Issuu on Google+

DEVRÝMCÝ

ÇÝZGÝ Aylýk Siyasi Dergi

KDV Dahil 250.000 TL

Aralýk 2002

Sayý 6

Emperyalistler böylesine dostluk pozlarý verseler de, gerçekte dünyayý kendi özgül çýkarlarý doðrultusunda yeniden yapýlandýrmak için kendi aralarýnda diþe diþ bir mücadele içindeler. Yeniden paylaþýmýn ilk adýmlarýný atýyorlar, çatýþmalarýn zeminini yokluyorlar. Çünkü yeniden paylaþým çatýþma demektir, savaþ demektir... Bu yeniden paylaþýmýn faturasý savaþ olarak, ölüm olarak, bombalar olarak, açlýk olarak ezilen halklara ödettiriliyor. Ancak bu hep böyle sürüp gitmeyecektir. Çünkü;

Emperyalist Sistemdeki Parçalanma Yeni Bir "Devrimler Dönemi"nin Habercisidir...


2

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

içindekiler... Emperyalist Sistemdeki... s.3 3 Kasým Fiyaskosu... s.5 Seçimler ve Medya... s.6 YTP Tasfiyenin Parçasý... s.7 Anadolu Kaplanlarý... s.8 AKP... s.10 Irak Krizi... s.12 Halklarýn Gündemi... s.15 AB-Türkiye.. s.17 Emperyalist Savaþ... s.20 Ýþ Güvencesi Yasasý... s.21 Dünyadan... s.22 Okurdan... s.23 DEVRÝMCÝ

ÇÝZGÝ

HAKLIYIZ KAZANACAÐIZ

Sahibi ve Yazý Ýþleri Müdürü:

Gürcan MERAL

Merhaba, Bu kez epeyce uzun bir süre birlikte olamadýk. Bu eksikliðimizi þu ya da bu gerekçeyle açýklamak fazlaca anlamlý olmayacak. Böylesi uzun aralarýn bir daha olmamasý için elimizden geleni yapacaðýmýzý belirtmek istiyoruz. Ara uzun sürünce ve üstelik bu ara boyunca gündem alabildiðine yoðun olunca, derginin içeriðini belirlemekte zorlandýk doðrusu. Seçimler, olasý Irak saldýrýsý, bölgede bir Kürt devleti kurulmasý, AB’ne üyelik tartýþmalarýnýn Aralýk ayýnda tarih verilip verilmeyeceði noktasýna dek gelmesi, bu konularýn tümüne ayný sayýda yer vermek zorunda býraktý bizleri. Böylesi bir yoðunluk karþýsýnda, daha önce üç bölümünü yayýnladýðýmýz “20 Yýlda Ne Deðiþti, Ne Deðiþmedi?” baþlýklý yazý dizimize bu sayýmýzda ara vermek durumunda kaldýk. Bu yazý dizimize gelecek sayýdan itibaren devam edeceðiz. Bu yoðunluðun bir diðer sonucu da güncel haber yazýlarýna fazlaca yer ayýramamak oldu. Önümüzdeki sayýda bu eksikliði de giderebileceðimizi umuyoruz. Bu sayýmýzýn ana konusunu, emperyalist sistemdeki parçalanma olarak seçtik. 80’li yýllarýn sonlarýna doðru, sosyalist sistemde baþlayan çöküþ ve ulusal-sosyal kurtuluþ savaþlarýnýn küçümsenemez ölçüde gerileme içine girmesiyle birlikte, emperyalistleri bir bütünsellik içinde davranmaya zorlayan koþullar da ortadan kalkmýþ oldu. Bunun sonucunda, emperyalist saldýrganlýk ve terör alabildiðine artarken, emperyalist sistem giderek daha büyük çeliþki ve çatýþmalar içine yuvarlandý, daha derin çýkmazlara saplandý. Bu, emperyalist sistem açýsýndan “sýnýrsýz çeliþki ve parçalanma” ile “sýnýrsýz çatýþma ve savaþ” döneminin baþlamasý anlamýna gelmektedir. Bu daðýlma-parçalanma sürecinin en somut örneklerinden baþlýcasý ABD-Ýngiltere emperyalistlerinin Irak’a operasyon planlarýdýr. Ve ülkemiz de bu em-

peryalist savaþýn bir parçasý haline getirilmeye çalýþýlmaktadýr. Emekçi halkýn evlatlarýna, emperyalizmin çýkarlarý için kanýný akýtmalarý dayatýlmakta, topraklarýmýz üzerindeki Amerikan üsleri kardeþ Ortadoðu halklarýnýn katledilmesinde, köleliðe sürüklenmesinde kullanýlmak istenmektedir. Oligarþinin çýkar elde etme arayýþlarýnýn bedelini ödemeye, emperyalist savaþa hayýr diyoruz. Baþyazýmýzda ve orta sayfalarýmýzda bu konuyu kapsamlý olarak ele almaya çalýþtýk. Evet, 3 Kasým seçimlerini ve seçimlerin galibi AKP’yi deðerlendirme içerikli yazýlara da geniþ biçimde yer vermeye çalýþtýk. AKP seçimleri kazanmasýna kazandý ama bunun oligarþinin öncelikli tercihi bir durum olmadýðý da açýktýr. Bu yanýyla, bir geçiþ dönemi hükümeti olarak adlandýrabiliriz AKP hükümetini. Ancak oligarþi hemen yeni bir arayýþa girecek durumda da deðildir. Bu nedenle, AKP iktidarýnýn hemen deðiþmesini beklemek gerçekçi olmayacaktýr. Bir baþka ifadeyle, AKP hükümetinin ömrünü, oligarþinin beklentilerine ne denli yanýt verip veremeyeceði belirleyecektir. Bununla birlikte, altý çizilmesi gereken bir diðer nokta da, AKP’nin, halk kitlelerinin tepkilerinin aktýðý kanal olmasýna karþýn, emekçilerin taleplerine cevap veremeyeceði gerçeðidir. Çünkü tüm düzen partileri gibi, AKP de emekçi halklarýn düþmanýdýr. AB tartýþmalarý da havanda su dövmenin ötesine geçmiyor. Tartýþmalar Aralýk ayýnda tarih verilip verilmeyeceði ekseninde sürse de, egemen sýnýflar AB üzerindeki baskýlarýný yoðunlaþtýrsalar da, Türkiye’nin AB üyeliðine kabul edilmeyeceðini kendileri de bilmektedirler. Bu konuyu da geniþ olarak ele almaya çalýþtýk. Ýkinci yýlýnda, 19 Aralýk katliamýný bir kez daha lanetliyor, devrimcilere karþý iþlenen hiçbir suçun karþýlýksýz kalmayacaðýný tekrar hatýrlatýyoruz. Yeni yýlda buluþmak dileðiyle... ✰

19 ARALIK KATLÝAMI UNUTULMAYACAK! 19 Aralýk katliamýnýn üzerinden tam 2 yýl geçti. Evet, tam 2 yýl önce, oligarþi tüm güçlerini seferber edip panzerleriyle, tanklarýyla, helikopterleriyle devrimci tutsaklarýn bulunduðu cezaevlerine saldýrarak, "hayat kurtarma" adýna onlarca tutsaðý katletti, yüzlercesini yaraladý. Ýzleyen günlerde ise, F tipi cezaevlerini açarak devrimci tutsaklarý bu kez de tecrit-ölüm hücrelerinde teslim almaya soyundu. Onur ve siyasi kimlik mücadelesinde son derece zengin bir mücadele geleneðine sahip olan devrimciler oligarþinin bu saldýrýsýna karþý da ölümüne direndiler. 100'ü aþkýn þehit, yüzlerce sakat verildi bu uðurda. Binlerce tutsak F tipi cezaevlerinde ölüm hücrelerine kapatýldý ama oligarþi yine de teslim alamadý

devrimci iradeyi. Direniþ bugün farklý biçimlerde de olsa sürüyor, sürecek de. Ancak oligarþi salt tutsaklara saldýrmakla yetinmeyecek kadar kararlýydý. Tahliye olan tutsaklarýn Ölüm Orucunu sürdürdükleri evlere saldýrýp direniþçileri yerlerde sürükleyecek kadar uzaklaþmýþlardý insanlýktan. Evlatlarýnýn mücadelesine omuz veren tutsak yakýnlarý da paylarýný aldýlar bu saldýrýlardan. Dövüldüler, tutuklandýlar, iþkencelerden geçirildiler. Ama onlar da týpký evlatlarý gibi, direniþi her koþulda sürdürmekten geri durmadýlar. 19 Aralýk'ýn ikinci yýlýnda, saldýrýlar da, fiili direniþ de tüm cezaevlerinde sürüyor. Ve biliyoruz ki, devrimci iradeyi teslim almak mümkün deðildir. Kazanan direniþ olacaktýr... ✰


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

Bir sürecin bitip yeni bir sürecin ilk adýmlarýnýn atýldýðý günlerdeyiz. Yeni süreç, emperyalist dünyada ve buna baðlý olarak ülkemiz özgülünde, kurulu sistemlerin siyasi, ekonomik, kültürel vb. vb. her açýdan parçalanma sürecidir. Böyle bir parçalanma ayný zamanda dengelerin, statülerin bozulmasý ve yeni statülerin, dengelerin oluþmasý anlamýna gelir. Emperyalist-kapitalist sistemin iç çeliþki ve çatýþmalarýnýn giderek keskinleþmesiyle derinleþen bu yeni süreç ayný zamanda yeni denge ve statü arayýþýna giriþen dinamiklerigüçleri de ortaya çýkarmaktadýr. “Her düðünde niþanlý, her cenazede ölü” olmaktan geri durmayan küçük burjuvazi günümüzde de sözünü ettiðimiz arayýþlarýn önemli bir aktörü durumundadýr. Dünya çapýnda sürdürülen küreselleþme karþýtý akým, küçük burjuvazinin bu süreçte nasýl bir rol oynayacaðýnýn göstergesidir. Örgütsel-siyasal merkezilikten yoksun özerk kurum, kuruluþ ve kiþiler olarak, neredeyse her ay dünyanýn bir yerinde (1) “küreselleþme”nin acý sonuçlarýndan yakýnmakta, sömürü ve yaðmanýn “kabul edilebilir” ve “sürdürülebilir” bir düzeye çekilmesi için emperyalist sistemin efendilerine çaðrýlar-protestolar çýkarmaktadýr. Küçük burjuvazinin bu anarþist (sivil toplumcu) yanlar taþýyan, kesimi dýþýnda “ulusal” söylemi ön plana çýkaran, genelde emperyalizme, özelde ABD, IMF, DB’na karþý bir görüntünün oluþmasýna özel olarak dikkat eden, daha resmi, daha politik bir kesimi daha var. Miting meydanlarýndan, protesto gösterilerinden ziyade seçim sandýklarýnda, parlamentolarda kendini gösteren bu kesimin en canlý örneklerine Venezüella’da, Brezilya’da, Ekvador’da tanýk oluyoruz. Eski “komünist”lerin veya eski darbecilerin önderliðinde ve bunlarýn kiþiliðine baðlý bu hareketler ABD, IMF, DB karþýtý söylemlerle kitlelerin tepkisini deðerlendirip iktidarý ele geçirmiþlerdir. Popülist politikalarla emperyalist sömürüye sýnýr getireceklerini sanan bu unsurlarýn hayal kýrýklýklarý Venezüella’da, Chavez deneyimiyle aslýnda açýða çýkmýþ ve iþin ciddiyeti yavaþ yavaþ kavranmaya baþlanmýþtýr. Ýþin ciddiyetinin hissedilmesiyle birlikte, alternatif bir örgütlenme temelinden

ÇÝZGÝ

yoksun, salt popülist bir söylem üzerine inþa edilmiþ bu hareketlerin-liderliklerin güçsüzlükleri de ortaya çýkmaya baþlamýþtýr. Yeni sürecin dinamiklerini ele alýrken, yeni sömürge ülkelerdeki iþbirlikçi yerli sermayelerin durumunu da yakýndan irdelemek zorundayýz, çünkü bu süreçte bir kesim iþbirlikçi yerli sermaye, emperyalist tekellerin kanatlarý altýnda korunmaya alýnýrken, bir kýsmý dýþlanmaya, elindekilere de el konulmaya baþlanmýþtýr. Yeni süreç bu anlamýyla yeni sömürge ülkelerdeki iþbirlikçiler içinde de bir tasfiye sürecidir. Ancak bu tasfiye her yerde kolaylýkla gerçekleþememekte, Türkiye gibi ekonomik-siyasi yapýsý, coðrafi konumu belli özgünlükler içeren yerlerde, yerli iþbirlikçilerden bir kesimi bu tasfiyeye karþý direnmekte ve bunun ideolojisini-politikasýný oluþturmaktadýr. Bunlar da ”ulusal” söylemi ön plana çýkartmalarýna karþýn, bunlarýn “ulusalcýlýðý” bir kýsým Latin Amerika ülkesinde þekillenen ve yukarýda örneklerini saydýðýmýz küçük burjuva hareketlerin “ulusalcýlýðý”ndan farklýdýr. Bunlardaki ulusallýk þoven yaný aðýr basan bir ulusallýktýr, ki burada ýrkçý yan çoðu kez gizlenemeyecek ölçüde açýktýr. Emperyalizme karþý da, diðer halklara karþý da bu ýrkçý tonlarýn aðýr bastýðý, þoven ulusalcý demagoji öne çýkarýlýr. Türkiye’deki son 4-5 yýlýk geliþmeler, ABD ve AB ile iliþkilerde ortaya çýkan “ulusalcý”, “baðýmsýzlýkçý” ve Kemalizm þemsiyesi altýnda toplanmaya çalýþan yaklaþýmlar bu çerçevede deðerlendirilebilir. Buradaki her bir yaklaþým-grup sýnýfsal, tarihsel özellikleriyle ayrý ayrý ele alýnýp deðerlendirilebilir, ancak sonuçta varýlacak sonuç deðiþmeyecektir. Bu yaklaþýmlar, sýnýfsal yapýlarý nedeniyle emperyalizmin alternatifi olabilecek bir oluþumun önderi ve aktörü olamazlar. Bu sýnýflar açýsýndan sorun emperyalist-kapitalist sistemi ortadan kaldýrma deðil, sistem içerisinde kendilerine daha avantajlý bir yer kapabilmedir. Bütün sorunlarý bu çerçevededir ve her aþamada uzlaþmaya, anlaþmaya hazýrdýrlar. Sonuçta da bu anlaþmayý-uzlaþmayý gerçekleþtirirler, gerçekleþtirmek zorundadýrlar. O halde, alternatifi baþka yerde aramak gerekir ve bu noktada iþçi-

emekçi sýnýflarýn örgütlenme ve mücadeleleriyle bir alternatif ortaya koyup koyamayacaklarý üzerinde durmamýz gerekiyor. Bir bakýþ açýsýndan böyle bir þey mümkün deðildir, çünkü iþçi-emekçi sýnýflarýn alternatifi sosyalizmdir ve bu deney dünyada bir kez yaþanmýþtýr. Ayný deneyin, ayný baþarýsýzlýklarýn ikinci kez yaþanmasýný kimse, baþta da iþçi-emekçi sýnýflar istemez. Diðer bir bakýþ açýsýndan ise, böyle bir alternatif mümkündür. Bu alternatifin sahibi de yine iþçi-emekçi sýnýflar ve onlarýn siyasal örgütlenmeleri olacaktýr. Birinci bakýþ açýsýnýn kaynaðýnda ideolojik-siyasal yetmezliðin yanýnda, yenilgi psikolojisi ve bunun yarattýðý teslimiyet duygularý yatar. Birinci bakýþ açýsý, günümüz koþullarýnda burjuvazinin yaný sýra her türden yýlgýn, teslim olmuþ, düþünsel ve örgütsel planda devrimle, devrimci örgütlenmelerle baðlarýný koparmýþ, düzene uyum saðlama çabasýnda olanlarýn ve bu türden unsurlarýn bir araya geldiði örgütlenmelerin savunduðu bir bakýþ açýsýdýr. Ýkinci bakýþ ise, her koþulda “devrim” idealini yaþatanlarýn, devrim mücadelesini sürdürenlerin düþüncesidir; teslimiyetin deðil, direnmenin ifadesidir. Birinci bakýþ açýsýný savunanlar burjuvaziye hak vermeye, söylediklerine inanmaya baþlamýþtýr. Onlar açýsýndan artýk burjuva yaþam tarzý hiç de reddedilecek, mahkum edilecek bir olgu deðil, tam tersine, ulaþýlmasý gereken bir mertebe, bir hedeftir. Bu anlamda da, bir alternatifin gerekliliðine de inanmazlar. Artýk onlar açýsýndan, sistemin önlerine serdiði bireysel alternatifler söz konusudur. Ýkinci bakýþ açýsýndan ise, burjuvazi hala bir sýnýf düþmanýdýr ve burjuva düzen hala insanlarýn emeklerini, yaþamlarýný, geleceklerini ve sonuçta insanlýklarýný tüketen bir deðirmendir. Ýnsaný kurtarmak için bu deðirmenin yýkýlmasý gerekir. Bunun da tek yolu vardýr: Devrim. Ezilen-Sömürülen Emekçi Kitlelerin Ýsyaný “Tek Yol Devrim”de Ýfadesini Bulmalýdýr! Devrim bilinç demektir, irade demektir ve örgütlenme demektir. Bilinçlerin köreltilip çarpýtýldýðý,

3

iradelerin kýrýldýðý, örgütlenmelerin daðýtýlýp denetim altýna alýndýðý bir süreçte yeni bir “devrimler dönemi”nden söz etmek ne derece doðrudur? Bu soru her insanýmýzýn aklýna gelmiþtir, gelmek zorundadýr. Toplumsal-siyasal olaylarý salt determinist bir bakýþla ele aldýðýmýzda, elbette ki bugünkü koþullarda yeni bir “devrimler dönemi”nden söz etmek mümkün deðildir. Ýþçiemekçi sýnýflar siyasal bilinçleri ve örgütlenme düzeyleriyle böyle bir dönemin habercisi olmak bir yana, engeli durumunda bile sayýlabilir. Keza iþçi-emekçi sýnýflarýn devrim mücadelesine önderlik edecek siyasal yapýlanmalar açýsýndan da durum vahim görünmektedir. Dünyada ve ülkemizde böyle bir dönemin görevlerinin üstesinden gelebilmeyi bir kenara býrakalým, böyle bir dönemi görebilme yetenek ve birikiminden dahi yoksun durumdadýr bu “siyasal önderlik” mekanizmalarý. Kendi iç sorunlarý içerisinde boðulan, politika üretmekten aciz, en iyi koþulda, bir direnme noktasý bulup orada tutunmaya çalýþan bir Marksist-devrimci soldan söz edebiliriz. Bu durumda olan Marksistdevrimci sol örgütlenmelerin kitleleri yeniden “Tek Yol Devrim” sloganý etrafýnda birleþtirip, emperyalizm ve oligarþiye karþý sýnýflar savaþýný sürdürebilmesi elbette ki mümkün olmayacaktýr. Ancak siyasal toplumsal süreçlerde etkin olan bir güç daha vardýr: Ýnsan iradesi. Ýdeolojik-siyasal bilinçle donatýlmýþ örgütsel-kolektif iradeden söz ediyoruz elbette ki. Ýradi unsur dýþlandýðýnda, olaylarýn kendiliðinden geliþimi karþýsýnda seyircilik kabullenildiðinde, yapýlacak en doðru “eylem” beklemektir. Zamanýn bütün yaralarý iyileþtirmesini, bütün yanlýþlýklarý düzeltmesini beklemek! Böylesine, sorun ve problemlerin çözümünü, haksýzlýklarýn, yanlýþlýklarýn düzeltilmesini, zulmün son bulmasýný vb. vb.ni zamana býrakmak, aslýnda bütün sorunlarý “Allah’a havale etmek”ten baþka bir þey deðildir. Bugün de “koþullar bu, insanlar böyle, ne yapýlabilir ki!” deyiþlerinin “kader!”, “felek!” yakýnmalarýndan zerre kadar farký yoktur aslýnda. Bu durum, sadece kitlelerle yüz yüze gelen, kitle çalýþmasý yürüten


4

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

devrimciler açýsýndan söz konusu deðildir. Siyasi iradeler, bu iradeleri bekleyen unsurlar da “Godot”yu beklemektedir günümüzde. Bu politik üretimsizliðin, bu gündem dýþýnda kalmanýn baþka bir anlamý ve nedeni yoktur: Devrimci irade askýya alýnmýþtýr. Ýradeyi bir bilincin üzerinde þekillenen ve bir hedefe yönelik yapma-deðiþtirme kararlýlýðý olarak kabaca tan��mlarsak, bugün iradelerin askýda-boþlukta kalmasýnýn nedenleri de aþaðý-yukarý belirlenmiþ olur. Birincisi, iradenin üzerinde biçimlendiði “bilinç” unsurunda bir eksiklik-çarpýklýk olmasý gerekir, ki bu oldukça somut bir gerçektir. Türkiye solunun bilincinde, kimsenin açýkça itiraf edemediði bir biçimde, Marksist-Leninist teori ve pratiðe, yaþanan deneyimlere karþý güvensizlikle, kayýtsýzlýkla (bunu sahiplenmeme olarak da kavramlaþtýrabiliriz) tanýmlayabileceðimiz bir çarpýklýk oluþturulmuþtur. Solun geneline bakýldýðýnda, herkes Marksisttir ama 200 yýllýk bir Marksist tarih karþýsýnda alýnan tavýrlara bakýldýðýnda nasýl bir Marksizmin savunulduðu pek de anlaþýlmaz. Yenilgiler, olumsuzluklar yoktur bu tarihte. Býrakalým yenilgilere, olumsuzluklara sahip çýkýlýp üstlenilmesini, tarihimizdeki yerlerinden dahi edilirler. Kim ki yenilmiþse (bu yenilgi 70 yýl sonra da olsa fark etmez) bizden deðildir bu anlayýþa göre. Kendilerini aklamayý, hiçbir sorumluluk-yükümlülük altýna sokmamayý amaçlayan bu türden tavýrlarýn altý eþelendiðinde karþýmýza çýkan doðrudan doðruya antiMarksizmdir. Felsefi olarak da, siyasal olarak da Marksizme aykýrý bir yaklaþým biçimidir bu. Böyle bir yaklaþýmla ele alýnan Marksizm, doðallýkla pembe bir tarihe sahip, kimsenin þikayetçi olamayacaðý, kimsenin de karþý çýkamayacaðý, etliyesütlüye karýþmayan bir Marksizmdir. Bu Marksizmde devrimler, özellikle de Ekim Devrimi yoktur; bu Marksizmde anti-faþizm hiç yoktur. Yine bu tarihte revizyonizm, oportünizm, tasfiyecilik hiç mi hiç yoktur. Geriye kalan, ak saçlý, ak sakallý, eli yüzü düzgün, devrimciliklerinden soyutlanmýþ, peygamber gibi iki ihtiyar filozoftur. Bu türden anlayýþlara sahip “sol”un, ne denli Marksist-sosyalistkomünist vb. iddialar taþýrsa taþýsýn, herhangi bir irade oluþturmasý beklenemez. Ýdeolojik-siyasi yaklaþýmlarýný dahi güçler dengesine, burjuvazinin çizdiði sýnýrlara göre saptayan bir “sol”un burjuvaziden (daha doðrusu güçlüden) baðýmsýz, her türlü çarpýklýktan kurtulmuþ bir bilince sahip olmasý, bu doðrultuda bir irade sergilemesi olanaksýzdýr. Bilinçlerdeki bu çarpýklýðýn gide-

rilmesi, 200 yýllýk tarihe ve bu tarihin her þeyine sahip çýkmakla, bu tarihsel çatýþmanýn gereðini bugüne taþýmakla mümkündür. Pratikten baðýmsýz bir bilinç þekillenmesi-oluþmasý düþünülemeyeceðine göre, bugünkü çarpýk bilinçleri düzeltmenin önemli bir yönü de pratik faaliyettir. Pratikte burjuvazi ve onun güçleriyle karþýlaþmadan, böyle bir karþý karþýya olma duygusunu yaþamadan (Bu karþýlaþmanýn ille de sokaklarda, meydanlarda, mevzilerde, iþkence tezgahlarýnda olmasý gerekmiyor. Yaþam tarzýyla da, düþünce biçimiyle de bu karþýlaþmalarýn yaþanmasý önemlidir.) bilinçlerdeki çarpýklýðý giderme iddialarý tümüyle temelsizdir, gerçek deðildir. Sol tarihe çýkmýyor ve sol siyasal pratikten, siyasal gündemden kopmuþ durumda. Ama sol, tarihine ve bu tarihin köþe taþlarýna, ne denli olumsuz olursa olsun, sahip çýkacak ve sol yine siyasal pratiðin, siyasal gündemin önemli bir etkeni olacaktýr. Bu bir hayal deðil, boþ bir umut da deðil. Bu yazýnýn amacý da ne hayal, ne de umut tacirliði yapmaktýr. Amacýmýz gelecek günlere bilinç, irade ve fizik olarak kendimizi hazýrlamaktýr. “Tek Yol Devrim” sloganýnýn yeniden ezilen kitlelerin isyan çýðlýðý haline gelmesi çok uzak deðil. Uzak deðil, çünkü burjuvazi bütün sermayesini tüketmiþ durumda. 90’lý yýllarýn baþýndan itibaren cepten yiyen sermaye bugün neredeyse sýfýrý tüketmiþ durumdadýr. Özellikle de ülkemiz gibi yeni sömürge ülkelerde durum daha da vahim bir haldedir, çünkü sýfýrý tüketen uluslararasý sermaye bütün gücüyle yeni sömürge ülkelere yüklenmekte ve gerektiði noktada bu ülkelerdeki iþbirlikçilerini harcamakta, gözden çýkarmaktadýr. Dünyada ve ülkemizde krizler, bölgesel savaþlar olarak kendini gösteren uluslararasý sermayenin çýkmazý ve bu çýkmazdan kurtulma çabasý en önemli sonuçlarýný emekçi halklarýn yaþamlarýnda göstermektedir. Emekçi halklar gittikçe yoksullaþmakta ve açlýk sýnýrýna varmaktadýr. Sadece ülkemizde deðil, dünyanýn hemen her köþesinde, yoksulluðun, sefaletin yarattýðý trajediler gazetelerin üçüncü sayfalarýný iþgal eder durumdadýr. Elbette ki, giderek kötüleþen ekonomik-sosyal statülerini kendi bireysel trajedileri olarak kavrayýp bireysel çözümler arayanlar olduðu gibi, bu durumu ekonomik-siyasal sistemin sonucu olarak görenler de var. Bunlar azýnlýk deðil ve arayýþlarý da bireysel çözümler noktasýnda deðil, tüm toplumu kapsayan kolektif çözümler planýnda gerçekleþiyor. Böyle olmasý da doðal, çünkü

dünya daha 10-15 yýl öncesine kadar, en köklü ve en karmaþýk toplumsal sorunlarýn bu yöntemle çözüldüðü bir dünya idi. Emperyalistkapitalist sistem tüm “beyin yýkama” çabalarýna karþýn, 10-15 yýl öncesinin dünyasýný hala insanlarýn beyninden, belleðinden silememiþtir. Küçük burjuvazinin arayýþlarý, çözüm önerileri bir süre insanlarý cezbedebilmiþtir, bu açýk bir gerçek. Salt bireysel çözümler anlamýnda söylemiyoruz. Küçük burjuvazi doðasý gereði her zaman bireysel çözümleri, bireysel kurtuluþlarý öne çýkarýr, ancak küçük burjuvazinin önemli bir özelliði de, dikkatleri sorunlarýn gerçek temelinden uzakta tutabilmektir. Küçük burjuva politikacýlýðýnýn bir anlamý da budur. Günümüzde de küçük burjuvazi ayný iþlevi görmektedir. Giderek yükselen kitlesel tepkileri doðrudan emperyalist-kapitalist sisteme karþý deðil de, neredeyse bir kalkýnma-demokrasi projesi olarak sunulmaya çalýþýlan “küreselleþme” kavramýna yöneltme çabalarý bu noktada iyi bir örnektir. Keza, anti emperyalist bilinç ve tepkileri anti-küreselleþmecilik adý altýnda ve esas olarak çevreciliði, en fazla borçlarýn ertelenmesini temel alan bir çerçevede, birkaç büyük “geliþmiþ” ülke yönetimine çevirmek de ayný türden örneklerdendir. Ýlginç olan da, bu türden gösteri ve toplantýlara bazý emperyalist devletlerin de (özellikle AB üyesi ülkelerden Fransa’nýn bu konudaki politikasý ilginçtir) temsilci göndermesidir. Ancak küçük burjuva çözümler de miadýný doldurmuþtur. Hiç de çözüm olmadýklarý, tam tersine, oyalama ve tepkileri baþka hedeflere kanalize etme, nötralize etme dýþýnda bir fonksiyona sahip olmadýklarý ortaya çýkmýþtýr. Ki bu türden organizasyonlar esas olarak emperyalist merkezlerde biçimlenen ve orada taban oluþturan organizasyonlar olmuþtur. Yeni sömürge ülkelerdeki muhalefet hareketlerinden (marjinal bazý örnekler dýþýnda) bu organizasyonlara aktif bir katýlým yoktur. Baþlangýçta bu türden geliþmelere karþý elbette bir ilgi olmuþ, dikkatle incelenmiþlerdir, ancak bir süre sonra ortada herhangi bir örgütlü hareket olmadýðý, yapýlanlarýn giderek “zirve turizmi”ne dönüþtüðü görülmüþtür. Geride kalan yine devrimdir, yine Marksist-devrimci soldur. Bugün ne denli zayýf olsa da, ne denli güçleri daðýlmýþsa da, alternatif dinamikler esas olarak Marksistdevrimci sol kesimdedir ve önümüzdeki sürecin yeni bir “devrimler dönemi” olmasý bu kesimin taþýdýðý dinamiklerle mümkündür. Devrimci Hareket de bu anlamda sürecin dinamiklerinden birini oluþ-

turmaktadýr. Bunun için gereken tarihsel-pratik deneyime, ideolojikpolitik derinliðe sahiptir. Yaþanan olumsuzluklar, karþý karþýya kalýnan saldýrýlar elbette ki Devrimci Harekete güç kaybettirmiþ, programýný aksatmýþtýr. Ancak sahip olunan birikim ve deneyimle bunlar aþýlmýþ, Devrimci Hareket kendi programý doðrultusunda, mücadelenin üzerine yüklediði görevleri gücü oranýnda omuzlamaya baþlamýþtýr. Devrimci Harekete gönül vermiþ herkes, bu hareketin ülkemiz ezilen halklarýna karþý bir borcu olduðunu unutmamalýdýr. Bu borcun ödenmesi kaçýnýlmaz bir görev olarak ömür boyu omuzlarýmýzda duracaktýr. Bu borçtan kaçanlar özünde insanlýktan, emekçi halklardan ve kendinden kaçmaktadýr. (2) Borcun adý devrimdir, mücadeledir, direnmedir. Ýnsanlýðýmýzý koruduðumuz sürece de bu borçtan kaçmamýz mümkün deðildir. Kim nerede ve nasýl bir yol ararsa arasýn, biz yine “Devrim” demeye devam ediyoruz ve edeceðiz de! ✰ DÝPNOTLAR: (1) Elbette ki, bu protesto “yer”leri rastgele seçilmiyor. Nerede önemli bir zirve, toplantý varsa, küreselleþme karþýtlarý da orada oluyor. Bu gösterilerin giderek “zirve turizmi”ne dönüþtüðü de söylenebilir bu noktada. (2) Borç denildiðinde, “bu harekette emeðim var, karþýlýðýný istiyorum” diyerek kötü alacaklý gibi, hareketin karþýsýna dikilen tasfiyeci kalýntýlarýný hatýrlamamak mümkün deðil. Bunlarýn ne olduðu, nereye gitmek istedikleri Devrimci Hareket için hiçbir zaman sýr olmamýþtý. Gidecekleri yer belliydi ve oraya gitmiþlerdir. Her sorunu kendi bireysel emeði çerçevesinde ele almak burjuva bireyciliðin en üst noktasýdýr ve bunlar ‘90 sonrasý sadece hareketimizde deðil, tüm solda marazi bir durum olarak kendini göstermiþlerdir. Bugün durumu ne olursa olsun, ister bir kenara çekilmiþ, ister hala mücadelenin bir ucundan tutuyor olsun, bir zamanlar Devrimci Hareketle iliþkisi olan herkes bu harekete çok þey borçlu olduðunu unutmamalý. Þurasýnda veya burasýnda, hiç önemli deðil, bu hareketle iliþkisi olan herkes bu iliþkiden çok þey kazanmýþtýr. Bu hareket iliþkide olduðu her insana onur vermiþtir, kimlik vermiþtir, kiþilik vermiþtir, bilinç vermiþtir, bilgi vermiþtir, güç vermiþtir. Hiç kimse bu kazandýrýlan deðerleri soyut bir “emeðim var” demagojisiyle küçümseyemez, harekete karþý büyük bir borç altýnda olduðunu inkar edemez. Herkes bu borcun bilincinde olmalý, atacaðý adýmlara, sarf edeceði sözlere bu anlamda dikkat etmelidir. Yoksa bu borç kendini hatýrlatýyor, hatýrlatýr da...


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

3 Kasým seçimleri oldukça ilginç sonuçlar ortaya çýkardý. Aslýnda seçimlerin 3 Kasým’da yapýlmasý da ilginç geliþmeler sonucunda mümkün olmuþtu. Hiç hesapta yokken, önce Kemal Derviþ “seçimlere gidilmesi ekonomiyi olumsuz etkilemez” hamlesini yaptý. Ardýndan, Ecevit’in saðlýk durumunun abartýlý bir tarzda öne sürülmesiyle seçim olasýlýðý daha da körüklendi. Ve nihayetinde, hükümet üyesi partiler arasýndaki anlaþmazlýklar sonucu ortaya çýkan bir zorunlulukmuþ gibi, 3 Kasým seçim tarihi olarak saptanmýþ oldu. Birbirini izleyen seçimi erteletme giriþimleri de bu oldu-bitti karþýsýnda baþarýsýzlýða uðradý. Evet, seçimler adeta sürpriz olarak gündeme geldi ama pek de sürpriz olmayan bir biçimde sonuçlandý. Parlamentoda yer alan tüm siyasi partiler ezilen-emekçi halklardan aðýr bir þamar yiyerek baraj engeline takýlýp meclise giremezken, 28 Þubat’ýn týrpanladýðý Ýslamcý kesimden uzaklaþma iddiasýndaki kadrolarca oluþturulan, “yeni” etiketli AKP ile bir önceki seçimlerde parlamento dýþýnda kalan CHP iki partili parlamentonun iktidar-muhalefet aktörleri oldular. 3 Kasým seçimlerinden çýkarýlmasý gereken en önemli sonuç, ezilen-emekçi halklarýn kendisine reva görülen sefaletin-yoksulluðun faturasýný ABD-AB uþaklarýna, IMF-Dünya Bankasý politikalarýnýn uygulayýcýlarýna kesmesi oldu. Tepki öylesine güçlü idi ki, “sosyal patlama” tedirginliðini her fýrsatta dile getiren Ecevit, Yýlmaz, Çiller, Bahçeli, Erbakan gibi “eskimiþ” politikacýlar siyasi yaþamlarýna son noktayý koyma durumunda kaldýlar. Oligarþinin yýpranmamýþ, “yeni” yüzlerle devam etme ihtiyacýnýn kendisini iyiden iyiye dayattýðý bir süreçte gündeme gelen bu aðýr darbe, burjuva politika sahnesinde küçümsenmeyecek deðiþik-

ÇÝZGÝ

AKP oligarþinin zorunlu olarak kabullendiði ve kendini oligarþiye beðendirmek zorunda olan bir iktidardýr. Kabullenme-beðendirme süreci giderek hýzlanacaktýr. Sonuçta, AKP iktidarý da, tüm diðer düzen partilerinin iktidarý gibi ezilen halklara karþýdýr. liklere ebelik edecek gibi görünmektedir. Hiç kuþkusuz, 3 Kasým seçimlerini salt bu çerçevede deðerlendirmek son derece yüzeysel bir yaklaþým olur. Öyleyse, seçim sonuçlarýna hangi perspektifle yaklaþmalýyýz? Kasým 2002 Seçimleri Nasýl Deðerlendirilmelidir? Burada önemli olan deðiþik sýnýf ve katmanlarýn olaya nasýl yaklaþtýklarýnýn ortaya çýkarýlmasýdýr. Bu yaklaþým biçimlerinin doðru bir þekilde ortaya çýkarýlmasý, ayný zamanda önümüzdeki sürecin politikalarýnýn netleþtirilmesi anlamýna gelir. Açýktýr ki, 3 Kasým 2002 seçimlerinin sonuçlarý kimse açýsýndan sürpriz deðildir. Bir tepki vardýr ve tüm egemenler bu tepkiyi görmektedir. Sorun bu tepkinin nereye yöneleceðidir. Ve oligarþi seçimlerden çok önce bu tepkileri istedikleri kanala yöneltme çabasýna giriþmiþ, ancak baþarýlý olamamýþtýr. Ortaya Çýkan Tepkinin Kaynaðý ve Dinamikleri Nelerdir? Tepki, çok açýk bir þekilde bu düzenden memnun olmayan emekçiezilen halk kesimlerinin tepkisidir. Tepkinin kaynaðýnda açlýk, yoksulluk ve sefalet vardýr; baskýlar, hak gasplarý, yolsuzluklar vardýr. Bu tepki emperyalizme karþýdýr, bu tepki ABD’ye, AB’ye, IMF ve Dünya Bankasý’na vb. karþýdýr. AB çýðýrtkanlýðýna en fazla soyunan

partilerin, ANAP’ýn, DSP’nin, SP’nin en aðýr darbeler alan partiler olmasý hiç kuþku yok ki tesadüf deðildir. Yine seçimlerden birinci parti olarak çýkma iddiasýndaki CHP’nin, IMF memuru Kemal Derviþ’i saflarýna katmasýndan sonra kamuoyu yoklamalarýnda gerilemeye baþlamasý ve beklediðinin çok altýnda bir oranda kalmasý bir diðer göstergedir. Ancak bu tepkiyi yönlendiren dinamik sýnýfsallýktan, ideolojik-politik bilinçten ve örgütlülükten yoksun bireysel-grupsal kin ve öfke olmuþtur, hatta uç boyutta kendini kurtarma duygusu olmuþtur. AKP’yi ve CHP’yi öne çýkarýp diðer düzen partilerini sandýkta býrakan, sola yüz vermeyen bilinçsiz veya diðer bir ifadeyle çarpýtýlmýþ bir bilincin þekillendirdiði bir tepki söz konusudur 2002 seçimlerini belirleyen. Oligarþinin Ýlk Hedefi Bu Tepkiyi Bilinç ve Ýdeolojiden (Politika ve Örgütlenmeden) Uzak Tutmak Olmuþtur Oligarþi baþýndan itibaren bu tepkinin bilinçli-örgütlü bir rotaya girmesinden veya “kendiliðinden-spontane” patlamasýndan ürkmüþ, düzen partileri arasýnda bölüþtürmek istemiþtir. CHP baþta olmak üzere DYP ve ANAP burjuvazinin öncelikli tercihleri olmuþtur. Ancak bunun baþarýya ulaþamayacaðý hemen, daha ilk adýmlarda ortaya çýkmýþtýr. Bunun üzerine, bu kez YTP’ye doðru dümen kýrýlmýþ, bu oluþum öne çýkarýlmak

5

istenmiþse de, buradan da bir sonuç elde edilemeyeceði kýsa sürede açýða çýkmýþ, umutlar erimiþtir.Sonuçta, tepkinin aðýrlýklý olarak CHP’de deðil de, AKP’de odaklaþmasý, oligarþi tarafýndan tercih edilmeyecek bir belirsizlik durumu olarak deðerlendirilmiþtir. Bu noktada gündeme gelen seçimleri erteleme giriþimleri de gerek oligarþi içinde bir uyumun ortaya çýkmamasý, gerek kýsa süreli ertelemelerin durumu deðiþtiremeyeceði gerçeði, gerekse de halk kitlelerinin böyle bir giriþim karþýsýndaki tepkisi nedeniyle sonuç vermemiþtir. Sonuçta seçimler ve sonuçlarý oligarþi açýsýndan zorunlu olarak kabullenilen bir olgu olmuþtur. AKP Kimin Ýktidarýdýr, Kime Karþýdýr? AKP iktidarýný sýnýfsal-dinsel açýklama gayretleri boþ bir çabadýr. AKP’ye oy veren kitlelerle AKP iktidarýnýn sýnýfsal niteliðini birbirine karýþtýrýlmamalýdýr. AKP iktidarýný Anadolu sermayesine baðlama eðilimleri oldukça güçlüdür. Ancak bu türden açýklamalarýn bilimsel ve gerçeklerle baðdaþan bir yaný yoktur. AKP iktidarý sonuçta kendisini destekleyen birkaç “Anadolu kaplaný”na (1) diyet borcunu ödeyecek olsa da, asýl olarak sistemin iktidarý olmak durumundadýr. Sistemin iktidarý olmak ise tekelci sermayenin, oligarþinin istekleri doðrultusunda bir siyasi-ekonomik icraat demektir. Düzene karþý tepkilerin AKP’ye yöneldiðinin ortaya çýkmasýndan itibaren tekelci sermayenin AKP’ye karþý tavrý deðiþmeye baþlamýþ ve kelimenin gerçek anlamýyla AKP’nin “Anadolu kaplanlarý”nýn elinden çekilip alýnmasý süreci baþlamýþtýr. Bu doðrultuda, AKP iktidarý ile küçük esnafýn talepleri arasýnda bir bað kurmanýn da bilimsel ve akýlcý bir yönü yoktur. AKP iktidarýný dinsel argümanlar çerçevesinde ele alýp sorunu mezhep-din ayrýlýklarý, tarikat örgütlenmeleri çerçevesinde ele almak da var olan durumu açýklama gücünden yoksundur. Bir mahalle muhtarlýðýndan veya daha ötesi bir kasabanýn belediye baþkanlýðýndan deðil, bütün Türkiye’yi kapsayan bir siyasi iktidardan söz edildiðine göre daha ciddi olunmak zorundadýr (Erbakan-Refah iktidarýyla ortaya çýkan gayri-cid-


6

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

di durum hatýrlanmalýdýr). Elbette ki tüm diðer düzen partilerinde olduðu gibi, hatta onlardan daha fazla, AKP oylarýnýn miktarýnda tarikat örgütlenmelerinin bir rolü vardýr, ancak bu rolün bölgesel ve kiþisel birtakým olanaklar-çýkarlar dýþýnda karþýlýk bulacaðýný beklemek hayal olur. Oligarþi 28 Þubat’ta tarikatlarla siyasi iktidarlar arasýndaki iliþkilere bir sýnýr çizmiþtir; bu sýnýrý aþma doðrultusunda bir çaba ve niyet AKP iktidarýnýn kendini inkarý olur. Nitekim AKP

listesinde yer verilen bayan adaylar özel olarak türbansýz kiþilerden seçilmiþ, mecliste yeni bir Merve Kavakçý krizinin yaþanmasýna izin verilmeyeceði gösterilmiþtir. Bu arada, ANAP, DYP ve hatta MHP kökenli kadrolarý devþirme yoluna gidilerek, “çeþitli eðilimlerin AKP çatýsý altýnda toplanmasý” görünümü verilmiþtir. Böylelikle, 28 Þubat’tan gerekli dersleri çýkardýklarý, kendilerine çekilen sýnýrý aþma giriþiminde bulunmayacaklarý mesajý çeþitli biçimlerde, da-

SEÇÝMLERDE VE GENEL OLARAK POLÝTÝKADA MEDYANIN ROLÜ ÜZERÝNE

Son yýllarda medya üzerine söylenmeyen þey kalmamýþ gibidir. Sayýsýz kitap, yazý, makale medya konusunu ele almýþ ve halen de almaya devam etmektedir. Böyle olmasý da doðal, çünkü medya insaný ve bir bütün olarak toplumlarý yönlendirir hale gelmiþtir. Medya eliyle her gün yeni bir dünya kurulmakta ve her insan medya eliyle kurulan bu dünyada kendine bir yer aramaya, kendini konumlandýrmaya çalýþmaktadýr. Medyayý böylesine inceleme-araþtýrma konusu haline getiren nokta da burada yatmaktadýr, çünkü medya, patronlarýnýn çýkar ve istekleri doðrultusunda sanal dünyalar kurmakta ve insanlarý da böyle bir dünyanýn gerçekliðine inandýrmaya çalýþmaktadýr. Tekellerin el attýðý medya artýk geçmiþten çok farklý ve daha kapsamlý bir iþlev kazanmýþtýr. Belki baþlangýçta medya sahipliði teþvikler, ihaleler, siyasi iliþki ve þantajlar için hemen her patronun edinmeye çalýþtýðý önemli ve etkili bir silahtý, ancak günümüz koþullarýnda medyanýn iþlevi ve patronlar açýsýndan önemi çok daha boyutlu bir hal almýþtýr. Artýk medya sahipliðini teþvikihale, siyasi iliþki ve þantajlarla sýnýrlý düþünmek, bir yerde dünyadan, gerçeklerden habersiz olmak anlamýna gelmektedir. Çünkü artýk medya tek tek iþlerle veya tekil iliþkilerle yetinmemekte, çok daha büyük hedeflere oynamaktadýr. Moda deyimle, medya artýk “toplum mühendisliði” yapmakta, toplumu belli çýkarlar doðrultusunda biçimlendirme-

ye, yönlendirmeye çalýþmaktadýr. Tam da bu noktada birbirine baðlý iki itiraz gündeme gelecektir. Birincisi, tekellerin geçmiþte de siyaseti ve siyasal mekanizmalarý etkileyip belirleme gücünü elinde bulundurduðunu söyleyebiliriz ve bu doðrudur. Ancak bugün tekelci sermaye siyaseti ve mekanizmalarýný bu alanda bulunan siyasetçilerle iliþki içinde etkileyip belirlemenin ötesinde, medya yoluyla doðrudan kitleleri etkileyip siyasi tercihlerini, yönelimlerini belirlemektedir. Artýk siyasi mekanizmalar ve kiþilerle kurulan iliþkiler vasýtasýyla kitlelerin yönetilmesi, denetlenmesi deðil; kitlelerin düþüncelerinin, özlem ve taleplerinin belirlenmesi yoluyla siyasete, mekanizmalara ve kiþilere yön verilmesi dönemi açýlmýþtýr. Ýkincisi, medyanýn geçmiþte de kitlelerin düþünce, özlem ve taleplerini belirleme noktasýnda önemli bir silah olarak kullanýldýðý itirazýdýr ve bu da doðrudur. Bugünkü fark þudur; geçmiþte devlet örgütlenmelerinin (MÝT, kontrgerilla vb.) belirleyiciliði ve yönlendiriciliði altýnda kitlelere düþünce, özlem ve talep aþýlayan medyanýn yerine, her tekel grubunun kendi çýkarlarý doðrultusunda kitlelere düþünce, özlem ve talep aþýlayan bir medya almýþtýr. Kasým 2002 seçimleri medyanýn bu yeni rolünü oldukça açýk biçimde ortaya koyan bir süreç olmuþtur. Partilerin güçleri ve varlýklarý programlarýyla, kitlelerle kurduklarý somut baðlarýyla deðil, medyadaki konumlarýyla tanýmlanýr olmuþtur. Medya kitlelerle siyasi partiler arasýndaki baðlarý taraftarlýk-üyelik iliþkisi olmaktan çýkarmýþ, sinema-dizi sanatçýlarýyla TV seyircisi iliþkisine döndürmüþtür. Partiler artýk reytingleriyle deðerlendirilir olmuþtur. ✰

ha seçimler öncesinde ilgili yerlere iletilmiþtir. Bir baþka örnek de Kýbrýs konusunda yaþanmýþtýr. Kýbrýs sorununda Belçika örneði çerçevesinde bir çözümden yana olduðunu belirten AKP “ilgili” yerlerden gelen uyarýlar üzerine, hiç zaman geçirmeksizin bu görüþünden çark etmiþ, bilinen MGK politikasýnýn tavizsiz savunucusu kesilmiþtir. Bu örneklerin de gösterdiði gibi, sonuç olarak, AKP oligarþinin zorunlu olarak kabullendiði ve kendini oligarþiye beðendirmek zorunda olan bir iktidardýr. AKP kendini iktidara getiren tepki ve talepleri bir kenara attýkça kabullenme-beðendirme süreci hýzlanacaktýr ve bugünkü durum her iki tarafýn da baþka bir niyet taþýmadýðýný ortaya koymaktadýr. Bu anlamýyla da, AKP iktidarý da, tüm diðer düzen partilerinin iktidarý gibi ezilen halklara karþýdýr. Oligarþi Bu Seçim Sonuçlarýný Nasýl ve Nereye Kadar Kabullenmiþtir? Birincisi, kýsa sürede yeni bir seçim yapýlacaðý türünden ihtimalleri bir kenara býrakmak gerekir. Gerek dünyadaki ve bölgedeki geliþmeler, gerekse de Türkiye’nin var olan ekonomik-sosyal yapýsý-özellikleri nedeniyle, kýsa sürede yeni bir seçim mümkün deðildir. Oligarþi seçimlerin ortaya çýkardýðý bu siyasi yapýyla en az 2-3 yýl yetinmek ve iþlerini bu yapýyla görmek zorundadýr. Ýkincisi, AKP iktidarý oy tabanýyla özdeþleþtirilemez ve bu anlamýyla AKP iktidarýnýn, kendini iktidara taþýyan tabanýn tepkilerine ve taleplerine uygun bir çizgide gerçekleþeceðini düþünmek, böyle bir beklenti içinde olmak, politikayla ilgisizlik anlamýna gelir. Tüm düzen partileri gibi AKP de kendine oy veren tabanýn deðil, temsilcisi olduðu sermaye sýnýfýnýn talep ve beklentilerine uygun hükümet etmek durumundadýr. Genel Baþkan Recep Tayyip Erdoðan’ýn seçimlere katýlmasýna izin verilmemesi, partiyi kapatma tehditleri ve hükümeti kurma görevinin kime verileceðine cumhurbaþkanýnýn karar vereceði gibi gözdaðý vermeye dönük diðer birtakým giriþimler de gerçekte AKP’nin önünü kesmekten çok, “haddini bilmesini, sýnýrlarý zorlamamasýný” saðlamaya yönelik olarak deðerlendirilmelidir. Üçüncüsü, bir AKP iktidarý oligarþi içindeki bir kesimin -hem de bir AKP iktidarýna en çok karþý olan kesimin- kýsa ve orta vadeli dünya-bölge ve ülke politikalarýna uygun bir zemin oluþturacaktýr. Oligarþi içindeki bu kesim, bölgede yeni bir statü elde etme doðrultusundaki politika ve taktiklerini AKP iktidarý eliyle meþrulaþtýrma olanaðý yakalayacaktýr. Bir kýsým tekelcinin yanýnda Genelkurmay’ýn bu denli sessiz kalýp duru-

mu kabullenmesinin altýnda yatan gerçeklerden biri de budur. Dördüncü ve son nokta ise, üçüncü madde içinde ifade edilmiþtir aslýnda. Oligarþinin AKP iktidarýný kabul etme sýnýrý bu iktidarýn bölge ve ülke politikalarýna göstereceði uyumla doðrudan ilgilidir. Bu uyum sürdüðü müddetçe AKP iktidarý da sürecektir. Uyumun bozulmaya, AKP iktidarýn farklý yönelimlerle oligarþinin bölge ve ülke politikalarýna zarar vermeye baþlamasý, bu iktidarýn da sonu olacaktýr. Seçimlerde Baþarýsýzlýða Uðrayan “Sol” mudur? Bilindiði gibi, bu seçimlerde bir kýsým partiler sol adýna yer almýþ ve küçümsenemeyecek bir baþarýsýzlýða uðramýþtýr. Bu baþarýsýzlýðýn “sol”a mý, yoksa baþkalarýna mý ait olduðunu anlamak için öncelikle “sol”un ne olduðu üzerinde durmak ve “sol” kavramý üzerinde yaratýlan bulanýklýða kýsaca deðinmek gerekir. Sol nedir? Kimdir? CHP, YTP, DSP gibi partiler de seçimlere “sol” adýna katýlmýþ ve bir yanlýþlýða meydan vermemek için kendilerini “merkez sol”da yer alan “sosyal demokrat”, “demokratik sol” partiler olarak tanýmlamýþlardýr. Onlarýn “merkez” dediði aslýnda var olan sömürü-baský düzenidir, bu anlamýyla onlarla “sol” arasýnda herhangi bir iliþki yoktur. Eleþtirileri ve karþý çýkýþlarý düzene-sisteme deðil, düzenin-sistemin siyasi iktidarlarýnadýr. Sol adýna seçimlere giren bir diðer grupta yer alanlar ise TKP ve ÖDP gibi yapýlardýr. Bunlarýn düzene, sisteme bir muhalefetlerinden söz etmek mümkündür, ancak bu muhalefetleri gerek mücadele ve örgütlenme, gerekse de sistem anlamýnda bir alternatife sahip deðildir. Siyasi iktidar gibi bir hedefleri yoktur; tek hedef sistem açýsýndan kabul edilebilmek, muhalefet olarak meþrulaþmaktýr. Seçimlere giriþ nedenleri budur ve baþka bir beklentileri de yoktur, olmamýþtýr. DEHAP ve bu çatý altýnda katýlan gruplar da seçimlerde sol etiketiyle yer almýþtýr. Burada DEHAP’ýn durumunu ayrý, diðerlerinin durumunu ayrý deðerlendirmek gerekse de, sonuçta bu yapýyý belirleyen esas olgu pragmatizm ve fýrsatçýlýktýr. DEHAP açýsýndan seçimler güçlerini dýþ dinamiklere gösterebilecekleri bir platformdur. Seçimlerde aldýklarý oy da, uðradýklarý haksýzlýklar da, her þey dýþ dinamiklere sunacaklarý birer argüman dýþýnda bir deðere sahip deðildir. Kürt halkýnýn kaderini dýþ dinamiklere baðlayan küçük burjuvazi, sonuçta Kürt halkýnýn kaderini Kürt burjuvazisi ve feodallerinin eline vermiþ, her þeyi bunlarýn emperyalizm ve oligarþi ile uzlaþma becerilerine


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002 baðlamýþtýr. Kürt halkýnýn kendi kaderini tayin hakký, Marksist-devrimci solun temel yaklaþýmlarýndan biridir, ancak bu kendi kaderini tayin hakkýný savunmak tek baþýna sol olmanýn göstergesi deðildir. Sol olmak, ayný zamanda bu tayin hakkýný, emekçi halklarýn örgütlü mücadelesine baðlamaktýr. Seçimlere DEHAP çatýsý altýnda katýlan bir kesimin durumunu ifade edebilecek kavramlar sýnýrlý. Pragmatizm, fýrsatçýlýk gibi kavramlar da bu noktada yetersiz kalýyor. HADEP ANAP ve CHP gibi partilerle baþlattýðý güç olma, meclise girme arayýþýný oligarþinin tavizsiz tutumu karþýsýnda bu kiþi ve gruplara “razý” olarak bitirmiþtir. Bu kiþi ve gruplar da ayný arayýþlarýnýn cevabýný DEHAP’ da bulmuþlardýr. Kendini sol olarak lanse eden bir diðer grup ise D.Perinçek’in Ýþçi Partisi olmuþtur. Kimi zaman Genelkurmay’ýn yayýn organý havasýna girse de, MHP tabanýný elde etmek için Cem Uzan’la yarýþsa da, kendini iþçi-emekçi örgütlenmesi ve Marksist olarak sunan bu yapýnýn karþý-devrimci niteliði 1970’li yýllardan itibaren Devrimci Hareket tarafýndan ifade edilmiþtir. Her zaman oligarþi (devlet) içinde bir kesimin yanýnda yer alan ve bu durumunu sol-emekçi söylemlerle meþrulaþtýrmaya çalýþan bu akým günümüz koþullarýnda da oligarþi (devlet) içindeki bir kesimin politika ve yaklaþýmlarýný küreselleþme-

ÇÝZGÝ ci sola yüklenemez. Bu anlamýyla da bu baþarýsýzlýðýn hesabý bizlerden sorulamayacaðý gibi, sorumluluðu da Marksist-devrimci sola yüklenemez. (2) Marksist-devrimci sol bu seçimlerde yer almamýþtýr ve salt bu nedenle olsa da, yenilgisinden, baþarýsýzlýðýndan söz edilemez. Tam tersine, sorun biraz daha geniþ ve ideolojik-politik boyutlarýyla ele alýndýðýnda açýkça görülecektir ki, bu seçimler ve sonuçlarýyla Marksist-devrimci solun izlediði çizginin doðruluðu bir kez daha kanýtlanmýþtýr. Asýl önemlisi de, Marksist-devrimci solun, seçimlerde izlediði taktiklerle orta-uzun vadede kendi önünü alabildiðine açýk tutmuþ olmasýdýr. Seçim sonuçlarý bunu açýkça ortaya koymaktadýr.

Devrimci (Marksist) Sol Bu Seçim Sonuçlarýnýn Neresindedir? Ülkemizdeki Marksist iddialý devrimci solun bir kesimi bu seçimlere katýlmamýþ (3), seçimlere katýlmanýn burjuva sistemin meþruiyetine hizmet edeceði düþüncesiyle emekçi halklara deðiþik alternatifler sunmaya çalýþmýþtýr. Marksist-devrimci sol bu anlayýþýnýn bir ürünü olarak seçimlere katýlmamýþtýr ve bundan dolayý da görünümde bu seçim sonuçlarýnda yoktur. Ancak görünümdeki bu olgu yanýltýcýdýr. Marksist-devrimci sol, hem de oldukça güçlü ve belirgin bir biçimde bu seçim sonuçlarýnda vardýr. Bunu görebilmek için de seçim sonuçlarýnýn derinlemesine irdelenmesi gerekir. Seçime katýlSeçimlere sol adýna katýlma iddiasýnda bulunan ve ma oranýnýn irdeciddi ölçülerde bir baþarýsýzlýða uðrayan kimi yapýlar lenmesi karþýmýhiçbir þekilde solu temsil edemezler, etmemiþlerdir. za Marksist-devrimci solu çýkarýr. emperyalizm karþýtý ve sosyalizm 12 Eylül’den bugüne en düþük katýyanlýsý demagojilerle meþrulaþtýrma lým oraný bu seçimlerde gerçekleþve emekçi sýnýflara kabul ettirme ça- miþtir. Yaklaþýk % 22’lik (geçersizbasý içindedir. Sol deðildir, olmamýþ- boþ oylar dýþýnda) bir katýlmama oratýr. nýnda, düzenden kopukluðun, umutSol olarak bu yukarýda saydýkla- suzluðun, boþvermiþliðin vb. etkisi rýmýzý kabul edersek, ortada büyük elbette vardýr, ancak bu sonuçlarda bir baþarýsýzlýk olduðu açýktýr. Ancak devrimci politikalarýn etkisi de küyukarýda tanýmlamaya, karakterlerini çümsenemez. Ki düzenden, partilervermeye çalýþtýðýmýz gruplarýn anla- den umutlarýn kesilmesinde de devdýðýmýz anlamda, sol olmanýn-olabil- rimci politikalarýn belirleyici etkisinmenin gerektirdiði oldukça önemli den söz etmek gerekir. kýstaslara sahip olmadýklarý açýktýr. Diðer yandan, seçime katýlmama Onlar kendilerini sol olarak tanýmla- oranýnýn bu denli yüksek olmasý, salt yabilirler, bizim açýmýzdan ise solun bugünkü politikalarla da açýklanatanýmlarý daha da daralmýþtýr ve bu maz, bu sonuçlar 25-30 yýldýr ülkeanlamda kendileri burjuvazinin sýnýr- mizde Marksist-devrimci politikalar larý içinde kalan milliyetçi-demokrat doðrultusunda sürdürülen sýnýflar bir çizgide kalmýþlardýr. mücadelesinin doðrudan ve dolaylý Sonuç olarak, bu kesimlerin uð- sonuçlarý olarak deðerlendirilmeradýðý baþarýsýzlýk, Marksist-devrim- lidir.

Oylarýn daðýlýmýnda Marksistdevrimci solun etkisi vardýr. Seçim sonrasý burjuva medyanýn da neredeyse “çok þükür” diyerek manþetlere çýkardýðý gibi “sosyal patlama” sandýkta gerçekleþmiþtir. Gerçekten de, bir yanýyla bu seçim sonuçlarý düzene karþý bir “sosyal patlama”dýr.

7

Kitleler düzenin öne çýkardýðý, boyayýp cilaladýðý partilere raðbet etmemiþ; kenarda-köþede kalmýþ, önceki iktidarlar ve uygulamalarýyla baðý olmayan, bu iktidarlarý ve uygulamalarý kökten reddeden siyasi partilere eðilim göstermiþtir. Ancak sorunu sadece önceki ikti-

YTP TASFÝYEYÝ SONUÇLANDIRMAK ÝÇÝN KURULDU, TASFÝYENÝN PARÇASI OLDU Kasým 2002 seçimlerinin önemli bir yönü de siyasi mekanizmada bir tasfiyeyle sonuçlanmýþ olmasýdýr. Bu tasfiyenin özellikle planlý-programlý olup olmadýðý ayrý bir konu (bunu tartýþmak bir yerde sorunu komplo teorileri çerçevesinde ele almak anlamýna gelir, ki bu da devrimcilerin yaklaþýmý olamaz), ancak þu da açýk ki, 2000 yýlý baharýndan itibaren oligarþi tarafýndan bir tasfiye operasyonu yürütülmektedir. Yolsuzluk operasyonlarý bir anlamda bu tasfiye operasyonunun baþlangýcýdýr. Ancak oligarþi içi çeliþkiler nedeniyle bu operasyonlar sonuna kadar götürülememiþ ve bunlar üzerinde yükseltilmek istenen siyasi tasfiye Demirel dýþýnda birkaç bakanýn istifa ettirilmesiyle sýnýrlý kalmýþtýr. Tasfiye operasyonunun sonuca ulaþtýrýlamamasý bundan vazgeçildiði anlamýna gelmiyordu. Süreç bir kez baþlamýþtý ve þu veya bu þekilde belirlenen siyasi kadrolarýn “çizilmesi”yle sonuçlandýrýlacaktý. Bunun için uygun koþullar beklenecekti ve 2002 seçimleri bu koþullarý saðlamýþtýr. Mesut Yýlmaz ve Tansu Çiller’in seçim sonuçlarýyla tasfiyesi 2000 yýlýnda baþlayan operasyonun geciken sonuçlarýndan bir kýsmýdýr. Keza Erbakan’ýn kesin tasfiyesi de bu gecikmiþ sonuçlardan biridir. Ancak tasfiye planlarý yapan salt oligarþi içindeki bir kesim deðildi; emperyalist merkezlerde de birilerinin tasfiye kararý alýnmýþtý ve bu tasfiyelerin zemini de Kasým seçimleri olarak belirlenmiþti. Ecevit, gerek oligarþinin, gerekse de emperyalist merkezlerin artýk kenara çekmek istediði, tasfiyeye tabi tutacaðý ilk siyasi aktörlerden birisidir. Ancak mevcut koþullar ve güç dengeleri 2002 ortalarýna kadar Ecevit’e direnme ve kendini yaþatma olanaðý tanýmýþtýr. 2002 ortalarýnda Ecevit, fiziki yetersizlikleri-hastalýklarý öne çýkarýlarak tüm desteklerinden soyutlanmak istenmiþ ve bunda da belli bir mesafe kaydedilmiþ-

tir. Ancak Ecevit ve destekçilerinin son bir silkiniþi ile bu tasfiye süreci durdurulmuþ ve karþý ataða geçilmiþtir. Ýlk tasfiye edilenler ise Ecevit’in alternatifi olarak hazýrlanan ve Ecevit’in tasfiyesinde önemli roller gören Hüsamettin Özkan, Ýsmail Cem gibi unsurlardýr. Doðrudan emperyalist merkezlerle baðlantý içinde kendilerine bir misyon belirleyen bu unsurlar, tasfiye planýnýn sekteye uðramasý üzerine emperyalist merkezler tarafýndan da terk edilmiþ, yalnýz býrakýlmýþlardýr. AKP’yi belli bir mesafede tutan emperyalistlerin asýl desteði ise CHP’ye kanalize olmuþtur. Sonuçta 2002 tasfiye içinde tasfiyelerin gerçekleþtiði bir seçim olmuþtur. Bu tasfiye süreci esas olarak AKP ve CHP’ye yaramýþtýr. Ýþin aslýna bakýldýðýnda ise karþýmýza çarpýcý bir tablo çýkmaktadýr: AKP de, CHP de oligarþinin yürüttüðü deðiþik tasfiye operasyonlarýnýn ürünü partilerdir. AKP Erbakan ve klasik MSP çizgisinin tasfiyesinde önemli roller üstlenen insanlarýn toparlandýðý bir parti iken, CHP de tüm tarihi boyunca solun tasfiyesini hedefleyen bir parti olagelmiþtir. Solda baþardýðý her tasfiye CHP’yi oligarþi açýsýndan biraz daha tercihe þayan hale getirmiþtir. Bu seçimlerde ise tarihinin en büyük ve en önemli tasfiyesine soyunmuþ, kitlelerin kafasýnda tamamen uç noktalarda duran sol ile IMF kavramlarýný bir araya getirmeye çalýþmýþtýr. Bu, her türlü fiziki tasfiyenin ötesindedir ve aldýklarý oy bu konuda boþa çalýþmadýklarýný gösteriyor. ✰


8

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

Son yýllarda palazlanan bir sermaye kesimine “Anadolu kaplanlarý” adý verilmekte ve klasik iþbirlikçi sermaye ile bunlar arasýnda bir duvar örülmeye çalýþýlmaktadýr. “Jet Fadýl” isminde simgeleþen bu sermaye kesiminin Anadolu kaynaklý olmalarý ve çeþitli yollarla kendilerine akýtmayý becerdikleri Avrupa’daki göçmen iþçilerin birikimlerini temel almalarý baþlýca özellikleridir. Bunlar sistemin “giriþimci ruh”a (ki bu ruhun dolandýrýcýlýk-sahtekarlýk olduðu, en kýsa sürede ve en somut biçimleriyle bunlar nezdinde ortaya çýkmýþtýr) tanýdýðý fýrsatlarý çok iyi deðerlendiren bu kesimler kýsa sürede oligarþi içindeki köklü iþbirlikçi tekelleri rahatsýz etmiþ ve kelimenin gerçek anlamýyla tecrit edilip ezilmeye çalýþýlmýþlardýr. Oysa ki, sistemin önerdiði ve diðer “eski” iþbirlikçilerin kullandýðý yöntemler dýþýnda bir yöntem kullanmamýþlardýr. En büyük suçlarý bugüne kadar ya devlet kanalýyla (dolaylý olarak) ya da bankalarý kanalýyla (direkt olarak) klasik tekelcilere akan iþçi birikimlerine kaynaðýnda el koymalarý ve o güne kadar aksamadan iþleyen bir çarký kendilerine çevirmiþ olmalarýdýr. Daha önce devlet veya bankalarý eliyle iþçi birikimlerini kendi kasalarýna yönlendiren “eski” ve “köklü” tekellerin rahatsýz olmamalarý mümkün deðildir. Her iki yöntemde de temelde dolandýrýcýlýk vardýr. “Eski ve köklü” tekeller bu iþin resmi ve yasal yollarýný yýllar öncesinden oluþturmuþ ve bu “yollar”a kendilerinden baþka “yolcu”yu da kabul etmemektedir. Bugün “Anadolu kaplanlarý” ya da “Ana dolu sermayesi” diye adlandýrýlan yeni açýkgözlere (giriþimcilere) tek bir yol kalmýþtýr: Baþka, yeni yollar bulmak ve iþçi dövizi akýnýný bu yollarla kendilerine çevirmek. “Anadolu kaplanlarý”nýn temel yöntemi Avrupa’nýn yozlaþmýþ ortamýnda kendilerini korumaya çalýþan ve bu amaçla kendi kültürleri-inanýþlarýyla kapalý toplumlar halinde yaþayan insanlarýn inançlarýna-deðerlerine hitap etmek olmuþtur ve bu noktada dinsel argümanlar öne çýkarýlmýþtýr (ki Avrupa’daki birikimi kendilerine aktarmanýn en kolay

darlarýn ve uygulamalarýnýn reddi olarak da görmemek gerekir. Kitleler sadece önceki iktidarlarý ve uygulamalarýný reddetmemiþlerdir; bu reddin içinde bilinçli ve bilinçsiz þekilde düzenin reddi de vardýr. Özellikle Genç Parti ve AKP’ye yönelen oylarda böyle bir reddi görmek mümkündür. Bu lümpen pro-

letarya da diyebileceðimiz büyük þehirlerdeki iþsiz ve geleceksiz kesimlerin düzene tepkileridir, düzeni reddediþleridir. Bu reddediþin kendini AKP veya Genç Parti gibi gerici yapýlarda ifade etmesi Marksist-devrimci alternatifin olmayýþýndandýr. Güçlü bir Marksist-devrimci alternatifin varlýðý bu reddediþleri elbette ki doðru yönlere kanalize edecekti. (4) Bu anlamýyla Marksistdevrimci sol tarihsel politikalarýyla olduðu kadar, tarihsel-güncel eksik

ve avantajlý yolu bu türden argümanlarý öne çýkarmaktan geçiyor). Dinsel argümanlarýn öne çýkarýlmasý elbette ki tek baþýna yeterli deðildi ve olmamýþtýr. Dininanç vb. kutsal kavramlarla da hareket edilse, sonuçta söz konusu olan paradýr ve salt dinsel bir söylem nedeniyle kimse kimseye (hele Avrupa ortamýnda) parasýný vermez. Yeni giriþimcilere birtakým referanslar gerekmiþtir ve yeni giriþimcilerimizin imdadýna, dinin belirleyici olduðu her mekan ve zamanda var olan örgütlenmeler yetiþmiþtir: Tarikatlar. “Anadolu kaplanlarý” ticaret-sanayi odalarýndan alamadýklarý referanslarý ve ihtiyaç duyduklarý diðer kurumsal destekleri tarikatlardan almýþlardýr. “Anadolu kaplanlarý”nýn çalýþma yöntemlerindeki ikinci karakteristik özellik ise “eski ve köklü” sermayedarlardan farklý olarak “vurgun”larýný çok kýsa sürede gerçekleþtirmeleri, neredeyse bir “kaptý kaçtý” süratiyle iþ bitirmeleridir. “Anadolu kaplanlarý” ilk günden itibaren oligarþi içindeki “eski ve köklü” tekelciler tarafýndan düþman ilan edilmiþ, ezilmeye çalýþýlmýþtýr. Bunun için de temel koz, yukarýda aktardýðýmýz iki karakteristik çalýþma yöntemidir. Oligarþi içindeki tekelci sermaye “Anadolu kaplanlarý”na saldýrýrken onu “dinsel” yönden vurmak istemiþ, dini ticarete alet ettiði ve saf, inanmýþ Müslümanlarý bu yolla dolandýrdýðýný iddia etmiþtir. Çok kýsa sürede büyük vurgunlarýn yapýlmasý tekelci sermayenin saldýrdýðý bir diðer zayýf noktadýr. Oysa ki, tekelci sermaye de insanlarýn inançlarýný, deðerlerini, özlemlerini kullanarak onlarýn maddi deðerlerini, emeklerini sömürmektedir, “Anadolu kaplanlarý” da... Bir taraf dini öne çýkarýrken diðer taraf döneme ve koþullara baðlý olarak dinsel inançlarý, milliyetçiliði, vatan sevgisini, bireysel kurtuluþ özlemlerini vb. vb. Keza insanlarýn dolandýrýlmasý, aldatýlmasý noktasýnda da tekelci sermaye ile “Anadolu kaplanlarý” denilen kesim arasýnda nitel anlamda bir fark yoktur. Her iki tarafýn sistemi de ayný temel üzerinde yürümektedir: Aldatma-kullanma... Te-

kelci sermaye bu aldatma-kullanma iliþkisini koþullar elverdiðince uzun vadeye yayarken, “Anadolu kaplanlarý” çok daha kýsa sürede bu iþi sonuçlandýrmaktadýr. Bunun nedeni de, tekelci sermayenin bu aldatma-kullanma iliþkisini uzun süre sürdürebilecek (bu anlamda gizleyip kamufle edebilecek) güç ve olanaklara (ideolojik, politik, yasal vb.) sahip iken “Anadolu kaplanlarý” bu açýdan daha “yoksul”dur. Diðerleri kadar geniþ olanaklara ve dünya çapýnda etkili iliþkilere, baðlantýlara sahip deðildirler. Bütün fark buradadýr. Bu çatýþma 12 Eylül sonrasýndan itibaren dinin ve kara para ticaretinin ön plana çýkarýlmasýyla baþlayan ve günümüze kadar süren bir çatýþmadýr. Bankerler, altýn kaçakçýlýðý, kara para ticareti, hayali ihracat vb. vb. Türkiye ekonomisinin son yirmi yýlýna damgasýný vuran kavramlardýr ve hepsi de Türkiye ekonomisine ivme kazandýrmýþtýr. 12 Eylül ve Turgut Özal ekonomisinin temeli budur. “Anadolu kaplanlarý” yukarýdaki tüm yollarýn deþifre olduðu, verimsizleþtiði ve kullanýlamaz hale geldiði bir aþamada, yeni bir yöntemle Türkiye ekonomisine ivme kazandýran bir “giriþimci” grubudur. Tekelci sermaye baþlangýçta, yurtdýþýnda toplanan dövizin bu yöntemle öyle veya böyle ama daha hýzlý ve daha kârlý bir þekilde kendine akacaðý beklentisinde olmuþ ve toplanan bu dövizlerden tekelci sermaye de oldukça yararlanmýþtýr (kimi zaman ucuz krediborç olarak, kimi zaman yatýrým mallarý, yedek parça ticaretinden elde edilen kâr olarak, kimi zaman bizzat ortak olarak). Ancak bir süre sonra “Anadolu kaplanlarý” kendi inisiyatiflerini geniþletmiþ ve tekelci sermayenin beklentilerini boþa çýkaracak þekilde baðýmsýz hareket etmeye baþlamýþtýr. Savaþ da bu noktadan sonra þiddetlenmiþtir zaten. 28 Þubat, tekelci sermayenin “Anadolu kaplanlarý”na karþý mücadelesinde yeni bir aþamanýn baþlangýcý olmuþtur Ve o tarihten itibaren “Anadolu kaplanlarý” giderek köþeye sýkýþan bir güç haline gelmiþtir. Ancak bizimki gibi yenisömürge ülke burjuvazilerinin güçsüzlü-

ve yetersizlikleriyle de bu seçim sonuçlarýnýn içindedir. Son olarak, bu seçim sonuçlarý Marksist-devrimci solu gerçek ve somut bir alternatif olarak içermektedir. Oligarþi de bunun farkýndadýr ve bu somut-gerçek alternatifi her koþulda kitlelerin gözünde kaçýrmak içindir ki, bir kýsým “sol”un seçimlere katýlmasýna izin vermiþ, giderek teþvik etmiþ, dahasý birtakým yaklaþýmlarýna, hatta yasal eksikliklerine ses çýkarmamýþtýr. ➜

AKP iktidarý, seçimler öncesinde tekelci sermayenin bir kesimi tarafýndan “Anadolu Kaplanlarý”nýn elinden çekilip alýnmýþtýr... ðü, hiçbir þeyi sonuna kadar götüremeyeceði gerçeði bir kez daha açýða çýkmýþ ve her geçen gün derinleþen ekonomiksiyasi kriz tekelci sermayenin bir kesimini, “Anadolu kaplanlarý”nýn elitleriyle, ayakta kalanlarýyla uzlaþmaya itmiþtir. Sonuçta, deðiþik demagoji ve yöntemlerle de olsa ayný iþleri yapmýþlardý ve 28 Þubat’ýn süngüleri onlara da dokunmaya baþlamýþtý. Seçim öncesi batýk (bankacýhortumcu vb.) tekellerin AKP ile görüþmeleri fiili olarak gerçekleþen bu uzlaþmanýn (önce Aydýn Doðan’ýn temsil ettiði çevre ile bir mutabakat zemini yaratýlmýþ, ancak kýsa sürede bu zemin iç ve dýþ etkenlerce sabote edilmiþ, bu kez Karamehmet baþta olmak üzere batýk bankacýlarla bir uzlaþma saðlanmýþtýr) siyasi ve resmi boyutta onaylanmasý olmuþtur. Bu anlaþma-uzlaþma halen geçerlidir ve tekelci sermayenin diðer kesimleri de böyle bir uzlaþma zemininde yer almaya hazýrdýr, çünkü ekonomik-siyasi kriz sadece batýþlarý açýða çýkan sermaye kesimleri açýsýndan deðil, yakýnda iflaslarý açýða çýkacak olan, yani bir zincirleme batýþa aday tüm sermaye kesimlerini daha fazla birlik ve beraberliðe zorlamaktadýr. Halk kitlelerini birkaç yýl da olsa oyalayacak, siyasi istikrarý saðlayacak bir iktidarla iyi geçinmek bu noktada tüm sermayenin çýkarýnadýr. Sonuç olarak; gelinen aþamada AKP iktidarýný “Anadolu kaplanlarý”nýn iktidarý vb. diye tanýmlamak abes bir tutum olacaktýr. AKP seçimler öncesinde oligarþi içindeki tekelci sermayenin bir kesimi tarafýndan “Anadolu kaplanlarý”nýn elinden çekilip alýnmýþtýr, AKP artýk tekelci sermayeye hizmet için vardýr. ✰


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002 Seçimlere Katýlmamak Ne Ölçüde Doðru ve Devrimci Bir Taktiktir? Seçimler karþýsýndaki tavýr öteden beri ülkemiz Marksist-devrimci solu içerisinde en çok tartýþýlan konulardan birisidir. Her dönem birileri seçimlere katýlmayý en doðru ve en devrimci taktik olarak savunurken, bir kýsým yapý ve grup ise seçimlere katýlmayýp teþhir ve tecridi ön plana çýkaran bir tavrý doðru devrimci taktik olarak savunmuþtur. Hangi tavrýn doðru olduðunu anlamak için, sorunu seçim taktiðinden öte, devrimci taktiðin ne olup olmadýðý sorusu çerçevesinde ele almak gerekir. Taktiði, güncel kýsa vadeli geliþmeler karþýsýndaki harekat tarzý olarak ele alan bir yaklaþým ile stratejik çizgiyi-yönelimi güçlendiren harekat tarzý olarak ele alan yaklaþýmlarýn sadece seçimler karþýsýnda deðil, hemen tüm geliþmeler karþýsýndaki tavrý elbette farklý olacaktýr. Tüm taktiklerde olduðu gibi, seçim taktiðinde de devrimcilerinMarksistlerin tavrýný belirleyen temel olgu, bu tavrýn stratejik çizgiyi-yönelimi güçlendirip güçlendirmediði olmuþtur. “Seçimlere katýlmamakla stratejik çizginin beslenmesi, güçlendirilmesi arasýnda ne gibi bir bað vardýr?” sorusunun cevabý ise içinde bulunduðumuz koþullarýn somut tahlilinde yatmaktadýr. Ýçinde bulunduðumuz aþamada, gerek egemenlerin (emperyalizm ve oligarþi) politikalarý, gerekse de devrimci-Marksist kesimlerin durumugücü ve son olarak da ezilen halk kitlelerinin durumu göz önüne alýndýðýnda, seçimler olgusunu “demokratik mevzi” elde etme-tutma mücadelesi çerçevesinde deðerlendirme olanaðý kalmamýþtýr. Seçimlerin “demokrasi” göstergesi olmadýðý gerçeði bizim ülkemiz açýsýndan eskimiþ bir gerçektir; burjuvazi dahil hiç kimse, seçimlerle “demokrasi”yi özdeþleþtirme gibi bir saçmalýk içinde deðildir, bu açýk. Ancak hala anlaþýlmayan veya görülmeyen bir olgu var; o da seçimlere katýlmayý demokratlýðýn ve demokrasi mücadelesinin bir gereði olarak algýlama çarpýklýðýdýr. Evet, burjuvazi günümüzde seçimleri bu þekilde sunmaya devam edebilir ve bu onun hakkýdýr. Herkese çizdiði sýnýrlarý kabul ettirmek (hem de demokrasi ve demokratlýk adýna) ve bu sýnýrlar içinde bir yarýþmaya sokmak (bu ayný zamanda sola yönelik “rehabilitasyon” politikalarýnýn önemli bir parçasýdýr), burjuvazinin siyasi egemenliðinin gücünü ve kapsamýný gösteren bir olgudur. Ve bugün ülkemiz koþullarýnda, burjuvazinin bu anlamýyla oldukça güçlendiði söylenebilir (ki bu güçlen-

ÇÝZGÝ

9

etikete sahip olmakla solcu olmak ayrý olgularsa, Marksist etiketler taþýmakla Marksist olmak da ayrý olgulardýr.

CHP, IMF memuru Kemal Derviþ’i saflarýna katmasýndan sonra kamuoyu yoklamalarýnda gerilemeye baþladý ve sonuçta beklediðinin çok altýnda oy toplayabildi. meyi dünyanýn son 20 yýllýk sürecinden ve emperyalist tekellerin gücünden baðýmsýz düþünmemek gerekir). Burjuvazi, kendisine özgürce sömürü ve kâr alanlarý açan ekonomiksiyasi sistemi demokrasi olarak yeniden tanýmlarken, demokratlýðýn sýnýrlarýný da bu sömürü ve kâr düzenin sorgulamaksýzýn kabul etmekle, her türlü insanlýk dýþý uygulama karþýsýnda sessiz kalmakla belirliyor. Bunun dýþýnda her sistem, her düþünce ve yaklaþým anti-demokrattýr, dahasý teröristtir. Ancak gerçek çok farklýdýr; demokrasi ve demokratlýk artýk burjuvazinin ve onun platformlarýnýn tam karþýsýnda konumlanmaktan, alternatif siyasi iktidar ve platformlar oluþturma mücadelesinde yer almaktan geçmektedir. Günümüz Türkiye’sinde de seçimler, karþýsýnda alternatif platformlar oluþturulmasý gereken bir burjuva platformudur. Alternatiflerinin oluþturulmasý gereken bir platformdur, çünkü gelinen aþamada seçimler emekçi halkýn demokratik kazanýmlar elde edeceði bir platform olmaktan çýkarýlmýþ, oligarþi ve emperyalizmin istek ve beklentilerinin onaylandýðý, meþrulaþtýrýldýðý bir zemin haline gelmiþtir. Klasik yaklaþým, bilindiði gibi, seçimleri uygun koþullarda, demokratik kazanýmlar uðruna deðerlendirilmesi gereken bir platform olarak ele alýr. (5) Ne var ki günümüz koþullarýnda, özellikle de bizimki gibi yeni-sömürge ülkelerde burjuvazinin emekçi halklara sunduðu ve sunacaðý bir demokratik platform kalmamýþtýr. Öncesinde de çok sýnýrlý olan bu demokratik platformlar günümüzde tamamen rafa kaldýrýlmýþ, demokrasi tümüyle burjuvazinin çýkarlarý çerçevesinde tanýmlanýr hale gelmiþtir. Bu noktada seçimlere düþen misyon da, bu demokrasiyi kitlelerin onayýndan geçirmek olmaktadýr. Geçmiþte sýnýflar mücadelesinin geliþimine, ivmesine baðlý olarak belli ölçülerde “demokrat” olmak zorunda kalan burjuvaziyi, bugün sýnýflar mücadelesinin dünya çapýnda en

alt düzeye indiði bir aþamada demokrat olmaya zorlayan bir olgu yoktur. Ancak burjuvazi yine de bir zorunlulukla karþý karþýyadýr: Sömürü ve kâr düzeninin ömrünü uzatmak ve kitlelerin olasý tepkilerini istediði yönde kanalize etmek için “demokrat” görünme zorunluluðu içindedir. Bu görüntüyü oluþturmada burjuvazinin en önemli silahý da seçim mekanizmasýdýr. Artýk aldatma mekanizmalarýný burjuva partilerin programlarýnda, vaatlerinde deðil, bizzat seçim platformlarýnda aramak gerekiyor. (6) Oligarþinin tercihlerine ve çýkarlarýna göre biçimlendirilen bu platformlarý kabul etmenin doðru ve devrimci bir yaný yoktur. Bunun karþýsýnda alternatif platformlar oluþturmak ise yaþadýðýmýz dönemin temel devrimci politikasýdýr. Seçimlerin alternatif platformlarý neler olabilir? Elbette ki burada alternatif, ayrý sandýklar, ayrý meclisler kurmak deðildir. (7) Doðru alternatif, seçimleri ve sonuçlarýný-ürünlerini boþa çýkaracak bir mücadele çizgisinin ve bu çizgiyi yaþama geçirecek örgütlenmelerin oluþturulmasýdýr. Bu türden mücadele ve örgütlenmelerin ilk koþulu ise düþünsel ve fiziki anlamda düzen sýnýflarý dýþýnda konumlanabilmektir. ✰ DÝPNOTLAR: (1) Bu konuda, yan sütunlarda yer verdiðimiz “Seçimleri 3 Kasým’dan Önce Kaybeden Anadolu Kaplanlarý” baþlýklý yazýya bakýlabilir. (2) Ýlginçtir, Kürt yurtseverleri baþta olmak üzere seçime katýlan bu “sol” kesimler, uðradýklarý baþarýsýzlýðýn sorumluluðunu yine Marksist-devrimci sola yüklemeye çalýþmaktadýrlar. Marksist-devrimci sol oldukça kolay bir þekilde, seçimlerde onlarý desteklememekle, dahasý seçimlere katýlmamakla bu baþarýsýzlýðýn sorumlususuçlusu ilan edilmektedir. (3) Seçimlere katýlmamak günümüz koþullarýnda Marksist-devrimci bir tavýrdýr, ancak burada seçime katýlmamakla Marksist-devrimci olmanýn özdeþleþtirilemeyeceðini özellikle vurgulamamýz gerekir. Nasýl ki, sol

(4) “Güçlü bir Marksist-devrimci alternatifin olduðu koþullarda tepki nereye kanalize edilecekti?” sorusu, demagojilere ve spekülasyonlara açýk bir sorudur. Ancak biz çok iyi biliyoruz ki, bu türden sorular gündeme gelecektir. Öyle bir durumda devrimci-Marksist tavrýn “somut koþullarýn somut tahlili” ilkesine baðlý olarak belirleneceðini vurgulamamýz da bu demagoji ve spekülasyonlarý önlemeyecektir, bunu da biliyoruz. Ancak þu çok açýktýr; devrimci-Marksist tavýr, hiçbir koþulda düzenin-sistemin meþrulaþmasýna, kitlelerin tepkilerinin düzen sýnýrlarý içerisine kanalize edilerek yozlaþtýrýlmasýna izin vermeyecektir. DevrimciMarksist tavýr, her koþulda düzeni kökünden sarsacak örgütlenme ve mücadele biçimlerinin yaygýnlaþtýrýlmasý olacaktýr. (5) Bu klasik yaklaþýmýn bir parçasý da seçimleri bir propaganda zemini-olanaðý olarak deðerlendirmektir. 3 Kasým’da parlamentoyu hedefleyerek seçimlere katýlan “sol” dýþýnda, bir de propaganda amacýyla seçime katýlan sol vardýr, ki bunlarýn durumunu ayrýca ele almak gerekmiyor aslýnda. Ancak kýsaca da olsa þunlar söylenebilir; seçimlere, seçimlerin aldatmaca olduðunu söylemek için katýlan bu kesimler seçimlere katýlmayarak, yani söylediklerine uygun davranarak bir propaganda ve örgütlenme faaliyeti sürdürmüþ olsalardý ciddiye alýnma katsayýlarý daha yüksek olacaðý gibi seslerini de bugünkünden daha fazla duyuracaklardý. Oysa bugün seçimlerin aldatmaca olduðunu anlatmak için seçimlere katýlan “sosyalist”lerin varlýðýndan kendileri dýþýnda pek kimsenin haberi olmadý. (6) Ki somut pratiðe baktýðýmýzda da, burjuva partilerin hiçbirinin özgün bir programa sahip olmadýklarýný görürüz. Halklara yönelik herhangi bir vaat de yoktur, sadece ve sadece ekonominin (yani tekelci burjuvazinin) sorunlarýný en iyi ve en kýsa sürede kendilerinin çözecekleri iddiasý vardýr ortada. (7) ‘90 sonrasýnda Kürt ulusal hareketinde olsun, ülkemiz solunun küçük burjuva popülist hareketlerinde olsun, bir meclis modasý ortaya çýkmýþtýr. Görünümdeki þaþaaya raðmen, geliþme dinamiklerindeki körelmenin ve asýl önemlisi de doðru, gerekli politikalarý uygulama güç ve iradesinden yoksunluðun iþareti olarak da yorumlayabileceðimiz bu türden yaklaþýmlarý, her küçük burjuva hareketin en zayýf anlarýnda kapýldýklarý bir düþ olarak da deðerlendirebiliriz. Doðaldýr ki, bütün bu giriþimler hüsranla sonuçlanmýþ, oluþturulan meclisler alternatif olmak bir yana, yarattýklarý sahte umut ve beklentilerle güç kaybýný þiddetlendirip hýzlandýrmýþtýr.


10

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

Seçim öncesinde, Kasým 2002 seçimlerinin emperyalist tercihlerin, oligarþi içi çeliþkilerin çözüm platformu olarak gündeme geldiðini, ancak bu seçimlerin de emperyalizm ve oligarþi açýsýndan çýkmazla sonuçlanacaðýný yazmýþtýk. Seçim sonrasý manzara tam da bu söylediklerimizi kanýtlar nitelikte. Emperyalizm ve oligarþi seçimlerde istediði sonuçlarý elde edemedi (pek umutlarý da yoktu zaten) ve ortaya çýkan sonuç, emperyalizm ve oligarþiyi yeni çýkmazlarla, yeni arayýþlarla karþý karþýya býraktý. Seçimlerin ortaya çýkardýðý AKP iktidarý, bir yanýyla, geçmiþte Erbakan’ýn kendine ve partisine yakýþtýrdýðý biçimde bir “anahtar” haline geldi ve hemen herkes bu anahtarý ele geçirmek, kendi politikalarýna angaje etmek için yoðun bir çabaya giriþti. Tabii bu anahtar benzetmesi tersinden de yapýlabilir ve bu kez AKP iktidarýný “herkesin üzerine oynadýðý, kendi adýna yarýþtýrmak istediði bir at”a benzetebiliriz. Bu durumda da bütün kesimlerin AKP iktidarýna yakýnlaþma çabalarý bu “at” üzerinden kazanma isteði olarak yorumlanabilir. AKP iktidarý her kapýyý açan “anahtar” mý, yoksa herkesin kendi adýna yarýþtýrmak istediði “at” mý olacak; bu, süreç içinde daha net görüntüsüyle ortaya çýkacaktýr, ancak bazý þeyleri görmek için de süreci sonuna kadar beklemek gerekmiyor. AKP hiçbir kapýyý açamayacak ve sonuçta herkesin üzerine oynayýp kendi adýna yarýþtýrmak istediði ve bu nedenle de yorgunluktan dermaný kesilecek bir “at” olacaktýr.

Herkes AKP’ye Bir Yandan Vururken Bir Yandan da Okþuyor Bugün ortaya çýkan görüntüye baktýðýmýzda, þimdiye kadar ne ülkemizde, ne de dünyada yaþanmamýþ bir durumla karþýlaþýyoruz ve bu durumu ne uluslararasý, ne de iç hukuk ve geleneklerle baðdaþtýrmak mümkün. Baþbakan atamasýndan baþlayalým; ülkemiz tarihinde görülmemiþ bir baþbakan atamasýna tanýk olunmuþtur Kasým seçimleri sonrasýnda. Cumhurbaþkaný, öncesinde verdiði keskin demeçlere karþýn, baþbakaný AKP Baþkaný (milletvekili bile olamayan, yasaklý, davalý, kovuþturmalý ve bu nedenler dolayýsýyla da partideki konumu dahi tartýþmalý bir kiþi olan) R.Tayyip Erdoðan’a danýþarak atamýþtýr; daha doðrusu Erdoðan belirlemiþ, Cumhurbaþkaný da “noter” gibi bunu onaylayýp açýklamýþtýr. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneklerinde, tarihinde böyle bir örnek yoktur. Alternatif, seçim öncesi yapýlan açýklamalar doðrultusunda kimseye danýþmadan bir baþbakan atanmasýydý, ki þu anda ne oligarþi içi dengeler, ne de uluslararasý iliþkiler böyle bir iþleme izin verecek durumdadýr. Yapýlacak en (doðru olmasa da) “yararlý” iþ, AKP iktidarýný denetim altýnda tutmak, baþka angajmanlara girmesini engellemekti. Bunun tek yolu da bir uzlaþmayý kabul etmekti. Uzlaþmanýn koþulu ise aðýr olmuþ, R.Tayyip Erdoðan, hem de Cumhurbaþkaný nezdinde muhatap olarak kabul edilmiþ, onun önerdiði isimlerden biri baþbakan olarak atanmýþtýr. Þu ana kadar AKP’nin koparabildiði tek taviz de budur desek aslýnda yanlýþ olmaz. Oligarþi, seçimlerin hemen sonrasýnda bürokrasiyi harekete geçirmiþ ve baþta dýþiþleri olmak üzere, AKP üzerinde sýký bir denetim doðrudan bürokrasi vasýtasýyla kurulmuþtur. Ayný denetim önümüzdeki günlerde savunma, içiþleri, hazine ve maliye bürokrasisinden de beklenmelidir. Oligarþi (1) kesinlikle yeni bir Refah deneyine izin vermeyecek ve devlet kurumlarýndaki siyasi kadrolaþmaya set çekecektir. Yargý desteðindeki bürokrasinin yaný sýra, Cumhurbaþkaný’nýn açýk ve gizli, ordunun da el altýndan yapacaðý uya-

rý ve ikazlarla AKP iktidarý belli bir rotaya sokulmaya ve özellikle de bir an önce oligarþinin bölge politikalarýna uyumu saðlanmaya çalýþýlacaktýr. Özetlersek, AKP seçimleri kazanmýþtýr ama siyasi otoritenin bir parçasý olabilmesi için daha birçok noktada kendini kanýtlamasý gerekecektir ve bu da hemen her fýrsatta AKP liderlerine hatýrlatýlmaktadýr, hatýrlatýlacaktýr. AKP ise bunun farkýndadýr ve gerek ülke içi, gerekse de parti içi dengeler nedeniyle sistemi fazla zorlayacak bir davranýþtan özellikle kaçýnmaktadýr. Ülke içi ve parti içi dengeler konusuna kýsaca açýklýk getirirsek; bugün Türkiye’de var olan bütün dengelerin sarsýldýðý ve ülkenin tüm yönleriyle (ekonomik, siyasal, sýnýfsal, ulusal, sosyal vb. vb.) büyük bir kaosun eþiðinde olduðu bilinen bir olgudur. Bu kaosu baþlatacak tetik mekanizmalarý ise kurulu beklemektedir: - Ekonomi IMF’nin bir iþaretiyle oldukça derin bir krize girecek durumdadýr. - Siyaset 3 Kasým seçimleriyle bir alt-üst oluþtan geçmiþ, sistemin tüm siyasi yapýsý neredeyse sýfýr noktasýna gelmiþtir. - Ýþçi ve emekçilerin tepkileri bugüne dek birtakým sarý sendika ve kuruluþlar aracýlýðýyla denetim altýnda tutulmuþ ise de artýk bu olanaðýn da miadý dolmuþtur. - Ulusal açýdan oligarþiyi sýkýþtýran tek olgu Kürt sorunu deðildir; Kýbrýs vardýr, AB vardýr ve bunlar da karar aþamasýna gelmiþ dayanmýþtýr. - Sosyal açýdan ise çürüme-yozlaþma had safhadadýr. Bu bir yanýyla sömürüyü kolaylaþtýran bir olgu olsa da, uzun vadede sistemin temellerini-insan unsurunu yok eden bir olgudur. Bu çürümeye müdahalenin yöntemleri ve içeriði iyi saptanmadýðý taktirde, sisteme yönelecek yeni bir tehlikenin yaratýlmasý kaçýnýlmaz olacaktýr. Evet, bütün bunlar Türkiye’nin sarsýlan ve her an yeni bir kaosu tetikleyecek dengeleridir. AKP’nin hatalý bir adýmý hemen her alanda bir kaosun baþlangýcý olabilir ve böyle bir durum baþlamadan bitecek bir AKP iktidarý anlamýna gelir. Ýkinci olarak, AKP içi dengeler de AKP’nin kararlý bir politik hatta ilerlemesine izin verir durumda deðildir. AKP bir tasfiyenin aracý ve ürünüdür, tasfiyeden elde kalanlardýr; bu anlamýyla da, bir bozgundan kaçanlarýn-kurtulanlarýn aralarýnda olabilecek birlikten daha fazla birlik

harcýna sahip deðildirler. Kaçanlarýn, ihanet edenlerin birliðidir daha açýk deyimle. Ki bu toplama, derme-çatmalýk durumu seçimler öncesi katýlan “ikbal avcýlarý” ile daha da derinleþmiþ ve AKP tam anlamýyla bir yamalý bohçaya dönüþmüþtür. Bakanlar kurulunda yer alan isimler ve sonrasýnda, meclis baþkanlýðý seçiminde Bülent Arýnç’ýn (2) kendini dayatmasý bu derme-çatmalýk durumunun hiç de hafife alýnmamasý gerektiðini göstermektedir. Bu olumsuzluklara karþýn, AKP’ nin de eli boþ oturduðunu söyleyemeyiz. Ülke içi dengelerin daha fazlasýna izin vermediði koþullarda AKP dýþarýdan gelen çaðrýlara uymuþ ve iç dengeleri etkileyebilmenin yolunu dýþarýda aramaya baþlamýþtýr. R. Tayyip Erdoðan’ýn seçimin hemen ardýndan baþlattýðý Avrupa turnesi böyle bir arayýþ olarak görülmelidir. Ancak burada özellikle vurgulamak gerekir ki, bu iliþkide belirleyici ve yönlendirici olan AKP veya R.T. Erdoðan deðil, bizzat AB ülkeleridir. AB tam da üyelik müzakereleri için tarih verilmesi gereken ama vermeyecekleri bir noktada, yani TürkiyeAB iliþkilerinin çýkmaza gireceði bir noktada, ülke içi dengelere müdahale (3) etmenin bir yolunu AKP’ye el atmakta bulmuþtur. Ki bugün tekelci sermayenin bir kesiminin de AKP’ye oynayarak sarsýlan ekonomik-siyasi konumunu düzeltme peþinde olduðunu da göz önüne aldýðýmýzda, AKP’de kendini ifade eden bu yeni oluþumun hiç de yabanca atýlmayacak bir güç ortaya çýkardýðýný kabul etmemiz gerekecektir. Ki oligarþinin bu denli temkinli davranmasýnýn temel nedenlerinden biri de budur zaten. AB veya ABD’nin AKP eliyle iç dengelere müdahalesi hangi sonuçlarý yaratýr? Bunu bugünden kestirmek kolay olmasa da, AKP’nin uzun süre böyle bir iþlevi göremeyeceði açýktýr. Dýþ destek bir süre sonra (AB nedeniyle demokrasi, insan haklarý vb. kavramlarýn maskeleyici-koruyucu iþlevi de bir süre sonra bitecektir) AKP’yi vuran bir olgu haline gelecektir ve oligarþi bu konuda epeyce ustalaþmýþtýr. Diðer yandan, AKP içi dengeler de böyle bir politikayý sürdürmesine engeldir. Bir süre sonra, özellikle AB konusunda çatlak seslerin çýkmasý kaçýnýlmazdýr. En önemli nokta ise, AKP’nin aldýðý onca oya raðmen, ülke içi dengelerde oldukça güçsüz olduðu ve güçlenmesine de izin verilmeyeceði gerçeðidir. Sermayenin iflas etmiþ, iflas etmek üzere olan ve yolsuzluk operasyonlarýna


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002 hedef olmuþ kesimi dýþýnda, büyük sermayeden AKP’ye, özellikle bu konuda bir destek yoktur. Büyük sermayenin AKP’den beklediði istikrardýr; demokrasi, insan haklarý deðil. Bunun için de oligarþinin iç ve dýþ politikalarýna uyum þarttýr. AB ve ABD, AKP eliyle asýl olarak Kýbrýs sorununa müdahale etmek istemiþ, ancak bunun önü kýsa sürede kesilmiþ, oligarþi neredeyse yekvücut Kýbrýs konusunda “ulusal” politikalarýn savunucusu olmuþtur. AKP’ ye sýnýrlarý hatýrlatýlmýþtýr. Ayný þey Irak ve Kürt devleti konusunda da geçerlidir; AKP’ye bu konuda da sýnýrlar çizilmiþtir. Görünen o ki, AKP zafer sarhoþluðu içinde “bir þeyleri deðiþtirebilir miyim?” umuduyla, iç ve dýþ desteklerle bazý noktalarda birtakým yoklamalarda (zorlama deðil) daha bulunacaktýr. Ancak bütün bu yoklamalarýn boþuna olduðunu, bir þey elde edemediði gibi arada kalýp sürekli darbeler yediðini kýsa sürede anlayacak ve gerek oligarþi ile emperyalist merkezler arasýndaki dengelere, gerekse de oligarþi içi dengelere uyum gösterecektir. AB veya ABD ise daha önce Mesut Yýlmaz, Kemal Derviþ vb. eliyle denediði iç dengeleri etkileme, denetleme çabasýndan vazgeçmeyecek, bunu AKP ile de sürdürmeye çalýþacaktýr. Ancak sonuçta onlar da asýl muhataplarýyla bir pazarlýk yapmak zorunda olduklarýný ve belli ödünler vermeden istediklerini elde edemeyeceklerini anlayacaklardýr. Çünkü dünya eski dünya deðil; sadece sosyalist sistem deðil, emperyalist-kapitalist sistem de daðýlmýþ durumda ve sistem içinde otoriteyi yeniden kurmanýn, saðlamlaþtýrmanýn yolu biraz zaman, biraz sabýr ve biraz da güç gerektiriyor. ✰ DÝPNOTLAR: (1) Mahir Çayan tarafýndan formüle edilmesinden itibaren her türlü sataþmanýn konusu olan “oligarþi” kavramýnýn bugün oldukça revaçta olmasý bizler açýsýndan þaþýrtýcý deðil. Küçük burjuvazinin, mevcut devleti, sýnýflarý, sýnýfsal güç dengelerini, ekonomiksiyasi yapýyý, iç ve dýþ iliþki ve çeliþkileri açýklamak için kullandýðý bütün ithal kavramlar iflas etmiþtir. Kavramlara gizemli bir güç yükleyerek ideoloji ürettiðini sanan küçük burjuvazi bu kez de dört elle oligarþi kavramýna sarýlmýþ, her olgu ve olayý oligarþi kavramý çerçevesinde açýklamaya baþlamýþtýr. Ancak bu Mahir’deki biçimiyle net, açýk tanýmý ve sýnýrlarý-içeriði belli bir oligarþi kavramý deðildir. Tam tersine, ne olduðu, sýnýrlarý, kapsamý, içeriði belirsiz bir oligarþi kavramýdýr bugün küçük burjuvazinin siyasi literatürüne damgasýný vuran. Ýn midir, cin midir ne olduðu belli olmayan, öylesine belirsiz, kimliksiz bir oligarþi kavramýdýr

ÇÝZGÝ bu. Demokrasi mi, oligarþi istemiyor; özgürlük mü, oligarþi engelliyor; haklar mý, oligarþi gasp ediyor. Bu açýk, ancak sorunun bundan sonrasý karýþýyor, çünkü oligarþinin karþýsýna çýkarýlanlara baktýðýmýzda “kimdir bu oligarþi?” demek zorunda kalýyoruz. Bu anlayýþa göre, TÜSÝAD oligarþinin karþýsýndadýr; Mesut Yýlmaz oligarþinin karþýsýndadýr; kýsacasý demokrasi, özgürlük, hak-hukuk diyen herkes oligarþinin karþýsýndadýr. TÜSÝAD kimdir? Tekelci burjuvazinin en seçkinlerinin örgütlen-

de kurulacak!.. Ancak bunlar bütün devleti ele geçirmiþler ve her türlü yöntemi kullanarak bu iktidarlarýný kaybetmemeye çalýþýyorlar!.. Gerçekten komedidir bu. Bütün bunlar siyaset adýna, politika-taktik üretme adýna ileri sürülüyor. Aslýnda bütün bunlar oligarþi kavramýnýn arkasýna saklanmadan, bu kavram kullanýlmadan doðrudan söylense az-çok siyasetten haberi olan herkesi güldürecek sözlerdir. Ancak dedik ya, küçük burjuvazinin en önemli özelliklerinden biri teorik-ideolojik sefaletini kavramlara sihirligizemli anlamlar yükleyerek, dahasý kavramlarý anlamsýzlaþtýrarak gizleme yeteneðidir. Bugün de küçük burjuvazinin teorik-politik, felsefi iflasýný oligarþi vb. kavramlarla gizlemeye çalýþtýðýna tanýk oluyoruz. Peki, oligarþi nedir? Mahir’de bu çok açýk ve net taEmperyalizm ve oligarþi seçimlerde istedikleri nýmlarla verilmiþsonuçlarý elde edemediler ve yeni çýkmazlarla, tir. Kelime anlamý yeni arayýþlarla karþý karþýya kaldýlar.. bir avuç azýnlýðýn mesi. Mesut Yýlmaz’ýn kim olduðunu iktidarý olan bu kavram Mahir’de egeanlatmaya bile gerek yok. O halde, men sýnýflar ittifakýný ifade etmek için bunlarý bile dýþlayarak tüm devlete kullanýlmýþtýr. Bugün de bu kavram bir egemen olan oligarþi kimdir? Komik egemen sýnýf ittifakýnýn ifadesidir angelecek ama bugün oligarþi kavramýný cak ‘70 koþullarýndan farklý olarak, dillerine pelesenk edenlerin çoðu açý- sýnýfsal kombinezonunda ve aðýrlýklasýndan devlet de, oligarþi de birkaç ge- rýnda belli deðiþimler olmuþtur, ki bu neral, birkaç MÝT-kontrgerilla yöneti- daha farklý ve geniþ bir incelemenin cisi ve Ecevit, Bahçeli gibi birkaç bur- konusudur. Ancak þu kadarýný söylejuva siyasetçisidir. Bunlar olmasa de- yelim ki, bugün “oligarþi” kavramýný sýmokrasi de gelecek, özgürlükler de nýflardan, özellikle de tekelci burjuvazi gerçekleþecek, hak ve hukuk düzeni ve onun siyasi temsilcilerinden soyut-

layarak açýklamaya kalkýþmak bu kavramýn altýný boþaltma çabalarýnýn bir parçasýdýr. Siyasi-sýnýfsal anlamýndan koparýp bir “süs” haline getirilmesine hizmet etmektir. (2) Bülent Arýnç’ýn AKP’ye katýlmasý da, birçoðunun katýlýmýnda olduðu gibi, tereddüt ve pazarlýklarla gerçekleþmiþtir. Pazarlýðýn en çetin geçtiði isimlerden biridir B.Arýnç; öyle ki uzun süre katýlýp katýlmayacaðý tartýþýlmýþ ve son anda AKP’ye katýlmýþtýr. (3) Müdahale o denli açýk ki, bir yerde artýk komediye varýyor. Bugüne dek bakanlarý, kýrmýzý pasaport taþýyanlarý bile salt Türkiye’den geldikleri için sýnýr kapýlarýnda, havaalanlarýnda süründüren AB gümrükleri, R.T.Erdoðan’ý ve maiyetini hiçbir kontrole tabi tutmadan, vizesiz normal pasaportlarla içeri almaktadýr. Dahasý, R.T.Erdoðan gittiði her yerde baþbakan, devlet baþkaný protokolüyle aðýrlanmakta, bu düzeylerde görüþmelere katýlmaktadýr. Bu bir yanýyla Türkiye oligarþisine meydan okumadýr da. AB ülkeleri açýktan “Sen ne yaparsan yap, ben bu adamý baþbakan olarak tanýyorum ve muhatap alýyorum” demektedir. Türkiye’nin milletvekili bile yapmadýðý, parti baþkanlýðýný bile elinden almaya kalktýðý birini böylesine aðýrlamak her þeyden önce uluslararasý protokol kurallarýna, geleneklerine aykýrýdýr. Türkiye oligarþisi ise þu anda pragmatist davranarak bütün bunlarý görmezden geliyor. 12 Aralýk’a kadar, R.Tayyip Erdoðan’ý da kendi politikalarý doðrultusunda AB ile iliþkilerde kullanmak istiyor. 12 Aralýk sonrasýnda ise, alýnan sonuca baðlý olarak, bu kuralsýzlýklarý gündeme getirecektir. Gündeme getirme sitayiþ mi olur, protesto mu, teþekkür mü olur, suçlama mý; o, dediðimiz gibi, 12 Aralýk’ta alýnacak sonuca göre biçimlenecektir.

DÜÞENLER DEVRÝM ÝÇÝN, DEVRÝM YOLUNDA VURUÞARAK DÜÞTÜLER... KALBÝMÝZE, RUHUMUZA VE BÝLÝNCÝMÝZE GÖMÜLDÜLER... ONLAR; KURTULUÞA KADAR SAVAÞ ÞÝARINI DEVRÝM YOLUNA KANLARIYLA YAZDILAR...

FERÝT ELÝUYGUN 27 Aralýk 1990

ÞABAN ÞEN 18 Aralýk 1991

11

HAMDÝ AYGÜL 27 Aralýk 1990

YOLUMUZ DEVRÝM YOLUNDA DÜÞENLERÝN YOLUDUR...


12

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

Irak Krizinin Bir Baþka Yüzü:

EMPERYALÝST SÝSTEMDE PARÇALANMA Emperyalist sistem hýzlý bir parçalanma süreci yaþýyor. Öyle ki, Ekim Devrimi’nin hemen ardýndan temelleri atýlmaya baþlanan ve özellikle de II. Paylaþým Savaþý ertesinde giderek güçlendirilen emperyalist “bütünsellik”, tüm yönleriyle (ekonomik, siyasi vb. vb.) ve kelimenin tam anlamýyla “çatýr çatýr” parçalanmaya baþlamýþtýr. (1) Doðal olaný, olmasý gerekeni de budur, çünkü bizim burada “bütünsellik” olarak ifade ettiðimiz, Mahir’in entegrasyon kelimesiyle ifade ettiði bu “birliktelik”, koþullarýn dayattýðý bir zorunluluktu ve 90’lardan itibaren bunu zorunlu kýlan koþullar ortadan kalkmýþtýr. Artýk tüm emperyalistler için “sýnýrsýz özgürlük” dönemi açýlmýþtýr. Ancak yaþanan on yýllýk süreç göstermiþtir ki, bu “sýnýrsýz özgürlük” bir yanýyla sýnýrsýz emperyalist saldýrganlýk ve terör, diðer yanýyla da emperyalist sistemin giderek daha büyük çeliþki ve çatýþmalar içine yuvarlanmasý, daha derin çýkmazlara saplanmasýdýr. Baþka bir þekilde ifade edersek, “sýnýrsýz özgürlük” dönemi, emperyalist sistem açýsýndan “sýnýrsýz çeliþki ve parçalanma” ile “sýnýrsýz çatýþma ve savaþ” dönemidir. Parçalanma salt emperyalist merkezler arasý çeliþkilerin keskinleþip uzlaþmaz boyutlara ulaþmasýyla sýnýrlý deðildir. Emperyalist merkezler dýþýnda, sistemin þurasýnda-burasýnda yer alan tüm ülkeleri kapsayan bir parçalanma söz konusudur. Emperyalist zincir içinde yer alan tüm ülkelerin egemen sýnýflarý sistem içindeki yerlerini, iliþkilerini, ittifaklarýný yeniden gözden geçirip de-

Artýk tüm emperyalistler için “sýnýrsýz özgürlük” dönemi açýlmýþtýr. Ancak bu “sýnýrsýz özgürlük” bir yanýyla sýnýrsýz emperyalist saldýrganlýk ve terör, diðer yanýyla da emperyalist sistemin giderek daha büyük çeliþki ve çatýþmalar içine yuvarlanmasý, daha derin çýkmazlara saplanmasýdýr. Baþka bir deyiþle, “sýnýrsýz özgürlük” dönemi emperyalist sistem açýsýndan “sýnýrsýz çeliþki ve parçalanma” ile “sýnýrsýz çatýþma ve savaþ” dönemidir.

ðerlendirmektedir. Bunun anlamý emperyalist sistemin en küçük birimine kadar büyük bir parçalanma yaþamasýdýr ve bugün böyle bir süreç hýzla geliþmekte, emperyalist merkezlerde ortaya çýkan çeliþki ve çatýþmalar, emperyalist zincir içindeki tüm ülkelerde ve daha keskin biçimleniþler altýnda yansýmasýný bulmaktadýr. Tam da bu noktada, dünya ve ülkemiz özgülünde her geçen gün yeni bir aþamasýna tanýk olduðumuz bu parçalanma sürecinin, emperyalizm

kendi istediðimiz anlamlarý yüklemeyi hedefleyen bir zorlama ile karþý karþýya olduðumuz söylenebilir. Emperyalizm ve oligarþinin sözcüleri-demagoglarý bugünkü süreci tamamen “olumlu” iþlevlere sahip bir “yeniden yapýlanma” ve “deðiþim” süreci olarak sunmaya çalýþýrken, tam da yukarýda vurgulandýðý biçimiyle, sorunu zamandan, mekandan, somut koþullardan ve özellikle sýnýfsal çýkar ve politikalardan soyutlamaya çalýþýyorlar. Neredeyse “cennetten çýkma”, tüm kötülükler-

ve oligarþinin sözcüleri tarafýndan “yeniden yapýlanma” ve “deðiþim” süreci (2) vb. gibi nitelemelerle kitlelere sunulmak istendiðine tanýk oluyoruz.

den ve gerçeklerden soyutlanmýþ bir “yapýlanma” ve “deðiþim” kavramlarý vardýr karþýmýzda. “Yapýlanma” kavram olarak ele alýndýðýnda baþý bozuk, düzensiz bir kümenin, grubun, iþ ve faaliyetin vb. vb. bir sistem ve düzen içinde bir araya getirilmesidir. Bunun “yeniden” olmasý ise ya eskinin daðýlmasýna ya da iþe yaramaz hale gelmesine baðlýdýr. (3) Günümüz açýsýndan ele aldýðýmýzda, sosyalizmin varlýðýna baðlý olarak þekillenen dünyanýn ekonomik, siyasi, askeri, coðrafi vb. vb. yapýsý, 90’lardan itibaren daðýlmýþtýr. Özellikle vurgulamamýz gerekir ki, burada söz konusu olan “sosyalizmin daðýlmasý” deðil, bir bütün olarak “dünyanýn daðýlmasý”dýr. Bu anlamda da, bir daðýlmadan söz ediliyorsa, bu sadece “sosyalizm”le sýnýrlý bir daðýlma deðildir; daðýlma ayný zamanda ve özellikle bugün emperyalist-kapitalist sistemi de kapsayanbelirleyen bir daðýlmadýr. Sorunun bu yaný baþýndan itibaren gözden kaçýrýlmaya çalýþýlmýþtýr.

“Yeniden Yapýlanma” ve “Deðiþim” Sürecinin Temel Özellikleri Öncelikli soru, gerçekten de bir “yeniden yapýlanma” veya “deðiþim”den söz edilip edilemeyeceðidir. Gerek dünya çapýnda, gerekse de ülkemiz özgülünde bir “yeniden yapýlanma” ve “deðiþim” sürecinin yaþandýðý açýktýr. Bu herkesin gördüðü somut bir olgudur. Ancak sorun bunu görmekle çözülmüyor. Görmenin ötesinde, bu “yeniden yapýlanma” ve “deðiþim”e bir anlam kazandýrmak, bu kavramlarý yorumlamak gerekiyor ve bütün sorun da burada çýkýyor. Bu noktada kavramlarýn oldukça zorlandýðý açýk. Kavramlarý, zaman ve mekandan, somut koþullardan ve en önemlisi de sýnýfsal çýkar ve politikalardan soyutlayýp onlara ille de

Verilmek istenen hava þudur: Sosyalizm daðýlmýþtýr, emperyalist-kapitalist sistem her þeyiyle sapasaðlam ayaktadýr. Bu hava bugün sönmüþ, emperyalist-kapitalist sistemin de bir daðýlma-parçalanma süreci yaþadýðý somut biçimleriyle görülmeye baþlanmýþtýr. Aslýnda bu, emperyalist-kapitalist sistemin doðal halidir ve emperyalist-kapitalist sistemin merkezlerinde ilk günden itibaren bu sürecin hazýrlýklarý yapýlmaktadýr: Sosyalizm-komünizm tehdidi ortadan kalktýðý anda emperyalist-kapitalist sistem kendi doðasýna dönecek ve dünya bir kurtlar sofrasýna dönüþecektir ve bu sofradan pay alabilmenin tek yolu güçlü ve ayný zamanda saldýrgan olmaktan geçmektedir. Diðer bir deyiþle, 20. yüzyýl baþlarýndaki koþullara bir dönüþten de söz edebiliriz. Olaðanüstü güçlenen tekelci sermaye (sermayenin bugünkü yoðunlaþma ve merkezileþme düzeyini “olaðanüstü” nitelemesiyle dahi yeterince vurgulamak mümkün deðildir) dünyayý paylaþmanýn kavgasýna giriþmiþtir. 20. yüzyýl baþýnda en ücra, keþfedilmemiþ topraklara kadar sermayesini taþýyan uluslararasý tekellerbugün ayný aç gözlülükle, sosyalizmin 70 yýl boyunca emperyalist yaðmanýn dýþýnda tuttuðu, dünyanýn üçte birini yutmanýn kavgasýný yürütmektedirler. Emperyalistlerin dünyayý kendi özgül çýkarlarý doðrultusunda yeniden yapýlandýrma kavgasýyla karþý karþýyayýz ve bu boyutuyla ele alýndýðýnda, ortada “olumluluklar” yüklenebilecek tek bir olgu yoktur. Bu durumda bir yeniden yapýlanmadan deðil, olsa olsa bir yeniden paylaþýmdan söz edilebilir ve bugün olan da, bütün boyutlarýyla bir yeniden paylaþmadýr. Yeniden paylaþma ise çatýþma demektir, savaþ demektir. Irak’ta çakacak bir kývýlcýmýn Irak’la sýnýrlý kalacaðýnýn garantisi yoktur ve bugün kimse bu garantiyi vermediði için Irak sancýsý kangrene dönüþmüþtür. Artýk her sorun kangrene dönüþmek zorundadýr, çünkü artýk emperyalist sistem parçalanmýþtýr. Bu anlamýyla da deðiþen bir dünyadan söz etmek mümkündür. Parçalanma, “yeni” olgular ortaya çýkaran, kendine özgü bir deðiþim sürecidir. Var olan yapýnýn-bütünün küçük parçalar


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002 halinde ayrý ayrý tanýmlanmasýdýr, moda deyimle “deðiþmesi”dir parçalanma dediðimiz. (4) O halde buraya kadar ifade ettiklerimizi özetlersek: Birincisi, emperyalist sistem daðýlmýþtýr ve ikincisi de, emperyalistler arasý yeniden paylaþýmýn ilk adýmlarý atýlmakta, çatýþmalarýn zemini yoklanmakta, boyutlarý-sýnýrlarý belirlenmeye çalýþýlmaktadýr. Daðýlma (Parçalanma) ve Çatýþmanýn Boyutlarý Yaþadýðýmýz süreçte emperyalist sistemdeki daðýlma-parçalanmayý en somut biçimde gözler önüne koyan olgu ABD-Ýngiltere emperyalistlerinin Irak’a operasyon planlarýdýr. ABD ve Ýngiltere’nin bu planlarý dünyayý neredeyse iki ana kampa bölmüþtür diyebiliriz. Bir tarafta ABD ve Ýngiltere, diðer tarafta ise Irak operasyonuna karþý çýkanlarýn oluþturduðu “birlik”. (5) Evet, 89-90 yýllarýnda sona erdiði söylenen iki kamplý dünya bir baþka biçim ve içerikte yeniden gündemde denilebilir. Ama belirttiðimiz gibi, biçimde ve içerikte oldukça büyük farklýlýklar var. Kimse Irak’ý ve Irak halklarýný, bölge halklarýný savunmuyor. Bütün sorun, inisiyatifi birbirine kaptýrmamak ve mümkünse kendi çýkarlarýný maksimumda tutmak. Daha yakýndan bakarsak, herkes Irak’ýn silahsýzlandýrýlmasýný, etkisizleþtirilmesini istiyor ve yine herkes Irak’a yönelik bu “düzeltme” (düzleme) operasyonunun ABD-Ýngiltere tarafýndan ve ABD-Ýngiltere yöntemleriyle yapýlmasýna karþý çýkýyor. Buraya kadar söylenenlerde bir olaðanüstülük yoktur. Önünde sonunda emperyalistler arasý çeliþkiler, pazar-hegemonya sorunu diye geçebiliriz. Ancak Irak sorunu (krizi) tam da bu noktada ara baþlýða çýkardýðýmýz sorunun, yaný daðýlmanýn boyutlarýnýn ne olduðu noktasýnda bize önemli bir ip ucu veriyor. Bunu görmek için de Irak operasyonuna karþý çýkan herkesin kimler olduðuna bakmamýz gerekiyor. Ýran, Suriye, Türkiye gibi doðrudan Irak sorununun bir parçasý durumundaki ülkelerin yaný sýra, Suudi Arabistan, Ürdün, Mýsýr gibi bugüne dek ABD emperyalistlerinin politikalarý dýþýnda bir politik tercih ve karar sahibi olmayanlar tarafýndan da Irak operasyonuna karþý itirazlarýn yükselmesi iþleri çatallaþtýrýyor. ‘91 Irak ve sonrasýnda ‘99 Yugoslavya-Kosova operasyonlarýnda giderek çatlak seslerin yükselmesine tanýk olunsa da, ABD emperyalizminin inisiyatifi tanýnmýþ, en azýndan kabullenilmiþtir. Bugün ise çok daha farklý bir durum söz konusudur. ABD emperyalizmine böyle bir operasyonu yapamayacaðý, kendi irade ve çý-

ÇÝZGÝ karlarýnýn da göz önüne alýnmasý gerektiði söylenmektedir (hem de diðer emperyalist merkezlerin dýþýnda, “emperyalizme göbeðinden baðýmlý” ülkeler tarafýndan). Bunlar söylenmekle de kalýnmýyor, giderek karþýlýklý meydan okumalara kadar varan demeçler veriliyor, çýkýþlar sergileniyor. Bu noktada, uzun uzun emperyalist kamp içindeki çeliþkileri ele alýp irdeleme gereði duymuyoruz, çünkü her þey o kadar açýk oynanýyor ki, bunu görmemek için özel olarak gözlerimizi sýký sýký kapamamýz veya dünya ile baðlarýmýzý tümüyle koparmamýz gerekiyor. Görünen klasik bir manzaradýr: Bir yanda ABD ve müttefiki Ýngiltere (ki Ýngiltere’den de çatlak sesler çýkmaya baþlamýþtýr), diðer yanda baþýný düþman kardeþler Almanya ile Fransa’nýn çektiði (Ýngiltere hariç) Avrupa Birliði ve esas olarak da tam karþýda yer alan Rusya ile Çin. Kamplaþma genelde bu çerçevede ve dünya, çizgileri giderek netleþen bir þekilde bu kamp-

iliþkileri tasfiye ederek Ýran’ý uluslararasý iliþkilerde farklý bir yere oturtmuþlardýr. Ancak bu durumu, anladýðýmýz anlamda anti-emperyalizm olarak tanýmlamak da zordur. ABD ile sýký iliþkiler tasfiye edilmiþ ama baþta Almanya olmak üzere diðer birtakým emperyalist merkezlerle yeni iliþkiler (ABD iliþkileri ölçüsünde sýký ve resmi olmasa da) kurulmuþtur. ABD karþýtlýðý ile anti-emperyalizmin ayný þeyler olmadýðý Ýran örneðinde oldukça net biçimde ortaya çýkmýþtýr. Suriye ise, sosyalizmden etkilenmeler barýndýrsa da, asýl olarak sosyalizmin prestijinden, gölgesinden yararlanan küçük burjuva rejimlere örnek sayýlabilecek bir ülkedir. Emperyalizmle, özelde ABD ile iliþkileri bir baðýmlýlýk iliþkisinden ziyade karþýtlýk iliþkisidir. Tabii ki buradaki karþýtlýk, diðer bir deyimle anti-emperyalizm ideolojik-politik olmaktan ziyade sosyalist sistemle iliþkilerin düzeyine baðlý olarak þekillenen küçük burjuva pragmatizminin pratik

laþmaya uygun bir saflaþmayý yaþýyor. (6) Bu saflaþma, yukarýda sayýlan emperyalist odaklar etrafýnda biçimlense de, bu biçimleniþlerin pratik geliþimlerini ve sonuçta baþarýlý olup olmayacaklarýný belirleyecek olgu, bu emperyalist merkezlerle dýþýndaki ülkeler arasýndaki iliþki ve çeliþkilerin düzeyi olacaktýr. Daha somut olmasý açýsýndan, konuyu Irak sorunu temelinde açmaya çalýþýrsak: Yukarýda da belirttiðimiz gibi, hemen herkes Irak’a yapýlacak bir silahlý operasyona karþý konumlanmýþ durumda. Kimse ABD’nin Irak’a girmesini ve orayý “düzeltmesi”ni istemiyor. “En çok kim istemiyor?” sorusu sorulduðunda ise karþýmýza Irak’ ýn üç komþusu çýkýyor: Türkiye, Ýran, Suriye... (7) Ýran ve Suriye’nin durumu ortadadýr; 79 “Ýslam Devrimi” sonrasýndaki Ýran ile Þah’ýn Ýran’ý arasýnda büyük farklýlýklar olduðu açýktýr. Bu farklýlýklardan en önemlisi ise ABD ile Ýran arasýndaki iliþkilerdir. Mollalar rejimi, Þah rejimi ile ABD arasýndaki tüm

ifadesi olan bir karþýtlýk veya antiemperyalizmdir. Türkiye’nin durumu ise bunlardan çok çok farklýdýr. Türkiye 1945’lerden itibaren emperyalizme baðýmlýlýk sürecinde olan ve bu baðýmlýlýðýn 1970 sonrasý tam anlamýyla bir ABD eyaleti statüsüne dönüþtüðü bir ülkedir. Ýran ve Suriye’nin karþý çýkýþlarý bir yana, Türkiye oligarþisinin Irak’a yönelik bir operasyona karþý çýkýþý, yukarýda da vurguladýðýmýz gibi, emperyalist sistemdeki daðýlma ve baþýbozukluðun derecesini gösterir. Ancak bir yanýyla da, diðerleriyle birlikte Türkiye’nin karþý çýkýþý, Irak sorununu neredeyse bir kriz haline getiren olgularýn baþýnda yer alýr. Bu ülkeler operasyona karþý tutum almadýklarý bir noktada, diðer emperyalist merkezlerin karþý çýkýþlarý diplomatik görüþmeler içinde ve karþýlýkla tavizlerle çözülebilecek aþamaya gelmek zorundadýr, çünkü karþýlýklý dayatmalarla bir yere varamayacaklarýný ve kendi aralarýnda bir savaþý zorlama gibi davranýþýn kendilerinin ve dünyanýn sonunu getirecek

13

bir aptallýk olacaðýný çok iyi biliyorlar. Bu nedenledir ki, direnme ve çatýþmalarýný esas olarak diðer ülkeler üzerine kurmaya veya hali hazýrdaki direnme ve çatýþmalardan yararlanmaya çalýþýrlar. Suriye ve Ýran ABD açýsýndan þer devlet olarak ilan edilmiþ ve karþýya alýnmýþ devletlerdir. Irak’tan sonra sýranýn bunlara geleceði, hatta Irak operasyonunun salt bu ülkelere geçiþi saðlamak için gündemde tutulduðu bugün artýk açýkça da ifade edilmektedir. ABD emperyalistleri bu ülkelerin tek tek karþý çýkýþlarýný zaten göze almýþtýr. Ancak bugün olan tek tek karþý çýkýþ deðildir. Bugün Türkiye’nin de dahil olduðu bir “üçlü” görüntüsü ortaya çýkmakta, bununla da kalmamakta, bu üçlünün geri planýnda Rusya ve Çin’in destekleri kendini hissettirmektedir. Bu durum, ABD’nin karþýsýna Türkiye’yi kaybetmeme gibi bir sorunu çýkarýrken; Rusya, Çin gibi ABD ve Ýngiltere’nin Irak’la baþlatacaðý operasyonlar zincirini daha ilk adýmda durdurma olanaðý veren önemli dayanak noktasý saðlamaktadýr. Bu anlamda da sorun artýk Türkiye ve diðer ülkelerin karþý çýkýþlarýný bastýrmak veya güçlendirmek noktasýnda düðümlenmektedir. Türkiye ve diðer ülkeler birtakým tavizlerle ikna edildikleri an, Rusya, Çin, Fransa, Almanya vb. vb. ne derse desin operasyon baþlayacaktýr. Tersi durumda, yani Türkiye ve Ýran “operasyon baþladýðýnda ben de kendi çýkarlarýmý korumak için girerim” türü hesaplar yapmaya devam ettikçe de operasyon ertelenecektir. Türkiye veya Ýran’ýn ABD ve Ýngiltere dýþýnda Irak’ a girmesi, sorunun Irak sorunu olmaktan çýkmasýný getirecektir. Yarým yüzyýlý aþkýn bir zamandýr emperyalizmle tam baðýmlýlýk iliþkisi içinde olan bir Türkiye’nin veya sosyalizmin var olduðu bir dünya dengesinde kendini yaþatabilen Suriye, Ýran gibi ülkelerin böylesine bir konuma gelebilmelerinin, kendilerini ve çýkarlarýný dayatabilmelerinin tek nedeni emperyalist-kapitalist sistemdeki daðýlmadýr. Sosyalist sistemin varlýðý, emper-

Emperyalistlerin dünyayý kendi özgül çýkarlarý doðrultusunda yeniden yapýlandýrma kavgasýyla karþý karþýyayýz ve bu boyutuyla ele alýndýðýnda, ortada “olumluluklar” yüklenebilecek tek bir olgu yoktur. Bu durumda bir yeniden yapýlanmadan deðil, olsa olsa bir yeniden paylaþýmdan söz edilebilir ve bugün olan da, bütün boyutlarýyla bir yeniden paylaþmadýr. Yeniden paylaþma ise çatýþma demektir, savaþ demektir.


14

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

yalistleri (aralarýndaki tüm çeliþkilere karþýn) bir otorite etrafýnda birleþmeye ve otoriteyi tanýmaya zorlamýþtýr. Bugün ise sosyalist-komünist tehlike ortadan kalkmýþ ve varlýðýný bu tehlikeye baðlý olarak þekillendiren otoritenin de herhangi bir dayanaðý kalmamýþtýr. ABD emperyalistleri “sosyalizm-komünizm” tehlikesi yerine “terörizm” umacýsýyla bu otoritesine yeni dayanaklar oluþturmaya çalýþýyorsa da, bunun pek de baþarýlý olamayacaðý, Afganistan’ýn hemen sonrasýnda, Irak sorununda ortaya çýkmýþtýr. Artýk herkes yeni bir paylaþýmýn gerekliliðini görüyor ve yine (Türkiye gibi) herkes bu yeni paylaþýmýn konusu olmak istemediði gibi, daha da kârlý çýkmaya çalýþýyor. Yeniden Paylaþým Yeniden Dünya Savaþý mý Demektir? Yaþanmýþ dünya savaþlarýyla yeniden paylaþým mücadelesi arasýndaki doðrudan iliþki inkar edilemez bir olgudur. Her iki dünya savaþý da dünyanýn yeniden paylaþýmý doðrultusundaki emperyalist uzlaþmazlýklarýn, çatýþmalarýn ifadesi olmuþtur. Yeniden paylaþýmýn kaçýnýlmaz bir gereklilik olarak gündemde olduðunu söylediðimiz günümüz koþullarýnda böyle bir tehlike gündemde midir? Dünya yeni bir paylaþým savaþýnýn kan denizine yuvarlanacak mýdýr? Özellikle de Irak sorununun giderek çýkmaza girmesi, karþýlýklý restlerin sertleþmesi üzerine bu soru daha sýklýkla sorulur olmuþtur. Bu soru Irak sorunuyla birlikte gündemimize giren bir soru deðildir. 1990’lý yýllar boyunca þu veya bu vesileyle bu soru sürekli gündemde tutulmuþtur. Artýk uzlaþmaz düzeye gelen emperyalistler arasý çeliþki ve çatýþmalarýn savaþla çözümlenememesini salt sosyalist sistemin varlýðýyla açýklama kolaycýlýðý bu soruyu bundan sonra da deðiþik vesilelerle gündemde tutacaktýr kuþkusuz. Ve siz belli periyotlarla bu soruya cevap vermeye devam edeceðiz. Yeniden daha önce verdiðimiz cevaplarý tekrarlarsak; yeniden paylaþým savaþlarýnýn tek biçimi topyekün dünya savaþlarý deðildir. Paylaþým savaþlarý II. Dünya Savaþý’ndan sonra da devam etmiþtir ve bugün de, yarýn da bu türden savaþlar dünya gündeminde yerini koruyacaktýr. Bu savaþlar geçmiþ birçok örnekte yaþandýðý gibi, bölgesel savaþlarmüdahaleler biçiminde yürütülmüþtür ve bundan sonra da böyle yürütülecektir, yürütülmek zorundadýr. Irak operasyonu gerek gündeme getiriliþ biçimiyle, gerekse de yarattýðý tartýþmalarla önümüzdeki sürecin paylaþým savaþlarýna bir örnektir. Emperyalistler doðrudan karþý karþýya gelmeksizin, “insanlýk ve barýþ” adýna bölgesel “kriz noktalarý” saptayýp buraya müdahaleyi gündeme getir-

mekte ve bu müdahalelerin faturasýný da esas olarak bölgedeki güçlerin sýrtýna yüklemektedir. Çatýþan da kaybeden de bölgesel güçler olmakta, emperyalist merkezler, müdahale öncesi ve müdahale sürecinde bozulan iliþkilerini, müdahalenin þu veya bu biçimde sonuçlanmasýnýn ardýndan, karþýlýklý ödünlerle yeniden belli bir düzeye çýkarmaktadýrlar. Topyekün bir dünya savaþý bugün emperyalistlerin kaçýndýklarý en önemli tehlikedir. Çok iyi biliyorlar ki, böyle bir savaþ dünyanýn sonunu getirmese de sistemin sonunu getirecek büyük tehlikeleri barýndýrmaktadýr. Bu tehlikelerin en baþýnda da ezilen halklarýn örgütlü mücadele ve direniþleri ve sonuçta sosyalizmin, bu kez dünyanýn üçte birinden daha fazlasýnda, belki de tamamýnda egemenliði... Sonuç olarak, Irak sorununa yaklaþýmda her türlü kaygý ve yanýlsamadan uzak bir tavýr takýnabilmek için emperyalist-kapitalist sistemi, bölgeyi, bölge halklarýný ve ülkemiz özgülünde de devleti, devletin yapýsýný, egemen sýnýflarý iyi tanýmak gerekiyor. Emperyalist-kapitalist sistemi tanýmamanýn ifadesi, Irak sorununu bir demokrasi ve özgürlük sorunu olarak görmek, bu anlamda da Irak’a yapýlacak bir emperyalist müdahaleyi desteklemek veya en azýndan sessiz kalmaktýr. Ülkemizdeki devleti ve egemen sýnýflarý tanýmamanýn somut ifadesi ise, oligarþinin bugünkü Irak operasyonuna karþý çýkýþýný anti-emperyalizm veya baðýmsýzlýkçý tavýr olarak yorumlamaktýr. Bölgeyi, bölge halklarýný tanýmamanýn ifadesi emperyalizme ve bölgedeki gerici rejimlere karþý mücadeleden geri durmak, böyle bir mücadelenin anlamýný kavramamaktýr. Bölgemiz yaþadýðýmýz yüzyýlýn temel dinamiklerini barýndýran bir bölgedir ve bu bölge halklarý yaklaþýk yarým yüzyýldýr gerici rejimlere, emperyalizme ve yerli oligarþilere karþý kurtuluþ mücadelesinde bir arayýþ içindedir. Bu arayýþ sürecinde küçümsenmeyecek adýmlar atýlmýþ, önemli baþarýlara ulaþýlmýþtýr. Bugün bizlere düþen görev bölge halklarýnýn bu dinamiðini görmek ve bu dinamiði örgütleme doðrultusunda uygun araç ve yöntemleri gündeme getirebilmektir. Bugün ülkemizde ve bölgemizde halklarýn dinamiðini en somut biçimleriyle ortaya çýkarabilmenin yolu ise emperyalist müdahaleye karþý çýkmaktan, emperyalist müdahale ve savaþa karþý örgütlenmeler oluþturmaktan geçiyor. Bölgedeki tüm halklar, Kürtler, Türkler, Araplar, Acemler vb. vb. çok iyi bilmelidir ki, emperyalizmin Irak’a müdahalesi hiçbir halk açýsýndan olumlu sonuçlar getirmeyecektir. Bu müdahalenin halkla-

ra getireceði tek bir sonuç olacaktýr: Daha fazla baský, daha fazla terör ve daha fazla sömürü... Emperyalist müdahale ve savaþa karþý çýkmak için ezilen halklarýn yeterince gerekçesi vardýr. Sorun bunlarý anlatmak, kavratmak ve örgütlenmeyi, mücadeleyi temel alan bir bilinç oluþturmaktýr. Devrimcilere düþen görev de, ne eksik ne fazla, tam tamýna budur. ✰ DÝPNOTLAR: (1) Her türden yanlýþ anlaþýlmayý önlemek açýsýndan, emperyalist kampta saðlanan “bütünselliðin” sistem içi çeliþki ve çatýþmalarý ortadan kaldýran bir “bütünsellik” olmadýðýný özellikle vurgulamamýz gerekiyor. Tam tersine, çeliþkilerin uzlaþmaz boyutta keskinleþmesine karþýn, çözüm yollarý noktasýnda farklý yöntemler izlenmiþtir. Bu durumu bilimsel ve en anlaþýlýr haliyle ortaya koyanlardan biri de Mahir Çayan’dýr: “Nükleer vurucu güçlerin dünya çapýnda eriþmiþ olduðu seviye ve de esas tayin edici olarak da, dev dünya sosyalist blokunun varlýðý, emperyalistler arasý had safhaya ulaþmýþ olan uzlaþmaz çeliþkilerin ekonomik plandan, askeri plana sýçramasýna engel olmaktadýr. Bir yandan çeliþkiler keskinleþip derinleþirken, öte yandan da entegrasyona gidilmektedir.” (2) Aslýnda yaþadýðýmýz sürecin temel özelliklerini gizlemeye, kitlelerin bilincine farklý yansýtmaya çalýþanlar arasýna solda deðiþik biçimlerde kendini “ifade eden” tasfiyecileri de katmak gerekir. Týpký emperyalizm ve oligarþinin sözcüleri gibi, bu süreci “yeniden yapýlanma” ve “deðiþim” kavramlarýyla süsleyip kitlelere kabul ettirmeye çalýþanlarýn, hangi safta görünürlerse görünsünler, özünde oligarþi ve emperyalizme hizmet ettikleri her geçen gün biraz daha anlaþýlýr biçimde ortaya çýkmaktadýr. (3) Daha önce de bir yazýmýzda deðindiðimiz gibi, kimi kavramlara kendiliðinden olumlu bir anlam yüklemek ve herkesin de bunu böyle kabul etmesini beklemek türünden bir saçmalýk ‘90 sonrasýnýn geçerli bir modasý oldu. Burjuvazi de, tasfiyeciler de “yeni” ve “deðiþme” gibi kavramlarý kullandýklarýnda, otomatik olarak yaptýklarýný olumladýklarýný sanýyorlar. Yine daha önce de vurguladýðýmýz gibi, ne “yeni” ne de “deðiþme” kelimeleri tek baþlarýna olumlu bir anlam kazanýrlar. Yeni ve deðiþme kavramlarý da, her türden siyasal kavram ve niteleme gibi, hizmet ettikleri çýkarlar (sýnýflar) çerçevesinde tanýmlanýp anlam kazanýrlar. Kazandýklarý bu anlamlarýyla da tarihsel geliþim içerisinde olumlu veya olumsuz bir iþleve sahip olurlar. (4) Tam da bu noktada, kendilerini diyalektik “uzmaný” sananlarýn itirazlarý yükselecektir. “Ne yani, emperyalist sistem önceden de parça parça deðil miydi? Emperyalist sistemin bütün-

selliðinden hiçbir zaman söz edilemez” vb. vb... Bunlar “diyalektik ezberciler” diyebileceðimiz bir kesimin Mahir’in “entegrasyon” tespiti karþýsýnda öteden beri tekrarlayýp durduklarý “inci”lerdir, herhangi bir bilimsel ve diyalektik deðere sahip deðildirler. Bunlar Mahir’in “Emperyalistler arasý uzlaþmaz çeliþkilerin had safhaya çýkmasý, ancak bu çeliþkileri yeniden paylaþým savaþý ile geçici olarak çözümleyememeleri ve zorunlu olarak entegrasyonu gitmeleri kapitalizmin krizinin en öldürücü aþamayý yaþamasý demektir” tespitindeki anlamý, bu tespitteki diyalektik özü ve “entegrasyon” kavramýna yüklenen anlamý da kavramamýþlardýr. Tüm bunlara karþýn, biz bir kez daha ve en anlaþýlýr haliyle anlatalým. Evet, emperyalist sistem dün de uzlaþmaz çeliþkilerle parçalar halindeydi, ancak dün bu parçalar sosyalizm korkusuyla, ezilen halklarýn mücadelesi korkusuyla bir arada durmak, birbirine sokulmak zorunda hissediyorlardý kendilerini ve öyle de davranýyorlardý. Bugün ise sosyalizmin geçici yenilgisi, ezilen halklarýn mücadelesinde ortaya çýkan gerileme nedeniyle bir arada olmalarýný gerektiren veya diðer bir ifadeyle, birbirlerine katlanmalarýný zorunlu kýlan korkularýndan kurtuldular ve birbirinin “mülkü”ne göz dikmeye baþladýlar. Bugünkü parçalanmýþlýklarýnýn anlamý ve diyalektik özü budur. (5) Birlik kavramýný tüm boyutlarýyla karþýlayacak bir birliðin bu kampta olmadýðý açýktýr ve olmasý da mümkün deðildir (Kaldý ki tüm uyumlarýna karþýn, ABD ile Ýngiltere arasýnda da böylesine bir birlikten söz etmek mümkün deðildir zaten). Herkes kendi çýkarlarý doðrultusunda ABD-Ýngiltere kampýnýn planlarýna karþý çýkmaktadýr. Karþý çýkýþ gerekçelerinden karþý çýkýþ tonlarýna kadar hiçbir ortak yönleri yoktur ve ortaklýklarý yoktur. Tek ortak yönleri þudur: Bu iþ ABD ve Ýngiltere’nin çýkarlarý-planlarý doðrultusunda geliþmemeli, sonuçlanmamalý”... (6) Elbette ki bu saflaþma Irak konusundaki tutumlara baðlý olarak yeni yeni þekillenen bir kamplaþma deðil. Saflaþma 90’lý yýllarýn baþlarýndan itibaren, dünyayý yeniden biçimlendirme (paylaþma) çabalarýyla paralel bir þekilde derinleþen bir saflaþma. (7) Rusya ve Çin baþta olmak üzere diðer emperyalist merkezler de böyle bir müdahaleye sonuna kadar karþýlar ve engellemek için de her þeyi yapýyorlar. Bu anlamda onlarýn karþý çýkýþlarý da küçümsenemez. Ancak onlarýn karþý çýkýþlarýyla Türkiye, Ýran ve Suriye’nin karþý çýkýþlarý arasýnda yine de büyük fark var, çünkü bu üç ülke açýsýndan sorun çok daha stratejik boyutlar taþýyor. Daha açýk ifade edersek, Irak’a müdahale diðer emperyalist merkezler açýsýndan satrançta önemli sonuçlara gebe bir hamle düzeyinde iken, komþu üç ülke açýsýndan böyle bir müdahale “þah-mat” hamlesidir, varlýk sorunudur.


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ABD ve Ýngiliz emperyalistlerinin Irak’a operasyon dayatmalarý tüm dünyada terörizm, kitle imha silahlarý ve sonuçta petrol sorunu olarak tartýþýlýrken, Irak’a komþu ülkelerde ise tartýþmanýn boyutlarý ve temeli biraz daha farklý biçimleniyor. Bölgede, özellikle 3 komþu ülkede (Türkiye, Ýran, Suriye) tartýþmanýn temelinde Kürt sorunu yer alýyor. Ýran, Suriye ve Türkiye egemenlerinin Irak operasyonunu bu denli önemli bir sorun haline getirmelerinin temelinde, ABD’nin, bu operasyonun yan ürünlerinden biri olarak bölgede bir Kürt devletini hedeflemesi yatýyor. Evet, bir Kürt devleti belki operasyonun büyük ve uzun vadeli hedefleriyle karþýlaþtýrýldýðýnda bir “yan ürün” olarak deðerlendirilebilir. Ancak bu, her an vazgeçilebilecek tali bir hedef olmasý demek deðildir. Tam tersine, yan ürün olarak da gündeme getirilse, (1) bölgede kurulacak bir Kürt devleti emperyalizmin bölgeye yönelik uzun vadeli politikalarýnda vazgeçilmez bir halkadýr ve -kökenleri çok eskilerde olmakla birlikteasýl olarak ‘90 baþlarýndan itibaren de böyle bir oluþuma yönelik ciddi hazýrlýklara giriþilmiþtir. Bölgedeki Kürt unsurlarýn ruh olarak hazýrlanmasýnýn dýþýnda, örgütlenme ve maddi zemin noktasýnda da önemli aþamalar kaydedilmiþtir. Bu noktada, sorunu “Kürt Coni”ler gibi magazin boyutuna sýkýþtýrmadan, ciddiye alýnmasý gereken bir hazýrlýk süreci yaþandýðýný kabul etmek gerekiyor. Her þeyden önce, baþta Kürt halký olmak üzere bölge halklarý sorunun genelinden koparýlmýþ, kendi dar milliyetçi çýkarlarý çerçevesinde bir bakýþa ve tavra mahkum edilmiþtir. Kürt halkýnýn yanýnda, bölgede yaþayan her halk, Arabý, Türkü, Türkmeni, Acemi, Azerisi vb. vb. ile sorunu emperyalizmin bölgeye müdahalesi sorunu olarak deðil, ya kendi “özgürlüðü”, “devleti” çerçevesinde ya da bölücülük, vatanýn bölünmezliði, kaybedilecek topraklar vb. vb. çerçevede ele alýr duruma getirilmiþtir. Daha açýk ifade edersek, bugün Kürt halkýna, Irak operasyonunun emperyalizmin bölgeye yönelik uzun vadeli ve esas olarak da bölge halklarýný köleleþtirmeyi hedefleyen bir operasyon olduðunu anlatmak zordur. Irak’ta, Ýran’da, Suriye’de veya Türkiye’de yaþayan Kürt halklarý Irak operasyonunda kendi özgürlüklerini,

ÇÝZGÝ

kurulacak devletlerini görmeye baþlamýþlardýr. Bu devletin kimler tarafýndan ve nasýl kurulacaðýnýn bir önemi yoktur. Önemli olan Kürt-Kürdistan ismi taþýyan bir devletin kurulmasýdýr. Keza Türk, Arap veya Acem halklarýna da bu operasyonu gerçek boyutlarýyla anlatmak zordur. Bu halklar açýsýndan Irak operasyonunun anlamý, Kürtlerin ihaneti-satýlmasý ve topraklarýnýn, zenginliklerinin zorla elinden alýnmasýdýr. Halklarýn bu þekilde birbirine karþý þartlandýrýlmasý, düþman edilmesi ve birbirine kýrdýrýlmasý öteden beri sömürücülerin temel-klasik taktiðidir. Egemenliklerinin sürdürülmesi büyük ölçüde bu taktiðe baðlýdýr. Bugün de emperyalizm ve bölgedeki gerici rejimlerin, iþbirlikçi oligarþilerin temel taktiði budur. Emperyalizm “özgürlük”, “kendi kaderini belirleme”, “insan haklarý” gibi demagojilerle Kürt halkýný hüsranla sonuçlanacak maceralara sürüklerken (ki bu Kürt halkýnýn hüsranla sonuçlanacak ilk macerasý da olmayacaktýr, Kürt halkýnýn tarihi bu türden örneklerle doludur aslýnda), bölgedeki gerici rejimler, iþbirlikçi oligarþiler de ayný politikayý tersten uygulamakta, bölge halklarýný Kürt halkýna karþý kýþkýrtmaktadýr. Bu politikalar boþa çýkarýlmak zorundadýr ve bu da ancak ve ancak bölge halklarýnýn devrimci bir politika etrafýnda birleþtirilmesiyle mümkündür. Ve bütün sorun da buradan kaynaklanmaktadýr zaten. Son on yýllýk süreçte, gerek emperyalizmin bölgeye müdahaleleri, gerek gerici-iþbirlikçi rejimlerin baskýcý politikalarý ve gerekse de bölgedeki ulusal hareketlerin küçük burjuva pragmatizmleri sonucu, bölgede Kürt halký ile diðer halklar arasýnda milliyetçiýrkçý duvarlar örülmeye baþlamýþtýr. Emperyalist Politikalar Her Koþulda Boþa Çýkarýlmalýdýr Böyle bir ortamda bir Kürt devletinin kurulmasý ne anlama gelecektir ve nasýl sonuçlar yaratacaktýr? Yukarýda deðiþik yönlerinden ele almaya çalýþtýðýmýz “ortam”da kurulacak bir Kürt devletinin anlamý açýktýr. Bugün herkesin gördüðü olgu, emperyalizmin böyle bir devlete “ikinci bir Ýsrail” misyonu yükleme amacýnda olduðu ve devletin kuruluþ gerekçesinin-gerekliliðinin de bu olduðudur. Biliyoruz ki, Kürt burjuvazisi ve ki-

mi iþbirlikçi Kürt unsurlar buna da razýdýr ve Ýsrail olmanýn dahi Kürt halkýnýn bugünkü durumundan daha iyi koþullar getireceðini iddia edeceklerdir. Ýsrail’in ekonomisi, siyasi yapýsý vb. vb. özellikleri örnek gösterilerek kýyaslamalara giriþilecektir. Ancak unutulan, görmezden gelinen noktalar sayýlamayacak kadar çoktur bu bakýþ açýsýnda. Öncelikle, sorunu salt Kürt halkýnýn kurtuluþu olarak ele almak, her þeyden önce bölge halklarýna karþý bir konumu baþtan kabul etmek demektir. Diðer taraftan, Ýsrail karþýlaþtýrmasý da baþtan aþaðý yanlýþ ve aldatýcýdýr. Evet, ABD emperyalizmi bölgede “ikinci bir Ýsrail” istiyor ama bu “ikinci Ýsrail”in temel misyonu askeri üs olmak ve emperyalizmin bölgedeki taþeronluðunu üstlenmektir. Bunun dýþýnda, kimse emperyalizmden “Ýsrail demokrasisi”, “Ýsrail ekonomisi” beklemesin. Tam tersine, kullanacaðý hizmetler için en az demokrasinin ve en fazla yoksulluðun olduðu bir Kürdistan emperyalizmin bölge politikalarýna hizmet edecektir. Bu, ezilen-yoksul Kürt halkýnýn deðil, bir avuç iþbirlikçinin Kürdistan’ý olacaktýr. Emperyalizmin bölge politikalarýnda taþeron olarak kullanmak amacýyla kurmak istediðinden kuþku duymadýðýmýz ve bir avuç iþbirlikçinin yönetiminde, Kürt halký açýsýndan yeni bir baský ve zorbalýk dönemini açacak, bölge halklarýyla Kürt halký arasýnda uçurumlar oluþturacak bir Kürt devletini desteklemek devrimciler açýsýndan elbette ki düþünülemez. Kürt halkýnýn en temel hak ve özgürlük taleplerini desteklemek, bu uðurda bir mücadelenin içinde olmak elbette ki devrimci görevlerimizin baþýnda gelir. Böyle bir Kürt devleti-

15

ni savunmak-desteklemek daha ilk adýmda ve sadece Kürt halkýnýn deðil, bütün bölge halklarýnýn hak ve özgürlük mücadelesine darbe vurmak anlamýna gelir. Ancak burada çok önemli bir noktayý vurgulamak gerekiyor. Emperyalizmin politikalarýna karþý çýkarken, bölgedeki gerici-iþbirlikçi rejimlerle ayný çizgiye düþmemek gerekir. “Kürt devleti sorunu” karþýsýnda devrimci tutumun ilk koþulunun Türkiye baþta olmak üzere bölgedeki birtakým devletlerin (Suriye, Ýran, Irak ve Türkiye) kendi sýnýrlarý içinde yaþayan Kürt halkýnýn en temel hak ve özgürlük istemleri karþýsýndaki saldýrgan politikalarýyla aramýzda bir uçurum oluþturmak olduðu bilinmelidir. Bu koþullarda, emperyalistlerin denetiminde bir Kürt devletinin kurulmasýný bir halkýn özgürlüðü, bir halkýn kendi kaderini tayin hakký olarak ele alamayýz. Sorun emperyalist politikalar çerçevesinde ele alýnmalý ve Kürt halkýnýn durumu da bu emperyalist politikalar karþýsýndaki konumuna göre deðerlendirilmelidir. Bu açýdan ele alýndýðýnda, bugün Irak operasyonu çerçevesinde gündeme gelen Kürt devleti sorunu bölgede emperyalist politikalar çerçevesinde gündeme sokulan bir sorundur. Amaç Kürt halkýnýn özgürlüðünü gerçekleþtirmek, kendi kaderini tayin etmesine olanak saðlamak deðil, emperyalizmin bölgede (özel olarak da enerji kaynaklarý üzerinde) denetimini gerçekleþtirecek bir siyasi yapý oluþturmaktýr. Emperyalizmin inisiyatifine karþý çýkmayacak, çýkamayacak çap ve büyüklükte devletlerin kurulmasý bölgedeki emperyalist politikalarýn özünü oluþturur. (2) Emperyalizmin bu politikasý herhangi bir engelle karþýlaþmadan yaþama geçtiðinde bölgemiz halklarý-


16

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

nýn temel sorunu devrim veya kurtuluþ deðil, en hafif biçimiyle “sýnýr” sorunlarý olacaktýr. Bu emperyalist politikalarýn önüne nasýl geçilecektir? Bugün devrimcilerin temel gündem maddelerinden biri bu olmalýdýr. Sorunu Kürt ulusal hareketinin ve en genelde Kürt halkýnýn sorunu diyerek gündemimizden çýkaramayýz. Tam tersine, sorun ülkemiz devriminin, bölge halklarýnýn en temel sorunlarýndan biri olarak görülmeli ve böyle bir duyarlýlýkla ele alýnmalýdýr. Bu noktada, ülkemizin özel bir konumu var, çünkü devrimci mücadelenin ve halklar arasýnda kaynaþmanýn, dahasý ortak mücadele deneyiminin en güçlü olduðu yer ülkemizdir. Fakat tüm bu güçlülüðe karþýn, yine de ezilen halklarý ülkemiz devriminin gündeminde güçlü bir þekilde birleþtirilememiþtir. Bunun nedenleri ortaya çýkarýlmadan ülkemiz ve bölgedeki devrimci mücadelenin geliþiminde ileri adýmlar atmak olanaksýzdýr. Ortadoðu Halklarýnýn Gündemi Yeniden Devrim Olmalýdýr Kürt sorununda baþýndan itibaren bir devrimci yaklaþým ve müdahalenin eksikliði görülmüþtür. Þurasý açýk ki, ülkemizdeki devrimci sol hareket içinde, Kürt halkýnýn sorunlarýna doðru bir tarzda sahip çýkan anlayýþ baþýndan beri var olmuþtur. Ancak soruna anlayýþ planýnda sahip çýkmanýn ötesinde, pratikte, mücadele ve örgütlenme platformlarýnda da sahip çýkmak gerekiyordu ve ülkemiz solu bu konuda baþýndan itibaren yetersiz kalmýþtýr. Bu yetersizlikler elbette ki sübjektif-objektif çeþitli etkenlerle açýklanabilir. (3) Bugün öncelikli görevlerden biri bu etkenleri abartmadan ama ayný zamanda küçümsemeden neler olduðunu ortaya koyup aþmayý, etkisizleþtirmeyi hedefleyen çözümler üretmektir. Birincisi, ülkemiz sol hareketi ulusal sorun konusundaki yetersizliklerinin yol açtýðý aymazlýk durumunu bir an önce aþmak zorundadýr. Özellikle ‘90 sonrasý solun önemli bir kesimi küçük burjuva milliyetçiliðinin sahip olduðu güç ve olanaklardan büyük ölçüde etkilenmiþ ve öteden beri kimilerinin savunduðu bir çarpýk anlayýþýn etkisi altýna girmiþtir. Küçük burjuva milliyetçiliðine prim veren, ödüllendiren, asýl olarak da “ulusal sorun”un yarattýðý aðýr yükten kurtulma güdüsünden kaynaklanan, “ayrý örgütlenme, ayrý mücadele” diye ifade edebileceðimiz bu yaklaþým, ulusal sorunun çözümünü tamamen küçük burjuva milliyetçiliðine terk etmekte ve sonuçta Kürt halkýný ülkemiz devriminden dýþlamaktadýr. Ýkincisi, Kürt halký içinde burjuva, küçük burjuva ve feodal anlayýþla-

rýn egemenliði kýrýlmak zorundadýr. Kürt halkýnýn yaþadýðý ekonomiksosyal koþullara baðlý olarak oldukça güçlü ve tarihsel temellere sahip olan küçük-burjuva ve feodal anlayýþlarýn egemenliðinin kýrýlmasý elbette ki kolay deðildir. Türkiye devrimci hareketi özellikle son 30-40 yýl içinde bu türden anlayýþlarýn egemenliðinin kýrýlmasý doðrultusunda önemli iþlevler görmüþlerdir. ‘70 sonrasý ortaya çýkan neredeyse tüm Kürt ulusal örgütlenmelerinin “sosyalist-komünist” iddialarla ortaya çýkmasý ülkemiz ve dünyadaki devrimci mücadelenin etkisinden baðýmsýz düþünülemez. ‘90 sonrasýnda, dünyada ve ülkemizde devrimci mücadelenin ivmesi düþmüþ, sosyalizm-komünizm düþüncesi kitlelerin gözünde prestij kaybýna uðramýþ, umutlar-arayýþlar baþka odaklara yönelmiþtir. Deðiþik arayýþ ve yöneliþlerin önderliði ise her zaman olduðu gibi küçük burjuvazidedir. Küçük burjuva önderliklerin damgasýný vurduðu ulusal örgütlenmeler arayýþlarýný çok kýsa sürede sonuçlandýrmýþ ve çözümü uluslararasý alanda, güç dengelerinde aramaya baþlamýþlardýr. Baþlangýçtan itibaren “taktik” diye savunulmaya çalýþýlan

bu yöneliþ Kürt ulusal hareketini her geçen gün kendi baþlangýç çizgisinden ve bölge halklarýndan daha fazla uzaklaþtýrmýþtýr. Ki bugünkü Kürt devleti projelerinin desteklenmesi bu uzaklaþma-kopmanýn nerelere vardýðýnýn önemli bir göstergesidir. Bu kopuþun önemli göstergelerinden biri de, Kürt ulusal hareketi içinde burjuva unsurlarýn giderek daha fazla söz sahibi olmalarýdýr. ‘98 sürecinde Devrimci Hareketin özellikle üzerinde durduðu bu tehlike ne yazýk ki önlenememiþ ve Kürt feodal unsurlarý da yanýna alan Kürt burjuvazisi, giderek artan bir oranda, ulusal hareketin politika ve taktiklerinde belirleyici olmaya baþlamýþtýr. Bu bir operasyondur ve ‘91’lerden itibaren adým adým uygulanmýþtýr. Bir yandan Kürt ulusal hareketi ile Türkiyeli devrimci-Marksist örgütler arasýnda mesafeler oluþturulmuþ, ayný anda da Kürt burjuva unsurlar ile ulusal hareket arasýnda iliþkiler geliþtirilmiþ ve politikalarýnda etkili olabilmelerinin yollarý açýlmaya baþlanmýþtýr. Bunun anlamý þudur; Kürt burjuvazisinin etkisi-belirleyiciliði arttýkça, ezilen-yoksul Kürt halk kitleleri kýsa sürede ve -fiziken olmasa da- politik olarak (gerek talepler, gerekse de temsili düzeyde) ulusal hareket içinde bir tasfiyeye uðrayacaktýr. Ki böyle bir sürecin son birkaç yýldýr ilerlediði de söylenebilir. Bütün bunlar ne denli zor da olsa aþýlabilecek þeylerdir ve ülkemiz devrimci hareketi (Kürt ulusal ha-

reketi de tarihsel geliþimi ve mücadelesiyle bunun bir parçasý olarak ele alýnmak zorundadýr) böyle bir anlayýþ zenginliðine ve pratik deneyime sahiptir. Kürt sorununu “ayrý örgütlenme, ayrý mücadele” diyerek ülkemiz devriminden soyutlayan ve böylelikle gerek maddi, gerekse de düþünselteorik anlamda büyük bir beladan kurtulmayý hedefleyen kesimler bugün gidebilecekleri yere varmýþ, burjuvazinin sýnýrlarý içinde “solculuk” oynamaya baþlamýþlardýr. Bir anlamýyla, tasfiye etmek için uðraþtýklarý ülkemiz devrimci solundan tasfiye olmuþlardýr. Bugünkü haliyle ülkemiz devrimci sol hareketi Kürt halkýnýn hak ve özgürlük mücadelesini þu veya bu halkýn özgün sorunu olarak deðil, Türkiye devriminin sorunu olarak görmektedir ve çözümü de Türkiye devrimindedir. Bu ise ortak örgütlenme ve ortak mücadele ile ulaþýlacak bir hedeftir. Diðer yandan, tüm olumsuzluklara karþýn, Kürt ulusal hareketinde de yaþanan deneyimlerden ders çýkaran, çýkarmýþ olan devrimcilerin olduðuna inanmak istiyoruz. Türkiye oligarþisi ile (16 yy. benzetmeleriyle) ortaklýk arayanlarýn yanýnda, Kürt halkýnýn kurtuluþunun Türkiye’nin yoksul-ezilen emekçi halklarýyla birlikte olacaðýna inanan ve bu doðrultuda bir mücadeleyi-örgütlenmeyi hedefleyen devrimcilerin var olduðunu biliyoruz ve bunlarýn Kürt ulusal hareketinin geleceðinde önemli iþlevler yükleneceðinden eminiz. Bugünkü ve yarýnki temel sloganýmýz bellidir ve halklarýn kurtuluþ yolunu göstermektedir: Yaþasýn Kürt ve Türk Halklarýnýn Emperyalizme ve Oligarþiye Karþý Devrimci Mücadelesi! ✰ DÝPNOTLAR: (1) Ki böyle “yan ürün” görüntüsü verilmesi de, özünde bilinçli bir politikanýn sonucudur. Kürt sorunuyla doðrudan ilgili ve bu konuda hassas ülkelerin tepkilerini yumuþatmak, dengelemek amacýyla böyle bir görünüm verilmeye çalýþýlmaktadýr. (2) Bu noktada, ABD emperyalizminin dýþýnda olmamakla birlikte, Ýsrail’in bölgesel politikalarýnýn da oluþturulmak istenen yeni yapýda önemli bir rolü ve çabasý vardýr. Ýsrail de, Araplar dýþýnda bölgede iyi iliþkiler içinde olabileceði ve denetleyebileceði güçsüz bir Kürt devletinden yanadýr. Ýsrail Siyonistleri, enerji baþta olmak üzere Ortadoðu’nun doðal zenginlikleri üzerinde söz sahibi olabilmelerinin bir yolu olarak da böyle bir oluþumu desteklemek zorunda olduklarýný biliyorlar.

Emperyalizm “özgürlük”, “kendi kaderini belirleme” gibi demagojilere karþýn, Kürt halkýný tam bir sefalet içinde yaþamaya mahkum etmektedir.

(3) Devrimci Hareket açýsýndan bu etkenlerin sübjektif yönü aðýr basanlarý, daha önce ifade edilmiþtir.


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

12 Aralýk’ta tarih verilecek mi? Türkiye’nin þu andaki temel sorunu bu ve bu sorunu dünyaya da mal etmiþ durumda. Avrupa bunu tartýþýyor; ABD bunu konuþuyor; Rusya, Çin, Japonya fikir açýklýyor; bunlarýn dýþýnda kalanlar da merakla sonucu bekliyor. Abartmýyoruz, söylediklerimizin eksiði var, fazlasý yok. Sorunun böylesine tüm dünyaya mal edilmesinden de anlaþýlacaðý gibi, Türkiye’nin AB üyeliði öyle sýradan bir ülkenin AB üyeliði gibi deðil. Baþýndan itibaren, Türkiye’nin AB sürecinde hep birtakým olaðanüstülükler olagelmiþ ve bu olaðanüstülükler bugün de devam ediyor. Türkiye’nin AB üyeliði herkes açýsýndan farklý anlamlar taþýyor ve sorunun bu denli karýþmasýnýn nedenlerinden biri de bu aslýnda. Nedir AB? Bu konuya daha önce sayýsýz kere deðindiðimiz için ayrýntýya girmeye gerek görmüyoruz, ancak sorunu ana çizgileriyle bir kez daha ortaya koymakta yarar var. Ki en kaba haliyle de olsa, AB’nin ne olup olmadýðýný anlamak için bu dahi yeterlidir. Özellikle yaygýnlaþtýrýlmaya çalýþýlan inancýn aksine, AB bir demokrasi ve refah projesi deðildir. Daha önceki yazýlarýmýzda ayrýntýsýyla koyduðumuz üzere, AB baþýndan itibaren siyasi-ekonomik ve askeri boyutlara sahip, emperyalist hedefler çerçevesinde biçimlenen, karþý-devrimci bir stratejik projedir. Demokrasi, insan haklarý, refah vb. nitelemeler ancak ve ancak AB’nin cilasý olarak kabul edilebilir, ki bu cila da son on yýl içinde kazýnmaya, altýndaki paslý teneke ortaya çýkmaya baþlamýþtýr. Evet, AB, emek ve halk düþmaný, Avrupa tekellerini dünyanýn her tarafýnda at koþturacak bir coðrafi, ekonomik, siyasal-askeri zemine kavuþturmayý amaçlayan emperyalist bir projedir. Ancak bu gerçeði anlatmak, özellikle ülkemizde anlatabilmek zordur, çünkü AB’yi “demokrasi, insan haklarý, refah” gibi kavramlarla tanýmlayanlarýn arasýnda ve kimi za-

ÇÝZGÝ

man da en önünde “ilerici-demokrat”, hatta “sol”, “Marksist-sosyalist” ve de “anti-emperyalist” olduklarýný, bu doðrultuda bir hak ve özgürlük mücadelesi yürüttüklerini iddia edenler de vardýr. Tabii, bu “hak ve özgürlük” mücadelesinin odak noktasý da AB üyeliðini kazanmak olmaktadýr. Kime karþý? Göründüðü kadarýyla, oligarþinin bütün kesimleri AB üyeliðini istiyor ve kaðýt üzerinde de olsa, bu konudaki þartlarý yerine getiriyorlar. Artýk mitinglerde cop sallayanlara dava açýlýyor, iþkence insanlýk suçu olarak tanýmlanýyor vb. vb. O zaman kime karþý kazanýlacaktýr bu AB üyeliði? Komik ama bugün ülkemizdeki AB lobisinin AB üyeliðini kazanmak için mücadele yürüttüðü odak bizzat AB’nin kendisi. Yani bir yerde Türkiye’nin demokratikleþmesini, insan haklarýnýn güvenceye alýnmasýný, refaha ermesini saðlayacak denilen AB, bütün bunlarýn saðlanmasýnýn ilk ve temel adýmý olan üyeliði engelleyerek, özünde Türkiye’nin demokratikleþmesini, insan haklarýnýn güvenceye alýnmasýný ve refaha ermesini engelliyor. Biraz karýþýk oldu ama AB bir yerde kendi ilkelerine, kendi amaçlarýna da ihanet etmiþ oluyor bu durumda. Ancak bu farazi (kurgusal, ya da moda deyimle “sanal”) bir durum. Çünkü yukarýda da belirttiðimiz gibi, AB’nin derdi demokrasi, insan haklarý, refah vb. deðil. AB’nin dertleri çok daha farklý ve hele ki Türkiye söz konusu olunca, bu dertler daha da çoðalýp çatallaþýyor. AB Türkiye’yi Neden Ýstemiyor? AB’nin Türkiye’yi istemediði açýk, ancak neden istemediði konusunda herkes farklý þeyler dile getiriyor. Özellikle de AB içinden o kadar farklý açýklamalar oluyor ki, bu kadar çok farklýlýðýn olmasýnda dahi bilinçli bir politika aramak gerekiyor. Böylelikle, bir yandan Türkiye’nin alýnmayýþýna oldukça fazla gerekçe yaratýlmýþ olurken, diðer taraftan da, bu gerekçe çokluðuyla bir belirsizlik ortamý oluþturulmuþ oluyor. Kimine göre, AB Türkiye’yi dinsel nedenlerle dýþarýda tutmaktadýr, kimine göre ekonomik nedenlerle, kimine göre siyasal, kimine göre bölgesel, kimine göre stratejik nedenlerle, vb. vb... Ýþin aslýna bakýlýrsa, aðýrlýklarý

çok farklý olsa da, bütün bu gerekçeler doðrudur, Türkiye’nin AB’ye alýnmamasýnda deðiþik düzeylerde etkileri vardýr. Ancak bizim buradaki amacýmýz da AB yönetimi gibi bir belirsizlik yaratmak olmadýðý için daha somut konuþmak zorundayýz. AB Türkiye’yi istemiyor, çünkü Türkiye’nin AB’ye üye olmasý, son olarak V.G.D’Estaing’in de belirttiði gibi, AB’nin sonu anlamýna gelecektir. Burada nasýl sorusuna cevap vermeden önce, Türkiye’nin üyeliði ile sonu gelecek olan AB’nin ne olduðu konusunda bir açýklýk saðlamak gerekiyor. D’Estaing’in sözünü ettiði AB “Avrupa Kömür ve Çelik Birliði” (1) olmadýðý gibi, 60-70’lerin Ortak Pazar’ý da deðildir, 80’lerin Avrupa Topluluðu da. Karþýmýzda 90

17

ikinci çemberi ise Benelüks ülkeleri ile Ýtalya, Avusturya gibi ülkeler oluþturmaktadýr. Bunlarýn dýþýnda kalanlar ise, AB’nin ekonomik-siyasi denetimini kabul edenlerdir. Bunlarýn ortaklýklarýndan deðil, göbeklerinden AB’ye baðýmlýlýklarýndan söz edebiliriz. Bu baðýmlýlýk da doðrudan AB yönetim organlarýna deðil, AB merkezinde yer alan güçlü devletlerden birine (Almanya, Fransa gibi) karþý bir baðýmlýlýktýr. Türkiye iþte böyle bir yapýnýn hiyerarþisi için, pazarý için, nüfuz alaný için, kýsacasý bu birliðin her þeyi için “fazla”dýr. Bu “fazla”lýðý ister yük olarak, isterse de büyüklük olarak görülsün, fark etmez. Yük olarak da, büyüklük olarak da Türkiye AB için gerçekten de fazladýr. Önce þu büyüklük olgusunu ele

AB’yi neredeyse sonuna kadar zorlayan Türkiye aslýnda AB üyeliðinin deðil, AB ile ikili iliþkilerin pazarlýðýný yapmaktadýr... sonrasýnýn dünyasýna göre biçimlenmiþ, kendine misyon saptamýþ ve ona göre kendini yeniden tanýmlayýp konumlandýrmýþ bir AB vardýr. Bu AB artýk Avrupa ülkeleri arasýnda siyasiekonomik birliði saðlayarak Avrupa’ yý devrim tehlikesine karþý güçlü tutmayý amaçlayan ve eþitlerin bir araya gelmesiyle oluþan bir topluluk deðildir. Artýk karþýmýzda kendine ait bir pazarý, nüfuz alaný ve kendi içinde hiyerarþisini oluþturmuþ bir emperyalist birlik vardýr. Bugünkü AB kendine “ortak” deðil, her açýdan (ekonomik, siyasi, askeri, kültürel vb. vb.) denetleyip yönlendirebileceði tabi ülkeler-devletler aramaktadýr. Bugünkü AB eþit ortaklardan deðil, bir merkez ve çember ülkelerden oluþan, belli bir hiyerarþiye sahip emperyalist bir birliktir. Bu birliðin merkezinde Almanya ve Fransa (Ýngiltere’yi dýþta tutarak) yer almakta,

alalým. Ancak hemen baþýndan belirtelim ki, burada ifade ettiðimiz “büyük” olma olgusu oligarþinin sözcülerinin, demagoglarýnýn iddia ettiði türden “büyük” güç olma anlamýnda bir büyüklük deðildir. Bu büyük olmanýn ayrýntýlarýna girdiðimizde konu daha iyi anlaþýlacaktýr. Birincisi, Türkiye’nin AB’ye giriþ amaçlarýnda bir “büyük”lük vardýr. Türkiye, özellikle bugünlerde üyelikleri açýklanan adaylar gibi AB yönetim ve denetimini deðil, eþit ortak olma hakkýný istemektedir. Bunun anlamý, AB içinde yeni bir Ýngiltere demektir. (2) Bin yýlý aþkýn bir devlet deneyimine sahip Türkiye’nin siyasi yapýsýmekanizmalarý açýsýndan ele alýndýðýnda da, AB’nin üye adaylarda aradýðý niteliklere uymayan bir büyüklüðü (köklülüðü) vardýr. Siyasi yapý-mekanizmalar, devlet yapýsý vb. açýsýndan ele alýndýðýnda


18

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

bazý noktalarý özel olarak vurgulamamýz gerekiyor. Öncelikle, siyasi yapý ve devlet denildiðinde anlaþýlmasý gereken burjuva siyasetçileri-partiler, meclis vb. deðildir. Siyasi yapý ve devlet, vitrini oluþturan bu unsurlarý da yönlendiren ve yaygýn deyimle “derin devlet” diye adlandýrýlan bir yapýdýr. Vitrin ne denli bozuk olursa olsun, arka planda iþleri belli bir plan-hedef doðrultusunda yürüten bir mekanizma her zaman vardýr. Bu mekanizma özellikle 12 Eylül sonrasýnda yasallaþtýrýlmýþ ve daha saðlam temellerde kurumlaþtýrýlmýþtýr. 28 Þubat sonrasý, bu anlamda sýradan insanlara deðil, soldan saða siyasetle ilgilenen, içinde olan herkese çok önemli gerçekleri öðretmiþtir. Örneðin, MGK diye bir kurumun varlýðý bilinirdi ama önemi ve kararlarý üzerinde pek de ciddi durulmazdý. Keza, bu ülkenin insanlarý ve siyasetçilerinin çoðu “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” diye bir düzenlemenin olduðunu ve bunun sürekli güncelleþtirildiðini 28 Þubat sonrasýnda öðrenmiþtir. Hükümetler deðiþse de, bu düzenlemenin bütün politikalarýn temelini oluþturduðunun bilincine varmak için MGK’nýn böyle bir belgenin varlýðýný ve güncellendiðini açýklamasý gerekiyordu. (3) Tam da bu noktada ikinci olguya geçip, AB’nin siyasi yapý ile ilgili sorununun “Kopenhag Kriterleri” olmadýðýný belirtmemiz gerekiyor. AB karþýsýnda bu denli etkin ve örgütlü bir devlet yapýsý istemiyor; bütün sorun budur. “Kopenhag Kriterleri”nin sürekli ileri sürülmesi, bu etkin ve organize yapýyý daðýtmak, etkisizleþtirmektir. Bütün AB ülkelerinde MGK’ lar, hatta daha da gizli ve etkin “dev-

AB, üyelik müzakereleri için tarih verilmesi gereken ama vermeyecekleri bir noktada, yani Türkiye-AB iliþkilerinin çýkmaza gireceði bir noktada, ülke içi dengelere müdahale etmenin yolunu AKP’ye el atmakta bulmuþtur. let” örgütleri vardýr, ancak AB baþýndan itibaren Türkiye’deki MGK’yý “Kopenhag Kriterleri”ne aykýrý görmüþtür. Sorun þudur; AB siyasi mekanizmalarý etkisizleþmiþ, emek gücünü, zenginliklerini aracýsýz olarak kendine sunacak ülkeleri üye olarak istemektedir. AB ortak olmak deðil, yönetmek istemektedir. Daha somut söylenirse, AB üye ülkelerdeki devlet yapýlarýný, siyasi mekanizmalarý etkisizleþtirip o ülke yaþayanlarýný ve o ülke zenginliklerini kendi siyasi karar mekanizmalarýnýn yönetimine almak istemektedir. Türkiye’nin var olan devlet yapýsý ise böyle bir þeye kesinlikle izin vermemektedir. Diðer yandan, batma aþamasýnda olsa dahi, Türkiye ekonomisi gerek çapý, gerek kaynaklarý ve gerekse de maddi zemini açýsýndan gerçekten de büyük boyutlara sahiptir ve bu ekonomi AB tarafýndan kabul edilip sindirilecek ölçülerin üstündedir; aðýr bir yük olacaktýr AB için. Sorun baðýmlýlýk ise, bugün zaten AB tekelleri ile bir kýsým iþbirlikçi tekeller arasýnda böyle bir iliþki vardýr ve

“Gümrük Birliði”nin de yardýmýyla deðer aktarýmý yapýlmakta, emperyalist sömürü çarklarý iþlemektedir. Bu çarký daha hýzlý ve daha verimli döndürmenin baþka yollarý varken (örneðin, Gümrük Birliði bunlardan biri olarak gerçekleþmiþtir) Türkiye’yi üye olarak alýp onunla hak-hukuk, ortaklýk tartýþmasý yapmak emperyalistler açýsýndan tam bir saçmalýktýr. AB’nin Türkiye için giriþ kapýsýna koyduðu kayýtlardan biri de Türkiye’ nin askeri gücü ile ilgilidir. Türkiye ordusu NATO’da ikinci, dünyada da sayýlý güçlü ordulardan biridir. Teknik kapasitesindeki sürekli bir geliþimin yanýnda asýl dikkat çeken nokta, savaþ tecrübesinde varmýþ olduðu noktadýr. Özellikle Kürt ulusal hareketine karþý sürdürülen kirli savaþta kazanýlan tecrübe ve edinilen birikim bu ordunun en güçlü noktasýdýr. Ki bunu salt gerilla savaþý konusunda elde edilen bir tecrübe olarak ele almamak ve küçümsememek gerekir. Kürt halkýna ve ulusal harekete karþý salt kontr-gerilla savaþý sürdürülmemiþtir. Savaþ çok boyutlu olarak ele alýnmýþtýr ve iþgalden iþgal yöne-

timine, çýkarma-indirmeden cephe savaþýna kadar her konuda bir tecrübe söz konusudur. (4) Üst komutasýndaki siyasileþme ile birlikte böyle bir ordu, her yerde olduðu gibi AB içinde de sorun olacaktýr ve AB bunu çok iyi görmektedir. Bu orduyu taþeronlaþtýrmanýn, AB hedefleri doðrultusunda çalýþtýrmanýn yöntemleri bulunmalýdýr. Bu yöntemlerden biri, yukarýda açýkladýðýmýz MGK konusuna baðlý olarak, ordu üst yönetimi ile siyaset arasýndaki baðlarý koparmak, orduyu siyasi planda etkisizleþtirmektir ve AB bu konudaki “dayatma”sýnda direnmektedir, direnmek zorundadýr. Taþeronlaþtýrma yöntemlerinin ikincisi ise orduyu küçültmek, profesyonelleþtirmektir. Profesyonelleþtirme ise en kaba anlatýmla, ordunun küçük ama etkili birlikler halinde paralý örgütlenmelere dönüþtürülmesidir. Böyle bir dönüþümün ilk göze çarpan sonucu elbette ki azalan masraflar ve daha verimli-etkili bir savaþ gücüdür. Ama bugün özellikle Türkiye için öngörülen profesyonelleþmenin baþka ve daha derin anlamlarý-sonuçlarý da var. Türkiye’de gerçekleþecek bir profesyonelliðin ilk sonucu veya ilk adýmý gönüllü askerliðe son vermek olacaktýr. Artýk askerlik paralý askerliktir. Meraklýlarýn, daha fazla ve daha kýsa sürede para kazanmak isteyenlerin mesleðidir. Bu sonuçlardan biridir. Ancak asýl hedeflenen sonuçlar ise daha farklýdýr. Profesyonelleþmenin en önemli sonucu, gönüllü askerliðin hala canlý tuttuðu ordu ile halk kitleleri arasýndaki baðlarýn koparýlmasýdýr. Ordu ile halk arasýndaki baðlarýn üzerinde biçimlendiði vatan, millet, toprak, kan, þehit, özgürlük, baðýmsýzlýk

ABDÜLKADÝR ADANUR

NURETTÝN GÜLER

FEVZÝ AZIRCI

NADÝR ÖLMEZ

Aralýk 1977

2 Aralýk 1978

22 Aralýk 1978

23 Aralýk 1979

ASAF TUNÇ

19 Aralýk 1978

MEHMET TEPE Aralýk 1978

ÖZER ELMAS 26 Aralýk 1979


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

vb. vb. kavramlar yavaþ yavaþ anlamsýz hale gelecektir. Evet, orduyu profesyonelleþtirmek gerek ama bunun baþarýlmasý durumunda dahi AB’nin Türkiye’yi kabul etmesi þüphelidir, çünkü Türkiye’yi AB açýsýndan pimi çekilmiþ bir el bombasý haline getiren baþka önemli olgular da vardýr. Türkiye’nin, nüfusu, nüfusun yapýsý-özellikleri açýsýndan AB için bir risk oluþturduðu düþüncesi bilinen bir düþüncedir ve doðrudur. Gerek nüfusunun çokluðu ve artýþ hýzý, gerekse de genç nüfus oranýyla Türkiye tüm AB ülkeleri açýsýndan hem uzun vadede geleceði tehdit eden bir tehlikedir, hem de kýsa vadede bir yüktür. Bu nüfusun hareketi ve bu genç nüfusun giriþimciliði, yýrtýcýlýðý AB içindeki bir çok dengeyi bozacak, alt üst edecek bir risk kaynaðýdýr. AB’nin hiçbir ülkesi (en baþta da Almanya) böyle bir riski göze alacak durumda deðildir. AB’nin Türkiye’ye yaklaþýmýndaki olumsuzluðu belirleyen önemli bir olgu da Türkiye’nin kültürel yapýsýdýr. Evet, Müslümanlýk da önemlidir, ancak biz kültürel yapýnýn farklýlýðý derken asýl olarak din ayrýmýný deðil, daha farklý kültürel farklýlýklarý kastediyoruz. Bunlarýn baþýnda da, belli bir yoz çevrenin dýþýnda, Türkiye nüfusunun hala bireyciliðe, bencilliðe direnen bir karakter özelliði sergilemesi gelmektedir. Dayanýþma, kolektivizm duygularý hala çok güçlüdür Türkiye’de (en son 17 Aðustos depremi bunu en somut biçimleriyle açýða çýkarmýþtýr). Bu duygularýn güçlülüðü ayný zamanda örgütlenmeye ve birlikte tavra yatkýnlýðýn da iþaretidir. Bu ise sistemin bireycilikbencillik temelinde biçimlendiði ve

örgütlenme, birlik duygularýnýn-alýþkanlýklarýnýn törpülenip yok edildiði bir AB’de istenmeyen, potansiyel tehlike barýndýran bir olgudur. Bu duygu ve alýþkanlýklarý Türkiye oligarþisi tarzýyla sindirmek de AB ortamýnda þimdilik mümkün deðildir. Ki mümkün olsa da, bu sindirmenin sonuçlarý, týpký ülkemizde olduðu gibi, “þimdilik” olacaktýr. Daha köklü bir sindirme için uzun bir vadeye ve farklý yöntemlere gerek vardýr ama bunun için ne AB’nin, ne de Türkiye’ nin vakti ve sabrý vardýr. Sonuçta özetlersek, AB böylesine “fazla”lýklarý olan bir Türkiye’yi üye olarak kabul etme riskini göze alma durumunda deðildir. Ancak AB ayný zamanda kendisinden çok uzakta bir Türkiye’yi de arzu etmemektedir. Üyesi olmayan, ancak özel bir statüyle iliþki içinde olduðu bir Türkiye AB’nin daha fazla iþine gelmektedir ve AB’nin tüm oyalamalarýnýn amacý budur. Bu oyalama sürecinde Türkiye’yi uygun bir formülle böyle bir statüye razý etmeyi hedeflemektedir. Türkiye AB’yi Neden Ýstiyor? Öncelikle cevaplandýrýlmasý gereken, tabii ki Türkiye’nin AB’yi isteyip istemediði sorusudur. Cevap çok açýktýr; Türkiye oligarþisi bugün AB’ ye girmek istiyor ama bu giriþi “Kopenhag Kriterleri”ne göre deðil,

“MGK Kriterleri”ne göre yapmak istiyor. Bunun da mümkün olmadýðýný çok iyi biliyor ve bu nedenle kendini boþ hayallere kaptýrmýyor. Ancak yine de AB ile iliþkilerini en kârlý duruma getirmek için AB üyeliði sürecini bir pazarlýk süreci haline getirip koparabildiði kadar taviz koparmaya çalýþýyor. Evet, bugün Türkiye’nin AB üyeliðinde bu denli ýsrar etmesinin nedeni budur. AB’yi neredeyse sonuna kadar zorlayan Türkiye, aslýnda AB üyeliðinin deðil, AB ile ikili iliþkilerin pazarlýðýný yapmaktadýr. Türkiye’nin AB üyeliðini bu denli ýsrarla istemesinin, bütün olanaklarýný bu doðrultuda seferber etmesinin nedeni budur. Bu plan ne derece baþarýya ulaþacaktýr, bunu zaman gösterecektir. Ancak yine de þu kadarýný söyleyebiliriz ki, aksi bir görünüm olmasýna, belirleyici durumda olanýn AB gibi görünmesine karþýn, Türkiye þu anda belli bir avantaja sahiptir ve özellikle 12 Aralýk öncesinde ipleri eline geçirmiþtir. AB üyeliðinde bu denli, neredeyse saplantý derecesinde ýsrar ‘90 sonrasý dünya deðerlendirmesinin sonucudur. Türkiye ‘90 sonrasý dünyayý deðerlendirmiþ ve sosyalist sistemin daðýlmasýndan sonra ortaya çýkan durumu en iyi biçimde ve sonuna kadar deðerlendirme kararýný

almýþtýr. Bunun nasýl yapýlacaðý ise sýr deðildir. Var olan ekonomik-siyasi koþullar Türkiye oligarþisinin baðýmsýz, kendi baþýna bir güç olarak sahneye çýkmasýna izin vermemektedir. Her þeyden önce, Türkiye böyle bir yapýya, güce sahip deðildir zaten. Ama böyle bir gücün elde edilmesi olmasa da, kendini yaþatmanýn bir yolu-yöntemi olarak bölgedeki siyasi-askeri-stratejik konumunu bir koz olarak kullanmayý seçmiþtir. Bölge de buna uygundur, çünkü bölgenin kaderini belirleme niyeti taþýyan farklý güçler vardýr ve hemen hepsi de bu niyetlerinin gerçekleþmesinde Türkiye’ye belli bir rol biçmiþtir. ABD’sinden Rusya’sýna, Çin’inden AB’sine herkes bölgeye Ankara’dan geçerek gidileceðinin bilincindedir ve Türkiye bu olanaðý sonuna kadar kullanma yolunu seçmiþtir. Bunun nasýl olacaðý konusunda da elinde tarihsel bir birikim vardýr; klasik Osmanlý politikasýdýr bu: Güçler dengesine oynamak. Türkiye ‘90 sonrasýnda giderek oturan bir çizgi oluþturmuþtur ve bu çizginin temeli, diðer güçleri yanýna almadan bir güce karþý çýkmamaktýr. Diðer bir ifadeyle, bir gücün politikalarýna direnecek-karþý çýkacaksan, diðerlerini yanýna almalýsýn. Bu nedenledir ki, Türkiye bölgedeki en çok ittifaka, en çok ikili anlaþmaya imza atan ülke durumundadýr bugün. Rusya, Çin, AB’yi arkasýna almadan ABD politikalarýna karþý çýkmayan; ABD, AB, Çin’i yanýna almadan Rusya’ya; Çin, ABD, Rusya’yý yanýna almadan AB’ye karþý çýkmayan bir Türkiye vardýr artýk bölgede. Ki bunlar dýþýnda, bir yandan Ýsrail’le, diðer yandan Suriye ile, ar-

ZEKÝ ÖZTÜRK

RIDVAN SANCAR

ERCAN KOCA

HÜSEYÝN FÝDANOÐLU

26 Aralýk 1979

Aralýk 1980

15 Aralýk 1980

Aralýk 1991

CAHÝT ÞENYÜZ Aralýk 1979

MUSTAFA TOPAL 27 Aralýk 1979

19

GÜN ÞANBAKLI 16 Aralýk 1990


20

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

kasýndan Ýran’la, Pakistan’la ve arkasýndan Hindistan’la vb. vb yapýlan görüþmelerin, anlaþmalarýn sözünü bile etmiyoruz. Þu ana kadar bu politika belli ölçülerde baþarýya ulaþmýþtýr diyebiliriz. Irak, Kýbrýs, AB konularýnda hala bir direnme gücü taþýyan Türkiye bütün bunlarý izlediði bu çok yönlü politikaya borçludur. Bu ne zamana kadar sürer denildiðinde ise, Türkiye’ nin öyle çok uzun vadeli bir geleceði bu politikayla inþa edebileceðini söylemek güç. Bugün emperyalist merkezler henüz birbirlerinin güçlerini tartma-ölçme aþamasýndalar; kimin neyi yapýp yapamayacaðýný belirlemeye çalýþýyorlar. Bunlar belirlendiðinde, artýk birbirine karþý politika-lar daha net ve kesin olacaktýr. Bu anlamda da, belirsizliklere oynayan, blöflerle masada kalmaya çalýþan Türkiye gibi ülkelerde de netkesin tavýrlar takýnma zorunluluðu oluþacaktýr, ki bu aþamadan sonra

da çok yönlü politikalarýn zemini kalmayacaktýr. Bu aþamaya varmak için de fazla uzun bir zaman gerekmediðini belirtmemiz gerekiyor. Sonuç olarak, tekrar AB konusuna dönersek, Türkiye’nin AB üyesi olmasý söz konusu deðil, bunu herkes biliyor. Sorun, AB ile Türkiye arasýnda ikili iliþkilerin düzeyini, koþullarýný belirlemektir ve bugün onun pazarlýðý sürdürülüyor. Bu pazarlýk nasýl sonuçlanacak, þimdiden bilinmez ama herkesin son kozlarýný oynadýðý günümüz koþullarý düþünüldüðünde fazla beklenmeyeceðini söyleyebiliriz. Sonuçta, AB ile Türkiye arasýndaki iliþkiler üyelik dýþýnda ikili iliþki biçiminde inþa edilecek, baþka bir yol görünmüyor ve herkesin istediði de bu... ✰

ABD emperyalizmi Irak’a karþý saldýrýya geçmek için gün sayýyor. Ezilen yoksul halklar dünyanýn her köþesinden “Savaþa Hayýr!” haykýrýþlarýyla emperyalist vahþete karþý durmaya çalýþýyor. Hindistan’dan Peru’ya, Ýngiltere’ den Güney Afrika’ya, Filipinler’e sokaklarý, meydanlarý dolduran milyonlar emperyalizmi lanetliyorlar. “Irak’ta Savaþa Hayýr Koordinasyonu”nun 1 Aralýk günü Ýstanbul’da düzenlediði mitinge katýlan 20 bine yakýn kiþiden yükselen “Emperyalist Savaþa Hayýr!” sloganlarý kardeþ dünya halklarýnýn sesleriyle birleþtirildi. Þiþli ve Perpa’da toplanarak iki

(1) Bugün AB denilen oluþumun ilk

kuruluþ biçimi ve ismi. (2) Bu AB içinde ikinci Ýngiltere olma olgusu, genellikle AB içinde ABD’ nin bir kolu olma anlamýnda kullanýlsa da (ki bunun doðru yönleri vardýr), bizim burada böyle bir benzetmeyi kullanmamýzýn asýl nedeni baþkadýr. Ýngiltere salt ABD ile iliþkileri açýsýndan deðil (bu iliþkilerden de kaynaklansa), AB içinde, giriþ sürecinden baþlayarak her zaman bir özgünlük oluþturmuþtur. “Güneþin Batmadýðý Ýmparatorluðun” bugünkü mirasçýlarý hala AB içindeki diðer ülkelerle ayný statüde olmayý sindirememiþçesine, AB’nin tüm uygulama ve kararlarýnda ekstrem ucu temsil etmektedir. AB içinde zaten bir Alman-Fransýz kutuplaþmasý söz konusudur. Ýngiltere ise bunlarýn dýþýnda ayrý bir kutbu oluþturmaktadýr. (3) Bu noktada, Mesut Yýlmaz’ýn hakkýný yememek lazým. Tansu Çiller baþbakan olur olmaz “Kürt sorununun çözümünde Bask modelini uygulayabiliriz.” diye açýklama yaptýðýnda, “Bu kadýn devletin küçük kitapçýðýný oku-

mamýþ, okusa böyle konuþmaz.” gibisinden laflar etmiþ ve ardýndan sözü edilen devletin küçük kitapçýðýný okuyan Tansu Çiller, Bask modelini öylesine bir örnek gibi söylediðini, Türkiye’ de bunun uygulanamayacaðýný açýklamýþtýr. Bugün ayný þeylere R.Tayyip Erdoðan nezdinde tanýk oluyoruz. Seçim sarhoþluðuyla Kýbrýs’ta Belçika modelinin uygulanabileceðini söylemesinin üzerinden (devletin küçük kitapçýðýný okuttular mý bilinmez, çünkü kendisinin resmi bir niteliði yok devlet nezdinde) 24 saat geçmeden “yok caným, biz öyle demedik” demeye baþlamýþtýr. AKP ve R.T.Erdoðan acil olarak aydýnlatýlmýþtý. (4) Bu noktada, yýlda neredeyse 23 kez tekrarlanan Irak’a yönelik “sýnýr ötesi operasyon”larýn gerçek anlamý da ortaya çýkmaktadýr. Türkiye ordusu Irak’a salt PKK gerillalarýný kovalamak etkisizleþtirmek için girmemiþ, ayný zamanda iþgal-yönetme, indirme, saldýrý, geri çekilme, cephe savaþý vb. yöntemlerin de tecrübesini yapmýþtýr.

koldan Abide-i Hürriyet Meydaný’na yürüyen on binlerden yükselen “Yaþasýn Halklarýn Kardeþliði!”, “Kahrolsun ABD Emperyalizmi!” sesleri sýradan bir slogan olmanýn ötesinde, emekçi halkýn kimden yana saf tutuðunun da göstergesiydi. Kadýnýyla, genciyle, iþçisi, kamu emekçisi, çocuðuyla on binler savaþ karþýtý pankartlarýn arkasýnda saf tutarak, aslýnda kendi geleceklerini ve yaþamlarýný savunuyorlardý. Koordinasyonu oluþturan 140 örgütün hazýrladýðý ortak metin Türkçe, Kürtçe ve Ýngilizce okunurken, ozanlar da þiirleriyle katýldýlar mitinge. Kardeþ Türküler ve Grup Yorum ise ezgileriyle meydandaydýlar. Okunan ortak metinde, savaþtan galip çýkanlarýn petrol kartelleri ve silah tüccarlarý olduðuna dikkat çekilirken, Irak’a demokrasi getireceði iddiasýndaki emperyalizmin, saldýrýsýna gerekçe uydurduðu belirtildi. Irak petrollerine göz dikildiðinin tüm dünyaca bilindiðine dikkat çekildi. Emek Platformu Dönem Sözcüsü, DÝSK Genel Baþkaný Süleyman Çelebi yaptýðý konuþmada insanlýk için asýl tehdidin, Irak’ý hedef gösterenler olduðunu vurguladý. Çelebi “Çocuklarýmýzýn ölüme gönderilme-

sini kabul etmiyoruz” sözlerinin ardýndan savaþsýz bir dünya için mücadele çaðrýsý yaptý. Savaþa karþý yürüyüþler ülkenin dört bir yanýnda da geniþ katýlýmlarla gerçekleþtirildi. Ýzmir Savaþ Karþýtý Platform’un Gündoðdu Meydaný’ndaki gösterisinde “Savaþa Hayýr!”, “ABD Askeri Olmayacaðýz!”, “Savaþa Deðil, Eðitime Bütçe!” sloganlarý atýldý. Öðle saatlerinde Cumhuriyet Meydaný’nda ve Basmane kapýsýnda toplanan binlerce kiþi sloganlarla Gündoðdu Meydaný’na yürüdüler. “Çocuklar Öldürülmesin, Þeker de Yiyebilsinler!”, “Çocuklarýmýzý ABD Ýçin Doðurmadýk!” dövizleri emperyalist savaþa karþý mücadele çaðrýsýydý. Çeþitli müzik gruplarýnýn þarkýlar söylemesinin ardýndan þiirler okundu, konuþmalar yapýldý ve on binler sloganlarla alandan ayrýldýlar. Ankara’daki gösteri ise 30 Kasým günü Yüksel Caddesi’nde gerçekleþti. “ABD Ortadoðu’dan Elini Çek!”, “Yaþasýn Halklarýn Kardeþliði!”, “Savaþa Hayýr!” sloganlarýyla alanda toplanan kitle, yapýlan konuþmalarýn ardýndan el ele tutuþarak Yük-

sel Caddesi’nden Sakarya Caddesi’ne kadar bir zincir oluþturdu. Adana’da, Eskiþehir’de, Tunceli’ de, Antalya’da, Zonguldak’ta, kýsacasý ülkenin her bir köþesinde “Savaþa Hayýr!” diyen on binler, halkýmýzýn onurunu ve kanýný emperyalizme peþkeþ çekmek isteyen oligarþiye, bu oyuna ortak olmayacaklarýný haykýrdýlar. Hemen yanýbaþýmýzda, belki de bizim topraklarýmýzdan kalkacak uçaklardan yaðdýrýlacak bombalarla katledilecek Irak halklarý. Bununla da yetinmiyor, halkýmýzýn evlatlarýnýn bizzat savaþa katýlarak Irak halkýný katletmesini, kanýný akýtmasýný istiyorlar. Emperyalizmin ve oligarþinin bu oyununu boþa çýkarmak, evlatlarýmýzýn kanýnýn akýtýlmasýný engellemek için haydi mücadeleye... ✰

DÝ PNOTLAR:


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

Egemen sýnýflarýn baskýsýyla 2 yýlý aþkýn bir süre mecliste ve baþbakanlýkta bekletildikten sonra, hükümet partilerinin seçimlerde oylarýný arttýrma umuduyla meclisten geçirdikleri Ýþ Güvencesi Yasasý daha yürürlüðe girmeden deðiþtirilerek etkisizleþtirilmeye çalýþýlmaktadýr. Bilindiði üzere, DSP-MHP-ANAP koalisyonu uzun süren görüþmeler sonucunda, 15 Mart 2003 tarihinde yürürlüðe sokulmasý koþuluyla, Ýþ Güvencesi Yasasý’ný çýkartmýþ, ancak iþveren kesimine de ýsrarla istedikleri yeni Ýþ Yasasý’nýn bu tarihe kadar meclisten geçirileceði sözü verilmiþti. Kýsaca hatýrlarsak, Ýþ Güvencesi Yasasý iþverene, bir iþçiyi iþten çýkarmak istemesi durumunda bu kararýný gerekçelendirme ve haklý bir nedene dayandýrma yükümlülüðü getirmektedir. Sendika üyeliði, sendikal çalýþma, iþvereni þikayet, hastalýk, hamilelik, siyasi düþünce, ýrk, dil, din gibi nedenlerin haklý gerekçe olarak kabul edilmeyeceðini vurgulayarak sendikalarýn güçlenmesine olanak tanýmaktadýr. Haklý bir gerekçe gösterilmediði koþulda ise mahkeme iþe iade kararý verebilecek ve iþveren mahkemenin bu kararýný uygulamayacak olursa iþçiye tazminat ödemek zorunda kalacaktýr. Ancak yasanýn getirdiði bu yükümlülükler 10 kiþinin üzerinde iþçi çalýþtýran iþyerlerini baðlamaktadýr. Resmi rakamlara göre, ülkemizde çalýþanlarýn sayýsý 8,5 milyon ci-

ÇÝZGÝ

varýndadýr. Sendikalý olanlarýn sayýsý ise sadece ve sadece 650 bindir. Diðer yandan, iþçilerin büyük bir çoðunluðu 10’dan daha az iþçi çalýþtýran iþyerlerinde istihdam edilmiþtir. Bunlarýn sonucunda, Ýþ Güvencesi Yasasý’ndan yararlanabilecek olanlarýn sayýsý toplam iþçi sayýsýnýn ancak % 2’si dolayýnda olacaktýr. Ýþte iþveren kesimini ayaða kaldýran Ýþ Güvencesi Yasasý’nýn aslý astarý budur. Bu kadarcýk hak tanýnmasý bile onlarýn kýrmýzý görmüþ boðaya dönmelerine yetmektedir. Daha önce, yasanýn mecliste ve baþbakanlýkta 2 yýl bekletilmesini saðlamakla övünen TÝSK Genel Baþkaný Refik Baydur, yasanýn yürürlüðe gireceði 15 Mart tarihi yaklaþtýkça pervasýzca saldýrýya geçmiþ, önüne geleni tehdit etmektedir. Ýþ Güvencesi Yasasý yürürlüðe girmeden, iþçilerin neredeyse tüm haklarýný gasp etmeye, onlarý köleye dönüþtürmeye yönelik olarak hazýrlanmýþ 1475 Sayýlý Ýþ Yasasý’nýn meclisten geçmesini istemektedir. AKP hükümetine iþverenlerin isteklerini dikte etmek üzere düzenlediði basýn toplantýsýnda þunlarý söylüyordu Baydur: “Ýþ Yasasý 15 Mart 2003’ten önce uygulamaya konmazsa, büyük bir iþçi grubu arkadaþýmýzýn iþinden ve ekmeðinden olacaðýný þimdiden belirtmek istiyorum. Bazý çevreler bunun tehdit olduðunu söyleyebilir. Ama realite budur. Bu realiteyi elimizin tersiyle itmekle acý olaya mani olamayýz. Ýþçi kuruluþlarý birbirleriyle ücret artýþý yerine istihdama en iyi hizmet edecek yollarý arayýp bulsunlar.” Baydur’u bu kadar cüretli kýlan nedenlerin baþýnda sendika aðalarýnýn teslimiyetçiliði gelmektedir. Baydur ’un baþýnda bulunduðu TÝSK’in, TÜSÝAD’dan TOBB’a, MÜSÝAD’a tüm iþveren çevrelerinin ýsrarla dayattýðý Ýþ Yasasý’nýn ön tasarýsý, geçtiðimiz yýlýn ortalarýnda, Çalýþma ve Sosyal Güvenlik Bakanlýðý, iþçi ve iþveren konfederasyonlarý arasýnda varýlan uzlaþ-

ma sonucu oluþturulan “bilim kurulu” tarafýndan hazýrlanmýþtýr. Dahasý, bu bilim kurulunun hazýrladýðý metin üzerinde uzlaþma saðlandýðýnda, bu metnin ayný biçimde TBMM’den geçirilmesine dair güvence verilmiþtir. Özcesi, sendika aðalarý iþçilerin haklarýný korumak yerine, iþçileri patronlarýn ellerine teslim ederek köleleþtirilmelerinin önünü açmýþlardýr. Taslak metnin gerekçesinde yer verilen ve teknolojik geliþmeleri emeðin çalýþma koþullarýný iyileþtirmek amacýyla deðerlendirmek yerine, emek karþýtý politikalarý yaþama geçirmenin gerekçesi olarak gösteren þu satýrlar ibret vericidir: “Teknolojik geliþmenin bir sonucu olarak çalýþma iliþkileri de deðiþmiþtir ve bu nedenle yeni çalýþma türlerinin düzenlenmesi gerekliliðinden yola çýkýlarak yeni bir Ýþ Yasasý hazýrlanmýþtýr.” Bu þekilde gerekçelendiren Ýþ Yasasý neler getirmektedir? Özetle sýralayacak olursak; - Bireysel çalýþma iliþkileri deðiþtirilmekte, esnekleþtirilmektedir. - Kýdem tazminatý ortadan kaldýrýlmaktadýr. - Ýþverenin sözleþme yapma özgürlüðünün sýnýrlarý geniþletilmekte, çalýþma koþullarýnýn iþverence tek yanlý olarak belirlendiði bir iliþki sistemi geçerli kýlýnmaktadýr. - Emek yalnýzlaþtýrýlmakta, parçalanmakta ve savunmasýz býrakýlmaktadýr. - Ýþçinin düþünsel ve bedensel emeði alýnýr-satýlýr mala dönüþtürülmektedir. Biraz daha somutlarsak; örneðin, iþyerinin devredilmesi ya da satýlmasý durumunda iþçilerin de devredilmesi söz konusu olacaktýr ve toplu sözleþme bir yýl süreyle gündemden çýkmaktadýr. Bu maddelere baktýðýmýzda, iþverenlerin bu yasanýn yürürlüðe sokulmasý için neden bu kadar dayatýcý olduklarý da kolayca anlaþýlmaktadýr. Nitekim Refik Baydur’un tehditlerini MÜSÝAD’ýn tehditleri izledi. 21 üyesini AKP’den meclise sokan MÜSÝAD’ýn Genel Baþkaný Ali Bayramoðlu “Böyle bir

21

dönemde iþ güvencesi, giriþimciyi ayaðýna baðlý halatla geriye çekmek gibi olur. Ýþ Güvencesi Yasasý Ýþ Yasasý ile birlikte uygulanmalýdýr.” diyerek hükümete aceleci davranmasý uyarýsýnda bulundu. AKP hükümeti bu uyarýlara karþýlýk vermekte gecikmedi. Sanayi Bakaný Ali Coþkun “Ýþyeri ve iþ güvencesini, sosyal barýþý saðlayacak, çalýþma hayatýnýn gereksinimlerini karþýlayacak, yamalý bohçaya dönmüþ Ýþ Yasasý’ný deðiþtirdikten sonra çýkartacaðýz.” teminatýnda bulunurken, Çalýþma ve Sosyal Güvenlik Bakaný Murat Baþesgioðlu ise, Ýþ Yasasý ile ilgili yarým kalmýþ sürecin bir an önce baþlatýlmasýnýn yaný sýra Ýþ Güvencesi Yasasý’nda deðiþiklik yapýlacaðý vaadinde de bulundu. Ýþverenler Ýþ Yasasý’nýn bir an önce çýkarýlmasý için CHP’nin de kapýsýný çaldýlar. TÝSK yöneticilerini Kemal Derviþ’le birlikte karþýlayan Deniz Baykal da yasanýn belirtilen sürede çýkartýlmasý için söz verdi. Önümüzdeki günlerin iþçi sýnýfý açýsýndan alabildiðine zorlu geçeceði bugünden görülmektedir. Birçok eksikliði barýndýran Ýþ Güvencesi Yasasý’nýn daha da týrpanlanmasý, üstüne üstlük Ýþ Yasasý ile daha önce kazanýlmýþ haklarýn büyük çoðunluðunun gasp edilmek istenmesi, bugüne kadar karþýlaþýlan saldýrýlarýn en önemlilerinden biri olarak görülmelidir. Bu saldýrýyý karþýlamak ve egemen sýnýflara geri adým attýrmak sadece iþçi sýnýfýnýn görevi olarak görülemez. Bu denli kapsamlý bir saldýrýyý püskürtmek için tüm emekçi kesimler topyekün bir direniþe ve zorlu bir mücadeleye hazýr olmalýdýrlar. ✰


22

DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

EL SALVADOR:

El Salvador’da, Devlet Baþkaný Flores’in saðlýk sistemini özelleþtirmek istemesi üzerine 1999 yýlý yazýnda baþlayan direniþte iþçi-emekçi sýnýflar önemli kazanýmlar elde ettiler. 3 yýlý aþkýn bir süredir saðlýk hizmetlerinin özelleþtirilmesi önündeki engelleri temizlemek için geniþ çaplý bir saldýrý harekatý sürdüren egemen sýnýflar, binlerce emekçinin iþten atýlmasýna, evlerinde-iþyerlerinde ölüm mangalarýnca tehdit edilmesine, grev ve gösterilerin vahþice saldýrýlarla bastýrýlmak istenmesine raðmen direniþi kýrmayý baþaramadýlar. Geçtiðimiz Eylül ayýnda iþten atmalarýn ve fiili saldýrýlarýn artmasý üzerine Saðlýk Emekçileri Sendikasý süresiz grev kararý aldý. Hastaneleri basarak grevcilere saldýran polis sendika baþkaný Monge ve diðer yöneticilerin de aralarýnda bulunduðu çok sayýda emekçiyi sopalarla döverken, yüze yakýn emekçi de iþten atýldý. Bunun üzerine, ülkenin baþlýca sendikalarýndan bir diðerine baðlý doktorlar ve saðlýk emekçileri de greve katýlma kararý aldýlar. Böylelikle birçok hastane hizmet vermeyi durdurmuþ oldu. Hükümet askeri hastaneleri hizmete açarak grevi kýrmayý denerken, Ýþ mahkemesi de saðlýk emekçilerinin grevini yasadýþý ilan etti. Ancak egemenlerin her saldýrýsý emekçiler cephesinin daha da güçlenmesini beraberinde getirdi. Saðlýk bakanlýðýna baðlý hastanelerde çalýþan emekçiler önce bir günlük, daha sonra ise üç günlük dayanýþma grevleriyle direniþte yerlerini aldýlar. Ekim ayý içinde yapýlan “beyaz yürüyüþ”lerin ilkine 50 bin kiþi katýlýrken, ikincisinde 200 bini aþkýn emekçi özel-

leþtirmeye geçit vermeyeceklerini haykýrdý. Kasým ayýndaki gösterilere ise saðlýk emekçilerinin yaný sýra diðer iþçiemekçi kesimler de katýldýlar. Son yýllarýn bu en büyük eylemi IMF-DB politikalarýnýn protesto edildiði anti-emperyalist bir gösteriye dönüþtü. Bu geliþmeler üzerine, muhalefet partileri parlamentoya sunduklarý bir önerge ile saðlýk hizmetlerinin özelleþtirilmesinin yasaklanmasý için giriþimde bulundular. Devlet Baþkaný Flores’in özelleþtirmeden vazgeçmeme ýsrarýna ve hükümeti oluþturan Arena partisinin engelleme çabalarýna raðmen, bu önerge parlamentodan geçti. Kabul edilen bu yeni yasa ile saðlýk hizmetlerinin özelleþtirilmesi, taþeronlaþtýrýlmasý yasaklanmýþ oldu. Ancak bu yasanýn yürürlüðe girebilmesi için Flores tarafýndan onaylanmasý gerekiyor. Saðlýk emekçileri sendikalarý iþten atýlan emekçilerin iþlerine geri dönmeleri, bu süre içinde ödenmeyen maaþlarýnýn ödenmesi, greve katýlanlara karþý yaptýrýmda bulunulmamasý talepleriyle ve Flores’in yasayý onaylamasýna kadar grevi sürdüreceklerini açýkladýlar. Ancak egemenler bu yenilgiyi kabullenmek istemeyerek saldýrýlarýný sürdürüyorlar. Sendika yöneticileri ve çok sayýda saðlýk emekçisinin evleri basýlarak ölüm tehditleri savruluyor. Bu baskýlar nedeniyle yapýlan suç duyurularý ise iþleme dahi konmuyor. 3,5 yýllýk mücadeleleriyle önemli bir mevzi ele geçiren emekçiler direniþi sürdürerek zafer kazanmaya kararlý olduklarýný belirtiyorlar ve elektriðin özelleþtirilmesine karþý mücadelenin de yükseltilerek baþarýya ulaþtýrýlacaðýný vurguluyorlar. ✰

Çin Komünist Partisi (ÇKP)’nin 16. Ulusal Kongresi 14 Kasým günü sona erdi. 16. Kongre parti yapýsýnýn ülkenin yeni konumlanýþýna, yani kapitalizme göre düzenlenmesine sahne oldu. Parti tüzüðüne eklenen “ÇKP halkýn çýkarlarýný, halkýn ileri kültürünü ve ilerici üretici güçleri temsil eder” þeklinde formüle edilen “Üç Temsil Teorisi” ile büyük patronlarýn ve özel sektör yöneticilerinin partiye üye olmalarýna, hatta partide yöneticilik yapmalarýna olanak tanýnýyor. Bu yeni düzenleme ile, parti iþçi, köylü, ordu ve aydýnlarýn yaný sýra ilerici üretici güçlerin yani özel giriþimcilerin de temsilcisi olduðunu ilan etti. 16. Kongre’yle birlikte Devlet Baþkaný ve ÇKP Genel Sekreter Jiang Zemin de görevini Baþkan Yardýmcýsý Hu Jintao’ya býraktý. ✰

GÜNEY KORE: Ýþçiler ve kamu emekçileri, hükümetin çalýþma koþullarýný aðýrlaþtýracak þekilde hazýrladýðý yeni çalýþma yasasý tasarýsýnýn meclise sunulmasý üzerine direniþe geçtiler. Kore Ýþçi Sendikalarý Konfederasyonu’ nun 5 Kasým’da ilan ettiði iki günlük greve 120 bin kiþi katýldý. Ýþçiler fabrika önlerinde yaptýklarý gösterilerin ardýndan eylemlerini þehir merkezlerine taþýdýlar. Ücretleri ve izin günü sayýsýný düþürmeyi, esnek çalýþmayý geniþletmeyi hedefleyen hükümet daha önce de kamu kesiminde greve gidilmesini, iþ býrakma eylemleri yapýlmasýný yasaklamýþtý. Bu yasaða raðmen, kamu emekçileri de yeni yasa tasarýsýný grevle karþýladýlar. Bunun üzerine saldýrýya geçen polis 600 kiþiyi gözaltýna alýrken, yasadýþý sayýlan Kore Kamu Çalýþanlarý Konfederasyonu yöneticilerinden 10 sendikacýyý da tutukladý. Birçok sendikacý hakkýnda da arama kararý çýkartýldý. Ýþçiler-kamu emekçileri bu baskýlara raðmen direniþten vazgeçmeyeceklerini, yasa tasarýsý geri çekilmediði takdirde süresiz genel greve gideceklerini duyurdular. VENEZÜELLA: Darbe giriþiminin baþarýsýzlýkla sonuçlanmasýna raðmen, ABD emperyalizmi Venezüella’dan elini çekmiyor. Devlet baþkaný olmasýna raðmen, Chavez’in iktidarý elinde bulundurduðundan söz etmek mümkün deðil. Chavez halkýn büyük desteðini arkasýna alsa da, egemen sýnýflar yönetim mekanizmalarýnda hala ciddi bir etkinliðe sahipler. Geçtiðimiz Nisan ayýnda CIA’nýn planlayýp yönettiði baþarýsýz darbenin baþ aktörleri olan 4 komutanýn Yüksek Mahkeme tarafýndan suçsuz bulunmasý üzerine, Venezüella halký bir kez daha sokaklara döküldü. Kararý alan mahkeme üyelerinin ve generallerin aklanmasý için bu mahkemeye baský yaptýðý iddia edilen içiþleri bakanýnýn istifa etmelerini isteyen binlerce gösterici polisin saldýrýsýna uðradý. Alýnan kararýn yeni bir darbenin yolunu düzlemesi bir yana, ABD’nin desteðiyle daha da güçlenen oligarþi bir yandan ekonomiyi sabote ederken, bir yandan da Chavez yönetimini yýpratmaya çalýþýyor. Venezüella ordusunda görevli olan, ancak ABD’nin uþaklýðýna soyunmuþ bazý subaylar Chavez yönetimini Kolombiyalý FARC gerillalarýna silah, istihbarat ve barýnma yardýmýnda bulunmakla suçlayarak istifaya çaðýrdýlar. Ayný günlerde, Kolombiya basýnýnda itirafçý bir eski FARC gerillasýnýn aðzýndan, Venezüella yönetiminin gerillaya her türden silah verdiði þeklinde haberler yayýnlandý. Gerek orduda, gerekse devlet yönetiminde üst kademelere çöreklenmiþ iþbirlikçileri temizlemeye gücü yetmeyen Chavez her an yeni bir darbeyle devrilebileceðini göz önünde bulundurarak kendisini destekleyen emekçi kitleleri harekete geçirmeye çalýþýyor. Ancak unutulmamalýdýr ki, iktidarda kalmak için halkýn desteðine sahip olmak yetmez. Bu destek egemen sýnýflarý ezmek için kullanýlmadýðý, emperyalizm ve iþbirlikçilerinin üzerine cesaretle yürünüp devlet mekanizmalarý kesin olarak ele geçirilmediði sürece emekçi sýnýflarýn iktidarýný kurmak mümkün deðildir. ✰


DEVRÝMCÝ

Aralýk 2002

ÇÝZGÝ

N A D R U K O Merhaba Dostlar; Körfez Savaþý’ndan bu yana Irak’tan elini çekmeyen ABD ve Ýngiliz emperyalistleri 11 Eylül bahanesini de kullanarak, yeni bir savaþýn kendileri açýsýndan kaçýnýlmaz olduðunu dosta düþmana ilan ettiler. Körfez Savaþý’nda bulduklarý desteði ve dayanýþmayý bu kez bulamamanýn rahatsýzlýðýný duysalar da, bunun kendilerini savaþtan alýkoyamayacaðýný ifade ediyorlar. Irak’ýn kitle imha silahlarýna sahip olduðu, terörü desteklediði için tehlike oluþturduðu iddialarýna ise, hiç kuþku yok ki, kendileri bile inanmýyorlar. Ne derlerse desinler, bu savaþýn asýl nedeni, ABD emperyalizminin bölgedeki hegemonyasýný pekiþtirme, her türden muhalefet odaðýný bir daha dirilmemecesine imha etme planlarýdýr. Irak üzerinden, kendisi önünde diz çökmeyi reddeden her devlete, örgütlenmeye, hatta tek tek bireylere baþka bir çareleri olmadýðýný gösterme isteðidir. Bölgede uzun yýllardýr baþ aðrýsý olan Filistin, Ýran, Lübnan, Suriye, Kürdistan sorunlarýna kendi çýkarlarýna hizmet edecek bir çözüm empoze etme arayýþýdýr. Dünyanýn dört bir köþesinde diþe diþ bir mücadele sürdürdüðü diðer emperyalist güçlere “benim egemenlik alanlarýma göz dikmeyin” tehdidini savurmaktýr. Elbette bu hedeflerini açýkça ifade etmeyecek, kendisini haklý gösterecek bahaneler sýralayacaktýr. Ancak gerçekler öylesine açýk, net bir

þekilde ortadadýr ki, ortaya atýlan senaryolar komediye dönüþmüþtür. Irak’ýn kitle imha silahlarýna sahip olduðunu iddia ediyorlar ve bu nedenle, savaþýn insanlýðý korumak adýna yapýlacaðýný savunuyorlar. Ancak kendi ajanlarýndan oluþturduklarý BM denetçiler heyeti bile onca inceleme ve araþtýrmaya raðmen, Irak’ýn nükleer silah üretiminde kullanýlacak malzemeye sahip olmadýðýný itiraf etmektedir. Bir an için Irak’ýn böylesi silahlara sahip olduðunu varsayalým. ABD’nin kendisi tüm dünyadaki nükleer silahlarýn toplamýndan fazlasýna tek baþýna sahip deðil midir? Ýstedikleri her türden silahý üretmek ve iþbirlikçi rejimlere satmak ABD’nin, Ýngiltere’nin, Ýsrail’in hakkýdýr ama Irak, Kuzey Kore vb. bu tür silahlarý üretecek olurlarsa boyunlarý vurulmalýdýr!.. Bir diðer mesele de, Saddam’ýn azýlý bir diktatör olduðu iddiasýdýr. Bunun içindir ki, “insan haklarý”ný korumak adýna savaþmak zorundadýrlar!.. Saddam’ýn bir diktatör olduðu doðrudur, ancak ABD’nin Saddam’a tavýr almasý onun diktatör olmasýndan kaynaklanmamaktadýr. Eðer öyle olsaydý, Sabra-Þatilla kasabý Þaron’un, gerici Arap rejimlerinin bölgedeki en büyük destekçileri olmalarý nasýl açýklanacaktýr? Bizler açýsýndan önemli olan bir diðer nokta da, Türkiye’nin bu emperyalist savaþ suçuna ortak edilmeye çalýþýlmasýdýr. Özal’ýn “bir koyup üç alacaðýz” iddialarý hala akýllardadýr. Ama gördük ki, üç koyup beþ almak bir yana, savaþ ülkemize aðýr ekonomik kayýplara mal oldu. Türkiye Körfez Savaþý’nda 40-45 milyar dolarlýk zarar uðradý ve bunun sonucunda, açlýk, yoksulluk, iþsizlik, enflasyon daha da katmerlendi. Türkiye halklarýnýn Irak halkýnýn bombalanmasýndan, katledilmesinden bir çýkarý olabilir mi? Hayýr, bin kere hayýr. Türkiye halklarý kardeþ bölge halklarýnýn düþmaný deðildir, olamaz. Kardeþ bölge halklarýný birbirine kýrdýrmak emperyalizmin her zaman baþvurduðu “böl-yönet” oyununun iðrenç bir yöntemidir.

Barut dolu tüfekleriyle geldiler Ateþ buyruðu verdiler acýmadan Þarký söyleyen bir halkla karþýlaþtýlar Sevgiyle ve görev aþkýyla birleþmiþ bir halk Ve bayraðýyla birlikte düþtü Ýncecik genç kýz Ve köþede vuruldu Yaralý genç adam Ve halkýn þaþkýnlýðý içinde Ölülerin öfke ve acýyla düþtüðünü gördü. O zaman bu yerde Bayraklar kaný emmek üzere alçaldýlar Ve yeniden katiller anlacýnda Yükseldiler...

23

Türkiye halklarý emperyalizmin bölgede oynamak istediði bu oyunun parçasý olamaz. Emperyalizm için akýtýlacak bir damla bile kanýmýz yoktur. Oligarþi ise her zamanki gibi kendi çýkarlarýnýn peþinde, emperyalizmle pazarlýk etmektedir. Türkiye halklarýnýn onurunu ve kanýný emperyalistlere peþkeþ çekme karþýlýðýnda edebileceði en fazla payý almanýn kavgasýndadýr. “Ülkemizin ve bölgenin menfaati neyi gerektiriyorsa biz onu yaparýz” demagojisiyle emperyalizmin savaþ çýðýrtkanlýðýna dolaylý yoldan destek sunmaktadýr. Türkiye emekçi halklarý Ortadoðu halklarýný köleleþtirmeyi amaçlayan emperyalist bir savaþýn karþýsýnda mevzileneceklerdir. Körfez Savaþý’ndan bu yana ölümle yüz yüze býrakýlan, ambargo gerekçe gösterilerek ilaç ve yiyecek almalarýna bile izin verilmeyen aç Iraklý çocuklarýn yaþama hakkýný savunacaklardýr. ABD’nin ileri karakolu Ýsrail siyonizmine karþý direnen Filistin halkýnýn yanýnda saf tutacaklardýr Emperyalizme karþý, kardeþ dünya halklarýyla omuz omuza mücadele etmek tüm emekçilerin, ilerici-devrimci-yurtsever herkesin görevi olmalýdýr. Tüm Devrimci Çizgi çalýþanlarýna baþarýlar diliyorum.

Almanya’dan Bir Devrimci Çizgi Okuru


AKP seçimleri kazanmýþtýr ama siyasi otoritenin bir parçasý olabilmesi için daha birçok noktada kendini kanýtlamasý gerekecektir ve bu da hemen her fýrsatta AKP liderlerine hatýrlatýlmaktadýr, hatýrlatýlacaktýr. AKP oligarþinin zorunlu olarak kabullendiði ve kendini oligarþiye beðendirmek zorunda olan bir iktidardýr. AKP kendini iktidara getiren tepki ve talepleri bir kenara attýkça kabullenme-beðendirme süreci hýzlanacaktýr. AKP zafer sarhoþluðu içinde bir þeyleri deðiþtirme umuduyla, iç ve dýþ desteklerle bazý noktalarda birtakým yoklamalarda bulunmaktadýr. Ancak bu yoklamalarýn boþuna olduðunu, bir þey elde edemediði gibi arada kalýp sürekli darbeler yediðini kýsa sürede anlayacak ve gerek oligarþi ile emperyalist merkezler arasýndaki dengelere, gerekse de oligarþi içi dengelere uyum gösterecektir. Sonuç olarak;

AKP ÝKTÝDARI EZÝLEN HALKLARA KARÞIDIR!..


6