Page 1

LEKELİ DEĞERLENDİRMELER

adımizi adımizi yayıncılık


Birinci Baskı: 2012 Kitabı Adı: Lekeli Değerlendirmeler Yazar: adımizi Yazarİrtibat: adimizlerikarikatur@gmail.com Bu eserin tüm hakları ve mesuliyeti bu yayını sahiplenen herkese aittir. Kapak Tasarımı: adımizi Basım Tarihi: Şubat 2012 Matbaa: Ankara

2 • Lekeli Değerlendirmeler


Ankara'dan Bir Mektup, Pulsuz Yaşadığım şehrin kışından, gürültüsünden başımı kaldırdığım bir an, sahilinde kahvaltı yaptığımız, uğraşlarla kazanılmış dostlarla sohbet ettiğimiz, hafta sonları biraz olsun paramız varsa bir tren bileti alıp Filyos'a kaçtığımız merdivenli şehir, güzel Zonguldak'la göz göze geldim. Kentimden uzak iki yılın ağır bilançosu, bir anda üzerime bir koca ağırlık gibi çöktü. Günün ortasında çalışmaktayken böylesine bir ağırlıkla ne yapılır? Çaresiz yazılır. Bende öyle yaptım. Akşama doğru batmak üzere olan güneşi yakalamak niyetiyle koşar adımlarla yürüdüğümüz liman arkasında -bir bahar akşamıydı sanırım- Sait Faik okuyorduk. Denize dönüktü yüzümüz. Rüzgâr ılık bir türkü söylüyordu. 'Bir insanı sevmekle başlayacak her şey.' diyordu Sait Faik ve biz sevmeyi en baştan bu şehirde öğreniyorduk. Bir insanı sevmekle başlıyordu her şey, sahiden biz de en başındaydık işte bu işin. Zonguldak'a ilk geldiğimde hiçbir tanıdığım yokken ve on yedi yaşındayken artık yıkılmış olan sahildeki lavuar alanının yakınlarında bir banka oturmuş bu ilkel ama konuşan, ağzı dili olan ve bir tarihi mırıldanan teçhizata bakakalmıştım. Hava ağırdı, nem çok yüksekti, aylardansa Eylüldü. Bir yanda deniz bir yanda bu kömür tozlarını havada uçuşturan lavvuar tesisatı. Hiçbir şey yapmadan oturdum ve akşam olduğunun zor farkına vardığımda rahatsızlandığımı düşünmüştüm. Bir koca gün hiçbir şey yapmadan geçirmiştim. Üstelik hiç tanımadığım bir şehirde yapılabilecek birçok yeni şey varken. O gün kaldığım


öğrenci yurduna doğru giderken içimi hiç daha önce hissetmediğim bir hüzün kaplamıştı. Lavvuar alanının tarihi ağırlığıydı bu, bana mırıldandığı hüzünlü tarihiydi. Tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu öğrenmeden az biraz önceydi bu tanıklığım. Bir madencinin kocaman kapkara elleri çocuk yüreğime ağırdı belli ki. Tırnaklarının içine kadar kömürdü Zonguldak'ın tarihi. Bir zaman sonra -belki artık Zonguldaklıların da unuttuğu “Şişedeki Balık” fanziniyle tanıştım. Şişedeki Balık bizi kendi plastik şişemizden Orhan Veli'nin bir 'garip' şişesine koyuyordu. Her akşam şiirlerle, öykülerle o şişeden bir dolup bir boşalıyorduk. İşte sevmeyi öğrenmeye başladığımız vakitti bu vakit. Sevmelerin en fenası şiire sevdalanmıştık. Şiirle bitse neyse, biz nasıl duracaktık artık. Şişede durduğu gibi durmuyordu ki şiir. Çizgilere, renklere, oyunlara bulaşmıştık. Kentin tarihini öğrenmeye, dünyanın tarihini öğrenmeye yeşilleniyorduk. Her gün bir Ortaçağ Tiyatrosu'ndan çıkıp Balkanlara yürüyorduk, sanayi devrimi sırasında Lyon'a gidiyor, Kapital okuyorduk. İngiltere-Çin Afyon Savaş'larını izleyip İspanya İç Savaşı'nın kızıllığıyla Lorca okuyor, sardunyalara sevdalanıyorduk. Çiçek yetiştiriyorduk, sokaklara dökülüyorduk bir garip kostümlerle. 1 Mayıs'ta bir inşaat işçisine bir çift karanfil uzatıyorduk, yanık yanık kokuyordu. İşçi makineyi durdurup bize selam veriyordu. Artık elimizde olmadan tüm şiirleri ezberliyorduk. Bu sırada birileri lavuarı yıkıyordu. Ne yaptık ne ettiysek koruyamadık onu. Son halini nasıldır bilemiyorum ama bu kentteki ilk dostum oydu, ilk onun eviydi beni ağırlayan. Üniversitenin kapsında

4 • Lekeli Değerlendirmeler


bir metin yazıp okumuştuk birkaç kişi. Bazı şehir sakinleri de ses oluyorlardı ama bizim seslerimiz her bir yandan ayrı ayrı çıkıyordu. Bir türlü o çok sesli parçaların ritmini yakalayamıyorduk. Bir gürültüye dönüşüyordu. O gürültüden faydalanıp birileri de sessiz sessiz yıkımı gerçekleştiriyordu. Zaman hızla geçti işte bende diğer birçok öğrenci gibi geri dönmek zorundaydım. Bir dönem bekledim iş aradım, Zonguladaklı dostlarımızın, hocalarımızın git deme söylevlerine kulak asmadan. İş yoktu, para da yoktu. Kısacası Rüştü Onur'un dediği gibi gemi hazırdı yelken foraydı fakat neden gidememekteydim, neden ölülerim bırakmıyordu yakamı. Aziz şehrimi neden terk edemiyordum. Sonrası çok kişisel. İşte evi toplamak, kedim Cevriye'yi beş yavrusuyla sokağa bırakmak zorunda kalmak, arkadaşlarla vedalaşmak, çiçeklerimi komşulara dağıtmak gibi. Kent arkamdan geliyordu. Zonguldak'ın bana kattığı, bir denize bakmak, bir martıyı tanımaktan başka nedir? Ve bu saydıklarım bir hayatın bir bütünü değil midir? Şimdi denizsiz bir kentte gözlerimin en iyi bildiği işi yapamamaktan ötürü körleşmiyor muyum? Ve bu dünya, bir denize bakmayı bilmeyenlerin, bir martıyı dahi tanımayanların, gözlerini kar hırsı bürümüş insanların ellerinde bir cehennem değil midir? Bu güzel kent, üzeri bir sürü gazete kâğıdıyla, paçavrayla kapatılmaya çalışsa dahi en küçük bir çaba güzel etmez mi yeniden acaba her şeyi? Uzak bir şehirden umarak bunu mutlu olabiliyorum. Bugün


liman arkasında edilecek bir dost sohbetin, fenerde içilecek bir kadeh şarabın hayalini kuruyorum. Biz uzaktayız ama hep şöyle bir inanç içimi ısıtıyor. Zonguldaklı sanatçılar, aydınlar, araştırmacılar, çiçek sevenler, bahçesine karalahana dışında en az bir tek gül dikenler, şiir okuyanlar, Şişede Balık olanlar ve bu kentin delileri dahil tüm hayatın yükünü sırtlanmış olanlar yani madenciler, yani inşaat işçileri, yani kadınları yani çocukları. Siz siz sevin birbirinizi. Bizim sevmeyi öğrendiğimiz o yerde en baştan bir kez de kentinizi sevin. Bizim sevdiğimiz kadar en azından ama. Anlaşalım. Ve biz gelemeyenler için bugün o kente hafta sonu Filyos'a bir bilet alın, bir kahvesinde oturup çay için kalesine çıkın. Çağdaş Türkü'nün bir şarkısı vardı hani; Uyanıyor Ankara diye; “Karşı durmaktır yaşam/ Tükenmemektir asla/ Karşı durmaktır yaşam/ Onurla ve sabırla /Yüreğinde duymaktır/ Sevdanı umudunla.” En yakın zamanda görüşmek üzere diyerek... Sevgiler,

*Bu yazı 23 Aralık 2009 tarihinde Zonguldak Bilgi'de yayınlandı.

6 • Lekeli Değerlendirmeler


Ruşen'imiz Mor Külhanidir Abiler Ankara'nın geniş caddelerinden geçerek evime gidiyorum. Sürekli yağan ısısız sonsuz bir yağmur da bana eşlik ediyor. Yaklaşık bir aydır eve giderken duyduğum sesler yaşama sevinci aşılıyor bana. Sesler kalabalık, yorgun ama umutlu insanların sesi. Şöyle diyorlar mesela, 'Zafer direnen emekçinin olacak!' Bırakıyorum kendimi, ıslıklıyorum sloganı. Kolejden Kızılay'a uzanan bir yol benimki. Bilmem tanımasaydım onu bu ezgi kulağıma bu kadar hoş gelir miydi? Islıklar mıydım bu sesleri. Bunca düşünür müydüm bilmem; Ankara'da 32 gündür bekleyen Tekel işçilerini. Şu anda yanlış yerde olduğumu bilerek yazıyorum bunları. Öyle ya benim şimdi AnkaraZonguldak karayolunun belli bir noktasında olmam gerekiyordu. En iyi ihtimalle Devrek hadi abartamayalım, Mengen olsun. Otobüsüm hızla geçerken bu yolları eskitilmiş bir tarihi, bana onun anlattığı bir tarihi büyütmem gerekiyordu otobüsün yüzümü yansıtan aksinde. Oysa şimdi bir şehirden ayrılırcasına yürüyorum aklımda o: Ruşen Amca. Ağzımda şekersiz çay tortusu. Olsun böyle daha iyi. Zonguldak'tan gelen haberler iyi değil ama böyle kışın ortasında, Ankara bu kadar soğukken hem de, bir şiiri mutlu bir günü muştular gibi ses ediyor şair. 'Şiirimiz mor külhanidir abiler/...takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir / bir kent ölümün denize kayar dragomanlaroyla / düz ayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler.' Mor külhani, diyor yani. Yani bize


düzayak, çivit badanalı bir kentten söz ediyor. Bir kent kurmaktan bahsediyor. Tanıyor muyum o mor külhaniyi? Ağzımda şekersiz çay tortusu. Haberler kötü. Makarnalı bir eylemimiz vardı. Bahardı ama çok soğuk bir akşamdı. Sahil kahvesinde masalarına oturmuştuk. C. Japon Balığı (kendisi bir dönem Zonguldak'ta çıkan Şişedeki Balık fanzininin editörydü) tanıştırmıştı bizi onunla. Bize ilkin beslenmede sütün önemini anlatmıştı, sonra konuyu ilginç bir biçimde komünizme getirmişti. Bu kadar akıcı bir konuşma ve bu kadar net ifadeler karşısında söyler misiniz onu dinleyenin çok şansı var mıydı komünist olmamakta diretmeye? Sonra, o, yani Ruşen Amca benim babam oldu. Nasıl oldu sormayın işte, öz be öz babam oldu. Artı değeri ilk öğrendiğimdir kendisi. Artı değer sömürüsüne karşı çıkmayı öğrendiğimdir de aynı zamanda. Birçoğumuzun da ilk öğrendiğidir hatta. Ağzımda şekersiz çay tortusu. Artı değer sömürüsü ne fena... Açlık grevine giren 132 işçi. Naylon çadırların altında, Sakarya'da küme küme yakılan ateşlerde ısınmaya çalışıyorlar. Islıklayarak bir çırpıda tütün işçilerinin tüm taleplerini, yumruğum havada, Ankara'nın geniş caddelerinden eve dönüyorum. Zonguldak'tan ayrılmadan evvel bana verdiği koca bir dosyayı anımsıyorum. Besinler ve onların insan sağlığı üzerindeki etkilerini kapsayan araştırmalar. Yıllarca biriktirilmiş bir arşiv. İnce belli bardağa hiç şeker

8 • Lekeli Değerlendirmeler


atmamakla başlıyorum. En acıyan yaraya ilaç sürmüyorum mesela. Daha bir sürü şey. Uzaktan görüyorum tam çarşıdan sahile giren yol ağzı -son geldiğimde yol çalışması vardı şimdi ne oldu acaba?- dimdik duruşu, uzaktan o da beni gördü. Gülümsüyor yahu. Resmen gülümsüyor işte, 'Vay Arnavut kızım', diyerek. Yahu resmen beni arkadaşlarına kızım diye tanıştırıyor. Kızıyım. Doğru. Onu ve bütün hayatını bugüne değin düşününce bir külhanbeyi havasına bürünüyorum 'Heyyyt! Hiçbir şey olmaz benim Ruşen Baba'ma' diyorum, masaya vuruyorum yumruğumu. 'Getirin benim şekersiz çayımı.' Ben masaya vurup diyemem bunu. Sinek kadar bir şeyim yahu. Rica ettiğim çay geliyor, içiyorum çayımı. Ağzımda şekersiz çay tortusu. Ruşen'imiz mor külhanidir, abiler. Çok seviyorum bunu. Tekrarlıyorum. Şiirimiz kara, Ruşen'imiz mor külhanidir. En çok ona yakışıyor bu tamlama. 'Bir düşünün abiler.' Yine iyi ol da Gümeli Yaylası'na çıkalım. Bak çayı da şekersiz içiyorum. Sömürücüye yumruk atarcasına ıslıklıyorum sloganları. Ve senin öğrettiklerini ben de anlatmaya çalışıyorum bir başkasına... Yoruluyor insan... Biliyorum. Ama Ruşen Amca, bizim şiirimiz her işi yapar, biliyorsun.


*21 Ocak 2010 Tarihinde zonguldakbilgi.com'da yayınlanmıştır.

Anısına saygı ve özlemle...

10 • Lekeli Değerlendirmeler


Cehennem Nişanının Uzağında Bir Tanışma Yağmurlu bir Ankara, hafta sonu. Ankara disiplinli bir öğretmen gibi başımızda. Sakarya Meydan'ına gerdiği kara tahtanın üzerinde okuma fişleri. Fişleri birleştirip okuyoruz. 'Yaşasın sınıf mücadelemiz!' Hep bir ağızdan okuyoruz. Çok kalabalık gibi görünüyoruz. Değiliz. Sınıfımız küçük. Temsili düzeyde katılım yine de mutlu ediyor konuşmayı çok sevmeyen bizim Ankara'mızı. Sakarya Meydanı'nda yürümeye imkân yok. Uzun uzun kuyruklar, tarihi düzünden okumaya heves etmiş gençler, işçiler, işsizler, memurlar, kadınlar, erkekler. Soba dumanı, davul zurna sesi eşliğinde seyyar satıcılar, gözlemeciler... Ankara'nın en geniş, en kara sınıfı. Güneşe hasret rutubetli bir sınıf. Kara tahta tam da rutubetin çiçek açtırdığı duvarda kurulu. Fişlerimizin üstünde bahar çiçekleri. En az iki defa tekrar ediyoruz fişleri. 'Yaşasın sınıf mücadelemiz, Yaşasın sınıf mücadelemiz!...*' İşte o yağmurlu Ankara gününde bulduk birbirimizi. Nasıl olduysa sevdiğimiz kent Zonguldak bizi buluşturmamıştı. Hiç mi aynı merdivende soluklanmamıştık, hiç mi Sahil Kahvesi'nde sohbet etmemiştik, hiçbir miting, söyleşi de mi bizi aynı yerde tutmamıştı veya hiç mi bir fikir ayrılığı neticesinde sesleri yükseltmemiş miydik? Ama birbirimizi görünce tanıdık. Sanki çok uzun zamandır tanışıyormuşuz gibi de sarıldık birbirimize. O an fark ettim. Ece'yi tanıyordum. Fiziki bir mekanı paylaşmışlığımız vardı. 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri için Zonguldak'ta birkaç yıl önce oluşturulan bir platformda


birbirimize yakın oturmuştuk. Ece ile konuşmuş muyduk? Uzun uzun konuştuk. Yaklaşan Emekçi Kadınlar Günü'nden, yazılması gereken yazılardan, Tekel işçilerinden, binalardan, oturma gruplarından, küçük mutfaklarda kadının esaretinden... Elbette ki Zonguldak'tan. Lafımız dönüp dolaşıyor bu ıssız memleketimize geliyor, bir geçmişinden bir geleceğinden bahis açılan kentimizi doluyoruz dilimize. Tek üzüldüğüm şiir hakkında daha fazla konuşamamak. Sakın neden diye sormayın. Siz kolay mı sanıyorsunuz kalabalık, yağmurlu bir Ankara'da şiir üzerine konuşmayı. Hiç kolay değildir. Ama yaşadıklarımızın heyecanlı bir çocuğun öğretmeni önünde bir çırpıda okuyarak bitirdiği bir şiire benzediğini şimdi anlıyorum. Şiirimizde bazı kelimeler şiiri okuyan çocuğun heyecanına yenilmiş, atlanmış, bazı mısraları unutulmuş. Ama yine de müthiş bir müzik geliyor kulağımıza. Alegro biçiminde. Bir ara Ankara simitlerimizi yerken, konu nasılsa Charles Darwin'e geliyor. Masada yeni tanıştığımız bir başka arkadaşımız cüzdanından bir gazete kupürü çıkarıyor. Haberi okuyoruz. Manşet, 'Darwin'in teorisi 200 yıl sonra kanıtlandı'. Birlikte aynı yöne doğru yüzen balıkların suyun akışını değiştirebileceğinden bahsediyor teori. Ece bakıyor 'Yani' diyor bir şeyi ima edercesine, 'balıklar aynı yöne doğru yüzerlerse akıntının yönü değişir. Balık olan sizsiniz**...'

12 • Lekeli Değerlendirmeler


Cehennem Nişan'ından otuz sekiz kulaç ötede, denizin derinliklerinde Sinağrit Baba, -kendisini hiç tecrübesiz bir balıkçının oltasına teslim etmeden önce- ağa yakalanmış kendisinden medet uman, bir kurtarıcı bekleyen bir çok mercan balığını görünce şöyle demişti Sait Faik'e, 'Ancak bütün balıklar oltaya tutulan hemcinslerini kurtarmanın tek çaresini koşup o yakamoz yapan ipi koparmayı akıl ettikleri zaman bu hareketin bir neticesi ve faydası olabilirdi.' Yeni tanıştığımız arkadaşımız katlıyor gazete kupürünü cüzdanının içine yerleştiriyor yeniden. Rüzgâr çıkıyor, hava soğumaya başlıyor. Ece ile ayrılıyoruz. Ankara sokaklarında, akşamüstü, telaşlı bir koşuşturmaca, hararetli... Yavaş yavaş şehir sokak lambalarını açıyor. Yüzlerce insan Sakarya'da bu kara tahtanın önünde sabahlıyor. 'Genel grev, genel direniş!' yazıyor tahtanın üzerinde, okuyor Türkiyeli işçi sınıfı. Bir çırpıda okuyor da, Cehennem Nişanı'nın çok çok ötesinde yağmurlu bir Ankara hafta sonunda hepimizin oltaya yüklenip ipi koparmaya hali var mı acaba? Heceleye heceleye en baştan okuyoruz tarihi. Atlayarak okuyanlara tek ayaküstünde bekleme cezası veriyor disiplinli öğretmenimiz Ankara. Tek bir satırı bile atlamamak zorundayız artık. Akıntının tersine doğru yüzersek her birimiz, her birimiz bizi çeken oltayı dişlersek, koparırsak bir de iplerini ağın... işte o zaman '...Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin; Bayramlar seyranlar mı dersin, Şenlikler cümbüşler mi? Gelin alayları, teller, duvaklar, Donanmalar mı?' İşte o zaman 'her yanda hürriyet, git gidebildiğin


yere...***' * Bu slogan Ankara'da Tekel işçilerinin 2 ayı geçmiş direnişlerinde hiç atılmamıştır. Bu sloganın yerine atılan slogan, 'yaşasın sınıf dayanışması' dır. **Ece Bakioğlu, Şişedeki Balık Fanzinini kastediyor. ***Orhan Veli Kanık, Hürriyete Doğru

****23 Şubat 2010 tarihinde zonguldakbilgi.com adresinde yayınlandı.

14 • Lekeli Değerlendirmeler


Gökyüzü Herkesin Mi? Haberler iyi değil. Oysa hava ne güzel. Karadon'da göçük olduğu günü de güzeldir hava, belki? Yaşamak ne güzeldir her zaman? Öyle şeyler yaşıyor, öyle şeyler görüyoruz ki, kalem kıpırdamıyor. Kalem kıpırdamayan bir bahar bu. Rüzgarsız, sessiz. Çünkü verilmesi gereken tepki, ne bir saattir ne de bir gün. Sessiz sedasız. Kalemi kıpırdatmayan bir bahar bu. Ağaçsız, havasız, yerin altında. Oysa grizu patlamasında ne gürültü kopmuştur. Buna rağmen belki o gün hava güzeldi Karadon'da, yaşamak güzeldi. Kaç vardiyasındaydı işçiler o gün? Kaç saat sonra çıkacaklardı yeryüzüne ve gökyüzüne merhaba diyeceklerdi kaç saat sonra? Can Yücel demiş ki; 'üç yıldızlı bir albaydı gökyüzü/karşısından önüm açık geçerdim.'* Gökyüzü. Esirgemeyen gökyüzü. Benim gökyüzüm iş yerimin penceresinden görünen üç dev apartmanın arasında kalmış üçgen şeklinde bir gökyüzüdür. Ama yine de gökyüzüdür işte. Başımızın üzerindeki mavi düş. Haberler iyi değil. 30 madenci... Biliyorsunuz kader değil. Bir yeryüzü tanığı dolaşıyor ortada geceleri, yağmurun altında konuşuyor. Belki bir şiir okuyor: 'bir kadın bir gök parçası, üç beş ağaç / Uzakta dışında onların.'**


Neden uzakta, neden dışında onların? Neden altında yerin metrelerce? Neden güneşe hasret geçer bir ömür, 50'ye dek yaşamak için güneşsiz ve çürümüş bir akciğer. Değer mi? Değer mi, güneş varken kocaman asılı gökyüzünde ve rüzgar (kalemlerimiz kıpırdamazken) delicesine eserken ve daha neler neler... Neden susuyoruz, neden büyütüyoruz gözlerimizi. İş sahası bu girilmez de ondan mı? Ben girdim. Ölülerini toplamak için kentimin. Rüştü Onur'un ölüleri neden bırakmaz yakasını, neden hala gidememektedir kentinden. Ölüler bırakıyor mu yakasını, sorumluların, görevlilerin, rantçıların ve siyasetçilerin. Ve iki dudağın arasındaki bir cümle neden korkuyoruz? Kapatılsın madenler diyiverelim. Kaybedecek neyimiz var göçüklerimizden başka. Heyt yeter be demek için kaç vardiya daha yıkılsın başına işçinin? 'O zaman vazgeç elektrikten' diyorsun. Bana bakın, bana. Ne yardan geçerim ne serden. 21. yüzyıl ne demek duyan var mı? Bu yüzyıl ne yardan geçilecek yüzyıldır ne serden. 21. yüzyıl bunca teknolojik gelişmişliğe rağmen, -siz üretici güçlerin gelişimi deyin- güneşsiz, elektriksiz bir yaşam değildir. Bir üçgen gökyüzüne muhtaçlık, helalleşerek evden çıkmak değildir her gün. 21. yüzyıl, bugün, aşırı üretimin kâbusundan aşırı enerjiye duyulan aptalca ihtiyaç, doğanın bağrından kopar koparabildiğin kadar değildir. Sürekli çalışan fabrikaların sürekli ürettiği. Satılamayan ürünün dünyanın aç çocuklarına rağmen imha edildiği. 21. yüzyıl bereketli kuyuların başında ölen gençler değildir. Bir iktisat kuralı... Arz talebi yaratırmış. Pışııııık! Yok öyle yağma. 24 saat çalışan fabrikalar. 24 saat artı değer sömürüsü. 24 saat enerji

16 • Lekeli Değerlendirmeler


israfı niye? Atılsın, imha edilsin diye mi onca değer? Elektriğimiz yetişmiyor diyerek kömüre indirmek mi işçiyi 21. yüzyılda. Dostlar 21. yüzyıl, 'elimizde her şey var bir bölüşmeye cesaretimiz yok' demek. 21. yüzyıl dostça, kardeşçe, evrensel bir bölüşüm, üretim düzeni kurabiliriz demenin eşiği. Bunu dedik mi, düğün bayram; demedik mi, eşiğin aşağısı uçurum. Var mısın yok musun kardeşim? Hey aziz kentimin vicdan sahibi onurlu insanları, çaresizliğimize yanmayın. Maden dediğimiz bir kara ölüm kuyusu. Ve o kuyudan sesler gelmekte 'Midas'ın kulakları, eşek kulakları... 21. yüzyılın bre akıllı insanları, kapatın bu kuyuları kurun güneş panellerinizi, rüzgâr panellerinizi. Midas'ın kulakları, eşek kulakları.' Sazlıklarda söyleniyor bu şarkılar ses edeniniz yok mu? Önlem. Devesini kazığa bağlamış sonra tevekkül etmiş. Böyle bir hikâye vardır din derslerinde. Ki çocuklara 7 yaşında anlatılmaya başlanır. Önlem almakla biter mi? Kamuda istihdam edilse biter mi bu iş? 'Avrupa'da kaç maden var bak bir şey oluyor mu? Yılda bir madenci cesedi nedir ki? Ya da 50'sinden sonra çürümüş ciğerler ya da güneşsizlikten romatizma ağrısı nedir ki? Nedir söyleyeyim mi size? Çok şeydir. Çalınan bir hayattır. Önlemli ya da önlemsiz, kapatılsın bu ölüm kuyuları. Kara Katır***, indi miydi aşağı, kör oldu muydu arkadaşlarının dediği gibi, unuttu muydu bir tutam


yeşil taze otu, koca bir mavi göğü, unuttu muydu? Unutmadı, başına gelmeyen kalmadı ama yenilmedi karanlığına ölüm kuyusunun, göğe karşı öldü. Bir kara katır olamamak şu yeryüzünde, yer altında, yer üstünde. Acıdan kırılsa bile sesimiz acımızı sesleyenler var**** doğru. Yeter mi 1 saat seslemek, 1 gün seslemek yeter mi? Yeter mi açık kalsın ölüm kuyusu, iş sahası. Ekmeğini kömürden çıkaran insanlar. Yetmiyor mu bunca ölü? Söyleyeyim; defne'ye demiş bir şair bunu, 'kimse ölümü güzel gösteremez / seni gördükten sonra / kulluğu / savaşı / güzel gösteremez.'***** Sahi bir defne gördünüz mü hiç, dalında ama. Ya bir maden işçisi tüm susamışlığıyla bahar güneşine, giriveriyorken vardiyasına bir defneyle karşı karşıya gelirse. Ağırdır ölüm abiler, ablalar, ağırdır. Ve yaşamak güzeldir, kaybedilemeyecek kadar bir kara ölüm kuyusunda. Kızıyor musunuz bana, tamam kızın, alın beni vurun. Vurun beni sürekli namlusu size dönük bu silahla. Açık kalsın madenler deyin, iş sahası deyin. Alın çekin vurun beni bir tenhada. Sonra inin ölüm kuyularına, alın gerekli önemleri, kapatın rödovans alanlarını, devlete verin yine o işletsin madenlerini. Bir patlama daha, bu sefer kaç kişi? Olsun öldüler ama en azından sayısını biliyoruz mu diyeceksiniz? Çok şükür. Benim üçgen gökyüzüm. Utanıyorum bakmaya. Çünkü biliyorum ki herkesin değil gökyüzü.. Başımızın

18 • Lekeli Değerlendirmeler


üstündeki mavi düş, beyaz yamalı bohça, seni görecek kadar paramız yok. Kusura kalma. Bu sebeple, 'İyi ki gökyüzüne basmıyor ayaklarımız...' * Can Yücel; Belkim Bir Kertenkeleyim ** İlhan Berk; Bir Yeryüzü Tanığı *** İrfan Yalçın; Cellat Ağlıyor **** Şükran Kurdakul; Nöbetçi ***** lhan Berk;Anlatılır Gibi Değil Yası Çiçeklerin ****** Gonca Özmen; Günler Süpürüyor Ağıtları *******28 Mayıs 2010 tarihinde zonguldakbilgi.com adresinde yayınlanmıştır.


28 Günde Bir 1917'de ekmek ve gül talepleriyle sokağa dökülen Rus kadın işçilerin sokaklara sığmayan seslerinin birden nasıl çarı hedeflediğini yani siyasallaştığını iyi biliyoruz. İç içe geçen gündelik taleplerimizin ve biricik sosyalizmimizin taleplerinin birbirini nasıl desteklemesi tarih bize pekala öğretmiş olmalı. O zaman şu regly ve pet meselesine bir değinelim baylar bayanlar. İnsan soyunun devamı için doğanın ve evrimin kadının bedenine yüklediği aylık sorumluluk sanırım çoğumuzun hoşuna gitmiyordur. Hele ki kadınlığın bastırıldığı toplumlarda -tam adı ile- regly kanamasını ilk kez olan genç kadın seksek oynayamaz, bisiklete binemez. Düne kadar oyun arkadaşları olan erkekler artık onları dölleme potansiyeline sahip oldukları düşüncesiyle, çoğu anne baba çocuklarının aklına cinsiyetçi koruma duvarlarını inşa ederler bu dönemde. Genç kadın kanın nereden geldiğine bile bakamaz, çıplaklığı ona utanmayı öğretmiştir. Ayrıca çoğu kadının bu günleri ağrılı geçer. Kadın aman kotuma kan geçmiş mi diye rahat oturamaz bile. Üstelik herhangi bir erkeğin bunu anlaması iyice ürkütücüdür. Lisede çantamızdan düşmesinden korktuğumuz pedlerin yarattığı şiddeti bir düşünün. Dolu dolu paranoya ile en az 2, en çok 10 günlük süreç sona erer. Rahatlarız. Tabi mantar, yara ve pişik gibi deri hastalıklarına sebep olan pedler ve ölümcül riskleri

20 • Lekeli Değerlendirmeler


olan tamponlardan dolayı sağlımızı bozmadıysak. Bu sorun küçük bir sorun gibi görünebilir ama acaba biz kadınlar bunu bu kadar gizliyoruz diye mi daha sağlıklı pedler vs'ler üretilmiyor. 21. yüzyılda her şeyin daha sağlıklısı daha küçüğü ve etkilisi üretilrken hem de. Aslında buradan kapitalistlere duyurulur. Burası iyi bir pazar. Bakmayın reklamlara. Kanatlısı, kanatsızı, petek dokusu. Hepsi hemen hepsi aynı. Bu pedler için bknz: işletme dersleri ürün farklılaştırma. En can alıcı sorun ise belki çalışan kadının periyodik kanaması. Neden kadınlara ayrıca ücretli izin verilmiyor bu günlerde. Bunu neden talep etmiyoruz biz? Rahatsızlanıp sevk alan kadının ücretinden kesinti yapılıyor. İznini kullanmak zorunda kalan kadın çalışan ise erkek çalışana göre daha az izin hakkına sahip oluyor. Çünkü zaten izninin çoğunu kanamakla geçiriyor. Sigortasız çalışan kadınsa mecburen oflaya puflaya çalışıyor. Soran olursa midem ağrıyor cevabı da hazır. Öğrenci kadınlar için de böyle zor bir dönem. Sınav gününe denk gelmiş regly kadar talihsiz bir şey var mı? Aynı sorulara muhattap olsa bile sınıfındaki erkek arkadaşıyla eşit konumda mı kadın öğrenci. Türkiye yasalarında kadınlara regly dönemi hakkı olarak tanınan tek avantaj kadınların bu dönemde


işledikleri cinayetlerde epeyce bir ceza indirimine gidilmesi. Bu yasadan faydalanmak zorunda kalmamak dileğiyle. Bitirirken, herşeye rağmen regly kanaması dönemleri önemli, bizi birçok hastalığa karşı koruyor. Bağışıklığımızı güçlendiriyor. Hatta bu dönemlerde kadınlar zekasını daha esnek kullanabilyorlarmış. Ama şu regly meselesini düşünmeye devam edelim.

22 • Lekeli Değerlendirmeler


Bienal Üzerine Bu yıl onbirincisi düzenlenen İstanbul Bienali, 99 yılından beri Hırvatistan’ın Zagreb kentinde faaliyet gösteren küratör kolektifi WHW (what, how & for whom) grubunun çalışmalarıyla gerçekleşti. 8 Kasım’a dek İstanbul’da üç ayrı mekanda 120’den fazla sanatçının eserleri gösterilmeye devam edecek. Öncelikle bienalin yalnızca Antrepo’daki faaliyetlerini görmüş birisi olarak yazdığım yazının bir bütün olarak eksik kalacağını şimdiden vurgulamalıyım. Çünkü bienal Brecht, Elisabeth Houptmann ve Kurt Weil’in birlikte yazmış olduğu ‘Üç Kuruşluk Opera’nın 2. perdesinin kapanış şarkısı olan ‘İnsan Neyle Yaşar?’ başlığı ile hazırlanmış bir çalışma. 3 ayrı mekanda da birbirini bu konu ile bir şekilde kesen ve bütünleyen çalışmalara yer veriliyor, yani bienalin bir mekanını gezmek bir eleştiri yazısı yazmak için yeterli olmayacak. Örneğin benim gittiğim Antrepo’daki eserler daha çok işçi sınıfı, ekonomik kriz ve sınıfsal çelişkilerin baz alındığı bir çalışmayken, Rum Okulu’ndaki çalışmalarda daha çok ‘emek-beden’ konulu eserlere yer verilmiş.

Bir çok sol tandanslı internet basının yazılarında belirttiği üzere, böylesi kapitalizm karşıtı bir bienalin ‘Koç’ tarafından finanse edilmiş olmasını ben ironi ya da büyük bir karşıtlık olarak algılamadığımı hemen belirteyim. Bunun nedeni kapitalizmin doğası gereği, her şeyi pazarlaması. Unutmayalım ki, kapitalizm Lenin


madalyalarını, Berlin duvarı yıkıntılarını, kızıl bayrakları, hatta Marx'ın Kapital'ini bile pazarlar ve kapitalizmde her şey altına dönüşür… Üniversite öğrencilerine ücretsiz olan bienalden ben yazının sahibi olarak yararlanamadım. Belki pazarlanan sanata dair bundan bahsetmek, bir ironi varmışçasına (hatta şaşırarak) finans yönteminden bahsetmekten daha iyidir. 4-c ile iş güvencesiz ve düşük ücretlerde çalışan ben yalnızca tek bir bienal mekanını gezmek için 10 lira verirken dahi kendime en çok ‘insan neyle yaşar?’ sorusunu sordum. 10 lira verip Antrepo'da dolaşma fırsatını bulmuş bir emekçi olarak bienalin içinde tam 4 saat dolaştım. Daha fazla uzatmadan bienal mekanına dönelim. İçeriye girdiğinizde, ‘don’t complain’, ‘önce ekmek gelir ardından ahlak’, duvar yazılarını ve afişlerini görüyorsunuz. Ve hiçbir boşluk bırakmadan hazırlanmış farklı çalışmalar ardı arkasına başlıyor. Antrepo’da yaklaşık 40 kadar ayrı çalışma vardı diyebilirim. Hepsinden bahsetmek güzel olurdu ancak bunu daha sonraki sohbetlerimize de saklayabiliriz belki. Benim için sevindirici, ama ekonomik krizin göbeğindeki bir dünya için hiç de şaşırtıcı olmayan geçen yılki küresel savaşa karşı iyimserlik (en son yapılan bienalin konusu İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik, küratör: Hou Hanru) gitmiş, yerine daha mücadeleci, daha sınıfsal bir bakış gelmiş. Bu bile öyle hoşumuza gidiyor ki, bir an için bugün en çok bunun pazarlanabileceğini unutuyorum ve tamamen iyi niyetimle dolaşıyorum

24 • Lekeli Değerlendirmeler


bienali. Ekonominin Estetiği, Bir Estetik İşçisi Olarak Sanatçı 1976 Paris-Alman borsasına ait göstergelerin birer sanat çalışmasına dönüşmüş olması ekonominin alışılmadık estetiğini hissettirdiğinden şaşırtıyor beni (Trend Welt Börsen adlı çalışma). Devam edecek olursak, Ben Aşağıda İmzası Olan 2007 tarihli Rabih Mrove’nin, Lübnan savaşı üzerine çalışması sonuna dek okuyabilenler için oldukça etkili olmuştur diye düşünüyorum. Rabih Mrove Lübnan savaşında kendi tavrı için özür diliyor bir mektupla, bir video gösterimi ile birlikte mektup alt yazı olarak geçiyor bu çalışmada. Mrove ‘bu itiraf değil özür’ diyerek savaşın suçlarından dem vuruyor. Yüksel Arslan’ın Kapital Serisi, KP Brohmer’in Bir İşçinin Ruhu ve Hissiyatı, Artur Zmiyewski’nin Varşova isyanı, kürtaj yanlısı ve karşıtı miting gösterileri, işçi bayramı gibi kitle gösterilerinin video kolaj çalışması, ‘Sana Yeni Bir İş Buldum’ (Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar’ın İşsiz İşçiler adlı çalışmasıdır) başlıklı çalışması, sanatın tarafsız olmadığını gösteriyor gibiydi. Ancak bu kez salonlarda yapılmasına ve Türkiye’de yaşayan işçilerin çoğunluğunun hiç umrunda olmamasına rağmen, bu çalışmalarda işçi sınıfı için bir üretim söz konusuydu, sanatçı da estetiğin işçisiydi, o da kapitalizmden şikayetçiydi. Bienal tüm eleştirilere rağmen bizlere işçi sınıfının estetiğini, kapitale karşı karikatürü, afişi, renkleri gösteren bir çalışmalar bütünü olduğunu gösteriyordu, aynı zamanda adını dahi hiç duymadığımız bir çok başka coğrafyaların


sanatçılarını bizlerle buluşturan bir mekandı. Benim en çok etkilendiğim çalışma kendilerini ‘eröristler’ olarak tanımlayan grubun Erörist Kabaret adlı çalışmasıydı sanırım. Eröristler şöyle diyorlar; ‘Love, love and love… that beautiful mistake-sevin sevin o güzel yanılgıyı’. Presentabl, düzenli dünyaya (!) bir yanıt. Kırmızı ve siyah renklerle anarşik bir düzen içinde gerçek bir kabare burası, Troçki’nin kanlı bir baltayı arkadaşları Diego ve Breton’a anlattığı, genç bir kadının bir askerin karşısında pipo tüttürdüğü, Che’nin elinden tüfeği alınmış halini oynayan geçtiğimiz yüzyılın birçok sanatçısının, filozofunun ve politikacısının yer aldığı bir tiyatro sahnesi. Eröristler ‘mükemmellik olarak başarısızlığı ve haz olarak hata'yı kendilerine yöntem olarak belirlerken bundan çok da eğleniyor gibiydiler. Sağ olsunlar bizi de bu çalışmalarıyla sahiden heyecanlandırdılar. Gerçekten Antrepo’daki belki de en yeni ve en radikal çalışma olduğunu söyleyebilirim. Sharon Hayes’in ‘Seni Sevdiğimi Bilmiyordum’ adlı çalışmasına da değinmeden geçemeyeceğim. Bir aşk mektubunun İstiklal Caddesi üzerinde bir epik tiyatro misali okunduğu kısa filmde 'aşk örgütlenmektir' cümlesini yeniden, bir de bu çalışmada duymak güzeldi. Aklımıza Ece Ayhan’ın ‘aşk örgütlenmektir, bir düşünün abiler.’ şiiri daha bir gerçek geldi. Aşk sahiden örgütlenmekti. Bedenlerin ve kalbin örgütlülüğü… Kapanıyor Bienal 'Bienali kapatıyoruz' seslerini duymaya başladığımda

26 • Lekeli Değerlendirmeler


henüz tüm eserleri görememiş olduğum için paniğe kapılıp kendimi karanlık dar bir koridora attım. İçeride bir kısa film gösterimi vardı bir de boş koltuklar. Herkes bu sırada yavaşça boşaltıyordu salonu. Ekrana yakınlaştım. Çok yaşlı bir kadın bir şarkı söylüyordu. Herkes gitti bir tek bu küçük kuş kaldı burada gibi bir sözü vardı… Sonra kadın sustu. Derin bir nefes aldı maskesinin ardından. Maskesini çıkardı. Azıcık kalmış saçları dağıldı. Bana baktı. Peki ya aşk? dedi. O sırada görevli gençten bir çocuk içeri girdi. Üzgünüm kapatıyoruz diyerek çıkmam gerektiğini belirtti. Bienalin bir başka sorusu? İnsan neyle yaşar? Neyle mi? Belki önce ekmek evet, belki sonra ahlak ama, peki ya aşk? (Ekim 2010, Istanbul-Ankara)


Tante Roza Tante Roza'yı Ankara'nın kışa dönen günlerinde 12 saat bifiil çalıştığım iş yerinde kendime yarattığım zaman dilimlerinde tanıma fırsatı buldum. Çocukluğundan ölümüne dek bir kadının hayatının ondört öyküsüydü o. Herkesin birbiriyle yarıştığı bir dünyada ıslık çalımak, dudaklarının arasında ot çiğneyerek göğe bakma duraklarını aramaktı. Dünyanın herhangibir yerinde bir kadındı o. Sevgi Soysal'ın söylediği gibi tüm kadınca bilinmeyişlerin adı. Tante Roza. 11'inde at cambazı olmak istiyordu, 50'sinde bir fahişe olmak. İşsiz kalmaktı o, aşık ve koca aramaktı, yaşamın tüm gerçekliğini yaşadığı halde 'Sizlerle Başbaşa' adlı kadın dergisine inanmaktı. Tante Roza hiç bir şey olmamak, olamamak, olsa da sıkılmaktı. Çünkü diğer tüm istekler gibi metaların değişimi dünyasında Tante Roza'nın istekleri de hastalıklı ve abartılıydı. Çabuk elde ediliyor ve çabuk sıkılınıyordu. Şişe satarak geçinmek, naylon iç çamaşırı giymek ve sevişmekti. Kocasını çalıştırmamaktı. Öyle ya, o yorgun argın işten döndüğünde ona yaşamayı kim sevdirecekti. İnsanca tüm işler pisti. Tembellik hakkıydı. Bir kadının bir kez bile yalancıktan inlemesi fazlaydı. Tante Roza çirkinlikleri tekrarlamaktansa enayi başlangıçlara koşmaktı. İlk kez bir erkekle sevişmekti. 11. İstanbul Bienali'nin erörist kaberetinden fırlamıştı sanki. Tante Roza bir kez de bize sayfalardan fırlayarak şöyle bir şarkı söylüyor. 'Love love and love that beatiful mistake

28 • Lekeli Değerlendirmeler


Dönersen Islık Çal Hakkında Yaz sonuydu. Adaya gitmeye karar vermiştik. İkimizde işsizdik, iş arıyorduk, cebimizde az biraz paramız vardı. Ada vapuruna kendimizi attıktan sonrası çok önemli değildi. Geç bir saatti. Muhtemelen öğle saatleri. Yaz sonunun tuhaf bir hüznü gölgeleniyordu yüzümüzde. Ben dönüp dönüp vapurun camına bakıp bu güzel havada içeride oturmayı tercih edenlere şaşıyordum. İçimde ağlamaklı bir şeyler vardı. Belki onun da öyleydi. Bilemiyorum. Adaya geç indik haliyle. Son ada, Büyükada. Kalabalık değildi o gün nedense... Az paramızla birer dondurma almıştık, yürüyorduk. Birbirimizi ne çok seviyorduk... Ağlamaklı olacak hiçbir şey yoktu aramızda, hayatımızda. İşsizliğe alışmıştık, onu saymıyorum. Bir evin önünden geçtik. Çok güzel bir ada evi. Dondurmalarımız elimizde. Evden birses geliyordu. Dikkat kesildik. Islıklı bir caz parçası. Bir ıslık sesi ama ne güzel bir şarkı. Birkaç dakika müziği duyunca bekledik. Şarkıyı bilmiyorduk. Piyanonun da eşilik ettiği bu şarkıyı sonrada çok aradık ama bulamadık. 1992 yapımı bir film. Orhan Oğuz'un yönettiği, senayosu Nuray Oğuz ve Cemal San'a ait olan bu filmi kışın orta yerinde her yeri karın kapladığı, başka bir


caz şarkısının eşlik ettiği günlerde izledim. Fonda Louis Armstrong'dan La Vie En Rose. Dönersen ıslık çal. İstanbul'un, gerçek İstanbul'un filmi. Elbetteki Madam Lena var, kendisi soylu bir Rum kadını, onun hizmetçisi, seks işçileri, transeksüleller, cinayetler... Elbetteki dostluk, düşmanlık, para... Elbette ki adam yaralama, gasp, tecavüz. İstanbul'un ara sokaklarında, elbette ki bir cüce bir transeksüel seks işçisi. Film yalnız yaşayan ve İstanbul'da bir barda barmen olarak çalışan çok naif bir cücenin hayatı ile cücenin, sokakta iki adamın tecavüzüne uğramak üzere bulduğu bir kadının hikayesini konu alır. Cüce geceleri bardan geç çıktığından hep bir düdük bulundurur yanında ve sokakta kötü bir durumla karşılaştığında gizlenir ve bu düdüğü çalar. Düdük sesini duyan kişilerde bekçinin geldiğini düşünerek olay mahalinden toz olurlar. Cüce bir başka adamdan yardım alarak tecavüze uğramaktan kurtardığı bu kadını evine getirir. Kadın ayıldıktan sonra cüce anlar ki kadın bir transtır. Önce kadını küçümser, bunun iğrenç bir şey olduğunu söyler. Cücemizin homofobik halleri filmde çok geçmeden oluşacak bir dostlukla ortadan kalkar... Homofobinin son derece yaygın olduğu günümüz dünyasına 1992 yılından göndermeler bugün dahi son derece ilericidir. Toplumda kadına, daha çok seks işçilerine bakışın irdelendiği film son derece iyi tespitlere sahip. Gündüzleri dışarıya çıkmaya korkan cüce ve transımız bir sabah Beyoğlu sokaklarına

30 • Lekeli Değerlendirmeler


dökülürler. Çok geçmeden birçok kişinin bakışları ve tacizleri arasında kalırlar. Koşarak kaçmak zorunda kalırlar. Filmin çekildiği 1992 yılını düşünecek olursak, 12 Eylül'ün sessizliğinin yavaş yavaş bozulmaya başladığı günlerde feminist kadınların Somut dergisi çevresinde yazdığı yazılardan, Kadın Çevresi Yayınevi'nin çıkardığı kitaplardan ve çalışmalarından 90'lı yıllların epeyce nasiplendiğini görebiliriz. Feministlerin bu dönemde 'geleneksel sol' olarak adlandırdıkları Stalinist sol gelenekten koparak kendilerini daha mikro bir çalışma alanı olan 'patrıyarka' konusunda çalışmaya başlamalarıyla birlikte gündeme gelen emek-beden temalı konuların geliştirici etkisi bu dönem çekilen filmlerde kendisine bir şekilde yer bulur. Dönersen Islık Çal'da, bir travesti, bir kadın olmanın toplumdaki yeri, ezilmişliğiyle, bir cücenin hastalığı nedeniyle dışlanmasını bir ölçüde benzetir ve küçük görülmelerini yansıtır. Cüce bir erkek olmanın, ancak alışıldık bir erk'e sahip olamamanın çelişkisi, yerini insan olmaya bırakır. Filmde insan olmanın ortak paydasında bir kesit sunulur aslında. Bu açıdan günümüz yaşantısına eleştirel olmakla birlikte hümanist bir bakış açısı gözümüze çarpar. Yaz sonu günlerinin Ada yolculuğunun epeyce bir tarih uzağında, o gün içimdeki sıkıntının sebebini çözer gibi oldum. Sanki yıllar sonra izleyecek olduğum bu filmin ağırlığı bir ölçüde içimdeydi. Ya da bugün anımsamadığım, o gün yaşadığım, tanık olduğum benzeri bir an içimi böylesine katlamış, kırış kırış


etmişti. Metaların evreninde çoğumuzun hiç farkına bile varmadığı, doğal karşıladığı ezme-ezilme ilişkileri arasında 'dönerse ıslık çalacak birisi' hep var. 'Pazar ekonomisinin kategorilerinin (temel kavramlarının) hepsi, sanki besbelliymiş gibi, sanki insan ilişkilerinin doğal temelleriymiş gibi irdelenmeksizin kabul edilmiş görünürler'* diyen ses, ezme-ezilme ilşikilerimizi doğal sonuçlar olarak kavramamamız gerekliliğini biz yeni kuşaklara tembih ederken, daima bir düdükle sosyalizmi ıslıklamak, ve muhakkak işçiden dönecek bir rüzgarı haber vermek de bize düşüyor. Yaz hüznünden tarihlerce uzaklıkta bile...

* Leon Troçki'nin Günümüzde Marksizm adlı makalesinden...

32 • Lekeli Değerlendirmeler


Montparnasse'li Kiki Aramızda José-Louis Bocquet’in hikayesini yazdığı ve Catel’in çizgileriyle canladırdığı Kiki olarak tanınan Alice Prin’in hayatı çizgi roman olarak geçtiğimiz Nisan ayında BilgeSu yayınları tarafından basıldı. İlk olarak, 2008 yılında Fransa’da kitaplaştırılan eser, Türkçe’ye Özlem Kasap ve Nizamettin Kasap tarafından çevrildi. 2 Ekim 1901 tarihinde dünyaya gelen Alice Ernestine Prin, kendisine dayatılan kadınlığı reddetmiş bir sanatçıydı. Sanat camiasında Kiki adıyla ünlenen Prin’in hayatı konu edinen bu çalışma, avangard sanattan, dadaizme, o dönemde Avrupa’da filizlenen sanat akımlarının rüzgarını bize ulaştırıyor. Çocukluğunun geçtiği, Chatillon-sur-Seine’nın yoksul sokaklarından görsel sanatlara doğru uzun bir yolculuk olarak düşünebileceğimiz hayatı bir sanat eseri naifliğinde. Naiflik derken, öyle elitist, yapmacık bir naiflik değil. Arzularını bastırma yolunu seçmemiş bir kadının, çok sevgilisi olan bir kadının ama hep yalnız olan bir kadının ironisi bu. Kırılgan ama kavgacı bir naiflik. Mücadeleci ve sıkılgan. Babasını tanımayan bir çocuk olan Kiki, yıllarca babanesiyle yaşar. Bir süre sonra, annesinin Kiki’nin okuması ısrarıyla Paris’e yerleşir. Paris Kiki’nin hayatında gerçek bir dönüm noktası olur. Ancak annesi ekonomik nedenlerle Kiki'yi okuldan alıp çeşitli işlerde çalıştırmaya başlar. Kiki ise her çalıştığı işten sıkılır, kendine yabancılaştığını hisseder ve çalışmak istemez.


Onun bu karakteri, zor çalışma şartlarıyla birleşince, kendisine modellik yapmasını öneren bir heykeltraşla çalışmaya başlar. Annesinin durumdan haberdar olmasıyla Kiki evi terkeder ve Paris’in bohem hayatında kendine bir yer açar. Yaşama enerjisi ve kendi bedenini özgürleştirmesiyle Kiki, sanat çevresince kolayca fark edilir. Birçok ressama, heykeltıraşa modellik yaparak geçimini sağlamaya çalışır. Yoksulluk hayatı boyunca onu hiç yalnız bırakmasa da hayatının bazı dönemlerinde kazandığı iyi paraları da yalnızca eğlenmek ve kendince –insanca- yaşamak için tüketir. Öyle ki, Ressam Fujita Tsuguharu’nun, Kiki’nin modelliğini yaptığı tablolarının çok yüksek meblağlarda alıcı bulmasının ardından, Kike’ye ödediği yüklüce ücret, Paris’in en ünlü butiklerinde bir anda suyunu çekmiş bir servete dönüşür. Soutin, Modigliani, kendisine Kiki adını veren Mendjisky, Man Ray ve daha birçok sanatçı için modellik yapan Kiki bir süre sonra kendisi de resim yapmaya başlar. 1927 yılında Sacre du Printemps’de açılan resim sergisi, dönemin koleksiyonerlerinin büyük ölçüde ilgisini çeker. Kiki’nin sanatsal yeterliliğinin yanında popüler bir karaktere dönüşmesi de bunun sebeplerinden birisidir. Kiki bu popülaritesinin cefasını da az çekmiş değildir. Modelliğin küçümsenen bir iş olarak algılanması çoğu zaman ahlak polisleriyle ve erkeklerle başının derde girmesine sebep olur. 1925 yılında kendisine hakaret

34 • Lekeli Değerlendirmeler


eden bir polis memuruna saldırdığı gerekçesiyle tutuklanması ayrıca hayatı boyunca bir çok erkeğin tacizine uğraması kitabın atlamadığı diğer ayrıntılar. Yine de Kiki sadece seçtiği erkeklerle sevişen bir kadındı. Kiki, kendisiyle evlenmek isteyen ve ona zengin bir hayat sunan birçok zengin ve ünlü erkeğin tekliflerini tüm yoksulluğuna rağmen reddetmişti. Tek eşliliği, hayatı boyunca sağlıklı bulmayan Kiki en çok sıkılmaktan korkuyordu. Dönemin sanat tartışmalarına da yer veren kitap, Dadaist Trıstan Tzara ve Andre Breton arasındaki çekişmeye değinmiş. ‘Yıkmalı! Yakmalı!’ diye haykıran Dadaist Sanat Manifestosunu kaleme alan Trıstan Tzara ve Andre Breton’un münakaşaları 6 Temmuz 1923 günü gerçekleşen Dadaist etkinlikte ortaya çıkan skandal kavgada anlatılmış. Bu eserde, dadaist sanatçıların çözülüşünü Kiki'nin gözünden görmek mümkün. Tarihi arka planı hiç yitirmeyen eser, iki dünya savaşına da Kiki’nin bakış açısıyla bizlere sunmuş.Yaşamında iki savaşa tanıklık eden Kiki, ‘yine mi savaş’ diye sızlanırken çevresinde birçok arkadaşının ikinci dünya savaşında direnişçilere katılması çizgi romanda atlanmamış. Kiki’nin direnişe katılma hakkındaki görüşü ise, ‘ben hiçbir zaman o kadar direnişçi olmadım’. Kazanmış Bir Kadın Olarak Kiki Çoğu kişiye göre kaybetmiş bir kadın Kiki, Sevgi


Soysal’ın roman karakteri Tante Roza’ya o kadar benziyor ki. 1968 yılında Soysal’ın yazdığı Tante Roza, bir anti kahraman olarak, dayatılan kadınlığı kabul etmeyişiyle bir anlamda kazanmış bir kadındı. Uyuşturucu bağımlısı, hiçbir zaman gerçek sevgiye erişmediğini düşünen, kadın olmasının tüm zorluklarını yaşayan ve buna rağmen bunların ortadan kalkması için yaşayan bir kadın… Kiki, bu yönüyle kaybetmiş olarak düşünülemez. Belki Kiki gizli bir Tante Roza. Çünkü, 'Tante Roza bütün gerçekleri yaşamak, ama yine de ısrarla ‘Sizlerle Başbaşa’ dergisine kanmak demekti’*. Kiki’nin son derece gerçek yaşamını bir hayal gibi yaşaması, gerçekliği hafife alması ve birlikte olduğu her kadın ve erkeğe tekrar tekrar ‘beni seviyor musun?’ diye sorması ama hiçbir zaman cevap alamaması başka neyle açıklanabilir? Kiki, 1951 yılında yeniden döndüğü Montparnasse Bulvarındaki evinde hayatını yitirdi. Ama bugün modelik yaptığı eserlerde, kendi sanat çalışmalarında, fotoğraflarda ve nihayetinde bu çizgi romanla yeniden aramızda. Belki de bu yazıyı şöyle bitirmeliyiz: ‘Biz unutmak için, kaçmak için soyunanlardandık, kaçmak için. Oysa hatırlamak için soyunulur, hatırlamak için, yüyıllardan beri unutulanları hatırlamak için, yeniden başlamaya gücü olmak için, seçim yapmak için, seçim yapabilecek açıklığa kavuşmak için. Hayır demek için, evet demek için, başkaldırmak için, barış için soyunulur, soyunulur.’** Ve defalarca soyundu Kiki bunlar için.

36 • Lekeli Değerlendirmeler


*Sevgi Soysal, Tante Roza, Ağustos 1985, sf. 55 ** Sevgi Soysal, Tante Roza, Ağustos 1985, sf.76


Hasta Kuşlar ve Kadınlar Bu sabah, gazetede Irak asıllı sanatçının 2009 yapımı videosu üzerine bir yazı okudum. Adel Abidin'in Ping Pong isimli video çalışmasından bahsediyorum. Aşağıda küçük fotoğrafı var.

Sonra bir resim. Frida Kahlo'nun The Little Dear isimli eseri. Yaralı bir ceylandır kendisi -belki de herhangibir kadın- koşmaktadır. Ama koşacağı yer bitmişçesinedir kompoziyon. Çıkışsızdır. Bir avcı onu fena yaralamıştır.

38 • Lekeli Değerlendirmeler


Tesadüfen yine bu gün bir heykel çalışmasının fotoğrafı. Muhtemelen Kahlo'nun The Little Dear çalışmasına göndermede bulunan bir heykel. Sanatçısını biliyor değilim. Onun görseli de aşağıda.

Kadına ilişkin görseller düşünüyorum. Tek bir mutlu kadın görseli gelmiyor aklıma. Moda dergilerindeki anoreksik ve mutluluğu acımasız zevklerle şişirilmiş kadınları kastetmiyorum. Onlar tıpkı aynı durumdaki erkek mankenler gibi satılmak için fotoğrafı çekilmeden


önce son bir kez cilalanmış güzel masalar gibi. Özellikle son zamanlarda yapılan bir çok iş, kadınları içine kapanık, umutsuz ve yaralı resmediyor. Gerçek de bu, yalan değil. Türkiye'de günde 5 kadın öldürülürken Polyanna kadın modelini -ki bu modelde kadın barışçıldır, uyumludur, bu sebeple sömürülmesi kolaydır politikasının şiddetini arttıran figürdür- kimse yemez. Ama yine de düşünmek lazım değil mi, zavallı durumdaki her kadın figürünün kadının konumunu yeniden üretme ihtimalini. Feminist ve sosyalistlerin kadına dair afişlerindeki bitmiş kadın figürü batıkça umutsuz kılmıyor mu bizi? Ah, hayır hayır aşağıdaki gibi bir şeyi de istiyor değilim.

40 • Lekeli Değerlendirmeler


Ya da Sovyetlerdeki erkek figürü biraz oynayarak güçlü Sovyet kadını temalarını da istiyor değilim. Ama biz, bugünün kadını? Şeklimi şemalimiz biraz daha farklı değil mi? Dünya üzerindeki üretimin üçte ikisini karşılayanlar, çocuk ve yaşlı bakımının üstesinden gelenler, ev içi ücretsiz emeğin sahibi olanlar, üreyebilenler, tarihi ilk şekillendirenler biz kadınlar değil miyiz? Rolümüz bunca yoğun işimize rağmen şişirilmiş ve cinselliğimiz üzerinden pay edilen magazin dergilerindeki yerimiz mi ya da afişlerdeki sürekli bir gözü mor, zayıf, şiddet mağduru, yılgın, bitmiş, ahhh o zavallı kadın mı? Gerçek bunlar mı yalnızca. Erkekten zayıf, yetersiz (!) biz kadınlar, o halde bunca yaşamsal zorluğa rağmen bunca işin altından nasıl kalkıyoruz? Vardiyaları gece yarısı biten modern kadın işçiler fabrikada ve evde dünyayı yeniden yeniden ve yeniden üretirken yine de bir erkeğin korumasına mı muhtaç ya da bunca mı zayıf? Yok değil. Görsel sanatlarda kadın imgesinin zayıflığı tartışılmalı, bizi anlatan kadın karakterler yansıtılmalı. Yoksa baktıkça renksizliğe dönüşüyor halimiz ve 2 oda bir salon evlerimizin mutfaklarında kadın cinayetlerine karşı gece yarısı eylemleri sürerken hem de bir çoğumuz gizli gizli ağlıyor ve sigarasını tütürüyor olmaya devam edecek kimimiz...


Bu arada Adel Abidin'in video çalışmasını izlemek isteyenler için: http://vimeo.com/10580875

42 • Lekeli Değerlendirmeler


Mechul Öğrenci Antoine Uzun kış gecelerinin pazar günleri kasvet doludur. Çocuk kalbimizle, içimizdeki sıkıntıya tam bir sözcük konduramayız. Uğultu halinde bir ses dolaşır sessiz sokaklarda. Bahçedeki oyun erken bitmiştir, bugün pazardır. Banyonun buğusu, ütülü gömleklerin kokusu... Saçlar uzadıysa yine bugün gidilen berber hiç sevmediğimiz şekilde kesmiştir saçımızı. Pazartesi ilk ders matematiktir. Ödev muhtemelen yapılmıştır ama iri kıyım öğretmenlere göre hep eksik bir şey vardır. Küçük ellerinizle yaptıklarınız dolduramaz onların kocaman bedenlerini. Olmamıştır. Otur, sıfırdır. Duruma göre iyi bir tokat ya da ele cetvelle vurmadır. Kulak kıvırma ya da tek ayak üstü beklemede olabilir. Oysa bunların hepsi yasa dışıdır. Bu sebeple aslında hiç biri yaşanmamıştır. Çocuk düşüdür bunlar, bize öyle gelmiştir. Antoine, bir çoğumuzun mazisi. Dağınık saçları ve bir türlü dinlemeyi beceremediği dersleriyle. Duvara yazı yazmasıyla, oyun özlemiyle, dokuz yaşında bir halimiz o. Antoine, birkaç günlük maceramızdır. İlk azarımızdır öğretmenden. Üstü her daim temiz olmayan çocuğun kurgusudur. Balzac adına bir mum yakmak gibidir bazen konulu kompozisyon derlerinde. 23 Nisan temalı bir resimdir ne olduğu belli olmadığından panoya asılmayan koskaca sınıfın tek resmidir. Antoine evrensel dünyasında çocukluğun, bugünün dehlizlerine kapılmış, deniz özlemiyle bir çocuktur.


Okul çevresinde nefes nefese mecburi koşmalarımıza ait bir şeydir Antoine. 'Neye gülüyorsan bize de söyle, biz de gülelim'idir bir öğretmenin sert bakışlarındaki. Bir de nasıl unutulur; yoksul ya da orta halli mahallelerin sokak aralarında yetişmesidir okula. Bitmek bilmeyen tehditler, izin kağıtları, dilekçeler, sınıfın ortasında okunan kötü sınav notları ve uzaklaştırmalar. Bunların hepsidir Antoine, yani bizim mazimiz. Mecburi giysimiz, ütülenmiş olmalı beyaz yakamız. Sonu gelmeyen sıkıntılar eşliğinde Antoine, hesap vermedir. Ve nihayetinde, bir cezaevi aracıyla sokağı izlemedir, soğuk sabaha karşısında bir kentin. Ama biliyor musunuz ne olursa olsun kaçmaktır, denizi aramak ve bulmaktır Antoine. Dünyanın her hangi bir ülkesinde devlet dersinde öldürülmüş bir çocuktur Antoine. Fakat aksine biyolojinin, fizğin ve kimyanın, yaşamakta ve büyümektedir hala. *Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı **François Truffaut, Quatre Cents Coups

44 • Lekeli Değerlendirmeler


Şiir Tek Ayak Üstünde Cezalı

Bir şair ve yaşamının son yıllarında silah tüccarı olan Rimbaud'un Yemen'de çekilmiş bir fotoğrafı bulunmuş. 'Mavi yaz akşamları, patikalarda, dalgın,/Gideceğim, sürtüne sürtüne buğdaylara: Ayaklarımda ıslaklığı küçük otların, /Yıkasın bırakacağım başımı rüzgâra!*' diyen Rimbaud'un. Yirmi yaşının basamaklarında durup, 'şiir bitti' diyen Rimbaud'un fotoğrafı yani. Afrika'ya silah satmak için giden, yirmi yaşında şiiri bitiren, Rimbaud'un silahları çok para etmiş midir acaba?


Arizona Dream'de çölde yüzen bir balık. Havada sıkıntısız, her şeyi bildiğinden düşünmeyen bir balık, gökyüzüne doğru yükselen bir balık. Böyle bir balık olmak için Coloroda Nehri'ne gitmek gerekir mi? Coloroda Platosu'ndan kuzey yolu boyunca, dinlenmeksizin yürüyerek ve kuzeyi kaplayan dağını aşarak, kanyonların çevirdiği vadileri çiğneyerek, nihayet çöle ulaşmak gerekir mi? Herşeyi bildiğinden, ayrıksı bir canlı olarak düşünmeyen, ıslak, pullu, havada sıkıntısız, gökyüzüne açılan yüzgeçleriyle bir balık benim oltama gelir mi? Benim oltam, güneşte kırılgan. Bu yüzden çölde bir balık olabilmek -hadi, siz tutabilmek deyin- hayli zor. Rimbaud 'şiir bitti' derken güneşte kırdığı oltasını Afrika'nın kanla çevrilmiş topraklarına fırlatırken bir bacağını neden Marsilya'da bıraktı. O bacağı tıpkı Akhilleus'in topuğu gibi onun ölümüne sebep olmayacak mıydı? Her yeri -yirmisinden sonra,geç bir vaftiz olmuştu bu- parayla yıkanmıştı Rimbaud'un bir tek o bacağı şiirle yıkanmıştı. 1891'de Coception Hastahanesi'ndeyiz. Bir bacağı yok Rimbaud'un. Olmayan bacağı tavana asmışız. Soruyorum: 'Bir dize nasıl olur da bir insan öldürür'. Rimbaud'un en asil organı, kesilen bacağıydı. Bana şöyle dedi; 'Şiir intihar etti!' 'Ne olacağıdı?' İşte bir kurt, içimden çıkar ve durmadan bunu sorar. Kimse üstüne alınmasın. Bu benim

46 • Lekeli Değerlendirmeler


güneşte kırılan oltamın öyküsüdür. Annem durmaksızın şiiri bitir diyor. Ah, ah şiiri bir bitirebilsem. Lakin şiir bitse, ben silah tüccarı olamam, ne sermeyeye dönüştürecek bir malım var ne de param... Para-metapara döngüsü, güneşte kırdı benim oltamı. Ben silah tüccarı olamam. Ben para sayamam, ben bir miktar paranın analığını oynayamam. Ben rahmini çoktan aldırmış 'ikiyüzaltı' çocuklu bir kadınım. Ah bir şiiri bitirebilsem. Kurt sorar 'Ne olacağıdı?', kurdu başımdan savamam. Bir savaş alanından geçerken, başımı eğerek yürüyorum, hızlı yürürsem mi vurulurum, yavaş gidersem mi bilmiyorum. Gökyüzü ateş topu. Silah tüccarları çok para kazanıyormuş doğru mu? 'Sen hiçbir Balık'ın silah kullandığını gördün mü?' 'Peki o zaman', dedi eski ölü albay -bu arada kendisi apartman komşumuz- 'Denizden çıkan bu mühimmat niye?' Türkiye bu soruyla boğuşurken resmi tutanaklara şöyle yazıldı: 'balıkların birtakım ağır silah ve toplara karşı özel ilgisinin olduğu tespit edilmiştir.' Şimdi herşeyi bilen bir balık olmak için Arizona'ya gitmek gerekmez ya... Doğukan mesela, bana verdiği sözü unutmuş. 'Kömecek miyiz silahları?' demişti. En son gördüğümde plastik bir tüfeği arkadaşının şakağına tutmuş küfür ediyordu. Doğukan altı yaşına dek şiir yazdı, yirmisinde ne yapacak? Korkuyorum. Şiir bittiğinde, gördüğüm, sade bir acınası yalnızlık


değil, sınırları kanla çevrilmiş toprak parçaları. -Kanla sulanan toprak buğday vermez Rimbaud!- Şiir bittiğinde ben de biteceğim, evime gideceğim ve arkadaşlarım top oynamaya çağrırılarsa aşağı inmeyeceğim. Şiir bittiğinde bende biteceğim. Ve bütün oltalar kırılacak güneşte, bir çocuk bisikletini çaldıracak, martıların sesini unutacağız. Eski bir evrene dönüşecek yer yüzü, her şey eskiyecek. Son kullanma tarihleri çoktan sona ermiş paketli gıdalarımızdan olacağız. Müzik bitecek, ışık bittiğinden kör olacağız. Körlük bizi delirtecek. Vahşi kurtlar gibi birbirimizi parçalayacağız. Üstümüzden Afrika'ya doğru bir balık uçarak kaybolacak, soyumuz tükenirken, evrime şaşıracağız... Rimbaud'un tavana asılı bacağı usuldan bir şiir okuyacak. * Arthur Rimbaud'un 'Duyum' adlı şiirinden. **Bu yazı Düşünkara 13. sayıda yer aldı. ***Görsel, Pedro Covo.

48 • Lekeli Değerlendirmeler


Wall Street'i Afişlerle İşgal Et! 17 Eylül 2011 günü Amerika’nın finans merkezi Wall Street 2.000’e yakın göstericinin işgaliyle karşılaştı. Finans merkezinin sembolü, Churging Bull şaşkın tavrını gizleyemiyordu. Çünkü onun saldırgan ve güçlü ifadesi, ardındaki kalabalıkla bir arada görüldüğünde sermaye sahiplerinin umudunu değil alana dökülen kitlenin yeşeren heyecanını yansıtıyordu. Yaklaşık bir aydır New York sokaklarını esrarengiz afişler süslüyordu. İşte tam da bu afiş için Churging Bull’un fotoğrafı çekilirken, heykel sormayı ihmal etmedi: ‘Pardon bayım Businesweek mi Forbes mi?’ Fotoğrafçı belli ki sol dudağındaki gülümsemeyle ayrıldı alandan. Herkes bir hareketliliğin farkındaydı. Afişler de alenen yazıyordu. Occupied Wall Street. İşgale davet! Kalabalıklar halinde bankalara karşı ‘Occupied Wall Street!’ 17 Eylül, 87 kişinin tutuklandığı 24 Eylül, UPS çalışanlarıyla omuz omuza yürünülen 27 Eylül, 700 kişinin gözaltına alındığı 2 Ekim, sendikaların destek verdiği 5 Ekim, 45 ayrı eyalete sıçrayan işgal et eylemlerinin yaşandığı 14 Ekim, küresel eylem günü olarak belirlenen ve polis müdahalesinin özellikle Roma ve New York’ta oldukça sert olduğu 15 Ekim…


Ve bu gün. Kabul etmek gerekiyor ki, bu işgal eylemleri etkin bir kitlesellik yakalamış değil. Bunu hareketin kurucuları olan New York Şehir Meclisi’de ifade ediyor. Ama şimdiden küresel kapitalizm için bir tehdit durumundalar. Burası kesin. Eylemcilere hak veren (!) ulusötesi şirketlerin Ceo’ları, ‘siz evlerinize dönün, gerekeni halledeceğiz’ mesajını ekonomi dergilerinden ve burjuva basınından veredursun, işgalcilerin vazgeçmek gibi bir niyetleri yok. Onlar, eşitsiz gelir dağılımına karşı, bankalara, ulusötesi şirketlere yani küresel kapitalizme karşı yürüyorlar. Arkalarına aldıkları rüzgar karşılarına çıkacak rüzgardan daha güçlü değil bugün için. Bu sebeple örgütlenmeye devam ediyorlar. Örgütlenmeleri, internet, Occupied Wall Street Journal adlı gazete, bildiri ve afişlerle sağlanıyor. Afişler Üzerine Afişler yani herhangi bir düşünceyi-etkinliği en etkili görsellerle kitlelere ulaştırabilme gücüne sahip, sanatsal ve düşünsel çalışmalar. Afiş aynı zamanda bir turnusol kağıdı vazifesi de görüyor. Çünkü afiş hareketin ya da etkinliğin samimiyetini ve heyecanını, afişi yapan kişi ne kadar sanatçı olursa olsun üzerinde taşır. Yalnızca politik bir eylemden ya da bir siyasi partinin afişinden bahsetmiyorum. Bir tiyatro afişi, bir film afişi, yapılan işin tüm iç yüzünü samimiyetle

50 • Lekeli Değerlendirmeler


ortaya koyar. Afişlerin etkisi çok hissedilmez ama hiçbir fikir sahibi olmadığımız bir iş ya da eylemi, çoğu kez afişe bakarak değerlendiririz. Afişler aynı zamanda kitleye dayatılan ya da aktarılmak istenen bir estetik algısını da beraberinde taşır. Burjuva partilerinden örnek vermek gerekirse, seçim vaadlerine göre, muhafazakarlığı akla getiren görseller, din olgusunu çağrıştıran renkler, modern tonlar izleyebilir. Ama hepsinin vazgeçmeyeceği bazı temalar vardır. Aile, birliktelik, ülkenin güvenliği, zenginlik gibi. Bunlar afişte bir şekilde yer alması gereken konulardır. Burjuva partilerinin benzer temaları benzer biçimlerde afişlerde yer alır. Örneğin toplumdaki kollektivist algı bir iktidar için rahatsız ediciyse, bir önder, afişteki diğer bütün her görselden büyük olarak verilir. Önder, bir kurtarıcı rolünde gösterilir ve kitlenin buna inanması sağlanır. Benzer biçimde, kitlenin rolü sıfıra indirilir. Ama kurtarıcının arkasında iri puntolarla yazılmış kitleyi tanımlayan ad şişirildikçe şişirilir. ‘… milleti, … ırkı, … haklı’ Ak Parti’nin son seçim sloganını anımsayalım, hani Tayyip Erdoğan’ın devasa resminin altında kalan: ‘Sen Türkiye’sin büyük düşün!’ Peki bunun karşısındaki afişler? Unutulmaması gereken bir şey var, afiş sanatçıları, yaşadığı toplumun tüm kodlarını üzerinde taşır. Çünkü bir yanıyla beslendiği tek evrendir burası. Ama onun duyarlılığı, örneğin muhalifliği, dayatılana karşı bir alternatif arayışıyla


biçimlenmeli. Demokrasi adına bir afiş, eğer afiş sanatçısı estetikte bir alternatifi arama kaygısında değilse örneğin, cinsiyetçi öğeleri üzerinde taşıyabilir. Türkiye sosyalist hareketinin afişlerinde yıllarca görülen bir durum bu. En basitinden örnek verecek olursak, afişlerde erkek görsellerin kullanılması, kadın görselin arka planda kalması bu cinsiyetçi algının aşılamaması sorunudur. Afişleri tarihte en çok yer edinen iki toplumsal hareket 1917 Ekim Devrimi ve 1968 hareketleridir. 1917 Ekim Devrimi’nin ilk günlerinde yapılan duvar resimlerinde (afişlerde) tam bir ortak hareket duygusu vardır. Ancak Stalinist bürokrasinin egemenliği altında üretilen afişlerde, burjuva partilerinden tanıdık gelen bir önder figürünü afişi kaplayacak şekilde yerleştirme sıkça görülür.

1917 tarihli bir afiş

52 • Lekeli Değerlendirmeler


1928 tarihli bir afiş 1968 Fransa’sında yapılan afişler, dönemin tüm heyecanını, kararsızlığını, anarşizan dilini, devrimci gücünü yansıtır. İktidarla alay etmenin hazzı, sınıf düşmanlarını küçük düşürmenin ve daha da önemlisi afişe etmenin heyecanı bu afişleri bir propaganda aracından, eylemcilerin estetik algısını ifade eden bir araca da dönüştürmüştür.


68 Fransa'sında 3 afiş Afiş meselesini daha fazla uzatmadan, konuyu Amerika’da 1 aydır süren eylemin afişlerine getirmek

54 • Lekeli Değerlendirmeler


istiyorum. Çünkü Wall Street sokakları işgalciler tarafından ele geçirilmeden önce, New York’lulara bu heyecanlı haberi muştulayan ilk işgalciler onlardı. İlk afiş, yazının girişinde de anlattığımız Churging Bull’u konu alan afiş. Aşağıda görseli yer alıyor. Kapitalizmin eril tavrına bir eleştiri olarak görülebilecek boğanın üzerindeki balerin ve serbest ticaretin, borsanın gücünü gösteren boğaya karşı ona yaklaşmakta olan kitlenin gücü. İşte New York sokaklarını işgale davet eden ilk eser. Bu eser-afiş, Kanada merkezli yayın yapan Adbusters dergisinin çalışmasıydı.


İlk işgalin ardından, kitlenin kalabalıklaşması, alanı terk etmemesinin yarattığı motivasyon yeni afişleri ortaya çıkardı. Çalışmalar, Amerika’daki %99 söylemi üzerinden ve işgale davet eden işler. Kadın figürün özne olduğu afişler çoğunlukta. Zaten alanda olmalarının bir nedeni olarak iş yaşamındaki cinsiyetçi ayrım gösteriliyor. 68 afişlerinin anarşizan diline paralellik gösterse de, bu çalışmalar, kendine özgü estetik uyumu ve tavrıyla New York sokaklarındalar.

56 • Lekeli Değerlendirmeler


58 • Lekeli DeÄ&#x;erlendirmeler


Wall Street İşgal Afişleri 2011 Taleplerin netleşmediği ve küresel kapitalizmi sahiden tehditedecek küresel bir sınıf örgütlenmesinin eksikliği bugün ortada. Ama Amerika’da süregelen bu ayaklanma ve işgal hareketi Türkiye’de bizlere umut vermekte. Tıpkı, Tunus ‘yaseminlerinin’, Mısır’ın, Yunanistan’ın, İspanya’nın verdiği destek ve umut gibi. Yakında bir gün, dünyamızı değiştirecek afişlerimizi ortaklaşa yapmak umuduyla. *ilgili linkler http://paperbackcharliebrown.blogspot.com/2011/10/ occupy-wall-street-charlie-brown.html http://blogs.sfweekly.com/exhibitionist/2011/12/graph ic_journalist_susie_cagle.php


Elmadan Yemek Değil Elmayı Bölüşmek Yasak Kadın ve erkek henüz terk ettikleri hominid bedenleriyle ilk defa karşılaştıklarında kimi anlatıcılara göre çığlıklar atmış ve dövüşmeye başlamışlardı ve birkaç gün süren bu dövüş, keşfettikleri keyifli bir oyunla son bulmuştu. Sevişmeleri bittikten sonra ikisi de kanıyordu ve kimi anlatıcılara göre keyifliydiler –ben güldüklerini düşünüyorum, çok gürültülü kahkahalar olmalı burada- ve sonra tabi ki ikisi de kendi yoluna koyulmuş olmalı. Nietzsche Ecce Homo* çalışmasında; ‘Aşk iki cinsin öldüresiye nefretidir’ demesi belki bu sebepleydi. Ve yine belki bu sebeple bu çalışmanın adı Ecce Homo’ydu. Pontius Pilatus dövülmüş bir halde İsa’yı sunarak Ecce Homo demişti belki sırf bu yüzden. Çünkü yolları ayırdıktan sonra kadın bir süre bekleyip elleriyle çıkardığında bir bebeği belki şöyle demişti: Ecce Homo. Modern yasakların hiç olmadığı toplayıcılık dönemlerinden belki uyulması gereken tek yasa doğaya saygıydı. Bu yüzden günün belli saatlerinde avlanılır ve toplanırdı insanlar. Geceleri ağaçlara tüner ya da mağaralara sığınırlardı. Gece doğanındı. Kadın ve erkek yalnız yaşıyordu. İlk toplumsal örgütlenmeler kadının doğurganlığına denk düşüyordu. Doğuran kadın yavrusunu ve kendini korumak için ilk evleri inşa ettiğinde bizim toplumlarımızda bu tarihsel

60 • Lekeli Değerlendirmeler


çabaların erkeklere yükleneceğinden habersizdi. Toplayıcılık uzun süre yuvadan ayrı kalmak demekti, yuvadan ayrı kalmak kadının istemediği bir deneyimdi. O tarımı keşfetti. Kadın elinde ince bir çubuk, toprağı sürekli kazıyarak onu zenginleştirdi. Adam Smith milletlerin zenginliğini anlatırken bu tarihi yutmuştur. Öyle ya tarih erkeklerin tarihiydi. Biliyorum, biliyorum bu çok uzun bir tarih. Ben yalnızca bilinen en eski yasaktan söz etmek istiyorum. Dinlerin ağızbirliği ettiği elma ağacı yasağından değil, elma ağaçlarının ortak bölüşümünü koruyan ilk yasaktan bahsediyorum. İlk toplumsal örgütlenmeler, yani klanlar, anasoylu örgütlerdi. Bu kadının erkekten üstünlüğü anlamına gelmesin. Kimse üstün değildi. Ama bir arada yaşayabilmek demek ilk yasaları ortaya çıkarıyordu. Yasa dediğimizde ürkmeyelim. Bu ilk yasa(k)lar uygarlaşmanın ilk adımlarıydı. Tamamen dostça bir arada yaşamak ve bir arada üretmek ve bir arada tüketmek için koyulmuş yasalardan söz ediyorum. Bu bilinen yasaların en eskisinden yani. Cinsel ilişki yasağından. İnsanlar maymunlar gibi yılda bir kez çiftleşiyor değildiler, ya da filler gibi 3-4 yılda bir muhteşem homurtular kopardıkları seks hayatları yoktu. Bu işi üremek için yapmaya başlamamışlardı çünkü çocuğun seksin ardından gelen bir şey olduğundan habersizlerdi. Dolayısıyla baba kavramı onlar için hiçbir


anlam ifade etmiyordu. Yalnızca çocuğu doğuran ana vardı. Bu sebeple bütün akrabalık dizgesi ana üzerinden komutlandı. Yavruyu korumak için ilk yasa(k)ları kadınlar yani analar koydu. Klan içinde cinsel ilişkiyi yasaklayan kadınlar çoğu eril yoruma sahip bilim insanlarının tahminlerinin aksine aynı kandan olan kişilerin çiftleşmesine engel olmak için bu yasağı koymuş değillerdi. Onların tek derdi zaten jungleda yeteri kadar zor olan yaşam koşullarına karşı bir arada verilen mücadelenin bozulmamasıydı. Çünkü ilk insanlar çok iyi bilirler ki bir yerde barış yoksa orada kargaşa vardır ve kargaşa birliği çözer, çözülmüş birliğin yalnız insanları ya açlıktan hemen ölür ya da vahşi bir hayvanın dişleri arasında parçalanırlardı. Seks iyidi. Ama karşılanmadığından müthiş bir öfkeye sebep olurdu. Bu öfke birliği parçalayabilirdi. Aynı klandan sevişme yasağı insanlığın ilk yasağıydı.

Freud dâhil birçok araştırmacı bu yasağı, kandaş ilişki yasağı (yani aynı kandan kişilerin ilişkiye girmemesi) olarak açıkladılar. Oysa ilk insanlar kan bağı kavramından bihaberdi. Bir klanda dünyaya gelen bir çocuk artık o klandaki tüm kadınların yavrusuydu. Özel mülkiyet hiçbir yerde yoktu. Çocuğun üstünde de olmadığı gibi. Ayrıca bir klandaki herkes birbiriyle gerçek anlamda kan bağı birliğine sahip değildi. Bu gerekçelerle

62 • Lekeli Değerlendirmeler


koyulmuş bu ilk yasak kesinlikle bir aynı kandan ilişki yasağı sayılamazdı. Freud, insanların ilk yasağını anlatırken Oidipus’a sataşıyordu. Ona göre her erkek çocuk annesine karşı gizli aşk duyardı. Öyle ya, ilk insanlar bunu keşfetmiş ve bu durumu korumak için erkekler yasa koymuşlardı. Bu Yunan kahramanlık dönemi mitlerinde de vardı. Ancak Freud fena yanılıyordu, çünkü Oidipus kesinlikle Lokaste’nin annesi olduğunu bilmiyordu. Ayrıca ikisinin evliliği zorlayıcı bir evlilik olmuştu. Kadınların ikincil konuma geçme hikayesinin ilk günlerinin yaşandığı Yunan genslerinden, devletlerinden devşirilmiş hikayeleriyle Freud hem insanlığın en eski yasağı hakkında hem de mit hakkında büyük yanılgı içindeydi. Çok uzatmayalım, Oidipus Thebai’ye varır yıllar sonra. Orada çiğ et yiyen bir sfenksle karşılaşır. Bu Thebai’nin lanetidir. Sfenks’in sorduğu soruyu doğru yanıtlayabilirse Oidipus, lanet kalkacaktır. Soru şudur:"O hangi yaratıktır ki bir süre iki ayak üzerinde, bir süre üç, bir süre de dört ayakla yürür ve de, doğa yasalarına aykırı olarak, ayakları en çok olduğu zaman güçsüzdür?" Oidipus düşünür ve yanıtlar: “Ecce Homo.” *İşte insan.


Patronsuz ve Pezeveksiz Bir Dünya İçin!

Geçtiğimiz Mart ayında Ankara'da gerçekleşen, Seks İşçiliği ve İnsan Hakları Sempozyumu Pembe Hayat tarafından geçtiğimiz günlerde kitaplaştırıldı. Seks İşçilerinin Hakları İnsan Haklarıdır isimili kitap Türkçe ve İngilizce olarak okunmaya hazır. Çalışma, Genel ahlak damgalama ve şiddet, mevzuat: yasal ayrımcılık, çalışma hayatı ve iş güvenliği, hangi feminizm: seks işçileri feminist hareketin neresinde?, emek eksenli hareket: kırmızı şemsiye ve sendikalaşmauluslararası seks işçileri hakları hareketi konularından oluşuyor. Kitabı edinmek için, Pembe Hayat ve Kaos Gl'ye başvurabilirsiniz.

Aşağıda Mart ayındaki sempozyumun ardından yazılmış bir değerlendirme yazısı bulacaksınız. Keyifli Okumalar.

64 • Lekeli Değerlendirmeler


PATRONSUZ VE PEZEVENKSİZ BİR DÜNYA İÇİN Hindistan’ın Kalküta kenti, 3-6 Mart 2001 tarihleri arasında düzenlenen seks işçileri karnavalında 50.000’in üzerindeki seks işçisi ve eylemciyi ağırlamıştı. Bu evrensel etkinliğin ardından, 3 Mart tarihi dünyanın birçok ülkesinde seks işçilerinin haklarını dile getirdikleri bir gün olarak kutlanmaya başlandı. Seks İşçileri Hakları Günü, Türkiye’de ise ilk defa 1 Mart 2009 tarihinde kutlandı. Bu yıl, Ankara’da Pembe Hayat LGBTT’nin önderliğinde seks işçilerinin haklarının baz alındığı bir sempozyum düzenlendi. 5-6 Mart tarihleri arasında gerçekleşen Seks İşçileri Sempozyumu, uluslararası katılımcı ve aktivistlerin buluştuğu platform haline geldi. Etkinlik, seks işçilerinin gündelik sorunlarından, örgütlenme hususuna dek birçok konunun tartışıldığı iki güne tanıklık etti. Son derece yoğun geçen oturumların ardından hem sempozyumu değerlendirmek hem dünyada ve Türkiye’de yaşanan tartışmaları anlayabilmek hem de bugünün Türkiye’sinde seks işçilerinin haklarını düzenleye(meye)n yasal mevzuata göz atalım. Türkiye’de Yasal Mevzuat Seks işçiliği kimi çevrelerce bir meslek olarak görülsün ya da görülmesin, Türkiye’de ve dünyada milyonlarca insan seks satarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor.


Bütün diğer gelir elde edilen işler de olduğu gibi, devletler seks karşılığı elde edilen geliri de kontrol etmek ve bu gelirden üzerine düşeni almak istiyor. Ülkeden ülkeye göre değişen yasalara rağmen tüm devletlerin kanunlarında seks işçilerinin kazandıkları üzerinden belli bir tasarruf öngörülüyor. Bu tasarruf kimi zaman seks pazarlanmasının yasaklanmasında, kimi zaman düzenlenmesinde kimi zamansa kısıtlanması yoluyla gerçekleştiriliyor. Türkiye hukukunda seks işçilerine ilişkin ilk yasal düzenlemenin, 1930 yılında yapıldığını görüyoruz. Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile fuhuşu düzenleyecek nizamnamelerin çıkaraılacağına ilişkin hükümler görüyoruz. 12 Nisan 1930 tarihinde çıkarılan Fuhuşla Mücadele Hakkında 2019 sayılı Tamim, yeni genelev açılmasını yasaklamış, seks satın almayı tamamen yasaklamıştı. 1933 senesinde çıkarılan Fuhuşla ve Fuhuş Yüzünden Bulaşan Zührevi Hastalıklarla Mücadele Nizamnamesi benzer hükümleri taşır. 1961 yılında yapılan düzenleme ise, kayıtlı seks işçiliği uygulamasını getirmiştir. Bugün yürürlükte olan mevzuatın temel dayanağı olan 1961 tarihli tüzük, aslında bir hayli sorunlu. Öncelikle tüzük seks işçisi olarak yalnızca kadınları kabul etmekte. Kayıtlı olarak seks işçisi olan kadının, hüviyet cüzdanına el koyuluyor ve kadına onun yerine vesika veriliyor. Bu vesika ile seks işçisi kadın, sosyal güvenceye kavuşuyor belki ama birçok insani hakkından da mahrum bırakılıyor. Örneğin, 1998

66 • Lekeli Değerlendirmeler


yılında çıkan İç İşleri Bakanlığı Genelgesi, seks işçilerinin, il dışına çıkabilmelerini, zührevi hastalıklar ve fuhuşla mücadele komisyonundan izin alma koşuluna bağlıyor. Kısaca, medeni kanunda her bireye tahsis edilen, özgürce seyahat edebilme hakkı, seks işçilerinden esirgenmiş durumda. 1961 mevzuatıyla seks satmayı yasalaştıran model uyarınca, Türk Ceza Kanunu, kayıtlı olarak çalışmayan seks işçilerini cezalandırıyor. Ceza kanununun 526. Maddesine göre hukuka uygunluk göstermeyen seks pazarlamak başka bir suça sebep olmadığı takdirde, üç aydan altı aya dek hafif hapis ve bin liradan üçbin liraya dek hafif para cezasına çarptılır. Ceza kanununda yapılan bu düzenleme, yıllarca bir çok seks işçisini zor durumda bıraktı. Kayıtlı olarak seks işçisi almayan ve yeni genelevler açmayan devlet, bunu toplumsal ahlak ve sağlık gerekçesiyle yapmş olsa dahi, asıl olarak aracıların cebini güçlendirmiş bunun yanında seks işçilerinin güvenlik sorunlarını arttırmıştır. 5237 sayılı Kabahatler Kanunu, önceden suç kabul edilen bazı fiilleri kabahat olarak düzenledi. Kayıtsız seks işçileri de bu kanunla birlikte adli açıdan değil idari açıdan yargılanmaya başladı. Ancak bu kanun da devletin aracılardan sonra emniyet teşkilatının elini güçlendiren bir çalışma haline geldi. Bildiğimiz gibi, bir meslek olarak kabul edilmeyen seks işçiliği devletin vergi toplayamadığı bir çalışma sahası. Bu çalışmanın muhasebeleştirilmesi açısından böyle gibi görünse dahi, kabahatler kanunu bahane edilerek


seks işçilerine düzenli olarak emniyet çalışanlarının kestiği trafik cezaları aslında bir çeşit dolaylı vergileme yöntemi. Pazar günü gerçekleştirilen oturumda konuşmacı olan, Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneğinden Sinem Kuzucan, bu sıkıntıyı şöyle ifade etmişti: ‘Sürekli olarak ceza kesiyorlar, polis beni çevirdiğinde, bak ben vergisini ödeyen bir vatandaşım, bunları sabah ödedim (trafik cezalarını* kastediyor). Yakında vergi levhamı da alacağım’ Kuzucan’ın esprili bir dille ifade ettiği trafik cezası gerçek anlamda bir baş belası. Güvenliksiz bir şekilde sokaklarda çalışan seks işçileri, kaldırımı işgalden cezalandırılıyor. Birçok seks işçisi kendilerine kesilen cezaları ödeyebilmek adına yeniden seks satmak zorunda kalıyorlar. Seks İşçilerinin Evrensel Sorunları Yukarıda Türkiye’de seks işçilerini ilgilendiren bir dizi yasaya yer verdik. Kadınlara karşı işlenen suçlar ve kadın cinayetleri alanında son günlerde hızla artan olaylar seks işçisi kadın, erkek ve transların yaşamını oldukça kötü etkiliyor. Birçoğu kayıtsız çalışan seks işçisi hemen hemen her gün, taciz, tecavüz, gasp, yaralama gibi şiddet olaylarıyla karşılaşıyorlar. Çoğunun sağlık güvencesi olmadığı için, başlarına gelen herhangi bir olayda çoğunlukla yaralarını kendileri sarmaya çalışıyorlar.

68 • Lekeli Değerlendirmeler


Bu yalnız Türkiye’de geçerliliği olan bir durum değil. Seks işçileri dünyanın tüm ülkelerinde hor görülüyor ve ciddi hak ihlalleriyle karşılaşıyorlar. Fransa Seks İşçiliği Sendikası üyesi, Thierry Schaffauser, bu sorunun evrensel bir sorun olduğunu seks işçilerinin örgütlenme tarihine değinerek ifade etti. İlk defa 1975 yılında Fransa’da ve 1982 yılında greve çıkan seks işçilerinin, sorunlarının bugün dünyanın bütün ülkelerinde seks satarak yaşamını sağlayan insanların sorunları olduğuna değindi. Paris sokaklarında çalıştıklarında birisinin, onlara saldırdığında, polise haber vermeye korktuklarını, çünkü gelen polisin saldırganı değil kendilerini cezalandırdığını anlatan Schaffauser, sendikalaşmak ve örgütlenmek önünde birçok engelin olduğunu söyledi. Schaffauser’in sunumunda önemli bir ayrıntı vardı. Sendikalaşma için öncelikle bir meslek olarak görülmeleri gerekiyordu. Oysa bir iş sözleşmeleri ya da hukuki dayanakları yoktu. Oysa, bu iş bir meslekti, para kazanılıyordu ve kapitalizmdeki diğer tüm işler gibi, yabancılaşmayı ve sömürüyü beraberinde getiriyordu. Kendi hayatından örnek veren konuşmacı, Fransa’da daha önce postacı olarak çalıştığını ve o zaman da 14 saatlik iş gününün ardından kendini tecavüze uğramış gibi hissettiğini söyledi. Marks’ın El Yazmalarından alıntılayacak olursak, fahişelik, işçilerin genel fahişeliğinin özel bir ifadesiydi. Avrupa’da ve Türkiye’de birçok feminist yapı ve sol siyasi parti ve sendikalar dahi, seks işçiliğini bir meslek


olarak gördüklerinde bunun kabulleniş olacağından bahsediyor. Oysa onu kabul etmemek, yasaklamak ve reddetmek, insanların yaşamak için seks satmak zorunda kalmayacakları bir dünya kurulmadan hiçbir işe yaramayacak. Yasaklar sadece, ahlaki baskıyı güçlendirecek, çalışanların ücretlerini düşürecek, güvenliklerini tehlikeye atacak. Bir açıdan bakıldığında sömürüyü şiddetlendirecek. Çünkü tüm devletler, seks işçiliğini yasal hale getirmiş ya da suç olarak bakmış fark etmez, her biri fuhuş sektöründen istediğini alacağı hukuki düzenlemeye sahip. Sendikalaşma Süreci Üzerine Tüm konuşmacıların üzerini defalarca çizdiği sendikalaşma konusuna geldiğimizde, seks işçilerinin örgütlenme zorunluluğunu baştan kabul ederek, sendikanın günümüzdeki işlevini tıpkı diğer çalışan sendikalarda eleştirisini verdiğimiz gibi konuşmak gerekir. Bugün hayatları her daim tehlike altında olan, küçümsenen, en temel haklarının dahi gasp edildiği, sosyal güvencesi olmayan milyonlar yani seks işçilerinin ihtiyacı olan bir sendika mıdır? Schaffauser, kendi hayatından çarpıcı örnekler vererek devam ediyor: ‘Ben Birleşik Krallıkta porno sektöründe çalışıyorum, Paris sokaklarında fahişelik yapan bir eşcinsel ve bir uyuşturucu bağımlısıyım. Ama sendika toplantılarında, kendi haklarını savunan ve belli bir

70 • Lekeli Değerlendirmeler


bölgenin oy verdiği bir sendikacıyım. Bu çok önemli bir deneyim’ Örgütlü seks işçileri şunu biliyorlar. Kapitalizm onların gerçek düşmanı ama bu sistemin yıkılmasını eli kolu bağlı beklemek onlar gibi hayatları sürekli tehlikede olan insanlar, için geçerli değil. Sendikalaşma sürecini bu sebeple daha çok önemsiyorlar. Güvenlikleri, ücretleri ve sağlıkları için örgütleniyorlar. Onlar, için sendika demek, bu yasal haklardan faydalanmak için bir araç. 2009 yılında Pembe Hayat tarafından gerçekleştirilen söyleşilerin bulunduğu Türkiye’de Kadın Olma Halleri adlı kitapçıkta, Seks işçilerinin sendikalaşma sürecine ilişkin bölümde, Ali Erol’dan bir alıntıyla devam edelim: ‘…Biz sendika istemiyorduk. ‘Eşcinseliz, işçiyiz, sendikalarda ve çalışma hayatında biz de varız ama mevcut sendikalar bizim görünürlüğümüze izin vermiyor diyorduk ve dolayısıyla mevcut sendikaların, eşcinsel-biseksüel realitesini tanımasını istiyorduk. Ancak seks işçilerinin şimdiki sendikalaşma talepleri oldukça ayırt edici bir yöne ve Kırmızı Şemsiye Seks İşçileri İnsiyatifi’nin ağ oluşturma perspektifi buraya çok uygun.’** Türkiye’de ise Disk ve Kesk’in durumu ortada. 1 Mayıs’lara seks işçilerinin katılmasını açıkça istemiyorlar. Bu konuda ayrılıkçı tutumlarının altındaki ahlaki zemin daha ürkütücü. Panelde olan Eğitim Sen Genel Başkan’ı, bu konuda ki eleştirileri kabul ediyor ve sendikaların karma örgütler


olduğunu ama zamanla bunların aşılacağını söylüyor. Açıkçası biz bu kadar emin değiliz. Çünkü KESK yakın tarihte kendi merkez yürütme kurulundaki taciz olaylarını büyük bir rahatlıkla kapattı. Tercihini erkek egemen söylemden yana kullanan Kesk MYK’sı tıpkı ve kadın sekreterliği, seks işçileri için çok daha geri bir söylemi benimseyecekleridir. (Kesk’in taciz olayının üstünü kaparken sunduğu gerekçelerden bir tanesi de Kesk’in mücadelesine ve tarihine zarar verildiği düşüncesiydi. Yani kadın sekreterliğinin yaptığı açıklama, bu tacizin bir komplo olduğu yönündeydi) Anladığımız kadarıyla sendika, seks işçileri için örgütlenebilecekleri ve bazı yasal haklar elde edebilecekleri birçok araçtan yalnızca bir tanesi. Kırmızı Şemsiye İnsiyatifi’nin, Fransa’da örgütlü olan ve uluslararası bir örgütlülük oluşturma çabasında olan bir sendika olduğunu anımsatalım. Seks İşçileri Örgütlenmeli Sömürün diğer çalışma biçimlerinde olduğu gibi son derece gerçek ve ağır olduğu seks işçiliği, gerek çalışma koşullarının zorluğu gerekse çalışanların karşılaştıkları şiddetle oldukça görünür. Pozitif hukukun, aracıyı, emniyeti ve devleti hatta seks satın alan erkeği yücelttiği gerçeği bir kez daha seks çalışanını yapayalnız ve çaresiz bırakıyor. Ama onlar bugün yalnız değiller. Örgütleniyorlar. Bugün, seslerini duyurma yolunda bir araç olarak gördükleri sendika

72 • Lekeli Değerlendirmeler


için mücadele veriyorlar. Bu yetmez elbet. Bugün seks işçileri, işçi sınıfının örgütlü mücadelesindeki yerini almalı. Sınıfının yanında durmalı. Tarihi boyunca ezilen, hakları gasp edilen seks çalışanları sınıfları ortadan kaldırmak için kolları sıvamalı. O halde, sempozyumda birçok kez kendilerinin tekrar ettiği gibi: ‘Dünyanın bütün fahişeleri birleşin!’ *Kabahatler Kanunu, 37. Madde: Mal veya hizmet satmak için başkalarını rahatsız eden kişi, elli Türk lirası idari para cezası ile cezalandırılır. Bu kabahat dolayısıyla idari para cezası vermeye kolluk veya belediye zabıta görevlileri yetkilidir. ** Türkiye’de Kadın Olma Halleri, sf. 11 Not: Pembe Hayat Derneğinin çıkardığı, Yasayla Cinsel Münasebet adlı broşürden faydalanılmıştır.


Kendi Cinsiyetlerimin Geliniyim. İmza: Sema Semih Kadınların 'kadın' oldukları, erkeklerinse 'erkeklik kurallarına uymadığı'* için öldürüldüğü bir Türkiye'ye uyanmak. Yalnızca Türkiye'de değil, dünyanın tüm ülkelerinde evrensel bir yasa olan 'erkek' hakimiyetinin aslında tüm cinslere verdiği zarar bunca ortadayken, bir anafordaymış gibi bu hakimiyetten kurtulamamak.. Her gün bir kadın katilinin, 'iyi halden' serbest bırakılması ve trans katillerinin 'ağır tahrik' bahanesiyle cezası kalması... Liste uzun. Peki ya hiç mi umut yok? Derken; Bir Sergi Haberi 16 Kasım akşamı, Kaos'un çarşamba seminerlerinden çıkmak üzereyken dernekte bir duyuru yaptılar. İstanbul'da geçtiğimiz hafta gerçekleşen, Gabrielle Le Roux'un, Trans Onur ve Türkiye'li çalışması Ankara'daydı ve isteyenlerle birlikte sergiye geçilecekti. İstanbul'da olamadığımdan, kaçırdığıma çok üzüldüğüm bu etkinliği, birkaç gün sonra Ankara'da görebileceğimi hiç düşünmüyorken, olmuştu işte. İstikametimiz, Konur Sokak'taki -yeni açılan- Cafe Roxanne oldu. Sergi Roxanne'deydi.

74 • Lekeli Değerlendirmeler


Ankara soğuğu, hafifçe bizi ıslatan karla karışık yağmur eşliğinde buraya ulaştık. Bu kenti çok sevmeyen 'denizli kentlerin insanları', Ankara gecelerinde sokakların sıcaklığını bilseler hiç değilse kara kışta bu kentte yaşamak isterlerdi sanırım. Her neyse vardık biz Roxanne'ye. Asansör doğrudan cafe-bara çıkıyor ve sizi bir anda sergiye katılan güzel insanlar karşılıyorlar. Pembe Hayat bir masa açmış, Lubunya'yı ve Bize Bir Yasa Lazım broşürünü koymuştu buraya. Karşımızda Trans Onurlu ve Türkiye'li. Güney Afrikalı sanatçı Gabrielle Le Roux, LGBT derneklerin ve Af Örgütü'nün çağrısıyla İstanbul'a


gelmiş, Trans Aktivistlerin portrelerini yapmıştı. Bu çalışmanın en vurucu yanı belki de portrelerin üzerine yazılan, trans aktivistlerin birer cümlelik mesajlarıydı. Ayrıca her portrenin altında, aktivistlerin kısa öyküleri de yer alıyor. Kalabalığın arasında, kendi eşyalarımı koyacak kadar bir yer edinip, hemen sergiyi gezmeye ve notlarımı almaya başladım. -Evet antibiyotik kullanımı yüzünden içki içemedim, lütfen bunu unutalımKısa Notlar Sergiyle ilgili aldığım notların hepsini paylaşmaya niyetli değilim, Ankara'da ve İstanbul'da sergi sürmekte. Bu kentlerde olanların sergiyi ziyaret etmelerini öneririm. Ama bu kentlerin dışında olan arkadaşlarla, aldığım tüm notları ve çektiğim tüm fotoğrafları paylaşmaya hazırım.Şimdilik yalnızca bir kaç not. Ankara'dan Portresinde şu sözleri haliydi: 'Bir Bu yüzden toplum.'

Aras gördüğüm ilk portreydi. 'Trans Kimliğimi Seviyorum' yazan Aras'ın sanki benim düşüncelerimin dile gelmiş şey olduğumu söylemek zorunda kalmak. benim hayal ettiğim şey cinsiyetsiz bir

76 • Lekeli Değerlendirmeler


Yine Ankara'dan Selay, seks işçiliği üzerine çok önemli olduğunu düşündüğüm bir yeri vurgulamış. 'Seks işçisiyim. Çok zor bir iş, dünyanın en zor işi. Yine de en çok yapmak istediğim iş seks işçiliği' Selay portresine 'Başka bir dünya mümkün' yazmış.


Trans kimliği sebebiyle şideete uğramış ve seks işçisi olmadan önce barlarda çalışan ancak bu işinden geçimini sağlayamayan ve başka bir iş de bulamadığını anlatan Güneydoğudan Su, seks işçiliği üzerine şöyle söylüyor:'...Değişimden sonra da bu işi yapmaya devam ettim, fakat isteyerek yaptığım bir iş değil bu' Su bizlere portresinde'Hayatı çok seviyoruz, bizi öldürmeyin' mesajını veriyor.

78 • Lekeli Değerlendirmeler


Destina, muhafazakar ve dindar olarak tanımlıyor kendini. Ve trans kimliğiyle kendine yol açmış yıllarca mücdele ederek. 'Politik bir partiden erkek görünümüne sahip bir homoseksüelim diye -o zaman homoseksüel deniyordu- ihraç edildim.' Destine portesine 'Sizler gibi olmamı istediniz ama ben buyum' yazmıştı. Son olarak portresine 'Translar Vardır' yazan Pembe Hayat Derneği kurucusu ve başkanı Buse Kılıçkaya 'Hem kadınlardan hem erkeklerden hoşlanıyorum. Yani ben insan seviyorum' diyor. Buse Kılıçkaya'dan laf açılmışken bir küçük anımsatmada bulunayım. O ve 3 arkadaşı 2010 Haziran ayında polis şiddeti görmüş ve buna rağmen 'polise mukavemetten' yargılanmışlardı. 27 Ekim tarihinde yargı kararını, Buse Kılıçkaya'nın 'polise direnme' iddiasıyla 5 ay, Derya Tunç'un aynı iddiayla 6 ay, Naz Güdümen'in ise 'hakaret' iddiasıyla 1 yıl, 'polise direnme' iddiasıyla ise 6 ay hapis cezası olarak kesinleştirmişti. Ancak Kasım ayında, Selay Tunç ve Naz Güdümen bu suçu beş yıl boyunca bir daha işlememek suretiyle beraat ettiler. Buse Kılıçlaya ise, hukuki mücadelesine devam ediyor. Sergi Sonrasında Eve Dönerken 'Mülkiyetin en erken geliştiği çoban halkların yeni üretim ilişkilerinin itmesiyle, hızla terkedilen anasoylu toplum dizgesinden bugüne dek dönüşen toplumsal


ilişkiler, cinsiyetlerin birinin -elbette mülkü elinde tutanı- üstün tutulmasıyla diğerlerini çiğneyerek, diğerlerinin yaşamasına izin vermeyerek, onların özgürlüğünü iğdiş ederek gelişti. Kökünü binlerce yıllık tarihten alan bugünün cinsiyetçi toplumsal ilişkilerinin, yalnızca, bir arada yaşama arzusuyla dönüşeceğine inanmak mümkün değil benim açımdan. Çünkü tarihte diğer dönemlerde olmadığı kadar geniş kapsamlı bir saldırı altındayız. Artık patriyarki coğrafyalar arasında büyük farklılıklar göstermeden, topyekün bir şekilde bizleri vuruyor. Küresel sermaye, küresel yasaları belirliyor. Bugün mülkü elinde tutan yalnızca erkekler değil, -erkekler kadar olmasa da- kadınlar ve lgbt bireyler de artı değerin önemli bir bölümünü paylaşıyor. Ama mülkü koruma, onu büyütme arzusu, tarihin erkek cinsine yüklediği 'erkekliği', sermaye sahibi, kadın ve lgbt bireylere de yüklüyor. Bu kaçınılmaz olmasaydı toplumsal cinsiyet hiç gelişme alanı edinemezdi kendine tarih içinde.'

Bunları ve sergiyi düşünerek yürüyorum. Geceleri sokakların ıssızlığı güzel, bir çoğumuz bunun tadına pek varamasak da. Yürüdükçe sokaklar biraz daha ıssızlaşıyor. Basının her gün ajite ederek -ajite etmek yalnızca olayı yabancılaştırmaya yarıyor- verdiği kadın cinayetleri, tecavüzleri, lgbt bireylerine karşı işlenen suçları bir yandan 'geceleri sokaklarda olmayın' mesajı veriyor. Biz bu sokaklardayız, bu sokaklarda, bu

80 • Lekeli Değerlendirmeler


saatlerde, buradayız geceleri de gündüzleri de, diyebilmek. Ve ıssızlaştırdıkları sokaklarımızda, karşılaştığımız kadın, trans, gey, lezbiyen, biseksüel, daha bir güvenle yürümemize neden oluyor. Sokaklardan birbirimizi topluyoruz, yürüyoruz. Alanlardayız, geceleri ve gündüzleri. Evlerinden kadınlar çıkıyor, işyerlerinden, okullardan, her yerdeyiz, yürüyoruz. Sınıflı toplumların yazgısı gibi sunulan, cinsiyetlerimiz ya da yönelimlerimiz nedeniyle bizi daha fazla sömüren bu sistemin karşısında dikiliyoruz. Geceleri sokaklar bizim, bedenimiz bizim, emeğimiz bizim diyerek. Umudumuz var gecenin karanlığında, sokaklarda! Eve varıyorum.


bu yazının başlığını oluşturan cümlenin sahibi, aynı zamanda benim en çok sevdiğim portre.

Bu arada sergi mekanı: Cafe Roxanne - Konur Sokak 10/20 Kat:5 İgeme Apt. Kızılay/ANKARA İyi seyirler ve mücadeleye devam! *http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=10024

82 • Lekeli Değerlendirmeler


Bayraklar Olduğu Sürece Dostluklar Kurulmayacak

18 Kasım Cuma akşamı Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde, Karikatür Vakfı’nın düzenlediği, Türk Yunan Dostluğu Karikatür Sergisi’nin açılışındaydım.

Antonis Passaris Avrupa Birliği tarafından desteklenen, 'KarikatürlerleTürk Yunan Komşuluğu' isimli proje kapsamındaki sergi, daha önce Yunanistan’da gerçekleştirdiği açılışı


bu kez Türkiye’de gerçekleştirdi. Sergide, Gıannis Geroulıas, Muhammet Şengöz, İzel Rozental, Sofia Mitraki, Ercan Akyol, Numan Seven, Mert Gürkan, Kamil Masaracı, Nezih Danyal, Tan Oral, Antonis Passaris ve Nikos Triantafillou’nun çalışmaları, yani Türkiyeli ve Yunanlı çizerlerin eserleri yer alıyor. Proje,

geçtiğimiz

yaz

bizimde

katılma

fırsatı

bulduğumuz çocuk atölyesinde üretilen eserlere de yer verdi. Sergiye ait katalogda, çocukların çizgilerinin de yer alması, Karikatür Vakfı’nın amacına da oldukça uygun. Çizgilerin Arasında

Çizgileri Bahar Aykaç’la teker teker üzerinde konuşarak ilerliyoruz. Bir ara Emre Yalçın yanımıza gelip bu yavaşlığımızı

bize

hatırlatıyor.

O

sırada

biraz

hızlanmaya çalışıyoruz fakat bu seferde Nezih Danyal Ustanın

konuşması

başlıyor,

ardından

içkiler

ve

aperatif bir şeyler geliyor, sergiyi dolaşmak hayli zahmetli bir iş haline dönüşüyor. Yine de devam ediyoruz.

84 • Lekeli Değerlendirmeler


Ustaların

çizgilerinin

eleştirilmemesi

gibi

bir

seslendirilmeyen bir gelenek var Türkiye mizahında. Ama

eleştirinin

olmadığı

yerde

gelişmenin

olamayacağını düşünerek ve bir çizerden çok bir izleyici olarak belirtmem gerekiyor ki, hayranlıkla dolaştığım çalışmalarda rastladığım dostluk ve barış imgeleri, artık beni hiç heyecanlandırmıyor. Güvercin ve zeytin dalı ikilisi ne kadar naif imgeler ve tarihin sunduğu izler olsa da hemen hemen tüm çizimlerde işlenmiş

bu

gelişmesine

öğelerin de

olanak

varlığı

yeni

bir

tanımıyor.

söylemin

Oysa

bugün

insanlığın ortak ihtiyacı olan barış hakkında söylemesi gereken ne kadar çok yeni söz var, gelecekte onları bir gün

konuşacağımızı,

yazacağımızı,

çizeceğimizi

düşünüyorum ama tekrarların işi zorlaştırdığı aşikar. Bayrak Vurgusu Bir diğer konu, Türk ve Rum bayraklarının, barış temalı karikatürlerdeki ve sınırların gereksizliğini vurgulayan çizgilerdeki varlığı. Oysa bayrakların varlığı, insanları ayıran

sınırların

varlığıyla,

tarihiyle

birdir.

Ulusal

sınırlar, bayraklar ‘adına’ akıtılan kanla çizilmiştir, bayraklar

kutsaldır,

Lakin 'yazısız

çoğumuza

çizginin

böyle

muhtaç

öğretilmiştir.

olduğu

imge,


damarlarımızda

akan

asil

kanda

mevcut

değildir' ya da bir diğer adıyla bayraklarda. Çizginin sınırsızlığı ve mizahın gücü, ancak yeni sözler söyleme cesaretiyle ulusal sınırları ve onların simgesi olan bayrakları

defalarca

arasındaki

aşabilir,

düşmanlıklar

kuşatabilir. mizahın

Halklar izleriyle

yumuşatılabilir, silinebilir. Bayraklı Çizgiler Üzerine İlk Tanıklığımız

Aslında

bu

Çocuk atölyesinden eleştirinin mimarı Çiğdem

Demir’dir.

Çiğdem, kardeşim Damla ve ben geçtiğimiz Temmuz ayında katıldığımız aynı projenin çocuk atölyesinde, çocukların sürekli, Rum, Türk ve AB bayrakları çizmesi üzerine

biraz

kafa

yormuştuk.

Çiğdem;‘böyle

konularda çocukların kendilerini, dostluk ve dünya barışı çizimlerinde bayraklarla ifade etmeye dikte

86 • Lekeli Değerlendirmeler


ettirmek ne kadar sağlıklı?’ sorusunu sormuştu ilk. Ardından sohbetimiz ilerlemiş ve bayrakların, sınırların olduğu bir dünyada, kalıcı barış mümkün mü sorusunu sormuştuk kendimize. Nerede

Kadın

Çizerler,

Nerede

Kadınların

Öyküsü? Bir başka sıkıntı da bu. Kadın çizer, çizerliğe eklenmiş bir sıfat olarak ayrımcı bir dile işaret ediyor çünkü erkek çizer demiyoruz yani 'çizer zaten erkek olur ama hayret bu sefer bir kadın' anlamına gelebiliyor bu vurgu. Ama karikatürün erkek egemen bir iş olduğu bugün

için

dolayısıyla

görünen

bir

şey. Kadın

karikatürdeki

kadın

çizerlerin

ve

hikayesinin

eksikliğinden yakınmamak mümkün mü? Bayan Yanı birkaç sayıdır çoğunluk kadınların ürettiği bir alan olsa da 'erkek ifadesi' kadın üretimlerinden uzak değil. Erkek üretimlerine bir dediğimiz yok, ama sorun şurada: kadınlar zaman

kendi

özgün

üretebilecekler?. Sırtını

hikayelerini erkek

ne

algıya

yaslamadan, çizgileri ne zaman tek başına ayakta durabilecek biz kadınların? Bayan Yanı demişken, son sayfada her sayı yer akan, Tuncay Akgün ve Kemal Aratan’ın çizgileri neye hizmet ediyor sahi? Üreten


kadınların sırtında ‘haa biz burdayız’ diyen soğuk bir erkek eli! Bu konuya değinme sebebim, bu projede sadece bir kadın çizerin yer alması dolayısıyla oldu. Türkiye’den birçok kadın karikatürist, kendilerine teklif gelmesi halinde yardımcı olacaktı eminim bu projeye. Dergi çizerlerinin yanı sıra, Saadet Demir Yalçın, Çiğdem Demir, Menekşe Çam Vakıf’a da yabancı olmayan çizerlerdi ve ben onları bu çalışmada görmek isterdim.

Sofia Mitraki

88 • Lekeli Değerlendirmeler


Projedeki tek kadın çizer, Sofia Mitraki’ydi. Rumca’yı çat pat konuşan kardeşim aracılığıyla kendisine bir soru sorabilmiştik

geçen yaz onu gördüğümüzde.

Kırmayıp cevapladığında biz nedense hiç şaşırmadık verdiği cevaba. -Bunu unutmadan kayıt düşelim.Sorumuz, 'Yunanistan’da

da

kadın

karikatürist

Türkiye’deki gibi az mı ayrıca kadın hikayaleri var mı çizimlerde?'Sorumuzun

cevabı

Yunanistan’daki

durumun Türkiye’den farklı olmadığıydı. Yani rakı/uzo, buzuki/cura benzerliğimizin yanında bir de bu. Ama buna sevinemiyoruz tabi. Kadınların

sanatsal

üretimlerinin

-tıpkı

diğer

üretimlerinde olduğu gibi- patriyarki kıskacında olması evrensel gerçekliğini koruyor. 15-18 Nisan tarihleri arasında

Ankara'ya

festivali

kapsamında

Kostovska

ile

Karikatür gelen

Vakfı'nın

Makedon

gerçekleştirdiğimiz

karikatür

çizer

sohbette

sorumuzun cevabı da yine aynıydı, anımsatalım.

Natasa aynı


Tan Oral Bu arada Karikatür Vakfı düzenlediği her etkinlikte bir kadın çizere muhakkak yer veriyor. Bunu espiri olarak görelim lütfen ama numunelik gibi duruyor gerçekten. İnanın

biz

kadınların,

dünya

barışı

hakkında

söyleyeceği sözler, erkeklerinkinden çok daha güçlü olacak. Çünkü savaşın, iktidarın ve kapitalizmin en yoğun saldırısı altında duran ve direnen biz kadınlarız.

90 • Lekeli Değerlendirmeler


Bayrak Mevzusuna Geri Dönersek Yunanistan’ın ve Avrupa Birliği’nin ciddi bir ekonomik krizle

boğuştuğu

ve

AB’ne

dahil

ülkelerin

ulusal

ekonomilerini savunmak için o ‘eski’ ulusal türküleri mırıldandığı bu günlerde, Türkiye’de gerçekleşen bu sergi, bizim gibi barışsever insanlar için her şeye rağmen oldukça önemli. Barış sergisinin emperyalist bir kurum olan ve barıştan değil savaştan yana olan AB fonlarıyla açılmış olduğu ironisini bir çırpıda geçeceğim –çünkü böyle bir etkinlik için hiçbir barışsever kurum kuruluş size bu ekonomik döngüyü sağlayamayacaktırama bu bayraklar...


Nikos Triantafillou Yazıyı daha fazla uzatmaya niyetim yok. Ama yeniden altını

çizmek

zorunda

hissediyorum

kendimi,

‘bayrakların olduğu, sınırların olduğu bir dünyada gerçek dostluklardan söz edemeyiz’ ve çizginin asi başı bu bayraklarla bizi hiçbir zaman savaşların olmadığı bir dünyaya götüremez.

92 • Lekeli Değerlendirmeler


Teşekkür ederim Nicolo Tesla 1. biliyor musun karanlık her şeye rağmen, üzgünüm Tesla. 2. Yağmurlu bir akşam da sendeleyerek kafeye vardı. Kafenin ahşap kapısı ferforje süslüydü. Kapı ağırdı, açmayı başardı. İçerisi sigaralıydı. Tütsülenmüş bir koku çevredeki buharla yağrulmuştu. Gözlerini kafede kısarak gezdirdi. Kapıya arkası dönük arkadaşı kahve içiyordu. Sigarasını şimdi söndürmüştü. Ona doğru yürüdü. Elini omzuna koydu, geri çekti. Arkadaşı onu görür görmez ayağa kalktı. Tokalaştılar. Tokalaşmanın ardından kahvenin gürültüsü azalmış gibiydi.O sırada kafede Morton* çaldığını işitti. Oturdu. 'Sana kahve ısmarladım. Sorun olur mu?' Tuhaf bir gülümseyişle yanıtladı: 'Aslında bu gece size iyi bir arkadaş olamayacağım. Az kalsın ölüyordum. Bir kıvılcım 3 fit öteden geldi ve beni sol omzumdan çarptı. Yardımcım akımı kapamasaydı ölmüş olurdum herhalde.** Yine de bir kahvenin zararı olmaz sanırım.'


3. 2003 yılında çekimi tamamlanan bir Jim Jarmusch filmi Coffe and Cigarettes. Film 11 kısa filmden oluşuyor. Strange to meet you, twins, somewhere in california, renee, those things'll kill ya, no problem, jack shows meg his tesla coil,cousins, delirium, cousins?, champagne bölümlerinden oluaşn filmde zaman vurgusu yitik ve süreğen bir konu bulunmuyor. Film belki de tanışmasına gerek olmayan insanların sohbetlerini bize gösteriyor. Zoraki sohbetleri, bir kahve ve sigaranın çekilir hale getirdiği durumlardan. 4. Eksik Bir Şey Kalmasın çalıyor Alpay'dan Bu mümkün mü? Toprak iyi iletkendir yazan Tesla. En iyi ilektende bile enerji kaybının hiç olmaması mümkün mü? Süperiletkenlerin ve florasanlarınla tüm şehri kuşattığını biliyor musun? Buna rağmen öyle bir karanlık içindeyim ki görsen çok gülersin. Alternatif akım dediğin bazılarının kar marjına uygun olmadığından... Affet bizi Nicola Tesla, evet daha beceremedik o işi. Yine de karanlığa bulduğun çözümleri seviyorum. Bobinin içinden kendime verdiğim elektiriğin tıpkı 'onunla' sevişmek gibi olduğunuda ekleyeyim. Ve başka hiçbir ışığın aydınlatamayacağı kadar aydınlık olduğunu yüzümün onu gördükten sonra. Ama sen hiç sevişmemişsin Tesla. Belki onu tanısan, sen de benim gibi... Sen ne

94 • Lekeli Değerlendirmeler


yaptıysan yine de geçtiğimiz yıl benim yaşadığım yerde, 69 yaşında felçli bir kadını elektirik faturasını ödeyemediğinden evde yaktığı mumun devrilmesiyle evinde yanarak hayatını kaybetmesine engel olamadın. Tesla, ah, canım bunun için mi sevişmedin? Tesla, aslında bu gece size iyi bir arkadaş olamayacağım. Az kalsın ölüyordum özlemekten. 5. Zordur konuşmak. Yazmakta. Susmakta. Teşekkür ederim Nicola Tesla.


Daha açık Konuşalım: Vajinamızı, Rahmimizi, Ruhumuzu, Bedenimizi ve Emeğimizi Rahat Bırakın Artık!

Ardı arkası kesilmeyen 'en az üç çocuk' ısrarı bu kez Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin'den geldi. Bilimsel olma konusunda özel bir hassasiyeti olan Fatma Şahin, -anımsatalım eşcinselliğin hastalık olup olmadığı üzerine görüşleri sorulduğunda bilimsel bir konu olduğu için yanıtlamaktan kaçındığını bildirmiştiRecep Tayyip Erdoğan'ın üç çocuk talebinin 'bilimsel' olduğunu vurgulayarak başladı bütçe görüşmeleri üzerine konuşmasına. Elinde 'bilimsel' bir şekilde hazırlanan grafiği göstererek devam etti, bir takım istatiksel 'gerçekler' açıkladı ve sözlerini şöyle bitirdi: “Önerim şu: tüm partiler bilim kurulunu siz oluşturun. Bütçesini ben kendi Bakanlığımdan vereceğim. Hane başına kaç çocukla bu eğriyi düzelteceksiniz siz bize söyleyin, biz de arkasında duralım. En az üç çocuk söylemindeki karşılık budur. Bilim ve aklı kullanarak politika üretmek en büyük görevimizdir.”

96 • Lekeli Değerlendirmeler


Muhafazakar bir partinin bakanı olduğunu her solukta dillendiren ve belli ki bununla gurur duyan Şahin, üç çocuk ısrarının erkek egemen bir görüş olmadığını, bilimsel bir yaklaşım olduğunu savundu bugün. Kibar cümlelerle lafı uzatmadan işin özeti şu, bu kez rahmimize uzanan el bir kadına ait, aile bakanına. Ama elinizin orada ne işi var Sayın Bakanım? Eğri Düzelsin Diye Sevişmek Soruyor Fatma Şahin, grafiği göstererek, bu eğri nasıl düzelir, kaç çocukla düzelir diye. Deveye sormuşlar boynun neden eğri diye, nerem doğru ki demiş Sayın Bakanım. Eğri bir şeyler arıyorsak, bulmak için bizlerin rahmine el atmanıza gerek yok. Haydi gelin birlikte bakalım, uzaklara gitmeden öyle, mumla aradığınız genç nufusu, depremde enkaz altında, çadırda yanarken, belki bir cezaevinde, ya da erkek arkadaşı tarafından katledildiğinden mezarda, cinsel yöneliminden dolayı evinden kovulduğundan sürgünde, güvenliksiz çalışma şartlarından dolayı inşaatın boşluğunda, evet buralarda arayalım o gençleri. Bulamazsanız yeni bir grafik daha çıkarır yeniden tartışırız. Ama aradığınız herkesi orada bulacaksınız, em,n olun. 3 Çocuk Kaç Kadın Yılıdır?


Bir diğer konu da bu. Susulan bir konu. Birleşik Metal İş Sendikasının 2009 yılına ait anketinde Türkiye'deki her dört kadından birisinin kayıtlı olarak istihdam edildiğini söylüyor. Ama biliyoruz ki, kadının emeği denildiğinde, kayıtdışı istihdamdan bahsediyoruz. Yani bu oran kayıtdışı çalışan kadın düşünüldüğünde artar. En az üç çocuk doğurmasını istediğiniz kayıtlı çalışan kadınlara bakalım önce. İşçi ve memur kadınların doğum öncesi 8 hafta ve doğum sonrası 8 hafta doğum izni var ancak bir çok kurum gebe kalan kadının yerine bir başkasını işe alıyor ve doğum yapan kadın yeniden çalışmak üzere geri döndüğünde işe kabul edilmiyor. Özel şirketlerde kadınlara 'gebe kalmamaları' üzerine imzalattıkları sözleşmeler ne olacak bu durumda? İş doğurmakla bitmiyor, süt iznini kullanması için annenin çalıştığı iş yerinin-fabrikanın bir çoğunda emzirme odası yok. Çalışmak isteyen kadının çocuğuna neredeyse Hiçbir işyeri-fabrika kreş açmıyor? Bunun sebebi, İş Yasa'sındaki son düzenlemelerde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının uygulamaya koyduğu yalnızca 150 kadın çalışanın üstünde çalışanın olması durumunda kreş ve emzirme odasının açılması değil de ne? Akıllı işyeri sahipleri ve devlet daireleri de dahil, çalışanı bir şekilde 150'nin altında tutuyor. Devlet dairlerinde 4-c gibi yan kadrolarla özellerde ise güvencesiz ve kayıtdışı çalıştırmayla bunu yapıyorlar. Bu durumda açık olan şu siz kadına en az üç çocuk doğur ve iş hayatından kaybol diyorsunuz.

98 • Lekeli Değerlendirmeler


Anne ve babaya 'ait' olan çocuğun tüm sorumluluları reelde annenin üzerinedir. Bunu da iyi biliyoruz. Alın bir örnek daha, babalık izni yalnızca 3 gün! Bunun bir şartı daha var, babanın işveren için en az 26 hafta çalışmış olması şart. Yani sizin bu kanunlar daha ilk günden çocuğun bakımı gibi ağır bir sorumluluğu tam anlamıyla anneye yani kadına yüklüyor. Bitti mi... Bitmedi! Kadına, daha küçük bir çocukken oyuncak bebeklerle büyüterek yapıştırdığın 'kutsal' analık yaftası bizlerin kaç yılına sebep oluyor biliyor musunuz? Çok kaba bir hesapla her çocuk için 10 yıl kesintisiz bakım demek, en az üç çocuktan 30 yıl ediyor. Bu normal insan yılı için geçerli bir hesap Sayın Bakanımız. Kadın yılından bahsetmek gerek size. Yani hem emeğimizi sömürecek bu sistem ki gücüne güç katsın, hem evde emeğimizi sömürecek ki kocalarımızın ve patronlarının kanına kan katsın, hem analığımız sömürülecek ki bizlerin çocukları, sizlerin genç işçilerinin canına can katsın. Yani sen bu 30 yılın üç katını al, kadın yılıdır o. Kendimizi, insanlığımızı, kadınlığımızı unutup hep candan verdğimiz 30 yıldan bahsediyorum. 3 çocuk kaç kadın yılıdır Sayın Bakanım, benim hesap şaştıysa sen bir hal yolunu bul, haydi bakalım!


Son Olarak Üremek İstemiyorum Sana Ne, Size Ne, Kime Ne?

Arkadaşım,

En az üç çocuk ısrarının bilimsel bir talep olduğunu vurguladı bugün Bakan Fatma Şahin. Tarih boyunca bir çok iktidar, bilimsellik kisvesi altında neler yaptı neler, çok iyi bilinir. Ayrıca bilime bunca önem veren Bakanlarımıza rağmen, değerli bilim insanlarının akla hayale gelmeyen suçlamalardan tutuklandığı günümüzde bu bahane çok can sıkıcı. Evrim Teorisinin ilkokul ve lise kitaplarından yavaş yavaş çekilmesi de cabası. Bilim bizim bildiğimiz bilim değil herhalde diyor insan. Bütün bunların dışında yani son derece geçerli sebeplerimize rağmen üremek istemeyen kadınlara bu şoku, bu toplumsal baskıyı yaşatmak zorunda mısınız? Herşeyi anlattık ama bir de şunu açıkça söylemeliyiz, üremek istemiyoruz, üç çocuk istemiyoruz, şimdi istemiyoruz, eğri düzelsin diye istemiyoruz, istemiyoruz! Hatta laf aramızda kalsın, biz bazı kadınlar birbirimizi seviyoruz, bazı erkekler birbirimizi seviyoruz, bu şekilde bir aile kurup çocuk yapmamıza da siz izin vermiyorsunuz. Eh yani daha açık söylersek, elinizi vajinamızdan, rahmimizden, bedenimizden, sevişmelerimizden ve emeğimizden çekiniz. *http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=10197

100 • Lekeli Değerlendirmeler


Fotoğrafların Yarısı Kesik Çocuklara ve Tüm Oyuncu Kadınlara Evden ayrılacağımız gün, ne zamandır eve uğramayan babam çıkıp gelmişti. Ayrılma olayı annem ve benim aramdaydı, kardeşim anlayamayacak kadar küçük olduğundan ona bahsetmemiştik. Aslında ben de anlayamayacak kadar küçüktüm. Aylardır görmüyordum babamı. Bana sarılıyordu. İçimden ağlamak geliyordu. Susuyor, yere bakıyordum boyuna. Bit kabahat işlemiş tüm çocuklar gibi daha hızlı atıyordu kalbim. Çabuk bitmesini diliyordum boyuna o zaman ki tanrımdan. Elimden tutup odaya götürdü beni. Birlikte benim demir yatağa uzandık. Göğsüne yattım babamın son defa. –Son defa olduğunu çok iyi biliyordumAğzımdan hiçbir şey kaçırmamak için susuyordum boyuna. Sessizliğimden huylandı o. Bana baktı, kızgın gözlerle, karşısındakinin çocuğu değil bir düşmanı olduğunu düşünüyordu. Yumuşak ve onu özlemiş bakışlarım ağlıyor muydu göstermeden. İnsanlar kendilerinden bir şey gizlenmesini sevmiyordu. Evde hiçbir eşya hazır değildi. Babam evden gidecek ve annem hızla bizi alıp evden çıkacaktı. Kedimiz sonra alınacaktı, herkes için yer yoktu. Hiddetle kalktı babam yanımdan, kardeşime ve anneme bakmadan, kapıyı çarpıp çıktı.


Kapımızı çok severdim, üzerinde 12 yazardı. 12 3 ve 4’ün çarpımıydı. Çarpım tablosunu yeni öğrendimdi. Kapıyı çok hızlı çarptı babam, o gün anladım kapımıza benzeyen kapıların içinin boş olduğunu. Annem hızla bizi toparladı, kedimize bakma fırsatım olmadı, arkadaşlarıma veda etme fırsatım olmadı. Çok yıllar sonra dönerek bu ayıbımı kapamaya çalıştım ama oda istediğim gibi olmadı. Ölgün çiçekleri, dağınık eşyaları, açık televizyonu ve kedimizi bırakıp çıktık. Annem, babam sinirlenmesin diye bize mimik yapmaktan sıkılmıştı. Babamın kadınları hepimizi bıktırmıştı. Ve ben artık dayak yemek istemiyordum. Ama her şeye rağmen baba iyi bir şey gibiydi, mahrum kalmakta istemiyordum. Yolculuk başlamıştı. * Yıllar önce başlanıp bitirilmeyen bir film bugün ilk denemesinde sonuç verdi. Sonuna dek izlemeyi başarabildiğim Todo Sobre Mi Madre’yi soluksuz izledim. Almodovar’ın izle(ye)mediğim tek filmiydi bu. İlk denemem neredeydi anımsamıyorum sanırım sarhoş bir denemeydi, uyuyakalmış olabilirim. Dolaptaki rakıya bakıp bakıp, sabah erken mezarlığa gideceksin içme demeseydim kendime belki şimdi de uyuyakalmış olurdum. Bir arkadaşıma teşekkür borçluyum* *

102 • Lekeli Değerlendirmeler


Kente gelip yerleşmiştik –kedimiz de gelmişti- ve bir yılı geçmişti babamızı hiç görmediğimiz. Bir gün çıkıp gelmişti. Tuhaf ona ne zaman baksam ağlayacak oluyordum. Onu özlüyordum ama kızgınmış gibi görünmek daha onurlu geliyordu. Birkaç gün önce annem bulaşıkları yıkarken söyleyivermişti ayrıldıklarını. Nedense anlamamıştım. Ertesi sabah uyandığımda emin olmak için bir daha sorduğumu anımsıyorum. * İngilizce dersi için fotoğraf lazımdı ama ben babama ait tek bir fotoğraf bulamıyordum. Öğretmen üşendiğimi düşünmesin diye –kalabalık görünsün diye- ailede kim var kim yoksa anne tarafından herkesin fotoğrafını yapıştırmıştım defterime. Babamın yeri boştu. İnsan sonra anlıyor, babanın yeri kalabalıklarla dolmuyor. * İnsanın bir çükünün ve aynı zamanda göğüslerinin olması iş bulmanızın biraz daha zor olduğunu gösterir. Ama ne kadar uzaklaşırsan kendinden hayalindeki kendine de o kadar çok yakınlaşırsın. Öyle ya kendinden uzaklaşması da pek kolay değil. Agrado’nun hep başkalarını memnun etmeye çalıştığı adına ne demeli. Roza, Manuela, Huma ve Agrado’nun içkili sohbetine ne ihtiyacım var ama. Nina gibi evlenip giden ve çocuk yapan arkadaşlara da diyeceğimi dedim ben. *


Bir hikayenin bir çok yeri yaralayıcı silahla kuşanmış olabilir ama bir yeri boydan boya kesebilir bazen sizi. Yarınız gider, kanamayı durdurmaya çalışırken aklınıza sabah tesadüfen dolaptan üstünüze düşen boşanma kağıdını anımsarsınız. Tam kafanıza düşmüş ve sizi ortadan ikiye ayırmıştır. Soyadınızdan kurtulmaya çalıştığınız ve alfabenin ilk harfinden bir başka erkeğin soyadını almak zorunda kalmaktan tiksinirsiniz. Birileri sizi hep ortadan ikiye ayırır ama siz Phanes olduğunuzu anlatamazsınız, sizin adınıza bir karar verilmiştir. Kadın ya da erkeksinizdir. Hayatı boyunca hep başkalarının mutluluğu için çalışan bir kişiye yardım etmek istediğinizde taksi sizi beklemez hiç. * Tabi bunların çoğu uzakta kaldı, öyle görünüyor ki daha da uzaklaşarak beynimizde yaşlılığa dayalı kireçlenmelerle birlikte kaybolup gidecek. Bundan bir sıkıntımda yok. Esteban’dan hiç bahsetmedim size çünkü bu öykünün Esteban’ı benim, kusura bakmayın. Bir film eleştirisi için sabırsızlananlardan çok özür dilerim. Ne yazık ki bu yazı da öyle bir şey yok. En büyük eleştiri şu anda elimde duran komik bir şekilde kafası kesilmiş fotoğrafta durmakta. Sanırım size bunu anlatacak kadar birikimli ve yetenekli değilim. * Ankara’da çekilen Siyah Beyaz isimli filmde, fotoğraflardan vazgeçemediğinden kapatmıyordu barı Faruk. Önemlidir fotoğraflar kesmeyin onları lütfen. Ne

104 • Lekeli Değerlendirmeler


kalıyor geriye bizden başka? Saçma anlık görüntüler ama bazen bir boşluğu doldurmaya yetebiliyor işte. Annem ayaklarıma bakarak, ne kadar çok babana benziyor ayakların diyeli birkaç saat geçmedi. Babamın ayaklarını hatırlamıyorum. Yüzünü de öyle. Özür dilerim.


Sonsuzluk ve Ne Kadar Sürecek Bir Gün? Köşemde bekliyorum o günü. Köşende beklediğin gibi. Hava yağmurlu ayaz ya da kavruk yaz... Bilmiyorum. Hangi kent, hangi meydan, hangi suret? Önemi yok bunların. Beklediğim gün, köşende beklediğin gün gibi tarihin hangi günü, aylardan nedir ya da hangi güne denk düşmektedir anlamını çoktan yitirdi. Ben yüzyıllardır beklediğim o günü, senin köşende beklediğin o yüzlerce yıllık tarih gibi bekledim. İlk gençliğim, yaşlılığım ve öleceğim gün, tıpkı senin bütün hayatın boyunca beklediğin gibi. Hayat narindir. Tanımadığımız, görmediğimiz ve yüzmediğimiz bütün denizler bizim. Hepsinin tuzunun tadı var ağzımızda, beklemek öyle meşakkatli bir iştir. Ama sonunda çekilen denizlerin tuzunu bırakabilir bize. Dünyanın herhangi bir yerinden, bir göçmen çocuk, satılmamak için camı kırıp kaçabildiyse, ne duruyoruz? Davranalım camlara! Kıralım onları ve toprağa dönüştürelim. Sınırsız topraklara.

106 • Lekeli Değerlendirmeler


Dünyanın herhangi bir yerinde, bir adam, ilk kez gördüğü bir çocuğu öylece bırakamadıysa eğer, biz de bırakmayabiliriz emekçi ellerimizi ellerimizden. Tellere asılı insanlar varsa, bir şair devrim şarkıları söyleyebilir, özgürlüğün kayıp sözcüğünü bulabilir. Bugün, birbirimizi anlayabilmemiz için lazım gelen kelimelerimiz eksik. O günü bana ver, o günü sana vereceğim gibi. Sözcükleri o günde bulacağız, bizden çalınan sözcükleri. * "Selim! Ey Selim! Ne yazık bu gece bizimle değilsin. Ey Selim!" Diriliş Meydanı Durağı'nda inecek var! Aynı duraktan bindiğin gibi (bilet parasından 50 Drahmi eksiktir) otobüse ben de bineceğim ama otobüsün en arkasında uyumak üzre değil! Yaşamak uyumak için elverişli değildir. "Uyan arık uyan" sesleri sanki annemin sesidir beni çağıran, o uzak ülkelere. *


"Selim! Ey Selim, anlat bize bu koca dünyayı." Çünkü uzak derindir. Korkuyorum. Çünkü dünyanın bir yerinde bir çocuk argadini demiştir.Belki karşılığında 50 drahmi almıştır. Ve çok geçtir. Yarın, çok geçtir. KORKMAK İNSAN OLMAKTIR! KORKMAK İNSAN OLMAKTIR! KORKMAK İNSAN OLMAKTIR! Köşemde bekliyorum o günü, senin beklediğin gibi köşende. Bekliyorum, çünkü hayat narindir. Şimdi söyle bana, yarın ne kadar sürecek? 

İtalikler Sonsuzluk ve Bir Gün adlı filmden alıntıdır.

108 • Lekeli Değerlendirmeler


Mia aioniotita kai mia mera


İlgilenenler için lekeli eleştiriler.

110 • Lekeli Değerlendirmeler

Lekeli Degerlendirmeler  

Lekeli Degerlendirmeler

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you