Issuu on Google+

Ölenleri an, kalanlar için mücadele et! 28 Nisan Dünya İş Kazası Kurbanlarını Anma Günü etkinliği “Merhamet Değil, Adalet İstiyoruz” başlığıyla İstanbul’da gerçekleştirildi. Dünyada 28 yıldan beri “Ölenleri an, kalanlar için mücadele et!” sloganıyla yapılan anma, Türkiye’de ilk kez yapılmış oldu.

»8 yaşasın

sosyalist

işçi demokrasisi Sayı:21 Mayıs 2012 1 TL

Biz başka alem isteriz!

İşçi Sınıfı ve Anayasa

Nisan ayı başında İşçi Meclisi’nin düzenlediği “İşçi Sınıfı ve Anayasa: Bu Anayasada İşçi Sınıfı Yok!” başlıklı panel/forumda yapılan konuşmaların geniş bir aktarımını bu sayımızda yayınlıyoruz.İşçilerin ilk büyük ihtiyacı, kendi ihtiyaç ve özlemlerinin sömürücü sınıf tarafından belirlenmesine son vermektir.

» 10

Ve senarist öldü… Bu yaşadığımız hayat mı? Kapitalizmin ücretli köleleri olarak daha ağır koşullarda çalışmaya ve daha ağır koşullarda yaşamaya mahkûm ediliyoruz. Mali sermaye bütün dünyaya pençelerini geçirdi; insanı ve doğa kaynaklarını sömürüyor, yok ediyor, bütün dünyayı köleleştiriyor. Sömürü ortadan kalkabilecekken artıyor. Çalışma hafifleyebilecekken ağırlaşıyor. Çalışma süreleri azalabilecekken uzuyor. Teknolojinin böylesine geliştiği bu yüzyılda işçi ölümleri her geçen gün artıyor. Bizim reforma değil, yeni bir hayata, yeni

bir siyasal, ekonomik, toplumsal sisteme ihtiyacımız var. Yeni hayatı yaratabilecek, yeni bir dünya kurabilecek esas güç işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının burjuvazinin karşısına dikilip gücünü gösterdiği gün olan 1 Mayıs’ın çağrısı budur: Yeryüzünün lanetlenmişleri, ayağa kalkın! Açlığa mahkûm edilenler, ayağa kalkın! Köleleştirilmiş kitleler, ayağa kalkın! Dünya kökünden değişecek, bu sistemde hiçbir şey olmayan bizler, her şey olunca!Biz başka alem isteriz, bizi hiçe sayanlar bilsin, bundan sonra herşey biziz…

Yaşasın 1 Mayıs, Bijî yek gulan! 1 Mayıs’a damgasını vuran, kapitalizme karşı büyüyen toplumsal tepki, neoliberal muhafazakarlığa karşı özgürlük talepleri ve asıl olarak da işçi sınıfının çeşitli bölükleri içerisinde artık sadece mayalanmakla kalmayıp yüzeye vuran örgütlenme ve mücadele birikimleri oldu.

» 4-5-6-7

Geçtiğimiz kasım ayında sinemamızın gerçek ustalarından biri olan Lütfi Akad‘ı kaybettik. Lütfi Hoca, çektiği onlarca filmden önce, bizzat verdiği emeklerle sinemamızın kurucuları arasında olan az sayıdaki insandan biriydi. Lütfi Akad’ın ölümü nasıl oldu da Meral Okay’ın ölümü kadar olay yaratmadı, arkasından bu kadar ağlanmadı?

» 12


2

işçi meclisi

“sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin / kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin?” 1880–1971 yılları arasında yaşayan Yaşar Nezihe Bükülmez, Şiirlerinde ekmek mücadelesini dile getirdi ve dönemin toplumsal sorunlarına eğildi. Ezilen insanların sorunlarını kendi sorunu olarak gördü; işçiye ve eylemlerine sahip çıktı ve bu nedenle işçi eylemlerini destekleyici şiirler de yazdı. Amele Cemiyeti’ne üye oldu. Şiirlerine el konulan ilk kadın şairdir

Türkçede ilk 1 Mayıs şiirini işçi kadın yazar Yaşar Nezihe Bükülmez yazmıştı. Şairin hem işçi hem de kadın olarak yaşamı 1 Mayıs şiirindeki sınıf öfkesine de kaynaklık etti. 1880–1971 yılları arasında yaşayan Yaşar Nezihe Bükülmez, genel olarak şiir, kısıtlı sayıda da deneme türünde eserler verdi. Basılmış iki şiir kitabı bulunan Nezihe Bükülmez’in kendi yaşamından beslenerek şiirlerine aktardığı duygusallık, döneminden kısa bir süre sonra unutulurken şiirleri içerisinde yer alan naif sosyalist içerikli manzumeleri günümüze kadar yaşadı. Aydınlık dergisinin 1923 yılı Haziran sayısında yayınlanan şiiri, 1 Mayıs ile ilgili ilk Türkçe şiir olarak kabul edilir. İstanbullu şair, altı yaşındayken annesini kaybeder. İzin almaksızın bir yıl süreyle okula gittiği için babası tarafından evden kovulunca okuldan ayrılmak zorunda kalır. Üç kez evlenir.

babasından 1924 yılında 50 kuruş aylık bağlanır Yaşar Nezihe’ye. Bu gecikmiş ve komik aylığı gazetelere yolladığı protesto mektuplarıyla kınar. Mürettipler Grevi’ni anlatan şiiri ve bu grev sırasında yaptığı bir konuşma yüzünden soruşturma da geçirir. Şiirlerinde ekmek mücadelesini dile getirdi ve dönemin toplumsal sorunlarına eğildi. Ezilen insanların sorunlarını kendi sorunu olarak gördü; işçiye ve eylemlerine sahip çıktı ve bu nedenle işçi eylemlerini destekleyici şiirler de yazdı. Amele Cemiyeti’ne üye oldu. Şiirlerine el konulan ilk kadın şairdir. 17 sene Esirgeme Derneği’ne iş işlemiş. Şark Eşya Pazarı’nda, Darphane’de çalışmış. Hilâl-i Ahmer’e iş işlemiş. Savaş yıllarında komşuların mektuplarını yazmış. Sunî çiçekler yapıp satmış. Proleter şair olarak anılır.

İlk şiirleri 1895 yılından itibaren “Malumat ve Terakki” ile “Nazikter” dergilerinde Mazlume, Mahmure, Mehcure imzalarıyla yayımlanır.

Yaşar Nezihe soyadı kanunu çıkınca da BÜKÜLMEZ soyadını alır. Gerçekten de yaşadığı zorluklara karşın yenilmez yıkılmaz bükülmez bir kadındır ve tam doksan bir yıl yaşar. 5 Kasım 1971´de göçer dünyadan.

1912 yılında koleradan ölen

Kendisini saygıyla anıyoruz…

1 MAYIS ey işçi… bugün hür yaşamak hakkı seninken patronlar o hakkı senin almışlar elinden. sa’yınla edersin de “tufeyli”leri zengin kalbinde niçin yok ona karşı yine bir kin? rahat yaşıyor, işçi onun emrine münkâd; lakin seni fakr etmede günden güne berbâd. zenginlere pay verme, yazıktır emeğinden. azm et de esaret bağı kopsun bileğinden. sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün. bir parça da evlatlarının çehresi gülsün. ey işçi… mayıs birde bu birleşme gününde bişüphe bugün kalmadı bir mani önünde… baştanbaşa işte koca dünya hareketsiz; yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz. patron da fakir işçilerin kadrini bilsin ta’zim ile, hürmetle sana başlar eğilsin. dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi. bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi. herkes yaya kaldı, ne tren var, ne tramvay sen bunları hep kendin için şan-ü şeref say… birgün bırakınca işi halk şaşkına döndü. ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü. sayende saadetlere mazhar beşeriyet; sen olmasan etmezdi teali medeniyet. boynundan esaret bağını parçala, kes, at! kuvvetedir hak, hakkını haksızlara anlat.

İşçi Meclisi - Yerel Süreli Siyasi Dergi - Sayı: 21- Fiyat: 1 TL Pina Basım Yayım San. ve Tic. Ltd. Şti. adına sahibi Hüseyin Kezik Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Ali Filizler Adres: Bereketzade Mah. Büyükhendek Cad. Portakal Sok. No: 2/11 Beyoğlu/İstanbul Tel: 0 212 251 20 89 Hesap No: İş Bankası Koca Mustafapaşa Şubesi 1105 0792812 Baskı: Özdemir Matbaası Adres: Davutpaşa Cad. Güven Sanayii Sitesi C Blok No:242 Topkapı/İstanbul Tel: 0212 577 54 92


3

işçi meclisi

Kahrolsun Kapitalizm! Biz başka alem isteriz! 1 Mayıs, mücadelemizin günü! İşçi sınıfının burjuvazinin karşısına dikilip gücünü gösterdiği gün! Enternasyonal marşının çağrısıdır 1 Mayıs: Yeryüzünün lanetlenmişleri, ayağa kalkın! Açlığa mahkûm edilenler, ayağa kalkın! Köleleştirilmiş kitleler, ayağa kalkın! Dünya kökünden değişecek, bu sistemde hiçbir şey olmayan bizler, her şey olunca!

Biz işçiyiz. Fabrikada kendi içer gibi tütün saran, bütün insanlar gibi hayal kuran, yedisinde de, yetmişinde de adı değişmeyeniz. İt gibi sömürülürüz! Makineler, klavyeler diken gibi her gün batarken beynimize, yığın yığın çaresiz yalnızlıklara mahkûm edilmek isteniriz. Elleri mağrur, hayatı kırbaç, ekmeği zor olanlarız. “Bizim bildiğimiz devlet ezer, yasalar bize karşı hep hile yapar. Vergi, yoksulun kanını emer. Zenginin hiçbir yükümlülüğü yoktur. Gözetim altında tutulduğumuz yeter!” Oysa biz sabrı yere çaldığımız zaman, güzel hayallerimizden ürperir tüm dünya… Biz başka alem isteriz, bizi hiçe sayanlar bilsin, bundan sonra herşey biziz… Farklı uluslardan, farklı coğrafyalarda, dünyanın pek çok ülkesinde on milyonlarca işçi, 1 Mayıs’larda aynı gün alanlara çıkıp Enternasyonalin diliyle konuşuyor, sermayeye karşı olan öfkemizi haykırıyoruz. Öfkemiz, burjuva sınıfın küresel hâkimiyetine karşıdır. İşte bakın, Türkiye burjuvazisi ve emperyalist kapitalistler Suriye‘ye saldırı için gün sayıyorlar. Oysa biz tekelci burjuvazinin sınıf çıkarları için ölmeye ve sınıf kardeşlerimizi öldürmeye sürülecek hazır asker miyiz? Bunun yanıtını da Enternasyonal marşı vermiş: “Aramızda barış olsun, zalimlere karşı savaş! Ordularda grev başlatalım, dağıtalım safları! Bırakmazlarsa eğer, bu yamyamlar, bizden kahramanlar

yapmayı; yakında öğrenecekler ki kurşunlarımız kendi generallerimiz içindir!” Biliriz ki, düşmanlıklar halklar arasında değil, sınıflar arasındadır. Biz tüm uluslardan işçiler biriz, birliğiz, halkların kardeşliğini savunuruz. Emperyalist ve bölgesel bir savaşa karşı sınıf savaşını yükselterek karşı çıkarız, tekellerin çıkarları için gidip de hükümetlerin yanında saf tutmayız. Biz işçiler Türkiye’nin Ortadoğu’da emperyalizmin hizmetinde, kâr hırsının peşinde saldırgan bir güç hâline gelmesine karşıyız. İçerde on yıllardır kendi ulusal kimliği ve ulusal demokratik talepleri için mücadele eden Kürt halkına yönelen baskı, saldırı ve imha politikalarına karşı da Kürt halkının yanında dururuz. Bir başka ulusu ezen ulusun proletaryası özgür olamaz! Bu yüzden 1 Mayıs’ta işçi sınıfının “vatansızlığını”, uluslararası proletaryanın bir bölüğü olduğunu, enternasyonal sınıf çıkarlarını bir kez daha haykıracağız.

Zaten artık her şey açık: Küresel kriz kim kime karşı iyice belirginleştirdi: Burjuvalar işçi sınıfına karşı savaş ilan etmiş! Oysa bu kriz kapitalizmin, kapitalistlerin krizidir. Kapitalistlerin krizinin faturasını biz ödemeyeceğiz. Kendilerini tanrılaştırarak iğrençleşen enerji, kimya ve finans kralları bugüne kadar ne yaptılar ki, emeği soymak dışında? “İşçinin yarattığı her şey, bu çetenin kasalarındaki külçelere dönüşmüş durumda. Bunları geri vermelerini emrederken işçi sınıfı ve yoksullar, yalnızca, kendisine ait olanları istiyor.” Örtüsü kalktı, kral çıplak: Kapitalizm, ücretli kölelik düzenidir. İş katliamlarının, aşırı çalışmanın, işsizliğin, güvencesizliğin, geleceksizliğin temelinde ücretli kölelik var. Burjuvazinin demokrasisinin temelinde ücretli kölelik var. Yaşadığımız çalışma köleliği arkadaş! Daha fazla değil, daha az çalışmak/6 saatlik iş günü

istiyoruz!

Görüyoruz, yaşıyoruz: Kapitalizm, eğitim ve sağlıkta daha fazla sermaye biriktirmek, parasız eğitim ve sağlık hakkını bütünüyle toprağa gömmek demek. Kapitalizm, çocukların, gençlerin sermayeye daha gelişim çağının başında taze kan olarak sunulması, buna karşı çıkanların tekelci burjuvazi ve devletinin barikat, tazyikli su, gaz, cop demokrasisine maruz kalması demek. Kardeşler, Bu yaşadığımız hayat mı? Kapitalizmin ücretli köleleri olarak daha ağır koşullarda çalışmaya ve daha ağır koşullarda yaşamaya mahkûm ediliyoruz. Mali sermaye bütün dünyaya pençelerini geçirdi; insanı ve doğa kaynaklarını sömürüyor, yok ediyor, bütün dünyayı köleleştiriyor. Yetmedi mi? Yaşamlarımız, işimiz ve geleceğimizle ilgili tüm kararları tekeller alıyor. Her şeye para hükmediyor. Bütün ilişkiler metalaşmış, insan dâhil alınıp satılmayan hiç bir şey yok. İhtiyaçlar artan ölçüde karşılanabilecekken en yaşamsal ihtiyaçlarımızı karşılamakta dahi zorlanıyoruz. Sömürü ortadan kalkabilecekken artıyor. Çalışma hafifleyebilecekken ağırlaşıyor. Çalışma süreleri azalabilecekken uzuyor. Teknolojinin böylesine geliştiği bu yüzyılda işçi ölümleri her geçen gün artıyor. Şimdi işçiler ölüyor; ama durun: Cellâtların döktükleri kan kendilerini boğacak. Bu kan denizinin ufkundan kızıl bir güneş doğacak! Bizim reforma değil, yeni bir hayata, yeni bir siyasal, ekonomik, toplumsal sisteme ihtiyacımız var. İnsanlığın binlerce yıllık acılarına mal olmuş devletin, pasaportların, ulusların, sınıfların, paranın, reklâmların, orduların, polisin, dinlerin, hapishanelerin, oy sandıklarının… olmadığı bir dünya. Ne bir düştür bu, ne bir hayal! Bütün hücrelerinden özgürlük fışkıran, bize kurtuluşu

Kapitalizm, ücretli kölelik düzenidir. İş katliamlarının, aşırı çalışmanın, işsizliğin, güvencesizliğin, geleceksizliğin temelinde ücretli kölelik var. Burjuvazinin demokrasisinin temelinde ücretli kölelik var getirecek yeni bir umuda ihtiyacımız var. Boyun eğmeden yaşamaya, onurumuzu korumaya, bugünü ve geleceğimizi ellerimize almaya, mücadele ederek ve savaşarak özgürleşmeye ihtiyacımız var. Bir devrime, yaşamı bütünüyle yeni temellerde kurma olanağını bize kazandıracak komünist bir devrime ihtiyacımız var. Bir tek ülkede, birçok ülkede, tüm dünyada sosyalist devrim! İşçi sınıfının özlemlerinin ve mücadelesinin burjuva demokrasisine, oy sandıklarına, burjuva anayasasına sığmayacağını, kurtuluşumuzun onları yırtıp atmaktan geçtiğini birlik ve dayanışmamızla gösterelim! Dünyanın dört bir yanındaki sınıf kardeşlerimizle aynı ruhla, her dilden Enternasyonal’i söyleyelim! Bütün Dünya İşçileri Birleşin! Hemu Karkeran Cihane Yekbun! Kahrolsun ücretli kölelik düzeni, Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği!


4

işçi meclisi

İşçi sınıfı büyüyen birikimleriyle, çok dilli 1 Mayıs’taydı! 1 Mayıs’a damgasını vuran, kapitalizme karşı büyüyen toplumsal tepki, neoliberal muhafazakarlığa karşı özgürlük talepleri ve asıl olarak da işçi sınıfının çeşitli bölükleri içerisinde artık sadece mayalanmakla kalmayıp yüzeye vuran örgütlenme ve mücadele birikimleri oldu 1 Mayıs 300 binden fazla işçi ve emekçinin katılımıyla kutlandı. Saat 9.00´da başlayan bu tıl ki kutlamalarda, 2011´in kitlesellik rekoru kırıldı. 1 Mayıs’a damgasını vuran, kapitalizme karşı büyüyen toplumsal tepki, neoliberal muhafazakarlığa karşı özgürlük talepleri ve asıl olarak da işçi sınıfının çeşitli bölükleri içerisinde artık sadece mayalanmakla kalmayıp yüzeye vuran örgütlenme ve mücadele birikimleri oldu. Her sektörden sendikalı-sendikasız işçi kitleleri, bu birikimleri geçen yılı sayısal bakımdan aşan bir katılımla gösterdiler. Aynı zamanda 1 Mayıs, Türk-İş ve Hakİş‘in Kürt düşmanlığı motivasyonlu 1 Mayıs baltalayıcılığının boşa çıkarıldığı, işçi sınıfının lokomotif bölüklerinden metal işçilerinin Türk Metal sultasına vurduğu darbenin yeni mevzilere doğru genişletilme imkanlarını gösteren devasa bir işçi gösterisi olarak gerçekleşti. Son bir yıldır daha yüksek bir mücadele gündemi haline gelen iş cinayetlerine karşı öfke de 1 Mayıs’ın vurgularından biri oldu. İşçi ve emekçiler üç kolda bir araya geldi. Taksim Anıtı çevresine “Birlik”, “Mücadele”, “Kardeşlik”, “Eşitlik” ve “Barış” pankartları asıldı. Anıtın önünde asılı devasa “1 Mayıs ’77 suçluları yargılansın!” pankartı işçi sınıfının 35 yıllık mücadele talebini ve kapitalizmden hesap sorma tutkusunu yansıtıyordu. Mitingin siyasal-sınıfsal bakımdan en güçlü ve önemli kolu olan Şişli kolunda, ağırlığını çeşitli fabrikalardan Birleşik-Metal üyesi işçilerinin bulunduğu DİSK korteji ile Türk-İş ağalığına karşı attıkları adımla Sendikal Güç Birliği Platformu‘nda yer alan sendikalı işçiler coşku ve kitlesellikleriyle öne çıktı. İş cinayetlerinde yakınları ölen Davutpaşa ve diğer işçi aileleri, DİSK pankartının arkasında “28 Nisan resmi olarak iş cinayetlerinde ölenleri anma günü olsun” pankartıyla yer aldılar. Katledilen işçi mezarlarının bile bulunamadığı Elbistan enerji işçileri de Enerji Sen kortejinde yürüdü. Kitleselliği ile dikkat çeken Birleşik

Metal kortejinin yenisi “Sarı sendikayı göndereceğiz” sloganını gür bir şekilde atan Bosch işçileriydi.

tek tek okunduğu saygı duruşu yapıldı. Saygı duruşundan sonra Ruhi Su Dostlar Korosu sahne aldı.

Şişli sağ kolda alan yürüyen Devrimci Proletarya kortejinde “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni/Yaşasın işçilerin birliği halkların kardeşliği” ve “Kapitalist düzeniniz sizin olsun, biz Yeni Hayat isteriz” pankartları açıldı.

DİSK Genel Başkanı Erol Ekici yaptığı konuşmada emperyalist savaşa, ulusal istihdam stratejisi, kadın cinayetleri, kıdem tazminatlarının kaldırılması, kentsel dönüşüm saldırılarına değindi. Ekici konuşmasında iş cinayetlerine, eğitim ve sağlık hizmetlerinin paralı hale getirilmesine de yer verdi.

DP imzalı flamaların yanı sıra kızıl flamalar taşındı. Kortejin sınıfsal bileşimi işçi ve genç işçi öğrenci ağırlıklıydı. Kadın katılımı zengindi. Yürüyüşte ve alana girerken “Yaşasın Komünist Devrim Örgütü”, “Yaşasın KDÖ” sloganların atıldığı duyuldu. KDÖ imzalı yazılamalar bir çok noktaya yapıldı. Şişli Belediyesi taşeron işçileri özenle hazırlanmış pankart ve flamaları, iş giysileri ile 1 Mayıs’a katıldılar. Beyaz yakalı işçilerin bir bölümü de BİÇDA, Plaza Eylem Platformu, Linux Kullanıcıları Alternatif Bilişim ve Özgür Yazılım kortejleri ile alana girdi. Mitingin başlamasından önce kürsüde Aslı Öngören ve Levent Üzümcü 1 Mayıs’ın talep ve gündemlerine ilişkin konuşmalar yaptılar. Mustafa Alabora “Taranta Babu”, Rutkay Aziz “Yiyin efendiler yiyin” şiirlerini okudular. Tiyatro ve sinema sanatçıları, senaristler, belgesel sinemacılar ayrı ayrı oluşturdukları kortejleri ve “İstanbul Şehir Tiyatroları Seyirci Platformu” gibi yeni oluşan kitle inisiyatifleri ile bu 1 Mayıs’ın dikkat çeken yönlerinden birini oluşturdu. Sanatçı kortejlerinde çok sayıda “Oyuncular da işçidir” dövizi taşındı. Ermenice ve diğer dillerde 1 Mayıs kutlanırken, Ermeniler, Gürcüler, Lazlar, Çerkesler, Hemşinliler gibi ulusal topluluklar da oluşturdukları örgütlülükler ve platformlarla alanda yerlerini aldılar. Daha önce belirlendiği üzere saat 14.00´te alanın bütününde “Faşizme karşı omuz omuza” sloganı gür bir şekilde atıldı. Mitingin başlarken 1 Mayıs 1977 katliamında öldürülen işçilerin isimlerinin

Daha sonra kürsüye çıkan KESK Genel Başkanı Lami Özgen ulusal istihdam stratejisini ve bölgesel asgari ücret uygulamasını protesto etti. Lami Özgen Kürt sorununda müzakerelerin yeniden başlatılması talebini dillendirdi. Sağlıkta dönüşüm programına ve hekimlere yönelik şiddet dahil büyüyen sonuçlarına karşı hareketin yeni halkalarla genişlediği sağlıkçılar adına TTB Genel Başkanı Eriş Bilaloğlu, iş cinayetlerini, işçi ve emekçilerin hastanelerde mağdur edilmesini protesto eden bir konuşma yaptı. Türk-İş ağalığına rest çeken Sendikal Güç Birliği Platformu, Türk-İş’in AKP’ye payanda olmasını protesto ederken Kürt sorununda demokratik çözüm talebini dillendirdi. TMMOB Genel Başkanı Mehmet Soğancı’nın konuşmasının ardından DİSK, KESK, TMMOB ve TTB başkanları hep birlikte sloganı attılar. Direnişçi işçiler bu yıl kürsüyü engelsiz kullandılar. Hey Tekstil, BEDAŞ, Çapa taşeron işçileri, Maltepe Belediyesi işçileri, Tuzla Kampana Deri, Adana’dan gelen Enerji-Sen üyesi enerji işçileri, Samsun Gazi Hastanesi işçileri konuşmaları ile 1 Mayıs alanında sınıfın eylemci bölüklerinin soluğunu alevlendirdiler. İşçiler konuşmalarını kısa, özlü ve vurucu bir tarzda direnişlerini ve taleplerini anlattılar. 1 Mayıs’ta sol adına oluşturulan ortak metni bu yıl Türkçe ve Kürtçe okundu. Metnin okunmasından sonra Grup Yorum, Kardeş Türküler ile Koma Amed sahne aldı. Müzik gruplarının konserinden sonra miting sona erdi.


5

işçi meclisi

Ankara’da 1 Mayıs Ankara 1 Mayıs’ı bu sene 20 bine yakın bir işçi toplamıyla gerçekleştirildi. Sendikaların katılımında geçen seneye göre bir durma ve gerileme göze çarparken devrimcilerin de dahil olduğu diğer kortejlerde görece bir artış vardı. Sendikalardan Genel-İş kitle örgütlerinden Halkevleri kitleselliğiyle öne çıktı. Bu sene gerek kürsüde gerekse bir çok kortejde iş cinayetleri yerini almıştı. Devrimci Proletarya eyleme “Sermaye işçileri katlederek büyüyor. Katil Sermaye Hesap Verecek. Yaşasın Sosyalist İşçi Demokrasisi” pankartıyla katıldı. Ayrıca hazırlamış olduğu dövizlerle de Beyaz Yakalılardan Mobbinge, Esenyurt’tan Ostim’e, Van’a bir çok konuya ilişkin taleplerini dillendirdi. Yürüyüş boyunca işçi katliamlarının olduğu yerlerin isimleri okundu. “Kahrolsun burjuva diktatörlüğü”, “Yaşasın sosyalist işçi demokrasisi”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni”, “Yaşasın devrim yaşasın komünizm” sloganları atıldı.Ayrıca mitin alanına yakın bir noktada “Yaşasın Komunist Devrim Örgütü” sloganları atıldı. Birleşik Kamu-İş’in alana girmesi geçen sene olduğu gibi bu sene de engellendi. Kitle alana geldikten sonra 1 Mayıs marşı ve saygı duruşuyla eylemin kürsü boyutuna geçildi. Kürsüden konuşan DİSK Ankara Bölge Temsilcisi Kani Beko “DİSK olarak ülkenin sivil diktaya sürüklendiği bir süreçte, emeğin haklarının yok edilmesine, yoksulluğa, eşitsizliğe, hak ve özgürlüklerimizin gasp edilmesine, Ortadoğu’da ya-

şanan kirli savaşa dur demek ve barış talebimizi haykırıyoruz” dedi. ATO Genel Sekreteri Selçuk Atalay da kürsüden kısa bir konuşma yaptı. 72 gündür İMO önünde direnişte olan Cansel Malatyalı’nının kürsüden konuşma talebi tertip komitesi tarafından reddedildi. Aralarında Devrimci Proletarya okurlarının da olduğu devrimcilerin desteğiyle kürsüye çıkan Malatyalı’ya söz hakkı verileceği söylenmesine rağmen mitingin müzik ve halaylarla bitirilmeye çalışıldı. Yaşana arbededen sonra Malatyalı kendi kürsüsünü yaratarak miting alanı içerisinde megafonla hem İMO’yu hem de sendikal bürokrasiyi eletirdi ve “1 Mayıs işçi sınıfının bedel ödeyerek kazandığı bir gündür.

Bugün burada bu kürsüden Ostim-İvedik’de hayatlarını kaybeden ailelere ve bana söz verilmedi.” dedi. Mitingin ardından aralarında Devrimci Proletarya okurlarının da olduğu destekçi grup tarafından Cansel Malatyalıya destek için yol kapatılarak İMO önüne kadar yüründü. Yürüyüş sırasında “Cansel Malatyalı yalnız değildir”, “Kahrolsun sendika, oda ağaları.”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz.”, “Yaşasın sınıf dayanışması”, “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni” sloganları atıldı. İMO nun önüne gelindiğinde halaylar çekilerek eylem sonlandırıldı.

Mersin’de 1 Mayıs DİSK, KESK. TÜRK-İŞ ve TMMOB’un tertip komitesi olduğu bu yıl ki 1 Mayıs mitingi saat 11:00’de İstasyon önünden yürüyüşle başladı. Miting alanı olarak, geçen sene olduğu gibi bu yılda şehrin en işlek ve merkezi yeri olan Cumhuriyet Meydanı seçilmişti. Saat 10:00’da toplanmaya başlayan kitlenin büyük çoğunluğunu işçiler oluşturuyordu. Mersin’de örgütlü işçi sendikalarının hemen hepsi alanda yerlerini aldılar. Sendikaların en önünde Soda Sanayi, Kromsan ve Tuz işletmelerinde örgütlü olan Petrol-iş’e üye işçiler geliyordu. Petrol-iş’in arkasından 2010 yılında 5 ay süren Liman direnişini örgütleyerek sınıfa yön veren Liman işçileri ve araç muayene, UPS ve ambar işçilerinin örgütlü olduğu TÜMTİS geliyordu. Liman’da 3 aydır devam eden TİS süreci grev aşamasında iken bütün AKANSEL (taşeron) işçilerinin, bütün hakları ödenerek MIP (Ana Firma)’ye transfer edilmesiyle yeni bir sayfa açan Liman işçilerinin coşkusu görülmeye değe rdi. Liman-İş’e üye oldukları için işten çıkarılan ve 250 gün devam eden direniş sonucunda, işten atılan 15 işçinin işe geri alınmasıyla direniş çadırını kaldıran direnişteki liman işçileri, sendikanın bir mücadele aracı olduğunun bilincini alana yansıttılar. Liman’da 1000 civarında üyeye sahip Liman-İş 150 civarında işçi ile yürüdü. Hem kitlesellik hem de coşku olarak bütün alana havasını veren Genel-İş’e bağlı belediye işçileri yaklaşık 350 kişilik bir kortejle yürüdüler. İşten çıkarılmalarının ardından aylarca süren direnişleri sonucu tekrar işe dönen Büyükşehir Belediyesine bağlı İmar İşçilerinin coşkusu alana yansıdı. Bir dönem öğrenci gençliğe yön veren örgütlerden olan Genç Sen, eski kitleselliği kalmasa da sloganları ile alanda yerlerini aldılar. Her yıl olduğu gibi bu yılda KESK 1 Mayıs’a 1000 kişi civarında geniş bir işçi kitlesi ile katıldı. Eğitim-Sen yaklaşık 500 kişilik kortejiyle KESK’in ana bünyesini oluştururdu. Eğitim-sen dışında BES, SES, Tarım Orkam-sen, Kültür Sanat-sen gibi diğer sendikalarda pankartlarıyla yerlerini aldılar. KESK korteji kitleselliğine rağmen, diğer işçi kitleleri gibi coşkulu değildi. BDP kitlesi her yıl olduğu gibi canlı, renkli ve kitlesel bir korteje sahipti. Özellikle Mersin Kadın Meclisinin coşkusu baharın ve Newroz’un coşkusunu yansıtıyordu. Bu sırada Cumhuriyet meydanına yürüyen işçileri beklemekteydi. Vali Konağı, Kültür Merkezi ve Büyükşehir Belediye arasında kalan meydan işçilerin sloganları ve ayak sesleri ile yankılanmaya başlamıştı. Geçen yıllara göre daha kalabalık olan bu sene ki 1 Mayısa yaklaşık 7000 kişilik bir katılım sağlandı.

Tarsus

Tarsus’ta bu yıl 1 Mayıs Tarsus Demokratik Kent Meclisinin çağrısı ile saat 15.30´da tarihi Kleopatra Kapısı önünden başladı.

Eğitim-Sen, BDP, EMEP, SDP, DHF, CHP, İHD, Gençlik Muhalefeti, DevLis, PSAKD, Musalla Köyü halkı, Tarsus Emekliler Derneği, Beşiktaş taraftar grubu Çarşı, Tema, Hayvan hakları koruma derneği’nin kortejlerinde katılan yaklaşık 1500 kişi Cumhuriyet alanına doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca “Yaşasın 1 Mayıs yaşasın örgütlü mücadelemiz”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz”, “Gün gelecek devran dönecek AKP halka hesap verecek”, “İnsanca yaşam istiyoruz”, “Toplu sözleşme hakkımız grev silahımız”, “Parasız eğitim parasız sağlık”, “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganları atıldı. Geçen yıla oranla daha coşkulu ve daha kitlesel geçen eylemde Eğitim Sen’in kitselliği ve kortejinin kadrolu-ücretli-işsiz-veli-öğrenci bileşenlerinden oluşması dikkat çekiciydi. Geçtiğimiz hafta 4-4-4´e karşı yapılan eylem ve etkinliklerle Tarsus’ta adından söz ettiren Musalla Köyü halkı yürüyüş boyunca oldukça dinamik ve coşkuluydular. Cumhuriyet alanında yapılan konuşmada, emperyalizm ve savaş vurgusu yapılırken işçi ve emekçilerin yoksullaşan yapısı, zamlar, işsizliğin ve güvencesizliğin her geçen gün daha da artması öne çıkarken birlik ve mücadele çağrısı yapıldı. Konuşmaların ardından sahneye çıkan müzik grubunun marş ve türküleri ile atılan slogan ve halaylarla 1 Mayıs mitingi sona erdi. Mitingin ardından Dev-Lis çalışmaları yürüten liseli öğrencilere polis tarafından göz dağı verilmek istendi.


6

işçi meclisi

Adana’da 1 Mayıs

Ceyhan’dan, Beyteks, Tekfen, Belediye taşeron işçileri, İşçiÖğrenciler, kadın emekçiler ve kent yoksullarıyla beraber kiralık minibüsle Adana 1 Mayıs alanına doğru harekete geçtik. Bir kısmımızda Eğitim Sen’in aracına bindik. Araçlarda İşçi Meclisi dergisi satışı ve bildiri dağıtımı yaptık. Yol boyunca eğitim emekçileri ile sohbet ederek 1 Mayıs alanına doğru yol aldık. 1 Mayıs alanı diğer senelere göre daha kalabalıktı ama durağan ve coşku eksikliğini de bunu eklemek gerekiyor. 1 Mayıs bitimine doğru polis keyfi sebeplerle Dev-Lis kortejine müdahale edip gözaltına almak istedi ama kortejler arası devrimci dayanışmayla gözaltına alma engellendi. Alana hep birlikte girildi. 1 Mayıs mitingi, alanda çekilen halaylar ve kürsüden yapılan konuşmalar sonrası sonlandırıldı.

Bursa’da 1 Mayıs

Bursa’da 1 Mayıs mitingi işçive emekçilerin saat 13.00’de stadyum önünde toplanması ile başladı. Bursa’lı işçive emekçiler stadyum önünde kortejler oluşturarak sloganlar eşliğinde yürüyüşün başlamasını beklediler. İşçi ve emekçilerin toplanmasının ardından saat 14.30’da yürüyüş başladı. Darmstad Caddesi boyunca Kent Meydanına kadar coşkulu bir yürüyüş gerçekleştirildi. Bursa’da 1 Mayıs kutlamaları KESK, TMMOB, TTB öncülüğünde yapıldı. KESK’e bağlı sendikalar en önde yürüdü. Alandaki kitlenin büyük bir bölümünü Kamu işçileri oluşturdu. Eğitim Sen KESK kortejindeki en kitlesel sendikaydı. Eğitim Sen kortejinin ardından Sağlık Emekçileri Sendikası, Büro Emekçileri Sendikası, Kültür Sanat Sen, Tüm Bel Sen, Haber Sen, Tarım Orkam Sen, Yapı Yol Sen sırayla yerlerini aldılar. KESK kortejinin ardından “Kimse Bizi Teslim Alamaz Diz çöktüremez” pankartı TMMOB korteji yer aldı. Ardından gelen Nilüfer Belediyesi işçileri “Eşit İşe Eşit Ücret” pankartı ile 1 mayıs’a katılmışlardı. DİSK’e bağlı Dev Sağlık İş, Tüm Emekliler Sendikası ve Sosyal İş sendikası mitinge katıldı. Birleşik Metal İş üyesi işçiler İstanbul’daki 1 Mayıs mitingine katıldılar. Bosh işçileri Taksim meydanındaydı. Bursa Tabip Odası sınırlı bir katılımla eyleme katıldı. Bursa Alevi Dernekleri Platformu da kitlesel katılan kurumlar arasındaydı. Doğader “Kapitalizm Kirletir” pankartı ile kapitalizmin kirliliğine dikkat çekiyordu. Eyleme Halkevleri, DHF, Partizan, BDSP,Emek Partisi, ÖDP, CHP, Batis, BDP, pankartları ile katıldı. Yürüyüşün ardından KESK Bursa Şubeler Platformu adına Eğitim-Sen Bursa Şube Başkanı Hasan

Özaydın ve TMMOB İl Koordinasyon Kurulu Sekreteri Fikri Düşünceli, birer konuşma yaptılar. Konuşmalar sönük ve cansızdı, alandaki kitle tarafından dinlenmedi. Konuşmaların ardından “Rock’ın Lazz + Berfin” adlı müzik grubu konser verdi. Konserin ardından miting sonlandırıldı.

Bursa’da ayrıca sabah saatlerinde de Türk İş ve Kamu Sen öncülüğünde ayrı bir 1 Mayıs mitingi gerçekleştirildi. Bu mitinge Türk-iş Genel Başkanı Mustafa Kumlu ve Türkiye Kamu-Sen Genel Başkanı İsmail Koncuk da katıldı.

Sakarya’da 1 Mayıs Tüm kentlerde olduğu gibi Sakarya’da da 1 Mayıs işçi sınıfı ve emekçilerin coşkulu katılımı ile kutlandı. KESK, Emekli-Sen, HDK, ÖDP ve CHP’nin organize ettiği eylem saat 14.00´de Salko Camii önünden başladı. Yaklaşık 1 km’lik bir güzergahı takiben Kent Meydanı’na yüründü. Yürüyüş esnasındaki müzikal etkinlikler ve coşku dolu kortejler halkın da yoğun ilgisini çekti. Kent Maydanı’nda toplanan kitleye KESK dönem sözcüsü ve organize eden diğer kuruluşların temsilcileri hitap etti. Konuşmalardan sonra Eğitim-Sen korosu mini bir konser verdi ve halaylar

çekildi. Halaylardan sonra saat 16:30 gibi eylem sona erdirildi. Yaklaşık 1000 kişinin katılımı ile yapılan eylem; Sakarya’da 1980´den sonra yapılan en geniş katılımlı eylem olarak nitelendi. Son 5 yıldır yapılmayan 1 Mayıs kutlamalarından sonra ortaya çıkan bu tablo sevindiriciydi. Ama teknik aksaklıklar, sloganların zayıflığı ve vurucu olamaması, konuşmaların oldukça uzun tutulması gibi sıkıcı durumlar da söz konusuydu. Yine ağırlıklı olarak kitleyi Eğitim-Sen ve HDK oluşturuyordu. Sakarya’nın bu 1 Mayısla beraber yılların ataletini üstünden atmaya dönük büyük bir adım attığını söyleyebiliriz.


7

işçi meclisi

Diyarbakır’da 1 Mayıs

1 Mayıs için Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda düzenlenen mitinge 10 bin kişi katıldı. Mitinge KESK, DİSK, TMMOB, Türk-İş’e bağlı sendikaların yanı sıra DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk, ESP, BDP, ÖSP, Emek Partisi, Liseli Öğrenci Birliği, LGBTT, Uluslararası İşçi Filmleri Festivali Diyarbakır Atölyesi, Atanamayan Öğretmenler Platformu, Partizan, Diyarbakırspor taraftarları, Enerji-Sen katıldı. Mitingde Dev Sağlık-İş “Güvenceli iş, güvenceli gelecek”, Diyarbakır 78’liler Derneği “1 Mayıs 1977 katliamını yapanlar yargılansın”, KESK’li kadın tutukluların fotoğraflarının bulunduğu pankartları taşıdı. Ofis ve Urfa Kapı’dan iki koldan “Bijî yek gulan”, “Yaşasın 1 Mayıs”, sloganlarıyla miting alanına yürüdü. Partizan ve LÖB’ün pankartlarına arama noktasında polisin izin vermemesi üzerine tartışma yaşanırken, yaşanan tartışmanın ardından Partizan ve LÖB’lüler pankartlarıyla alana girdi. Mitingin açılış konuşmasını yapan Tertip Komitesi Başkanı ve Türk-İş 7. Bölge Temsilcisi Bahri Zülküf Karakoç, “Birlik içerisinde 1 Mayıs’ı kutluyoruz. Anaların ağlamaması için, kölelik yasası olarak bilinen taşeronlaştırmaya karşı sesimizi duyurmak için buradayız” dedi. Ardından konuşan DİSK Örgütlenme Daire Başkanı Remzi Çalışkan, Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda bu yıl ilk defa yapılan mitinge katılanlara seslenerek, “Siz bir zinciri kırdınız, zincirleri kıranlara selam olsun. Mücadele edenlere ve toprağa düşenlere selam olsun” diye konuştu. Çalışkan, Diyarbakır halkına seslenerek, “Barış içinde, insana ve doğaya saygılı, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya özlemiyle, sizleri Newroz ruhuyla selamlıyorum. Bimire koletî, bijî azadî” diye sözlerini sonlandırdı. SES Şube Başkanı Hülya Alökmen Uyanık, BDP İl Eş Başkanı Zübeyde Zümrüt ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) temsilcisi Dr. Mahmut Çiftçi birer konuşma yaptı.

Ardından konuşan DTK Eş Başkanı Aysel Tuğluk, “Naylon çadırlarda yananlar, ciğerlerine duman dolanlar merhaba. Güneşin altında kaldılar, elleri nasırlaşan, terleriyle alın terleriyle çalışanlar merhaba. İnsanca bir yaşam için sokaklara çıkıp, jop ve biber gazı yiyenler, iş güvenceleri ellerinden alınanlar, mezarda emekliliğe mahkum edilenler, merhaba sizlere” diyerek konuşmasına başladı. Ezilenler ile Kürt hareketi arasında daha çok dayanışma olması gerektiğini söyleyen Tuğluk, “Çünkü Kürt halkına inkar, asimilasyon dayatan nedenlerle, işçi sınıfının sömürülmesini isteyen nedenler aynıdır. Bir yandan sermaye tekelleri ile işçileri sömürenler, diğer yandan iktidar tekellerinin çıkarları temelinde Kürt halkı baskı altına alınıp, statüsüz bırakılmak isteniyor. Kimliği inkar ediliyor. Tüm bunlar karşısında yapmamız gereken 1 Mayıs’ı Newrozlaştırmak, Newrozu 1 Mayıslaştırmaktır. Başka yol, başka çare yoktur” diye konuştu. Tuğluk’un ardından sahneye müzik grupları çıktı. . Miting müzik dinletisinin ardından sona erdi.

"Kürt halkına inkar, asimilasyon dayatan nedenlerle, işçi sınıfının sömürülmesini isteyen nedenler aynıdır. Bir yandan sermaye tekelleri ile işçileri sömürenler, diğer yandan iktidar tekellerinin çıkarları temelinde Kürt halkı baskı altına alınıp, statüsüz bırakılmak isteniyor. Kimliği inkar ediliyor"

Niğde’de 1 Mayıs Bu yıl 1 Mayıs, Niğde’de Hükümet Meydanında yapılan basın açıklamasıyla kutlandı. Önceki yıllarda miting yapılırken bu yıl basın açıklaması şeklinde geçiştirilen kutlamalara 300´e yakın işçi ve emekçi katıldı. Saat 11.00´de toplanan işçi ve emekçiler basın açıklaması yapılacak meydana sloganlar atarak yürüdüler. Atılan sloganlar arasında ”Yaşasın 1 Mayıs”, “Kahrolsun Faşizm”, “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz”, “Karanlığa Teslim olmayacağız” sloganları vardı. Basın açıklamasına eğitim ve sağlık işçilerinin yanında, Niğde Halkevleri, HDK Niğde İl Meclisi, Belediye-İş ve Şeker-İş sendikasına üye işçilerin oluşturdukları kortejle destek verdiler. Kortej saat 11.15´te meydana geldi ve basın açıklamasını Niğde Eğitim Sen il temsilcisi Doğan Güneş okudu. Basın açıklamasının ana gündemini dar AKP karşıtlığıyla ”Karanlığa karşı mücadele”teması oluştururken şu başlıklara da değinildi; Kürt sorununun demokratik çözümü, iş cinayetleri, işçi ve emekçilerin çektiği sorunlar,tutuklu milletvekillerinin durumları eğitim ve sağlıktaki sorunlar. Basın açıklaması Ulukışla İlçesinde yapılacak 1 Mayıs mitinginin duyurusu yapılmasının ardından davul zurna eşliğinde çektiği halaylarla sonlandırıldı.

Ulukışla Niğde-Ulukışla’da 33 yıl aradan sonra ilk kez 1 Mayıs kutlamaları yapıldı. Niğde’de yapılan basın açıklamasının ardından otobüslerle ilçeye gelen işçi ve emekçiler, otogarda Ulukışlalı işçi ve emekçilerle buluşarak mitingin yapılacağı eski pazar yeri arkası Kervansaray alanına oluşturdukları kortejlerle girdiler. Mitinge Niğde ve Ulukışla Halkevleri, EğitimSen İl Temsilciliği, Niğde İl Sağlık Hakkı Meclisi,

Belediye-İş, Şeker-İş, Harb-İş sendikasına üye işçilerle CHP, İP ve Atatürkçü Düşünce Derneği katıldı. Mitingi CHP’nin düzenlemesinin etkisiyle yapılan konuşmalarda ulusalcılık ve AKP karşıtlığında eleştiriler ön plana çıktı. Ancak Ulukışlalı işçi ve emekçiler yıllar sonra ilçelerinde 1 Mayıs’ın kutlamanın sevinciyle müzik eşliğinde çektikleri halaylarla mitingi coşkuyla sonlandırdılar.


8

işçi meclisi

Ölenleri an, kalanlar için mücadele et! Yıllar süren, her duruşmanın aylar sonraya atıldığı mahkemelerde kapitalist sistemin bağlantılarını ve işçi sınıfına karşı çıkar ortaklığını her kademede görmüş olarak kendileri yüklenmediği takdirde sevdiklerinin kanlarının yerde kalacağını, bir sınıfsal hesabı sorma yükümlülüğünün bugün kendi omuzlarında olduğunu, fakat bunun ancak bir sınıf eylemine dönüştürülebildiği ölçüde sonuç alacaklarını görüyorlardı. 28 Nisan Dünya İş Kazası Kurbanlarını Anma Günü etkinliği “Merhamet Değil, Adalet İstiyoruz” başlığıyla gerçekleştirildi. Dünyada 28 yıldan beri “Ölenleri an, kalanlar için mücadele et!” sloganıyla yapılan anma, Türkiye’ye de ilk kez yapıldı. Mahkemeler ve davalar için defalarca bir araya gelen, yakınlarının uğradığı iş cinayetlerini anlatan işçi aileleri bu ilk’te heyecanlıydı. Mücadelelerini yıllardır sürdüren aileler heyecanlarını anlatımlarına ve mesajlarına taşırken, konuşmakta büyük güçlük çektiler. Konuşmalarda kapitalizme karşı hınç ve hesap sorma arzusu ve dayanışma çığlığı bir aradaydı. Yıllar süren, her duruşmanın aylar sonraya atıldığı mahkemelerde kapitalist sistemin bağlantılarını ve işçi sınıfına karşı çıkar ortaklığını her kademede görmüş olarak kendileri yüklenmediği takdirde sevdiklerinin kanlarının yerde kalacağını, bir sınıfsal hesabı sorma yükümlülüğünün bugün kendi omuzlarında olduğunu, fakat bunun ancak bir sınıf eylemine dönüştürülebildiği ölçüde sonuç alacaklarını görüyorlardı. Lenin’in deyişiyle, Engels “proletaryanın, yalnızca acı çeken bir sınıf olmadığını, ama utanç verici ekonomik durumunun onu karşı konamaz bir biçimde ileri doğru ittiğini ve kendi sonal kurtuluşu için savaşım vermeye zorladığını ilk söyleyenler arasındadır.” İşçi ailelerinin yakınlarından söz ederken boğulan sesleri hem acılarının hem de mücadele ve hesap sorma itilimlerinin derinliğini ortaya koydu. Bir şeyi daha: İnsanlar acılarını ancak onları anlayacak olanlara, dostlarına gösterirler. İşçi sınıfının bir bölüğü, yakınlarını kaybeden, yalnız yakınları için değil sınıfın birer bireyi olarak kendileri ve gelecek kuşaklar için de mücadele eden aileler nezdinde, acısını paylaştı… Bunu sınıfın kolektif davranışına ve hesap sorma eylemine dönüştürmek, emeğin korunmasını sınıfın yeni oluşum sürecinde etkin bir kaldıraç haline getirmek, sermaye birikiminin işçi canlarına, tükenen vücut ve ruhlarına malolmasına karşı mücadele etmek, süreklileşmiş bir günlük emeği ve halkaları sürekli genişletmeyi gerektiriyor.

Biz Ankara’lara gittik, yanımızda devletten kimse olmadı. MaraşElbistan’da 27 insan, mühendis öldü. Baş taşları yok, kimse ulaşamıyor hala, o canlar orada gömülü. 1 Mayıs da Taksim’deyiz. İnşallah bu işçiler, işçi meclisi olarak, hep birlikte orada oluruz.

Etkinlikte yapılan konuşmaları yayınlıyoruz: Dilek Güler’in ağabeyi Nihat Güler: 6. duruşmamız bitti. Taleplerimiz temelinde yeni bir bilirkişi raporu hazırlanıyor. 8 Haziran’da yeni duruşmamız var. Herkesi takipçisi olmaya çağırıyoruz. Dilek Güler’in kardeşi Demet Güler: Bizler 20 aileyi temsilen buradayız. 3 Şubat tarihi hayatımızın dönüm noktasıydı. Ostim’de bir ateş içimize düştü. Üstünü örtmeye çalıştılar, ama ne kadar örtmeye çalışırlarsa çalışsınlar o ateş kor halinde içimizde var. Aynısı Davutpaşalı aileler için de geçerli. Duruşmalarda odalar, sendikalar, basına, her yere haber veriyoruz, ancak katılım olmuyor. Sizlerden istediğimiz ne kadar kalabalık olabilirsek, bu davaya kamu kuruluşlarını da dâhil edebiliriz. İsteğimiz bu. İdris Çabuk: 4,5 yıl önce bu hadise başımızdan geçti. İş cinayetleri sürekli oluyordu, biz gözardı etmişiz. Kendi başımıza gelince anladık ki, bu tip şeyler hiç bitmeyecek, bunlara engel olunmayacak. Hukuki yolda arayışa gitmeli insanlar. Maddi tazminatları alıp geri çekilmemeliler. Davutpaşa’da 21 kişi öldü. Biz 15 aile burada davamızı sürdürüyor, parayı alıp kenara çekilmiyoruz. Hukuk sistemi paranın, güçlülerin yanında. Biz buna rağmen yola çıktık. Uğraştığımız kurumlar devlet kurumları. Kolay olmuyor. Bu 4,5 yıl içinde Ostim’i, Karadon’u, Adana’daki baraj patlamasını, Erzurum’da göz göre göre ölen enerji işçilerini belki

de kaybetmezdik. Biz bir yolda yılmadan, korkmadan yürürsek yeni ölümleri engelleyebiliriz.. Çünkü biz çalışanların hakkını arıyoruz. Destek veriyoruz, destek istiyoruz, teşekkürler. Hakkı Güleç: 4,5 yıl önce bu hadise başımıza geldiğinde dünyamız karardı. Ama her karanlığın bir ışığı, bir aydınlığı vardır, burada da Bir Umut bize yardımcı oldu. Enerjimizi, gücümüzü acılarımızın önüne geçirip başka canlar yanmasın, başka aileler yıkılmasın, bunun mücadelesini verdik. Biz bu duruşmalarda medya karşısında “işçileri temsil ediyoruz” diye boy gösteren insanları, sendikaları görmedik, maalesef göremiyoruz. Gelin öyleyse biz gücümüzü birleştirelim. Örgütlü bir gücün karşısında hiçbir engel duramıyor. Bize “karşınızda devlet var, devletle başa çıkılmaz” dediler. Devlet de olsa, şahıslar da olsa biz bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Şu an Davutpaşalı, Ostimli aileler olarak anılıyoruz. Keşke bu biçimde anılmasaydık, ama başka acılar olmasın diye -biz kaza demiyoruz, cinayet diyoruz- iş cinayetlerine kurban giden ailelerin yanında olmaya devam edeceğiz. Salih Temel: Dün öldük, bugün ölüyoruz, yarın da öleceğiz endişesi yaşıyoruz. Bunu ancak toplu hareket edersek, güçlü bir birliktelikle daha aza indirebiliriz. Bugünün bir yas günü olarak ilan edilmesi için mücadele yürütmemiz lazım ki, en azından devlet üzerinde bir baskı oluşturabilelim. Adnan Saday: Türkiye’nin gerçeğidir bu, sadece Davutpaşa’nın değil.

Turan Kebapçı: Maden mühendisi Koray Kebapçı’nın babasıyım. 2010’da madende hayatını kaybeden 30 kişiden biri benim oğlum. Özel sektörde çalışıyordu. Ben de 20 sene çalıştım madende, oğlum da mühendis oldu. Grizu patlamasında öldü. Gazın birleştiğinden haberleri olmadığından, aletin başında başka mühendis olmadığından, sinyalcisi olmadığından, denetim olmadığından bildirmiyorlar özelde. İki tarafı da, TTK’yı da, Yapıtek’i de suçlu buluyorum. Konuşmam bu kadardır. Satılmış Kocakaya: Ölen Sadık Kocakaya’nın babasıyım. Oğlum elektrik teknikeriydi. Ben konuşamayacağım, hepinize teşekkür ediyorum. Çetin Uygur: Bir Zonguldaklı maden mühendisi ve Yeraltı Madenİş’in kurucusuyum. Arkadaşım ismini söyledi: Satılmış. Galatalı bankerlerden, Fransız, İngiliz sömürgecilerden bu yana, hala bugüne kadar da kırsal kesimden gelen işçiler çalışır madende. Anne babaları onlara Satılmış ismini verir. Çünkü o madende çalışmaya gidecek, belki de geri gelemeyecek, orada kalacak. O nedenden dolayı Tanrı’ya adanmış, korumasına bırakılmış anlamında Satılmış ismini verirler. Şikâyetçi olarak, alanları doldurarak, tek başına protesto ederek bu saldırıyı, saldırganlığı, cinayetleri önleme şansımız kalmamıştır. Artık ortak bir mücadele yoluyla, ortak çözüm yollarıyla birlikte yürümek zorundayız. Rukiye Levent: Ölenlere rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Dearsan tersanesindeki gaz sıkışması sonucu patlamada vefat eden İbrahim Levent’in eşiyim. Ben isterdim ki bu salon tersanede yaşamını yitirenlerin aileleriyle dolsun. İSİG Meclisi’ne teşekkür ediyorum. Limter-İş’le birlikte Tuzla tersanelerinde mücadele ediyoruz.


9

işçi meclisi

Sizlerden tek istediğim ailemizden bir parçamızı kaybedenler olarak içimizdeki acıyı biraz olsun dindirebilmek için ve bizim gibi bir başka ana evlatsız, bir başka çocuk babasız, bir başka eş boynu bükük kalmasın diye, yüreklerinden birer parça kopmuş aileler olarak birlikte olalım diyorum. Benim eşim yanarak vefat etti. Hemen bir kan pazarlığına oturduk biz. Çocuklar perişan, ben perişan. Kan parasına oturmasam açız, otursam bir kanın pazarlığını yapıyorsunuz. Ama o parayı yiyemeyeceksiniz, siz almasanız çocuklarınız aç ve borçlu kapıda. Oturduk, aldık. Mahkeme karşısında imzamızı attık “Hiçbir hakkımız kalmamıştır” diye. Ama o parayı alıncaya kadar bile, çok hakaretlere uğradım. Tersanenin avukatı telefonda “Yeter yahu, ne kadar yüzsüz bir insansın, sadece senin eşin mi öldü” dedi. Bir başsağlığ bile dilemeyen tersane sahibi beni “provokatör” olarak nitelendirdi. Çalışma Bakanı Faruk Efendi: “Bu kadar ağır bir sanayi kolunda ayda 10–15 işçinin ölmesi gayet normaldir. Trafik kazalarında her gün o kadar insan ölüyor” dedi. Benim eşim 16 yıl çalıştı. Çok fazla ölümler, yaralanmalar gördük biz komşularımızdan. Bundan sonra inşallah bir arada olalım, bu toplantılara katılalım, bu sadece içerde kalmasın, dışarılara da taşıralım. Eğer bir can kurtarabilirsek bundan sonra –gidenleri geri çeviremeyiz ama- ne mutlu bize diyorum. Hakkı Demiral: Ben de tersanelerde 20 yaşındaki oğlumu kaybettim. Biz burada birbirimizi anlayacağımız, acılarımızı paylaşabileceğimiz bir yerdeyiz. Limter-İş, tersane aileleri, tersane işçileri olarak 2008’de, 27–28 Şubat’ta iki gün grev kararı alarak, tek talebi işçi sağlığı ve iş güvenliği, işçilerin yaşam hakkını korumak olan bir grev yaptık. Bütün aileler mutlaka birlikte mücadele etmeliyiz. Yaşam hakkı için, adalet için, özgürlük için, örgütlenme hakkı için mücadele etmediğimiz zaman, kavga etmediğimiz zaman, sokakta bedeli ödemeyi göze almadığımız sürece başarılı olmayacağız. Bugün TBMM’de iş sağlığı yasası tartışılıyor. Bu yasaya karşıyız. İşçi sağlığı iş güvenliğini özelleştiriyorlar, taşeronlaştırıyorlar. Sorumluluk tersane patronlarının, ana firmaların olduğu halde onlar tutuklanmıyorlar, bu çıkacak yasa bunların ellerini daha da güçlendirecek. Mustafa Keleş: 2 yıl önce kardeşim Erkan Keleş rahmetli oldu. İş cinayetinde. İki yıldır davasını açamıyoruz. Adalet diyorlar, adalet bunun neresinde arkadaşlar? Koşuşturuyoruz. Siyasetçiler “Adalet herkese lazım, adalet bir gün herkese lazım olacak” diyorlar. Bu adalet bize iki yıldır lazım, ama göremiyoruz. Kardeşim Bedaş’a bağlı taşeron firmada çalışıyordu. Bayramın 3. günüydü. Aracın üstünde çarpılıyor, 45 dakika asılı kalıyor direkte. “Bekleyin Bedaş’tan adam gelecek” diyorlar. Adli Tıp boğularak ölmüş dedi. Müdahale

edilse kurtulacak belki. Şimdi dava açacağız, bekliyoruz. En çok zoruma giden şu arkadaşlar: Bir insan yerine koyup da “Başınız sağ olsun, geçmiş olsun” diyen olmadı, en fazla gücümüze giden bu. İki yıldır benim de psikolojim bozulmuş, ailemde herkesin bozuk. Kardeşimin eşinin de psikolojisi bozuldu. Para peşinde zaten değiliz. Suçlular suçunu çeksin. Bu adalet bize iki yıldır lazım, adalet istiyoruz. Kamil Kartal: Yaşamlarını yitirmiş bütün arkadaşları saygıyla anıyorum, ailelerine de başsağlığı, sabır ve metanet diliyorum. Tersaneler, enerji ve inşaat sektörleri en fazla ölümlü iş cinayetlerinin olduğu işkolları. Gerekli güvenlik önlemleri alınana kadar bazı bölgelerde arkadaşlarımızı işe çıkartmamaya özen gösteriyoruz. Erkan arkadaşın yaşamını kaybettiği aynı bölgede, Seyithan isminde arkadaşımız, elektriğe çarpıldı ve şu anda kolunu kaybetti. Hastanede yatıyor. Anlatıldı, bu bir maliyet sorunu. Artık elektrik sektöründe yapılan işlerin yüzde 70’i taşeron şirketler üzerinden gerçekleştirilmekte. Çalışan arkadaşlar da güvencesiz, sendikalaşma çok düşük. Anadolu’da maalesef her gün bir can kaybediyoruz. Bir ortak mücadeleye, bir ortak karşı çıkışa ihtiyacımız var. Bu anlamda bu toplantı çok anlamlı. Hatice Yurttaş: Gülseren Yurttaş’ın kardeşiyim. Ablamın hayatını kaybetmesinden de biliyorum. Bu olaylar gayet basit olaylar. Sadece bir kar-zarar hesaplamasının sonucunda, işçi sağlığını sağlamak masraflı olduğu için feda edilen insanlar bunlar. Ablam Melen projesinde harita mühendisi olarak çalışker öldü. Olay gayet basit: Vincin pimi, bom denilen taşıyıcı kolu taşıyan pim kırılıyor ve vinç düşüyor. Kaza dediğiniz zaman bu daha mistik bir şey haline geliyor insanların kafasında. Ama yakınlarını kaybeden aileler gayet iyi biliyorlar, bunlar sadece maliyetten kaçınıldığı için yaşanan olaylar. Bu kadar basit. Ailelerin örgütlenmesi, birlikte olması çok önemli. Bir mücadelenin parçasıyız. Bir araya gelmemize vesile olanlara teşekkür ediyorum. Hale Erol: Babamı Bayram Otel’de kaybettim Van’da. Bir gün önce gönderdik babamı Van’a, bir gün sonra da o talihsiz olay geldi başımıza. Davalarımız henüz açılmadı, şu an bilirkişi raporlarını beklemekteyiz. Buradaki herkesin

çeşitli şekilde canı yanmakta, yandı, bu bir gerçek. Ölen herkes huzur içinde uyusun. Tek şey söyleyeceğim, şu zaman zarfında şunu anladım: Arsız güçlü olunca, haklı suçlu oluyormuş. Lale İmren: Önal Erol’un kızıyım. Van Bayram Otel’de babamı kaybettik. Depremi değil belki ama depremin sonuçlarını engelleyebiliriz. Diğer binalar ayakta, o caddede sadece bu bina yıkılıyor. Hiçbir insan o şekilde ölmeyi hak etmiyor. Ben üç gün boyunca enkaz başındaydım. Çıkan her ambulansa binmek zorunda kaldım, babamı teşhis etmek için. Oradan çıkan vefat etmiş her canlıya bakmak zorunda kaldım. Emin olabilirsiniz ki, bu hiç kimsenin hak edeceği bir ölüm şekli değil. Bunların arkasında kimler varsa, otel müdüründen Çevre Bakanı’na kadar kimler sorumluysa, bunlar bu sorumluluklarının arkasında dursunlar. Gönül Yılmaz: Gazeteci Sabahattin Yılmaz’ın eşiyim. Çok daha yeni benim. Belki iş kazası demezler ama… Konuşamayacağım. Hüseyin Aldan: Bir yıl önce vefat eden Fatime Aldan’ın beyiyim. Eşim bir iş kazası sonucu, pencerenin hatalı olması nedeniyle pencereden düşerek vefat etti. Eşimin çalıştığı evin sahipleri bir yıldır aramadılar. Bizi bir insan yerine koymadılar. Ev işçilerinin sigorta sistemine alınmasını rica ediyorum, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Gülhan Benli: Bir ev işçisiyim. Ev İşçileri Dayanışma Sendikası başkanıyım. 2011 verilerimizi açıklamıştık. Durumumuz buyken bugün çıkacak yeni yasada bile yerimiz yok. Kınıyoruz. Sesimizi her geçen gün yükselterek bizi de iş güvenliği kapsamına almalarını istiyoruz. Düşüp ölürken, ev içinde kazalar geçirirken bizi buna mahkûm etmelerini istemiyoruz. Bu toplantı ilk oldu. Yaralanan arkadaşları buraya getiremedik. Bundan sonra hep birlikte el ele mücadele edecek, engelleri aşacağız. Ercan Zincir: KMO ve İSİG Meclisi üyesiyim aynı zamanda. İlk çalışmalara katıldığımda, yakın arkadaşımın, akrabamın başına iş cinayeti gelmemişti, bilemezdik bunu. Ancak iki hafta önce böyle bir olay yaşadık. Medyada yer aldığında bir işçi arkadaş ölmüştü, akrabamız Eda Çavuşoğlu ağır

yaralanıp hastaneye kaldırılmıştı. Bir hafta yaşam mücadelesi verdi. Abisi de burada, konuşacak durumda değil. Burada birçoğumuz işçi ailesiyiz. Hayata aynı pencereden bakıyoruz. Ben de işçi ailesinden geliyorum, bir mühendis olarak işçi sayılırım, kanunlarda işçi olarak tanımlanıyorum. Ne zaman kimin başına ne geleceği belli olmuyor. Bu nedenle her zaman işçi olduğumuzun bilincinde olup bir arada olmamız lazım. Başımıza bir iş geldi-gelmedi, bu çok önemli değil, bir gün hepimizin başına gelebilir. Bizler çoğunluğuz arkadaşlar. Onlar kadar güçlü olduğumuzu gösteremiyoruz. Lütfen arkadaşlar kim olursak olalım hiç önemli değil. Bizler temelde ortak bir paydanın bileşenleriyiz. Bizler işçi aileleriyiz. İşçileriz. Teşekkürler. Ostim işçisi İbrahim: Ostim’de çalışan galveniz işçisiyim. Biz de bir 15 yıl sonra meslek hastalığından ölebiliriz. Galveniz ocağına düşüp ölebiliriz. Burada anlatıldı, bir marangoz 15 yıl sonra “Ne oldum, neden ciğerlerim böyle” diye sorabilir. Biz de bu soruyu bugünden sormak için yola çıktık. Galveniz sektörü yeni gelişen ve büyüyen bir sektör. Galveniz kimyasal maddelerle yapılan bir şey. Çinkonun eritilmesiyle ve metalin asitte bekletilerek çinkoya daldırılmasıyla metalin paslanmasını engelleyen, maksimum 60 yıl doğada paslanmadan, çürümeden kalmasını sağlayan bir şeydir. Dediğim gibi, yeni gelişen bir sektör ve önümüzdeki 15–20 sene sonrasında meslek hastalıklarının görüleceği bir sektör. Bunu bugünden görüp önümüzdeki dönem yaz aylarında bir kampanya örgütlemeye çalışıyoruz. Akademisyenlerle ortak bir çalışma yapmayı düşünüyoruz bu sektörle ilgili. Bazı dosyalar oluşturduk. Çalıştığımız birkaç fabrikada görüntüler çektik. Gerçekten işçi sağlığı ve güvenliği konusunda hiçbir önlemin alınmadığı bir yer. Yaklaşık iki sene önce Ostim’de bir arkadaşımız asit kazanına düştü ve altı ay yaşadı, sonra öldü. Herhangi bir havalandırma tertibatı yok ve sürekli kimyasallara maruz kalıyoruz. Sabah uyandığımızda veya az bir şey dinlendiğimizde bütün vücudumuz uyuşmuş oluyor. Bunları bir dosya halinde hazırlayıp bir kamuoyu oluşturmayı ve bu sektörle ilgili bir bilinç yaratmayı düşünüyoruz. Burada konuşmacı arkadaşların çoğu birlikte mücadeleden bahsetti. Biz de Ostim işçileri, Ostim’de çalışan Galveniz işçileri olarak Kimya Mühendisleri Odası, Makine Mühendisleri Odası, Ankara Tabip Odası ile beraber bu sektörün üzerine gitmeyi düşünüyoruz. Ostim gerçekten iş cinayetlerinin yoğun olarak yaşandığı bir yer, aileler de burada. Sadece acıyı yaşayanların değil, diğer kitle örgütlerinin destek vermesi gerekiyor. Davalarda sadece bizler varız. Sendikalar, odalar, kitle örgütleri gelmiyorlar mahkemeye. İşçi sınıfı acı çeken, katledilen bir sınıf olmamalı artık. Mücadele eden bir sınıf da olmalı. Bu anlamda bu etkinliğin anlamlı olduğunu düşünüyoruz ve birlikte mücadele etmenin önemini tekrar biz de vurguluyoruz.


10

işçi meclisi

Av. Seyit Nusret Öztürk: “Sadece anayasa ve yasalar değil hayatın her alanında sınıfı koruma göreviyle karşı karşıyayız. Mücadele demokrasi mücadelesi değil, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesidir. İkisi aynı şey değildir. İşçi sınıfı devrim yapmakla mükelleftir. Devrimle sadece kirlenmiş çürümüş kapitalist sistemi yıkmak değil, sistemin kendisine bulaştırdığı lekeleri de gömecektir. İşçi sınıfının sisteme bir anayasa paketi ile gitmesi doğru değildir. Demokratik hak ve özgürlükleri savunması gerekir. Lenin, demokrasi okulunda okumayan proletarya devrim yapamaz diyor. Devrim için bu elzemdir. Önümüzü düzleyecek için özgürlüklerdir bunlar. Anayasa belirli bir kesitte sınıf mücadelesinin konsolidasyonu, özetidir. Sınıf mücadelesi daha ileri olduğu durumda anayasada da sınıfın haklarına ilişkin maddeler daha geniş yer alır. Bazen de mücadelenin önünü kesmek için kapitalizmin ihtiyaçları nedeniyle anayasaya yerleştirilir. Mevcut anayasada üretim ilişkilerini düzenleyen 8-10 madde var. Zorla çalıştırma yasağı var. Fakat zorla çalıştırma, angarya yasağına açıklık gerekiyor. Angarya insanların emek gücünün karşılığı ödenmeden çalıştırılmasıdır. Hayatın her anında angarya uygulanıyor. Fazla mesai ücretinin ödenmemesi gibi. İşsizliğin önlenmesi maddesi. Çalışmak herkesin ödevi değildir, hakkıdır. Kapitalizmde işsizler ordusuna ihtiyaç var. Üç çocuk bununla bağlantılıdır. Tam istihdam kapitalizmde bir hayaldir. Sermaye, birikimini böyle sağlamak istiyor. İşçilerin kendisine ve işin niteliğine uygun çalışması gerekir. Hakların anayasa ve yasada bulunması değil, kullanılabilir olması için mücadele edilmeli. Dinlenme hakkı. İşçi bu haktan yoksundur. Kamuya 10 aylık 50 bin geçici işçi alınacak, Yargıtay yılda 11 aydan az çalışanlara izin hakkı yok kararı aldı. Ücretli izin hakları kanunla düzenlenir. Ama yasada yasayla engellenir oluyor. İkisine karşı da mücadele gerekiyor.” Umut Yeşerendedir Emek Kolektifi adına konuşan Munzur Pekgüleç: “Bu anayasada sınıfın olmadığı sinevizyonda gösterildi. Bu kapitalizmde doğaldır. 24 Ocak kararlarının anayasal hale gelmesi için 12 Eylül darbesi yapıldı. Sermaye anayasada sınıfın haklarını kısıtlar. Haklar hep sınırlanır. Ödevler için ceberut devlet iş başındadır. Vergi ödememek, askerlik yapmamak mümkün değildir. 12 Eylül anayasasının ceberutluk, şovenlik, cinsiyetçiliği üzerinden 32 yıl geçti. Bu hiçbir siyasi partiyi rahatsız etmedi. Toplumun gazını almak için demokrasi söyleminden de geri durmadılar. Anayasa derken kapitalist sosyal devletin

nedeni sınıf mücadelesi olmuştur, bunu unutmamalıyız.. Sovyetler zamanında en ceberut kapitalist devletler bile sosyal devlet yönünü öne çıkardı. Avrupa sınıf hareketinin rolü de var, ama sosyal talepleri toplumun gazını almak için anayasaya koydu. Bizde de 12 Eylül öncesi mücadele devletin sosyal yanını öne çıkardı. Sınıflı toplumda anayasada sosyal sınıfların yer alması beklenir. Bir kurucu meclis olmalı kısmi burjuva demokrasisi için bile. Parlamento partileri ile anayasa tasarlamak boş bir hayaldir. Bir kurucu meclis gerekiyor. Sivil demokratik şeffaf anayasa çıkacak, bu bir hayaldir! İşçi sınıfı, Kürt, Alevi, kadın, genç açısından olumsuz bir zemindir. Sendikalar sistemin sibopu durumunda. Sendikaların en ciddi sorunu örgütlenme, iş kanunu. Örgütlenmenin önündeki engellerin kalkması, TİS engellerinin kalkması lazım. Taşeron çalışma, kölece işçi çalıştırma. 1 Mayıs’ı kutluyoruz, 8 saat tasfiye edilmiş durumda. Barınma, sağlık, eğitim, ulaşımın ücretsiz olmasını talep etmeliyiz. Karların bir bölümü işsizlere fon olarak ayrılmalı. Anayasada insanca ücretin örgütlü olmaya bağlı olmaksızın olması gerekiyor. Bu toplum sermaye toplumudur. Sınıfların güç dengeleriyle orantılı anayasa çıkar. Dolayısıyla bunun yolu sınıf mücadelesi ve sınıf iktidarıdır.” TTB Merkez Konsey üyesi Dr. Hüseyin Demirdizen: “Anayasalar toplumsal güçler arasındaki ilişkiyi tanımlayan üst metinlerdir. O andaki durumu tarif eder. Biz hangi haklara sahip olmamız gerektiğini biliyoruz. Kapitalizmin ilk döneminde taşıdığı ilerici, aydınlanmacı, anti-feodal özünden kaynaklanır anayasadaki haklar. Sonraki dönem sınıf mücadelesinin geliştiği, tavizler vermeye başladığı, kendisinin gericileştiği dönem. 1924, 1961, 1982 anayasaları. ’82 bütün alanın dönüştürülmesinin başlangıcıdır. Sosyal ve gündelik hayata ise bugün muktedir olmaktadır. Bugün temsili demokrasinin ortadan kalkması, doğrudan sermaye iktidarı söz konusudur. Ulusal bir sermaye yoktur bugün. KHK’larla devletin temel alanları düzenleniyor. Sağlık gibi. Durum bu ise talep etmenin anlamı yoktur. Anayasa tartışmalarına katılım, sermayenin durumunu meşrulaştıracak bir katılım olur. Yeni dönemin anayasal güçler dengesini kestirmek zor değil. Artık yeniden tanımlamak, organize etmek, mücadele ve örgütlenme seçenekleri gerekiyor. İdeolojik hegemonyamız yok. Bu yolda mücadele ederek ilerlemeliyiz.” İstanbul İSİG temsilcisi Murat “Çakır: “Bizler Taksim’de

“İşçi sınıfının ve kadın, Kürt, öğrenci, aydın bileşenlerinin doğrudan katılım ve yer almasıyla, işçi sınıfının mücadele taleplerini, yeni bir yaşam özlemini, kendi programını oluşturması ihtiyacına yanıt olmalıyız“ Esenyurt’taki iş cinayeti için eylem yaptık. Sadece taşeron değil güvenceli, sigortalı, sendikalı işçiler de iş cinayetine kurban gidiyor. İş cinayetlerine karşı mücadele de anayasa tartışmalarının bir ayağı. İş cinayetleri anayasal suç sayılmalı. İş cinayetleri kapitalizm olduğu sürece devam edecektir. Ama azaltılamaz mı, emeğin korunması sağlanabilir. İSİG bu amaçla yola çıktı. Esenyurt’tan sonra yeni yasa çıkarsa iyileşir deniyor. Var olan yasalar bile uygulanmıyor oysa! Esenyurt’ta mühendis, işçilerin koşullarını önceden rapor etmiş. En önemlisi sınıf çalışmasında süreklilik ve işçi demokrasisidir. Ben SBF mezunuyum. Ben anayasadan 3–5 sayfalık bir metin anlıyorum. Sınıf buna 10–15 madde ile dâhil olur. Örgütlenme özgürlüğü, çalışma saatleri, İSİG gruplarının en az yarısının işçi temsilcilerinden oluşması. Kürt hareketinde özörgütlenme var. Anayasa tartışmasına dâhil olmada bir güvence olarak gerçekleştirilen bir örgütlenme. Sınıf için de böylesi özörgütlenmeler gerekiyor. Yasalar bile uygulanmıyor. Sermaye zaten yarısını yapmış anayasanın! Biz dâhil olabiliriz ama bağımsız bir kulvardan olmalı bu. İş cinayetleri bir kaldıraç olabilir.” Kaldıraç dergisi temsilcisi şunları ifade etti: “Sinevizyon durumu özetledi. Anayasa atmosferi yok. Alttan alta yürüyor. Kendileri de bu durumdan rahatsız. Bu anayasada

işçi sınıfı yok. Zaten işçi sınıfı yok ortada! Sınıf ’80´den sonra üçe dörde katlandı. Ama karşılığı yok. Burjuva anayasada sınıf lehine bir şey çıkmaz. Örgütlü bir güçle olabilir. “12 Eylül anayasası eskidi” deniyor. “Daha demokratik bir anayasa” deniyor. TÜSİAD 12 Eylül anayasasını savunuyordu. Ne değişti? 12 Eylül iktidarı alamamamızın bedelidir. Eskiten nedir? Sermayenin yeni eğilim ve uygulamalarıdır. Güvencesizleştirmeyi anayasaya yerleştirecekler. Bırakırsak 12 Eylül’den daha eski bir anayasa çıkar. Devletin yeniden dizaynıdır. Bölgedeki emperyalist savaşın ülkemize yansımalarıdır. ABD güdümünde bir anayasa çalışmasıdır. Düşünün bugün Cemil Çiçek gibi bir anayasa komisyon başkanı var. Herkesten görüş alınması bir illüzyon. Web sitesi açtılar, aykırı talepler gidince kaldırmışlar. Egemen sınıf içinde yeni bir kesim oluşuyor. Türkiye sermayesinin siyasi ortağı ABD, ama ekonomik olarak Avrupa sermayesinin elinde. ABD şimdi Arap sermayesini kullanıyor (TUSKON vd). Burjuva demokrasisi burjuva diktatörlüğüdür. İşçileri tutacak bir çerçevedir. Anayasayı değiştirme çabalarında birinci etmen kendi aralarındaki kavga, ikincisi Kürt halkının mücadelesidir. Anayasayı birçok noktadan rafa kaldırdı Kürt hareketi. Bugünkü anayasaya göre Kürt demek suçtur. Sınıfa saldırılar için de, Kürt mücadelesi tarafından eskitildiği için de yeni anayasa gerekiyor. Kürt halkı mücadelesini anayasada kayıt altına aldırtabilir. Örgütlenme özgürlüğünün önünü açmak için mücadele yürütülebilir. Sendikalar en azından bunun için çaba gösterebilir.” Devrimci Proletarya temsilcisi: “Anayasa gündem değil” diyerek kendiliğindenci davranmak, ancak burjuvazi gündeme getirince tepki vermekle ve bu yüzden etkisiz hayırcı muhalefetle sınırlanmak sarmalından kurtulmalıyız. Hazırlanma, yığınak yapmalı, kitlelerin gündemine biz sokmalıyız. Ön mevzi ve kanallar yaratmalıyız.


11

işçi meclisi

İkinci olarak anayasa zaten fiilen her gün yapılıyor. 4+4+4 eğitim yasası, sağlıkta dönüşüm, esnek kölelik yasası, kadınlara aileyi koruma yasası, Kürtlere yeni saldırı stratejisi, küresel tekelci kapitalizm bölge merkezi ve bölge gücü, Suriye savaş, vd. Anayasa bunları bir üst düzeyden resmileştirecek. Varsayalım ki anayasa gündemde değil, işçi sınıfı sol hareketin gündeminde mi? İşçi sınıfı yalnız Tekel gibi büyücek direnişler ya da Esenyurt gibi büyük işçi katliamları olduğunda hatırlanıyor. Demokratik sorunlar öne çıkıyor. Oysa demokrasi sorununun asıl sahibi ve çözücüsü ancak işçi sınıfı olabilir. İşçi sınıfının kendi bağımsız ekseninden, sınıf gücüyle müdahil olmadığı hiçbir toplumsal, siyasal, ekonomik sorun, devrimci temelde çözülemez. Anayasa sorunu da öyle. Anayasa bir yerde burjuvazinin yeni sömürü ve egemenlik programıdır. Burjuva anayasasının karşısına bağımsız bir mücadele programıyla köktenci ve uzlaşmaz karşıt biçimde çıkabilecek tek sınıf proletaryadır. Neden: Çünkü tüm burjuva anayasaların asıl “değiştirilmesi teklif bile edilemez” maddeleri, özünü ve temelini oluşturan şeyler şunlardır: Özel mülkiyet, sermaye egemenliği, meta egemenliği. Ve bunlara ancak proletarya uzlaşmaz karşıttır. Onun dışındaki sınıfların gündeminde bile yoktur. Neden yeni anayasa yapılıyor? Yeni bir dünya, toplum birey durumu ortaya çıktı. Yeni anayasa çelişki ve çatışmalarda artış, eskisi gibi yönetemez ve sürdüremez olduğunun itirafı. Sınıf ilişkileri, egemenlik ilişkileri, Kürt sorunu, kadın sorunu, birey sorunu, eğitim, sağlık, kent, doğa, vd kendini dayatıyor. Yeni anayasa yeni sorun, ihtiyaç, çelişki ve çatışmaların ifadesi, hem de sermayenin bir üst küresel bölgesel tekelci birikim ve egemenlik ekseninden düzenlenmesidir. Kürt, kadın, kent, birey vd anayasal düzleme taşınması, kapitalizmin geldiği gelişme düzeyinin ortaya çıkardığı dev çaplı yeni toplumsal siyasal ihtiyaç sorun ve çelişkilerin itirafıdır. Çünkü burjuvazinin eski sömürü ve egemenlik biçimi yetmiyor. Eskisi gibi yönetemez hale gelmiş durumda, Kürtler, kadınlar, diğer devletlerle ilişkiler, kamu işçi ve memurları. Sömürü ve egemenliğini bir üst düzeyden, bölgesel ve küresel düzeyden genişletip derinleştirmek istiyor. Sorun: Burjuvazinin yönetebilir hale gelmesi mi, bu kapsamda neoliberal demokratik, sosyal reformist vb mi? Yoksa ne eskisi gibi, ne de yeni neoliberal demokratik biçimde yönetilmek, var olmak istemiyoruz mu? “ Verilen aradan sonra katkı, soru ve yanıt bölümüne geçildi. İSKİ’den atılan direnişçi bir işçi : “Bu anayasada ne var ki? Finans kapitalle alakası var bu anayasanın. Kürdistan da denebilir anayasada. Alana değil verene bakacaksın. Türkiye ile Mısır anayasa referandumları aynı zamanda yapıldı.

Mevcut dünya düzeninin kabul görmediğini gösteriyor. Burjuva demokrasisi çatlaklar arasına sızarak domuzdan kıl koparmak evet ama… İşçilerin politik olması değil, Marksist politik olması gerekir. Işçi 750 TL de alsa 5 bin de alsa işçi. Bu anayasada

eşcinsel de yok, engelli de yok. Kimse aslında yok. Ali Gülçiçek: Anayasa konusuna yaklaşım işçi görüşüyle nasıl olmalı konusunda iki görüş var. Biri demokratik hak ve özgürlükler temelinde. İkincisi sosyalist olmalı. Sistemin ufku dışında olmalı. İşçiler nereden müdahale etmeli, nasıl bir örgütlenmeye sahip olmalı? Bunun cevabı yoksa her iki düşüncenin de üzerinde durulamaz. Ülkenin yüzde 80´inin muhafazakâr olduğu bir yerde solun ve sosyalizmin işçilerle buluşması nasıl olacaktır. 4 kere anayasa yapıldı. Sol yeni bir dünya için yeni bir bakış açısı kazanmalı. Sendika ve diğer örgütlenmeler var. Bunlarla birlikte hareket edebilir miyiz? Yeniden mi başlamalı? Bu soruların yanıtı pratik bir tavrı gerektirir. Hey Tekstil direnişçisi bir işçi: Batmanlıyım. 11 yıldır Hey Tekstil’deyim. 2008 sonuna kadar ücretimizi hiç olmazsa düzenli alıyorduk. 10 saat deniyor ama ben 72 saat işyerinde kaldığımı biliyorum. Bugün hakkımızı almak üzere dava açmak için bile 500 lira gerekiyor. Ben 11. ayda işten çıkarıldım. Arkadaşlarım atılınca onlarla direnişe katıldım. Üç kere meclise adam gönderdik. Süleyman Çelebi geldi, “fabrikanın bacasının tütmesi” önemli dedi. Bizim bacamız tütmüyor ama! 3 arkadaşımız da girsin dedik onun patronla görüşmesine. “Ben bunu kabul edemem, rahat konuşamayız” dedi. Newroz’da da gördük, her şeye saldırılıyor. Lifung’un kapısını kapattık 3 saat. Oraya çevik kuvvet getirdiler. Her şeyde işçiye saldırı oluyor. Erkan Arslan: Burada konuşulanları Hey Tekstil işçilerine nasıl anlatırız diye düşündüm. Demokratik hak ve özgürlükler ile sosyalist bir anayasa söylemini karşıt koymadan buluşturabilecek bir tarzı sınıfla nasıl paylaşabiliriz. Bundan sonra ikinci tur konuşmalara geçildi. Nusret Öztürk: İşçiler ancak acil ekonomik ve demokratik talepleri çerçevesinde mücadeleye başlıyorlar. Bunu salt ekonomik demokratik mücadele olarak algılarsak reformizm olur. Sosyalist devrim rotasından şaşmadan ekonomik demokratik

talepler doğrultusunda mücadele. Demokrasi okulunda okumayan işçi sınıfı devrim yapamaz. Paris Komünü, Ekim Devrimi böyle oldu. Bunlar domuzdan kıl koparmak değildir. Talepler olarak: Çalışma hakkı ve iş güvenliği, esnek

çalışmanın iptali. Ücretli izin hakkı. İş güvenliği ve işçi sağlığı. Örgütlenme, grev, TİS önündeki engellerin kaldırılması. Sosyal güvenlik hakkı. Emekgücü bedeli gaspında parasız yargı hizmetinden yararlanma hakkı (’70´lerde işçiler dava açarken ödemeden muaftı. ’80´de geldi. 1 Ekim’de bunun gelmesiyle iş davaları yüzde 70 oranında azaldı.) İşsizlik sigortası. Parasız sağlık hakkı. Parasız öğrenim ve kendini geliştirme hakkı. Anayasal ve yasal düzlemde bunlar talep edilmelidir. Asgari ücretin yoksulluk sınırının üzerinde olması gerekir. Bunlar burjuva demokratik taleplerdir ama burjuvazi gerçekleştiremez. Sınıfın geçerken çözeceği taleplerdir. Munzur Pekgüleç: Anayasa güç meselesidir. Kürtleri kimse yok sayamıyor. İşçiler kavga etmeye üç kap yemeğin kalitesinden başlar. Elle tutulmayan hiçbir lafa prim vermezler. Sınıf nerede biz neredeyiz. Sosyalizm diyerek sosyalizm anlatılmaz. Kurucu meclisten kasıt, bugünkü sistemdeki yasal kurumlar değil. İşçi, meslek grupları vd. nin temsilcileridir. Güç olma sorunudur. Hüseyin Demirdizen: Bugün için kurucu meclis diye bir ortam yok. Bugün için liberal olmasına rağmen sermayenin ilericilik ve özgürlük gibi bir konumu yok. 12 Eylül eskidiyse eskimek değil, sermaye için yeterli değil artık. Antibiyotiklere karşı mikropların direnç kazanması gibi. Mevcut hal ve anlayışla örgütler sınıfın sorunlarını çözmek açısından sorun taşıyor. Seli yağmur damlalarının aynı yere akması yaratır. 10–15 yıllık birleşik mücadele perspektifi gereklidir. S. Murat Çakır: Yüzde 80 muhafazakâr olabilir ülke, ama işçiler kime oy versinler… Panzehir olan örgütlenmedir. İş güvenliği için yapılan, ücret ve iş güvencesi için yapılamaz mı? Bunlar güçle ve süreklilikle bağlantılı. Kaldıraç: Var olan örgütleri yok sayarak hareket edilmemeli. Ama örgütler saldırılara karşı durabilen bir pozisyonda da değil. Örgütlerle tartışmalı bunları. Sendikalardan vazgeçilemez ama nasıl bir sendikal hareket… Fiilen yaptıklarını anayasaya geçirecekler. Yeni burjuva kesimlerinin kendilerini koyması, ülkenin yeniden dizaynı

gerçekleştiriliyor. Bunda Kürt mücadelesinin önemli bir etkisi var. Anayasada Kürt denmesi basit bir şey değildir. Burada sarsılan devletin ideolojik çimentosudur. Bugün kurtuluş değil tırnak içinde çözüm bile bedel gerektiriyor. Anayasayla sosyalizmin anlatılması ile belli taleplerin öne sürülmesi konusu çelişmez. Kürt sorunu, sınıf örgütlenmesi sorunu, sendikalar burada işe yarayabilir, işten atmaların yasaklanması gibi talepler yükseltilmelidir. Devrimci Proletarya: Devleti yalnız sözde yüksek sınıfın ve onların arpalığından geçmiş sözde yüksek zevatın yönetebileceği, işçilerin istek ve beklentilerini yalnız onların temsil edebilecekleri yolundaki o utanç verici önyargının kırılması şarttır. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan işçilerin, burjuvaziyi devirerek kendi yaşam ve üretkenliklerinin egemeni olmaya aday ve yetenekli oldukları fikrine ve mücadelesine bir adım atmalıyız. Yeni anayasa bu açıdan önemli bir olanak. İşçi sınıfının ve kadın, Kürt, öğrenci, aydın bileşenlerinin doğrudan katılım ve yer almasıyla, işçi sınıfının mücadele taleplerini, yeni bir yaşam özlemini, kendi programını oluşturması ihtiyacına yanıt olmalıyız. İşçilerin ilk büyük ihtiyacı, kendi ihtiyaç ve özlemlerinin sömürücü sınıf tarafından belirlenmesine son vermektir. Kendi ihtiyaçlarını burjuvaziden bağımsız olarak örgütlü ve bilinçli biçimde belirleyebilmeleridir. Yeni anayasa konusunda: burjuvazinin anayasa sürecine kuyrukçu katılım, şunlar da olsun değil, kendi özlemlerini doğrudan ifade edecek ve karşılanmasını güvenceye alacak kendi anayasalarını kendilerinin yapmasıdır. Ancak bir işçi devrimiyle, sermayenin egemenliğini yıkarak gerçekleşecek sosyalist işçi demokrasisi ve sosyalist işçi anayasasıdır. Kapitalizmin orta ileri gelişmesi, işçilerin ve kent yoksullarının toplumun çoğunluğunu oluşturduğu, uzlaşmaz sınıf kutuplaşmasının her şeyin merkezine oturduğu bir ülkede, toplumsallaşmış bir işçi devrimini, sosyalist işçi konseyleri demokrasisini, sosyalist işçi anayasasını çok uzak ve belirsiz bir geleceğin sorunu olarak görenler, ya da defterden silmiş olanlar, ancak kapitalist sisteme tabi olanlar, onun düzeltilebileceğini sanarak fit olanlardır. Amacımız, işçilerin istemlerinin ücret-meta köleliği, burjuva demokrasisi sınırları içinde ve burjuvazi tarafından belirlenmesine karşı: işçilerin yakılaşan ihtiyaçlarını komünist devrim ufkuna genişletmektir. En yakıcı gündem, sorun, mücadele dinamiklerinin içinden gündemleştirmek. Özgüven ve inisiyatiflerini geliştirecek, öz mücadele organları, platformları. İşçi komisyonları, komite, meclisleri, tartışma, deklarasyonlar… İhtiyacımız olan yeni bir hayattır!


12

işçi meclisi

Ve senarist öldü… Kör ölür, badem gözlü olurdu eskiden. Şimdiyse her ölen badem gözlü oluyor. Belli ki “ölünün arkasından iyi konuşma” tavsiyesine uyuluyor. Veya yalnızca uyunuyor, olanlar ve olmayanlar unutuluyor. Yaman Okay öldüğünde çocuktum daha. Birkaç filmden, daha çok da Bizimkiler dizisinden tanıyordum kendisini. Ama hemen hiçbir oyuncuyla kurmadığım bir bağ vardı aramda Yaman Abi’yle. Büyük ölçüde sebepsiz, belki de yalnızca o ağız dolusu gülümsemesinden ötürü seviyordum onu. Ölümüne üzüldüğümü hatırladığım az sayıdaki ünlüden biriydi. Öyle garip bir iz bırakmıştı bende. Meral Okay neden sonra çıktı ortaya. Eşinin ölümünden seneler sonra görünür oldu televizyon dünyasında. Bu arada ne yapmaktaydı, asıl mesleği neydi, ne yer ne içerdi, bilmiyorum. İşin aslı arkasından gözyaşı dökenlerin çok büyük çoğunluğu da bilmiyor. Birkaç dizinin senaristi ve oyuncusu olarak tanıyoruz kendisini. Bir de tabi Yaman Okay’ın eşi olarak. Gelgelelim, televizyon endüstrisi öylesine iğrenç bir durumda ki, kötü olmayan (veya kötü görünmeyen diyelim) herkesi gözümüzde büyütmeye korkunç bir meylimiz var. Sayısız örnek verebiliriz buna. Fakat isim verip konuyu bulandırmanın anlamı yok. Yalnız şurası açık ki, tüm gözeneklerinden iğrençlik akmayan hemen herkes “iyi” kabul ediliyor bu alemde. Dahası da var. Örneğin tutuklu öğrenciler hakkında ağzının kıyısıyla birkaç laf eden “en büyük demokrasi savaşçısı”, dayanılmaz ve görmezden gelinmez bir noktaya ulaşan tersanelerdeki işçi cinayetlerine bir parça değinen “emekçinin dostu” ilan ediliyor. Reklamlarla ilgili rastgele birkaç söz eden, kapitalizm karşıtı bile olabiliyor. Ne gibi bok püsür saçmalıklar sayesinde solcu, hatta sosyalist “oluverenlere” değinmiyorum bile. Merhum Meral Hanım da, ne vesileyle olduğu bilinmez, kadın hakları savunucusu, demokrat vb. sıfatlarla anılmaktaydı öteden beri. Peki gerçekten neydi bu vesile(ler)? Bir bilen varsa, gelsin anlatsın, tartışalım. Merhumu hayırla yad etmek için herkes kendince bir gerekçe buldu. Kimisi sırf Vakit denen müsvedde etrafında kümelenen marjinal it sürüsü tarafından hedef gösterildiği için bir gönül bağı kurdu onunla. Kimisi tee Asmalı Konak‘tan beri seviyordu zaten. Tek başına ayakta durabilen, ite kopuğa pabuç bırakmadan bildiğini söyleyip bildiği yola yürüyebilen bir kadın olmasıyla gözüne girdi kimilerinin. Peki gerçekte hangi taşı alıp nereye attı, kadın hakları, işçi hakları, insan hakları, halkların kardeşliği için ne yaptı? Televizyon sektöründe en ciddi ağırlığı olan isimlerden biriydi. Tam anlamıyla bir kurtlar vadisine dönen bu ortamda telef olan emekçiler için ne yaptı? Kişiyi var eden, yaptıkları kadar yapmadıklarıdır da. Ama Meral Okay her iki cihetten de sınıfta kalıyor. Neresinden bakarsak bakalım… Asmalı Konak dizisinin senaryo grubunda yer alarak profesyonel anlamda sinema-tv dünyasına girmişti. Çağan Irmak‘ın yönetmenliğini ve Mahinur Ergun‘un senaristliğini üstlendiği bu yapımı hatırlayan var mı? Çok genç olanlarımız hariç muhtemelen hepimiz gayet iyi hatırlıyoruz. Milyonlarca insanın işi gücü bırakıp izlediği, aradan geçen onca senede hâlâ aşılamayan reyting rekorlarına sahip Asmalı Konak. Öte yandan… Küçük bir Anadolu kentinde

hüküm süren feodal kalıntılara methiyeler düzen, bir ağanın kabuğunu kırıp burjuva olma çabasını güzelleyen Asmalı Konak. Ağayı çalışanlarıyla, daha doğrusu tebasıyla barıştıran, yalan bir aile tablosuyla kafaları karıştıran, sınıf olgusunu, sınıf savaşını silikleştiren, kendince yok etmeye yeltenen Asmalı Konak. Ve nihayet, tecavüzü sıradanlaştıran, hatta meşrulaştıran Asmalı Konak. Gelelim birkaç sene öncesinin iddialı yapımlarından “Bir Bulut Olsam” dizisine. Timur Savcı‘nın yapımcılığını, Meral Okay’ın senaristliğini üstlendiği bir projeydi bu. Tamamı Mardin‘de geçiyordu ve beş yılda bir tekrar moda olan “ağa dizileri” arasında hatırlanmaya değer yapımlardan biriydi. Narin karakterini canlandıran Melisa Sözen‘in hayat verdiği dış seslerle de hatırlayabilirsiniz bu diziyi. Şiir gibi güzel sözler söylerdi Narin. Kaçmak, kurtulmak, özgür olmak, yaşamak ve benzeri temalar işlenirdi bu kısımlarda. Kimilerine göre, şimdinin çok meşhur jönü Engin Altan Düzyatan’ın canlandırdığı “ilerici” doktor Serdar karakteri ve (elbette) Meral Okay’ın bizzat oynadığı İnci karakteri vasıtasıyla ağalık düzenine savaş açmıştı Bir Bulut Olsam. Oysa bu savaşta, kadınlar dışında kimse yara almıyordu. Daha doğrusu bu savaşın tek mağlubu Narin’di. Dizideki hemen tüm erkek karakterler sırayla tecavüz ediyordu Narin’e. Acaba bu bölüm Narin’e kim tecavüz edecek diye de izlemek mümkündü. O bölüm değilse ertesi bölüm yeni bir tecavüz garantiydi nasıl olsa. Ve son olarak Muhteşem Yüzyıl. Burada, Muhteşem Yüzyıl’ın “tarihi gerçekler”e nasıl bir gözle baktığını, neyi doğru neyi yanlış anlattığını irdeleyecek değiliz. Yalnız şurası açık ki, dizinin öncesinde ve yayınlanmaya başladığı ilk haftalarda süregiden tartışmalar, büsbütün saçmalıktan başka bir şey değildir. Bu tartışmalara taraf olanlara bakarak bile bu söylenebilir. Nitekim bu saçmalıklar reyting değerleri düştüğü anda bıçak gibi kesilmiştir. Öyle ki dizinin son bölümlerinde tümden hareme kilitlenmesine dahi pek kimse sesini çıkarmamaktadır. Diğer yandan, birtakım gerici beyinsizlerin kendi ahmak gerekçeleriyle başta senarist Meral Okay olmak üzere diziyle ilgili pek çok kişiyi hedef göstermelerine de seyirci kalınamaz. Nitekim kalınmamıştır da. Meral Okay şahsında ciddi bir sahiplenme gerçekleşmiştir. Ve hatta o sahiplenme bugün haddini bir miktar aşıp Meral Okay’ın heykelini dikme girişimlerine doğru uzanmaktadır. Özetleyecek olursak, Meral Okay televizyon sektöründeki kariyerinde, toplumsal fayda anlamında herhangi bir senaristten farklı bir şey yapmamıştır. İyi ve kötü işleri vardır. Fakat irdelemeye kalkarsak günahları sevaplarından çok çıkabilir bu noktada.

Değinilmesi gereken çok önemli bir başka konu daha var. Meral Okay televizyon ve özelde de dizi sektöründe ciddi anlamda ağırlığı olan bir isimdi. Yukarıda sözünü ettiğimiz dizilerin yapımcısı olan TIM’S firmasıyla da çok yakın bir bağı vardı. Yani bu sektörde bir şey söylediğinde herkesin dinleyeceği az sayıdaki insandan biriydi. Fakat bu ağırlığını bu sektörün emekçileri yararına kullanmadı. Dizi sürelerinin 90-100 dakikaları aştığı bugünlerde, dizi setlerinde haftada 6-7 gün, günde ortalama 18 saat çalışılıyor. Sendikalaşma oranı yerlerde sürünüyor, sigorta ve iş güvencesinin sözü bile edilmiyor. Aşırı çalışma saatlerinden ötürü ölüm ve yaralanmalar sektörün olağan gerçekleri sayılıyor. Tersanelerden daha iyi durumda olmayan bir çalışma ortamından söz ediyoruz. Bu sektörde çalışan emekçiler yavaş yavaş tükeniyor. Herkesin büyük aktivist olarak bildiği Meral Okay bu konuda ne yaptı? 90 dakikalık dizi yazmayı reddetti mi Meral Okay? Çok iyi ilişkisi olan Timur Savcı’ya baskı yapabildi mi en azından? Sektördeki ağırlığı falan bir kenara bırakalım. Bu sektörün çalışma koşullarına karşı sesini yükseltmeyen herkes kadar suçluydu Meral Okay. Ve eğer onu büyük bir aktivist olarak görmeye devam edeceksek, çok daha fazla suçluydu. Nihayetinde bugün asıl irdelenmesi gereken, merhumun niye bu kadar göklere çıkarıldığı. Geçtiğimiz hafta pek çok dizi, Meral Okay’a ithaflarla yayınlandı. Jenerik müzikleri kendisiyle özdeşleştirilen bir şarkıyla değiştirildi. Dizi camiası “annesi”ni kaybetmişti sanki. Geçtiğimiz kasım ayında sinemamızın gerçek ustalarından biri olan Lütfi Akad‘ı kaybettik. Lütfi Hoca, çektiği onlarca filmden önce, bizzat verdiği emeklerle sinemamızın kurucuları arasında olan az sayıdaki insandan biriydi. Lütfi Akad’ın ölümü nasıl oldu da Meral Okay’ın ölümü kadar olay yaratmadı, arkasından bu kadar ağlanmadı? Daha az kıymetli bir sinemacı mıydı acaba? Meral Okay’ın dizi dünyasının Atatürk’ü ilan edilmesinin bir tek sebebi var: reyting. Ölümü, yarattığı rant ve reytingle anlamlandı. Arkasından gözyaşı dökenler bir de bu açıdan baksınlar meseleye.

Kapitalizm yine “Arka Sıradakiler”den can aldı Taraf gazetesi bugün yüzbinlerin 1 Mayıs’ı ile dalga geçercesine arsız neoliberal dille “Meğer herkes işçiymiş” manşeti attı. Herkesin sadece işçi değil, ne kadar güvencesiz, ölümüne güvencesiz işçi olduğu 1 Mayıs günü dizi setlerinde yaşanan iş cinayetiyle bir kez daha görüldü. Fox TV’de yayınlanan “Arka Sıradakiler” dizisinde sanat asistanı olarak çalışan 26 yaşındaki Selin Erdem, 1 Mayıs günü çekim arasında freni patlayan

set minibüsünün çarpmasıyla can verdi. Dün saat 19.00´da Kağıthane Altunay Caddesinde yapılan dizi çekimine verilen arada arkadaşlarıyla sohbet eden Selin Erdem ve Ömer Özcan’a minibüs hızla çarptı. Aracın altında kalarak ağır yaralanan Selin Erdem kaldırıldığı Kağıthane Devlet Hastanesi’nde kurtarılamayarak yaşamını yitirdi.


13

işçi meclisi

Fethiye davasında beraat kararı:

Cins egemenliğinin lağım çukuru! Behzat Ç. evlendi, darısı Zeynep’le Ozan’a Arçelik reklam karakteri, robot Çelik’in bile “bekar bir robot” olmasının tehlikeli görülüp robot Çeliknaz ile evlendirmişti. Bununla kalmadı. RTÜK, Behzat Ç dizisinde Behzat karakterinin kadın savcı ile sevgililik ilişkisini de “fuhuş” addetti ve “tez evlendirilmelerini” dizi senaryosuna baskı ile soktu.

Cins egemenliği binlerce yıldır olduğu gibi kadının beyanını esas kabul etmedi. Binlerce yıldır olduğu gibi sınıfsal, toplumsal, siyasal “bağlantılar” ve “dengeler” üzerinden, kadın cinselliğine yönelik saldırı, şiddet ve tecavüzle işbirliği yapıldı -bu işbirliğine bir kadının da katılması, başka şeylerin yanı sıra cins egemenliğinin nasıl içselleştirildiğinin göstergesi oldu Gerçek bir olaya dayanan “Sanık” filminde Sarah Tobias adlı kadın bir gece gittiği barda tecavüze uğrar. Kadının avukatı sadece tecavüzcülerin değil tecavüze katılmayıp alkışlayanların da peşine düşer. Ancak davada müvekkilinin geçmişi dahil her şeyin kendisine karşı kullanıldığını görür. Fethiye Adliyesinde görülen toplu tecavüz davasında da bu olayın bir benzeri yaşandı. Bianet‘in haberine göre, bir kadına tecavüz eden ikisi 18 yaşından küçük sekiz kişi delil yetersizliğinden beraat etti. Sanık avukatlarının tecavüzün gerçekleşmediği ve tecavüzün kurgusal bir iddia olduğu şeklindeki savunması geçerli kabul edildi. Davaya ilişkin tutum almak için Fethiye’ye giden 350´den fazla kadın kararı sloganlarla protesto etti. Duruşmanın ardından avukatların yaptığı basın açıklamasında şunlar söylendi: “Soruşturma başından itibaren özensiz bir şekilde yürütülüyor. Bu suçun ortaya çıkarılmasının hedeflenmediği açık. Dava zaten olağanüstü yargı yolları sayesinde, AİHM’e başvurulduktan sonra açılabildi. Bu dava müvekkilimize karşı oluşturulan önyargı ağı içinde yürüdü. Cinsel şiddet suçlarında kadının beyanı esas alınarak yargılamanın yürütülmesi gerekir. Busuçlar kapalı alan suçlarıdır ve tanıkları olabilecek suçlar değildir. Bu nedenle tecavüz suçlarında kadını beyanı esas alınmalıdır. Ancak bunun aksi karşı tarafça ispatlanabiliyorsa tartışılabilir. Cinsiyetçi yargının ve bu davaların peşinde olmaya devam edeceğiz.” Duruşmadan sonra şehir merkezine giden kadınların otobüsleri polis tarafından durduruldu ve yürümeleri de engellendi. Fethiye davası, Fethiye’ye bağlı Gebeler kaplıca tesislerinde sekiz kişinin tecavüzüne uğrayan bir kadının travma geçirdiğinden olayı hatırlayamaması ve başvuruların uzun süre geri çevrilmesi nedeniyle ancak 4 yıl sonra başlayabildi. Kadın avukatların girdiği davada suçluların 18 yaşından küçük 2 sanıktan ibaret olmadığı, kendilerine tanık süsü veren ikisi eğitimci, biri tesis sahibi 6 kişinin de sanık olarak yargılanması gerektiği savunuldu ve bu doğrultuda yürütülen mücadele sayesinde sanık sayısı

8´e çıktı. Muğla Barosu Başkanı Mustafa İlker Gürkan ile Muğla Barosu Genel Sekreteri Leyla Bişen‘in davaya sanık avukatı olarak katılması ve Baro’nun sanıkları sahiplenmesi protestolarla karşılandı. İzmir Kitap Fuarı‘nda “İdamların 40. Yılında Arkadaşları Deniz’leri Anlatıyor” panelinde konuşmacı olarak yer alan Muğla Barosu Başkanı protesto edildi. Baro Başkanı olay sırasında kadınlara sözlü saldırıda bulundu ve sanıklardan bazılarının “devrimci” olduğunu söylemişti! Tecavüze uğrayan kadın dava süresince sol bir siyasal parti ile bağlantıları, annebabasının boşanmış olması vb üzerinden sanık avukatları tarafından neredeyse suçlu ilan edildi. Sanıkların olay günü aynı yerde oldukları telefon sinyalleri ile belirlenmesine ve Adli Tıbbın tecavüzü doğrulayan raporuna rağmen hiçbiri tutuklanmadı. Delil yokluğu gerekçesiyle sanıkların sekizi de beraat etti. Cins egemenliği binlerce yıldır olduğu gibi kadının beyanını esas kabul etmedi. Binlerce yıldır olduğu gibi sınıfsal, toplumsal, siyasal “bağlantılar” ve “dengeler” üzerinden, kadın cinselliğine yönelik saldırı, şiddet ve tecavüzle işbirliği yapıldı -bu işbirliğine bir kadının da katılması, başka şeylerin yanı sıra cins egemenliğinin nasıl içselleştirildiğinin göstergesi oldu. Kadın sorununun kadına karşı şiddet de dahil kapitalist toplumun hücrelerine dek kök salmışlığı, her somut durumda bir kez daha ortaya çıkıyor. “Bağlantı” ve “dengeleri”, statükoyu elinin tersiyle itip kadına karşı şiddeti her biçimiyle yargılamayan, onu teşhir ve tecrit etmeyen her tutum, toplu tecavüz, kadına karşı fiziksel şiddet gibi ayyuka çıkmış olaylarda sanıkların derhal tutuklanmamasına, ağır biçimde cezalandırılmaması, hatta beraat ettirilmesine karşı ne söylerse söylesin, bu mücadelenin gerçekte dışındadır. Cins egemenliği çamuruna, yalnız sonuçları ile değil toplumun sınıflara bölünmüşlüğü ile katmerlenen, toplumsal işbölümünden çıkışını alan nedenleri ile birlikte; Kadına yönelik şiddetle mücadeleye!

O da yetmedi. TV’nin yüksek ratingli yeni skeç programı, “Bir kadın-bir erkek”te de, çiftin evli olmaması “fuhuş” addedildi ve “tez evlendirilmeleri” için baskı yapılıyor. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, tüm toplumu medyada “evlilik zabıtalığına”, cinsel aşk karşıtlığına, RTÜK ihbarcılığına kışkırtıyor: “Ahlaki değerlerimize ters düşen yayınlar varsa ilgili yayın kuruluşunun nezdinde makul tepkiler gösterilmelidir, eleştiriler yapılmalıdır. Özellikle ebeveynler çocuklarını televizyon karşısında başı boş bırakmamalıdır. Dizilerde ele alınan marjinal konular, karşı cinsler arasındaki ilişkiler, aile içi ensest ilişkiler işlenen temalar toplumun tahammül sınırlarını zorlamakta ve ciddi eleştirilere neden olmaktadır. Dizilerle ilgili şikâyetler ciddiye alınmalı. Dizilerde ele alınan temalar gözden geçirilmeli. Türk halkının önemli bir bölümü cinsellik içeren yayınlardan rahatsız oluyor.”

Cinsel aşk polisliği ve yasakçılığı, medyadan başlayıp tüm yaşama doğru yaygınlaştırılıyor. Kapitalizmin paslı kelepçeleri olan evlilik, aile, ev ve yatak odası dışındaki her türlü kadın-erkek ilişkisi, genç kadın ve erkeklerin parklarda el ele tutuşması, öpüşmesi bile “fuhuş” diye saldırıya uğruyor, polisin görev alanına sokuluyor. Bursa Emniyet Müdürü Ali Osman Kahya, Bursa Kültür Park’ta, el ele gezen, öpüşen kadın ve erkekleri açıkça hedef gösterdi ve evlilik ve ev dışında kadın-erkek ilişkisini, el ele tutuşması ve öpüşmesini, sevişmesini yasaklayan yasa çıkartılmasını istedi: “…her ağacın altında bir çift var, her çalının dibi yatak odası gibi. Her şey meydanda. Ama iki taraf gönüllü olunca yapacak bir şey olmuyor. Yasalar buna izin vermiyor. Biz kolluk görevlisi olarak onları uyarıyoruz” dedi. “Sadece uyarıyorlar”mış! Hayır, asıl yaptıkları, toplumsal gericilik birikimini azamileştirmek, tüm toplumu evlenmeden cinsel aşk karşıtlığına ve zabıtalığına kışkırtmak, paslı evlilik kelepçesi takmadan ilişki yaşayan erkekleri nazikçe “uyarmak”, ama kadınlara “fahişe” yaftasını yapıştırmaktır. Tıpkı “kadını şiddetten -sözde- koruma yasası”nın, gerçekte çözülmekte olan evlilik, aile kurumunu, yani erkeği ve kadın üzerindeki erkek egemenliğini koruma yasası olması gibi… Medyayı, polisi, tüm toplumsal gericilik birikimini cinsel aşk polisliğine, bekçiliğine manipule etmek, kadının evcil köleliğini restore etmektir ve kadın üzerinde sarsılan erkek egemenliğini ve baskısını, siyasal, toplumsal, kültürel baskıyla yeniden güçlendirmeye, kadına dönük şiddeti artırmaya dönüktür…


14

işçi meclisi

Davutoğlu:

“Ortadoğu’nun yöneticisi olacağız!..” Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, TBMM Genel Kurulu’nu, Suriye politikası konusunda “bilgilendirme” konuşmasında, şunları söyledi:

rejim” dediği, kitlelerin kendilerini kimin azami yıkıma uğratacağı ve ezeceğini seçme hakkının olduğu, küflü sandık köleliliğidir.

”Türkiye olarak bundan sonra da Ortadoğu’da değişim dalgasını yöneteceğiz. Bu değişim dalgasının öncüsü olmaya devam edeceğiz. Daha ortada Arap uyanışı yokken Suriye’yi uyarmıştık. Meşruiyetini halkın iradesinden alamayan rejimlerin sonu geldi. Biz azınlık iktidarlarının değil, kendi geleceğini tayin etmeye çalışan halkların yanındayız. Bizim için bu bölgede etnik, dini ve mezheplere dayalı köken tehdit değil, zenginliktir. Türkiye’nin sandık talep eden Suriyelilerin yanında yer alması taktir edilecek bir davranıştır.”

Dış efendinin, “Esad diktasına karşı sandık talep eden halkların yanındayız” dediği, ABD, Rusya gibi emperyalist, İran, Türkiye gibi bölgesel tekelci kapitalist güçlerin, Suriye emekçi halklarının yıkımı ve kanı üzerinden yaptığı pazarlıklar, güç ve paylaşım mücadeleleridir.

Dış efendinin, “Ortadoğu’da değişim dalgası” dediği, Ortadoğu’nun sermaye birikiminin yeni küresel temelinden, küresel tekelci kapitalizm ve mali oligarşisine saldırgan savaş, yıkım politikalarıyla, entegre edilmesidir. Dış efendinin, “Türkiye bunun yöneticisi ve öncüsü olacak” dediği, Türkiye’nin bunun içinde saldırgan bir bölgesel tekelci kapitalist güç olmasıdır. Dış efendinin, Esad rejimini azınlık diktası olarak tanımlaması, burjuva demokrasisinin sadece kişi, aile, tek parti rejimlerini diktatörlük olarak ilan ederek, burjuva demokrasisinin kendisinin bir azınlık diktatörlüğü, işçi sınıfı ve toplumun ezici çoğunluğu üzerinde burjuvazinin sınıf diktatörlüğü olduğunu gözlerden saklamaya çalışmasıdır. Dış efendinin, “meşruiyetini halktan alan

Dış efendinin, “Suriye halkının kendi geleceğini tayin etmesi” dediği, Suriye’de de Robosvki, Pozantı, özel yetkili mahkemeler, Suriye’ye karşı bölgesel tekelci savaştır.

Dış efendinin, Esad rejimini azınlık diktası olarak tanımlaması, burjuva demokrasisinin sadece kişi, aile, tek parti rejimlerini diktatörlük olarak ilan ederek, burjuva demokrasisinin kendisinin bir azınlık diktatörlüğü, işçi sınıfı ve toplumun ezici çoğunluğu üzerinde burjuvazinin sınıf diktatörlüğü olduğunu gözlerden saklamaya çalışmasıdır

Fakat Dış efendi sanmasın ki, “Ortadoğu’daki değişimi” sadece küresel, bölgesel ve işbirlikçi burjuva güçler belirler, yönetir ve öncüsü olur. Tunus’tan Mısır’a, Bahreyn’den Yemen’e bir kez isyan etmiş Ortadoğu işçileri, kent ve kır yoksulları, emekçi ve ezilen halklar artık ne eskisi gibi yönetilebilir ne de burjuva demokrasisi olarak çekilmek istendikleri sermaye birikimin yeni küresel, bölgesel temelinden azami sömürü ve azami mali oligarşik diktatörlüğünün hayal kırıklığına sürgit tahammül edebilir! Türkiye’de ezilen cins ve ezilen ulusu eskisi gibi yönetemez hale gelmiş Türkiye tekelci burjuvazisinin, şimdi Ortadoğu’yu da yeni türden bir işçi sınıfı ve emekçi halklar hapishanesine çevirerek, yönetmeye kalkışmasına yanıtını da, bölge çapındaki işçilerden, kadınlardan, emekçi halklardan, ezilen uluslardan alacaktır.

Varlığı mal varlığına feda olsun!..

Biz üretiyoruz patronlar kazanıyor! İşçi sınıfı yoksullaştıkça patronlar kazanmaya ve zenginleşmeye devam ediyorlar! Küresel mali sermaye rekabetinin kızıştığı en önemli alanlarından biri de bilgisayarlı cep telefonları piyasasıdır. Son yıllarda Cep telefonu piyasasında elde edilen karlar devasa boyutlara ulaşmış durumda. Piyasadaki pastanın büyük dilimini yıllarca elinde tutan Nokia, iPhone’un piyasaya çıkmasıyla bu alandaki liderliğini yitirdi. Ancak süren rekabette Güney Kore Firması Samsung 2012’nin ilk çeyreğinde açıkladığı 4 milyar Euro karla iPhone’u geride bıraktı. Samsung’un üç aylık dilimde sattığı ürün sayısı 93 buçuk milyon.

Başbakan Erdoğan’ın internet sitesinde yayınlanan mal varlığı, 2 yıl öncekine göre yaklaşık 1 milyon 300 bin tl’lik bir artış içeriyor. Erdoğan’ın mal varlığı açıklaması, ailesi, yakınları, danışmanları vb üzerine olan mal varlıklarını içermiyor. Daha önce Wikileaks belgelerinde yer alan İsviçre bankalarındaki 8 gizli hesabı, yine bir ara medyada gündemleşip susturulan boğazdaki paha biçilmez yalı ve çeşitli gayrimenkullar da bu açıklamada yer almıyor. Mini okur anketi: Dünyanın en fazla mal mülk sahibi olan burjuva politikacıları arasında 6. olan Erdoğan’ın mal varlığındaki 2 yılda yüzde 50´yi bulan artış aşağıdakilerden hangisinin sonucudur? a) Tekelci burjuvazinin sermaye ve karlarındaki artışın b) İş cinayetlerinde ölen işçi sayısındaki artışın c) İşçilerin çalıştırılma temposu ve sürelerindeki artışın d) İşsizlikteki artışın e) Hepsi

Cep telefonu piyasasında ilk sıraya yerleşen Samsung şirketi piyasadaki payını yüzde 30’a çıkarmış bulunuyor. İkinci sırada ise 35,1 milyon iPhone satışıyla ve yüzde 24.1’lik pazar payıyla Apple bulunuyor. Samsung yöneticilerinden Shin Young Juan, en büyük rakibini geride bırakmış olmanın doymazlığıyla “çıta çok daha yukarıya çekilecek” diyor. Neyin çıtası yukarı çekilecek acaba? Çalışma sürelerinin mi? Düşük ücretlerle çalıştırmanın mı? Daha az işçiye daha çok iş yaptırmanın mı? Molaları kaldırılmanın mı? Ölümüne çalıştırmanın mı? Üç ayda 4 milyar Euro kar! Nasıl elde edilir bu kadar para bilen var mı? Kaç işçi çalıştırmak gerekir bunca parayı kazanmak için? Kaç işçinin yaşamı bir Samsung veya iPhone eder. Patronlar kazansın biz ne iş olsa yaparız! Patronlar kazansın biz aç kalmaya hazırız! Patronlar kazansın biz 24 saat çalışmaya hazırız! Patronlar kazansın biz ölmeye de hazırız! Bildiğimiz bir şey var ki, biz işçi ve emekçiler kazanmadan patronlar kazanmaya devam edecek.


15

işçi meclisi

İsviçre’de 1 Mayıs

Basel

Basel’de 1 Mayıs, işçi sınıfının burjuvaziye karşı sesini daha gür çıkardığı coşkulu bir gösteri ile kutlandı. Saat 09.00 sularında Messeplatz alanında toplanmaya başlayan kitle saat 10.30‘da kortejlerin oluşması ile birlikte yürüyüşe geçti. Kortejin en önünde sendikalar yer aldı. Ardından Devrimci 1 Mayıs Platformunu oluşturan İsviçreli ve Türkiyeli devrimci kurumlar “Kapitalizm kriz, savaş ve yoksulluk demektir, birleşik mücadeleye” pankartı arkasında sıralandılar. Devrimci Proletarya okurları olarak “Kapitalizme ve Emperyalist Egemenliğe Karşı Sosyalizm İçin Mücadeleye” pankartımız ve flamalarımızla yürüyüşteki yerimizi aldık. Yaklaşık 2000 kişinin katıldığı 1 Mayıs yürüyüşünde sıklıkla “Yaşasın enternasyonal dayanışma, “Yaşasın 1 Mayıs”, “Politik tutsaklara özgürlük”, “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganları atıldı. Bir saat süren yürüyüşün ardından miting alanında yapılan konuşmalar ve atılan sloganlardan sonra eylem

sona erdirildi. Bu yıl sendikaların 1 Mayıs’ta dile getirdikleri temel slogan “Daha çok iş güvenliği daha yüksek ücret” oldu. Avrupa kapitalizminin on yıllar öncesinde başlattığı emekgücü sömürü biçimlerindeki farklılaşmaya dayalı politikalar toplumsal yıkımı işçinin günlük yaşamında hissedilir kıldı. Henüz toplumu dikey kesen temel karşıtlıklar üzerinden şekillenen gelişkin işçi hareketleri Avrupa’nın merkez kentlerinde gelişmese de giderek büyüyen bir hoşnutsuzluğun taleplerinin 1 Mayıslarda daha fazla görünür olduğunu söyleyebiliriz. Çok değil, bundan birkaç on yıl önce Avrupa refah toplumlarının kapitalist istikrar halkalarından olan Sarı sendikalar bir anda zengin fakir oranlamaları yapmaya başladılar. Altlarındaki istikrar toprağı hızla kaymaktadır. Aynı zamanda işçilerin derinleşen hoşnutsuzluğunu belirli sınırlarda tutma çabasının ifadeleri olarak da tanımlanabilir. Bütün İsviçre kentlerinde yapılan gösterilerde

kapitalist sistemin kendisine temelden karşıt bir duruşun henüz zayıf olduğunu gözlemlemek mümkün. Düzenin sarı sendikalarından birinin 1 Mayıs öncesi yayınladığı çağrı metninde bazı tanımlamalar örnek verilebilir. “İsviçre halkının sadece % 1 lik Kapitalist azınlığının sahip olduğu toplam zenginlik, % 99 luk diger çoğunluğun sahip olduklarindan daha fazla. Burjuvazi zenginlik ve yoksulluk arasindaki bu esitsizligi yok etmek yerine uçurumu daha da derinleştirmektedir. Milyarlarca değerindeki vergileri zenginlere hediye ederken, işçilerin de haklarını tırpanlamayı unutmamaktadır. Zaman haklarımız için ayağa kalkmanın ve kararlı bir isyanın zamanıdır. Bundan dolayı 2012 yılında yapılacak olan şey bir Mayıs ‘ta alanlara çıkmaktır. Daha yüksek ücretler, daha iyi koşullar ve daha iyi emeklilik için. Adil olmayan vergi politikalarının sonuncu zenginlik ve fakirlik arasındaki uçurum daha çok derinleşti. Kadınlara yapılan ödemlerin daha az olması uygulanan çifte standardın ve ayrımcılığın bir sonucudur. Emeklilik yasasında yapılmak istenen değişiklikler, emeklilerin yaşam standartlarının devamını sağlamayacagı gibi daha da kötüleştirecektir.”

Zürih

İsviçre‘nin en kalabalık kenti olan Zürich’te 1 Mayıs 12 bin civarında işçi ve emekçinin katılımıyla gerçekleşti. Sendikaların, İsviçreli devrimci grupların, Türkiye ve Kürdistanlı devrimci kurumların yer aldığı 1 Mayıs gösterisi kitleselliğiyle göze çarptı. Zürich‘teki gösteride işçi sınıfının kapitalizme karşı görece daha doğrudan bir eleştiri getirdiği bir içerikte geçti. İsviçreli devrimci grupların antikapitalist sloganları kendi içinde sınırlı kalsa da Avrupa‘da artık yeni bir sosyalist dalganın gelişmekte olduğunu gösteriyor.

İşçi sınıfı yeni bir dönem açacaktır “… Diyor ki Pir Sultan on altıncı yüzyılda ‘Gelin canlar bir olalım Yoksulun hakkını alalım’ Ateşin kanatlarda taşındığı çağlardan Gülmenin kan açtığı yıllardan sonra Diyor ki komün şairi Pottier Fransa’da Zulümden yakınan bize gelsin Toplansın kurultayımız açık havada İşte yirmi birinci yüzyıl karşımızda Vampir saltanatı yeni dünya düzeni ya da. Ekmek çoğaldıkça açlar çoğalıyor İşlikler çoğaldıkça işsizler çoğalıyor Nükleer bulutlardan Ölüm ve yokluk yağıyor daldaki yaprağa Uzayda atılan her adım Dünyada bir halkı gömüyor toprağa Bilgisayarlarda yok çocuk ölümleri Yargısız infazlar ve kayıplar yok Binlerce kurban yok kirli soygunlara Işıksız sabahlar var yalnızca Görüntüsüz televizyonlar Ki hep kör gözlere sunulan Bir de sessiz telefonlar ve nutuklar Ki hep sağır kulaklara haykıran …” 16 Nisan 2012, Sincan

Merhaba 1886 yılında Chicago proletaryasının 8 saatlik iş günü ve insani çalışma koşulları talebiyle ABD sermayesine kabuslar gördüren, katliamlarla, idamlarla ancak bastırılan eylemlerinin arkasında kölece çalışma ve kölece yaşam koşullarına karşı mücadelelerinde filizlenen yeni bir yaşam yeni bir dünya ihtiyacı vardı… Chicago meydanında sermayenin polis kurşunlarıyla can veren proleterlerin de idam sehpalarında devrimci proleteryanın eğilmez başları olan işçi önderlerinin de mücadele azminin kaynağı yeni bir yaşamın olanaklı olduğu tek sistem olan sosyalizme olan inanç ve özlemleriydi… ABD proletaryasının ve onları izleyen dünya proletaryasının dindirilemeyen eylemleri sonucunda 8 saatlik iş günü hakkı sermaye düzenine kabul ettirilmişti. 1 Mayıs’ın böyle bir tarihsel arka planı vardır. Büyük bedeller ödenerek kazanılmış 8 saatlik iş günü ve ekonomik sosyal haklar ciddi tehdit altındadır. İşçi sınıfı bugün tarih sahnesine yeniden bütün ağırlığı ve tarihsel rolünü kuşanmış olarak çıkmak zorundadır. Bunu yap(a)madığı her gün kölece çalışma ve kölece yaşam koşulları daha da katlanılmaz boyutlara ulaşacaktır. Çünkü sermaye hep daha fazlasını sömürmeden ayakta kalamaz. Daralan kar oranları nedeniyle azami kara ulaşmada zorlanan burjuvazi saldırganlaşmaktadır. Toplumun proleterleşip proletaryanın toplumsallaştığı günümüzde işçi sınıfı çok daha güçlü

konumdadır. Sermayenin kör ve sınır tanımaz iştahasını kurtuluş mücadelesiyle boğmasının koşulları her zamankinden daha güçlüdür. Proletaryanın sermaye karşısında kaybettiği mevzileri olduğu gibi onurunu da kazanabilmesi için devrimcileşmesi gerekmektedir. İşçi sınıfı ya devrimcidir, bugününe ve geleceğine sahip çıkar, sermaye karşısında sınıfa karşı sınıf duruşunu sosyalizm mücadelesiyle yükseltir; ya da hiç bir şeydir, ezilir, horlanır, hemen her gün iş kazalarında bölük bölük, sermaye için canını verir, asgari bir dünya asgari bir yaşam için ömrünü tüketir. Ostim’de, Davutpaşa’da, Tuzla’da, Adana’da, Maraş’ta, Erzurum’da… olduğu gibi sermayeyi büyütmek için kendi canını feda eder. 2012 1 Mayıs’ı işçi sınıfının kendisini aşırı çalışmaya zorlayan, örgütsüzlüğe, yabancılaşmaya, maddi ve manevi yıkıma, değersizleşmeye iten kapitalist sisteme karşı kendi geleceğini yeniden eline alacağı bir dönemin kapılarını açacaktır. Devrimci proletarya kendisine barbarlıktan başka bir seçenek bırakmamakta ısrarlı olan emperyalistkapitalizme karşı sosyalizmin bayrağını Chicagolu proleterlerin kararlığıyla çok daha yükseklere taşıyacaktır. Buna güvenimiz ve inancımız tamdır. Enternasyonal proletaryanın ve sizlerin 1 Mayıs’ı kutlu olsun! Başarılar… Görüşeceğiz!.. Ercan


Berlin´de 1 Mayıs Berlin´de 1 Mayıs, Sendikalar Konfederasyonu DGB´nin “Avrupa için iyi iş, adil ücretler ve sosyal güvence” çağrısıyla yapıldı. Eylem için Hackeschen Markt´ta saat 09.00´da toplanma başladı. Alanda yerlerini alan IG Metall, Ver.di, IG Bau, GEW, GdP, Die Linke (Sol Parti), MLPD (Almanya Marksist Leninist Parti), DKP (Alman Kömünist Partisi), KDP (Komünist Almanya Partisi), Yesiller, Kürdistanli ve Türkiyeli örgütler, parti ve yöre dernekleri, Alevi derneği, Dersim Cemaati, Srilankalılar Derneği, Yunan Komünist Partisi, Otonomcular, Anarşistler, antikapitalist gruplar saat 10.00´da yürüyüşe başladı. Bazı gruplarda yüksek tonlu müzikler çalınmasına, zaman zaman sloganların atılmasına rağmen genelde çoşkusu düşük tempoda bir yürüyüş oldu. Brandenburger Tor’a ulaşıldığında GEW/Bilim ve Egitimciler Sendikası’ndan Ulrich Thöne kitleye hitaben konusmasında; Almanya´da işsizliğin tırmandığı, yoksulluğun yaygınlaştığı, ekonomik krizin sosyal bir krize dönüştüğüne, taşeron çalıstırmanın, kısa süreli sözleşmeli çalışmanın, Minijob çalışmanın -çok düşük ücretle ikinci bir işte çalışma- gittikçe yaygınlaştığına vurgu yaptı. Almanya genelinde 3 milyon 600 bin işçinin örgütlü olduğu Alman Metal İşçileri Sendikası (IG Metall), ücret artışı taleplerini de meydanlarda gündeme getirdi. Toplu sözleşme görüşmeleri çıkmaza giren IG Metall, patrondan yüzde 6,5 ücret artışı talep ediyor. Eylemde öne çıkan kapitalizmin krizi ve

onun sonuçlarının yarattığı işsizlik ve yoksulluğun genişlemesi, çalışma hayatındaki parçalanmışlık ve dağınıklık, düşük ücretlerle çalıştırma, kiralarin sürekli artması. Brandenburger Tor´da yapılan konuşmalar sonrası, Berlin’de 2003 yılından bu yana gelenekselleşen ´Myfest´alanına doğru kitleler dağıldı. ´Myfest´, 1 Mayıs eğlencesi/partisi/şenlikleri anlamında kullanılıyor. Burada, bütün partiler, dernekler, sanat ve müzik grupları, restaurant ve cafeler, ne yapıyor ne satıyorsa, bu alana taşıyor. Bir yandan politik gruplar standlarını açıyor, öte yandan dönerkebap-ızgara, ev-el yapımı yiyecekler satılıyor, başka bir yerde sahneler kurulup, müzik, davul-zurna eşliğinde halaya ve eğlenceye duruluyor. 1 Mayıs’ın bu bölümü kitleleri akın akın mıknatıs gibi çekiyor ve gece geç saatlere kadar devam ediyor. Berlin’de bütün bir güne ve geceye taşan 1 Mayıs, akşam 18.00´de toplanan `Devrimci 1 Mayıs` ile devam etti. Yaklaşık 25.000 kişinin katıldığı eylemde çoğunluğu anarşist ve otonomcuların oluşturdugu antifaşist, antikapitalist, antimilitarist kitle her yıl olduğu gibi bu yıl da polisle çatışmaya girdi. 7000 polisin görevlendirildiği bu 1 Mayıs’ta akşamki eylem geçen yıllara göre daha erken dağıtıldı. Çok sayıda kişinin gözaltına alındı, 2 polis yaralandı. Marzahn-Hellersdorf yerleşim yerinde NPD/ Nationaldemokratische Partei Deutschlands(Ulusal Demokratik Alman Partisi) adına 50 kişilik bir Nazi grubu tarafından yapılmak istenen gösteri, yaklaşık 200 kişilik bir antifaşist grup tarafından protesto

edildi. İki grubu birbirine yaklaştırmayan polis grupları dağıttı. Bu 1 Mayıs’ta Devrimci Proletarya olarak Almanca ve Türkçe çıkardığımız bildilerimizi dağıttık. Dağıtımda genel olarak her ülkeden göçmenler daha ilgiliyken, Almanyalıların daha mesafeli oluşları dikkat çekiciydi. ´Bu nedir, neyi savunuyorsunuz, illegal bir örgüt müsünüz, silahlı mücadeleyi savunuyor musunuz?´ gibi sorulari oldu. Türkiyeli bazı kesimlerden, özellikle orta yaş grubundan oldukça olumlu yaklaşımlar oldu. Onlardan da gelen soru özellikle `Neyi savunuyorsunuz, Avrupa için nasıl bir programınız var? Gençlerimiz artık burdan Türkiye için bir şey yapamazlar, burada yapacaklar ne varsa, bak hayat her gün kötüye gidiyor.` Bir başka yerde Hollanda’dan gelen bir Türkiyeli milletvekili ise Hollanda’da devrimci çalışmanın çok zayıf oldugunu burada böyle çalışmalar görmekten sevinç duyduğunu, bildiriyi okuduğunu ilginç bulduğunu ifade etti.

atfen ‘Hepimiz Yunanlıyız, hepimiz İspanyoluz’ pankartları taşındı. Neo liberalizmin yıkıcı sonuçlarına olan tepki banka-finans sistemine karşıtlık ve bunların kontrol altına alınması isteminde toplanırken ‘kapital’ karşıtlığı kapitalizm karşıtlığı düzeyine çıkmıyordu. Alanda burjuva demokrasisini ve kapitalizmi hedefe çakan hiç bir slogan, pankart bulunmuyordu. Bundan olacak alanda dolaşarak fotoğraf çeken amatör fotoğraf meraklılarının en fazla ilgisini çeken ve fotoğrafı çekilen pankartlardan birisi bizim “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni” pankartımızdı. Türkiyeli devrimci grupların ve kürt ulusal hareketinin 1 Mayıs’a katılımı önceki yılların bir tekrarı oldu. Arabalardan çalınan kürtçe ve türkçe halk türküleri eşliğinde çekilen halaylar bu örgütlerin 1 Mayıs’a katılımının temel biçimini oluşturdu. Bazı örgütler yayın standları açıp bildiri dağıttılar. Sıcak yiyecek büfeleri de alanın olmazsa olmazlarındandı. Devrimci Proletarya olarak bu 1 Mayıs’da yürüyüş güzergahının kilitleneceği ve Türkiyeli kortejler açısından yürümenin mümkün olmayacağı öngörüsüyle alanda konumlanarak alan içi propaganda ve ajitasyon gerçekleştirme kararıyla

hareket ettik. 1 Mayıs’ın başlangıç yeri olan Denfert Rochereaue meydanının bir tarafında üzerinde pankartlarımızın ve bir ses cihazının yer aldığı bir araba konumlandırıldı. Arabadan gerçekleştirilen yayında ‘Krizsiz bir dünya için sosyalizm’ başlıklı bildirimiz Fransızca ve Türkçe okundu. Aracımızdan Türkçe, Kürtçe, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Portekizce, Baskça, Farsça ve Japonca devrimci marş ve türküler çalındı. Müzikde işçi sınıfının ve komünist enternasyonalin halkların demokratik müziğini de içerimine alan marşlarının ve türkülerinin çalınması 1 Mayıs’ın anlamına ve ruhuna uygun olandı. Fransızca ve Türkçe bildirilerimiz alan içerisinde dağıtıldı. Alan içerisinde çeşitli noktalarda Fransızca kuşlamalar yapıldı.(Pour un monde sans crises: le socialisme!/Krizsiz bir dünya için sosyalizm! Ve Renversons le povoir des grands patrons, des bnaques et des Bourses! Büyük patronların, bankaların ve borsanın iktidarını yıkalım!) 1 Mayıs etkinliğimizi, yürüyüş güzergahının çok yavaş ilerliyor olması ve daha uzun süre yürünemeyeceğinin görülmesiyle saat 17.00 de kısa bir konuşma sonlandırdık.

Paris´te 1 Mayıs Fransa’da 1 Mayıs, etkisini geriden hissettirmeye başlayan krizin basıncı ve 6 Mayıstaki cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 2.tur atmosferi altında gerçekleşti. Fransa genelinde sendikaların düzenlediği 300 gösteriye 750 bin kişi katıldı. Paris’teki gösteriye damgasını vuran başta CGT olmak üzere sendikalardı. Bu eylemde 250 bin kişi yürüdü. İlk yürüyüş kolları Bastille meydanına ulaştığında yürüyüşün başladığı Denfert Rocherau meydanı doluluğunu koruyordu. Tracodero meydanında karşı bir gösteri düzenleyen ve Fransızlara ‘ellerindeki kızıl bayrakları bırakıp Fransız bayraklarını alma’ya çağıran Sarkozy’ye karşı Paris işçilerinin gövde gösterisi saatlerce sürdü. Fransız işçi sınıfının militan bir sendikal mücadele geleneğine sahip CGT kortejlerinde yürüyüş boyunca farklı tutumları gözlemlemek mümkündü. Bazı kortejlerde canlılık, bazı kortejlerde sakin bir kararlılık, bazı kortejlerde de rutinlik egemendi. Bununla birlikte tüm kortejler önceki gösterilerde olduğu gibi uzun bir güzergahı sonuna kadar yürüdüler. Yürüyüşe damgasını vuran işçi sınıfının neoliberal yıkım politikalarının uygulayıcısı Sarkozy’i gönderme isteği idi. Sol Cephe olarak seçimlere katılan komünist ve diğer sosyal reformist partilerin ve CGT nin 2.turda PC(Parti Sosyalist) adayını destekleme kararları 1 Mayıs’ta bir güç gösterisine dönüştürüldü. Sarkozy karşıtlığı dışında ücretlerin artırılmasıasgari ücretin 1700 euro olması-, tam güvenceli sosyal sigorta hakkı, dinlenme ve sosyal aktivitilerde bulunabilme hakkı, emeklilik yaşının yükseltilmemesi gibi, ekonomik ve sosyal haklar konuşma ve dövizlerde yer aldı. Kadın işçilere eşit ücret istemi, nükleer tehlike konuları da pankart ve dövizlerde yer aldı. Krizin yıkıcı etkisinin yoğun olarak yaşandığı Yunanistan ve İspanya’ya


21