Issuu on Google+

PROLETER KURTULMAK YOK TEK BAŞINA YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ!

CİLT:2 SAYI:19

MARKSİZM LENİNİZM HERZAMAN GÜNCEL VE BİLİMSEL ÖĞRETİ YABANCI SERMAYE TEKELLER, SANAYİ VE İHRACAT Kapitalizmin gelişmesi tekelleri, o da emperyalizmi doğurdu. Meta sermaye ihracından, sermaye ihracına dönüşen sermaye ilişkileri bu gün dünyada yeniden yapılanmakta ve yapılandırılmaktadır. ABD emperyalizminin başını çektiği uluslar arası tekeller dünyayı yeniden paylaşım sürecine sokarken diğer emperyalistler arasında da mücadeleyi ve rekabeti güçlendirmektedir.

AĞUSTOS 2005

Uluslar arası sermaye hareketlerinin Türkiye ayağında ise sermaye ilişkilerinin sonucu olarak ve ekonomik konjonktürün bu günkü ekonomik alandaki sonuçları ilginç, göze batan görüntüler oluşturmaktadır. Sözde iktisatçılar, siyasetçiler ve bazı sözüm ona sosyalistler sermayenin “yerlisi” ve “yabancısı”ndan söz ederek bir sermaye grubunun yerini başka bir sermaye grubunu desteklemektedirler. Yine aynı şekilde bir mülkiyet biçimine karşı başka mülkiyet biçimi olan “özelleştirme karşıtlığı”nı savunmakta. Yine aynı mantık “küreselleşme karşıtlığı” olarak ta karşımıza çıkmakta. 1


Sermayenin ne olduğunu “bilmeyenler” onun hareketleri ve işlevleri konusunda da kendilerini sermayenin başka türden savunucusu durumuna sokmaktadırlar. Yada öyledirler. Karl Marks Toplam toplumsal sermayenin formülünü bize şu şekilde serimler: ÜA P-M – R –M’- P’ İG Süreci olarak verir. Başlangıç sermayesinin (P) nasıl biriktiği, nerden geldiği, kimin olduğu ayrı bir çalışma konusu ama bu sermayenin Kredi, Ortaklık parası, vs olması sermaye olma işlevini değiştirmez. Aynı şey (ÜA) üretim araçları için de geçerlidir. (İG) iş gücüne yatırılan kısım ise proletaryanın varlığına bağlıdır. Onunda hangi ülkeden olduğu önemli değildir. İş gücünün sermaye için önemi on dan elde edilecek artı-değer sömürüsüdür. Bu sermayelerin nerde 2

kullanıma sokulacağı, üretime sokulacağı ise birtakım sermaye kurallarına bağlıdır. Sermaye sahipleri buna göre hareket ederek bunun önündeki engelleri kaldırmak için mücadele ederler. Sınırlamalar da getirirler. Burada emperyalistler arası anlaşmalar, ülkeler arası sözleşmeler ve birtakım uluslar arası kuralları beraberinde getirir. Burada ufak bir anekdot belirtelim: Avrupa Birliği kriterlerine göre bazı sanayi kollarında yeni yatırımlar yapmak üye ve yeni üye olacak ülkeler için mümkün değilmiş. Buna ERDEMİR’e örnek göstererek Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu “AB ile Türkiye arasındaki anlaşmaya göre yeni bir demir-çelik tesisi yatırımında her türlü devlet desteği ile teşvikinin yasaklanmış olmasına dikkat çekti”. (Sabah 24.08.2005) çıkışı

Sermayenin ortaya (birikimi) açısından


ülkelerin sınıf mücadeleleri tarihi açısından elbette önemli bir yeri vardır. Bu önem sermayenin “yerli” veya “yabancı” olma özelliğinden değil sermaye özelliğinden kaynaklanan, sermayenin (kapitalizmin) kendinden önceki üretim biçimlerine karşı verdiği mücadele ile önemini açığa vurur. Kapitalizm bağrından çıktığı feodalizmden onu yıkıp parçalayarak varlık buldu. Bazı ülkelerde ise onu yavaş yavaş kapitalistleştirerek varlığını sürdürdü. Kapitalizmin eşitsiz gelişimi bazı yerlerde çok hızlı olurken bazı yerlerde gelişimini başka ülkelerdeki kapitalizmin gelişmesine bağlı kaldı. Kapitalizm emperyalist aşamasında emperyalist bloklar tüm dünyayı kontrol eder duruma geldiler. Ülkelerin ekonomik bağımlılıklarını siyasi bağımlılıklarıyla pekiştirip ait olduğu bloğun tüm istem ve çabalarını

diğer bloklara karşı tek vücut olmaya başladılar. Kontrol altına girmek istemeyen ya da ayrı bir blok oluşturmak isteyen ülke yönetimleri ise herhangi bir biçimde “ikna” edilerek (ülke yönetimine el koymak, siyasi darbeler, savaşlar vs.) “küresel aktörlerin” saflarına katıldılar. Ve halen bu süreç devam etmektedir. Türkiye açısından da pek değişmeyen bu süreç Kurtuluş Savaşıyla birlikte Türkiye de kapitalizmin gelişmesi , eski üretim biçiminin yok edilme ürecinde hızlanmasını uluslar arası sermayenin katkılarıyla sermaye birikimi ve ilişkileri baskın rol oynamaya başlar. Bu konuda uzun bir yazı dizimizden bilgiler edinilebilir (Türkiye- Sosyo - Ekonomik Yapı) Bu gün Türkiye sermaye yapısındaki gelişmeler ve değişimler adım adım izlenmekte ve “küresel bir güç olarak” uluslar arası arenada kendi yerini bulmaktadır. 3


İstanbul Sanayi Odasının (ISO) her yıl yaptığı araştırmalara göre Türkiye’nin 500 ve 1000 Şirketi araştırmasına göre 2004 yılı verilerine göre ilk 500 ve 1000 şirketin durumu sergilenmektedir. Bu araştırmanın bazı sonuçları şöyledir: “BÜYÜKLER ARAYI 6 YILDIR AÇIYOR Türkiye ekonomisi yüzde 9.9 büyürken, İSO İkinci 500 Büyük şirketlerinin büyüme rakamı yüzde 6'da kaldı. Türkiye'nin yüzde 25 büyüdüğü 6 yılda İlk 500 firmalarının cirosu yüzde 53.5 artarken, İkinci 500'deki şirketler yüzde 25 büyüyebildi. Büyümedeki paydan büyükler nasiplenirken küçük şirketlerin git gide geride kaldıkları ortaya çıktı. İstanbul Sanayi Odası tarafından açıklanan Türkiye'nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu'nu izleyen 4

İkinci Büyük 500 Sanayi Kuruluşu, ekonominin yüzde 9.9 büyüdüğü 2004'te reel olarak yüzde 6 büyüyebildi. Oysa aynı yıl İlk 500 dev yüzde ekonomik büyümenin üstüne çıkarak yüzde 20 büyüdü. Son 6 yıllık gelişme göz önüne alındığında ise 1999 yılından bu yana 500 devin yüzde 53.5 büyümesine karşılık İkinci 500'ün yüzde 25 büyüyebildiği görülüyor. 2004 yılında İSO 500, Türkiye'nin yarattığı GSMH'nın yüzde 13.5'ini üretirken İkinci 500 Büyük ancak yüzde 1.2 pay alabildi. İlk 500 kuruluşta olduğu gibi İkinci 500'de de kamu kuruluşlarının sayısı azaldı, 12'den 9'a geriledi. Kamu kuruluşlarının İkinci 500 içinde net katma değerdeki payı yüzde 1.5'i geçemedi.”1 “İHRACATTA DA GERİ KALDI İkinci 500'de yer alan özel 1

SABAH 25.08.2005


kuruluşların ihracat artışı da yüzde 30.2 ile 2004 yılında yüzde 33.6 artan Türkiye ihracatının altında kaldı. İkinci 500'ün yaptığı ihracat İlk 500'ün ihracat toplamının yüzde 16.'4ünü geçemedi. İkinci 500 Kuruluş'un Türkiye ihracatındaki payı yüzde 8.2 oldu. İkinci 500'de kısa vadeli borçların artması da olumsuz bir gelişme olarak kendini gösteriyor. Kısa ve uzun vadeli borçlar açısından bakıldığında İkinci 500'deki özel kuruluşlarda kısa vadeli borçlar 2003'e göre yüzde 28.9 yüzde 30.7'ye yükseldi. Bu kuruluşların uzun vadeli borçları ise yüzde 18'den yüzde 14.9'a geriledi.”2 “KÂRLILIK DÜŞÜYOR 2004 yılında İkinci 500 içinde 403 tanesi kar ederken 88 şirket zarar etti. Özel büyük sanayi kuruluşlarında 2001'deki yüzde 1.5 olan satış karlılığı 2002'de yüzde 3.2, 2003'te

ise enflasyon düzeltmesi ile yüzde 4.6'ya çıkmıştı. 2004'te ise İkinci 500'ün özellerinde karlılık oranı yüzde 3.6 düzeyine geriledi. Tüm İkinci 500 şirketlerine baktığımızda satış karlılıklarının yüzde 6.4'ten yüzde 5.4'e gerilediği ortaya çıkıyor. Oysa İlk 500 kuruluşun satış karlılığı yüzde 7.6 olarak belirlenmişti. Son altı yıla bakıldığında da İlk 500'de satış karlılığının yüzde 11.5'ten yüzde 7.6'ya İkinci 500'de ise yüzde 10.5'ten yüzde 5.4'e gerilediği görülüyor. Türkiye ekonomisinin uluslararası ekonomi ile bütünleştikçe her iki grubun satış karlılığının da düştüğü görülüyor. RAHİM AK”3 “500 DEV 6 YILDA İKİNCİ 500’DEN İKİ KAT FAZLA BÜYÜDÜ

3 2

SABAH 25.08.2005

SABAH 25.08.2005

5


500 Büyük Sanayi Kuruluşunun Satış Hasılatı ve yıllar itibarıyla artış. Yıllar 1999 2000 2001 2002 2003 2004

Satış haslatı 96,495 112,186 112,044 116,611 122,483 148,203

Artış % 100 16,2 -0,1 4,0 5,0 20,9

% 1999 2000 2001 2002 2003 2004

Tablo 3 Sabah İkinci 500 De Reel Kar Düşüyor

Tablo 1 Sabah

İkinci Büyük 500 sanayi Kuruluşunun satış hasılatı (Milyon YTL) Yıllar 1999 2000 2001 2002 2003 2004

Satış haslatı 18,491 18,428 20,477 20,532 21,100 23,247

Artış % 100 -0,3 11,1 0,2 2,7 10,1

Tablo 2 Sabah

Satış Karlılığı Yıllar 6

İlk 500 Satış Karlılığı

İkinci 500 Satış

11,5 9,0 9,4 8,5 7,9 7,6

Karlılığı % 10,5 9,2 6,7 7,9 6,4 5,4

Üretimden satış

Kar Brüt Katma Değer İstihdam ihracat

Birinci 500 Reel Değişi m% 20

İkinci 500 Reel değişim % 6

15 44

-12 11

6 42

7 30

Tablo 4 Sabah

”'İKİNCİ 500'ÜN ÇOĞUNLUĞU ŞİRKETİ” Prof.Dr.Esfender

BÜYÜK TEKSİL


Korkmaz/İ.Ü.Öğr.Üyesi IKINCI 500 şirketlerinin içinde tekstil şirketleri ağırlıklı. Tekstildeki gerileme düşük döviz kurundan dolayı ihracattaki kar marjının düşmesi nedeniyle arttı. Bazı sektörlerde optimal büyüklük gerekiyor. İşletmelerin ciro ve yatırımlarının belli bir büyüklükte olması gerekiyor. Sabit maliyetler küçük firmalarda düşük. Büyük firmalar daha çok ithal girdi kullandı. İkinci 500 ise daha çok yerli girdi kullandı. İkinci 500 şirketin bir kısmı da İlk 500 büyük şirketin müşterisi. Bunlar da ithalattan dolayı müşteri kaybettiler.”4 SANAYİNİN 2. LİGİNDE İŞLER KESAT Türkiye rekor oranlarda büyürken, de en büyük ikinci 500 sanayi kuruluşu bu büyümeden yeterli payı alamadı. 2004 yılında en büyük 500 sanayi kuruluşu üretimden satışlarını yüzde 19.5 arttırırken ikinci 500'de 4

Sabah 25.08.2005

bu artış yüzde 6 ile sınırlı kaldı. İstanbul Sanayi Odası'nın (İSO) Türkiye'nin 500 büyük sanayi kuruluşunu izleyen İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Raporu, İSO Yönetim Kurulu Başkanı Tanıl Küçük tarafından açıklandı. Normandy Madencilik 2004 yılındaki 63 milyon 575 bin 371 YTL'lik üretimden satış hasılatıyla ilk sırayı alırken, Petlas Lastik 63 milyon 504 bin 331 YTL ile ikinci oldu. Aydın Mensucat Döşemelik Kumaş Sanayi ve Ticaret A.Ş. ise 62 milyon 940 bin 479 YTL ile üçüncü sırada yer aldı. BÜYÜKLER MARJI AÇIYOR En büyük 500 sanayi kuruluşu net katma değerden aldığı payı yüzde 30 oranında yükseltirken KOBİ olarak da nitelendirilebilen ikinci 500 büyük sanayi kuruluşu ancak yüzde 14.6 artış sağlayabildi. Bu sonuçlar ekonomik büyümenin birinci 500 büyük sanayi kuruluşu 7


ile gerçekleştiğini gösterirken, ekonomideki olumlu gelişmelerin KOBİ'lere tam olarak yansımadığını ortaya koydu. Yansımadığı gibi büyük şirketler ile KOBİ'ler arasındaki marj daha da açıldı. İkinci 500'deki iyileşmenin ilk 500'deki iyileşmenin gerisinde kaldığına işaret eden Tanıl Küçük, "Bir başka ifadeyle, ekonomide son 3 yıldaki iyileşme, ikinci 500'deki kuruluşlara ilk 500'deki kadar yansımamıştır" dedi. İstanbul Sanayi Odası (İSO) Yönetim Kurulu Başkanı Tanıl Küçük, Türkiye'nin KOBİ'lerin ihtiyaçlarına cevap verecek, sıkıntılarını giderecek uygulamaları hayata geçirebilmesi gerektiğini söyledi. Küçük, İSO'nun İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Raporu'nun açıklandığı basın toplantısında yaptığı değerlendirmede, ikinci 500 büyük sanayi kuruluşu çalışmasının sonuçlarının, 2004'ün ilk 500'ü için olduğu gibi, ikinci 500 8

http://www.sabah.com.tr/2005/08/24/eko113.html kapsamına giren sanayi kuruluşları için de olumlu bir yıl olduğunu ortaya koyduğunu kaydetti. Tanıl Küçük, son dönemde ekonomideki iyi gidişle birlikte ikinci 500'de ekonomik kârlılıkta yükseliş eğilimi olduğunu belirterek, ancak bu yükselişin yılların getirdiği kayıpları telafi etmeye yetecek güçte olmadığını söyledi. 88 ŞİRKET ZARAR ETTİ İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Raporu'na göre, 2004 yılında 491 özel büyük kuruluşun 403'ü kar ederken, 88'i zarar etti. 2004 yılında ikinci 500 büyük sanayi kuruluşu arasında 95 yeni kuruluş katılırken, özel büyük sanayi kuruluşları sayısı 488'den 491'e yükseldi. Kamu kuruluşları sayısı ise 12'den 9'a geriledi. Özel büyüklerde cari fiyatlarla üretimden satışlar yüzde 20.6 oranında artarken, kamu kuruluşlarında yüzde 19.5


düşüş görüldü. İkinci 500 büyük sanayi kuruluşu içinde 242 İSO üyesi özel büyük sanayi kuruluşu yer aldı. YABANCILAR LİGDE DE YARISINI

İKİNCİ KÂRIN ALIYOR

Birinci 500 büyük şirkette olduğu gibi ikinci 500'de de yabancı payı ağırlıkta. İkinci 500 içinde yabancı sermayeli şirket sayısı 74, ilk 500'te ise bu sayı 149 olarak açıklanmıştı. 74 yabancı şirket istihdamın yüzde 12.9'unu sağlarken kârdan aldıkları pay yüzde 44'ü buluyor. Yabancı sermaye paylı kuruluş toplam üretimden satışlarda ise yüzde 15.1 pay alıyor. 500 içindeki 74 yabancı sermaye paylı kuruluşun 24'ü yüzde 100 yabancı sermayeli. Yabancı sermaye oranı yüzde 50'den fazla olan kuruluş sayısı 14, yüzde 50'si yabancı sermayeli kuruluş sayısı 10 oldu. 1000 büyük sanayi kuruluşu içindeki 223

yabancı sermaye paylı kuruluş, üretimden satışlarda yüzde 39, brüt katma değerde yüzde 48.5, vergi öncesi dönem kârında yüzde 44.2, ihracatta yüzde 44.3 ve istihdamda yüzde 23.6'lık paya sahip oldu.”

TÜRKİYE İHRACATININ 10'DA BİRİNİ KOBİ'LER GERÇEKLEŞTİRDİ İSO Başkanı Tanıl Küçük 1000 büyük sanayi kuruluşunun gelirlerinin üçte birini ihracattan elde ettiğini kaydetti. Küçük bu sonuçtur sanayinin rekabet gücünü zayıflatan koşullara ve TL'deki aşırı değerliliğe rağmen gerçekleştiğini sözlerine ekledi. 2004 yılında ikinci 500 büyük sanayi kuruluşu, Türkiye ihracatının yüzde 8.6'sını gerçekleştirdi. İkinci 500'ün toplam ihracatı, ilk 500'ün toplam ihracatının yüzde 16.4'ü kadar oldu. Tanıl Küçük, "Burada ilginç bir 9


nokta, yarısına yakını KOBİ'lerden oluşan ikinci 500 büyük kapsamındaki özel kuruluşlarda, ihracatın satış gelirleri içindeki payının ilk 500 büyük kapsamındaki özel kuruluşlara kıyasla daha yüksek oluşudur. Bu durum, ikinci 500 kapsamında tekstil, giyim, deri ve ayakkabı sektörünün ağırlığı ile açıklanabilir" değerlendirmesini yaptı. ” “YABANCI SERMAYE KOBİ’DE DE ETKİLİ (İSO) Raporuna göre yabancı ortaklı şirketler ilk 500’de olduğu gibi karlılık ve ihracatta yerli şirketlere göre yüksek performans sergiledi. Rapora göre ilk 500 Büyük sanayi kuruluşu içinde yabancı ortaklı şirket sayısı 149 iken ikinci 500 büyük sanayi kuruluşu içinde yabancı ortaklığı bulunanların sayısı 74 5 olarak tespit edildi. “ İşte diğer rakamlar: 5

Milliyet 24.08.2005

10

Yabancı Sermayenin İkinci 500’deki Payı: 2004 Yılı 500 içindeki Payı % Üretimden satışlar Toplam satışlar Brüt katma değer Öz sermaye Net Aktif Dönem Karı (V.ö) İhracat İstihdam

15,1 17,1 24,8 12,6 12,9 44,1 13,7 12,9

Tablo 5 Milliyet

Yabancı Sermayenin 1000 Büyüklükteki Payı % Üretimden satışlar Toplam satışlar Brüt katma değer Öz sermaye Net Aktif Dönem Karı (V.ö) İhracat İstihdam Tablo 6 Milliyet 24.08.2005

39,1 40,0 48,5 26,0 27,2 44,2 44,3 23,6


BABA BENİ OKULA GÖNDER. HAYDİ KIZLAR OKULA Logosunda basında dürüstlük ve güven yazan, Milliyet gazetesi geçliğimiz yıl İstanbul ve Ankara'da da olmak üzere Anadolulun bir çok kent ve köylerinde çoğunluğu kız çocukları olmak üzere okul çağına gelmiş çocukların okula gidememesinin sorumlusunu bulmuştu! Bu çocuklar okumak istemelerine, her biri doktor, avukat, öğretmen olmak için yanıp tutuşmalarına rağmen babaları, aileleri onları okula göndermek yerine başta köylerde çobanlık ve tarla işleri olmak üzere, kentlerin sokaklarında aile bütçelerine katkı için satıcılık yaptırıyorlardı. Milliyet gazetesi yiğitçe ortaya atıldı. Tantanalı bir kampanya ile

günlerce gazetenin birinci sayfasından sorunun çözümünün ne kadar basit olduğunu dosta düşmana "gösterdi". Renkli gözlü çocuğun acı çökmüş kederli gözlerindeki yoksul gülümsemesiyle yardım isteyen kız çocuğu resminin altına başta küçük burjuvalar olmak üzere yardımsever burjuvaların yüreklerini parçalayacak bir slogan yerleştirildi "Baba beni okula gönder" ve hemen altında "Haydi kızlar okula" çağrısıyla reklam tamamlanmıştı. Burjuvazinin ikiyüzlülüğüne uygun kampanyanın mürekkebi kurumadan burjuva sahtekarlığı yine kendilerinin itirafıyla açığa çıktı. Aynı gazetenin 16,08,2005 tarihli sayısında, burjuva eğitiminin içinde bulunduğu durum şu sözcüklerle ifade ediliyordu. "En Büyük Uçurum Eğitim Harcamasında" Zengin ve yoksullar arasında ki uçurum eğitim harcamalarında 146,4 katı 11


buldu. DİE tüketim harcaması araştırması sonuçlarından yapılan belirlemelere göre gelir gruplarına göre harcama türleri arasında en büyük fark eğitim harcamalarında ortaya çıktı. Gazete haberin devamında Eğitim-Sen Genel Sekreteri Emir Ali Şimşek' in "Okula beslenme çantası getiremeyen öğrenciler var" demecine yer veriyordu. Devamında Şimşek, zengin ve yoksul kesimin eğitim harcamaları arasındaki 146 katlık uçurumun ciddi bir sosyal dengesizlik yarattığını, bunun sonucu olarak da öğrenciler arasında çeteleşme, hırsızlık, gasp gibi sosyal sorunun ortaya çıktığını. Bir çok yoksul öğrencinin okula cep harçlığı alamadan gittiğini, düzenli beslenemediklerini özelikle ilk ve orta öğretim yaşlarındaki yoksul ailelerin çocuklarının varlıklı ailelerin çocukları arasında psikolojilerinin bozulduğunu bunun sonucunda da gasp 12

ve hırsızlık olaylarının ortaya çıktığını ifade eden Şimşek, yoksul öğrenciler istediklerini elde etmek için bazen çeteleşme ve hırsızlığa, bazen de varlıklı öğrencilerin himayesine girmeyi tercih ediyorlar dedi. Gazetenin yazarlarından Abbas Güçlü' nün yazısıyla devam edelim. "Eğitimde paranın gücü hiç bu kadar etkili olmamıştı. Anaokulundan üniversiteye, tıpta uzmanlık sınavı TUS tan, Devlet Memurluğu Giriş Sınavı KPSS ye kadar hemen her okul ve sınava girişte en etkin güç bilgi değil artık para oldu. Eğer yüklü bir bağış yapmazsanız ne iyi bir anaokuluna ne de iyi bir ilköğretim okuluna gidebilirsiniz. Anadolu Liseleri, Fen Liseleri ve Kolejlere girmek için milyarlık dershane ve öğrenim faturaları gerekiyor. Bu yüklü faturaları karşılayabilenlerin sayısı ise her geçen gün azalıyor. Bırakın öğretmeni, doktoru, mühendisi vali ve


profesörler bile artık yıllık maliyeti 20 milyar lirayı bulan kolej masraflarını karşılamakta güçlük çekiyorlar. Vakıf üniversitelerinde çocuk okutmakta sadece varlıklı ailelere yönelik bir ayrıcalık oldu. Oysa anayasa, din, dil, ırk ve zengin fakir ayrımı gözetmeksizin herkesin eşit olduğunu ve öğretim olanaklarından herkesin eşit ölçüde yararlanmaları gerektiğini zorunlu kılıyor. Ama uygulama bunu tam tersi. Örneğin devlet okulunda hemşireliğe bile zor girebilecek puan alanlar parayı bastırdığında tıbba iki yıllık meslek yüksek okuluna giremeyenler de bilgisayardan makineye kadar en popüler mühendislik bölümlerine kayıt yaptırabiliyorlar. Sınıf mevcudu ellinin altında ve eğitimi de biraz iyi olan herhangi bir devlet okuluna girebilmek için gereken bağış miktarı 300 milyon liradan başlıyor. Büyük kentler de tam gün eğitim yapan okullarda

bağış miktarı ise asgari bir milyar lira. Anadolu Liseleri ve Kolejlere hazırlık için ise en az üç milyar gerekiyor. Beş milyarı bulanlarda var. Üniversiteye girmenin faturası ise daha da ağır. İlk girişte kazananların oranı yüzde yirminin altında genelde ikinci yada üçüncü girişte kazanılıyor. Hazırlık için harcanan para ise dört ila on milyar lira arasında değişiyor. Kolej de beş yıl okumanın bedeli 134 milyar. Ortalaması ise 100 milyar. Vakıf üniversitelerinde ise dört buçuk yılda en az yüz milyara mal oluyor. Eğitimde dengeler hiç bu kadar bozulmamıştı. AKP İktidarı zenginle fakir arasındaki uçurumu daha da derinleştirmesinin ötesinde ciddi bir politika oluşturamadı. Türban, YÖK ve Kat sayı tartışmalarının ötesine geçemedi. (Abbas Güçlü) Paranın egemenliğinden başka bir egemenlik biçimi tanımayan 13


kapitalist üretim biçimi işçi sınıfı ve tüm emekçilere sadece sahtekarca, ikiyüzlü yalanlarla kapitalist sömürüyü ve bunun yol açtığı yıkımı gözden uzak tutmak için baş vurduğu yöntem kalır. İşçi sınıfı kapitalist mülkiyeti yıkmadan onun sonuçlarını ortadan kaldıramaz. Burjuva eğitimi burjuvazinin çocukları için eğitimi, işçi sınıfının sömürülmesi için sermayenin çıkarlarının toplumsal ifadesidir. Burjuvazinin işçi sınıfına uygun gördüğü tek eğitim kapitalistin emekçilerin artı değerine en uygun koşullarda el koymasıdır. Çünkü günümüzün modern makinelerini ancak eğitimli bir işçi kullanabilir. Kapitalist için işçi sınıfının eğitilmesinin önemi budur. Mahir Ağustos 2005 İŞÇİLER KAPİTALİST KÖLELİKTEN KURTULUŞ IÇIN BIRLEŞIN 14

Kapitalist üretim emek gücünün sömürülmesi, işçinin yarattığı değerlere kapitalist üretim ilişkileri içinde el konulmasıdır. Kapitalist üretim milyonlarca kent ve kir yoksullarının mülksüzleştirilmesi, üretim araçlarından koparılması bunun sonucu on milyonlarca insanin iş gücünden başka satacak hiçbir geçim aracına, mala sahip olmamasına dayanır. Emekçinin sömürülmesi kapitalistin elinde büyük bir sermaye birikimine, mal ve para olarak akil almaz bir zenginliğe yol açar. Kapitalistler rekabet yoluyla küçük üreticilerin ellerinde bulunan geçim araçlarını terk etmek zorunda bırakır. Kapitalist rekabete dayanamayan, geçimini sağlayamaz duruma gelen milyonlarca mülk sahibi; köylüler, esnaflar,sanatkarlar vb. gittikçe artan ölçüde işçi haline dönüşürler. Kapitalist sömürü koşulları toplumu


gittikçe artan büyüyen ölçüde iki temel sınıfa ayırır. Her türlü üretim aracının, makinelerin, toprağın, hammaddelerin sahibi durumuna gelen, çalışmayan işi sadece emek gücünün sömürülmesi, başkalarının yani işçilerin yarattığı artı-değere el koymak olan bunun için durmadan çaba harcayan burjuvalar sınıfı ve kapitalist mülksüzleştirme sonucu geçinebilmek için iş gücünden başka satacak hiçbir şeyi olmayan proleterler yani işçi sınıfı. Burjuvalar kendilerinin sorumluluk aldığını, çok çalıştıklarını, gece gündüz kafa patlattıklarını para kazanmak için (siz işçi sınıfını sömürmek için anlayın) büyük risklere girdiklerini söylerler. DOĞRUMUDUR? Doğrudur. Hırsızda az mı riske giriyordur, ölümü bile göze alıyor, başkasına ait olanı çalmak için. Hırsız tembel midir? Kesinlikle hayır. Hırsız başkasın ait olanı çalmak için ölümde

dahil her türlü riske girerken kapitalistler ise sermaye aracılığıyla işçinin yarattığı değere el koymak için çaba gösterir. Üstelik kapitalist adi hırsız gibi aşağılanmaz saygınlık görür. Kapitalistin o çok övündüğü risk emek hırsızlığıdır. Gece gündüz kendi emekçilerinin ve başkalarına ait emekçilerin yarattığı değerlere el koymak için bin bir çeşit dalavere yürütür. Kapitalistin o pek övündüğü çalışması bundan ibarettir. Kapitalist çaldığı alın teri sayesinde adi hırsızın tersine büyük bir saygı görür ve ne kadar çok çalarsa o kadar büyük servete ve saygınlığa ulaşır. Diğer yanda toplumun üretici sınıfı proleter ya ise sürekli kanı emilen sürekli başkaları için çalışmak zorunda bırakılan işçi sınıfı kendisinden başka tüm toplumu doyurur, kendisinden başka herkesi gezdirir, eğlendirir, tüm burjuvalar sınıfına cenneti yaratır. Kapitalist toplumda burjuvalar ve yöneticileri yer yüzü cennetine sahip 15


olurken, bu cenneti emeği ile, alın teri ile yaratan işçi sınıfı proleterler gittikçe daha fazla yoksullaşırlar. Tüm zenginlik, şatafat ve ihtişam araçları, arabalar, yazlık kışlık eğlence yerleri, araçları bin bir çeşit yiyecekler her türlü zenginlik iki kat üç kat on kat artarken, işçi sınıfı ayni oranda iki kat üç kat on kat yoksullaşır. Her kese yetecek kadar yiyecek varken o karnini zor doyurur. Yer gök binayla doluyken, sahillerde dağlarda evler bomboş dururken onun başını sokacağı evi yoktur. Burjuvalar nasıl eğleneceklerini şaşırırken onun bunlardan haberi bile olmaz. Proleter ya her şey uzaktır. İşçi sınıfının tüm bireyleriyle ortaklaşa ürettiği zenginlik ona yabancılaşır, onu gittikçe yoksullaştırır. Egemen sınıfın palavralarıyla ninnileriyle kafası doldurulan, aptallaştırılan işçi sınıfı nasıl üretim araçlarından koparıldı, mülksüzleştirildi ve bunun sonucu iş gücünü 16

kapitalistlere satmak zorunda bırakılan ücretli kölelere dönüştürüldü ise eğitim araçlarından da uzaklaştırılır, cehalet ve kör bir karanlığın içine itilir. Burjuvalara zenginlik yaratan bir makineye bir köstebeğe dönüştürülür. Kapitalizm toplumu ikiye ayırır. Ezen ve ezilenler, sömüren ve sömürülenler olarak. Çıkarları birbirine tamamen ters birbirine düşman iki sınıf burjuvalar ve proleterler arasında sürekli kapitalist toplumda bir savaş başlar. Bu savaş bazen açıkça, kapitalistlerin yöneticilerinin, basının polisin işçi sınıfına en acımasızca saldırmasıyla bazen üstü kapalı kapitalistlerin ve yöneticilerinin iki yüzlüce aldatmalarıyla sürer. Başlangıçta kendi gerçeğini bilmeyen cahil ve koyu bir karanlıkla çevrilmiş işçi sınıfı, içinde yaşadığı koşullara körü körüne baş kaldırır. Kapitaliste ait makineleri bozar, ham maddeleri tahrip eder ve


yaşamını iyileştirmek için kendi aralarında birlikler kurar, kapitalistlere karşı mücadele eder. Her keresinde karşısında kapitalist orduları bulur. Polis, jandarma, ikiyüzlü aşağılık burjuva basını efendilerinin nasıl eğlendiğini utanmazca gösteren TV’ ler, copuyla, yalanıyla, dipçiğiyle, iki yüzlü memleket sevgisi palavralarıyla işçi sınıfının karşısında yer alırlar. Bu asalaklarla mücadelesinde işçi sınıfı çoğunlukla yenilir. Dönem dönem geçici haklar alsa da çoğunlukla kazandığı haklar kıyısından köşesinden yontularak geri alınır. Oysa işçi sınıfının yenilgisi bu asalakların gücünden değil, kendi güçsüzlüğünden, ne istediğini nasıl alacağını bilmemesinden düşmanını iyi tanıyamamasından kaynaklanır. İşçiler mücadelelerinde çoğunlukla sadece ücretlerini yükseltmeyi, kölece çalıştıkları işlerini kaybetmemeyi düşünürler.

Oysaki ücret işgücünü satın alan ve bu satın aldığı emek gücünü kendisi için çalıştırarak ondan servet yaratan patronlar tarafından kullanılarak tüketilir. İşçiye ürettiği mallardan dolayı değil, kendisi için tükettiği işçinin iş gücünü tekrar yerine koyması için ücret şeklinde ödemede bulunur. Bundan dolayı işçilerin ücretlerinin yükselmesi sadece ve sadece geçici bir süre işçi sınıfının daha iyi beslenmesini ki bu da efendileri için daha iyi çalışabilmelerini sağlar, gerçekte ise asla onlasın ücretli köleliğine son vermez. Kaldı ki bu da geçicidir en küçük bir kapitalist buhranda bu da gider. İşlerini kaybetmemeye gelince; sürekli makinelerdeki teknik iyileşmelerle kapitalist sermayenin boyunduruğu küçük üreticilerin gittikçe işçileşmeleri karşısında iş güvenliği de mümkün değildir. İşçi sınıfı ancak kapitalizme karşı ücretli köleliğe karşı, her türlü 17


sömürüye karşı savaşmaya başlar ve birliklerini kurarsa işte o zaman düşmanlarını kendi karşısındaki sömürücü sınıfları alt edebilir. Kapitalizm gittikçe artan ölçüde küçük mülk sahiplerinin köylülerin üretim araçlarından , makineler den, topraktan, hammaddelerden rekabet yoluyla koparılması bu insanların yaşayabilmesi için emek güçlerini satmak zorunda bırakılmasıdır. Kırlardan ekmek için yerini yurdunu bırakıp kapitalizmin merkezlerine doğru işçileşen kır yoksullarının akını, kentlerin kapitalist rekabete dayanamayan ve bunun sonucu proleterleşen esnaf ve sanatkarların çokluğu kapitalistlere geniş ve büyük bir emek pazarı yaratır. Gittikçe artan sayıda malını mülkünü satarak, yurtlarını terk etmek zorunda bırakılan kır ve kent yoksulları emek pazarında yani fabrikaların önlerinde geçinebilmek için iş güçlerine alici ararlar. Kar ve soygun peşinde koşturan kapitalistler kendi aralarında 18

kıyasıya bir rekabet yaşarlar. Her kapitalist kendi malını satmak için aynı iş kolundaki diğer kapitalistleri yenmek zorundadır. Rekabet kapitalistleri kendi mallarını daha ucuza mal etmeye, rakiplerini yenmek ve kendi mallarını daha kısa sürede paraya dönüştürebilmek için rakiplerinden daha ucuza mal etmeye yöneltir. Bir yandan makinelerdeki sürekli iyileşme yenilik, diğer yanda sürekli artan mülksüzleştirme işçi sınıfının şayisini gittikçe çoğaltır. Bu nüfusun çoğalması değil işçi sınıfının sayısının çoğalmasıdır. Kapitalist soygunun fabrikaların emebileceğinden çok daha fazla sayıda işçi yaratması işsizlerin sayısını gittikçe artırır. Nüfus altı kat üretim ise aynı sürede kırk sekiz kat arttığı halde sürekli olarak işsiz şayisinin çoğalması bundan kaynaklanır. Bu durum işçi ücretlerinde gerçek ücretlerde alım gücünde


sürekli bir düşüşe yol açar. Fabrika kapılarında ki, meydan kahvelerindeki işsiz kuyrukları, stadyumları dolduran işsizler kapitalistleri daha da küstahlaştırır. Patronlar çalışan işçileri daha düşük ücretlerle daha uzun süre çalışmaya zorlarlar. Dışarıda on binlerce, yüz binlerce işsiz kuyrukta beklerken kapitalist bir paket sigara parasına işçileri öldüresiye mesaiye bırakır. Bu bir yasaya bir yaşam biçimine dönüştürülür. Kapitalistlerin fabrikalarda ki yöneticileri,gözü kulağı, sadık köpeği müdürler, şefler, ustabaşları emekçi sınıfın üzerine çullanır. Dışarıda ise iş bulamamış işsizler kendilerine yeni geçim araçları yaratmak zorundadır. İşsizler ordusunun içinden serseriler, fahişeler,pezevenkler mantar gibi biter. Kapitalist devletin efendileri burjuvalar, bütün toplum üzerinde terör estirmeye başlar, polis kapitalistler ve

zenginler dışındaki tüm topluma savaş açar. Korkuyla kapitalizmi ayakta tutmaya çalışır. İşçi sınıfı için adeta işkenceye dönüşen fabrika çalışma koşullarında sürekli aşağılanma, horlanma geçinebilmek için sürekli daha fazla çalışmaya zorlanma, bir bardak çay,bir paket sigara parasına bitmek tükenmek bilmeyen mesailer kalın duvarlarla çevrili adeta bir hapishaneyi andıran fabrikalar işçi sınıfını gittikçe hayvanlaştıran, hastalıklara, ağrılara, acılara dönüşen çalışma yaşamı işsizlik korkusu binlerce on binlerce işçinin ruhlarını da köleleştirir. Bir çok işçi kendisini insanlıktan çıkaran bu koşullara karşı ruhen köleleşir. Patrona, ustabaşlarına şeflere yaranmak için küçük bir kemik parçası karşılığında sahibine kuyruk sallayan it gibi köpekleşir. Diğer sınıf kardeşlerini satar duruma gelir. Bu insanlık dışı çalışma koşulları, dürüst, 19


namuslu, kendisine saygısı olan onurlu emekçilerde, proleter aydınlar da ise öfke ve nefreti uyandırır. Onurlu dürüst işçiler; aşağılanmalara, baskılara keyfi davranışlara patronun, ustanın, müdürün iki dudağı arasında olan çalışma hakkına karşı mücadele eder. İnsanlık tarihinin önünde insanın insanca yaşama isteğinin önünde bir engel haline gelen kapitalist egemenlik koşullarına karşı bir savaş başlar. Toplum yeni bir üretim ilişkileri aramaya,insanlığın çöküşünü yozlaşmasını sağlayan kapitalist özel mülkiyete karşın mücadeleye başlar. Bu yeni üretim ilişkisinin adi SOSYALIZM dir. İnsanin insan tarafından sömürülmediği, herkesin çalıştığı kadar pay aldığı , çalışmayana ekmeğin olmadığı sosyalist toplum ortaya çıkar. Sosyalist toplum bütün üretim ve geçim araçlarının işçi sınıfının ortak mülkiyetini olduğu bir toplum biçimidir. 20

Komünistler işçi sınıfına, tarihsel çıkarlarını, sömürüden kapitalist aşağılanma ve baskıdan, kapitalist yok olmadan birlikte mücadele ederek kurtulabileceklerini öğretir. İşçi sınıfının kendi birliklerini nasıl kurabileceklerini kendilerini ezen sistemi, kapitalizmi nasıl alt edebileceklerini gösterir. Kapitalizmin işçi sınıfına toplumun yoksul sınıflarına reva gördüğü insanlık dışı koşullar, çalışan emekçi sınıfın fiziksel olarak yozlaştırılması, aşağılanmasıdır. Emekçi sınıfın kapitalistlere kar yaratan bir makine haline dönüştürülmesi, sürekli çalışan bir makineden daha değersiz bir varlık olarak görülmesi, çalışma haklarının adeta patronların, ustaların, müdürlerin iki durağı arasına bırakılmasına karşı binlerce işçi ve emekçilerin öfkelerini körükler, kapitalizmin ne olduğunu hissetmesine


neden olur. İçinde bulundukları çalışma koşullarına, aşağılanma ve baskılara her türlü haksızlıklara karşı tek, tek mücadele etmeye başlarlar. Bu namuslu dürüst emekçiler başlangıçta yalnızdırlar .Diğer kardeşleri bu yiğit emekçileri patron ve ustalarına çalışma koşullarına her türlü haksızlıklara karşı kafa tutmaları karşısında aynı sorunları ,aynı koşulları yaşayan diğer kardeşlerine hayranlık uyandırsa da destek göremezler .İşçiler bu mert onurlu kardeşlerini çoğunlukla yalnız bırakırlar. İşsizlik korkusu,sindirilmişlik,açlık birbirlerine olan güvensizlikleri,tek başlarına kalma korkuları onların bu yiğit mert onurlu kardeşlerini desteklemekten alı koyar. Bütün işçiler tek, tek sorulduğunda çıkarlarını korumak,patronlara karşı mücadele edebilmek için birlik isterler. Birde birlik yok diye tümü yakınır. Ne var ki bilgisizlikleri birlik yaratmak

için nereden ve nasıl başlayacaklarını bilememeleri,aptalca korkuları,ürkütülmüşlükleri onların birlik kurmalarının önünde devamlı engeldir .Kapitalistler ve yöneticileri toplumun efendileri sömürücü sınıflar,işçi birliklerinin ne sınıfının demek olduğunu çok iyi bilirler. Bunun için ellerinden ne geliyorsa onu yaparlar. İşçileri birbirine onlar arasında bölgesel ayrılıklar çıkarmak,bazılarına küçük tavizler vererek onları satın almak,gözü pek işçileri kendi deyimleriyle sivri işçileri sürekli atmak kapitalistlerin en çok başvurdukları yöntemlerdir. Ama asıl neden işçi sınıfının neyi nasıl ve neden yapacağını bilememesi,bilinçsiz ve cahil olması,aptalca hayallerle kendilerini avutmaları,incik boncuklarla kandırılan köleleştirilen Afrika yerlileri gibi kolayca kandırılabilir olmaları,bütün bunlara karşı nasıl mücadele yürüteceklerini 21


bilmemeleri,birliklerini kuramamalarının önündeki en büyük engeldir. İnsanlık tarihi bir çok evreden bir çok üretim ilişkilerinden geçti. Her şey hatta doğa bile sürekli bir değişim içinde,hiçbir şey ebedi sonsuz değil. Bugünkü egemen kapitalist üretim ilişkileri de ne ebedi,ne sonsuz,ne ilk nede son toplumdur. Patronlar ve onların yöneticileri aptal ukala bilginleri utanmaz ikiyüzlü propagandacıları halkın çektiği acılara, yoksulluklara kayıtsız kalan burjuva sofralarının artıklarıyla beslenen burjuva aydınları bu toplumun bu düzenin böyle geldiğini,böyle gideceğini söylerler. Bu utanmaz iki yüzlü yalanları işçi sınıfının kölelikten kurtulmasının mümkün olmayacağı yalanıyla işçilerin ruhlarını da köleleştirmeye,işçi sınıfının aptallaştırıp sessiz sürüler haline getirmek için büyük çaba harcıyorlar oysaki bu kocaman bir yalan. üstelik aptallaşmamış 22

herkesin görebileceği bir yalan. Günümüze kadar insanlık tarihi bir çok uygarlıklardan geçti. En güçlü toplumlar tarihte köle sahipleri ellerinde sayısız köleyi bulunduran onların yaşamını iki dudağı arasına yerleştiren efendiler,geniş topraklara sahip toprak beyleri,ağalar,kendilerini ulaşılmaz görünen şatolarla çevreleyen derebeyleri süslü prensler insanları kula dönüştüren imparatorluklar astığı astık kestiği kestik padişahlar,zalim acımasız krallar hepsi birer, birer insanlık tarihinden çekip gittiler onların düzenleri birer, birer devrildi. Kölelerin isyanları, köylülerin savaşları hepsini birer,birer yok etti. Şimdi insanlığın önünde son savaş duruyor. Kapitalizmden kurtulma savaşı, kapitalist köleliği yıkma savaşı. BU savaş ezenle ezilenin arasında ki son savaştır. Bu savaş işçi sınıfının emekçilerinin sermayenin baskısından köleliğinden kurtuluş


savaşıdır. Emekçilerin kendi toplumlarını kurma her türlü sömürüyü ortadan kaldırma savaşıdır. NİSAN2000

BİR KEZ DAHA “YABANCI SERMAYE” TARTIŞMALARI ÜZERİNE Türkiye kapitalist sınıfı Avrupa Birliği Üyeliği sürecinde gel-gitler halinde zikzaklı bir durum yaşarken “özelleştirme” ismini verdiği oluşum son hızla sürmekte. Erdemir ve Tüpraş’daki devlet hisselerinin “yerli ve yabancı” sermaye grupları tarafından alınması yolundaki hazırlıklar yaşanan ekonomik duruma uyan oluşumlar ile teorik ve

siyasi tartışmalara neden oluşturmakta. Erdemir ihalesinde “yerli-yabancı” sermaye grupları arasında rekabet yaşanırken, Tüpraş’ta ayrı bir sermaye grupları arasında birleşerek ortak hareket etmeler ortaya çıkmakta. Erdemir ihalesi için “ulusal” sermaye “milli” takım kurmuş. “Erdemir ihalesine katılacak yeli şirketlerin oluşturduğu Ereğli Ortak Girişim Grubundaki katılımcı sayısı 32’ye ulaştı. Grubun İcra Kurulu Başkanı Zafer Çağlayan, “Kimse hakim ortak olmayacak, kapımız herkese açık.” Dedi. (Milliyet 23.08.2005) Ereğli Ortak Girişim Grubu’nu oluşturanların içinde Koç, Sabancı vb. tekel grupları yok. Bu grubun kurucusu TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’dur. Bu girişimde yer alan kuruluşların bazıları şunlar: Kibar Holding, Turkan, Tosyalı Holding, AtabaşŞahin AŞ. , AUER, 23


Bayraktarlar Holding, Borusan, Çebitaş, Çevtaş, Diler AŞ., Emek Boru, Fiba Holding, İçdaş, Kardemir, Kromen Çelik, Koçoğlu AŞ., Metal Saç AŞ., MNG Holding, Murat Denizcilik, Tezcan Galvaniz, Uğur Şirketler Grbu, Yardümen Denizcilik, Yıldırım Şirketler Grubu, bu sermaye gruplarının durumu ile yaşanmakta olan rekabet savaşını grubun kurucusunun şu sözleri ortaya çıkarmakta: “Türkler amele mi olsun?” (TOBB Başkanı Rıfat Hiarcıklıoğlu Milliyet 27.08.2005) Yaşadıkları ekonomik süreç siyasi tercihlerden değil sermaye ilişkilerinin ortaya çıkardığı bir durumdur. “Yabancı” sermaye cephesinde ise , ABD’li Çelik tekeli Mittal Steel’in de yer aldığı 13 kapitalist kuruluş yer alıyor. Dünyanın farklı yerlerinde “özelleştirmeler” de 15şirketi satın alan Mittal’in ABD CEO’su Lous Solhoech, Çelik “sektöründe” 24

birleşmelerin sürdüğünü belirterek on yıl sonra dünyada üç çelik grubunun kalacağı öngörüsünde bulunmuş. Bu grupları, Mittad, Arceler ve Çinli şirketler olarak saymakta. Onların dilinde “birleşme” gerçekte sermayenin merkezileşmesinden nedeni ise şu sözleri ile açıklamış: “Biz hammadde bulmanın çözümünü birleşmelerde bulduk.” (Milliyet 28.08.2005) iki sermaye grubunun birincisi “amele” olmaktan korkuyordu, ikincisi ise ucuz hammadde elde etme kaygısı içinde. Bu onları merkezileşmeye, o da bu merkezileşmeler ile rekabete götürmekte. Sanayinin merkezileşmesi rekabeti kaldırmak şöyle dursun kurulan dev şirketler arası bir biçim kazandırmakta. Nitekim Tüpraş ihalesindeki “yerel”, “ulusal” ve “yabancı” giysilerini çıkarıp bir kenara konduğunda durumu, sermayenin gerçek hareket


yasasının ne olduğunu ortaya koymakta. “Tüpraş ihalesi yerli ve yabancı devleri birleştirdi. Erdemir özelleştirmesine yerli-yabancı ayrımı damgasını vururken Tüpraş, yerli-yabancı işbirliğine sahne oluyor. Koç ile Shell, Zorlu ile PRN Ortean, POAŞ ile Tüpraş Agustion Consorsium ortaklık oluşturdular.” (Referans 30.08.2005) Sermaye grupları içinde bulundukları koşullara göre hareket etmekte. Emperyalist sermaye dünya liderliğini sürdürme yada elde etme amacı ile hareket ederken, kendisine “ulusal” niteliğini yakıştıran sermaye ise “amele” olmamak için rekabet savaşını yürütmekte. Kapitalist rekabet savaşında hammadde kaynaklarına sahip olmanın avantajlarını bilen tekeller “birleşme”leri bunun aracı olarak yapmakta. Sermaye birikimi işçilerin ürettiği artı-değere el koymaya dayanır. Sermaye grupları arasındaki

rekabet ise toplam artı değerin bölüşme etrafında sürdürülür. Kapitalist sınıf sermaye ilişkilerini kendi yaşamları içinde sürdürürken bir taraftan da gerek sıran kapitalistler gerekse onların hizmetkarı gündelik basının ekonomistleri “milli” “yabancı” sermaye kategorileştirmeci üzerine tartışmalar sürdürmektedirler. Son günlerde bankalardaki satışlar ve kapitalist devlet kuruluşlarının ihaleleri bu tartışmayı alevlendirdi. Burjuva siyasi iktidarının bazı mensupları “yabancı “sermayesini getirmekten söz etmeye başladılar. Türkiye’de sermayenin en önemli kuruluşlarından İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince’de yerini aldı. “Krizde milli bankacılık şart oluyor.” (Ersin Özince İş Bankası Genel Md. 26.07.2005) “Milli sermaye birikimi baş hedefimiz olmalıdır.” (Ersin Özince İş Bankası Genel Md. 26.08.2005) 25


Kendi kesiminde en büyük olanın başındaki kişi rekabet savaşında bu durumunu sürdürme çabası içinde görünmekte. Bunu da “millilik” imajını yükselterek yapmakta. Hiç kuşkusuz yarın koşullar değiştiğinde oda sermayenin “yerlisi” yabancısı” olmaz diyecektir. Emperyalist sermayenin “yerli” işbirlikçileri ve dalkavukları iktisatçılarının bir kısım bu sermayenin teknoloji ve sabit sermaye getirmediğinden yakınmaktalar. Bankacılık, enerji ve haberleşmeye rağbet ettiğini dile getirmekteler. Sermaye grupları arasında rekabetin kızıştığı günlerde “yabancı” sermaye üzerine tartışmalar kapitalist sınıfın temsilcilerinin Rcina eğlencelerinde Mahir Çayan’ın aynı konudaki görüşleri hakkında “itiraf”lara neden oldu. Burjuva basının köşe yazarları ile boğazın serin sularına karşı rakılarını yudumlarken ; “Üst düzey yönetici şöyle demiş: 26

‘Yabancı sermaye konusunda Mahir Çayan’ın yeni sömürgecilikle ilgili söylediklerinde doğrular olduğunu düşünmeye başladım. ‘” (Can Dündar 21.07.2005 Milliyet) Kapitalist rekabet savaşı köleleştirdiği kapitalisti her şeyi ile hizmetine alır. Kişileşmiş sermaye olan kapitalistte dün düşünmekten ölümüne korktuğu şeyleri bu gün umutsuz durumuna çözümler üretmek için düşünmeye başlar. “68 kuşağı”nın devrimci liderlerinden Mhir Çayan savunduğu “Milli Demokratik Devrim” tezine uygun olarak sermaye ve “yeni sömürgecilik” üzerine görüşler dile getirmişti Can Dündan köşesinde sözü edilen bu görüşlerden bir pasaj aktarmış. Onun bu görüşlerini savunan yada savunmayan bir çok kişi konu üzerindeki yargılarını dile getirdiler. En çok vurgu “yabancı” sermayenin kar transferleri konusunda yapıldı. Zaten kapitalist


kamuoyu “sıcak para”nın kriz günlerinde hızla dışarı kaçtığı, yada değişik nedenlerle büyük miktarda çıkışlarının kriz yarattığını tartışmaktaydı. “ulusalcı” kapitalistler ve ekonomi politikçiler: yeni teknoloji ve sabit sermaye yatırım şeklindeki “yabancı” sermayenin gerekliliğini yüksek perdeden tekrarladılar. Aynı konuda bu gün “sol” ve sosyalizm adına hareket ettiğini söyleyenlerde görüşlerini açıkladılar. “Yabancı sermaye” başlıklı köşe yazısında Evrensel yazarı A.Cihan Soylu şunları yazmış: “Kapitalizmin pervasız savunucuları hem cahil hem de yalancı. Bir çok nedenle böyle, ama biz bir iki temel noktada neden yalancı ve cahil olduklarına bakmakla yetinelim. Cahil ve yalancılar çünkü kapitalizmin bir dünya sistemi haline gelmesi 19.YY gerçeği olmakla birlikte bu gelişme mali sermaye ve tekellerin

oluşmasıyla birlikte sıçrama göstermiş, emperyalizm koşullarında ülke ekonomileri dünya ekonomisinin halkalarına dönüşmüşlerdir. Emperyalizm başka niteliksel özellikleriyle birlikte sermaye ihracının meta ihracını kendine bağımlı kılarak birinci plana geçmesine yol açmıştır. Emperyalizm koşullarında ise, yabancı sermayenin “sermaye ihracı yada girişi” bağımlı “geri” ülkelerdeki hedefi, kaynakların yağmalanması, topraktan ve ucuz işgücünden yararlanmasından başka bir şey değildir. O bu ülkeleri kalkındırma ve ekonomik gelişmelerini sağlama hedefi gütmez. Kuşkusuz, kapitlist emperyalizmde üretimin ve iktisadi-mali ilişkilerin temel hedefi azami kardır. Mali sermaye ve tekeller çağının6 6

Çağımız sadece “emperyalizm – mali sermaye ve tekeller çağı değil, emperyalizm ve proletarya devrimleri çağıdır.

27


gerçeklerinden biride daha risksiz bir yağmayıda ifade etmek üzere “spekülatif sermaye” hareketinin birinci plana çıkmasıdır. En büyükleri başta olmak üzere uluslar arası tekeller ve mali sermaye kuruluşlarının bağımlı ülkelerle ilişkilerinin esas olarak borç verme, faiz alma, bono –devlet tahvilihisse senedi alımlarıyla bu ülkelerin şirketlerinin ve giderek tüm ekonomisinin yönetimini ele geçirme politikası buradan gelir. Emperyalistler ve uluslar arası tekeller bir ülkeye ihracına girmeden önce, karlılık durumunu bakarlar. Teknolojisi geri, istikrarsız getirisi düşük alanlara yönelme kısa sürede büyük gelir sağlayan işlemleri ‘tercih’ ederler.” Bağımlı ülkelerin ekonomilerinin 20 YY. da yağmalanmasında büyük mesafe kaydedilmiş yüksek kar getirici alanlara girerek buralar ana tekelin bağlı alt şirketleri olarak değerlendirilmiş irili-ufaklı yarı şirketler aracılığıyla 28

kaynak aktarımında hayli yol alınmıştır. Mali işlemler ve rantiyecilik devasa boyutlarına ulaşmış doğrudan yatırım yerine , artan oranda borçlandırma ve “sıcak para hareketi” öne çıkmış, sermaye girişlerinde spekülatif sermayenin oranı giderek büyümüştür. Son yirmi-otuz yılda ise bağımlı ülkelerin borçları 3 Trilyon Dolara yükselmiştir. Türkiye’ye gelinen, “20 yılda 20 milyar dolar dış sermaye yatırımı oldu” ama aynı sürede dış borcu 16 milyar dolardan 140 milyar dolara yükseldi. Sürekli ödemelere karşın borcu ve borç faizi büyüdü. 344 milyar dolar toplam faiz ödemesi yapmasına karşın, yeni büyük fabrikalar kurulamadı, istihdam olanakları büyüyemedi, aksine şimdilerde daha azgın biçimde sürdürülen ve savunanlar özelleştirmelerle sanayi ve tarım büyük tahrifata uğradı. Bu da kapitalizmin “kurallarına” uygundur. Çünkü kapitalizm, kapitalist


mülksüzleştirmede demektir. Gelişmesi içinde , büyüklerin küçükleri yutmaları , iflasa sürüklenmeleri ve mülksüzleştirmeleri sonucu sermaye merkezileşmesi ve yoğunlaşması gerçekleşmektedir. Merkezileşme ve yoğunlaşmanın artmasına bağlı olarak da, bu gün daha şiddetli biçimde yaşandığı üzere “zayıfların” tarımı ve sanayisi çökertilmekte , mülksüzleştirme buralarda daha hızlı yaşanmakta, uluslar arası tekellerle emperyalist büyük devletlerin çıkarına olarak bağımlı ülkelerin tüm ezilen kesimleri üzerindeki iktisadi sömürü, yük, baskı artmaktadır. On yıllardır gerçekleşen , gerçekleştirilen ve egemenler tarafından savunulanda budur. Ülkelerin bu gün içine düştüğü durum malisermaye ve işbirlikçileriuşakları takımının savunuculuğunu sürdürdükleri kapitalist işleyiş ve burjuva

politikalarının sözcüsüdür.” (A.Cihan Soylu 26.07.2005 Evrensel) Bu satırların ilk bölümlerinde söz ettiği ve daha önceki bir yazıda aktardığım burjuva ekonomi politikçilerinin bu konudaki görüşlerini hatırlayacak olursak onlar “yabancı” sermayenin “sıcak para” dedikleri tezine karşıdırlar. Teknoloji ve sabit sermaye yatırımı şeklinde olanının gelmesini isterler. Bununla istihdam olanağı artışı sağlanıp işsizlik sorununun çözüleceği inancındadırlar. Devlet tahvili , hisse senedi tarzında olanının hızlı kaçış yaptığını ifade etmekteler. Şimdi yukarıdaki satırlarının görüşlerine bakalım. O da “spekülatif “ ve “sıcak para” şeklindeki sermaye gelişi yada ihraçlarına karşı . büyük fabrikaların kurulmasını “istihdam” olanaklarının artmasını istiyor. Burjuva iktisatçıları gibi kaynak aktarımına o da karşı. Emperyalizmin “ülkelerin kalkınmasını” sağlama, “ekonomik 29


gelişimini sağlama” hedefini gütmesinden yakınmakta. Emperyalist kapitalizm döneminde tek tek ülke ekonomilerinin bir zincirin halkaları gibi dünya ekonomisinin parçası haline geldiğini söyler. Bu sözü edilen en ileri en gelişmiş modern kapitalizmdir. Yukarıdaki görüşlerinden anlaşılan “ulusal” kapitalizm den yanadır. Bunun için “ülkenin kalkınmasını” ister. Bunun olması ise emperyalizm ile ilişkilerin koparılmasına bağlıdır. Küçük burjuva sosyalizminin temsilcileri bütün gücüyle emperyalizme karşıdır. Onun karşısında “zayıf” kapitalistlerden kendine müttefikler arar. Tıpkı geçmişte “ulusal” burjuvaziye devrime kazanmaya çalıştığı gibi. Halbuki emperyalizm ve proletarya devrimleri çağında burjuva demokratik hareketler dünya proletaryasının sosyalizm mücadelesi hareketinin bir haline gelmek parçası zorundadır. Bağımsız bir 30

kapitalist gelişmenin olmadığını yakın tarihin örnekleri bize göstermekte. Ya emperyalist kapitalizmin bir halkası olacaksınız, yada dünya proletaryasının sosyalizm mücadelesine bağlanacaksınız. Ama hayallerini kaybetmiş umutsuz küçük burjuvalar bağımsız kalkınma hedeflerinde ısrar etmekteler. Bütün o tantana ve ihtişamı içinde dünya kapitalizmin ne durumda olduğunun, ABD’de yaşanan doğal afet daha dün gösterdi. Dünya kapitalizminin lideri kendi ülkesindeki ortaya çıkan yağma ve tecavüz olayları ile baş edemiyor. Türkiye askeri birlik gönderip vurma yetkisi ile donatıyor. Kapitalist özel mülkiyeti dokunanı vay haline. Çapulcuda olsanız bunun cezasını çekersiniz. “normal yaşayanlarında” memur ve öğrenci olanlar bunların yapısına ise bir türlü akıl erdiremiyor burjuvazinin dalkavukları. Kapitalizm


derinleşen ekonomik bunalım günlerinde de aynı şeyleri yapar. Bir anda uygarlıktan barbarlığa düşülür. Burjuva toplumun parıltıları kaybolur “her şey kalır” sermayenin gücü kaybolur.çünkü hareket edememekte bir biçime bağlanıp kalmaktadır. Bütün bunlar sosyalizmin tarihsel zorunluluk olarak kendini gösteren işaretleridir. N. IŞIK 03.09.2005

Geçen Sayıdan Devam. (TÜRKİYE SOSYO EKONOMİK YAPI) Önemli Not: Bu yazı dizisi bu yayının görüşlerini yansıtmamakta, sadece bu konuda tartışmaların oluşması yönünden okuyucu kitlesine bilgilendirme açısından yayımlanmaktadır

GÜNEY VE DOĞU ANADOLU BÖLGESİ Ülkemiz yapısı içerisinde gelişmede en çok geri kalan bir bölge olarak sürekli üzerinde tartışılan bir bölge olan bu bölgemiz hala bir çok tartışmanın odağını oluşturmaktadır. Bölge işletmelerini incelersek: Toprak Dilimleri (Dekar)

Hane %

Alan %

1-20 21-50

37,9 28,3

4,7 11,2

Toplam alan içindeki %’si 0,12 3,8 31


51-100 101-200 201-500 501-1000 1001+ Toplam

15,8 12,4 3,6 1,3 0,7 522,248

13,1 21,6 11,1 9,2 29,1 5,059,843 Ha

8,0 16,8 29,8 68,6 402,7

Tablo 7

aileler toplam ailelerin %2’sini oluştururlarken ortalama işledikleri 2356 dekar alan ile toplam alanın %38,3’ünü işletmektedirler. 101-500 da arası orta boy işletmeler işledikleri ortalama 250 da alanla toplam ailelerin %16’sını ve toplam alanın %33,/’sini işlemektedirler. Bölge ülke yapısı içerisinde tarımın hala yaşamsal bir önem taşıdığı bir gerçektir. 1970’lerin sonuna doğru bölge gelirinin %46’sı tarımdan sağlanmaktadır.(Mustafa Sönmez. Doğunun Hikayesi Sf.162)

1-20 dekar alan işleten aileler toplam ailelerin %38’ine yakınını oluştururken işledikleri alan toplam alanın ancak %4,7’si ve ortalama alan 12 dekardır. 21-50 da işleten aileler ise toplam hanelerin %28,3’ünü oluştururlarken toplam alanın %11,2’sini işletmekte. İşledikleri ortalama alan 38 dekardır. 51-100 da işleten aileler toplam ailelerin %15,8’ini oluştururlarken işledikleri ortalama 80 da alanla toplam alanın %13,1’ini işlemektedirler. Oysa 501 da’dan fazla alan işleten 1950 Toprak Dilimleri 32

Hane %

1973 Alan %

Hane %

Alan %


(Dekar) 1-50 51-100 101-200 201-500 501+

58,5 21,7 11,4 7,2 1,2

18,35 20,42 21,19 18,86 21,18

66,2 20,42 12,4 3,6 2,0

15,9 15,8 21,6 11,1 38,3

Tablo 8

1950’den 1970 yılına kadar işletmelerde 51-100 da işleten aileler sayısı düşerken işledikleri alan buna bağlı olarak düşmektedir. 1-50 da işleten ailelerin sayısındaki gerileme ile birlikte işledikleri alan gerilerken 501 da fazla alan işleten ailelerin hem sayısında hem de işledikleri alanlarda artış görülmektedir. Bu artışta 1970 sonrası toprak payına yeni arazilerin katılımı da rol oynamakla birlikte dağılan ve mülksüzleşen küçük işletmelerin ve parçalanan orta işletmelerin bir kısmının toprağının büyük mülklerde toplanması sonucu yoğun bir toprak birikimi vardır. Bölgede en geniş kesimi 1-100 da işleten

küçük üreticilerden oluşmaktadır. İşletmeler için bölge nadas payının %40 olduğu da göz önüne alınırsa küçük işletme dediğimiz daha net anlaşılır. Küçük işletmelerin oranının yüksekliği yanında işledikleri alanın darlığı bu işletmelerin gelirlerini büyük oranda etkilemektedir. Özellikle işlenen alanın yaklaşık %40’ının nadasa bırakılması aile gelirini oldukça etkilemektedir. Tarım alanlarının büyük bir kısmı büyük toprak sahibi ailelerin elinde toplanmıştır. “Bazı köylerin mülkiyeti tüm ağaların olduğu gibi kent ve kasabalarda oturup köyde toprak sahipliği edenlerin sayısal oranı oldukça 33


ettiği ortalama toprak 261 büyüktür. Doğu ve dönüm olduğu halde (Güneydoğu-da (b.n.)) köydeki esas çiftçilerin toprakların çok büyük bir kısmını kent ve kasabada denetlediği ortalama toprak oturup toprak sahipliği 24 dönümdür.” (İ.Beşikçi edenler tarafından Doğu Anadolu’nun Düzeni denetlenmektedir. Örneğin sf.196) şehirde oturup köyde kontrol Sahip olunan toprakların dağılımı: İşletmeci Hane Alan İşletilen Toprak Hane % % Alan Dilimleri % (Dekar) % 1-20 35,4 6,0 4,7 37,9 21-50 37,3 22,2 11,2 28,3 51-100 14,9 19,3 13,1 15,8 101-200 8,4 22,0 21,6 12,4 201-500 2,2 10,1 11,1 3,6 501-1000 1,6 16,9 9,2 1,3 1001+ 0,2 3,5 29,1 0,7 Toplam 439,175 2,769,998 ha Tablo 9

Sahip olunan alanlarla işletilen alanlar ve işletmeci ailelerle toprak sahibi haneler arasındaki farklılıklar tarımın yöneldiği alanın açıklanmasında yardımcı olmaktadır. 1-20 da işleten aileler %2,5 fazla işledikleri alan ise %1,3 oranında azdır. Bu da bu 34

ailelerin topraktan çekildiklerini ortaya koymaktadır. 201-500 da işleten ailelerin sayısında fazlalık görünürken işledikleri alanlar %4 oranında artmıştır. 500-1000 da alan sahibi aileler hem aile hem de toprak alanı olarak gerileme


gösterirlerken 1001+ da ‘dan fazla alan işleten ailelerin sayısında ve topraktaki fazlalık 501-1000 da işleten ailelerin topraklarını genişleterek 1001 da’dan fazla alan işleten işletmeci aileler arasına katılmışlardır. Zira Doğuda hızla gelişen Toprak Dilimleri (Dekar) 1-20 21-50 51-100 101-200 201+ Toplam

traktörleşme hızı doğuda %45’tir. Bu durum topraktan çekilen ailelerin topraklarının özellikle traktör sahibi olan orta boyun üstündeki işletmelerde toprak tutmayı beraberinde getirmektedir. Dışarı Arazi Veren Aileler:

Hane % 33,63 26,32 28,31 11,74 -25,805

Alan % 6,41 13,70 39,62 40,27 -150,536 Ha

Tablo 10

Dışarı arazi veren aileler toplam ailelerin %4,94’tür. Bu aileler içerisinde en çok toprak veren aileler 51-200 da arası arazi sahibi olanlardır. 1-20 da alan toprak sahipleri arasında toprak verme oranı oldukça azdır. Toprak Dilimleri (Dekar) 1-20 21-50 51-100

Dışardan Arazi Tutanlar: Alan Hane % % 36,13 24,42 15,03

3,61 7,22 9,43

Toplam Aile içindeki % 13,5 9,1 5,6 35


101-200 201-500 501+ Toplam

21,41 1,51 1,50 201,622

27,98 4,71 37,05 2,577,032 Ha

8,0 ,06 ,06

Tablo 11

Dışardan arazi tutan aileler toplam ailelerin %38,61’ini oluştururlarken işledikleri alan toplam alanın %50,90’ını elleinde bulundurmaktadırlar. Küçük işletmelerde ortakçılık ve yarıcılık güçlü ilişkiler olarak kendisini göstermektedir. Zira küçük işletmelerde üretim teknolojisinin geriliği kiracılık ilişkilerinden çok ortakçı ve yarıcı ilişkileri zorlamaktadır. Çoğunlukla aile emeği ve hayvan gücüne dayanan tarım feodal ilişkilere dayanmaktadır. Aynı zamanda bu ilişkiler üretimin yapısı gereği üretim toprağı denetleyen ağalarda ve toprak beylerinde biriktiğinden üretim üzerinde ve bunun pazarlanmasında da bizzat ağaların ve toprak beylerinin denetimi sonucu bu toprakların toprak 36

beylerinin ellerinde toplanması sonucunu doğurmaktadır. Toprakların geniş ölçüde kent ve kasabalarda oturan toprak ağalarının denetiminde olması, şehirlerdeki denetiminde bu ailelerin eline geçmesine neden olmaktadır. Zira kırdaki feodal egemenlik şehirdeki egemenliği de beraberinde getirmektedir. banka kredilerini toprak ağaları kolaylıkla denetimlerine almaktadır. Ağalar geniş topraklarını kullanarak aldıkları kredileri köylülere yüksek faizlerle dağıtmakta veya bu kredileri şehirlerde yatırımlarda dönüştürerek tefeci-tüccar rolünü de üstlenmektedirler. Bunlarla birlikte siyasi ve idari fonksiyonları da artmaktadır.


Kentlerde oturan toprak ağaları toprağın işlemesini kahyalarının denetimine bıraktığından toprakta mutlak rant sahibidir. Toprak gelirlerinin tümüne yakın kısmı toprak ağaları tarafından şehirlerde yatırıma dönüşmektedir. Bu toprakta sermaye birikimini zayıflatmaktadır. Toprağın şehre sermaye kaynağı olması gittikçe artmaktadır. Buna bağlı olarak makineleşmek doğudaki köylülerin üzerindeki emekrant ilişkilerini çözmekte şehirlere doğru itmektedir. Emek-rant biçimi yavaş da olsa ücretli işçiliğe doğru gelişmektedir. Bunda en önemli etkilerden biriside doğudaki toprak ağalarının batıdaki kapitalistlerle işbirliği içinde olmaları, bunu zorlayan bir koşuldur. Doğudaki kapitalist gelişmede denge yine büyük toprak sahiplerinden yana ağır basmaktadır. Bu gün hala devlet içinde devlet konumunda olan aşiretler ve toprak ağalarının ekonomik ve siyasi etkileri daha zayıf

güçteki bazı aşiret ve toprak sahiplerini “Züğürt Ağalara” dönüştürürken bir kısmı da daha da güçlenmektedirler. Doğudaki kapitalistleşme süreci biçim olarak Avrupa’daki feodalizmin yıkılıp kapitalizmin gelişmesine bire bir oturmaktadır. Fakat kendi içindeki dönüşümü feodal sürecin kapitalist yapıya doğru evrimleştiğini gösterir. Ülkedeki ekonomik şekillenmenin emperyalist yapıya bağlı oluşu bu sürecin uzun ve sancılı olmasını beraberinde getirmektedir. Bu durum salt doğu için değil ülkenin geneline oturan bir yapıdır. Mülkiyet ilişkileri ve sosyal ilişkiler açısından doğuda bu ilişkilerin dönüşümü daha ağır ve daha sancılı olmaktadır. Zira Doğu Ve Güney Doğu’da kapitalist ilişkiler gelişirken feodal ilişkilerde devam etmekte, özellikle feodal yapının üst yapı kurumları varlıklarını sürdürmektedirler. Öte yandan kentlere yönelen 37


feodaller ticari faaliyetlere katılmaktadırlar. Üretim ve mülkiyet ilişkilerini denetledikleri için politik hareketleri denetimlerinde tutmakta hiç zorluk çekmeyecekleri için kredi, banka ilişkilerinde belirleyici rol oynamaktadırlar. Önceden incelediğimiz istatistiklerde şunu rahatlıkla göstermektedir ki feodal egemen sınıfların kapitalistleşmeleri çok hızla olmazsa da “feodal aşiret yapılarını bozup ulusallaşma sürecini ortaya koymaktadır.” (İ.Beşikçi, D.Anadolunun Düzeni, sf.267) Bu süreç aynı zamanda toprağa ve siyasi olarak toprak ağasına bağlı köylüyü (tarımda makineleşmeyi de eklersek) kişisel bağımlılığından kopararak özgür emekçiler durumuna getirmektedir. Emeğin dönüşümüne bağlı olarak feodallerde dönüşmek zorunda kalmaktadırlar. 38

Gelişen kapitalizmin zorlaması sonucu feodallerde başkalaşım geçirmektedir. Ama bu başkalaşım feodallerin kendi içerisinde evrimleşerek (iç başkalaşım) gelişen bir yapıdır. Bu yapı yine kapitalistleşmeye doğru giden feodallerin lehine olan bir değişimdir. Doğuda Ve Güney Doğuda topraksız çiftçiler toplu çiftçi ailesinin %22.26 ‘sını oluştururlarken topraksız aileler %30,13’tür. Kiracılık ve ortakçılık yapan aile sayısı 110,690’dır. Toplam ailelerin %21,2’dir. İşledikleri toplam alanın %14,45’dir. Ortakçılık ve yarıcılık ilişkileri 1-100 da arası işletmelerde görülmektedir. DİE verilerine göre bu alanlar kuru tarımın yapıldığı alanlardaki 101200 da arası işletmeler tamamen kiracılık ilişkilerine dayanmaktadır. “Kiracılık daha çok büyük merkezlere yakın sulak bahçe arazileri ile hazine arazilerinde geçerli olan bir usuldür.” (İ.Beşikçi Age.sf.140)


“Ortakçılıkla işletme bölgede yarıcılık, icare, cariyek ve marabacılık adları altında yapılır.” Bu sistemlerin tümünde artık ürün , ürün rant biçiminde toprak sahibine kalır. Yarıcılık mülk sahibi çiftçi aileye toprak , bina, tohum ve bazen işletme sermayesi verir, öteki tüm giderler ortakçıya aittir. Hasat sonu tohum çıkarılmadan ürün ½ oranında bölüşülür. İcare: bina ve arazi hariç tüm giderler kiracıya aittir. Kiracılık ve yarıcılık arası bir yapıdır. Üretimde köylü istediği gibi davranır. Fakat mülk sahibiyle herhangi bir yazılı sözleşme olmadığından süre mülk sahibinin keyfiyetine bağlıdır. Hasat sonu ürün mal sahibine 1/5’den 1/10’a kadar veren paylar verilir. Ayrıca 1/20 oranında toprak Topraksız Haneler: 1-Topraksız Çiftçi 2-2000’den az yerleşim

vergisi karşılığı “tapu bedeli” alınır. Cariyek: yarıcılıkla icare sisteminin birleştirilmiş halidir. Mal ve tohumun yarısını mal sahibi, yarısını çiftçi ailei karşılar. Ürünün ¼’ü mal sahibine ¼’ü çiftçi aileye verilir. Kalanın 1/8’ini mal sahibi kira karşılığı alır. Geri kalan ürün ½ oranında bölüşülür. Marabacılık: Tüm üretim araçları mülk sahibine aittir. Maraba yalnız kol gücü ile çalışır. Ürünün 1/3’ünü veya ¼’ü marabaya hizmeti karşılığı verilir. Maraba aynı zamanda mülk sahibinin angaryalarını da yapmak zorundadır.” (İ.Beşikçi Age.sf.142-143) Bu sayılan sistemin içerisinde emek rant , ürünrant, para-rant biçimlerinin tümünü görebiliriz. Bölgede topraksız haneleri incelediğimizde önümüze çıkan tablo şudur: 125,751 63,652 39


yerlerindeki topraksızlar. (Düz tarım işçisi) 3-Toprak ihtiyacı olanların toplamı.(1+2) 4-Toprak sahipleri 5-Topraksız Çiftçi oranı 1/(1+4) 6-Topraksız aileler oranı 3/(3+4)

189,403 439,151 % 22,26 % 30,13

Tablo 12

Devam edecek....

Friedrich Engels (1820 1895)Friedrich Engels, 28 Kasım 1820'de Almanya'nın Barmen kentinde doğdu. Babası bir pamuklu dokuma fabrikatörüydü. Üniversitede felsefe öğrencisiyken geleneksel dinin ve varolan devletin, Prusya Devleti'nin yıkılmasını hedefleyen sol Hegelcilerin toplantılarına katıldı. 1837'de babasının baskısıyla ona ait dokuma fabrikasında çalışmaya başladığı için okulu bırakmak zorunda kaldı . Manchester'deki fabrikada çalıştığı bu dönemde kapitalist üretim tarzının İngiliz işçi sınıfı üstündeki etkileri konusunda bir araştırma yaptı . 1844 Eylül'ünde Paris'te Marx'la tanıştı ve onunla ortak 40


kuramsal çalışmalara yöneldi. 1847 Haziran'ında Londra'da, sonradan Komünistler Birliği'ne dönüşen Doğrular Birliği'nin kongresine katıldı. 1848 devrimi sırasında, Marx'la birlikte Köln'e geçti ve ayaklanmalara katıldı. 1864'te Uluslararası Emekçiler Derneği (Enternasyonal)'nin kuruluş çalışmasında yer aldı ve yürütme organına seçildi. Çalışma dünyasına ilişkin gündelik deneyimleri, kapitalist üretim tarzının gelişme biçimlerini derinlemesine çözümleyebilmesine olanak sağladı. Marx'ın ölümünden sonra Kapital'in ikinci ve üçüncü ciltlerinin bazı bölümlerini tamamlayarak yayınladı. Anti-Dühring, Doğanın Diyalektiği (1873-1886), üretim ilişkilerinin akrabalık biçimleri üstünde belirleyici rol oynadığını gösterdiği Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı eserlerini yayınladı. 5 Ağustos 1895'de Londra'da öldü.

Friedrich Engels Karl Marks'ın Mezarı Başında Yapılan Konuşma Highgate Mezarlığı, Londra 17 Mart 1883

14 Mart günü, öğleden sonra üçe çeyrek kala, yaşayan düşünürlerin en büyüğü artık düşünmez oldu. Ancak iki dakika yalnız bıraktıktan sonra, odaya girince, onu koltuğunda rahat rahat, ama sonsuzluğa dek, uyumuş bulduk. Avrupa ve Amerika militan proletaryasının bu 41


adamda yitirmiş bulunduğu şey, tarihsel bilimin bu adamda yitirmiş bulunduğu şey, ölçülemez. Bu devin ölümü ile bırakılan boşluk, kendini duyumsatmakta gecikmeyecek. Nasıl ki Darwin organik doğanın gelişme yasasını bulduysa, Marx da insan tarihinin gelişme yasasını, yani insanların, siyaset, bilim, sanat, din, vb. ile uğraşabilmelerinden önce, ilkin yemeleri, içmeleri, barınmaları ve giyinmeleri gerektiği; bunun sonucu, maddi ilksel yaşama araçlarının üretimi ve, böylece, bir halk ya da bir dönemin her iktisadi gelişme derecesinin, devlet kurumlarının, hukuksal görüşlerin, sanatın ve hatta sözkonusu insanların dinsel fikirlerinin üzerinde gelişmiş bulundukları temeli oluşturdukları ve, buna göre, bütün bunların şimdiye değin yapıldığı gibi değil, ama tersine, bu temele dayanarak açıklamak gerektiği yolundaki, daha önce ideolojik bir 42

saçmalıklar yığını altında üstü örtülmüş bulunan o temel olguyu buldu. Ama hepsi bu değil. Marx günümüz kapitalist üretim tarzı ile onun sonucu olan burjuva toplumun özel hareket yasasını da buldu. Artı-değerin bulunması, sonunda, bu konuyu aydınlattı; oysa, burjuva iktisatçıların olduğu kadar sosyalist eleştiricilerin de daha önceki bütün araştırmaları, karanlıklar içinde yitip gitmişlerdi. Bu türlü iki bulgu koca bir yaşam için yeterdi. Kendisine böyle bir tek buluş yapma nasip olana ne mutlu! Ama Marx araştırmada bulunduğu her alanda (bu alanlann sayısı çoktur ve bir teki bile yüzeysel irdelemelerin konusu olmamıştır), hatte matematik alanında bile, özgün buluşlar yaptı. Bilim adamı olarak, buydu. Ama onun etkinliğinde asıl önemli olan, hiç de bu değildi. Marx için bilim, tarihi etkinliğe geçiren bir güç, devrimci bir güçtü.


Pratik uygulamasının düşünülmesi belki de olanaksız olan herhangi bir teorik bilimdeki bir bulgudan duyabileceği sevinç ne denli katıksız olursa olsun, sanayi için, ya da genel olarak tarihsel gelişme için doğrudan doğruya devrimci bir önem taşıyan bir bulgu sözkonusu olduğu zaman duyduğu sevinç bambaşkaydı. Böylece Marx, elektrik alanındaki bulguların gelişmesini ve, daha şu son günlerde, Marcel Deprez'in çalışmalarını çok dikkatli bir biçimde izliyordu. Çünkü Marx, her şeyden önce bir devrimciydi. Kapitalist toplum ile onun yaratmış bulunduğu devlet kurumlarının yıkılmasına şu ya da bu biçimde katkıda bulunmak, kendi öz durumunun ve gereksinmelerinin bilincini, kendi kurtuluş koşullarının bilincini kendisine ilk onun vermiş bulunduğu modern proletaryanın kurtuluşuna yardımda bulunmak, onun gerçek yönelimi işte buydu.

Savaşım onun en sevdiği alandı. Ender görülür bir tutku, bir direngenlik ve bir başarı ile savaştı o. 1842'de birinci Rheinische Zeitung'a, 1844'te Paris'teki Worwärts'a, 1847'de Brüksel'deki DeutscheBrüsseler-Zeitung'a, 18481849'da Neue Rheinische Zeitung'a 1852'den 1861'e değin New York Tribune'e katkı, ayrıca, bir sürü kavga broşürünün yayınlanması, tüm yapıtının doruğu olan büyük Uluslararasi Emekçiler Derneğinin kuruluşuna değin Paris, Brüksel ve Londra'da çalışma, işte, eğer başka hiçbir şey yapmasaydı bile, yapıcısının gurur duyabileceği sonuçlar. Marx, işte bu yüzden zamanının en sevilmeyen ve en çok karaçalınan adamı oldu. Mutlakiyetçi olduğu kadar cumhuriyetçi hükümetler de kovdular onu; tutucu burjuvalar ile aşırı demokratlar onu karaçalma ve kargışlara boğmakta birbirleri ile yarışıyorlardı. O bütün bunları, hiç 43


aldırmaksızın, örümcek ağları gibi yolunun dışına atıyor ve ancak çok zorunlu durumlarda yanıtlıyordu. Sibirya madenlerinden Kaliforniya'ya değin, Avrupa ve Amerika'nın her yanına dağılmış, tüm dünyanın milyonlarca devrimci militanı tarafından ululanmış, sevilmiş ve aklanmış olarak öldü o. Ve ben çekinmeden

44

söyleyebilirim ki, onun birçok karşı-düşüncede olan hasmı olabilirdi, ama kişisel düşmanı pek o kadar yoktu. Adı yüzyıllar boyunca yaşayacak, yapıtı da! 17 Mart 1883 günü Highgate'de Engels tarafından İngilizce yapılan konuşma


19-PROLETER