Issuu on Google+

CİLT:3

SAYI:34

Kasım: 2006

----------------------------------------------------------------------------------------------------

TÜRKİYE’DE KAPİTALİZM

Türkiye kapitalist sınıfı doğuşundan bu güne “Batılılaşmak”, “Çağdaşlaşmak” amacındadır. Kapitalizmin tarihsel doğuş ve gelişimi bizimkine göre “batı”da olduğu için, kapitalist sınıf ve çevresinde hedef batıya ulaşmaktır. Bunun için oldum olası “yabancı”

sermayeye çağrılar yapılıp, ona cazip gelecek ekonomik, siyasi koşullar oluşturulmaya çalışılır. NATO Üyeliği, ABD müttefikliği, Avrupa Birliğine üyelik çabalarının arkasında, kapitalist sınıfın çıkar hesapları vardır. Son yıllarda IMF programları adeta hükümet programlarıdır. Bütün bunların arkasında bizim gibi dünya kapitalizmine bağımlı bir kapitalist yapı ve emperyalist-kapitalizmin sermaye ihraçları aracılığı ile “küreselleşme” eğilimi vardır. Son yıllarda daha önceki dönemlerde hiç olmayan miktarda “yabancı” sermaye yatırımlarının olduğu görülmekte. Bunun büyük çoğunluğunun “bankacılık” alanında olduğu görülüyor. Başbakan yardımcısı

www.proleter.org


Abdüllatif Şener’e göre onaylanmış “yabancı” payı yüzde 15. Bu borsa payları ile yüzde 31’i buluyor. Sermayenin bu kesimdeki “yabancı” payının yüzde 39’a çıkacağını beklemektedirler. Bankaların satılma oranlarına gelince: Garanti Bankası’nın dörtte biri, Akbank’ın yüzde 20’si, Yapı Kredi’nin yüzde 38’i “yabancılar” tarafından alınmış. Tümüyle satılanlar: Demirbank, Finansbank, Denizbank’tır. Tamamı satılanların orta ölçekli bankalar, büyük bankaların ise belli oranlarda satıldığı görülüyor. Kapitalist sınıf ve çevresinde bu durum farklı şekillerde değerlendiriliyor. Bunun yanında kapitalist süreç işlemeye devam ediyor. “Yabancı” sermaye bir başka alana da yoğun bir şekilde girmiş bulunuyor:”Şimdilerde çimento pazarının (piyasasının) yarı yarıya kısmını yabancı sermayeli şirketler (veya yabancı ortaklı şirketler) kontrol eder durumdadır. Türkiye’de Avrupa’nın 5 büyük çimento üreticisi faaliyet gösteriyor. Bunlar (1) Laferge, 2

(2) Urcat, (3) CBR, (4) İthal Cementi ve (5) Cementir firmalarıdır. Mısırlı Oracom da TMSF’den Van çimentoyu satın alarak Türk pazarına girdi. Bu firmalar (gruplar) ya tek başlarına yada ortaklık halinde faaliyet gösteriyor. Örneğin Belçika’nın CBR Grubu Sabancı ile Akçansa ile Çanakkale Çimento fabrikalarında %50/50 ortaklık payına sahip. 1989 yılında özelleştirmeden 5 çimento fabrikası satın alan Ciment Francais (daha sonra İthalcimentis oldu.) Türkiye piyasasına giren ilk yabancı sermayeli gruptur. Piyasaya en son giren Cementir firması İtalya’nın büyük inşaat grubu olan Calta Girone grubuna aittir. Türkiye pazarına 2001 yılında Çimentaş Çimento fabrikası hisselerinin %97’sini satın alarak girdi. Dolaylı olarak Kars Çimento fabrikasına sahip oldu.” (Güngör Uras 26.09.2006 Milliyet) Kapitalist sınıfın en büyük kesimi bu durumdan tam olmasa da daha öncesine

www.proleter.org


göre memnun görünüyor. Siyasi iktidardan daha fazla beklenti içinde. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alkışlıyor. Avrupa Birliği yolundaki “yavaşlamanın” sona ermesini istiyor. Ve yeni konjonktüre göre siyasi manevra hazırlığına girişiyor. İstanbul da “akil adamlar”a “Medeniyetler Buluşması” toplantısı yaptırılıyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki ara seçimlerden “Cumhuriyetçilerin” (Bush’un) yenilgi ile çıkmasına, “Stratejik Müttefik” dikkati gösteriyor. Siyasi iktidar ise ABD “karşıtlığını” anketlerle ölçme çabasına giriyor. Burjuva ekonomi-politikçileri ise efendisine hizmet için durum değerlendirmesi yapıyor. “Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının1 2005 yılındaki gelişimini irdeleyen UNCTAD Raporu’nun basılı metni henüz elime geçmedi ama görebildiğim veriler ve YASED’in konuyla ilgili olarak düzenlediği basın 1

Altını ben çizdim. CİLT:3

SAYI:34

toplantısında edindiğim bilgiler bir ön değerlendirme yapma olanağını veriyor. 2005 yılındaki gelişmelerle ilgili olarak öncelikle dikkate alınması gereken noktalar şunlar: -2005 yılında şirket birleşmeleri ve satın almaları (B&S) bir önceki yıla göre %88 artarak 716 milyar dolarlık bir büyüklüğe erişti ve doğrudan yatırım (DY) toplamının %78’ini oluşturdu. —Portresi 1 milyar doların üzerinde 141 adet mega B&S işlemi gerçekleşti ve öncelikle bu nedenle gelişmiş ülkelere giden yatırım miktarı daha çok arttı. -Buna karşılık yeni firmaların kurulması ve yeni kapasite yatırımlarını içeren yeni yatırımların (YY) toplamı bir önceki yıla göre %40 azalarak 200 milyar dolara düştü. -Yatırımlar öncelikle telekomünikasyon ve finans gibi hizmet sektörleriyle enerji ve diğer temel girdileri üreten sektörlerde yoğunlaştı. -Türkiye gibi “gelişme yolundaki ülke tanımına K A S I M : 2006

3


giren ülkelerin dış ülkelerdeki doğrudan yatırım toplamı 2005’te 133 milyar dolara erişerek yeni bir rekor kırdı ve bu ülkelerin toplam doğrudan yatırım stoku 1,4 trilyonluk bir büyüklük bir büyüklüğe erişti. -Çin ve Hindistan gibi ülkelerin çok uluslu şirketlerinin küresel pazardaki ağırlıkları artmaya başladı.” (Osman Uluguay 18.Ekim 2006 Milliyet) Bilindiği gibi burjuva ekonomi-politikçileri “yabancı” sermayenin Türkiye’ye gelmesinden yanadırlar. Aralarındaki tartışma sermayenin biçimi üzerinedir. Bunların bir kısmı “doğrudan yabancı sermaye yatırımları”ndan yanadır. Osman Uluguay sermayenin hareketlerini kendince dünya ölçeğinde izlemeye çalışmış. Bu tip iktisatçıların baş kaygısı “Türkiye’nin küresel sürecin dışına çıkarılmadan” sorunların çözülmesidir. Bu talep, dünya kapitalizmi ile girift ilişkiler içinde olan sınıfın çıkarlarının, hizmetkarları iktisatçıların ağızlarından dile getirilmesidir. Sürecin artık 4

geri dönülemez bir şekil aldığını yüksek perdeden ilan etmekteler. Türkiye gibi “gelişmekte olan ülkelerin” dış ülkelerdeki “doğrudan yatırımları”nın 2005’te rekor kırdığını söylemek neye hizmet etmektedir? Bu yaklaşım dünya kapitalizminin temel işleyiş yasasını mı göz önüne sermektedir? Tam aksine kapitalist işleyiş gizlenmeye çalışılmaktadır. Bizdeki burjuva ekonomipolitiğinin kavramları “yerli” , “yabancı” sermaye ile “milli” sermaye eksenin de oluşmaktadır. Bu kavramlar ise emperyalist ve kapitalist sömürünün üstünü örtme işlevini yerine getirmektedir. Tek tek bireysel sermayeler açısından toplam kapitalist yeniden üretimin şu ya da bu kesimde yer alma söz konusudur. Ana sorun sermayenin genişlemesi ise ki “çağdaşlaşma” , “batılılaşma” sermaye birikimi ile olacaktır. Sermaye birikimi ise artıdeğerin bir bölümünün sermayeleşmesi ile mümkündür. Eğer bu bayların derdi kapitalist sınıfa hizmet yerine, sürecin bilimsel incelemesi olsaydı, daha

www.proleter.org


önceki, klasik ekonomipolitiğin kavramlarından hareket ederlerdi. En azından bunu yapmaları gerekirdi. Ama o zamandan bu güne köprülerin altından çok sular geçti. Burjuva ekonomi-politiği gittikçe bayağılaştı. Sermaye birikimi temelde, üretim sürecine yatırılan sermayenin, emek-gücüne ve üretim araçlarına, değişen ve değişmeyen sermaye olarak yatırılması sonucu, kapitaliste sıfır maliyeti olan artı-değerin bir bölümünün sermayeleşmesi ile oluşur. Sermaye birikimi, genişlemesi, büyümesi bir başka kategorik bölünme olan, kapitalist sınıfın üretim araçları ve tüketim maddeleri üreten kesim olarak bölünmesini geliştirir. Kapitalizmin gelişmesi üretim araçları üreten kesimi tüketim maddeleri üreten kesime oranla artırır. Bunun değer bileşimi açısından ifadesi değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranla artmasıdır. Bu da gösterir ki kapitalist üretim, üretim araçları üretimini artırır, toplam toplumsal sermayenin CİLT:3

SAYI:34

birikiminin ağırlığı bu kesime dayanır. “a- Kapitalist toplum, mevcut yıllık emeğinin çoğunu, ücretler yada artıdeğer biçiminde, gelire ayrışmayacak ama ancak sermaye olarak işlev yapabilecek üretim araçlarının (dolayısıyla değişmeyen sermayenin) üretiminde kullanılır.” (Karl Marks Kapital Cilt II. S.390 Sol Yayınları) Sermayenin tarihsel eğiliminin bu yönde olduğu ortadadır. Ama bunu görebilmek için, ya kişileşmiş sermaye olmamak ya da kapitalist önyargıların kölesi olmamak gerekir. Bu günün burjuva iktisatçıları, kapitalistin günlük çıkarlarının oluşturduğu kavramların kölesidir. Burjuva dar kafalılığın ufku sermayenin sınırlarında son bulur. Onun iç yasalarının ortaya konması gibi bir sorunları yoktur. Kapitalist toplumun yıllık toplam emeğinin üretim araçları üretimi ile tüketim maddeleri üretimi olarak bölünüp ağırlığın, çoğunluğun, birinciden yana olduğundan hareketle, sermayenin K A S I M : 2006

5


genişletilmiş yeniden üretiminin (artı-değerin bir kısmının sermayeleşmesinin) incelenmesi Marks’a aittir. Fizyokratların toplam üretimi, sanayi ve tarım olarak bölümlendirerek inceleyen ekonomik tablosundan sonra ekonomi bilimine en büyük katkıdır. Marks’ın sermayenin genişletilmiş yeniden üretim şeması, sermaye birikimini inceler. Sermayenin iç çelişkilerini, özünde taşıdığı karşıtlıkların ortaya çıkartmasını sağlayan inceleme yöntemidir aynı zamanda. Sermayenin, kapitalist üretimin tarihsel eğilimlerini ortaya koyar. Sermayenin, değişmeyen kısmı değişen kısmına oranla artış göstermesi, kapitalist toplumda üretim araçları üretiminin, tüketim maddeleri üretimine oranla çoğunluğu oluşturması, kendisini kapitalist sınıfa kar oranının düşme eğilimi yasası olarak hissettirir. Bu gün bazı burjuva ekonomi-politikçileri “sektörel” (kapitalist üretim dalları) önceliklere bakarak kapitalizmdeki gelişmeleri tespit etmeye çalıştıkları görülüyor. Onların diliyle 6

söylersek madencilik, makine sanayi gibi “sektörler” öncü, motor olma rolünü, ulaştırma ve “hizmet sektörlerine” kaptırmış bulunuyor. Bu kapitalist üretimin işleyişlerini ortaya koyan bir yöntem değildir. Kapitalizmin yasalarını ve bunların eğilimlerinin kavranmasına hizmet etmez. Kapitalist toplumun yıllık toplam emeğinin üretim araçları üreten kesim ile tüketim maddeleri üreten kesim olarak bölünmesi gerçeği ile kapitalist birikimin çoğunluğunun üretim araçları üreten kesimde oluştuğunu değiştirmez. Bu aynı zamanda sermayenin amacının para yapmak, değeri genişletmek olan kapitalistte kişileşen sürecin temelidir de. Bu hatırlatmadan sonra tekrar Türkiye’deki durumun burjuva iktisatçılarının kafasındaki yansımalarına dönelim. Bu günlerde banka satışları ve bunun ortaya çıkardığı durum burjuva basınındaki köşe yazarı iktisatçıların ilgi alanında. “İkincisi ise, IMF tarafından düzenlenen 7.Jacques Polak araştırma konferansında sunulan

www.proleter.org


‘Yoksul ülkelerde Yabancı Bankalar:Teori ve Gerçekler’ (1) çalışmaydı. Çalışmada yabancı bankaların gelişmekte olan ülkelerin mali sistemleri üzerindeki etkisi ‘kaymağını yemek’ olarak adlandırılan bir model çerçevesinde incelenmiş. Yabancı bankalar merkezlerinden verilen kredi yönetim talimatları nedeniyle uluslar arası standartlarda karşılık gösterilebilen ve muhasebe standartlarına sahip firmalara kredi açabiliyorlar.bu müşteriler piyasanın kaymağını oluşturan, çok uluslu şirketler, büyük yerli firmalar ve devlet. Oysa yerli bankalar sahip oldukları yerel tecrübe nedeniyle bu standartta bilgi sağlayamayan ancak teşebbüs gücüne, ve güvenirliğine sahip olduklarını bildikleri orta ve küçük ölçekli ve karlı firmalara da kredi açıyorlar.” (Faik Öztrak 13. 11 .2006 Milliyet) Yazar, “yabancı”, “yerli” banka ayrımını temel alıp soruna yaklaşmış. “piyasa”nın, “kaymak tabakası”na CİLT:3

SAYI:34

“yabancı” bankalar tarafından kapıldığına işaret etmiş. Bu bir rekabet sorunudur. Sermayenin merkezileşmesi, bu rekabetle birlikte gider. Emperyalizm ve proleter devrimler çağında rekabet tekelci bir rekabettir. Serbest değildir. Emperyalist sermayenin sürece dahil olması sermayenin merkezileşmesini hızlandırmakta. Mali sermayenin bu egemenlik alanından biri olan banka sermayesi, borç verilebilir sermaye, kredi sermayesi, kesiminde de merkezileşme sürmekte. Merkez bankası başkanlığı da yapmış bir köşe yazarı da bu durumdan kendine uyarı vazifesi çıkarmış. “Ekonomik bağımsızlığımızın yok olmasının giderek siyasi bağımsızlığımızın yok olmasına yol açacağını unuttuk.” (Yaman Törüner 2. Kasım ‘2006 Milliyet.) Kapitalist sınıfın bu kalem erbabının yazılarının satır aralarında gizli kaygılar giderek çoğalmakta. Dün K A S I M : 2006

7


olduğu gibi hiç kuşkusuz bu günde. Türkiye kapitalizmin, dünya kapitalizmi ile birleşip bütünleşmesinden, entegrasyonundan yanalar. Amaçları, önlerine koydukları görevleri, efendilerinin yeni durumdan zarar görmeden çıkmalarını sağlamaktır. Bunlara emperyalist kapitalizm döneminde, “ulusal” kapitalizm2 olmayacağını hatırlatmanın ne önemi var. Bu burjuva yazarlar için bütün bunlar yanlış politikalar yüzünden olmaktadır. Şimdi, “uluslar arası spekülatif sermaye” büyük paralar kazanıyorsa küçük ve orta ölçekli sanayinin patronları borçlarını ödeyemiyorsa hep bu “yanlış politikalar” dandır. Onların deyimi ile hükümet bu patronların borçlarını “yeniden yapılandırma” zorunda kalıyor. Son iki yılda tarımda çalışan 1.2 milyon kişi işini yitirdiğinden yakınıyorlar. “işsizlik rakamları açıklandı: Temmuz 2006 itibarıyla , geçen bir yılda , 2

“Milli bankanın gittikçe azaldığı her ortamda , ithalatı da kolaylaştırıp dev adımlarla , milli ekonominin yok olması için her şeyi yaptık.” (Yaman Törüner 2 Kasım 2006 Milliyet)

8

çalışma yaşında 836 bin kişi tarlasını, bağını, bahçesini, köyünü bırakarak şehirlere gelmiş! Halen Türkiye’de nüfusun yüzde 32’si tarım kesiminde, köylerde yaşıyor. Cumhuriyet kurulduğunda bu oran %80’di! Şimdi Avrupa Birliği tarımsal nüfusun yüzde 12’ye indirilmesini istiyor. Ononbeş yıl içinde tarım kesimini bu kadar küçültmemiz gerekiyor. AB istediği için mi? Hayır, köylülükten çıkmada çok geciktiğimiz için.” (Taha Akyol Milliyet 2006) “Köylülükten çıkmada çok geciktiğimiz için “ noktayı böyle koymuş yazar. “köylülükten çıkma” bir başka ifade ile şehirleşme bu kapitalist üretimin tarihsel önkoşulunu oluşturan sermayenin “ilkel” birikim sürecidir. Tarımsal nüfus baş üretim aracı topraktan koparılır, emek kendini nesnelleştirme araçlarından ayrılır. Üretim aracı toprak potansiyel sermaye, emek gücü sahipleri potansiyel işçi haline gelir. Bu köylülüğün farklılaşması, kırda sınıf

www.proleter.org


mücadelesinin gelişmesi, kır proletaryası ile kır burjuvazisi arasındaki çatışmanın artacağı süreçtir. Yani sonuçta AB’de bunu istiyor. Hem de on – onbeş yıl gibi kısa sürede denen süreçtir. İlkel birikimin oluştuğu süreç Marks’ın kandan ve ateşten harflerle yazıldığını söylediği sermayenin tarih öncesinin, emperyalist sermayenin uyguladığı “zor”un da araya girmesi ile ezilen ve sömürülen yığınlar için çok daha acılı geçecektir. Bir yanda içinde emperyalist sermayenin de yer aldığı kapitalist sömürü diğer yanda “köylülükten çıkma” süreci ikisi Türkiye kapitalizminin bu günkü durumun en temel göstergeleri olarak karşımızda duruyor. Biri emperyalist kapitalizmin sermaye ihraçlarının yanında dış ticaret ve başka ülkelere sermaye ihraçlarının olduğu kapitalizm. Diğeri sermayenin “ilkel” birikim süreci, “köylülükten çıkma”dır. “Struve’nin dış pazarla ilgili ve dış pazarın kapitalist üretim için önemine değinen kuramı da aynı şekilde kabul edilemez. Bu konuda CİLT:3

SAYI:34

‘popülistlerin’ mekanik yaklaşımını kabul etmekte. ‘Popülistler’ profesörlerin ders kitaplarından öğrendikleriyle, kapitalist (Avrupa) ülkenin önce iç piyasayı sonuna kadar kullanacağını, bu piyasa kısmen yada tamamen tüketildikten sonra dış pazarlara döneceğini savunmaktadırlar. Wagner, Sehaogfle ve Suh Moller’in ayak izinden giden Struve, garip bir sonuca ulaşmakta, büyük topraklara ve geniş nüfusa sahip bir ülkenin, kapitalist üretimi ‘kendi içinde bir bütünlük’ haline gelebileceğini ve sonsuza dek sadece iç piyasaya dayanabileceğini söylemektedir. Oysa gerçekte kapitalist üretim doğası gereği evrensel ölçekte üretimdir. Alman düşünürlerin buyurduğu kitap verilen emirlerin tersine kapitalizm, başla sözcüğüyle birlikte dünya pazarına üretim yapar. İngiltere’deki tekstil, demir ve kömür gibi kapitalist üretimin çeşitli öncü dalları daha köylü mülkiyeti ortadan kaldırılmadan ve K A S I M : 2006

9


ülke içindeki el sanatları ile eski ev sanayilerinin çöküş süreci son bulmadan çok önce ürünlerini tüm ülke ve kıtalara boşaltmaktadır.” (Sermaye Birikimi Rosa Lüxemburg sayfa 225-226 Alan Yayıncılık) Spartaküs’lerin lideri sermaye birikimini tartıştığı eserinde Struve’yi kapitalist üretimi “kendi içinde bir bütünlük” haline gelip sonsuza dek bu şekilde kalacağını düşündüğü için eleştirdiği paragrafta, kapitalist üretimin daha başta evrensel olduğunu söylemiş. Sermaye birikimi üzerine yürüttüğü tartışma konumuz dışında, bu sorunu daha sonra ele almak gerekir. Yalnız şu kadarını söylemek gerekir ki Marks sermaye birikimi incelemesini, dış ticareti dışarıda tutarak yapmıştır. Sermayenin basit ve genişlemiş yeniden üretimini dış ticareti işin içine karıştırmaksızın inceler. Bu soyutlama sorunu basitleştirmek içindir. Zaten onun yöntemi basitten karmaşığa, soyuttan somutadır. Burada önemli olan kapitalist üretim ile kapitalist 10

öncesi üretim biçimleri arasındaki ilişkidir. Kapitalist üretim , küçük meta üretiminin yıkıntıları üzerinde yükselir. Meta üretimi yasalarının yadsınması olan, eşdeğerlerin değişimi yasasının yok oluşu sonucu oluşur. Emek pazarında eş değeri üzerinden satın alınan emek-gücü kapitalist üretim sürecinde kendi değerinin üzerinde bir artı-değer üretir. Kapitalist üretim sonucu oluşan özel mülkiyet sahibinin emeğine dayanmaz, başkalarının, ücretli emekçilerin emeğine dayanır. Kapitalist üretim tarzı sahibinin emeğine dayanan üretim biçimlerini ya yok eder yada kendine bağımlı hale getirerek bağımsızlığına son verir. Kapitalist üretim, küçük meta üretiminin üzerinden silindir gibi geçer. Bu gün bazılarına kapitalist üretimin parçalanması yada küçük üretimin üstünlüğü gibi görünenler ise kapitalist üretimin egemenlik biçimlerinden biridir. Burjuva yazarların köylülükten çıkmak için çırpındıkları görülüyor. Kırsal alanda kendi kendine yeterli köylü ekonomisinin egemenliği son buldu. Bunun

www.proleter.org


en karakteristik göstergesi, köyde yerel pazarlara dayalı üretim yapan köylü nüfusun giderek yok olduğudur. Ya büyük şehirlerdeki tüccarlara satacak yada yok olup gidecektir. Bunlarda da ihracata yönelik olanlar giderek egemenlik kazanmış durumda. Fındık, üzüm ve zeytin gibi tüketim maddelerindeki durum bunu gösteriyor. Aynı zamanda tarımdaki sanayileşmenin ilerlediğini gösteriyor. Zaten kapitalist üretimin gelişmesi tarımda sanayileşmeyi sağlayarak sanayinin egemenliğini sağlar. Tarım ürünlerinin sanayide üretim sürecinden geçerek kapitalist metalar olması da , kendi kendine yeterli tarımsal nüfusun yok oluşunun göstergesidir. Bir yanda Türkiye’ye emperyalistkapitalizmin sermaye ihraçları aynı zamanda Türkiye büyük burjuvazisinin sermaye ihraçları var. IMF programları hükümet programları durumunda. Kapitalistleşmiş büyük toprak sahiplerinin egemenliğinin yanında, kendi CİLT:3

SAYI:34

kendine yeterli köylü ekonomisinin yok oluşu. Kırda hızlı bir mülksüzleşmenin getirdiği proleterleşme yaşanmakta. Bu sürecin karşıtlıkları kapitalist gelişmenin çelişkileridir. Kapitalist sınıf ve çevresi bu onulmaz çelişkilerden AB üyeliği ile kurtulacağını zannediyor. Çok geçmeden fena bir şekilde yanıldıklarını görecekler. Çelişkiler son bulmak şöyle dursun kendini daha da şiddetli hissettirecektir. Kapitalizmin devresel bunalımlarının nefesini enselerinde daha çok hissedecekler.

N. IŞIK 20.11.2006

K A S I M : 2006

11


BİR KÜÇÜK İŞLETME DE ÇALIŞANLAR

Gıda üretimi yapan, küçük bir işletme bu. Fabrika sanayii merkezinin dışında, yerleşim birimleri ve apartmanların ortasında binanın yarı bölümünde küçük tekstil atölyesi, diğer bölümünde ise gıda üretimi yapılmaktadır. Bu işyerinde kadrolu çalışan işçi sayısı 8 tanedir. Aynı zamanda sigortalı işçi sayısı da 8 kişidir. Bu üretim hane de toplam çalışan işçi sayısı 40 Kişidir. Bu işçilerin çoğunluğu daha önce hiçbir yerde çalışmamış ev hanımlarından oluşuyor. Yaş ortalamaları kırk ve kırkın üzerinde, çalışma ücreti de vardiyalı da olmak üzere günlük 15 ytl dir. Çalışma saatleri sabah 8, akşam 8 olmak üzere 12 saat çalıştırılmaktadır. Bu işyeri 2 yıldır üretim yapmaktadır. 12

Çalışan işçi kadınların hiçbir sosyal hakları olmamakla birlikte yemek, yol ve sigorta da yoktur. Sadece 8 kişilik öğle yemeği geliyor, diğer işçiler ise öğlen yemeğini evi yakın olanlar evlerine gidiyor, evi yakın olmayanlar ise evden getirdikleri ekmeklerini yiyerek bir saatlik öğlen paydosu haklarını kullanıyorlar. Çalışma koşullarının içerisinde şu uygulamada yapılıyor. Paketleme bölümünde çalışan kadın işçilerin, daha önceden 5 kilo mal paketleyene 15 ytl verilirken baktılar ki bu kilo işi iyi gidiyor, şimdi kilosu 3 ytl olan malın kilosunu 2,5 ytl ye indirdiler. Yani önceden 5 kilo mal paketleyen bir işçi 15 ytl alırken, yeni uygulamayla 6 kilo yapan bir işçi 15 ytl alacak denildi. Bu değişikliğe kadın işçilerin hiç birisi tepki göstermedi. Normal çalışma saatlerinin dışında mesai adı altında işçilerin çalıştıkları her bir saat için 1 ytl, Pazar günleri ise 10 ytl ye çalıştırılıyorlar. Usta başına, mesai saatlerinin neden bu kadar düşük ücret ödendiğini sorduğumda bu rakamları patronun belirlediğini söyleyerek geçiştirdi. İşçilerle yaptığım sohbetlerde, bu

www.proleter.org


yaşlarına kadar zaten hiçbir işyerinde çalışmadıklarını ilk defa bu işyerinde çalıştıklarını çalışma kurallarını bilmediklerini söylüyorlar. Bir abla ile konuştuğumda eşinin inşaat işçisi olduğunu çalışırken yüksek birden düşerek kalça kemiğinin kırıldığını bir yıl boyunca yatağa bağlı kaldığını evin geçindirmek işinin de kendisine kaldığını ve aynı zamanda iki çocuğunu da okutmaya çalıştığını bundan dolayı her türlü koşulda çalışması gerektiğini söyledi. Eşi sigortasız çalıştırıldığı için SSK dan hiçbir para talep edemediklerini söyledi. Diğer bir abla ise eşinin psikopat olduğunu subaylıktan atıldığını, kendisine sürekli dayak atarak akli dengesini bozduğunu, kocasının eve para getirmediğinden dolayı çalışmak zorunda kaldığını söyledi. Daha sonra bu ablanın akıl hastanesine yatırıldığını duyduk. Başka bir ablayla konuştuğumda kocasının 30 sene sonra evi terk ettiğini ve hiçbir geliri olmadığından elli yaşından sonra çalışmak zorunda CİLT:3

SAYI:34

kaldığını, sabahları işe saat yedide geldiğini eli yavaş olduğu için fazla kilo yapamadığından bir de diğer işçilere göre daha az yaptığından sabahları erken işe başladığını söyledi. Bunun gibi diğer kadın işçilerinin de birbirlerine benzeyen yaşam koşullarıyla açlık yoksulluk ve sefaletten dolayı her türlü haksızlıklara boyun eğerek çalışıyorlar. Bir akşam usta başı ve patron işçilerin yanına gelerek akşam 10-11’re kadar mesai kalınacağını söyledi. İşçilerden biri de 11’e kadar aç mı çalışacağız dediğinde patronda “ben dünden beri açım” dedi. Ertesi gün işyerine gittiğimizde işyerinde temizlik yapıldığını bunun da işyerinde 2 yıldır TSE garantisi olmadan üretim yapıldığı için TSE den teftişin geleceği söylendi ve de öğlene kadar temizlik yaptık. Öğleden sonra teftiş için geldiklerinde bizleri dışarı çıkartarak bir saat dışarıda beklettiler. Nedenini sorduğumuzda gıda üretimi olduğu için beyaz önlüklerimizin olmadığını K A S I M : 2006

13


söylediler. Geçen hafta patronun aldığı siparişin 3 gün geciktiğinden usta başına bağırarak tırın kapıda beklediği her gün bana 150 dolara mal oluyor, mallar yetişmediği için sürekli zarardayım, bu makinelerin beş dakika bile durması beni zarara uğratır. Ben saatlerle yarışıyorum diyerek ustaya kızıyordu. Patron bu üç gün boyunca deyim yerindeyse dokuz doğurdu. Makinelerin dibinden bir saniye bile ayrılmıyor, işçiler patrondan korktukları için akşam altı çayına bile çıkmıyorlar. İşçilerin kafasında acaba çaya çıkarsak patron bize bağırır mı endişesi var. Oysa ki siparişlerin yetişmemesi işçilerin çalışmasından kaynaklı değil, üretim yapan makinelerin eski olmasından ve bu yüzden sürekli bozuk mal çıkarmasından kaynaklı idi. İşçiler kilo hesabı çalıştırılarak, işçiler arasında rekabet oluşturuluyor. Kimi zaman işçiler birbirleriyle rekabetten dolayı kavga eder hale geliyorlar. Sebebi daha fazla mal paketleyip üç beş kuruş daha fazla para alabilmek. 14

Yaşadığımız ülkede sendikaların yaptıkları araştırmalara göre açlık sınırının 601 ytl yoksulluk sınırının 1971 ytl olduğu koşullarda küçük üretici kapitalistlerin kadın emeği üzerinden kolayca ve hesapsızca kullanarak zenginliklerine zenginlik katıyorlar. Çalışan kadın işçiler kendi sınıf bilincine sahip olmalılar. İnsanca yaşamak için kendi sınıf birliklerini oluşturduğunda, kendi kurtuluşlarının kendi ellerinde olduğunu görecekler. Kadının kurtuluşu sosyalizmdedir.

www.proleter.org

Yaşasın Sosyalizm

Bir Okur


SOSYALİZM VE DİN

Modern toplum tümüyle, büyük işçi kitlelerinin, toprak sahipleri ve kapitalistler sınıflarından oluşan çok küçük bir azınlık tarafından sömürülmesi temeli üzerine kuruludur. Köleci toplumdur bu, çünkü ömürleri boyunca sermayenin hizmetinde çalışan “özgür”işçiler, kapitalist köleliğin güçlenmesini ve devamını sağlayan karları üreten köleler olarak var olmaları için en gerekli araçları elde etmekten başka hiçbir “hak” sahibi değillerdir. İşçileri ezen ekonomik baskı kaçınılmaz olarak, çeşitli biçimlerde politik baskıyı toplum içinde aşağılanmayı kitlelerin entelektüel ve manevi hayatında aptallaşma ve çürümeyi doğurur. İşçiler, ekonomik haklarını elde etme uğruna mücadele etmek için CİLT:3

SAYI:34

az çok bir politik özgürlük kazanabilir, ama sermayenin iktidarı ortadan kaldırılmadıkça, hiçbir özgürlük onları yoksulluktan, işsizlikten ve baskıdan kurtaramayacaktır. Başkasının çıkarın a durmadan çalışmak, yoksulluk ve kaderine terkedilmişlik yüzünden ezilen halk kitlelerini her zaman ve her yerde bunaltan ruhsal baskı yöntemlerinden biri de dindir. Tanrıya, şeytanlara mucizelere inanç nasıl vahşi insanın doğa ile savaşındaki güçsüzlüğünden doğuyorsa, ahirette daha iyi bir hayat yaşama inancı da aynı kaçınılmazlıkla sömürülen sınıfların, sömürücülere karşı mücadelelerinde ki güçsüzlüklerinden doğar. Din, bütün hayatları boyunca yoksulluk içinde acı çekenlere sabırlı olmayı, boyun eğmeyi öğütler, onları öbür dünyada kavuşacakları ödüllerin umuduyla avutur. Başkalarının emeği sayesinde yaşayanlara gelince, Din bunlara yer yüzündeki hayatlarında yardımsever olmalarını salık verir, böylelikle sömürücü olarak var oluşlarını K A S I M : 2006

15


sürdürmelerini kolaylıkla haklı çıkarmalarını sağlar, bu gibilere mutlu bir hayatın kapılarını açacak anahtarı ucuz ucuz satar. Din, halkın afyonudur. Din, sermaye kölelerinin insan olarak beslendikleri umutları, biraz olsun insanca yaşama isteklerini içinde boğdukları bir çeşit manevi içkidir. Fakat, durumun bilincine varan, kendisini kurtaracak mücadeleye atılmak üzere ayağa kalkan köle, yarı yarıya köle olmaktan çıkmıştır. Büyük endüstrinin buluşturduğu, şehrin eğittiği modern, bilinçli işçi, dini ön yargıları hor görüyle bir yana iter, “göksel hayat” la uğraşmayı papazlara ve burjuva tar tüflerine bırakır. Bu dünyada daha iyi bir hayata erişme mücadelesine dört elle sarılır. Bu günün proletaryası din sarhoşluğunu yenmek üzere bilime baş vuran, işçiyi yeryüzünden daha iyi duruma yükseltmek için gerçek bir mücadele içinde örgütleyerek, onu öbür dünyaya inanmaktan kurtaran sosyalizmin safında yer almıştır. Din kişisel bir sorun olarak kabul edilmelidir; sosyalistlerin dine karşı 16

tutumları genellikle bu şekilde belirlenir. Fakat, herhangi bir yanlış anlaşılmaya meydan vermemek için bu kelimelerin anlamı kesinlikle belirtilmelidir. Biz devlet karşısında dinin kişisel bir sorun olasını şart koşuyoruz. Fakat kendi partimizle ilgili konularda dini hiçbir şekilde kişisel bir sorun olarak kabul edemeyiz. Devlet, dine karışmamalı, dini kuruluşlar devlet iktidarına bağlı olmamalıdırlar. Herkes herhangi bir dine inanmakta, yada hiç birine inanmamakta yani genellikle bütün sosyalistler gibi tanrı tanımaz olmakta tamamıyla serbest olmalıdır. Medeni haklarda dini inançlardan dolayı hiçbir ayrıma göz yummamalıyız. Resmi belgelerde yurttaşların din mezhepleriyle ilgili her türlü kayıt mutlak biçimde ortadan kaldırılmalıdır. Devlet, ne kiliseyi ne de din ya da mezheplerle ilgili kurumlara hiçbir şekilde para yardımında bulunmamalı, bunlar iktidar karşısında tamamıyla özgür ve bağımsız dindaş yurttaşların oluşturduğu kurumlar şekline dönüştürülmelidir. Ancak bu haklı davalar, kilisenin utanç verici lanet olası geçmişine

www.proleter.org


son verecektir. Rusya da kilise devletin kölesi, Rus yurttaşlar ise devlet kilisesinin köleleriydi. Ortaçağ engizisyon yasaları varlığını sürdürüyor ve uygulanıyordu, (Günümüze kadar yasal yargılarda yer almıştır). Bu yasalar, inancada, inançsızlığa da zulmediyor, vicdanı ayaklar altında çiğniyordu. Sosyalist proletaryanın modern devlet ve kilise karşısında savunacağı hak davası, kilise ile devletin tam olarak birbirlerinden ayrılmasıdır. Rusya devrimi bu hak davasını pratik özgürlüğün ayrılmaz ve zorunlu bir parçası olarak sonuçlandırmalıdır. Nefret edilen feodal polis otokrasisinin bürokratik rejimi, kilise çevrelerinde bile hoşnutsuzluk, kaynaşma ve öfke uyandırdığın dan, Rusya Devrimi bu bakımdan özellikle eleştiri koşulları içine girmiştir. Rusya Ortodoks papazlar zümresi ne kadar yoksul, ne kadar cahil olursa olsun yine de eski düzenin yıkılışının çatırtısıyla uyanmıştır. Bugün, papazlar zümresi özgürlük davasını destekliyor resmi CİLT:3

SAYI:34

bürokratizme keyfi yönetime “tanrının hizmetkarlarına polis hafiyeliği yaptırılmasına” baş kaldırıyor. Biz sosyalistler, papaz zümresinin namuslu ve samimi temsilcilerinin haklı davalarını sonuna kadar götürerek özgürlükten söz ettiklerinde sözlerini kabul ederek, onları din ve polis arasında ki tüm bağı kesinlikle kırmaya zorlayarak bu hareketi desteklemeliyiz. Ya samimisinizdir ve bu durumda din ve devlet işlerinin ayrılmasına, dinin kişisel bir sorun olduğunu mutlak ve kategorik biçimde ilan edilmesini istersiniz, yada bu bilinçli özgürlük mücadelesine katılmazsınız ki, bu da sizin her zaman için ortaçağ kalıntısı geleneklerin esiri olduğunuzu, resmi terfi ve ödüller istediğinizi manevi silahlarınızın gücüne güvenmediğinizi, devletten bahşiş kabul etmeye devam ettiğinizi gösterir ve eğer öyleyse Rusya’nın bilinçli işçileri size karşı amansız bir savaş açacaklardır. Sosyalist proletarya partisine göre, din kişisel bir sorun değildir. Partimiz, işçi K A S I M : 2006

17


sınıfının kurtuluşu için mücadele eden, bilinçli, öncü militanlar birliğidir. Bu birlik bilinçsizliğe bilgisizliğe yada dini inançlar biçimi altında halkın cahil bıraktırılmasına karşı kayıtsız kalamaz ve kalmamalıdır. Basınımız, propagandamız gibi salt ve baştan aşağı ideolojik silahlarımızla dinin zihin bulandırıcı etkisini alt etmek için din ve devletin tamamıyla ayrılmasını istiyoruz. Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi kurtuluşu sırasında amaçlarından birinin de işçilerin din yüzünden aptallaştırılmasıyla mücadele etmek olduğunu belirtmişti. Bizim için fikir mücadelesi kişisel bir sorun değildir, bütün partiyi bütün proletaryayı ilgilendirir. Fakat, bu böyle olduğu halde, neden programımızda tanrı tanımaz olduğumuzu ilan etmiyoruz? Neden Hıristiyanlara ve öteki dinlere inananlara partimize girmeyi yasaklamıyoruz? Bu soruya verilecek cevap, burjuva demokrasisiyle sosyal demokrasinin din konusundaki görüşleri 18

arasında ki çok önemli farkı ortaya çıkaracaktır. Programımız tamamıyla bilimsel, kesinlikle materyalist bir felsefe üzerine temellen dirilmiştir. Programımızı açıklamak için, dinin gerçek tarihi ve ekonomik kökenlerini açıklamamız gereklidir. Propagandamız zorunlu olarak tanrı tanımazlığı içerir ve bu konuda feodal çarlık rejimince bu güne kadar yasaklanan, kovuşturmalara uğrayan bilimsel literatürü yayınlamak artık partimizin etkinlik kollarından biri olmalıdır. Büyük bir olasılıkla Engels’in bir gün Alman sosyalistlerine verdiği şu öğüde uyacağız. “18.yy’ın tanrı tanımaz ve tasavvuf düşmanı Fransız literatürünü çevirip kitlelere yayınız.” Ancak, hiçbir şekilde burjuva radikal demokratların sık sık yaptığı gibi din sorununu sınıf mücadelesinin dışında “salt mantık” açısından ele alanların idealist soyutlamalarına dalmamalıyız. Sınırsız bir baskı ve işçi kitlelerinin aptallaştırılması temeli üzerine kurulu bir toplumda, Dini ön yargıların yalnızca propaganda ile

www.proleter.org


ortadan kaldırılabileceğine inanmak saçmadır. İnsanlığın üzerindeki din baskısının, toplum içerisindeki ekonomik baskının ürünü olduğunu unutmak burjuva dar görüşlülüğüne işarettir. Proletaryayı kendiliğinden desteklediği, kapitalizmin karanlık güçlerine karşı mücadele aydınlatmıyorsa, kitaplarla propaganda ile aydınlanacağını beklemek boşunadır. Yeryüzünde bir cennet yaratmak için savaşan ezilen sınıfların bu gerçek devrimci mücadelelerinin birliği bizin için, proleterlerin gökteki cennet üzerine görüşü birliğinden daha önemlidir. İşte bu nedenle, programımızda kendimizi tanrı tanımaz ilan etmiyoruz ve etmemeliyiz; Yine aynı nedenle, eski önyargıların bazılarından kurtulamayan proletere partimize katılmayı yasaklamıyoruz ve yasaklamamalıyız. Bilimsel dünya görüşünü daima öveceğiz; bu bazı “Hıristiyanların” tutarsızlığına karşı vazgeçilemeyecek derecede gereklidir. Fakat, hiçbir zaman din sorununu CİLT:3

SAYI:34

birinci plana almayacağız. Baş sorunumuz din değildir. Önemi üçüncü derecede kalan görüşler, bir takım hayaller adına gerçek devrimci mücadeleye atılan güçlerimizin bölünmesine izin vermemeliyiz. Bu dini görüşler, bütün politik değerlerini pek çabuk yitirir ve ekonomik evrimin akışıyla sürüklenip hurdalığa atılırlar. Gerici burjuvazi, her yerde ve her zaman din düşmanlıklarını körüklemeye büyük özen göstermiştir. Rusya da da aynı şeyi yapmaya başlıyor. Bundan amacı, kitlelerin dikkatini din düşmanlılarına çekmek, pratikte devrimci mücadelesi içinde birleşen Rusya proletaryasını çözümlemeye çalıştığı gerçek temel politik ve ekonomik sorunları bir yana bırakmalarını sağlamaktır. Bu gün, özellikle Yüzü Karaların Yahudi pogromlarında (kıyımlarda) kendini gösteren bu gerici politika, yarın belki de daha etkili biçimlere bürünecektir. Biz, durum ne olursa olsun, bu oyunların karşısında soğuk kanlı, kesin ve kararlı, sabırlı K A S I M : 2006

19


propagandamızı yürüteceğiz. Bizim propagandamız ikinci dereceden uyuşmazlıkları kışkırtmayı ret eden proletarya dayanışmasının ve bilimsel dünya görüşünün propagandasıdır. Devrimci proletarya sonu da dinin devlet karşısında kişisel bir sorun sayılmasını kabul ettirecektir. Ortaçağın küfünden arınan siyasi düzen içinde, proletarya, insanlığın dini inançlarla aptallaştırılmasının gerçek nedeni olan ekonomik köleliği ortadan kaldırmak için açıktan açığa büyük bir mücadeleye atılacaktır. V.Lenin –Bütün Eserleri Proletarya Kültürü

20

MARKSİZM- LENİNİZM HER ZAMAN GÜNCEL VE BİLİMSEL ÖĞRETİ PARÇADAN-BÜTÜNE, BASİTTEN - KARMAŞIĞA “Tarih, sınıflar mücadelesi ile başlar” der Marks-Engels. Böylece insanlığın tarih öncesi ve sonrası olarak miladı sınıf mücadelelerinin başladığı dönemler bu mücadelelerinin , kümelenmesi, örgütlenmesi kah kendiliğinden süreçler, kah örgütlü, planlı mücadeleleriyle doludur. Sınıfların ister bilinçli ister bilinçsiz bu mücadeleler içerisindeki örgütlenmeleri mücadelelerinin başarıya ulaşmalarına ya da yenilgiye uğramalarında önemli bir yer tutmaktadır. Sınıfların bilinç ve örgütlenme düzeyleri mücadelelerinin yaygınlık ve saygınlık kazanmasında en önemli etkendir. Sınıfların her iki niteliğe de sahip olabilmeleri engebeli, doğru-

www.proleter.org


yanlış, eksik-fazla bir çok süreci içinde taşıyarak, kendi öz deneyimleriyle sınanarak hayat bulmuş, tarihi derslerle doludur. Bu bir kabilenin yaşamı kendi zorunlulukları içerisinde ulaştıkları çabaların, eziyetlerin, kan-revan acılarla dolu deneyimleri tarih kitaplarının sayfalarını renklendirmektedir. Yaşam araçlarının doğadan tedariki, sağlanması, elde edilmesi belli deneyimler, güç ve teknikler gerektirir. Bir yanda bu teknik ve araçların geliştirilmesi, bunların nesilden nesile aktarılmasını sağlayacak araçların bulunması, deneyimlerin yaygınlaştırılması yaşamsal araçların üretilmesi ve paylaşılması sürece katılanların belli bir görevi, işlevi yerine getirme durumlarına ve yerlerine göre aralarında basit, kendiliğinden oluşan bölünmeler ve hiyerarşik yapılar oluşturarak, zayıftan güçlüye, kadından erkeğe, çocuktan yaşlıya vb.gibi gruplar ve kategoriler içerisinde bütünsel bir üretim biçimine tekabül eden yapı oluşturarak bilinç ve örgütsel CİLT:3

SAYI:34

tezahürlerini ortaya sermişlerdir. Geçim araçlarının niteliği ve miktarının artması, korunma ve barınma yapılarındaki gelişmeler, aralarındaki ilişkiler ayrışmaları daha da artırarak daha çok kategorilere ayrılmalarına neden olmuştur. Ayrışmalar kendini başka koşullar ve işlevler altında daha başka yeni kategoriler oluşumuna neden olmuş süreç böylece uzayıp gitmiştir. Uzayan bu süreç kendini en belirgin ifadesini bizimde üzerinde durduğumuz yöneten ve yönetilen, ezilen ve ezen, sömüren ve sömürülen sınıflar biçimindeki bölünmeler ve farklılaşmalardır. Bu bölünme ve farklılaşmalar coğrafyanın farklı yerlerinde farklı gelişmeler göstererek, bu farklılıklar kendini üretim ve yaşam farklılıkları olarak kent ve diğer toplulukları yaratarak aynı kategori içerisinde oluşan yönetici sınıflar hakim oldukları çevrenin üzerinde diğer yöneticilerin hakim olmasına engel olmak için yöntemler geliştirerek, kabile K A S I M : 2006

21


savaşlarından, durmadan gelişen süreç içerisinde sınıfsal farklılıklar da oluşarak devletlerin ve imparatorlukların oluşumuna vesile olmuşlardır. Bu konuyu Engels “Ailenin, Özel Mülkiyetin Ve Devletin Kökeni” adlı yapıtında derinlemesine inceleyerek bizlere dahiyane bilgiler aktarmıştır. Engelsin bu yapıtı diğer şeylerin yanında bize toplumların örgütlenmesi, bunların hangi tarihi koşullarda farklılıklar oluşturarak, kimi yanlarının geliştiği, kimi farklılıkların yok olduğu bilgisini aktarmaktadır. Üretim ilişkilerinin tamamen belirleyici olduğu hiyerarşik yapı içerisinde en küçük örgütsel yapı birimi aileden, toplumun diğer birimlerine kadar paralel bir süreç izlemektedir. Üretim ilişkilerinin yapısı aynı zamanda toplumsal sınıfların ideolojisinin gelişmesini ve oluşumunu da belirler. Bu oluşum, üretim ilişkileriyle üretici güçlerin gelişmesinin önüne engel oluşuna göre toplumsal yapıyı zorlamaya başladığında toplumsal devrimler çağı başlar. Ve böyle devam eder. 22

Bu toplumsal dönüşüm insan iradesinden bağımsız, toplumsal yapının yeniden örgütlenmesi zorunluluğunu gösteren zorunlu bir süreci beraberinde getirir. Sürecin bu kısmında yeniyi temsil eden üretici güçlerin yaygın, baskın bir toplumsal yapıyı oluşturabilmesinin birbirinden kesin çizgileriyle ayrılması mümkün olmayan acılı-sancılı, uzun veya kısa yolları takip eder. Üretici güçlerin kapitalist üretim sürecinde geliştiği en yüksek aşaması emperyalizmle birlikte tarihi görevini tamamlamış, sosyalizmin toplumsal koşullarını yaratarak tarih sahnesine terk etme aşamasına, toplumsal devrimler çağına gelerek gelişimini tamamlamıştır. Şimdi tarihi ilerletecek tek sınıf proletarya, kendini ve insanlığı kurtaracak hamlesini yapmak üzere ideolojik, örgütsel, siyasi mücadelesini bilimsel sosyalizmin öğretisiyle donanarak tarihi görevini, toplumsal devrimi başarmakla karşı karşıyadır. Bunun ilk yüklenişi işçi sınıfına sınıf bilincini, ideolojisini kazandıracak devrimci teorisini

www.proleter.org


sahip olması gerekecektir. Proletarya, önderlerinin izlediği yolu takip ederek MarksistLeninist teoriyi sınıfa kavratıp, öğreterek yoluna devam edecektir. Bu proletaryanın mücadelesinin olmazsa olmaz koşullarının en başta gelen olgusudur. Bize bu bilimsel sınıf bilincinin ortaya çıkarılmasın da borçlu olduğumuz Engels’in aşağıda aldığımız parçası ne güzel ifade etmektedir. “Doğayı, insan tarihini ya da kendi öz kafa etkinliğimizi düşüncenin incelemesi altına koyduğumuz zaman, bize ilk görünen şey, hiçbir şeyin olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu (sayfa: 63) biçimde kalmadığı ama her şeyin hareket ettiği, değiştiği, olduğu ve yok olduğu sonsuz ve karşılıklı ilişkiler ve etkiler yumağı tablosudur. Demek ki içinde ayrıntıların henüz az çok silindiği genel tabloyu görüyoruz; hareket eden, geçen ve birbirine bağlanan şeyin kendisinden çok harekete, birinden ötekine geçişlere, bağlantılara dikkat CİLT:3

SAYI:34

ediyoruz. Dünyayı düşünmenin bu ilk, doğal, ama aslında doğru biçimi, antik Yunan filozoflarının düşünme biçimidir ve onu açıkça ilk formüle eden de Herakleitos olmuştur: Her şey hem kendisidir, hem de değildir, çünkü her şey akar, her şey sürekli dönüşme, oluş ve yok oluş durumundadır. Ama bu görüş biçimi olaylar bütününün sunduğu tablonun genel niteliğini ne denli doğru bir biçimde kavrarsa kavrasın, gene de bu genel tabloyu meydana getiren ayrıntıları açıklamaya yetmez ve onları açıklamaya yetenekli olmadığımız sürece, genel tablo üzerinde açık bir düşünce sahibi de olamayız. Bu ayrıntıları bilmek için, onları doğal ya da tarihsel bağlantılarından ayırmak ve nitelikleri, özel neden ve sonuçları vb. içinde irdelemek zorundayız. Bu en başta, doğa bilimi ile tarihsel araştırmanın görevidir; bu araştırma dalları, Yunanlılar önce gereç toplama zorunda olduklarına göre, klasik çağ Yunanlılarında çok yerinde nedenlerle ancak ikincil bir yer tutuyordu. K A S I M : 2006

23


Eleştirici incelemeye, sınıflara, takımlara, türlere göre karşılaştırma ya da bölmeye geçebilmek için, önce doğal ya da tarihsel verileri, belli bir noktaya değin toplamış olmak gerekir. Gerçek doğa biliminin ana çizgileri, ancak İskenderiye dönemi Yunanlıları ve daha sonra ortaçağda Araplar tarafından geliştirilmiştir; gerçek bir doğa bilimine bir kez daha, ancak o tarihten sonra, bu bilimin durmadan artan bir hızla geliştiği 15. yüzyılın ikinci yarısında rastlanır. Doğanın tekil parçalarına bölünmesi, çeşitli doğal süreç ve nesnelerin belirli sınıflara ayrılması, organik cisimlerin iç yapılışlarının anatomik yönlerinin çeşitliliği içinde irdelenmesi: doğanın bilinmesinde son dört yüzyılın bize getirdiği büyük ilerlemelerin temel koşulları, işte bunlardı. Ama bu yöntem bize, doğal nesne ve süreçleri tek başlarına, büyük (sayfa: 64) genel bağlantı dışında, bunun sonucu hareketleri içinde değil, hareketsizlikleri içinde; özsel bakımdan değişken öğeler olarak değil, değişmez öğeler olarak; 24

yaşamları içinde değil, ölümleri içinde şöyle böyle kavrama alışkanlığını da geçirdi. Ve Bacon ile Locke sayesinde bu görüş biçimi, doğa biliminden felsefeye geçtiği zaman, son yüzyılların özgül dar kafalılığını, metafizik düşünce biçimini meydana getirdi. Metafizikçi için şeyler ve onların düşüncedeki yansıları olan kavramlar, biri ötekinden sonra ve öteki olmaksızın dikkate alınacak değişmez, eğilip bükülmez, her zaman tıpkı kalan, yalıtık irdeleme konularıdır. Metafizikçi orta terimler olmaksızın, yalnızca antitezler aracıyla düşünür: evet evet, hayır hayır der; bunun ötesine geçen şey metelik etmez. Ona göre, bir şey ya var ya da yoktur; bir şey aynı zamanda hem kendisi, hem de bir başkası olamaz. Olumlu ile olumsuz birbirlerini mutlak olarak dıştalarlar; neden ve sonuç da aynı derecede sert bir biçimde birbirlerine karşı gelirler. Eğer bu düşünce biçimi, bize ilk bakışta son derece usa yatkın görünüyorsa bunun nedeni, bu düşünce biçiminin sağduyu denilen şeyin düşünce biçimi olmasıdır. Ama kendi dört

www.proleter.org


duvarının zavallı alanında kapanıp kaldığı sürece bu arkadaş, ne denli saygıdeğer olursa olsun, geniş araştırma dünyasına atılmayı göze aldığı andan başlayarak sağduyu büsbütün şaşılacak serüvenlerle karşılaşır ve metafizik görüş biçimi, boyutları konunun niteliğine göre değişen geniş alanlarda ne denli doğrulanmış ve ne denli zorunlu olursa olsun, her zaman, er ya da geç, ötesinde dar, sınırlı, soyut bir duruma geldiği ve çözülemez çelişkiler içinde kendini yitirdiği bir engele çarpar; bunun nedeni, tekil nesneler karşısında onların bağlantılarını; tekil nesnelerin varlıkları karşısında,onların oluş ve yok oluşlarını; hareketsizlikleri karşısında, hareketlerini unutmasıdır; ağaçlar, onun ormanı görmesini engeller. Günlük gereksinmeler bakımından, örneğin bir hayvanın yaşayıp yaşamadığını biliyor ve kesinlikle söyleyebiliyoruz; ama daha belgin bir irdeleme bize, bu sorunun bazen en karışık sorunlardan biri olduğunu gösterir ve bir CİLT:3

SAYI:34

çocuğu arı nesinin (sayfa: 65) karnında öldürmenin cana kıyma olduğu ussal sınırı bulmak için boşuna çabalayan hukukçular bunu çok iyi bilirler; ve ölüm anını saptamak da aynı derecede olanaksızdır, çünkü fizyoloji, ölümün tek ve bir anlık bir olay değil, ama çok uzun süreli bir süreç olduğunu göstermektedir. Aynı biçimde, her organik varlık, her an, hem aynı, hem aynıolmayan şeydir; her an, yabancı maddeleri özümler ve başka yabancı maddeleri dışarı atar, her an bedenindeki hücreler yok olur ve yeni hücreler oluşur; azçok uzun bir zaman sonunda, bu bedenin maddesi tamamen yenilenir, başka madde atomları ile değiştirilir; öyleki her organik varlık hem hiç değişmez, hem de bir başkasıdır. Şeylere biraz yakından bakınca, bir çelişkinin olumlu ve olumsuz gibi iki kutbunun, karşıt oldukları kadar ayrılmaz da olduklarını ve bütün antitez değerlerine karşın, karşılıklı olarak birbirlerine karıştıklarını; aynı biçimde, neden ve sonucun, ancak özel bir duruma uygulandıklarında K A S I M : 2006

25


geçerliği bulunan kavramlar olduklarını, ama bu özel durumu, dünyanın bütünü ile genel bağlantısı içinde düşünmeye başladığımız andan başlayarak, bu kavramların, neden ve sonuçların sürekli olarak yer değiştirdiklerini, şimdi ya da burada sonuç olanın, başka yerde ya da daha sonra neden, ve vice versa [15*] durumuna geldiği evrensel karşılıklı etki görünümü içinde birleştiklerini, birbirlerine dönüştüklerini de görürüz. Bütün bu süreçlerin, bütün bu düşünce yöntemlerinin hiçbiri, metafizik düşünce çerçevesine girmez. Nesneleri ve onların kavramsal yansılarını, özsel olarak bağlantıları, zincirlemeleri, hareketleri, doğuşları ve sonları içinde kavrayan diyalektik içinse, tersine, yukarda sözü edilen süreçler, onun kendine özgü davranış biçiminin birer doğrulanmasıdır. Doğa, diyalektiğin deneme tezgahıdır ve modern doğa bilimi onuruna, onun bu deneme tezgahı için her gün artan zengin bir olgular hasadı sağlayarak, böylece doğada 26

her şeyin, son çözümlemede, metafizik olarak değil diyalektik olarak olup bittiğini, doğanın durmadan yinelenen bu çevrimin sonsuz (sayfa: 66) tekdüzeliği içinde hareket etmeyip, gerçek bir tarih geçirdiğini tanıtladığını söylemeliyiz. Burada, herkesten önce, bugünkü bütün organik doğanın, bitkilerin, hayvanların ve dolayısıyla insanın da, milyonlarca yıl süren bir evrim sürecinin ürünü olduğu tanıtlayarak, doğanın metafizik anlayışına en büyük darbeyi indirmiş bulunan Darwin'i anmak gerek. Ama şimdiye değin diyalektik biçimde düşünmeyi öğrenmiş bulunan bilginler parmakla sayılabilecek denli az olduğu için, bulunan sonuçlar ile geleneksel düşünce biçimi arasındaki çatışma, bugün doğa bilimleri teorisinde egemen olan ve öğretmenler ile öğrencileri, yazarlar ve okurları umutsuzluğa düşüren o büyük karışıklığı açıklar. Evrenin, onun ve insanlığın evriminin olduğu gibi, bu evrimin insanların beynindeki yansımasının da doğru bir biçimde kavranması,

www.proleter.org


öyleyse ancak oluş ve yok oluşun, ilerleyen ve gerileyen değişikliklerin evrensel karşılıklı etkilerini sürekli olarak göz önünde tutarak, diyalektik yoldan olanaklıdır. Ve modern Alman felsefesi de, kendini işte hemen bu yönde gösterdi. Kant, mesleğine, Newton'un kararlı güneş sistemini ve onun —bir kez o ünlü ilk hareket olduktan sonra— sonsuz süresini, güneşin ve bütün gezegenlerin dönüş durumunda bulunan nebula yığınından doğduğu biçimindeki tarihsel bir süreç biçimine dönüştürerek başladı. Ve o bundan, daha o zamandan, doğmuş olduğuna göre güneş sisteminin bir gün zorunlu olarak ölmesi gerektiği sonucunu çıkarıyordu. Bu görüş, bir yarım yüzyıl sonra Laplace tarafından matematik olarak doğrulanmış ve bir yüzyıl sonra da spektroskop, evrende çeşitli yoğunluk derecelerinde bulunan bu türlü akkor durumunda gaz yığınlarının varlığını göstermiştir.[16*] Bu modern Alman felsefesi doruğunu, ilk kez olarak bütün (sayfa: 67) doğa, tarih ve tin CİLT:3

SAYI:34

dünyasının sürekli bir hareket, sürekli bir değişme, sürekli bir dönüşüm ve evrim içine girmiş bir süreç biçiminde kavrayan ve bu hareket ile bu evrimin iç bağlantısını göstermeye girişen Hegel sisteminde buldu ve Hegel sisteminin büyük değimi de budur. Bu açıdan insanlık tarihi, artık olgunluğa varmış felsefi us mahkemesi önünde hepsi de aynı biçimde hüküm giymesi gereken ve olanaklı olduğunca çabuk unutulmasında yarar bulunan anlamsız zorbalıkların kaotik bir karışımı olarak değil, insanlığın kendisinin evrimleşebilen süreci olarak görünüyordu; ve şimdi düşüncenin, bu sürecin tüm dolambaçları arasından yavaş ilerleyişini izlemek ve onda, bütün görünür olumsallıklar arasında, yasaların varlığını göstermek gibi bir görevi vardi. Hegel'in bu sorunu çözmemiş olmasının burada pek önemi yok. Onun çağ açan başarısı, bu sorunu koymuş olmasıdır. Bu sorun hiç kimsenin, hiçbir zaman tek başına çözemeyeceği sorunlardandır. Hegel —SaintSimon ile birlikte— çağının en K A S I M : 2006

27


ansiklopedik kafası olmasına karşın, gene de önce kendi öz bilgilerinin zorunlu olarak kısıtlı genişliği, sonra çağının bilgi ve görüşlerinin aynı biçimde kısıtlı genişlik ve derinliği ile sınırlıydı. Ama bir üçüncü özelliği daha hesaba katmak gerek. Hegel idealistti, yani kafasındaki fikirleri, gerçek şey ve süreçlerin azçok soyut yansıları olarak görecek yerde tersine, nesneler ile nesnelerin gelişmesini, dünya var olmadan önce bilinmeyen bir yerde var olan "idea”nın gerçekleşmiş yalın kopyaları olarak görüyordu. Bundan ötürü her şey baş aşağı konulmuş ve dünyanın gerçek bağlantısı tamamen tersine çevrilmişti. Ve Hegel, birçok özel ilişkiyi büyük bir doğruluk ve deha ile kavramış bulunmasına karşın, yukarıdaki nedenler ayrıntının da çoğu kez yırtık yamamaya, oyuna, yapmacığa, sözün kısası gerçeğin bozulmasına dönmesini kaçınılmaz kılıyordu. Hegel sistemi, bu niteliğiyle büyük bar başarısızlık olmuştu — türün sonuncusu olmasına karşın. Gerçekten, her zaman onulmaz bir iç çelişkinin 28

acısını çekmiyor muydu? Bir yandan, özsel konutu (postulatı), (sayfa: 68) insanlık tarihinin, niteliği gereği, entelektüel sonunu sözde mutlak bir doğruluğun bulgulanmasında bulamayacak evrimleşebilir bir süreç olduğu yolundaki tarihsel anlayıştı; ama öte yandan, bu mutlak doğruluk kitabının ta kendisi olduğunu ileri sürüyordu. Her şeyi kapsayan ve hep aynı kalan bir doğa ve tarih bilgisi sistemi, diyalektik düşüncenin temel yasaları ile çelişki durumundadır; bununla birlikte, bu, dış dünyanın genel matematik bilgisinin kuşaktan kuşağa dev adımlarıyla yürüyebilmesini hiçbir zaman dıştalamaz, tersine içerir. Geçmişteki Alman idealizmine özgü tam bozulma bir kez kavrandıktan sonra, ister istemez materyalizme dönmek gerekiyordu, ama — dikkat edelim— 18. yüzyılın katıksız metafizik, salt mekanik materyalizmine değil. Bütün önceki tarihin o yalınkat, o bönce devrimci bir biçimde kınanması karşısında modern materyalizm, tarihte insanlığın evrim sürecini görür ve görevi

www.proleter.org


de bu sürecin hareket yasalarını bulmaktır. 18. yüzyıl Fransızlarında olduğu denli Hegel'de de egemen olan ve doğayı hep aynı kalan ve Newton'a göre ölümsüz göksel cisimler, Linné'ye göre ise değişmez organik varlıklarla dar çevrimler biçiminde hareket eden bir bütün olarak düşünen doğa anlayışı karşısında modern materyalizm, tersine, doğa biliminin, doğanın da zaman içinde bir tarihi olduğu yolundaki modern ilerlemelerinin bireşimini yapar; göksel cisimler, orada uygun koşullar içinde yaşamaya yetenekli canlı varlıklar olarak doğarlar ve ölürler ve dolaşım çevrimleri, kabul edilebildikleri ölçüde, son derece daha büyük boyutlar kazanır. Her iki durumda da modern materyalizm, özsel olarak diyalektiktir ve öteki bilimlerin üstünde yer alan bir felsefeye gereksinme duymaz. Her özel bilimin, şeylerin genel bağlantısı ve bilgisi içinde tuttuğu yer konusunda tam bir hesap vermeye çağrıldığı andan başlayarak, genel CİLT:3

SAYI:34

bağlantının her türlü bilimi gereksiz duruma gelir. O zaman bütün eski felsefeden, bağımsız bir durumda, düşünce ve düşünce yasaları öğretisinden, biçimsel (formel) ve diyalektik mantıktan başka bir şey kalmaz. Üst yanı, pozitif doğa ve (sayfa: 69) tarih bilgisi içine girer. Ama doğa anlayışındaki değişme, ancak araştırma buna uygun düşen nicelikte olumlu bilgi sağladığı ölçüde gerçekleşebilirken, tarih anlayışında yeni bir yön getiren tarihsel olgular, kendilerini çok daha önceden kabul ettirmişlerdi. 1831'de Lyon'da ilk işçi ayaklanması olmuştu; 1838'den 1842'ye, ilk ulusal işçi hareketi, İngiliz çartistleri hareketi, en yüksek noktasına varıyordu. Proletarya ile burjuvazi arasındaki sınıf savaşımı bir yandan büyük sanayideki gelişme, bir yandan da burjuvazi tarafından ele geçirilmiş bulunan siyasal egemenlik ile orantılı olarak, Avrupa'nın en ileri ülkelerinin tarihinde birinci plana geçiyordu. Burjuva iktisadının sermaye ile emek çıkarları K A S I M : 2006

29


arasındaki özdeşlik üzerindeki, özgür yarışma (serbest rekabet) sonucu evrensel uyum ve evrensel gönenç üzerindeki öğretileri, olgular tarafından gitgide daha sert bir biçimde yalanlanıyordu. Bütün bu olguları ve bütün eksikliklerine karşın bu olguların teorik dışavurumu olan Fransız ve İngiliz sosyalizmini yalanlamak, artık olanaklı değildi. Ama tarihin henüz geri püskürtülmemiş bulunan eski idealist anlayışı, maddi çıkarlara dayanan sınıf savaşımlarını, hatta genel olarak maddi çıkarları tanımıyordu; üretim ve bütün ekonomik ilişkiler ona, yalnızca "uygarlık tarihi"nin ikincil öğeleri olarak, savsaklanabilir şeyler olarak görünüyorlardı. Yeni olgular, bütün geçmiş tarihi yeni bir incelemeden geçmeye zorladılar ve bütün geçmiş tarihin bir sınıflar savaşımı tarihi olduğu, birbirine karşı savaşım durumundaki bu toplumsal sınıfların her zaman üretim ve değişim ilişkilerinin, kısacası çağlarındaki ekonomik ilişkilerin ürünleri oldukları; buna göre, toplumun 30

ekonomik yapısının her kez, son çözümlemede, hukuksal ve siyasal kurumların tüm üst yapısını olduğu gibi, her tarihsel dönemin dinsel, felsefi ve öteki fikirlerini de açıklamayı sağlayan gerçek temeli oluşturduğu görüldü. Böylece idealizm, son sığınağından, tarih anlayışından kovulmuş; tarihin materyalist bir anlayışı ortaya çıkmış ve şimdiye değin yapıldığı gibi, insanların varlığını (sayfa: 70) bilinçleri aracıyla açıklamak yerine, insanların bilincini varlıkları aracıyla açıklamak için yol bulunmuş oluyordu. Bunun sonucu sosyalizm, artık şu ya da bu dahinin rasgele bir buluşu olarak değil ama tarih tarafından oluşturulan iki sınıfın, proletarya ile burjuvazinin savaşımlarının zorunlu ürünü olarak görünüyordu. Artık sosyalizmin görevi, elden geldiğince eksiksiz bir toplumsal sistem imal etmek değil ama iktisadın, bu sınıfları ve onların karşıtlıklarını zorunlu bir biçimde ortaya çıkaran tarihsel gelişmesini incelemek ve bu biçimde

www.proleter.org


türetilen ekonomik durum içinde çatışmayı çözme araçlarını bulmaktı.3 Ama Fransız materyalizminin doğa anlayışı, diyalektik ve modern doğa bilimi ile ne denli bağdaşmaz idiyse, daha önceki sosyalizm de bu materyalist anlayışla o denli bağdaşmaz idi. Gerçi daha önceki sosyalizm var olan kapitalist üretim biçimi ile bu üretim biçiminin sonuçlarını eleştiriyordu, ama onu ne açıklayabiliyor, dolayısıyla ne de üstesinden gelebiliyordu; kötü diye kaldırıp atmaktan başka bir şey yapamıyordu. İşçi sınıfının kapitalist üretim biçiminden ayrılmaz sömürülmesine karşı ne denli çok öfkeleniyorsa, bu sömürünün neye dayandığını ve kaynağının ne olduğunu açık bir biçimde o denli az gösterme durumunda bulunuyordu. Sorun bir yandan bu kapitalist üretim biçimini tarihsel bağlantısı ve tarihin belirli bir dönemi için zorunluluğu içinde, öyleyse yıkılma zorunluluğu ile birlikte düşünmek, öte yandan, eleştiri 3

Abç. CİLT:3

SAYI:34

şimdiye değin bu üretim biçiminin işleyişinden çok kötü sonuçları üzerine atıldığından, onun hala gizli kalmış iç hareketlerini ortaya çıkarmaktı. Artı- değer'in bulunması, işte bu işi yaptı. Ödenmemiş emeğe sahip çıkmanın, kapitalist üretim biçiminin ve işçinin bundan doğan sömürülmesinin temel biçimi olduğu; kapitalist işçinin emekgücünü,[17*] bu (sayfa: 71) gücün pazarda meta olarak sahip olduğu değer üzerinden satın aldığı zaman bile, ondan gene de onun için ödemiş bulunduğundan daha çok değer elde ettiği ve bu artıdeğerin, son çözümlemede, varlıklı sınıflar elinde birikmiş, durmadan büyüyen sermaye yığınının çıktığı değer toplamını oluşturduğu tanıtlandı. Kapitalist üretimin olduğu denli, sermaye üretiminin işleyişi de açıklanmış bulunuyordu.. Bu iki büyük bulguyu: tarihin materyalist anlayışı ile kapitalist üretimin gizeminin artı-değer aracıyla açıklanmasını, Marks'a borçluyuz. Onun sayesindedir ki sosyalizm, K A S I M : 2006

31


şimdi bütün ayrıntıları üzerinde uzun uzun çalışılması gereken bir bilim durumuna geldi.4” (F.Engels Anti-Dühring Sol Yayınları 1977 Sayfa.70-80) Engels’in işaret ettiği sosyalizmin bir bilim olarak genelde dünyanın, özelde ülkemizin ekonomik sosyal koşullarının tespitini yaparak, proletaryanın önderlerine büyük görevler düşmektedir. Bu görevin başarılmasında izlenecek yolun bilimsel sosyalizmin devrimci teorisinden geçmektedir. Bu aynı zamanda, Proletaryanın gereksinmesi olan ideolojik cephaneyi tamamlamak için zorunlu ve gerekli bir çalışmadır da. Yine Engels’in deyimiyle: ”Bu, dünyayı kurtarma işinin üstesinden gelmek: işte modern proletaryanın tarihsel görevi. Bu işin tarihsel koşullarını, ve bu yoldan iç yüzünü derinliğine irdelemek, ve böylece bu gün ezilen sınıf olan bu işi görmekle görevli sınıfa, kendi öz işinin koşulları ve içyüzü üzerine bilinç vermek: işte 4

proleter hareketin teorik ifadesi olan bilimsel sosyalizmin görevi.” (Anti-Dühring F.Engels. Sol yayınları 1977 S.449-450) M.Gündar Kasım 2006

Abç.

32

www.proleter.org


34-PROLETER