Page 1

Newton Doğal Felsefenin Matematiksel İlkeleri (Seçme/er)

Çeviren Aziz Yardımlı


ISAAC NEWTON

Doğal Felsefenin Matematiksel tikeleri (SEÇMELER) •

Optik (SEÇMELER) Usdışı İnsan ve Ussal E vren üzerine bir önsöz ile çeviren

Aziz Yardımlı

idea • İstanbul


[D B A G E N Ç L İK A R Ş İ V İ 6 yayın tu ta r ı v e red a k siyon A Z İZ Y A R D IM L I

DF.N17XANF.FF.

İ D E A Y A Y IN E V İ, Ankara C a d d e si 7 4 /5 6 C a g a lo g lu — İstanbul Bıı çev iriler jçiıı O a z i z YARDIMLI 1997 Usch.şt in sa n v t U ssa l E v ren O AZ İZ YARDIMLI 19 9 7 is a a c n e w t o n

D o ğ a l F elsefenin M a tem atiksel İlkeleri

Phiiosophtae N a in ra lis P rm d p ia M athem aitca M a ih cm o tica f P rin cip le s o f N a tu ra ! T'hifosnphy (1 6 8 6 ,1 7 1 3 ,1 7 2 5 } L a tin ce ’den İ n g iliz ce ’y e çev iren Anclrew M a ü t G ö z d e n geçiren E lo n a n C a jo r ı

Optik Optıcs (1 7 0 4 , 1 71 7) I. BASKI 5UBAT 1998

Tüm hakları saklıdır. Bu k ita bın h iç b i r b ö lü m ü y a y ın ev in in izni olm a k sızın y e n id e n ürctU em ez D izg i/G ra fik : ie tn y s B a skı: ETAM E sk işeh ir P rint e d m T ürkiye IS B N 9 75 397 024 2


NEWTON DO ĞAL FELSEFENİN M ATEMATİKSEL İLKELERİ •

OPTİK


Usdışı İnsan ve Ussal Evren A Z İZ Y A K D IM U

M odern Nevvton imgesi ve gerçek Nevvton— 5; Sim ya— 17; Nevvton G ereksinim i?— 19; Y erçekim i— 27; Kepler— 30; Kalkülüs— 39; Vargj— 43; Ek: Us ve Usdışı. Largetto— 49 K aynakça— 59

Modern Nevvton imgesi ve gerçek Nevvton — Sıradan m etalleri altına dönüştürm ek için kazan v e im biklerle bü­ yülü simya d e n eyleri yapan bir insanın fizik bilim i ile ilgisi olabilir mi? — G ezegen leri G ü n eşe v e G üneşi g eze g e n le re çeken , m olekülü m o­ lek ü le, atom u atom a bağlayan yerçekim i kuvvetini H erm etik bir Yer­ çek im i Tanrısının isten ci olarak gören v e 'b o ş' uzayın tanrısal ‘duyu örge n i,' tanrısal sensorium olduğuna inanan bir insanın fiz ik bilim i ile ilgisi olabilir m i? M od ern çağın yanıtı olumludur. Olabilir, denir. Aslında, b ö y le bir kafa pekala en iyi fizikçi bile olabilir, derler. Palavra. Nevvton üzerine d e n geli, türeli in ce le m e le r yok d e n e ce k kadar azdır. Yüzyıllardır tüm ü de savunm acı, özn el, etnik bakış açılarından yazılan sayısız yoru m kuşakların bilincinde silinm esi ç o k gü ç olacak izlenim lerbırakm ıştır. G iderek sonon yıllarda üretilen eleştirel in c e ­ le m e le r bile Batının duyarlı noktalarına dokunm ayı, sorunu politik v e ek in sel zem ini içersin d e ird elem eyi g ö z e alamazlar. Tabu lıenüz dokunulamayacak denli güçlüdür. Biitün bir m od ern bilinç yapısı tara­ fından, gid erek uydu alt-ekin alanları tarafından desteklenir. Isaac Nevvton A n glo-S a xon akadem izm inin putlarından biri, aslın­ da birincisidir. Hak etm ediği sanlarla onurlandırılm ış, başaram aya­ cağı ş e y le r e ye te n e k li görülm üştür. M e s le k yaşam ının sonlarına


6

Aziz Yardımlı

d o ğ ra N e w to n ’ u k e ş fe d e re k on u “ satır satır oku m a lısın ız” diyen Şikagolu v e N o b e l ödüllü bir astrofizikçi— kim olduğunun hiçbir ö n e ­ m i yok tu r— ş ö y le sürdürür (1994): "S erg iled iğ i bilim görüşü, yazı­ şındaki duruluk, bulduğu y en i şey lerin sayısı ö y le bir fizik sel ve m atem atiksel kavrayış sergiler ki, bilim de herhangi b ir zamanda bir koşutu yok tur.” N ew ton bugün b öy le tanınır, v e Philosophiae N aturalis P rincipia M alhem alica ise “ tlıc opu s that laid the foundation for m o d e rn S cien ce" olarak. B u h em en h em en din sel bir tapınmaya varan tutum un arkasında N ew ton 'u n kalkülüsü, e v ren sel yerçek im i yasasını, v e optik kuramını "k e ş fe ttiğ i" gibi “ sıradan" bilgiler, h e r ­ k esin bildiği “ g e rçe k lik le r” yatar. G erçek lik ler? N ew ton 'u n 'parlam entosu' den ilen Royal S ociety tarafından L eib n iz'i N e w to n ’dan kalkülüsünü çalm akla suçlayan karar, g e r ç e k t e bütünüyle d e n gesizleşm iş N e w to n ’un kendisi tarafından yazılıp ku­ rum un 'ya n sız’ yargıçları ön ü n e imzalanmak ü zere atılan bir Com m ercium epistolicum bugün d e yalnızca propagandanın diren ilm ez g ü cü n e tanıktır. N e w to n ’ a g e z e g e n devim lerinin çözü m lem esin i v e ters kare yasa­ sını, y e rçe k im i kuvvetinin doğasını öğ reten R ob ert H ook e bugün de bir zamanlar N ew ton 'u n elin d en uğradığı haksızlığı yaşar. Ve N e w ton 'u n ren kler kuramı h er zaman olduğu gibi bugün de b aş­ lıca v e g e rçe k anlamda ressam lar tarafından çürütülür. Olgular, v e onları inanılm ayacak yorum larla çarpıtıp terslerin d en algılama tutum u, ciddi olarak çözü m len diklerin d e, Batı m o d e m iz m inin bir başka boyutta, ‘ b ilim sel’ dü şün ce boyutunda da bir d e ğ e r le n ­ dirm esin i yapm anın ço k iyi bir ölçü tü nü verecek lerdir. B u ekinin tem el direk lerind en biri olan Batı akadem izm inin (ve bir m aym un gibi kendini on un ü zerin e m od ellen d irm e çabasında olan D oğu aka­ dem izm inin) nasıl bir bilim anlayışına gereksin diğini g ö s te r e c e k le r ­ dir. N e w to n , yalnızca etn ik İngilizin d eğ il ama ortalam a Batılının gururla belirttiği gibi, g e rçe k te n de Batı uygarlığının en tellek tü el mimarlarından biridir, hiçbir kuşkuya y e r bırakmayacak bir yolda Batı tininin m od ern kahramanlar Pantheonuna aittir. K esinlikle E vren ­ sel İnsanlık dünyasına değil. N e d en leri bütünüyle açıktır. En iyi fizikçi olan N e w ton ’ un olgun y a şa m ım n en büyük bölü m ü n ­ de sim ya ü zerin e derlediği d ev kaynakça 5000 kadar girişten oluşur, v e konu üzerine yazılan matem atik v e 'm ekanik' üzerin e yazılannın h e r birini çok ço k aşar. Dahası, Prin cipia' nın yayım ından kısa b ir sü re ön cesine dek N e w -


Usıltfi İnsan ve Ussal Evren

7

Lın’ un kafasında ne evren sel yerçekim i kavramı ne de g e z e g e n devi­ minin herhangi bir çözü m lem esi vardır. R ob ert Ilo o k e ile m ek tu p ­ laşmalarında, büyük deha ço k açık v e ço k s e çik olarak bir ö z e ğ e doğru dü şm e devim inin sarm al bir yol izleyeceğin i yazar. Y erçekim i kuvvetinin uzaklığın değil ikinci üssü ile, birinci üssii ile bile ters orantılı olarak azalm adığım düşünür. H ook e tarafından düzeltilir, ve kendisine g e z e g e n devim inin dinamik çözü m lem esi ve ayrıca y e r ­ çek im i kuvvetinin uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğu öğretilir. Ama bundan dört yıl sonra bile, 1 684’un sonlarına doğru yazdığı e r ­ ken bir taslakta bile {De M otu, Dünya Üzerine), aşağıda alıntılayacağı­ mız gibi, henüz evren sel yerçekim i kavramım anlayabilmiş değildir. T ü m olguların gün ışığında olm asına karşın, acım asızca bugün de yaygın olarak e g e m e n olan ve hiç kuşkusuz onyıllarca daha g e çe rli olacak olan görü ş başka türlüdür. Okullarda gen çlerd en papağan gibi “ Nevvton yasaları” nı e zb erlem eleri istenir. B ütünüyle Nevvton'un katkısı v e bilgisi dışında gelişm iş bir kalkülüs Nevvton'un buluşu ola­ rak belletilir. Optik üzerine kaba saba gözlem leri v e bütünüyle d e s ­ teksiz, bütünüyle tanıtsız g örü şleri bile bir dehaya yaraşır buluşlar d ü zeyin e şişirilir. Ve uygulamada, bütün bir m od ern doğa bilim inin kendisi N evvton’ uıı m odeli üzerine işler. M od crn ist eğitim in işleyiş yolu ve N ew ton cu bilim arasındaki iliş­ kinin düzeyi sandığımızdan da yakın olabilir mi? Nevvtoncu kuram bilim sel değeri, ya da g e rçe k bir evren bilgisi sunması nedeniyle değil, ama çok yalın m atem atiksel yapısından ötü ­ rü yararlığı n eden iyle, doğm akta olan işleyim toplum unun g e re k s i­ n im lerin e yanıt v e rm e si n edeniyle yaygın bir kabul gördü. Zamanla, gelişm iş ülkelerden üçüncü dünya ülkelerine dek tüm dünya bilim kurum lan tarafından benim sendi. Pragm atizm in eğitim siz insanlık üzerindeki ezici mantığı m od ern olgunlaşm a dü zeyinin oldukça g e r ­ çe k çi bir ölçüsünü verir. Tıpkı bir atom un tüm evren i yansıtm ası gibi, m od ern eğitim dizgesi tarafından b içim lendirilen bir bilincin de Batı uygarlığının tüm doğasını yansıttığını kabul etm eliyiz. Ve tem elleri g e rçe k te n d e N eıvton 'u n kendisi tarafından atılan p ozitiv ist fizik yorum unun m odern eğitim deki v e toplum daki yerinin ne denli b e lir­ leyici olduğunu yadsım am alıyız. Evrenin salt nicel çözüm lem esi, kav­ ramı dışlayan, sorun un g e r ç e ğ i ile ilgilen m ey en , ideaları olgu lar karşısında ilgisiz bulan, anlamayı sorun edin m ey en bu sözd e bilim sel yaklaşım , N ervton'un— v e başka p ek çok pozitivistin — kendi kişili­ ğin de gösLerdiği gibi, pekala boşinançların, sim yacılığın, bü yü cü lü ­ ğün bile eşliğin de olanaklıdır. D üşü nü lm esi gerek en ş e y ço k yalındır. B elk i d e biraz g ü ç ola b ile­


Aziz Yardımlı

a

cek ş e y m od ern önyargıyı yeniden-yargılayabilm ektir. B ü yü v e g e r ­ çek lik , boşinanç ve ussal bilim bir v e aynı b ilin çte birarada varolamazlar. Bu olgunun doğasına aykırıdır. E vren ussaldır, v e ancak eşit ölçü de ussal bir kafa tarafından anlaşılabilir. Usdışı bir kafa yapısı için dünyası da eşit ö lçü d e usdışıdır. B ilim sel bilgi, bilim, ya âz gerçeklik ile bir olan bilgi, ya da e ğ e r d ilersek saltık bilgi— kutsal d eğ il ama yalın olarak değişm eyen in , d eğ işm ezin bilgisi— var olanın bilgisidir, v e var olan ussal olandır. Ya da, ussal olm ayan var olmayandır, yal­ nızca birinin im gelem in de tasarlanan hiçliktir. Bu son ön e rm e le r gerçeklik ve bilgi v e varlık arasında öyle bir iliş­ kiyi varsayarlar ki, başlangıcından bu yana tüm felsefen in tem elin de yatar-görgücü lüğün değil, ama sözcü ğü n g e rçe k anlamında bilgelik sevgisin in , bilim sevgisin in. Aynı ön erm eler, bakış açısı g e re ğ i, tüm görgücülük tarafından red dedilirler-görecilik , öznelcilik, kuşkuculuk tarafından. Bu kısa yazının başlıca amacı felsefen in bakış açısından N e w to n 'u v e on un 'doğal fe ls e fe s in i’ doğru bir ışık altında odakla­ maya çalışmaktır. Bu girişim i izlem eyi kolaylaştıracak biricik ön g erek usdtşt bir kafanın ussal evreni kavrayam ayacağını doğrulam ak olacaktır. N orm al olarak insanlar g ö rm e y e dayanamadıkları olguları sık sık gözardı ederler. N ew ton durumunda bu açıkça kendini aldat­ maya dek varır. Ama tarihin h er d ön em in de olduğu gibi, mitin ezici gü cü g e rçe k te yalnızca anlatım verd iği saçm alığın dozu ile doğru orantılıdır. Bugüıı henüz mit öy lesin e yaygın v e g eçeriid ir ki, sorgu ­ lanmasını düşünm ek bile p e k ço k la n için n ere d e y s e yen i bir keşif, hiç kuşkusuz uğruna belli iç çatışmaları g ö z e almaya d e ğ e ce k denli ön em li bir keşif değerindedir. Ve bugün de henüz Batı ekininin yerin ­ den kolay kolay sökülüp atılamayacak dem irbaşlarından biridir. Daha tam olarak, N ew ton cu bilim anlayışı usdışı Batı uygarlığının tem el d irek lerin d en biridir v e eleştirisi, çü rütülm esi bütünün eleştirisi, bütünün çürütülm esidir. N e w to n ’ un ‘doğal fe ls e fe s i' (ya da 'd e n e y se l fe ls e fe s i’ ya da ‘ m a­ tem atiksel fe lse fe si’ ), daha baştan anımsatmanın yerin d e olacağı gibi, ve kendisinin özellik le vurguladığı gibi, hiçbir biçim de bilimsel, fiz ik ­ sel ya da felsefi değildir. N ew ton 'u n kendisi yaptığı ş e y e B ilim ya da Fizik ya da M ekanik dem ekten bütünüyle amaçlı olarak v e bütünüyle vurgulu olarak kaçındı. G erçek te, doğanın m ekanik anlayışına karşı, K arte.zyenizm e karşı kendi yön tem leriy le amansızca savaştı. Kendi yaptığı ş e y e ‘ doğal fe ls e fe ’ ded i v e b ö y le bir ‘ fe ls e fe ’nin bilim den daha büyük bir alana genişlediğini, H erm etik bir Tanrının y ü k lem le­ rini v e fiziksel evren ile ilişkilerini irdelem eyi de kapsadığını düşündü. Bu g e n iş le m e zem in in d e, N ew ton 'u n ‘ doğal fe ls e fe s i’ kendini


Usdışı insan ve Ussal Evren

9

görgül bilim den olduğu gibi D oğa Felsefesinden de ayırır. Çiinkii bir yandan G örgiil Rilim ö zd ek sel ev ren e doğal ussallık bakış açısından yaklaşırken, m odern çağa D escartes'ın çalışmasıyla yen iden tanıtılan D oğa F e lsefesi ise bu görgiil ussallığın hıırgtd ussallığa yü k seltilm e­ si girişim idir. Ve ereği doğanın bilgisine eksiksiz bir tü m dengelim di uslamlama, eksiksiz bir kavram mantığı tem elin de tam anlaşılır b içi­ mini kazandırmaktır. G örgül veriler için kaygılanmaksızın. Çünkü bu sonuncuların, görüngülerin kendileri her zaman kavram tarafından, usun doğal işlevi tarafından belirlenir. D oğanın bilgisi usun kendi doğal kategorilerinden başka herhangi bir doğaüstü aracılığı g e r e k ­ tirm ez. Am a N ew ton 'u n salt nicel m atem atiksel ilkeler ü zerin e daya­ lı 'doğal fe ls e fe s i' için bu nesnel, nedensel, ve belirlenim ci ussallık, bu a p rio ri kavram sallık özellikle amaca aykırıdır v e zararlıdır v e red­ dedilm elidir. Nevvton bir yandan kendi doğal fe lsefesin e tüm K ar­ tezyen ussallığı kabul ed iy or görünürken, v e b ö y le ce saf doğal usun duygudaşlığını kolayca kazanırken, öte yandan aynı ussallığa bütü­ n ü yle dışsal bir ıııctafiziksel yoru m v e r m e y e çalıştı. Salt marnla­ mayacak deııli usdışı olduğu için alg kanamayan bu uyum suzluk, bu cşölçüiTisüzliik bugün de Nevvkm'ını n esn el, ussal bilim ci olarak g ö ­ rülm esinin gü vencesidir. K işinin bilim , fe ls e fe , görgü cü lü k , din konusunda g örü şleri ne olursa olsun, h içb irşey P rin cip ia ’ um bir görgücülük v e ta n n bilim karışım ı olduğu olgu sun u çü rü tem ez. Ö nüm üzde N ew ton 'u n yazıla n durur. G en e de anlaşılması biraz gü ç olan ş e y salt d e n e y v e g ö z ­ lem üzerine dayandığını s öy ley en görgücülüğün, paradoksal olarak, h er zam an en kötü m etafiziğe götü rm esi olgusudur. Ama görgücülük baştan sona paradokslara bürülii değil m idir? H er ne olursa olsun, kendi tanıklığı olm asaydı bile, açıktır ki felsefe olm aktan N e w to n ’ un ‘ doğal fe ls e fe 's i denli uzak bir başka ş e y daha tasarlamak olanak­ sızdır. F elsefeyi hiçbir kuşku ve kaygı duym aksızın bu saçmalıktan bağışlayabiliriz. G örgücülük, Davicl H u m e’ uıı açıkça gördüğü v e vurgulayarak b e ­ lirttiği gibi, bilgi ve gerçekliği öznel inanç ve olasılık ile değiştirir. Am a, inancın gerçeklik ile g erçek ilgisinin görü lm esi ölçü sün de, v e ancak ussal bilginin g e r ç e k inanca, g e rç e k liğ e inanca y ü k s e le b i­ le ce ğ in in anlaşılması ölçü sü n de, açıktır ki görgücü ııün 'inancı' da tıpkı 'b ilgisi' gibi boş olacak, kolayca boş-m anca in dirgen ecek tir. P rin cipia'nın bütünüyle açıkta yatan görgücü lüğü eşit, ölçü d e açıkta yatan tuhaf bir metafiziğin eşliğindedir. Ama bu olgunun doğası g e r e ­ ğidir. Salt pozitif deney v e pozitif gözlem üzerine dayandığında dire­ ten bir bakış açısı, paradoksal olarak, hiçbir zaman p o z itif b ilgiye


/isiz Yardımlı

10

götürm ez, ama h er zaman negatif bir m etafiziğe götürür— g öreciliğe, özn elciİiğe, v e n eden selliğin , n esn elliğin , özd eğin yadsınm asına, ve bu yadsım anın dü şü n ceye sağladığı den etim siz g e v ş e k lik te baştan sona usdışı kurgulara v e önsavlara. Nevvton durumunda, kypothese nan fin g o dem ek , ötısavlar uydurm am dem ek, g e rçe k te en büyük ön savlan uydurm ak dem ektir. Nevvton tüm kuşkucular gibi, tüm görgü cü ler gibi insan bilgisinin sınırları olduğuna, insanın g erçek bilgiye erişm e y eten eğin d e olm adı­ ğına inandı. Aslında, tüm d en ey sel 'felsefeciler’ gibi, tüm görg ü cü ler gibi us kavram ına yabancıydı v e insanın— v e aslında kendisinin— ussal bir varlık olduğunun bilincinde değildi. Ona g ö re insan dü şün ­ c e s i bir g e rçe k lik kavrayışı için y etersiz v e yeten ek sizd i, v e insan için bilim sel bilgi gibi felsefi bilgi ideali de çok fazlaydı— tıpkı daha sonra hayranları arasında y e r alarak Usu Eleştirm e girişim inde m e ­ le k le re de bir y e r bulacak olan Imm anuel K ant'ın da düşündüğü gibi. N evvton’ un ‘ d e n e y se l fe ls e fe s i’ Kant’ ın E leştirel F elsefesin in de asıl öncüsüdür. Ve H u m e insan dü şü n cesi için yıkıcılığın da da h içbir zaman sanıldığı denli etkili olm uş değildir: O da yalnızca N e w to n ’un izinden yürüyordu.* N cw to n ’a kim ileri "b ü yü cü lerin sonuncusu, bilim cilerin ilk i” der. B u espri saçmadır, v e p e k ç o k sözd e espri durumunda olduğu gibi dü şün cesiz v e içeriksizdir. Sorunu ciddi olarak dü şün m ek gerekir. P ozitif bilimin, sözcü ğü n iyi anlamında gözlem ve den ey üzerine, n e s ­ nel uslam lama ü zerin e dayalı kuram cılığın bir özelliği de boşinanç den ilen usdışım etk isizleştirm e çabası değil m idir? Peki, m atem atik sağduyuyu, sağlıklı bir düşünm e yetisin i kolla­ manın g ü v e n c e si değil m idir? N evvton'un kitabının başlığında görü len ‘m atem atiksel ilk eler’ an­ latımı N e w to n ’ un gen el amacını dolaysızca anlatır. Başlık bilimsel ya rh fiziksel ilk eler değil, ya da gid erek D e s ca rte s 'm P n n cip ia philosop *O yle bir kafa yapısı vardır ki, cıı saçnıa, en anlamsız, cn usdışı olana kolayca inanır, usdışm m lılsımma coşkuyla sanlır. Bu yapıyı hepimiz tanınz, v e usdışına inanışı v e onu savunuşuna lıayret etm ekten başka birşey yapamayız: Uzayın beş, on. onbeş boyutlu ve bir de sonlu olması, zamanın da birkaç boyutunun v c bir baş­ langıcının vc bir de sınırlarının olması, bir çizgideki noktaların sayılması, eğrinin doğrudan daha kısa olması vb. gibi saçmalık lamı bu kafalar üzerinde karşı koyu­ lamaz bir gücü, gizem li, giderek şizofrenik bir etkisi vardır. Bunlara tanı bir esri­ me içinde inanırlar. Vc aynı zamanda kuşkucudurlar'. Aynı zamanda yöntem lerinin deney ve gözlem olduğunu da söylerler. G örgücü olduklarını, usa, d üşünceye bir sınır çektiklerini. S ezgiye, esin e, duyu-verilerine dayandıklarını. Bu bir karak­ terdir. Ve bu karakter yaşamın her alanında olduğu gibi felsefed e de, bilimlerde de kendini gösterir.


Usdışt İnsan ve Utsa! Evren

11

hiae başlıklı kitabı durumunda olduğu gibi felsefi ilk eler d e değildir. Peki, kitabının başlığına ‘ m atem atiksel ilk e le r’ anlatım ını alan N e w to n m atem atiğin g ü v en cesin d en yararlanmış olamaz m ı? Yoksa m atem atik, H e ise n b e rg 'in dediği gibi, yalnızca kuramdaki ‘iç tutar­ sızlıkları’ dü zeltm eye mi yarar, yalnızca “ dizgen in m atem atiksel im ­ g e s i d izge d e çelişk ilerin olm am asını g ü v e n ce altına [m ı] alır” ? H er ne olursa olsun, m atem atik n esn esinin varoluşunu doğrulam az, ve varlığın, varolan ın bilgisi ise bilim in ilgilendiği biricik sorundur, "Ve Newt.on’ un sırtım dön dü ğü şey varoluşu konu alan kavram sal g e r ­ çekliktir, koşulsuz ussal düşüncedir, m atem atik değil. N ew ton hiç kuşkusuz iyi bir m atem atikçiydi. Ama örn eğin E in stein da. Ö rneğin bugün Nevvton’ un kürsüsünü dolduran H aw king de, E in stein 'm eşit ö lçü d e m atem atiksel tem elli bir kurgu olan 1917 kitapçığı E vrenin ‘R ’ yarıçapının hesaplanm ası için verilen form ü lle sonlanır. Bundan b ö y le m atem atiksel olarak bir “ k ü re” olan uzayın kapsadığı sonlu özd ek niceliği bile hesaplanabilir! G eriye kalan ş e y zam ansal ''s ıfır1' noktasını, “ zamanın başlangıç tarihini” hesaplamaktır, ve H aw king bu g ö re v i başarıyla y e rin e getirir. Bu işlem lerd e kavram mantığı bütünüyle gerek siz, aslında m atem atiksel keyfilik açısından e n g e l­ leyicidir. Ve g özlem ve den eyin de bir yana atılmasıyla, kavram a gibi g e re k siz bir kaygıdan bütünüyle özg ü rleşerek , kişi m atem atik ara­ cılığıyla dilediği, uygun gördüğü iıerşeyi tanıtlayabilir. E vrenin nicel çözüm lem esi h e rşe y e izin verir— anarşist yön tem sizliğin dü şün de bile g ö re m e y e ce ğ i bir dü zeye dek. Einstein evrenin g en işlem esin i durdurm ak ü zere form üllerini ayarlamada bile bir sorun görm edi. Principia N cw to n 'u n açıkça y eten ek li bir geom etrîci olduğunu gösterir, v e bundan kuşku duyamayız. Am a örn eğin K epler, G alileo, K opernik, P tolcm i, tümü d e ço k iyi birer geom etricidir, ve bu o d ö ­ n em lerin tüm fizikçilerinden bek len en doğal bir yetkinliktir. Dahası, iyi bir m atem atikçi olmak örn eğin D esca rtes’ m A nalitik G eom etri­ sinden yararlanabilm eyi gerektirir, v e bunun da ötesin d e özellik le birinin kendisi tarafından yaratıldığını ileri sürdüğü K alkülüsü kul­ lanabilm esini gerektirir. O zaman m atem atikçiliği dikkate d e ğ e r bir başarı olarak kabul edilebilir. Ama Nevvton’da n e L eib n iz’in m a te­ m atiksel ilgisi v e yaratıcılığı, ne de L eib n iz’ in kalkülüsünü uygula­ maya koyan ve açındıran Bernoulliler, Euier, Laplace, Larange gibi matem atikçilerin verim li incelikleri vardır. N ew ton gen çlik dü şü n ce­ lerini g e liştirm ek ten se kendini simya d en ey lerin e adanıayı yeğled i. T ü m kalkülüs edim sel olarak Nervton'un dışında gelişti. Ve N ew ton çalışm ası konusunda tek bir sözcü k bile işitm em iş olan bu gelişim sürecinin öncüsü olm a rolünü Royal S o cie ty ’y e kendi dikte ettirdiği


12

Aziz Yardımlı

b ir karar m etni ile kendi üzerin e almak istedi, N eıvton'un, bütünüy­ le ciddi olarak, antik m atem atikçilerden bu yana en büyük m atem a­ tikçi olduğu biçim inde bir başka boşinancı daha vardı. Ama g e rçe k bir m atem atikçide bulunan, m atem atiği eski Yunanlılardan bu yana insan dü şün cesinin ö v ü n ç kaynağı yapm ış olan o ek sik siz ussallığın onda hiçbir şansı yoktu. D e n e y se l fe ls e fe , salt den ey v e gözlem v e n le n n in g e m lle ş tm lm e si üzerine dayalı ilk elerden, ön erm elerd en , yasalardan vb. oluşan bir yapı olarak tanımlanır. B ö y lece Principia kuruluşunda tam bir kav­ ramsal boşluk üzerin e dayanır, ve kavram sal d estek ten yok su n salt m atem atiksel sağınlık tipik kuşkucu bakış açısında d estek arar, N ew ton 'u n kendisi 'F e lse fe d e Uslamlama Kuralları’ dediği ş ey lerd e N o IV altında şunları bildirir: “ Deneysel felsefede gen el tüm evarım yoluyla fenom enlerden çıkarsanan önermelere, tasarlanabilecek karşıt önsavlara karşın, doğru olarak ya da gerçeğe çok ya k ın olarak bakacağız— ta ki onları ya daha doğru, ya da kuraldışılara açık kılabilecek başka fenom enler ortaya çıkıncaya d ek ." D en ey sel felsefe, gördüğü m ü z gibi yaratıcısının kendi sö zle rin d e, bir tüm dengelim d izgesi ü retm eyi, kavram sal olarak, mantıksal olarak aklanmış v e sağlam laştırılm ış bir g e rçe k lik yapısı kurmayı amaçlamaz. B u alçakgönüllülüğün n edeni yasaların yanlış saptanmış olabilecekleri, fiziksel araştırm acının ya­ n ılabileceği gibi noktalarla ilgisizdir. Yanılmak h iç kuşkusuz insan içindir, v e ussal dü şün ce tarafından gid erilebilm e olanağım hiçbir zaman dışlam az. G en e de görg ü cü bakış açısının sinir teli insanın yanılabilmesi değil, ama yanılgısının sürekli, saltık, kaçınılm az olması noktasında sonlanır. Biraz aşağıda yine N ew ton ’ uıı kendi sö zle rin ­ den ö ğ re n e ce ğ im iz gibi, sorun insan usunun gerçek liği bilm e, ş e y ­ lerin özünü anlama yeten eğin d en yoksun olmasıdır. D en ey sel felsefe ne olursa olsun evrensel ve zorunlu yasalara izin v e rm e z , yasa kavra­ m ının kendisini tanımaz. Başka bir d ey işle, tüm d ü zen ek bilim inin tem el kavramı olan nedenselliği tanım az. ‘M atem atiksel fe ls e fe ’de h e rşe y e k sik siz bir uyum serg iler: N ew ton bu iyi İşlem ey en , bu ‘ yanlışlanabilirliğe’ açık ‘ yasaların’ eksiksiz olarak koruyamadıkları e v re n d en gesin i y e n id en kurm ak için Tanrının zam an zaman işe karışm ak zorunda olduğunu bildirir. B ir kez daha, tüm evarım cı altyapısı ile bütünüyle tutarlı olarak, N e w to n ’ un evren i nedensellik tem elin de işleyen belirlenim li bir dü­ zenek değildir. D e s ca rte s ’ ın evren i gibi Tanrı tarafından bir k ez ya­ ratıldıktan sonra sonsu zlu k için de doğal yasalar tem elin d e işley en e k sik siz bir m antıksal/özdeksel yapı değildir, ama L eib n iz'in anla­ tım ıyla, ik in ci-sm ıf bir saat yapım cısın ın ürünü gibi zaman zaman


13

Usdışt İns/m ve Ussal Evren

dü zeltilm eye, onarılmaya g erek sin en rierme çatma bir yapıdır. N ew ton ’ un doğal felsefesin i sunan Principia gid erek fizikçilerin kendileri tarafından bile hiçbir biçim de yaygın olarak okunan ölçü n bir fizik kitabı değildir. Çünkii, bir yandan kalküliis y erin e g e o m e t­ rik yön te m le yazılan bir 'm ekanik' çalışm asının ‘ okunm ası'ndan söz etm ek ço k güçtür, v e ö te yandan m od ern fizik izlen celeri g en ellik le Tan nbilin ıscl m etin ler v e yorum lar kapsamazlar. Aslında, eleştirel in ce le m e le r dışında, tüm dünyada Prin cip ia’ yı satır satır okum a gibi zorlu bir girişim den haz duym ayı başarabilecek çok az insan vardır. Ve P rincipia fizikçilerin kendileri tarafından en son okunan, daha doğrusu hiç okunm ayan kitaplar arasında ilk sıralarda gelir. Principia, N ervtoıı'un haklı olarak direttiği gibi, h k fizik ya da bir m ekanik çalışm ası olarak görü lem ez. B ugün asıl kavram ında m e­ k a n ik

olarak kabul ettiğim iz bilim özsel olarak ve sözcü ğü n sağın

anlamında D esca rtes’ın ve L eibn iz’ in

M E K A N İK

olarak anladıkları ş e y ­

dir— sözcü ğü n tam anlamıyla N ervton’ un reddettiği sağlıklı v e sa ğ­ duyulu bakış açısı. M ekan ik sözcü ğü nü n kendisi b ile D e s ca rte s ’ ı anımsatır, N cw torı'u değil. Ve bugün bu bilim i n icel yanında b elirle­ yen m atem atik yine ö zse l olarak D e s ca rte s ’ın

A N A L İT İK G E O M E T R İS İ

zem in in d e L eibn iz tarafından geliştirilen KAl.KÜLÜsüir— sim g esel yazım ından t.emel yön tem lerin e dek. Bilim v e m atem atiğin b elitsel, kavramsal, ya da ussal tem ellerin i atanların fe ls e fe cile r olm ası bir raslantı değildir. H er ikisi de Avrupa'ya 'm od ern ' bilim i, ‘ m od ern ' felsefen in (ya da, 'm od ern ' sözcüğünü biryana atarsak, yalnızca bilim v e felsefen in ), ussal insan v e ussal evren görü şün ün an ölçü nlerini tanıtan ön cü ler arasındadır. Ve onların kendi çalışmaları yin e e v re n ­ sel insanlığın ussal bilgi [iİHİKİMİııin parçasıdır. H e r birin de onları bilim sel sü rece o özsel, vazgeçilm ez katkılarını ü retm eye götü ren yan o aynı evren sel ustur. B ugün m od ern bilim de ‘bilini’ adına yaraşır h erşey e v re n s e l ussal çabanın ürünüdür, ve D e sra rtes v e L eibniz bu bütüne ne denli a itse­ ler, N ew ton bu ödünsüz ussallığın o denli dışında olm ayı istedi. Ve elb e tte başardı. G alileo'daıı K e p le r’e, v e Pascal1dan, E u ler’den L ap lace’ a sayısız m od ern bilim cinin v e m atem atikçinin çabalan olm aksızın M ekanik v e Kalküliis de hiç kuşkusuz bugünkü bütünlükleri içinde vnrolaınazlardı, v e e şit ölçü de açıktır ki G alileo’ nun da ön cesin e, K opern ik, Ptolem i, E u klidcs, A ristoteles, Platon v e en ilk Yunanlı bilim ci ve fe ls e fe cile r e dek giden bilimsel süreklilik, m odern pozitivistin ç o ­ cu ksu red dedişlerine karşın, sözcü ğü n en doğal anlamında bir fiil.Gi uİRİKîMîdir. E ş deyişle, kavramın disiplini altındadır, usun (ya da kav­


14

Aziz Yardımlı

ramsal bütünün) kendini sürekli olarak daha g e r ç e k biçim lere, daha g e r ç e k g ö rü n g ü le re ö rg ü tlem esi sürecidir. Sü rekli b ir devrim dir. K e p le r’ in ken disi III. Yasasını da kapsayan Epitom es A stron om ide C opernicane’ si için (16 2 0 ) “ Bu kitap Aristoteles'in G ök ler Ü zerine kitabına b ir ek olarak hizmet etm ek üzere tasarlanm ıştır" der. Ve e v r e ­ nin öze ğ in i Yeryüzü olarak g ören P toîem i’ nin tüm çatışm asını ü stle­ n en K op ern ik ’in G ü n eşi ö z e k alan önsavı kendisinin b elirttiği gibi ço k daha ö n ced en antik dön em d e “ Pisagorcu H erakleides v e E k fa n tos, ve— C icero ’nutı belirttiği gib i— S iraküzeli H ik eta s" tarafından paylaşılıyordu; “ onlar D ünyayı evrenin özeğinde dönüyor olarak kabul ettiler." K op ern ik yalnızca P to le m i’ nin ö zek seçim in i değiştird i. M a x w e ll’ in b elirttiği gib i ( Özdek ve D ev im , K onu 104), K opern ik dizgesi P tolem i d iz g e si ü zerinde "yalınlık dışında h içb ir üstünlük g ö s te r m e z ” v e devim in göreliliği olgu su karşısında, K opern ik için de iki d izged en birinin seçilm esin i aklayabilecek dinamik bir kanıt, ya da telesk ob u n sağlayabileceği g ö z le m kanıtlan yoktu. Paradigma? E şölçü m sü zlü k? İletişim sizlik? D e v irm e , yakıp yıkıp yok etm e? İrrasyonalizm in u su tarihsel bütünlüğünde y ok etm e girişim i de irrasyoneldir— tıpkı fe lse fed en dilbilim e, ruh bilim den toplum bilim e, m atem atikten fiziğin kendisine d ek h er alanda ussal olana yapılan saldınlar gibi. H e r zam an bir bilim cinin sağduyusunu da gösterm iş olan ussalcı G o e th e tam bu bağlamda "B ilim in tarihi bilim in ken disidir” diyordu. N e w to n ’ a karşı polem iğin d e "H erh angi bir kuram sal bağ olm aksızın d en e y im le r sun m ak" aşın ölçü de tuhaftır derken, N ew ton 'u n 'doğal fe ls e fe s in i’ doğal insan usunun ö zg ü rce, gü v en le, sağduyu ile karşı­ sına a labileceği, ö z ü m s e y e b ile ce ğ i bir çalışma olarak görm ü yordu . N evvton’ un 'doğal fe ls e fe s i’ kuramsal, kavramsal, m antıksal bağlantı yerin e H erm etik bir bağ geçirirk en , b en zer olarak tarihsel sü rekli­ liğin d e hesabı görülür, v e N ew ton om uzlarında yü kseldiğin i dü şün ­ m ek ten kaçınam adığı ön cellerin i usdışı bir tutumla red dedip karalar, p ozitiv ist paradigm acılığın en erk en örn ek lerin d en birini, aslında birin cisini sunar. Ama reddettiği süreklilik aynı zamanda v a z g e çm e ­ si olanaksız desteklerin biricik kaynağıdır. Kuramında g e rçe k doğala­ rını h içbir zaman anlamadan sun du ğu tüm kavram sal ilişkiler, yasalar bu birikim den gelirler, ve p ozitiv ist paradigm acılığın g e r ­ çe k te yalnızca k işisel, özn el, k eyfi bir tutum oldu ğu nu , aslında ruhbilim sel bir yanılsam a olduğunu kendisi gösterir. G e n e de N ew to n 'u n irrasyonalizm i herhangi bir özgün buluş ya p­ masına saltık olarak olanak tanımaz. Onun için evren , tıpkı kendi


[Isıtışı insan ve Ussa! Evren

15

bilinci gibi, usdışıdır. Kalkülüsü ‘ buluşu' gibi e v re n s e l yerçekim in i ‘b ulu şu ’ ela 20 yaşlarının başında W oolsthorpe'da çiflik evin de kaldı­ ğı sırada elm a ağacının altında doğal dü şün cesind e belli belirsiz bu­ lunan b irk aç b elirlen im d en ö le b irş e y değildir,* Ve bu b ütün üyle y ete rsiz, bu bütünüyle ek sik tasarımları, apaçık yanlışlıklar v e sa ç­ m alıklar içe re n d ü şü n celeri inanılm ası g ü ç bir yolda buluşlarının başlangıcı olarak gördü. Ve inanılması eşit ölçü de gü ç b ir yolda d o ğ ­ rulandı. M o d e rn akadem izm b öylesin e tem elsiz bir y ü celtm eyi, gid erek putlaştırm ayı nasıl başardı? O lgunun biricik açıklam ası Batı ırıodernizıninin kendini N e w ton ’un irrasyonalizm inde de sınırsızca g ö s te ­ ren o aynı irrasyon el töz tarafından belirlendiğidir, Aldatılm a söz konusu bile değildir. Batı için, özellik le İn gilizler için, Nevvton ‘ en büyük fizikçi,' g id e ­ rek tüm insanlık tarihinin en büyük bilim sel dehasıdır. O ptik, gök dinam iği, ve kalkülüsün insanlığın bilim sel hâzinesine onun tarafın­ dan sunulduğu kabul edilir. Tü m ü nde de abartmalar ölçüsüzdür. D e sca rtes'ın etlıer tarafından iletilen dalga-ışık kuramı ile, H uyg e n s ’ in ren kleri doğrudan doğruya değişik dalga boylarının sonucu olarak açıklayan kuramı ile, v e ışığın yine ses gibi dalgalardan o lu ş ­ tuğunu d ü şen en I lo o k e ’ un da görü şü ile karşıtlık için de, N ew ton ışığın ‘ cisim cik le rd e n ’ yapılı olduğunu, kınnm aları en gü ç olan en b üyük parçacıkların kırm ızı rengi, ve kınnm aları en kolay olan en küçük parçacıkların ise m or rengi verdiklerini, beyaz rengin b eş ya da daha doğrusu y ed i rengin bir kanşım ı olduğunu ileri sürdü (e lb e t­ te müzikal gam daki notaların sayısından esin len erek ). G a lileo’nun süredurum lam m m ı N ew ton yasalarına, v e H o o k e ’ un ona öğrettik lerin i E v re n sel Y erçekim i Yasasına d ön ü ştü rm eyi ba­ şardı. L e ib n iz’ in kalkülüsü buluşundan v e tüm Avrupa’ nın kalkülüsü on ­ dan öğren m esin d en sonra— aslında bu g elişm ed en yirm i yıl ö n ce — kalkülüsün çok ö n ce kendisi tarafından bulunduğunda diretti. H iç k im se, gid erek N e w to n ’ a duygudaş olanlar bile bunları v e N ew ton ’ un kişiliğinde ve m eslek yaşamında gösterdiği çok daha den ­ g e s iz tutumları yadsım az. N ew ton 'un bir paranoid olduğunu, sinirce li v e d e n gesiz bir insan olduğunu hiç karşı çıkm adan kabul ederler. ‘ Sarım bulanık kalmamalıdır. Sorgulanan şey N ew ton'un 'fh m on 'lar/akılaryön Icminin bir tür kalkülüs olup olmadığı değildir. İşe yaramaz bir yöntem geliştirdi­ ği aşıktır. Anın ne minimum bir tamamlanmışlık söz konusudur, no de herhangi bir uygulanabilirlik.


lfi

Aziz Yardımh

Ve g e n e de, tüm irrasyonalistler durumunda olduğu gibi— örn eğin N ie tzsch e ya da H e id e g g e r ya da Cantor durum unda olduğu gibi— , n egatif kişilik pozitif içerik ten ayrdır, ve kuramsal içeriğ in onu ü ret­ tiği ileri sürülen kafa yapısının irrasyonalizm inden bağışık oldu ğu kabul edilir. Ama tüm ünde de içeriğin kendisi ancak onu üreten kafa yapısı denli anlamlıdır. N orm al bilince bütünüyle norm al gelen bu anormal ayrım normal bakış açısının kuramsal içerik le tanışık olm a­ masına, bilgisizliğine, gid erek konu üzerin e düz bir okumayı bile yap­ mam asına dayanır. N ew ton durumunda, sözü nü ed eb ileceğ im iz tüm pozitif içe rik g e rçe k te yalnızca v e yalnızca başkaları tarafından ü re­ tilmiştir, ve Nevvton’ un kişisel katkısı ön cellerin in çalışm alarının bir d iz g e s e lle ş tirilm e s i d eğ il, tersin e g ro te s k bir yapısızlaştırm adır. B ü tü nselleştirm e, pozitif bir m ekanik bilim inin bugün tanıdığımız biçim ini kazanması yalnızca ve yalnızca N ew ton 'daki irrasyonalizm i gözardı etm eyi y e ğ le y e n Kıta m atem atikçilerinin çalışm alarının s o ­ n u cu du r— E u le r’ d en L a p la ce’ a. N e w to n ’ un m od ern b ilin çtek i en büyük şansı okunmamasıdır. N ew ton özellik le İngilizler tarafından en büyük fizikçi olarak, ve Fizik “ basically a B ritish e n le rp ris e ” olarak kabul edilir. E n son u n ­ da, v e saçm anın doruğunda, boşinançlar içinde yaşam ış v e yazm ış olan N ew ton sözcü ğü n ‘iy i’ anlamında katıksız p o z itif hıMmcı olarak, ve Principia insanlık tarihinin en büyük bilim sel yapıtı olarak kabul edilir. K im ileri bunu ironık bulurlar, en iyi m atem atikçinin en iyi büyücü olm ası olgusunu anlamada gü çlük çekerler. Ama N ew ton öyle bir ek in sel iklim in insanıdır ki, orada ben zer olarak en iyi dem okrasi en büyük söm ü rgeci imparatorluğu, m od ern k öleciliğ i, kıtalar dolu ­ su insanın soykırım ını da desteklem iştir. O ekinin uygar türesi elli yıl ö n ce (e v e t, II. Dünya Savaşının sonuna d oğru ) H indistan’ da altı m ilyon insanı yoketm iştir. Ve bunlar da mide bulandırıcı denli ironik görünürler, G e n e de, dünyayı biraz daha sağduyulu bir bakış açısın­ dan g ö re n le r için, trajik görünürler. Tarihin hiçbir dön em i insan u su­ nun böy le sin e ölçüsüz, b öy lesin e gen el bir ilkelleşm esin e, böylesin e tam bir barbarlığa tanık değildir. N ew ton fenom eni, n esn el olarak çözü m lendiğinde, Batı rasyon a­ lizm inin, P rotestan m odernizm in içerdiği saçm alık dozunun en açık ve e n inandırıcı kanıtlarından v e ölçü tlerin den biridir. Bu ek in sel yapı türel boyutunda, ya da törel boyutunda ne denli usdışı ise, bilim sel boyutunda da o denli usdışıdır. U sdışı bir yapı ussal hiçbir b ile şe n e izin v erem ez. T ü m parçalar bütünün kendisi ile uyum için de olmalıdır. Pozitif Principia ve pozitivist N ew ton yorum u modern bilim anla-


Usdışı İnsan ve Ussal Evren

17

yışm ın e n tem sil ed ici ölçütüdür. Bütün bu tablonun altında bir A n glo-S axon dü şün ce kısırlığı yatar. Ya da, bakış açısına göre, tüm bilim ­ sel dürüstlüğü, n esn elliği çiğn eyen bir kabalık, bir duyarsızlık, bir toyluk. S on on-yıllarda N ew ton 'u n yaşam ı v e çalışm aları ü zerin e yayımlanan p e k ço k kitap derin içerlem elere anlatım verir. T ü m ü n ­ de de bir hayret, bir şaşkınlık, v e zaman zaman bir içe rle m e tonu vardır. B ir kez daha, N e w ton 'u n kişiliği v e yazıları insanlardan ö z e l­ likle saklanmış değildir: Principia ve Optik g erçek N ew ton tablosu ­ nu dolaysızca sunarlar. Ve simya v e tanrıbilim ü zerin e olanları da kapsam ak ü zere tüm elyazmaları daha 19'uncu yüzyılın başlarında gün ışığına çıkm ıştır ve aralarında en ön em li görülenler, b ilim sel ve m atem atiksel elyazm aları 1 888’d e Cam bridge Ü n iversitesin e v e ril­ m iş, geri kalanlar ise Portsm outh ailesi tarafından 1936 Tem m u zu n ­ da açık arttırma ile 9.030 pounda satılmıştır. B u günışığm a çıkışa karşın, m odern araştırmacılar N ew ton ’un b oşinançlan ve N ew ton ’ un d en eysel felsefesi arasındaki ilgiyi g ö re m e z ­ ler. N için görsü nler? G e rçek ten de, m od ern pozitiv ist bakış açısının tam doyum una, boşinançlann m atem atiksel bir kuram ü zerin de h iç­ bir etkileri yoktur. B oş uzayda özd ek parçalan arasındaki çek im ister N e w to n ’ un anlatımıyla ‘ tin ler’ aracılığıyla iletilsin, is te r se m od ern fiziğin öğrettiği gibi bütünüyle aracısız bir uzaktan eylem olsun, F h er durum da T 'dir, sayısal işlem ler her durum da bir v e aynıdır. Ö lçü m ler h er durumda kutsaldır. Işık, m anyetik alan, yerçek im i kuv­ veti, tüm ü de an m atem atiksel bakış açısından uzaktan e y le m olarak saltık boşlukta yayılırlar, v e hesaplamaların v e tahm inlerin sonuçları olgunun kavramsal doğası ya da okkült sayıltılar tarafından etk ilen ­ m e z. K u vvet ister özd eğin özelliği olsun, isterse tinsel bir töz, her zaman T - m a olur. P ozitif 'bilim ' ku vvetin doğası ile, kendisi ile ilgi­ len m ez, kuvvetin ölçüsü ile, niceliği ile ilgilenir. Daha ötesi ku ram ­ dır, v e kuram ise pozitivistin bakış açısından her durum da anlam sız olandır. Ya da, anlam verm en in çeşitli yolları vardır. Ö rn eğin N ew ton 'u n düşündüğü gibi.

Simya H enü z yürürlükte olan N ew ton mitinin tersin e, N ew ton 'u n kendisi hiçbir zaman dü zen ek sel evren in bir bilimini geliştirdiğini, bir ussalcı olduğunu düşünm edi. Tam tersine. Kendi gününün ölçü nlerinde bile usdışı, g izem sel, dü şlem sel, okkült sayılan gizli sim ya çalışmalarını tüm yaşamı boyunca sürdürdü. D üşü n celeri zam anının en g rotesk boşinançları tarafından, H erm etik gizem cilik tarafından yoğruld u (uzaysal ve özd ek sel ‘ tin lere,’ ‘ hayaletlerin’ fiziksel varlığına, 'uzay-


Aziz Yardımlı

18

sa l/o zd e k s e l’ Tannya, In cil’ d e görgül tarihsel ipu çlan nm bulundu­ ğuna inanmak), v e tüm bunları 'm atem atiksel' ya da ‘doğal’ dediği bir ‘fe ls e fe 1ile biraraya karıştırdı. Aslında, belirttiğim iz gibi, p ek çok ş e y i güm şığında yaptı, p ek çok şe y i arşivleri karıştırm aya g e re k bırakm ayacak bir açıklıkla P rin cip ia v e O ptikt e „ v u r g u lu olarak kam uya sundu, G e n e de, yayım lanm am ış sim ya elyazm alarını 1930’ lann sonları­ na doğ ru e le geçiren v e ü zerlerin e ilk in celem elerd en birini yapan J o lm K e y n e s 'e göre Nevcton “ büyücülerin sonuncusu, Babillilerin ve S ü m erlerin sonu ncu su, görü lür v e anlaşılır dünyaya bakışı 10.000 yıldan biraz daha az bir sü re ö n ce en tellek tü el kalıtım ızı ü retm eye başlayanlarla aynı olan son büyük düşünürdü"

“ H e was the last of

tlıe m agicians, the last o f the Babylonians and Sum erians, the last great m ind which look ed ou t on the visib le and intelleetual tvorld w ith the sam e e y e s as those vyhobegan tob u ild ou r intelleetual iııheritance rather less Lhan 10,000 years a g e ."* C hristianson’ un kita­ bında, Itı the Presence o f the Creator, şunları okuruz (1984, s. 216): “ Sim yanın hiçbir zaman kaynaklarında b öy lesin e gen iş v e b öy lesin e derin bilgili bir öğren cisi olm ad ı." N ew toıı’ un d erled iği kaynakça, belirttiğim iz gihi, 5000 g irişten oluşur. Brewst.er, N ew ton ’un ilk c id ­ di yaşanıöykücüsü, “ b öy lesin e gü çlü bir kafa nasıl olu r da en kınana­ bilir sim ya yazınının bir eşlerncisi olm ayı kabul eder, nasıl olur da açıkça bir aptalın v e bir düzenbazın ürettiği bir çalışm adan notlar almaya tenezzül ed e b ilir?” diye sorar (s. 204). C hristianson’a göre (s. 2 03), N e w to n ’dan kalan yazılardaki dört m ilyon sözcü k ten bir m il­ y o n kadarı simya üzerin edir— fizik ya da m atem atik ü zerin e yazdık­ larının h er birinden daha çoğu. H iç kuşkusuz, simya ü zerin e sık sık birkaç satırdan oluşan n otlann çoğ u h er biri saatlerce süren dikkatli d e n e y le r üzerin e dayanır. N ew ton ’ un yaşam ında b öylesin e önem li, b ö y le sin e soğu rucu bir başka ş e y daha yoktur. B u den eylerin h em en h em en insanüstü bir ilgi v e çaba ile, gid erek aç, susuz, uykusuz kal*Simya yalancı-bilim, kara büyü, cadılık vb. gibi sıfatlarla birlikte anılır. Başlı­ ca hedefi metalleri dönüştürm eyi, daha doğrusu altına dönüştürm eyi başarmaktı. Bunun dışında, simyacılar gençliği yeniden kazandıran ve yaşamı belirsizce uza­ tan gizem li bir iksir üretm eye d c çalışırlardı, Simya N evvton'un zamanında İngiltere'de dc ölüm le cczalandırılabilen tehlikeli bir uğraştı. Almanya’ da Wiirzlıurg ]iretısi Fredcrick'in simyacıları asmak için hazır beklettiği darağaçları vardı. Simyanın böylesine itici olmasına neden olan yanı hiç kuşkusuz metalleri dönüş­ türm e çabalan ya da metabolik süreçler üzerinde etkili olabilecek sıvılar araması değildi. Tersine, bunlar m odern bilimin de amaçlan arasındadır, v e simya bu genel anlamda kimyanın atasıdır. Simyanın kötü iinii yöntem ini boşinanç üzerine kur­ masından, katıksız ıısıiışı doğasından gelir.


f.'.y/ı.si hısan rt î 'tsui E ' İtn

19

m;ı pahasına yerin e getirildiği anlatılır. Nevvton kendi sımyasnl d e ğ i­ şim m odelin e “ f.lıe p r o ce ss of vegetation o f m eta ls" :: ‘ 'm etallerin ‘ bitkisel büyüm e' s ü re ci" diyordu, ve dön em in en iyi alim lerinden p e k ço ğ u gibi onun Larafından da kabul edilen bu anlayışa g ö re m etal­ ler Y eryüzünün işersin de buyuyorlardı. Bu tür uğraşlar N evvton’un yaşam ının yalnızca belli bir dön em in e sınırlı değildir. T ü m olgunluk yaşam ı boyunca smıya çalışmalarını C a m b rid gc'd ck i odalarında y e r i­ ne getirdi. Ve zaman buldukça, kitaplarının düzeltilm esi, d e rle n m e ­ si, yayım lanm ası ile ilgilendi. N evvton G e r e k s in im i? Bugün uiinya bilincinin yen iden şekillen m ekte olan, aslında ilk kez m odern dünyanın ışığına çıkmakta olan gen iş alanlarında evren sel dünya Tarihi A n glo-S axon bakış açısından yorum lanır. G elen eğ in , yetkenin, bilgisizliğin, gid erek korkunun ve yılgının nüfuslun k en ­ dilerini m od ern ‘u ygarlık’ dü zeyi ile görelilik için de tanır ve b içe r­ ler. Politik rejim leri v e aygıtları başlıca U SA tarafından belirlenir, politik ön derleri Am erikan üniversitesinin cilasından geçerler. Bu ‘ ileri1v e ‘g e liş m iş 1sü reçle hiçbir ö zsel ilgileri v c ilişkileri olmayan, geri, gid erek tarih-dışı katmışçasına geri ek in ler modern ölçü n leriııi, m odern d e ğ erlerin i, aslında tüm egolarını BaLıdan ödü n ç alma çabası için d e d irle r--b ir Balı ki, daha Nazi vahşeLi b ellek lerd en silin ­ m eden son Slav kıyım ını yalnızca ilgisizce s e y retm ek le yetinm iştir; bir Batı ki yağmaladığı Afrika'nın h er yanında yaşanmakta olduğu son kıyımların da sorum lu su du r; v e bir Batı ki söm ü rgeciliğini sü rd ü re­ bilm e uğruna H indistan'da yapay kıtlık yaratarak gözünü kırpmadan allı m ilyon uysal, barışçıl, suskun H intliyi yok etm iş, ö zg ü r tecim kuramlarıyla eşit ölçü de uysal, barışçıl m ilyonlarca Çinliyi u yuştu ­ rucuyla yok etın eyi bile aklam ış, gözünü kırpmadan salt d en em e uğruna n ü k leer bom balarını insanlık üzerinde patlatmıştır. Bugün de bir eli tetikte olan o başat ekinin sinir telleri yalnızca daha büyük kazanç için, yalnızca daha büyük kâr için, yalnızca daha etkili söm ürü için gerilir. O zdek onun için en y ü k sek değerdir— uğnıııa y o k ctıııeyi v e yokolnıayı g ö z e alacağı denli kutsal. D e ğ e rle n yen iden değerlendirilm iş, çelik nihilizm ine ‘ fe ls e fe cis i’ tarafından su verilm iştir. M antığı, uslamlamaları, v e duygusallığı hiçbir ödün v e r ­ m ed en paranın izini sürer, onunla enerjikleşir. Diinya usdışı kaldığı sü rece, h erşey yolundadır. T ü resizlik tem elin de g elişm e ve d e r le ­ m e elb ette gü ven cesin i usun sürekli bastırılm asında, sağduyunun sürek li uyuşturulm asında bulacaktır. B öyle g elişm e, çokLandır ken ­ di üstünlüğüne D oğu ile göreli olmanın dışında inanmada güçlük ç e k ­


Aziz Yardımlı

20

m e y e başlayan bir ile rle m e aptallaşma ile doğ ru orantılıdır. B ö y le g e liş m e için du yu nç en gelleyicidir, ve insan d eğ erleri politik olarak cansıkıcı, yalnızca aşılmaları g erek en anlamsız şeylerdir. Ve b öy le g elişm e için pozitif bilim, ya da terörize ve nihilize edici ‘fizik1duyunç kavramına yabancı, insana yabancı para m antığının en d eğ erli uşa­ ğıdır. G e rid e n ge le n ek in lerin yaşamakta oldukları anlam sız, g id erek d e lice s in e acılı başkalaşım ('m o d e rn le ş m e ’ ) sü reci yalnızca dışardan dayatılan bir olay değildir. T ersin e, çok daha y ü k sek bir d ü zey e dek, v e ç o k daha trajik bir dü zeye dek , gönüllü bir bozulm a sürecidir. Bu top lum lann ge le n e k çi, baskıcı, kısır karakterleri çoktan dır k en dile­ ri tarafından red d e d ile n ‘k en d ilerin d en , 'b en lik lerin d en kurtulup ‘Batılılaşm ak’ için, ‘Avrupalılaşm ak,’ Am erikanlaşm ak’ için, k en dile­ rin e bir kez daha yabancılaşm ak için her tür maskaralığı g öz e alırlar. E kin sel başarısızlığın, b ilim sel yenilginin, en tellek tü el m aym unlu­ ğun aşağılayıcılığını v e utancını v e tehlikesini ve on u r kırıcı yanları­ nı algılayacak u ygar duyarlık henü z gelişm em iştir. Tam tersin e! Utanmaları gerek en şeyleri gu rur kaynaklarına dönüştürür, sık sık kraldan çok kralcı olurlar— pozitiv istten daha pozitivist, nilıilstten daha nihilist, ö zd e k çid e n d e daha ö zd e k çi! K ant’ tan daha Kantçı, R u s s c ll’ dan daha R u ssellcı, N ie tz s ch e ’den daha N ietzsch eci, E in s te in ’ dan daha g ö re ci! N e yazık ki, ön lerin d ek i biricik iyi m od el kendisi k endinden bunalan Batılıdır— duyunçsuz, duyarsız, bencil, yalıtılm ış, yalnız, nihilist, yok ed ici varoluş. N e yazık ki, daha iyisini, e v re n se l tarihin g e rçe k v e gü zel v e insana yaraşır değerlerin i algıla­ yacak kategorileri, d e ğ e r ölçü leri ve yargılan yoktur. Ve m od el olarak doğallıkla v e özellikle en kötüleri seçerk en , kendilerini, kim liklerini g e rçe k te n de yadsınacak işi bitm iş posalar olarak gösterirler. Ö z e l­ likle en değersiz olana, en ünlü olana, en budala olana duydukları hay­ ranlıkta hayranlık duygusunun kendisini utandmrlar, yalnızca kendi d eğ ersizle şm e le rin i doğrularlar. Haklı olarak. A rabesk m od ern izm bir nihilizm olarak başlar. R edd edilen d eğ erlerin yerleri b oş kalır, ve doğa hoşluğu sev m e z. Ama bir m aym un öykü nm eciliği dışında, alı­ cılık başarılamaz. K endini gel iştirm e, g e rçe k insan bilincine v e duyar­ lığına v e duyuncuna doğru bir yön d eğ iştirm e n e re d e y s e tarihsel sürecin kendisine katılmayı başarma denli g ü ç görünür. Ö yk ü n m ecilik ekonom iktir. G eniş bir posa b ey in ler alanı, g en iş bir yarı-okur­ yazar, ta m -n ih ilist-m ateryalist tin sel hayvanlar ü lkesi, bir olgu olarak, dillerinden, davranış biçim lerin den, aslında tüm insan d e ğ e r­ lerin den v a zg e çm e y e hazırdır. Bu çoktan dır kurum sal ö lç e k le yaşa­ nır olm uştur, v e gen el bir uylaşım zem ininde g id erek bu ekin lerin


Usdışı insan ve Ussal Evren

21

sözd e b eyin leri olan ü niversitelerde bile eğitim ve öğretim bir tür Tarzanca aracılığıyla yürütülür, komışulanıaynn, okunamayan, yazılnmavan bir tür grotesk ‘ dil’ daha şim diden zayıflatılm ış düşünme, yetkinliklerini bir kez daha bozar. Sonuçta, kendi öz dilinden, kendi anlatım aracından, kendini anlama y e ten eğ in d en yok su n kalan dü şün ce bir kez daha yenilir. Sonuçta, kendinde usdışı içerik bir kez daha usdışı kılınır. Sonuçta, bundan böyle dü şiin em eyen kuşaklar fel­ sefenin k en disine, bilim in kendisine, kendi g e rçe k ken dilerin e kar­ şı dönerler. Batının kendine özgü ülçünleri bu alt ekin lerin dünyayı v e kendi dünyalarını yorumlamalarında yollarını aydınlatır. S ö y len en ­ ler gibi s ö y le n m e y e n le r de, açıkta olanlar gibi gizlen en olgu lar da insanların bilinç yapılarım belirler, ve m odern toplum un, sözd e bilgi toplum unun cn ön em li kaynakları Batının sü zgecin d en geçirilm iş olarak, ya da bu olanaksızsa, uygun bir b içim de yorum lanm ış olarak sunulur ve böyle olarak özünıscııir. G ene de, geçek liği görm ek bilincini yanılgıya v e yanılsamaya uyar­ lamaktan ço k dalıa az acılı olabilir. Ö zgürlüğün, insanlaşmanın, d eğ er v e anlam kazanmanın n ered e yattığını g örm ek Batının nihilist ya z­ gısına gönüllü olarak ortak olm ayı seçm ek ten daha kolay olabilir. Ve yalnızca kendindc-şeyi değil, ama bütün bir kendinde-diınyayı anla­ ma tehlikesini g ö z e almak kurtuluşun başlangıcı olabilir. Bu persp ektiften konum uza dönelim . H erhangi bir ansiklopedi— diyelim ki Ene. B rita n n ica— örn eğin K ep ler’ i ilkin bir astrolog olarak, ama N ew ton ’ u bütün m od ern ‘ B i­ lim sel D evrim 'in lekesiz doruk noktası olarak tanıtır. Ya da, K ısa B ir (rökbilim Tarihi’ndt-. N e w ton ’ a yön elik eksiksiz bir etnik du ygu daş­ lık tini içinde yazan bir yazar (Arthur Berry, 1898, 19G1) K ep lcr'in “ m istik ve okkült astroloji düşlem leri ile, lıava Rahm ini) p ey ga m ­ berlikleri ile d o lu ’’ yazılarından söz ederek, “ e ğ e r K ep ler yayım la­ dıklarının dörte üçünü yaksaydı, en tellektüel kavrayışına ve yargı gü cün e daha ç o k saygı duyardık” der. 'Kitap Yakma' tem ası yin e kar­ şımızdadır. E leştirel bir okumanın lüksünden yok su n olan insanlar bu ‘ yoru m ları’ v e benzerlerin i sorgusuzca kabul ederler, v e k en d ile­ ri bir aldatmacanın, yalanın, yanlışın sözcü sü, savunucusu ve p e k iş ­ tirmişi olurlar. K ep ler’ i küçültm e, aslında küçük düşürm e pahasına yaratılan kut­ sal N e w lo n im gesi bu bilim adamının açık ya da gizli sim ya etkin lik­ lerini, In cil'deki peygam berlikleri tarihsel olgularla ilişkilen dirm e çabalarım ve sayısız boşirıanç bildirimini N ew ton 'u n kişiliğinden dış­ lar. R o u se Ball'm sorunun patolojik yanma şöy le bir değinip g e çe n ‘klasik’ Matematik Tarihi (4 ’ üncii basım, 1908) yaygın tutumun tipik


22

tU u Yardımlı

örn eğin i verir: “ Delirtebilirim kı N nvton yaşam ı boyunca ‘kim ya’ [!] ve tanrıbilim e en azından matematiğe, olduğu denli d ikkatin i y ö n e lt­ miş olmalıdır, am a vargıları burada sözleri edilecek denli ilginç değildirler”

m ay rem ark that throughout his life A'eu'ton m u sth ave

devoted a tlea sta s much attention to ehemistry and theology as to nıathematics, tkough his conclusions are not ofsıtfficien l inleresl lo require m ention h ere.” Kiınva? Tannbilim ? Hayır. Sim ya. Ve H erm etik Boşinanç. N cw to n ’ un vargıları g e r ç e k le yalnızca “ ilgin ç” olm anın ço k çok ötesindedir. Ama m od ern dön em d e pragm atizm , yararcılık, araçsalcılık, pozitivizm vb. gibi çeşitli adlandırmalar altında ortaya çıkan o zam an-ötesi görgücü lük assai kuram ın değil ama gözlem v e tahm in­ lerin ve bunların b ek len en yararlı sonuçlar verm elerin in belirleyici olduğunu söyler. N e w to n ’ un ‘m atem atiksel fe ls e fe 's in i hiç ilgilen ­ d irm eyen ve etk ile m e y e n kavram sal yan bir yana atılır. Batının yol göste rici bakış açısı b öyle buyurur. N ew ton ’ un form ülü ile Aya g id i­ lebiliyor, v e m odülü dünyaya geri dön dü rm eye y e te ce k yakıtın m ik ­ tarı lam olarak lıesaplanabiliyorsa, bu yetcrlidir. R o u se Ball'ın ve başkalarının bir patolojiyi g eçiştirm e tutumları m od ern bilim anlayışının, yalnızca yararlı olanı yü celten dar A n gloSaxoıı pragm atizm inin g e rçek te yararlık olgusunun kendisine karşı işlediği olgusunu da gözardı eder. Bu da kuramsal bir problem dir, v e İliç kuşkusuz yararcının dar bakış açısının üstünde v e ötesindedir. Bu bilin çlerin anlamadıkları şe y kılgısal yararı olanın kendisinin kuramsaldan doğduğudur. Bu bilinçlerin bilm edikleri ş e y kuram sa­ lın yararlı olanın da yaratıcısı olduğudur. Kütü bir kuramın hiç ku ş­ kusuz yararlığında da sınırlı olacağıdır. N e w to n , yaygın olan kanının tersin e, tanrıbilim sel görü şlerin i ‘ b ilim ’inden k esinlik le ayırm ad ı, y e rçe k im i ku vvetin in Tanrının aracılığı ile işlediğini, Uzayın Tanrının duyu örgen i olduğunu ileri sürdü, ve yazdı. Bu inançla, kendisi nıekanistik yorum lara karşı, D e s ca rtes'ın doğa felsefesin e karşı, L cibn iz'in h er ş ey in e karşı yaşamı boyunca am ansızca savaştı. Ilerza m a n b irb ilim ciden doğallıkla b e k ­ le n e b ile ce k olan özellik lerin , yansızlığın, n esn elliğin , u ssalcıhğın tam tersini sergiledi. Tanıtlamaları sık sık hiçbir görgül veri ü zerin e dayanmayan, g id e ­ rek sağduyuyu çiğn eyen apaçık ‘ uydurmalar’ üzerine dayanır. “ N ew ton and the Fudge F a clor” başlıklı yazısında Riclıard S. W estfall’ ın anımsattığı gibi, N ew ton sesin hızını hesaplam asında da yine bir baş­ kasının, D erh am 'm bulduğu sayıyı bulur, v e dahası, D erlıam ’m hir


Usdışı insan ve Ussal Evren

23

‘ ortalam a’ olarak v e rd iği d e ğ e r Nevvton'da 'sa ğın ’ olarak sunulur. N ew ton bununla da yetinm ez, v e havanın omla bir oranında su buha­ rı kapsadığını ve su bullarının sesin iletim ine katılm adığını kabili e d e r— hiçbir görgü l tem el, hiçbir den eysel dayanak olm aksızın. Ve son olarak hava parçacıklarının 'kabalıklarından ölü rü hızı % 10 art­ tırır. Deneysel yön tem ? M atem atiksel felsefe? Ncvvton’ un kafasında kesinlikle sağlıklı bir bilim kavram ı yoktu. Evrenin insan usu tarafından anlaşılabilir bir yapısı olduğu v e n e s ­ nel yasalar tarafından belirlen diği görü şü , bu b ilim sel görü ş onun g özü n de katıksız bir özdekçilikti ve böyle bir bilim anlayışını re d ­ detti. Tanrı ile özel bir ilişkisi olduğuna inanıyordu. Yürürlükteki Nevvton miti A n glo-Saxon tininin kendi m antığı tara­ fından, ama özsel olarak bilimsellikle hiçbir ilgisi olm ayan ekınsel e ğ i­ lim leri tarafından yaratıldı. G en e de, daha ö n ce b elirttiğim iz gibi, Nevvton kişisel bir taıınbilinısel bakış açısını sunmada hütünüylc açık sözlüdür, ve Principia ve Optik bunu açıkça sergiler. Nevvton evren dizgesinin nesnel yasalar tarafından belirlendiğini açık sö zle rle re d ­ d ed er {P rin cip ia, G enel N ot): “ [A ]m a gerçi bu cisim ler aslında salt yerçekim i yasalarına göre yörüngelerinde kalm ayı sürdürcbilseler de, gene de h içbir biçim de ilkin yörü ngelerin in k en dilerin in düzenli k onum larım o yasalardan türetm iş olam azlar." Ve aynı Notta fiziğin g e rçe k te hiç de n esn el bir bilim olm adığını, g ök cisim lerinin m ek a ­ niğine, yasal, nesnel, b elirlen im ci dü zen ekbilim e inanmadığını bir k ez daha vurgular: “ \A]ma böyle birçok düzenli devimi salt düzene.kscl nedenlerin doğurabileceği düşünülm em elidir." Çünkü insan u su ­ nun n edensellik, n esn ellik, yasa gibi kavramları yalnızca özneldir, ve daha sonra tüm görgücü lerin ve kuşkucuların y in e le y e ce k le ri gibi, insan usu gerçek liğin bilgisin e, nesnel bilgiye kesinlikle y e te n e k s iz ­ dir: "C isim lerdeyalnızca onların betilerini vc ren klerin i görürüz, y a l­ nızca sesleri duyarız, yaln ızca onların dış yü zeylerine dokunuruz, yalnızca kokuları koklar ve tatları tadarız; am a onların iç tözleri ne duyularım ız yoluyla n ed e anlıklarımızın herhangi bir düşünm e edim i yoluyla b ilin ir.” K ant’m sözleri m i? Hayır, elb ette Nevvton’ un. N e s ­ nel dünya ile biricik iletişim araçlarım ız duyulanm ızdır, v e d ü şü n ce y etim iz, us yetim iz n esn el dünyanın asıl tözün ü, k en d ilerin d e ş e y ­ leri kavram a gü cü n den yoksu ndu r. NevvLon’ un bu s o n alıntıdaki g örü şü başlan sona doğrulayan v e y en id en ileri sü ren hayranları arasında Kant, da vardı, v e D avid H uıııe öv ü n çle kendi 'd e n e y s e l' yön tem in i N evvton’ un 'd e n e y se l fe ls e fe 's in d e n öd ü n ç aldığını y a z ­ dı. Ve e ş s iz p o zitiv istin izinde y ü rü y erek , Batı kısa bir sü red e D e s c a r te s ’ m , S p in oza ’ nın ve L eib n iz'in m od ern bir b içim d e to p a r­


Aziz Yardımlı

24

lam aya çalıştıkları fe ls e fe y i tanınm ası olanaksız h e r kılığa soktu . Nevvton klasik görgü cü bildirim i yalnızca ileri sü rm ek le yetinm ez, ve doğrudan im lem ini d e açıkça sunar. Fiziğe, ‘ d en e y se l fe ls e fe ’ye ‘m etafizik’ ten kaçınması gerektiğin i bildirir: E vren in nesnel, yasal, ussal, v e insan usu tarafından, bilim sel etkinlik tarafından kavrana­ bilir dü zen ek sel/m ek a n ik bir yapısı olduğu düşünülm em elidir. B a ş­ lıca D e s ca rte s v e L eibn iz tarafından savunulan bu ‘k ö r m etafizik' yerin e, N ew ton m etafizik olm adığını düşündüğü birşeyi, k işisel bir tannbiiim yoru m u nu ön erir: “ H er zam an ve h er yerde hiç kuşkusuz aynı olan k ö r m etafizikse! zoru n luk şeylerin hiçbir türlülüğünü ü re­ temezdi. Doğal şeylerin değişik zam anlara ve yerlere uyarlanm ış bul­ duğum uz tüm o türlülüğü an cak zoru n lu olarak varolan bir Varlığın dü şün celerin den v e isten cin den doğabilirdi." Ve Tanrının istenci N e w ton için yalnızca keyfidir, kaprislidir, ussal bir isten ç değil ama usdışı bir özençtir. Aşağıda kendi sözlerin de açık­ ça g ö rü le ce ğ i gibi, Tanrıyı fiziksel evren in özd ek sel cisim lerle, g ö rgül uzay v e zamanla ilgilen en sü rekli bir ü yesi yapan bu bildirim lere karşın, v e D e sca rte s v e L e ib n iz'in bütünüyle b elirlen im ci, n esn el, yasal Tanrı kavram ları karşısına sü rü len bu b ü tü n ü y le d u y u sa l/ fizik sel Tanrı tasarım ına karşın, bugün p ozitiv ist N e w to n im g e s i­ n e sarılm ada d ireten lerin başında 'fizik çilerin ' k en dileri gelir. Ö r­ n e ğ in N o b e l ödüllü ünlü fizik çi S te v e n W ein b erg için bu g ü n de N e w to n ’ un kuram ı "b elirlen im ci d üzenekse! evren in gen iş ta b losu ’’ :: “ the broad p ictu re o f a d eterm in istle m echanical u n iv er se” olarak geçerlidir. B elirlen im ci? D ü zen ek sel? B ir fizik çi olduğu için eli kalem tuttuğuna ve eşitliklerin ötesin de de b irşey ler bildiğine inanan W ein berg hiç kuşkusuz Principia ’yı eli­ ne bile almamıştır. E ğ e r almışsa, fizik ödülünü nasd aldığı sorgulan­ malıdır. P rin cip ia 'da “ belirlenim ci düzeneksel evren ” tablosu bulm ak için kitabı tersten okum ak gerekir. Elm a masalına, N e w to n ’un yerçekim in in ‘k e ş fi’ nin P rin cip ia 'nın yayım ından yirm i yıl ö n ce sin e dek gittiği v e b ö y le ce H o o k e ’a hiçbirşey borçlu olm adığı yalanını gü çlen d irm ek , aslında çü rü tü lem ez kıl­ mak için kendisinin yaydığı bu m ite inananlar aldatılmayı hak ederler. S özd e bir fizik kitabı olan Principia aslında bir tannbiiim kitabı gibi okunur: “ [Tanrı] B en gilik v e sonsuzluk değildir, ama bengi ve son ­ suzdur; süre ya da uzay değildir, ama sü rer v e bulunur. Sonsuza dek sürer, v e h er yerd e bulunur; ve, her zaman v e h er y erd e varolarak, sü re v e uzayı oluşturur. Uzayın h e r parçacığı h er zam an olduğu, ve h er b ölün m ez süre kıpısı h er yerde oldu ğu için , h iç kuşkusuz h er


Usdntı İnsan ve Ussal Evren

25

şeyin Yapıcısının v e E fendisinin hiçbir zam an ve hiçbir yerde olm a­ ması olanaksızdır. ... “ T ü m ş e y le r O nda kapsanır ve devinir; gen e de biri ötekin i etk i­ lem ez: Tanrı cisim lerin devim inden etkilen m ez; cisim ler Tanrının h er-yerde-bulunuşundan hiçbir direnç görm ezler. H erkes tarafından Y üce Tanrının zoru n lu olarak varolduğu kabul edilir; v c aynı zoru n lukla her zam an ve her yerde varolur. Yine bu yü zden tüm üyle b e n ­ zerdir, algılamak, anlamak v e davranmak için tüm g öz, tüm kulak, tüm beyin, tüm kol, tüm gü çtü r; ama hiçbir biçim de insansal olm a­ yan bir yolda, hiçbir biçim de cisim sel olm ayan bir yolda, bizim için bütünüyle b ilin m eyen bir yold a .” Aslında bu lanrıbiliın değildir. Yalnızca N ew to n 'u n H erm etik ideolojisidir. N e w to n ’un Tanrısı D e sca rtes v c L eibn iz’ in ussal Tanrısı değildir. Tersine, on un Tanrısı yasalan sağın v c sağlam olarak yapamayan, kötü yasalar n ed en iyle zaman zaman bozulan d iz g ey e karışıp iş le y i­ şini yen iden düzelten bir tinselliktir. B öyle bir kafa yapısı herhangi bir bilim sel kavram, usun n esn el yapısı ü zerin e dayalı bir kuram ü retebilir mi? N e w to n ’ uıı kuşkucu, irrasyonalist. kafa yapısı on u n ev ren d ek i ussallığı değil k e şfe tm e sin e , keşfed ilen i anlamasına b ile izin v e ­ rem ezdi. Ve hiç kuşkusuz verm edi. N ew lon evren in belirleııim li, dü zen ek sek ussal bir bütün olduğuna, kendi mantığı ile işley en yasal bir dü zen olduğuna inanmıyordu. Yasaların g öz lem v c den eyd en tü ­ retilen tüm evarım lar olduğuna, yanlışlanabileceklerine, e ş d ey işle işlerin zaman zaman dışsal karışm a tarafından d ü zeltilm esin in g e re k tiğ in e inanıyor, ve evren in kesin lik le v c k esin lik le Tanrının keyfi seçim i v e e ylem i olm aksızın şim diki dü zen i için de v a a d a m a ­ yacağım dü şün üyordu . P ozitivizm , salt sözd e ’ o lg u ’ lara, salt, 'ö z n e l’ g ö z le m ve d en e y im e , salt görüngüye dayalı ku şku cu bakış açısı hiç kuşkusuz doğanın m antığını, K oııs ya da U su sorun e d in em ez , ve ö z d e k s e l ya sa la n ancak y ü z e y s e l tüm evarım lar, g e n e le m e le r , andırmalar, olasılıklar, b e lirs iz lik le r d ü zlem in d e yoru m layabilir. N ew Lon'un yan lışlanabilir yasalar tarafından iş le tile n kuşkulu, aslında u sdışı evren i p o zitiv ist bakış açısı için bü tü n ü y le kabul e d i­ leb ilir bir ‘ o lg u ’ dur. Ama sorum uzda diretm em iz gerekir. E vren in belirlenimdi özünü, yasallığını, ussallığını tanımayan, tersine, böyle bir ussallığı bütü­ nüyle vurgulu olarak red d ed en bir kafa yapısı o aynı ussal, düzenli, b e lirlen im ci evren in yasalarını k eşfed eb ilir m iydi? Yasa ussaldır, gid erek ussallığın kendisidir. Ussallığı re d d e d e d e n b ir boşinan ç tini,


Aziz Yarthmh

26

bir kuşkucu, bir görgiicü tin yasallık arayabilir mi? Ve aramadığını bulabilir mi? K esinlikle hayır. Bir kez daha, N ew ton da bulm uş değildir. M axw ell hem e v re n se l yerçek im i yasasının hem de uzaklığın ters kare ilişki­ sinin N e w to n ’ dan ö n ce bilindiğini b elirtir (Özdek ve D ev im , Konu 136). Ve belirttiğim iz gibi, lîo o k e ’dan işin doğrusunu öğ re n in ce y e dek, N ew ton dön m ek te olan hir dünyaya doğru dü şm eye bırakılan bir cism in ö z e ğ e doğru sarmal bir yörü n ge izleyeceğin i, v e y e r ç e k i­ mi kuvvetinin tüm uzaklıklarda bir ve aym olduğunu düşünüyordu. I lo o k e yerçek im i kuvvetinin uzaklıkla, tam olarak uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu ona gösterm ek v e açıklamak zorunda kaldı. N ew ton ilginç yörü n g e görüşünü v e yerçek im i kuvvetinin uzaklıkla değ işm ezliğ i dü şün cesini llo o k e ’ a P rin cip ia’ yı yazm aya başlamadan yalnızca birkaç yıl ö n cek i bir m ektubunda kendisi iletti. Ve H ook e tarafından düzeltildi, kendisine yörü n ge devim inin nasıl çö zü m le n e ­ ceği gösterildi. Am a 1684’ ün sonlarına doğru yazdığı bir çalışm a tas­ lağında bile (De M otu, D ü n ya Ü zerine) henüz e v ren sel y erçek im i kavramını geliştirm iş değildir. G en e de evren sel yerçek im i yasasını yirm i yıl ö n ce elma ağacının altında bulm uş olduğunu söyledi. Bilim , nesn ellik, ussal gerçek lik , gid erek yalın bir dürüstlük N ew ton 'u n en son kaygı duyabileceği şeylerd i. Tü m ü de k işisel sorunları karşısın­ da h er zam an bir yana itildiler.*

* 0 sıralar Royal S ociety sekreteri olm uş olan tlook e ile mektuplaşma H ooke'uu girişimiyle başladı. H ooke 24 Kasını 1679’da N eıvlon ’a ''gezegenlerin gök devim lerini teğet hir ılnğnı devini ve özek sel cism e doğru çek ici bir devim ­ den oluşturm a'' düşüncesinden söz etti (:: "com poıınding the celestial m otions of the planets [oııtl of a direct ıııolion lıy ıhe tangent & an attractive motinn tmvards the ccntral lıody” ). Nevvton yörünge deviminin çözüm lem esi ile ilk kez bu m ek­ tup aracılığıyla tanıştı, çünkü yanıtında, 2S Kasım , H noke'a onun mektubunu okumadan ön ce ''gezegenlerin gök sel devim lerini eğriye teğet olan doğra bir d e ­ vim den v e gfineşc doğru çekici bir devimden bileştirm e ünsavınızı işittiğimi pek anım sam ıyorum ’' yanıtını verdi {:: [he did not[ "su m ud i as heard (t h a t ! rem em ber) o f you r H ypoltıeses nf Lho Planets of a dircct m otion by the tangent to the cu rvc land ani atlraclivc bnotinn tovvanls the sun|"). Netvton llo o k c ’ a özeğe düş­ m ekte olan cism in sarmal hir yörünge izleyeceği görüşünden hu mekubunda söz etti. 9 A ıabk tarilıli mektubunda Huuke N ew ton’ un yanlışını yakaladı v e kendi gezegen devimi kuramına göre yörüngenin hir "elipsi andıracağını,” cism in ken­ di başına bırakılacak olursa hir elips betim ledikten sonra başlangıçtaki yerine geri döneceğini anlatarak Nctvton’ u düzeltti. Nevvlon düzeltilm ekten hoşlanmasa da taslağının yanlış olduğunu kabul etli. Ama yerçekim inin “ değişm ez" olduğu var­ sayımı üzerine I io o k c ’ ım çözüm ünü "d üzeltm ed en” edem edi (bu kesinlikle gözardı ed ilem eyecek denli önem li 'dü zeltm e' C ohen'in çok yaygın olarak okunan ve tartışılan Scienlific American yazısında ‘ neden se’ atlanır}. Yaklaşık hir ay sonra, (i


Ustitşı ln w m re U ssal B vreıı

Nevvton hiç kuşkusun tiını irrasyoım lizm ınc, tüm gizem ciliğin e, tüm boşinançiarıııa karşın, h er insan gılji, kafasında bir doğal us taşı­ yordu. Elmanın yarın y ere d ü şm eyeb ileceğim , havada olduğu y erd e asılı kalabileceğini düşünm üyordu. G ezegen lerin bir gün kare y ö ­ rü ngelerde dön e ce k le rin e inanmıyordu. T ü m kuşkucular gibi, tüm boşinançlıiar gibi, tüm nihilistler gibi, hiç kuşkusuz başına buyruk, den etim siz arı bir iı rasyonalizm ile yaşayamazdı, bir insan olamazdı. G ene de her içreıı irrasyonnlist gibi sık sık tam deliliğin sınırına geldi. Bir ‘ İngiliz girişim i’ olduğu söy len en m od ern fizik d e v gibi bir mit Üzerine kurulabilir mi? Fiziğin anlamı üzerine yen iden düşünm ek g e re k m e z mi? Y e r ç e k im i N e w to n ’ un ‘ E vrensel Y erçekim i yasası' (F=(G)MmJ<B, ya da y e r ç e ­ kimi kuvvetinin kü tleler ile doğru v e uzaklığın karesi ile ters oran­ tılı olm ası) daha büyük bir haklılıkla pekala ‘H ooke' yasası olarak, aslında 'Bore.lli’ yasası olarak, ya da ‘ Bullialdi' yasası olarak da adlan­ dırılabilir, çtinkü tüm durumlarda K e p le r’ in yasası tem eldir. Niçin Ocak 16K0 tarihli mektubunda H ooke Ncvvtuıı’a yine eğri devim üzerine savını yineledi vc kendi kuranıma göre yerçekim i kuvvetinin değişnmltgı gülüğünün itinim olduğunu, tersine, bu kuvvetin ve ona lvaglı olarak gezegen hızının uzaklı­ ğın karesi ile ters orantılı olarak azalacağını lıelirtti (H ooke daha sonra İm m ektu­ bu Nevvton'un iivreıısol Yerçekimi Yasası düşüncesini ondan çalılığı savına destek olarak kullanacaktı; v e bugün hile H onke’ıın çıkarsamasının ‘ sezgisel’ olduğunu, oysa Ncvvtoııhın İm orantıyı on yıl tince sapladığını düşünenler ve yazanlar var­ dır). 17 (k a k ta kısa bir mektuplu im veriler dikkate alındığında geriye "dairesel olmayan, eşözekli de olmayan" bir eğri çizginin özelliklerini saplama işinin kai­ lliğini ve “ |Newlon'uıı) harika yöntem i ile bıı eğrinin ne olması gerektiğini v c özelliklerini kolayca bulabileceğinden ve İni ilişkinin fiziksel bir nedenini ö n e ­ rebileceğinden " kuşkusu olmadığını yazılı. Nevvton Itook e’u yanıtlamadı. Dört yıl sonra KİM Ağustosunda onu ziyarel etlen Etlmıınd Halley yitıe tam olarak aynı soruyu şortlu. Nevvton. anlatıldığına göre, hemen yanılın "elip s" olduğunu s öyle­ di, ama H a iley e bu sonuca nasıl vardığını güsl erem edi. Uifi-1 Kasımında De Mulu mm taslağında da herhangi bir çözüm yoktu, Ye gezegenin Güneş çevresindeki deviminin Kepler'in alanlar yasasına göre elipsin otlaklarından biri çevresin de ola­ cağım yinelem ekle yetindi. Aslında bunu lıile doğrıı form üle edem edi, ve e ğe r utanmadan ileri sürdiiğü gibi evrensel yerçekim i kavramını tı zamanlar gelişim m iş olsaydı, otlağın ortak kiitle iiıeği üzeninle olacağını görm esi gerekirdi, Nevvtoıı’ uıı deha, giderek bir benzeri bile olmayan ılelııı olduğuna inananlara göre Nevvtoıı'un eşsizliği Kepler’ in ll l ’ iiueü Yasasım yerçekim i kuvveti yoluyla yeniden formüle etm esin d e yalar, ve ters kare yasasının elips yörünge ile bağdaştığının g ö s te ­ rilm esi lıtilün bir bilini tarihinin kazanımıza denk bir başarı olarak acımasızca abartılır, H içbir buluşu, hiçbir yasası kentlisine ait olmayan Nevvton’ a bu katlarım bağışlamak çok değildir.


2H

Aziz Yardtmh

‘N e w to n ’ adının yasa ile bağlandığını açıklayan şe y haktanırlığın d oğası ile bütünüyle ilgisizdir. En azından H ooke durum unda olayın örtülü hiçbir yanı yok tur: N e w to n ’ un R ob ert H ook e karşısında bütü­ n üyle eşitsiz, bütünüyle ezici politik bir üstünlüğü vardı: irrasyonalizmi. N ew ton başka p e k ç o k şey gibi, evren sel yerçek im i ilkesinin de İlk bulucusunun kendisi olduğunu ileri sürdü. Bu ken din de ne e v r e ­ ni ne de evren in yasalarını ilgilendirir, v e bilim de salt sonuçlarla ilgi­ lendiğini düşünen fizikçi haklı olarak böyle kişisel sorunlara ayıracak zam anı olm adığım söyler. N esn el bilim sel sü reçte özn el kişisel etm en hiç kuşkusuz ikincildir. (Usu red d ed en pozitivist için bu öznel ö ğ e hiç kuşkusuz birincildir, çünkü a -rasyon el, ya da g id e re k ir­ rasyon el bir ‘bilim ’ tasarım ının ötesin e yeten ek siz bakış açısı için bilim elb ette nesnel değil ama öznel ekin sel bir yapı, yalnızca başka ek in se l üstyapıların, boşinançların, m itlerin vb, yanısıra duran ve onlarla e şit d eğ erd e bir topluluk ideolojisi, bir paradigmalar toplağıdır.) Am a ikincil etm e n le r konusunda da yanılmak ya da bir yan ılgı­ nın sü rm esin e izin v e rm e k gereksizdir, v e sorunun g erçeğ in i kabul etm e k v e ileri sürm ek sanıldığı ya da göründüğü denli gü ç v e korku­ tucu değildir. P ozitiviste gerek sin diği ilgisizlik, tem bellik desteğin i v e rm e m e k gerekir. 1 6 7 9 ’un sonlarında ve 1680'in başlarında N ew ton ite yazışan H o o ­ ke ona yörü n g e devim inin biri süredurum bileşeni, ötek i is e y e r ç e k i­ mi bileşen i olm ak ü zere iki k u vvete çözü m lenişi üzerine görü şlerini iletti. B u b ile şe n le rin d en g esi uydunun y örü n g e dev im in den bir te ğ e t b oyu nca kaçmasını ya da te ğ e te dik olarak g e z e g e n e d ü şm esi­ ni e n gelliyord u . H ook e N e w ton ’ a ayrıca uyduyu g e z e g e n e çek en k u vvetin cisim le r arasındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı old u ­ ğunu ve bunun tüm gök sel dev im için geçerli yasa olduğunu dü şün ­ düğünü d e belirtti. R obert H ook e hiç kuşkusuz doğallıkla dürüst bir ilişki içinde oldu ğu nu düşünüyordu, v e b öylesin e olağan, b öy lesin e doğal bir iletişim in daha sonra nasıl bir g e le ce ğ i şek illen d ireceğ in i aklının ucundan bile geçirem ezd i. N etvton’a ilettiği dü şü n celer fizik­ çile r arasında uzun süredir tartışılan ortaklaşa bir sorunla ilgiliydi­ ler. N e w ton birkaç yıl sonra kitabını yazmaya başladı v e H ook e'u n sözü nü ettiği çö zü m le m e le r kitabın ağırlık noktasını oluşturdular. K itabın Royal S o cie ty ’ y e sunuluşu üzerine 1 687’ de H ook e, b e k ­ len e b ile ce ğ i gibi, N ew ton ’ un Principia'nm ana dü şün celerin i ken di­ sin d en çaldığını ileri sürdü. Fizikçiler, tarihçiler v e başka p e k ç o k insan H o o k e ’ un sözlerini p ek cid diye almadılar, ve zamanla evren sel m ekanik yasalarını, ilkelerini, form ülasyonlannı ilk kez N evrton’un


Usdışı İnsan ve Ussal Evren

29

kitabından ö ğren en yeni kuşaklar doğallıkla h erşey i bulan dehanın N ew ton olduğu önyargısını geliştirdiler. Dahası, olayların g e rçe k sü rerin d en habersiz insanlara çü rü tü lem eyecek bir sav, N e w to n ’un aslında evre n se l yerçek im i yasasını gen çliğin de bulduğunu tanıtla­ yan elm a masalı da anlatıldı, Nevvton ona H o o k c’ un ilettiği d ü şü n ce­ leri ge o m e trik bir yoru m içersin de sunmanın kendisine ‘ evren sel yerçek im i yasası'nm bulucusu olma sanını kazandırm ayacağını b ili­ yordu. Aslında H ook e kendi ön celiğin i ileri sü rm ede haklı değildi. Nevv­ ton haklı olduğu için değil. Tersine, Nevvton'da dürüstlüğün, türenin, duyuncun en küçük bir kavramı bile yoktur. H ooke kendisi tarafın­ dan bulunmayan birşeyi ileri sürüyordu. Buluş biraz daha gerilere gider, ve Nevvton'un ön celleri, aslında H ook e kıtı da ön celleri yalnızca evren sel yerçekim i kavram ını değil, k u vvetin uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğunu da belirtirler. Ism aelı Bullialdl Arstronom ia Philolaica’ ds (Paris, 1655) şöyle yazar: "G ü n eşin g e z e g e n le n yakalamasını ya da kavramasını sağlayan ku v­ v e te g e lin ce , Evrenin bütün erim i boyunca doğru çizgilerde yayılır. ... Daha büyük uzaklıkta ya da aralıkla zayıflar v e bu [gü çte] azalma­ nın oranı ışık durumunda olduğu gibidir, e ş d eyişle uzaklıkların çifte [ = k a re ] oranında, ama ters olarak [azalır]." “ [Şjim di bu kuvvet g e z e ­ gen in cism in e bîr yü zeyin bir başkasına dokunduğu gibi dokunur. Bundan şu çıkar ki k u vvet uzaklığın çifte oranında azalmalıdır." Nevvton’ un kendi ön celleri arasında saydığı v e R ob ert H o o k e ’ıın da tanıdığı Gîovanni A lfon so B orelli (16 0 8 -1 67 9 ) g e z e g e n devim i üzerin e daha öte çözü m lem eler sundu {Theoricae M ediceorum Planetanım , F lo re n ce , 1666): “ İlk olarak, g ez eg en in biri dairesel, öteki ise doğrusal iki devim altında devindiğini dü şü n eceğiz, v e ö ğ e le r olarak alınan bu iki devim den eliptik bir devim in doğacağını g ö s te r e c e ğ iz ." Bu son çıkarsam a— evren sel yerçek im i koşulu altında y örü n g e b içi­ minin elips olduğunun tanıtlaması— en haktanır fizik çiler tarafından bile N evvton'un benzersiz dehasına yüklenir, ve H ook e'u n bu ilişk i­ yi salt se zg ise l olarak anladığı, ama m atem atiksel doğasını g ö re m e ­ diği düşünülür. A m a B o relli’y e dönelim . Ş öyle sürdürür: “ Ö y ley se g e z e g e n in G ün eşe doğru yaklaşma eğilim inde olduğunu, ama aynı zamanda dairesel devim in dürtüsü yoluyla G üneş özeğ in d en uzak­ laşma dürtüsünü kazandığını kabul e d e c e ğ iz . Sonra, karşıt k u v v e t­ ler e şit kaldığı sü rece (biri g e rçe k te öteki tarafından den gelen d iği sü re ce ), g e z e g e n G ün eşe daha fazla yaklaşanıaz, ne de ondan uzak­ laşabilir, v e belli bir d e ğ işm ez uzay içersin d e kalmak zorundadır. Sonuçta g e z e g e n den ge durumunda v e yü zü yor olarak görü necektir.”


Aziz Yardımlı

30

B orelli g e z e g e n le rin devim inin olağanüstü karm aşıklığı karşısın­ da, o sıralarda yaygın olduğu gibi, “ b ir ç o k insanın ruhlara ya da anlık­ lara b a ş v u rm a s ın ın g e rek siz olduğunu belirtir: “ G erçek te, doğa o amacı yerçekim i denilen yalm bir bir doğal yeti aracılığıyla daha az çaba v e daha az m asraf ile yerin e getirebilir. “ G e ze g e n devim i açısından anlıklara başvurm anın başlıca n edeni yörü n g elerin ö y lesin e büyük bir b eceri v e ustalıkla tam am lanm ası­ dır ki, herhangi bir yalm, kör, doğal yetinin g e z e g e n le ri sıvı eth erd e kararlı olarak asılı tutabilm esi olası görü n m ez, kaldı ki onlara (g id e ­ rek daha da şaşırtıcı bir yolda) bir elips üzerinde ya da bir elip se yakm bir çizgi ü zerinde e ş ö ze k siz bir dönm e devim i yaptırabilsin, d e ğ iş ­ m ez v e kararlı bir yasa ile uyum içinde giin ötelerinin ilerlem esin i ve düğüm lerinin (nod) gerilem esin i g ü v e n ce y e alabilsin... Ö yley se, e ğ e r betim lediğim iz tüm bu şeylerin ister içsel isterse dışsal olsun yalm v e doğal bir g ü ç tarafından ü retileb ileceğin i tanıtiayabilirsek, başka aracılıklara başvurm a gibi bir gereksin im im iz olm ayacaktır.” K eplerin öğren cilerin den bu kadar. A lek sand re K oyre "H içb ir zam an bir y e rçe k im i Tanrısı olm adı— belki de N ew ton 'u n Tanrısı dışın da" der. Y erçekim i kuvvetinin kütle ile doğru v e uzaktığm karesi ile ters orantılı olduğunu bildiren evren sel yerçek im i yasası K epler'irı ça lış­ masından, K epler'in yasalarından türer. Burada bu süreci ancak kısa­ ca anahatlarda izleyebiliriz.

Kepler K ep ler evren in uyumuna inandı. T ü m bilim sel çabasını gü dü leyen bu uyum onu G üneş D izgesin in ussal düzenini saptamaya götürdü. K e p le r’i v e kuramını anlamak için biricik varsayım ım ız on un için E vren in bir sanat yapıtı, v e sanatçının ise evren sel U s olduğudur. Kepler Yasaları 1. Gezegen odaklarından birinde G ün eşin bulunduğu b ir elips yörüngede döner. 2. Gezegeni G üneşe birleştiren doğru çizgi eşit zam an aralıklarında eşit alanlar tarar. 3. H erhangi iki gezegenin G üneş çevresinde dönüş zam an ların ın karesi Güneşten ortalam a uzaklıklarının küpleri ile orantılıdır. P tolem i v e K opern ik gökbilim lerinin iyi bir öğren cisi olan K ep ler usanmak bilm ez bir gözlem ci, sözcüğün en g e rçe k anlamında bir görgü cüydü. Aynı zamanda örgütsüz, dü zen siz g ö z le m gerecin in tem e-


E/srfışı İman ve Ussal Evren linde yattığına inandığı ussallığı, uyumu, düzeni bulmayı, evren in kuramını kavramayı amaçlayan ödünsüz u ssa la yd ı. E ğer ön celleri ile bir ayrım ından söz e d e ce k se k , bunu G ökbilim e eksiksiz bir m an­ tıksal bütünlük ve eksiksiz bir n ed en sel ilişkisellik verm e idealinde, v e saltkinem ntik e vren yorum unun ötesin e, dinamik evren yoru m u ­ na g e çm e sin d e aramamız gerekir. K ep ler Evrenin yalnızca g e o m e t­ rik düzenini saptamakla yetinm edi, gez eg en leri neyin devindirdiğini de bulmaya çalıştı. Esinleırdirici güdüsü, kendi sözleriy le, gök ola y­ larını açıklamada ortaçağların tanrıbilıminin yerin e ' ‘fe ls e fe y i” ya da “ gök fiziğin i” g e çirm e isteğiydi. G ökbilim in geom etri ve hesaplama tarafından geliştirilm esi gerektiğin e, dünya fiziğinin v e gök fiziğinin tek bir ussal fizik olarak birleştirilm esi gerek tiğin e inanıyordu. H er bilinç dönüşüm ü durumunda olduğu gibi onun çalışına sü re­ cin d e de eski ve yeni biraradaydı. Yeni kavram lar heniiz eski dizgeyi dönüştürülen dizge ile d eğiştirm eden ön ce, eskileri bir süre daha yerlerin d e kaldılar ve kaçınılmaz çelişk iler v e tutarsızlıklar bütün yapının sürekli dönüşüm üne, sürekli iyileştirilm esine götürdü. (Bu g elişim süreci bugün de henüz tamamlanmış değildir; en son giri­ şim lerin usdışı doğaları karşısında nasıl başka türlü olabilir?) Bütün bu sü reçte yanlışları v e yanılgıları bile değerli yapan, onları g e r ç e ­ ğin doğuşunda kaçınılmaz adımlar olarak zorunlu kılan şey yalnızca ussal bir gelişim sürecinin bileşenleri olmalarıdır. (Kepler, ön celleri olan Cusalı N ich olas’ m, G iordano Bruno'nuıı son suz evren görü şü ile karşıtlık içinde, evrenin sonlu olduğunu, v e durağan yıldızları da içi­ ne alan g ö k se l bir küre tarafından kuşstılı olduğunu düşünüyordu. Onun için 'so n su z ' usdışı bir kavram, g id erek Tanrı tarafından bile anlaşılamayncak bir m antıksızlıktı. K epler’ in görgiil uslamlamaları ile savunduğu bu noktanın ayrıntılı bir ird elem esi için bkz. A lexandrc K oyre, Sonlu Dünyadan Sonsuz Evrene, B ölü m S). Kavram gelişim i özgü r düşünce devim inin örtük bir h ed efe ulaş­ ması olayıdır. H e d e f görünürde değildir, ama yalnızca ona götüren adımların doğru atılmasını, eş d ey işle usun özg ü rce ve koşulsuzca izlen m esin i, g e rçe k kavram bağlantılarını kurm asını gerektirir. S ü reç daha şim diden belirtik bir hedefi onikıden vurm a, daha şim d i­ den bilinen bîr dü şün ce biçim ini ele g e çirm e süreci değildir. H enüz hiçbir biçim de bilin m eyen bir dü şün ce biçim inin üretimidir, v e b iri­ cik g ü v e n c e s i kavramı mantıksal bağıntıları içersin d e koşu lsu zca izlem eyi başaran ve b ö y le ce onun için g e rçe k vargısına ulaşma z e ­ m inini yaratan özgü r uslamlamadır. K epler'in kullandığı kavram lar uzay ve zam an, özde.k ve devim, kuvvet ve hız ve ivme, sıiredu nım ve kütle, sonlu ve sonsuz, nokta, daire, elips, özek vb. gibi doğal usun ve


32

Aziz Yardımlı

doğal dilin h er gün kullandığı sözcü k lere bağlı bütünüyle yalın kav­ ramlardı, Yapması gerek en ş e y kavramların daha ön cek i ilişkilerini ye n id en d ü ze n le m e k , başka bir d ey işle, daha ö n ce k i g örü n g ü leri yen iden dön üştürm ek ve onları daha güçlü ve daha yü k sek bir kav­ ramsal yapı dü zlem inde yen id en örgü tlem ek ti. Başka bir d ey işle, den eyim süreklisinin yen iden biçim lendirilm esiydi (bu eytişim i anla­ yam ayan analitik anlak bu sürekliyi paradigmalar dediği birb irlerin ­ den saltık olarak yalıtılm ış ‘ ö rn e k le r’ in ilişkisiz, gelişim siz bir kaosu olarak görü r). T ü m sü re çte ö zs e l soru n kavram m antığının doğru uygulanmasıdır. Ve bu g ö z le m v c den eyim in dolaysız verisi değildir, tersin e görü ngün ün kendisi b öy le tü m d en g elim ler tarafından y e n i­ den belirlenir. Ve bu işin gü ç yanıdır. Ö rneğin yalnızca kuvvet v e uzak­ lık kavramlarının ilişkisini, bugün normal bir eğitim görm ü ş herkesin tanıdığı bu oldukça yalm görü nen karşılıklı ters kare ilişkisini sapta­ manın bile yüzyıllara, aslında binyıllara yayılan bir g öz lem v e düşün­ m e sürecini gerektirm esi insan aptallığının değil ama insan dehasının kanıtı olarak kabul edilir. G üçlük sorun un çözü m ü n d e d eğ il, ama sorunun doğuşunda yatar. K ep ler kısa d en ecek bir zaman süresin de evren in görü ngüsün ü yen id en belirledi, eski Yunanlılar ile, A risto­ te le s ile başlayan sü reci sonunda insanlığa için de varolduğu G üneş dizgesin in g e rçe k resm ini v e g e r ç e k düzenini sunm a d ü zeyin e dek g e liş tirm e y i başardı. N ew ton tüm evren b ilim se 1 kavram ları hazır verili olarak aldı, ve yalnızca aralarındaki m atem atiksel ilişkiler ü ze­ rine kafa yoru p durdu. N ew ton ’un Principia’ sm m içeriği sayısız yin e ­ lem e le rle dolup taşar, v e devim in çözü m lem esind e N ew ton başkalan tarafından iyice doğrulanm ış olanların dışında herhangi bir dü şün ce çizgisini geliştirm ek bir yana, irdelem eyi bile göze alamaz (N ew ton'un iiç yasasını D e s ca rte s ’ın Principia Philosophiae'de (1644) verdiği d ev im yasalan ile karşılaştırmanın bu konuda sonsu z yaran vardır.)* ‘ Burada konunun ayrıntısına girem esek de, D esca rtes’ın devim yasalarım eli­ mizin altında tutabiliriz (Felsefenin İlkeleri, Bölüm II, 37, 39, 40): 1} H er bir şey, yalın ve bölünm em iş okluğu ölçüde, her zaman kendinde oldu­ ğu ölçüde (çutıntum in se esi) ayıtı durumda kalır, ne de dışsal neden ler yoluyla olmanın dışında d eğişir.... Ve öyley se devinen herşeyin her zaman kendinde oldu­ ğu ölçüde devindiği vargısını çıkarmalıyız. 2) Ozdeğin her bir parçası, kendinde görüldüğünde, hiçbir zaman eğri çizgiler­ d e değil ama yalnızca doğru çizgiler boyunca devinm eyi sürdürme eğilimindedir. 3) B ir cisim bir başkası ile karşılaştığında eğer doğru bir çizgid e ilerlem ek için ötekinin ona direnmek için olduğundan daha az kuvveti varsa, o zaman bir başka yöne saptırılır, ve devimini korur ve yalnızca belirlenimini değiştirir. Ama eğer daha ço k kuvveti varsa, o zaman kendisi ile birlikte öteki cism i devindirir v e ö te ­ kine devim inden kendi yitirdiği denlisini verir.”


Usdışı insan ve Ussal Evren

33

K ep ler’ i evrensel yerçekim i kavram ına götü ren ş e y gök b ilim de iki ön em li noktada K opernik v e G alileo'nu n d ersin e g e çm e s i oldu. İlk olarak, g ö k cisim lerinin yörü n geleri konusunda henüz G a lileo’ nun da kabul ettiği dairesellik görüşünün doğru olm adığını v e y ö rü n g e le ­ rin e,lips olduklarını buldu. Bu durumda, ikinci olarak, henüz K op er­ nik tarafından bile savunulmakta olan kristal küreler görüşü bütünüyle gereksizleşLi (T y d ıo Brahe de kuyruklu yıldızların devim inin kristal k ü reler kuramı ile bağdaşm ayacağını görm ü ştü ). K ristal k ü reler önsavı gezegen lerin nasıl devindikleri sorusunun doğm asına izin v e r ­ m ez, çünkü bu m od eld e g e z e g e n le r yörü n g elerin d e devin m ezler. Yalnızca kendi doğaları ge re ğ i devin en , ya da kim ilerine göre fızikölesi tinsel gü çler tarafından devindirilen bu k ü reler tarafından taşı­ nırlar (başlangıçta K ep ler de dırim selci açıklamayı kabul etti, ama zamanla bu görü şü terketti). K epler'm nedensellik kavramı zem inin ­ de g e z e g e n le rin devim inin n edenini sorgulaması onu daha gü çlü bir bakış açısına, dinam ik bir m antıksal araştırm aya doğru gü dü ledi. K ep ler daha sonra tüm soruna onunla aynı bakış açısından yaklaşan D e s ca rte s ’a dek koşulsuzca fiziksel bir açıklama istem inde bulunan ilk m od ern Avrupalıydı (bu ’ ö zd ek sel’ soru örn eğin henüz kü relerin 'anlıklar' tarafından devindirildiğini kabul etm eyi sürdüren G ıordano B ru no tarafından, g e z e g en lerin yine ‘ tinler’ tarafından dev in d i­ rildiğini kabul eden T ycho Brahe tarafından sorulam azdı; soru daha sonra N ervton'un ‘ m atem atiksel fe ls e fe s i’ tarafından, v e ondan y ü z ­ yıllar sonra Einstein m atem atiksel güreciliği tarafından bir kez daha ortadan kaldırıldı). D evim in arı m atem atiksel çözü m lem esi hiçbir zaman kuvvet sorunu ile ilgilen m ez, hiçbir zaman dinam ik bakış a çı­ sına yü k se lm e z. Ama K epler bir pozitivist değildi. Yalnızca g örü n ­ güleri açıklamakla, yalnızca görüngüleri tahmin etm ek le, yalnızca bir hesaplam a dizgesi oluşturm akla ilgilenm edi. Sorunun kavram ı ile, oigusallığın g e rçe k doğasının anlaşılması ile ilgilendi, v e g örü n g ü le­ ri fizik ö te si gü çle re dayanarak 'açıklayan' bir N ew ton , salt görü ngü ile d oy u m bulabilen birfe n o m en olojist değildi, E vren in g e rçe k doğa­ sını arayışını usun terim lerinde yürüttü. E vren şans tarafından, ola ­ sı bir n e d en sellik tarafından b elirlen m iş olamazdı. U ssal bir bakış açısından ve ek sik siz bir m im ari tasar ü zerin de işliyordu. K e p le r’ in yaklaşım ında daha sonra D esca rtes v e L eibn iz’ in elm as duruluğun­ daki ussallıklarının ön celen d iğin i görü rü z. Ussal evren an cak bü­ tünüyle ussal bir bakış açısından kavranabilir. Buna g öre, K epler ek sik siz olarak v e özen çsiz olarak ussal bir evren d e insan d ü şü n ce­ sinin anlaşılır bir yapı tasarını bulm ayı başarabileceğini kabul etti ve bu kanıyla çalıştı. E vrenbilim i K opern ik'in kinem atik ev ren tablo­


34

Aziz Yardımlı

sundan başlayarak g e r ç e k fizik sel yasalarına d e k g eliştirilm iş v e tamamlanmış bir bilim d ü zeyin e yü kseltm e süreci bir kuşkucunun, kavram ı, usu, mantığı koşulsuzca izlem ek ten ürken bir görgücünün g ö z e alabileceği bir yol değildir. K epler bir yanılgılar v e yanlışlıklar sü reci içinden ile rle y e re k , bir kurgular ve gözlem ler, ölçü m ler ve hesaplamalar labirentinden g e ç e r e k kavramları doğru ilişkileri için ­ de örgü tle m e y e çabaladı. T ü m yolunda yalnızca v e yalnızca usun ış ı­ ğını izledi. Bu ödü nsü z tutum un değerin i abartm ak olanaksızdır. İnsanın sağduyusuna, düşüncesinin gü cün e gü veni tam dı. Ve E v re ­ nin ussallığına, nesnel yasalar tarafından belirlen en bir dizge old u ­ ğuna da inancı tamdı. Ö zd ek sel evren d e h erşev uyum için de, h e rşe y n ed en sellik yasalarına bağımlı olm alıydı, ve bu kozm oz, bu düzen insan tarafından anlaşılabilirdi: K ep ler'd e de, tüm u ssa la la r duru­ munda olduğu gibi, insanın en tellek tü el değ eri sonsuzdur, Evrenin en tellek tü el değeri ile eşöiçü m lü v e özdeştir. Bu bakış açısından, K e p le r m od ern gökbilim i tüm usdışm dan özgü rleştirm eyi, bu bilimi evren in bütününü b elirley en ussallık ile özd eşleştirm eyi başardı— Nevvton tarafından bir kez daha karanlık, gizem ci, boşinançlı bir bilinç yapısına uyarlanıncaya dek. Burada K epler'in uslamlamalarının izini sü rem eyiz. Yalnızca bir­ kaç noktaya anahatlarda değinebiliriz. K ep ler bir g ez e g e n in G ü n eşe yakınken daha hızlı ve gü n eşten uzakken daha yavaş devindiğini ile ­ ri süren K opern ik ilkesini kabul etti. Aslında bu P tolem ı’ nin üstdaire le r için saptadığı bir dev im ilkesiydi. Ama K ep ler mantıksal olanı yaparak ilkeyi g e z e g e n yörü n gesin in bütününe gen işletm ey i d e n e ­ di. G ö zle m v e hesaplamalar bu gen elleştirm eyi doğruladılar, olgular daha ussal bir kurama daha iyi uyduklarını gösterd iler: Bir g e z e g e ­ nin yörü n g esin d ek i hızı çevresin d e döndüğü G ü n eşten uzaklığı ile te rs orantılıdır. G e ze g e n le r G üneş çevresin d e onları devindiren bir k u vvet n ed en iyle devinirler. G ezegen in biçim deş olm ayan devim i doğrudan doğruya ivm eli dev im kavramına, ya da hızlardaki e ş its iz ­ liği açıklayan bir devindirin kuvvetin konutlanm asm a götürür. H ız­ lardaki d eğ işim ancak ku vvetteki bir değişim den kaynaklanabilir, ve k u v v e t g e z e g e n v e G üneş arasındaki uzaklığın bir işlevi olmalıdır. Bu durumda, biraz düşünüldüğünde, uzaklık tarafından belirlen en k u vvetin G ü n eşte y e rleşm iş olm ası çıkarılacak en mantıklı vargıdır. “ Ö y leyse, uzaklık devim in derecesin in n edenidir; daha büyük ya da daha k ü çük bir uzaklık y olu almak için daha uzun ya da daha kısa zaman dem ektir. U zaklık göreli bir kavram olduğu v e anlamı birbir­ leri ile ilişki için dek i kavram ları anlattığı için v e bu kavram ların ken dilerin de [e.d. gön derm e cisim leri olm aksızın] hiçbir anlamlan


Usdışı İnsan ve Ussal Evren

35

olm adığı için, devim d ek i değişim lerin nedeni ilişkili terim lerin birin­ de bulunm alıdır" (Astronom in N ova, B ölü m X X X III). Ve bu noktadan ile rle y e re k , yerçekim i ü zerin e m odern kavrayışın kendisini anlatan sözleri şöyledir: “ G e r ç e k y erçek im i kuramı şu b e litle r ü z e rin e dayanır: Y erçekim i yakın cis im le r arasında karşılıklı bir c is im s c l e tk id ir v c onları b irle ştirm e eğilim in d edir, ö y le ki ta şın Yeryüzüne doğru eğilim li o lm a sın ­ dan çok Yeryüzünün taş i çek m esi söz konusudur. A ğ ır c is im le r (ü s te lik Yeryü zü nü E v ren in ö z e ğ in e y e r le ş t ir s e k b ile ) g e n e ld e E vren in ö z e ğ in e d oğ ru d eğil ama yakın cism in ö z e ğ in e d o ğ ru , e.d . Y eryü zü n e d oğ ru g id erler. B u n e d e n le , Y eryü zü n e r e y e y e r le ş ir s e y e r le ş ­ sin , ya da d irim sel y e lis i ile n e r e y e ü telen irse (itelen sin , a ğ ır c is im le r lıcr zam an ona d o ğ r u g id e c e k le r d ir .... E ğ e r iki taş E vren d e ü çü n cü bir yakın cis m in etk isin in dışın d a herh a n ­ gi bir y e r d e birb irlerin in yakınına knyulacak olursa, bu taşlar, iki m a n ye tik cis m in tarzında, ara b ir k onu m d a buluşacaklar, h e r biri ö te k in e nnun ağır­ lığı ile oraııLılı olarak yaklaşacaktır. [E tki = T cp k i, N c w t o n III]... E ğ e r Y eryü zü d e n iz in sularını [k en d isin e] ç e k m e y e s o n v e r e c e k o ls a y ­ dı, su lar y ü k se lir v e A yın cis m in e dökülürdü. A yın ç e k im g ü cü n ü n alanı Y eryü zü ne d e k g e n i ş l e r ... v c bundan şu çık a r ki Y eryüzünün ç e k im gü cü n ü n alanı Aya v e ço k ö te s in e d ek g e n iş le r ."

H em en hem en N ew ton 'u n elma gözlem i gibi b irşey? K e p le r ayrıca yerçekim in in kütle ile ilişkisini d c belirtir. Ç ekim benzer ya da özdeş cisim ler arasında, özd eğin kendi alanında uygula­ nır; v c g e n e d c cisim lerin doğalarının değil, ama— K ep ler’ in zaman için de durulaştırdığı bir kavram olarak— kütlelerinin bir işlevidir. Büyük cisim ler küçük cisim lerden daha büyük bir gü çle, ve büyü k­ lükleri ile orantılı olarak çekerler. Ve bu çözü m lem elere ışığın (y e r ­ çekim inin özd eşi) uzaklığın karesi ile ters orantılı olarak yayıldığı (etk id e bulunduğu) ek len diğin de, E vren sel Yerçekim i Yasası açıktır ki yalnızca durulaştırılm ayı, yalnızca K ep ler’ in kendi Yasaları ile iliş­ kisinin belirtikleştirilm esini bekler. P e k ço k fizikçi N e w to n ’ u evren sel yerçek im i kavram ının bu lu cu ­ su olarak selamlar. Ö rn eğin Bernard C oh en şöyle yazar: “ T h e high point o f the S cien tific R evolu tion was Isaac N e w to n ’ s cliscovery ol the la w o f universal gravitation." ... “ N e w to n d c v e lo p e d the co n ccp t o f universal gravity in the fırst few m onths o f 1685, w h en he wns 4 2 ” :: "B ilim sel D evrim in doruk noktası Isaac N e w to n ’ un evren sel yerçek im i yasasını b ulu şuydu.” "Nevvton e v ren sel yerçek im i kav­ ramını 1685’ te, 42 yaşındayken geliştird i,” Bu s ö z le r kulağa aşağı yu k a n politik bir bildirim gibi, ideolojik bir bildiri gibi gelir. O lgular propagandanın aptallaştırıcı gü cü y le pekala


AZİ2 Yardımlı

36

çarpıtıİabiiir, insanlar kolayca aldanabilir. Ve g id e re k k işi kendini aldatmayı bile başarabilir. Am a burada sorun insan bilinçleri ile o y ­ nama, bilinç ayarlama vb. değildir. B u y eterin ce açıkça l^ilinen bir olgudur, v e Batı bilim ciliğinde ona sürekli eşlik ed en v e ilk olarak N e w to n 'u n kendisi tarafından y erleştirilen ölçü n bir davranıştır. Burada soru n N ew ton 'u n evren sel yeıçeA rim ım yorum layışının ya da anlayışının ön celiği, N e w to n ’ un ilk olup olm am ası değildir. Sorun N ew to n 'u n yorum unun açık olarak v e seçik olarak saçm a olmasıdır. K e p le r yerçek im i küvetinin özdeğe özünki olduğunu söyler. N ew ton ise yerçek im i kuvvetinin ö z d e ğ e özünlü olmadığını, okkült oldu ğu ­ nu, fizik sel bir Tanrının isten cin e bağım lı olduğunu. Ve görgücü , olgu ­ cu Batı bilim cisinin yorum unda evren sel yerçek im i yasasının doğru bildirim ini sunan N e w to n ’dur, K epler değil. K e p le r h içbir zaman N ew ton 'u n tü m evarım a g ö z le m v e d e n e y yön tem in d e durup kalmadı, v e ku vveti özd cğ in b ir özelliği olarak g ö rm e y i özellikle yadsıyan salt 'm atem atiksel ilk eler’ ü zerin e dayalı Principia ile karşıtlık içinde, kuvveti mantıksal tü m dengelim yo lu y ­ la çıkarsadı, ve onu G ü n eşe, Aya, aslında tüm özdeğe özünlü olarak gördü: "D evin d irici k u vvet E v ren d e devinen cisim lerin k en dilerin ­ d e olm anın dışında hiçbir y erd e varolanıaz ya da kalam az." Y erçekim i kuvvetinin ö zd e ğ e özünlü olduğu kavrandıktan sonra, soru n hiç kuşkusuz k u vvetin nicel b elirlen im in i saptam ak olarak görülür, Ve K e p le r'in G ün eş d izgesi kuramında E vren in özeğine ( = G ü n e ş e ) yerle ştirile n kuvvet u zaklığın bir işlevidir, daha açık olarak, uzaklıkla ters orantılıdır. D oğru dan iletilir, v e, A risto te le s'in dinamik anlayışı ile u yum için de, devim in sürm esi için sürekli u ygu ­ lanması gerekir. Ama yin e K e p le r yerçek im i kuvvetini kimi zaman ışık ile, v e kim i zaman m anyetik kuvvet ile özd eşleştird i, v e b ö y le ce y erçek im i ku v­ vetin in etk isi v e uzaklığın ters k aresi arasındaki m atem atiksel ve olgusal ilişkinin doğasım kendisi ortaya koydu. “ Şimdi G ü n eşte y e r ­ le şm iş dev in d irici k u vvetin bir ird elem esin e g e ç e lim ; doğrudan doğruya Işık ile yakın ilişkisinin bilincine va ra ca ğ ız .... G üneşin d e ­ vindirici gü cü v e ışık tüm ö zellik lerin d e bütünüyle anlaşırlar.” Am a A risto te le s'in F = m v ilişkisine bağlı kalan K epler kendi uslam lam a­ larının im lem ini bir yana bırakarak gezegen lerin dönüşünü g e z e g e n ­ lerin süredurum una karşı G ün eşin sürekli eylem i olarak yorum ladı. K u vvet ilişkisinin çizgiler ile değil ama hiç kuşkusuz yüzeyler ile ilgi­ sini biliyordu, v e ışığın yeğinliğinin uzaklığın k aresi ile ters orantılı oldu ğu nu daha ö n ce yin e kendisi hesaplam ıştı. K u v vetin ışık ile ö zd eşleştirilm esi ya da gid erek andınm lı görü lm esi b ile h iç kuşku­


Usdışı insan ce Ussal Evren

37

suz etkisinin doğrudan doğruya uzaklığın karesi ile ters orantılı old u ­ ğu sonucuna götürür. Ama K epler'in izlediği kavramların m antığı onu dolaysızca bu ilişki ü zerin de karar v e r m e y e g ötü rm ed i. G e n e de K epler'in yalnızca erk en çalışmalarına bakarak karar v e rm e k doğru değildir. K e p le r’ in dü şün celerin in evrim i sık sık mantıksal açınım ları için ­ deki asıl ön em leri v e d eğ erleri için de alınmaz. Şu ya da bu aşamada­ ki, şu ya da bu kitaptaki bir düşünce gelişim sel bütün den koparılarak alınır v e K e p le r’ in konu ü zerin deki son görü şü olarak ileri sürülür. B ö y le ce örn eğin K oyre'n in Astronam ical R evolu tion ’undan aktara­ cağım ız bir Alman yoru m u K ep ler'in yerçek im i ü zerin e ‘ b e lirle y ici1 g örü şlerin i erk en bir çalışma olan A stron om la N o v a 'da bulurlar. G ü n eşin e y lem in i g e z e g e n le ri y örü n g elerin d e ilerletm ek olarak g ören E. E Apelt Johan Keplers Astronomische. W eltansicht’ t e (1849, s. 72) ş ö y le yazar: “ D ie se id c e ein er C en tralbesch leuin igu ng liegt den ph ysicalisch en A n sichten K eplers durclıaus f e r n . ... D ie s e von der S on n e a uström m ende K rafl İst also etw as ganz anders, als die S ch w ere, m it der man sie oft verv vedıselt hat. D ie letztere İst ein e Anziehungkraft, die erstere dagegen ein e U m drehungskraft, ein e w ahre Tangentialkraft, w enn man die V orstellun gen K ep p lers auf u n sere m eclıanisclıen B egreffe bringen w ill'’ :: "B u ö ze k s e l-iv m e [ = ö z e k ç e k kuvveti dü şü n cesi K ep ler’ in fiziksel görü şü n den bütü­ nüyle uzakta y a ta r .... Bu G ün eşten yayılan ku vvet ö y le y s e sık sık onunla karıştırılan yerçek im in den bütünüyle başka birşeydir. Bu son kuvveL bir çek im k u vveti iken, buna karşı İkincisi ise, e ğ e r K epler'in dü şün celerin i bizim m ekanik kavramlarımıza uyarlarsak, bir ç e v ir ­ m e ku vveti, g e r ç e k bir teğ e t-k u v v e tid ir [g e rçe k te , K o y re ’ nin de düzelttiği gibi, K epler teğ et-k u vv etin d en ya da özek k a ç ku vvetten değil ama 'dön gü sek k u vvetten söz e d e r ].” Yine A pelt Die R eform ation d er S tem k ıtn d e’d e (Jena, 1852) şunları söy ler: “ M an muB siclı dah er w ohl h ü len d ie s e K e p le r’ sch e C cn tralkraft d e r S on n e m it N e w to n 's a llgem ein e G ravitation zu v e n v e c h s e ln ” :: “ Buna göre K e p le r’ in G ü n eşe yü k lediği bu özek sel ku vveti N ew ton 'u n e v re n ­ sel y e rçe k im i ile karıştırmaya karşı dikkatli olm ak gerek ir.” G e rçe k te n de karıştırılması olanaksızdır. Am a bu görü şler K e p le r '­ in çalışm asında erken bir d ön em e aittirler. K e p le r’ in büyük çalışm a­ larından sonuncusu olan v e üçüncü yasasının bir bildirim ini v eren Epitom e A stron om ide C op em ica n a e’ û e G ün eş m anyetik k u vvete özgü bir e y le m yoluyla g e z eg en leri iter ve çeker. Ve y in e bir başka yerd e K epler den iz yü k selm esin e Ay ile birlikte G üneşin d e katıldı­ ğını belirtir. Burada E pitom e’d e ku vvetin doğası üzerine gözlem ler,


Aziz Yardımlı

38

hesaplamalar, uslamlamalar örüntüsünün, tüm lev hesaplan için s o n ­ suz k ü çü k lü k ler y ö n tem in i nasıl kullandığını g ö s te r e m e y iz . Am a K e p le r’ in yerçek im i kuvvetinin doğası konusunda söyledikleri bütü ­ n ü yle açıktır: “ [D ]evim i tanımlamak için iki öğ esi b irleşirler: B u n ­ lardan biri G ün eşin g e z e g e n i onun çev re sin d e taşıyan [devindirici] bir k u vveti tarafından üretilir, ve öteki G ü n eşe doğru d en gelen m e Llibratıon] k u vvetidir ki, G üneşin birinci özellik ten ayrı bir başka öze lliğ i tarafından [ü re tilir]." B u ku vvetlerin ikisi de K ep ler için G ü n eşin kuvvetleridir. Bu iki b ileşen daha sonra, v e hiç kuşkusuz N ew ton 'da n ön ce, g e z e g e n devim ini çözü m leyen b irçok fizikçi tara­ fından K e p le r'd e n yalnızca itici b ileşen açısından ayrılan bir yolda çözü m lendiler. İtici k u vvet cism in süredurum u olarak yorum landı. D e s ca rte s tarafından ise, burgaç devim i olarak. K ep ler A ristotelesci k u v v e t/d e v im çö zü m le m e sin e bağlı kaldığı için, ‘ itici’ sü red u ru m ku vvetin i ancak G ün eşten kaynaklanıyor olarak yorum layabilirdi, K e p le r'in bu yanlışım B orelli v e başkaları düzelttiler, v e H o o k e bu çö zü m le m e le ri N evvton’a kendisinin (H o o k e ’ un) buluşları olarak sundu. Ve son sözü N ew ton söyledi. Nevvton için k u vvetin ö z d e ğ e özünlü v e özsel olm ası kesin lik le savunulacak bir kavram değildir, çünkü özdekçiliktir, ateizmdir. H erm etik g e le n e ğ e aykırıdır. Nevvton b irözd ek çi olmama konusunda çok duyarlıydı. B ö y le c e onun için yerçek im i kuvveti salt bir görüngüdür. Tanrının istencinin yan-yasnl olan v e insan usunun ilkeleri tarafından kavranam ayacak birbelirişidir. Yarı-yasaldır, çü nkü gü n eş dizgesini y ö n e te n yasalar dizgenin eksiksiz işleyişini sağlama bağlayamazlar, ve zaman zaman den gen in yen id en kurulması gerekir. A slında Nevvton yerçek im i kuvvetini pozitif bilimin öğrettiği y o l­ da ileri sürm üş olsaydı b ile,yerçekim i kuvveti Nevvton’ un sandığı gibi çekim ile bir v e aynı şey değildir. E ğ e r b öy le olsaydı, e ğ e r Yerçekim i ya da O zd eğin K uvveti yalnızca çekim kuvveti olsaydı, bu analitik gü ç, bu tekil, soyutlanm ış ku vvet özd eğin kendisinin ortadan kalkı­ şı, ortadan y itişi olurdu— erk en bir B ig Bang kuramı. Nevvton ve onunla aynı görgül/analitik düşünm e eğitimini paylaşan g e n e l bakış açısı sorun un özünün h içbir b içim d e b ilin cinde değildir. Yalnızca m atem atiksel form ü llerle ilgilenir, kavram ı bütünüyle bir yana atar. Ve olgu sallığı, g e rçe k liğ i yalnızca m atem atiksel felsefen in bakış açısının izin verdiği dü zeye dek anlar— m atem atiksel olarak, soyut olarak. Ya b oş uzayda uzaktan e y le m görü şü onaylanır (m od ern akadem izm in ö ğrettiğ i gibi), ya da bu saçm alığın ayrım ına varılırsa, im gelem in yaratıcılığı tüm sorunu çözer. GERÇEKTE (ya da bugünlerde postm od ernizm in red dettiğin i ileri


39

Usdışı insan ı<e Ussal Iirrcn

süruüğü

nesnet . g er çe k lik

dü zlem in d e), Yerçekimi ku vveti aynı

zamanda îtine kuvvetidir, ve özdeğin varlığı bu iki karşıt kuvvetin bir­ liğini gerektirir. Ö zdek, tam olarak Nevvton’ ım red dettiği anlamda, karşıt ku vvetlerin, ya da daha eytişim sel bir anlatımla, bir ve aynı kuvvetin karşıtlıklı doğasın ın, çek m e ve itm enin b irliğin den başka b irş e y değildir. Ve bu görg ü l gözlem in su n a b ileceği bir tü m eva rım değil, ama ö zd e k Kavram ının kendi mantığıdır. İnsan usu başka tü r­ lü d ü şü n em ez, ey tişim sel m antığın y eri keyfi kurallar tarafından, bir m elalogic saçm alığı tarafından alınam az; ve e v ren i, g erçek liğ in i kavram ak için e lim izd e bu e ş s iz y etid en daha ü stün ü yoktur, ve daha üstünü gerek sizdir. D oğa l d ü şü n ce analitik, soyutlamaca iş le ­ yiş kipinde h içbir zaman karşıtların som u t birliğini knvrayamaz. lle g e l'in e y tişim se l mantık yolu yla kavradığı gibi, çe k m e ku vveti ö zd e ğ in süreklilik kıpısına, v e itine ku vveti atom ik ya da kesiklilik kıpısına karşılık düşer. Ve bu ey tişim dc, ama k esin lik le yin e d iz­ g e s iz, dağınık, d e rm e çatm a bir b içim de, K ant’ tan gelir. Ona b o r­ cu m u zu kabul e tm e k zorundayız, ü stelik kendisi başkalarına b orçlu olsa bile.

Kalkülüs 1665

N cw to n ‘ fluxion'lan buldu;

1675

L eibniz kalkülüsü geliştirdi;

1684

L eibniz kalkülüsü yayımladı;

1702

R oval S ocıety Leibn iz'in kalkülüsün tem el dü şün celerin i yirm i yıl ö n ce N ew ton ’ dan çaldığı kararını verdi.

Nevvton'un kalkülüsü bulmadaki önceliği üzerine pop ü ler kam, N ew ton ile ilgili başka lıe rşcy durumunda olduğu gibi, kesinlikle konuya ilişkin duru bir bilgi üzerine, olguların dikkatli v e soğukkanlı bir in ce­ lem esi ü zerin e, nesnel bir d eğ erlen d irm e ü zerin e dayanmaz. T ersi­ ne, başından bu yana yalnızca ve yalnızca N e w to n ’ un serg iled iğ i patolojik yetke ü zerin e, böyle yetkenin insanlarda ya rattığı yılgı ü z e ­ rine, bu tutumu bir olguya bütün ley en tep k esel bir boyuneğm e kar­ şılığı ü zerin e dayanır. İşlem sel bir koşullandırm a ü zerin e dayanır. K alkülüsün keşfinde ön celik konusunda da, N e w ton'un terürize etti­ ği zavallı Royal S o cic ty onun kendi eliyle yazdığı suçlam ayı kuru­ m un ‘b a ğ ım sız’ kararı olarak onayladı. D avranışçılığın açıklayıcı gücünü hiç. kuşkusuz yabana atamayız. Koşullanm a ussal bir y e t e ­ n ek değildir. Tersine, u s-dışı, insaıı-dışıdır, v e özgür isten ç ile ve anlayan bir bilinç ile bağdaşan bir işlem değildir. D avranışçı kura­ mın yanılgısı insan-olm ayanı insanla karıştırm asında yalar. Nevvton


Aziz Yardımlı

40

y etk eciyd i, aslında dört dörtlük bir despottu, N ew ton 'u n yardım cısı W h iston ’ un sözleriyle, “ N ew ton was of tlıe m ost fearful, cautious and s u sp iciou s tem p er Lhat I e v e r k n e w ” :: “ N ew ton bildiğim en korku­ tucu, en tem kinli ve en kuşkucu huylu [insandı].” Nevvton yaşamının yalnızca erk en yıllarında m atem atik ü zerin de yoğunlaştı, ve büyük veb a salgını sırasında çiflik evin de kaldığı iki yıl sırasında başka şeylerin yanı sı ra kalkülüsü d e icadettiğini ileri sürdü. D e s ca rte s ’ın analitik g eom etrisin d e eğrileri e le alışını ird e ­ lerk en , “ lluxions/akılar’' dediği bir kavram geliştirdi. F lu n on , kendi sözleriy le, "son su z bir kıpısal hızdır ki bağımsız zaman boyutu açısın­ dan v e geom etrik çizgi-dilim i m od eli üzerinde tanımlanır.’’ N ew ton bir değerin, daha doğru su bir değişken in sonsu z küçük adımlar y o ­ luyla bir başka d e ğ e re (ayrım ) aktığım düşünüyordu v e burada bü­ tü n üyle açıkça kalkülüsün bir ön sezisi, gen el bir dü şü n cesi yatar. Bunlar h iç kuşkusuz eytişim ile ilgilen en h iç kim sen in yabancısı olm adığı konulardır. Ve N ew ton 'u n ön celiği yalnızca bu bütünüyle genel bildirim ü zerin e dayanır. K onuyu daha öte g eliştirm ed en bı­ raktı, B ir teğetin hesaplanışı dışında h içb irşey yayım lam am ıştı. A s ­ lında 'a k ı’ lar yön tem i ile hiç kim se kalkülüsü geliştirem ezd i, ve İn g iltere'd e N evvlon'un yöntem ini izlem ede direten m atem atikçiler bütün bir yü zyıl boyunca h içbir ilerlem e yapamadıkları gibi A vru p a '­ da y e r alan gelişm e le re de yabancı kaldılar. Ulusalcılıklarını, etnik karakterlerini m atem atiğin yansız alanında b ile bir yana bırakmada gü çlük çektiler. D e s ca rte s 1637’ de geom etrik problem leri ceb irsel p rob lem lere çevirm ek ü zere bugün de onun adıyla anılan Koordinatlar D izgesin i geliştirm iş, eğrileri işlevlere çev irm e yön tem iyle ceb ir v e geom etri arasındaki sınırı silmişti (Nevvton eşitlikleri kullanan analitik g e o ­ m etriyi yin e anlamsız n ed en lerle hiçbir zaman kabul etm edi). A yrı­ ca D e sca rte s, Fermat, ve başkaları keyfi e ğ rilere çizilen teğ etleri hesaplama çalışmasında da öncülük etm işlerdi. Ve Kepler, Cavalieri ve başkaları eğrilerin altına dü şen alan v e oylu m lan hesaplam ak için son su z k ü çük lü kte dilim ler kullanma yön tem in i uygulam ışlardı (K e p le r’in son büyük çalışmasında kullandığı t.ümlev alma yön tem i, sonsuz küçüklüğü anlayışı bütünüyle eytişim seldi: Bir beti tümü aynı boyutlarda olan sonsu z sayıda betiden, doğru çizgilerden oluşur). Ve G aüleo’ nun v e Pascal’ ın sonsuzun eytişim i ü zerin e çalışmaları h e r­ kesin elinin altındaydı. Tüm ünün de önünde A rşim ed'in örneği duru­ yordu: îö 225 sıralarında A rşim ed bir parabol diliminin aynı tabanlı v e aynı tepeli bir üçgenin alanının 4 /3 ’ ü olduğunu gösterd i. A rşim ed A alanlı bir ü çgen ile başlayan v e varolan ü çg en ler ile parabol arası­


(Jsdujt insan ve (Jssnl Evren

41

na sürekli olarak daha öte ü çgen ler ek ley erek son su z hir ü çg en ler dizisi oluşturdu:

A, A \ ı-'l/'l, A t ,1/4 ■ 1/16, A 4 1/4 + 1/1(1 l 1/64,... Buna g ö re parabol dilim inin alanı 1 (1 + 1/4 + l/--r -4 1/4:i...) = (4 /3 )1 dizisi tarafından verilir, Bu sonsuz bîr dizinin toplam ının bilin en ilk örneğidir. Ve A rşim ed bir dairenin alanını bulmak için d e bir y ön tem geliştirerek bu erken tüınlev işlevi ile Pi sayısının yaklaşık bir d e ğ e ­ rini e ld e etm eyi başardı. B en zer yön tem lerle bir kürenin, bir kon i­ nin y ü z e y v e oylumlarını, bir elipsin alanını, herhangi bir paraboioid diliminin dönüş oylum unu hesapladı. Ikibin yıl sonra, m od ern A vrupa’da, N ew lou yalnızca kalkülüsün bulucusu olduğunu ileri sürm ekle kalmadı, ama L eib n iz’ in kalkülüsünii ondan, N ew toıı'dan çaldığını da ileri sürdü. Zamanla m odern Avrupalı N evvton'un tanıtlanması olanaksız ön celiğin i sorgu su zca kabul ederk en, L cibn iz'd en ise nasıl çalmadığını tanıtlaması isten ir oldu. L eibniz ayrışım lı kalküli'ıs ve lü m lev kalkülüsü üzerine d ü şü n ce­ lerini 1675 yılında geliştirdi. Aslında Kıtada çalışmalar uzun bir şiire­ dir kalkülüsün keşfine doğru ilerliyordu, ve çok sayıda insan sonsuz küçüklük üzerine, e ğrilere te ğ e tle r çizm e üzerine, v e e ğ riler tara­ fından kapatılan alanları hesaplama problem leri ü zerin e çalışıyordu. Bu sırada İn giltere’ de n eler olup bittiğini anlamak istey en Leibniz Nevvton ile yazıştı ve ondan en yen i buluşlar konusunda bilgi istedi. 1676’ da Nevvton iki ayrı m ektup yazdı. Ama daha sonra L eib n iz’e kar­ şı en etkili kanıtlar olarak kullanılacak olan bu m ektuplarda Nevvton ‘ fluxion'larm sözünü bile etm edi. Leibniz kalkülüsü Nevvton ile h iç­ bir ilgisi olm adan bağm ışız olarak geliştirdi v e 16 8 4 ’te kendi bulduk­ larını anahatîarda yayımladı. L eibniz m atem atiksel araştırma yöntem ini onu özellik le D escarte s ’ ın G eom etri'sini ve Pascnl'ın çalışmalarını okum aya yü rek len d i­ ren öğretm en i Christian H u y g en s'd en öğren di. Çalışmalarını 10 yıl kadar sonra, kuruluşunda yardım cı olduğu A d a E ru d itiom m başlıklı Alm an bilim sel dergisinde yayım lamaya başladı (Nevvton'un kendi buluş tarihi olarak ileri sürdüğü tarihten yirm i yıl sonra). Johan ve Jarob B ern ou lli ve E uler gibi m atem atikçiler kalkülüsü g e liş tirm e ­ de L e ib n iz’ in çalışmalarından yola çıktılar, L eibniz teğetleri bulma yön tem in e ‘ r.alc.ulus differentialis' :: ‘ ayrışım lı kalküli'ıs’ ve alanları bulm a yön tem in e ise caleulus sum nm to-


42

Aziz Yardımlı

rius ya da oılcu lus integralis, tüm lev kalkülüs adını verdi. Bir e ğ r i­ nin türevini alınırken en küçük x ve y ayrımlarını anlatmak için kul­ lanılan dx v e dy terim leri, ve tüm lev/integral için kullanılan uzatılm ış s terim i, j ,f(x ) notasyonu da L eib n iz’ in buluşları arasındadır (bilinen sayısal n icelik leri a, b, c ... v e b ilin m eyen leri ise x, y, z ... ile g ö s ­ te rm e v e kareleri, küpleri vb. x 2, x 3 vb. ile g ö s te r e re k g eom etrik şek illeri ceb irsel den k lem lerle anlatma yön tem ini Analitik G e o m e t­ risinde ilk kez kullanan ise D escartes'tır.) Leibniz çalışmasını yayım ­ ladıktan kısa bir süre sonra yeni m atem atik dalının yaratıcısı olarak tanındı. T ü m Avrupa aynşı mü kal külüsü onun d e rs kitabından öğren ­ di. Yeni bilim i ö y lesin e duru terim lerd e açıkladı ki m atem atikçiler o gü n e d e k çözü lm em iş sayısız problem i çözm e d e birbirleri ile y a rış­ maya, karşılıklı yeni sorular ü reterek sonuçlarını hiç kim seninin ok u ­ yam ayacağı şifrelerde birbirlerine postalamaya başladılar. L eib n iz’in öncülüğünü yaptığı süreç m atem atik tarihinde en h eyecan lı v e v e ­ rimli dön em lerden biri olarak bilinir. Nevvton çalışm asını İ7 0 4 ’ e dek yayım lamadı. H iç k im se N ew ton 'u n yön tem ind en, 'flu xion ’larından s ö z edildiğini duym adı. N evrton yirm i yıl sonra kalkülüsü kendisinin icadettiğini v e L eibn iz’ in bu bilim i ondan çaldığını ileri sürdüğünde, kanıt olarak yalnızca ‘ s ö zü ’ vardı. N e w to n ’ un L eibniz ile ön celik konusundaki kavgası v e sorunu bir kan davasına dönüştürm esi, v e yıllarca, aslında yüzyıllarca sü recek bu gürültü patırtıyı yalnızca gen el bir düşünce ve geliştirilm em iş bir kaç m atem atiksel çözü m lem e uğruna çıkarm ası bütün bir N ew ton fe n o m e n i ile bağdaşan bir olgudur. N e w to n bugün kalkülüsün bulucusu olarak bilinir, v e kimi tarih­ çe le rd e L eib n iz’ in adından bile söz edilm ez. M od ern m atem atiksel yazında, p e k ço k m etin şuna b en zer bir klişe ile başlar: "N ew ton laid the foun dation for differential and integral calculus. H is w ork on optics and gravitation make him the grea test scien tist the w orld has knovvn” :: “ N ew ton ayrışım ve tüm lev kalkülüsü için tem elleri attı. O ptik v e y e rçe k im i ü zerin e çalışmaları onu dünyanın bildiği en b üyük bilim ci yapar." M etin şöy le sürer: “ N ew ton belki de yalnızca ondan ö n cek i A rşim ed v e A risto te le s gibi norm al deha ölçeğin in dışında bir kişiydi. İnsan usunun kategorilerini şekillen diren lerden biriydi. Onu herhangi bir sıradan anlamda ölçm ek olanaklı değildir. E ğ e r kalkülüsü ien detm eseydi bile, g e n e de tüm zamanların en bü­ yü k düşünürlerinden biri olu rdu ." Bu ulusalcı, şoven , özn el, g id e ­ rek utanm asız bir esrim edir. Başka h er bilim dalında olduğu gibi, kalkülüs d e boşlukta g e liş ­ m edi, v e pozitivistin sandığı gibi hiçbir biçim de tüm ön ceki süreci


Usdışı İnsan ve. Ussal Evren

43

devirip bir yana atan analitik/yalıtılmış bir paradigma değil, ama te r ­ sine insan dü şün cesinin sürekli devrim ındeki bir kipiydi. D oğu şu için D esca ı te s ’ın analitik geom etrisin i, sonsu z diziler ü zerin e ça lış­ mayı, c e b in vb, gerek tiren , v e kendisi kendi payına g e le ce k te k i ça­ lışmalara zem in olacak bir çalışm aydı, v e yin e insanlığın pozitivîst tarafından reddedilen o

B İL G İ

iJİRİKİMlni olağanüstü değerli bir kat­

kıydı. Nevvton 1712’ de R oyal S oeiety başkanı olm a sıfatıyla kalkülüsüıı geliştirilm esin de ön celik sorunu üzerine soruşturm a başlattı v e a s­ lında kendi yazdığı bir bildiriyi, Com m ercium epistolicum , Kurum un sözd e yansız yargıçlarına onaylatarak L eibn iz’ in hırsızlıkla suçlanm a­ sını v e kendisininkalkülüsün yaratıcısı olarak doğrulanm ası sağladı. Nevvton'un kendi elyazm aları ancak ölü m ü nden sonra gün ışığına çıktılar, v e b ö y le sine kişilik den gesizlik leri g ö s te r e n bir insanın tarihsiz kağıtlarının tanıklığının değeri In gilizler tarafından v e bütü­ nünde Batı akadem izmi tarafından sorun üzerine son yargı için y e te r ­ li görüldü.

Vargı FELSEFE VE BİLİMİN AYRILMASI BİLİMSEL BİLİNÇ İÇİN YİK1MUÜ<. D oğal bilinç ‘ doğal' olmanın, ‘k en diliğin den ’ olm anın ö tesin e g eçe m e d iğ i s ü re ce , e ş d ey işle den eyim ya da g özlem ya da algı dediği şeyin sal­ tık olarak kavram sal doğada olduğunu görem ediği sü rece, bir bakıma dilbilgisi bilm eksizin de pekala konuşabilen küçük bir çocu k gibidir. D üşü n cen in doğası, ge rçek liğ i konusunda hiçbir doğru yargısı y o k ­ tur, ve tüm doğru yargılara karşı salt henüz onları anlam adığı için direnç gösterir. Ö n ce bu gerek sin im le tanıştırılması gerekir. B ilim lerini fe lse fe d e n hiçbir biçim de ayırm ayan antikçağ b ilim ci­ lerinin yanısıra, p e k ço k m od ern bilim ci, örn eğin M axw ell, Flaııck, W eyl, B orn , Schrödingev, v e — kendi olum suz yollarında E instein, H eisen b erg, M ach gibileri bile— bilim in fe ls e fe ile dirim sel ilişkisi­ nin ön em in in büyük ölçü de bilincindeydiler. Ve G alileo'dan K ep ler'e m od ern bilim sel bilinç biçim ini b elirlem ed e ön cü olan insanlar e v r e ­ nin doğasım kavrayabilm ek için h erşey d en ö n ce beş duyularını değil ama beyinlerini kullanmanın zorunluğunun tam bilincinde olan düşü­ nürlerdi. Tüm ü de buluşlarını ussalcı A ristoteles ve Platon'un izin ­ d e olduklarını bilerek v e açıkça bildirerek yaptılar (bir örn ek olarak, K e p lcr'in kendisi tiim gökbilim sel çalışmasını A ris to te le s ’in g ök b i­ lim ine bir Ek olarak görd ü ). Bilim sel etkinliğe y ön elik en y ü zey sel ilgi bile tem bel bilincin m isolojisini bir yana atmak zorundadır. M a te­


Aziz Yardtmh

m atiğin değerin i anlamak için bile us ile bir tanışıklık zorunludur. Bugün sık sık doğal bilincin felsefey e, idealizm e kuşkuyla baktığı­ nı görü rü z. Ama y erleşik düzenin pragmatik eğitim i tarafından usun kendisine karşı döndürülm üş bu bilinçte felsefen in en y etersiz bir kavram ı bile kendine bir y e r açamaz. A çıkça, fe ls e fe kavramı bu bi­ linç yapışm a erişem ez. B öy le birşey olanaksızdır, Olanağı bilincin b ü ­ tün yapısının dönüşüm ünü ister. Bu tutucu, katı, d eğ işm esiz bilincin F elsefe sözcüğü ile anladığı şey g rotesk bir ‘m etafizik1 k lişesidir ki, g e r ç e k te yalnızca v e yalnızca bu bilincin kendi için de üretilebilir, onun kavrayış doruğunu gösterir, sm ırlanm ışlığının, değersizliğin in şaşmaz bir ölçüsünü verir. Bu tasarımın en yakın örn eklerini söz gelim i Carnap'ta, R u sse ll’ da, Popper'da, W ittgen stein 'da buluruz. B unlardünyaya, g e rçe k liğ e , felsefey e duyularının tü m kibiri ile bakarlar. A p rio ri karşısında, kavram karşısında, us karşısında yabancı bir n e s ­ ne karşısında olduklarına inanırlar, Kuramı yadsırlar. G özlem v e tah­ m inden ö te y e geçm e m e liy iz derler. G erçeklik v e pekin liğe değil ama olasılık v e inanca izin verebiliriz derler. Ama bu bilincin kendisi g ö z ­ lem ve tahmin değildir. Yalnızca olanaklı en kötü metafiziktir. H iç kuşkusuz bu dü şün ce k irlen m esin den kurtulma olanağı vardır. Bilinç felsefen in D esca rtes tarafından bir sıfır d eğ erin d e görü len ortaçağ skolastizm inden hiçbir ayn m ı olm ayan m odern akadem izm in sundu­ ğu safsatalar olm adığını anlayabil ir, Felsefenin H u m e'u n görgücülüğü ile, Russell'tn, W ittgenstein ’m, N ietzsch e’nin, Sartre'ın öznellikleri ile h içbir ilgisinin olm adığım , eytişim sel dü şün ce yeten eğ in in y o ru m bilim lerle, gösterg e b ilim lerle, görü ngübilim lerle vb, kazanıla­ m ayacağını pekala anlayabilir, ‘ Bilim fels e fe cile ri” den ilen miniklerin yalnızca kumda oynadıklarını, bunları g e rçe k doğalarında anlamanın yolunun da felsefen in kendisini kavramaktan geçtiğin i görebilir, F el­ sefen in , bilim in, sanatın h er zaman bir kuşak d eğ işim i sorunu old u ­ ğunu, çatışm anın değişim in doğasına özgü olduğunu, v e d eğ işm esi g e re k e n şeyin insan olduğunu anlayabilir. F elsefenin yalancı h iy e ­ rarşi çe k işm e le ri, verim siz yetke kavgaları için deki ruhsuz akadem izm e in d irgen em ey eceğin i anlayabilir. Bunların tüm ünün de bilinci felsefen in , g erçek liğin , usun ken disin e karşı dön dü rm ekten başka bir güdülerinin olm adığını anlayabilir. # * ♦ G e rçe k M ekan ik Kavram ının ve M ekanik Bilim inin doğuşu için bir ad arayacaksak, bu hiç kuşkusuz D e s ca rte s ’ tır. A slında D esca rtes m od ern Batı uygarlığına m ekanik kavramının da ötesin d e, çok daha g e n iş ussallık kavram ını sundu. G elen ek sel olarak N e w to n ’a yü k le­ nen yasalar ve form ülasyonlar N ew ton ’ un H erm etik m etafiziğinden


lisdış.ı İnsan ne Ussal Evnn saltık olarak uzak bir ussallık tini tarafından kristalize edildiler, ve yalnızca o gen iş ussallık zem ini için de anlamlı, anlaşılır ve d e ğ e rli­ dirler. Bugün h içk im s e , sağduyulu tek bir insan bile dünyayı, evren i N e w to n ’ un terim lerin de anlamaz. G iderek, h em en h em en h içb ir fizikçi N e w to n ’un dünyayı nasıl gördüğünü, nasıl hastalıklı bir bilinç olduğunu bile bilm ez. Ve ‘ N ew ton M ekan iği’ anlatımı bu bilgisizlik üzerine dayanır. Am a m od ern pragmatik bilincin fiziksel evren i D e s ca rte s 'm ussal evren i de değildir. Tersine, kavramdan soyutlanm ış ruhsuz, m ate­ m atiksel bir kurgudur. Ve görelilik kuramı altında kazandığı dü şlem sel biçim lerin de, bu anlayış Ne\vt.on'un mistik evren tablosuna çok daha yakındır. Keyfi bir boyutlar çoklu ğu altında y e r alan n ice le ş tir­ m e girişim lerin de, e vren tıpkı onu ölçü p b içen bilinç gibi f/rtan , Lodostan soyutlanır, bütünüyle dışsal, bütünüyle barbar bir yararcı­ lık bakış açısından insana yabancı bir ken din d e-şey e indirgenir. P ozi­ tivizm yalnızca bilimin fe lsefed en ayrılışına değil, ama bilimin kendi kendisinden ayrılışına anlatım verir. Tanık yirm inci yüzyılın irrasyonalizm e kitlenen k ısır bilim ciliği, ve m ilitarizm e kitlenen yoked ici Liygulayımbilimciliğidir. K im ilerinin ‘ B ilim sel D evrim ’ in doruğu olarak gördükleri N ew toncu pozitivizm eşit ö lçü d e usdışı bir ekin sel bütünün bileşenidir, ona dayanak olan aynı ö lçü n ler üzerine dayanır, v e onunla tam uyum için de işler. Sorun bir m isilin tam h edefi vurm ası, bir uydunun tam istenen y örü n geye oturm ası vb.dir. Olay Afrikalı büyücünün y ön tem ­ leriyle y e rin e getirilebilir, fenom eni yön eten yasaların m antığı bilin­ m e s e de, tüm evarım korkutucu olsa da, çok yü k sek olasılık çok küçük risk dem ektir, ve yasa tanrısal kayranın g ü v e n ce si ile işler. Batı uygarlığı daha başından K ilisesi ile, Ü n iversitesi ile, Anam alcı­ lığı ile, usdışı litteratisi ile yalnızca birkaç felsefecin in v e bilim cinin göz kam aştırıcı bir girişim le ortak bir bilinç yapısına dön ü ştü rm eye çalıştıkları ussalcılığı g ö lg e le m e y i, etk isizleştirm eyi başardı. Ç ok yü k sek bir eğitim düzeyini, ço k yü k sek bir karakter dü zeyini g e r e k ­ tiren K artezyen ussalcılık doğmakta olan m odern toplum sal yapı için, henüz d e ğ e r kavramına, duyunç kavramına yabancı G otik Protestan bireysellik için çok aşın bir idealizm di. Aydınlanmanın özd ekçiliği, duyum culuğu d eğ er tanımaz pragm atizm için, pozitiv izm için, yarar­ cılık için bütünüyle yeterliyd i. U ssalcılık her zaman Batıya yabancı bir ideal olarak kaldı, v e Batı ekini ile E vren sel İnsanlık Ekinini ara­ sındaki uçurum un kendiliğinden-açık bir g österg esi olm aktan ötey e g eçe m e d i. Batı uygarlığı özsel olarak tutucu v e çarpık doğası g e re ğ i fe ls e ­


46

Aziz Yardımlı

feyi, idealizmi yatıştırm ak zorundadır. Orada felsefe çocu ks ulaştırıl ■ malı, uysallaşlınlmalıdır. D il oyunlan ile, dil yanlışlarının düzeltilm esi ile, küçük analitik sorunlarla ilgilenm elidir. P ostm odernist D errid a ’ nın ‘ B üyük Tasar’ ded iği saçm alık, insanın K urtuluş v e Ö zgürlük idealleri kesinlikle bir yana bırakılmalıdır. B ilim tahm inlerle yetin ­ m eli, felsefen in yeri görg ü cü bayağılık tarafından alınmalıdır. B ir irrasyonalizm ortam ında bilimin pragm atizm e, yararcılığa altgü dü m lü kılınm asından, uygulayım bilim e in dirgen m esin den daha ussal birşey olamaz. Bilim kâr düzeni için, eğlen m e v e yok etm e araç­ larının üretim v e tüketim i için didinen bir toplum sal yapının kavram dü zlem inde h içbir zaman kendini gösterem ez. F elsefe h içbir zaman erd em siz, karaktersiz, aptal bir entellektüalizm in sorunu olamaz. * * * N e w to n ’ un de n e yse l ‘ fe ls e fe s i’ m odern kuşkuculuğun kendini bilgi­ ye , bilim e v e g e rçe k liğ e sın ır polisi yapma tutum unun da esin kay­ nağı oldu. D avid H um e görgücülüğünü L ock e v e B e rk e le y ’d en çok daha kökten ci bir anlamda N ew ton 'a borçlu yken , K ant’ ın eleştirel ‘ fe ls e fe s i’ tam olarak N ew ton 'u n görüngü -bil im inin onaylanışına, görüngüyü kurtarmaya ayarlanmıştır. “ D e n e y se l felsefen in ahlaksal konulara u ygulan m ası” girişim in de bulunan H um e, İn celem e'sini “ H içb irşey o fe lse fe y e [kendi anlatımıyla: “ N e w to n fe ls e fe s i” n e] b el­ li bir d e r e ce d e ILIMLI BİR KUŞKUCULUKTAN ve tüm insan sığasını aşan konularda BİLGİSİZLİĞİN HAKLI BİR İTİRAFINDAN daha u ygun d eğ ild ir” s ö zleriy le sonlandınr. N e w ton g e rçe k te n de doğa Yasalarının hiçbir zaman saltık oldukla­ rını sö ylem ed i, hiçbir zaman ken din de-şeyin ya da özd eğ in doğasını anlattıklarını,gerçek olduklarını, yanlışlanamayacaklannı ileri sü rm e­ di. Tersine, tüm evarım yoluyla türetildiklerini, g ö z le m sonuçlarının genelleştirilmeleri olduklarını, v e keyfi bir doğaüstü isten ç tarafından ayarlandıklarını söyledi. Haklı olarak onlara gerçeklik yüklem edi, te r ­ sin e onları kuşkuya açık bıraktı. E vren sel v e zorunlu olm adıklarını, daha iyilerinin olabileceğini söyledi— tikel yasalar olarak b öyle olduk­ larını değil, ama genelde yasalar olarak böyle olduklarını, aslında birer Yasa bile olm adıklarını, ‘doğal yasa’ sözcü ğü nü n kendisinin anlamsız oldu ğu nu . Son çö zü m le m ed e, keyfiydiler. G örgü cü lü k bilim olm a savında değildir. G örgü cü lü k bilim in, bilginin, g erçek liğin , usun ne olduklarını, anlamlarını, d eğ erlerin i anladığını ileri sürm ez. G e rçe k te n de, d en e y im /g özlem ü zerin e dayalı görg ü ! bilim lerde tümevarım/induction düzlem inde kalmak DOĞANIN USSALLIĞINI ön le­ m enin e n pop ü ler yoludur, v e bu kuşkuculuk için zorunludur. Yoksa evren tam olarak ussal olanın, bilinebilir, anlaşılabilir, banşılabilir ola-


U sdtşt İnsan ve Ussu\ Evren

47

tun doğasında olacaktır. Tüm evarım soru n u saf özd ek çi bilincin, burnunun ucundan ötesini g örm eyen bakış açısının sanacağı gibi s ö z ­ cüklerle bir oyu n , biçim sel bir sorun, bütünüyle g erek siz en te lle k ­ tüel bir bilgiçlik sorunu değildir. T ersin e, görg ü cü lü k bu soru n u yüzyıllardır e n büyük özen le, dikkatle, ve kararlılıkla in celem iş, onu her açıdan ele almış ve ’ doğrulanabilirlik’ olarak, ya da ’yanlışlanabilirlik' olarak, paradigmacılık olarak, çağrışım cılık olarak, olasılık ya da istatistik sorıınu olarak, ama tümünü de doğanın ussallığını çiiriitebilme amacına odaklayarak m od ern bilincin ön ün e sunm uştur. H u m e ’dan, Nevvton'dan P op per’a tüm irrasyonalizm doğa yasalarını b ir tüm evarım soru nu olarak g örm e d e doğanın ussallığını, aslında genel olarak ussallığı çürütm enin en etkili yollarından birini bulm uş­ lardır, G erçek lik hiç kuşkusuz bir tüm evarım sorunu değildir, v e tüm çabasını bu bütünüyle yalın ilişkiyi tanıtlamaya adayan pozitivizm yal­ nızca v e yalnızca kuşaklar boyu nca Batı bilim ciliğinin nasıl bir buda­ lalık için de ‘dü şün dü ğün e’ tanıklık etmiştir. Ö zdek , ister yerçek im i kipinde, ister dışsal dürtü ile, ya da is te r­ se elek trom a n yetik davranışında olsun, nedensellik ilkesi ü zerine davranır. Eş d e y işle, ussal olarak davranır. Ö zd ek scl E vren ussaldır. Belirlenim lidir, ve b ö y le olm akla insan usu tarafından bilinebilirdir. E vren sel Y erçekim i Yasası Nevvton’ un sandığı gibi şu ya da bu sayı­ da v e türde g ö z le m d e n türetilen bir tüm evarım değildir. N e denli büyük olursa olsun hiçbir g özlem n iceliği bir yasanın g erçek liğin i değil ama ancak bilincin aptallığını tanıLlar. Yerçekim i Yasası yalnızca ve yalnızca özd eğiıı kendi mantığını, kendi eytişim ini, kendi gerçek­ liğini anlatır, ve insan usu bu ö z d e k s cl ussallığı kavrama y e te n e ğindedir. B u ussallık bilim i olanaklı kılar. N e dediğini b ilm eyen Kantçılığm sandığı gibi, bu bilgi salt görüngünün bilim i değildir, ve doğanın, evren in sözd e ‘arkasında,’ özd ek sel yü zeyin ‘ altında’ ya da 'ö te s in d e ' hiç de ’ transzendentar bir öcü yatmaz. T ersin e, uzay ve zamanın, ö zd eğin eytişim i insanın bu ka tegorilerin saltık g e r ç e k lik ­ lerini kavram asını da anlatır, ve bu mantıksal yetkinlik insan içindir. K avram m antığı, Platon’ dan D esca rtes'a , L eib n iz’ e , H e g e l’e tüm ussalcılarm yin e le y e re k tanıtladıkları gibi, şeylerin nasıl olduklarını, ve saltık olarak olduklanndan başka türlü olamayacaklarını tanıtlar. K uşku hiç kuşkusuz insan usunun doğal bir yetisidir, v e gerçek olmayana, Şeftin olmayana, yanlış olm ası olası olana yöneliktir. G e r ­ çek liği olum suzlayıcı değildir. Tersine, kuşku g erçek lik istem inde bulunur. Kuşku, soyu t kuşku olarak kaldığı sü rece, kendi eytişim ini tam am­ lamadığı sü rece, düşünceyi olasılığa, sanıya, tahmine indirger. G e r ­


Aziz Yardımlı

48

çek lik karşısında kuşkunun derecesinin hiçbir önem i yoktur. Bilgi söz konusu oldu ğu sürece, e n büyük olasılık en küçük gerçek lik ten d e ­ ğersizdir. “ Ilımlı bir kuşkuculuk” g erçek lik karşısında e n ılım sızı ile birdir. Ilımlı bir kuşkucuiuk da örn eğin dünyanın döndüğünü, y e r ç e ­ kim inin ö zd e ğ e özünlü olduğunu, uzayın üç boyutlu olduğunu bir ola­ sılığa indirger. Aynı kuşkuculuk insan değerleri alanına da uygulanır, ve aynı m an­ tık tıpkı bilginin gö re li olm ası gibi, değerin de saltık değil ama yal­ nızca gö re li olduğu vargısına götürür. G erçek ten göreli, toplum sal, tarihsel, etn ik vb. d e ğ e rlerin d eğ il, ama ken din de d eğ erin , ortak insanlık değerlerin in , e v ren sel ussal değerlerin in olm adığı vargısı­ na. Kısaca, d e ğ e r diye b irşeyin olm adığı vargısına, iyinin v e kötü ­ nün ötesin e . Bu bir duyunç tutulmasından başka b irş e y değildir. Ve so n u ç karanlık bir d e ğ e rle r dem okrasisidir, birbirleri ile eşit haklan olan bir inançlar, özn ellik ler çoğulculuğudur. Bir tiran olm ayı s e ç ­ m ek le se çm e m e k arasında h içbir ayrım yoktur! Bu gürecilik, bu kuşkuculuk, bu nihilizm kesinlikle Batı u ygarlığı­ nın ö zd e k se l gelişim in e karşı tüm törel en gelleri kaldırarak özsel ivm elen d iricilerd eıı biri oldu. B irkaç sefil korsanın eylem i olarak değ ü ama bir dünya politikası olarak yürütülen söm ü rgecilik v e k öle­ cilik, dev letlerin , ordulann, anayasaların onaylan v e zorla n ile d e s ­ tek len en ve korunan bu Batı kurum lan tem iz bir duyunçla v e yürekle başanlacak şe y le r değildirler, Anam alcılığın kendisi insanın para kar­ şısında d e ğ e rsizleştirilm esin i, alçaltılm asını saltık koşulu olarak ister, insanın gözün ün için e m eta olarak bakabilecek bir aptallığı, duyarsızlığı, kendine yabancılığı gerektirir. K itlesel yokedicilik/>raigmatik olmayı, yararcılığın kendisinin değ er olmasını, duyuncun uyuş­ turulmasını gerektirir. Ve ırkçılık usun tüm insanlara eşit olarak verili olduğunun anlaşdmamış olm asını. Batı dem okrasisi başından bu yana tüm bu insanlık dışı tutumlarla tam bir uyum içinde işleyen toplum ­ sal düzendir. Batı, bildiğimiz gibi, “ açık toplum ” dem ektir, ve d em ok ­ rasi halkların kendi yönetim leridir. Anam alcılık, söm ü rgecilik, zorbalık m o d e m Batı uygarlığının d o ­ ğuşunun v e varoluşunun birincil boyutlarıdır. Bunlardan herhangi biri olm aksızın, Batı uygarlığı kim liğini yitirir. Bu duyunç ötesi, d eğ er öte si, iyi v c kötü ö te si bileşen lerden herhangi biri olm aksızın, Batı karakteri den ilen ş e y olamaz. Ve bu boyutlar usa, sağduyuya, du yu n ­ ca kapalıdır. Nihilizm Batı ekininin yalnızca vargısı değil ama eşit ö lçü d e ilkesidir. H iç kuşkusuz, N ew ton Batıda 'kötü lük’ den ilen şeyin de bulucusu değildir. O yalnızca kendi dünyasında kıskançlığı, du yunçsuzluğu,


Usdtşt İnsan ve Ussal Evren

49

n efreti v c saldırganlığı ile yaşadı. Bir kez bile gü lerken görü lm ed iği söylenir, v e doğal bir sev g i ile yaşamı boyunca bir kez bile tanışm a­ dı. P roteslan Batının soğu k, çelik disiplininin insanıydı. D uyun çsuz bir boyutta, duygusuz bir boyutta ussaldı. E vren i sayılarla, çiz g ile r­ le, y ü ze y le rle anladığına inanan soyut m atem atikçiydi. Onunla öze l b ir fizik yoru m u doruğuna yü kseldi, ve son u çla n yirm inci yüzyıla doğru daha açık olarak g ö rü lm ey e başlayan bir us tutulm ası d ön em i­ ne girildi. B ilim insandan uzaklaştı. Aslında insana karşı uygulanır oldu. E vren sel insanlığın aleti, P rotestan Batının e lin e g e ç e r g e ç ­ m ez, zorbalığın aleti oldu. Batı D oğu yu varsayar. Daha doğrusu ileri olan geri olanı, varsıl olan yok su l olanı, vb. Ama Batının tarih olm ası ölçü sü n d e, yoksul dünya tarih-dışıdır. Bundan b öyle, hiçbir yaratıcılığı, hiçbir övüncü, hiçbir değeri yoktur. T ü m mutluluğunu, doyum unu, insanlığının d u y ­ gusunu yalnızca v e yalnızca gerçek liği anlayamamasından eld e eder. Kendi ölü süredurum unda, onu ivm elen d irecek , g e liş tire ce k h erşeyiııi tüketm iştir, ve varoluşunun dürtüsünü d e dışardan almak, ken ­ dini en alt içgü dü lerin den başlayarak yen iden yaratmak zorundadır. Dünyası o iste m e se d e d eğ işm eyi sürdürür, çünkii k endisi anlaya­ madığı, d e n etley em ed iği bir değişim süreci için dedir; dünyası ancak onun değiştiği yolda v e onun değiştiği d ü zey e d ek değişebilir. D ü n ­ yası onun kendi törel bozuluşudur. Ş öyle b öyle seçeb ild iğ i m odelin insan ve insanlık ideali olm adığım anlayacak bir durum da değildir. Ama m o d e l h er zaman ona kendisinden ço k daha iyi görünür, üstün görünür, güçlü görünür. Ve hiç kuşkusuz öyledir. D o ğ u Batının bilim ve uygulayım bilim ine bağımlıdır. E ğlen ce işleyim in e bağımlıdır. Sila­ hına da bağımlıdır. Pozitifbilim v e duyunçsuz fizikçi bunları bol bol karşılamaya hazırdır. Pekala. Ama öykünün böyle sonlanm asm a izin v e rm e y e ce ğ iz . Fenerbahçe Araltk 1 9 9 7

Ek Us ve Usdışı. Largetto Bu k esim “ G örelilik Kuramı: F elsefesiz 'B ilim ' ” başlıklı yazım da E in stein ’ ın e vren yorum una yön elik ‘ eleştirim in 1 a şın olup olm adı­ ğı konusunda kuşkulan olan okurum için özel olarak yazıldı. Bir e le ş ­ tiri olarak görü lürse, g e rçek ten de en aşın eleştiridir. Ama eleştirinin


Aziz Yardımlı

50

sın ın o denli de eleştirinin bittiği, kendini ortadan kaldırdığı yerdir. B u anlamda görelilik kuram ının eleştirisi bir eleştiri olarak g örü le­ m ez. Buna k oşut olarak, E in stein ’ ın görelilik sorununu yorum layışı kendini eleştiriy e bağışık kılan bir doğadadır. Eleştiri-ötesi, us-ötesidir. A slında us-dtşıdtr. K endini kendi m anüğı g e re ğ i göreli olan g örsel algıya kısıtlayarak eşzam anlılığı doğrulayam ayan, evren sel bir Şim dinin olduğunu anla­ yam ayan bir bakış açısı ancak sağaltım konusu olabilir. Ya da parodi konusu. U zayın sonlu olduğuna, evren in çev re s in e çitler çekili old u ­ ğuna inanan bir bakış açısı h iç kuşkusuz bir ruh sağaltım ına g e r e k ­ sinir. Ve bildiğim iz gibi, us-yarılm ası ussal iletişim e kesinlikle yanıt v e rm e z. G örelilik kuramının en in ce eleştirilerin in, en dikkatli v e sağlıklı m atem atiksel çürütm elerin bile yalnızca gözardı e d ilm esi­ nin n edeni budur. Yirm inci yüzyılın başlarında kuramın Eddington tarafından ‘ d oğ ru lanışım n’ olağanüstü bir olay olarak algılanması, zam anın G a zetele­ rinde baş sayfa haberleri arasında verilm esi, en sonunda E in stein ’ m kraldan-fazla-kralcılar tarafından bir ‘ çıplak kral' olarak tahta otu r­ tulm ası, olayın ölçü süz popülerliği, fizikle e n küçük bir ilgileri, konu ü zerin e en küçük bir eğitim leri olm ayan sayısız insan tarafından c o ş ­ kuyla paylaşılm ası— tümü de yalnızca norm al bir kafaya bile ortada tulıaf birşeylerin döndüğünü anlatmaya y e te ce k belirtilerdi. B ü yü ­ cü im gesi irrasyon el halksal im gelem in kendi yaratısı, kendi g e r e k ­ sinim i, k en di doyum udur. U sdışı gü recilik yoru m u usdışı fizikçi im gesi için de aynı halksal eğilim in işleyeb ileceğ in i gösterdi. Bu m itolojilerin ötesin de, h er tür göreciliğin , göreliliğin ötesin d e, olguları kendilerinde oldukları gibi, şeyleri kendilerinde oldukları gibi görebiliriz. G örm ek, usum uza gü ven m ek zorundayız. Yoksa g örecili­ gin kendisi tarafından yutul uruz, eleştirme, reddetme, değiştirme y e te ­ n eğim izd en oluruz. Y erleşik g ö rü şle rle çatışm ak güçtür. O lgu sallığın sorunları ne yazık ki narin doğal bilincin barışçıl düzlem inde yaşanm az. Bugün ‘ ö zg ü r’ Batının akadem ik dünyasında görelilik dininin öy le s in e ezici bir yaygınlığı vardır ki, fizikçiler y erleşik inançlara uymayan bilim ­ sel g ö rü şle rin d e n ötürü işlerin den atılırlar, s ö zle ş m e le ri yırtılır, g e çim olanaklarını yitirm e teh lik esiyle karşı karşıya kalırlar, dam ­ galanırlar; yazıları bilim sel kuruluşun ‘ saygın ’ dergileri tarafından geri çevrilir, d e recelerin i almaları engellenir, v e g en iş bir çoğu n lu k totaliter bir akadem ik rejim altında bilim sel görü şlerini yetkililerd en gizlemek zorunda kalır. Bu rahatsızlıkla kesinlikle çeliş m e y e n b ir y o l-


it silişi hısım ve Ussu! Evren

51

da, Batı bilim sel kuruluşu özsel olarak kapiLnlizmin v e m ilitarizmin bir yan ürünü olarak davranır, ve böyle gü dü lenen bilim ve bilim ci için amaç kesinlikle dünyayı daha yaşanabilir bir y e r yapmak d eğ il­ dir. Şim di soğuk savaş sona erdiğine göre, pekçokları işlerini yitire­ ce k , t.epkesel olarak daha açık sözlü olacaklardır. Ç oğu ilk kez d ü şü n m eye başlayacaktır. Vb. G en e de bunlar bu ülkenin bilim ciliği­ ni ilgilen diren sorunlar değildir. Burada sorunlar henüz çok daha tem el, ço k dalıa ö ğ e s e l, v e gid erek sık sık acı v e utanç verici sefil b içim ler altında yaşanır. Am a usdışı yalnızca red dedilm ek , yalnızca değiştirilm ek içindir. H iç kuşkusuz bu da kaçınılmaz olarak g e n e l v e g en iş bir yanıt ola­ caktır, çünkü sorunun kendisi gen el ve gen iş bir bakış açısına anlatım verir. F elsefe ile lıeııüz tanışık olmayan, aslında— v e hiç kuşkusuz daha da k ötü sü — özdekçilik gibi, görgücü lük gibi, pozitivizm v e nihi­ lizm vb. gibi özn el bakış açılarına bunlar da en in d e sonunda ‘ birer felsefed ir' diye bakan sağduyusuz bir kesim , ya da bu saçmalıklarla ö zd eşleştird iği fe lse fe d en d eh şete dü şen çok g en iş bir sağduyulu kesim vardır. H er iki tutum da haksızdır. Yargıları henüz bir Ö nyar­ gıdır. Y eterince dü şünülm eden, felsefen in kavramı ne kendinde ne d e bilim ile ilişkisi içinde yeterli bir dü zeyd e anlaşılmadan verilm iş­ lerdir. Ve fe lse fe ile kaygılanıyorsak, bu yazıyı buraya dek okuduysak, kabul etm em iz g e re k ki önyargıyı ayrım sam ak, ondan kuşku du yabilm ekgcrçcğ/j/; arayışında, insanın bu en soylu eylem in d e, vaz­ g e çilm e z ilk adımdır. Bugün bu ülkede insanların kendi anadillerin­ d e ok u yabilecek leri bir Hegel, bir D escartes, bir Spinoza vardır, v e Us Kavram ının ne olduğu konusunda en sağlıklı b ilgileri doğallıkla onlarda bulacaklar, v e hiç kim seyi inakçı yapam ayacak denli önem li bir sorunun irdelendiğine tanık olacaklardır. Yine, K an t ve H u m e’ u okuyarak Us düşm anlığının, U sdışının ne olduğunu kaynaklarında g ö rm e y e başlayabilirler. D oğal B ilim in bir Us girişim i olduğunun anlaşılm ası ölçü sün de, Usun kendisinin bilimi olarak, İdennın bilimi olarak Felsefenin D oğal B ilim için d c değerinin aşırı değil ama saltık olduğunu g ö rm e k kesinlikle gü ç değildir. * * * U s ve usdışı arasındaki ayrımı tüm vuruculuğu için de kavramanın, bu gerilim i en son dü zeyinde yakalamanın v e yaşamanın fe ls e fe d e v e bilim in her alanında sonsu z önem i vardır. Bunu yapamayan bilinç ıısdıştna da bir parça hak tanınmasını ister, usdışının kendi içinde hiç olm azsa belli bir derecelenm enin kabul edilm esini daha ılımlı bir tutum olarak göriir— sanki uzayın beş boyutlu olduğunu ileri süren bir kuram on ya da yirnıi vb. boyuttan söz ed en bir başkasından daha


Azız Yardımlı

az usdışı im iş gibi. B öyle aptallıklar Batı (v c hiç kuşkusuz öykiinücü D oğu ) görg ü cü yazınını büyük ölçü de renklendirir, varsıllaştırır, ona dü şün ce kamaştırıcı bir türlülük görünüşü verir. Batı felse fe ciliğ i H egel'in ölüm ünden bu yana dağ gibi bir irrasyo­ nel yazın k ü tlesi üretti. Yaklaşık iki yü z yıldır, S ch op en h a ııer'd en N ie tzs ch e ’ y e , K ierkegaard’ dan W ittgen stein ’a, R u ssell'a , P op p er’ a, F ey era ben d ’ e sayısız irrasyonalist tüm nefretlerini Usa karşı ç e v ir ­ diler, Bilim ve Felsefeye köklerin de saldırdılar. Bu çabayla aynı zem i­ ni paylaşarak, Bilim yü zyılın başından bu yana yaratıcılığını yitirdi, adım adım U ygulayım bilim işlevin e indirgendi, v e insanın g ön en ci için olm aktan ço k onu D ünyası ile birlikte yok etm ek için kaygılanan bir gözdağı aracına çevrildi. Yirm inci yüzyıl D ünya için dört dörtlük bir U sdışı Çağı olarak yaşandı: D ünya Savaşları, A tom v e H idrojen Bom baları, Almanlar ve İngilizler tarafından Avrupa’da v e H indistan’ ­ da K itle K ıyım ları, h e r zaman olduğu gibi sürdürülen Irkçılık, ulusal v e uluslararası T ü resızlik , tarihin en büyük T otaliter rejim lerin in d o ğ u ş v e ölü şleri. Bunlar H ıristiyan Batının politik deliliğinin d o ğ ­ rudan kanıtlandır. Batı ‘fe ls e fe c is i’ d e kendi payım y erin e getirdi. Varoluşçuluk, Pozitivizm , N ihilizm , P ostm od ern izm gibi bilinç o lu ­ şumları H ıristiyan Batının d e ğ e r v e duyunç yoksu nlu ğun un eşit ö l­ çü d e doğrudan kanıtlandır, U sdışı karşısında e n d işey e ya da şaşkınlığa kapılmamak, ikircim e dü şm em ek , olguya kendi adını v erm ed e duraksamamak gerekir. Sorunu en ilkel, en ö ğ e s e l terim lerinde, doğal usum uza gü lün ç ve kızdırıcı g e le n ama çok açık biçim lerinde koym alıyız: Nasıl olu r da bir insan, hiç gülm eden, tersine eksiksiz bir bön cid diyet içinde, ‘ Eğri çizg i d oğ ru çizgiden daha kısadır, bir çizgideki noktalar sayılabilir’ diyebilir? Ve nasıl olu rda ‘İşk en ce, Savaş, Söm ürü iyinin ve kötünün ötesindedir, bir dil oyunu sorunu, salt bir söylem sorun udur’ diyebilir? H iç kuşkusuz anlam v e usu bir yana atarak. Bu kafa yapısı ile uzlaşmaya zem in olacak herhangi bir nokta var m ıdır? K endinde us olan İletişim için bir kanal var m ıdır? G örecilik (çünkü o ‘ ö n e rm e le r’ göreciliğin ön erm elerid ir) bilim ­ de olduğu gibi fe ls e fe d e de tüm aşınlarm ötesidir. Saçmadır. Doğal düşün cenin sakatlanması, bir ruh tutulmasıdır. U s v e U sdışı arasındaki ayrım ilkin usa güvenm eyi başarabilm e ve güvensizlik arasındaki ayrımdır, ruhbilinıseldir, bir karakter a y n ım ­ dir. K uşku culu k hiç kuşkusuz D avid H um e gibi fe lsefed en h abersiz b ir delikanlının, ya da Popper gibi bir us hurdasının sağlıklı sağdu­ yuya k olay kolay yu ttu ra b ileceği b ir kafa yapısı değildir. T ersin e, kuşkucu, nihilist, kötüm ser, pozitivist kafa yapılan tümü de daha şim -


Usdışı İnsan ve Ussal Evren

53

clıden kendi içinde kitlenm iş, tükenmiş, biLmiş bilinç biçim leridir. H iç kim se D a vid ’i ya da Kant'ı, N ie tzsch e ’ yi ya da K uhn’ u okuyarak ku ş­ kucu, g o re ci, nihilist, pozıLivisl. vb. olamaz. H iç kim se onlarda ö ğ r e ­ n ecek herhangi bir bilgi kırıntısı aramaz. Bilm em e savı karşısında, bu açıkça çocu k luk olur. Tersine, onlarda b irşey ler bulan bilinç yal­ nızca k en disiyle bir yetersizlik duygusunu paylaşacağı çek in g en bir ruh, sınırlarla kuşatılı bir bilinç alanı bulm uştur. Iliçb irş e y doğal insan usuna böyle sine aşağı, b öylesin e aptal, b öy lesin e ruhsuz bir içerik ve rm e y i başaramaz. H e g cl Ansiklopedi, § 4-İO, E k te ş ö y le bir şe y sö y le r: "Ö y le y s e , insanlar G erçek liğ in b ilin em ey eceğ in i ileri sürdükleri zaman, bu sövgü lerin en aşırısıdır. Bununla ne d e d ik le ­ rini bilm ezler. E ğ e r b ilselerdi, G erçek liğ in ellerin d en alınm asını lıakederlerdi." B ilim sel dü şü n ce, fe lsefi dü şün ce kesinlikle yargısında korkak bilincin, dü şün cesind e ürkek bilincin başarabileceği b irşey değildir. Yetkeci bir ekinde bilinç, sin dinn e-sin dirilm e konusunda yetkindir, ve yetk e h er zaman usdışım aklamanın en iyi zem in lerin d en birini sağlar. Akadem ik yetk ecilik bilginin ussal tanıtlama yolu yla iletilm e­ sine karşıt olarak, dışsal bir güdünün baskısı altında bellenm esini amaçlar. B ilim ancak özgü r ussal düşüncenin kendini anlatım b içi­ m iyken, eğitim d e yetk ecilik düşüncenin sorgulam a yeLeneğine bile dayanamaz, ve bilinçten kopardığı onay kişinin entellekLüel yeLeneği ge re ğ i verdiği özgiir onay ile karşıtlık içindedir. Bilgiyi tanıtlama sürecind en soyutladığı d ü zeye dek, akadem ik yetk ecilik kuşkucu­ luk ile gü çlü bir ortaklık zem ininde buluşur, v e kendi inakçı mantığı tem elin de pragmatizmin, yararcılığın vb. yalnızca türüyle geçim sizlik gösLerebilir. H iç kuşkusuz, ııssal-olm ayan karşısında, usdışı karşısın­ da kendi yargısına g ü ven eb ilm ek kavramın bilgisiyle sağlam laşm ış usun duygusunu gerektirir. Ve eğitim li gü ven eğitim siz dikbaşlılık ile doğrudan doğruya aynı şey değildir. U sdışı yalnızca y e tk e cilik tarafından p ek iştirilm ez. Bu amaçla geliştirilen bir de işlemsel koşullandırm a yön tem i, bir de hayvanlara etkili olarak uygulanan bir 'ö ğ re tm e ' yolu vardır. Reklam cılık bu y o l­ la etkilidir. D üşünm e özerkliğinin en dışsal, en yabanıl gü d ü lere ko­ layca yen ik diişLüğü bir 'm o d e r n le ş m e ’ ortam ında, D e s c a r te s ’ m 'rögîfo’suııun Banka reklam broşürlerinde söm ürülm esi p ek çok ent.ele yadırgatıcı, gid erek dikkat çekici bile g elm ez. T ersin e, bönlüğün bakış açısından, böyle şeyleri yadırgamanın kendisi yadırgatıcı g ö rü ­ nür. D esca rtes hayvanların dü şün m ediklerin e, uslamlama y e te n e ­ ğin den yok su n olduklarına inanıyordu. D üşünm em enin insana özg ü yollan da vardır. Ekinsel belirlenim i, gelişim i, büyüm eyi para m an­


Aziz Yardımlı

54

tığının ölçü tleri ile uzlaştırmanın kendisi mantıklı görüldüğü zaman, bilgelik sevgisin in pekala bankerlik sevgisi ile g e çin e b ile ce ğ i d ü şü ­ nülebilir. Bu bilinç dü zlem inde, Us ve Usdışı arasındaki saltık a yrı­ mı g öreb ilm ek bütün bir bilinç yapısının k ökten bir dönüşüm ünden daha azı ile başarılamaz. Ya da, daha iyisi, b ö y le um utsuz g irişim ler­ d en bütünüyle vazgeçilebilir. D ü şü n ce bağım sızlığının ön em ve değerini kabul e d en bilinç için, lıe rşe y gelip m o d e rn /g e le n e k s e l toplum un, bu sıradan çoğu nlu ğu n belirled iği düşünsel tözü red d etm ey e, kişinin kendi içindeki insanı değiştirip onu usun, insanın en gerçek doğasının d eğ erlerin e g ö re y e n id en biçim len d irm ey i g ö z e almasına dayanır. Ve bu girişim de, çoğunluk etm eni sık sık en d işe yaratıcıdır, yıldırıcıdır. Yenik dü şm ek g en e llik le en iyi pazarlık olarak görünür. O zsel olarak sorunlu, gid erek hastalıklı bir Uygarlıkta, norm al ola­ rak, insanlar kendi egolarını, kendi h erşey d en -d eğ erli benliklerini doğallıkla dışsal yargılara teslim ederler, yaşam ları b oyu nca onlar tarafından b elirlen m eyi sürdürürler, v e popüler önyargıların ötesin e g e çm e le ri yaşantı dünyalarını bütünüyle yitirm eleri anlamına gelir. T ek -b oyu tlu toplum da uyum lu varoluşun b ed eli benliğini baskıya teslim etm ek ten daha azı değildir. M od ern bilinç ansal v e ruhsal g e li­ şim i durdurucu toplumsal ölçünle r tarafından biçim lendirilir; m odern e v re n se l eğitim birey açısından bütününde edilgin bir koşullandır­ ma sü reci olarak yaşanır. V c doğal us kendi en iç onayı alınmadan sorgu su zca yalnızca ona verilen sığ toplum sal biçim i kabul eder, d o ğ ­ ruları v e e ğ rileri, iyileri v e kötü leri y e re l ek in sel töz tarafından, tarihsel b ilin ç olu şu m u tarafından belirlenir. Ve bu çoğ u kez usun özbilincini kazanmak için yola çıkan felsefeci adayı için, bilim ci adayı için de böyledir. Bayağının ötesin d e kategoriler, sorgulayıcı kavram ­ lar bu bilinç düzlem inde güm şığı görem ezler. S onuçta, eleştirel olm a­ sı g e re k e n girişim le r için bile çoğunluğun onayı başarının ölçü tü olarak görülür, başarısızlığın değil! Burada görülm esi gerek en özsel nokta bilim sel/felsefi düşünce söz konusu olduğunda çoğtn lu k , kalabalık kavramının h içbir değerinin olmadığıdır. Yalnızca ğörgücü çoğunluğun' herhangi bir bilişsel d e ğ e ­ rinin olm am ası n e d e n iy le d eğ il— ki bilgi e lb ette bir dem okratik çoğu nlu k sorunu değildir— , ama tersine bugrotesk çoğunluğun bilin­ cinin analitik olm ası, henü z yalnızc çözülm üş olm ası n eden iyle. F el­ sefen in çok ciddi bir eğitim sorunu olduğunu akıllarının ucundan bile g e çir m e y e n bu halk felsefecilerin in , bu sokak görgücü lerin in başa­ rabildikleri en çoğundan dil sorunları konusunda m ızm ızlanm ak, s ö z­ cü k lerle didişm ektir. ‘ Transzendantal’i anladıklarını, ama ‘ aşkınsal'ı


l/sdtşt İnsan ve Ussal Evren

55

anlayamadıklarını, çünkü özel bir linguistik görelilik ilkesi olduğunu s ö y le rle r; ‘ m o m e n t’ i anladıklarını ama ‘kıpı' sözcü ğ ü n e bir anlam verem edik lerini s ö y le rle r— aynı n ed en le. A slında lıiç anlamadıkları bir ş e y e burunlarını sokm aktan başka birşey yapmazlar, D esca rtes tam bu okur-yazarlann bilim ler v e felsefe ile ilişkileri bağlamında ‘ B ir şeyi yanlış bilm ek hiç bilm em ekten daha k ötü dü r’ diyordu. Çoğunluk tem asını sürdürelim . D oğa bilim inden ço k daha yü k sek toplum bilim alanında, R ou sseaıı dev le t için, toplum un bu politik özeti için çoğunluğun isten cin i ve evrensel isten ci büyük bir vurguyla ayırır, çoğu nlu ğu n politik u ssa l­ lığı g ü v e n ce altına almakla hiçbir ilgisinin olm adığını söyler. D evlet, özel olarak bu ülkenin m od ern tarihinde sürekli olarak v e sık sık acılı olarak kanıtlandığı gibi, kendini çoğunluğa karşın sürdürür. D evlet, ö ze l olarak Alman tarihinde kanıtlandığı gibi, kendini çoğu nlu ğa kar­ şın sürdürem ediği zaman, onun tarafından dizgin lenen çoğu nlu ğu n istencinin k endinde pekala nihilize edici bir yabanıllık olabileceği, bir g ü ç isten ci, bir zorbalık istenci olabileceği ortaya çıkar. Bu aynı ayrım ın m od ern akadem izm alanında da ön em i vardır, P ro b le m çözü m ü n d e ‘ çoğu nlu ğu n is te n ci' güçlü v e inandırıcı bir aygıttır. T h om a s Kuhn ‘ b ilim ’ için çoğu nlu ğun — 'bilim sel top lulu ­ ğ u n '— görü şün ün ölçü t olduğunu bildirirken, çoğu n lu k sorun un u çoğu nlu k tan biri olarak yorum ladı. “ M antıksal p oz itiv iz m " adına, işlerin g e rçe k durum unun pek sevindirici olm adığını, ama ne yazık ki öyle olm ası gerektiğini, çünkü usun v e gerçek liğ in paradigmatik, v e bilim in ise bir “ m o b p sy ch o lo g y ” olduğunu söy led i. Ve gördüğü sürü onayı g e rçe k te yalnızca sürü adına konuştuğunu kanıtladı. Pozitivist bilinç diinyayı— bilim sel etkinliği de içine alan fen om en ler d ü n ­ yasını— kendi tasarım lan, imgeleri, simgeleri yoluyla olm anın dışında yom m layam az. U sdışı bir bilinç yapısı usdışm dan başka birşeyi algı­ layamaz. Ç ılgın bilincin realitesi d e eşit ölçü de çılgındır. Kuhn bir kez ge rçe k lik sorununu bir yana attıktan sonra, doğallıkla bütün bir bilim sel sü reci (yalnızca m od ern akadem izm i d eğ il) kişiliklerin büyük ö lçü d e rol oynadığı politik bir s ü re ç olarak, g e rçe k liğ e v e usa ilgisiz bir ek in se l etk in lik olarak gördü. Bu kadarım m in ik ler de görür. Ama positivist beyin püresi daha ötesini g ö rm e y e y e t e n e k ­ sizdir. Yalnızca görebildiği kadarını ’ b ılim ’ olarak algıladı. Bilim tari­ hindeki ussal sürekliliği kavramak için, çağlar boyu süren çabanın g e rçe k te sözcü ğü n tam anlamıyla o politik, dinsel, yetkeci, özn el ö ğ e ­ lerle savaşarak ilerleyen bir ussal birikim olduğunu g öreb ilm ek için g e re k e n yü rek lilik ten yoksu ndu . Einsteinların, H eis e n b e rg le rin , B ohrların e g e m e n liğ i altındaki bir irrasyon alizm ortam ında tersi


Aziz Yardımlı

56

nasıl olabilirdi, v e hangi pragmatik kafa bu devlerin d e v saçm alıkla­ rına karşı çıkm ayı g ö z e alabilirdi? Usa, g e rçe k liğ e saldırısı eşit ö lçü ­ d e u sd ışı ‘b ilim cilik’ tarafından doğallıkla onaylandı. K uşku cu bilinç eğilim i, irrasyonalist kafa yapısı gerçekliği insan-üstü, in san -ötesi birş e y olarak, gizem li, erişilm ez b ir yü k seklik ya da y ü ce lik olarak, g id e re k sakıncalı, tehlikeli birşey olarak görür. Bu irrasyonalist. de yalnızca paradigm anın içe rs in e sığdırdığı göreli gerçekliği kabul etm e k le yetindi. G en e de savlarını tanıtlamaya çalışırken , gerçeklik değeri olan tutarlı v e inandırıcı bir dizge oluşturm aya çalışırken , bunun İçin becereb ild iği her uslamlam ayı geliştirirken , tüm g ö rg ü ­ cü lü k durumunda oldu ğu gibi, yalnızca evren sel kendi ile çelişm e sanatını y e rin e getirdi. D oğallıkla, doğrulanm aya da ancak yanlışlanmaya olduğu denli y e ten ek li olan, yalnızca usdışm a y en i bir katharsis sağlayan bu k işise l paradigm a da kısa bir sü red e b ir d ü şü n ce virü sü oldu ğu nu , dört dörtlük bir sürü fenom eni olduğunu gösterd i. Bugün, iş işten g e çm iş olsa da, bu ‘bilim fe lsefecileri' onlar tarafın­ dan aldatıldıklarını duyum sam aya başlayan Batılı b ilim cilerin k en di­ leri tarafından büyük bir içe rle m e ile anılırlar. Uydu bilinç alanlarının kraldan fazla kralcıları, bir doğruyu bile maymun gibi olm anın dışın ­ da kabul etm e y i başaramayan bilinç yapıları bunu g örm e d e g e cik m em elidirler. Sürü ruhbilim i K uhn’ u önem li ölçü d e haklı çıkaran bir anlamda etkilidir. Ç oğunluğun yargısından ü rkm em ek gerekir. S ok ra tes’in ‘E n ünlü­ ler en aptallardır' sözlerini Ibsen H alkın B ir D ü şm a n ı’ nâs kahram a­ nının ağızından yin eler: “ Ç oğu nlu k h er zaman yanılır.” Ib sen için ‘ço ğ u n lu k ’ g e r ç e k insan doğasın a yabancı, kendi için d e kapalıdır; ‘norm aldir,1e,d. g e n e l ölçü n lere uygundur, uyuşu m cu b ilin ç alanıdır. Am a bu ço ğ u lcu bilinç, ço k açıkça bildiğim iz gibi, ayrıca kendinde savaşçıdır, kendinde yokedecidir, kendinde tü resizd ir vb. Ve bu olgu kim i şeyleri ayırdetm e konusunda yanılmaz bir ö lçü t verir: Çoğun­ lukla, kalabalıkla çatışm ayı başaram ayan b ir kavrayış, koşulsuz ola­ rak, gerçeklik değerinden yok su n d u r. Ç oğu n lu k bilincinin varlığı yalancıdır, g e rçe k varlık değildir; yalnızca d eğ işm ek , dön ü şm ek için ­ dir, v e geçicid e n ço ğ u olm ayanın onayı olsa olsa yanılgının belgesid ir T ü m gerçek sanat açısından, tüm gerçek bilim açısından, tüm gerçek fe ls e fe açısından bu ö zellik le böyledir. B u d ü zey e dek, felsefecin in , bilim cinin, sanatçının çoğunluğun onayını b ek lem esi en tellek tü el bir intihardan, h içliğe yitişten başka birşey değildir. Ve karşıtın kolayca teslim olacağını b ek lem ek , gid erek kalabalığın alkışını alamadığı için içe rle m e k , ya da b oş alkışları boş eleştirilerden daha değerli görm ek toyluğun, saflığın doruğudur. Yaratıcılığı tüketip bitirm enin en kolay


Usdışı İnsan ve Utsa! Evren

yoludur. Tersine, özgür usun ve özgür duyarlığın çoğunluk bilinci ile çatışm ası sağlıklı olduğunun kanıtıdır. E rkesi, gü dü sü , duygusu ancak ve ancak bu çelişkiyi kavrayışından, onu yaşamasından tü reye­ bilir. D ünya insanlıktır, v c değişmesi gereken şey tam olarak budur, insanlıktır, kendisidir. Dünya insan değişm edikçe kendiliğinden d eğiş­ m ez, d esp otik bir azınlığın gücü h içb irşeye yetm ez. D oğal bilincin bütünüyle gen el değişim kavram ı ile arılattığını sandığı şe y in g e rçe k anlamı ve değ eri budur. Aslında değişim kavra­ m ının kendisi yalın oluş kavram ının görgill bir kipidir, v e onu her fır­ satta yin elem ek siziıı e d e m e y e n eğitim siz soyu t anlağın bilgeliğinin sınırını gösterir. Bu bilince D an vin 'den söz edin, kuramsal sorunlar konusunda tam bir bilgisizlik içinde olm asına karşın boynunuza sarı­ lacaktır. M arx'tan söz edin, h em en h em en hiç duraksamadan aynı şeyi yapacaktır. N ie tzs ch e 'd e n söz edin, yine aynı şey. Tü m bu d u y ­ gudaşlığın gizi bu yorum ların çağrıştırdığı D eğişim sözcüğünün tıl­ sımında, nihilist, içerik siz başkaldırının kolaylığında yatar. D urum kötüdür, v e değ işm esi gerekir. Ama değişim e gerçek, som ut içeriğini v e rm e k gerekir. D eğişim söz konusu olduğunda, ancak gerçek bilinç gerçek bir dünyayı belirleyebilir. Ancak gerçek lik bilinci dünyayı g e r ­ çekleştirebilir. Bu anlamda D eğişim kavram ı yerin i ço k daha belirli, ço k daha som ut Eğitim kavramına bırakır. Ç ok yakın tarihin görgüi olarak gösterdiği gibi, eğitim siz değişim denetlem edir, despotizm dir, insanlık saygısının ve kaygısının saltık yitişidir. Felsefe yalnızca d en em elerd e, yalnızca sınıfta ve sınavlarda, yal­ nızca kitaplarda kalacak bir oyun değildir. Yalnızca koltukta otururken y e rin e g e tirile ce k bir düşünm e pandom im i değildir. Bilgi insanın kendisidir, duygusu, davranışı, eylem idir. Ve bilgiye şans verm em ek için biricik g e re k bilincin raslantısal biçim ine sarılmak, onu lüm ön ­ yargılarıyla savunmak, onu lüm katılığıyla kollamak, onu tüm özen çleriyle gözetm ektir. U sun Bilim i ile karşıtlık için de, L’ sdışı K uşkuculuk bir g elişim idealinin olm adığını, insanlık bilincinin gerçek lik biçim ini kazanma­ ya yeten ek siz olduğunu, insanın dünyaya fırlatılmış bir hiçlik oldu ğu ­ nu, iyi v e kötünün g öre li ve b ö y le ce anlamsız olduklarını, insanlığın sürekli çatışm a, çelişki, uyum suzluk için de tükenip g id eceğ in i ileri sürer. Bu p ostm od ern yoru m dur— kapalı, çıkışsız, kurtuluşsuz, ö z ­ gürlüksüz bir dünyanın kahullenilişidir. G en e de, Usu red d ed en K uş­ kuculuk, tam bu red dedişin de, yalnızca tam llam asız, gerçekliksiz kötüm serliktir. Bir ruh bozukluğudur. U s yalnızca bilim tarihinde değil, ama bütün bir insanlık tarihinde özsel bir sürekliliğin, bütün ­ lüğün, erekselliğin olduğunu, bu sürecin özsel olarak EĞİTİM v c b öy-


58

Aziz Yardımlı

le ce g e rçe k GELİŞİM oldu ğu nu tanıtlar. K uşku culu k bu bütünlüğü, sürekliliği, erek se liiğ i re d d ed er (^an alitiktir), insan doğasına d e ğ e r kazanmaya ye te n e k siz bir özsü zlü k olarak bakar (= n ih ilisttir), ve insan varoluşunu anlam sızlığa yazgılam m ş olarak g örü r (= k ö t ü m serdir). K uşkuculuk h içbirşeyi tanıtlamaz. Tersine, tanıtlamanın reddediîişidir. H içliğin olumlanışıdır. Felsefenin kendisi Usun kendini gerçekliğe eğiteb ileceğin in , ö z s e l olarak bir ideale dön üşü m y e te n e ğ i olduğunun tanıtıdır. Am a b ilg e­ lik sev g isi olm anın üstünde v e ötesin d e, Usun b elirlen im i kendini evrensel insanlık dünyasında kügısal olarak v e e d im sel olarak açın­ dırmaktır. B u insan varoluşunun tam gelişim idir, evren in kapsayabi­ le c e ğ i biricik g e r ç e k v c iyi v e gü zel insanlık biçim idir, varoluşta hiçbir zaman yitik olm ayan ama yalnızca henüz kazanılm am ış olan biricik g e rçe k anlamdır. Anlam ın bir yana atılmasını ö n e re n postm odernist ayrım cılığın, tüm ulusal, etnik, dinsel, e k in se l düşm anlaş­ manın, evren sel paranoyanın, yalancı türlülüğün sağaltımıdır. G erçek İnsan Birliği zem ininde g e r ç e k İnsan Türlülüğünün doğrulanm ası­ dır, B ir olanların özg ü rce ayrım laşmasıdır, Ayrım ideasm a v e o lg u su ­ na tam hakkının kazandırılmasıdır. Zaman m antığın kaygısı değildir. Usun gü cü elb ette b ölüm sel, koşullu, ya da y etersiz değildir. Zaman görg ü l insanın, bu usdışı dünyada varolan ve davranan insanın kay­ gısı olmalıdır.

Kaynakça Kalkiîlüs üzerine — Kalıç. Vır tor. A History o f M/HSıematics: A n !ntrndudinn. N ew York: H aqıer Cnllıns, 1Ö93. Neuılnn un yaşamı re Pritıdpia üzerine — I. Cohcıı, Berııard, bkz. D iction a n nf Scim tific Iliography (1974). — G jertseıı, D erek, The Neuılon Ilandbaok (1986), — 1. B ernard C oh cn , “ N ev/ton 's D iscovcry of Gravity,” Scientific Am erican, Mart 1981, sa. 166-179. (Bu dikkate defter makale R obcrt I lo o k c ’un N ew ton ile m ektuplaşm ası ile başlayarak N ew ton'un düşüncesinde evrensel yerçekim i kav­ ramının evrimini belgeliyor.) — M am ıel, Frank E. Rorlrait o f ha ııc N n d o n (19611) — W cstfall, Riclıard S. ıYerer al Resi. A Biogruphy u f h a u c Netııton (1980)


İÇİNDEKİLER* Doğal Felsefenin M atematiksel İlkeleri Birinci, İkinci vc Üçüncü Yayımlara Önsözler 63 Tanımlar G7 Devim Belitleri, ya da Yasaları 79 KİTAP [ CİSİMLERİN DEVİMLERİ KESİM

1.

İlk ve son oranlar yöntem i 93

12. Küresel cisim lerin çekim kuvvetleri [Ön. 7 5 -7 6 ] 104 KİTAP m EVRENİN DİZGESİ (Matematiksel İrdelemede)

Felsefede Uslamlama Kuralları 108 Önerm eler 1-6 İ l i G enel N o t 116 Cotes Tarafından İkin ci Yayıma Önsöz 121

Optik ( Ya da, Işığın Yansımaları, Kırınım ları, B ükülüm leri ve Renkleri Üzerine B ir İnceleme) Kitap I I I 139 Sorular 1-30 139 ‘ İçindekiler Tablosunun özgiin metindeki buti'mii için (İngilizce ve T ürkçe), bkz. Ek ii.

59


6(1

İÇİNDEKİLER

YAZIŞMALAR

Robert B oyle’a bir M ektup: E th er ve Yerçekimi 179 O ldenburg’a bir M ektuptan Parça: Önsavlar Üzerine 183 Richard B entley’e bir M ektup: Tann ve Yerçekimi 184 PARÇALAR

“ G e rçe k Dinin Kısa Bir Ş em ası," N ew ton ’un bir elyazmasından: Evrensel Tasar 188 Tann ve Doğal Felsefe 188

E kler Principia, İçindekiler (İngilizce ve T ü rk çe) 190 N ew ton İçin Bir Zamandizin 193 Sözlükler 199 Ç özü m lem e (A. Yardımlı) 202 Dizin 206


Isaac N

ew ton

DOĞAL FELSEFENİN M ATEM ATİKSEL İLKELERİ


BİRİNCİ YAYIMA ONSOZ ( 1686 ) E

s k İl e r

(Pappus’ ıııı b izlcre söylediği gibi) doğal şeyleri araştırmada

e n büyük ön em i m ek a n ik /dü zen ek bilim ine verd ik leri için, v e m o ­ d e rn le r tö zsel biçim leri v e okkült/gizli n itelikleri yadsıyarak doğa fen om en lerin i m atem atiğin yasalan altına almaya çabaladıkları için, bu in ce le m e d e m atem atiği felsefe ile ilgili olduğu ölçü de g e liş tir­ dim. E sk iler m ekaniği iki bakımdan irdelediler; ussal olarak, ki tanıt­ lama yoluyla doğru olarak ilerler, ve kılgısal olarak. M ek a n iğe adını veren tüm el sanatları kılgısal m ekaniğe aittir. Am a sanatçılar ek s ik ­ siz sağınlıkla çalışm adıkları için, M ekan ik G e om etrid en öy le s in e ayırdedilir olm uştu r ki eksiksiz olarak sağın olan g e o m e trik , daha az böyle olan ise m ekanik olarak adlandırılır. Bununla birlikte, ya n ­ lışlıklar sanatta değil ama sanatçılardadır. Daha az sağınlıkla çalışan biri ek sik bir m ekanikçidir; v e e ğ e r biri eksiksiz sağınlıkla çalışabilşeydi, tüm ü için de en ek sik siz m ekanikçi olurdu, çünkü g e o m e tri­ ye dayanak olan dik açıların ve dairelerin b e tim lem esi m ekan iğe aittir. G eom etri bize bu çizgileri çizm eyi öğretm ez, ama onların çizil­ m esin i ister, çünkü ö ğren en birine g eom etriy e g irm ed en ö n ce ilkin bunların sağın olarak betim len m esinin öğretilm esin i ister, ve daha sonra bu işlem lerle problem lerin nasıl çözü leb ileceğ in i gösterir. D ik çizgileri v e daireleri betim lem ek problem lerdir, ama g eom etrik p r o b ­ lem ler değil. Bu problem lerin çözü m ü m ekan ikten istenir, ve b öy le çözü ldü kleri zaman, kullanımları geom etri yolu yla gösterilir; v e dı­ şardan getirilm iş bu birkaç ilkeden böyle b irçok ş e y ü reteb ilm esi geo m e trin in şanıdır. Bu yü zden geom etri m ekanik kılgı ü zerin e ku­ rulur, v e e v re n se l m ekaniğin ölçm e sanatını doğru olarak ön eren v c tanıtlayan parçasından başka b irşey değildir. Ama el sanatları başlı­ ca cisim leri devind irm ed e kullanıldığı için, geom etri gen ellik le onla­ rın büyüklükleri ile, ve m ekanik ise devim leri ile ilişkiiendiriiir. Bu anlamda ussal m ekanik ne olursa olsun her k u vvetten sonuçlanan dev im lerin v e herhangi bir devim i ü retm ek için g erek li ku vvetlerin doğru olarak ö n e rilen v e tanıtlanan bilim i olacaktır. M ek a n iğin bu höliimü, el sanatları ile ilgili beş g ü ce d e k g en işletild iğ i ölçü d e, y e r ­ çek im in i (bu bir el gü cü olm adığı için) ağırlıkların bu g ü çler yoluyla devin d irilm esin de olm aktan başka türlü g ö rm e y e n e sk iler tarafın­ dan geliştirildi. Ama ben sanatlardan çok felsefeyi irdeliyor v e el g ü ç­


64

ISAAC NEVVTON: PRİNCİPİA

leri ü zerin e değil ama doğal g ü çle r ü zerin e yazıyorum , v e başlıca ağırlık, hafiflik, esn e k k u vvet, sıvıların direnci v e ister çek ici is te r ­ se itici olsun lar b en zeri k u v vetlerle ilgili ş ey leri ird eliyoru m ; ve dolayısıyla bu çalışm ayı fe lsefen in m atem atiksel ilkeleri olarak ö n e ­ riyorum , çü nkü felsefen in bütün ağırlığı şundan olu şu yor görünür: D e v im fen om en lerin den doğanın kuvvetlerini araştırm ak, ve sonra bu k u vv e tle rd e n çıkarak başka fen om en leri tanıtlam ak; v e b irin ci v e ik in ci kitaplardaki ge n el ö n e rm e le r bu amaca yöneliktir. Ü çü ncü kitapta E vren in D izgesin in açım lamasında bunun bir örn eğin i v e r i­ yo ru m ; çünkü ö n ce k i kitaplarda m atem atiksel olarak tanıtlanm ış ö n e rm e le r yolu yla ü çü n cü d e g ö k fen om en lerin den cisim lerin g ü n e ­ şe v e çeşitli g e z e g e n le re y ön elm elerin i sağlayan y erçek im i k u v v et­ lerin i tü retiyoru m . Sonra bu k u vvetlerden , yin e m atem atiksel olan başka ö n e rm e le r yoluyla, g ez e g e n le rin , kuyruklu yıldızların, ayın v e d en izin d ev im lerin i çık a rsıyoru m . D oğa fen om en lerin in g e ri kalanını d ü zen ek sel ilkelerd en aynı türden uslamlama yolu yla türetebilm em izi dilerdim , çü nkü çeşitli n ed en lerle tüm ünün d e belli k u vvetlere bağımlı olabilecekleri kuşkusuna götürüldüm — k u vvetler ki onlar yoluyla cisim lerin parçacıkları, şim diye dek bilin m eyen kimi n e d e n le rle , ya karşılıklı olarak b irbirlerine doğ ru itilir v e düzenli betilerd e birbirlerine tutunur, ya da birbirlerinden geri itilir v e uzak­ laşırlar. Bu k u vvetler bilin m eyin ce, fe ls e fe cile r şim d iye d ek D oğa araştırm asında b o ş girişim lerd e bulunm uşlardır; ama umarım bura­ da ortaya koyulan ilk eler ya bu felsefe yön tem in e ya da daha doğru bir başkasına belli bir ışık düşürecektir. B u çalışm anın yayım ında olağanüstü kavrayışlı v e e v ren sel bilgili Mr. E dm und H alley yalnızca baskı yanlışlarını d ü zeltm ed e v e g e o ­ m e trik şe k ille ri hazırlamada bana yardım cı olm akla kalm adı, ama çalışm anın yayım lanm ası da onun yü reklen d irm elerin in sonucunda oldu ; çünkü b en d en g ö k yörü n gelerin in b etisin e ilişkin tanıtlama­ larım ı e ld e e d in ce , beni sürekli olarak bunları R oya l S o c ie t y ’ ye ile tm e konusunda zorladı, v e daha sonra kurum un kibarca y ü rek ­ len d irm eleri v e ricaSan b en i onları yayım lam a konusunu dü şü n m eye yön eltti. Am a ay devim lerin in eşitsizliklerini g ö z le m e y e , v e y e r ç e ­ kim inin v e öteki k u vvetlerin yasaları v e ölçü leri ile ilgili başka ş e y ­ le rle ilg ile n m e y e başladıktan sonra— ki aralarında v erili yasalara g ö r e çe k ile n cisim le r tarafından b etim len ecek olan b etiler; kendi aralarında d e v in en çeşitli cisim lerin d ev im leri; cisim lerin diren en ortam lardaki d e v im i; ortam ların ku vvetleri, yoğunlukları v e d ev im ­ leri; kuyruklu yıldızların yörü n g eleri, v e b en zerleri vardı— , sözü edilen yayım lam a işini bu sorunlar ü zerin e bir araştırm a yapıncaya


BİRİNCİ, İKİNCİ, VE ÜÇÜNCÜ YAYIMLARA ÖNSÖZLER

65

v e bütünü birarada ortaya çıkarm caya dek erteledim . Ay devim leri ile ilgili olanları (ek sik oldukları için), tüm üyle Ö nerm e 66'nm S on ur­ guları için e aldım, v e bunu orada kapsanan çeşitli şey leri ö n erm e ve konunun hak ettiğin den daha uzun bir yön tem d e seçik olarak tanıt­ lama v e ötek i ön erm elerin dizisini k esintiye uğratm a gibi bir zorıınluktan kaçınabilm ek için yaptım. G eri kalanlardan sonra bulunan kimi şey le ri ön erm e le rin v e alıntıların sayısını d eğ iştirm ek ten se daha az uygun y e rle r e ye rle ştirm ey i yeğled im . Burada yapm ış olduklarınım dayançla okunm asını, v e çok g ü ç bir konudaki em ek lerim in kınama gibi bir amaçla olm aktan ç o k ek sik lerim i giderm e, bir amaçla y o k ­ lanmasını yü rek ten diliyorum .

Is. N evvtün C am bridge, Trinily C ollege, 8 Mayıs 1686

İKÎNCÎ YAYIM A ÖNSÖZ (1713) PKiNCiPiA’mK bu ikinci yayınım da b irçok dü zeltm e v e biraz ek lem e yapıldı. Birinci kitabın ikinci kesim in de, cisim lerin verili y örü n g e ­ lerde dön diirülebilm elerin i sağlayan ku vvetlerin b elirlen im i ö rn e k ­ len ip gen işletildi, ikinci kitabın yedinci kesim in de sıvıların direnci kuramı daha sağın olarak araştırıldı v e yen i d e n e y le r tarafından d o ğ ­ rulandı. Ü çü n cü kitapta ay kuramı v e gü n eşitliklerin in g e rilem esi kendi ik elerin den daha tam olarak çıkarsandılar; v e kuyruklu yıld ız­ lar kuramı yörü n g elerin in yin e daha büyük bir doğrulukla yapılan hesaplamaları üzerin e daha ço k örn ek tarafından doğrulandı. Is. N

ew ton

Londra, 28 M art 1713

Ü Ç Ü N C Ü Y A YI M A ÖNSÖZ (1725) Bu sorunlarda ço k y e ten ek li bir insan olan H en ry P em berton , M .D ., tarafından büyük ö ze n le hazırlanan bu ü çün cü yayım da ikinci kitap­ ta ortam ların direnci ü zerine kimi noktalar daha ö n ce olduğundan biraz daha kapsamlı olarak ele alındı, ve havada dü şen ağır cis im le ­ rin direnci üzerin e yeni den eyler eklendi. Ü çüncü kitapta ayın yörü n ­


66

fSA A C N E W T O N

g e sin d e yerçek im i kuvveti tarafından tutukluğunu tanıtlayan uslam ­ lama daha tam olarak bildirildi; ve Mr. Pound tarafından Jüpiter'in çaplarının birbirlerine oranı ü zerin e yapılan yen i g ö z le m le r e k le n ­ di. Yine 1680 yılında görü n en kuyruklu yıldız ü zerin e Alm anya'da Mr. K irk tarafından K asım ayında yapılan ve elim e yakınlarda ula­ şan g ö z le m le r de ek len d i. B unlann yardım ıyla kuyruklu yıldızların dev im lerin in parabolik y örü n g eleri ne denli yakından tem sil e ttik ­ leri açığa çıkar. Bu kuyruklu yıldızın yörü n g esi, Dr. H alley’ in h esa p­ lam ası yolu yla , daha ö n ce olduğundan biraz daha tam olarak bir e lip ste belirlenir. Ve bu eliptik yörü n g ed e kuyruklu yıldızın g e ç e ğ i­ nin gök lerin dokuz imi içinden ilerled iği g e z eg en lerin gök b ilim de v e rile n elip tik y ö rü n g elerd e d ev in m eleri den li doğ ru olarak g ö s te ­ rilir. 1723 yılında görü len kuyruklu yıldızın y örü n g e si d e O xford ’ da G ök bilim P rofesörü olan Mr. B radley'in hesaplam asıyla eklenm iştir. Is. Londra, 12 Ocak, 1725-6

N ev v ton


TANIMLAR

TA N IM I Özdek niceliği on un birleşik olarak yoğunluk re oylum undan doğan ölçüsüdür. B ö y le c e çifte bir yoğunluktaki, çifte bir uzaydaki hava n icelik te dört kattır; liç kat bir uzaydaki, n icelikte altı kattır. Sıkıştırm a ya da sıv ı­ laştırma yoluyia derişm iş olan kar v e in ce toz ya da pudra için, ve h er tiir n ed en le d e ğ işik olarak d erişm iş olan tüm cisim ler için aynı ş e y anlaşılacaktır. Burada cisim lerin parçalan arasındaki in ce ara­ lıklara özg ü rce yayılan bir ortam ı— e ğ e r b ö y le b irşey varsa— hiçbir biçim d e g ö z ön ü n e alm ıyorum . Bundan b ö y le h er yerd e cisim ya da kütle adı altında anlatmak istediğim bu n icelik olacaktır. Ve aynı şey h er bir cism in ağırlığı lf>ondu$] yoluyla da bilinir, çü nkü ağırlık ile orantılıdır— sarkaçlar üzerin e daha son ra g ö s te r ile ce k olan çok sağın olarak yapılan d e n e y le r yolu yla bulduğum gibi.

TA N IM II D evim in niceliği onun özdeğin birnrada hız ve niceliğinden doğan ölçü­ südür. Bütünün devim i tüm parçalann devim lerinin toplam ıdır; v e dola yı­ sıyla, hız e ş it olm ak ü zere, n icelikte iki kat bir cisim d e dev im iki kattır; hız iki kat olm ak ü zere, d ört kattır.

TA N IM III Özdeğin vis insi tası, ya da doğal kuvveti bir direnme gıicüd ür ki, on u n ­ la h er cisim , elinden geldiği ölçüde [quantum in s e esti, şim d ik i d u ­ rum unda sü rer— bu ister dinginlik durum u olsun, isterse doğru bir çizgide biçirndeş olarak ileriye doğru devinm e durum u. Bu k u v v e t h er zaman ku vveti oldu ğu cisim ile orantılıdır v e k ü tle­ nin etk inlik sizliğinden [ya da kütlenin sürcdurum undanAzö inertia m assae] onu kavrama yolum uzda olm anın dışında hiçbir ayrım ı y ok 67


68

ISAAC N E W TO N : PRINCIPIA

tur. B ir cisim , özd eğin süredurum lu doğasından ötürü, güçlük olm ak­ sızın dinginlik ya da d e v im durum u dışına alınamaz. Bu açıklam a ü zerin e, bu vis insita, ço k anlamlı bir adla, süred urum kuYveti ( vis inertiae) ya da eylem sizlik k u vveti olarak adlandırılabilir. Am a bir cisim ancak ü zerin e bastıran [im prim o] bir başka ku vvet durum unu d e ğ iştirm e y e çalıştığı zam an bu k u vveti uygular; v e bu ku vvetin uygulam ası h em diren ç h em d e dürtü olarak görü leb ilir; cisim ş im ­ diki durum unu sürdürm ek için bastıran k u vvete karşı çıktığı sü re ­ ce, diren çtir; cisim bir başkasının bastıran k u v v etin e kola yca yol v e r m e y e r e k ötek in in durum unu d e ğ iştirm e y e çabaladığı s ü rece, dürtüdür. D iren ç gen ellikle dinginlikteki cisim lere yüklenir, v e dürtü dev im d ek ilere; ama dev im ve dinginlik, gen ellikle kavrandıkları gibi, yalnızca göreli olarak ayırdedilirler; ne de gen ellikle dinginlikte sayı­ lan cisim ler h er zaman g e rçe k te n dinginliktedirler.

T A N IM IV Bastıran b ir kuvvet [vis ım pressa] bir cisim üzerine on un y a d in gin ­ lik ya da doğru bir çizgide biçim deş devim duru m u nu değiştirebilm ek için uygulanan bir eylemdir. B u k u vvet yalnızca e y lem d en oluşur, v e e y le m tam am landığı zaman bundan b öyle cisim de kalmaz. Çünkü bir cisim kazandığı h er yeni durum u yalnızca süredurum u yolu yla sürdürür. Ama etk iyen ku v­ v e tle r de ğ işik k ök enlidirler— örn eğin vuruştan, basınçtan, ö z e k çe k ku vvetten .

TA N IM V B ir özekçek kuvvet cisim leri b ir özek olarak b ir noktaya doğru çeken ya da iten, ya da herhangi b ir yolda yönlendiren kuvvettir. C isim leri dünyanın ö z e ğ in e yön len d iren y erçek im i, dem iri m ıkna­ tıs taşına yön len d iren m anyetik ku vvet [fis m agnetica], v e ne olursa olsu n g e z e g e n le rin başka türlü iz le y e ce k oldukları doğrusal d e v im ­ lerden sürekli olarak yana çekilm elerin i ve eğrisel yörü n gelerde çe v rin m elerini sağlayan o k u v v et bu türdendir. B ir ipin ucuna bağlanıp d ön dü rü len bir taş onu dön dü ren eld en kaçm aya çabalar; v e bu çaba yoluyla ipi gerer, v e ne den li büyük bir hızla çev rin irse bunu o denli b üyük bir k u vvetle yapar, v e bırakılır bırakılm az uçup gider. B u çaba­ ya karşıt olan, v e ipin taşı sürekli olarak ge riy e ele doğru çek m esin i sağlayan, v e onu y ö rü n g esin d e tutan o ku vveti, yörü n gen in öz e ğ i


TAN IM LA R

69

olarak e le yön elik olduğu için, ö z e k çe k ku vvet olarak adlandıraca­ ğım . Ve herhangi bir y ö rü n g ed e çev rin en tüm cisim ler için de aynı ş e y dü şün ülecektir. T ü m ü de yörü n gelerin in özek lerin d en kaçmak için çaba g ö ste rir; v e e ğ e r bunu yapmalarını kısıtlayan v c onları y ö ­ rü ngelerind e tutan ve bu yü zden ö zek çek dediğim aykırı bir k u v v e ­ tin karşıtlığı olm asaydı, b içim deş bir devim ile doğru çizgilerde uçup gid erlerdi. B ir m erm i, e ğ e r y erçek im i ku vveti olm asaydı, dünyaya doğru sapmaz, ama, e ğ e r havanın direnci uzaklaştırılmış olsaydı, d o ğ ­ ru bir çiz g id e b içim d eş bir dev im le ondan uzağa gid erdi. Y erçekim i y olu yladır ki sürekli olarak doğrusal g eçe ğ in d e n dışarı çe k ilir v e ağırlığının ku vvetin e ve devim in in hızına g ö re az ya da çok dünyaya d oğru sapm ası sağlanır. A ğırlığı ya da özd ek n iceliği ne den li azsa, ya da fırlatılış devim inin hızı ne denli yü k sek se, doğrusal bir g e ç e k ­ ten o denli az sapacak ve o denli uzağa gidecektir. E ğ e r bir dağın tep esin d en barut k u vveti yoluyla v erili bir hızla v e ç e v re n e koşut bir y ö n d e fırlatılan bir kurşun top y e re dü şm ed en ö n ce eğri bir çiz ­ gid e iki mil uzağa götürü lm ü şse, aynı top, e ğ e r havanın direnci uzak­ laştırılm ış olsaydı, iki kat ya da on kat bir hızla iki kat ya da on kat uzağa uçardı. Ve hızı arttırarak topun fırlatılabileceği uzaklığı diledi­ ğim iz gibi arttırabilir, v e çiz e b ile ce ğ i çizginin eğriliğini azaltabiliriz, ta ki sonunda 10, 30 ya da 90 d erecelik bir uzaklığa düşebilir, ya da g id e re k dü şm eden ünce bütün dünyanın çevresin i tam olarak dola­ şabilir; ya da son olarak, b ö y le c c hiçbir zaman dünyaya d ü şm ey eb i­ lir, ama ileriye g ö k sel uzaylara gid eb ilir ve devim in i sonsuza dek sürdürebilir. Ve bir m erm inin y erçek im i ku vveti yoluyla bir y ö rü n ­ g e d e çevri ne bilme si v c bütün dünyanın çevresin i dolaşabilm esi ile aynı yolda, ay da, ya y e rçe k im i ile donatılı ise y e rçe k im i kuvveti yoluyla, ya da onu dünyaya doğru iten herhangi bir başka kuvvet, yoluyla, sürekli olarak doğal kuvveti yolu yla iz le y e c e k oldu ğu d oğ ­ rusal yoldan dışarıya dünyaya doğru çekilebilir; v e şim di b e tim le ­ diği y ö rü n g e d e çevrin eb ilir; ne de ay b öyle bir ku vvet olm aksızın y ö rü n g e sin d e tutulabilirdi. E ğ er bu ku vvet fazla küçük olsaydı, ayı doğrusal bir g e ç e ğ in dışında y eterli olarak d ön dü rem ezdi; e ğ e r faz­ la büyük olsaydı, onu ço k fazla döndürür v e ayı y örü n g esin d en d ü n ­ yaya doğru çek erd i. K uvvetin doğru bir n icelikte olm ası zorunludur, ve bir cism i verili bir y örü n g ed e verili bir hızla tutmak için sağın olarak h izm et e d e b ile ce k kuvveti bulm ak m atem atikçilere dü şer; ve evrik, olarak, verili bir yerden verili bir hızla fırlatılan bir cism in v eri­ li bir k u vvet aracılığıyla doğal doğrusal yolundan sa p tın la b ileceği eğrisel yolu b elirlem ek . H erhangi bir ö z e k ç e k ku vvetin n iceliğ i üç tü r olarak d ü ş ü n ü le ­


ISAAC N E W T ü N : PItLVCIPlA

70

b ilir: saltık, iv m elen d irici, v e d ev in d irici [absoluta, acceleratrix & moirıx\. TA N IM VI B ir özekçek kuvvetin saltık niceliği on un onu özekten çevredeki uzay­ la r boyunca yayan nedenin etkerliği ile orantılı ölçüsüdür. B ö y le c e m an yetik k u v v e t m ıknatıs taşlarının b ü y ü k lü k lerin e ve yeğin lik gü çlerin e g ö re birinde daha büyük, ötekin de daha küçüktür.

T A N IM VII B ir özekçek kuvvetin ivm elendirici niceliği on un verili b ir zam anda yarattığı hız ile orantılı ölçüsüdür. B ö y lc c e aynı mıknatıs taşının ku vveti daha kü çük bir uzaklıkta daha büyük, daha büyük bir uzaklıkta daha küçüktür: ayrıca y erçek im i k u vveti vadilerde daha büyük, a şın yü ksek dağların tep elerin de daha kü çüktür; v e dünyanın cism in d en daha büyük uzaklıklarda daha da k ü çüktür (daha sonra g ö s te r ile ce ğ i g ib i); ama eşit uzaklıklarda, her y e rd e aynıdır; çünkü (havanın direncini uzaklaştırır ya da dikkate alm azsak), ağır ya da hafif, büyük ya da küçük tüm dü şen cisim leri e şit ö lçü d e ivm etendirir.

TA N IM VIII B ir özekçek kuvvetin d evindirici niceliği verili b ir zam anda yarattığı devim e orantılı ölçüsüdür. B ö y le c e ağırlık daha büyük bir cisim d e daha büyük, daha k ü çük bir cisim d e daha k ü çüktür; ve aynı cisim d e, dünyaya yakın ken daha büyük, v e daha büyük uzaklıklarda daha küçüktür. Bu tür n icelik bütün cism in ö z e ğ e doğru çe k ilg en liği ya da yatkınlığı [centripelency; o rp ropen sion ], ya da, diyebilirim ki, ağırlığıdır; v e h e r zaman cism in inişini e n g e lle m e y e tam olarak yeterli bir eşit v e aykırı ku vvet n ice ­ liği yolu yla bilinir. Bu k u v v e t niceliklerini, kısalık uğruna, devindirici, ivm elend irici v e saltık k u v v e tle r olarak adlandırabiliriz; v e, ayrım uğruna, onları ö z e ğ e eğilim li cisim ler, bu cisim lerin yerleri, v e yön eldik leri ku v­ v e t ö ze ğ i açısından irdeleyebiliriz; başka bir deyişle, devindirici kuv­ v e ti bütünün b ir ö z e ğ e d oğ ru birlikte alınan tek tek parçaların yatkınlıklarından doğan bir çabası v e yatkınlığı olarak cisim ile bağ-


72

[SAAC NHtVTON: PRIA'CU'IA

devim i tanım lam ıyorum . Yalnızca b elirtm em g erek ki, sıradan insan­ lar [the vulgar] bu n icelikleri duyulur n esn elerle ilişkilerin den b a ş­ ka h içbir kavram altında tasarlamazlar, Ve buradan belli önyargılar doğar ki, bunları gid erm ek için onları saltık ve göreli, g e rçe k ve görü ­ nürde, m atem atiksel v e sıradan olarak ayırdetm ek uygıın olacaktır \absolutas & rdativas, veras & apparentes, mathcnıatices & vuigaresJ. I. Saltık, g e rçe k , v e m atem atiksel zaman [tem pus absolutttnı, m ntm , & m atkem aticu m ], kendiliğinden, ve kendi doğasından, dışsal herhangi birşey ile ilişki olm aksızın eşitlikle akar [acquabiiiterfluit\, ve bir başka adla sü re olarak adlandırılır: g öreli, görü n ü rde, ve sıra­ dan zaman ise sürenin devim aracılığıyla duyulur ve dışsal (ister d o ğ ­ ru ister biçim deş-olm ayan olsu n ) bir ölçü südü r ki, gen ellik le g erçek zamanın y e rm e kullanılır; örn eğin bir saat, b irgiin , bir ay, bir yıl gibi. II.Saltık uzay [spafium u b so h h tm ], kendi doğasında, dışsal h er­ hangi birşey ile ilişki olm aksızın, her zaman b en zer ve devim siz kalır, G öreli uzay saltık uzayların dev in eb ilir bir boyutu ya da ölçü südü r ki, duyularım ız onu cisim ler açısından konum u yoluyla belirler, ve kabaca d evim siz uzay y erin e alınır; örn eğin yeryü zü açısından konu­ mu yolu yla belirlen en bir yeraltı, atm osferik, ya da g ö k s e l uzayın boyutu böyledir. Saltık uzay ve göreli uzay b ö y le ce bet ide ve büyük­ lükte aynıdırlar; ama h er zaman sayısal olarak aynı kalmazlar. Ç ü n ­ kü e ğ e r ö rn eğin yeryü zü d ev in irse, havainizin yery ü zü ile göreli olarak v e onun açısından her zaman aynı kalan bir uzayı bir kez sal­ tık uzayın için e havanın geçtiği bir parçası olacaktır; bir başka kez onun bir başka parçası olacak, ve b ö y le ce , saltık olarak anlaşıldığın­ da, sürekli olarak değişecektir. III. Yer [iocus] bir cism in doldurduğu bir uzay parçasıdır, ve uzaya g ö re ya saltık ya da görelidir. B ir uzay parçası [pars spatn\ diyorum ; cism in konum u [sifro; m rporis] değil, ne de dışsal yiizeyi. Çünkü eşit katiların yerleri h er zaman eşittir; ama yü zeyleri, b en zersiz betileri n ed en iyle, ço ğ u kez eşitsizdir. Konumların sözcü ğü n asıl anlamında hiçbir n icelik leri yoktur, ne de yerlerin özellikleri [affectio] olm ak­ tan çok yerlerin kendileridirler. Bütünün devim i parçaların dev im i­ nin toplamı ile aynıdır; eş d ey işle, bütünün y erin d en ötelen m esi parçaların y e rlerin d en ötelen m elerin in toplamı ile ayın şeydir; v c ö y le y s e bütünün ye ri parçaların yerlerin in toplamı ile aynıdır, ve bu n ed e n le içse ld ir ve bütün cisim dedir. Yer [locus] bir cism in doldurduğu bir uzay parçasıdır, v e uzaya göre ya saltık ya da görelidir. Bir uzay parçası [pare spatii\ diyorum ; c is ­ min konum u [sifas corporis] değil, ne d e dışsal y ü zeyi. Çünkü eşit katiların yerleri her zaman eşittir; ama yü zeyleri, ben zersiz betileri


TA K IM LA R

71

lıyoru m ; ivm e le n d irici k u vveti, ö z e k te n çe v re d e k i tüm y e rle r e onlardaki cisim leri devin d irm ek için yayılan belli bir gü ç olarak, c is ­ m in yeri ile; v e saltık kuvveti ise bu clevindirici ku vvetlerin on su z çe v re d e k i uzaylara yayılm ayacaklar! belli bir n ed en le yüklü olarak, ö ze k ile ; bu n eden ister belli bir ö z ek sel cisim olsun (örn eğin m an­ y e tik k u vvetin ö zeğ in d ek i mıknatısın, ya da yerçek im i ku vvetin in öze ğ in d e k i dünyanın olduğu gibi), istese henüz g örü n m ey en h e r­ hangi bir başka şey. Çünkü burada yalnızca bu k u vvetlerin fiziksel n eden lerin i v e yerlerini dü şün m eksizin m atem atiksel bir kavram ­ larını v e rm e y i tasarlıyorum . B ö y le c e ivm elendirici k u vvetin devindirici ku vvet ile ilişkisi h ız­ lılığın [celerüy] dev im ile ilişkisi gibidir. Çünkü devim n iceliği h ızlı­ lığın özd ek n iceliği ile çarpımından doğar; v e devindirici kuvvet, aynı ö zd e k n iceliği ile çarpılan iv m elen d irici k u v v etten doğar. Çünkü ivm elend irici kuvvetin cism in tek tek parçacıkları üzerindeki e y le m ­ lerinin toplam ı bütünün devindirici kuvvetidir. Bu yü zd en d ir ki iv ­ m e le n d irici y erçek im in in , ya da yerçek im i ü retici k u vvetin , tüm cisim lerd e aynı olduğu dünya yü zeyin in yakınında devindirici y e r ­ çe k im i ya da ağırlık cisim ile orantılıdır; ama e ğ e r ivm elen d irici y e r ­ çekim inin daha küçük olduğu yü k sek b ölg elere çıkarsak, ağırlık eşit ölçü de azalacak, v e b e r zaman cism in ivm elendirici çek im yolu yla çarpım ı ile orantılı olacaktır. B ö y le c e iv m elen d irici y erçek im in in yarıya indiği b ö lg e le rd e iki ya da üç kez daha k ü çük bir cism in a ğır­ lığı dört ya da altı kez daha küçük olacaktır. B en zer olarak çek im leri v e dürtüleri, aynı anlamda, ivm elen d iri­ ci v e devindirici olarak adlandırıyorum ; ve bir ö z e ğ e doğru herhangi bir tür çe k m e , dürtü, ya da yatkınlık sözcü k lerin i rasgele ve ayrım ­ sız olarak birbirlerinin yerin e kullanacağım ; bu k u vvetleri fiziksel olarak değil ama m atem atiksel olarak ird eley eceğ im : bundan ötürü, ne zaman öze k le rd e n çe k ici olarak ya da çek ici g ü çle rle yüklü olarak söz e d e c e k olsam , okur bu sözcü k lerle herhangi bir y erd e herhangi bir e ylem in türünü ya da tarzını, bunun n eden lerin i ya da fiziksel zem inlerini tanımlam ayı üstlendiğim i, ya da g e r ç e k v e fiziksel bir anlamda belli ö ze k le r e (ki yalnızca m atem atiksel noktalardır) ku v­ v e tle r yüklediğim i düşünm em elidir.

N ot

Bu noktaya d e k daha az bilinen türde sözcü k lerin tanımlarını ortaya k oyd u m v e iz le y e ce k söy lem d e onlara verilm esin i istediğim anlamı açıkladım . H erk es tarafından iyi bilindikleri için zaman, uzay, y e r ve


T A N IM U R

73

n ed en iyle, ço ğ u kez eşitsizdir. K onum ların sözcü ğü n asıl anlamında h içbir n icelik leri yoktur, ne de yerlerin özellik leri [affeclio] olm ak­ tan ço k yerlerin kendileridirler. Bütünün devim i parçaların d ev im i­ nin toplamı ile aynıdır; e ş d ey işle, bütünün y erin d en ö telen m esi parçaların yerlerin d en ötelen m elerin in toplamı ile aynı şeydir; ve ö y le y s e bütünün yeri parçaların yerlerin in toplamı ile aynıdır, ve bu n ed en le içseld ir v e bütün cisim dedir, IV Saltık devim [m otus absolufus] bir cism in bir saltık y erd en bir başkasına ö te len m esid ir; ve göreli devim , bir göreli y erd en bir b aş­ kasına ötelenm esi. B öylece yelken açm ış bir g em id e bir cism in göreli yeri gem inin cism in iye olduğu parçasıdır; ya da gem inin boşlu ğu ­ nun cisim tarafından doldurulan, v e dolayısıyla g em i ile birlikte d e v i­ nen parçasıdır: v e göreli dinginlik cism in gem inin ya da boşluğu n un aynı parçasında sürm esidir. Ama g e rçe k , saltık dinginlik cism in için ­ de gem inin kendisinin, boşluğunun ve kapsadığı h erşey in devindiği o devin m ez uzayın aynı parçasında sürm esidir. Bu yü zden , e ğ e r dün­ ya g e r ç e k le n din gin likle ise, g ö re li olarak g em id e dinginlikte olan cisim g e rçe k olarak ve saltık olarak gem inin dünya ü zerin deki o aynı hızı ile devinecektir. Ama e ğ e r dünya da deviniyorsa, cism in g e rçe k ve saltık devim i böliim sel olarak dünyanın devinm ez uzaydaki gerçek devim in den , v e bölü m sel olarak gem inin dünyadaki göreli dev im in ­ den doğacaktır; ve e ğ e r cisim göreli olarak g em id e de deviniyorsa, g e rçe k devim i bölüm sel olarak dünyanın d ev in m eyen uzaydaki g e r ­ çe k devim in den , ve bölü m sel olarak hem gem inin dünyadaki h em de cism in gem idek i göreli devim lerin den doğacaktır; v e bu göreli dev im lerd en cism in dünyadaki g ö re li devim i doğacaktır. E ğer dün­ yanın gem inin bulunduğu parçası 10.010 parçalık bir hızla g e r ç e k ­ ten doğuya doğru d evin m işse, ve gem inin kendisi gü çlü bir rüzgarla lam yelk en o parçalardan ,10'u tarafından anlatılan b ir hızla batıya doğru götürü lürse, ama bir gem ici gem ide sözü edilen hızın 1 parça­ sı ile doğuya doğru yü rü rse; o zaman g em ici g e rç e k te d ev in m eyen uzayda 10.001 parçalık bir hızla doğuya doğru, v e göreli olarak dün­ yada 9 parçalık bir hızla batıya doğru d ev in iy or olacaktır. Saltık zaman gökbilim de görü nü rdeki zam anın eşitlen m esi ya da dü zeltilm esi yoluyla göreli zamandan ayırdedilir. Çünkü doğal g ü n ­ le r g e r ç e k anlamda eşitsizdirler, g e rçi g en ellik le eşit olarak g öriils c îe r ve bir zaman ölçü sü olarak kullanılsalar da; v e gök b ilim ciler g ö k s e l devim leri daha sağın bir zaman yoluyla ölçeb ilsin ler d iy e bu eşitsizliği düzeltirler. O labilir ki zam anın doğru olarak ö lçü le b ilm e ­ sini sağlayacak b içim d eş bir devim diye bir ş e y yoktur, T ü m d ev im ivm olen d irileb ilirya da yavaşlatılabilir, ama saltık zamanın akışı h e r­


74

ISAAC N E W TO N : PRINCIPIA

hangi bir d eğ işim e açık değildir. D ev im ler ister hızlı isterse yavaş olsunlar, ya da iste rse hiç olmasınlar, şeylerin varoluşunun kalıcılık sü resi aynı kalır: v e dolayısıyla bu sürenin on un yalnızca duyulur ölçü leri olan şeylerd en ayırdedilm esi gerekir; ve onu bunlardan g ök b ilim scl eşitlik aracılığıyla çıkarsarız. B ir fen om en in zam anlarını be lirle m e k için bu eşitliğin zoru n luğu sarkaç saatleri ile d e n e y le r­ den olduğu gibi Jüpiter’ in uydularının tutulmaları tarafından da kanıt­ lanır. Zam an parçalarının düzeninin d e ğ işm e z olm ası gibi, uzay parçala­ rının dü zen i d e değişm ezdir. Bu parçaların y erlerin d en dışarı çıka­ rıldığım varsayarsak, (e ğ e r anlatıma izin verileb ilirse) kendilerinin dışına çıkarılm ış olacaklardır. Ç ünkü zamanlar v e uzaylar, bir bakı­ ma, tüm başka şeylerin olduğu gibi kendilerinin de yerleridirler. Tü m ş e y le r ardışıklık düzeni açısından zamanda y erleşm iştir; ve konum dü zen i açısından uzayda. Y erler olm aları özlerin d en ya da doğaların­ dan ötü rü dü r; v e şe y le rin birincil yerlerin in devind irilebilir olm ası saçmadır. Bunlar ö y le y s e saltık yerlerdir; v e o y erlerd en ö te le n m e ­ le r biricik saltık devim lerdir. Ama uzayın parçalan g ö rü lem ey ecek leri ya da duyularım ız yoluyla b irbirlerinden a y ırd e d ile m ey ecek leri için, bu y ü zd en onların y erin e du yu lur ölçü lerin i [m ensura sensibilis] kullanırız. Çünkü şeylerin dev in m ez olarak görü len herhangi bir cism e g ö re konum larından v e uzaklıklarından tüm y e rle ri tanımlarız; ve sonra b ö y le y e rle r a çısın ­ dan, cisim leri bu y e rle rd e n kim ilerinden başkalarına aktarılıyor ola­ rak dü şü n erek tüm dev im leri hesaplarız. Ve b ö y le ce , saltık y e rle r v e d e v im le r yerin e, göreli olanları kullanırız; v e bunu işlerin olağan durum unda hiçbir uygunsuzluk olm adan yaparız; ama fe lse fi in ce le ­ m e le rd e , duyularım ızı soyutlam am ız v c şeylerin ken dilerin i yaln ız­ ca duyulur ölçü leri olan yanlarından ayrı olarak ird elem em iz gerekir. Ç ü nk ü olabilir ki, g e rçe k te din gin likte olan v e ken dilerin e başka cisim le rin y e r v e d e v im lerin in g ö re li k ılın a b ileceği h içb ir cisim yoktur. Am a saltık v e gö re li dinginlik v e devim i birbirlerinden ö z e llik le ­ ri, n edenleri, v e etk ileri yoluyla ayırdedebiliriz. G erçek dinginlikte olan cisim lerin birbirleri açısından dinginlikte kalmaları bir din gin ­ lik özelliğidir. Ve dolayısıyla durağan yıldızların uzak b ölgele rin d e, ya da belki d e onların ço k ötelerin d e, saltık olarak dinginlikte olan bir cism in olabilm esi olanaklıdır; ama, bizim b ölgelerim izd e cisim le­ rin birb irlerin e g ö r e konum larından bunlardan h erhangi birinin o uzak cism e g ö r e aynı konum u sürdürüp sü rd ü rm ediğin i bilm ek olanaksız olunca, bundan saltık dinginliğin b izim b ölgelerim izd ek i


TA N IM LA R

cisim le rin konum undan b e lirle n e m e y e c e ğ i son u cu çıkar. B ü tü nlerin e v erilen konum lan sürdüren parçaların bu bütünlerin d e v im le rin e katılmaları devim in bir özelliğidir. Ç ünkü çe v rin e n cisim lerin parçalarının tüm ü devim eksen in d en kaçm aya çabalar; ve cisim lerin ileri doğru devinm e dürtüsü tüm parçaların birleşik dü r­ tülerinden doğar. Bu yüzden, e ğ e r kuşatan cisim ler devin d irilirse, onların içersin de gö re li olarak dinginlikte olanlar on lan n d e v im le ­ rinden pay alacaklardır. Bu açıklama ü zerin e, bir cism in g e r ç e k ve saltık devim i onun yalnızca dinginlikte görü n en lerd en ötelen m esi yoluyla b e lirlen em ez; çünkü dışsal cisim lerin yalnızca dinginlikte görü n m em eleri, ama g e rçe k te n dinginlikte olm aları gerekir. Çünkü yoksa, tüm içerilen cisim ler, kuşatan cisim lerin yakınından ö te le n ­ m elerinin yanı sıra, ek olarak on lan n g e r ç e k d ev im lerin d en pay ala­ caklardır; ve o ötelen m e olm am ış olsaydı bile, g e rçe k te n dinginlikte olm ayacak, ama yalnızca ö y le görü n eceklerd i. Çünkü kuşatan cisim ­ le r kuşatılan cisim ler ile bir bütünün dış parçasının iç parçası ile, ya da kabuğun çek ird ek ile ilişkisi gibi bir ilişki için de dururlar; ama e ğ e r kabuk devinirse, bütünün bir parçası olmakla çek ird ek de kabu­ ğun yakınından herhangi bir uzaklaştırılma olm aksızın devinecektir. Ö n cek in e ço k yakın bir özellik daha vardır ki, buna g ö re e ğ e r bir y e r devindirilirse, oraya y e rle ş e n h erşey onunla birlikte d ev in ir; ve dolayısıyla devim dek i bir yerd en devindirilen bir cisim yerin in d ev i­ m inden de pay alır. Bu açıklama ü zerin e, devim deki y erle rd e n tüm devim lerb ü tü n ve saltık devim lerin parçalarından başka birşey d eğ il­ dirler; v e h er bütün dev im cism in ilk yerinin dışına devim in den olu ­ şur, ve bu yerin devim i yerinin dışına devim in den ; v e, dalıa ö n ce sözü edilen gem ici örn eğin d e olduğu gibi, devin d irileın ez bir yere g e lin ce y e dek bu b ö y le sürer, Buna g öre, bütün v e saltık d ev im ler devin m ez y e rle r yolu yla olm aktan başka türlü b elirlen em ez ler; ve bu n e d e n le daha ö n ce o saltık d ev im leri dev in m ez y e rle r le , ama göreli devim leri devin ebilir yerlerle ilişkilendirdim . Şim di s o n s u z ­ luktan sonsu zlu ğa tümü de birbirlerine g ö re aynı verili konum u sü r­ düren, v e bu açıklama ü zerin e her zaman dev in m ez kalmak zorunda olan, ve b öylelik le devin m ez uzay oluşturan y erlerd en başka hiçbir y e r devin m ez değildir. G erçek ve gö re li devim lerin birbirinden ayırdedilm esini sağlayan n ed en ler dev im yaratmak için cisim ler ü zerin e uygulanan k u v v e t­ lerdir. G e rçe k dev im devindirilen cisim üzerine uygulanan bir ku v­ vet yoluyla olm aksızın ne yaratılır ne de değiştirilir; ama göreli devim cisim ü zerin e etk iyen herhangi bir ku vvet olm aksızın yaratılabilir ya da değiştirilebilir. Çünkü onun k en dileriyle karşılaştırıldığı baş­


76

ISAAC N E W TO N : PRİNCİPİA

ka cisim lerin ü zerin e belli bir ku vvet uygulam ak yeterlidir, ö y le ki onların y e rlerin d en çe k ilm eleriy le bu ötek i cism in göreli din gin li­ ğini ya da devim in i oluşturan o ilişki değiştirilebilir. Y ine, g e rçe k d e v im h er zaman de v in e n cisim ü zerin e etk iyen herhangi bir k u v ­ v ette n belli bir değişim e uğrar; ama göreli devim zoru n lu olarak b ö y ­ le k u v v e tle r yolu yla herhangi bir d eğ işim e uğram az. Çünkü e ğ e r g ö re li k onum saklanabilsin d iy e aynı k u vvetler b e n z e r olarak k arşı­ laştırm anın ken dileriyle yapıldığı o ötek i cisim lerin ü zerin e uygula­ nırsa, o zaman göre li devim i oluşturan o ilişki [relatio] saklanm ış olacaktır. Ve dolayısıyla g e r ç e k dev im d eğ işm ed en kaldığında h e r­ hangi bir gö re li d e v im değiştirilebilir, v e g e rçe k d e v im belli bir d e ğ i­ şim e uğradığında gö re li dev im saklanabilir. B ö y le ce , g e r ç e k devim h içbir biçim de b ö y le ilişkilerden oluşm az. Saltık devim i gö re li devim d en ayırd eden etk iler dairesel devim in e k sen in d en g e ri kaçma kuvvetleridir. Çünkü salt göreli bir dairesel dev im d e b öyle h içbir k u v v et yoktur, ama g e r ç e k ve saltık bir daire­ sel d e v im d e bunlar devim in n iceliğin e g ö re daha büyük ya da daha küçüktürler. E ğ e r uzun bir iple asılı bir kap ip çe v re s in d e ipin sıkıca b ü k ü leceği bir yolda döndürülür v e sonra su ile doldurulup onunla birlikte dinginlikte tutulursa; v e sonra birden bire başka bir k u v v e ­ tin e ylem i tarafından aykırı yolda çevrilirse, ip kendini gözerken kap bir süre bu devim i sürdürür; suyun yü zeyi ilkin kap d ev im e başla­ m adan ö n ce k i gibi düz olacaktır; ama bundan sonra, kap devim ini d e re ce li olarak suya ileterek onu belirgin olarak çe v rin m e y e v e azar azar kabın ortasından çekilip yanlara yü k selm ey e (kend im d en ed i­ ğim gib i), içbükey bir b etid e b içim len m eye başlatacak, v e devim in hızı arttıkça su daha da yukarı y ü k selecek , ta ki sonunda çe v rim le ­ rini kap ile aynı zamanda yerin de getirerek onda göreli olarak din­ gin likte olacaktır. Suyun bu yü k selişi devim inin eksen in d en kaçm a çabasını göste rir; v e suyun burada göreli d ev im e doğrudan aykırı olan g e rçe k v e saltık dairesel devim i saptanır ve bu çaba yoluyla ö lçü ­ lebilir. Başlangıçta suyun kaptaki göreli devim i en b üyük iken, su e k se n d e n kaçmak için hiçbir çabada bulunm az; çe v r e y e d oğ ru hiçbir eğilim g ö ste rm e z, ne d e kabın yanlarına doğru herhangi bir y ü k s e l­ m e olu r; tersine, suyun yü zeyi düz kalmayı sürdürür, v e dolayısıyla g e r ç e k dairesel devim i henüz başlamamıştır. Ama daha sonra, suyun göreli devim i azaldığı zaman, kabın yanlanna doğru yü k selm esi onun e k se n d e n kaçma çabasını tanıtlar; ve bu çaba suyun g e r ç e k dairesel devim in in sonunda su kapta göreli olarak din gin liğe gelip en büyük n iceliğin i kazantneaya dek sürekli olarak arttığını gösterir. Ve dola­ yısıyla bu çaba suyun kuşatıcı cisim ler açısından herhangi bir ö t e ­


TA N IM LA R

77

le n m esin e bağımlı değildir, n e de g erçek dairesel dev im b ö y le ö te ­ lem e yoluyla tanımlanabilir. Ç evrinen herhangi bir cism in, asıl ve yeterli etkisi olarak devim ek sen in den kaçma çabasının biricik gü cü ­ ne karşılık düşm ek üzere, salt bir g erçek dairesel devim i vardır; ama göreli devim ler, bir v e aynı cisim de, o cism in dışsal cisim ler ile ara­ sındaki çeşitli ilişkilere göre sayısızdır, v e, başka ilişk iler gibi, belki d e o biricik g e rçe k d ev im d en alabilecekleri pay dışında herhangi bir g e rçe k etk iden bütünüyle yoksundurlar. Ve ö y le y s e gök lerim izin , durağan yıldızların küresinin altında çevrinirken ken dileriyle birlikte g e z e g e n le ri taşıdıklarını sananların d izgelerin d e o gök lerin çeşitli parçaları, ve aslında kendi gök lerin d e göreli olarak dinginlikte olan g e z e g e n le r g e n e de g e rçe k te n devinirler. Ç ünkü birbirlerine g ö re konum larını değiştirirler (ki bu g erçek ten dinginlikte olan cis im le ­ re hiçbir zaman olm az), v e gökleri ile birlikte taşınmakla, onların devim lerin den pay alırlar, v e çevrinen bütünlerin parçalan olarak devim lerinin ek sen in d en kaçmaya çabalarlar. Bundan ötürü göreli n icelikler adlarını taşıdıkları n iceliklerin ken­ dileri değil, ama onların g en ellik le ölçü len n iceliklerin kendilerinin yerin e kullanılan duyulur ölçü leridirler (doğru ya da yanlış). Ve e ğ e r sözcü k lerin anlamları kullanımları tarafından b e lirle n e ce k s e , bu du­ rumda aslında zaman, uzay, y er v e devim adlarıyla onların [duyulur] ölçü leri anlaşılacaktır; v e e ğ e r den m ek isten en ölçü len n iceliklerin k en dileriyse, anlatım alışılm adık v e salt m atem atiksel olacaktır. Bu açıklama ü zerin e, bu sözcü k leri ölçü len n icelik ler olarak yoru m la ­ yanlar sağın tutulması gerek en dil doğruluğunu çiğnerler. N e de g e r ­ çek n icelik leri bunların ilişkileri v e duyulur ölçü leri ile karıştıranlar m atem atiksel v e fe lse fi g erçek lik lerin arılığını daha az k irletm iş olurlar. Tikel cisim lerin g e r ç e k devim lerin i görünürdeki dev im lerin den saptamak v e etkili olarak ayırdetm ek aslında çok gü ç bir sorun du r; çünkü içinde bu devim lerin y er aldığı devin m ez uzayın parçaları h iç ­ bir biçim de duyulanınızın gözlem i altına gelm ezler. Ama sorun gen e de bütünüyle um utsuz değildir; çünkü b ize y o l g ö s te r e ce k kim i us­ lamlamalarımız vardır— bir yandan g e rçe k devim lerin ayrım ları olan görü nü rdek i devim lerden, v e öte yandan g e rçe k devim lerin n e d e n ­ leri v e etkileri olan kuvvetlerden. Ö rneğin, e ğ e r onlan birbirine bağ­ layan bir kordon yoluyla birbirinden verili bir uzaklıkta tutulan iki küre ortak ağırlık özek lerin in çevresin d e çev rin e ce k olsaydı, kor­ d on un gerg in liğ in d en kü relerin dev im lerin in ek s e n in d e n kaçm a çabalannı saptayabilir, v e buradan dairesel devim lerin in n iceliğin i hesaplayabilirdik. Ve sonra e ğ e r kürelerin dairesel devim lerin i art­


78

ISAAC N E W T O N : PRİNCİPİA

tırm ak ya da azaltmak için alm aşık yü zlerin e eşit k u v v etler e ş z a ­ manlı olarak uygulanacak olsaydı, kordonun gerginliğindeki artma ya da azalmadan devim lerinin artma ya da azalmasını çıkarsayabilirdik; ve buradan k ü relerin devim lerin i en yü k sek d ü zeyd e arttırabilm ek için hangi yü zlerin e bu ku vvetlerin uygulanm ası gerek tiği bulunabilirdi; e ş d e y işle, e n arkadaki, ya da dairesel d ev im d e arka­ dan g e le c e k yüzlerini saptayabilirdik, Ama arkadan g e le n yü zler v e dolayısıyla öndeki karşıt y ü zler bilinir olunca, b e n z e r olarak d e v im ­ lerinin belirlenim ini de bilirdik. Ve b ö y le ce ken dileriyle kürelerin karşılaştırılabileceği dışsal ya da duyulur h içb irşey içe rm e y e n çok büyük bir vakum da bile bu da iresel devim in n icelik v e belirlenim ini bulabilirdik. Ama şim di, e ğ e r o uzayda birbirlerine karşı h er zaman ve rili bir konum u sürdüren kim i uzak cisim ler bu lu n u yor olsaydı (durağan yıldızların bizim b ölg elerim izd e yaptıkları gibi), g e rçe k te n d e kürelerin o cisim ler arasındaki göreli ötelen m elerin d en devim in k ü relere mi yoksa cisim lere mi ait. olduğunu b elirleyem ezd ik . Am a e ğ e r kordonu gözle se y d ik , v e gerginliğinin kürelerin devim lerin in isted iği gerginliğin ken disi oldu ğu nu bulsaydık, devim in kü relerde ve cisim lerin dinginlikte olduğu vargısını çıkarabilirdik; v e bundan sonra, v e son olarak, kürelerin cisim ler arasındaki ötelen m elerin d en devim lerin in belirlenim ini bulurduk. Am a g e r ç e k devim leri n e d e n ­ le rin d en , etk ilerin d en , v e görü n ü rd ek i ayrım larından nasıl eld e e d e c e ğ im iz — ve tersi— izleyen in celem ed e daha tam olarak açıkla­ nacaktır. Çünkü onu yazm am ın ereği buydu.


D EV İM BEL İT L ER İ, YA DA YA S A L A R I YASA I H er cisim üzerine uygulanan kuvvetler yoluyla dinginlik ya da doğru bir çizgide biçim deş devim durum unu değiştirmeye zorlanm adıkça o durum u sürdürür. Fırlatılan cisim le r havanın direnci tarafından en gellen m ed ik leri ya da y e rçe k im i kuvveti tarafından aşağıya doğru d ilm ed ik leri sü rece d evim lerin i sürdürürler. Parçaları iç-lutunm aları [cohesion] yoluyla sürekli olarak doğrusal devim lerin dışına çek ilen bir top aç hava tara­ fından en ge lle n m e d ik çe dön m esin e son v erm ez. G ezeg en lerin ve kuyruklu yıldızların dalıa büyük cisim leri, daha açık uzaylarda daha az d iren çle karşılaşarak, hem ilerley ici hem de dairesel devim lerin i ço k daha uzun bir zaman boyu nca korurlar.

YASA II D evim değişim i uygulanan devindirici kuvvet ile orantılıdır, ve o k u v­ vetin uygulandığı doğru çizginin yön ün de olur. E ğ e r herhangi bir ku vvet bir devim üretirse, çifte bir k u vvet çifte d evim , iiç kat bir k u vvet üç kal bir dev im ü retecek tir— bu ku vvet ister bütünüyle ve birden uygulansın, isterse dereceli ve ardışık ola­ rak. Ve bu dev im (h e r zaman üretici ku vvet ile aynı yokla yön elm iş olduğundan), e ğ e r cisim ö n ce d e n d ev in m işse, ön cek i d ev im e e k le ­ nir ya da ondan çıkarılır, ve bu doğrudan birbirleri ile işbirliğinde olmalarına ya da doğrudan birbirlerine aykırı olmalarına g öre olur; ya da, e ğ ik oldukları zaman, h er ikisinin belirlen im in den b ileşm iş yen i bir devim ü retm ek ü zere e ğ ik olarak birleşirler.

YASA III H er eyleme/etkiye h er zam an karşıt olan eşit bir tepki vardır; y a da, iki cism in birbiri üzerindeki karşılıklı eylemleri her zam an eşittir, ve aykırı parçalara yön elik tir. 73


80

ISAAC NEVVTON: PRİNCİPİA

Başka b irşeyi çek en ya da bastıran h e rşe y bu ötek i tarafından o d e n ­ li ç e k ilir ya da bastırılır. E ğ e r bir taşı parm ağınızla bastırırsan ız, parm ak da taş tarafından bastırılır. E ğer bir at bir ip e bağlı bir taşı çe k e rs e , at (e ğ e r dey im y e rin d e y se ) eşit ölçü de g e riy e taşa doğ ru çe k ile ce k tir; çünkü g e rile n ip, aynı kendini g e v ş e tm e ya da salma çabasıyla, taşı ata doğru çek tiği den li atı taşa doğru çe k e ce k , ve b iri­ nin ilerlem esin i ötekinin ilerlem esin i arttırdığı denli e n g e lle y e c e k ­ tir. E ğ e r bir cisim bir başkasına çarpar v e ku vveti yolu yla ötekinin devim ini değiştirirse, o cisim d e (karşılıklı basıncın eşitliği n eden iyle) kendi dev im in d e aykırı parçaya doğru eşit bir değ işim e u ğrayacak­ tır. B u e y le m le r tarafından yapılan d eğ işim ler cisim lerin hızlarında d eğ il ama devim lerin de eşittir; daha açık olarak, e ğ e r cisim ler b aş­ ka herhangi bir en gel tarafından en gellenm iyorlarsa. Çünkü, d ev im ­ le r e ş it ö lçü d e değiştik leri için, hızların aykırı parçalara d oğ ru olan d eğ işim leri cisim le rle ters orantılıdır. Bu yasa sonraki Sonurguda tanıtlanacağı gibi çe k im le rd e de y e r alır.

SO N U R G U I Ü zerinde iki kuvvetin eşzam anlı olarak etkide bulunduğu b ir cisim tek tek kuvvetler yoluyla ken arları betim leyeceği aynı zam an da b ir k o şu tk en a n n köşegenini betim leyecektir. E ğ e r bir cisim verili bir zamanda ayn olarak A yerin de uygulanan M ku vveti tarafından b içim d eş bir d ev im le A 'dan B 'y e taşınacaksa, ve ayrı olarak aynı y e rd e uygulanan N kuvveti tarafından A ’ dan C 'y e taşına­ caksa, A B C D koşutkenanm tam amlar­ sak, v e h er iki ku vvetin birlikte etk id e bulunm asıyla, aynı zamanda k ö ş e g e n ­ de A ’ dan D ’ y e taşınacaktır. Ç ünkü N ku vveti B D ’ y e koşut A C çizgisin in y ön ü n d e etk id e bulunduğu için, bu ku vvet (ikinci Yasaya g ö re ) c is ­ mi BD çizg isin e doğru taşıyan ötek i M k u vveti tarafından yaratılan hızı hiçbir biçim de değiştirm eyecektir. Cisim öyleyse ıVkuvveti uygu­ lansın ya da uygulanmasın BD çizgisine aynı zamanda varacak, ve ö y le y s e o zamanın sonunda BD çizgisin d ek i bir y erd e bulunacaktır. Aynı uslamlama yolu yla, aynı zam anın sonunda CD çizgisin d ek i bir y e rd e bulunacaktır. Ö y le y s e h e r iki çizgin in buluştukları D nokta­ sında bulunacaktır. Am a, I. Yasaya göre, A ’dan D ’y e doğru bir çiz g i­ d e devin ecek tir.


D E V İM BE LİTL E R İ YA DA YASALARI

81

S O N U R G U II Ve buna göre bir A D doğrudan kuvvetinin A C ve C D g ib i iki eğik k u v ­ vetlen bileşimi, ve, tersine, bir A D doğrudan kuvvetinin A C ve CD gibi iki eğik kuvvete çözünm esi açıklanm ış olur; ve bu bileşim ve çözün m e m ekanik tarafından yeterinden öte doğrulanır. Sanki herhangi bir tek erleğin O özeğ in d en çizilen eşitsiz O M ve O N yarıçapları M A v e N P ipleri yoluyla A v e P ağırlıklarım taşıyacak, ve te k erleği d ev in d irm ek için o ağırlıkların k u vvetleri gerek ecek tir. O özeğinden ge çe n ve K v e L ’ de iplerle dikey olarak buluşan K O L doğru çizgisini çize lim ; v e O özeğ in d en O K ve OL uzunluklarından büyük olanı OL ile bir daire b e tim le y e ­ lim v e bu MA ipi ile D ’ d c b u lu ş­ sun; v e O D ’yi çiz elim v e A C ona k oşu t v e D C ona d ik ey olsun . Şim di iplerin K , L, D noktaları­ nın tek erleğ in dü zlem in e bağlı olup olm adıkları ilgisiz oldu ğu için, ağırlıklar ister K ve L n ok ­ talarından is te r se D v e L n o k ­ talarından asılm ış olsun lar aynı etkiyi gösterecek lerd ir. A ağırlı­ ğının bütün k u vveti AD çizgisi tarafından tem sil edilsin , v e AC ve CD k u v v etlerin e çözü n sü n , ki bunlardan AC kuvvetinin OD yarıçapını doğrudan doğruya ö z e k ­ ten çek tiği için tek erleği dön dü rm ed e hiçbir etkisi olm ayacaktır; ama ötek i D C kuvveti, DO yançapını dikey olarak çek tiğ i için, O D ’y e eşit OL yarıçapını dikey olarak çek iy orm u ş gibi bir etki g ö s te re ce k tir; e ş d e y işle, P ağırlığı ile aynı etkiyi g österecek tir, e ğ e r P : A = D C :D A , ama A D C ve D O K ü çgen leri b e n z e r olduklart için, D C : DA = O K : OD = O K : OL. Ö y le y se P : A = O K y a r ıç a p ı: OL yarıçapı. Bu yarıçaplar aynı doğ ru çiz g id e yattıkları için e ş g ü çlü olacak ve b ö y le c e d e n g e d e kalacaklardır; ki terazi, kaldıraç, v e tek erleğin iyi bilin en özelliğidir. E ğ e r ku vvetlerd en biri bu orandakinden daha b ü ­ yü k se, te k erleği devind irm e ku vveti o denli büyük olacaktır. E ğ e r p = P ağırlığı bölü m sel olarak Np ipi tarafından askıda tutu­ luyor, v e bölü m sel olarak e ğ ik ğ G düzlem i tarafından d e s te k le n iy o r­


1SAAC NEVVTON: PRİNCİPİA

82

p H ve N H ’y i çizin ve birincisi çev ren e, İkincisi p G dü zlem ine p H çizgisi tarafından tem sil edilirse, p N v e H N k u vvetlerin e çözünebilir. E ğ e r p N ipine dikey olan, öte k i p G düzlem ini çe v re n e k o ş y t b ir çizgide k e se n herhangi b ir ğ O düzlem i olsaydı, v e p ağırlığı yalnızca o p Q ve pG dü zlem leri tarafından d e s tek len sey d i, o d ü zlem lere d ik ey ola­ rak p N ve H N k u vvetleri ile baskı yapardı; e ş d ey işle, p Q düzlem ini p N k u vveti ile, v e p G düzlem ini H N ku vveti ile. Ve ö y le y s e e ğ e r p Q sa,

dik ey olsun ; v e e ğ e r p ağırlığının aşağıya eğim li k u vveti

dü zlem i u zaklaştınlsaydı, v e b ö y le c e ağırlık ipi g e rs e y d i— çünkü ip şim di ağırlığı deste k le d iğ i için uzaklaştırılm ış olan dü zlem in yerin i alm ıştır— , daha ön ce dü zlem e baskı yapm ış olan aynı

p N kuvveti

ile gerilirdi. Ö yle y se ,

p N gerilim i: P N gerilim i = p N ç i z g is i: p H çizgisi. A arasında p N v e A M iplerinin te k e rle ğ in ö z e ­ ğin d e n en k ü çü k uzaklıklarının ters oranı [\e p H 'n in p N ’ye ora n ı­ nın çarpım ı olan b ir oran varsa, o zam an p v e A ağırlıkları te k erleğ i Ö y le y s e , e ğ e r ğ ile

d ö n d ü rm e açısından aynı etk iyi taşıyacak v e dola yısıyla b irb irle ri­ ni d e s te k le y e c e k le r d ir — tıpkı h erk esin d e n e y yolu yla b u la b ile ce ­ ği gibi. Ama o iki e ğ ik d ü zle m e baskı yapan

p ağırlığı on un tarafından

yan lan bir cism in iki iç y ü z e y i arasındaki bir k ısk ı olarak g ö r ü le b i­ lir; v e bu yü zden kıskının v e çek icin k u vvetleri b elirlen eb ilir: çü n ­ kü

p ağırlığının pQ dü zlem ine baskı yapm a k u vveti ile aynı şeyin

ister kendi yerçek im i yolu yla isterse bir çekicin vuruşu yoluyla olsun

p H çizg isi yön ü n d e h e r iki dü zlem e doğru itilm e k u vveti arasındaki oran

p N :p i l oram gibidir; v e ötek i p G dü zlem in e baskı yapma ku vveti ile arasın­ daki oran

p N : NH oranı gibidir. Ve b ö y le ce vidanın kuvveti kuvvetlerin b e n z e r bir çözü nüm ünden çıkarsanabilir; çünkü bir kaldıracın g ü cü y le itilen bir k ıs­ kıdan başka b irş e y değildir. Ö y le y s e bu Sonurgunun kullanım ı g en iş b ir alana yayılır, v e bu yaygın dü zeyi ile g e rçe k liğ i daha ö te d oğ ru ­ lanır. Çünkü b irçok yazar tarafından değ işik yollarda tanıtlanmış olan bütün m ekanik öğretisi söylen m iş olanlar ü zerin e dayanır. Çünkü tek erlek lerden , makaralardan, ip lerd en v e doğ ru ya da eğ ik olarak y ü k s e le n ağırlıklardan v e başka düz en ek sel g ü çle rd e n olu ştu r u ­ lan m a k in elerin k u v v e tle ri bunlardan kolayca çıkarsanabilir; tıpkı ayrıca hayvanların k em ik lerini dev in d irecek ten d on la n n k u vvetleri gibi.


D E V İM BE LİTL E R İ YA DA YASALARI

83

SO N U RG U III Aynı parçalara yönelik devimlerin toplamı ve aykırı parçalara yön elik olanların ayrım ı alınarak elde edilen devim niceliği cisim lerin kendi aralarındaki eylemden hiçbir değişime uğram az. Çünkü etki v e karşıt tepkisi III. Yasaya g öre eşittir, v e dolayısıyla II. Yasaya g ö re d ev im lerd e karşıt parçalara doğru eşit d e ğ işim le r üre­ tirler. Ö y le y se e ğ e r d ev im ler aynı parçalara doğru y ö n e lik s e , ö n c e ­ ki cism in dev im in e e k le n en h erşey arkadan g e le n in devim in den çıkarılacaktır; ö y le ki toplam ön cek i ile aynı olacaktır. E ğer cisim ler aykırı d ev im lerle karşılaşırlarsa, h er ikisinin devim in den de eşit bir çıkarm a olacaktır; v e dolayısıyla karşıt parçalara doğ ru y ö n e lm iş devim lerin ayrım ı aynı kalacaktır. B ö y le c e , e ğ e r bir k ü resel A cism i kü resel B cism in d en 3 kat b ü ­ y ü k se ve hızı = 2 ise, ve B bir hız = 10 ile aynı yön d e arkadan g e li­ yorsa, o zaman ,4’ nm devim i : C 'nın devim i = 6 : 10. O zaman, devim lerin in 6 parçalı v e 10 parçalı olduklarını varsayar­ sak, toplam 16 parça edecektir. Ö y le y s e , cisim lerin karşılaşm ası üzerine, e ğ e r /I 3, 4 ya da 5 devim parçası kazanırsa, B o denlisini y itirecek tir; v e dolayısıyla yansım adan sonra A 9, 10 ya da 11 parça ile, ve B ise 7, 6 ya da 5 parça ile ilerley ecek , v e toplam h er zaman daha ön ee olduğu gibi 16 parça kalacaktır. E ğ er A cism i 9, 10, 11 ya da 12 dev im parçası kazanırsa, v c dolayısıyla karşılaşmadan sonra 1 5 ,1 6 ,1 7 ya da 18 parça ile ilerlerse, B cism i, A ’nın aldığı denli par­ ça yitirerek , ya 9 parça yitirdikten sonra 1 parça ile ile rle y e ce k , ya da 10 parçalı tüm ilerleyici devim ini yitirdikten sonra durup d in gin ­ likte kalacaktır; ya da yalnızca bütün devim ini yitirm ek le kalmayıp, atna (e ğ e r b ö y le diy eb ilirsem ) bir parça daha yitirm iş olarak, 1 parça ile g e riy e g id ecek tir; ya da 2 parça ile g e riy e gidecektir, çünkü 12 parçalı bir ilerleyici dev im çıkarılm ıştır. Ve b öy lece işbirliği yapan devim lerin toplam ı, 1 5 + 1 ya da 16 + 0, ve aykırı devim lerin ayrımları, 1 7 - 1 ve 1 8 - 2 , h erzam an cisim lerin karşılaşma ve yansımalarından ön ce olduğu gibi l ö parçaya e ş it olacaktır. Ama cisim lerin yansımadan sonraki ile r­ lem e devim leri bilindiği için, h er birinin hızı da bilinecektir, çünkü yansım adan sonraki hızın ön ceki hıza oranı sonraki devim in ön cek i d ev im e oranı gibidir. Son durum da olduğu gibi,


ISAAC N E W T O N : PRİNCIPIA

84

A ’ nın yansım a ö n ce si devim i ( 6 ) : A ’ nın sonraki dev im i (18 ) = A 'nın ö n cek i hızı ( 2 ) : A 'nın sonraki hızı (* ); ya da, 6 :1 8 = 2 : x, x = 6. Am a e ğ e r cisim ler k ü resel değ ilseler, ya da, değişik doğru çiz g i­ le rd e d ev in e re k , birbirlerine eğ ik olarak çarpıyorlarsa, v e yansım a­ dan sonrak i d e v im leri isten iyorsa , bu durum larda ilkin d ü zlem in çarpm a noktasında cisim lere dokunan konum u b elirlen ecek , sonra h e r bir cism in devim i (II. Sonurguya g ö re ) biri o d ü zlem e dikey, öte ki ona k oşu t olan iki d e v im e çözü n düriilecektir. Bu yapıldığında, cisim ler birbirleri ü zerin d e bu dü zlem e dikey b ir çizginin yön ü n d e etk id e bulundukları için, koşut d ev im ler yansım adan sonra da daha ö n ce oldu ğu gibi sü recek lerdir; v e dikey d ev im lere aykırı parçalara doğru e ş it değ işim le r y ü k le y e ce ğ iz ; ö y le b iry o ld a ki, işbirliği ed e n d ev im lerin toplamı ve aykırıların ayrım ı daha ö n ce olduğu gibi kala­ bilir. Bu tür yansımalardan kim i zaman ayrıca cisim lerin kendi ö z e k ­ leri çevre sin d e k i dairesel dev im leri d e doğar. Ama bunlar aşağıda ird e le m e y e c e ğ im durum lardır; v e bu konu ile ilgili h er tikel du ru ­ m u tanıtlamak ç o k fazla sıkıcı olacaktır.

S O N U R G U IV İki ya da daha çok cism in ortak ağırlık özekleri cisim lerin k en d i ara ­ larındaki eylem leri yoluyla devim ya da dinginlik duru m u nu değiştir­ mezi ve öyleyse birbirleri üzerinde etkide bulunan tüm cisim lerin ortak ağırlık özekleri (dışsal eylem leri ve engelleri dışlayarak) ya dinginlik­ tedir, ya da doğru b ir çizgide biçim deş olarak devinir. Çünkü e ğ e r iki nokta doğ ru çizgilerde biçim deş bir dev im ile ilerli­ yorsa, v e uzaklıkları verili bir oranda bölün ü rse, b ölm e noktası ya dinginlikte olacak, ya da doğru bir çizgide biçim deş olarak ile r le y e ­ cektir. Bu daha sonra Yardımcı Ö n erm e 2 3 'te v e Sonurguda, nokta­ lar aynı dü zlem de devindirildikleri zaman tanıtlanır; ve b e n z e r bir uslam lama yoluyla, noktalar aynı dü zlem de d ev ind irilm ed ikleri za­ man gösterilebilir. Ö y le y s e e ğ e r herhangi bir sayıda cisim b içim d eş olarak doğru çizgilerde deviniyorsa, herhangi ikisinin ortak ağırlık ö zek leri ya dinginliktedir, ya da biçim deş olarak doğru bir çizgid e ilerler; çünkü bö y le devin en o iki cism in özeklerini bağıntılavan çizgi o ortak ö ze k te verili bir oranda bölünür. B e n ze r olarak o iki cism in v e bir üçüncüsünün ortak ö ze k le ri ya dinginlikte ya da b içim d eş ola­ rak doğru bir çizgid e d ev in iy or olacaktır; çünkü o ö z e k te iki cism in


D EVİM BELİTLERİ YA DA YASALARI

85

ortak özek leri ve bu sonu ncu n un özeğ i arasındaki uzaklık verili bir oranda bölünür. B en zer olarak bu ü ç cism in v e bir dördüncü cism in ortak öze k le ri ya dinginliktedir ya da biçim deş olarak doğru bir ç iz ­ gid e devinir; çünkü üç çisinin ortak özek leri v e dördüncünün özeğ i arasındaki uzaklık da orada verili bir oranda bölünür, v e bu sonsuza dek böyle gider. Ö y le y s e , ne kendi aralarında herhangi bir karşılıklı eylem in ne de ü zerlerin e dışardan dayatılan herhangi bir yabancı kuvvetin olduğu ve dolayısıyla b içim deş olarak doğru çizgilerde d ev i­ nen cisim lerin bir dizgesin d e tümünün ortak ağırlık özeğ i ya din­ gin lik tedir ya da biçim deş olarak doğru bir çizgide Herler. Dahası, birbirleri ü zerinde eylem d e bulunan iki cism in bir d iz g e ­ sinde, bu cisim lerin ö zek leri v e h er ikisinin ortak ağırlık özeğ i ara­ sındaki uzaklıklar karşılıklı olarak cisim ler gibi orantılı okluğu için, o cisim lerin göreli devim leri, ister o ö ze ğ e yaklaşıyor isterse ondan uzaklaşıyor olsunlar, kendi aralarında eşit olacaktır. Ö y ley se d ev im ­ lerin uğradığı değ işim ler eşit oldukları v e aykırı parçalara y ö n e ld ik ­ leri için, o cisim lerin ortak özek leri cisim lerin kendi aralarındaki karşılıklı eylem leri yoluyla ne ivm elenir ne de engellenir, ne d e ken ­ di dev im ya da dinginlik durumu açısından herhangi bir değ işim e uğrar. Ama birçok cisim den oluşan bir dizgede birbirleri ü zerin de eyle m d e bulunan herhangi ikisinin ortak ağırlık özek leri o ey lem yoluyla durum unda hiçbir değ işim e uğramadığı için; v e ötek ilerin o e y le m tarafından kendisine karışılm ayan ortak ağırlık özekleri ise hiç uğram adığı için; ama o iki ö zek arasındaki uzaklık tüm cis im le ­ rin ortak ağırlık öze k le ri tarafından özek leri oldukları cisim lerin gen el toplamları ile ters orantılı parçalara bölündüğü için; v e ö y le y ­ se o iki ö ze k devim ya da dinginlik durumlarını korurken, tümünün ortak özek leri d e durum unu koruduğu için, açıktır ki tüm ünün ortak özekleri hiçbir zaman herhangi iki cism in kendi aralarındaki e y le m ­ lerinden dev im ya da dinginlik durum unda herhangi bir değ işim e uğramaz. Ama b ö y le bir dizgede cisim lerin kendi aralarındaki tüm ey le m le ri ya iki cisim arasında y e r alır, ya da herhangi iki cisim arasında karşılıklı olarak y e r alan eylem lerd en bileşir; v e ö y le y s e hiçbir zaman tümünün ortak ö zeğ in d e onun devim ya da dinginlik durum u açısından herhangi bir başkalaşım üretm ezler. Bu yü zden o öze k , cisim ler birbirleri ü zerinde eylem d e bulunmadıkları zaman, ya dinginlikte olduğu ya da biçim deş olarak belli bir doğru çizgide ilerlediği için, cisim lerin kendi aralarındaki karşılıklı e y lem lerin e karşm , h er zaman kendi dinginlik ya da b içim d eş olarak doğru bir çizgide ilerlem e durumunda kalacaktır, y eter ki bütün dizge ü ze ri­ ne dışardan uygulanan belli bir gü cün eylem i yoluyla bu durum dan


8fi

ISA AC N E W T O N : PRINCIPIA

çıkm aya zorlanm asın. Ve ö y le y s e b irçok cisim den oluşan bir d iz g e ­ d e dev im ya da dinginlik durumlarını saklamaları açısından tek bir cisim d e olanla aynı yasa y e r alır. Çünkü ilerleyici devim , is te r tek bir cism in isterse bütün bir cisim ler dizgesinin olsun, her zaman ağır­ lık ö zeğ in in devim in den hesaplanacaktır.

SO N U R G U V Verili b ir uzayda içerilen cisim lerin devim leri ken di aralarında a yn ı­ dır, o uzay ister dinginlikte olsun isterse herhangi b ir dairesel devim olm aksızın biçim deş olarak doğru bir çizgide ileriye doğru devinsin. Ç ünkü aynı parçalara doğru eğilim li devim lerin ayrımları, v e aykırı parçalara doğru eğilim li olanların toplamları ilkin (sayıltı g e re ğ i) h er iki durum da da aynıdır; ve bu toplamlar ve ayrımlardandır ki cisim leri b irbirleri ü zerin e vurm aya götü ren çarpışm alar ve dürtüler d oğ ar­ lar. Buradan (2. Yasaya g ö re ) o çarpışmaların etkileri h er iki durumda da e ş it olacaktır; v e ö y le y s e cisim lerin bir durum da kendi araların­ daki karşılıklı devim leri ötek i durum da kendi aralarındaki d e v im le ­ rin e eşit kalacaktır. Bunun açık bir tanıtını b irg e m i den eyin d en eld e e d e riz; gem i ister din gin likte, isterse biçim deş olarak doğ ru bir çiz ­ g id e ile riy e doğru yol alıyor olsun, orada tüm d ev im ler aynı yolda y e r alır. S O N U R G U VI E ğer herhangi b ir yolda kendi aralarında devinen cisim ler eşit ivm elendirici kuvvetler yoluyla koşut çizgiler yönünde ililecek olurrsa, tümü de kendi aralarında sanki o kuvvetler tarafından itilm em işler gib i aynı yolda devinm eyi sürdüreceklerdir. Çünkü (d e v in d irile ce k cisim lerin n icelik leri açısından) eşit olarak v e k oşu t çizg ile r yön ün de e y lem d e bulunan bu k u v v etler (2. Yasaya g ö re ) tüm cisim leri (hi2 açısından) eşit olarak devin d irecekler, ve ö y le y s e h içbir zaman cisim lerin kendi aralarındaki konum ya da d e ­ vim lerin de herhangi bir değ işim ü retm eyeceklerd ir. N ot Ş im d iye d e k m a tem a tik çiler tarafından kabul ed ilm iş v e p ek çok d e n e y tarafından doğrulanan türde ilkeleri form ü le ettim , ilk iki Yasa v e ilk iki S on urgu yolu yla, G alileo cisim lerin in işlerinin zamanın karesi ile (in duplicata ratione lem poris) değiştiğini v e fırlatılan cisim ­


87

D E V İM B E LİTL E R İ YA D A YASALARI

lerin devim lerin in bir parabolün eğrisi için de oldu ğu nu k eşfetti; ve bu dev im lerin havanın direnci tarafından biraz e n g e lle n m e s i dışın­ da, d e n e y im h e r ikisi ile de anlaşır. Bir cisim dü şerken, ağırlığının biçim deş ku vveti e şit olarak eylem d e bulunarak eşit zaman aralık­ larında o cisim ü zerin de eşit k u vvetler uygular, v e dolayısıyla eşit hızlar yaratır; v e bütiin zamanda hütüıı bir ku vvet uygular v e zaman ile orantılı bütün bir hız yaratır. Ve orantılı zamanlarda b etim len en uzaylar hızların v e zamanların çarpımı ile, e ş d e y işle , zam anların kareleri ile orantılıdır. Ve bir cisim yukarıya doğru atıldığı zaman, b içim d e ş ağırlığı k u v v etler uygular ve hızları zam anlara orantılı olarak azaltır; v e en büyük yü ksekliklere çıkış zam anlan çıkarılan [anfero] hızlarla orantılıdır, ve o yü k seklik ler hızlann v e zam anlann çarpımı ile, ya da hızların kareleri ile orantılıdır. Ve e ğ e r bir cisim herhangi bir yön d e fırlatılırsa, fırlatılm asından doğan d ev im ağırlı­ ğından doğan devim ile bileşir. B öylece, e ğ e r bir /I cism i salt fırlatılma devim i yolu yla verili bir zamanda AB doğru çizgisini betim lcyebiliyorsa, v e salt dü şm e devim i yolu yla aynı zamanda AC yü k sek liğin i betim leyeb iliy orsa ; ABCD koşutkenarıııı tamamlayın, v e cisim o bileşik devim yolu yla zam anın sonunda D yerin de bulunacak­ tır; v e o cism in betim lediğ i A ED eğri çizgisi bir parabol olacak ve AB doğru çizgisi A noktasın-

c

da ona te ğ e t olacaktır; v e BD ordinatı AB çiz g i­ sinin karesi ile orantılı olacaktır. Sarkaçların titreşim inin zam anlan açısından tanıtlanmış olan ş e y le r de aynı Yasalar v e Sonurgular ü ze­ rine dayanır, v e sarkaçlı saatlerin h er günkü d en ey leri ile d oğ ru la ­ nırlar. Aynı yolla, v e 3. Yasa ile birlikte, Sir C h ristop her W ren, Dr. Wallis, ve Mr. H u y g cn s, zam anım ızın en büyük g eom etricileri, sert cisim lerin vu ru ş v e yansım a kurallarını tek tek belirled iler, v e o kurallar açısından kendi aralarında tam olarak anlaşarak yaklaşık ola­ rak aynı zamanda buluşlarını Royal S o cie ty ’ ye ilettiler. A slında Dr. Wallis yayım da biraz daha erken davrandı; v e onu S ir C h ristop h er W ren, ve son olarak Mr. H u yg en s izledi. Ama Sir C h ristop h er W ren olayın gerçe k liğ in i Royal S o cie ty ön ün de sarkaçlar ü zerin e d e n e y ­ le r yoluyla doğruladı, ve ço k g e çm e d e n M . M a riotte bunları b ütü ­ n üyle o konu ü zerin e bir in celem e ile açıklam ayı uygun görd ü . Ama bu d e n e y i kuram ile tam bir anlaşma için e getirm ek için, yaklaşan iconcurro] cisim lerin e s n e k ku vvetlerin e olduğu gibi havanın d iren ­ cin e de gerektiği gibi dikkat etm eliyiz. A ve B küresel cisim leri koşut ve eşit A C , BD ipleri ile C, D özek lerin d en asılı olsun . B u ö z e k le r


as

ISA AC N E W T O N : PRİNCİPİA

çe v re s in d e , o uzunluklar ya n çaplar olm ak üzere, sırasıyla C A , DB y a n ça p la n ile ik iye b ölü n en EA F , G B H yarım daireleri b etim len sin . A cism ini E A F yayının herhan­ gi bir R noktasına getirin , v e (B cism ini g eri çe k e r e k ) oradan bırakın, v e bir salınım sonra V noktasına g e ri döndüğünü var­ sayın; o zam an JÎV havanın diren cin d en doğan g e cik m e y i [retardatio] g ö s te re ce k tir. S T bu S V ’nin ortada duran bir dör­ d ü n cü parçası [pars çuarta\ olsu n , ö y le ki '

RS = TV, RS : S T = Z : 2,

o zaman S T S ’den A ’ya iniş sırasındaki g ecik m eyi çok yakından te m ­ sil edecektir. B cism ini y e rin e g e ri alın; ve, A cism inin S n oktasın ­ dan d ü ş m e y e bırakıldığını varsayarsak, A yansım a yerin d ek i hızı, duyulur bir hata olm aksızın, sanki boşlukta T noktasından in m iş gibi olacaktır. Bu açıklam a üzerin e bu hız TA yayının kirişi ile tem sil e d i­ lebilir. Ç ü n kü salınan b ir cism in en alt noktasındaki h ızın ın inişi sırasında b etim lediğ i yayın kirişi ile orantılı oldu ğu g e o m e tric ile r tarafından iyi bilinen bir ön erm edir. Yansımadan sonra, varsayalım ki A cism i s y e rin e v e B cism i fe yerin e gelsin . B cism ini çekin , v e v yerin i bulun, ö y le ki e ğ e r A cism i bırakıldığında te k bir salınımdan sonra oradan r y e rin e geri d ön erse, st ra’ nin bir dördün cü parçası olabilir v e on un ortasında rs'yi f r ’ y e e ş it bırakacak bir yold a durur; ve tA yayının kirişi A cism inin yansım adan h em en sonra A y e rin d e ­ ki hızını tem sil etsin. Çünkü e ğ e r havanın diren ci uzaklaştırılm ış olsaydı, t A cism inin y ü k s e le ce ğ i g e rçe k v e doğru y e r olacaktır. Aynı yolda, B cism inin yü k seld iği k yerini boşlukta y ü k s e le ce k olduğu l yerin i bularak d ü zelteceğiz. Ve b ö y le ce h e rşe y sanki g e rçe k te n b o ş ­ luktaym ışız gibi yapılan d e n ey ler altına getirilebilir. Bunlar yapıldık­ tan sonra, e ğ e r dey im y e rin d ey se A cism inin TA yayının kirişi (ki hızını tem sil e d er) ile çarpım ını alacağız, ö y le ki yansım adan h em en ö n ce A yerin dek i devim ini eld e ed eb ilelim ; v e sonra tA yayının kiri­ şi ile, ö y le ki yansım adan h em en sonra A yerin d ek i devim in i eld e edebilelim . Ve b ö y le c e B cism inin Bl yayının kirişi ile çarpım ını ala­ cağız, ö y le ki yin e on un yansım adan h em en sonraki devim in i eld e e d eb ilelim . Ve b e n z e r olarak, iki cisim a yn a y n yerle rd e n bırakıldık­ ları zam an, yansım adan h em sonra h em de ö n ce h e r birinin d e v im le ­


D E V İM BELİTLERİ Y A D A YASALARI

89

rini bulacağız; v e sonra kendi aralarındaki devim leri karşılaştırabi­ lir v e yansım anın etkilerini toparlayabiliriz. B o y le r e olayı 10 ayak­ lık sarkaçlar ile ve h em eşitsiz hem d e eşit cisim lerd e d e n ey erek , v e cisim leri 8, 12 ya da 16 ayaklık gibi büyük uzaylar için deki bir inişten sonra yaklaştırarak, h er zaman, 3 parm aklık bir hata olm ak ­ sızın, cis im le r doğrudan doğruya biraraya yaklaştıkları zam an, devim lerin de aykırı parçalara doğru eşit d eğ işim ler üretildiğini, ve sonuçta etk i v e tepkinin h er zaman eşit olduğunu buldum . Ö rneğin e ğ e r A cism i dinginlikteki B cism i üzerine 9 parçalık bir d ev im ile çarptıysa v e 7 parçayı yitirerek yansım adan sonra 2 parça ile ilerle d iy se , B cism i o 7 parça ile geriy e doğru götürüldü. E ğ e r A 12 v e B 6 dev im parçası ile olm ak ü zere cisim ler aykırı d ev im ler ile yaklaştılarsa, sonra e ğ e r A 2 ile geriled iy se, B 8 ile g eriled i; e ş dey işle, her bir yanda 14 parçalık bir devim in çıkarılm ası ile. Ç ünkü A ’mn d evim in den 12 parça çıkarıldığında g e riy e h içb irşey kalm ayacaktır; ama 2 parça daha çıkarıldığında, aykırı yola doğru 2 parçalık bir devim yaratılacaktır; v e biiylece, B cism inin 6 parçalık devim in den 14 par­ ça çıkarıldığında, aykırı yola doğru 8 parçalık bir dev im yaratılır. Ama e ğ e r cisim lerin her ikisi de aynı yolda, daha hızlı olan A 14 parçalık, ve daha yavaş olan B 5 parçalık hızla dcvin d irild iyse, yansım adan sonra A 5 ile ileri gitti, ve B b en zer olarak 14 parça ile ileri gitti: çünkü A'daıı B ’y e 9 parça aktarıldı. Ve bu başka durumlarda da b öyledir. Cisim lerin karşılaşma ve çarpışm aları yoluyla, aynı yola doğru yön elik devim lerin toplamından ya da aykırı yollara doğru y ön elik olanların ayrımından e ld e edilen devim niceliği h içbir zaman d e ğ iş ­ m edi. Ç ünkü ölçü m lerd e bir iki parm aklık hata kolayca h erşey i d o ğ ­ ru olarak yerin e getirm e d e yatan gü çlü ğe yüklenebilir. İki sarkacı cisim lerin birbirleri ü zerin e en alt AB yerin d e vuracakları bir sağın ­ lıkla birlikte bırakm ak kolay değildi; ne de cisim lerin çarpışm adan sonra yükseldikleri s ve k yerlerini işaretlem ek kolaydı. Hayır, dahası salman cisim lerin parçalarının eşitsiz yoğu nluğu nd an v e başka n edenlerden ileri gele n doku düzensizliğinden de kimi hatalar olm uş olabilirdi. Ama beiki de tanıtlanması uğruna bu den ey in yapılm ış olduğu kurala karşı ge tirile b ile cek bir karşıçıkışı, sanki bu kuralı cisim lerin ya saltık olarak se rt ya da en azından ek sik siz olarak es n e k old u k ­ ları varsayım ına dayanıyorm uş gibi alan görü şü ön lem ek için (ki D oğada b ö y le cisim ler bulunm az), e k lem eliy im ki b e tim le m e k te olduğum uz d e n e y le r h içbir biçim de o sertlik niteliği ü zerin e bağım ­ lı olm adıkları için, sert cisim lerde oldu ğu gibi yum uşak olanlarda da eşit ölçü de başarılıdırlar. Çünkü e ğ e r kural eksiksiz olarak sert olm a­


90

ISA A C N E W T O N : PRINCIPIA

yan cisim lerde d e n e n e c e k se , yalnızca yansım ayı esn ek lik k u vveti­ nin n iceliğin in gerek tirdiği belli bir orantıda azaltacağız. W ren ve H u y g e n s'in kuramlarına g öre, saltık olarak sert cisim ler birb irlerin ­ d en karşılaşma hızlarına eşit bir hızla geri dönerler. Ama bu eksiksiz olarak es n e k cisim ler için daha büyük bir pek in lik le doğrulanabilir. E ksik olarak e s n e k cisim lerd e g eri dönüş hızı esn ek lik k u vveti ile birlikte azalacaktır; çü nkü o ku vvet (cisim lerin parçalarının ça rp ış­ maları yolu yla e zilm eleri ya da bir çek icin vuruşları altında oldu ğu türde bir g e n le ş m e y e uğramaları durum u dışında), algılayabildiğim ölçü d e , belli v e belirlidir, v e cisim lerin birbirlerinden g ö re li bir h ız­ la g e ri dön m elerin i sağlar, ki bu hız karşılaşmalarındaki göreli hız ile verili bir oran içindedir. Bunu yü nden sım sıkı yapılm ış ve güçlü olarak sıkıştırılm ış toplarla den edim . Çünkü, ilk olarak, salman ci­ sim leri bırakarak v e yansım alarını ö lçe re k , esn ek lik ku vvetlerin in n iceliğin i belirled im ; v e sonra, bu k u vvete g öre, başka çarpm a du­ rum larında olm ası g e re k e n yansım aları hesapladım . Ve daha sonra yapılan d e n e y le r bu hesaplam a ile gerektiği gibi anlaştılar; toplar h er zaman birbirlerinden gö reli karşılaşma hızları ile yaklaşık olarak 5 ’in 9'a oranında olan göreli bir hızla uzaklaştılar. Ç elik toplar h em en h em en aynı hızla geri dön dü ler; mantar toplar biraz daha az bir hız­ la; ama cam toplarda oran yaklaşık olarak 15’ in 16'ya oranı gibiydi. Ve b ö y le c e üçüncü Yasa, vu ruş v e yansım aları ilgilendirdiği ölçü d e, d e n e y im ile tam olarak anlaşan bir kuram tarafından tanıtlanır. Ç ek im lerd e, olayı kısaca şu yolda tanıtlıyorum . Varsayalım ki A v c B gibi birbirlerini çek en herhangi iki cism in buluşm asını ö n le ­ m e k için araya bir en gel koyu lm u ş olsun : o zaman e ğ e r cisim lerden biri, örn e ğ in A , ötek i B cism in e doğ ru öteki B cism inin ilk A cis m i­ n e doğru olduğundan daha çok çek ilirse, en g e l A cism inin basıncı yoluyla B cism inin basıncı yoluyla olduğundan daha güçlü olarak iti­ le ce k , v e dolayısıyla d e n g ed e kalmayacaktır: ama daha gü çlü basınç baskın çıkacak v e iki cisim den oluşan dizgeyi, e n g e l ile birlikte, d o ğ ­ rudan doğruya ü zerin de S ’nin yattığı parçalara doğru d ev in d irecek tir; ve boş uzaylarda sürekli olarak iv m elen en bir dev im ile sonsuza d e k ile riy e doğru götü re cek tir; ki saçm adır v e birinci Yasaya a ykırı­ dır. Ç ünkü, birinci Yasaya g ö re dizgenin dinginlik, ya da b içim d eş olarak doğru bir çizgide ileriy e doğ ru d ev in m e durum unun sü rm esi g e re k ir; ve ö y le y s e cisim ler e n g e li eşit olarak bastırm ak, v e birbir­ leri tarafından eşit olarak çekilm elidirler. D en ey i m ıknatıs taşı v e dem ir ü zerin de yaptım . E ğ e r bunlar ayrı ayrı u ygun kaplara koyula­ rak durgun suda yanyana yü zdü rü lürlerse, ikisinden hiç biri ötekin i it m e y e ce k tir; ama, e ş it ö lçü d e çe k ile r e k , b irbirlerinin basıncına


D EVİM B E LİTLER İ YA DA YASA 1A R İ

91

uğrayacak, v e sonunda bir den ged e dinginliğe g elecek lerd ir. B ö y le c e y e ry ü zü v e parçaları arasındaki yerçek im i [gravitas ] kar­ şılıklıdır. Yeryüzü, Fİ, herhangi bir EG düzlem i tarafından E G F ve E G I olarak iki parçaya bölünsün, ve birb irlerin e doğ ru ağırlıkları [pondera] karşılıklı olarak e ş it olacaktır. Çünkü e ğ e r büyük parça Z ıG /b irin ci EG dü zlem ine koşut bir başka H K düzlem i tarafından EGK1I ve H K Î olarak iki par­ çaya bölü n ü rse, ve bunlardan H K I ilk 1

kesilen E FG parçasına e ş its e , açıktır ki orta E G K H parçasının asıl ağırlığı y olu y ­ la iki yandan herhangi birine doğru bir eğilim i olm ayacak, ama bir bakıma asılı ve her ikisi arasında bir den ge durum un­

da kalacaktır. Ama H K I u ç parçası bütünağırlığı ile orta parçanın ü ze­ rine y ü k le n e ce k v e onu ötek i E G F uç parçasına doğru bastıracaktır; v e ö y le y s e H K I ve E G K H parçalarının toplam ı olan E G /’ nin üçüncü E G F parçasına y ö n e lm e hızı H K I parçasının ağırlığına, e ş d ey işle üçüncü E G F parçasının ağırlığına eşittir. Ve ö y le y s e , tanıtlayacak okluğum gibi, E G I v e E G F parçalarının birbirlerine doğru ağırlıkla­ rı eşittir, Ve aslında e ğ e r o ağırlıklar eşit olm asalardı, diren ç g ö s te r ­ m e y e n eth erd e yü zm ek te olan hütlin y ery ü zü daha büyük ağırlığa boyun e ğ e c e k , v e , ondan geri çek ilerek , sonsuza sü rü k len ecek ti. Ve hızları doğal k u vvetleri [cıVcs m sü a e] ile ters orantılı olan c i­ sim ler çaıpm a v e yansım ada eşgü çlü [idem polletıt] oldukları için, k u vvetlerin belirlen im in e göre hesaplanan hızları k u v v etler ile ters orantılı olan etm e n le r m ekanik aletlerin kullanımında da eşg ü çlü dü rler v e her biri karşılıklı olarak ötekinin aykırı basıncına uğrar. B ö y le ce bir terazinin oynaması sırasında yukarıya ve aşağıya doğru hızları ters orantılı olan ağırlıklar terazinin kollarını devindirm ek için eşit, ku vvetlidirler; e ş d ey işle, e ğ e r çıkış v e iniş doğrudan ise, tera ­ zinin eksen in den asılı oldukları noktaların uzaklıkları ile ters orantılı olan ağırlıklar eşit kuvvetlidirler; ama e ğ e r araya eğik düzlem lerin ya da en gellerin koyulması ile yana döndürülürlerse, ve eğik olarak çık ­ maları ya da in m eleri sağlanırsa, çıkış v e inişlerinin dikeye g öre alı­ nan yükseklikleri ile ters orantılı olan cisim ler eşgü çlü olacaklardır; v c bu yerçek im in in aşağıya doğru belirlen m esin den ötürü olacaktır. Ve b e n z e r olarak makarada, ya da bir makaralar bileşim in de, ipi doğrudan çe k e n bir elin ku vveti— ki bunun doğrudan ya da eğik ola­ rak çıkan ağırlığa oram ağırlığın dikey çıkış hızının ipi çe k e n elin hızına oranı gibidir— , ağırlığı taşıyacaktır.


rSA AC N E W T O N : 1‘R IN C M A

B ir çarklar bileşim in den yapılm ış saatlerde v e b e n z e ri a letlerde çarkların devim in i ile rle te n ve e n g e lle y e n aykırı ku vvetler, e ğ e r ü zerlerin e uygulandıkları çarkların parçalarının hızları ile ters oran ­ tılı iseler, karşılıklı olarak birbirlerini d estek leyecek lerd ir. Vidanın bir cism i bastırm a kuvvetinin vidayı d ev in d iren saplan d ön dü ren elin k u vvetin e oranı sapın el tarafından itildiği parçadaki da iresel hızının vidanın bastın lan cism e doğ ru ilerley en hızı ile ora­ nı gibidir. K ıskının yardığı tahtanın iki parçasını bastırm a ya da itm e k u v ­ vetlerin in çe k icin kıskı üzerin deki ku vvetin e oram kıskının çe k iç tarafından ü zerin de uygulanan ku vvetin yön ü n de ilerlem esin in tah­ tanın parçalarının kıskının yanlarına dikey çiz g iler y ön ü n d e kıskıya yol v e r m e hızı ile oranı gibidir. Ve tüm m akin eler için b e n z e r açıkla­ ma verilecek tir. M ak in elerin g ü ç [pouter/efficacitas] v e kullanımı yalnızca hızı azal­ tarak k u vveti a rtıra b ilm e m izd en , ve tersin den olu şu r; ki buradan, h er tür uygun [aptus] m akinede, bu sorunun çözüm ünü buluruz; Veri­ li b ir ağırlığı verili b ir k uvvet ile devindirm ek [datum pondus data vi m oven di], ya da verili bir k u vvetle v erili herhangi bir başka direnci y e n m e k . Çünkü e ğ e r m akin eler etm enin ve direnen in [agenlis & resistentis] hızlarının k u vvetleri ile ters orantılı oldukları bir yolda tasarlanırsa, etm en yalnızca direnen i taşıyacak, v e ancak hızın daha büyük bir den ksizliği [disparitas] ile onu yen ecek tir. Ö yle ki e ğ e r hızların den k sizliği gen e llik le ya birbirleri ü zerin de kayan bitişik cisim lerin sürtünm esinden, ya da ayırılacak sürekli cisim lerin kolıezyonlarından, ya da kaldırılacak cisim lerin ağırlıklarından doğan tüm d iren ci y e n e c e k denli büyükse, tüm o d iren çler yen ildik ten sonra g e r iy e kalan ku vvet diren en cisim de olduğu gibi m akinenin parçala­ rında da onunla orantılı bir dev im ivm elen işi ü retecektir. Am a şim ­ diki işim m ekan iği ird e le m e k değildir. Yalnızca o ö rn e k le r yolu yla ü çü n cü D evim Yasasının büyük kapsam v e pekinliğini g österm ek istiyordu m . Çünkü e ğ e r etm enin eylem in i kuvvetinin v e hızının ça r­ pım ından, v e b e n z e r olarak en gelin tepkisini çeşitli parçalarının hız­ larının v e o parçaların sürtün m e, k oh ezyon , ağırlık v e ivm elerin d en doğan d iren ç k u vvetlerin in çarpım ından hesaplarsak, h er tü r m aki­ n enin kullanımındaki etki v e tepkinin lıer zaman b irbirlerine eşit oldu ğu bulunacaktır. Ve b ö y le c e eylem in araya giren aletler yoluyla iletilm esi, en azından d iren en cisim ü zerin de uygulanm ası ölçü sü n ­ d e, e n so n etk i h e r zam an tep k iye aykırı olacaktır.


K İT A P BİR

CİSİMLERİN DEVİMLERİ KESİM I AŞAĞIDAKİ ÖNERMELERİ TANITLAMAMIZA YARDIM EDEN İLK VE SON NİCELİK ORANI.ARI YÖNTEMİ

Y a r d i MCi Ö

nerm e

1

H erhangi bir son lu zam an da sü rekli olarak eşitliğe yaklaşan, ve o zam anın sonundan önce birbirlerine verili herhangi bir ayrım dan daha çok yaklaşan nicelikler ve nicelik oranları en sonunda eşit olurlar. E ğ e r bunu yadsırsanız, en sonunda eşit olm adıklarını varsayın, ve A e n so n ayrım ları olsun , ö y le y s e eşitliğe o A ayrım ı yolu yla olandan daha çok yaklaşanıazlar; ki sayıît.ıya aykırıdır.

Y a r d im c i Ö

n e h m iî

2

E ğer Aa, AE doğru çizgileri ve acE eğrisi ite sınırlan an herhangi bir AacE betisin ­ de AB, BC, CD vb. eşit tabanları ile beti­ nin bir Aa kenarına koşut Rb, C c Dd vb. ken arlan altında kapsanan herhangi bir sayıda Ab, Bc, Cd vb. gibi paralelkenar­ lar çizilirse; ve aKbl, bLrııı, cM ılıı vb. p a ­ ralelkenarları tam am lanırsa: sonra eğer a

— [

u ı-

c

J

D

'

r,

bu paralelkenarların gen işliklerin in son ­ 1

,_ ,

v

suza deh kuçuldugu ve sayıların ın s o n ­ suza

dek arttığı

kabul edilirse,

ileri

sürüyorum ki, içe çizili A K b L cM dD betisinin, dışa çizili A albm cndoE betisinin, ve A abcdE eğri-çizgili belisinin birbirlerine karşı taşıyacaklan enson oranlar eşitlik oranlarıdır. Çünkü içe çizili v e dışa çizili b etilerin ayrım ı Ki, Lm , M n, Do para­ lelkenarlarının toplamıdır, e ş deyişle (bunların tüm tabanlarının e ş it­ liğinden), tabanlarından birinin, Kb, ve yü ksekliklerin in toplam ının, m


94

ISAAC N E W TO N : PRİNCİPİA

A a, altındaki dik d örtgen, e ş d ey işle, AEİa dikdörtgenidir. Am a bu dik d örtg en , A B gen işliğin in sonsuza dek k ü çü lm esi gerek tiği için, verili h e r uzaydan daha küçük bir uzay olur. Ve dolayısıyla {Yar. Ön. l ' e g ö re ) içe çizili ve dışa çizili b etiler en sonunda b irbirlerine eşit olurlar; v e daha da ö te s i aradaki eğri-çizg ili beti d e en sonunda her ikisin e e şit olacaktır.

Q . e .d .

Y a r d im c i Ö n e r m e 3

Paralelkenarların AB, BC, DC, vb. gen işlikleri eşitsiz oldukları ve tüm ü de sonsuza dek küçüldükleri zam an, aynı enson oranlar o denli de eşitlik oranlarıdır. Ç ü n k ü varsayalım ki AF en büyük

g e n iş liğ e e şit olsun , ve F A n /p a ra lelk e­ narını tam am layalım . Bu paralelkenar

‘ .I

içe çizili v e dışa çizili b etilerin ayrım la­ rından daha büyük olacaktır; A F g e n iş ­ liği son su za dek k üçüldüğü için, verili herhangi bir d ik d örtgen d en daha küçük olacaktır. S on u rg u

1. Bu yü zden o yiten paralel­

kenarların e n so n toplamları tüm parça­ larda eğri-çizg ili beti ile çakışacaktır. S o n u r g u 2 . Daha da ötesi, y it e n a i, bc, cd vb. yaylarının kirişleri altın­

da sınırlanan doğru -çizgili beti en sonunda eğri-çizgili beti ile ça k ı­ şacaktır. S o n u r g u 3. Ve ayrıca aynı yayların teğ etleri altında kapsanan dışa

çizili d oğ ru -çizg ili beti. S o n u r g u 4 . Ve ö y le y s e bu en son b etiler (acE çe p e rle ri açısından)

doğru -çizgili betilerin doğ ru-çizgili değil, ama eğri-çizgili sınırlarıdır.

Y a r d im c i Ö

nerm e

4

E ğer AacE, P p rT betileri içine (daha önce olduğu g ib i) her b ir dizide eşit sayıda olm ak üzere iki pa ralelkena r d izisi çizilirse, ve, gen işlikleri sonsuza dek küçüldüğünde, eğer b ir betideki paralelkenarların ötekindekilere enson oranlan , h er biri sırasıyla h er birine olm ak ıtzere, aynı


İ LK VE SON OK A N LA R YÖ N TE M İ

95

ise, diyorum ki, bu iki beti, AacE, PprT, birbirleri ile o aynı oran için ­ dedir. ti

Çünkü birindeki paralelkenarlar tek tek ötek in d ek i paralelkenarla­ ra orantılı iken, b ö y le ce (bileşim yoluyla) birin de tüm ünün toplam ı ötek in de tüm ünün toplamına orantılıdır; v e b ö y le c e bir b eti ötek in e orantılıdır; çünkü (Yar, Ön. 3 'e g ö re ) birinci beti birinci toplam ile, v e ikinci beti ikinci toplam ile, her ikisi de eşitlik oram içindedir. - O.E.Iı,

SoNüKtıi!. Bu yüzden e ğ e r herhangi bir türden iki n icelik herhangi bir yokla eşit bir sayıda parçaya bölü n ü rse, v e o parçalar, sonsu za d e k sayılan arttırıldığı v e büyüklükleri kü çültüldüğü zam an, birinci birinciye, ikinci İkinciye, v e bu düzenli olarak b ö y le gitm ek ü zere birbirleri ile verili bir oran içinde iseler, tümü birlikte alındıklarında birbirlerine aynı verili oran için de olacaklardır. Çünkü eğer, bu Yar­ dım cı Ö nerm enin betilerinde, paralelkenarlar birbirleri ile parçaların oranlan içinde alınırlarsa, parçalann toplamı h er zaman paralelke­ narların toplamı gibi olacaktır; ve dolayısıyla paralelkenarların ve par­ çaların sayısının arttığım , v e büyüklüklerinin sonsuza dek azaldığını varsayarsak, o toplam lar bir betid ek i paralelkenarın ötek in d e karşı­ lık dü şen paralelkenara en son oranı için de olacaktır; e ş d ey işle (var­ sayım g e re ğ i), bir niceliğin herhangi bir parçasının ötekinin karşılık dü şen parçasına e n so n oranında.

Y a r l iim c i Ö n e r m e 5

İster eğri-çizgili isterse doğru-çizgili olsunlar, benzer betilerin tüm konum daş k en a rla n orantılıdır; ve alanlar konum daş kenarların kare­ leri ile orantılıdır [areae su ni in duplicata ratione laterum ].


ISAA.C NEWTON: PR1NCIPIA

96

Y a r d im c i Ö n e r m e 6

E ğer konum u verili b ir A CB yayın ın altında A B k irişi uzanırsa, ve uzatılan eğriliğin ortasındaki bir A noktasında h er iki yön d e uzatılan AD doğru çizgisi ta rafın ­ dan d okunulursa; o zam an eğer A ve B noktaları birbi­ rine yaklaşır ve buluşurlar­ sa, diyorum k i kiriş ve teğet arasında sınırlan an BAD açısı sonsuza dek küçülecek ve en so n u n d a yitecek tir. Çünkü e ğ e r o açı y itm e z­ se, A CB yayı A D teğ eti ile b irlikte bir d oğ ru -çizg ili açıya eşit bir açı kapatacak­ tır; v e dolayısıyla A noktasındaki eğrilik sürdiirülm eyecektir, ki sayıltıya aykırıdır.

Y a r ijim c i Ö

nerm e

7

Aynı şeyler varsayıldığında, diyorum k i yay, kiriş ve teğetin herhangi birin in herhangi birine enson oranı eşitlik oranıdır. Ç ünkü B noktası A noktasına doğru yaklaşırken, h e r zaman AB ve A D 'yi uzak b ve d noktalarına uzatılm ış olarak dü şü n elim ; v e BD k e sen in e k oşut bd çizilsin ; v e Acb yayı h er zaman A C B yaym a b e n ­ z e r olsun. O zaman, A ve D noktalarının çakıştıklarını varsayarsak, ö n ce k i Yardımcı Ö n e rm e y e g ö re dAb açısı yitecek tir; v e dolayısıyla A b, Ad doğrıı çizgileri (ki h er zaman sonludurlar), v e ara Acb yayı çakışacak v e kendi aralarında e ş it olacaklardır. Buna g ö re , A B , AD d o ğ ru çizgileri, v e A C B ara yayı (ki h er zaman birin cilere orantılı­ dırlar) yite ce k , v e e n sonunda eşitlik oranını kazanacaklardır. S o n u r g u 1. Bu yüzden e ğ e r S 'd e n te ğ e te koşut B F ’yi çiz e rs e k , ve

bu h er zaman A 'dan g e çe n herhangi bir AD doğru çizgisini D’de k e s e r­ se, bu B F çizgisi en sonunda yiten A C B yayı ile eşitlik oranında ola­ caktır; çünkü, ADBD paralelkenarını tam larsak, bu h er zaman AD ile bir eşitlik oranındadır. S on u rg u

2. Ve e ğ e r B ve A ’ dan g e ç e n v e A D teğ etin i v e on u n B F

k oşutunu k e s e n B E , B D , A F, AG gibi daha çok doğru çizgi çizilirse,


İLK VF. SON O R A N LA R Y Ö N TEM İ

97

tüm A D , A E , B F, BG apsislerinin ve AB kiriş v e yayının herhangi birinin herhangi birine e n son ora­ nı eşitlik oram olacaktır. S o n u r g u 3 . Ve ö y le y s e e n son oranlara ilişkin tüm uslam lam am ızda,

bu çiz gilerd en herhangi birini herhangi biri yerin e özg ü rce kullana­ biliriz. Y a r d im c i Ö n e r m e 8

E ğer AR, B R doğru çizgileri A CB yay t, AB kirişi, ve A D teğeti ile bir­ likte RAB, R ACB . R A D üçgenlerini oluşturursa, ve A ve B noktaları yaklaşıp birleşirse: diyorum ki, bu yiten üçgenlerin enson biçim leri ben­ zerlik biçimi, ve enson ora n la n eşitlik oranıdır. Ç ünkü B noktası A noktasına doğru yaklaşırken, h e r zaman A B , AD, A R 'yi uzak b, d v e r noktalarına uzatılmış, v e rbd’yi R D 'y e koşut çizil­ m iş olarak düşünelim , ve Acb yayı h er zaman ACB yayına b en zer olsun. Sonra A v e B noktala­ rının çakıştığını varsayar­ sak, bAd açısı yite ce k tir; ve dolayısıyla ü ç rAb, rAcb, rAd ü çg e n i (ki h er zaman so n lu ­ durlar)

çakışacak,

ve

bu

n eden le hem b e n ze r hem de e ş it olacaklardır. Ve dola yı­ sıyla her zaman bunlara b e n ­ z e r v e orantılı olan R A B , R A C B , R AD ü çg e n le ri en sonunda kendi aralarında h em b en zer hem de eşit olacaklardır. Q .E.!>.

S o n u r g u . V e b u y ü z d e n e n s o n o r a n la ra iliş k in tü m u s la m la m a la r ­ d a , b u ü ç g e n l e r d e n h e r h a n g i b ir in i h e r h a n g i b i r i n i n y e r i n e k u l l a ­ n a b i li r i z .

Y

a r l iim c i

Ö

nerm e

9

E ğer h er ikisi de konum da verili bir AE doğru çizgisi ve bir ABC eğri çizgisi birbirlerini verili bir A açısında keserlerse; ve verili b ir başka açıda BD. CE o doğru çizgiye ordinatlar olarak birleştirilir ve eğri ile


98

IS A A C NEVVTON: PRİNCİPİA

B, C ’de karşılaşırlarsa; ve B ve C n oktalan birlikte A noktasına y a k ­ laşır ve onda birleşirlerse: diyorum k i ABD , A C E ü çgenlerinin alan ­ ları en sonunda birbirleri ile konum daş kenarların kareleri ile orantılı olacaktır. Ç ünkü B, C noktalan A noktasına doğru yaklaşırken, varsayalım ki h er zaman AD d v e e uzak noktalarına Ad v e A e’ nin AD ve A E ’ ye orantılı olacağı bir yolda uzatılsın; ve db, ec ordinatları D B v e E C ordinatlanna koşut olarak çizilsin, v e b v e c ’ y e uzatılan AB v e AC ile birleşsin. Abc eğrisi A B C eğ risi<■

g

c

ne b en zer olsun, v e Ag doğru ç iz ­ gisini çizelim , ö y le ki v e h e r iki eğ riy e d e A 'da dokunsun v e D B, E C , db, ec ordinatlarını F, G , f , ^’ d e kessin. Sonra, Ae u zunluğu­ nun aynı kaldığını varsayalım , ve B v e C noktalan A noktasında birleşsin ler; v e cA g açısı yiterk en , Abd, Ace eğri-çizgili alanları A f d, Age doğ ru-çizgili alanları ile çakı­ şacaklardır; v e dola yısıyla (Yar.

On. 5 'e g ö re ) biri öte k in e Ad, Ae kenarlarının çifte oranında olacaktır. Ama A B D , A C E alanlan h er zaman bu alanlara orantılıdır; v e b ö y le c e A D , AE kenarlan bu kenar­ lara. Ve dolayısıyla A B D , A C E alanlan en sonunda birbirleri ile A D, A E kenarlarının k areleri gibi orantılıdır.

Y a r d im c i Ö

nerm e

o .e .d .

10

B ir cism in onu iten herhangi b ir sonlu kuvvet yoluyla betimlediği uzay­ lar, o kuvvet ister belirlenm iş ve değişmez, isterse sü rekli olarak artı­ yor ya da sürekli olarak azalıyor olsun, devim in tam başında birbirleri ile zam anların kareleri ile orantılıdır. Zam anlar A D , A E çizgileri ile, v e o zamanlarda yaratılan hızlar D B, E C ordinatları ile tem sil edilsin. Bu hızlarla b etim len en uzaylar o ordinatlar tarafından b etim len en A B D , A C E alanları ile orantılı ola ­ caktır, e ş d e y iş le , d e v im in tam başında (Yar. Ö n. 9 ’ a g ö r e ), A D , AE zam anların ın çifte oranında [in d uplicata ra tîon e tem porum A D , A E .]. Q .E .D .


İLK VE SUN O R A N LA R Y Ö N TEM İ

99

S o n u r g u 1. Ve bu yü zden kolayca çıkarsanabilir ki, b en zer betilerin

b e n ze r parçalarını orantılı zamanlarda betim leyen cisim lerin sap­ maları [erro: (L at.) sapm ak], bu sapm alar cisim lere b e n z e r olarak uy­ gulanan e şit k u v v e tle r tarafından yaratıldığı, v e cisim lerin b e n z e r betilerin o yerlerin d en (ki buralara cisim ler o k u vv ellerin eylem i olm aksızın o orantılı zamanlarda varm ış olacaklardır) uzaklıkları y o ­ luyla ölçü ldü ğü için, lıem en h em en için de üretildikleri zamanların kareleri ile orantılıdır. S o n u r g u 2. Ama cisim lere b en zer b etilerin b en z er parçalarında ben ­

ze r olarak uygulanan orantılı k u vvetler tarafından yaratılan sapm a­ lar ku vvetlerin ve zamanların karelerinin çarpımı ile orantılıdır. S o n u r g u 3. D eğişik k u v v etler tarafından itilen cisim ler tarafından

betim lenen her tür uzay için de aynı şey anlaşılacaktır; tümü de, d e v i­ m in tam başında, k u vvetlerin ve zamanların karelerinin çarpım ı ile orantılıdır. S o n u r g u 4 . Ve dolayısıyla k u vvetler devim in Lam başında b etim le­

n en uzaylar ile doğru, v e zamanların karesi ile ters orantılıdır. S o n u r g u 5. Ve zamanların kareleri b etim len en uzaylar ile doğru, ve

k u vvetler ile ters orantılıdır. N ot

E ğ e r d eğ işik türlerden belirsiz nicelikleri birbirleri ile karşılaştır­ mada herhangi birinin herhangi biri ile doğru ya da ters orantılı oldu ­ ğu söy le n irse , bunun anlamı birincinin ikinci ile, ya da karşılıklısı ile aynı oranda artnıası ya da azalmasıdır. Ve e ğ e r birinin doğru ya da ters orantı içinde ötekinin iki ya da daha ço k katı olduğu söy len irse, bunun anlamı birincinin ötekilerin, ya da ötekilerin karşılılarının, art­ ma ya da azalma oranlarının bileşik oranında artması ya da azalm ası­ dır, B ö y le c e , e ğ e r ,4’ nın B ile doğru, C ile doğru, ve D ile ters orantılı olduğu söylen irse, bunun anlamı / l ’ nın R ■C •lh> ile aynı oranda art­ ması ya da azalması, başka bir deyişle, A ve ^ A ’ nin birbirleri ile verili bir oran içinde durmalarıdır.

Y a r d im c i Ö n e r m e 11

D eğm e açısının yiten alt-ıızatması \subte?ıse\ değme noktasında son ­ lu b ir eğriliği olan tüm eğrilerde, en sonunda eş-uçlu yayın alt-uzatm asının karesi ile orantılıdır.


100 D u ru m

ISAAC N E W TO N : PRİNCİPİA

1. AB söz kon usu yay, AD on un teğ eti, BD d e ğ m e açısının

te ğ e te dik alt-uzatm ası, AB yayın alt-uzatm ası olsun. AB alt-uzatmasına dik olarak B G , v e AD te ğ e tin e dik olarak AG çizilsin v e bun­ lar G ’ de buluşsunlar;

sonra D , B v e

G

noktalan d, b v e g noktalanna yaklaşsınlar, v e D, B noktaları ,4'ya geldiği zaman / ’ nırı BG v e AG çizgilerinin en son kesişm e noktaları old u ­ ğunu varsayalım . A çıktır ki GJ uzaklığı h er­ hangi bir saptanabilir uzaklıktan daha küçük olabilir. Am a ( 4 , B, G ve A, b, g noktalarından g e çe n çem berlerin doğasından açıktır ki) A B 2 = A G -B D , ve A t 2 = A g - bd. Ama GJ'nin herhangi bir saptanabilir uzunluk­ tan daha az uzun olduğu varsayılabildiği için, AG 'nin A g’ y e oranı birlikten herhangi bir saptanabilir ayrım dan daha az ayrı olacak bir yolda olabilir; v e dolayısıyla A B 2’ nin A b 2’ y e oranı B D ’ nin bd’y e oranından herhangi bir saptanabilir ayrım dan daha az ayrılabileceği bir yolda olabilir. Ö y ley se, Yar. Ön. l ' e g öre, en s o ­ nunda, A B 1 : Ab2 = BD : bd.

o . e .d .

D u r u m 2 . Şimdi BD A D ’ y e herhangi bir v erili açıda eğ ik olsun , v e

B D ’ nin bd’ y e e n son oram h e r zaman daha ö n ce oldu ğu gibi olacak, v e dolayısıyla A B 2’nin A b2’y e oranı ile aynı olacaktır. D u ru m

o . e .d .

3, Ve e ğ e r D açısının verili olm adığını, ama BD doğru çizg i­

sinin verili bir noktaya yaklaştığım , ya da ne olursa olsun başka h e r­ hangi bir koşul tarafından belirlendiğini varsayarsak, g e n e de D , d a çılan , aynı yasa tarafından belirlen m ek le, h er zam an eş itliğe doğru yaklaşacak, v e birbirlerine saptanabilir herhangi bir ayrım dan daha ço k yaklaşacak, v e dolayısıyla, Yar. Ö n. l ’ e g öre, sonunda eşit ola­ caklardır; v e dolayısıyla B D ,b d çizgileri birbirleri ile daha ön ce old u ­ ğu gibi aynı oran içindedirler.

o . e .d .

S o n u r g u 1. Ö y l e y s e A D , Ad t e ğ e t l e r i , AB, Ab y a y la r ı , v e b u n la r ın B C , bc s i n ü s l e r i e n s o n u n d a A B , Ab k i r i ş l e r i n e e ş i t o l d u k l a r ı i ç i n , k a r e l e r i e n s o n u n d a B D , bd a lt -u z a t m a la r ı i l e o r a n t ılı o la c a k tır .


İLK V E SON O RAN LA R Y Ö N TEM İ

1(11

S o n u r g u 2 . Kareleri de en sonunda yayların döntik-sinüsleri ile oran­

tılıdır, kirişleri k eser, v e v erili bir noktaya yaklaşırlar. Ç ünkü bu dön ü k -sin ü sler B D , bd alt-uzatmaları ile orantılıdır. S o n u r g u 3 . Ve dolayısıyla dön ük-sinü s bir cism in verili bir hızla bir

yayı b etim lem e zam anının karesi ile orantılıdır. S o n u r g u 4 . E nson

AAD B : tsAdb = A D 3 : AeP = D İP ' : db1'2 orantısı AAD B : tsAdb = A D - D B : A d ■db orantısından ve en son A D '1 : A d 2 = D B : db orantısından türetilir. B o y le r e en sonunda AA B C ; hA bc = B C 3 : b c 1 e ld e edilir. S o n u r g u 5 . Ve D B, db e n sonunda koşut ve AD, Ad çizgilerin in kare­

leri ile orantılı oldukları için, en son AD B , Adb eğri-çizgili alanları (parabolün doğasına g ö re ) A D B , Adb doğru-çizgili üçgenlerinin üçt.eikisi olacak, ve AB, Ab dilim leri aynı ü çgen lerin ü çte-biri olacaktır. Ve bu yü zden bu alanlar ve bu dilim ler AD, Ad teğ etlerin in , v e ayrı­ ca A B , A# kirişlerinin v e yaylarının küpleri ile orantılı olacaktır.

N ot

Ama tüm bunlarda d e ğ m e açısının çe m b e r le r ve bunların teğ etleri tarafından yapılan değ m e açılarından ne son su z olarak büyük n e de sonsu z olarak küçük olduğunu varsaydık; e ş d e y işle , A noktasında­ ki eğriliğin ne sonsuz ö lçü d e küçük ne de sonsu z ö lçü d e büyük old u ­ ğunu, v e AJ aralığının sonlu bir büyüklü kte olduğunu. Çünkü DB A D 2 olarak alınabilir: ki bu durum da A noktasından AD teğeti ve AB eğrisi arasında hiçbir çe m b e r çizilem ez, v e dolayısıyla d e ğ m e açısı çe m b e rle rin k in d e n so n su z ö lçü d e kü çük olacaktır. Ve b e n z e r bir uslamlama ile, e ğ e r DB ardarda A D \ AD'J, A D {\ A D ! vb. olarak alı­ nırsa, sonsuza dek ilerley en bir d eğ m e açıları dizisi e ld e ederiz ki, bunda h er ardışık terim ön cek in d en sonsuz ölçü d e daha küçüktür. Ve e ğ e r DB ardarda A D 2, A D v i , A D 'n , A D oH, A D 6'5, A D 7,5 vb. yapılır­ sa, d e ğ m e açılarının bir başka son su z dizisini eld e ederiz ki, bunlar­ dan birincisi çem berlerin k i ile aynı türden, İkincisi sonsu z ölçü d e daha büyük, v e h er sonraki açı ön cek in d en son su z ölçü d e daha bü ­ yüktür. Ama bu açılardan herhangi ikisinin arasına doğrudan d eğm e


102

ISAAC N E W T O N : PR1MCIPIA

açılarının h er iki yolda da sonsuza dek ilerley en bir başka dizisi y e r ­ leştirilebilir, ki bunda h er sonraki açı ön cekind en sonsu z ölçü de daha büyük ya da son su z ö lçü d e daha küçük olacaktır. Sanki A D 2 ve A D 3 terim leri araşma A D A D W\

A D '!\ A D «l, A D M, A D ™ , A D ™ ,

A D ,7/t; vb. dizisi y e rleştirilm iş gibi. Ve yin e, bu dizinin herhangi iki açısının arasına, birbirlerinden son su z aralıklarla ayrılan ara açıların yen i bir dizisi yerleştirilebilir, D oğa hiçbir sınırla sınırlanmış değildir. Eğri çizgilere v e kuşattıkları y ü ze y le re ilişkin olarak tanıtlanmış olan bu ş e y le r kolayca katiların eğ ri yü zey v e içerik lerin e uygulana­ bilir, Bu Yardımcı Ö n e rm eler eski geom etri çilerin yön tem in e göre. saçmaya indirgem e yoluyla tanıtlamaları gerek tiren sıkıntıdan kaçın­ mak için ön cü ller olarak alındılar. Çünkü tanıtlamalar bölü n em ezler yön tem i yolu yla daha kısadır; ama b ölü n em ezler önsavı biraz kaba görü n d ü ğü v e dolayısıyla o y ön tem daha az geom etrik sayıldığı için, on un y erin e aşağıdaki Ö n erm elerin tanıtlamalarını doğan v e yiten fevanescentium & n a scen tiu m ] n iceliklerin ilk v e son toplamlarına v e oranlarına, e ş deyişle, o toplamların v e oranların sınırlarına indir­ gem e y i, v e b ö y le ce , elim den geld iğin ce kısa olarak, o sınırların tanıt­ lamalarını öncül olarak almayı seçtim . Çünkü b öylelik le bölü n m ezler yön tem i yoluyla e ld e edilen aynı ş e y yerin e getirilm iş olur; v e şim ­ di o ilk eler tanıtlandığı için, onları daha büyük bir g ü v en le kulla­ nabiliriz. D olayısıyla e ğ e r buradan sonra n icelik leri parçacıklardan yapılm ış olarak g ö re ce k , ya da doğ ru çizgiler y erin e çok kü çük eğri çizg ile r kullanacak olursam , bölü n m ezleri değil ama yiten b ölü n eb i­ lir n icelik leri d em ek istiy or olarak anlaşılm am g erek ir; belirli par­ çaların toplam v e oranlarım değil, ama her zaman toplam ve oranların sınırlarını; v e böyle tanıtlamaların gücünün h er zaman ön cek i Yar­ dım cı Ö n e rm e le rd e ortaya koyulan yön tem ü zerin e dayandığım. B e lk i de karşı çıkılabilir ki, yiten n iceliklerin hiçbir en son oranla­ rı yok tu r; çü nkü oran, n icelik ler yitm ed en ön ce, en son değildir, ve yittik leri zam an, hiçtir. Am a aynı uslamlama ile ileri sürü lebilir ki, b elli bir y e re varan ve orada duran bir cism in h içb ir e n son hızı y o k ­ tur; çünkü hız, cisim y e re g elm e d e n ön ce, onun en son hızı değildir; vardığı zam an, bir hız yoktur. Am a yanıt kolaydır; çünkü en son hız ile de n nıek isten en hız cism in yeri ne varmadan v e de vim sona erm e­ d en ö n ce k i ya da sonraki değil ama tam vardığı kıpıdaki hızdır; eş d e y işle, cism in son y erin e varış v e devim in sona eriş hızı. Ve b e n ­ z e r olarak, yiten niceliklerin en son oram ile anlaşılacak olan şey n ice ­ liklerin yitm ed en ö n ce k i ya da yittikten sonraki oranları değil, ama onunla yittikleri orandır. B e n ze r olarak doğan n iceliklerin ilk oranı var olmaya onunla başladıkları orandır. Ve ilk ya da son toplam onunla


İLK VE SO N O RAN LA R YÖ N TEM İ

103

var olm aya (ya da arttırılmaya ya da azaltılmaya) başladıkları v e sona erdik leri toplamdır. D evim in sonunda hızın e riş e b ile ce ğ i, ama aşa­ mayacağı bir sınır vardır. Bu en son hızdır. Ve var olm aya başlayan ve so n v e re n tüm nicelik v e oranlarda b en zer bir sınır vardır. Ve b öy le sınırlar belli v e belirli oldukları için, onları b elirlem ek tam olarak g e o m e trik olan bir sorundur. Am a geom etrik olan h erşeyi yin e g e o ­ m etrik olan başka herhangi bir şeyi b elirlem ek ve tanıtlam ak için kullanabiliriz. Ayrıca karşı çıkılabilir ki, e ğ e r yiten n icelik lerin e n so n oranları verili ise, e n son büyüklükleri d e verili olacaktır: v e b ö y le c e tüm n icelik ler b ölü n em ezlerd en oluşacaktır, ki E u k lid es’ in Ö ğeler'inin on un cu kitabında e ş ö içü m s ü z lcr ile ilgili olarak tanıtlam ış olduğuna aykırıdır. Am a bu karşıçıkış yanlış bir sayıltı ü zerin e dayanır. Ç ünkü n icelik lerin onlarla yittikleri o en son oranlar g e r ç e k anlamda en son n icelik lerin oranları değil, ama sınırsızca azalan n icelik lerin oranla­ rının h er zaman onlara doğru yakm saştıkları sınırlardır; v e onlara herhangi bir v erili ayrım dan daha ço k yaklaşırlar, ama h içbir zaman öte le rin e geçm ezler, ne de n icelik ler sonsuza dek k ü çü liin ceye dek g e rçe k te onlara erişirler. Bu nokta sonsuz ölçü d e büyük n icelik ler­ de daha açık olarak görü n ecektir. E ğ e r ayrımları verili olan iki n ice ­ lik sonsuza dek arttırılacak olursa, bu niceliklerin en son oranı, yani e şitlik oranı v e rile ce k tir; ama bundan onun oranları olduğu en son ya da cn büyük niceliklerin kendilerinin verili olacakları son u cu çık ­ maz. Ö y le y s e e ğ e r bundan sonra, daha kolay anlaşılma uğruna, n i­ ce lik le rd e n en k ü çük, ya da yiten, ya da en son olarak s ö z e d e c e k olursam , den m ek isten enin herhangi bir belirli büyüklü kleri olan n icelik ler değil, ama her zaman hiçbir sona ulaşınaksızın azalıyor ola­ rak dü şün ülen n icelik ler olduğunu anlamanız gerekir.


K E S İM K ü resel

c is im l e r in

Ö

nerm e

75,

12

ç e k im

T

eorem

kuvvetleri

35

E ğer verili bir kürenin tek tek noktalarına noktadan uzaklıkların k are­ si ile azalan eşitözekçek kuvvetler yönelikse, diyorum ki, b ir başka ben­ zer küre on un tarafından özeklerin uzaklığının karesi ile ters orantılı b ir kuvvet ile çekilecektir. Ç ünkü h er parçacığın çek im i çek en kürenin özeğ in d en uzaklığının karesi ile te rs orantılıdır (Ö n. 7 4 ’ e g öre), v e ö y le y s e sanki bütün çe k im kuvveti bu kürenin özeğ in d e y erleşen tek bir cisim cikten çık ı­ y o rm u ş gibidir. Ama ö te yandan bu çek im aynı cisim ciğin çekim inin e ğ e r onun kendisi çe k ile n kürenin tek tek parçacıkları tarafından onların onun tarafından çekild ikleri aynı ku vvet ile ç e k ile ce k ols a y ­ dı olacağı denli büyüktür. Ama cisim ciğin o çekim i (O n. 7 4 ’e g ö r e ) kürenin özeğin d en uzaklığının karesi ile ters orantılı olacaktır; ö y le y ­ s e kürenin ona e şit çek im i d e aynı orandadır.

q . e .d

.

S o n u r g u 1. K ürelerin başka tü rdeş k ü relere doğru çek im leri çek en k ü relerin özek lerin in çek tik leri kürelerin özek lerin d en uzaklıkları­

nın k arelerin e uygulanm ası ile orantılıdır.* S o n u r g u 2 . Ç ek ile n küre a yn ca çek tiği zaman durum aynıdır. Ç ü n ­

kü birinin tek tek noktalan ötekinin tek tek noktalarını kendilerinin y in e ö te k ile r tarafından çek ild ik leri aynı k u v v et ile çe k e rle r; ve ö y le y s e tüm çek im lerd e (Yasa I ll'e g ö re ) h em çek ilen nokta h em de * [N ew ton özellikle yalın olmayan bir sunuş yöntem ini izler, ve hiç de seyrek olmamak iırere bütünüyle g ev şek anlatımlar, bütünüyle kötü sözdizim leri kul­ lanır. Bunlar çeviride olanaklı olduğu ölçüde pürüzsüzleştirildi. T üm cen in Latincc s i şöyledir: " Attractiones ephaerarum, versus (ilias sphaeras komogeneas, sunt ut spkraerac trahentes applicatae ad ıjuadrata distantiarum centrorum suorum a centris earum , quas attrahunt” :: "Kürelerin başka türdeş kürelere karşı çekim ­ leri çeken kürelerin özeklerinden çektikleri kürelere uzakltklorıntn karelerine uygulanması gibidir.” Lat. “ ut” ilgeç sözciiğii İng. çeviride “ as” ile karşılanır v e ilgeç olarak "u t” çok çeşitli ilgilerin yanında doğallıkla göreli olmayı da anla­ tır. Ayrıca, “ a p p lko" “ atlachlbağlatnak" olarak okunduğunda, tüm cenin son üç sözcüğü şö y le olacaktır: “ karelerine bağlıdır."]

101


105

KÜRESEL CİSİMLERİN Ç E K İ M KUVVETLERİ

çe k e n nokta ü zerin de e şit ölçü de etkide bulunulduğu için, oranlar saklanırken, ku vvet karşılıklı çek im leri tarafından iki kalına çıkarı­ lacaktır. S o n lk o i; 3. Yukarıda cisim lerin konik kesim lerin odakları çe v re s in ­

deki devim leri ile ilgili olarak tanıtlanan çeşitli g e rçe k lik le r çek en bir kü re odağa yerleştirild iği zaman ve cisim ler kürenin dışında d e ­ vindikleri zaman y e r alacaktır. S onurgu

4. C isim lerin konik k esim lerin ö z e k le r i çe v re s in d e k i

d ev im lerin e ilişkin olarak daha ö n ce tanıtlanmış olan ş e y le r d e v im ­ ler kürenin içersin de yerin e getirildiği zaman y er alırlar.

Ö

nerm e

7f>,

T

eorem

36

K üreler özekten çepere doğru aynı oranda ne denli benzem ez olursa olsunlar (özdeğin yoğunluğu ve çekim kuvveti açısından), am a özek­ ten verili her uzaklıkta çeper boyunca her yerde benzer iseler, her nokta­ nın çekm e kuvveti çekilen cism in uzaklığının karesi ile orantılı olarak azaldığına göre, o zam an bu kürelerden birinin ötekini çek m esin i sağ­ layan bütün ku u vet özeklerin uzaklığının karesi ile ters orantılı ola­ caktır. E ş-özek li b irçok b e n z e r AB, CD, E F vb. kürelerini tasarlayalım, ve bunların en içte olanları en dıştakilere eklen diğin de ö z e ğ e doğru daha yoğu n bir öz dek oluştursunlar, ya da onlardan çıkarıldıklarında aynı özd eği daha g e v a

ş e k v e s e y r e k b ırak­ sınlar. O zam an, Ön. 7 5 ’ e g ö re , bu k ü reler eş-özek li başka b en zer G II, ÎK, L M vb. k ü re­ lerini, h er biri ötekini, SP u zaklığının karesi ile ters orantılı fcuvvetlerle

çek ecek lerd ir.

Ve, ek lem e ya da çıkar­ ma yoluyla, tüm bu k u vvetlerin toplam ı, ya da bunlardan herhangi birinin öte k ile r üzerindeki fazlalığı; c ş deyişle, birçok e ş -ö z ck li k ü re­ d en ya da ayrım larından oluşan bütün AB küresi b irçok eş -ö z e k li kü reden ya da ayrım larından oluşan bütün G H küresini aynı oranda çek ecektir. E ş-özek li kü relerin sayısı sonsuza dek arttırılsın, ö y le ki


lOfi

1SAAC N E W T O N : PRINC-IPIA

özd e ğ in yoğu n lu ğu çek im ku vveti ile birlikte, çe p e rd e n ö z e ğ e iler­ lerken herhangi bir verili yasaya g ö re artsın ya da azalsın; v e çek ici olm ayan özd e ğ in e k len m esi ile, ek sik yoğu nluk sağlansın, ki b ö y le ee k ü re le r isten en herhangi bir biçim i kazanabilsinler; v e bunlardan birinin ötek in i çe k m e kuvveti, ön cek i uslam lamaya g öre, yin e uzak­ lığın karesi ile aynı te rs orantıda olacaktır. S onurgu

Q.E.D.

1. Bu yü zden e ğ e r tüm bakımlardan b en zer bu tür b irçok

k ü re birbirini çe k e rse , h er birinin h er birine ivm elen d irici çe k im le ­ ri, ö ze k le rin herhangi bir e şit uzaklığında, çek en k ü reler ile orantılı olacaktır. S onurgu

2. Ve h er eşitsiz uzaklıkta, çek en k ü relerin ö ze k le ri ara­

sındaki uzaklıkların kareleri ile bölü n m esiy le orantılı [olacaktır]. S onurgu

3. K ürelerin birbirlerine doğru devindirici çekim leri, ya da

ağırlıkları, özek lerin eşit uzaklıklarında birlikte çek en v e çek ilen k ü re le r ile orantılı olacaktır; e ş d ey işle, kü releri birbirleri ile çarp­ maktan doğan çarpım lar ile orantılıdır. S o n u r g u 4 . V e e ş i t s i z u z a k lık la r d a o ç a r p ı m la r i l e d o ğ r u v e ö z e k l e r a r a s ın d a k i u z a k lık la r ın k a r e l e r i il e t e r s o r a n t ılıd ır .

Bu orantılar çek m e h er iki kürenin birbiri ü zerine u ygu ­ ladığı çe k ici gü çten doğduğu zanıan da geçerlidir. Ç ünkü çek im ku v­

S onurgu 5.

v etlerin birleşm esi ile yalnızca iki katına çıkar, oranlar ö n ce olduğu gibi kalmak üzere. S onurgu

6. E ğer bu türden k ü reler dinginlikteki başkalarının ç e v ­

resin de dönüyorsa— h er biri her birinin çevresin d e olmak ü zere— , v e dingin v e d ön en cisim lerin özek leri arasındaki uzaklıklar dingin cisim lerin çaplan ile orantılı ise, dön m e zamanları eşit olacaktır. Ve, yine, e ğ e r dön m e zamanları eşitse, uzaklıklar ça p­ larla orantılı olacaktır.

S onurgu 7.

S onurgu 8.

Yukarıda cisim lerin konik kesim lerin odaklan çe v re s in ­

d ek i devim leri ile ilgili olarak tanıtlanan tüm o gerçek lik ler yukarı­ da b etim len diği gibi herhangi bir biçim v e durum daki çek en bir küre odağa yerleştirild iği zaman y e r alacaktır. S o n u r g u 9 . Ve dön en cisim ler yukarıda betim len diği gibi ayrıca h er­

hangi bir durum daki çe k en k ü reler oldukları zaman da.


KİTAP III

EVRENİN DİZGESİ ( MA TE MA Tİ KS E L İ RD ELE ME LE RD E)

Ö ncek i kitaplarda felsefen in ilkelerini ortaya koydum ; felsefi değil ama m atem atiksel ilkeler: daha açık bir d ey işle, örn eğin felsefi araş­ tırmalarda ü zerlerin e uslamlamalarımızı ku rabileceğim iz türde ilk e­ ler. B u ilk eler belli devim lerin , ve gü çlerin ya da k u vvetlerin başlıca fe lse fe ile ilgili yasa ve koşullandır; ama kendi başlarına kuru ve ç ıp ­ lak görü n m esin ler diy e, onları şurada burada daha g e n e l doğada ve görü n ü rde felsefen in başlıca dayanağı olan ş ey lerin açıklamalarını v eren kim i felsefi N otlar ile örn ek led im : cisim lerin yoğu n lu k ve diren çleri, tiim cisim lerden boşaltılm ış uzaylar, ve ışığın v e seslerin devim i gibi. G eriye aynı ilkelerden şim di E vrenin D izgesin in ç e r ­ çe v e s in i tanıtlamam kalıyor. Aslında bu konu üzerine ü çüncü kitabı ço k sayıda kişi tarafından okunabilsin diye halksal bir yön tem le yaz­ m ıştım ; ama daha sonra, ilkelere yeterin ce girm eyen lerin sonuçların gücünü kolayca nyrımsayamayacaklarını, ne de yıllarca alışm ış olduk­ ları önyargıları bir yana atamayacaklarını düşünerek, b öy le açıklam a­ lar ü zerin e doğ ab ilecek tartışmaları ön lem ek için, bu kitabın tözünü ancak ilkin ö n cek i kitaplarda saptanan ilkeleri öğ re n e n le r tarafın­ dan okunacak Ö n erm eler biçim ine (m atem atiksel yolda) indirgem eyi seçtim : ama o kitaplardaki h er Ö nerm en in bir ön in celem esin i ö n e r­ diğim d ü şü n ü lm esin ; çü nkü bunlar iyi m atem atik öğren im i olan oku rlar için bile çok fazla zam ana patlayabilirler. B irin ci kitaptan Tanımların, D evim Yasalarının, v e ilk üç kesim in dikkatle okunm ası yeterli olacaktır. Daha sonra bu kitaba geçilebilir, ilk iki kitabın bu kitaptaki g ö n d erm elerin ve kişinin kendi durum unun ge re k tire ce ğ i Ö n erm elerin e başvurabilir.

107


FE LSE FE D E USLAM LAM A KURALLARI

KURAL I Doğal şeylerin görüngülerini açıklam ak için kem doğru kem de yeterli olanlardan başka hiçbir nedenlerini kabul etm eyeceğiz. Bu amaçla fe ls e fe cile r D oğanın hiçb irşeyi b oşa yapm adığını, v e daha azın iş e yarayacağı zaman daha çoğu n boşa oldu ğu nu s ö y le rle r; çü n ­ kü D o ğ a yalınlıktan h oşlan ır v e g e re k s iz n ed en lerin g ö s te r iş in e öyk ü n m ez.

K U R A L II Öyleyse aynı doğal etkilere, olanaklı olduğu ölçüde, aynı n eden leriyü klem eliyiz. Ö rn eğin b ir insandaki v e b ir hayvandaki solunum a, taşların Avrupa v e A m erik a ’ daki k ök en lerin e, ocaktaki ateşim izin v e gü n eşin ışığ ı­ na, ışığın dünyada v e g e z e g e n le rd e k i yansım asına.

K U R A L III C isim lerin derecede n e yeğinleşm e ne de gevşem e kabul eden, ve d eney­ lerim izin erim i içersindeki tüm cisim lere a it olduğu bulunan n itelik­ leri ne olursa olsun tüm cisim lerin evrensel nitelikleri sayılacaktır. Ç ünkü cisim lerin nitelikleri bizim için yalnızca d en ey ler yoluyla bilin ebildiğin e g ö re , d e n e y le r ile ev ren sel olarak bağdaşan tüm n itelik ­ leri e v re n s e l sayacağız; v e azalmaya açık olmayan türde olanlar hiçbir zaman bütünüyle ortadan kaldırılamazlar. H iç kuşkusuz d ü şler ve k en di icadettiğim iz b o ş kurgular uğruna d en ey lerin kanıtından vaz g e ç m e y e c e ğ iz ; ne d e yalın olm aya yatkın v e h er zaman kendi ile u yum lu olan D oğa andırım ından geri çe k ile ce ğ iz. C isim lerin uzam ı­ nı duyularım ız yoluyla olm aktan başka h içbir yolda bilem eyiz, n e de duyum lar tüm cisim lerde ona ulaşırlar; ama duyulur olan tüm ş e y ­ lerd e uzam algıladığım ız için, bu y ü zd en on u e v ren sel olarak tüm başkalarına da yükleriz. C isim lerin çoğunluğunun sert olduğunu d e ­ n eyim yoluyla öğren iriz; v e bütünün sertliği parçaların sertliğin d en d oğ du ğ u için, bu y ü zd en haklı olarak b ölü n m ey en parçacıkların 108


KELSEKKDE U S L A M L A M A KURALLARI

109

sertliğini çıkarsarız, yalnızca duyum sadığım ız cisim lerin değil, ama tüm başkalarının da. T ü m cisim lerin için e -işle n e m e z olm asın ı u s ­ tan değil ama duyum dan çıkarırız, D okun du ğu m u z cis im le ri için eişle n e m e z bulur v e bundan içiııe -iş le n e m e zliğ in ne olu rsa olsun tüm cisim lerin e v re n s e l bir özelliği olduğu vargısını çıkarırız. T ü m cisim lerin d e v in e b ilir olduklarını v e d ev im lerin d e ya da din gin lik ­ le rin d e sü rm ek için b elli g ü ç le r le (ki bunlara sü red u ru m d eriz) donatıldıklarını yalnızca cisim lerd e gördüğü m ü z b e n z e r ö z e llik le r ­ d en çıkarsarız. Bütünün uzam, sertlik , için e -işle n e m e z lik , d e v in ­ gen lik v e stiredurum u parçaların uzam, sertlik, için e-işlen em ez lik , d e v in g e n lik v e süredurum undan doğar; v e bu y ü zd en tü m c is im ­ lerin en kü çük parçacıklarının da uzam lı, sert, için e -iş le n e m e z ve d e v in g e n oldukları ve onlara özgii süredurum ile donatıldıkları va r­ gısın ı çıkarırız. Ve tüm fels e fe n in tem eli budur. D ahası, cisim lerin bölü n m ü ş ama bitişik p a rçacık la rın ın b irb irle rin d e n a y ırıla b ilm esi bir g ö z le m soru n u d u r; v e, m atem atiksel olarak tanıtlandığı gibi, b ö lü n m e z kalan parçacıklarda anlıklarım ız daha da k ü çü k p a rça ­ cıklar ayırd edeb ilir. Am a b ö y le a yırd ed ilen v e h enü z b ö lü n m e m iş parçacıkların D oğanın g ü çleri tarafından ed im sel olarak bölü n m ü ş v e b irb irle rin d e n a yırd edilm iş olup olm ad ığın ı h iç k u şk u su z b e lir ­ le y e m e y iz . G e n e d e s e rt v e katı bir cism i parçalarken h erh an gi b ir b ö lü n m e m iş p a rça cığ ın b ir b ö lü n m e y e u ğradığı yolu n d a tek bir d e n e y in tanıtını b u lm u ş olsa y d ık , bu kurala dayanarak b ö lü n ­ m e m iş parçacık ların da b ölü n m ü ş parçacıklar gibi b ö lü n e b ilir v e e d im sel olarak sonsu za dek ayırılabilir oldu ğu va rgısın ı çıkarabi­ lirdik. Son olarak, e ğ e r d e n e y ler ve g ök b ilim se! g ö z le m le r yoluyla y e r ­ yüzünün çevre sin d e k i tüm cisim lerin tek tek kapsadıkları özd eğin niceliği ile orantılı olarak yery ü zü n e doğru çekild ikleri, v e b en z er olarak ayın özdeğin in niceliği ile orantılı olarak yery ü zü n e doğru çek ild iği, v e öte yandan denizlerim izin aya doğru ve tüm g e z e g e n ­ lerin birbirlerine doğru, ve kuyruklu yıldızların b en zer olarak gü n eşe d oğru çek ildiği evren sel olarak görü nü yorsa, bu kuralın sonucunda ne olursa olsun tüm cisim lerin karşılıklı bir yerçek im i ilkesi ile dona­ tılı olduklarını evren sel olarak kabul etm em iz gerekir. Çünkü g ö ­ rü ngü lerden uslamlama tüm cisim lerin e v ren sel y e rçe k im icri için onların için e-işlen em ezliği için olduğundan daha güçlü bir vargıya götürür, v e bu için e-işlen em ezlik konusunda, gök b ö lg elerin d e olan cisim ler arasında, h içbir den eyim iz ya da herhangi bir g ö z le m tarzı­ mız yoktur. Y erçekim inin cisim lere özsei olduğunu ileri sü rm ü y o­ rum ; cisim lerin vis in s ita h n [doğal ku vvetleri] yolu yla d em ek


110

ISA AC N E W T O N : m N C II'IA

isted iğim süreelurundanndan başka b irşey değildir. Bu değişm ezdir. Y erçekim leri yery ü zü n d en uzaklaşmaları ile azalır.

K U R A L IV D eneysel felsefed e genel tüm evarım yoluyla fenom enlerd en çık a rsa m n önerm elere, tasarlanabilecek k arşıt önsavlara karşın, doğru olarak ya da gerçeğe çok yakı n olarak bakacağız— ta k i onları ya daha doğru, ya da kııraldışüara açık kılabilecek başka fen om en ler ortaya çıkıncaya dek. Bu kuralı tüm evarım uslam lam asının önsavlar tarafından g eçiştirile m e m e si için izlem eliyiz.


ÖNERMELER

Ö

nerm e

4. T

eorem

4

Ay yerçekim i ile dünyaya doğru çek ilir ve yerçekim i kuvveti yoluyla sürekli olarak doğrusal bir devimden saptırılarak yörüngesinde tutulur.

N ot*

Bu ön erm en in tanıtı şu yolda daha g en iş olarak açıklanabilir. D ün­ yanın çe vre sin d e Jüpiter ya da Satürn'ün dizgelerin de oldu ğu gibi b irçok ayın döndüğünü varsayalım ; bu ayların d ön em sel zamanları K e p le r’ in g e z e g e n le r arasında geçerli olduğunu bulduğu aynı yasaya uyacaklardır (tü m evarım uslam laması yoluyla), ve dolayısıyla ö z e k ç e k kuvvetleri dünyanın özeğinden uzaklıkların karesi ile ters orantı­ lı olacaktır (bu Kitabın l ’ inci Ö n erm esin e göre). Şimdi e ğ e r bunların en alçakla olanları çok küçük ve dünyaya en yü ksek dağların te p e ­ lerin e dokunacak den li yakın olsalardı, bunların ö z e k çe k ku vveti, kendi yörü n g esin d e kalarak, yaklaşık olarak o dağların tep elerin d e bulunacak olan dünyasal cisim lerin ağırlıklarına eşit olurdu— ö n c e ­ ki hesaplama yoluyla bilin ebileceği gibi. D olayısıyla, e ğ e r aynı küçük ay onu y ö rü n g esi boyunca taşıyan özekkaç ku vveti tarafından terk e d ile cck ve orada ilerlem e y eten eğ i kaldırılacak olsaydı, dünyaya inerdi; ve bu ağır cisim lerin edim sel olarak o dağların kendilerinin tep elerin e dü şm eleriyle aynı hızla olurdu, çünkü her ikisini de in m e­ y e zorlayan k u vvetler eşittir. Ve e ğ e r en alttaki ayı alçaltacak olan k u vvet y erçek im in d en ayrı olsaydı, ve e ğ e r ay dağların tep eleri ü ze­ rindeki dünyasal cisim ler durumunda gördüğüm üz gibi yerçek im iyle dünyaya doğru d e v in e ce k olsaydı, o zaman işbirliği yapan bu ku v­ vetlerin her ikisi tarafından itilerek iki kez hızlı inerdi. Ö y le y s e , bu her iki k u vvet, e ş deyişle, ağır cisim lerin yerçek im leri ve ayların ö z e k çe k k u vvetleri, dünyanın ö z e ğ in e doğru y ön elik v e kendi ara­ larında b e n z e r v e eşit oldu klan için, n eden leri (I v e Il'n ci Kurallara g ö re ) bir ve aynı olacaktır. Ve buna g ö re ayı y örü n g esin d e tutan ku v­ v e t gen ellik le yerçekim i dediğim iz ku vvet ile tam olarak aynı k u vvet­ tir, çünkü yok sa dağın tep esin d ek i bu küçük ay ya ağırlıksız olm alı, ya da ağır cisim lerin gen ellikle yaptıklarından iki kat hızlı düşmelidir, *[Bu Not ilk kez iiçüncii yayımda verildi, 17Ztl| 111


112

ISAAC NEWTON; PRİNCİPİA

Ö n erm e 5. T

eorem

5

Jüpiter çevresindeki gezegenler Jüpiter’e doğru çekilirler; Satürn çev­ resin dekiler Satürn ’e doğru; gü n eş çevresindekiler gü n eşe doğru; ve yerçekim lerinin kuvveti yoluyla doğrusal devim lerinin d ışına çekile­ rek eğrisel yörüngelerde tutulurlar.

N ot

G ök cisim lerini y ö rü n g elerin d e tutan ku vvet ş im d iye dek özekçek kuvvet olarak adlandırılmıştır, ama şim di bir y e rçe k im i k u vvetin d en başka b irşe y olam ayacağı açığa çıktığına g ö re bundan b ö y le onu yer­ çekim i k u vveti olarak adlandıracağız. Çünkü ayı yörü n g esin d e tutan 0 ö z e k ç e k kuvvetin n edeni 1, 2 v e 4 'üncü Kurallara g ö r e kendini tü m g e z e g e n le re gen işletecek tir.

Ö

nerm e

6. T

eorem

G

T üm cisim ler her gezegene doğru çekilirler; ve cisim lerin herhangi bir gezegene doğru ağırlıkları, gezegenin özeğinden eşit uzaklıklarda, tek tek kapsadıkları özdek nicelikleri ile orantılıdır. Başkaları tarafından uzun bir süredir belirtildiği gibi, h e r tür ağır cisim (havadaki küçük bir d iren ç gü cü n den ötü rü uğradıkları yavaş­ lamanın eşitsizliği dikkate alınarak) dünyaya eşit yüksekliklerden eşit zamanlarda iner, ve zamanların eşitliğini sarkaçların yardımı ile b ü ­ yü k bir doğrulu k dü zeyinde saptayabiliriz. Ben ken dim altın, güm üş, kurşun, cam , kum, tuz, tahta, su v c buğday ile d e n e y le r yaptım . Yuvarlak v e e ş it iki tahta kutu aldım : birini tahta ile doldurdum , ve eşit ağırlıkta bir altını (elim den geld iğin ce sağın olarak) ötekinin salı­ nım ö ze ğ in e astım. 11 ayak uzunluğunda eşit iplerle asılı kutular ağır­ lıkta ve b etid e eksik siz olarak eşit, v e havanın direncini eşit olarak alan bir çift sarkaç oluşturdular. Ve, birini ötekin in yanına koyarak, birlikte u zun bir süre eşit titreşim lerle ileri geri salm dıklannı g ö z le ­ dim . Ve b ö y le ce altındaki özd ek niceliğinin (Kitap 2 , Ön. 24, Sonurgu 1 v e 4 'e g ö r e ) tahtadaki özd ek n iceliğin e oranı, tüm altın ü zerin deki devin d irici kuvvetin (ya da vis m otrix) eylem in in aynı ku vvetin tüm tahta üzerin deki e y le m in e oranı gibi, e ş d ey işle, birinin ağırlığının ötekinin ağırlığına oranı gibiydi; v e başka cisim ler durumunda da aynı ş e y oldu. B u d e n e y le r yolu yla, aynı ağırlıktaki cisim lerd e bütünün bind e birinden daha küçük bir özd ek ayrım ını— e ğ e r b ö y le b irşey olm uşsa— açıkça saptayabildim. Am a, hiçbir kuşku olm aksızın, g e z e ­ g e n le re doğru ye rçe k im in in doğası dünyaya d oğ ru olanla aynıdır.


Ö N ER M ELER

113

Çünkü, e ğ e r dünyasal cisim lerim izin ayısı yörü n g esin e alındıklarım ve orada ay ile birlikte tiim devim den yoksu n olarak dünyaya düşm ek ü zere bırakıldıklarını im gelersek, dalın ön ce tanıtlamış olduklarım ız­ dan açıktır ki, eşit zamanlarda ay ile eşit uzaylar betim leyecek lerd ir, ve son u ç olarak ö zd e k n iceliği açısından ay ile oranlan ağırlıklarının onun ağırlığı ile oranlısı gibidir. Dahası, Jüpiter’ in uyduları d ö n ü ş le ­ rini Jüpiter'in özeğ in d en uzaklıklarının oranının ;l,Vnci üssünü izle­ yen zamanlarda yerine getirdikleri için J ü p ite r ’ e doğru ivm elendirici y e rçe k im le ri J ü p iter’ in özeğ in d en uzaklıklarının kareleri ile ters orantılı, e ş deyişle, eşit uzaklıklarda eşit olacaktır. Ve dolayısıyla bu uydular, e ğ e r eşit uzaklıklardan Jüpiter'e doğru düştükleri varsayılırsa, ağır cisim lerim izin dünyam ızda yaptıkları gibi, eşit, zamanlarda e şit uzaylar betim leyecek lerd ir. Ve, aynı uslamlama ile, e ğ e r gü n eş çevresin d ek i g eze g e n le rin gü neşten eşit uzaklıklarda d ü şm eye bıra­ kıldıkları varsayılırsa, g ü n eşe doğru inişlerinde eşit zamanlarda eşit uzaylar b etim le y e ce k le rd ir. Am a eş its iz cisim leri eşit olarak ivm eleıuliren k u vvetler o cisim ler ile orantılı olm alıdır; daha açık bir d e y işle, g e z e g e n le rin güneşe doğru ağırlıkları onlardaki ö zd e k n ice ­ likleri ile orantılı olmalıdır. Dahası, Jüpiter’in v e uydularının g ü n e ­ ş e doğru ağırlıklarının özd eklerin in tek tek n icelik leri ile orantılı olduğu uyduların çok yü k sek d ü zeyd e düzenli d ev im lerin d en g ö rü ­ nür (K itap 1, Oıı. 65, Sonurgu 3 ’e g öre). Ç ünkü e ğ e r o cisim lerden kim ileri gü n e şe özdek nicelikleri ile orantı içinde başkalarından daha güçlil olarak çe k ilselerd i, uyduların devim leri çek im in o eşitsizliği tarafından karıştırılırdı (Kitap 1, Ön. 65, Sonurgu 2 'y e g ö re ). Eğer, gü n eşten eşit uzaklıklarda, herhangi bir uydu, özd eğin in n iceliği ile orantı için de, g ü n e ş e doğru Jüpiter'den onunki ile orantı için de daha büyük bir ku vvet yoluyla çe k ils e y d i— herhangi bir verili orantıya, diyelim ki r/’niıı e'ye oranına g ö re — , o zaman gü neşin ve uydu yörü n ­ gesinin öze k le ri arasındaki uzaklık, kimi hesaplam alar yolu yla bul­ du ğu m gibi, h e r zaman gü n eşin v e Jüpiter’ in özek leri arasındaki uzaklıktan yaklaşık olarak o oranın kare kökü kadar daha büyük olu r­ du. Ve e ğ e r uydu g ü n e şe doğru c ’ nin d 'y e oranından daha az bir k u vvet ile çe k ilse y d i, g e z eg en in yörü n g esin in özeğinin g ü n eşten uzaklığı Jüpiter'in özeğinin gü n eşten uzaklığından aynı oranın kare k ök ü den li daha az olurdu. D olayısıyla eğer, g ü n eşten eşit u zak­ lıklarda, herhangi bir uydunun gü n eşe doğru ivm elen d irici y e r ç e ­ kim i J üp iter'in g ü n e şe doğru ivm elen d irici yerçek im in d en bütün yerçek im in in ancak ’ /ı ™ parçası kadar büyük ya da küçük olsaydı, g e z e g e n in yörü n g esin in özeğinin gü n eşten uzaklığı Jüpiter’ in g ü ­ n e şte n uzaklığından bütün uzaklığın 'ö ouo parçası kadar büyük ya da


114

ISAAC NEVVTON: PRİNCİPİA

k ü çük olurdu; e ş deyişle, en dış uydunun Jüpiter’ in özeğ in d en uzak­ lığının b e ş te biri kadar; çok b elirgin olacak bir yörü n ge eş ö ze k s izliği. Am a uyduların yörü n geleri Jüpiter’ e cşözeklid ir, v e dolayısıyla Jüpiter’in v e tüm uydularının g ü n eşe doğ ru ivm elen d irici çek im leri kendi aralarında eşittir. Ve aynı uslamlama ile, Satürn'ün v e uydula­ rının g ü n e ş e doğru ağırlıkları, gü n eşten eşit uzaklıklarda, tek tek cizdek n icelik leri ile orantılıdır; v e ayın ve dünyanın g ü n eşe doğru ağırlıkları ya İliç yoktur, ya da kapsadıkları özd ek kü tleleri ile tam olarak orantılıdır. Am a, Ö n erm e G, Sonurgu 1 v e 3 ’ e g ö re , belli bir ağırlıkları vardır. Am a dahası, h e r g e z e g en in tüm parçalarının herhangi b ir g e z e g e ­ ne d oğ ru ağırlıkları birbirlerine karşı tek tek parçalardaki ö zd e k gibi orantılıdır; çünkü e ğ e r kim i parçalar özd ek lerin in n iceliği için daha çok , başkalan daha az ye rçek im i uygulasalardı, o zaman bütün g e z e ­ g en , en ço k kapsadığı parçaların türüne g ö re , b ütün deki özd ek n ice ­ liği ile orantılı olandan daha çok ya da daha az çe k im uygulardı. N e de bu parçaların dışsal mı yok sa içsel m i olduklarının herhangi bir ön e m i vardır; çünkü e ğ e r örn eğin dünyasal cisim lerin b izim le bir­ likte ayın yörü n g e sin e orada onun cism i ile karşılaştırılm ak ü zere yü k seltildiklerin i im g e le y e ce k olursak; e ğ e r b ö y le cisim lerin a ğır­ lıkları ayın dışsal parçalarının ağırlıklarına karşı sırasıyla birindeki v e ötek in d ek i ö zd e k n icelikleri ile orantılı, ama içsel parçaların ağır­ lıklarına karşı daha büyük ya da daha küçük bir orantı için de olsaydı, o zaman b e n z e r olarak o cisim lerin ağırlıkları, yukarıda g ö s te rd iğ i­ m ize karşı, bütün ayın ağırlığı ile daha büyük ya da daha kü çük bir orantı için d e olurdu. S o n u r g u 1 . B u y ü z d e n c i s i m l e r i n a ğ ır lık la r ı h i ç i m v e d o k u l a n n a b a ­ ğ ı m l ı d e ğ i l d i r ; ç ü n k ü e ğ e r a ğ ır lık la r b i ç i m l e r i l e d e ğ i ş t i r i l e b i l s e y d i , b iç im le r in tü r lü lü ğ ü n e g ö r e , e ş it ö z d e k t e , d a h a b ü y ü k y a da d a h a k ü ç ü k o l u r l a r d ı ; k i d e n e y i m e b ü t ü n ü y l e k a r ş ıd ır . S o n u r g u 2 . E v ren sel olarak, dünyanın çe v re s in d e k i tüm cisim ler

y e rçe k im i ile dünyaya doğru çek ilirler; v e dünyanın özeğ in d en eşit uzaklıklarda tüm ünün ağırlıkları te k tek kapsadıkları özd eğin n ic e ­ likleri ile orantılıdır. B u den eylerim izin erim i içersin d ek i tüm cis im ­ lerin niteliğidir, ve dolayısıyla (3. Kurala g ö re ) n e olursa olsun tüm cisim le r için doğrulanacaktır. E ğ e r ether, ya da herhangi bir başka cisim , ya bütünüyle yerçek im in den yoksu n olsaydı ya da kendi özd ek n iceliği ile orantılı olarak daha az yerçek im i uygulasaydı, o zaman, A risto te le s, D e s ca rte s v e başkalarına g ö re ) onunla başka cisim ler arasında yalnızca özd ek biçim inden başka hiçbir ayrım olm adığı için,


O N E H M U I.K R

115

biçim den b içim e bir ardışık değişim yoluyla, sonunda kendi özd ek n icelik leri ile orantılı olarak en ço k yerçek im i uygulayan cisim lerle aynı durumdaki bir cism e değişebilirdi; v e, ö te yandan, en ağır cisim ­ ler, o cism in ilk biçim ini kazanarak, d e r e ce d e r e ce yerçek im ierin i yitirirlerdi. Ve buna g ö re ağırlıklar cisim lerin b içim lerin e bağım lı oluı, ve o biçim lerle birlikte değ işeb ilirlerdi— ön cek i Sonurguda ta­ nım lanm ış olana aykırı olarak. S onurgu 3 .

T ü m uzaylar eşit ölçü de dolu değildir; çü nkü e ğ e r tüm

uzaylar eşit ölçü de dolu olsalardı, o zaman havanın bölgesin i dold u ­ ran sıvının özgül ağırlığı, özd eğin aşırı yoğunluğundan ötürü, güm üş ya da altın ya da başka herhangi bir çok y oğu n cism in ö zg ü r ağırlı­ ğından aşağı düşm ez, v e dolayısıyla ne altın ne de herhangi hir baş­ ka cisim havada alçalabil irdi, çünkü cisim ler sıvılarda onlardan özgül olarak ağır olm adıkça alçalmazlar. Ve e ğ e r verili bir uzaydaki ü zdek n iceliği herhangi bir seyreltm e ile azaltılabilseydi, sonsuza bir azal­ mayı ne ön lerdi? S o n u r g u 4. E ğer tüm cisim lerin tüm katı parçaları aynı yoğunlukta

ise le r v e g ö z e n e k le r olm aksızın seyreltilem iyorlarsa, o zaman hir b o ş uzay ya da vakum kabul edilm elidir. Aynı yoğunluktaki cisim ler ile süredurunılan oylum larının \bulks] orantısında olan cisim leri d e­ m ek istiyorum . S o n u r g u 5. Yerçekim i gücü m anyetizm a gü cü n den ayr: bir doğada­

dır, çünkü m anyetik çek im çek ilen özd ek ile orantılı değildir. Kim i cisim le r m ıknatıs taralından daha çok , başkaları daha az çek ilirler; p e k ço k cisim ise hiç çek ilm ez. M anyetizm a gü cü bir v e aynı cis im ­ de arttırılabilir ya da azaltılabilir, ve kimi zaman özd ek n iceliği için yerçek im i gü cü n den ço k daha güçlüdür; v e m ıknatıstan geri ç e k il­ m ed e uzaklığın karesi ile değil ama h em en h em en kübü ile orantılı olarak azalır— kimi kaba g özlem lere g ö re yaklaşık olarak yargılaya­ b ile ce ğ im gibi.


GENEL NOT* B urgaçlar önsavı b irçok gü çlüğün baskısı altındadır. H er g e z e g e n , g ü n e ş e çizilen bir yarıçap yoluyla, b etim lem e zam anlan ile orantılı alanlar betim leyebilir, burgaçların çeşitli parçalarının d ön em sel

2a-

m anlannın gü neşten uzaklıklarının karelerini izlem eleri gerekir; ama g e z e g e n le r in d ö n e m se l zam anları g ü n eşten uzaklıklarının 3/ 2’ nci ü ssü n e varabilir, burgacın parçalarının d ön em sel zamanlarının uzak­ lıklarının Vz’nci üssü ile orantılı olmaları gerekir. Daha k ü çük burgaç­ lar Satürn, Jüpiter v e başka g e z eg en lerin çev resin d ek i daha kü çük çevrim lerin i sürdürebilir, v e gü n eşin daha büyük burgacında dingin­ lik için de v e rahatsız edilm eden yüzebilirler, gü neşin burgacının par­ çalarının d ö n em sel zamanlarının eşit olmaları gerek ir; ama gü n eşin v e g e z e g e n le rin ek se n le ri çe v re s in d e burgaçlarının dev im in e kar­ şılık d ü şm e si g e re k e n çe v rim leri tüm bu oranlardan ço k fazla geri çekilir. K uyruklu yıldızların dev im leri a şın ölçü de düzenlidir, g e z e ­ g e n le rin d e v im le ri ile aynı yasalar tarafından yön etilir, v e h içb ir biçim de burgaçlar önsavı yoluyla açıklanamazlar; çünkü kuyruklu y ıl­ dızlar e ş -ö z e k li olm aktan ço k uzak dev im ler yolu yla ayrım sız olarak gök le rin tüm parçalan b oyu nca v e bir burgaç kavram ı ile bağdaşm a­ yacak bir özgü rlü k le yo l alırlar. Havamızda fırlatılan ci sim ler havadan gelen d en başka hiçbir diren ­ c e uğramazlar. Mr. B o y le 'u n vakum unda yapıldığı gibi havayı çek in , d iren ç sona erer; çü nkü bu boşlukta in ce bir kuş tüyü parçası ile bir parça katı altın eşit hızla inerler. Ve aynı uslamlama dünyanın a tm os­ ferinin üstündeki g ö k s e l uzaylar için d e g e çe rli olm alıdır; d e v im le ­ rin e d ire n e ce k h içb ir havanın olm adığı bu uzaylarda, tüm cisim ler cn büyük özgürlü k le d e v in ecek lerd ir; v e g e z e g e n le r v e kuyruklu yıldızlar tür v e konum lan v erili yörü n gelerin d ek i çevrim lerin i yu k a ­ rıda açıklanan yasalara g ö re sürekli olarak izley ecek lerd ir; ama g e r ­ çi bu cisim le r aslında salt y e rçe k im i yasalarına göre y örü n g elerin d e kalmayı sürdürebilseler de, g e n e de hiçbir biçim de ilkin yörü n g eleri­ nin kendilerinin düzenli konum lannı o yasalardan türetm iş olamazlar. A ltı birincil g e z e g e n gü n eş çe v re s in d e gü n eş ile e ş ö ze k li daire­ lerde, v e aynı parçalara doğru yön elik dev im ler ile, v e hem en h em en *L‘ ( j IİN[£L N O T ' ikinci yayım için yazıldı, 1713.1 116


G EN EL N O T

117

aynı düzlem de döner. D ünya J ü p ite r ve Satürn’ ün çevresin d e onlarla eşö ze k li dairelerde, aynı devim yön ü ile, ve h em en h em en o g e z e ­ g en lerin yörü n gelerin in dü zlem leri ü zerinde on ay dön er; ama b ö y ­ le b irçok düzenli devim i salt d ü zen ek se! n eden lerin doğurabilm iş olduğu düşünülm em elidir, çü nkü kuyruklu yıldızlar gök lerin tüm parçalarında büyük ölçü de e ş -ö z e k s iz y örü n g elerd e dolaşırlar; çü n ­ kü b ö y le bir devim yoluyla g e z e g e n le rin y örü n g elerin d en kolayca ve büyük bir hızla g e çe rle r; v e en yavaş devindikleri v e en uzun süre kaldıkları gü n ö te le rin d e birbirlerinden en büyük uzaklıklara geri çekilirler, v e bu yü zden karşılıklı çek im lerin d en uğradıkları karışık­ lık bir enaza iner. G ün eşin, g e z e g e n le rin v e kuyruklu yıldızların bu olağanüstü gü zel dizgeleri ancak anlıklı v e güçlü bir Varlığın bilgelik ve e g e m en liğ in d en ileri gelebilirdi. Ve e ğ e r durağan yıldızlar b e n ­ z e r başka dizgelerin öze k leri iseler, b e n z e r bir b ilg e ce tasar tarafın­ dan oluşturulm uş olmakla, tümü de Birin egem en liği altında duruyor olm alıdırlar; ö zellik le durağan yıldızların ışığı gü n eşin ışığı ile aynı doğada olduğu için, ve her dizged en ışık tüm başka d iz g e le re g e ç t i­ ği için; ve durağan yıldızların dizgeleri yerçek im leri yolu yla birbir­ leri ü stün e dü şm esin ler diye, o bu dizgeleri birbirlerinden ölçü sü z uzaklıklarla ayırmıştır. Bu Varlık tüm şeyleri yönelir, dünyanın ruhu olarak değil, ama herşeyin ü stündeki E fendi olarak; ve egem en liğ in d en ötürü n avroK p a ra p [herzeye gü cü yeter] Efendi Tanrı [Lord G od ], ya da Evrensel Egem en [Ü niversel!R uler] olarak adlandınlagelir; çünkü Tanrı [G od] gö re li bir sözcü k tü r v e kullarla bir ilgisi vardır; v e Tanrılık [Deity] onun dünyanın ruhu olduğunu sananların im geled ik leri gibi kendi b eden i üzerindeki değil ama kullar üzerin deki egem enliğidir. Y ü ce Tanrı bengi, sonsu z, saltık olarak eksiksiz bir Varlıktır; ama ne denli ek sik siz olursa olsun ege m en lik siz bir varlığın E fendi Tanrı olduğu s ö y le n e m e z ; çünkü Tanrım, Tanrın, İsrail'in Tan nsı, T a n n la n n Tan­ rısı, ve E fendilerin E fendisi deriz; ama B en gim , B en gin, İsrail'in B en gisi, Tanrıların B engisi d em ey iz; Sonsuzum , ya da E ksiksizim dem e y iz: bunlar kullarla h içbir ilgisi olm ayan sanlardır, TanrR s ö z ­ cü ğü gen ellik le E fendiyi im ler; ama h er efendi bir Tanrı değildir. Bir tinsel varlığın e g em en liğ id ir ki bir Tanrıyı oluşturur; g e rçe k , ulu, lDr. P o cock Latince Dem sözcüğünü Arapça Efendi yi anlatan riz/dan türetir (çekim li durumunda di). Bu anlamda prenslere tanrılar denir, M ezm m lar, 82.6; ve John, 10.3f>. Ve Musa kardeşi Aaron için bir tanrı, ve. Firavun için bir ta n n demektir, Exodııs, d .16; ve 7.1. Ve aynı anlamda ölm üş prenslerin ruhlarına daha önceleri putperestler tarafından tanrılar denirdi, ama egem enlik yoksunlukla­ rından ötürü yanlış olarak.


118

ISAAC N EIVTO N : PRINCIPIA

ya da im g e se l bir ege m e n lik g e rçe k , ulu, ya da im g e s e l bir Tanrı yapar. Ve g e rçe k e g e m en liğ in d en g e rçe k Tanrının dirim li, anlıklı ve gü çlü bir Varlık oldu ğu son u cu çıkar; v e, başka ek sik sizlik lerin d en , y ü ce ya da en ek sik siz olduğu. Bengi v e sonsuz, h crş e y e -g iicü -y e te n v e lıe rşe y i bilen dir; e ş d ey işle, süresi b engilikten b en g iliğ e ulaşır; bulunuşu sonsuzluktan sonsuzluğa; h er şeyi yönetir, ve olan v e yapı­ la b ile ce k h er şeyi bilir. B en gilik v e sonsu zlu k değildir, ama ben g i ve son su zd u r; süre ya da uzay değüdir, ama sürer v e bulunur. Sonsuza d e k sürer, v e h er y e rd e bulunur; ve, h er zaman ve h e r yerd e varola­ rak, süre ve uzayı oluşturur, Uzayın h er parçacığı her zam an old u ­ ğu, v e h e r bölün m ez süre kıpısı h er yerde oldu ğu için, h iç kuşkusuz h er şe y in Yapıcısının v e E fendisinin hiçbir zam an v e hiçbir yerde olm am ası olanaksızdır. A lgısı olan h er ruh, değişik zamanlarda ve değişik duyu örgen lcrin de v e devim lerde olsa da, g e n e d e aynı bölün m ez kişidir. Sürede ardışık parçalar, uzayda birarada varolan parçalar verilidir, ama ne b irin cilerin ne de İkincilerin bir insanın 'k işi’ sinde ya da düşünen ilkesin de bulunm aları söz konusudur; Tanrının dü şü ­ nen tözün de bulunabilm eleri ise bütünüyle bir yana, i le r insan, algısı olatı bir ş e y olduğu s ü re c e , tüm duyu örg en lcrin d e bütün yaşamı b oyu nca bir v e aynı insandır. Tanrı aynı Tanrıdır, h er zam an v e h er y e rd e . Yalnızca gü çse! alarak değil, ama tözse! olarak da h e r-y e r d c bulunandır; çünkü g ü ç töz olm aksızın kalıcı olam az. T ü m ş e y le r O nda2 kapsanır v e devin ir; g e n e d e biri ötek in i e tk ilem ez: Tanrı cisim le rin devim in d en etk ilen m ez; cis im le r Tanrının h e r-y e r d e bul unuşundan hiçbir diren ç görm ezler. H erke s tarafı nd an Y ü ce Tan rının zoru n lu olarak varolduğu kabul edilir; v e aynı zorunlukla her zam an v e her yerde varolur. Yine bu yü zden tüm ü yle benzerdir, algı­ lamak, anlamak v e davranmak için tüm göz, tüm kulak, tüm beyin, t.üm kol, tüm gü çtü r; ama h içb ir biçim de insansal olm ayan bir yolda, h içbir biçim de cisim sel olm ayan bir yolda, bizim için bütünüyle bilin­ m e y e n bir yolda. Nasıl ki k ör bir insanın ren k lere ilişkin hiçbir d ü ­ şü n cesi yok sa, bizim de h erşey i bilen Tanrının tüm şey leri algılama v e anlama y o lu konusunda h içbir dü şün cem iz yoktur. T ü m b e d e n ­ 1Bu eskilerin görüşüydü. H öylccc Pisngnras C ieeıo De naturadeorum , i. Tales, Anaıtagoras, Virgil, Gmrgia, iv. 22.0'dc; v e Am eiıi vi. 721. Plıilo, Alegoriler, Kitap l ’ in başında. Am tııs, Plıaefiomerıa’ sında, başlangıçta. Ayrıca kutsal yazarlarda: örneğin Si. Paııl, İşler'de, 17.27,28. St. John’ un Incil’ i, 14.2. Musa D cn tcron om y’de, 4.39; v e İÜ,14. llavid, Meznıurlarda, 139.7,8,9. Solom nn, 1 Krallarda, 8.27. Job, 22.12,13,14. Jeremialı, 23.23,24. Putperestler güneşin, ayın ve yıldızların, insanların ruhlarının ve dünyanın başka parçalarının Y iicc Tanrının parçalan oldu­ ğunu ve dolayısıyla tapınılacak olduğu no. sandılar; ama yanlış olarak.


G RN EI. N O T

119

den v c cisim sel betid en bütünüyle yoksundur, ve dolayısıyla ne g ö ­ rülebilir, ne duyulabilir, ne de dokunulabilirdir; ne de herhangi bir cisim se! şeyin tasarımı altında tapındırası gerekir. Onun y ü k le m le ­ rin e ilişkin d ü şü n celerim iz vardır, ama herhangi b irşeyin g e rçe k Iözünü bilmeyi?: C isim lerde yalnızca onların betilerini v e re n k le ri­ ni görü rü z, yalnızca sesleri duyarız, yalnızca onların dış y ü z e y le r i­ ne dokunuruz, yalnızca kokulan koklar v e tatlan tadarız; ama onların iç tözleri ne duyularım ız yolu yla ne de anlıklarım ızın herhangi bir dü şün m e edim i yoluyla bilinir: Tanrının tözüne ilişkin herhangi bir dü şün cem izin olm asından bile daha az [bilinirleri. O nu yalnızca ş e y ­ lere e n büyük bilgelikle verdiği b enzersiz dü zen ler v e sonsal n ed en ­ ler yolu yla biliriz; ona ek siksizlikleriııden ötürü hayranlık duyarız; ama egem en liğ in d en ötürü onıı sayar v e ona taparız; çiinkü ona kul­ ları olarak taparız; ve e g e m en liğ i, kayrası, ve sonsal n ed en leri olm a­ yan bir tanrı ise Yazgı ve D oğadan başka birşey değildir. H er zaman ve h er yerd e hiç kuşkusuz aynı olan k ör m etafizikse! zorunluk ş e y ­ lerin hiçbir lürlüliiğünü üretem ezdi. D oğal şeylerin değişik zam anla­ ra ve yerlere uyarlanmış bulduğum uz tüm o Lürlülüğii ancak zorunlu olarak varolan bir Varlığın dü şün celerin den ve isten cin d en d oğ ab i­ lirdi. Ama Tanrmm gördüğü, konuştuğu, güldüğü, sevdiği, n efret e tli­ ği, isled iğ i, verdiği, aldığı, sevin diği, kızdığı, döğiiştü ğü, kurduğu, çalıştığı, yaptığı alegorik olarak söylen ir; çünkü Tanrıya ilişkin tüm kavram larım ız belli bir benzerlik yoluyla insanlığın tavırlarından alı­ nır— bir ben zerlik ki, ek siksiz olm asa da, g e n e d e belli bir yakınlık gösterir. Ve Tanrı üzerin e bu kadarı yet.erliriir; onun ü zerin e ş e y le ­ rin görü ngülerin den g e lişen sö y le m hiç kuşkusuz doğal fe ls e fe y e aittir. Buraya dek gök lerin v e denizlerim izin fen om en lerin i yerçek im i gü cü yoluyla açıkladık, ama henü z bu gü cün n eden in i saptamadık. Runuıı ku vvetin de er. küçük bir azalmaya uğram aksızm gü n eşin ve g e z e g e n le rin özek lerinin lanı içıııc işley en bir n ed en d en ile n g e l­ m esi gerek tiği açıktır; bu ku vvet ü zerlerin de etkin olduğu parça­ cıkların yü zeylerinin n iceliğin e göre değil (d ü zen ek sei n eden lerin yapm ış oldukları gibi), ama kapsadıkları katı özd eğin n iceliğin e göre işler, v e gü cü n ü tüııı yanlarda çok büyük uzaklıklara h er zaman uzaklıkların kareleri ile ters orantılı olarak yayar. G ü n e ş e doğru yerçek im i gü neşin cism ini oluşturan tek tek parçacıklara doğru ye rçeku nlerin deıı oluşur; ve gü neşten uzaklaştıkça, g ezegen lerin günütesinin dinginliğinden açıkça göriindıiğü gibi, Satürn’ ün y ö rü n g esi denli büyük uzaklıkların tanı olarak kareleri ile le rs oran lık olarak azalır; hayır, gid erek kuyruklu yıldızların en uzak gü ırötesin e dek


120

IS A A C NEVVTO N: PRİNCİPİA

[azalmayı sürdürür], e ğ e r o gü n öteleri de dingin iseler. Am a şim d i­ ye dek yerçekim inin o özelliklerinin nedenlerini fenom enlerd en saptayam adım , v e hiçbir ön sav u ydu rm u yoru m ; çünkü fen om en lerd en çıkarsanam ayan h e rşe y e bir ön sav den m elidir; v e önsavlarm , ister m etafiziksel iste rse fiziksel olsunlar, ister okkültygizli isterse d ü zen ek sel n itelik lere ilişkin olsunlar, d en ey sel fe ls e fe d e h içbir yerleri olam az. Bu felse fe d e tikel ö n e rm e le r fen om en lerd en çıkarsanm ış, v e daha sonra tüm evarım yoluyla gen elleştirilm işlerdir. C isim lerin için e-işlen em ezlik , devingen lik ve dürtüsel k u vvetleri, v e dev im v e y e rçe k im i yasaları b ö y le keşfedilm iştir. Ve yerçekim in in olgusal ola­ rak varolm ası v e açıkladığım ız yasalara g ö re davranm ası bizim için yeterlidir, v e g ök sel cisim lerin v e denizlerim izin tüm devim lerin i açıklam ak için gerek tiği gibi hizm et eder. Ve şimdi tüm kaba cisim lere yayılan v e onlarda gizli yatan belli bir ço k in ce tin ü zerine b irşey ler ek leyeb iliriz; ve bu tinin k u vveti ve e y le m i yolu yla cisim lerin parçacıkları yakın uzaklıklarda birbirlerini çeker, v e e ğ e r bitişikseler, b irbirlerine tutunurlar; v e elek trik sel cisim le r kom şu cisim cik leri çe k e re k olduğu gibi iterek de daha bü ­ yü k uzaklıklara etk irler; v e ışık yayılır, yansıtılır, kırılır, saptırılır ve cisim leri ısıtır; v e tüm duyum uyarılır, v e hayvan beden lerin in ü y e ­ leri isten cin buyruğu ü zerin e, eş d ey işle, bu tinin sinirlerin katı lifçik le ri hoyunca karşılıklı olarak dış duyu örgen lerin d en b e y n e ve b e y in d e n kaslara yayılan titreşim leri yoluyla devinirler. Am a bunlar birkaç s ö zcü k le açıklanam ayacak şeylerdir, n e de bu elek trik sel ve es n e k tinin işlem esin i sağlayan yasaların doğru bir b elirlen im i ve tanıtlaması için g erek en y eterlik te den eylerim iz vardır.


R o g er C otes ta ra fın d a n P R I N C lP Î A 'n ın ik in ci ya y ım ın a ÖN SÖZ (1713)

Burada değerbilir okura N ew ton 'un fe/sfi/e’ sinin çoktandır b eklenen yeni yayımını şimdi biiyük ölçü de düzeltilm iş ve gen işletilm iş olarak sunuyoruz. Bu ünlü çalışmanın başlıca içeriği [İçindekiler Tablosun­ dan] çıkarılabilir. Eklenenler ya da değiştirilenler yazarın Ö nsözünde belirtilmiştir. Bize bu felsefenin yöntem i ile ilgili birşeyler eklem ek kalıyor. D oğal felsefeyi incelem iş olanlar kabaca üç sınıfa ayrılabilir. B u n ­ lardan kim ileri şeylerin birçok türlerine belirli v e okkiilt/gizli nite­ likler yüklem işlerdir ki bunlara göre tikel cisim lerin fenom enlerinin bilinm eyen bir yolda ilerlem eleri gerekir. A ristoteles’ ten ve Peripatetik lerd en tü reyen okulların öğretilerin in tümü bu ilke ü zerin e kurulmuştur. Bunlar cisim lerin çeşitli etkilerinin o cisim lerin tikel doğalarından doğduğunu ileri sürerler. Ama o cisim lerin bu doğaları n ereden türetliklerini b ize söylem ezler, ve dolayısıyla bize h içbirşey söylem ezler. Ve şeylerin kendilerini araştırmaktan çok bütünüyle ş e y le re adlar v erm ek le ilgilendikleri için, diyebiliriz ki bir felsefi konuşma yolu icadefm işler, ama bize g erçek felsefeyi bilinir kılmamışlardır. Başkaları ise bu yararsız s ö z le r yığınını red dederek em eklerin i daha büyük bir üstünlük uğruna uygulamaya çabalamışlardır. Bunlar tüm özd eğin türdeş olduğunu, ve cisim lerde görülen biçim ler t.ürlüliiğünün b ileşen parçacıkların ço k yalın ve açık ilişkilerinden d oğdu ­ ğunu kabul ederler. Ve e ğ e r o birincil ilişkilere D oğanın verm iş olduklarından başka hiçbir ilişki yü klem iyorlarsa, yalın şeylerd en daha bileşik olanlara gitm ekle lıiç kuşkusuz doğru yolda ilerlerler. Ama bilinm eyen betileri ve büyüklükleri, v e parçaların belirsiz durum v c devim lerini diledikleri gibi im gelem e, ve dahası h erşeyi yerin e getiren bir incelikle donatılı olan v c okkült. devim lerle kaynaşarak cisim lerin gözen ek lerin e s e rb e s tçe yayılan okkült sıvıları varsaym a özgürlüğünden yararlandıkları zaman, düşler ve kuruntularda tü k e­ nir ve şeylerin g e rçe k yapısını gözardı ederler— bir yapı ki hiç kıış121


122

IS A A C N E W T O N : PR1NCIPIA

kuşuz biz ona en pekin gözlem ler yoluyla bile pek ulaşam azken, alda­ tıcı tahm inlerden tü rctilem eyecektir. Ö nsavlan kurgularının ilk ilke­ leri olarak alanlar, gerçi daha sonra o ilkelerden en büyük doğrulukla ile rle s e le rd e , aslında ustaca bir rom ans oluşturabilirler, ama bu gen e de bir rom ans olacaktır. O zaman ge riy e den eysel felsefeyi elinde bulunduran üçüncü sınıf kalır. Bunlar g erçek ten de tüm şeylerin nedenlerini olanaklı en yalın ilkelerden türetirler; ama sonra fenom enler tarafından tanıtlanmamış h içbirşeyi bir ilke olarak varsaymazlar. H içbir önsav kurmazlar, ne de onları gerçeklikleri tartışılabilir sorular olarak olm anın dışında fe ls e ­ fe y e kabul ederler. Buna g ö re bireşim se! v e çözü m sel olarak ikili bir yön tem d e ilerlerler. Seçilen kimi fenom enlerden çözü m lem e yolu y ­ la D oğanın kuvvetlerini v e daha yalın kuvvet yasalarını çıkarsarlar, v e onlardan bireşim yoluyla geri kalanının yapısını gösterirler. Bu ünlü yazarım ızın çok haklı olarak geri kalanlara y eğ ley erek kabul ettiği ve b en zersiz çabaları tarafından geliştirilip sü slen m eye değ er gördüğü biricik ve karşılaştırılamayacak denli iyi felsefecilik yoludur. B ize Yer­ çek im i Kuramından ço k talihli olarak çıkarsanan Evrenin D izgesinin açım lam ası yoluyla bum ın çok ünlü bir örneğini verm iştir. Yerçekim i yüklem inin tüm cisim lerde bulunması olgusundan ondan ö n ce başka­ ları da kuşkulandılar ya da bunu im gelediler; ama bıınu g örü n g ü ler­ den tamtlayabilen ve çok soylu kurgulara sağlam bir tem el yapabilen biricik ve ilk felsefeci o oldu. Aslında biliyorum ki belli önyargılara çok fazla boyun eğen kimi ünlü­ ler bu yeni ilkeyi onaylamada isteksiz, ve bulanık kavramları pekin olanlara yeğlem eye hazırdırlar. N iyetim bu seçkin insanları ünlerinden yoksun bırakmak değil; yalnızca okurun önüne onun bu tartışmada hak­ ça bir yargıda bulunmasını sağlayabilecek görüşleri serm ekle yetine ceğim . Buna göre, uslamlamamıza en yalın ve bize en yakın olandan başla­ yabilm ek için, biraz dünyasal cisim lerdeki yerçekim inin doğasının ne olduğunu irdeleyelim , ve b öy lece onu bizden çok büyük uzaklıklarda bulunan gök se! cisim lerde ird elem eye geçtiğim iz zaman daha büyük bir güvenlik içinde ilerleyebilelim . Şimdi dünya çevresin deki tüm ci­ sim lerin y e rçe k im i tarafından dünyaya doğru çekildikleri tüm fe l­ s e fe c ile r tarafından kabul edilir. Bir ağırlığı olm ayan hiçbir cism in bulunmadığı şimdi sayısız deneyim tarafından doğrulanmıştır. G öreli hafiflik olan ş e y g e rçe k değil ama ancak görünürde hafifliktir, ve biti­ şik cisim lerin üstün g e le n ağırlığından doğar. Dahası, tüm cisim lerin dünyaya doğru çekilm eleri gibi, dünya da yine tüm cisim lere doğru çekilir. Yerçekim i eylem inin her iki yanda


COTES'IN İKİNCİ YAV'JMA ÖNSÖZÜ

123

da karşılıklı ve eşit, olduğu b öy lece tanıtlanır. Dünyanın kütlesini eşit ya da eşitsiz herhangi iki parçaya bölelim ; şimdi e ğ e r parçaların bir­ birlerine doğru ağırlıkları karşılıklı olarak eşit, olm asaydı, kiiçiik olan ağırlık biiyiik olana yen ik düşer, ve iki parça birlikte doğru bir çizgi üzerinde büyük ağırlığın eğilim li olduğu noktaya d oğ ru b elirsizce devinm eyi sürdürürdü, ki den eyim e bütünüyle aykırıdır. Ö yleyse par­ çaların birbirlerine doğru eğilim gösterm elerin i sağlayan ağırlıkların eşit olduklarını söylem eliyiz; eş deyişle, yerçekim in in eylem inin a y­ kırı yönlerde karşılıklı v e eşit olduğunu. Dünyanın özeğind en eşit uzaklıklardaki cisim lerin ağırlıkları cisim ­ lerdeki özdek nicelikleri ile orantılıdır. Bu bir dinginlik durumundan ağırlıkları yoluyla düşen tüm cisim lerin eşit ivm elerinden çıkarsanır. çünkü eşitsiz cisim leri eşit olarak ivm elendiren ku vvetler devindiri­ lecek özdeğin nicelikleri ile orantılı olmalıdır. Şimdi tüm düşen cis im ­ lerin eşit ölçü de ivm e lcn d ik leıi havanın direnci uzaklaştırıldığı zam an— Mr. B oyle'u n bir boşluk üretici aygıtı içinde olduğu gibi— eşit zamanlarda eşit uzaylar betim lem eleri olgusundan görünür; ama bu sarkaç den eyleri yoluyla daha da doğru olarak tanıtlanır. Eşit uzaklıktaki cisim lerin çekici kuvvetleri cisim lerdek i özd ek nicelikleri ile orantılıdır, Çünkü cisim ler dünyaya doğru v e dünya yine cisim lere doğru eşit m om entlerle çekildiği için, dünyanın her bir c is ­ m e doğru ağırlığı ya da cism in dünyayı çekm esini sağlayan kuvvet aynı cism in dünyaya doğru ağırlığına eşit olacaktır. Ama bu ağırlığın cisim deki özdek niceliği ile orantılı olduğu gösterilm iştir, ve dolayı­ sıyla cism in dünyayı çek m esini sağlayan kuvvet, ya da cism in saltık kuvveti, aynı özdek niceliği ile orantılı olacaktır. Ö yleyse bütün cisim lerin çekim kuvveti parçaların çek im ku vvet­ lerinden doğar ve bileşir, çunkti, az ön ce gösterildiği gibi, eğ er ö z d e ­ ğin kütlesi f/ıii/A'] arttırılacak ya da azaltılacak olursa, gücü orantılı olarak artar ya da azalır. Ö yleyse çıkarmamız g erek en vargı dünyanın eylem inin onun parçalarının birleşik eylem inden oluştuğu, ve dola­ yısıyla tüm dünyasal cisim lerin birbirlerini karşılıklı olarak çekm eleri ve bunun çeken ftzdekler ile orantılı olan saltık ku vvetler ile olm ası gerektiğidir. Dünya üzerinde yerçekim inin doğası bıulur; şimdi onun gök lerd e ne olduğunu görelim , Jier cisnıin ya dinginlik ya da doğru bir çizgide biçim deş olarak devinm e durumunu o durumu dışsal kuvvet tarafından değ iştirm eye zorlanmadıkça sürdürm esi tüm felsefeciler tarafından kabul edilen bir D oğa yasasıdır. Ama bundan şu çıkar ki eğri çizgilerde devinen ve dolayısıyla yörüngelerine teğ etler olan doğru çizgilerden sürekli ola ­ rak eğilen cisim ler e ğrise! yollarında sürekli olarak eylem d e bulu­


124

1SAAC NEVVTON: PRİNCİPİA

nan bir ku vvet tarafından tutulurlar. O zaman g e z e g e n le r eğrisel y örü n gelerde devindikterine göre, onları sürekli olarak teğetlerd en saptıran kesintisiz e y lem ler yoluyla işleyen bir ku vvet olmalıdır. Şim di m atem atiksel uslamlamadan açıkça görüldüğü v e sağm ola­ rak tanıtlandığı gibi, bir düzlem de betim lenen herhangi bir eğri çiz ­ gide devinen ve dinginlikteki ya da herhangi bir yolda devim deki bir noktaya çizilen bir yarıçap yoluyla o noktanın çevresin d e zamanlar ile orantılı alanlar betim leyen tüm cisim ler o noktaya doğru yön elik k u vvetler tarafından dürtülürler \urged\. Bu öy ley se kabul edilm eli­ dir. O zaman, tüm gök bilim ciler birincil gezegen lerin gü neş ç e v re ­ sind e v e ikincillerin birinciller çevresin de zamanlar ile orantılı alanlar betim ledikleri konusunda anlaştıklarına göre, bundan şu çıkar kî sü­ rekli olarak doğrusal teğetlerd en uzaklaşmalarına v e eğrisel yörü n ­ g e le rd e dön m elerine y o l açan ku vvetler yörü n gelerin özek lerin d e y e rleşm iş olan cisim lere doğru yönelm işlerdir. Ö yleyse, hangi n e ­ den den doğduğu im gelen irse im gelensin, bu kuvveti dön m ekte olan cisim açısından ö ze k çe k [ccntripetal] olarak, ve öze k s e l cisim açısın­ dan çekici [attractive] olarak adlandırmak uygunsuz değildir. Dahası, m atem atiksel olarak tanıtlandığı gibi, kabul edilm elidir ki, e ğ e r b irçok cisim eşö ze k li dairelerde biçim deş bir devim le çevrin iyorsa ve dönm e zamanlarının kareleri ortak özekten uzaklıkların küp­ leri ile orantılı ise, ö z e k çe k k u vvetler uzaklıkların kareleri ile ters orantılı olacaktır. Ya da, e ğ e r cisim ler yaklaşık olarak daire olan yörün­ g e le rd e çevriniyor ve yörüngelerin apsisleri/uçkonum ları dinginlik­ te ise, çevrinen cisim lerin ö z e k çe k kuvvetleri uzaklıkların kareleri ile ters orantılı olacaktır. B u iki olgunun da tüm g ez egen ler için geçerli olduğunda tüm gök bilim ciler anlaşırlar. Ö y ley se tüm g ezegen lerin ö ze k çe k kuvvetleri yörüngelerinin özeklerinden uzaklıkların kare­ leri ile ters orantılıdır. E ğer gezegen lerin apsislerinin, özellikle ayın apsislerinin tam olarak dinginlikte olmadıkları, ama yavaş bir devim türüyle ileriye doğru götürüldükleri yolunda karşı çıkılacak olursa, yanıt olarak denebilir ki, gerçi bu ço k yavaş devim in ö zek çek k u vve­ tin uzaklığın karesi yasasından küçük bir sapm asından doğduğunu kabul etse k de, ge n e de o sapıncın niceliğim m atem atiksel olarak hesaplayabilir ve onun bütünüyle algılanamaz olduğunu buluruz. Çün­ kü tüm ö ze k çe k k u vvetler arasında en düzensizi olan aysal ö zek çek kuvvetin kendisinin oranı bile uzaklığın karesinden biraz daha büyük bir Us ile ters orantılı olarak değişecek, ama uzaklığın karesine kiibünden h em en h em en altmış kez daha yakın olacaktır. Bununla birlikte, apsislerin bu ilerlem esinin uzaklığın ters kareleri yasasından bir sap­ madan değil, ama, bu kitapta hayranlık verici bir yolda gösterildiği gibi,


C O TE S'IN İKİNCİ YAYIM A ÖNSÖ ZÜ

125

bütünüyle ayrı bir n edend en doğduğunu s ö y ie y cr ck daha doğru bir yanıt verebiliriz. O zaman açıktır ki birincil gezegen lerin gü n eşe vc ikincillerin kendi birincillerine eğilim gösterm elerin i sağlayan özekçek k u vvetler tam olarak uzaklıklarının kareleri ile ters orantılıdır. Bu noktaya dek söylen m iş olanlardan açıktır ki g e z eg en ler yörü n ­ gelerin de sürekli olarak üzerlerinde eylem d e bulunan bir kuvvet ta­ rafından tutulurlar; açıktır ki bu kuvvet h er zaman yörüngelerinin ö zek lerin e doğru eğilim lidir; açıktır ki yeğinliği ö z e ğ e yaklaşm asın­ da artar ve uzaklaşmasında azalır, ve uzaklığın karesinin küçülm esi ile aynı oranda artar v e uzaklığın karesinin büyüm esi ile aynı oranda azalır. Şimdi gezegen lerin ö zek çek kuvvetleri v e yerçek im i kuvveti arasında bir karşılaştırma yaparak şans eseri onların aynı türden o l­ duklarım bulup bulamayacağımıza bakalım. Şim di e ğ e r her iki yanda da aynı yasaları v c aynı yüklem leri bulursak aynı türden olacaklardır. Ö yleyse ilk olarak en yakınımızda olan aym öze k çe k kuvvetini ir­ d eleyelim . D inginlikten d ü şm eye bırakılan cisim lerin devim in tam başında verili bir zamanda betim ledikleri doğrusal uzaylar, cisim ler ne olursa olsun belli kuvvetler tarafından dürtüye uğradıkları zaman, k u vvetler ile orantılıdır. Bu m atem atiksel uslam lam adan görünür. Ö y le y s e yörü n gesin de d ön en ayın ö z e k çe k kuvvetinin dünyanın yü zeyin dek i yerçek im i kuvveLine oranı, tüm dön m e kuvvetin den yoksun bırakılmış ve ö ze k çe k kuvveti yoluyla dünyaya doğru inen aym ço k kısa bir zaman aralığında betim leyeceğ i uzayın ağır bir c is ­ m in kendi yerçek im i kuvveti yoluyla dünyanın yakınına düşerken aym kısa zaman aralığında b etim ley eceğ i uzaya oranı gibidir. Bu uzaylardan ilki ay tarafından aynı zamanda betim lenen yayın 'döniik sinü sün e’ eşittir, çünkü o dönük sinüs ayın teğetten ö z e k çe k kuvvet tarafından üretilen ötelenm esin i ölçer, ve dolayısıyla e ğ e r aym d ön ­ m e zamanı ve dünyanın özeğind en uzaklığı verili ise, hesaplanabilir. Bu sonuncu uzay Mu H uygens'in gösterdiği gibi sarkaç den eyleri yoluyla bulunur. Ö yleyse, bir hesaplama yaparak, birinci uzayın İkinci­ y e , ya da yörü n g esin d e dön en aym ö ze k çe k kuvvetinin dünyanın yü zeyin d ek i yerçek im i ku vvetin e oranının, dünyanın yarıçapının karesinin yörüngenin yarıçapının karesine oranı gibi olduğunu bula­ cağız. Am a, daha ö n ce gösterilen lere göre, yörü ngesin de dön en ayın ö ze k çe k kuvveti ile dünyanın yü zeyin e yakın aym ö z e k çe k kuvveti arasında aynı oran geçerlidir. Ö y leyse dünyanın yü zeyin e yakın ö z e k ­ ç e k kuvvet yerçek im i kuvvetine eşittir. Ö y leyse bunlar iki ayrı ku v­ v e t değil, ama bir ve aynı kuvvettir; çünkü e ğ e r ayrı olsalardı, bu k u vvetler birleşik olarak cisim lerin dünyaya yalnızca yerçekim i kuv­ veti ile dü şm e hızlarının iki katı bir hızla dü şm elerine neden olurlar­


126

ISAAC N E W T O N : FRINCIP1A

dı. Ö yleyse açıktır ki ayın sürekli olarak ya teğ etten dışarı itilmesini ya da çekilm esini v e yörüngesinde tutulmasını sağlayan özek çek ku v­ vet aya ulaşan dünyasal yerçekim i kuvvetinin kendisidir. Ve bu ku v­ vetin kendini engin uzaklıklara gen işlettiğin e inanmak bütünüyle usauygundur, çünkü en yü k sek dağların tepelerin de onun belirgin bir azalışını bulm ayız. Ö y leyse ay yerçek im i tarafından dünyaya doğru çekilir; ama, ö te yandan, dünya da karşılıklı bir eylem yoluyla y e r­ çek im i tarafından eşit ölçü d e aya doğru çekilir, ki h em ayın h em de gü n e şin dünya üzerindeki eylem in d en doğan deniz gelgitlerin i ve güneşitliklerinin gerilem esin i ele alan bu fe ls e fe d e gerek tiği gibi doğrulanmıştır. Buradan, son olarak, dünyadan büyük uzaklıklarda yerçek im i kuvvetinin hangi yasaya göre azaldığını buluruz. Çünkü yerçek im i hiçbir yolda ayın ö z e k çe k kuvvetinden ayrı olm adığı için, ve bu uzaklığın karesi ile ters orantılı olduğu için, bundan şu çıkar ki yerçek im i kuvveti tam o oranda azalır. Şimdi ötek i g e z e g e n le re geçelim . Birincil gezegen lerin güneş ç e v ­ resin de v e ikincillerin Jüpiter ve Satürn çevresin d e dön m eleri ayın dünyanın çevresin d e d ön m esi ile ayııı türde fen om en ler oldukları için, v e dahası birincil g ezegen lerin ö zek çek kuvvetlerinin güneşin ö ze ğ in e doğru ve ikincillerin ö z e k çe k kuvvetlerinin ayın ö ze k çe k kuvvetinin dünyanın özeğ in e doğru yön elik olm ası ile aynı yolda Jüpi­ ter v e Satürn'ün özek lerin e doğru olduğu tanıtlanmış olduğu için, ve bunun yanısıra tüm bu ku vvetler özek lerd en tıpkı ayın öze k çe k ku v­ vetinin dünyadan uzaklığın karesi ile ters orantılı olm ası gibi uzak­ lıkların kareleri ile ters orantılı oldukları için, hiç kuşkusuz tümünün doğasının aynı oldukları vargısını çıkarm alıyız. Ö y ley se ayın y e r ç e ­ kimi tarafından dünyaya v e dünyanın yin e aya doğru çekilm esi gibi, tüm ikincil g e z e g e n le r de birincillerine doğru v e birincil g e z e g e n le r yine ikincillerine doğru, ve b ö y le ce tüm birinciller gü n eşe doğru ve güneş yine birincillere doğru çekilecektir, Ö y le y se güneş yerçek im i tarafından tüm g eze g e n le re doğrıı, v c tüm g e z e g e n le r gü n eşe doğru çekilir. Çünkü ikincil gezegenler, birin­ cile re eşlik ederken, bu arada birinciller ile birlikte güneşin ç e v r e ­ sinde dönerler. Ö yleyse, aynı uslamlama ile, h erik i türden gezegen ler de yerçek im i tarafından gü n eşe doğru ve güneş onlara doğru çekilir. Dahası, ikincil gezegen lerin yerçekim i tarafından gü neşe doğru çek il­ dikleri ayın eşitsizliklerinden d e dolu dolu açıktır— hayranlık verici bir bilgelik ile ortaya serilm iş olarak bu çalışm anın Ü çüncü Kitabında ortaya serildiğini bulduğum uz çok doğru bir kuram. G üneşin çe k ici kuvvetinin tüm yanlarda en gin uzaklıklara ya yıl­ ması v e onu çe v re le y e n gen iş uzayın h er parçasına işlem esi olgusu


CO TRS'IN İK İN C İ YAYIMA ÖNSÖZÜ

127

gü n eşten olağanüstü uzak yerlerden gelerek ona çok yaklaşan, ve zaman zaman gü nberileriııde hem en hem en omııı cism in e dokuna­ cak gibi olan kuyruklu yıldızların devimi tarafından çok açık olarak gösterilir. Bu cisim lerin kuramı zamanımızda eşsiz yazarım ızın onu çok mutluluk verici bir yolda buluşuna ve gerçekliğini eıı pekin g ö z ­ lem lerle tanıtlamasına dek gök bilim ciler tarafından bilinm iyordu. Ö yle ki şimdi kuyruklu yıldızların odaklarını gü neşin özeğ in d e bulaıı konik kesitlerde devindikleri, v e gü n eşe çizilen yarıçaplarda zaman­ lar ile orantılı alanlar betim ledikleri açıktır. Ama bu fen om enlerden açığa çıktığı ve m atem atiksel olarak tanıtlandığı gibi, kuyruklu yıl­ dızları yörü ngelerinde tutan kuvvetler gü n eşe doğru yönelik v e onun ö/.eğindeıı uzaklıkların kareleri ile ters orantılıdır. Ö y ley se kuyruklu yıldızlar yerçek im i tarafından gtineşe doğru çekilirler, ve ö y le y s e güneşin çek ici kuvveti yalnızca verili uzaklıklara v c h em en h em en aynı d ü zlem e y e rleşm iş g ez eg en lerin cisim leri ü zerinde eylem d e bulunmakla kalmaz, ama ayrıca göklerin çok ayrı parçalarındaki ve ço k ayrı uzaklıklardaki kuyruklu yıldızlara da ulaşır. Ö y ley se y e r ç e ­ kimi uygulayan cisim lerin doğası kuvvetlerini tüm uzaklıklarda tüm başka yerçek im i uygulayan cisim lere uygulamaktır. Ama bundan şu çıkar ki tüm ge z e g e n le r v c kuyruklu yıldızlar birbirlerini karşılıklı olarak çe k e rle r ve yerçekim i ile birbirlerine doğru devinirler

bir

olgu ki, Jüpiter ve Satürn’ ün tedirginlikleri tarafından da doğrulanır; bu sonuncular gök bilim ciler tarafından gözlenm iştir ve bu iki g e z e ­ genin birbirleri üzerindeki karşılıklı eylem lerin den v c ayrıca apsis­ lerin yukarıda sözü edilen ve b en zer bir nedenden doğan o çok yavaş d e viı nl eriurleı; ıloğa rla r. Şimdi güneşin v c dünyanın, ve gü neşe eşlik eden tüm gök sel cisim ­ lerin birbirlerini karşılıklı olarak çektiklerinin kabul edilm esini g erek ­ tiren bir noktaya dek ilerledik. B öylece, yukarıda dünyasal cisim lere ilişkin olarak gösterildiği gibi, h er birinde özd eğin en küçük parça­ cıklarının tümü de kendi özd ek nicelikleri ile orantılı oiarak tek tek çekim kuvvetlerini taşıyor olmalıdır. D eğişik uzaklıklarda bu ku vvet­ le rd e uzaklıklarının kareleri ile ters orantılı olacaktır, çünkü bu yasaya g ö re çek en kürelerin aynı yasaya göre çeken parçacıklardan oluşm uş oldukları m atem atiksel olarak tanıtlanır. Ö ncek i vargılar tüm felsefeciler tarafından kabul edilen şu belit üzerine dayanır: Bilinen özellikleri ayın olan aynı türde etkiler aynı n edenlerden doğar ve ayrıca aynı bilinm eyen özellikleri de taşırlar. Çünkü e ğ e r yerçek im i Avrupa'da bir taşın düşüşünün n edeni ise, om ııı Am erika'da da aynı düşüşün nedeni olduğundan kim kuşku du­ yar? E ğ e r Avrupa'da bir taş ve dünya arasında karşılıklı bir y e rçe k i­


128

ISAAC N E W T O N : PRİNCIPIA

mi varsa, aynı şeyin A m erika’ da karşılıklı olduğunu kim yadsıyacak­ lar? E ğer Avrupa’da bir taşın ve dünyanın çekici kuvveti parçaların çek ici kuvvetlerinden oluşm uşsa, kim Am erika'da b en z er bir b ileşi­ mi yadsıyacaktır? E ğer Avrupa’ da dünyanın yerçek im i her tür cism e v e tüm uzaklıklara yayılıyorsa, Am erika'da da b en zer olarak yayıldı­ ğım niçin söylem eyelim ? T ü m felsefe bu kural üzerine kurulm uştur; çünkü e ğ e r kaldırılacak olursa, hiçbirşeyi bir gen el gerçek lik olarak ileri sürem eyiz. Tikel şeylerin yapıları gözlem ler ve den eyler y o lu y ­ la bilinir; ve bu yapıldığı zaman, onlardan şeylerin doğasına ilişkin ola­ rak bu kural yoluyla olm aksızın hiçbir gen el vargı çıkarılamaz, O zaman, ister yeryüzü nde isterse göklerde olsunlar üzerlerine d e n e y le r ya da g ö z le m le r yapabildiğim iz ölçü de tüm cisim ler ağır olduklarına göre, hiç kuşkusuz yerçekim in in evren sel olarak tüm cisim lerde bulunduğunu kabul etm eliyiz. Ve nasıl cisim lerin uzamlı, devinebilir, ya da için e-işlen em ez olmaktan başka türlü ola b ilecek le­ rini kabul etm em em iz gerekiyorsa, cisim lerin ağır olm aktan başka türlü olabileceklerini de düşünm em em iz gerekir. Cisim lerin uzam, devinebilirlik [mobitity], v e için e-işlcnem ezliklerin i ancak den eyler yoluyla biliriz, ve yerçck im lerin i de aynı yolda biliriz. Ü zerlerine g ö z ­ le m le r yapabileceğim iz tüm cisim ler uzamlı, devinebilir, v e içineişlen em ezd ir; ve bundan tüm cisim lerin, ve kendilerine ilişkin hiçbir g özlem yapm adığım ız cisim lerin, uzamlı v e devinebilir ve için e-işle­ n em ez oldukları vargısını çıkarırız. B öy lece ü zerlerin e gözlem yapa­ bildiğim iz tüm cisim lerin ağır olduklarını buluruz; v e bundan tüm cisim lerin, v e ü zerlerin e h içbir gözlem yapm adıklarım ızın da ağır oldukları vargısını çıkarırız. E ğer durağan yıldızların cisim lerinin ağır olm adıkları çünkü yerçekim lerinin henüz gözlen m ediği s öy len ecek olursa, aynı n edenle ne uzamlı ne devinebilir ne de için e-işlen em ez oldukları çünkü durağan yıldızların bu özelliklerinin de henüz g ö z ­ lenm ediği söylenebilir. Kısaca, ya yerçekim inin tüm cisim lerin birin­ cil nitelikleri arasında bir yeri olmalıdır, ya da uzamın, devinebilirliğin, v e için e-işlen em ezliğin olmamalıdır. Ve e ğ e r şeylerin doğası cisim ­ lerin ye rçe k im i tarafından doğru olarak açıklanm ıyorsa, uzamları, devinebilirlikleri v e için e-işlen em ezlik leri tarafından doğru olarak a çıklanmayacaktır. Tanıdığım kim ileri bu vargıyı kabul etm eyip okkillt nitelikler ü ze­ rine b irşeyler mırıldanırlar. Bize sürekli olarak yerçekim inin okkült bir ö zellik olduğu v e okkült n edenlerin felsefed en bütünüyle sü ­ rüldükleri yolunda mızmızlanırlar. Ama bunu yanıtlam ak kolaydır; varoluşları okkült olan ve im gelenen ama tanıtlanmayan nedenler g er­ çek ten de okkülttürler, ama g e rçe k varoluşları g öz lem ler tarafından


C O T E S ’ IN İKİNCİ Y A Y M A Ö N SÖ ZÜ

129

açıkça tanıtlananlar değil. Ö yleyse yerçek im in e hiçbir biçim de g ö k ­ sel devim lerin okkült bir nedeni den em ez, çünkü fen om en lerd en açıktır ki b öyle bir giiç g erçek ten vardır. T ersin e o dev im leri y ö ­ n etm ek için bütünüyle uydurma olan ve duyularımız tarafından algılanamayan bir ö zd e ğ in im gesel burgaçlarını ortaya atanlar okkült n edenlere başvururlar. Ama bu yüzden yerçekim in in nedeni okkült olduğu v e heniiz keşfedilm cdiği için yerçek im in e okkült bir n eden m i d e n e ce k v e fe l­ sefen in dışına mı atılacaktır? Bunu ileri sü ren ler tüm felsefen in tem ellerini devireb ilecek bir saçmalığa dü şm em ek için dikkatli olm a­ lıdırlar. Çünkü nedenler gen ellikle daha bileşik olanlardan daha yalın olanlara doğru sürekli bir zincirde ilerlerler; en yalın n ed en lere var­ dığım ız zaman, daha ileri gid em eyiz. Ö yleyse en yalın nedenin hiçbir diizeneksel açıklamasının verilm esi b ek len m eyecek tir; çünkii eğer verilebilseydi, neden en yalın neden olm azdı. Bu en yalın n eden lere o zaman okkült deyip onları yadsıyacak m ısınız? 0 zaman dolaysızca onlara bağımlı olanları v e bu sonunculara bağım lı olanları yadsım ak­ sınız, ta ki felsefe tüm n edenlerden bütünüyle tem izlenip boşaltılıncaya dek. Kim ileri vardır ki yerçekim in in doğaötesi olduğunu söy lerler v c onu sürekli bir tansık olarak adlandırırlar. Ö y ley se onu yadsıyacaklardır, çünkü fizikte doğaötesi nedenlerin hiçbir yeri yoktur. Tü m fel­ sefeyi deviren bu saçma karşıçıkışa yanıt v ererek zaman harcamaya pek d e ğ m e z. Çünkü ya tüm cisim lerde yerçekim inin olduğunu yadsıyacaklardır, ki söylen em ez, ya da bu yüzden ona doğ aötesi d iy e ­ cek lerd ir çünkü cisim lerin başka özellikleri tarafından v e dolayısıyla dü zen ek sel nedenler tarafından üretilm ez. Ama hiç kuşkusuz cisim ­ lerin birincil özellikleri vardır; ve bunların, birincil oldukları için, b aş­ kaları üzerinde hiçbir bağımlılıkları yoktur, Bırakalım tüm bunların b en zer olarak doğaötesi olup olmadıklarım ve b e n z e r olarak yadsınıp yadsınmayacaklarını, ve sonra ne gibi bir felsefem izin olabileceğin i düşünsünler. D e sca rtes'ın görü şleri ile çeliştiği ve onlarla pek uzlaştırılabilecek gibi görü nm ediği için bu gök fiziğini sevm ey en kim ileri vardır. Bun­ lar kendi görü şlerini taşımayı sürdürsünler, ama dürüst davransınlar v c kendileri için istedikleri aynı özgürlüğü b ize yadsımasınlar. N ew ton felsefesi bize doğru göründüğü için, bırakın ona sarılma v e onıı elim izde tutma, v c henüz tanıtlanmayan ama yalnızca im gelen en n edenlerden ço k fen om en ler tarafından tanıtlanan nedenleri izlem e özgürlüğüm üz olsun. G erçek felsefen in işi şeylerin doğalarını g e r ­ çe k te n varolan nedenlerden türetm ek ve Büyük Yaratıcının edim sel


130

ISA A C NEVVTON: PRİNCİPİA

olarak E vrenin bu ço k güzel Ç erçev esin e dayanak seçtiği yasaları araştırmaktır, e ğ e r istem iş olsaydı aynı şeyi yapmasını sağlayabile­ cek olanları değil. Birbirlerinden biraz ayrılan çeşitli nedenlerden aynı etkinin doğabileceğini düşünm ek yeterin ce usauygundur, ama g e r ­ çe k neden o etkinin g e rçe k olarak v e ed im sel olarak kendisinden doğduğu neden olacaktır; ötekilerin g erçek felsefed e hiçbir yerleri yoktur. Bir saatteki akrebin aynı devim ine ya asılı bir ağırlık ya da içe rd e kapatılı bir yay vesile olabilir. Am a belli bir saat g e rçe k te n bir ağırlık tarafından devindiriliyorsa, onun bir yay tarafından devindirildiğini sanan, v e daha ö te yoklanm aksızın birdenbire kabul edilen o ilkeden kolun devimini açıklamaya g e çe n birine gülerdik; çünkü hiç kuşkusuz ön erilen devim in g erçek ilkesini bulabilm ek için tutm uş olm ası gerek en yol g e rçe k te düzeneğin iç parçalarına bakmak olacak­ tı. G ökleri sürekli olarak burgaçlar çevresin d e d ön en çok in ce bir özd ek ile dolu olarak alacak olan felsefeciler için de aynı yargıda bulu­ nulmalıdır. Çünkü e ğ e r kendi önsavlan ile fenom enleri her zaman ö y lesin e doğru olarak açıklayabilselerdi, gen e de g erçek felsefeyi ve g ö k devim lerinin g e rçe k nedenlerini bulm uş olduklarını s ö y le y e m e z­ dik, çünkü bunun için ya o nedenlerin edim sel olarak varolduklarını, ya da en azından başka hiçbir nedenin varolm adığım tanıtlamaları gerekirdi. Ö yleyse, e ğ e r tüm cisim lerin çekim inin edim sel olarak in ren im natura [şeylerin doğasında] varolan bir özellik olduğu açığa çıkarılırsa, ve aynca gök cisim lerinin devim lerinin o özellik yoluyla nasıl çözü leb ileceği de gösterilirse, birinin bu devim lerin burgaçlar yoluyla açıklanmaları gerektiği yolunda karşı çıkm ası ço k yersiz olur­ du, üstelik o devim lerin böyle bir açımlamalarının olanaklı olduğunu kabul etse k bile. Ama b ö y le birşeyi kabul etm iyoru z; çünkü, yazarı­ mızın en açık n edenlerle gerektiği gibi tanıtladığı gibi, fen om en ler hiçbir biçim de burgaçlar yoluyla açıklanamazlar. Ö yle ki zam anlannı saçma bir düşünce kırıntısını bir yere yamamak v e onu kendi yeni yorum larıyla sü slem ek için b oşa harcayabilenlerin kuruntulara tuhaf bir düşkünlükleri olmalıdır. E ğer gezegen lerin ve kuyruklu yıldızların cisim leri gü neş ç e v r e ­ sinde burgaçlarda taşınıyorsa, b öy le taşınan cisim ler v e onlan h em en çe v re le y e n burgaçların parçalan aynı hızla v e aynı yön de y o l almalı, v e özd eğin kütlesine [bulk] karşılık dü şen aynı yoğunluğu v e aynı süredurum u taşıyor olmalıdır. Am a açıktır ki gez eg en ler ve kuyruk­ lu yıldızlar gök lerin tam aynı parçalarında iken değişik hızlarla ve değişik yönlerde taşınırlar. Dolayısıyla bundan zorunlu olarak şu çıkar ki g ö k sel sıvının gü n eşten aynı uzaklıkta olan parçalan aynı zamanda değişik hızlarla değişik yön lerd e dönüyor olm alıdır; çünkü g ez e g e n -


COTL'S’ IN İKİNCİ YAYIMA ÖNSÖZ!,'

131

lerin devim i için bir tür hız v e yön, ve kuyruklu yıldızlarınki için bir başka tür gerekir. Am a bu açıklananıayacağı için, ya tüm gök cisim le­ ri burgaçlar tarafından taşınmazlar, ya da devim leri bir v e aynı burgaç­ tan değil, ama güneşin çevresin deki uzayları doldurup onlara yayılan birçok ayrı burgaçtan türer dem em iz gerekir. Am a eğer aynı uzayda b irçok burgaç kapsanıyor ve bunların birbir­ leri ile içiçe geçm eleri ve değişik devim lerle dön m eleri g erek iy or­ sa, o zaman bu devim ler onların çevresinde, dönen cisim lerin eksiksiz olarak düzenli devim leri ile anlaşmak zorunda oldukları ve kimi za­ man bıiyük ölçü de eşö zek siz, kimi zaman hem en hem en daireler olan konik kesim lerde yerine getirildikleri için, haklı olarak bıı burgaçların bütün kalmalarının v e çalışan özdeğin eylem lerin den çağlar boyunca hiçbir tedirginliğe uğramamalarının nasıl olanaklı olduğu sorulabilir, [iiç kuşkusuz eğ e r im ııydıırma devim ler gezegen lerin ve kuyruklu yıldızların g e rçe k devim lerinden daha bileşik ve onlardan daha gtiç açıklanabilir iseler, onları felsefey e kabul etm ede hiçbir am aç yok gibi görünür, çünkü h er nedenin etkisinden daha yalın olm ası gerekir. İnsanların kendilerini kendi düşlem lerine bırakmalarına izin verelim , ve biri [Leihniz] çıkıp gezegen lerin v e kuyruklu yıldızların dünya­ m ız gibi atm osferlerle kuşatılı olduklarını ileri sürsün (ki bu önsav burgaçlar önsavmdan daha mantıklı görünür); sonra bırakalım hıı at­ m osferlerin kendi doğalarından ötürü güneş çevresin de döndüklerini ve konik kesim ler betimlediklerini ileri sürsün (ki bu devim içiçe g eçen burgaçların devim inden çok daha kolay tasarlanabilir); v e son olarak, gezegenlerin ve kuyruklu yıldızların güneş çevresinde bu atm osferle­ ri tarafından döndürüldüğünü ileri sürsün: ve sonra göksel devim lerin nedenlerini bulmadaki hu kendi bilgeliğini alkışlasın. Bu masalı yadsı­ yan biri ötekini de yadsımalıdır, çünkü iki stı damlası birbi ri ne bu atm os ferler önsavmdan v e burgaçlar önsavından daha çok benzem ez. G alileo fırlatılan bir taş bir parabolda devinirken doğrusal g e çe ğ in ­ den o eğ riy e sapmasına taşın dünyaya doğru yerçekim inin, e ş d ey iş­ le okkiilt bir niteliğin yol açtığını gösterm iştir. Ama şimdi ondan dalıa kurnaz biri, nedeni şu yolda açıklamaya geçebilir. G örm e, dokunma ya da başka bir duyumuz yoluyla ayrımsaııamayan ve dünyanın yü ze ­ yine yakın ya da bitişik uzayları dolduran belli bir ince özdeği, v e bu özd eğin değişik yön lerle v e parabolik eğriler betim leyen çeşitli v e ço ğ u kez aykırı devim lerle taşındığını varsayacaktır. O zaman taşın yukarıda sözü edilen sapmasını nasıl kolayca açıklayabildiği görülür. Taş, der, bu in ce sıvıda yüzer, v e onun devimini izleyerek aynı betiyi betim lem ek ten başka birşey yapamaz. Ama sıvı parabolik eğrilerde devinir, ve öy le y s e taş hiç kuşkusuz bir parabolde devinınelidir. D oğa­


m

ISA AC N E W T O N : PRİNCIPIA

nın görüngülerini m ekanik n edenlerden, özd ek v e devim den en sıra­ dan insanın bile anlayabileceği denli açık olarak çıkarsayabilen bu fe l­ sefecin in kavrayış keskinliği çok sıraclışı g örü lm ey ecek midir? Ya da aslında bu yeni G alileo’ nun fe ls e fe y e ondan talihli bir biçim de dışlan­ mış olan okkült nitelikleri getirm ek için öylesin e matem atiksel sıkın­ tılara girdiğini görü nce gü lü m sem ey ecek m iyiz? Am a b ö y le ıvır zıvır üzerinde uzun uzadıya durmaktan utanıyorum . Sorunun özeti şudur: kuyruklu yıldızların sayısı hiç kuşkusuz çok büyüktür; devim leri eksiksiz olarak düzenlidir v e gezegen lerin yasa­ ları ile aym yasalara uyarlar. İçlerinde devindikleri yörü n g eler konik kesim lerdir, ve bunlar büyük ö lçü d e eşözeksizd ir. G öklerin tüm bölüm lerine doğru her yolda devinirler ve gezegen bölgelerin den ola­ naklı tüm özgürlükle geçerler, ve devim leri sık sık burçların dü zen i­ ne aykırıdır. Bu fen om en ler gökbilim sel gözlem ler tarafından çok açık olarak doğrulanırlar ve burgaçlar yoluyla açıklanamazlar. Hayır, aslın­ da geze g e n le rin burgaçları ile bütünüyle uzlaşmazdırlar. G öksel kü ­ re le r o uydurm a ö zd e k te n bütünüyle tem izlen m ed ik çe, kuyruklu yıldızların devim i için hiçbir y e r olamaz. Çünkü e ğ e r ge z e g e n le r güneşin çevresin de burgaçlar içinde sürük­ leniyorlarsa, burgaçların h er g e z eg en i doğrudan kuşatan parçaları yukarıda gösterildiği gibi g ez eg en le aym yoğunlukta olmalıdır. Ö y ley ­ se yeryüzünün yörü nge çep erin e bitişik tüm özd ek yeryü zü ile aynı yoğunlukta olmalıdır. Ama bu büyiik yörü nge ve Satürn'ün y örü n g e­ si ya eşit ya da daha büyük bir yoğunlukta olmalıdır. Çünkü burgacın yapısını kalıcı kılmak için, daha küçtik yoğunluklu parçalar ö z e ğ e ya­ kın durmalı v e daha büyük yoğunluklu parçalar ondan uzağa g itm e­ lidir. Çünkü gezegen lerin dön m e zamanları gü n eşten uzaklıklarının 3/ 2’ nci kuvveti ile değiştiği için, burgaçların parçalarının dönem leri de aynı oranı korumalıdır. Bundan şu çıkacaktır ki burgacın parçalarının öze k k a ç kuvvetleri uzaklıklarının kareleri ile ters orantılı olmalıdır. Ö yleyse, özek ten daha uzak olan parçalar ondan daha az kuvvetle kaç­ maya çabalarlar; bu yüzden, e ğ e r yoğunlukları y e te rs iz ise, ö z e ğ e yakın duran parçaların yü kselm e çabalarında görülen daha büyük kuv­ vete boyu n eğm elidirler. Ö y ley se daha yoğun parçalar y ü k selecek ve daha az y oğu n olanlar alçalacak, ve yerlerin karşılıklı bir değişim i olacaktır, ta ki bütün burgaçtaki sıvı özd eğin tümü, bir d en geye geti­ rildiğinde, parçalarının dingin olacakları bir yolda ayarlanıp dü zen le­ n in ce y e dek. E ğer aynı kapta değişik yoğunluklu iki sıvı kapsanırsa, hiç kuşkusuz daha büyük yoğunlukta olan sıvı daha aşağı çök ecek tir; ve, b e n z e r bir uslam lama ile, burgacın daha yoğu n parçaları, daha büyük özek k aç ku vvetlerinden ötürü, daha yü ksek y erlere çıkacak-


COTES'IN İKİNCİ YAYIMA ÖNSÖZÜ

m

lardır. Ö y leyse burgacın dünyanın yörüngesinin dışında yatan ço k çok daha büyük parçasının tümünün özdeğin kü tlesine yanıt v eren bir yoğu nluğu v e dolayısıyla bir süredurum u olacaktır ki, dünyanın yoğunluğundan ve süredurum undan daha az olam az. Ama bundan kuyruklu yıldızların geçişlerin e karşı güçlü bir direnç doğacaktır ki, devim lerini bir sona getirip bütünüyle soğurm aya yeteceğ i söy lcn em e se de, kendini çok belirgin olarak duyuracaktır. Ama kuyruklu yıl­ dızların ek siksiz olarak düzenli devim lerinden en küçük bir biçim de belirgin olan hiç bir dirence uğramadıkları, ve ö y le y s e lür direnm e kuvveti ve dolayısıyla bir yoğunluğu ya da siiredurunm olan herhangi bir tür özd ek ile karşılaşmadıkları görünür. Çünkü ortam ların direnci ya sıvının özdeğiııin süredurum undan ya da kayganlık yoksunluğun­ dan doğar. Kayganlık yoksunluğundan doğan ço k küçüktür ve g e n e l­ likle bilinen sıvılarda e ğ e r bunlar zeytinyağı ve bal gibi çok yapışkan değillerse güçlükle gözlenebilirdir. Havada, civada, v e yapışkan olm a­ yan ben zer sıvılarda bulduğum uz direnç h em en h em en bütünüyle ilk türdendir v e daha büyük bir incelik d erecesi tarafından azaltılamaz, eğer bu direncin orantılı olduğu yoğunluk v e süredurum kalıyorsa— yazarımız tarafından II. Kitaptaki soylu direnç kuranımda çok a çık ola rak tanıtlandığı gibi. Bir sıvı hoyımea ilerlem ekte olan cisim ler devim lerini azar azar ç e v ­ redeki sıvıya iletirler, ve bu iletim yoluyla kendi devim lerini yitirir, v e onu yitirerek yavaşlarlar. Ö yleyse yavaşlama iletilen devim ile orantılıdır, ve iletilen devim , devinen cism in hızı verildiği zaman, sıvı­ nın yoğunluğu ile orantılıdır, ve dolayısıyla yavaşlama ya da direnç sıvının aynı yoğunluğu ile orantılı olacaktır; ne de cism in gerideki parçalarına gelen sıvı yiten devim i yerine koym adıkça ortadan kaldı­ rılabilir. Şimdi sıvının cism in arka parçaları üzerindeki etkisi cism in ön parçalarının sıvı üzerindeki etkisi ile eşit olm adıkça, eş deyişle, sıvının cism i arkaya göreli itiş hızı cism in sıvıyı itiş hızına eşit olm a­ dıkça, başka bir deyişle, yin eleyen sıvının saltık hızı sıvının cisim tarafından ileriye doğru itilişinin saltık hızının iki katı olm adıkça— ki olanaksızdır— , bu yapılamaz. Ö yleyse sıvıların süredurum larından doğan dirençleri hiçbir biçim de ortadan kaldırılamaz. Öyle ki gök sel sıvının bir siiredım ım unun olmadığı çünkü bir direnm e kuvvetinin olm adığı, devim i iletecek bir kuvvetinin olmadığı çünkü bir süredurumuntın olm adığı, bir ya da daha çok cisim de herhangi bir değişim ü retecek kuvveti olmadığı çünkü devim i iletecek bir kuvveti olm a­ dığı, bir etkerlik yolunun olmadığı çünkü herhangi bir türden bir deği­ şim ü retecek hiçbir yetisi olmadığı vargısını çıkarm alıyız. Ö y leyse hiç kuşkusuz bu öıısavm haklı olarak saçma ve bir felsefeciy e yakış­


ISA AC N E W T O N : PRIKCIP1A

maz olduğu söylenebilir, çünkü bütünüyle tem elsizdir ve hiçbir biçim ­ de şeylerin doğasını açıklamaya h izm et etm ez. G ökleri bir sıvı özdek ile doldurtanlar, ama unun herhangi bir süredurum daıı yok su n oldu­ ğunu sananlar aslında bir boşluğu sözlerd e yadsıyıp onu olguda kabul etm iş olurlar. Çünkü bıı tür bir sıvı özd ek hiçbir b içim de boş uzaydan ayırd edilem eyeceği için, tartışma şim di şeylerin doğaları değil ama adlar üzerinedir. E ğer özd eği hiçbir biçi m de cisim den yoks un bir uzayı kabul e tm e y e ce k denli s e v e n le r varsa, sonunda n e re y e varmaları gerek tiğin i irdeleyelim .* Çünkü ya her yerd e dolu bir evren in bu oluşum u her yerd e tüm ş e y le re yayılan ve onları dolduran in ce bir etherirı Doğanın işlem le­ rine yardım edebilm esi gibi bir erekle Tanrının istenci tarafından b ö y ­ le yapıldı diyeceklerdir, ki gen e de d en em ez, çünkü kuyruklu yıldızların fenom enlerin den bu eth erm hiçbir etkeriiğinin olm adığı­ nı gösterm iştik ; ya da Tanrının bilinm eyen bir erek için aynı istenci yoluyla b ö y le olduğunu söyleyeceklerdir, ki söy len m em esi gerekir, çünkü, aynı nedenle, pekala bir başka oluşum da varsayılabilir; ya da, son olarak, ona Tanrının istencinin değil ama doğasının belli bir zorıinluğunun neden olduğunu söyleyecek lerd ir. Ö y ley se sonunda tüm şeylerin kayra tarafından değil ama yazgı tarafından yönetildiğini ve özdeğin doğasının zorunluğundan ötürü her zaman v e her yerde varol­ duğunu, sonsu z ve bengi olduğunu dü şleyen o adı çıkm ış sürünün çam uruna batacaklardır. Ama bunları kabul ed ersek , her yerd e biçim d e ş olması da gerekir; çünkü biçim lerin ttirlülüğü zorunluk ile bütü­ nüyle tutarsızdır, D evin m ez de olm ası gerekir; çünkii eğ er zorunlu olarak herhangi bir belirli hızla herhangi bir belirli yön d e devinirse, b en zer bir zorunluk tarafından değişik bir hızla değişik bir yön de devindirilecektir: ama hiçbir zaman değişik hızlarla değişik yön lerde deviııem ez; ö y le y se devim siz olmalıdır, H içbirkuşku olmaksızın, onda bulduğum uz o biçim ler ve devim ler tiirlülüğü ile öylesin e ayrım laş­ m ış olan bu evren h erşeyi yön eten v e den etleyen Tanrının eksiksiz olarak özgü r istencinden başka h içbirşeyden doğamazdı. D oğa yasaları dediğimiz bu yasalar bu pınardan akmışlardır, v e onlar­ da g e rçek te n de ço k bilgece bir düzenin izleri görü nse de, zorunluğun en k ü çük bir g ö lg e s in e raslanm az,** Ö y ley se onları belirsiz *lBu son tüm celer C otcs’ iıı “ doğrudan uzaktan eylem ” görüşünü savunm uş ol­ duğu yolumla yorumlanıl'; samuel Clarke gibi gök sel uzayın “ void o/all nuılter" ya da tüm özdekten yoksun olduğunu söylem iş olmasa da, imlem açıktır. 1 * * [C o te s ’a göre doğal “ yasalar" hiçbir "zorunluk” kapsamazlar, ve dahası, tına göre Tanrı da kendi doğasının zorunluğundan davranmaz (N ew ton, g erçek len de, D esca rtes’m ve Lcibniz'ın sağın determ inizm leri ile karşıtlık içinde, eğer Tanrı


C O T B S I N İK İN C İ Y A Y IM A Ö N S Ö ZÜ

135

tahm inlerden çıkarm aya çalışmam ak, ama gözlem lerd en v c d e n e y ­ lerden öğren m eliyiz. Fiziğin g erçek ilkelerini v e doğal şeylerin ya ­ salarını yalnızca kendi anlığının gücü v e usunun içsel ışığı yoluyla bulabileceğini dü şün ecek denli gözü pek biri ya evren in zorunlu ola­ rak varolduğunu ve ön erilen yasaların aynı zoruıılukla doğduğunu kabul etmelidir, ya da, e ğ e r Doğanın düzeni Tanrının istenci tarafın­ dan saptanmışsa, kendisinin, zavallı bir sürüngenin, neyin yapılacak en uygun şey olm uş olduğunu söyleyeb ileceğin i kabul eder. T ü m sağ­ lam v e g e rçe k fe lse fe şeylerin görüngüleri üzerine kurulur; ve eğ er bu fen om en ler kaçınılm az olarak bizi, isten çlerim ize karşı, bize 11erşeyi-b ileıı v e H erşeyd en -giiçlü Varlığın eşsiz öğüdünü v e yü ksek egem enliğini en açık olarak serg iley ecek türden ilkelere çek erlerse, b ö y lc c c bunlar kim ileri onlardan hoşlanm ıyor diye bir yana atılmaya­ caklardır. Bu insanlar onlara tansıklar ya da okkült nitelikler diyeb i­ lirler, ama köt.ii n iyetle verilen adların şeylerin kendilerine bir zarar verm eleri gerek m ez, yeter ki bu insanlar sonunda tüm felsefenin tanntanım azcılık üzerine kurulması gerektiğini söylem esin ler. Felsefe bu insanlara uygun olarak yozlaştı olmamalıdır, çünkü şeylerin d ü ze­ ni değişm eyecek tir. D ürüst ve haktanır yargıçlar ö y ley se den eyler v e gözlem ler üzerine kurulan bu çok ü stü n fc lsc fe yön tem inden yana hüküm vereceklerdir. Ve en güç sorunları çözen v e insan anlığının daha ö n ce ulaşamayacağı düşünülen buluşlara ulaşan talihli v e yü ce dehası bu sorunlarda yü zeyseld en biraz daha fazla tanışık herkesin

işleseyd i Huğa yasaları başka türlü dc olabilirdi der). Bu görgiil yasalar gözlem ler­ den "tüm evarım " yoluyla türetilir v e bıı yöntem hiçbir hiçimde zorunlu v e evren ­ sele götürm ez. Tüm evarım mantığı İliç kuşkusuz haklı olarak dalıa ileri gitm eyi istem ez. Ama yasaya onu yasa yapan znrunlıığıın yadsınmasına karşın gene de yasa denirse, ve hu "zorıınlııksıız yasa" T a n n a n eksiksiz olarak nzglir, daha doğrusu ''k ey fi” istencinden (üretilirse, C utes’uıı kafasındaki ‘ bilim ’ kavramının nasıl bırşey olduğu üzerine düşünmek gerekir, Ama giderek burada hile inanç bir değer olmaktan çok "yararlığı" nedeniyle getirilir. (Aslında bıı biraz duygusal söylem in arkasında yalan vc belirtik olarak söylenm eyen şey Prinri/ııVr’ nın ilk yayımına karşı gelen rahatsız edieı özdekçilik (Leilm iz'den) vc dinsizlik (B crk clcy 'd en ) suçlama­ larıdır). Görgiil, ya da görgiicü düşünm e eğilimi eğer bir aklama, geçerlik, en azın­ dan içgüdüsel bir ecrçıitlik gereksinim i duyuyorsa, bıırııı '‘ mantıksal Uımllaıııa''da aramak ve usnıı kendi gürüyle üretmek yerine, tersine, bir "in anç,” ya ıhı ‘ 's e z g i" vb. gibi dışsal Öğelere başvurmak, ''inakçı” olmak zorundadır. B övlete g ö z le m ' d eneyim e dayalı tüm evarım a yöntem in sonsnz olamaması nedeniyle, Ne.vvtoıı’ un evren dizgesi geııc de belli bir sağlamlık taşıyacaksa, yineieycrk belirtildiği gibi, en sonunda Tanrısal istenç laralından işletilmelidir. Zonınluk konusunda hem en aşağıda süren bu pasaj vc aynı londa giden daha başkaları David Ihım cYın İncelem esi'rıc aşağı yukarı oldukları gibi alınmışlardır. A.Y.]


l'ifi

ISAAC NEW TON: P R İN C İP İA

haklı olarak hayranlığını kazanan ünlü yazarım ızın bu hayranlık v e ri­ ci çalışm asından o y ö n te m e hangi ışığın, hangi ihtişamın düştüğünü söy le m e k ya da im gelem ek güçtür. Kapılar şimdi ardına dek açılmıştır, onun gösterdiği yoldan özg ü rce doğal şeylerin gizlerinin v e harikala­ rının bilgisine girebiliriz. E vrenin D izgesinin çok güzel çe rçe v e sin i gözlerim izin önüne öylesin e açık olarak serm iş ve kurmuştur ki eğ er Kral A lphon so şimdi sağ olsaydı onda yalınlığın ya da uyum un zerafeti y o k diye yakınmazdı. Ö yleyse Doğanın güzelliklerini şimdi daha yakın­ dan seyredebilir ve kendimizi haz verici düşüncelere bırakabiliriz, ve— ki felsefenin en iyi ve en değerli m eyvasıdır— b öy lece herşeyin büyük Yaratıcısına ve Efendisine daha derin bir saygıyla tapınmaya yöneltilebiliriz. Şeylerin en bilgece v e en eşsiz düzeninden onların H erşeyden güçlü Yaratıcılarının sonsu z bilgelik ve iyiliğini görem ey en biri kör olmalı, v e onları kabul etm eyi reddeden biri deli v e akılsız olmalıdır, N e w to n ’ un seçkin çalışması tanntanım azcıların saldırılarına karşı en güvenilir korunm a aracı olacaktır, ve hiç kim se tanrısızlar ç e t e s i­ ne karşı okları hiç bir yerd en bu sadaktan olduğundan daha büyük bir gü ven le çek em ez. B u çoktandır duyum sanıyordu ve ilkin ilim deki üstünlüğü ile ve yü k sek sanatların bir koruyucusu olarak seçkinliği ile yüzyılının v e akadem imizin büyük bir süsü, ve okulum uzun, Trin ity C o lle g e ’ ın, çok değerli ve dürüst B aşöğretm en i olan R ich erd B e n tley’ in İngilizce v e Latince ilmi söylem lerinde şaşırtıcı bir b içim ­ de tanıtlandı. Ona borcum u b irçok yolda anlatmak zorundayım . Ve siz, iyilikbilir okur da, ona hakkı olan saygınızı esirgem eyecek sin iz. Ünlü yazarın yıllardır yakın bir dostu olarak (yalnızca yazarın daha sonra g e le ce k olanlar tarafından sayılmasını değil, ama bu alışılmadık yazı­ ların dünyanın aydınları arasında da seçkinlik kazanmasını amaçladı), h em dostunun ünü için hem de bilim lerin ilerlem esi için ilgi g ö s te r ­ di. Ö nceki yayım ın eşlem leri ço k ender olduğu ve yü ksek ederlerle satıldığı için, birçok kez ricalarda bulunarak v e h em en h em en çıkışa­ rak, bilgide olduğu gibi ılımlılıkta da seçkin bu harika insanı inandırdı v c kitabının baştan sona ek siksizleştirilen v e yeni bölüm lerle varsıl­ laştırılan yen i yayım ının onun harcamalarıyla ve onun gözetim i altın­ da çıkm ası için ona izin verilm esini sağladı. D üzeltm elerle elim den geld iğin ce iyi ilgilenm e işini, hiç de sıkıcı olm ayan bu görevi, belli bir hakkı olduğu için, bana verdi. RO G ER COTES Trinity C ollege Ü yesi G ökbilim v e D en ey sel Felsefe Plumian P rofesör Cambridge, 12 M ay w 1713


OPTİK Ya da. Işığın Yansımaları, Kırınımları, Bükülümleri ve Renkleri Üzerine B ir İnceleme


k it a p uç K E SİM I

SORULAR 1-31 Yukarıdaki g özlem leri yaptığım zaman bunların çoğu n u daha büyük bir öze n ve sağınlıkla y in e le m e y i ve ışık ışınlarının cisim lerd en geçişlerin d e aralarındaki karanlık çizgilerle renk saçaklarını olu ş­ turmak için hangi tarzda büküldüklerini b elirlem ek için kim i yeni g ö z le m le r yapmayı tasarladım. Aıııa o sırada çalışmalarım kesin tiye uğradı, ve şimdi bu noktaları daha öte ird elem eyi dü şün em iyorum . Ve tasarım ın bu bölüm ünü b itirm ediğim için, yalnızca başkaları tara­ fından dalın ö te bir araştırm anın yapılabilm esi için kimi sorular ö n e ­ rerek sonlandıracağım .

Sorular [Qucries\ Soki : 1. C isim le rb e lli bir uzaklıktaki ışık üzerinde etkide bulunm az­ lar ve e y lem leri ile ışınlarını b ü k m ezler m i; ve bu eylem (cıcteris paribus) en kiiçük uzaklıkta en güçlü değil m idir? S o r u 2. K ırm ahilirlikte ayrı ışınlar bükiilebilirlıkte de ayrı değil

m idir; ve ayrı bükülüm leri yoluyla birbirlerinden ayrılarak b ö y le ce ayrılmadan sonra yukarıda betim len en üç saçakta ren kleri olu ştu r­ mazlar mı? Ve o saçakları yapm ak için hangi tarzda bükülürler? SoRt; 3. İşık ışınları, cisim lerin ayrıtlarından v e yanlarından g e ç e r ­ ken, yılan balığım nki gibi bir devim ile birçok kez g e r iy e doğru ve ileriye doğru bükü lm ezlerin i? Ve yukarıda sözü edilen üç ışıklı saçak b ö y le üç büküm den doğm az mı? S o r u 4 , C i s i m l e r i n ü z e r i n e d ü ş e n v e y a n s ı y a n y a d a k ır m a n ış ı k ı ş ı n ­ la r ı, c i s i m l e r e u la ş m a d a n ö n c e b ü k ü l m e y e b a ş la m a z la r m ı; v e d e ğ i ­ ş i k d u r u m la r d a d e ğ i ş i k y o l l a r d a d a v r a n a n b i r v e a y n ı i i k e t a r a fın d a n y a n s ı t ıl m a z , k ır ılm a z v e b ü k ü l m e z l e r m i? S o r u 5 . C i s i m l e r v e ış ı k k a r ş ılık lı o la r a k b i r b ir le r i ü z e r i n d e e t k i li o l m a z l a r m ı; d a h a a ç ı k b i r d e y i ş l e , c i s i m l e r ı ş ı k ü z e r i n d e o n u y a y ­


140

ISAAC N E W T O X : OPTİK

mada, yansıtmada, kırmada v e bü km ede, v e ışık cisim ler üzerinde onları ısıtm ada v e parçalarını bir titreşm e d ev im in e (ki ısı bundan olu şu r) g e çirm e d e etkili olm az mı? S oru

G. Siyah cisim ler ısıyı ışıktan başka renklerin yaptığından daha

kolay almazlar mı, ve bunun n edeni ü zerlerin e dü şen ışığın dışa d o ğ ­ ru yansıLılmaması, ama cisim lere girm esi v e sönüp y itin ce y e dek sık sık onların içersin d e yansım ası ve kınnm ası değil m idir? S o r u 7 . I ş ı k v e k ü k ü r t l ü c i s i m l e r a r a s ın d a k i e y l e m i n y u k a r ıd a g ö z ­ l e n e n g ü c ü v e d i n ç l i ğ i k ü k ü r t l ü c i s i m l e r i n d a h a k o l a y a t e ş a lm a la ­ r ı n ı n v e b a ş k a c i s i m l e r i n y a p t ı k l a r ın d a n d a h a g ü ç l ü y a n m a l a r ı n ı n n e d e n l e r i n d e n b ir i d e ğ i l m id i r ?

S oru 8. T ü m katı cisim ler, belli bir d erecen in ötesin d e ısıtıldıkları zaman ışık yaym az v e parlamazlar m ı; v e bu yayılm a parçalarının tit­ re ş m e dev im leri tarafından y erin e getirilm ez m i? Ye topraktan par­ çaları, ö zellik le kükürtlü olanları bol olan tüm cisim ler o parçalarda y eterli bir kaynaşma e k le ed ilir ed ilm ez ışık yaym azlar nn; v e o kay­ naşm a ister ısı yoluyla, ister sürtün m e yoluyla, ister vurm a yoluyla, is te r çü rüm e yoluyla, is te rse herhangi bir dirim sel dev im ya da baş­ ka herhangi bir neden yoluyla olsun, bu b öy le olm az mı? Ö rn eğin gü çlü bir fırtınada den iz suyu; boşlukta çalkalanan civa; karanlık bir y e rd e e ğ ik olarak vurulduğunda ya da ovulduğunda bir kedinin sırtı ya da bir atın b oyn u ; çü rü m ek te olan tahta, et v e balık; gen ellikle kokuşm uş sulardan yü k selen v e ignes fa tu i den ilen buharlar; maya­ lanma yoluyla ısınan n em li saman ya da m ısır yığınları; dirim sel d e ­ vim le r yolu yla, ateş b ö ce k leri ve kim i hayvanların göz leri; herhangi bir cism in sürtüşm esi yoluyla ya da havadaki asit parçacıkları yoluyla kaynaştırılm ış kaba fosfor; vurulm a, bastırılma ya da ovulm a y o lu y ­ la kehribar v e kimi elm aslar; bir çakmak taşı ile sıyrılan çelik dökü n ­ tü leri; çok hızlı d öv ü lerek ü zerin e atılankükürdü tutuşturacak denli ısıtılan dem ir; at arabalarının tek erlek lerin hızlı dön ü şleri yoluyla ateş alan dingilleri; birbirleri ile karıştırılmış ve parçacıkları bir dürtü ile bira raya g e le n kimi sıvılar, örn eğin kendi ağırlığı [!J kadar gü h erçile d e n dam ıtılm ış ve sonra ağırlığının iki katı kadar "a n n is e e d ” yağı ile karıştırılm ış zaç yağı. B ö y le c e y in e çapı 8 ya da 10 parm ak olan bir cam küre, eksen i çe vre sin d e hızla dön dü rülebileceği bir ç e r ç e v e ­ y e takıldığında, dön erk en ü zerin e bastırılan avuçiçi tarafından ö v ü l­ düğü yerd e parlayacaktır. Ve e ğ e r aym zamanda bir parça beyaz kağıt ya da bir beyaz bez, ya da birinin parm ağının ucu cam ın en hızlı d e v i­ nen parçasından çe y re k parmak ya da yarım parmak kadar bir uzak­


SO R ULA R / « I) IİRIKS

lıkta tutulursa, camın e le karşı sürtünm esi taralından uyarılan ‘ e le k ' trik' buharı (beyaz kağıda, b e z e ya da parm ağa karşı atılarak) ışık yayacak bir kaynaşm aya sokulacak, ve b eya z kağıdın, b ezin ya da parm ağın bir ateş b ö c e ğ i gibi parlak g ö rü n m e s in e y o l açacaktır; ve cam dan dışarı alılarak kim i zaman parm ağı du yu m sanarak bir y o l­ da itecek tir. Ve uzun v e büyük bir silindir ya da cam ya da k e h ri­ barın birin in elin d e k i kağıt ile ovalanm ası v e sü rtü n m en in cam ısıın ncaya d e k sürd ü rü lm esi yolu yla da aynı ş e y le r bulunm uştur. S ori : 9. A teş ışığı çok hüytik ölçü de yayacak denli ısıtılm ış bir cisim değil m idir? Ç ünkü kızıl bir sıcak d em ir ateşten başka n edir? Ve yanan bir k öm ü r kızıl sıcak bir odundan başka nedir? S oru 10. A lev kızıl sıcaklığa dek ısıtılm ış, e ş d eyişle parlayacak denli ısıtılm ış bir buhar ya da dum an ya da gaz değil m idir? Çünkü cis im ­ ler çok büyük ölçü de duman çıkarmadan alevlenm ezler, v e bu duman alevde yanar. Ignis fatu u s ısı olm aksızın parlayan bir buhardır, v e bu buhar v e alev arasında ısı olm aksızın parlayan çürük tahta v e yanan ateş k öm ü rleri arasındaki ile aynı ayrını y ok m udur? Sıcak ispirtoyu dam ıtırken, e ğ e r im biğin başı çıkarılırsa, im bikten dışarı y ü k selen buhar bir m um un alevin den ateş alıp a leve d ön ecek , v e alev buhar boyunca m um dan im b iğ e akacaktır. K im i c is im le r d e v im ya da mayalanma tarafından ısıtılırlar, e ğ e r ısı y e ğ in le ş irs e , büyük ö lçü d e duıııanlaşırlar, ve e ğ e r ısı y e te rin c e y ü k s e k s e dum anlar parlayıp a le v olacaklardır. K aynaşm ada \_fusion} m eta ller ço k bol dum an ç ı­ karan v e b ö y le lik le a lev len en tutyanın dışında y e t e r in c e dum an olm adığı için alev kapmazlar. Yağ, don yağı, balm um u, odu n , fosil köm ü rü , zift, k ü kü rt gib i tüm yanıcı cis im le r alev yolu yla yanan dumana tü k en ir v e yiterler, v e bu dum an, e ğ e r a lev sön d ü rü lü rse, ço k kalın v e görü lü rdü r v e kim i zam an gü çlü bir koku verir, ama a le v d e y k e n yanarak kokusunu yitirir, v e dum anın doğasın a g ö re alev çe ş itli re n k le rd e olur, ö rn e ğ in kü kü rdün kü m avi, bakırınki in ce y e ş ille açılm ış, don yağın ınki sarı, kâfurununki beyazdır. A le v ­ den g e ç e n dum an k e sin lik le a teşten kıpkırm ızı olur, v e ateş k ır­ m ızısı dum an alev g ö rü n ü şü n d en başka h içbir g ö rü n ü ş te olam az. B arut ateş aldığı zam an, alevli dum ana yiter. Ç ünkü odun köm ü rü ve kükürt kolayca ateş alır ve g ü h erçileyi ateşe verirler, v e g ü h erçile ruhu b ö y le lik le buhara seyrelir ve bir patlamayla su buharının bir a elu s-k ü resin d en dışarı kaçm asına b e n z e r bir yolda dışarı atılır; k ükürt ayrıca buharlaşabilir olm akla buhara dönüşür ve patlamayı arttırır. Ve kiikürtün asit buharı (e ş d e y işle , bir kampana altında k ükürt yağına damıtılan şey ) zorla gü h erçilen in uçucu olm ayan c is ­


U2

ISAAC NFWTON: O P T İK

m ine g irerek giih erçile ruhunu serb est bırakır, v e büyük bir m aya­ lanma yaratarak ısının daha ö te artm asına n eden olur, v e g ü h erçilenin u çu cu olm ayan cism i d e dumana seyrelir, v e patlama böylelik le y e ğ in v e çabuk olur. Ç ünkü e ğ e r k esek i tuzu barut ile karıştırılır ve bu karışım a teş alıncaya d ek ısıtılırsa, patlama yalnızca barutun pat­ lamasından daha yeğin v e çabuk olacaktır; ki barutun buharının k e s e ­ ki tuzu ü zerin dek i e ylem i yolu yla tuzun s ey reltilm esin d en başka hiçbir n ed en i olam az. Barutun patlaması ö y le y s e tüm karışım ı ço k çabuk v e ço k şiddetli olarak ısıtarak seyrelten v e duman v e buhara çe v ire n şiddetli e y le m d e n doğar; v e bu buhar, o eylem in şiddeti y o ­ luyla, parlayacak den li ısınarak a lev biçim inde görünür. Sonu 11. B üyük cisim ler parçaları birbirlerini ısıttığı için ısılarını en uzun süre korum azlar mı, v e yoğu n ve durağan b ü y ü k cisim ler, belli bir d ere ce n in ö te sin d e ısıtıldıkları zam an, ışığı öy lesin e bol yayarak ışığının yayılm ası v e tepkisi, ve ışınlarının on un g ö z e n e k le ri içe r­ sinde yansım aları v e kırınmaları yoluyla sonunda örn eğin G üneşinki gib i belli bir ısı ‘ d ön em i’ tıe g e lin ce y e dek daha da ısınm ayı sürdür­ m e z le r m i? Ve G ü n eş ve durağan yıldızlar ısıları cisim lerinin b ü y ü k ­ lüğü ve aralarındaki karşılıklı etki v e tepki v e yaydıkları ışık yoluyla saklanan, v e yalnızca durağanlıkları yolu yla d eğ il, ama ayrıca ü ze r­ lerin de duran v e onları ço k gü çlü olarak sıkıştırıp onlardan yü k selen buharları v e gazlan yoğunlaştıran atm osferlerin m uaazzam ağırlığı v e y oğu n lu ğu yoluyla parçaları uçup g itm ek ten korunan aşırı ö lç ü ­ de sıcak büyük dünyalar değil m idir? Çünkü e ğ e r su havası boşa ltıl­ m ış herhangi bir saydam kapta ısıtılırsa, boşluktaki su kabarcıklar çıkaracak v e tıpkı açık havada ateşe koyu lm u ş bir kapta ancak çok daha büyük bir ısı kazanınca kaynayan su denli şidd etle kaynaya­ caktır. Ç ünkü üzerin deki atm osferin basıncı buharları bastırır v e su boşlukta kaynaması için g erek li olandan ço k daha fazla ısınm caya dek kaynam asının önüne geçer. Y ine bir kalay v e kurşun karışım ı da b o ş ­ lukta b ir k o r dem ir ü zerin e koyulduğunda bir duman v e alev çıkarır, ama aynı karışım açık havada, ü zerin deki a tm osfer n ed en iyle, g öz le algılan abilecek ölçü d e bir dum an çıkarm az. B e n z e r olarak, G ü n eşin kü resi ü zerin de duran atm osferin b üyük ağırlığı orada cisim lerin yü kselm elerin in v e buharlar v c dumanlar biçim inde G ün eşten uzak­ laşmalarının önüne g e ç iy o r olabilir— ama ancak D ünyam ızın y ü ze y i ü zerin d e onları çok kolayca buharlara v e dumanlara dön d ü recek ço k daha büyük bir ısı aracılığıyla olm adıkça. Ve aynı büyük ağırlık o buharlan ve gazlan herhangi bir zamanda G ü n eşten yü k selm eye baş­ lar başlam az yoğunlaştırabilir, v e h em en yin e ona geri dü şm elerini


s o r u l a r / queri ek

U3

sağlayabilir, v c bu e y le m yoluyla G üneşin ısısını D ünyam ızda hava­ nın bir mutlak ateşinin ısısını yü k seltm esin e ço k b e n z e r bir yokla arttırabilir. Ve aynı ağırlık, ışığm v e buharların v e gazların çok küçiik bir n iceliğin in yayılım ı yolu yla olanın dışında, G ü n eşin küresinin küçülm esini en gelleyebilir. S oru 12.

G özün dibine düşen ışık ışınlan ağtabaka zarında [tunica

retina] titreşim ler yaratmazlar m ı? Bu titreşim ler, g öz sinirinin sağ­ lam lifleri boyu nca b eyn e iletilerek, görm e duyusuna n ed en olm a z­ larını? Ç ünkü yoğu n dsim le rısıla rın ı uzun bir süre sakladıkları için, v e en yoğu n cisim ler ısılarını en uzun süre sakladıkları için , parça­ larının titreşim leri kalıcı bir doğadadır, ve dolayısıyla b ey n e tüm duyu örge n le ri tarafından alınan izlenim leri iletm ek için b içim d eş y o ğ u n ­ luklu özdekt.en sağlam lifler boyunca büyük bir uzaklığa yayılabilir­ ler. Çünkü bir cism in bir v e aynı parçasında uzun bir süre sürebilen dev im bir parçadan bir başkasına uzun bir yo! b oyu nca yayılabilir, ama ancak cism in türdeş olduğunu varsayarak, ö y le ki d ev im cis im ­ deki herhangi bir düzgünlük yoksu nlu ğu tarafından yansıtılm asın, kırınm asın ya da k esintiye uğratılm asın. S o ru 1 3. D e ğ iş ik ış ın t ü r le r i d e ğ iş ik b ü y ü k lü k le r d e t it r e ş im le r y a p ­ m a z l a r m ı, v e b u n la r h a v a n ın t i t r e ş i m l e r i n i n d e ğ i ş i k b ü y ü k l ü k l e r i ­ n e g ö r e d e ğ i ş i k s e s l e r i n d u y u m la n n ı u y a r m a la r ı g i b i b ü y ü k l ü k l e r i n e g ö r e d e ğ i ş i k r e n k l e r i n d u y u m la n n ı y a r a t m a z l a r m ı ? V e ö z e l l i k l e e n k ı r ı n a b i li r ı ş ı n l a r b i r k o y u m o r d u y u m u ü r e t m e k i ç i n c n k ı s a t i t r e ­ ş i m l e r i , e n a z k ı r ı n a b i li r o la n la r b i r k o y u k ı r m ı z ı d u y u m u ü r e t m e k iç in e n b ü y ü k t it r e ş i m l e r i, v e d e ğ i ş i k a ra ış ın t ü r l e r i d e ğ i ş i k a ra r e n k ­ l e r i n d u y u m la r ın ı ü r e t m e k i ç i n d e ğ i ş i k a ra b ü y ü k l ü k t e t i t r e ş i m l e r y a r a t m a z la r m ı ?

Seul 14. S eslerin uyum v e uyum suzluklarının hava titreşim lerinin oranlarından doğm ası gibi, renklerin uyum ve uyum suzlukları da g ö r­ m e sinirlerinin lifleri yolu yla b e y n e iletilen titreşim lerin oranla­ rından doğam az mı? Ç ünkü kim i renkler, e ğ e r birlikte g ö rü le ce k olurlarsa, birbirleri ile anlaşabilirdirler, tıpkı altın v e çivit ren kleri gibi, v e başkaları ise anlaşmazlar.

S oru 15. H er iki g ö z le görü len n esn elerin biçim leri görm e sinirleri­ nin b e y n e g irm ed en ö n ce karşılaştıkları yerd e b irleşm ezler m i? Ve şunlar doğru değil m idir: H er iki sinirin sağ yanındaki lifler orada birleşirler, v e birleşm ed en sonra oradan başın sağ yanında olan sinir­ de b eyn e giderler, v c h er iki sinirin sol yanlarındaki lifler aynı y erd e birleşirler, v e b irleşm ed en sonra başın sol yanında olan sinirde b e y ­


ISA AC N E W TO N ; OPTİK

144

n e g i d e r l e r , v e b u ik i s in ir b e y i n d e ö y l e b i r y o l d a k a r ş ıla ş ır la r k i lif­ l e r i y a l n ı z c a t e k b ir b ü t ü n b i ç i m y a d a r e s i m o lu ş t u r u r , v e b u n u n d u y u a la n ın ın s a ğ y a n ın d a k i y a n s ı h e r ik i g ö z ü n s a ğ y a n ın d a n h e r ik i g ö r ­ m e s in ir in i n s a ğ y a n ı y o l u y l a s i n i r l e r i n k a r ş ıl a ş t ı k l a r ı y e r e v e o r a ­ d a n b a ş m s a ğ y a n ın d a b e y n i n i ç i n e g e l i r l e r , v e d u y u a la n ın ın s o l y a n ın d a k i ö t e k i y a r ı m d a b e n z e r o la r a k h e r ik i g ö z ü n s o l y a n ın d a n g e l i r . Ç ü n k ü h e r ik i g ö z l e a y n ı y ö n e b a k a n h a y v a n l a r ı n ( ö r n e ğ i n i n s a n la r ı n , k ö p e k l e r i n , k o y u n l a r ı n , ö k ü z l e r i n v b . ) g ö r m e s i n i r l e r i b e y n e g i r m e d e n ö n c e b u lu ş u r la r , a m a h e r ik i g ö z l e a y n ı y ö n d e b a k ­ m a y a n h a y v a n la r ın ( ö r n e ğ i n b a lık la r ın v e b u k a l e m u n u n ) g ö r m e s in ir ­ le r i, e ğ e r e d in d iğ im b ilg i le r d o ğ r u y s a , b u lu ş m a z la r . S oru

16. B ir insan karanlıkta parm ağı ile gözü n ü n iki k öşesin d en

birine bastırdığı v e gözü n ü parm ağından uzağa çevird iği zam an, bir tavuskuşunun kuyruğunun tü yü n d ekiler gibi bir ren k ler dairesi g ö ­ recek tir. E ğ e r g ö z v e parm ak dingin kalırsa bu ren k ler bir saniyelik bir zam an için de yiter, ama e ğ e r parm ak titrek bir dev im le d ev in d i­ ril irse yeni den görünürler. Bu ren kler gözün dibi nde parm ağın basın­ cı v e devim i yoluyla yaratılan devim lerd en tıpkı başka zamanlarda orada g ö rü ş e n eden olm ak için ışık tarafından yaratılan d e v im le r­ den oldu ğu gibi doğm azlar mı? Ve b ir kez yaratılan d ev im ler sona erm e d e n ön ce bir saniye kadar sü rm ezler m i? Ve bir insan gözün ün ü zerin e vurulm asıyla bir ışık çakışı görd üğü zam an, retinada vu ru ş tarafından b e n z e r d ev im ler yaratılmaz m ı? Ve bir ateş köm ü rü , bir dairenin çe p e rin d e hızla devindirildiğinde bütün çep eri a teşten bir çe m b e r gibi g ö sterd iği zam an, bunun n edeni ışık ışınları tarafından gözü n dibinde yaratılan devim lerin kalıcı bir doğada olm aları, v e ateş köm ü rü nü n dönüşünü tam amlayıp ön cek i yerin i alıncaya d ek sü r­ m eleri değil m idir? Ve gözü n dibinde ışık tarafından yaratılan d e v im ­ lerin kalıcılığını dü şündüğüm üzde, bunlar titreşim li bir doğada değil midir? S oru 17.

E ğer durgun bir suya bir taş atılırsa, b öy lelik le yaratılan

dalgalar taşın suya dü ştü ğü y erd e bir süre daha doğm ayı sürdürür­ le r v e oradan e ş ö z e k li dairelerde suyun yü zey in d e büyük uzaklıkla­ ra yayılırlar. Ve vurm a yolu yla havada yaratılan titreşim ler ya da sarsıntılar kısa bir süre daha vurm a yerin d en e ş ö z e k li k ü relerd e b üyük uzaklıklara yayılm ayı sürdürürler. Ve b e n z e r olarak, bir ışık ışını herhangi bir saydam cism in yü zeyin e düştüğü v e orada kırındı ğı ya da yansıtıldığı zam an, b öylelik le kıran ya da yansıtan ortam da g e liş noktasında titreşim dalgalan ya da sarsıntılar yaratılamaz mı, v e parm ağın b asıncı ya da devim i yolu yla ya da yu ka n da sözü ed ilen


S O R U LA R / Q UEKIES

145

d e n e y le rd e k i ateş k öm ü rü nden g e le n ışık yolu yla g öz ü n dibin de yaratıldıkları zaman orada doğm ayı sürdürem ezler mi, ve oradan d o ğ ­ mayı ve yayılm ayı sürdürdükleri sü rece yayılam azlar m ı? Ve bu tit­ reşim ler geliş noktasından büytik uzaklıklara yayılm azlar m ı? Ve ışık ışınlarını g e çm e z le r mi, v e onları ardışık olarak g e ç e r e k onları y u ­ karıda betim len en o kolay yansım a v e kolay iletm e atakları [fits] içersin e getirm e zle r mi? Çünkü e ğ e r ışınlar titreşim in en yoğu n par­ çasından geri kaçm aya çalışırlarsa, onları g e ç e n titreşim ler tarafın­ dan almaşık olarak ivm elen d irilebilir v e yavaşlatılabilirler. S o r u 18. E ğ e r tersin e çevrili iki uzun silindirik cam kapta iki küçük

ıs ıö lçe r kaba d e ğ m e y e ce k le ri bir yolda asılmışlarsa, v e bu kaplardan birinden hava boşaltılm ışsa, ve bu kaplar b ö y le ce soğu k bir y erd en sıcak bir yere taşınmak ü zere hazırlanmışlarsa, boşluktaki ıs ıö lçe r boşlukta olm ayan ıs ıö lçe r kadar çok v e h em en h em en onun kadar çabuk ısınacaktır. Ve kaplar g e riy e soğu k y e re taşındıkları zaman, boşluktaki ıs ıö lçe r hem en h em en ötek i ıs ıö lçe r denli çabuk soğu ya ­ caktır. Sıcak odanın ısısı boşluk için den havadan çok daha in ce olan v e hava dışarı boşaltıldıktan sonra boşlukta geri kalan bir ortam ın titreşim leri yoluyla iletilm ez m i? Ve bu ortam ışığın kırınm asını ve yansım asını, titreşim leri ile ışığın cisim lere ısı iletm esin i ve kolay yansım a v e kolay iletm e ataklarına getirilm esin i sağlayan ortam ile avm ortam değil m idir? Ve bu ortam ın titreşim leri sıcak cisim lerde onların ısılarının yeğin lik ve süresin e katkıda bulunm az m ı? Ve sıcak cisim ler ısılarını bitişik soğu k cisim lere bu ortam ın onlardan soğu k cisim lere yayılan titreşim leri yoluyla iletm ezler m i? Ve bu ortam havadan aşırı ölçü de daha sey rek ve daha in ce, ve aşın ö lçü d e daha es n e k ve etkin değil m idir? Ve tüm cisim lerin içersin e kolayca iş le ­ m ez m i? Ve (esn ek lik k u vveti yolu yla) tüm g ö k le r boyunca yayılm ış değil midir? S o r u 1 9 . I ş ık h e r z a n ıa n o r t a m ı n d a h a y o ğ u n p a r ç a la r ın d a n u z a k la ­ ş ır k e n , ı ş ı ğ ın k ır ı n ı m ı b u e t h e r s e l o r t a m ı n d e ğ i ş i k y e r l e r d e k i d e ğ i ­ ş ik y o ğ u n l u ğ u n d a n i l e r i g e l m e z m i? V e b u n u n y o ğ u n l u ğ u h a v a d a n v c b a ş k a d a h a k a b a c i s i m l e r d e n y o k s u n ö z g ü r v e a ç ı k u z a y la r d a s u ­ y u n , c a m ın , k r is t a lin , d e ğ e r l i t a ş l a r ı n v e b a ş k a s ık ı c i s i m l e r i n g ö z e ­ n e k l e r i i ç e r s i n d e o l d u ğ u n d a n d a h a b ü y ü k d e ğ i l m id i r ? Ç ü n k ü ı ş ı k c a m y a d a k r is t a l i ç e r s i n d e n g e ç t i ğ i v e o n d a n d a h a u z a k y ü z e y e e ğ r i o la ra k d ü ş tü ğ ü n d e b ü t ü n ü y le y a n s ıt ıld ığ ı z a m a n , t o p la m y a n s ım a ­ n ın c a m ı n s e y r e k l i k v e z a y ı f lı ğ ın d a n ç o k o n u n d ı ş ı n d a k i v e ö t e s i n ­ d e k i o r t a m ı n y o ğ u n l u k v e d i n ç l i ğ i n d e n il e r i g e l m e s i g e r e k i r .


146

ISA AC NFAVTON: OPTİK

Som ; 20. Bu eth ersel ortam suyun, camın, kristalin v e başka sıkı ve yoğu n cisim lerin dışına boş uzaylara geçerk en d ereceli olarak y oğ u n ­ luğunu arttırmaz mı, v e bu yolla ışık ışınlarını tek bir noktaya değil, ama onları dereceli olarak bükerek eğri çizgilere yansıtmaz mı ? Ve bu ortam ın dereceli olarak derişm esi cisim lerden belli bir uzaklığa yayıl­ maz mı ve böylelik le yoğun cisim lerin ayrıtlarından g e ç e n ışık ışınla­ rının cisim lerden belli bir uzaklığa bükülüm lerine neden olm az m ı? S oru

21. Bu ortam G üneşin, yıldızların

ve

kuyruklu yıldızların yoğun

cisim lerin d e aralarındaki b o ş gök sel uzaylarda olduğundan çok daha s e y re k d eğ il m idir? Ve onlardan büyük uzaklıklara g eçerk en , s ü re k ­ li olarak daha da yoğunlaşm az ve böylelik le o büyük cisim lerin birbir­ lerin e doğ ru v c parçalarının cisim lere doğru y e rçe k im le rin e n ed en olm az m ı; çünkü h er cisim ortam ın daha yoğu n parçalarından daha s e y re k parçalarına g e ç m e y e çabalamaz mı? Çünkü e ğ e r bu ortam G ün eşin cism i içesin de yü zey in d e olduğundan daha s e y re k is e , ve orada on un cism ind en bir parm ağın yü zde biri kadar uzakta old u ­ ğundan daha s e y re k is e , ve orada cism ind en bir parm ağın ellid e biri kadar uzakta olduğudan daha s e y re k ise, ve orada Satürn'ün y örü n ­ g e s in d e olduğundan daha s e y re k is e , yoğu nluk artışının herhangi bir y e rd e durm ası değil ama tersin e G ü n eşten Satürn’ e v e ö tesin e tüm uzaklıklar b oyu n ca sU rdürülm em esi için h içbir n ed en g ö rm ü ­ yoru m . Ve bu yoğu nluk artışı büyük uzaklıklarda aşırı ölçü d e yavaş ola b ilse de, g e n e de e ğ e r bu ortam ın esn ek lik ku vveti a şın ölçü d e bü yü k se, y e rçe k im i dediğim iz tüm o gü çle cisim leri ortam ın yoğu n parçalarından daha s e y rek olanlara doğru itm ey e y eterli olabilir. Ve bu ortam ın esn ek lik gü cün ün aşın ölçü de büyük olduğu titreşim le­ rinin hızından çıkarılabilir. S esler bir saniyelik zamanda 1.140 İn gi­ liz ayağı [347,5 m ] kadar yol alırlar, v e yedi ya da sek iz dakikada yüz İngiliz mili [160 km] kadar y ol alırlar. Işık G ün eşten b ize yaklaşık y e d i ya da sek iz dakikada g e lir v e bu uzaklık G üneşin yatay paralaksını yaklaşık 1 2 ' olarak kabul e d e r s e k 7 .0 0 0 .0 0 0 İngiliz mili [11 .2 6 3 .0 0 0 km ] kadardır. Ve bu ortam ın titreşim leri ya da atışları, alm aşık kolay iletim v e kolay yansım a ataklarına n ed en olabilm eleri için, ışıktan daha iıızlı v e sonuçta seslerd en 700.000 kattan daha hızlı olm alıdır. Ve ö y le y s e bu ortam ın esn ek lik k u vveti, yoğu nluğu na oranla, havanın esneklik kuvvetinin yoğunluğuna oranından 700.000 x 700.000 (e ş d e y işle , 4 9 0 .0 0 0 .0 0 0 .0 0 0 ) kattan daha büyük olm alı­ dır. Ç ü nkü e s n e k ortam ların atış hızları ortam ların birlikte alman esn ek lik lerin in v e seyrek lik lerin in ikisinin d c altında kalan bir ora­ nındadır.


S O R ÎII.A R : Q U O T F :S

117

Ç ek im küçük mıknatıslarda büyük mıknatıslarda olduğundan bun­ ların k ü tleleri ile orantılı olarak daha büyük oldu ğu , v e y erçek im i küçük g e z e g e n le rin yü zeylerin d e büyük g e z e g e n le rin y ü zeylerin ­ d e olduğundan bunların k ü tlelerin e oranla dalıa büyük oldu ğu , ve küçük cisim ler elek trik sel çek im yoluyla büyük cisim lerden ço k daha fazla kaynaştırıldıktan için, b ö y le ce ışık ışınlarının kü çüklü kleri de kınnm alarm ı sağlayan etm enin gü cün e çok büyük bir katkıda buluna­ bilir. Ve b ö y le c e e ğ e r eth crin (havam ız gib i) birbirlerinden kaçm aya çalışan parçacıklar kapsayabileceği (çünkü bu eth erin n e olduğunu b ilm iyoru m ) v e parçacıklarının havanınkilerden ya da g id erek ışığ ın k ilcrd e n b ile aşırı ö lçü d e k ü çük oldukları varsayılacak olursa, parçacıklarının aşın küçüklükleri o parçacıklann b irbirlerinden k a ç­ malarını sağlayan k u vvetin büyü klü ğü n e katkıda bulunabilir, ve b ö y le ce ortam ı havadan a şın ölçü de daha sey rek ve daha es n e k , ve dolayısıyla kendini g e n iş le tm e y e çalışm akla fırlatılan cisim lerin d e ­ vim lerin e aşın ölçü de az dirençli v e iri cisim lerin üzerinde aşın ö lçü ­ d e daha basınçlı yapabilir. Sonı; 2 2. G e ze g e n le r v e kuyruklu yıldızlar v e tüm iri cisim ler d cv im 1erini bu e fh e rs e l ortam da tüm uzayı herhangi bir g ö z e n e k bırak­ maksızın yeterli olarak dolduran v e dolayısıyla civa ya da altından ço k daha yoğun olan herhangi bir akışkanda olduğundan daha ö zg ü r­ ce v e daha az d iren çle y erin e g e tire m e z le r m i? Ve bu ortam ın diren ­ ci dikkate alınm ayacak den li kü çük olam az mı? Ö rn eğ in , e ğ e r bu eth erin (ki onu b ö y le adlandıracağım ) havamızdan 700 .0 0 0 kat daha e s n e k ve 700 .0 0 0 katın ü stün de daha s e y re k old u ğu varsayılırsa, diren ci su y u n k in d cn 6 0 0 .0 0 0 .0 0 0 katın üstün de daha s e y re k ola ­ caktır. Ve b ö y le s in e k ü çük bir diren cin g e z e g e n le r in d ev im lerin d e on bin yıl için de h erhan gi bir algılanabilir d e ğ işim yaratm ası g ü ç ­ tür. E ğ e r herhangi biri bir ortam ın nasıl b ö y le s in e s e y r e k old u ğ u ­ nu soracak olursa, bırakın bana atm osferin üst b ö lg e le rin d e havanın nasıl altından yü z b in le rce katın ü stü n de daha s e y re k o la b ile c e ğ i­ ni s ö y le s in . A yrıca bırakın bir e le k trik li cism in nasıl sürtün m e yolu yla ö y le s in e se y re k v e in ce olan, ve g e n e d e yayılışı y olu yla e le k trik s e l cism in ağırlığında algılanabilir h içb ir azalm aya n e d e n olm ayacak, ve çapı iki ayaktan uzun bir küre b oyu n ca g e n iş le y e ­ ce k , v e g e n e de bir bakır yaprağı ya da altın yaprağı d ev in d irerek elek trik li cisim d en bir ayak uzaklığın ü stü n e y ü k s e lte b ile ce k den li g ü çlü bir buhar [exhalation |yayabild iğim s öy lesin . Ve b ir m ık n a tı­ sın efflu viası nasıl herhangi bir d iren ç ya da k u v v ellerin in bir azal­ m ası o lm a k sızın bir caın levh a için d en g e ç e c e k den li s e y r e k v e


ISAAC N E W TO N ; OPTİK

148

in ce , v e g e n e de cam ın ö te sin d ek i bir m an yetik iğn eyi d ön d ü recek denli gü çlü olabilir? S oru 2 3 .

G örü ş başlıca bu ortam ın gözü n dibinde ışılc ışın lan tara­

fından yaratılan v e g ö rm e sinirlerinin katı, saydam ve b içim d eş telcik leri yolu yla duyum y e rin e iletilen titreşim leri yolu yla y erin e g e tirilm ez m i? işitm e bu ya da bir başka ortam ın havanın sarsm tılan tarafından işitm e sinirlerinde yaratılan v e o sinirlerin katı, saydam v e b içim d eş telcikleri yolu yla duyum y erin e iletilen titreşim leri tara­ fından y e rin e g etirilm ez mi, v e bu başka duyular açısından da b öy le değil m idir? S ûru 24. H ayvan devim i bu ortam ın b eyin d e isten ç gücü tarafından yaratılan v e oradan sinirlerin katı, saydam v e b içim d eş telcik leri yolu yla kaslara on lan kasm ak v e g e v ş e tm e k için iletilen titreşim le­ ri yolu yla y e rin e getirilm ez m i? Sinirlerin telciklerinin h e r birinin katı v e b içim deş olduğunu, eth ersel ortam ın titreşen devim inin onlar b oyu n ca bir uçtan ö tek in e biçim d eş olarak v e kesinti olm aksızın ile ­ tile b ile ce ğ in i sanıyorum , çü nkü sinirlerdeki tıkanm alar in m elere n eden olurlar. Ve y e te rin ce b içim d eş olabilm eleri için, te k tek g ö ­ rüldükleri zaman saydam olduklarını, ama silindirik y ü zeylerin d ek i yansım aların (birçok telcik ten olu şm uş) bütün sinirin saydam sız ve b eya z görü n m esin e y ol açabildiğim sanıyorum . Ç ünkü saydam sız­ lık yansıtan yü zeylerd en doğar; ve bunlar bu ortam ın devim ini bozup k esin tiy e uğratabilir. S oru 2 5 .

Işık ışınlarının daha ö n ce betim len en lerin yanısıra başka

k ö k e n se l özellik leri y o k m udur? Ada kristalinin kırınım ında buldu­ ğu m u z bir başka k ök e n se l özelliğin bir örn eği ilkin E rasm us B arth olinu s tarafından ve sonradan daha sağın olarak H u yg en s tarafın­ dan D e la Lum iere başlıklı kitabında betimlenmıştir, Bu kristal say­ dam, yanlabilir bir taştır, su gibi ya da kaya kristali gibi duru v e ren k ­ sizdir; saydamlığını yitirm eden kızıl ısıya dayanır v e ço k güçlü bir ısı­ da kaynaşma olm aksızın k ireçleşir [oksitlenir]. Bir iki gü n suya batı­ rıldığında doğal cilasını yitirir. B ez ile ovulduğunda, tıpkı kehribar ya da cam gibi, saman parçalarını v e başka hafif şeyleri çek er; v e aqua fortis ile bir kaynamaya y o l açar. B ir tür talk gibi görünür, v e altı koşutkenar yü z v e sek iz katı [üç-boyutlu ] açı ile bir eğik koşutyüz biçim inde bulunur. K oşutkenarlann gen iş açılarının her biri 101 d e r e ­ ce ve

52

dakikadır; dar açılar

78

d erece v e

8

dakika. B irbirine karşıt

katı açılardan ikisi, C ve E olarak, h er biri bu g en iş açılardan üçü ile çevrilidir, v e ötek i altı açıdan h er biri bir g en iş v e iki dar açı ile [Bkz.


S O R U L A R / Q U F,RIES

149

B eti 4], Yanlarından herhangi birine koşut d ü zlem lere kolayca y a rı­ lır, ama başka herhangi bir d ü zlem e değil. Parlak cilalı v e eksiksiz olarak düzlem olm ayan ama düzlükten biraz uzaklaşan yü zey ile yarı­ lır. Kolayca çizilir, v e yum uşaklığı n ed en iyle cilayı ço k gü ç alır. Cila­ lı ayna ü zerin e metal ü zerin e v e belki d e zift, d eri ya da p a rşöm en ü zerin e olduğundan daha iyi cila yapar. Daha sonra çiziklerini d o l­ durm ak için biraz yağ ya da bir yum urtanın beyazı ile ovulm alıdır; b öylelik le daha saydam v e in ce olacaktır. Ama birçok d en e y için onu cilalam ak zoru n lu değildir. E ğ e r ıs

bu kristal taşın bir parçası bir kita­ bın ü zerin e koyu lursa, kitabın aradan görü n en h er harfi çifte bir kırınım yolu yla çift görü necektir. Ve e ğ e r herhangi bir ışık ışını bu kristalin herhangi bir y ü z e y i ü ze­ rine dikey olarak ya da herhangi bir eğik açı ile d ü ş e rs e , aynı çifte kırınım aracılığıyla iki ışına b ölü n ­ müş olur. B u ışınlar g e le n ışık ışı­ nı ile aynı renktedir, v e ışıklarının niceliğin de b irbirlerine eşit ya da

Keti

4

çok yakından eşit görünürler. Bu kırınımlardan biri O ptiğin olağan

kuralına g ö re yerin e getirilir: havadan bu kristalin için e gelişin sinü­ sünün kırmma sinüsüne oranı beşin üçe oranı gibidir. Olağandışı kırı­ nım d e n e b ile ce k ötek i kırınım şu kurala göre y erin e getirilir: A D B C kristalin kırıcı yü zeyin i tem sil etsin , C o y ü z e y d e k i en büyük katı açıyı, G E H F karşıt yü zeyi, ve C K o y ü ze y ü zerin deki bir dikeyi. Bu d ik ey kristalin C F ayrıtı ile 19 d e r e ce 3 ' d eğ erin d e bir açı yapar. K F 'yi birleştirin, ve bunda K L ’ yi alın, ö y le ki K C L açısı 6 d e r e ce 4 0 ' v e L C F açısı 12 d e r e c e 2 3 ' olsun . Ve e ğ e r S T kırıcı A D B C yü ze y i üzerin de 7” y e g e le n herhangi bir açıdaki herhangi bir ışık ışınım tem sil ediyorsa, T V Optiğin olağan kuralına g ö re sinü s­ lerin verili 5’e 3 oranı tarafından belirlenen kırınmış ışın olsun. K L ’ ye k oşut v e e şit VX çizilsin. O nu V’ d en /C nin L’y e uzanm ası ile aynı yolda çizelim ; v e T X ‘i b irleştirelim , ö y le ki bu T X çizgisi olağandışı kırınım a g ö re T 'd e n X ’ e taşman ötek i kırınm ış ışın olacaktır. Ö y le y se , e ğ e r g e le n S T ışını kırıcı y ü ze y e dik ise, b ölü n m esiy le oluşturacağı T V v e T X ışınları C K ve CL çizgilerin e koşut ola ca k ­ lardır; bu ışınlardan biri, O ptiğin olağan yasalarına g ö r e yapm ası g erek tiği gibi, kristal içersin d en dikey olarak gid erken, öteki, TX,


ISAAC N E W T O N : OPTİK

150

dik ey d en sapan olağandışı bir kırınım yoluyla, ve den ey in g ö s te r d i­ ği gib i onunla yaklaşık 6 2/3 d e re ce lik bir V T X açısı yaparak gider. Ve bu yü zden V T X düzlem i ve C P K dü zlem in e koşut b en zeri d ü z­ le m le r dikey kırınım dü zlem leri olarak adlandırılabilir. Ve ken disin e doğru K L v e VX çizgilerin in çizildiği kıyı olağandışı kırınım kıyısı olarak adlandırılabilir. B e n ze r olarak, kaya kristalinin çifte bir kırınımı vardır; ama iki kırı­ nımın ayrımı ada kristalinde okluğu denli büyük v e belirgin değildir. Ada kristali ü zerin e ge len S T ışını T V ve T X ışınlarına b ölü n d ü ­ ğü, v e bu iki ışın cam ın uzak y ü zey in e ulaştıkları zam an, ilk y ü z e y ­ d e olağan yold a kırman T V ışını ikinci y ü ze y d e b ütün üyle olağan yold a y e n id en kınnacaktır; v e ilk y ü zeyd e olağandışı yolda kırman T X ışını ikinci y ü ze y d e bütünüyle olağandışı yolda yen id en kırm açaktır; ö y le ki bu h er iki ışın da ikinci yü zeyd en ilk g e le n ST ışınına koşut çizgilerde çıkacaklardır. Ve e ğ e r ik i a d a k r is t a li p a r ç a s ı İ k in c in in t ü m y ü z e y l e r i n i n b i r i n c i ­ n in t ü n ı k a r ş ıl ı k d ü ş e n y ü z e y l e r i n e k o ş u t o l a c a ğ ı b i r y o l d a a r k a a r k a ­ y a y e r l e ş t i r i l e c e k o l u r s a , il k k r i s t a l i n il k y ü z e y i n d e o l a ğ a n y o l d a k ı r m a n ı ş ın la r t ü m s o n r a k i y ü z e y l e r d e o la ğ a n y o l d a k ı r m a c a k t ı r ; v e il k y ü z e y d e o l a ğ a n d ı ş ı y o l d a k ır m a n ı ş ı n l a r t ü m s o n r a k i y ü z e y l e r d e o l a ğ a n d ı ş ı y o l d a k ır m a c a k t ır . Vc, k r i s t a l l e r i n y ü z e y l e r i ç e ş i t l i y o l ­ la r d a b i r b i r l e r i n e k a r ş ı e ğ i k o l s a l a r d a , b u n la r ın d i k e y k ı r m m a d ü z ­ l e m l e r i n i n b i r b i r l e r i n e k o ş u L o l m a s ı k o ş u l u y la a y n ı ş e y o lu r.

Ve, ö y leyse, ışık ışınlarımla kökensel bir a yn m varılır ki bunun aracı­ lığıyla kim i ışınlar bu den eyd e değişm eksizin olağan yolda, v e baş­ kaları değ işm ek sızin olağandışı yolda kınnırlar; çünkü e ğ e r ayrım k ök ensel değilse, ama ışınlara ilk ktrınmalarında getirilen yeni değişkilerden doğuyorsa, izleyen üç kırınımda yen i değ işk iler tarafından değiştirilecektir; oysa ayrım ın kendisi hiçbir başkalaşıma uğramaz, ama değişm ezdir, v e tüm kırınımlarda ışınlar üzerinde aynı etkiyi yapar. Ö yleyse olağandışı kırınım ışınların kökensel bir özellikleri tarafından y e rin e getirilir. Ve ge riy e kalan şey ışınların henüz ortaya çıkarılan­ lardan daha ço k k ök ensel özelliklerinin olup olm adığını araştırmaktır. S oru 26.

Işık ışınlarının d e ğ işik kök en sel özellik ler ile donatılı d e ğ i­

şik yanlan yok mudur? Çünkü e ğ e r ikinci kristalin dikey kın m m düz­ le m leri ilk kristalin dik ey k ın n ım dü zlem leri ile dik açılarda iseler, ilk kristal için den g e çe rk e n olağan yolda kırm an ışınların tüm ü d e ikin ci kristalin içinden g e çerk en olağandışı yolda kın nacaklardır; v e ilk kristalin için den g e çe rk en olağandışı yokla kırm an ışınların tümü de ikin ci kristalin için den g e çe rk e n olağan yolda kırınacaklardır. Ve, ö y le y s e , birbirlerinden ayrı doğada olan v e biri her zaman v e tüm


S O K U L A R / Q U E R IE S

konumlarda olağan yolda kırman, v e öteki h er zaman ve tüm konum ­ larda olağandışı yolda kırm an iki tür ışın yoktur. 2 5 ’ inci Soruda sözü edilen d e n e y d e iki ışın türiı arasındaki ayrım yalnızca ışınların yan­ larının dikey kırınım dü zlem lerin e karşı konum larındaydı. Çünkü bir v e aynı ışın burada yanlarının kristallere karşı konum lar ma g ö re kimi zaman olağan yolda, ve kim i zaman olağandışı yolda kınnır. E ğ er ışı­ nın yanları h er iki kristale karşı aynı yolda koyulursa, ışın h er iki­ sind e de aynı yolda k ın n ır; ama e ğ e r ışının ilk kristalin olağandışı kırınım ının kıyısına doğru bakan yanı aynı ışının ikinci kristalin ola ­ ğandışı kırınımının kıyısına doğru bakan yanı ile 90 d erece yapıyorsa (ki ikinci kristalin b irin ciye karşı, ve dolayısıyla ışık ışınlarına karşı konum unu değ iştirerek elde edilebilir), ışın d eğ işik kristallerde d e ­ ğişik yollarda kırmacaktır, İkinci kristal üzerine düşen ışık ışınlarının olağan yolda mı yoksa olağandışı yolda mı kırm acaklannı belirlem ek için bu kristali dön dü rm ekten v e onun olağandışı kırınım ının kıyı­ sının ışının şu ya da bu yanında olm asını sağlam aktan daha çoğ u g erek m ez. Ve ö y le y s e h er ışının dört yanı ya da çey reğ i olduğu düşü­ n ülebilir ki bunlardan birbirine karşıt ikisi içlerin d en birinin olağan­ dışı kırınım kıyısına doğru çev rilm esi durum unda ışının olağandışı yolda kırınmasına eğilim li olacaktır; v e ötek i ikisi, içlerin d en biri­ nin olağandışı kırınım kıyısına doğru çevrildiği h er zaman, on un ola ­ ğan yolda olanın dışında kırınmasına eğilim li olmayacaklardır. İlk iki ışına öy le y s e olağandışı kırınım yanları denebilir. Ve bu dü zen lem eler ışınlarda onların iki kristalin ikinci, üçüncü v e dördüncü yü zeylerin e g e lişlerin d en ö n ce olduğu, ve o yü zey lerd en g eçişlerin d e (g örü n ­ düğü den lisiyle) kırınım tarafından hiçbir başkalaşıma uğratdm adıkları, ve ışınlar tüm dört y ü zeyd e de aynı yasalara göre kırındıklan için, ö y le görü nü r kı o dü zen lem eler ışınlarda kök en sel olarak b u lu ­ nuyordu, v e ilk kırınım tarafından hiçbir başkalaşıma uğramamışlar, v e o dü ze n le m e le r aracılığıyla ışınlar ilk kristalin y ü zey in e g e liş ­ lerin de olağandışı kırınım yanlarının o sırada o kristalin olağandışı kırınım ın kıyısına doğrıı mu yoksa yanlarına doğru mu döndürüldük­ lerin e g ö re , kim ileri olağan yokla v e kim ileri ise olağandışı yolda kırmmışlardır. Ö y le y se her ışık ışınının iki karşıt yanı vardır, kökensel olarak ü ze­ rine olağandışı kırım ının bağımlı olduğu bir özellik le donatılıdır, ve ötek i iki karşıt yan o ö zellik le donatılı değildir. Ve g e riy e ışığın yan­ larının birbirlerinden ayrı olm asından ve ayırdedilnıesindeıı soru m ­ lu daha ço k özelliğinin olup olm adığını araştırm ak kalıyor. Işınların yanlarının yukarıda sözü edilen ayrım ını açıklamada ışın ­ ların ilk kristal ü zerin e dikey olarak düştüklerini varsaym ıştım . Am a


152

[RAAC N E W T O X : OPTİK

e ğ e r üzerine eğik olarak d ü şerlerse, sonu ç aynıdır. D ikey kırınım d ü zlem lerin in b irbirlerine dik açılarda oldu ğu nu varsayarsak, ilk kristalde olağan yolda kırm an ışınlar ikinci kristalde olağandışı y o l­ da kırınacaklardır; v e evrik olarak. E ğ e r iki kristalin dikey kırınım dü zlem leri birbirlerine ne koşut ne d e dikey ise, ama bir dar açı oluşturuyorlarsa, ilk kristalden çıkan iki ışık dem etin den h e rb iri ikin ci kristale gelişin de iki d em ete daha b ölün ecektir. Çünkü bu durum da iki dem etin h er birindeki ışın lar­ dan bir bölüm ü olağandışı kırınım yanlarını, bir bölüm ü ise ötek i yan­ larını ikinci kristalin olağandışı kırınım ının kıyısına doğru d ön dü r­ m üş olacaklardır. S oki; 27. Şim diye dek ışık fenom en lerin i ışınların y en i değ işk ileri yoluyla açıklam ak için icadedilm iş tüm önsavlar yanlış değil m idir? Çünkü bu fe n o m e n le r sanıldığı gibi yen i d eğ işk iler ü zerin e değil, anıa ışınların k ö k cn se l v e d eğ iştirilem ez özellikleri ü zerin e bağım ­ lıdır. Sonu 28. Işığın akışkan bir ortam içersin den iletilen basınç [pression ] ya da dev im d en oluştuğunu varsayan tüm önsavlar yanlış değil m idir? Ç ünkü tüm bu önsavlarda ışık fen om en leri şim diye dek ışın ­ ların yen i değ işk ilerin d en doğdukları varsayılarak açıklanm ıştır; ki yanlış bir sayıltıdır. E ğ e r ışık yalnızca edim sel dev im olm aksızın iletilen ‘ basınç'tan olu şsayd ı, on u kıran v e yansıtan cisim leri kanştıram az v e ısıtam azdı. E ğ e r yalnızca tüm uzaklıklara bir kıpıda iletilen dev im d en olu şsaydı, lıcr parlayan parçacıkta o devim i yaratm ak için h e r kıpıda son su z b ir ku vveti gerektirirdi. Ve e ğ e r ya bir kıpıda ya da zamanda iletilen basınçtan ya da devim d en oluşsaydı, gölgen in içersin e bü kü ­ lürdü. Çünkü basınç ya da devim bir akışkanda devim in bir parçasını durduran bir en gelin ötesin e dik çizg ilerd e iletilem ez, ama b ü k ü le­ c e k v e h e r yolda e n g elin ö tesin d e uzanan dingin ortam a yayılacak­ tır. Y erçekim i aşağıya doğru eğilim lidir, ama suyun y erçek im in d en doğan basıncı h er yö n e eşit g ü çle eğilim gösterir, ve aşağıya doğru o ldu ğu gibi yanlara da, v e düz g e çiş le rd e n olduğu gibi eğri g e ç iş le r ­ d en de, kolayca v e eşit g ü çle iletilir. Durgun suyun yü zeyin d ek i dal­ galar, onların bir parçasını durduran g en iş bir en g elin yanlarından g e çe rk e n , daha sonra bükülürler v e kendilerini dereceli olarak e n g e ­ lin arkasındaki dingin suya doğru genişletirler. Havanın se s le ri o lu ş ­ turan dalgalan, vuruşları ya da titreşim leri su dalgalan denli çok olm asa da belirgin olarak bükülürler. Çünkü bir çan ya da bir top s e s çıkaran cism in görü şün ü kesen bir tepenin ötesin d e işitilebilir, v e


S O R U L A R ,'Q 1IER IK S

ig :î

s e s le r eğri borular içersin den tıpkı düz olanlardaki den li kolayca ile ­ tilirler. Am a ışığın h içbir zaman eğri geçitleri izlediği ya da g ölgen in içersin e büküldüğü bilinm ez. Çünkü durağan yıldızların görü lm esi g e z e g e n le rd e n herhangi birinin araya girm esiyle sona erer. Ve gü n e­ şin parçalan da Ayın, M erkü r'ü n ya da V en üs’ün araya girm esiy le görü lm ey e son verirler. H erhangi bir cism in ayrıtlarına çok yakın g e çe n ışınlar yukarıda gösterd iğim iz gibi cism in etk isi yoluyla biraz bükülürler; ama bu bükülüm g ölgey e doğru değil ama g ölged en uzağa doğrudur, v e cisim tarafından yalnızca ışının g eçişi sırasında ve cisim ­ den ço k küçük bir uzaklıkta y erin e getirilir. Işın cism i g e ç e r g e ç ­ m ez, dosd oğru gider. Ada kristalinin olağandışı kırınım ını iletilen basınç ya da devim yoluyla açıklam ak için şim d iye dek (bildiğim d en lisiyle) bu amaçla o kristalin içersin de titreşen iki ayrı ortam varsayan H uygens'iıı dışın ­ da girişim de bulunan olm am ıştır. Ama o kristalin ardışık parçaların­ daki iki kırınımı den ediği ve onların yukarıda sözü edildiği gibi olduk­ larını bulduğu zam an, on lan açıklamayı başaram adığını kabul elli. Çünkü parlayan bir cisim den biçim deş bir ortam içersin d e n iletilen basınçlar ya da d e v im le r tüm yanlarda b en zer olm alıdır; oysa o d e ­ n e y le re g ö re ışık ışınları d eğ işik yanlarında değişik ö ze llik le r taşı­ y o r olarak görünürler. H u yg en s eth erin atışlarının ilk kristalin için ­ d en g e çiş te belli yen i d eğ işk iler kazanabileceğinden kuşkulandı ki bunlar onları ikinci kristalin konumuna g ö re onun içersin d ek i şu ya da bn ortam da iletilm eye b elirleyeb ilecek lerd i. Am a bunların hangi değişk iler olabileceğini saptayanındı, ne d e hu noktada doyurucu h er­ hangi b irşey düşünebildi. Ve e ğ e r olağandışı kırınım ın yeni d eğ işk i­ ler ü zerin e değil, ama ışınların k ök en se! ve d eğ iştirilem ez d ü ze n le ­ m eleri ü zerin e bağımlı olduğunu anlam ış olsaydı, ışınlar ü zerin de ilk kristal tarafından yaratıldığını sandığı o d ü zen lem elerin onlarda nasıl o kristale g e lişlerin d en ö n ce olabildiğini, ve g e n e l olarak par­ layan cisim ler tarafından çıkarılan tüm ışınların o dü zen lem eleri ken­ dilerinde daha baştan taşıyabildiklerini açıklamayı da eşit ölçü d e gü ç bulurdu. Baııa cn azından bu açıklanamaz görünüyor, e ğ e r ışık eth er yoluyla iletilen basınç ya da dev im d en başka b irşey değ ilse. Ve bu önsavlaı* yoluyla ışınlam ı nasıl alm aşık olarak kolay yan sı­ ma v e kolay iletim ataklarında olabildiklerini açıklam ak da eşit ö lçü ­ d e güçtür, ama belk i de tüm uzayda titreşen iki e th e rs e l orLamın oldu ğu , v e birinin titreşim lerinin ışığı oluşturduğu, v e ötek in in tit­ reşim lerinin daha hızlı oldu ğu ve birincinin titreşim lerini h er g e ç ­ tik lerinde onları o atak durumlarına getireb ildik leri varsayılm adık­ ça. Ama iki eth erin t.üm uzay boyunca nasıl yayıldıklarını, v e birb ir­


ISAAC NEVVTON; OPTİK

lerinin devim lerini yavaşlatm aksızın, bozm aksızın, dağıtm aksızın v e karıştırm aksızın nasıl bunlardan birinin ötek i ü zerin de e y lem d e bu­ lunduğunu v e dolayısıyla kendisi ü zerin de eylem d e bulunulduğunu kavram ak olanaksızdır. Ve aşırı ölçü d e s e y re k olm adıkları s ü rece, gök lerin akışkan ortam larla doldurulm asına karşı, g ö k le r b oyu n ca g e z e g e n le rin v e kuyruklu yıldızların her tür g e ç e k t e düzenli v e çok kalıcı devim lerin den biiyiik bir karşıçıkış doğar. Çünkü buradan a çık­ tır ki g ö k le r tüm duyulur dirençten v e dolayısıyla tüm duyulur özd ek ten yoksundurlar. Ç ünkü akışkan ortamların direnm e gü çleri bir yandan ortam ın par­ çalarının sü rtü şm elerin den , v e ö te yandan özd eğin sü rcdııru n ı ku v­ vetin d e n [ m inertiae\ doğar. K ü resel bir cism in direncin in ortam ın parçalarının sü rtü şm esin d en doğan parçası çap ile, ya da, en ço ğ u n ­ dan, birlikte alındıklarında çapın 'ed im i' ya da ‘işi’ [factum j v e küresel cism in lıızı ile çok yakından orantılıdır. Ve direncin özd eğin s ü re d e ­ n im k u vvetin den doğan parçası o işin karesi ile orantılıdır. Ve bu ayrım yolu yla iki tür d ire n ç h e r ortam da birbirinden ayırdedilebilir; v e bım lar ayırdedildiğinde havada, suda, civada v e b ö y le uygun bir h ızlan olan akışkan ortam larda devinen uygun bir büyüklü kteki ci­ sim lerin dirençlerinin h em en h em en tümünün de akışkan ortam ın parçalarının süredurnm k u vvetin den doğdukları bulunacaktır. Şim di, herhangi bir ortam ın diren m e gücünün ortam ın parçaları­ nın yapışkanlık, sürtünm e ya da sürtüşm esinden doğan parçası ö z d e ­ ğin daha küçük parçalara b ölü n m esiy le v e parçaların daha düz v e kaygan yapılm asıyla azaltılabilir; ama direncin süredurum ku vvetin ­ d en doğan parçası özd eğin yoğu nluğu ile orantılıdır, v e özd eği daha k ü çü k parçalara b ö le re k aznltılamaz, ne de ortam ın yoğu nluğu nu azaltarak olm anın dışında başka herhangi b iry o lla azaltılabilir. Ve bu n ed e n le rle akışkan ortam ların yoğu nluğu diren çleri ile ço k yakın­ dan orantılıdır. Yoğunlukta fazla ayrım g ö s te r m e y e n su, şarap ruhu, te re b e n tin ruhu, kaynar y a ğ gib i sıvılar diren çlerin d e d e fazla ayrım g ö sterm ezler. Su civadan on iiç ya da on d ört k ez daha hafif v c dolayı­ sıyla on ıiç ya da on d ört kez dalıa seyrektir, v e direnci sarkaçlarla yapı­ lan d e n e y le r yolu yla bulduğum gibi civadan aynı oranda ya da aşağı yukarı aynı oranda daha azdır, için d e soluduğum uz açık hava sudan se k iz ya da dokuz yüz kez daha hafif v e dolayısıyla sek iz ya da dokuz yü z kez daha seyrektir, v e buna g ö re direnci yin e sarkaçlarla yapılan d e n e y le r yolu yla bulduğum gibi sudan aynı oranda ya da aşağı yu ka­ rı aynı oranda daha azdır. Ve diren ç daha in ce havada daha da azdır, v e sonunda, havanın seyreltilm esiy le, duyum sanam az olur. Ç ünkü açık havada düşen küçük kuş tüyleri büyük bir d iren çle karşılaşırlar,


S O K U L A R /Q u m i ;s

155

ama havası iyice boşaltılm ış uzun bir cam boruda b irçok kez d e n e n ­ diğini görd ü ğü m gibi kurşun ya da altın denli hızlı düşerler. Bu y ü z­ den direnç akışkanın yoğunluğu!nun azalması] ile orantılı olarak daha da azalacak görünür. Çünkü hiç bir d e n e y bana civada, suda ya da havada devinen cisim lerin o duyulur akışkanların yoğunluk v e ya pış­ kanlığından doğandan başka herhangi bir duyulur direnç ile k arşı­ laştıklarını g ö s te r m e z — ki e ğ e r o akışkanların g ö z e n e k le ri ve tüm başka y erler yoğu n v e ince bir akışkan ile dolu olsaydı, karşılaşır­ lardı. Şimdi, e ğ e r havası iyice boşaltılm ış bir kaptaki direnç açık havadakinden yalnızca yüz kez daha az ise, civadakinden yaklaşık bir m ilyon kez daha az olurdu. Am a böyle bir kapta daha az, v e g ö k le r ­ de, Y eryüzünden üç ya da dört yüz m illik bir yü k seklik te ya da daha yukarıda daha da az görünür. Çünkü Mr. B öyle havanın cam kaplar­ da on bin kerenin üstünde sey reltileb ileceğin i g österm iştir; v e g ö k ­ ler aşağıda bizim ü reteb ileceğ im iz herhangi bir boşluktan çok daha boştur. Çünkü hava üzerin deki atm osferin ağırlığı tarafından sık ıştırıldığı v c havanın yoğu nluğu onu sıkıştıran k u vvetle orantılı old u ­ ğ u için, hesaplamalar yolu yla şu çıkar ki, Y eryüzünden yaklaşık yedi buçuk Ingiliz mili yü k seklikte hava Yeryüzünün yü zeyin d e oldu ğu n ­ dan dört kez daha seyrek tir; ve İli mil y ü kseklikte Yeryüzünün yü ze ­ yin de olduğundan onalfı kez daha seyrek tir; ve 22 xh , 30 ya da 38 mil y ü k sek lik lerd e sırasıyla v e yaklaşık 64, 2 56 ya da 1.024 kez daha s e y re k tir; ve 76, 152, 2 28 mil y ü k sek lik lerd e yaklaşık alarak 1.000.000, 1 .0 00.000.000.000 ya da 1.000.0 0 0 .0 00 .0 0 0 .0 00 .0 0 0 kez daha se yrek tir; v e bu b öyle gider. Isı cisim lerin yapışkanlığını azaltarak akışkanlığı çok fazla arttı­ rır. Soğukta akışkan olm ayan birçok cism i akışkan yapar, v e yağ, balzarıı v e bal gibi yapışkan sıvıların akışkanlığını arttırır, v e b öylelik le dirençlerini azaltır. Ama suyun direncini ön em li ölçü d e azaltmaz— ki e ğ e r suyun direncinin dikkate d eğ er bir bölüm ü parçalarının sü r­ tü şm e ya da yapışkanlığından doğsaydı azaltırdı. Ve ö y le y s e suyun direnci başlıca ve h em en h em en bütünüyle özd eğin in sîiredurum k u vvetin den doğar; ve dolayısıyla, e ğ e r g ö k le r su denli y oğu n o ls a ­ lardı, sudan daha az dirençleri olm azdı; e ğ e r civa denli yoğu n olsa ­ lardı, cıvadan daha az diren çleri olm azdı; e ğ e r saltık olarak yoğu n ya da herhangi bir boşluk olm aksızın özd ek dolu olsalardı, özd eğin h iç­ bir zaman ö yle ince v e akışkan olm adığını kabul edelim , civadan daha büyük bir dirençleri olurdu. Katı bir küre b öy le bir ortam da çapının u zunluğunun ü ç katı kadar d ev in m ed e devim in in yarıdan çoğu n u yitirir, v e katı olm ayan bir küre (g ezeg en lerin olduğu gib i) çok daha çabuk yavaşlatılırdı. Ve ö y le y s e g ez eg en lerin v e kuyruklu yıldızla­


15 6

ISA AC N EW TO N : OPTİK

rın düzenli ve kalıcı d ev im lerin e yol açm ak için, g ök leri tüm özd ek ten boşaltm ak zorunludur— belki de Yeryüzünden, g e z e g e n le rd e n v e kuyruklu yıldızlardan v e yukarıda betim len diği gibi aşırı ölçü d e eth e rse l bir ortam dan y ü k selen çok in ce buharlar, su buharlan ya da effluvia dışında. Yoğun bir akışkanın bize D oğa fen om en lerin i a çık­ lamada h içbir yaran olam az, çünkü g e z eg en lerin ve kuyruklu y ıl­ dızların devim leri onsuz daha iyi açıklanır. B öyle bir akışkan yalnızca o büyük cisim lerin devim lerini karıştırmaya v e yavaşlatmaya hizm et eder, ve D oğanın çe rçe v e sin i g ev şetir; ve cisim lerin g ö z e n e k le rin ­ d e yalnızca parçalarının onlardaki ısı v e etkinliği oluşturan titreşm e devim lerin i durdurm aya h izm et eder. Ve hiçbir yararı olm adığı ve D oğanın işlem lerini en gellediği v e onu gevşettiğ i için, varoluşu için hiçbir kanıt yoktur; v e ö y le y s e red dedilm esi gerekir. Ve e ğ e r re d ­ dedilirse, ışığın basınç ya da devim den oluştuğu, b öyle bir ortam içe r­ sinden iletildiği önsavları da onunla birlikte reddedilm elidir. Ve, b ö y le bir ortam ı red d etm ek için, Yunanistan'ın v e Fenike'nin bir boşluğu , atomları v e atomların yerçekim in i felsefelerin in ilk ilke­ leri yapan, v e örtük olarak y erçek im in i y oğu n özd ek ten başka bir n e d e n e y ü k leyen en esk i ve en ünlü felsefecilerin in yetk esi bizden yanadır. Daha sonraki fe ls e fe c ile r tüm şey leri d ü zen ek sel olarak açıklam ak için ön savlar uydurarak b öyle bir n edenin ird elem esin i doğal fe lsefen in dışına sü rerler v e başka n edenleri m etafiziğe bağ­ larlar; oysa doğal fe lse fen in başlıca işi önsavlar uydurm aksızın fe n o m e n le rd e n uslamlamada bulunm ak v e sonunda hiç kuşkusuz d ü ze n e k se l olm ayan en ilk n ed en e ulaşıncaya dek n ed en leri e tk i­ lerden çıkarsam aktır; ve yalnızca dünyanın dü zen eklerin i açığa s e r ­ m e k değil, ama başlıca bu ve b en zeri soruları çözm ektir. Ö zd ek ten h em en h em en b o ş olan yerlerd e ne vardır, v e nasıldır ki G üneş ve g e z e g e n le r aralarında y oğu n ö zd e k olm aksızın birb irlerin e doğru ye rçe k im i uygularlar? N asıldır ki D oğa lıiçbirşeyi boşuna yapm az; v e n ered en d ir ki evren de gördüğü m ü z tüm o dü zen v e gü zellik d o ­ ğar? Hangi e re k için kuyruklu yıldızlar vardır, ve n ered en d ir ki tüm g e z e g e n le r eşö ze k li y ö rü n g elerd e bir v e aynı yolda dev in irler v e bu arada kuyruklu yıldızlar büyük ölçü de e ş özek siz y örü n g elerd e h er tür yold a devin irler; ve durağan yıldızların birbirlerinin ü stün e dü ş­ m elerinin önüne g e çe n nedir? Nasıl olur da hayvanların b eden leri b ö y le s in c büyük bir sanat ile tasarlanır, v e çeşitli parçaları hangi e re k le r için tasarlanmıştır? G öz O ptikte b eceri olm aksızın ve kulak s e sle rin bilgisi olm aksızın mı tasarlandı? B eden in devim leri is te n ç­ ten nasıl doğarlar, v e hayvanlarda içgüdü n ered en gelir? Hayvanların duyu alanları duyarlı tözün bulunduğu v e şeylerin duyusal b içim le­


sorular

/ q u e r ie s

157

rinin o t.öze dolaysızca sunuluşlar! yoluyla algılanabilenden için sinir­ ler v e beyin aracılığıyla kendisine taşındığı y e r değil inidir? Ve bu şe y le r doğru olarak saptandığında, cisim sel-olm ayan, dirim li, anlıklı, h er y e rd e bulunan v e son su z uzayda (bir bakıma kendi senson « » !u n d a ) şeylerin kendilerini en yakından g ören v e onları baştan sona algılayan v e dolaysızca önünde bulunuşları yolu yla bütünüyle kavrayan bir Varlığın olduğu fen om en lerd en ortaya çıkm az m ı? Yal­ nızca im geleri duyu ö rgen leri yoluyla bizim k ü çük sem orm m \anm ıza taşman şe y le r orada bizde algılayan ve düşünen tarafından görülür v e gözlenirler. Ve bu fe ls e fe d e alılan her doğru adım bizi dolaysızca İlk N eden in bilgisin e gö tü rm ese de, gen e de bizi ona yaklaştırır ve bu n ed en le çok d eğ e rli görülecektir. S o r i : 2 9 . Işık ışınları parlayan tözlerd en yayılan çok kü çük cisim ler

değil m idir? Çünkü b ö y le cisim ler biçim deş ortam ların için den g ö l­ g e y e b ükü lm ck sizin doğ ru çizgilerde g eçecek lerd ir, ki bu ışık ışın­ larının doğasıdır. Ayrıca çeşitli özellik lere yeten ek li olacaklar, ve çeşitli ortam lardan g e çe rk e n özelliklerini değ işm em iş olarak sakla­ yabileceklerdir, ki ışık ışınlarının bir başka koşuludur. Saydam tö z ­ ler belli bir uzaklıkta ışık ışınlan üzerinde on lan kırmada, yansıtmada ve b ü k m ede etkili olurlar, v e ışınlar belli bir uzaklıkta o tözlerin par­ çalarını ısıtm ak için onları kendi paylanna kaynaştırırlar; ve belli bir uzaklıktan bu etki ve tepki cisim ler arasındaki çe k im kuvvetini çok andırır. E ğ e r kırınım ışınların çekim i yoluyla yerin e getiriliyorsa, fel­ sefem izin ilk elerin de gösterdiğim iz gibi geliş açısının sinüsü kırı­ nım açısının sinüsü ile belli bir orantı içinde olmalıdır. Ve bu kural d e n e y e g ö re doğrudur. Işık ışın lan camdan dışarı bir boşlu ğa g e ç e r ­ ken cama doğru bükülürler; v e e ğ e r boşluğa ço k eğik olarak d ü ş e r­ lerse, g e riy e cama doğru bükü lürler ve tam olarak yansıtılırlar; ve bu yansım a saltık bir b oşlu ğu n direncin e y ü k len em ez, ama n edeni cam ın dışına boşluğa gitm ek te olan ışınları çek en ve onları geri g e ti­ ren cam ın gü cü olmalıdır. Çünkü e ğ e r cam ın uzak yü zeyi su ya da duru yağ ya da sıvı v e duru bal ile n em len dırilirse, bu yapılm adığın­ da yansıtdacak olan ışınlar suya, yağa ya da bala g id ecek lerd ir; ve ö y le y s e camın uzak y ü zeyin e varmadan v e onun dışına g itm eye b aş­ lamadan ön ce yansıtılmaları söz konusu değildir. E ğer on un dışına suya, yağa ya da bala gid erlerse, ilerlem eyi sürdürürler, çünkü camın çek im i sıvının aykırı çek im i tarafından h em en h em en d en g elen ir v e etkisizleştirilir. Ama e ğ e r cam ın dışına onun çekim ini d e n g e le y e ­ ce k hiçbir çekim i olmayan bir boşluğa gid erlerse, camın çek im i onları ya büker ve kırar, ya da onları g eri g etirir ve yansıtır. Ve bu biri dü z­


ISA A C NEVVTON: 01T İK

le m v e ötek i biraz dışbü key iki cam prizm a ya da çok uzun te le s ­ koplardaki iki n e sn e -m e rce ğ i biraraya getirildiğind e v e tam d eğ m e durum unda olm ayacakları ama birbirlerinden ço k uzak da durm aya­ cakları bir yolda bastırıldığında çok daha açıktır. Çünkü ilk cam ın uzak y ü zeyin in ü zerin e dü şen ışık— ki orada cam lar arasındaki aralık bir parm ağın m ilyonda birinin ü zerin de değildir— o yü zey d en v e cam ­ lar arasındaki havaya da boşluk içinden g eçip g id ecek , v e ikinci cama gire ce k tir— tıpkı ikinci kitabın birinci bölüm ünün birinci, dördüncü v e sek izin ci G özlem lerin d e açıklandığı gibi. Am a, e ğ e r ikinci cam uzaklaştırılırsa, birinci camın ikinci yü zeyin in dışına hava ya da b o ş ­ luğa gid en ışık ileri gitm eyi sürdürm ez, ama ilk cama geri d ö n e r ve yansıtılır; v e ö y le y s e ilk cam m gü cü tarafından g e ri çekilir, çünkü orada onu g e ri d ön d ü recek başka h içb irşey yoktur. R en klerin tüm türlülüğünü ve kırınabilirlik d erecelerin i ü retm ek için ışık ışınları­ nın d e ğ işik büyüklü klerdeki cisim ler olm alarından daha öte h içbir­ ş e y g e re k li değildir, ki bunların en kü çükleri ren klerin en zayıfı v e en k oyu su olan m oru alabilir v e kırıcı y ü z e y le r tarafından d oğ ru g e ç e k te n daha kolayca saptırılabilir; v e geri kalanlar, büyüklükleri arttıkça, daha güçlü ve daha duru renkleri (mavi, yeşil, san, v e k ırm ı­ z ı) yapabilirler v e saptırılm alan güçleşir. İşık ışınlannı kolay yansıma ve kolay iletim ataklanna g e tirm e k için küçük cis im le r olm aların­ dan daha ö te h içb irşey g erek li değildir, ki bunlar ü zerin de etk id e bulundukları şe y d e çek im g ü çleri ya da bir başka k u v v et yoluyla tit­ reşim ler yaratırlar ve bu sonuncular ise ışınlardan daha hızlı olduklan için birbiri ardına onları g e ç e r le r v e onlan hızlarını sırayla arttıra­ cak ve azaltacak bir yolda kaynaştırarak o atak durum lanna sokarlar. Ve, son olarak, ada kristalinin olağandışı kırınım ı ço k büyük ölçü d e sanki h em ışınların h em de kristalin parçacıklarının belli yanlanna ye rle ş m iş bir tür çe k ici ku vvet [virtue] tarafından y erin e getirilm iş gibi görünür. Çünkü e ğ e r kristalin parçacıklarının şu değil de bu yan­ lanna y e rle ş m iş v e ışınlan olağandışı k ın m m k ıyısın a doğ ru eğ e n v e büken bir tür d ü zen lem e ya da ku vvet [virtue] olm asaydı, kristal ü zerin e dikey olarak dü şen ışınlar h em gelişlerin d e h em de çıkışla­ rında başka herhangi bir kıyıya değil de o kıyıya doğ ru kırınm azlar v e b ö y le ce ikinci yü zeyd e olağandışı kın nım kıyısının aykın bir du ru ­ mu yolu yla dikey olarak çıkm azlardı; çünkü kristal ışınların onun için den g e çm e le rin d e n sonra v e havaya ya da, e ğ e r dilersen iz, b o ş ­ luğa çıkarlarken ü zerlerin de etk id e bulunur. Ve kristal bu d ü zen le­ m e ya da k u vvet yolu yla ışınlar ü zerin de onların olağandışı kırınım yanlarından biri o kıyıya doğru bakmadıkça etk id e bulunm adığı için, bu, tıpkı iki m ıknatısın kutuplarının birbirlerine yanıt verm eleri gibi,


.S O K U L A R / (J U E R IE S

159

ışınların kristalin ku vvet ya da d ü zen lem esin e yam t v eren ve ona karşılık dü şen yanlarındaki bir kuvveti ya da d ü zen lem ey i kanıtlar. Ve m anyetizm anın yalnızca mıknatısta v e dem irde anlatılabilınesi ve yayılabilm esi v c bulunması gibi, bu dikey ışınları kırm a k u vveti de ada kristalinde daha büyük, kayanın kristalinde daha kü çüktür ve henü z başka cisim lerd e bulunmamıştır. B u kuvvetin m anyetik old u ­ ğunu sö ylem iyoru m : başka bir tiir ku vvet olarak görünür. Yalnızca ne olursa olsun, cisim ler olarak kabul edilm edikleri sü rece, ışık ışın­ larının uzaya g ö re konumlarına ya da için den geçtik leri ortam a hiçbir biçim de bakılm aksızın yanlarının ikisinde öteki yanlarında olm ayan sürekli bir ku vvetin bulu n abileceğini anlamanın gü ç oldu ğu nu s ö y ­ lüyorum . Bu Soruda bir boşluk ile ve ışık ışınlarının cama ya da kristale d o ğ ­ ru çek im leri ile dem ek istediğim ş e y 1 8 ,1 9 v e 2 0 'n ci Sorularda s ö y ­ len m iş olanlardan anlaşılabilir. Som : 30. B üyük cis im le r v e ışık b irbirlerine dön dü rü lebilir değil midir, ve cisim ler etkinliklerinin çoğu nu bileşim lerine giren ışık par­ çacıklarından alamazlar m ı? Çünkü tüm durağan cisim ler ısıtıldıkla­ rında y e te rin ce sıcak kaldıkları s ü re c e ışık yayarlar, v e yukarıda gösterdiğim iz gibi ışık da kendi payına ışınları cisim lerin parçaları­ na çarpar çarpmaz onlarda durur. Parlamaya sudan daha az yatkın baş­ ka hiçbir cisim b ilm iyorum ; ve g e n e de su, Mr. B o y le 'u n den ediği gibi, y in e le y e n damıtmalar yoluyla katı toprağa dönüşür, v c sonra bu toprak yeterli bir ısıyı kaidırabildiği zaman ısı yoluyla başka cisim ­ ler gibi parlar. C isim lerin ışığa v e ışığın cisim lere değişim i tözsel dön ü şü m ler­ den haz du yııyor görü nen D oğanın sü recin e bütünüyle uygun düşer. Ç ok akışkan, tatsız bir tuz olan suyu D oğa ısı yolu yla bir tür hava olan buhara, ve soğu k yoluyla ise sert, saydam , kırılabilir, kaynaşa­ bilir bir taş olan buza değiştirir; v e bu taş ısı yolu yla suya, v e buhar ise soğu k yoluyla suya g e ri döner. Toprak ısı yolu yla ateş olur, ve soğu k yoluyla toprağa geri döner. Yoğun cisim ler mayalanma y o lu y ­ la çeşitli hava türlerine seyrelirler, ve bu hava mayalanma yoluyla, ama kimi zaman mayalanma olm aksızın, y oğu n cisim lere g e ri döner. Civa kimi zaman akışkan bir metal biçim inde, kimi zaman sert bir kırılabilir m etal b içim inde, kimi zaman süblim den ilen çüriitücü bir saydam tuz b içim inde, kimi zaman M ercu rim dulcis den ilen tatsız, saydam , uçucu beyaz toprak biçim inde görünür; ya da Z in cifre d en i­ len saydam sız ve uçucu bir kırm ızı toprak b içim inde; ya da kırm ızı ya da beyaz bir tortu biçim inde ya da akışkan bir tuz b içim in d e; ve


160

ISAAC NKVVTON: OFTİK

dam ıtm ada buhara döner, boşlukta çalkalandığı zam an ateş gibi p a r­ lar, Ve tüm bu değ işim lerd en sonra yine ilk civa biçim in e g e ri döner. Yumurtalar duyum sanam az n iceliklerd en başlayarak b üyür v e hay­ vanlara değişirler; iribaşlar [tadpole] kurbağalara, v e kurtçuklar s i­ n ek lere. T ü m kuşlar, hayvanlar ve balıklar, böcekler, ağaçlar ve başka bitkiler, d eğ işik parçaları ile, sudan v e sulu ten tü rlerd en v e tuzlar­ dan gelişirler, ve çü rüm e yolu yla yine sulu tözlere g eri dönerler. Ve açık havada birkaç gün b e k le y e n su bir tentür (m altınki gibi) verir ki, daha uzun b ekletildiğin de bir çök elti v e bir ruh verir, ama çü rü ­ m e aşamasından ö n ce hayvanlar v c bitkiler için b e s le n m e y e u ygu n ­ dur. Ve b ö y le çeşitli v e tuhaf tözsel dön ü şü m ler arasında niçin D oğa cisim leri ışığa v e ışığı cisim lere değiştirem esin ?

S oru 31. C isim lerin küçük parçacıkları yalnızca ışık ışınları ü zerin ­ de onları yansıtm ak, kırm ak ve bükm ek için değil, ama ayrıca D oğa fen om en lerin in büyük bir bölüm ünü ü retm ek için birbirleri ü zerin ­ de d e uzaktan e y le m d e bulunmalarını sağlayan belli güçler, e rd e m ­ ler, ya da ku vvetler Ypowers, virtues, o rfo rces] taşım azlar m ı? Çünkü iyi bilindiği gibi cisim le r y erçek im i, m anyetizm a v e elek trik çek im ­ leri yolu yla birbirleri ü zerin de e y le m d e bulunurlar; v e bu örn ek ler D oğanın gidiş v e g e çe ğ in i gösterir, v e bunlardan daha ço k sayıda çe k ici gü çlerin olm ası olasılığını ortadan kaldırmazlar. Çünkü D oğa kendi ile ço k tutarlı v e uyum ludur. Bu çek im lerin nasıl y erin e g eti­ rile b ile ce ğ in i burada ird e lem ey eceğ im . Ç ekim d ed iğim ş e y dürtü yoluyla, ya da bilm ediğim bir başka araç yolu yla y erin e g etiriliyor olabilir. O sözcü ğ ü burada yalnızca gen el olarak n ed en i n e olursa olsun cisim lerin birbirlerine d oğ ru yön elm elerin i sağlayan herhan­ gi bir k u vveti b elirtm ek için kullanıyorum . Çünkü, çek im in yerin e getirilm esin i sağlayan n edeni araştırmadan ön ce, hangi cisim lerin birbirlerini çektiklerin i, v e çek im in yasalarının v e özellik lerin in n e ­ le r olduğunu D oğanın fenom en lerin den öğren m eliyiz. Yerçekim inin, m anyetizm anın v e elek triğin çek im leri ço k b elirgin uzaklıklara ula­ şırlar, v e çıplak g ö z le r yoluyla böyle gözlenm işlerdir, ve şim d iye dek g ö z le m d e n kaçacak denli k ü çük uzaklıklara ulaşan başkaları ola b i­ lir; v e belki de elek trik sel çek im sürtünm e tarafından uyarılm aksızın bile b ö y le küçük uzaklıklara ulaşabilir, Çünkü tartar tuzu sıvılaştığı zaman, bu tartar tuzunun parçacıkla­ rı ile suyun havada buharlar biçim inde yü zen parçacıkları arasındaki bir çek im yoluyla olm az m ı? Ve sıradan tuzun ya da g ü h erçilen in ya da zaç yağının sıvılaşm am ası b öy le bir çekim in yoksunluğundan ötü ­ rü değil m idir? Ya da tartar tuzunun havadan kendi n iceliğin in belli


S Ü K U L A K /Q U E K [ f i S

161

bir oranından daha fazla su çek m em esin in nedeni su ile doyduktan sonra çek ici k u vvetin dek i bir yoksunluktan ötürü değil m idir? Ve ortalama bir ılık ısı ile damıtılan biricik şey olan su bu çe k ici gü çten başka hangi n edenle tartar tuzundan büyük b irisi olm aksızın damıtılmayaenktır? Ve zaç yağının havadan oldukça yü ksek bir su n iceliği çe k m e si v e doyduktan sonra daha çoğu nu çe k m e m e s i v e dam ıtıl­ mada suyun gitm esin e büyük bir gü çlükle izin verm esi zaç yağı par­ çacıkları ile su parçacıkları arasındaki b en z er bir çek ici gü çten ötürü değil m idir? Ve ardardn aynı kaba dökülen su v e zaç yağı karışımda ço k ısındıkları zaman, bu ısı sıvıların parçalarındaki büyük bir d e v i­ mi kanıtlamaz mı? Ve bu devini iki sıvının parçalarının karışım da şid­ d etle bileştiklerini, ve dolayısıyla birbirlerine doğru ivm elen m iş bir d ev im le atıldıklarını kanıtlamaz mı? Ve dem ir talaşları ü zerin e dökü ­ len aqua fortis ya da zaç ruhu talaşları büyük bir ısı v e kaynam a ile çözündürdüğü zaman, bu ısı v e kaynama parçaların şiddetli bir d e v i­ m i tarafından ortaya çıkarılm az mı, ve o devim sıvının asit parça­ larının m etalin parçalarına doğru şidd etle atıldıklarını v e en son parçacıklarının arasına v e m etalin ana kü tlesine girin ce y e dek zorla g ö z e n e k le ri için e aktıklarını, o parçacıkları kuşatarak onları ana kü t­ leden koparıp suyun için e doğru yüzm ek ü zere se rb e s t bıraktıkları­ nı kanıtlamaz mı? Ve hafif bir ısı ile damıtılacak biricik şey olan asit parçacıkları ço k şiddetli bir ısı olm aksızın m etalin parçacıklarından ayrdm adıkları zaman bu aralarındaki çek im i doğrulam az m ı? Sıradan tuz ya da giih erçile üzerine dökü len zaç ruhu tuz ile bir­ likte kaynadığı v e onunla b irleştiği, ve damıtmada sıradan tuzun ya da g ü h erçilen in ruhu daha ön ce yaptığından çok daha kolayca ortaya geld iği ve zaç ruhunun asit parçası arkada kaldığı zam an, bu tuzun kalıcı alkalisinin zaçın asit ruhunu kendi ruhundan daha gü çlü ola ­ rak çektiğini, ve h erik isin i de tutmayı başaramayarak kendisininkini bıraktığını kanıtlamaz mı? Ve zaç yağı kendi ağırlığı kadar gü h erçileden çekilip çıkarıldığı, ve h er iki b ileşend en bileşik bir giih erçile ruhu dam ıtıldığı, ve bu ruhun iki parçası karanfil ya da k im yon toh u ­ m u yağının ya da bitk isel ya da hayvansal tözlerin herhangi b ir ağır yağının ya da biraz kükürt balzamı ile kalınlaştırılm ış n eft yağının bir parçası üzerin e döküldüğü, ve sıvılar karışımda ço k fazla ısın d ık ­ ları v e yukarıya h em en yanıcı bir alev gön derd ikleri zam an, birden ortaya çık ıv eren bu çok büyük ısı iki sıvının şiddetle karıştıklarını, ve parçalarının karışım da ivm elenm iş bir dev im le birbirlerine d o ğ ­ ru aktıklarını ve en büyük ku vvetle çarpıştıklarını tanıtlamaz m ı? Ve aynı bileşik ruh ü zerin e dökülen iyi in celtilm iş şarap ruhu aynı ne.denle birden bire alevlen m ez m i; v e kükürt, gü h erçile v e tartar


ISAAC N K W TO N : OPTİK

tuzundan b ile ş m iş ğ w /«'s fu lm in a n s kükürt v e g ü h erçilcn in a sit ru h ­ ları b irbirlerine doğru v e tartar tuzuna doğ ru sarsıntı tarafından bü ­ tünü h em e n buhar ve aleve d ön d ü recek denli büyük bir şidd etle atılırken baruttan çok daha ani v e şiddetli bir patlama yapm azlar nıı? Ç özü lm en in yavaş olduğu yerd e, yavaş bir kaynama ve hafif bir ısı yaratır; v e daha çabuk oldu ğu y erd e daha büyük ısı ile daha büyük b ir kaynama yaratır; v e birden bire yapıldığı y e rd e , kaynam a ateşin v e alevin ısısına eşit bir ısı ile ani ya da şiddetli bir patlamaya çekilir. B ö y le c e yukanda d eğinilen bileşik gü h erçile ruhunun bir dirhem i b oşlukta yarım dirhem kim yon tohum u yağı ü zerin e döküldüğü za­ man karışım hem en barut gibi bir çakış yaptı, v e altı parmak gen işlik te ve sek iz parm ak derinlikte bir cam olan boşaltına boru lu kavanozu patlattı. Ve toz gibi ezilm iş v e e ş it bir ağırlıkta d em ir talaşı v e biraz su ile macun yapılm ış büyükçe bir kükürt kütlesi bile dem ir ü zerin ­ d e e y le m d e bulunur, v e b eş ya da altı saatte doknnulam ayacak denli ısınır v e bir alev çıkanr. Ve bu d en ey lerin Y eryüzün de bol bol bulu­ nan büyük kükürL niceliği v e Yeryüzünün iç bölüm lerin in sıcaklığı, v e sıcak kaynaklar, v e yanan dağlar ile, ve m aden gazlan, mineral parıltıları, y e r sarnıııtılan, b oğu cu sıcak gaz çıkışları, kasırgalar, ve fışkırm alar ile karşılaştırılm asıyla kükürtlü buharların Y eryüzünün içlerin d e bol bol bulunduklannı ve m ineraller ile mayalandıklarını, ve kimi zaman ani bir parlanın ve patlama ile ateş aldıklarım, v e, e ğ e r yeraltı m ağaralanna kapatılm ışlarsa, bir m adenin boşaltılm asında o ldu ğu gibi, Yeryüzünün büyük bir sarsıntısı ile m ağaralan patlattı­ ğın ı öğre n e b iliriz. Ve sonra patlama tarafından yaratılan sıcak ve b oğu cu buhar Yeryüzünün g ö z e n e k le ri içersin den çıkarak fırtına ve kasırgalar oluşturur, v e kimi zaman yerin kaymasına, den izin kay­ nam asına n eden olu r v e suyu oradan damla damla yukarılara taşır v e bunlar ağırlıkları ile yine aşağılara püskürürler. Yine kim i kükürtlü buharlar Yeryüzünün kuru olduğu tüm zamanlarda havaya y ü k s e ­ le re k orada nitröz asitleriyle mayalanır, ve kim i zam anlar ateş ala­ rak ş im şe k le re v e gü kgürültülerin e v e ateşten m eteorlara n eden olurlar. Çünkü hava, ondaki dem ir v e bakırın paslanm asından, üllem e ile ateşin tutuşturulm asından, v e solun um yoluyla yü reğin atı­ şından görü ld ü ğü gibi, mayalanmaları hızlandırm aya uygun asit buharlan ile doludur. Şim di, yukanda değ in ilen d ev im ler öy le s in e büyük v e ö y le s in e y e ğin d ir ki, mayalanmalarda cisim lerin h em en h em en din gin likte olan parçacıklarının onlar ü zerin d e ancak birbir­ lerin e yaklaştıkları zaman etkide bulunan ve birbirleri ile karşılaşıp büyük bir şiddetle çarpışmalarına neden olan çok güçlü bir ilke y olu y ­ la yen i d evim lere geçirildiklerini, v e devim ile ısındıklarını, ve birbir­


S O R U L A R .'Q IJ EKİ ES

163

lerin i param parça ettik lerin i v c lıavaya ve buhara v e a lev e yittik le­ rini gösterirler. Sıvılaşm a durum undaki tartar tuzu herhangi bir m etal eriyiğine dök ü ldü ğü n d e m etali çök elttiği v e on un çam u r b içim in d e sıvının dibine çö k m e sin e y ol açtığı zaman, bu asit parçacıklarının tartar tuzu tarafından metal tarafından olduğundan daha gü çlü çekildik lerin i, ve daha güçlü çek im yoluyla m etalden tartar tuzuna gittiklerini kanıtla­ maz mı? Ve aqtta /orta l.ek i bir d em ir eriyiği lapis calam inarisi ç ö ­ zündürdüğü v e dem iri kendi başına bıraktığı zam an, ya da bir bakır e riyiği ona batırılan dem iri çözü n dü rdü ğü v e bakırı ken di başına bıraktığı zam an, ya da hır güm üş eriyiği b a k ın çözü n d ü rd ü ğ ü ve güm üşü kendi başına bıraktığı zaman, ya da b i r a c a foriis te civa eri yiği dem ir, bakır, kalay ya da kurşun ü zerin e döküldüğü v e metali çözü n dürüp civayı kendi başına bıraktığı zaman— tüm bunlar aqua fortisin asit, parçacıklannın lapis calam inaris tarafından d em ir tara­ fından olduğundan daha güçlü, dem ir tarafından bakır taralından oklu­ ğundan daha gü çlü çekildiğini, v e bakır tarafından gü m ü ş tarafından olduğundan daha güçlü çekildiğini, v e dem ir, bakır, kalay v e kurşun tarafından civa tarafından olduğundan daha güçlü çek ild iğin i kanıt­ lamazlar nıı? Ve aynı n eden le dem ir çözü n ebilm ek için bakırdan daha ço k , v e bakır öteki m etallerden dalıa çok aqu afortis g erek tirm ez mi; v e tüm m etallerden en kolay çözü n en i v e paslanmaya en yatkın ola­ nı d em ir değil m idir; ve dem irden sonra bakır? Z aç yağı biraz su ile karıştırıldığı ya da sıvılnştığı, ve damıtmada su gü çlü k le yü k seldiği ve zaç yağının bir parçasını zaç ruhu b içim in ­ de ken disi ile birlikte getirdiği, v e bu ruh (dem ir, bakır ya da tartar tuzu üzerine döküldüğünde) cisim le birleşip suyu kendi başına bırak­ tığı zam an, bunlar asidik ruhun su tarafından çekildiğin i, ve kalıcı cisim taralından su tarafından olduğundan daha çok çek ild iğin i, ve buna g ö re kalıcı cism e yaklaşm ak için suyu bıraktığını kanıtlamaz mı? V c aynı n eden le sirkede, aqua fo rtiste, v e tuz ruhunda biraraya karıştırılan su ve asit ruhlar damıtmada birbirlerini tutup birlikte y ü k s e lm e zle r mi; ama e ğ e r çözündürücü özd ek tartar tuzu üzerin e ya da kurşun ya da dem ir ya da çözü n d ü rebileceği h erhangi bir katı cisim üzerin e dökülürse, asit, daha güçlü bir çek im yolu yla cism e sarı­ lıp suyu kendi başına bırakmaz mı? Ve şun lann tümü de bir karşılık­ lı çe k im d e n değil inidir; İs v e rîeniz-tıızu ruhlarının b irle ş e re k daha kaba ve sudan özgür oldukları için ön ced en olduğundan daha az uçucu olan nişadır parçacıkları oluşturm aları; ve nişadır parçacıklarının süblim asyonda kendi başlarına sü b lim leşm eyecek antim on parçacı klanm yukarıya taşımaları; ve civa parçalarının tuz ruhunun asit parça­


164

ISAAC NEVVTON: ( » T İ K

cıkları ile biri e ş e re k süblim civa oluşturm aları, v e kükürt parçacık­ ları ile zincifre oluşturm aları; v e iyi in celtilm iş şarap ruhu v e idrar ruhu parçacıklarının b irleşm eleri v e onları çözü n dürm ü ş suyu k en ­ di başına bırakarak tutarlı bir cisim oluşturm aları; v e tartar tuzun­ dan ya da sön m em iş k ireçten zin cifre süblim e ed erk en , kükürtün tuzun ya da kirecin daha güçlü bir çek im i yoluyla cıvayı ken di başına bırakm ası ve katı cisim ile birlikte kalm ası; v e süblim civa antim on ­ dan ya da antim on katıklısından [regulıts] süblim e edildiği zaman, tuz ruhunun civayı sa lıverm esi v e onu daha gü çlü olarak çe k e n antim on lu m etal ile b irleşip ısı h er ikisini d e birlikte y ü k s e lte ce k denli büyük oluncaya d e k onunla birlikte kalm ası, v e sonra m etali onunla birlikte antimon macunu den ilen fazla eriyici bir tuz biçim inde yukarı taşım ası, ü stelik yalnız başına tuz ruhu h em en h em en su denli u çu ­ cu, v e yalnız başına antim on kurşun den li katıyken? Aqua fo rtis altını değil ama gü m ü şü çözündürdüğü, v e a q m regia gü m ü şü d eğ il ama altını çözü n dürdüğü zaman, aqua fortis gü m ü şe oldu ğu gibi altına da iş le y e ce k denli incedir, ama çek ici k u vvetin ona giriş sağlamasını ister, v e aqua regia altına olduğu gibi gü m ü şe de iş le y e c e k denli incedir, ama ona giriş sağlayacak çek ici ku vveti ister d e n e m e z m i? Ç ünkü aqua regia biraz tuz ruhu ile ya da nişadır ile karışm ış a q m /o rftste n başka b irş e y değildir; v e g id erek aqua fo rtiste çözü n m ü ş sıradan tuz bile çözü n dü rü cü ye altını çözü n dü rm e yeten eğin i verir, üstelik tuz kaba bir cisim olsa bile. Ö y leyse tuz ruhu aqua fortis ten gü m ü şü çök el tirşe, bu gü m ü şü çe k e re k ya da belki de iterek değ il, ama aqu afortisi çe k e re k ve onunla b irleşerek yapılmaz m ı? Ve su antim on v e nişadır süblim esind en ya da antim on m acu­ nundan antim onu çök erttiği zam an, bu nışadırı ya da tuz ruhunu çö zü n d ü rerek , onunla karışarak v e onu zayıflatarak, v e antim onu çe k e re k değ il ama b elk i d e iterek yapılm az m ı? Ve suyun v e yağın, civanın v e antim onun, kurşunun ve dem irin parçaları arasında çe k i­ ci bir k u vvetin yok lu ğu bu tözlerin karışm am asından sorum lu değil m idir; v e civa v e bakır zayıf bir çek im d en ötürü gü çlü k le karışm az­ lar m ı; v e civa v e kalay, antim on v e demir, su v e tuzlar gü çlü bir çe k im d e n ötürü kolayca karışm azlar m ı? Ve, g e n e l olarak, ısı aynı ilk ed en ötürü türdeş cisim leri b irleştirm ez v e ayrışık cisim leri ayır­ maz m ı? A rse n ik sabun ile bir çözü n dü rü cü , v e süblim civa ile antim on m acunu gibi ço k eriyici bir u çu cu tuz verd iği zaman, bu bütünüyle u çu cu bir töz olan arseniğin karşılıklı bir çek im yolu yla güçtü olarak tutundukları v e b ö y le ce u çu cu parçaların kalıcı parçaları yukarıya taşım aksızın y ü k s e lm e y e ce k le ri bir yolda kalıcı ve uçucu parçalar­


S O R U U K /C J U E R IliS

1 65

dan b ileşm iş olduğunu g österm ez m i? Ve b öy lece, eşit ağırlıkta şarap ruhu v c zaç yağı birlikte yum uşatıldıktan v e damıtmada birbirleri ile kanşm ayacak iki hoş kokulu v e uçucu ruh verd ik leri v e gerid e kalıcı bir kara toprak arttığı zaman, bu zaç yağının çe k im yoluyla g ü ç­ lü olarak birleşm iş v e b ö y le ce şarap ruhu uçucu parçaları kalıcı par­ çalardan çe k ip ayın ncaya dek uçucu, asit, akışkan bir tuz biçim inde birlikte y ü k s e le ce k le ri bir yolda u çu cu v e kalıcı parçalardan o lu ş ­ m uş olduğunu gö ste rm e z mi? Ve ö y le y s e per cam panam kükürt yağı zaç yağı ile aynı doğada olduğu için, kükürdün d e u çu cu v e kalıcı parçaların birbirlerine çek im yoluyla süblim asyonda birlikte y ü k s e ­ le ce k le ri denli gü çlü tutunan bir karışımı olduğu çıkarsanam az m ı? Kükürt, çiçek lerin in neft yağı için de çözü n dürülm esi v e eriyiğin da­ m ıtılm asıyla kükürdün tutuşm ayacak denli kalın bir yağdan ya da yağlı katrandan, bir asit tuzundan, çok kalıcı bir topraktan v e biraz m etalden oluştuğu bulunur, İlk üçünün birbirlerine ço k eşitsiz olm a­ dıkları, ama dördüncünün dikkate almaya bile pek d e ğ m e y e ce k denli k ü çü k bir n icelik te olduğu bulundu. A sit tuz, suda çözü n dü ğ ü n de, per cam panam kükürt yağı ile aynıdır, ve Yeryüzünün içlerinde, ö z e l­ likle ak prit.lerde çok bol bulunur, v e bunların zift, demir, bakır ve toprak olan ötek i b ileşen leri ile birleşir v e onlarla şap, zaç yağı ve kükürdü bileştirir. Yalmz başına toprak ile şapı birleştirir; yalnız başı­ na m etal ile, ya da birlik le m etal v c toprak ile zaç yağını bileştirir; v e zift ve toprak ile kükürdü bileştirir. Bu yü zd en d ir ki ak pritler o üç m ineral ile birlikte bol bulunurlar. Ve bu m ineralleri b ileştirm ek için biraraya gelm eleri, ziftin kükürdü süblim e etm esinin biricik yolu olarak öte k i b ileşenlerini yukarıya taşım ası b ileşen lerin karşılıklı çek im in d en değil midir? Ve aynı soru D oğadaki t.üm, ya da h em en h em en tüm kaba cisim ler açısından da sorulabilir. Çünkü hayvanla­ rın v e bitkilerin tüm parçalan, ayrıştınlm alarından görü n d ü ğü gibi, uçucu v e kalıcı, akışkan v e katı tözlerden olu şm uştur; v e kim yager lcrin bugüne dek bileşim lerini yoklayabilm iş olm alan ölçü sün de, tu z­ lar v e m ineraller de bövledir. Süblim d v a yen i riva ile y en id en -sü b lim e edildiği v e suda pek çö zü n m e y e n beyaz, tatsız bir toprak olan » ıercurius d u k is oldu ğu zaman, ve tuz ruhu ile yem den-süblinıe edilm iş nıercurius d u k is sü b ­ lim civaya g e ri döndüğü zam an; v e biraz asit ile çü rü yen m etaller tatsız v e suda çözü n m ez bir toprak olan pasa d ön ü ştü k leri zam an, v e bu toprak daha çok asit em dirilince m etalik bir tuz oldu ğu zam an: v e örn eğin kurşun ispat gibi kimi taşlar doğru bir çözü n dürüciid e eridiklerin de tuzlar oldukları zaman— tüm bunlar tuzların çek im y o ­ luyla birleşm iş kuru toprak v e sulu asit olduklarını, v e toprağın onu


166

ISA AC N E W TO N : OFl'İK

suda çö zü n ebilir yapacak denli asit olm aksızın bir tuz olm ay acağ ı­ nı g ö s te r m e z mi? A sitlerin keskin v e yakıcı tatlan asit parçacıkları­ nın dilin parçacıkları üzerine aLilmalarım v e on lan kaynaştırmaların; sağlayan güçlü çek im d en doğm az m ı? Ve m eta ller asit çözü n dürücü le rd e çözü n dükleri, v e m etal ile b irleşik asitler d eğ işik bir tarz­ da davrandıkları ve b ö y le ce bileşim ön cek in d en ço k daha yum uşak ayrı bir tat v e ara sıra tatlı bir tat taşıdığı zam an— bunun n edeni asitlerin m etalik parçacıklara yapışm aları v e b öy lelik le e tk in lik le­ rinin çoğu n u yitirm eleri değil m idir? Ve e ğ e ı asit bileşim in suda çö zü n m e s in i sağlayam ayacak den li kü çük bir oranda is e , m eta le gü çlü olarak yapışm akla etkinliğini v e tadını y itirm e y e ce k v e b ile ­ şim tatsız bir toprak olm ayacak m ıdır? Ç ünkü dilin n em i tarafından çö zü n e b ilir olm ayan ş e y le r tat [duyusu] ü zerinde etkili olmazlar. Y erçekim inin denizin Yeryüzünün daha y oğu n v e daha ağır par­ çalarının çe v re sin d e akmasını sağlaması gibi, çe k im de tuz parça­ cıklarını oluşturm ak için sulu asidin toprağın daha yoğu n v e daha sıkı parçacıkları çe v re s in d e akm asını sağlayabilir. Ç ünkü b öy le d e ğ ilse asit tu zlan suda çözü n ebilir yapm ak için toprak v e sıradan su arasında bir aracı olm a görev in i y erin e g e tirm e y e ce k tir; n e de tartar tuzu kolayca asiti çözü n m ü ş m etallerd en ayırıp çe k e b ile ce k , n e de m etaller cıvadan asidi çekebileceklerdir. Şim di, Y eryüzünün biiyük k ü resinde ve d en izd e en yoğu n cisim lerin ağırlıklan yoluyla suda batmaları, ve her zaman kü renin özeğ in e doğru gitm ey e çabalamalan gibi, tuzun parçacıklarında da en yoğu n özd ek h er zaman parçacığın ö z e ğ in e yaklaşm aya çabalayabilir, ö y le ki bir tuz parça­ cığı ö z e k te yoğu n, sert, kuru ve topraksı, ve çe v re d e sey rek , yu m u ­ şak, nem li v e sulu olm akla bir kaosa benzetilebilir. Ve bu yü zden ö y le görü nü r ki tuzlar kalıcı bir doğadadırlar, çü nkü sulu parçalan şidd et yoluyla uzaklaştırılm adıkça, ya da çü rüm edeki yum uşak bir ısı tarafından ö z e k s e l toprağın g öz e n e k le rin e em d irilm ed ik çe, ve bu sonunda toprak su tarafından çözü n d ü rü lü n cey e v e k ü çü k lü k le­ ri n e d en iyle çürüm üş bileşim in siyah ren kte g örü n m esin e yol açan kü çük parçacıklara ayrılıncaya dek g itm ed ik çe, kolay kolay y o k e dilem ezler. Yine hayvanlann v e bitkilerin parçalarının değ işik biçim ­ lerini korum aları v e besinlerini özü m sem eleri, yum uşak ve nemli b esin in doku sun u sonunda h e r bir parçacığın ö zeğ in d ek i yoğu n , sert, kuru ve dayanıklı toprak gibi oluncaya d ek yum uşak bir ısı ve d e v im ile kolayca d e ğ iştirm esi buna bağlı olabilir, Am a b e s le n m e ö zü m s e n m e y e uygun suz bir duruma geld iği, ya da ö z e k s e l toprak onu ö z ü m s e y e m e y e c e k denli zayıfladığı zam an, d ev im karışıklık, çü rü m e v e ölü m de sonlanır.


S U K U L A K / O U E R IE S

167

E ğer herhangi bir tuzun ya da zaç yağının çok kü çük bir niceliği büyük bir su n iceliğin de çöziındürülürse, tuz ya da za ç yağı parça­ cıkları sudan daha ağır bir türde olsalar da dibe batmayacaklar, ama kendilerini t.üm suya e şit olarak yayacak v e b ö y le ce onu teperle de dipte olduğu denli tuzlu yapacaklardır. Ve bu tuz ya da zaç yağı par­ çalarının birbirlerinden uzaklaştıklarını v e g e n iş le m e y e v e için de yüzdükleri suyun niceliğinin izin verdiği ölçü d e ayrı durm aya çaba­ ladıklarını im lem ez ini? Ve bu çaba birbirlerinden kaçmalarına yol açan itici bir k u v v e tle n olduğunu, ya da en azından suyıı birbirlerini çe k tik lerin d en daha güçlü olarak çek tik lerin i im lem ez mi? Çünkü suda sudan daha az çek ilen tüm şeylerin Yeryüzünün yerçek im i gücü yoluyla yü k se lm e le ri gibi, suda yü zen ve herhangi bir tuz parçacığı tarafından sudan daha az çek ilen tüm tuz parçacıkları da o parçacık­ tan uzaklaşmalı ve daha çok çek ilen suya y e r verm elidir. H erhangi bir tuzlu sıvı bir deri parçasına bııharlaştırıldığı v e s o ğ u ­ maya bırakıldığı zaman, tuz düzenli b elilerd e sertleşir; ki tuzun par­ çacıklarının, s e rtleşm ed en ön ce, suda her yanda birbirlerinden eşit uzaklıklarda yü zdü k lerin i, ve dolayısıyla birbirleri ü zerin de eşit uzaklıklarda eşit ve eşitsiz uzaklıklarda eşitsiz olan bir g ü ç yolu yla e y le m d e bulunduklarını kanıtlar. Çünkü b öy le bir gü ç yoluyla k en ­ dilerini biçim deş olarak sıraya sokacaklardır, v e on su z dü zen siz ola­ rak y ü ze r v e düzensiz olarak birarnya gelirlerdi. Ve ada kristalinin parçacıkları olağandışı kırınıma n eden olm ak için ışık ışınları ü ze­ rinde aynı yolda etkide bulunduklarına göre, bu kristalin oluşum unda parçacıkların yalnızca düzenli b elilerd e sertleşm ek için kendilerini e n le m e s in e v e boylam asına sıraladıkları değil, ama ayrıca biı tür kutupsal kuvvet yoluyla türdeş yanlarını aynı y ö n e döndürdükleri de varsayılaınaz nıı? Tü m türdeş sert cisim lerin birbirlerine tam olarak dokunan parça­ ları birbirlerine çok güçlü olarak yapışırlar. Ve bunun nasıl olabildiğini açıklam ak için, kim ileri [D em ok ritos] kopçalı atom lar ica detm işlerdir, ki soruyu g e çiştirm ey e yarar; ve başkaları ise bize cisim lerin dinginlik tarafından (c ş d ey işle, gizli [occutt] bir nitelik tarafından ya da daha doğrusu lıiçbirşey tarafından) birarayayapıştırıldığm ı s ö y ­ lerler; v e daha başkaları ise işbirliği yapan d ev im ler tarafından (eş dey işle, kendi aralarındaki göreli dinginlik tarafından) birarada tutul­ duklarını söylerler. B enim ise bunların kohezyonlnrm dan çıkam a­ yacağım şe y parçacıklarının doğrudan değm e durumunda aşırı ölçüde güçlü olan, küçük uzaklıklarda yukarıda sözü edilen kimyasal işlem leri yerin e getiren ve parçacıklardan uzaklara herhangi bir duyulur etki ile ulaşmayan belli bir kuvvet yoluyla birbirlerini çektikleri olacaktır.


168

ISA A C N E W T O N : OPTİK

T ü m cisim ler se rt parçacıklardan bileşm iş görünürler, yok sa akış­ kanlar pıhtılaşm azdı; örn eğin suyun, yağların, sirkenin v e zaç ru hu ­ nun ya da yağının donm a yolu yla pıhtılaşm ası gibi; civanın kurşun dum anlan yolu yla; giih e rçile ruhunun ve civanın civayı çözü n d ü r­ m e v e balgamı buharlaştırm a yolu yla ; şarap ruhunun v e idrar ru h u ­ nun onları balgamlaştırma v e karıştırm a yoluyla; ve idrar ruhunun v e tuz ruhunun onlardan nişadır yapm ak ü zere birlikte süblim e e d il­ m eleri yoluyla. G iderek ışık ışın lan bile sert cisim ler olarak görü ­ n ürler; yok sa değişik yanlarında d eğ işik özellik ler taşımazlardı. Ve ö y le y s e sertlik tüm bileşim siz özd eğ in özelliği olarak sayılabilir. En azından, bu özd eğin e v re n s e l için e-işlen m ez liğ i denli açık olarak görünür. Çünkü tüm cisimler, den eyim in ulaştığı dü zeye dek, ya sert­ tirler ya da sertleştirilebilirler; v e evren sel için e-işlen em ez lik için d e n e y s e l bir kuraldışı olm aksızın büyük bir d en eyim alanının dışın ­ da başka hiçbir kanıtım ız yoktur. Şim di, e ğ e r bileşik cisim ler kim i­ lerini bulduğum uz denli sert, v e g e n e de çok g öz en ek li iseler, ve yalnızca birlikte uzanan parçalardan oluşuyorlarsa, g ö z e n e k s iz ve h enü z hiç bölün m em iş yalın parçacıklar çok daha sert olmalıdır. Çün­ kü b öyle sert parçacıklar, birlikte yığıldıklarında, b irbirlerine birkaç noktadan daha çoğunda p ek dokunamazlar, v e dolayısıyla parçalan k oh ezyon lann ı zayıflatacak g ö z e n e k le r ya da yarıklar olm aksızın aralanndaki tüm uzayda dokunan bir katı parçacığı kırm ak için g erek li olandan ço k daha az kuvvet, yoluyla ayırılabüir olmalıdır. Ve yalnızca birlikte uzanan ve yalnızca birkaç noktada dokunan b öy le çok sert parçacıklann nasıl bira raya yapışabildiklcrini, v e birbirlerine doğru çe k ilm e le rin e ya da bastırılm alarına n ed en olan b irşeyin yardımı olm aksızın bunu nasıl öy lesin e gü çlü olarak yaptıklarım kavram ak ço k güçtür, Aynı şe yi a yn ca iki cilalı m erm erin boşlukta birbirlerini tutm ala­ rından, v e b a sın çölçerd e parçalan h er y erd e h en ı b irbirlerine h em d e cama bitişik olacakları bir yold a iyice havası alınm ış v e dikkatle içeri dökü lm ü ş civanın 5 0 ,6 0 ya da 70 parm ak ya da bunun da üstün­ de bir y ü k seklik te durm asından da çıkarsıyorum . A tm osfer kendi ağırlığı yolu yla cıvayı cam ın içine, 29 ya da 30 parm ak yü k sek liğ e bastırır. Ve hir başka etm en onu cam ın için e bastırarak değil, ama parçalarının cama ve birbirlerine yapışm asını sağlayarak daha yük­ s e ğ e çıkarır. Çünkü parçalann ya hava kabarcıkları yolu yla ya da cam ın sallanm ası yoluyla yapılan herhangi bir sü reksizliği üzerine, bütün civa aşağıya 29 ya da 30 parm ak y ü k s e k liğ e düşer. Ve şu d e n e y le r de bu iki d en ey ile aynı türdedir: E ğ e r iki cilalı d ök m e cam dü zlem (sırlı bir aynanın iki parçasını dü şün elim ) yü zle­


SO R U L A R / q i ; k k i k s

169

rinin koşut v e birbirlerinden ço k küçük bir uzaklıkta ayrı olacağı bir yokla birlikte yatırılır ve sonra alt ayrıtları suya daldırılırsa, su arala­ rında yü k selecek tir. Ve camların uzaklıkları ne denli k ü çü k se, suyun çıkacağı yü k seklik o denli büyük olacaktır. E ğ er y ü k sek lik bir par­ mağın yü zde biri kadar olursa, su yaklaşık bir parmak y ü k sekliğe çıkacaktır; ve e ğ e r uzaklık herhangi bir oranda daha büyük ya da daha küçük olursa, yü k seklik uzaklık ile çok yakından karşılıklı olarak orantılı olacaktır. Çünkü aralarındaki uzaklık ister büyük ister küçük olsun, camların çe k ici gücü aynıdır; v e e ğ e r çek ilen suyun y ü k s e k ­ liği camların uzaklığı ile karşılıklı olarak orantılı ise, ağırlığı aynıdır. Ve b e n z e r olarak, su cilalı yanları koşut ve birbirlerinden ço k küçük bir uzaklıkta olan iki cilalı m erm er dü zlem arasında yü kselecektir. E ğ e r ince uzun cam borular bir uçta durgun suya daldınlırsa, su b oru ­ nun içersin d e y ü k se le ce k , v e çıktığı yü kseklik borunun boşluğunun çapı ile karşılıklı olarak orantılı olacak, v e e ğ e r borunun b oşlu ğ u ­ nun ya n -ça p ı d ü zlem ler arasındaki uzaklığa eşit.se ya da ona yakın ­ sa, iki cam düzlem arasında çıktığı yü k sek liğ e eşit olacaktır. Ve bıı d e n e y le r boşlukta da havada olduğu gibi g id erler (daha ö n ce Royal S u ciety tarafından den endiği gibi), ve ö y le y s e atm osferin ağırlık ya da basıncı tarafından etkilenm ezler. Ve e ğ e r büyük bir cam boru camda biraraya iy ice basılı elen m iş k ü llerle doldurulursa v e borunun bir ucu durgun suya daldırılırsa, su bir ya da iki haftalık bir sürede camın içersin de durgun suyun 30 ya da 40 parm ak üstün de bir yü k sekliğe ulaşacak bir yolda k ü llerde yavaş yavaş yü k selecek tir. Ve su bu y ü k sekliğe külün yalnızca y ü k ­ se lm iş suyun yü zeyin in üstünde olan parçacıklarının eylem i y o lu y ­ la çıkar; çünkü su içe rsin d e olan parçacıklar onu yukarıya doğ ru oldu ğu denli aşağıya doğru da çe k e r ya da iterler. Ve ö y le y s e parça­ cıkların eylem i çok güçlüdür. Ama küllerin parçacıkları cam m kiler denli yoğu n v e birbirine yakın olmadıkları için, eylem leri civayı 60 ya da 70 parmak y ü k sek lik te asılı tutan ve dolayısıyla suyu 60 aya­ ğın üstünde bir yü k seklikte asılı tutacak bir ku vvetle e y le m d e bulu ­ nan camınki denli gü çlü değildir. Aynı ilk eye g ö re , bir sün ger suyu em er, v e hayvanların b e d e n le ­ rindeki bezler, değişik doğalarına ve dü zen len işlerin e g öre, kandan değişik özsııla n em erler. E ğer üç ya da dört parmak genişliğinde ve yirm i ya da yirm i-beş parmak uzunluğunda iki cilalı dökm e cam düzlem den biri yataya koşut olarak ve öteki ise uçlarından birinde birbirlerine dokunacakları ve yaklaşık 10 ya da 15 dakikalık bir açı yapacaktan bir yolda birincinin üstüne yatırılırsa, ve bunlar ilkin portakal yağına ya da ııcft ruhuna


170

ISAAC NKVVTON: O P T İK

daldırılmış tem iz bir b ezle iç yüzlerin de nem lendirilir v e öteki uçta alttaki camın ü zerine bir iki yağ ya da ruh damlası damlatılırsa, ü stte­ ki cam aşağıdakinin üzerine yu tan daki gibi bir uçta ona ve öteki uçta damlaya dokunacağı ve alttaki camla 10 ya da 15 dakikalık bir açı yapa­ cağı bir yolda yatırılır yatırılmaz, damla camların bitişm e yerlerine doğ­ ru devin m eye başlayacak ve oraya varıncaya dek ivm eli bir devim le ilerlem eyi sürdürecektir. Çünkü iki cam damlayı çek erler v c onu çekim lerin eğilimli oldukları yolda ilerletirler. Ve e ğ e r damla d ev im ­ de iken camlann birbirlerine dokundukları v e damlanın kendisine d o ğ ­ ru devindiği uçlarını yukarıya kaldırırsanız, damla camlar arasında yükselecektir, v e öy le y se çekilm ektedir. Ve b ö y le ce camları ne denli yukarı kaldırırsanız, damla da o denli yavaş y ü k selecek v e sonunda artık çek im tarafından yukarıya doğru olduğu denli ağırlığı tarafından aşağıya doğru taşındığı için dinginleşecektir. Ve bu yolla damlayı cam ­ ların bitişm e yerlerin d en her uzaklıkta çek en kuvveti bulabilirsiniz. Şimdi (Mr. H au ksbee tarafından yapılan) bu türden kim i d e n e y le r yolu yla çek im in damlanın ortasının cam lann bitişm e yerin den uzak­ lığının h em en h em en karşılıklı olarak çifte bir oranında, e.d. dam la­ nın yayılm ası ve her bir canıa daha büyük bir y ü zey d e dokunm ası n ed en iyle karşılıklı olarak yalın bir oranda olduğu, v e yin e karşılıklı olarak çek im lerin çe k ici yü zeyin aynı niceliği içersin de g ü ç le n m e ­ leri n ed en iyle yalın bir oranda olduğu bulunmuştur. Ö y le y s e çek im ayııı n icelik tek i çek ici yü zeyin içersin de karşılıklı olarak cam lar ara­ sındaki uzaklıkla orantılıdır. Ve ö y le y s e uzaklığın aşırı ölçü d e küçük olduğu ye rd e , çek im aşın ölçü d e büyük olmalıdır. İkinci kitabın ikinci b ölüm ün de iki cam arasındaki renkli su plakalarının kalınlıklarını v e re n Tabloya g ö re plakanın çok kara göründüğü yerd ek i kalınlığı bir parm ağın bir m ilyonda birinin sek izd e üçüdür. Ve camlar arasın­ daki portakal yağının bu kalınlıkta olduğu yerd e, ön cek i kurala göre toplanan çe k im öy lesin e güçlü görü nü r ki, bir parm ak çaplı bir daire­ nin içersin de bir parm ak çaplı v e iki ya da ü ç furlong [200 m.] uzunlu­ ğunda bir su silindirinin ağırlığına eşit bir ağırlığı tutmaya yeterlidir. Ve daha az bir kalınlıkla olduğu yerd e, çek im orantılı olarak daha büyük olabilir, v e kalınlığın yağın te k bir parçacığının kalınlığını g e ç ­ m ed iği noktaya dek artmayı sürdürebilir. Ö y le y s e doğada cisim le­ rin parçacıklarının ço k gü çlü çek im ler yoluyla biraraya yapışm asını sağlayabilecek etm e n le r vardır. Ve bunları bulup çıkarm ak d en ey sel felsefen in işidir. Şim di, üzdeğin en küçük parçacıkları en güçlü çek im ler tarafın­ dan birarada tutulabilir, ve daha zayıf kuvvetli daha büyük parçacık­ lar oluşturabilir; ve bunların birçoğu birlikte tutunabilir ve kuvvetleri


S O K U L A R / O L LK İE S

171

daha da zayıf daha büyük parçacıklar oluşturabilir— ta ki çeşitli ar­ dışıklıklar b oyu nca ilerlem e en büyük parçacıklarda sonlanıncaya dek; kimyadaki işlem ler v c doğal cisim lerin renkleri bu parçacıkla­ ra bağım lıdır v e bira raya gelm eleri yolu yla duyulur bir büyüklü kte olan bileşik cisim ler oluşLurulur. E ğer cisim sıkı is e , v c parçalarının h erhangi bir kaym ası olm aksızın bükülür v e bastırm ayla içe riy e eğilirse , sert v c esnektir, çiıııkü parçalarının karşılıklı çekim in d en doğan bir k u vvetle esk i b etisin e geri döner. E ğ e r parçalar birbirleri üzerinde kayarlarsa, cisim dövülebilir ya da yumuşaktır. E ğ e r kolayca kayarlarsa, ve ısı tarafından kaynaştırılacak uygun bir büyüklü kte iseler, v e ısı onları kaynaşmada tutmaya y e te ce k denli büyükse, cısinı akışkandır; v c e ğ e r ş e y le re yapışm aya yatkınsa, yaştır; v e h e r akış­ kanın damlalar: parçalarının karşılıklı çek im leri yoluyla yuvarlak bir b eli alır, tıpkı Yer kürenin v e denizin parçalannın y erçe k im in e bağlı karşılıklı çek im i yoluyla yuvarlak bir şekil alması gibi. A sitlerde çözü n m ü ş m etaller asiıliıı yalnızca küçük bir niceliğini çek tik lerin e g ö re , çek ici gü çleri onlardan ancak küçük bir uzaklığa erişebilir. Ve ceb ird e olum lu n iceliklerin yitip sona erdikleri yerde olum suz niceliklerin başlaması gibi, m ekanikte de çekim in sona erd i­ ği y e rd e arkadan itici bir k u vvetin \ı repulsive Virt ite] g e lm e s i g e ­ rekir. Ve b öyle bir k u vvetin varolduğu ışık ışınlarının yansım a ve b ü k ü lnıelerinden çık ıy o r görünür. Çünkü ışınlar bu h e r iki durumda da yansıtan ya da büken cism in dolaysız bir d eğ m esi olm aksızın c i­ sim ler tarafından itilirler. Yine ışığın yayılım ından da çık ıy o r gibi görünür: ışık parlak bir cism in parçalarının titreşici devim i yoluyla cisim d en atılıp aşırı ö lçü d e büyük hız tarafından sü rü klen erek ç e k i­ min e r iş e m e y e c e ğ i denli uzaklaşır. Çünkü onu yansım ada geri d ön ­ d ü rm eye yelerli olan kuvvet onu yaym aya yeterli olabilir. Ayrıca hava v e buharının ü retim inden de çık ıy or görünür. Isı ya da mayalanma yoluyla cisim lerd en atılan parçacıklar cism in çek im erim inin ö te s i­ ne g e ç e r g e çm e z büyük bir gü çle ondan ve ayrıca birbirlerinden öyle bir yolda uzaklaşırlar ki, belli bir uzaklıkta kalmayı sürd ü rerek kimi zaman daha ö n ce y oğu n bir cism in biçim inde kapladıklarından bir m ilyon kez daha büyük bir uzay kaplarlar. Bu ço k g en iş kasılm a ve g e n le ş m e hava parçacıklarını yaylı v e dallı, ya da halkalar gibi yu var­ lak oldukları ileri sürü lerek, ya da itici bir gü çten başka herhangi b irşe y aracılığıyla anlaşılamaz görünür. Akışkanların ço k fazla gü çlü olarak birarava tutunmayan ve sıvıları akıcı durumda tutan kaynaş­ malara çok duyarlı kılacak küçüklükte olan parçacıkları ço k kolayca ayrılır v e buhara seyre lirler, v e kimyacıların dilinde uçucudurlar, hafif bir ısı ile se yre lir ve soğu k ile yoğunlaşırlar. Ve daha büyük v e b öy-


172

ISA AC N EU 'TO N : O fT İK

le c e kaynaşm aya daha az duyarlı olanlar ya da daha gü çlü bir çek im tarafından birarada tutulanlar daha güçlü bir ısı olm aksızın ya da belki de mayalanma olm aksızın ayrılmazlar. Ve bu sonu ncu lar kim yacıla­ rın katı [fixed] ded ik leri cisim lerdir, ve mayalanma ile sey reltilerek ge rçe k , sürekli hava olurlar; birbirlerinden en büyük k u vvetle uzak­ laşan v e biraraya g etirilm eleri ço k gü ç olan parçacıklardır ki, birbir­ lerin e d eğ m e le ri ü zerin e çok güçlü olarak biraraya tutunurlar. Ve kalıcı havanın parçacıkları daha büyük oldukları v e buharların par­ çacıklarından daha y o ğ u n töz lerd en doğdukları için dir ki, h er iki yanın e şit n icelik leri alındığında [quantity f o r quantity], g e rçe k hava buhardan daha ağır, v e n em li bir atm osfer kuru bir a tm osferd en daha hafiftir. Yine aynı itici gü çten ötürüdür ki sin ek ler ayaklarını ıslatm aksızın suyun ü stün de yü rü y or görü nü rler; v e uzun teleskopların n e sn e -m e rce k le ri birbirlerine dokunm aksızın ü stüste dururlar; v e e ritilm ed ik çe ya da buhar çıkararak onları biraraya g e tire ce k olan su ile ıslatılm adıkça kuru tozla n biraraya yapışacak den li birb irleri­ ne dokundurm ak gü çtü r; v e dolaysız değ m e yoluyla birbirine yapışan iki cilalı m erm eri yapışacakları bir yold a biraraya g e tirm e k güçtür. Ve D oğa b ö y le ce g ö k cisim lerinin tüm büyük dev im lerin i o cis im ­ lerin arasına giren y e rçe k im i yoluyla, v e onların parçacıklarının h e ­ m en h em en tüm küçük devim lerini onların arasına giren başka çek ici v e itici k u vvetler yolu yla y erin e g etirerek bütünüyle kendi ile çok tutarlı v e ço k yalm olacaktır. İris inerliae cisim lerin d ev im ya da din­ ginliklerinde sürm elerini, devim i onun üzerinde etk id e bulunan ku v­ v e tle orantılı olarak almalarım, v e direnildıkleri den li direnm elerini sağlayan bir edilgin ilkedir. Salt bu ilke yoluyla ev ren d e h içbir zaman herhangi bir dev im olam azdı. C isim leri d ev im e g e ç ir m e k için bir başka ilke zoru n luydu; ve şim di d ev im d e olduklarına g öre, devim i saklam ak için bir başka ilke zorunludur. Çünkü iki devim in çeşitli bileşim lerin d en , k esinlikle açıktır ki ev ren d e h er zaman aynı devim n iceliği yoktur. Çünkü e ğ e r in ce bir çubuk tarafından b irleştirilen iki k ü re b içım d eş bir d ev im le ortak y erçek im i özek leri çev re sin d e dön dü rülürse, ve bu arada o ö z e k onların dairesel devim d ü zlem le­ rin d e çizilen doğru bir çiz g id e b içim d eş devim in i sürd ü rü rse, iki kürenin devim lerinin toplam ı, k ü reler ortak yerçek im i özek leri tara­ fından b etim len en doğru çizgide oldukları s ü rece, o doğru çiz g iy e d ik ey bir çizgide oldukları zam anki devim lerin in toplamından daha büyük olacaktır. B u örn e ğ e g ö re ö y le görü nü r ki d ev im kazanılabilir ya da yi tirilebilir. Am a akışkanların yapışkanlığı v e parçalarının sü r­ tüşm esi v e katilarda esnek liğin zayıflığı n eden iyle, devim yitirilm eye kazanılmaya olduğundan daha yatkındır v e h e r zaman azalma du ru ­


173

S O R U L A R / CJU ERIES

mundadır. Ç ünkü ya saltık olarak sert ya da es n e k lik te n yok su n olacak denli yum uşak olan cisim ler birbirlerinden g e ri sunam aya­ caklardır. için e -işle n e m e z lik onları yalnızca durdurur. E ğ e r iki eşit cisim boşlukta doğrudan doğruya karşılaşırsa, devim yasalarına g öre karşılaştıkları y e rd e duracaklar v e esn ek olm adıkça v e yaylanarak yen i dev im kazanmadıkça tüm devim lerin i yitirip dinginlikte kala­ caklardır. E ğ e r onları biraraya getiren ku vvetlerin bir çe y re ğ i, ya da ya n sı, ya da üç çe y re ğ i ile yen iden sıçramalarına y e te c e k denli bir esn ek lik leri varsa, devim lerin in ü ç çeyreğ in i, ya da yarısını ya da bir çe yreğ in i yitireceklerdir. Ve bu iki eşit sarkacın eşit y ü k sek lik ­ lerd en birbirlerine karşı dü şm ek ü zere bırakılm asıyla denenebilir. E ğ e r sarkaçlar kurşundan ya da yum uşak kilden yapılıysalar, d ev im ­ lerinin tüm ünü ya da h em en h em en tümünü yitirecek lerd ir; e ğ e r e s n e k cisim lerden yapılıysalar, esnekliklerind en geri aldıkları dışın­ da tüm ünü yitireceklerdir. E ğ e r başka cisim lere ilettiklerinin dışın ­ da h içbir dev im yitirem ed ik leri sö y le n irs e , son u ç boşlukta h içbir devim yitircm e m e le ri, ama buluştukları zaman ilerlem elerin i sü r­ dü rm ek v e birbirlerinin boyutlarına g irm ek zorunda olduklarıdır. E ğ e r üç eşit yuvarlak kap doldurulursa (biri su, ö te k i yağ, ü çün cüsü erim iş zift ile), ve sıvılar tüm üne de bir burgaç dev im i v e r e c e k y o l­ da karıştırılırsa, zift yapışkanlığından ötürü devim in i çabucak yiti­ re ce k , yağ daha az yapışkan olm akla onu daha uzun süre koruyacak, ve su daha az yapışkan olm akla onu en uzun sü re koruyacak, ama g e n e de onu kısa bir sü red e yitirecektir. Bu yü zden e ğ e r b irçok biti­ şik erim iş zift burgaçlarından h e r biri kim ilerinin G ün eşin ve du ra­ ğan yıldızların çe v re s in d e döndüğünü sandığı burgaçlar denli büyük olsaydı, g e n e de bunların v e tüm parçalarının, yapışkanlık v e katı­ lıkları yoluyla, sonunda kendi aralarında din gin liğe g e lin ce y e dek devim lerin i birbirlerine iletecek lerin i anlamak kolaydır. Yağ ya da su ya da daha akışkan bir özd eğin burgaçları dev im d e daha uzun süre kalabilirler; ama özd ek parçaların tüm yapışkanlık v e sü rtü şm esin ­ d en ve dev im iletim inden yok su n olm adıkça (ki kabul e d ilm e y e c e k ­ tir), d e v im

sü rekli olarak yavaşlayacaktır.

Ö y le y s e ,

e v re n d e

bulduğum uz devim türlülüğü h er zaman azalmakta olduğu için, onu etk in ilk eler yolu yla saklama ve yen iden sağlama gibi bir zoru n luk vardır— örn eğin g e z e g e n lerin v e kuyruklu yıldızların yörü n g e le rin ­ de devim lerin i sürdürm elerini v e cisim lerin d ü şm ed e büyük dev im kazanmalarını sağlayan y erçek im in in n edeni, v e hayvanların yü rek v c kanlarının sürekli dev im v e ısı için de tutulm asını sağlayan m aya­ lanma n edeni gibi; [v e ] yeryüzü nü n iç parçalan sürekli olarak ısıtı­ lır v e kim i y e rle rd e sıcaklık çok yü kselir; cisim ler yanar v e parlar,


174

ISA AC N EW TO N : OFTİK

dağlar a teş alır, yeryüzü nü n mağaraları havaya uçar, v e G ün eş yeğin olarak sıcaklık v e parlaklığını sürdürür, v e ışığı ile tüm ş ey leri ısıtır. Ç ünkü evren d e bu etk in ilk elere bağlı olanlar dışında çok az devim ile karşılaşırız. Ve e ğ e r bu ilk eler olm asaydı, yeryü zü n ü n cisim leri, geze g e n le r, kuyruklu yıldızlar, G üneş ve onlardaki tü m ş e y le r soğu r v e donar, etkinliksiz k ü tle ler olurlardı; v e tüm çü rüm e, doğ u ş, bit­ k iler v e yaşam sona erer, v e g e z e g e n le r v e kuyruklu yıldızlar y örü n ­ g e le rin d e kalmazlardı. T ü m bu ş e y le r düşünüldüğünde, bana Tanrının başlangıçta özd eği k a t , kütleli, sert, için e -işle n e m e z , devin eb ilir parçacıklardan o lu ş ­ turm uş olm ası olası görünüyor, öyle ki bu parçacıklar b oy la n v e b e ­ tileri ile, daha başka özellik leri ile, ve uzay karşısında oranlan ile uğruna onları olu şturm u ş olduğu e re ğ e en yararlı olacak tü rd edir­ ler; v e bu ilkel parçacıklar katilar olduklan için, onlardan b ileşm iş tüm g ö z e n e k li cisim lerden karşılaştırılam ayacak denli, gid erek h iç­ bir zaman aşınıp parçalara dağılm ayacak denli daha serttir; çünkü Tanrının kendisinin ilk yaratılışta ‘ bir’ yaptığını sıradan h içbir g ü ç b ö le m e z . Parçacıklar bütünlükleri için de kalmayı sürdürürken, tüm çağlarda bir v e aynı doğada v e dokuda olan cisim leri olu şturabilir­ ler; ama aşınacak ya da parçalara dağılacak olurlarsa, ş e y le n n onla­ rın ü zerin e bağımlı olan doğaları değişecektir. Su ve toprak, eski a şınm ış parçacıklardan v e parçacık artıklarından olu şm u ş olarak, şim di başlangıçta bütün parçacıklardan olu şm uş olan su ve toprak ile aynı doğada ve dokuda olmayacaklardır. Ve ö y le y s e D oğanın kalı­ cı ola b ilm esi için cisim se l şeylerin değ işim leri yalnızca bu sürekli parçacıkların çeşitli ayrılmalarına ve yen i b irleşm e v e d ev im lerin e y e rle ştirile ce k tir; çünkü bileşik cisim ler katı parçacıkların ortala­ rında değ il, ama o parçacıkların biraraya geldikleri v e yalnızca bir­ kaç noktada dokundukları y erd e parçalanmaya yatkındırlar. Bundan başka, bana ö y le görü n ü yor ki, bu parçacıklarda yalnızca vis im rtia e v e e şliğin d e doğallıkla ondan doğan edilgin dev im yasa­ ları bulunm akla kalmaz, ama ayrıca parçacıklar y erçek im i ilkesi v e m ayalanm aya ve cisim lerin kohezyonlarına n eden olan belli etkin ilk eler tarafından da devindirilirler. Bu ilkeleri şeylerin belirli b içim ­ lerin den doğdukları sanılan gizli/okkü lt n itelikler olarak değil, ama şe y le rin kendilerinin oluşm alarım sağlayan g e n e l doğa yasaları ola­ rak g ö rü y o ru m ; yasalar ki, g erçek lik leri b ize fe n o m e n le r yolu yla g ö rü n se le r de, n e d e n le ri henüz ortaya çıkarılm ış değildir. Ç ünkü bunlar açık nitelikler iken, yalnızca n eden leri gizlidir. Ve A ristotelesciler gizli n itelik lera d ım açık niteliklere değil, ama yalnızca cisim ler­ de gizli yattıklarını v e açık etkilerin b ilin m eyen n edenleri olduklarını


SORULAIİ / « b 'E R IE S

sandıkları n itelik lere verdiler. Ö rneğin yerçek im in in , m anyetik ve elektriksel çekim lerin, mayalanmaların n edenleri bu tür gizli n ed en ­ le r olacaktır, e ğ e r bu k u vvetlerin ya da ey lem lerin bilm ediğim iz ve ortaya çıkarılamaz v e açık kılınamaz niteliklerden doğduklarını sanı­ yorsak. B öyle gizli nitelikler doğal felsefen in gelişim ini bir sona g e ti­ rirler v e dolayısıyla son yıllarda reddedilm işlerdir. B ize şeylerin her türünün onları eyle m d e bulunmaya ve açık etkiler se rg ilem ey e g ö tü ­ ren gizli bir belirli nitelik ile donatılı olduğunu s öy lem ek h içb ırşey sö y lem ek tir; ama iki ya da ü ç devim ilkesini fen om en lerd en tü ret­ m ek , v e daha sonra b ize tüm cisiın sel şe y le rin özellik lerin in ve eylem lerin in nasıl bu açık ilkelerd en çıktıklarını s ö y le m e k fe ls e fe ­ de çok büyük bir adım olacaktır, ü stelik o ilkelerin n eden leri henüz ortaya çıkarılm ış olm asa bile. Ve buna g ö re yukarıda değinilen devim ilkelerini ö n e rm e d e duraksam ıyorum , çünkü çok g en iş bir alanları vardır ve n eden lerin in bulunması için yolu açık bırakırlar. Şim di, bu ilkelerin yardımıyla, tüm ü zdeksel şe y le r yukarıda d e ğ i­ nilen sert v e katı parçacıklardan oluşm uş, ve ilk yaratılışta anbklı bir etm en in 1asarı yoluyla çeşitli yollarda birleşm iş olarak görü n ü r­ ler. Ç ünkü onları dü zen e koym ak onları yaratana yaraşırdı. Ve e ğ e r b ö y le yapm ışsa, evren in herhangi bir başka kökenini aramak ya da yalnızca Doğanın yasaları yoluyla bir kaostan doğ m u ş ola b ileceğim ileri sürm ek fe ls e fe y e aykırıdır; gerçi, bir kez oluştuktan sonra, ça ğ ­ lar boyunca o yasalara g ö re sü reb ilse de. Çünkü kuyruklu yıldızlar büyük ölçiid e e ş ö ze k siz y örü n g elerd e h er tür konum da devinirken , k ö r yazgı hiçbir zaman tüm g e z e g e n le rin eşözek li yörü n g elerd e bir v e aynı yolda devin m elerin i sağlayamazdı, üstelik belli ön em siz d ü ­ ze n s izlik le r olsa bile, çü nkü bunlar kuyruklu yıldızların v e g e ­ ze g e n le rin birbirleri ü zerin deki karşılıklı e y lem lerin d en d oğ u y or olabilirler ve bu dizge bir yeııid en -b içim len m eyi g e re k tirin ce y e dek artm aya yatkın olacaktır. G e z e g e n le r dizgesin d e b ö y le bir harika biçim deşliğin bir s e çm e edim inin scn u cu olduğu kabul edilm elidir. Ve bu hayvanların beden lerin deki biçim deşlikler için de b ö y le olm a­ lıdır, çünkü gen ellik le b en zer şekilli bir sağ v e bir sol yan, v e b e d e n ­ lerinin h er iki yanında da arkada iki bacak ve om uzlarının üstünden ö n ce ya iki kol, ya iki bacak, ya da iki kanat., ve om uzları arasında aşağıya doğru bir sırt kem iğine ulaşan bir boyu n ve ü zerin de bir baş, v e başta b e n z e r olarak konum lanm ış iki kulak, iki g öz, bir burun, bir ağız v e bir dil taşırlar. Ayrıca hayvanların o çok yapay parçalarının, gözler, kulaklar, beyin, kaslar, yürek, akciğerler, diyafram , bezler, yutak, eller, kanatlar, y ü zm e k eseleri, doğal ‘gü zlü kler,’ v e başka duyu v e dev im örgen lerin in ilk tasarı [için d e aynı şe y g e çe rlid ir];


176

ISAAC N E W T O N : OPTİK

v e hayvanların v e b ö ce k le rin içgü dü leri güçlü, her zaman dirim li bir etm enin bilgelik v e becerisinin sonuçlarından başka birşey otamazlar, bir varlık ki tüm yerlerd e olmakla, isten ci ile cisim leri sınırsız b içim ­ d eş sensoriıtm ünâa [ya da du yu alanında] d ev in d irm eye v e b ö y le lik ­ le E vrenin parçalarını b içim lend irm eye v e yen iden -biçim ien dirm eye bizim kendi isten cim izle kendi beden lerim izin parçalarını d ev in d ir­ m e y e olduğum uzdan daha yeteneklidir. Ve g e n e de e v ren i Tanrının b ed en i olarak ya da onun çeşitli parçalarını Tanrının parçalan olarak g ö rm e y e ce ğ iz . O b içim d e ş bir Varlıktır, örgen leri, ü yeleri ya da par­ çaları yoktur, v e bunlar on un ona altgüdüm lü v e O nun isten cin e h izm et e d e n yaratılarıdır; v e O on lan n ruhu değildir, tıpkı insanın ruhunun da şeylerin duyu örgen leri yoluyla onun duyum alanına g e ti­ rilen biçim lerin in ruhu olm am ası gibi— bir alan ki, onları orada h e r­ hangi bir ü çüncü şeyin araya girm esi olm aksızın salt kendi dolaysız bulunuşu aracılığıyla algılar. D u y u örgen leri ruhun şe y le rin onun du yu alanındaki biçim lerini algılayabilm esi için değil, ama yalnızca on la n oraya iletm ek içindir; v e Tanrının böyle ö rg en lere h içb ir g e ­ rek sin im i yoktur, çünkü şeylerin kendileri açısından h er y erd e bulu­ nur. Ve uzay sonsuza d e k bölün ebilir olduğu için, ve özd ek zorunlu olarak tüm yerlerde olm adığı için, a yn ra Tanrının çeşitli boy v e b e ti­ le rd e, uzay karşısında çeşitli oranlarda, ve belki de d eğ işik y o ğ u n ­ luk v e k u vvetlerd e özd ek parçacıkları yaratabileceği, ve böylelik le D oğa yasalarını değ iştire b ileceğ i ve E vren in çeşitli parçalarında ç e ­ şitli tü rlerd e dünyalar yapabileceği de kabul edilebilir. E n azından tüm bunlarda çelişkili h içb irşey görm üyorum . M atem atikte olduğu gibi doğal fe ls e fe d e de, g ü ç şey lerin çö z ü m ­ lem e y ö n tem i yoluyla araştırılmasının h er zaman bileşim yön tem ini [method o f com position) ö n ce le m e s i gerekir. Bu çözü m lem e d e n e y ­ le r ve g ö z le m le r yapm aktan, v e onlardan tüm evarım yolu yla gen el vargılar çıkarm aktan, v e vargılara karşı d en ey lere ya da başka pekin g e rçe k lik le re dayalı karşıçıkışlar dışında hiçbir karşıçıkışı kabul e t ­ m e m e k te n oluşur. Ç ünkü d en ey sel fe ls e fe d e önsavlar dikkate alın­ mayacaktır. Ve g e rçi d e n e y le rd e n v e g ö z le m le rd e n tü m evarım yolu yla uslamlama gen el vargıların tanıtlaması olm asa da, g e n e de ş e ylerin doğasının kabul ettiği en iyi uslamlama yoludur, v e tü m e­ varım ın gen elliği ne denli y ü k s e k s e o denli gü çlü olarak görülebilir. Ve e ğ e r fen om en lerd en hiçbir kuraldışı ortaya çıkm ıyorsa, vargının g e n e l oldu ğu bildirilebilir. Am a daha sonra herhangi bir zamanda d e n e y le rd e n h erhangi bir kuraldışı ortaya çıkacak olursa, o zaman on u böyle ortaya çıkan kuraldışılar ile birlikte b ild irm eye başlayabi­ liriz. Bu çözü m lem e yolu yla b ileşiklerd en b ileşen lere, dev im lerd en


SO R U LA R /Q U E R IE S

177

onları ü reten k u vvetlere ilerleyebiliriz; v e, g e n e l olarak, etk ilerden n ed en lerin e, v e tikel n ed en lerd en daha g e n e l n ed en lere, uslam la­ ma en gen el n ed e n d e sonlanıncaya dek gidebiliriz. B u çözü m lem e yön tem idir; v e bireşim ortaya çıkarılan v e ilk eler olarak doğrulanan n edenleri kabul etm ek ten , ve onlardan ileri gelen fen om en leri onlar yoluyla açıklamaktan v e açıklamaları tanıtlamaktan oluşur. Bu O ptik’ in ilk kitaplarında bu çözü m lem e yolu yla ışık ışınlarının kırm abilirlik, yansıtılabilirlik ve renk açısından k ök en sel ayrım ları­ nı v e alm aşık kolay yansım a v e kolay iletim ataklarını, v e yansım a­ larının v e ren klerinin k en dilerin e bağım lı oldu ğu h em saydam sız hem de saydam cisim lerin özelliklerini ortaya çıkarm aya v e tanıtla­ maya yön eld im . Ve bu buluşlar, tanıtlanmış oldukları için, bir ö r n e ­ ğini birinci kitabın sonunda verd iğim bileşim yön tem in d e onlardan doğan fen om en leri açıklamak için kabul edilebilirler. Bu üçün cü ki­ tapta ışık v e onun D oğanın ç e r ç e v e s i üzerindeki etkileri konusunda ortaya çıkarılm ak ü zere b e k le y e n şeylerin çözü m lem esin e yalnızca başladım , ve ü zerin e çeşitli ipuçları v ererek on lan m eraklı olanların daha ö te d e n eyleri ve g özlem leri tarafından yoklanm ak v e geliştiril­ m ek ü zere bıraktım. E ğ e r doğal felsefe tüm parçalarında bu yön tem i izle y e re k sonunda ek sik sizleştirilecek se, ahlak felsefesin in sınırla­ rı da g en işletilm iş olacaktır. Ç ünkü İlk N eden in ne olduğunu, ü zeri­ m izde nasıl bir gü cü olduğunu, v e Ondan hangi iyilikleri aldığım ızı doğal fe ls e fe yolu yla bildiğim iz kadarıyla, birbirim ize karşı olduğu gibi Ona karşı ödevim iz d e D oğanın ışığı yoluyla b ize görünecektir. Ve hiç kuşkusuz, e ğ e r yalancı tanrılara tapınmak p u tp erestleri kör etm e m iş olsaydı, ahlak fe ls e fe le ri dört ana erdem in ö te s in e geçerd i; ve ruhların g öçü n ü öğ re tm ek ve G ü n eş v e Aya ve ölü kahramanlara tapınm ak yerin e, bize g e r ç e k Yaratıcımız v e K oru yucu m u za tapın­ mayı öğretirlerd i— tıpkı atalarının N u h ’ un v e kendilerini yozlaştır­ madan ö n ce oğullarının yön etim i alünda yapm ış oldukları gibi. Kitap sonu


MEKTUPLAR M E K T U P 1* [Ethcr ve Yerçekimi Ü zerineJ

Onurlu E fendim , Size sözünü e lliğ im iz fiziksel n itelik ler ü zerin e d ü şü n celerim i gön derm eyi öylesin e uzun süre erteledim ki, kendimi verili bir sözün yüküm lülüğü altında saymnsaydım sanırını onları gön derm ek ten bile utanırdım. D oğru su n u s ö y lem ek g e rek irse, bu türden şe y le re iliş ­ kin kavram larım sindirilm iş olm aktan öy lesin e uzaklar ki kendim onları ço k doyuru cu görm ü y oru m ; ve beni doyurm ayanı başkaları­ na iletm eyi hiç kuşkusuz uygun bulam am — özellik le d ü şlem e hiçbir sınır tanımayan doğal felsefed e. Am a size borcu m olduğu için, ve dün bir dostla, bana Londra'ya gid eceğ in i ve sizi bir ziyaretle rahat­ sız etm e niyetin de olduğunu s öy ley en Mr. M a u ly v ercr ile karşılaş­ tığım için, bunu onunla size iletm e fırsatından yararlanmanın ününe geçe m e d im . B en den istediğin iz yalnızca n iteliklerin bir açım lam ası olduğuna g ö re , sezgilerim i »ayıltılar biçim inde şöyle ortaya koyacağım . Ve ilk olarak, sanırım tüm y erler içersin e yayılm ış bir e th e rs e l töz vardır ki, sıkışm aya ve g e n işle m ey e y eten ek li, güçlü bir biçim de esn ek , v c tek bir sözcü k le, tüm bakımlardan havaya çok b e n z e r ama çok daha incedir. 2.

Sanırım bu eth er tüm kaba cisim lere yayılır, ama g e n e d e g ö ­

zen e k le rin d e açık uzaylarda olduğundan daha sey rek duracak, ve gözen ek leri küçüldükçe daha da s ey relecek bir yolda; v c ben d c (baş­ kalarıyla birlikte) bunun o cisim lerin üzerin e gelen ışığın dikeye d oğ ­ ru kırılm asının, iyi parlatılmış iki metalin havası boşaltılm ış bir kapta yapışm alarının, civanın zaman zaman otuz parmaktan çok daha uzun bir cam borunun tep esin e dek yü kselm esinin n edeni olduğunu, ve tüm cisim lerin parçalarının yapışm alarının ana n eden lerin d en biri olduğunu, ayrıca süzm enin v e suyun küçük cam borularda bunların için e dnldırıldığı durgun su yü zeyin in ü stün e yü k selm esin in n eden i

*[Opern O m nia, V, s., 385-94. Robert Böyle 'a bir m ektuptaki

179


180

1 S /U C N E W T O N : MEKTUPLAR

oldu ğu nu sanıyorum ; çünkü eth erin daha sey rek olarak yalnızca c i­ sim lerin algılanamaz gö z e n ek lerin d e değil, ama gid erek o boruların ç o k b elirgin boşluklarında bile du rabileceğin den kuşkulanıyorum ; v e , a tm osfere ek olarak çev red ek i eth erin d e onları biraraya bastır­ m asıyla, çözü n dürücü lerin çözündürdükleri cisim lerin g ö z e n e k le ­ rine şid d etle yayılmalarına aynı ilke n ed en olu yor olabilir, 3. C isim lerin içersin dek i daha sey rek eth erin v e dışlarındaki daha yoğu n eth erin m atem atiksel bir dışyü zd e sonlandıkiannı d eğ il ama d e r e c e d e r e ce içiçe g eçtik lerin i sanıyorum ; cism in dışyü zü nden k ü ­ çü k bir uzaklıkta dışsal e th e r s e y re lm e y e v e içsel olan is e yoğu n laş­ maya başlar, ve bunu ara uzaylarda tüm ara yoğunluk derecelerin d en g e ç e r e k yapar; v e bu olgu ışığın G rim aldo’ nun den eyin d e bir bıça­ ğın ya da saydam sız başka bir cism in keskin yüzü nden g eçerk en yana çevrilm esin in v e bir bakıma kırılmasının, v e o kırılma ile çeşitli ren k­ le r oluşturm asının n edeni olabilir. 4. Birbirine doğru de v in en iki cisim biraraya yaklaştıkları zaman, sanırım aralarındaki e th e r daha ön ce olduğundan daha s e y re k olur v e d e r e ce li seyrek liğinin uzayları cisim lerin dışyü zlerin d en birbiri­ ne doğru daha ö te genleşir, v e bunun nedeni eth erin d ev in em em esi ve cisim ler arasındaki doğru geçişte bunlar birbirlerine b öy le yaklaş­ madan ö n ce yapabildiği gibi özg ü rce aşağı yukarı oynayamamasıdır. 5. Şim di, dördüncü sayıltıdan şu çıkar ki, birbirine yaklaşan iki cisim birbirine aralarındaki eth eri s e y relm ey e başlatacakları denli yaklaştıkları zaman daha fazla yaklaştırılm alanna karşı bir is te k s iz­ lik v e birbirinden kaçm a yön ü n d e bir çaba g ö s te r m e y e başlayacak­ lar, v e bu istek sizlik v e çaba birbirlerine daha da yaklaştıkça artacak, çünkü b öylelik le aradaki eth erin daha da sey relm esin e n eden ola­ caklardır. A m a sonunda, cisim ler birbirlerine onları kuşatan dışsal eth erin aralarındaki se y relm iş eth erin basıncının üstündeki basınç fazlası cisim lerin biraraya getirilm eye karşı isteksizliklerini y e n e ce k den li yaklaştıkları zam an, o basınç fazlası onları şidd etle birbirine ite ce k v e birbirlerine güçlü olarak yapışmalarını sağlayacaktır— ikin ­ ci sayıltıda belirtildiği gibi. ... Am a e ğ e r cisim ler birbirine ... orta çizgid e eth eri çe v re d e k i eth erd en daha se y re k kılacak gibi yaklaşır­ sa, çe v re deki etherin yoğu nluk aşırısından cisim lerin birbirine doğru bir birlikte-basın cı doğacaktır ki, iki cism in daha da yaklaşmalarıyla cisim lerin birbirinden geri kaçm ak için ön ce d e n s özü edilen çabala­ rını y e n e c e k denli büyüdüğü zaman bunlar birbirine doğru ile r le ­ y e c e k ve yapışacaklardır. Ve, tersin e, e ğ e r herhangi bir g ü ç onları uzaklaşm a çabasının yaklaşma çabasını y e n e ce ğ i uzaklığa dek ayrıl­ maya zorlarsa, yin e birbirlerinden uzağa sıçrayacaklardır. Şim di baş-


RORERT BOYI.E'A

181

lıca bu yü zd e n d ir ki bir sin ek su ü zerin de ayağını ıslatm adan ve sonu çta suya dokunm adan yürür; iki parlatılmış cam parçası basınç olm aksızın d e ğ m e durum una getirilem ez (hayır, birinin düz, ö te k in in se biraz dışb ü k ey olm asına karşın d eğ il); toz parçacıklarının bastırılmakla yapışmaları sağlanamaz, üstelik bunu tam olarak d o ­ kundukları zaman yapacak olsalar da; renkli tözler ve suda çö z ü n ­ m üş tuzlar kendi başlarına derişip dibe çö k m e z, ama k en dilerin i sıvının h e r yanına yayarlar v e onlara daha fazla sıvı e k lersen iz daha fazla gen leşirler. Ayrıca buharların, buğunun v e havanın parçacıkla­ rı birbirlerinden belli bir uzaklıkta durur v c birbirlerinden ç e v r e d e ­ ki atm osferin basıncının izin v e re ce ğ i denli uzaklaşm aya çabalarlar; çünkü atm osfer dediğim iz karışık buharlar, hava ve buğular k ü tlesi­ nin dünyayı oluşturan h er tür cism in birbirlerinden ayırılm ış v e sözü edilen ilke tarafından belli bir uzaklıkta tutulan parçacıklarından ba ş­ ka b irşe y olm adığını düşünüyorum . ... Ve parçacıkların yalnızca büyüklüğü değil ama yoğu n lu ğu da hava tözlerinin sürekliliğin e katkıda bulunur; çü nkü b ö y le parçacıkların dışındaki etherin içlerindeki elh erin üstündeki yoğu nluk aşırısı daha da büyüktür— bir olgu ki beni zaman zaman g e r ç e k sürekli havanın m etalik bir k ök eni o la b ileceğin i d ü şü n m eye götürm üştür, çünkü hiçbir tözün parçacıkları m etallerin parçacıklarından dalıa yoğun d e ­ ğildir. Bu, sanırım, den eyim tarafından da doğrulanır, çü nkü bir k e ­ resin d e Felsefi K ap orla r’da M . H u y g en s'in P a ris'te şarap tortu su tuzunun çözü n dü rü lm esiyle yapılan havanın iki ya da ü ç gü nlü k bir zaman için de yoğu nlaşıp yin e çök eceğin i, ama bir metali çözü n d ü re­ rek yapılan havanın e n küçük bir yoğunlaşm a ya da g e v ş e m e olm ak­ sızın sürdüğünü bulduğunu okudum . O zaman, e ğ e r nasıl dünyanın için de y e r alan sürekli kaynaşm alar yolu yla h er tür cisim d en gelen ve tümü b irlik le atm osferi yapan hava tözlerinin bulunduğunu, ve bunlann tüm ünden metalik olanların en sürekli olduklarını düşünür­ seniz, belki de atm osferin en sürekli parçasının— ki g e rçe k hava­ dır— ö zellik le tüm ö te k iler için de en ağırları oldukları için onlardan oluşm ası gerektiğini, ve b öylece atm osferin daha alt parçalarının al tı­ na d ü şerek yerin yü zeyi ü zerin de yü zm ek ve daha hafif buğulan ve buharları e n büyük bolluk için de kendi üstlerinde yü zm ek ü zere kal­ dırm ak zorunda olm alannın saçma olduğunu d ü şü n m eyecek sin iz. B ö y le c e , diyorum , onun dünyanın içlerin de asit çözü n dürüciilerin e ylem i tarafından yü k seltilen m etalik buharlarla ol[u şm u ş oljm ası gerekir, v e g e rçe k sürekli hava açısından durum budur; çünkü bu, nasıl a tm osferdeki en alt parça olduğu için us tarafından en ağır par­ ça sayılm ası gerek iy orsa, yine ö y le buharların onda kolayca y ü k s e l-


182

ISAAC N E W T O N : M E KJVPIAR

m eşini sağlayarak, sisleri v e kar bulutlarını asılı tutarak ve kaba ve ağır dumanı kaldırarak ağırlığını ele verir. H ava a yn ca atm osferin e tk in lik siz en kaba parçasıdır, v e e ğ e r onda y ü zm ek te olan daha yu m u şak buharlardan v e tinlerden yok su n bırakılırsa, dirimli ş e y le ­ re h içbir besin sağlamaz; ve m etalik cisim lerden daha etkinliksiz ve b esin d en daha uzak başka ne vardır? Şim di bu m ektubu yazarken yerçekim in in n ed en in e ilişkin olarak aklıma g e le n bir sanıyı daha sunacağım . Bu amaçla eth erin in celikte b irbirlerinden sonsu z d e r e ce le rd e ayrılan parçalardan olu ştuğun u; cisim lerin g ö z e n e k le rin d e daha in ce e th ere oranla daha kaba etlıerden açık uzaylarda olduğundan daha az olduğunu; ve buna g ö re dü n ­ yanın büyük cism inde daha in ce eth ere oranla daha kaba eth erd en havanın bölgelerin de olduğundan daha az olduğunu; ve g e n e de hava­ daki daha kaba eth erin dünyanın yukarı b ölgelerin i, v e dünyadaki daha in ce eth erin havanın aşağı b ölgelerin i etkilediğin i, v e bunun havanın te p esin d en dünyanın y ü z e y in e , v e yin e dünyanın y ü z e ­ yinden on un öze ğ in e , eth erin belli belirsiz in celdiği v e daha da in ­ celd iği bir yolda olduğunu varsayacağım . Şim di havada asılı ya da y ery ü zü n d e yatan herhangi bir cisim im geleyin , v e ön sav gereğ i e th e r cism in yu k a n parçalarındaki g ö z e n e k le rd e alt parçalarındaki g ö ze n e k le rd e n daha kaba olduğu, v e daha kaba eth e r o g ö z e n e k le r ­ de y e r le ş m e y e aşağıdaki daha ince eth erd en daha az yatkın olduğu için, [daha kaba eth er] dışarı çıkm aya v e aşağıdaki daha in ce e th e re yo l v e r m e y e çabalayacaktır, ki bu cisim ler yukarıda onun içeri g ir­ m esi için y e r açm ak için alçalm adıkça olamaz. Yukarıdaki kimi noktalar eth erin bu varsayılan d e r e ce li in ce lik le ­ ri ile daha ö te ö rn ek len eb ilir ve daha anlaşılır kılınabilir; ama s ö y ­ len m iş olanlara bakarak bu tahm inlerde herhangi bir olasılık d erecesi olu p olm adığım kolayca saptayacaksınız, v e am açladığım yalnızca bu olasılıktır. K endi payım a, bu doğadaki şe y le re öy lesin e az özen cin ı var ki, e ğ e r buna beni yü reklendirm iş olm asaydınız, sanırım hiçbir zaman bu konuda yazm ak için elim e kağıt kalem almazdım . Bu y ü z ­ den , kusurlarım ı daha kolay bağışlayacağınızı umarım . O nur verdiğin iz en alçakgönüllü hizm etkarınız Is. Cam bridge, 28 Şubat 1678/9

N

ew ton


M E K T U P 2* [Ö nsavlar Üzerine]

... Çünkü fe ls e fe yapm anın en iyi v e en gü ven ilir y ön tem i bana ilkin şeylerin özellik lerin i ö zen le in celem ek v e bu özellik leri d en ey ler yoluyla doğrulam ak, ve daha sonra şeylerin kendilerinin açıklam ası için öıısavlara ilerlem ek olarak görünüyor. Çünkü önsavlanıı yalnızca şeylerin özellik lerin i açıklamada uygulanm ası, onları b elirlem ed e kullanılm aması g e re k ir; ama ancak d en ey ler sağlayabildikleri d u ­ rum lar dışında. Ve e ğ e r biri yalnızca önsavların olanağından çıkarak şe y le rin g e rçe k lik le ri konusunda tah m in lerde bulunacak olu rsa, hangi anlaşma yoluyla herhangi bir b ilim de pekin herhangi b irşeyin belirle n e b ile ce ğ in i anlamam güçt.ür; çünkü h e r zaman yen i g ü çlü k ­ le r su n u y or g ö rü n e ce k şu ya da hu önsavlar küm esi yaratılabilir. Bu yü zden önsavlar tasarlamaktan tıpkı u ygun suz uslam lam acılıktan olduğu gibi kaçınm ak gerek tiği yargısına ulaştım.

*\Oldenburg'» bir M ektuptan Parçn, 1672. Itaae Nem toni Opera quae exslan( Omnmiu, IV .-. . ' i l i Correspnndenre o f Sır Isaac Nrwton and Prof. C ol:s, s. 154.]


M E K T U P 3* [Tanrı ve Yerçekim i]

Saygıdeğer Dr. R ichard Bettiley’e W orcester H ou se Piskoposu Park Street, We.stminister E fendim , D izgem iz üzerine in celem em i yazarken, insanları bir Tanrıya inanç açısından ird elem ed e g e çe rli ola b ilecek türde ilkeleri g öz ön ün de tuttum ; v e h içb irşey beni in celem ey i bu amaç için yararlı b ulm ak­ tan daha ço k sevin d irem ez. Am a e ğ e r bu yolda kamuya herhangi bir h izm ette bulunm uşsam , bu çalışmadan v e dayançlı dü şü n ced en baş­ ka h içb irşe y e bağlı değildir, İlk sorunuza gelin ce , bana ö y le görü n ü y or ki e ğ e r gü n eşim izin ve g e z e g e n le r in ö zd e ğ i v e ev ren in tüm ö zd e ğ ı tüm g ö k le r arasında cşdağılım lt olsaydı, v e h er parçacığın tüm g eri kalanlara doğru ona doğal bir yerçek im i olsaydı, ve bu özdeğin başından sonuna dek dağıl­ dığı bütün uzay yalnızca sonlu olsaydı, bu uzay dışındaki özd ek y e r ­ çek im in d en ötürü bu iç yandaki tüm öz d eğ e doğru yön eli r v e sonuçta bütün uzayın ortasına çö k e re k orada tek bir büyük k ü resel kütle oluştururdu. Ama e ğ e r özd ek sonsu z bir uzay içersin d e eşdağılım lı olsaydı, h içbir zaman tek bir kütle içersin e toplanam azdı; ama birazı bir kütlenin, v e birazı bir başkasının içe rs in e toplanır, v e b ö y le c e tüm o son su z uzay b oyu nca birbirinden büyük uzaklıklara dağılm ış son su z sayıda büyük k ü tle oluştururdu. Ve özd eğin parlak bir doğ a ­ da oldu ğu nu varsayarsak, gü n eş v e durağan yıldızlar b öy le olu şm u ş olabilirler. Ama özd eğin nasıl kendini iki türe b öleceğin in v e parla­ yan bir cisim oluşturm aya uygun olan parçasının tek bir k ü tley e çök ü p bir gü n e ş oluşturacağının v e saydam sız bir cisim olu şturm a­ ya u ygun olan geri kalanının ışıyan özd ek gibi te k bir büyük cism e değ il ama b irçok k ü çük cism e b ü zü leceğ in in ; ya da e ğ e r g ü n e ş ilkin g e z e g e n le r gibi saydam sız bir cisim ya da g e z e g e n le r gü n eş gibi pa r­ lak cisim ler olm uş olsalardı, tümü de saydam sız kalırken nasıl yalnız­ ca on un parlayan bir cism e değ işeceğ in in , ya da tümünün saydam sız *[Opera Om ııia, IY s. 429-42, Richard Ilenllcy'c M ektup.]

184


R İC H A R D tlE N T L E Y 'E

185

cisim lere değişirk en on un d eğ işm ed en kalacağının— tüm bunların salt doğal n e d e n le rle açıklanabilir olduğunu düşünm üyor, ama onu isten çli bir E tm enin tasar v e icadına yü k lem ek zorunda kalıyorum . İster doğal iste rse doğalüstü olsu n , gü n eşi altı birincil g ez eg en in ö ze ğ in e yerle ştire n aynı G üç Satürn’ ü b eş [on] ikincil g ez egen in in y örü n gelerin in ö ze ğ in e ve Jüpiter'i d ört [oniki] ikincil gezeg en in in ö zeğin e ve dünyayı ayın yörü ngesin in özeğin e yerleştirdi; ve bu yü z­ den, e ğ e r bu n ed en hiçbir icat ya da tasar olm aksızın k ör bir n eden olsaydı, gü n eş Satürn, Jüpiter v e dünya ile aynı türden, e ş d ey işle ışık v e ısıdan yoksu n bir cisim olurdu. N için dizgem izde tüm geri kalanlara ışık ve ısı v e rm e niteliğinde tek bir cism in olduğu kon u ­ sunda dizgenin Yaratıcısının onu uygun görm ü ş olm asından başka h içbir n ed en b ilm iyorum ; v e niçin bu türden yalnızca tek bir cism in olduğu konusunda tek bir cism in tüm geri kalanları ısıtm ak v e aydın­ latmak için y eterli olduğundan başka hiçbir neden bilm iyorum . Ç ü n ­ kü ışıklarını yitirdikten sonra kuyruklu yıldızlara d ön en g ü n eşlere, ve g e z e g e n le re d ön en kuyruklu yıldızlara ilişkin K a rtezyen önsavın dizgem d e hiçbir yeri olamaz v e açıkça yanlıştır; çünkü hiç kuşku­ suz bize sık sık g ö rü n se ler de, gez egen lerim izin dizgesinin içlerin e, Jüpiter’ in yö rü n g e sin d e n daha aşağılara v e kim i zaman Ventis ve M e rk ü r’ ün yörü n g elerin d en daha aşağılara inerler, ve g e n e de h iç­ bir zaman burada kalmaz, ama her zaman g ü n eşe yaklaştıkları aynı devim d e re ce le ri ile ondan geri dönerler. İkinci sorunuza yanıtım gez eg en lerin şim diki devim lerin in yalnız başına herhangi bir doğal n eden d en kaynaklanmış olam ayacağı, ama anlıklı bir E tm en tarafından verilm iş olduğudur. Çünkü kuyruklu y ıl­ dızlar gezegen lerim izin bölgesin e in erek burada her tür yolda d ev in ­ dikleri, kimi zaman g e z e g en lerle aynı yolda, kimi zaman aykırı yolda, ve kimi zam ansa ekliptik düzlem ine eğik dü zlem lerde ve h er tür açı ile çapraz yollarda gittikleri için, açıktır ki hem birinci] h em de ikin­ cil tüm g e z e g e n le ri dikkate d e ğ e r bir değ işm e olm aksızın aynı y o l­ da ve aynı dü zlem de d e v in m ey e b elirley eb ilecek hiçbir doğal n eden yok tur; bu tasarın etkisi olm uş olmalıdır. N e de g e z e g e n le r e onları gü n eşten ve başka özek sel cisim lerden uzaklıkları ile orantılı ola ­ rak o cisim ler çevresin d e böyle eş-öz ek li yörü n gelerde devindirm ek için g erek li olan o doğru hız d erecelerin i v e re b ile c e k herhangi bir doğal n eden vardır. E ğ e r g e z e g e n le r gü n eşten uzaklıkları ile orantı­ lı olarak kuyruklı yıldızlar denli lıızlı olm uş olsalardı (e ğ e r d e v im le ­ rine yerçek im leri neden olm uş olsaydı böyle olur ve böylelikle özd ek g e z e g e n le rin ilk oluşum unda en uzak b ölg elerd en g ü n e ş e doğru d ü şebilirdi), eşö ze k li yö rü n g elerd e değil ama kuyruklu yıldızların


186

fSAA C N E W T O N : MEKTUPLAR

için d e devindik leri gibi e ş ö ze k s iz y örü n g elerd e devinirlerdi. E ğ er tüm g e z e g e n le r M erk ü r denli hızlı ya da Satürn ya da uyduları denli yavaş olm uş olsalardı, ya da tek tek hızlan şim di olduklarından çok daha b üyük ya da küçük olm uş olsa ydı— ki e ğ e r yerçek im lerin d en başka bir n eden d en doğm u ş olsalardı b öyle olurdu— , ya da ç e v r e ­ sin d e dön dü k leri ö ze k le rd e n uzaklıkları hızlar aynı kalmak ü zere şim dikinden daha büyük ya da küçük olsaydı, ya da gü n eştek i ya da Satürn, Jüpiter ve dünyadaki özd eğ in niceliği, v e dolayısıyla bunla­ rın y e rçe k im i gü çleri, olduğundan daha büyük ya da küçük olsaydı, birincil g e z e g e n le r şimdi oldu ğu gibi e ş özek li çem b erlerd e gü n eş ç e v re s in d e d ön e m e z, ne d e ikincil g e z e g e n le r Satürn, Jüpiter v e dünyanın çe v re sin d e dönebilir, ama h iperb oller ya da parabollerde, ya da büyük ölçü de e ş ö ze k s iz elip slerd e devinirlerdi. Ö y le y se tüm devim leri ile birlikte bu d izgeyi yapm ak gü neşin v e g ez eg en lerin tek tek cisim lerindeki özd eğin niceliklerin i v e buradan doğan y e r ç e ­ kim i güçlerini, birincil g e z eg en lerin gü n eşten v e ikincillerin Satürn, Jüpiter v e dünyadan tek tek uzaklıklarını, ve bu gezegen lerin özek sel cisim lerdeki ö zd e k n iceliklerin in çe v resin d e dön ebildikleri hızları birarada anlayan v e karşılaştıran bir n edeni gerektirirdi; v e b ö y le sine b üyük bir cisim ler türlülüğünde tüm bu ş ey leri b irlikte kar­ şılaştırm ak v e ayarlamak o n ed en in k ör v e raslantısal d eğ il ama d ü zen ek b ilim d e ve g e o m etrid e ço k b ecerik li olduğunu kanıtlar. Ü çü n cü sorunuza gü n eşin en ço k ona en yakın olan g e z e g e n le ri ısıtm akla on lan n daha iyi b ileşm elerin e v e bu bileşim yoluyla daha ço k sıkışmalarına n ed en olabildiği düşünülebilir yanıtım veriy oru m . Am a dünyam ızın ü st kabuk altındaki iç. b ölg elerin d e m ineral cisim ­ lerin yeraltında kaynaşmaları yoluyla gü n eş tarafından olduğundan ço k daha fazla ısıtıldığını düşündüğüm zaman, Jüpiter ve Satürn’ ün iç parçalarının o kaynaşm alar tarafından dünyam ızın olduğu gibi ıs ı­ tılm ış, b ile şm iş v e pıh tılaşm ış olm ay ab ileceğin i sanm ıyoru m ; ve d olayısıyla bu d eğ işik yoğu n lu ğu n g ez eg en lerin gü n eşten d eğ işik uzaklıklarından başka bir nedeni olm ası gerekir. Ve Jüpiter ve Satürn g e z e g e n le rin in , bunlar geri kalanlardan daha sey rek oldukları için ço k daha büyük olduklarını v e çok daha büyük bir özd ek n iceliği kap­ sadıklarını v e çe v re le rin d e b irçok uyduları olduğunu dü şün dü ğüm ­ d e bu g örü şte doğrulan ıyoru m ; ki bu nitelikler hiç kuşkusuz on lan n g ü n e şte n ö y le s in e büyük bir uzaklığa yerleştirilm iş olm alarından doğmazlar, ama dahaçok Yaratıcının onları öy lesin e büyük bir uzaklı­ ğa yerleştirm iş olm asının nedenlerini sunarlar. Çünkü, çek im güçleri yoluyla, v e Mr. F la m ste e d ’in kimi son g ö z le m le ri yolu yla bulduğum gibi, birbirlerinin devim lerin i oldu k ça belirgin olarak kan ştın rla r;


B E N T L S iY T ,

]87

ve e ğ e r g ü n eşe v e birbirlerine ço k daha yakın olarak yerleştirilm iş olsalardı, aynı g ü çle r yoluyla bütün dizgede dikkate d e ğ e r bir karı­ şıklığa n eden olurlardı. D ördüııeü sorunuza yanıtım şöyle: burgaçlar önsavıııda dünyanın ekseninin eğim i, benim görüşüm de, dünyanın burgacının kom şu bur­ gaçlar tarafından soğrulm adan ve dünya bir g ü n eşten bir kuyruklu yıldıza d ön m ed en ö n cek i durum una yü k len eb ilir; ama bu eğim in dünyanın burgacının devim i ile uyuın içinde sürekli olarak azalması ge re k ir (dünyanın ekseninin ekliptik ile eğim i, ayın orada süren d ev i­ m inden görüldüğü gibi, çok daha azdır). E ğ e r gü n eş ışınları yoluyla g e z e g e n le ri d e s te k le y e b ile ce k olsaydı, g e n e de bununla günlük d e ­ vim lerini nasıl e tk ile y e b ile ce k olduğunu anlam ıyorum . Son olarak, dünyanın ekseninin eğim in d e bir Tanrıyı tanıtlamak için olağanüstü h içb irşey görm üyorum , e ğ e r onu kış v e yaz için ve dünyayı kutuplara doğru yaşanabilir kılmak için bir buluş olarak ile ­ ri sü rm e zse n iz; ve gü neşin ve g ez eg en lerin günlük devim leri, salt d lizcn e k scl herhangi bir n eden d en pek doğam ayacaklan için, tü­ m ü yle aynı yokla yıllık v e aylık dev im ler ile b elirlen m ek le d iz g ed e yukarıda açıkladığım gibi şanstan çok seçim in etk isi olan uyunıu olu ştu ru yor görünürler. Bir Tanrı için çok g ü çlü bir uslamlama olarak görd ü ğü m bir başka uslamlama daha var; ama üzerine dayandığı ilkeler daha iyi kabul e d i­ lin ce y e d e k sanının onu uykusunda bırakmak daha d oğ ru olacaktır. B u yruğun uz için e n alçakgönüllü hizm etkarınız, Is. N e w t o n Cambridge, 10 Aralık 1692


PARÇALAR

PA R Ç A 1* [Evrensel Tasar Üzerine]

Tanrıtanırcılığın karşıtı sözel kabul olarak tanntanım azcılık v e k ıl­ gısal olarak putperestliktir. Tanrıtanım azcılık öy le s in e anlam sız v e insanlık için ö y le s in e iğren çtir ki onu ortaya sü ren ler h içbir zaman ç o k olm am ıştır. T ü m kuşların, hayvanların ve insanların sağ ve sol yanlarının (iç ö rg e n le r dışında) b e n z e r şekilli olm ası, v e başın her iki yanında daha fazla değil ama salt iki g ö z v e salt iki kulak olm ası; v e iki delikli bir burun, v e om uzlarda ya iki ön ayak ya iki kanat ya da iki kot olm ası ve daha çoğu n u n olm am ası ilin ek sel olabilir m i? Bunların tüm dış şek illerin dek i bu düzenlilik bir Yaratıcının tasar v e buluşundan başka n e red en doğar? H e r tür dirim li yaratığın g ö z ­ lerinin c n dibine dek saydam olm aları, v e b ed en d ek i biricik saydam ü yelerin onlar olm ası, dışarda s e rt bir saydam deri v e içerd e sa y­ dam sıvılar bulunması, tüm ü de görm e yetisi için h içbir sanatçının daha iyi kılam nyacağı den li gü zel şekillen dirilm iş v e uygun kılınm ış olarak ortasında kristal gibi bir m erceğ in v e onun ön ün de bir göz b eb eğin in olm ası— tüm bunlar n ereden dir? K ö r şans ışığın var old u ­ ğu n u v e kırınım ının ne oldu ğu nu , v e tü m yaratıkların g öz lerin d e ondan e n ilginç yolda yararlanmayı bilir m iydi? Bu v e benzeri düşün­ c e le r insanlığı tüm şey le ri yapm ış olan v e tüm ş ey leri kendi gü cü n ­ d e tutan ve dolayısıyla korkulm ası g erek en bir Varlık olduğuna her zaman inandırm ış v e inandırm ayı s ü rd ü re ce k tir.... Ö y le y s e sonsu z, b en gi, her y erd e bulunan, her ş e y i bilen, h er ş e y e giicii y e te n , tüm şe ylerin Yaratıcısı, en b ilge, en türeli, en iyi, en kutsal te k bir Tanrıyı tanıyacağız. Ü çü n cü v e D ördü ncü buyruklarda bize bildirildiği gibi onu sevm eli, ondan korkm alı, onu onurlandırm alı, ona gü ven m eli, ona dua etm eli, ona m innettar olm alı, onu üvm eii, adını kutsam ak, buyruklarına uymalı v e ona tapınm ak için zamanlar ayırm alıyız, çü nkü onun buyruklarına uym am ız Tanrı sevgisidir, ve

*|“ Cierçck Diııııı Kısa liir Şem ası,” NcvvLon’ nn hir clyazm asm dan (1661} firem 'ter' in alınlısı, Mcmoirs o f S ır Isaac N m t o n . Vbl. II, s. ;!47-8.J İSH


TANRI VE D O Ğ A L ELL-SEFE

189

buyrukları çok ağır değildir (I, John 5:3). Ve bu şeyleri onunla bizim aramızdaki aracılara değil, ama yalnızca ona yapm alıyız ki, bize ü ze­ rim izd e e g e m e n olm ak için m eleklerin i versin — m e le k le r ki bize yakın hizm etkarlarım ız olarak, Tanrılarına sunduğum uz tapınmala­ rım ızdan hoşnutturlar. Ve dinin ilk ve birincil parçası budur. Bu h er zaman Tanrının tüm halklarının dini idi ve h er zatnan ö y le olacak­ tır— dünyanın başlangıcından sonuna dek.

PAKÇA 2* [Tanrı ve D oğal Felsefe]

Tanrı görü lm ek sizin dünyayı yaptı ve onu yön etir ve b ize başka h iç­ bir Tanrıyı değil ama onu sevip ona tapınmamızı, eb ev ey n lerim izi ve efen d ilerim izi onurlandırm am ızı, kom şularım ızı k en dim iz gibi sevm em izi, ılımlı, türeli v e b a rışsever olm am ızı, ve g id erek hayvan­ lara bile acım am ızı buyurm uştur. Ve başlangıçta her hayvan türüne yaşam verd iği aynı g ü çle ölüleri diriltebilir, v e K efaretçim iz İsa'yı yen id e n diriltm iştir— İsa ki, bir krallık kazanm ak v e b ize bir y e r hazırlamak için cen n e te gitmiştir, ve d eğ erd e Tanrıdan sonra İkinci­ dir v e Tanrının Kuzusu olarak tapınılabilir, ve yokluğunda bizi rahat­ latmak için Kutsal Hayaleti gönderm iştir, v e sonunda görü n m ed en geri d ön erek tüm ölüleri diriltip yargılayıncaya d ek bizi y ö n e te ce k , ve daha sonra krallığını Baha’ ya bırakıp kutsanm ış olanları şim di onlar için hazırlamakta olduğu y e re g ötü re ce k v e g eri kalanları d e ­ ğerle rin e uygun başka y e rlere gön derecektir. Çünkü Tanrının ü lke­ sinde (ki evren d ir) birçok konak vardır, v e onları g ö k le r içersin d en bir konaktan bir başkasına g e çe b ile n aracılar yoluyla yönetir. Çünkü e ğ e r g ireb ileceğim iz h e r y e r yaşayan yaratıklarla doluysa, niçin bu ­ lutlar üzerindeki gök lerin bu muazzam yerlerin in tümü de yaşayan ­ lara kapalı olsun?

* [f,G erçek Dinin Kısa lîir Şem ası," Ncvvton’un birclyazm asından (1681), Mpnıoirs o f S irîsa a c N?wUm, Vol. II, s. 354.]


190

PRlN CirlA: İÇİN DEKİLER (TÜ R K Ç E )

NEW TON Doğal Felsefenin M atem atiksel ilkeleri

İÇ İN D E K İL E R Birinci, İkinci ve Uçüncii Yayımlara Önsözler Tanımlar Belitler, ya da Devim Yasaları K İT A P I CİSİM LENİN DEVİM İ KESİM 1. İlk ve san oranlar yöntemi 2. Özekçek kumvticrifi belirlenmesi 3 . Eşözckii konik kesimlerde cisimlerin devimi 4 . Eliptik, parabolik ve hiperbolik yörüngeleri verili odaktan bulma £>. İki odak da verilmediğinde, yörüngeler nasıl bulunur G. Devimler verili yörüngelerde, nasıl bulunur 7. Cisimlerin doğrusal çtkış ve inişler; 8 . Üzerlerinde herhangi bir lür Ö2 ckçek kuvvetin etkide bulunduğu cisimlerin içinde dönecekleri yörüngelerin belirlenmesi 9. Cisimlerin devinebilir yörüngelerde devimi; vc apsislerin devimi İÜ. Verili yüzeylerdeki cisitnlrrin devimi; ve cisimlerin sulttnmlt sarkaç devimleri 11. birbirlerine özekçek kuvvetle eğilim gösteren pişimlerin devimi 12. Küresel cisimlerin çekim kuvvetleri 13. Küresel olmayan cisimlerin çekim kuvvetleri 14. Çak kiiçük cisimlerin çok biiyiîk bir cismin çeşitli parçalarına eğilimli özekçek kuvvetler tarafından kışkırtıldıktan zaman devimleri

K İT A P II C İSİM L E R İN DEV İM İ (D irençli Ortamlarda) 1. Hızın oranında direnç gören cirimlerin devimi 2. Hızlarının kareleri oranında direnç gören cisimlerin devimi 3 . Hir ölçüde hızların oranında ve. bir ölçüde aynı oranın karesi ile orantılı direnç çaren cisimlerin devimi 4 . Dirençli ortamlarda cisimlerin dairesel devimi 5 . Sıvıların yoğunluk t* sıkışıklığı; hidrostatik fj. Salman cisimlerin devim ve direnci 7. Sıvıların devimi, vc fırlatılan cisimlere:gösterilen direnç 8. Sıvılar boyunca iletilen ılcvim i). Sıvıların dairesel devimi

_ K İT A P I I I E V R EN İN DİZGESİ (M atem atiksel İrdelem ede)

FELSEFED E USLAMLAMA K URAM LAR I FENOM ENLER ÖNERMELER a y in d ü ğ ü m l e r in in d e v im i

GENEL N O T


PRINCÎPIA: İÇ İ N D E K İ L E R (İN G İLİZC E )

N EW TON M athvnıatkal Principies o f N atura! Philosophy

CONTENTS F R F F A C E S TO T H E F IR S T , SECO N D AND T H İR D ED İTIO N S D EF IN ITIO N S A.YIOMS. O R L A W S Ö F MOTION BOOK I. T l TE M OTION O F BOLHES SÎÎU'lhiM I. Mrtiıod ıfjir s t and İr,sİ ratios lf. Dftcrımnation ofrctıtrıpıtal farccs İli. Morton ofbodirs i>t rr.e.aitrir. conic. scclions IV. Findings o f rlliptic. parabolle, and bypcrboiıc ortnfs from //ir focus giren V I!ow fite orhifs a n to bc found ıvhcıı ncıthcr focus ıs g iro ı VI. How thc motions a n to bcjourtd m g iv tn orhits VII. ftcrtjliHcıır aset u t a n d desa-ut ef ho<Jks V I I I . Dıicntinıafıou o f orbits ı»t içlikli bo<Itcs mili nvoirc, hriag arted upon by ntty sari oj ccntnfctal fo r a IX. Motiou o f bodics tu thM'ublr orbifs; and thr morton af apsidrs X. of bodics iti giren surjaas; and thc osntlating frn d u h as morton o f bodics XI. Mortons of badica tnuling tu rrrch of/ter /atlı rt ■ntr/firtat forrrs X II. itfracrtn fora s o f sp/nricat bodur X III. Altrucrtvc fo r a s o f bahi s içirteli a n uof s p ftf rical XIV Morton ot vı ry snıait bodics tehctı agitatcd by <<ntr>p> fal iorccs Unding to thc sc ve rai parts ofany m y great tu/dy R O O K II. T H E M O T IO N O F B O D IE S (Iıı K eşiştin# M ed iu m s) I. Moiton of bodics thut a n rrsis/cd ın thr ratto o f thc frlncily II. ıMorton oj bodics ih a ta n resişted as thc SfjUan of thrtr rriacıttrs III. Morton of bodics thaf arr rrsistcd f/arlly tıt Ilır ratto o f thc vdocitics. and partly as fftr squa n af thc sanır r/jrto IV Ctrcvlar motion nf bodics in nststing //ırdmms V D(?tsily and compnssıan a) jjutıls; hydrastat/rs VI. Morton and n sk fa n ır o f pcndulous hadks VII. ıMüffri» oj flu/ds, and thr n sı statta ınadc to profcctnl bodics VIII. Motiorı propagntrd thraugh jhrttİs IX C/radar morton o f fim di R O O K III. T H E S Y ST E M O F T H E VVORLH Hu M n lh em a tica l T rca tm en t)

RtfLES OFREASONİNG İN PHİLOSOPHY PHE&OMENA PROPOSITIOtfS

MOTION OF THE MOOtf'S \rO[)ES GENERAL SCHOUIJM


Neıvton İçin Bir Zam an d izin

1643

4 Ocak, Neıvton doğdıı (Yeni Gregorian Takvimine göre), W oolsthorpe, Lin colnshire. Genç babası Isaae’ın doğumundan üç ay önce ölmüştü. (Neıvton'ım kendisi 84 yaşında öldü.)

1646

Yakınlardaki bir köyün rahibi olan 63 yaşındaki Barnabas Smith ile evlenen annesi, Hannah Neıvton, liç yaşındaki Isaac’ı terketli. Hanııah’ ın üç çocuğu daha oldu, ve bu arada Isaac’ıç o k seyrek olarak gördü. Küçük Isaac annean­ nesi tarafından yeliştirildi. Annesi tarafından lerkedilm cnin şimdiden baba­ sız kalmış çocuğa yaşam boyu sürecek bir güvensizlik duygusu aşıladığı düşünülür. Her ne olursa olsıın, Neıvton çok acılı v e çok yıkıcı bir çocukluk d ön em i geçird i. A nnesi ancak 1653’ tc ikinci k oca sı öld ü k ten sonra

1655

W oolsth orp e'a dönüp oğlunun y etiştirilm esiy le ilg ilen m ey e başladı. N eıvton’ ım bir çiftçi olmasını istiyordu. (12 yaş) Neıvton Grantlıam'da King Edıvard VI Grammar School'a başladı. İşleri iyi gitmiyordu, notlan düşüktü ve sınıfın en kötüsünün bir üstündey­ di. Tahtadan arabalar, yeldeğirm cnleri vb. yapması, kedilerin kuyruğuna fenerler bağlaması gibi etkinlikleri popüler im gelem de sık sık harika ço cu ­ ğun ilk deneyleri olarak, mekanikteki gelecek başarılarının ön habercileri olarak yorumlandılar.

1660

(17) sonları v e 1670'lerin başlan elyazması kayıtlarına göre N ew ton'ıın simya çalışmalarında yoğunlaşma dönemidir. Yine 1670'lerin başlarında N eıvton lannbilimsel gerçeklik arayışını sürdürdü. Trinity C ollegc üyeli­ ğini sürdürebilm ek için Anglikan rahipliğe girm ek zorunda olm ası da Neıvton'ıı lannhilım ve erken kilise tarihi üzerine incelem elerini yoğun­ laştırmaya yöneltti. Neıvton İsa'nın Baba ile aynı tözden olmadığına ve Hıris­ tiyan kutsal Üçlülük öğretisinin yanlış olduğuna inanıyordu.

1661

Neıvton eğitim giderleri okul tarafından karşılanmak üzere Cam bridge’de Trinity C olleg e'e kabul edildi. Amacı bir Anglikan Kilise rahibi olmaktı. İncil üzerine bilgileri ile çevresindeki öğretmenlerini etkiledi. Neıvton bu arada Etıklides geom etrisi ile tanıştı. Satm aldığı bir astroloji kitabındaki belli çizgelen anlamada güçlükle karşılaşmıştı. Euklides'in önerm elerini keııdiliğinden-açık bııldıı ve "a trifling book/önem siz bir kitap" olarak gö r­ düğü geom etriyi bir yana atlı. Şansını bir de D escartes'm Analitik G e o ­ metrisinde denedi. Sonuç ıırnut verici olmadı. N eıvton’u daha sonra tüm çalışmasına dayanak olarak kullandığı Euklides’e bir kez daha geri dönm e­

1662

ye yüreklendiren öğretm eni Isaac Barroıv oldu. (19) yazında N cw ton bir dinsel bunalım geçirdi ve bu arada günahlarım kağıda düktü. Aralarında bir zamanlar annesini v e üvey babasını yakmak için verdiği gözdağı da bulunuyordu: "Threatning my father and m other

1664

Smith to bıırne them and tlıe house över them " (N ever at Rest, s. 53). Neıvton onu sınavdan geçiren Isaac Barroıv tarafından klasik geom etri bil­ gisinde yetersiz bulunmasına karşın Trinity College’a tam burslu öğrenci olarak kabul edildi. Nevvton'un defterlerinde A ristoteles'in Orgontm ve Törebilimi’ndcn Yunanca notlar bulunur. Daniel Stahl, Eustachius, and Gerard Vossius gibi yazarları, ve aynca okul izlencesinin ötesinde Charleton, Digby, Kepler, Galileo, v e H enry M ore gibi yazarlan okudu. (Neıvton H enry M ore ile ilk kez Cambridge’de, B.A. derecesini almadan ön ce karşılaştı.) İDİ!


N EVVTO N İÇİN B İR Z A M A N D İZ İN

İM

1665 Trinity C ollegc eğitimini tamamladı. B.A. derecesi için çalışmalarına başla­ dı. Tam bu sırada Kara Ölüm olarak bilinen biiyük veba salgını Londra’ da başlamak üzereydi. Aynı yılın yaz aylarında fareler tarafından taşınan veba salgını tüm İngiltere'ye yayıldı. Londra nüfusunun yaklaşık %15'inin öldü­ ğü söylenir. Ağustos ayında Cam bndge Üniversitesi salgın nedeniyle kapa­ tıldı. Nevvton W oolsthorpe'a, annesinin evine çekildi. 16G5 A ğustosu vc 1666 Martı arasında orada kaldı. Sonra üç ay için Trinity C ollege’ a döndii, v e 1666 Haziranında yeniden W oolsthorpe'a dönerek 1667 Nisanına dek orada kaldı. Dalıa sonra Cam bridge'de çalışmalarını sürdürm eye döndü. W oolsthorpe’ta kalışı sırasında binomial teorem , ışık, teleskoplar, kalkülüs v e tannbilim üzerine çalıştı. Etma iiyküsii de bu dönem e aittir (bu öyküyü yaygınlaştıran onu Nevvtun’ un giizel yeğeninden işittiğini söyleyen deist 166 6

Voltaire oldu). (2 3 ) Nevvton’ un optik, matematik ve mekanikte buluş yılı olarak kabul

166 7

Ekim ayında Nevvton Trinity C ollege'd c bir ‘ Minör Fellovvship’ c, ertesi yıl

1667

Mart ayında bir Majör Fcllovvship'e seçildi. Robert H ooke Henry Oldenbourg'un ardından Royal Society başkanlığına seçildi,

edilir.*

1669

Nevvton Ekim ayında Lucasian Matematik Profesörü olarak Isaac Barrow’ un yerini aldı. Yine aynı yıl yansıtıcı (aynalı) teleskobu betimledi (bu konuda öncü değildi, ve yanlışlıkla tüm merceklerin ışığı yalnızca kırdıklarını değil ama ayrıca ayrıştırdıklarını ve ayna kullanarak böyle bir etkiden kaçmılabileceğini düşünüyordu). Nevvton aynı yıl matematikteki çalışmalarını so n ­ suz diziler yoluyla çözüm lem eyi ele alan De A n alyriperA eqm tioneeN u m eri Terminorum Infınitas başlıklı bir elyazmasında topladı ve bu küçük bir çe v ­

1671

rede dolaştı. Aralıkta Iioyal S ociety'ye yansıtıcı teleskobunu sundu. 1669’dakî matema­ tik çalışmalarını DeMethodis Serierum el Fluxionum ya da Diziler ve Fluxionlar Yöntemi Üzerine başlığı altında yeniden toparladı ama yayımlamadı. Bir

1672

İngilizce çevirisi 1736’da basıldı. 11 Ocakta Royal S ociety üyeliğine seçildi. Toplum Robert H ooke başkanlı­ ğında bir komiteden Nevvton’un buluşlarım değerlendirmesini istedi. Nevv­ ton hem en çalışmalarını gönderm eye başladı. H ooke Nevvton’ un ışığın ayrı­ şık doğasını gösteren prizma deneylerinin çoğunun ve yansıtmalı teleskobunun kendisi tarafından daha şimdiden bilindiğini bildirdi.

*Bu ‘tansık yılları' ü zerine N ew ton 'ım

kendi sözleri şciylcciir: “ Iıı the beginnin g o f tlıe year

1665 I found tlıe M etlıyıl o f approxiırıating series & tlıe R ule for red uring any dignity o f B ino­ mial iıılo sııclı a series. T h e s a ıo e y e a r in M ay (heniiz C am bridge iken] I found tlıe m ethotl o f T a n g e n ts o f G rcgory & Slıısius, & h ıN o v e m b e r [VVoolsthonıe’d e ik e ııl lıad tlıe d ire c t n ıelh od o f fhutioııs & tlıe ııext year in Jaııuary had th e T lıc o r y o f C olours & in M ay follow ing [kısa bir silre için kaldığı C anıbridge’de iken] 1had entrance înto y c in verse ju cth od offlu x ion s. A nd î lıe sa m c year I began to think o f gravity exten din g to y e orb o f th e M oon & (having found out lıov,1 to o st imat e the foroe w illı w clı [a] g lo b e rev olvin g within a sphere [iresses th e surfaei! a f the sp lıere) froın K eplers rule a f the periodiral tim es o f the P lanets beiııg in sesquialterate [3 /2, ya da küp/kare] proportiou o f tlıeir distaııces fronı tlıe çe n te r a f th eir Ûrbs m ust [be] reciprocally a s th e squares o f th cir distances fronı tlıe ce n te r s alxıut w clı th ey revolver & th ereb y cocııparetl th e force req n isite to keep the M oon in lıer Ürb w ith th e fo r cc o f gravity at tlıe su rfa ce o f the earîh, & found them answ er pretty ııearîy. Ali tlıis w as iıı the twa pla gııc yeurs o f 1G65-166G. For iıı th ose da ys I w as in tlıe prim e agu for itıvenlioıı & m iııded M athem atieks & Plıilosophy ın ore ıhan at any tim e s in ce .”


N EV V T O N İÇİN HİR Z A M A N D İZ İN 1675

195

Royal Society'ye sunduğu An Ilypathesis Explaining tkc f'roperties o f l-ighl başlıklı bir yazısı, evrensel ether önsavı ile birlikle, genel bir m ekanik rloğa dizgesini betimliyordu, H ooke Nevvton’un yazının içeriğini ondan çaldığını ileri siirdii.

1678

(3 5) İlk tanı sinir bunalımını geçirdi. Bunun aslında lG 75'tc başladığı ve etkilerinin 1679'a dek sürdüğü söylenir. Fransa'da renkler üzerine kura mına önem siz karşıcı kışlarda bulunan İngiliz Jcsuitlere bir dizi ateşli, öfke­ li mektuplarla karşılık verdi,

1679

N ewtoıı’ un annesi Öldü. Newton bundan sonraki altı yılı aşağı ytıkan tam bir yalıtılma içinde geçirdi. Bu dönem de Herm etik gelenek ve simya üze­ rine ilgisi yoğunlaştı, ve o güne dek kabul ettiği düşünülen ussal, mekanik doğa anlayışı yerini ölçüsüz bir boşinanca bıraktı. Çekme ve ilm e etkileri­ ni Herm etik geleneğin nkkıilt ‘sempati’ ve ’antipati’ terimlerinde yorum ­ lamaya haşladı v e bunları n matematiksel çözüm lem eye açık olduklarını ileri sürdü. Aynı yıl ether görüşünü de terketti (35 yıl kadar sonra, Optik’ le, ikinci basım, ether görtişii yem den ortaya çıktı). — H ooke Kasım ayında Newtoıı ile mektuplaşmak için ilk adımı attı v c ona gezegen deviminin gezegeni doğru bir yolda ilerlemek Len sürekli olarak saptıran bir üzeksel kuvvetin sonucu olduğunu, kuvvetin etkisinin uzaklı­ ğın karesi ile ters orantılı olduğunu açıkladı (mektupların ayrıntıları için

1680

bkz., Önsöz). Yazışmalar ertesi yıl Ocak aymda kesildi. Aralığında ve ertesi yıl boyunca Newton o sıralar görülen hir kuyruklu yıldız üzerine gözlem lerde bulundu ve Kraliyet Gökbilim cisi Plamsteed ile konu üzerine yazıştı. FlamsLeed kuyruklu yıldızların bir daha geri dön­ m em ek iizere giineş dizgesini doğru bir çizgide geçtikleri yolundaki yay­ gın görüşü reddeöiyordu, v c olgıı ü zenn e aşağı yukarı geçerli bir görüş geliştirmişti (kuyruklu yıldızın yörüngesinin ‘m anyetik1 bir kuvvet tarafın­ dan belirlendiğini düşünüyordu), Nevvton ise daha geleneksel görüşe bağ­ lıydı ve gözlediği iki kuyruklu yıldızın da doğrusal olarak devindiklerine inanıyordu. Ancak 1685 Eylülünde Flaınsteed'e 1680-1 kuyruklu yıldızı­ nın parabolik bir eğride devindiğini kabul ettiğini bildirdi. Printipin'ma üçün­ cü kilalıını yazarken bir kuyruklu yıldızın eliptik bir yörüngede devindiğini örneklem ek için 1680-1 kuyruklu yıldızına ilişkin gözlem verilerini kullandı.

1684

(4 1 ) Ağustosunda I lallcy Cambritlge ele Nevvton'u ziyaret ct Li, ve ona yakın­ larda Londra’da kendisi, Wren v c H ooke tarafından tartışılan bir soruyu sordu: Aralarındaki yerçekim i kuvvetinin uzaklığın karesi ile orantılı ola­ rak zayıfladığı varsayımı üzerine, bir gezegen bir başkası çevresinde nasıl bir yörüngede çevrinirdi? N ew lon "e lip s " yanıtını verdi. Klişe anlatıma güre, Halley Nevvton'un ona istediği tanıtlamayı sunmamasına karşın bunu büyük bir coşkuyla karşıladı ve Nevvton'u daha sonra Principia'nın yazıl­ masına götürecek olaylar zinciri başladı. Ö nce De M otu yazıldı. Bu çalışma uc evrensel yerçekim inden, ne de üç ‘ Nevvton’ yasası olarak bilinen yasa­ lardan söz eder. Tersine, evrensel yerçekim i kavramı ile açıkça çelişen bir betim lem e kapsar, — Aynı yıl Leibniz Açla Kmditamtn'ıia aynşım lı kalkülüsiiıüin ayrıntılarını

1686

yayımladı. Yazı bildiğimiz kalkülüs simgelerini, tiirev alına kurallarım katı­ şıyordu. Royal Society Principin’ ma birinci kitabını aldığı zaman, H ooke kitabın evrensel yerçekim i ile ilgili tem el düşüncesini Nevvton'un ondan çaldığı suçlamasını getirdi.


N K W T O N İÇİN B İR Z AM AN D 1ZİN

1%

— Leibniz yine Açta Eruditorum ’ da Lümlev kalkülüsü ele alan bir yazı yayımladı. 1 S 87

(4 4) Tem muz ayının 5 ’inci gi'm ünde Principia yayımlandı. Olay ozanla r ta ra­ fından da coşkuyla karşılandı. Bym n, Dun Jıtan 'da (Canto X) N ew ton için şunları yazar: And t/ıis is the sole mnrtal who coutd grapple. Since Adam, with a fal!, ar ıviih mı appie. [Bir düşüş ile, ya da bir elma ile, Adem ’ den bıı yana kapışabilcn biricik ölümlüdür o],

1689

Nervton Cambridge Üniversitesini temsil etm ek iizere Parla men İn üyeli­ ğine seçildi.

1693

(5 0 ) Eylülü sıralarında Neıvton nedeni, doğası vc süresi bilinm eyen, ama yazışmaları tarafından kanıtlandığı kabul edilen bir sinir bunalımı geçirdi. Dostlarına öfkeli mektuplar göndererek onlara bütünüyle im gesel suçla­ malar yükledi (John L ocke'a mektubunda onun H o b b e s cu - özde.kçi oldu­ ğunu v e kendisini kadınlarla düşüp kalkmaya ayarttığım yazdı. D ostlan Kcv/ton'urı delirdiğinden kuşkuya düştüler, ama kısa bir süre sonra Ekim ayında sorun çözüldü.* — Wesifatl Nervtoıı’ un ansal "huysuzluğunun” (distemper) simya deneyleri sırasında uzun süreli olarak civa buhan solumasına bağlı okluğu görüşünü civa zehirlenm esine eşlik eden titremeler, diş yitirme gibi daha başka belir­ tilerin N eıvton’ ıln durumunda görülm em esi zemininde bir yana atar, ama yaşamının geri kalan otıızbcş yılında erken dönemdeki yaratıcılığını yitir­ diğini ve yalnızca erken çabalarının sonuçlan üzerinde çalış tığını kabul eder. (Never at Resi, s. fxi7s.) — RouseBail konu üzerine şunları belirtir: "H er ne olursa olsun, Nevvton’un hastalığından sonra çok daha (azla özgün çalışma iirctchilccck olduğunu sanmıyorum; a ma 16flfi’da Darphane gözetm eni olarak ata nması, v e lfi99'da yıllık lSOOpoundluk bir maaşla Darphane müdürlüğüne yükseltilmesi bilim­ sel araştırmalarını sonlandmlı, gerçi önceki araştırmaları ancak bundan s o n ­

1696

ra kitaplar biçiminde yayımlanmış olsalar da." Newton Londra'ya yerleşti. Hükümet tarafından Darphane başkanlığı göre­ vine atandı. Neıvton İngiltere’ nin eskim iş v e zarar görm üş metal paraları­ nı değiştirm e işinin gözetim ini üstlendi, kalpazanlara karşı acımasız bir kampanya başlattı v e aralarından pekçoğunıı damgacına gönderdi. Bu ö d e ­ vinde öylsine amansızdı ki, kimilerinin dediğine göre bu görevini yıllarca biriktirdiği öfkesini boşaltacak bir kanal olarak kullandı.

1700

Leibnız Berlin Akademisini kıırdıı vc ilk başkanı oldıı.

1701

Neıvton Lııcasian kürsüsünden istila etti; ikinci kez bir parlamenter olarak göreve başladı.

1703

(6 0 ) I Jookc öldü, ve N eıvton Royal S ociely başkanlığına aday oldu. Oy v eren otuz iiyenin yirmidördtlnün oylan ile başkanlığa seçildi. Ölümüne dek her yıl yeniden başkan seçildi. Yaşamının son yirmidört yılı için, NcıvLon "th e aııtocrat of s cicn cc” olarak betimlenir (Mamıel, Portmit).

1704

Şubatta N cw ton 1660’laıın optik deneylerinin ve 1670’lcrde Philasaphicul

•N eıvton aynı İtrin d e L o ck e 'a şunları yazdı: " T h e last ıvııı'.cr by sleepıııg t o o ofteıı by ıııy fire 1 got a n ili lıabit o f slııeping and a distem per w ch tlıis sım m ıcr has b ee ıı epidem ical put n ıc fe r lile r nut o f ortler, ko Ihal w lıen 1 w ro te to yon l had n o! slupl an îıoıır a niglıt for a (ortnighl toguther and for 5 ııights t o g e lh e r not a wiıık.


N ELV T O N İÇ İN B İR Z A M A N D İZ İN

197

Tnınsaclions'ıle yayımlanan yazılarının vargılarını özetleyen Ofitifhs'ini yayımladı. 1705

10 Nisanda Kraliçe Aııne taralından Nevvluıı’ a şövalyelik sanı verildi. Bıı tarihten sonra Nevvton hoş zamanlanın tannbiiim incelem elerine ayırdı.

1 70 6 170 7

Uplik'm ilk Latince yayımı yedi ek Soru ile kirlikte yayımlandı. Evrensel Arilmc.likiUniversal Arithnıe.lic VVhiston tarafından yayımlandı.

1708

Leibniz ile kalkiilüsün (inceliği konusunda tartışma başladı. Nevvton öz e l­ likle 1709 ve 1716 arasında zamanının çoğunu hu soruna ayırdı (R. Rall),

171 0

Nevvton yaşamının son yıllarında ayrıca Flam steed ile de uğraştı. Royal S ocicty başkanı olarak kendini Greeııvviclı'de Flam sleed'iıı Kraliyet G öz­ lem evine (Royal Observatory) bir ''sürekli konukyeonsfant Visitor" olarak atadı (edimsel olarak Flaınstccd'in lislii olmak üzere). F lam slccd'ı özenle sürdürülmüş yıldız gözlem kayıtlarını yayındanıaya zorladı. Ama Flaııısteeıl işini bitirm ek için biraz daha zamana gereksindiğini bildirince, Ncvv ton kayıtlara el koydu ve onları yayımlanmak üzere Halley'e teslim elti. Ilalley kendisinden isteneni yerine getirdi. Flamsteed sorunu m ahkem e­ ye götürünce hasılı kağıtlar kendisine geri venldi. Flamsteed tümünü yaklı. Nevvton’tın karşılığı Flaınsteed’ in çalışmasından büyük ölçüde destek alan /‘rincipia’ dsn gökbilimciye yapılan tüm gönderm eleri silm ek oklu. Tik­ sinti verici olay I711 Bkim aynıda Flanısteed'in kendisinin Nevvtuıı, Sloaııc (Royal S oeicty'de NevvLon'un ardılı) ve Kichard Mcari ile karşılaşmasını anlatan hır yazısında yansılılır. Flamsteed “ üretiminde 35 yıl harcadığı” katalogunun Ilalley tarafından kendi isteğine uykun olarak ve bilgisi olm ak­ sızın yayımlandığından ve dolayısıyla ondan yıllar siiren emeğinin meyvalannın çalındığından yakınır. Şöyle sürdürür: "Bunun üzerine |Newton] öfke­ lendi ve ağzına geleıı liim kütü sözleri yüzüme söyledi— 'pııppy' v b .”

1711

1 712

Sonsuz D iziler Yoluyla Çöziim lem eiAntılysis by Infinite S erice yayımlandı. Nevvton bıı ve 1707’de basılan iki kitapçığının yayıma hazırlanması ile en küçük bir hiçimde ilgilenmedi (R. Eall). (i Martla Royal S ocicty tarafından Leibniz'in kalküliistc öncelik savını ince­ lem ek iizere Nevvton'mı yandaşlarından hır komite oluşturuldu. 2-1 Şubat 1712'de komitenin yine Nevvlon'un kendisi tarafından hazırlanan raporu, Commerdutu epistolirum, Royal Socıelv'de okundu (Ocak 1713'te yayım­ landı). Komite oybirliği ile Nevvtoıı’ ııu önceliğini onayladı ve IfifiO'lnrrian kalan belgeleri kanıt olarak kullandı. Aynca Leilmız'in bir 'öncelik' sorunu olarak gordiiğü şeyi L eıb n iz'iıı m ektuplaşm a aracılığıyla N cw to n 'ıın "Flıutionlar Yöntem i'' üzerine buluşlarını çalılığını ileri sürerek sorunu dalın da kızıştırdı. NcvvLoıı'un davranışı tüm ölçüleri aştı, kendini savunan yazı­ lar yazarak bunları başka insanların adlarıyla imzaladı. Leibniz'in ölüm ün­ den sonra bile Nevvlon'uıı yazdığı hemen hemen lıer yazı Lcîbniz’e saldı­

1713 1716

ran bir paragraf kapsıyordu. bV in rip ia'n m ikinci yayımı çıktı ("G enel N ot” ve C otes tarafından '‘ Ö n söz” eklendi, v e "Uslamlama Kuralları" gözden geçirilerek yem den yazıldı). Leibniz öldü. — Wcslfall LVm-r al R est, s. 596.) Nevvtoıı'ıı Fransa'da ve böylelikle tüm Avrupa’ da popülerleştiren Vollairc'in 1720'lerde Londra'ya ilk ziyaretinin öyküsünü kendi sözleriyle aktarır (ilk kez Voltaire tarafından 1757’ dc yayım ­ landı): "G ençliğim de Nevvlon'un talibini kendi değeri ile yarattığını düşü­ nürdüm. Sarayın ve Londra Kentinin onu oybirliği île Darphane Müdıirii yaptığını sanırdım. Yok böyle hirşey. Isaac Nevvlon'un çok tatlı bir yeğeni


198

N E IV T O N İÇİN B İK Z A M A N D İZ İN var, bakan IIaliiax'ın [Charles Moııtaguel yüreğini fetheden Madam Conduitt [Nevvton'un kayırmalanndan biri olan John Conduitt ile evlenen Catherine Barton; Voltaire'e göre Catherine N ew ton’ un politik koruyucusu olan Halifax'ın m etresiydi], Güzel hir yeğen olmaksızın tkm onlan n v e ye r­

171 7

çekiminin hiçbir yaran olamazdı." Optik'in sekiz yeni Soru ile genişletilm iş ikinci yayımı çıktı. (1719'da ikin­ ci Latince basım, 1721 'de üçüncü İngilizce basım.)

172 7

(84) 20 Mart, Neıvton öldü. Westminster A bbcy'de gömüldü.


PR İN CIPJA İÇİN K Ü Ç Ü K B İR S Ö Z L Ü K

ağırlık weighl, (pondus) alt-uzatma bkz. karşı-doğru apsfs ffpsis/çğ}. sipsiden E şözeksiz bir yörüngede dönen gezegenlerin y ö ­ rüngelerindeki en uç noktaların her bin, örneğin yeryüzü için gü n öle vc giinberi, ay için yeröte v c yerberi

basınç rfsistence {resistentia) beti figüre (figura) biçimdeş uniform (uniformis) cisim body [corpm ) çevren ufuk horizon çevrim rafadanı çevrinmek rotale dayanç forbearnnee. devim movement (molus) devinebilir mobilr devi niri ik momentum dinginlik inertia (quie$) dönme zamanı periodic time döntik sinüs versedsine Belirli bira açı­

sel ekvator göksel kutuplara diktir),

eşölçümlülük commensıtrability Aynı birim tarafından böJüncbiJjrJik

eşölçümsüzlük ineommensurobility eşözekli concentric eşözeksizlik pccentricity etkerlik ejfıcacy evrik değer, karşılı reciprocal Çarpım­ ları 'b ir1( T ) olan iki nicelik, örneğin: 1/5 ve 5; 2 ve 0,5. eylem aetion (actio)

geçek rntrse gerilim tension gizli nitelikler occult gualities ‘okküll/ gizli* sözcüğü bu bağlamda ‘anlaşıl­ m az,’ ‘g izem li,’ ‘ b üyü sel’ vb. olanı anlatmak için kullanılır,

göklerin dokuz imi tke nine signs o f the

hetmm günberi periheiian Bir gezegenin ya da kuyruklu yıldızın yörüngesinde g ü ­ neşe en yakın nokta

sı için 1-coRfl

durağan yıldızlar fixed sttrrs düğüm tıode {Knote) G ezegen yörünge­

günöte aphetion Bir gezegenin ya da

sinin ekliptik ile kesiştiği iki nokta­ dan her biri,

kuyruklu yıldızın yörüngesinde gü­ neşe en uzak nokta

güneşitJiklemin gerilemesi

dürtü impuise (impetus) ekliptik Güneşin yıldızlara göre (ya da

o f the e<]uinoxes Güneşitlik noktaları­ nın eküptik boyunca sürekli olarak

dünyanın güneşe göre) görünürdeki yıllık devimini temsil eden ve göksel

yılda 50 saniyelik bir yay kadar batı­ ya doğru kayışına bağlı olarak güne-

ekvator ile 23° 2 7 ' değerinde açı ya­ pan büyük çem ber; göksel kutuplar dünyanın kutuplarının sonsuza uzatıl­ masıyla imgelenir; (hiç kuşkusuz gök ­

şitlikleriuin her yıl biraz daha erken yer alması

günötesî apheiion Bir gezegenin ya da

m


200

SÖ ZLÜK

kuyruklu yıldızın yörüngesinde gü­ neşten en uzak nokta

im sign karşı-doğru, alt-uzatnra subtense Örne­ ğin bir üçgende dik açının karşısında duran hipotenüs ya ila bir yayın karşı­ sında duran kiriş (subtend: yayın iki noktasını ya da açının kenarlan üzerin­ deki iki noktayı karşıdan sınırlamak),

kılgı practice konum posıtion ( situs) konumdaş komolngıms kuvvet forte (uis) kütle mass (massa) manyetik kuvvet magnelic forte, (r/is m agnetica)

ok kült gizli occult ordi nat Kartezyen koordinatlarda dikey y koordinatı oylum bulk önsav hypothesis ötele(n)me trasntation (transtatio) özek centre özekçek kuvvet cenlripetal force (vis centripeta)

özekkaç kuvvet tentrifugal force

sağınlık eradness, accuracy saltık zaman absolute time (tempus absolutum) saltık uzay absolute spaee (spatium absolutum) sanatçı artifiter, artist sınırdaş conterminous süre duration (duratio) süredurum inertia todirginlik f)«rf!iriw/ıyn (Sliirung) G eze­ genlerin birbirlerinin düzenli devim ­ lerini bnzmalan

uzam extension vis inertiae sliredurıım kııvveLi vis insita doğal/flzünlü kuvvet vurma, vuruş percussiım (pressione) yardımcı önerme lenıma yaykesen secant yer place (locus) yerçekimi gravily (gravitas) yerçekimi kuvveti thegramtatingforce (t/is gravitantis) yerberi perigee Ayın ya da bir uydunun yer en yakın noktası (bkz. apsis) yeröte apogee Ayın ya da bir uydunun yerden en uzak noktası

OPTİK İÇİN KÜÇÜK BİR SÖZLÜK

ağırlık migkl, (pondus) alt-uzatma bkz, karşı-doğru apsis n^sis/çğl. apsides E şözek sız bir yörüngede dönen gezegenlerin y ö ­ rüngelerindeki en uç noktaların her biri, örneğin yeryüzü için gü nöte vc günberi, ay için yeröte ve yerberi

basınç resistence (resistentia) beti figüre (fıgura) biçimdeş uniform (uniformis); ayrıca equable cisim body (eorpus) çevren ufuk kurizun çevrim rotation; çevrinmek rotate dayanç forbearance devim movement (molus) devinebilir mobile

devinirlik momentum dinginlik inertia (quies) dönme zamanı perintlic time dönük sinüs versedsine Belirli bir a açı­ sı için 1 -cose

durağan yıldızlar ?ixed stars düğüm ttode (Knote) G ezegen yörünge­ sinin ekliptik ile kesiştiği iki nokta­ dan her biri,

dürtü impuise (impetııs) eşölçümlülük commensurability Aynı birim tarafından böliinebilirlik

eşölçümsüzlük incommensurability eşözekli cmıcentric eşözeksizlik eccentricity etkerlik efficacy evrik değer, karşılı reciprocai Çarpım-


201

S Ö Z L t'K

hin ‘ bir’ ( T ) olan iki nicelik, Örneğin: 1/5 ve 5; 2 ve 0,5.

eylem oction (actio) g e ç e k course

gerilim tension gizli nitelikler occult ıfimlihes 'okkiill/ gizli' sö^cüğîî bu bağlamda 'anla­ şılm a z/ g iz e m li,' ‘ büyüsel’ vb. olanı anlatmak için kullanılır,

gün beri perihdio?ı Bir gezegenin ya da kuyruklu yıldızın yörüngesinde g ü ­ neşe cn yakın nokta

günöte cıphriion Bir gezegenin ya da kuyruklu yıldızın yörüngesinde g ü ­ neşe cn uzak nokta güneş itliklerinin gerilemesi precession uf the eqiiirtoxv$ Güneşitlik noktaları­ nın ckJifJlik boyunca sürekli olarak yılda 50 saniyelik bir yay kadar batı­ ya doğru kayışına bağlı olarak güııeşitliklcrinm her yıl biraz daha erken y e r alması

günötesi fiphelio-» Bir gezegenin ya da kuyruklu yıldızın yörüngesinde gü­ neşlen en uzak nokta

im sign karşı-doğru.

alt-uzatma

suhlense Örneğin bir üçgende dik açının kar­ şısında duran hipotenüs ya da bir

yayın karşısında duran kiriş {subfend: yayın iki noktasını ya da açının kenar­ ları üzerindeki iki noktayı karşıtlan sınırlamak),

kılgı pradice konum position (sttus) konumdaş komologous kuvvet fora’ (m ) kütle ftws$ ( mûssû)

manyetik kuvvet mag>ıelic force (vis nutgnctica)

okkült gizli occuît ordinat Kartezyen koordinatlarda dikey v koordinatı

oylum bulk örısav hypothesis ötele(n)me trasulation (translativ) özek c.entre özekçek kuvvet centripetul fo rce (vis centripeta)

özekkaç kuvvet cm trifugal force sağınlık ?xactne$$t acatrucy saltık zaman absolute time {tempus absolutum)

saltık uzay absalute space (spatium abxolutu.ni)

sanatçı <ırtificer, artist sınırdaş conterm inom Süre duration {duralın) süre durum inertia tedirginlik perturbalion (Stönuıg) (Geze­ genlerin birbirlerinin düzenli devim ­ lerini bozmaları uzam extf.nsinn

vis inertiae siiredurum kuvveti vis insita doğaJ/özünlü kuvvet vurma, vuruş pcrcussion (pressionc) yardımcı önerme knıma yaykesen secant yer piace (loc.as) yerçekimi gravity (gravitas) yerçekimi kuvveti the gravitnting force (ivis gravitantis)

yerberi pengee Ayın ya da bir ırydızntm yer en yakın noktası (bkz. apsis) yeröte apogee Ayın ya da bir ııydımıın yerden en uzak noktası


Çözümleme AZİZ YARDIMLI

PRİNCİPİA BİRİNCİ, İKİNCİ, ÜÇÜNCÜ YAYIMLARA ÖNSÖZLER

Geometrinin Temelleri; Mekanik İle İlgisi 63 Ussal Mekanik Kuvvet Ve Devim ilişkilerinin Tanıtlamalı Bilimidir 63 Nevvton Bu Çalışmayı Felsefenin Matematiksel İlkeleri Olarak Önerir 63 Yöntem: Devim Fenomenlerinden Kuvvetleri Araştırmak 64 Doğa Fenomenlerinin Tümü De Kuvvetlere Bağımlı Olabilir, Ve Dolayısıyla Bir Evrensel Mekanik Kurulabilir 64

TANIMİ.AR

Tanım I: Özdek Niceliği = Oylum * Yoğunluk 66 Özdek Niceliği (Yoğunluğu) Konusunda ‘Ortam/Ether’ Hiçbir Biçimde Dikkate Alınmıyor 67 Cisim Ya Da Kütle Her Zaman Bu Özdek Niceliği Ya Da Ağırlık Olarak Anlaşılacaktır 67 Kütle Ağırlık İle Orantılıdır 67 Tanım II: Devim Niceliği: Özdeğin Hız Ve Niceliği İle Orantılıdır [Hız x Kütle = Devinirltk] 67 Tanım III 67 SUredurum Kuvveti Hem Direnç Hem De Dürtü Olarak Görülebilir 68 Dinginlik Ve Devim Görelidir 68 Tanım IV: Cismin Süredurumunu Değiştiren Kuvvet (Eylem/Etki) 68 Tanım V: Özekçek Kuvvet Cisimleri Ö zeğe Doğru Çeker, İter, Ya Da Eğri Yörüngelere Yönlendirir 68 Tanım VI: Özekçek Kuvvetin Saltık Niceliği Onu Yayan ‘ Neden’ in Etkerliği İle Orantılıdır 70 Tanım VII: Özekçek Kuvvetin ivmelendirici Niceliği Verili Zamandaki Hız Değişimi İle Orantılıdır 70 Özekçek Kuvvetin Devindirici Niceliği Verili Zamanda Yarattığı Devimle Orantılıdır 70 Kuvvet Türleri: Devindirici, İvmelendirici, Saltık 70 Kuvvetin ‘ Nedeni’ ; Belli Bir Özdeksel Cisim 71 Devim Niceliği = Hız * Kütle 71 Devindirici Kuvvet = Kütle x İvmelendirici Kuvvet 71 202


ÇÖ ZÜ M LEM E

203

Principia Kuvvetleri Fiziksel Olarak Değil Ama Matematiksel Olarak irdeleyecektir 71 [NOT]

Zaman, Uzay, Yer Ve Devim Herkesçe iyi Bilindikleri için Tanımlanmıyor 71 Doğal Bilinç Bu Nicelikleri Yalnızca Duyusal Olarak Tasarımlar 72 Ama Gene De Uzay Ve Zaman Kavramlarını Saltık (Gerçek/Matematiksel) Olarak Ve Göreli (GörünürdeiSıradan) Olarak Ayırdetmek Gerekir 72 Saltık Zaman Kendiliğinden Ve Kendi Doğasında Eşitlikle Akar, Ve İlişkisizdir 72 Sattık Uzay Kendi Doğasında ilişkisiz, Benzer Ve Devimsiz Kalır 72 Yer Cismin Doldurduğu Uzay Parçasıdır; Uzaya Güre Saltık Ya Da Görelidir 72 Saltık Devim Saltık Yerden ötelenmedir; Göreli Devim Göreli Yerden 73 Saltık Zaman; Göreli Zaman 73 Zaman Ve Uzay Parçalarının Düzeni Değişmezdir 74 Saltık Uzay Ve Saltık Zaman Kendilerindedirler; Kendi Yerleridirler 74 Felsefede Duyular Soyutlanmalı Ve Şeylerin Kendileri İrdelenmelidir 74 ‘Saltık Olarak Dinginlikte Olan Bir Cisim’ Olmayabilir 74 Saltık Ve Göreli Devim/Dinginlik Özellikleri, Nedenleri Ve Etkileri Yoluyla Ayırdedilebilir 74 Evrenin Ötelerinde Bir Yerde 'Saltık Olarak Dinginlikte Olan Bir Cisim’ Olanaklıdır 74 Cismin Göreli Devimi Başkasının Devimidir 75 Saltık Çevrim Devimi (Kova Çevrim Deneyi) 76 DEVİM BELİTLERİ. YA DA YASALARI

Nevvton’un Birinci Devim Yasası: Süredurum 78 Nevvton'un İkinci Devim Yasası; Devinirlik Değişimi Dürtü ile Eşit Ve Yöndeştir (Devinirlik= M » V ; Dürtü = F x T) 79 Nevvton’ un Üçüncü Devim Yasası; Tepki Her Zaman Etkiye Eşit Ve Karşıttır 79 Galiieo: Özgür Düşme Ve Parabolik Düşme 86 Fırlatma Devimi 87 KİTAP BİR CİSİMLERİN DEVİMLERİ KESİM i (LEMMAI.AR)

Niceliğin Eytişimi 102 Sonsuz Küçüklüğün Eytişimi: Yiten Niceliklerin İlişkisi 102 Karşıtların Birliği Ayrışımlı Kalkülüsün Biricik Olanağıdır 103 KİTAP ÜI EVRENİN DİZGESİ

Deneyim Ve Evrensellik: Tümevarım GörgUl Kökenlidir 108 Newton'un Doğal Felsefesinin (Fizik) Temeli Tümevarımdır 109


204

ÇÖ ZÜM LEM E

Atom Üzerine Birkaç Söz 109 Yerçekimi De Bir TümevarımlDeneyim Sorunudur 109 Yerçekimi/Ağırlık Özdek/Cisim İçin ö z s e l Değil Midir? 109 Görgiil Bilim Ve Tümevarım: GÖrgül Gerçeklik Saltık Değildir 110 Görgiil Bilimin Tümevarım Kökenli Kuramı Ancak Yanlışlanıncaya Dek Doğrudur 110 Kepler 111 Özekçek Kuvvet Bir Yerçekimi Kuvvetidir 112 Newton’ un Sarkaç Deneyleri: Yerçekimi Kuvvetinin Türdeşliği 112 Aristoteles Ve Descartes’ ın özdeksel Ether Kuramlarına Karşı 114 Tüm Uzaylar Eşit Ölçüde Dolu Değildir 115 Yerçekimi Ve Manyetik Çekim Ayrı Doğadadırlar 115 GEN EL NOT

Descartes’ ın Burgaçlar Kuramının Eleştirisi 116 Gezegenler Yörüngelerini Doğa Yasalarına Göre Belirlemmemişlerdir [Yörüngeler Tanrı Tarafından Belirlenmiştir] 116 Evren İçin Mekanik Nedensellik Yeterli Değildir: Tanrının Katkısı Gerekir 117 Bu Olağanüstü Güzel Güneş Dizgesinin Belirleyicisi Tanrıdır 117 Evren, İnsan, Ve Tanrı 117 Tanrı Uzayda Ve Zamanda Bulunur 118 Kişisel Özdeşlik 118 Tanrı Betimlemesi 118 Tanrı, Ve Fiziksellik 118 Şeylerin Yalnızca Duyumlarını Ediniriz; Ne Duyular Ne De Düşünce Yoluyla Şeylerin Gerçeğini Bilinemez 119 Sonsal Neden Tanrının Varoluşunu Bildirir 119 Kör Metafiziksel Zorunluk eylerin Türlülüğünü üretemez [Saldırı DescartesTn Determinizmine Yönelik] 119 Tanrının Kişiselliği Yalnızca Andırımlıdır 119 Yerçekiminin ‘ Nedeni’ 119 Fenomenlerden Çıkarsanmayan ‘ Herşeye’ ön sa v Denir 120 Önsavm [^Mantıksal Tümdengelimin] Deneysel Felsefede Hiçbir Yeri Yoktur 120 Fizik [Hiç Kuşkusuz, Newtoncu Fizik] Fenomenlerden Tümevarıma Dayanır 120 Ether: Uzaktan Eylemi Olanaklı Kılan Belli Bir Çok İnce 'Tin'? ROGER COTES TARAFINDAN PKINCIPLİ'H İN İKİNCİ YAYIMINA ÖNSÖZ

Okkült/Gizli Nitelikler 121 Aristoteles’e Karşı 121 Görgücülük Bilgide Birikim Ya Da Gelişimi Niçin Kabul Etmez? 122 Ağırlık/Yerçekimi Cisimlerin Evrensel Bir Yüklemi Midir? 122 Bağımsız Bir Özekçek Kuvvet Var Mıdır? 123 Apsis Çizgisinde Sapma 124 Özekçek Kuvvet Ve Yerçekimi Kuvveti Bir Ve Aynıdır 125 Tümevarım Olmaksızın (Doğal) Felsefe (=Fizik) Olanaksızdır 127 Yerçekimi Cisimlerin Özsel Özelliğidir, Tıpkı Uzam, Devinebilirlik Vb Gibi 128


ÇÖ ZÜM LEM E

205

Tümevarım Deneyim/Gözlem Alanını Aşar 128 Yerçekimi Cisimlerin Birincil Niteliklerinden Biridir 128 Yerçekimi Kuvvetinin Nedeni! 128 Descartes’ ın Evrenbilimi ile Anlaşmazlıklar (Burgaçlar Mantığı Eleştiriliyor) 129 Gaiileo 131 Ttimevarımcı Yönteme Göre Doğa Yasaları Zorunlu Olamaz: Görgücülük: Olguculuk: Tanrı: Ve Sövgü 134 O P T İK

KİTAP III

Işıktan Hızlı Titreşimler 145 Ether 145 Yerçekiminin 'Nedeni’ Olarak Ether 146 Ether Yerçekimi Kuvvetinin ‘ Nedeni’ Olabilir 146 Duyu Sinirlerinde İletim 148 Sinirlerde İletim Ve Ether 148 Işığın Dalga Doğası 152 Işığın Hızı Sonsuz Değildir 152 Tanrının Varoluşu için Fiziksel-Erekbilimsel Uslamlama 156 Işık Çok Küçük Cisimlerden Mi Oluşur? 157 Tanrı Doğa Yasalarını Değiştirebilir 176 Çözümlemeci Ve Bileşimci (Bireşimci) Yöntemler 176 Tümevarımlar Tanıtlamalar Olarak Geçerli Değildir 176 MEKTUPLAR Etherin Doğası Ayrıntıda Betimleniyor 179 Önce Gözlem, Sonra Kuram Mı? 183 Özdek Sonlu Bir Uzayda Tek Bir özekte Toplanma Eğiliminde Midir? 184 Gezegenlerin Deviminin Kaynağı Tanrıdır [an intelligent Agent] 185 Burgaçlar Önsavı Üzerine 187 Tanrıtammazcılık 188 Tanrısal Tasar 188 Din 188


D İZİN

Doğanın fenom enleri 160

ağırlık 67, 70 ahlak felsefesi 177

Doğanın ışığı 177 durağan yıldızlar 74

alev 141 A ristoteles 114, 121

duyular 108

A risto te lcsciler 174 ateş 14]

duyulur ölçüler [mensura sensibilis] 74 dürtii 68, 160

Bartholinus, Erasm us 148

düzenli devim : salt düzeneksel neden­ lere bağlı değil 117

bileşim yöntem i [method o f com positianj 176 bireşim 177 Böyle 116, 123 burgaçlar 130 burgaçlar önsavt 116, 187

elektriksel v e esnek tin 120 ether 91, 114, 134, 147; seyrek v e yoğun E. 180 ethersel ortam 145s ethersel töz 179

ceb ir 171 cisim 67; evren sel nitelikleri 108; vis insitalan [doğal kuvvetleri] süredtırumlanndan başka b irşey değil 110

etki ve tepki 83; her zaman eşit olm a­ ları 89, 92 Evrenin D izgesi 64, 106s FELSEFEDE U SLA M LA M A KURAL­ LARI 107

çekim 160 çözü m lem e yöntem i 176s

felsefenin bütününün tem eli 109; tüm

deneyler v e gözlem ler üzerine kurulan ço k üstün felsefe yöntem i 135 deneysel felsefe 122; D .E ’ rlc önsavlar dikkate alınmayacaktır 176

iyi v e en değerli m eyvası 135 felsefenin m atem atiksel ilkeleri 64

sağlam ve gerçek E şeylerin görün­ güleri üzerine kurulur 135; E ’ nin cn

D escartes 114, 129 devim niceliği 67, 71 devim ve dinginlik yalnızca göreli 68 devindirici, ivm elendirici ve saltık kuv­ vetler 70 DEVİM B ELİTLERİ, YA DA YASALA­ RI 78: YASA I 78; YASA II 79; YASA

fenom enlerden çıkarsaııamayan herşey bir Önsav 120 Galileo 86, 131 gen el tümevarım 110 geom etri 63; G. m ekanik kılgı üzerine kurulur 63 gizli nitelikler 63 göreli uzay 72

111 79 dm 189

görüngülerden uslamlama 109

direnç 68 Doğa yasala n 134, 176

Hailey, Edmund 64, 66 Huygens 87, 125, 148, 153

206


DİZİN

ışık ışınları: s a t cisim ler olarak görü­ nürler 168; değişik büyüklüklerdeki

207

cisim ler olmaları 158; parlayan töz­

saltık olarak dinginlikte olan bir cismin 74 saltık uzay 72

lerden yayılan şok kiiçiik cisim ler 157

saltık yer 74

ışıtı liirleri 143; ışırım dört yanı ya ila çeyreği olduğu düşünülebilir 151

saltık zaman 73 sensorium 157, 176 sertlik; tüm bileşm işiz özdeğin özelli­

İlk N eden 177 itici kııvvet 171

ği 168 sinirler 148

ivm elendirici kuvvet 71

süre 72 süredurunı 109

Kepler 111 kimya 171 kör m etafizikse! zorıınluk 119 kuvvetler 64; fiziksel nedenleri 71 kütle 67 m akineler 92 manyetik kuvvet İri.-: m agnetktı] 68 manyetik çekim 115 Ma rint te 87 mekanik 63, 171 mıknatıs 115

süredurum kuvveti o ut; inertüı?) ya da eylem sizlik kuvveti 68 Tanrı 117s, 174, 176 Tanrsmn düşünen tözü 118 tanrıtanımazcıların saldırılan 136 tanntanınıazcılık 188 tin, [özd ok selll 120; kuvveti v e eylem i 120; elektriksel v c esn ek 120 tözsel dönüşüm lerden baz d uyuyor görünen Doğa 159 tümevarım 111, 120; gen el vargıları ta­ nıtlamaz 176

nedenler, eu yaluı 129; aynı türde etki­ ler aynı nedenlerden doğar 127, 129 nkkült nitelikler 128 ortam 67; O.m esneklik kuvveti 146

ussal mekanik 63 uzam 108 uzay 71; tüm li ,1ar eşit olçiido dolu d e ­ ğil 115; sonsuza dek bölünebilir 176

önsavlar 185; d eneysel felsefede dikka­ te alınmayacaklar 176; fenom enler­

ı'is iBsifra, ya da doğal kuvvet 67

den çıkarsa onmayan lıcrşey bir önsav 120 özd ek 134; Ö. niceliği 67; zorunlu

Wallis 87 Wreıı, Christophcr 87

olarak tiim yerlerde değil 176; tüm Ö. türdeş 121

yer \tutuş] 72s

öz e k çe k kuvvet 69, İ l l a , 124s; devın-

yerçekim i 6 3 ,1 4 6 ; cisim lere ö zsel değil 109; doğası 122; ilkesi 109; nedeni

dirici niceliği 70; ivm elendirici nice­ liği 70; saltık niceliği 70;

182; nedeni okkıilt 102 yerçekim i gücü 119; m anyetizm a gücünden ayrı bir doğada 115

putperestlik 188

yilen nicelikler 102

renklerin duyumları 143 Koya] S ociety 64, 87

yoğunluk 67

saltık devini \nmtux absnhtlııs 1 73, 76 saltık dinginlik 73 saltık, gerçek, ve matematiksel zaman 72 saltık kuvvet 71

yöntem , Ijireşimsel ve çözüm sel olarak ikili 122 zaman 71; saltık, gerçek, ve m atem atik­ sel 72s znrunluk 134


idea Yayınevi Kitapları (19 97 ARALIK) MARCUSE Eros ve uygarlık c ru h s ilim ; fe ls e fe ) C O PLESTO N PlatO ll (FELSEFE) C O PLESTO N 3 H egel (fe ls e fe ) C O PLESTO N 4 Sokrates ife ls e fe i C O PLESTO N 5 Splnoza (FELSEFEI HEGEL 6 Tin in C ö rü ng üb lllm l ife ls e fe i C O PLESTO N 7 A ris to te le s (fe ls e fe ) C O P LE S TO N 8 Descartes ife ls e fe i MARCUSE 9 Tek B oyutlu insan ife ls e fe i CO PLESTO N 1 0 Aydınlanm a if e ls e f e i CO PLESTO N 11 K ant ife ls e fe i C O PLESTO N 1 2 Alm an idealizm i if e ls e f e i MARCUSE 1 3 us ve D evrim ( fe ls e fe ; to p lu m b ilim ) C O P LE S TO N 1 4 H elenistik Felsefe ife ls e fe i HEGEL 1 6 M a n tık Bilimi m if e ls e f e i S A H A K IA N 1 7 Felsefe Tarihi ife ls e fe i FANCHER 2 0 R uhbilim in ö n cü leri ir u h b İü m i KANT 2 2 A n Usun Eleştirisi if e ls e f e i BUBNER 2 3 M o d e rn A lm an Felsefesi ife ls e fe i DESCOMBES 2 4 M o d e rn Fransız Felsefesi ife ls e fe i ARTZ 2 6 O rta çağ ların T ini (ta r ih i S P IN O Z A 3 2 T ö reb lllm i t - l i ife ls e fe i HUME 3 4 insan Doğası Ü zerin e Bir incelem e m ı (g ö rg ü c ü lü k : KAUFM ANN 3 3 İnsanı A n lam ak I ife ls e fe i M AXW ELL 3 9 ö zd ek ve Devim m ı m s 2 i id o g a b lim ; fe ls e fe i 4 0 söylem * Kurallar ■M edltasyonlar <t f i it-* m i, ct-u. m ı ife ls e fe i d e s c a r t e s C O PLESTO N 4 1 N ihilizm ve M a te ry a lizm ife ls e fe i C O PLESTO N 4 2 Leibniz if e ls e f e i 4 3 insanı A n ialm aim ak ıı in ih İü z m ; v a r o lu ş ç u lu k ) KAUFM ANN * 4 4 söylem • incelem e ■ M onadolojl ısöviem t - f - h o i ife ls e fe i 1

2

D E S C A R T E S - S P 1 N 0 Z A -L E IB N IZ '4 5 *4 6 *4 7 48 *5 0 *5 1

PLATO N Savunm a ■ Fedon ife ls e fe i PLATO N • P LU TAR K 7. M ek tu p • Dlon (FELSEFE; TARİH) K A U F M A N N • A V IN E R I H egel ü zerin e Yoru m lar ı cyorumi MARCUSE E S tetlk BOYUt (FELSEFE) HECEL Doğa Felsefesi 1 - M ekanik ife ls e fe i Doğal F elsefenin M a te m a tik s e l ilk e le ri (Seçm eler) id o c a b ilİm i NEVVTON

*5 2

' 53 *5 4 '5 5

M A X W E LL ö zd e k ve Devim it - U s s i s o c a b ilim i E IN S T E IN özel v e Genel G örelilik Kuramı idoö a bİlim > uzay, zam an , ö z d e k t id o g a b Ilİm i m a x w e l l * e i n s t e i n - s c h r ö d i n c e r - b o r n DESCARTES Kura Har •M editasyon(ariT L *4 o ı ife ls e fe i

IT-U TÜRKÇE-LATİNCE

IT-FI TLIRKÇE-FRANSIZCA

IT-A) TÜR KCE-ALM ANCA

(T-tl TÜRKÇE-İNGİLİZCE

* İDEA GENÇLİK ARŞİVİ

L.-»NOl İKİ DİL/TE K DİL


Saltık, gerçek, ve m a te m a tik s el zam an [tem pus a b so lu tu m , verum , & m ath em alicu m ], kendiliğinden, ve ken d i doğasından, dışsal h erh an g i birşey ile ilişki olm aksızın eşitlikle akar, ve b ir başka adla süre olarak ad landırılır: göreli, görünürde, ve sıradan zam an ise sürenin devim aracılığ ıyla d u y u lu r ve d ış sa l (ister doğru ister b içim d eş-o lm ayan olsun) b ir ö lçü sü d ü r ki, gen ellikle gerçek zam anın yerine kullanılır; örneğin b ir saat, b ir gün, b ir ay, b ir y ıl gibi. Saltık u zay (sp atiu m absolutum ], ken d i doğasında, d ış s a l h erh an g i b irş ey ile ilişki olm aksızın, h e r zam an b e n ze r ve d evim siz kalır. G ö reli u za y saltık uzayların d e v in eb ilir b ir boyu tu ya da ö lçü sü d ü r ki, duyularım ız onu cisim ler açısından konum u yo lu yla belirler, ve kabaca d evim siz uzay yerin e alınır; örneğin yeryüzü açısından konum u yoluyla belirlenen b ir yeraltı, atm osferik, ya da g ö ksel uzayın boyutu böyledir. Saltık uzay ve g ö re li uzay b öylece betid e ve büyüklükte ayn ıdırlar; am a h er zam an s ayısal o larak aynı kalmazlar. Newton “D o ğ al Felsefen in M atem atiksel İlk e le ri” (1 6 8 6 /1 7 1 3 /1 7 2 5 )

Dogal felsefenin matematiksel ilkeleri isaac newton  
Dogal felsefenin matematiksel ilkeleri isaac newton  
Advertisement