Page 1

SAYFA

2

Yandafllar›n portakal alerjisi Alt›n Portakal’a AKP elefltirisi damga vurunca AKP medyas› festivale karfl› hücuma geçti

SAYFA

5

SAYFA

Dünyay› iflgal et Wall Street’i iflgal et hareketinin talepleri eflitlik ve adalet isteyenlere ilham verdi

13

Ayn› yoldan geçtiniz siz AKP, Türkiye’deki tüm kötülüklerin sebebi olarak gösterdi¤i ‹ttihatç›lar›n izinde...

SAYFA

15

Bar›nma hakk› kardeflli¤i 3’üncü FestiVadi y›k›m›n karfl›s›nda sanat›n ve dayan›flmas›n›n sahnesi oldu

21 Ekim 2011 • 1.25 TL

Y›l 6 • Say› 142

Masal bitti



Ekonomik baflar› masal› bitti! Kriz kap›ya dayan›nca zam üstüne zam geldi. Hastanelerde doktor için ayr›, reçete için ayr›, ilaç için ayr› para devri bafllad›

Hepimiz eflk›yay›z!



Demokrasi ve aç›l›m masal› bitti! AKP onlarca can›m›za mal olan savaflta ›srar ediyor, çözümsüzlü¤ünü “intikam” yeminleriyle gizlemeye çal›fl›yor

Hopa olayları sonrasında Halkevleri’ni hedef gösteren Tayyip Erdoğan’ın savcıları da efendilerine layık olmaya çalıştı. Ankara’daki Hopa davasının 5 ayda hazırlanan iddianamesine göre AKP’ye karşı çıkarak ulaşım ve eğitim hakkını savunan, yumurta atan, “savaşa ve işbirlikçiliğe hayır” diyen, Filistin’e özgürlük isteyen, solcu olan, solcu kitap ve dergiler okuyan herkes eşkiya, herkes terörist.  S. 3

Köstebek yaln›z de¤il  Deniz Feneri tutuklular›n› hapishanede yaln›z b›rakmayan AKP, köstebek oldu¤u a盤a ç›kan Atalay’› da harcatm›yor  S. 3

Veliler okul yolunu açt›  ‹stanbul Bahçelievler’de uzun süredir yaflanan okul önünde sürücü kursu pisti sorununu velilerin eylemi çözdü  S. 7

YOL YAZISI... AKP iktidar› gerçek, eflit ve adil bir bar›fl istememektedir. Gerek Kürt sorununun demokratik çözümü için

Kenar Notlar› / Sayfa 2

Ferda Koç / Sayfa 4

Ve böyle buyurdu Zerdüflt

Çukurca AKP için...

gerekse bu ülke halklar›n›n sömürüsüz, adil ve eflitlikçi bir düzen içinde yaflamas› için bu iktidar def edilmelidir  S. 3

Fatma Genç / Sayfa 6

Arzu Çerkezo¤lu / Sayfa 8

Biriken enerji...

KHK bilmecesi

Bar›nma hakk› direndikçe kazan›l›yor

Üç kuruflluk sa¤l›k sistemi

A

KP’nin seçim kampanyasının medarı iftiharı sağlıkta, yeni tarife dönemi başladı. Muayene 3 lira, ilaç yazdırmak artı 3 lira. Üç kutudan sonra yazılan her ilaç başına 1lira ödenecek. Sağlık sistemini, “dönüşüm programı”yla ilaç kullanımı ve tedavi düzeneğine mahkum eden AKP, ortaya çıkan yüksek faturayı hastaların cebinden karşılamak için kolları sıvadı  S. 6

T

ermik santrale karşı verilen mücadeleyle tüm Türkiye'ye örnek olan bir direniş sergileyip termikçi şirketi durduran Gerze'de 19 Ekim gecesi nokta operasyonunu andıran bir soruşturma furyası başladı. Elinde 90 kişilik bir liste olan jandarma ekipleri, termik santrale direnen Gerzelileri tek tek ifade

 Krizin Türkiye’deki a盤a ç›kma biçimi cari aç›k, yani ithalat›n ihracattan fazla olmas›. Bunun bedeli ise zamlarla halka ödetiliyor  S. 9

B

arınma hakkı mücadelesi, halkın haklarına yönelen saldırılara karşı tek çözüme işaret ediyor: Direniş! Ankara’nın pek çok farklı mahallesindeki kentsel dönüşüm projelerini karşı geliştirilen halk direnişleri kazanımlarla sonuçlanıyor. Mehmet Akif Ersoy, Polatlı Yenimahalle, halkı belediyeyle daha iyi koşullarda anlama sağladı. Mamak ve Kartaltepe’de hukuki kazanımlar var  S. 6

AKP'nin intikam› Gerze'de bafllad› vermeye çağrılıyor. Gerzelilerin "toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet", "kamu malına zarar" ve "görevli memura mukavemet" ile suçlanıyor. Tuncay Özilhan’a ait Anadolu grubunun köylerine termik santral yapmasını engellemeye çalışan Yaykıl halkı şirketin kaçak yollardan sondaj çalışması yapma girişimini

eylül ayı boyunca nöbetler tutarak, yollara barikatlar kurarak, yeri geldiğinde kolluk kuvvetleriyle çatışarak engellemişti. Saldırıların şiddetlendiği günlerde şirket araçları da yakılmıştı. Yeşil Gerze Platformu (YEGEP) çatısı altında mücadeleyi sürdüren Gerzeliler, sonuna kadar direneceklerini belirtiyor.

Fatura halka

Söz hakkı hep failde  Kad›n akademisyenlerle, HaberTürk’ün sürmanfleti ile gündeme gelen kad›na yönelik fliddetin haberlefltirilme biçimlerini konufltuk  S. 11

Son nokta kad›nlar›n  Kad›na yönelik fliddet sorununu, HaberTürk’ün sürmanfletten verdi¤i foto¤raf de¤il, kad›nlar çözecek  10


2

MEDYA 21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

Kenar Notlar›

Yandaşların portakal alerjisi

Ve böyle buyurdu Zerdüşt

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde sahne alan isimler yaptıkları konuşmalarda AKP’yi eleştirince, AKP medyası farklı taktiklerle hücuma geçti

ağ devrimci filozofunu ararken Dareja ırmağının kıyısından bir peygamber gelir. Anadolu, Mezopotamya, Kürdistan, Persopolis; hatta Yunanistan, Çin, Hindistan topraklarında fırtınalar kopar. On bin yılın birikimlerine dayanan kolektif insan düşüncesi bir kez daha somut bir insanın zihninde devrimci sentezine ulaşır. Eski Yunan felsefesinin sistem-öncesi son büyük filozofu Platon, ona “Ateş’in oğlu” der ve öğrencisi olmakla övünür. Ateş, su, hava, toprak elementleriyle varlığı anlamaya ve açıklamaya çalışan İyon materyalizminin felsefi öncülleri onun felsefesinden gelir. Daha o zamanlarda, hareketi, karşıtların savaşımıyla açıklayarak Hegel ve Marx gibi filozofların hayranlığını kazanan Herakleitos’un diyalektik düşüncesi tohumlarını gene ondan alır. Felsefesel düşünceyle dinsel dogmaları kaynaştırarak insan düşüncesinin en yüksek soyutlamalarından biri olan “tek tanrılı din” kavramına ulaşır. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi tek tanrılı dinlerin temel kavramları yüz yıllar öncesinde onun düşüncesinde bulunur…

Ç

*** İşte Başbakan Erdoğan’ın Kürt hareketini yıpratmak için adını “ayrımcılık yaratan küfür sözü” olarak kullandığı bu kolektif-insan, Zerdüşt’tür. Bütün kolektif-sentezler gibi nereli olduğu kesin hatlarıyla bilinmemekle birlikte, onun “iyi düşünce, iyi söz ve iyi eylem” ilkeleriyle temellendirdiği dinine en çok İran yataklık etmiştir. Başkent Persopolis’te en parlak temsilini oluşturduğu, köle emeği üzerinden çağın en büyük imparatorluğunu inşa eden İran, artık eski dinsel dogmalarla ilerleyemezdi. Aristokrasinin zengin ve kibirli temsilcilerinin dünya malına düşkünlüğünü güvence altına alan Vedacılık, halkın tinsel gereksinimelerine yanıt veremiyordu. Öyle ki, Zerdüştlük (Mazdacılık) bir halk dini olarak zaman zaman halk iradesine dayanarak imparatorluğa paralel yönetimler için isyanlara yol açmıştır. Artık yerleşik bir toprak insanı olan halk, doğa, toprak ve hayvan sevgisine yönelik tinsel gereksinimlerini Zerdüştlükte bulur. Zerdüşt, atları ve öküzleri kurban eden şiddete dayalı seçkinci bir dini yadsır. Kadın ve erkek eşitliğini temel alır. Kadın ve erkek bir arada ve arkadaşça yaratılmıştır. Zerdüştlük çok eşliliği ve cinsel şiddeti buyuran dinsel yaşam biçimlerini reddeder… *** İslamcılık, “tek tanrılı dinlerin en sonuncusu en mükemeli” olma iddiasıyla övündüğü günümüzde, tam 2500 sene sonra bugün hâlâ, Zerdüştlüğün “zamanına göre ileri” adımlarının çok gerilerinde kalıyor. Üstelik Zerdüştlüğü tehlikeli bir inanç olarak görüyor ve tehlikeli gördüğü bütün hareketleri yıpratmak için adını “ayrımcılık yaratan küfür sözü” olarak kullanıyor. Bunun adı düpedüz dinci-İslamcı gericiliktir. İslamcı gericilik; çünkü kendisinin, yoksul, ezilen halk sınıflarının çok yönlü sömürüsü için sermayenin sınıfsal egemenliğinin hizmetine sunuyor. Bu yanıyla halkıçı değil seçkincidir. Tarihsel gelişmeler açısından çok kısa denebilecek bir zaman diliminde İslamcı bir orta sınıf ve burjuvazi yarattı. İslamcı gerici; çünkü iktidara yerleştikçe kadınlar ve özel olarak İslamcı militan kadınlar üzerindeki cinsiyetçi istismarı açık seçik kamusal bir nitelik kazandı. İslamcı gerici; çünkü Sünni-Türk toplumların mutlak egemenliğini güvence altına almak için şoven-mezhepçi iktidar geleneğini, toplumsal yapılarla da destekleyerek yeniden üretiyor: Örneğin AKP iktidarı sürecinde kadın cinayetleri yüzde 1400 artarken, sadece 2011'in ilk 6 ayında 130 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Sivil-seçilmiş Kürt siyasetçi ve yöneticilere yönelik polis operasyonlarında Nisan 2009’dan beri yaklaşık 8 bin gözaltı ve yaklaşık 4 bin tutuklama yapıldı. Kitle iletişim kanalları kontr-medya organlarıyla sürekli baskı altına alınarak halkın kolektif bilişsel kapasitesi gericileştirildi… *** Tam bu noktada İslamcı gerici iktidarın ayrımcılık yaratan küfür sözlerinin etkin öznesi Zerdüşt, bakın 2500 sene önce neler söylüyor: “Bilgi, insanın gönülünü aydınlatan tanrısal bir ışındır ve sevgiyle biçimlenen bir mutluluk unsurudur. Mutluluk kişinin aydınlanması ve karanlığın etkisinden kendini kurtarmasıdır. Mutluluğu sağlayan sevgiyle yaratıcılık birlikte var olur.

Halk›n Sesi Sahibi ve Sorumlu Yaz› ‹flleri Müdürü Ali Ergin Demirhan Telefon / Faks 0212 245 90 37 Adres Tomtom Mahallesi Örtmealt› Sokak No: 6/3 BEYO⁄LU/‹STANBUL Bas›ld›¤› Yer Taflbask› Matbaac›l›k Yay. ve Amb. San. Tic. Ltd. fiti. Bask› Tesisleri Kocaeli /‹ZM‹T (0262 335 45 29) editor.halkinsesi@gmail.com 15 günlük Yayg›n, Süreli, Türkçe yay›nd›r.

A

ntalya 48’inci Altın Portakal Film Festivali’nin ödül töreninde verilen siyasi mesajlar AKP medyasının şimşeklerini festivalin üzerine çekti. Festivaldeki törenlerde Rutkay Aziz ve Tarık Akan’ın doğrudan AKP baskısını hedef alan konuşmaları, Cem Davran’ın atanamayan öğretmenler sorununu gündeme getirdiği konuşması toplumsal sorunların ödül kürsüsüne yansıdığını gösterdi. Fakat bu durumdan hoşnut olması beklenmeyenler hemen kaleme sarıldı. AKP medyasının Altın Portakal hezeyanları iktidarın hegemonyasının yeniden üretilmesi ve savunulmasında kullanılan yöntemlerin tipik bir örneği oldu. K‹M‹S‹ KONUfiMACILARA ÇATTI Festival’de yapılan konuşmaların ardından bazı AKP yanlısı yazarlar festivalde konuşarak AKP’yi eleştiren isimleri hedef almayı tercih etti: “Tiyatro oyuncusu, sinemacı Rutkay Aziz. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ‘biraz farklı konuşacağım’ diyerek başladığı konuşmasında, faşizmden girip Şili’den çıkmış. Ama nedense, modern demokrasiye mesafeli ve de nesli tükenmekte olan Ortodoks solcular gibi AK Parti düşmanlığını demokrasi zanneden bir konuşma yapmış.” (Mehmet Ocaktan - 14 Ekim 2011, Star, Faşizm Rutkay, Aziz’in nesi olur başlıklı yazısı) K‹M‹S‹ DALGA GEÇMEK ‹STED‹ Bazı AKP kalemleri ise isimlere çatmak yerine festivalde yapılan konuşmaları ve eleştirileri “dalga geçerek” hafifleştirmek, önemsizleştirmek yoluna gitti. “En klişe konuşma: Törende konuklar iktidarı eleştirmek için birbirleriyle yarıştılar. Rutkay Aziz ile Tarık Akan, en çok dikkat çeken iki isim oldu. İkili 80'li yılların eskimiş söylemleriyle (işçi, emekçi, ezilen halkların mücadelesi...) öfkelerini dile getirdi.” (Ayhan Hülagü- 16 Ekim 2011, Zaman, Antalya’dan kalanlar yazısı) FEST‹VAL‹ ELEfiT‹REN DE VARDI Altın Portakal’da verilen mesajlardan rahatsızlık duyan ama bunu açıktan ifade etmek yerine festivali değersizleştirecek yazılar yazarak okurlarının yüreğine su serpmek isteyen yazarlar da yok değildi. İşte Türkiye sinemasının en önemli olaylarından birisi sayılan Altın Portakal Film Festivali’ni kötüleyerek yapılan konuşmaların etkisini hafifletmek isteyen yazarlara bir örnek “Maalesef bu yılki festival, filmlerle değil,

ödül törenlerindeki öfke dolu siyasi söylevlerle hatırlanacak. Gündem olma açısından 'iyi' görülebilecek bu durum, hastalıklı bir alışkanlık haline gelir ve festivalin 'can damarı' ulusal yarışmada titiz davranılmazsa Altın Portakal büyük bir çöküntüye doğru yol alabilir.” (Ali Koca -14 Ekim 2011, Zaman, Altın Portakal kan kaybediyor) HIZINI ALAMAYANLAR DA OLDU Altın Portakal karalanırken bazı yazarlar nereden girip eleştireceklerini bilemedi. Kimisi Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Akaydın’ı eleştirip festivali kötülemeyi tercih etti: “Açılış gecesinde Cafer Penahi ve arkadaşına özgürlük çağrısında bulunan Mustafa Akaydın, rektörlüğü döneminde üniversitesini siyasi bir arenaya dönüştürmüş; hiçbir anayasal dayanağı olmayan başörtüsü yasağının da en katı uygulayıcılarından olmuştu” (Ali Koca - 12 Ekim 2011, Zaman, Çelişkiler Yumağı bir festival: Altın Portakal) FEST‹VAL‹ HALKEV‹ YAPMIfi Festival’i eleştiren isimlerden birisi ise Taraf yazarı Yıldıray Oğur’du. Oğur’un yazısı hem festivali, hem sinemayı hem de Türkiye solunu küçümsüyordu: “Önceki gün Antalya’da neyse ki bir devrim olmadan tamamlanan 48. Altın Portakal Film Festivali’nde bir CHP kongresinden daha çok siyaset konuşulan ödül törenlerinden birinde işte bu 1979 yılının ve 12 Eylül darbesi nedeniyle son anda iptal edilen 1980 yılının Altın Portakalları da sahiplerini buldu. Bol keseden dağıtılan portakalların sayısının neredeyse Antalya’da yetiştirilen portakal rekoltesine yaklaştığı festivalde en isabetli işlerden biriydi bu. Çünkü üç senedir dünyalı olmaktan, neredeyse yılın en büyük portakalını yetiştiren üreticiye ödül verilecek bir mahalli festival olmaya doğru mevzi kaybeden Altın Portakal, bu yıl ise neredeyse İlerici Gençlik Derneği ile Antalya Halkevi’nin ortak organizasyonuna dönmüştü.” (Yıldıra Oğur - 16 Ekim 2011, Taraf, Altın Portakal’ın suyunu çıkarmak) AKP’ye yönelik eleştirinin yapıldığı her ortam, AKP cephesini oluşturanların nefretine mazhar oluyor. AKP’yi eleştirmek “terörizm” olarak görülürken, eleştirenler ve eleştirinin yükseldiği her zemin Altın Portakal örneğinde görüldüğü gibi AKP medyasının saldırısına maruz kalıyor.

‘Ak mı kara mı siz karar verin’ 48. Uluslararas› Alt›n Portakal Film Festivali'nin ödül töreninde konuflan Rutkay Aziz gerçek sanatç›lar›n ülkesinin ve dünyan›n gerçeklerine tan›k olmakla yükümlü oldu¤unu beliterek flu sözleri sarf etti: "Benim ülkemde tan›k oldu¤um, hukukun üstünlü¤ünün yitti¤i, adaletsiz bir kalk›nma girifliminin h›zla yol ald›¤›, 'paras›z e¤itim' pankart› açan ö¤renci arkadafl›m›n 16 ay tutuklu kalmas› ama fiili’de o çocuklar›n devrim yapmas›" dedi. Festival’in “Geç gelen ödüller” bölümünde 1980 y›l›n›n En ‹yi Erkek Oyuncu Ödülü'nü alan Tar›k akan kürsüden yapt›¤› teflekkür konuflmas›n› “12 Eylül'ün Türkiyemde karanl›¤›n bafllad›¤› y›l. 2011 Silivri, Ergenekon, Balyoz, adalet, gençlik...

Lütfen 2011 ak m› kara m› siz karar verin” sözleriyle tamamlad›. Geç gelen ödüller bölümünde 1979 y›l›ndaki "Yusuf ile Kenan" filmindeki rolüyle “En ‹yi Çocuk Oyuncu” ödülünü alan Cem Davran da yapt›¤› konuflmada atanamayan ö¤retmenler sorununu gündeme getirdi. “K›sa bir süre önce devlet 55 bin atama yapaca¤›n› aç›klad›. Gencecik insanlar umutla beklerken 10 bin atamada durdu. Aileleriyle birlikte yüz binlerce insan bu atamalar› bekliyor. Yüre¤ime oturdu. Günlerdir bunun peflinde kofluyorum. Çocuk Cem olarak yalvar›yorum. Benim ödülüm 30 sene gecikti, onlar›n atamas› bu kadar gecikmesin” dedi.

Provokatör habercilik İ

KCK savcısı Taraf mı? KCK operasyonlar›na iliflkin dava dosyas› üzerinde k›smi gizlilik karar› olmas›na ra¤men dosyan›n Taraf gazetesine s›zmas› avukatlar› isyan ettirdi. Özgürlükçü Hukukçular Derne¤i, Ça¤dafl Hukukçular Derne¤i ve ‹HD üyesi avukatlar 13 Ekim’de Befliktafl’taki ‹stanbul Adliyesi önünde bir aç›klama yaparak, “KCK dosyas›”ndaki gizlilik karar›n›n kimler taraf›ndan nas›l delindi¤ine dikkat çekti. Avukat Ercan Kanar, ‹stanbul 15. A¤›r Ceza Mahkemesi’nin söz konusu dosya hakk›nda k›s›tlama karar› an›msatarak, mahkeme taraf›ndan avukatlar› dahi flüpheli konumuna getiren bir mant›kla, dosyaya eriflimin engellendi¤ini ifade etti. Aç›klamada avukatlar›n ulaflmad›¤› dosyaya, Taraf gazetesinin ulaflt›¤› ve dosya içeri¤ine iliflkin yalan yanl›fl bilgiler s›zd›rd›¤› aktar›ld›. 6 Ekim 2011 tarihinde savc›l›k taraf›ndan ifadelerine baflvurulmadan tutuklamaya sevk edilen 41 kiflinin hakimlik sorgular› bafllamadan önce Zaman gazetesi internet sitesinde ve Taraf gazetesinin 7 Ekim 2011 günkü say›s›nda 41 kiflinin tutukland›¤› haberinin yay›mland›¤› belirtildi. Avukatlar aç›klamada 7 Ekim 2011 tarihinde Taraf gazetesinden Mehmet Baransu’nun savc›l›k sorgular› sürerken özel yetkili Cumhuriyet Baflsavc› Vekili’yle odas›nda görüflme gerçeklefltirdi¤ini de anlatt›lar.

stanbul Bahçelievler’de veliler, Mustafa Kemal İlköğretim Okulu önünden geçen Meltem Caddesi’nin sürücü eğitim pisti olarak kullanılmasını protesto etti. 7 Ekim’de gerçekleştirilen eylemin haberi CİHAN Haber Ajansı tarafından “Öğrencileri eyleme kışkırtan grup üyelerine gözaltı” başlığı ile verildi. CİHAN’a göre, bir grup, velileri ve öğrencileri kışkırtarak caddeyi trafiğe kapatmış. Trafiği kapatan grup üyeleri polis tarafından tek tek gözaltına alınmış, gözaltına alınan grup üyeleri velileri ve öğrencileri çevik kuvvet otobüsünün önüne getirmeye çalışmış ardından polis, öğrencileri ‘Okullarınıza gidin, ders çalışın” diyerek uyarmış. Oysa gerçek tamamen farklı. Olayı yaşayan velilerden Gülseven Çetin, kendisini televizyonda izlediğini ve haberi gördüğünü söyledi. Çetin, olay anında daha arbede başlamadan önce “Sürücü kursu kaldırılsın” şeklinde slogan atılmasının ardından CİHAN muhabirinin kendisine “Sus, kes sesini,

provokatörsünüz siz” diyerek çıkıştığını söylüyor. Öte yandan velilerden Hatice Aslan aynı gün çocuğunu polis döverken polisin elinden aldığını söylüyor. Eylemi yapan Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisi üyeleri de polisin daha olay başlamadan önce Soğanlı

Meydanı’nda kimlik kontrolü yaptığını okul bahçesinde sivil polis ve çevik kuvvet polisi ordusunun olduğunu ısrarla vurguluyor. Velilerin anlatımıyla örtüşmeyen bu haber, CİHAN’ın bir hak arama eylemini manipülatif bir anlayışla ve gerçeği çarpıtarak servis ettiğini gösteriyor.

Suzan Zengin’i kaybettik İ

şçi-Köylü Gazetesi ve Umut Yayıncılık Kartal bürosu çalışanı, gazeteci- çevirmen Suzan Zengin’i kaybettik. Zengin 12 Ekim günü, açık kalp ameliyatı sonrası yoğun bakım bölümünde yattığı Koşuyolu Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti. 2009 yılında bir polis baskını sonrası tutuklanan Zengin, bir

buçuk yıl boyunca keyfi bir biçimde hapishanede tutulmuş, Zengin’in tutukluluğu sosyalist basına yönelik baskıların gündeme geldiği davalardan birisi olmuştu. Tutuklu kaldığı 1.5 yıl boyunca kronik sağlık sorunları sürekli artmasına ve girişimlerde bulunulmasına rağmen Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi’nde tedaviden

mahrum bırakılmıştı. Zengin, 14 Haziran 2011 tarihinde tahliye edildikten sonra tedavi olanağına kavuştu, ancak rahatsızlığı çok ilerlediği için bu tedavi onu yaşatmaya yetmedi. Dostları ve mücadele arkadaşları 13 Ekim Cuma günü Tuzla Cemevi’nde düzenlenen cenaze töreniyle Zengin’i uğurladı.


3

GÜNDEM 21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

Dava, AKP karşıtı halk muhalefetine Ankara'daki Hopa davasında "terörizm" ithamıyla, AKP’ye karşı çıkma cüreti yargılanıyor. Toplumsal muhalefete gözdağı vermek amacıyla açılan dava aynı zamanda bir mücadele daveti

A

Ankara’da 23. Hopa tutuklusu Ankara'daki Hopa davas› kapsam›nda evine yap›lan bask›n sonucu gözalt›na al›nan SDP Ankara ‹l Sekreteri Erdal Kozan mahkeme taraf›ndan tutukland›. SDP Ankara ‹l Sekreteri Erdal Kozan, Ankara Hopa davas› kapsam›nda 18 Ekim günü akflam saatlerinde evine yap›lan bask›n sonucu gözalt›na al›nd›. Ankara'daki Hopa protestosunun üzerinden yaklafl›k 5 ay geçtikten sonra gözalt›na al›nan Kozan, ertesi gün mahkemeye sevk edildi. Hakim karfl›s›na ç›kar›lan Kozan, 'terör örgütü üyeli¤i', 'terör örgütü yarar›na faaliyette bulunmak', 'terör örgütü talimat› ile kamu personelini kasten yaralamak' ve 'kamu mal›na zarar vermek' suçlamalar›yla tutuklanarak Sincan F Tipi Hapishanesi'ne gönderildi. Kozan, Ankara'daki Hopa olaylar› sonras› tutuklanan 23. kifli oldu.

nkara’daki Hopa Davası olarak bilinen ve 22’si Haziran ayından beri tutuklu 28 kişinin yargılandığı davanın iddianamesi 5 ay sonra belli oldu. Yumurtalar, plastik borular ve kitaplar suç aleti; ulaşım zammına karışa çıkmak, savaş karşıtı basın açıklaması yapmak, duvara "Filistin’e özgürlük" yazmak terörist eylem ilan ediliyor, bunları yapanlar da "terör örgütü üyeliği ve örgüt propagandası" ile itham ediliyor. Davanın avukatlarından Sevinç Hocaoğulları ile iddianamenin içeriğini ve niyetini konuştuk. Ankara’daki Hopa Davası iddianamesinin içeriği belli oldu. Suçlama nedir? Hopa’da Metin öğretmenin ölümüyle sonuçlanan olaylar üzerine KESK Ankara Şubeler Platformu bir protesto örgütledi. O eylemin ardından 22 kişi tutuklandı. “Acaba böyle bir eylemin sonucu ne olabilir” diye bekleniyordu. İddianame açıklandı. 28 kişi terör örgütü üyeliği, örgüt propagandası, kamu malına zarar vermek, toplantı ve gösteri yasasına muhalefet, kasten yaralama gibi iddialarla yargılanacak. İlk duruşma 9 Aralık’ta. Ortaya çıkan tepki bir yanıyla demokratik bir hakkın kullanımı ve ifade özgürlüğü çerçevesinde değerlendirilebilecekken ve şiddete uğrayan, haksız yere gözaltına alınan, beş aydır tutuklu bulunan kimseler

bu olayın mağduruyken tüm bu yaşananlar bir terör örgütü faaliyetiymiş gibi gösteriliyor. “Terör örgütü bağı” nasıl kuruluyor? Sanıkların daha önce katıldıkları eylemler, evlerinden çıkan yayınlar, eylemlerde atılan sloganlarla bir terör örgütü bağı kurulmaya çalışılıyor. Üniversite öğrencileri YÖK önüne gitmiş, YÖK’ü eleştirmişler. İktidar milletvekillerine veya sermaye temsilcilerine yumurta atmışlar. Ulaşım zamları yapılmış, otobüse binemez hale gelmiş ve zamlara tepki göstermişler. Torba yasaya karşı emekten yana bir tavır almışlar. Kimisine soruşturma açılmış, kimisi hakkında işlem yapılmamış. Ama bu, iddianamede “Sanıkların katıldıkları eylemler ve geçirdikleri soruşturmalar” diye karşımıza çıkıyor. İddianamede “bugün ulaşım hakkına, eğitim hakkına sahip çıkmak, sermayenin karşısında emeğin haklarını savunmak terör faaliyetidir” anlamına gelecek bir şey söylenmiş oluyor. Çıkan yayınlar “terör örgütü faaliyeti” diye 20 sayfa boyunca yer alıyor iddianamede. Kitalar hakkında 30-40 yıl önceye ait toplatma kararlarından bahsediliyor ama hepsi yasal yayınlar. Şiddetten bahsediliyor. Şiddeti nasıl tanımlamışlar? Hepsi silahlı bir terör örgütüne üye olmaktan

suçlanıyor. İddianameyi merakla okuduk, 28 kişi ne tür şiddet eylemlerinde bulunmuş diye. Bir kısmı hakkında soruşturma bile açılmamış ulaşım eylemleri. “Yumurta eylemleri” şiddet olarak tanımlanıyor. Yargılananların şiddet eylemleri basın açıklaması yapmak veya birtakım şarkılı, türkülü etkinlikler yapmak... Bunun dışında tarif edilmiş herhangi bir şiddet eylemi yok. Yaklaşık 5 ay iddianame çıkmadı ve tutukluluklar devam ediyor. Bu durumu yeni bir terörle mücadele konsepti olarak değerlendirebilir miyiz? Evet. Yeni konseptte terör suçlamasıyla muhatap olanlar gittikçe çoğalıyor. Öğrenciler, HES’lere karşı mücadele eden köylüler bunun bir parçası olabiliyorlar. Galatasaray taraftarlarının stat açılışında attığı sloganlar nedeniyle veya sınavlardaki şifre skandallarına karşı liseliler eylem yaptığında terör örgütleri tarafından yönlendirildikleri söylenebiliyor. Aslında şöyle bir yenilik; bugün hakkına sahip çıkan ve bunu da demokratik biçimlerde dile getiren herkes terör örgütü suçlamasıyla karşı karşıya kalıyor. Muhalif herkes terör örgütleri bağıyla yargılanmaya çalışılıyor. Bir anlamda AKP karşıtlığının yargılandığını ve terör faaliyeti kapsamına sokulduğunu söyleyebiliriz.

Artık herkes terörist Hopa olaylar›n›n Ankara aya¤›nda 5 ayd›r beklenen savc›l›k iddianamesi, 22’si tutuklu 28 kifliyi “terör örgütü üyesi olmak ve terör örgütünü propagandas›n› yapmak” ile itham ederken, bu itham›, yarg›lananlar›n “süreklilik ve çeflitlilik” gösteren AKP karfl›t› muhalefetine dayand›r›yor. Savc›l›¤›n olaylardan hareketle bir suçlama getirmedi¤i, olaylar› “AKP’ye karfl› ç›kan teröristtir” suçlamas›ndan hareketle de¤erlendirdi¤i görülüyor. Suç aleti diye flama tak›lan plastik borular ve kitaplar, fliddet eylemi diye yumurtal› protestolar, terör örgütü diye de yasal demokratik alanda mücadele eden demokratik kitle örgütleri ve partiler gösteriliyor. KESK fiubeler Platformu’nun 31 May›s’ta Hopa’da yaflananlar› protesto etmeye yönelik bas›n aç›klamas› ça¤r›s›, terör örgütlerinin ça¤r›s› ilan ediliyor. Bu ça¤r›ya yer veren internet siteleri de “… Terör örgütünün fikir ve ideolojisi do¤rultusunda yay›n

yapan …” gibi ifadelerle terör örgütü sitesi ilan ediliyor. Savc›n›n terör örgütlerinin tertipledi¤ini iddia etti¤i eylemin kat›l›mc›lar› say›l›rken ise yasal partiler, platformlar ve demokratik kitle örgütlerinin adlar› s›ralan›yor ve yasal kurumlar “terör örgütleri ad›na faaliyette bulunan legal oluflumlar” ilan ediliyor. ‹ddianamede Halkevleri ve Ö¤renci Kolektifleri’nin hak mücadelelerine, AKP karfl›t› eylemlerine, yumurtal› protestolar›na ve savafl karfl›t› eylemlerine s›kl›kla yer veriliyor. Suçlamaya geçilince ise Türkiye sol hareketinin 40 y›ll›k tarihinden unsurlar c›mb›zlan›p çeflitli polisiye iliflkilendirmelere gidilerek, bugün milletvekili olarak parlamentoda yer alan Ertu¤rul Kürkçü’nün terörist ilan edildi¤i, 40 y›l önce geçerlili¤ini yitirmifl kitap toplatma kararlar›ndan medet umuldu¤u bir zorlama “terörizm” itham› ile karfl›lafl›l›yor.

Kan, zam, intikam düzeni ayyip’in bakanları sonbaharla birlikte halka karşı saldırılarını artırıyor. Başı Enerji Bakanı çekti. Doğalgaza ve elektriğe fahiş zamların yapıldığını açıkladı. Tepkilerin yönünü değiştirmek için de ekledi “mesai saatleri 6’da başlasın” diye, aklınca tasarruf öneriyormuş. Ardından Maliye Bakanı vergi oranlarını “güncelledi”. Vergi oranı güncellenmez, arttırılır. “Koskoca” Maliye Bakanı bunu bilmiyor mu, ya da “koskoca” Enerji Bakanı, OECD ülkeleri arasında çalışma saatleri karşılaştırıldığında en fazla çalışan ülkenin Türkiye oyduğunu? Ya “koskoca” Sağlık Bakanı’na ne demeli? Katkı payını israfı önlemek için arttırmış. Bu nedenle artık aile hekimlerinin yazdığı reçete başına hastalar 3TL ödeyecek. Bunların ya kendisi aptal ya da halkı aptal yerine koyuyorlar! Bu zamlarla birlikte halkın aylık ortalama harcaması en az yüzde 25 artmıştır. Çünkü zamlanan sadece bakanların açıkladığı kalemler olmayacaktır. Bu furyayla birlikte her şey zamlanacak/zamlanmakta. Üstelik Maliye Bakanı Şimşek’in verdiği “müjde” bununla sınırlı değil. Şimşek, “2012 yeniden değerlendirme oranının yüzde 10,2 olarak” açıklıyor. Bu oran aynı zamanda zam oranını ifade ediyor. Yani 2012 başından itibaren tüm vergi, harç ve cezalara yüzde 10.2 “güncelleme” gelecek. Bu arada Tayyip hükümeti, kamu çalışanlarına 2012 için yüzde 3+3 artış yapmayı öngörmekte. Niye yapılıyormuş bu zamlar? Batman’a bağlı Gerçüs İlçesi’nin Arıca Köyü’nde 9 çocuklu Kürt ailenin en küçüğü olan Mehmet Şimşek’e göre “cari açığı kapatmak” için. (Bu arada Maliye Bakanımızın eski eş durumundan ABD vatandaşı ve İngiltere’ye hizmetlerinden dolayı da İngiliz vatandaşı olduğunu eklemek gerek.) Açıklamalarda, televizyonlarda sıkça adı geçen ama üzerinde ve nedenlerinde çok durulmayan şu “cari açık”ın ne olduğunu

T

bir kez daha belirtmek gerek. Çok basit bir tanımla, cari açık; “giren dövizle çıkan döviz arasındaki fark” demek. Türkiye’nin cari açığı bu yıl 80 milyar dolar civarında. Yani Türkiye halkları bu yıl 80 milyar dolar fazladan ödeyecek, hayır ödeyemeyecek, borçlanacak. (Cari açık 2009’da 14 milyar dolar, 2010’da ise 49 milyar dolardı.) Maliye Bakanı’na göre vergi “güncellemeleri” ile bu borcun 5,5 milyar dolarının kapatılacağı hedefleniyormuş. Hükümet, Merkez Bankası aracılığıyla bu açığı kapatmak, daha doğrusu düşük göstermek için birtakım atraksiyonlar bile yaptı. Bankanın ve ülkenin bilançoları ile oynayıp, yeni keşfetmiş gibi “net hata noksanı” kalemine sarıldılar. Net hata noksanı, “kaynağı belli olmayan para” anlamına geliyormuş. Hani şu arada sırada kulağa çalınan, Körfez sermayesinin ülkeye soktuğu “teşvikler” var ya. Bir de uyuşturucudan, kara paradan girenler var elbette. Ancak cari açık, bir türlü kapanmadı, kapanmıyor. Hatta her yıl, iki katından fazla artıyor. Türk Lirası sadece bu yıl dolar ve avro karşısında %20 değer kaybetti. Financial Times, en son açıkladığı raporunda, Türkiye’nin önümüzdeki yıl 200 milyar dolar dış finansman (yani borç) ihtiyacı olduğunu belirtiyor. Önceleri dünyadaki finans çevreleri, IMF ve elbette AKP bu cari açığı çok önemsemediler. Dışarıdakiler verdikleri borcu, faiziyle birlikte kat be kat almaktan memnundu, AKP de onlara para kazandırdıkça iktidarda kalacağını biliyordu. Ancak şimdi, dünyadaki kriz panik yaratmış durumda. Dışarıdakiler “ya paramızı alamazsak” derdinde, içeridekiler “ya borç bulamazsak” derdinde. Dışarıdakilerin, içerideki bir numaralı temsilcisi olan Ali Babacan, o yüzden aylardır yırtınıyor. Tayyip’in durumu kavradığını söylemek ise imkânsız. Kendi Maliye Bakanı, cari açığı azaltmak, daha çok para toplamak için vergileri artırırken Tayyip, “sigarayı,

içkiyi bırakın” diyor. Millet sigarayı, içkiyi bırakırsa nasıl para toplayacaksın, a be Tayyip? Hadi diyelim “koca” Başbakan, milletin sağlığını çok önemsiyor, o zaman o “koca” Başbakan hastanelerde alınan katkı paylarını niye arttırıyor? Bunların söylediklerine değil, yaptıklarına bakmak gerek ve elbette, bir de yapmadıklarına! AKP iktidarı kendilerine, sermayeye ve patronlara “yarar sağlayan” bir iktidardır. O çok dert edindikleri cari açığı kapatmak için “çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi almak” gibi uygulamayı savunuyorlar mı? Elbette Hayır. O zihni sinir bakanların bu çözüm akıllarına gelmez bir türlü. Ya da lüks tüketim maddelerinden daha fazla vergi almak? Bu da aklılarının ucundan geçmez. Üstelik tam tersini yaparlar. Pırlantadan, zümrütten, yakuttan (mücevherattan) alınan KDV, AKP iktidarında (2004’te) %18’den %0’a düşürüldü. Şu sıralar İstanbul’da “lüks yat fuarı” yapılıyor, eğer 9-12metrelik bir lüks yat alırsanız devlete ödeyeceğiniz harç 400TL, 12-20 metrelik bir lüks yat için ise sadece 800TL. Havuzunu suyla dolduranla da, 2000 metrekarelik evini ısıtanla da aynı “birim fiyatı” ödüyoruz. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, adaleti adaletsizdir, kalkınması ise sadece sermaye sınıfı içindir. AKP iktidarı, tüm dünyada yürürlüğe konulan neoliberal “vergiyi tabana yayma” stratejisinin en azgın uygulayıcısıdır. Asgari ücret alan bir çalışan, aldığı paranın neredeyse yarısını doğrudan ve dolaylı vergilerle tekrar geri vermektedir. Bu ülkede hangi patron gelirinin yarısını vergi olarak veriyor? Bu uygulamalar karşısında halkın geliştirmesi gereken ve hatta artık zorunlu kaldığı strateji bellidir; insanca bir yaşam için gerekli olan tüm ihtiyaçların parasız karşılanmasını talep etmek, bu taleplerini güçlü bir muhalefet hareketine dönüştürmek. 140 metreküp doğalgaz, 230 KW saat elektrik, 18 metreküp su parasız olmalıdır. Bu ülkenin halkları işsizliğin

sorumlusu değildir; işsizlik, siyasi iktidarların sermaye sınıfına ucuz işçi sağlamak için özel olarak uyguladığı bir taktiktir. Eğitim, sağlık, ulaşım parayla satın alınacak mallar değildir, halkın haklarıdır ve parasız olmalıdır. *** AKP iktidarının saldırıları demokratik haklara, bu hakların kullanılmasına karşı da tüm kuralsızlığıyla devam ediyor. En somut örnek Hopa’da yaşananlar ve Hopa Davası. Hatırlanacağı gibi Genel Seçim öncesi, 31 Mayıs’ta Tayyip Erdoğan’ın neden olduğu olaylar sonucunda Hopa halkı demokratik tepkilerini göstermiş ve polisin gaz bombaları ve darbı ile Metin Lokumcu öldürülmüştü. Bu olaya karşı tüm yurt genelinde protesto gösterileri düzenlenmişti. Siyasi iktidarın bu demokratik hakların kullanımına verdiği yanıt ise azgın bir şiddet (onların deyimiyle orantısız güç), operasyon, baskı, gözaltı ve tutuklama olmuştu. Tüm bu süreç boyunca bir dizi hukuksuzluğa, keyfiliğe, anti-demokratik uygulamalara şahit olundu. Demokratik tepkiler terör eylemi, demokratik kurumlar terör örgütü oldu. Metin Hoca’nın katledilmesini aklamaya çalıştılar, HES’lere karşı tepkileri bastırmayı, AKP’ye karşı oluşan halk muhalefetini sindirmeye çalıştılar. Aylardır onlarca insanı hapishanelerde tutuyorlar. En sonunda Ankara Özel Yetkili Savcısı lütfetmiş, iddianamesini hazırlamış ve 9 Aralık dava günü olarak belirlenmiş, altı ay sonra. Metin Hoca’nın ölümü takdiri ilahi olmuş, otobüse tutunmasını bilmeyen polisin yaralanmasının suçu, “terör eylemi” sayılıp Hopa halkına yüklenmiş, savcısı olduğu devletin yayınlanmasına izin verdiği dergi ve gazeteler illegal terör örgütlerinin illegal yayınları olarak gösterilmiş, bu toplumun gelişmesinde 80 yıllık emeği olan Halkevleri terör örgütü yapılmış, bu halkın onurlu çocukları onlarca yıllık ceza ile ceza

ile sindirilmeye çalışılmış durumda. Sonuç itibariyle bu davalar, kendi hukuk kuralları içerisinde bile dayanaksızdır, düzmecedir ve geçersizdir. Bu davalar hukuki değil siyasidir. AKP iktidarının bu davaları sürdürmesindeki siyasi amaçları bellidir. 1-AKP iktidarı, intikam almaya çalışmaktadır. Hopa halkından ve Halkevleri’nden intikam almaya çalışmaktadır. Tayyip, Hopa’dan arkasına bakmadan kaçışını hazmedememektedir, onun şakşakçıları ise hiç hazmedememektedir. Gericilerin, bu ülke topraklarında kendi gelişmelerinin önünde en büyük engellerden biri olarak gördükleri Halkevleri’nden intikam almaya çalışılmaktadır. Altında Tayyip ve bakanlarının, bir de Gül’ün imzası bulunan “Halkevleri’ni, kamu yararı dernek statüsünden çıkaran” belge bir intikam belgesidir. 2-AKP iktidarı, bu davalar ile kendini eleştiren, uyguladığı politikaları engelleyen, demokratik haklarını kullanan insanları “yok etmeyi” amaçlamaktadır. Hopa halkı AKP’ye muhalefet etmiştir, HES uygulamalarını engellemiştir. Bu ülkenin onurlu insanları zalimler karşısında demokratik tepkilerini gösterme hakkını kullanmıştır. AKP’nin verdiği yanıt ise “terörist” suçlamasıyla itibarsızlaştırmak ve muhalefetin en ileri, en dinamik kesimlerine hapishanelerini göstermek olmuştur. 3-AKP iktidarı, bu saldırganlığı ile halkın tamamına bir mesaj vermeye çalışmaktadır; “korkun ve benim iktidarımın benim dışındakilere neler yapabileceğini görün”. AKP, kendinden öncekiler gibi, dünyadaki her baskıcı iktidarın seçtiği yolu izliyor. Ancak halk düşmanı politikalar ve bu ülkenin demokratik muhalefet geleneğinin yarattığı çizgi AKP’nin yüzde 82,24 oy aldığı Tortum’da bile o iş makinelerini hurda haline getirebiliyor. *** Diğer yandan AKP iktidarının, Kürt

sorununun çözümü konusundaki basiretsizliği ve aklınca uygulamaya çalıştığı taktikler tek tek başarısızlığa uğradığı gibi bu ülke halklarına kalıcı zararlar vermeye devam ediyor. Çok değil bir önceki Yol yazısında “Kürt siyasi hareketi ile egemen blok arasında henüz sonuca ulaşılamayan bir kapışma/pazarlık süreci devam ediyor” diye yazılmıştı ve eklenmişti; “anayasa eksenli bir çatışma kolay bir uzlaşmayla sonuçlanmayacak. Karşılıklı hamleler bu yıl içerisinde çokça yaşanacak. Tayyip, ‘terörle mücadele, siyasetle müzakere’ diyerek protokoller zeminini sürdüreceğini ifade etmiş olsa da hinlikler, kuralsızlıklar sürekli aklında olacak.” AKP iktidarı, PKK ile müzakere sürecinde gerek KCK tutuklamaları ile gerekse de askeri operasyonlarla elini güçlendirerek yer almak istemekte. Hatta Abdullah Gül’ün geçen hafta Hakkari’ye gidip oradaki askeri birliklerde iki gün geçirmesi bile askeri alanda bir üstünlük elde etme girişimi olarak değerlendirilmeli. Ancak bu taktik, PKK’nin Hakkâri’de 8 ayrı askeri merkeze düzenlediği son dönemlerin en büyük saldırısıyla karşılık buldu. (PKK saldırılarının Habur’dan girişlerin olduğu geçen yılki 18 Ekim’e denk getirildiğini de eklemek gerek). AKP iktidarı gerçek, eşit ve adil bir barış istememektedir. Bu iktidarın bir parçası olan Abdullah Gül, hala sorunu “devletimizi hizaya getirmeye çalışanlara” karşı bir savaş olarak adlandırmakta ve misli misli intikam almaktan bahsetmektedir. Şimdiye kadar bu sorunu sözde çözmek için 25’ten fazla kara harekatı yapıldı, hala yeni bir tanesinin sorunu çözeceği iddia ediliyor. Halka yalan söylemeye devam ediyorlar. Bu iktidarın da öncekilerden bir farkı yoktur. Gerek Kürt sorununun demokratik çözümü için gerekse de bu ülke halklarının sömürüsüz, adil ve eşit düzeni için bu zihniyet de bu iktidar da def edilmelidir.


4

GÜNDEM 21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

Çukurca AKP için sonun bafllang›c› m›? T

ayyip Erdoğan’ın “panik ve çaresizlik içinde” olduğunu ileri sürdüğü PKK’nin, Çukurca’da 8 ayrı noktaya yaptığı saldırıda, resmi açıklamaya göre 24 asker yaşamını yitirdi. AKP iktidarının Kürt siyasi hareketine karşı seçimlerin hemen ardından başlattığı çok yönlü baskı kampanyası “amacına ulaştı”. 12 Haziran’dan bugüne kadar PKK saldırılarında 100’ün üzerinde asker ve polis yaşamını kaybetti. Kürt sorununun eksenine yeniden silahlı savaş oturdu. Üç yıl önce “Kürt açılımı” sürecini “güzel şeyler olacak” sözleriyle ilan eden Abdullah Gül, birkaç gün önce manevra elbisesi giyerek ziyaret ettiği askeri birliklere yapılan bu saldırının ardından “intikam” söylemine sarıldı. Çok değil, bundan üç buçuk ay önce “Kürt sorununu evelallah biz çözeriz” diyen ve “çözüm sürecinin zeminini” “Demokratik Açılım süreci” olarak tanımlayan Tayyip Erdoğan, Tansu Çiller’in “çakıl taşı dahi vermeyiz” edebiyatına kapılandı. Ferda Olayların gelişimini yakından Koç takip eden herkes, AKP’nin 12 ferdakoc@ Haziran seçimlerinden sonra Kürt hotmail.com siyasetine karşı izlediği çizginin bugünkü durumu davet ettiğini biliyor. Peki ama neden? Abdullah Öcalan’la ve Mustafa Karasu’yla özel temsilcisini göndererek aylarca süren bir “müzakere sürecini” yürüten ve bir dizi protokol üzerinde uzlaşma noktasına kadar gelen Tayyip Erdoğan’ın bu dönüşünü neyle açıklamak gerek? Bir sorunun birden çok açıklamasının bulunduğu durumda, doğru açıklamanın ne olması gerektiğine ilişkin kayda değer yöntemlerden birisi, “bilimde ekonomi ilkesi” olarak da bilinen “Ockham’ın usturası”dır. Ockham’lı William, bir sorunun birden çok açıklaması varsa, bu açıklamalardan en basit olanının doğruya en yakını olduğunu ileri sürer. PKK, AKP’nin 12 Haziran öncesi ve sonrasındaki politikalarındaki keskin dönüşü bu “basitleştirme” yöntemiyle yorumluyor. PKK yetkilileri, AKP’nin referandum ve seçim süreçlerine PKK saldırılarının olmadığı bir ortamda girmek için müzakere süreci başlatmış gibi yaparak PKK’nin tek taraflı eylemsizlik kararları almasını sağladığını belirtiyorlar ve “müzakere” süreçlerinin “oyalama”dan başka bir anlamının olmadığı saptamasını yapıyorlar. Kürt isyanlarına karşı oyalama amaçlı müzakereler yeni bir yöntem değil. Ağrı isyanı ve Dersim direnişinde hükümetlerin isyanları bastırmak için sahte müzakereler düzenlediği biliniyor. Zaten Öcalan da, daha müzakereler sürerken, yürütülen müzakerelerin “oyalama” olabileceğini söylemişti. AKP’nin müzakere sürecindeki U dönüşü bu basitlikte açıklanabilirse de, bu “dönüş”lerin özel konjonktürlerle de kesiştiği unutulmamalı. “Habur sonrası” U dönüşünün “Bülent Arınç Suikasti” ile aynı ana denk geldiğini daha önce vurgulamıştım. 12 Haziran sonrasının “dönüşü”nün ise ABD’nin Libya ve Suriye operasyonu ile İran’a karşı “Füze Kalkanı Projesi”nin yürürlüğe konulmasıyla zamandaş olduğu görülmelidir. (Kılıçdaroğlu’nun değil Cem Yılmaz’ın ifadesiyle “tamamen duygusal” nedenlerle) ABD’nin Suriye ve Libya operasyonunun orta vadede mutlak ve tam olarak başarıya ulaşacağını düşünen AKP kurmaylarının, Kürt politikalarını bu öngörüye uygun bir biçimde “revize etmiş” olmaları hiç de uzak bir ihtimal değildir. ABD-İran ve Suriye çatışmasının kızıştığı bir ortamda, Türkiye’deki Kürt sorunu için “kontrollü bir çözüm” sürecinin bahis konusu olamayacağından hareketle, Kürt sorununda devletin geleneksel konumuna dönülmesi “ulusal güvenlik politikası”nın bir gereği olarak kavranılmış ve kabul edilmiş olabilir. Bu “kabulleniş” aynı zamanda Ortadoğu’daki ABD müdahalesi sürdüğü müddetçe Kürt sorununa bir çözüm bulunamayacağının da kabul edilmesinden başka bir şey değildir. AKP iktidarının Kürt sorununun çözümündeki konumu açısından baktığımızda her iki açıklama da aynı kapıya çıkmaktadır: AKP için Kürt sorunu, çözümü öncelikli olan bir sorun değil, devlet iktidarı için mücadelelerin ve Ortadoğu’daki uluslararası çatışmaların bir “bağımlı unsuru”dur. AKP, iç politikada da, dış politikada da, “köprüyü geçene kadar” Kürt sorununun çözümünü sağlayacak bir siyasi alternatif miş gibi yapmayı bir siyaset tarzı haline getirmiş görünmektedir. PKK’nin Çukurca saldırısı, bu ikiyüzlü siyaset tarzının faturasının hiç de hafif olmayacağını ortaya koymuştur. Başbakan’ın bir gün önce “panik içerisinde ve çaresiz” olarak nitelediği bir gücün, Cumhurbaşkanı’nın bir hafta önce manevra elbiseleriyle denetlediği birlikleri hallaç pamuğu gibi atması, AKP’nin iktidar kariyerinde ağır bir siyasi yenilgi olarak tarihsel bir dönüm noktası oluşturabilir. PKK’nin “Çukurca saldırısı”, ölçeği çok daha küçük olmasına karşın, Viet Minh’in Johnson’u iktidardan eden “1967 Tet Saldırısı”na benzer bir biçimde AKP iktidarını “inişe geçirebilir”. “Sağı birleştirerek” %50’yi yakalayan AKP, AP’nin ve ANAP’ın kaderini paylaşarak, aldığı emanet oyları iade etmeye başlayabilir.

Muhalif terörist Ağar ‘iyi halli’

1

990’lı yılların kirli savaşının en simge isimlerinden eski emniyet genel müdürü ve içişleri bakanı Mehmet Ağar, yargılandığı Susurluk davasında “cürüm işlemek için silahlı teşekkül oluşturmak” suçundan 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. AKP çevrelerince “çetelerin” mahkemesi olarak değerlendirilen DGM’lerde bile aynı suç “çete kurmak ve yönetmek” olarak değerlendiriliyordu ancak Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi Mehmet Ağar için farklı bir değerlendirme yaptı. Ağar hakkında “örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçundan ceza istenmesine rağmen mahkeme bu talebi reddetti. Sadece bir duruşmaya katılan Ağar’a “iyi hal ve tavırları” nedeniyle de bir yıl ceza indirimi uygulandı. Demokratik halk muhalefetini Hopa ve KCK gibi davalarla “terörist” ilan eden AKP yargısının Ağar’a ilişkin bu hükmü “adalet”in adaletsizliğini gözler önüne serdi.

Savaşta ısrarın bedeli ağır Kürt sorununda savafl ›srar› tam ülkeyi yaralayan bir bilanço yaratt›. Hakkari bask›n› sonras› Erdo¤an’›n konuflmas› BDP, muhalefet ve medyaya dönük bask›lar›n sürece¤ine iflaret ediyor

A

KP’nin Kürt sorununda baskı ve savaş politikalarında ısrarı 18 Ekim’i 19 Ekim’e bağlayan gece tüm Türkiye’yi yaralayan acı bir bilanço yarattı. Hakkari’nin Çukurca ve Yüksekova ilçelerinde asker ve polislerin bulunduğu 8 farklı noktaya yapılan eşzamanlı baskınlarda 24 asker hayatını kaybetti. Onlarca asker yaralandı. AKP, “terörle mücadelede yeni dönem” diyerek başlattığı ve “terör örgütünün belini bu sefer kıracağını” söylediği savaşta aldığı bu darbe karşısında aylardır çizdiği güçlü iktidar imajını koruyamadı. Gül, intikam dedi. Erdoğan, muhalefeti tehdit etti. Hakkari baskını Kürt sorununa dair tansiyonun bir önceki döneme kıyasla düştüğü bir dönemde yaşandı.

BDP’YE ‘S‹YAS‹ SOYKIRIM’ Kürt hareketi son on beş günde KCK kapsamındaki polis-yargı operasyonlarının kendilerine bilançosunu netleştirdi. BDP’nin Hukuk ve İnsan Hakları’ndan sorumlu yöneticisi Meral Bektaş Danış’ın verdiği bilgiye göre KCK operasyonlarının başladığı 14 Nisan 2009’dan bugüne bu dava kapsamında 7 bin 748 kişi gözaltına alındı, 3 bin 895 kişi tutuklandı. BDP yöneticileri bu tablo karşısında yaptıkları açıklamalarda adeta “siyasi soykırım” yaşadıkları tespitini yaptı. Ekim ayının ilk günlerinde İstanbul, Mardin, Şırnak başta olmak üzere çok sayıda ilde başlayan operasyonları son on beş günde Aydın, Muğla, Urfa, Mardin, Diyarbakır, Mersin ve Ankara’da en az 78 kişi gözaltına alınmasıyla devam etti. Gözaltına alınan isimlerin çoğunun BDP il veya ilçe yöneticisiydi. fiIRNAK’TA SEÇ‹LM‹fi KALMADI İçişleri Bakanlığı da BDP’li yerel yönetim mensuplarının görevden uzaklaştırılması için

harekete geçti, 15 Ekim günü belediyelere gönderdiği resmi bir yazıyla BDP’li 5 belediye başkanı, yerel yönetim üyesini görevlerinden uzaklaştırdı. BDP Eşbaşkanı Kışanak’ın açıklamasına göre bu kararla Şırnak’ta Hasip Kaplan dışında seçilmiş tek bir isim kalmadı. Bu gelişmeler BDP’nin durumunu yasal açıdan da etkiledi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı BDP ile KCK arasındaki irtibatı gösteren belgeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Bu girişim BDP için kapatma davasının işareti olarak yorumlandı. BDP’ye yönelik operasyonlara Kürt hareketinin farklı alanlarından da tepkiler geldi.

‘BU DURUMDA HANG‹ ÇÖZÜM MÜMKÜN?’ PKK yöneticisi Cemil Bayık 5 Ekim günü ANF’yle yaptığı söyleşide operasyonlara şu sözlerle tepki gösterdi: “...AKP el altında olan insanları tutukluyor. O zaman el altında olmayan insanlar, gerillalar, başka alanlarda mücadeleyi yükseltir. ...Bu durumda hangi çözüm süreci ortaya çıkabilir?” Bayık’ın yanı sıra KCK tarafından yapılan açıklamalarda da hem kitlesel hem de silahlı eylemleri yaygınlaştırıp güçlendirmek üzerine çağrılar yapıldı. Hakkari saldırısı bu çağrının en acı ve somut karşılığı oldu. Hakkari’nin öncesinde de bölgeden neredeyse her gün ölüm haberleri geldi. 18 Ekim günü, Bitlis Güroymak’ta polis konvoyunun geçişi sırasında patlayan bomba ile 5 polis 4 sivil hayatını kaybetti. 16 Ekim’de Adana’da bir eylem sırasında çöp konteynırında bulunan bomba patladı 4 polis yaralandı. 14 Ekim’de Hakkari Çukurca’da bir asker mayına basıp hayatını kaybetti. Ölüm haberlerinin sonu gelmezken Hakkari’de yaşanan eşzamanlı baskınlar sonrası “Kürt sorununda güzel şeyler olacak” söylemiyle akıllarda yer eden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün

Kongre girişimi yola çıktı Kongre Giriflimi Türkiye Kongresi 15-16 Ekim’de siyasal, sosyal, etnik çeflitlili¤i yans›tan 800 delege ile Ankara’da topland›. ‹ki gün süren tart›flmalar›n ard›ndan Kongre ad›n› Halklar›n Demokratik Kongresi olarak belirlerken gelecek dönem izlenecek mücadele ve örgütlenme çizgisine dair önemli tart›flmalar yapt›.

sözleri AKP cephesinde öfkenin boyutlarını gösterdi. Gül açıklamasında “Bu saldırıların intikamı çok büyük olacaktır ve misliyle alınacaktır. Silahla bir yere varılmayacağını eninde sonunda göreceklerdir. Bunlara yataklık edenler de derslerini çıkartmalı ve neticelerine katlanmaları gerekir” dedi.

OPERASYON ‘‹ÇER‹YE’ Çatışmaların tırmandığı, gerilimin arttığı böylesi bir dönemde Gül’ün intikam söyleminin ilk olarak hangi zeminde karşılık bula-

Kongre Giriflimi Kongresi'nin sonuç bildirgesi yay›nland›. Bildirgede, ‘Haklar›n Demokratik Kongresi’nin Türkiye'nin anamuhalefet hareketi oldu¤u, Türk sa¤›n›n ve hakim s›n›flar›n ortak ç›karlar›n›n savunucusu ve dünya kapitalizminin bölgesel uç beyli¤i AKP iktidar› karfl›s›ndaki sahici bir direnifl oda¤›d›r’ dendi.

cağı Erdoğan’ın Hakkari baskını sonrası ilk basın açıklamasında anlaşıldı. Açıklamada iktidar olarak taşıdığı sorumluluğu gizlemeye özen gösteren Erdoğan saldırıları dış mihrakların taşeronluğu olarak değerlendirdi. Konuşmasının hedefinde üç odak vardı: BDP, “barış” diyen toplumsal muhalefet ve medya. Başbakan konuşmasında isim vermeden BDP’yi hedef göstererek “teröre destek verenlerin ensesinde devletin nefesini hissedeceklerini” belirtirken muhalefete de “barış sözcüğünü ağızlarına almasınlar” diyerek çattı. Medyayı ise haberleri

verirken dikkatli olma konusunda uyardı. Erdoğan’ın konuşmasının odağını BDP ve “barış” diyen toplumsal muhalefete yönelik tepki ve tehdidin oluşturması hükümetin askeri operasyon seçeneğini masada tutmakla beraber asıl operasyonu ülke içinde Kürt hareketi ve muhalefete karşı yapacağına işaret ediyor. Başbakan’ın Hakkari baskının hemen ardından gazetelerin ve TV kanallarının genel yayın yönetmenleriyle “terör toplantısı” yapması da konuşmanın odağında yer alan tüm kurumlar için hızla hareket edileceği görüşünü güçlendiriyor.

Ne hırsız sahipsiz ne de köstebek AKP, Deniz Feneri soygununun tutuklu sanıklarının da, soruşturma sürecinde baskınları ihbar ederek delillerin karartılmasını sağlayan köstebeklerin de sahipsiz olmadığını gösterdi. Deniz Feneri savcılarını görevden alıp, Sincan Cezaevi’ne sık sık düzenlenen ziyaretlerle tutuklu sanıklar Zekeriya Karaman ve Zahit Akman’a yalnız olmadıklarını gösteren AKP iktidarının müdahalesiyle yüzyılın soygunu karatılıyor.

KÖSTEBEK ATALAY Deniz Feneri soruşturmasının Türkiye ayağı, Almanya’da açılan davanın ardından 3 yıl gecikmeli olarak başlatıldığı gibi süreç savcılara yönelik baskılar ve delil karartmalar eşliğinde sürdürülüyor. AKP hükümetinin sürekli gün-

Deniz Feneri tutuklular›n› hapishanede yaln›z b›rakmayan AKP, köstebek oldu¤u a盤a ç›kan Beflir Atalay’› da harcatmayaca¤›n› gösterdi demden uzak tutmaya çalıştığı dava, son olarak CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun, soruşturma sürecinde aramaları önceden haber veren köstebeğin Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay olduğuna ilişkin açıklamaları ile gündeme geldi. Beşir Atalay’ın İçişleri Bakanı olduğu 2009’da, Bakanlık’tan yapılan telefon görüşmeleri ile davanın şüphelilerine, yapılacak aramaların daha önce bildirildiği ortaya çıktı. Tespit edildiği kadarıyla Bakanın koruma müdürü 14 Ekim 2009'da, İçişleri Bakanlığı özel kaleminden, Kırıkkale Belediye Başkanı Veli Korkmaz'ı aradı. Aynı gün Korkmaz, Mustafa Çelik'i, Çelik de arama kararını İsmail Karahan'a iletti.

B‹R YALAN VAR AMA… Atalay, iddialar karşısında “külliyen yalan” dese de, söz konusu görüşmelerin yapıldığı Atalay’ın koru-

ma müdürü ve Deniz Feneri sanıklarınca doğrulandı. Atalay koruma müdürünün bu konuşmayı hatırlamadığını iddia etmişti. Ayrıca Atalay o dönem Kırıkkale milletvekili olduğu için söz konusu görüşmenin normal olduğunu iddia etse de o dönemde Ankara milletvekiliydi. Beşir Atalay’ın içişleri bakanlığı yaptığı aynı dönemde, Türkiye'deki Deniz Feneri Derneğine kamu yararına dernek statüsü verilmesi Danıştay tarafından reddedilmiş, daha sonra yasa üzerinde oynayan AKP, Bakanlar Kurulu kararıyla bu statüyü vermişti. Aynı Bakanlar Kurulu üç yıl boyunca hakkında denetimler yürüttüğü Halkevleri’nin kamu yararına dernek statüsünü de gizlice kaldırmıştı.

SAVCILAR ENGELLEND‹ Ayrıca bu süreçteki haberciliğiyle öne çıkan Can Dündar, soruşturmaya

Polis saldırıyor taşlar bağlı AKP iktidar›n›nkurumsallaflmas› ve polisin rejim içindeki a¤›rl›¤›n›n artmas›yla birlikte her geçen gün polis fliddeti örnekleri de art›yor. Son 15 günde gazete sayfalar›na göz atmak bile toplumsal fliddetin geldi¤i noktay› gözler önüne seriyor. ‹stanbul Bak›rköy’de metrobüse binen iki Hukuk Fakültesi ö¤rencisi, Türkiye’deki adalet sistemi hakk›nda konuflmaya bafllad›. AKP’nin yarg›ya yapt›¤› müdahaleler hakk›nda tart›flan üniversitelilere metrobüsteki bir çift önce “Siz niye oynafl›yorsunuz” diyerek laf att›, ard›ndan dövmeye bafllad›.

Sivil polis oldu¤u ortaya ç›kan çift hakk›nda flikâyette bulunan üniversitelilerin tan›klar› polis taraf›ndan dinlenmedi. Bir baflka örnek de bo¤az köprüsü giflelerinde yafland›. 60 yafllar›ndaki bir kad›n sürücü, yöneldi¤i giflede polis taraf›ndan durduruldu. Bu giflenin sadece devlet görevlilerine ait oldu¤unu söyleyen polis, kad›n› zorla di¤er giflelere yönlendirdi. Gifle trafi¤inde s›k›flan kad›na arabas›ndan f›rlay›p gelen 20’li yafllarda bir kifli tepki gösterdi. “Yürüsene” diye ba¤›ran genç, bununla kalmayarak kad›n›n yüzüne tükürdü ve gitti.

Polis fianl›urfa'da da hastaneye gitmek için kendisinde yol isteyen Ahmet Aslan isimli yurttafla sald›rd›. Eflini hastaneye götürürken, korna çalarak polisten yol isteyen Aslan, polis taraf›ndan durduruldu. Polisin evraklar›n› istemesi üzerine, evden aceleyle ç›kan ve evraklar›n› yan›na alamayan Aslan hakk›nda ifllem bafllat›ld ›. Aslan ve polis aras›nda yaflanan tart›flma s›ras›nda efli hastaneye götürülmek üzere ambulans ça¤›r›ld›. Dedi¤ini yapt›rmak isteyen polis, ç›kan arbedede Aslan'› ve iki kifliyi daha darp etti, 5 kifliyi gözalt›na ald›.

bakan üç savcının bu köstebek bağlantısını keşfettikten hemen sonra görevden alındığı ve iddianameyi tamamlamak için Almanya’ya gitmek istediklerinde tepedeki bir isim tarafından “gerek yok” denerek engellendiklerini yazdı.

FENER‹N IfiI⁄I AKP’YE VURUYOR Yoksullara yardım bahanesiyle toplanan yaklaşık 250 milyon lirayı, yoksullara değil, Milli Görüş kontrolünde kurulan Kanal 7 televizyonu ve bağlı şirketlere aktaran soygun şebekesinin ucu AKP’nin ve Erdoğan ailesinin yakınlarına çıkıyor. Dava dosyasında Ahmet Davutoğlu’nun, Başbakan’ın eski basın danışmanı Akif Beki’nin ve Erdoğan’ın dünürlerine ait Yeni Şafak gazetesinin adı doğrudan geçerken; Wikileaks belgelerinde de Emine Erdoğan’ın dernekle yakınlığına dikkat çekiliyor. Bilal Erdoğan’ın “Gemicik”inin paralarının da Deniz Feneri ağından aktarıldığı iddia ediliyor. Bu bağlantılar davaya yönelik karartma çabasını ve hırsızlarla köstebeklerin neden sahipsiz bırakılmadığını açıklıyor.


5

DÜNYA 21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

‘Dünyayı işgal et!’ 7 A

BD’de finans merkezi olarak bilinen Wall Street’e karşı kurulan “Wall Street’i işgal et hareketi”nin eylemleri devam ediyor. Birkaç yüz kişiyle başlayan eylemler, polisin saldırıları ve taleplerin halka temas etmesiyle birlikte yüz binlere ulaştı. “Biz %99’uz” sloganıyla yola çıkan eylemcilerin direnci kısa sürede tüm ABD’ye yayıldı ve eylemler 45 eyalette binden fazla kente yayıldı. Bankaları ve geri kalan %1’i kurtarmak üzere devletin hayata geçirdiği vergi zamları ve bütçe kesintilerinin getirdiği yıkıma karşı isyan edenlerin çağrısı tüm dünyada yankı buldu. 15 Ekim’i “Küresel işgal günü” olarak ilan eden “Wall Street’i işgal et” hareketinin çağrısına Avrupa’dan Asya’ya, dünyanın birçok yerinden “işgalleri yükseltelim” yanıtı geldi ve 15 Ekim fiilen neoliberal yıkıma karşı isyan günü oldu. BANKALAR KURTARILDI B‹Z SATILDIK “Küresel işgal günü” kapsamında ABD’de yapılan eylemlere en kitlesel katılım eylemlerin başlangıç noktası olan New York’ta gerçekleşti. 50 bin kişinin katıldığı eylem sırasında yapılan yürüyüşte, halkı soyduklarını belirttikleri bankaların önünde duran eylemciler bankaların krizde yüz milyarlarca dolar yardım aldığını ve on binlerce kişinin işsiz kalmasına yol açtığını ifade ettiler. “Geleceğimizi karartan Wall Street’i işgal ediyoruz” diyen on binlerce kişi “Bankalar kurtarıldı, biz satıldık” diyerek tepkilerini dile getirdiler. ABD’nin finans merkezi olan Wall Street ülkenin iç ve dış politikasına yön veriyor. Kapitalizmin kalesi olan ABD’de kamu hizmetlerinin büyük bir kesimi özel sektörün elinde olduğundan, Wall Street’te faaliyet gösteren şirketler

ABD’de “Wall Street’i işgal et hareketi”nin çağrısıyla meydanlara çıkan milyonlar neoliberal politikalara karşı birleşti. “Biz yüzde 99’uz” diyen emekçiler, öğrenciler, kadınlar yıkıma karşı ‘birlikte mücadele’ dedi

kârlı bulmadıkları alanlarda hizmet vermekten vazgeçebiliyor. Kriz döneminde halktan alınan vergiler arttırılıp bütçede kesintiler yapılırken, Wall Street’teki finans devlerinin kurtarılması için devlet tarafından yüz milyarlarca dolar harcanmıştı. Bu gibi nedenlerden dolayı ABD’lilerin tüm mağduriyetleri Wall Street’te birleşiyor ve tepki buraya kanalize oluyor. ÖNCE SALDIRI SONRA EYLEM Avrupa’da yapılan eylemlerin en kitleseli İtalya’da gerçekleşti.

Başkent Roma’da sokağa çıkan yaklaşık 200 bin kişi bütçe kesintileri, zamlar ve işsizliğe karşı yürüdü. Eylem sırasında krizin sorumlusu olduğunu belirttikleri bankaları işgal eden eylemcilere polisin saldırması sonucu çatışma çıktı. Yaşanan çatışmalarda çok sayıda eylemci gözaltına alınırken yüzden fazla kişi de yaralandı. Küresel eylem gününde kitleye saldıran polisler üç gün sonra aynı taleplerle sokağa çıktı. Üç gün önce eylemcilere saldırdıkları yerde toplanan polisler bütçe kesintilerinin tüm kesimler gibi kendileri-

ni de etkilediğini ifade ederek uygulanan politikalara son verilmesini istediler. Ağustos ayında büyük bir isyanın yaşandığı İngiltere’nin başkenti Londra’da bir araya gelen on binlerce kişi “Londra borsasını işgal et” sloganıyla bir araya geldi. “%99 açgözlülere yeter diyecek”, “Gerçek demokrasi istiyoruz” ve “Kazanmak için beraber greve” söylemlerinin ağırlık kazandığı eylemlere polis saldırdı. Yaşanan çatışmalarda 5 kişi gözaltına alındı. İngiltere krizden sonra bankaları kurtarmak için en çok para har-

cayan ülkeydı. Hükümet 2008 krizinden sonra bankaları kurtarmak için 1,3 trilyon sterlin harcamıştı. Bu para tüm dünyada bankaları kurtarmak için harcanan paranın üçte birine tekabül ediyor. Bankaları kurtarmak için bu parayı harcayan hükümet üniversite harçlarına %900’e varan zam yapmış, özellikle kadın işçilerin ücretlerinde büyük kesintiler yapmış ve işten çıkarmalara zemin hazırlamıştı. HALK MECL‹SLER‹ KURULDU 15 Mayıs’ta başlayan kitlesel eylemlere ev sahipliği yapan İspanya’da on binlerce “öfkeli” sokaklara çıktı. “Küresel değişim için birleşin” sloganıyla toplanan “öfkeliler” yüzde 21 seviyesindeki işsizliğe, bütçe kesintilerine ve zamlara karşı yürüyerek hükümeti uyardı. Ekonomik krizin en çok etkilediği ülkelerden biri olan Portekiz’de de on binler neoliberal politikalara karşı meclis binasına yürüdü ve son elli yılın en büyük yıkımına imza atan sağcı hükümeti istifaya çağırdı. Yaklaşık iki yıldır kesintisiz bir biçimde eylemlerin sürdüğü Yunanistan’da da on binler hükümetin kemer sıkma politikalarına karşı yürüdü. Eylemde 19 Ekim’de başlatılacağı açıklanan 48 saatlik genel greve çağrı yapıldı. Japonya’nın başkenti Tokyo’da “Tokyo’yu işgal et” sloganıyla birleşen kitlenin ana taleplerinden biri de nükleer santrallerin kapatılması oldu. Güney Kore’nin başkenti Seul, Avustralya’nın Sidney kenti ve Hong-Kong’ta da kapitalizme karşı yürüyüşler yapıldı. Eylemlerin yapıldığı tüm alanlarda halk komiteleri kuruldu. Burada eylemlerin gidişatına dair fikir tartışmaları yapıldı ve ortak sorunlar etrafında mücadelenin nasıl büyütülebileceği tartışıldı.

Esirler değişti AKP aynı kaldı İ

Parasız eğitim sandıkta Ş

ili’de aylar önce başlayan eğitim hakkı mücadelesi öğrencilerin eylemleriyle devam ediyor. Eğitimdeki piyasacı uygulamaların son bulması için mücadele eden yüz binlerce öğrenci hükümeti her geçen gün biraz daha köşeye sıkıştırıyor. Daha önce hükümetin çağrısıyla masaya oturan öğrenciler, hükümet tarafından taleplerinin karşılanmaması üzerine eylemlere devam edeceklerini açıklamışlardı. 7 Ekim’de mevcut eğitim sisteminin değişmesi için referandum yapan öğrenciler üç gün süren seçim için Şili’de ve Şilililerin oy kullanabileceği 25 ülkede dört binden fazla sandık kurarak taleplerini halka sundular. Referanduma yaklaşık 1 milyon kişinin katıldığı açıklanırken, sandıklardan çıkan sonuçlar halkın parasız kamu eğitiminden yana olduğunu ispatladı. Referanduma katılanların %95’i parasız kamu eğitimi istediklerini belirtirken %89’luk bir kesim eğitimdeki her türlü kâr amaçlı politikadan vazgeçilmesini istedi. Referandum sonuçlarını meclise sunmak isteyen eylemcilere yine polis saldırdı ve çatışmalar yaşandı. Öğrenciler hükümetin tavrı üzerine yeniden görüşme çağrısına ret yanıtı verdiler.

srail’le Filistin tarafı arasında yapılan anlaşmayla yapılacağı açıklanan esir değişiminin ilk aşaması gerçekleştirildi. Hamas’ın 2006 yılında İsrail tarafına yaptığı baskında esir aldığı Gilad Şalit’e karşılık serbest bırakılması konusunda anlaşılan bin yirmi yedi tutsağın dört yüz yetmiş yedisi 18 Ekim’de Filistin’e geri döndü. Hamas’ın elinde olan Şalit de anlaşma uyarınca serbest bırakıldı. Mısırlı yetkililere teslim edildikten sonra ilk kez Mısır televizyonuna konuşan Gilad Şalit ailesi ve arkadaşlarına kavuşacağı için mutlu olduğunu ve sağlığının da gayet iyi durumda olduğunu belirtti. Şalit, halen İsrail’in elinde bulunan Filistinli tutsaklarla ilgili düşünceleri sorulduğundaysa İsrail’in elinde bulunan tüm Filistinli tutsakların serbest bırakılmasının kendisini mutlu edeceğini ifade etti. SAADAT VE BARGUT‹ HALA TUTSAK Şalit’e karşılık serbest bırakılması kararlaştırılan 1027 tutsak arasında Filistin Halk Kurtuluş Örgütü Genel Sekreteri Ahmed Saadat ve elFetih’in simge isimlerinden biri olan Mervan Barguti bulunmuyor. Filistin’deki Eriha hapishanesinde tutu-

iklim 5 kıta

‘‹fle yürüyorlar’

Ü

lkedeki fiyat artışlarına ve yolsuzluklara son verilmesini isteyen Ugandalılar “İşe yürüyüş” eylemleriyle sokaklara çıktı. Daha önce de ülkedeki kötü ekonomi politikalarını protesto etmek için yapılan eylemlerden sonra muhalif liderlerin tutuklanmasını protesto eden Ugandalılar hükümetin düşünce özgürlüğüne aykırı davrandığını belirtiyorlar. Önceki eylemlerde gözaltına alınan muhalifler vatan hainliği suçlamasıyla yargılanmıştı. 32 milyon nüfuslu ülkede kişi başına düşen Gayri safi milli hasıla miktarı 474 dolar civarında.

Havada karada grev

E

konomik krizin ardından gelen kemer sıkma politikalarına karşı Yunanistan’da emekçiler 19-20 Kasım’da iki günlük genel greve gitti. Grev nedeniyle uçuşlar iptal edildi, müze ve okullar kapandı. Taksici ve deniz taşımacılığında çalışanların da greve gitmesiyle ulaşım durma noktasına geldi. Başkent Atina’da yapılan eylemde yüz binlerce kişi parlamento binasının önünde eylem yaptı. Eyleme polis saldırdı ve çatışmalar yaşandı. Yapılan grevin kemer sıkma politikalarının hayata geçirildiği zamandan bu yana en etkili eylem olduğu belirtiliyor.

Grev tecridi dize getirdi

İ lurken 14 Mart 2006’da yapılan baskınla İsrail askerleri tarafından kaçırılan Ahmed Saadat, İsrail mahkemelerinde 30 yıl hapse çarptırılmıştı. İsrail Ahmed Saadat’ı çeşitli bahanelerle 16 Mart 2009’dan bu yana tecritte tutuyor. Filistin’de her yere posterleri asılan, elFetih’in önderlerinden Mervan Barguti de El Aksa Şehitleri Tugayı’nın silahlı eylemlerinden sorumlu tutularak İsrail hapishanelerinde tutsak edilmişti. Barguti, 15 Nisan 2002’de İsrail ordusunun Ramallah’a düzenlediği

‘Muhalefet’ S bir daha Türkiye’de

baskında esir alınmıştı. ARABULUCULUK YALAN Esir değişimi anlaşması yapıldığından bu yana sürece arabulucu olarak etki ettiğini iddia eden AKP’nin yalanı da esir değişimi sırasında ortaya çıktı. Her fırsatta insani kaygılarla arabulucu olduklarını söyleyen AKP’li bakanların söylediklerinin tam tersine sürece Mısır’ın arabuluculuk ettiği görüldü. Şalit Hamas tarafından Mısır’a teslim edilirken, Filistinli tutsaklar da Mısır Kızılayı’na teslim edildi. AKP’nin bu süreçteki rolüyse İsrail’in sınır dışı

uriye’de Şubat ayının ortasında başlayan eylemler devam ederken, Suriyeli “muhalifler”in Türkiye’deki temasları da hız kaybetmiyor. Eylül ayında Suriye Geçici Ulusal Konseyi’ni İstanbul’da kuran “muhalif”ler 18 Ekim’de Davutoğlu’yla Suriye’deki güncel durum hakkında görüş alışverişinde bulundu. Temsilcilerin Suriye’ye uygulanması gündemde olan

edilmek şartıyla serbest bırakılan kırk tutsaktan on tanesini ülkeye kabul etmek oldu. Her fırsatta İsrail’e çıkışarak bölge politikalarında söz sahibi olma arayışına giren AKP hükümeti Filistinli tutsakları kabul ederken İsrail’e garanti vererek Filistin davasındaki samimiyetini bir kez daha gösterdi. Yapılan anlaşmayla Türkiye’ye gelecek olan Filistinli tutsakların İsrail karşıtı bir eyleme girişmemesi hükümet garantisine alındı. Sınır dışı edilen 40 Filistinlinin durumu her yıl değerlendirilecek ve İsrail “gerekli

yaptırımlar konusunda Türkiye’nin desteğini almak için Davutoğlu’yla görüştüğü iddia ediliyor. Türkiye’nin Suriye’deki silahlı güçleri sınırdan Suriye’ye soktuğu ve bu birliklere eğitim ve silah yardımı yaptığı biliniyor. Suriye’de Esad yönetimine karşı isyan devam ederken, Esad yanlıları başkent Şam’da yüz binlerce kişinin katıldığı bir miting

gördüğü takdirde” bu kişileri geri isteyebilecek. Tutsakların gönderildiği Katar, Türkiye ve Suriye bu işten nemalanmaya çalışıyor. Mısır arabuluculuk yaparak Mübarek sonrası süreçte bölgede etkin bir güç olduğu mesajını vermişti. Türkiye bölgede daha fazla rol kapma uğraşını “İsrail karşıtlığı” üzerinden böylece sürdürmüş gibi görünüyor. Suriye içinde bulunduğu güç durum nedeniyle Hamaslı militanları kabul edip, hala etkili olduğunu gösterme hevesinde. Kısacası bu süreçte kimse “insani kaygılar” gütmedi.

gerçekleştirdi. BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye yaptırımı veto eden Rusya ve Çin’e teşekkür için bir araya gelen Esad yanlıları ABD, AB ve Türkiye aleyhinde sloganlar attı. Öte yandan Suriye’de yaşanan çatışmalar sürerken, Beşar Esad’ın önümüzdeki günlerde yeni bir reform paketi açıklaması bekleniyor.

srail hapishanelerinde tutulan Filistinli tutsakların 27 Eylül’de başlattıkları açlık grevi İsrail hükümetine geri adım attırdı. Hapishanelerdeki ağır koşulları ve tecriti protesto eden tutsaklarla İsrail yetkilileri arasında yapılan görüşmeler sonucunda İsrail, tutsakların taleplerini kabul ettiğini açıkladı. Açlık grevini başlatan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi Genel Sekreteri Ahmad Saadat’sa tecrit fiilen sona erene kadar açlık grevine devam edecek. Saadat 16 Mart 2009’dan beri tecrit altında tutuluyor.

Ordu ald›€› yerde

M

ısır’da Hristiyan azınlıklardan olan Kıptilere yönelik baskılar Mübarek dönemindeki hızıyla sürüyor. 9 Ekim’de Mübarek’i deviren isyandan sonra yönetime gelen askeri yönetimin baskılarını protesto eden Kıptilere askerler gerçek mermilerle saldırdı. Zırhlı araçlarla eylemcileri ezen askerler 25 Kıpti’nin ölümüne neden oldu. Mübarek’i deviren eylemler sürerken Mısırlılar Müslüman-Hıristiyan ayrımı yapmadan kiliseleri korumuş ve halkların kardeşliği talebini beraber yükseltmişlerdi. Saldırının ardından Müslüman ve Hristiyanlar yine bir araya geldi ve saldırıların sorumlusu olan askeri yönetimin istifasını istedi.


6

İNSANCA YAŞAM 21 Ekim 2011 / 3 Kasım 2011

Halk›n Sesi

Kanun Hükmünde Kararname bilmecesi on günlerde hızlı bir dönüşüm sürecinden geçiyoruz. Bu dönüşüm sürecini hızlandıran en önemli etkenlerden birisi de Kanun Hükmünde Kararnamelerdir (KHK). Yasama ve yürütme faaliyetlerinin tek”EL”de toplanmasını ifade eden KHK’lar, siyasi tarihimize ve anayasa hukukumuza 1961 Anayasası’nda 1971 yılında yapılan değişiklikle girmiştir. 1982 Anayasası’nda olağanüstü dönemlerde de çıkarılabilmesinin eklenmesiyle kapsamı daha da genişletilen KHK’lar, parlamenter sistemin doğasına aykırı metinler olarak gündemimize girmiştir. Yasamayı yani meclisi etkisizleştirerek yasa yapmayı yürütmeye, yani bakanlar kuruluna veren bu yetki, her türlü “tartışma”yı ya da “uzlaşma”yı devre dışı bırakarak tamamen seçilmişlerin içerisinde atanmışları oluşturan bakanlar kuruluna hem yasa yapma hem de yasaları yürütme yetkisini vermektedir. Bu haliyle de KHK’lar, Başbakanın isteği ile bir gecede Bakanlar Kurulu kararı ile çıkarılmakta ve kamuoyu ancak Resmi Fatma Gazete’de yayımlandıktan Genç sonra haberdar olmaktadır. Yani “kamuoyundan kaçırarak” fatmagen@ bir gecede bu yolla yasa gmail.com yapılmaktadır. Hükümetler nezdinde sıkca kullanılan KHK’lar, 12 Mart muhtırasının ardından “yeniden yapılandırılan” Türkiye’nin, sermayenin istekleri doğrultusunda biçimlendirilmesinde ve neoliberal politikaların hayata geçirilmesinde “hızlandırıcı” etki yaratmıştır. Özellikle 1980 darbesinin ardından kurulan Özal hükümeti tarafından peşi sıra kullanılmışlardır. Özal’ın 8 yıllık iktidarı boyunca toplamda 487 KHK çıkarılmış ve gerekçe olarak da “kamu hizmetlerinin yeniden yapılandırılması” gösterilmiştir. Devletin elindeki kaynakların hızla özelleştirildiği, ”güçlü devlet”, “güçlü iktidar” söylemleri altında yürütme eliyle piyasa lehine düzenlemeler yapan Özal hükümeti, ordu döneminde aldığı yetki kanununa dayanarak bir günde 30 tane kararname çıkararak bugün yürürlükten kaldırılan bakanlıkları kurmuştur. “Yapısal uyum” olarak adlandırılan bu dönemde kamunun örgüt yapısı değişmiş ve kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasının ilk adımları atılmıştır. AKP hükümeti de bugünlerde “yapısal uyum” gerekçesiyle yeniden yapılandırmaya soyundu. Bunun için de 3 Mayıs 2011 tarihinde “önemli reformların ivedilikle gerçekleştirilmesi” bahanesiyle bir yetki kanunu çıkarttı ve “mecliste yasalaşma hızı düşük” diyerek tasarı halindeki yasaların hızla yasalaşması gerektiğini ifade etti. Özal’ın başlattığı çizgiden ilerleyen AKP hükümeti, Özal ile benzer gerekçelerle aldığı yetki kanunu yine benzer gerekçelerle ve yollarla hayata geçirdi. İktidara geldiği 2002 yılından yetki kanununa kadar hiç KHK çıkarmayan AKP hükümeti son 6 ayda 23 tane KHK çıkarmıştır. Kararname kapsamına giren konular ise doktorların, öğretmenlerin, mühendislerin güvencesizleştirilmesi, ormanların, meraların, suların sermaye kullanımına açılması, muhalif yapıların etkisizleştirilmesi, imar rantlarının arttırılması gibi birçok konuyu içeriyor. Yasa yapma biçimi olarak AKP’nin Özal’dan en önemli farkı birçok değişikliği de bir yasa ya da kararname içerisine yerleştirmesidir. Geçirilemeyen, muhalefetle karşılaşan tüm yasaları bir torba içerisine sığdırarak bir düzenleme ile hayata geçirmektedir. Özal hükümetinin sermayenin devletin yatırımcı olduğu alanlara girmesini düzenleyen KHK’ları, AKP’nin birçok alanı özel sektöre devretmesiyle devam ediyor. Özal hükümeti devletin yatırımcı olduğu alanlara sermayenin girmesini düzenlerken AKP hükümeti de bu alanlarda sermayenin etkinliğini arttırmayı ve hatta DSİ örneğinde olduğu gibi bu alanları sermayeye devretmenin yolunu yapmaktadır. Yani AKP hükümetinin KHK’larıyla Özal'ın yarım bıraktığı yerden hayatın her alanı yeniden şekillenmekte, kamu dönüşmekte ve kamu hizmeti de kullananların bedelini ödediği bir sisteme dönüşmekte ve kamu personeli hızla güvencesizleştirilmektedir. KHK’lar Özal hükümeti için de AKP hükümeti için de sermayenin taleplerini hızlı bir şekilde karşılamanın siyasi karşılığıdır. İnsanların barınma hakkını, sularını, meralarını, ormanlarını ve yaşam alanlarını ellerinden almanın hukuki yoludur. Ancak her zaman bir yol daha vardır; o da Hopa’da, Gerze’de, Erzurum’da olduğu gibi yaşam alanlarına sahip çıkmaktan geçer.

Barınma hakkı direnerek kazanılıyor

S

Barınma hakkı kongreye gidiyor

A

KP’nin neoliberal politikalarına karşı ülkenin dört bir yanında barınma hakkı mücadelesi veren Barınma Hakkı Büroları, 11 Aralık’ta Ankara’da yapılacak Barınma Hakkı Kongresi için bir çağrıda bulundu. Çağrıda saldırılarını artıran AKP’ye karşı barınma mücadelesinin çok sayıda bilgi ve deneyim oluşturduğu belirtildi. Çağrıda kongrenin amaçları şöyle sıralandı: Barınma hakkı mücadelesinin bilgi ve deneyimlerini toparlamak, bir mücadele adresi haline getirmek, halkın öz yönetim ve mücadele organlarını sistematize etmek, kısa, orta ve uzun erimli mücadele programları oluşturmak. Çağrı, kongrenin oluşturacağı birliğin, anayasa tartışmalarının gündem olduğu bu günlerde halkın taleplerini daha gür gündeme taşımaya da olanak olduğu vurgusuyla son buldu.

Barınma hakkı mücadelesi, halkın haklarına yönelen saldırılara karşı tek çözüme işaret e d i y o r : D i r e n i ş ! A n k a r a ’ n ı n p e k ç o k f a r k l ı m a h a l l e s i n d e s ü r d ü r ü l e n k e n t s e l d ö n ü ş ü m p r ojelerine karşı geliştirilen halk direnişleri, birer birer kazanımlarla sonuçlanıyor.

M ehmet Akif Ersoy’da direnişin zaferi 2009 yerel seçimlerinin ardından Barınma Hakkı Bürosu ile irtibata geçen Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkı, barınma hakkı mücadelesine zor bir süreçte başlamıştı. Mahallede bulunan 1000 evden 900’üne AKP’li Yenimahalle Belediyesi tarafından ‘ikna’ yöntemi ile sözleşme imzalatılmış, belediye yönetimini CHP’nin almasından sonra da sözleşmeler üzerinden baskılar sürmüştü. Mahalle halkı, kandırılarak imzaladıkları sözleşmelerin iptal edilmesini ve kendi ihtiyaçlarını karşılayan yeni bir sözleşme yapılmasını istiyordu. Mahalleye açılan Barınma Hakkı Bürosu, mücadeleyi iki yönlü işletti. Bir yandan imzalanan sözleşmelerin iptali için hukuksal bir mücadele yürütülürken, diğer yandan CHP’li belediyenin dozerli ve çevik kuvvetli saldırılarına karşı direniş hattı kuruldu. Belediyeyi müzakere etme yoluna sürükleyen barınma hakkı mücadelesi, geçtiğimiz günlerde taleplerinin büyük çoğunluğunun kabul edildiği bir kazanım elde etti. FARKLI MAHALLELERDE OLSAK DA MÜCADELEYE DEVAM Varılan mutabakat sonucunda mahalledeki her konutun yerinde ıslah edilmesine, tapulu ve tahsisli vatandaşlara 145 m2 karşılığı 90 m2 ev, 195 m2 karşılığı 120 m2 ev, 245 m2 karşılığı ise 145 m2 ev verilmesine karar verildi. Tapusu olmayan vatandaşlara ise enkaz bedellerinin düşürülmesinin ardından 35 bin lira karşılığında 90 m2 ev verilmesi ve ödemelerin 120 ay vade ile yapılması kararlaştırıldı. Ödemelerin ev tesliminden 45 gün sonra başlayacak olmasının yanı sıra herkese aylık 250 lira kira yardımı yapılmasına da

B

değinen mahalleliler, buna karşın barınma hakkı mücadelelerine örnek teşkil edebilecek bir mutabakat olduğunun da altını çizdi.

P olatl› rantsal dönüflümü yendi

ir iptal de Mamak’ta

Barınma hakkı mücadelesinin hukuksal kazanımlarına Mamak da eklendi. Yeni Mamak Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Projesi’ne karşı Mamak Barınma Hakkı Bürosu tarafından açılan davada mahkeme, uygulama esaslarını adil bulmayarak projenin iptali kararını verdi.

K

karar verildi. İnşaatlar ise 16 ayda sonlandırılacak. Kazanımın ardından Mehmet Akif Ersoy Mahallesi Barınma Hakkı Bürosu bir açıklama yayımladı. AKP’li belediye tarafından hazırlanan, CHP’li belediye tarafından uygulanan yağma ve rant projesine karşı projede söz ve karar hakkını, halk için kentsel dönüşümü savunan mahalleliler, defalarca çevik kuvvet saldırılarına maruz kaldıklarını söyledi. Mahalle halkı, kendilerinden önceki deneyimlerde olduğu gibi Barınma Hakkı Bürosu kurduklarını hatırlattı ve “Evlerimiz, barınma hakkımız için insanca bir yaşam için direndik. Bu amaçla mahallemizde her türden etnik siyasi mezhepsel görüş ve inanç ayırımlarını bir tarafa bıraktık birleştik. Barınma hakları için mücadele eden Mamak ve Dikmen Vadisinin halkı her zaman yanımızda oldu” dedi. Belediye ile yapılan mutabakatın tam anlamıyla istenildiği gibi olmadığına

Mamak Barınma Hakkı Bürosu tarafından Ankara 8. İdare Mahkemesi’nde açılan davada mahkeme, uygulama esasları konusunda hakkaniyetli davranılmadığını belirtti ve 2434 sayılı işleme ilişkin iptal kararı verdi. Mahkeme, projenin imarla ilgili olmasına karşın İmar

Mamak Belediyesi, Kartaltepe Mahallesi halkının arsalarını ve tapularını bölgenin eski çöp depolama alanı olduğu gerekçesiyle başka bir mahalleye kaydırmış, kaydırma işleminde de arsaların yüzde 30’unu kesintiye uğratmıştı. Kartaltepe halkı mahallelerinin çöpün üzerinde değil, kayalık zemin üzerinde olduğunu söylemiş, yüzde 30’luk kesintiyi ise asla kabul etmeyeceklerini vurgulamıştı. Belediye, Mamak Barınma Hakkı Bürosu’nun talebiyle yaptırılan Jeolojik Etüt Raporu’nun vatandaşın aleyhine olduğunu söyleyerek çalım

Ankara’nın Polatlı Belediyesi, Yenimahalle’de yapmayı planladığı kentsel dönüşüm projesinden halkın tepkileri sonucunda vazgeçmek zorunda kaldı. Polatlı Belediye Meclisi, 7 Temmuz 2008 tarihli Yenimahalle Kentsel Dönüşüm Alanı ile ilgili kararı ile 7 Şubat 2011 tarihli Yenimahalle Kentsel Dönüşüm Projesi Uygulama Esasları kararlarını oy birliğiyle iptal etti. İptal kararının ardından bir konuşma yapan Polatlı Belediye Başkanı AKP’li Yakup Çelik, TOKİ’nin tecrübelerinden yararlandıklarını, uzmanlarla çalışmalar yürüttüklerini, çok iyi bir hazırlık süreci geçirdiklerini söyledi. Çelik, “Ancak mahalleli karşı çıktı. Halkın ve hak sahiplerinin muvafakatlerini alamadık” diyerek projeyi iptal ettiklerini belirtti. Çelik, bölgeyi imara açacaklarını da duyurdu.

Komisyonu’nda görüşülmeden Belediye Meclisi’nde görüşülerek karara bağlandığını tespit etti. Proje içerisindeki her bir taşınmazın mevcut değeri ile dönüşüm projesi ile elde edilen değerin ortaya konulması, taşınmaz sahiplerinin bu değerden hangi ölçüde yararlanması gerektiğinin belirtilmediğine dikkat çeken mahkeme, uygulama esaslarının hakkaniyetli bir dağılımı esas

artaltepe halkının karnı kurnazlıklara tok atma yoluna gitmişti. Kartaltepe halkı, topladığı imza metninde Jeolojik Etüt Raporu’nda yer alan ‘Önlemli Alan’ olarak tarif edilen bölgenin düşük yoğunluklu ve az katlı yerleşime uygun olduğu ve yapılaşmaya açık olmasını talep ediyor. Belediyenin çöp dolgu alanının tehlike arz edebileceği, patlama riski olduğu iddiasına karşı çıkan Kartaltepe halkı, alanın 50 yıldır kullanılmadığını, Afet İşleri Yönetmeliği’nde bu durumun tehlike arz etmediğine de dikkat çekiyor. Barınma Hakkı Bürosu’nun açtığı davanın mahalleli lehine sonlanmasının an meselesi

Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkı, “Mücadelemiz burada bitmiyor kuşkusuz. Sözleşme şartlarının yerine getirilmesi-

almadığına karar verdi. Projenin iptal edilmesinin ardından Belediyesi uygulama esaslarını değiştirdiği ve usulüne uygun karara bağladığı yeni bir sözleşme ile halkın karşısına çıkmak zorunda kalacak. Halkın Sesi’ne konuşan Mamak Barınma Hakkı Bürosu temsilcileri ise yeni hazırlanacak sözleşmelerde halkın söz, karar sahibi olması için mücadeleyi sürdüreceklerini ifade etti.

olduğunu hatırlatan Kartaltepe halkı, alelacele yapılmaya çalışılan ikna ve yıkım çabasının manidar olduğunu söylüyor. Mevcut yerleşim alanının halkın talebi doğrultusunda çözüme açık olduğunu söyleyen mahalleliler, belediyenin kurnazlıklarına karşı karınlarının tok olduğunu dile getiriyor. Mamak Belediyesi’nin Kartaltepe halkını sözleşme imzalatma konusunda zorlamalarına karşı bir araya gelen mahalleliler, Barınma Hakkı Bürosu’nun hazırladığı yazı ile imza toplamaya başladı. Topladıkları imzaları belediyeye götüreceklerini ve haklarının gasp edilmesine izin vermeyeceklerini söyleyen Kartaltepe halkı, bir de eylem gerçekleştirecek.

nin takibi bundan sonraki görevimizdir. Her ne kadar artık Ankara’nın farklı mahallelerine dağılıyor olsak da, bizim gibi kentsel

Proje, hak sahiplerinin haklarında yüzde 30 oranında kesintiye yol açıyordu. 1950’lerin başında muhacirler için yapılan tek katlı evlerle kurulan PolatlıYenimahalle’de daha sonra yasal imarlı apartmanlar da dikilmişti. Proje, imara aykırı hiçbir yapının bulunmadığı mahallede gerçekleştirilmek istenmişti. ORTAK KAZANIM Yenimahalle halkı, ocak ayında mahallelerinde yürütülmek istenen kentsel dönüşüm projesine karşı ortak mücadele kararı aldı ve Barınma Hakkı Bürosu’na başvurdu. 20 Şubat 2011’de Polatlı Halk Eğitim Merkezi’nde yaklaşık 400 mahallelinin katıldığı bir toplantı ile başlayan mücadele, Barınma Hakkı gazetesinin Polatlı sayısının basılmasıyla tüm ilçeye yayıldı. 5 bin adet gazeteyi ev ev dağıtan

yağmaya karşı, barınma hakları için mücadele edenlerle dayanışma ve birlik içinde olmaya devam edeceğiz” dedi.

Polatlılılar, bir yandan da hukuksal alanda mücadelelerini sürdürdü. Projenin iptal edimesinin ardından Polatlı-Yenimahalle Halkı bir açıklama yayımladı. Kentsel dönüşüm kararı ve uygulama esaslarının büyük haksızlıklar içerdiğini söyleyen Polatlılılar, çok sayıda esnafın hem haklarını hem de iş ve mesleklerini kaybetme riski ile karşı karşıya kaldıklarını belirtti. Projeye birlikte karşı çıktıklarına ve birlikte mücadele ettiklerine dikkat çeken ilçe halkı, demokratik ve meşru yollardan haklarını kazandıklarını ifade etti. Destek veren kurum ve kişilere teşekkür eden mahalleliler “Mahallemizde yapılacak imar planında söz ve karar sahibi olmak istediğimizi, bu doğrultuda belediye yönetimi ile birlikte yapıcı bir çalışma içinde olmak istediğimizi de tüm kamuoyuna duyuruyoruz” dedi.


7

İNSANCA YAŞAM 21 Ekim 2011 / 3 Kasım 2011

Halk›n Sesi

Okul yolunu açan eylem İ

stanbul Bahçelievler’de Halkevleri Eğitim Hakkı Meclisi (HEHM), yılların sürücü kursu problemini velilerle birlikte yaptığı eylemlerle çözdü. Mustafa Kemal İlköğretim Okulu velileri, okulun önündeki Meltem Caddesi’nin sürücü eğitim pisti olarak kullanılmasına uzun süredir tepkiliydi. Velilerin 2008’de caddenin sürücü kurslarına yasaklanması için yaptıkları imza kampanyası sonuçsuz kalmıştı. Ancak, HEHM’in yaz boyu gerçekleştirdiği kayıt parası eylemlerinden sonra veliler sorunu eğitim hakkı meclisine taşıdı. HEHM, velilerden oluşan bir komite kurarak Meltem Caddesi’nin sürücü kurslarına yasaklanması için çalışmalara başladı. İki toplantı düzenleyerek ve ilanlar dağıtarak kısa sürede okuldaki tüm velilere ulaşan HEHM, 7 Ekim’de okul önünde bir açıklama yaparak sıkıntılarını basına duyurma kararı aldı. Eylem günü okulun önüne gelen yüzlerce veli ve okuldan çıkan öğrenciler, okulun bahçesine sığmadı, caddeyi trafiğe kapattı. Cadde üzerinde eylemlerini yapmak isteyen velilere ve öğrencilere polis saldırdı. Saldırı sonucu 5 HEHM üyesi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar akşam saatlerinde serbest bırakıldı. Polisin saldırısı velilerin tepkisin daha da artırdı. HEHM’in çağrısıyla 9 Ekim pazartesi günü çok daha fazla veli okul önünde sürücü kurslarına caddenin yasaklanması talebiyle bir araya geldi. Eylem başlamadan Emniyet adına bir açıklama yapıldı: “Sürücü kursları artık Meltem Caddesi’ni eğitim pisti olarak kullanmayacak, sadece kaymakamdan yazı bekliyoruz.” Bu açıklamanın

Engelsiz ulaşım mümkün

H

alkevleri Engelli Hakları Atölyesi’nden Mahmut Keçeci 13 Ağustos günü İstanbul Büyükşehir Belediyesinin engelliler için ulaşımda gerekli önlemleri almaması sonucu Osmanbey Metrosunda raylara düşerek bacağını kırmıştı. Halkevleri Engelli Hakları Atölyesi’nin de bileşeni olduğu Sakatlar Erişim Platformu bu olayın ardından daha önce birçok defa gündeme getirdiği engellilerin ulaşım sorununu bu kez de bir imza kampanyası ile kamuoyunun gündemine taşıdı. Platformun “Engelsiz, güvenli ulaşım için bir imza da sen ver” kampanyası İstanbul’un farklı noktalarında devam ediyor. Güvenli bir ulaşım hakkı için mücadele eden engelliler tüm metro istasyonlarına açılır kapanır kapıların yapılmasını istiyor. Konuyla ilgili açıklama yapan Engelli Hakları Atölyesinden F.Mehmet Moray 9 ayda bir ulaşıma zam yapan Kadir Topbaş’ın halka zulüm ettiğini, güvenli ulaşım önlemlerini almayarak da engellilerin hayatlarıyla oynadığını söyledi. Moray, 40 bin görme engellinin yaşadığı İstanbul’da engellilerin ulaşım hizmetine dair özgün ihtiyaç ve taleplerinin görmezden gelindiğini belirtti. Sakatlar Erişim Platformu’nun imza kampanyası Galatasaray, Kadıköy gibi kentin kalabalık meydanlarında açılan imza masaları ile devam ediyor.

M

müdür anlatmaya başladı. ‘Çocuğun adını soyadını sordular sadece’ dedi.” Aslan, okulda bir aydır sivil polislerin ellerini kollarını sallayarak dolaştığını ve çocukların bundan rahatsız olduğunu söyledi. Polisi odasına alıp sorgu yaptıran müdür için “Gitsin emniyete müdür olsun” diyen Aslan, suç duyurusunda bulunacak.

ustafa Kemal İlköğretim Okulu önünde 30 sivil polis, 2 otobüs dolusu çevik kuvvet. Soğanlı Meydanı’nda da yoğun bir kimlik kontrolü. Sizce bölgede ne olabilir?

HALKEVİ’NE GÜVENMESEM ÇOCUĞU YOLLAMAM Aslan, çocuğunun Halkevi’ne gittiğini ve polisin de Halkevi’ni kötülediğini belirterek “Ben Halkevi’ne güvenmesem çocuğumu oraya yollamam” dedi ve Halkevleri’nin yaptığı etkinliklerin mahallede herkes tarafından bilindiğini söyledi.

ardından büyük bir coşku yaşandı. SÜRÜCÜ KURSU GİTTİ, SIRA AİDATTA Eylem günü okul bahçesinde 30 sivil polis 2 otobüs dolusu çevik kuvvet polisi olduğunu söyleyen velilerden Gülseven Çetin, polis saldırısını Halkın Sesi’ne anlattı: “Polisin bu kadar saldıracağı aklımızın ucundan geçmedi. Biz caddenin sürücü kursu eğitim pisti

olarak kullanılmasını protesto ediyorduk. Polis saldırmaya başladı, çocukları dövdü, velileri dövdü.” HEHM üyesi Çetin, kazanımdan sonra velilerin şimdi de aidat paralarına karşı eylem yapmak istediklerini belirtti. MÜDÜR ODASINDA POLİS SORGUSU Saldırının yaşandığı 7 Ekim günü, aynı okulun öğrencisi olan 13 yaşındaki A.A. polis tarafından

Bahçelievler’deki Yaz Halkevi E¤itim Hakk› Meclisi, bölgedeki 4 okuldan velilerin ve ö¤retmenlerin kat›l›m›yla kuruldu. Sema Trifi, yaz›n yapt›klar› Yaz Okulu çal›flmas›ndan sonra E¤itim Hakk› Meclisi fikrini tart›flt›klar›n› ve kay›t paras› eylemleri sürecinde de meclisin kuruldu¤unu ifade etti.

dövüldü. A.A, pazartesi günü de okul müdürü tarafından odasına çağırıldı. Dört polis, okul müdürünün gözü önünde 13 yaşındaki A.A’yı sorguladı, tehdit etti. A.A’nın Halkevinde saz kursuna gittiği için tehdit ettiği anlaşıldı. Halkın Sesi, A.A’nın annesi Hatice Aslan’la konuştu. Aslan, çocuğunu polisin dövdüğünü duyduktan sonra okulun önüne gitmiş. Aslan anlatıyor: “Polis çocuğu almış götürüyor. ‘Nereye’

diye sorduğumda ‘karakola’ dedi. ‘Neden’ dedim. ‘Eylem yaptı, pankart açtı’ dedi. Ben pankartta ‘Sürücü kursu istemiyoruz’ yazdığını biliyordum. Çocuğu aldım polisin elinden. Pazartesi günü bu sefer okulda sorguya çekmişler. Bunu duyar duymaz müdürü aradım. ‘Bugün git yarın eşinle birlikte gel’ dedi. Gittik, müdür inkar ediyor ama biz olayı müdür yardımcısından öğrendiğimizi söyleyince

sürücü kursu eylemleri sonras›nda E¤itim Hakk› Meclisi bölgedeki tüm okullar› kapsayacak flekilde geniflledi. E¤itim Hakk› Meclisi’ndeki toplant›lara kat›lan her veli, çocu¤unun okudu¤u okulu temsil ediyor. Temsiliyet say›s› konusunda bir s›n›r yok.

okuluyla kurulan Meclis Meclis, düzenli toplant›lar yap›yor. Toplant›larda veliler ve ö¤retmenler okullar›ndaki sorunlar› anlat›yor ve baz› sorunlar öne ç›k›yor. Öne ç›kan sorunlara hep birlikte çözüm aran›yor. Özellikle kay›t paras› vermeme ve

MÜDÜRLERİN TEZGAHI BOZULDU Halkevi Eğitim Hakkı Meclisi üyesi Sema Trifi, yoğun polis baskısının nedeninin bölgedeki birçok velinin Halkevleri ile birlikte hareket etmesi olduğunu söyledi. Trifi, velilerle birlikte yaz boyunca kayıt döneminde, kayıt paralarını vermeme eylemleri yaptıklarını, dört okulda 120’den fazla velinin kayıt parası ödememesini sağladıklarını belirtti. Ortalama 2.500 öğrencisi olan okullarda kişi başına 400 lira ile 1.000 lira arası kayıt parası istendiği düşünüldüğünde baskının sebebi de anlaşılıyor. Eğitimin paralılaştırılması, eğitimcinin niteliğine de yansıyor. Velilerden Dilek Kutlar, veli toplantılarında çocukların ders durumlarının 10 dakika zaman aldığını geri kalan 2 saatlik bölümde de müdürün okulun borçlarını anlattığını ve çeşitli kalemler adı altında para istediğini anlattı. Kutlar şunları söyledi: “Eğitim yuvası olması gereken okulda eğitim yapılmıyor, tahsildarlık yapılıyor.”

Hak mücadelesine karşı ‘birleşik cephe’ A

KP, halkın hak mücadeleleri karşısında yalan ve talan siyasetini izleyenleri bir araya getiren yeni bir strateji geliştiriyor. Bakanlıklar, devlet kurumları ve HES’çi şirketler ortak kampanya düzenliyor, AKP’li belediyeler kentsel dönüşümden çıkar sağlayacak muhtar ve emlakçıları etrafında topluyor, zamları protesto edenler üniversite rektörlüğünün yayınlarında fişleniyor, başbakan üniversite ziyaretlerini yandaş öğrencileri ile yapıyor. Hak mücadelesi karşıtları birleştikçe, iktidar yanlısı medya kendinden geçiyor. ‘HERKES İÇİN HES’ AKP’nin geliştirdiği stratejinin en yeni örneği “Herkes için HES” kampanyası. Bakanlıkların önayak olduğu, şirketlerin düzenlediği, Devlet Su İşleri’nin (DSİ) ise desteklediği kampanya, doğasına, suyuna ve yaşam alanlarına sahip çıkanlara karşı ortak mücadele kararının ürünü. Kampanyayı tanıtan Türkiye İnşaat Sanayicileri Sendikası Başkanı M. Şükrü Kocaoğlu, amaçlarının HES projeleri ile ilgili kamuoyuna ayrıntılı bilgi vermek olduğunu söyledi. HES karşıtı eylemlerin bölge halkı tarafından yapılmadığını ve İstanbul’dan

yönetildiğini iddia eden Kocaoğlu, direnişlerden rahatsız olduğunu da söylemekten çekinmedi. Kocaoğlu, kampanyalarına Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın önayak olduğunu da itiraf etti. Şirketlerin ortak mücadele kararına destek ise DSİ’den geldi. Kampanya ile ilgili bir reklam afişi hazırlayan DSİ, Artvin’in dört bir yanındaki panoları süslemiş durumda. Afişte HES’ler ‘çevre dostu’, ‘kalkınmanın lokomotifi’, ‘en ucuz ve en temiz enerji’ şeklinde tanıtılıyor. PİLOT BÖLGE: SEYHAN AKP’nin talan politikalarında kurmaya çalıştığı cephenin bir diğer örneği Halkın Sesi’nin 141. sayısında yer almıştı. Adana’nın Seyhan İlçesi’ne bağlı Barış ve İsmetpaşa mahallelerinde uygulanan kentsel dönüşüm projesine karşı mahallelilerin mücadele kararı alması üzerine rantçılar birleşmişti. Adana Büyükşehir Belediye Başkanvekili AKP’li Zihni Aldırmaz’a Seyhan belediye meclis üyeleri, AKP Adana il yönetimi, Seyhan ilçe yönetimi ziyaret gerçekleştirmişti. Projeye destek verenlerin arasına kendilerini ‘Adanalı muhtarlar’ olarak tanıtan

bir grup muhtar ile Adana Emlakçılar Esnaf Odası da dahil olmuştu. Böylece projeden rant sağlayacak hemen hemen tüm çevreler yan yana gelmeyi başarmıştı. ÇOMÜ’DE GAYRI RESMİ FİŞLEME Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nde (ÇOMÜ) de bir başka birleşme örneği yaşandı. comuhaber.com adlı bir internet sitesi, yemekhane zamlarına karşı eylem yapan öğrenciler ve onları destekleyen öğretim görevlileri aleyhinde haberlere yer verdi. “Yemekhane zammı eylemlerinin

arkasında kimler var?” diye soran internet sitesi, eylemlerin marjinal gruplarca yönlendirildiğini, öğrencileri provoke eden birilerinin olduğunu iddia ediyor. Öğrencilerin eylemine destek ziyaretinde bulunan ve öğrencilerle birlikte yemek yiyen öğretim görevlilerini hedef gösteriyor. Üniversitenin ilk ve tek gayri resmi haber sitesi olarak kendisini tanıtan comuhaber.com’un baş köşe yazarı ise üniversite rektörü Sedat Laçiner. Laçiner, AKP’ye yakınlığıyla bilinen stratejik araştırma kurumu USAK’ın başındayken YÖK tarafından ÇOMÜ’ye rektör olarak atanmıştı.

Sanal dünyadan bir umut: Özgür yaz›l›m 0-15 sene öncesine göre, bilgisayar kullanımının, insanların bilgisayara erişiminin epey arttığını gözlemişizdir. Bilgisayar denilen bu 'teknolojik harika' ile bu kadar haşır neşir olmuşken, rutin işlerimizi yerine getirirken birçok programa aşina olduk. ‘Sıradan’ bir kullanıcı, en azından internette gezinebilmek için bir tarayıcı (Mozilla Firefox, Internet Explorer), müzik dinlemek için bir müzik çalar (Winamp, Media Player), bir belge hazırlamak için kelime işlemci (OpenOffice, Microsoft Office) kullanmıştır.

1

BİR YAZILIM ÖZGÜR OLSA NE OLUR OLMASA NE OLUR... “Yazılım özgür olsa ne olur, benim işimi görsün yeter” deyip geçmeden, bizlere ne gibi faydaları olduğunu düşünmek gerekiyor. Özgür yazılım, 1980'lerde çıkmış bir felsefedir. Bu felsefenin temel amacı, içinde bulunduğumuz kapitalist sistemin yarattığı bireyci bakış açısıyla oluşmuş mülkiyet ilişkisini, yazılım alanında yıkıp daha toplumsal bir hedef oluşturmaktır. Özgür Yazılım (Free Software) içerisindeki 'free' (özgür) kavramı, bedava anlamında değil, 'özgür konuşma' ifadesindeki özgür kavramıyla aynı anlamda kullanılmıştır. Bu özgürlük, Özgür yazılım Necati kullanıcıların yazılımı çalıştırma, Duran kopyalama, dağıtma, üzerinde çalışma, değiştirme ve daha da necatiduran35@ geliştirme özgürlüğüne atıf gmail.com yapar.1 Bu özgürlüğü telif hakları kısıtlıyor. Şunu diyebilirsiniz: “Telif hakları önemli bir şey, insanların emeklerini koruyor”. Telif haklarının insanların emeğini korumaktan çok, topluma mülkiyet ilişkisini aşılamak amacı güttüğünü göreceksiniz. Telif hakkının asıl amacı, yazılımı geliştiren mühendisin haklarını korumak değil o mühendisi sömüren Bill Gates gibilerinin ceplerini korumaktır. “BU PASTAYI BEN YAPTIM BEN NASIL İSTERSEM ÖYLE YİYECEKSİNİZ” Bir pastaneye gittiniz ve canınızın çektiği bir pasta var. Pastayı aldınız, elinizde çatal-bıçak, tam yiyeceğiniz sırada, pastane sahibinin uyarıları: “Bu pastayı bu şekilde yiyemezsiniz!”, “Ben pastayı böyle yemeniz için vermedim?!”. Yanınızdaki arkadaşınıza da pastadan bir dilim uzatmak istediniz ve yine pastacı: “Dur, ben pastayı sadece sana verdim. O yiyemez!” Bunlar gibi saçma sapan kısıtlamaların olduğu bir pastane düşünün. İşte tam da böyle bir şey 'telif hakkı.' Özgür yazılım hareketinin bir felsefe olduğunu söyledik. Özgür yazılım, yazılım kullanıcıları için dört özgürlük tipine atıf yapar: 0. Herhangi bir amaçla programı çalıştırma özgürlüğü. 1. Programın nasıl çalıştığı üzerine çalışma ve yazılımı ihtiyaçlara göre uyarlama özgürlüğü 2. Komşunuza yardım etmenizi sağlayacak şekilde kopyaları yeniden dağıtabilme özgürlüğü. 3.Programı daha da geliştirebilme ve elde ettiğiniz yazılımdan tüm toplumun faydalanabilmesi için herkesle paylaşabilme özgürlüğü. Kullanıcılar tüm bu özgürlüklere sahipse, o zaman bu program özgür yazılımdır.2 İLK ADIM... “Nereden başlayabiliriz?”. Şu an kullanmakta olduğumuz işletim sistemi, eğer özgür olmayan bir yazılım (Windows ve türevleri; XP, Vista, 7 vb.) ise, buna alternatif olacak, özgür yazılım olan bir işletim sistemini (GNU/Linux, Ubuntu vb.) bilgisayarımıza kurarak başlayabiliriz. Böylece bilgisayarımıza her 'flash bellek' taktığımızda veya internette gezinirken açtığımız her sayfadan sonra “Acaba bilgisayara virüs bulaştı mı?” kaygısını taşımayı bırakmış olacağız. Ubuntu gibi, özgür yazılım olan işletim sistemleri (GNU/Linux dağıtımları), günümüzde karşılaştığımız virüs dosyalarının işlevsiz olduğu bir yapıya sahiptir. Aynı zamanda bizim iznimiz dışında bilgilerimize erişilemez. Özgür yazılım, gönüllülüğe ve paylaşmaya açık sosyal bir hareket olduğu için, bu serüvene adım attığımızda elimizden tutacak birçok kişiden yardım isteyebiliriz. Gözümüz korkuyorsa, kullanmakta olduğumuz işletim sistemiyle uyumlu özgür yazılımları tercih ederek, kullandığımız herhangi bir programın muadili olan bir özgür yazılımı bilgisayarımıza kurarak başlayabiliriz. Bu tarz programlar hakkında bilgi veren sitelere3 internet üzerinden ulaşabilir. Daha fazla özgürlük için küçük bir adım... DİPNOTLAR [1] Özgür Yazılım, Özgür Toplum - Richard M. Stallman’ın Seçme Yazıları [2] a.g.e [3] http://yazilimdaozgurluk.blogspot.com/

Yazının uzun ve eksiksiz haline Sendika.Org’dan ulaşabilirsiniz

Kim demiş Tortum pes etti diye E

rzurum’un Tortum ilçesinde HES’lere karşı verilen mücadelede köylülerin pes ettiği haberlerinin üzerinden çok geçmeden HES şantiyesindeki iş araçlarının yandığı haberi geldi. Tortum’da mahkeme kararı beklenmeden ve çevre köylerin şiddetli itirazları gözetilmeden HES inşaatını başlatma çabaları köylülerin direnişi ile engel-

leniyordu. İş araçlarını bölgeye sokmak için seferber edilen jandarma ve polisin, defalarca bölge halkı ile çatışmaya girerek saldırması üzerine ekim ayı ortasında köylülerin artık pes ettiği haberi basına yansıdı. “Göz yaşlarıyla izlediler” başlıklı haberlerde Tortum’da direnen köylü kadınların iş makinelerinin çalışmasına müdahale edemediği, direnişin

kırıldığı haberleri verilmişti. Bu haberlerin üzerinden çok geçmeden HES inşaatındaki araçlar yakılarak kullanılamaz hale geldi. Tortum'un Bağbaşı beldesine bağlı Aşağı Katıklı köyünde HES inşaatında görevli bir iş makinesinin yakıldığı söz konusu olaydan 4 gün önce ise bir iş makinesinin balta ve testerelerle tahrip edildiği öğrenildi.

PERİSUYU’NDA YANGIN Benzer bir haber de 9 Ekim günü Tunceli-Elazığ sınırında bulunan Perisuyu’ndan geldi. Bölge halkı yapılmaması için uzun süredir mücadele ettiği Pembelik Barajı projesine karşı bir yürüyüş gerçekleştirdi. Baraj şantiyesine yürüyen halk, Limak firmasına bağlı baraj şantiyesini bastı, iş makinaları ve konteynırları ateşe verdi.


8

EMEK 21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

Biriken enerji program›na kavuflmal› 2 Haziran Genel Seçimleri sonrasında AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan bir yandan Ortadoğu’dan Mısır ve Libya’ya uzanan aktif dış politika çizgisiyle, diğer yandan kanun hükmünde kararnameler ve emeğe dönük saldırı programları ile emperyalist sistem ve neoliberal kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda görevlerini yerine getirmek üzere adımlarını atıyor. Sermayenin neoliberal politikaları artık ülkemizde yerleşik bir sistem halini aldı. Neoliberalizmin kuruluş dönemlerinin özelliği olan popülist politikalar artık yerini açık çelişki ve çatışmalara bırakıyor. Sağlıktan eğitime, güvencesiz işçiliğe kadar tüm hak mücadelesi alanlarında piyasanın yıkıcı sonuçları daha fazla açığa çıkıyor ve rejimin bunları görünmezleştiren-erteleyen mekanizmalarının etkisi zayıflıyor. AKP, 1 Ocak 2012’de yürürlüğe girecek olan GSS’den darbe dönemlerinde bile el atılamayan kıdem tazminatının gaspına, özel istihdam büroları ve bölgesel asgari ücrete, Arzu ulaşım zamlarından enerjideki Çerkezo¤lu özelleştirmelere kadar her alanda sermayenin isteklerini kayıtsız Dev Sa¤l›k-‹fl yerine getirmeye devam ediyor. Genel Baflkan› Son olarak da doğalgaz, elektrik, su, ulaşım, sigara, motorlu taşıt, sağlık, vergi, harç ve cezalar... Hayatın her alanında ciddi zamlar açıklanmış durumda. İçki ve sigara zammını 'sigara ve içki de içmeyin' diye savunan AKP'nin mantığına göre örneğin ulaşım zammından zarar görmemek için işe ve okula gitmememiz gerekiyor. Sağlıkta dönüşüm programı çerçevesinde koruyucu hekimliği ve sağlık ocakları sistemini ortadan kaldırarak aile hekimliğini getirirken tamamen parasız olacağı söylenen aile hekimliği muayenesine 3 lira fiyat getiriyor. Bu sistemi “aile fotoğrafınızda hekiminize yer açın” diye pazarlayanlar “aile” içine “para”yı sokabiliyorlar. AKP hükümeti açıkladığı 2012 bütçesinde önceliklerini yine sermayenin ihtiyaçları üzerinden kuruyor. Bütçenin tüm yükü yine emekçilere yükleniyor: Özelleştirmeler, dolaylı ve dolaysız vergiler, düşük ücretler, açlık sınırının altındaki asgari ücret, elektrik tarifesinde “kamu yararına uygulanan tüm sübvansiyonlara” son verilerek okulların, yurtların, hastanelerin iki kat zamlı fatura ödemesi… Diğer taraftan AKP içeride ihtiyaç duyduğu “istikrar” gereği ilerici emek örgütleri ve sendikalar üzerindeki kuşatma ve baskı politikalarını arttırıyor, ortaya çıkan tüm direnme eğilimlerini ve hak mücadelelerini de en sert biçimlerde bastırıyor. Sendikalar üzerindeki devlet denetimi ve baskısını hedefleyen 2821 ve 2822 sayılı yasalarda yapılması planlanan değişiklikler, fiili müdahalelerin şiddeti, gözaltılar, tutuklamalar, onlarca yıl hapis istemiyle açılan davalar bunun sonucu.

1

*** Emek hareketi, sendikalar ve sol bu sürece politik ve örgütsel olarak donanımsız girdi. Neoliberalizme ve AKP iktidarına karşı halkın direniş eğilimlerini bütünleştiren bir muhalefet merkezinden, bütünlüklü bir strateji ve politik programdan yoksun ve Kürt sorununda yaşanmakta olan sürecin baskılanması altında sonbahara giren emek hareketi açısından sürecin değerlendirilmesi önemli. Meclis açıldıktan hemen sonra “Sokağın meclisini kuruyoruz” şiarıyla 8 Ekim’de “DİSK, KESK, TMMOB ve TTB tarafından çağrısı yapılan ve tüm ilerici toplumsal güçlerle buluşmayı hedefleyen mitingdeki tablo gerçekliği bir kez daha ortaya çıkardı. Eylemin ön hazırlıkları oldukça zayıf olmasına rağmen Ankara’da 30 bine yakın bir kitleyle miting yapılabilmesi, kortejlerdeki canlılık, odalardan sola kadar tüm gençlik kortejlerindeki büyüme, her şeye rağmen Eğitim Sen’in kitleselliği gibi noktalar iyi değerlendirilmelidir. Fakat başta mitingin çağrıcısı olan dört örgüt olmak üzere talepleri, hedefi ve iddiası konusunda ortak bir program oluşturulamaması ise temel problemdir. “Sokağın meclisini kurma” iddiasına uygun bir biçimde örgütlemek, neoliberalizmin yarattığı yıkıma karşı halkın taleplerini alanda binlerin iddiası olarak ifade edebilmek, öncesi ve sonrasıyla mitingi bütünlüklü bir programın içerisinde anlamlandırabilmek gerekirken klasik biçimiyle gerçekleşti. Sonrasında özellikle KESK tarafından illerde gerçekleştirilen eylemlerin zayıflığı ise bu durumun ne yazık ki göstergesi oldu. “Kadroların” basın açıklamaları ufkuyla sınırlı alışkanlıklarının, ritüel halini alan etkinliklerinin sınırı daha başlangıcından 8 Ekim Mitingi ile çizilmiş oldu. Biriken öfkenin sarıp sarmaladığı özgüven yitimi, mevcut geleneksel sendikal merkezlerin ve onlara bağlı “kadro”ların ataletiyle giderilemez. Devrimci bir tarzın güven verebilecek kararlılığı ve ataklığıyla mevcut sendikal ve örgütsel kalıplara sığmayan güvencesiz çalışan ya da güvencesizlik tehdidini iliklerine kadar hisseden yığınları, zamlarla katmerlenen yoksulluğa karşı “hak mücadeleleri” ile birleştirmeyi başaran güncel bir devrimci programa ihtiyaç var. Giderek yaygınlaşan halkın direniş eğilimlerini ülke çapında politik bir harekete dönüştürmek, buna gerekli politik-programatik içeriği kazandırmak ve sınıf hareketinde tepeden tırnağa devrimci bir yenilenmenin inşasını adım adım gerçekleştirmek bugün daha fazla olanaklı ve zorunludur. ‘Biz yürürüz yol olur’ demiştik. Yürünecek yol artık daha fazla bellidir. Tarihin ve deneyimlerimizin bize sunduğu tüm zenginliklerimiz üzerinden özgüven, cesaret ve iddia ile yürümek bugünün temel görevdir.

Mesai saati kavga nedeni Enerji Bakanı Taner Yıldız, mesai saatlerini oyun zannediyor. Oysa mesai saatleri işçi sınıfının ödediği bedellerle belirlendi

E

nerji Bakanı Taner Yıldız, bir konferansa katılmak için Brüksel’e giderken uçakta verdiği demeçle mesai başlangıcını sabah 6’ya çekme konusunda Bakanlar Kurulu’na öneri getireceğini söyledi. Yıldız, buna gerekçe olarak gün ışığından azami faydalanılarak enerji tasarrufu yapılmasını gösterdi. Yıldız daha sonra millet olarak ‘çalışmamız gerektiğini’, az çalışıldığını hatta cumartesi günleri de çalışılması gerektiğini söyledi. Yıldız bu önerisini, “Esnaf sabah 6.00’da işinin başına geçiyor, ücretliler neden geçmesin” cümleleriyle ssavundu. Yıldız daha sonra bir açıklama yapıp mesai saatleri ile ilgili düzenlemenin hükümetin üzerinde çalıştığı bir düzenleme olmadığını, kendine ait bir fikir olduğunu söyleyerek geri adım attı. Yıldız, AKP’nin Kızılcahamam’da düzenlediği kampta da sabah 6’da kalkıp basına görüntü verdi. Türkiye’de, özellikle büyükşehirlerde Yıldız’ın yaptığı ve esnaf örneği ile iddia ettiği gibi ücretliler sabah kalkar kalkmaz mesaiye başlamıyor. Birçok ücretlinin İstanbul’da işe 6.00’da başlayabilmesi için en geç saat 3.30’da kalkıp 4.00’da araca binmesi gerekiyor. ‘Gün ışığına göre mesai’ ve ‘cumartesi çalışma’ önerisi çalışma sürelerini uzatmaya yönelik açık kapı

bırakıyor. Yıldız’ın bahsettiği cumartesi çalışma uygulaması 1973’te çıkarılan bir yasayla kaldırılmıştı. Öte yandan Türkiye’de çalışanların büyük kısmının özel sektörde çalıştığı düşünülürse Türkiye’de ücretlilerin çok büyük bir kısmı fiilen cumartesi günleri de çalışıyor. YILDIZ’IN DESTEKÇ‹S‹ PATRONLAR Yıldız’ın önerisinin en büyük destekçisi ise patronlar. Takvim gazetesine röportaj veren Zorlu, Limak, Ağaoğlu holdinglerinin patronları Yıldız’ın önerisini destekledi. çalışmak gerektiğini belirtip kendilerinin de benzer şekilde mesai yaptığını söyleyen patronlar Hitler’in ölüm kamplarına yazdırdığı ‘Çalışmak Özgürleştirir’ sözünü hatırlattı. Röportajlarda Ali Ağaoğlu ‘Bir patron olarak Cumartesi değil, Pazar günleri de çalışılsın isterim’, Ahmet Nazif Zorlu ‘ABD bu şekilde çalışıyor. Biz onlardan çok mu ileriyiz ki, bu kadar tatil yapıyoruz’ dedi. Oysa mesai saatleri ile ilgili düzenleme yapmak, Bakan Yıldız’ın ağzına aldığı kadar basit bir şey değil. İşçi sınıfının bugüne kadar elde ettiği hakların tarihsel alanda en önemlisini çalışma süreleri oluşturuyor. İngiltere’de işçi sınıfına sınıf olma fikrini benimseten ve siyasi mücade-

Enerji-Sen DEDAŞ’ta kazandı

D KESK ‘grev’ diyor KESK 12 Ekim ve 14 Ekim günlerinde “Grev ve toplu sözleflme hakk›” talebiyle tüm ülkede eylemler yapt›. 12 Ekim günü “Grevsiz toplu sözleflme, toplu sözleflmesiz sendika olmaz” slogan›yla Diyarbak›r, Hakkari, Van, Ankara, ‹stanbul, ‹zmir, Mersin ve Adana'da soka¤a ç›kan KESK üyeleri AKP’nin emek alan›na yönelik politikalar›n› protesto etti. Yap›lan eylemlerde KESK’in tüm giriflimlerine ra¤men hükümetin temel konularda haklar› geniflleten bir ad›m atmad›¤› duyuruldu. KESK üyeleri 14 Ekim günü tüm Türkiye’de AKP binalar›na yürüdü. KESK üyeleri Tekirda¤, Diyarbak›r, ‹zmir’in Tire lenin önemini gösteren Chartizm akımının ana taleplerinden biri 10 saatlik işgünü talebiydi. 18381842 yılları arasında büyük grevler yapan Chartistler 10 saatlik işgününü kabul ettirmeyi başardılar. İşçi sınıfının mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs da işgünü süresinin 8 saate indirilmesi talebiyle

‹lçesi, Van ve Hatay’da polisin sald›r›s›na maruz kald›. Çok say›da kamu emekçisi yaralan›rken gözalt›na al›nan 7 kamu emekçisi geç saatlerde serbest b›rak›ld›. KESK, 14 Ekim’de gerçeklefltirilen eylemlerin ard›ndan bir aç›klama yay›mlayarak polisin sald›r›lar›n› protesto etti ve “Zulme boyun e¤meyece¤iz, susmayaca¤›z, direnece¤iz” dedi. KESK, üretimden gelen gücünü kullanaca¤›n› 12 ve 14 Ekim’de gerçeklefltirdi¤i eylemlerin hepsinde vurgulad›. Kamu emekçileri 25 Kas›m’da grev ve toplu sözleflme hakk› talebiyle tüm Türkiye’de greve gitmeye haz›rlan›yor.

ortaya çıktı. 1886’da çalışma koşullarının iyileştirilmesi için genel greve giden işçilerin temel talepleri 8 saatlik işgünü idi. Chicago’da eylem yapan işçiler katledildi, ilerleyen günlerde devletin işçilere uyguladığı terör artarak sürdü. Bu terör karşısında Enternasyonel 1890 yılında katliamın

gerçekleştiği 1 Mayıs gününü ‘sekiz saatlik işgününü patronlara dayatma günü’ olarak belirledi ve o gün tüm dünyada genel grevler örgütlendi. Bu tarihten itibaren ‘ücretler azaltılmadan çalışma gününün 8 saate indirilmesi’ talebi dünyadaki tüm işçilerin ortak talebi oldu.

D‹SK, KESK, TTB ve TMMOB’un ça¤r›s›yla emekçiler 8 Ekim’de Ankara’da bulufltu. 30 bin kifli AKP’nin k›dem tazminat›na yönelik sald›r›lar›na, güvencesizli¤e ve hak gasplar›na karfl› soka¤›n meclisini kurdu

8 8 Ekim’in ardından

Ekim mitinginde başta kıdem tazminatı olmak üzere emekçilerin kazanılmış haklarının gasp edilemesine karşı tepkiler öne çıkarken Kürt illerinden yoğun katılımla beraber AKP'nin savaş politikasına karşı barış talebi de alana damgasını vuran diğer talepti.

Doğanın metalaştırılması ve yok edilmesine karşı verilen mücadele yerel direnişlerin kortejleriyle alana taşınırken neredeyse tüm kortejlerde bu soruna ilişkin slogan ve dövizler vardı. Kadına yönelik şiddet sorunu giderek derinleşirken mitingde bu

Hükümetin aç›klad›¤› Orta Vadeli Plan, (OVP) 2012 – 2014 aras›nda emekçilere ac› bir reçete ç›kar›yor. ‘‹flgücü piyasas›n›n esnekli¤i’ OVP’nin de¤iflmez maddesi konumunda. K›dem tazminat› hakk›n› ‘sorun’ olarak gören program emekliler için de ‘intibak sistemi’ getirece¤ini söylese de ‘tamamlay›c› emeklilik ve sa¤l›k sigortas› modelleri’ ile emeklili¤in yükünü çal›flanlar›n üzerine y›kaca¤a benziyor. Bireysel emeklili¤i de teflvik eden programda ‘‹sraf› önleme’ ad›yla sa¤l›k baflta olmak üzere temel girdilerin vergi bedellerinin fiyatlar›n›n art›r›lmas› gündeme getiriyor. Program; yo¤un bir

özellefltirme program›n›n 2012’den itibaren uygulanaca¤›n› gösteriyor. Elektrik da¤›t›m› ve fleker üretimi alanlar› tümüyle özellefltirilecek alanlar olarak belirlenirken elektrik üretimi, flehir içi do¤algaz da¤›t›m›, telekomünikasyon, liman, otoyol ve köprü iflletmecili¤i”nde de devlet pay›n›n azalt›lmas› planlan›yor. Bu durum, enerji ve fleker iflçilerinin daha önce ka¤›t, petrol, g›da ve tekel iflçilerinin ak›betini yaflayaca¤›n› gösteriyor. Programda ayr›ca yerel yönetimlerde çal›flan personel say›lar›n›n azalt›lmas› ve bu kurumlarda çal›flan iflçilerin ücretlerinin düflürülmesi öngörülüyor.

İ

stanbul İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi’nin (İSİG) ağustos ayında kurulmasının ardından, emek ve meslek örgütleri iş kazaları ve meslek hastalıkları ile daha yakından ilgilenmeye başladı. İSİG’in 4 Ekim günü Kadıköy Meydanı’nda gerçekleştirdiği ve aylık iş kazaları raporunu basına duyurduğu eylemin ardından 16 Ekim günü ‘Çalışırken Hastalanmak İstemiyoruz’ başlıklı meslek hastalıkları çalıştayına, meslek hastalıklarına maruz kalan işkollarından işçiler, avukatlar, akademisyenler, hekimler, basın mensupları, sendikacılar katıldı. Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirilen çalıştayda, 2-3-4 Aralık tarihlerinde KESK, DİSK, TMMOB ve TTB tarafından Ankara’da düzenlenecek olan II. İşçi Sağlığı

DİSK Üçlü Danışma’da yok

D

İSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, DİSK’in Üçlü Danışma Kurulu toplantılarına katılmayacağını açıkladı. DİSK’in işçi sınıfının sıkıştırılmak istendiği yeni cendereye karşı sessiz kalmayacağını belirten Görgün, yeni taslağın içinde, kıdem tazminatı fonu ve bölgesel asgari ücretin yer aldığını söyledi. DİSK, 2011 Genel Seçimlerinden sonra oluşturulan ve hükümetin ILO’ya uygun çalışma düzeni uygulamak için davet ettiği üçlü danışma kurulu toplantılarından çekildi.

konuya dair talepler sınırlıydı. KESK’in yoğun bir katılım gösterdiği mitingde DİSK korteji güçlü değildi. Türk-İş, Sendikal Güçbirliği’nin sınırlı katılımı dışında alanda yer almazken TMMOB korteji gençlerin yoğun katılımıyla dikkat çekti.

Çalışmak hasta ediyor

Orta vadeli yıkım

iyarbakır’da DEDAŞ önünde direnişe geçen Enerji-Sen üyesi 26 işçi direnişlerini kazandı ve işçiler işe geri döndü. 17 Eylül günü 7 işçi Enerji-Sen’e üye oldukları için işten çıkarıldı. Ardından DEDAŞ’ta çalışan tüm işçiler iş bırakmış ve AKP il binasına yürümüştü. Eylem sonrasında 19 işçi daha işten çıkarılmıştı. 26 işçi, 19 Eylül günü DEDAŞ Genel Müdürlüğü önünde çadır kurup işlerine geri dönmek için direnişe geçmişti.

ve Güvenliği Kongresi’ne sunulacak öneriler de çıkarıldı. Öte yandan KESK, II. İşçi Sağlığı ve Güvenliği Kongresi için Adana, Ankara, Bursa, Denizli, Diyarbakır, İstanbul, İzmir, Kocaeli, Tekirdağ ve Zonguldak’ta İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisleri oluşturma kararı aldı. KESK’in yanı sıra İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) da 21-23 Ekim tarihlerinde İşçi Sağlığı ve Güvenliği Sempozyumu yapma kararı aldı. Çanakkale’de düzenlenecek sempozyum öncesinde bir açıklama yapan İMO, iş kazalarının yüzde 50'sinin kolaylıkla önlenebileceğini, yüzde 48'inin ise sistemli bir çalışma ile önlenebileceğini belirtti. İMO, yaşama hakkının en temel insan hakkı olması gerçeğinden hareketle sempozyum düzenleme kararı aldığını belirtti.

Polis: ‘İşten çıkarıldınız’

P

olis, 13 Ekim günü Kampana Deri’ye çalışmak için gelen işçileri fabrikaya almadı. Polis, gerekçe olarak patronunu işçileri işten çıkardığını söyledi. Patronun işten çıkarma bahanesi ise işçilerin "Fabrikayı işgal etmesi" oldu. Oysa Deri-İş üyesi işçiler 1 Ekim günü İzmir’de Savranoğlu Deri’de işlerine geri dönmek için direnirken Savranoğlu patronu iflas ettiğini söyleyerek işçileri Kampana Deri’ye yönlendirmişti. Patron, işçilere kalacak yer göstermeyince işçiler fabrikada kalmaya başlamıştı.


9

EKONOMİ 21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

Zam: Krizin faturası halka ENG‹N DURAN

H

ükümet Ekim ayında elektriğe yüzde 10, doğalgaza yüzde 22 zam yaptı. Bu zamların ardından Özel Tüketim Vergisi’ni (ÖTV) artıran hükümet dolaylı olarak sigaraya, cep telefonuna, alkollü içkilere ve motorlu taşıtlara zam yapmış oldu. Sigaraya yüzde 22 – 48 arası zam geldi. ÖTV, elektrik, doğalgaz zamlarından sonra Maliye Bakanı alay edercesine yapılanların ‘zam değil güncelleme’ olduğunu söyledi. KanalD Haber’de Mehmet Ali Birand’ın konuğu olan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da aynı alaycılıkla “Bu zamlar sadece belli kişileri ilgilendiriyor” dedi. Başbakan’ın “sigarayı içki bırak, Porche’a binme Fiat’a bin” açıklaması ise halkı küçümsemenin zirvesi oldu. Hükümet tartışmayı lüks arabalara ve dini kullanarak içkiye sigaraya çekmeye çalışsa da mızrak çuvala sığmıyor. Elektriğe, doğalgaza, ulaşıma, gıdaya gelen zamlar halkı yoksullaştırıyor. Tüm zamlar yeni zamların da gerekçesi oluyor. Eski Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel, Bloomberg Tv’de yaptığı bir konuşmada bir balıkçının lüfere yaptığı zammı savunurken ‘her şeye zam

K

rizin Türkiye’deki açığa çıkma biçimi cari açık, yani ithalatın ihracattan fazla olması. Bunun bedeli de zamlarla halka ödetiliyor

geliyor ne yapalım’ demesini örnek gösteriyor. ‘HALKA NE D‹YECE⁄‹Z BABACAN’ Krizin faturasını halka ödetmekte ısrarcı olan AKP, yaptığı zamların yıkıcı etkilerinin farkında ancak ‘buna mecburuz, bu hepimizin iyiliği için’ ya da ‘halkın sağlığını düşündüğümüz için’ gibi söylemlerle halkı ikna etmeye uğraşıyor. AKP'nin Kızılcahamam kampının da gündemi son yapılan ÖTV artışları oldu. Milletvekilleri zam

karşısında kendilerini çaresiz hissettikleri için Ali Babacan'a akıl danışarak ‘halka ne cevap vereceğiz?’ sorusunun cevabını bulmaya çalıştılar. Ali Babacan da Yunanistan'ı örnek göstererek ‘Halkı idare edin’ dedi. Ayrıca cari açığın mutlaka azaltılması gerektiğini de sözlerine ekledi. ZAMLA TERB‹YE ETMEK Zamların gerçek sebebini, krizin faturasını halka ödetmeye çalıştıklarını gösteren ise 14 Ekim’de açıklanan orta vadeli prog-

ram (OVP) oldu. AKP bu programlar 2001 krizinden sonra uygulanan ‘Derviş politikalarının’ sıkı takipçisi olacağını ilan etti. Bu programın özü, sıkı maliye ve para politikası eşliğinde enflasyonla mücadeleye dayanıyor. Özellikle kamu bütçesinin denkleştirilmesine odaklanan hükümet bu konuda duruşunu seçim arifeleri dışında esnetmedi. OVP için Ali Babacan ‘Mali disiplinden taviz vermeyeceğiz’ diyerek durdukları yerin aynı olduğunu gösterdi. Bunun anlamı bütçe

Yeni zamlar yolda E

konomide de sonbahar yaşanmaya başladı. Önümüzdeki dönem ekonominin büyümesine ilişkin gelen sinyallerin kötüleşmesinin yanı sıra art arda açıklanan zamlar ve ÖTV artışları, ‘krizi sorunsuz atlatıyoruz’, ‘bize bir şey olmayacak’ söylemlerini itibarsızlaştırıyor. İşin kötüsü şu ana kadar gördüğümüz zamlar daha başlangıç! Geleneksel olarak sonbahar dönemlerinde enflasyon artışa geçer çünkü okulların açılması, tarımdan gelen ucuz sebze-meyvenin bitmesi, hem harcamaların artması hem de üretimin azalması dolayısıyla fiyatları yukarı doğru çeker. Bunların yanında eylül ayı enflasyon rakamları tüketici fiyatlarında (TÜFE) yıllık yüzde 6 olurken üretici fiyatlarında (ÜFE) yıllık yüzde 10,03 oldu. Bu noktada dikkat çekici olan gelişme ÜFE ile TÜFE arasındaki farkın çok fazla olması. Bu fark fazla çünkü üreticiler döviz fiyatlarından kaynaklanan maliyet artışlarını henüz sattıkları malların fiyatlarına yansıtmadılar, Ağustos-Eylül döneminde daha çok mevcut stokları tükettiler. Ancak bu fark önümüzdeki dönem için maliyetlerin en azından bir bölümünün tüketicilere yansıtılacağının TÜFE'nin

harcamaları halkın ihtiyaçları doğrultusunda yeterince artırılmadan bütçe gelirlerini artırmak için yeni zamlar ve vergiler olacak. Ancak bu vergiler “ülkenin rekabet gücünü korumak” adına sermayeden değil, dolaylı vergiler yoluyla halktan toplanacak. ELEKTR‹K ZAMMINA BAK N‹YET‹ ANLA Krizin faturası halka çıkarılırken şirketlerin, sermayenin nasıl kollandığını en net şekilde gösteren elektrik zamları, “Porsche-içki-

sigara” söylemleriyle hükümetçe unutturulmaya çalışılıyor. Elektrik Mühendisleri Odası (EMO) elektrik zammı ile dağıtım şirketlerine yeni kaynaklar yaratıldığına dikkat çekiyor. Konutlara yapılan yüzde 9,5’luk zammın yanı sıra okul, hastane, müzeler, vakıflar, dernekler ve hayır kurumlar›na uygulanan sübvansiyonlar (destekler) de kaldırıldı. Böylece bu kurumların kullandığı elektriğe yüzde 18,92’lik zam yapıldı ve bu zammın daha fazla “paralı sağlık ve eğitim” olarak halka geri döneceğini tahmin etmek zor değil. Bunun yanı sıra kalkınmada öncelikli iller kapsamında yer alan geri kalmış illerdeki konutlara uygulanan sübvansiyon da tamamen kaldırılarak elektriğe yüzde 18, 92 zam yapıldı. Elektrik faturası aracılığıyla ödenen yüzde 5’lik aydınlanma bedeline de zam geldi. Zamdan önce meskenlerle ya eşit ya da meskenlerin altında tutulmuş olan aydınlatma bedeline de yüzde 13,84’lük zam yapıldı. Artık sokak lambaları evlerimizdeki lambalardan daha pahalıya ışıldayacak. Sadece elektrik zammı bile AKP’nin zamlarının sermayeye yarar halka zarar olduğunu göstermek için yeterli.

Porche değil peynir alamıyoruz

artacağının işareti. Elektrik ve doğalgaz zamları da bir çok sektörde yeni zamların gelmesine yol açacak. İçme ve kullanma suyu ile tarımsal amaçlı soğuk hava depoları da kullanılan elektriğe yapılan yüzde18,71 zam su bedelinin ve gıda fiyatlarının zamlanmasına neden olacak. Daha da kötüsü doğalgaza yeni bir zam gündemde. Özelleştirmelerde doğalgaz dağıtım ihalelerini kazanan şirketler, tarife bedellerinde artış istiyorlar. Önümüzdeki haftalarda Enerji Piyasaları Denetleme Kurulu ile masaya oturacak özel şirketler “yaptıkları yatırımların bir kısmını çıkartabilmek” adına “ayarlama” isteyeceklerini ifade ediyorlar. Tüm bu göstergeler önümüzdeki dönemde zamların artarak devam edeceğini söylüyor. Cari açığın karşılanmasında sermaye girişlerinin yetersiz kalmaya başlaması da yeni zamların habercisi. Son dönemde döviz fiyatlarındaki artış sermaye girişindeki yetersizlikten kaynaklanıyor. Önümüzdeki dönemde de sermaye girişleri cari açığı karşılayamazsa dolar, euro artacak. İthalatın ekonomide ağırlığının fazla olduğu bir ortamda döviz artışları yurt içi fiyatlara doğrudan yansıyacak ve halkın bütçesi daha şiddetli sarsılacak.

H

ükümetin zam bombardımanına maruz kalan halkı bir de gıda fiyatlarının artışı zorluyor. Küresel ölçekte gıda fiyatları son dönemde tekrardan 2008 dönemindeki fiyat seviyelerine yaklaşıyor. Örnek verecek olursak buğdayın fiyatı 2010 yılının üçüncü çeyreğinden itibaren yüzde 80 artmış durumda. Türkiye'de de gıda harcamalarının hane halkı bütçesi içindeki payı giderek artmakta. Türk-İş'in yaptığı araştırmaya göre 4 kişilik bir ailenin aylık gıda harcaması 2011 Ocak ayında 870 lira iken Eylül ayında 902 liraya yükseldi. Benzer bir hesabı Vatan gazetesinden Mustafa Mutlu da yapıyor. Geçen

yıl sakladığı 205 liralık market fişiyle, tekrardan aynı markete girip aynı ürünleri alıyor ve bu sefer 273 lira ödemek zorunda kalıyor. Geçen yıldan bu yana Mutlu'nun market sepetindeki artış yüzde 33'ü buluyor. Mutlu aldığı mallara gelen zamların tek tek dökümünü de yapıyor. Beyaz peynire yüzde 41, makarnaya yüzde 25, yoğurta yüzde 28, pirince yüzde 18 zam gelmiş. Asgari ücretin 650 lira olduğu bir düzende bu artışlar emekçinin canını yakıyor. Aynı dönemde yapılan ücret artışlarının ortalama yüzde 8-9 civarında kaldığını düşününce hem krizin bedelinin kime ödetildiğini hem de halkın bütçesinin nasıl tırpanlandığını daha iyi görebiliyoruz.

Din milliyetçili¤i uyan da Türk oğlu Türk olarak anasından Müslüman doğmuş sanacak. Kürtler Müslüman olmadan önce Zerdüştlük dinine inanıyordu da Türkler neye inanıyordu? Birisi kalkıp sana Şaman halinle Müslümanların hakkını savunmaya kalkıyorsun, haddini bil dese, ne diyeceksin? Kuşkusuz mesele din meselesi değil, milliyetçilik meselesi. Tayyip efendi Kürtlerin (AKP’ye de oy verse BDP’ye de fark etmez) büyük çoğunluğunun İslam dinine katı bir disiplinle bağlı olduğunu bilir. Bugüne kadar İslamcı yazarların Kürt hareketini eleştirirken en çok vurgu yaptıkları konu “PKK’nin laikliği” olgusu olmuştur. 1990 başlarına kadar “komünist” olan PKK, 1990 sonrası “laik” olmuştur. Her iki sosyal olgu da Türkiye muhafazakarlığının “dinsel eleştiri” alanına girmektedir. Başbakan Kürtlerin geleneğindeki Zerdüştlüğü aşağılayıcı bir unsur olarak ifade ederken aslında yapmak istediği Kürtleri dışlamaktır. O sırada kendisine oy veren milyonlarca dindar Kürt vatandaşımızın bundan kırılıp incineceğinin hiçbir kıymeti yoktur onun için. Çünkü o yeni Tufan bir “egemen ulus” yaratma Sertlek peşindedir. Eskinin egemen “laik Türk milleti” yerine “dinci Dev Sa¤l›k-‹fl Türk milleti”ni koymaya Yönetim Kurulu çalışmaktadır. Onun dinci-milÜyesi liyetçi misyonu seçim öncesinde kendisini çok açık ortaya çıkartmıştı. Anadolu ve batının milliyetçi oylarını almak için açıktan Kürt sorunundaki gerilimi tırmandırmış ve milliyetçi oylara talip olduğunu göstermişti. Kemal Kılıçdaroğlu nezdinde Alevi vatandaşlarımızı aşağılarken de aynı pervasızlığı görmüştük. Şimdi de kendi elindeki “türban” kozunu zayıflatmak isteyen BDP nezdinde Kürtlere bir benzerini yapıyor. Üstelik “BDP Kürtlerin temsilcisi değildir” diye yırtınan kendileri değilmiş gibi. Din, AKP için zorda kaldığı her anda çıkartıp ateşleyeceği bir silah gibidir. Ancak bunun, basitçe halkın dini hassasiyetlerini siyasete tahvil etmekle sınırlı bir durum olmadığını görüyoruz. AKP, dini ihtiyaç duyduğunda son derece faşizan bir “dışlayıcılık” silahı olarak kullanabiliyor. Bir taraftan İslam dışı dinlerle barış kardeşlik lafazanlığı yaparken diğer taraftan kendi resmi Sünni ve Türk kimliğine tehdit olarak gördüğü vatandaşlarını dışlamak için İslam dinini kullanıyor. Dışlayıcılık faşist ideolojinin en güçlü motiflerinden birisidir. Bugüne kadar egemen sınıfların yürüttüğü milliyetçilik merkezinde gördüğümüz “dışlayıcılık” olgusunun AKP ile din merkezli hale gelmeye başladığı görülüyor. AKP’nin iktidarını Türkiye’nin siyasal coğrafyasının en güçlü damarı üzerine inşa etmeye çalışmasını anlamak zor değil. AKP on yıldır “demokrasi-liberalizm-yoksulların hamisi-dindarlığın iade-i itibarı” temelinde sürdürdüğü iktidarını daha gerçekçi bir zemine taşımak isteyecektir. Ancak bu yönelim yani AKP’nin kendisini Türkiye’deki Türk ve Sünni çoğunluğun iktidarı olarak tarif etmeye kalkışması onu büyük bir hızla 1980 öncesi Milliyetçi Cephe iktidarlarına benzetecektir. Bu ise bir taraftan AKP’nin toplumun geniş kesimleri üzerindeki büyüsünün (hegemonya) bozulmasına neden olabilecek diğer taraftan da zaten aşamadığı Kürtlerin ve Alevilerin direnişini daha da netleştirecektir. Yeni Anayasa hazırlık süreci biraz da AKP’nin kendisini taşımak istediği zemine ne kadar sağlam oturtacağını da gösterecek. Bir başka deyişle Anayasa tartışmaları AKP’nin dinci-milliyetçi hatlarını daha netleştirme çabasıyla başta Kürtler olmak üzere Alevilerin kimlik ve haklarının tanınması arasındaki gerilimle geçecek gibi görünüyor.

D

Gaz maskesine karşı naylonun zaferi Elektriğe gelen zamların ardından İstanbul Taksim’de bulunan BEDAŞ Genel Müdürlüğü’nün önü giderek hareketleniyor. Genel Müdürlük önündeki tek hareketlilik elektrik faturalarına itiraz edenlerin oluşturduğu hareketlilik değil; hareketin asıl kaynağı BEDAŞ tarafından ‘Taşeron şirketin sözleşme süresi doldu’ gerekçesiyle işten çıkarılan Enerji-Sen üyesi enerji işçilerinin açtığı direniş çadırı. Üç metre eninde üç metre boyunda olan çadır, BEDAŞ Genel Müdürü’nün ve yönetimdekilerin hemen gözü önünde olması sebebiyle onlar açısından hayli rahatsız edici. İşçilerin sıkıntısı ise soğuklar ama işçiler buna da çözüm bulmuşlar. Çadırın etrafına serdikleri naylon ve pankartlarla soğuktan bir nebze de olsun korunuyor-

lar. BEDAŞ’ın işten çıkardığı 123 enerji işçisi, elektrik sayaçlarını okuyan, açma kesme işlemi yapan işçiler yani, her gün 10 kişi çadırda nöbet tutuyor. Bu kararı kendileri alan işçiler direniş sürecindeki tüm kararları hep birlikte almışlar. Direnişe geçme kararından eylemlerde atılacak sloganlara kadar…

İşçiler her gün sabah 8.30’da direniş mesailerine başlıyor ve 17.30’da çadırlarını topluyorlar. Taksim gibi bir yerde olmanın verdiği avantajla direnişteki işçilerin ziyaretçisi de çok oluyor. İşçilerden Alper, BEDAŞ’a bağlı taşeron şirket bünyesinde çalışsalar da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın

kendilerinin BEDAŞ’ın asıl işçisi olduğunu tespit ettiğini bu yüzden de BEDAŞ’ın asıl işçileri olduklarını söylüyor. Bu yüzden işten çıkarmaların hukuksuz olduğunu söyleyen elektrik işçisi Alper direnişi işe geri alınıncaya kadar sürdürmekte kararlı olduklarını vurguluyor. İşçilerin direniş çadırını

açarken yaptıkları eylem de direniş kadar önemli. BEDAŞ önünde çadır kurup direnişe başlamak için gelen işçiler BEDAŞ önünde polis barikatıyla karşılaştı. Ancak tam o sırada hızla bir yağmur bastırdı. Enerji-Sen üyesi işçiler ceplerinden çıkardıkları naylonları giymeye, bir kısmı da çadırı kurup altında beklemeye başladı. Ancak yağmura hazırlığı olmayan polisin toplumsal muhalefeti bastırmaya yönelik hazırlığı gözlerden kaçmadı. Polis, gaz maskesi takıp yağmurda ıslanırken enerji işçileri ıslanmadı. Bu sırada etrafta bulunan otel görevlileri kendi aralarında konuşuyorlardı “Bunlar işçi değil, alakaları yok”. Eylem ilerledikçe, işçiler dertlerini anlattıkça “İşçiyle alakası yok” lafları, “adamlar haklı” laflarına dönüştü. Bu etki direnişin ilerleyen günlerinde işçilere çay, poğaça olarak yansıdı.

Oda çalışanları kazandı ‹stanbul Difl Hekimleri Odas›'nda iflten ç›kar›lan emekçiler iki gün süren direniflin ard›ndan ifllerine geri döndü. Oda yönetimi kaliteli ifl üretilmesi için daha az say›da çal›flan›n olmas› gerekti¤ini’ iddia ederek 2 çal›flan› “iflgücü fazlas›” gerekçesiyle 6 Ekim günü iflten ç›karm›flt›. 2 çal›flan›n iflten ç›kar›lmas›n›n ard›ndan oda çal›flanlar› 11 Ekim günü ifl b›rakma eylemi yapt›. ‹stanbul Harbiye’de bulunan odan›n önünde çad›r kuran çal›flanlar›n eylemi kazan›mla sonuçland›. Öte yandan, iflten ç›karman›n ard›ndan

tüm oda çal›flanlar› Sosyal-‹fl Sendikas›’na üye oldu. Çal›flanlar›n sendikaya üye olmas› da yönetimi zora soktu. Hatta eylem süresinde yönetim, ifl b›rakma eylemi yapan çal›flanlar› noter ça¤›r›p ‘çal›flmad›’ tutana¤› tutturmakla bile tehdit ederek patron refleksi göstermiflti. 12 Ekim günü çad›rda Halk›n Sesi’ne konuflan oda çal›flanlar›ndan Özgü Bircan, kamu kurumu niteli¤indeki meslek örgütü olan odada çal›flmay› tercih ettiklerini, söz ve karar hakk› istediklerini, kâr›n de¤il insan›n öncelikli olmas› gerekti¤ini belirtmiflti.


10

KİBELE 21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

AKP’ye güvenmiyoruz! atma Şahin’i bugünlerde neredeyse her yerde görüyoruz. TV programlarında, etkinliklerde, Antalya Kadın Zirvesi’nde… Bakıyoruz, yıllarca kullandığımız argümanları, talepleri, söylemleri dilinden düşürmeyen konuşmalar yapıyor. Ancak sonda söyleyeceğimizi en başından söyleyelim: Güvenmiyoruz! “Babayı gazete okutup anneyi mutfakta tutan bir eğitim sistemi devam ettiği sürece bunlar çözülemez. Gazete okunacaksa kadın erkek beraber okuyacak, mutfağa girilecekse kadın erkek beraber girecek...Hele toplumun yarısını oluşturan kadınlar karar alma mekanizmasına gelemiyorsa toplumsal kalkınmayı başarabilmemiz mümkün değil” diyor Şahin. Konuşmanın içerisine girmeden önce neden güvenmediğimizi bir TV programındaki anekdotu aktararak başlatalım. Yine aynı konuşmayı yapıyor Şahin, program yürütücüsü Taha Akyol şöyle bir ‘espriyle’ karşılık veriyor. “Yani şimdi ben mutfakta yemek mi pişireceğim” ve Şahin’in cevabı “ihtiyaç olursa gireceksiniz elbette”. Dikkat Duygu edelim “tabii ki gireceksiniz” Alyazıcı demiyor. Oysaki ‘kadın sorunu’ diyerek tarif ettiğimiz sorunları samimiyet içerisinde çözmek isteyenlerin refleksif cevabıdır “Tabii ki gireceksiniz!” Fatma Şahin, AKP’yi yaratan ve kitleselleştiren, temel dayanaklarından birini oluşturan, bu yüzden de zayıflamasının AKP’yi zayıflatacağı aşikâr olan kadın çalışmasının örgütleyicilerinden birisi. Göreve gelir gelmez icraatlarına başladı. kadına yönelik şiddete karşı somut bir programı olmamasına rağmen kamuoyunda bu sorun karşısındaki ilgili ve duyarlı tavrı ile bir güvenilirlik kazandı. Fakat bu çabayı güvenilmez bulmak için sebeplerimiz var. Evet AKP kadına yönelik şiddet sorununu çözmek istiyor çünkü şu an kadına yönelik şiddet, cinayet vakaları bu ülkenin en önemli sorunlarından birisi. Ve bu durum iktidarı da rahatsız ediyor. Üzerine eğilinmesi gereken nokta AKP'nin bunu nasıl çözeceği: Kadını özneleştirerek mi yoksa aile içinde geri göndererek mi? Biliyoruz ki bu dönem AKP’nin “ikiyüzlülükte ustalık” dönemi. Ya da bir deyimin alışılmış halinin tersine “sol gösterip sağ vurma” dönemi. Şahin, AKP’nin girdiği “kadın, engelliler, aile” krizini yönetmek üzere getirilmiş bir bakan. Ve bunu da sosyal politikalar olarak isimlendirdikleri ve kadını ikincilleştirmeye, sahneden silmeye devam ederek aileyi temel alıp var olan toplumsal yapıyı daha da gericileştirerek yerleştirmekle görevlendirilen bir bakan. Bakınız açıklamalarına: Herşeyi aile ve sosyal politikalara bağlamasına! Bize düşen de bu dönemde taleplerimizi en güçlü şekilde söylemek. Tek çözüm polisiye, cezai işlemler değil (ki onları da uygulamıyorlar zaten) tüm kadınlara sosyal güvence hakkını vermek, nitelikli ve güvenli sığınma evlerini oluşturmak, toplumsal iş bölüşümünü yaşamın her alanında eşitlikçi bir şekilde hayata geçirmek, gerici, kadını aile ile tarifleyen, kadını özgürleştiren bir yaşamı kurmaktan geçer. Bunu yapmak AKP’nin ne harcı ne niyetidir.

F

Türban, kadının metalaştırılmasının üstünü örtüyor

H

aziran ayından beri, tesettürlü kadınların da bir Vouge’u (dünyaca ünlü bir moda dergisi) var: Âlâ. Dergi, dindar kadını tüketim kültürüne adapte etmekte oldukça başarılı oldu. Üstelik 40 bin baskısı var. Kendisini “Güzel yaşam tarzı dergisi” olarak tanımlayan dergi, dünyada pek çok benzeri bulunan, İngiltere’de basılan “Müslüman yaşam tarzı dergisi: Emel”den esinlenilerek kurgulanmış. Derginin yaratıcıları, Âlâ’nın Emel gibi yalnız modayla ilgili olmadığını ideolojik de bir amaç taşıdığını ifade ediyorlar. Derginin ideolojisini anlamak için 12 Haziran’da Facebook sayfasında yayınladığı Tayyip Erdoğan’a başarı dilekleri ile bir kapı aralanabilir. Derginin Amerika’da yaşayan, kendisini Müslüman moda ikonu

olarak tanımlayan Elif Kavakçı hakkındaki “Okyanus ötesinden sesleniyor” atıfı ile kapı biraz daha açılabilir. Londra’dan alkolsüz parfümlerin, pahalı giyim markalarının, altın-gümüşün, seçkin lokantaların, 7 yıldızlı otellerin tanıtıldığı dergi dindar üst-orta sınıftan kadına yöneliyor. Bir müslüman moda dergisi olması işlevi ile ilgili olarak türbanlı mankenlerin “müslüman tüketim” uğruna boy göstermesi, kendi çevresinden neredeyse hiç tepki almıyor. İslamcı hareketin sık sık kullandığı israftan sakınılması vaazları dergi sayfalarından duyulmuyor. Neoliberalizm ve siyasal İslam arasındaki uyum projeleri, üst-orta sınıftan kadına “Tüket!” talimatı verilerek zenginleştiriliyor.

Son noktayı kadınlar koyar H

aberTürk gazetesi 7 Ekim’de ‘Kadına yönelik şiddette son nokta’ sürmanşetiyle çıktı. Bir kadın cinayetinin haberinin verildiği sürmanşette, sırtından bıçaklanmış bir kadın cesedinin bulunduğu fotoğraf alenen sergilendi. Fotoğrafın basılması, gazetecilik etiği ile bağdaşmaması bir yana, kadın cinayeti haberinin sansasyonel bir biçimde ve tiraj kaygısıyla verilmesi ve şiddet pornografisi yapılması nedeniyle çokça eleştiri aldı. İlk tepki kadına yönelik şiddet sorununu çözme iddiasındaki Fatma Şahin’den geldi. Şahin, hazırladıkları kanun tasarısında medyanın kadına yönelik şiddet haberlerini veriş biçimi ile ilgili konuları da kapsama alacaklarını duyurdu. Kısa bir süre içinde de kanun taslağına yazılı basının denetlenmesi için mevcut yasaların etkin işletilmesi maddesi konuldu. Böylece AKP denetimini ve basına yönelik baskıları arttıracak yeni bir uygulamanın da temeli atıldı. Söz konusu fotoğraf medyadan sokağa her alanda çokça tartışıldı. Zaman’dan Ekrem Dumanlı, günlük hayatta başörtüsü takan bir kadının cesedinin fotoğrafta çıplak olarak yer almasını kafasına takarken, Ece Temelkuran gazetesini eleştirenlerin kendilerine

HaberTürk’ün ‘Kadına yönelik şiddette son nokta’ başlığıyla verdiği haber, savunmasının aksine şiddeti artırıyor. Şiddete karşı gerçek çözümü ise kadınların örgütlü mücadelesi getirecek

dönüp şiddet konusunda duyarsızlıklarını farketmelerini istedi. Kadına yönelik şiddetle mücadele eden kadınların sesiyse, egemen medyanın çıkar hesaplarıyla bezenmiş yorumlarını bastırdı. İzmir Kadın Platformu 7 Ekim akşamı yaptığı basın açıklamasında, böyle haberlerin medyada yer alması ile kadınların öldürülmesinin doğal hale getirildiğini söyledi. Fotoğrafın sürmanşette

verilmesinin yalnızca çok satmayı hedeflemek olmadığını söyleyen Platform, gazetenin kadın düşmanı yönüne dikkat çekti. Halkevci Kadınlar 8 Ekim’de HaberTürk binası önünde, gazeteyi, Genel Yayın Yönetmeni Fatih Altaylı’yı ve kadına yönelik şiddeti protesto etti. Halkevci Kadınlar yaptıkları basın açıklamasında ölü bir kadının bedeninin pornografik bir malzeme gibi

kullanıldığını kaydetti. Halkevci Kadınlar, bu haberin kadın cinayetlerine dikkat çekme amacı taşıdığına ilişkin savunmaları samimi bulmadıklarını anlattı. Eylemde, Altaylı’nın Avukat Eren Keskin için “Onu ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim” ifadelerini anımsatıldı. HaberTürk’ün duyarlılık yalanına dair, kadınlar, gazetenin “Fatmagül’ün donu” başlıklı

haberini, Münevver Karaabulut cinayetiyle ilgili yapılan “İşte o kanlı testere” haberini hatırlattı. Kadınlar, “Habertürk ve Altaylı kadınların güvenini çoktan kaybetmiştir. Habercilikte kadına yönelik şiddet ve cinsel taciz vakalarının pornografik şekilde verilmesi, vurucu, sansosyonel resim kullanma, terör, dehşet ve şok haber yapma anlayışı medyada son bulmalıdır” dedi.

Kadın düşmanı her söylemin karşısına bu şekilde dikileceklerinin sözünü veren kadınlar, kadına yönelik şiddetin sorumlusunun Şefika Etik’i öldüren İbrahim Etik, HaberTürk, Fatih Altaylı, en az üç çocuk isteyen AKP, Tayyip Erdoğan, Fatma Şahin, sığınmaevleri açma sorumluluklarını yerine getirmeyen belediyeler olduğunu vurguladı. Sosyalist Feminist Kolektif (SFK) de yaptığı eylemde Altaylı’nın istifa etmesini istedi. SFK ayrıca, “Şefika’nın ölümünden , sığınma evlerinin kosullarını iyileştirmeyen SHÇEK’ler; SHCEK’lere ‘kadınları kocalarıyla barıstırın’ talimati veren Fatma Şahin sorumlu değil mi?” dedi. Altaylı ise gazeteye gelen yüzlerce telefon, verilen onca tepkiye rağmen kendisini savundu. 8 Ekim tarihli yazısında kadına yönelik şiddetin morarmış göz olmadığını söyledi. Üstelik “Demokrasi yok, basacağız” diye direttiğini de kaydeden Altaylı, kadına yönelik şiddetin nedeninin kendisine kızmakla çözüleceğini zannedenler olduğunu savundu. 11 Ekim’de bir yazı daha yazarak o fotoğraf için asla özür dilemeyeceğini vurgulayan Altaylı, Wall Street gazetesine verdiği röportajda ise kendisini protesto edenler için “ahmaklar” ifadesini kullandı.

AKP kadına yönelik şiddet sorununu çözemez! Kad›n› ve Aile Bireylerini fiiddetten Koruma Yasa Tasar›s› 1 Ekim’de meclise sunuldu. Fatma fiahin’in ivedilikle meclis gündemine getirdi¤i tasar› pek çok kad›n örgütünden, kad›n vekillerden al›nan görüfllerle tamamland›. AKP’nin kad›na yönelik fliddet sorununu Fatma fiahin’le çözece¤i iddias›n›n kanunun flaflaal› tan›t›mlar›n›n ve özenli haz›rlanm›fl görünen metninin d›fl›ndaki faktörlerle ele al›nmas› gerekiyor. Kanunu haz›rlayan bakanl›k “öncelikle aileyi koruma” projeleri etraf›nda çal›fl›yor. Kad›na yönelik fliddetin yayg›nlaflmas›n›, aile kurumunu tehdit etti¤i için gündemine alan AKP, maddelere bak›l›rsa, bu kez kad›n› s›¤›nmaevlerinden fliddet gördü¤ü evlere göndermeyecek. fiiddet gören kad›n polise baflvurdu¤unda onu “e¤itimli polisler” karfl›layacak, fliddetten koruma bürolar› aç›lacak. Polislerin yetkisi art›r›lacak, elektronik kelepçe uygulamas›na geçilecek. Aleyhine tedbir karar› verilen kiflinin

Münevver Karabulut cinayeti savSavcı’dan davasında cı, Cem GaGaripoğlu’na ripoğlu’nun "çocu24 yıl ğa karşı, tasarlayarak canavarca bir hisle ve eziyet ederek öldürmek"ten 18 ila 24 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasını talep ederken, Baba Nida Garipoğlu’nun aynı suçtan delil yetersizliği nedeniyle beraatini istedi. Savcı, “suçluyu kayırmak” suçuyla da yargılanan babanın “üstsoy tarafından işlendiği için cezaya hükmolunamayacağı” mad-

13 Ekim’de Trabzon Meydan Park›’nda KESK’li Kad›nlar, Halkevci Kad›nlar ve Üniversiteli Kad›n Kolektifi

AKP, kadına yönelik şiddeti hem yeniden üretiyor hem yeni kanun taslağı ile Fatma Şahin’i kahramanlaştırıp şiddete çözüm vaad ediyor telefonlar›n›n dinlenmesi karar› al›nabilecek. Herkes fliddet olaylar›n› bildirmekle yükümlü olacak. Koruyucu tedbir kararlar›na ayk›r› davranan kifli, fiili baflka bir suç olufltursa bile, 4 aydan 8 aya kadar hapis cezas› ile cezaland›r›lacak. HaberTürk’ün bast›¤› foto¤raf sebebiyle eklenen maddeye göre fliddet olaylar›na yer veren haberlerde fliddete u¤rayan›n ve yak›nlar›n›n kiflilik haklar›n› ihlal eden, duygusal aç›dan zarar verici ö¤eler kullanan kurulufllar cezaland›r›lacak. fiiddetten koruma kanununun getirdikleri, halihaz›rda yürürlükte olan uluslararas› sözleflmelerinin, anayasan›n ve kanunlar›n güvence

desini hatırlatarak beraatini istedi. 9’uncu duruşması görülen davada savcı, amca Hayyam Garipoğlu ve üç kişinin daha “suçluyu kayırmak” suçundan 6 ay ila 5 yıl arasında hapis cezasına çarptırılmasını, Cem Garipoğlu’nun annesi Tülay Makbule Garipoğlu’nun da “suç delillerini gizleme ve yok etme” suçundan 6 aydan 5 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılmasını istedi. Karabulut ailesi ve avukatları Rezan Epözdemir ise taleplerinin kabul edilmediğini, istedikleri keşifin yapılmadığını söylüyor. Epözdemir, savcının mütaalasını kabul etmediklerini, istedikleri sonuç çıkmazsa AİHM’ye gideceklerini vurguladı.

kad›n cinayetlerini protesto etti. Kad›nlar kad›na yönelik fliddeti durdurana kadar mücadele sözü verdi

alt›na ald›¤› haklar içerisinde yer al›yor. Tasar›, gerçekte hiçbir yasal de¤ifliklik getirmiyor. Çünkü mevcut yasalara göre her belediyenin s›¤›nmaevi açmas› gerekirken, yasa s›¤›nmaevini yeniden gündeme getiriyor. ‹flyerlerinde krefl zorunlulu¤u varken, taslak kad›nlar›n kazan›mlar›n› tekrar nimet gibi sunuyor. Her türlü fliddet olay› kanuna göre suç teflkil ederken, 4 ila 8 ay fazladan hapis cezas› ile gönül ferahlatmak amaçlan›yor. Kad›nlar› fliddet gördükleri evlerine gönderen polise ‘kad›nlar› korumak’ ayr›ca bir görev gibi veriliyor. Hükümet istedi¤i her an dinleme karar› alabilir durumdayken, aleyhine tedbir karar› verilen kiflinin din-

lenece¤ini müjdeliyor. Bas›n üzerinde AKP denetimini yo¤unlaflt›racak madde ise yine var olan Bas›n Yasas›’na göre cezaland›rmay› öngörüyor. Kad›nlar›n sa¤l›k hakk›, Sa¤l›k Bakanl›¤› taraf›ndan karfl›lanacak tedavi masraflar›n›n tasar›ya konmas› ile yeniden keflfediliyor. Üstelik kad›nlar›n koruma talep etmesi ya da bir hukuk davas› açabilmesi için yeni yürürlü¤e giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu gere¤ince, 110 tl ödemesi gerekiyor. Taslak, bu maddeyi geçersiz k›lan herhangi bir ifadeye de yer vermiyor. Metinden anlafl›lan o ki kad›na yönelik fliddet sorunu, halihaz›rdaki uygulanmayan yasalarla çözülemedi¤i gibi yak›nda yürürlü¤e girmesi beklenen yasa ile de çözülemeyecek. AKP, fliddeti üreten erkek egemenli¤ini bir sorun olarak görmedi¤i müddetçe, fliddet ya da fliddet tehlikesi gün yüzüne ç›kmadan kad›n› koruyamayacak.

Tecavüzcüler hala serbest Fethiye’de görülen toplu tecavüz davasının 5’inci duruşmasında da karar yok. Tecavüzcüler hala serbest

M

uğla’nın Fethiye ilçesinde 8 kişinin tecavüzüne uğrayan kadının 4 yıldır verdiği mücadele sürüyor. 14 Ekim'de Fethiye Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen 5’inci duruşmadan da karar çıkmadı. Duruşma 16 Aralık’a ertelendi. Tecavüzcüler hala serbest. Başından beri davayı takip eden kadın örgütleri 14 Ekim’de Fethiye’deydi. Duruşma için Ankara, İzmir, İstanbul, Denizli gibi bir çok ilden gelen kadınlar tecavüzcülerin yargılanması ve kadın beyanının esas alınması yönündeki taleplerini dile getirdiler. 5’inci duruşmanın sonunda da mahkemeden bir karar çıkmadı. Kadınlar bir sonraki duruşmanın görüleceği 16 Aralık’ta da mahkeme önünde olacaklarına söz vererek eylemi sonlandırdılar. Muğla Barosu Başkanı Mustafa İlker Gürkan ve Baro Genel Sekreteri Leyla Bişen de tecavüzcüleri korudu. Baro Başkanı bir önceki duruşmada Muğla Barosu Kadın Hakları Komisyonu'nun davaya

müdahil olmasına da izin vermemişti. 2007 yılının Haziran ayında Fethiye'deki Gebeler Kaplıcası'nda, tecavüz ve işkenceye maruz kalan kadının şuç duyurusu ‘kovuşturmaya yer olmadığı’ gerekçesiyle savcı tarafından kabul edilmemişti. Kadın örgütlerinin baskıları ve Adalet Bakanlığı’na yapılan başvuru sonucu savcı dosyayı yeniden gündeme almış ancak sadece 2 kişiye dava açılmıştı. Diğer 6 kişinin sanık sıfatıyla

yargılanmasına ise 26 Ocak’ta yapılan bir önceki duruşmada karar verildi. Adli Tıp Kurumu'nun mağdur kadın hakkında "toplu tecavüzden kaynaklı tramva sonrası stres bozukluğu" ve "tecavüz kalıcı hasara yol açmıştır" şeklinde raporu olmasına rağmen sanıklar tutuksuz olarak yargılanıyor. Mahkeme heyeti davayla ilgisi olmadığı halde kadının eski sevgilisinin de tanık olarak dinlenmesini istedi.


11

YÜZ YÜZE 21 EKİM 2011 / 3 KASIM 2011

Kadın kurban gösteriliyor

Halk›n Sesi

Kadına yönelik şiddet vakalarında yaşanan artış ve bu vakaların medyada veriliş biçimi 7 Ekim günü HaberTürk gazetesinin sürmanşetiyle gündeme geldi. Gazetenin Şefika Etik’in sırtından bıçaklanmış çıplak fotoğrafını manşetine taşıması ve sonrasında editör Fatih Altaylı’nın fotoğrafı savunması, gazetecilik anlayışını ve medyanın erkek egemen bakışını tartışmaya açtı.

Nasıl olmalı-olmamalı? Şiddetin toplum nezdinde sıradanlaşmasını, bunda medyanın rolünü Ege Üniversitesi öğretim üyeleri Prof.Dr. Dilek İmançer Takımlı ve Doç.Dr. Selda İçin Akçalı ile konuştuk. İmançer ve Akçalı, Habertürk gazetesinin manşetini ve kadına yönelik şiddetin haberleştirilmesi ile ilgili görüşlerini Halkın Sesi’ne değerlendirdi.

HABERTÜRK’ÜN ET‹K TANIMAYAN SÜRMANfiET‹ GÖSTERD‹

Söz hakkı mağdurda değil failde V

erilen haberlerde biz öldürülen kadının değil, öldüren erkeğin beyanatını biliyoruz. Erkek de kendini meşrulaştıracak ifadeler veriyor. Kadın perspektifinden kadına yönelik şiddeti tartışmıyoruz ki

Habertürk gazetesinin 7 ekim günü sürmanşetine taşıdığı fotoğraf ve haber hakkındaki değerlendirmeleriniz nelerdir? Prof.Dr. Dilek İmançer: Ölmüş ve çıplak bedeni ortada olan bir kadının sanki bir korku filmi sahnesinden enstantane yakalanmışçasına bir görüntüyle sunulması, kadını kurbanlaştırılması, baskı ve zülüm görmesi aynı zamanda öldürülmesi söz konusu. Ama medyada, hiçbir kendini savunma ve izin hakkı olmaksızın, onun çıplak bedeninin o halde tekrar sunulması var. Yani şiddet gören kadın kendi bedenini o tür bir şekilde sergilemek istiyor mu soran yok. Böyle bir tercih hakkı var mı? Bunlar kişilik haklarıyla da alakalı bir şey. Bu olayda kadının kurbanlık durumu iki katına çıkarılıyor. Kocası tarafından kurban ediliyor, bu aynı zamanda ataerkil sistemin getirdiği bir kurbanlaştırma. Bunun yanı sıra kadın şiddet görüyorsa kocanın şiddet uygulama gerekçesi olan aldatma devreye giriyor. Bu da ataerkil sistemin meşru müdafaa hakkı. Dolayısıyla böyle bir hak var ve bu hak çıplak kadın bedenini sergiliyor. Bu biçimde bir sergileme kişilik hakları açısından uygun değil. ŞİDDET HAKLILAŞTIRILIYOR Bunun tabii ki haberleştirilmesi bunun üzerine gidilmesi, kamuoyu oluşturulması ve bu konudaki yaptırımların güçlendirilmesi lazım. Ama ifadelere bakıyoruz, “Beni aldatıyordu öldürdüm!” “Bacağı görünüyordu beni tahrik etti tecavüz ettim!” Bunlar şiddeti haklılaştırıyor. Ataerkil toplumlara özgü ilkel ve insanlık onuruna yakışmayan bahanelerin ardına sığınıp kadına yönelik şiddet ve cinsel şiddeti meşrulaştırma söz konusu. Böyle bir zihniyete dur demek lazım. Bu aynı zamanda ataerkil muhafazakâr bir zihniyettir. Kadınlar kocalarıyla anlaşamayabilir, boşanabilir, ayrılmak isteyebilir, hayatında başka birisi de olabilir, ilişkileri kopmuş olabilir. Öyleyse öldürülmesi mi lazım? Bir erkek bir kadını terk etmeden kadınlar terk edemez mi? Erkekler mi terk etmek zorunda? Erkek kadını ortada bırakıyor, kuma alıyor, pek çok şeyi yapıyor, burada çözüm öldürmek midir, şiddet midir? Yasalarımızdaki bu tür esneklikler ve ataerkil zihniyetin çifte standartlı anlayışını yansıtan boşlukların bulunması bu suçları özendiriyor. Medya da bunun çığırtkanlığını üst-

T

ecavüzün gösterildiği dizide aynı zamanda tecavüzü mazur gösterecek kalıpları da görüyoruz. Şiddete biz şaşı bakıyoruz, onu estetize ediyoruz ve orada kadını ezilir duruma getiriyoruz eğitimde toplumsal cinsiyetle ilgili derslerin verilmesi veya anne ve babaların eğitimi gibi toplumsal bir proje olması lazım. Kız ve erkek çocuklarının insan olarak birbiriyle eşit olduğu ve ailede eşit olarak sevgi göreceği kültürel bir zemin yaratıymalız. Kız ve erkek çocukları farklı yetiştiriliyor. Bunun ürünü olarak kadın ikincil planda, şiddet gören ve bu şiddeti görmesi de haklılaştırılan bir yaklaşıma maruz kalıyor. Medya da erkek söylemiyle erkeğin ifadesini alarak müdafaasını yapıyor böylelikle bir cinayet haberi daha sansasyonel bir şekilde verilerek tiraj yapıyor ve olay kapanıp gidiyor. Burada kadının beyanı yok. Kadın neden erkeği istemiyordu? Bu sorunun cevabı yok. Kadının erkeği istememesi bir suç ve ölümü hak eden bir durum gibi sergileniyor. Haberde bunlar yok.

leniyor, Bunu sansasyon aracı olarak gösteriyor. Evet, kadına yönelik şiddetin haberleştirilmesi gerekiyor, bununla ilgili bir toplumsal tartışma ortamı yaratma adına katkı sağlayabilir. Kadına yönelik şiddet haberlerinin medyada veriliş biçimi nasıl olmalı, medyanın bu haberleri veriş biçiminde bir sorun var mı? Bunun örneğini dizilerde de görüyoruz. Tecavüzün gösterildiği dizide aynı zamanda tecavüzü mazur gösterecek kalıpları da kullanıyorlar. Tecavüz sonucu istemeden evleniliyor fakat oradan bir aşk çıkarıyorlar. Dolayısıyla oradan aşkın çıkması da şiddetin başka yöne kaymasıdır. Şiddete biz şaşı bakıyoruz, onu estetize ediyoruz ve orada kadını ezilir duruma getiriyoruz. KADININ CAN GÜVENLİĞİ YOK Bu örnekte de çıplak bir kadın bıçaklanmış. Bu çıplaklık neye gönderme yapabilir? Pek çok şeye gönderme yapabilir. Kadına yönelik pek çok olumsuzluğu akla getirebilir. Erotizmi, pornografik unsurları akla getirebilir. Bu da ataerkil zihniyete göre kadının ölümü hak ettiğine yönelik bir zihniyet oluşmasına katkı sağlayabilir. Dolayısıyla da medyanın bu konuda çok hassasiyet göstermesi lazım. Tiraj veya reyting kaygısıyla sansasyonel öğeleri ön plana çıkarması tabii ki toplumsal sorumluluk misyonuna aykırıdır. Kadın bedeni nesneleştirilmeden de toplumsal tartışma zemini oluşturulabilir. Hatta yasalarda bu şiddeti uygulayan insanlara ağır yaptırımlar konulabilir; ömür boyu hapis gibi. Çok ağır cezalar uygulamalar getirmeleri lazım. Çünkü artık bu işin şakası kalmadı. Bu zihniyet toplumda kendisini o kadar meşru hissediyor ki kendi istediği bir kadınla kendi istediği bir şekilde yaşayamıyorsa, buna zorlayamıyorsa şiddeti mazur gösterici bir toplumsal zihniyet var. Pippa Bacca’nın tecavüze uğraması da aynı toplumsal zihniyetin bir parçası. Algı, bir kadın gelinlikle otostop yapıyorsa tecavüzü hak etmiştir. Burada ortaya şu tablo çıkıyor: Kadının bu ülkede can güvenliği yok. İnsanca yaşamak için, özgürce yaşamak insan hakları adına; özgürce yaşama güvencesi yok. İnsanlık halleri gereği akşam sokağa çıkmak zorunda kalabilirim, yalnız yaşayabilirim ya da sadece sokağa çıkmak isteyebilirim. Ama

can güvenliğim yok. Afganistan’da kadınların yalnız sokağa çıkmalarının yasak olması gibi biz de mahalle baskısı veya güvenlik nedeniyle sokağa çıkmayacağız. Bu zihniyete göre akşam sokağa çıkan kadın da başına gelenlerden kendi sorumlu olacak, uğradığı şiddeti hak etmiş olacak. HABER ÖLDÜRENİN ÖYKÜSÜNÜ ANLATIYOR Yine medyanın bu haberleri veriş biçiminde biz öldürülen kadının değil adamın beyanatını biliyoruz. “Beni aldattı o yüzden de öldürdüm” diyor. Kadın acaba neden aldattı, aldattı mı acaba? Biz bunları bilmiyoruz. Yine kadın orada töhmet altında bırakılıyor. Kadının ifadesini almamışız biz orada. Erkeğin söylemiyle ve erkek bakışıyla güya kadın meselesini tartışıyoruz. Kadının perspektifinden kadına yönelik şiddeti tartışmıyoruz ki. Her zaman erkekler ya tecavüz ediyor ya cinayet işliyor ama tabii ki biz burada erkeğin ifadesini alıyoruz. Erkek de

tabii ki kendini meşrulaştıracak ifadeler veriyor. Böylece olayın üzeri kapanıyor. İnsanlar sessiz bir uzlaşı içinde bunu kabul ediyorlar. Üstü örtülüp gidiliyor ve yeni bir cinayete kadar sesiz kalınıyor. Yeni cinayette baskın bir erkek söylemiyle medyada haberleştiriliyor. Ve karşımıza haberi ve fotoğrafıyla korku filmlerini anımsatan bir sahneyi çıkıyor. Kadının orada kendi izni olmaksızın bedeninin kullanılması var. Dolayısıyla bu da medya açısından dürüst değil. ATAERKİL İKİYÜZLÜLÜĞÜ TERK ETMELİYİZ Gazetenin editörünün açıklamaya çalıştığı, asıl düşünceyi temsil etmiyor. Sansasyonel düşüncenin tam da göstergesi olarak karşımızda duruyor. İçimizdeki ataerkil ikiyüzlülüğü terk etmediğimiz sürece bunların önüne geçmek zor. Kadın ve erkeği insan olarak görmeyi kültürümüz içinde öğrenmemiz lazım. Bu zihniyeti oluşturmadıktan sonra orta

KÖŞE YAZARLARINAN DA DİYETİ OLMALI Terk etti, aldattı, kaçtı, bıraktı.. gibi ifadelerle medya kadının ölmeyi, dövülmeyi hak ettiğini okuyucuya bir mesaj olarak iletiyor Erkek terk edilemez. Erkekten kaçılamaz. Erkek bırakmadıktan sonra kadının bir çıkış hakkı yok. Bu toplumda bir kadın çok zor durumda kalmadıkça o aileyi ve o erkeği terk etmez, bunu göze alamaz. Kadın bir erkeği terk ediyorsa ya da aldatıyorsa bunun altında çok ciddi problemler aranmalı. Toplumsal zemin çok muhafazakar, bunu hoşgörüyle karşılamaz. Kocasından önce komşusundan tepki görüyor, çocuğundan tepki görüyor ve çevresinden yalıtılıyor. Dolayısıyla bir kadının böylesi bir şeyi göze alması için ciddi anlamda çok mutsuz olması gerekiyor. Bu problemleri tartışmıyoruz bile. Sadece ‘aldattı’, ‘kaçtı’yla birkaç kelimeyle kadınların ölüm gerekçelerini açıklıyoruz. Bu gerekçede tabiî ki ataerkil bir açıklama oluyor. Erkeği haklılaştırıcı bir biçimde aktarılıyor ve kimsenin yaşanılan bir olaydan ders çıkarması sağlanmıyor. Medyanın çok güçlü olduğu söyleniyor, hatta ülke yönetiminde dördüncü güç olduğu söyleniyor. O halde yıllardır köşeleri tutmuş olan köşe yazarlarının bir diyeti olsa gerek. Bu tür sorunlar üzerine bir gitsinler. Yasal düzenlemeler konusunda bir kampanya başlatsınlar. Dinozor misali köşeleri tutmuşlar, konulara sansasyonel yaklaşıp sonra da “sosyal sorumlu-

Tedbir haberciliğine hizmet etseler

Medyada şiddet haberlerinin veriliş biçimi konusunda ne düşünüyorsunuz? Doç.Dr. Selda İçin Akçalı: O fotoğrafa şiddetle karşıyım. O manşetten sonra yapılan tartışmaların da bizi asıl sorundan uzaklaştırdığını düşünüyorum. İnsan olarak o fotoğraf beni çok incitti. Kadına yönelik şiddeti o fotoğrafla konuşmaya başladığımıza inanmıyorum. Sadece konuşuyormuş gibi yapıldı. Böyle bir olayı bir gazetenin bu şekilde yansıtması ve böyle vermesi bizi üzdü. Şiddetin böylesine kolay uygulanıyor olması açıkçası beni korkutuyor. Bu da şiddetle kurduğumuz ilişkinin travmatik boyutundan kaynaklanıyor. İnsan olarak, ölü üzerinden böylesi bir trajedinin akademik rasyonel bir açıklaması olamaz. Bu tür olaylar olmadan hassasiyet yaratmak medyanın görevidir. Olay olmadan önce haberleştireceksin ki bir şekilde tedbir gazeteciliğine de hizmet et. Asıl habercilik olmadan yapmak. Neyi tartıştık? Etik mi değil mi. Olayın özünden uzaklaşarak tartıştık. Absürt fotoğraflarla “Kamuoyunun dikkatini çekiyoruz” açıklaması samimiyetsiz bir açıklama. Haberde verilen bilgiler çok eksik mesela. Sıradan vatandaş olarak uygulama nasıl, sığınmaevlerinin durumu hakkında bir bilgimiz yok. O adam oraya nasıl gitmiş, adresinin gizli olması gereken bir yere nasıl elinde çiçekle gitmiş. Ya da kadının kocasını kendi isteğiyle çağırmış olması ihtimali. Kocasının böylesine bir canavara dönüştüğünü nasıl tahmin etsin ki. Yaygın medyada da yapılabilecek şeyler var. Alternatif medya dışında anaakım medyada bulunarak, bireysel çabalarla oralarda da bilinçli davranabilir. O fotodan sonra bilinç kazanılacağını ummak naif bir istek olur.

Ajite etmeden gerçek haber

İzmir Kadın Platformu/ HaberTürk protestosundan

Medyanın kullandığı dil ve bastığı fotoğraf “kadın cinayetlerine dur” mu diyor yoksa “Sizin de sonunuz böyle olabilir, ayağınızı denk alın” mı diyor? Prof.Dr. Dilek İmançer: Aslında bir çeşit tehdit örneği. Kocasını aldatan ya da kocanın şiddetine tahammül göstermeyen kadının sonunun ne olduğunu da gösteren bir medya. Neyi nasıl söylediğine ve nasıl göstereceğine dikkat etmek gerekiyor. İnsan hayatına ve insan onuruna gerçekten önem veriyorsak medyanın geliştirdiği kendi yayın stratejileri ve ekonomik anlamda geliştirdikleri sansasyonel tutumlarından ödün vermesi gerekiyor.

Kanayan bir yara medyatik bir olaya dönüştü. Bunu, ajite etmeden gerçek bir sorun olarak tartışmaya açmak gerekiyor. Bunu yapacak güçleri de var. Bu insanlar sadece gazetede yazmıyor televizyonda da varlar ve çalıştıkları medya şirketlerinin sözcüleri aynı zamanda. Büyük güçleri var yani. İstediklerinde çok büyük bir kampanya başlatabilirler. Mademki çok samimiler bu konuda reyting unsuru düşünmeden hukuk sistemine baskı yapabilirler. İtibarlı mahkum. Erkek çok çekinmiyor statüsünde değişiklik olmuyor. Bu statünün değişmesi lazım. Hukuki olarak da olması gerekenler var.

Tecavüzcüsüyle evlensin deniliyor. Kadın istiyor mu bunu soran yok. Tecavüz için şahit isteniyor, şahitler önünde tecavüz yapılıyormuş gibi. Bizler hala bunları konuşuyoruz, kadının bu kadar terk edildiği yanlı bırakıldığı bir sistemde tabii ki şiddet meşru olur. Kadın cinayetlerinin politik olduğu unutturuluyor ve kişilere indirgeniyor. Kadın ölümlerinin böylesi bir hıza ulaştığı bugünlerde bu yaklaşımın doğruluk payı olabilir mi? Kadına ait olarak sunulan dünyada, çamaşır, ütü, yemek gibi işlerin yapılmaması, yetişilememesi veya isyankar

kadınların yapmamayı istemeleri kadınların cezalandırılması fikrini akıllara getiriyor. Bu da toplumda egemen olan hegemonyayla ilgili. Baskın olan tarafın gündelik ihtiyaçlarının karşılanmaması kadınları hedef tahtasına koyuyor. Hegemonya gündelik hayatın pratikleri içinde. Erkek egemen hegenomik bir yapı var. Toplumda doğal görülen baskı unsurları kadını ötekileştiriyor. Söz hakkı şiddet görende değil, failde. O yaşamış bitmiş, fail ya da katil kendisini anlatıyor. Adamların öldürme gerekçelerini biliyoruz ama kadınlara dair hiçbir bilgimiz yok.


12

DOSYA 21 Ekim 2011 / 3 Kasım 2011

Halk›n Sesi

Krizin ilacı hastanın cebi ca harcanan AKP iktidarı döneminde ila reçetelerin para 4 kat arttı. Bakanlık yükünü hafifkamu bütçesi üzerindeki sağlık sisletmek için “tedavi odaklı” staların temini düzeltmek yerine ha cebine yöneldi. omik krizin Hekimler kapıyı çalan ekon inin sağlık ilk vuracağı alanlardan bir r. AKP’nin en hizmeti olduğunu söylüyo olarak büyük başarılarından birisi m sunduğu Sağlıkta Dönüşü or... şıy kla ya Programı’nda çöküş

Üç paralık sağlımız ve çöken ‘sağlıkta dönüşüm’ AKP’nin seçim kampanyasının medarı iftiharı sağlıkta yeni tarife dönemi başladı. Muayene 3 TL, ilaç yazdırmak artı 3 TL, 3 kutudan sonra yazılan her ilaç başına 1 TL ödenecek

Sağlık sistemini “dönüşüm programı”yla ilaç kullanımı ve tedavi düzeneğine mahkum eden AKP, ortaya çıkan yüksek faturayı hastaların cebinden karşılamak için kolları sıvadı

‘Sağlık parası’ ilaca gidiyor H

"1

0 gün içinde aralıklarla reçete yazılıp ilaçlar alınıyor. Ne kadar önlem alırsanız alın art niyetliler bir yolunu buluyor. Evlere poşet poşet ilaçlar gidiyor. Buzdolapları ağzına kadar ilaçla dolu. Bu sisteme son verilmesi gerekiyor" Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik 7 Ekim 2011 (Sabah gazetesi) Bakanı dinleyen Türkiye halk›n›n ilaç bağımlısı olduğunu, buzdolaplarının ilaç doluluk oranlarının bir zenginlik göstergesi zannettiğini, Bakan Çelik’in de bu hatalı düşünce ve ilaç israfına yol açan zihniyeti eleştirdiğini düşünür. Oysa Bakan Çelik’in bundan daha büyük bir derdi var: Sağlıkta dönüşüm uygulamasının yarattığı çöküntü ilaç ve tedavi masraflarını artırıyor. Bu masraflar Çelik’in bakanlığının üzerinde her geçen gün artan bir yüke dönüşüyor. Çünkü sağlık hizmetlerinin faturası Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bankalığı tarafından ödeniyor. Türkiye’de sağlık harcamaları bütçenin yüzde 5’ini oluşturuyor. Bu yüzde 5 içerisinde ilaç ve tedavi hizmetleri yüzde 3,35 oranında. Geri kalan yüzde 1,6’lık oran ise Sağlık Bakanlığı harcamaları için kullanılıyor. Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürü Saim

Kerman’ın verdiği bilgilere göre ilaca yılda yaklaşık 17 milyar lira harcanıyor. (25 Ağutos 2011- Sabah gazetesi) KULLANAN ÖDER İLKESİ GELDİ Ekonomik kriz tedbirleri için “Eşeğini sağlam kazığa” bağlayacaklarını söyleyen AKP’nin ekonomik programı içerisinde kamu harcamalarına dair tasarruf önemli bir başlığı oluşturuyor. Ekonomik yol haritası niteliğinde olan ve 2 yıllık periyotlarla yayımlanan fakat her yıl revize edilen Orta Vadeli Program metinleri de bu çabayı yansıtıyor. Sağlık alanında kamu harcamalarının önemli bir kısmını oluşturan “ilaç masrafı” yükü ilk olarak 2008 OVP’sinde “kamu harcamaları” başlığı altında ele alınmıştı. İlaç harcaması kamu harcamalarında denetim altına alınması gereken bir yük olarak tarif edilmişti. Bu yükten kurtulmak için somut ilk öneri 2010-2012 OVP’sinde yer alan “yararlanıcıların sistemin maliyetine katılımlarını sağlayacak düzenlemeleri” ifadesi ile metinlerde yer almıştı. 13 Ekim 2011 günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 2012-2014 OVP’sinde bu madde varlığını koruyor. AKP hükümeti, kamu harca-

malarının önemli bir kalemini oluşturan ilaç ve tedavi masraflarını kısıtlamak için çözüm arayışına başladı. Bu çözümün ilaç kullananların cebinde olduğu hükümetin farklı kanatlarından yapılan açıklamalardan anlaşılıyor. Bakan Faruk Çelik, açıklamasında “Aile hekimliğinin ilaç yazma” sistemine dönüştüğünü belirterek öncelikle aile hekimliği ile ilgili bazı önlemler alınması gerektiğini söylüyor. Çelik bu nedenle Sağlık Bakanlığı ile ortak çalışma yürüttüklerini söyleyerek, doktorların reçete yazmasını azaltmak için fazla ilaç yazanlara negatif performans uygulanmasının gündemde olduğunu duyurdu. Başka önlemler de alacaklarını söyleyen Çelik, reçete başı, kutu başı ilaç yazımına yönelik çalışmaların da gündemlerinde olduğunu açıkladı. Konunun asıl muhatabı olan Sağlık Bakanı ilaç harcamalarının bütçe üzerindeki yükünü halkın sırtına yıkacaklarını Anadolu Ajansı’na yaptığı özel açıklamalarla duyurdu. Akdağ’ın 17 Ekim günü yaptığı açıklamasına göre hastaların hem muayene olurken ödedikleri katkı payına zam yapılacak hem de muayene olup ilaç yazdırmaları durumunda para ödemeleri gerekecek.

KATKI PAYI ZAMLI REÇETE EKSTRAYA GİRİYOR Hastalar, devlet hastanelerinde muayene olmaları halinde, ilaç yazdırmadan ödedikleri 5 lira yerine bundan böyle 6 lira, özel hastanelerde ise 14 lira olarak verecek. İlaç yazılması durumunda 3 lira fazladan ödenecek. Reçete yazıldığında aile hekiminde 3 lira, devlet hastanelerinde 9 lira, özel hastanelerde 17 lira ödenecek. Hastanın cebinden çıkan para bununla sınırlı kalmayacak. Reçetesine bir kutu ilaç yazılsa dahi 3 lira ödeyecek olan hastalar 3 kutudan sonra her bir kutu için 1 lira ödeyecek, vatandaşlar aynı zamanda ilacın yüzde 20'lik kısmını da ödemeye devam edecek. Hükümetin ilaç kutularını 1/3 oranında küçültme için çalışma yaptığı da basına yansıyan bilgiler arasında. Katkı payı uygulaması ve ardından katkı payına reçeteye göre zam yapılması kamusal olarak, parasız sunulan bir hizmetin paralı hale getirilmesi anlamına geliyor. Tarifeler kamusal bir hizmetin paralı hale getirilmesinin kanıtı. Bugün makul görünen fiyatların gelecekte akıbetinin ne olacağı ise belirsiz. Bu uygulama akıllara cüzi miktarlarla başlayan bugün 290 ile 540 TL arasında değişen üniversite katkı paylarını (harçlar) getiriyor.

ükümet sağlık hizmetlerinin maliyeti konusunda her geçen yıl derinleşen bir sıkıntı yaşıyor. Halk sağlığı uzmanı Dr. Ata Soyer’in 2010 yılında Bianet’te yayımlanan “İlaç 4, tedavi harcamaları 7'ye katlandı” başlıklı yazısında şu verileri sıralamış: “Son 10 yılda, özellikle de 2003 sonrası AKP döneminde toplam sağlık harcamaları 3,45 kat, kamu sağlığı harcamaları da 3,8 kat artmıştır. Sağlık "parası", ağırlıklı olarak ilaç ve tedavi harcamalarına yönelmiştir. Bu on yıllık periyoda ilaç harcamaları 4, tedavi harcamaları 7 kattan fazla artmıştır.” Soyer’in Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) tarafından yayımlanan verilerden derlediği bu bilgide ilaç ve tedavi hizmetlerinde geçmiş yıllara göre yaşanan sıçrama dikkat çekiyor. İLAÇ KULLANIMI NEDEN ARTTI? AKP’nin bu gün çözümü hastaların cebinde aradığı sorunun kaynağı işte bu veride yatıyor. İlaç ve tedavi harcamaları neden artış gösterdi? Bu durum hastalığı önlemek yerine hastalananı tedavi etmek üzerine kurulu olan sağlıkta dönüşüm programının ve bu programın parçası olan Aile Hekimliği sisteminin bir sonucu. Sağlıkta dönüşüm programı birinci basamak sağlık hizmeti olarak tanımlanan sağlık ocakları ve ana çocuk sağlığı ve aile planlama merkezlerini tasfiye etti. Bu kurumlar koruyucu sağlık hizmetleri olarak tarif edilen hizmetleri üretiyordu. Türk Tabipler Birliği’ne ait hekimedya.org sitesinde sağlıkta dönüşüm sözlüğünün Aile Hekimliği maddesi altında durumu açıklayan şu bilgiler var: “Aile hekimliği sistemine geçişle birlikte çevreye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri (içme ve kullanma

sularının denetimi, gıda maddelerinin, gayri sıhhi müesseselerin denetimi, esnaf denetimi, atıkların denetimi), halkın sağlık eğitimi, sosyal yardım hizmetleri, toplumsal araştırmalar, okulların, spor alanlarının, çocuk bahçelerinin denetimi, bulaşıcı hastalıklarla mücadele sağlık grup başkanlıklarına devredilecektir.” ‘KRİZ, VURMAYA SAĞLIKTAN BAŞLAYACAK’ Sağlık ocaklarının tasfiyesi ile ortaya çıkan koruyucu sağlık hizmetleri ihtiyacı toplum sağlığı merkezleri ile karşılanmaya çalışıldı fakat bu merkezler yeterli düzenleme ve alt yapıdan mahrum bırakıldı. Sağlıkta dönüşüm programı koruyucu sağlık hizmetlerini tasfiye ederken tedaviye dayalı bir sağlık sistemi oluşturdu. Aile hekimliği ile koruyucu sağlık hizmeti ortadan kalkınca ilaç yazma ve tedaviye dayalı bir sağlık hizmet biçimi yaygınlık kazandı. Şimdi ortaya çıkan durumda hükümet aile hekimliğinin ilaç yazma sistemine dönüştürülmesinden şikayet ediyor. Ortaya çıkan durumu en iyi özetleyenlerden birisi TTB Merkez Konsey üyesi Dr. Osman Öztürk’ün şu ifadeleri olsa gerek: “Sekiz yılı dolduran “Reform”, sağlık harcamalarını kat kat arttırmaktan başka işe yaramadı. Ve şimdi, ekonomik kriz kapıda. Herkes biliyor ki… İlk önce Sağlık “Reformu”nu vuracak. Harcamalar kısılacak, katılım payları arttırılacak, işin yükü iyiden iyiye vatandaşın sırtına binecek. Sağlık Bakanı’nın yıllardır yere göğe sığdıramadığı… Her bir yerde “bedava veriyoruz” diye övünüp durduğu aile hekimliğine üç lira muayene ücreti onun habercisi.” (15 Ekim 2011 Birgün)

Tam gün yasağı hem doktoru hem hastayı vurdu S

ağlıkta dönüşüm programı sağlık hizmetlerini piyasalaştırırken hekimler de en az hastalar kadar bu dönüşümden etkilendi. Biri yürürlüğe giren diğeri gündemde olan iki önemli yasa ile hem hekimlerin çalışma koşulları hem de hastaneler piyasacı bir anlayışla yeniden düzenleniyor. Hekim emeği, performansa dayalı ücret uygulamasının ardından şimdi de Tam Gün Yasası ile yeni bir düzene tabi kılındı. Henüz tasarı aşamasında olan Kamu Hastaneleri Birliği Yasası ise hastanelerin özelleştirilmesi anlamına gelen bir dizi düzenleme içeriyor. Bu iki düzenlemeden ilki olan Tam Gün Yasası uzun bir hukuki sürecin ardından yürürlüğe girdi. Doktorların özel sektörde çalışarak hastanedeki işlerini aksattığı ve hastalarını özel muayenehanelerine yön-

lendirerek yüksek fiyata sağlık hizmeti verdiğini söyleyen sağlık bakanı bu durumu ortadan kaldırmak için Tam Gün Yasası’nı çıkarılması gerektiğini ifade etmişti. Temmuz 2010’da Meclis’te kabul edilen, 4 Aralık 2010’da Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen Tam Gün Yasası, 26 Ağustos 2011 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 650 Sayılı KHK ile yeniden yasalaştı. Yasa, “Kamu kuruluşlarında çalışan bütün hekimlere tam gün çalışma zorunluluğu ve bu görevlerin dışında meslek icrası yasağı” ile “Özel sağlık kuruluşlarında çalışan, muayenehanesi olan hekimlerin, birden fazla sağlık kuruluşunda çalışmasının sınırlandırılması” kurallarını getirdi. YÜZDE 92 ZATEN TAM GÜN ÇALIŞIYOR Bu yasakla beraber birçok hastanede başka kurumlarda

çalışan tabipler hasta bakamaz, ameliyata giremez hale geldi. Bakanlığın hekimleri yola getirme çabası ameliyatı ve tedavisi ertelenen binlerce hastayı mağdur etti.

Doktorların daha fazla para kazanmasıyla ilgili bir sorun olarak görünen bu durum özünde sağlık sisteminde büyük tahribata yol açacak bir piyasalaştırma hamlesiydi.

TTB’nin verdiği bilgiye göre ülkemizde kamuda çalışan doktorların yüzde 92’si zaten tam gün çalışıyordu. Tabipler yasaya halkın sağlık hakkını savunma bağlamında şu gerekçelerle

karşı çıkmıştı: “Tam Gün adıyla bilinen yasa halen TBMM gündeminde olan Kamu Hastane Birlikleri yasa tasarısı ile birlikte değerlendirildiğinde Bakanlığa bağlı eğitim ve araştırma hastaneleri ile tıp fakülteleri hastaneleri başta olmak üzere sağlık ortamında telafisi mümkün olmayan sakıncalar doğacaktır: I Hastane gelirlerinin artırılması temel hedef olurken, nitelikli hasta bakımı, eğitim ve araştırma bugünkünden daha da geri plana itilecektir; I Zor ve zaman harcanması gereken hastalardan uzak durularak, sadece "bakılan" hasta sayısının artırılmasına çalışılacak; I Öğretim üyesinden sağlık ocağı hekimine tüm sağlık çalışanları, emekliliğe yansımayan düşük bir temel ücrete mahkum edilerek, daha fazla hasta bakıp daha fazla kazanç elde etmeye yönlendirilecektir.

Sonuç olarak verilen sağlık hizmeti her alanda giderek kötüleşecektir.” TTB Tam gün uygulaması ile doktorların “sağlık işletmelerine” “ucuz iş gücü” olarak sunulmasının önünün açılacağına da işaret ediyordu. Bu niyet çok geçmeden açığa çıktı. Başka kurumlarda çalışan doktorlara çalıştıkları devlet ve üniversite hastanesinde uygulanan yasakla ortaya çıkan sorunlara bakanlığın getirdiği öneri, amacın hekim emeğini güvencesizleştirmek olduğunu ortaya koydu. Sağlık Bakanı başka kurumlarda çalışan hekimlerin üniversite ve eğitim araştırma hastanelerinde sözleşmeli çalışmasını önerdi. Bu öneri tam gün yasasının özel muayenelerle sağlık hizmetinde yaşanan eşitsizliği çözmek yerine hekim, iş gücü piyasasının düzenlenmesi amacına hizmet ettiğini gösterdi.


13

TARİH 21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

AKP, ‹TT‹HATÇILAR EKSEN‹NDE: ‹ÇER‹DE BASKI, DIfiARIDA MACERA

Yüzyıl farkla, aynı yoldan geçtiniz siz... “Rejimi İslam temelinde sürdürüp laikliği savundular, Türkçülüğü savunup Osmanlıcılığı vazettiler, hürriyeti vaat edip siyasi baskıyı uyguladılar, emperyalizmi suçlayıp imparatorluklarla işbirliğine girdiler.” Şükrü Hanioğlu, AKP’yi değil, İttihat ve Terakki’yi anlatıyor bu sözleriyle. Bu benzerliğin nedeni rejimin sürekliliği onun temelinde yatan sömürge kapitalizmi

H

em iç hem de dış politikada oldukça hareketli günler yaşıyoruz. AKP iktidarı Ortadoğu’dan Kıbrıs’a esip gürlerken içerde de Kürt sorunu olanca şiddetiyle devam ediyor. AKP’nin siyaset alanındaki tercihleri ve uygulamaları İttihatçılık ekseninde tartışılıyor bugünlerde. Aysel Tuğluk, AKP’yi “fırsat alanlarını dolduran yeni İttihat Terakki”, Erdoğan’ı da “yeni Enver Paşa” olarak tanımladı. Kürt sorunundaki tavrını “AKP, Kürtleri öldürüp intihar süsü vermeye çalışıyor, İttihat ve Terakki zihniyeti bile bunu düşünemedi” sözleri ile eleştirdi. İttihatçılık benzetmesi AKP’ye yakın isimlerce de dillendirilir oldu. Özellikle dış politika hamleleri, Enver Paşa maceracılığı ile benzeştiriliyor. Yeni Şafak yazarı Akif Emre ise neo-ittihatçılık olarak tanımladı AKP iktidarını: “Bir bakıma İslamcılığın milliyetçiliğe dönüşüdür tanık olduğumuz. İdeolojik yapısına ilişkin sorgulamayı bir kenara bırakarak sistemle özdeşleşen muhafazakarlaşma söz konusudur. Küresel kapitalizmin değerlerini sorgulamak yerine içselleştirerek güçlenen, bölgeye nizamat vermeye soyunan muhafazakar milliyetçilik türü tanık olduğumuz. Başka ifade ile İttihatçılığa evrilen bir İslamcılık: Neo İttihatçılık” İktidarını, “II. Meşrutiyet’ten bu yana Türk siyasal hayatını vesayet altına alan İttihatçılığın kırılması, tasfiyesi olarak” tanımlayan AKP açısından benzer savlara maruz kalmak ilginç. Ancak iç ve dış politikada izlenen siyasetin ana hatlarına bakınca inkar ettikleri kadar farklı olmadıklarını görmek mümkün. ÜÇ TARZ-I S‹YASET Osmanlı’nın son döneminden itibaren imparatorluğu kurtarmak fikri ile “üç tarz-ı siyaset” ortaya çıkmıştı: İslamcılık, Türkçülük ve Osmanlıcılık. Üç akım, imparatorluğun kozmopolit yapısı için oldukça elverişli siyaset alanı sunuyor, üçü arasında gidip gelen devlet ricali duruma ve ihtiyaca uygun olan ideolojiye sarılıyordu. 1912’de Balkan devletleriyle yapılan savaşlarda kaybedilen topraklarla Arnavutların, Rumların ve Slavların “gönlünü almak” gerekliliği ortadan kalkınca geriye yatıştırılacak Ermenilerle Araplar kalmıştı. Araplarla uzlaşmak için başvurulacak yol İslamcılıktı. Türklerin sayıca imparatorluğun en önemli unsuru haline gelmeleri milliyetçiliğe daha fazla önem verilmesi zorunluluğunu doğurmuştu. Ancak bu milliyetçilik halkların büyük kısmını dışlayarak parçalanma, korku ve husumet duyguları içinde biçimlendi, dışlama, tehcir ve zorunlu mübadeleye vardı ve bugüne hala yasalarla korunan bir anlayışla geldi. Osmanlıcılık ise eskiden olduğu gibi üç unsur arasındaki tezatları çözümlemekte kullanılacaktı. Bu üç akım bugün de pragmatik bir biçimde iktidar tarafından kullanılmakta. Erdoğan “milli birlik” sağlayamadığı, İslamcılıkla yanına çekemediği Kürtler’e Zerdüştlük’le yüklenirken, Türk-Sünni İslamcı devleti kutsayan anlayışıyla seçim meydanlarında Kılıçdaroğlu’nun Aleviliğini yuhlattırdı. Seçim döneminde MHP’yi aratmayacak şekilde Türkçülüğe sarıldı, şimdi ise “bölgesel güç” rolünde Ortadoğu halklarına Osmanlıcılıkla seslenerek, tarihi bağları hatırlatıyor.

Türk siyasal hayat›na damgas›n› vuran, Talat Pafla, Enver Pafla ve Cemal Pafla isimleriyle simgelenen ‹ttihat ve Terakki hareketi, iç ve d›fl politikadaki yöntemleriyle bugün de AKP iktidar›nda vücut buluyor. Enver Pafla’n›n macerac› d›fl politikas› ile binlerce insan›n öldü¤ü Sar›kam›fl (üstte büyük resim) Talat Pafla ve ç›kar›lan geçici kanunla meseleleri halledilmek üzere tehcire tabi tuttu¤u Ermeniler KHK YA⁄MURU İç politikadaki bu ortaklık iktidarı koruma şeklinde de benzer biçimde devam ediyor: İttihatçılar iktidarı ele geçirdiğinde her ne pahasına olursa olsun kaybetmemeye, bunun için de her yola başvurmaya hazırlardı. Bugünü andırır biçimde devlet aygıtlarının kontrolünü adım adım ele geçirmeye yönelen, Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa adlarıyla simgelenen tek parti iktidarının kurduğu istibdad rejiminde baskı, şiddet, basına sansür yaygın hale gelmişti. Bu genel tablo içinde çok bilinmeyen, yürütme faaliyetine ilişkin önemli bir benzerlik de Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK). Bilindiği gibi çıkarılan Yetki Yasası ile Meclis’i devre dışı bırakan AKP iktidarı, tam bir seferberlikle ardı ardına KHK çıkardı, pek çok alanda değişikliklere gitti. Benzer bir biçimde İTC hükümetleri de, 1876’da Kanun-i Esasi’de muvakkat kanun adı altında uygulamaya giren uygulamadan yararlanarak çok sayıda KHK çıkarttı. Bunlardan biri, 1909’da gündeme gelen ve dört yıl boyunca tartışılmasına rağmen Meclis’ten geçirilemeyen Teşvik-i Sanayi Kanun-ı Muvakkatı’ydı. Anayasaya göre, çıkartılan kanun-ı muvakkatların altı ay içerisinde Meclis’e onaylatılması gerekmekteydi; fakat İttihat ve Terakki bunu hiçbir şekilde yapmamış, II. Meşrutiyet

yıllarında ülke bir anlamda kararnamelerle yönetilmişti. Öyle ki mebus Ömer Fevzi Efendi, “On seneden beri memleketin başına kanun-u muvakkat yağmuru yağdırıldı, bu durum yargıçları, memurları, ahaliyi kısaca herkesi şaşkına çevirdi” yorumunu yapıyordu. MACERA DOLU DIfi POL‹T‹KA Osmanlı bir yarı sömürge olarak kaybettiği topraklarını kazanabilmek, imparatorluğun “eski görkemli günlerine” yeniden dönebilmek için 1. Dünya Savaşı’nda emperyalist ittifakların birinde yer almaya çalışmış, İttihat Terakki ve Enver Paşa, Almanya’nın zaferi varsayımına dayanarak onun yanında yer almıştı. İttifak antlaşmasının Enver Paşa’nın da aralarında bulunduğu dört kişi tarafından, diğer kabine üyelerinden gizli olarak yapılırken Almanların Akdeniz'de faaliyet gösteren Goeben ve Breslau zırhlılarının Çanakkale'den geçirtilmesi ise yine Enver Paşa ve Sait Halim tarafından gizlendi. İttifak sonrası seferberlik emri hükümetin kararı ve Padişahın iradesi olmadan Enver tarafından verildi. İttifakın yapılış tarzı kadar ittifakın imzalandığı gün ilan edilen seferberlik de durumun vehametini göstermekteydi. Uzun soluklu bir savaş yerine birkaç hafta içinde kaderi belli olacak bir savaş düşünülmüş, hesap

kitap yapılmadan en büyük orduyu bir an önce toplamak yoluna gidilmişti. Üç gün içinde 2045 yaşları arasındaki bütün erkeklerin üç günlük yiyecekle askerlik şubelerine başvurmaları istendi. Bu emir üzerine, şubelerin önlerine yığılan kalabalığı askere almak haftalarca sürmüş, işlemler tamamlanmadan başvuranlara yemek verilemediğinden, büyük sefalete yaratılmıştı. Öyle ki birçoğu kaçaklığı, eşkiyalığı göze alarak askerlikten vazgeçmişti. Üstelik seferberlik yüzünden hasat yapılamaması ürünleri ziyan etmiş, halk açlıkla karşı karşıya bırakılmıştı. Enver Paşa’nın maceracılığının yaşanan en vahim sonuçlarından biri kumandasını bizzat üstlendiği, parlak sonuçlar vermesi beklenen Sarıkamış Harekatı’ydı. Almanlar ve Avusturyalılar’a yardım sağlamak için Ruslara karşı Sarıkamış Harekâtını planladı. Ancak 10 Ocak 1915'de fiyaskoyla sonuçlandı: En az 60 bin kişi soğuk, açlık ve hastalıktan öldü. Üstelik sonuç belli olmaya başladığı halde taarruzda ısrar ediyordu. Enver, sonucu kamuoyundan gizleyerek, İstanbul'a döndü. Almanların dünyaya, İttihatçıların da Asya'ya hakim olacakları hayalleriyle gelişen Alman emperyalizmi ve İttihatçı birlikteliği, Osmanlı’yı I. Dünya Savaşı'na sokmuştu. Ancak, İttihat ve Terakki iktidarının, Alman emperyalizminin bir aleti haline gelerek

dünyanın emperyalistlerarası yeniden paylaşımına taraf olması ve sonunda I. Dünya Savaşı'na girilmesi devletin dağılma sürecine damgasını vurdu. Bugün AKP’nin dış politikası da bu eğilimden farklı değil esas itibariyle. AKP, emperyalist paylaşımı “fırsat”a çevirip işbirlikçilikle yeniden bir bölgesel güç olmak, Yeni Osmanlıcılık adı altında, Osmanlı’nın eski hakimiyet bölgelerinde ABD taşeronu olarak görev almak gayretinde. 2003 yılında Irak için "Denklemin dışında kalan karar mekanizmasında yer alamaz" diyen Erdoğan ve partisi bu sefer de Ortadoğu’nun yeniden paylaşımında etkin gücün, yani Amerikan emperyalizminin safında yer alarak onun çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Erdoğan’ın Mısır, Tunus, Libya, New York seferlerinin, Davutoğlu’nun dış politika vizyonunun, Kürecik’e kurulmak istenen füze kalkan sisteminin anlamı esas olarak bu.

Kaynakça: Feroz Ahmad – ‹ttihat ve Terakki (1908-1914) Sina Akflin – Sarp Balc› – Bar›fl Ünlü – 100. Y›l›nda Jön Türk Devrimi Sina Akflin – 100 Soruda Jön Türkler ve ‹ttihat ve Terakki

‘Binaenaleyh sağcıyız’ A

KP hükümetinin son dönemde yaptığı iki açıklama aslında hiç de yeni değil. Malatya’da kurulan füze kalkanına dair yapılan “füze kalkanı değil radar” açıklamasının patenti Süleyman Demirel’e, zamlara dair yapılan “zam değil güncelleme” açıklamasının patenti de Turgut Özal’a dayanıyor. Yıl 1966… Türkiye’de NATO üslerin kapatılmasını talepleri karşısında Başbakan Demirel şunları söylüyor: “Türkiye’de üs yoktur. Türkiye’de tesisler vardır. Bunlar NATO’dan önce, 1947 anlaşmasına gider”. “Üs yok tesis var” açıklaması, Demirel’in unutulmaz “inci”leri arasında yerini alıyor. LANGIRT MAK‹NES‹ DE⁄‹L K‹... Cumhuriyet gazetesi 7

Nisan 1966 tarihli imzasız bir yazıyla bu açıklamaları şöyle değerlendirmişti: “Yakın zamana kadar başbakana göre Türkiye’de Amerikan üsleri değil NATO üsleri mevcut idi. Şimdi ise yeni bir iddia ortaya çıkıyor: Bunlar Amerikalılara ait imiş ama ‘üs değil tesis imiş’. Üs ve tesis, aslında kökte birleşen ve Arapça’dan üretilmiş iki isim. Sözlüğe bakıyoruz: ‘Herhangi bir sefer için merkez olarak seçilip ona göre donatılan yer, dayanak’ yazıyor üs karşılığında. Tesis ise kurma ve kurulmuş anlamına geliyor. Demek ki, bu anlaşmalarla Amerikalılar filan yeri ‘herhangi bir sefer için merkez olarak seçip donatmamışlar’ da orada ‘bir şeyler’ kurmuşlar sadece. Peki ama, acaba niçin kurmuşlar bu ‘bir şeyleri’. Kurulanlar langırt

makineleri olsa, diyelim ki amaç hoşça vakit geçirmektir. Oysa, fabrika değil radyo istasyonu değil düpedüz havaalanları ve düpedüz askeri donanımla ilgili şeyler kurulmuştur. Kurulmaktadır ve üstelik

bu yerlerin kapılarında dalgalanan bol yıldızlı Amerikan bayrakları vardır. Hal böyle iken, üs dememişiz de tesis demişiz adına ne fark eder, lütfen söyler misiniz?”

27 Eylül 1986 tarihli Milliyet Gazetesi’nde Hakan Tartan ve Adnan Gerger imzal› yay›nlanan bir haberde de “Zam yok güncelleme var” diyen bugünkü Maliye Bakan› Mehmet fiimflek’in bu eflsiz fikri kimden ald›¤›n› görebiliyoruz. 28 Eylül 1986’da yap›lacak milletvekili araseçimleri öncesi dönemin Baflbakan› Turgut Özal “Seçimden sonra zam de¤il ayarlama”

yapaca¤›n› söylüyor ve ekliyor: “Ama onlar da ufak fleyler, Özal do¤ru neyse onu yapar”. fiimdikiler gibi seçim öncesi “zam yapmayaca¤›z” demeden seçimden önce aç›k aç›k “ayarlama” haberini veren Özal, halka “ayar çekmek” için de hemen muhafazakar mesajlar›n› s›ral›yor: “Bo¤aziçi Köprüsü’nün ismini bir Türk büyü¤ünün ismiyle de¤ifltirece¤iz, Muzur Neflriyat Kanunu

iyi ifllemezse yenisini ç›kar›r›z.” Seçimden üç gün sonra 1 Ekim 1986 günkü Milliyet gazetesi, yüzde 8-15 aras›nda de¤iflen “ufak tefek ayarlamalar”› “Zamlar ya¤mur gibi” manfletiyle duyuruyor. 4 Ekim’deki Milliyet gazetesinde ise “Bütçe deli¤ine yama” bafll›¤›yla KDV’de art›fl ve K‹T ürünlerine yüzde 35 zam müjdeleniyor.


ÜNİVERSİTE

14

21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

Yumurtasız ve dualı açılış B

aşbakan Recep Tayyip Erdoğan, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’la birlikte 12 Ekim günü İstanbul Üniversitesi’nin ve Sabahattin Zaim Üniversitesi’nin açılışlarına katıldı. İki açılış da AKP’nin nasıl bir üniversite istediğini gösterdi. AKP ‹fiGAL‹ Başbakanın katılacağı İstanbul Üniversitesi açılışından önce üniversite polis tarafından işgal edildi. Hiçbir öğrenci üniversiteye alınmadı. Akademisyenler ise didik didik arandı. Sabah saatlerinde başlayan AKP terörü, başbakan üniversiteden ayrılana kadar devam etti. Başbakan üniversiteye gelmeden önce sivil polis ordusu üniversite etrafında şüpheli gördüğü herkesi tartaklayarak gözaltına aldı. Başbakanın İstanbul Üniversitesi ziyaretinin bilançosu 37 gözaltı oldu. Dışarıda AKP terörü yaşanırken içeride ise salona getirtilen AKP Gençlik Kolları üyeleri “Recep Tayyip Erdoğan” sloganları attı. Başbakan’ın her lafı bu hazır kıta tarafından alkışlandı. Alınan tüm önlemlere ve estirilen teröre rağmen, Öğrenci Kolektifi üyesi bir öğrenci, başbakanın aracına yumurta fırlattı. ÖZCAN: ÜN‹VERS‹TEY‹ ‘HALLEDECE⁄‹Z’ Başbakan ve Özcan’ın ikinci durağı ise İlim Yayma Vakfı tarafından kurulan Sabahattin Zaim Üniversitesi’ydi. Özcan’ın açılıştaki konuşması AKP’li basın tarafından “Türban müjdesi” olarak aktarıldı. Öte yandan Yusuf Ziya Özcan, türbanın üniversitede olmasını istemeyen akademisyenleri açıktan tehdit etti. Özcan akademisyenler için şunları söyledi: “Şimdi üniversitelerimizin neredeyse

Ü

niversiteler dualı, polis işgalli, gözaltılı yani AKP tipi akademik yıl açılışlarına sahne oldu. Tabii yumurta da AKP’lilerin peşini bırakmadı. İsabet etmediği yerde korkusu yetti

Altta: Baflbakan Recep Tayyip Erdo¤an ve ‹stanbul Büyükflehir Belediye Baflkan› Kadir Topbafl’la birlikte, Aral›k 2007’de ölen Prof Dr. Sabahattin Zaim’in cenazesini tafl›rken

Üstte: ‹stanbul Üniversitesi’nin akademik y›l› aç›l›fl›nda, ö¤rencileri göz alt›na almak için okul içine b›rak›lan sivil polis ordusu tamamında mesele (türban konusu) halledilmiştir. 30-35 civarında hocamızın hala buna karşı duruşu var, onları yakından takip ediyoruz. Yakında bu mesele de hallolmuş olacak.” Özcan, 30–35 akademisyeni ‘halledeceğini’ söylerken üniversitelileri de unutmadı ve “Öğrencileri temsil ettiğini iddia eden marjinal grupların biraz daha etkisini azaltmak niyetindeyiz” diyerek yeni dönemde üniversitelilere yönelik baskıların sinyallerini verdi.

ZA‹M HOCANIN ‹Z‹NDE Başbakan Erdoğan “ Zaim Hoca'nın adını, hatırasını ve ideallerini yaşatacak olan bu Üniversite, inşallah adına layık olacaktır” diye konuştu. Abdullah Gül’ün hocası olarak bilinen Profesör Sabahattin Zaim, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Amerikancı diktatörlerince desteklenmiş, İslami bankacılığın Türkiye’deki ilk kurucularından. 2007’nin Aralık ayında ölen Zaim’in yolundan gidecek olan üniver-

sitenin nasıl bir üniversite olacağı ise Zaim’in verdiği bilimsel nasihatlerde açıkça anlatılıyor. Zaim, İhsan Vakfı ve İlmi Etüdler Derneği tarafından Haziran 2007’de düzenlenen Genç Akademisyenler Buluşması başlıklı etkinlikte “Genç İlim Adamına Nasihatler” başlıklı konuşmasında şunları söylemişti. “Hem kâinatla ilgili tabii ilimlerin hem de insanla ilgili beşeri ilimlerin temeli

Allah’tır” diyen Zaim, tüm disiplinlerin ortak amacının Allah’ın kaidelerini bulmak olduğunu söylüyor. Zaim öte yandan İslam dünyasının bilimsel alanda kavramları İslamileştirmesi gerektiğini şu sözlerle anlatıyor: “Öyleyse yapılacak ilk şey; bütün İslam dünyasında gayri İslami mefhumları tespit etmek ve onların yerine kabil olduğu nispette İslami kavramları ikame etmeye çalışmaktır. İkincisi; o İslamî kavramlarla

yeni müfredat programı hazırlamaktır. Üçüncüsü; bu yeni müfredat programlarına göre yeni kitaplar ve o yeni kitapları okutacak yeni hocalar oluşturmaktır.” Zaim aynı konuşmasında toplumların İslamileştiğini ancak devletler açısından bir eksiklik olduğunu, şimdi bunun için mücadele verdiklerini söylüyordu. AKP ÜN‹VERS‹TELER‹NDEN MANZARALAR AKP, hayalindeki üniversiteye ulaşmak için elinden geleni yapıyor. Üniversitelerin gerici neoliberal işgali ve sonuçları günden güne açığa çıkıyor. Sadece 10 - 17 Ekim tarihlerinde Rize, Mardin, İstanbul’da yaşanan üç olaya bakmak yeterli. Rize’de ‘sosyal etkinliklere katılması, erkeklerin de olduğu ortamda bulunması ve solistlik yapması’ sebebiyle baskı görmeye başlayan üniversite öğrencisi Özgül Çakmakçı ‘Ahlaki davranışları uyum sağlamıyor’ denilerek bir yıldır kaldığı yurttan 14 Ekim günü çıkarıldı. Mardin Artuklu Üniversitesi 17 Ekim günü müftünün okuduğu Kuran’la açıldı. Açılış töreninde konuşan Mardin Valisi Turhan Ayvaz, konuşmasını dinleyenlere yumurta ya da domates atmak yerine konuşmayı tercih ettikleri için teşekkür etti. Ayvaz’ın konuşmasın ardından tören 5 dilde okunan dualarla son buldu. Anadolu Gençlik Derneği üyeleri, İstanbul Üniversitesi’nde cuma günleri ders yapılmaması talebiyle bir imza kampanyası başlattı. Aynı örgüt daha önce de İÜ’de yemekhanelerin kadın ve erkek olarak ikiye ayrılmasına yönelik bir kampanya başlatmıştı.

‘Sokağı özgür bırak’ Ö¤renci Kolektifleri, 22 Ekim Cumartesi günü Taksim’e yürüyor. Üniversiteliler 22 Ekim’de Taksim’de buluflacak ve “Kad›n›, gazetecileri, üniversiteyi, halklar›, soka¤›, ülkeyi özgür b›rak” diyecek. Ö¤renci Kolektifleri, son dönemde giderek artan bask›,

fliddet politikalar›na karfl›, meslek odalar›ndan gazetecilere, sendikalardan sanatç›lara kadar, bu tür haks›z uygulamalara maruz kalm›fl ve bu uygulamalara “dur” demek isteyen herkesi Taksim Meydan›’na ça¤›rd›.

22 Ekim Cumartesi günü saat 15.00’da Tünel’de buluflacak olan üniversiteliler Taksim Meydan›’na yürüyecek. Eyleme Rutkay Aziz, Cezmi Ersöz, Suavi, Ceren Moray ve ‹lkay Akkaya’›nda destek sunarken gazeteci Ahmet fi›k’›n efli Yonca fi›k’ta kat›lacak.

Yumurta da açılış yaptı A

kademik açılış yılı törenlerinde AKP’li yöneticiler ve sermaye temsilcilerinin yanı sıra yumurta da boy gösterdi. IMF’YE YUMURTA İstanbul Üniversitesi’nin 12 Ekim’deki açılışında Başbakanın aracına isabet eden yumurtadan sonra 13 Ekim’de yumurtanın hedefi IMF temsilcisi oldu. Türkiye Ekonomi Kurumu tarafından Bursa’daki Uludağ Üniversitesi’nde düzenlenen 16. İktisat Sempozyumu'na konuşmacı olarak katılan IMF Türkiye Temsilcisi Mark Lewis üniversitelilerin tepkisiyle karşılandı. Uludağ Öğrenci Kolektifi üyeleri Lewis’i yumurta yağmuruna tuttu. Lewis’in yumurtalardan kaçarken gösterdiği çeviklik, Bush’un 2009 yılında ayakkabılardan kaçarken gösterdiği çevikliği aratmadı. “Emperyalizme kalkan olmayacağız” diyen üniversiteliler güvenlikçiler tarafından darp edilerek gözaltına alındı. Mersin Üniversitesi’nin 17 Ekim’de düzenlenen akademik açılış yılı törenine gelen Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan da üniversiteliler tarafından protesto edildi. Açılış törenine alınmayan üniversitelilere polis saldırdı. 6 öğrenci gözaltına alındı. Ancak polis terörü 18 Ekim günü de devam etti. Üniversiteliler polis saldırısını 18 Ekim günü protesto ettikten sonra okuldan çıkan 4 üniversite öğrencisine polis saldırdı. Hiçbir gerekçe göstermeden, öğrencilere kelepçe takmaya çalışan çevik kuvvet polisleri ve sivil polisler ile öğrenciler arasında arbede yaşandı. Polis, arbede sırasında biber gazı kullandı. Dört üniversiteli darp edilerek gözaltına alındı.

AKP’nin hayalindeki üniversite

Kışlar karlı, zamlı ve doğalgazsız Türkiye’de her kış zamlı başlar. Doğalgaz zammı sonrası yine bildik mısralar: “Yine palto, yine gocuk...” Doğalgaz parçalı zamlıdır. Önce dövizde artış bahanesiyle zam gelir. Yetmez, Bakan özelleştirme nedeniyle ikinci bir zammı müjdeler.

Nerede o eski yoksullar Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan katıldığı bir etkinlikte sosyal bilim kitaplarına geçecek bir konuşma yaptı: “Artık, zenginle yoksul arasında fark kalmadı.”

İstanbul Üniversitesi, 12 Ekim’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın katıldığı törenle açıldı. Törene 200 sivil polis, otobüsleriyle birlikte 150 çevik kuvvet polisi, Sümeyye Erdoğan, 200 şakşakçı ve İÜ Rektörü Yunus Söylet katıldı.

Karikatürlerinizi bize yollayın chevivaugur@hotmail.com


KÜLTÜR SANAT

15

21 Ekim 2011 / 3 Kas›m 2011

Halk›n Sesi

Uzun an›ld›

Bjork yine özgün Avangard pop müziğin kült kraliçesi Björk, 11 Ekim'de çıkan yeni albümü 'Biophilia'da teknolojiyi de arkasına alarak harikalar yaratıyor. Her parçanın oyunları, görselleri ve uygulamaları var ve dinleyici ana uygulama içindeki oyunlarla kendi remikslerini de yapabiliyor.

Kad›n düflman› sözlük

Kürt edebiyatının önemli ismi Mehmed Uzun, ölümünün 4. yılında ailesi ve dostları tarafından Mardinkapı Mezarlığı'nda mezarı başında anıldı. Anmaya, Mehmed Uzun'un eşi ve çocuklarının yanı sıra çok sayıda dostu ve yazar da katıldı.

Oyuncuya k›rbaç cezas› İranlı aktris Marziye Vefamehr “Benim Satılık Tahran’ım” adlı filmde rol aldığı için bir yıl hapis ve 90 kırbaç cezasına çarptırıldı. Temmuz ayında tutuklanan Vefamehr, kefaletle serbest bırakılmıştı. Film, ülkede sanatçılara uygulanan kısıtlamaları eleştiriyor.

Agnes Michaux'nın Nietzsche'den Voltaire'e, Woody Allen'dan Aziz Paulus'a ve Sartre'a kadar pek çok ismin sarf ettiği 'kadın düşmanı' sözlerden hazırladığı sözlük, trajikomik bir dünyanın kapılarını aralıyor. Michaux, kitabı erkeklere ithaf ediyor.

Altın Portakal’da tartışmalı ödüller 4

8. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali'ne yönetmenlerin ilk filmleri damgasını vurdu. Antalya Büyükşehir Belediyesi ve Antalya Kültür ve Sanat Vakfı tarafından düzenlenen festivalde, bu yıl tamamı kadınlardan oluşan jüri üyeleri, tercihlerini genç yönetmenlerin ilk filmlerinden yana kullandı. Caner Alper ve Mehmet Binay'ın ilk filmleri 'Zenne' 5 dalda ödül aldı. ''En İyi İlk Film'' ve ''SİYAD Ulusal Uzun Metraj En İyi Film'' ödüllerini alan Zenne, Norayr Casper'e ''En İyi Görüntü Yönetmeni'', Tilbe Saran'a ''En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu'', Erkan Avcı'ya da ''En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu'' dallarında ödül getirdi. Hasan Tolga Pulat'ın ''En İyi Film'' seçilen ilk filmi ''Güzel Günler Göreceğiz'', Nesrin Cavadzade'ye ''En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu'', Emre Kavuk'a ''En İyi Senaryo'', Kalendar Hasan'a, ''En İyi Kurgu'' dallarında ödül kazandırdı. Kadınlar Jürisi Özel Ödülü, Ümit Ünal'ın ''Nar'' filmine verildi. ''En İyi Yönetmen'' ödülüne, ''Geriye Kalan'' filmi ile Çiğdem Vitrinel layık görüldü. ''En İyi Müzik'' ödülünü ''Yürüyüş'' filmiyle Frank Schreiber ve Hemin Derya kazandı. ''En İyi Sanat Yönetmeni'' ödülünün sahibi de yine ''Yürüyüş'' filmi ile Giyasettin Şehir'in oldu. S‹YAD ÖDÜLÜ ZENNE’N‹N Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması'ndaki ilk ödül olan ''SİYAD'' ödülünün sahibi, Caner Alper ve Mehmet Binay'ın yönetmenliğini yaptığı, babası tarafından

öldürülen eşcinsel Ahmet Yıldız'ın hayatından esinlenen ''Zenne'' filmi oldu. Alper, ödülü alırken “Bakanlığın uygun bulmadığı filmimizle aldığımız bu ödülle içimde ilahi adalet umudu yanıyor. Sözde namuslarını temizlemek için gözlerini kan bürümüş töre katillerinin tam karşısında kızının veya oğlunun önünde etten duvar ören aileler olacağını umut ediyorum” diye konuştu. ÖDÜLLER‹N DA⁄ILIMI TARTIfiMA YARATTI Festivalin sonunda ödüllerin açıklanmasının ardından bazı yönetmenlerden ve sinema çevrelerinden tepkiler geldi. Ödül töreni öncesinde eleştirmenlerin en iyi film ödülü için tahminleri Zenne ve Nar filmleri üzerinde yoğunlaşırken özellikle kurgu konusunda eleştiriler alan ''Güzel Günler Göreceğiz' filminin, en iyi kurgu, senaryo ve film ödüllerini alması kimi çevrelerce jürinin seçiminin adaletsiz olduğu yönünde yorumlandı. PARASIZ E⁄‹T‹M ‹STEYEN Ö⁄RENC‹LER 16 AYDIR TUTUKLU Törende "Sanatta Sosyal Sorumluluk Ödülü"ne layık görülen Rutkay Aziz'in "Gerçek sanatçılar, ülkesinin ve dünyanın gerçeklerine tanık olmakla yükümlüdür. Benim Türkiye'min gerçeklerinde tanık olduğum olay, hukukun üstünlüğünün yittiği, adaletsiz bir kalkınma girişiminin hızla yol aldığı, parasız eğitim diye pankart açan genç arkadaşımın 16 ay tutuklu kalması ama Şili'de o çocukların devrim yapmasıdır“ söz-

A

ltın Portakal Film Festivali sona erdi. Festival geçtiğimiz haftanın sanat gündeminde öne çıktı, ödül verilen filmlerin yanı sıra yapılan konuşmalarla da gündeme oturdu.

leri ayakta alkışlandı. 'BELGESELC‹LER ‹SYAN ETT‹ Festival kapsamında yapılan ''En İyi Belgesel'' ve ''Kısa Film'' yarışmalarının ödülleri de dağıtıldı. Jüri değerlendirmesi sonucu ''En İyi Belgesel'' ödülü, Sabite Kaya'nın ''Bedensiz Ruhlar'' adlı filmine verildi. Bu dalda Tunç Erenkuş'un ''Oğlunuz Erdal'' ve Mehmet Özgür Candan'ın ''Geçmiş Mazi Olmadı'' adlı belgesellerine ''En İyi İlk Belgesel'' ödülü, Gökhan Bulut ve Cem Kaya'nın ''Arabesk'' ile Okan Avcı'nın

Kültür ajansı gitti vergisi kaldı

İ

stanbul Kültür Başkenti Ajansı için 2008'de benzin ve mazota konulan kültür vergisi, ajansın 30 Haziran’da faaliyetlerine son verilmesine rağmen hâlâ toplanıyor. Verginin toplanmasına ne zaman son verileceği ise belli değil. Ajansın harcamalarını karşılamak için 1 Temmuz 2008 tarihinden itibaren benzin ve motorine konulan kültür vergisi benzinde litre başı 1.5 kuruş, mazotta ise 1 kuruş olarak toplanıyor. Tahminlere göre 2008 yılından beri vatandaşın cebinden kültür vergisi olarak 581 milyon lira çıktı.

NE ZAMAN KALDIRILACA⁄I BELL‹ DE⁄‹L Ajansın kaldırılması ve faaliyetlerine son verilmesine rağmen toplanan verginin ne zaman kaldırılacağına dair henüz bir bilgi yok. Benzin ve motorine kültür vergisi getirilmesine ilişkin yasa tartışılırken, artırılan verginin uygulama süresi konusunda hüküm bulunmadığına söylenmiş ve bunun da uygulamanın bir tarihle bağlı olmayıp sınırsız olduğu eleştirisi getirilmişti. Geçen süre içinde verginin alınmaya devam etmesi eleştirileri haklı çıkarttı.

Barınma hakkı kardeşliği B FestiVadi’de u yıl üçüncüsü düzenlenen Dikmen Vadisi Halk Festivali “FestiVadi” 7-8-9 Ekim tarihlerinde gerçekleşti. Festival yine rantçıların yıkım kültürünün karşısında kültürün, sanatın, paylaşımın ve dayanışmanın yeşerdiği etkinliklerin sahnesi oldu. FestiVadi, 7 Ekim’de Vadi boyunca yapılan tanıtım yürüyüşü ile başladı. Barınma Hakkı Bürosu’nun önüne gelinmesinin ardından Barınma Hakkı Bürosu temsilcisi Tarık Çalışkan bir açılış konuşması gerçekleştirdi. Çalışkan, yaktıkları ateşin gün geçtikçe büyüdüğünü ifade ederken festivali hakları için mücadele edenlere adadıklarını dile getirdi. Açılış konuşmasının ardından Özgür Tiyatro’nun “Aşkın Vatanı Yoktur” adlı oyunu sahnelendi. İkinci gün Vadi halkı heykel, fotoğraf, karikatür, çocuk

mimarlık ‘barınak’, doğal döngü atölyelerinde aydın ve sanatçılar ile buluştu. Atölyelere büyük ilgi gösteren çocuklar, daha sonra Sahne Dışı’nın “Bir Şeftali Bin Şeftali” adlı çocuk oyununu seyrederken, Vadili kadınlar da toplumsal cinsiyet ve barınma hakkını tartıştılar. Etkinliklerin ardından FestiVadi’nin geleneksel meşaleli yürüyüşü ve şenliği yapıldı.

Festivalin son gününde farklı mahallelerde mücadele verenler Barınma Hakkı Kongresi’ni tartıştı. Kongre hazırlıklarının konuşulduğu sohbete Mamak, Mehmet Akif Ersoy ve Adana’dan temsilciler katıldı. FestiVadi’nin geleneksel turnuvalarının ardından Siya Siyabend, Bandista, Oğuz Boran ve Dikmen Vadisi Çocuk Korosu’nun sahne aldığı halk konseriyle festival sona erdi.

''Kadim'' adlı belgesellerine de ''Jüri Özel Ödülü'' verildi. Gecede Tuna Balkan'ın ''Dua'' adlı filmi ''En İyi Kısa Film'', Emre Akay'ın ''Kırmızı Alarm'' ile Can Mengilibörü'nün ''İnfantil Amnezi'' adlı kısa filmleri ise, ''Jüri Özel Ödülü''nün sahibi oldu. Ulusal Belgesel Film Yarışması'na katılan belgeselciler festivalin sonunda yaptıkları basın açıklamasıyla festival yönetimini gerekli özeni göstermemek ve belgeselcileri ötekileştirmekle eleştirdi. Yönetmenlerin ortak imzasıyla yayımlanan açıklamada

festival yönetiminin görevlendirmeleri sonucu bazı filmlerin tüm jüri üyeleri tarafından izlenemediği belirtildi Herhangi bir bildirinde bulunulmadan filmlerin formatının değiştirildiği, altyazıların gözardı edildiği, gösterim saatlerinin duyurusunun yapılmadığı, belgesel festivallerinin geleneği olan söyleşilerin düzenlenmediği ve jürinin katılımının eksik olduğu eleştirilerini getiren belgeselciler festival yönetiminden açıklama ve özür istedi. Festival yönetimi ise suçlamaları kabul etmedi.

Kitap değil bir kuşak yargılanıyor W

illiam Burroughs'un Türkçe’ye Yumuşak Makine adıyla çevrilen eserinin yargılanması sürüyor. Kitabının çevirmeni Süha Sertabiboğlu ve yayıncı İrfan Sancı ikinci kez mahkemeye çıktı. Kitap, Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu'nun verdiği rapora dayandırılarak yargılanıyor. Burroughs'un da içinde yer aldığı Beat kuşağı, 2. Dünya Savaşı sonrası muhafazakar-burjuva Amerikan toplumu ve yaşantısına karşı çıkan bir akımdı. Mahkemede, kitabın içinden çıktığı toplumsal ve politik ortamdan kopartılarak yerleşik kalıplara uymadığı savıyla yargılanmasının tuhaf olduğunun altını çizen Sancı, "Burada yayıncısı, çevirmeni ve yazarı değil bir kuşak, Beat Kuşağı yargılanmaktadır ve Beat Kuşağını yargılamak da

İşçi Filmleri Festivali Kıbrıs’ta

D

Türk yargısına düşmez” dedi. Mahkeme heyeti, talebi, Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinden iki öğretim görevlisi ve bir ceza hukukçusundan oluşan bilirkişi heyeti tarafından incelenmesi yönünde karar verdi.

ördüncü Uluslararası Kıbrıs İşçi Filmleri Festivali Başlıyor. “Anlatılan Senin Hikayendir” sloganıyla gerçeklecek festival 17-26 Ekim tarihleri arasında Gönyeli Belediyesi Konferans Salonu’nda yapılıyor.

Sanat az ileride oturur B

aşlıktaki sav, bir tarafıyla bilimsel olma niyetinde bir önerme ama asıl meselesi “Halkın kültür-sanat hakkı var” söyleminin temel dayanaklarından biri olabilecek politik bir söylem olabilmek. Sanat tartışmalarındaki ‘alışıldık’ hallerin dışında bulunan bu tartışma, aslında tam da bu dünyanın böyle gelmemişliğini bilenler ve böyle de gidemeyeceğini savunanlar için. Sanatla ilgili tartışmaların döndüğü dergilerde ve kitaplarda; genellikle ‘sanatçı’lara sorumluluklar biçiliyor, “Sanat/sanatçı nasıl olmalı?” gibi garip meseleler üzerine bolca ahkâm kesiliyor. Bunların suya yazı yazmak ve böylece suyu da bulandırmak olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Öte taraftan bunun lacivertini, sanat tarihi kitaplarındaki ‘sanatçıların geçit töreni’ üslubundan da çıkarabiliriz. Bunun sebebi, herkesle ilgili olana dair bilginin azlığı değil sadece. Neticede bir cümle dahi yazıldığında taraf olunur ve bu kitapları yazanlar da taraflarını belirlemişlerdir. Halkın sanatına, çoğunluğun yaptığı sanaSerdar ta ilişkin bir şey yoktur Türkmen sanat tarihi kitaplarında. Sanat, sanki çok yüksek- serdaryturkmen @gmail.com lerde gezen bir kuştur da arada sırada da fildişinden kulelere konar! Biz de aval aval ona bakar, “Vay be!” diye iç çekeriz. Sanatın ‘elit’ bir mesele olduğuna ilişkin tespitler, insanlığı sanattan uzaklaştırır. Genel anlamda bir ‘sanat durumu’ tespiti yapacak değilim ya yine de sanattan kopukluğumuzun tarihselliği önemli. Yani ilkel komünal atalarımız av öncesinde ateş etrafında dans ederken, dans edenlerden birisine “Kardeşim sen çık, yapamıyorsun” denmiş midir? Komik ama elbette denmiştir ki, bugün sanat anlamında bir profesyonel durumdan bahsediyoruz. Yaşadığımız bir yabancılaşmadır aslında; vücudumuza, sesimize, elimize… Müziği olmayan bir halk duydunuz mu? Neticede s a n a t ı y a r a t a n b i z l e r i z . D o l a y ı s ı y l a şarkı söylemek, resim çizmek, tiyatro yapmak, şiir yazmak, anı yazmak vb. akla ne geliyorsa hepsi ‘yapılabilir’ mesafelerde duruyor. Aslında sanat uzak değil, az ilerde oturuyor! “Herkes Sanat Yapabilir” iddiasına bodoslama “Hayır”ı yapıştıracak pek çok kişi vardır herhalde; yani “Sanatı herkes yapamaz; yetenekliler vardır, hele de dehalar vardır ki üüfff!” diyenler. Bir de “Ben iyi bir dinleyicimdir” tadında yaklaşanlar vardır ama ister Afşar Timuçin’in Düşünce Tarihi kitabının girişindeki “İnsan okumaktan çok yazmayı, dinlemekten çok söylemeyi (…) sever” cümlesinden; isterse de Nazım Hikmet’in ‘Seni Düşünmek’ şiirindeki “Ben artık şarkı dinlemek değil şarkı söylemek istiyorum” cümlesinden araklansın, sanatın öznesi olmak önemlidir. Sanat yapmak, neticede bir çeşit özneleşmedir. Söz-karar hakkımızın olmadığı, bizim ürettiğimiz ama bizim yönetemediğimiz bugünkü dünyanın yarınki umduğumuz halinde, herkes kendini sanat aracılığıyla ifade edebilmelidir. Elbette yeteneğin önemi yadsınamaz, çalışmanın değiştirici gücü görmezden gelinemez. Ama asıl mesele içinde bulunulan koşullardır. Yani “Urfa’da Oxford vardı da biz mi okumadık?” lafının doğru olan tarafıdır. Neticede piyanoya dokunma şansı bile olmayan birinin piyano çalmayı öğrenmesini beklemek saçma olur. Yapılacak önemli hamlelerin başında, sanatın üzerine yapışmış ‘rekabet/yarışma’ mantığını kenesini çıkarmak geliyor. Böylece “Herkes sanat yapabilir” önermesinin önündeki en büyük engeli kaldırmış oluyoruz. Öte taraftan kendimizdekileri (istek anlamında) keşfetmek de önemli bir basamak. Bu konuyla ilgili araçları talep etmek/almak – yaratmak/yaymak da kültür-sanat mücadelesinin meselesidir. Slogan ni yetine sonsöz: Herkes sanat yapabilir, herkes sanat yapabilmelidir!

İlk gün, 1974 öncesi birbirine karşı savaşmış iki insan Fethi ve Marafefthis ve onları bir araya getirmiş Panikos Neokleus’un, iki halkın barışı için mücadeleye adanmış yaşamlarını anlatan “Anılar” filmi gösterilecek. “Sudaki Suretler” filmi için de

tek günlük özel bir gösterim gerçekleştirilecek. Kıbrıs’ta ilk olarak 2007 yılında Lefkoşa ve Mağusa’da düzenlenen festival, bu yıl da emekçinin ve emeğin sesini, halk hareketlerini ve mücadeleyi beyaz perdeye taşıyacak.


SOKAĞIN SESİ

ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ

21 EKİM 2011 / 3 KASIM 2011

16 Halk›n Sesi

‘1, 2, 3 daha fazla zam, AKP’ye bin selam’

Halkevciler elektrik, doğalgaz ve akaryakıta yapılan zamlar ve mesaiyi 6’da başlatma önerisi nedeniyle Enerji Bakanı Taner Yıldız’ı lalelerle onurlandırdı. Cumartesi günü çalışmadığı görülen Yıdız’ın laleleri emanete verildi

E

konomik krizlerle boğuşan diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi AKP iktidarı da krizin faturasını halka kesiyor. Kriz kapıya dayanınca, hükümet de elini halkın cebine soktu, zam yağmuru başladı. Yumurtadan sebzeye gıda ürünlerinde fiyatlar katlanarak artarken, 1 Ekim tarihinde yürürlüğe giren zamlar çerçevesinde elektriğe yüzde 9,5, doğalgaza ise meskenlerde yüzde 14,35’e varan zamlar yapıldı. Bununla yetinmeyen AKP elektrik ve doğalgazın ardından 13 Ekim’de Özel Tüketim Vergisi’nde (ÖTV) yüzde 130’a varan zamları yürürlüğe koydu. ÖTV zamlarını benzin ve mazot zamları takip etti. Halkın en temel ihtiyaçlarına yönelik bu zamların gerçek nedenini açıklamak istemeyen AKP hükümeti ise işi pişkinliğe vurdu. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ÖTV zamları için “zam değil güncelleme” derken, Tayyip Erdoğan ise zamdan şikayet edenlere bu ürünleri kullanmamalarını tavsiye etti. İktidarın pişkinliği karşısında halkın tepkisi de farklı oldu. Özellikle Ankara oldukça renkli eylemlere tanıklık etti. 14 Ekim’de zamlara karşı eylemlerini başlatan Ankara Halkevleri, sermayenin krizinin faturasının halka kesilmek istendiğini belirtti. Ankara Halkevleri 14 Ekim tarihinde Ankara’da doğalgaz dağıtımından sorumlu olan

Başkent Doğalgaz’ın ve elektrik dağıtımından sorumlu olan Enerji SA’nın önünde eylem yaptı. Ancak yapılan bu eylemde zamlar protesto edilmedi, aksine desteklendi. BaşkentGaz önünde Halkevleri adına Zülküf Laçin bir basın açıklaması yaptı. AKP'lilerin halkın karşısına kârzarar hesaplarıyla çıktığını söyleyen Laçin, her şeyin devletten beklenmemesi gerektiğini, herkesin başının çaresine bakmak zorunda olduğunu belirtti. Elektrik zamlarıyla birlikte okul ve hastanelerde uygulanan indirimli tarife uygulamalarının kaldırıldığını hatırlatan Laçin, "Devletimizin canı sağ olsun da vatandaşın canı çıksın, hiç önemli değil. Gerekirse velilerden aidat toplansın. Bu vesileyle biraz katkıları da olur" dedi. 'BATTANİYE ALTINDA DONARIZ, YATARIZ GEÇER' Doğalgaz zamlarına da değinen Laçin, "Biraz battaniyenin altına girip donmaktan bir şey olmaz. En fazla hasta olunur, o da iki gün yatınca geçer zaten” dedi. Başbakanın zamlar konusunda çok adil olduğunu da ifade eden Laçin, doğalgaz ve elektrik zamlarının yanı sıra özel tüketime, gıdaya da zam yapıldığını, yumurtanın yüzde 20, sütün yüzde 8 zamlandığını dile getirdi. AKP'nin kriz ortamında yaptığı zamları az bulduklarını vurgulayan Laçin, yüzde 15

zammın yetmeyeceğini, her şeyin beleş olamayacağını söyledi. Maliye Bakanı'nın zamları "güncelleşme" olarak yorumlamasına da sözü getiren Laçin, literatüre katılan bu kavramdan dolayı Maliye Bakanı'na, çalışmalarından dolayı ise Enerji Bakanı'na teşekkür etti. Zamların kamunun ve halkın yararına olduğunu da söyleyen Laçin, Halkevleri'nin halkla birlikte halkın ortak yararı için zamların daha da artırılması

amacıyla harekete geçtiğini söyleyerek konuşmasını sonlandırdı. ENERJİSA'YA DA DESTEK VERİLDİ BaşkentGaz önündeki açıklamanın ardından özelleştirme sonrasında EnerjiSA olan Başkent Elektrik önüne giden Halkevciler, çalışmalarından dolayı şirketi de, şirketin zarar etmemesi için çalışan AKP'yi de tebrik etti.

EnerjiSA önünde bir açıklama yapan Candaş Türkyılmaz, "Daha önce zam olduğunda protesto ettik, Başkent Gaz'ı bastık, cam çerçeve indirdik. Ama yanlış yapmışız. Bundan sonra zamları destekliyoruz" dedi. Her türlü muhalefet eylemine saldıran, kendisine karşı çıkan herkesi “terörist” ilan eden AKP’ye karşı mizah silahına sarılan Halkevcilerin eylemi kamuoyunda yankı uyandırdı.

Halkın itirazı var! Z

amlara karşı tepkiler Ankara’yla sınırlı kalmadı. Muhalefet partileri ve tüketici dernekleri, hükümeti eleştiren açıklamalar yaparken Halkevciler de Bursa ve İstanbul’da halkın sesini sokaklara taşıdı. BURSA Elektriğe ve doğalgaza zamlara ilk tepki Bursa’dan geldi. Bursa Halkevleri, 2 Ekim tarihinde sokağa çıkarak, yapılan bu zamlarla AKP’nin sermaye yanlısı ekonomi politikalarının açıklarını kapatmak için halkın cebine el attığı dillendirildi. Yürüyüş sırasında halka seslenen Yıldırım Halkevi Başkanı Ahmet Keskin, maaşlara yapılan zamlar yüzde 5’i geçmezken, enerji kaynaklarına yapılan zamların yüzde 10’ların 15’lerin altına inmediğine dikkat çekti. Bursa Halkevleri adına açıklama yapan

Suna Acar, enerjinin temel yaşamsal bir hak olduğunu söyleyerek “Bedelini ödeyebilenin enerji hakkından yararlandığı, ödeyemeyenin mahrum bırakıldığı anlayışı kabul edemeyiz” dedi. Halkevciler “Zamlar AKP’ye yarar halka zarar” yazılı bir pankart taşıdı. İSTANBUL İstanbul Halkevleri de 7 Ekim’de BEDAŞ önüne giderek elektriğe ve doğalgaza yapılan zamları protesto etti. “Müşteri değil halkız, insanca yaşamak istiyoruz, zamlar geri alınsın” yazılı bir pankart açan Halkevciler bu zamların nedeni döviz fiyatlarındaki artış olarak gösterilse de asıl nedenin enerji tesislerini satın alan patronların kâr payı ve özelleştirme maliyetlerinin halka ödetilmek istemesi olduğunu belirtti.

KAMU DESTEKLERİ KALDIRILDI Halkevciler, elektriğe yalnızca zam yapılmadığını, yeni “güncelleme” ile okul ve hastane gibi kamu kurumlarına yönelik "kamu desteklerinin" de AKP tarafından kaldırıldığını belirtti. Kamu desteklerinin kaldırılmasıyla okul ve hastanelerde elektrik faturalarına üst üste iki zam gelmiş olacak. Bu uygulamanın sağlık ve eğitim hizmetlerinde yeni katkı payı gerekçeleri olarak gösterilebilecek. Halkevciler zamlara karşı olduğu gibi bu zamların yol açacağı yeni paralılaştırma uygulamalarına karşı da mücadele edeceklerini belirtti. Zamlara karşı eylemlerini sürdürecek olan İstanbul Halkevleri 23 Ekim Pazar günü saat 13.30’da Şişli Cevahir Alışveriş Merkezi’nin önünde buluşarak AKP Şişli İlçe Binası’na yürüyecek.

ZAMLARA KARŞIYIZ ÖYLEYSE TERÖRİSTİZ Zamlara destek eyleminin ertesi günü Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önüne giden Halkevciler burada “Zamlara itiraz ediyoruz AKP’ye göre bu bir terörist faaliyettir” pankartı açtı. Ellerinde “Her haneye 230 KW parasız elektrik”, “Her haneye 140 metreküp parasız doğalgaz”, “Her haneye 18 metreküp parasız su” yazan dövizler taşıyan Halkevciler sermayenin krizin yıkımını halkın sırtına yüklemek istendiğini söyledi. Halkevciler sömürüye ve soyguna karşı mücadeleye devam edeceklerini kamuoyuna deklare ettiler. Halkevleri Genel Başkan Yardımcısı Samut Karabulut eylemde yaptığı konuşmada Ankara’da gerçekleşen Hopa olaylarının iddianamesini hatırlatarak hak mücadelesi verenlerin terörist olmakla suçlandığını söyledi. Baz istasyonlarına isyan etmenin, HES’lere isyan etmenin AKP tarafından bir terörist faaliyet olarak görüldüğünü söyleyen Karabulut “Bugün de başka bir terörist faaliyet yürütüyoruz. Zamlara itiraz ediyoruz” dedi. YILDIZ’A SABAH 6 DENETİMİ Yapılan açıklamanın ardından bir gün önce yaptıkları gibi yapılan zamlardan dolayı AKP iktidarını tebrik etmek isteyen Halkevciler yanlarında

getirdikleri laleleri Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’a vermek istedi. Ancak memurların sabah 06.00’da ve cumartesi günleri çalışmaları gerektiği yönünde açıklamalarda bulunan Bakan Yıldız cumartesi günü olduğu halde makamında bulunamadı. Bakanlık adına gelen bir görevli çiçekleri Yıldız’a ulaştırmak için Halkevcilerden aldı. Halkevciler ise bunun bir uyarı eylemi olduğunu ve zamlara karşı eylemlerin burada başladığını, halkla birlikte yayılarak devam edeceğini söylediler. Halkevciler, Bakan Yıldız’ın peşini bırakmadı. Yıldız’ın “mesaiye saat 06.00’da başlansın” ve “esnafımız zaten her zaman saat 06.00’da dükkanını açıyor ücretliler de yapabilir” açıklamasını hatırlatan Halkevciler bakanın emekçiye önerdiğini kendisinin yapıp yamadığı konusunda 18 Ekim’de kontrole gittiler. Saat 06.00’da Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde bir araya gelen Halkevciler, Yıldız’ı yerinde bulamadılar. Yıldız’ın Kızılcahamam’da eşofmanlarını giyerek 06.30’da esnafı gezmesini hatırlatan Halkevciler bunun amacının AKP’lilerin kendilerini çalışkan gösterme çabası olduğunu belirttiler. Halkevciler zamların amacının bir avuç sermaye grubunu kurtarmak olduğunu ifade ederek zamlar geri alınıncaya kadar mücadeleye devam edeceklerini belirttiler.

4 yılda elektriğe yüzde 88 asgari ücrete yüzde 43 zam

Yapt›¤› zamlar› güncelleme k›l›f› arayan AKP elektri¤e 4 y›l içerisinde % 88.8 zam yaparken asgari ücrete 4 y›lda %43.07 oran›nda zam yapm›fl.

142  

Yandafllar›n portakal alerjisi Dünyay› iflgal et Ayn› yoldan geçtiniz siz Bar›nma hakk› kardeflli¤i Bar›nma hakk› direndikçe kazan›l›yor Üç kur...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you