Issuu on Google+

Burjuvazinin askeri, kapitalistlerin savaşının kurbanı olmayacağız! Her politikanın dayandığı bir sınıf ve ekonomik bir temeli vardır. Bugün dincisi, laikçisi, Türk’ü, Kürt’üyle Türkiye tekelci burjuvazisinin tüm kesimleri inşaat, petrol yatırımları, ayakkabı, pantolon, çorap, çimento, bisküvi ihracıyla, kasabıyla berberiyle Ortadoğu’ya girmiş, bölgeyi ekonomik yönden hinterlandı haline getirmeye girişmiştir. Bundan dolayı, Ortadoğu politikaları öncelikle Türkiye burjuvazisinin tekelci ve henüz tekelleşmemiş kesimlerinin ortak politika ve stratejisidir.

» 10 yaşasın

sosyalist

işçi demokrasisi Sayı:23 Temmuz 2012 1 TL

KAHROLSUN KAPİTALİST SAVAŞ!

Oldu ya atandım, beni ne bekliyor? Yorum soruları zordur, soruyu yazan gibi düşünmeye çalışacaksın önce. 71-73 değişikliğiyle kaldırılan memura grev hakkının yerine verilen toplu görüşmeye hak diyeceksin ki aynı dili konuşabilesin. Belki de köyün yakıldığı için, evinden çıkmayan deden evle beraber havaya uçurulduğu için yıllar boyu psikolojinin dalgalı haliyle var olmaya çalışıyorsun. Olsun ya gene de iç göçlerin nedenlerinde bunu göremeyeceksin. »6

TOGO: Direniş sürüyor Çıkıp gitmesi gereken kim? O ayakkabının altında ezilmesi gereken kim? Artık kuracağımız cümleler “o ayakkabının altında ezilmeyeceğiz”den “o ayakkabı ile bize kölelik koşullarında çalışmayı bile nimet olarak sunan burjuvaziyi tekmeleyeceğiz”e dönüşmemeli mi? » 4 Bizim düşmanımız Suriye halkı değildir. Bizim düşmanımız asla Kürt halkı değildir ve olamaz. İşçilerin düşmanı kapitalistlerdir. En başta bulundukları ülkenin kapitalistleri ve tüm dünyadaki kapitalistlerdir. Düşmanlık halklar arasında değil sınıflar arasındadır. İşçilerin yürüteceği tek savaş kapitalistlere karşı savaştır, sınıf savaşıdır. Türkiye’de de, Suriye’de de, Amerika’da da, Avrupa’da da kapitalist sınıfı yıkma savaşıdır. Kapitalistlerin iktidarını -her türlü sınıf diktatörlüğünü-

yıkarak sömürüden kurtulma ve özgürleşme savaşıdır. Emperyalist kapitalist gericiler, bölge halkları üzerinden elinizi çekin! Kahrolsun kapitalist savaş! Kahrolsun kapitalizm! Burjuva diktatörlükleri yıkalım! Ortadoğu’ya işçiler ve emekçi halklar için demokrasi ve özgürlük! Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği! Yaşasın Sosyalizm!

Yeterlilik sizsiniz işçi sınıfı! -II Küresel tekelci kapitalizmin, bilgi, eğitim, sağlık, kültür, sanat, spor, doğa, tarih, aşk, cinsellik gibi nitelikleri bile sayısallaştırma ve sayısal olarak ölçme/karşılaştırma takıntısının amacı, yaşamın tüm alanlarında, hiçbir boşluk bırakmadan azami piyasalaştırma ve kar kontrolünü tam sağlamaktır. Böylece aşk bile, sevgilinize hangi belli biçimsel jestleri en çok yaptığınız, hangi sözleri en çok söylediğiniz, ne satın aldığınız ve karşılığında ne aldığınızla sayısal olarak ölçülmeye, ve bunun başkalarının sevgilisine ne aldığı, ne sattığı ile karşılaştırılmasına dayanan bir meta egemenlik ilişkisi haline getirilir.

»8

Eğitim-Sen Tüzük Kurultayı Gerek hedeflenen tüzük kurultayı, gerekse rutin sendikal çalışmalar eğitim işçilerinin mücadelesinde somut ara basamak hedefler koyulmazsa bir ilerleme sağlayamaz. Eğitim sektöründe sermaye birikiminin geldiği düzey ve kamunun çözülüşünde girilen aşama militan, süresiz, genel grevi içeren, irili ufaklı güç toplayıcı adımlarla örülecek uzun soluklu bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. » 12


2

işçi meclisi

Sivas katliamı unutulmayacak 2 Temmuz 1993′te Madımak Oteli’nde bulunan 35 kişi yakılarak katledildi. Türk-İslam sentezli, ırkçı gerici temellerde kendini var eden devletin tarihi, katliamlarla doludur. Devlet, ırkçı-gerici ve tekçi bir karektere sahip olması nedeniyle çok sayıda ulusal azınlık ve mezhebin varlığıyla sürgit bir çatışma içerisinde olmuştur. Her türlü hak talebini zorla bastırarak katliamlarla cevap vermiştir. Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren Kürtlerle ulusal temelde, Alevilerle de mezhepsel temelde sürekli çatışma halinde olagelmiştir. Sivas katliamı, Kuzey Kürdistan’da kirli savaşın şiddetlenerek sürdüğü kesitte gerçekleştirildi. Katliamın Kürt hareketinin ulusal mücadeleyi-direnişi büyüttüğü, faşist rejimin de Kürt köylerini yakarak, yıkarak, zorla göçerterek faili meçhullere yöneldiği bir süreçte gerçekleşmesinin özel bir önemi vardır. Burada amaç, yaşanan kirli savaşta artan asker cenazelerini ve neredeyse her gün gerçekleştirdiği faili meçhulleri gözlerden gizlemek, hedef saptırmak ve toplumda gelişen tepkilerin sınıf mücadelesi yerine ırkçı milliyetçiliğe akmasını sağlamaktı. Ki, geliştirilen ırkçı gericilikle milyonlarca işçi emekçi, sınıf düşmanlarının çıkarları için dövüştürüldü.

Sermaye diktatörlüğü tarih boyunca katliamlara başvurmuş ve başvurmaya da devam etmektedir. Sivas, Dersim, Maraş, Çorum, Gazi, Roboski bunlardan bir kaçıdır. Vahşice gerçekleştirilen bu katliamlarda kimi gerici faşist unsurların kullanılması katliamın bizzat devlet tarafından örgütlendiğini gizlemeye yetmemiştir.

Tam da o kesitte burjuvazinin tüm çarpıtmalarına, hedef saptırmalarına karşın, “Asılan da Yakılan da Emektir” doğru yaklaşımıyla, yaşanmakta olan kavganın mezhepler arası değil, bir sınıf kavgası olduğu öne çıkarıldı. İşçi sınıfı ve emekçileri ulusalcı-ırkçı bataklığa çekmek isteyen sermaye gericiliğinin amaçları açık edilerek mücadelenin faşizme ve burjuva sınıf diktatörlüğüne karşı yürütülmesi gereği vurgulandı.

35 kişinin öldürüldüğü, 60 kişinin yaralandığı katliam devlet tarafından yok sayıldı ve katiller aklandı. Ancak işçi sınıfı ve emekçilerin hafızasına da silinmemecesine kazındı. Ne Sivas ne Roboski ve ne de diğer katliamların davası biz kazanmadan bitmez. Bu böyle bilinmelidir. Bizim yürüteceğimiz mücadele ulusal, dinsel, mezhepsel çatışma ve boğazlaşmalara karşı, sınıfa karşı sınıf mücadelesi olarak sosyalizm mücadelesidir.

Ankara’da bir festival yaşanıyor Rengarenk geceler, konserler, havai fişekler… Ankara’da koşturmacanın yeni adı Ankara Shopping Fest. “O kadar çok çeşit vardı ki, gönlüm hepsine gitti ben de kararsızlığımla çıkageldim.” diyor Ayşe. İlk beğendiğine bile limiti yetmemişti oysaki. Bu festival Ayşeler için olsaydı “Tasarruf” diye yırtınmazlardı ekonominin burjuva kanaat önderleri. 1,5 milyon işçi şimdiden önlerindeki 5-10 yılı borçlanmışlardı ve borçlarını ödeyebilmeleri için tasarruf etmeleri gerekiyordu. İyi de tek ayak bile olsa yaşamlarını sürdürebilen milyonlar, onlar potansiyel tüketici kimliğinden onu da bunu da almak isteyen ve alabilen paralı tüketiciler haline nasıl dönüştürüleceklerdi. İşçilerin tüketimin özneleri olmaları için daha önce tekrar edilmiş ve başarılı olmuş bir yolu vardı burjuvazinin ve onu gene kullanacaklardı: Borçlandırmak. 2010 yılında Rifat Hisarcıklıoğlu, bankaların elindeki likidite fazlalığına işaret ederek, “Bankaların elinde krediye dönmeye hazır tam 51 milyar TL likidite var. Önümüzdeki dönemde bankaların elindeki bu 51 milyar TL’lik likidite bizim için ‘inşallah büyümemizin motoru olur’ diye düşünüyoruz, inşallah öyle davranırlarsa…” diyordu. Önümüzdeki dönem diye tarif edilen Ankara için şimdi yaşanıyor gibi. Seyyar bankamatikler, üstü açık otobüslerle AVM turları, her AVM önünde bir konser 600 bin tl vererek bu festivale dahil olabilen AVM’lerin %30-40 indirimleri, kolay gidelim diye tüketmeye, indirilen şehir içi ulaşım fiyatları, 22.00′de sona eren gece yaşamına inat ışıldaklı arabalar ve daha neler neler…

Tükettikçe tükeniyoruz oysa ki! Tüketici dernekleri güzel demiş “Taksitle yaşıyoruz, borçla ölüyoruz” diye. Ellerimiz, bir ay sonraki asgari ödemelere tutuklu kalıyor, mecalsizleşiyor, değiştirebileceğimiz bir dünyada ücretli köleliğin ötesinde bir şey yaşamaya başlıyoruz. Palyaçolar, türlü maskaralıklarıyla kostümlü figüranlar 22 güne 1.000 tl ye güneş altında dolaşmaktadır, bu festivalde. Yollar çöküp altında insanların öldüğü bir şehirde kültürlenmemiz için müzik grupları AVM önlerinde kamp kurdular bile. Dinazorlar milyon yıl öncesinden değil de muhtemelen 80 dolara ölesiye çalışan Çinli işçilerin çalıştığı fabrikalardan çıkıp

geldiler YKM önüne. Çinli bir işçi belki hiç düşünmemiştir nereye gider bu işler ama kesinlikle biliyordur kendi tükenmişliğini. Klimalı bir odada %30 ciro artırmanın keyfini hesap eden bir patron düşünün. Bir de “bize festival boyunca kasalar 24.00′e kadar açık kalacak dediler ama bilmiyorum ki” diyen bir kasiyerin incelmiş, özgüvensizleşmiş cümlelerini. Bu ikilem sadece AVM’lerde değil “sinek flamaların” olduğu, bir patronun bir de işçinin olduğu her yerde yaşanıyor. TOGO’nun da önünde bu flamalardan olduğunu söylemek gereksiz. Gülüp geçemeyeceğin şeyler geliyor insanın aklına. Ankara en yaşanabilir kentmiş şimdi de alışverişin başkenti olacakmış. Ben bu şehirde öldüm dese Ostim işçileri. Onlar Ankara’yı alışverişin başkenti yapacakmış! Binlercesinden yalnızca biri: “Ankara’da 1 Mayıs İşçi Bayramı’nın kutlandığı sırada meydana gelen göçükte toprak altına kalan işçi hayatını kaybetti. Belediyesi’nin alt yapı çalışmasında çalışan Mehmet Doğan (43) göçük altında kaldı. Olay yerine gelen itfaiye Doğan’ın cansız bedenine ulaşırken, işçi arkadaşları gözyaşlarını tutamadı.” 1 Mayıs’ta bırakın tatili, ölünen bir şehirden alışveriş kenti yaratıyorlar. Kapınız çalınır ve elinize bir tebligat sıkıştılır bu kentte. Asfalt katılım payı isterler mesela, kentsel dönüşüm diye evinizi yıkmaz isterler, elektrik direğinden aydınlatma katkısı, elleri senin cebinde herşeyin sahibi efendiler olarak isterler de isterler… Çalışıyor Büyükşehir Belediyesi… Çalışıyor Kapitalizm

İşçi Meclisi - Yerel Süreli Siyasi Dergi - Sayı: 23- Fiyat: 1 TL Pina Basım Yayım San. ve Tic. Ltd. Şti. adına sahibi Hüseyin Kezik Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ali Filizler Adres: Bereketzade Mah. Büyükhendek Cad. Portakal Sok. No: 2/11 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0 212 251 20 89 Hesap No: İş Bankası Koca Mustafapaşa Şubesi 1105 0792812 Baskı: Özdemir Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven Sanayii Sitesi C Blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 577 54 92


3

Savaşa karşı sınıf savaşı!

işçi meclisi

Kadınlı erkekli, Türk-Kürt işçiler fabrikalarda, plazalarda, kamuda ve hizmet sektöründe, tüm ülkede ölümüne çalışıyor, sermaye ha babam büyüyor da büyüyor ve bu sayede neoliberal Müslüman ülke Türkiye küresel koşusuna devam ediyor… Şimdi de kapitalist Türkiye devleti, Suriye’ye müdahale ve bir bölümünün işgalinin baş aktörü olma yönünde ilerliyor. Son gelişmelerle fiilen de bu sürece girmiş durumda… Türkiye kapitalist devleti, ABD ve Avrupa emperyalist kapitalistlerinin desteğini almış olarak Suriye’deki gelişmeleri bölgesel tekelci kapitalist birikim, güç ve hegemonya kurma yönünde değerlendirmeye girişti. Bir süredir Suriyeli muhaliflere kucak açtı, onları silahlandırdı ve Esad rejimine karşı bir iç savaş destekleyiciliğine soyundu. En son Suriye karasuları üzerinde taciz uçuşunda bulunan bir Türk uçağının gerici Esad rejimince düşürülmesi üzerine de müdahale için yeni bir uluslar arası koz elde etti. Türkiye burjuvazisi ve politik partileri arasında da görüş birliğinin oluşmadığı ve rejim içinde yeni krizleri tetikleyecek olan bu saldırgan politika sürdürülürse, bölgedeki fay hatlarını harekete geçirerek sadece Suriye ile de sınırlı kalmayacak, savaşın bölgeye yayılmasını da tetikleyecektir. Ulusal, dinsel-mezhepsel çatışmalar, Ortadoğu’yu kan gölüne çevirecektir. Ortadoğu’da tarih boyunca emekçi halklar din, mezhep ve ulus savaşları üzerinden birbirine boğazlatıldı. Düşmanlıklar körüklendi. Şimdi ona bir yenisi eklenmek isteniyor. Türkiye kapitalist devleti açısından Suriye’yle bölgesel bir savaş tehdidini içeren gelişmelerin bir yüzü de, Kürt ulusal hareketini içeride ve dışarıda bastırma planı olarak uygulanıyor. Türkiye burjuvazisi ve devleti Suriye Kürdistanı’ndaki özerklik istemini bastırmayı, bu yönde gelişebilecek fiili bir durumu engellemeyi, PKK’nin burada (ve Kürdistan’ın tüm parçalarında) güç kazanmasının önünü almayı hedefliyor. Ekonomik krizi, işçilere ve diğer emekçi sınıflara fatura etmenin, grev ve direnişleri engellemenin, muhalefeti susturmanın, burjuva demokrasisini en geri düzeyde tutmanın, demokratik hak ve özgürlükleri gasp etmenin politikasına çeviriyor. Dış politikadaki saldırganlık ve Suriye’nin bir bölümünü işgal hazırlığı, iç politikada bastırma, susturma ve sömürünün ağırlaştırılması ile birleşiyor. En son KCK operasyonları bu kez KESK’e yöneldi. Yakın zamanda son yılların en kitlesel kamu grevini örgütlemiş olan, işçi sınıfının göreli olarak örgütlü kesimi niteliğindeki kamu emekçilerine karşı yürütülen bu operasyon hem Kürt ulusal kurtuluş mücadelesine hem de işçi sınıfına açık bir mesajdır. Bizler bu ülkenin işçileri savaş nedir, çok iyi biliriz. Bunu on yıllardır Kürt hareketine karşı yürütülen kirli savaştan biliriz. Her savaşta işçi sınıfı ve emekçileri, hak arayışı içindeki işçilere, işçi direnişlerine gösterilen tahammülsüzlük ve müdahalelerin çok daha ağırı bekler. Askeri bütçe şişirilir, yeni silahlar alınır, bedelleri biz işçilere ödetilir. İşçi sınıfı olarak, Türkiye kapitalistlerinin ve emperyalistlerin çıkarları için savaşması, ölmesi ve öldürmesi anlamına gelen bu politikaya

kararlılıkla karşı çıkmalıyız. Hiçbir işçi, savaşa sürülmek istenen genç, kapitalistin silahının mermisi, silahının ateşleyicisi, emir eri olmamalıdır. İşçiler, kendileri gibi işçi olan Suriyeli ve Kürt sınıf kardeşlerini, kapitalistlerin çıkarları için öldürmemeli, ellerine verilen silahları kırıp parçalamalı, emirlere itaat etmemeli, ellerine geçirdikleri silahları kendilerini savaşa yollayan burjuvalara çevirmelidir. İşçi kardeş, düşmanın, seni sömüren, 10 saat çalıştıran, kölelik ücretine mahkûm eden, işten atan, sınıf olarak yok sayan ve bastıran burjuvazidir. Türk kapitalistlerinin çıkarları için işçi kardeşinin kanını dökme! Ulusal, dinsel, mezhepsel düşmanlık ve kavgalara karşı çıkalım! Bizim düşmanımız Suriye halkı değildir. Bizim düşmanımız asla Kürt halkı değildir ve olamaz. İşçilerin düşmanı kapitalistlerdir. En başta bulundukları ülkenin kapitalistleri ve tüm dünyadaki kapitalistlerdir. Düşmanlık halklar arasında değil sınıflar arasındadır. İşçilerin yürüteceği tek savaş kapitalistlere karşı savaştır, sınıf savaşıdır. Türkiye’de de, Suriye’de de, Amerika’da da, Avrupa’da da kapitalist sınıfı yıkma savaşıdır. Kapitalistlerin iktidarını -her türlü sınıf diktatörlüğünü- yıkarak sömürüden kurtulma ve özgürleşme savaşıdır. Müdahale ve işgali önlemenin, saldırganlığı durdurmanın en etkili yolu bölgesel tekelci kapitalist saldırgan dış politikaya, Suriye’ye müdahaleye karşı örgütlenecek bir genel grev genel direniştir. Türkiye işçi sınıfının bugün her zamankinden fazla sınıf düşmanının saldırılarını püskürtmeye ve kendi özgücünü duyumsamaya, göstermeye ihtiyacı vardır. KESK’e tarihinde yöneltilmiş en kapsamlı saldırı olan son operasyon genel grev nedeni değilse, nedir? Kıdem tazminatlarının göz göre göre gaspı, taşeron çalıştırmanın kural haline getirilmesi, stratejik sektörlerde grev yasaklamaları, iş cinayetlerinde patır patır öldürülen işçiler genel grev nedeni değilse, nedir? Bu ülkede 30 yıldır onbinlerce cana mal olmuş ve Kürt halkına karşı inatla sürdürülen kirli savaş ve inkâr politi-

Bizim düşmanımız Suriye halkı değildir. Bizim düşmanımız asla Kürt halkı değildir ve olamaz. İşçilerin düşmanı kapitalistlerdir. En başta bulundukları ülkenin kapitalistleri ve tüm dünyadaki kapitalistlerdir. Düşmanlık halklar arasında değil sınıflar arasındadır kaları genel grev nedeni değilse, nedir? Suriye’ye karşı ilan edilecek bir savaş eğer bir genel grev genel direniş nedeni değilse, nedir? Ulusal, dinsel, mezhepsel düşmanlık ve ayrımların, boğazlaşmaların karşısında durabilecek olan tek sınıf, işçi sınıfıdır! Ezilen halkların yanında, ulusal, dinsel ve mezhepsel baskıların karşısında net bir tutum koyabilecek olan tek sınıf, işçi sınıfıdır! Ancak, işçi sınıfı bu gerici savaşı önleyebilir. Ancak, böyle bir işçi sınıfı bulunduğu ülkelerdeki ve bölgedeki devrime önderlik edebilir. İşçi sınıfı, tekelci kapitalist Türkiye devletinin, emperyalist-kapitalistlerin mali oligarşik egemenlik ve hegemonyacılığına, işgale ve ilhaka kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bölgedeki bütün ülkelerde işçilerin birliği ve birlikte mücadelesini enternasyonal sınıf kardeşliğiyle, emekçi halkların demokratik kurtuluşçu mücadelesi ve işçi sınıfının sosyalizm mücadelesiyle yükseltmeli, bölgeyi düşmanlıkları ve savaşları çıkartan sınıf düşmanlarımız için bataklığa çevirmeliyiz. Emperyalist kapitalist gericiler, bölge halkları üzerinden elinizi çekin! Kahrolsun kapitalist savaş! Kahrolsun kapitalizm! Kahrolsun petro-dolar kralları! Kahrolsun din, mezhep tüccarları! Burjuva diktatörlükleri yıkalım! Ortadoğu’ya işçiler ve emekçi halklar için demokrasi ve özgürlük! Yaşasın işçilerin birliği, halkların kardeşliği! Yaşasın Sosyalizm!


4

işçi meclisi

İşçi Meclisi pikniği yapıldı İşçi Meclisi olarak ücretli köleliğin sefalet ve asalaklık dünyasını yıkıp yeni bir yaşamı yaratmak, denizleri fethetmek için tek tek küçük kayıklarımız yetmiyor, demiştik. Taleplerimiz bir, yoksunluklarımız bir. Çabalarımız ve umutlarımız da bir olsun diye, aynı mücadele denizinde özgürce kulaç atmak için bir araya gelelim; ekmeğimiz ve emeğimizle birlikte mücadele deneyimlerimizi de paylaşalım çağrısını yapmıştık. 10 Haziran günü Sarıyer Bahçeköy Mehmet Akif Ersoy piknik alanında bu amaçla pikniğimizi düzenledik. Sağlık, eğitim, tekstil, ulaştırma sektöründen ağırlıklı olmak üzere kadın erkek işçi arkadaşlar ve genç işçiler, öğrenciler bir araya geldik. Güzel bir Pazar günü gerçekleştirdiğimiz pikniğimizi düzenlediğimiz alan birçok etkinliğin aynı anda düzenlendiği, bizim dışımızda çeşitli yerel dernekler ve mahalle derneklerinin kalabalık bir katılımcı kitlesini taşıdığı oldukça geniş bir orman içerisindeydi. Böylesi ortamlarda bir araya geldiğimizde biz işçiler evlerimizden getirdiğimiz katıklarla ortak sofralarımızı kurabiliyoruz. Ticari amaçlı bir organizasyon yapmadığımız için ortak bir bütçe oluşturarak beraber mangal dâhil keyfimizi gerçekleştirebiliyor, çocuklar için özgürce oynama, hepimiz için bir kaçamak yapıp doğanın temiz havasını büyük paraları gözden çıkarmaksızın içimize çekme fırsatı yaratabiliyoruz. Ancak yol boyunca gelirken rastladığımız ticari piknik alanlarından da

bir kez daha gözlemledik, aslında bu saydıklarımızın hepsini yapmak artık bir meblağ karşılığı, belli bir para harcayarak mümkün olabiliyor. İstanbul İstanbul’u emeğiyle ayakta tutan içindeki işçilerin, kent yoksullarının sayısı arttıkça sanki tüm bu işçileri kent dışına püskürten bir canavar gibi; giderek böylesi organizasyonları maddi açıdan külfetli, hatta tek başımıza yapmayı olanaksız kılıyor. Bu açıdan bu tarz etkinliğe önayak olunmasının kendisi bile tüm katılımcı arkadaşlarda bir moral yarattı diyebiliriz. Pikniğimizi bir profesörün işçilere siyaset anlattığı, konuşmasında sürekli AKP’nin saldırılarından bahsettiği, ama düşündüğümüzde aslında basmakalıp sözler söylediği, biz işçilerin de konuşmayıp pasif biçimde dinlediğimiz bir durum parodisi ile açtık. Tiyatroyla ilgilenen işçi arkadaşların yaptığı bu esprili girişin ardından sözü sırayla alarak işçi arkadaşlar kendi sektörlerindeki çalışma koşullarını, sorunlarını, direnişlerini birbirleriyle paylaştılar. Sağlık alanında taşeron, eğitim alanında kadrolu, THY’de, Hey Tekstil’de, çeşitli direnişlerde yer alan işçi arkadaşlar mücadele deneyimlerini birbirleriyle paylaştılar, birlikte kimi sonuçlar çıkarmaya çalıştılar. Yaptığımız sohbetler, paylaştığımız yemekler, oynadığımız futbol, voleybol, çaldığımız müzik, heyecanlı, terleten yakalamaca oyunlarının hepsi normalde kapitalist çalışma koşullarının posasını çıkardığı biz işçilerin bu güzel yaz havasında doğallığında gerçekleştirdiğimiz etkinlikler oldular.

Pikniğimizin son bölümünde 3 ayrı grup oluşturarak bugünkü tanışmayı-kaynaşmayı hedefleyen organizasyonumuzun toplu bir değerlendirmesini yaptık. Hem özeleştirel, hem de sonuç çıkarıcı bir çalışma oldu. Çeşitli sektörlerden işçi arkadaşlar, gazete okurları-yazarları olarak yaz döneminde yapacaklarımız üzerine belli kararlar aldık. Bu bölümün bir diğer anlamı da daha deneyimli arkadaşlar dışında birçok işçi arkadaşın belki de ilk defa bir konuyu, kendi yaşamını, ortak yapılacak işleri derinlemesine, bilinçlice düşünmesi, bunlar hakkında söz ve karar alması, tüm bunları bir “işçi meclisi” ilişkisi içerisinde gerçekleştirmesiydi. Güzel bir gün oldu. Çeşitli bölge ve sektörlerden arkadaşlar olarak sadece piknikle sınırlı olmayan, eylemler, kültür-sanat faaliyetleri, direniş ziyaretleri, eğitim vb. böylesi etkinlikleri bundan sonrasında da sürdürme kararı aldık. Bitirirken bu etkinliğe katılan, bu güzel günü beraber yaratan buradaki arkadaşların diğer illerdeki işçi arkadaşlara, okurlarımıza selamlarını iletme görevi de bize düştü.

TOGO: Direniş sürüyor ”Sendikalı, sigortalı 8 saat işgünü!” Bu slogan Togo işçilerinin 61 gündür yürüttükleri mücadelelerinde temel sloganlardan biri. 200 yıldan fazladır dünya işçi sınıfı benzer slogan ve talepler için mücadele ediyor. 200 sene sonra da 8 saat işgünü ve sendika istiyor olmak “başlanılan yere mi döndük?” sorusunu akıllara getirebilir. Hatta 100 binlerle sesimizi duyururken yüzlere ulaşamamak başlanılan noktanın bile gerisinde olduğumuzu düşündürebilir. Sınıf mücadelesinin inişleri ve çıkışları en tekil direnişlere bile kendi rengini veriyor. İşçi sınıfı var olduğundan bu yana sendikalar ve sendikal mücadele üzerine çok şey yazılmıştır. Bunlardan bir kaçını Togo direnişi üzerinden yeniden hatırlamaya çalışalım. Togo işçisi Ergin “Togo‘ya 14 yaşında girdim, 16 yıldır çalışıyorum” diyor. Togo’nun kuruluş tarihi 1937. Çocuk emeğini sömürerek palazlanma dönemini çoktan kapatmış olması gerekirdi diye düşünüyorsun, ama yanılıyorsun. Kurulduktan 60 yıl sonra bile 14 yaşında bir çocuk emeği ile var olmaya çalışıyorsa insanın aklına marksist literatürdeki asgari ücret tanımı geliyor. ”Asgari ücret işçinin hayatta kalabileceği ve yeni işçi nesilleri üretebileceği ücretin adıdır” 4+4+4 ile çocuk emeği ucuz işgücü olarak kullanılmak isteniyor diyenlere kapitalizmin “Siz bizi yeterince tanımamışsınız” demesi gibi şu an yaşadıklarımız. Hatta Ostim’de izbe bir atolyede yağ ve pasın içinde bir tamirci çırağı betimlemesine inat nanik yaparcasına, ben sadece ara sokaklarda

gözlerden uzaklarda değil, tüm bakanlar kuruluna ayakkabı satan bir marka değerinin vitrininde bile çalıştırırım o çocukları demesi gibi… Togo işçisi Fikret “1995‘de girdim işe. 850 TL ücret alıyorum, oysa ki patron herkese 1500 TL ücret verdiğini söylüyor, yalan söylüyor.” Doğru olan şu ki Togo patronunun canı, etraf yarı fiyatına çalıştırabileceği işçilerle doluyken 2 katı para ödüyormuş gibi yanıyor. Şimdi söylenen Togo’nun fason üretim yapmaktan, Çin’den ayakkabı getirmeye kadar farklı şeylere yöneldiği. Aslında bu süreç işçiler sendikalaştığı için kafası atan patronun üretimi durdurması değil. İşçi maaliyetini mümkün olan en alt düzeye çekebilmenin hesabının lokavtımsı bir karşılığı gibi. Çin uzak, peki yakında ne var? Kars’daki “ucube” heykel sürecinde ne kadar gönlü geniş olduğunu anlatan Erdoğan ”Türkiye’de 200 bin’e yakın kaçak Ermeni işçi çalışıyor, biz bunları geri gönderiyor muyuz” diyordu. Şereflikoçhisar gibi şehirden uzak ama kapitalizmin tam göbeğinde çiflik misali yerlerde çalışan Romen işçileri de biliyoruz. Yakındaki Çin böyle birşey olabilir mi? Asgari ücretin bile gözlerde bu kadar büyümesi, buralardan kaynaklı olabilir mi? Marx ”Çalışan 950 kişinin ücretini çalışmayan 50 kişi belirler” diyor. Ucuz işgücü olarak çocuk emeği, ucuz işgücü olarak kadın emeği, ucuz işgücü olarak göçmen işçi emeği ve bölgesel asgari ücret gibi saldırılarla üstüne bir de kaymak çekilmek istenen, ucuz işgücü olarak Kürt işçi emeği. Yunanistan’da işten çıkarılan pilotların

Türkiye’deki firmalarda çalışması ile ne kadar bağlantılı yukarıda anlattıklarımız. Gelişimin yönü geçmişten bu yana kazandıklarımızın yerel sınırlar içerisinde değil, dünya ölçeğinde kaybedilmesi doğrultusunda. Marx‘ın sözüne ilave edilecek bir şey varsa artık o çalışmayan 50 işçinin -bırakalım Türkiye’yi- dünyanın kırları denilen Nepal’de olsa bile bizim çalışma ve yaşam koşullarımız ile bire bir ilintili hale gelmekte olduğudur. Togo işçisi Abdullah “Burada 7 yıldır çalışıyorum her yıl 30-40 TL zam verdiler.Togo‘da kölelik koşullarında çalışıyoruz, karşı çıkınca ‘beğenmiyorsan çık git’ diyorlar. Ankara direnişimize sahip çıksın.” Evet beğenmiyoruz. Her direniş bize kapitalizmin vites büyütmek için yaşamlarımızı küçültüğünü göstermiyor mu? Ama çıkıp gitmesi gereken kim? O ayakkabının altında ezilmesi gereken kim? Artık kuracağımız cümleler “o ayakkabının altında ezilmeyeceğiz”den “o ayakkabı ile bize kölelik koşullarında çalışmayı bile nimet olarak sunan burjuvaziyi tekmeliyeceğiz”e dönüşmemeli mi? Bunu burada ve Yunanistan’da ve Romanya’da ve Çin’de, sömürü ilişkilerinin olduğu her yerde yapmamalı mıyız?


5

işçi meclisi

Hey Tekstil işçilerini ziyaret ettik Hey Tekstil işçileri direnişlerinde 5. aya yaklaşıyorlar. İçeride kalan ücretleri ve tazminat hakları için direnen işçiler direnişi İkitelli’de bulunan Hey Teksil fabrikasının önünde kurdukları çadırda sürdürüyorlar. 50 civarında işçi her gün sabah işe gelir gibi çadıra geliyor. Sabahları mini toplantılar yapıyorlar. Daha sonra koşuşturmaca ve bekleme aynı anda başlıyor. Kimisi direniş çadırında bekleyerek ziyaretçileri karşılıyor, kimisi de direnişin ihtiyaçlarını karşılamak için görüşmelere gidiyor, kimi de direnişin sesini duyurmak için eylem, etkinlik, piknik vs koşturuyor. İşçiler ilk günlerdeki yoğun ilginin azalmasından, yalnız bırakılmaktan şikayetçiler. Direnişin ilk günlerinde sendikalar, partiler, devrimci kurumlar yoğun bir ilgi gösterirken direnişe bu ilgi giderek azalmış. Direnişçi işçi sayısı da azalmış geçen sürede. Ama direnişe devam eden işçiler umutlarını kaybetmeden sürdürüyorlar direnişlerini.

İşçi Meclisi okurları olarak Hey Tekstil işçilerini ziyaret ettik. Saat 12.00′de yanlarında olduk işçilerin. “Hey Tekstil işçileri yalnız değildir”, “İşten atmalar yasaklansın”, “Yaşasın sınıf dayanışması” sloganları ile işçilerin yanına geldiğimizde alkışlarla karşılanıyoruz. Bir arkadaşımız kısa bir konuşma yapıyor. Konuşmada hakları için direnişe geçen ve bir mevsimi aşan bu direnişin özellikle tekstil işçileri için bir örnek olacağı, yoğun hak gasplarının yaşandığı ve sessiz sedasız kabul edildiği tekstilde, bu direnişin bir kıvılcım yakarak işçi sınıfı için şimdiden bir kazanım olduğu belirtiliyor. İşçilerle sohbetler başlıyor ardından. Öğle saati olduğundan öğle yemeğini paylaşıyoruz işçilerle. Yemeği beklerken yaptığımız sohbetlerde işçilerden örgütsüzlüğün ve sendikasızlığın kendilerini nasıl güçsüzleştirdiği ve şimdiye kadar buna girişmiş olmamalarının hayıflanmalarını işitiyoruz. Bir taraftan da sendikaları eleştirerek direniş öncesinde kendileri ile hiçbir sendikanın temasa geçmediğini belirtiyorlar.

Ama şunun da altı çiziliyor, artık kendileri aynı işçiler değil ve “bu direniş öyle ya da böyle sona erecek bizler de herhangi bir yerde işe başlayacağız. İşte oralarda burada yaptığımız hatayı yapmayacak, iş işten geçmeden örgütlenme yollarına bakacağız” diyorlar. Üç saat kadar bir süre sonra gibi ayrılıyoruz işçilerin yanından. Ayrılırken, direnişin devam ettiğini ve direnişlerinde yalnız bırakılmamak istediklerini belirtiyorlar yeniden. Ve bizden bunu ulaşabildiğimiz herkese iletmemizi istiyorlar.

İşçi okulu BEDAŞ direnişi Boğaziçi köprüsü işgali sonrası kendine güveni daha da artan BEDAŞ işçilerinin direnişi her gün Taksim’deki BEDAŞ Genel Müdürlüğü’nün önünde sabahın ilk ışıklarıyla başlıyor. Direnişte 40 günü deviren BEDAŞ işçileri her cuma Taksim’de yürüyüş yapıyor. Grev kırıcıları engelledikleri için yer yer gözaltına alınmış olan işçiler “Sadece direniş çadırında beklemek ile kazanamayız” diyorlar. İşçi Meclisi olarak BEDAŞ işçilerini direniş çadırlarında ziyaret ettik. “İşten atmalar yasaklansın/Taşeronluk kaldırılsın” pankartı açarak, “BEDAŞ işçisi yalnız değildir”, “İşten atmalar yasaklansın”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni” sloganları eşliğinde kısa bir yürüyüşle gittiğimiz direniş çadırında “Direne direne kazanacağız!” sloganı ile karşılandık. Daha sonra direniş çadırına geçtik ve direnişçi işçiler ile sohbet başladı. Aramızda bulunan Hey Tekstil işçisi ve Havayolu işçisi ile birlikte işçilerle direnişlerin deneyimleri paylaşıldı. Ortak sorunlar konuşuldu, birbirlerinin sorunlarını çözmek için olanaklar arandı. Yürüyüş saati gelince hep birlikte cuma yürüyüşü için İstiklal’e geçildi. Ziyaretimiz sırasında işçilerle yaptıgımızı sohbetten notları paylaşıyoruz. İşçi Meclisi: Kendini tanıtır mısın? Şenol Kırmızıtaş: G.O.P sayaç okuma işçisiyim. -Direniş size ne kattı, neler öğrendiniz? -Direniş birliği, beraberliği,birlikte ortak hareket etmeyi ve örgütlü mücadeleyi öğretti.Sendikanın nasıl bir güç olduğunu öğretti. Her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğimizi, örğütlü mücadele etmeyi öğretti bizlere. Birlikten kuvvet doğacağını ve haklarımız için yardımlaşmayı, dayanışmayı ve en önemlisi mücadele etmeyi ögretti. Bundan

sonraki yaşamımızın her alanında örgütlü mücadeleyi yaşamımızın bir parçası olarak devam ettirecegiz. -Kendini tanıtır mısın? -Naci Sevindik, G.O.P sayaç okuma işçisi ve işyeri temsilcisi. -Direnişinizde son durum nedir? -İşten atılan 120 işçiden 20 kişinin işe geri alınmayacak denmesi ile bizler kararlı bir duruşla “120 işçinin hepsi geri alınacak” dedik ve görüşmeler kilitlendi. 28 Haziran günü yapılan davamız Tes-İş ve BEDAŞ’ın oyunlarıyla Ekim ayına ertelendi. -Direniş size neler kattı? Neler öğretti? -Direnişte arkadaşlık ortamını, birlik beraberliği, birbirimizi tanıyarak birlikten güç doğduğunu gördük. Örgütlü mücadelenın ne kadar önemli olduğunu bizlere gösterdi. Direnişte neler yapılacağını, misafirlerle nasıl konuşulur arkadaşlar nasıl

burada tutabilir, morallerini nasıl yüksek tutabiliriz öğrendik. Kısaca hayatı öğrendik bu direnişte. Bundan sonra da örgütlü işçi olarak hayatımızı devam ettirecegiz. Bu direnişte bize örgütlü mücadeleyi, örgütlü bir halkın yenilemeyeceğini öğretti. Kısaca hayatın ta kendisini öğrendik. İşçi Meclisi: Kendini tanıtır mısın? -Fikret Güngör, Bayrampaşa sayaç okuma işçisi. -Direnişte neler ögrendiniz, direniş size neler kattı? -Direnişte olumsuzlukları, beraberliği, dayanışmayı, işçi haklarını, aç kalmayı, örgütlü mücadeleyi ögrendik. Her zaman hayatın her alanında örgütlü mücadele etmeyi ve örgütlü olmanın ne kadar önemli olduğunu ögrendik. Arkadaşlık, birlik, beraberligi, dayanışmayı ve işçi haklarını öğrenmemizi sağladı. Örgütlü işçi olarak yaşamımızı sürdürmeyi ve diğer işçilerle de deneyimlerimizi paylaşmayı bu direnişte öğrendik.


6

işçi meclisi

Etüt beslenme okullarının kaldırılmasına karşı eylem

Çalışan anne ve babaların çocuklarının günlük her türlü ihtiyaç ve gereksinimlerini karşılayan okul modeli olan ve İstanbul’da 20 bin öğrencinin eğitim gördüğü 19 etüt beslenme okulunun kapatılmasına karşı yüzlerce veli ve öğrenci eylem yaptı. “Okuluma dokunma”, “Susma sustukça sıra sana gelecek”, “Bakan istifa”, “Eğitim haktır engellenemez” sloganlarının atıldığı eylemde yapılan basın açıklamasından sonra veliler bundan sonra izlenecek yolu değerlendirmek üzere kendi aralarında bir araya geldiler. Eylem sırasında konuştuğumuz kadın işçi ve emekçiler bu uygulamadan çocukları ile birlikte kendilerinin de etkileneceğini söylediler. Saat 8′den 18′e dek açık olduğundan kendi çalışma koşullarına uygun olan etüt beslenme için geçen yıl 2 bin 500 TL ödeme yaptıklarını, fakat özel okul, etüt merkezi ve bakıcı parasını kaldıramayacaklarını belirten emekçi kadınlar, okullarda sosyal faaliyetlerin bir yıldır azaltıldığını, çocuklarına sadece bilgi depolanmasını değil sosyal olarak da gelişmesini istediklerini, etüt beslenme okullarının sayılarının artması gerekirken kaldırıldığını belirttiler. Okulların kaldırılmasına karşı yaklaşık 5 bin imza toplandığını, uygulamanın kuraya giren ana sınıfı ve birinci sınıflar tarafından öğrenildiğini söylediler. Kadınlar 147′yi aradıklarında kendilerine yanıt olarak “Niye çalışıyorsunuz ki, evinizde oturun” denildiğini de ifade ettiler… MEB’e götürülen dilekçelerin ardından bu eylem facebook üzerinden 3-5 günlük bir sürede örgütlenmişti.

KESK’e operasyon saldırısı

KESK ve bağlı sendikalar SES, ESM, BES, Tarım Orkam-Sen, Haber-Sen, Tüm Bel-Sen ile Eğitim-Sen bir kez daha “KCK operasyonu” kapsamında basıldı. 58 kişi gözaltına alındı. KESK Genel Merkezi ve çeşitli illerde “Demokratik Emek Platformu üyesi olmak”, “KCK Türkiye Meclisi içinde yer almak” gerekçesiyle yapılan baskınlarda KESK Genel Başkanı Lami Özgen de gözaltına alındı. Baskın haberlerinin gelmesi üzerine birçok ilde ve yurtdışında KESK ile dayanışma ve baskıları protesto eylemleri düzenlendi. KESK tutuklu arkadaşları için Ankara’ya, Adliye önüne eylem çağrısı yaptı. Birçok KESK üyesi geceyi adliye bahçesinde battaniyelerin içinde, ateşler yakarak geçirdi. Mahkemeye çıkarılan KESK’lilerden 28′i tutuklandı. Serbest bırakılan KESK Genel Başkanı Lami Özgen, yaptığı konuşmada, gözaltı ve tutuklama sürecinin KESK’in yürüttüğü sendikal hak ve özgürlükler mücadelesini kriminalize etme, gözden düşürme, etkisiz hale getirme ve KESK’e geri adım attırma, boyun eğdirtmeye yönelik olduğunu dile getirdi. Özgen, “Öyle bir mücadele geleneğinden geliyoruz ki sonucu ne olursa olsun bize karşı yürütülen baskılara karşı dün boyun eğmedik, bugün de boyun eğmedik, yarın da boyun eğmemeye devam edeceğiz” dedi.

Oldu ya atandım, beni ne bekliyor? Bir solukluk yer istersin, korkuların canlanır gözlerinde, oysa ki yorulmuşsun bitesiye, irkilirsin, kızarsın kendine yolda durulur mu hiç diye, anlamadan kimseler iki adım arasında kafandan geçenleri, daha da hızlı koşmaya başlarsın. Koşarsın ya bilirsin de varılacak bir yer olmadığını. Olsaydı dersin, bu yaşa sığdırılan yüzlerce sınav çoktan ödemiş olurdu bu yolun kefaletini ve düşünürsün aldatılmışlığın hırsıyla kenetlenen dişlerin uysal uysal nasıl gevşediğini. Oysa kimse kimseyi aldatmıyor. Yalnızca görmek istemeyince kapatıyoruz gözlerimizi. Bir adım geri çekilip, sulanmış beyinlerimizi aritmetik hesaplardan, puanların içine hapsolduğumuz aralıklarından kurtarabilseydik, görebilirdik belki de 3. jeolojik dönemin bizim için neden bu kadar önemli olduğunu. Cevabı birkaç sayfa ileride bulacaksın. Kapitalist coğrafya başlığı atılmasa da işte o içeriğin işlendiği yerde. Fazla nüfusun faydalarına, -ucuz işgücü- cevabının bu açıklıkta ve sadelikle verildiği yerde. “3 çocuk istiyorum” sözünü “milyonlarca ucuz işgücü istiyorum” şıkkında yorumladığında refere edeceğin bir alıntı. Marx okumaya da gerek yok burjuvazinin nüfus oyunlarını çözmek için, anlatıyor işte sana ne istediğini, aynı açıklıkta görürsün, ama yine de 2010 değişikliğiyle siyasi grev hakkı verilenlerin sendikalaştıkları için neden işten atıldıklarının yorumu sana bırakılır. Yorum soruları zordur, soruyu yazan gibi düşünmeye çalışacaksın önce. 71-73 değişikliğiyle kaldırılan memura grev hakkının yerine verilen toplu görüşmeye hak diyeceksin ki aynı dili

konuşabilesin. Diktatörlük dersen olmaz, mutlak monarşi gibi pelerinler giydireceksin tarihin kan kokan sözcüklerine. Belki de köyün yakıldığı için, evinden çıkmayan deden evle beraber havaya uçurulduğu için yıllar boyu psikolojinin dalgalı haliyle var olmaya çalışıyorsun. Olsun ya gene de iç göçlerin nedenlerinde bunu göremeyeceksin.Yakılan ormanlar da yok orda, gırtlaklanan hayvanlar, mayınlanan humuslu topraklar da… Öğreneceğin tek şey enlem etkisinin kuruttuğu topraklardan göçün sonuçları. Gecekondular şehrin içinde kalmış, aynı sanayi tesisleri gibi. Sen bileceksin soluduğun kimyasalların evinin yanındaki fabrikalardan geldiğini ya gene de şıklarda olmayacak fabrikayı taşıdığın her yerde bir şehir kurulmasının asgari ücretin ekonomi politiği olduğu. İşte o hormonlu şehrin mahallerden bir tablo size. Otobüstesin. Saatten azade her daim tıklım tıkış bir otobüs bu. Sıcak ki pıhtı tutmaz bir sıcak. Küfe çalan bir ter kokusu ağır bir parfüm kokusuyla kolkola, kafa emeği kol emeği kolkola ağır ağır yol alan bir otobüs bu. Camı kendisine dengelik yapmış, bir eli tutmaçta diğeriyse KPSS kitabını göz hizasına sabitlemiş bir delikanlı. Keskin nişancı konsantrasyonuyla netliği kitaba odaklayıp geri kalan her şeyi bulanıklayan bir delikanlı. O şimdi Tuz Gölü’nde km. kareye düşen insan sayısıyla ilgili, otobüste metre kareye düşen insan sayısından kat be kat az olmasına şaşırmadan, duygunun zaman kaybı olduğu temel düsturuyla sınava hazırlanmakta. Hemen sağında bir işçi periyodik öksürüklerle, elindeki mendili bir alnına bir

ağzına götürmekte. Ortalama yaşam süresinin çok altında yaşayacağını kendi de biliyor, hep yanında taşıdığı halde “şimdi nerden çıktı bu öksürük” şaşkınlığıyla utangaçlığını bastırmaya başlıyor. Delikanlı kafasını bile kaldırmadan yarım bakışla süzer işçiyi ve anlar bir kez daha KPPS’yi kazanması gerektiğini. Aynı metrekareyi paylaştığı kadın yolcuda da bir mendil var. Telefonda hararetle içini döken ve gözlerindeki yaşlara sert dokunuşlarla müdahale eden kadın işçi “Eve hiç göndermesinler, işyerinde yatalım bari” diye delikanlının kulağına kulağına üfürdü kendi çalışma koşullarını. “Boşuna mı okuduk, insan kaynaklarıymış..” Cümle devam ediyordu ya delikanlı için orada bitmişti. Tuz gölünden çıkageldi. Okumak yetmiyordu tamam ama özel sektör de böyleydi. Devlete girince her şey değişecekti, değişmeliydi. Ben yazımı bitirdim. KPSS’ye girecek biri olarak bunlar benim en samimi hislerim ve gözlemlerim. Şimdi kamu işçisi bir arkadaşa 10.000 de 1 olan şansımla atanınca beni neyi beklediğini soruyorum.


7

işçi meclisi

Gücümüz örgütlülüğümüzden gelir Merhaba, ben iki çocuk babası taşeron sağlık işçisiyim. Dev Sağlık-İş’te örgütlüyüz. Hastanemizde yapılan ihale sonrası eski şirket ihaleyi kaybetti. Yeni şirket yeni sözleşmelerle geldi. Bu süreçte başımızdan geçenleri İşçi Meclisi okuru işçi arkadaşlarla paylaşmak istedim. Hastaneye biraz erken gitmiştim, arkadaşlar ‘toplantı için mi erken geldin’ dediler. Toplantıdan haberim yoktu. Eski şirketten şefler ve yeni şirketin yöneticileri sözleşme imzalanacağını söylediler. Sözleşmeyi görmek ve bir kopyasını almak istedim, kabul etmediler. Ben de sözleşmeyi imzalayamayacağımızı söyledim. “O halde sizinle çalışmayacağız” dediler. “Yıllardır burada çalışan bizleriz, burada sizleri sınayacak olan bizleriz, ben sendikanın işyeri temsilcisiyim. Sözleşmeyi görmek yasal hakkımız, görmeden imzalamayız’ dedim. Arkadaşlar da “sen yoksan biz de yokuz’ deyip salondan çıktılar. Sonra işçi arkadaşlara ‘bu bir kölelik sözleşmesidir, imza atmamalıyız, avukatımız görecek, ondan sonra imzalarız’ dedim. Sonra D Blok’a hızla geçtim, şirketin adamları benden önce gitmişlerdi. Salona girmek istedim, şirketin iki adamı engellemek isteseler de hafif zorla içeri girdim. Az sayıda işçi vardı. Avukatımız olmadan sözleşmeyi imzalayamayacağımızı belirterek dışarı davet ettim. Şirket elemanı dört kişi önümü kesip ‘sen kimsin lan’ deyince gerilim oldu. ‘Örgütlü, sendikalı işçileriz, sendikanın işyeri temsilcisiyim, bu şekilde bizlere bir şey imzalatamazsınız’ dedim. Biri el kaldırdı, eline vurup ‘indir elini’ dedim, arbede, itiş kakış oldu. Arkadaşlar araya girdiler. Bu gelişmeler karşısında hazırlıksızlık ve deneyimsizlik nedeniyle epey sinirlendim, yalnızlık duygusuna kapılıp daraldım. Bu duygu ve düşüncelerle diğer bir temsilci arkadaşımla birlikte B Blok’a koşarak gittik. 11. kata çıktık ve salona kimsenin inmemesini, sözleşmeyi asla imzalamamalarını istedik. Katları teker teker dolaşarak, gereken uyarı ve bilgilendirmeyi yaptık. Salona şirketin adamları gelmeyince hastane müdürüyle görüşmeye gittik. 3 günlük il dışı gezisindeymiş. İdari binaya gittik. Şirketin adamları, hastanenin başka bir müdürü, şirket müdürleri ve Türk-İş’e bağlı Sağlık-İş sendikasının temsilcisinin de orada olduğunu gördük. Bizim sendikanın örgütlenme uzmanını aradım. Durumu anlatıp neler yapılabileceğini sordum. Bu arada birkaç temsilci arkadaş geldi, durumu değerlendirdik. Her birimiz bir bloğa dağılıp işçi arkadaşları bilgilendirip durumdan haberdar etmeye giriştik. Hastane avukatına durumu anlatıp ‘tehdit ediliyoruz, üzerimize yürünüyor, nedir bunlar’ diye sorduk. O ara işçi arkadaşlarla şirketin adamlarının kavga ettiğini öğrendik. Avukatla oraya koştuk. Avukat sözleşmelerin okunmasını, ona göre karar verilmesini istedi. Şirket “Önemli değil çalışmak istemiyorlarsa çalışmasınlar hemen buraya 170 kişiyi iş için getiririz” dedi. Bir işçi arkadaş buna öfkelenip, küfür ederek üzerlerine yürüdü, bana tavırlarını duyunca da iyice öfkelendi arkadaşlar. Sözleşmenin okunmasını ama imzalanmamasını istedim. Hastane avukatı bu söylemime serzenişte bulundu. Sözleşmenin 23. maddesinin “Hiç bir hakkım yok, tüm haklarımdan feragat ediyorum” şeklin-

de bir ifade olduğunu gördük. Avukata sorunca, “hayır bu yanlış” deyip şirketin yöneticileriyle resmen kulis yapmaya başladı. Bizden ayrılarak yapılan bu görüşmeyi bir katakulli olarak görüp arkadaşlara hiç bir şekilde sözleşmeyi imzalamayacağımızı, bizim toplantının bittiğini söyleyip çıkıyoruz dedim. Baskı sonucu birkaç kişinin imzalamış olabileceğini düşünüyordum ama hiç kimsenin imzalamadığını duyunca çok sevindim. O günün gecesi hastanede nöbetçiydim. Sabaha kadar neler yapabileceğimizi düşündüm. Sabah tüm temsilciler toplandık, karar aldık, dağılıp herkesten sözleşmeyi imzalamamalarını istedik. İlişkilerimizin iyi olduğu kadrolu çalışan arkadaşlardan da bizim gibi arkadaşlarımızı uyarmalarını istedik. Hastanede güzel bir durum oluştu. Hepimizin tavrının aynı olacağını anladım. Gezdiğimiz bloklarda kadrolu kadrosuz arkadaşlardan moral verici, coşkulandırıcı tebrik mesajları aldık. O akşam hastane müdürü sabah bizle görüşmek istedi. Sabah gelip on beş dakika bekledim fakat kimse gelmeyince işimin başına gittim. Daha sonra şirket müdürü de telefonda kendisinin de bir işçi olduğunu, bu sözleşmeyi değiştirdiklerini, bakıp imzalamamızı söyledi. Hastanede fazla sıkıntı çıkmasın dedi. Sıkıntı olacaksa olsun, sözleşmeyi avukat eşliğinde inceleyip ancak öyle imzalayabileceğimizi söyleyerek sözleşmenin bir nüshasını aldık. Sendikamızın avukatıyla uygun olmayan maddeleri tespit edip şirkete bildirdik. Yeni toplantıda avukatımızla masaya oturduk. Maddelerden bazılarının aleyhimize olduğunu gördük, reddettik, düzeltilmesini istedik. Olmaz deseler de bir süre sonra tamam dediler. 3. toplantıda sözleşmenin uygun olduğunu belirtti, fakat yine de örgütlü işçiler ve temsilcileri olarak kararı bizim vereceğimizi belirtti. (Avukatımızı takdir ettiğimi belirtmek istiyorum. Eşi hamileydi ve muayeneye gitmeleri gerekiyordu. Bir yandan muayene olacakları hastaneye gittiler diğer yandan eşiyle gelip sözleşmeyi kontrol etti. Çabasını unutmayacağız.) 39 maddelik sözleşme

"Bunların nasıl tehlikeli tipler olduğunu biliriz. Ama onlar da bizim örgütlü işçiler olduğumuzu anlamalılar. Olup-bitenleri izleyecek birine kişisel kimi çıkışlar gibi gelecek olan tavrımız, aslında örgütlü olmamızın bir sonucudur. İşçilerin gücü, kişisel yiğitlik ve cüretkârlıktan değil, örgütlü birlik oluşumuzdan gelir" 23-24 maddelik sözleşmeye döndü. Sözleşmeyi imzalayacağımızı ama el yazımızla “tüm haklarımız saklıdır” ibaresini düşeceğimizi belirttik. Bu ibare yasal bir süreç durumunda lehimize olacak bir delil niteliğindedir. İşçiler olarak irademizin sözleşmeye yansımasını başta kabul etmediler, biz imzalamıyoruz deyince şirket kabullenmek zorunda kaldı. Şirketin bir sorumlusu “Ben Siverek’te 54 köy sahibiyim, buraya para kazanmaya geldim” şeklinde gözdağı vermeye çalışsa da buna pabuç bırakmadık. Sanırım bundan korkup her söyleneni kabul edeceğimizi sandı. Bunların nasıl tehlikeli tipler olduğunu biliriz. Ama onlar da bizim örgütlü işçiler olduğumuzu anlamalılar. Olup-bitenleri izleyecek birine kişisel kimi çıkışlar gibi gelecek olan tavrımız, aslında örgütlü olmamızın bir sonucudur. İşçilerin gücü, kişisel yiğitlik ve cüretkârlıktan değil, örgütlü birlik oluşumuzdan gelir. Başımızda sendikadan görevli bir arkadaşımız olmadan da inisiyatif alıp hızla harekete geçebileceğimizi anladık. Örgütlü birliğimizle karşılaşabileceğimiz sorunları çok rahat çözebileceğimizi bir kez daha kendi pratiğimizle görmüş olduk.


8

işçi meclisi

Yeterlilik sizsiniz işçi sınıfı! -II Sayısal emek kontrol yöntemleriyle, işçinin her türlü hareketi kontrol edilebilir, sermayenin daha karlı gördüğü iş yapma biçimleri azamileştirilebilir, o alanda en yaşamsal ya da mesleki etik açısından gerekli olduğu halde karlılığı düşüren her türlü iş yapma biçimi tasfiye edilebilir hale gelir Bugün bir futbolcunun yalnız kaç gol attığının değil, kaç isabetli şut ve pas attığının, kaç asist yaptığının, kaç top çaldığının, maç boyunca kaç kilometre koştuğunun da hesabı tutuluyor. Futbolcuya bunlara göre “değer” biçiliyor. Bu ayrıntılı sayısal istatistiklerin tutulması ve her maçtan sonra yayınlanması bile, futbolcuyu sayısal pas, şut, top çalma vb ratinglerini artırmak için güdümlemenin aracıdır. Sırf bu sayısal “performans” ölçme/karşılaştırma istatistikleriyle bile, futbolcular “seyir verimliliğini” artırmaya zorlanır, maçların daha tempolu ve kıran kırana oynanmasıyla, seyirci daha çok bağlanır ve daha çok seyirci çekilir. Futbol sektörünün bağlayıcılığı ve karlılığı artırılır. Oyun temposunun ve agrasifliğinin azamileştirilmesi, her futbolcunun haftada 2-3 maça çıkması, ağırlaştırılmış antremanlar, son dönemlerde daha önce görülmemiş biçimde maç sırasında ölüm ve baygınlık olaylarının da nedenidir. Bunlar da kapitalizmin emek üretkenliğini ve kontrolünü azamileştirme tekniklerinin yol açtığı iş cinayetleridir! ABD ve İngiltere’de “Eğitim Standartları Büroları” kurulmuş, öğretmenlerin terfi ve atamaları, ücret düzeyleri ya da işlerine son verilmesi, okul ve öğrencilerin “performans” sıralamasına göre yapılması planlanmaktadır. Gelişme, küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisinin küresel eğitim, sağlık vb üst kurullarının oluşması, ülkelerin eğitim, sağlık sistemlerinin daha doğrudan bunlar tarafından ölçülüp birbiriyle

karşılaştırılması, küresel eğitim-sağlık liglerinin oluşturulması, yaptırıma bağlanması ve fiyatlanmasıdır. Eğitim ve sağlık sistemleri de buraya doğru gitmektedir. “Okulların rekabet performansı”nı gösteren “okul ligleri” uygulaması MEB tarafından zaten uygulanmaktadır. Yapılan merkezi sınavlardan sonra illerin puan ortalamaları, hangi ilin kaçıncı olduğu, en başarısız iller hangileri çıkaran uygulamalar mevcut. Bu sistemle, okul müdürlerinin koltuklarını bu performans sıraları belirliyor. Bu sadece merkezi sınavlarla da yapılmıyor. Yıl içerisinde illerde başarı değerlendirme sınavları yapılıyor. İdareciler okullara geldiğinde bu sınavlar üzerinden değerlendirmeler yapıyorlar. En başarılı okul olabilmek için öğretmenler arasında okula gelecek en “verimli” öğrencileri toplama, en “verimli” sınıfı oluşturma rekabeti vardır. Okullar en başarılı öğrencileri toplama telaşındadırlar. “Ulusal Öğretmen Stratejisi” eğitim alanını bir bütün olarak performans/ yeterlilik sistemlerine bağlanmasında vites büyütüyor. Öğretmenlere ve öğrencilere uygulanması planlanan “yeterlilik ölçme/karşılaştırma testleri”, öğretmenlerin bu testlerde ne sorulacaksa ona odaklanmalarına, iş dışı zamanlarında da onlarca test kitabı çözüp buna hazırlanmalarına, öğrencilerini de bu testlere hazırlamak için birer dershane öğretmenine dönüşmesine yol açacak, eğitim sistemini de bir bütün olarak bu testlerin içerik ve biçimine göre şekillendirecektir. Bazı illerde öğretmenleri veliler ve öğrenciler de-

ğerlendirmeye ve performans notu vermeye başladı. Ayrıca öğretmenler kendi zümrelerini, idarecilerinimüdür ve müdür yardımcılarını, hizmetlileri değerlendiriyor. Burada öğretmen, müşteri velinimetimizdir mantığından hareketle velileri ile iyi geçinmek zorunda, hatta onlara yaranacak davranışlarda bulunmak zorunda, gönlünü hoş tutmak zorunda. Kendi okulunda çalıştığı en yakın arkadaşının başarısız olması için altını oymak zorunda kendinin başarılı olması için, aynı zamanda da yüzüne gülümsemek mecburiyetinde çünkü ondan not alacak. Tüm bunlar rekabet, bencillik, bireycilik, çıkar ilişkisinin ön plana çıkartıyor.

neksel solda, sendikalarda buna ilgisizlik, bilgisizlik, kavrayışsızlıkla da ciddi mücadele içinde ileriye doğru somut stratejik-taktik mücadele programları önem kazanıyor.

Hizmet içi eğitim denilen bir mekanizma var eğitimde. Öğretmenler hizmet içi eğitim kurslarına katılıyorlar. Geçmişte bir nebze eğitimin niteliğini artırmak için yapılan bu hizmet içi eğitim şimdilerde rekabet ve yanındaki arkadaşının önüne geçmenin bir basamağı oldu, oluyor. Eğitim de teknoloji kullanımı, öğrenci koçluğu, baba destek eğitimi, vb. yüzlerce alanada hizmet içi eğitim kursları açılıyor. Öğretmenler bunlara gitmek zorunda bir adım önde olabilmek için. Bu sertifikalar, idarecilik atamalarında, ödül almada, ek ders almada şimdilik değerlendiriliyor.

Yeterlilik testleri, iş dışı zamanları da doldurmaya başlayan düzinelerce sayfalık yeterlilik formları “performans ölçme/değerlendirme” tekniklerinin yaygın biçimleri arasında yer alır. Böylelikle örneğin bir hekimin yalnızca günde baktığı hasta sayısı azamileştirilmekle kalmaz, kaç hastadan laboratuar tetkiği istediği, kaç ilaç yazdığı, hangi tedavi biçimlerini uyguladığının sayısal, ve dolayısıyla karlılık açısından en ayrıntılı hesabı tutulabilir, bunlar üzerinden hekimin emeği azami egemenlik altına alınır ve istendiği gibi güdümlenebilir hale gelir. Sayısal ölçme/ değerlendirme istatistikleri, hekimin “performansı”nı bunlara bağlayarak, her hastadan gereksiz tetkikler istemeye, fazladan ilaç yazmaya, ya da daha düşük maliyetli tedaviler uygulamaya rahatlıkla güdümleyebilir. Sayısal emek kontrol yöntemleriyle, işçinin her türlü hareketi kontrol edilebilir, sermayenin daha karlı gördüğü iş yapma biçimleri azamileştirilebilir, o alanda en yaşamsal ya da mesleki etik açısından gerekli olduğu halde karlılığı düşüren her türlü iş yapma biçimi tasfiye edi-

Dershanelerde de yine bir performans tekniği olan koçluk sistemi yaygınlaştırılmaktadır. Buna göre dershanede belli sayıdaki öğrenci tek bir öğretmene zimmetleniyor. Onların tüm derslerinden, sınavlarındaki yükseliş ve düşüşlerinden tek bir öğretmen sorumlu oluyor. Eğitim sistemi baştan aşağıya yeniden yapılandırılırken, performans/ yeterlilik sistemi de bunda çok kritik bir rol oynuyor. Bu yüzden, gele-

Emek üretkenliğini sayısal kontrolgüdümleme teknikleri bugün, sanayiden her biri sanayileşen eğitimden sağlığa, mühendislikten sanata kadar pençesine almaktadır. Öğretmenin, sağlıkçının, sanatçının, mühendisin, avukatın emekleri; kafa emeği, hizmet emeği, duygusal emek, estetik emek de artık sayısallaştırılmakta, sayısal olarak kontrol altına alınıp emek üretkenliğini azamileştirmeye güdümlenmektedir.


9

işçi meclisi

lebilir hale gelir. İşçiler de, tıpkı sayısal programlı robotlar gibi, sayısal ölçme/karşılaştırma sistemleri üzerinden programlanabilir hale getirilmektedir. Böylelikle en nitelikli emek süreçleri bile, kendi içinde ayrıştırılıp ayıklanır, toplumsal içerik ve işlevinden soyulur, salt bir biçime, bir takım basit hareketlerin azami sayıda yinelenmesine indirgenir. Altyapı, toplumsal koşullar, kurumsal sistem, üretim, emek, yönetim süreci ve ilişkilerinin bütünü, ayrılan kaynakların, işçi sayısının, bilgi ve beceri düzeyinin yeterli olup olmadığı işçilerin ne durumda olduğu “sonuç odaklı” sayısal emek ölçme/ değerlendirme tekniklerini hiç ilgilendirmez. Minimize edilmesini ya da maksimize edilmesini koşulladığı hareketler, sayısal kontrole bağlanarak, geri kalan her şeyden, soyutlanır. Bu sonuçlara dönük olmayan her türlü toplumsal ilişki biçimi, her türlü bilgi beceri, her türlü çaba, amaç, araç tasfiye edilir. Hekimin hastasıyla, öğretmenin öğrencisiyle kurduğu rehabilete edici, pedogojik ilişkiler, işçilerin birbiriyle ilişki kurması, sayısallaştırılmış “çıktı verimliliğini” düşürdüğü için tasfiye edilmelidir. Ve zaten işçiler bir kez, bu “performans ölçme/karşılaştırma” kapanına sokuldular mı, bu sayısal kontrolü birbiriyle rekabetçi bir iç güdü olarak içselleştirirler. Böylelikle, “sonuç odaklı, ölçülebilir, öngörülebilir performans/yeterlilik” sisteminin, emek üzerinde bir azami kontrol, azami güdüm sistemi olduğu daha bir açıklık kazanır. Sayısal ölçme/değerlendirme sistemlerinin en önemli özelliklerinden biri de, karşılaştırmacılıktır. Nitelikler birbiriyle karşılaştırılamaz. Niteliksel olan şeyleri birbiriyle karşılaştırılabilir ve değiştirilebilir, birbirinin yerine geçebilir hale getirmek için, somut niteliksel özelliklerinden soymak, sayısallaştırmak gerekir. apitalizmde, her şeyi, somut niteliğinden, toplumsal işlevinden, kullanım değerinden tamamen soyutlanmış olarak, birbiriyle karşılaştırılabilir, birbiriyle değiştirilebilir, ve tabii ki paraya çevrilebilir, parayla alınır satılır hale getiren, biricik sayısal ölçüt, içerdikleri emek-zaman niceliğidir. Ancak içerdikleri emek-zaman niceliğine göre, karpuz şiir kitabıyla, tıraş bıçağı eğitim hizmetiyle, bilgisayar ameliyatı birbiriyle değişebilir, biri satılıp diğeri alınabilir. Kapitalist değer yasası, her şeyi, somut yararlılık ve niteliğinden soyup, emek-zaman ölçütüne indirgeyerek piyasalaştırır, sermaye birikimine bağlar. Küresel tekelci kapitalizmin, bilgi, eğitim, sağlık, kültür, sanat, spor, doğa, tarih, aşk, cinsellik gibi nitelikleri bile sayısallaştırma ve sayısal

İşin belli bireylere bağlı olmaktan çıkması, her işin giderek genişleyen ve çeşitlenen yetenekler toplamı hale gelmesi, her türlü üretim ve emek sürecinin birbirine bağlanması, işlerin artan bölümünün en basit biçimlerine indirgenerek herkes tarafından yapılabilir hale gelmesi; her türlü emeğin bir parçası haline gelerek içinde eridiği, birbiriyle kaynaştığı genel emeğin, bugün bir üst düzeyde küreselleşen evrensel emeğin ortaya çıkmasıdır

olarak ölçme/karşılaştırma takıntısının amacı, yaşamın tüm alanlarında, hiçbir boşluk bırakmadan azami piyasalaştırma ve kar kontrolünü tam sağlamaktır. Böylece aşk bile, sevgilinize hangi belli biçimsel jestleri en çok yaptığınız, hangi sözleri en çok söylediğiniz, ne satın aldığınız ve karşılığında ne aldığınızla sayısal olarak ölçülmeye, ve bunun başkalarının sevgilisine ne aldığı, ne sattığı ile karşılaştırılmasına dayanan bir meta egemenlik ilişkisi haline getirilir. Her türlü sınai ürün gibi, kafa emeğinin, sağlık emeğinin, öğretmen emeğinin, duygusal emeğin de çıktıları üzerinden sayısallaştırılması, bu sayısallaştırılmış çıktılar için toplumsal olarak gerekli emek-zamanın sürekli minimalize ve dolayısıyla artıdeğerin maksimalize edilmesine dönüktür. Belli bir hizmetin üretimi için toplumsal olarak gerekli emekzaman miktarı bir kez ölçülebilir hale gelince, artık onu sürekli minimize etme süreci de başlar: Daha az işçiyle daha çok iş, her işçinin “istendik” çıktılarını azamileştirmek için işin en basit bazı hareketlerin azami sayıda yinelenmesine indirgenmesi, vb…

Tüm sayısal ölçme/karşılaştırma (kontrol-güdümleme) sistemlerinin kaçınılmaz sonucu, her türlü somut niteliğin, özgüllüğün ortadan kaldırılması, karlılığı azamileştiren, sermaye açısından öngörülebilirlik ve kontrolü kolaylaştıran, sayısallaştırılmış belli düşünce ve davranış biçimlerinin standartlaştırılarak tek tipleştirilmesidir. Sayısal ölçme/karşılaştırma sistemlerinin kaçınılmaz bir sonucu ve tamamlayıcısı, sermayenin istediği belli biçimlerin, belli düşünce davranış hareket biçimlerinin genelleştirilmesi ve standartlaştırılmasıdır. Emeğe uygulandığında ise, ki bu sistemlerin her zaman asıl hedefi emeği daha fazla zaptırapt altına almaktır, her türlü emeği nitel, özgül karakteri ve içeriğinden soyup, bir takım sayısal olarak ölçülebilir basit hareketlerin sürekli yinelenmesine doğru indirgeyerek genelleştirir ve standartlaştırır. Böylelikle sınırlı sayıdaki basit hareketleri sürekli yinelemeye dayanan fabrika işçisinin emeği ile, kendi emek süreci üzerindeki inisiyatif ve yaratıcılığını tümüyle kaybederek belli basit hareketlere indirgenmiş hekim ya da öğretmen, hatta belli bir takım formülleri uygulamaya indirgenmiş roman yazarının emekleri arasında pek az fark kalır. Böylelikle her türlü nitelikli emek de, standartlaştırılmış bir takım en basit hareketlerin azami sayıda yinelenmesine dayanan basit emeğe doğru indirgenmekte, genelleşen emeğin bir parçası haline gelmektedir. En nitelikli işler bile, en karmaşık bölümünü makine-bilgisayarların yaptığı, geri kalanın da, her birini en basit yinelenen hareketlere indirgenmiş biçimde farklı işçilerin yaptığı, en basit ve standartlaştırılmış parçalarına ayrılarak, belli bireylere, nitelikli emeğe bağlı olmaktan çıkmaktadır. Örneğin bir katarakt ameliyatı 20 yıl önce 3 saatte yapılırken, bugün laserli bilgisayar teknolojisiyle 5 dakikada yapılmaktadır. Ameliyatı

bilgisayar yapmaktadır, hekimin yaptığı ise bilgisayar programını hastanın durumuna göre ayarlamak ve kontrol etmektir. Eskiden yüksek vasıf gerektiren, günde en fazla 2 katarakt ameliyatı yapan hekim, bir bilgisayar operatörü haline gelerek, günde seri üretim halinde 20′den fazla katarakt operasyonu yapar hale gelmiştir. Sağlık alanında emeğin toplumsal üretkenliğinin nasıl arttığını görmek için şu rakamı bilmek yeter: İstanbul’un yalnız 4 büyük hastanesinde yılda toplam 6 milyon hasta tedavi edilmektedir. İşin belli bireylere bağlı olmaktan çıkması, her işin giderek genişleyen ve çeşitlenen yetenekler toplamı hale gelmesi, her türlü üretim ve emek sürecinin birbirine bağlanması, işlerin artan bölümünün en basit biçimlerine indirgenerek herkes tarafından yapılabilir hale gelmesi; her türlü emeğin bir parçası haline gelerek içinde eridiği, birbiriyle kaynaştığı genel emeğin, bugün bir üst düzeyde küreselleşen evrensel emeğin ortaya çıkmasıdır. Emeğin niteliği artık tek tek bireylerde değil, belli bir işçinin belli bir işte ne kadar yetkin olduğunda değil, tüm emeklerin birbiriyle bağlantısında, emeğin tüm emeklerin birbirini bütünlediği ve birbiriyle kaynaştığı bu evrenselliğinde, dev çaplı toplumsal niteliğindedir. Artık tekil emek, belli bir anda yaptığı şu ya da bu işin de kendisine bağlı olmadığı, kendi başına hiçbir şeydir; ancak bu muazzam, çok yönlü, çok çeşitli emeklerin genelleşmiş bütünlüğünün, dev çaplı toplumsal emeğin bir parçası, bir bileşeni olarak olağanüstü toplumsal niteliğini (yeterliliğini, yetkinliğini) kazanır. devam edecek… Not: Bu yazı dizisi hiçbir sayısal ölçme/değerlendirme sistemine uymadığından, ölçülmesi ve değerlendirilmesi, sınıf bilinç ve mücadelesindeki nitel yararlılığına göre, işçiler tarafından yapılacaktır.


10

işçi meclisi

Burjuvazinin askeri, kapitalistlerin savaşının kurbanı olmayacağız! Kırmızı Pazartesi isimli roman gelişi önceden bilinen ve herkesin gözü önünde güpegündüz işlenen bir cinayeti anlatır. Cinayet gelmekte, herkes onu görmekte ama onu önlemek için hiçbir şey yapmamaktadır. Sonrasında yüzbinlerce, milyonlarca insanın ölümüne yol açmış olan savaşların başlangıcında da küçük olaylar bulunur. Bir suikasti, bir sınır ihlalini tankların, uçakların devreye girdiği, bombaların yağdırıldığı, marşlarla başlayan bir savaş izler. Savaşın askerleri her iki tarafta da işçiler ve köylülerdir. Ve bu savaşlar, emekçilerin evlerine açlık, ölüm, acı ve yıkım olarak döner, ağıtlarla biter. Suriye kara sularında istihbarat uçağının düşürülmesinden sonra gerçekleştirilen MGK toplantısında “Suriye’nin tehdit olduğu” tespiti ve füzelerin ve askeri birliklerin sınıra sevki, “angajman değişmiştir” açıklamasıyla Suriye sınırı içinde olsalar dahi sınıra yaklaşacak Suriye birliklerinin vurulacağı tehditi Türkiye’yi adım adım savaşa sürüklüyor. Suriye’nin iç koşulları, bölgedeki dengeler ve dünya dengeleri diplomasiyi sadece saldırı için kullanmaya çalışan bu saldırgan politikanın istendiği gibi uygulanmasına şu an için imkan vermemektedir. Birincisi, katliamlarına yenilerini ekleyen, gerici bir diktatörlük olan Esad-Baas rejiminin yerine geçecek bir iktidar bloğu oluşturulamadı. Suriye’de sanıldığı gibi Nusayri bir burjuva aile elitine dayanan bir kesimin değil laik siyasal yapısıyla sünnilerin bir kesiminin, azınlık din ve mezheblerin burjuvalarının ve bürokratlarının da yer aldığı bir iktidar bloğu vardır. Bunun karşısında muhalefetin ana gücünü ise şer-i islam düşüncesinden kopamamış, burjuva liberal dönüşüm sürecine ne ölçüde sokulabileceği belirsiz İhvan oluşturmaktadır. Suriye’de, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin aktif desteğine karşın emperyalist burjuvazinin istek ve tercihlerine uygun bir siyasal iktidar alternatifi oluşturulabilmiş değildir. Bu çelişki dışarıdan müdahale ile Suriye’deki

Savaşın önlenmesi, emperyalistlerin ve bölge kapitalist ve diğer gerici devletlerinin arasındaki pazarlıklara, güç mücadelerine, uzlaşmalara ve onları izleyen çatışmalara bırakılamaz. İşçi sınıfının birliği kapitalistlere karşı sınıf savaşımından, ulusal, dinsel, mezhepsel ayrımlara açık bir şekilde karşı durmaktan geçer

yönetim devrilip iktidar bloğu parçalansa dahi ilk elde, hatta orta vadede yeni bir iktidarın oluşturulmasını belirsiz bırakmaktadır. Böylesi bir belirsizliğin ortaya çıkartacağı kaos ise Libya’da Mısır’da olanların çok daha fazlasıyla içeride ve sadece içeride değil tüm bölgeyi kaplayacak sonuçlar oluşturmaya adaydır. İki, Suriye sorunu, İran sorunu, Irak sorunu, Lübnan sorunu ve dört parçada yer alan Kürt sorunudur. Bölgede bulunduğu yer itibariyle Libya’dan çok farklıdır. Ayrıca elindeki silahlar daha güçlü ve ordusunun savaş kapasitesi daha yüksektir. Tetikleyici ve sıçramalı gelişmelere açık olan bu durum, emperyalist güçlerin kendi iç durumları ve dengeleri, politikadaki öncelikleri, bölge hegemonyası için mücadele eden bölgedeki kapitalist ve diğer gerici devletler arasındaki ilişki ve dengeler açısından sorunun kolay ve kestirme askeri çözümlerine imkan vermemektedir. Üç, Dışışleri bakanı Lavrov’un her gelişme sonrası saat geçirmeden yaptığı açıklamalardan da anlaşılacağı gibi Rusya, Suriye’yi Ortadoğu ve Akdeniz havzasındaki geleceği açısından kritik önemde gördüğü gibi, Kafkaslar ve Asya’daki mevzi kayıplarıyla birlikte geriye gidişi durdurma yönünden hegemonya mücadelesinin yoğunlaşma noktası haline getirmiştir. Emperyalistler arası güç ilişkileri açısından konjonktürü kendi lehine tıkanma oluşturarak değerlendirmektedir. Çin’in de daha geriden gelen benzer bir politikası vardır. Dört, Türkiye’nin sadece İran ve İsrail’le değil yakın hatta buluştuğu Suudi Arabistan ve Arap Birliği ile de rekabet ve hegemonya mücadelesi vardır. Bu durum Türkiye burjuvazisinin bütünü içinde olduğu gibi, AKP ile daha doğrudan bağlantılı bir bölümü tekelleşmiş MÜSİAD ve TUSKON gibi burjuva kesimler içerisinde de Ortadağu’daki stratejik denge ve ilişkiler, saldırgan dış politikanın siyasal, diplomatik ve askeri bo-

yutları, askeri müdahaleye girişme ya da bundan kaçınma üzerine görüş farklılıklarına yol açmaktadır. Beş, Türkiye’de burjuva demokrasisine geçişle ortaya çıkan yeni dengesizleşme -öncekilerin de yeni duruma taşınması- güç mücadeleleriyle burjuva demokrasinin sınırlarının oluşması süreci içeride çoklu bir istikrarsızlığa yol açmaktadır. İçeride siyasal istikrarı oluşturamamış burjuvazi, partileri ve hükümetlerinin bu koşullarda her yönden içerdeki sorunu şiddetlendirecek, nasıl biteceği belli olmayan bir savaşa girmesi-girememesi de büyüyen bir gerilim ve çatışma eksenidir. Bu durum sadece dışarıdaki koşullar, dengeler, kimlerle stratejik ittifak kurulacağı, kimlerle kurulmayacağı üzerine oluşan tartışma ve görüş farklılıklarıyla birlikte sorunun asıl olarak içerideki boyutlarını ortaya çıkartmakta, oluşturduğu sorun ve handikaplarla politik farklılıklar ve çatışmalar oluşturmaktadır. Bu sadece Kürt sorununa dahi uygulandığında birbirinden oldukça farklı iki politika ve karşıt çözüm olasılığını çıkartmaktadır. Yeni bir anayasayla siyasal istikrar oluşturma arayışı, toplumsal sınıfsal istek ve beklentileri karşılamaya uzaklığı ve geri düzeyde bir burjuva demokrasisi ile istikrar oluşturma tutumuyla şimdiden sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Birbirini kesen bu gelişmelerin sonucu olarak (Amerikan seçimleri, saldırgan dış politikanın uygulayıcısı Sarkozy’nin gitmiş olması, Avrupa’nın iç durumu,…,eklenebilir.) ABD, AB açısından vites küçültülmüş, Rusya ve Çin’in karşı tavrıyla uluslararası toplantılar ardı ardına sonuç alınamadan dağılmıştır. Son toplantılarda Rusya’nın da dahil olacağı bir çözüm için pazarlıklar yoğunlaştığı gibi, içeride de Esad’ın sembolik çekilmesi, halihazırdaki iktidar bloğunun kalabileceği ya da onun da dahil olduğu bir hükümetle daha uzun süreli bir geçiş süreci stratejisi oluşturma yönün-


11

işçi meclisi

de bir politika değişikliğine gidilmiştir. Cenevre zirvesi önceki 6 maddelik Annan planına tekrar destek verilmesinden öteye geçmemiştir. Tarafların kendi elini güçlendirecek, dengeleri kendi yönünden bozacak yönde politikalar, provakasyonlar geliştireceği öngörülebilir.

Kırkpınar ağası havalarında savurup esen Erdoğan’ı, Ortadoğu’da bizim haberimiz olmadan bir sinek bile uçamaz diye heyheylenen Davutoğlu’nu eşekten düşmüşe çeviren, vurulan uçaklarına karşın bir şey yapamaz durumuna düşüren bu etmenler olmuştur. Karizmasının çizilmesinden sonra Türkiye’nin NATO’dan diplomatik bir “arkandayız” desteği dışında eli boş dönmesi, Ankara’da dün yapılan Güvenlik Zirve toplantısı sırasında bir Amerikan yetkilisinin “Türk uçağı Suriye karasularında uçaksavarla vuruldu” açıklamasını da eklemeliyiz. Ki bu Türkiye devletine “sorunu tırmandırma, kendi başına hareket etme, sınırlarını bil” uyarısıyla ayar verme açıklamasıdır. Her politikanın dayandığı bir sınıf ve ekonomik bir temeli vardır. Bugün dincisi, laikçisi, Türk’ü, Kürt’üyle Türkiye tekelci burjuvazisinin tüm kesimleri inşaat, petrol yatırımları, ayakkabı, pantolon, çorap, çimento, bisküvi ihracıyla, kasabıyla berberiyle Ortadoğu’ya girmiş, bölgeyi ekonomik yönden hinterlandı haline getirmeye girişmiştir. Bundan dolayı, Ortadoğu politikaları öncelikle Türkiye burjuvazisinin tekelci ve henüz tekelleşmemiş kesimlerinin ortak politika ve stratejisidir. Sermaye ve meta ihracıyla genişleyen ekonomik hegemonya kurma mücadelesi, siyasal ve askeri politikalarla birlikte yürütülmektedir. Bir yıl öncesine kadar “sıfır sorun” temelinde sürdürülen genişleme ve hegemonya politikası bugün saldırgan bir dış politika ve askeri güç kullanımı ile yeni bir biçime bürünerek devam ettirilmek istenmektedir. Bununla birlikte maceracı bir seyre giren dış politikayla ilgili olarak Türkiye burjuvazisinin içerisinde ittifak ilişkileri, kimlerle olunacağı, kimlerin karşıya alınacağı, alınıp alınmayacağı, müdahalenin biçim ve boyutları, zamanı, getirecekleri, götürecekleri, olası çatışma ve savaşların sonuçları, iç politikada ve ekonomide yaratacağı etkileri üzerine boyutlu görüş farklılıkları bulunmaktadır. Bu görüş farklılıkları AKP, CHP, MHP, BDP’nin politikalarında da vücut buluyor. İçerideki politik istikrarsızlık, Suriye sorunu ile daha da büyümüş olarak karşılarına çıkan Kürt sorununun çözülmemişliği, ordu operasyonlarına artık bir son verme yönündeki hükümet tutumuyla Gülen grubunun dibini kazıyıncaya kadar operasyonları sürdürme tutumu ve özel yetkili mahkemeler krızine dönüşen gelişmelerle iç politikaya da doğrudan dahil oluyor. Krizin basıncı ve yıkım etkisi arttıkça savaş diplomasisi ve savaş, burjuvazi açısından bir çözüm yolu olarak çıkar. Bununla birlikte savaşın ve sonuçlarının oluşturacağı teh-

likeler, belirsizlikler, riskler büyüyen bir tehdittir de. Rekabetin şiddetlenmesi, politik farklılık ve yarılmalarla ilerler bu süreç. Gidişat bu şekilde devam ederse belirtilenlerle birlikte iç siyasette büyük çalkalanmalara ve değişmelere de gebedir. Diplomatik çevrimlerden geçse, uzlaşı ve duraksamalarla ilerlense ve tek olasılık olmasa da Suriye’ye müdahale ve savaş tehlikesi artmıştır. İşçiler, kapalı kapılar ardında alınan, yaşamlarını geleceklerini söndürecek olan gerginlik politikalarına, savaş demagojileri ve savaş kararlarına kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Bir casus uçağının Suriye’nin hava sahasında ne aradığı sorulmalıdır. Kimin için savaş, kimin kimle savaşı sorularını açıkça sormalıdırlar. Fetihlerle yaşamlarının daha iyi olacağı yalanlarına inanmamalıdırlar. Kana batırılan bir ekmeğin rüşvet olarak sunulmasını nefretle reddetmelidirler. İşçiler için savaş, kendisi gibi 8-10 saat kölece çalışan, düşük ücrete talim eden Suriyeli işçileri kendisini sömüren burjuvazi için öldürmek, artı değer üreterek burjuvazi tarafından sömürüldüğü yetmiyormuşçasına onun için öldürmek ve ölmektir. İşçi sınıfı açısından tek bir savaş olarak da kalmayacak olan bu savaş, kölece çalışma, sesini soluğunu çıkaramama, yıkım, ölüm, acı, ağıt demektir. Dün bir bugün iki, 3 milyar dolarlık uzun menzilli yeni füzeler alınacağı açıklanmıştır. Emekçiler için bunun anlamı yeni vergiler demektir. Kamu işçilerine %6′lık, enflasyonu dahi karşılamayan bir zam dayatılırken 3 milyar doların Amerikan silah tekellerine verilmesi demektir. Petrol fiyatlarının fırlaması, yüz doların üstüne çıkması, aldığımız, yediğimiz içtiğimiz her ürünün pahalanması demektir. Büyük patronlar, bankalar savaşı kara çevirir, silah tekelleri, petrol tekelleri paraları istiflerken, işçilerin, kent ve kır yoksullarının , köylülerin evlerinde ağıtlar yakılması demektir. Rusya’dan, İran’dan gelen doğalgaz ve petrol vanalarının kapanması, doğalgaz fiyatlarının tavan yapması, soğuktan donmak demektir. Eve giren ekmeğin daha da küçülmesi, lokmaların kanlanması demektir. Kapitalistlerin çıkarları için, borsa spekülasyonlarıyla büyük karlar elde etmeleri uğruna emekçilerin ölmesi, kendisi gibi işçi olan bir diğer halkın evlatlarını öldürmesi demektir. Savaş haberlerini izlemek, yakınlarının ölüm haberlerini almaktır. Olmayan özgürlüğünün tümden elinden alınması, ölme ve öldürmeye çevrilmesidir. Sınıf birliğinin -ve işçi sınıfının sendikal örgütlenmesinin- üretim ve emek organizasyonlarıyla, fiili saldırılar ve yasalarla parçalanmasına, aidiyetin ulus, din, mezhep, birey temelli oluşturulmasının üzerine, savaş yoluyla daha büyük bir bölünme ve kutuplaşma eklenecektir. Türk ve Kürt emekçiler arasında yaratılan düşmanlık tohumları büyütüldüğü gibi buna sünni-alevi düşmanlığı eklenecektir. Savaşın işçi sınıfına getireceği, işçi sınıfının içerisinde düşmanlığın

büyümesi, burjuvazinin bundan yararlanarak çalışma ve yaşam koşullarını daha da ağırlaştırması olacaktır. Sendikaları toplu sözleşme ve grev yapamaz hale getirecek saldırı yasaları ve yasakların savaş ortamı ve savaş gerekçesiyle fiilleştirilmesi olacaktır. En sıradan işçi eylemi, hakların istenmesi dahi savaş ortamı gerekçesiyle reddedilecek, ihanet sayılacaktır. Grevler, toplantı ve gösteriler yasaklanacaktır. Savaşın önlenmesi, emperyalistlerin ve bölge kapitalist ve diğer gerici devletlerinin arasındaki pazarlıklara, güç mücadelerine, uzlaşmalara ve onları izleyen çatışmalara bırakılamaz. İşçi sınıfının birliği kapitalistlere karşı sınıf savaşımından, ulusal, dinsel, mezhepsel ayrımlara açık bir şekilde karşı durmaktan geçer. Sınıf birliğinin, yaşamını ve geleceğini savunmanın, kapitalistlerin ucuz askeri olarak ölmemenin koşulu, savaş ve savaş politikalarına karşı çıkmaktır. İçeride Kürt halkına karşı saldırı, dışarıda savaş kışkırtıcısı bir hükümete dönüşen AKP hükümetinin yıkılması, bu savaşın arkasında yatan burjuvazinin, petrol, silah, inşaat, sanayi tekellerinin, bankaların, borsa spekülatörlerinin açığa çıkartılmasıdır. Silahları bir başka halkın emekçi evlatlarına değil kendi burjuvazisine çevirmek, savaş politikalarını yenilgiye uğratmak ve onu yıkmaktır.

AKP hükümetinin geniş bir toplumsal desteği olmakla birlikte, gerilim ve savaş politikaları için aynı düzeyde bir desteğe sahip değildir. Sünni islam ve Türk miliyetçiliği, yeni osmanlıcılık gibi kültürel ideolojik motiflerle saldırgan politikalarını beslemeye ve büyüyen Türkiye’den kendilerine düşen payı alacakları vaadiyle emekçileri kandırmaya yönelse de bu destekler kendi içinde kırılmaya, bölünmeye açıktır. Bunun dışında farklı nedenlerle gerilim ve savaş üzerine oturtulmak istenilen dış politikaya karşı olan geniş kesimler bulunmaktadır. Saldırı ve savaş hükümetinin bu politikalarını uygulayamaz hale getirecek, meydanı dar edecek, yıkıma götürecek karşı bir politik hamle yapılabilir. Türkiye tekelci burjuvazisinin saldırgan ve hegemonyacı dış politikasına karşı çıkılmadıkça burjuvazinin ve AKP hükümetinin içerideki saldırıları da püskürtülemez. Sadece burjuvazinin ve hükümetinin saldırgan dış politikasına dur demek için değil işçiler yaşamlarını ve geleceklerini savunmak için, ekmek ve özgürlükleri için, krizin bedelini ödememek, krizi kapitalistlerin büyüyen krizine çevirmek için “burjuvazinin askeri olmayacağız” belgisini yükseltmeli, genel grev ve genel direnişe hazırlanmalıdır.


12

işçi meclisi

Eğitim-Sen Tüzük Kurultayı Eğitim Sen genel merkezince şubelere bir yazı gönderilerek sonbaharda bir Tüzük Kurultayı’nın gerçekleştirileceği, bu çerçevede “şube ve il temsilciliklerinin tüzük değişikliklerine ilişkin çalışmalarını 30 Haziran 2012 tarihine kadar yürütmeleri ve sonuçlarını 15 Temmuz 2012’de genel merkeze iletmeleri” duyuruldu. Bir sendikanın amacı ve programı neyse tüzüğü de ona göre şekillenir. Öte yandan sınıf mücadelesi ile bağı kurulmamış, onu güçlendirme hedefi ile kurgulanmayan bir tüzük kurultayı da sorunları çözücü olmaz. Nesnel bir bakışla, EğitimSen’in mevcut tüzüğünde sadece amaç bölümü okunduğunda dahi, tıkanma noktaları görünür olmaktadır. Tüzüğün henüz ilk maddeleri olan amaç maddelerinde esas sorun, toplamda kendi yolunu, bir sendikanın asli ekseni olan burjuvaziproletarya karşıtlığı temelinde bir hat üzerinden tanımlamayarak liberal demokratik bir amaç tarifi yapılmasıdır. Alternatif olarak daha somut bir tartışma yürütülmesi ve tüzükten değil esasen bütünsel bir mücadele anlayışı oluşturmaktan çıkışını alacak tarzda, ilk elde tartışılmak üzere şu noktaları vurgulayabiliriz: 1) Eğitim-Sen sınıf mücadelesinde statü farkı gözetmeksizin, ayrımsız tüm eğitim işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, işveren taraf karşısında haklarını korumak ve geliştirmek, bağlı bulunduğu eğitim alanında çalışan eğitim işçileri arasındaki rekabetin yerine sınıf bilinci ve dayanışmasını koymak, işçi sınıfının bir parçası olarak üretenlerin kendi yaşamlarını yönetebileceği bir toplum kurmak için mücadele eder, etmelidir. Bu yüzden sendikal örgütlülüğün gerçekleştirileceği örgütlenme alanının tarifi ve üyelik koşulları net biçimde yapılmalıdır. Kamuözel ayrımının ortadan kaldırılacağı ve ayrım yapmaksızın tüm eğitim işçisi kesimlerinin örgütlenebileceği bir örgütsel model net biçimde ifade edilmelidir. İşsiz, kadrolu kadrosuz, taşeron eğitim işçilerinin, eğitim fakültesi öğrencilerinin, emekli eğitim işçilerinin ve velilerin ortak mücadelesini sağlayacak bir örgütsel model oluşturulmalı, tüm tüzük bu perspektiften yeniden yazılmalıdır. “Güvencesiz çalışma koşullarına karşı mücadele” ve “herkese iş herkese güvenceli çalışma hakkı” öne çıkartılmalıdır. 2) Eğitim-Sen uluslararası sınıf mücadelesi değerlerini geliştiren, çeşitli uluslardan işçilerin mücadelesini birleştiren, savaşsız, sömürüsüz, sınırsız, sınıfsız bir dünya hedefiyle ülkemizde ve dünyada her türlü kapitalist yönetime karşı işçi sınıfı demokrasisi ve dayanışması kültürünü savunur, savunmalıdır. İç rekabeti körükleyen, angarya niteliğindeki, öğretmenlik mesleğini düşüren performans sistemine karşı mücadele etmek, üyelerini ve sektördeki tüm işçileri bu doğrultuda eğitmek ve mücadele içinde etkinleştirmek sendikanın amacıdır. Bugünün kapitalizminde tüm eğitim sistemi baştan aşağı yeniden yapılandırılmaktadır. Son bakanlık değişimiyle beraber sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda bu dönüşümün temposu yıkıcı bir tarzda hızlandırılmıştır. Kapitalizmin eğitim sistemine karşı öğrenci ve veliler ile birlikte mücadele ve bunun için okul ve birimlerde

meclis tarzı kitle örgütlülüklerinin kurulmasında yer almak, bunların kurulmasına önayak olmak ve mücadelesini süreklileştirmek sendikanın amaçları içerisinde yer almalıdır. 3) Eğitim-Sen çalışması sırasında işçi hakları ve temel insan özgürlükleri bütünlüğü içerisinde, din, dil, ırk, cinsiyet, siyasal düşünce farkı gözetmeksizin bütün üyelerinin ekonomik, demokratik, akademik, sosyal, kültürel, hukuksal, siyasal, mesleki özlük hak ve çıkarlarını koruyup geliştirmeyi, üyelerine insanca bir yaşam ve çıkarsız toplumsal ilişkiler düzeyi sağlamayı amaçlar, amaçlamalıdır. Diğer sendikaların tabanları ile kendi üye tabanı arasında mücadele odaklı bir ilişkinin geliştirilmesi, sınıfın sektörel birliği doğrultusunda hareket etmek ve üyelerini bu doğrultuda eğitmek sendikanın amacıdır. Kadrolu öğretmen olmasına karşın herhangi bir dershane ya da özel okul ortağı ya da patronu olanlar sendikaya üye yapılamaz. Öğrencilerini veya eşini dövenler, düşkünleşenler üyelikten çıkartılır. Üyeliğe alım kolay ve pratik, üyelikten çıkarmaysa ancak açık ve yazılı gerekçelerle mümkündür. 4) “Evdeki burjuva” konumunu sürdüren erkek eğitim işçileri sendikada yönetici görevler üstlenemezler. Kadının beyanı esastır; cins egemenliğine karşı mücadelenin etkinleştirilmesi, üyelerin ve eğitim işçilerinin bu doğrultuda süreklileşmiş eğitimi sendikanın asli görevlerindendir. Sendikada yönetici görevlerde en az %50’lik kadın oranının yakalanması esastır, kota vb. geçiş uygulamaları bu hedefle bağlantılı olarak ele alınmalıdır. Sendika, kadın işçi üzerine yıkılmış “bakım yükünün” toplumsallaştırılması ve tarihsel eşitsizlik yükünün hafifletilmesi amacıyla, kreş, danışma, yardım vb. sendikal organizasyonlara verdiği özel önemle alanındaki diğer sendikaların kadın üye tabanı ve örgütsüz eğitim işçileri açısından bir çekim merkezi olmalıdır. 5) Eğitim-Sen başta işçi çocukları olmak üzere toplumun bütün emekçi bireylerinin kendi anadilinde, cins ayrımcı olmayan, eşit, demokratik, laik, bilimsel, parasız ve kamusal nitelikli eğitim hakkını savunur, savunmalıdır. Grevli ve toplu iş sözleşmeli sendikal hakların kullanılması ve çalışma koşullarını düzenleyen diğer hükümlerin üyeleri lehine geliştirilmesi için mücadele eder. Çalışma ilkesi olarak işçi demokrasisini uygular

Eğitim-Sen, başta işçi çocukları olmak üzere toplumun bütün emekçi bireylerinin kendi anadilinde, cins ayrımcı olmayan, eşit, demokratik, laik, bilimsel, parasız ve kamusal nitelikli eğitim hakkını savunur, savunmalıdır ve geliştirir. Sendikal demokrasi ve işçi sınıfının mücadele demokrasisini geliştirmeyi amaçlayan hükümler, ancak tabanın etkin katılımı ve pratikleştirmesiyle hayata geçebilir. Bu yöndeki girişim ve inisiyatifler genel kurullardaki pazarlık ve oydaşmalara, herhangi bir biçimde genel merkez onayına teslim edilemez. Sendikal tıkanmayı aşma arayışları açısından tüzükte kestirmeden profesyonelliğe başvurmak değil; seçim süreçlerini demokratikleştiren, karar alma süreçlerine tabanın iradesini taşıyacak, bir perspektif olarak delegelik sistemini tedricen ortadan kaldırmayı hedefleyen, illerdeki şube sayılarını, dolayısıyla emek veren işçi sayısını arttıracak yönde düzenlemeler yapılmalıdır. Bundan böyle şube genel kurulları genel üye katılımı ile yapılmalıdır. Eğitim-Sen genel kurulu iki yılda bir toplanmalı, tüm sendikal yapının karar alıcı omurgası olarak şube işyeri temsilcileri ve meclislerinin öne çıktığı düzenlemeler hayata geçirilmelidir. Son kamu grevi TİS sürecinde somut bir kazanım getirmemesine karşın, katılım yüksekliği ve yaygınlığıyla eğitim işçileri için olumlu bir moral etki yarattı. Geçtiğimiz sayıda belirttiğimiz üzere, önümüzdeki 1,5 yıl süresiz bir genel grevin örgütlenmesine yönelik olarak planlanmalıdır. Gerek hedeflenen tüzük kurultayı, gerekse rutin sendikal çalışmalar eğitim işçilerinin mücadelesinde somut ara basamak hedefler koyulmazsa bir ilerleme sağlayamaz. Eğitim sektöründe sermaye birikiminin geldiği düzey ve kamunun çözülüşünde girilen aşama militan, süresiz, genel grevi içeren, irili ufaklı güç toplayıcı adımlarla örülecek uzun soluklu bir mücadeleyi zorunlu kılmaktadır. Geçen sayımızda söylediklerimizi bir kez daha tekrarlıyoruz: Süresiz genel grevin düşünü gerçek kılmak, sendikal hareketin yenilgi rüzgârını tersine çevirmek istiyorsak önce bizim, kendimizin elimizdeki her aracı, işçi sınıfı olarak kararlı ve yaratıcı gücümüzü, özgüven ve iddiamızı açığa çıkartmak ve çoğaltmak için seferber etmemiz şarttır.


13

işçi meclisi

İlk talep ve derhal:

Adalet bakanı istifa!

Benim adım kapitalizm Gazetelerde işçi sınıfı ve çalışma koşulları ile ilgili 1 habere karşılık, şirketlerin başarıları ve piyasaların durumu ile ilgili 1000 haber yer alır. Medyada işçiler ancak ya iş kazası adı altında öldürüldüklerinde ya da grev yaparak karlarımı engellediklerinde gündem olurlar.

Diri diri yakmak, Türkiye’nin hapishaneler tarihinde var. F tipi cezaevlerinin kanlı açılışı böyle oldu. Ceza infaz sistemi, pasifikasyon, sindirme, olmuyorsa imha, her koşulda en insanlık dışı koşullar altında yavaş yavaş öldürme ve gidilen süreç itibariyle de ucuz işgücü sömürüsünün mekanı haline getirme üzerine kuruluyor.

tutsakların 2014-2015‘e kadar kesilmiş ziyaret, telefon ve mektup yasakları var. Cezaevlerinin fiziksel koşulları tutsakların siyasal tasfiyesini sağlamaya yönelik olarak düzenlenmiş durumda. İmralı‘da Abdullah Öcalan ve diğer dört tutsak, geçen 14 Temmuz‘dan bu yana, neredeyse tam 1 yıldır, hiç kimse ile görüştürülmüyor.

Urfa Cezaevi katliamının sorumlusu Adalet Bakanı’nın açıklamasına göre cezaevleri yüzde 100, tıklım tıklım dolu. 132 bin kişi, her 568 kişiden biri cezaevinde. Türkiye’nin nüfus artış oranı 2002-2012 arasında yüzde 13 iken, 2002‘de 60 bine yakın olan tutuklu ve hükümlü sayısı yüzde 114 artmış durumda.

Özellikle Kürt illerindeki yurtsever tutsaklara tıpkı Roboski‘de, tıpkı Van’da, tıpkı herhangi bir büyük kentin merkezi bir yerinde sergilenen zorbalıkta olduğu gibi “Sizi bize sayı ile vermediler” fütursuzluğu ile davranılıyor. Onlara birer sayı gözüyle bile bakılmıyor! İçlerinde en güvencesiz durumda olanlar ise siyasal tutsak çocuklar. 2005‘te 17 olan çocuk tutsak sayısı 2010‘da bin 23‘e yükseldi. Bugün ardarda yapılan operasyonlardan sonra bu sayının neredeyse iki katına çıktığı göz önünde…

Urfa’da 13 adli tutuklunun bir vantilatörün bile verilmemesine, insanlık dışı yaşam koşullarına karşı başlattıkları isyanda diri diri yakılmasından sonra ikinci isyan patlak verdi. Cezaevlerinde her zaman daha çok ezilen, dayak yiyen, hor görülen, Pozantı Cezaevi‘nde olduğu gibi taciz ve tecavüze uğrayan çocuk tutuklular isyan ettiler. Bütün cezaevinin desteklediği isyana jandarma azgınca saldırdı. 14 kişi yaralı olarak hastaneye kaldırıldı. 40 tutuklu sürgün edildi -Türk ceza infaz sisteminin “sorun çözme” yöntemi! İsyan yayıldı! Antep‘te siyasi tutsaklar Urfa’ya destek için isyan çıkardılar. Adana Kürkçüler F Tipi Cezaevi‘nde de çocuk koğuşu patladı. Aynı saatlerde Ceyhan M Tipi Cezaevi‘nde çocuk tutuklular, Osmaniye’de T Tipi Cezaevi‘nde adli tutuklular isyan ettiler. Cezaevlerinden onlarca tutuklu ve hükümlü dumandan ve isyanı bastırmak için uygulanan zorbalıktan dolayı hastanelere kaldırıldı. İsyan dışarı taştı! Çocuklarının, yakınlarının diri diri yanmasına seyirci kalamayacak olan aileleri, kapı önünde başkaldırdılar. Onlar da saldırının hedefi oldu. Van depreminde depremzedelere cop ve gazla saldırılması gibi tutsak aileleri de jandarma ve polis zorbalığının hedefi oldular. 132 bin kişi, yani toplumda her 100 kişiden yaklaşık 2′si, Kürt halkı içinde bunun çok daha yüksek bir oranı, cezaevinde. Mevcut 866 hapishaneye 86 tane daha eklenmesi hedefleniyor. Cezaevlerinin son on yılı 2 bin kişiye mezar oldu. Devrimci

Burjuva devletlerin, hele ki faşist bir ceza infaz sistemini onyıllarca sindire sindire uygulamış devletlerin amansızca bastıracağı belli olan cezaevi isyanları, tıpkı işçi direnişleri gibi kolay kolay çıkmaz. Bıçağın kemiği kestiği, “olağan” sömürü, “olağan” yoksunluk ve yoksulluk, hatta “olağan” zorbalığın ötesine geçildiği, tellerin attığı bir yer vardır. O noktada, bir vantilatör, bir parça hava, bir kalem parçası, işkencenin durdurulması… için siyasal tutsaklar dahil düşünce ve planlama ile isyanın sınır tanımayan duygusu birleşir. Gemiler yakılır. Tıpkı 1984 Ölüm Orucu Direnişi‘nde olduğu gibi. O gemileri yakanlar geleceğe köprü kurar, unutuşu gülen ve denetleyen gözleri ile ezerler… Cezaevleri yanıyor. AKP hükümetinin Adalet Bakanı Sadullah Ergin Urfa Cezaevi müdürünün yerini değiştiriyor, kendisi için ise “İstifa etmem çözümse bir dakika durmam” diyor! İstifa etmen, etmeniz tabii ki tek başına çözüm değil! Hükümet olarak istifa etmeniz, bir kum tanesine dönüşmeniz de çözüm değil! Ceza infaz sisteminizi, işyerlerinde tuvalet molasını, cezaevlerinde vantilatör istemeyi suç, ölümüne, işten atılmacasına suç haline getiren sisteminizi, cezaevleri doldukça ellerini oğuşturan ve işgücü sömürüsüne dayalı özel cezaevi sistemine hazırlanan tekelci kapitalistleri sınıf olarak yok etmektir çözüm.

Ekonomist, Para, Capital vb. cinsinden dergiler patronlar sınıfının birbirlerine deneyim aktarımı için vardırlar; zenginlere işçilere hükmetmek için yeni yollar öğreterek ayakta kalırlar. Benim adım kapitalizm; ABD’de dört yüz elli milyarder ile 7 milyon evsizin sahip olduğu para eşit. Çin, Türkiye, Brezilya, Rusya, Hindistan… Yükselen kapitalist ülkeler işçileri daha ucuza sömürebildikleri için yükselirler. İşçilerin kendi ürettiklerini satın alamayacak kadar ucuza çalıştırılması esastır. Gelişmiş kapitalist ülkelerde yaşayanlar çok şanslısınız. Türkiye ve Kürdistan gibi ülkelerde kapitalizme sizin bana bağlandığınız kadar yakın olmak için can atan milyonlar var. 45 yıl boyunca sabah dokuzdan akşam beşe çalışmak ile hapishane arasındaki farkı siz bana söyleyin. Hey işçi, senin varlığın benim varlığıma armağan olmuş, sermayenin iradesinin bir uzantısının sen sadece. Benim adım kapitalizm: Beni sorgularsanız sonunuz ölüm olur. Parasız insanın yaşamasının ne anlamı var? Benim sistemimde sizler yaptığınız harcama kadar ve para harcayabildiğiniz sürece varsınız. Tüketici denen kişi, kimliğini ve kişiliğini tamamen kaybetmiş ve yaşamla ancak tükettiği ürünler üzerinden bağ kurabilen bir nesnedir. Benim adım kapitalizm; insan yaşamını aldım ve bir angarya dizisine çevirdim: çalışma, faturalar, çalışma, faturalar, çalışma, faturalar, çalışma, faturalar… Dünya perakende lideri Wal-Mart çok yakında Türkiye’de! Wal-Mart’ta çalışan 3 milyon işçinin içerisinde sendika örgütlenmesini başlatacak bir tek kişinin bulunmamasını sağlayan benim. İnsanların ölüm korkusunu alıp trilyon dolarlık bir sanayiye dönüştüren kuruma kilise diyoruz. (Ne o, birisi Hac ve Umre seyahatleri mi dedi?) En sevdiğim fabrika çeşidi, kendilerinin asla satın alamayacakları oyuncakları ürettirmek için çocukları çalıştırdığım işletmeler. Lidyalılar parayı, öğrenciler parasızlığı bulmuşlar… Ben kapitalizm; ailelerinizin bir sözleşmeyle bağlanmasını sağlayan benim: Üretken bir çocuk yetiştirmek için resmi olarak söz vermeye evlilik diyoruz. İşçiler fazla soru sormaya, sistemi sorgulamaya mı başladı; hemen bir magazin skandalı atıyorum önlerine, olmadı bir spor karşılaşması, derhal dikkatleri dağılıyor.

@ben_kapitalizm


14

işçi meclisi

Hoşçakal öğrencilik, merhaba hayat Hoşçakal öğrencilik merhaba hayat, çelişkilerle geldi mezuniyet, ne olacak, nasıl olacak sorularıyla boğuşmayla başladı her şey. Başlarken güzeldi, her şeye başlamak gibi, ama diğer yandan özeldi benim için üniversite öğrenciliği; başarıydı, sunulan hayata baş kaldırmaktı. Sunulanı değil istediğimi yaşamaktı. Aslında belli olmayan bir yola çıkıyoruz ne getirecek ne götürecek diye düşünmekten sakarlaşıyoruz. Artık öğrenci değiliz, okulu astığımız gibi işi asamayacağız, devam sınırımız var deyip evde yatamayacağız. Geyik konusu olan dersler, hocalara takılıp türlü muhabbetler ve sonu yine gırgır olan sohbetler olmayacak. Derslerle boğuşmaktan kaynaklanan stresten uzaklaşmak için atölyede kadın gününe benzer eğlenceler yapılmayacak, öğrenci dedikoduları, hocalara lakaplar, eğlence düzenlemeler, derslerden zar zor geçmek, kopyalar… Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. Zorlukları da vardı elbette ama yine öğrenci olmanın verdiği rahatlıkla kolay hale getiriyorduk

bunları da. Sınava son bir gün kala sabahlamak ve bir araya ders çalışmak için gelinmesine rağmen yine de çalışamamak. Hiç gezmediğimiz kadar şehir gezmek, konsere, sinemaya gitmek, vakit bulmak asl��nda her şeye, daha doğrusu vakit yaratmak. Birbirinden haz almayan arkadaşlar bile şimdiden birbirini gördüğü zaman sarılıp ağlamaklı oluyorlar. Hele bir de fakültede mezun olan öğrencilerin % 90 ı kadınsa siz düşünün artık bu ağlamakları. Evet, her şey ilk başlarkenki gibi değil, artık son 2 aydır mezuniyetten sonra ne olacak, hayatın gerçekleri geldi aklıma, bundan kaynaklı olarak sakarlıklar başladı, hiç yapmadığım kadar sakarlık yapmaya başladım. Yürürken kazalar atlatmaya kadar gitti bu. Hatta beni tanıyan herkes çok şaşırıyordu, aslında trajikomik hikâyelerdi bunlar. Sadece iş bulup bulamamak değil derdimiz, biraz da bizi kısıtlayan hayattan ve koşullardan uzaklaşmıştık. Yeniden oraya dönmek de düşündürüyor. Kendi hayatımızı yaşamaktansa bize sunula-

na karşı durmakla geçiyor zaman, işte biz bundan da korkuyoruz. Yapmak istediğimiz şeylerden çok o sıkıntılarla uğraşmakla geçecek günlerimiz. Bunlarla yeniden yüzleşmek de sıkıyor canımızı. Yapmak istediğimiz o kadar çok şey varken bütün enerjimizi bunlara harcamak, nasıl anlatılır bilinmez, ama gene de mezun olma gerçeğini görmezden gelemiyoruz. Korkularla yüzleşmek gerek ve bunları yaparken de gerçeği unutmamak. Sırada olan hayat hoş geldin sefa geldin demekten başka bir çaremiz yok artık. Evet, hoş geldin belirsizlikler, korkular ve çelişkiler… Hoşçakal güzel öğrencilik yılları…

Çocukluğumuza İnelim Dedik Altından “Sınav” Çıktı ! Neredeyse umumi helâları kullanabilmenin bile bir ölçme, seçme, değerlendirme yönteminin en “hası” olan sınav yöntemiyle belirleneceği coğrafyamızda 50’den fazla sınav bulunmaktadır. Sistemin ehlileştirme kurumu olarak bizlere de eğitim yuvası olarak sunduğu okullarda başlıyoruz sınanmaya. Zaman geçtikçe hazırlık evremiz tamamlanıyor ve ilköğretimin bir ebat büyük sıralarına, 6.sınıfa başlamışken ufukta hepimizin gireceği bir sınav beliriyor. Adı eğer hala bu yazı yayınlanana kadar değişmediyse Seviye Belirleme Sınavı (SBS) idi. Öngörülü ailelerimiz ve öğretmenlerimiz ve bizi pek önemseyen duyarlı çevremiz hayat deneyimlerinden ve üstü kapalı tehditlerle bilinçlendirme faaliyetlerine başlayarak 3 sene öncesinden hayatımızı kurtarıyor. “… Ablan… Fen Lisesi’ne gitti hayatını kurtardı, Başarılı bir mühendis, doktor olacak, abin meslek lisesine gitti kesin işsiz kalır, kalmasa da bulduğuna iş denmez” Bu sınavlar arasında en önemlisidir belki, ufukların gökyüzü kadar sonsuz ama bir o kadar da savunmasız döneminde, tektipleştirilen öğrencilere talim ve terbiyenin aynı anda ve şiddetle tek bir elden uygulanarak “artık size hayat yok, her hareketiniz sınanacak, bizim işimize en yararlı olanınız seçilecek” dendiği için. Birçoğumuzun farkına bile varamadan girdiği, seçkin liseleri kazanamayacağını bildiği halde hedeflediği sınav geçiyor, liseye başlıyoruz. Zaman geçtikçe, boyumuz uzuyor, ihtiyaçlarımız gelişerek değişiyor ve sınavlar da artarak hayatımızı ele geçiriyor. Bilincimiz katmerlenmiş, tecrübemiz acı da olsa gelişmiş ve hedefe dönüşmeye başlamıştır bile. Bunların etkisiyle artık bizlere verdiği öğütleri değerlendirip beklentileri karşılayamamış bir birey olmanın yarattığı duygularla tek yolumuzun, bitirdiğimizde açıkta kalmayacağımız bir üniversite ve bölüm kazanarak hayatımızı kurtarmanın derdi ve kaldıramayacağımız baskılarla baş başa kalırız. Faili apaçık ortada olan cinayeti kendine işleten sistemin yaşları en küçüklerden kurulu istatiksel kategorisiyizdir ve burjuva medyada başlığımız genelde şöyledir: “SINAVDA BAŞARILI OLAMAYAN GENÇ İNTİHAR ETTİ.” … Hayır, intihar etmedik, ayrıca başarısız da değiliz. Sizin yarattığınız “işimize yaramayanın işi olmaz/gereksiz” mantığınız başarısız saydı ve siz cinayeti işlediniz. Fermanı da katili de bellidir. Yoğunluğunu işsizlik üzerine temellendirdiği yaşamın baskısı ve yarattığı stres bizi gene bir şekilde ölçülüp seçilmeye itiyor. Birinci olunduğunda dahi yerleşilemeyen birilerinin komedisi ama bizler için kâbusa dönüşen bir sınavla yüz yüze geliyoruz. Kamu Personeli olarak bi nebze rahatlamak hedefimiz bizleri gün geçtikçe yalnızlaştırdıkça ölümü gösterdikleri için sıtmaya razı etmekte.

Sınavlara ölçülüp birileri tarafından seçilmeye, cinayetlerine kurban olmaya, arkamıza baktığımızda yüzümüzün gülerek yaptığı bir şey bulamamaya bir son vermek için tüm yapılan sınavlara İlköğretim, Lise, Üniversite ve Mezun olmuş tüm öğrenci ve gençlik mücadeleye bir bütün olarak yaşadığımız deneyimleri bütünleyerek birleştirerek, merkezi ortak bilinçle arka arkaya yediğimiz saldırılara karşı bize de kolektif bilincimizle direnmekten başka bir yol kalmamıştır. Bir kerecik de sırtımızı geriye doğru yaslayıp yukarıya doğru başımızı kaldırdığımızda zihin yapımıza yansıyan ferahlığıyla düşünüp sadece aklımızdaki “Ne yaptım? Ne yapmaktayım? Ne yapacağım?” sorularına cevap ararken hep bir hedef, çaba, sonuç(başarı) sarmalından ibaret olan birbirine benzeyen adına hayat demediğimiz/demek istemediğimiz bir süreç yaşamak zorundayız. Kaderimiz elbet bu olmayacak, bunu değiştireceğiz, tüm bu çarklarda ehlileştirilme, terbiye edilme saldırısına maruz bırakılanlar olarak inadımızla örgütleneceğiz, bilinçleneceğiz. Sıralarımızdan, bir sonraki evremiz olan proleter sınıfıyla bağ kurarak yan yana dövüşeceğiz. Hayatlarımızı ölçme/değerlendirme sistemleriyle ele geçirmek isteyenlere yaşamımızın ilk sınavlarına direnmeden, bir yanını eksik bırakarak sağlıksız bir ortamda gelişen bireyler olacağımızdan bu saldırılara karşı koyamayız. İşçi sınıfının bireyleri ve gelecekleri olan çocukları mücadeleyi fiilen üstlenip ilerletmeli, iradesini tüm ölçme değerlendirme sistemlerini, sınavlar da dâhil parçalamaya yöneltmeli.


15

Paran kadar, paran gibi sanat! Siyasal üst yapıda bir süredir devam eden laik-dinci gerilim ve çatışması şimdilerde sanat alanında ‘muhafazakâr sanat’ – ‘modern sanat’ arasında yaşanır oldu. Neoliberal muhafazakâr dincilik siyasal, toplumsal, kültürel tüm alanlarda ideolojisinin belirleyici olmasını istiyor. Sermaye birikiminde devlet olanaklarını sonuna kadar kullanan, emperyalizmle olan bağımlı ilişkisinin getirilerini yedekleyen AKP çevreleri yaşamın tüm alanlarına doğru yayılma çabalarını belirli bir program dâhilinde ilerletiyorlar. Ekonomik, siyasal alanda kurduğu hâkimiyeti kitlelere “yeni bir yaşam felsefesi”, burjuva bilinç formlarından neoliberal muhafazakar tandanslı olanını yedirmek için hamlelerini arka arkaya sıralıyor. Önce eğitim sistemini bu ihtiyaca uygun olarak dizayn etti. Hemen ardından da, belki de en zayıf olduğu alana, sanat alanına el attı. Birkaç ay önce devlet tiyatrolarında bahisle sözü edilmişti aslında. Kültür Bakanı devlet tiyatrolarının özelleştirilmesi gerektiğinden bahsetmişti. İstanbul Şehir Tiyatroları’nın yönetmeliğinde yapılan-yapılmak istenen değişime karşı sanatçılar ayaklanıp birer birer istifa edince dil ağrıyan dişe daha çabuk gitti. Neoliberal muhafazakâr dincilik bu alandaki zayıflığının da bilincinde olduğunu hissettiren çıkışıyla tiyatroların özelleştirileceğini ilan etti. Parayı verenin düdüğü çalacağı esprisine yapıldı tüm göndermeler. Türkiye’deki tiyatro kurumlarını çekip çevirecek bir kadrodan, bunun entelektüel birikiminden mahrum olduklarını da bildiklerinden, parası karşılığı devşirme yoluna gideceklerini ilan ettiler. Muhafazakârlığın ideolojik meşrebine, ideal toplum algısına uygun sanat ürünleri desteklenecek. Bu alana yanıt vermeyenler ise yardımdan mahrum kalacağı için kendilerini üretmekte zorlanacaklar. Yardım almak istiyorlarsa Godot’yu beklemeyecek, “Konya’nın iyi insanı”nı oynayacak, Hürmüz’e yedi koca değil Recep’e bakabileceği kadar avrat denecek ve elbette ki Rosenbergler ölmeli diye ilan edilecek. Burjuva demokrasisinin “özgürlük” anlayışının tipik bir yansımasıdır: Sanat özgürlüğünüz vardır, ama bunu toplumla buluşturabilme alanlarınız ekonomik zor ile engellenir. Tıpkı basın-yayın faaliyetinde olduğu gibi. Özelleştirme ile neoliberal muhafazakârlar kapitalizmin ruhunu, işleyişini canlı tutarak ideolojik referanslarını toplumla buluşturacaklarını hesaplıyorlar. Sinemada örneklerini görüyorduk zaten. Aileyi yücelten filmleri ve Malkoçoğlu türü kahramanlık öykülerinin yaygınlaşması bu duruşun ifadesiydi. Neoliberalizmin piyasa ruhu da alanını genişletmiş olacak böylece. Paran kadar eğitim, paran kadar sağlıktan sonra paran kadar sanat, tiyatro olacak. İşçi sınıfı ve yoksul kitleler için kala kala televizyon dizileri kalacak. İçine tükürülen, ucube ilan edilen heykellerden, tarihi farklı bir bakışla ele alan dizilere yaklaşımlarından, Recep İvedik filmlerinden anlamıştık normlarının ne olduğunu. “Rosenbergler Ölmemeli” oyununu gösterimden kaldırmaları, bazı oyunları müstehcen diyerek yasaklamaları, sanatla ilgilerini gösterdi. Dindar gençlik, muhafazakâr toplum ancak böyle oluşabilir. Fakat buradan toplumun estetik duygularını geliştiren, özgür birey olabilme felsefesini güçlendiren bir imaj değil, bunun tam tersi kısır bir dünya, kısır ütopyalar, kısır bir gelecek ortaya çıkar. Kitlelerin duygu dünyaları, ilişkileri kısırlaştırılır.

“…her siyasal zor, önce toplumsal nitelikte ekonomik bir göreve dayanır“(Engels). Neoliberal meta egemenlik ilişkilerinin hâkimiyetine almadığı hiçbir alan kalmadı. Sermaye ucuz işgücü için kadına ve çocuğa ihtiyaç duyunca “türban” çıkıverdi. Artık kadın namusuyla evinden çıkabilir, çalışabilirdi! İslamiyet’in bu şekilde reformasyona uğratılması emperyalist kapitalizmle bağlanmış, onun örgütlenme stratejisi içerisinde yer almış, kimileri tekel düzeyine gelmiş dinci sermaye gruplarının azami kar arayışının sonucudur. Başbakan’ın ifade etmekten çok hoşlandığı gibi sermayenin dini-milliyeti yoktur, kendi hareket yasaları dışında ahlak normları tanımaz. Eski dönemlere ait tüm ahlaki biçimleri içerden çözer, kendine uyumlulaştırır, kendi imgesinde bir dünya kurar. Türkiye’de geleneksel olarak kültür-sanat alanı Kemalizm ideolojisiyle Avrupa’nın sanat normlarının belirleyiciliği altındaydı. TÜSİAD’ın sermaye guruplarının da desteğiyle ilerleyen, var olan sınıf ilişkilerinin sonucunda ortaya çıkmış kültürel bir alandı. Son 8-10 yıldır MÜSİAD’ın abdestli burjuva çevrelerinin bu alana yaptıkları küçük küçük hamlelerle müdahaleye çalıştıklarını izliyorduk. Ekonomik, sosyal, siyasal alanlardaki hegemonyalarını toplum üzerinde ciddi şekilleniş yaratan kültür-sanat alanına yaymak için harekete geçtiler. Mustafa İsen’den İskender Pala’ya muhafazakârlığın tüm ideologları sanat kurumlarını ekonomik-siyasal güçleriyle ele geçirmenin gerekliliğini dillendirmeye başladılar.

işçi meclisi

Yürütülen tartışma basit bir tiyatrolar kimin kontrolünde olacak tartışmasının çok ötesindedir. Kültür-sanat alanının toplumun değer yargılarını, yaşam tarzını belirleyebilme gibi özelliği vardır. Bu alana hâkim olan ideolojik hat kendi siyasal çıkarlarını topluma duygu ve duyarlılıklar olarak, yaşam tarzı olarak içermenin güçlü olanağına sahip olur. Neoliberal dinci muhafazakârlık bu alandaki geriliğinin farkında olarak atağa geçmiştir. Muhafazakâr sanat, dindar gençlik, dindar toplum normlarını toplumsal ve bireysel yaşama içerdenleştirerek, sermayenin azami kar sürecine engel olmayacak bir toplum yaratmanın aracı olacaktır. Sömürü ilişkilerini doğal kabul eden, aileyi, devleti olumlayan, iktidar ilişkilerini sorgulamayan bir toplumdur istenen. Laik ya da muhafazakâr olması fark etmez, sermayenin kolektif rüyasıdır. Komünistler olarak bizler ise sanatı toplumsal kurtuluş mücadelesinin bir alanı olarak görürüz. Sanat sınıflı toplum gerçeğini, sömürü ilişkilerini, meta egemenlik dünyasının boğuculuğunu estetik normları içerisinde ifade eder, özgürlükler dünyasının olanaklı ve zorunlu olduğu duygu ve bilincini oluşturmaya çalışır, çalışmalıdır. Modern sanat, muhafazakâr sanat tartışmasında işçi sınıfı ve onun öncülerinin taraf olacağı bir yan yoktur. Burjuva sanatın iki farklı ideolojik yanının egemenlik çatışmasında biz komünistlerin, proletaryanın sanat anlayışını ve dünyasını savunacağız. Ercan Akpınar Sincan 1 nolu F Tipi Hapishanesi A-6 17


SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki. Sana yarın su boruları ve vanalar yerine çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Fabrika sahibi. Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Odasındaki ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Hastası başındaki doktor. Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Kürsüdeki din adamı. Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Vapurdaki kaptan. Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Havaalanındaki pilot. Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Cübbesi içindeki yargıç. Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. İstasyondaki adam. Sana yarın cephane treni ve kıt’a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Kentin varoşlarındaki adam. Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var: HAYIR de!… Sen. Normandiya’daki ana ve Ukranya’daki, sen Frisko ve Londra’daki ana. Sen Hoangho ve Missisippi’ deki ve Hamburg ve Kore ve Oslo’daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin!… Analar, HAYIR deyin!… Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra: Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.

Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında, büyük çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak. Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek. Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne. Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak. Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kâse çilek, kabak ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek, ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak, ufalanacak. Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi oradan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç soruyu soracak: NEDEN? Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek, duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insanhayvanın son hayvanca bağırışı. Tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz. HAYIR demezseniz!… Wolfgang BORCHERT (Çeviri: Rahman HAYDAR) Resim: Savaşın Felaketleri / Jacques Chérigié


23