bir futbol yaşamım olmadı. Zaten olamazdı da. Buna rağmen Eskişehir Atatürk Lisesi, Hacettepe Üniversitesi gibi takımlarda oynadım. Uzun bir aradan ve Almanya’ya geldikten bir


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 43

im dünyamız*

atinos’un en güçlü temsilcisini de yarı finallerin dışına attı. Kupanın Avrupa’ya gideceği belli oldu.

müddet sonra 80’li yılların ortalarında Alman yedinci liginde bir takımda oynadım. Sonra 90’lı yılların başlarında Hamburg’da Alman en alt ligindeki Türkiyemspor’un kaptanlığını yaptım. Yaklaşık iki buçuk senedir de ihtiyarlar liginde bir Kürt takımında, Welat’ta oynuyorum. Senede bir Hamburg’da düzenlenen bir turnuvaya katılan Avni Gençlik’te de halen oynamaya devam ediyorum. Nazi iktidarından önce işçi sporunu Almanya’da futbol dünyasına da sokup, daha sonra toplama kamplarında hayatını yitiren August Postler adına düzenlenen bu turnuvada bir kere de şampiyonluk kupasını almıştık. İki sene önce ismimizi değiştirerek bu turnuvaya Hrant Dinkspor olarak, geçen sene de Bursa’nın bir mahallesinin takımı olup da 12 Eylül’ün yasakladığı Dinamo Mesken adıyla çıkmıştık. Bu kısa futbolcu geçmişimden de anlaşılabileceği üzere futbola ilgim politik bir nedenden doğmadı, politik bir nedenle de sürmüyor. Masa tenisi, güreş gibi başka sportif faaliyetlerde bulundum. Ama bunlar bana hiçbir zaman futbol kadar cazip gelmedi. Bu, kendi yeteneklerimle olduğu kadar, salonların değil sokakların beni cezbetmesiyle ilgiliydi herhalde. Ancak futbol benim dürtülerimin de ötesinde her zaman politik bir dünya olmuştur. Olmasaydı da beni kendine çekmeye mutlaka devam edecekti. Ama böyle olmuştur. Futbol federasyonları da, Kulüp yönetimleri de birer iktidar organlarıdır. Futbol dünyası, bu iktidarlara karşı bir mücadele ortamıdır aynı zamanda. O dünyanın emekçileri futbolcular ve diğer çalışanlar(her futbolcunun büyük paralar kazandığını düşünmeyelim) arasından bu

iktidarlara karşı az sayıda da olsa eski Galatasaraylı ve milli futbolcu Metin Kurt gibi mücadele edenler çıkmıştır. 1 Politik dünyadaki iniş çıkışlar futbol dünyasına dün olduğu gibi bugün de yansımaya devam ediyor. 2010 Dünya kupasındaki tabloya bir bakalım. Duvarların ve Sovyetler Birliğinin çökmesiyle, bu ülke topraklarının takımları, oturmuş bir sistem kuramamanın sonuçlarını sadece politik ve sosyal dünyada değil, futbol dünyasında da yaşamaktadırlar. Bir zamanların Dinamo veya Kızıl Yıldız denilen ya gizli servislerin ya da Kızıl orduların takımları bugün ya hiç kalmamışlardır ya da kayda değer güçleri kalmamıştır. 2 Eski Sovyetler Birliği topraklarından hiçbir takım elemelerden bile geçemedi. Keza geçmişin önemli ekollerinden Macaristan, Romanya, Polonya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkeler de aynı kaderi paylaştılar. Bir tek Slovakya guruptan da geçmeyi başardı. Latin Amerika Doğu Bloku’nun çöküşünden o kadar etkilenmedi. Zapata gibi kendi geleneklerine dayanarak bir atılım yapmayı, gerici, cuntacı iktidarları püskürtmeyi başardılar. Bu serpilme, meyvesini futbol dünyasında da verdi. Meksika’yı da dahil edersek - onlara da genellikle Latinos deniyor- Breziya ve Arjantin gibi devlerle birlikte toplam altı takımla guruplardan geçmeyi başardılar. 3 Açlığın, susuzluğun, yoksulluğun, hastalıkların pençesindeki Afrika kıtası, kıtanın genel bir çöküşünden futbol dünyasında da nasibini aldı. Bir de Avrupa’yı taklit edip, kendine özgü estetik ve yaratıcı stilinden kopuşuyla daha da başarısız hale geldi. Bir tek Gana başarılı oldu sayılabilir. Ne Kamerun, ne Fildişi Sahilleri eski futbollarını oynayabildiler.

Bir de ABD, Japonya, Güney Kore gibi geç gelmenin faziletlerinden yararlanmayı bilenler bu tabloda nispeten iyi bir konumda yer aldılar. Özetle Avrupa “başarıya” angaje olmuş haliyle neredeyse Latin Amerika kıtasıyla başbaşa kaldı. Futbol dünyasına 4-3-3 sistemiyle (o zamana kadar 2-3-5 sistemi vardı, İngilizler futbola 4-2-4 sistemini sokmuşlardı. Bugün 4-41-1 bile oynanıyor) defansif futbol anlayışını sokan yaşlı İtalya ve takımı gençleştirmekte çok geç kalmış Fransa klasikleşmiş ve analize edilmiş futbol stilleriyle başarılı olamadılar. (Türkiye’nin de elemeler safhasında başına gelenin başka bazı nedenler dışında önemli sebebi budur.) Almanya başka kökenlilerin verdiği taze kanla yürümeye devam ediyor. Takımın as kadrosunda Alman milli marşı çalınırken dudaklarını bile kıpırdatmayan en az dört futbolcu var. Alman milli mar��ının söylenip söylenmemesi adeta Alman milli meselesi haline geldi. Beckenbauer ve ekibi “Ben olsam Alman milli marşının söylenmesini sart koşardım” derken, şu anki antrenör Löw, başarının sırrını değişen durumda görerek “bu futbolcuların başka kökenleri var, başka ülkelerde aileleri var, bunu zorlayamayız” diyerek takımın birliğini korudu. 2010 Dünya futbol şampiyonasına başlandığında ben Paraguay’ın şampiyon olacağını söylemiştim. Tabii ki şampiyon olacağına yüzde yüz inandığım için değil, şampiyon olmasını istediğimden bunu söylemiştim. Neden derseniz, Paraguay’ın maçlarını ciddi izleyen herkes bilir. Dünya kupasında bu kadar kolektif futbol oynayan başka bir takım yok. Bir kişi mücadeleye girdiğinde en az iki arkadaşı ona yardıma geliyor. Bu takımın bu özelliğini sevdiğim için bunu söylemiştim. Nerelere kadar geldi. Demek ki görünüşteki zayıflık başka bir anlayışla biraz olsun aşılabiliyor. Futbol dünyasına, futbol seyircilerinin histerisinin, hele milli hisleri ayaklandıran milli maçlar ortamının biraz dışından, diğer bir deyişle dışarıdan değil birazcık içerden bakıldığında, sanırım, tutulacak dallar, yakalanacak halkalar bulunabilir. Devrimcilerin biraz daha ve derinliğine düşünmeleri gereken de budur kanımca.

* Aklımda kaldığı kadarıyla 60’lı yılların sonundaydı. “Futbol Bizim Dünyamız” diye o tarihe kadarki Türkiye’nin meşhur futbolcularının fotoğraflarıyla birlikte sahadaki özelliklerini açıklayan bir kitap okumuştum, Hafızama yerleşmiş bu başlığı oradan aldım. 1. Metin Kurt’un hayatıyla ilgili Gladyatör kitabına bakınız. Bir de onun çok sevdiğim ve inanılmaz doğru bir tespitini aktarayım: “Gol, topun nerede olduğuyla ilgili olarak değil, karşı takımı az adamla yakaladığında gelir” 2. Simon Kuper’in kitabına bakınız. 3. Latin Amerika futboluyla ilgili “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nın yazarı Eduardo Galeano’nun, bütün yazdıkları okumaya değer bence.


44 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Spor

Futbolun matematiği ve Kürt sorunu ‘Futboldaki Kürt sorunu’nun çözümü Bursaspor’un şampiyon rak kazandığı paraların gölgesinde, başka sezona kaldı

ola-

8 Mart’ta Diyarbakı’da oynanan maçta Diyarbakır taraftarlarının pankartı Bursa’daki saldırının unutulmadığına kanıt

Murat Utku Futbol ilginç bir oyun. Yarattığı sevinç ve/veya travmanın büyüklüğüne bir bakın. Yenilgi, yengi, beraberlik, alınan puanlar, kaybedilen şampiyonluklar, Bağdat Caddesi’nin orta yerinde çıkan çatışmalar. Fenerbahçe’nin şampiyon olduğunu zannettiği iki dakikanın ardından yaşananları hatırlayın. Sokakta isyan edenlerin yüz ifadelerini, polise taş atanları, stadyumun camlarını kıranları, panzerin önünde göğsünü siper edenleri; şampiyonluk sevincinin bir yanılsama olduğunu fark edince bir yakınını kaybetmişçesine ağlayanları. Hayatı boyunca toplumsal-siyasal haklarını savunmak üzere bir kere bile sokağa çıkmayı ‘anlamsız’ bulan kitlelerin, mesele futbolun yarattığı düş kırıklığı olunca çatışmayı göze almasının bir anlamı var. Elbette, 2009-2010 sezonunda Bursaspor’un kazandığı şampiyonluğun da. Bütün bunları, futbolun matematiğini anlamadan açıklamak

mümkün değil. O matematik ise karmaşık. Bunca basitmiş gibi görünen bir oyunun gelir-gider hanesi, artık öylesine önemli ki. Feverana varan seyirci tepkisinin altında yatan da bu, Fenerbahçe Teknik Direktörü Cristoph Daum’un takımdan alacaklarını tahsil etmeden ayrılmak istememesinin, bunun için gerçekçi hukuki çalımlara başvurmasının nedenleri de. Az sonra uzun uzun tartışacağımız, Bursaspor gibi kurulduğundan bu yana ilk kez şampiyon olma başarısını gösteren bir Anadolu takımının yaşadığı sevinç de bu çok bilinmeyenli denkleme dâhil. İktisadı en kaba tabirle ‘kıt kaynakların optimum kullanımı ile fayda elde etmek’ olarak tanımlarsak, geçmişte çamurlu sahalarda kendisini heba ederek taraftarın gönlünde yer tutan Baba Hakkıların, Lefterlerin, Metin Oktayların naif çabası, bugünden bakınca sadece saygıyla karşılayabileceğimiz bir sportmenliktir. Ekonomideki ağırlığı arttıkça, futbolun bir zamanlar yüreklerimizde yarattığı spor aşkı tarihe karıştı. Kapitalizm, spor ruhu ile ters orantılı

olarak gelişti; hayatın her alanında olduğu gibi, futbolu da sömüren bir çarka çevirdi. Bu kısacık hatırlatmanın ardından, klişeleri fazlaca tekrarlamayalım, malumu ilan etmeden Bursaspor’un başarısının bugün taşıdığı anlamı tartışalım.

Futbol, sermaye, kent...

Cumhuriyet’in kurulması ile birlikte, devletin yoğun çabasıyla sermayeyi elinde tutanlara, AKP iktidarı ile birlikte taşra burjuvazisinin de eklenmesiyle, büyük kentlerin de dengesi bozuldu. Küresel kriz öncesi yaşandığı varsayılan yıllık yüzde 9‘luk büyümenin içerisinde, giderek bahtı açılan küçük ve ortaboy işletmelerin payı hiç de azımsanmayacak ölçülerde. Orada sağlanan birikimin bir bölümü de çok kazançlı bir yatırım olduğu dünya genelinde kabul gören futbola aktarılmaya başlandı. Bursalı, Kayserili, Antepli iş insanları artık makul seviyede yapılacak bir yatırımla futboldan kâr elde etmenin peşine düştü. Yerli ligde başarılı olup, Şampiyonlar Ligi ve UEFA Avrupa Ligi’nde boy gösterdikçe bu gelirlerin artabileceği ve uluslararası

pazarlara entegre olunabileceği ‘geç de olsa’ fark edildi. Küçük esnaf büyüdükçe, dünya pazarlarına girme hırsı arttı; endüstriyel futbol hacmi büyüyen KOBİ’nin de vitrini olmaya başladı. Şimdi, okuyucuyu biraz zorlamak pahasına bazı rakamlar verip, yukarıda sözünü ettiğimiz ekonomik büyüklüğü ete kemiğe büründürelim. Futbol piyasası artık çok büyük bir pasta. Süperlig’de mücadele eden takımlar yenilenen sözleşmeye göre 2010-2011 sezonundan itibaren yılda 374 milyon lira canlı yayın geliri elde edecek. Bu gelir kaleminin yüzde 11'i daha önce şampiyonluk kazanan takımlara, yüzde 18'i lige katılan takımlara, yüzde 55'i yıl içinde ligde alınan puana göre, yüzde 9‘u da ligi ilk 6'da tamamlayan takımlara veriliyor. Eski sözleşmeye göre, 4 yıldır naklen yayın gelirlerinin yıllık dağıtılan miktarı 160 milyon TL civarındaydı. İhale yenilendi ve 2010-2011 sezonundan itibaren önümüzdeki 5 sene boyunca, yıllık dağıtılacak miktar 374 milyon lira oldu. Dolayısıyla, Bursaspor eğer önümüzdeki yıl şampiyon olursa bundan çok daha yüksek bir gelir elde edecek. Yani önümüzdeki sezondan itibaren, ligi en önde bitiren takım, 160 milyon liradan 374 milyon liraya yükselecek yeni pastadan pay alacak. Bu da daha çok para, daha çok hırs, daha saldırgan tutum, daha çok kavga gürültü demek. Ligin kalitesi de, bu karmaşa arasında biraz daha yükselecek ister istemez. Bahis sektörü de gelir getiren aktiviteler arasındaki başat rolünü sürdürüyor. Geride kalan futbol sezonunda, futbol kulüplerine toplam 139.4 milyon lira bahis geliri dağıtıldı. Bu paradan en büyük payı 51.1 milyon lirayla Süper Lig aldı. Takım bazında bahisten en çok geliri, 3 milyon 982 bin lirayla Fenerbahçe aldı. Onu, 3 milyon 926 bin lirayla Galatasaray izledi; Manisaspor 3 milyon 303 bin liralık gelirle 3. oldu. Süper Lig'in yeni şampiyonu Bursaspor ise İddaa gelirinde 2 milyon 873 bin lirayla 10. sırada kaldı. Demek ki toplam büyüklük arttıkça, başarılara alışkın olan İstanbul futbol sermayesi endişeye düşecek. Bu yıl, uzun zamanlardan sonra, ilk kez şampiyonluk Anadolu’ya kaptırıldı. Üstelik, bu kaybın mali büyüklüğü, Anadolu’yu daha çok çalışmaya itecek.


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 45

Kültür Şampiyonlar ligine katılma hakkı kazanarak kasasına şimdiden para koyan Bursaspor da, yeni transferler ile tüm uluslararası deneyimden yoksunluğuna bakmadan Avrupa’da boy göstermek için çabalayacak.

Futbol ve milliyetçilik

Böyle bir bilançoya bakıp iştahı kabarmayacak bir sermayedar düşünebilir misiniz? Kaldı ki bu paranın elde edilebilmesi için gereken taraftar desteği de Bursa’nın mikro milliyetçiliğinin bir parçası. Bundan yıllar önce, Bursa Belediyesi’nin çeşitli sivil toplum örgütleri ile birlikte hayata geçirdiği bir projeyi haberleştiririken gezdiğim bir sosyal tesiste, ‘Bursasporluluk bilincini geliştirme‘ departmanını görüp çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Kapitalistin futbola yatırım yapmaya ikna edilmesi ile başlayan ve taraftar oluşturma çabası ile bütünleşen gayretin sonunda hayaller sınırları aşıyor. Para, daha çok parayı istiyor. Taraftar takımda yıldızları görüp onları izlemek, lisanslı formayı alıp sırtına geçirmek istiyor; böylece, kendisine şampiyonluk gururu yaşatan takımına para kazandırıyor, devre tamamlanıyor. Bir kez bu ufka sahip olunca da endüstrinin renkli dünyası içinde boy atma hevesi, büyük hırsları tetikliyor. Ülkenin batısındaki bir Anadolu takımı bu hedefler ile koşturuken, güneydoğusundaki bir başka şehirde işler böyle gitmiyordu. Diyarbakırspor, 2009-2010 sezonunda ligden düşerken aklında şampiyonluk, para, gelirler filan değil; kupasını parayla dolduran Bursaspor izleyicisinin kendisine yönelik milliyetçi, ırkçı, şoven, ötekileştiren, saldırgan tavrı kaldı. Diyarbakırspor, ligin ilk yarısında Bursa’da oynanan maç sonrasında sözlü ve fiili saldırıya uğradı; maç izlemeye çocuğunu getiren Diyabakırsporlu baba, kendi hayatını da minik oğlunun canını da zor kurtardı. Giderek saldırganlaşan Bursalı Türk milliyetçiliği, dağlarda olup bitenlerin sorumluluğunu Diyarbakırspor’a kesmeye kalktı. Bursaspor, şampiyonluk madalyasını yakasına taktığı gün, ülkede toplumsal kutuplaşmanın yıkıcı etkilerini futbol izleyicilerinin hafızasına kazıdı. Toplumsal hafıza, elbette, yıllar sonra yeşil-beyazlı takımın şampiyonluğunu hatırlayacak. Bir tarafta şampiyon olup sözünü ettiğimiz parasal büyüklüğün üstüne oturan Bursaspor; öte tarafta ise

sezon boyunca her türlü imkansızlıkla boğuşan Diyarbakırspor var. Yıllardır yoksulluktan, milliyetçi-güvenlik yoğun devlet politikalarına karşı hak-kimlik mücadelesi veren Kürt halkını futbolu alet ederek külliyen PKK’li ilan eden faşizan taraftarıyla, Diyarbakırspor’un belleğinde kötü bir yeri var artık Bursaspor’un. Nitekim, iki takım arasında Diyarbakır’da oynanan karşılaşmada yaşananlar, Bursaspor taraftarının milliyetçi tahrikinin sonucuydu. Bursasporun uyguladığı şiddetin görmezden gelinmesi, rövanş maçının yarım kalması, Diyarbakır’ın kendi evinde olanlar nedeniyle hükmen mağlup sayılması; futbol yerine tribünde ve saha dışında yaşananların konuşulması, aslında tahrik politikasının somutlaşmasıydı.

Güç bende...

Öte yandan, Bursaspor taraftarının tepkisi, zenginliği ülkesinin doğusu ile paylaşmak istemeyen kapitalizmin tarafgirliğini ortaya koydu. Bu, geleneksel politikanın sürdürülmesi, Türk’ün Kürt ile pastayı paylaşmak istememesidir. Anlaşmazlıkların şiddetle çözülmesi gerektiğini düşünen Türk milliyetçiliğinin, bu tavrından vazgeçmeyeceğini göstermesidir. Kürt’e had bildirme çabasıdır. Birinin şampiyon olurken ötekinin ligden düşmesi, 1923‘ten bu yana devam eden inkâr politikasının tezahürüdür. Biri şampiyon olurken ötekinin önce tribünden, sonra ligden kovulmasıdır. Her şeye rağmen asimilasyonu reddederek sisteme entegre olmak isteyen Kürtler’in milliyetçi bir yaklaşımla gelir elde etmesini de engellemektir, Bursaspor taraftarının yaptığı. Velhasıl, Bursaspor taraftarının Kürtlere yaklaşımı, Türkiye’nin yarını için tehlikedir, Diyarbakırspor’un ligden düşmesi ise takıma oyuncu-antrenör alamayan bu takım hakkında milliyetçilerin bulduğu palyatif çözüm... Değil mi ki Bursaspor bir yıl Diyarbakır’a gitmeyecek, meselenin üzeri küllenecek! Kürt gençliği için umut olur düşüncesiyle, yıllarca devletin tüm ideolojik aygıtlarının üzerinde nice oyunlar oynadığı Diyarbakırspor; bu kez şampiyon takımın büyük katkısıyla ‘devler sahnesi’ne veda etti. ‘Futboldaki Kürt sorunu’nun çözümü de Bursaspor’un şampiyon olarak kazandığı paraların gölgesinde, başka sezona kaldı

Tarih, Sınıflar ve Kent:

Sevilay Kaygalak’a armağan Kamil Karerli 4 aylık Marksist sosyal bilimler dergisi Praksis kurucularından, Kasım 2007’de yitirdiğimiz Sevilay Kaygalak’ın anısına armağan edilmiş yazıların derlendiği “Tarih, Sınıflar ve Kent”* başlıklı kitap Mayıs ayında yayımlandı. Editörlüğünü Besime Şen ve Ali Ekber Doğan’ın yaptığı kitapta, Sevilay Kaygalak’ın başlıca çalışma konuları olan Türkiye’nin kapitalistleşme tarihi, kent mekânı, sınıf oluşum süreçleri, göç ve siyaset konuları üzerine çeşitli yazarlarca kaleme alınmış on altı makale yer alıyor. Tarihsel materyalist bakış açısıyla yazılmış makaleler, “Osmanlı, Sınıf ve Kent Tarihi”; “Devlet, Sınıf ve Siyasal Strateji”; “Neoliberalizmin Mekânı ve Mücadele Deneyimleri” ve “(Zorunlu) Göç, Kimlik ve Sınıflar” başlığını taşıyan dört bölüm altında toplanıyor. Kitabın kadınların kurtuluşu sorunu açısından eksikli olduğunu kabul eden Şen ve Doğan, “Bu eksikliği Sevilay için yapacağımız bir başka çalışmada tamamlamak üzere, kendisinden özür diliyoruz” diyorlar. Praksis dergisi çevresinden Attila Aytekin, Bülent Batuman, Mustafa Şener, Şebnem Oğuz, Mustafa Kemal Bayırbağ, Mustafa Bayram Mısır, Besime Şen, İbrahim Gündoğdu, Sinan Yıldırmaz, Ali Ekber Doğan gibi isimlerin yanında, Donald Quataert, Rıfat Ebu El-Haj gibi Kaygalak’ın birlikte çalıştığı tanınmış Osmanlı tarihçileriyle Hakan Koçak, Aziz Çelik, Şükrü Aslan, Hatice Kurtuluş, Semra

Purkis, Bediz Yılmaz gibi araştırmacıların yazılarından oluşan kitap, bu konularda çalışma yapan ve yapacak araştırmacılar için iyi bir başvuru kaynağı olduğu kadar, sosyalist hareketinin militanları ve sınıf aydınları için de zengin bir bilimsel bilgi kaynağı olma niteliği taşıyor. Çalışmanın her anının ona duydukları güzel duyguların gücü ile geçtiğini söyleyen Şen ve Doğan’ın şu satırları, Tarih, Sınıflar ve Kent’in niteliğine ilişkin yeterli fikir verebilir idye düşünüyorum: “onu, özgür bir dünya ve mutlu bir insanlık hayalinin ateşi ile yanmış ve yananların metafiziğinin bir parçası olarak hayal etmekten başka bir çaremiz bulunmuyor. Artık onu, sokak gösterilerindeki her pankartın arkasında, güzel bir dünya hayalini isteyen sloganımızın, çığlığımızın yankısında yada yıldızların, denizin sonsuz enginliğine bakarken yanımıza uzanmış olarak hayal edeceğiz. Bizimkisi “Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer!” sözündeki cihan değer geçmişle yetinmeyen, onu geleceğe doğru bir ışık olarak tutma özlemidir aynı zamanda; ölümü tadacak olanlar için Marx'tan, Benjamin'e, Lenin'e, Bloch'a, Deniz'e, Mahir'e, Sevilay'a, Bensaid'e ve binlerce, milyonlarca devrimcinin hayatlarını, eylemlerini, gülüşlerini her zaman yanımızda taşıyacağımız bir gelecek tasavvurundan başka bir şey değil”

* Tarih, Sınıflar ve Kent Hazırlayanlar: Besime Şen, Ali Ekber Doğan, Mayıs 2010, 536 Sayfa, Dipnot Yayınları, Ankara


46 EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Kültür & Zihniyet

Bizden değildi İlhan Selçuk’un “Devleti kurtarmak”tan ileri bir ideali olmamıştı. Kemalizm’e tapınıp kalmıştı

Selimiye Kışlası 1972, İlhan Selçuk, 36 yıl sonra el sıkışacağı işkencecileriyle tanışmadan az önce...

Hüseyin Hasançebi İlhan Selçuk, “Sol Kemalist“ dediğimiz akımdan, hatta bu akımın temel dayanaklarındandı. Ölümü, yakın sol siyaset tarihine, bugün için ders çıkarmak bakımından imkân veriyor. Yakın sol siyasi tarih dediğimiz de, 1960 yılı sonrasıdır. Türkiye’de toplumunun iyiden iyiye solun etkisi altına girdiği yıllar. İlhan Selçuk bize bu yıllarda Doğan Avcıoğlu’nun yanında, YÖN Dergisi ve Devrim Gazetesi’nde, solKemalizmin ideologlarından biri olarak görünür. 1950-60 yılları Soğuk Savaş duvarlarının yükseldiği, dünyamızın iki sisteme bölündüğü, Kore ve Süveyş Kanalı gibi sıcak krizlerin yaşandığı ve Türkiye’nin NATO’ya girip Batı sistemine entegre olduğu yıllardı. Ve yine aynı dönemde sistemlerin çatışması Ortadoğu’da iklimi alabildiğine sertleştirmişti. Aynı za-

manda Mustafa Kemal’e hayran olduğunu ikide bir tekrarlayan Cemal Abdülnasır 1952 de Mısır’da bir darbeyle iktidarı almış, Batıya muhalif ve gittikçe SSCB eksenine giren bir “bağımsızlık çizgisi” yaratmıştı. 1958’de benzeri bir dönüşümü, Irak’tan İngilizleri kovan Abdülkerim Kasım gerçekleştirecekti. Arap dünyasında Batı’ya karşı “bağımsızlıkçı” Baas rejimleri peşpeşe gelecek, bu gelişmeleri radikal eksen değişikliği getiren Küba Devrimi izleyecekti. Soğuk Savaş temelinde dünyanın ortasından ikiye yarılmasını bu denli güçlü bir süreç haline getiren Büyük Ekim Devrimi’ni de kaydetmeliyiz. Türkiye bu yarılmanın ortasında, sakin ama içinden gebe bir ülkeyken “Batı’ya ve Nato’ya sadakat”ini ilan ederek iktidarı alan bir askeri darbe (27 Mayıs) yaşadı. Darbe tam anlamıyla “askeri” değildi. Sivil vesayet altındaydı. Türkiye’nin eksenini

değiştirmedi ama Türk devletini yeniden tanzim etmeye giriştiği için de eksen tartışmasını derinleştirdi ve Türkiye’yi, tıpkı Tanzimat ve İttihatçılık dönemlerinde olduğu gibi, belli bir süreç içinde “aydınlar hegemonyası” altına soktu. YÖN Dergisi ve Devrim Gazetesi, eksen tartışmasının en önemli ve etkili iki platformu olarak “sol-Kemalizm”in mayalanmasına büyük katkı sağladılar. Amaç 27 Mayıs’ın tıklattığı ama açmadığı kapıyı açmak, Batı’dan koparak “Tam Bağımsız Türkiye”ye ulaşmaktı. “Tam Bağımsız Türkiye” ne demekti ve ne işe yarayacaktı? Temel tez şuydu: Türkiye Batı sistemi içinde kalkınamazdı. Kalkınmış emperyalist ülkeler buna izin vermezdi. Türkiye Batı sistemi içinde kalarak demokrasiye de ulaşamazdı. Seçtiği parlamenter sistem emperyalizmin Türkiye üzerindeki hege-

monyasını pekiştiren “cici demokrasi”den başka bir şey değildi. O halde Türkiye, Kapitalizmin ve Sosyalizmin “kötü” yanlarını atarak, ama “iyi” yanlarını alarak “kendince bir sentez” oluşturmak zorundaydı. “Sosyalizm” bazen ters çağrışımlar yapıp istenmeyen sonuçlara yol açtığı için onlar “Sosyal Adaletçi”ydiler. Dikkatlerden çoğu zaman kaçırıldığı için, bir parantez içinde burada vurgulanması gereken nokta, sol-Kemalizmin geliştirdiği Türkiye konseptinin, o günkü kapitalist dünya gerçekliği nedeniyle aynı zamanda, Türk sermaye sınıfının geliştirmeye başladığı Türkiye konseptiyle örtüşmesidir. Burjuvazi’nin şiarı, “ithal ettiğimizi içerde biz üretelim” olmuştu. Burjuvazinin bu şiarı, emperyalizmin “sermaye ihracı” ihtiyacına da yanıttı. “Yabancı sermaye” yararlı, hatta zorunluydu. YÖN ve DEVRİM çizgileri, eksen tartışmasını derinleştirerek yaygınlaşırken başka sol akımlar da fışkırdı. En önemlisi TİP ve hızla yükselen sendikal mücadeleydi.Böylece eksen tartışmasına “işçiler ve yoksul köylüler” de bir yerinden katılmış oluyorlardı. Bütün bunlar güzel de, eksen tartışmasının bizatihi kendisi “eksensiz”di. “Tam bağımsızlık” ile sosyalizme giden yol açılacaktı ama bunu yapacak olan toplumsal güç, hangisiydi? Bu soru “sol”dan sorulduğunda, sorulduğu yerden bağımsız olarak başka bir tartışmaya dönüşür. Sonuçta vazedilen tarihsel ufuk “Demokratik Burjuva”dır ama sosyalistler buna “işçi”, solKemalizm buna “milli burjuva” yapsın der. Der ama “milli burjuva” dediğin kaç kişi? O zaman iş Kemalizmin devrimciliğinin rüknüne varmış aydınlara, subaylara, gençlere düşmektedir. Büyük çoğunluk da bu tartışmaya, “yapılsın da, kim yaparsa yapsın” diyerek seyirci kalır. İlhan Selçuk’ların YÖN ve DEVRİM’i, milli burjuvanın yapamadığını gençleri ve subayları yanına çekerek yapmak üzere hırslandıkça, ama öte yandan gençlik Marks ve Engelsi ve Lenin’i okuyup anlayarak kendi özgün yoluna gittikçe, cuntacılığa yönelecek, 12 Mart duvarına


EKMEK & ÖZGÜRLÜK 47

çarptıktan sonra aklı başına gelecektir. “Milli burjuva” denilen burjuva ise hayli zorlanmış bulunan ekseni düzeltmek için TÜSİAD’ı kuracak, (A. Kocabıyık biz solcuyduk der hala) “Milli Sol” Ecevit’i iktidara getirecektir. Türkiye’yi işçiler ve köylüler mi bağımsızlaştıracak, yoksa aydınlar ve subaylar hareketi mi tartışması Türkiye’nin bir iç tartışmasıymış gibi görünür fakat hiç de öyle değildi. Soğuk savaş kampları arasındaki evrensel tartışmanın bir parçasıydı. Sovyetler kampı Türkiye’nin “milli burjuva”sını seviyor ve destekliyordu. Bu “milli burjuva” kesim güçlensin diye Aliağa Rafinerisi, İskenderun Demir-Çelik, Seydişehir Aluminyum gibi, bol paralar da veriyordu. Türkiye solunun solKemalist akımdan ve “Milli Burjuva” denilen zümreden kopmaması için bu konsepte yakın duran sol siyasetleri destekliyordu. SSCB’nin bu Türkiye siyaseti o zamanki TKP’nin programına ve politikalarına, virgülüne kadar aynen yansıyordu. İlhan Selçuk da SSCB Devletinin büyük dostları arasındaydı. Sular aktı. 1960-1970 sol politik akımları sol-Kemalizmin etkisinden uzaklaşarak bağımsız sosyalist sınıf çizgisine doğru gelişen bir kulvarda biriktiler. Sol-Kemalizm sönümlendi. Ancak İlhan Selçuk gibi şövalye ruhlu olanları “milli burjuva” diye, isterseniz rezerv koyarak Tanzimatçılardan başlatın, isterseniz İttihatçılıkla birleştirin ve Kemalizm’e aktarın, Küçükasya toprakları üzerinde bin bir tehcir ve katliamlarla ve mübadelelerle güç bela kurulmuş “Müslüman-Türk Kalesi” bu devlete ve bu Cumhuriyete sadık kaldılar. O solcuları, sosyalistleri kahrederken, darağaçlarında boğarak katlederken yutkundular, hatta gün oldu bu devlet onları da yumrukladığında “kol kırılır yen içinde” diyerek hazmettiler, ama kendilerine sadık kaldılar. İşçilerden ve köylülerden ve aynı anlama gelmek üzere “halk”tan nefret ettikleri ve onu yola getirmek için “halkçı”ydılar. Yıkılınca kadar sosyalizmin “bağlantısız”, “kapitalist olmayan” varyantlarının ve bir bütün olarak bu eksen mazlum

3. Dünyanın dostlarıydılar ama sosyalizm yıkıldıktan sonra hiç kimseyle dost olamadılar. Yeni kavramlar bulmakta ve yeni bir Türkiye tasarımı geliştirmekte de aciz kaldıkları için hep kendi tarihlerinden yediler. İlhan Selçuk başı çekenlerdendi. İngilizci-Batıcı-Tanzimatçı geleneği reddediyordu ama muasırlaşmaya oradan gidildiği için de Tanzimatçıydı. Batılılaşma “uydulaşma”ydı ama “ulusal çıkar” tanımının her türü sistemle bağ kurmak zorunda olduğu için Türkiye İlhan Selçuk’la bile “bağımsız uydu” olmaktan ileri bir seçenek yaratamıyordu. İlhan Selçuk İttihatçılara karşı bir ittihatçıydı. Ama Berkesçi tarih analizine göre, nasıl Tanzimatçılığı aşamamışsa, İttihatçılığı da aşamıyordu. İttihatçılığın Almancı devrine (1908-1918) düşman olmakla birlikte İngilizci devrine (1918-1923) tapındığı için dönüşmüş İttihatçıydı. İlhan Selçuk hem “doğal”, hem de “haklı” olarak demokrasiden hoşlanmıyordu. Çünkü demokrasi her ne hikmetse sandıktan sürekli 1950-1995) emperyalizm çıkarıyordu. Bereket bu demokrasi sandıktan 2000’lerde emperyalizmin yanı sıra bir de “şeriat” çıkarınca “Kuvayı Milliyeci” oldular. Pıhtılaşmış bir Kemalizm’i diriltmeye başladılar. Küreselleşme Selçuk ve müritlerinin “Milli Burjuva”yı yeniden keşfetmelerini sağladı. “Milli” olan her şeyi, her ne olursa olsun desteklediler. Koç’a bile milli sermaye diyerek TÜPRAŞ’ı gasbetmesini alkışladılar. İzzettin Önder'i TÜPRAŞ'ın özelleştirilmesine karşı yazdı diye Cumhuriyet Gazetesinden uzaklaştırdılar. OYAK’ın özelleştirmeden alabildiği her ganimet onları sevindirdi. Laik cumhuriyeti güvence altına almak için Süleyman Demirel’e, MHP’ye misyon biçtiler. Azınlıkların hak ve özgürlüklerine karşı “Çılgın Türkler'i yeniden çılgınlaştırmayalım..." diye yazabildiler. Kürt meselesine hiç girmeyelim: İlhan Selçuk’un Kürtlere düşmanlığı Esat Mahmut Bozkurt’tan bile azgındı. “Devleti kurtarmak”tan ileri bir ideali olmamıştı. Kemalizm’e tapınıp kalmıştı.

Şamataya Paydos.. Gerçek Meydanda!.. Dünyanın tüm enlem ve boylamlarında Alevi-Bektaşi mizahının bir eşi yoktur... Nereden kaynaklanıyor bu özgünlük?.. Kızılbaşlık felsefesinden... Bektaşi ile Mevlevi sohbet ediyorlarmış... Bektaşi, Mevlevi cüppesinin gayet geniş olan kollarını işaret ederek: - Erenler, demiş, yenleriniz neden bu kadar geniş?.. Mevlevi: - Biz gördüğümüz günahları bu geniş yenlerimizle örteriz, ya siz daracık yenlerle ne yaparsınız?.. Bektaşi yanıtlamış: - İmanım, biz günahları görmeyiz ki örtelim... * Geçen hafta Milliyetçi Hareket Partisi için bir yazı yazdım, medyada kıyamet koptu, takıyyeciler neler de neler söylemiyorlar; MHP'nin geçmişteki günahlarını, sola saldırılarını mı dile getirmiyorlar, o kesimden kimilerinin bana işkence ettiklerini mi anımsatmıyorlar; kalemi eline alan veryansın ediyor, eski defterleri karıştırıyor... Neden?.. Çünkü seçimden sonra bir CHP-MHP koalisyonu olasılığı dinci ve dönek solcu tayfasını çıldırtıyor... * Şamataya gerek yok!.. Geçen hafta MHP için yazdığım yazıda bilimsel bir gerçek vurgulanıyordu; ama, bizim medya gerçeğin özünü bırakıp işi şamataya dönüştürmek istedi... Konuyu saydamlaştıralım: Bush yönetiminin desteğini almak için AKP'nin PKK terörüne teslimiyetçi yaklaşımı, bölücülere göz kırpması, Talabani ve Barzani ile aşna fişnesi, ülkeyi yabancılara parça parça, taksit taksit satması artık açık seçik ortalıkta sergileniyor... MHP işte bu satılmışlık siyasetine karşı çıkıyor... * Yalnız MHP mi?.. AKP'nin teslimiyetçi satılmışlık politikasına CHP, DP, GP, SP ( Erbakan 'ın partisi) de karşı çıkıyorlar... Sonuç: AKP teslimiyetçilik ve satılmışlık siyasetinde yalnızdır. * Hem bunca gürültüye ne gerek var?.. Vaktiyle Ecevit 'in DSP'si ile Devlet Bahçeli 'nin MHP'si koalisyon yapmadılar mı? Takıyyeci ve dönek solcu kesimindeki telaş boşuna... Türkiye "tehlikenin farkındadır" ... Tüm sağcılar, solcular, ilericiler, gericiler, vaktiyle birbirlerine diş bilemiş ve can yakmış olanlar Cumhuriyet Türkiyesi'ni yaşatmakta buluşacaklardır... Geçmiş geçmişte kaldı, dünden kalma kin güdüleri bugün eskimiş bakkal defterinde veresiye hesabının değerinde bile değil... * Kan davası aydınlık ve çağdaş insana yakışmaz... Ben laik Atatürk Cumhuriyeti'nin varoluşu ve bütünlüğü için, dün bana işkence etmiş olanlarla bugün el ele vermeyi yurtseverliğin doğal ve sade gereği sayıyorum. İlhan Selçuk, 8 Temmuz 2007


EKMEK & ÖZGÜRLÜK

Yerel süreli yayın u Ortaklaşa Yayıncılık u Sahibi ve Sorumlu Md. Erdal Çınar, 847 Sk. No.:14/201 Kemeraltı / İzmir u Yazı Kurulu: Tektaş Ağaoğlu, Yeşim Dinçer, Ertuğrul Kürkçü, Osman Soyer, Ersen Olgaç u Yayın Kurulu: Yeşim Dinçer, Erdal Çınar, Besime Şen, ErÇotuğrul Kürkçü, Nevra Akdemir, Aysel Sağır, Mustafa Bayram Mısır uBasıldığı Yer: Ezgi Matbaacılık,Tel: 0212 452 23 02, bançeşme Mah., Sanayi Cad., Altay Sk., No.:10-A Blok, Yenibosna - Bahçelievler / İstanbul uYönetim Yeri: Katip Mustafa Çelebi Mahallesi, Tel Sok. No. 28, Kat 3, Beyoğlu-İstanbul u İnternet sitesi: www.ekmekveozgurluk.net u Tel: 0212 293 6220

Kapitalist şirketler çoktandır kadınların kendilerini ev kadınlığı rolünden özgürleştirmeye olan yeni tarihsel gereksinimini sömürüyor. McDonald’s ve Kentucky Fried Chicken gibi ucu bucağı olmayan kârlı hazır yemek zincirleri daha çok kadın çalıştıkça evlerde daha az yemek pişirildiği gerçeğinin açık kanıtları. Sundukları besinler ne kadar sağlıksız ve besleyicilikten uzak olsa, işçileri ne kadar ağır bir biçimde sömürseler de bu hazır yemek zincirleri artık ev işinin zamanının dolmakta olduğuna işaret ediyor. Elbette asıl gereken ev kadınının eski görevlerinin önemli bir bölümünü üstlenecek yeni sosyal kurumlar. İşçi sınıfı içinde kadınların saflarının durmaksızın genişlemesinin gündeme getirdiği çözüm bekleyen mesele bu. Evrensel ve parasız çocuk bakımı talebi işçi annelerin sayılarındaki artışın dolaysız bir sonucu. Kadınlar erkeklerle tam eşitlik temelinde daha fazla iş talebi etrafında örgütlendikçe ev kadınlığı görevlerinin yerine getirilmesine ilişkin ciddi soruların ortaya atılması kaçınılmaz. “Üretim bandına esir olma”nın kendi başına “mutfakta bulaşık yıkamaktan kurtuluş” olamayacağı çok doğru. Gene de kadınların çağlar öncesinden gelen ev köleliğini ortadan kaldırmak üzere harekete geçmeleri için en güçlü özendiricinin üretim bandı olduğuna kuşku yok

Angela Davis Kadın, Irk ve Sınıf, 1981


ekmek_ve_ozgurluk_sayi10