Issuu on Google+

GECE SİRKİ


P. C. CAST

AŞK TANRIÇASI

İngilizceden Çeviren:

MÜGE KOCAMAN ÖZÇELİK

PEGASUS YAYINLARI


Tanrıça editörüm ve dostum Christine Zika’ya sevgilerle. Seni özleyeceğim!


GİRİŞ

V Venüs kendini huzursuz hissediyordu. Hayır. Bu huzursuz olmaktan daha beter bir duyguydu. Huzursuzluğunu soğutulmuş, nefis bir kadeh ambrosia ya da bir perinin onu eğlendirmesi ile yatıştırabilirdi (bu eğlence, Tanrıça’nın saçlarını, sarı örgülerden oluşan dallı budaklı bir taç haline getirmekten tutun da bir su perisinden vücut masajına –en iyi şekliyle çırılçıplak bir halde deniz kıyısında yapılan nefis bir bedensel deneyim– kadar herhangi bir şey olabilirdi). Ancak Venüs’ün canı peri çağırmak istemiyordu. Ayrıca şu an zaten Elysian Çayırları’ndan yeni toplanmış, mevsimin en mükemmel ambrosia’sının tadını çıkarmakla meşguldü. Venüs içini çekti ve zarif ayağını Vulcanus’un yeraltı sarayındaki odasının pürüzsüz mermer zeminine vurdu. Olimpos Dağı’nın zirvesindeki (nefes kesici bir manzaraya sahipti) altın tapınağından kaçarak kocasının sarayına gelmesinin yüzyıllardır değişmeyen tek bir nedeni vardı: Gelmiş geçmiş en güzel ve en çok arzulanan kadın olmanın, kelimenin tam anlamıyla aşka beden vermeninin yorucu yükümlülüklerinden uzaklaşarak huzur bulmak. Vulcanus’un sahip olduğu diyarın derinliklerine sığınmak Aşk Tanrıçası olmanın yarattığı zorunluluklardan kaçmakta çoğunlukla işe yarıyordu. Ne de olsa Vulcanus’la aralarında romantik bir şeyler geçtiği falan yoktu. Bu düşünceyle birlikte Tanrıça’nın kusursuz dudaklarından küçük,


8 c Aşk Tanrıçası melodik bir kahkaha döküldü. Vulcanus’la evlenmelerinin amacı da buydu zaten. Eh, tek amacı bu sayılmazdı tabii. Venüs, Vulcanus’la aşka beden vermek gibi yorucu bir işten kaçış yolu bulmak için evlenmişti. Vulcanus ise Aşk Tanrıçası’yla kabul görmek, Olimpos’un geri kalanına onlara uyum sağlayabileceğini ve onlardan biri gibi olabileceğini ispatlamak için evlenmişti. Aşk ve ihtirastan yoksun evliliklerinin uygulamadan çok teoride başarı sağladığı çok açıktı. Venüs ambrosia’yla dolu kristal kadehi elinden bıraktı. Bu saçma kuruntu da nereden aklına gelmişti şimdi? Vulcanus’la yaptıkları anlaşmanın kötü bir tarafı yoktu. Yüzyıllardır sorunsuz bir şekilde işliyordu ve yüzyıllar boyu yine aynı şekilde işlemeye devam edecekti. Venüs ani bir dürtüyle ayağa kalktı ve hızla gösterişli odasından dışarı çıktı. İşte aradığı şey buydu; gidip Vulcanus’u bulacaktı. Her şeye rağmen onlar dosttu. Belki Vulcanus, Hermes’e uygun bir sevgili bulmak konusunda kendisine yardımcı olurdu. Haberci tanrının altın sandaletlerindeki kanatları ateşe vermenin zamanı çoktan gelmişti de geçiyordu bile. Ayrıca birinin hayatına renk katmak konusunda küçük, yasak bir aşk gibisi de yoktu. Vulcanus’u bulmak hiç de zor olmadı (onunla ilgili büyük ya da küçük herhangi bir sürpriz söz konusu olabilir miydi sanki?). Her zamanki gibi Olimpos’un demir ocağı ve dev alev sütunun yer aldığı diyarının merkezindeydi. Venüs sessizce odasına girdi. Vulcanus kollarını yukarı kaldırmış bir halde alev sütununun önünde duruyordu. Venüs yoğun bir ilgiyle onu inceledi. Olimposluların büyük bir çoğunluğu gibi esnek, zarif ve sarışın olmasa bile görkemli bir fiziği vardı. Esmer ve güçlüydü. Diğer tanrılar onu fiziksel kusuru yüzünden dışlamışlardı; Vulcanus yüzyıllardır topaldı. Oysa ayağındaki aksaklık belli belirsizdi. Altın tanrıların kusursuz dünyasında yaşıyor olmasa bu durumunun fark edilmesi bile neredeyse imkânsızdı.


P. C. Cast c 9 Evet, Vulcanus’un kesinlikle çekici bir fiziği vardı. Venüs bugüne dek onu hiç arzulamamıştı. Bildiği kadarıyla Vulcanus da onu arzulamamıştı ve elbette, böyle bir arzu söz konusu olsa Aşk bunu rahatlıkla anlardı. Venüs başını yana eğip arzunun ve ihtirasın fiziksel olmaktan çok, iki ruh arasında gidip gelen bir kıvılcım gibi belli belirsiz bir şeyden kaynaklandığının ne kadar doğru olduğunu düşündü. İkisi arasında böyle bir kıvılcımın olmadığı kesindi. Sonra zihnini toparlamaya çalıştı. Bu tür düşünceler zaman kaybından başka bir şey değildi. Ne de olsa o Aşk’tı. İstediği zaman bu kıvılcımı yaratabilirdi. Peki, o zaman neden havalı Hermes için de biraz eğlence ve oyun yaratmıyordu? Bu Vulcanus için de iyi bir değişiklik olurdu. Vulcanus fazlasıyla ciddiydi ve sürekli çalışmaktan başka bir şey yapmıyordu. Venüs esmer tanrıya doğru yaklaştı; şimdi omzunun üzerinden yaptığı sihire tepki vererek kutsal ateş sütunun içinde dans etmeye başlayan turuncu renkli alevleri görebiliyordu. Alevlerin arasında tuhaf ama çok da ilgi çekici olmayan bir şeyler görür gibi oldu; parlak takımyıldızlarla dolu bir gökyüzüne benziyordu. Venüs alev sütununda bu kadar heyecan verici ne olabileceğini bugüne dek hiç çözememişti. Elbette, bunun nedeni Vulcanus’un sihriyle ilgili detayları onunla asla paylaşmaması olabilirdi. Hımm… Venüs öylece durup dudaklarını ısırdı. Bu konuyu daha önce hiç düşünmemişti. Ama sonra bunu umursamamaya karar verdi. Ne fark edecekti ki sanki? “Vulcanus!” diye bağırdı Vulcanus’un arkasından neşeli bir sesle. Vulcanus omzunun üzerinden ona baktı ve dalgın bir tavırla gülümsedi. “İyi dinlenebildin mi?” “Aslında bugün çok canım sıkılıyor, sevgilim.” Venüs işveli bir tavırla alev alev yanan sütunun önündeki taş banka doğru yürüdü ve zarif hareketlerle üzerine uzandı. “Hermes ve…” Durup düşündü. “Hermes ile Aiolos’un arasını yapmaya ne dersin?”


10 c Aşk Tanrıçası Dikkati hâlâ gürleyen alevlerin üzerinde olan Vulcanus, Venüs’ü belli belirsiz duyulan, dalgın bir sesle yanıtladı. “Aiolos mu? Ama Rüzgârların Tanrısı diğer ölümsüzler yerine genç perileri, yani genç ve dişi perileri tercih etmiyor mu?” Venüs kayıtsız bir tavırla elini salladı.“Ne kadar da küçük bir detay. Ben ne tür bir büyü yapacağımı düşüneyim, sen de bu büyüyü taşıyacak olan aleve karar ver ve…” “Affedersin, Venüs ama şu an çok önemli bir…” Duraksadı ve büyük bir özenle kullanacağı kelimeleri seçti, “araştırmanın ortasındayım.” Ardından da sadece dalgın bir şekilde gülümsemesine yetecek bir süre Venüs’ün yüzüne baktı. “Belki başka bir zaman.” Vulcanus ne kadar sinirlenmiş olduğunu fark etmese de Venüs öfkeyle ona baktı. Poseidon’un fallus biçimli üçlü çatalı adına, Vulcanus resmen ruhsuzdu! Mesela Apollon ve ikizi Artemis gibi asla vahşi, ihtiraslı ve eğlenceli olmamıştı. İşin aslı Venüs’ün onunla evlenmesinin sebebi de buydu; ihtirastan uzak durmak. Peki, o zaman neden şimdi birdenbire bu birliktelik anlaşması (ve Vulcanus’un kendisi de!) sinirlerini bozmaya başlamıştı? “Haklısın. Senin o çok değerli…” Venüs, biçimli parmaklarını alev sütununa doğru salladı. “Ateş araştırmalarını bölmek istemem. Her zamanki gibi fazlasıyla sıkıcısın. Belki başka bir zaman.” Venüs alaycı bir şekilde Vulcanus’un sözlerini tekrarladı. Sonra ayağa kalktı ve Vulcanus’un yüzüne bile bakmadan, parlak bir dumanın içinde kayboldu.

Zeus’un sakalları adına, Vulcanus, Venüs’ün nihayet gitmesine ne kadar da çok sevinmişti! Venüs’ten hoşlanmıyor değildi. Aslında yüzyıllardır onu dostu olarak görmüştü. Ancak son günlerde bu dostluğun tadı kaçmaya başlamıştı. İçini çekti ve alnını ovuşturdu. Bu, Venüs’ün suçu değildi. Son zamanlarda Vulcanus’un hayatındaki


P. C. Cast c 11 her şeyin tadı kaçmıştı sanki. Ama hayatıyla ilgili bu memnuniyetsizliğinin sorumluluğu tamamen kendisine aitti. Üstelik Venüs haklıydı. O fazlasıyla sıkıcı birisiydi. Yaşama hevesini ne zaman kaybetmişti? Macera hevesini? Aşk hevesini? Bu son soru onu şaşırtarak zihninde dolaşmaya başladı. Aşk mı? Gürültülü bir şekilde nefesini bıraktı. Aşk’la evli olmasının ona hiçbir faydası yoktu. Venüs’le aralarında sadece saygı ve dostluk vardı. Venüs, elbette, sayısız kaçamak yapmıştı ama bu, Vulcanus’u hiçbir zaman rahatsız etmemişti. Onlar bir evlilik değil, bir anlaşma yapmışlardı. Hayır, onu rahatsız eden şey, Venüs’le aralarındaki ilişki değil, genel anlamda tüm hayatıydı. Bakışları yeniden coşkulu ateşin içine topladığı takımyıldızlara kaydı. Öylesine huzurlu... öylesine görkemli... öylesine özgür bir halleri vardı ki. Ateş Tanrısı’nın içi güçlü bir istekle doldu. Keşke göklere kaçıp sıkıcı hayatını ardında bırakabilseydi... Peki ama bunu neden yapmıyordu? O bir Olimposluydu. Güçlü bir tanrıydı. Onun için imkânsız diye bir şey yoktu. Elbette, diyarını başıboş bırakacak da değildi. Vulcanus yüzünü sıvazladı ve alev alev yanan sütunun önünde volta atmaya başladı. Diyarını sonsuza dek terk edecek olsa yerine kim geçecekti? Diğer tanrıların hiçbiri bu pozisyona talip olmazdı çünkü Vulcanus’un diyarı hem gerçek hem de mecazi anlamda onlardan çok daha aşağıdaydı. Dikkat çekici bir manzarası, etrafta oynaşan perileri ya da göz kamaştırıcı rezillikleri yoktu. Vulcanus yeryüzünün ve Olimpos’un ateşlerine hükmediyordu. Bu önemli bir görev sayılsa da güneşi gökyüzünde taşımak ya da yeryüzüne baharı getirmek kadar havalı değildi. Volta atmanın yaşadığı hayal kırıklığına bir faydası olmadı. Biraz yürüyecekti. Bu zihnini boşaltmasına yardımcı olurdu. Yeryüzüne çıkan taş merdivenleri tırmanırken olumlu şeylere konsantre olmaya çalıştı. O bir tanrıydı ve gökkubbede inzivaya çekilmesi bir mucizeye


12 c Aşk Tanrıçası bağlı bile olsa Olimposlular mucize yaratmaktaki kabiliyetleriyle tanınırlardı... Ateş Tanrısı yavaş hareketlerle Zeus ve Hera’nın sarayındaki balo salonuna doğru yürümeye başladı. Daha hızlı da yürüyebilirdi. Topallığı hızına değil, zarif bir şekilde yürümesine engel oluyordu. Yıllar geçtikçe küçümseyen bakışlar ve hakaret dolu fısıltılardan uzak durmak için yavaş ve dengeli hareket etmeyi öğrenmişti. Ölümsüzlerden ve onların mükemmel olma tutkusundan nasıl da nefret ediyordu. Ölümsüzler sığ ve bencildiler. Pek çoğu gerçekten acı çekmenin, fedakârlıkta bulunmanın ve yalnızlığın ne demek olduğunu bilmiyordu. Vulcanus sessizce küfür etti. Eski dünyaya gitmeli ve zihnini toparlayabilmesi için oradaki terk edilmiş bir ormanda yürümeliydi. Bunu yapmak yerine neden ailesinin tapınağına gelmişti ki sanki? Buraya gelerek aptallık etmişti çünkü çevresindeki kusursuzluklar kendi kusurlarını ön plana çıkarmaktan başka bir işe yaramıyordu. “Vulcanus? Defalarca arkandan seslendim ama beni duymadın. Her şey yolunda mı oğlum?” Vulcanus durdu ve peşinden gelen Hera’ya döndü. Farkında bile olmadan yüzü yumuşamış ve annesine gülümsemişti. “Her şey yolunda anne. Sadece biraz dalmışım o kadar. Kaba davrandığım için beni affet.” Vulcanus, annesinin yumuşak yanaklarından öptü. “Sen asla kaba biri olamazsın oğlum.” Hera keskin gözleriyle oğlunu şöyle bir süzdü. “Üzgün görünüyorsun. Her şeyin yolunda olduğundan emin misin?” “Anne lütfen benim için endişelenme.” Vulcanus kendini yeniden gülümsemeye zorladı. “Senin için endişelendiğimi biliyorsun.” Hera derin bir nefes aldı. “Buna hiç gerek yok. Şimdi diyarıma geri dönmeliyim. Seni görmek güzeldi anne.” Annesini tekrar yanağından öptü ve onun


P. C. Cast c 13 bilge gözlerinin ruhunun derinliklerini okumasına izin vermeden hızla oradan uzaklaştı. İhtiyaç duyduğu en son şey hayatının annesi tarafından –ve tanrılar esirgesin, babası tarafından da– mercek altına alınmasıydı. Vulcanus kendi yolunda yürüyor, kendi kaderini kendisi belirliyordu. Tanrıların kralı ve kraliçesinin hayatına karışmasını da kesinlikle istemiyordu. Vulcanus o an biraz tereddüt edip omzunun üzerinden arkasına baksa, Hera’nın parmaklarını çevirmeye başlamasıyla birlikte havada bir anda pırıltılar oluştuğunu fark eder ve şaşırırdı. Biraz dikkatlice etrafını dinlese annesinin, “Kalbinin ağırlaşmasına neden olan şeyi iyileştirebilmesi için oğluma bir doz anne sevgisi bahşediyorum,” diye fısıldadığını da duyardı. Vulcanus ne dönüp arkasına baktı ne de annesinin fısıldadığını duydu. Neredeyse görünmez sayılan bir güç kordonunun kendisini takip ettiğini de kesinlikle fark etmedi. Diğer Olimposlulardan birine rastlamadan önce orayı terk etmekte kararlı, sarayın içinde yürümeye devam etti. Hâlâ yavaş yavaş ilerlese de adımları dengesiz ya da çekingen değildi. Aslında sessiz bir şekilde hareket ediyordu ama yine de temposuyla kendini hissettiren bir gücü vardı. Büyük balo salonunun çıkış kapısına geldiğinde öylesine rahat, öylesine neşeli ve öylesine melodik bir kahkaha sesi duydu ki bu kahkahanın kime ait olduğu konusunda bir an bile tereddüt etmedi. Hayır. Bugün onunla bir kez daha karşılaşmak istemiyordu. Vulcanus durdu ve Venüs ona doğru yaklaşırken sessizce gölgelerin arasına saklandı. Venüs gülüyor ve hareretli bir şekilde Bahar Tanrıçası’yla sohbet ediyordu. Belli ki can sıkıntısı Vulcanus’un diyarından ayrılır ayrılmaz geçmişti.


14 c Aşk Tanrıçası


Aşk Tanrıçası' ndan ilk sayfalar