Issuu on Google+

PROLETER KURTULMAK YOK TEK BAŞINA ! YA HEP BERABER YA HİÇ BİRİMİZ Cilt 2, Sayı :16

MAYIS

2005

1 MAYIS 2005

Resim 1 2005 1 MAYIS Gündoğdu Meydanı İZMİR

1


Resim 2 Mayıs 2005 Gündoğdu Meydanı – İzmir

İŞÇİ SINIFI MEYDANLARDA HAYKIRDI ! Türkiye işçi sınıfı sayısal olarak daha güçlü bir biçimde 2005 1 mayısı’nda meydanları doldurdu.! Haykırdı var gücüyle, burjuvaziye meydanların boş olmadığını, kendisine kurulan tuzaklara, işkencelere, işten atılmalara, sömürüye, işsizliğe, açlığa, yoksulluğa, kayıtsız kalmadığını yalnız olmadığını bütün dünya emekçileriyle birlikte, her yerde sesini duyurdu. Önderliğinin küçük burjuvalarca yürütülmesine rağmen kendi sınıfının ideolojisi ona hep yolgösterici, klavuz oldu. Her 2


renkten burjuvaların dilleri tutuldu. Kendi sonlarının korkularını yaşadılar. Cesaretleri kırıldı. Oyunları bozuldu. Alanlara sığmayan milyonlar ezilenlere, sömürülenlere, yalnız olmadıklarını, kurtuluşun işçi sınıfının yolunda olduğunu gösterdi, cesaret verdi. Her renkten burjuvaziye diktatörlüklerinin başlarına yıkılacağını, silahlarının kendilerine döneceğinin, sonlarının yaklaşmakta olduğunun işaretini verdi. İşçi sınıfı kendi önderini inşa edememenin eksikliğini de bu vesile ile bir kez daha bilincine vardı. Gördüki kürsülerde bağıranların bir çoğu onların istemlerine değil küçük burjuva istemlerini dile gtirmekteydiler. Kaybettikleri mülkiyetin acısıyla çırpındıklarını, onları geri almak için işçi sınıfından destek alma yolunu seçtiklerini gördü. Diğer yandan milliyetçi, şöven, işçi sınıfının çıkarlarıyla uzaktan yakından alakası olmayan sloganlarıyla, pankartlarıyla,

militarist gösterilerle işçi sınıfının yönünü başka yönlere çekmeye çalışan her türlü militaristanarşistlerin rengini tanıdı. 1 Mayıs 2005 işçi sınıfı düşmanlarının yüreklerine korku, dostlarına cesaret verdi. Yaşasın işçi sınıfının Birlik, mücadele ve dayanışması! Yaşasın sosyalizm. M. Dündar Mayıs 2005 BURJUVA EKONOMİ POLİTİĞİNİN “SICAK PARA” VE “YABANCI SERMAYE” KAVRAMLARI Kapitalist sınıf ve çeşitli türden temsilcileri “yabancı sermaye”nin Türkiye’ye yeterince gelmediğinden, onun yeterince memnun edilmediğinden yakınırlardı. Avrupa Birliği üyeliğinin bunu gerçekleştireceği öngörüleri vardı. Şimdi 18 aralık 2004 sonucu bunun meyvalarının ortaya 3


çıkmasından hoşnut oldular. Fakat şimdi de “yabancı sermaye”yi sınırlandırmadan söz etmeye başladılar. Bazı burjuva iktisatçıları da bu sermayenin “doğrudan yatırım sermayesi” olarak değil “sıcak para” olarak geldiğinden ve bunun tehlikelerinden yakınmaya başladılar. Son günlerdeki banka kesiminde “yabancı”ya satışlar bazı burjuva kesimlerde tedirginliği artırdı. Bu konularda kalem oynatma ya başladılar. “yabancı sermaye”ye evet ama sabit sermaye yatırım yapsın, bizim binbir emekle “yerli sermaye” ile devletin ve özel sektörün ortaya çıkardıklarına satın almasın yada alırsa da bu belli oranlarda olsun, zaten bu AB’de de böyle yolundaki sızlanışları artmaya başladı. Bakalım burjuva ekonomi politikçileri “sıcak para” ve “yabancı sermaye” kavramlarından neyi kastediyorlar?

4

I-“SICAK PARA” “Bize yabancı sermaye kısa vadeli döviz kredisi olarak , döviz mevduatı olarak, tahvil, bono, hisse senedi satın almak için geliyor. İşte bu tür her an çıkabilecek şekilde gelen paraya biz ‘sıcak para’ diyoruz.” (Güngör Uras 21.03.2005 Milliyet.) “Para geliyorda neden istemiyoruz? Gelen paradan ‘sıcak para’ diyerek neden korrkuyoruz? Çünkü ‘sıcak para’ ekonomiyi kavuruyor. Ekonomi yönetiminde dümenin elden çıkmaına neden oluyor. (1) – sıcak para ekonomiye akmaya başlayınca döviz fiyatı düşüyor. Dövizle borçlanmak hem kolay hem ucuz hale geliyor. Emisyon (piyasadaki banknot miktarı) ve faiz (kredi faizi) ile oynayarak ekonomiyi yönlendirme ve iç talebi kontrol etme imkanı ortadan kalkıyor. İç talep patlıyor. Ekonomi dayanamayacağı kadar ısınıyor. Ekonominin ateşi çıkınca kriz olasılkları


gündeme geliyor.(2) – Sıcak para girdiğinde iç talep ve ithalat patlıyor. Bunun sonucu döviz açığı (cari açık) büyüyor.” (Güngör Uras 21.03.2005 Milliyet.) Hatırlanacağı gibi yine aynı burjuva ekonomi politikçileri “cari açık” çok fazla diye efendilerine uyarılar yapmışlardı. Şimdi yukarıdaki tespitlerini incelediğimizde bunun kriz inyali olarak algıladıkları anlaşılıyor. Düşüncelerindeki ilişkiyi takip ettiğimizde bunun “sıcak para” dan kaynaklandığı sonucuna vardıklarını görüyoruz. “sıcak para” üzerine yazılanları okumaya devam edelim. “Sıcak para önemli çünkü sıcak para ulusal parayı aşırı değerli hale getiriyor ve dış denge bozuluyor. Üstelik aniden çıkmaya kalkınca mali piyasalarda önemli çalkantılar oluyor.” (Hurşit Güneş 31.03.2005 Milliyet) “Sıcak para belimizi büküyor, krizlere davetiye

çıkarıyor.” (Yaman Törüner 18.04.2005 Milliyet) Sermayenin bu biçimi üzerindeki burjuvaekonomi politiğinin yargıları “kriz nedeni” ve “kontrol edilemez” liği noktalarında yoğunlaşıyor. “sıcak para”nın “ekonomiye katkısı” ise şöyle özetlenmiş.: “Acaba ‘sıcak para’ ekonomiye ne katkı sağlıyor? 1- Döviz fiyatının ucuzlamasına imkan veriyor. 2- Ucuz döviz ile bol bol ucuz ithalat yapıyoruz. 3Ucuz ithalat sonucu cari açık (döviz açığı) büyüyor. 4- ‘Sıcak para’ döviz açığını kapatıyor. 5-Böylece ülkede ‘sürdürülemez’ bir iyilikler rüzgarı esiyor.” (Güngör Uras 28.04.2005 Milliyet) Büyük kapitalistlerin akıl hocaları bu incileri döktürürken, sosyalistliğe soyunan küçük kapitalistlerin sözcüleri ise aynı konuda şunları yazmaktalar. “ABD ve AB’de faizler %2 civarında syrederken, Türkiye’de %20 lerdedir. Reel faizlere ekim ayı itibarıyla ortalama %12,5 5


lardadır. Bu sıcak paranın yönünün Türkiye’ye dönmesine, dövizin TL’ye çevrilerek yüksek gelirli hazine kağıtlarına (tahvil,bono vs.) yönelmesine yol açmıştır. Bu yüksek fiyattan borçlanma ve borcu borçla ödeme politikasıyla AKP, IMF’ye ve uluslar arası mali sermayeye rant aktarma işlevi görmektedir. Bu sıcak para, reel faizler düştüğünde veya emperyalizmle ilişkilerde siyasal bir sorun yaşandığında hızla ülkeyi terkedecek ve ülkeyi yeni bir mali krize sıkcaktır. Cari açığı kapatmak için sıcak parayı davetiye çıkaranlar sıcak paraya teslim olmuşlardır. Bu haliyle hükümet , krizi yönetme yeteneğini kaybetmiş, inisiyatifi uluslar arası sermaye hareketlerine , sıcak paraya uluslar arası finas kurumlarına siyasal süreci kontrol eden emperyalist merkezlere kaptırmış bir haldedir.” (İşçi Demokrasisi Sayı 4417 Ocak-Şubat 2005) 6

Kendisini “Devrimci Marksist” olarak nitelendiren İşçi Demokrasisi yazarı da Güngör Uras ve diğer burjuva ekonomi politikçileri gibi “sıcak parayı” baş düşman olarak kabul etmiş görünüyor. Ülkesine böyle bir “yabancı sermaye” girişini istemiyor. Bu girişin nedenleri konusunda da onlar ile aynı görüşte. “Son yıllarda sıcak para hareketlerinin artmasının üç önemli nedeni var. 1- Türkiye’de reel faizler yüksek. Başka nedenle bu kadar yüksek reel faiz kalmadı. 2- Döviz fiyatı artmıyor. Bu nedenle döviz getirerek bozduran Türk Lirası bono, hisse senedi satınalan bankaya faize yatıran bir süre sonra elde ettiği getiriyi ve anaparayı dövize çevirerek dışarı çıkardığında başka ülkelerde elde edemeyeceği kadar yüksek net kazanç sağlıyor. 3- IMF destekli istikrar programı Türk ekonomisinde bir süre risk ihtimalini azalttığından para getirenler daha az endişe duyuyor.


Türkiye’ye ‘makul ölçülerde’ sıcak para girmiş olsa biz ‘buna hazmedebiliriz.’ Açık anlatımıyla dışarıya çıkış başladığında biz bunu karşılayabiliriz. Ama ölçü kaçar ise bizim birikimlerimiz yetmez.” (Güngör Uras 28.04.2005 Milliyet) Görüyoruz ki “ülkeye” “sıcak para” girişinin temel nedeni olarak “reel faiz”lerdeki yüksekliğin olduğunda anlaşmış görünüyorlar. Finans Kapitalin para biçiminde olanının kendisine çeşitli derecelerden bağımlı olan yerlere bu akışı onları ürkütmüş görüüyor. Onun bu “kontrol edilemez” hareketleri olmasa işleri idare etmek “para ayarları” ile “ekonomiyi” yönetmek ne kadar rahat olurdu. Oysa baş belasının yarattığı durum sonrası hükümette “iniyasitifi uluslar arası sermaye hareketlerine, sıcak paraya, uluslar arası finas kurumlarına siyasal süreci kontrol eden emperyalist merkezlere kaptırmış” bulunuyor. İşçi

Demokrasisi yazarına burjuva basının eski merkez bankası başkanı Yaman Törüner’den destek var: “Dışa bağımlılığımız artacak. Sıcak para ülkeyi yönetecek. İstenilen anda ülkede sosyal , siyasi ve ekonomik kriz çıkarılabilecek.” (Milliyet 19.05.2005) Büyük burjuvazinin mevcut siyasi durumdan yeterince ekonomik çıkar sağlanamayan kesiminin sözcüleri ile küçük burjuvazinin en kusursuz, umutsuz kesiminin çıkarlarının ifade edicileri “hayret” verici bir şekilde aynı ekonomik kavram ve katagorilerle durumu değerlendirmekteler. Sadece küçük burjuvalar “emperyalizme bağımlılıktan” söz etmekte, diğerleri ise “dışarıya kaynak transferi” demekteler. Yani burjuva muhalefeti ile küçük burjuva muhalefet “ortak” çıkarların ifadesinde buluşmuş bulunuyorlar. Bir başka ifade ile küçük burjuvazi büyük 7


burjuvazinin etkisi altında görünüyor. Küçük burjuvazi hem “kredi sermayeye ödediği faizin yüksek olmasından yakınır. Büyük burjuvazinin bir kesimide aynı durumdadır. Kendilerini kıskaç altına alan bu durum şimdi ifade ettiklerine göre “sıcak paraya” büyük “rant”lar sağlamakta. Kredi sermayenin cebe indirdiği faizlerin yüksekliğini şu terimlerle ifade etmişler. “Borç ükünün GSMH’ya oranının geriletilmesinin asıl nedeni borcun borçla ödenmesi. Kamunun borç ödemek için her seferinde daha yüksek maliyetle borçlanmasıdır. Paranın fiyatının ‘pahalı’ olmasının bir nedeni de reel faizlerin yüksek olmasıdır.” (İşçi Demokrasisi OcakŞubat 2005) Burjuva iktisadında para ve sermaye kavramlarının bir ve aynı şey olarak kullanıldığını görürüz. Bunun sonucu yukarıda incelemeye çalıştığım “sıcak para” kavramlaştırılmasında da 8

kendini ifade ediyor. Oysa değer, para ve sermaye arasında diyalektik bir ilişki sözkonusudur. Burjuva üretim biçiminin gelişmesi metaların önündeki kullanım-değeri ve değişim –değeri karşıtlığındaki değerin bağımsızlığının gelişmesi, para ve sermaye olarak serpilip gelişmesinin sonucudur. Yazarımız yukarıdaki satırlarında “paranın fiyatı”ndan söz etmekte bunun “pahalı” olduğundan yakınmakta. Belliki faiz oranlarının yüksekliğinden şikayet ediyor. Para ve sermaye aynı şey olunca elbette “paranın fiyatından da söz edilir. Burjuva ekonomi politiği değer ve onun gelişimi ile ortaya çıkan katagorileri birbirine karıştırmış aralarındaki nitelik farkını görememiştir. Burjuvanın kendi üretim biçimi ile sınırlı ufku buna engeldir. Gerçekte ise , değer, para ve fiyat arasındaki ilişkinin arkasında bir toplumsal üretim ilişkisi gizlidir. İşte ekonomi politiğin kavramları


bu toplumsal üretim ilişkisinin üzerini örtme yerine onun işleyişini iç yasalarını ortaya çıkarmalıdır. Fiyat ve para arasındaki ilişkiyi Marks şöyle anlatmış: “Fiyat, metada gerçekleşen emeğin para adıdır. Bunun için bir metaın eşdeğerini, onun fiyatını oluşturan para ile ifade etmek aynı sözü boş bir yineleme olur ve tıpkı genel olarak bir metaın nispi değer ifadesinin, iki metaın eşitliliğinibelirtmesine benzer. Fiyat metaın değer büyüklüğünün göstergesi olarak , onun parayla değişim oranında temsil eder, ama bu değişim oranı göstergesinin metaın değer büyüklüğünü mutlaka belirlemesi gerekmez” (Karl Marks Kapital Cilt I S.116) Fiyatlarda ifade edilen metaların değeri, yani onlarda gerçekleşen emektir. Bu ifade etme para ile olur. Yani Marks’ın deyişiyle fiyat değerin para adıdır. “Paranın fiyatı”ndan söz etmekle Marks’ın değer teorisinden ne anladıkları

görülmekte. Para fiyat ölçütü işlevini yerine getirirken değer büyüklüğünün göstergesidir. Paranın karşısındaki bütün diğer metalar değerlerini ifade ettiklerinde onların fiyatlarından söz edilir. Bütün metaların değerlerinin para adı olan fiyatlar paranın kendisi için sözkonusu değildir. Açık anlatımıyla “paranın fiyatı” diye bir şey söz konusu olamaz. Olması için bir başka paranın bunu yapması gerekir. Örnek vermek gerekirse çeşitli ulusal paralar birbirlerinin karşısına çıktıklarında bu işleri yerine getirirler. Liranın dolar fiyatı yada doların lira fiyatı vb. bunu ise burjuva iktisadı “kur” nitelendirmesi adı altında inceler. Yazarımızın sözünü ettiği bu değildir. O faiz ve faiz oranlarının yüksekliğinden “paranın fiyatının pahalı” olmasından yakınmaktadır. Bu durum ise “sıcak para”yı çekmektedir. II.”YABANCI SERMAYE” 9


Burjuva ekonomi politikçileri “sıcak parayı” “yabancı sermaye”nin bir biçimi olarak nitelendirmekteler. Yazıp çizdiklerine bakılırsa “sıcak para” onların istediği “doğrudan yatırım” yapma, böyle olsa başlarının üstünde yeri vardır. Ne varki faiz için gelir, hisse senedi ,bono alır. Uzun süre bir yere bağlanmaz. İşler kötü gitmeye başladımı yurt dışına kaçar. Budurumda dışarıya “kaynak aktarımı” yapar demekteler. Bu çizilen tabloya baktığımızda her ne kadar “sıcak para” densede söz konusu olan rantiye, asalak, emperyalist bir sermaye biçimidir. Türkiye kapitalist sınıfı, Avrupa Birliği Üyeliği rüyası ile “yabancı sermaye” ile bütünleşmeyi entegre olmayı gerçekleştirmek isterken, burjuva iktisatçıları ve siyasi iktidar çevreleri “yabancı sermaye ile ilişkiler ve onun ne olduğu konusunda tartışma başlatmış bulunuyorlar.” Meral Tamer “Dünyada yabancı sermaye kaldı mı?”, 10

Güngör Uras “Yabancılar bankalarımızı sevmeye başladı” başlıkları altında makaleler yazıyorlar. AKP hükümetinin iki bakanından Abdüllatif Şener, bankalarda yabancı sermayesi oranlarına sınırlamadan söz ederken Ali Babacan, yabancıya sınır olmaz demekte. “Yabancı sermaye kaldı mı? Denirken bir kısım “yabancıya sınır”lama getirilmesinden ve de dünyadaki diğer örneklerden söz etmekte. “İtalyan hükümeti ve de Merkez Bankası ise , Brüksel’deki AB yetkililerinin her konuda ileri derecede müdahale yetkilerinin olamıyacağını ileri sürerek belli sektörlerde ve ülke için önemli olan firmalarda yabancı sermayenin ortaklığına sınırlama getirme uygulamasında ısrar ediyor.” (Güngör Uras 05.05.2005 Milliyet) Kapitalist sınıf ve dalkavuğu ekonomi politikçi sermayenin yaşam sürecinde geçirdiği her nitelik değişikliğinde bu tip çatışma ve tartışmalar


olmaktadır. Kişileşmiş sermaye olarak kapitalist, sahip olduğu sermaye biçimine uygun biçimde düşünür. Burjuva üretim biçiminin temeli olarak örgütlendiği emperyalist kapitalizm öncesi dönemdeki sermaye ve onun hareketleri ile bu dönem sermayesinin ve hareketleri öz olarak aynı yasalara tabidir. P-P’ giden hareket bütün dönemler için geçerlidir. Burjuva çevreler arasında yürütülen tartışma biçimseldir. Sermaye için en uygun biçimi bulma kaygısı ile yürütülmektedir. “Yabancı sermaye”ye kucak açma veya ona çeşitli tarzlarda karşı çıkma genellikle emperyalist-kapitalizme bağımlı sömürge ve yarı sömürgelerden gelirdi. Ne var ki tekelci sermaye grupları arasındaki rekabetin yansıması olarakta olsa ileri derecede gelişmiş mali sermayenin egemen olduğu kapitalist merkezlerdende sızlanmalar gelmekte. “Başlıktaki sözler ‘finas kapitale’ yeni uluslar arası mali sermayeye karşı savaş

aşmış olan bir siyasetçiye ait. Söz konusu siyasetçi bir gazeteye yaptığı açıklamada kendi tavrını şöyle savunmuş: ‘Ben hiçbir kurala tabi olmadıklarını düşünen işadamlarına ve uluslar arası finans piyasalarına karşı savaş açtım. Bazı uluslar arası yatırımcılar, işsiz bıraktıkları insanların durumunu hiç düşünmeyen bu yatırımcılar yüzlerini göstermeden çekirge sürüleri gibi şirketlerimize musallat oluyor, onları yok edip yollarına devam ediyorlar.’ “ (Wall Street Jeurnal 02.05.2005) Bu açıklamayı bizim siyasetçilerden biri yapsaydı hayli alkış alırdı herhalde. “sıcak para” ve yabancı sermaye alerjisi ülkemizde de giderek artıyor. Ancak bu açıklamayı yapan siyasetçi bizden biri değil. Kendisi şu anda ülkemizi ziyaret etmekte olan Alman Başbakanı Gernard Schröder’in sağ kolu sayılan Sosyal Demokrat Parti’nin (SPD) Başkanı Fransız Mantefering. 11


Almanyada yapılan kamu oyu yoklamaları halkın üçte ikisinin “kardan başka birşeyi düşünmeye ve bu tutumlarıyla demokrasiyide tehdit eden” finas sermayesine karşı savaş ilan eden Müntefring’i desteklediğini gösteriyor. Finans kuruluşlarının tepe yöneticileri dahil hiçbir şirket yetkilisinin bir süpermarket kasiyerinin ücretinin 10 katını geçen bir ücret almamasını savunan Müntefering’in hedef gösterdiği yüksek ücretli yöneticiler arasında , ölüm tehditleri almaya başlayan Deuche Bank Başkanı Josef Acherman da var. (F.Times 02 mayıs 2005” (Osman Ulugay 04.05.2005 Milliyet) Türkiye’de “yabancı sermaye” tartışmaları yapılırken Almanya’nın Sosyal Demokrat Partisi’nin başkanı finans kapitale çekirge sürüsü deyip ondan yakınıyor. Yakınması neden? “Şirketlere musallat oluyor, onları yok edip yollarına devam ediyorlar. “ Sözleri buna en iyi şekilde açıklamakta. Yok edilen, 12

yani mülksüzleştirilen şirketlerine baktığımızda mali sermayenin kuruluşları olduğunu görürüz. Olan tekelci rekabetin bütün şiddeti ile devam etmesidir. Blette, finans kapitalin siyasi örgütüolan ASO yabancı halkları sömürgeleştirirken hiçbir konuya , hukuka bağlı olmadan hareket etmişti. İşte bunun temeli mali sermayenin yasa tanımayan kendi elini kolunu bağlatmayan bu amansız rekabet savaşıdır. Tekeller arası rekabet elbette bazı işçileri işsiz bırakacaktır. SPD başkanı kendi finas kapitalinin yanında yer alıp rakiplerine karşı savaş açıyor. Sosyal demokratlığından olsa gerek “finans kuruluşlarının tepe yöneticileri dahil” “ şirket yöneticilerinin” ücretlerinin bir süpermarket kasiyerinin aldığı ücretin 10 katını geçmemesi demokratik tedbirini savunmakta. Kapitalizm koşullarında bütün diğer hakların ve tedbirlerin yaşam bulabilmesi işçi sınıfının gücüne bağlıdır. Kaldı ki


Alman finans kapitalinin sözcüsü SPD başkanının “süpermarket kasiyerinin ücretinin 10 katını geçmemesi” talebi işçi sınıfının bütün yöneticilerin devletin en tepe yöneticileri dahil, ücretinin ortalama işçi ücretini geçmemesi demokratik talebi ve tedbiri karşısında oldukça güdük kalmaktadır. Kaldı ki zaten onun politikasının amacı işçi sınıfının mücadelesini güçlendirmek değil, finas kapitale bağlı tutan zincirlerini muhafaza etmektir. İşçi sınıfı ise bu demokratik tedbiri ücretli köleliği tarihin çöplüğüne atmak için programında yer verir. Kapitalizm emperyalizm aşamasına ulaşıncaya kadar oldukça uzun bir yol katetti. Onun kökleri meta üretimi içindedir. Metaların değerleri süreç içinde bağımsızlıklarını geliştirerek en gelişmiş parayı evrensel paraya ulaşır. Para ise belirli bir ekonomik ilişki sonucu sermayeye dönüşür. Nasıl para ulusal ve evrensel

giysileri içinde boy göstermiş ve gösteriyor ise sermaye de aynı biçimler altında kendini gösterir. Genel eğilim ikisinde de yerellik ve ulusallıktan kurtulma , evrensel hale gelme yönündedir. Yerel yada ulusal para ve sermaye de direnmek kendini “antiemperyalizm” ve sömürgecilik karşıtlığı ile sınırlandırmak işçi sınıfının nihai hedeflerinden değildir. Bunun için büyük ve küçük burjuvazinin yürüttüğü yerli ve yabancı sermaye tartışmalarında olduğu gibi Avrupa Birliğine üyelik sorunlarında sömürgecilik karşıtı konumdan tavır belirlemek yerine bu gibi sorunların çözümünü işçi sınıfının kapitalizme karşı mücadelesine bağlamak gerekir. Bu gibi sorunları, demokrasi ve “antiemperyalizm” mücadelesini, genel olarak demokratik haklar için mücadeleyi devrim mücadelesine bağlanmalıdır. 22.05.2005 Necati IŞIK 13


MARKSİZMDE ULUSAL HAREKET VE KÜRT ULUSAL SORUNU Şu anda Kürt ulusal sorununun Türkiye de toplumsal yaşamın sorunları arasında birinci değilse bile önemli bir yer tuttuğu bilinen bir şeydir. Çeşitli milletlerden oluşan Türk toplumunun en önemli ulusal sorunu hiç şüphesiz Kürt ulusal sorunudur. Anadolu mozaiği olarak tanınan Anadolu Halkı; Türk, Kürt, Laz, Rum, Ermeni, Gürcü, Çerkez, Boşnak, Pomak, Arap, Süryani vb. milliyetlerin halklarından oluşur. Ne var ki Kürtlerin dışındaki diğer milliyetlerden halklar, egemen Türk Milliyeti içerisinde zamanla erimiş, ulus olma özelliklerini yitirmiş, asimilasyona uğramışlardır. Örneğin, Batı Anadolu’da sayıları milyonlara yaklaşan Rumlar Türk ulusal savaşı sonrası topraklarını terk etmek zorunda bırakılmış 14

Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmışlardır. Kalanlar ise bu gün azınlık olma özelliklerini bile yitirmeye yüz tutmuşlardır. Yine Ermeniler özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde büyük kıyımlara uğramış, Osmanlının, Türk, Kürt ve Ermeni halkları arasında provaksiyon ve kışkırtmalarla katliamlar düzenlemiş, Ermeni köyleri yağmalanmış, göçe mecbur bırakılmışlardır. Bugün İstanbul da Rumlar gibi çok sayıda Ermeni nüfusu kalmıştır. Osmanlının yükselme dönemlerinde işgal ettiği Balkanlar da Müslümanlığı seçmek zorunda bırakılan Balkan halkları; Arnavutlar, Boşnaklar, vb. bugün Türk milliyeti içinde erimiş, eritilmiş kendilerini Balkan Türkleri olarak niteler konuma gelmişlerdir. Cumhuriyetin başlangıcında Lazistan olarak kabul gören TBMM’ de Lazistan Milletvekilleri olarak Lazlar ulus haline dönüşmemiş, örgütlü Türk milletinin


egemenliğini kabul etmişler, kapitalizmin gelişmesiyle Batıya İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlere göç ederek asi mile olmuş geri kalanları da ulusal özelliklerini kaybetmişlerdir. Diğer azınlık halklar da, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi, egemen Türk Ulusunun sanayi, ticaret, dil, kültür, baskıları sonucu ulus olma özelliklerini yitirmişlerdir. Bu gün küçük azınlıklar olarak ulusal bilinçten yoksun yaşayan bu halklar arasında Hıristiyan azınlıklar olarak Lozan Antlaşması sonucu Rumlar ve Ermeniler belirli yasal – dini, kültürel bir takımhaklara sahiptir. Diğer azınlık halkların ise yasal hiçbir hakları yoktur. Türk burjuvazinin ulus olma sürecinde Osmanlı feodalitesine, kendisinin yok edilmek istenmesi karşısında emperyalizme karşı ulus olarak var olma savaşında en büyük müttefiki Kürtlere çeşitli tavizler vermeye hazır görünen genç Türk burjuvazisi ulusal devlet

şeklinde örgütlenir örgütlenmez savaş sırasında verdiği sözleri unutmuş Kürtleri yok saymıştır. Genç Türk burjuvazisi iktidara gelir gelmez eski Osmanlı feodal soyluluğuyla kaynaşmış, Kürdistan daki feodal aşiret sistemine dokunmayı göze alamamış onlarla işbirliğine yönelmiş, Kürt köylülerinin üzerindeki feodal aşiret sisteminin sürmesine göz yummuş, bu sistemi kendi iktidarının varlığı olarak görmüştür. Genç Türk burjuvazisi burjuva devrimini kuzeydeki komşusu Sovyetler Birliğinin uyandırdığı halkların korkusuyla feodallerle paylaşmayı yeğlemiş, burjuva devrimini basit bir şapka giyme, alfabe değiştirme vb. ne indirgeyerek tarihin uzun acılı evrimine terk etmiştir. Savaş sonrası ulusal bilinçten yoksun Kürtlerin çeşitli ayaklanmaları egemen burjuva devleti tarafından akıl almaz bir baskı, şiddet ve kıyımla karşılanmıştır. Bu isyanlar 15


sırasında binlerce Kürt katledilmiş, Kürtçe dil yasaklanmış, Kürtçe köy, kasaba, şehir adları silinmiş değiştirilmiş Kürtler göçe zorlanmıştır. Bu isyanların tümü, ulusal bilinçten yoksun belirli bir program ve örgütlenmeden yoksu, bütün Kürdistan illerini değil ancak belirli bölgeleri kapsamış, henüz etkinliğini yitirmemiş yarı feodal aşiret sistemi, şeyhlerin, şıhların, feodal aşiret ağalarının etkisinden kurtulamayan Kürtlerin birlikte ulus bilinciyle hareket etmelerini engellemiştir. 1950’lerden sonra hızla gelişen kapitalizm, 60’lardan sonra gençlik içinde sosyalist fikirlerin gelişmesi, işçi sınıfının kendiliğinden sendikal mücadelesi, 15-16 Haziran işçi hareketi, sendika ve grev haklarının kazanılması, aydın gençlik arasında emperyalizme yurtseverlik bilincinin doğması, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişmesi oranında köylülüğün hızla çözülmesi, nüfusun kentler içinde yoğunlaşması, kırın etkinliğinin gözle görülür 16

biçimde hızla çözülmesi, meta üretiminin egemen üretim biçimi haline dönüşmesi, feodal üretim ilişkilerini zaten tarihi olarak parçalanmaya yüz tutan bu üretim ilişkilerini hızla dönüştürmeye doğuda egemen olan kan bağına bağlı feodal yarı-feodal aşiret sistemi parçalanmaya başladı. 60’lı yıllar ve onu izleyen 70’li yıllar aydın öğrenci gençlik, kent ve kır yoksulları, işçi sınıfı arasında henüz Marksizm değil ama onun ölçülerinin sosyalizmin değişik türlerinin yer bulması tüm bunlar toplumsal yaşamımızda baş döndürücü bir siyasi gelişmeye, yığınlarda demokratik özlemlerin artmasına doğru hızlı bir dönüşüme yol açtı. Marksist klasikler birbiri ardına çevrilmeye, yığınlar arsında sosyalizm tartışılmaya başlandı. Bu yıllarda uyuklayan Kürt ulusal hareketi de çözülmeye başlayan aşiret sistemiyle birlikte yavaş yavaş canlanmaya başladı. Marksizm’le ilgilenen aydın


gençlik hareketini de Kürt ulusal sorunu konusunda bir şeyler söylemeye itti. Kürdistan da birçok “Marksist” grup ortaya çıktı. Bu gruplar Kawa, Rizgari, vb. henüz tam ifadesini bulamamış beli belirsiz bir Kürt ulus llığı bilincini taşısa da, tam anlamıyla bu genel demokratik hareketin bir parçasıydı. BU gelişen demokratik hareket ta 12 Eylül de burjuvazinin yukarıdan gelen karşıdevrimci baskıcı şiddetiyle dağıtılıncaya kadar genel tablo demokratik bir halk hareketiydi. Hareket Türk ve Kürt diye ulusal bir ayrım ta_ımıyordu, düşman ortaktı. Türk burjuvazi, anti emperyalizm, komprador kapitalizm vb. vb.. 12 Eylül faşist cuntası bu küçük burjuva demokratik hareketine belini doğrultamayacağı bir darbe vurdu. Aşağıdan gelen demokratik hareket ağır bir darbe yedi. 1978 yıllarına doğru hissedilen ayrılma Türk solu, Kürt solu 12 Eylül den sonra tamamen yollarını ayırdı. Birincisi 60’lı 70’li

yıllar boyunca harekete damgasını vuran Türk küçük burjuva aydınları ağır bir yenilgi sonrası parçalanma, dağılma, teslim olma sürecine girdi. İkincisi Kürt solu 78’lerden itibaren toplumsal harekette adını duyurmaya başlayan PKK olarak, Kürt ulusal hareketi olarak 15 yıl boyunca sürece damgasını vurdu. PKK başlangıçta 70’li yılların ilk yarısından itibaren Kawa, Rizgari vb. ile belli belirsiz uyanmaya başlayan ulusal bilincin net ve açık ifadesi olarak, Kürt ulusal hareketi olarak ayrımlaşmanın kendisiydi. Apocular olarak çıkar çıkmaz, genel demokratik hareketle kesin sınırı çizdi. Türk ve Kürt solu, herkes kendi yoluna. Ortak mücadele bitti. Türk soluna karşı güvensizlik temel olarak ele alındı. Kürdistan Kürtlere aitti. 1970’li yılların yüksele halkçı hareketleri içinde belli belirsiz yer bulan bu çizgi Kürt ulusal burjuva hareketinin canlanması, karmaşık toplumsal hareket içinde dönemin küçük 17


burjuva halkçı hareketiyle örtüşüyor belli belirsiz bir görünüm sunuyordu. 12 Eylül cuntası küçük burjuva demokratik hareketi teslim aldığında Kürt ulusal burjuva hareketi PKK bu saldırılardan güçlenerek çıktı. 15 Ağustos 1984’de Eruh ve Şemdinli baskınları PKK’ nin 15 yıl süren savaşının ilk başlangıcı sayılır. Türkiye de 12 Eylül cuntası sadece şaşkınlığı, teslimiyeti ve beklenmeyen yenilgiyi değil, o güne kadar komprador kapitalizme, oligarşiye emperyalizme karşı halkların ortak bağımsız savaşımına olan inanca da köklü bir darbe vurdu. Oysa yenilen Türk solu değildi. Ortak hareketti yenilen. Türk, Kürt ve diğer halkların demokratik hareketi aynı akıbeti paylaştı. Cuntanın postal seslerini, bundan sonra sıra bizde diyen burjuvazinin sevinç çığlıkları takip etti. Yığınlar, kendilerinden beklenmeyen bir teslimiyete boyun eğmişti. Proletarya henüz kendisi için bir sınıf 18

değildi. Ufku günlük ekonomik mücadelenin ötesini görebilecek bilinçte değildi. Cunta, proletaryaya %70 zam, grev ve lokavtın yasaklanması, sendikaların kapatılması, sendika liderlerinin tutuklanmasıyla cevap verdi. Demokratik istemlerin ideolojik önderi küçük burjuva devrimci önderleri ciddi hiçbir direniş göstermeden teslim oldu. Küçük burjuvazi ise yüzüne cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün maskesini takan cuntanın huzur vaatlerine, büyük burjuvazinin sevinç çığlıklarına sersemce bir bönlükle gönüllü olarak katıldı. Küçük burjuvazi çok geçmeden budalalığın mükafatını sefaletinin taçlanmasıyla, küçük sermayesini büyük burjuvazinin banka kasasında artık kendisine ait olmayan bir sermeye olarak bulacaktı. Küçük burjuvazi rahat ve huzuruna düşkün, sessiz, dingin, çatışkısız bir yaşam arzulayan bu sınıf yıkımını ve kendisinin dolandırılmasını görebilecek bir ufka sahip değildi.


Kendisi için demokrasi savaşımı veren kendi oğullarının cuntanın zindanlarında yükselen çığlıklarına kulaklarını tıkayarak, cuntanın sokakta sağladığı huzurun sessiz sakin hoşluğuna bıraktı kendisini. Ne büyük burjuvazi ne de onun darbeci ordusu bu denli kolay bir zafer beklemiyordu. Cunta on binlerce insanı gözaltı, tutuklama ve işkenceden geçirdi. Henüz yeni uyanmakta olan milliyetlere Kürt halkına olağanüstü bir baskı uyguladı. Burjuvazi tüm bunları yaparken ideolojisine, kitabına din ve milliyetçiliği yazdı. Uyanmakta olan Kürt ulusal bilincine 70’lerin sonlarından itibaren arttırdığı baskısını tüm yasaları bir tarafa ittiği cunta döneminde daha da yoğunlaştırdı. Buna Kürt ulusal hareketi 1984 Ağustos’ unda Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla cevap verdi. 15 Ağustos 1984 Eruh ve Şemdinli eylemleri PKK’ nin ilk silahlı eyleminin,

savaşımının başlangıcı sayılırsa 31 Mayıs 1999’da PKK’nin Kürt ulusal hareketinin Türk burjuvazisinin vereceği kırıntılara rıza göstermeye, demokrasi dilenmesiyle fiili olarak sonu sayılır. Bu on beş yıllık süre boyunca burjuva demokratik bir çizgi izleyen Kürt ulusal hareketi 9 Ekim ile birlikte emperyalizmle uzlaşmaya 15 Şubattan sonra ise hasmı Türk burjuvazisine teslimiyetle noktaladı çizgisini. Kurşun sesleri arasında savaşın barut kokuları içinde görülmeyen ulusal hareketin sınıfsal niteliği yavaş yavaş kendi gerçek sınıf niteliğini su yüzüne vurmaya başladı. On beş yıldır toplumsal yaşamımıza damgasını vuran Kürt ulusal hareketi, bu gün Kürt burjuvazisinin faşist generallerin önünde diz çökmesiyle, uzlaşma çabalarıyla, Kürt burjuvazisinin kendi kaderini tayin etme hakkını, sömürgeci ilan ettiği Türk burjuvazisinin avuçlarının 19


içine bırakmasıyla, onun vereceği kırıntılara razı olmasıyla, on beş yıldır süren savaş bu gün yavaş yavaş sönmeye yüz tutmuştur. Ateşin ve barutun, zulmün ve yiğitliğin, kahramanlığın ve korkaklığın karmakarışık duygulara yol açtığı savaşın, azgın bir şovenizmin görünmez kıldığı ulus ve ulusal hareket gerçeğini sakin aklı selim bir kafayla değerlendirme zamanı geldi de geçiyor bile. Ulus ve ulusal hareketin ne olduğunun ne olmadığının ortaya serilme zamanı geldi. ULUS VE ULUSAL HAREKET Ulus her şeyde önce yükselen kapitalizm çağının tarihsel bir kategorisidir. Feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin gelişme süreci aynı zamanda insanların uluslar biçiminde kuruluş sürecidir de. (Stalin) Ulus tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında 20

dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir. Ve ulusun her tarihsel görüngü gibi, değişim yasasına uyduğu, kendi tarihine, bir başlangıç ve bir sona sahip bulunduğu kendiliğinden anlaşılır. Sözü edilen göstergelerden -tarihsel olarak oluşmuş kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kültür ortaklığında dile getirilen ruhsal biçimlenme birliği- hiç birinin tek başına alındığında ulusu belirlemeye yetmediğini belirtmek gerekir. Dahası; bu göstergeler den bir tekinin bile yokluğu, ulusun ulus olmaktan çıkması için yeter. Eğer iktisadi bakımdan ayrılmışlarsa, eğer başka başka topraklar üzerinde yaşıyorlarsa (Stalin) tek bir ulusu oluşturmadıkları anlaşılır. Tek bir dili konuştukları halde Stalin’in belirttiği gibi Norveçliler ve Danimarkalılar, öbür göstergelerin yokluğu göz önüne alınırsa tek bir ulus oluşturmazlar. Şu halde Kürt ulusal sorunu deyince dört devlet içinde


bölünmüş Birleşik bir Kürt ulusunu aklına getirenler ayrı ayrı topraklarda, ayrı ayrı iktisadi yaşam ilişkileri yürüten, bu kategorilerden birisini yada bir kaçını ele alarak Kürtleri tek bir ulus gibi göstermeye çalışanların bunu Marksizm’in ilkesi olarak sunmaya çalışmalarına ne denir? Nasıl ki, Türkçe konuşan Iraklı Türkmenlerin, Azerilerin, Bulgaristan ve Yunanistan’ da yaşayan Batı Trakya Türklerinin Türklerle tek bir ulusu oluşturmadığı gibi. Suriye, İran, Irak ve Türkiye Kürtlerinin de tek bir ulusu oluşturmadıkları ayrı ayrı topraklarda ayrı ayrı iktisadi ilişkileri yürüten bu topluluklarında tek bir ulus olmadıkları tek bir ulus gibi davranmadıkları açıktır. Ayrı ayrı topraklar üzerinde yaşayan, ortak bir iktisadi birliğe sahip olmayan, birbirleriyle kıyasıya savaşan, aşiret vb. şeklinde ayrılmış her birinin ayrı ayrı çıkarlara ve örgütlenme biçimlerine sahip olduğu PSK-PKK-KYB gibi ayrı ayrı çıkarlar etrafında toplanan

toplulukları bir ulus şeklinde bir araya getirmek burjuva milliyetçiliğinden başka ne anlama gelir? Stalin’in deyimiyle komünistler ulusal sorundaki programlarını, teorilerini kağıt üzerinde var olan “uluslar” için saptamaz. Komünistler ancak ve ancak ortak davranan, ortak hareket eden ve bu nedenle de başka ulusları kendilerini hesaba katmaya zorlayan gerçek ulusları ulusal hareketleri göz önünde tutarak yaparlar. Kürt ulusal sorunu denilince emperyalizm tarafından parçalanmış, sömürgeleştirilmiş, Birleşik Kürdistan ve Kürt Ulusundan söz eden sözde Marksizm’in teorisyenlerine Stalin’in şu değerlendirmesinin ne anlama geldiğini sormak gerekir. “18. yüzyılın ve 19. yüzyılın başlarında Kuzey Amerika henüz “Yeni-İngiltere” olarak adlandırılırken, İngiliz ulusunu, Kuzey Amerikan ulusundan ne ayırt ediyordu? 21


Her halde Marksizm adına teori yapan bu teorisyenler Atlas Okyanusu demeyecekler- dir! Onlar ne derler bunu bilemeyiz ama Stalin, ortak bir dil konuşan, ortak kültür ve ulusal karaktere sahip bu iki toplumun ayrı ayrı ulusları oluşturmasını şu şekilde ifade eder. “Elbette ulusal nitelik değil. Çünkü Kuzey-Amerikalılar İngiltere’ den gelmişlerdi, Onlar kendileriyle birlikte Amerika’ya İngiliz dilinden başka, her ne kadar yeni koşulların etkisi altında onlar da özel bir karakter oluşmaya başlamışsa da elbette o kadar çabuk vazgeçemedikleri İngiliz ulusal karakterini de getirmişlerdi. Ama gene de az çok büyük bir kader ortaklığına karşın onlar daha o zamanda İngiltere den ayrı bir ulus oluşturuyorlardı. Ulus olarak “Yeni İngiltere’nin ulus olarak İngiltere den, o zaman özel ulusal karakteri bakımından değil, yada ulusal karakterden çok İngiltere den ayrım olarak çevre 22

bakımından çevre bakımından ayrılığı ortadadır. Böylece gerçek ulusun bir tek ayırt edici özelliği olmadığı açıktır. Ancak ve ancak uluslar karşılaştırıldığı zaman, aralarından bazen birinin (ulusal karakter) bazen öbürünün (dil), bazen de bir üçüncüsünün (toprak, iktisadi koşullar) adına belirgin bir biçimde göründüğü bir nitelikler toplamı var. Ulus birlikte alınmış tüm niteliklerin bir birleşimidir.” (Stalin Marksizm Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu) Marksizm’in sözde teorisyenleri için bir kez daha tekrar edelim ULUS BİRLİKTE ALINMIŞ TÜM NİTELİKLERİN BİR BİRLEŞİMİ bir başka ifadeyle TOPLAMIDIR. Meta üretiminin gelişmesi, egemen üretim biçimine dönüşmesi, aynı zamanda sermaye birikimi sürecidir. Meta üretimi kapitalist üretim değildir. Ne var ki bu üretim biçiminin gelişmesi, egemen üretim biçimine dönüşmesi, kapitalist üretim


biçiminin ön koşulu olan sermayenin ilkel birikim sürecidir. Tarihsel olarak burjuva sınıfının doğuşu bu üretim biçiminin egemen üretim biçimine dönüşmesiyle birlikte oluşur. Ürünlerin meta haline dönüşmesi, meta üretimi, ticareti ve ayrı ayrı bölgeleri toplulukları bir pazar etrafında birleştirir. Bir pazar yaratır. Feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin gelişme süresi, aynı zamanda insanların belirli pazarlar içinde ulus olarak kuruluşu sürecidir. İtalyan ulusu, Alman ulusu bu çerçevede meta üretiminin ticaretinin ve bunun sonucu oluşan pazarların bir araya getirdiği insan topluluklarıdır. Örneğin; İtalyan ulusu bir çok ırk ve milliyetlerden halkların belirli pazarlar içinde ortak iktisadi çıkarlar –üretim, ticaret ve bunun doğurduğu iş bölümü- içinde bir araya gelmesidir. Bu üretim ilişkisi içinde daha ileri olan topluluklar zamanla iktisadi ilişkilerin zorlayıcı altında diğer baskısı

toplulukların yöresel, milli vb. kültürlerini, alışkanlıklarını, dillerini eritir. Tüm bu toplulukları, ırkları pazarın gücü karşısında kendiliğinden bir tek dile ticaretin, üretimin, iş bölümünün diline tabi kılar. Kapitalizmin gelişmesi boyunca Batı Avrupa da burjuva ulusların doğuşu böyle olmuştur. Bu günkü İtalyan ulusu, Romalılardan, Cermenlerden, Yunanlılardan, Araplardan vb. oluşur. Fransız ulusu Galyalılardan, Romalılardan, Brütonlardan, Cermenlerden vb. kurulmuştur. Çeşitli ırk ve aşiretlerden insanlar, meta üretiminin gelişmesi, egemen üretim biçimine dönüşmesi, bu üretim biçiminin kapitalist üretimi doğurması sürecinde yavaş yavaş eriyerek bir tek pazarın meta pazarının etrafında tek bir ulus olarak doğmuştur. İtalyan, Fransız, Alman, İngiliz vb. ulusların tarihsel oluşumu uzun süren bir evrimleşmenin sonucudur. Geçici, kısa yada uzun süreli belirli kılanların, 23


aşiretlerin, ırkların birleşmesiyle oluşmuş insan toplulukları birer ulus olma başarısını gösterememiş uzun yada kısa aralıklarla dağılmışlardır. Örneğin, Osmanlı Devleti, Osmanlı toplumunu bir ulus yapmayı Osmanlı ulusu olmayı başaramamıştır. Şu halde kapitalizmin gelişmesi ve pazarın oluşumu, ulusun oluşmasının tarihsel özelliğidir. Kapitalizmin gelişme süreci ulusların oluşum sürecidir. Batı Avrupa da bu böyledir. İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar bu süreçte ulus olarak kurulmuşlardır. Ulusların oluşması aynı zamanda bu ülkelerde ulusal devletlere dönüşmelerini de sağladı. İtalyan, Alman vb devletleridir de. Batı Avrupa da kapitalizmin gelişmesi süresinde oluşan ulusal devletler, Doğu Avrupa ve Asya da daha farklı bir yol izledi. Batı Avrupa da burjuvazi egemenliğini ilan ettiği dönemde Doğu Avrupa 24

henüz daha kapitalist uygarlığın kenarındaydı. Kapitalizmin doğu üzerindeki baskısı ya fetihler yoluyla zorla yada bunlara karşı koyma amacıyla “gönüllü” olarak oluşmuş çok uluslu Doğu Avrupa devletleri içinde siyasal olarak en gelişmiş ırkın, milliyetin diğerleri üzerinde yukarıdan zora dayanan baskısıyla oluşmuş çok uluslu devletler vardı. Henüz tasfiye edilmemiş feodalizm koşullarında, belli belirsiz gelişmiş bir kapitalizm koşullarında geri plana itilmiş milliyetler, uluslar biçiminde kurulmak üzere, henüz iktisadi bakımdan sağlamlaşmaya vakit bulamamışlardı. İster istemez siyasal bakımdan daha gelişmiş iktisadi olarak daha güçlü devlet aygıtını elinde bulunduran milliyetlerin birleştiriciliğini kabul etmek zorunda kaldılar. “Ama kapitalizm, Doğu Avrupa devletlerinde de gelişmeye başlar. Ticaret ve ulaştırma yolları gelişir. Ortaya büyük kentler çıkar.


Uluslar iktisadi bakımdan sağlamlaşır. Ezilmiş milliyetlerin dingil yaşamına birden bire giren kapitalizm, onları etkiler ve harekete geçirir.” (Stalin) Basının gelişmesi, parlamentonun faaliyetleri, “ulusal duyguları” pekiştirmeye katkıda bulunur. “Ama kendine özgü bir yaşamın bilincine varmaya başlamış bulunan ezilmiş uluslar, henüz bağımsız ulusal devletler biçiminde örgütlenemezler, yolları üzerinde egemen ulusların, artık uzun zamandan beri devletin başına geçmiş bulunan yönetici katmanlarının sert direnciyle karşılaşırlar. – Artık çok geç...!” (Stalin) Kapitalizmin gelişmesinin uyandırdığı genç ulusları, savaşıma iten koşullar, işte böyle oluşmuş bulunuyor. Savaşım, uygunca söylemek gerekirse, ulusların tümü arasında değil, efendi uluslar ile ezilmiş ulusların egemen sınıfları arasında başladı ve alevlendi. Savaşım, genel olarak ya ezilen ulusun

kentli küçük-burjuvazisi tarafından efendi ulusun büyük burjuvazisine karşı, ya ezilen ulusun kırsal burjuvazisi tarafından egemen ulusun büyük toprak sahiplerine karşı, yada ezilen ulusların tüm “ulusal” burjuvazisi tarafından efendi ulusun hükmeden soyluluğuna karşı yürütülmüştür. Burjuvazi başlıca rolü elinde tutar. Pazar- işte genç burjuvazi için ana sorun, genç burjuvazinin ana ereği, metasını pazara sürmek ve bir başka milliyetin burjuvazisi ile rekabetten zafer kazanmış olarak çıkmaktır. Kendi “öz”, “ulusal” pazarını sağlama alma isteğinin nedeni budur. Pazar burjuvazinin milliyetçiliği öğrendiği ilk okuldur. Ama işler her zaman pazarla sınırlanmaz. Savaşıma “bilek gücü ve salt savunma” yöntemleri ile, egemen sınıfın yarı-feodal, yarı-burjuva bürokrasisi de katılır. Efendi bir ulusun burjuvazisi, ister küçük ister 25


büyük olsun, önemli değil, rakibinin hakkından “daha çabuk” ve “daha korkusuzca” gelme olanağını kazanır. “Güçler” birleşir ve “başka ırktan” burjuvaziye karşı baskı biçiminde yozlaşan, bir dizi kısıtlayıcı önlemler uygulanmaya başlanır. Savaşım iktisadi alandan siyasal alana aktarılmıştır. Yer değiştirme özgürlüğünün kısıtlanması, dilin kullanılmasına karlı engeller, seçim haklarının kısıtlanması, okul sayısının azaltılması, dinsel inançlara karşı engeller vb. “rakip” in başına dolu gibi yağar. Kuşkusuz bu gibi engeller yalnızca egemen ulusun burjuva sınıflarının çıkarına yaramakla kalmaz, ama egemen bürokrasinin özgül ereklerine de yarar. Ama sonuçlar bakımından bunun hiçbir önemi yoktur. Burjuva sınıflar ile bürokrasi bu konuda el ele yürürler. Ezilen ulusun dört bir yandan sıkıştırılan burjuvazisi elbette harekete geçer. “Kendi Halkına” başvurur ve kendi sorununu 26

tüm halkın sorunuymuş gibi göstererek avaz avaz “vatan” ı yardıma çağırmaya başlar. Kendi “yurttaşları” arasından, kendisi için … “vatan” yararına bir ordu toplar. Ve “halk” çağrılara her zaman kayıtsız kalmaz, onun bayrağı yöresinde toplanır; yukarıdan gelen baskı onu da ezer ve onda da hoşnutsuzluk uyandırır. Ulusal hareket, işte böyle başlar. (Stalin Marksizm ve Ulusal Sorun) Ulusal hareketin içeriği elbette her yerde aynı olamaz. “Bu içerik, hareket tarafından formüle edilen çeşitli istemlere bağlıdır. (Stalin age) Bu söylenenlerden açıkça, yükselen kapitalizm koşullarındaki ulusal savaşımın, burjuva sınıfların kendi aralarındaki bir savaşım olduğu sonucu çıkar. Bazen burjuvazi proletaryayı da ulusal hareket içine sürükleme başarısını gösterir, ve o zaman ulusal savaşım görünüşte ama ancak görünüşte bir “genel halk hareketi” niteliğini kazanır.


Özünde ulusal savaşım her zaman burjuva nitelikte, yalnızca burjuvazi için yararlı ve istenir olarak kalır. (Stalin age) Türkiye de 15 yıl boyunca Kürt ulusal hareketin kuyruğuna takılan, burjuva siyasetinin uzantısı durumuna düşen Küçükburjuva sosyalistlerinin “genel bir halk” hareketinden tüm Kürt halkının hareketinden söz etmelerinin nedeni budur. Ve bunu Marksizm adına yapmaları ve buna kendilerinin de inanmış olması küçük burjuvazinin samimiyetsizliği değil onun ikili sınıf karakterinden kaynaklanır. Burjuva proletarya arasında bir sınıf olma özelliğinden gelir. Ne var ki bütün bunlardan, komünistlerin işçi sınıfının milliyetlerin ezilmesi siyaseti ne karşı savaşmaması gerektiği sonucu çıkmaz. Ulusal baskı işçilere de burjuvazi kadar hatta daha da çok zarar verir. Böyle bir baskı ezilen ulusların proletaryasının özgürce gelişmesini engeller. Manevi

güçlerin gelişmesini engeller. Milliyetçi baskı siyaseti, proletarya davası için bir başka yönden de tehlikelidir. Bu siyaset nüfusun geniş katmanlarının dikkatini, toplumsal sorunlardan, ulusal sorunlara, proletarya ile burjuvazinin “ortak” sorunlarına doğru çevirir. Ve bu da “çıkarların uyumu” yalanını yaymak için, proleter sınıf çıkarlarına gölge düşürmek için elverişli bir alan yaratır. Böylece tüm milliyetler işçilerinin önüne ciddi bir engel dikilmiş olur. (age) Üstelik egemen sınıfın burjuvazisi baskı siyasetini bir çok kez ulusları birbirine karşı kışkırtma emekçi sınıflar arasında birbirine karşı kırdırma, insan kıyımları, kışkırtmalar, provokasyonlar düzenler. Türk burjuvazisi de, Kürt ulusal hareketi karşısında Kürt ve Türk halkları sayısız provokasyon, kışkırtma, iki halkı birbirine kırdırtma uğraşı verdi. Türk burjuvazisinin bunda başarılı olamayışı bir çok etmenin 27


yanı sıra esas olarak Türk ve Kürt emekçi sınıfların fabrikalarda, mahallelerde, kentlerde birbirine karışmış karşılıklı aynı baskılara maruz kalmış olmaları karşılıklı günlük yaşamın içinde iç içe geçmiş olmalarının büyük payı vardı.Burjuvazi birbirine mesafeli duran farklı dinsel mezhepler arasında düzenlediği provokasyonlarda kışkırtmalarda başarılı olurken, Türk ve Kürt halkları arasında ekmeğe çalıştığı düşmanlık ve kıyım planlarında aciz kaldı. Türk halkı Kürt ulusal savaşımına destek vermese bile burjuvazinin oyunlarını boşa çıkararak ona doğrudan doğruya karşıda çıkmadı. Türk burjuvazisinin bütün propagandalarına rağmen “Kürtlerle” savaşa gönüllü katılmadı. Nitekim on beş yıllık savaş boyunca örgütsüz Türk halkı kendiliğinden yüz binlercesi askere gitmemek için çeşitli şekillerde savaştan kaçtı. Bu dönem boyunca burjuvazinin de itiraf etmek 28

zorunda kaldığı gibi asker kaçağı sayısı yüz binleri geçti. Ne var ki tüm bunlar kendiliğinden tepki olarak kaldı. Burjuvazi yığınların, kapitalizm tarafından sefalete itilen yığınların yoksulluğunun kaynağı olarak Kürt ulusal savaşımını gösterdi. İşçiler arasında milliyetçilik, şovenizm yer buldu. Tarihin en ağır ekonomik bunalımını geçiren Türk burjuvazisi eğer ciddi bir toplumsal hareketle karşılaşmadıysa, bunun nedeni işçiler ve emekçi sınıfların dikkatini “ortak” soruna, kendi deyimiyle bölücülüğe çevirmiş olmasındandır. İşte tüm bunlardan ötürü işçi sınıfının çıkarı, bütün yoldaşlarının tek bir uluslar arası ordu içinde iyiden iyiye kaynaşmalarında, burjuvazi karşısında manevi kölelikten kurtulmalarında hangi ulustan olurlarsa olsun yoldaşlarının tam ve özgür gelişmesindedir. İşçiler en incesinden en kabasına kadar, bütün biçimler altındaki, baskı siyasetine


karşı, kışkırtma siyasetine karşı savaşmalıdırlar. Bütün ülkelerin komünistleri, bütün bunlardan dolayı ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını ilan ederler. Bu şu anlama gelir: Kaderlerini kararlaştırma hakkına, yalnızca ulusun kendisi sahiptir. Kimsenin ulusun yaşamına zorla karışmak, okullarını ve öbür kurumlarını yıkma, kendi okullarını açma, alışkanlık ve geleneklerini yok etme, onları küçümseme ve aşağılama, dilini kullanmasını engelleme, haklarını kısıtlama hakkı yoktur. Elbette bu komünistlerin, ulusun tüm olanaklı ve düşünülebilir alışkı ve kurumlarını destekleyeceği anlamına gelmez. Ulus üzerinde uygulanan zorbalıklara karşı savaşım veren komünistler, söz konusu ulusun emekçi katmanlarının onun zararlı ve alışkı kurumlarından kurtulmasını sağlamak için bu alışkı ve kurumlara karşı ajitasyon yapmaktan hiç

zaman geri kalmayacak, sadece ve sadece ulusun kendi kaderini tayin etme hakkını savunacaktır. Kendi kaderini tayin etmesi demek, ulusun istediği biçimde örgütlenebilmesi demektir. O, kendi yaşamını özerklik ilkelerine göre örgütleme hakkına sahiptir. O, öbür uluslarla federatif bağlar kurma hakkına sahiptir. O, büsbütün ayrılma hakkına sahiptir. Ulus egemendir ve tüm uluslar eşit haklara sahiptir. Ulus eski düzene dönme hakkına da sahiptir, ama bu komünistlerin söz konusu ulusun şu yada bu kurumunun böyle bir karar1nı onaylayacağı anlamına gelmez. Proletaryanın çıkarlarını savunan komünistlerin ödevleri ile çeşitli sınıflar tarafından oluşturulmuş bulunan ulusun hakları, iki ayrı şeydir. Ulusların kaderlerini tayin etme hakkı için savaşım veren komünistlerin amacı, ulusun ezilmesi siyasetine bir son verme, bu siyaseti olanaksız kılmaya ve 29


böylece ulusların savaşımını ortadan kaldırmaya, köreltmeye ve en aza indirmeye çalışmalıdır. (Stalin age) İşçi sınıfı, burjuvazinin aksine, burjuvazinin ulusal savaşımını güçlendirmek değil, ulusal savaşımı ortadan kaldırmak ve köreltmeyi amaçlar. Bilinçli proletarya burjuvazinin “ulusal” bayrağı altında saflara girmez. Özünde burjuva bir nitelik taşıyan ulusal hareketin yazgısı elbette burjuvazinin yazgısına bağlıdır. Ulusal hareketin kesin çöküşü ancak burjuvazinin çöküşüyle mümkündür. – Tarihsel açıdan bu böyledir. Tam bir barış ancak sosyalizmin egemenliği altında kurulabilir. – Ama – buna dikkat edin- ulusal savaşımı en aza indirmek, onun köklerine saldırmak , onu proletarya için zararsız kılmak – bu kapitalizm çerçevesinde mümkündür. Sadece İsviçre ve Amerika örneği de olsa, buna tanıktır. Bunun için ülkeyi demokratlaştırmak ve 30

ulusların özgürce gelişmesini sağlamak gerekir. (Stalin Ulusal Sorun Ve Marksizm) Ulusal sorunun Marksist açıdan ele alınması; ulusal sorun burjuvazinin çöküşü ile mümkündür. Tam bir barış sosyalizmin egemenliği altında kurulabilir. Sorunun tarihsel açıdan kesin çözümü bu şekildedir. Ne var ki ulusal sorunu en aza indirmek, işçi sınıfı için zararsız hale getirmek, işçi sınıfını her milliyetten kardeşleriyle ortaklaşa sınıf mücadelesini yürütebilmesinin önündeki engelleri kaldırmak için ulusal sorunun çözümü kapitalizm çerçevesinde de mümkündür. Bunun için ülkeyi demokratlaştırmak, siyasal özgürlükler için mücadele etmek, ulusların özgürce gelişmesini sağlamak gerekir. Bu da işçi sınıfı önderliğinde demokratik bir devrimle mümkündür. İşçi sınıfı ulusal sorunun, ulusal hareketin sürükleyip götürdüğü milyonlarca insana ancak böylesi bir siyasal


farkla bu sorunu burjuvazi özgürlükler, demokrasi koşullarında ulaşabilir. mi çözecek, proletarya mı? Ulusal sorun, ulusal hareket Bundan dolayı burjuva kime hizmet edecek demokrasisine burjuvaziden burjuvaziye mi proletaryaya daha çok işçi sınıfının mı? sosyalizmin ihtiyacı vardır. Bu bir tercih sorunu değil Mahir Geçen Sayıdan Devam. yığınların içinde bulundukları bilinç, örgütlenme, işçi sınıfının siyasal gücü, (TÜRKİYE SOSYO kendisi dışındaki emekçi EKONOMİK YAPI) sınıflarla olan bağı vb. Önemli Not: Bu yazı dizisi sorunuyla ilişkilidir. Bu sorun bu yayının görüşlerini şu yada bu teorisyenin yansıtmamakta, sadece bu teorik lafazanlıkları değil konuda tartışmaların pratik zorunluluktur. Özünde oluşması yönünden bir burjuva hareketi olan okuyucu kitlesine ulusal harekete, ulusal bilgilendirme açısından sorunda bir burjuva yayımlanmaktadır. demokrasisi sorunudur. Tek İÇ ANADOLU İSTATİSTİK VERİLERİNDEN TARIMSAL YAPI VE DURUMU İşlenen Alanların Büyüklükleri Toprak Dilimleri Dekar 1-20 21-50 51-100 101-200 201-500 501-1000 1001-+

Ortalama İşlenen

Hane %

Alan %

12,26 36,88 77,15 150,98 322,18 914,69 1510,63

29,0 28,1 18,7 14,2 8,2 0,3 1,5

3,5 10,2 14,2 21,1 26,0 2,7 22,3 31


Toplam

----

658,807

6.694.210 ha

Tablo 1

İç Anadolu toprakların işletme açısından işletmelerin durumlarını en belirgin biçimde gösteren bölgelerin başında gelmektedir. Bölge tarımında 1980 yılı itibari ile işlenen toprak 6.900.000 Ha. Alanın 5.800.000 Ha. Alanı tahıl ekimine ayrılmaktadır. Bu da genel alanın %85’ini kapsamaktadır. Bu göz önüne alındığında işletme yapısında görünen durum şöyle ortaya çıkmaktadır. 1-

20 da işleten haneler ile 2150 da işleten aileler toplam ailelerin %57’sini oluştururken işlenen alanın 13.7’sini işletmektedirler. 51200 da işleten işletmeler %32.9 ile toplam alanın %35.3’ünü işlerken 201-500 da işleten aileler %0,3 ile toplam alanın %2,7’sini işlemektedirler. 1001 da büyük işletmeler toplam alanın %22,3’ünü işlerlerken toplam ailelerin %1,5’ini oluşturmaktadırlar.

1950-1973 Arası İşletme Yapısında Oluşan Değişiklikler Toprak Büyüklüğü Dekar 1-50 51-100 101-200 201-500 501-+ Tablo 2 32

1950 Hane % Alan % 51,4 22,9 16,8 7,3 1,6

13,32 16,79 25,02 25,23 19,63

1973 Hane % Alan % 57,1 18,7 14,2 8,2 1,8

13,7 14,2 21,1 26,0 25,0


Küçük işletmelerin sayısındaki sürekli artışa bağlı olarak işledikleri alanlar küçülmektedirler. Fakat bu küçülme kendi içinde yavaş ilerleyen bir seyir izlemektedir. Bunun nedeni çoğunlukla küçük alanlara sahip köylünün şehir ve pazarla olan yakınlığının tarım dışı işlerden ve şehirlerde geçici işçi olarak çalışma olanaklarının fazla olması tarım girdilerine ek bir gelir olduğundan çoğunlukla küçük toprak sahipleri köyde yaşamını sürdürmekte ve toprağını elinden çıkarmamaktadır. Toprağın küçüklüğü aile emeğinin rahatlıkla üretimi gerçekleştirdiği bir alan olduğundan, fazla işgücü kendisini gösterir. Özellikle ulaşım ağının gelişmesi köyleri şehirlere ve en yakın pazarlara ulaşımın gelişmesi. İç Anadolu’da kırsal bölgelerde yaşayanları geniş çapta işgücü pazarı içine çekmektedir. 1980 verilerine göre İç Anadolu’daki illerde İşletme Ort.işlenen

ortalama 500,000 motorlu ulaşım aracı vardır. Bu yapı köylünün geleneksel yapısının biraz daha sürmesine neden olabilir fakat bu süreç yinede kendi içinde yoksullaşmayı ve büyük toprak sahipleri açısından toprak yoğunlaşmasını durdurmayacaktır. Bu aileleri gelirleri açısından incelediğimizde ailelerin konumları ve arazi verimliliklerine bakıldığında sınıflandırmak daha kolay olacaktır. İç Anadolu tarımının %85’i tahıl üretimine yani kuru tarıma dayalıdır. Toprakların %44’ünün nadas alanı olarak en yüksek nadas alanı olma özelliği göz önüne alınırsa işletme gelirleri;

GS.Yıllık Gelir 33


Büyüklüğü 1-50 51-100 101-200 201-500 501-1000 1001-

alan Da. 2,5 7,7 15,1 32,2 91,5 151,1

*1829 kg\ha*19 TL

86,877 267,582 524,740 1.118.982 3.179.716 5.250.876

Tablo 3 1-50 dekarlık alanda Gayri safi gelir aylık ortalama 7,240 TL. bir aile gelirine sahiptir. Kırsal alan tüketici fiyatları endeksine göre 1974=100 kabul edilirse 1981’de kırsal alan harcamaları şöyledir: 1973=1974=100 1981 için: Gıda 3.954 Ev Eşyası 3.935 Giyim 4.048 Sağlık ve 2.778 Bakım Ulaştırma 4.869 Konut 4.717 ORTALAMA 4.050,16 Tablo 4 DİE 1989 İst. Yıllığı Yayın No:1405 Birey başına harcamanın yanında tarımsal harcamaları da eklersek 1-100 dekar arası 34

işletmeler ve bu işletmelerin işlenen alanın her yıllık %44’ünü nadasa bırakıldığı düşünülürse tarımsal giderler ve bireysel harcamalar sonucu toplam yıllık aile geliri %50 oranında azalma göstermektedir. Buna göre 1-50 dekar arası işletmelerde geliri safi olarak aile başına gideri karşılamaktan çok uzaktır. Sınıflamada 201-500 arası işletmeler orta işletmeler grubuna girerken 501-1000 ve 1001 (da) büyük işletmeler zengin işletmeler durumundadır. Burada farklılaşma daha başka bir biçim göstermektedir. Toprak alanının genişliği çiftçinin konumunu belirlemekten uzak kalmaktadır. Daha çok elde ettikleri toplam geliri bir ölçü


olarak koyarsak sınıflandırmak daha kolay anlaşılabilmektedir. Bu süreç yani tarımsal nüfustaki farklılaşma sürecinin tümü gerçek hayata ait bir süreçtir. Bu aynı zamanda ülkemizde bölgeler arası farklılaşmanın da bir ürünüdür. Yapılacak genel bir sınıflandırma köylülüğün sınıfsal farklılaşmasını Toprak Grubu Da. 1-20 21-50 51-100 101-200 201-500 501-1000 1001 + Toplam

yanlış değerlendirmelere götürecektir. Zira toprağını ortakçı veya kiracıya vererek terk eden yoksul köylü ile toprakları kendinde toplamaya çalışan köylü zenginleri ve kapitalist nitelikteki köylü ailelerini ve bunların sınıflarında bulanıklık yaratır. Bu aynı zamanda farklılaşmanın da üzerini örter.

Dışarı Arazi Veren Aileler: Hane % 27,21 21,84 29,85 4,45 13,83 2,82 -54,571

Toprak % 2,9 7,92 19,63 6,67 42,42 20,46 -592,671

Tablo 5 Toplam çiftçi, ailelerim %8 i arazi vermektedir. Toplam alanında %8,9 ‘u aileler tarafından dışarıya kiracı veya ortakçı olarak arazi vermektedirler. Dışarıya en çok arazi veren aileler 1-50 dekar grubundaki aileler dışarı arazi veren ailelerin

toplam ailelerin %49,05’ini hemen hemen ½’sini oluşturmaktadırlar. Özellikle 1-50 (da) grup topraklarını ya satmakta ya da ortakçılığa vermektedirler. Buradaki amaç gelir elde etmektir. Kiracılık ilişkileri fazla yaygın olmamakla birlikte kiralamak yolu ile de 35


grubunda dışarıya toprak toprak verilmektedir. 101200 (da) da dışarı toprak verme oranı oldukça azdır. 1001 (da) yukarı alanlarda veren aileler oldukça azdır. dışarı arazi verilmektedir. Zira elde edilen emeğin 501-1000 dekarlık alanda bunun yanında iç dışarı arazi veren aileler bu Anadolu’da yaygın olan elbirliği ile işlemek ve guruptan en az toprak veren aile gurubudur. Bu gurupta modern teknolojiden toprak veren ailelerde daha kiralamak yolu ile çok kiracılık ilişkileri yararlanmak bu işletmelerin yaygındır. Arazi veren geleneksel yapısını korumasını sağlamaktadır. ailelerde ise daha çok köylerde oturan aileler değil, Modern tarım girdilerinden şehirlerde yerleşmiş traktörle sürdürmek ailelerde oturmaktadırlar. biçerdöverle toplatmak tarımsal iş sürecini aile Dışarı arazi veren aileler açısından hem azaltmakta ailelere göre toprak guruplarının bu ailelerden hem de fazla iş gücünün farklı alanlara toprak tuttukları rahatlıkla yönlendirilmesine olanak açıklar. sağladığında bu aile Ellerindeki arazi miktarına göre arazi tutanlar: Toprak Gurubu(Da) Hane (%) Alan (%) 1-20 59,66 13,32 21-50 22,93 18,15 51-100 9,95 16,16 101-200 5,29 18,50 201-500 0,62 3,64 501-1000 1,54 29,73 1001 + --Toplam: 198.032 1.019.597Ha Tablo 6 Dışardan arazi tutan ailelerden topraksız aileler 36

1-100 dekar arasında arazi işleten ailelerden toprak


tutmaktadırlar. Dışardan tutulan arazi toplam hanelerin %28,7’sini oluşturmaktadır. Dışardan toprak tutan haneler en çok toprak tutan aileler hanesine bakarsak %82,59 ile en çok toprak tutan haneler olmalarına rağmen en az toprağı tutan ailelerdir. Toplam aileler içerisinde dışardan toprak tutanlarda 1-50 dekar arası işletmeler toplam işletmeler içerisinde %23,7’dir. Bu işletmeler en çok 1-100 da toprak sahibi işletmelerden toprak tutmaktadırlar. Tuttukları toprak miktarı, tutulan toplam arazinin %31,47’dir. 51-200 dekar arası işletmeler ise toplam bölge işletmelerinin %3,3’ünü oluştururlarken dışarıda arazi tutan ailelerin%15,24’ünü oluştururlarken, dışarıda tutulan arazinin %31,47’dir. 201-500 da işleten aileler toplam ailelerin %0,2’dir. Dışardan tutulan toplam alanın 3,64’ü işlemektedirler. 500-1000 da işletenler ise toprak tutan aileler içerisinde %15,4’ü

topal aileler içersinde %0,4’ü oluştururlarken tuttukları toplam alan tutulan alanın %29,73’ünün ellerinde toplamaktadırlar. Küçük işletmelerde özellikler 1-50 da arası işletmelerde tutulan topraklarda yarıcılık yaygındır. Kiracılık ilişkileri bölgede illerde sulanan alanlarda görülürken bölgede kuru tarımımın yapıldığı alanlarda ise sadece yarıcılık biçimidir. İç Anadolu’da yarıcılık genelde tüm üretim araçları ve işgücü işleten aileye ait olmak üzere tohumluk vb. giderler çıkarıldıktan sonra geri kalan ürün 1/52 oranında bölüşülmektedir. Kiracılık ilişkileri daha çok 500 da’dan büyük işletmelerde görülmektedir. Söyledikleri alanları tamamen ortakçı veya kiracı olarak işleyen hanelerin toplam sayısı 19600 işletmedir. Toplam işletmelerin %2,98’ini oluşturmaktadırlar. Tamamen ortakçı veya kiracı aileler 1-100 dekar 37


arası işletmelerdir, 100 dekarın üstünde bu şekilde işlenen alan bulunmamaktadır. Bu durum yukarıdaki düşüncemizi doğrulamaktadır. Kiracılık sulak alanlar dışında yaygın değildir. Kuru tarımda toprağını terk eden ailelerin çoğu toprağını genelde köyde kalan ailelere gelir elde etmek için ortağa vermektedir. Topraklarının büyük bir çoğunlunu yine de (dışarıya verilen toprakları) işletmeler arasında en çok 501-1000 da işleten işletmeler tutmaktadır. İç Anadolu’da toprak kutuplaşması küçük ve büyük işletmeler arasında uçlaşırken orta büyüklükteki işletmeler ise yapısının

durumuna göre toprak tutmaktadırlar. Toprakların yaklaşık %30’u 501-1000 da gurupta toplanmaktadır. Kırsal alanda köylülük toprakları yoğun bir biçimde kiralanmaktadır. Topraklarını çoğunlukla kira veya ortakçıya veren aileler alt grup ailelerdir. Geleneksel yapıdan kopmaya çalışan birçok aile topraktan da kopmaktadır. Zengin köylülük ise elinde toprak toplanması toprağın “sınai bir nitelik taşıdığını gösterir”. (R.K.G sy.120) küçük köylünün toprak tutması ise kırsal alanda yaşamın getirdiği ihtiyaçtan kaynaklanır.

İşlediği toprağın tümüne sahip aileler: Toprak grubu (dekar) 1-20 21-50 51-100 101-200 201-500 501-1000 38

Hane (%) 32,68 26,76 17,10 14,84 7,31 0,49

Alan (%) 3,99 10,34 13,72 24,39 25,66 4,05


1001 + Toplam

0,82 460.774

17,85 4.441.610Ha

Tablo 7 Toprak sahibi haneler ile işletmeler karşılaştırıldığında toprağın hangi yönde toplandığı daha net görülür. Toprağa sahip ailelerde işletilen alanlar ve buna ait haneler arasındaki farka bakarsak; Toprak sahibi haneler ve işletmeci haneler: Toprak gurubu (dekar) 1-20 21-50 51-100 101-200 501-1000 1000 +

İşletme /%) 29,00 28,1 18,7 14,2 0,3 1,5

Toprak SHB Hane (%) 32,68 26,76 17,10 14,84 0,49 0,82

Fark (%) -3,68 -1,34 -1,6 -0,89 +0,19 +0,65

Tablo 8 Toprak sahibi haneler toprak işletmecisi ailelerden daha azdır. 1-20 da grupta yaklaşık %3,68’lik bir fark var. Toplam %8,33 toprak hane toprağını bizzat işletmektedir. Bu oran en çok 51-1000 dekarlık gurupta ortaya çıkmaktadır. Fakat 501-100 dekarlık gurupta %2 gibi bir fazlalık 1001 da fazla gurupta ise %0,65’lik işletme fazla. Bu durum küçük işletmelerin

daha doğrusu toprak sahibi aileler topraklarını işletmemektedir. İşlenmeyen alanları toplandığı işletme alanlarında 501-100 da ve 1001 da fazla toprağı işleten işletmelerde toplanmaktadır. Orta büyüklükteki işletmeleri 201-500 arası işletmeler olarak kabul edersek ellerindeki üretim araçları biriktirme ve modernleşmeye açık aileler olduklarından dışardan 39


toprak tutmakta zorlanmazlar. Ellerindeki üretim araçları olanlara bu olanakları rahatlıkla sağlar, hem ortakçı hem kiracı olarak rahat toparlayabilmektir. Fakat istikrarsız yapıları ve toprağın parçalanması da en çok bu aile gurubunda görülmekte. Dışardan toprak tutan ailelerde en az gurubu oluşturmaları ve dışarı toprak veren içindeki yüzde yapılarındaki durgunluk istikrarsızlarına açık bir örnek olarak gösterebiliriz. Toprağın parçalanması proletarya ile burjuvazi

arasındaki yalpalanmaları güçlendirmektedir. Çoğunlukla b aile grubunda toprağı bir kişiye terk edip kısmen gelirinden pay istemek biçiminde bireylerinden birilerine toprakların satılması sonucu topraktan çekilirler. Yapısını koruyup gelişenler teknolojiyi toprakta kullananlar işletme yapısını büyütüp kır zenginleri arasına katılırken, bir kısmı ki bu büyük çoğunluğu oluşturur- ise mülksüzleşip proletaryaya dahil olmak zorunda kalmaktadırlar.

1- Topraksız Çiftçi 2- Kırsal Tarım işçisi ve işçilik yapanlar 3- Topraksızlar Toplamı 4- Toprak Sahipleri Topraksız çiftçi oranı Topraksız aile oranı Topraksız aile oranı yüksektir. İç Anadolu’da tamamen kiracı ve ortakçı ailelerin küçük işletmelerden oluşması dışarı arazi veren aileler içinde 1-50 toprak gurubun göz önüne alırsak ve buna topraksız çiftçiler 40

66.893 96.999 163.892 672.006 %9,5 %19,6

eklenirse %19,63 olan topraksız ailelerle birlikte topraktan kopanlar oldukça fazladır. Yukarıdaki tabloda toprak sahibi aileler 672.002 aile olarak görülürken 13.199 hane çiftçilikle uğraşmamaktadır.


İşçilik ve tarım işçiliği yapan ailelerle topraksız çiftçi aileler toplamı 162.892 ailedir. Toplam ailelerin 1/5’dir. Topraksız olup hala topraktan ve kırsal alan+an bir türlü kopamayan bu ailelerin toprak talebi küçük toprak ahibi işletmelerle birlikte ortaya koyarsak iç Anadolu’da toprak ihtiyacı olan ailelerin yüksekliği bu sorunu ortaya koymakta yeterli bir nedendir. Özellikle küçük işletme gurubunun dışarıdan toprak tutmaya yönelmesi aynı zamanda toprak talebini de ortaya koymaktadır. Devam edecek... MARKSİZM – LENİNİZM HERZAMAN GÜNCEL VE BİLİMSEL ÖĞRETİ MIZRAK ÇUVALA SIĞMIYOR Marks tarafından bulunan ve bir yanda emekçilerin yoksullaşması artarken öte yanda kapitalistlerin karlarının büyüdüğünü açıklayan

kapitalizmin genel yasası, bu günkü kapitalist toplumda daha büyük bir güçle etkinliğini sürdürüyor. Bir tarafta proleterler diğer tarafta küçük bir azınlık olan burjuvalar olmak üzere toplumun kutuplaşması derinleşiyor. 24 ve 25 mayıs tarihlerinde Devlet İstatistik Enistitüsü (DİE) tarafından iki ayrı rapor yayınlandı. Bu raporlardan birisi 24 mayıs 25 tarihli olup “2003 Yılı Yoksulluk Çalışması Sonuçları” başlığı altında Türkiye nüfusunun yoksulluk ve açlık sınırlarındaki kesimlerinin istatistiki çalışmasını vermektedir. Daha once 2002 yılı raporunu yayınladığımız bu satırlarda dikkati çeken önemli olay iki rapor arasındaki sayılarda gün geçtikçe yoksulluğun ve açlığın toplam nüfus içerisindeki sayılarının giderek artış göstermesidir. Bu rakamlar emperyalistlere ve onların yerli işbirlikçilerine de korkutmakta ve isteksizce de olsa böyle bir araştırma için uluslar arası 41


sermayenin yönlendiricilerinden Dünya Bankasının kerdi desteğiyle yapılan bu çalışma 2001 yılından beri yürütülmekte olan “Sosyal Riskin Azaltılması Projesi” kapsamında hane halkı bütçe anketlerinin uygulanması ve anketin sonuçlarına dayalı olarak yoksulluk analizlerinin yapılmasıda yer almaktadır. Bu projenin başlığı ilginç olamkla bir likte çokda çarpıcıdır. Tekelci burjuvazi emekçi kitlelerin ve proletaryanın giderek yoksullaşmasının daha fazla devam edemeyeceğini

42

birgün kendisinden hesap sorulacağını aklına getirmekte bu “sosyal riskin azaltılması” konusunda sözüm ona projeler üretmekte ve uluslar arası bir temelde finas sağlamaktadırlar. Hatırlanacağı üzere uluslar arası sermaye yine bu konularda çalışmalar yapmak ve organizasyonlar düzenlemek üzere Türkiye’den Kemal Dervişi Böyle bir kurumun başına getirmişti. (BM Kalkınma Programı Başkanlığı) Rapordaki bir tablo şu sayıları vermektedir:


25 mayıs 2005 Tarihli ikinci raporumuzun konusu ise “HANE HALKI İŞGÜCÜ ANKETİ ŞUBAT 2005 SONUÇLARI” nı içermektedir. Bu raporda 2005 yılı Ocak, Şubat, Mart Aylarını kapsayan üç aylık dönemin sonuçlarını vermektedir. Bu rapora göre toplam çalışan sayısı (istihdam) 20 milyon

838 bin kişi, iş gücüne katılma oranı %46,8 dir. Bu dönemdeki işsiz sayısı 2 milyon 750 bin kişi, işsizlik oranı ise 11,7 olarak tahmin edilmiş. Aşağıya tablolarını sunduğumuz bu raporun sonuçlarına göre işsizliğin artan oranda devam etmekte olduğunu görmekteyiz.

Tablo 1. İşgücü durumu (Şubat 2005) TÜRKİYE

KENT

KIR

TOPLAM 15 ve daha yukarı yaştaki nüfus (000)

50.452

31.231

19.222

İşgücü (000)

23.588

13.771

9.817

20.838

11.852

8.986

İstihdam (000)

43


2.750

1.920

831

İşgücüne katılma oranı (%)

İşsiz (000)

46,8

44,1

51,1

İstihdam oranı (%)

41,3

37,9

46,7

İşsizlik oranı (%)

11,7

13,9

8,5

15,4

14,3

19,0

21,8

24,7

17,7

3,6

3,1

4,3

4,7

3,4

6,6

Tarım dışı işsizlik oranı (%) (1)

Genç nüfusta işsizlik oranı (%) Eksik istihdam oranı (%) Genç nüfusta eksik istihdam oranı

(1)

(%)

ERKEK 15 ve daha yukarı yaştaki nüfus (000)

25.023

15.649

9.373

İşgücü (000)

17.659

10.983

6.675

15.557

9.571

5.986

2.102

1.413

689

İşgücüne katılma oranı (%)

70,6

70,2

71,2

İstihdam oranı (%)

62,2

61,2

63,9

İşsizlik oranı (%)

11,9

12,9

10,3

14,4

13,1

18,5

22,2

22,5

21,7

4,2

3,3

5,7

5,8

3,9

8,9

25.430

15.581

9.848

5.929

2.788

3.141

5.281

2.281

3.000

649

507

142

İşgücüne katılma oranı (%)

23,3

17,9

31,9

İstihdam oranı (%)

20,8

14,6

30,5

İşsizlik oranı (%)

10,9

18,2

4,5

19,8

19,4

21,4

21,2

30,2

11,6

1,8

2,3

1,3

2,6

2,0

3,2

İstihdam (000) İşsiz (000)

Tarım dışı işsizlik oranı (%) (1)

Genç nüfusta işsizlik oranı (%) Eksik istihdam oranı (%) Genç nüfusta eksik istihdam oranı

(1)

(%)

KADIN 15 ve daha yukarı yaştaki nüfus (000) İşgücü (000) İstihdam (000) İşsiz (000)

Tarım dışı işsizlik oranı (%) (1)

Genç nüfusta işsizlik oranı (%) Eksik istihdam oranı (%) Genç nüfusta eksik istihdam oranı (1) 15-24 yaş grubundaki nüfus

44

(1)

(%)


16-PROLETER