Page 1

PROLETER KURTULMAK YOK TEK BAŞINA ! YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ Cilt 1, Sayı :8

EYLÜL

2004

KENDİ AĞZINDAN YAŞAM ÖYKÜSÜ Bir sanatçı olarak "Yılmaz Güney" diye bilinirim. Asıl adım Yılmaz Pütün'dür. Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve başeğmez anlamına gelir; soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. 1937 yılında, Türkiye'de, bir güney şehri olan Adana'nın Yenice köyünde doğdum. Kürt asıllı, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biriyim. Annem dindardı ve okuma yazma bilmezdi. Hâlâ sağ... Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da hiç okula gitmemişti. 1976'da ben Kayseri Cezaevi'ndeyken öldü. Mezarını göremedim... Dokuz yaşımdan bu yana hayatımı çalışarak kazandım. İlk işim dana gütmekti. Liseyi Adana'da bitirdim. O yıllar Doruk adında bir sanat dergisi çıkardım. Sanata meraklıydım ve hikayeler yazıyordum. 1955'te bir hikayemden ötürü takibata uğradım. Hakkımda dava açıldı. 1957 yılında İstanbul'a, İktisat Fakültesi'nde öğrenim görme hayalleriyle geldim. Fakat devam edemedim. 1955'ten beri süren takibat ve mahkeme sonuçlanmıştı ve ben başlangıçta yedi buçuk yıl ağır hapis ve iki buçuk yıl sürgün cezasına çarptırıldım. Daha sonra temyiz mahkemesi kararı bozdu, yeniden görülen mahkeme sonucu cezam bir buçuk yıl ağır hapis ve altı ay sürgün cezasına çevrildi. Öğrenimim yarım kalmıştı. Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım... Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, top1


lumsal baskılar, kahpelikler, yiğitler... Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık... Öğretmenlerimden biri zor'dur... 1961 Mayısı'nda cezaeviyle tanıştım. 1962 Aralığı'nda cezam bitti. Muhafazakarlığıyla ünlü Konya şehrine sürgüne gönderildim. Konya sınırlarından çıkamazdım. Her akşam polise imza vermeliydim. En çok imzayı polis defterine attım. 180 defa... 1968'de askere gittim. 1970 Nisan'ında döndüm. Hayatımdan çalınan iki yıl... 1971 Mayıs'ında on binlerce aydın, sanatçı, yazar gibi ben de gözaltına alındım. Hakkımda hiçbir delil yoktu. Sadece kuşku. Bir hafta gözaltında tutulduktan sonra serbest bırakıldım; resmi olmayan bir emirle, sözlü bir emirle ve tehditle Nevşehir'e üç aylığına yine sürgün edildim. Bu kez polise imzaya gitmiyordum, polis beni dıştan kolluyordu. 1972'de, Mart'ın 16'sında, devrimcilere yardım gerekçesiyle tutuklandım. Mahkeme sonucu 10 yıl ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırıldım. Ecevit hükümetinin 1974 genel affıyla serbest bırakıldım. Bugün ise Ecevit cezaevindedir. 1974 Eylül'ünde, bir cinayet olayına adım karıştı ve 19 yıla mahkum edildim. Cezaevindeyken Güney adlı bir kültür-sanat dergisi çıkardım. Onüç sayı sonra sıkıyönetimin yeniden gelmesi üzerine, dergimiz kapatıldı ve hakkımda yazılarımdan ötürü on ayrı dava açıldı. Suçum, komünizm propagandası yapmak, milli duyguları zayıflatmak, halkı suç işlemeye teşvik etmek, suç sayılan fiilleri övmek ve devletin içte ve dışta itibarını sarsmak... İstenen ceza toplamı yaklaşık 100 yıl... 1981 Ekim'inde, izinli çıktığım Isparta yarıaçık cezaevine dönmedim. Sonra da yurt dışına çıktım. 1981 Ekim'ine kadar, yaklaşık oniki yılımı çeşitli cezaevlerinde geçirdim. Bu oniki yıl içinde, ikisi yarı-açık olmak üzere onbeş cezaevi tanıdım Ülkemden ayrıldıktan sonra ilk aylarda üç davanın sonuçlandığını, sonuçta, toplam 20 yıl ağır hapis, 7 yıla yakın da sürgün cezası aldığımı öğrendim... Öbür davalarım devam etmekte; ancak henüz hangileri sonuçlandı, ne kadar daha ceza aldım, bilmiyorum... YILMAZ GÜNEY

-YILMAZ GÜNEY2


Soru: ... Proleter devrimci bir sanatçının görevlerini saptarken ölçümüz ne olmalıdır? Cevap: Herhangi bir ülkede, devrimci bir sanatçının görevlerini ve sorumluluklarını saptarken, o ülkenin tarihi, toplumsal, ekonomik ve siyasi yapısını, o ülkedeki toplumsal kurtuluş mücadelesinin düzeyini, kitlelerin sanat ve kültür ilişkilerinin düzeyini doğru kavramak gerekir. Devrimci sanatçı, devrimci tabiatı gereği militandır, yenileştirici ve değiştiricidir. Toplumsal kurtuluş mücadelesinden ayrı düşünülemez... Devrimci mücadeleye organik bir biçimde bağlı olmalıdır. Bu nedenle, devrimci bir sanatçı, o ülkenin devrimci mücadelesinin hedefleri ve görevleri doğrultusunda görevlerle yüklüdür. O her şey den önce bir devrimcidir, militandır, sanatı devrimin bir aracıdır, bir silahıdır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, devrimci sanat, halkın yaşamını, halkı ezen sınıf baskılarını, bu baskılara karşı halkın mücadelesini, yeni bir topluma duyduğu özlemleri, ezen sınıflara duyulan kini, nefreti temel almalı, onların devrimci mücadele ruhunu geliştirmeli, halk kahramanlığını, halk için fedakarlık ruhunu derinleştirmeli, olumlu ve olumsuz insan örneklerini karakterize ederek mücadeleyi bütün boyutlarıyla konu edinmelidir. Sanatın ana konusu, işçiler, köylüler, halk aydınları, devrimci militanlar, kısaca sosyalist mücadele süreci olmalıdır. Bu süreç içerisinde, olumlu olumsuz, sınıf dayanaklarıyla birlikte işlenmelidir. İşçiyi anlatırken patronu, köylüyü anlatırken toprak ağasını... toprak kapitalistini, devrimci militanı anlatırken kaypak küçük burjuva unsurları... polisi... bürokrasiyi ve devlet mekanizmasının işleyişini de birlikte, sınıf gerçeklerine bağlı olarak anlatmalıdır. Sadece toplumun objektif tanımlanması, sadece eleştirel gerçeklik yeterli değildir. Devrimci sanat, toplumun gelişen güçlerinin sanatıdır, bu güçlerin gelişmesini ve mücadelesini sergilerken, aynı zamanda yol gösterici olmalı, fakat kuru slogancılığa düşülmemelidir, işi basite indirgememelidir. Toplumun gelişen güçleri önündeki engelleri, engellerin ideolojik, siyasi, kültürel, toplumsal niteliklerini kavratmada devrimci sanata büyük görevler düşmektedir. Devrimci sanat, sosyalist ve ilerici olanı ele alırken, gerici ve olumsuz güçleri gerçeğe ters düşecek biçimde ele alırsa, küçümserse, ya da olduğundan çok önemserse hayalci olur, 3


oportünizme kayar, devrimci görevleri yerine getiremez. Aynı zamanda, devrimin zaaflarını vurgularken, bu zaafları da ne abartmalı, ne de küçümsemelidir. Devrimci sanat, devrim güçlerinin yarına duydukları inancı pekiştirirken, devrimin önündeki zorlukları da objektif olarak belirtmelidir. Sanat ve kültürde, yaratıcı çalışmamızın kaynağı halktır, halkın devrimci mücadelesidir. Devrimci sanat kaynağını halktan alır, ürünlerini halka götürür. Karşılıklı etkileme ve etkilenme süreci içerisinde halk sanatın... sanat da halkın gelişmesine yardımcı olur. önemli noktalardan biri de şudur: Devrimci sanat, halkın ve özellikle gençliğin bilincini yozlaştıran, halka zararlı düşüncelere karşı verilen mücadelede etkin ve güçlü bir temizleme silahıdır. Kendinden olan şeyleri küçümseyen, kendinden olan hey şeye güvensizlik duyan, yabancı şeyler karşısında kölece eğilen, yabancı olan şeylere hayranlık duyan bir anlayışın yıkılmasında, bu anlayışın maddi temellerinin kavranmasında, kendine ve kendinden olanlara güven duygusunun geliştirilmesinde devrimci sanata büyük görevler düşmektedir. Yabancı sigara, yabancı damgalı giysiye, yabancı müziğe... sanata... edebiyata, körükörüne bağlanan, kendi sigarasını, giysisini, kendi sanat ve fikir adamlarını hor gören bir anlayış, emperyalizmin bilincimize yerleştirdiği organik ajanlardır. Bu anlayış, kaynağı aynı olmakla birlikte, farklı biçimlerde siyaset ve devrimci mücadele alanında da belirgin biçimde kendini göstermektedir. Biçimsel olarak taklit etmek, benzemeye çalışmak. Hatta devrim yapmış ülkelerin halk deyimlerini kullanmak, onlardan örnekler vermek... Her ülkenin tarihi ve toplumsal koşulları kendi devrimini ve devrimcisini biçimler. Bu nedenle, şu ya da bu ülkenin devrimcilerine biçimsel olarak özenmek, taklit etmek, ezbercilik, kopyacılık gibi şeyler yanlıştır. Bir ağacın gölgesinde ağaç yetişmez. Yetişse bile o ağacın gölgesinde kalır, kendini bulamaz. Kendini küçük gören, kendi özgücüne, kendi işçisine, köylüsüne, kendi siyasetine ve siyasal önderliğine, kendi sanatçısına, kendi kültürüne dayanmayan, umudunu dıştan gelecek yardımlara bağlayan bir halk, kesinlikle ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal boyunduruktan kurtulamaz. Sözün kısası devrim yapamaz... yapsa bile devrimini yaşatamaz. Köylümüz darda kaldığında elini havaya açar, havaya bakar, havaya konuşur. Ama ürünü topraktan, toprağı işleyerek, toprağın kahrını çe4


kerek alır. Bitkilerin, ağaçların kökü topraktadır, havada değil. Din kitaplarında, kökü havada olan ağaç resimleri vardır. Oysa asıl dayanağımız kendi toprağımızdadır. Hava havadır. Umut dışta değil, içtedir. Umut kendi toprağımızda ve kendi halkımızdadır. Her türlü olumsuz eğilimlere karşı yürütülecek ideolojik mücadelenin bir unsuru olarak devrimci sanat, doğru bir ideolojik ve teorik temellere dayanmalıdır. Sanatçı, sanatsal kaygı ve titizliğinin yanı sıra, bir devrimci olduğunu akıldan çıkartmamalıdır. Soru: Sanatçının devrimci görevleri temel alması gerektiğini söylediniz. Bir devrimcinin görevleri nelerdir? Cevap: Bir devrimcinin temel görevi, bilimsel sosyalizmin bilimini özümlemek ve öğretilerinin propagandasını yapmak ve bilimsel sosyalizmin ilkelerine uygun bir pratik içinde yaşamaktır. Yani, içinde bulunduğumuz toplumsal ve ekonomik yapıyı doğru kavramayı başarmak, buna bağlı olarak sınıflar arasındaki ilişkileri doğru biçimiyle değerlendirmek, sınıf mücadelesini günlük yaşayış içinde sürdürmek, sömüren sınıfları ve temsilcilerini, onların iç dış, maddi manevi toplumsal dayanaklarını, sömürülen kitlelere devrim hedefleri olarak göstermek, işçi sınıfının tarihi rolünü, yani devrimin önder ve itici gücü olduğunu anlatmak, kitlelerde devrim isteği ve heyecanını kabartacak propaganda ve ajitasyon çalışmaları yapmak, emekçi kitlelerin ekonomik, demokratik, siyasi hareketlerine katılmak, hem kendisini, hem de kitleleri örgütlemektir. Ayrıca emekçi kitlelerin dikkatini sınıf hedeflerinden şaşırtmak için girişilen gizli kapaklı oyunları bozmak, onlara günlük isteklerini en doğru bir biçimde ifade edebilmeleri için yardımcı olmak, bütün çalışanların, ulusal ve uluslararası planda çıkarlarının birliğini, devrimin dostlarını ve düşmanlarını kavratmak, bir devrimcinin genel görevleri arasında sayabileceğimiz çalışmalardır. İşte, proleter devrimci sanatçı da çalışmalarını, devrimci mücadelenin organik bir unsuru olan sanatının araçlarıyla gerçekleştirecektir. Sanatın yaptığını herhangi bir bilim dalı gerçekleştirseydi, sanata gerek kalmazdı. Demek istediğim şudur: Sadece doğru fikirlerin kabaca aktarılması değil, yeni toplumsal süreç içerisinde insanın çalkantılarını, umutlarını, acılarını, coşkularını, sanatının hamuruyla yoğurarak anlatabilmek; yani sanatçı sezgi ve duyarlığını, yeteneğini katabilmek. Soru: Size proleter devrimci bir sanatçı denebilir mi? Cevap: Bir sanatçının kendisine "ben proleter devrimci bir sanatçı5


yım" demesi, ya da yakınlarının ona "proleter devrimci sanatçı" adını yakıştırması, onun proleter devrimci bir sanatçı olduğunu göstermez. Sanatçının niteliğini pratiği belirler. Amacım proleter devrimin bir savaşçısı olmaktır. Proleter devrimci saflardayım. Pratiğim adımı ve yerimi belirleyecektir1 MODERN EV KÖLELERİ Günümüzde öyle bir konuma sahiptir ki; çalışır ama çalışması ona para kazandırmaz, geçimini sağlamaz. Yaşamı dört duvar arasında geçer. Arada bir gidip geldiği komşuları, evinin ihtiyacını karşılamak için çıktığı pazarı sayılmazsa tam bir hapis gibi yaşar. Hapse atılmış tutuklular gibi üstlerine yani kocasına hesap vermeden adım bile atamaz. Hava karardığında sokağa çıkması yasaktır, ayıptır yada namussuzluktur. Bütün gününü evinin günlük temizliği, çocuk bakımı, bulaşık, çamaşır ve tabi en önemlisi televizyon seyrederek geçirir. Dantel, oya, örgü gibi onun için sadece zaman öldürmeye yarayan el işleri de hayatında epey yer tutar.

1

6

Evinin temizliği, yaptığı yemeğin, işlediği oyanın, ördüğü kazağın komşuları ve hısım akrabaları tarafından beğenilmesi onun en büyük övünç kaynağıdır. Tek eğlencesi çok sık olmayan eş dost ziyaretleri, hısım akraba düğünleri ve evlerin vazgeçilmez, en büyük zaman harcama makinesi olan televizyon izlemektir. Öyle ki televizyonlardaki özellikle gündüzleri yayınlanan kadın programlarını içi sızlayarak, ahlayıp vahlayarak seyreder. Kendisinin o programda ki kadından farklı olduğunu düşünerek, biraz da haline şükrederek “ne insanlar var şu dünya da” diye şaşırır kalır. Ya da “Biz Evleniyoruz” evinde ki çiftleşmesi için bir çatı altına konulan damızlık inekler gibi evlilik yapacak kadar kapitalizmin inanılmaz bir şekilde aptallaştırdığı insanlar

(Yılmaz Güney, "Kayseri Konuşmaları", Siyasal Yazılar I, sayfa 15-20, Mayıs Yayınları)


için kaygılanır, üzülür, telefon ederek onlara akıl verir , büyükleri olarak bazı tavsiyelerde bulunur. O programlardaki yarışmacıların yaşadıkları sorunlara kendi sorunuymuş gibi üzülü onu izlerken kendi yaşamındaki dertlerini, sıkıntılarını unutur, Öyle ki kimin kiminle evlenirse daha mutlu olacağına bile o karar verir. Ve tabi bütün bunlardan kalan zamanında da bir kaçı ile yan yana geldi mi, dedikodusunu yapılacak birilerini mutlaka bulur. Bu yazıyı okuyanlar modern ev kölesi diye adlandırdığımız kişilerin kimler olduğunu, burada hangi sınıfın üyelerinden bahsedildiğini çoktan anladı. Tabi ki bir proleterin çalışmayan karısından, proletarya sınıfının bir işte çalışmayan kesiminden... Günümüzde her eve girmiş olan teknoloji bu modern ev kölelerinin işini epey kolaylaştırdı. Onlara çok ciddi bir zaman bıraktı. Televizyonun karşısında geçirilen koskocaman bir zaman. “Biz Evleniyoruz, İkinci Bahar, Biri Bizi Gözetliyor” türünde her an yayında olan ve ev kadınlarının,

kızlarının çoğunu televizyon başına hapseden programlar onların bu boş kalan zamanlarını dolduran, kafalarını başka şeylere yormalarını engelleyen, onları adeta saflaştıran, aptallaştıran araçlar haline geldi. Her meslekte olduğu gibi ev kadınlığı mesleğin inde meslek hastalığı vardır. O da sürekli evde kalarak sosyal yaşamdan uzak olmaktan ve kendine yapacak iş bulma zorunluluğundan kaynaklanan temizlik hastalığıdır. Evdeki en ufak toz veya leke onları rahatsız eder ve bütün gününü evi temizlemekle geçirirler. Proleter erkeğin yaşam biçimi kadına nazaran biraz daha farklıdır. O gününün büyük çoğunluğunu ailesinin geçimini sağlamak için bir işte çalışarak geçirmek zorundadır. Karısına göre biraz daha sosyaldir. Toplumsal olaylara olsun, siyasi ve politik olaylara olsun karısından daha duyarlıdır. En azından söyleyecek birkaç sözü vardır. Bu da onun her zaman karısından bir adım önde yürümesine neden olur. Kadınların ise yaşadıkları dört duvar arasından başka dünyayla pek bir ilişkileri yoktur. Karı koca arasında pek de bir 7


konuşma olmaz. Konuşulan şeyler sınırlı ve tek düzedir. Genelde erkek eşiyle sohbet etmek istemez, kadın ne söylese o hemen yapıştırır cevabı sen bir şey anlamazsın der. Küçük görür. Böylelikle erkek karısından uzaklaşır, onunla paylaşacak bir şey bulamaz. Kadında kendini sevgisiz, ilgisiz ve yalnız hisseder. Dolayısıyla kadının psikolojisi sinirli bir hal alır. Ve bu sinirlilikten ilk etkilenen de çocuklar olur. En ufak yaramazlıkları dayakla cezalandırılır. Bu dayak kimi zaman televizyonlar da izlediğimiz “acımasız anne çocuğunu döve döve hastanelik etti” başlıklarıyla da kendini gösterir. A. Bebel “ Kadınların anlayamaması çoğu erkeklerin anlayışsızlığıyla sadece teşvik edilir. İpin aynı ucunu çektiklerini ve insana yaraşır bir gelecek için yalnızca tek bir çarenin herkesi özgür insan yapan, temelden bir toplumsal değişim olduğunu ikisi de anladıkları oranda, erkek ve kadın proleterler arasında daha iyi bir ilişki oluşur. Bu anlayışın proleter kadınlar arasında da yaygınlaşması oranında da sıkıntı ve sefalete rağmen evlilik 8

yaşamları daha ideal bir duruma gelir. Şimdi iki tarafında ulaşmak için çaba sarf ettikleri ve ortak mücadelelerinin yol açtığı düşünce alışverişi dolayısıyla tükenmez bir kaynakları vardır...” der. (Kadın ve Sosyalizm s.171) Kapitalizmin kadınlara sunduğu kölelik koşullarından ve tüm baskılardan onları köleleştiren , yozlaştıran, uyutan kapitalist kültürden sıyrılmaları, kendi yaşam gerçeklerini görmeleri için yaşadıkları topluma duyarlı olmaları, kendilerini geliştirmeleri ve kendi sınıf bilimini öğrenmeleri gerekir. 1-) Bütün kadınlar için çalışma koşullarının yaratılması. 2-)Eşinin çalışmasına karşı çıkan kocanın yasal olarak cezalandırılması. 3-)Hamileliğin altıncı ayından başlayarak çocuğun iki yaşına gelene kadar, kadının ücretli izinli sayılıp çalışıyormuş gibi maaş alması. 4)Kreşlerin, anaokullarının ücretsiz olması. Gibi talepler ev kadınlarının üretimden kopuk olarak yaşamalarından kaynaklanan sorunları büyük ölçüde ortadan kaldırabilir.


Onun için hep bir ağızdan bu talepleri ev kadınları günlük sohbetlerinde, günlerinde yada buna benzer kendileriyle aynı kaderi paylaşan kadın topluluklarında dillendirmeli, ev kadınlarının bu taleplerin arkasında durup bunlar için mücadele etmelerini sağlamalıyız. BÖLÜM III ÖZELLEŞTİRME SORUNU ÜZERNE Küçük Burjuvazi Özelleştirmeye Neden Karşı? Çıktığı dönemden bugüne değin teorinin önemi konusunda ahkam kesen, içerisinden çıktığı TDKP ye karşı yönelttiği eleştirilerle popülizmi, reformizmi “yerden yere vuran” Ekimciler, üzerinde tepindiği popülizmin kendiliğindenciliğin albenisine dayanamamış olmalı ki sözcüğü sözcüğüne diğer düşman kardeşleri reformistleri taklide soyulmuş. Boynuz kulağı geçer. Ama biz boynuza da kulağa da değerini verelim. Kim kimi taklit ediyor. Ekim önderleri ekonomizmin az mı kahrını çekti. Bakmayın siz ortakların birbirleri için söyledikleri – reformist,

oportünist, maceracı vb. suçlamalarınadost kötü günde belli olur. İçlerinden bir tanesinin E.Bayrağının yazdığı gibi aralarındaki sorunlar basit sorunlardır. Türkiye siyasi hareketinde iktisadi ve siyasi olaylar karşısında tam bir birlik içerisinde ortak bir bakış açısıyla hareket eden, birbirlerini hiç yalnız bırakmayan akımlara yakışan en uygun ad, düşman kardeşler olacaktır. Bundan dolayı içlerinden bazen birine diğerlerinden daha çok yer vermemiz örn. Burada Ekim e çokça yer vermemiz diğerlerinde kıskançlığa üzüntüye yer açmasın. “İşçi Sınıfı ve Emekçilere Özelleştirme Saldırısı” Burada sözü edilen broşür 1993 basımı (Eksen yayınları) Broşür, Türkiye devrimci hareketine 70’lerin ikinci yarısında damgasını vuran ekonomizmin, küçük burjuva sosyalizminin teorik görüşlerinin kaba bir tekrarı. Marksizm ile kapitalizmin gelişmesinin ekonomik yasalarının açığa çıkarılması, kapitalizmin kaçınılmaz yasalarının 9


karşısına sosyalizmi, işçi sınıfının sınıfsal çıkarlarının ortaya serilmesini koymak için ilgilenen bilinçli okur kapitalizmin gelişmesinin karşısında eski üretim ilişkilerini uzun sancılı bir süreçte kapitalizmin söküp atacağı eski üretim ilişkilerini savunmaz tam tersine bunların bir an önce sökülüp atılmasını ister. Bunların burjuvazi tarafından devrimci bir tarzda gerçekleştirilip gerçekleştirilemeyeceğinin bizim burada konumuz açısından önemi yoktur. Proletarya burjuvazinin karşısına hangi silahla çıkacaktır? Özelleştirme, kendilerine kendileri tarafından ‘komünist’, ‘sosyalist’ adları veren küçük burjuva sosyalistlerimizin teorik ütopyalarını açığa çıkardı. Kapitalist üretim, sermayenin üretimi ve aynı zamanda yeniden üretimidir. Kapitalist üretim ilişkisi ne denli gelişir egemen üretim ilişkisi haline dönüşürse bu üretim ilişkisinin kendine özgü yasaları da o denli toplumsal egemen siyasi-ekonomik yasalar haline dönüşür. Bütün kapitalist ülkelerde bu süreç, 10

küçük sanatkarların el emeğinden, köylünün topraktan koparılması, küçük ölçekli meta üretiminin büyük ölçekli kapitalist sermaye tarafından yok edilmesiyle el ele gider. Bu süreç u yada bu grubun istek ve arzusu değil, kapitalizmin gelişmesinin mutlak yasasıdır. Kapitalist üretimin gittikçe büyümesi, iktisadi olarak egemen güç haline gelmesi etkilediği alanın genişlemesi demektir. Her üretim ilişkisi aynı zamanda bir yeniden üretim ilişkisidir. Kapitalist üretimin bu yeniden üretimi sermayenin üretimi demek olan bu üretim süreci aynı zamanda daha önceki birikimle genişlemiş ölçekte bir üretimdir. Kapitalist üretimin temsilcisi olarak kapitalistler bir önceki üretim sürecinden ellerinde daha büyük bir sermaye birikimiyle çıkmışlardır. Bu birikmiş sermaye kapitalistin cebinde yüz yılda dursa üretim sürecinde işçinin canlı emeğiyle birleşmediği sürece kuruş artmaz. Kapitalist üretimin, kişileşmiş temsilcisi olması itibariyle kapitalist bunu herkesten iyi bilir onu cimriden ayıran özelliği budur. Kapitalist


birikim belli bir hacme ulaşır ulaşmaz kendisine yeni yatırım alanları, yeni sömürü alanları arar üretim ilişkilerini bu yönde zorlar, onun üzerinde baskı oluşturur. Bu olgu bazen gözümüzün önünde sessizce akıp giden bir olgu olarak genişlerken bazen de kapitalist meta üretimi bir baskıyla nitel bir sıçrama olarak kendini ortaya koyar. Bu ikinci durum genellikle daha önceki üretim üzerinde acı yıkıcı zorba bir yöntem olarak ortaya çıkar. Kapitalist üretim ilişkisinin organizasyonu düzenleyicisi olan hukuk sistemini, devleti düzenleyici güç olarak yasalar üzerinde yeni bir düzenlemeyle karşı karşıya bırakır. Özelleştirme dünya çapında kapitalist üretimin sermaye birikiminin doğurduğu merkezileşmenin dünya çapında yeniden düzenlenmesidir. Dünya kapitalist sermayesinin bu yönde yarattığı bir baskının sonucudur. Bizim düşman kardeşlerimiz, küçük burjuva sosyalistlerimiz bu kapitalist gelişmenin karşısına hangi teoriyle çıkıyorlar?

Marks, Engels Komünist Manifesto da kapitalizmin gelişmesinin yok ettiği sınıflar nasıl gerici teorilere ütopyalara sarıldıklarını gösterdi. “Eski mülkiyet ilişkilerini ve eski toplumu geri getirmek ister yada modern üretim ve değişim araçlarını, bu araçlar tarafından paramparça edilmiş ve paramparça edilmesi kaçınılmaz olan eski mülkiyet ilişkilerinin sınırları içine hapsetmeyi. Her iki durumda da hem gericidir. Hem de ütopyacı.” (Komünist Manifesto) Küçük burjuvalarımızın keskinlikleri, küçük burjuva meta üretiminin kapitalizmin karşısında can çekişmesini geciktirmekten ibaret olan teorileri, ütopyaları, sızlanmaları onların gerçekte ne istediklerini açığa vuruyor. “Tüm sektöre ucuz girdi sağlayan kamu tekellerinin özelleştirilmesi, onları ele geçiren en büyüklerin dışında kalan tüm işletmeleri zora sokmakta iflas ve yıkım tepkileşmesini hızlandırmaktadır.” (Devrimci Proletarya s.27) “Yaratılmaya çalışılan devletin yalnızca büyük 11


sermaye yararına politik etme çabasında elinin kolunun serbest kalmasıdır. Burada hedeflenen... büyük sermaye dışındaki kesimlerin üstünden bütün koruyucu önlemlerin kaldırılması...”dır. Görüldüğü gibi birbirlerine küçük burjuva suçlamalarıyla ayakta kalmaya çalışan düşman kardeşlerimiz küçük burjuvazinin kapitalizm karşısında korunması söz konusu olduğunda birleşmede hiç de zorluk çekmiyorlar. Söylenen şey aynıdır. Özelleştirme, küçük sermayenin mahvolmasıdır, yıkımla karşı karşıya kalması proleterleşmesidir, papazı bulmasıdır. Komünistler her sınıfın sınıfsal istemlerini özgürce dileyebileceklerini hatta bunların boş hayaller ütopyalar bile olsalar kendi kendilerini avutabileceklerini kabul edebilirler. Bunda utanacak hiçbir şey yoktur. Küçük burjuva, dar kafalılığına, aptallığına rağmen kendi sınıfından asla utanmaz proleterin karşısında tüm kibirliyle, çalımıyla gösteriş yapar. Ne var ki bizim düşman kardeşlerimiz temsil ettikleri sınıfın çalımı yanında ona hiç de yakışmayacak 12

utangaçlıkla kendilerinin adını gizlemeyi yeğliyorlar, bir küçük burjuva olduklarını söylemekten utanıyorlar. Küçük burjuvaların teorik ham hayallerini yıkan Marks’ ın kapitalist gelişme yasasını bir ez daha hatırlatalım. Kapitalizmin gelişmesi küçük sermayeyi mahveder onların temsilcilerinin büyük bir kısmını mülksüzleştirerek ücretli köleler ordusuna dahil eder. Küçük burjuvazinin ancak çok küçük bir kısmı sermayesini büyüterek burjuvalaşır. Bu kapitalizmin gelişim yasasıdır. Kapitalist bunalım dönemleri sermayenin merkezileşmesinin nitelik olarak büyüdüğü küçük sermayenin pazardan kovulduğu kısacası küçük sermayenin büyük sermaye tarafından üretimin dışına atıldığı evredir. Biz şimdi Broşürümüze dönelim. Ekimci yazarımız Özelleştirme nedir? Diye sorar. Cevabı yazarımıza göre oldukça basit. “Özelleştirme, sözcük anlamıyla KİT lerin kamu hizmeti yapan kamu kuruluşlarının mülkiyet ve yönetimlerinin özel sektöre


devri, kamu kesiminin ulusal ekonomi içindeki en aza indirilmesidir.” İşte yazarın belirttiği gerçek. Bu kadar basit, herkes anladı değil mi? Orta okul ders kitaplarında sıkça rastlanabilecek böyle bir ifadeyi bir kenara bırakırsak geriye yazarın burjuvazi bunu nasıl yapacaktır yorumuyla karşı karşıya kalırız. Devam edelim: “KİT’ lerin özelleştirilmesi olgusu basit bir el değiştirme sorunu değildir. İşçi sınıfının tüm yaşamını hedefleyen kapsayan bir saldırı politikasıdır. Kapsamı yerel değil uluslar arası ölçektedir ve salt ekonomik değil ideolojik politik boyutludur.” (agy) Bu bayağılığın, ilkesiz seçmeciliğin Marksizm adına Marks, Engels, Lenin, Stalin adına yapılıyor olması küçük burjuva utangaçlığının da ötesinde ideolojik fukaralığının ta kendisidir. Herkesin günlük yaşamda sık sık karşılaştığı “kamu” , “ulus” , “kamu ve ulusal mülkiyet” sözcüklerinin Ekimci yazarımızın kaleminden çıkış şekliyle okuyucunun gözünde burada anormal ne var dedirten tanımlamalara geçelim. Ne

var ki yazarımızın, bakış açısı sorunu ortaya koyuş tarzı için ekonomi dünyasına kısa bir ara vermek zorunda kalacağız. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemenliğinin yasalarının, paranın çeşitli ödeme araçlarının dolaştığı ve bunların yansıması olan hukuk sistemi devletin oluşturduğu dünyadan binlerce yıllık alışkanlıkların insanı alıklaştırdığı dinler dünyasına gidelim. Aklı başında insanların hayretle karşıladığı nasıl olup ta en saçma görünen şeylerin, olguların , ilahi güç ün , cennet cehennemin insanda bu saçma şeylerin korku uyandırmasının nedeni nedir? Bilgi eksikliği, tekrarlana tekrarlana alışkanlıklar yoluyla insana yabancılaşmasıdır. Tanrı ibadet dokunulmaz şeylerdir. Din üzerine her tartışmada önce onu oluşturur, temel unsurlar tarihi koşullar bir tarafa bırakılır, burada vakit geçirilmez. Çünkü herkesin bildiği şeyler olarak kabul edilir. Sorun böyle kabul edilir, bunların savunucuları tarafından geriye bunların toplumsal gelişmenin erozyonuna karşı nasıl 13


korunmaları sorunu kalır. Dini din yapan temel öğeler, bunları oluşturan tarihi koşullar, tanrılar yükseğe konur, eteklerinde kıyasıya bir tartışma başlatılır. Dışarıdan bakıldığında müthiş bir çatışma, kıyasıya bir tartışma, eleştiri varmış gibi görünür. Oysa ki din tüm azametiyle tartışmanın üzerindedir. Şimdi de idealizmin dinsel saçmalıklarının dolaştığı öte dünya dan, ekonomik kategorilerin tartışıldığı bu dünyaya dönelim. Kapitalist üretim ilişkilerinin egemen olduğu bu dünya da bizi ne gibi sürprizler bekliyor? Küçük burjuva eleştirmenler, kapitalizmin ikili niteliğine bir yanda zenginlik; sermaye birikimini tekelleşmeyi doğuran, diğer yanda mülksüzleştirme; yoksulluk, ücretli köleliği doğuran niteliğine yani kapitalizmin özünü gözlerden ırak bir noktaya kaldırıyor, eleştirilerini kapitalizmin kendisine değil onun çelişkilerini arttıran durmadan daha büyük oranda yeniden üreten mülkiyet yasalarına karşı değil bu yasaların yol açacağı kaçınılmaz sonuçları 14

yumuşatmaya onu geri çekmeye, bunlar mümkün olabilirmiş gibi ütopyalar üretmeye yöneliyorlar. Komünistler kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesinin kaçınılmaz yasalarını ortaya kor, proletaryanın kurtuluşunun kapitalizmi devirmek sosyalizmi kurmakta olduğu gerçeğini gösterir. Kapitalizmin gelişmesi karşısında proletaryanın günübirlik ekonomik mücadelesini ileriye sosyalizm mücadelesine bağlar. Ekimci yazarın ilk bakışta oldukça basit anlaşılır şeyler olarak sunduğu sözcüklerin arkasında hangi şeytan dolaşıyor? Özelleştirme, “Kamu kuruluşlarının mülkiyet ve yönetimlerinin özel sektöre devri, kamu kesiminin ulusal ekonomi içindeki doğrudan ekonomik girişimleri payının en aza indirilmesidir.” Yazara proleter haklı olarak şunu sora: İyi hoş da burada sözü edilen ulusal ekonomi nasıl bir ekonomik üretim ilişkisidir, senin kamu ve özel sektör diye ikiye ayırdığın ekonomi iki farklı üretim ilişkisi midir? Kamu mülkiyeti ne anlama gelir? Bunlar kimindir, kime


neden satılıyordur? Basit bir el değiştirme değildir dediğin bu satış yine senin söylediğin gibi sadece bana karşı kin duygularıyla yapılan iradi bir nefret, öç saldırısı mıdır? Karşımdakinin gücünün kaynağı, öfkeli saldırganlığı nedendir? Sen bu saldırılara ideolojik politik boyutludur diyorsun, ideolojiden bağımsız politikada olabiliyor mu? Yazar herkesin sorularıyla zaman kaybetmez. Sorun onun açısından ulusal ekonomiye gözünü dikmiş emperyalistlerdir. Emperyalizme karşı ulusal ekonominin korunması gerekmektedir. Ulusal ekonomiyi kamu mülkiyetini korumanın kolay olmadığını kendisinin bu konudaki zayıflığının bilincindeki yazarımız proletaryayı, emekçileri yardıma çağırır. Proletere göz dağı verir, bu senin için hayati bir sorundur, işsizliktir, sermayenin yoğunlaşmasıdır, merkezileşmesidir. Proletaryanın örgütsüzleştirilmesidir der. İnsan küçük burjuvazinin dar penceresinden baktığında haklı olarak proletaryanın kurtuluşunu, proletaryanın

kendi eseri, burjuvaziden bağımsız örgütlenmelerinde değil de burjuva sendikalizminde, kendiliğindencilikte görür. Kapitalist bunalımlar küçük üreticilerin, küçük burjuvaların yığınlar halinde mülksüzleştirildiği proleterleştiği dönemlerdir. Bu bunalımlar bir yandan proletaryanın sayısını arttırırken diğer yandan onun içindeki nispi işsizliği mutlak olarak artırır. Bu, kendiside bir meta olan işgücünün üzerinde bir baskı oluşturur. Yığınlar halinde fabrikalardan çıkarılan işçiler daha düşük ücret ve daha ağır koşullarda çalışmak zorunda bırakılır. Şimdi gelelim yazarımızın herkesin bildiğini sandığı olgulara. Ulus nedir? “Ulus tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir.” “Uluslar belirli bir çağın, yükselen kapitalizm çağının ürünleridir.” Stalin Ulus, kapitalist üretim ilişkilerinin henüz daha başlangıcında güçlü bir proleter sınıfın oluşmadığı, meta üretiminin kapitalist üretime dönüşmesinin, 15


kapitalist iç pazarın yarattığı bir ülkenin genç burjuvalarının diğer ülkelerin güçlü kapitalistlerine karşı birleşerek bir devlet olarak örgütlenmesidir. Burjuvazi için ulusal bağımsızlık iç pazarını kaptırmamak, diğer ülkelerin kendinden güçlü kapitalistlerine karşı kendi artı değerini korumaktır. Kapitalizmin eşitsiz gelişim yasası bazı sanayii dallarını gelişmelerinin belli bir noktasında yeni pazarlar arayışına iter dünya pazarını zorlar. Dolayısıyla kapitalizmin içine kapanık, dünyadan tecrit bir bağımsızlığı değil durmadan büyüyen üretimine metalarına pazar arayan ulusal içe kapanıklığa son veren, güçlünün zayıfı boğduğu, sömürgeleştirdiği bir süreç izler. Ulus şeklinde örgütlenmenin başlangıcında hep birlikte talep ettiği korumacılığı, devletin erkiyle zorla toplanan vergilerden eşit kredi ve yardım taleplerini burjuva eşitliğini kendisi yararına küçük kardeşi zararına şimdi ortadan kaldırılması yönünde baskıya dönüştürür. Artı değerden küçük burjuvaziye pay vermek değil, onu artı-değer üreten 16

işçi durumuna dönüştürmekle karşı karşıya kalır. Koruma değil rekabet ister. Küçük kardeşinin ne olacağı onu hiç mi hiç ilgilendirmez. Kapitalizm küçük burjuvazinin gözünün yaşına bakmaz. Küçük burjuva muhaliflerimiz boşuna göz yaşı döküyor. “... en büyüklerin dışında kalan tüm işletmeleri zora sokmakta iflas ve yıkım tepkilenmesini artırmaktadır.” (D.Proleterya s.27) “Özelleştirme uygulamaları ... destekleme alımlarının ve sübvansiyonların kaldırılması, alt sınıfların vergi yükünü daha da ağırlaştıran vergi politikaları vb. gibi saldırı politikalarının bir parçası bir halkasıdır.” (agy. Broşür) Ne yazık ki tren kaçtı Türk burjuvazisi artık topyekün koruma değil, kendisinin rekabet edeceği alanlarda emperyalistkapitalist sermayeyle yaptığı işbirliği ortak yatırımlar aracılığıyla dünya pazarı için üretim yapmak ülke içerisinde ise küçük kardeşlerini boğarak pazarın tek hakimi durumuna dönüşüyor. Burjuvazi kendisi için koruma ister rakipleri için değil. Küçük üretimin desteklenmesi korunması da burjuva sınıfının toplam


toplumsal çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde gerçekleşir. Kaldı ki küçük meta üretimini desteklemek sübvansiyonlar vb. kapitalist toplumda, küçük meta üretimindeki çözülmeyi, sınıfsal farklılaşmayı köy ve kent küçük burjuvazisinin burjuvalar ve proleterler olarak ayrışmasını ortadan kaldırmaz sadece bu sürecin uzunluğunu ya da kısalığını etkiler. Emperyalist kapitalist sermayenin bunun üzerindeki yıkıcı etkisi bu ayrışım sürecini çabuklaştırmaktan ibarettir. “İşçi sınıfına ve Emekçilere” diye çağrı yapan küçük burjuva düşman kardeşlerimiz ulusal ekonominin talan edilmesi karşısında duyduğu öfkeyi dile getiriyor. Bağımsızlık sözcüğünün sihrine kendini kaptırıyor. Yazara göre ulus nedir? Broşürde bundan ne anlaşılıyor? Kapitalist toplumda sınıflar üstü bir mülkiyet olmadığına göre korunması istenen ulusal mülkiyet, kamu mülkiyeti hangi sınıfın mülkiyetidir. Burada söz konusu olan mülkiyetin bir sınıfın ortak mı yoksa bireysel mülkiyetimi olduğu sorusu değil, ulusal mülkiyet olarak

kamu mülkiyeti olarak adlandırılan mülkiyetin hangi sınıfa ait olduğu sorusudur. Yazarımız ulusal mülkiyetin korunması için proletaryaya ve emekçilere çağrı yaptığına göre, ulus yazarımıza göre kimlerden oluşuyor? Büyük burjuvalar mı? Hayır. O büyük burjuvaziyi emperyalistlerin iş birlikçisi olarak atadı. Öyleye ulus olarak geriye kalan nedir? Proletarya ve küçük burjuvazi. Proleterin ne vatanı nede mülkiyeti vardır. Proleter iş gücünü nerede en iyi koşullarda satarsa, iş gücüne nerede alıcı bulursa hiç düşünmeden oraya göçer. Ülkeden ülkeye işçi akınları bunun çarpıcı göstergesidir. Geriye kalan küçük burjuvalardır. Emperyalistler ve büyük burjuvazi ulusal mülkiyeti talan ediyor. Peki ulusal mülkiyet kimin mülkiyeti? Şimdi yazar istediği kadar ben küçük burjuva değilim desin. Okur dikkatlice seyretsin önümüze konulan teori bizi tanıdık bir limana doğru sürüklüyor. Tüm halkın devletine. Sınıflı toplumlarda devlet tüm halkın devleti olamayacağı gibi, kamu ve ulusal mülkiyette tüm sınıfların mülkiyeti değil egemen sınıfın 17


mülkiyetidir. Bu mülkiyetin biçimi şu yada bu ülkenin tarihi koşullarına şu yada bu ülkedeki kapitalist sınıfın sermaye birikimine bağlıdır. Tek tek burjuvaların sermaye birikimlerinin yetmediği yerlerde kapitalist üretimin düzenleyicisi olarak devlet sahneye çıkar. Başlangıçta feodal devleti oluşturan küçük burjuvalar, köylüler, kapitalizmin gelişmesiyle beraber sınıfların farklılaşması bir proleter sınıfın ortaya çıkması, devletin o geçici sınıflar üstü görüntüsünün kaybolması, bir sınıfın egemen burjuva sınıfının devleti durumuna dönüşmesini anlayamıyor. O devleti oluşturan bir sınıf olarak burjuva mülkiyeti üzerinde hak iddia ediyor. Küçük burjuvazi kendi sınıfsal ham hayallerini terk etmediği, proletaryanın sınıf çıkarlarını kabul etmediği sürece kapitalizm karşısında ütopik gerici sınıf konumundan kurtulamayacaktır. Özelleştirmenin neden değil sonuç olduğunu söylemiştik. Bunun kapitalizmin gelişmesinin, emperyalist kapitalist sermayenin iktisadi 18

bunalımının çıkışı olarak kendini dayattığını söyledik. Kapitalizmin küçük burjuva eleştirmenleri kapitalizmin yıkıcı özelliklerini görüyorlar, ne var ki bundan çıkış yolu olarak ileriye sosyalizme değil, geriye küçük meta üretimine dönüyorlar. Kapitalizmin gelişmesi emperyalizm döneminde işçi sınıfına bir başka gerçeği de tüm çıplaklığıyla gösteriyor. İşçi sınıfı, burjuva örgütlenmeleriyle sendikalarla kapitalizme karşı mücadele edemez. İşçi sınıfının kurtuluşu için mücadelesi ancak burjuvaziden bağımsız kendi sınıfsal örgütleriyle mümkün olacaktır. Bu da onun tüm örgütlerinin birliği kendi bağımsız komünist partisiyle mümkündür. Kapitalizm Türkiye işçi sınıfına başka bir seçenek bırakmıyor. Türkiye işçi sınıfının başka bir seçeneği de yok. İşçi sınıfının bilinçli sınıf önderleri Türkiye komünistleri akınlarını kapitalizmin gerilerine değil, kapitalizmin ilerisine sosyalizme yapmak zorundadır. İşçi sınıfının henüz kendisi için bir sınıf olamadığı, işçi sınıfı içinde en gerici burjuva ideolojilerinin


egemen olduğu günümüzde taktik propaganda vb. söylemlerle kapitalizmin gerçek niteliğini, onun gelişim yasalarını çarpıtmak, kapitalizm hakkında işçi sınıfı içinde boş hayaller yaymak “Özelleştirmeye taktik olarak karşı çıkıyoruz” demek örgütsüz işçi sınıfını burjuvazinin kucağına atmaktır. Boş hayaller üzerine oyalamak, aşağılık namussuz burjuva düzen partilerinin yaptığı gibi onun öfkesini nefretini kapitalizme değil onun uygulayıcıları şu yada bu düzen partisine çevirmektir. Son olarak burjuva ideologlarının globalleşme, sınırların kalkması, dünya ekonomisinin birleşmesi vb. tumturaklı sözcüklerle kendilerinden geçtikleri bu günkü gelişmeleri Marksizm daha yüzyılımızın başlangıcında teorik olarak ortaya koymuştu. Kapitalizmin gelişmesi daha geçen yüzyılda, üretim ve değişim araçlarının uluslar arasılaşmasına, ulusal tecridin ortadan kalkmasına, halkların iktisadi yaklaşması ve engin toprakların tek bir tutarlı bütün biçimde kerteli birleşmesine doğru bir eğilimi ortaya

çıkarmıştı. Kapitalizmin daha sonraki gelişmesi, dünya pazarının gelişmesi, büyük deniz ve demir yollarının örgütlenmesi, sermayenin ihracı vb. en çeşitli halkları uluslar arası iş bölümü ve bütün alanlardaki karşılıklı bağımlılık bağları ile birleştirerek bu eğilimi daha da pekiştirmişlerdir. Üretici güçlerin devsel gelişmelerini yansıttığı ölçüde, ulusal tecridin ve çeşitli halkların çıkarları arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılmasını kolaylaştırdığı ölçüde, bu süreç bir ilerleme etkeni idi ve gene de öyledir çünkü, gelecekte ki dünya sosyalist ekonomisinin temellerin maddi öncüllerini hazırlar. Küçük burjuva muhaliflerimiz bu sürece bağımsızlığın elden gittiği süreç olarak bakmağa eğilimlidirler. Doğrudur, burjuva anlamında bağımsızlığın gittiği doğrudur. Çünkü, “Ama bu süreç, bu eğilim, kendi iç tarihsel anlamına hiçbir zaman uygun düşmeyen özgün biçimler içerisinde gelişmiştir. Halkların karşılıklı bağımlılığı ve ülkelerin iktisadi birliği kapitalizmin gelişmesi 19


boyunca eşit haklara sahip halkların işbirliği aracılığıyla değil ama daha az gelişmiş halkların daha çok gelişmiş halklar tarafından ezilip sömürülmesiyle, bazı halkların bazı halklar tarafından bağımlılığı aracılığıyla kuruluyordu.” (Stalin, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı) Bu durum kapitalist emperyalizmin bir yüzü diğer yüzü ise proleter devrimleridir.

MAHİR

“DEVRİMCİ” DEMOKRASİDE DURUM DEĞERLENDİRMELERİ -II“Çarpık Kapitalizm” 20

Kapitalizme ve kapitalist gelişmeye karşı alınan tavır ve daha ileri düzeyde politikalar, sınıflar açısından onların durumunu en iyi ortaya koymasından büyük öneme sahiptir. Uzun yıllardır. “çarpık kapitalizm” nitelendirmesini , halkçı basının yayın organlarında yer aldığını görmekteyiz. “elbette kapitalizmde hele de bizim tür çarpık kapitalizmde ekonominin dinamikleri – ister büyüme , ister küçülme yönünde olsun – halk sınıf ve tabakalarının ihtiyaçlarını en son hesaba katan bir nitelik taşır. O nedenle verimlilik artışı , kapitalizm de öncelikle eleman azalması, çıktı başına ücret payının düşüşü anlamına gelir. Küçülme dönemleri ise , işten atılma ve ücret düşmelerinin kitlesel ve çok doğrudan yapıldığı dönemlerdir. Aynı şey çarpık kapitalizmde daha da belirgindir. Türkiye gibi ülkelerde çalışan insan sayısının oransızlığı kalifiye eleman eksikliği,bölgeler arası eşitsizlik, devletin aşırı verimsizliği, sosyal sınıflar arasında egemenlere destek vermek için yaptığı anormal fon aktarışları ile halka da elden geldiğince rüşvet sadaka arası fonlar dağıtarak iktidarda kalma taktikleri-


nin beraberce sürdürülemez oluşu, özel firmaların yapısal olarak yanlış ekonomik tercihleri ve daha pek çok çarpıklık, .... hepsi bir araya gelince ortaya çıkan durum ekonomik olarak büyüme ve kalkınmanın uzun süreli sürdürülemediğini beraberinde getiriyor. Buna bizim gibi ülkelerin uluslar arası işbölümündeki avantajsız konumlarını da eklerseniz tablo tamamlanmış olacaktır.” (Cüneyt Akman 23-07-2004 Birgün) Birgün yazarı Cüneyt Akman “Halkın Payı Nerede?” başlığını taşıyan yazısında bu talebinin neden, “çarpık kapitalizmde yerine gelmediğini, yukarıda sıraladığı nedenlere (“çarpık kapitalizm”i meydana getiren nedenler.) bağlamış. Bütün bu karşı çıkış, kapitalizmi ‘çarpıklıkla’ suçlayışların arkasındaki düşünce kapitalizmin gelişmesinin kötü olduğu yatmaktadır. Kapitalizm hakkında genel olarak söylediği “halk sınıf ve tabakalarının” ihtiyaçlarının en son hesaba katılmasında bir başka küçük-burjuva serzenişi, iç geçirmesidir. Neden işin başında küçük kapitalistler düşünülmez diye hayıflanıyor. “Bizim gibi ülkelerin” uluslar arası işbölümündeki avantajsız

durumu işe ayrı bir gönül yarasıdır. “Ulusal” bağımsızlık özlemi düşleri için de kıvranan küçük patron siyasi bağımsızlıktan ekonomik ve mali bağımsızlığa2 geçerek bu durumu taçlandırmak ister.bütün bunlar emperyalizm öncesi kapitalizmin ortaya çıkardığı burjuva ulus örgütlenmesidir. Lenin aşağıya aldığımız dipnotta ekonomik bağımsızlığını gerçekleştirilemezliği sonucunu ortaya atmanın yanlış olduğuna dikkat çektiklerini söylüyor. İşçi sınıfının programında yer alan ulusların ken2

“ Bir yasa politik bir önlemdir, politikadır. Ekonomi hiçbir politik önlemle yasaklanamaz. Polonya’nın hiçbir politik biçimi-ister Çarlık Rusyasının, ister Almanya’nın bir parçası, yada özerk bölge ve ya politik olarak bağımsız bir devlet olsun – emperyalist devletlein mali sermayesine bağımllığını ve teşebbüslerinin hisselerinin bu sermaye tarafından satnın alınmasını yasaklayamaz yada iptal edemez. Norveç’in 1095 yılnda ‘gerçekleştirdikleri’ bağmsızlığı salt politik niteliklidir. Ekonomik bağımlılığa dokunmadı ve dokunamazdıda. Tezlerimiz tamda bununla ilgilidir. Çünkü biz kendi kaderini yayinin sadece politikayla ilgili olduğuna ve dolayısıyla iktisadi gerçekleştirilemezlik sorununu ortaya atmanın dahi yanlış olduğuna dikkat çekmiştik.” (Lenin Ulusal ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üüzerine s.430) 21


di kaderini tayin hakkı talebi salt politik bağımsızlığa , ayrı bir devlet olarak varolmaya ilişkindir. Bugün bizim küçükburjuvazimiz, işçileri ulus bayrağı altında toplanmaya çağırıyor. Bu küçük-burjuva talep ile bizim programımızın kendi kaderini tayin talebi ile hiçbir ilişkisi yoktur. Bu gün halkçı politikaların merkezini oluşturan bu soruna daha sonra döneceğiz. Bu düşüncelerin altında küçükburjuva sınıf çıkarları ve kapitalizme karşı tutum yer aldığı için kapitalizm hakkında net bir düşünceye sahip olmak gerekir. Dünya kapitalizmine ilişkin olarak, Birgün Gazetesinde şu tip değerlendirmelere sıkça rastlamaktayız. “1970’lerden sonra başlayan neo-liberal dönem ideolojik olarak kendisini ‘küreselleşme’ ve ‘yerelleşme’ kavramları üzerinden anlatmıştır. Küreselleşme sermayenin sınırsızlaşmasını ve dünya ekonomik sistemini yönlendirecek çok uluslu yapılarda , çok uluslu şirketlere vurgu yaparken yerelleşme ile de bir yandan alt kimlikler öne çıkarken diğer yandan da merkezi devletin yetkilerinin yerellere devri gerçekleşmiştir. Yerelleşme demokrasi vurgusu ile birlikte ya22

pılırken gerçekte küreselleşen sermayenin bütün alanlara daha rahat nüfuz edebilmesini sağlamıştır. Yerelleşme yalnızca merkezi devletin yetkilerinin yerel yönetimlere aktarımı ile değil bütün kurumları kapsayacak şekilde bütünlüklü olarak gerçekleşmektedir.” (Öykü Polat Birgün 24.08.2004) “Neo-Liberal dönemle birlikte ekonominin içerisinde hizmet sektörü önemli olmaya başlamıştır. Teknolojik gelişmeler sanayi alanındaki emek yoğun süreci ihtiyaç olmaktan çıkartırken, işgücü hizmet sektöründe yer almaya başlamıştır. Klasik anlamdaki fabrikalar ve işçiler bu dönemde parçalanmaya uğrarken emek hizmet sektörü içinde dağınık bir şekilde yer almaktadır. Kamusal alanın yeniden tanımlanması da hizmet sektörü üzerinden yapılmaktadır. Kamu hizmetleri artık hizmet sektöründe yer alan emek tarafından yerine getirilmektedir. Bu emek-gücü aynı zamanda küreselleşmenin ters yüz edilmesi için önemli bir güç oluşturmaktadır. Telekomünikasyondan, taşımacılığa , sağlık hizmetlerine, posta hizmetlerine kadar sermaye hareket yetisini bu


alanlar üzerinden kazanmaktadır. Küreselleşme yerel ayakları olmadan kendisini sürdüremeyecek bütünlükte çalışan bir sistemdir. Bu nedenle yerelden başlayacak direniş olanağı sunmaktadır. Bu direniş olanaklarının alternatif bir küreselleşmenin yaratılmasında etkin olabilmeleri de ancak yerel alanda sıkışıp kalmayan talepler üzerinden yükselecek mücadeleyi ortak bir eksende diğer alanlardaki direnişlerle –iktidar hedefi doğrultusunda- birleştirmeleri ile sağlanabilir.” (Öykü Polat Birgün 24.08.2004) 1970’li yıllar ve öncesinde halkçı teorilere damgasını vuran “anti emperyalist” ve antifaşist” bir söylemdi. 1989 sonrasında halkçı yazında “antiemperyalist” nitelendirmenin yerini “küreselleşme karşıtlığı” nitelendirmesi almaya başladı. Görüşlerini aktardığım yazarın düşüncelerinde de bunlar görülmekte. “sermayenin sınırsızlaşması” “küreselleşen sermayenin bütün alanlara daha rahat nüfuz edebilmesi” kaygılı düşünceleri kapitalizmin gelişmesi karşısında duyulan korkuyu dile getirmektedir. Küçükburjuvazi kapitalizmin gelişmesine 1800 ‘lü yılların ortalarında

Fransa da Proudhanonlar 1900’lerin ilk yıllarında Rusyada Narodnikler, 1970 yıllarda Türkiye de halkçı küçük-burjuva demokratları, kapitalizmin gelişimi karşısında dehşete kapıldılar. Kapitalizmin gelişmesinden korkuyorlar çünkü bu onların sınıfının sonunu getiriyor. İşçi sınıfı ve Marksistlerin ise böyle bir durumu söz konusu değildir. Çünkü işçi sınıfı kapitalizmin ürünüdür. Kapitalizmin gelişmesi işçi sınıfının da gelişmesi demektir. “Eğer sosyal demokratlar , işçilere herhangi bir yerde kapitalist gelişme olmadan kapitalist gelişmeden geçmeden kurtuluşun mümkün olduğunu söyleselerdi bu Donkişotluk ve sızlanma olurdu. Fakat biz bunu söylemiyoruz. Biz şunu söylüyoruz. Sermaye sizi yiyip bitiriyor, İranlıları yiyecek, herkesi yiyecek ve siz onu yıkasıya kadar yiyecek. Gerçek budur. Ve şunu eklemeyi de unutmuyoruz. Kapitalizm üzerinden zaferin garantisi sadece onun gelişmesinde yatmaktadır. Marksistler tröstlerin yasaklanması, ticaretin sınırlandırılması vs. vs. gibi hiçbir geçici önlemi savunmuyorlar. Fakat herkes kendine göre Hemyakase ve ortakları İran’a 23


baştan başa demiryolları inşa edebilir, Kyehavları oraya gönderebilirler. – Marksistlerin i,şi ise işçilerin gözünü açmaktır. O yiyip yutuyor, gırtlakları sıkıp boğuyor, kendisini savunur. Sömürge politikasına ve uluslar arası haydutluğa karşı proletaryanın örgütlenmesiyle, proleter mücadele için özgürlüğün savunulmasıyla gerçekleşen direniş kapitalizmin gelişmesini engellemeyip , bilakis hızlandırır. Çünkü kapitalizmi daha uygar ve teknik olarak daha yüksek yöntemler uygulamaya zorlar. Kapitalizm var. Kapitalizm var. Oktobistlerin ve karayüzlerin kapitalizmi var.halkçıların kapitalizmi var. (“realist demokratik” “aktivite” deki). İsagilerin önünde kapitalizmin “açgözlülüğünü ve barbarlığını ne kadar çok kanıtlarsak , birinci tür kapitalizmin dayanması o kadar zor olacak, ikinci türden kapitalizmi geçişi o kadar emin olacaktır. Bu ise bizim işimize proletaryanın işine yarar.” (Lenin Ulusal ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine s.62-63) Bizim halkçılarımızın kapitalizmin gelişmesine ilişkin söyledikleri ile Lenin’in aynı konudaki düşüncelerini karşılaş24

tırdığımızda iki farklı sınıf tavrının olduğu hemen göze çarpmakta. Halkçılar, kapitalizmin gelişmesinden korkup dehşete kapılarak “ulusal” bağımsızlık bayrağı arkasına gizlenirken Lenin proletaryanın önderi olarak kapitalizmin gelişmesinde işçi sınıfının kurtuluşunun “garantisini” görmekte. Ve kapitalizmin gelişmesine karşı direnişi değil, kapitalizme karşı işçilerin direnişini sağlaması gerektiğini vurgulamakta. Halkçılar bütün güçleri ile kapitalizmin gelişmesini engellemeye çalışıyorlar. Küçük burjuvazi kapitalizmin gelişmesinden ölesiye korkuyor. Marksistler kapitalizme karşı proleter mücadeleyi, direnişi savunurken dahi bunu kapitalizmin gelişmesini engellemediğini vurgularken, halkçılar “sermayenin sınırsızlaşmasına” (siz kapitalizmin gelişmesini okuyun) “sermayenin küreselleşmesine” karşı “kamu hizmetlerini” yerine getiren emek dedikleri kesim tarafından yürütülecek direnişten söz etmekteler. “hizmet sektörü”ndeki emekçilere bağlanmaktalar. Bunlar onların işçi sınıfının kurtuluşu diye bir sorunlarının olmadığını göstermekte. Halkçılar “özelleştirmeye” neden karşı olduklarını son yıllarda daha da netleştirmeye


başladılar. Son günlerde yaşanan tren kazalarından sonra “demiryollarında kamu hizmeti mi? Ticarileşme mi? Sorusunu ortaya attılar.” Son yaşanan tren kazaları ile kamu hizmetinin başarılı bir şekilde yapılamadığı bu yüzdende tüm hizmetlerin serbestleşmesi (!) yani ticarileşmesi gerektiği tartışması yapmaya kalkanlara söylenecek tek söz , 1995 yılında başlatılan “TCDD’nin yeniden yapılanması”nın yani özelleştirmelerin bu gün yaşananların tek nedeni olduğudur.” (Süleyman Eryılmaz Birgün 27.08.2004) Burjuva toplumunda kamu çıkarı nedir, neyi ifade eder? Burjuva toplumunda devletin toplumdan bağımsızlık görüntüsü vardır. Bu görüntü bir yanılsamayı “kamu” denen olgunun, sınıflar üstülük görüntüsünü doğurur. Burjuvazi ve ideologları “kamu oyu” ve onun “sağduyu”suna sık sık seslenir ve onu kontrol altında tutma gayreti için girerler. “kamu oyu”nun nasıl oluştuğu sınıflararası ilişkiler tarafından belirlenir. Gerçekte böyle bir şey yoktur. Küçük-burjuvazide, büyükler gibi şu “kamu”ya çok önem verir durumda. Burjuva toplumunda sanki, genel bir

“kamu çıkarı” söz konusuymuş gibi “kamu hizmetleri” dediği şeyin “özelleştirilmesi”ne daha net terimleri ile “ticarileştirilmesine” karşı çıkıyorlar. Bu karşı çıkışlara bakılırsa halkçılar için sosyalizm, demiryollarının verdiği “kamu hizmeti”dir Kapitalist toplumda, devlet kapitalizmi diye bir şey yokmuş gibi, burjuva devletin vereceği yada verdiği “kamu hizmetleri” ve de bunda “kamunun çıkarları”ndan söz ediyorlar. Büyük burjuvazi arasındaki rekabet savaşında kendisini zayıf, güçsüz hisseden küçük burjuvazi, devlet desteğini arkasına almaya çalışıyor. Bununiçin burjuva devletinin iktisadi kuruluşlarına sahip çıkıyor. Devletin tepesinde at oynatan küçük burjuvazinin yaptığı “hortumculuk” “hırsızlık” türü zenginleşme sanatı gösterilerine karşı çıkarken aslında eşitlik istiyor. Bu işlerin dışında kalmasının kendisine yapılan büyük haksızlık ve de haksız rekabet olduğunu düşünüyor. Tıpkı büyük kapitalistlerin küçük patronların “kayıt-dışı” çalışmalarının (sigortasız işçi çalıştırma, daha uzun haftalık çalışma süreleri, vergi ödememe vs.) haksız rekabet olarak görmesi 25


gibi. Bu amansız rekabet savaşında küçük burjuvalar daha devletçi tutum sergiliyorlar. Kapitalizmin dünü, bu günü ve geleceği ile ilgili düşünceler önemlidir. Özellikle emperyalist kapitalizmin devrimin gelişmesindeki durumu çok önemlidir. “Tarımda kapılar emperyalistlere açılıyor” diye sızlanmalar daha devrim adına yapılıyor. “DTÖ’nün temmuz ayının sonunda Cenevre de yapılan toplantısında tarım desteklerinin kaldırılması, tarım ürünlerine ithalat kapılarının açılması kararı alındı. Türkiye her iki konuda da epeyce yol almış. DTÖ’nün patronlarına rüştünü ispatlamıştı zaten ama mesele bu kadarla bitmiyor. Sorunun kaynağı, sebebi olanlar, tarım sektöründe yaşanan sorunlara çözüm olarak tarım sektörüne dahil nüfusun yüzde on’a düşürülmesini, parçalı ekim alanlarının büyütülmesini sunuyorlar. Bu konuda geç kalındığından bahsediyorlar. Ne kadar geç? Onlara sorarsanız 20-25 yol . bilemediniz biraz aha fazla. Ama onların bahsettiği AB’ye uyum-gelişme yönündeki çözüm! Bahsi geçen konu feodalizmin çöküşü, kapitalizmin ortaya çıkışıdır. Bu çö26

züm Avrupa da proletaryayı bir sınıf olarak ortaya çıkarmış, burjuvaziyi güçlendirmiş ve iktidara taşımıştır. Bugün ülkemizdeki tarım sorununa çözüm olarak sunulan tarım nüfusunun yüzde on’a düşürülmesi , parçalı ekim alanlarının büyütülmesi çözüm değil, ülkemiz tarımının bitirilmesinin kökünden emperyalistlere peşkeş çekilmesinin teorisidir. Kamuoyunu, halkı kandırarak uyutmak için bu yapılanlar laf salatasıdır. Elbette ki Avrupa’daki gelişmenin, kapanmış bir dönemin bu gün Türkiye’de yaşanma imkanı yoktur, ancak tepeden inme bir şekilde tarım nüfusunun bahsi geçen orana düşürülmeye, parçalı ekim alanlarının büyütülmeye çalışılacağı kesindir. 25 milyonluk tarım nüfusunun 7 milyona nasıl düşürülecektir? Tüm küçük ve orta işletmeler iflasa sürüklenerek mi? Tarımdaki nüfus yüzde on’a düşürüldüğünde geride açıkta kalan 18 milyon insanın durumu ne olacaktır? Büyütülen ekim alanlarının sahibi kim olacaktır? Yabancılara toprak satın alma, ülkemizden toprak sahibi olma hakkı verildiğine göre bu çiftliklerin gerçek sahibi de sanayi-


mizdeki gibi emperyalist tekeller mi olacaktır? Sorulan tüm soruların cevapları “evet”tir. Sunulan çözüm tarım alanlarının tamıyla emperyalist tekellere devredilmesinden (küreselleşme denilen olayın tarıma yansıyan içyüzü de budur) başka bir anlama gelmemektedir. Çözüm, ulusal bağımsızlığın kazanılmasıdır. Kırla kent arasındaki farkı azaltacak, giderek kaldıracak, adımların atılmasıdır. Verimliliğin artması için tarım sektöründe çağın teknolojisinin uygulanması topraksız işsiz köylülüğün üretime katılması parçalı ekim alanlarının kolektifleştirilerek büyütülmesidir.” (Hasan Şahin Göz Birgün 28.08.2004) “Tarımda kapılar emperyalist tekellere açılıyor.” Başlığı altında bu değerlendirmeleri yapmış Tekirdağ F tipi Cezaevinden yazan Hasan Şahingöz bu uzun aktarmadaki düşüncenin temelini şunlar teşkil etmekte. 1-Emperyalist tekeller sanayi gibi tarımımızıda ele geçirecekler. 2- Tarımsal nüfus %10 a düşürülmek isteniyor. Bu küçük

ve orta işletmeler iflasa sürüklenerek yapılacak. 3-“Bahsi geçen konu” Avrupa’da feodalizmin çöküşü ile kapitalizmi ortaya çıkardı. 4- Bu “ kapanmış bir dönemdir.”” “Türkiye’de yaşama imkanı yoktur.” 5- “Çözüm ulusal bağımsızlığın kazanılmasıdır.” Daha önce görüşlerini aktardığım yazarlar. “sermayenin sınırsızlaşmasına” , “küreselleşmeye “ karşı olduklarını söyleyip kapitalizmin gelişmesine karşı direniş çağrısı yapıyorlardı. Hasan Şahin Göz ise , kapitalizmi Avrupa’daki dönem ile gelişmesini kapattığını, bizim gibi ülkelere bu sürecin artık yaşanmayacağını, yani sömürge ve bağımlı ülkelerde kapitalizmin gelişmeyeceğini bunun sadece emperyalist tekellerin egemenliğini getireceğini dile getirmiş. Sunduğu çözüm “Ulusal bağımsızlığın kazanılmasıdır.” Yani bizim gibi ülkelerden emperyalizm kovulmalı , siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık ile sağlamlaştırılmasıdır. Bu anlayış halkçı teorinin eski egemen düşüncesi olan , emperyalizm öncesi kapitalizm devrimcidir, emperyalist kapitalizm ise geicidir, onun için emperyalist metropollerin dışında burjuva demokratik devrimi tamamlamamış yerlerde kapita27


lizm gelişmez, ana düşüncesinin son kalıntıları olarak kendini gösteriyor. Bu halkçı teori artık kapitalizm gelişemez diyerek küçük-burjuvazinin umutsuz durumuna umut aşılamaya çalışıyordu. Bu gün kapitalizmin gelişmesi sonucu kendini “zorla” kabul ettirmesi ile kapitalizmin gelişmesini engelleme (özelleşme karşıtlığı, “küreselleşme karşıtlığı”, ticarileşme karşıtlığı) düşüncesi yavaş yavaş egemen olmaya başladı. Bütün bu halkçı “antiemperyalist” söylemlerin ne olduğunu anlamak için öncelikle emperyalizm hakkında doğru düşüncelere sahip olmamız gerekir. Emperyalizmin tahlilini yapan Lenin şunları söylemekte: “Emperyalizm aynı kapitalizm gibi bizim ‘can düşmanı’mızdır. Bu böyle fakat hiçbir marksist , fodalizme kıyasla kapitalizmin ve hakeza tekel öncesi kapitalizme kıyasla emperyalizmin ilerici olduğunu unutmayacaktır. Yani bu demektirki biz emperyalizme karşı her savaşı destekleme hakkına sahip değiliz. Emperyalizme karşı gerici sınıfların savaşını desteklemeyeceğiz, gerici sınıfların emperyalizme ve kapitalizme karşı ayaklanmalarını destek28

lemeyeceğiz.” (Lenin Ulusal ve Sömürgesel Ulusal Sorun Üzerine s.447) Lenin’in sözleri açık, her zaman yaptığı gibi net konuşmuş: “emperyalizm tekel öncesi kapitalizme kıyasla ilericidir.” Bırakalım feodalizmi ve küçük meta üretimini, küçükburjuvaların cüce üretme üstünlüğü kendinden önceki kapitalizmle kıyaslandığında emperyalizm ilericidir. Ona karşı Marksistlerin destekleyeceği savaş ve ayaklanmalar, yada başında savaşacağı proletaryanın sınıf savaşları ilericidir. Emperyalist ekonomistler emperyalizm döneminde ulusların kendi kaderini tayin hakkının mümkün olmadığını , böyle bir talebin, “yeni sınır direkleri” dikmek olacağını söylüyorlardı. Lenin bunlara karşı işçi sınıfı programının UKKTH talebinin devrimci olduğunu savunuyordu. Burjuva demokratik hareketler dönemi emperyalist kapitalist ülkelerde son bulmuştu ama sömürge ve bağımlı ülkelerde devam etmekteydi işçi sınıfı burjuvazinin emperyalist politikalarına alet olmamalıydı. Bunun tek çözümü programlarında siyasi bağımsızlığı , ayrı devlet olarak örgütlenme hakkını tanı-


yan, Ulusların Kaderini Tayin Hakkı talebinin savunulmasıydı. Bu ise mali sermayeye ekonomik bağımlılığı dıştalamıyordu. “Asgari programda Ulusal Kendi Kaderini Tayin talebi ütopik...değildir.Gerçekleştirilmesi toplumsal gelişmeyi engellemeyeceği için bu gelişmeyle çelişmez.” İkide bir herkesçe bilinen gerçeğin, yani Norveç’in “kendi kaderini tayin” ve ayrılmasının ne genel olarak gelişimi, ne özelde mali sermayenin operasyonlarını, nede Norveç’in İngilizler tarafından satın alınmasını durduramadığını kanıtlamaya çalıştığı Norveç üzerine “alıntılar” sunduğu makalesinin aynı bendinde P.Kyevski Martov’dan bu alıntıya karşı çıkar.” (Lenin Age.s.437) “İşte ‘emperyalist-ekonomizmin’ mantığına örnek tez leninizmde mali sermayenin “herhangi bir ülkede’ hatta bağımsız bir ülkede bile ‘ egemen olabileceği ve bundan dolayı kendi kaderinin mali sermaye ileri sürülerek “gerçekleştirilemez” ilan edildiği bütün değerlendirmelerin tam bir kafa karışıklığı anlamına geldiği saptanmıştı. Bizim önümüze Norveç’te mali sermayenin gerek ayrılmadan önceki gerek sonraki rolü üzerine tezi-

mizi doğrulayan olgular sunuluyor, hem de tezimizi çürüttükleri iddiasıyla!” (Lenin Age. S.434) Lenin bütün bunları, işçi sınıfı partisinin programında yer olan Ulusların Kendi Kaderini Tayın talebinin mali sermayeye yani emperyalist tekellere bağımlılığı yok etmediğini göstermekteydi. Lenin için bunlar “herkesçe bilinen gerçek” ti. Ama bizim halkçılarımız için bunlar geçerli değildir. Onlar hala “ulusal bağımsızlığın” “anti emperyalist” bir devrimin mali sermayeye bağımlılığı yok edeceği inancındalar. Onlar sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin kurtuluşunu “ulusal bağımsızlıkta” görmekteler. Aynı konuda Lenin şunları söylemekte.” Sömürgelerle Avrupalı halklar –en azından bunların çoğu- arasındaki ekonomik fark eskiden sömürgelerin meta mübadelesine dahil edilmesi , fakat henüz kapitalist üretime dahil edilmemesinden ibaretti. Emperyalizm bunu değiştirdi. Emperyalizm başka şeylerin yanı sıra sermaye ihracı da demektir. Kapitalist üretim gittikçe artan bir hızla sömürgelere de taşınıyor. Onları Avrupa finans kapitaline bağımlılıktan koparmak olanaksız. Gerek askeri bakış açısından 29


gerek ekspansiyon-yayılmacı bakış açısından sömürgelerin ayrılması kural olarak ancak sosyalizmle birlikte gerçekleştirilebilir. Kapitalizm altında ise ya istisnai bir örnek olarak ya da gerek sömürgede gerekse de metropolde bir dizi devrimler pahasına.” (Lenin Age.s371372) Sömürgelerin ve bağımlı ülkelerin emperyalist kapitalizmle ilişkisi ile kurtuluşu ve devrimin ilerleyişi Lenin tarafından böyle özetlenmiş. Bu tespitlerin ana hatları şunlardır.: emperyalizm öncesinde kapitalizm sömürgeleri meta değişimi içine çekilmesi, bir başka ifade ile dünya pazarını oluşturdu. Emperyalizm ise buralara sermaye ihracı yaparak kapitalist üretimi buralara taşıyor. Bu ise dünya kapitalizminin ortaya çıkışı ve gelişimidir. Bizim halkçılarımız bu noktada itiraz ederler. Emperyalizm öncesi kapitalizmin batı Avrupa’daki gelişim tarzı, yani bağımsız “ulusal-devlet” kurma yada “ulusal” bağımsızlık yoluyla salt siyasi değil aynı zamanda ekonomik olarak da bağımsız bir burjuva toplumun oluşma süreci bitmiştir. Halkçılar buna kapitalizmin gelişiminin bitmesi olarak anlamaktalar. Ve 30

de bunun arkasından eski prestijinden çok şey kaybetmiş olsa da sömürge ve bağımlı ülkelerde kapitalizmin gelişmeyeceği gerici teorisi gelmekte. Gericidir çünkü kapitalizmin gelişmediğini ve de gelişemeyeceğini temel alan bir teori işçi sınıfının da oluşup gelişemeyeceğini dolayısıyla sosyalizminde mümkün olamayacağı zorunlu sonucuna varır. Halbuki sermaye ihracı, üretim ilişkisinin, kapitalizmin üretim ilişkisinin sömürgelere ihraç edilmesidir. Çünkü sermaye bir toplumsal üretim ilişkisidir. Bizim halkçılarımız tarımında finas-kapitalin egemenliğine (sanayideki gibi, tabi bunlar onların deyimleri.) geçmesinden korkuyorlar. Ve de buna karşı bir direniş başlatıyorlar. Eskiden birde kapitalizmin gelişmeyeceği çünkü emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin gerici olması bunu getiriyordu. Onlar için bu burjuvazinin kendi devrimlerini bütün türleri ile sona erdirmesiydi. Yaşamın gelişim diyalektiği onları bu noktadan kapitalizmin gelişmesine karşı çıkmaya getirdi. Lenin bütün tartışma konusu dahi yapmadıklarını söylüyordu emperyalist-ekonomistlere. Çünkü onlar işçi sınıfı partisi programının ulusların kendi kaderini tayin


hakkı maddesinin kapitalizmin ortaya çıkardığı bu “genel gelişime” karşı olduğu bu asimilasyon ve kaynaşma karşısında yeni sınırlar yaratacağı itirazını getiriyorlardı. Lenin ise Norveç ,Polonya örnekleri üzerinde kendi kaderini tayinin mali sermayenin sömürgeleri kapitalist üretimi taşıma bu emperyalizmin ilerici işlevidir. İşlevini vurgulamakta. Bizim halkçılarımızın karşı çıktıkları noktalarda budur. Peki sömürgelerin kurtuluşu nasıl olacaktır.? Halkçı teori “ulusal bağımsızlık” diyor. Lenin yukarıdaki satırlarda buna bir istisna diyor. Marksistler genel kurallar üzerinden hareket ederler, bütün çalışmalarını bunu üzerine kurarlar. Genel kural mali sermayenin burjuva temelde kalındığı sürece (ki “ulusal bağımsızlığı” bu temelde kalmak demektir.) bağımlılık ve sömürge statülerinin devam edeceğidir. Kurtuluş ise sömürge ve metropollerde bir dizi devrimle , yani sosyalizmle gelecektir. Artık çağımızda bu tip kurtuluş mücadeleleri işçi sınıfının kurtuluşu genel kuralına sosyalizmle kopmaz bağlar ile bağlanmıştır. Devrimin gelişimi kapitalizmin gelişimi ile “küreselleşme karşıtlığını” getirdi. Küçük burjuva sosyalizmlerinin

merkezine oturttu. Küçük burjuvalar sınıf yapıları gereği kapitalizmin gelişmesinden korkmakta haklıdır. Çünkü bu süreç onların sonlarını getirmekte. Marksistler ve işçi sınıfı bu gelişmeden korkmuyor. Çünkü kapitalizmin gelişmesi işçi sınıfının gelişmesi demek, Lenin’in deyimi ile bu da kapitalizmin üzerinde üstünlük sağlamanın garantisidir. Elbette küçükburjuvazi sosyalizmi işçi sınıfının kurtuluşunun teori ve pratiği olarak anlamıyor. Böyle olunca kendine uygun kapitalist gelişime karşıtlık ve “bir başka dünya mümkün” teorileri icat ediyor. İşçi sınıfının kapitalizme karşı direnişi her zaman var olan onun mücadelesinin temelinde olan bir olgudur. Lenin bunun kapitalizmin gelişmesini engellemediğini aksine hız kazandırdığı düşüncesi teorideki basit miras değil bir anlayışın temeli, küçük burjuva sosyalizmi ile ayrılma noktasıdır. Çünkü onlar kapitalizmin gelişmesine karşı çıkarken işçiler kapitalist sömürüye karşı çıkarlar. Peki emperyalizme karşı mücadele eden ezilen ulusların mücadelesinin rolü nedir:”Tarihin diyalektiği öyle ki emperyalizme karşı mücadele31


de bağımsız faktör olarak güçsüz olan küçük uluslar emperyalizmin asıl rakibi olan sosyalist proletaryanın sahneye çıkmasına yardımcı olan bir maya basit bir rol oynuyorlar.” (Lenin Age.s.392) Ezilen ulusların “bağımsız faktör olarak güçsüz” ve kural dışı oluşunun yanında işçi sınıfının mücadelesine bağlı olduğu bir Marksist için açıktır. Bir halkçı için ise çözüm “ulusal bağısızlık”tadır. Bunların iki farklı sınıfın anlayışı olduğu ortada. Halkçılar işçi sınıfının kurtuluş mücadelesine bağlı olmaktan da rahatsızlar. Yok olmakta olan bir sınıfın temsilcileri olarak onulmaz çelişkiler içinde kapitalist gelişmeye karşı tumturaklı sözler ile atıp tutmaktan başka bir şey yaptıkları da yok. Revizyonistler emperyalizmin sermaye ihraçlarında “uygarlık” araçlarını ve “modernleşme”yi görüyor. Burjuvaziye tam bir teslimiyeti savunuyorlardı. Halkçılar ise kapitalizmin gelişmesi karşısında “ulusal bağımsızlığın” yok oluşunu görmekle umutsuz bir direniş ütopyasını savunmaktalar. Kapitalist üretimin gelişmesi böyle bir çok ütopyayı boşa çıkardı, bunun sonucu da farklı olmayacak ge32

lecek işçi sınıfınındır. Küçük burjuvazi kendi sınıf çıkarlarını terk edip onu önder olarak görüp onun bayrağı altında toplanmayı kabul ettiğinde umutlanabilir. 23.092004 Necati IŞIK

İŞÇİ SINIFININ EKONOMİK MÜCADELESİNDE İŞ SÖZLEŞMELERİ -TOPLU SÖZLEŞMELER-

Geçen sayılardaki yazılarımızda işçinin emek-gücünün karşılığı olarak değeri ne nasıl belirlenir? Bunun işçinin emek gücünün değeri nedir.? Asgari ücret vb. konuları değinmiş, iş kanunu ile ilgili sendikalı ve sendikasız işçilere uygulanmaya başlayan işkanunu hükümlerinin işçilere hangi yaptırımları ve burjuva yasaların işçi sınıfını nasıl zaptı-rap altına almaya çalıştığını yasa ve örnek sözleşmelerinden kısımlar aktarmıştık. Bu yazımızda işçi sınıfının ekonomik taleplerinin karşılama ve toplu taleplerini dile getirdikleri ve bir nebze olsun ekonomik kayıplarını engellemeye çalıştıkları toplu sözleşme konusunda değinmeye çalışa-


cağız. Bu konuda yine “Bir Toplu İş Sözleşmesi Taslağı”ndan yararlanacağız. Burada ileri sürülen talepler iş kolu ve iş yerinin özellikleri ile daha da geliştirilmelidir. Bizim amacımız temel istekleri sıralamaya çalışmak olacaktır. Mad.1- Sözleşme süresi: Bir yıldır. Mad.2- Sözleşmeden yararlanma: Sözleşme sendika üyesi işçiler adına yapılıp sendikaya üye olmayanlar üyelerin ödediği kadar aidat ödeyerek yararlanabilirler. İşyerindeki sendika üyesi işçilerin üçte ikisinin isteği ile sendikasız işçilerden bazılarının sözleşmeden yararlanması engellenebilir. Mad. 3- Sendikal faaliyetler: İşyerinde sendikal faaliyetler engellenemez. Böyle bir durumda işçiler topluca karşı koyarlar. Bu konu İş kanunda açıkça belirtilmesine rağmen uygulamada tamamen kapitalistin inisiyatifiyle işçilerin işlerine son verilmektedir. Burada söz-

leşme metninde yer alması özel olarak kapitalistin bu konuyu kabul etmesinin olurunu almaktır. Mad. 4-İşyeri sendika temsilcileri: Sendikalı işçiler tarafından seçilir. Ve her an yarıdan bir fazla işçinin isteği ile görevden alınabilir. Normal seçimleri her yıl tekrarlanır. Sendikanın işyerindeki tüm görevlerini yürütür ve yetkilerini kullanırlar. Hafta sonu izni dışında haftada bir gün ücretli izinli olup buna isterlerse sendikanın yetkili olduğu herhangi bir işyerinde yada başka bir yerde kullanabilirler. Sendika yönetim kurulu üyeleri ile baş temsilci , sendikanın istediği zaman ücretli izin kullanırlar. Sendika görevlilerinin iş yerinde tüm işçilerle aynı anda yapılacak toplantılar dışında görüşmelerde kapitalistlere haber vermeleri gerekmez. Sendika yöneticileri yada temsilcileri bu görevleri süresince kapitalistlerce veya onların temsilcileri tarafından işten çıkarılamaz. 33


Kongrelere katılacak delegeler aynı il içinde üç, il ışında ise beş işgünü ücretli izin kullanır.

Bir işçi haftada beş işgünü çalışır. Cumartesi ,Pazar günleri 48 saat kesintisiz haftalık izin kullanır.

Mad. 5- Sendikanın yurt içi çalışmalarına katılmak için her işçi isterse on gün ücretli izin kullanır.

Cumartesi Pazar günleri ile resmi tatillerde çalışanların ücretleri %300 zamlı ödenir. Ve bir işgünü kadar çalışma sigortaya üçgün olarak işlenir. Bu tür çalışma ayda iki günü geçemez. Ve işçinin haftalık 48 saat kesintisiz dinlenmesi engellenemez.

Yurt dışı gezi ve eğitime katılacakların sayısını sendika belirler, seçimi işçiler yapar ve gerekli süre içinde ücretli izinlidirler. Mad. 6- Çalışma Süresi ile ilgili bölüm: Bir iş günü süresi 8 saattir. İşyerindeki fiili çalışma süresi, mola, ve yemek araları ile işe geliş ve gidiş süresi, iş kazası ve arızalar nedeniyle geçen süreler işgünü süresi içinde sayılır. Fazla mesai yasaktır. Akşam yedi ile sabah yedi (19 .00 ile 07.00 ) arası yapılan çalışma gece çalışması sayılır, ücreti %50 zamlı ödenir. İşin zorunluluğu dışında gece çalışması yasaktır. Bir kişinin gece çalışması günlük 6 saatten, aylık 5 işgününden fazla olamaz. 34

Mad. 7- İşe geç kalma yada gelmeme: İşçi işe elinde olmayan sebepler dışında işe geç kalma yada gelmemezlik etmez. Tutuklu işçi işten çıkarılamaz; ücretli izinli sayılır. Eğer iş kazası nedeniyle tutuklanmış yada mahkum olmuşsa ücreti %300 zamlı olarak ödenir. Askerlik süresince işçi ücretli izinlidir ve askerlikteki kaza ve ölümler iş kazası sayılır. Mad. 8- işçi işbaşı yaptığı andan itibaren kadroludur. İşçinin yazılı onayı olmadan işyei ve kadrosu değiştirilemez.


İstediği zaman işçiye yazılı görev kağıdı verilir.

Mad. 13- Yıllık Kıdem tazminatı yıllık izin kadardır.

Yeterli güvenlik tedbiri alınmadan veya arızalı araçlarla görev istenirse işçi çalışmaz.

Mad. 14- Yıllık izin, 1 yıllık işçininki 30 işgünüdür. Bundan sonraki her yıl için 1 gün eklenir. İzinler bir defada kullanılır. Aşırı yıpranma olan işçilerde ise ayrıca belirlenir.

Mad. 9- her türlü iş kazası ve meslek hastalığından kapitalistler sorumludur. Mad. 10 Güzergahını sendikanın belirleyeceği yeterli sayıda ve nitelikte işçi sevisi bulunacak yada her işçiye her türlü toplu taşıma araçları için geçerli paso veya yol parası verilecek. Mad.11 İşyeri disiplin Kurulları kaldırılacak İşyerinde işçiye para cezası verilemez, aşağılayıcı söz ve davranışta bulunulamaz. Mad. 12- ücretler peşin ve haftalık olarak ödenecektir. Bu dönem günlük ücrete net 20 ABD doları veya 40 İsviçre Frangı, 12 EURO 1.5 gr Altın (24 ayar) zam yapılacaktır. Sendika herhangi birisi üzerinden ödeme isteyebilir ve ücretler isteğin bildirildiği günkü serbest piyasadaki Türk Lirası karşılığı üzerinden yapılacaktır. (Bu rakamlar örnek olarak verilmiştir.)

İşçi isterse evlenme, boşanma, anne,baba, kardeş, eş ve çocuğun ölümünde 15 gün ücretli izin kullanır. Bayan işçiler ay hallerinde 3 gün ücretli izinlidirler. Bu süre doktor raporuyla uzatılabilir. Hamile işçi doğum öncesi 3 ay ücretli izinlidir. Doğum sonrası ücretli izin süresi 1 yıldır. Bu süreler doktor raporuyla uzatılabilir. Baba olan işçi annenin çalışmak istemesi halinde çocuğun bakımını üstlenmesi koşuluyla doğum sonrası aynı süre kadar ücretli izin kullanır. Doğum öncesi ve sonrası annenin evde bakımı gerekiyorsa baba yada annenin bildireceği yakınına bakım süresi boyunca ücretli izin verilir. Evde anne veya çocuğun veya her ikisinin birden bakımını üstlenen kişinin 35


aynı işyerinde çalışıyor olması şart değildir. Herhangi bir eğitim, kültür ve spor kuruluşuna devam eden işçiye o kurumun programına uygun olarak ücretli izin verilir. İşçi sayılanlar dışında 45 güne kadar ücretli izin kullanabilir. Mad. 15- her işyerinde kreş ve ana okulu olmalı yada işçilere gerektiği kadar günlük izin ile kreş ve anaokulu parası ödenmelidir. Mad. 16- Öğrenim gören çocuklar için yıllık: -İlköğretim de okuyanlara :300.000.000 TL Lise ve Dengi Okullarda okuyanlara:1.500.000.000 TL Üniversite ve Yüksek okullarda okuyanlara ise:2.500.000.000 TL öğrenim parası ödenir. Mad. 17- işgününün her 4 saati için en az 3 çeşit, 3 kap yemek verilir. Yemek verilmeyenlere ise yemek bedeli değerinde yemek fişi yada parası ödenir. 36

Özel yemek yemesi gerekenler varsa bunlar için ayrıca yemek hazırlanır. Mad. 18- iş kazasından ölümle 200.000.000.000.(ikiyüzmilyar) TL tazminat bir hafta içinde ödenir. Mad. 19- Temizlik araç şoförleri , cöp toplayanlar, yollarda temizlik yapanlar, çöp iskelelerinde çalışanlar , asfaltlama ve kaplamada çalışanlar ücretleri %25 zamlı ödenir. Mad. 20- yıllık izne çıkan işçiye 1 hafta önceden 1.200.000.000 TL. izin parası verilir. İstirahatlı işçi parasının tümünü işyerinden alır. Veya bildireceği adrese en kısa sürede ulaşacak şekilde gönderilir. Emekli olan işçi emekli maaşı bağlanıncaya kadar işyerinden ücretini almaya devam eder. Parasal konulardaki gecikmelerde her gün için %10 gecikme zammı ödenir. Ve gecikme üc günden fazla olamaz. Yakacak parası, işyeri dışında kullanılacak giyecek, ve yiyecek istemiyoruz.


Mad. 21- işyerinde bay ve bayanlara ayrı ayrı olmak üzere her 5 kişiye 1 duş, her on kişiye 1 tuvalet ve lavabo konacak. Sendikanın belirlediği özelliklerde olmak üzere; her işçiye 1 soyunma dolabı, haftada 1 kalıp sabun, yılda 4 havlu, 1 terlik, 1 yazlık, 1 kışlık olmak üzere iş elbisesi ve ayakkabı verilir. Bunların dışında koruyucu malzeme ve giyecek gerektiren işlerde çalışanlar gerekli olanları işçi sağlığı kurulu belirler. Ve kapitalistler temin eder. Mad. 22- işyerinde her vardiyada 1 hekim, ayrıca her 100 kişi için 1 tane olmak üzere ilk yardım konusunda eğitim görmüş 1 sağlık görevlisi bulundurulacaktır. Mad. 23- işçi sağlığı kurulu: İkisi işçiler tarafından seçilen ve her an görevden alına bilinen birisi kapitalistlerce görevlendirilen üç kişiden oluşur. 3 de yedeği vardır. İşçi temsilcilerinden biri işyeri dışından olabilir. Kurul işçi sağlığını korumak ve iş kazalarını önlemek için araştırma yapar veya yaptırır. Alınması gereken tedbirleri belirler. Kapitalist ve işçi buna uymak zorundadır. Kurulun çalışması ve önerdiği tedbirlerle ilgili masraf-

ları kapitalist karşılar. Bu kurulda görevli işçi temsilcileri görevleri süresince kapitalist ve ya onun temsilcisi tarafından çıkarılamaz.

TASLAKTAKİ BAZI MADDELERİN AÇIKLAMASI 1-

Deneme süresi kaldırılmalıdır.

Binlerce işçi deneme süresi, geçici işçi denerek kadrolu olanların bile yetersiz olan haklarından yararlandırılmıyor. Buna son verilip işçi işbaşı yaptığı günden itibaren kadrolu sayılmalıdır. 2- yıllık aynı yıl içinde ve bir defada kullanılmalıdır. Yıllık izinlerin parça parça kullanılma nedeni diğer türden izinlerin azlığı yanında, izni ek gelir için başka işte kullanma isteğidir. Yeterli ücret alan birisi ne fazla mesai, nede ek iş yapar, izni yalnızca dinlenmek için kullanacaktır. Bir yıllık yorgunlukta üç beş günde atılamaz. Onun için iznin tamamı bir defada kullanılmalıdır. 3- doğumda babaların izin sorunu: 37


Doğum sonrası gerek annelerin gerekse çocukların bakımı bu gün için işçi ailelerin omuzlarındadır. Ve daha çok kadınlara yüklenmiştir. Babalar eş ve çocukların evde bakımı gerekiyorsa bunu seve seve üstlenmeli ve bu süre içinde ücretli izinli sayılmalıdırlar. 4- Yardım adıyla yapılan ödemelere karşıyız.

İşyerinde giyilmesi gereken giyecek, korunma araç ve temizlik malzemeleri ile yemek dışında yardım diye verilen yiyecek, giyecek alınmamalıdır. Gerçekte bunlar ücretlerin bir parçasıdır. Ama kapitalistlerin bir iyiliği gibi gösteriliyor. Biz kapitalistlerin ne kadar iyi niyetli olduklarını her gün görüyoruz. Ve onlardan sadaka istemiyoruz. Hem işçileri sefalete itecek sonrada babacan pozlarla sadaka dağıtacaksın bu iğrenç ikiyüzlülük ve daha yüksek ücret talebini kırmanın bir başka aracıdır. Ayrıca bu yardım denen şeyler ücretlerin dışında tutularak emeklilik, hastalık, iş kazası, işten atma gibi durumlarda ödenmesi gereken tazminatların azaltılmasının bir yoludur. Yardım denen şeyler işçile38

rin hem aldatılması hem de aşağılanmasıdır. 5- işe geç gelme sorunu ve iş kazalarından kapitalistin sorumlu olması: işçi kendisinin veya bir yakının hastalığı, ulaşım aracı yetersizliği, trafik kargaşası, kötü hava koşulları nedeniyle geç kalmış, yada gelmemiştir. İşyerinde gerekli tedbirleri olmayan , üstelik arızalı araçlarla iş yapılmasını isteyenler bütün bunların sonucu oluşan iş kazalarının tek sorumlusudurlar. İşçiler dikkatsiz davranıyorlar, koruyucu araçları kullanmıyorlar deniyor. Ama dikkatin neden dağıldığı aştırılmıyor. Kazalar genellikle işgününün ikinci yarısında yorgunluğun arttığı saatlerde olur. Yeterince beslenmeyen , çok uzun süre çalışıp az dinlene işçi dikkatsiz davranıyor diye suçlanıyor. Eğer işçi zevk için aç gezip, uzun süre çalışıyor ve dinlenmiyorsa her türlü cezayı hakketmiş demektir. Ama gerçek bu değildir. Koruyucu araçların işçiler tarafından kullanılmadığına gelince ; zehirli gazların çıktığı bir üretim alanında yeterli havalandırma sistemi kurmadan gaz


kaçaklarını önleyecek tedbirleri pahalı olduğu için almayan kapitalist işçinin gaz maskesi takmadığını rahatça söyleyebiliyor. Aşırı gürültü olan bir yerde gürültünün azaltılması için makinelerin etrafını örtme yeni fakat pahalı olduğu için alınmayan önleyici tedbirler yerine işçilerin plastik kulak tıkaçlarını kullanmadıklarını söyleyebilir. Ayrıca bir yandan işçiden daha hızlı çalışması istenirken , bu hızı azaltan koruyucu arayıcını kullanmadığı için suçlu yine işçi sayılmaktadır. İşçi ya hızlı çalışacak , işte kalacak yada koruyucu aracı kullanıp yavaş çalışacak ve işten atılacaktır. İşsizliğin ne olduğunu bildiği için o birincisini yapmaktadır. İşçiler cahil, aptal olmakla suçlanıyorlar. Doğrudur. Ama onlar neden cahil ve aptaldırlar? Sadece bilinçli olduğu için işten atılan hapsedilen ve öldürülen işçilerde vardır. Yani kapitalistler hem işçilerin bilgisizliğinden sözde yakınıyorlar ama bilgili olanları da işten atmaya özel bir önem verirler. 6- İşyerindeki molalar ve işe geliş gidiş süresi iş saatinden sayılmalıdır.

İşçi ne kadar çok çalıştırılırsa o kadar çok artı-değer üretir. Bunu bilen kapitalist işgünü süresi ile fiili çalışma süresinin birbirine eşit olmasını ister. Bu nedenle molaları iş gününden saymaz. Oysa molalar işgününün bir parçasıdır nasıl aşırı ısınmış bir motorun durdurulup soğutulması o motorun kullanımında zorunlu ise, işgücünün kullanımı olan iş sürecinde de molalar zorunludur. İşçiler işe geliş gidişte uzun süre yollarda sürünmekte ve yorulmaktadır. Yolda geçen süre onların kendi yaşamları için ayıracakları zamandan yapılan bir çalıntıdır. Çünkü işçinin az da olsa günün kendisine ait olan kısmi işyeri dışında kalan süresidir. Eğer kapitalistler işgününün yolda geçmesini istemiyorlarsa her semte işçi servisi çıkarır, belediyelerine, hükümetlerine, tercihli yollar yaptırır. Yada mevcut yolların belli saatlerde işçi servislerine ayrılmasını sağlarlar vs. gerçi onlar bunu bilirler fakat uygulama için biraz zorlanmaya , dürtüklemeye ihtiyaçları vardır. Biz bu talepte diretirsek onları biraz dürtüklemiş olacağız o kadar. 39


Meta satışlarında, mal teslimi konusunda şöyle bir şart vardır. Teslimat Satış mağazasında veya fabrikada yapılır. Nakliye alıcıya aittir veya nakliye sırasında oluşacak hasarlardan firmamız sorumlu değildir denir eğer alıcı malı kendi istediği yerde teslimini istiyorsa şu kadar süre bekler ve ayrıca şu kadar ek ödemede bulunmak zorundadır. İşte bizim yolda geçen sürenin iş saatinden sayılması talebimiz kapitalistler ve tüccarlar arasında her gün uygulanan yukarda söylediğimiz ilkenin işgücü metaının alım ve satımında da uygulanmasını istemekten başka bir şey değildir. İşgücü metasının alıcıya teslimi işçinin oturduğu semtte yapılır, nakliyesi kapitaliste aittir. 7- Ücret ödemeleri: a-Peşin ödenmelidir. Bazı işyerlerinde avans adıyla ara ödemeler yapılır. Gerçekte avansı veren işçilerdir. Ücret almadan çalıştıkları süre içinde ceplerinden harcarlar, bu süre içinde hem kendi ücretlerini hemde kapitalistin karını üretir ondan sonra ücretini alırlar. İşçilerin kapitalistlere 40

kredi verdiğinin en açık göründüğü anlar iflas eden yada kapanan işyerlerinde kalan işçi alacaklarıdır. Ödenmeyen sigorta borçlarını saymıyoruz. Ayrıca taksitli alışlar hem pahalı hemde daha kalitesiz mal almayı doğurmaktadır. Bu bilinen bir gerçektir. b- Gününde ödenmelidir. Günü geçmiş senet, elektrik, su, telefon, faturalarından hemen gecikme zammı alınmakta, vadeli satışlarda fiyatlara vade farkı ilave edilmektedir. Aynı şey ücretler içinde geçerli olmalıdır. c- İşçi Ücretleri Türk Lirası yanında Dolar, EURO,Altın, Vs olarakta belirlenmeli . bu gün pek çok malın fiyatı yukarıda saydığımız paralara göre ayarlanıyor. Ve bunada serbest piyasada ekonomisinin gereği deniyor. Bu gidişi onaylamıyoruz. Ama bu gün için engelleyecek durumda değiliz. Bu nedenle kendi sattığımız işgücünün fiyatını da (ücretlerin) diğer mallar gibi serbest piyasa ekonomisinin gereğine uydurulmasından yanayız. Sendikanın ödemenin hangi para ile yapılmasını istiyorsa bildirilir. Ve bildirimin yapıldığı günkü serbest


piyasadaki TL karşılığı kadar ücret ödenir. 8- İşyeri disiplin kurulları kaldırılmalıdır. Disiplin kurulu, işyerlerinde kurulan özel türde mahkemeler olup, yalnızca işçiler yargılanıp cezalandırılmaktadır. Burada işçi peşinen suçlu kabul edilmektedir. Disiplin kurulu başkanı kim olsun türünden tartışmalar bu mantığı anlamamaktadır. Kurul üyelerinin tümü işçi olsa bile sonuç pek farklı olmaz, bir grup işçi bu suçlamanın aleti durumuna gelmiş olur. Gerçekte “asayiş ve huzurla” ilgili bu günkü yasaların temelindeki mantıkta aynıdır. Ve mahkemelerin tarafsızlığını da tartışmıyoruz. Yakın zaman önce Danıştay , işçiye tokat atan patronun bu davranışının kötü niyet sayılmayacağına karar vererek tarafsızlığın güzel bir örneğini gösterdi. Biz yinede anlaşmazlıkların çözümü iş mahkemelerine devredilmelidir diyoruz. Bu mahkemelerin üyeleri ise seçimle iş başına getirilmeli seçmenleri tarafından her an değiştirilebilmelidir. 9-Askere giden işçi ücretli izinli sayılmalıdır. Huzur ve güven için grevdeki işçilerin toplanıp ıslahı için özel işlemlerden geçirildikleri bilinir. Ama lokavt ilan

edenlere ses çıkarılmaz. Bu işler askerlere yaptırılmaktan da geri kalınmaz. Ülkeyi korumak diye askere alınan binlerce işçi ve emekçi genç Kore’de öldürüldü, orada kimin vatanını korudular? Yarın benzer tarzda Basra körfezine gönderilirlerse kimin için ölecekler? Askere gidenlere bir de aileleri harçlık gönderirler o paralarda asker kantinlerine yatırılır. Yani yukarıda örneklerini verdiğimiz işleri yapsın diye bir para gönderilmektedir. Askerlik süresince ücretli izinli sayılmakla askerlere yaptırılmak istenen şeyler elbette ki değişmeyecek ama askere giden işçi ve ailesinin kendi zorlukları biraz olsun azalacaktır. Ayrıca bedelli askerlik yasası ile askerliğin kimler için görev olduğu ilan edildi, ve askere alınanların bir kısmı kamu kuruluşu denilen kapitalist işletmelerde askeri yasalar çerçevesinde köleler gibi karın tokluğuna çalıştırılmaya başlandı. Askerlik süresince ücretlilik bunun içinde gereklidir.

SON SÖZ 41


Yararlanılan bu kaynak yazının yazıldığı dönemden bu güne epeyce bir zaman geçti. Bu süreç içerisinde birçok yasa ve yönetmelikler değişti ve yürürlükten kaldırıldı ama işçi sınıfı ile burjuvazinin sömür savaşında pek bir şeyler değişmedi. Haziran ayında yapılması gereken memurların hükümetle toplu pazarlık görüşmeleri eylül ayına ertelenmişti. Eylül ayındaki görüşmeler karşılıklı söz düelloları ve peşrev gösterileri ile anlaşma sağlanamadan Uzlaşma Komisyonuna kalmış oldu. Bilindiği gibi geçen yıl yapılan görüşmelerde de uzlaşma sağlanamamış karar Uzlaşma Komisyonunda Hükümetin hesaplarının aksine kararlar çıkınca Komisyon kararları da uygulanmamıştı. Günümüz ekonomik mücadelesinde işçi ve emekçilere zor mücadeleler ve kararlar beklemekte. Sözde sözleşme ve uygulamalarla açlık ve yoksulluk sınırlarında yaşamaya zorlananlar ikinci bir darbeyi de yasal yaptırımlardan yemiş oldular. İMF ve Dünya bankasının zorlamaları ve AB Kopenhag kriterleri ile çıkarılan uyum yasaları ve bunların getirdiği bir takım yasal zorunluluklar aşıl42

ması gereken daha birçok engelin olduğunu bize gösteriyor. Elbette işçilerin ekonomik savaşımları onların kurtuluşunu sağlayamayacaktır. Fakat bu mücadeleleri onlara eğitim ve deneyim kazandıracaktır. Bu gün işçi sınıfının durumu mücadelede öne çıkmasa da kendini hissettirmektedir. Ezeli rakipleri bilenen kinleri gördükçe korkudan ecel terleri dökmektedirler. 22.05.2003 Tarihinde kabul edilen yeni İş Kanunu çalışma hayatında birçok değişiklikler getirmiş dün yapamadıkları belli türden iş ve çalışma biçimlerini bu gün yasal olarak kapitalistler sahip olmuşlardır. “Geçici iş ilişkisi” dedikleri kapitalistin a işyerindeki bir işçisini aynı türden başka bir kapitaliste ait b işyerinde çalışması ilişkisi demek oluyor. “Takım sözleşmesi ile oluşturulan iş sözleşmeleri” “Birden çok işçinin meydana getirdiği bir takımı temsilen bu işçilerden birinin takım kılavuzu sıfatıyla işverenle yaptığı sözleşmeye takım sözleşmesi denir.” (iş Kanunu Mad.16)


Daha yeni birçok terim ve tanımlamalar içeren bu kanun hiçte işçi sınıfının emek gücücünü koruyan satışında ve kullanımında tamamen kapitalistlere kolaylık ve imkanlar sunan bir kanundan öteye gidemiyor. Göstermelik yer alan bazı maddeler uygulamada görülmeyen bir takım pratik kaçamaklar oluşturmaktadır. İşçiler sendikaları aracılığı ile tek sahip oldukları emekgüclerinin satışında ve kullanımında verecekleri müca-

deleler sonucunda kazanacakları haklar ile ancak bu dayatmaları bertaraf edeceklerdir. Değilse İMF, Dünya Bankası, AB gibi emperyalist tekellerin dayatmalarından kurtulmaları mümkün değildir. Dün Generallerin kanun hükmündeki kararnameleri ve yasaları bugün İMF ve diğer emperyalist dayatmalar. Ulusal ve toplumsal kurtuluş için mücadeleden başka yol görünmemekte.

43

8-PROLETER  

8-PROLETER.pdf

Advertisement