Issuu on Google+

A-PDF Merger DEMO : Purchase from www.A-PDF.com to remove the watermark

5

Befl Deniz’de iflçi s›n›f› dalgas› Yeni sömürgecili¤in yeniden kurumsallaflt›r›ld›¤› ülkelerde iflçi s›n›f› yeniden vücut buluyor

7

Hastaneler flirketlefliyor Hastaneler kas›m bafl›nda sa¤l›k CEO’lar›na teslim ediliyor. Bu, kadrolaflma ve özellefltirme demek

12

Büyük mülksüzlefltirme Yeni Büyükflehir Belediyeleri Yasas› sadece basit bir yerel seçim plan› de¤il

13

Baflka bir Çanakkale Gerçekte, Çanakkale Savafl›’n›n Kurtulufl Savafl› ile bir alakas› yoktu

1 Kas›m 2012 • 1.25 TL

Y›l 7 • Say› 169

Yalan zulüm ölüm iktidarı AKP sokakta kaybediyor



22 Ekim’de Antakya, 29 Ekim’de Ankara, 30 Ekim’de Kürt illeri AKP’nin zulmünün s›n›rlar›n› gösterdi



AKP iktidar› sokakta hakimiyet kurmakta zorlan›rken, AKP’li bakanlar tenis maç›nda bile yuhalan›yor



Muhalefetin parçal›l›¤› AKP’ye yar›yor. AKP’yi y›kmak, halk›n emek ve hak mücadelelerinde birleflmesiyle mümkün

Ay›p diye bir fley yok

Gelecek mutlak sosyalizm  S.3

 AKP için konu rant olunca ay›p denen bir fley yok Erdo¤an Van depreminin y›ldönümünde hizmetlerini anlat›rken “Atma Recep” dedirtti. 56 bin liral›k konutlar› 110 bin liraya mal etti¤ini öve öve anlatt›  S. 6

22 Ekim Antakya

Bu son olsun!

29 Ekim Ankara

30 Ekim Diyarbak›r

‘Üniversite kazanacak AKP kaybedecek’  AKP’nin üniversiteye yönelik sald›r›lar› karfl›s›nda üniversite bileflenlerinin talepleri ortaklafl›yor  Ö¤renci Kolektifleri, Genç-Sen, TKP’li ö¤renciler ve Gençlik Muhalefeti “YÖK’ün kuruluflunun 31’inci y›l›nda 9 Kas›m’da Ankara’da olacak.

Enerji işçisi kazandı  TEDAfi direnifli polis sald›r›lar›, gözalt›lar, para cezalar› ve davalarla ne kadar baltalanmak istense de direnenlerin kazaca¤›n› bir kez daha gösterdi  S. 8

 S. 11

Bursa’da faşist saldırı Bursa Y›ld›r›m’da 28 Ekim’de açl›k grevlerinin taleplerine destek için yap›lan yürüyüfle polis ve faflistler sald›rd›. ‹lerleyen günlerde Kürt vatandafllar›n yaflad›¤› mahallelerde yo¤unlaflan ve mahalleli gençler taraf›ndan püskürtülen sald›r›larda, bir kiflinin öldü¤ü öne sürüldü. 31 Ekim günü binlerce polis mahalleyi abluka alt›na al›rken, Bursa Valisi de operasyon yapacaklar›n› aç›klad›.

Kadınlar ölüm değil çözüm istiyor Kürt mahpuslar›n hapishanelerde ›srar eden tutumu karfl›s›nda kad›nlar Taksim’de bir oturma bafllatt›¤› açl›k grevinin 50’nci gününde, iktidar›n çözümsüzlükte eylemi yapt›.

Ferda Koç / Sayfa 4

Ali K›l›ç / Sayfa 7

Tufan Sertlek / Sayfa 8

AKP sokaklar› yitirirken

Yemekhane isyan›...

AKP program›nda emek

Hande Yanar / Sayfa 10

As›l dert aile koruma olunca

 Ankara Mamak’ta Halkevci Kad›nlar fliddete karfl› yan yana geliyor. Kocas› taraf›ndan öldürülen Zülfü’nün ölümüne sessiz kalmayan kad›nlar erkek fliddetine karfl› soka¤a ç›k›yor  S. 10

Hapisten mizah  Uzun y›llard›r hapishanelerde olan mahpuslar›n Kürtçe haz›rlad›¤› mizah dergisi Golik, yay›n hayat›na bafllad›. Hapishane… Kürtçe… Mizah… Tehlikeli sularda yüzen bu insanlara kulak verdik  S. 15


2

EĞİTİM 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

n Diyarbakır’ın Kayapınar İlçesi'ndeki Vali Kurt İsmail Paşa Ortaokulu’nun 4/C sınıfı öğrencilerine okulların açılmasından bu yana öğretmen atanmadı. Çocuklarının eğitim haklarının ellerinden alındığını söyleyen veliler, 18 Ekim’de okul bahçesinde bir eylem gerçekleştirdi. Okul idaresinin ilgisizliğine tepki gösteren veliler, “Çocuklarımız bir aydır boş boş oturuyor. Geçici atanan bir öğretmeni başka okula gönderdiler. Çocuklarımızın diğer sınıflara dağıtılması talebimiz de reddedildi” dedi. Veliler, çocuklarına öğretmen atanana kadar eylemlerini sürdüreceklerini söyledi. n Okula başlama yaşının 66 aya indirilmesi sonucunda Adana Seyhan’daki Taşkent İlkokulu’nda birinci sınıfların şube sayısı iki katına çıktı. Öğrenci sayısındaki artışa göre kitap bastırmayan Milli Eğitim Bakanlığı ise sınırlı sayıdaki kitabı kura yöntemiyle dağıttı. Kurada adı okunan öğrencilere kitap verildi, adı okunmayanlar ise fotokopi çektirmek zorunda kaldı. Velilerden Emel Kurt, bir aydan fazla zaman geçmesine karşın kitapları olmamasına tepki gösterdi: “Yeni eğitim sistemi bizi vurdu. Çocukları küçük yaşta okula almasını biliyorlar, kitap göndermesini bilmiyorlar.” n İstanbul’daki Gültepe İlkokulu’nun inşaatının iki yıldır bitmemesi üzerine Kağıthane Eğitim Hakkı Meclisi’nin çağrısıyla 25 Ekim’de bir eylem düzenledi. Yaklaşık 250 veli ve öğrenci, sürgün edildikleri Tınaztepe ve Kocatepe ilkokullarından Gültepe İlkokulu’na yürüdü. Veliler tarafından yapılan açıklamada “Uzak yerlerden gelenlerimiz var. Çocuklarımız küçük, onları her gün okula bırakmak zorundayız. Artık yeter” denildi. Kağıthane Eğitim Hakkı Meclisi olarak okulun akıbetinin takipçisi olunacağı ifade edildi. n Eğitim-Sen Van Şubesi, 23 Ekim Van depreminin yıldönümünde öğrenci ve öğretmenlerin sorunlarına dikkat çekti. Depremden sonra yaşanan kaosun eğitim alanında da etkisini gösterdiği söylenen basın açıklamasında Van’ın her alandaki yeniden inşasının hayırseverlerin insafına bırakıldığı belirtildi. Açıklamada TOKİ’nin inşa ettiği 30-35 okuldan sadece 3 tanesinin açıldığına dikkat çekildi. n Kocaeli Saraybahçe Halkevi, 4+4+4 eğitim sisteminin birinci ayında sorunların çözümsüz bırakılmasına ilişkin 19 Ekim’de bir basın açıklaması düzenledi. Şube Başkanı Mihrican Atalay okulların fiziki yapılarından, niteliksiz eğitim koşullarından, yaralanan çocuklardan, gerici ve piyasacı uygulamalardan, sürgüne zorlanan öğretmenlerden örnekler verdiği konuşmasında çocuklarını, okullarını ve geleceklerini AKP’ye bırakmayacaklarını dile getirdi. n Ankara Batıkent’te 3 sene önce Işık Evi açmak isteyen cemaatçilerin, kantini ve yemekhanesi olmayan Batıkent Endüstri Meslek Lisesi öğrencilerini evlerine çağırdıklarını duyan Halkevciler, eğitim ve beslenme hakkı mücadelesine başlamıştı. Halkevi üyeleri, lise öğrencilerine yönelik yemek dağıtım faaliyetlerini üçüncü eğitim döneminde de sürdürdü. Dayanışma ağları ile büyüyen faaliyet kapsamında günlük 80-100 lise öğrencisine üç çeşit yemek veriliyor.

Daha müfredat hazır değil 4 +4+4 eğitim sistemiyle birlikte ders içeriklerinde ve müfredatlardaki değişiklikleri Eğitim-Sen MYK Üyesi Betül Öztürk Korkut'a sorduk. Korkut, AKP'nin iktidara geldiği günden beri müfredata müdahale ettiğini 4+4+4 ile birlikte de müdahale kanalını genişlettiğini anlattı. Zorunlu seçmeli derslerin 2'nci 4'e yani ortaöğretime tamamen yedirildiğini belirten Korkut, asıl önemli değişikliklerin seçmeli derslerde yapıldığını, 2'nci, 3'ncü ve 4'ncü sınıflarda herhangi bir değişiklik olmadığını söyledi. Korkut ayrıca geçen senenin ki-

taplarının verildiğini sadece 1'inci ve 5'inci sınıfların müfredatlarının değiştirildiğini söyledi. Birinci sınıf kitaplarında okul öncesi müfredatının üç aya daraltılarak, ikinci dönem ders kitaplarının aynen verildiğini vurguladı. AKP'nin 4+4+4'ten önce demokrasi ve insan hakları ile felsefe derslerinin içeriğine müdahalede bulunduğunun altını çizen Korkut, müfredat hazırlıklarının devam ettiğini, TÜBİTAK'ta oluşturulan ve içinde kimlerin olduğu açıklanmayan bir ekip tarafından müfredatların hazırlandığını söyledi.

4+4+4’ün bir ayı: Kaos ve yıkım

Çok ‘özel’ açıklamalar “Özel okulculu¤un teflvik edilme si gerek. Devlet, bir ö¤renci için yapaca¤› masraf›, çocu¤unu özel okula gönderen veliye katk› pay› yaparak öder. Devlet özel sa¤l›k kurumlar›ndan hizmet sat›n ald›¤› gibi özel okullardan da hizmet sat ›n alabilir.” – Enver Yücel (Tüm Öze l Ö¤retim Kurumlar› Derne¤i Yönetim Kurulu Baflkan›) “Sa¤l›kta devlet 7/24 kullan›yor binay›. Biz saat 16.00’da terk edi yoruz okullar›. Binalar› yükleniciye b›ra k›yoruz. ‹stedi¤in kadar ifllet, kullan, kulland›r diyoruz. Spor tesisleri kulüp yap›labilir, otopark iflletilebilir vb.” Mustafa Murat (‹nflaat ve Emlak Grup Baflkanl›¤›) “Kendimi bir e¤itimciden ziyade bir giriflimci gibi hissediyorum. E¤i timi de para yat›r›lacak ve kazan›lac ak bir iflkolu olarak gördüm. Okul ça¤ ›ndaki çocuklar›n oynad›¤› dizilerin hepsinde Do¤a Koleji’ni görebilirsiniz .” – Fethi fiimflek (Do¤a Koleji Kurucu Yönetim Kurulu Baflkan›)

Halkevleri E¤itim Hakk› Meclisleri, okullar›n aç›lmas›n›n ard›ndan geçen bir ayda 4+4+4 e¤itim sisteminin yaratt›¤› y›k›m›, E¤itim Hakk› Raporu ile gözler önüne serdi

4

+4+4 eğitim sisteminin birinci ayı geride kalırken, eğitim alanında yaşanan yıkım da derinden hissedildi. Bir aylık süre zarfında yaşanan sorunlar, Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisleri tarafından Eğitim Hakkı Raporu ile kayda geçildi. 66 aylık çocukların okula başladığı 10 Eylül tarihinden itibaren okul okul gezerek denetim yapan Eğitim Hakkı Meclisleri üyeleri, idarecilerle, öğretmenlerle ve velilerle görüşerek sorunları birinci ağızdan dinledi. Eğitim hakkı mücadelesinin öznelerinin doğrudan söz hakkına sahip olduğu meclisler, her ay düzenli olarak yayımlayacakları raporlar ile AKP’nin eğitim alanındaki saldırılarından haberdar olmayı, sorunlara müdahale etmeyi ve direniş deneyimlerini görünür hale getirmeyi amaçlıyor. SORUNLAR SORUNLARLA ÖRTÜLDÜ Raporun “Birinci Sınıflar ve Fiziki Koşullar Hakkında Gözlemler” başlıklı birinci bölümünde 5-5,5 yaşındaki çocukların okula zorla başlatılmasına yönelik tepkinin, AKP’ye geri adım attırdığına ve velilere dönük ceza uygulamalarına başlan-

madığına değinildi. Kalabalık sınıf görüntüsünün oluşmaması için laboratuvar, kütüphane, öğretmen odası gibi her tür alanın sınıf haline getirildiği, bahçelere prefabrik sınıflar kurulduğu, büyük sınıfların ise birleştirildiği ifade edildi. Birinci sınıf öğretmenleri ve ders müfredatının da 66 aylık çocuklara uygun bir biçimde hazırlanmadığının altı çizildi. Meclis üyeleri, birinci sınıf öğretmenleriyle yaptığı görüşmeleri de rapora taşıdı: “Çocuklarda uykusuzluk, dikkat toplayamama, tuvalet ihtiyacını giderememe, yaş farkı olanlar arasında uyumsuzluk sorunları yaşandı. Bizler ise çocukların üstlerini değiştirmekten paspas yapmaya kadar bir dizi angarya işle karşı karşıya kaldık.” Ö⁄RENC‹ OKULA, OKUL Ö⁄RENC‹YE GÖRE DE⁄‹L Raporda geniş yer ayrılan bir bölüm de fiziki sorunlar. Bu bölümde öne çıkan sorunlar şöyle: Tuvaletlerin temiz olmaması, temizlik görevlilerinin sayısının yetersizliği, idarelerin temizlik için velilerden para toplaması, ilkokul ve ortaokulların aynı binada eğitime başlaması sonucunda okulların,

giriş-çıkışların ve bahçelerin ikiye ayrılması. Aynı binada eğitim görmenin yarattığı yoğunluktan kaynaklanan sorunlar ise ders saatlerinin erkene çekilmesi, geç saate sarkıtılması, teneffüs sürelerinin kısaltılması olarak sıralandı. Bir diğer yandan yeni eğitim sisteminin yol açtığı ölüm, yaralanma ve şiddet olaylarından örneklere de yer verildi. Ö⁄RETMEN VE VEL‹LER P‹YASA G‹RDABINDA 4+4+4’ün en büyük mağdurlarından öğretmenlerin sorunları da raporda yer buldu. Sürgünler, norm fazlası, kimi okullarda öğretmen fazlası, kimi okullarda ise öğretmensiz kalınması, sorunların çözümü için öğretmenlerin adres gösterilmesi, belirsiz müfredatlar, kalabalık sınıflar göze en çok çarpan sorunlar. Öte yandan birinci sınıf öğretmenlerine “annelik” görevi yüklenirken, statü ve performans uygulamaları, güvencesizlik, emeğin değersizleştirilmesi öğretmenlere dayatıldı. Rapora göre çocuklarının sorunlarıyla boğuşan velilerin bir diğer baş ağrısı da toplanan paralar. Raporda Milli Eğitim

Bakanlığı’nın “Okullarda para toplanmayacak” duyurusuna rağmen velilerden aidat, temizlik, ek malzeme gibi gerekçelerle para toplandığına değinildi. GER‹C‹L‹K, AYRIMCILIK, C‹NS‹YETÇ‹L‹K B‹R AYDA AYYUKA ÇIKTI Eğitim Hakkı Raporu’nun ikinci bölümünde ise 4+4+4’ün gerici ve cinsiyetçi yapıyı derinleştirme amacının örnekleri ele alındı. İlk olarak kimi okulların talep olmaksızın imam hatibe dönüştürüldüğünü belirten rapor, AKP il ve ilçe teşkilatlarının, valilik, kaymakamlık ve milli eğitim müdürlüklerinin imam hatiplere kayıt için seferberlik ilan ettiğini ifade etti. İmam hatibe dönüştürme uygulamasının, mevcut öğrencilerin daha uzak okullara gönderilmesine ve servis sorununa yol açtığına dikkat çekilen raporda bu sorunlara karşı düzenlenen çok sayıda eyleme de değinildi. “AKP, eğitimi gericileştirmek üzere seçmeli dersler arasında din derslerini artırarak ve yönlendirmeler yaparak okulların tamamını imam hatiplere çevirmeyi hedefledi” denilen raporda, din derslerinin seçiminde

ülen Cemaati ve Başbakan Erdoğan, iktidar içi kapışmalarında kozlarını halkın eğitim hakkı üzerinden paylaşmaya başladı. Kalabalık sınıflara mahkum olan, ruh ve beden sağlığı bozulmaya başlayan 66 aylık çocuklar; mesleğini yapamaz hale gelen, okuldan okula sürgün edilen öğretmenler; okulların fiziki yapısı bozulduğu için ölümle kucak kucağa gelen öğrenciler ve neredeyse eğitimin tüm yükünü sırtına almaya zorlanan veliler egemenlerin çıkar çatışmalarının yarattığı enkazın altında kalmaya zorlanıyor. Ama onların kavgası başka. 9 Eylül’de AKP İl Başkanları toplantısında konuşan Erdoğan, “Dersaneleri kapatacağız. Kimse kusura bakmasın” dedi. Başbakan, dersaneleri kapatmaya yönelik düşüncelerini ilerleyen günlerde de sık sık dillendirdi. Bir yandan Dünya Bankası’nın özel okullaşma oranını yüzde 3’ten yüzde 30’a çı-

karma hedefinin önünü açan Erdoğan bu durumu Gülen Cemaati ile giriştiği kapışmanın bir aracı olarak kullanıyor. Başbakanın açıklamalarına doğrudan Fethullah Gülen’den bir tepki gelmezken, cemaatin basın yayın organlarındaki sözcüleri “mütevazı” sitemlerle öneriyi değerlendirdi. Zaman gazetesi yazarı İbrahim Öztürk, “Dershaneleri Kapatmak 1” başlıklı köşe yazısında şu yorumu yaptı: “Kapatıyoruz buyurgan lafı da nereden çıktı? Hani Türkiye'de bir serbest piyasa ekonomisi, girişimcilik özgürlüğü vardı! Birileri şartlarına uyarak 'isteyene bilgi satmak' istiyorsa, birileri de gelip bu hizmeti satın almak istiyorsa, buna engel olmaya kalkmak neyin nesi?” Öztürk’ün konuyu eğitim hakkı açısından değil, eğitimden kazanılan kar açısından değerlendirmesi ise Gülen Cemaati’nin konuya yaklaşımını gözler önüne serdi.

‘E⁄‹T‹M HAKKI MÜCADELES‹ ‹Ç‹N KR‹T‹K DÖNEM’ Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisleri tarafından hazırlanan raporun “Eğitim Hakkı İçin Direniş” başlıklı üçüncü bölümü ise sonuç niteliğinde: “Parasız, bilimsel, laik, demokratik, anadilde eğitim hakkı mücadelesi 4+4+4’e karşı mücadele içinde önemli yol aldı. Toplumun farklı kesimleri doğrudan eğitim hakkına sahip çıkmak için harekete geçti. Örgütsüz veliler yan yana geldi, öğretmenler ve öğrencilerle birlikte 4+4+4 durdurulsun diyerek sokağa çıktı. 4+4+4’ün sonuçlarının görünür hale gelmesi eğitim hakkı mücadelesi sayesinde gerçekleşecek. Önümüzdeki dönem, sermayenin ve onun temsilcisi AKP iktidarının eğitim politikaları karşısında eğitim hakkı mücadelesi açısından kritik önem taşıyor.”

Sertifika problemi

Bir taşla iki kuş G

öğretmen olmaması ve fişlenme korkusunun etkili olduğu da vurgulandı. Genel lise seçeneğinin zayıflatılması ile okulsuz kalındığına ve mevcutların katlandığına değinen Eğitim Hakkı Raporu’nda, yer bulamayan öğrencilerin imam hatiplere yönlendirildiği de örneklerle ortaya kondu.

İ

2009’da 9 milyar dolarlık dersanecilik piyasasının üçte ikisi Gülen Cemaati’nin elindeydi.

çinde Kürtçe’nin de bulunduğu Yaşayan Diller dersine dair sıkıntılar sürüyor. Bazı okullarda “sertifikalı Kürtçe öğretmeni” olmaması nedeniyle Kürtçe dersinin çıkarıldığı öğrenildi. Milli Eğitim müfettişlerinin yaptıkları incelemeler sonucunda bazı okullarda Kürtçe öğretmenlerinin “gerekli sertifikası olmadığı” ve dersi veremeyeceği söyleniyor. Ancak Diyarbakır ve Batman’daki birçok okulda Türkçe öğretmenlerine veya sosyal bilgiler öğretmenlerine bu ders verdiriliyor. Beşinci sınıflara verilen dersi Diyarbakır’da 3 bin 500’den fazla öğrenci tercih etmiş durumda. Kürtçe dersi için gerekli sertifika bir tek Mardin Artuklu Üniversitesi tarafından veriliyor. YÖK, Artuklu Üniversitesi’nin Kürtçe bölümünün kontenjanını 500’den 150’ye düşürmüştü.

Alan değişikliği öğretmene yaramadı Milli E¤itim Bakanl›¤› (MEB), 4+4+4 e¤itim sistemiyle birlikte norm fazlas› durumuna düflen ö¤retmenlere alan de¤ifltirme hakk› tan›d›. MEB ayr›ca s›n›f ö¤retmenlerinin “branfl ö¤retmenli¤ine geçme kofluluyla” efl durumu atamas› beklentilerini de gidereceklerini duyurdu. Hem 4+4+4 ile baflka okula sürgün edilme gibi durumlardan endifle eden hem de efl durumundan tayin bekleyen 42 bin ö¤retmen, bakanl›¤›n aç›klamalar›n›n ard›ndan alan

de¤iflikli¤i yapt›. Ö¤retmenlerin uzman olmad›klar› alanlarda e¤itim vermesi, kendilerini ve ö¤rencilerini olumsuz etkilemeye bafllad›. Çok say›da ö¤retmen alan de¤iflikli¤i yapt›¤› için piflman oldu¤unu dile getirirken, norm fazlas› durumuna düflmemek için yetersiz ve verimsiz olduklar› alanlarda e¤itim vermeye mahkum durumdalar. E¤itim Sen ‹stanbul 5 Nolu fiube Baflkan› Mehmet Aydo¤an da alan

de¤ifltiren ö¤retmenlerden. Radikal gazetesine konuflan Aydo¤an, alan de¤ifltirmenin 4+4+4’ün bir garabeti oldu¤unu söyledi. S›n›f ö¤retmenli¤inden Türkçe ö¤retmenli¤ine geçti¤ini aktaran Aydo¤an, birinci s›n›fa bafllama yafl› düflünce zorland›¤›n› ve bunun için özel bir formasyonunun olmad›¤›n› belirtti. ‹stanbul’da Aydo¤an’›n durumunda 6 bin ö¤retmen bulunuyor.


3

GÜNDEM 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

AKP’nin tuzağına dikkat 2

9 Ekim Cumhuriyet Bayramı, 89’uncu yılında Cumhuriyet’in nasıl bir krizle karşı karşıya olduğunu ortaya koydu. İşçi Partisi’nin gençlik kolu Türkiye Gençlik Birliği öncülüğünde örgütlenen ve AKP’nin yasaklama tavrının ardından CHP’nin sokağa çıkmasıyla büyüyen Cumhuriyet Bayramı gerilimi, 29 Ekim'deki yürüyüşlere yönelik polis saldırılarıyla devam etti. Gaz bulutları dağıldıktan sonra akıllarda şu soru kaldı. AKP bunu niye yaptı? Yaşananlara bakınca ortada “muhteşem” bir plan olduğunu söylemek zor ancak 10 yıllık iktidarın AKP’ye öğrettiği bir şeyler var. AKP’nin Cumhuriyet Bayramı’na dair yasaklarının arkasında sokağa hakim olma çabası etkili oldu. SOKA⁄A HAK‹M OLACAKSIN Ulusalcı örgütlerin çağrısıyla Ulus’taki Birinci Meclis’ten Anıtkabir’e yapılması planlanan yürüyüşü engelleme kararının arkasında öncelikle sokağa hakim olma kaygısı var. Ekonomide, ülkede süren savaşta ve dış siyasette krizli günler yaşayan iktidar için bu olmazsa olmaz bir ilke olarak öne çıkıyor. Ulusalcı örgütler, geçmişteki biçimiyle AKP iktidarını tehdit etmese de bir toplumsallaşma sürecinde olduklarını görülüyor. Ve bunun sokakta büyümesini bastırmak AKP için bir zorunluluk olarak görünüyor. Gelişmelerin sonucuna bakıldığında ise AKP sokak-

AKP, bayramı gaza boğarken sokağa hakim olduğunu göstermeyi, kendi çelişkilerini örtecek bir saflaşma yaratmayı ve muhalefeti ulusalcılık çıkmazına hapsetmeyi hedefliyor

lara hakim olamadı. İl çıkışlarındaki engelleme girişimlerine rağmen hatırı sayılır bir kitle Ankara’da toplandı, saldırıda dağılmadı, barikatları aştı ve hedeflediği yürüyüşü yaptı. Erdoğan barikatların kaldırılmasına tepki göstererek polisin yetersizliğinden yakındı.

SIKIfiTIKÇA AYNI KAVGA AKP açısından son günlerde açığa çıkan iç çelişkiler büyük bir sorundu. Gülen hareketiyle yaşanan sıkıntıların ardından Meclis’te yerel seçimlerin tarihine dair oylamada yeni bir çatlak ortaya çıktı. Erdoğan sonrası partinin geleceğine dair

kapışmalar derinleşirken Erdoğan “ulusalcı öcü”nün kendi tabanını saflaştıracağının farkındaydı. Olayların sonrasında Başbakan’ın yaptığı “Yaşananlar Cumhuriyet mitinglerine benziyor” açıklaması ve “Ergenekon” göndermeleri bu saflaştırma niyetini açıkça ortaya koydu.

Olaylardan sonra Abdullah Gül’ün ve Gülen hareketinden kimi isimlerin yaptığı açıklamalara bakıldığında Erdoğan’ın murat ettiği saflaşmanın çok da başarılı olmadığını gösteriyor. Saldırılar sürerken Gül’ün Valilere “esnek davranın gerilim tırmanmasın, istenmeyen

Hopa’da savaşa ve zamlara hayır Hopa Halkevi ve ESP Hopa ilçe örgütü, AKP'nin savafl politikalar›n› ve zamlar›n› 24 Ekim günü bir eylem yaparak protesto etti.

‹nönü Caddesi boyunca bir yürüyüfl gerçeklefltiren eylemciler Hopa Meydan Park’ta bas›n aç›klamas› yapt›. Aç›klamay› Onur

Gümüflkaya okudu. AKP'nin, savafl›n maliyetini yap›lan zamlarla, yoksul halka ödetmeye çal›flt›¤›n› söyleyen Gümüflkaya,

bütçe a盤›n›n sorumlusunun savafl yanl›s› hükümet ve sermaye oldu¤unu; bütçe a盤›n› da onlar›n karfl›lamas› gerekti¤ini belirtti.

görüntüler yaşanmasın” talimatı verdiği iddiaları otaya atıldı. Erdoğan bu iddialara tepki göstererek “devlette çift başlılık olmaz” dedi. Gül ise bu söze kendi yetkilerini hatırlatarak yanıt verdi: “Cumhurbaşkanı olarak Cumhuriyet Bayramı'nın bütün ülkede nezih bir şekilde kutlanmasıyla ilgili yetkililerin dikkatini çekmemden daha doğal bir şey olmaz.” Gül, Erdoğan’ın gölgesinde kalmayan bir çizgi izlerken Gülen hareketine yakın isimler de AKP’nin tavrını eleştirdi. Zaman gazetesinden İhsan Dağı “İstihbarat üzerinden meşrulaştırılan yasakların bizi götüreceği nihai yer ‘ceberut devlet’tir” diyerek hükümete yüklendi. Taraf gazetesinden Mehmet Baransu ise yaşananların 28 Şubat’ta “türbanlı kızlara” yapılanlarla aynı olduğunu savundu. Yani Erdoğan’ın amaçladığı kendi arkasında dizilme durumu ortaya çıkmadı.

‹K‹ CO⁄RAFYAYI AYIRMAK AKP’nin ekonomik kriz işaretlerini görerek emeğe saldırılarını yoğunlaştırdığı ve dış siyasette batağa saplandığı bir dönemde muhalefetin parçalı olması en büyük avantajı. Bu parçalanma en kolay biçimde milliyetçilik üzerinden sağlanıyor. Bu nedenle “ulusalcılık” eksenini kaşımak AKP’nin işine geliyor. Böylece 29 Ekim’den bir gün önce Diyarbakır’ı ziyaretiyle gündeme gelen CHP yeniden ulusalcı eksene itiliyor. Muhalefetin iki yakasının bir araya gelmemesi garanti altına alınıyor. Erdoğan hem CHP’yi İşçi Partisi’nin kuyruğuna takılmakla eleştiriyor. Hem de CHP’yi ulusalcı saflarda görmek istiyor. CHP, AKP’nin bu tuzağına düşer veya düşmez. Ancak AKP karşıtı geniş kitlelere, iktidarın itelediği bu çizginin sadece ve sadece yenilgiyi garantilediğini göstermek sola düşüyor.

Q

31 Ekim'de ODTÜ'de hapishanelerde açlık grevi yapan mahpuslara destek amacıyla yürüyüş yapan öğrencilere polis saldırdı. Adalet Bakanlığı'na yürüyen öğrencilere polis biber gazıyla saldırdı, çatışma çıktı. Bir öğrencinin yaralandığı çatışmada yangın çıktı, itfaiye ekipleri yangına müdahale etti.

Q

31 Ekim'de İstanbul Üniversitesi öğrencileri yemek fiyatlarına yapılan yüzde 85'lik zammın geri alınmaması üzerine tekrar yemek boykotu yaptı.

Q

22 Ekim'de fabrika önündeki direnişin 9. ayını geride bırakan HEY Tekstil işçilerine işverenin korumaları saldırdı. İşçiler hafif yaralandı.

Q

22 Ekim'de TMMOB, KESK ve Türk-İş'in Diyarbakır temsilcilikleri, DEDAŞ İl Müdürlüğü'nde çalışan 6 kişinin sürgün edilmesi kararını protesto etti.

Q

31 Ekim'de açlık grevlerine destek vermek isteyen SDP üyeleri Taksim'de eylem yaptı. eyleme saldıran polis, 4 kişiyi gözaltına aldı.

Q

19 Ekim'de Ankara Hopa olaylarından yargılanan 50 kişinin davası Ankara Adliyesi'nde görüldü. Aralarında Halkevleri, KESK ve KESK’e bağlı sendikaların yöneticilerinin de bulunduğu davanın duruşması 12 Şubat'a ertelendi.

Q

20 Ekim'de DİSK üyesi ambar işçileri, Topkapı Nakliyeciler Sitesi'nde yaptığı eylem ile Meclis'te kabul edilen Toplu İş İlişkileri Yasası'nı protesto etti.

Q

20 Ekim'de Antalya'da DİSK, KESK, TMMOB ve TTB üyeleri "Savaşa hayır" yürüyüşü düzenledi. Eyleme, HDK'liler de katılarak destek verdi.

Q

23 Ekim'de KESK üyeleri, 23 Temmuz'dan bu yana cezaevinde olan tutuklu arkadaşlarına bayram kartı gönderdi. KESK Diyarbakır Şubeler Platformu tutuklu bulunan KESK'lilerin serbest bırakılmasını istedi. Eyleme BDP, 78'liler Derneği, Diyarbakır Tabip Odası da destek verdi.

Geçmifle a¤lamak fayda vermez, gelecek mutlak sosyalizm umhuriyet 89 yaşında artık iyice “yaşlandı” ve iflas ettiğinin kanıtlarını her gün daha fazla gösteriyor. En belirgin iki kanıtı 29 Ekim ve 30 Ekim’de peşpeşe yaşadık, doz aşımı oldu. Bu iflasın üç aktörü var: Birincisi AKP ile temsil edilen ve “eski” cumhuriyeti doğrudan karşısına almasa da onun kendine uygun olmayan özelliklerini (demokrasi anlayışı, hukuk anlayışı, laiklik vb) sulandırarak işlevsizleştiren İslamcı-gerici çizgi. İkincisi, PKK ile temsil edilen ve “eski” cumhuriyeti doğrudan karşısına alan onun tek millet, tek dil ve tek merkezi yapı özelliklerini değiştirmeyi amaçlayan Kürt siyasal muhalefeti. Ve üçüncüsü, her ikisini de gerek bireysel yaşamı için gerekse de siyasal rejim için tehlikeli gören ve kendisine CHP’yi siyasal aktör olarak seçmiş (şimdilik) bir hoşnutsuz yığın. Oysa AKP, bu yılki 29 Ekim’i masa başında (aklınca) iyi tezgahlamıştı, üstelik bunu uzun zamandır bekliyordu. İkili kutlamalar son bulacaktı, Köşk’te ilk kez türbanlı eşleriyle kabul edilecekler, hatta Emine Erdoğan ile Hayrunisa Gül’ün arası yapılacak, askerler türbanlı eşlerin ellerini sıkıp başlarıyla onay verecekler, bu arada Kürt milletvekilleriyle askerler tokalaşmasa da Köşk’ün havasını beraber soluyacaklardı. Kılıçdaroğlu ve CHP’liler davete gelmeyecekleri için dışlanacak ve oyunbozan ilan edileceklerdi. Sokakta toplaşan bir avuç İşçi Partili de zaten “Ergenekoncu” olduğu için gayri meşru yaftasını çoktan yemeye hazır olacaktı. Ankara’da bunlar yapılırken tüm ülkede de 29 Ekim salonlardaki resmi törenlere ve ışıklı gösterilere dönüştürülüp sulandırılacaktı. Ama bir kez daha Tayyip

C

Erdoğan’ın planı çuvalladı (bu aralar çok oluyor). Başbakan, İçişleri Bakanı ve Vali üçlüsünün elbirliği ile gerilen ortam, büyük çoğunluğu normal koşullarda Cumhuriyet Bayramı’nı kutlama derdi olmayan 500 bine yakın insanın barikatları dağıtıp Ankara sokaklarına taşmasına yol açtı. Daha da kötüsü AKP kitlesinin bile savunamadığı bu şiddet gösterisi başta İstanbul olmak üzere diğer yerleri de tetikledi ve AKP’nin servis etmek için hazırladığı Köşk fotoğrafını kullanılamaz hale getirdi. Artık hayırlısıyla gelecek yıllara bakılacak. (Bu arada yerel seçimlerin gelecek yıl 29 Ekim’e yakın günlerde yapılma tercihi de ortadan kalkmış oldu.) Bu arada yine Tayyip Erdoğan’ın aktif figür olduğu bir başka gerilim de su yüzüne çıktı; Abdullah Gül ile aralarındaki “tatlı” rekabet. Erdoğan’ın yine “iplerini kopardığını” düşünen Gül, Ankara Valisi’ne “olayların fazla büyütülmemesi” konusunda müdahale etmişmiş. Erdoğan ise bunu, bir tür ikibaşlılığa yorup, Gül’e yetkilerinin sınırlarını hatırlattı. Kısaca, “işime karışma” deyiverdi. Gül de Erdoğan’a Cumhurbaşkanı olarak yetkilerini hatırlattı. Aynı günlerde Sinan Erdem Spor Salonu’nda yaşanan protestoyu da AKP’ye olan tepkinin giderek çok daha fazla yaygınlaşacağının bir göstergesi olarak eklemek gerek. Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda Erdoğan’a, Arena Stadı’nın açılışında yine Erdoğan’a ve son olarak da Dünya Kadınlar Tenis Turnuvası Finali’nde Kadir Topbaş, Binali Yıldırım ve Fatma Şahin’e yönelen kitlesel ıslıklar artık gelenek haline geldi. (Mini etekli kadınların tenis maçına AKP kitlesi gelemediği için Fatma Şahin’i bile savunabilecek

kimse yoktu, ne talihsizlik). AKP’liler artık sadece kendi kitlelerinin korunaklı kürsülerine çıkabilecekler. (Tabii bu arada Kolektif’in yumurtalarının hakkını da vermek gerek). *** 30 Ekim ise zaten uzun zamandır Cumhuriyet’in Kürtleri yok sayan temel dayanaklarını ciddi ölçüde yıpratan Kürtlerin mücadelesinin son günlerdeki direnişlerinin simge günü oldu. Somut olarak iki talep, Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin kaldırılması ve Kürtçe savunma hakkının tanınması üzerinden başlatılan Açlık Grevleri elli günü geride bıraktı. Bu iki talebin bu kadar yakıcı hale gelmesinin, bizzat AKP’nin tercihi (suçu) olduğunu görmek gerek. Abdullah Öcalan yaklaşık 16 aydır, çeşitli bahaneler (koster bozuldu, dalga çıktı, lastik patladı gibi) uydurularak avukatları ile görüştürülmüyor. KCK tutuklularının ise ilk dava başladığından beri Kürtçe savunma yapma talepleri dikkate alınmadığı gibi, savunma vermedikleri gerekçesi ile cezaevlerinde tutulmaya devam ediyorlar. AKP’ye kalsa bir 5-10 yıl daha böyle devam etmesinde bir sakınca yok. Kürt siyasi hareketinin bir siyasi mücadele aracı olarak devreye soktuğu açlık grevleri ise şimdilik(!) sonuç alamasa da çok önemli bir sıçrama yarattı. Gerek Batı kamuoyunun gündemine etkili bir tarzda, bu göz ardı edilen sorunlar sokulmuş oldu gerekse Kürt hareketinin kitleselleşmesinde yaşanan önemli bir kriz noktası aşılmış oldu. 30 Ekim’de Kürt illerindeki kitlesel çatışmalar ve kepenk kapatma eylemleri, Kürtlerin önderlerine ve hapishanedeki çocuklarına sahip çıktıklarının somut göstergesi. Ancak talepler de sürdürülen açlık

grevleri de Kürt olmayanlara, “destek eylemleri” dışında bir seçenek yaratamamakta. Kürt siyasilerin kendi dışlarındaki sola yaptıkları “basınç” da desteği aşan bir tercih sunmaya yaramıyor. Diğer yandan daha önce hapishanelerde yapılan açlık grevlerinin temel talepleri hapishane koşulları ve hapishanelerde yaşanan insan hakları ihlalleriydi. Oysa Kürt tutsakların şu an ki talepleri doğrudan siyasi mücadelenin bir parçası şeklinde ilerliyor. Dolayısıyla ilişki biçimini farklılaştıran bir etken de bu. Ancak her şeye rağmen, insani bir duyarlılıkla birlikte AKP’nin Kürt sorunundaki çözümsüzlüğü büyüten politikalarına geri adım attıracak bir dizi siyasi gelişmeyi zorlayacağından bu mücadeleyi desteklenmek gerekiyor. Bunlarla birlikte Kürt siyasi hareketi Halkların Demokratik Kongresi ve bir ileri adımı olarak da Halkların Demokratik Partisi projeleri ile önemli sayılacak bir dizi iş başardı. Kuşkusuz bunların başında Kürt olmayan ilerici aydınları Kürt sorunu konusunda aktifleştirmesi ve hatta doğrudan “örgütsel” taraf haline getirmesi geliyor. Bununla birlikte, kendisini Kürt sorunu üzerinden tanımlayan (var eden) ancak örgütsel olarak ayrı yerlerde duran birtakım sol grupları aynı pota içinde toplayarak (ve onları örgütsel ve ideolojik değişime zorlayarak) daha bütünlüklü davranma yeteneği geliştirdi. Ancak bu “başarılar” bu projeyi, Türkiye toplumunun tamamının sorunlarını çözmeye aday (iddiası bu olsa da) bir noktaya getirmedi. Öznelerin tercihleri bir yana, nesnel şartlar da bu biçimi imkansız kılmaktadır. AKP karşıtlığının somut biçimleri (savaş karşıtlığı, demokrasi talebi, güvence-

sizlik gibi) ekseninde geliştirilecek mücadele gündemleri ise orada değil ama bir başka düzlemde daha ileri ve ortak çıkışlar yaratacaktır. *** AKP’nin kadrolarını da icraatlarını da kendi yaşam alışkanlıkları ve geleceği için çok ciddi bir tehlike olarak gören çok geniş bir toplumsal yığın mevcut. Bu toplumsal yığın Kürtlerin bazı taleplerini demokratik, insani talepler olarak (artık) görse de Kürt siyasi hareketini ideolojik olarak karşısına alıyor, onu ilerici bir ideolojik formasyona sahip olarak değerlendirmiyor. Örgütlü davranma alışkanlığı olmadığından kendisini dönemsel reflekslerle ve simgelerle ifade ediyor. 29 Ekim’de görüldüğü gibi AKP karşıtlığı polis barikatını aşmakla, Anıtkabir hedefiyle özdeş. Kürt karşılığını ise Türk bayrağı ile gösteriyorlar. Bu topluluk, gerek söylemleri gerekse de sahip olduğu simgelerle, 89 yıllık çatırdamakta olan cumhuriyeti ilerletecek hatta revize edecek bir potansiyelinin olmadığı da göstermektedir. Bununla birlikte işaret etmek gerekir ki cumhuriyeti değişime zorlayan güçlerin (Kürtlerin ve AKP’nin) her ikisinin de daha ileri değil, daha gerici bir değişime neden olacağında hem fikirler. Bu karşıt güçlerle ilişkileri, bu güçlerin birbirine verdikleri “zarar” ölçüsünde değerli ya da değersiz! Yani AKP Kürt hareketine vurduğunda ya da Kürt hareketi AKP’ye zarar verdiğinde hayırlı bir durum sayabiliyorlar. Karşı güçlerin bu kadar baskın olması “yeni” olan ve olabilecek olan her şeye önce karşı çıkarak yaklaşmalarına neden oluyor. AKP ise iktidar olmanın verdiği avantajla ve ustalık döneminde çok daha iyi öğrendiği şekliyle, karşısında

olan diğer iki gücü yan yana getirmemek için çok özel taktikler uygulamakta ya da oluşan durumlarda bu pozisyonu sürekli gözetmekte. Çok değil daha bir iki hafta öncesinde gerek Kürt muhalefeti gerekse de CHP tabanı AKP’nin Suriye politikasına karşı ortak bir muhalefet çizgisinde birbirine yaklaşmaktaydı. Ancak AKP’nin 29 Ekim’deki tavrı CHP kitlesini hızla “Türk bayrağı”na doğru koşmaya yöneltti. Bu noktada Kürtlerin 30 Ekim taleplerinin de sadece Kürtleri ilgilendirdiğini eklemek gerek. Ancak görülmelidir ki AKP’nin tercihleri ya da durumu fırsata dönüştürme taktikleri ne olursa olsun, AKP iktidarda kaldıkça bu yakınlaşmalar iniş çıkışlar yaşasa da gittikçe artan bir tarzda gelişecek. 89 yıllık artık miadını doldurmuş cumhuriyeti değişime zorlayan güçler arasında henüz yeterli bir güce erişmemiş olan bir güç var ki o da sosyalizmin gücü. Bu gücün, bugün için kendisini oluşturacağı zemin işçi sınıfı mücadelesi ve neoliberalizme karşı gelişecek hak mücadeleleridir. Bu mücadelelerin yeterli güce ulaşamamış olmasıdır ki var olan güçler arasındaki dalaş, güçlü ve ileriye doğru bir değişimi başlatamıyor. Kürt hareketinin omurgasının sosyalistlerden oluşması ya da CHP kitlesi içerisinde sosyalizm mücadelesinde “vasıtalı kuvvetlerin” bulunması ya da şu an sosyalist “blok”da bulunan taraflarla “güçsüz” ittifaklar yapılması bu sorunun çözümü için yeterli değil. Kendisini “bağımsız” bir ideolojikpolitik bir çizgide var eden ve bu çizgi üzerinden her geçen gün mücadelesini ve bu mücadelenin örgütünü büyüten bir devrimci hareket bu düğüme kılıcını vurabilecektir, ancak.


4

GÜNDEM 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

AKP sokakları kaybederken rdoğan son derece bilinçli ve kararlı bir biçimde siyasal alanı “kutuplaştırmaya” girişti. Siyaset alanını, “Cumhuriyetçi Muhalefet” ve “Kürt muhalefeti” kutuplarının karşısına kendi “Muhafazakar İktidar” kutbunu koyarak yönetmeye, yönlendirmeye çalışıyor. “Milliyetçi-muhafazakar çoğunluk iktidarını” tehdit eden “azgın azınlıklar” kurgusuyla faşizmini meşrulaştırmak istiyor. Bu yolla Suriye ve Kürt politikalarındaki iflasının üstünü örtebileceğinin, AKP içinde beliren çatlakları onarabileceğinin hesabını yapıyor olmalı. AKP iktidarının, “Cumhuriyetçi Muhalefet” ile “Kürt Muhalefeti”ni k e n d i k i t l e s i n e “azgın azınlıklar” olarak sunmakta başarısız olduğu da söylenemez. Kabul etmek gerekir ki “Cumhuriyetçi Muhalefet” ve “Kürt Muhalefeti” (ister çeşitli baskı-manipülasyon politikalarıyla, isterse de iç yapısal, ideolojik, politik vb. nedenlerle açıklansın) “içe kapalı kültüreltoplumsal gruplar” hüviyetinin ötesine geçmekte halen başarılı değildir. Bu başarısızlık, AKP’nin sıkı sıkıya sarıldığı Anadolu gericiliğinin, “modernist/gavurdan Ferda azma” Cumhuriyetçilerden Koç ve “kuyruklu-şafiErmeni’den dönme” ferdakoc@ hotmail.com Kürtlerden (en hafif ifadeyle) “huylu” olduğu gerçeğiyle yan yana geldiğinde AKP iktidarı için (ş i m d i l i k) “yönetilebilen tehditlere” dönüştürülebilmektedir. Ancak bu siyaset iktidarın sokaklarına hakim olamadığı bir ülke tablosunu yaratıyor. “Batı”sında Cumhuriyetçi Muhalefet’in, “Doğu”sunda ise Kürt Muhalefetinin sokakları, alanları doldurduğu, polis barikatlarıyla durdurulamayan kitle hareketlerinin gündelik gerçeklik haline geldiği bir Türkiye oluşuyor. AKP iktidarı ülkenin tamamında sokakları kaybediyor. Herkes bilir ki, sokakları kaybeden bir iktidarın uzun süre ayakta kalabilmesi olanaksızdır. Ancak AKP, kutuplaştırma politikası uğruna sokakları gözden çıkarırken, “Cumhuriyetçi Muhalefet” ile “Kürt Muhalefeti” arasındaki aşılmaz duvarlara güveniyor. CHP’nin milliyetçi-devletçi ideolojik vasatı ile Kürt politik muhalefetinin liberal, ademi merkeziyetçi ideolojik vasatı arasındaki “kan uyuşmazlığı” gerçekten de bu iki büyük politik-toplumsal muhalefet dinamiğini kendi kulvarına hapsediyor. CHP’nin milliyetçi-devletçi politikalarla karşıladığı h a l k t e p k i s i n i n ana unsurlarını “laik, cumhuriyetçi ve bağımsızlıkçı” duyarlılıkların oluşturduğu biliniyor. Hayatın cilvesine bakın ki, bu duyarlılık parametrelerinden bakıldığında, Türkiye’deki en güçlü laik, cumhuriyetçi ve bağımsızlıkçı (ulusalsiyasal çıkar odaklı) hareket Kürt ulusal özgürlük hareketi. Kürt politik muhalefetinin liberal, ademi merkeziyetçi politikalarla karşılık bulmaya çalıştığı Kürt halk tepkisinin ana unsurlarını ise “ulusal kültürel kimliğe saygı, politik demokrasi ve toplumsal eşitlik” talepleri oluşturuyor. Kürt muhalefetinin politik temsilcilerinin bu taleplerine Türkiye’den karşılık verebilecek bir siyasal alternatifin ancak ve yalnızca “sol”dan gelişeceği ve asla sağdan gelişemeyeceği de bir başka realite. Bu gerçeklik, AKP iktidarına karşı “Batı”dan ve “Doğu”dan gelişen halk tepkisini üzerinde geliştikleri maddi toplumsal temellere sadakat göstererek buluşturacak bir “cumhuriyetçilik” ve “özgürlükçülük” tanımını yapılabilir olduğunu gösteriyor. Bu bakımdan Kürt ulusal özgürlük hareketinin Kürt sorununa çözüm formülü olan “Demokratik Özerklik” kavramının etkili bir hareket noktası oluşturabileceği zaten görülüyor. Kürt hareketinin politik söylemine, hareketin laik, modern ve halkçı karakterini öne çıkaran bir vurgu kazandırılmasının, Batı’daki “Cumhuriyetçi Muhalefet”in (özellikle ezilen sınıftan gelen bölüklerinin) orta vadede “sola” ve Kürt sorununda çözüm yanlısı bir siyasi doğrultuya yöneltilmesinde etkili bir rol oynayacağı düşünülebilir. Batı cephesinde ise, bağımsızlığın ve yurttaş egemenliğinin vazgeçilmez koşulunun Kürtlerin eşit hak öznesi haline getirilmesi ve özgürleştirmesi olduğunu ortaya koyan bir “Cumhuriyetçiliğin” tarif edilmesi gerekiyor. Cumhuriyetçiliğin bu yeniden tarifinde CHP’nin, siyasal bütünlüğü içinde olumlu bir rol oynayabilmesi fiilen olanaksız görünüyor. Kürt hareketinin Batı’nın sokaklarına doğru “parçalanmadan” ve “savrulmadan” atabileceği adımı, Cumhuriyetçi muhalefetin “parçalanmadan” ve “sola sıçramadan” Kürt sokaklarına doğru atabilmesi mümkün değil. Ancak bu adım parçalanarak da olsa atıldığında, AKP’nin “yönetilebilen tehditlerle” oynayarak inşa ettiği iktidar mekanizması kaçınılmaz bir biçimde çözülmeye başlayacaktır.

E

AKP ölüm istiyor Hekimler uyarıyor Açlık grevi eylemcileri uzun süreli açlığın getirdiği sağlık sorunlarının yanı sıra hapishanelerdeki baskı, şiddet ve işkencelerle de boğuşuyor

AKP’nin 2009’dan beri politik mahpuslarla doldurduğu hapishanelerde başlatılan açlık grevi, AKP’yi zora soktu. Açlık grevinin taleplerine destek eylemlerine saldıran AKP iktidarı açlık grevini ise yalan ve demagojiyle geçiştirmeye çalışarak olası ölümlerin sorumluluğunu üstlendi ALP TEK‹N BABAÇ

P

KK ve PJAK’li mahpuslar, anadilde eğitim hakkı, anadilde savunma hakkı ve Öcalan üzerindeki tecridin son bulması talebiyle 12 Eylül günü açlık grevi başlattı. 7 hapishanede 70 mahpus tarafından başlatılan açlık grevine katılım her geçen gün arttı. 31 Ekim’de açlık grevindekilerin sayısı 800’e yaklaştı. AKP hükümetinin eylemleri yok saymaya çalışması nedeniyle açlık grevindekilerin taleplerine destek eylemleri başladı. Birçok kentte BDP binaları önünde dönüşümlü açlık grevleri yapıldı. Büyük kentlerde ve Kürt illerinde mahallelerde destek ve dayanışma çadırları açıldı. Avrupa’daki Kürtler de farklı merkezlerde destek eylemleri yaparak açlık grevi ile ilgili uluslararası kamuoyu oluşturdu. Türkiye’deki dönüşümlü açlık grevleri hapishane önlerine taşındı. Eylemler sürerken Adalet Bakanı Sadullah Ergin, Sincan Cezaevi’nde açlık grevindekilerle görüştü. Ergin, “sesiniz duyuldu bırakın” demekle yetindi. Görüşme sonrasında AKP somut adım atmadı; destek eylemleri giderek genişledi ve yaygınlaştı. Açlık grevi ve eylemler, hapishanelerin, toplumsal muhalefetin en önemli eksenlerinden biri olduğunu hatırlattı. Demokratik kitle örgütleri, siyasi partiler, aydınlar, sanatçılar ve toplumun ilerici tüm kesimlerinin yanı sıra açlık grevindeki yüzlerce mahpusun ailesini ve akrabalarını saflaştıran süreç bir

anda çok daha büyük kesimi kapsadı. Açlık grevindekilerin taleplerine toplumsal muhalefetin tüm kesimlerinden gelen destek ve AKP’nin açlık grevini yok saymaya çalışması eylemlere yönelik kamuoyu desteğini artırdıkça AKP hükümeti şiddete sarıldı. BDP milletvekili Sabahat Tuncel ve BDP üyelerinin Bakırköy Cezaevi önünde 24 Ekim günü başladıkları dönüşümlü açlık grevine polis saldırdı. 24 Ekim’den sonraki tüm eylemler polis engeliyle karşılaştı. Türkiye’nin birçok kentinde BDP öncülüğünde 28 Ekim günü gerçekleştirilen AKP binalarına yürüyüş eylemlerine polis saldırırken Bursa ve İzmir’deki saldırılarda polise sivil faşistler eşlik etti. AKP şiddete sarıldıkça AKP medyası da adeta yalan haber yazma ve demagoji yarışına girişti. HaberTürk ve Zaman üst üste “şu kadar mahpus açlık grevini bıraktı” şeklinde haberler yayımlarken, bazı televizyon kanalları utanmazlıklarını, açlık grevindekilerin ziyafet çektiğine dair haberler yapmaya kadar vardırdı. Utanmazlık, Başbakan Erdoğan’ın 29 Ekim resepsiyonunda yaptığı “Yiyorlar” açıklaması ve 30 Ekim’deki grup toplantısında, BDP’lilerin temmuz ayından bir yemekte çekilmiş bir fotoğrafı sanki dünmüş gibi sunmasıyla sürdü. 31 Ekim’deki “Açlık grevi yok” açıklamasıyla Erdoğan’ın yalanları zirve yaptı.

YARGI K‹L‹TLEND‹ Devletin toplum üzerindeki

baskı araçlarından biri olan hapishanenin politikleşmesi, infaz politikasını da zora soktu. Politikleşmiş hapishaneye insanları atmak için AKP iktidarının iki defa düşünmeye başlaması yargı sistemini de etkiledi ve sistem yavaş yavaş tıkanmaya başladı. KCK davalarında Kürt mahpusların anadilde savunma yapmak istemesi ve mahkemenin Türkçe ısrarı davaları kilitlemişti. Kilitlenen sistemi açmak için yargı yavaş yavaş Kürtçe’yi tanımaya başlamıştı. 2009’dan beri KCK adı altındaki operasyonlarla 8 bin Kürt siyasetçi hapse atılmıştı.

AKP OLASI ÖLÜMLER‹N SORUMLUSU AKP 30 Ekim’deki grup toplantısında yalanları sürdürürken BDP, grup toplantısını “Topyekûn Direniş” eylemleri kapsamında Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi önünde on binlerce kişinin katılımıyla gerçekleştirdi. Toplantıda konuşan BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Erdoğan'ın açlık grevindekiler için kullandığı "yiyorlar” ifadesinin Şevket Kazan tarafından da kullanıldığını ve bu söylemin, AKP’nin olası ölümlerin maddi ve manevi sorumluluğunu üzerine aldığını gösterdiğini belirtti. Demirtaş hükümete de bir çağrı yaptı. BDP eş genel başkanlarının İmralı'ya gidip Öcalan'la görüşmesini ardından hükümetle görüşmesini öneren Demirtaş, açlık grevlerinin bu şekilde yaratılacak müzakere zemini sayesinde bitirilebileceğini söyledi.

12 Eylül’de başlayan açlık grevinde 43 günü dolduran mahpuslarda bazı sağlık sorunları ortaya çıktı. 49’uncu günde Rize Kakandere L Tipi Cezaevi’nde bir mahpus yoğun bakıma kaldırıldı. Hekimler, mahpuslarda kalıcı sağlık sorunlarının oluşmaya başlamasına “kritik eşik” diyor. Kritik eşik aşıldıktan sonra kanamalar, midenin sıvı kabul etmemesi ve bilinç kaybı oluşabiliyor. Bilinç kaybının ardından ölümler başlıyor. Mahpusların sadece su, tuz ve şeker alarak sürdürdüğü eylemlerde her gün kilo ve tansiyon ölçümlerinin yapılması gerekiyor. Tuz ve şekere erişemeyen mahpuslarda kalıcı dolaşım sistemi bozuklukları, suya ulaşamayan mahpuslarda kalıcı böbrek tahribatları ve B vitamini verilmeyen mahpuslarda da kalıcı sinirsel rahatsızlıklar ve 60. günden itibaren ölümler görülebiliyor. Bazı hapishanelerde açlık grevindekilerin tecride alınması ve benzer şekilde iletişim yasağı konulması da mahpustaki ruhsal tahribatı artırıyor. Uzun süreli açlık durumlarında ortaya çıkabilecek kalıcı sağlık sorunlarına ve sinirsel problemlere karşı günde iki doz B1 vitamini kullanılması gerekiyor.

Türkiye’de az bulunduğu için yurt dışından ithal edilen B1 vitamini, açlık grevi eylemlerinde bilincini yitiren mahpuslara hapishane doktorları tarafından serum verilerek işkence yapılmasına karşı alınmaya başlamıştı. İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri Ali Çerkezoğlu, hastanın/mahpusun bedeni üzerindeki inisiyatifine, talebine, özerkliğine, kararına cezaevi yöneticilerinin de hekimin de saygı göstermek zorunda olduğunu söylüyor. Oysa açlık grevindekilerin sağlık sorunları hapishane yönetimleri tarafından önemsenmiyor. Birçok hapishanede mahpuslar ceza infaz memuru tarafından muayene ediliyor, hapishane yönetiminin baskılarıyla hekimlere basit ölçümler bile yaptırılmıyor. Açlık grevi sonrasındaki tedavi de önem taşıyor. Uzun süre aç kalan mahpusların bağışıklık sistemlerinin zayıflaması birçok hastalığa yakalanma riskini beraberinde getirdiği için özel tedavi görmeleri gerekiyor. Uzun süreli açlık durumunda, ağır alkoliklerde ve beslenme yetersizliklerinde görülen Wernicke-Korsakoff sendromu ortaya çıkıyor. Kısa ve uzun süreli öğrenme ve hafıza yitimi bu sendromun başlıca belirtileri.

HAP‹SHANEDE DOKTOR BIRAKMAYAN DÖNÜfiÜM Hapishanelerdeki sağlık hizmetinin geldiği noktanın sorumlularından biri de AKP’nin sağlıkta dönüşüm politikaları. Dönüşümle birilikte özlük haklarından yararlanamayan hapishane hekimlerinin büyük kısmı istifa etti. Aile hekimliği de çözüm olmadı çünkü kendisine bağlı hastalar kadar ücret alan aile hekimleri için her tahliye "ücret azalması" olduğundan hasta-hekim ilişkisi hapishanede müşteri ilişkisine döndü.

AKP terörüne topyekûn direniş “Topyekûn Direniş” eylemleri Kürt illerinde hayatı durdurdu, polisin saldırdığı eylemler direnişlere dönüştü; doğuda ve batıda sokaklar polise ve AKP’ye teslim edilmedi

A

Bursa’da 30 Ekim’de ç›kan çat›flmada kafas›ndan vurulan bir kifli kald›r›ld›¤› hastanede 31 Ekim günü hayat›n› kaybetti.

çlık grevinin taleplerine destek için BDP’nin “Topyekûn Direniş Günü” olarak ilan ettiği 30 Ekim’de Kürt illerinde hayat durdu. Eylemlere katılan on binler “Ölüm değil çözüm istiyoruz” dedi. BDP, grup toplantısını Diyarbakır’da on binlerin katılımıyla yaptı. Diyarbakır, Yüksekova, Bursa ve İstanbul Okmeydanı’nda polis terörü vardı Topyekûn direniş eylemleri Kürt illerinde sabah saatlerinden itibaren başladı. Diyarbakır, Hakkari, Şırnak, Mardin, Van’da nöbetçi eczaneler ve fırınlar dışında tüm kepenkler kapandı. Şehiriçi ulaşım durdu. Öğrenciler okula gitmedi, işe giden kamu çalışanları çalışmadı. Önceki kepenk kapatma eylemlerinde kepenklerin açık kaldığı Diyarbakır’ın Ofis semtinde ve Van’ın Cumhuriyet Caddesi’nde bile kepenkler kapandı.

Kürt illerinde açlık grevine destek çadırlarında ve BDP binalarının önlerinde bir araya gelen binlerce kişi kentlerdeki hapishanelere yürüdü. BDP, grup toplantısını Diyarbakır 5 No’lu Cezaevi önünde gerçekleştirdi. Toplantının ardından yürüyüşe geçen on binlerce kişiye polis saldırdı. Yüksekova ve Nusaybin’de polis eylemcilere saldırdı, üç kentte de çıkan çatışmalar gün boyu sürdü ve polis geri çekilmek zorunda kaldı. İskenderun, Hatay, Adana, Mersin ve Tarsus’ta da kepenkler kapandı. Antalya’da ve Ağrı’da yüzlerce kişi kent meydanlarında eylem yaptı. Ankara’da polis çadır kuran eylemcilere saldırdı.

OKMEYDANI’NDA AKP TERÖRÜ İstanbul Okmeydanı’nda AKP İl Binasına yürümek isteyen eylemcilere polis saldırdı. Polis, Sibel Yalçın Parkı’nda

AKP’nin ordusu Suriye’de Kürtlere saldırıyor S

uriye’de Özgür Suriye Ordusu’na (ÖSO) bağlı birlikler, 26 Ekim günü Kürtlerin denetiminde olan Eşrefiye semtine geldi ve kenti “özgürleştirmek” iddiasıyla denetimi eline almaya kalkıştı. Fırat Haber Ajansı’nın Selahaddin Eyyubi Birliği tarafından düzenlendiğini belirttiği saldırılarda 15 kişi yaşamını yitirdi. Ertesi gün, silahlı muhalifleri bölgelerinde istemeyen halkın eylemine ateş açılması sonucu 13 kişinin daha ölmesiyle birlikte Demokratik Birlik Partisi’nin (PYD) askeri kanadı Halk Savunma Birlikleri (YPG) devreye girdi. ÖSO üyesi 19 kişiyi öldüren YPG, çok sayıda kişiyi de esir aldı.

ERDO⁄AN’DAN EM‹R ALIYORLAR PYD lideri Salih Muslim, ÖSO-YPG ara-

sındaki çatışmalar ile ilgili olarak Radikal’den Fehim Taştekin’e konuştu. Saldırıların ÖSO içerisindeki Selahaddin Eyyubi Birliği’nce gerçekleştiği iddiasını yineleyen Muslim, “Selahaddin Eyyubi Birliği’ne bağlı kişiler, Arapları temsil etmeyen küçük gruplardır. Türkiye rejimi ile ilişkileri olan bazı unsurlar var. Sayın Erdoğan ile ilişkileri var. Bunlar Sayın Erdoğan’dan aldıkları emirlere göre konuşuyorlar” diyerek Türkiye kontrgerillasını işaret etti. ÖSO komutanlarından Malik el Kurdi’nin “Bir yanlışlık oldu, bizi Kürtler kışkırttı” açıklamasına dikkat çeken Muslim, olayları kışkırtanların Selahaddin Eyyubi Birliği’nde Salah Badruddin adlı kişiye bağlı gruplar olduğunu ifade etti. Muslim, ölen 19 ÖSO üyesinin 7’sinin bu gruptan olduğunun bilgisini de verdi.

AKP-ÖSO’NUN KÜRT DÜfiMANLI⁄I ÖSO ve Suriye Ulusal Konseyi (SUK) ile bir araya gelmelerinin olanaksız olduğunu dile getiren Muslim, “Sorun Kürt realitesini tanımamak. SUK’un yüzde 60’ı dinci ve AKP ile birlikte hareket ediyorlar. Kürt realitesinin tanınmaması yönündeki baskı buradan” dedi. Muslim’in ifadeleri, AKP’nin Suriye’de özerk Kürt bölgelerinin oluşumunu engellemek ve Suriye’ye yönelik müdahaleci siyasetini meşrulaştırmak için Kürt düşmanlığını tırmandırdığını doğruluyor. Öte yandan PKK Merkez Komitesi, Halep’teki çatışmalarla ilgili bir bildiri yayımladı ve Eşrefiye’deki saldırıları kınadı. Bildiride, ihtiyaç duyulması halinde Suriye’ye silahlı güç gönderilebileceği açıklandı.

bulunan ve açlık grevine destek için dönüşümlü açlık grevi yapanlara da saldırdı. Evlerin balkonlarına dahi gaz bombası atan polisin, sivil faşistlerle birlikte gerçekleştirdiği saldırılar sonucunda çok sayıda kişi yaralandı. Birçok kişinin gözaltına alındığı saldırılar sırasında polis iki kişiyi de kaçırdı.

FAfi‹ST-POL‹S EL ELE 28 Ekim’deki eylemden bu yana gerilimin sürdüğü Bursa’da 30 Ekim eylemine polis saldırdı. Polis saldırısı sonrasında bir grup ülkücü faşist Yıldırım’daki BDP binasına saldırdı ancak faşistler mahallenin gençleri tarafından püskürtüldü. Olaydan birkaç saat sonra ülkücü faşistlerle birlikte çevik kuvvet polisleri mahallede terör estirdi. Saldırılar karşısında kendilerini ve evlerini savunan mahalleliler polisleri ve ülkücü faşistleri yine püskürttü.


5

DÜNYA 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

Beş Deniz’de işçi sınıfı dalgası ÇA⁄LAR ÖZB‹LG‹N

E

mperyalizmin neoliberal yeni sömürgecilik politikalarının Ortadoğu ayağı, Arap halk ayaklanmalarıyla sekteye uğradı. Buna karşın Afganistan ve Irak’tan çıkarılan dersler doğrultusunda, Obama’nın deyişiyle “tek bir ABD postalı değmeden” işgal yoluna gidildi. Emperyalizm, işbirlikçilikte on yılların diktatörlüklerinden geri kalmayan siyasal İslamcı yönetimlerin iktidara gelmesini destekledi. Böylece yeni sömürge kapitalizminin ne uluslararası sermayeye bağlılığından ne de emekçiler üzerindeki mülksüzleştirme politikalarından vazgeçilecekti. Yine de işler istenildiği gibi gitmedi. Afganistan’da bataklığa saplanıldığı, Irak’ta ipler İran’a kaptırıldığı gibi Arap Baharı olarak adlandırılan süreç de yeni krizler doğurdu. “Özgürleştirildiği” iddia edilen halkların özgürlük ve demokrasi, daha iyi çalışma koşulu ve güvence talepli eylemleri dinmedi. Yeni sömürgeciliğin yenilenen işbirlikçileri, karşılarında yeni işçi sınıfını buldu.

MISIR’DA YEN‹ HEDEF MURS‹ Ortadoğu’nun güç dengelerini her dönem değiştirme potansiyeline sahip Mısır’da Muhammed Mursi şahsındaki Müslüman Kardeşler iktidarı dört ayı geride bıraktı. Bu süreçte Mübarek’in devrilmesine neden olan taleplerin karşılanması doğrultusunda hiçbir adım atmayan Mursi, Tahrir Meydanı’nın asli öznesi işçi sınıfını daha fazla karşısında bulmaya başladı. Mısırlı hukuk profesörü ve eski bakan Ahmad Hassan alBorai’nin “Toplumsal devrim an meselesidir. Gerçekleştiğinde her şeyi ve herkesi yok edebilecektir” sözlerini sarf etmesine neden olan eylemler, bir yandan Mısır’ın bölgesel politikalarda inisiyatif almasına engel oldu, diğer yandan Mısır sermayesinin tedirginliğini artırdı.

“Tek bir ABD postalı değmeden özgürleştirilmek” istenen Ortadoğu’da kriz derinleşiyor. Yeni sömürgeciliğin yeniden kurumsallaştırıldığı ülkelerde işçi sınıfı yeniden vücut buluyor

Mısır Ekonomik ve Toplumsal Haklar Merkezi'nin raporuna göre ekim ayının sadece ilk 15 gününde toplumsal muhalefetin 300'den fazla eylemi gerçekleşti. Özgürlük, demokrasi, insanca yaşam, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, iş güvencesi ve iş talepleriyle düzenlenen eylemler, grevler, boykotlar yer yer Müslüman Kardeşler'in saldırılarına da maruz kaldı. 13 Ekim'de Tahrir Meydanı'nda düzenlenen mitinge Mursi taraftarlarının saldırısı bunlardan en dikkat çekicisiydi.

TUNUS’TA ÇATIfiMA DER‹NLEfi‹YOR Mısır'daki tablonun bir benzeri Tunus'ta yaşanıyor. Bin Ali’yi deviren isyanın ardından yönetime gelen siyasal İslamcı Nahda, iktidar aygıtlarındaki hızlı bir dönüşümü harekete geçirdi. Kadrolaşma çalışmaları cumhurbaşkanının bile tepkisini çekerken, piyasacı, gerici ve baskıcı uygulamalarda gaza basıldı. İşçilerin güvencelerinin kısıtlanmasını ve esnek çalıştırmanın yaygınlaşmasını

sağlayan yasalar meclis gündemine geldi. Sokaktaki her muhalif tepki saldırılarla bastırılmak istenirken, olağanüstü halin süresi uzatıldı. Ortadoğu’nun en laik ülkesi olarak nitelendirilen Tunus’ta iki polis tarafından tecavüze uğrayan bir kadın İçişleri Bakanı Ali el-Arid tarafından “ahlaksızlık” ile suçlandı. Tecavüzcü polisler ise sadece 6 ay hapisle cezalandırıldı. Nahda’ya yönelik öfke ise gün geçtikçe yüzünü gösteriyor. İşçiler, 2011’deki isyanın adresi Sidi Bouzid’de eylemlerini

İşten çıkarmalara karşı Avrupa direnişi E E¤itimde y›k›ma karfl› yan yana

İ

spanya’da Mariano Rajoy hükümetinin kamusal alana yönelik saldırılarını yoğunlaştırması ve ucuz işgücü yaratmak uğruna halkın eğitim hakkını elinden alan yasal düzenlemelerine karşı veliler, öğrenciler ve öğretmenler yan yana geldi. İspanya Öğretmenler Federasyonu, İspanya Öğrenci Sendikası ve İspanya Veli Dernekleri Konfederasyonu’nun çağrısıyla 1617-18 Ekim tarihlerinde üç günlük Eğitim Boykotu yapıldı. 300’den fazla veli derneğinin, onlarca öğrenci örgütünün ve eğitim emekçileri sendikalarının etkin bir biçimde katıldığı boykot nedeniyle okullar boş, sokaklar dolu idi. Pek çok kentte düzenlenen eğitim hakkı mitinglerinde “Çocuklarımızdan kesinti yapılamaz”, “Beni daha fazla kesemezsiniz”, “Eğitim hakkımızı vermeyeceğiz” yazılı dövizler taşındı. Başkent Madrid’de yapılan mitingde konuşan Öğrenci Sendikası Genel Sekreteri David Garcia, boykota katılımın yüzde 70’leri bulduğunu kaydetti. İktidardakilerin hatalarının suçsuz insanlar tarafından çekilmesini reddettiklerini belirten Garcia, “Bu halk neden vergisini ödüyor? Parası olmayanların da okuyabilmesi için. Bizler, parasız eğitimi savunmak için sokaklardayız” dedi. Garcia, İspanya Eğitim Bakanı Jose Werth’in “Bunlar sistem karşıtı radikal solcular” açıklamasına da tepki gösterdi ve bakanı koltuğundan edeceklerinin sözünü verdi. İspanya Veli Dernekleri Federasyonu Sözcüsü Jose Luis Pazos da boykotun eğitim hakkı mücadelesi için tarihi bir adım olduğunun altını çizdi.

konomik kriz derinleşiyor, uluslararası sermaye sıkışıyor. Kamusal harcamalar kısılıyor, güvencesizlik ve esnek çalıştırma yaygınlaşıyor, toplu işten çıkarmalar artıyor, işsizlik oranları peş peşe rekorlar kırıyor. Avrupalı devletler faturayı halka kesmeyi, emekçiler de hakları için meydanları doldurmayı sürdürüyor. İngiltere Başbakanı David Cameron’un “Ekonomiyi onarmak için kararların alınması gerek” demecinin ardından Birleşik Krallık’a bağlı hükümetler harekete geçti. Kamusal alanda kesintiler içeren düzenlemeler hızlıca yasalaştırıldı. Kesintilerin ekonomik büyümeyi sağlamadığını belirten işçi ve kamu çalışanları ise 21 Ekim’de sokağa çıktı. İskoçya’nın Glasgow ve Kuzey İrlanda’nın Belfast kentlerinde düzenlenen mitinglerde hükümetlere kesintilere son verme çağrısı yapılırken, bu saldırılara destek veren İşçi Partisi’nin lideri Ed Miliband da yuhalandı. Ulusal Sendikalar Konfederasyonu Genel Sekreteri Brendan Barber, “Ekonomik kurtarmanın çözümü olarak sunulan paketler yürürlüğe girdiğinden bu yana gelirlerimiz her ay düştü. 2,5 milyondan fazla kişi işsiz. 3 milyon çalışan, yaşam standartlarının çok altında gelir elde ediyor” dedi. İşsizliğin 2000’li yılların en yüksek seviyesine ulaştığı İtalya’da da 21 ve 27 Ekim günlerinde işçiler başkent Roma sokaklarını doldurdu. Sardinya’daki Alcoa’s alüminyum ve Ilva’daki çelik fabrikalarının kapısına kilit vurulmasının, toplu işten çıkarmalara yol açacağını söyleyen binlerce işçi, Başbakan Mario Monti’ye “Ya işçilerin haklarını koru ya da defol git” diye seslendi. “Kemer sıkma politikaları iflas etmiştir” denilen eylemlerde sosyal güvenlik kısıtlamaları ve yüksek vergilere de tepki gösterildi. Başbakanın ziyarette bulunduğu Riva del Garda’da ise çatışmalar yaşandı. Fransa’da, işten çıkarılmaları üzerine Paris otomobil fuarını alt üst eden Peugeot işçilerinden

sonra şimdi de Air France çalışanları gündemde. Havayolu şirketinin işgücünü yüzde 10 oranında azaltma, yani 7 bin işçinin işine son verme planına karşı 26 Ekim’de üç günlük grev ilan edildi. Paris’teki Charles de Gaulle Havaalanı’nda yapılan grev hava ulaşımını kilitlerken, işçilere polis saldırdı. İşçiler yerlerde sürüklendi, coplandı. Öte yandan medyanın “uçuşlar aksamadı” iddiaları da sosyal medyadaki aktarımlarda yalanlandı. Toplu işten çıkarmaların bir diğer adresi de İsviçre’nin en büyük bankası UBS. Geçtiğimiz yıl 3 bin 500, yaz aylarında da 2 bin çalışanının işine son veren banka, gelirlerindeki düşüşü ve artan sermaye gereksinimini gerekçe göstererek 10 bine yakın çalışanının daha işine son vereceğini açıkladı. Bankacılık tarihinin en büyük kıyımı olarak nitelendirilebilecek girişime karşı emekçiler direnişe geçmeye hazırlanıyor.

yoğunlaştırdı. Kentte 5 ve 18 Ekim’deki grevlere yüzde 100’e yakın katılım sağlandı. Özgürlük ve demokrasi taleplerinin haykırılması geçen seneyi aratmamaya başladı. Kadın militanlığı da bir diğer dikkat çeken olgu. Nahda’nın gerici ve kadın düşmanı uygulamalarının, tarih boyunca mücadeleler ile kazanılmış hakların kırpılması olduğunu söyleyen kadınlar, “Haklarımız için sokağa” diyerek çok sayıda eylem düzenledi. ‘ÖZGÜRLEfiT‹RMEK’ HUZUR GET‹RMED‹ Emperyalizmin doğrudan müdahalelerde bulunduğu Libya ve Bahreyn’de de son aylarda sular durulmuyor. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un, ABD büyükelçisinin öldürülmesinden sonra şaşkınlıkla “Özgürleştirdiğimiz bir ülkede bu nasıl olur” dediği Libya’da Ulusal Konsey’in yönetememe krizi daha da derinleşti. Hükümet kurmakla görevlendirilen Mustafa Abu Şakur güvenoyu alamadı. Özgürlük isteyen binlerin eylemleri ise polis ve asker saldırılarına maruz kaldı. Sadece Beni Velid kentinde 24 Ekim’den sonra düzenlenen eylemlerde öldürülenlerin sayısı 50’yi geçti. Emperyalizm tarafından “özgürleştirilen” Libya’da özgürlük, bir süre daha ufukta görülmüyor. Ortadoğu’nun pek çok noktasında “insan hakları” ve “özgürlük” kavramlarını araçsallaştıran sömürgeciliğin, üç maymunu oynadığı Bahreyn’de de ekim ayında eylemler sürdü. 2011’de CIA destekli Suud operasyonları ile başlayan saldırılar, hem sokakta hem de tıka basa doldurulan hapishanelerde işkencelere dönüştü. İşbirlikçi Kral Hamad bin İsa el Halife’nin emriyle öldürülenlerin sayısı 60’ı geçti. Bahreyn halkı ise 13 Ekim’de başlattığı “Halk Özgürlük İstiyor” yürüyüşünü tüm baskılara karşın sürdürmek gayretinde.

Y›k›mlara karfl› direnifl Hindistan’›n Bombay kentinde kentsel alan›n yüzde 7’sini kaplayan fakat 20 milyonluk nüfusun yüzde 60’›n› bar›nd›ran gecekondu bölgelerinde rant politikalar›na karfl› direnifl bir kez daha gündemde. 1995 y›l›ndan bu yana kentsel dönüflüm politikalar›n›n hedefinde olan ve rezidanslar›n yap›m planlar› kapsam›nda y›k›lmak istenen gecekondular için bir kez daha tahliye karar› ç›kar›ld›. Bombayl› gecekonducular ise bar›nma haklar› için bir kez daha direnifle geçti. Bar›nma hakk› mücadelesinin militanlar›ndan Simpreet Singh, kentsel dönüflüm politikalar›n›n ve projelerin zenginlerin yat›r›mlar› için hayata geçirildi¤ini belirtti. Bar›nma haklar›n›n görmezden gelinmesine karfl› seslerini yükselttiklerini ifade eden Singh, tahliye kararlar›n›n haks›z ve halk düflman› bir zihniyetin ürünü oldu¤unun alt›n› çizdi. Bölge halk›n›n ya¤maya izin vermeyece¤ini söyleyen Singh, y›k›mlara karfl› direnifllerinin meflru oldu¤unu da vurgulad›.

Panama’da halk talana izin vermedi P

anama’da kamuya ait serbest toprak alanlarının satışını öngören yasa, 23 Ekim’de cumhurbaşkanı Ricardo Martinelli tarafından onaylandı. Satışların, 30 bin kişinin çalıştığı yerel işletmeleri baltalayacağını, geçimini topraktan sağlayan köylülerin gelirini düşüreceğini ve ciddi bir işsizlik dalgasına yol açacağını söyleyen bölge halkına ticaret odası ve çok sayıda örgüt de destek verdi. Yasanın gündeme gelmesinden itibaren özellikle Latin Amerika’nın en büyük serbest gümrük ve ticaret bölgesi olan Colon’da çok sayıda eylem düzenlendi.

Colon’da 5 gün boyunca aralıksız yapılan eylemlerde sert çatışmalar da yaşandı. Polisin halka yer yer gerçek mermilerle saldırması sonucunda biri 9 yaşında olmak üzere 3 kişi yaşamını yitirdi. 70’ten fazla kişi yaralanırken, 200’e yakın kişi gözaltına alındı. Nihayetinde tepkiler sonuç verdi. Cumhurbaşkanı Martinelli, yasayı onayladıktan sadece birkaç saat sonra Twitter hesabından yasanın geri çekileceğini duyurdu. Martinelli, “Eğer halk kamu arazilerinin satışını istemiyorsa, satış feshedilir” demek zorunda kaldı.

7

iklim 5 kıta

Baraka’dan TC protestosu

T

ürkiye Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay ve AKP’li yetkililerin 21 Ekim günü Kıbrıs’taki elçiliğe yaptığı ziyaret Baraka Kültür Merkezi üyeleri tarafından protesto edildi. Baraka üyeleri, okulların öğretmensiz kalmasına, belediye emekçilerinin haklarının gasp edilmesine, hastanelerin paralılaşmasına tepki gösterdi. Açıklamada “Bugün ziyaretçilerimizi ziyarete geldik. Bunca zaman kurulan polis barikatları boşuna, işte elçilik önüne gelmemizi engelleyemediler. Ankara ve işbirlikçileri, eşit ilişki hakkımızı tanımak zorunda” denildi.

FARC’la devlet masada

K

olombiya’da yarım asırdır savaşan devlet ve FARC, barış görüşmelerine Norveç’in başkenti Oslo’da başladı. Her iki taraftan 5’er temsilci, 5’er alternatif isim ve 20’şer kişilik danışma gruplarının olduğu heyetler, 16 Ekim’de kente geldi. FARC’ın delegasyon başkanlığına atadığı Simon Trinidad’ın, tutuklu bulunduğu ABD’den izin alamaması, FARC ana heyetinin 4 kişi kalmasına neden oldu. Karar, Kolombiya hükümetinin ABD işbirliğinin kanıtı olarak yorumlanırken, FARC ise savaş koşullarının müzakerelerde de sürdüğünü söyledi.

Peru’da hekimler kazandı

P

eru’da maaşlarının artırılması için greve çıkan ve 33 gün boyunca işbaşı yapmayan hekimler, direnişlerini kazanımla sonuçlandırdı. Doktorlar Sendikası tarafından yapılan grevin 33’üncü gününde sendika yönetimi ve hükümet arasında yapılan görüşmelerden sonuç alındı. Devlet Başkanı Ollanta Humala, maaşlarda 580 dolar artış ve 1346 dolar ikramiye ödenmesi konusunda anlaşmaya vardıklarını açıkladı. Humala, kamu çalışanlarının maaşlarının artırılacağını da söyledi. Kazanımın ardından hekimler, ülkenin dört bir yanındaki direniş alanlarını zafer alanlarına çevirdi.

Kürtaj hakkını kazandılar

G

üvensiz kürtajdan dolayı yılda 67 bin kadının yaşamını yitirdiği Uruguay’da kadınların hak mücadelesi sonuç verdi. Uruguay Senatosu, 17 Ekim’de kürtajı suç olmaktan çıkardı; hak olarak tanıdı. Yasaya göre kadınlar jinekolog, psikolog ve sosyal hizmet çalışanından oluşan 3 kişilik heyetle yaptığı görüşmeden sonra 12 haftaya kadar kürtaj olabilecek. Tecavüz ya da sağlığı tehdit eden durumlarda bu sınır 14 haftaya çıkabilecek. Uruguay, Küba’dan sonra Latin Amerika’da bu hakkın yasalaştığı ikinci ülke oldu.


6

İNSANCA YAŞAM 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

AKP ‹KT‹DARI ‹Ç‹N SÖZ KONUSU RANT OLUNCA...

Ayıp denen bir şey yok UMAR KARATEPE

Felakete çevrilen bir afet V

D

an’da 23 Ekim 2011 akşamında meydana gelen ve 600’ün üzerinde yurttaşın yaşamını yitirmesine neden olan depremin üzerinden tam bir sene geçti ancak bu sürede halkın en temel sorunlarına çözüm bulunamadı. AKP’li İl Başkanı’nın Erdoğan’a hediye olarak verdiği çerçevelenmiş fotoğraf, sadece depremde enkaz altında kalıp hayatını kaybeden Yunus’un son dakikalarını değil afetin nasıl pişkince felakete çevrildiğini gösteriyordu. Depremden sonra saatler boyunca devlet ortalarda yoktu. Sonrasında büyük bir çadır krizi yaşandı. Çevre Şehircilik Bakanı Bayraktar’ın bu krize karşı çözümü halkı evlerine dönmeye çağırmak oldu. Bu nedenle 9 Kasım’daki hafif şiddetteki bir artçı sarsıntıda 40 kişi daha öldü. Çadır, yemek, su gibi temel ihtiyaçlarını isteyen Vanlılara kış vakti tazyikli su sıkıldı. Beşir Atalay’ı protesto eden Vanlılar coplandı, yerlerde sürüklendi, çadır isteyen bir kişi tutuklandı. Halkevleri’nin Çocuk Evi kapatılmak istendi. İnsanlar soğuk kış aylarında yazlık çadırlarda yaşadı. Isınma problemi nedeniyle çıkan yangınlarda ve soğuklar yüzünden hastalanarak onlarca kişi daha öldü. 60 binin üzerinde kişi Van’ı terk etti. 20 bin hasarlı konut değil yeniden yapılmak, daha yıkılmadı bile...

epremin birinci yıldönümünde Başbakan Tayyip Erdoğan, 8 bakan, 2 genel başkan yardımcısı, yüzlerce özel koruma, binlerce polis ve askerin eşliğinde Van’a çıkarma yaptı. Bir “fetih” havasındaki ziyaret devam ederken Van’ın BDP’li Belediye Başkanı Bekir Kaya’nın hapishanedeki 145’inci günüydü; Toplu Konut İdaresi (TOKİ) mağdurları eylemdeydi, mühendislerin etkinlikleri yasaklanmıştı.

“DE⁄ER” DED‹KLER‹… İşte o gün, 23 Ekim’de, Tayyip Erdoğan depremzedelere uzattıklarını iddia ettiği elin hangi değerlere dayandığını Erciş’te şu sözlerle açıklıyordu: “Bizde kendi medeniyet değerlerimizden gelen bir anlayış var. Bizim mensubu olan dinimiz İslam’ın yüklediği bir görevi var. Bin yıllık kardeşlik hukukuna sahip olmanın gereğini yerine getiriyoruz.” Oysa konuşmasındaki kimi satır araları Başbakan için en önemli “değerin” ne olduğunu açıkça gösterdi. Erdoğan Erciş’te belki de hayatının en “tüccarca” konuşmasını yaptı ve deprem konutlarını 110 bin TL’ye mal ettiklerini ancak depremzede için yüzde 30 indirimle 75 bin liraya indirdiklerini iddia etti. Bir tüccarın “Valla kurtarmaz”, “Bize gelişi zaten o”, “75’e olur ama o da sana olur”

Erdoğan Van depreminin yıldönümünde hizmetlerini anlatırken “Atma Recep” dedirtti şeklindeki sözlerinin ispatı belki mümkün değildi ancak iş “resmi” olunca bu büyük yalan hemen ortaya çıkıverdi. Ertesi gün birçok uzman, meslek örgütü ve basın yayın organı konutların maliyeti olarak aynı rakamı verdi: 56 bin TL! Rakam aynıydı zira kaynağı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı idi. 28 Nisan 2012 tarihli Resmi Gazete’deki bir tebliğ 110 bin TL’nin “Atma Recep” dedirtecek bir rakam olduğunu ortaya koyuyordu. “Mimarlık Ve Mühendislik Hizmet Bedellerinin Hesabında Kullanılacak 2012 Yılı Yapı Yaklaşık Birim Maliyetleri Hakkında Tebliğ” esas alınarak yapılan hesaplamalarda müteahhidin karı da hesabın içindeydi. Üstelik tek bir binaya göre

yapılan bu hesapta maliyetler daha yüksekti. TOKİ’nin binlerce konut yaptırdığı göz önüne alındığında, özellikle malzeme fiyatları oldukça aşağıya çekilmekteydi. Ayrıca TOKİ’nin birçok resmi harcı, vergiyi vs. de ödemediği göz önüne alındığında fiyat daha da aşağıya çekilebiliyordu. Nitekim Sendika.Org’un ulaştığı kimi müteahhitler, maliyetlerin 40 bine kadar düşebileceğini söylüyorlardı.

yerleştirilenler, altyapı sorunları başta olmak üzere pek çok soruna karşı oturma eylemi yaptı. Yaptıkları basın açıklaması, konutların nasıl sudan ucuza mal edildiğini gösterdi. Zira binalarda elektrik, sıhhi tesisat, zemin ve duvarlar, kapı ve pencereler, mutfak dolap ve tezgahları, kalorifer, su deposu, bacalar, asansör, istinat duvarları, çevre düzenlemesi ve ısınma

EV EV OLSA… O gün Vanlı depremzedelerin Merkez Camii önünde yaptığı oturma eylemi bu rakamın daha da aşağıya çekilebileceğini gösterdi. TOKİ’nin, Van’da yaptığı Memur-Sen konutlarına 21 Kasım 2011’de

Toplumsal muhalefet hesap soruyor Van depreminin y›ldönümünde toplumsal muhalefetten gelen aç›klamalarda ortak nokta AKP iktidar›n›n felaketi f›rsata çevirmeye yönelik giriflimlerine tepki oldu. ‹flte o aç›klamalardan baz›lar›: ‹nflaat Mühendisleri Odas›: Olas› depremlerin yol açaca¤› y›k›m› önlemek istiyorsan›z, (…) kamu yarar› ilkesinden ayr›lmay›n. Mühendislik mesle¤ini itibars›zlaflt›racak ve meslek örgütlerini güçsüzlefltirecek uygula-

malardan vazgeçin. Jeoloji Mühendisleri Odas›: Son y›llarda devlet müteahhitli¤i ve rant proje ihaleleri yapan bir kurulufl haline getirilen TOK‹ yeniden yap›land›r›lmal›, yoksullar için sosyal konutlar üreten bir yap›ya dönüfltürülmelidir. Makine Mühendisleri Odas›: Afet yasas› ile gerek bireylerin ve ilgili bölge halk›n›n haklar›, gerekse kamu yarar›n› koruma alt›na alan yasa hükümleri devre d›fl›

b›rak›lmakta, yarg›sal denetim yolu kapat›lmaktad›r. Halkevleri: Van’da depremden dolay› do¤al bir afet yafland›. Kapitalizm bu afeti insani felakete dönüfltürdü. AKP ise ahlaki felaketle baflka bir boyuta tafl›d›.

başta olmak üzere her alanda önemli eksiklikler vardı. Dahası da vardı. Erdoğan’ın o gün teslim töreninde yer aldığı konutların da elektrik, su ve kanalizasyon hatları henüz bağlanmamıştı. Van’ın su sorunu vardı çünkü Belediye’ye 47 kilometreden su getirmesi için gerekli kaynak verilmemişti. Ancak AKP’ye göre bir şekilde evi olanlar kendilerini şanslı saymalıydı. Zira Başbakan Van’da böbürlenirken on binlerce kişi kenti terk etmiş, gidecek yeri olmayan 16 bin kişi ise hala konteynırlarda ve çadırlarda yaşıyordu. Rant getiren kent merkezlerindeki konutlar alelacele bitirilmişti ancak köylerdeki evler temeli atılıp bırakılmıştı. Erdoğan’ın yalanları ancak herkesi susturularak inandırıcı olabilirdi. Bu nedenle geziye bir ordu eşlik etti. İnşaat Mühendisleri Odası’nın depremin birinci yıldönümü nedeniyle Van’da gerçekleştireceği “Depreme Duyarlılık Yürüyüşü” ve diğer etkinlikler “güvenlik” gerekçesiyle iptal edildi. Yerel gazetecilere susmaları karşılığı deprem konutu verileceği ortaya çıktı. Van Belediye Başkanı o sırada hapisteydi. Susturduklarını düşündüler ancak Vanlıların hepsini hapse atamamışlardı ve onlar da o gün eylemde konuştu…

TOKİ her yerde hırsızlık peşinde Tayyip Erdo¤an Ercifl’te yapt›¤› konuflmada sadece Van’dan bahsetmedi. Kütahya'n›n Simav ilçesinde geçen y›l meydana gelen 5.9 büyüklü¤ündeki depremin ard›ndan Simav’› da 6 ayda infla ettiklerini ilan etti. Oysa Simav’da yap›lan 928 kal›c› konutta da ciddi eksiklikler bulundu¤u, depremzedeler taraf›ndan ifade edilmiflti. Ancak bu da yetmedi. Depremzedelere, konut bafl›na 2 ila 12 bin lira aras›nda ilave borç ç›kart›ld›. TOK‹'nin sonradan istedi¤i bu ek borcun nereden ç›kt›¤›na dair aç›klamas› ise "yanl›fl hesap yapt›k” oldu. Depremzedeler 7 Ekim’de eylem yaparak bu sürpriz borcun iptalini istediler. TOK‹ Ad›yaman’da da yoksullara nas›l konutlar› lay›k gördü¤ünü gösterdi. Sitilice mevkiinde yap›lan ve 1 ay önce teslim edilen TOK‹ konutlar›nda oturanlar da konutlar›ndan flikayetçi. Ad›yaman TOK‹ ‹lkö¤retim Okulu bahçesinde 22 Ekim günü bir araya gelen TOK‹ ma¤durlar› eylem yapt›. Eylemciler ya¤murlar›n bafllamas›yla konutlar›n tamam›n›n çat›s›n›n su ak›tt›¤›n› söyledi. Bir haftad›r çat›lar›n ak›tt›¤›n› duyuran eylemciler “Ya evimizi yap›n ya da param›z› geri verin” dedi.

Yağmaya uzaydan kanıt A

tatürk Orman Çiftliği (AOÇ) ile ilgili Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin hazırladığı yağma planı 2007’de mahkeme tarafından iptal edilmişti. Hazırlanan yeni plan daha onaylanmadan yağma başladı. AOÇ’de ağaç katliamı olduğuna dair iddialar kanıtlandı. Mimarlar Odası Ankara Şubesi’nden gelen bu iddialar sürekli olarak inkar ediliyor, Oda’nın AOÇ’de inceleme yapma başvurularına da izin çıkmıyordu. Bunun üzerine Oda, AOÇ’nin nisan ve eylül aylarında çekilen uydu görüntülerini satın aldı ve bu fotoğraflarda yıkımı gördü. Oda yönetimi, 18 Ekim’de yaptığı basın toplantısı ile katliamın gözler önüne serildiği görüntüleri paylaştı. Mimarlar Odası Ankara Şube Sekreteri Tezcan Karakuş Candan, AOÇ içerisinde kentsel dönüşüm alanı ilan edilen bölgenin giderek genişlediğini ve bunun yeşili yok ettiğini söyledi. Şube Başkanı Ali Hakkan ise AOÇ içerisinde başbakanlık hizmet binası ve başbakanlık konutunun yapılacağı bölgenin inşaat alanına döndürüldüğüne dikkat çekti. Hakkan, AOÇ’deki tüm hamlelerin başbakanlığın talimatları doğrultusunda ilerlediğini söyledi.

Çözüm: ‘Yerinde sosyal dönüşüm’

İ

zmir Buca’da 25 yıldır yıkımlara karşı direnen Kuruçeşme halkı 19 Ekim günü mahallelerinde çeşitli ölçümler yapıldığını görünce soluğu Buca Belediyesi’nin önünde aldı. Belediye Başkanı Ercan Tatı ile görüşemeyen mahalleliler 1 saatlik oturma eylemi yaptı. Kuruçeşme halkı, daha önce şehir plancıları, Doğa ve Kültürel Çevre İçin

Yaşam Girişimi üyeleriyle birlikte geliştirdikleri ve Belediye’nin uygulamak için söz verdiği “alternatif yerinde sosyal dönüşüm projesini” hatırlattı. Kuruçeşmeliler, kent plancılarıyla bir araya gelerek alternatif bir dönüşüm planı hazırlamıştı. Hazırlanan plana göre Kuruçeşme’de yaşayanların tamamının evleri yenilenecek ve

Kuruçeşmeliler başka bölgelere gitmek zorunda kalmayacaktı. Daha önce Kadifekale’de evlerinden edilenlerin Uzundere’deki çok katlı binalara taşınmaları ve taşındıkları evlerde işe gidiş geliş ile sosyal alan konusunda yaşadıkları sıkıntılar Kuruçeşmelileri alternatif bir plan hazırlamaya itmişti.

Unakıtan otelde satmıştı

Ö

zelleştirme Yüksek Kurulu, İstanbul’daki “Galataport” imar planını onaylandı. Proje hayata geçirilirse 112 bin 147 metrekarelik alanda alışveriş merkezleri, ticaret merkezleri, oteller inşa edilebilecek. Uzmanlar, proje kapsamında inşa edilecek yapıların, Karaköy'ün tarihi siluetini tamamen değiştireceği ve kıyı-kent ilişkisini koparacağı uyarısında bulunuyor. Galataport ihalesi AKP’nin ilk iktidar dönemindeki en önemli “vukuat”lardan biriydi. 2005'teki ihaleyi İsrailli sermayedar Sami Ofer ile Mehmet Kutman'ın ortaklığı kazanmıştı. İhale öncesi dönemin Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın bir otelde Ofer ile gizli gizli buluşması büyük ses getirmişti. Unakıtan’ın TÜPRAŞ ve Galataport ihalelerini özel bir odada görüştüğü öğrenilmişti. Daha sonra Tayyip Erdoğan’ın Davos’ta İsrailli sermayedarlarla bir görüşme yaptığı ortaya çıkmıştı. İhale Danıştay tarafından iptal edilmişti.

Köprüde özelleştirme isyanı

O

toyolların ve köprülerin 25 yıllığına “İşletme hakkının verilmesi” ile ilgili ihalenin teklif verme süresi 31 Ekim’de tamamlanıyor. Ağustos ayında yapılması planlanan ihale, teklif gelmemesi üzerine ertelenmişti. Karayollarında örgütlü KESK’e bağlı Yapı, Altyapı, Bayındırlık, Tapu ve Kadastro Kamu Emekçileri Sendikası (Yapı-Yol Sen) İstanbul Şubesi, karayollarının özelleştirilmesine karşı eylem yaptı. 18 Ekim’de Fatih Sultan Mehmet Köprüsü üzerindeki İşletme Binası önünde yapılan eylemde emekçiler, “Özelleştirmeye hayır!”, “Otoyol ve köprü geçişleri ücretsiz olmalı!” yazılı dövizler taşıdılar. Eylemde konuşan YapıYol Sen İstanbul Şube Başkanı Nizamettin Orhan, otoyolların özelleştirilmesi sonucunda halkı kötü sürprizlerin beklediğini, hizmetlerin pahalılaşacağını, ayrıca otoyol ve köprülerde çalışan emekçilerin ve onların ailelerinin akıbetinin meçhul olacağını vurguladı.


7

İNSANCA YAŞAM 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

Yemekhane isyanının öyküsü ge Üniversitesi öğrencilerinin barındığı Kredi ve Yurtlar Kurumu (KYK) Bornova Yurdu’na üniversitenin açılmasıyla yerleşen öğrenciler olarak, yemekhane ve iç hizmetlere yapılan zamlarla karşılaştık. Yurt yemekhanesine yapılan zamlar, porsiyonların küçültülmesi ve yemeklerin niteliksiz olması, dönem başından beri yurt öğrencilerinin gündem ve oda sohbetlerinin başlıca konusu oldu. Bu konular üzerine bir toplantı yaptık ve ardından KYK’nin bölge müdürlüğü olan Varyant Müdürlüğü’ne giderek şikayetlerimizi ve taleplerimizi dile getirdik. “Taşeron firmadır karışamayız” cevabını alınca yeniden toplandık ve 13 Ekim’den itibaren yemekhanede boş tabaklara vurarak ses çıkarma eylemleri yapmaya karar verdik. Bu ses çıkarma eylemleri 3 gün boyunca düzenlendi. Son ses çıkarma eyleminden sonra yurt görevlileri yemekhanede ses çıkarma eylemine katılan öğrencilerin fotoğraflarını çekerek kimliklerini istedi. Görevlileri protesto ederek uzaklaştıran yurt öğrencileri daha kitlesel ve etkili bir eylem kararı aldı. Gece saat 11:00’da düdüklerle zamları protesto etmeye başladık ve diğer öğrenciler de ıslıklarla eyleme katılarak yurt içindeki top sahasının önünde toplandı. Yaklaşık 100 kişinin “Karnımız aç”,”Açlıktan uyuyamıyoruz” sloganları ile başlattığı eylemde top sahasına inen öğrenci sayısı bini buldu. “Yemekhane isyanı” bloklaAli K›l›ç rın dolaşılmasıyla daha da kitleselleşti ve 2 bine yakın Ege Üniversitesi öğrenci tüm blokları eyleme ö¤recisi çağırdı. Saatin 11’i geçmesinden dolayı kadın öğrencilerin bulunduğu blokların kapıları kapatılmıştı. Bloklarından çıkamayan kadın öğrenciler bina içerisinden sloganlarla eyleme destek verdi. Dışarı çıkmak isteyen kadın öğrenciler yurt görevlilerinin izin vermemesi üzerine cam kenarlarında toplandı. Camlardan atlayarak eyleme katılmak isteyen kadın öğrencilerden birinin bacağı kırıldı. Yurt müdürlüğü önüne geldiğimizde yaklaşık 2 bin 500 öğrenci toplanmıştı. AKP’nin birinci öğretimden almadığı harçları zamlarla geri aldığını, bize düzenlenen bu oyunu bozacağımızı söyledik. Tek şikayetimizin yemekhane olmadığını, kirli odalarda koğuş sisteminde yattığımızı, yurt içinde kadın öğrencilere cinsiyet ayrımı yapıldığı ve misafir öğrencilere yönelik üvey evlat muamelesini anlattık. Sorunlarımıza çözüm bulunana kadar hep sokakta olacağımızı söyleyip ertesi gün gece saat 10’da buluşmak üzere odalarımıza dağıldık. Ertesi gün saat 10’da kadın öğrencilerin katılımıyla eylem daha kitlesel oldu. Müdürlük önünde yapılan basın açıklamasında taleplerimizi sıraladık ve sorunlarımızı dinlemesi için Gençlik ve Spor Bakanı Suat Kılıç’ı yurt önüne çağırdık. Ertesi gün Gençlik ve Spor Bakanlığı utanmadan KYK önünde “genç beyinler” proje masası açtı. Yurt öğrencileri bu masayı “yurt sorunları çözüm masası”na dönüştürdü. Kendileri çözüm üretmediği gibi öğrencilerinde çözüm üretmesini istemeyen yönetim, üzerimize ÖGB ve çevik kuvvet polislerini sürdü, 6 öğrenci gözaltına alındı. Öğrencileri “kamu malını yağmalamak” ile suçlayanlara öğrencilerin sorusu “Beslenme hakkımızı engellemeniz suç değil mi?” oldu. Twitter üzerinden öğrencilerden zaman isteyen Suat Kılıç’a bayram dönüşüne kadar zaman verdiğimizi, ertesi gün arkadaşlarımız adliyeden serbest bırakılırken ilan ettik. Yurda döndüğümüzde Ankara’dan bir heyet geldiğini, yurtta iyileştirmelerin yapılabileceğini ama belirledikleri 25 kişinin yurttan atılacağını öğrendik. Emek ve meslek örgütlerinin temsilcilerinden oluşan bir heyetle beraber yurt müdürüyle görüşme yaptık. Görüşmenin ardından yurt müdürünün atılacak öğrencilere dair bilgisinin olmadığı ve öğrencilerin taleplerinin karşılanacağı söylendi. Şimdilik yemek porsiyonları gözle görülür bir şekilde arttı. Şimdi bayram sonrasında yapılacağı söylenen iyileştirmelerin takipçisi olmaya devam ediyoruz.

Bir haftada 9 ölüm

E

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer ART Matbaac›l›k, Türker Saltabafl, ‹stasyon Mah. 242 Sk, No:32 Kartepe / Kocaeli (0262 373 45 03) editor.halkinsesi@gmail.com 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.

Diyanet İşleri’nin bütçesinin 11 bakanlıktan fazla olduğu Türkiye’de sellere karşı yapılabilecek tek şey minareye çıkmak mı olacak? Antep

Urfa

3 Temmuz’da Samsun’daki sel felaketinde 12 kiflinin yaflam›n› yitirmesinin ard›ndan ekim ay›nda ya¤›fllar›n artmas›yla bir hafta içinde sellere 9 can verildi. Yüzlerce ev ve iflyerini, hatta kamu binalar›n› su bast›. 22 Ekim’de K›rklareli Lüleburgaz’da meydana gelen selde üç kifli yaflam›n› yitirdi. Büyükkar›flt›ran Deresi’nin taflmas› sonucu evleri ve iflyerlerini su bast›, üç kifli bo¤ularak öldü. Trakya’daki sellerde, çevredeki fabrikalar›n ar›klar› nedeniyle zehir yüklü olan Ergene Nehri’nin sular›n›n tar›m alanlar›n› kaplad›¤› ö¤renildi Antep’te 24 Ekim’de bafllayan ya¤›fllar sonucu meydana gelen selde de üç kifli öldü. Ölümlere, Antep Urfa Ka-

rayolu’nda iki arac›n sele kap›lmas› neden oldu. Urfa’n›n Harran ve Bozova ilçelerinde sele kap›lan araçlarda toplam üç kifli yaflam›n› yitirdi. 27 Ekim’deki sel sonras› vatandafllar›n tepkisi vard›. Gece oldu¤u gerekçesiyle kesilen arama kurtarma çal›flmalar› sabah da bafllamad›. Kay›p Rahime Aslan'›n bulunmas› için köylüler aramalar›n› sürdürdüler ve sabah Rahime Aslan'›n cesedine ulaflt›lar. Tepkinin tek nedeni arama faaliyetlerini kendi imkanlar›yla yapmalar› de¤ildi. Bir a¤aca tutunarak yar›m saati aflk›n yard›m beklemelerine ra¤men ça¤r›lan helikopterin gelmeyifliyle güçleri biten iki kad›n›n sulara kap›lmas› öfkeyi büyüttü.

Hastaneler şirketleşiyor GONCA fiAH‹N

H

S

ağlık Bakanlığı hastanelerinde Kamu Hastane Birlikleri sistemine 3 Kasım’da geçiliyor. 2 Kasım 2011 tarihinde yayımlanan 663 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kamu hastane birlikleri oluşturulması kararlaştırılmış, bunun için de bir yıllık süre tanınmıştı. Şimdi o süre doluyor ve yeni sisteme geçiliyor. Düzenlemeyle, ikinci ve üçüncü basamak sağlık kurumları Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu’na bağlanıyor ve il düzeyinde kamu hastaneleri birlikleri kurularak işletilmesi öngörülüyor. Bu işetmelerin başına da sözleşmeli yöneticiler atanıyor. Gelen bilgiler sözleşmeli yöneticilerin büyük oranda yandaşlardan oluştuğunu gösterdi. “Sağlık CEO’su” da denilen Kamu Hastane Birlikleri Genel Sekreterleri arasında AKP’den milletvekili adayları, parti yöneticileri, Memur-Sen yöneticileri çok büyük bir ağırlığı oluşturuyor. ÇALIfiANLARA TEHD‹T Birlik sitemi ile AKP’nin murat ettiği sadece

astaneler kasım başında sağlık CEO’larına teslim ediliyor. Bu, kadrolaşma ve özelleştirme demek

kadrolaşma değil. Daha da önemlisi sağlığın özelleştirilmesi. “Birlik” sisteminde yöneticilere karne verilmeye başlanacak. Buna göre çok hizmet satan başarılı, az satan başarısız sayılacak. Türkiye Kamu

Hastaneleri Kurumu Başkanı Hasan Çağıl’ın ifadesiyle “başarı elde edemeyenlerle yeni sözleşme imzalanmayacak ya da ücretleri düşürülecek.” Sağlık Bakanı Recep Akdağ da bu uygulamayı “Başarılı olurlar-

sa daha iyi kazanacaklar, başarıları az olursa daha az kazanacaklar” sözleriyle duyurdu ve ekledi: “Birlikler sağlık çalışanlarına olumsuz hiçbir yük getirmemektedir.” Akdağ’ın bu açıklamaları sağlık

çalışanlarını rahatlatmıyor. Zira sözleşmeli üst yönetimin, alt kadrolara “başarı” adına baskı uygulayacağı kesin. Taşeron firmaya bağlı sağlık emekçileri için ise durum daha da zor olacak. HASTALARI BEKLEYEN BÜYÜK TEHL‹KE “Performans” adına hastanelerin işletmeleştirilmesi sadece sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını olumsuz etkilemeyecek. İşletmeleşmiş hastaneler halk sağlığı için büyük bir tehdit. Örneğin tıbben gerekmeyen işlemleri yapmayan hastanenin yöneticisi başarısız sayılacak, ya işinden olacak ya parasından. Benzer şekilde bir hastalığın ortaya çıkmasını ve yayılmasını önleyen birlik yöneticileri “başarısız” olacaklar. Oysa hastalığın ilerlemesine göz yumulması, yöneticilere “bonus” kazandıracak ve daha iyi bir karneye sahip olacaklar. O yöneticiler de sağlık çalışanlarına baskı yaparak halkın sağlığını hiçe saymalarını isteyecekler. Yandaş CEO’lar teslim edilmiş sağlık işletmelerine şimdilik sadece sağlık çalışanları sendikaları ve meslek odaları tepki gösteriyor. Ancak görünen o ki, bu birlikler halkın sağlık hakkı mücadelesinin önemli bir hedefi olacak.

Hekimlerden uyaran çığlık Ankara’da yaflayan 800 hekimin yüzde 91’i çal›flma yaflam› boyunca en az bir kez sözlü fliddete, yüzde 26’s› en az bir kez fiziksel fliddete maruz kald›. Bu saptama Ankara Tabip Odas› taraf›ndan yapt›r›lan “Hekime Yönelik fiiddetin Boyutlar› ve Nedenleri” bafll›kl› anket ile ortaya ç›kt›. Hekimle-

rin yüzde 99’u, hekime ve sa¤l›k çal›flanlar›na yönelik fliddetin giderek artt›¤›n› düflünüyor ve yüzde 98’ine göre siyasilerin hekimlerin halk›n gözündeki sayg›nl›¤›n› azaltan beyanlar› fliddeti art›r›yor. Dr.Ersin Arslan’›n öldürülmesinden sonra Sa¤l›k Bakanl›¤› TTB’nin 7 acil talebiyle ilgili çal›flma

yapmaya söz vermiflti ancak hiçbiri yap›lmad›. TTB’nin çal›flmas›nda ayr›ca fliddetin sadece hastalardan ve yak›nlar›ndan gelmedi¤inin alt›n› çizilerek, sa¤l›kta dönüflümle t›rmanan “Çok hasta bakacaks›n” zorlamas›n›n da bir amir fliddeti oldu¤unun alt› çizildi.

Keles AKP’ye sırtını döndü B

ursa Keles’te yapılması planlanan termik santrale karşı 3 bin köylü 22 Ekim günü "Termik santral istemiyoruz" yazılı pankart açarak Setbaşı’ndan Bursa kent merkezine yürüdü. Yürüyüşe, Bursa Tabip Odası, TMMOB’ye bağlı odalar, Bursa Barosu, DağDer ve Doğa-Der, KESK ve Bursa Halkevleri destek verdi. AKP’DEN ‹ST‹FALAR Kelesliler 30’ar kilometre uzaklarında bulunan Orhaneli ve Tunçbilek termik santralinin çevreye ve köylere verdikleri zararı bili-

yor. Türkiye Kömür İşletmeleri’nin 1 Kasım'da termik santral ihalesi yapılacağını açıklaması üzerine köylüler, Keles'te toplantılar ve eylemler yaparak termik santrale karşı çıkmış, bazı köylüler AKP’den istifa edeceklerini açıklamışlardı. Keles’in iki mahallesi ile 23 köyünün termik santralden etkileneceği belirtiliyor. Bu bölgede bir köy hariç AKP’nin belirgin bir üstünlüğü bulunuyor. 2006’da gündeme gelen termik santral projesi, köylülerin mücadelesi ile durdurulmuştu.

Termik santral istemeyen Kelesliler Bursa kent merkezinde büyük bir yürüyüş yaptı

Ankara’nın tehlikeli suları A

nkara Tabip Odası, ASKİ-Sukader, Halkevleri, çevre, gıda, jeoloji, ziraat mühendisleri odaları, inşaat ve kimya mühendisleri odaları Ankara şubeleri ve Tüketici Hakları Derneği tarafından hazırlanan "Su ve Yaşam Raporu", 19 Ekim günü açıklandı. Raporda suyun sağlıklı ve güvenilir bir şekilde kullanılması için gerekenler yer alıyor. Türkiye’deki su kaynaklarının azaldığına dikkat çekilen rapor, Ankara’nın sularının tehlikeli olduğuna işaret ediyor. Su isale hatlarının ömrünü tamamladığına, bu nedenle sularda E.coli bakterilerinin üredi-

ğine dikkat çekilen raporda Ankara’nın bazı ilçelerinde alüminyum, demir ve arsenik gibi metallerin normal değerin üstünde çıktığı belirtiliyor. Metallerin normal değerin üzerinde çıkma nedeni olarak İvedik’te bulunan ve 4 ünite olarak planlanan arıtma tesislerinin 2 ünitesinin çalışır durumda olması gösteriliyor. Üçüncü ünitenin 2011’de devreye girmesi gerektiğine işaret eden raporda Ankara’nın günlük su ihtiyacının 1,4 milyon metreküp olduğu fakat bunun yalnızca 1.2 milyon metreküpünün arıtıldığı bilgisi veriliyor.

Askoroz Deresi’nin bal›klar› ölüdür “Askoroz Deresi’nin balıkları bıyıklıdır bıyıklı…” diyor türkü. Cem Karaca’dan Fuat Saka’ya birçok sanatçı tarafından seslendirilen türkünün geçtiği Askoroz Deresi’nin balıkları artık ölü. Rize’nin Güneysu İlçesi’ndeki Salarha Vadisi’nde bulunan Askoroz Deresi’nin üzerindeki HES inşaatı başladıktan sonra balık ölümleri görüldü. Bölge halkı 20 Ekim tarihinde derede 10 bine yakın balık ve balık yavrusunun öldüğünü tespit etti. Balık ölümlerinin nedeni ise birkaç kilometre ötedeydi ve

ölümler HES inşaatı atıklarının döküldüğü 5 kilometrelik alanda gerçekleşmişti. Ölümler hemen yetkililere bildirildi. Bölgeye gelen Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü yetkilileri, köylülerin ısrarı üzerine yaşananları tutanağa geçirdi. FATURA fiOFÖRE Beton firması yetkilileri balık ölümlerinin sorumlusunun kamyon şoförleri olduğunu ileri sürerek şoförlerin işlerine son verdi. Daha önce Çayeli ve Güneysu’daki derelerde de balık ölümleri olmuş, HES şirketleri bu nedenle ceza almıştı.


8

EMEK 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

AKP’nin 2013 program› ve emek KP hükümetinin 2013 yılı programı 23 Ekim 2012 tarihli Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında yayımlandı. Programın “İstihdamın Arttırılması” başlıklı bölümünde emekçilere karşı nasıl bir strateji izleneceği ayrıntılı şekilde yer almış. Burada yer alan hususların çoğu daha önce çeşitli vesilelerle gündeme getirilmiş veya bir kısmı aslında fiilen uygulamada olan ancak artık yasal kılıf uydurularak daha etkili ve yaygın kullanılması hedeflenen çalıştırma biçimleri… Kuşkusuz programın emek siyasetine ilişkin bölümünün anahtar kavramı “esnek” çalıştırma. Her ne kadar “Temel Amaç ve Hedefler” bölümünün girişinde istihdam stratejisinde “…esneklik ve güvence arasındaki dengenin sağlanacağı...” ifade edilmişse de yapılacak işlerin tek tek anlatıldığı “Politika Öncelikleri ve Tedbirleri” başlıklı bölümde “güvence”den hiç bahsedilmezken neredeyse her cümle esnek çalıştırmayla başlıyor. Programda esnek çalıştırmaya o kadar temel bir önem atfediliyor ki, “Makro Ekonomik İstikrarın Kalıcı Hale Getirilmesi” başlığı altında ele alınan tedbirlerin başında “istihdam piyasasında esnekliği artıracak” uygulamalar gelmektedir. Politika Öncelikleri ve Tedbirleri bölümünde; “İşgücü piyasasındaki katılıklar giderilecek ve esnek çalışma yaygınlaştırılarak hayata geçirilecektir” denilmekte ve pratik olarak yapılacaklar şöyle sıralanmaktadır: “…evde çalışma, uzaktan çalışma, esnek zaman modeli, iş paylaşımı” yöntemlerine imkan sağlanacağı ve bu çalıştırma biçimlerinin yaygınlaştırılarak hayata geçirilmesinden bahsediliyor. Bunların neredeyse hepsi zaten yıllardır konuşulan ve bir kısmı fiilen hayata geçirilen uygulamalardır. Önümüzdeki sürecin krizle birlikte yaşanacağı gerçeğinden hareketle “iş paylaşımı” olarak bahsedilen uygulamanın dikkat çektiği söylenebilir. Bu uygulamayla işçi çıkarma yerine bir işçinin yaptığı işi, iki veya daha fazla işçiye yaptırarak ücret ve sosyal hakların da bu işçiler arasında paylaşılması hedeflenmektedir. Böylelikle patron Tufan fiilen işçi kadrosunun en az Sertlek yarısını işten çıkartarak üretiDev Sa¤l›k-‹fl mi istediği düzeyde sürdürYönetim Kurulu meye devam ederken istihdam meselesini bütünüyle kendi inisiyatifine alabilecektir. Program emekçilere karşı stratejisini belirlerken özellikle kadınlar ve gençleri hedef kitle olarak belirlemiş. Kadınların işgücüne katılımlarının arttırılması için esnek çalışma modellerinin yaygınlaştırılmasına, gençlerin ise özellikle staj dönemlerinin etkili kullanılması ve çalışırlarken eğitimli emek haline getirilmeleri için tedbirler alınmasına önem veriliyor. AKP hükümeti kamu çalışanlarını da unutmamış programında. Kamu alanındaki istihdamdan bahsedilirken 6111 sayılı kanunla kamu sektöründe esnek çalışmanın yasal altyapısının hazırlandığının, dolayısıyla bu konuda da fiiliyata geçilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Kurumlarda personel yönetiminin yeniden ele alınması gerektiği, verimliliğin arttırılması için hizmet içi eğitimin güçlendirilmesi, performansa dayalı bir çalışma sistemi kurulması ve esnek çalıştırma uygulamaları için pilot kurumlar seçilip sonuçların değerlendirilerek tüm kurumlarda uygulamaya geçilmesi planlanıyor. En önemlisi de son birkaç yıldır dilimize dolanmış olan Ulusal İstihdam Stratejisi’nden bahsedilmekte. Programda “… bütüncül bir istihdam stratejisi”nin 2012 yılı sonuna kadar yürürlüğe konulmasının hedeflendiği ifade edilmektedir. Programın emek stratejisine bütünlüklü olarak bakıldığında AKP’nin iktidara geldiğinden bu yana süren uygulamalarıyla büyük bir uyum içerisinde olduğu söylenebilir. 2013 yılının dünya ekonomisinin krizinin ve Türkiye’yi biraz daha içine alarak devam edeceği öngörülerinin programa sinmiş olduğu görülmektedir. Krizin veya etkilerinin devam ettiği bir süreçte yapılacak olan başkanlık seçimleri sürecinde Erdoğan’ın, uluslararası sermaye çevreleri gözündeki güvenilirliğini sürdürebilmesi için emeğin denetim altına alınmasını şart olarak gördüğü anlaşılıyor.

A

‘Dava açanı işten atarım’ İ

stanbul Esenyurt’taki Elit Çikolata fabrikası işçilerinin direnişi fabrika önünde sürüyor. İşçiler, toplu iş sözleşmesinde yazılı olan fazla mesai ücretlerini istedikleri için işten çıkarılmış ve 4 Eylül’de direnişe geçmişti. Ödenmeyen ücretleri için noterden ihtarname çektirdiklerini söyleyen işçiler, işyeri sahibi Tanıl Küçük’ün kendilerine, “Kağıt üzerinde haklısınız ama ben kendimi vicdanen borçlu hissetmiyorum. Aranızdan dava açan olursa fırsatçılık yapmış olur. Dava açanı işten atarım” dediğini belirtiyor. Elit Çikolata’nın sahibi Tanıl Küçük aynı zamanda İstanbul Sanayi Odası Başkanı. Tanıl Küçük’ün eşi Sedef Küçük ise CHP İstanbul Milletvekili. İşçilerin talepleri şu şekilde: “İşçilerin sesine kulak ver, işçilerin iradesine saygı göster, atılan işçileri geri al, yasa dışı protokolleri ve onu imzalayanları çöpe at.”

Kavganın galibi direnenler TEDAŞ direnişi polis saldırıları, gözaltılar, para cezaları ve davalarla ne kadar baltalanmak istense de direnenlerin kazacağını bir kez daha gösterdi EVR‹M ÇAKIR

A

dana Toroslar Elektrik Dağtım A.Ş’de (TEDAŞ) 3 aylık maaşlarını alamadıkları için iş bırakma eylemi yapan enerji işçileri 5 Mart'ta işten çıkarıldı. İşten çıkarılmalarının adından Enerji-Sen öncülüğünde TEDAŞ Demirköprü Şubesi önünde çadır kurarak direnişe geçen işçilerin tüm saldırı ve baskılara rağmen 7 ay boyunca sürdürdükleri fiili ve hukuki mücadele kazanımla sonuçlandı. Mahkeme hem işçilerin işe iadesine hem de işçilerin alamadıkları maaşları ve direnişte geçen süreleri için de ücret almalarına karar verdi. Mahkeme kararından önce işçiler, Adana Valiliği’yle bir görüşme gerçekleştirmiş valilik yanıt olarak yapabilecekleri bir şey olmadığını hukuki yollara başvurmalarını ve yargı kararına saygı duyakcalarını söylemişti. İşe iade davası kazanılınca Halkın Sesi’ne konuşan EnerjiSen üyesi işçiler Valinin bu sözlerini hatırlattı. Direnişteki işçilerden Tayfun Karakaya, direnişleri sırasında Adana Valisi Hüseyin Avni Coş’la görüşmeye gittiklerini söyledi. Valinin kendilerini yardımcısına yönlendirdiğini dile getiren Karakaya “Vali Yardımcısı bize 'Şimdilik elimizden gelen bir

şey yok hukuki yollara başvurun. Yargı ne derse biz ona uyarız’ diyip gönderdi. İşte karar çıktı” dedi. İşçiler Valilik önünde de defalarca eylem yaptı ve bu eylemlerden dolayı bir çok kez para cezası aldı. ASIL DERT, SEND‹KA TEDAŞ işçileri 5 Ocak'ta Enerji-Sen'e üye olarak örgütlenmeye başladı. Sendikaya üye olmalarının ardından istifa etmeleri için baskı gören işçiler alamadıkları maaşları için topluca Adana Valiliği’ne dilekçe verdi. TEDAŞ Genel Müdürü Mahmut Nimet Dalkır ile taşeron firma "Siz, bizi Vali'nin önünde küçük düşürdünüz" diyerek

toplu dilekçe eylemlerine öncülük eden 5 kişiyi 16 Şubat'ta, 43 kişiyi de 29 Şubat'ta işten çıkardı. EnerjiSen üyesi işçiler 3 Mart'ta yaptıkları bir basın açıklamasının ardından TEDAŞ binası önüne direniş çadırlarını kurdu. HAK VER‹LMED‹ ALINDI Enerji-Sen Örgütlenme Uzmanı Süleyman Kesin daha önce TEDAŞ'ta polis işgalleriyle kırılmak istenen direnişi şöyle anlatmıştı: "Bildiri dağıttık, yürüyüşler yaptık, imza topladık. ‘TEDAŞ işçisi kazanırsa, Adana kazanacak’ dedik. Tüm Adana'yı dolaştık. Kah Adana Demirspor tribününde ‘Atılan

işçiler geri alınsın’ pankartı olduk; kah cuma akşamları yaptığımız dinletilerde ‘Çav Bella’ dedik. Sayısını hatırlamadığımız kadar gözaltına alındık, para cezalarına muhatap olduk. Yılmadık. İşimiz, aşımız, çocuklarımız için yılmadık. Tüm Adana şahittir ki, eşlerimizi, çocuklarımızı gözaltına aldılar, her gözaltı sonrası direniş yerine geri dönüp ‘TEDAŞ'ta direniş kazanacak’ dedik.” TEDAfi ‹fiÇ‹LER‹ D‹REN‹fiTE YALNIZ DE⁄‹LD‹ Direnişe ev sahipliği yapan Adana'da işçiler, her hafta direniş alanından kent merkezine yürüyüşler gerçekleştirdi. TEDAŞ direnişi boyunca işçilere

ailelerinin yanı sıra Adanalılar da destek oldu. Direniş çadırı önünden otomobilleriyle geçenler kornalarıyla destek olurken, kentte yapılan eylemlerde açılan stantlarda direnişteki işçilere “TEDAŞ işçisi yalnız değildir” sloganlarıyla destek geldi. Enerji işçileri, 14 Haziran'da Çukurova Belediyesi Doğal Park Amfi Tiyatrosu'nda dayanışma şenliği yaptı. Bin kişinin katıldığı şenlikte işçiler, mücadelelerinde kendilerini yalnız bırakmayan emek ve demokrasi güçleri ve Adanalılarla buluştu, türküler hep bir ağızdan söylendi. Bandista, Hilmi Yarayıcı ve Ozan Irmak’ın sahne aldığı konserde Irmak, "Yasalar uygulansın, atılan işçiler geri alınsın" pankartı açarak sahneye çıktı. ‹fi KAZALARINA KARfiI EYLEM Direnişçiler enerji işkolunda yaşanan iş kazalarına da sessiz kalmadı. Enerji işçisi Halil Akkeş'in Adana TEDAŞ'ta çalışırken elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetmesinin ardından işçiler TEDAŞ binasının çatısına çıkarak pankart astı. Can güvenliği olmadan çalıştırıldıklarını dile getiren işçiler "direk tepelerinde daha kaç arkadaşımızı kaybedeceğiz" diyerek TEDAŞ yönetimini protesto etti.

Her yer direniş alanı

Serbest b›rak›ld›ktan sonra döndükleri direnifl alan›nda polis bariyerleriyle karfl›laflan iflçiler bu kez TEDAfi önündeki yolu trafi¤e kapatt›.

TEDAfi direnifli, AKP ile tafleron flirket aras›ndaki ba¤lant›lar› da deflifre etti. AKP Adana il yönetiminden iki kifli 22 May›s’ta bir enerji iflçisini evinde ziyaret edip sendikadan istifa etmesi karfl›l›¤›nda iflinin haz›r oldu¤unu söylemiflti. 23-24 May›s’ta iflçiler 4 defa zorla gözalt›na al›nd›. Her seferinde direnifle devam etti. ‹flçiler yokken aileleri direnifl çad›r›nda bekledi. 23 May›s’ta polis direnifl çad›r›na sald›rd›, sald›r›ya engel olmak isteyen iflçileri gözalt›na ald›. ‹flçiler gözalt›ndan ç›kmalar›n›n ard›ndan TEDAfi

Genel Müdürü Mahmut Dalk›r’la görüflmek isteyince yine polisin müdahalesiyle karfl›laflt›. ‹flçiler bu kez TEDAfi önündeki Çevre Yolu’nu trafi¤e kapatt› ve gözalt›na al›nd›. Gözalt›ndan ç›kan iflçiler direnifl alan› TEDAfi binas›n›n polis bariyerleriyle kapat›lmas›na karfl› TEDAfi önünde bas›n aç›klamas› yapmak istedi. 4 enerji iflçisi de kendilerini Valilik binas› önüne zincirledi. TEDAfi ve Valilik önünden gözalt›na al›nan on iflçinin ifadesini alan savc›l›k, iflçleri tutuklama talebiyle mahkemeye sevk etti. 10 kifli tutuksuz yarg›lanmak üzere serbest b›rak›ld›.

‘Ne çabuk unuttunuz!’ 11 işçinin inşaatında yanarak can verdiği Marmara AVM açıldı. AVM açılışında bir araya gelen aileler “Ne çabuk unuttunuz” diyerek eylem yaptı

İ

nşaatı sırasında 11 işçinin hayatını kaybettiği Marmara Park Alışveriş Merkezi 19 Ekim’de açılışını yaptı. 11 Mart 2012 tarihinde şantiyede kaldıkları çadırlarda çıkan yangın sonucu yaşamını yitiren işçilerin aileleri, AVM önünde bir araya gelerek açılışı protesto etti. Çıkan yangın sonucunda hayatını kaybeden inşaat işçisi Barış Kıyak’ın kardeşi Damla Kıyak, aileler adına yaptığı açıklamada, yapılan açılış için “İnsanda bir parça utanma ve haya olur” diyerek öfkesini dile getirdi. Kıyak, “Acımız bu kadar tazeyken ve bu yapıyı inşa edenler sanık olarak mahkeme huzurunda

yargılanırken, hiçbir şey olmamış gibi, hiç sorumlulukları yokmuş gibi davranılması canımızı acıtıyor” dedi. Sürmekte olan dava sürecine de dikkat çeken Kıyak, bilirkişi raporlarının olaya ilişkin ihmali ve dene-

timsizliği açıklıkla gözler önüne sermekte olduğunu, ancak sanıkların ifadelerinde sorumluluğu birbirine attığını söyledi. Sorumluların, raporlara rağmen gerekli önlemleri almadıklarını dile getiren Kıyak,

“İşçileri çadırlarda balık istifi barındırıp ve çadırların çıkış kapılarını kapatıyorlardı” dedi. AVM önünde bir araya gelen “İş Cinayetlerinde Hayatını Kaybedenlerin Adalet Arayan Yakınları”, “Ne

çabuk unuttunuz!” yazılı bir pankart açarak “İş kazası değil, bu bir cinayet,” “Sorumlular belli, adalet istiyoruz” sloganları attı. Açıklamanın ardından aileler, davanın 4’üncü duruşma öncesinde yapacakları basın açıklamasına ve öncesinde 4 Kasım 2012 tarihinde 12’incisini gerçekleştirecekleri “Adalet Nöbeti”ne çağrı yaparak eylemlerini bitirdi. Olayın ardından açılan davada 5’i tutuklu 13 sanık yargılanıyor. Davanın 3’üncü duruşması Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 23 Kasım 2012 tarihinde görülecek.

Direnişten kareler

23 Nisan günü, direnifli çocuklar organize etti.

Direniflin flenli¤i 15-16 Haziran.

Adanademirspor taraftarlar› “TEDAfi’tan at›lan iflçler geri al›ns›n” pankart› ast›.

‹fl kazas›n› protesto eden iflçiler TEDAfi’›n çat›s›nda.

Dört yafl›ndaki bir çocu¤un 2 kez gözalt›na al›nd›¤› direniflte iflçiler ve aileleri birçok kez gözalt›na al›nd›.

‘Maaş yoksa kendimizi atarız’ Bursa’da Korupark Evleri’nin inflaat›nda çal›flan 13 iflçi maafllar› verilmedi¤i için 23 Ekim günü inflaat›n çat›s›nda eylem yapt›. 17 katl› binan›n çat›s›nda iskeleleri söken ve baz› inflaat malzemelerini afla¤› atan iflçiler, patrondan maafllar›n› istedi. Tafleron flirkete ba¤l› günlük 80 lira yevmiye ile mantolama iflinde çal›flan iflçiler, taleplerine bir karfl›l›k alamay›nca kendilerini inflaattan atacaklar›n› söylediler. Polis ve itfaiye ekipleri iflçileri afla¤› inmeye ikna edemedi. Patronun, maafllar› ertesi gün ödeyece¤ine dair söz vermesi üzerine iflçiler inflaattan indi.


9

EKONOMİ 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

Kat çıktıkça dibe yaklaşıyorlar Ekonominin motor gücü inşaatta işler yolunda gitmiyor. Mütekabiliyet Yasası ve zorunlu konut yenileme ile çıkış aranıyor ancak sektörde büyüyen iç ve dış borçlar durumun iyiye gitmediğini gösteriyor MEHTAP MET‹NO⁄LU

T

ürkiye'de kentsel dönüşüm projeleriyle birlikte 6,5 milyon konutun yıkılıp yeniden yapılması planlanıyor ancak oluşturulacak yapı stoğunun satılıp satılamayacağına dair soru işaretleri inşaatçıları köşeye sıkıştırıyor. İnşaatçılar sektör sorunlarına çözüm bulmak için çeşitli toplantılar düzenliyor, hükümetle görüşmeler yapıyor. 18 Ekim'de inşaat şirketlerinin katılımıyla gerçekleşen "Konut Konferansı 2012"nin gündemini afet yasası, mütekabiliyet yasası, gayrimenkul satışlarında yapılan düzenlemeler oluşturdu. Konferansta, inşaat şirketlerinin mevcut yasalardan, yönetmeliklerden ve uygulamalardan memnuniyetsizliği ön plana çıktı. Sermayenin en çok şikayet ettiği

konuların başında kentsel dönüşümdeki plansızlık ve yasaların yetersizliği vardı. D‹KENS‹Z GÜL BAHÇES‹ ‹ST‹YORLAR Konferansta, İstanbul İnşaatçılar Derneği Başkanı Nazmi Durbakayım ve Konut Der Başkanı Ömer Faruk Çelik konuşmalarında afet yasasının sağlıklı işleyebilmesi için tüm işlerin ve plan yetkisinin tek elde toplanması ve bürokratik engellerin kaldırılması gerektiğini söyledi. Açılış konuşmacısı olarak katılan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar ise karar ve

onay mekanizmalarına dair dernek başkanlarının ilettiği değişiklik önerilerine aldırış etmedi. Bayraktar konuşmasında “yetkinin kendilerinde olduğunu ve tek elden tüm başvurulara yanıt verileceğini” söyleyerek “tek ve doğru adres biziz” mesajını verdi. Bayraktar bu sözleriyle, rantın sermayeye doğrudan AKP eliyle bölüştürülmeye devam edeceğini açıklamış oldu. Konferansın önemli gündemlerinden birini de TC vatandaşı olmayanların mülk alabilmesine olanak veren Mütekabiliyet Yasası oluşturdu. İnşaat patronları yasanın çıkarılmasıyla iyi bir

İnşaatla zenginleşenler 200’e yak›n sektörü canland›rd›¤› için inflaat, h›zl› ekonomik büyüme sa¤lamak isteyen ülkelerde hep gözde sektör oldu. Türkiye ekonomisinde ise AKP döneminde ekonomiyi canland›rmak için sürekli büyütülen inflaat sektörü yeni sermaye gruplar›n›n büyümesine yol verdi. 2000 sonras›nda Türkiye'de A¤ao¤lu, Çal›k, Taflyap›, Biat, ‹hlas ve Albayrak gibi pek çok flirket bu büyümeden nasiplenerek sermaye içi hiyerarflide üst s›ralara t›rmand›

‹nflaat›n Sülün Osmanlar›... ‹nflaat sektörüne 2007 y›l›nda h›zl› girifl yapan Fi-Yap›, birçok projeyi maket üzerinden, reklamlarla satt›. ‘Olmayan evler’ karfl›l›¤›nda ev almak isteyenlerden senetler ald›. Olmayan arsa ve paraya ra¤men arac›l›k yaparak ucuz krediyle arsa al›p, senet karfl›l›¤›nda para toplayarak evleri yapmaya bafllad›. Bu sistemin devam edebilmesi için daha çok ev sat›p (maket üzerinden) daha çok para toplamas› gerekiyordu. Tafl›ma su ile dönen de¤irmen gibi... Ancak Fi-Yap›’n›n Esenyurt’ta bafllatt›¤› “Fi-Side” projesi ‹stanbul Büyükflehir Belediyesi (‹BB) ile Esenyurt Belediyesi aras›ndaki ruhsat ve imar anlaflmazl›¤› nedeniyle mühürlendi ve dokuz ayd›r bu inflaatlara çivi dahi çak›lm›yor. Evlerin May›s 2012’de bitece¤i sözü verilmesine ra¤men yüzde 40’› tamamlanamad› ve evlerin gelece¤i belirsiz. Bu durumun ma¤durlar› bir araya gelerek Baflbakan Erdo¤an’a dilekçe yazd›. 200 kiflinin yazd›¤› ortak dilekçede; Esenyurt ‹lçe Belediyesi’nin iddia edildi¤i gibi mevzuata ayk›r› imar verip vermedi¤inin, ‹BB’nin neden 2,5 y›l boyunca inflaata müsaade etti¤inin cevab› istendi. Birikimlerini Fi Yap›’ya kapt›ranlar›n ma¤duriyetinin giderilmesi de talep edildi. Esenyurt ‹lçe Belediyesi, “‹mar sorunu” gerekçe gösterilerek inflaat›n mühürlenmesinde kendilerinin suçu olmad›¤›n›, Dan›fltay’a aç›lan dava sonucu böyle bir karar›n al›nd›¤›n› iddia ediyor. ‹BB yetkililerine göre sorunun nedeni Esenyurt Belediyesi’nin konut izni verirken emsal de¤erleri dikkate almadan yani yang›n merdiveni, asansör bofllu¤u gibi ortak alanlar› emsale katmadan ruhsat vermesi. Fi-Yap› ise ekonomik s›k›nt›lar›n› inflaatlar›n durdurulmas›na ba¤lay›p belediyeleri suçlay›p sorumluluktan kaçmaya çal›fl›yor.

adım atıldığını ancak bu halinin yeterli olmadığını söyleyerek ek düzenlemeler yapılması gerektiğini söyledi. Yasanın neden bu kadar önemli olduğu, inşaat sektöründe neler olduğuna bakılarak görülebilir. KURTULUfiLARI DIfi TALEPTE Türkiye'de yaklaşık olarak 75 milyon nüfus ve 20 milyon hane var. Bu hanelerin yaklaşık 13 milyonu konut sahibi iken 7 milyonu konut sahibi değil. Bu duruma göre inşaat şirketlerinin planlarına göre 6,5 milyon civarındaki konutta arz ve talebin birlikte seyretmesi gerekiyor. Ancak halkın bu konutları alacak alım gücü yok, üstelik borçlanacak hal de kalmadı. Merkez Bankası’nın (MB) yayınladığı rapora göre 2011 yılında ailelerin harcanabilir geliri 487,2 milyar olurken, borç miktarı 252 milyara yaklaştı. Bu sonuca göre harcanabilir gelirin yüzde 51’i borçla karşılanırken, aynı oran 2003 yılında yüzde 5’ler seviyesindeydi. İnşaat sektöründe talebin artışında kilit rol oynayan konut kredilerinde de durum iç açıcı değil. İnşaat sektöründe batık kredi miktarı 2011 sonunda yüzde 8,5 artarken, son bir yılda yüzde 14,5 arttı. Sonuç olarak son 9 yılda yapılan 6 milyon konutun 1,5

“Türkiye gibi olmamak için...” 012 yılı ilk 8 aylık döneminde 8,5 milyar lira olan bütçe açığının kapatılabilmesi için doğalgazdan, elektriğe ve akaryakıta kadar birçok kaleme zam yapıldı. Eylül ayı sonuçları da bütçe açığının artarak devam ettiğini gösterdi. 2012’nin ilk dokuz ayında bütçe açığı 14,4 milyar lira olurken, yılsonu bütçe açığı beklentileri 33 milyar liraya yükseldi. İlk 9 aylık döneme baktığımız zaman bütçe açığının artmasında iki temel faktörün rolü var. Bunlardan ilki, 2012 yılında ekonomik büyümenin 2011 yılına göre yavaşlamasından dolayı, doğrudan tüketimden alınan ÖTV, KDV gibi vergilerin toplam geliri beklenen düzeyin altında kaldı. Bir de, büyümenin yavaşlaması ithalatı da yavaşlattı ve sonuç olarak ithal edilen ürünlerden alınan KDV geliri de azaldı. İkinci olarak, Sosyal Güvenlik Kurumu açıklarını kapatmak için merkezi bütçeden yapılan transferlerin beklentilerin çok üzerinde artmasından dolayı bütçe gelirleri bütçe harcamalarını karşılayamadı. Personel ve savaş araç gereçleri harcamaları artışları toplam harcamaları artırsa da bütçeyi en çok bozan kalem sosyal güvenlik harcamaları (aslında özel sağlık kesimine kaynak aktarımı) oldu.

2

milyonu şirketlerin ellerinde kaldı. 6.5 milyon konut da yolda. Konut arzının çok fazla olmasından dolayı piyasa doymuş durumda. Bu yüzden yeni yapılacak konutların Türkiye’den alıcı bulması zor. Bu nedenle inşaat şirketleri umudunu dış talebe bağladı. Mütekabiliyet yasası ile birlikte inşaat şirketleri büyük bir heyecan yaşadı ancak GYODER (Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Derneği) Başkanı Işık Gökkaya konut satışı için karşılıklılık aranmayacak ülkelerin listesi Bakanlar Kurulu tarafından yayımlanmadığı için 2012 yılında sektörün 3 milyar lira kaybı olduğunu belirtti. Mütekabiliyet yasasından beklentiler henüz karşılanamasa da ümitler bitmiş değil. Şubat 2013'te Yüzen Gayrimenkul Fuarı'yla Türkiye'nin ileri gelen inşaat şirketleri 192 metre uzunluğundaki bir gemiyle projelerini Arap ülkelerinde 10 gün boyunca dolaştıracak. Dubai, Katar, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Kuveyt'te pazarlanacak olan turdan milyar dolarları bulan satış beklentisi var. Dış talep için girişimlerin yanı sıra iç talebi arttırmaya yönelik masrafsız, vergisiz kentsel dönüşüm kredisi oluşturuluyor. AKP iktidarı ve sermaye, inşaat sektörünü dış ve iş borçlanmayla ayakta tutmak istiyor. İnşaat ve gayrimenkul şirketleri, kentsel dönüşüm projeleriyle birlikte en büyük ithalatçı olmanın yanında 320 milyar doları aşan dış borç stokunun da üçte ikisinin sahibi. Ancak borca battıkça ödemek için daha fazla inşaat yapıyorlar, inşaat yaptıkça satamayıp daha fazla batıyorlar. AKP de ekonomideki genel krizi daha fazla inşaat yaparak ertelemeye çalışıyor. Ancak kriz ertelendikçe büyüyor.

EMEKL‹L‹K YAfiI ZATEN YÜKSEK Türkiye ekonomisinin uluslararası sermaye için krizden uzak, istikrarlı, yatırım yapılabilir görünümünü devam ettirebilmesi, sermaye tarafından dayatılan ‘denk bütçe’ düsturunun korunmasına bağlı. AKP bürokratları denk bütçeyi sağlamak ya da bütçe açığını azaltmak için zam furyasına ilave olarak sosyal Engin güvenlik düzenlemelerinin günDuran demde olacağını söyledi. Bu doğrultuda ilk teşhis Maliye engin.duran Bakanı Mehmet Şimşek’ten geldi: @yahoo.com “Çok açık ve net olarak söylüyorum, şu anda dünyada emeklilik yaşının 48-49 olduğu başka hiçbir ülke yok. Ama Türkiye’de bu hâlâ devam ediyor. Diğer ülkeleri bilmiyorum ama 34 OECD (Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü) ülkesinde ortalama emeklilik yaşı 64-65’tir, bazı ülkelerde 67’dir.” Türkiye’de de benzer şekilde 2007 yılında yapılan değişikliklerle emeklilik yaşı kademeli olarak önce kadınlar için 58’e, erkekler için 60’a çıkarılırken, ardından 2048 yılı ile birlikte hem kadın hem de erkek için 65’e yükseltildi. Mehmet Şimşek’in isteği ise kademeli geçişin kaldırılıp, emekli olma yaşının bir an önce kadınlar için 58, erkekler için ise 60 olarak uygulanması. Emekli yaşının yükselmesi ile birlikte sosyal güvenlik açıklarının 5 yıl içinde biteceğini belirten Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, yasanın son durumu için son sözü Başbakan Tayyip Erdoğan’ın söyleyeceğini belirtti. G‹D‹fiAT AYNI YÖNDE Sosyal güvenlikteki son değişiklik girişimi, sistemin krizinin bedelini halka ödetme araçlarından bir tanesi. Sosyal güvenlik sisteminin bütçeye maliyetinin azaltılması kamu borç krizini aşmaya çalışan Avrupa ülkelerinde de IMF (Uluslarası Para Fonu) ve DB (Dünya Bankası) tarafından dayatılan politikaların başında geliyor. Örneğin, Eylül 2012’de Yunanistan’da emeklilik yaşının 65’ten 67’ye yükseltilmesi için düzenleme yapıldı. Bu son bütçe açıkları nedeniyle yaşadığımız süreç gösteriyor ki Türkiye ekonomisi de kötü örnek olarak gösterilen Yunanistan ekonomisinin yaşadığı süreci yaşayacak. Son zamlar bunu somutlaştırırken, emeklilik yaşı tartışmaları bu süreci hızlandıracak. “Yunanistan gibi oluruz”, “İspanya gibi oluruz” denilerek, Türkiye’de bütçenin yükü alabildiğince halkın sırtına yüklenmeye çalışılıyor. Oysa ki Yunanistan ve İspanya’da halk krizin bedelini ödememek için sokağı kullanıyor, Türkiye’deki gibi bütçe yükünü taşımamak yani “Türkiye gibi olmamak” için…

Bütçe yine halkın sırtına 2

013 bütçe kanunu yasalaşması için 17 Ekim’de Meclise gönderildi. Bütçede yeni bir şey yok. Yeni bütçe programına göre vergi gelirlerinin ağırlığını yine dolaylı vergiler oluşturuyor. Toplam 318 milyar lira olarak hesaplanan vergi gelirinin 224 milyar lirası KDV, ÖTV, damga vergisi, harçlar gibi dolaylı vergilerle toplanacak. Sermayenin kârdan ödediği kurumlar vergisi ve gelir vergisinin toplamı ise 92 milyar lira olacak. Bu miktar sadece ÖTV’den alınan vergi kadar. Türkiye’de gelir vergisi içerisindeki adaletsizlikler de çarpıcı boyutta. 2011 yılı için İSMMO (İstanbul Serbest Mali Müşavirler Odası) tarafından yapılan araştırmaya göre en zengin 100 kişinin toplam kazancı 3 milyon 215 bin asgari ücretlinin kazancına eşit. Ama bu 100 zengin kişinin ödediği gelir vergisi servetlerinin yüzde 5,7’si iken, asgari ücretlilerin ödedikleri vergi servetlerinin yüzde 15’ine eşit. Bütçe programı gösteriyor ki 2012 ve 2013 yılları için de benzer sonuçlar çıkacak ve toplam vergi geliri içinde emekçilerin ödediği bedel daha fazla olacak. ‹ST‹HBARAT YAfiADI Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) için bütçede ayrılan ödenek 2012 yılına göre yüzde 32 artırılarak 995 milyon liraya yükseltildi. Bu bütçe ile MİT Başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı ve Meclisten daha çok kaynak kullanabilecek. Kamusal hiz-

AŞIRI ÜRETİM

A

Zamlar›n ard›ndan D‹SK, KESK, TMMOB ve TTB ‹stanbul’da eylem yapt›. metlere ayrılan kaynağı azaltan AKP’nin, halkın sırtına yıktığı bütçeden güvenlik ve savaş harcamalarına artan oranlarda kaynak ayırması 2013 yılı için planlarının ve tercihlerinin ne yönde olduğunu gösteriyor. Bütçe gelirlerinin oluşturulmasında süregiden çarpıklıklar aynen devam ederken, harcama kısmında ise yeni kesintilere gidilecek. Bu yolla bütçenin daha az açık vermesi planlanıyor. Harcama önlemleri olarak sunulan tedbirlere göre; kamu hizmeti veren kreşlere, dinlenme tesislerine, sosyal ve eğitim tesislerine, spor tesislerine, misafirhanelere merkezi bütçeden kaynak aktarılmayacak ve bu kurumların kendi kendilerini ekonomik olarak yönetmesi sağlanacak. Bunun özeti bu kurumların işletme mantığıyla, kamusal fayda yerine kâr gözeterek, fiyat-

landırma yapılarak yönetilmesi olacak. EME⁄E SALDIRI Kamu emekçilerinin fazla mesai için alacakları ilave ücretlerin kaldırılması ve bu husus için hiçbir şekilde merkezi bütçeden kaynak ayrılmayacağı öngörülüyor. Bu karar, özel sektörde yaygın olan ücret vermeden fazla çalıştırma politikasının artık kamuda da uygulanacağının göstergesi. Uygulanması düşünülen diğer bir plan da emeklilik yaşının 60’a yükseltilerek sosyal güvenlik açıklarının 5 yıl içinde kapatılması. Ancak bütçe kanununda bu yönde alınmış somut bir karar yok. Bu arada, emeklilik yaşının artırılması için son sözü Başbakan Tayyip Erdoğan’ın söyleyeceği açıklandı.

şırı üretim; piyasa koşullarına göre üretimin yapıldığı kapitalist sistemde satın alınarak tüketilebilen miktarın çok üzerinde üretimin yapılması anlamına gelir. Üretimin aşırı olması piyasa ekonomisinde üretilen malların fiyatlarının dalgalanmasını daha şiddetli yaparken, sistemin krizini derinleştirir. Kapitalist üretim tarzı daha fazla kar elde etmek üzerine kurulu olduğundan aşırı üretim krizleriyle karşı karşıya kalır. Üretim, toplumsal

ihtiyaçları karşılamak için değil daha çok artı değer üretmek için yapıldığından sistem kaçınılmaz olarak aşırı üretim kriziyle karşı karşıya kalıyor. Sermayenin karını artırabilmesi üretim sürecinde artı-değeri daha fazla üretip ona el koymakla mümkün olabiliyor. Daha fazla artı-değer üretmenin yolları da aynı emek miktarı ile daha fazla üretim yapmaktan, işgününü uzatmaktan ya da ücretleri kısmaktan geçiyor.


10

KİBELE 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

As›l dert aile korumak olunca... 5 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü yaklaşırken AKP’nin “parlak icraatları” yine medyada yer almaya başladı. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin bu kez “şiddeti önleyeceğiz” diyerek kadınlara panik butonu dağıtılacağını duyurdu. 7 ay önce kadın örgütleriyle yapılan onlarca görüşmenin ardından 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun çıktı. Bugüne bakıldığında bakanlık, kadına yönelik şiddetle ilgili gerçekçi ve somut bir adım atmadı. Fatma Şahin panik butonunu tanıtırken “yapamadığımız şeyler var ailenin korunması kağıt üzerinde hala” diyor. İktidarda olduğu dönem boyunca kadına yönelik şiddet yüzde bin 400 artmışken, AKP hükümeti kadının korunmasını ikincil tutarak, önceliği ailenin korunmasına veriyor. Kadınların şiddete ve tecavüze uğraması pahasına ailenin korunduğu bir sistemde de kadın cinayetleri, aile içi tecavüzler ve toplamda kadın düşmanlığı artıyor. Şiddete uğrayan kadınların butona mahkeme kararıyla ulaşması ise dava sürecinde o kadınların tamamen korumasız kalmasına neden olacak. Butonun 6 saniyede 155 hattına yönlendirilmesiyle gelen uyarının değerlendirilip polisin olay yerine ulaşmasına kadar geçen süre ne kadar kısa olursa olsun kadının kurtarılması risk taşıyor. Üstelik mesele tamamen kolluk kuvvetlerine yönlendirilmiş durumda. Polisin ise şiddet gören kadını korumadığı ortada. Şahin, tanıtımda her vakaya bir polis dikmeden bu sistemle kadını koruyabileceklerini ve bu sistemin şiddet uygulayan erkekler üzerinde “şiddet uygulamaması için” psikolojik bir baskı yaratacağını söylüyor. Eldeki verilere bakalım. Eski kocası ya da boşanmak üzere olduğu kocası tarafından öldürülen kadınların oranı yüzde 47. Koruma talebiyle polise ya da savcılıklara başvuran kadınların yüzde 73’ü korunmadı ve öldürüldü. Korunma altında olan, sığınma evlerinde kalan kadınların ise yüzde 27’si öldürüldü. Mor Çatı’nın verilerine göre Türkiye’de bir sığınakta kalabilen sadece 1931 kadın var. Fatma Şahin Türkiye’de 86 sığınak olduğunu ve 35 ilde sığınak olmadığını söylemişti. Yeni yerel yönetimler yasasına göre normalde 50 bin nüfuslu yerlere sığınma evi açılabilir maddesi varken Hande (ki bu bile uygulanmıyor), şimdi yeni yasaya göre bu sayı 100 bine çıkarıldı. Yanar Görünen o ki taleplerimiz arasında yer alan sığınma evleri yerel seçimler Kad›köy Halkevi sürecinde önemli mücadele konularından biri olmaya devam edecek. *** Bakanlık bugünlerde boşanma kararı alan aileleri “barıştırma” çabasında. Ankara’da başlayacak olan uygulama için Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Hukuk ve Hayat Derneği arasında “Boşanma ihtimali olan çiftler arasında işbirliği protokolü” imzalandı. Şiddet gören kadın boşanma iradesi gösteriyorsa birçok zorluğu göze almış demektir. Devlet bu noktadan sonra kadının haklarını ve sonrasında yaşamını idame ettirebilecek koşulları sağlaması gerekirken aileyi korumak adına kadının kararını yok sayıyor. *** Bu yıl 25 Kasım’ı biz kadınların yaşam hakkına, bedenlerine dönük saldırıların yoğunlaştığı ancak aynı zamanda kadın direnişlerinin de yaşandığı bir dönemde karşılıyoruz. Kadın dayanışması örnekleri bir bir çoğalmaya başladı. Kadına yönelik fiziksel, sözel, psikolojik şiddete karşı alınacak önlemler kadınların talepleriyle ortaya çıkacak. Kürtajın fiili olarak yasaklanması karşısında kürtaj hakkımızı 25 Kasım’da söylemeye devam edeceğiz. AKP’nin göz boyayan uygulamaları karşısında gerçekçi taleplerimizi haykırmak için 25 Kasım’da meydanlarda buluşalım.

2

KADINLAR

Y

KARfiI

B‹RLEfi‹YOR

Bu son olsun!

Mamak’ta Halkevci Kadınlar şiddete karşı yan yana geliyor. Kocası tarafından öldürülen Zülfü’nün ölümüne sessiz kalmayan kadınlar erkek şiddetine karşı sokağa çıkıyor TÜRKAN KARAKUfi

A

nkara Mamak’ta kadınlar 17 Eylül’de Zülfü’nün, kocası tarafından sokak ortasında kurşunlanarak öldürülmesine sessiz kalmadı. Mamaklı kadınlar, mahallelerinde yaşanan şiddeti 20 Eylül’de bir yürüyüş yaparak protesto etti. Eylemin ardından tekrar bir araya gelen kadınlar “Ya benimsin ya kara toprağın devri bitti. Kadına yönelik şiddeti, kadın cinayetlerini durduralım” diyerek kadın cinayetlerine ve şiddete karşı mücadele çağrısı yaptı. Mamaklı kadınlar, Halkın Sesi’ne mahallerinde yaşanan şiddetin ardından başlattıkları kampanyayı anlattı. Mamaklı kadınlardan Deniz Yalgın, Zülfü’nün ölümünün ardından kadınların sokağa çıkmasının nedenini “Her gün gazete sayfalarından okuduğumuz kadın cinayetleri mahallemize, sokağımıza, kapımıza kadar geldi. Bir gün hepimizin kapısını çalabilir”

‘Hükümetler kadınlara borçlu’ oksulluğun ve kadına yönelik şiddetin temelinde yatan nedenleri yok etmek için yola çıkan ve 8 Mart 2000’de uluslararası başlangıcını gerçekleştiren Dünya Kadın Yürüyüşü’nün (DKY) Türkiye Bileşenleri 17 Ekim’de yürüyüşün Türkiye ayağını tüm dünyayla aynı anda başlattı. “Hükümetler bankalara değil, kadınlara borçlu” sloganıyla 17 Ekim’de Sağlık Bakanlığı önünde yapılan basın açıklamasını KESK Kadın Sekreteri Canan Aşan Çalağan okudu. 1-3 Haziran’da Fransa’da toplanan DKY Avrupa Koordinasyonu’nun, kemer sıkma politikalarının kadınların hayatını cehenneme çeviren etkilerini değerlendirdiğini belirten Çalağan, emek sömürüsü, antidemokratik uygulamalar, toplumsal hareketlerin bastırılması, toplumdaki nefret ve ayrışmaların tırmandırılması için ekonomik krizin kullanıldığına dikkat çekti. Türkiye’de de kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin arttığını kaydeden Çalağan, kadın-erkek eşit-

fi‹DDETE

sözleriyle anlattı. “Zülfü’nün katilini biliyoruz” diyerek yaptıkları yürüyüşe mahalledeki birçok kadının katıldığını belirten Yalgın, bir araya geldiklerinde, aslında birçok kadının şiddeti farklı farklı biçimde yaşadığını fark ettiklerini söyledi. Kadınların yaşadığı şiddeti yüksek sesle söylemesinin çok kolay olmadığına dikkat çeken Yalgın, Zülfü’nün ölümünün son olması için birbirlerinden güç aldıkları bir çalışma sürdürdüklerini ifade etti. ‘EYLEM‹ Ö⁄REN‹NCE, KOMfiULARIMI DA GÖTÜRDÜM’ Kadınların şiddet karşısında başvuracağı bir yer olmadığını belirten Billur Çavdar ise mahalle muhtarıyla birlikte danışma merkezi açılması için yer istediklerini ve belediyeye gittiklerini anlattı. Belediyenin taleplerine cevap vermediğine dikkat çeken Billur, “Muhtarlığın yanında yer istedik, vermediler. Şiddet hattı kurmalarını istedik, yanıt vermediler. Halbuki

araştırmaya göre en çok Mamak'ta şiddet olayları oluyormuş” dedi. Şiddete uğrayan kadınların sessiz kalmasında ailelerin payı olduğunu söyleyen Billur, “Zülfü cinayetini duyunca çok üzüldüm. Eylemi öğrenince yalnız gitmedim. Yanımda komşularımı da götürdüm. Şiddetin durması için kadınlar yan yana gelmeli” dedi. Kadına şiddeti önlemek için devletin hiçbir girişimi olmadığını söyleyen Aynur Bolat da, yardım isteyen kadınların hiçbir güvenlik önlemi alınmayarak ölüme terk edildiğine dikkat çekti. “Kadın olarak AKP'ye öfkeliyim” diyen Sultan Ertürk de, “Başbakan Tayyip Erdoğan ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’i şiddet olaylarının baş sorumlusu olarak gördüğünü belirtti. ‘fi‹DDETE KARfiI DAYANIfiMA HATTI’ Halkevi’ni şiddete karşı bir dayanışma merkezi haline getirmeye çalıştıklarını söyleyen kadınlar, bir araya gelerek aldıkları kararları adım adım hay-

ata geçiriyor. Şiddete karşı dayanışma hattı kuran kadınlar “Kadına yönelik şiddeti , kadın cinayetlerini duruduralım. Bize Ulaşın 367 48 24” yazılı el ilanlarını mahalledeki binaların girişlerine yapıştırdı. ‘ZÜLFÜ KADIN YAfiAM PARKI’ "Bu son olsun!" diyen kadınlar, Zülfü'nün katledildiği evin karşısındaki parkın, Zülfü’nün anısına anıt parka dönüştürülmesini istiyor. Kadına yönelik şiddetin ve ölümlerin

yaşanmaması için, adı "Güvendik" olan parkın “Zülfü Kadın Yaşam Parkı” olarak değiştirilmesi için imza kampanyası başlatan kadınlar, 18 Kasım'da parkın açılışını yapmaya hazırlanıyor. Mamaklı kadınlar tüm kadınları 21 Kasım'da Zülfü'yü katleden kocasının yargılandığı davaya tanıklık etmeye, 25 Kasım'da Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü’nde AKP'ye, kadın düşmanlığına, erkek şiddetine karşı sokağa çıkmaya çağırıyor.

‘Kürtaj hakkı yargılanamaz!’ B

aşbakan Tayyip Erdoğan’ın kürtaj yasağı tartışmalarına karşı yaşam ve karar hakları için binlerce kadın sokağa çıktı. Bu tepkilerden biri de 6 Haziran’da günü Halkevci Kadınlar’ın Beşiktaş Başbakanlık Ofisi önünde yaptığı eylemdi. Eylemde polisin saldırısına maruz kalan ve gözaltına alınan Nida Karabağ, Ece Soydan, Müge Okur ve Burcu Yangın’a Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefetten 18 aydan 3 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. 6 Kasım’da saat 10.00’da Çağlayan Adliyesi’nde ilk duruşması görülecek olan davada yargılanan iki kadın Halkın Sesi’ne

sizliğinin derinleştiğini dile getirdi. Çalağan, kadınların ekonomik bağımsızlık, şiddetten uzak bir yaşam, sağlık, eğitim ve politik egemenlik hakkı için yürüdüklerini söyledi, Sağlık Bakanlığı’nı kadınlara olan borcunu ödemeye davet etti. DKY programı şu şekilde: Tüm dünyada 10 Aralık 2012 İnsan Hakları Günü’nde saat 12.00’da eylem olacak. Kadınlar, bir gün boyunca dünyanın çevresini eylemlerle dolaşacak; üreme sağlığı ve kürtaj hakkı için sokağa çıkacak.

konuştu. Müge Okur: 3 yıl hapis istemine sebep olarak ne yazıldığı önemli değil. Savcısından polisine kadar yerleşmiş kadın düşmanlığının sonucudur bu karar. Bizim eylemimizin 3 gün öncesinde on binlerce kadının yürüdüğü Kadıköy mitinginden, kadınların sokakta olmasından endişelenmenin sonucu. Başbakanın ardından neredeyse bütün bakanlar iki çift laf söyleme yarışına girdi. Karşılığında her gittikleri yerde kadınların öfkesiyle, tepkisiyle karşılaştılar. Bu dava, kadın mücadelesinin AKP’yi tehdit etmesinin sonucudur. Nida Karabağ: Bu dava tüm kadınların davasıdır. Yargılan-

Buton uygulamaları çözüm değil A

ile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin yeni buluşuyla kameralar önündeydi. Şahin, şiddete uğrayan kadınlara mahkeme kararıyla panik butonu dağıtılacağını söyledi. Kadın örgütleri ise buton uygulamasının şiddete çözüm olmaktan uzak olduğunu, gerçek çözümlerin bulunması gerektiğini söylüyor. Şahin, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Avea'nın ortaklaşa gerçekleştirdiği

projeyi, Bursa’da 19 Ekim'de Kadına Yönelik Şiddeti Önleme Merkezi’nin açılışında tanıttı. Aktif konumdaki butona basıldıktan sonra 6 saniye içinde polise uyarı gidecek ve emniyetin MOBESE kameraları aracılığıyla takip başlayacak. Uygulama, Bursa’da mahkeme kararıyla şiddet gördüğü belirlenen 50 kadına buton dağıtılması ile başlayacak.

KADINI BAKIP ‘A‹LE’ GÖREN fi‹DDET SORUNUN ÇÖZEMEZ Sosyalist Feminist Kolektif’ten Sakine Günel buton uygulamasının gerçekçi olmadığını çünkü bakanın iddia ettiği gibi 6 saniyede yetişecek polis uygulaması altyapısının olmadığını söylüyor. Günel’e göre kadın erkek farkı gözetmeyen, sadece “aileyi ve aile birliğini” önemseyen bir yaklaşımla kadına yönelik şiddetle mücadele edilemez.

ması gerekenler bizler değiliz. Bu ülkenin baş kadın düşmanı Tayyip Erdoğan’dır, Melih Gökçek’tir. Kadın ölümlerine, tacize, tecavüze sessiz kalan Fatma Şahin ve sessiz kalan herkestir. Adliye önündeki tüm kadınlar onları, bugüne kadar öldürülen kadınların katillerini, tacize, tecavüze maruz kalan kadınların faillerini yargılayacaklar. Yıllarca sonuçlanmayan tecavüz ve kadın cinayeti davalarını yargılayacaklar. Kürtaj protestolarına karşı açılan davalardan biri de 28 Eylül’de Ankara’da görülmüştü. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ile görüşmek isteyen 27 kadın hakkında toplam 162 yıl hapis cezası istenmişti.


11

YÜZ YÜZE 1 Kasım 2012 / 14 Kasım 2012

Gençlik ve akademi isyanda

Halk›n Sesi

Öğrenci Kolektifleri, Genç-Sen, TKP’li öğrenciler ve Gençlik Muhalefeti “YÖK’ün kuruluşunun 31. yılında 9 Kasım’da Ankara’da olacak. Üniversite bileşenlerini bir araya getirme iddiasıyla örgütlenen miting öncesinde İstanbul Öğrenci Kolektifleri’nden Cihan Uyanık Ankara Öğrenci Kolektifleri’nden Çağdaş Ömür Ersoy ile görüştük. 9

Kasım’da neden Ankara’da buluşma kararı aldıklarını anlatan Kolektifçilere Yeni YÖK Yasa Tasarısı’nı da sorduk. Tasarıyı ve akademisyenlerin ne yapması gerektiğini de İstanbul Eğitim-Sen 6 No’lu Şube Başkanı İsmet Akça, İTÜ’de direnişte olan akademisyenlerden Gonca Tohumcu ve Marmara Üniversitesi’nden Yardımcı Doçent Meryem Kıroğlu ile konuştuk.

YEN‹ YÖK YASASINA VE SAVAfiA KARfiI ÜN‹VERS‹TE SOKAKTA

Yeni bir soluk dileğiyle A

KP’nin üniversiteye yönelik saldırıları akademisyenlerin, öğrencilerin ve çalışanların tepkilerini ortaklaştırıyor

S

aldırılar karşısında bir araya gelen gençlik örgütleri de AKP’nin son oyununu bozmaya hazırlanıyor

Meryem Kıroğlu

9 Kasım’da Ankara’da

İsmet Akça

Her üniversiteye birer YÖK Yeni YÖK Yasa Tasarısı’nı değerlendirebilir misiniz? İsmet Akça: Güya merkezi YÖK’e karşı yapıyorlar ama her üniversitede YÖK üretiyorlar, YÖK’çükler kuruluyor. Üniversite yönetimini üniversite konseyi gibi 11 kişilik bir ekibe vermeye buraya sermayedarları ve hükümetten kişileri sokmaya çalışıyorlar. Mali özerklik adı altında üniversiteyi şirketleştiriyorlar. En önemlisi üniversite öğretim elemanlarının iş güvencesini ortadan kaldırıyorlar. Tasarıyla yardımcı doçentleri ve hatta doçent ve profesörlerin bir kısmını sözleşmeli personel yapmaya çalışacaklar. Araştırma görevlileri ve asistanlar için de ‘proje araştırmacısı’ gibi tanımlar kullanıyorlar. Projeleri, “ticari karşılığı olan projeler” olarak tarif ediyorlar. Proje bulabildiğiniz sürece ve proje sürecinde üniversitede kalabilirsiniz ya da doktoranızı bitirince üniversitede en fazla iki yıl kalabilirsiniz; sonra da güle güle. Yardımcı doçent olmak için norm kadro diye bir şey ortaya atıyorlar. Mevcut kadrolu akademisyenlerin yüzde 5’i kadar bir kadro ayrılıyor ve bu yetersiz. Yani “Doktoranı bitir ve işsiz bir şekilde dolaş” diyorlar.

Gonca Tohumcu

Yıllardır böylesi bir araya geliş olmadı. Bunun nedenleri neler? Cihan Uyanık: Gençlik hareketinin özneleri arasında 2002’den beri AKP’nin üniversitedeki konumlanışı hakkında bir netlik sağlanamamıştı. Bir dönem AKPYÖK gerilimleri ile geçerken, yükseköğretim politikalarında AKP etkisi görmezden gelinmişti. Sadece YÖK karşıtlığına indirgenen eylemler düzenleniyordu. Cumhurbaşkanlığı koltuğuna Abdullah Gül’ün oturması, AKP’nin devletin tüm organları üzerinde kurduğu hakimiyetin artması ve Yusuf Ziya Özcan’ın YÖK başkanlığına getirilmesiyle yükseköğretim politikalarını doğrudan kumanda etmeye başladılar. Bu süreçte hızla bir değişim yaşandı. AKP döneminin ikinci YÖK başkanı da atandı ve artık gençlik hareketinin öznelerinin kafasında en basit haliyle “YÖK eşittir AKP” imgesi oluşmaya başladı diyebiliriz. Öğrenci Kolektifleri’nin de yıllardır ısrarla örgütlediği “AKP karşıtı” çizgi bugün reddedilemeyecek bir zemin oluşturuyor. Öte yandan AKP’nin “Parasız eğitim” yalanını ortaya koyarken gerçekleştirilen eylemler de önemli. Dönem başında parasız eğitim talebinin önemli unsurlarından olan yemekhane zamlarına karşı tüm gençlik örgütleri birlikte mücadele etti, ediyor. AKP’nin saldırılarına YÖK Yasa tasarısı ile bir yenisi daha eklendi. Yeni YÖK tasarısını değerlendirebilir misiniz, bu tasarı üniversiteliler ve üniversite açısından neler getirecek? AKP daha önce “YÖK kalkmalı” diyordu. Hatta Cumhurbaşkanı Abdullah Gül dahi vesayeti eleştiriyordu. Şimdi bu taslakla vesayetin daha da katmerlisi geliyor. Merkeziyetçi yapılar dayatılıyor. Hatta her üniversitenin bir YÖK’ü oluyor. Bu tasarı aslında bir sermaye programı. Program sermaye ağzıyla yazılmış.

işbirliği çalışmaları çerçevesinde sermayenin üniversitede söz hakları vardı. Bu ekipler şimdi üniversitelerin görünür yüzü olacak hatta bu konseylerle üniversiteleri belirleyen olacaklar. Sermaye temsilcilerinin üniversiteyi doğrudan yöneteceği bir hal aldı. Sermayenin üniversitelerdeki varlığı da giderek artıyor, sermaye Ar-Ge yükünün önemli bir kısmını devlet teşvikiyle üniversitelere yıkıyor.

Cihan Uyanık “Kalite”, “rekabet” gibi kavramlar var. En belirgin unsurlardan biri Üniversite Konseyleri. Bu konseylerin içinde “ilin vergi rekortmeni veya üniversiteye en çok bağışta bulunan kişi ya da mezunlar derneğinden bir kişi” de olacak gibi ifadeler var. Yani kodaman iş adamı, devletin temsilcisi ve siyasi yandaş olarak akademisyen; bunların bir araya geldiği konseyler bunlar. İTÜ Mezunları Derneği’nin başkanı bir şirketin CEO’su. İÜ’nün mezun derneği başkanı İÜ eski rektörlerinden “Başkomiser” lakaplı Bülent Berkarda… Sermayenin önceden de üniversitelerde söz hakkı yok muydu? Üniversitelerde görünmeyen bir yapı vardı. Teknokentlerle, üniversite sanayi

Tüm bu gelişmeleri 9 Kasım çerçevesinde değerlendirirsek… AKP gericiliği ve piyasalaştırmayı belki de son aşamasına vardırmak istiyor ve tepki duymak istemiyor. Özelikle yeni tasarıyı meclise taşımanın arifesinde gerçekleşecek olan eylem daha da bir önem kazanıyor. Biz 9 Kasım’da, YÖK’te reform olmayacağını, YÖK’te yeni yamalarla sürecin ilerlemeyeceğini, YÖK’ün tamamen kapatılması gerektiğini söyleyeceğiz. Parasız bilimsel anadilde, kamusal eğitimin sağlandığı, söz yetki ve karar hakkının üniversitelilerde olduğu bir üniversite istiyoruz. Bir de savaş gündemimiz var. AKP, Suriye’de de emperyalist müdahalenin aktörlüğüne soyunuyor. AKP’nin savaş isteğinin karşısında da gençliğin de barış isteği var. AKP’nin akademisyenleri, halk tarafından kabul görmeyen savaşı haklı göstermek için televizyon programlarını geziyorlar, köşe yazıları kaleme alıyorlar. Yasin Aktay mesela uzun zamandır bu misyonla hareket ederek AKP MYKY üyeliği ile ödüllendirildi. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Rektörü Sedat Laçiner bu konuda operasyonel çalışıyor. AKP işin içine üniversiteyi de katarak yalanlarıyla halkı savaşa ikna etmeye çalışırken, tezkere ile gençliği savaşa çağırırken gençlik bu oyunu da bozmak için 9 Kasım’da Ankara’da, savaş değil barış istediğini haykırmak zorunda.

‘Biz bu oyunu bozarız’ ‘Kürsüyü ticarethane ile karıştırmayalım’ Yeni YÖK Yasa Tasarısı araştırma görevlileri açısından ne getiriyor? Gonca Tohumcu: Performans, özerklik gibi şeyler diyorlar. Proje destekleme birimimiz var bizim. Sempozyuma katıldığımızda yurt dışında yol ve barınma masraflarımızı oradan alıyoruz. Yeni bir kural geliyor. Yılda en az bir hakemli dergilerde yayın yapana destek verilecek. Bu tamam teşvik edici ama bir yılda bir yayın bir sempozyum demek, akademisyenlerin “Ali zil çaldı, okula koş” diye yazıp göndermeye başlaması demek. Bilim yapıyorsak bir yılda iki iş çıkarmamalıyız. Burada bir kopukluk var demektir. Bu uygulama yandaşlığı güçlendirir. Şöyle ki; bir arkadaşın bir sempozyum yapıyor ve senin bildirini yayımlıyor. Yoksa televizyon izleyip, birkaç makale okuyup, kapanıp bir yerde 2 hafta makale yazmak... Bu değil bilimsellik. Akademisyenin görevi ne? Akademisyenin bir duruşu olmalı. Eski İTÜ Rektörü Mustafa İnan’ın bir sözü var: “Kürsüyü ticarethaneyle karıştırmayın olur mu çocuklar!” diyor. Bunu kafaya kazımak lazım. Bilimi seven kendinden sonraya insan yetiştirir. Ticaret heveslisi olmaz. Hem aydın entelektüel kimliği olmalı hem de özgün bir duruşu olmalı. Ama tabii bu duruş sadece facebook’ta sergilenmemeli.

9 Kasım eyleminin, gençlik hareketinin bugünü için önemi nedir? Ne katacak? Neden Ankara merkezli eylem? Çağdaş Ersoy: Aslında gençliğin ve üniversitenin önünde iki tane özel gündem var: Yeni YÖK Yasası ve Suriye’ye dönük emperyalist müdahale. YÖK yasası malum, üzerinde oldukça fazla tartışma gerçekleşti ve akademinin topyekun tasfiyesi anlamına geliyor. Gençliğin de kendi diliyle bu yasaya karşı durması ve akademiyi sokakta savunması gerekiyor. Savaş karşısında ise gençlik mücadelesinin mayasındaki anti-emperyalist tavrı en görünür halinde ortaya çıkartmak da boynumuzun borcudur. Bu iki mesele başta olmak üzere, AKP’nin bu kadar saldırganlaştığı ve pervasızlaştığı bir dönemde, sokakları doldurmak çok önemli. Ankara seçimimizin sebebi, sözümüzü kulaklarının dibinde söylemek. Savaş kararları da YÖK taslakları da Ankara’da hazırlanıyor. Biz de sözümüzü muhata-

bına söylemek üzere Ankara’da buluşacağız. Neden ‘biz bu oyunu bozarız’ diyorsunuz? Akademinin tasfiyesi ve neoliberal üniversite modeli için köklü bir dönüşüme ihtiyaç vardı, AKP de bunu YÖK’te ve üniversitelerde yapılacak bir reform ile gerçekleştirmeyi planlıyor. Daha önce de sağlıkta yaşanan dönüşümde başlangıçta hastaya dönük görünürde kulağa hoş gelen düzenlemeler yapıp bir yandan doktorlar güvencesizleştiriliyordu. Doktor ile hasta karşı karşıya bırakılmıştı. Benzer biçimde üniversitede de akademisyen ve öğrenciyi karşı karşıya getirip bölüp parçalayarak bertaraf etme girişimi söz konusu. Şimdi öğrencilere yönelik popülist girişimler olurken akademisyenleri güvencesizleştiriyorlar. İşte tam da bu yüzden biz bu dönem “bu oyunu bozarız” sloganını kullanıyoruz. Birinci öğretimde harçlar kaldırıldığında, ikinci öğretimde de harçların

Çağdaş Ersoy

kaldırılması için mücadeleyi tırmandırmamızla beraber AKP’nin harç oyunu yarım kalmış, harçların kaldırılmasından ziyade ikinci öğretimlerin harç ödemesinin adaletsizliğinden bahsedilir olmuş, AKP’nin harç oyunu eline yüzüne bulaşmıştı. Bizim YÖK taslağında da iddiamız benzer şekilde oynanan oyunu bozmak ve süreci tersine çevirmek. Üniversitenin kürsüsünü kurup, üniversitelerimizi savunup, bu YÖK Reformu oyununu bozmak. İTÜ’de akademisyenler

direnişte, üniversitelerde öğrenciler eylemler yapıyor, Bilgi’de üniversite işçileri direnişte yani üniversitenin neredeyse tüm özneleri sokakta ama kapsayıcı bir ifade yok. Buna dair ne düşünüyorsun? Tüm bu direnişleri kapsayabilecek talep “kamusallık” diyebiliriz. Üniversite alanının tümüyle yağmaya açılmasına karşı üniversitenin “özünde” yer alan kamusallığı savunmak çok doğal bir refleks. Bu tepkilerin kendisini ifade ettiği merkezi bir siyasal hareketlenmenin 9 Kasım’da provasını yapmaya çalışacağız.

Üniversitenin yaşam mücadelesi YÖK Yasa Tasarısı akademisyenlerle ne zaman paylaşıldı? 16 Eylül’de YÖK başkanının Anadolu Üniversitesi’nin açılış konuşmasıyla duyuldu. Anadolu Üniversitesi Rektörünün öğretim üyelerine taslağı gönderip görüşlerini bildirmelerini istemesiyle haberimiz oldu. Bazı üniversitelerde görüş sorulmazken bazılarında taslak gönderilip 3-5 gün içinde görüş istendi. Dolayısıyla öğretim üyelerinin görüşlerinin alındığını söyleyemeyiz. Üniversiteleri neler bekliyor? Akademik çalışmaların piyasaya yönelik yapılması, öğrencilerin müşterileştirilmesi ve üniversite çalışanlarının, akademisyenlerin, idari personelin esnek istidam biçimlerinde çalıştırılarak sömürülmesi “yasal” hale gelecek. Büyük devlet üniversiteleri “üniversite konseyi” adındaki mütevelli heyetleriyle yönetilecek. Ders programlarından akademisyenlerin ücretine kadar her şeyi bu heyet belirleyecek. Dolayısıyla üniversitede insan, toplum ve doğa yararına bilimsel çalışma yapmak mümkün olmayacak, tamamen piyasanını ihtiyaçlarına göre yapılacak. Ayrıca üniversitelerin farklı alanlarda uzmanlaşmaları öngörülüyor. Bazı üniversiteler meslek yüksek okuluna, bazıları araştırma şirketlerine, bazıları da “toplumsal hizmet” adı altında sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda hizmet veren okullara dönüşecek. Böylece öğrencilerin eleştirel, nitelikli bilimsel eğitim hakları ellerinden alınacak. Üniversitelerin bu şekilde parçalanması üniversitenin üniversite olmaktan çıkması demek. Peki ne yapmak gerekir? Uzun süredir üniversiteler dönüştürülüyordu ve uygulamada yasa ile getirilmek istenenlerin birçoğu çoktan hayata geçirilmişti. Ancak şunu görmek gerekir; bu yasa ile bugüne kadar yapılanların ötesinde bir tabloyla karşılaşacağız. Akademisyenler güvencesiz çalışma koşullarında, özgür ve bilimsel çalışmalar yapamayacaklar. Ama daha da önemlisi toplum, doğa ve insan yararına bilimsel çalışmalar da yapamayacaklar. Onur Hamzaoğlu, Beyza Üstün ve Büşra Ersanlı gibi pek çok değerli akademisyen her türlü baskı ve yıldırma yöntemiyle engellenmeye çalışılsa da insan toplum doğa yararına çalışmalar yapıyor ve çalışmalarını toplumla paylaşıyor. Yeni yasayla birlikte bu tür çalışmaları yapma koşulları baştan ortadan kaldırılacak, bu tür çalışmalar yapmak isteyen akademisyenler üniversitelerde var olamayacak. Bu çerçevede üniversitelerin sorununun aslında sadece üniversitede çalışanları değil asıl olarak bütün toplumu ilgilendirdiğini açıkça ortaya koyarak toplumun desteği alınmalıdır. Üniversite bileşenlerinin birlikte mücadele etmesi gerekir çünkü bu mücadele aslında üniversitelerin yaşam mücadelesidir.


12

DOSYA 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

Yeni belediye yasası leri Yeni Büyükşehir Belediye rel Yasası sadece basit bir ye bir seçim planı değil, büyük mülksüzleştirme ve u. piyasalaştırma operasyon ler Yasa yerelleri değil yerel üzerindeki merkezi yönetim etkisini güçlendiriyor

Büyük mülksüzleştirme Büyükşehir Belediyeleri Yasası’nda yapılan değişiklikler büyük bir mülksüzleştirme ve temel hizmetleri paralılaştırma operasyonu. Mülksüzleşenleri ise güvencesizlik bekliyor

Köyleri haritadan silecek, köy arazilerini sermayeye açacak olan yasa, halkın yönetime katılım kanallarını daraltıyor. Yasadan işçilerin payına sürgün, kadınların payına şiddet, Alevilere ayrımcılık düşüyor RAKAMLARLA YEN‹ YASA De¤ifliklikle birlikte 29 kentte ‹l Özel ‹daresi kapat›lacak. Nüfusun 56 milyonu (yüzde 75) 29 bütünflehirde yaflayacak. Kapat›lan belde say›s› 1.591. Bu beldelerin 1032’si bütünflehirlerde. Geri kalan 559’u bütünflehir olmayan illerde bulunuyor. Bu beldelerin kapat›lma nedeni nüfusunun 2 binin alt›na düflmesi. Mevcut durumda Türkiye’deki belde say›s› 2.950. Kapat›lan belde say›s› Türkiye’deki beldelerin yüzde 53’üne tekabül ediyor. De¤ifliklik, bütünflehirlerdeki köyleri mahalleye çevirecek. Türkiye’deki 34.000 köyün 16.084’ü mahalle olacak.Bu rakam köylerin yüzde 47’si.

Eski büyükflehir belediyeleri Yeni eklenen büyükflehir belediyeleri

16 bin 84 köy haritadan silinecek ALP TEK‹N BABAÇ

5

216 sayılı Büyükşehir Belediyeleri Kanunu’na dair değişiklik, 18 Ekim tarihinde TBMM’de kabul edildi, mevcut 16 büyükşehir belediyesine 13 tane daha eklendi. Yasayla birlikte sadece mevcuda 13 büyükşehir ilave edilmedi, yeni eklenenlerle birlikte 29 büyükşehir belediyesinin kapsadığı sınırlar il mülki alan sınırları oldu. Yani sadece İstanbul ve Kocaeli’de varolan bu uygulama 27 kentte daha başladı. Şehir planlamacıları bu tip belediyeleri “bütünşehir” olarak kavramlaştırıyor. İstanbul ve Kocaeli hariç 27 kentin daha bütünşehir olmasıyla birlikte bu kentlerdeki ilçe belediyelerinin

tamamı büyükşehir belediyesine bağlanacak. Örneğin Erzurum merkeze 230 kilometre uzaktaki Oltu ilçesi, Mersin merkeze 240 kilometredeki Anamur İlçesi, Antalya merkeze 220 kilometredeki Gazipaşa ilçesi büyükşehirlere bağlanacak. Değişikliğe göre 1591 belde belediyesi ve 29 il özel idaresi de kapatılacak. Kapatılan belde belediyelerinden 559’u büyükşehir olmayan illerdeki belde belediyeleriyken, 1032’si ise büyükşehir belediyesi olan illerde bulunuyor. Değişikliğe göre bütünşehir olacak kentlerde köy kalmayacak. Köyler, yakınındaki beldeye bağlı mahalleler olacak. Türkiye’de bulunan 34 bine yakın köyün 16 bin 84’ü mahalle olacak. Örneğin Van, değişikliğe göre bütünşehir

olacak. Van’da köy kalmayacak. Köylerin tamamı Van’daki ilçe belediyelerine bağlı mahalleler olacak. Yani, Van Gürpınar’a bağlı ve ilçe merkezine 100 kilometre mesafedeki Çepkenli, Üçdoğan ve Biruk gibi köyler de Gürpınar Belediyesi’ne bağlı mahalleler olacak. Kapatılan belde belediyeleri ve muhtarlıkların mülkleri de tasfiye edilecek. KÖYLÜ, SU FATURASIYLA ÇÖP VERG‹S‹YLE TANIfiACAK Bütünşehirlerde köylerin mahalleye çevrilmesi, köyde yaşayanlar açısından büyük sorunları beraberinde getirecek. Sorunların başında yoksullaşma ve temel hizmetlerin paralılaşması geliyor. Değişiklikle belediye sistemine geçilen köylerde su ve kanalizasyon hatları ku-

rulacak. Bu köylerde yaşayanlar su faturası ile tanışacak. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan ve vergi muafiyeti bulunan köylüler bu haklarını kaybedecek. Ayrıca emlak vergisi, çöp vergisi gibi ek harcamalarla da karşılaşacak. Yasa vergi, harç, katılım payı gibi giderlerin 5 yıl süreyle köydekilerden alınmamasını öngörse de bu, 5 yıl sonra bu vergilerin alınacağı anlamına geliyor. Köylerde suyun paralılaştırılması da cazip bir şekilde sunuluyor. “Köyde yaşayanlardan 5 yıl süreyle en düşük su bedelinin yüzde 25’i kadar içme ve kullanma suyu bedeli alınacak.” Parasız kullanılan su paralı olacak. Mahalle yapılacak olan köylere yönelik kanalizasyon kurulması için de yasada “önlemler” var. Gereken paranın belediyelerin bütçelerinin yüzde

10’luk kısmının su ve kanalizasyon hattı yapımı için harcanmasının zorunlu tutulmasıyla gerekli kaynak ayrılması sağlanmaya çalışılacak. RANTA AÇILAN KÖY ARAZ‹LER‹ Bütünşehire bağlanan orman köylerinin de orman vasfı kaybettirilmiş alanlar (2/B) kapsamında değerlendirilebilecek. Bu arazilerin belediye tarafından “proje alanı” veya “kentsel dönüşüm alanı” adı altında yağmalanmasının önü açılacak. Şehirleşmeye açılan köy topraklarının “acele kamulaştırılmasıyla” birlikte köydekiler topraklarından ayrılmakla karşı karşıya kalacak. Bütünşehirlere geçen köylerde ve beldelerde eskiden yapılmış tüm yapılarsa “ruhsatlı” kabul edilecek. Bu an-

AKP’nin büyükşehir belediyeleri alkın seçtiği belediyelerin görüşü alınmadan, kadın örgütleri, demokratik kitle örgütleri, emek ve meslek örgütlerinin görüşüne başvurulmadan yapılan yasa, “etkin, etkili, vatandaş odaklı, katılımcı, saydam ve olabildiğince yerel bir yönetim anlayışı” vurgusuyla tanımlanıyor. Seçilmişlerin yetki alanını kilometre kare olarak artıran yasa atanmışların yetkilerini güçlendiriyor. Yasayla birlikte belediyelerin kontrolü merkezi yönetime ve başbakanlığa geçiyor, merkezi otorite yerellerde güçlendirilmiş oluyor. Kanunla birlikte “Yatırım İzleme ve Koordinasyon Merkezleri”

(YİKM) oluşturulacak. Atanmış kişilerden oluşan merkezin, ildeki kamusal alanı düzenlemesiyle birlikte halkın yönetime katılım kanalları da kapanıyor. Valiye bağlı, özel bütçeli olan YİKM’lerin amacı yasada şu şekilde tanımlanıyor: “Yatırım ve hizmetlerin etkin olarak yapılması, izlenmesi ve denetlenmesi; afet ve acil yardım hizmetlerinin koordinasyonu ve yürütülmesi; ilin tanıtımı; gerektiğinde merkezi idarenin taşrada yapacağı yatırımların yapılması ve koordine edilmesi; ildeki kamu kurum ve kuruluşlarına rehberlik edilmesi, hukuki destek sağlanması ve bunların de-

netlenmesini gerçekleştirmek.” YİKM’ler merkezi idarenin adli ve askeri teşkilat dışında taşradaki tüm hizmet ve faaliyetleri her yıl Başbakanlığa ve bakanlıklara rapor edecek. BAKANLARIN BEL‹RLED‹⁄‹ KAMU YİKM’ler gerekli görüldüğünde Bakanlar Kurulu kararıyla da kurulabilecek. Öte yandan yasada “kamu tüzel kişisi” olarak tanımlanmasına rağmen YİKM’lerin Bakanlar Kurulu kararıyla kurulması da Anayasa’ya aykırılık içeriyor. Çünkü kamu tüzel kişileri kanunla kurulur.

İşçiye sürgün kadına şiddet Alevi’ye ayrımcılık Kapatılan belediye işçilerinin sürgününe, kadına yönelik şiddetin artmasına zemin hazırlayan yasa, belediye seçimlerine yeni bir vaat ekledi: ‘Oy verin, cami yaptıracağız’

B

eldelerin kapatılması, belde belediyelerinde çalışan işçileri ve kamu emekçilerini de ilgilendiriyor. Yasa sürgünlerin, işten çıkarmaların önünü açtığı gibi yeni hak gasplarını gündeme getiriyor. Yasada ihtiyaç fazlası oluşacak personelin nasıl ve nerede istihdam edileceğine dair herhangi bir düzenleme yok. Bu belirsizlik kapatılan belde belediyelerinde çalışanları işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor. Yeni belediyelere devredilen personellerin ihtiyaç fazlası olup olmadığına belediye başkanı karar verecek. Bazı belediyeler içinse vali-

likler tarafından devir komisyonları oluşturulacak ancak bu komisyonlarda valinin gerekli gördüğü temsilciler olacak. Bu temsilciler içinde sendikaların olup olmayacağı da valiye bağlı. Değiştirilen yasada emekçilerin çalışacağı yeni alanlar için “il sınırları içinde olmalıdır” şeklinde bir ifadenin olmaması sürgünleri beraberinde getirecek. Çünkü devir işlemlerinde çalışanların onayı alınmayacak. KORUMA DE⁄‹L KONUK EV‹ Tasarının 27’nci maddesi kadın ve çocuklar için açılan koruma evlerini ilgilendiriyor.

KORUCULUK BAK‹ Köyleri adeta haritadan silen tasarıda köyde korunacak tek mevkii ise koruculuk. Yasadaki değişiklikte yer alan korucuların “ne olursa olsun eski görevlerine devam edeceği” şeklindeki bir ifade ile mahalle olan köylerde koruculuk görevi korunuyor.

Seçime göre yerel yönetim

Yeni yasayla belediyeleri halkın seçtiği belediye meclisi üyeleri ve belediye başkanları değil devletin atadığı bürokratlardan oluşan merkezler yönetecek

H

lamıyla değişiklik, Türkiye’deki gelmiş geçmiş en büyük imar affı niteliğinde. Ayrıca yabancı gerçek kişilerin köy arazilerinden taşınmaz edinmesi ile ilgili kaldırılan ancak daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından tasarının iptal edilmesiyle korunan yasak da 5216 sayılı yasadaki değişiklikle fiilen ortadan kalktı. Çünkü artık o bölgeler köy değil belediye sınırları içinde değerlendirilecek.

Mevcut yasada bulunan “nüfusu 50 binden fazla olan yerleşim yerlerinde belediye koruma evleri açabilir” şeklindeki ifade “nüfusu 100 binden fazla olan” şeklinde değiştiriliyor. Ayrıca sığınma evi olan ancak daha sonra adı koruma evi olarak değiştirilen evler de yeni yasada “konuk evi” olarak geçiyor. CAM‹LERE BELED‹YE BAKACAK Tasarı, belediyelere ibadethane yapma yetkisi de tanıyor. İbadethanelerin bakım ve onarımını işlerini de belediyelere veriyor. Tüm Bel-Sen Genel

Başkanı Vicdan Baykara konuyla ilgili yayımladığı açıklamada, belediyelerin kendi bütçesinden ibadethane yapım, bakım ve onarım işlerine girişmesinin belediye kaynaklarının kötüye kullanılmasının önünü açacağını söylüyor. Baykara’ya göre yasa, belediye başkanının kendi inancı üzerinden ayrımcılık yapmasının, ayrıca çoğunluk dışında kalan inanç gruplarının dışlanmasının önünü açıyor. Türkiye nüfusunun çoğunluğunun Sünni Müslüman olduğu düşünüldüğünde yasayla birlikte belediye seçimlerinde “cami yaptıracağız” vaadi sık sık tekrarlanacak.

AKP, tasar›y› 27 Ekim 2013’e çekmek istedi¤i yerel seçimleri kazanmak için de yap›yor. Toplumsal Ekonomik Siyasal Araflt›rmalar Vakf›’n›n (TESAV) 2011 milletvekili genel seçimleri sonuçlar› üzerinden yapt›¤› araflt›rmas›na göre, yeni kurulacaklar dahil 29 büyükflehir belediyesinin 23’ünü AKP, 4’ünü CHP, 2’sini BDP alacak. 2013 belediye seçimlerinde, partilerin 2011’deki oylar›n› almalar› halinde Adana MHP’den AKP’ye, Antalya CHP’den AKP’ye, Eskiflehir DSP’den AKP’ye, Mersin CHP’den AKP’ye geçecek. Yaln›zca Diyarbak›r BDP’nin, ‹zmir de CHP’nin elinde kalabilecek. MHP’nin elinde belediye baflkanl›¤› kalmayacak. Varolan 16 büyükflehir belediye baflkanl›¤› AKP 14, CHP 1, BDP 1 olarak paylafl›lacak. Ayn› veriler, tasar› ile oluflturulan yeni 13 büyükflehir belediyesine uyguland›¤›nda da Bal›kesir MHP’den AKP’ye, Manisa MHP’den AKP’ye, Mardin AKP’den BDP’ye, Urfa Ba¤›ms›z’dan AKP’ye, Mersin CHP’den AKP’ye geçecek. 13 yeni büyükflehir belediyesinin 9’unu AKP kazanm›fl olacak. CHP yaln›zca Mu¤la, Ayd›n ve Tekirda¤’da, BDP de Van’da durumunu koruyabilecek.


13

TARİH 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

Çanakkale’nin kayıtsız yiğitleri AL‹ ERG‹N DEM‹RHAN

1

960’larda, Anadolu’da bir dağ köyü… Öğrencilerine “Dedelerinize seferberlik anılarını anlattırın ve bunları getirip sınıfta okuyun” diye ödev veren köy öğretmeni, belli ki düşüncesiz biriydi. Bu köylerden seferberliğe katılanlar dönememiş, resmi tarihe “şehit” diye geçmişti. Sarıkamış’ta, Yemen’de, Çanakkale’de “şehit” düşenlerin mezarı bellisiz olmuş, hastalığa tutulup gözlerinin feri sönük halde dönebilenler de birkaç hafta içinde canını teslim etmişti. “Şehit”lerin ocakları sönmüş, soyları kurumuş, bağları dağ olmuş; köyde hayat asker kaçakları, bedelliler ve engelliler sayesinde devam edebilmişti. Öğretmenin ödev verdiği çocuklar, dedelerinin askerden kaçması sayesinde hayattaydı. Tüm bunlardan habersiz olan Tombalak Yusuf, akşam dedesinden seferberlikte yaşadıklarını anlatmasını istediğinde, Dede Yusuf, Çanakkale cephesine götürülecekken nasıl kaçtığından, kaçaklığında komşu aşiretlerin ağalarının yanında hizmetçilik yaparak saklandığından söz edecek, “Dede ben bunları nasıl yazayım” diye, anlatılanları yazmayı reddeden torununa da, “Yaz oğlum yaz, yiğit olan kaçtı” diyecekti. Tombalak Yusuf’un utandığından yazmadığını, yoksul halkın ne yaşadığını kayda geçmek gibi bir derdi olmayan resmi tarih zaten yazmayacaktı. Resmi tarih, Osmanlı’nın yem olduğu, daha doğrusu Osmanlı’yı yönetenlerin Anadolu halkını ve ülkeyi yem haline getirdiği emperyalistler arası paylaşım savaşının bu dramatik cephesinden bir diriliş ve kurtuluş destanı uyduracaktı.

ÇANAKKALE NEY‹N KURTULUfiU? Çanakkale Savaşı’na ilişkin egemen anlatı, işgale karşı yürütülen bir kurtuluş savaşı öyküsüdür. Oysa gerçekte, Çanakkale Savaşı’nın Kurtuluş Savaşı ile bir alakası yoktur. Anadolu toprakları üzerindeki işgali püskürten Kurtuluş Savaşı’nın bütün cephelerinde ölen “Türk askeri” 10 binin altında iken, Çanakkale Savaşı’nda ölenlerin sayısı 60 binin üzerindedir. Çanakkale cephesinde yaşanan kanlı çatışmalar, I. Dünya Savaşı’nın ya da daha doğru bir ifadeyle I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın bir parçasıdır.

Ç

anakkale Savaşı’na ilişkin egemen anlatı, işgale karşı yürütülen bir kurtuluş savaşı öyküsüdür. Oysa gerçekte, Çanakkale Savaşı’nın Kurtuluş Savaşı ile bir alakası yoktur

Çanakkale Savafl›’nda ölen “Türk askeri” say›s› Liman von Sanders’e göre 66 bindir. Anadolu topraklar› üzerindeki iflgali püskürten Kurtulufl Savafl›’nda ölen “Türk askeri” say›s› ise 10 binin alt›ndad›r.

Fransız üslerini topa tutan Alman gemilerini sahiplenip daha sonra da Rus limanlarına saldırtarak I. Dünya Savaşı’na giren ve böylece Rusya, İngiltere ve Fransa’yı savaşa davet eden de Osmanlı’nın kendisidir (bkz. Mezhepçi Sultan Alman Komutasında Cihada Çıkınca: Yavuz Selim’in Bitmeyen Seferi, Halkın Sesi 168. sayı, 13.s). Anadolu’da işgale karşı ulusal kurtuluş mücadelesi ancak Çanakkale Savaşı’ndan 4 yıl, I. Dünya Savaşı’nın sonlanmasından da 1 yıl

sonra, 1919’da başlayacaktır. “Milli destan” diye sunulan Çanakkale Savaşı’nda, Osmanlı ordusunu yöneten komuta kademesinin tepesinde bir Alman komutanı, Mareşal Liman von Sanders yer almaktadır. Hiçbir zaman doğruluğundan emin olunamayacak resmi verilere göre Osmanlı ordusundan 50-60 bin kişinin öldüğü 200 bine yakın kişinin yaralandığı, bir o kadar can kaybının da karşı tarafta yaşandığı savaş, İngiliz ve Fransız güçlerinin geri çekilmesini sağlayarak

Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’ndaki tek askeri başarısı diye tarihe geçmiştir. Bu başarı Osmanlı’ya kaybettiği toprakları geri kazandırmamış; Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’nı kaybedip işgal edilmesine, Çanakkale kapısından geçemeyen İngiliz ve Fransız güçlerinin Ortadoğu’dan Anadolu’ya Osmanlı topraklarını işgal etmesine de engel olamamıştır. Çanakkale savaşında Osmanlı’nın eline geçen, sonradan bir “milli onur” meselesi haline getirilen uçsuz bucaksız şehitlik olmuştur.

Egemen söylem bu büyük yıkımı sorgulamak yerine, Alman emperyalizmi lehine İngiltere ve Fransa’ya bir süreliğine kök söktürmüş olmakla övünür. Çünkü o dönemde Osmanlı-Türkiye egemenlerinin çıkarları Anadolu halkları aleyhine Alman emperyalizminin çıkarları ile bütünleşmiştir. Herkes kendi çıkarları çerçevesinde geçmişi yorumlamakta, buna da “tarih” demektedir. Tombalak Yusuf da kendi dedesinin anlattıklarını yazmaktan utanmamalıdır…

Bir neslin yattığı yer Ç

anakkale Savaşlanın öğrenciler açısından çok önemli bir yeri vardır, özellikle de 19 Mayıs 1915 tarihinin. İstanbul Erkek Lisesi, Galatasaray Lisesi, İstanbul Üniversitesi ve Tıp Fakültesi (Tıbbiye) öğrencilerinden oluşan gönüllü birlik kısa bir

Ulusal kurtulufl mücadelesine SSCB’nin deste¤inin sembolü Taksim Meydan›’nda heykelleflti.

eğitimden sonra Çanakkale'ye gönderildi. Bunlar geldikleri günün sabahında büyük bir saldırıya katıldı. İki saat süren saldırı sırasından hemen hepsi makineli tüfeklerin ateşinde biçilerek, yaşamını yitirdi. İstanbul Erkek

Lisesi’nin renkleri de o nedenle, sarı-siyah olarak değiştirildi. Çanakkale ile ilgili olarak “Bir neslin yattığı yer” ifadesi işte bu liseli ve üniversiteli gençlerin kayıplarını da simgelemektedir. Nüfusunun ezici çoğunluğunun okur yazar bile olmadığı bir toplum için paha biçilmez bir varlık olan binlerce eğitimli genç bir gecede yok olur. Toplamda 4,5 saat süren saldırıda 4 bine yakın asker ölmüştür. Böylesi teferruata takılmayan devlet geleneği sayesindedir ki, devleti yönetenler “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir”, “Birkaç Mehmet öldü diye Meclis toplanmaz” gibi veciz sözler söylemekten utanmamakta, 40 bine yakın cana mal olan Kürt savaşında her çatışma bir “zafer” olarak sunulabilmektedir.

Savaşın yazılmayan cephesi Savaş Osmanlı ile "yedi düvel" arasında değil, emperyalizm ile halklar arasındaydı ve emperyalizmin yanındaki Osmanlı devleti kendi halklarının da karşısındaydı

Y

arı sömürgeleşmiş Osmanlı'da iktidara gelen İttihat Terakki'nin, emperyalistler arası kapışmayı fırsata çevirerek imparatorluğu yeniden canlandırma hayaliyle Birinci Dünya Savaşı'nda Alman emperyalizminin işbirlikçiliğine soyunması, bu toprakların halkları açısından felaket anlamına geliyordu. Osmanlı devleti ile Almanya'nın çıkarları, Osmanlı egemenliğinde yaşayan halklar aleyhinde bütünleşmişti. Osmanlı'nın ayrılıkçıları Almanya'nın da hasmıydı. İngiliz emperyalizmi ile Alman emperyalizmi arasındaki çekişmede, uluslaşma hareketleri İngilizlerce desteklenen

ve Almanya'yla ters düşen Ermeniler, Alman genelkurmayının planlanmasında doğrudan rol oynadığı "tehcir" ile katledildi. 1915’ten önce Anadolu’da 1 milyon 500 bin Ermeni yaşarken, bu sayı 1915’ten sonra 70 bine düşecekti. Osmanlı sarayının "Etrak-ı bi la idrak" (akılsız Türkler) ve "Ekradı bi la idrak" (akılsız Kürtler) diye andıkları ise Alman emperyalizminin çıkarları uğruna Sarıkamış'ta, Yemen'de, Çanakkale'de ölüme sürüldüler. Bir kısmı bir emperyalizme kalkan olmak için bir başka emperyalizmin kurşunlarının önüne sürülerek, çoğu da açlıktan ve hastalıktan öldüler.

KALKAN OLMAK YA DA OLMAMAK İran’ı hedef alan NATO füze kalkanı radar sisteminin kurulması ile gündeme gelen Malatya Kürecik’te de bu dönem küçük çaplı bir isyan yaşandı. Kürecik aşiretlerinden Kasımoğlu, Kızılbaş oldukları için 400 yıldır zaten düşmanlık içinde yaşadıkları Osmanlı'ya bu savaşta asker vermeyi reddetti ve "Kasımoğlu (Mamadali) isyanı"nı başlattı. 1914-1915 yıllarında kısa süre ve sınırlı bir alanda etkili olan, iyi örgütlenmemiş bu isyan bastırıldı. Kasımoğlu da Harput'ta idam edildi. Halk türküleri bugün Birinci Dünya Savaşı cephelerini ve dönemin İtti-

hat Terakki paşalarını lanetle, tarih kitaplarında yer bulamayan Mamadali'yi ise sevgiyle anıyor. Savaş Osmanlı ile "yedi düvel" arasında değil, emperyalizm ile halklar arasındaydı ve emperyalizmin yanındaki Osmanlı devleti kendi halklarının da karşısındaydı. Osmanlı'ya asker vermeyi reddeden Kasımoğlu, böylece Alman emperyalizmine kalkan olmayı reddediyordu. Resmi tarih kitapları şöyle yazar: "Almanya yenilince Osmanlı da yenik sayıldı." Anadolu halklarının yenilgisi ise Almanya'nın yenilgisinden çok Kasımoğlu'nun yenilgisiyle ilişkilendirilebilir.

Rusya yenildi, Sovyetler kazandı Çanakkale Savafl› sonucunda ‹ngilizler ve Frans›zlar Bo¤azlardan geçmeyi baflaramay›nca, Rusya’ya yard›m ulaflt›ramad›lar. Rusya Çarl›¤›, ekonomik alanda büyük bir darbe yemifl oldu ve ülkeyi fiubat ve Ekim devrimlerine götüren süreç daha da olgunlaflt›. Bolfleviklerin lideri Vladimir I. Lenin, I. Dünya Savafl› öncesinde Sosyalist Enternasyonal’in bölünmesine yol açan tart›flmada, emekçi s›n›flar›n bu emperyalist savaflta kendi egemen s›n›flar› ile birlikte hareket etmesi gerekti¤i fikrine karfl› ç›kt›. Bu bölünmede Alman sosyalist hareketinin a¤›rl›¤› savaflta kendi bur-

juvazilerinden yana tav›r alm›fl, Lenin’i yaln›zca Alman sosyalistleri içinde bir az›nl›¤› temsil eden Rosa Luxemburg ve Karl Liebneckt desteklemiflti. Lenin, I. Dünya Savafl› boyunca Çarl›k Rusya’s›n›n yenilgisi için çal›flt›. Lenin’e göre Rus iflçi ve köylülerinin ç›kar›, Çarl›k Rusya’s›n›n yenilgisindeydi. Nihayet savafl›n y›k›m› içinde, Sovyetlerde örgütlenen emekçilerin iktidar mücadelesi giderek fliddetlendi ve Ekim 1917’de Bolflevikler iktidara geldi. “Emperyalizmin zay›f halkas›” Rusya yenilmifl, Rus iflçi ve köylüleri kazanm›flt›. Ekim Devrimi’nin ard›ndan,

Sovyet hükümeti ile Osmanl› hükümeti di¤er ittifak devletleri ile birlikte Brest Litovsk bar›fl anlaflmas›n› imzalad›. Sovyet Rusya Kars, Ardahan ve Batum’u yeniden Osmanl›’ya b›rakt›. Daha sonra Anadolu’da ulusal kurtulufl mücadelesi bafllad›¤›nda da Sovyetlerden maddi destek gelecekti. Türkiye'ye yap›lan Sovyet yard›m›na duyulan minnettarl›¤›n bir simgesi olarak, Taksim’deki Cumhuriyet An›t›’nda Mustafa Kemal’in arkas›na Ukrayna as›ll› Sovyet general Mihail Frunze ve Kliment Voroflilov'un heykelleri de yerlefltirilecekti.


14

MEDYA/YAŞAM 1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Telefonla tacizleri yetmedi, kamu spotu devrede E mniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan kamu spotu medyada gösterilmeye başlandı. Kamu spotunda ailelere, kadınları örgütlü erkeklerden ve hak arama eylemlerinden korumaları gerektiği anlatılıyor. Videonun ilk sahnesi erkek ve kadın bir kafede çay içerken erkeğin kadına çiçek uzatmasıyla başlıyor. Bu sırada “Siz huzurla yaşarken terör örgütleri pusuda bekler. Tehlikelere karşı savunmasızken avına sessizce yaklaşır” deniyor. Videoda öğrencilerin ellerinde “Direne direne kazanacağız” yazılı dövizlerle eylem yaptığı görüntüler gösterilirken “Küçük eylemlerle hak arayışı maskesi takar sessizce çocuklarını ellerinizden alır, canavarca yutarlar. Genç hayatları kurdukları tuzaklarla yok ederler” sözleri duyuluyor. Spot, canlı bomba eylemi görüntüsüyle sonlanıyor.

Emniyet daha önce 4+4+4 yasasına karşı Ankara’da gerçekleştirilen miting öncesinde Halkevleri üyelerinin ailelerini arayarak “uyarmıştı.” Emniyete göre 4+4+4’e karşı çıkmak “terör faaliyeti” idi. Emniyetin “terör faaliyeti” saydığı bir diğer etkinlik de Öğrenci Kolektifleri tarafından her yıl düzenlenen Yaz Kampı ve Halkevleri Yaz Okulları oldu. Yaz okulları ve kampa katılanların aileleri de Emniyetin aramalarından nasibini almıştı.

Halk›n Sesi

fiOVEN‹ZM, KADIN DÜfiMANLI⁄I, HOMOFOB‹

Altaylı kız büyütüyor HaberTürk’ün etik anlayışını, Altaylı’nın kızına izletebileceği, okutabileceği şeyler belirlemiş Altaylı’nın midesinin kaldırabileceklerini de şovenizm, kadın düşmanlığı, homofobi belirliyor. HaberTürk’te ayrımcı dil, her gün yeniden üretiliyor TUBA GÜNEfi

‘Cuma hak yiyen bayramda hack yer’ D iyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi internet sitesi diyanet.gov.tr Redhack tarafından 28 Ekim günü hacklendi. Diyanet’in sitesinin girişine “Cuma'da hak yiyen Bayramda hack yer. Din ticaretine son, eşit adil bir dünya mümkündür. Mezhep çatışması yaratmak isteyen Diyanet’in oyunu tutmayacak” yazılı bir mesaj bırakan Kızıl Hackerlar’ın eyleminin ardından site yaklaşık yarım saat eski haline getirilemedi. Redhack’in sitede bıraktığı mesajda açlık grevleriyle ilgili

"Ne mahpuslarda, ne ölüm oruçlarında ölmeyecekler ve sen koli bantlarına sarıp, tekbirlerle gömemeyeceksin" ifadelerine yer verildi. Redhack üyeleri oldukları iddia edilerek tutuklananlarla ilgili de ifadelerin yer aldığı mesaj şu şekilde sonlandırıldı: “18 yaşındaki gençleri 15 yıllık Redhack'e lider yaptınız. Sizden korkmuyoruz, 24 sene değil 240 sene verseniz dahi, sonuna kadar savaşacağız! Eşit, adil, sömürüsüz bir dünya kurana kadar savaşacağız.”

Ödül töreninde AKP’nin payına protesto düştü T EB BNP Paribas WTA Championships İstanbul Tenis Turnuvası’nın 28 Ekim günü oynanan final maçında Serena Williams, Maria Sharapova'yı 2-0 mağlup etti ve şampiyon oldu. Sinan Erdem Spor Salonu’nda gerçekleşen final maçının ardından ödül törenine geçildi. Törende, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Ulaştırma

Bakanı Binali Yıldırım ve Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in ismi okunur okunmaz spor salonundan ıslık sesleri yükseldi. Salonda bulunan 16 bin kişi iki bakanı ve Kadir Topbaş'ı protesto etti. Protestoya katılan binlerce kişiyi “terörist holiganlar” diyerek hedef alan Başbakan Erdoğan, cumhuriyet yürüyüşlerini kastederek “Biz 2020 olimpiyatlarına adayız. Dün Ankara-Ulus’ta hangi zihniyet varsa, Sinan Erdem’de aynı zihniyet vardı. Biz bunlara rağmen bu mücadeleyi yürüttük ve yürüteceğiz” dedi. Başbakanın açıklamarının ardından Devrimci Spor Emekçileri Sendikası da bir açıklama yaparak şunları söyledi: “AKP temsilcileri bu tarz demokratik tepkilere tahammül edemiyorlarsa, kamuya açık bu gibi organizasyonlara katılmamaları yararlarına olur. Bizler ‘Terörist Holiganlar’ değil halkız, AKP’yi spor alanında istemiyoruz.”

Mor ve Ötesi’nden gelsin: “Ne habersin ne Türksün seni gören yollara dökülsün… Bütün dünya izler durur, afeti azam bekler durur, hedefini al, piyasanı al, her şeyi al” HaberTürk’ün Irak savaşı zamanında yaptığı yayınlar nedeniyle yazılan bu şarkı popülerleştikçe, dinleyicilerinde anlamını yitirdiği hissini yarattı. HaberTürk de o günden bugüne popülerleşti, tirajına tiraj kattı ama izleyenlerine, okurlarına verdiği his aynı kaldı. gazetesi, 1 HaberTürk “Mehmetçik PKK’lıyı elleriyle besledi” başlığıyla 14 Ekim günü yaptığı haberde “Şırnak’ın Gabar Dağı’nda operasyona çıkan Mehmetçik, yakaladıkları 2 PKK’lıya kendi elleriyle yemek yedirerek insanlık dersi verdi” diye yazdı. Askerlerin ellerini bağladıkları gerillaya fiziksel şiddet ve psikolojik baskı uygulayarak yemek yedirmesini bu şekilde haberleştiren, ayrımcı söylemi yeniden üreten HaberTürk’ün bu haberden birkaç gün önce yayımladığı başka bir haber de aynı dili üretiyordu. EDEN 2 fiOKE FOTO⁄RAF Van’da yakalanarak itirafçı olduğu iddia edilen T.T isimli PKK’linin tüm bildiklerini anlattığını 11 Ekim günü yazan haberturk.com, bu kişinin

örgütte lezbiyen-gey ilişkilerin yaşandığı yönündeki ifadelerini yine nefret söylemiyle haberleştirdi. Lezbiyen ilişkiye dair belge sunacağını vaadeden site, halay çeken iki kadının fotoğraflarını mozaikleyerek ve “Kadın PKK’lıların şoke eden görüntüleri” diyerek verdi. LGBTT örgütleri yaptıkları eylemde haberi ve medyadaki nefret söylemini şöyle eleştirdi: “Yeni Akit, Hürriyet, Zaman ve HaberTürk gibi birbirinden çok ayrı görünen gazetelerin birleştikleri bir nokta var. O da homofobi ve transfobi. Haberciliği şoke etmek, şaşırtmak, bombayı patlatmak üzerinden algılayan ve iyi haberciliğin sansasyon yaratmak olduğunu sanan bu tarz medya organları; ayrımcı, baskıcı ideolojileri kullanmaktan çekinmiyor hatta ve hatta HaberTürk örneğinde görüldüğü gibi bu ideolojileri birbirlerinin içine geçirerek çifte ötekileştirme mekanizmalarını yaratıyorlar. Herkesin ötekisi LGBTT bireyler burada, HaberTürk’ün PKK’yi karalamak üzerinden kurduğu haber politikasında araçsallaşıyor.” 21 Ekim günü 3 Gazete, Amanos Dağları’nda çıkan orman yangınlarını iyi bir şeymiş gibi “PKK’nın inleri alev alev yanıyor” başlığıyla gördü. HaberTürk’ün 10 gün içinde yaptığı operasyonel haberler, Ciner Holding’e bağlı yayın kuruluşları olan haberturk.com, HaberTürk Radyo, TV, Ajans HaberTürk, HaberTürk gazete-

si, Bloomberg HT, Newsweek ve diğer dergilerin, inceleme gerekliliğini doğurdu.

4 HABERTÜRK’ÜN KADINLA ‹MT‹HANI HaberTürk kanalının en çok konuşulan “iş”lerinden biri 26 Eylül günü Ümit Özat’ın spor yorumcusu Simge Fıstıkoğlu’na yönelik cinsiyetçi saldırısı olmuştu. Özat, Fıstıkoğlu’na bir kadınla futbol konuşamayacağını söylemiş, hakaretlerini, stüdyoyu terk ederek sonlandırmıştı. Ancak olay, salt Özat’ın kadın düşmanlığıyla açıklanamayacak kadar genişledi. Çünkü kendisi özelinde tüm kadınları savunmak isteyen Fıstıkoğlu’nu stüdyoda bulunan erkekler susturmak istedi.

bırakarak merak uyandırdığı cümleler, “şok”, “flaş”, “inanılmaz”, “müthiş”, “işte” gibi okurda yüksek beklenti yaratan kelimeler kullanan HaberTürk’ün en yılmaz savunucusu elbette gazetenin genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı. SATIfiLARDAN BAfiKASI TEFERRUAT Altaylı 17 Ekim tarihli yazısında, tüm eleştirileri görmezden gelerek, büyük bir övgüyle en çok önemsediği veriyi paylaştı. HaberTürk’ün satışlarının 300 bin barajına ulaştığını söyleyen Altaylı, diğer gazetelerin kendilerine benzemeye çalıştığını anlattı. Altaylı aynı yazıda gazetenin Türk basınında öncü olduğunu vurguladı.

7

gelen talimat 5 Programda, üzerine konu kapatılırken, etiğini “kızına izlet8 Basın internet sitesi, tartışmayı mek/dinletmek/okutmak”la popülist ve cinsiyetçi bir soruyla yeniden canlandırdı. Site, spor camiasına “Kadınlar futboldan erkekler kadar anlar mı?” sorusunu yöneltti. Spor’un sicili 6 HaberTürk epey kabarık. 16 Ekim’deki Romanya-Hollanda maçından sonra futbolcuların eğlenmeye gittiğini “haber” yapan gazete, sık sık saldırgan bir dille, futbolculara 20 kadının eşlik ettiğini vurguladı. Haber şu ifadeyle bitirildi: “Futbolcular ile kızların sürekli öpüştüğü partinin sonlandığı yer ise otel oldu.” Manşetlerinde, yarım

ölçen Altaylı, sansürcü olmakla eleştirdiği Hülya Avşar’a da o noktada hak verdi. Altaylı, Avşar’ın Altın Portakal’da “kovdurmak” istediği film için kendisine sorduğu “Kızına izletebilir misin?” sorusunu yerinde buldu. Çünkü Altaylı, HaberTürk’ün yayın politikasını kızına neler gösterebileceği kriteri üzerinden belirliyor. MOZA‹K YALNIZ HALAY ÇEKENLERE Fatih Altaylı geçtiğimiz yıl HaberTürk’ün sürmanşetten verdiği, sırtından bıçaklanarak öldürülen Şefik Etik’in bedenini mozaikleme-

9

den sürmanşetten vermesini kızının da görmesini istediğini belirterek savunmuştu. Altaylı kadına yönelik şiddetin pornografisini savunurken, şiddeti üreten dilini sürdüreceğinin sözünü de vermişti. haberden tam bir yıl 10 Osonra, kocası tarafından boğulan kadının haberini “Sevgilisine atacağı mesajı kocasına atınca…” başlığı ile veren gazetenin genel yayın yönetmeni, yıllardır olduğu gibi “Ne zaman adam oluruz?” sorusunu yanıtlamaya devam ediyor. Baştan cinsiyetçi sorduğu soruya, Altaylı’nın 17 Ekim tarihli yanıtı da cinsiyetçi haberlerin, “kızına söyleyebilme” dışında başka bir kriteri olduğunu da gösteriyor. “Adam olmayı”, “insan olmak”tan daha erdemli tutan Altaylı’nın yanıtı şu şekildeydi: “İnsan olmadan adam olamayacağımızı anladığımız zaman.” NOT: CIMBIZLA SEÇT‹K AMA… Altaylı’nın bir sonraki yazısında aynı soruya verdiği yanıt şuydu: “Cımbızla seçilmiş cümlelerle insanları suçlamaya çalışmadığımız zaman.” Bu yazı için Altaylı’nın yazılarından, HaberTürk’ün haberlerinden cımbızla cümleler seçtik. “Adam olma” kaygısıyla değil de 10 maddeden fazlasını vermenin toplum sağlığı için tehlike yaratacağı düşüncesiyle….

Medya nefret üretiyor Hrant Dink Vakf› may›s, haziran, temmuz ve a¤ustos aylar›na ait ‘Medyada Nefret Söylemi’ raporunu aç›klad›. Medyadaki etnik ve dini gruplara yönelik nefret söylemiyle mücadele etmek ve insan haklar›na sayg›n›n güçlendirilmesine destek olmak amac›yla ç›kar›lan rapora göre nefret söyleminin en fazla rastland›¤› yay›nlar s›ras›yla flunlar: Milli Gazete, Yani Akit, Ortado¤u, Yeniça¤, Yeni Mesaj, Anayurt, Milat, Ayd›nl›k, Vatan, Takvim, Sözcü, Önce Vatan, Hürriyet. 2012 y›l›n›n ikinci dört ay›nda nefret söylemi içeri¤inin artt›¤›n› gösteren rapor, yüzde 74 oranla en çok köfle yaz›lar›nda nefret söylemine rastland›¤›na dikkat çekiyor. Rapora göre bu dönemde nefret söylemi içeren haber ve köfle yaz›lar›nda en s›k hedef gösterilen gruplar, Ermeni, H›ristiyan, Yahudi ve Rumlar. Raporda, Ermenilere yönelik nefret söyleminin en çok PKK ile iliflki kurularak yap›ld›¤›n› vurgulayan Hrant Dink Vakf›, “Müslüman Kürt’ten zarar gelmez, PKK bir

Ermeni hareketi” anlay›fl› üzerinden nefret söyleminin üretildi¤ini aç›klad›. Raporda, bu söylemin, kimi zaman H›ristiyanlar› ve Yahudileri hedef alan içeriklerle de yeniden üretildi¤inin alt› çizildi. Kürtlere yönelik nefret söyleminde art›fl›n oldu¤una da dikkat çeken Vak›f, raporda, PKK için “Kürt terörü” tan›m› yap›ld›¤›na ve halklar aras›nda düflmanl›k üretildi¤ine yer verdi. Rapora göre, kürtaj tart›flmalar›n›n medyadaki bir yan›smas›, kürtaj hakk›n› savunan ve eylemlere kat›lan kad›nlar› afla¤›lamak ve hakaret etmek fleklinde oldu. LGBTT bireylerine yönelik hakaret ve afla¤›lama içeren ifadelerin yer ald›¤› haber ve köfle yaz›lar›nda eflcinselli¤in genellikle do¤rudan sap›kl›k, hastal›k, ahlaks›zl›k veya ‘sosyal felaket’ olarak tan›mland›. “Travesti ve transeksüellerin temsil edildi¤i içeriklerde önceki dönemlerdeki gibi söz konusu gruplar› suçla iliflkilendirme üzerine kurulu” dendi.


KÜLTÜR SANAT

15

1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

Halk›n Sesi

Ölüm orucu sinemada

Amy Winehouse sahnede Şarkıcı Amy Winehouse’un hayatı Danimarka’da tiyatroya uyarlanıyor. Oyun Kopenhag’daki Danimarka Kraliyet Tiyatrosu’nda sahnelenecek. ‘Amy’ isimli oyun, ünlü şarkıcının konserleri, hakkında çıkan gazete haberleri ve şarkı sözleri incelenerek yazıldı.

Kültür sanat güncesi I Munzur Kültür ve Do¤a Festivali’nde söyledi¤i flark›lar nedeniyle “örgüt propagandas› yapmak” iddias›yla yarg›lanan P›nar Ayd›nlar’a K›z›ldere A¤›t›, Ali Haydar ve K›rm›z› Gül flark›lar›n› 3 y›l söylememe cezas› verildi.

I Yar›m as›r sonra Türkiye'de ‹stanbullu bir Rum'un yazd›¤› ilk Rumca roman yay›mland›. 35 y›l sonra Türkiye'ye dönen ‹stanbullu Rum Hristos Anagnostopulos'un "Anavoles Ke Katifori" (Sürüncemeler-Yokufl Afla¤› Gözü Kapal›) kitab› 50 y›l aradan sonra Türkiye'de Rumca edebiyat›n yeniden bafllamas› için bir ilk ad›m oldu.

I Il›su Baraj› Projesi kapsam›nda yap›lan arkeolojik kurtarma kaz›lar›nda, Batman'›n Befliri ilçesine ba¤l› Ifl›kveren köyündeki Gre Amer Höyü¤ü’nde Pers dönemine ait 3 bin y›l öncesine ait testiler bulundu.

Gazeteci, yönetmen Ruhi Karadağ, 19 Aralık 2000’de Bayrampaşa Cezaevi’nde F Tipi cezaevlerine karşı başlatılan ölüm oruçları ve sonrasında gerçekleştirilen “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altındaki katliamı Simurg adlı filminde anlatıyor. Film 30 Kasım’da gösterime girecek.

‘Son Mohikan’ öldü Amerikan Yerli Hareketi'nin Güney Dakota'da 71 gün süren silahlı işgalinin liderlerinden Russell Means gırtlak kanseri sonucu hayatını kaybetti. Russell Means, “Son Mohikan”, “Katil Doğanlar” filmleri ile tanınıyor. Means’ın hayatı “Beyaz Adamın Adım Atmaktan Korktuğu Yer” adlı kitapta yer alıyor.

İspanya’da Kültür Bakanlığı tarafından verilen Narrativa Ulusal Ödülünü kazanan yazar Javier Marias, ödülü reddetti. Marias, “Kurumsal ödüllere her zaman olumsuz yanıt veren biri olarak biliniyorum. Kabul etmiyorum, çünkü babam dahil hayran olduğum birçok yazar asla resmi bir ödül almadılar” dedi.

Bu karikatürler ‘görülmüştür’ Uzun yıllardır hapishanelerde olan mahpusların Kürtçe hazırladığı mizah dergisi Golik, yayın hayatına başladı. Hapishane… Kürtçe… Mizah… Tehlikeli sularda yüzen bu insanlara kulak verdik ÖZEN TAÇYILDIZ / U⁄UR AKSOY

B

askıcı, otoriter her iktidar döneminde olduğu gibi AKP iktidarında da mizah, muhalefet etmenin etkili bir yolu. Ancak bu iktidarın bir farkı var; mizaha da saldırıyor. Karikatürlere dava açılıyor, “Mizah dergileri bitmiştir” denilerek etkisi yok sayılıyor, Egemen Bağış’ın esprileri güldürmeyince yandaş mizah dergilerini çıkartmaya kadar varıyor iş. Mizahın iktidarca hedef haline getirildiği bu ortamda yeni bir mizah dergisi, Golik yayın hayatına başladı. Üstelik Golik ekibinin işi daha da zor. Çünkü dergi Kürtçe olarak ve hapishanelerde hazırlanıyor. Kendisini derginin “dışardaki temsilcisi” olarak tanımlayan genel yayın yönetmeni Ferat Boğatekin ile söyleştik. D‹L YASAK, KAR‹KATÜR BALONSUZ Dergiyle ilgili ilk çalışma, uzun yıllardır karikatürle ilgilenen mahpus Mehmet Boğatekin ve arkadaşlarının “Neden bir Kürtçe mizah dergisi yok?” sorusundan hareketle başlamış. Ardından da zorlu bir sürece girilmiş. Hapishane koşulları nedeniyle yazıların toparlanması, karikatürlerin dışarı çıkarılması konusunda sıkıntılarla karşılaşmışlar. Hapishanenin mektup okuma komisyonu, yazıların dışarıya çıkışını “tercüman yokluğu” gibi gerekçelerle geciktirmiş. Önce karikatürler çıkmış dışarı, ardından karikatür balonlarının yazıları. Yani Kürtçe karikatür ancak konuşma balonsuz çıkabiliyor dışarı. Öyle ya, karikatür “bilinmeyen bir dil”de olunca ancak konuşmasız olabiliyor. Mart ayında çıkması planlanan derginin ilk sayısı bu nedenle Eylül’e sarkmış. Komisyondan geçebilen karikatürlerinse tam orta yerine “görüldü” ya da “mektup okuma ko-

misyonu” damgası basılıyor. Dergi ekibi de karikatürün orijinalini bozmamak için olduğu gibi yayımlıyor. Derginin karşılaştığı teknik aksaklıklar bununla sınırlı değil. Uzun yıllardan beri cezaevinde olan çizerlerin bilgisayar ya da başka çizim aletlerinden yararlanmaları mümkün olmadığından tamamen elle çizilen karikatürler dışarıda tekrar düzenlenip mizanpaj yapılıyor, çizimler elle renklendiriliyor. Ancak çizimlerin dışarıya ulaşması ya da yazıcıda taranması sırasında renk kayb�� olabiliyor. ‘M‹ZAH, TEK SI⁄INACA⁄IMIZ YER’ Bir mizah dergisi söyleşisinde klişeye girmek pahasına, “neden mizah?” diye sormamak olmazdı. Boğatekin, mizahı, ağır baskı koşullarında yaşayan toplumlar için “soluk borusu” olarak tanımlıyor. “Mizahın toplumsal muhalefetin sesi olduğunu düşündüğümüzde mizah tek sığınacağımız yer oluyor. Nasıl ki 1940’lı yıllarda Markopaşa bir çıkış idiyse ya da 12 Eylül baskı rejiminde Gırgır bir muhalefet kaynağı idiyse bizim için de mizah dergilerinin böyle bir misyonu vardır. Eğer Golik de bu baskı ve zorlu şartlarda mizaha katkı sunabilirse ne mutlu bize.” İnsanların hazırladıkları mizah dergisini kendi anadillerinde çıkarmasından doğal bir şey olamaz ama yine de dergiyi “neden Kürtçe” çıkardıklarını şöyle anlatıyor: “Kürtçe’nin mizah dili küçümsenmeyecek düzeydedir. Bu mizahın sözlü olarak kalması ve baskılar sonucu yazılı alanda gelişmesinin engellenmesi nedeniyle, bizler de anadilimize bir vefa borcu olarak, sözlü kalmış mizah dilini çizgilerin gücüyle ve yazıyla aktarmaya çalışıyoruz. Bu sebeplerle Golik’in Kürtçe olması önemli.” GÜLEB‹L‹RKEN AÇLIK GREV‹NE G‹TMEK Golik, her ne kadar hapishaneden

çıkan bir mizah dergisiyse de içeriği o dünyayla sınırlı değil. Hapishanedeki çizerlerin birçoğu uzun yıllardır orada ancak Boğatekin’in ifadesiyle “Çizerler dışarıdaymış gibi çiziyor.” Örneğin ilk sayıda gündemin en sıcak meselelerinden 4+4+4 kapağa taşınmış. Söyleşimizi hazırlarken hapishanelerdeki açlık grevleri kritik aşamayı geçmiş durumdaydı. Hapishanelerde Kürtçe hazırlanan bir derginin muhataplarının bu konuda söyleyecekleri önemli: “Mizahı ve hayatı bu kadar dolu dolu yaşayan ve zorlu şartlara rağmen yaşama sevincini kaybetmeyen ve halen gülebilen bu kesimlerin açlık grevlerine girerek bir toplumsal muhalefet geliştirdikleri de ortada. Bugün yüzlerce kişi onur arayışı için açlık grevlerinde. Umarız temel talepler kabul edilir ve bir kez daha trajediler yaşanmaz. Yoksa hepimiz bu ezikliğin, bu acının altında kalırız. Umarız hapishaneden trajedi değil de mizah yönü ağır olan karikatürler girer dergi sayfamıza. Herkesi duyarlı olmaya da çağırıyorum. Hepimizin sorumluluğu mevcut.” OKUMAK YETMEZ… Kısıtlı imkanlarla çıkarılan Golik, dağıtım şirketlerine verilemiyor, bazı kitabevlerinden ulaşmak mümkün. İstanbul’da Mephisto ve Semerkant gibi… Dergiyi alacaklar için önemli bir hatırlatma yapmakta fayda var: Derginin dışarıda bir yayın merkezinin olmaması nedeniyle okuyucuyla irtibat mektuplarla ya da e-posta üzerinden gerçekleşiyor. Okuyucu mektuplarının direkt olarak hapishanedeki insanlara gönderilmesi, onlarla birebir irtibat kurulmasının ne anlama geldiği, onlar açısından nasıl bir moral olduğu tahmin edilebilir. Bu nedenle, yazara çizere fikir beyan etmek, belki hiç olmadığı kadar önemli.

Golik, Kürtçe’de “buza¤›” demek. Hiçbir otorite kabul etmeyen ve boyunduruk alt›na girmeyen bir hayvan. Kürtler için duyduklar›nda sempati uyand›ran bu isim, hapishane hücrelerinde verilmifl dergiye. Çizgisi de net: “Golik, toplumdaki bütün düflünce farkl›l›klar›n› bir zenginlik kabul eder, ezilenin yan›nda yer al›r.” Derginin çizerlerinin ço¤u farkl› hapishanelerden. Ancak d›flar›dan destek sunan çizerler de var. Üstelik üçü ortaokul ve lise ça¤›nda… Mem Ferik, Serfiraz Zirek ve Feyroz Hiseydan, köylerinden gönderdikleri çizgilerle dergiye katk› sunuyorlar.

Göyçe'nin adı kültür sanatla yaşayacak

Yezidleştirilen bir halk: Ezidiler Osmanlı’nın silah zoruyla ve eğitim yoluyla asimile etmeye çalıştığı Ezidiler, bugün Neo-Osmanlıcı AKP iktidarınca nefret söyleminin malzemesi olarak kullanılıyor

I Türkiye'den ve dünyadan çocuklar›n sanat çal›flmalar›yla bir araya geldi¤i Arkadafl›m Bienal/Uluslararas› Çanakkale Çocuk Bienali'nin sergisi 17 Kas›m'da aç›l›yor. 5-15 yafl aral›¤›ndaki çocuklar›n iflleriyle kat›labildi¤i sergiyi tüm çocuklar ücretsiz olarak izleyebilecek. Arkadafl›m Bienal sergisi 16 Aral›k'a kadar aç›k kalacak.

Marias ödülü reddetti

Biz Yezidi de olsa teröre bulaşmadığı sürece, insana insan olduğu için değer veririz.” Bir insanın diğer tüm insanlarla ilişkisini böyle tarif etmesi en hafif tabiriyle can acıtıcı. Bunu söyleyenin başbakan olması ise oldukça tehlikeli. Başbakan Erdoğan’ın bu konuda sicili oldukça kabarık, her fırsatta ötekine nefret kusuyor. Peki, Erdoğan’ın “Yezidi de olsa” dediği insanlar kim ve insan kabul edilmeleri kurala bağlanacak ne yapmış olabilirler? Öncelikle isimleri, Yezidi değil Ezidi. Kürtçe’de “ez” ben demek, “da” ise vermek anlamında kullanılıyor. Ezidiler de, kendilerine “yaradılan, var edilen” anlamına gelen “Ezda” diyor. Ancak yüzyıllardır kendilerini Ezidi olarak tanımlamaları dikkate alınmayarak tüm Ortadoğu’da negatif bir çağrışıma sahip olan Yezidi deniliyor. Bu kadarı bile nasıl bir algıyla karşı karşıya olduklarını gösterme-

ye yeter. Ezidiler, bir yüzyıl öncesine kadar neredeyse tamamı Osmanlı sınırları içinde yaşayan Kürt topluluk. Dini kitapları yok, sözlü gelenekle sonraki kuşaklara aktarılan bir ibadetler ve kurallar bütününe sahip. Diğer tek tanrılı dinlerin aksine “Kötülük Meleği”nin (Melek Tavus) Tanrı’nın tüm sınavlarını başarıyla tamamlayıp affedildiğine inanıyorlar. Affedilen Melek Tavus, Tanrı’nın emirlerini yerine getiren vekili/yardımcısı olarak kabul ediliyor. Bu nedenle Ezidiler, “Kötülük Meleği’ne tapanlar” olarak tanınmakta.

Ezidiler’e göre Melek Tavus’un yeryüzündeki temsilcisi, 12. yüzyılda yaşamış Şeyh Adi bin Musafir. Ezidiliğin kaybolmaya yüz tuttuğu, dini ibadetlerin yok olmaya başladığı bir dönemde şeyh ve haleflerinin Ezidiliği yeniden inşa ettiğine dair inanç, onları kutsal birer figür haline getirmiş. Musafir’in Sincar Dağları’nı mekan edinmesi ile Laleş, (Irak’ta, Musul’un kuzeybatısında) kutsal bir mekan kabul edilerek bugüne dek geldi. Bugün en önemli bayramlarını 6-13 Ekim tarihleri arasındaki Cemaat Bayramı sırasında kutlayan Ezidiler, kutsal Laleş topraklarında hacı oluyorlar.

Kalan Müzik’ten iki CD ve bir kitap olarak çıkan Ezidiler albümü, birçok geleneksel şarkı ve dudan oluşuyor. Ezidiler için oluşturulan negatif algı, “şeytana tapmak”la sınırlı değil. Osmanlı belgelerinde Ezidilik, “talancı, askere gitmeyen ve vergi vermeyen eşkıya” tanımları üzerinden oluşturularak bugüne ulaşmış. “Fırka-i dalle” (sapkın topluluk) olarak adlandırdığı Ezidiler’i, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren zorla Müslümanlaştırma, askere alma, eğitim yoluyla “ıslah” etme derdindeki Osmanlı, buna direnen Ezidilere şiddet uygulamaktan geri durmamış. Ezidiler, bugün inançlarının doğduğu topraklardan çok uzakta ve farklı coğrafyalarda yaşıyor. Osmanlı’nın Müslümanlaştırma politikaları ekseninde 1800’lerin sonunda başlayan göç, yıllar boyunca sürdü. Sayıları yüz binlerle ifade edilen Ezidiler, bugün yaklaşık 300 kişi civarındalar. Kalanlar ise nüfus cüzdanlarında din hanesinde “bilinmeyen din” yazıyor veya çarpı işareti (x) bulunuyor, başbakan tarafından insan kabul edilmiyor.

‹stanbul T›p Fakültesi'nde akci¤er kanseri tedavisi gördü¤ü s›rada yaflam›n› yitiren KESK eski Kad›n Sekreteri ÖDP PM üyesi Sevgi Göyçe’nin ad› Esenyurt’ta kurulan ve kendi ad›n› tafl›yan “Sevgi Engin Göyçe Kültür ve Dayan›flma Evi”nde yaflat›lacak. Sevgi Engin Göyçe Kültür ve Dayan›flma Evi’nde, Tiyatro ve Yarat›c› Drama’dan ba¤lama ve gitar kurslar›na kadar çok say›da atölye çal›flmas› yer alacak. Seminer, panel, dinleti ve söyleflilere de ev sahipli¤i yapacak olan Kültür Evi’nde, hafta sonlar› film ve belgesel gösterimleri de gerçeklefltirilecek. 3 Aral›k 1958 tarihinde do¤an Sevgi Göyçe, üniversite ö¤rencisiyken devrimci mücadeleye at›ld›. Hem üniversite gençli¤i hem de gecekondu mahalleleri için mücadele etti. 1980 döneminde iflkenceye maruz kalan ve Erzurum Cezaevi'ne kapat›lan Göyçe, hapisten ç›kt›ktan sonra çeflitli ifllerde çal›flmas›n›n ard›ndan 1996'da ö¤retmenlik yapmaya bafllad›. Göyçe, KESK Merkez Yürütme Kurulu üyeli¤i görevini yürütürken, Dünya Kad›n Yürüyüflü, kamu emekçisi kad›nlar›n pantolon giyme mücadelesi, 1 Mart 2003'te yap›lan savafl karfl›t› büyük mitinginde aralar›nda oldu¤u çok say›da mücadeleye emek verdi.


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN B‹Z‹Z YÖNETEN DE B‹Z OLACA⁄IZ

1 Kas›m 2012 / 14 Kas›m 2012

16 Halk›n Sesi

KO fi U YO LU , S Ü R E Y YA PA fi A , B ‹ LG ‹ , ‹ T Ü , B E DA fi , H E Y T E KS T ‹ L , T H Y ‹ fi Ç ‹ L E R ‹

Direnişi çadırlarda büyütenler

stanbul sokaklarında direniş çadırlarına her g ü n b i r y e n i s i e k l e n i y o r . B E D A Ş , T H Y, Süreyyapaşa, İTÜ, Bilgi, Koşuyolu...

Ç

o c u k l a r ı n a o n u r l u b i r g e l e c e k b ı r a k a b i lmenin kavgasını verenler ile umut veren direnişlerini konuştuk

1 Mayıs Ailesi yeniden çadırda 1 Mayıs Ailesi’nin Ziya’sı yine direnişe geçti. Koşuyolu Hastanesi’nin 3 durak ötesindeki Süreyyapaşa Hastanesi’nde de Dev Sağlık-İş üyesi işçilerin direnişi sürüyor EVR‹M ÇAKIR

D

evrimci Sağlık-İş’in Kartal Koşuyolu Hastanesi İşyeri Temsilcisi Ziya İncedere bu sefer sürgün edilmesine karşı direniş çadırını kurdu. Ankara’da yeni sendikalar yasasını protesto eyleminde polis saldırısı sonucu yaralanan İncedere, direnişe kafasında sargı bezleriyle başladı.

Koşuyolu Hastanesi’nde bayramlaşmanın olduğu 27 Ekim günü Halkın Sesi de İncedere’yi ziyaret etti. İncedere’yi ilk defa alçak sesle konuşurken görünce şaşırdık ve nedenini sorduk. İncedere hala kafatasında kırık olduğunu ve doktorun yüksek sesle konuşmayı 3 ay boyunca yasakladığını söyledi. Ziya İncedere, sabah 6.30’dan akşam 19.00’a kadar direniş

Süreyyapafla Hastanesi iflçileri’nin direnifli

çadırında. Hastanedeki tüm temizlik işçileri hergün çadırı ziyaret ediyor ve Bayrampaşa Devlet Hastanesi’ne sürgün edilmek istenen “Ziya Abilerine” sahip çıkıyor. Sadece iş arkadaşları değil, Kartal’daki tüm emek ve demokrasi güçleri çadırı ziyaret ediyor. Koşuyolu’nun Ziya Abi’si, sürgün kararını öğrenir öğrenmez hastanedeki işyeri meclisiyle toplantı yapıyor ve hep birlikte direniş kararı alıyorlar, aynı gün, 1 Ekim günü direniş çadırı da kuruluyor. ‹LK D‹REN‹fi‹ DE⁄‹L İncedere ailesinin ya da namı diğer “1 Mayıs Ailesi’nin” bu ilk direnişi değil. Tekel işçilerinin direnişine destek için 26 Mayıs 2010’da ülke genelinde iş bırakma eylemleri olmuştu. Koşuyolu hastanesindeki işçiler de iş bırakma eylemi yapmış ve işçilerden dördü 28 Mayıs’ta işten çıkarılmıştı. Ziya İncedere’nin de içlerinde bulunduğu

Direnifl çad›r›n›n hemen yan›nda “Acil durumlar için toplanma alan›” yaz›s› iflçilerin acil durumlarda toplanma alan› olan çad›rla adeta özdeflleflmifl. işçiler 35 gün süren direnişin ardından işlerine geri alınmıştı. SÜREYYAPAfiA D‹REN‹YOR Bir çadır direnişi de Süreyyapaşa Hastanesi’nde sürüyor. Çam ağaçları içinde yükselen Süreyyapaşa Hastanesi’nin eşsiz manzarasına bakarak Acil’e giderken Devrimci Sağlık-İş imzalı “İşimize, emeğimize ve hastanemize sahip çıkmak için direniyoruz” pankartı göze çarpıyor. Aynı pankart 20 Eylül günü E 5’te

yolu trafiğe kapatmak için de açılmıştı. Süreyyapaşa Hastanesi’nde çalışan işçiler, taşeron şirketin el değiştirmesinin ardından “iş kanunundan doğan tüm haklarımızı aldık” yazılı belgeleri imzalamadıkları için işten çıkarıldı. İşten çıkarılan 3 Dev Sağlık-İş üyesi 23 Temmuz günü direniş çadırını kurdular ve sabah 7, akşam 7 arası çadırda direnişlerini sürdürüyorlar.

Havada karada her yerde Hava-‹fl öncülü¤ünde Atatürk Havaliman›’nda direnifllerini sürdüren THY iflçilerinden Meltem Akda¤ ifllerini tekrar kazanacaklar›n› söyledi. Akda¤ direniflle ilgili sözlerine flöyle devam etti: “Biz umutluyuz arkadafllar›m›zla beraber bu mücadeleyi sürdürmeye devam edece¤iz ve bu direniflin kazan›mla sonuçlanaca¤›na inan›yoruz.” Hava-‹fl üyelerinin her cumartesi günü Taksim’deki THY Bilet Sat›fl bürosu önündeki eylemini ziyaret eden Hey Tekstil iflçilerinin de direnifli sürüyor. ‹flten ç›kar›ld›ktan sonra alamad›klar› 3 ayl›k maafllar› ve k›dem tazminatlar› için 9 fiubat’ta fabrika önünde direnifle geçen iflçilerden Vural Küçüko¤lu flunlar› söyledi: “Bizleri bu kadar süre ma¤dur eden patronlar›m›z, direniflimizi zorbal›kla k›rmaya çal›fl›yor. Tüm bu bask›lara sald›r›lara ra¤men haklar›m›z› alana dek mücadelemizi sürdürece¤iz.”

Direnişin enerjisi bitmiyor Akademiden yükselen ses Bilgi Üniversitesi’nde işten çıkarılan işçilerin direnişi sürerken İTÜ’de araştırma görevlileri Rektörlük önüne çadırı kurdu

BEDAŞ direnişi sadece işçilerin değil ailelerin de yan yana geldiği büyük bir direniş okulu oldu

İ

stanbul Boğaziçi Elektrik Dağıtım A.Ş’de (BEDAŞ) 2 aylık maaşlarını alamadıkları için 21 Mayıs’ta iş bırakma eylemi yapan enerji işçileri 24 Mayıs’ta işten çıkarıldı. İşten çıkarılan işçiler 30 Mayıs’ta Enerji-Sen öncülüğünde Taksim’deki BEDAŞ Genel Müdürlüğü önünde direniş çadırını kurdu.

D‹REN‹fi B‹Z‹M ‹Ç‹N B‹R OKUL OLDU İşçilerden Naci Sevindik, Halkın Sesi’ne BEDAŞ direnişinin geride bıraktığı 160 günü anlattı. Naci, 2 senedir görmediği patronunu eylemlerde gördüğünü söyledi. Hatta patron “Ben yanlış yaptım, hata yaptım ne olur iş bırakmayın” demeye bile başlamış. “Sendika” deyince işten çıkarıldıklarını söyleyen Naci, direnişin kendileri için bir okul olduğunu söylüyor ve anlatıyor: “Bu direniş bir okul oldu bizlere. Biz burada sınıf bilincinin farkına vardık. Gerçekten işçilerin bir

R

araya gelmesi gerektiğini, sendikalı olması gerektiğini, örgütlenerek hak arama mücadelesinde gerçekten başarılı olunacağının farkına vardık. Dayanışmayı öğrendik, bundan daha ötesi var mı?” ‘SOKAKTAK‹LER TERÖR‹ST DE⁄‹L HAK ARAYANLARMIfi’ Naci, işçilerdeki değişimi de şu sözlerle anlattı: “Burada eylemlerde birçok arkadaşımız herhangi bir yerde eylem gördükleri zaman ‘teröristler yine çıktı diyorken’ bugün bu eylemin içerisinde yer aldıktan sonra ‘Bunlar terörist değilmiş, haklarını arıyorlarmış’ dediklerine şahit olduk. Biz bu direnişte sokakta insanlar niye bağırıyor farkına vardık. Sokağın farkına vardık. Biz zaten kazandık, kaybettiğimiz sadece işimiz. 160 gündür 24 saat üzerinden yürüttüğümüz bu direniş hem bizlere çalışanlara hem de bizleri burayı ziyarete gelenlere çok büyük bir okul oldu.”

Ayfer Sevindik: “3 tane çocu¤umuz var elbette zorluklar› oldu. Ama ben bir ev kad›n› olarak bu direniflten çok fley ö¤rendim. Tüm bu zorluklara ra¤men birlikte dayan›flmay› ö¤rendik. Yaflaman›n gerçekten direnmek oldu¤unu gösterdi bize bu direnifl. Eflim hem ifli hem de çocuklar›m›z›n gelece¤i için burada direniyor. Ben de bu direniflte elbette yan›nda olaca¤›m destek verece¤im. Direniflin kazan›mla sonuçlanaca¤›na ç›kar›lan iflçilerin ifle geri dönüp haklar›n› alacaklar›na inan›yorum”

ektörlük önü de direniş çadırı gördü. İstanbul Teknik Üniversitesi Rektörlüğü’nün, YÖK’ün 6 yılı aşan araştırma görevlilerinin üniversiteyle ilişiğinin kesilmesine dair yolladığı görüş metnini uygulayacağını söylemesi üzerine, araştırma görevlileri işsizlik tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Araştırma görevlileri taleplerini hatırlatmak için İTÜ Rektörlüğü önünde direniş çadırı kurdu. Çadırın ziyaretçisi bol. Öğretim üyeleri dernekleri, Eğitim-Sen gibi örgütlerin yanı sıra İTÜ’deki akademisyenler sürekli çadırda genç akademisyenlere destek veriyor. 50/D mağduru olan akademisyenlerden İlke, Tekel direnişinden örnek alarak çadır kurduklarını söylüyor. Etkisini ise hemen görmüşler, çadır kurulduktan sonra İTÜ Rektörü’nün ön kapıdan Rektörlüğe girdiği görülmemiş. Mesai saatlerinde sürdürdükleri çadır eylemi boyunca bine yakın İTÜ’lü akademisyenden imza topladıklarını söyleyen İlke, “İTÜ rektörü 300 oy ile atandı, bize 1000 akademisyen destek oluyor” diye hatırlatıyor. Rektörlük ve YÖK, akademisyenlerin 33 A denilen kadroya geçirilmemesi için 50/D gibi maddelerle akademisyenleri çalıştırıyor. 50/D maddesine göre çalıştırılan akademisyenlerse

lisans üstü eğitimleri boyunca burs alıyormuş gibi gösteriliyor. Tam anlamıyla bir iş ilişkisi kurulmayan 50/D’li akademisyenler derslere yardımcı oluyor, internet sayfası hazırlamaktan tanıtım işlerine kadar birçok işte çalıştırılıyor, hatta yasak olmasına rağmen haftada 16-18 saat derslere de girebiliyor. B‹LG‹’DE D‹REN‹fi SÜRÜYOR Bilgi Üniversitesi’nde de Sosyal-İş üyesi 16 işçi, üniversite içerisinde bir binanın hizmet dışı bırakılması gerekçe gösterilerek işten çıkarıldı. Sosyal-İş üyesi 5 işçi işlerine geri dönmek için üniversite önünde kurdukları çadırda direnişlerini sürdürüyor. Direniş saat 11.00 ile akşam 17.00 arası sürdürülüyor. Demokratik kitle örgütleri ve sendiklar direnişe destek veriyor.


169