Page 1


Biz’den…

Erdemli Şehirler, Bizim Gayretimizle Oluşur. … Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri Dinliyor vecd ile tekrar alınan tekbîr’i ; Ne kadar saf idi siması bu mümin neferin! … Yahya Kemal Beyatlı Şehirlerimiz bizim evimizin misafir odasıdır. Misafir odalarında, misafirlerimizi ağırlar ve her daim saf, tertemiz pırıl pırıl olması için gayret ederiz. Aslında bu temizlik bizim gönlümüzde ve yüzümüzdedir.. Şehirlerimizde, birbirleri ile sağlam bağları olan insanı ile yerleşim düzeni ile mimarisi ile sanatı edebiyatı ile ferdin gelişmesinde irsiyetin, çevrenin ve terbiyenin önemli payı olduğunu biliyoruz.

Şehirler,mevcut insan yapısının değerleri ile bugüne ve geleceğe damga vururlar. İyisi ile kötüsü ile iz bırakan olgular şehrin maddi manevi direncini oluştururlar. Ülkemiz ve şehirlerimiz, Tarih boyunca bir çok medeniyetin imbikten süzülmüş hülasalarıdır. Her medeniyetin iyi taraflarını alıp başına kendi kültürümüzün hassasiyetlerini monte etmişiz ve ortaya hamdolsun ki, dünyada eşi benzeri olmayan bir kültür haznesinde sonsuza değin devam edecek Medeniyetimizi oluşturmuşuz.

Medeniyetler,toplum bünyesinde mevcut sebeplerin tesiriyle kurulur veya yıkılırlar.

Asırlara ulaşan bu kökleri ile medeniyetimizi, bugün dimdik ayakta tutmak için üzerimize düşen sorumluluklar vardır elbette. İnancımızı hurafelerden ayırarak yaşatmak, kültürümüzü her dalı ile edebiyatı sanatı musikisi mimarisi gelenek ve görenekleri ile yaşatmak zorundayız. Gençlerimizi, sürekli kendi kültürümüzle mayalamalıyız. Öğretmeli, anlatmalı yaşatmalıyız. Dünya üzerindeki bizi etkileyecek her türlü olumsuzluklardan korumak için çok fazla gayret etmeliyiz. Maalesef dijital çağda eğer önlem alamaz isek geleceğimiz olan gençlerimiz kültürümüzden ayrı bir dünyada olacaklar. Öncelikle aile, anne baba öğretmen ve sivil toplum kuruluşları ile elele vererek çağın mücadelesini vermeliyiz.

Gerçek medeniyet bugünkü değerlerin aslına çevrilmesine, dünya nizamının, insan esas alınarak kurulmasına bağlıdır. Öyleki insanı maddiyat dünyasına eğilmeye zorlayacağı yerde , medeniyeti sayesinde şahsiyet mevcut gücünü geliştirebilsin.

21 yaşında İstanbul’u Fethedip saadet şehri “Dersaadet” yapan atamız sultan Mehmet Han’a layık olmalıyız. “Bilseydim layık olmadığımı basarmıydım sarayının çimenlerine” sözünü söyletmemeliyiz kendimize ve çocuklarımıza, lâyık olmalıyız…

Bir kısım büyük insanlar sayesinde dini ve ahlaki bakımdan teşkilatlandığı, bir kısmı sayesinde zaruri müesseselerini kurabildiği ve diğer kısmı sayesinde de güzelliklere erişebildiği için bizim medeniyetimiz yıkılmadan duruyor.

Şehir ve Kültür dergisi, kültürümüzün fotoğrafını her sayıda gözleriniz önüne sergilemektedir. Üzerimize düşen sorumlulukla çalışmalarımıza devam ediyoruz. Şehirlerimizde kültürel faaliyetleri yazarlarımızla gerçekleştiriyoruz. Yazdıklarımızla sözlerimiz uçmasın kayda girsin diye çalışıyoruz.

Çocukların eğitimi, fikrî , ilmî ve manevi katkılarla olur. Bir milletin büyüklüğü, terakkisi veya gerilemesi, onu meydana getiren ferdlerin muvazenesine,zeka gücüne, tarihine, sağlam geçmişine tâbi sağlam iradesine bağlıdır. Kurulan müesseseler ise insanların fizyolojik ve fizikolojik değerlerine tabi olur.

Toplum ve Irk soysuzlaşırsa ilim hiçbir şeye yaramaz. Toplumdaki çözülme ve bozulmanın sebebi, kıskançlık, iftira, yalan, haysiyetsizlik, tamahkarlık, vaadini yerine getirememek, kötülük, yıkıcı tenkid, istihza, alay, nankörlük, kabalık ve bencilliktir. Farâbî nin söylediği gibi Sağlam yönetici, Kendisiyle şehirleri idare ettiği sanatındaki amacı ve maksadı, bizzat kendisine ve diğer şehir halkına gerçek mutluluk veren idarecidir. Erdemli şehirlerin idarecileri mutlulukta ; Şehir halkının en mükemmeli olması kesinlikle zaruridir. Çünkü şehir halkının mutluluğunun sebebi odur.

Yeni bir sayımızla daha heyecanlı, daha dinamik olarak karşınızdayız. Önce kendimize bakalım diye kendimizi kontrol ediyor ve her seferinde aynaya bakıyoruz,saçımızı tarıyoruz. Sizlere estetik görünmektir niyetimiz. Hz.Mevlananın deyişi ile” Eski ve tecrübe görmüş akıl; sana yeni bir baht bağışlar.” “Hoş bulduk efendim, Hoşça bakın zatınıza” Mehmet Kamil Berse Genel Yayın Yönetmeni


içindekiler

4 16

22

YENİ TÜRKİYE Ersin Nazif GÜRDOĞAN

26

FETHiN GURUR TABLOSU

PANORAMA 1453

Salih DOĞAN

TAC MAHAL’i GÖRDÜM Kâmil UĞURLU

BENiM EVLERiM VE BENiM ŞEHiRLERiM Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

ŞEHİR ve KÜLTÜR, Dersaadet Kültür, Edebiyat, Dil, Sanat ve Tanıtım Platformu Derneği ‘nin Aylık Dergisidir ISSN: 2148-5488. İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni; Mehmet Kamil Berse İcra Kurulu: Eyüp Ensari Ergin- Hüseyin Kansu Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Yard.Doç.Dr.Recep Çelik Editörler: Fahri Tuna - Giray Tarhanoğlu Şehirler Editörü: Yrd.Doç.Dr.Ali Mazak Reklam: Dr.Ali Mazak, Savaş Uğur, Dr.Mustafa Avtepe

30

ESKi iSTANBUL’DA SOKAK FENERLERi

32

VALDO’NUN TOKMAĞI

Mehmet MAZAK

Recep GARİP

Pazarlama ve Halkla İlişkiler: Atilla Akdemir Fotoğraf: Kâzım Zaim, Ahmet Dur, Mustafa Cambaz, Erkan Çav, Yaşar Şadoğlu, Mehmet Kamil Berse, İsmail Yılmaz Tashih: Hüseyin Movit Grafik Tasarım: grafilgug@gmail.com / Martı Ajans Ltd.Şti Teknoloji : A.Kemal Dinç Yayın Kurulu: Prof.Dr.Hüsrev Subaşı, Prof.Dr.E.Nazif Gürdoğan, Prof.Dr.Ali Rıza Abay, Prof.Dr.Ahmet Turan Arslan, Prof.Dr.Ali Arslan, Prof.Dr.Muhammet Nur Doğan, Prof.Dr.Arzu Tozduman Terzi, Prof.Dr.Celal Erbay, Prof.Dr.Nurullah Genç, Prof. Dr.Recep Toparlı, Prof.Dr.Hamit ER,


7 Gül’i Zâr / Kâmil UĞURLU 8 MOZAMBİK’TEN SELAM GETİRDİM / Prof. Dr. Zekeriya KURŞUN

41

ÜÇ IRMAK, ÜÇ ŞEHiR

Mustafa UÇURUM

14 NALINCI BABA -FATİH SÜLEYMANİYE ULEMA SEMTLERİ- / Mehmet Kâmil BERSE 36 YALOVA; BİR TATLI HUZUR ALMAYA GİDİLEN ŞEHİR / Fahri TUNA 38 OSMANLI DÖNEMİNDE KARADENİZİN ŞİRİN İLÇESİ FATSA / Dr.İsmail DEMİRBAŞ 42 SAHAFLIK BİR MEKTEPTİR -SAHAFLARIN SON PÎRİ İBRAHİM MANAV’ DAN, KİTAP VE SAHAFLAR TARİHİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ- / Burcu MERCAN 46 ŞEHRİN SURİYE İMTİHANI / Yrd.Doç.Dr.Erkan ÇAV

55

50 OSMANLI HALİFELİĞİ TAŞRA TEŞKİLATINDA KURUMSAL KONTROL-DENGE / Prof. Dr. Ali ARSLAN OSMANLI ŞEHRiNDE MAHALLE

CERRAHPAŞA MAHALLESi

Fatih DALGALI

52 HENGELO’DA TÜRK ÇEŞMESİ / Burhanettin CARLAK 59 SANAYİ, ŞEHRİ BESLERKEN BOĞMAMALI! /Muhsin İlyas SUBAŞI 60 TİYATRO PENCERESİNDEN DÜNYA’YA BAKIŞ / Doç.Dr. Svetlana KERİMOVA 64 EBU ŞEHİR BENİ HİÇ SEVMEDİ -ŞAİR ÖZCAN ÜNLÜ İLE İNSANA/ KİTABA YATIRIM HASBİHALI- / Söyleşi: Mehtap ALTAN

70

ZiMEM DEFTERLERi; OSMANLI ŞEHİRLERiNDE YARDIM UYGULAMASI

Sabri GÜLTEKİN

69 İSMAİL YEŞİLBAĞ TİYATROSU; “ALPARSLAN” - Şehir Tiyartro-/ Yasin ÇETİN 72 BİZİM SOKAKLARIMIZDI BUNLAR / İsmail BİNGÖL 76 HUZUR DERSLERİ / Nermin TAYLAN 78 İSTANBUL’DA MİLLİ MÜCADELEYE HAZIRLIK (TARİHİN İZDÜŞÜMÜNDE, KURTULUŞ MÜCADELESİNİN HİKÂYESİ) -ON ALTINCI BÖLÜM-/ Ali Arslan CAN 81 NEDİR BİR ŞEHRİ SEVMEK? /Sema BAYAR 82 HER NİSANDA AYNI OYUN: SÖZDE SOYKIRIM / Davut NURİLER

84

GÖZYAŞLARI BiTMEYEN

KIRIM

Münir BALICA

Prof.Dr.Hüseyin Yıldırım, Prof.Dr.M.Sıtkı Bilgin,Prof. Dr.Hamza Ateş , Doç.Dr.Muharrem Es. Doç. Dr.İbrahim Maraş, Doç.Dr.Önder Bayır, Yard.Doç. Dr.A.Hikmet Atan, Yard.Doç.Dr.Erkan Çav, Recep Garip, Yunus Emre Altuntaş, Şener Mete, Ekrem Kaftan, Muzaffer Doğan, Şakir Kurtulmuş, Nurettin Durman, Yaşar Dinçkal Fiatı: 10 TL. KKTC Fiatı : 13 TL. Abone Yıllık: İstanbul 120 TL. İstanbul Dışı 120 TL. Banka hesap no: Akbank Atikali Şubesi IBAN: TR3100 0460 0028 8880 0005 6479 Adres: İskenderpaşa Mahallesi Yeşiltekke Kuyulu Sokak 6/1A Fatih-İstanbul

86 SÖZÜN NAKŞIDIR KALBİMİZE İSLİ BİR HAN ODASI / İmdat AKKOYUN 89 SEYR-Ü SEFER HALİNDE GÜNLÜK NOTLARIM ÜSKÜP, KALKANDELEN, OHRİ / Nurettin DURMAN 90 HAYAL AYNASINDA İSTANBUL RESİMLERİ / Mehmet BAŞ 92 ALVARLI EFE HAZRETLERİ İLİM VE SOSYAL HİZMETLER VAKFI / Mehmet Nuri YARDIM Tel: 0212 534 15 11 Fax: 0212 534 13 27 e-posta : info@sehirvekultur.com www.sehirvekultur.com www.dersaadethaber.com Baskı: Matsis Matbaacılık Hizmetleri Ltd.şti./ Tevfik Bey Mah. Dr. Ali Demir Cd.51 Sefaköy - K.çekmece / İSTANBUL Tel: 0212 624 21 11 Kapak: Panorama 1453 Müzesi


irmibirinci yüzyılda, nasıl Eski Anadolu’ nun yerine Yeni Anadolu almışsa, “çatışma odaklı’’ Eski Türkiye’’nin yerine de “uzlaşma odaklı’’ yeni Türkiye geçti. Eski Anadolu’’da bir girişimci İstanbul’dan Şam’a, Bağdat’a, Kudüs’e, Kahire’’ye ya da Selanik’’e, Sofya’’ya, Belgrad’a, Saraybosna’ya gittiğinde hiç yabancılık çekmezdi. Bu kentlerdeki ekonomik ve kültürel hayat, birbirine çok benzerdi. Anadolu’daki bir aydınla, Orta Doğu Kafkaslar ve Balkanlardaki bir aydının, düşünce ve eylem dünyası birbiriyle örtüşürdü. Toplumun bütün kesimleri, Doğu’’nun ortak bilgi kaynaklarından beslenirdi.

YENİ TÜRKİYE Her yerde, her zamanda, her insan, hem üretimin, hem tüketimin vazgeçilmez öznesi haline geldi. İnsan yoksa, hiçbir şeyin önemi yoktur

Prof.Dr.Ersin Nazif GÜRDOĞAN*

Küre dünyanın Eski Anadolu’su gitti, Kare dünyanın Yeni Anadolu’su geldi. Kare dünya, her yerin Doğu, her yerin Batı olduğu, Doğu ve Batı farkının ortadan kalktığı bir dünyadır. Aynı şekilde, Yeni Anadolu da, Doğu ile Batı’’nın uzlaştığı, herkesin Doğu’sunun da, Batı’sının da kendine olduğu bir Anadolu’dur. Yeni Anadolu’’da Doğulu ya da Batılı olmak anlamlı değildir. Anlamlı olan, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, önde olmaktır. Düşünce ve şiiriyle, “Anadolu’’nun Dirilişi’nin yol haritasını ve stratejik planını hazırlayan Sezai Karakoç’’un vurguladığı gibi: “Anadolu’’nun bir kaderi var: Doğu ile Batı’’nın karşılaştığı yer olmak.’’ Anadolu tarihi boyunca, Asya’’dan Avrupa’’ya giden Türk kervanlarının, ortak akıl ve gönül merkezinin, değişmeyen kervansarayı oldu. Anadolu zaman zaman çatışan, zaman zaman uzlaşan, Doğu ve Batı dünyasının, yeni açılımlar yaptığı, kadim coğrafyadır. Yuvarlak küre dünyadan, düz kare dünyaya geçilmesiyle, ekonomik, kültürel ve siyasal hayat yeni boyutlar kazandı. Eski Anadolu, Doğu ile Batı’’nın birbiriyle çatıştığı, Küre dünyanın değerleriyle yoğrulmuş, dört yanından kuşatılmış, korku ve düşmanlıkları büyüten bir Anadolu idi. Eski Anadolu’’nun, kendileriyle savaşılması gereken, değişmez iç ve dış düşmanları vardı. Türkiye’’den yana olmayanlar, Türkiye’’nin karşısında olurlardı. Türk’’ün Türk’’ten başka dostu yoktu.

*T.C.Maltepe Üniversitesi İTİF Dekanı

sayı//22// mayıs 4

Yeni Türkiye tüketen bir ülke değil, üreten bir ülkedir. Yeni Türkiye dışalımcı bir ülke değil, dışsatımcı bir ülkedir. Yeni Türkiye, sanayi toplumu olma sürecinden, bilgi toplumu olma


sürecine geçen bir ülkedir. Yeni Türkiye bilgi üretimine yatırım yapan, bilginin en büyük zenginlik olduğunun bilince olan bir ülkedir. Bilgi dünyasının önde gelen bilgilerinin sürekli tekrarladıkları gibi, hayatı yaşanır kılan bilginin, Çin’’de ya da Amerika’’da üretilmesi önemli değildir. Önemli olan, bilginin dünyanın bütün ülkelerinde, hayatı yaşanır kılması, kolaylaştırması ve güzelleştirmesidir. Hayatı yaşanır kılan, kolaylaştıran ve güzelleştiren bilginin vatanı olmaz. Bilgi insanlığın ortak birikimidir, kimsenin tekelinde değildir. Dünyanın her ülkesinde bilgi, keskinleşmiş bilinçlerden, derinleşmiş akıllardan ve zenginleşmiş gönüllerden kaynaklanır. Tarihin her döneminde bilgiyi arayanlar, bilginin kaynağı olurlar. Bilgi hayatı bilmektir. Yirmibirinci yüzyılda, Doğusu ve Batısıyla bütün dünya, ekonominin dışında, ekonomiden uzak bir kültür değil, ekonominin üstünde, ekonomiye yakın bir kültür istiyor. Çünkü, dünyanın kültürü ne kadar sağlıklı, ne kadar insanı kuşatıcı olursa ekonomisi o kadar sağlıklı, o kadar hayatı kucaklayıcı olur. Kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü yansıtan aynadır. Hayatın sürdürülebilir kılınmasında, kültür amaçların ekonomi araçların yol haritasına kaynak sağlar. Hayatın uyum ve denge içinde düzenlenmesinde, kaptanın gemiye,

geminin kaptana ihtiyaç duyması gibi, kültür ekonomiye, ekonomi kültüre ihtiyaç duyar. Nasıl kaptansız gemi, gemisiz kaptan olmazsa, kültürden soyutlanmış ekonomi, ekomiden soyutlanmış kültür olmaz. Kültür ekonomiyle ekonomi kültürle karşılıklı iletişim ve etkileşim içindedir. Derinliğini yitiren kültürlerin, dengeli ekonomilerinin olması mümkün değildir. . Zamanla araçlar değişir, amaçlar değişmez. Hem kültür, hem ekonomi, geminin rotasını çizen kaptan gibi: Hem duran, hem giden, hem değişen, hem değişmeyen olmak zorundadır. Kültürün kaptanlığındaki ekonomi gemisinin değeri, amaçların erdemi kadar araçların erdemine de bağlıdır. Dünyanın bir barış dünyası olabilmesi için, amacın araca, aracın amaca ya da kaptanın gemiye, geminin kaptana kurban edilmesinin, önüne geçilmesi gerekir. Kültürde güç, düşünce ile eylemi, ekonomide güç üretim ile tüketimi altın oranda harmanlamakla kazanılır. Nasıl kültürde düşüncesiz eylem olmazsa, ekonomide de üretimsiz tüketim olmaz. Toplumları değiştirenler, hem kültürel, hem ekonomik alanda, etkinliği artırmasını bilenlerdir. Üretkenliği artırmada yarışmanın olmadığı bir dünyada, ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir boyutunda derinleşme ve zenginleşme olmaz. Bu bağlamda, kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü diri tutar. Kültürün görünmeyen yüzünün, ekonomide görünen yüze dönüşmesi 5


çarşılar markalar, akıllı telefonlar insanlar arasındaki duvarları ortadan kaldırdı. Duvarsız dünyanın, yeni sınır kapıları havaalanlarıdır. Havaalanları bütün ülkeleri bir ülkeye, bir ülkeyi bütün ülkelere dönüştürdü. Duvarsız dünyada: “Her ülke bin ülkedir, bin ülke bir ülkedir.” Bin ülkenin bir ülkeye, bir ülkenin bin ülkeye dönüştüğü yeni dünyada, havayolu şirketleri yeni kervanlar, havaalanları da yeni kervansaraylardır. Yeni kervanların, yeni kervansarayların yeni dünyasını, eski paradigmalarla anlamak ve anlatmak mümkün değildir.Thomas Kuhn’un “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabında ele aldığı bağlamda; yeni bir paradigmaya, yeni bir kavramsal çerçeveye, yeni bir bütüncü bakış açısına, yeni bir şey söylemeye, duyulan ihtiyaç günden güne artıyor.

için, herkesin verimliliğin peşinden aslanlar gibi koşmasını öğrenmesi gerekir. Öğrenmesini öğrenmeyenler, ekonomik ve kültürel hayata yeni boyutlar kazandıramazlar. Hem öğrenen, hem öğreten insanların, bir araya geldikleri kurum ve kuruluşlar, dünyayı değiştiren, hem gemilere, hem kaptanlara pusula olurlar. Ontolojik değişmeyen bir ilkeyle, metedolojik değişen bir ilke arasındaki sınırları güvence altına almadan, ekonomik ve kültürel alanda yeni atılımlar yapılamaz. Ekonomi kültürün önüne geçerse, insan ekonomim öznesi olma konumundan, nesnesi olma konumuna düşer. Yeni arayış dönemlerinde, gerilim yüklü toplumsal çalkantılar, büyük bir hız ve yoğunluk kazanır. Bilinen sorunlara bilinmeyen sorunlar eklenir. Ekonomik, siyasal, kültürel sorunlar katlanarak artar. Sorunları çözmede, bilinen yöntemler yetersiz kaldığından, karamsarlık, kötümserlik, ümitsizlik bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılır. Çözümsüzlüğün doğurduğu krizlerin üstesinden gelmek için, bütün dünyayla birlikte Türkiye’nin çatışma odaklı paradigmadan, uzlaşma odaklı paradigmaya geçmesi gerekir. İster yerel, ister küresel düzeyde bakılsın, ülkelerin siyasal sınırlarla birbirinden ayrıldığı, dünyanın sonuna gelindi. Havaalanları ülkeler, sayı//22// mayıs 6

Eski paradigma: “Çatışma olmadan gelişme olmaz” ilkesine dayanıyordu. Her sorunun silahla çözüleceğine inanılıyordu. Ülkelerin gücü ellerindeki silahlardan gelir deniliyordu. Yeni paradigma: “Uzlaşma olmadan gelişme olmaz” diyor. Ülkelerin gücü, ellerindeki savaş uçaklarından daha çok, yolcu uçaklarından kaynaklanır deniliyor.Duvarsız dünyada, çözümsüz sorunlara, savaş uçaklarıyla havaalanlarını bombalamakla değil, yolcu uçaklarıyla bir havaalanından bir havaalanına girişimci taşımakla, köklü çözümler bulunur. Tek bir ülkeye dönüşen dünyada, ölüm saçan savaş uçakları ve askeri havaalanlarına ihtiyaç yoktur. Sivil uçakların zaman ve mekan farkını kaldırdığı bir dünyada, herkes dünyanın kaynaklarını en verimli bir biçimde değerlendirmek ve en adil biçimde de paylaşmak zorundadır. Kıtlıkla savaşmak, insanların temel ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak herkesin görevidir. Dünyada bir insan kıtlıktan ölüyorsa, bütün insanlar katildir. Bir insanın ölümü, bütün insanlığın ölümüdür. Kimse sorumluluktan kaçamaz. Uzlaşmacı paradigmanın özü ve özeti: Paylaşılan her şey çoğalır, paylaşılmayan her şey azalır. Duvarların baştan sona yıkıldığı dünyada, bilinen ekonominin bilinen yasaları geçerliliklerini bütünüyle yitirdi. Her yerde, her zamanda, her insan, hem üretimin, hem tüketimin vazgeçilmez öznesi haline geldi. İnsan yoksa, hiçbir şeyin önemi yoktur..


Gül’i Zâr Aldı Gül: Ben gülüm efendim, beni çiçek sanmayın Dikenler içinde bir kutsal korum Susardım, arz’ı hâl itmezdim amma Darda kaldım da konuşuyorum Kimi Mayısta ya Haziranda Dalım yaprağım zamanda Gün ışıyanda, ay doğanda Arş katından yaprağıma çiğ düşer Özüme kavuşuyorum Lâlenin menevşenin hâli nicedir Kollarımda kadifeden bir şehir Tanrım, kokumun esrarı nedir Dikenler ucunda kalıyor sorum Mesel oldum bin destâne Söylenip durdum bin sene Her yaprağım bir efsâne Her bir katmerimde bin yorum Hâfızın kabrine dikilen benim

Âşıklar gözünden dökülen benim Aşk dağının eteğinde titrer bedenim Ayrılık ülkesinde boğuluyorum Altın taslarda kurudum, şükür Yâr göğsünde yerim buldum, çok şükür Bülbül gelende / hey benim garip kuşum / salmadım, alakoydum Gayrıya selâm ediyorum Şol yüceler yücesine ter oldum / dost gönlünde tüter oldum / gülistanda biter oldum / yeter oldum, yeter oldum Hamdülillâh, şükrediyorum Ben gülüm efendim, arzediyorum.

Kâmil Uğurlu

7


MOZAMBİK’TEN

SELAM GETİRDİM Bu yolcuğun en can alıcı tarafı dostlarımla birlikte daha önce görmediğim bir Afrika ülkesini ziyaret etmekti. Mozambik, Afrika’da asırlarca devam eden bir Portekiz sömürgesi iken çok geç bağımsızlığa kavuşan bir ülke. Prof. Dr. Zekeriya KURŞUN*

ıllarca önce ilk yurtdışı seyahatimi Libya’ya yapmıştım. Nasıl da heyecanlı idim. Belki heyecandan bindiğim uçağın (daha doğrusu teneke yığınının) ne olduğunu anlamamıştım bile. Uçaktaki servisi sorgulamak şöyle dursun, İngilizce bilmeyen Bulgar uçuş ekibinin neden Libya havayollarında çalıştığını bile dikkate değer bulmadım. Tabi ki bunların cevaplarını sonraki Libya yolculuklarımda bulmuştum. Fırsat olursa bir ara yazarım. Ardından yine bir diğer Kuzey Afrika ülkesi olan Mısır’a gittim hatta orada bir yıldan fazla yaşadım. Derken Afrika sanki alışkanlık yaptı kanımda. Mısır’da “Nil suyunu içen alışır, yeniden geri döner” diye bir deyim var ama, Nil nehri de Afrika’nın her tarafında yok ya. Ama biz varmış gibi yaparak Kuzey Afrika ülkelerini defalarca ziyaret ettik ve çok şey öğrendik. Sonra Orta ve Batı Afrika ülkelerine gittik, gezdik, gördük, gözlemler yaptık. Ama Güney’e inmek bir türlü nasip olmamıştı. Ta ki, “THY, Maputo’ya uçuyor, ilk seferde yer almak ister misin?” denilinceye kadar. Böyle başladı bu yazının konusu ve bizim Mozambik seyahatimiz. THY Afrika’da 40’tan fazla noktaya uçuş gerçekleştiriyor. Bu faaliyet aslında önemli bir açılım olarak değerlendirilmeli. Dünyayı Afrika’ya; Afrika’yı birbirine Türkiye üzerinden bağlıyor. Bravo doğrusu. Tebrik yetmez bu başarıya. Vallahi bir yakınım yok THY’de, üstelik fiyatlardan da şikayetçiyim, ama bu kadarını France Air da yapamıyorsa şapka çıkarmak lazım. Düşünün Fransa, Afrika’da sadece 32 noktaya uçabiliyor. Neyse sadede gelelim diyeceğim de beni Mozambik’e uçuran uçaktan bir türlü inemiyorum. Maputo Maozambik’in başkenti, iki milyonluk bir şehir. Buraya THY direk uçuş yapacak demişlerdi, ama bileti görünce önce G. Afrika’nın ekonomik başkenti Johannesburg’a da ineceğini ve oradan Maputo’ya geçeceğini gördüm. Ne fark eder, Afrika olsun da… Zaten bugünlerde bir de Afrika Düşünce Kuruluşları ile İstanbul zirvesi projesi hazırlığındayız, iyice ısınmış oluruz.

*T.C. Marmara Üniversitesi

sayı//22// mayıs 8

27 Ekim’de başladı yolculuğumuz ama uçağımız İstanbul’dan 28 Ekim başladığında saat 00.50’de havalandı. Büyük bir uçak. A340 tipi bir Airbus. Gökyüzünde bir kale gibi. Adı da Malazgirt. İnşallah bir gün biz de yaparız. Her sınıfı konforlu gözüken uçağın


birinci sınıf yolcusu olmak da şükre değer bir ayrıcalık elbette. Birçok ünlü hava yollarında –genelde davetli olarak- first class yolcu olarak uçmuştum, ama böylesine şahit olmadım desem abartmam. Zaten servisi ile THY Avrupa’nın birincisi imiş, öyleyse söze hacet yok. Bu yolcuğun en can alıcı tarafı dostlarımla birlikte daha önce görmediğim bir Afrika ülkesini ziyaret etmekti. Mozambik, Afrika’da asırlarca devam eden bir Portekiz sömürgesi iken çok geç bağımsızlığa kavuşan bir ülke. Asırlarca hem kendi yurtlarında ve hem de buradan köle olarak satılarak dünyada süren kölelikten 1975 yılında kurtuldu Mozambikliler. Ama sömürgeciliğin bütün etkileri hala devam ediyor, hala bu tramvayı atamamış üstlerinden Mozambikliler. Afrika kavimlerinden Buntu soylu olarak bilinen Mozambiklilerin ülke adının Müslüman bir denizciden Musa Bik (Bey) den geldiğine dair mütevatir rivayet buranın geçmişi ile İslam dünyası arasındaki bağları da gösteriyor. Ülke nüfusu 25 milyonun üstünde, ama dini ve etnik guruplar hakkında sağlıklı istatistik yok. Resmi kayıtlarda %17’sinin Müslüman olduğu yazılı. Ancak Müslüman nüfusun ülkedeki dağılımı oransız. Mesela başkentte az bir orana tekabül ediyor (Maputo’da 100 kadar cami ve mescit varmış) ama Kuzeyde bazı kentlerde %40’tan %70lere kadar varan bir Müslüman nüfusu var. Maputo’daki en büyük caminin (oldukça iyi tasarlanmış, Endülüs mimarisini andıran Cuma Mescidi) Pakistanlı imamına göre, ülkede Müslümanların oranı %40 imiş. Cuma günü

gittiğimiz bir diğer camii olan Takva Camii ise (mağrıbî ve maşriki tarzın birleştirildiği bir camimedrese mimarisi var) başkentte başta Hint, Pakistan olmak üzere dünyanın her tarafından Müslümanların yaşadığını gösteriyordu. Afrika’nın profilinin ve imajının bizim dünyamızda nasıl çizildiğini bilirsiniz. Safari dünyası, vahşi hayvanlar, ilkel çıplak kabileler ve duygu sömürüsü aracı yapılan aç insanlar… Yıllardır hep söylüyoruz, Afrika bu değildir. Afrika en az bizim sahip olduğumuz kadar güzelliklere ve bizden fazla kaynaklara sahip bir coğrafya. Peki kim bizim beynimizi iğdiş ediyor? Bana göre, hala buradaki kaynakları ne Afrikalılar ne de dünya ile paylaşmak istemeyenler. Bir de hayırseverlik duygumuzdan istifade ile yanlış yola saparak bizi de saptıranlar. Uzun ama konforlu bir yolculuktan sonra, 28 Ekim sabahı saat 10.00 civarında G. Afrika semalarında süzülen uçaktan alçalma sinyalleri alınca biz de penceremizi açarak yeri ve şehri seyretmeye başladık. Özellikle Johannesburg etrafı düzenli ve yemyeşil tarım alanları ile dolu. Her tarafının işlendiğine dair alametler var. Şehre yaklaştıkça düzenli sanayi tesisleri göze çarpıyor ve derken, gözümüzü asla yormayan bir tablo gibi mükemmel çizilmiş bir şehrin üstünde süzülüyoruz. Ne uçağımızın kanadına değdi, değecek korkusu salan çağımızın kabalık sembolü gökdelenler ve ne de “bir kat daha atarım, sonra çatımı yaparım” misali üstü şapkasız, kel binalar. Düzenli ve özenle çizilmiş çok büyük bir şehir. Adeta usta bir

Afrika’nın profilinin ve imajının bizim dünyamızda nasıl çizildiğini bilirsiniz. Safari dünyası, vahşi hayvanlar, ilkel çıplak kabileler ve duygu sömürüsü aracı yapılan aç insanlar… Yıllardır hep söylüyoruz, Afrika bu değildir.

9


Müzeye dönüştürülmüş şehrin göbeğindeki en eski Portekiz kalesine gittik. Daha önce görkemli pek çok Portekiz kalesi görmüştüm. Onlara göre oldukça basit bir kale.

ressamın elinden çıkmış bir tablo gibi desem siz anlarsınız. Tabii aynı şehri bir de ışıklandırılmış halde gece gördüğümde, yeryüzünde cennetten bir numune demekten kendimi alamadığımı söylersem fazla mı olur bilmem. Johannesburg (Yunus’un Kalesi) denize kıyısı olmayan ama dev ekonomisi olan bir şehir. Bunların limanı ise bizim asıl varacağımız yer olan Mozambik’in Maputo şehri. Buradan aynı uçağımızla 45 dakikalık bir uçuştan sonra Maputo semalarına girdik ve burada da şaşkınlık verici bir manzara ile karşılaştık. Ülke bizim aksimize yaza girmiş, semada bulut yok, hava berrak ve zaten alçak uçuyoruz. Yerdeki her şey ayan beyan ortada. Çok geniş bir sahaya yayılmış şehir. Johannesbug’un etrafında olduğu gibi ziraata elverişli ve işlendiği anlaşılan araziler. Hafif yükseltileri olan dağlar var ama safari meraklılarını heyecanlandıracak bir çöl yok. Yani etraf yemyeşil ve adeta kevser gibi akan irili ufaklı, masmavi nehir ve ırmaklar var. Buna bahar canlılığı da eklenince bir başka güzel görünüyor insana. Bu kadar geniş bir araziye yayılan şehrin dış semtlerinde yolu olmayan pek çok yer olduğu belli ama buna rağmen çatısı olmayan hiç ev yok. İnsanlar en azından Maputo ve etrafında, çizilen imajdaki gibi kulübelerde yaşamıyor, her birisi tabiatın içinde serpiştirilmiş küçüklü büyüklü evlerde yaşıyorlar. Yanında ağaçları olmayan bir dam göremezsiniz. Bu onların becerisi mi yoksa Allah’ın lütfu mu bilemedim, ama bize sunulan lütufları nasıl

sayı//22// mayıs 10

yok ettiğimiz gözlerimin önüne gelince tabii olarak Maputolulara da pay çıkardım doğrusu. Allah onları sanayi çılgınlığının yanlışlarından, yüksek binalar yapma magandalığından korusun. Hep bugünkü gibi iki üç katlı ve çatılı evlerde yaşasınlar inşallah. Buradaki çatılar Johannesburg’un aksine kırmızı kiremitle değil, daha farklı ve anladığım kadarı ile beyaz saç vb. malzemeden yapılmış. Bunun sebebi muhtemelen Mart ayından itibaren başlayan mevsimde yağan yağmurlar ile alakalı, ayrıca ülkede alüminyum imalatının da yaygın olması bir etki olabilir. THY’nın ilk seferi olduğu için öğlen saat 13.00’de indiğimiz havalimanında törenle karşılandık. Ulaştırma bakanı, konu ile ilgili bürokrasi mensupları ve Türkiye’nin 4.5 yıl önce ilk defa atadığı Büyükelçimiz. Ben zaten protokole pek sıcak bakmam, (onlar da fark etmediler zaten) onlar kurdeleyi keserken, uçağın dibine yerleştirilmiş olan Mozambik folklor ekibi ile ilgilendim. Mahalli kıyafeti sembolize eden üç dansçının arkasında dört de çalgıcı. Figürleri bazen yavaşlayan, bazen de hızlanan dansçıların arkasındaki modernleştirilmiş davul (bateri görünümünde) olmasa sizi ilk çağlara kadar götürüyor. Tamamen vurmalı çalgılardan oluşan ve oyuncuların ritmik hareketlerini yönlendiren orkestra arasında bir uyum yok gibi geldi bana. Anladığımdan değil ama muhtemelen -bir kadının çaldığı- birkaç parça tahtanın altına yerleştirilmiş ve ciğer misali, altında şişirilmiş


derilere (başka bir şey de olabilir) bağlanmış otantik aleti çalan ve adeta kendinden geçen yaşlı kadının dünyası ile baterileştirilmiş davulların dünyası birbirinden ayrılmıştı. Uzun sürmedi bu gözlemlerim. Ama umarım bu konuda müzikologlar bir şeyler yapar ve bu otantik müziği de kaybolmadan keşfederler. Oldukça mütevazı olan Havaalanından ayrılınca Maputo şehrinin, birçok Afrika ülkesinin başkentine göre daha düzenli ve temiz olduğu ilk intibalarımızda belli oldu. Nasıl bir ikametgâhımız olacak acaba diye düşünürken, bize mihmandarlık yapan THY Maputo Müdürü Alper Bey ile otelimize ulaştık. Önemli bir sanayicimiz olan Bülent G.’nin anlattığı gibi ülkenin bağımsızlığından sonra 1978’de kaldığı baraka tipi otel yerine oldukça iyi tasarlanmış 4 yıldız ayarında Cordosa oteline vardık. Okyanusa yakın bir yerde konuşlandırılmış otel, tertemiz, düzenli ve her türlü ihtiyaçları karşılamaya uygun tasarlanmış bir yer. Odamızı aldık ve yerleştik. Akşama bir restoranda yemeğe gideceğiz. Yine endişe var. Acaba ne yiyebiliriz burada. Neyse buluşma zamanı merakımızı giderdik. Zaten şehir balık ve karidesleri ile ünlü. Deniz kenarında Büyükelçimizin davetlisi olarak böyle bir restorana gittik. İşte gerçekten Mozambikliler ile ilk buluşma burası oldu dersem yerindedir. Çok mükemmel bir mekan, iyi dizayn edilmiş, ama maalesef bütün sömürgeleştirilmiş ülke insanlarında olduğu gibi burada da insanların nasıl etkisizleştirildiklerini gördük. Çok sağlıklı görünen insanlar, basit işleri yapmakta

zorlanıyorlar. Mesela grubumuzun siparişini almak uzun sürdü, siparişler hazır olunca da bir karmaşa oldu ve neyin kime ait olduğu birbirine karıştı. Buna rağmen deniz ürünleri bir harikaydı. Ertesi gün 29 Ekim’de şehir turu yaptık. Şehri yakından tanımaya çıktık. Ülkede yerli diller var fakat resmi dil Portekizce. Münavebeli İngilizce konuşan iki rehberimiz var. İkisi de nazik çocuklar, şehirlerini tanıtırken espri hatta zaman zaman siyasi espriler de yapıyorlar. Hele Yolsuzluklarla Mücadele Bakanlığı’nın önünden geçerken bu esprilerin dozu da yükseliyordu. Sahil turunda koca kokonatların suyunu içtik. Okyanus akşamdan çekilmiş yani cezir halinde idi. Bir kilometre kadar çekilmişti sular, sahildeki gemi ve botlar karaya oturmuştu. Biz de deniz tabanında yürüme ve istiridye kabuğu toplama fırsatı bulduk. Benim nasibime her nerden geldi ise bir de Buda heykeli düştü. Müzeye dönüştürülmüş şehrin göbeğindeki en eski Portekiz kalesine gittik. Daha önce görkemli pek çok Portekiz kalesi görmüştüm. Onlara göre oldukça basit bir kale. Sağlam iki iç ve dış duvarlardan yapılmış takriben on metre yüksekliğinde kare bir kale. Geniş bir iç avlusu ve asker kışlası olarak kullanıldığı anlaşılan hücreleri var. İçinde Portekiz topları alelade bir şekilde sergileniyor. Oldukça eski, küçük çaplı topların yanı sıra büyük çaplı en eskisi 1843 tarihli olan toplar da var.

Cuma Mescidine yaklaştığımız saatlerde öğle ezanı açıkça okunuyordu. Müslümanlar azınlıkta olsalar bile Avrupa’daki gibi ezanı açıktan okuma yasakları yok.

Rehberlerimizin “dünyanın en güzel binası” 11


diye övündükleri klasik Portekiz mimarisinde yapılmış olan tren garını ziyaret ettik, fakat içerde restorasyon olduğu için gezemedik. Ve nihayet bir şehrin gerçek hayatını yansıtan pazara girdik. Şehrin ortasında bizim yerli semt pazarlarını andıran büyük bir Pazar yeri var. İçine girdiğinizde hayretler içinde kalıyorsunuz. Ülkemizin sebze pazarlarında (fasulye hariç) bulabileceğiniz her şey var. Bunlara ilave olarak tropikal meyve ve ağaçların ürünleri de cabası. Fiyatlar mı, oldukça makul düzeyde. Ülkede yaşanan büyük enflasyon sonrası paradan üç sıfır silinmiş. Aslında son yıllarda her yıl %7 kalkınma gösterebilmiş ve kendi parasını basabilen (Metika) ülkelerden biri Mozambik. Bunu pazarda hissediyorsunuz. Koca pazarda ses yok, bütün satıcılar istisnasız kadınlar. Bu durum Mozambik toplumunda kadının ekonomideki varlığını gösteriyor. Yüksek işsizlik oranı da varmış ama kadın istihdamına özel önem gösteriliyormuş. Aslında kadınların teşebbüs kabiliyetini Pazar dışındaki sokaklarda da görüyorsunuz. Muhtemelen tamamı bahçelerinde veya evlerinde üretilmiş ürünlerini satışa çıkaran pek çok kadın var. Hatta mütevazı otomobilinin arkasında evde pişirdiği yemekleri satanları da müşahede edebilirsiniz. Gece gündüz renkli bir şehir hülasa. Cuma Mescidine yaklaştığımız saatlerde öğle ezanı açıkça okunuyordu. Müslümanlar azınlıkta olsalar bile Avrupa’daki gibi ezanı açıktan okuma yasakları yok. Camii binalar

sayı//22// mayıs 12

arasında sıkışmış ama mimari tarzı ile hemen kendini gösteriyor. Kendisine bitişik binalardan farkı ve dış süslemeleri ile bir Müslüman ibadethanesi olduğu belli. Maputo’nun en büyük camisi imiş. Girdiğimizde namaz başlamıştı. Caminin yaklaşık üçte biri doluydu, ama arkadan sürekli camiye girişler devam ediyordu. Geniş bir girişi var. Bir tarafında ayakkabılık, diğer tarafında abdest alma yerleri bulunuyor. Biraz yüksekte ise caminin ana mekanı var. Mihraba önem verilmiş, süslü ve güzel hatlar ile donatılmış. Minber ise adeta bir vaaz kürsüsü gibi sade ve görkemsiz. Bir gün sonra ziyaret ettiğimiz Takva mescidi dış görüntü itibarı ile farklılaşsa bile iç donanımı benzer özellikler taşımaktaydı. Orada da minber oldukça basit ve gösterişsiz idi .Şehir Katoliklerin ağırlıkta olduğu bir yer. Yer yer kiliselere rastladık. Ama çan sesi –belki de kulağımız onda olmadığı için- duymadık. Portekizlilere karşı bağımsızlık mücadelesini sürdüren Samora Machel sosyalist, hatta marksist bir lider idi. Ülkedeki dinî hayat ile pek ilgilenmemekle birlikte, diğer sosyalist ülkelerde olduğu gibi büyük ölçekte baskılar kurmadı. Bu siyaset onun 1986 yılındaki ölümünden sonra daha da liberalleşerek devam etti. Bugün Afrika ülkeleri arasında dini barışın olduğu örnek ülkelerden biri sayılır Mozambik. Şehirde gündüz güvenlik had safhada, ancak geceleri aynı düzeyde olmadığı söylendi bizlere. Şaşırdık. Zira pek çok yerde Müslüman şehirlerin güvenli olmadığı söylenirken,


Hristiyan çoğunluğun yaşadığı bir yerde gece güvenliğinin olmaması şaşırtıcı geldi bizlere. Ama işin gerçeği şu ki; asıl mesele din/ler değil. Asıl mesele hayattan nasibini alamamış insanların çokluğu olarak gözüküyor. Yani güvenlik probleminin asıl müsebbipleri, bunu kendilerine problem edinenlerdir. Geceleri yabancılar veya zengin çocukları kaçırılıp fidye isteniyormuş dediler. Söyleyenlerin yalancısıyım. Ama bizi de etkilemedi değil. Bir de ülkede Hint kökenli zengin İsmaililer var. Onların çocukları potansiyel rehine imişler. Bu yüzden bazen Müslümanlar İsmaili zannedilerek karıştırılıyormuş. Aslında eskiden en iyi çocuk kaçırma mekanı Amerikan okulu imiş. Zengin İsmaililerin çocukları burada okuyorlarmış. Bu tehdit karşısında onlar çocuklarını bu okuldan alınca okul kapanma eşiğine gelmiş. Bütün bunlar Maputo şehir efsaneleri olarak dolaştı grubumuzun arasında. Ama bunca çikolata renkli insanların yanında bizi karıştıracak değiller ya. Bu yüzden 29 Ekim gecesi Büyük Elçiliğimizdeki Cumhuriyet Bayramı resepsiyonu akabinde geç saate kadar dışarıda kaldık. Maputo’da şimdilik 200 kadar Türk yaşıyor. Pek çok Türk şirketi ofis açmış (Erzurum Şenkayalı, Trabzon Yomralı işadamlarına rastladım). Hatta Anadolu mutfağını tadacağınız bir de İstanbul Restoranı var. Büyükelçiliğimizde de Ticaret Müşavirliği bulunuyor. Ülkenin yatırımcılara önemli

teşvikleri var. Doğal gaz bulunmuş. İmtiyazı ABD ve İtalyanlar kapmış. Şimdilik LNG terminali yokmuş. Bu yüzden satış 2019’da başlayacak. Şüphesiz bu durum ülkenin çehresini değiştirecek. Daha şimdiden pek çok iş fırsatı yaratmış durumda. Anlayacağınız gençlerimizi, cesur yatırımcılarımızı ve hatta maceraperestlerimizi bekliyor bu ülke. Tadı damağımda kaldı Mozambik gezisinin. Umarım bir kere daha nasip olur ve bu sefer özellikle ülkenin Kuzeyini görme imkanı bulurum. www.zekeriyakursun.com 13


NALINCI BABA -FATİH SÜLEYMANİYE ULEMA SEMTLERİ-

NALINCI BABA o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergama’da doğmuş Dersaadet’in ulema semtlerine mukim kılınmıştır.. Mehmet Kâmil BERSE

16 Ocak 1595’te 49 yaşında iken vefat etmiş, kabri Ayasofya Camii avlusundaki türbesindedir. Murad 16 Ocak 1595’te 49 yaşında iken vefat etmiş, kabri Ayasofya Camii avlusundaki türbesindedir. Ayrıca Beşiktaş’taki Yahya Efendi Türbesini yaptırmış, Dramandaki Fethiye Camii’ni de kiliseden camiye çevirmiştir. Bir Avusturyalı tarihçisi Hammer, III. Murad’ın saltanatı boyunca 11 defa sadrazam, 7 defa şeyhülislam değiştirdiğini, düşüncelerinde bir istikrar bulunmadığını, tasavvufa ve şiire eğilimli bir insan olduğunu yazar. Tasavvuf ehli idi sultan III.Murad, hakkında bir çok menkıbe anlatılır, burada anlamlı birini anlatalım. NALINCI BABA VE SULTAN III. MURAD

evlet-i Âli Osman’ın Payitahtı Dersaadette,Türkİslam dünyasına altı asra yakın ilim ve irfan alimleri yetiştiren mekân Fatih-Süleymaniye ulema semtlerinde, her dalda çok değerli âlimler ve sanatkarlar geldi geçti, İz bıraktılar, eserler vücuda getirdiler, talebeler yetiştirdiler, sanatkârları şehirleri kitapları kağıtları ve mekanları estetik ruha kavuşturdular. Ulema semtlerinin yıldızlarından bazılarını kısaca tanımaya devam edelim. Sultan III.Murad, II. Selim’in Nurbanu Sultan’dan olan en büyük oğlu ve varisidir. 12.Osmanlı Padişahı,91.İslam Halifesidir. III. Murad tahta geçtiğinde Kuzey Afrika kıyılarından sadece Fas Osmanlı topraklarına katılmamıştı. 1578 yılında Ramazan Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Fas’ı ele geçirerek bölgedeki Portekiz gücünü kırdılar. Telli Hasan Paşa Hırvatistan sınırındaki Siska kalesini kuşatma altında tutuyordu. Hasan Paşa ve binlerce askerle birlikte Hersek Sancakbeyi de şehit düştü. Bunun üzerine Sinan Paşa’nın ısrarıyla 1593 yılında Avusturya’ya savaş ilan edildi. Savaş devam ederken 16 Ocak 1595’de III. Murad İstanbul’da felç geçirerek vefat etti. Çeşitli tezviratlara inanarak,Takîyüddin tarafından 1577’de kurulmasına izin verdiği Tophane Rasathanesini 1580 yılında yıktırmıştır. Sultan III. Murad’ın türbesi Ayasofya Camii’in avlusundadır. Saltanatı süresince Osmanlı topraklarının genişliği 19.902.000 km�’ye yükselmiştir.[6] Osmanlı Devleti en geniş toprağa bu zamanda erişmiştir. III. Murad

sayı//22// mayıs 14

Sultan III. Murad’ın o gün sabah namazından sonra çok telaşeli bir hali vardır. Veziri azam Siyavuşpaşa ile istişare etmek ister, sonra vazgeçer ama sıkıntılı hali devam eder. Paşa, Sultanın Sanki bir şeyler söylemek istediğini hisseder, Veziriazam Siyavuş Paşa sorar: - Efendim Hayırdır, canınızı sıkan bir şey mi var?Akşam garip bir rüya gördüm.- Hayırdır inşallah?.. - Hayır mı şer mi öğreneceğiz.- Nasıl yani?Haydi tebdil-i kıyafet ile dışarı çıkıyoruz der. İki molla kılığında çıkarlar yola. Yürüdükçe padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri sanki biliyordur. Hızlı ve kararlı adımlarla Beyazıt’a doğru çıkar, oradan Vefa’ya ve Zeyrek’ten aşağılara doğru inmeye başlarlar. Unkapanı civarında dinlenelim der derviş kılığında sultan . Çevresine bakınır, sanki bir şeyler arar gibidir. İşte tam o sırada yerde yatan bir ceset görürler. Etraftaki insanlara sorarlar; - Kimdir bu? Ahali:- Aman hocam hiç bulaşma, derler. Ayyaşın meyhuşun biri işte!.. - Nerden biliyorsunuz? - Müsaade et de bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.Bir başkası tafsilata girer; - Biliyor musunuz, der. Aslında iyi sanatkardır. Azaplar Çarsısı’nda çalışır. Nalının hasını yapar... Ancak kazandıklarını içkiye, fuhuşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde namlı mimli kadın varsa takar peşine hanımı varken evine getirir...Hele yaşlının biri çok öfkelidir.- İsterseniz komşulara sorun, der. Sorun bakalım onu bir cemaatte gören olmuş mu?..bu görüşmeden sonra, mahalleli ilgilenmez cesetle ve gider. Bizim tedbili kıyafet mollalar ortada kalırlar !..Tam vezir


de toparlanıyordur ki padişah yolunu keser:Nereye? - Bilmem, bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım..Sultan ise ne yapacağını ve sorumluluğunu biliyordur. - Millet bu, çeker gider. Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz, şöyle veya böyle tebamızdır. Defini tamamlasak gerek. - İyi ya, saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.- Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha.- Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?Mollalığa devam... Naaşı kaldırmalıyız en azından.- Aman efendim, nasıl kaldırırız?Basbayağı kaldırırız işte.- Yapmayın etmeyin sultanım, bunun yıkanması paklanması var. Tekfini, telkini... - Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız.- Şurada bir mahalle mescidi var ama... - Olmaz, vefat eden sen olsaydın nereden kalkmak isterdin ? der sultan.. - Ne bileyim, Ayasofya’dan Süleymaniye’den, en azından Fatih Camii’nden... - Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ne iyi dedin. Hadi yüklenelim...Ve gelirler camiye. Vezir sağa sola koşturur, kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa... Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki, naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır yüzü , nurlu yüzü şâkilere benzemez. Hem manâlı bir tebessüm okunur dudaklarında., Padişahın kanı ısınmıştır bu adama, vezirin de keza... Meçhul nalıncıyı kefenler, tabutlar, musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha...Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır. - Sultanım, der. Yanlış yapıyoruz galiba...Nasıl yani?...- Heyecana kapıldık, sorup soruşturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri?.. - Doğru, ... Sen başını bekle, ben mahalleyi dolanıp geleyim.der Sultan. Vezir cüzüne, tesbihine döner, padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur.Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefatı bekler gibidir. - Hakkını helal et evladım, der. Belli ki çok yorulmuşsun. Sonra eşiğe çöker, ellerini yumruk yapar. Şakaklarına dayar... Ağlar mı? Hayır ağlamaz... ama gözleri kısılır, hatıralara dalar belki. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından ve konuşmaya başlar derviş kılığında sultan ile..- Biliyor musun oğlum? Diye dertlenir...Bizim efendi bir âlemdi,

vesselam...Akşamlara kadar nalın yapar... Ama birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya!..- Niye?- Ümmeti Muhammed içmesin diye.. - Hayret.. der sultan. - Sonra, malum kadınların ücretlerini öder eve getirir, ve onlara Ben sizin zamanınızı satın aldım mı? Aldım, derdi. Öyleyse şimdi dinleseniz gerek... O çeker gider, ben menkîbeler anlatırdım onlara... Mızraklı İlmihal okurdum... - Millet ne sanıyor halbuki...- Milletin ne sandığı umrunda değildi. o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında durmalı ki, derdi. Tekbir alırken Kabe’yi görmeli...- Öyle imam kaç tane kaldı şimdi?- İşte bu yüzden Nişancı’ya, Sofular’a uzanırdı ... Hatta bir gün;Bakasın efendi, Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada... - Doğru, öyle ya?.. - Kimseye zahmetim olmasın, deyip mezarını kendi kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkasın, kim kaldırsın?- Peki o ne dedi? - Önce uzun uzun güldü, sonra; - Allah büyüktür hatun, Hem padişahın işi ne?Allahü tealanın öyle kulları vardır ki, halk onları bilmez.Hoş, bazen kendileri de makamlarının farkında değillerdir. Hulus-u kalp ile boyun büker ümmeti Muhammed’e, halifeyi müslimine dua ederler. Samimi niyazları ile zırh olurlar sultana... Bir seher vakti gözyaşı ile yapılan dua, binlerce topun yapamadığını yapar. Kralları yıkar, kaleleri paralar. İşte NALINCI BABA o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Mimi Efendi’dir. Bergama’da doğmuş Dersaadet’in ulema semtlerine mukim kılınmıştır..1592 yılında burada anlatıldığı halde bu dünyadan göçtü hakka yürüdü. Kimseye nasib olmayacak bir hüsn-ü hatimeye mazhar oldu, Halife Padişah Sultan III.Murad cenazeyi yıkadı kefenledi,hizmetlerini bizzat padişah gördü. Ve mübareği evinin bahçesinde toprağa bizzat kendi indirdi, defnetti. Kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı’nda, Cibali Tütün Fabrikası’nın arkasında yani bugünkü Kadir Has Üniversitesinin arkasında, Harabzade Camii karşısın dadır. Nalıncı Baba sırlarla dolu hayatının sonunda sırlandı, Fatih Süleymaniye Ulema semtlerinin sırlı bir efendisi yıldız gibi kaymıştı bu dünyadan . 15


“DÜNYADA İNSANLAR İKİ SINIFTIR, TAC MAHAL’İ GÖRENLER, TAC MAHALI GÖREMEYENLER.”

TAC MAHAL’İ

GÖRDÜM

Yabancı sanat tarihçilerinin yaptığı bu değerlendirme abartılı bulunabilir. Fakat mütevâzİ kelimelerle ifade edilmeye çalışılsa bile Tac Mahal’i görmemiş olmak, geçip giden insan ömrü için bir eksikliktir. Kâmil UĞURLU

6.yy’ın ilk yarısından 19yy’ın son yarısına kadar Hindistan’da hüküm süren Türk Devleti Babürlüler, bir Çağatay Türk’ü olan ve Fergana’da doğan Babür tarafından kuruldu. Babası, Timur’un torunlarından olan Fergana hakimi Ömer Şeyh’ti. Annesi ise Cengiz’in torunlarından Yunus Han’ın kızı Kutluğ Nigâr Hanımdı. Hanedan sarayı Endican’da idi. Ömer Şeyh, bir sefer sırasında kaza geçirdi. Yaralandı Tabipler ona derman olamadılar ve bir hafta içinde vefat etti. Karısı Nigâr Hatun bir prensesti, dirayetli bir kadındı, duruma hakim oldu ve oğlunu Fergana tahtına oturttu. Babür o zaman 12 yaşındaydı. Devletin başında olduğu sürece başı gaileden kurtulmadı. Önce yakınlarıyla,kendisini kabul etmeyen komutanlarıyla ve amcası Semerkand Sultanı Ahmed Mirza’yla uğraştı Babür Taşkent hakimi Sultan Mahmut ve komşular onu rahat bırakmadılar. Fakat iyi yetiştirildiği ve zaman içinde durumuna alıştığı için ümitsizliğe kapılmadı. Ve sonunda kazandı. Maksadı önce semerkand, sonra bütün Hindistan’dı. Dehşetli mücadeleler sonunda amacına ulaştı ve 335 yıl devam edecek olan büyük bir imparatorluğun ve ünlü bir hanedanlığın başı oldu. Kurduğu devlet ve tarihte oynadığı rol sebebiyle, Türk tarihinin önemli simalarındandır. Üstün vasıflı bir kişiliktir. Savaş sanatlarında olduğu kadar Türk-İslâm kültürü vadisinde de önemli birikimin sahibidir. Divanı tertib edebilecek derecede şiire, “Babürname”adını verdiği ve klasikler arasında anılan kitabıyla neşre ne derecede vâkıf olduğu anlaşılır. Döneminde impratorluğun toprakları ve nüfusu güç erişilebilir sınırlardaydı ve halkının büyük bir bölümü müslüman değildi, herşeye tapan, dinleri, dilleri, değerleri farklı topluluklar, kabileler, klanlardı. Tac Mahal’i anlamak için Babür’ü ve Babürlüleri ve çağı bilmek gerekiyor. Babürden sonra oğlu Hümâyu tahta çıktı ve on yıl devleti o yönetti. Sene miladi 1530-1540 idi ve bu aralıkta ünlü Türk denizci Seydi Ali Reis, Hindistan’da Hümâyun’u ziyaret etti. yakın dostluk kurdular ve Reis bir süre ona danışmanlık etti tavsiye ve nâsihatlerde bulundu.Hümâyun’unda sonu dedesi gibi oldu. Kaza geçirdi ve vefat etti. Vefatını bir süre sakladılar ve bunu onlara Seydi Ali Reis tavsiye

sayı//22// mayıs 16


etti ve yine onun tavsiyesiyle, şehzâde Ekber’i tahta oturttular. Ekber o sırada 14 yaşındaydı. Bir karışıklık olmadı ve bundada Türk amiralin büyük payı oldu. Ekber zamanında Osmanlı’larla Safaviler’le ve Özbekler’lerle düzgün ilişkiler kurdu, geliştirildi ve 10 yıllık saltanatı sonunda(24 yaşında) Sultan vefat etti. Yerine oğlu Cihangir’i başa getirdiler. Bu zat da babası Ekber Şah kadar başarılı ve ileri hamleler yaptı onun zamanında dünyanın büyük devletlerinden biri haline ulaştıdılar. Bizde Tac Mahal bilinir de, onu yapan kültür pek bilinmez. Dünyanın doğu yakasını üçbuçuk asır boyunca , madde ve mânâ boyutunda âbâd eden bu insanlar, islam kültürüyle yetiştirilmiş üstün vasıflı insanlardı. Meselâ Cihangir’in hanımı Nur Cihan , Hindli hanımlar için mükemmel bir örnek , bir anneydi. Ve herkes ona hayrandı. Her hareketi “hayır” üzerineydi ve kocası ona sınırsız destek veriyordu. Hindistan’ın zengin nimetlerinden istifadeyle (gerek baharat, gerekse çiçek olarak) bir imbik düzenletti ve çiçekleri damıttı, onları baharatlarla harmanlayarak Hindli kadınları yerli kokularından âzâd etti ve güzel kokmalarını sağladı. Bu çağın ilerisinde bir hareketti. Bu dönemde devletin mânevî dünyası , İslam tarihinin önemli isimlerini bağrında barındırıyordu.İmam Rabbânî Hazretleri , Abdullah Dehlevî , Mazhar’ı Cân’ı Cânân, Muhammed Bâki Billâh , Muhammed Nur’ul

Bedvânî , Nizamuddin Evliyâ, Müceddid’i elf’i sâni Şeyh Ahmed Farukî es Serhendi, Muhammed Mâsum , Şeyh Seyfüddin , Muiniddin-i Çeşti… gibi İslâm büyükleri durmadan halkı irşâd ediyorlardı ve başarılı oluyorlardı.Dergâhlar gece ve gündüz doluyordu ve Müslümanların sayısı çoğalıyordu. Osmanlı’dan , İran’dan ve Özbeklerden yetişmiş sanat ve bilim erbabı, Cihangir’in ülkesine sıkça geliyorlardı ve itibar görüyorlardı. Cihangir 17.yy. ın ilk çeyreğinde vefat etti ve yerine oğlu Hürrem , 1. Şah Cihan adıyla sultan oldu , tahta çıktı. (1)

Döneminde impratorluğun toprakları ve nüfusu güç erişilebilir sınırlardaydı ve halkının büyük bir bölümü müslüman değildi, herşeye tapan, dinleri, dilleri, değerleri farklı topluluklar, kabileler, klanlardı.

Şah Cihan , şehzâde iken, Cihangir’in vezirlerinden birinin (Âsâf Han’ın) kızı Ercümend Bânû Begüm ile evlendi. Kocası tahta çıkınca Sultan Hanım Mümtaz Mahal adını aldı. Ve kocasının en yakın çalışma arkadaşı oldu. Soylu bir aileden geliyordu ve halkıyla, coğrafyasıyla Hindistan’ı biliyordu. Halk onu tevatür seviyordu ve kocası Şah Cihan aralarındaki muhabbet destanlara konu oluyordu. Mümtaz Mahal, Şah Cihan’ın 14 çocuğunu doğurdu. Bu çocuklar daha sonra devletin her kademesinde , özellikle tasavvuf hayatında önemli görevler üstlendiler. Ünlü mutasavvıf Dârâ Şükûh, Şeyh Muhammed Bedahşî , Muniddini’i Çeştî ‘nin müritlerinden olan ve onların menakıbına dair eserler yazan Cihânârâ Begüm ve daha sonra tahta çıkacak olan Babürlü hükümdar Ehrengizib Âlemgür onların çocuklarındandır. 14. Çocuğunun doğumu esnasında vefat etti. 20 yıldır evliydiler. 17


Tac Mahal’in mimarları arasında adı zikredilen ve kimi kaynaklarda adı Muhammed İsâ olarak anılan ve Mimar Sinan’ın talebesi ve Tac Mahal’in asıl mimarı olduğu iddiası asılsızdır.

Mümtaz Mahal Şah Cihan için sâdık bir eş , iyi bir anne ve devlet işlerinde kendisine yardımcı bir kişi olmanın dışında çok şeyler ifade ediyordu. Şah, karısına hayran ve âşıktı. Onun vefatıyla hayatı alt üst oldu. Devlet işlerinden koptu ve hayata küstü. Kederi öylesine bir yüktü ki , saçları, vefatı takibeden birkaç gün içinde ağardı, bembeyaz oldu. Ağlamaktan şişen gözlerini bir bağla saklamak zorunda kaldı. Sarayın kelîmi Ebu Talib Hemedânî , “Padişahnâme” adlı farsça kitabında, Şah ın ızdırabını şu beyitlerle anlatır: (2) “Şahların şahı kederinden ağladı İçi sanki fırtınanın koptuğu bir deryaydı. Artık kederli gönle söz geçiremez oldu Kadeh kırılınca şarap dururmu yerinde Yürekten kopup gelen kanı daha fazla akıtmak için gözleri yarışa girerler sanki...” Cenaze 17 Haziran 1631 de burhanpur’da geçici olarak toprağa verildi. Altı ay sonra, Şah Şücâ ve baş nedimesi Satı el –Nisâ hanımın refakâtinde bulunduğu yerden alınıp Agra’ ya götürüldü ve onun için planlanan alana defnedildi. Türbenin inşasına devam edildi. Ocak 1632’de başlayan inşaat 22 yıl sürdü ve 1654’de tamamlandı. Yapıda Osmanlı, İranlı, Suriyeli usta ve sanatkârlarla birlikte Hintli ustalar ve sanatkârlar görev aldılar. 20 bin işçi 22 yıl boyunca bu eseri tamamlamaya çalıştı. Şah Cihan mimarlardan ve ustalardan, usta sanatkârlardan bir yapım heyeti oluşturdu. Başında hep kendisi oldu ve teknik tabiriyle “genel konspeti” kendisi tâyin etti. Teknik heyetin başıda Horasan’lı, Herat’lı bir

sayı//22// mayıs 18

Türk olan Üstâd Ahmed Lahorî adlı bir mimar vardı. Üstâd Ahmed , astronomi, geometri ve matematikle uğraşmış olan usta bir mimardı. Cihangir döneminde Lahor’a hicret edmişti. Şahcihanâbâd’daki Kırmızı Kale’nin saltanat dairelerini de o yapmıştı ve bu başarılı çalışması sebeiyle ona “Nadir’ul asr” (Çağın harikası , dâhisi) ünvanı verilmişti. (Daha sonra üç oğlu da onun yolunu izleyip mimar oldular.) Bu heyet tarafından teşkil edilen proje ve maketler, inşaatı devamlı denetleyen Şah Cihan’a arzediliyor ve gerekirse bazı tâdiller ile yapım devam ediyordu. Yapının malzemesi yerlidir. Beyaz mermer ve kırmızı kumtaşı da denilen andezit asıllı bir malzeme bütün inşaat süresince şantiyede bulundurulmuştur. Babürlüler’e tâbi olan ülkelerden veya müttefiklerden teberrüken gelen tezyin malzemeleri için para ödenmemiştir.Buna rağmen mağliyet büyük meblağalara ulaşmıştır. Bunun seebei, çalışan işçi ve sanatkârlara zamanında , aksatmadan ve yüksek oranda ödenen işçilik ücretleridir. TAC MAHAL’İN MİMARLARI Tac Mahal’in mimarı veya mimarları konusunda geniş bir spekülâsyon vardır. Resmi vekâyinâmelerde asıl mimar olarak bir isim zikredilmez, sâdece nezaretçi olarak İmar Veziri Makramat Han’ın ve Mir Abdülkerim’in adları verilir. Ne var ki 20.yy.da bulunan el yazması bir şiir risalesinde mimarın kimliği belirtilmektedir. Bu kişi , Üstâd Ahmed Lahorî’dir. ( 1570-75 /1649 ) (3) Tac Mahal’in mimarları arasında adı zikredilen


ve kimi kaynaklarda adı Muhammed İsâ olarak anılan ve Mimar Sinan’ın talebesi ve Tac Mahal’in asıl mimarı olduğu iddiası asılsızdır. Sözü edilen mimar 1514’de Yavuz Sultan Selim Han’ın doğu seferi dönüşünde Tebriz’de rastladığı ve ailesiyle birlikte İstanbul’a dâvet ettiği , Tebrizli ünlü mimar Pîr Âlî Hoca’dır. Frenk tarihçi F.Babinger ve L.A. Mayer.” Âlîsi “ kelimesini arapça harflerden okurken sehven “Îsâ” şeklinde okumuşlar ve kayıtlarına bu şekilde geçirmişlerdir. Yavuz ve Kanunî döneminde ( ve Mimar Sinan’dan önceki) “Ser Mimâran’ı Hass” olan mimar Âcem Ali’nin Muhammed İsa’lıkla ve Sinan’la bir ilişkisi yoktur ve onun ölümünden sonra Sinan Başmimar olmuştur. Ne var ki , devir olarak, aşağı yukarı bir yakınlık olunca ve gerçekten bu mimarın İstanbul’da yaptığı bazı türbelerin Tac Mahal detaylarıyla benzerliği bulununca (Yavuz Sultan Selim Han Türbesi, sekizgen plân , yuvarlak tambur, pencerelerin cephedeki kompozisyonları , kubbe teşkilindeki benzerlikler, v.b. ) onu Tac Mahal mimarları arasında düşündürmüş olabilir. Bu mimarın Balkanlardan Suriye’ye kadar geniş bir alanda eserleri bulunuyor. Belki bu arada (çağın uyuşması sebebiyle) Agra’yı, Şah Cihan’ı ziyaret etmesi, Tac Mahal’e katkıda bulunması tahmin edilebilir. Fakat bu konuda herhangi bir kaynak mevcut değildir. Tesis, tasarımıyla ve inşasıyla gerçekten benzersizdir. Plânlama külliye düzenindedir. 305 m.* 580 m . ölçülerinde bir alanı kaplayan külliyenin türbe , ortasında değil Yamuna nehrine yakın olan tarafında inşa edilmiştir. (

Yani alanın ucuna inşa edilmiştir.) Çevre duvarı kırmızı taş malzemeyle örülmüştür. Plânlama müthiş bir simetriye sahiptir. Türbenin her iki yanında mescid ve mihmanhane yer alır. Hint mimarlığında sıkça tekrarlanan simetri uygulaması burada tavizsiz uygulanmıştır ve bir ayna gibi bir taraf diğer tarafı aynen yansıtır.

Tesis, tasarımıyla ve inşasıyla gerçekten benzersizdir. Plânlama külliye düzenindedir.

Türbeye eklenen dört minare, türbe mimarisi için ilktir ve yeniliktir. Ana yapıdan tac kapıya giden yolda Çilâv Hane denilen büyük ve gösterişli bir meydan yer alır. Meydanın her iki yanında türbe personeli meskenleri , güneyde ise hanedanın diğer unsurları için planlanmış türbeler var. Bahçe, cennet bahçeleri hayal edilerek tanzim edilmiştir. Ana giriş kapısının üstüne yazılmış Farsça beyit şöyle tercüme edilmiştir : “Ey cennetin bahçesinden daha büyük ve saadet içindeki mübârek mekân. Ey yüce yapılar , sizki daha yükseksiniz cennet tahtlarından…” Farsça’da “Dört bahçe” anlamına gelen “Cihan Bağ” düzenlemesi burada da hareket noktasını teşkil etmiştir. 16. Ve 17. yy.daki İslâm Bahçe mimarlığında bu sistem sıkça kullanılmıştır. Rahman suresinde ve müteaddit surelerde bahsedilen cennet bahçeleri tarifleri , müslüman ustalar elinde değişik yorumlara ulaşmış ve çoğu zaman şaşırtıcı sonuçlara ulaşılmıştır. Bu tanzimlerde su , mimari bir eleman olarak ele alınmış ve başarıyla kullanılmıştır. Suya aksettirilen cepheler , görünüşü olağanüstü zenginleştirirler.

19


Tac Mahal bahçesinde bu düşünce uygulanmıştır. Endülüs’teki Elhamra Sarayı’nın bahçe tanzimi de benzer durumdadır. Türk-İslâm mimarlığında Türbe bahçelerinin farklı bir okul teşkil ettiği söylenebilir. Çünkü bizim inanışımızda mezar, bir yok olma noktası değildir. Ayrıca türbe bahçelerini birer “Ahiret bahçesi” olarak düşünmek ve buna göre davranmak zarureti vardır. Ana türbe binası, kenarları 95’er m. olan kare bir kaidenin üzerinde , sekizgen bir plânla teşkil edilmiştir. Yapı merkezindeki sekizgen mekâna bağlanan dört geniş eyvan vardır. 18 m. Çapındaki orta mekânın üzeri çift çidarlı bir kubbe ile örtülüdür. Kubbenin içten yüksekliği 24 m.dir. Dıştaki kubbe , Asya aksında sıkça kullanılan, hele Hindistan’da özellik kazanan soğan tibi bir kubbedir. Kubbeli mekânın etrafında yer alan birimler iki katlı olarak inşa edilmiştir. Yapının dört cephesi de , yükseklikleri 32m. olan , yine Asya cihetinde çok kullanılan sivri kemerli eyvanlarla çevrilidir. Onların yanına inşa edilen iki katlı , kemerli eyvanlar , cephedeki doluluk ve boşluk nisbetlerini dengeler ki , bu konuda müthiş bir sonuç yakalanmıştır Tac Mahal’de. Bu küçük eyvanlar içerdeki iki katlı mekânlarla ilişkilidir. Yapının üstündeki kubbenin ikinci çidarı, yani dışarıdan görünen kısmı 44m.yüksekliktedir. ( Yere kadar 74m.dir.) Yuvarlak bir kasnakla sekizgen tambura aktarılan yükler, oradan, kolonsuz,duvarlara nakledilmektedir. Kubbe kasnağının yanlarına yerleştirilen dört küçük sayı//22// mayıs 20

kubbe , cephe görünümünü daha etkili ve daha zarif bir duruma sokmaktadır. Orta mekânda mermer iki sanduka vardır. Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’a ait olan sandukalar, esas cenazelerin bulunduğu, bir alt katta ki cenazeliği (veya mumyalık) işaret ederler.Mekânın sadece güneydeki girişi açık tutulmuştur. Diğerleri mermer paravanlarla kapatılmış durumdadır. Mermer sandukaların üzerinden itibaren başlayan tezyinat, dış cephede, kemer sövelerinde, süpürgeliklerdei içerde ve dışarda devam etmektedir. Bu kadar yoğun tezyinatın aslında ziyaretçiyi sıkması gerekir. Halbuki buradaki durum kesinlikle öyle değil. Aksine , seyredenlerin gözleri ve gönülleri için neredeyse bir şölen oluşturmaktadır. Bu cam mozaik tekniğinin en ustaca uygulandığı yer Tac Mahal olmadılır. Pencerelerle ayarlanan ışık-gölge durumu , içmekana öylesine bir huzue ve sükûn sunmuştur ki , türbelerde genellikle hüzünlü ve ürkütücü olan hava burada tamamen bir huzur bahçesine dönüşmüştür. Külliye,kâmilen iki renge tahsis tahsis edilmiştir. Kırmızı ve beyaz. Düzgün dığı için ciddi bir kontras sağlanmıştır bu iki renk ileç Çevre duvarları dahil diğer tesisler tamamen kızıl bir fon oluştururken esas yapı bembeyaz ve oya gibi işlenmiş gövdesi ve kubbesiyle ayın ondördü gibi bahçenin kenarına doğmuştur. Beyaz mermer içine kakma tekniğiyle işlenen renkli taşlar , girift ve arabesk motiflerle bütün


iç ve dış yüzeylerde gülümsemektedir. Bu tekniğe batılılar “Pietra dura” derler. Bundan başka , tezyinatta , kıymetli taşlar ve inciler de kullanılmıştır. Tezyinatın ana unsuru olan kitâbeler ve cephe sınırlarında hattın en sanatlı olan tipleri kullanılmıştır. Baş hattat Settar Han’dır. İranlı, Hintli, Arap hattatlar da görev yapmışlardır.Settar Han ile birlikte bir Osmanlı kubbe ustası İsmail Efendi’nin tezyinatla emekleri çoktur. Türbedeki sanduka yüzeylerine işlenen yazıların seçimini Şah Cihan, güvendiği ve sevdiği hattat Emanet Han’a emanet etmiş, birlikte karar geliştirmişlerdir. Türbe mekânına girilen cephenin sivri kemerli yüzüne “Yâsin” sure’i şerifini istifleyen hattat Settar Han’dır. Türbe , mimari olgunluğu kadar çevresinde oluşturulan menkibeler, romantik hatırâlar ve söylentilerle de ününü yaygınlaştırmıştır. Tac Mahal kadar üstüne efsane düzülen başka bir yapı yoktur. Babürlü Mimarlığının en başarılı örneğidir. Bu mimari okul, Hindistan’da uygulanan klâsik Hint mimarlığının dışındadır. Hatta kökeni sayılan Timurlu mimarlığından da farklıdır. Yenilerin diliyle “özgün” bir mimaridir. Geçen zaman içinde bazı kişiler, hattâ yerliyabancı bâzı sanat tarihçileri , Tac Mahal’i mimarlarından ustasına , plan tipinden bahçe tanzimine kadar , farklı kültürlere ve farklı devletlere maletmeye çalıştılar. Bu kadar güzel ve ünlü bir yapıya sahip çıkanın çok olması anlaşılabilir. Onu her toplum benimsemek ister. Sokaktaki adam için bu normaldir. Ama mimarlıkla ve sanat tarihiyle ilgilendiğini söyleyenlerin bu hataya düşmemesi gerekir. Tac Mahal’in bulunduğu coğrafya sebebiyle Hint mimarisinden, mimarları sebebiyle Osmanlı’dan ve İran mimarlığından , uzayıp geldiği Timurlu mimarisinden , yani Asya aksından etkilenmesi mümkün müdür ? Bu etkilenme onun değerlerinden bir şey kaybettirir mi ? Onun şaheser hüviyetine, kişiliğine halel getirir mi ? Hikayeler bazen mutlu sonla bitmezler. Bu muhteşem abideyi inşa eden Şah Cihan ,geçen yirmiden fazla yıla rağmen hüznünü terketmedi. Devletin iç ve dış işlerini tavsattı. Hastalandı Oğulları taht kavgalarına başladılar. Nihayet içlerinden biri, Evrengzip, kardeşlerini bertaraf etti ve başa geçti. Hasta babasını da götürüp Kırmızı Kalede gözetime aldı. Yani hapsetti . Şah Cihan ömrünün kalan kısmını Kırmızı Kale’nin Tac Mahal’i uzaktan gören bir odasında yaşadı. Ve oradan sevgili karısının mezarını seyretti. Ölünceye kadar da o mekândan hiç

ayrılmadı. Zaten çokta yaşamadı. Siz başlıktaki değerlendirmeye aldırmayınız. Fakat biz, bu muhteşem âbideyi görmek ve ona dokunabilmek ayrıcalğını lûtfeden Allah’a hamdederken, nedense kendimizi farklı hissediyoruz. DİPNOT

1. Enver Konukçu, Ö. Faruk Akün, İslam Ansik. Babürlüler mad. 2. İslam ve Sanatı Philippa Vaughan S.479 2. İslâm ve Sanat-ı Mimarlığı. Philippa Vaughan. S.482

NOTLAR

Hindistan’la ilgili güncel ve kısa notlar : • Hindistan’ın resmi nüfusu 1,5 milyar kişi. Dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi. Yüzölçümü 3,5 miyon kilometre kare. • Ülke genelinde 100 milyon insanın vatandaşlık kaydı bulunmuyor ve sokaklarda yaşıyorlar. Orada doğup, orada ölüyorlar. • Yeni Delhi’nin nüfusu 17 milyon kişi. Agra’da 3,5 milyon kişi yaşıyor.Tac Mahal Agra şehrinde bulunuyor. • Nüfusunun %80’i Hindu, %12’si Müslüman, %2,5’i Hristiyan. Diğerleri farklı dinlere mensup. •Hindistan’da güneş bizden 3,5 saat önce doğuyor.

21


VİN HALKALARI

BENİM EVLERİM VE BENİM ŞEHİRLERİM Kilis’te Camii Kebir Sokak’taki babaerkil ailemizin oluşturduğu evimizde doğmuşum. Dedemler, amcamlar ve biz aynı evde oturuyorduk. Esasında bu ev dedemin amcazadeleriyle aynı mekan imiş, ancak aile bireyleri çoğalınca ortadan kesme taş ile ikiye bölünmüş, duvara bitişik yerden de bir mini pencere açılarak iletişim sürdürülmüş. Diğer evin giriş kapısı da bir başka sokağa Sıcancık’a açılmış. Burası birlikte yaşadığımız ilk evimizdi. Yıl 1950. Mehmet Cemal ÇİFTÇİGÜZELİ

Evimizin bahçesi de duvarları gibi kesme beyaz yontma taş döşemeliydi. Ekinliklerinde bir turunç ağacı, üç üzüm asması, bir nar ağacının yanında kırmızı, sarı, pembe güller, yaseminler, hanımelleri, zakkum, hatmi ekilmişti. Asma gülü dediğimiz ve katmer katmer açan gül ağacının kokusu etkileyiciydi. Saksı çiçeklerimizin sayısı bir hayli fazlaydı. Her odanın önünde kullanılmış tenekeler, kırılmış testiler ve miadını doldurmuş kaplara renk renk sardunya, lokiyye, küpe çiçeği ve fesleğen çiçekleri ekilmişti. Filli dediğimiz fulya yarı ağaç gibi olur ama beyaz çiçeği her yanıyla kokardı. Öyle ki güzel kokusu için annemler su testisinin içine koyarlardı. Zakkum ise tartışılan bir çiçekti. Zehir olduğunu iddia edenler olduğu gibi, uzun boyu, güzelliği, yeşilliği ve renkli çiçekleri dolayısıyla tercih eden evler de olurdu. Bizim ve bütün arkadaşlarımın evi birer çiçek bahçesi gibiydi. Evimiz kale gibi duvarlarla çevrilmişti. Kapı taşları ise araya yarı yarıya siyah kaya taşı konularak dizayn edilmişti. Giriş kapımız çift kanatlıydı. Kerestesinin üzerine kapımızda renkli ince saç döşenmişti. Bunun üzerine de iri başlı çivilerle şekiller yapılmıştı. Bu da vazo içinde güller ve karanfiller biçiminde gelirdi bize. Kapı üzerinde biri aşağıda halka, diğeri yüksekte el şeklinde iki tokmak vardı. Halka tokmak gelen hanım konuklar içindi. İnce ve tiz bir ses çıkarırdı çalınınca. Ev sahibi de gelenlerin hanım olduğunu bildiğinden baş örtüsü falan takmak ihtiyacı hissetmezdi. “Buyurun” diye seslenirdi. El şeklindeki tokmak ise daha sert ve tok bir ses çıkarırdı. Böylece gelenlerin erkek olduğu anlaşılır ve ona göre mahremiyete bürünülürdü. Evin kapısının bitişiğinde bir metre yükseklikte bir demir halka daha bulunurdu. Bu halka gerek evin, gerekse haneye eşya taşıyan hayvanların bağlanması içindi. Burası bir nevi otopark hizmeti verirdi. Her evde de mutlaka olurdu. Hacca gidenlerin evlerinin üzerine dua ve besmele yazılır, Kabe resmi çizilirdi. Yeni evlenenler için ise çömçe damat-gelin resmi yapılırdı. Herkes de bu evlerin hacı ve güveyi evi olduğunu öğrenmiş olurdu. KAPI DİLLE AÇILIYOR

Evin kilidi bir karış büyüklüğünde demirden ”dil” denilen bir aletti. Açılıp kapandığındaki sesi duyardınız. Evin kapısının tek kanadı arkadan portatif demir çubukla sabitlenirdi. Kapının arkasında yarım oda büyüklüğünde

sayı//22// mayıs 22


abdesthane veya hela dediğimiz tuvaleti bulunurdu. Şehre üç günde bir su verildiğinden helalarda mutlaka dolu bir ibrik hazır olurdu. Hacetler çömelerek giderilirdi. Evimizin girişinde bir kısa dehliz bulunurdu. Dehliz boyunca da duvara bitişik arık ile de havış dediğimiz bahçe yıkandığında kirli suların tuvalete yönlendirilerek akması sağlanırdı. Dehlizin bitip, havışın başladığı yerde çöp zembili olurdu. At arabalı çöpçüler geldiğinde çöpleri buradan alabilirilerdi. Evden rahatlıkla tabut çıkabilecek genişlikteydi dehliz. Evimizin bütün odaları bahçeye bakar ve güneş görürdü. Mutfak dehlizin hemen bitişiğindeydi. Yemekler odunla tutuşturulan ocağımızda pişerdi. Kap kacak kül ile yıkanırdı. Mutfağın içinde ayrıca taştan oyulmuş küllük dediğimiz bir su deposu vardı. Küllük sürekli dolu tutulur, boşaldıkça bahçenin ortasındaki su kuyusundan takviye edilirdi. Yahut Ulu Cami’den su taşınırdı. Banyo da burada yapılırdı. Küllüğün üzerinde “tahta daraba” dediğimiz keresteden çerçeveli bir pencere vardı. Sadece banyolarda kapatılırdı. Elektrik de üç günde bir verildiğinden mutfakta önceleri lamba, sonraları fennüs , en sonunda da lüks lambası kullanılmaya başlanmıştı. Ta ki elektrikler gelene kadar. EVLERDEKİ KARA DAVUT

Mutfağın bitişiğinde dedem ve babaannemin odası vardı. Eşikten içeri girilir ve ayakkabılar burada çıkarılırdı. Hemen girişte tazar dediğimiz su testilerinin veya zaruri ihtiyaçların

konulduğu mermerden yapılmış yüksekçe bir divan yerleştirilmişti. Altındaki boşluk ise ocak gibi bir görev yapardı. Genelde boş olurdu. Odanın bütün pencere ve dolapları işlemeliydi. Nakış nakış bunları görmek mümkündü. Yüklükte onlarca yorgan ve çarşaflar sıralanırdı. Dolaplara giysiler ve çamaşırlar korunurdu. Mis gibi sabun kokardı bu dolabın etrafı. İç çamaşırları evin hanımları dikerdi. Odanın kocaman bir aynası hepimizi içine alırdı. Bazı dolaplar vitrin gibiydi. Babaannemin fazla olmayan çeyizinden kalanlar sergilenirdi. Işıl ışıldı çocuklar için. Duvarda kılıfı içinde bir Kur’an-ı Kerim’i sürekli muhafaza edilirdi. Bir rafta ise babaannemin her zaman okuduğu Ahmediye, Muhammediye, Kara Davut, Caber Kalesi Fethi, Battal Gazi kitaplarını dün gibi hatırlıyorum. Kitapsız hiç bir ev ve odamız yoktu. Bu oda kışın mangal ile ısıtılırdı. Zaman zaman tandır dediğimiz, toprak ve kilden yapılmış içine kömür ateşlerini yerleştirebilecek şekilde bir ağzı olan, yanlarında bir kaç da deliği bulunan mangaldan başka ısınma aracımız yanları açık küçük bir masanın içine yerleştirilir ve üzerine bir yorgan atılarak hane halkının üşümesine mani olunurdu. Yorganın altına ayaklarımızı ısıtarak büyüklerimizin anlattığı masalı dinlerdik. Zaman zaman da babaannem Yusuf ile Zaliha hikayesini anlatırdı bize. Dualar belletirdi. Namaza kalktığında ise secdeye varır varmaz sırtına binerdik. Babaannem duasını yüksek sesle okuyunca mesajı anlayan annemler gelip bizi babaannemin sırtından indirerek “ günah işlediğimizi” hatırlatırlardı. Akabinde 23


ise seccadede babaannemin yanına oturarak ellerimizi açıp duaya varırdık. MAGARADAKİLER

Odanın içinde bir de ambar dediğimiz işlemeli büyük sandıkta zahirelerimiz korunurdu. Kışın bütün aile bu odada toplanarak yemek yerdik. Hayatı burada sürdürürdük. Evimizin bahçesinde taştan oyulmuş bir curun bulunurdu. Burada mevsimine göre ayaklarla çiğnenerek biber ve domates salçası yapılır, sirke ve üzüm suyu çıkarılırdı. Posası da atılmaz, bir torbaya doldurularak, üzerine bir büyük ve ağır taş konarak son kez bir kere daha suyu alınmaya çalışılırdı. Büyüklerin elbisesi ters yüz edilerek çocuklara dikilirdi. Ayakkabılara pençe vurulurdu. Bahçenin ortasındaki kuyumuzun suyu sadece mutfakta ve banyoda kullanılır, içmek için Ulu Cami’den testi ve kovalarla su taşınırdı. Kurban Bayramı yaza denk gelmişse ve eğer kavurma yapılmamışsa etler kuyuya sarkıtılarak korunmaya çalışılırdı. Havışta bir de tel dolabımız vardı ki burada havaya temas etmesinde fayda görülen yiyecekler muhafaza edilirdi. Mağaramıza gelince, havıştan birkaç taş merdivenle inilirdi. Bir voleybol sahası kadar büyüktü mağaramız. Tahıl ambarlarımız buradaydı. Buğday, mercimek, nohut, pirinç, bulgur, un ambarlarda korunurdu. Lazım oldukça tahta kapağı açılarak alınırdı. Buğdaylar değirmene gönderilerek çuvalla un yapılırdı. Ayrıca peynirler, salçalar, yağların muhafazası için en ideal yerler de mağaralarımızdı. Tavanında direkler vardı. Buraya da korumak sayı//22// mayıs 24

için kavun ve üzüm gibi meyveler bir çiviye asılır, kışın sofraya çıkarılırdı. Mağaramız öyle güzel kokardı ki insanın midesi kaşınır ve acıkırdı. Evimizin en serin yeri burasıydı. Aşırı sıcaklarla savaşanlar bazı gün ve haftalarda ya mağarada yatar ya da dama çıkarlardı. Dam deyip geçemeyiz. Odalarımızın üzeri saman ve toprak karışımından oluşurdu. Kış gelmeden enine dönebilen, silindir şeklindeki loğlarla bu damlar bir ileri bir geri gidilerek sertleştirilirdi. Aynı günümüzdeki yeni asfaltlardaki silindirler gibi. Kışın akan suların burada birikmemesi için taştan yapılmış ve içinde arkı olan çörtenlerle tahliye edilerek bahçeye akıtılırdı. Çörtenler bazen aslan ağzı, bazen kuşburnu, bazen düz biçimde şekillendirilerek işlenirdi. Altında da duvar içine oyulmuş “kuş tagaları” vardı. Bu mini pencerelerde kuşlar yiyecek bulur, korunur ve yuvalanırdı. MERDİVENİN TIRABZINLARI

Beş odalı evimizin sadece ikisi bize aitti. Güneye bakardı ve birkaç merdivenle çıkılırdı. Merdiven altları kömür ve odunluk olarak görev yapardı. Amcamlarınki ise tam karşıda ve daha fazla merdivenli iki ayrı odaydı. İkinci kat gibiydi ve sokağa bakan bir de penceresi vardı. Pencereler sokakların görselliğini bozmasın diye en iyi demircilere desenli biçimde işletilir, bazen geometrik, bazen ikiz, bazen gül ve karanfil biçiminde şekillendirilerek yapılırdı. Merdivenlerimizin trabzınları da öyleydi. Bugün için antika olan dövme demirden yapılırdı.


Amcam güvercin meraklısıydı. Kilis’te kuşçuluk bir meslekti. Bazı kuşların fiyatları ile ev alınabilinirdi. Bir merdiven altını amcam kuş kümesi yaptı. Bir damı da kuş uçurtmak için planladı. İkindi üzeri bütün Kilis kuşçuları elindeki güvercinleri semaya uçururlardı. Gökyüzü bir anda güvercin ordusu gibi görünürdü. Evimizin her taşı bir hizmete vasıta olurdu. Cuma günleri bahçemizden hudar dediğimiz karışık mevsimine göre meyve-sebze gelir, havışa bırakılırdı. Sütlü kaymaklı ekmekler ise kaplarla elden teslim edilirdi. Buğday ve salçalar kaynatıldığında, ceviz sucuğu yapıldığında havışımız çamurla sıvanarak dev halle dediğimiz kazan içindekiler yakılan odun ateşinde kıvama getirilmeye çalışılırdı. Bu çalışmaya komşular da yardımcı olurdu. Sonra patlıcan, kabak, domates, biber ve acur kurutulması, şehriye dökülmesi de dayanışmanın bir başka yansımasıydı. Evin sabunlarını şehrimizin ünlü sabuncuları eve gelerek yapardı. Eğer bir komşu evimize yemek pişerken gelip o kokuyu hissettiyse mutlaka bir sahan yemek o eve “bir yeri şişmesin” diye gönderilirdi. EVLERİN MAHALLEYLE ÖRTÜŞMESİ

Evimizin iki yanındaki tarihi Ulu ve Şıhlar Camileri üç beş adım yanımızdaydı. Ezanlar duyulurdu, selalar işitilirdi. Karşımızda ise evimizin mahseresi vardı. Mahsere zeytinyağı ve pekmez imal edilen yerlerimizdi. Ayrıca onlarca at, katır, eşek ve davarımız da mahserenin ahırında barınırdı. Tek ulaşım ve taşıma araçları onlardı. Naylon araba dediğimiz atlı arabalara henüz geçilmemişti. Sokağımızda belediye başkanı, eczacı, öğretmen, çiftçi, değişik esnaf temsilcileri bakkal, terzi, hudarcı, iğneci ve memurlar oturuyordu. Onların çocuklarıyla arkadaştık. Çelik çomaktan birdirbire, muraharaldan saklambaca, futbola kadar oynardık. Bitişiğimizdeki Eşref Kasteli Çarşısı’nda esnaf öğle vakti namaz ve yemek için dükkanının önüne bir şal örterek kapalı olduğunu bildirir ve kilitlemezdi. Evimiz komşularla, çarşıyla, camiyle, sokakla ve her canlı ile örtüşmüştü. DAHA FAZLA ÇOK PARA KAZANMAYA ENDEKSLENMİŞ BİR YAPI

Beş yaşından üçüncü çeyreğe geldiğimde artık İstanbul’da oturuyorum; Şerifali’de. 24 yıl da İstanbul solumuş, İstanbul yaşamışım. Çok sayıda müteahhit arkadaşım var. “Keşke haberimiz olsaydı ev aldığından” dediler. “Sizin

yapılarınızda odalar güneş görüyor mu, çocuk ve yaşlılar için lavabo var mı, tuvaletler evin içinde mi, girişinde mi, yatak odasında ayaklar kıbleye doğru mu uzanıyor? Yeşil alanlarınız mevcut mu? Çarşı ve yol sorun mudur?” diye sordum bu açıklama üzerine. Dediler ki “Hepsi mümkün ama güneyden ev alırsan daha pahalı olur. Fakat güneş görür. Kuzeye bakanlar ucuzdur. Farkı alınırsa lavabolar değişebilir. Bahçeli evler biraz tuzludur. Çarşıya ve yola yakın istersen de öyle.” Bunu arkadaşlarım anlattı. İçim cızz etti. Türkiye’de inşa edilen gökdelenler ve AVM’ler batının 1980 yılındaki inşaatların kötü ve ilkel bir kopyası. 12 Eylül öncesi Singapur’da görmüştüm bu yapıları. Bize yansıması ise hala kimliksiz. Yerel özellikleri bile yok. Oysa inşaat günümüzde birinci sırada yer alan bir sektör. Ancak içinde bize ve yarınımıza ait bir şey bulmak zor. Teknoloji bile dışardan. Emekçi endişesi de taşınmıyor, inşaat iskele ve asansörlerinde emekçiler düşerek hayatını kaybediyor. Bu çözülme durdurulmalı. Türkiye yeni ve çağdaş, yerelliğiyle örtüşen, bölgesiyle bütünleşen, insana ve topluma endekslenmiş sorumluluk taşıyabilen marka müteahhit, mühendis ve mimarlarını yetiştiremezse vay halimize. Ankara’da ilesam genel kurulunda öğrendim; Kültür ve Turizm Bakanı Mahir Ünal kendisini ziyaret eden sivil toplum kuruluşlarıyla tertiplediği toplantıda “Şehir ve kültür konusunda proje üretin, öyle görüşelim” demiş. Ne dersiniz? 25


ağ açıp çağ kapayan Hükümdar Fatih Sultan Mehmed Han’ın İstanbul’u fethi hadisesi; dünya tarihi ve İslam tarihi açısından önemli dönüm noktalarından birini oluşturmaktadır.

FETHİN GURUR TABLOSU

PANORAMA 1453

Tarih Danışmanlığını Prof.Dr. Feridun Emecen hoca’nın yaptığı müze eksi bir ve eksi iki katlarında içeriğini Prof.Dr. Erhan Afyoncu ve Yrd.Doç.Dr. Coşkun Yılmaz’ın hazırladığı danışmanlığını Mimar Hilmi Şenalp’in yaptığı tasarımını Özkul Eren’in üstlendiği Panorama 1453 Türkiyenin ilk ve tek Panorama müzesidir. Salih DOĞAN

23 Mart 1453’te Edirne’den yola çıkan fetih ordusu 6 Nisan günü İstanbul’u muhasara etmeye başladı. Elli üç gün süren kuşatma sonucunda “Ya İstanbul beni alır ,Ya ben İstanbul’u” diye 19 yaşında İstanbul’u feth etmeye karar veren ve 21 yaşında bunu gerçekleştiren genç Osmanlı Padişahı II.Mehmet 29 Mayıs 1453 salı günü İstanbul’a girmeye muvaffak oldu. Doğu Roma olarak bilinen İmparatorluğa son veren II.Mehmet ”Fatih Sultan Mehmet” unvanını aldı. İslam Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’in ” Konstantiniyye (İstanbul) elbet feth olunacaktır. Onu feth eden kumandan ne güzel kumandan, feth eden asker, ne güzel askerdir.” müjdesine nail olmuştur. İşte bu kutlu tablonun genç nesillere tüm yönleriyle tanıtılması ve bu hatıranın yaşatılması için Fetih Müzesi fikri ortaya çıktı. Dünyada bunun gibi önemli fetihlerin , şavaşların ve olayların resmedildiği birçok panorama mevcut olup müze yerleşkesi olarak savaşların ve hadiselerin bizzat yaşandığı yerlere yapılmışlardır.İstanbulun Fethinin anlatıldığı “Panorama 1453” Topkapı’da bizzat savaşın butun şiddetiyle yaşandığı yerde inşa edildi. Fethin Gurur Tablosu “Panorama 1453 Tarih Müzesi” Topkapı Fetih ordularının topyekun yüklendiği savaşın tam orta yeri , o zamanki şartlarda dünyanın en iyi korunan, surları aşılmaz denilen lakin çağ açıp çağlar kapatan Fatih Sultan Mehmed Han’ın Şahi topunun bir tonluk gülleleriyle yıkılan surların önünde ..İstanbul’un Fethinin bütün merhalelerini aynel yakin bir bir yaşayıp yeniden fethe tanık olacağınız bir mekan “Panorama 1453 Tarih Müzesi” Burası eski Anadolu otogarının Topkapı Kültür Parkına dönüştürüldüğü yerde kurulmuş, tıpkı 29 Mayıs 1453 günü olduğu gibi Fethin tüm ihtişamını göstermektedir. Hemen karşınızda Doğu Romanın yıkılmaz denilen surları ve Ulubatlı Hasanın burçlarına Osmanlı Sancağını diktiği Romanos Kapısı(Topkapı)’nı sol tarafınızda Edirnekapı surlarının şanlı tarihe tanıklık edercesine uzanıp Haliç’e

sayı//22// mayıs 26


doğru tırmanışını ve sağınızda ise Silivri kapı surlarının Marmara denizine doğru uzayışını göreceksiniz.İşte İstanbul’un Fethini yeniden tam da burada yaşayacaksınız. 2009 Yılı 31 Ocak günü TC.Cumhurbaşkanı Sn.Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde açılışını yaptığı ,İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Sn.Kadir Topbaş’ın kendi döneminde başlayıp bitirdiği prestij projelerinden biri olan müze ; Dünyada benzerleri içinde tek tam Panoramik müze olma özelliğini taşımaktadır ve bu bakımdan henüz bir eşi daha mevcut değildir. Panorama 1453 Tarih Müzesi ülkemizde bir ilk olmasının yanında dünyadaki örnekleriyle mukayese edildiğinde Panorama müzeciliği anlayışına bir çok yönden yenilikler getirmiştir.Resim tekniği bakımından diğer ülkelerde bulunan panoramik müzelerden farklı olarak bilgisayar teknolojisinden çokça istifade edilmiştir. Resmin montajı ,ölçüleri, kullanılan malzeme, materyaller ,aydınlatma ve ses efektleri bakımından bir çok ilklere imza atmıştır. Müzenin yapımı proje koordinatörü Haşim Vatandaşın başkanlığında Ramazan Erkut, Yaşar Zenalov, Oksana Legka, Ahmet Kaya, Hasan H.Dinçer, Attila Tunca, Murat Efe olmak üzere sekiz sanatçının aralıksız üç yıl birlikte uyumlu çalışması sonucunda 2005-2008 yılları arasında tamamlanmıştır.

heykeli karşılamaktadır. Eksi bir katından eksi ikiye inilen merdivenin üzerinde ise gemilerin karadan yürütülüşüne dair bir rölyef çalışması size eşlik ediyor.

Müze binası 3 kat olup müzenin kendisi iki bölümden oluşmaktadır Müze girişinde sizi tüm heybetiyle Fatih Sultan Mehmed Han’ın bir

2.Bölüm. Panorama Platformu Kısa ve karanlık bir koridorun bitiminde kendinizi birden bire 29 Mayıs gününün

Topkapı, Fetih ordularının topyekun yüklendiği savaşın tam orta yeri

1.Bölüm .Kronolojik Fetih Sergisi Tarih Danışmanlığını Prof.Dr. Feridun Emecen hoca’nın yaptığı müze eksi bir ve eksi iki katlarında içeriğini Prof.Dr. Erhan Afyoncu ve Yrd.Doç.Dr. Coşkun Yılmaz’ın hazırladığı danışmanlığını Mimar Hilmi Şenalp’in yaptığı tasarımını Özkul Eren’in üstlendiği kronolojik olarak İstanbulun kuruluşunu, fethini ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın tüm yaşamından pasajların anlatıldığı bir sergi mevcuttur. Sergi içeriğinde İstanbul’un kuruluşundan başlayıp, fetih hadisinin yer aldığı tablo ardından kuşatmanın aşamalarının anlatıldığı fethi, Fatih Sultan Mehmed’in çocukluk defterinden tutun da liderliği komutanlığı devlet adamlığına varıncaya kadar hukuk kültür, sanat, medeniyet ve İstanbul’u yeniden inşa faaliyetlerini, savaşların orijinal minyatür gravür ve resimler eşliğinde anlatıldığı ve günümüz bakış açısı ile de modern minyatür çalışmalarının da yer aldığı 54 adet Pano mevcuttur. Eksi iki katında ayrıca Platformun 1/10 ölçekli ve 1/25 ölçekli iki maket çalışması müzenin yapımı konusunda ziyaretçiye farklı bir bakış açısı getirmektedir.

27


Dünyada 30 kadar Panorama Müzesi mevcut olup hiç birinde gökyüzü resme dahil edilmemiştir.

sabah aydınlığına uyanmışçasına İstanbul’un fethine mehterin sesiyle topların gümlemesiyle at kişnemeleri ve tekbir sesleriyle şahitlik edeceğiniz zamanın sizi 29 Mayıs 1453 gününe götüreceği ,nabızların tutulduğu nefeslerin kesildiği yer işte bu platformdur…360 derece sınırsız görsellik sizi savaşın içine Fethin görkemine dahil edecek. Platform;38 metre çaplı bir yarım küre üzerine yapılmıştır. 14 m yükseklik 14 m genişlikte olan yarım kürenin iç yüzeyini kaplayan resim, 1304 parçadan oluşup toplamda 2350 m2 ile dünyada gökyüzünün resme dahil edildiği tek tam panoramik resim olma özelliğine sahiptir. Resimle ziyaretçi platformu arasındaki 650 m2’lik gerçek alanda başta Macar Urbanın döktüğü Şahi Topun maketi olmak üzere 3 boyutlu objelerin savaş aletlerinin topların güllelerin konulduğu platformla birlikte, toplam 3000 m2’lik dev bir büyüklüğe ulaşmakta ve ziyaretçinin bütün duyularına hitap eden bir gerçeklik duygusu yaşatmaktadır. Resim içerisinde en önemli ayrıntılardan birincisi Proje yönetmeni’nin hazırladığı ,15. yüzyılın ünlü İtalyan ressamı Gentile Bellini’nin 1480 yılında resmettiği 48 yaşındaki Fatih tablosundan yola çıkılarak, bilgisayar teknolojisiyle gençleştirme yapılarak hazırlanan 21 yaşındaki genç Fatih’in resmidir.Bununla birlikte Sultan’ın yakın korumaları olan Solak askerlerin ve bazı komutanların yüzleri;resimleri oluşturan sekiz sanatçının kendi yüzlerini resimlemesi ile bahsi gecen figürlerin çehrelerine sayı//22// mayıs 28

biraz daha fazla gerçeklik kazandırmış ve ziyaretçiler için ayrıca ilgi konusu olmuştur. Diğer figürler için tekrara düşmemek adına hemen hemen hepsi gerçek çehrelerden seçilen duygu durumlarını yansıtacak şekilde 10 bin figür oluşturulmuştur. Dünyada 30 kadar Panorama Müzesi mevcut olup hiç birinde gökyüzü resme dahil edilmemiştir. Sadece ufuk hattından sonrası kumaşla kaplanmış kubbeler mevcuttur. Fakat 1453 Tarih Müzesindeki resmin sınırları mevcut olmadığından gökyüzünün resme dahil edilmiş olmasından dolayı resmin bir bitiş noktası mevcut değildir. Dolayısıyla resme bakan kişi optik alışkanlıklarıyla eserin gerçek boyutlarını kavrayamamaktadır. Ziyaretçi, platforma çıktığı andan itibaren 10 saniye kadar sürecek bir şok yaşamaktadır. Bu durum, sanki dışarıdaymış gibi yaşama duygusu, resmin gerçekliğini ve boyutlarını kavramayı sağlayacak referanslar, başlangıç ve bitiş gibi dayanak noktaları bulamamanın şaşkınlığıdır. Burası insana, kapalı bir mekâna girildiği halde, bir şekilde tekrar üç boyutlu dış bir mekâna çıkılmış duygusunu yaşatmaktadır. TARİHİ TOP ,GERÇEĞİ İLE YANINIZDA

Platformda Mehter eşliğinde gezerken projesi bizzat Fatih Sultan Mehmed Han tarafından çizilen Macar topçu ustası Urban’ın döktüğü 8 m uzunluğunda tonlarca ağırlıkta, her bir güllesi bir ton olan Şahi Top’un ateşlendiği andaki sıcaklığını ellerinizi uzatsanız sanki


hissedecekmiş gibi olacağınız ve sonra dönüp Konstantin surlarındaki yıkıcı etkisine tanık olacağınız, surlardan dökülen kızgın yağlara, Grejuva ateşine rağmen surlara tırmanan Yeniçerileri, gönüllü Akıncıları, hele de Serdengeçtilerin en önde yalın kılıç düşmanı yaran cenk seslerini hafızanız hiç unutmayacak ... Yüzbin kişilik Fetih ordusunun kösler, davullar, nakkareler eşliğinde tekbir sesleri sizi kuşatacak farkına varmadan eşlik edeceksiniz…. İstanbulun orta yerinde Zeytinburnu ilçemizde Topkapı’da fetih alanında açıldığı günden bugüne her yıl yaklaşık bir milyon kişinin ziyaret ettiği “Fethin Gurur Tablosu Panorama 1453 Tarih Müzesine’’ bu yıl fethin 563.Yılında fetih haftasında herkesi burada Fatih Sultan Mehmed Han’ı anmak anlamak ve yeniden İstanbul’un fethine tanık olmaya o kutlu zaferi yeniden yaşamaya davet ediyoruz . İstanbul’da yaşayan herkesin bu muhteşem müzeyi mutlaka ziyaret etmelerini arzu ediyoruz. Öğrencilerin kesinlikle, Tarih öğretmenleri ile birlikte ziyaret etmelerini bekliyoruz. Panorama müzesini, Öğrencilerin ders olarak işlenecek eğitim sınıfı olarak kullanılmasını, müze ziyaretinin Milli Eğitim Müdürlüğünce müfredata alınmasını bekliyoruz… Unutmayalım ki Geçmişimizi doğru öğrenip çocuklarımıza doğru öğretemez isek, geleceğimizden emin olamayız… “Panorama 1453 Müzesi” fikir sahibine, yapımına karara verenlere, eseri meydana getiren mimar ,sanatçı,ressam ve işçilere şükranlarımızı sunuyoruz. 29


ESKİ İSTANBUL’DA SOKAK FENERLERİ

1900’lü yıllara gelindiğinde İstanbul’un gaz ile aydınlatılması doruk noktaya ulaşmıştır. Gaz ve aydınlatma kavramı Osmanlı İstanbul’unun belleğine sokak sokak, cadde cadde kazındı. Mehmet MAZAK

nsanlık var olduğu ilk günden itibaren geceleri de gündüz gibi yaşayabilme adına bir dizi çalışmalar yaparak gecesini aydınlatmaya çalışmıştır kuşkusuz. Ateşin keşfi ile birlikte geceye aydınlık doğmaya başlamıştır. Geceyi aydınlık yaşayabilme arzusu keşifleri ve buluşları getirmiş ve gecenin aydınlatılması insanlık tarafından sağlanmıştır. Bu keşifler sonucu dün yanın gelişmiş şehirleri ile birlikte payitaht İstanbul’da geceyi aydınlık yaşama arzusuna kavuşmuştur. Klasik Osmanlı Dönemi dediğimiz 1826 öncesinde payitaht şehrimiz İstanbul’un aydınlatma meselesi, diğer şehirlerimizden ve Avrupa şehirlerinden pek farklı değildi. İstanbul sokakları geceleyin karanlıktı. Ramazan aylarında minarelere gerilen mahyalar ve camilerden yansıyan ışıklar ancak bir nebzecik geceyi aydınlatırdı. Klasik Osmanlı devrinde sarayın ve donanmanın ve ileri gelen devlet adamlarının tertip ettikleri şenliklerde geceler gündüz gibi aydınlatılırdı. Ancak sıradan günlerde zengin aileler kapılarının önlerine kandil, fener veya idare asarlardı. Büyük konakların kapılarına fenerler asarlardı. Geceleri sokağa çıkma adeti pek yoktu. Yatsı namazından sonra acil işi olmayanlar sokağa çıkmazlardı. Mecburiyetten dolayı sokağa çıkanlar ise fener taşırlardı. Zenginlerin fenerlerini uşakları veya köleleri taşırdı. Çok zorda kalmadıkça kadınlar yatsı namazından sonra sokağa çıkmamaya özen gösterirlerdi. Gecelerin İstanbul’un ihtişamının üstüne bir kabus gibi çöktüğü o günlerde hükümet; zengin ve varlıklı vatandaşlarının evlerinin ve konaklarının çevresine kandil ve fener asmalarını istedi. Tanzimat’la birlikte kentin aydınlatılması çalışmaları hızlandı. Meclis-i Vala-i Ahkam-ı Adliye kararı üzerine hali vakti yerinde olanların ev ve konakları çevresini aydınlatması zorunluluğu getirildi. Halk içinden bu durumu benimseyenler hükümet nezdinde takdir görmeye başladı. Böylece kandil ve fenerle sokak aydınlatması yangınlaştı.1850’lerin sonunda Pennsylvania’da bulunan petrol kısa zamanda ticari bir ürün olarak İstanbul’a ulaştı. İç mekân aydınlatmasında kullanılan balmumu, yağmumu, zeytinyağı gibi aydınlatma araçlarının yerini petrol (gazyağı) almaya başladı. Hers adında bir müteşebbis 1864 yılında Bab-ı Zabtiye Nezaretine baş vurarak

sayı//22// mayıs 30


gazyağı ile İstanbul sokaklarının aydınlatma imtiyazını aldı.

İstanbul’da üç gazhanenin beslediği toplam sokak lambası adedi 8.742 adet idi.

Ancak bu imtiyazdan önce 1856 yılında Dolmabahçe Sarayı için yaptırılan gazhanenin üretim fazlası gazı ile Cadde-i Kebir (İstiklal Caddesi) ve Yüksek Kaldırım bölgeleri geceleyin havagazı fenerleriyle aydınlatılmaya başlanmıştı. 1865 yılına gelindiğinde Beşiktaş, Harbiye, Fındıklı, Galata ve Saraçhane’ye kadar olan bölgelerin caddeleri tek taraflı olarak yollara döşenen gaz fenerleriyle aydınlatılıyordu. 1864 Kuzguncuk, 1881 Yedikule, 1891 Kadıköy gazhanelerinden elde edilen havagazı ile İstanbul’un geceleri gündüz gibi yaşanılabilir ve aydınlık olmaya başlamıştı.

Aynı dönemde belediye dairelerinde 2.316 adet gaz yağı lambası, 277 adet de lüks yakılmaktaydı. Gine aynı dönemde sokak aydınlatmasında elektirik ile aydınlatma çalışmaları başlatılmış olup, belediye dairelerine 600 adet elektrik lambası konacak bunun 300 adedi sabaha kadar yakılacak, 300 adedi ise gece yarısına kadar yakılacaktı.(1)

1900’lü yıllara gelindiğinde İstanbul’un gaz ile aydınlatılması doruk noktaya ulaşmıştır. Gaz ve aydınlatma kavramı Osmanlı İstanbul’unun belleğine sokak sokak, cadde cadde kazındı. 1900 ile 1914 yılları arasında İstanbul’un ana artelleri, caddeleri, sokakları, konak ve yalıları, devlet daireleri gaz işletmeciliğinin gelişimi ile gaz ile aydınlatılmaya başlandı. Havagazı ile yanan sokak lambaları İstanbul’un ana arter ve sokaklarını rengârenk aydınlatmaya başladığında çağdaş kent olgusu olarak İstanbul’da ilk modern aydınlatma gerçekleştirilmiş oluyordu. İstanbul ve İstanbul halkı gecelerin gündüz gibi yaşanmasına katkı sağlayan sokak lambalarının rengarenk ışıkları altında sevdiğine kavuşmuş iki aşık gibi birbirine sarılmış ve hiç bırakmamıştır.

Yukarıda vermiş olduğumuz fener ve lamba sayıları ile İstanbul’un ancak birinci ve ikinci derecedeki cadde ve sokakları geceleyin aydınlatılabiliyordu. Bütün bu ifadelerden çağdaş kent olgusu olarak İstanbul’da ilk modern cadde sokak aydınlatma çalışmalarının ne kadar mükemmel bir çalışma sonucunda geceleri aydınlatıldığı sonucunu çıkarabiliriz. Ne diyor Ümit Yaşar Oğuzcan Uzak Işıklar Şiirinde ; Bir ışık yanıyor ortasında zamanın Sen kurtarıcı, sen gemilere yol gösteren Sen ey uzak ışık, aydınlatan geceleri Ey gül, ey şafaktan güzel akşam üzeri Sen her yerimize ayrı bir haz veren Eşsiz güzellik sen, ay ışığı, deniz feneri Sen ey uzak ışık aydınlatan geceleri KAYNAKÇA

1- R. Sertaç KAYSERİLİOĞLU-Mehmet MAZAK-Kadir KON, Osmanlı’dan Günümüze Havagazının Tarihçesi, İstanbul 1999,c.1, s.65-68.

1910’lu yılarda İstanbul Cadde ve sokaklarında Dersaadet Gaz Şirketi 3.943 adet sokak lambasıfeneri koyarak şehir aydınlatmasını sağlamaya çalışmıştı. Anadolu yakasında Üsküdar Kadıköy Gaz Şirketi şehrin modern ölçülerde aydınlatılması için 2.989 adet sokak lambasıfeneri yerleştirmişti. Bu sokak fenerlerinin fitillerinin değişimi, fenerlerin temizlenmesi, akşam sabah yakılıp söndürülmesinin Şehremmaneti’ne (Belediyeye) aylık maliyeti 85-90 Bin kuruş düzeyindeydi. 1914 yılında Yedikule Gazhanesince Beyazıt ve Fatih dairelerinde 4.000 adet, Dolmabahçe Gazhanesince Beyoğlu ve kısmen Yeniköy dairelerinde 1.966 adet, Kadıköy Gazhanesince Kadıköy, Üsküdar ve kısmen Hisar dairelerinde 2.776 adet sokak feneri yakılmaktaydı. 31


VALDO’NUN

TOKMAĞI Ateş hattından geçen insanlık, ya vahdette buluşacaktı, ya da yanıp kavrulacaktı. Bir kıyamettir yaşadığımız. Biz bunu biliyorduk. Dün böyleydi, bu gün de böylesi bir dönemi yaşıyor ülkem. Recep GARİP

edeli ne olursa olsun Müslümanca yaşamanın haysiyetine talibiz” İsmet Özel

“Bir Eylül günü bilek damarlarını kestiği zaman” mısraında durup kalmıştım İsmet Özel’in. Dönem 1980 öncesiydi. Sokaklar Halepçe, Filistin, sokaklar dar ve karanlıktı, sokaklar kan ve terördü. Ülkenin üzerine çökmüş olan karanlık oyun, gençleri sokaklara döküyor, üniversite içlerinde, okul önlerinde kavgalar sürüyordu. Duvarlar yazılıyor, kurşunlar vızıldıyor ve üzerinde yaşadığımız toprakAnadolu’ydu. Kardeş kardeşi öldürüyordu. Kaldığımız evlerden, okumak için çıktığımız her sabah, korkuyla ümit arasında bir hayat omuzumuzda duruyor, her an ölümün penceresinden kör bir kurşun alıp götürüyordu dostlarımızı. Ülkemizin yüreğinde ateş vardı. Toprakta kan, gelincik tarlasını andırıyordu. Ateş hattından geçen insanlık, ya vahdette buluşacaktı, ya da yanıp kavrulacaktı. Bir kıyamettir yaşadığımız. Biz bunu biliyorduk. Dün böyleydi, bu gün de böylesi bir dönemi yaşıyor ülkem. Lanet olası zulüm tacirleri, silah tüccarları, emperyalist kurgucular, siyonist localar, Türk ve İslamcoğrafyasının düşmanları dur durak bilmiyor. Toprağa verilen her yiğit, Anadolu’nun canıydı, kanıydı, yüreğiydi. Kimilerini solcu, kimilerini sağcı diye adlandırmışlar ve mutlaka bir taraf olmaya zorlanılmıştı. Böyle zamanlardı seksen öncesi yıllar. Son yıllarda oynanan oyunlara bakıldığında aynı oyun, aynı plan üniversiteli gençler arasında çıkarılmak istenilse de istikrarla yola devam eden hükümetin duruşu ve kolluk kuvvetlerinin kararlılığıyla bunu başaramadılar. Otuz yılı aşan bir süredir terör örgütlerinin bela ürettiği ülkemizdeki bu istikrarı, dağlardaki PKK terörüyle (değişik isimlerin bizim için hiçbir anlamı yoktur-hepsi aynıdır) şehitler vermeyi sürdürüyor Anayurdun toprağı. Bu topraklar şehit istiyor. Her şehitle yeniden uyanıyor insanlık. Vatana sahip çıkmak şehadeti göze almaktır. Şehitlik, peygambere en yakın makamdır. Buna sebeptir ki bir ölür, bin diriliriz. Elbette ki şehitler ölmez. Ali İmran 154. Ayet

sayı//22// mayıs 32


şöyle; “Allah yolunda ölenlere/öldürülenlere, ölüler demeyiniz; tam tersine onlar diridirler, fakat siz anlayamazsınız.” Şehitler yurdu ülkemizin, “Çanakkale Geçilmez” diyen ruhu, şimdi doğudaki PKK ya karşı veriliyor.PKK, Haçlı ittifakını hatırlatıyor her zaman. Orada öldürülen militanların, Avrupalı sözüm ona çağdaş dünyanın vatandaşlarından ülkemize gönderilip silah destekleriyle bu topraklarda ayrışma isteniyor. Yüzyıllar boyu birlikten güç alan büyük coğrafyanın çocukları oyunu bozuyor ve Hilal mücadelesinin ateşi giderek harlanıyor. Bu topraklarda yaşayan canlar bilirler ki “müminler kardeştir”. Batılı bunu bilmez ve anlamaz. Haçlıların kurdukları sinsi oyunları idrak eden doğunun çocukları, güne daha dinç ve diri bakmayı başarıyor. Daha insanca ve daha özgürce bir ülkede, Büyük Cihan Devleti Türkiye’de yaşamanın haklı gururunu yeniden kuşanmak için, her yeni sabahla yepyeni umutlarla uykusundan uyanıyor insanımız. Terörün uluslararası ülkelerin, Ermeni ve Yahudi lobilerinin tezgâhları olduğunu artık biliyor büyük coğrafyadaki kardeşlerimiz. Öldürülen her teröristin, bu topraklara dışarıdan gelen-gönderilen-desteklenen insanlardan olduğu biliyor. Dün nasıl ki Çanakkale’de geçilmez denilmişse bu gün daha güçlü bir duruşla-kıyamda olan bir ruhla savaştığını görüyor Avrupalı. Doğunun çocukları toprak-vatan bölünmez diyor artık. Ülkemizde on beş yıldır istikrarla devam eden siyasal anlayışın güçlü iradesiyle tutkular, hayaller, umutlar giderek büyüyor ve bütün mazlum dünyanın kalbi haline geliyor ülkemiz. Sol örgütlerin giderek liberalleştiği günümüzde, sağın renkleri de kendi köklerinde, gövdelerinde, ruhlarında var olan vahiy düşüncesinin, vahiy kuşatmasının şemsiyesi altında yenilenmenin, ruhlarını arındırmanın dirilişiyle büyük devlet olmanın ufkuna bakıyor. Şiirde var olan asalet, insan ruhunu ayaklandırır. Şiirin topluma sunduğu ruh, destansı havasıyla gönüllerde gizli duran inancı ateşlemesindedir. Siyasal erkin dili şiiri biliyor artık. Bir şiir medeniyeti mensubiyetiyle şiir gündemini daha da belirginleştiriyor. İsmet özel, “Valdo, sen neden burada değilsin?” dediğinde sol sarsılmıştı. “Hidayet sahibi Allah’tır.” Çağrımız ise süreklidir. “Valdo..” yu yazdığı dönemlerin

tahlillerini de yapan Özel, düşünce dünyamızın, siyasal yapılanmaların, sanatı ve estetiği bir türlü özdeşleştiremediğine işaretler yapar. Solun ve sağın ucube tavırlarını demirin tavında bir bakıma döver. Kabullendiği vahyin ışığı onu daha sonraları “Asır Suresi”ne taşıyacaktır. Bu yolculuk asıl itibariyle “Amentü” şiiriyle başlamıştır.

Dün nasıl ki Çanakkale’de geçilmez denilmişse bu gün daha güçlü bir duruşlakıyamda olan bir ruhla savaştığını görüyor Avrupalı.

Düşüncenin, sanatın, şiirin ve estetiğin birbirinden ayrıldığını söyleyemeyiz. Birbirinin parçalarıdır da ondan. Bir yanıyla siyasal tahlillere rastlanırken, diğer yandan şiirden düşünceye sığlaşıldığı dönemeçlere de işaretler koyar. Asıl meselemiz, Asır suresinin çizdiği sırat üzere olmaktır. Ölçü bu olunca, bu yolu gösteren yaratıcının çizdiği istikameti ömrünce muhafaza etmek, öyle yaşamak, öyle konuşmak ve öyle yazmak icap ediyor elbette. Dönemdeki kimi yazarların eserlerinde de sosyolojik tahlilleri yakalamak mümkündür. 1960’lı yıllardan bu yana, büyük coğrafya üzerinde oynanan oyunları fark ettirmek, bozmak ve çözüm yolları göstererek gençliğin, halkımızın kültürel, siyasal ve düşünce ufkunu genişleten Sezai Karakoç’un; “İslam, Yitik Cennet, Kıyamet Aşısı, Ruhun Dirilişi, Çağ ve İlham, Tarihin Yol Ağzında, Unutuş ve Hatırlayış”gibi eserleri her dönemde bize göksel ziyafetler sunmaktadır. Aynı dönemlerde kaleme alınmış olanRasim Özdenören’in “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” , “Müslümanca Yaşamak”,Atasoy Müftüoğlu’nun “Vakti Kuşanmak” ı aynı tahlillere kapılar aralar. “Cemil Meriç’in “Bu Ülke” si, “Umrandan Uygarlığa”, Işık Doğudan Gelir” eserleri de dikkatlerimizi çeker. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı, Atilla İlhan’ın “Hangi Batı” sı, Nuri Pakdil’in “Batı Notları” ihmal edilmemeli diye düşünüyorum. Nurettin Topçu’nun yeniden okunulması icap eder. “Şiir Okuma Kılavuzu’yla şiirle, sanatla ve kitapla derdi olanların dikkatini çeken İsmet Özel, “Valdo..”yla 2. Yeni şiirinin durumunu, siyasal yapılanmaların sanat ve edebiyatçılar üzerindeki etkileri, şiirin idealle ilişkisini, siyasetin hükmedici tavırlarını, Müslüman şairlerle-kalemlerle , Sosyalist düşüncenin arasat’ta kalan yönlerine, sol ve sağ eksenin zafiyetlerine işaretler koyar. Terimlerin, kavramların, ideolojik unsurların alındığı Avrupalının, batılının tekniğinden,

33


teknolojisinden, biliminden insanlığın pek faydalanmaktan ziyade, köklerinden, ana damarlarından, medeniyet anlayışından nasılda koparılmaya yönelik olduğunun izlerine de rastlanır. Kelimeler nerden gelirse gelsin kendi toplumunun karakteriyle, ahlakıyla, düşüncesiyle gelir. Dolayısıyla dışarıdan alınan her kelime bizden yani özümüzden kelimeleri yok etmek, duygularımızı iptal etmek için geldiği unutulmamalıdır. İlk okuduğum eseri “Üç Mesele” de hafızalarımıza taze kan gibi gelen tahliller yapmıştı İsmet Özel. Çıdam ve Yeryüzü yayınları dönemin hareketliliklerindendir. Kelimeler üzerinden düşünce üretmenin, meselenin arka planına bakmanın zaruretini göstermişti. “Adlandırmalarımız, kavramlarımız, tasavvurlarımız; bizi, o adlandırmaya, o kavrama ve o tasavvura götüren niyetlerle, şartlarla ve ortamla birlikte anlamlandırılabilirse önümüzde bizi çıkış yoluna götürebilecek bir yol açılabilir.”Yine, “Masalların en kötüsü, kendi hakkımızdaki masaldır.” diyor Özel. Bu durumda insanlara düşen görevin, herkesin kendi masalını yıkması gerektiğini vurgular. Bütün masallarda yer alan, devler, denizkızları, periler, padişahlar, krallar, aynalar, cüceler, cinler ortalıktan kaybolur gider. Gider gitmesine de dikkat edilmediğinde bir fırtınada her şey altüst olup gider. Öyle öğretilmiş bizlere; “Ey güzel Allah’ım, son nefesimizde imanla gitmeyi lütfeyle”. Âmin. Gerçekdışına dönüşmüş masalların, düşlerin, ideolojilerin tutunacak hallerinin olmadığını bizlere hatırlatarak onların birer put olduğuna dikkatlerimizi çeker ve kırmamızı ister. Salt Allah’a imanın ve teslimiyetin önünde duran ne varsa onların kırılmasını söyler. Böylece Kuranın ve Peygamberin bakışı kuşanılmış, kavratılmış olur. Örneğin “Bir Yusuf Masalı” bu bakış açısıyla okunduğunda farklı yakalayışlara ulaşılır. Marksizm’le olan ünsiyetinin nasıl paramparça kırıldığını, un-ufak edildiğini öğretir bu eser. “Akdeniz’in mora doğru ufka çalan mavisi” şiiri, “Bu kadarmış Akdeniz, Aslı yokmuş dinlediklerimin” mısraı, “Yazık, şairler kadar cesur değilim” derken de iğneyi kendisine batırarak sanki sorgu gündemini korur ve “Ey iman edenler, Allaha ve Resulüne tekrar iman edin” ayetine telmih olduğunu

sayı//22// mayıs 34

hissettirir gibi. Ben biraz da böyle anlamak istediğim için de böyle yorumluyorum. Böylece putların kırılması ve masallardan kurtulunması öğütlenmiş olur. Özel, hafızalara yumruk atar, sarsıntılar geçirtir, tekrar değerlerle, ölçülerle, gerçeklerle buluşulmasını ve sorgunun sürekliliğine taşır okuyucusuna. Böylece anlaşılması zor kapıları açarak kendi koridorunda yürüyüşünü sürdürür. Bu yolculuk yalnızlığın koridorudur. Lakin yalnızlığa yürüyen, yalnızlıkların dünyasından davranışlara sirayet eden unsurlar şairi; inişli çıkışlı, şaşırtıcı, tedirginlik verici hallere, üsluplara doğru taşır ki bu zihinleri bulandırabileceği gibi endişeleri de içinde besler. Özel, her zaman insanları, okuyucularını şaşırtmıştır, şaşırtmayı sürdürüyor. Sözün tanıklığında yazının da şiirin de tartıda olacağından kuşku duymuyorum. Bütün eylemlerden sorgu günü elbette öldükten sonra tekrar diriliş günündedir. Her söz, her eylem gün gelir tartıda yerini alır. Şeriat zahire hükmeder. Batına hükmedici ise Allah’tır. Çünkü batını bilmek kulun ilminin erişemediği durumlarla örülüdür. “Esenlik bildirisi, Amentü” varlığını Türk şiirine armağan etmiştir. Sözü şairden mısralara bırakalım; “Var oldum kayrasıyla var edenin Eşrefi mahlûkat nedir, bildim.” “Kırılacak odunu göster Taşınacak suyu Bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbel âlemin?” İnsanlar yaptıklarıyla değerlendirilir, ürettikleriyle anılır ve yaşattıklarıyla yâd edilir. Her insan yaşarken böyle bir ünle anılmak ister. Öyle olunca eylemlerimizin topyekûn halde gözden geçirilmesi ve değerler üzerinden tahlillere tabi tutulması icap eder. Valdo kim, çağrısı kimlere ve Valdo’nun tokmağı kimin başına düşecek? Sorguyu şiirinde de yaşantısında da sorgulayan yazarşair dur durak bilmeksizin geleneksel algılara, inançlara, tavırlara ve davranışlara karşı söylemler üretmektedir. Şairin ve yazarın elbette böyle bir ödevi vardır. Lakin vahyin ışığıyla yapılırsa istikamet hayra ve söylenilenler de kazanca tebdil olmuş olur. Meselemiz, memleket meselesidir. Meselemiz


kadim kültürün bize bıraktığı ana unsurlardan beslenerek, kimseye öykünmeden kendi köklerimiz üzerinde var olma mücadelesinin sürdürülmesidir.

türlü tecavüz haramdır. “Ashabım! Aklınızı başınıza toplayın! Biliniz ki, yarın, Allah’ınıza kavuşacaksınız. Bugünkü her türlü hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız.

Meselemiz birey değil toplumdur. Asıl itibariyle şiirden de, sanattan da edebiyattan da anladığımız hakkın rızasına müteallik eylemler olduğudur. Bunu yaparken bu bilinçle yaptığımızı, her şeyin bir hesabı varsa eğer –ki vardır-, her şeyin hesabı sorulacaktır, dolayısıyla hayatın bütününden ve üstlendiklerimizden sorguya çekileceğimiz duygusuyla üretiyoruz şiiri ve yazıyı.

Haberiniz olsun ki, ben önceden gidip Havuz başında bekleyeceğim. Başka ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim. Sakın günah işleyip yüzümü kara çıkarmayın. Sakın benden sonra dalaletlere (sapıklığa) dönerek birbirinizin boynunu vurmayın! Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki, bildirilen kimse, buradaki işitenden daha iyi anlar ve muhafaza etmiş olur. Ashabım! Eski cahiliyet devrinde güdülen bütün kan davaları, tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası ise, “Abdülmuttalib’in torunu Rabîa’nın kan davasıdır.”

Bu duyguyla hareket etmeli ki ebedi âlemdeki sorgu gününde işimiz kolay olsun. Meselemiz bireyselleşme değildir asıl itibariyle bireyselliğe karşı duruş ortaya koyarak bir cemiyet, bir cemaat, bir topluluk olduğumuzun inancıdır, imanıdır. “Allah’ın desteği kuvvet ve kudreti cemaat üzeredir.” Allah Rasulü (sav),Arafat meydanında, miladi 632 yılında devesi Kusva’nın üzerinde Cebel-i Rahme’nin yanında bütün insanlığa hitaben şöyle sesleniyordu; “Ey Nas!” Bugünün nasıl bir gün olduğunu biliyor musunuz? Bugün Kurban günüdür. Bu ayın hangi ay olduğunu biliyor musunuz? Bu ay haram ayıdır. Bu yerin hangi yer olduğunu biliyor musunuz? Burası belde-i haramdır. Bugününüz nasıl mukaddes bir gün ise, bu ayınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise, biliniz ki, canlarınız, mallarınız ve ırzlarınız da taa Allah’ın huzuruna çıkıncaya kadar, bu mukaddes gün, bu mukaddes ay, bu mukaddes belde gibi, yekdiğerinize karşı mukaddestir. Bunlara her

Bir yanıyla siyasal tahlillere rastlanırken, diğer yandan şiirden düşünceye sığlaşıldığı dönemeçlere de işaretler koyar.

Efendimiz’ in (as) insanlığa seslenişi uzun. Lakin burada aldığım bölümde görüldüğü üzere hayatın bir ölçü içinde olması gerektiği, her eylemden sorgunun mutlaklığı, dikkat edilmesi gereken hususlar ve bireysel anlamda yaptığımız her davranışın toplumu ilgilendirmesinden dolayıdır ki dikkat edilme mecburiyeti de doğmuş oluyor. “Ashabım! Aklınızı başınıza toplayın! Biliniz ki, yarın, Allah’ınıza kavuşacaksınız. Bugünkü her türlü hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız.” diye uyarılmaktayız. Böyle olunca her sözün, her durumun, her davranışın, her yaptığımız olayın, hadisenin mutlaka sorulacağı bilinciyle oturup kalkmak, davranışlarda bulunmak, söz sarf etmek, yazıp çizmek gerekiyor. Uyarı net, “Aklınızı başınıza alın”.

35


alova sahildir, şifadır, sağlıktır. Yalova güzelin, doğanın, doğallığın adıdır. Yalova hem ‘evvel’dir, hem ‘ahir.’ Sokaktaki yüz kişiye sorsanız, ‘Osmanlı ne zaman nerede kuruldu?’ diye, yüzü de size ‘1299’da Söğüt’te’ diyecektir değil mi. El-hak, aldık kabul ettik. De, dünyanın en muteber tarihçilerinden Halil İnalcık Hoca ‘Osmanlı 1302’de Yalova kurulmuştur’ diyor. Buna ne diyeceğiz şimdi; haydi buyurun bakalım buradan yakın.

YALOVA BİR TATLI HUZUR

ALMAYA GİDİLEN ŞEHİR Türkiye’nin her yöresinden gelenlerce dokunmuş ‘bir’ olmuş ‘bütün’ olmuş ‘beraber’ olmuş rengârenk bir seccade gelir, Yalova denilince aklıma benim. Fahri TUNA

Demek ki neymiş, ‘Yalova tüm ezberleri bozan yerin adı’ymış da haberimiz yokmuş. ‘Evvel’ deyişimiz bundandır, bunadır, buncadır. ‘Ahir’ deyişimiz de ‘artık vilayettir’ de ondan. Yani son vilayetlerden birisi oluşundandır. Yalova denilince aklınıza ilk ne gelir? Benim Kara Osman (Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin çocukluğundan itibaren lakabı ‘kara’dır) ile Kara Mürsel’in yanında ordusu, Sugören Tepesi’nden aşağıya denize doğru yürüyüşü gelir, mutluluk dolu gözlerle lebideryaya bakışı gelir. Mehter marşları gelir. Uzakta adalar, daha uzakta Kostantinepol yani İstanbul yani Doğu Roma gelir. Dersaadet gelir, saadet gelir, ‘parayla saadet olmaz’, huzurla olur gelir. Kafa dinlemek gelir, kalbi dinlemek gelir, gönlü dinlemek gelir. Modernitenin, gökdelenlerin, vahşi kapitalizmin bin bir yüzüyle ahtapot gibi hayatımızı kuşattığı şu çağda, Yalova denilince insan gelir toprak gelir bitki gelir aklıma. Aslım gelir, cismim gelir, özüm gelir. Topraktan gelişimiz gelir, toprağa dönüşümüz gelir, toprakça kabulümüz gelir. Yeşil gelir, yeşilin on türü yüz türü bin türü gelir. Lale gelir gül gelir akasya gelir; Allah gelir, Hz. Muhammed gelir, bin bir güzel rayiha koku çağrışım gelir. Bir ağacı bile kestirmemek için evi yürüttüğü ‘Yürüyen Köşk’ü gelir Mustafa Kemal’in. Aklıma Zübeyde Hanım gelir, Mustafa Kemal gelir, Makbule Atadan gelir Yalova denilince. Ata’nın huzura şifaya doğaya kaçışı gelir en çok. Kaçış gelir sığınış gelir buluş gelir.

sayı//22// mayıs 36


Kurtuluş gelir, öze dönüş gelir, kendimize geliş gelir.

diye bir anket yapsanız, kuşku yok ki açık ara birinciliği Yalova alacaktır.

İns gelir, insan gelir, insanlık gelir. Türkiye’nin her yöresinden gelenlerce dokunmuş ‘bir’ olmuş ‘bütün’ olmuş ‘beraber’ olmuş rengârenk bir seccade gelir, Yalova denilince aklıma benim.

Şelalesi de vardır çınarı da. Hatta Çınarcık’ı da. ‘Kıyamet koparken bile ağaç’ dikeceklerin şehridir Yalova.

Rüku gelir sücud gelir vücud gelir. Biliyorum, bazılarınızın aklına ‘kaymakamı’ geliyor, Yalova ismi geçince; durun, itiraz etmedik, haklısınız. Ama size kötü bir haberimiz var, bağışlayın bizi. Bir süredir ‘kaymakamı tedavülden kalmış’ Yalova’nın. Kısacası kaymakamı maymakamı yok bu şehrin artık. Neden mi? Yalova il de ondan. Anlaşılan kaymakamı kimse ‘takmayınca’ Ankara da ‘vali’ atamış demek ki.

‘Dönülmez akşamın ufkunda’ olduğunun farkına varanların sevdiği şehirdir Yalova. Yalova ‘bir tatlı huzur almaya’ gidilen şehirdir. Yalova ‘bir tatlı huzur’un adıdır.

Bir gün Yalova’dan geçerken ‘çok bilen’ bir dostta – muzipçe- bir soru sormuştum: ‘Oktay, söyle bakalım, Yalova İstanbul’a mı Bursa’ya mı Kocaeli’ne mi bağlı?’; derdim, bakalım vilayet oluşundan haberi var mı Yalova’nın, şaşırtmacalı bir soruyla onu öğrenmeye çalışıyorum ya aklım sıra. Düşündü düşündü, bizim muzip Oktay, safiyane cevabı yapıştırdı: ‘Üç vilayet ortak kullanıyorlar ağbi…’ Evet; el-hak en doğru teşhis, tanım, tavsif bizim Oktay’ın sözlerinde cevap bulandır aslında: Aslında Yalova, İstanbul Bursa ve Kocaeli’nin teneffüsü, tenezzühü, tahatturudur. Bu üç şehirlinin şifası huzuru nefes alma yeridir Yalova. Hatta Doğu Marmara’nın hatta Batı Marmara’nın hatta bütün bir Anadolu hatta bütün bir Rumeli’nin. Üsküp’te edebiyat profesörü Fadil Hoca da oraya yazlığına koşar yorulduğunda, Prizren’de Türkçe sınıf öğretmeni Şükran-Seza çifti de. Hakir görülmesi en hak etmediği duygudur oranın; bunca yıldır Arap coğrafyasından yüzbinlerce turistin ilkin Yalova’ya koşması, buranın bakirliğindendir. Bakirliği yeşili mavisinden. Daha yeryüzündeyken ‘cennete koşuşları’ndan. Dünyada adı Termal olan tek ilçe – sanırız ki – bir tek Yalova’dadır. Türkiye’de seksen bir ilde ‘termal dendiğinde ilk akla neresi geliyor?’ 37


inop faciası Kırım Savaşı’nın önemli çarpışmalarından biridir. Bu baskında Rusların Karadeniz donanması Sinop’ta Osmanlı donanmasını ağır bir yenilgiye uğratmıştır.

OSMANLI DÖNEMİNDE KARADENİZİN ŞİRİN İLÇESİ

FATSA Pamukkale. Yeraltının yer üstüne bir selamıdır. Ak bir hatırlatmasıdır. Sıcak bir karşılamasıdır. Dr.İsmail DEMİRBAŞ

Bu faciada kaybettiğimiz fırkateynlerden biri olan Navek-i Bahri iki buçuk saat düşmanın şiddetli top atışına dayanmıştır. Ancak patlayıcı gülleler ağır hasara neden olmuş ve fırkateyni kullanılamaz hale getirmiştir. Kaptan İmam Ali Bey tüm gemicilerini ve askerini gemiden yolladıktan sonra “ Bir gemi kumandanı şartlar ne olursa olsun gemisini terk etmez, ancak gemisi ile mukadderat birliği yaptığı takdirde vazifesini bitirmiş olur.” diyerek denizcilik tarihine geçmiş ve mesleğine ne kadar bağlı olduğunu göstermiştir. İşte denizcilik tarihine geçen bu fırkateyn (1828/1853) Fatsa tersanesinde imal edilmiştir. Kayıtlarda Fevzi Ma’but Fırkateyni esas alınarak onun planları kullanılarak imal edilmiştir .1 Bölge ve Fatsa tarihinin kaynakları; Osmanlı öncesi bölge tarihi ile ilgili batılı seyyahların eserleri epeyce bilgi vermektedir, Osmanlı dönemi ile ilgili en önemli kaynaklar Osmanlı Arşiv Belgeleridir (Nüfus, vergi defterleri, Padişahların fermanları ve tüm idari yazışmaları kapsar), Salnameler (Trabzon Salnameleri (1869/1920)), seyahatnameler (evliya çelebi seyahatnamesi ve batılı seyyahların seyahatnameleri gibi), batılı arşiv kayıtları ve tarih kitapları bölgenin tarih kaynakları arasındadır. 1800’lü yıllarda Fatsa ve bölgede idari yapı; Bu tarihlerde bölge Trabzon Sancağına bağlıdır. Samsun ve Karahisar-ı Şarki (Şebinkarahisar/ Giresunun kazası) Livaları da Trabzon Sancağı sınırları içinde yer almaktadır.Fatsa’da yer alan Bolaman Irmağı Samsun ve Şarki Karahisar Livalarını ayıran sınır özelliği taşımaktadır ve Bolaman/Ordu/Giresun da idari olarak Karahisar-ı Şarki Livasına bağlıdır. Bu ayrım bölgeyi Osmanlı arşivinde araştırırken çok önemlidir, çünkü bölge ile ilgili evraklar sancak ve Livalara göre tasnif edilmiştir. Bölge küçük kazacıklardan müteşekkildir.”Bolaman,Çamaş, Fatsa İskelesi, Cevizderesi, Meydan, Fenaris, Çöreği, Efraz, Serkeş ve Keşderesi” şimdiki Fatsa, Korgan, Kumru,Çamaş, Çatalpınar bölgesinin 1834 nüfus defterindeki kazalardır. Tarihten günümüze bölge ve Fatsa’da

sayı//22// mayıs 38


ekonomik hayat; Fatsa ve Çevresi ekonomik hayatla ilgili ilk ve tafsilatlı bilgi 1455 Osmanlı tahrir defteridir (nüfus ve vergi).1455 Bolaman tahrir defterinde köylerde insanların bir kısmı yerleşik bir kısmı da gezgin (yaylacı/hayvan yetiştiricisi) olduğunu görmekteyiz. Yerleşik olanlar mısır,buğday,arpa vs.gibi tarım ürünleri ekip dikip geçimlerini sağlamakta,ayrıca Ceviz yetiştiriciliği, Arıcılık, küçük-büyükbaş hayvancılık, buna bağlı yün, süt, yağ, peynir vs de gelir kaynaklarıdır. Bu dönemde fındık vardır(yer isimlerinden anlıyoruz) fakat ticari değer taşımamaktadır..1800’lü yıllarda yukarıdaki ürünlere ilave olarak bölgede balıkçılık,orman ürünleri, kerestecilik, kendir-keten üretimi, tel üretimi, balıkçı motorları,tarata, mavna ve Fırkateyn yapılmakta ve Bolaman (Yenipazar mevkisi) ile Fatsa iskeleleri tuz, maden nakilleri vs. ile aktif işleyerek ekonomik gelir sağlamaktadır, (Arşiv belgelerinde Osmanlı donanmasının kendir,halat ve tel ihtiyacını bu bölgeden sağladığı çokça geçmektedir ve “FATSA TELİ” tabiri meşhur bir ifade gibi zikredilmektedir) 1800’lü yılların sonlarının bilgileri Trabzon salnameleri vasıtasıyla bizlere ulaşmaktadır, kayıkçılık, Fatsa/Bolaman/Ilıca kaplıcası bölgede meşhurdur.1800 sonlarında Osmanlı devleti fındığa el atmış Trabzonda fındığın kalitesini yükseltmek için çiflik kurulmuş ve bu tarihte fındıkçılık hızla gelişerek ekonomik ürün haline gelmiştir. Fatsa iskelesinden fındık çuvalları motorsuz mavnalar ile açıkta demirlemiş ticaret

gemilerine taşındığı anlatılmakta ve fotoğraflara yansımaktadır. Osmanlı dönemi Fatsa Madenleri: 1- Fatsa Çöreği, Çötelü, Başköy ve Keşdere karyelerindeki çinko ile simli kurşun madenleri.2 2- Fatsa Keşdere köyünde gümüş madeni.3 3- Fatsa Çaçile köyünde Manganez madeni.4 4- Fatsa’nın Eski Ordu köyünde çinko ile simli kurşun madeni.5 5- Fatsa’nın Yıldız karyesindeki borasit madeni.6 6- Fatsa’nın Arpalık köyünde demir madeni.7 7- Bolaman’da Zavu, Harma ve İnönü köylerinde manganez madeni.8 8- Bolaman’da Zavu köyünde simli kurşun ile bakır ve çinko madeni.9 Bölge ve Fatsanın Nüfus yapısı; Tarih boyunca Fatsa çevresinde Ermeni, Rum ve Türk’ler birlikte yaşamışlar. Fakat 1455 den bu yana azınlık nüfusu toplam nüfusun %20 sini hiç geçmemiştir. Bölgenin 1455,1530,1600,1700,1830 ve TC. dönemi nüfus defterleri mevcuttur.1869 Trabzon salnamesinden elde ettiğimiz bilgilere göre; bu tarihte Fatsa Nahiye Müdürü Mustafa Efendi’dir. 87 köy; 10717 müslim,284 Rum,292 Ermeni olmak üzere, Toplam11293 Erkek nüfus; 2912 Müslim,142 Gayrı müslim olmak üzere toplam 3054 hane; 36 İmam,1 mescit,71 Cami; 5 ilmiye müderrisi(ortaokul), 176 ilim talebesi ,79 müslüman mektep (ilkokul), müslüman 39


almaktadır) Fatsa Nahiyesine 1-2 saat mesafede 4 adet Orman var ise de çeşitli sebepler ile keresteler çıkarılamamaktadırKarakuş (Akkuş) Nahiyesinde 7-8 saat mesafede Ökse Tepe dağında Balin (veya yalin)yaylasına kadar orman olup çeşitli sebeplerden dolayı istifade edilememektedir. Bolaman kazasında bir pazar olup, Cuma günü kurulmaktadır.11 Fatsa Vakıf Hizmetleri; Osmanlı dönemi hizmetlerin büyük bir çoğunluğunun vakıflar üzerinden yapıldığını bilmekteyiz. Karadeniz bölgesinde vakıf hizmetlerinin lokomotifi Trabzon merkezli, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından annesi Gülbahar Hatun adına yaptırılmış Gülbahar Hatun Vakfıdır. Bu vakfın Osmanlı döneminde Fatsa’da camileri, iki Han’ı arazileri çeşmeleri ve su yolları olduğu vakıf defterlerinden tarafımdan tespit edilmiştir. Cumhuriyet dönemine geçişte bu vakıf mülkleri çoğunlukla belediyeye terk edilmiş, araziler sahipsizlikten işgal edilmiş hanların akıbeti araştırmaya muhtaçtır. 1554 talebe; 7 Rum Mektebi ve 265 öğrenci; 7 Ermeni mektebi,138 Ermeni öğrenci; 14 Rahip, 9 Kilise; 3 Müslüman Medrese (Lise),53 öğrenci vardır. Kasabaların gelişmişlik kıstaslarından biri de Pazar yerleridir Ünye ve Bolaman’da Pazar var iken bu tarihte Fatsa’da Pazar görülmemektedir. Bu tarihte Çamaş ve Bolaman Nahiye Müdürü Muin Efendi’dir.42 Köy; 3940 Müslüman,400 Rum,164 Ermeni, Olmak üzere Toplam 4504 Erkek nüfus vardır..1144 Müslüman,136 Gayrı müslim olmak üzere Tolam 1280 hane; 26 İmam,4 mescit ,27 Cami; 3 ilmiye müderrisi, 70 ilim talebesi;79 müslüman Mektebi (ilkokul), 1554 öğrenci ;7 Rum mektebi,256 öğrenci,7 ermeni mektebi,138 öğrenci ;9 Rahip, 11 kilise ; 11 Müslüman medrese(Lise), 48 Öğrenci vardır.10 Tarihte Bölgedeki Ormanlar: Ünye Kazası Cevizderesi,Çöreği,Fenaris,Efraz Nahiyelerinde (1834 Nüfus sayımında bu nahiyeler Fatsa defterinde bulunmaktadır) Ünye’ye 8-12 saat mesafede üç dört adet orman olup bu ormanlardan elde edilen ağaçlar ile Ünye’de tüccar gemileri inşa edilmektedir.(Daha sonraki salnamelerde Bolaman’da üç orman olduğu ve bu ormanlardan çıkarılan ağaçlar ile tarata imal edildiği de dile getirilir. Ayrıca 1825’li yıllarda Fatsa’da Fırkateyn imal edildiğini (Navek-i Bahri) ve kerestelerinin bir kısmının bu çevreden temin edildiği belgelerde yer

sayı//22// mayıs 40

Tarih çalışmaları ne kadar fazla kaynak tarayarak yapılırsa o derece doğru ve ayrıntılı bilgileri içerisinde barındır demektir. Bu sebeple çalışmaların sürekli olması ve özel bir ilgi ile yürütülmesi derinliği olan ürünleri ortaya koymaktadır. Ordu Büyük Şehirin Şirin bir ilçesi olan Fatsalı olmam sebebiyle kendi memleketim hakkında yapılacak çalışma da bir defa yapılıp biten olmayacaktır tabi ki. Benim Fatsa çalışmamda tabii olarak öyledir. Burada yazılanları çok geniş bir arşivin sadece bir kaç noktasının ortaya konulması olarak değerlendirebilirsiniz

KAYNAKÇA

1 2 BOA. ŞD. D.548. G.41./ BOA. HAT.D.564.G.27650 3 BOA.HAT.D.564.G.27650 4 BOA. ŞD. D.264.G.12 5 BOA.BEO.D.3891.G.291800 6 BOA. ŞD. D.1265.G.9 7 BOA. HRT.h. G.1865. 8 BOA. BEO. D. 3861. G.289641 9 BOA. BEO. D.4147.G.311012. 6 BOA. ŞD. D.548. G.41./ BOA. HAT.D.564.G.27650 7 BOA.HAT.D.564.G.27650 8 BOA. ŞD. D.264.G.12 9 BOA.BEO.D.3891.G.291800 10 BOA. ŞD. D.1265.G.9 11 Trabzon Salnameleri


ÜÇ IRMAK, ÜÇ ŞEHİR Yeşilırmak’la başlayan çocukluğum daha sonra kendini bir anda Sakarya kıyısında buldu. Mustafa UÇURUM

afif bir su şırıltısı, suya batıp çıkan söğüt dalları, kayalara çarpa çarpa akan ırmak ve ömür çizgisi gibi inişli çıkışlı bir ırmak yatağı. Çocukluğum, bir ırmağın insana serinlik veren akışını izlemekle geçti. Yaz sıcaklarının bunaltıcı havasındaki serinliğim, yüzmeyi ilk öğrendiğim nefes nefese heyecanlarım, balık tuttuğum, tarlalara bereket saldığım yeşil endamını omzuma aldığım ırmağım. Yeşilırmak, Tokat’ın gerdanlığı. Şehri ikiye ayıran doğal bir sınır çizgisi. Yeşilırmak’tan geçince şehrin Karşıyaka’sına adım atıyoruz. Yeşilırmak’ın üstünde çok köprü var ama Hıdırlık Köprüsü, ırmağın en eski şahidi. 1250 yılında yapılan köprü hâlâ şehrin iki yakasını tüm ihtişamıyla birbirine bağlıyor. Artık sadece yayaların kullandığı köprünün tam ortasında durup da ırmağın nazlı nazlı akışını izlemek bile bütün günün yorgunluğunu bir süreliğine de olsa atmak için yeterli oluyor. Irmağın kenarı şehrin en gözde park alanları. Sadece şimdi değil, yüzyıllardır ırmak kenarı şehrin cazibe merkezi olmuş. Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde ırmak kenarındaki mesire yerlerinden ve insanların dinlenmek için ırmak kenarını tercih ettiğinden bahsediyor. Yeşilırmak’la başlayan çocukluğum daha sonra kendini bir anda Sakarya kıyısında buldu. Kıvrım kıvrım akan, nefesini Yunus’tan alan Sakarya. Yeşilırmak gibi bir sakinlikten sonra Sakarya Nehri bana hırçın geldi, baş edilmez asi bir delikanlı belirdi gözlerimin önünde. Coşkuyla akan Sakarya, Anadolu’nun bereketiydi, ilk gençlik yıllarımın ele avuca sığmaz şahidiydi. Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü şiirini ortaokul sıralarında ezberlemeye başlayınca kendi kendime ahdetmiştim. Bu şiiri ezberlersem gidip

Sakarya’nın kıyısında şiiri ırmağa karşı avaz avaz okuyacağım diye. Şiiri ezberler ezberlemez soluğu Sakarya’nın kıyısında aldım. Sonbahar’dı ve hafifçe de soğuktu hava. Aldırmadan soğuğa, rüzgâra bağıra bağıra okudum şiiri. “İnsan bu su misali kıvrım kıvrım akar ya / Bir yanda akana benim öbür yanda Sakarya” İlk gençlik yıllarım Sakarya’da geçti. Okuldan kaçıp, stajdan kaçıp soluğu Sakarya’nın kıyısında alırdım. Elimde bir kitap, suyun sesini içime çeke çeke sular seller gibi kitap okurdum. Elime ne geçerse okurdum. Irmak akıp durdu, ben de akıp durdum kitapların sayfaları arasında. İlk şiirlerimi Sakarya kıyısında yazdım. Onun bereketi bulaşsın istedim okuduğuma, yazdığıma. Başka bir şehirden gelirken şehre girişte beni ilk karşılayan Sakarya’nın çağlayışı yanı başımdan hiç eksik olmasın istedim. Uzun yıllar sürdü Sakarya ile olan hasbıhalim. Kıyısında beklemek, ayağımı buz gibi suyuna değdirmek, bazen bir derviş hüznüne bürünmesi yeni yeni oluşmaya başlayan içimin yapıtaşlarına görünmez değerler kattı. Sakarya’yı ardımda bırakıp da yolum bu kez Sivas’a düşünce her gün üniversiteye giderken üzerinden geçtiğim Kızılırmak, bana yârenlik etti. Türkülerin yoldaşı bir ırmak vardı bu kez yanı başımda. İsmine yakışan bir renkte, türkülerin dillendirdiği bir hırçınlıkla ve bir başkaldırıyla akıyordu Kızılırmak. Şehre uzak olmasına rağmen her fırsatta bir yolunu bulup Kızılırmak kıyısında buluyordum kendimi. Şehirle mesafe olarak çok da bir bağı yoktu ırmağın ama adı bile Sivas’la anılmayı hak edecek kadar Sivaslı’ydı Kızılırmak. Irmaklarla büyüyen bir çocuk olduğum için acaba şimdi hangi ırmak beni sarıp sarmalayacak diye beklerken ırmaklar gibi kıvrılıp duran yolum çocukluğuma çıktı yine. Yeşilırmak’ın kıyısında buldum yine kendimi. Çocukluğumdaki söğüt dalları yok artık. Söğütlerin nazlı nazlı saçları yıkanmıyor ırmakta. Şehirlerin modern yüzünden ırmaklar da payını almış. Ne olursa olsun coşkusunu kaybetmemiş ırmak. Baharla birlikte kabına sığmadan kıyısında günün yorgunluğunu atanlara serinlikler armağan ediyor. Oğlumla iniyoruz ırmağın kıyısına. Ayaklarımız ırmağın serinliğiyle buluşuyor ve taş sektiriyoruz çocukluğumda olduğu gibi. Kızılırmak’ın coşkusu devam ediyor. Bir türkü eşliğinde kırmızı bir gül bırakıyorum Kızılırmak’ın akışına. Sakarya, şimdi daha da yakınlaşmış şehre. Kendisini görmeye gelenlere en güzel yüzünü gösteriyor. Üç şehir, üç ırmak. Denize hep uzak kaldım. Irmaklarla avuttum kendimi. Üç ırmağım oldu, üç umut, üç hayat. Yeni bir ırmak daha çıkar mı karşıma bilmem dediğim bir zamanda içimin çağlayanı susacağa benzemiyor. Şimdi gökyüzüne döndüm yüzümü. Onun ferahlığı ırmaklar gibi huzur veriyor bana. Kalbim tertemiz. Gökyüzüm, ırmağım, şehrim, şiirim, öyküm. Gökyüzünün başka rengi de varmış dedim ya şimdi, bu ne güzel bir ırmakmış. Çağlayıp duruyor içimde. 41


aşayan en ünlü Sahaf Sayın İbrahim Manav ile Kitaplar, sahaflık, İlk Matbaa, Kütüphanecilik gibi kültür dünyamızın Kitap ile ilgili serencamını konuştuk..Çok samimi bir şekilde sorularıma bütüncül konuşması ile cevap verdi ve bu röpörtajımız nehir söyleşiye dönüştü…

SAHAFLIK BİR MEKTEPTİR

SAHAFLARIN SON PÎRİ İBRAHİM MANAV DAN, KİTAP VE SAHAFLAR TARİHİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ İyi bir sahaf kitabı mahiyetiyle bilir. Mesela, Naima Tarihi diyince üzerine konuşabilmeli, ‘Cevdet Paşa’dan sonra Osmanlı tarihçiliğinde mümtaz bir yeri vardır’ diyebilmeli. Söyleşi: Burcu MERCAN

SAHAFLARDAN İCAZETLİYİM…

1939 Vefa doğumluyum. Mesleğe 1954-55’lerde çırak olarak başladım. 14 yıl çıraklık yaptım. İlkokulu bitirdiğimde babam manavdı, onun yanında çalışıyordum. Naki Bora adında dedemin bir müşterisi ‘Bu çocuğu sahaf yapıyım, gözü açığa benziyor.’ dedi. Dedem de ‘Vefa Lisesi’ne kaydını yaptırdık’ dedi. ‘Olsun liseyi dışarıdan verir, ben okuturum onu.’ dedi. Nitekim öyle de oldu. Beni yanına aldı, manav sahaf oldu. Geliş o geliş o gün bu gündür bu kitaplar arasındayım. Her zaman sahaflardan icazetliyim derim, diğer okuduğum kıvır zıvır şeylere bakmıyorum. USTAMA ODUN KESERDİM

Sahaf olmak isteyen biri 10 yaşında bu işe başlaması gerekir. Sahaflık ancak çekirdekten yetişerek yapılır. Yamak olacaksın, çırak olacaksın. Bakın ben 14 yıl çıraklık yaptım. Ustama odun keserdim. Tekkeye girmek gibi bir şey bu. Eşikte yatacaksınız gerekirse. Ama kitap sevgisi olan biri elbette istediği gibi bu mesleğe başlayabilir. Ama zaman ister sahaflık, geniş yürek ister. Burası bir mekteptir. Elli senedir işin içindeyim hala öğrenciyim. Noktayı koyamıyorsun. Ha bir de yeri geldi mi iki, üç ay hiç siftahsız dükkan kapamayı göze alacak. Önceden böyle değildi tabii fotokopi, internet çıktığı vakit düzen değişti. Şimdi anca kurumlar ve kütüphaneler büyük çapta kitap alıyorlar. Onun dışında sadece buradan ekmek kazanmak sabır ister. KİMLER GELDİ KİMLER GEÇTİ BURADAN…

En son ustam, Bab-ı Ali’den yetişme rahmetli Mehmet Ertecanlı, dükkana gelen müşterilerimiz için anı defteri tuttururdu. Kimler geldi kimler geçti buralardan. Reşat Nuriler, Yaşar Kemaller, Orhan Kemaller. Mürettiplik yapardı hepsi. Buraya gelen herkes burası bizim üniversitemiz derdi. Misal Orhan Kemal, çok güzel insandı. Buraya gelirdi, ‘Raşit abi’ derdik biz ona. İyi gözlem yapar, insanları iyi tanırdı. Ya da Hasan Ali Yücel, o devrin Milli Eğitim Bakanı, işe bakınız ki adam bir

sayı//22// mayıs 42


yandan Sokrat’ın Müdafaası’nı basıyor diğer yandan Muhittin Arabi basıyor. Bugün böyle bir şey mümkün değil. İnsanlar bir ideolojiye takılıp kalıyorlar ya da tek bir disipline ilgisi var diye sadece onunla ilgili kitapları okuyor. Bir şey diyemiyorsun ama böyle tek taraflı okuma olmaz. İdeolojisi yüzünden hala Refik Halit’i tanımayanlar var. BUGÜN SAHAFLIK KALMADI…

Sahaftan katil çıkmaz, esrarkeş çıkmaz, hırsız çıkmaz. Bu kültürün verdiği bir şey var. Kitabı okşadığın zaman kalpteki bütün kir akar. Bakmayın şimdi sahaf kalmadı o yüzden bu cümlenin içi de boşaldı. Şimdilerde sahaf torunları KPSS, SBS kitapları satar oldu. Onlar da haklı sahaflık cazip gelmiyor, böyle on misli kazanıyorlar. Dedesi Nedim Divanı’nı basmış, torunun yaptığına bak. HAFIZ-I KÜTÜPLÜK MÜESSESESİNDEN SAHAFLIĞA

Osmanlı’da Hafız-ı Kütüplük müessesesi vardı. Hafız-ı Kütüb-i Evvel, Hafız-ı Kütüb-i Sâni, Hafız-ı Kütüb-i Sâlis. Bunlar medreseden yetişir. Bazı vasıfları olmak zorundadır. Mesela mütedeyyin olacak, dürüst olacak, namuslu olacak tabi en önemlisi içinde kitap sevgisi olacak. Hafız-ı kütüplük hakikaten zordur. Kitaba hakim olmak lazım gelir, kütüphanecilikte buna musanniflik derler. Yani tasnif eden. Tasnif bu işin temelinde var. İyi bir musannif aynı zamanda hangi kitabın kaçıncı

sayfasında ne yazıyor bilir. Konu ister coğrafya olsun ister kimya ister matematik, size sayfa numarasına kadar verir. İlk musanniflerden biri 10. Asırda yaşamış İbnü’n-Nedîm’dir. Babası da sahaftır. İslam aleminde sahafın ismi varrâktır veya delâilü’l-kütüp derler, kitabın rehberi anlamına geliyor. İbn-i Nedim onlardan. Daha sonra bizim iftihar ettiğimiz, 17. asırda yaşamış Katip Çelebi var. Katip Çelebi, kitabı çok sever ama parası olmayan bir adam. Bir gün buna miras kalıyor ve parasının tamamını kitaba yatırıyor. Ve Halep sahaflarını gezerek tam 20 yılda Arapça olarak 19,500 kitabın bibliyografyasını yapıyor. Biz bu kitabı bugün Keşfü’z-zünûn olarak biliyoruz. BÜTÜN KİTAPLARA HAKİM OLMAK MÜMKÜN MÜDÜR?

İyi bir sahaf kitabı mahiyetiyle bilir. Mesela, Naima Tarihi diyince üzerine konuşabilmeli, ‘Cevdet Paşa’dan sonra Osmanlı tarihçiliğinde mümtaz bir yeri vardır’ diyebilmeli. Cevdet Paşa niye birinci sırada, çünkü tarihin metodolojisini yapan adam. İyi sahaf bu ayrıntılara hakim olmalı. Gerek okuyarak, gerek sizin gibi buralara gelen tarihçilerle sohbetler ederek ama bir şekilde. OSMANLI’YA MATBAANIN GEÇ GELMESİ… OSMANLI’DA OKUR-YAZARLIK…

Derler ki, Osmanlı padişahları matbaaya karşıdır. Aslında bu matbaaya karşı olmak değil matbaaya ihtiyaç duymamak. Mesela

43


basılabilirdi. Bence bu yobazlık hareketi değil. Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma kitabında İbrahim Müteferrika’yı çok güzel anlatır. O kitabı herkesin okuması lazım. Mesela, ilginç bir bilgidir, Müteferrika işe sözlükle başlıyor. İlk basılan kitap Vankulu Lügati ve son basılan kitap, Lugat-ı Acem diye Farsça’dan Türkçe’ye yine bir sözlük. Müteferrika’nın ölümünden sonra Tarihçi Vasıf Efendi ile çırağı İbrahim, yedi kitap daha basıyor. Mesela elimde bu yedi kitaptan biri olan, 1798 tarihli bir kitap var. Bunların hepsi kataloglarda var, isteyen bakabilir. YAZMA ESERLER HAKKINDA…

İlber Hoca bir makalesinde ‘Kanuni devrinde bir tek okuyan Pargalıydı’ der. Bi de tabi çocukluğundan beri özel olarak yetiştirilen Şehzadeler… Yine başka bir örnek vermek gerekirse, gelen Cenevizli tüccarlardan ipek, baharat vs. alındığını kayıtlardan biliyoruz fakat hiç kitap alınmazdı. Yani devletin en parlak döneminde bile okuyan kişi sayısı ortada. Bir gün edebiyatçı bir arkadaşıma Nedim mi, Baki mi, Fuzuli mi iyi okur, iyi yazardı dedim. Muhibbi dedi. Yine Fatih Sultan Mehmet, Uzunçarşılı’nın dediğine göre 8 dil biliyordu. Yani padişah zaten bilgiye ulaşıyor, onun için matbaaya gereksinim duyan yok. Ama işin diğer tarafında ehl-i hiref var. Yani kitap sanatçıları. Başta hattatlar, hakkaklar, mühreciler, ciltçiler gibi… O dönemde sahaflar sokağı vardı. Bu gün şark kahvesinin hemen yanında, şimdilerde boştur hatta. Sadece bu sokakta, ustalarımızın anlattığına göre 50 sahaf ve 300 ehl-i hiref var. Fatih matbaayı getirse bu sanat ölecekti. Hem de zaten böyle bir ihtiyaç yokken. III. Ahmet döneminde matbaa geldiğinde ise biliyorsunuz dini eserler basılmıyordu. Tarih, edebiyat, coğrafya basıldı ama Kuran-ı Kerim’e gelindiğinde teknik yetersizlik kısmı devreye girdi. O devirde hareke koymak mümkün değildi. Biraz da bu yüzden sadece dini kitaplar basılmadı. Aslında teknik imkan olsaydı sayı//22// mayıs 44

Yazma eserlerde benim naçizane bilgim var. 1972-73’lerde Raif Yelkenci vardı, sahafların yıldızı. Deposu iki kat yazma kitap doluydu. Bir arkadaşımla orayı aldık, tam 8 bin yazma eser vardı. Hepsini tasnif ettik. Daha çok fıkıh kitabı var tabii sonra tarih ve edebiyat yazmaları. Sebebi ise şu, Nuri Arlasez diye bir koleksiyoner Raif Yelkenci’den en güzel yazmaları satın almış, bir de sonra onları Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesine hediye etmiş. Şimdi bakarsanız kütüphanede Nuri Arlasez koleksiyonu diye görürsünüz. Yazma eserler ayrı bir dünyadır. Öncelikle Arapçanız olacak sonra biraz Farsça. Gelelim şu farklı farklı tanımlara… Elyazması yazarına müellif denir. Kopya edene hattat, müstensih denir. Yazarın el yazısıyla olanına müellif hattı denir, yazarın söyleyerek yazdırdığına müellif diktesi denilmektedir. Enine olana cönk, sayfa kenarı notlarına fevaid, ilavelere hamiş, sayfa kenarındaki açıklama notlarına haşiye, yazarın tüm eserlerine bir cilt halinde külliyat, bir ciltteki çeşitli yazmalara mecmûatü’r-resâil, kısaltılmış olana muhtasar, değişik yazı tiplerindekine murakka, karalamalara müsvedde, kırkambar yazılarına sefine, derleme kopyalara sevad, şerh edilmişlere şerh, bağımsız notlu olanlara şukka, talikacının yorumlarına talika, açıklamaya tefsir denir. MOLLA FENARİ VE ÖĞRENCİLERİ…

Birde muahhar nüshalar var ki onu da bir örnekle anlatayım. 15. yy’da Molla Fenari İznik’te evden medreseye giderken ayaküstü ders anlatıyor, yolboyunca hocayı dinleyen öğrencilere Meşşâîler deniyor. Sonra ders avluda devam ediyor, bu biraz daha üst kademe oluyor. En son medrese içerisinde… Sınıf yükseldikçe takrir ve ikrar usulüyle dikte çalışması yaptırıyor. İşte muahhar nüshalar


böyle dikte çalışmalarıyla ortaya çıkıyor. Bu müessese epey zaman devam etmiş. 400 ADET EBUSSUUD EFENDİ KANUNNAMESİ…

Mesela ben lüzumsuz görüyorum, Süleymaniye kütüphanesinde 400 tane Ebu Suud Efendi’nin Kanunnamesi var. Bir kaçını kendine alırsın gerisini dağıtırsın Konya’ya, Bursa’ya, Diyarbakır’a, Edirne’ye, Kayseriye. Dijital ortama aktarma çalışmaları var hatta bunu konuda iyi çalıştıklarını duyuyorum. Buna rağmen tek bir yerde mahkum tutulmaması kanaatindeyim. HER SAHAFIN RÜYASI: MÜELLİF NÜSHASI…

Yazma bir eseri elimize aldığımda öncelikle dibacesine bakıcaz. Eğer dibacesi yoksa mutlaka arkasını okumak lazım. Mesela şimdi bende bir müellif nüshası var. Müellif nüshası demek, bir sahafın rüyası demek yirmi yılda bir rastlamaz, o kadar değerlidir. Taksim Belediye Kütüphanesi almak istiyor. Ben bir de Süleymaniye’ye teklif etmeyi düşünüyorum. Üzerinde bakınız Gülzâr-ı Arifan Nazmi-zâde Rahmetullâhialeyh yazıyor. Arkasında Arapça kendi elimle yazdım diye not düşmüş. Müellif nüshası olduğunu buradan anlıyoruz. 1114 tarihli bir eser. Yazma eserleri incelerken tarihi çıkarmak çok önemlidir. Ama üstündeki her yazılan da önemlidir diyemeyiz. Mesela biz bir kitap alınca üzerine adınızı, o günün tarihini karalarız. Yani temellük kayıtları dediğimiz bize gerekli bilgiyi vermeyen notlar olabilir. Bu nedenle esas müellifin düştüğü notlar ile temellük kayıtlarını iyi ayırt etmek gerek. Bu yazmada üç mühür var. Bunun anlamı, üç kuşak elinden geçmiş olduğudur. Yazma kitapların olduğu devirde sahaf, aynı zamanda kitap imalatçısıdır. MÜELLİF NÜSHASI: GÜLŞEN-İ HULEFA

Nazmi-zâde çok önemli bir zâttır. Gülşen-i Hulefa diye Bağdat halifelerini yazmış zamanında. Bu eseri de çok tesadüfen geçti elime. Zaten hep böyle olur bu işler. Bu işin içinde olunca bir şekilde bir yerlerden elinize geçiveriyor. Bir de İbn-i Mehmet Efendi’nin bir yazması Raif Bey’in eline geçmişti. Yazma eser bir şanstır. Maalesef siz bu şansın sonlarına rastladınız artık kalmadı. Devlet artık alıyor bu tip yazmaları. BUGÜNE KADAR KİMSEYİ ALDATMADIM!

Milli kütüphane’ye çok kitap verdim. Mesela şimdi Başbakanlıktan gelecekler, depodan

kitap satın almak istiyorlar. Bunun sebebi de şu: Bugüne kadar kimseyi aldatmadım. 65’ten bu yana gelen insanlar hep aynı. Üniversite camiasından dostlarımız Feridun Emecen, İlber Ortaylı… MÜELLİFİN BİR DAMLA GÖZYAŞI…

Yazma eser dediğimiz zaman en önemlileri Kuran-ı Kerimlerdir. Onun hattı başkadır. Her şeyi elle yapılıyor. Kağıdı, işlemesi, süslemesi, hattı, tezhibi... Müellifin bir damla gözyaşı, hem mürekkebin hem de kağıt hamurunun içine katılır. Öyle özeldirler. Ama maalesef bunları genelde Araplar satın alıyor, koleksiyon yapıyorlar. TÜRKİYE’NİN EN İYİ KADIN SAHAFI…

Kızım Ayşegül’ü yanımda, sahaf olarak yetiştirdim. O zamanlar Murat Bardakçı’da buraya sık gelirdi. İyi bir koleksiyonerdir, 20 bin kitabı var. Biz arkadaştık o zamanlar bana ‘abi’ derdi. O zamanlar kızımla da tanıştılar. Sonra evlendiler. Kızım diye demiyorum Türkiye’nin en iyi kadın sahafıdır. Benim görmediğim şeyleri görür, bilhassa yazma kitaplarda. YURTDIŞINDA SAHAFLIK

Yurtdışında ihtisas kitapçılığı var. Bizim gibi değil. Belli konularda bilgileri var. Her şeyi bilmiyorlar. Yani bizdeki Alim’lik onlarda yok. Hem matematik bilsin hem felsefe bilsin… mümkün değil. Misal, Fransa’da bir kitapçıya girdim çok ilginçtir, sadece Bedeker satıyor. Kitapçısında da aynı düstur var yani. Adam sadece Bedeker’i biliyor. Kaç baskısı var, kaç kitabı var, hangisini kim basmış vs. Bizdeki kitapçılık gibi her telden kitabı satmıyor. Gelenler genelde zengin koleksiyonerler, akademisyenler çok sık gelemiyor tabii. 1985’den 2009 yılına kadar Pera’da müzayede yönettim. Orada çok kitaba dokundum. Yazma Eserler konusunda, baskı kitaplar konusunda, sahaflık konusunda söyleyecek çok sözü olan Sn.İhsan Manavoğlu ile sıcak söyleşimizi kitaplara dokunarak bitiriyoruz. 45


ŞEHRİN SURİYE

İMTİHANI Bitmeyen insan döngüsü: Göçerler. Çağlarda göçerler, coğrafyalarda göçerler, savaşlarda göçerler. Doğal afetlerden göçerler, yokluktan göçerler, yoksulluktan göçerler. Yrd.Doç.Dr.Erkan ÇAV*

üyük şehirlerin imtihanı, hep daha çetin olur. Kurulduğu günden beri merkez bir şehir olan, imparatorluklar başkenti, Osmanlı Cihan Devleti’nin kalbi İstanbul’un imtihanları da çetindir hep. 1200’lerde Haçlı savaşları için gelen Latinlerin istilasından harap halde kurtulabilen kent Osmanlı tarafından gerçek fethe, Feth-i Mübin’e mazhar oldu. Bu fetihte savaşsız teslim edilmeyen hırçınlığında, Sultan Fatih dönemindeki yeniden imar ve inşasında, saray çekişmelerinde, yerli yersiz iç isyanlarda, savaşlarda, Orta Asya’dan, Kafkaslardan, Kırım’dan, Balkanlardan, Afrika’dan, Ortadoğu’dan gelen göçlerde, beslenme kaynaklarını düzenleyen iaşe süreçlerinde, istihdam olanaklarında, inşaat malzemelerinin karşılanmasında, şehirleşmenin ihtiyacı alt-yapı ve üst-yapı uygulamalarının yapılmasında, su yollarının yapımında, ağaçlandırılmasında ve çiçeklendirilmesinde, kıtlıklarda, yangınlarda, savaşlara gidecek askerlerin, birliklerin ve gemilerin oluşturulmasında, şehir nüfusunun olanaklara uygun olarak kontrol edilmesinde, eski yapıların her dem taze ve canlı tutulmasında, camilerindeki ezanların intizamında, cemaatlerinin ve ihtiyaçlarının karşılanmasında, devletin ve toplumun yönetiminde, din ve dünya işlerinin yola koyulmasında, düzen ve nizamın sağlanmasında, devletin yaşadığı her atılımda veya karışıklıkta ve daha sayısız yaşam devimininin her damlasında; İstanbul başka başka zorlu imtihanlar vermiştir. 1877-78 Rus harbinden bugüne, bu imtihanlar giderek sertleşmiştir. Trablusgarp, Balkanlar, I. Dünya, İstiklal, İkinci Dünya savaşları, her birinde yeni bir imtihan yaşanmıştır. Bunların en çetini şüphesiz 13 Kasım 1918’de başlayan ve ancak 6 Ekim 1923’te sonlanan Mütareke Dönemi’dir. Bu zorlu zamanların her birinin etkileri Türkiye devletinin ve toplumunun genlerindeki yerini almıştır. İSTANBUL’UN SURİYE BAHÇESİ

*T.C. Maltepe Üniversitesi

sayı//22// mayıs 46

Şimdi İstanbul, yeni bir zorlu ve çetin imtihanda daha yer alıyor: İstanbul’un Suriye bahçesi. Göçmek zorunda kalan Suriyeliler, şehrin kanatlarını ovalayan merhamet, merhamet dizelerinden boşalan huzur ve emniyet. Sokaklar onların, onlar sokakların, insan bakışları altında yanan avuçların, ağlayamayan bakışların, tutunamayan parmakların, ölgün, bitkin ve kimi zaman coşkun çocuk bedenlerin ağıtları, anne kucağının cehennemi kovamayan


tarafı. Uzanan ellerin yıkıntı sayıklamaları. Suriyeli gözler. Çadır, kamp, sokak, karanlık, ses vermeyen tıkanıklık. Savaşla, tecavüzle, ölümle, kanla dikilen ağızlardan fışkıran suskunluk. Üzgün. Yorgun. Solgun. Şehrin Suriye kenarı. Şehrin Suriye örtüsü. Acının insanı yutan girdabı. Korkulanı tutamayan derin varlık katliamı. Şehrin göçmen kenarı. Göçerlerin konaklama arzusu. Şehirlerin kekremsi boşluğu. Umudun izinden yürüyüşler. Şehrin bir mahallesinden bir mahallesine, bir sokağından bir sokağına, bir evinden bir evine, bir odasından bir odasına, dünyanın telaşından ruhun karanlığına. Şehirlerin de birinden diğerine. Ülkelerin bir şehrinden bir başka ülkenin şehrine. Yolculuk üzere düzülen kervan, yolculuk üstünde geçilen köprü, yolculuk içinde geçilen hayat. Göçmenler. Göçerler. Göçmeler. Geldiği yerin önemsizleştiği yüzler. Faili belli savaşın mağduru biçareler. İstanbul’un Fatih, Zeytinburnu, Ümraniye, Fikirtepe yumağı. Türkiye’nin Şanlıurfa, Gaziantep, Mardin, Diyarbakır, Hatay kenarı. İstanbul’un Suriye yangını. Göçmeden göçmeye yumulan gözlerin yabancılığı. Göçerlerin bitmeyen sancısı. Ötekilerin ötekilerle bitişen yanağı. Göçerlerin konaklayamayan şarkıları. Şehirlerin kor sokakları. Çağıran, toplayan, doyuran sokakları. Aç bırakan, üşüten, yalnızlaştıran sokakları. Doyuran, giydiren, saran sokakları. Şehrin göçmen hâli. Göçerler hâli. Göçmekten yorulanların hâli. Şehrin göçemeyen göçmen kenarı. Göçemeyen şehrin göçer kenarı. Şehirlerin gizli misafirleri. Bitmeyen insan döngüsü: Göçerler. Çağlarda göçerler, coğrafyalarda göçerler, savaşlarda göçerler. Doğal afetlerden göçerler, yokluktan göçerler, yoksulluktan göçerler. İdeal için göçerler, sevda için göçerler, umut için göçerler. Yaylalara göçerler, ovalara göçerler, vadilere göçerler. Varlıkları için, yaşamak için, yaşatmak için göçerler. Dava uğruna, evlerinden, ülkelerinden, kendilerinden göçerler. Kaderi kara yerlerden parıltısı geçici yerlere göçerler. Allah için göçerler, din için göçerler, peygamber duasıyla göçerler. Bir yerden bir yere bedenlerini götürürler, gönüllerini sürüklerler, hatıralarını kanatırlar. Hayallerini götürürler, ruhlarının berelendiği yollarda. Hatıraları solmuş, geçmişlerinin yırtık ve solgun fotoğraflarında gizlenmiş gözyaşlarına biriken Suriyeliler! Aziz kardeşlerim! Beni kardeşliğe kabul edin! Utancımı, eksikliğimi, duyarsızlığımı yüzüme vurmayın! Bağışlayın!

Bağışlayın! Bağışlayın! Sizin hâlinizi anlamayan kardeşlerinizi bağışlayın! Onlar, bilmiyorlar kaybettiklerini. Onlar, bilmiyorlar yitirdiklerini. Onlar, bilmiyorlar senin değerini. Gurbetin en derinindedir onlar. Burada, kilosunu, gülüşünü, sağlığını kaybetmez sadece Suriyeli. Sadece saçları ağarmaz. Soğuktan elleri, bacakları, bedeni üşümez bir tek. Rutubetli, ıslak, çatısı akan, tuvaleti-banyosu yetersiz evlerde kalmak değildir en büyük derdi. Yoksul ve Yoksun kalpler arasında üşümektir sinesini delen ince fikir. Zengin olan Suriyeliler belki görünürde iyi yaşıyorlar, ama emin olalım ki onlar da başka fırtınalar yaşıyorlar içlerinde, çeşit çeşit örtülerle gizledikleri içlerinde. Her bir göçmen bir başka hayattır Suriye’den. Evlerinden, bağlarından, bahçelerinden, mesleklerinden, ekmeklerinden, akrabalarından, ölmüşlerinden, köklerinden, kökünü besleyen kültüründen ve medeniyetinden, coğrafyasından, köylerinden, kasabalarından, şehirlerinden, ülkelerinden kopan, koparılan, kopartılarak dışarı atılan bu insanlar nice imtihanlar taşır şehrin kalbine. Şehrin en işlek işlemeyen caddesine. Şehrin en yalnız köşesine. Şehrin en kuytu yerine: Şehrin kalbine. Devlet, Büyük Türkiye Devleti, elinden geleni yapar. Yapar, yapar ama imtihanı geçmek için bu yetmez. Senin elin, kolun, bedenin; hülasa kalbin neden bu imtihan taşının altında değil? Neden elini bir kalbin altına koymaktan alıkoymaktasın? Neden bunca imtihanlar dairesinden kaçıyorsun? Gönül ve Ruh zenginliğini neden itiyorsun? Suriyeli çocukların gözlerindeki umudu, kendi kalbin için de neden yeşertmiyorsun? Yokluklara göğüs geren soğuk ellerin sıcak yanaklarında, insan olmanın huzuruyla, neden ısınmıyorsun? İkram edecek sadece çayı olanların, en büyük zenginliklerini seninle paylaşmanın mutluluğunu kendine neden çok görüyorsun? Kalpteki mutlulukla ve ruhtaki huzurla ısınan sözleri, neden kendine çok görüyorsun? Seni çağıran insan varlığını anlama davetine, neden icabet etmiyorsun? Neden bir Suriyelinin hatırını sormuyorsun? Neden bir Suriyelinin ihtiyacına cevap olamıyorsun? Neden kalbine, kendine ve varlığına bu hediyeyi çok görüyorsun? Elbette, devlet süreklilik içeren, kalıcı, ektili ve hayatları güçlendiren politikalar uygulamalı. Onlar için barınma birimleri, hastaneler, okullar, çalışma alanları açmalı. Yapmalı ve yapıyor da çok şükür, büyük bir cömertlikle ve hesapsızca. 47


Faaliyetlerde profesyonel yaklaşımlarda kimi zaman eksiklik olsa da, iyilik dolu kalplerle bunların hasarları da onarılıyor titizlikle. 2 milyondan fazla insan Türkiye’nin her köşesindeki toplumla bir şekilde kaynaşıyor, zaman zaman sürtüşse de kibirler. Yetersiz gelse de kimlik kartı verme çalışmaları bazen. Asayiş zor olsa da bazen. Anlaşma zor olsa da bazen. Türkiye’deki toplumun o bağrına bastığı Suriyeliler, onlar yok mu, işte onlar birçok güzelliği de bu toprağa ekenlerdir. Biz gitmeyince onların yanına, onlar bize geldiler, en geniş kanatlarıyla. Savaştan geldiler, savaşın hüznünü gözlerimizde ve gönüllerimizde yıkadılar. Kimi zaman yıkayamadılar, ıslandılar geceler boyu süren gözyaşlarında. “Biz gidemeyince, onlar geldiler…” Ne güzel bir ifade, ne güzel bir bakış, ne güzel bir dokunuş, ne güzel bir duyuş, ne güzel bir okuyuş, ne güzel bir dokuyuş, ne güzel bir soluyuş, ne güzel bir duyumsayış, bir medeniyet havzasının kardeşlerine, derinin derinine dokunan bu meseleye. Her şeyi en derinden hisseden duygu ve düşünceyle. Erkekleri ayrı, kadınları ayrı, çocukları ayrı bir hüzünle, her biri başka birer güzel şahsiyet Suriyeliler. Bir Suriyeli aileyi ziyaret edin. Birçok yükün üstünüzden kalktığını duyumsayacaksınız, göreceksiniz, hissedeceksiniz. Günlük yaşamın kirlettiği kalbinizin yüklerinden. Öyle bir görünmez yüktür ki bu atılan, ayrılırken arkanızdan salınan çocuk ellerin rüzgarını ruhunuzun en derininde hissedecek kadar hafiflemenize yol açan bir yük. Korkmayın, uzatın elinizi, bir şey vermek için değil, almak için: İnsanlığı, dostluğu, kardeşliği, umudu, sevgiyi, hasreti, özlemi, duymayı, düşünmeyi, zorda kalanın duasını, onuru, şerefi, haysiyeti; insan olmanın sonsuz zenginliğini. Almak için uzatın elinizi, insanlığınızı bulmak için uzatın gözlerinizi, dokunmak için açın kulaklarınızı kalplerin atışına. Gönül pencerelerinden güller kokan elleriyle yapılan bu daveti, geri çevirmeyin. Bir Suriyeliyle dost olun, arkadaş olun, sırdaş olun, yoldaş olun, derdine derman olun, sıkıntısına ortak olun. Sadaka vermek için değil, onların huzurunu almaya gidin. Paylaşılan her şey, bereketiyle geriye döner. Hiçbir şey yapamasanız bile bir gönül açarsınız, bir yüz güldürürsünüz, bir dost olursunuz, bir umut taşırsınız, bir mum yakarısınız karanlık zamanlara, gülümseyen bir yüz ile verdiğiniz selamın çiçekleriyle. Onların sizleri gördüğünde parıldayan gözleri, adeta güneşin en sıcak anı sayı//22// mayıs 48

kadar derin, içten ve anlamlıdır. Zorda olanın, karanlıkta olanın, bunalmış olanın; kapısız ve penceresiz bir varlık zindanında olanın gökyüzüne açılan penceresi olmak huzuru. Onlar; bu şehre dilenmeye, yalvarmaya, el açmaya gelmediler. Onlar hayatlarını kurtarıp yeni bir yola çıkmaya geldiler, savaş sonrası da birçoğu dönecektir memleketlerine. Dönmeyenler de olacaktır, onların da toplumumuzla bütünleşmesi gerekiyor. Bunun için de, barınma, beslenme, sağlık, eğitim ve iş alanlarında temel uygulamalar yapmak gerekir. Barınma olanakları genişletilmeli, kampları destekleyecek yaşam alanları artırılmalı, düşük maliyetli kiralık evlerden çeşitli barınma olanaklarına kadar yeni uygulamalar denenmelidir. Beslenme olanaklarını artıracak sosyal yardım olanaklarını zenginleştirmeli, aksi halde gelişecek sağlık sorunları ile çok daha köklü sorunlar yaşamak kaçınılmaz olabilir. Sağlık alanında, sadece muayene ve kimi ameliyatların yapılması değil, çeşitli koşullarla ilaç verilmesi için de sosyal yardım uygulamalarının güçlendirilmesine çalışılmalı, bunlar için gerekli doktor, hemşire ve diğer maddi kaynaklar başta Suriyeli eğitim almış meslek elemanlarının doğrudan ve dolaylı katkıları ile genişletilmelidir. Onları hastanelerden, doktorlardan uzaklaştıracak eksiklikler giderilmelidir. Okullarda Suriyeli çocuklara özel sınıflar, eğitim birimleri eğitim alanındaki değerli uygulamalardır. Ama sadece örgün eğitim yetmez. Suriyeli çocukların toplum içinde bütün çocuklarla kaynaşması için ortak zaman geçirme ve faaliyet alanları olmalıdır. “Biz” ile “onlar” ayrımı kalkana kadar bu vazgeçilmeden yapılmalıdır. Ailelerin; yarım kalmış, sakatlanmış ailelerin, anne veya babanın olmadığı, kimi çocukların öldüğü, kimilerinin yalnız kaldığı ailelerin dertleri tespit edilmelidir. İş bulamayıp muhtaç olanların, mesleklerini yapamayanların iş olanakları için daha güçlü ve kalıcı adımlar atılmalıdır. Mesleğini yapmak isteyenlere çalışma kolaylıkları sağlamak toplumdaki olası yeni sosyal sorunları da azaltan kazanımlar barındırır. Bütün bunlar psikososyal desteklerle bütünleştirilmelidir. Çünkü, çeşitli çatışmalara yol açabilen kültürel ve sosyal farklılıkları aşmak, ancak bu desteklerle kolaylaşır. Bunlar gibi öneriler, yapılmakta olan güzel işlere ek olarak artırılarak genişletilebilir. Suriyeliler içinde; verilen olanakları istismar eden, yalan söyleyen, suça eğilim gösteren,


kolaycı yaşamak isteyen, çalışmadan hayatını sürdürmek isteyen, başka amaçlarla bu şehre gelmiş olan insanlar, her toplumdaki oran kadar var olabilir. Ama bu, Suriyelilere karşı toptancı bir “kötücül yaklaşım” geliştirmeye sebep olarak kullanılamaz. İyi ile kötüyü ayırmak, her vicdan sahibinin ilk görevidir. Amaç, şehrin bu zorlu imtihanından alnının akı ile çıkması, bu badirenin bir zenginliğe dönüşmesi, geleceğin umutla yoğrulması ise, vicdan ve gönül kapıları kapalı tutulamaz. Ancak, bütün sayılan bireysel ve toplumsal çabaların kalıcılığını yine de tek şey sağlayabilir: Suriyelilerin ve onların yaşadığı toplumumuzun refahını geliştiren devletin kurum ve kuruluşları ile desteklenen kalıcı politikalar, sürdürülebilir uygulamalar ve yaygınlaştırılabilen destekler. Bunlar sağlanırsa, bir gün savaş bittiğinde çoğunluğu dönmek isteyen Suriyelilerin hangi oranı burada kalırsa kalsın, mahallelerde, okullarda, çarşıda pazarda, eğitimde, sosyal alanda, iş hayatında, meslek gruplarında, sanatta, kültürde, politikada yapacakları değerli ve önemli katkıları şimdiden görmemek mümkün değildir. Profesyonel destek, olmadan bireysel yardımların etkisi kısa süreli olur, bunu da unutmamak gerekir. Profesyonel destek uygulamaları, desteklerin sürekliliğini, etkinliğini ve kalıcılığını sağlarken, toplumsal desteklerin kimi zaman bireysel ancak temelde sivil toplum örgütleri üzerinden gelişen kurumsal aktarımları, o toplumdaki içsel çatışmaları önleyici, gelen göçmenlerin toplumumuza ve yaşantımıza adaptasyonunu kolaylaştırıcı ve olası farklı sosyal sorunlara karşı daha güçlü bir toplumsal dokunun oluşmasını sağlayıcı özellikler içerir. Bu, sürekli, kalıcı ve hayatları olumlu yönde değiştirici uygulamaların; Suriyelilerin Türkiye’deki yaşamlarını belirleyen süreçlerin her aşamasında köklü önemi vardır. Yük ve imtihan; tek tek bireylerin omuzlarında kaldırılamayacak denli büyüktür. Devletin kamu kurumları, yerel yönetimleri belediyeler, toplumun enerji ve güç kanalları sivil toplum örgütleri ve bunların hepsini canlandıran insanlar, hepsi birbirinden büyük yüklerle yüklüdür, imtihanlarla yüklüdür, sorumlulukla yüklüdür, görevlerini emin olarak yapmakla yüklüdür. Bununla birlikte, bireysel yardımlar, geçiciliğine ve gündelik ihtiyacı karşılamasına rağmen, toplumun kılcal varlık damarındaki etkisi, özellikle böylesine siyasal, sosyal, kültürel ve kimi zaman dini çatışmalara sebep olabilen durumlarda güçlü pozitif katkılar sunduğu

için inanılmaz ölçüde etkili biçimde algıyı, düşünceyi, bakışı, yaklaşımı ve uygulamayı güzelleştiren önemli ve kalıcı değere sahiptir. Suriyeliler; bize insan olmanın bambaşka zorluklarını gösterdi, zorlu imtihan misafirliğinde. Savaşın, yokluğun, göçün, yabancı bir memlekette yaşamanın bambaşka boyutlarını çizdiler ruhlarımıza. Müslümanlığın yaşantıdaki farklı yüzlerini nakışladılar zihinlerimize. Yaşamın içinde canlanmış incelikli bir Müslümanlık. Şefkatin, merhametin, darda kalmışa yardımın önemini bambaşka güzelliklerle biriktirdiler gönüllerimizde. Onlar; bize kendi içimizdeki, toplumumuzdaki, şehrimizdeki ve ülkemizdeki güzellikleri ve eksiklikleri birlikte gösteren ayna oldu. Ayna olana “Sen neden aynasın” denilmez, bize eksiğimizi gösterene kızılmaz, bize bilmediğimiz güzellikleri gösterene anacak teşekkür edilebilir. Nihayetinde, onlar bu ülkeye, nasıl bakarsak bakalım, bambaşka ve güzel çoğalmalar, derinleşmeler ve ufuklar getirdiler. Bizlere; belki de bambaşka bir haber verdiler, henüz tam idrak edemediğimiz. Bu toprağa, bu topluma, bu ülkeye geçmişinden bir çağrı getirdiler, “Biz büyük bir aileyiz” diyen. Ailemize sahip çıkalım. Her şey değişir, ancak bu imtihanda bir şey değişmez: Herkes Suriyelilerin kaderinden kendi ölçeğinde sorumludur. Bu sorumluluk, fert fert hepimizin boynunda, şehrimizin kimlik kartına atılacak bir imza olarak asılıdır. Devletin, yerel yönetimlerin, sivil toplum örgütlerinin yaptıklarının üstüne; herkes yaptığını bir derece daha arttırmalı, derinleştirmeli ve güçlendirmelidir; bu ihtiyacı olana kapsını cömertçe ve hesapsızca açan şehir kimliğinin baki kalması için. Herkesi, gücü olan herkesi bu sorumluluktan payına düşeni daha etkili yapmaya çağırmak, tarihi bir görevdir. Kim Ensar kim Muhacir, kim hancı kim yolcu, kim yerli kim değil, artık asıl mesele bunlar değil; varsa bir yara onu kapatmaktır tek derdimiz. Ve durmayan sesleniş: Hayır, yaşanan imtihan, gerçekte şehrin değildir! Yaşanan imtihan; şehri şehir yapan, yapabilecek olan, yapması beklenen İnsan’ın imtihanıdır! Ey İnsan! Sen ne kadar Buradasın! Ne kadar Şehirlisin! Ne kadar Şehrine sahip çıkmaktasın! Ne kadar Göçmen! Ne kadar Yerli! Ne kadar Türkiyeli! Ne kadar Suriyeli! Ne kadar Yoksul! Ne kadar Yalnız! Ne kadar Kimsesiz! Ne kadar İhtiyaç Sahibi! Ne kadar Cevap! Ne kadar İlaç! Ne kadar Var’sın! Ne Kadar İnsan’sın! 49


CA- BEYLERBEYİLİĞİ

OSMANLI HALİFELİĞİ TAŞRA TEŞKİLATINDA

KURUMSAL KONTROL-DENGE Osmanlı Devleti idari yapısı genel olarak eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar nahiyelere ayrılmıştı. Farklı idari yapılar da mevcuttu. Yaygın olan kanaate göre bu idari birimlerin yöneticileri; eyaletlerde beylerbeyi, sancaklarda sancakbeyi ve kazalarda ise kadılar kabul edilmektedir. Prof. Dr. Ali ARSLAN*

smanlı saltanat halifeliğinin merkezinin zirvesinde birbirini denetleyen iki temel kurumsal yapı vardı. Bunların birisi veziriazamlık diğeri ise şeyhülislamlıktı. Veziriazamlık devletin gücünü temsil eden kurumların başı iken şeyhülislamlık halka hizmet veren ve adalet temin eden kurumların başıydı. İslam hukuku vasıtasıyla denetlenebilen Halife padişah bu iki kurumsal yapının üstünde hem denetleyen hem de tasdik eden bir konumuma sahipti. Merkez teşkilatındaki bu kurumsal kontroldengenin taşra teşkilatında da mevcut olması gayet doğaldır. Bu hususu daha iyi anlayabilmek için Osmanlı taşra teşkilatının kurumları ve bu kurumları temsil edenlerin statüsü ve icraatlarını incelemek gerekecektir. Taşra teşkilatının idari, mali, askeri, güvenlik, adli, dini, eğitim ve bayındırlıktan sorumlu görevlileri ve bunların yetkililerini incelendiğinde nasıl bir nizam kurulduğu ortaya çıkacaktır. Osmanlı Devleti idari yapısı genel olarak eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar nahiyelere ayrılmıştı. Farklı idari yapılar da mevcuttu. Yaygın olan kanaate göre bu idari birimlerin yöneticileri; eyaletlerde beylerbeyi, sancaklarda sancakbeyi ve kazalarda ise kadılar kabul edilmektedir. Ancak dikkatle incelendiğinde her idari birimde de konumuna göre kurumsal ve kurumları temsil edenler arasında bir kontrol-denge yapısının mevcut olduğu görülecektir. Bu açıdan her idari birimi tek tek ele alarak hangi kurumun hangi işleri yürüttüğünü inceleyerek bir izah yapmaya çalışacağız. *T.C.İstanbul Üniversitesi

sayı//22// mayıs 50

Beylerbeyiliği sancaklardan oluşurdu. Beylerbeyiliğinin merkezinin bulunduğu sancak doğrudan doğruya beylerbeyi idaresinde bulunurdu. Eyaletin en etkin idarecileri; beylerbeyi, kadı, müftü, yeniçeri kumandanı idi. Bu etkin yöneticileri yaptıkları işler itibariyle bir sınıflamaya tabi tuttuğumuzda eyaletlerde tam bir kontrol-dengenin oluşturulmak istediğini görmekteyiz. CAA- İDARİ, MALİ, ASKERİ VE GÜVENLİK YETKİLİSİ: EYALET BEYLERBEYİ

Beylerbeyi görevli bulunduğu eyalette hükümdarın bütün siyasi işleri(umur-ı siyaset)nin temsilcisi konumundaydı. Eyalet divanında askeri meseleleri halletmek, güvenliği sağlamak, timar tevcihi ve terakkileri ile ilgili işleri yürütmekle görevli idi. Eyalet merkezinde oturan beylerbeyi kendi başkanlığındaki toplanan divanda da eyaletle ilgili işler görüşülürdü. Hazineye ait işler mal defterdarınca, zeamete ait işler timar kethüdasınca ve timara ait işler de defterdarca takip edilirdi. Beylerbeyi, bir savaş halinde eyaletteki sancakbeyleri ve tımarlı sipahileri maiyetine alarak emredilen yerde orduya katılmak mecburiyeti vardı. Buna rağmen Beylerbeyi, kendisinin doğrudan yönetimine bırakılan sancak hariç diğer sancaklar üzerinde sadece teftiş yetkisine sahipti. Beylerbeyi sefere katıldığında yerine mütesellim unvanıyla birini bırakırdı. Merkez teşkilatındaki kontroldenge dikkate alındığında eyaletin en yetkili ve silahlı gücünü temsil eden beylerbeyini tek başına bırakılmaması için aynı kulvarda onu dengeleyen bir askeri güce ihtiyaç vardı. Eyalet Merkezindeki Merkezi Hükümetin Silahlı Gücü:Yeniçeriler. Osmanlı Devleti’nde, idari, askeri, mali ve mali alanlarda çok yetkili olan beylerbeyinin merkezi hükümet tarafından atanması ve azl edilmesine rağmen eyalet merkezlerinde merkezi hükümet tarafından konuşlandırılan yeniçeriler vasıtasıyla bir kontoldenge yapısı oluşturulmuştu. Şöyle ki, Osmanlı Devleti’nde taşrada yeniçeri ve sipahilerden oluşan kapukulu garnizonları bulunurdu. Kapukulu efradından olan yeniçeriler özellikle büyük şehirlerin merkezinde bulunan hisar ve kalelerde şehir müdafaası için yerleştirilmişlerdi. İlk dönemlerdeki küçük birliklerin kumandanları dizdarlar iken 16 yüzyılın ikinci yarısından itibaren büyük şehirlerdeki sayıları artan yeniçerilerin kumandanları yeniçeri serdarları olmuştu. Beylerbeyi ve sacakbeyinin emir veremediği taşradaki yeniçerilere sadece


padişah ve kendi amirleri emir verebilmekteydi. Yani yeniçeriler mahalli otoriteye bağlı değillerdi. Yeniçeriler, beylerbeyi bile olsa onu askeri güç anlamında kontrol-dengede tutmada çok önemli bir görev yerine getirmişlerdi. Hatta yeniçeriler bu statülerinden faydalanarak merkezi otoritenin zayıfladığı dönemlerde çok ileri gidip bazı şehirlerde kendi otoritelerini kurdukları bile olmuştu. Adli, Bayındırlık Yetkilisi: Eyalet Kadısı Kontrol-dengenin çok önemli olduğu Osmanlı yönetim anlayışında halkın hak ve hukukunu koruyacak, halkın refahını temine çalışacak bir yapının bulunması gerekmekteydi. Özellikle eyaletlerde güçlü beylerbeyiliğini dengeleyecek bir teşkilatı ihtiyaç vardı. Bu teşkilatın beylerbeyinin tayin ve müdahale alanında olmayan eyalet kadılığı idi. Eyaletteki adli ve hukuki işler kadı tarafından görülürdü Kadı tayinleri 14. ve 15. yüzyıllarda, divan toplantılarında Rumeli ve Anadolu kadı askerlerinin arzı ve padişahın onayı ile gerçekleşirdi. Ancak kadılar, Fatih Sultan Mehmed’in divan toplantılarının başkanlığını Sadrazama bırakması ile birlikte kazaskerlerin arzı ve sadrazamın onayı ile tayin edilmeye başlamışlardı. 16. yüzyılda şeyhülislamlığın önem kazanmasından itibaren büyük kadılıklar Şeyhülislamın teklifi ile Vezirazam tarafından atanmayı başlanmıştır. 1575 tarihinden itibaren mevali denilen büyük kadılıklara tayinler şeyhülislam tarafından atanmaya başlanmıştır. Osmanlılar, adaletin yerine getirilmesinde problemlerin oluşmaması için kadıların görevde kalma vaktini oldukça kısa süreli tutmuşlardı. Büyük kadılıkların görev süreleri genellikle bir yıl idi. Eyalet kadısının statüsü mevleviyet olduğundan idari işlerde büyük amir olan beylerbeyi ile işbölümü yapmak zorundaydı. Hatta küçük bir para cezası bile verilemezdi. Padişah’ın emri üzere bir ceza vermek için gelen kapukulu yani merkezden gelen asker bile bir sanığa kadının huzurunda davası görülmeden bir ceza uygulayamazdı. Şer’i hukuk dahilinde kadının verdiği medeni hukukla ilgili hükümlere hükümdar bile uymak zorundaydı. Eyalet kadılarının verdikleri kararlar itirazlar ancak İstanbul’daki daha üst yetkililere yapılabilirdi. Görüldüğü üzere taşra yönetiminin en güçlü sembolü olan beylerbeyi ve diğer yöneticilere halkın hak ve hukukunu koruyacak ve bu alanda eyalette kontrol-denge sağlayan eyalet kadılığı idi. EĞİTİM VE DİNİ YETKİLİ: MÜFTÜ

Osmanlı taşra teşkilatında askeri güçlü olan

yöneticiler, hukuki ve bayındırlık alanında çok fazla yetkileri olan kadıların kontrol-dengede tutulması için mevcut olan kurum eyalet müftülüğü idi. Bütün idarecilerin yapacakları yanlış icraatta halkın bir nevi sığındığı ve hakkını aramada hukuki destek bulacağı yer müftülüktü. Eyaletteki Osmanlı örgün eğitim kurumları olan medreseler müftülere bağlı olduğu gibi kadıların karar vermesinde etkili olan fetvalar da müftüler tarafından verilirdi. Müftülerin atanması merkezi yönetim tarafından yapılırdı. Eyalet müftülerinin halk, beylerbeyi, kadı ve diğer yöneticilerle çok sıkı ilişkileri vardı. Klasik Osmanlı Devlet yönetiminde müftülük, eğitim ve kültür çok etkin bir kurum oldukları gibi halkın en kolay ulaşabildiği ve arzularını en hızlı bir şekilde mahalli idarecilerle temas etmeden merkeze ulaştırabilecekleri bir kurum olarak temayüz etmişti. Verdikleri fetvalar ile güçlü kadıları kontrol-dengede tutan da müftülerdi. NETİCE

Merkezi yönetimde bir kontrol-denge sisteminin hâkim olduğu Osmanlı Devleti’de genel olarak eyaletlerden oluşurdu. Bu kontrol-denge anlayışının taşra teşkilatında da uygulandığını görmekteyiz. Eyaletin en güçlü yöneticisi olan beylerbeyi, kendi yönetimine bulunan merkez sancak hariç diğer sancaklarda ancak teftiş görevine sahip iken askeri olarak ta merkezden atanan ve merkezden emir alan yeniçeriler ve kumandanı tarafından kontroldengede tutulmaktaydı. Adli ve bayındırlık alanında en yetkili olan kadı merkezden atanmakta, mahalli idarecilerle işbirliği içinde olmasına rağmen müstakil hareket etmekte statüsüne sahipti. Kadılar özellikle halkın haklarını koruma ve hukuk alanında tam bir serbestiyet ile hareket etmekte ve bütün idarecileri hukuk alanında kontrol-denge içinde tutabilmekteydi. Kadıları kısa süreli ama etkin bir çalışma imkanı veren Osmanlı yönetimi, kadıların hukuk sınırları içinde kalmasını sağlamak için de müftülük kurumunu devreye koymaktaydı. Müftüler eyalet eğitim işlerinden sorumlu oldukları gibi halkın haklarını aramada kadıların karar vermelerinde etkin olan fetvaları vermekle de sorumlu idiler. Bütün idarecilerden daha bağımsız hareket eden müftüler aynı zamanda halkın merkez ile doğrudan iletişimini sağlayan bir müesseseydi. Kısacası Osmanlı merkez teşkilatında mevcut olan kontrol-denge anlayışı taşra teşkilatının en büyük yapısı olan eyaletlerde de tam olarak uygulanmıştır. 51


eşmeler ve Şairler Kültürümüzün değerleridir. Osmanlı Devletinin , İdaresinde bulunan bütün şehirlere öncelikle çeşmelerle imza atmıştır. Bugün ülke sınırları dışında kalan eski şehirlerimizdeki çeşmeler veya kalıntıları imzamız olarak durmaktadır.

HENGELO’DA

TÜRK ÇEŞMESİ Hollanda`nın Hengelo şehrinde, İstasyon meydanında kubbeli, dört cepheli bir Türk ceşmesi yapıldı Burhanettin CARLAK

Devlet sınırları içinde olmasa da insanımızın ulaştığı her yere simgesel imzalar atılıyor artık . Bunlar, Rusyadan Amerikaya bir çok şehirde camiler ve kültür merkezleri yapılıyor.. Hollanda da yaşıyan soydaşlarımızda, yaşadıkları bu ülkeye simgesel imzalarını atmışlar,gururla… Hollanda`nın Hengelo şehrinde, İstasyon meydanında kubbeli, dört cepheli bir Türk ceşmesi yapıldı. Çeşmenin şehrin mimari açıdan silüetine Türküaz bir renk kattığı bariz şekilde görülüyor. Amsterdam`ı Berlinè bağlayan demiryolunun son noktası Hengelo istasyonu II. dünya savaşında stratejik konumundan ötürü bombardımana maruz kalmış. Hemen önünde yenilenen otobüs terminali ile birlikte ulaşımın merkezi. Türk Ceşmesi bulunduğu alan itibari ile şehre gelenleri karşılıyor ve adeta ‘hoşgeldiniz’ diyor. Elbette sayıları binleri geçmiş Avrupa`daki Türk camilerimizin avlularında sebiller, şadırvanlar var ancak Viyana`da Yunus Emre`nin 750. Doğum yilümünde Türkenschanzpark`da yapılan yine kubbeli dört cepheli Ceşme ile birlikte Hengelo`daki Türk Ceşmesi şehre hediye edilen ilk iki çeşme olma niteliğınde. ÇEŞME FİKRİ

2006-2014 Yılları arasında Hengelo belediye meclis üyeliği yaparken, kalıcı, ileriki yillarda da sürdürülebilir olacağı düşüncesi ile Türkiye`den bir şehirle belediyecilik alanında ortak çalışmalar yapilabilmesi için girişimlerde bulunmuştum. Şehirde yaşayan yaklaşık 5 bin Türk kökenli vatandaş arasında ekseri Yozgatlının olması nedeni ile Yozgatta dönemin Belediye başkanı Yusuf Başer beyi Hollanda`ya davet ederek ilk temaslar sağlanmıştı. Başer`in son ziyaretinde Hengelo-Yozgat vakfı yöneticileri ile istişare ederek kendisi ile Hengelo şehrinde bir Türk çeşmesi yapılması fikrimi paylaştım. Türk Dünyası Belediyeler Birliğı başkan yardımcılığı da yapan Başer`in fikrim karşışındakı heyecanlı gülümseyişini halen unutmuyorum. Çeşme fikrimiz projelendirildikten sonra şahsen estetik ve ortak kültürel karakteristiklerin sayı//22// mayıs 52


öne çıktığı bir tasarım düşlemiştim. Keçiören Estergon kalesindeki çeşme ile Sultanahmet meydanında Hürrem Sultan Hamamı önündeki mermer çeşme mütevazi ama ince desenleri ile en çok etkilendığım çeşmelerdi. Ancak Hengelo-Yozgat Vakfı başkanı Ayhan Coşkunsu, Yozgat`daki bir çeşmeye atıfla farklı bir kompozisyon düşündüklerini belirtti. Itiraf etmeliyim ki Vakfın yöneticilerinden mimar Okan Sarıaslan da büyük bir fedakarlıkla daha çok haşmeti öne çıkartan güzel bir tasarım gerçekleştirip, başarılı insaat koordinatörlüğü ile de Ceşme`yi inşa etti. Kendilerini tebrik ediyorum. Burada Yozgatlı işadamlarını da sosyal sorumluluk örneği bakımından vurgulamak gerekiyor.Su Kültürümüz Kültür COĞRAFYAMIZIN VAZGEÇİLMEZİ,

Kayseri`deki bugün Selçuklu müzesi olarak kullanılan Gevher Nesibe Tıp Tarihi müzesinde görülecektir ki, Selçuklu ve Osmanlı döneminde ruh hastaları devlet imkanları ile hem müzik hem de su sesi ile telkin edilerek tedavi edilmeye çalışılmıstir. Dr. Rahmi Oruç Güvenç tarafından halen sürdürülen bu gelenek Avrupa`ya da Belçika’da yaşayan sufi Neyzen tarafından da taşınmıştır. Gazetecilik hevesi ile Balkanlardan, Kırım`a oradan da Türklüğün hac merkezi diye tanımladığım Orta Asya`dan Semerkant`a kadar gezi – incelemelerim ve belgesel çalışmalarım oldu. Türk Ceşmeleri hakkında da gittiğim şehirlerde amatörce çektiğim binden fazla çeşme fotografından bazılarını hikayeleri ile birlikte sergilemek içimde ukte olarak kalan heveslerim arasında. Alman imparatoru II. Wilhelm`in bizden aldıkları karşısında çesme yaptırmış olması, gönlümuzun çeşme karşısındaki hassasiyetini gösteririr. Kırım Bahçesaray’daki Gözyası Ceşmesi zerafet ve felsefi derinliğin güzel bir örneğidir. Gönül ve kültür coğrafyamızın ortak özelliklerinden birisi de hemen her şehrin, hatta her köyün kendine özgü bir çeşmesinin oluşu. Bir çok kültürde hayat kaynaği olan su, hayır ve imar kültürümüzün neticesinde bir nevi sosyal adalet duygusu ile yerleşim birimlerinin göbeğine getirilmiş. Mabetlerin yanı sıra şehir ve köy meydanlarının adeta merkezi olan çeşmeler bir buluşma merkezi olmuş.Edebiyatımızda başlı başına bir yer eden su kültürü adeta bir metofor gibi farklı boyutlarla karşımıza çıkıyor. En büyük Türk şairi olarak kabul edilen divan

edebiyatımızın zivesi Fuzuli`nin su kasidesi de buna örnektir. Karacoğlan`ın Türkmen kızlarına yazdığı şiirlere ilham olabilmesi için herhalde bir çeşme basını beklemesi gerekiyordu. Arabesk müziği sevmeyenlerimiz bile Ferdi Tayfur un ölümsüz çeşme eserini mırıldanırlar. Kardeş Belediyecilik, Göç, Hemşehricilik ve Beşeri sermaye Hollanda ve Türk şehirleri arasında tesbit edebildiğım 15`e yakın kardeş şehirlik projesi var. Ancak kadro ve vizyon eksikliği, çalışmaların kurumsal olmaması gibi nedenlerle Türk tarafının proje üretmede ve ilişkilerin içini doldurmada yetersiz kaldığı söylenebilir. Hollanda Belediyeler Birliği bu alanda bir Turkiye Platformu daha kurmuş daha sonra kısıtlamalar netecesinde, platformu rafa kaldırmıştı. Medeniyetinin sınırları, siyasi sınırlarının ötesinde olan Türkiye Doğu Türkistan`dan. Adriyatik`e kadar kadar en ücra beldelere kadar yalnız illerin değil ilçe ve beldelerle de kardeşlik projelerini geliştirmelidir. Sürdürülebilir, küçük sembolik çalışmalar, taşra için de dışa açılma fırsatı olabilir.

“Çeşmeler elleri, şairler gönülleri yıkar” ifadesi; geleneksel Su medeniyetimizin çeşme kültürümüzün ve Şair milletimizin özetidir.

Zannedildiğı gibi Türkiye`nin sadece yalnız doğu illerinden göç yok. Giresun’un, Kastamonu`nun Yozgat`in kendi illeri dışında yaşayan hemşehrileri nufusunun iki, hatta üç katı. Başta turizm ve tanıtım olmak üzere hariçde yaşayan kitle bir beşeri sermaye olarak değerlendirilmeli. Özellikle içine kapalı beldeler için bir kültürel etkileşim fırsatı olabilir. ÇEŞMENİN SİMGESEL ANLAMI

İcinde yaşadığımız ülkelerin bizleri sırf sosyal devlet imkanlarından geçinen, üretmedentükeden, sanattan- bilime hayatın hiç bir alanında katkısı olmayan topluluklar olarak gömektedirler. Terörizm, radikalleşme, mülteci dalgası ve son algı operasyonları gösteriyorki Avrupa`daki Türk toplumu artık içine kapalı, kayıtsız tavrından vazgeçmelidir Bu algının değışmesi için de yine lobiclik önemli. Lobiciliğin de ilk ve en önemli ayaği kültür ve fiziki görünümdür. Yapılarımız mimari dokuyu, bütünlüğü hiçe saymamalı. Bulunduğu mekana katkı sağlamayan ve iğreti gibi duran yapılar yerine, estetik görünümünden, fonksiyoner kullanımına kadar mahallesini şenlendiren ve bir kazanım olarak görünmelidir. Camilerimiz bazen bir bank, bazen bir saat, termometre levhası, sokağinda yararlabileceği bir sebil veya çeşmeyle katkı değer sunmalıdır. 53


OSMANLI ŞEHRİNDE MAHALLE

CERRAHPAŞA

MAHALLESİ Geleneksel Türk şehirlerindeki mahalle; mektebi, medresesi, mescidi, meydanı, çeşmesi, kahvehanesi ve pazarı ile sosyal bir bütündür. Osmanlı mahallesinin başında kadı tarafından atanan mahalle mescidinin imamı bulunmaktaydı

Fatih DALGALI

onaklanan yer manasına gelen mahalle, daha da küçültülerek şehrin bir bölümü için kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti şehir ve kasabasında mahalle, birbirini yakından tanıyan, birbirine karşı sorumlu ve sosyal dayanışma içinde bulunan şahıslardan oluşmuş bir topluluğun yaşadığı yerdir. Mahallede toplumu bir araya getiren merkez cami veya mesciddir . Mahalle denilen birimin temsilcisi genellikle o mahallenin çekirdeğini oluşturan cami ve mescidin imamıdır. Osmanlı şehrini oluşturan unsurlardan biri olan mahalle, şehrin temel idari, iktisadi ve sosyal birliği konumundadır. Osmanlı şehrinde temel yerleşim birimi genellikle bir dini yapının ya da bir pazarın etrafında gelişmiş, kendi gelenekleri ve yaşama tarzları aynı olan ve farklı cemaatleri içine alan unsurdur . Mahalle sosyal ve fiziki bir birimdir . Osmanlı şehrinde, sosyal ve fiziki bir birim olan mahallenin önemli bir rolü vardı. Mahalleler genellikle yaşayanların din ve milliyetlerine göre birbirinden ayrılırdı. Ancak yer yer Müslüman ve Gayrimüslimin karışık oturdukları mahalleler de vardı . Osmanlılarda idarî teşkilat; vilayet, sancak, kaza, nahiye ve köy olarak taksim edilmişti. Mahalle ve köy, Osmanlı taşra yönetiminde klasik dönemden beri en alt idari birim olmuştur. Geleneksel Türk şehirlerindeki mahalle; mektebi, medresesi, mescidi, meydanı, çeşmesi, kahvehanesi ve pazarı ile sosyal bir bütündür. Osmanlı mahallesinin başında kadı tarafından atanan mahalle mescidinin imamı bulunmaktaydı . Kasaba ve şehirler ise mahallelerin birleşmesiyle oluşmuştu. Osmanlı Devleti’nde kasaba, Cuma kılınan ve pazarı bulunan yerdir. Kasaba ve şehir arasındaki fark, nüfus ve idari teşkilattır. Şehri kasabadan ayıran bir başka önemli unsur, imalat üretiminin olmasıdır. Civarındaki bağ ve bahçeleri saymazsak şehirde tarımın yapılmadığını da söyleyebiliriz. Kasabada ise imalat yerine tarım vardır. Kasabalar, nüfusları 700-1500 arasında değişen iskân birimleriyken şehir, daha karmaşık bir yapıya sahiptir . Konumuz olan Cerrahpaşa Mahallesi’ne ismini veren Cerrah Mehmed Paşa, Enderun’da yetişmiş, sarayda cerrahlık öğrenmiş, III. Murad’ın büyük oğlu III. Mehmed’i sünnet etmiştir . III. Mehmed, 1595 tarihinde kendisini sünnet eden Mehmet Paşa’yı sadrazam tayin

sayı//22// mayıs 54


etmiştir. İhtiyarlığından dolayı sadrazamlıkta pek faydalı olamamış ve dört ay süren sadrazamlıktan azledilmiştir . İstanbul’un meşhur bir mahallesi olan Cerrahpaşa Mahallesi eskiden büyük konakların bulunduğu bir mahalledir. 1604 tarihinde vefat eden Osmanlı vezirlerinden Cerrah Paşa, bu mahallede kendi adında bir cami, bir çifte hamam, bir mekteb ve bir medrese yaptırmıştır . Cerrahpaşa, Bizans zamanında Haseki ve Davutpaşa semtlerini de kapayan Kserofolos olarak adlandırılan bölgedeydi. “Roma devrinden kalma bir anayol olan ve Milion’dan başlayan Mese’nin Yedikule’ye uzanan kolu ise büyük bir ihtimalle bugünkü Cerrahpaşa Caddesi’ni izlemekteydi. Cerrah Mehmed Paşa külliyesinin bulunduğu alandan surlara giden yol takip edilince Arcadius Sütunu’nun yer aldığı Arcadius Forumu’na ulaşılıyordu.” Bu sütun daha sonraları, bölgenin Avrat Pazarı olarak adlandırılmasından dolayı Avrat Taşı olarak da bilinmektedir. Ancak miladi 402 yılında yapılan bu sütunda, İstanbul’da meydana gelen depremler sonucunda çatlaklar oluşmuş ve 1711’de etrafında bulunan evlerin üzerine düşme tehlikesi olduğundan dolayı yıktırılmıştır . Semt, Sultan II. Mehmed (Fatih) devrinde Hobyar, İsa Kapısı, Hacı Timur, Keyci Hatun Mahalleleri’nden oluşmaktaydı. XV. ve XVI. yüzyıllarda Hobyar ve Avrat Pazarı isimleriyle anılan semt, I. Süleyman (Kanuni) döneminde Tozkoparan Yolu olarak adlandırılmıştır. Cerrah Mehmed Paşa’nın külliyesinin inşaası ile semte Cerrahpaşa ismi verilmiştir. Bu dönemde semte

Hobyar, Kürkçübaşı , Ahmedkethüda ve Cambaziye Mahalleleri’nin tamamı ve Keyci Hatun ve Başçı Mahmud Mahalleleri’nin bir kısmı dâhil edilmiştir . III. Mehmed devri sadrazamlarından Cerrah Mehmed Paşa tarafından yaptırılan caminin cümle kapısında bulunan kitabesinde 1593 tarihinde yaptırıldığı görülmektedir. Camiinin mimarı Mimar Sinan’ın yanına yetişen Davud Ağa’dır. Kare planlı olan camiinin kubbesi altı adet fil ayağına dayanan kemerler üzerindedir. Mihrap mahalli dört köşe ve dışa bakar durumdadır. Camii, değişik dönemlerde zelzelelerde hasar görmüş 1892, 1958-1960 tarihlerinde tamir edilmiştir. Avlu kapısının sağında bulunan türbede Cerrah Mehmed Paşa ve oğlu medfûndur. Cerrah Mehmed Paşa’nın türbesi sekiz köşeli bir plana sahiptir . Cerrahpaşa Hamamı da Sadrazam Cerrah Mehmed Paşa’nın vakıflarındandır. Hamam, Cerrahpaşa Camii’nin sol tarafında ve Kürkçübaşı Külhani Sokağı üzerinde bulunmaktaydı. 1593 tarihinde Cerrahpaşa Camii ile birlikte yaptırılan hamamın (Sühey Ünver’e göre ise hamam, 1598 yılında yaptırılmıştır.) mimarı Mehmed Ağa’dır. 1908-1910 tarihlerine kadar işleyen hamam daha sonraki yıllarda ise yıkılmıştır. Cerrahpaşa Hamamı hakkında Süheyl Ünver “ Hamam bizce camiden sonra inşa olunmuştur. Zira cami ile hamam arasında yol olamayacak dar bir geçit camiin avlusunda merdivenle çıkılır mükemmel ve yontma taştan mamul bir kapısı var. Eğer hamam cami ile birlikte yapılsaydı bu kadar mutena bir kapıya lüzum 55


görülmezdi. Demek o kapı yapıldıktan sonra mevcut geçid ve yanındaki bahçeden istifade olunarak bu hamam yapılmış olmalıdır... Şayanı dikkat bir tarz ve mimarisi vardır. 23 Kânunusani 1931’deki ziyaretimde mermerlerinin söküldüğüne şahit oldum. Esasen 30 seneden beri metruk idi. En son ziyaretimde (1933) pek harap gördüm. Tahrip edilen yerlerden hamamın pek şayanı dikkat ısıtma teşkilatı tetkik olunabiliyordu. Ocağın dumanları dolaşarak ve sıcak su mecraları ile ısınan hamamın altından mermer zemine kadar 1 metre 30 santim irtifaında tuğla ayaklar ve yanında ısınma künkleri görülüyordu. Kazanın altındaki ocağın nihayetinde altı deliğin hamam künkleri ile bağlantısı vardı. Duvarlar içinde pek çok ısınma delikleri görülmektedir. Hamam vergi borçlarını ödemek için satılacağı yerde yıktırılmıştır(500 lira vergi borcu için yıkılarak arsası satılmış ve vergi borcu tahsil edilmiştir.). Şimdi hamamın yeri bir düzlüktür. Hamamın duvarlarında dört kat sıva vardır. İkinci, üçüncü tabakalar nakışlıdır. Kabartma sıva nakışları da yapılmıştır . 1936 tarihli Pervitiç haritasında hamam görülmektedir. Cerrah Mehmed Paşa’nın, Mimar Sinan’ın yanında yetişen Davud Ağa’ya yaptırdığı cami, medrese, sebil, çeşme ve çifte hamamdan meydana gelen külliyesi bu muhitin kendi adıyla anılmasına sebep olmuştur . Gevherhan Sultan Medresesi Cerrahpaşa’da bulunan Gevherhan Sultan Medresesi, Sultan II. Selim’in kızı ve Piyale Paşa’nın eşi Gevherhan Sultan tarafından 1568 sayı//22// mayıs 56

tarihinde inşa ettirilmiştir. Kare planlı olarak yapılan bu medresede avlu etrafında 15 oda bulunmaktadır. Medrese, XX. Yüzyılın başlarına kadar düzenli olarak eğitimini sürdürmüştür . 1206 (m. 1792) tarihli Talebe-i Umûr ve Hademe Tahrir Defteri’nde (Asitâne-i sa’âdet ve havâlisinde kâ’in medrese ve cevâmi’ ve kayyum hâne ve aşhâne ve mü’ezzin odaları ve türbelerinde sâkin bi’l-cümle talebe-i ulûm ve hademelerin Müfettiş Ali Efendi ma’rifetiyle tahrir olunan defteri) Cerrahpaşa’da bulunan Gevherhan Medresesi’nde müderris olarak Ahıskavi Mehmed Efendi bulunmaktadır. Ahıskavi Mehmed Efendi’nin ders vekili olarak da Ömer Efendi yer almaktadır. Geri kalan 14 hücrede ise sırasıyla İzniki Ali Efendi, Mudurnulu Mehmed Efendi, Beypazâri Hasan Efendi, Alâ’iyyeli es-Seyyid Mustafâ Efendi, Eskişehri İbrahim Efendi, İçelli Bevvâs es-Seyyid Ali Efendi, Edirneli Hafız Ali Efendi, Diyâr-ı Bekirli Süleymân Efendi, Seferihisâri esSeyyid Mehmed Efendi, Balyeli Osmân Efendi, Uşşâki Mustafâ Efendi, Aydınlı es-Seyyid Ali Efendi, Konevi Hasan Efendi ve Ispartalı esSeyyid Ahmed Efendi görev yapmaktadır . Gevherhan Sultan Medresesi, XX. Yüzyıl başlarından itibaren uzun yıllar harap halde bırakılmıştır. 1970 yıllarında Tıp Tarihi Enstitüsü’ne tahsis edilmiş, bir süre Tıp Tarihi Anabilim Dalı Araştırma Merkezi ve Süheyl Ünver Arşivi olarak faaliyet göstermiştir . Şuan Deniz Feneri Derneği tarafından kırk kişinin kalabildiği bir misafirhane olarak kullanılmaktadır.


1936 senesinde Türkiye Sigortacılar Dairesi Merkezi tarafından Pervitiç’e hazırlattırılan sigorta haritasının 57. paftasında Cerrahpaşa’da Abacı Mahmut Sokak, Ahmet Kahya Camii Sokak, Aptullatif Paşa Sokak, Aptullah Çavuş Sokak, Arap Manav Sokak, Asim Bey Sokak, Bahar Sokak, Çakia Ağa Camii Sokak, Cerrah Paşa Caddesi, Cerrah Paşa Camii Sokak, Dudu Odalar Çıkmazı Sokak, Haseki Caddesi, Hafız Galip Sokak, Hacı Bayram Mektebi Sokak, Kafesci İsmail Sokak, Katip Müslihittin Sokak, Küçük Mühendis Sokak, Küçük Langa Caddesi, Kürkçü Başı Çeşmesi Sokak, Kürkçü Başı Külhani Sokak, Küpeşteciler Sokak, Millet Caddesi, Müezzin Sokak, Manastırlı Rifat Sokak, Namık Kemal Caddesi, Pervane Dede Sokak, Sancaktar Baba Sokak, Sinekli Bahçe Sokak, Sem’i Molla Mektebi, Sem’i Molla Çıkmazı, Sorguççu Sokak, Sulu Bostan Sokak, Tütüncü Hasan Sokak’ları bulunmaktadır . 1955 tarihli İstanbul rehberinde ise Cerrahpaşa, Fatih Kazası’nın Samatya Nahiyesi’ne ait bir mahalledir. Rehbere göre Cerrahpaşa’da, Başçı Mahmut Camii çıkmazı, Bozacıodaları sokak, Çardaklı Hamam Sokak, Çavuşzâde Sokak, Çavuşzâde Camii Sokak, Davutpaşa Çeşme Sokak, Davutpaşa Medresesi Sokak, Davutpaşa Medresesi Çıkmazı, Emirler Çıkmazı, Emirpervane Çıkmazı, Eski Araplar Sokak, Güzelsebzeci Sokak, Haseki Tekke Çıkmazı, Hasekikadın Sokak, Hobyar Sokak, Hobyar Çıkmazı, Hobyar Camii Sokak, Hobyar Mektebi Sokak, Ispanakçı Viranesi Sokak (Kasap İlyas Mahallesi’yle bir), Kuyu Çıkmazı, Şeyhülharem Sokak (Kasap İlyas Mahallesi’yle bir),

Vezirodaları Çıkmazı ve Yokuşçeşme Sokak ve caddeleri bulunmaktadır . Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere Osmanlı şehrinde, temel yerleşim birimi genellikle bir dini yapının ya da bir pazarın etrafında gelişmiş, kendi gelenekleri ve yaşama tarzları aynı olan ve farklı cemaatleri içine alan unsurdur. Çalışmamıza örnek olan Cerrahpaşa Mahallesi de mezkûr ismi almadan önce bir çok isim değiştirmiştir. Ancak zamanımızda mahalleye hayır eserleri yaptıran Cerrah Mehmed Paşa’nın ismiyle yaşamaktadır. Mahallenin kuruluşu ve imar edilmesi her açıdan incelenmesi gereken, sistematik bir oluşumdur. Ancak kültürümüzde, mahallenin ayrı bir yeri vardır. Kültürümüzde mahallenin önemini, insanlar arası ilişkileri, selamlaşmayı, binaların bu kadar iç içe geçmediği dönemlerdeki yaşayışı Abdülbaki Gölpınarlı şu şekilde anlatmaktadır. “ ... Bir çeşit hitap vardı... Bir çeşit söz söyleyiş: Kadına hanımefendi denirdi; erkeğe beyefendi... Yaşlıca bir sakallı zâta efendi hazretleri... Arabadan inen “hayırlı işler” dilerdi arabacıya... Arabadan inene “güle güle” derdi arabacı... Seyyar satıcıların sesleri besteliydi, sözleri ezgili... Ürküten, can alan, uyuyanı uyandıran ses yoktu... Mahalle kahvesi’nin bir çeşit vazifesi vardı. Bir çeşit içtimî toplantı yeriydi orası. Her sabah işine giden oraya uğrardı... Herkes birbiriyle bir kere daha görüşürdü. Hasta yoksulun ıyâline, kimsesiz kadının hâline orda çare aranır, bulunurdu. Doktor yollanırdı... ilâç alınırdı... kömür gönderilirdi... para toplanırdı. 57


Gene solda, köşede; önünde koca asırlık bir çınar ağacı, cumbalı, saray yavrusu bir konak... Sağda az meyilli bir yokuş... Vur o yokuşa! Aşağı-yukarı yüz adım ötede, sağda: bahçesinde salkım söğüt; küçük kuş yuvası gibi ahşap bir ev... Şimdi “yol”u sormayın; bilen yok ki... Evler burunsuz... dümdüz yüzlü. Hepsi de birbirinin aynı... tanınmaz ki... Çalışanın hatırı mı sorulur? .. Tanıyan mı var onu? Selâm, bir “gericilik”... hiç böyle şey olur mu?.. Ne ilkel töre!.. “ Gölpınarlı’nın bu anlatımı, mahallenin etten, kemikten oluştuğunu, onun da yaşadığını, hatta yaşamaktan öte mahallenin insan olma vasfını bize kazandırdığını göstermektedir. KAYNAKÇA

Bunlar yollanır, gönderilirken de; yollayanlar, gönderenler söylenmez, yardım olduğu bildirilmezdi: “Akrabanızdan biri göndermiş...” denirdi... Geceleyin ne korna sesi vardı, ne vapur düdüğü, ne radyo haberi: ne mahalleler arasında çocukları uykularından belirlendirip sıçratan, sinirlileri de delirten otomobilli ilân yaygarası; ne mahalle arasında kafeterya, ne çalgılı gazino...Bir çeşit hayır dileyiş vardı... Bir çeşit gönül alış: İnşaatta çalışan, yol kazan, odun kesen, kol gücüyle bir iş gören kişiye rastlanınca, “kolay gelsin” denirdi. Bu söze muhatap olan, bir an işini bırakır, memnun olur, “eyvallah” der, yeni bir güçle işe başlardı... Bir çeşit âşinalık vardı... bir tarz kardeşlik: Yolda, Kıble yönünden gelen davranır, rastladığına selâm verirdi; sıra onundu. Ve büyük, küçüğe; yaşlı, gence; atlı, yayaya “ilk selam verend” di. Selâm, verilen tarzdan daha da güzel bir tarzda alınır... Bu rastlantı hayra yorulur... Her iki yolcu da ferahlı, kutlu, yoluna devam ederdi... Bir çeşit nezâket vardı... Bir çeşit insanlık: Lokantada bir masaya oturan, o masada evvelce oturmuş olanlara mutlaka “müsâadenizle” der, izin alır; yer var da oturursa, “ âfiyet olsun” demeyi ihmâl etmez, “teşekkür”le karşılanır... Yolda birisinin düşürdüğü küçücük bir ekmek parçası, simit parçası gören eğilir onu alır, öper yâhut öper gibi ağzına götürür, sonra ya bir duvar kovuğuna, ya bir ağaç yarığına kordu. “Nimet”di o ve nimete hürmet gerekdi... Mahalleli birbirini tanır, severdi. Uygunsuz kişi hiçbir mahallede tutunamazı. Bir ölüm bütün mahalleyi kapsardı... Bir çeşit yol tarifi vardı... Bir çeşit ev tarifi: ... oraya vardın mı sağa dön. Solda bir bostan göreceksin... doğruca git. sayı//22// mayıs 58

1- J. H. Kramers, “Mahalle”, İ.A. , C.VII. , s.144. 2-H.Basri Karadeniz, “XIV. Yüzyılda Karye-i Nizib”, T.D.A.D. , S.105, (Aralık 1996), s.7. 3-Özer Ergenç, “Osmanlı Şehrinde Esnaf Örgütlerinin Fiziki Yapıya Etkileri”, Türkiye’nin Sosyal ve Ekonomik Tarihi, Ankara 1980, s.103. 4-Özer Ergenç, “Osmanlı Şehirlerindeki Yönetim Kurumlarının Niteliği Üzerine Bazı Düşünceler”, VII. Türk Tarih Kongresi, (Ankara 11-15 Ekim 1976), Ankara 1981, s.350. 5-Ziya Kazıcı, Osmanlı’da Toplum Yapısı, İstanbul, 2003 s. 90. 6-Ahmet Tabakoğlu, “Osmanlı İçtimai Yapısının Ana Hatları”, Osmanlı, C. IV, s. 27. 7-Cengiz Orhonlu, “Şehir Mimarları”, Türkler, C. X, s. 529. 8-M. Orhan Bayrak, Resimli Osmanlı Tarihi Sözlüğü, İstanbul, 1999, s. 86. 9-Mithat Sertoğlu, Paşalar Şehri İstanbul, İstanbul, 1991, s. 20. 10-Hakkı Göktürk, “Cerrahpaşa”, İstanbul Ansiklopedisi, C. 7, İstanbul, 1971, s. 3503-3504. 11- Süleyman Faruk Güncüoğlu, “Cerrahpaşa Semti”, İstanbul’un Kitabı Fatih, C. I., İstanbul, 2011, s. 188-189. 12- Ahmet Nezih Galitekin, Osmanlı Kaynaklarına Göre İstanbul, İstanbul, 2003, s. 93. 13 -Galitekin, a.g.e, s. 31. Galitekin, a.g.e, s. 47. 14- Galitekin, a.g.e, s. 47. 15- Güncüoğlu, a.g.e., s.190. 16- Tahsin Öz, İstanbul Camileri, C. I.-II., Ankara, 1997, s.39. 17- Mehmet Nermi Haskan, İstanbul Hamamları, İstanbul, 1995, s. 89-91. 18- Güntekin, ag.e., s. 192. 19- Mübahat S. Kütükoğlu, XX. Asra Erişen İstanbul Medreseleri, Ankara, 2000, s. 288. 20- Galitekin, a.g.e., s. 621. 21- Kütükoğlu, a.g.e., s. 288. 22- Pervitiç’in hazırladığı 1936 tarihli 57. pafta sigorta haritası. 23- Hayrettin Lokmanoğlu, İstanbul Haritalı Şehir Rehberi, İstanbul, 1955, s. 28-70. 24- Abdülbâkıy (Abdülbaki) Gölpınarlı, “Dâ’üs-sıla-i mâzî veya Dün - Bugün”, İlgi, S. 32, (Kasım 1981), s. 8-11.


SANAYİ, ŞEHRİ BESLERKEN

BOĞMAMALI!

1955 yılında, Kayseri Belediye Başkanı Osman Kavuncu, şehrin o yıllar için dışı sayılan, ancak bugün merkezinde kalan bir bölgeye ’Sanayi Çarşısı’ kurdu. Muhsin İlyas SUBAŞI

anayileşme, hemen bütün şehirlerimizin olmazsa olmazı aline geldi. Çünkü istihdam kapısı açıyor, şehrin ekonomisine canlılık ve katkı sağlıyor. Gelişmede lokomotif olmanın ötesinde, itibar kaynağı haline geliyor. Bu yönüyle sanayileşmeye arşı olmak hayatın zaruretlerine sırt dönmek gibi bir şeydir! Ancak bu, bir yönüyle böyle bir imkânı getirirken, görünmeyen, esas tehlikeli olan, hatta hayatımızı tehdit eden yönüyle nasıl bir şeydir? Birçok şehre gittim, birçoğunda sanayi tesisleri 50 yıl öncesine kadar küçük atölyelerden oluşmuş ve şehri çoğu kere kuşatmıştır. Adam dükkânında gelir derdinde, işi iyiyse, dükkânın rantı da yüksek oluyor tabii. Ondan vazgeçmesi mümkün değil. Şehir gelişmeye başlayınca, bu küçük sanayi çarşıları önüne bir heyula gibi dikiliyor ve yol vermiyor. Bu, şehrin içten kuşatılması demektir! Bunu ne şehir yöneticileri n, ne de plancılarının aşması da mümkün değil. Bu konuda size ilginç bir hikâyeyi, daha doğrusu bir macerayı nakletmek isteyeceğim: 1955 yılında, Kayseri Belediye Başkanı Osman Kavuncu, şehrin o yıllar için dışı sayılan, ancak

bugün merkezinde kalan bir bölgeye ’Sanayi Çarşısı’ kurdu. Burada 50 m�’den başlayıp 500 m�’ye kadar çıkan işyerleri yapıldı. Ancak, sanayiciler, daha doğrusu zanaatkârlar buraya gitmek istemediler. Bu konuda size ilginç bir hikâyeyi, daha doğrusu bir macerayı nakletmek isteyeceğim: 1955 yılında, Kayseri Belediye Başkanı Osman Kavuncu, şehrin o yıllar için dışı sayılan, ancak bugün merkezinde kalan bir bölgeye ’Sanayi Çarşısı’ kurdu. Burada 50 m�’den başlayıp 500 m�’ye kadar çıkan işyerleri yapıldı. Ancak, sanayiciler, daha doğrusu zanaatkârlar buraya gitmek istemediler. Çok düşük fiyata, yarısı peşin yarısı uzun vadeli taksitlerle satışa çıkarılmasına rağmen, esnaf alışkanlığını bırakıp oraya taşınmadı. Vatandaş da alışveriş için ayağındaki dükkânın bırakıp oralara gitmedi. Ne var ki, şehirleşme gelişip bu bölgenin etrafını kuşatarak daha ilerisine taşınca bu defa değer bulmaya başladı. Alan büyütüldü, 700 bin m�’ye çıktı ve dükkân sayısı 2.200’e yaklaştı. İşin bir de politik tarafı vardı: DP’nin iktidara gelmesiyle başlatılmıştı. Daha önce bir cadde genişletilmesine karşı çıkarak, ‘Buraya boynuzunuz mu takılıyor’ diye karşı çıkan ana muhalefetin adamları, bu girişime de karşı tavır aldı: ‘Sanayi Çarşısı’ yerine ‘Enayi Çarşısı’ ifadesini sloganlaştırdı ve halkı buraya ilgiden soğutmaya çalıştı. O da yetmedi, ‘Gel sanayi, git sanayi,/Ne işin var orda enayi’, gibi manzum sloganlar bile üretenler oldu. Tabii hayat durmuyor. O yıllarda 82 bin dolayında olan şehir nüfusu bugün 1.112 bine çıktı. Önceleri şehri kuşatan sanayi bölgesi, şimdi kuşatıldı ve nefes alamaz hale gelmiş bir bölgeye dönüştü. Bu defa, şehrin yöneticileri buradaki dükkânları işyeri sahiplerinden satın alıp, 450 bin m�’si göl olmak üzere çok modern bir park alanına dönüştürmek istedi. Ancak merkezde kalan arsa altın değerine ulaşınca insanları ikna etmek kolay olmayacak gibi! Bunu sanayileşmenin artısı ya da eskisinde nereye koyabilirsiniz? Aslında bu mesele, hem sanayi, hem de şehir sosyolojisi üzerine çalışanların dikkate alacakları bin konudur. Artık, o yıllarda büyük umutlar bağlanan bu dükkânlara sanayiciler de sığmamaktadır. Birçokları şehirde kurulan üç ayrı organize sanayi bölgesine çıktı, ancak burasını da bırakmak istemiyorlar. Burada şehrin adeta gelir kapısı olan bir bölge şimdi şehrin engel kapısı haline geldi. Burada sanayi-şehir ilişkisinin çözümünde sözün yalnızca şehir plancılarında olmaması gerektiğini düşünüyorum. Devlet’in sanayileşmede olduğu gibi, şehirleşmede de ciddi, oturmuş bir tavrı ve kararlılığı yoktur. Bundan dolayı, şehri yönetenlerin görüş alanlarına göre şehirlerin ufukları belirleniyor ve böylece şehrin ortasında kümeler halinde sanayi çöplükleri oluşuyor. Mülkiyet hakkı korunsun, ancak şehrin genişleme alanları da elinden alınmasın. Sanayiyi şehirleşmede handikaba dönüştüren sığ anlayış devam ettikçe, sanayi alanları, gelir ve istihdam kapısı olmaktan çıkarak şehri akrep gibi sokan bir sanayi canavarına dönüşecektir! 59


TİYATRO PENCERESİNDEN

DÜNYA’YA BAKIŞ

Körler çarşısında ayna, satmadan / sağırların yanında gazel söylemeden” tiyatro ile ilgili bu araştırmalarım tiyatro hakkında önce inceleme yapmadan, içinde yaşadığımız kainat hakkında kısaca bilgilerin içinde olmanın bahtiyarlığını düşündüm. (Bir böceğin müthiş yapısının Bizi yaradan “Allah”’ın hikmeti kudretidir) Kainatın meydana gelmesin de aynı kudret ve güçdür. Doç.Dr. S.KERİMOVA*

iz sema’yı kudret eliyle bina ettik. Ve onu devamlı genişleten biziz” (Zariyat süresi, 47 ayet;). Işık, elektrik ve ısı akımının uzayda yayılması, boşluğu dolduran bir ortamın mevcut olduğunu kabul etmek zaruriyetini ortaya çıkarmıştır. Bilindiği gibi bu duruma “esir” adı verilmiştir. Mahiyet bilinmeyen “esir” bildiğimiz bir kelime veya madde değildir. Bir şekilde kainatı dolduran “esir” maddesinin bütün kainata şamil olan çekme kuvvetinin etkisi ile Hidrojen gazı, ve benzeri maddelerden meydana gelmiş bir nebülöz (Nebula) daha sonra da yıldızlar ve galaksiler haline getirildiği, yani “esir”in bildiğimiz maddenin atomlarına dönüştürüldüğü iddia edilmektedir.. (Nebülözler, ekseni etrafında dönen ağır şekilde dönen bulut şekilli kızgın gaz kütleleridir. Bu şekilde oluşan olaylardan yıldızlar yaratılmakta, halen de buna benzer olaylar bilim adamları tarafından müşahade edilmektedir. Evet şu muhteşem kainat, Ay ve Güneş lambaları , Yıldızlar da mumları çok görkemli yanan saraylar gibidir. Zaman ip veya bir şerite benzer. Onu yaratan Celal ve hikmet sahibi sanatkar, her sene bunu çeşitli alemlerle ve şekillerde bize göstermektedir. Tabi ki bilim adamlarının sayesinde, İşte bu kainatı mükemmel bir intizam içersinde kim meydana getirebilir. Görüldüğü gibi kainat bir ağaç gibidir. Kökleri, galaksileri, yıldızları ve gezegenleri ile bütündür. “Enbiya Suresi, 30 Ayet, derki; Göklerle yer bitişik bir halde iken biz onları birbirinden yarıp ayırdığımızı, her diri şeyi de sudan yarattığımızı o küfür ve inkar edenler görmediler mi? …

*Kırım Mühendislik Ve Pedogoji Üniversitesi

sayı//22// mayıs 60

Hayallerimiz şu kainatıen güzel düşünceleridir. Yaşamın bir sırrıdır. Yapamazsak ta son günlerimizde bununla geçiririz. Tiyatrolarda “dünyanın” bir örnek yaşamıdır. Burada dikkat ederseniz Dünya, dedim. Çünkü dünya evimizdir. (Dünya tiyatrolar günü) deriz. Bunun benzerleri o kadar çok ki. Fakat bize ev sahipliği yapan kainatı hakkında genelde hiçbir bilgimiz yok. Antik tiyatroları yazarken, çok önceki Antik tarihlere kadar gittiğimde dünyanın varoluşuna kısaca değinmenin çok faydalı olacağını düşündüm. Çünkü tiyatro her konuda evrenseldir. Çünkü Tiyatro insandır ama teması, hayattır. Hayatın yaşam kaynağı da dünyadır. Her varlık kendi gerçeğini yaşar. Her gerçek yaşadığı zamanını temsil eder. Fakat


dünyanın bir realitesi vardır. Geçmişi vardır. Hayatı boyunca İnsan içindeki acabalarla ve yaşamamak için tarihin derinliklerinde kendine yer arar. Bu çeşitli şekillerdedir. Buna bağlı bilinci geliştikçe, gerçeklerle yüz yüze gelmektedir. Bu tiyatro içinde aynıdır. Tiyatro insan hayatının aynasıdır Varlık var olandır. Var olması yaratılmışlığına borçludur. İnsanın yaratılması “Hz.Adem” evrensel gerçeğin başlangıcıdır. İnsanoğlu için. ”Körler çarşısında ayna, satmadan / sağırların yanında gazel söylemeden” tiyatro ile ilgili bu araştırmalarım tiyatro hakkında önce inceleme yapmadan, içinde yaşadığımız kainat hakkında kısaca bilgilerin içinde olmanın bahtiyarlığını düşündüm. (Bir böceğin müthiş yapısının Bizi yaradan “Allah”’ın hikmeti kudretidir) Kainatın meydana gelmesin de aynı kudret ve güç dür. Rabbimiz;” Allah” gökleri ve yeri altı günde yarattı. ve sonra Arş üzerine hükümran oldu. Şekiller Allahın maddeye basılan mühürleridir. Çiçekler kimin mührü, kimin nakışı ise yeryüzündeki tüm varlıklar onun mühürdür. Biz insanlar tecrübelerimizin yoğurduğu hamur ile doğru teşhislerde bulunmamız gerçeğin aynasıdır. Bende bu dünyanın doğrularını bildiğim bilgiler ışığında “Tiyatro penceresinden bir dünya’ya bakış” olarak minicik bir değinme yapmanın faydalı olacağını sanmaktayım. (Akarsu nerdeyse orası yeşerir,nerde gözyaşı dökülürse oraya rahmet nazil olur) Ata sözü ile emeklerimin boşa gitmeyeceğinin bahtiyarlığını yaşıyorum. Yaşadığımız dünya güneş sisteminin oluşum esnasında adeta kızgın bir gaz kütlesi olduğu sanılmaktadır. Uzun bir müddet sonunda ekseni etrafında dönüşün etkisi ile dışarıdan içeriye doğru soğuma evrelerinde geçirmesi ile farklı sıcaklık katmanları oluşmaya başladı. Dünyanın oluşumunu günümüze kadar gelen “jeolojik” zamanların yardımı ile olmuştur. Ortalama Dünya’nın 4,5 milyar yaşında olduğu bilinmektedir. ( Jeolojik zamanlar şu şekilde sıralanmıştır.) İlkel zaman/Birinci zaman/İkinci zaman/ üçüncü zaman ve dördüncü zaman İnsanların dünyada bilimsel olarak boy göstermeleri dördüncü zamandadır. Günümüzden 2milyon yıl önce başladığı ve hala sürdüğü varsayılan jeolojik zamandır. Bu zamanın dört önemli değişimleride buzul dönemindedir.(GünzMindel-Riss ve würm) ‘ün yaşanmasıdır. İnsanın

ortaya çıkışı da dördüncü zamanda canlıların karekterize “Mamut” canlısı ile başlar. Ölüm ötesini düşünürken kainatın temel kanunlarını, tabiatın sanat inceliğini severek, hatta ona hayran olarak yola çıkmak,yolu yarılamaktır. Yoksa kainatının düzeninin bir rastlandığı olmadığını, temel düşünce hayatı sanat ile yaşayan sanatkarların bu görüşleri bir rastlantı değildir. Sanatkar maddeyi kuru kalıplar içersinde görmez. Devamlı düşünce ve hayallerinin peşinde koşarak heyecan içinde yaşamın tadına varmaya çalışır. Kainatın yüce yaratıcısı ,insan olmanın faziletini yaşamaya çalışanların her şeyde olduğu gibi onlarladır. Bir yazar, düşünür gece gündüz, yazar çizer ve kitapları inceler ve sonunda ister kalemle ister bilgisayar tuşlarına izin gelmedikçe basamaz.

Bu tiyatro içinde aynıdır. Tiyatro insan hayatının aynasıdır Varlık var olandır. Var olması yaratılmışlığına borçludur.

Bazı ezoterik doktrinlerde, dünyanın enerji merkezlerinin son 2000 yılda değişikliğe uğramasının enerji kaymaları olarak nitelendirilecek manyetik kutup hareketlerinde hissedilir şekilde değişikliğe uğradığı artık bilim adamlarının tüm incelemelerinde öne çıkmaktadır. Türkler insanlığın var olması ile tarihte yerlerini aldıkları kayıtlarda ve Arkelojik kazılar destan ve mitelojik olaylardan anlaşılmaktadır. Türklerin; Asya’dan Anadolu’ya gelmeleri tarihin bir mücizesidir. Bu açılardan düşünüldüğünde; bazı ezoterik bilgilerin “Türklerin Mu ve Atlantis ‘in 12.000 yıllık mirasını devamında üstendikleri rolleri var olduğunu varsayan bilim adamlarının da bu tezlerle ve kaynaklarınla bilgilendirmektedirler. Türklerin genetik yapılarının “Hititlere” benzediği gen haritası ile bağlantı kurulabilineceğini “Stanfort Üniversitesinden “Dr.Peter Underhill “Türklerin Anadolu da bu genetik mirasın sahibi olabileceğini iddia etmiştir. Türk milletinin binlerce yıldır Agarta ve Şambala ile nasıl bir diyoloğu açıklamaları yapılırken tarihin derinliklerine inmek gerekir. Ezoterik bilgilerin kısmının gün ışığına çıkıp, sergilenmesi bile düşünce ufkumuza yeni bakış açıları kazandırmıştır. ”Prof.Dr.Bahaeddin Ögel’in “ Türk Milolojisi” isimli kitabındaki alıntılar Türk milletinin Misyonunun anlatıldığı satırlar müthiş bir örnektir. Agarta ve Şambala, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre önceki “devre” nin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ ten göç eden bilimrahipleri tarafından kurulan, yer altı 61


Ölüm ötesini düşünürken kainatın temel kanunlarını, tabiatın sanat inceliğini severek, hatta ona hayran olarak yola çıkmak,yolu yarılamaktır.

organizasyonlarıdır. Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organisazyon, bu “devre” nin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikamet yeri olarak birbirinden tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerine inmişlerdir. Agarta dünya insanlığının tekâmülüne sorumluluk sahibidir İlahi Hiyerarşi’ ye hizmet eder Dünyanın Efendisi ve “Kutup” olarak ifade edilen ve “Brahatma” veya “Brahitma” adıyla belirtilen( Agarta)’ nın lideri, Dünya’ ya sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi’ nin fizik âlemdeki temsilcisidir “Rene Guenon” a göre tradisyonlarda “Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi” olarak ifade edilen yer, dünyanın tüm geçmiş, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, (Agarta) arşivlerinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri inceledkleri sanılmaktadır. ki, bazıları burada “inisiyasyon” dan da geçmiştir (Agarta) nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilge ve düşünürlerin ve inisiyatik toplulukların (Agartalılar) ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür” Rene Guenon”’ a göre, bu durum en çok, “(Türkler)’ in yaşadığı Orta Asya’ da görülmektedir Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, “ataların kutsal mağaraları” ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan “gizli ülke” inanışında (Agarta) nın sembolizmi bulunmaktadır Tibet tradisyonlarına göre, (Agarta)lılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve (Agarta’) nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir. Tabi ki bunları yazmama sebep kaynakları ve bu çok değişik konu Türk milletine kadar uzandığından burada dillendirdim. Amaç Türk milletinin tarihin en eski medeniyeti olmasıdır. Mitolojiye göre; Oğuz kağan Urum illerine akın yapmadan önce bir yerde konaklamış ve derin bir uykuya dalmıştı. Tam tan ağarıyordu, çadıra bir nur daldı. Bir Erkek Kurt göründü. Işıkta soluyarak. Bir Kurt ki, gök yeleli. Bir Kurt ki, göm gök tüylü. Bakıyordu Oğuz’a ışıkta uluyarak. Döndü bu Kurt Oğuz’a insan gibi, Ağzından sözler döküldü, tıpkı bir insan gibi. Dedi ki; “Ey! Ey! Oğuz ey! Bilirim ne dersin. Urum ellerinde savaş ve uğraş istersin. Ey! Oğuz! Askerini ben güdeceğim. Ordunun en önünde, kendim yön vereceğim. Şaşkınlığı kısa sürdü.

sayı//22// mayıs 62

Toplattı Oğuz bunu duyunca, Ordusunun yanına gidince hayretle gördü şunu. Bir büyük erkek kurt, askere öncü gibi! Gök tüylü, gök yeleli, yol veren inci gibi. Yürür azametinle önlerinden. Nihayet durdu .Gök Kurt nice günlerden sonra. Duruverdi Oğuz’un ordusu ardından. Bir nehir vardı . Kıpkırmızı akan. Üstünde “Ay ve YILDIZ ’ beyaz rengi. Bu bir soydu. Dünya durdukça ” şehitler “in verileceği. Her Türk oğlunun, vatanı için canını vereceği. Türklerin ünlü “Ergonekon” efsanesi “Ergün Candan’ın bilgileri ve çalışmaları bize ışık tutmaktadır. “Efsanenin yazılı kaynakları yine Çin kayıtları .M.S. 570 tarihindeki Çin’deki Sui sülalesi devrinde “Gök-Türklerden ilginç bir efsane duyan Çinliler bunu kendi kayıtlarında “Ergenekon” efsanesi olarak geçmişlerdir. Kayıtlarda ne kadar M.S.57O yılında denk geliyorsa da, aslında efsanede anlatılan tufan sonrasında Orta Asya’da yaşananlarla ilgilidir. Ancak Mitolojik bir dille semboller kullanılarak anlatıldığıda unutulmamalıdır. Ergenekon” sözcüğü “Sarp” anlamına gelen“Ergene” ve dik yamaç anlamına gelen “Kon” sözcüklerin birleşiminden türetilmiş bir isimdir. Mitoloji kaynaklarına göre, “Gök-Türk”lerin ilk ataları batı deniz’inin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir kavim tarafından “Gök-Türk”lerin kadınları, erkekleri ve çocukları yok edilmişlerdir.Yalnız bir çocuğa acımışlardır. onu öldürmekten vazgeçmişlerdir. Onunda kul ve bacaklarını keserek, büyük bir bataklığın içine leş yiyici hayvanlara yem olarak otların arasına bırakmışlardır. Bu sırada dişi bir Kurt çıkarak çocuğu inine götürerek ona sahiplenmiş ve bakmıştır. Çocuk büyüyünce kendine gelmiş. Dişi urt ile çiftleşmiştir. ”Gök-Türk”lerin eski düşmanları çocuğun ölmediğini haber aldıklarında onu öldürmek için başlamışlar aramaya. Dişi Kurt on tane erkek çocuk dünyaya getirmiş ve bu çocuklar evlenerek çoğalmaya başlamışlar. Ergenekon denilen bu yere gün gelince sığamamışlar. Dışarı çıkmak için yol aramışlar. Bulamadıklarında bir demir madeninin olduğunu tespit etmişler. Bütün dağın etrafını odunla ve kömürlerle ateş yakmışlar. Bunu 70 büyük körükle dağın erimesini sağlamışlar. Böylece dağ eriyerek dünyanın her tarafına yayılacak Türk ulusu


“Egenekon” dan çıkmıştır. Antik çağ, ya da Antik tarih, insanlık tarihinin başlangıcındaki dönemdir. Orta Çağ’a kadar ki zaman dilimindeki belirgin kültürel,sanat ve siyasi konuları ele alır. Antik tarih için kullanılan bir başka terim de “Antikite” dir. (Antiguity ) daha çok “Antik Yunan ve Antik Roma uygarlığının özelliklerini anlatmaktadır. Sümer çivi yazısı keşfedilmiş en eski yazı türü olduğuna göre,araştırmalarda arkeoloji bilgilerde 5000-5500 yıllarında kullanıldığı sanılmaktadır. Antik tarihi incelersek, (tiyatroların en büyük geçmişi ve mükemmel antik tiyatroların yapılışına sahne olan dünyamızda) Antik çağ veya Antik tarihte yapılarak günümüze kadar gelerek bizlere geçmişimizi ışık tutmuştur.Bu ışığın bizlere kaybolan belgelerin sorunlarından çok yeri karanlık kalmıştır.Antik tarihte okuryazarlık ve tabi ki o günkü şartlara kültürün çok az olmasıdır. Genelde insanların tek insan yönetiminle yöneltilmesi bunun en büyük gerekçesidir. Dünyanın her devrinde geçerli olan bilinçsiz insan iyi yöneltilir ve genelde ancak yaşamak için verilenle yaşar. Bu sebeplerden bu güne kadar kainatın bilgilerine çok uzakta kalmıştır insanlık. O tarihlerde genelde Yunan ve Roma medeniyetlerinde okur yazar ve düşünür çok daha olduğudur. Zamanın en yüksek uygarlıklarından olan Roma İmparatorluğu’nun en ünlü ve önemli tarihçilerin bir çoğunun eserleri kayıptır. Dünya’nın var oluşunu sayfalar dolusu yazmayla bitmez. Kısacık bir değindim. Sırası ile Türk ırkının nereden geldiğini ufak notlarla bilgilenmenin” Kırım” tiyatrosunun içinde olduğu gerçektir. Çünkü atalarımızla yaşamak ve öğrenmek bizim birinci görevlerimizdendir. Bilgiler ve kaynakların bizlere yansıttığı gerçeği, Tabi ki “ Hz.Adem A.S.” insanlığın ilk başlangıcıdır.” Nuh” tufanın sonrası insanlığın soyu “Hz.Nuh .A.S.” gelmekte olduğudur. Tarihçilere göre Asya kıtasına yerleşen oğlu “Yasef “tarafından insanların çoğalması başlamış tır. ”Yasef’in 7 olduğu vardır. Bunlar sırası ile “Türk Han”/”Çin”/”Hazar”/”Şamlab ( Slav)”Rus”/”Yecüc ve Mecüc’ tür. Türk soyunun “Türk Han’”dan gelmekte olduğudur. ”Türk han”ın diğer kardeşlerinden çok daha değişik ahlaklı, dürüst, cesur ve çok iyi kalpli olmasıdır. “Türk” -( Türük) kelimesinin karşılığı olduğu çok güçlü ve kudretli anlamını taşımaktadır. Türk toplumu ilk çağlarda genelde koyun ve

hayvan yetiştirmekle uğraştığı sanılmaktadır. Bu atlı göçebe topluluğu, MÖ 6000 ‘lerde başladığı belgelerde yazılmaktadır. İlk kültürü “Anav” olarak ortaya çıkmıştır. Türklerin atalarının MÖ 1700 ile MÖ 2500 yılları arasında (Afanasiyeyo ) başladığı (Andronovo) kültürü ile devam etmiştir. Kitleler halinde( Altay dağları ve Tanrı dağları) arasındaki bölgeye yayılmıştır. Kaynaklardan ve arkelojik kazılarda çıkan tüm bulgulardan, bilinen ilk “Türk” devleti İskitler” Bilinen tarihle birlikte bu güne kadar ortaya çıkan milletlerin çoğu tarihin yapraklarında yerini almışlardır. Türkler MÖ 400O yılından başlayarak, Asya’daki ilk yurtlarını büyük ölçüde muhafaza ederek 21 yüzyıla kadar geçen sürede, üç kıtada söz sahibi olmuşlardır. Yedi bağımsız ve pek çok özerk devlet kurmuş, günümüzde dünyanın beş kıtasında halen yaşamaktadırlar. Bazı ülkelerde çok çeşitli sıkıntılar çekmek zorunda kalsalar da! Her gün bir yer den göçmek ne iyi, Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş, Her gün bir yere konmak ne güzel, Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş, Dünle beraber gitti ,cancağızım, Şimdi yeni söylemek lazım, Ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeniden söylemek lazım! ... Mevlane Celaleddin Rûmi

“Ergenekon” sözcüğü “Sarp” anlamına gelen“Ergene” ve dik yamaç anlamına gelen “Kon” sözcüklerin birleşiminden türetilmiş bir isimdir.

KAYNAKLAR :

1. “Zafer” Aylık fikir dergisi/ Sayı 33/Eylül 1979 ( 26) Sayfa/ Basılış Cağaloğlu-İstanbul. 2. Akurgal 1988 E.Akurgal, Anadolu Uygarlkları ,İstanbul:Net Yayınları. 3. Akurgal 1988 E.Akurgal,Anadolu Kültür Tarihi,Ankara: Tübitak Yayınlar. 4. Bilinmeyen Mevlane / Burhan Yılmaz/ 192 sahife. Kozmik yayınları.Kelebek Yayınları –İstanbul 5. Türklerin Tarihi; PROF.Dr.Umay Türkeş-Günay 640 Sayfa/Akça Yayınları –İstanbul 6. Agarta, Bilim Araştırma yayınları dergileri-1977 Wikipedia-Agarta/ Türkey 63


BU ŞEHİR BENİ

HİÇ SEVMEDİ

ŞAİR ÖZCAN ÜNLÜ İLE İNSANA/KİTABA YATIRIM HASBİHALI

Bakın, insanlık barbarlık çağına yeniden döndü. Hatta ilk kez bu çağı yaşıyor. Kendi eliyle hafızasını yok ediyor. Gözünü kırpmadan en iğrenç yöntemlerle katliam yapıyor. Müzeler yağmalanıyor. Kütüphaneler yakılıyor. Mezhepler birbirine düşman hale getiriliyor… Söyleşi: Mehtap ALTAN

sayı//22// mayıs 64

izim için bir şehri şehir yapan, sizin o şehirle rabıtanızdır. Sırrını bildiğiniz, kaldırımlarına ruhunuzun aynalarını yansıttığınız bir şehriniz var mı Sayın Ünlü? Çok yok desem. Ama, mesela ben kendimi 16. yüzyılda hikayesi yaşanmış biri olarak hissederim. Öyle olmasını da çok isterdim. Özellikle yüzyıl başından bu yana kurulan/imar edilen şehirlerin hiçbiri bana böyle bir işaret yahut heyecan vermiyor. Belki bazı şehirlerin bazı semtleri veya eserleri olabilir: İstanbul, Bursa, Edirne, Şanlıurfa, Mardin, Erzurum, Kurtuba, Mostar, Mekke, Semerkand, Bağdat gibi… Bakın, insanlık barbarlık çağına yeniden döndü. Hatta ilk kez bu çağı yaşıyor. Kendi eliyle hafızasını yok ediyor. Gözünü kırpmadan en iğrenç yöntemlerle katliam yapıyor. Müzeler yağmalanıyor. Kütüphaneler yakılıyor. Mezhepler birbirine düşman hale getiriliyor… Söyleşilerimizin ilk soruları mutlaka “kendi dilinden kendi!” felsefesi ile yola çıktığımız an ile başlar. Çünkü biliriz, insan hangi penceresinin önce açılacağını çok iyi bilir. Ki bu sayede cereyan da yapmaz soruların sofrasına oturan yanımız. Dolayısıyla önce sizi sizden dinleyerek hayata/şiire/ edebiyata/hüzne bakan pencerelerinizi açmaya başlamak isteriz? Sayın Ünlü bize sizden bahseder misiniz? İnsan, kendine yabancıdır! Ne kadar anlatmak istese de kronolojik bir tasniften öteye gitmez söyleyecekleri. Bu bazıları için böyledir. Bazıları için ise bir fırsat; konuş konuşabildiğin kadar… Hayat serüvenim Ordu’da, kent merkezine 20 kilometre uzaklıkta bir köyde başladı. Yakın gibi görünmesine rağmen yol yokluğundan ‘uzak’lığa itilmiş bir köyde. 1968’in 10 Eylül’ü. Yoksul bir ailede. Mutluluktan başka hiçbir serveti - iyi ki – olmayan! Ama bütün açığı ‘şükür’le kapatılan bir ailede… Cin Ali’si bile olmayan ilkokul öğrenimim boyunca okumak denen nehre dalmak için çırpınıp durdum hep. Fasulye sayarak, çizgi çekerek geçen ilk iki yılın ardından Sevinç öğretmenin gelmesiyle başlayan ikinci dönem: Şükür kitaba kavuştum. Ama ne kitap: Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti, 550 sayfa… Sevinç öğretmenin kitaplığıyla başladı okuma zevkim. Onun kitaplığında bulunan 40’a yakın kitap - ki hayatımda ilk kez bu kadar ‘çok’ kitabı bir arada görmüştüm. - İlkokul üçüncü sınıfta idim. Sonra, ortaokul vs.


O yıllarda şiiri keşfetmiştim. Amcamın askerden getirdiği hatıra defterine çiziktirilen dizelerin şiir olduğunu düşünmüştüm. Onlar gibi yazmaya öykündüm. Ama sakladım yazmaya çalıştıklarımı. Köyde idim ve yazmaya çalıştığım şey hakkında konuşacak hiç kimse yoktu çevremde… Ders kitaplarındaki Kemalettin Kamu, Alaeddin Gövsa, Rakım Çalapala ile. Ama şiir bu mu idi bilmeden Ta ki, lisede edebiyat öğretmenim Necdet Batum’a kadar. İlk şiir eleştirimi ondan aldım. Onun elimden tutmasıyla ilk dergi ziyaretimi yaptım. Sonrası geldi… İlkokul Öğrenimi boyunca Cin Ali’si bile olmayan bir çocuğa Yaşar Kemal’in kitabını armağan eden Sevinç Öğretmeni tebrik etmek az olacak. Onun gibi idealist kahramanların yetiştirdiği fidanlar, edebiyatın ve yaşamın çınarları çünkü. Evet, şiir kitabınıza gelmek istiyorum “Hiç Değilse Bugün” uzunca bir aradan sonra çıkardığınız ikinci şiir kitabınız. Ki çok iyi bilirim verilen araların bedelleri peşin ödenir! Evet, boş durmadınız edebiyatın kıyısında köşesinde mutlaka oldunuz; yazdınız, çizdiniz, anlattınız, anlatıldınız. Ama şiire bir kere kalbinin mürekkebi ile nikâhlanmaya dursun bir insan; içindeki o sancıyı kimse kesemez, durduramaz ve yok sayamaz! O suskunluğun ağzının kenarından öpen sebebi öğrenmek isteriz; yara mıdır, yâr mıdır, nâr mıdır nedir o sebep? Şiir biraz da böyle bir şey… Bazen onunla yolları ayırmak gerekir, gerekebilir. Benimki bilinçli bir terk ediş değildi, zorunluluktan. Araya dünya girdi. Maişet, iş-güç fakat hiçbir zaman ‘kayıp’ bir şair olmayı seçmedim! Yazdım, yırttım. Yeniden yazdım, biriktirdim, sonra okuyup imha ettim. Olmadı. Bir furya vardı, özellikle 90’lı yıllarda. Ya içinde olacaktınız ya da kendi yolunuza gidecektiniz. Hayat dediğim şeyle şiir çok kavga etti gözümün önünde ve hayat galip geldi. Ömrümün neredeyse 15 yılını yedi. O sıra hep okudum. Yeni şiirleri, kitapları, dergileri… İzlemeye çalıştım. Bu zaman zarfında ‘büyük şiir’ çıkacak mı diye bekledim. Çünkü benim şiirim ‘büyük’ değildi, olmayacaktı. Haddimi bilerek çekildim uzun süre. İyi şairleri yeniden okudum. Kendimce ‘büyük’ gördüğüm şairlerin dünyasına girip çıktım. Anılarını, mektuplarını okudum. Derin hayal kırıklıkları birikti bu süre zarfında biraz da… Serin esince rüzgâr, geceye tutunmak zor oluyor. Bir korunak arıyor insan. Böyle bir anda şiiri gördüm yine ve beni yazmaya başladı.

“Hiç Değilse Bugün” de yer alan şiirler, geçen boşlukta demlenmiş duyarlık ve söyleyişin armağanı olarak çıktı. Derin hayal kırıklıkları dediniz ya! O kırıklıklar değil mi zaten sükût heybemize yara yara yağıp sonra da ilmek ilmek o sancı da bize kendi şiirimizi dokutan? Peki Sayın Ünlü gelelim bir dizeden vuran çığlıklarınıza. “hiç değilse bugün / bütün kavgalar güzel olabilir” Barışın, kardeşliğin, umudun tam da döşüne bağdaş kuran kutsi bir seslenişin şahlanışı var bu ve buna benzer dizelerinizde. Lirizmin kucakladığı şiirlerinizin kıyısında, toplumsal sancılara kale olacak bu anlamda ince mesajlarınız ağırlıkta. Bunca karanlığı koca bir âf temizler mi bilinmez. Huzurgâhı yağmalanan hayat insanlığı affedecek mi sizce? Asla! İnsan, barbarlığını hatırladı yeniden. Yağmalıyor, yakıyor, yıkıyor… Yok ediyor ne varsa. Böyle bir dönemde neden affetsin ki! Bakın Gazze’de plajda kumlarla oynarken İsrail bombardımanında şehit düşen çocuklar, sadece namaz kılmak için Kudüs’e girmeye çalışırken coplanan yaşlı Müslümanlar, tuttukları balıklar bile sömürgeci efendileri tarafından gasp edilen Somalililer, dindaşları tarafından hunharca katledilen kardeşler… Daha sayayım mı? Böyle bir durumda sizin deyiminizle “huzurgâhı yağmalanan hayat” insanlığı neden affetsin!? Bakın, insanlık barbarlık çağına yeniden döndü. Hatta ilk kez bu çağı yaşıyor. Kendi eliyle hafızasını yok ediyor. Gözünü kırpmadan en iğrenç yöntemlerle katliam yapıyor. Müzeler yağmalanıyor. Kütüphaneler yakılıyor. 65


de çıktı mı? Kitap ile ilgili geri dönüşümleri merak ediyoruz… Tam da ifade ettiğiniz gibi… Victor Hugo’nun bir sözü var: “Okuma ihtiyacı barut gibidir. Bir kere ateşlendi mi bir daha sönmez.” Hugo’dan hazzetmem ama bu sözü doğru. Barut, neredeyse ilkokulun ilk yıllarında ateşlendi. Şimdi 50’sine merdiven dayamış biri olarak geriye dönüp baktığımda on binlerce kitap okunup bitirilmiş; bunların bir kısmı da dâhil 40 bine yakın kitap ile büyük bir kişisel kütüphanem olmuş. Biz ‘Oku’ medeniyetinin çocuklarıyız. O sebeple ve yaratılış hikmetini, hayat zevkini idrak ve anlamak noktasında çok okuyorum. Okuduklarımın üzerlerine diğerleri binince silikleşiyor. Notlar alıyorum. Zihnime ve gönlüme takılanları paylaşma ‘ihtiyacı’ hissediyorum. Bu, okuma ihtiyacı gibi bir şey. Zaman zaman bu notları yazı haline getirip çeşitli gazete ve dergilerde yayınladım/ yayınlıyorum.

Victor Hugo’nun bir sözü var: “Okuma ihtiyacı barut gibidir. Bir kere ateşlendi mi bir daha sönmez.”

Mezhepler birbirine düşman hale getiriliyor… Herkes çağından sorumludur; şair iki kez sorumludur. Çağının trajedisine, barbarlığına, dramına, öfkesine tanıklık etmeyen, haksızlık karşısında dilsiz durmayı tercih eden şairi affeder mi hayat? “Bukandurmaz” şiirinde biraz bunu anlatmaya çalıştım: “Bir dosta gitmek gibi ölüm burada/ kuşlara yem atmak çekirdek çıtlatmak/ ve oturup seyretmek kendi kaderini…/ burada Gazze’de küçük bir plajda/ kumlara gömülen ıslıklara ağlamak…” Beni popülist davranmakla suçlayan dostlara inat, her kitabımda, evet lirik şiirler olmakla birlikte - ki olması gerektiğine inanıyorum çağa ayna tutan, insanı kendiyle yüzleştirmeye çalışan şiirlere de yer veriyorum. Var olduğum sürece de insan kederine dair yazmayı sürdüreceğim. Evet, haksızlık karşısında dilsiz durmayı tercih eden şairi de insanı da affetmez elbette hayat affetmeyecek de!.. Diğer kitabınıza gelelim mi? Okur Kitaplığı’ndan çıkan “Kalbin Ne Marka?” adlı kitabınız, okuduklarınızdan arta kalan öz bahçe kıvamında. Okuduklarımız bizi yolculuğa çıkaran rüzgâr; sonrasındaki tad ise asıl mânânın emzirdiği has keyiftir. Bu kitapta keyfin gerdanına ince ince işlediğiniz “insana yatırım” felsefesinin açılımını görmek hiç de zor değil. Peki, “Kalbin Ne Marka?” da okurun gönlüne kurduğunuz salıncağın ipini, sağlamlaştırmak yerine koparmak isteyenler

sayı//22// mayıs 66

Sözünü ettiğiniz kitabın büyük bölümü, bu okuma notları kılavuzluğunda ortaya çıkan metinlerden meydana geliyor. Bir kısmında ise, ‘kul’/‘birey’ düzleminde insanın kendini var edebilmesi için üzerine düşenleri hatırlatan yazılar yer alıyor. Buna ‘kişisel gelişim’ veya NLP diyenler de var ama ben asla bu iki yaklaşımı benimsemiyorum. Daha çok ‘yüzleşme’ tanımı getiriyorum yapıp ettiklerime… Çünkü insan, yaptıklarıdır. Yapabildikleridir. Hayatlarımızı tercihlerimiz belirler. Sahip olduklarımız değil, talip olduklarımızdır değerli olan. Bütün bunlar çerçevesinde hissettiklerim, algılayabildiklerim, ifade edebildiklerimdir kitapta okuduklarınız. Geri dönüşleri sordunuz… Oldukça memnunum. Daha çok okullarda öğrencilerle buluşuyorum. Onlara ‘kitap bizim neyimiz olur’ sorusunu yöneltiyorum. Cevap veremedikleri yerlerde yardımlarına koşmaya çalışıyorum. İşte bu kitap, onlara yeni bir pencere açmak, kitabı ve okumayı ‘ihtiyaç’ hiyerarşileri içinde en üst noktaya çıkarmak gibi bir gönüllülük görevi üstleniyor. Dönüp dolaşıp sancısını evrene bulaştıran insanlığa çıkıyor sorularımız. Ninni söyleyemez oldu anneler. Türküsüne kan bulaşıyor artık toprakların. Müthiş bir kaosun, acının, sınavın kıyısından geçiyor insanlık! Tek çözüm inanç ve birlik. Ki bunu bile bile hâlâ kan, savaş, ölüm gibi çıkmazlarda aranıyor o cevap. Sahi Sayın Ünlü, cevap nerede desem? Yahya Kemal der ki: “Bizim romanlarımız türkülerimizdir!” Talebesi Ahmed Hamdi Tanpınar da “Türküler hayatın sürekliliği içinde


bir yığın değişmeye rağmen daimi kalan aslî yanımızı ifade ederler” der. Her iki büyük şair/ yazar da haklıdır. Türküsü bitmiş bir toplum/ medeniyet bitmiş demektir. Nicedir türkü adına söylenenlere bakın… Arabesk diye kapınızdan sokmadığınız nice ezgilerden beter halde. Ya masallar! Tıpkı türküler gibi, masallar da çekildi hayatımızdan. Türkünün ve masalın yerine ikame edilen yeni ‘iletişim’ araçları, söylemleri ruhumuzu beslemek yerine tahrip ediyor. Yukarıdaki sorulardan birinde sözünü ettim: Merkez olarak kendimizi alırsak, bizden dışarıya doğru büyüyen insanlık dairesi korkunç bir kaosun pençesinde. Bunca acı ve gözyaşının nedenine bakın: Petrol, silah, altın, su, mezhep vs. Peki, Allah’ın rahmetiyle bezediği koskoca yeryüzü, 7 milyarlık insanlığa yetmez mi? Elbette yeter! Ama mutlak adaleti insanlığın vicdanından söküp atanlar yüzünden insanoğulları dünyanın her yerinde korkunç ıstıraplar içinde kıvranıp duruyor. Sol göğüslerimizin altında birer kalp olduğunu, yeryüzündeki bütün ormanların, suların, madenlerin ve daha başka nimetlerin adil pay edildiği takdirde herkese yeteceğini, Allah karşısında herkesin ama herkesin eşit muamele göreceğini bir idrak zırhı olarak kuşanmadığımız sürece de bu kaos/barbarlık sürecek gibi görünüyor. Ne yazık ki, bu böyle! İnancın gözlerine düşüp uçmayı öğrenmek de belki de o sır. Yoksa dediğiniz gibi kaos/barbarlık üstümüze başımıza sinip bizi bize unutturacak! Bu arada köşe yazılarınızın başlıkları dikkatimi çekti. Mutlaka ünlem ile pekiştirmişsiniz yazı başlıklarınızı. Okuma alışkanlığını ezber bakış ile paslandıran insana ünlem çare midir? Kitap sayfasında kendini kaybedemeyen insanlığın ağrısı inletiyor her bir yanı. Okumanın kuyusuna neden düşemiyoruz desem? Üç nokta keser mi ki ünlemin yetişemediği yerleri ne dersiniz? Ünlem, bir uyarıdır. Üç nokta bana romantik geliyor, böylesi durumları izah noktasında… Okumanın kuyusuna düşememe nedenine gelelim. Önce eğitim hayatlarımıza bakmamız gerekiyor. Sonra kütüphanelerimize. Hep söylenir 600 bin kahvehaneye karşılık bin küsur kütüphanemiz var diye. Bunu kimse dert edinmez. Bu ülkede kitap 500 maddelik ihtiyaç listesinde 380. sırada ise, yılda kitaba 100 lira bile ayırılmıyor ise, her gün 6 saatini televizyon karşısında geçiren insanımız yılda ortaya sadece 6 saniyesini kitaba ayırıyor ise, kitap okuma alışkanlığı sıralamasında Türkiye, Nijerya,

Ermenistan, Gana gibi ülkelerin olduğu ligde (80. sıralarda) bulunuyor ise… Bu meseleleri daha uzun konuşmamız gerekiyor. Kitabı ve kitabî olanı hayatının dışına itmiş bir toplumda üç noktalı cümleler kursanız ne kadar etkili olabilirsiniz ki?!..

Ünlem, bir uyarıdır. Üç nokta bana romantik geliyor, böylesi durumları izah noktasında…

Son cümleniz ünlemi ve soru işareti ile kırbaç gibi indi kitaba vefasızlıkta zenginleşen insana bence! Baba diyelim mi Sayın Ünlü? “iğde ağacı ile randevum var! / babamın kokusunu dolduracak ceplerime…” Üzerine baba kokusu sinmiş adamlardansınız. Okuyucularımız şimdi düşünecek, “Herkesin bir babası var. Elbette kokusu sinecek diye…” Öyle değil işte! Sizi ilk tanıyan da yıllarca tanıyan da babanız ile ilgili içinizdeki o acımtırak sızıyı mutlaka hisseder. Hüzünlü bir babanın, dirençli/inançlı bir evladı olarak sormak isterim; o sızının size kattığı/eksilttiği neler oldu? Bir küçük erkek çocuğun adam olurken çektiği sancılar babasından emanet midir? Merhum babam, benim kahramanımdır. Ümmî idi. Kitapla tanışıklığı, her yılbaşında bizim için kırtasiyeden aldığı kitaplardı babamın. Ama beni okuyor gördükçe yaşadığı mutluluğun pırıltısına daima gözlerinde gördüm. Yoksuldu. Fakat bize kitap alabilmek için sürekli bir kaynak bulurdu. Bazen Cuma namazından sonra, bazen de şehir dışı seyahat dönüşlerinde filesindeki ekmeklerin arasında mutlaka bir kitap olurdu babamın. Çizgili şeyleri çok seviyorduk. Tommiks, Teksas vs. bilmezdi ne olduklarını, alırdı. Babam, “Oğul, boğulursan büyük gölde boğul, şanına yakışır!” diyen bir adamdı. Dahası, “Kaybettiği çok için üzülme, kazandığın az da olsa değerli ise ona sahip çık.” derdi sürekli. Bir Nokta dergisinde 33 sayı yayınlanan “Ben Meseli”nde, babamı merkeze alarak 19702000 yılları arasını yazmaya çalıştım: Hayata tutunmak istemesini, tutunamamasını, aşkını, kederlerini, sevinçlerini filan… Kitapta yer alan “Ekmek Devrimcisi” şiiri, onu En Sevdiği’ne gönderdikten birkaç ay sonra yazıldı. Şöyle bitti o şiir: “Babam hasarlı bir tarla kuşu/ Bakınca gözlerinde taflan yeşilliği/ Gülünce babam patika dolusu nal izi/ Sararmış ırmak boyu gölgesi/ Babam hep bir selvi ayışığında devleşen/ Işıltılı bir ekmek devrimcisi” Babamdan ne aldı ise, acısıyla-tatlısıyla, varıylayoğuyla benimle kaldı, yaşadı, yaşıyor. Ya ne olsaydı? 67


Filesindeki ekmeklerin arasında size kitap getiren babanızı rahmetle ve minnetle anıyoruz… Üzerine köy kokusu sinmişlerin cümleleri de, kelimeleri de, bakışları da gurbetin, hasretin ve acının koyaklarında ağırlar karşısındaki insanı. Şehrin üvey sarılışı hiçbir zaman yetmez toprağın merhametindeki o efsuna. Bir köy çocuğunun en büyük düşü nedir desem? Şehrin koynuna girince kurduğu o düş ölüyor mu yoksa daha da mı güçleniyor? Mekânlara bağlı kalmadım hiç. Düşünmedim de bunu. Zorunluluklar savurdu oradan oraya: Okul, iş vs. Güzel düşlerimiz büyüdükçe bozuldu/kirlendi bazen. Değişti veya dönüştü. Bunun yaşadığımız şehirlerle bir ilgisi olmadığını düşünüyorum. Ama köy hep bir gurbet olarak kaldı içimde. Saflığı, temizliği, hesapsız-kitapsızlığı ile. İstanbul’a ilişkin yazdığım bir şiirde “Bu şehir beni hiç sevmedi” diye bir dizem vardı. Şaşırdı herkes. Ama İstanbul… Şairlerin hülyası… Nasıl böyle söylersin gibi eleştiriler aldım. Hiç kıymeti yok inanın. Bu dünyaya geldi isek bir yerlerde yaşayacağız belli ki… Bizim için bir şehri şehir yapan, sizin o şehirle rabıtanızdır. “Bizim için bir şehri şehir yapan, sizin o şehirle rabıtanızdır.” Ne özel bir söylemdi. Şehre dair duyduğum en kıymetli cümlelerden biriydi. Dosta gelelim Sayın Ünlü ne dersiniz? Dost, gönül yurdunun kıyısı gurbetten çitlerle örülmüş insanların dayandığı duadır! Ömrünüzün her bölümünde mutlaka sıkı bir dostunuz olmuş. Nurettin Durman, Selçuk Küpçük… ilk aklıma gelenler. Ki anahtarlığının sesini, vicdanının sesi ile karıştıranların işgâl ettiği böyle dönemlerde, sizin sayı//22// mayıs 68

kıyılarınızda ki bu dost hırkalı duaların varlığını neye bağlıyorsunuz? Hangi sesi/rengi kaybettiğimiz için duyamıyoruz asıl sesleri? Ne güzel soru. Bir dosta gitmenin özlemini yaşar olduk nicedir. Ülkelerin dostu yok, komşuların dostu yok, sokakların dostu yok… Bu dostsuzluk çağında dost kalabilmek da marifet ister! Anahtarlık sesi veya cüzdan rüzgârının şiddetiyle var kılınan dostlukları inşa etti hayat! Buna kapitalizmin ya da liberalizmin tuzağı diyenler de var. Fakat o kadar basit değil. İbnülemin Mahmud Kemal İnal’ın Konağının kapısı neden hiç kapalı olmazdı? Yahut Ahmet Kabaklı kapısına gelenleri neden has dairesinde ağırlardı? Aydın Bolak ve daha niceleri? Bir insanı biz Allah için severiz önce, Allah için sevmeliyiz. Bir insanla dost olmak Allah’la dost olmak gibidir de ondan. Hasbîlik çağlarının çok ardında kaldığımız için dostluk müessesi yıkıldı. Hesap-kitap üzerine inşa edilen dostlukların durumu ortada… Dolayısıyla ismini zikrettiğiniz dostlarım ve daha başkaları ile benim aramda ‘Allah için sevmek’ dışında hiçbir menfaat bağı yok, olmadı, olamaz da… Bu müşkül bir iştir. Kolay kolay yürütülmesi zordur. Ama söyledim ya, ben buna talibim; çok az sayıda da olsalar benim dostlarım da öyle… Evet, şehir diyelim mi Sayın Ünlü? Şehirlerin arka sokaklarında asıl şehrin safrası vardır. O safra atılmadıkça şehir bağrında sakladığı o sırrı vermez kimseye. Sırrını bildiğiniz, kaldırımlarına ruhunuzun aynalarını yansıttığınız bir şehriniz var mı Sayın Ünlü? Çok yok desem. Ama, mesela ben kendimi 16. yüzyılda hikayesi yaşanmış ve bitmiş biri olarak hissederim. Öyle olmasını da çok isterdim. Özellikle yüzyıl başından bu yana kurulan/ yapılan şehirlerin hiçbiri bana böyle bir işaret yahut heyecan vermiyor. Belki bazı şehirlerin bazı semtleri veya eserleri olabilir: İstanbul, Bursa, Edirne, Şanlıurfa, Mardin, Erzurum, Kurtuba, Mostar, Mekke, Semerkand, Bağdat gibi… Şehir ve Kültür Dergisi şehirlerin genzine edebî bereket ekleyen bir çığlık… Cevaplarınız ile göğümüzü şenlendirdiniz. Sesimize ses olduğunuz için teşekkürler Sayın Özcan Ünlü. Ben çok teşekkür ederim. Uzun zamandır sanki bekliyormuş heyecanıyla cevapladım sorularınızı. Şehir ve Kültür Dergimizin Bahtışen, sizin yürüyüşünüzün de bereketli ve kutlu olmasını diliyorum.


“ALPARSLAN”

Amerika’da “The Living Theatre” vardır. Bilenler bilirler. Bu topluluk hem gündelik yaşamın bazı getirilerini hem de tiyatronun bazılarına göre olmazsa olmazlarını reddederler. Tek amacı vermek istediği mesajı iletmektir. Yasin ÇETİN

gibi kendine has normlara sahiptir. Tiyatronun tekniği, biçimi, klasik normlar haricinde önemli olan mesajdır. Bu vesile ile bir kuruma bağlı olmadan alternatif tiyatrolar arasında en çok tarihi oyun sahneleyen yönetmen unvanını elinde bulundurur. Tarihi ve bazı manevi duyguları yaşatmayı amaç edinmiş bir gruptur. Oyunun konusu ne olursa olsun “Ortaoyunu” normlarını yaşatarak sahnelemeyi tercih eder. Bu şartlarla birlikte bu sezon Alparslan oyunu ile seyirci ile buluştular. METİN; BİZZAT TARİH KİTAPLARINDA GEÇEN CÜMLELERİ İÇERİYORDU

Oyunun bir bölümünde kitabın adını hatırlamadığım ama Alparslan ile alakalı çok aşina olduğum bir cümle duydum. Yine yaptığımız oyun sonu konuşmasında birçok kaynaktan faydalanıp gerçeklere ulaşmaya çalıştıklarını ve bazı tarihi sahneleri bizzat aktardıklarını ilettiler. Bu durum seyirci üzerinde ciddi bir reaksiyon oluşturdu. Bu tarihi sözlerin olduğu esnada salonda seyirciden sık sık alkış alarak oyunun kesintilere uğratılmasına sebep oldu. OYUNCULUKLAR; GAYET DOZUNDA VE SEYİRLİKTİ

ürkiye’de bir tiyatro emektarı olan, 1974 yılından beri tiyatro yapan ve 1980’den beri kurduğu kendi tiyatrosunun başında hiç perde kapatmadan, Türkiye’nin her iline o zamanın şartları ile tiyatro götürmüş emekçilerimizdendir; İsmail Yeşilbağ’dır. Bakanlık destekleri ve artık belediyelerinde oyun alım yapmasıyla mantar gibi türeyen ekiplerin aksine 36 yıllık bir tiyatrodur. Bir çizgi oluşturup bu çizgiyi bozmadan ayakta kalabilen sayılı tiyatrolardandır. Amerika’da “The Living Theatre” vardır. Bilenler bilirler. Bu topluluk hem gündelik yaşamın bazı getirilerini hem de tiyatronun bazılarına göre olmazsa olmazlarını reddederler. Tek amacı vermek istediği mesajı iletmektir. 1960’larda kurulan ve çağdaş tiyatro derslerinde konu olan bu ekip Amerika’da eşcinsel evliliğin yasallaşmasının temel ateşleyici faktörlerindendir. Oyuncular sahnede kostüm, dekor ve kıyafet kullanmazlar. Tabi bu konunun aksine sadece biçim olarak, metot olarak İsmail Yeşilbağ tiyatrosu da bu tiyatro

Ekipte bazı oyuncular performanslarıyla göz doldurdular. Sultan Alparslan’nı oynayan Sedat Baş, Romen Diyojen’i oynayan Ahmet Yeşilbağ öne çıkan performanslarıyla göz doldurdu. Beden kullanımları, ses kullanımları, oynadıkları o anı var edebilmeleri birebir gerçekçi üslupla oynadıkları için izleyenleri o yıllara götürdü. Diğer oyuncular da rollerini iyi çözümleyerek çalıştıkları performanslarından belliydi. KOSTÜMLER; BİRE BİR DÖNEMİ YANSITIYORDU

Oyunda ilk dikkat çeken kostümlerdi. Kostümler birebir dönemi yansıtıyordu. Oyun sonrası yaptığımız görüşmede bunun için ciddi bir araştırma süreci sonrasında uygulama yaptıklarını söylediler. Bunun yanı sıra Alparslan’ın çadırı, Romen Diyojen’in çadırı Türk Geleneksel Tiyatrosu Ortaoyununda kullanılan Yeni Dünya platformu şeklindeydi. Yine yönetmen bu zamana kadar 42 yıllık sanat hayatında hep Türk Geleneksel formunu yaşatmaya çalıştığını belirtti. Oyunun müziklerini geçtiğimiz yıl albümü çıkan Grup Bozoklar solisti Levent Kaya tarafından yapılmıştı.

ŞEHİR T İ YAT R O

İSMAİL YEŞİLBAĞ TİYATROSU;

69


ZİMEM DEFTERLERİ;

OSMANLI ŞEHİRLERİNDE

YARDIM UYGULAMASI O güzel insanların hali vakti yerinde olanları özellikle ramazan günlerinde hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav vb. dükkânlarına girer, onlardan Zimem defterini, yani veresiye defterini çıkarmalarını isterdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfaların yekûnunu yaptırıp, “silin borçlarını… Allah kabul etsin” der, çeker giderdi. Nidayi SEVİM

akın zamana kadar köylerde mahallenin fukarasını o beldenin “emin” leri bilirdi. Bazı bölgelerde bu “emin”’lere “kâhya” veya “şimbil” de denirdi. Kimin muhtaç, kimin ihtiyacı olduğunu o beldenin “emin”i bilir, yapılan yardımlar, “emin”in vasıtasıyla ihtiyaç sahiplerine ulaştırılırdı. “emin” kime ne verdiğini ulu orta dillendirip söylemezdi. Ne alan kimden aldığını bilir, ne de veren kime verdiğini bilirdi. Günümüzde bir sürü isteyiciler türedi. İşte, yolda, kapıda, her yerde karşılaşıyoruz bu modern isteyicilerle. Bir sürü mazeret uydurup duygularımızı harekete geçirmek suretiyle istediklerini alıp gidiyorlar. Gerçekten ihtiyacı olan hayâ sahibi insanlar ise yine yoksul, yine ihtiyaçları giderilmeden, çaresiz öylece kalıyorlar. Rabbimiz, Bakara suresi 273 ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurur: “(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” İşte bu ve benzer Ayet-i Kerimeler ışığında hayatı yorumlayan, “Sağ elin verdiğini sol elin bilmeyecek” düsturunu baş tacı yapan dedelerimiz birbirinden manidar sistemler geliştirmiş. Bu hizmetlerin devamı için 26.000’den fazla vakıf kurmuş. Sadaka Taşları, Mola Taşları gibi insan aklının sınırlarını zorlayacak icatlarda bulunmuş… Şimdi mi? -Veresiyemiz yoktur. Lütfen teklif etmeyiniz! -Bana da mı? -He sana da!.. Bazı esnafımızın bu diyalogu çerçeveleyip dükkânının camekânlarına astığına zaman zaman şahit oluyoruz. Ecdadın ulaştığı medeniyet zirvesini düşündükçe ister istemez “Nereden nereye” demeden edemiyoruz... Osmanlı insanının ulaştığı ahlaki şahikayı gösteren nişanelerden biri de sadaka taşlarının benzer uygulaması olan “Zimem” defteridir. O güzel insanların hali vakti yerinde olanları özellikle ramazan günlerinde hiç tanımadıkları mıntıkalardaki bakkal, manav vb. dükkânlarına girer, onlardan Zimem defterini, yani veresiye defterini çıkarmalarını isterdi. Baştan, sondan ve ortadan rastgele sayfaların yekûnunu yaptırıp,

sayı//22// mayıs 70


“silin borçlarını… Allah kabul etsin” der, çeker giderdi. Mali durumu daha iyi olanlar defterin tamamının yekûnunu yaptırır ve ödemesini yapardı. Bazıları tanınmamak için kılık-kıyafet değiştirerek bu hizmeti yapardı. Özellikle dükkânların tenha olduğu zamanları tercih ederlerdi. Kimse bilmesin, görmesin diye. Sonuç itibarıyla borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduğunu; borcu sildiren, kimi borçtan kurtardığını bilmezdi. Hiç tanımadığınız bir mahallenin hiç tanımadığınız bir bakkalına gidip hiç tanımadığınız birinin borcunu ödemek. Allah’ın rızasını kazanmak böyle bir şey midir acaba? İçerisine zerre miktarı riya girmeyen, gösterişten uzak hizmetlerin yapıldığı böyle bir cemiyette elbette ki kolay kolay ne hırsızlık olur, ne de suç işlenir. Vaktiyle huzurun, barışın, kardeşliğin sağlanmasındaki sır işte bu ihlâs ve samimiyete saklıdır. Pek çok Ayet-i Kerime ve Hadi-i Şerifte sadaka, infak kısaca her türlü iyilik öğütlenirken bunun usul ve yöntemleri de sıkı sıkıya tembih edilmiş, insanların rencide edilmemesi özellikle belirtilmiştir. Aradan epey bir zaman geçti. Değerler değişti, her şeyin karşılığı maddeyle ölçülür oldu. Hasbelkader bir iyilik yapacak olsak bunu da ya başa kakarak veya başka bir menfaat umarak

yapıyoruz. En azından yaptığımız iyiliğin reklam olarak bize dönmesini bekliyoruz. Bu sebeple iki yakamız bir araya gelmiyor. Pek tabiidir ki, adaletin, merhametin, paylaşımın, hamiyetperverliğin olmadığı toplumlarda anarşi ve terör baş gösterir. Şimdi başımızı iki elimizin arasına alıp düşünelim. Birbirinden naif uygulamaları icat eden, uygulamaya koyan bu uygulamalarının büyük bir bölümünü biz torunlarına ulaştırabilmek için vakıf lar kuran dedelerimize layık mıyız acaba?! Artık o aksakalı nur yüzlü dedelerimiz aramızda yok. Sadaka Taşlarını da geriye getiremeyiz, lakin o asil insanların muhatap olduğu, kıyamete kadarda hükmü devam eden emir ve tavsiyelere bizlerde muhatabız. Veresiye defterleri bakkallarımızda, manavlarımızda, kasaplarımızda ve benzeri esnafımızda hâlâ mevcut… Kartzedeleri de bu sınıfa dâhil edebiliriz. Elimizi vicdanımıza koyup ecdadın bu geleneğini yaşatmaya ne dersiniz? Bence denemeye değer. Hiç olmazsa bu güzel geleneği dostlarımızla paylaşalım. Zira Efendimiz (sav) bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyurur:”Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.” Belki gelecekte torunlarımız bu ve benzer uygulamaları yeniden hayata geçirir. Kim bilir? 71


nadolu; savaşlar ve işgaller hariç; bugüne kadar hür ve rahat olduğumuz, elimizdekinin kıymetini bilip, ona sahip çıkmayı başarırsak, bundan sonra da aynı şekilde yaşayacağımız tek yer... Burası esaretin pençesinden kurtularak sığındığımız son durağımız, son kalemiz... Düşmanlarımızın kininden, nefretinden, kötülüğünden, sayısız can karşılığında kurtardığımız son vatan parçamız, son kalemiz, son mülkümüz... Hürriyetimizin ve geleceğimizin teminatı mümbit topraklar... Doğmanın, yaşamanın ve ölmenin en güzel olduğu topraklar... Hani şair de demiyor mu?

BİZİM SOKAKLARIMIZDI BUNLAR

Kişi eğer vatan toprağında ölmemişse, gariplik öldükten sonra bile onun yakasını bırakmaz İsmail BİNGÖL

Vatan güzel vatan güzel / Giymeğe keten güzel Gezmeye garip eller / Ölmeye vatan güzel... Kişi eğer vatan toprağında ölmemişse, gariplik öldükten sonra bile onun yakasını bırakmaz. Bu sebeple, öldükten sonra bile vatandan ayrılmanın ıstırabıyla yanıp tutuşanlar az değildir. İşte Yahya Kemal Beyatlı’nın bu durumu ifade eden mısraları... Ölmek kaderde var bize ürküntü vermiyor. Lâkin vatandan ayrılmanın ıstırabı zor Ya, vatan uğruna her şeyini feda etme düşüncesinde olan Azerbaycanlı şair Erkâni ne diyor mısralarla: Ger yolunda kıt’a kıt’a doğranam hoştur mene Sendedir namusu arım, her ne varımsan vatan. Hazıram her an yolunda baş ile candan geçem, İkbâlim, bahtım, penâhım, itibarımsan vatan... Söze niçin bu cümlelerle girdiğimizi biraz daha açarsak; hemen ifade edelim ki; eğer insanın gecesini gündüzünü geçireceği, üzerinde korkmadan, çekinmeden emniyetle dolaşacağı… Eşiyle dostuyla görüşüp muhabbet ederek ihtiyarlayacağı… Ve huzur içinde öldüğünde de toprağına gömüleceği… Başına bir mezar taşı dikilip, gelip geçenlerin ismini okuyup hatırlayarak, yâdedeceği bir vatanı yoksa… Dünyada garip, kimsesiz ve gurbette gibi yaşamıştır. Dolaştığı yerlerde kendini o toprakların, o şehrin, o mahallenin, o sokağın bir parçası ve o kültürün bir unsuru olduğunu hissedemez. İnsanın nereye ait olduğunu, köklerinin nerede başlayıp hangi coğrafyada dolaştığını ve nereyi yurt tutup, vatan eylediğini ve ömrünün bu aidiyet bilgisi dahilinde şekillendiğini bilmesi çok önemlidir. Dünyanın her neresine giderse gitsin, her nerede servet edinirse edinsin,

sayı//22// mayıs 72


dar zamanında sığınacağı bir vatanının ve o vatanın bir şehrinde hala onu tanıyan, bilen, hatırlayan insanların olduğunu bilmek; güven verir kişiye… Bunun insanda bıraktığı iz, yüreğe doldurduğu his; kelimelere sığmaz, kolay kolay dille anlatılamaz. Çocukluğunda evlerinin bulunduğu sokakta, mahallede, hep birlikte oyun oynadıkları, güle oynaya hemen yakındaki okula gittikleri arkadaşlarıyla, evden izinsiz kaçıp, uzaktaki caddelerde yolu kaybedip üzüldükleriyle ilgili hatıralarının olması çok önemlidir ve insanı yaşadığı yere, doğup büyüdüğü coğrafyaya derinden bağlar. Bu bağlılık; yaşanılan şehrin, buna bağlı olarak vatan ve millet kavramlarının ne mana ifade ettiğini daha iyi açıklar. İşte böyle şehirlerde zaman, bir bardak çay eşliğinde muhabbetin demini tutmak, sohbet uzayıp gittikçe ortamın güzelliğinden kalkıp eve gitmeyi akledememek ya da içinden gelmemek gibi bir güzellik, farklı bir anlayış ve estetikle tüketilir. Böyle şehirlerden birinde yaşadığı için, “Ben bu şehre deliler gibi sevdalı geldim/ Nasıl çıkıp gideceğim belirsiz” diyor ya Turgut Uyar “İnadına Başıboş Aşk” adlı şiirinde… Ve yine “Kendime Dair” adlı şiirinde dedikleri de, diğerini tamamlar nitelikte: “Bir türlü bağlanamadım gitti hatıralarıma/Zaten hatıra namına ne var ki aşktan başka”. Bir kere daha tekrarlarsak, “Nasıl çıkıp gideceğim belirsiz bu şehirden” diyen şairin aslında koyup gidemediği, yıllardır kıyısına köşesine gizlediği aşkları ve aşkla bağlı olduğu hatıralarıdır. Zira aşktan başka ya da aşka dayanmayan, içinde aşk olmayan hiçbir hatıra, hiçbir bağlılık, saklanmaya değer değildir ya da o kadar değerli değildir. Bağlılığın veya hatıranın gerçek değerini bulması için aşkla yoğrulmuş olması, aşkın büyüklüğünden izler, belirtiler taşıyor olması gerekir. Ve bütün bunların geçtiği mekân ise, her şeyin olup bitmesine, geceler boyunca yol düşürülen sokaklarda, caddelerde sızılar içinde tur atılmasına, yürek yangınlarına çare ararken düşülen durumlara ve daha nice olaylara tanık olan şehirdir… Ağladığınız, güldüğünüz, çocukken düşüp dizlerinizi kanattığınız, büyüklüğe adım attığınız yıllarda, dört bir yanını göğüs bağır açık, içiniz yanarak dolaştığınız… Ne yazık ki; son yıllarda ülkemizin de dahil olduğu dünyanın bazı bölgelerinde savaşlar, kavgalar, bombalar eşliğinde süren bir hayatta, acılar çağının çocuklarının gönülleri hüsran şimdi… Her gün yeni bir endişeyle ve her gün

yeni bir olayla karşılaşabilirim ihtimali, her şeyi ve herkesi yorduğu gibi, genç olsalar da onları da yoruyor. Güzellikleri görmemizi engelliyor, manzaraları tarumar ediyor. Her ne kadar umudu sığınak yapmaya çalışsak da kendimize ve kelimelerimize; insanoğlunun ihtirası, başkaları tarafından kulanılabilme zaafiyeti, kendi hayatını kararttığı gibi, başkalarının hayatını da zindana çeviriyor. Daha ilerisi; yakıyor, yıkıyor, parçalıyor, yokediyor ve böylece insanlıktan çıkarak adeta bir canavara dönüşüyor. “Geçmişin yüzünden hatırımızda kalanların” geçtiği yerler çoğunlukla şehirlerdir. Ve bu yerlerde yaşadıklarımız; belli bir yaşa gelip, mazinin özlemini duyduğumuz anlarda eski bir dost gibi aklımıza gelir, karşımıza dikilir ve yıllar öncesinin yaşanmışlıklarını pembe bir atmosfer içinde bize sunarak, başkalarına ya da bizden sonrakilere anlatmamızı ister. Yıllar geçse de hafızamızdan silip atamadığımız bir olay, hatıralarımızda kendine özgü bir yer edinmiş olan bu mahalle, özellikle de bu sokak, tekrar gözlerimizin önüne gelir, geçmişte bu sokakta oturan komşularımızdan aklımızda kalanlar zihnimizde bir bir resmigeçit yaparlar. Çoğunun şimdi adını bile hatırlayamasak da, yine o yıllarda bu sokakta yaşadıklarımız, bazen bir hüzün, bazen bir ağlayış, ama çoğunlukla geçmişin pembeliğine bürünmüş olarak bir sevinç içerisinde adeta film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçip gider. Çoğu tek, bazıları iki veya üç katlı evlerin sırt sırta vermiş olmaları, sanki insanların da bundan etkilenerek, kendilerini güven içinde hissetmelerini sağlardı. Hem zaten o yıllarda komşuluk ilişkilerinin sıkı olması sebebiyle insanlar; bir sokakta yaşamaktan ziyade, adeta bir evin fertleri gibiydiler. Sevgileri, üzüntüleri, kaygıları ve hissedişleri birbirini etkilerdi ve bir ortak payda da buluşurlardı. İşte bu ortak paydayı oluşturan davranış ve inanış şekline dayanan yaşama kültürü ise; millet olmamızın, bir arada yaşamamızın ve birbirimizi anlamamızın en büyük sebebidir.

“Geçmişin yüzünden hatırımızda kalanların” geçtiği yerler çoğunlukla şehirlerdir.

“Şehir ve Kültür” dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Kamil Berse’nin, TemmuzAğustos 2015 sayısının (sayı:12-13) önsözünde “Biz’den…” başlığıyla yazdığı yazıda dile getirdiği bazı noktaları, az önce yazdıklarımızı daha da kuvvetlendireceği düşüncesiyle bir kere daha aktaralım: “Yaşadığımız alanları; gökkubbe altında birlikte huzur içinde beraberliklerin olduğu mekânlar yapmalıyız. Dil, din, ırk, mezhep farkı gözetmeksizin bu 73


topraklarda bin yıldır yaşattığımız birlikteliklerin kültürünü yoketmemeliyiz ki; şehirler, müreffeh, güzide yerleşimler olsunlar. Bu topraklarda doğmuş, yaşamış, yeşermiş kültür damlaları; insanımızı, şehrimizi büyüten damlalardır. Yağmurdan kaçar gibi kültür damlalarından kaçarsak, Dünyayı kendimize dar ederiz.Yaşanılmaz kılarız. O kültür yağmurudur bizi gelecek kuşaklara taşıyan, tanıtan, dünyaya gözünü kırpan ve övündüğümüz. Yerinde duramayan musikî ritmini, edebiyatın hecelerini, şiirin veznini, kafiyesini, konuşmanın edebini, davranışın şehirlisini, zenaatın, mimarinin estetiğini bu kültür yağmurlarında yaşarsınız. Ya da şehirli olma hassasiyetlerinizi yitirir, vandallaşır, bütün bu değerleri yoketmeye çalışırsınız. Sizi bizi hepimizi, bu dünyada çekemeyenler, kıskananlar çoktur elbette. İşte bunun için unutmamalıyız ki, yok ettiğimiz bütün değerler bizi kültür yağmurundan, vandal bataklığına sürükler.” İşte bu ve benzeri şehirlerin hafızaları yeniden okunmak bizleri bekliyor. “Bu şehir sesidir baştanbaşa bir milletin. Bu şehir bekçisidir yüzyıllardır hürriyetin” (İsmail Bingöl) diyerek seslenilen; kahramanlıklarıyla, tarihin sinesine gömdüğü derin acılarıyla, düşmanın yaptığı zulmü sembolize eden abideleriyle, bir milletin hür ve bağımsız olması için verdiği mücadeleyi anlatan şiirleri, destanları ve hikâyeleriyle, geçmişinden devraldığı kültürel mirası, tarihi eserleriyle tanınıp bilinen şehirler vardır. Şehirler vardır, sokaklarında, caddelerinde gezdiğinizde, içiniz açılır, yüreğiniz ferahlar. Her yanını sürekli dolaşmak, köşesini, bucağını yeniden keşfetmek arzusuyla dolarsınız. Her dolaşmada, karşılaştığınız bazı şeyler, onları ilk defa görüyormuşçasına şaşırtır sizi... Bazıları, çağrışmalarıyla hatıraların zenginliğine ve derinliğine çeker sizi, hayal dünyanızda yeni kavramların, yeni anlamların oluşmasına sebep olur. Bütün bunlar olurken, gezdiğiniz şehrin ne kadar rahat, temiz ve huzur verici olduğu geçer aklınızdan... Çünkü bu tür şehirler imar edilirken; her şeyin birbiriyle uyum içinde olmasına özellikle dikkat edilmiş; maddiyatla ilgili olanlarla maneviyat arasında bir ahenk, bir bütünlük olmasına özen gösterilmiştir. Bu anlamda, hiç bir işin estetik yanı ihmal edilmemiş, şehir planı da buna göre kemâl-i ciddiyetle yapılmıştır. Böylesi şehirlerin binaları, sokakları, caddelerinin genişliği ve uzunluğu, evlerin duruşu her sayı//22// mayıs 74

haliyle şehre yakışacak ve insana “işte şehir” dedirtecek vasıftadır. Fazlalıklar ya da gözünüzü rahatsız edecek bozukluklar pek azdır. Yeşillikleri, park ve bahçeleri bol olan bu yerleşim birimlerinde, yapılaşma tıkış tıkış değil de, insanların ikametine tahsis edilmiş bir mekânın gerektirdiği şekil ve tarzdadır. Ne caddelerin kenarlarına iğreti bir şekilde oturtulmuş kulübeler görürsünüz bu yerlerde ve ne de insanın üstüne üstüne gelecekmiş gibi duran binalar... Hele hele bir yerden yol geçirilirken, falan da faydalansın diye, yol güzergâhının değiştirilmesi gibi bir garipliğe hiç rastlayamazsınız. Yolun nerden geçmesi lâzım geliyorsa oradan geçer ancak... Ayrıca, sadece yakın zaman göz önüne alınarak değil, bu şehirde gelecekte de insanların yaşayacağı düşünülerek, düzenleme ona göre yapılır. Her gelenin böyle işlerle temelden uğraşması demek, yapılanların da bir şeye benzemeyeceği demektir. Her seçilen yetkili, eksikleri gidermeyle ve güzelliklere yeni güzellikler eklemeyle uğraşmalıdır. Bu durumu gerçekleştirmek içinse, bilgili, ehliyetli, ileri görüşlü ve feraset sahibi kişilere tevdi edilmelidir, sorumluluğu ve vebali hakikaten büyük olan bu tür işler... Ancak, bu saydığımız özellikleri haiz insanların elinden çıkmış şehirler, şehir unvanını almaya hak kazanmışlardır. Zira şehri imar eden kişiler, şehir kelimesiyle ifade edilmek istenen gerçeğin farkına varmış kişilerdir. Ve bu işleri yaparken, şehirleri sadece büyütmeyi ve genişletmeyi amaç edinmemişler, bütün bunların estetik bir çizgi içinde oluşmasına da dikkat etmişlerdir. Düşünceyi ve düşünmeyi ölçü aldıklarını söyleyebileceğimiz bu kişilerde, “Yaptığımız işler belki gelecekte hayırla yâd edilmemize vesile olur” kanaati hâkimdir. Maalesef ülkemizde, çarşılarında, pazarlarında, sokaklarında, caddelerinde yürüdüğünüzde, içinizi ferahlatan, rahat ve huzurla dolduran şehirlerin sayısı hâlâ çok az... Yıllarca kapısından büyük sevinçle içeri girdiğiniz, çocukluğunuzda terden sırılsıklam oluncaya kadar bahçesinde oynadığınız, nefesiniz kesilene kadar odalarında koştuğunuz, en kuytu köşelerine, en tatlı hatıralarınızı gizlediğiniz bir evin yerinde yeller estiğini görseniz ne düşünürsünüz? Belki bazılarına bu söylediğimiz fazla bir şey ifade etmiyor olabilir. Ne var ki; yaşadıkları mekânları bir hayat alanı olarak gören ve onlara canlıymış gibi davranıp, kalplerinde yer verenlerde, bu sorunun oluşturacağı çağrışımlar farklıdır.


Elbette ki onların nazarında evler de insanlar gibidir. Dostları tarafından terkedildiklerinde yalnızlıklarıyla ölürler. “Ve kuşların intihar tasarısından sözediliyor bu kentte”. Şair Ahmet Telli’nin, “Kuş Ölümleri” adlı şiirinden bir mısra bu… Kendilerine mekân olarak seçtikleri yerlerin hoyrat eller tarafından yerle bir edilişini görme talihsizliğine uğramış kuşlar, elbette intihar tasarısından söz ederler. Tutkunlukları sebebiyle, göçüp gidemedikleri, ağaçlarında yuva yaptıkları ve göğünde pervasızca uçtukları bu yerleri bırakamıyorlarsa; bu gidiş de böyle devam ederse, gün gelir tasarısından söz ettikleri intihar onlar için tasarı olmaktan bile çıkabilir kentlerimizde... Evinizden bakınca sadece gökyüzünün göründüğü ve bir kaç ağacın beton binalar arasında kaybolduğu bir kent ne verebilir kuşlara... Tıpkı insanlar gibi... Onların da içleri daraldığı için belki mecbur olmasalar yaşamak istemeyeceklerdir böylesi kentlerde... Zira şairce bir söyleyişle diyelim ki; “Bu kent boğuyor bizi / Ve boğuluyor kendisi.” (İsmail Bingöl) Asırlarca insanî endişeler ve insanın ruhî durumu göz önüne alınarak oluşturulan yerleşim bölgeleri, son asırda yaşayanlar (özellikle de bizim ülkemizdekiler) tarafından sadece barınma aracına dönüştürüldü. Alın teriyle birlikte aynı zamanda düşüncenin de eseri o güzelim evler, bu evlerin manevî havayla dolu odaları ve bu odaların, bakıldığında insanı rahatlatan ağaç işleriyle süslü tavanları, dolapları, bir anda gözden düştü. Yaşadığı yere önem vermeyip, mekân kavramını sıradanlaştıran ve şehirleri toplum düşmanlarının en çok yetiştikleri yer haline dönüştürenlere gücü yetmeyenler; ancak sözle eleştiride bulunma imkânına sahiptirler onlara... Akif İnan’ın Hicret adlı kitabındaki “Şehir Gazeli” nde dediği gibi: “Dönüştür ey kalbim bahçeli eve / Anlamı ezen o makinaları” Şehirlerimiz; önceki zamanlarda kendi içinde büyük bir göçe sahne oldu ve hâlâ da devam ediyor bu göç hızlı bir biçimde... Şehri bütünüyle terk etmeyi göze alamayanlar, semtlerini terk etmek zorunda bırakıldılar. Evleri bir yerde, komşuları ve komşulukları bir yerde, dostlukları bir yerde kaldı. Şimdi herkeste bir tatminsizlik, bir iç sıkıntısı... Yüzeysel kahkahalar da örtemiyor bu görüntüyü... Bir misafirliğe, bir kapı tıkırtısına, candan ve yürekten bir selâma hasret kaldık. Gönlümüz hatıralarla meşgul. Bedenimizse uyum gösteremedi henüz bu yaşantıya... Hâlâ birbirimize önceden hangi

mahallede oturduğumuzu sorup durmadayız. Eee... Mahalle bu; öyle çabucak unutulup, kolayca silinmiyor hafızadan... Bazen “eski evleri toprağa gömülmüş” bu mahallelerde, bu sokaklarda gezerken, görünce buraları böylesine terkedilmiş ve böylesine sessiz... Çocuk seslerinden bu kadar yoksun... Hüzün; her zaman olduğu gibi, yeniden yaralar yüreğinizi ve içinizi saran hissiyata tercüman olarak şiiri seçersiniz. Ve o mısra yangınından, elleriniz yanarak sokaklar için derlediğiniz bir şiir dökülür hazin şekilde dudaklarınızdan… “Bizim Sokaklarımızdı Bunlar” adlı şiirde anlatılanlar da, işte yıllar öncesinde oynadığınız, ağladığınız, sevindiğiniz sokakları sizlere bir kere daha hatırlatsın, sesini bir kere daha duyursun diye konuldu buraya: Akşamın karanlığı çökünce sokağın yüzüne Anlardı çocuklar eve gitme zamanının geldiğini Sonra kısalırdı ve yok olurdu gölgeler Evlerinin yolunu tutan çocuklar gibi Eriyen zamanı geri getirmek Mümkün değildi ama Sabah olunca çocuklar Kaldıkları yerden Devam ederlerdi oyunlarına Sokağın değişik yüzüydü Âşinâ olunmayanların sokağa uğrayışı Bazen ise kavgalar doldururdu sokağın göğünü Bir de kadınları bağırışı Hele yazın İnsanın sokaktan ayrılası gelmezdi Ve tatlı bir esinti dokunduğunda sinelere Sokaklar daha bir başka olur Yürekleri muhabbetle çarpanlar Eve gitmeyi bilmezlerdi Bizim sokaklarımızdı bunlar Neşeyi kahkahayı içlerinde unuttuğumuz Bizim sokaklarımızdı bunlar Kaygısız ve uçarı El ele tutuştuğumuz Oyunlarımız orda kaldı Saf çocukluk aşklarımız da Ve salkım söğütlerle süslü bahçelerin yerini Devasa binalar aldı Şimdi kim ağlar kaybolan sokak seslerine Ve mazinin derinliğinde kalan O insanoğlu insan nefeslerine Ve kim ağlar Akşam inince sokağa Evlerde çizilen mutluluk resimlerine 75


HUZUR DERSLERİ Topkapı Sarayı’ndan yönetildiği dönemlerde Sepetçiler Kasrı, Revan Köşkü, Bağdat Köşkü, Sofa Köşkü, İncili Köşk, Sünnet Kasrı, Eski Mabeyn Dairesi gibi en nadide yerlerde, Dolmabahçe Sarayı’ndan idare edildiği dönemlerde de Mâbeyn-i Hümâyûn, Muâyede Salonu ve Zülvecheyn Salon’larında yapılmıştır. Sultan II. Abdülhamid dönemine gelindiğinde de Yıldız Sarayı’ndaki Çit Kasrı Huzur Derslerinin sessiz mihmandarı olmuştur. Nermin TAYLAN

sayı//22// mayıs 76

amazan-ı Şerif’te bizzat padişahın emri ile padişahın huzurunda yapılan tefsir derslerine verilen isimdi “Huzur Dersleri”. Ramazana ve Osmanlı Sarayına has olan bu dersler bir mukarrir, sayıları yedi ile on beş arasında değişen muhataplardan oluşurdu. Mukarrir ders anlatır muhataplar ise ders konularını usulünce dinleyerek tartışmaya açarlardı. Bu tartışmalar genelde Kadı Beyzâvî Tefsiri üzerinde olurdu. Daha önceki dönemlerde de var olan Huzur Dersleri Sultan III. Mustafa döneminde mutad hale getirilmiş ve devrin en seçkin alimleri tarafından padişahın huzurunda gerçekleştirilmiştir. 1759 yılından itibaren mütemadiyen gerçekleştirilen bu dersler Ramazan ayının içerisinde Pazartesi’den Perşembe’ye öğle namazından ikindi namazına kadar yapılır, ikindi namazından sonra padişahın hareme çekilmesiyle son bulurdu. Sultan III. Mustafa döneminde başlayan bu dersler son Halife Abdülmecid dönemine kadar devam etmiştir. Huzur Dersleri’ni ilk defa gerçekleştiren Osman Gazi, bir saray geleneği haline getiren ise Sultan I. Murad’dır. Osmanlı arşiv vesikalarında edinilen bilgilere göre ise ilk sistemli dersleri Sultan III. Mustafa başlatmıştır. 1759 yılında Sultan Mustafa huzurunda başlayan ilk dersin Mukarriri Ebubeki Efendi, Muhataplar ise, Nebil Muhammed Efendi, Şeyhülislam Müfettişi İdris Efendi, Saray hocalarından Hamidi Efendi, Konev İsmail Efendi ve Muhammed Efendi gibi zamanın alimi olan isimlerden oluşmaktaydı. ilk zamanlar Ramazanın ilk on gününde yapılan dersler sonraki yıllarda pazartesiden perşembeye alınmış ve sekiz ders bu şekilde tamamlanırdı. Sekizinci dersin bitmesinin ardından dokuzuncu derste yalnızca mukarrirler meclisi toplanır dua edilerek Huzur Dersleri’nin kapanışı yapılırdı. Padişah huzurunda emsali olmaksızın gerçekleştirilen bu derslere katılacak alimleri dönemin Şeyhülislam’ı seçer padişah tarafından tasdik edildikten sonra kendilerine Huzur Dersleri’ne katılma tebliğ gönderilirdi . Mukarrir tarafından okunup tefsir edilmeye başlayan ayetlere muhataplar itiraz edebilir ve ya fikir beyan ederlerdi. Bazen tartışmalar günlerce ya da senelerce sürebilirdi. Bazı zamanlarca bu münazaralar o kadar uzun sürmüştür ki rivayetlere göre İsra Suresi’nin tefsiri 4, Fetih Suresinin tefsiri ise 5 yıl sürmüştür. Bizzat padişahın seçtiği mekânlarda gerçekleştirilen Huzur Dersleri; devletin


Topkapı Sarayı’ndan yönetildiği dönemlerde Sepetçiler Kasrı, Revan Köşkü, Bağdat Köşkü, Sofa Köşkü, İncili Köşk, Sünnet Kasrı, Eski Mabeyn Dairesi gibi en nadide yerlerde, Dolmabahçe Sarayı’ndan idare edildiği dönemlerde de Mâbeyn-i Hümâyûn, Muâyede Salonu ve Zülvecheyn Salon’larında yapılmıştır. Sultan II. Abdülhamid dönemine gelindiğinde de Yıldız Sarayı’ndaki Çit Kasrı Huzur Derslerinin sessiz mihmandarı olmuştur. Huzur Derslerinde katılacak ulemanın ise şu vasıflara haiz olması gerekmekteydi; • İstanbul ruûsunu hâiz, herhangi bir resmî vazîfesi olmayan ve İstanbul’da ikâmet eden müderrislerden olmak. • Talebelerinin dahi, akranlarından ilmi noktada daha ileride olması. • Meleke, ihtisas ve şahsî kemâlâtıyle meşhur olmak. Mukarrir ve muhatapların bu vazifeye gelmesini Şeyhülislam gerçekleştirdiği gibi vazifeneden ayrılmaları da yine Şeyhülislam tarafından gerçekleştirilirdi. Hac gibi sebeplerden dolayı Ramazan ayı dışında İstanbul’dan ayrılacak olan kişiler yine Şeyhülislam’dan izin almak zorundaydı. Derslere katılacak ulemaya üç ayların başında o yıl ki dersin muhtevası verilir uzunca çalışma imkânları sağlanırdı. Ramazan ayı gelip huzura çıkmadan önce Huzur Dersleri üyeleri asla kendi aralarında konuları paylaşamaz, ders müzakeresinde bulunamazlardı. Mukarrir derse ne şekilde hazırlandığını ifşa edemez, muhataplarda ne soracaklarını daha önceden dile getiremezlerdi. Huzur dersleri başlayacağı gün derse katılacak olan kişile eşliğinde sarayın yakınındaki büyük câmide öğle namazı cemaatle edâ edilir, önce mukarrir, arkasında sıra ile muhataplar, vakur bir edâ ile câmiden saraya kadar yürünür, divanhaneyi geçip merdivenlerden çıkarak tam bir nizam ve intizam içinde herkes kendi yerini alırdı.Ders mekanına ulaşıldıktan sonra Mukarrir önde, Muhataplar kıdem sırası ile arkasında, huzura girerlerdi. Padişah ve maiyyeti, onları ayakta karşılar, Ulema-i kiram ihtiram selâmı verdikten sonra, ilk huzura giren hoca efendiye padişah, kitap ve nişan hediye ederdi . Karşılama merasiminden sonra Pâdişâhın oturur Mukarrir ve Muhataplar da minderlerinin üzerine diz çöker, kitaplarını rahlelerinin üzerine açarlardı. Dolmabahçe

Sarayı’nda yapılan huzur dersleri umûmiyetle Zülvecheyn Salonu’nda gerçekleşirdi. Pâdişah salonun denize bakan bir köşesine, sağında hânedan halkından derse katılacak olanlar, solunda da mâbeyn erkanı ve memurları hazır bulunurlardı. Mukarrirlerin cübbeleri siyah, muhatapların mavi idi. Mukarrir, Padişahın sağında yerini alır, Muhtaplar ise, Mukarririn sağından başlayarak kıdem sırasına göre hilâl şeklinde dizilmiş minderlerine otururlardı. Ortalama iki saat süren dersin sonunda, muhatap efendilerden rütbesi en yüksek olan ve başta oturan zattan başlanarak her biri sırasıyla mukarrir efendiye sualini sorar ve mukarrir efendi de cevapları söylerdi. Dersi Mukarrir Efendinin duasıyla nihayete ererdi. İlk başladığı dönemlerde Huzur Derslerine katılan ulemaya 80’er altuniye veriliyor, Sultan Abdülhamid döneminde Mukarirlere 30 altun ve Muhataplara 20’şer altun ile hediyeler verilmeye başlamıştır. Padişah huzurunda gerçekleşen derslere gereken önemi vermeyen ve bazı uygunsuz tavırlar sergileyen kişilere ise ihraç, nefiy, tağrib, ilmi rütbeden ihraç, sürgün gibi cezalar da verilmiştir. Asırlarca padişah huzurunda devam eden Huzur Derslerinin sonuncusu Halife Abdülmecid Efendi’nin huzurunda gerçekleşmiştir. Osmanlı’nın yıkılışı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte artık padişah huzurunda yapılamayan derslerin en son muhataplarından Kulalı Muhammed Emin Efendi’nin ifadesine göre son derste okunan en son ayet Nahl Suresi’nin 31. ayetidir. Tevafuk mudur bilinmez ama ülkenin çalkantılı olduğu bir hengâmda okunan ayet oldukça manidar. “Kendilerinden öncekiler de tuzaklar kurmuşlardır. Nihayet Allah, onların binalarını ta temellerinden (yıkmayı) diledi de üstlerindeki tavan tepelerine göçtü (onları helâk etti). Hem bu azab onlara akıl erdiremeyecekleri taraftan gelmiştir.”

DİPNOT 1-BOA. A.MKT.NZD. 257/11, A. MKT. 25/69, A. MKT. MHM. 132/8, A. MKT. NZD. 393/56 2- BOA.Y.PRK.HH. 3/39, Y. MTV. 223/63 3- Mehmet İpşirli, “Huzur Dersleri” Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansklopedisi, c. 18, İstanbul 1998, Samia Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 1999; Ebul’ula Mardin, Huzur Dersleri, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul 1996.

77


İSTANBUL’DA MİLLİ MÜCADELEYE HAZIRLIK TARİHİN İZDÜŞÜMÜNDE, KURTULUŞ MÜCADELESİNİN HİKÂYESİ -ON ALTINCI BÖLÜM-

Esasında iki şehir vardı; biri işgalin ağırlığının her geçen gün hisseden diğeri ise başlayan işgali kırmaya çalışan şehir. Ali Arslan CAN

Haliç önünde işgal kuvvetlerinin gemileri.

sayı//22// mayıs 78

üksek dağ olmazsa, tepe bulamazsa, bir kaya o da mevcut değilse bir ağacın gövdesine çıkıp her zaman yukarıdan bakıp herşeyi kolay anlamayı seven Kara Hasan’a, bu İstanbul’un yeni halinden hiç memnun değildi. Şehrin altı üstünden daha hareketliydi. Anafartalar’da siperlerde etrafla ilgileri kalmasa da gökyüzü ile muhabbetleri iyiydi. Kanal Harekatı’nda sıcak kumlara gömülmüşlerdi ama güneşle ayla irtibatı koparmamışlardı. Yerin altındaki cevval adamlar yer üstünde sanki yok oluyorlardı. Her gördüğü düşmanı indirmek isteyen Ateş Cebi Mehmet; “Trabzon’un büyük farelerine benzedik” diyordu. İdris Kırımi; “sabırlı olun, daha neler göreceğiz, ama kazanacağız” ifadeleri ile sükuneti temin ediyordu. Esasında iki şehir vardı; biri işgalin ağırlığının her geçen gün hisseden diğeri ise başlayan işgali kırmaya çalışan şehir. Fakat her geçen an yeni kötü haber almak artık normal hale gelmişti. İngilizler Çanakkale’den sonra geldikleri bu şehirde İstanbul Boğazı’nı değil her Müslüman’ın boğazını sıkmak için her gün yeni hamleler yapıyorlardı. Şehri ve hükümet dairelerini tam olarak işgal etmiyorlar ama sadece kendi istedikleri gibi çalışılması için çabalarını arttırıyorlardı. Nihayet, İstanbul’da değil Osmanlı Hükümeti ve padişahın da üzerinde İngiliz işgal komutanı başkanlığında Fransız ve İtalya’n komutanlardan oluşan bir işgal yönetimi kurmuşlardı. İstanbul’u denizden kuşatan düşman artık yol, telgraf ve basın üzerinde kontrolünü arttırmaya çalışıyor, Osmanlı Hükümeti’ne nota ada altında emirler veriyor ve çoğunu da uygulatıyordu. İstedikleri suçluları hapishaneden çıkarmak artık işgalciler için basit bir işlem haline gelmişti. Müslümanlar ezilir horlanırken gayrimüslimler taltif ediliyor, hapishanedeki en azılı katiller bile serbest bırakılıyordu. İtilaf askerlerinin işgaline karşı hazırlık yapılırken bir anda yeni bir iç düşmanlı tanışmıştı İstanbul. Düşmandan aldıkları güç ile artık Rum ve Ermeni çeteler oluşmaya başlamışlardı. Dostluklar düşmanla düşmanlığa dönüşmeye başlamıştı. İngilizler; İstanbul’un Rumlara, Doğu Anadolu’nun Ermenilere verileceğini yaymaya başlamışlardı. Tek şartları vardı; kendilerine yardım ve Müslümanları taciz, tahrip, katliamı ve sürgünü idi. İstanbul’un adı Konstantinapol oluvermiş, Hrisantos ve Zafiri Çetesi, Kommit Çetesi,


Çakır Yorgi, Karabacak, Anesti Kaplan Çetesi ve Apastol Çeteleri kurulmuştu. Zaten Ermeniler içinde eskiden beri çetecilik faaliyetleri yapanlar boldu. Hükümet hükümetlik yapmıyorsa Müslüman halk kendi başının çaresine bakmaya başlamış, milisler kurmaya yönelmişti. Her mahalle, her sokak kendini koruması şarttı artık. Yoksa ne mal ne can kalıyordu. Halk ilerleri gibi yeniden güçsüz hükümetin imdadına koşmaya çalışıyordu. Altta hazırlık olurken bu işin kökten çözümü için üste hazırlık olmaz mıydı? Meydanlarda düşman tarafından yenilemeyen Harb-i Umumi’nin namlı komutanları şimdi işgal İstanbul’unda bir nefes arıyorlardı. Bir kararda birleşseler her şey yoluna girecekti belki. Nafile, kimisi şokta, kimisi suçlamada, kimisi kader deyip kendini düşmana teslime hazır vaziyette, bazıları “harekete geçmek için geç kalmamak lazım yoksa ülke elden gider” diyorlardı. Milli hareket şart diyenler; bir tarafta vatanperver ama ne yapacağını bilmeyenlere teklif sunarlarken düşmanı ve yerli hempalarını engellemeye çalışıyorlardı. İstanbul’da Müslüman halk kendini savunmak için harekete geçmiş ama yukarıdakiler neyi nasıl yapacaklarına ya karar vermemiş yada ekseriyet sağlanamamıştı. Ama yol belli olmuştu. Halk teslime değil mücadeleye karar vermişti. Düşünen başlar da aynı kararı çoktan vermişlerdi. Şehrin altı-üstü birleşiyor, halkın altı-üstü kaynaşıyordu. Tabiî ki tam harekete geçene kadar her şeyden haberdar olmak için ağlar örülüyordu. Gayrimüslimler dışında yabancı insanlar her geçen gün artığı için bunların dil ve huylarını bilen vatanperverlere ihtiyaç vardı. Arnavut Hasan ve arkadaşları İtalyanların yanlarından ayrılmıyorlardı. Hindistan Müslümanlarından Ziyaülhak İngilizlerin yapmak istediklerini bellemek için bir köle gibi etraflarında bulunuyordu. Cezayirli Derrac bir an bile Fransızları boş bırakmıyor, onların her aleminde bulunuyordu. Hem İngilizce hem Arapça bilen Kara Hasan her yerde dolaşıyor, bazen bir Arap olup tek Arapça muhabbet ediyor, bazen Hindistanlı olup İngilizce konuşuyordu. Bazen de Türkçeden başka dil bilmeyen bir Anadolu’daki evine gitmek için bekleyen bir safdile dönüşüyordu. Yeter ki bilgi elde edilsin, İdris Kırımi onu hemen teşkilata ulaştırıyordu. Günler geçtikçe Kara Hasan’ın kafasının tası atıyordu. Kendi kendine “Ne çok İngiliz,

İşgal ordusuna mensup bir Fransız, İtalyan hatta Amerikan muhibbi varmış bu ülkede” diye söylenir, sanki Umumi Fransız tankı, Beyazıt, İstanbul, yaklaşık 1920 Harb’te bu zalim düşmanlarla savaşmamışlar gibi davrananlara hadlerini bildirmek için sabırsızlanırdı. Yine can sıkıcı bir günde düşünüp duruyor arada sırada Mehmetle muhabbet ediyordu. “Tutturmuşlar silah yok! barış, barış, barış…. Siyaset, siyaset, siyaset sanki Cihan Harbi’ni Enver, Talat ve Cemal çıkarmış, esasında bir çok kimse biliyor savaştan önce İngiliz’e Fransız’a Rus’a ittifak teklif edildiğini ama moda farklı…. Nefret ediyorum şu siyaset kelimesinden….” diye Ateş Mehmet’le dertleşirken içeriye hışımla giren İdris Kırımi, “acele Harbiye Nezareti’de sizi bekliyorlar” dedi ve konuşmadan döndü gitti. Ketum ama muhabbeti seven İdris’in bu hali çok önemli işlerin olduğunu gösteriyordu.

“Bekliyorlar” demek “bekletmeyin” demekti onların literatüründe. Biri yıldırım ateşi diğeri bir karayılan gibi her engeli aşarak Harbiye Nezareti’ne ulaşmışlardı. Kısa sürede anlamışlardı ne yapacaklarını; herkes dağılacak ancak güvenli bir şekilde bir yerde toplanılacak. Komutanlar ve beylere zarar verilmemesi ve toplantının gizlenmesi için için başka yerlerde vakalar tezgahlanacak… Ateş Mehmet ve arkadaşları Şişli hariç her yerde olaylar çıkaracak… Takipteki komutanların benzerleri bu komutanların arabaları ile farklı yollardan aynı istikamet doğru alırlarken, toplantıya katılacaklar tebdil-i kıyafet Şişli’ye doğru hareket etmiş olacaklardı. Bir süre sonra Şişli hariç her yerde vukaat vardı. Burada ise tam bir sesizlik… Bir kişi hariç ev halkından kimse yok… 79


İşgal kuvvetleri Taksim meydanında.

Sade evin mutena köşesinde toplananlar gergin. Kapıda heybetiyle Kara Hasan duruyor. Alacakaranlıkta daha da kararmış sanki vatanın tek bir kapısı var ve onu kendisi bekliyor. İçeri bakmak bile yok, son gelen içeri girerken duyduğu cümle Kara Hasan’ı ne olduğunu anlamasına yetmişti: “Yakup Şevki gelmezse İstanbul işgal edilecek”. Kafkaslarda ve Doğu Anadolu’da İngilizlerin Ermeniler lehine yapacaklarını engelleyen 9. Ordu komutanıydı Şevki Paşa. Anlaşılan artık Ermenileri İngilizler bir kılıç olarak kullanacaktı. Kafkaslarda Rusların yerini İngilizler almıştı. Kara Hasan “siyaset, siyaset savaş olmasın” diyenlerden hain olmayanların yakında pişman olacaklarını anlamıştı. Kara Hasan bugün yaşanın telaşı anlamıştı. “Artık savaş başlar” dedi ve daha bir dikkatli olmaya başladı. Toplantı uzadıkça uzadı… Evin içinde önden değil de yandan yavaşça kapıya yaklaşan birisini sessizce etkisiz hale getirirken bu şahıstan çıkan kısık sesle “elzem evrak” olmuştu. Gelen şahıs geldiği yerden kaybolurken Hasan elindeki küçük evrakı içeri salmıştı. Çok uzun bir geceydi… Ne dışarıdan bir ses geliyordu ne de iyi korunaklı olduğu için içeriden dışarıya bir ses çıkıyordu. Gecenin bir yarısı kapı hafif açıldı, “Hasan içeri gel” emri verildi. Hasan içeri geçerken hemen yerini İdris almıştı. O kadar uzun süre karınlığa bakmıştı ki loş ışıkta oturanları bile gözü kamaştığından tam seçemiyordu. Balkan şivesiyle kendisine sorulan soru şuydu: -Hasan! Yaşın bize yakın, zaferi, esareti, açlığı, acıyı görmüş bir adamsın. Siyaseten vatan kurtulur mu? sayı//22// mayıs 80

Bu sorunun kendisine sorulmasını anlayamadı. Çok şaşırmıştı. Şaşkın şaşkın durdu. Sanki bütün milleti kendisi temsil ediyormuş gibi kendisine. “Eğer bütün gayem milletim ise o zaman milletim adına konuşabilirim” diye karar verdi: -Beylerim, paşalarım! ‘Seyaseten’ kelimesine çok duydum ama Allah var ben kavrayamadım. Bana göre masada, sofrada, muhabetle hiç bir şey vermez İngilizler. Ya fücceten yada yavaş yavaş zehirlerler…. Mısır’da esir olan bizlerin kaç tanesine hemen ölmemiz için diğerlerimizi de azar azar zehirlediler… Ölmeyenlerin önce beynini sonra kalbini alırlar…. Efendiler sizler daha iyi bilirsiniz ama siyaseten vatan kurtulmaz önce düşmanı kuvvetle durdurmak lazım… vatan ancak silahaten kurtulur… Mısır’daki esir kampında çektikleri aklına gelen Kara Hasan hıçkıramadı ama gözlerinden yaşlar sel olmuştu. Yakınında olan bir sivil bir asker onun gözyaşlarını silmeye bile cesaret edemediler, sadece bir arkadaş gibi onu muhabbetle dışarı çıkarırlarken toplantının reisi: İşte millet bu! Ordulu, Cebel-i Akra Türkün yurdu, Anadolu tek bir ordu, Haydi, artık karar verin, O beklemekten yoruldu. *** Her düşmanın hasmı buydu, İzn-i Hakk’la şehid olurdu, Milletin kararı kesin, Başlayın artık, buyurdu, Bilin düşman yok! Kovuldu.


NEDİR BİR ŞEHRİ SEVMEK?

İçinin bir şehirle dolmasıdır bir şehri sevmek. Rüzgârlı’dan her geçişte dönüp soluna bir Fatiha ile selamlamak Hacı Bayram-ı Veli’yi Sema BAYAR

eçtiğim her sokak iz bırakır ben de ama benim de içimde saklı duran sokaklarım var. Bir bulutun yer değiştirmesi gibi bir şey şehirden şehre geçmek. Yüzüm ancak benim dediğim şehirlerde bulur rengini, ellerim ancak yerini bulur tanıdık bulvarlarda. Bir şehri sevmek için bütün iyi niyetleri kuşanmaya gerek yok. Benim diyorsam bir şehre, o şehir benimdir artık. Kavuşacaklarım az değil, geride bıraktıklarım ise çok şey benim için. Ankara’ya her gelişimde ya da Ankara’dan her gidişimde; şimdi düşündüm de, tam da şu anda düşündüm de İstanbul’dan her gelişimde ve İstanbul’a her dönüşümde de diyebilirdim; evet, böyle diyebilirdim; hâlbuki hep Ankara demek isterdim. Adını andıkça daha çok yaklaşırdım ona. Adını anmadan yaklaştığım şehirlere inat. Derdim, ne İstanbul’u Ankara’ya kıyas ne de Ankara’yı… Sadece gönlümde olanı arzdır. Yahya Kemal’e Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşünü sevdiren neyse benim de cümlelerimin başına Ankara’yı konduran odur. Nedir bir şehri sevmek? Memuriyete başladığımda il görev yerimdi Gerede. Erzurum’a uğrayan karın konakladığı bu ilçe; gözünü, gönlünü karakışa, soğuğa doyururdu insanın. Sobalar hiç kalkmaz, haziran ayında patiksiz dolanılmazdı. Ev arkadaşım, adaşımla tuttuğumuz çatı katından plastik tabure üstünde bir başıma ufka bakarken, evlerin çatılarının bittiği yerde, Gerede’nin bittiği yerde, gurbetin bittiği yerde dağlar başlardı.

Dağlara ve dağların ardındaki ufka bakardım. Az ötede Çamlıdere, Kızılcahamam. Biraz daha yol adın mı Kazan. Ya sonra? Sonrası Ankara. Ankara kazan ben kepçe dolanırdım hayalimde. Orada olduğunu bilmek. O dağların ardında olduğunu bilmekti. Ufka bakmak, zamana, mekâna inanmadan zamanın ve mekânın mahpusu olmak. Zamansızlıkta kaybolmak. Zamanı saymak; günleri, geceleri saymaktı. Her cuma ders çıkışı 13:10 arabasına koşup uyku ile uyanıklık arasında E5 ile yüz göz olmak. Kış ve bahar ve nihayet yaz. Her hafta sonu beni karşılayan şehre indiğim an gurbette kalan ruhumun köklerini şehrin sokaklarına salmak, tutunmak asfalta, kaldırımlara. Yıllar geçtikçe daha çok dağ girdi aramıza. Daha çok şehir ve daha çok sokak. Daha çok yol ve insan. Kiminin sevdası kimine gurbet olurmuş. Yahya Kemal’in sevdası bana gurbet oldu. Yolumuz İstanbul’a düştü. Nedir bir şehri sevmek? İçinin bir şehirle dolmasıdır bir şehri sevmek. Rüzgârlı’dan her geçişte dönüp soluna bir Fatiha ile selamlamak Hacı Bayram-ı Veli’yi. Ulus’un o keşmekeş dükkânlarında, incik boncuk arasında Suluhan’da kaybolmak. Burnunun direğini sızlatan kokulara inat Ulus halinde hem hal olmak bir şehirle. Hamamönü’nde dar sokaklarda, bir yanda Akif, beride Taceddin Sultan. İlla ki Sakarya’da oturmak bir bank üzerinde. Öyle boş boş, öyle dolu dolu bakmak etrafa, insanlara, kır pidesine, balık ekmek kokusuna. Taşınmış mı ne, ders çıkışı soluklandığın kitapçı. Çok uzağa değil elbet karşıdaki hanın alt katına. Kış akşamları çay içip dost sohbetiyle ısındığın o çaycı kapanmış. Kitap tozu yutmak için bir soluk gir hele Adil Han’a. “Abi ben sizi nerden tanıyorum.” dersin önce. Küçük bir dükkânda geçmişin izlerini taşıyan bir yüz. “Pınar’da?” O yüz tüm çizgileriyle cevap verir. “On yılı geçti. Kapandı Pınar. Buralardayız şimdi.” Ben on yılı geçti neredeyim, nerelerdeyim? Bugün bir kitapta okudum “ Kalbimizi onaran, bizi biz yapan, hayata bakışımızı şekillendiren şehirler vardır. Orada olsak da olmasak da sözümüzün başına, sonuna onu koymazsak kendimizi eksik saydığımız şehirlerimiz olur bizim”. Ben, ben olurdum Beşevler Ankaray durağında, Kızılay metro çarşısında, İzmir Caddesi’nde, Birleşik’te, Akçağ’da, 263 Etlik otobüsünde, büyülü fener sineması önünde, Yüksel Mescidi’nde, Kocatepe’de iftar çadırında… Nedir bir şehri sevmek? Çocukluğuna, gençliğine dokunan şehri, yıllarını ilmek ilmek dokuyan şehri sevmek. Beton duvarlara inat, minaresiz camilerine inat, bürokrasinin kasvetine inat sevmek bir şehri. Beni onaran, beni ben yapan, hayata bakışımı şekillendiren bir şehri sevmek. Sözümün başına ve sonuna onu koymadan eksik saymak cümlelerimi. Ve şimdi bir defa daha ayrılırken sevdiğim şehirden, adını anmak. Adını andıkça yaklaşmak ona. Adını anmadan yaklaştığım şehirlere inat. 81


0 asırda insanlık, bizzat kendi eliyle ürettiği iki felaket yaşadı. I. ve II. DÜNYA SAVAŞLARI... Birincisinde, 20 milyon, ikincisinde ise 60 milyondan fazla insan hayatını kaybetti. Avrupa’da bir çok şehir harabeye döndü. Asrımıza damga vuran ve İnsanoğlunun günlük hayatının bir çok alanına önemli yenilik, kolaylık getiren teknolojik icatlar, söz konusu iki savaşta yaşanan kayıp ve yıkımları, inanılmaz büyük boyutlara taşıdı. Sadece , Japonyaya atılan iki atom bombası ile insan kayıpları yüzbinleri buldu.

HER NİSANDA AYNI OYUN:

SÖZDE SOYKIRIM

Esasında, dünyada barışın devamı, ülkelerin milli çıkarlarını savunma iradesi ile, barışı koruma iradesi arasındaki hassas dengenin, barış lehine nasıl korunacağı sorusunun cevabında gizlidir Davut NURİLER

Merkezi ABD’de olacak şekilde bağımsız devletlerin temsilcileri olarak, yeniden toplanan BİRLEŞMİŞ MİLLETLER, benzer bir dünya savaşı felaketinin yaşanmasını önlemek için yeniden teşkilatlandı. İnsan hakları evrensel beyannamesi ve soykırımları önleme sözleşmesi ile, insan hakları kavramı, dünya kamuoyunun gündemine girdi. Tarihte ilk defa, BM ‘nin alacağı bir karar ile, insan haklarını ihlal eden ülkelere askeri müdahelenin yolu açılıyordu. İnsanlık ve dünya barışı adına sevindirici olan bu gelişmeler müzakere edilirken, dünyanın rakip iki bloka bölünmesi yeni bir savaş türünü ortaya çıkardı. SOĞUK SAVAŞ. ABDAvrupa’dan oluşan batı blokunun karşısına, Sovyetlerin başını çektiği demirperde olarak adlandırılan blokun çıkması, dünya barışı için yeni bir tehdit haline geliyordu. Almanya’daki NAZİ rejimi 1939 da başlattığı askeri işgallerle, dünyayı savaş ateş topuna çevirirken, Yahudileri esir kamplarına doldurmuş, mallarına el koymuş ve peyderpey soykırım uygulamıştır. Almanya’nın savaşı kaybederek teslim olmasından sonra, galip devletlerin ve ABD’nin desteği ile soykırım uygulayan binlerce NAZİ rejimi yetkilisi, idam ve hapis cezalarına cezalarına çarptırılmıştır. Bu cezalar yeterli görülmemiş, Almanya devleti, Yahudilere yüklü bir tazminat ödemeye de mahküm edilmiştir. Benzer soykırım suçunun dünyanın başka bir yerinde işlenmesini önlemek için, BM’de SOYKIRIMI ÖNLEME SÖZLEŞMESİ kabul edilmiş ve üye ülkelerin bu sözleşmeyi imzalanması sağlanmıştır. Bir kaç yıl sonra da söz konusu sözleşmeye, soykırım suçunun, zaman aşımına uğratılamayacağı hükmü ilave edilmiştir. Tarihler 70 li yıllara geldiğinde I. dünya savaşının kaotik yıllarında, Anadoluda yaşanan

sayı//22// mayıs 82


olaylar sebebiyle, ERMENİLER Osmanlının mirascısı, Türkiye Cumhuriyetini, Almanya’nın uğradığı gibi bir cezaya çarptırmak için bir kampanya başlamışlardır. 70 li yıllardan önce dünyada kimse Ermeni Soykırımı ile ilgili hiç birşey bilmiyordu. ABD ve Fransa başta olmak üzere bazı batılı ülkelerin desteğini arkasına alan Ermeni diyasporası, uluslararası kamuoyu nezdinde, Türkiye’yi mahküm etmek için planlı bir faaliyetler dizisi başlatmıştır. Halen de devam eden bu kampanyanın izlerini gözlemek mümkündür. Milletinin değerlerine yabancı Türkiye’deki bazı aydınların desteklediği, soykırım için Ermeni milletinden ÖZÜR DİLİYORUZ adı ile başlatılan imza kampanyası bunun bir örneğidir. Batıdaki edebiyat ve medya dünyasında Türkiye’nin soykırımcı olduğunu anlatan çok sayıda film ve kitaba rastlamak normal bir olay haline gelmiştir. Avrupa’nın bir çok şehrinde Türklerin Ermenilere uyguladığı iddia edilen soykırım anıtları görmek mümkündür. Sözde Soykırım iddiasını canlı tutmak için ise Ermenistan devletinin anayasasında, Türkiyeden toprak alma maddesi, devlet kurulduğundan beri mevcudiyetini korumaya devam etmektedir. 24 nisan günü, dünyada Ermeni Soykırımını anma günü ilan edilmiştir. ABD başkanları ve önemli diğer batılı ülkelerin hükümet yetkililerinin ağzından, her 24 nisanda, Türkiye’yi suçlayan ve soykırımı tanıması gerektiğini dayatan açıklamalar, dünya kamuoyu gündeminin ilk sıralarında yer bulabilmektedir. 1987 yılında yapılan başvurudan sonra, AB Türkiyeyi tam üyeliğe almak için sözde Ermeni soykırımını tanıma şartını Ülkemizin önüne olarak sürmüş bulunmaktadır. Bu yılın 14 nisanında açıklanan AB’nin Türkiye ilerleme raporunda, ülkemizin Sözde Ermeni soykırımını tanıması hususu tekrar yerini almıştır. Biz Türk tarafı olarak bu propagandalara karşı genel olarak, pasif bir tutum takındık. Ermeni diyasporasının yaptığı çoğu gerçek dışı, abartılı propagandalara karşı, dünya kamuoyuna gerçekleri anlatma konusunda hiç bir şey yapmadık, sadece inkar ettik. Asala terör örgütünün masum diplomatlarımızı hunharca cinayetlere kurban etmesine rağmen, kendimizi savunma anlamında yeterli bir çalışma yapamadık. 50 li yıllarda dünyanın insan haklarını kutsayan yeni bir döneme girdiğini farkedemedik. Ermeni diyasporası bu dönemin

önemini farketmiş ve bunu bize karşı bir silah gibi kullanmakta ve bizi bir takım uluslarrası forumlarda güç durumda bıraktığını ifade etmeliyiz. O yıllarda dünya konjonktürünü doğru okuyarak anlayıp takip edebilecek diplomat aydınlarımız olmadığı için dünyanın gerisinde kaldık, gündemi okuyamadık. Kıbrıs konusunda ne kadar haklı olduğumuzu dünyaya bir türlü anlatıp kabul ettiremediğimiz gibi... Haklı iken haksız duruma düştük. Aynı şekilde Balkanlarda ( Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya) yaşayan milyonlarca soydaşımızın yoğun bir zulum altında olmalarına rağmen, haklarını koruma anlamında bir şey yapılamadı.

Srebrenica soykırımının bir numaralı azmettiricisi Radovan KARADZİÇ'in müebbet hapis cezası ile cezalandırılmaması tam bir skandaldır.

Soydaşlarımızın Yüzbinlercesi evlerini barklarını terkederek perişan bir halde Türkiye’ye sürgün edildi. Ermeni diyasporasının bir asır önce yaşanan olayları gündeme tutabildiği kadar biz yakın zamanda yaşanan zulum ve sürgünleri dünyaya anlatamadık. Gündemde tutamadık. Bu yoğun insan hakları ihlallerini sürekli sineye çektik, normal birer olaylar gibi görmeye devam ettik. Biz sustukça, tepki göstermeyince zalimler de zulumlerini artırarak devam ettirdiler. 19851989 yılları arasında Bulgaristan’da TODOR JİVKOV rejiminin soydaşlarımıza yaptığı isim değiştirme ile başlayan zulumler karşısında devletin umursamaz ne yapacağını bilmeyen tavrı gerçekten düşündürücüdür. Biz bu makale ile bu politikaları sorgulamak istiyoruz. Son bir ay içinde Lahey’de faaliyet gösteren eski Yugoslavya’da işlenen savaş suçlarını yargılayan mahkemenin verdiği verdiği kararlar insan hakları açısından gerçekten kabul edilir değildir. Daha önce Yahudi soykırımı ile ilgili kararlarla ciddi bir çelişki örneğidir. Srebrenica soykırımının bir numaralı azmettiricisi Radovan KARADZİÇ’in müebbet hapis cezası ile cezalandırılmaması tam bir skandaldır. Hemen arkasından bir kaç gün sonra aynı mahkemenin Sırbistan Radikal Partisi lideri Vojislav ŞEŞELJ’in beraat etirtmesi ise, tam bir hukuk cinayetidir. BM çatısı altında Güvenlik Konseyi kararı ile kurulan bu mahkemenin, bu yanlış kararları Tüm insanlık adına karar verdiği dikkate alınırsa, zulum ve soykırımları cezasız bıraktığı anlamına gelir. Uluslararası forumlarda bu haksızlıkları çok daha sıkça dile getirmeliyiz. Bunun için özellikle balkan kökenli sivil toplum kuruluşlarımızın harekete geçmesi zarureti vardır. 83


GÖZYAŞLARI BİTMEYEN

KIRIM KIRIM TATAR TÜRKLERİNİN SOYKIRIMI

“Ezan sesi bu taraflara gelemiyor, Tatlı tatlı yüreğime değemiyor” Münir BALICA

sayı//22// mayıs 84

774 yılında Küçük Kaynarca antlaşmasıyla (Zor günler yaşayan) Osmanlının ciğerinden koparılan Kırım Türkleri, 10 nisan 1783 Kırım’ın en kara günlerinden sayılan günlerdendi. Kırım’ın resmen ve fiilen Rus egemenliğine girdiği bu meşum günde, işgalci Rusların binlerce kişinin katili,general Potemkin’in emri ile acımazsızca, kimileri hayatlarının yolunun başında, kimileri Vatanları Kırım’ faydalı olmak için ufka doğru yüzlerini dönmüş aydın bilgi hazineleri ve medreselerde eğitim gören on binlerce masum insan öldürülmüştür.. Sürgünler, hapisler, zorlamalar, ölümlerle karşı karşıya kalan Kırım Türk’leri, Anavatanları Osmanlı devletine sığınmak için bir kısmı karadan Romanya’ya, Bulgaristan’a (O zamanlar Osmanlı toprağıydı),diğer bir kısmı da Karadeniz’dan geçerek Osmanlı’ya çeşitli tarihlerde kitleler halinde göç etmeye başladılar. 1939 da başlayan İkinci dünya savaşında, savaşa giren tüm ülkelerde yapmış olduğu tahribat ve acıdan, sessiz çığlıkların sahibi yine en çok kadersizliği savaş bitiminde “Stalin” zaliminin emirleri ile Kırım Türkleri insanlık dışı bir sürgüne,soykırıma maruz kalmışlardır. 18 Mayıs 1944 tarihinde, ismi sürgün olmakla, Kırım Tatar Türkleri insanlık dışı bir şekilde hayvan vagonlarına bindirilerek dünya tarihinde az bulunan katliamın en şiddetlisini yaşamışlardır. 15 günlük yolculuğun sonunda Özbekistan, Kazakistan, Tacikistan, Ural dağları ile Sibirya ve orta asya çöllerine sürüldüler. Zorunlu yolculukta tahminen 200 Bin Kırım Türk’ü çoğunlukla açlıktan, havasızlıktan ve hastalıktan hayatlarını kaybettiler. Kırım Türkleri on yıl boyunca sürgün bölgelerinden birkaç kilometre dahi uzaklaşmalarına izin verilmedi. Hayata yeniden merhaba dediler. Kaf dağının arkasında da olsa Vatanları Kırım, geri dönmek için hayatlarını ortaya koyarak hiçe saydılar.. Allah’ın ruhlara vermiş olduğu güç ile seneler geçti. Minik çocukların kendi minik kuşları oldu. Vatan hasreti için yanıyorlardı. Bunun için (Hoca dehhani’nin) “Feryad-ü etme ey dahi ağzın/ Yum gonce gibi, yine gülistan ere umma” ömür boyu sürecek Kırım Türklerinin Vatan Kırım’a yolculuklarının altını çiziyordu. Çeşitli şekillerde vatan Kırım’a dönüş için mücadeleler başladı. Bu insanların girişimleri genelde sonu hüsran ile bitiyordu. Örnekleri çoktu. “26 Haziran 1989 senesinin, gece yarısı, uykunun ilk saatleri, insan ruhunun kendi ile birleştiği, umutsuzlukların biran için


kaybolduğu saatlerde çoluk, çocuk günün yorgunluğu ile uykuya dalmışlardı. Evin dışında sanki ev yıkılırcasına gelen seslere ürperti ile gözlerini açtılar. Ne olduğunu şaşırmışlar. Uyku sersemliğini üstlerinden attıklarında, karşılarına, 30-40 kişilik bir çetenin baskınına uğramışlardı. Evi saran haydutlar kapıya ve pencerelere vura vura parçalıyorlardı. Yeni güne umutla başlayacaklarının sanan bu kendi halindeki Kırım Türk’ü ailesi şaşkınlıklarının getirdiği korku ile gözleri ağlamaklı olarak şaşkın şaşkın çaresizliği yaşıyorlardı. Evi basan haydutlar kapıyı parçalamışlardı.Kapı kırıldığında 15-20 si polis ve asker üniformalı haydutlar içeriye daldılar. Uyku ve korkunun şaşkınlığındaki, ne olduğunu anlamaya çalışan evin 14 yaşındaki kızını sürüklercesine evin dışına çıkardılar attılar. Kızcağız toprağın üstüne kalakaldı. Annesi koşarak kızının yanında geldi. kızı korkudan her tarafı inliyordu. Anne korkusunu belli etmemeye çalışarak kızının gözyaşlarını siliyor. Onu bağrına basıyordu. İsmail’in başında iki tane iri kıyım Rus bir hareket etmeyecek şekilde tutuyorlardı. Leş gibi sarhoştular..İsmail’e geldiniz yere deyip “gideceksiniz” diye küfürler sallıyordu. Kendi vatanında “vatansızlığı” yaşamak İsmail için hayatının bir imtihanıydı. Fakat onun tek düşüncesi ailesiydi. 12 yaşındaki erkek çocuğunda ablası gibi su birikintilerinin oluşturduğu çamurların içinden sürükleye sürükleye ablasının ve annesinin yanına bıraktılar. Daha sonra korkularında ağlamaktan gözleri yaş içindeki Mustafa ve Ömer’e sıra gelmişti.. Baba İsmail’in ellerini bağlamışlardı. Tekme tokat onu da çocukların yanlarına sürükleye sürükleye getirdiler. Tekrar 10 yaşındaki kızının yanına giden anne ile kızını ise direk getirdikleri otobüse bindirdiler. Sağanak halinde yağmur başlamıştı. Polis olan 15 yirmi eşkiyanın refakatine tümünü otobüse bindirdiklerinde, İsmail ve eşi göz göze geldiklerinde şükür ile durumlarının ne olacağını merak ediyorlardı. Şükür etmelerine sebep öldürseler hemen öldürürlerdi. Birde devamlı “Geldiğiniz yere diye”söylenmeleri canlarına dokunmayacaklarının ümidini içlerinden umuyorlar ama sonucun ne olacağını kestiremiyorlardı. Her tarafları kan ve yırtık içersinde iki saat sonra Canköy-Kerç hattı olan Evitmana getirdiler. Sabahın dördünde yine zorla “Simferopol-Bakü trenine bindirdiler. Polisler, İsmail ve ailesinin” Krasnodar” eyaletindeki ”Taman” tren istasyonuna kadar

birlikte geldiler. Onları burada bıraktıklar. Evde iken birkaç ruble ve yiyecekleri vardı. Bunları yanlarına aldırmadılar. İstasyonun bir kenarında, birkaç eski eşya ile karmakarışık düşünceler içersindelerdi. Birkaç saat evvel yataklarında mışıl mışıl uyurken, şimdi çaresizliği yaşıyorlardı. Üzerleri yarı ıslak, perişan bir vaziyettediler. Açtılar. Baba İsmail başladı derdini anlatarak yiyecek dilenmeye. Tek sevindikleri birlikte olmaları ile canlarının sağ olmasıydı. İsmail Dugu “ailesi gibi yüzlerce Kırım Türk Ailesi bu zor durumlarda evsiz, barksız fukara kişiler haline gelerek, bir anlamda dilencilik yapmak zorunda bırakıldılar. Kırım Türklerinin ana yurda sürgün sonrası dönüşleri, sürgünde çektiklerinden daha az olmamaktaydı. Bunun için geri dönmemeleri için insanlık dışı dehşetli olaylar ilk Kırım ana yurda dönmek isteyenlere uygulanmaktaydı. Bu olayı “İsmail Dugu”un bu mektubu birleşmiş milletler insan hakları komisyonuna bir şekilde ellerine geçmeleri sağlanmıştır. (Göndermiş olduğu mektubunun özetinden esinlenerek yazılmıştır, Ne hikaye, ne hayali romandır) Anavatan “Kırım”a dönüşte çektiklerini anlatan 11 Kırım Türk’ü ailesinin yazmış olduğu bu mektupları belge vazifesi görmüşlerdir. Dünyanın hür basınlarında yayınlanmıştır. Bunun sonucu olarak ta 11 Kırım Türk’ü ailenin akibetleri bu gün dahi meçhuldur. Her defasında ezan seslerinin, yerini ecel seslerinin aldığı Kırım Türk’lerinin karanlıklar içersinde yaşamları bir şekilde sona ermemektedir. 23 Şubat 2014 tarihinde Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyetini Rusya kendi topraklarına ilhak etmiştir.Buna dünya Milletleri görünürde karşı çıksa da şu anda Kırım’daki Kırım Türkleri çaresizliklerin içinde, şaşırmış durumdalar. Prof. Bekir Sıtkı Çobanzade’nin; “Ezan sesi bu taraflara gelemiyor” “Tatlı tatlı yüreğime değemiyor” Bilinen, fakat unutulmaya yüz tutmuş Kırım Türk’lerinin yaşamları her zaman yüreklerimizde sakladığımız gözyaşlarıdır. Allah’tan “Çobanzade’nin dediği gibi Kırım tatlı tatlı yüreklerimize değecek günün yakın olması dileğiyle.Çünkü o toprak,masmavi gökyüzü,bin bir çeşit ağaçlar,rengarenk çiçekler ile öten kuşlar Kırım’ındır, ve Kırım’da Kırım Türklerinindir. ”KIRIM TÜRKLERİNİN YARADILIŞINDA İMAN, YÜREKLERİNDE BAĞIMSIZLIK VARDIR”. 85


SÖZÜN NAKŞIDIR KALBİMİZE

İSLİ BİR HAN ODASI Otel odaları sabırla ve dirençle örülen düşünce kozalarıyla yeryüzünü imar etme, gözleme, algılama, kendi olmanın yanında yerli ve yabancı zorbalara, cambazlara, kıyam üzre bir direnişin kıvılcımını yakma gönüllerde. İmdat AKKOYUN

angi vasıtaya binerseniz binin. Gide/bile/ceğiniz bir yer yok burada. Soğuk duvarlar üstünüze üstünüze geliyor. Kaç gün oldu, gece ya da? Saymaz oldunuz. Zamanın hükmünü yitirdiği demlerdi burada yaşadıklarınız. Ortalık bir mayın tarlası. Mayın tarlası yeni doğumlara gebe. İstiridye kabuğunda inci. İçinizde patlamaya hazır bombalar. Her patlama yeni muştular fışkırtısı. Hafakanlar, düşünceler, fikirler, harfler ve kelimeler. Dev bir eylemin öncüsüdürler burada. Otel odası, devrim öncesi zihinsel birikimin ayak sesleri. Sükûnetin derin saltanatı. Bağdaş kurup oturması eski zaman masalı dervişi ocakbaşına, değil, gelip bir otel odasına. Ağlayın, aşinasız,sessiz,can verenlere / Otel odalarında,otel odalarında!... Necip Fazıl Kısakürek Otel odaları… Bir mağara. Onaran, tamir eden, ortaya çıkaran. Zihni ve gönlü genişleten, bütün varlığı hedef alan varoluşsal bir inşa süreci. Bir inziva mekânı. İlk ne zamandı misafir oluşunuz ona? Sizi kapıda karşılayan bir hancının hanına bağlayıp bağdaş kurup oturmuştunuz kendi eviniz gibi ocakbaşına. Bilmek kaç günlük yolculuk sonrası atınızı bağladığınız da bir hana ıssız ve tenha bir kasabada mesela en çok. Boyası dökülmüş, yer yer duvarları çatlamış, girişteki tabelasının harfleri kurtlar tarafından kemirilmiş gibi kırılmış, eksilmiş metruk bir binanın loş koridorları. Girişte ihtiyar bir adam, mavi döşeme taşları toza belenmiş, ak saçlarıyla dinlenmede birkaç yaşlı. Önceğini beline bağlamış bir yörük kadını seyirterek geçmekte önünden. Başındaki yaşmağını yarım örtmüş orta yaşlı bir hanımefendi elinde süpürgesiyle neyi süpürmektedir öyle? Hangi ıstırapları, hangi yalnızlıkları, üryanlıkları hasır altı etme telaşları, üşümüşlükleri, hangi günahları süpürmenin telaşındadır böyle? “Ana rahmi zâhir, şu bizim koğuş; /Karanlığında nur, yeniden doğuş... /Sesler duymaktayım: Davran ve boğuş! /Sen bir devsin, yükü ağırdır devin! “(N. Fazıl) Otel odaları göründüğü hal ile handiyse birkaç metrekare. Fakat düşünce adamı o kareye dünyalar sığdırır. Coğrafyanın bütün iz ve işaretlerini yanında taşır. Doğu’nun ve Batı’nın, Toros Dağları’nın, Elbistan’ın, Maraş’ın,

sayı//22// mayıs 86


Mekke’nin, Medine’nin ve Filsitin’in. Ve dahi Kudüs’ün. Herkesin görmediğinin görmenin engin feraset ve basiretidir bu. Övünç bazen otelden çok otel de kalana, bazen otelde kalandan çok otele düşer. İstanbul park oteli Yahya Kemal’e, Mısır Apartmanı Mehmet Akif Ersoy’a borçludur namını. Otel odaları sabırla ve dirençle örülen düşünce kozalarıyla yeryüzünü imar etme, gözleme, algılama, kendi olmanın yanında yerli ve yabancı zorbalara, cambazlara, kıyam üzre bir direnişin kıvılcımını yakma gönüllerde. Yeni ufuklar açma insan/ ın/lığın önünde. Tıkanmış, çözüm bekleyen problemlere çözüm getirme, çözüm üreten bir eylem ve tavır adamlarının hamulelik dönemleri. Bir otelde kalma ustasının dev harflerinin nakşı. Tamı tamına sekiz yıl yedi ay altı gün. Her bir harf, kelime ve cümle birer bomba olarak düşer önünüze. Düşer ve sarsar, gözünüzün çayırbı açan kıyam üzre kılan sizi. Apansız uyandıran uykularınızdan. Umutsuzluktan sıyırıp umuda sarıltan, dev bir hülyaya ve rüyaya gark eden devrimci bir kalemin iz düşümleri. “Bütün büyük anlar yalnızlıktan yontuldu.” Cahit Zarifoğlu Otel odaları “sinirleri uzayıp giden raylarında bir tren.” Bir Doğu Ekspresi yolculuğu. Ortadoğu’nun devrimci-mistik topraklarına. Bilmem ki yol nereye çıkar? Neyi çıkarır bu bacalarından dumanlar tüttüren kara trenler önümüze. Çaykaralı Musa, Viranşehirli Yakup varıp Erzurum’a bir gurbet türküsü tuttururuz belki isli bir Han odasında. Aşık Sümmani gelir belki bir de, sonra aşık Reyhani. Sazın mızrabı kopar, sözün kavisini nakşederler ilmek ilmek dimağımıza. Ya da Diyar-ı Bekir’de buğulanmış çayları yudumlarız leba leb. Urfa da genzi yakan acı isot biberiye karşılarız sabahı. İnce bir ağıt eşliğinde uzar yol. Buğulu camlarda bu topraklarla insan ilişkilendirilişinin yolculuk fotoğrafları. Esmer anne çocuklarının rüzgârlarını da renklerine katan, katmanlı bir yürüyüş. Otel odaları bir yersizlik ve yurtsuzluk. Duvarları sarıp sarmalayan yalnızlıktan başkası değildir. Pençeleri kimsesizliğe ve tak başınalığa açılır. Fakat bu yalnızlık ve kimsesizlik “kendi olma” derinleşmesinin aynasıdır çoğu zaman. Bir “direnti”, bir kıyama hali. Uzunca bir yolun yolcusu, tefekkür abidesi münzevi bir dervişin kendisidir. Kendi iç sesi. Kendi deruni yalnızlığı. Kendi gür sesi.

Bir ses. Hazin bir ses. Bir taşıma eylemi. İnsandan insana, insandan evrene, insandan kendine ve insandan Rabb’ine. Derin bir iç yalnızlığı. Bir ezgi. İnsanı başladığı yere geri getiren, kendine getiren iç-akıntı, iç disiplin, yenileniş, iç koşu, bir elden geçiş. Kılıkırk yarma kemal yolculuğunda. Kasvetli odalarda biteviye bir yağmur. öyle diyordu Pakdil “her gece, otele adımımı atar atmaz, şimdiye değin kaldığım bütün otellere girermişim.” Bilinci bileyen dev harfler ve kelimeler. Köpür köpürte ruhunu dolduran, dolduran çağlayanlar oluşturan, kanırta kanırta akan gür bir sesle susuz çölleri sulayan, kurumuş vadilere ab-ı hayat olan haykırışlar toplamı.

Otel odaları “sinirleri uzayıp giden raylarında bir tren.” Bir Doğu Ekspresi yolculuğu

Otel odaları “görmedeki derinliğini zenginleştirici çabalarını durmadan yoğunlaştırmalı insan.”* Otel odaları. doğumlara gebe. Bir mayıntarlasında yeni mayalanmaların eşiği. Harflerin ağır devrimi. Sükunet bir dönüştürme kuvvetinin merkezi. Varoluş ancak bir yerde olmakla mümkündür. “sükunetsizlikte insan bir yerde değildir, hiçbir yerdedir.” Harfler ve kelimeler bir kurt gibi kemirdikçe kemirir içini. Harfler. Bir zebella gibi elinde paslı palasıyla vurdukça vurmaktadır boynumuza. Abus bir çehre ile kirlendikçe kirlenmemedir çevremiz. Sükunetsizlik içimizde çoğalan bu seslerle bir düğün yeri gürültüsü. Davulcu gümbürtüsü her uykuyu alıp da gerine gerine kalkmışlığı uzak bir ufka dönüşür. 87


“gözlerimde uyku, kafamda ‘sakın ha!’”* Bir kene gibi yapışan uykusuzluk halleri. O derin yalnızlık ve bağımlılık. Tozdan sert bir tabakaya dönüşmüş perdeyi aralayıp caddeyi seyre dalmak her defasında dışarıyı. Simitçinin önünde durmak, terzinin kalfasıyla dükkanı açmak, berber çırağının önünde oturup traşa durmak. Kalması pahasına kan revan içinde yüzünüzün. Çapaklı gözlerle durak beklemek ve gelen ilk otobüse atlayıp çıkmak uzun bir yolculuğa. Elinde süpürge, süpüren ile elm sokağını baştan ayağa, yükleyip tahta bir sandala silip süpürmek geçmişin tüm acılarını. “gerçek iman: dönüştürücüdür: tüm yeryüzünü-Hakk’a doğru.”* Otel odaları lirik bir şiir, içli bir türkü, derin bir militanlık. Koşaradım giden kendine doğru. En ince ayrıntısından ele alan hayatı. Yılgının gereğini belleyen, doğruyu yineleye yineleye hedefe yürüyen, sallansa da yıkılmayan. “Politik boyutu olmayan ortamda gelişemezbüyük iman”* “yeryüzünün en melodik dili -sükunet”* Doğrudur. Otel odaları bu sükunet melodisinin içimizde en fazla bestelendiği yerlerdir. İnsanın kendi kendini beslemesi, büyütmesi, geliştirmesi, değiştirmesi için tarifsiz yerlerdir buraları. Bir vampir gibi kemirip duran sükunet. Bütün yalınlığıyla hayatı kucaklamışlığımız. Tartıya vurduğumuz akıp giden zamanı. Saati, dakikayı, günü, ayı kavrayabildiğimiz, ateşi avuçlar gibi avuçladığımız sükuneti. İçiçe ve üstüste geçirilmiş varoluşsal katmanların derinliklerinde algılanabilir bulur insan ancak kendini, dibe vurarak yüzeye çıkma umudur suların derinliklerinde. Otel odaları. Bir kapı gıcırtısı, bir telefon sesi, bir naylon terlik sesi. Sükûneti bozan can düşman. “cennet sükunetse, sükunetsizlik cehennem olmalı”* Bir kere düşmeye görün sükunet çemberine, ne acıtıcı bir dili vardır onun. Uyku gözlerin en büyük düşmanı. Kalbiniz otopsi sonrasının darmadağınıklığında bir nitel değerler çağını kavrayabilmek adına. Önünüzde kitaplar, içinde kelimeler, harfler, cümleler mermi gibi, taş gibi. Nereden baksanız bir ateş çemberi. Kaçmaya çalışsanız da sizi yakalayan, yakanızdan düşmeyen. Karşıkomak ne mümkün odanın içinde bir yanardağ. Püskürttüğü dev lavlarla esir alan her şeyi. Ve yakıp kavuran en mahrem yerleri. sayı//22// mayıs 88

Su. Mahmur bir bahar sabahı yüzümüzün aydınlığı. Uyku ile uyanıklık arası dar gecenin sabahında kavuşulan huzursuz saatler. Kalktık. Kalktık ve şöyle gerine gerine pencere önlerinde aldık soluğu. dışarıya doğru fırlatılan uzun uzun bakışlarımızı beton duvarlar kesti. Çatısı uçuş, yer yer kırılmış artık rengini kaybetmiş, kızıllığı yitirmiş kiremitler, erkenden kalkıp rızık peşine düşmüş boz kuşlar, bir de çöpçüler. Sonrasında döndüğümde masanın üstündeki o bir bardak su. Silip süpüren tortuları bir zımpara kâğıdı. Gözlerindeki çapağı dağıtan. Yüzümüzde ne kadar su, gönlümüzde o kadar coşku zaptedilmez. Su, taze sevinç, akışkanlık, ayrışmamazlık, bir süreklilik duygusu yaşama bağlayan. Bir cüret, bir bardak su sabahları kalkar kalkmaz en değerli armağan insanın kendine sunduğu. İşin aslı destansı hikâyeler gördüm yalnızlıklarında çoğalan: Otel odalarında, otel odalarında. Kırık aynalarda kırık suretler. Yazılmış mektuplar kadar, yazılıp gönderilmemiş mektuplar işler insanın böğrüne burada. Bir güz akşamının dadandığı kendisine sürgit. İşi aslı aynı rüyaları gören adamların toplanma yeridir buraları: Otel odaları, otel odaları. *Nuri Pakdil


SEYR-Ü SEFER HALİNDE GÜNLÜK NOTLARIM

ÜSKÜP, KALKANDELEN, OHRİ Türk folklor ekibi karşıladı bizi. Dışarıda heyecanlı bir bekleyişle hiç de yabancı olmayan seslerin geldiğini duyunca bir başka oldu içimiz. Birlik Köprülü Folklor Ekibi yörenin folkloruyla karşıladı Türkiye’den ve diğer Türkî Cumhuriyetlerden gelen şairleri. Sonra şehre hareket ettik.

Nurettin DURMAN ostlarla birlikte dostların yaşadığı ülke ve şehirleri gezip görmek nasib oldu, bizim de gezi notlarını kaleme almamız gerekti. Gün be gün yazdım…. ÇARŞAMBA

Uluslararası Şiir Şöleni vesilesiyle İstanbul Atatürk havalimanından Üsküp Havaalanına indik.. Çıkışta bir Türk folklor ekibi karşıladı bizi. Dışarıda heyecanlı bir bekleyişle hiç de yabancı olmayan seslerin geldiğini duyunca bir başka oldu içimiz. Birlik Köprülü Folklor Ekibi yörenin folkloruyla karşıladı Türkiye’den ve diğer Türkî Cumhuriyetlerden gelen şairleri. Sonra şehre hareket ettik. Üsküp sisten görülmüyor. Geçtiğimiz yerleri, mekânları otobüsteki görevli anlatarak tanıtıyor bize. Vodna dağına çıkıp seyirden sonra kalacağımız otele bırakıyor otobüs biz şairler kafilesini… CUMA

Arif Dülger ile çıkıyoruz Cuma namazı kılmak için. Arif Dülger ile vurduk yola. Doğruca Müslümanların yaşadığı semte doğru yürümeye başladık. Minareler gösteriyor zaten. Çarşı desen bizim eski çarşı. Caddenin kenarında dizilmiş, yerde sebzesini koymuş satmaya uğraşıyor insanlar. Daha ziyade pırasa ve lahana var önlerinde. Öbek öbek bir şenlik uzanıyor önünüzde. Burada daha çok Arnavutlar yaşarmış. Yola koyulduğumuzda ilk uğradığımız camii İshak Bey (Alaca) Camii oldu. Sonra caddenin karşı tarafına geçip Üsküp’te 1451 yılında yapılan II. Sultan Murat Camii imamı Liman İsmail efendiden Türkçe olarak bilgilendikten sonra Yahya Paşa Camiine doğru yola çıktık. İnsanlar camii içinde saf oldular. Hoca efendi Arnavutça olarak heyecanlı, hareketli ama anlaşılır bir telaffuz ile vaaz ediyor. Namazdan sonra Yahya Kemalin annesinin mezarını arıyoruz ama bulamıyoruz. Üsküp’ün öbür tarafına Vardar nehri üzerindeki on gözlü taş köprüden geçiyoruz. Nehrin kenarına inip oradan bakıyoruz köprünün güzelliğine.

Çarşılar, mağazalar gezip taksiyle dönüyoruz kaldığımız otele. Taksi şoförüne “Üsküp güzel” diyorum, bana “Skopi” diyor Makedon taksici. Onlar Skopi diyor, Türkler Üsküp. Yolda sağdaki bir tarihi yeri gösteriyor şoför, “hamam” diyor. Demek o isimler kalmış Üsküp’te. Orası tarihi bir hamam imiş meğer… bir dükkanda bir şeyler alırken genç delikanlı bir satıcı laf arasında “biz Osmanlı torunuyuz” diyor gururla. Cumartesi…Kalkandelen de önce meşhur alaca camiyi görmeye gittik. Duvarları tavanı çeşitli yer resimleriyle süslerle bezenmiş bir cami. Makedonlar bu şehre Tetova diyorlar. Paşa Camii adıyla da bilinen Alaca Camii, Tetova’nın eski kısmında Köpüklü(Pena) Nehrinin yanında bulunmaktadır. 1495 yılında Hurşide ve Mensure hanım adlarında iki kız kardeş tarafından yaptırılan camii 17. yüzyıl sonlarında Kalkandelen`de meydana gelen yangında büyük hasar görmesi üzerine, 1833 yılında zamanın meşhur muhafızlarından Recep Paşa’nın oğlu mutasarrıf Abdurrahman Paşa tarafından yeniden inşa edilerek genişletilmiştir. 19. yüzyılın ilk yarısında Kalkandelen’de görev yapan bu paşaların sanata olan düşkünlüğü, caminin giriş kapısı üzerindeki kitabede ve camii avlusunda bulunan türbedeki mezar taşında dile getirilmiştir. Sekiz köşeli bu türbede, camiyi ilk inşaa ettiren iki kız kardeş yatmaktadır. Şehrin bir diğer önemli mekânı ise Harabati Baba Tekkesidir. Tekke, 1538 yılında Sersem Ali Baba veya Server Ali Baba adlarıyla anılan Bektaşi babası tarafından kurulmuş. Kalkandelen halkı bu tekkeye Arabati Baba Tekkesi derlermiş. H harfini yutuyorlar demek ki. Arabati daha rahat bir telaffuz oluyor onlar için. Tekke nihayetinde adını tekkeyi kuran Sersem Ali Baba’nın ölümünden sonra yerine geçen dedelerden birisi olan Harabati Baba’dan alıyor. 16. yüzyılda Malatya’dan Kalkandelen’e gelen Harabati Baba tekkeyi dergâh haline sokmuş. Bir de Yüzyıllar boyu dergâhın geniş bahçesinde tarım ve hayvancılık yapılmış. Böyle ilginç bir mekân burası… Ohri’deyiz. Çarşıya giriyor oradan dolaşıp Camiyi buluyoruz. Yan taraftaki kapıdan giriyoruz, burası bir tekke, dergâh, minderler dizilmiş, başköşede de bir post serili. Çok güzel bir şehir Ohri. Az sayıda Türk yaşıyor dediklerine göre. Nitekim çarşıda hediyelik eşya alırken hanım hanımcık bir Boşnak kızı ile karşılaştık. Tabi aynı dili konuşunca daha bir hoş oluyor insan. Gölün kenarına gidip seyrettik. Harika bir göl Ohri gölü. Geniş kıyılar uzayıp gidiyor. Gölün kıyısında meydanda iki heykel kondurmuşlar. Bunlar iki kardeş imiş. Ortodoks rahipleri Kiril ve Metodius adlı iki kardeş. Kiril alfabesini icat etmişler. Ohri Slavlar için oldukça önemli olan Kiril alfabesinin doğduğu yer olarak kabul edilir. Ohri’de Osmanlı döneminden kalma 10 cami, 1 de tekke bulunuyor. Kiliselerin sayısı ise yaklaşık olarak 40. Osmanlı’dan kalma Safranbolu evlerine benzer mimaride evler bulunuyor Ohri’de, bizi kendine çeken de bu zaten…Pazar günü İstanbuldayız… 89


lk kez İstanbul’a gittiğim tarihi hatırlıyorum da yılların geçme hızı karşısında şaşırmadan duramıyorum. Günlerin aynası faniliğin otağında ne kadar hızlı soluyor ve takvimler birer birer nasıl da yırtılıyor. Şimdi siyah beyaz ve sahipsiz bir albüm gibi duruyor anılar bir köşede. Kırık bir mezar taşı gibi boynunu bükmüş saatler. Fakat İstanbul yağmurdan sonra doğan bir gökkuşağı gibi ruh meclisimin başköşesinde öylece duruyor.

HAYAL AYNASINDA

İSTANBUL RESİMLERİ

İstanbul yağmurdan sonra doğan bir gökkuşağı gibi ruh meclisimin başköşesinde öylece duruyor Mehmet BAŞ

Evet, İstanbul’a lise birinci sınıfın yaz tatilinde gitmiştim. Üç tekerlekli seyyar arabada Çamardılı’ların genel olarak yaptığı iş olan haşlanmış mısır satacaktım. Ve mahalle aralarında “süt mısır” “kaynıyor mısır “diye bağıracaktım. O tarihlerde hemşerilerimiz arasında şimdi ki gibi dondurmacılık tam anlamıyla popüler değildi. Genel olarak kışları tatlı yazları mısır satmak için gurbetin yoluna düşerdi bizim ilçenin insanları. Bu gurbet çoğu için daha sonraları mevsimlik olmaktan çıkıp kalıcı oldu. Anadolu’da boşalan çoğu köyün hikâyesinde bu olguyu görmek mümkündür. İşte bizim İstanbul hikâyemizin bir kesiti de buralarda yaşandı. Kaldığımız yer Okmeydanı’nda Şark Kahvesi dedikleri yerin altıydı. Piyalepaşa Mahallesi Beyoğlu’nun farklı bir yüzü olarak dikkatleri üzerine çeken bir mahalle idi. Aynı mahallenin diğer uzantıları Sarıgazi, Gazi, Mustafakemalpaşa ve Armutlu mahalleri gibi mahallelerdi. Bu bölgede bir laboratuar gibi her mezhepten ve değişik etnik kökenlerden gelen insanları ve yaşam biçimlerini görmek mümkündü. Anadolu’nun farklı illerinden bir ekmek parası uğruna gelmiş ve buraları yurt tutmuş insanlar yüzlerinden okunabiliyordu. İnsanın teni beyaz bile olsa yüzüne bir esmerlik yapıştı mı bu izi hiçbir şey silemiyordu. Mahallenin hemen alt tarafı Kasımpaşa karşısı Hacıhüsrev diğer bir köşesi Halıcıoğlu ve Hasköy’le çevrilmişti. Dolapdere’nin ve Tarlabaşı’nın her türlü suç ve suçluyla dolu olduğu o tarihlerde seyyar arabasıyla bir çocuk hangi cesaretle geziyordu oraları bilemiyorum. Garibanlığın verdiği bir cesaretle ekmeğini kazanmanın verdiği onur birleşince insan korkusunu yitiyordu galiba. Hapçısından transseksüeline varana kadar her renk orda mevcuttu. Taksime çıkan yokuş kriminal bir sergi olarak görülebilirdi. Bilhassa Hacıhüsrev

sayı//22// mayıs 90


ayrı bir âlemdi. Orda hayat evlerin önüne oturmuş kadınların ve sokağı dolduran çocukların gürültüsüne karışıyordu. Başka mahalleler oraya ödünç olarak taşınıyordu sanki. Bu ödünçlük çoğu zaman kırılan bir kapının boynu bükük kilidi gibi duruyordu. Yakında bir kentsel dönüşüm ile Hacıhüsrev Mahallesi yüksek katlı binalarla ve plazalarla dolarsa hiç şaşırmayalım bu arada. İstanbul’u hep filmlerden seyretmiş ve orda hep Boğaziçini, Bağdat caddesini ve Etileri görmüş insanların ara sokakları ve apartman altında ki tekstil atölyeleri ile farklı bir İstanbul olduğunu anlamaları uzun sürmeyecekti. Son ütücü ve overlokçu ilanları ile yasadışı örgütlerin kırmızı boyalarla yazdıkları yazılar Okmeydanı sokaklarını süsleyen temel aksesuarlardı. Bu yazılar seksen öncesinden kalmış birer hortlak gibi çıkıyorlardı insan şuurunun karşısına. O tarihlerde Haliç çürümüş bir yumurta gibi kokardı. Hasköy’den Balat’a doğru uzanan tarihi köprü henüz kaldırılmamıştı. Haliç’in şimdi ki hali ile o zaman ki hali arasında dağlar kadar fark olduğunu söyleyebiliriz. O yıllarda şimdi ki kongre merkezinin olduğu civarda domuz kesilen bir mezbaha vardı. Şimdi ki Miniatürk’ün biraz daha aşağısında kayıkçılar Eyüp sultana yolcu taşıyorlardı.

Sayıları azalmakla birlikte hala devam ettiklerini biliyorum. Haliç’in hemen kenarında kırmızı tuğladan yapılmış küçük bir mescitte vakit namazlarımı eda ederdim. Okmeydanı’nda atılan okların hatırasına yapılan tarihi kitabeler apartmanlar arasında kaybolmuş acınacak bir durumdaydı. En son gittiğimde o taşlardan birisine ip bağlanarak çamaşır asıldığını gördüm ve üzüldüm. Daha sonraları İstanbul zerzevatçılığından tutup inşaat işçiliğine kadar birçok alanda beni istihdam etti. Hatta iki sene orda devlet memuru olarak dahi çalışmak nasip oldu. Farklı semtlerde farklı soluklar içinde yaşadım diyebilirim İstanbul’u. İstanbul ki derin acıların ve deniz içinde denizi görmeden yaşayanların sahici acılarının karaya vurduğu bir yer olarak anılar defterimin başköşesinde durmaya devam ediyor. Su yüzüne çıkan ölü bir balık gibi bilinçaltı fırınlarında artık canlılığını yitirmiş ve nasır tutmuş acılar birer birer ortaya çıkıyorlar. İstanbul ile ilgili sözler yaşadığımız müddetçe söylenmeye devam edecek. Hepimizin bir parçası İstanbul da çünkü. 91


ŞEHRİN İRFAN MERKEZLERİ

ALVARLI EFE HAZRETLERİ İLİM VE SOSYAL HİZMETLER VAKFI Alvarlı Efe Hazretleri İlim ve Sosyal Hizmetler Vakfı’dır. Vakfın Merkezi İstanbul Beykoz’dadır. Vakıf “Türkiye’nin ilmî, içtimaî, dinî, iktisâdî kalkınmasına hizmet etmek ve vakıf üyeleri arasında sosyal, kültürel dinî yardımlaşmayı gerçekleştirmek gayesiyle kurulmuş olup bu maksatla çalışmalar yapmaktadır. Mehmet Nuri YARDIM

azı isimler vardır ki, yâd edildiklerinde insanlarda bir haşyet, bir hürmet, bir muhabbet hissi uyandırır. Merhum Hâce Muhammed Lütfî Efendi, yaygın adıyla Alvarlı Efe Hazretleri de böyle müstesna âbide şahsiyetlerden birisidir. Allah dostlarından olan Alvarlı Efe Hazretleri, 1868 yılında Erzurum Hasankale’ye bağlı Kındığı Köyü’nde dünyaya geldi. Babası Hâce Hüseyin Efendi, annesi Seyyide Hadîce Hanım’dır. Tahsilini başta pederi olmak üzere devrinin şöhretli âlimlerinden tamamlayarak Hasankale’nin Sivaslı Câmii’ne imam oldu. Aynı yıl babası ile birlikte Bitlis’e giderek Hâce Muhammed Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nin huzuruyla müşerref oldu, seçkin bir halifesi olarak Hasankale’ye döndü. Buradan Erzurum’un Dinarkom Köyü’ne gitti ve orada Birinci Cihan Harbi’ne kadar kaldı. Bilahare vazifesini Yavi Nahiyesi’ne, oradan da anavatanı olan Hasankale’ye nakletti. Kendisine teklif edilen Hasankale Müftülüğü’nü kabul etmeyen Hazret, Alvar Köyü halkının istirhâmı üzerine oraya giderek bu köyde yirmi dört sene vazife yaptı. 90 senelik ömrünü İslâmiyet’e ve bütün insanlığa adayan Efe Hazretleri, 12 Mart 1956 tarihinde Hakka yürüdü ve ebedî âleme göç etti. Nâşı, Alvar Köyü’nde pederi Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri’nin yanında sırlandı. Muhammed Lütfî Hazretleri’nin meşhur lâkabı ‘Efe’ veya ‘Alvarlı Efe’dir. Efe, ‘efendi’ unvanından kısaltmadır. Geçmişten bu yana Erzurum ve çevresinde hâl ve kemâl, ilim ve irfan sahibi insanlara hürmet ve muhabbet ifâdesi olarak ‘Efe’ deniliyor. Kendisine Hâce (Hoca) denilmesi de, ilim sahibi ve Nakşibendi tarikatı silsilesinin altın halkalarından biri olduğu içindir. Efe Hazretleri 1868 yılında, muhterem pederi Hâce Hüseyin Efendi Hazretleri’nin, Bu Karye-i Kındığ hoş mekandır Erenler meskeni râhat-ı candır Husûsâ Hakkî sultân-ı velâyet Kudûmiyle müşerref bir mekândır. Mısralarıyla vasfettiği Erzurum’un eski adı Hasankale olan Pasinler ilçesi’ne bağlı Kındığı Köyü’nde, gözlerini dünyaya açtı. Efe Hazretleri’nin babası, zâhirî ve bâtınî ilimlerde bilgi sahibi olan Hâce Hüseyin Efendi’dir. Efe Hazretleri’nin Büyükbabası Hâce Muhammed Efendi; annesi Seyyide Hadîce Hanım Büyükannesi Fâtıma Hanım’dır. Anne cihetiyle Seyyid’dir.

sayı//22// mayıs 92


VAKIF MEDENİYETİMİZ

Bizim bir vakıf medeniyetimiz vardır. Vakıflar imar ve ihya hizmetleri içindir. Efe Hazretleri Vakfı da bu mânada ilk hizmetini yaptı. Efe Hazretleri’nin Erzurum’da bir açık arazide olan ve korunmayan Efe Hazretleri’nin türbesinin onarılması için çalışmalar başlatıldı ve konuyla ilgili toplantılar yapıldı. 2008 yılında mimar Hilmi Şenalp Bey ile gerçekleştirilen toplantıda türbe ve türbeye ziyarete gelecek olan misafirlerin ağırlanabileceği tekkenin projelendirilmesine başlandı. 8 Haziran 2008 tarihinde Erzurum Alvar’da gerçekleştirilen temel atma töreniyle “Bismillah” denildi ve proje hayata geçti. Projenin kontrolleri yerinde yapıldı. Gönüllü olup, vefa gösteren güzide insanların desteğiyle çalışmalar hızlı başladı ve tamamlandı. Bugün tamamlanan cami ve tekke ile türbe, hizmete açılmış vaziyette devamlı olarak vatandaşlarımız tarafından ziyaret ediliyor. Yolu Erzurum Alvar’a düşenler bu türbeyi ziyaret edip dua ediyor. O muhabbet ummanı sizi “Gözlerim nuru Gönlüm süruru / Sevdiğim Serverim Safa geldiniz.” diye karşılayacaktır. Böyle bir hoşâmediden sonra size dua edip, sizden dua bekleyecektir: “Muhammed Lutfi’yi hayr ile yad et / Hayır dua ile kalbin abad et / Bir Fatiha oku ruhunu şad et / Her iki âlemde mansur olasın.” Şimdi vakfı tanıyalım. Senedine göre vakfın adı Alvarlı Efe Hazretleri İlim ve Sosyal Hizmetler Vakfı’dır. Vakfın Merkezi İstanbul Beykoz’dadır. Vakıf “Türkiye’nin ilmî, içtimaî, dinî, iktisâdî kalkınmasına hizmet etmek ve vakıf üyeleri arasında sosyal, kültürel dinî yardımlaşmayı gerçekleştirmek gayesiyle kurulmuş olup bu maksatla çalışmalar yapmaktadır. Vakfın hedefleri arasında bilhassa millî ve manevî değerlere bağlı gençleri yetiştirmek hedeflenmiştir. Onlara her derecede tahsil imkânı hazırlamak, her eğitim kademesinde eğitim ve öğretim gören eğitim için kurs ve hazırlık sınıflarına devam eden gençlere burs, iaşe etmek, ayrıca yüksek tahsil görmüş gençlere uzmanlık elde etmek için destek olmak, yardımcı olmak ana gayeler arasındadır. Bu arada ihtiyaç olan yerlere cami ve mescit inşa etmek, mabetlerin ihtiyaçlarını temin etmek, yurt, yemekhane, kütüphane, araştırma

merkezi, konferans salonu, okul, hastane, dispanser ve huzurevi inşa etmek de plânlanan çalışmalar arasındadır. Millî ve milletlerarası dinî ve kültürel toplantılar düzenlemek, İslâmî sahada öncelikli olmak üzere kitap yazdırmak, tercüme ettirmek ve bu konuda kitap, risale, haftalık veya aylık dergi neşretmek, yazarlara ödül vermek ve yarışmalar açmak da faaliyet alanı içinde bulunuyor. BİLİM KÜLTÜR SANAT DERNEĞİ

Vakfın desteklediği Bilim Kültür Sanat Derneği (BİKSAD) ile, Türkiye’nin ilim, kültür, sanat birikimini yurtiçinde yaymak ve yurtdışına taşımak amaçlanmıştır. Bilhassa ilmî araştırma ve projeler desteklenmekte, sahiplerine yardım edilmektedir. Biksad Kurucular Kurulu, Hüseyin Kutlu, Sadreddin Özçimi, Cumhur Tulay, Ahmet Şahin, Erol Dönmez, Hasan Hüseyin Doğru, Yasin Kurt, Payende Tellibeyoğlu ve Cavide Pala’dan oluşuyor. Derneğin diğer yönetici kadrolarında da değerli isimler bulunuyor. Alvarlı Efe Hazretleri Vakfı’nın faaliyetleri çok. Mihrabat Mihrabat Kültür Sanat Bahçesi bunlardan biridir. Türk İslâm Sanatlarının envai çeşit çiçeği bu bahçede açıyor. Bu faaliyetler de bir film halinde sanatseverlere sunulmuştur. Ve bir başka güzel hizmet daha. Klasik sanatlarımız yaymak ve sevdirmek amacıyla Efe Hazretleri Vakfı Takvimleri hazırlanıyor. Diğer takvimlerden üstün özelliklere sahip olan bu takvimlerde hüsn-ü hat, tezhip ve ebru 93


eserleri yer alıyor. Hedef, sanat eserinden en büyük sanatkâra ulaşmak, yaradılış gayesini iyi kavramak ve güzel sanatlar vesilesiyle olgun insan olma yolunda çaba harcamaktır. Bir başka güzel hizmet, Destegül Güzel Sanatlar Merkezi. Atölye çalışmalarının yapıldığı sanat dalları vardır. Hüsn-i Hat’ta Prof. Dr. Fevzi Günüç, Osman Duran, Ali Kemal Kakan, Betül Erikoğlu, Gülşen Yıldız ve Ersan Perçem hoca olarak yer alıyor. Tezhib Sanat Dalında Ersan Perçem, Zeliha Yıldız, Halime Güler ve Ayşe Zehra Sayın öğretim kadrosu dikkat çekiyor. Kitap Sanatları Dersi Öğretim Kadrosunda ise Hümeyra Özdemir’i görüyoruz. Minyatür’de Ersan Perçem, H. Güler Yağcı ve Şennur Atalay var. Ebru dersini verenler ise M. Sadreddin Özçimi, Betül Koyuncu, Esma Erarslan, Ayteş Temel ve Ebru Kurban. Çini’de ise Kâzım Küçükköroğlu, Abdülkadir Uçaroğlu ve Zuhal Uçaroğlu ders verenler arasında bulunuyor. NEŞRİYAT

Anadolu’yu aydınlatan ve mayalayan pek çok manevi güneşimiz gibi Alvarlı Efe Hazretleri de bizi insan yapan manevi değerleri kazandırmak için eserler vermiş bir Anadolu erenidir. O aynı zamanda Erzurum’un kurtuluşuna da destek vermiş bir gazi Allah dostudur. Eserleriyle, insanoğlunun ebedî huzuru için verdiği İslâmî reçetelerin dünyada daha iyi anlaşıldığı Mevlâna, Yunus Emre ve diğer erenlerimiz gibi Alvarlı Efe Hazretleri de eserleri okundukça sahip olduğu manevi iklimin derinliği daha iyi anlaşılıyor. Alvarlı Efe Hazretleri Vakfı Yayınları arasında neşredilen eserleri arasında Kalb-i selîme ulaşmanın şiirle irşâdını dile getiren Hülâsatü’l Hakâyık ve Mektûbat-ı Hâce Muhammed Lütfi de bulunuyor. Efe Hazretleri’nin bu eserinde âşıkane, ârifane, âlimane, mürşidâne şiirleri sayı//22// mayıs 94

okuyucuları irşad ediyor, güzel iklimlere taşıyor. Bir başka kıymetli eser Hakikatlerin Hulâsası Divançe adını taşıyor. Efe Hazretleri hakkında hazırlananHâce Muhammed Lütfu Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri isimli eser, ruh dünyamızın mimarlarından birinin yetiştiği gönül dünyasını belgeler ışığında okuyucuya sunuyor. Nazlı Niyazlar, Efe Hazretlerinin yakarışlarından meydana geliyor: “Beni benden cüda kılsan / N’olur Yâ Rab n’olur Yâ Rab / Hak yoluna fedâ kılsan / N’olur Ya Rab ne olur Ya Rab.” Efe Hazretlerinin Rabbine niyazları, Türk süsleme sanatlarının en güzel lâle formlarıyla bezeli sayfa düzeni ve Yusuf Ziya özkan’ın seslendirdiği cd ile gönüllerde bambaşka duyguları yaşatıyor. Efe Hazretleri’nin 50. Vuslat Yıldönümü Sergisi Albümü ise birbirinden kıymetli eserlerin buluştuğu bir sergi kitabı. Güllerin Efendisi Peygamber Efendimizin rengiyle boyanmış bir gül olan Muhammed Lütfî Efe Hazretleri’nin sözlerini sanat tablosuna dönüştüren sanatkârlar arasında Hattat Hâmid Aytaç, Hüseyin Kutlu, Tahsin Aykutalp, Semih İrteş, Mamure Öz, Ali Rıza Özcan, Şehnaz Özcan ve Ersan Perçem de bulunuyor. Eser vuslatın tadına doyamayanlar için Hüseyin Kutlu yönetiminde uygulamalı Türk İslâm Sanatları Kütüphanesi tarafından yayımlandı. Bu eserlerin dışında “Gülistan”, “Seyreyle Güzel”, “Ah Gönül...”, “Kıyamet Destanı” albümleri, manevi iklimlerin uzağında bulunan kulakların pasını siliyor. Ve değeri her geçen gün artan bir eser: Hekimoğlu AliPaşa Camii Hazîresindeki Tarihî Mezar Taşları. Konya ve Erzurum’da da şubeleri bulunan vakfın adresi: Kanlıca Mahallesi. Mihrabat Cad. Numara: 91, Kanlıca / Beykoz / İstanbul Telefon: 0216 332 40 25 E-posta: iletişim@ efehazretleri.org.tr


95


Çaylar Bizden

Bir kuyumcu ustalığıyla, çay lizlerinin altın değerindeki en üst yapraklarından özel olarak harmanlandı.


ŞEHİR ve KÜLTÜR - 22. Sayı  

Fetih Gururumuz

ŞEHİR ve KÜLTÜR - 22. Sayı  

Fetih Gururumuz

Advertisement