Issuu on Google+


İÇİNDEKİLER

Gençlik geleceği için başkaldırıyor!

Gerçeğin devrimci haykırışına kulak verin! Emperyalist saldırganlığa ve faşist teröre karşı mücadeleye! “Büyüyüp de 17’ne geldiğinde baban sana idamlar alacak!”

Özgür Bir Gelecek İçin Liselilerin Sesi Aralık 2011 * Sayı 42 * Fiyatı: 1 TL (KDV dahil) Sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü: Ayten Özdoğan Eksen Basım Yayın Ltd. Şti. Yayın türü: Yaygın, süreli Baskı: Özdemir Matbaacılık-Davutpaşa Cd. Güven Sanayi Sitesi C Blok No: 242 Topkapı Topkapı / İstanbul Tel: 0212 – 577 54 92 Yönetim adresi: Eksen Yayıncılık Mollaşeref Mh. Simsar Sk. No:5/3 Fatih – İstanbul Tel: 0 212 621 74 52

Liselilerin Sesi’nden Avrupa, Amerika ve Ortadoğu'da emekçiler geleceksizliğe ve yoksulluğa karşı isyan bayrağını çektiler. Başkaldırdılar! Ekonomik krizin faturasını ödemeyi reddederek, “onlar yüzde 1, bizler yüzde 99'uz” diye haykırdılar... Kendi coğrafyamızda da koyu bir baskı ve sömürü ile karşı karşıyayız. AKP hükümeti bir yandan kardeş halklara karşı savaş çığırtkanlığı yaparken, diğer yandan da toplumsal muhalefeti sindirmek için zorbalıkta sınır tanımıyor. Hakkını arayanları bastırmaya çalışıyor. Bundan parasız eğitim isteyen öğrenciler de, emeğinin hakkını isteyen işçiler de, özgürlük isteyen Kürt halkı da nasibini alıyor. AKP bizlere ve emekçilere koyu bir geleceksizlik ve onursuzluk dayatıyor. Ağır sömürüye razı olmamızı ve kardeş halkların kanının dökülmesine seyirci kalmamızı bekliyor. Fakat zulmünü arttırdıkça çöküşünü de hızlandırıyor. Zira, Ortadoğu'da emekçiler, gerici rejimlere isyan ederek, diktatörleri bir bir devirerek geleceğimizi kucaklamak için mücadeleden başka yol olmadığını gösterdiler. Bizlere haklarımızı almanın tek yolunun kapitalist sömürüye karşı 'başkaldırı' olduğu gösterdiler. Biz de onların yolunu tutacağız. Baskıya, sömürüye, geleceksizliğe karşı başkaldıracağız. Çarklarında bedenlerimizin öğütüldüğü bu düzeni yerlebir edeceğiz. Sınıfsız, sömürüsüz, mutlu bir dünyanın, sosyalizmin kapılarını açacağız. Burjuvazi tarafından katledilen Erdal Eren yoldaşımıza söz, bunu başaracağız.

Eksen Yayıncılık büroları Kemalpaşa Mh. Otel Asya yanı Vural Apt. No:2 D:3 İzmit / KOCAELİ

Sönmez İş Sarayı Kat:3 No: 220 Heykel / BURSA Tel: 0 224 220 84 92

Cemal Gürsel Cd. Shell karşısı Vakif İşhanı Kat:3 306 ADANA


3

Gençlik geleceği için başkaldırıyor! Sadece okullarda yaşadıklarımıza baksak bile geleceksizliğin içine itildiğimizi görebiliriz. Bu düzende bütün kapılar bir bir yüzümüze kapatılıyor. Sistem, ancak içi boş bir “gelecek” pazarlıyor bizlere. Sınavlar geleceğimizi elimizden almanın ilk adımı oluyor. İlköğretimden başlayarak lise, üniversite ve sonrasında da devam eden eleme sınavları fırsat eşitliğinin yolu olarak sunuluyor. Oysa ki hayatımızın bütününde zaten eleniyoruz. Sınavlar ise son umutlarımızı da eliyor, ya da sınav kapılarında düzene mahkum ediliyoruz. Okula, dershaneye, ders kitaplarına, kurslara verebildiğin para kadar eğitim alabiliyorsan, fırsat eşitliğinden bahsedilebilir mi? Onlarcamız eğitim masraflarını denkleştirebilmek için canını dişine takıyor. Dershane parasını denkleştirmek, okul harçlığını çıkabilmek için inşaatta çalışırken ölen liseliler, paralı eğitim sisteminin kurbanıdır. Bu gerçeklik ortadayken bize karanlık bir gelecekten başka bir şey sunamayanlar ise Anayasa’daki eğitim hakkından, okullarda parasız kitap dağıtımından ve “her öğrenciye tablet PC” gibi göstermelik uygulamalardan övünerek bahsedebiliyorlar. Yalancılıklarını yüzüne vurup parasız eğitim isteyen üniversite öğrencilerini de hapse kapatıyorlar. AKP’nin yandaşlarına sınav sorularının cevaplarını servis etmesinin ortaya çıkmasıyla patlak veren şifre skandalı “eşit, güvenilir” olarak pazarlanan eleme sınavlarının ne olduğunu gösteriyor. Tüm hayatımızı endekslediğimiz, bize anahtar olarak sunulan YGS ve LYS’de baştan elenmeye mahkum olduğumuz gerçeği yüzümüze çarpıyor. Bu skandalın sorumlusu ne tek başına Ali Demir ne de ÖSYM’dir. Zaten bundan dolayı tüm devlet mekanizmaları Ali Demir’i ve yapılan açıklamaları sahiplendiler. “Açıklamalar bizi tatmin etti!” diyerek sokaklardaki binlerce liselinin tepkisini önemsiz gördüklerini açıktan beyan ettiler. Sistemin sunduğu her şeyin ipliği bir bir pazara çıkarken, bizlerin tepkisini, öfkesini dizginlemek için ya okul önlerini karakola çevirdiler; ya da sorunlarımızın üstünü örtmeye çalıştılar. Bunun için şovenizm zehrine sarıldılar. Kürt halkının meşru taleplerine gözlerini yumarken, halkları birbirine düşman etmeye çalıştılar. Bunun için aynı sıraları paylaştığımız Kürt

arkadaşlarımızı hedef gösterdiler. Asker cenazelerine bizleri kendi elleriyle götüren okul idareleri daha birkaç ay önce şifre skandalı patlak verdiğinde kapıları yüzümüze kapatmış, eylemlerimize izin vermemişti. BDP binalarına yönelik saldırılarda bizleri öne itenler, paralı eğitime, şifre skandalına karşı yaptığımız eylemlerde önümüze barikat kuruyordu. Bize “milli birlik ve beraberlik” söylevleriyle düşmanlığı, kini ve nefreti salık verenler bizi, okul parasını denkleştirmek için çalıştığımız inşaatlarda ölüme sürükleyenlerdir. Kürt halkına imha dayatanlar, sınavların sorularını yandaşlarına servis edenlerdir. Şovenizmi kışkırtarak aynı sıralarda okuyan bizleri karşı karşıya getirenler bize geleceksizlikten başka bir şey sunamayanlardır. Bizleri okul diye açık cezaevlerine tıkanlardır. Öyle ki, tel örgüler, kameralar, bekçiler her okulun asli bileşenleri oldular. Fakat İstanbul’daki Mehmetçik ve Ertuğrul Gazi liselerinde yaşananlar polis-idare işbirliğinin açık bir kanıtıdır. Her iki okulun önü de birer karakola çevrilirken, sivil polisler ve zırlı arabalar bu okulların önünde konuşlanmaktadır. Ertuğrul Gazi Lisesi’nde Che anması yapan öğrencilere saldıran polis, biber gazı ve elektrikli coplar kullanmıştır. “İleri demokrasi” söyleminin kapsamı hakkında fikir veren bu örnekler, düzenin bizlerin devrimci enerjisinden ne kadar korktuğunu göstermektedir. Liseli gençliğin dünden bugüne var olan sorunlarının bugün gelinen aşamada ne kadar yoğunlaştığını ortaya koyduk. Sorunlar katmerleştikçe düzenin bu sorunları maskelemek için kullandığı yollar çeşitlenmekte ve bizleri bastırmak için daha da vahşileşmektedir. Artık zaten açık olan gerçekleri ifade etmenin ötesine geçmemiz gerekiyor. Varolan düzeni yıkıncaya kadar bu düzenin yakasını bırakmamak için mücadele ve örgütlenme çağrımızı yükseltiyoruz. Zaman düzene başkaldırı zamanıdır. Bugün dünyanın dört bir yanından gençliğin mücadele alanlarındaki militan tutumu konuşuluyor. Şili’de, Yunanistan’da, Amerika’da ve Ortadoğu’da sokaklara gençliğin devrimci dinamizmi ruh katıyor. Bu ruhu bu topraklara taşımakta bize düşüyor. Artık geleceğimiz ve özgürlüğümüz için başkaldırıyı örme zamanıdır!


n Sesi

lileri 4 Lise

Paralı eğitime

başkaldıralım! Yaz tatilinin ardından liselerimize döndüğümüzde yine bildik tablo ile karşılandık. Müşterilerinin döndüğünü gören okul yönetimi yeni senenin “bağış” toplama listesini çoktan hazırlamıştı. En çok da okula bu sene başlayan arkadaşlarımız paralı eğitimin pençelerine takıldı. Eğitim yılının başında parası olmadığı için eğitim hayatına nokta koyan birçok genç oldu. Kiminin yolu fabrikalara, kiminin yolu atölyelere, kiminin yolu hizmet sektörüne kimilerinin yolu ise işsizliğe çıktı. Umutsuzluk batağına sürüklenen yaşıtlarımızın birçoğu yaşadığı sorunları unutmak adına sigaraya, alkole, uyuşturucuya başladı. Birçok işçi ve emekçi ailesi bağış adı altında toplanan kayıt paralarını, biraz daha aç kalarak vermeye çalıştılar. Bu senenin başında “paran yoksa eğitim de yok” anlayışının örneklerinden birini Ümraniye Sultanbeyli’de Sancak Ailesi yaşadı. Açıköğretimde okuyan Arzu Yıldız Sancak, kayıt olmaya gittiğinde kayıt parası dayatması ile karşı karşıya kaldı. Ona parayı ödemediği takdirde okula devam edemeyeceği söylendi. Bir tüccar gibi davranan okul müdürünün tavrının karşısında Sancak Ailesi farklı bir tutum sergileyerek parasız eğitim talebiyle hakkını aradı. Kayıt, spor, yakıt, boya, çatı vb. gerekçelerle bizlerden para topluyorlar. Okul müdürlerinin büyük çoğunluğu “Hayat Bilgisi” dizisindeki müdür karakteri Amir Bey’e benziyor. Okuluna alacağı öğrencileri daha fazla para kazandıracak müşteriler olarak görüyor.

Başarı oranı yüksek okullara talep arttığında, okula biçilen paha da rahatlıkla yukarı çekiliyor. Okul yönetiminin topladığı paraların yanında eğitim süreci boyunca birçok masraf da cebimizi yakıyor. Kantin veya yemekhanelerde yemek ihtiyacımızı karşılamak zorundayız. Buralarda da pervasızca ücretleri arttırıyorlar. Ulaşım masrafı da belimizi büküyor. Belediye otobüslerine sene içerisinde birkaç kere zam geliyor. Ulaşım ulaşılamaz bir hizmete dönüştürülüyor. Büyükşehirlerde, evinden uzak yerde okuyan öğrenciler servis kullanmak zorunda kalabiliyorlar. Servislerle de öğrencileri soyup soğana çeviriyorlar. Yıl içerisindeki ek masraflarla birlikte bir öğrencinin okuyabilmesi için büyük bir bütçe gerekiyor. Kimi liselerde öğretmenler de bu soygunun, talanın birer parçası haline gelmiş durumda. Haftasonları paralı kurslar açıyorlar ve gitmeyen öğrenciyi dersten kalmakla tehdit ediyorlar. Bir ailede birden fazla öğrencinin okuduğu düşünüldüğünde insanca yaşam koşullarından mahrum bir emekçi ailesi elinde kalan ufak tefek şeylerden de vazgeçiyor. Böylelikle eğitim hakkımızı gasbediyorlar. Sermaye liseleri ticarethaneye çevirirken bir yandan da baskı ve yasaklarını arttırıyor. İstiyorlar ki onlar her para istediklerinde biz susalım, kabullenelim ve ödeyelim. Kantinlere, yemek ücretlerine, ulaşıma, servis


5 ücretlerine zam üstüne zam gelsin biz susalım. Sessiz kalmayanlarımız ise okuldan atılma tehdidiyle karşı karşıya kalıyor. Hakkını arayanımıza cop, düşüncesini ifade edenimize biber gazı ile yanıt veriliyor. Liselerde polisleri ve panzerleri ile güç gösterisi yapıyorlar. Bugünden susmayı öğretiyorlar ki yarın da boynu bükük köleleri olalım, amaçları bu. Tüm saldırılara, hak gasplarına karşı başını eğerek hiçbir şey olmamış gibi yaşayan öğrenciler olmamızı istiyorlar. Eğitim sürecini de buna göre şekillendiriyorlar ve susmayı, sinmeyi, korkmayı, şükretmeyi öğretiyorlar. Öğrenmemiz gereken ilk şey, bu eğitim sisteminin bizlere öğretmeye çalıştıklarını unutmaktır. Susmayı değil hakkımız olanı istemeyi öğrenmeliyiz. Liseliler için vakit başkaldırı vaktidir. Önümüzde duran sorunlara karşı mücadeleyi büyütmeli, sesimizi yükseltmeli, başkaldırmalıyız.

Bataklığı kurutalım! Kapitalizm yaşamımızın her alanında bizi sömürmeye devam ediyor. Bugün lise sıralarında bize paralı eğitimi dayatanlar ile fabrikalarda anne babalarımızı sömürenler aynı pisliklerdir. Biz öğrenciler artık okullarda müşteri yerine konuluyoruz. Her ders için fotokopi parası gibi paralar toplanıyor, binbir masraf çıkarılıyor. “Paran varsa gel oku” diyen hocalara sahibiz. Liseler tam bir ticarethane gibi, üniversitelerde de aynı toblo var. Üniversiteler sermayeye hizmet eden kurumlar haline geldi. Üniversitelerde ikinci öğretimler için yüksek düzeyde harç ödenmesi, kitapların tonlarca paraya mal olması, yaz okuluna kalındığında ders başına fahiş fiyatlarda ücretlerin alınması vb. gibi uygulamalar üniversitelerin kapılarının emekçi çocukları için kapanması anlamına geliyor. Açık öğretim lisesine kaydını yaptırmak için baklava çalıp yıllarca hapis cezası talebiyle yargılanan öğrencilerimiz var bizim. Çocuğunun kayıt parasını veremediği için okulun çatısında çalışırken düşüp ölen babalarımız var, kayıt parasını ödeyemediği için okulun temizliğini yapan annelerimiz... Ekonomik zorluklarından kaynaklı çalışmak zorunda bırakılıp eğitim hakkından yararlanamayan arkadaşlarımız var... Sömürü düzeninde eğitimden sağlığa tüm haklar piyasanın önüne serildiği için biz işçi ve emekçi çocukları bu hizmetlerden yararlanamıyoruz. Bizleri fabrikalarda, atölyelerde, okullarda, stajda

sömüren, açlığa, yoksulluğa, geleceksizliğe terk eden bir düzende yaşıyorsak bu düzene verilebilecek en iyi cevap mücadeledir. Bizleri antibilimsel ve gerici müfredata, baskıcı disiplin yönetmeliklerine, eleme sınavlarına mahkum eden bu asalak düzeni yok etmek ellerimizdedir. Eğer bir bataklıkta yaşıyor ve her alanda bu bataklığın pisliğine çekilmeye çalışıyorsak; bizler sadece o bataklığın sinekleriyle değil, bataklığı tamamen kurutmak için mücadeleye geçmeliyiz. Bizler müşteri değil öğrenciyiz. En iyi şekilde, anadilimizde bilimsel bir eğitim almak hakkımız. Öyleyse geleceğimizi kendi ellerimizle yaratmak için mücadele etmeliyiz. Yaşamlarımızın her alanında kavga saflarında yerimizi almalıyız. Parasız ve nitelikli eğitimin mümkün olacağı sosyalizm mücadelesinde yerlerimizi alalım. Adana’dan Liselilerin Sesi okuru


n Sesi

lileri 6 Lise

Paralı eğitime karşı mücadele eden öğrenci velisi Arzu Yıldız Sancak:

“Paralı eğitim mücadele edilmesi gereken bir sorundur” yalnız konuştular. Konuşmada 35 liranın ismini değiştirip “temim parası” olduğunu söylemiş. “Temim parası” kayıt parasıdır. Bunun ismini değiştirebilirsin ama alınış amacı aynıdır. Kısacası o gün ilçe milli eğitim ve okul arasındaki gidiş gelişler sonuçsuz kalmıştı. Yetkililerin bu konuya el atması ve konunun takibe alınması için kendimce bir yola başvurdum. Eyleme geçtim, haklı direnişimin bir sonuç getirmesini temenni ediyorum. Geçtiğimiz günlerde Sultanbeyli Kız Teknik ve Meslek Lisesi’nde okuyan çocuğunu kayıt yaptırmak isterken kendisine dayatılan “katkı parası”nı reddeden ve bu nedenle başlattığı protesto eylemi sırasında da ailesiyle birlikte gözaltına alınan Arzu Yıldız Sancak’la yaşadıkları üzerine konuştuk. - Yaşadığınız süreci anlatır mısınız? Açıköğretim Lisesi’nden beşinci dönemi okuyan kızımın, yüzyüze eğitim göreceği Sultanbeyli Kız Teknik ve Meslek Lisesi’nde kaydını yaptırabilmek için, ADL hesabına yatırılması gereken parayı yatırıp dekontumla birlikte okula gittim. Okulda “ADL kayıtları buraya yapılmaktadır” yazılı kapının önünde beklemeye başladım. Ayrıca kapının üzerinde, “Akbank’ta okul hesabına 35 lira yatırılması ve 5 lira okula elden verilmesi” gerektiği yazıyordu. Bir süre sonra ADL kayıtları yapan İbrahim Bey geldi. Kayıt için geldiğimi öğrenince, kayıt şartlarını yerine getirip getirmediğimizi sordu. Ben de bu paradan şimdi haberim olduğunu, parayı mutlaka yatıracağımı, ama şu anda imkansız olduğunu söyleyince bu parayı yatırmadan kayıt işlemlerinin yapılmayacağını söyledi. Kendisini ikna etmeye çalışırken, diğer masada oturan bir öğretmen ayağa kalkıp beni şiddetle azarlayarak, onları meşgul etmememi, işleri olduğunu, parayı mutlaka yatırmam gerektiğini söyledi. Kendisinin okul müdürü olduğunu söyleyen bu kişiye “bu parayı yatırmazsam en nihayetinde kızım bu okulda okumayacak mı?” dedim. O da “okumaz, git nereye şikayet edersen et” dedi. Bu tartışmalardan sonra eşimle birlikte İlçe Milli Eğitim Şube Müdürü’nün yanına gittim. Derdimi anlattıktan sonra, okul müdürü oraya geldi ve bizi dışarı çıkartarak

- Eyleme geçmenizi sağlayan ne oldu? Herkesin bir taşma noktası vardır. Yaşanan haksızlıklar seni dolduruyor. O gün de müdürün üslubu çok tersti. Beni bir veli, insan olarak görmüyordu. Kendisi sanki bir tüccar gibi benimle muhatap oldu. Öfkemi taşıran müdürün tüccar, okulun da bir ticarethaneye dönmesi gerçeğiyle böylesine karşılaşmış olmaktı. Bu olaya bir şekilde tepki vermeliydim. - Ailenizle birlikte tepkinizi ortaya koymak için okul önüne gittiniz. Bir süre sonra polisler gelip sizi gözaltına aldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Tepki gösterdiğim için kendimi iyi hissediyorum. Ama beni günlerce uykusuz bırakan bir sıkıntım var. Biz orda haklıydık. Sorun eğitimle ilgili bir sorun. Sorunun kaynağı da biz değiliz. Ama okul yöneticileri, o çevrenin insanları ve polisin bize karşı tutumu gerçekten içimi acıtıyor. Vicdanen rahatım. Ben yanlış bir şey yapmadım ama yanlış bir şey yapmışım gibi tutum alınması üzücü. - Son olarak ne söylemek istersiniz? İnsanlar haklılarsa korkmasınlar. Sadece kendilerine değil, başkalarının başına da bir şey geldiğinde başlarını öne eğmesinler. İnancın ve kimliğin ne olursa olsun bu vicdanla alakalı bir şey. Eğitim noktasında, ücretli eğitim kesinlikle mücadele edilmesi gereken bir sorundur. Bugün gözümüzü, kulağımızı kapadığımız şeyler yarın daha büyük sorunlar olarak çocuklarımızın önüne çıkacaktır. Nietsche’nin ilke edindiğim bir sözü var, son olarak bu sözü hatırlatmak istiyorum: “Vicdanlı ve dürüst olmak hesaplı olmaktan iyidir. Hesap insanı makam sahibi yaparsa, vicdan daha önemli bir işe yarar, insanı insan yapar.”


7

Karakollar “F TiPi” okulların önüne taşındı Adına kapitalizm denen bir toplumsal bir düzende yaşıyoruz. Bu düzen, bir sınıfın bir diğer sınıf tarafından sömürülmesine dayanıyor. Maddi üretim araçlarına sahip olan sınıf yani burjuvazi, mülksüz olan proletaryanın emek gücünü sömürerek yaşıyor. Küçük bir azınlık olan burjuvazi lüks ve refah içinde yaşarken, karşı kutupta ise milyonlarca emekçi yokluk içinde bir hayat sürer. Dizginsiz sömürünün sürebilmesi için ise bireylerin düşünmesine, sorgulamasına izin verilmez. Oysa, insanoğlu, doğanın mevcut egemenliğine başkaldırarak bugünlere kadar gelmiştir. Başkaldırı, insanın doğasının bir parçasıdır. Bunu çok iyi bilen burjuvazi, gençliğin bu yönünü yok etmek için özel bir çaba harcar. Okul yönetiminde bulunan bekçileri aracılığıyla, öğrenciler üzerindeki bu politikasını sürdürerek onları sadece itaat eden bireyler haline getirmeyi amaçlar. Bu yüzden her türlü baskı ve zorbalık, yozlaştırma politikaları uygulanır. Televizyon dizileri, gazeteler, görsel iletişim araçları, uyuşturucu, içki, her şey bu amaca hizmet eder. Okullar da modele uyan bireylerin yetiştirilmesi için vardır. 6-7 yaşından itibaren başlayan eğitim sürecinin bütününde düzene itaat eden, sistemin tüm söyledikleri sorgusuz kabul eden bireyler yetiştirilir. Çünkü “Ağaç yaşken eğilir.” Buna sistematik baskı politikaları eşlik eder. Sermaye devleti bizlere gelecek sunamadığı ölçüde sopayı başımızın üstünden hiç eksik etmez. Okulda tam bir kışla düzeni vardır. Okula dışarıdan bakıldığı zaman bir cezaevini aratmaz. Dört bir tarafı demir parmaklıklarla çevrili ve kapısında bir nöbetçi vardır. Bunun gerekçesi ise bellidir: Güvenlik! Halbuki her türlü pisliği öğrencilere bulaştıran devletin kendisidir. Bunlara, idare tarafından sürekli aşağılanma, dayak, faşist disiplin cezaları da eklenir. Ve öğrenci buların hiç birine itiraz edemez. Son dönemde okul önleri tam olarak karakola çevrildi. Sivil ve resmi polisler okul önlerinde cirit atarken, öğrencilere şiddet uyguluyor, hakaret ediyor ve aşağılıyor. Çünkü devlet biliyor ki, gelecek sunamadığı liseli gençlik toplumsal muhalefette yer tutuyor. Mitinglerde, 1 Mayıs alanlarında gençlik kortejleri coşkusu ve kitleselliği ile dikkat çekiyor. Devlet bizlerin mücadele içerisinde yer almasını önlemek için kendi cephesinden önlemler alıyor. Tüm bu sindirme politikalarıyla okullar devrimcilere kapatılıyor, korku atmosferi hakim kılınmaya çalışılıyor. Bundan ötürü bizler, mevcut okullara “F Tipi okullar” diyoruz. Bugün nasıl ki, acıların, yoksulluğun, savaşların, sömürünün yok olması için savaşım verenler sindirilmek için F Tipi hücrelere atılıyorsa, orada kişi yalnızlaştırılarak hayattan, doğadan tecrit ediliyor, cezalarla terbiye edilmeye çalışılıyor, böylelikle insani kimliği yok edilerek düzenin istediği modelde bir “birey” olması isteniyorsa, okullarda da bu amaçlanmak isteniyor. Öğrenci arkadaşlar, Bu düzen size hiçbir gelecek sağlayamayacak. Okullarda verilen eğitimle sizin beyinlerinizi çalmak istiyorlar. Düşünmemenizi istiyorlar. Hayatta hiçbir şey insanı düşünebilme yeteneğinden yoksun bırakmak kadar aşağılayamaz. İşte bu koşullar altından insan olmanın, insanca yaşamanın tek bir yolu vardır: Bu düzene karşı savaşmak. Belki bir çok eksiğimiz, zaafımız vardır. Olsun, kavga içerisinde bütün bunlar silinecektir zaten yeteneklerimiz yeniden filizlenecek, insani kimliğimiz gitgide güçlenecektir. Acılara, sömürüye, yoksulluğa son vermek ve pırıl pırıl, tertemiz bir dünya için işçi sınıfının bayrağı altına! Barış Devrim


n Sesi

lileri 8 Lise

Polis terörüne tepki

Liselilere işkence 7 Ekim günü İstanbul Gülsuyu’nda bulunan Ertuğrul Gazi Lisesi’nde yaşanan polis saldırısı, polis teröründe son nokta oldu. Ertuğrul Gazi Lisesi’nde gerçekleştirilen Che anmasına yönelik polis terörünü 7 Ekim günü protesto etmek isteyen liselilere saldıran polis birçok öğrenciyi de gözaltına aldı. Polis, karakolda da işkenceye devam etti. Polis liselilere elektro coplarla saldırdı, kafalarında araba farı kırdı, yoğun biber gazı kullandı. Kadın öğrencileri saçlarından tutarak sürükleyen polis 16 kişiyi gözaltına alarak Şehit Saffet Okumuş Polis Merkezi’ne götürüldü. Saldırı sırasında 16 yaşındaki DK bacağından yaralandı, Ruşen Ali Kesgin adlı gencin de boynuna elektrikli copla vuruldu. Karakolda ise Anıl Taylan Topal adlı gencin kırık olan ayağına özellikle vurulduğu kaydedildi. Diğer öğrenciler de tekme tokat dövüldü. 8 Ekim günü gece serbest bırakılırken, polis ile karakol önünde bekleyen aileler arasında gerginlik yaşandı. Çocuklarına işkence yapıldığını gören aileler polise tepki gösterdi..

Mehmetçik Lisesi’nde okul idaresi-polis işbirliği içerisinde artan polis terörüne karşı 5 Ekim günü bir yürüyüş gerçekleştirildi. Okul önüne gelen sivil polislerin öğrencilere tehdit ve küfür ederek copla saldırması vb. olayları teşhir etmek ve polis terörünün son bulmasını istemek için Mehmetçik Lisesi öğrencileri okul çıkışı eylem gerçekleştirdiler. Okul önünde toplanan liseliler, “Polis terörüne son / Mehmetçik Lisesi Öğrencileri” pankartı ile Demokrasi Caddesi’nden Kartal Meydanı’na yürüdüler. Yürüyüş esnasında öfkelerini haykıran öğrenciler sık sık “Eşit parasız bilimsel anadilde eğitim!”, “Polis terörüne son!” sloganlarını attılar. Meydanda yapılan açıklamada polisin pervasızlıklarından örnekler verildi. Mehmetçik Lisesi öğrencilerinin geçmişten beri mücadele içerisinde yer aldığı hatırlatılarak bu geleneğin yok edilmeye çalışıldığı dile getirildi. “Bizler Mehmetçik Lisesi öğrencileri olarak polisin güvenlik adı altında öğrencilere ve halka uyguladığı baskı politikasına izin vermeyeceğiz” denildi.

Sarıgazi Mehmetçik Lisesi’nde polis terörü! “Düzen bize ne okuma hakkı ne de gelecek hakkı tanıyor! Gelecek ellerinde, gelecek DLB saflarında mücadelede!” başlıklı bildirilerin dağıtımı için Sargazi Mehmetçik Lisesi’nin çıkışına giden DLB’liler gözaltına alındı. 29 Eylül Perşembe günü gerçekleşen olayda, bildiri dağıtımı yapmaya başlayan DLB’li öğrenciler okul önünde bulunan sivil polislerin coplu saldırısına uğradılar. Bildiri dağıtımı yapan bir liseliye yönelen polis gözaltı saldırısına başvururken arabaya binmeyen bir DLB’li ise darp edildi. Liselilere küfürler yağdıran polis, saldırılarına araç içinde de devam etti. Gözaltına alınan DLB’liye yönelik polis terörü ve keyfi uygulamalar karakolda da devam etti. Gözaltına alınan DLB’li, 143 TL para cezası kesilerek serbest bırakıldı.


a n ı r a l v a Eleme sın

BAŞKALDIRALIM!

Bu düzende liselilerin geleceği sınavlarla belirleniyor. Okula başladık başlayalı iyi bir gelecek iyi bir meslekten geçer deniyor. Bir mesleğin iyilik kriterini belirleyen de insanlık için ne yapılabileceği değil elbette, ne kadar para kazandıracağı oluyor. Tüm bunlar için de “iyi bir üniversite” şart koşuluyor. Ve başlıyor bir maraton; bir de bakıyoruz ki koştukdukça koşturuyoruz bu maratonda. Bir sınav koşturmacası bitiyor sonra bir diğerinde buluyoruz kendimizi. Lisenin sonunda üniversite-iş-para üçgenindeki “en önemli” sınavlara gireceğimizden tüm yaşamımız kilitleniyor. Hayatı anlamaya, sorgulamaya başlayacağımız yıllarda hayattan kopuk, test soruları arasında bir yaşama mahkum oluyoruz. YGS ve LYS saatleri boyunca çözebildiğimiz sorular geleceğimizi şekillendiriyor. Peki gerçekten cevap şıklarıyla belirlenen bu yaşama mahkum muyuz? Yaşamak var, bir de yaşadığını sanmak var. Sadece oksijen alıp karbondioksit çıkartmak yaşamaksa, ben böyle de yaşarım diyenler varsa devam etsin yaşadığını sanmaya. Oysa yaşamak önce yaşamı anlamak ve anlamlandırmaktır. Sormak, sorgulamaktır. Aldığımız eğitim bizlerden robot olmamızı istiyor. İtiaat et diyor. Düşünme, sorgulama, ezberle yeter diyor. Kendini düşün, daha çok soru çöz, arkadaşını rakip belle diyor. Bizleri en başta yavaş yavaş insan olmanın gereklerinden, özelliklerinden eliyor. Bu sınavların bilgi ölçmediğini biliyorduk. Geçen sene yaşanan şifre skandalı her şeyi ortaya saçtı. YGS'nin dışında da birçok sınavda benzer olaylar olduğu çorap söküğü gibi ortaya çıktı. Eleme üzerine kurulu sınavlarla bir gelecek kurulamaz. Test

sorularının cevap şıkları bizleri doğru tercihe götürmez. Fırsat eşitliğinin olmadığı bir eğitim sisteminde hiç bir sınav, hak ettiğin insanca ve onurlu bir gelecek için ölçme işlevi göremez. Peki geleceğimizi kazanmak için ne yapmalıyız? Eğer ki elenmeye bir son vermek istiyorsak önce test kitaplarının arasından başımızı kaldıracağız. Eğer ki derslerde anlatılanlar gerçeği yansıtmıyorsa sıralara gömdüğümüz başımızı kaldıracağız. Eğer ki içinde bulunduğumuz sistemde insanca yaşamak mümkün değilse başkaldıracağız. Bu başkaldırı için bulunduğumuz lise ve dershanelerde eleme sınavlarına karşı mücadele etmek için biraraya gelelim.

9


rin Sesi

elile 10 Lis

Gerçeğin devrimci haykırışına kulak verin!

“Özgürlük, devrim, sos Dünyanın dört bir yanında liseli ve üniversite gençliği gelecekleri için mücadele ediyor. Nereye kafanızı çevirirseniz çevirin militan mücadeleler göreceksiniz. Avrupa, Latin Amerika, Ortadoğu ve Kuzey Afrika... Kimisinde parasız ve nitelikli eğitim talebi ile milyonlarca genç meydanlara çıkıyor, kimisinde işsizlik ve geleceksizlik karşısında öfke sokaklara taşıyor, kimisinde de gerici rejimlerin zulmüne karşı özgürlük talebiyle sel olup akan kitlelerin içinde yerini alıyor gençlik. Bazen toplumsal mücadelenin kıvılcımı oluyor, bazen de mücadelenin önemli bir parçası.

Kıvılcım isyana dönüştü! Arap baharının kıvılcımını çakan Sidi Bouzi'in bir diplomalı işsizdi. İşsizliği protesto etmek için kendini yaktığında arkasından yayılan ateş bir ayaklanmaya dönüştü. Tunus'ta ve Mısır'da diktatörü devirdi. Mısır'da öncü gençlik oluşumlarından 6 Nisan Hareketi bir eylemcisi şöyle söylüyor: “Tahrir Meydanı’nda bir milyon insanın katılımını gördüğüme inanamıyorum. Daha cesur değilim, çünkü polisler bizi iterken onlara doğru giden ve hepimiz için ölen Mısırlı arkadaşlarımı gördüm. Bu yüzden de gerçekten cesur ve güçlü olanlar onlar. İnsanlar gördüm, gerçekten, önümde ölen insanlar, çünkü bizi ve diğerlerini koruyorlardı. Sonuçta, en cesur adamlar onlardı.” Yemen’de işçi ve emekçi kökenli gençlik halk isyanının lokomotifi oldu. Meydanları işgal eden milyonların ezici çoğunluğunu oluşturdular. “Şili Kışını” yaratan da gençliğin ta kendisiydi. Milyonların yürüdüğü görkemli eylemler öğrencilerin çağrısıyla gerçekleşti. Onlar da aylardır parasız ve nitelikli eğitim hakkı için polis zorbalığına rağmen sokakları terk etmiyorlar. Okul işgalleriyle, boykotlarla ve daha pek çok yöntemle mücadelelerini sürdürüyorlar. İngiltere, İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi ülkelerde gerçekleştirilen eylemlerse bir anda AB rüyasının koca bir aldatmaca olduğunu gösterdi. İngiltere'nin soğuk

Onurlu bir hayat sömürü ve zulme boyun eğmemekse, devrimden başka bir hayat yoktur!

sokakları yıllar sonra gençliğin dinamizmiyle ateşlendi. İngiltere'nin rutin hayatı sokak gösterileri, okul işgalleriyle hareketlendi. İsyanın Ortadoğu ve Kuzey Afrika'dan sonraki durağı İspanya oldu. İşsizliğin pençesinde boğuşan gençler haftalarca Sol Meydanı'nı işgal etti. Yunanistan'da ise gençlik 2008'den bu yana mücadelenin içerisinde yer alan temel unsurlardan biri. Son olarak ABD'de Wall Street'e işgal eden bir avuç ani-kapitalist genç, bu eylemlerin Amerika'nın birçok kentinde kitleselleşerek devam etmesini sağladı. Bu hareketin ruhu kıtaları aştı. Gerisin geri Avrupa'daki mücadeleye ivme kazandırdı. Şimdi dünyanın dört bir yanından çığlıklar yükseliyor.


11

syalizm” için kavgaya! Gençlik isyan ve özgürlüktür Evet, gençlik toplumun en dinamik kesimidir. Onun doğasında isyan vardır. Toplumun diğer kesimlerince kanıksanmış bir dizi sorun karşısında duyarlılık gösterir. Haksızlığa, zorbalığa, hak gasplarına boyun eğmez, ileri atılır. Gerçeklerin devrimci sesine kulaklarını kapatmaz. Özellikle son yıllarda gençliğin mücadele alanlarında boy göstermesinin bir diğer nedeni ise içine itildiği geleceksizliktir. Burjuvazi krizle beraber işçi ve emekçilerin haklarını acımasızca tırpanlıyor. Kölece çalışma koşullarını dayatırken, ücretler yerinde sayıyor, sosyal haklar bir bir gasp ediliyor, temel ihtiyaçlara zam üstüne zam yapılıyor. Bu azgın sömürüde kapitalistler semirirken, devlet bankaları kurtarmak için kaynaklarını seferber ediyor, özelleştirmelerle sağlık ve eğitim gibi hakları ulaşılamaz hale getiriyor, bütçe kısıntılarının faturası ise emekçilere kesiliyor. Bu saldırılardan en çok etkilenen ise gençlik oluyor. Devasa bir işsizler ordunun ağırlığını genç işsizler oluşturuyor. Ya da eğitimin özelleştirilmesiyle liseyi yarıda bırakan, işçi ve emekçi ailelerinin çocuklarıdır. Zaten artık üniversite mezunu olmak, işsizliği 4 sene daha ertelemekten başka anlam taşımıyor. Atanamayan öğretmenler, hasta bakamayan doktorlar, davaya giremeyen avukatlar, projelerin altına imza atamayan mimar ve mühendisler... Fabrikada, büroda, muayenehanede, sınıfta olması fark etmiyor, kapitalizm çarklarını gençliği sömürmek için döndürüyor. Fakat görünen o ki, kapitalizmin geleceksizliğin dipsiz kuyularına ittiği gençlik, gerçeğin devrimci haykırışına kulak veriyor.

“Devrimden başka bir hayat yoktur” - Che Peki gerçek nedir? Gerçek toplumsal servetin azgözlü bir azınlığın elinde birikmesi, ezici çoğunluğun

sefalete mahkum edilmesidir. İşsizlik, açlık, yıkım ve sefalettir. Gerçek, gerici emperyalist savaşlarla dünyanın kan gölüne döndüğüdür. Silahlanma yarışının artması, militarizmin körüklenmesidir. Emperyalistlerin demokrasi bombalarıyla sivilleri katletmesidir. Gerçek, doğa olaylarının birer felakete dönüşmesidir. Çevre tahribatı, nükleer felaketlerdir... Gerçek, şatafatlı hayatlar süren burjuvaların bizlerin sırtına basarak daha da yükselmesi, bunu yaparken dünyayı, insanlığı tahrip etmesidir. Gerçek, kapitalizmin yaşamlarımızı çekilmez kılmasıdır. Ve gerçek, neo-liberal politikalarla günden güne yoksullaşan, geleceği çalınan Mısırlı gencin Tahrir Meydanı'nı terk etmemesidir. Gerçek Amerika'da işsizliğe isyan eden gençlerin gelirin eşit paylaşılması, herkese iş olanağının sağlanması talepleriyle borsayı işgal etmesidir. Gerçek, kendilerine gelecek anahtarı olarak sunulan eleme sınavlarında patlak veren şifre skandalı karşısında sokağa dökülmektir. Kapitalizmin onurlu, eşit bir yaşam tanımadığı, gelecek sunamadığı yerde, döne döne ürettiği sorunları kabullenmemek, isyan etmektir. Onurlu bir hayat sömürü ve zulme boyun eğmemekse, devrimden başka bir hayat yoktur!

Gelecek sosyalizmdir! Bugün dünyanın dört bir yanında, kapitalizmin ürettiği sorunlara karşı yapılan eylemler onurlucadır. Haykırılan talepler, militan eylemler artık gençliğin ve emekçilerin kabına sığmadığını gösteriyor. Fakat ne kadar sosyalizm özlemi, öncelikli olarak dile getirilmiyor olsa da öne sürülen talepler ancak sosyalizmde mümkündür. İşçi ve emekçilerle gençlerin mücadelelerindeki ısrarı onları sosyalizme yönlendirecektir. Çünkü gelecek ancak devrimle ve sosyalizmle mümkündür. Bundan şüphesi olan, kafasını kaldırıp dünyaya bakmalıdır. Gerçeği orada fazlasıyla görecektir.


rin Sesi

elile 12 Lis

Emperyalist saldırganlığa ve faşist teröre karşı mücadeleye! Derinleşen ekonomik krize paralel olarak emperyalistler arası rekabet, gericilik, militarizm ve saldırganlık da başdöndürücü biçimde büyüyor. Başta ABD olmak üzere emperyalist güçler, özelde Ortadoğu olmak üzere dünya egemenliğini sağlamlaştırmak doğrultusunda adımlar atıyorlar. Libya’dan sonra hedefte Suriye var. Suriye, gemi azıya alan emperyalistlerin yeni hedefi durumunda. ABD emperyalizmi liderliğinde emperyalist cephe ve onların bölgedeki işbirlikçileri, bu ülkeye yönelik müdahaleyi adım adım hazırlıyorlar. Emperyalist saldırganlık ve savaşın tırmandırıldığı bu süreçte dikkat çekici biçimde Türk devleti özel bir rol üstlenmiştir. Türkiye emperyalist saldırganlığın ön cephesi ve bölgedeki merkez üssü haline getirilmiştir. Füze kalkanının da Türkiye’ye kurulmasıyla, Türk devleti hedefteki rakip emperyalist güçler ile tehdit altındaki rejimlerin öfkesini üzerinde toplamaktadır. Yani emperyalizme uşaklıkta ve maşalıkta sınır tanımayan AKP hükümeti, bir yandan Ortadoğu halklarını emperyalist namlularının hedefi yaparken diğer yandan da ülke topraklarını gerici savaşların ve boğazlaşmaların merkezi haline getiriyor. Esad rejiminin halka dönük zorbalığını fırsat bilen emperyalistler, bölgedeki işbirlikçilerinin de tam desteğiyle Suriye'ye dönük bir müdahalenin taşlarını döşerken, kendileri de Esad rejiminden geri kalmıyor. AKP hükümetinin toplumsal muhalefeti baskı ve zorbalıkla sindirmeye çalışması bunun bir örneği. Türkiye’de insan hakları ihlalleri adım adım kötüye gidiyor. AKP, insanca yaşamak isteyen işçi ve emekçileri, suyunu ve toprağını korumak isteyen köylüleri, parasız eğitim isteyen öğrencileri, füze kalkanı istemeyenleri, özgürlük isteyen Kürt halkını, ona destek veren aydınları yani haklarını arayan herkesi tutuklayarak zindanlara tıkıyor. Yani dışarıda girilen yönelimle eşzamanlı olarak baskı ve terörün boyutları alabildiğine arttırılıyor. Bugün hedefte Kürt hareketi olsa da, gelişmelerin dış boyutları hesaba katıldığında, sözkonusu olanın sadece Kürt sorunu bağlamında bir yönelim olmadığı açıktır. Kürt hareketine yönelik bu saldırganlığın gerisindeki ABD desteği sadece Libya ve Füze Kalkanı gibi işbirlikçi politikaların karşılığı değildir. Bu aynı zamanda ön cephe haline getirilen ve koçbaşı olarak kullanılan bir devletin içeride elini rahatlatmak için yapılmaktadır. Ama işbirlikçinin içeride elini rahatlatmak, sadece Kürt hareketi engelinin ortadan kaldırılması sınırlarında anlaşılmamalıdır. Bir yandan bu yapılırken, diğer yandan da şovenizm toplumu yönetmenin ve toplumsal muhalefet güçlerini ezip susturmanın olanağı olarak kullanılmaktır. Hem içe hem dışa dönük bu saldırganlığın engellenmesi, günün acil görevlerinden biridir. İşçilerin birliği, halkların kardeşliği şiarını temel alan birleşik bir direnişin örülebilmesi, kanlı boğazlaşmalara yol açabilecek gerici saldırganlığı durdurabilmenin yegâne yoludur.


13

Özgürlüğü için mücadele eden kardeş Kürt halkıyla dayanışmaya! AKP hükümeti eliyle Türk devleti Kürt halkına yönelik kapsamlı bir saldırı başlattı. Kimyasal silahların kullanıldığı askeri harekatlar düzenleniyor, KCK operasyonları adı altında binlerce kişiyi gözaltına alıp tutukluyor. Son olarak Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu'nun da tutuklanmasıyla Kürt halkına ve hareketine destek verenlere gözdağı verildi. Böylece Kürt halkı yanlızlaşırılmaya çalışılıyor. Peki neden Kürt halkına yönelik saldırganlık son zamanlarda tırmandırıldı. Çünkü Kürt halkı kendine reva görülen kırıntılarla yetinmedi. Demokratik Özerlik ilan ederek ileri bir adım attı. Türk devleti ise kurulu düzeni aşan bu adımı azgın devlet terörü ve katliamlarla karşıladı. Gerillalara yönelik operasyonlarını sıklaştırdı. Operasyonlar artarken yaşanan asker ölümlerini Kürt halkına yönelik saldırılarına dayanak olarak kullandı. Böylece kirli savaş yöntemlerini pekiştirdi, haksız bir savaş için cepheye sürdüğü emekçi çocuklarını şovenist atmosferi için malzeme yaptı. Bu saldırganlık kalemlerinden kan damlayan köşe yazarlarıyla, gazete manşetleriyle pekiştirildi. İşçi ve emekçiler milliyetçiliğin pompalandığı, intikam naralarının atıldığı savaş atmosferinin içinde itildi. Devlet savaşı birçok cephede sürdürürken, toplumu kontrol altında tutmak için kullandığı şovenizmden en çok etkilenler de bizler oluyoruz. Asker cenazelerine okuldan çıkarılıp götürüldüğümüzde, ders kitaplarımızda inkar edilen, bölücü olarak anlatılan Kürt halkına karşı ırkçı sloganlar atmamız bekleniyor. Kürt halkına karşı linç girişimlerinde piyon olarak kullanılmaya çalışılıyoruz. Böylece bu düzen ve devleti tarafından ezilenler birbirlerine karşı düşmanlaştırılıyor. Oysa Kürt halkının özgürlük özlemini yine en iyi anlayabilecek olanlar biz işçi ve emekçi çocuklarıyız. Çünkü bu düzenin Kürt ya da Türk demeden ezdiği ve sömürdüğü bizleriz. Fabrikada üç kuruşa çalışan, ay

sonunu nasıl getireceğini düşünen Kürt ve Türk emekçilerdir. Yine eleme sınavlarında elenenler de, dershaneye gidemeyip özel öğretmenler tutamayanlar da Kürt ve Türk öğrencilerdir. Bu topraklarda özgürlük ve gelecek konusunda kaderimiz bir yazılmıştır. Kardeş halkların özgürlük özlemi aslında bizim gelecek mücadelemizin de parçasıdır. Kürt halkının devletin umrunda olmadığını fakat bunun yanında bu topraklarda emekçi halkların birbirine sahip çıktığını ise son olarak Van'da yaşanan deprem felaketinde gördük. Kar uğruna mezara dönüştürülen binaların yıkımı altında kalan Kürt halkına devlet bir türlü yardım ulaştırmadı. Kürt halkının başına bombalar yağdırırken, en ufak bir eylemde yüzlerce polis yığarken zaman kaybetmeyen devlet ne enkaz kaldırma çalışmalarında ne de yardımların ulaştırılmasında başarılı bir sınav verdi. Kürt hareketine yönelik düşmanlığını BDP'li belediye başkanlarını yardım koordinasyonuna almayarak, diğer illerden gelen yardım malzemelerine el koyarak bir kez daha gösterdi. Yardımların gecikmesine tepki gösteren depremzedelere gazbombalarıyla saldırdı. Bu kirli, çürümüş düzen doğal bir felaketi bile kendi düzeninin ayakta durması için kullandı, Kürt hareketine baskı ve saldırganlığın bir dayanağı haline getirdi. Fakat emekçiler dört bir yanda kardeşlik köprülerini kurarak bölgeye yardım yağdırdı. “Polise taş atanlara müstehaktır!” diyenlere inat ekmeklerini paylaştılar. Kürt halkının yaralarını sarmak için seferberlik içine girildi. Kardeş halkların her acısı karşısında aynı duyarlılığı ve dayanışmayı göstermek insanlığımızı kaybetmemek için bir zorunluluktur. İşte bunun için bizler işçi ve emekçi çocukları olarak bu toplumun bir parçası olarak kardeşlik vurgusunu öne çıkararak özgürlüğümüzün Kürt halkının özgürlüğünden ayrı olmayacağını bilerek mücadele saflarını sıklaştırmalıyız.


rin Sesi

elile 14 Lis

l

Dünya gençligi kapitalizme BAŞKALDIRDI! Kapitalizm dünya ölçeğinde büyük bir krize girmişken bu krizin faturası bir kez daha işçilere emekçilere ve biz gençliğe ödetilmeye çalışılıyor. Birçok ülkede paralı hale getirilmesi nedeniyle, emekçi çocukları bu haktan yararlanamıyor. Buna karşı ise bir çok ülkede gençlik alanlara çıkıyor, meydanları dolduruyor. İtalya’da, Şili’de, Yunanistan’da, Fransa’da, İspanya'da, İngiltere'de ve daha pek çok ülkede... Eğitim haklarının elinden alınmasına izin vermeyen dünya gençliği okul boykotları, okul işgalleri ve işçi sınıfının yaptığı genel grevlere omuz vererek bu sürecin bir parçası oluyor. Şili’de öğrenciler, aylardır parasız ve nitelikli eğitim mücadelesi veriyor. Kitlesel eylemlere yönelik polis terörü de öğrencileri yıldırmıyor. Örneğin öğrenciler eğitime ayrılacak bütçe tartışılırken senatoyu bastı ve kendilerinin de söyleyecek sözü olduğunu belirtti. Şili’de son dönemde öğrencilerin referanduma sunduğu talepler de halktan tam destek aldı. Öğrencilerin talepleri özetle ücretsiz ve kaliteli eğitim ile kar amaçlı kuruluşların eğitim alanından uzak tutulmalarıydı. Öğretim Elemanları Sendikası tarafından yapılan açıklamada başkent Santiago'da yaklaşık bir buçuk milyon kişinin oylamaya katıldığı belirtildi. 2940 adet seçim sandığının yer aldığı

fotorafla ilgili not: İngiltere’de hükümetin eğitm bütçesinden yapmak istediği kesintilere karşı gerçekleştirilen yaygın ve militan öğrenci eylemleri sırasında Latuff tarafından çizilmiş bir karikatür.

referandumda, 1.246.528 adet oy kullanıldı. Oy kullanaların yüzde 90'ının öğrencilerin taleplerini desteklediği duyuruldu. Bununla beraber 36 öğrenci örgütünün oluşturduğu Şili Öğrenci Konfederasyonu, talepleri kabul edilene kadar derslere devam edilmeyeceğini açıkladı. Bununla beraber “Wall Sreet'e işgal et!” eylemleri kapsamında Amerika'nın bir çok kentinde kendilerine geleceksizlik dayatılan genç kuşaklar çadır eylemleri gerçekleştiriyor. Türkiye’deki tabloda dünyadakinden farklı değil. Burada da öğrenci gençlik geleceksizliğe ve işsizliğe mahkum edilmektedir. YGS’de açığa çıkan şifre skandalı bu sistemin ne kadar çürümüş olduğunu göstermektedir. Bizlerse en yakın arkadaşımızla dahi rekabet halinde oluyoruz. Yanyana gelip ortak mücadele yürütmek dururken birbirimizin önüne geçmek için her şeyi yapıyoruz. Bugün kapitalizmin biz gençliğe sunabileceği hiçbir şey yoktur. Bizlere düşen görev, dünyanın dörtbir yanında gençliğin yaptığı gibi alanları doldurmaktır. Arkadaşlarımızla yan yana gelip eğitim hakkımızı almak için mücadele etmektir. Eşit, parasız, bilimsel, anadilde bir eğitimin mümkün olduğu sosyalizm mücadelesini büyütmektir. Gençlik gelecek gelecek sosyalizm! Ankara’dan bir LS okuru


15

“Büyüyüp de 17’ne geldiğinde baban sana idamlar alacak!”

Mücadelemizde yaşayacak! Erdal Eren liseli bir geçken devrimci mücadele içerisinde yer alan ve burjuvazinin kendi hukukunu dahi çiğneyerek idam ettiği bir devrimcidir. Bu liseli devrimci 12 Eylül faşist darbesinin generalleri tarafından 13 Aralık 1980'de idam edildi. Haksızlığa ve sömürüye başkaldırdığı için idam edilen bu yiğit devrimci idam sephasında dahi mücadelesinden ödün vermedi. Ölüme giderken "Faşizme ölüm halka hürriyet" sloganını haykırdı. Erdal Eren’i idam sehpasına götüren süreç Sinan Suner adlı devrimcinin 30 Ocak 1980’de katledilmesiyle başlamıştır. Ankara’nın Hoşdere Caddesi'nde yazılama yaparken polis kurşunu ile vurulan Sinan Suner’in ardından, 2 Şubat'ta gerçekleştirilen eylemde bir jandarma eri vurulur. Jandarma erinin Erdal Eren tarafından vurulduğunu iddia eden devlet 2 Şubat günü onu gözaltına alır. Çok hızlı bir yargılama sonucunda idam edilmesine karar verilir. İdamın önünde bir engel vardır; olay gerçekleştiğinde Erdal Eren 17 yaşındadır. Fakat onu idam etmekte kararlı olan devlet, yaşını büyütme yoluna gider. Faşist devlet böylelikle alçaklığını ve çürümüşlüğünü bir kez daha kanıtlamıştır. Erdal Eren idam edilmeden 16 saat öncesinde kendisini ziyaret eden gazetecilere “avukatıyla görüştürülmediğini, 18 yaşının altında olmasına rağmen idam edilmek istendiğini, kendisini ibret olsun diye asacaklarını ve

ölümden korkmadığını” söylemiştir. Erdal Eren’i idam eden faşist devlet, sosyalist bir toplum için mücadele veren örgütlü kitlenin üzerinde baskı oluşturmak, korku toplumu yaratmak istemiştir. Yaratmaya çalıştıkları toplum düşünmeyen, mücadele etmeyen, sorgulamayan kısacası asalak bir yaşamı kabullenen bir toplumdu. Faşist darbenin generalleri bunun için binlerce insana işkence etmiş, yüzlerce insanı katletmiştir. İşte Erdal Eren de işkenceye maruz kalan devrimcilerden biri olarak sonuna kadar direnmiş, idamdan korkmadığını haykırmıştır. Sosyalist bir dünya özlemini idam sehpasına giderken dile getirmekten sakınmamış mücadelesinin haklılığını tıpkı Mahirler, İbolar, Denizler gibi bizlere göstermiştir. Aradan 31 yıl geçmesine rağmen bugün hala çocukların gözaltına alınarak işkence görmesi ve zindanlara tıkılması düzeninin zulmünün devam ettiğinin göstergesidir. Bugün basında 12 Eylül darbesine karşı çıkarmış gibi yapan devlet yöneticileri, devrimcilere ve sosyalistlere yönelik baskı ve teröre devam etmektedirler. Erdal Eren’i katleden düzene karşı, devrim ve sosyalizm mücadelesini okullarımıza, fabrikalarımıza, atölyelerimize taşımalıyız. Erdal Eren’i mücadelenin her alanında yaşatmak, sosyalizmi her alanda yaşatmaktır. 31. yılında Erdal Eren mücadelemize ışık tutmakta, anısı mücadelemizde yaşamaktadır. Ankara’dan bir Liselilerin Sesi okuru


rin Sesi

elile 16 Lis

Alaattin Karadağ yoldaşı katledilişinin 2. yılında saygıyla anıyoruz!

Devrim bayrağı ellerimizde! 2009’un Kasım ayı düzenle devrimin bir kez daha karşı karşıya gelmesine tanıklık etti. Sınıf devrimcileri o günlerde de, sermaye iktidarına karşı işçi sınıfını fabrika fabrika, havza havza örgütleyerek siyasal bir sınıf hareketini örmek için güne yükleniyor ve böylece geleceğe emin adımlarla yürüyorlardı. TKİP’nin 3. Kongresi'nin şiarlarını işçilere ve emekçilere ulaştırma heyecanı ve kararlılığı ile devrimi örgütlüyorlardı. İşte solukların tutulduğu, adımların hızlandırıldığı, sorumluluklara büyük bir kararlılıkla yüklenilerek gecenin güne katıldığı o günlerin içinden bir ses yükseldi. 19 Kasım gecesinin karanlığı kurşun sesleriyle parçalandı. ‘Ve cellat uyandı yatağından bir gece Tanrım dedi bu ne zor bilmece Öldükçe çoğalıyor adamlar Bense tükenmekteyim öldürdükçe’ Bir kez daha sınıfın devrimci partisi TKİP’nin kesintisiz devrimci pratiğine engel olmak için sermayenin katliamcı geleneği devreye sokulmuştu. Tarihin sayfaları bu kez de 19 Kasım akşamı kurşun sesleri altında devrime ve sosyalizme olan bağlılığın öyküsünü yazıyordu. Tüm yaşamını proleter bir devrimci olarak parti ve devrim davasına adayan TKİP militanı Alaattin Karadağ yoldaş sermayenin eli kanlı polisleri tarafından sokak ortasında infaz edilmişti. Sermaye iktidarı daha çok kar hırsıyla işçi sınıfını iliklerine kadar sömürürken, sınıfın her düzeyde örgütlenmesini parçalamak için sistematik olarak baskı ve zor yöntemini uygulamıştır. İşte dünden bu güne sınıfın öncü güçleri olan devrimci siyasal öznelere yönelik sayısız katliam, baskı zorbalık bunun için kullanılmıştır. Ancak tarih tüm dünyada ve bu topraklarda tanıktır ki hiçbir baskı ve vahşet devrimci iradeyi teslim almaya yetmemiş, sınıf çatışmalarının olduğu her yerde mücadele yeniden filizlenerek boy vermiştir. Kurşunlar, işkenceler, hapishaneler, düzenin çürümüş yargısı ve de idam sehpaları devrimci iradeye boyun eğdirememiştir. Kurtuluş kapitalist zorbaların kabusu milyonların emeğinin sömürüsü üzerine kurulu düzenlerinin yıkılmasındadır. Bu kabusu gerçek kılacak yegane yol ise devrimdir. Devrim işçi ve emekçileri yoksulluğa, işsizliğe, açlığa ve savaşlara mahkum eden burjuvaların iktidarını yıkmak demektir. Alaattin yoldaş da bu mücadeleyi soluksuz sürdürmüş ve bir devrimci olduğu için katledilmiştir. “Her şeyden önce ben sınıf bilinçli bir işçiyim. Sosyalist


17 dünya görüşüne sahip devrimci bir kimliğe sahibim. Bizim gibi insanlar tam da böyle bir kimliğe sahip oldukları için, düşüncelerimizden ve düşüncelerimizi ifade etmekten dolayı sokaklarda kaçırılıp ölümle tehdit edilmemiz, kovuşturmaya uğrayıp onlarca yıl hapsedilmemiz için yeterli bir sebep bu. … Bugün yargılanması gereken bizler değiliz. Esası itibarıyla yargılanması gereken bellidir. Bunlar; toplumsal eşitsizlikleri, toplumsal yıkımın boyutlarını daha da derinleştiren, emperyalist çıkarları uğruna insanlığı, doğayı bir paylaşım savaşıyla yıkıma sürükleyen, bu paylaşımın kırıntılarından yararlanmak uğruna kendi burjuva yasalarını dahi çiğneyerek asker gönderme kararıyla ülkemizi sonu belirsiz bir maceraya sürükleyen, karaparacıları, çetecileri, katilleri, işkencecileri aklayan ve koruyanlardır, devlet katında kahraman ilan edilenlerdir.’ Alaattin Karadağ (Nurettin ) yoldaşın İzmir DGM’de ki savunmasından…. Bu sözleriyle Alaattin Karadağ, sömürücü-katliamcı düzeni kendi kalelerinde yargılar. Partimizin şehitleri olan Habip, Ümit ve Hatice yoldaşlar gibi devrim davası için tereddütsüzce ölümü göğüsleyen Alaattin Karadağ yoldaş, sermaye devletiyle karşı karşıya kaldığı her alanda devrimi ve onun değerlerini proleter sınıf

kimliğiyle soluksuzca savunmuştur. İşkencecilere karşı tutumundan, zindandaki ölüm orucu direnişçiliğine, düzenin yargı oyununa karşı yaptığı savunmasına, sınıf faaliyeti içerinde ki her türlü pratiğine kadar onun devrim davasına ve partiye olan bağlılığını, devrimci militan kimliğini görürüz. Dünyadaki gelişmelerin seyri bizi yeni devrimlere her geçen gün daha da yakınlaştırıyor. Gençlik; kapitalistlerin eğitim hakkından, sosyal haklara kadar başlattığı kapsamlı yıkım politikalarına, işsizliğe ve açlığa dünyanın dört bir yanında öfkesini büyütüyor. Gençlik; kapitalistlerin yıkım politikalarına karşı ‘Başkaldırıyor!’ Türkiye'de de geleceğimizi karartmak ve bizleri köleleştirmek için sermaye düzeni saldırılarını yoğunlaştırıyor. O nedenle devrim bayrağını elimize almanın zamanıdır. Alaattin Karadağ sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için kavganın tam ortasında katledildi. Onu ve onun gibi diğer parti ve devrim şehitlerini yaşatmak için onların davasını daha da büyütmeliyiz. Sosyalizmin kızıl bayrağını bu topraklarda dalgalandırmak için kavgada bir adım daha öne çıkmalıyız. Gün katliamcı ve sömürücü sermeye iktidarından hesap sorma devrim ve sosyalizm davasını büyütme günüdür. Alaattin Karadağ yoldaş ölümsüzdür!

Alaattin yoldaşın  mezarı başında genç bir yoldaşı tarafından yapılan konuşma...

Kendini yenilemeyen çürümeye mahkumdur! Sevgili dostlar, yoldaşlar! Bugün yoldaşımızın katledilişinin ikinci yılı vesilesiyle buradayız. Tam iki yıl önce Alaattin yoldaş düşmanın silahlı güçlerince şehit edildi. İnsan doğar, yaşar ve ölür. Doğanın diyalektiği böyle işler. Fakat Alaattin yoldaşın ölümü fizyolojik iflas değildir. Burada çarpışan sınıflardır, ideolojilerdir. O, bir düşünceyi kitlelere taşırken katledildi. Bu yüzden düşman onu katletmekle nihai emeline ulaşamamıştır. Onun ölümünün üzerinden geçen zaman tam da bunu doğruluyor. Bu iki yılda dünya görkemli ayağa kalkışlara tanık oldu. Onlarca ülkede milyonlarca insan Alaattin”in uğruna savaştığı bir dünya özlemiyle düzene baş kaldırdı. Kapitalizmin metropollerinde, şah damarında süren amansız çarpışmalarla burjuvazi proletaryanın kılıcını ensesinde hissetmiştir. Ülkemizde de, Alaattin’in Partisi yaklaşmakta olan fırtınalı günleri kucaklamak üzere devrim yürüyüşüne devam ediyor. Alaattin yoldaş biz genç kuşaklar için de bir örnektir. O mücadelesiyle hayatını kendini kurtarmaktan daha ileri anlamlar taşıdığını bize göstermiştir. Hayatın her alanında onun bayrağını kuşanarak savaşımızı zafere kadar sürdüreceğimize söz veriyoruz.


rin Sesi

elile 18 Lis

19-22 Aralık katliamı 11. yılında!

“Unutmadık, unutturmayacağız!” 19-22 Aralık 2000... Bu tarih asla unutulmayacaktır. Bundan 11 yıl önce büyük bir vahşet yaşandı bu topraklarda. Katliam emri verenlerin adına “hayata dönüş” dedikleri opresyonun hedefinde 20 zindanda direnen devrimci tutsaklar vardı. Bu tarihin unutulmayacak olmasının nedeni sadece sergilenen vahşet değildir. Bu tarih, zulmün karşısında sergilenen unutulmaz bir direnişin adıdır. Bu tarih temellerinde komünistlerin ve ezilen halkların kanı olan bir devlet gerçeğine götürmektedir. Tehcirler, sürgünler, kıyımlar, bastırılan Kürt isyanları, taş üstünde taş bırakılmayan Dersim... Sermaye devleti tarafından gururla bakılan bu Türkiye tablosunda kullanılan tek renk insan kanıdır. 19-22 Aralık zindan katliamı da bu tablonun bir parçasıdır. Emeğin sömürüsü üzerine kurulu olan bu rejimde hapishaneler düzenin aynası olmaya devam etmiştir. Dışarısını teslim almak isteyenlerin namlularını doğrulttukları ilk adres olmuştur zindanlar. Devletin zindan politikasının bir ayağı yok etmekse, öbür ayağı ise teslim almak olmuştur. Tutsak devrimcileri devrimci değerlerinden, mücadeleden koparmak ve kişiliksizleştirmek için planlı programlı çalışmalar yapılmıştır. 12 Eylül döneminde, zindanlarda bu politika en kaba haliyle hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Ancak 12 Eylül generalleri de devrimci iradeyi teslim almayı başaramamıştır. Açlık grevleri, ölüm oruçları ve sayısız direniş ile bu planları çöpe atılmıştır. Katliam ve direniş 19 Aralık’ta yapılan katliam ise bugüne kadar yapılan operasyonları aşan bir kapsamdaydı. 20 cezaevine birden aynı saatte gerçekleşen operasyonda binlerce asker, polis, gardiyan, özel tim kullanıldı. Ateşli silah, gaz bombaları, yakıcı kimyasallar, demir çubuk vb. ile devrimci tutsaklara saldırıldı. Operasyon sonucunda 28 devrimci tutsak başta ateşli silahlarla ve yakılarak vahşice katledildi. Yaralı ve sağ kalan binlerce tutsak ise F tipi cezaevlerine sevkedildi. İşkenceler buralarda da sürdü. Kimlerin nereye gittiği günlerce belli olmadı. 19 Aralık’taki vahşi katliamın öteki yüzü ise sergilenen ölümüne direnişti. Her bir cezaevindeki tutsaklar saldırıyı direnişle yanıtladılar. Bedel ödeme kararlılığıyla sonuna kadar direnildi. Ümraniye ve

Çanakkale cezaevlerinde direniş 4 gün boyunca devam etti. Tüm cezaevlerindeki devrimci tutsaklar direniş geleneğinin sürdürücüsü oldular. Bu süreç boyunca aralarında Hatice Yürekli yoldaşın da olduğu toplam 122 devrimci tutsak ölüm oruçlarında şehit düştü, onlarcası sakat kaldı. 19-22 Aralık katliamı ve devamında sürdürülen direniş, geçmişten geleceğe devredilen lekesiz bir bayrak olarak dalgalanmaya devam ediyor. Sınıflar mücadelesinde öylesine anlar vardır ki kendinden sonraki zaman dilimi içinde örnek alınacak tarihsel derslerle doludur. 11. yılına girdiğimiz bu katliam da böyledir. Her şeyden önce 19-22 Aralık katliamı düzenin gerçek kimliğini gösterirken uşaklarının maskesini düşürmüştür. Görkemli direniş hafızalardan silinmeyecek! Şimdi aradan 10 yıl geçti ve sular duruldu sananlar yanılıyor. Bu topraklar devrim toprağıdır. Kıyımlar, katliamlar, infazlar nafiledir. Devrim umudu filizlenmeye devam etmektedir. Çünkü bu toprağın bereketini devrim için savaşta düşenler arttırmaktadır. 19-22 Aralık tarihi hafızalarda sadece faşist sermaye diktatörlüğünün sergilediği vahşetle anılmayacaktır. Bu tarih tüm yönleriyle bilinçlerde bir berraklık sağlamaya yardımcı olurken, aynı zamanda devrimci direnişin görkemli bir sembolü olarak da hafızalarda kalacaktır. Bugün olduğu gibi gelecek kuşaklar bu tarihten, devrim davası uğruna gösterilen baş eğmez direnişçiliği öğreneceklerdir.


19

AKP iktidarı ile birlikte eğitimdeki gericileşme gözle görülür biçimde belirginleşti. Gerici eğitim müfredatının yanısıra, sistematik uygulamalarla dinci gericilik hayatlarımıza sokuluyor. Müfredatta bilimin dışlanması ve dinsel öğelerin ders kitaplarına doldurulmasının yanısıra öğrenciler günlük hayatlarında da dinci gericilikle kuşatılıyor. Dinin insanlar üzerindeki etkileri kullanılarak öğrenciler belirli kalıplara sokulmakta ve sistemi sorgulamaları engellenmektedir. Bugün sözde kendi gelişimimizi sağlamak için önümüze konulan eğitim sistemi aslında gün geçtikçe bilimden uzaklaşan ve bizi birbirimize yabancılaştıran bir sistem haline gelmiştir. İnsanları yozlaştıran çeşitli uygulamalar, baskıcı disiplin kurallarıyla okullarda meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Antalya ve Mersin'de bazı okullarda uygulanan genelgelerle ise gericiliğin 'cm'lerle hesaplandığı gerçeğini görüyoruz. Kız ve erkek öğrenciler arasındaki mesafenin bazı okullarda 1 metre bazılarında 45 cm'den az olması halinde bunun cinsel istismar suçu sayılacağı biçiminde genelgeler yayınladılar. Ayrıca Mersin’deki bir lisede yatılı bölümde kalan kız ve erkek öğrencilerin aynı ortamda bulunmaması için etüt derslerinin kaldırıldığı, Eylül 2010’da okul müdürlüğüne İbrahim Tol’un atanmasından sonra “kızlarla erkeklerin birlikte gezmemesi, yan yana oturmaması, şakalaşmaması” konusunda uyarıldıkları

iddiaları da gündemde yer aldı. Derslere sokulan imamlar, 1 metre yasakları, zorunlu din dersleri ve yapılan cami gezileri bizim duyduğumuz uygulamalardan bazıları... Fakat okullarda cm hesabı yapılırken aynı sistemin yargısı 13 yaşında bir çocuğun tecavüzcülerine “çocuğun isteği dahilinde olmuştur” diyerek ceza indirimi verebeliliyor. AKP hükümetiyle toplumun gözeneklerine iyiden iyiye sirayet eden gericilik, okullarda da gençliği zapturapt altında tutma çabası olarak karşımıza çıkıyor. Dinsel gericiliğin etki alanının giderek yayılması ve yarattığı basınç öğretmenlerimizin ve bizlerin üstünde fazlasıyla hissedilmektedir. Gericilik bizi gerçeklerden uzaklaştırır ve yozlaştırırken, yarattığı basınçla bunların karşısında sesimizin çıkmasını da engeller. Bizler tüm bunlar karşısında ya deve kuşu misali kafamızı kuma gömüp geleceğimiz, onurumuz, kimliğimiz üzerinde oynanan bu oyunlara gözlerimizi kapatacak ya da gözlerimizi dünyanın dört bir yanından yükselen isyan çağrılarına açacak ve Şili'de aylardır direnen liseli arkadaşlarımıza selam edip başkaldıracağız! Başkaldıralım! Çünkü başkaldırı bu çürümüşlük içerisinde insan kaldığımızın göstergesidir. Geleceğimize, onurumuza sahip çıkmanın tek yoludur. Müfredatın gerici zincirlerini parçalamanın tek yoludur. Adana’dan bir Liselilerin Sesi okuru


“Sevgili annem, babam ve kardeşlerim; (...) Çok açıklıkla söylüyorum ki benim moralim çok iyi ve ölümden de korkum yok. Çok büyük bir ihtimalle bu işin ölümle sonuçlanacağını çok iyi biliyorum. Buna rağmen korkuya, yılgınlığa, karamsarlığa kapılmıyorum ve devrimci olduğum, mücadeleye katıldığım için onur duyuyorum. Böyle düşünmem, böyle davranmam,halka ve devrime olan inancımdan gelmektedir. Ölümden korkmadığımı söylemem, yaşamak istemediğim, yaşamaktan bıktığım şeklinde anlaşılmamalı. Elbette ki hayatta olmayı ve mücadele etmeyi arzularım. Ancak karşıma ölüm çıkmışsa, bundan korkmamam, cesaretle karşılamam gerekir. Biliyorsunuz ki bu ceza işlediğim iddia edilen suçtan verilmedi. Asıl amaçlanan böyle bir olayla gözdağı vermek ve mücadeleyi engellemek hedefine dayalıdır. Bu nedenle sizinde bildiğiniz gibi, kendi hukuk kurallarını çiğneyerek bu cezayı verdiler. Cezaevinde yapılan (Neler olduğunu ayrıntılı bir biçimde öğrenirsiniz sanırım) insanlık dışı zulüm altında inletildik. O kadar aşağılık, o kadar canice şeyler gördüm ki, bugünlerde yaşamak bir işkence haline geldi. İşte bu durumda Ölü korkulacak bir şey değil, şiddetle arzulanan bir olay, bir kurtuluş haline geldi. Böyle bir durumda insanın intihar ederek yaşamına son vermesi işten bile değildir. Ancak ben bu durumda irademi kullanarak, ne pahasına olursa olsun yaşamımı sürdürdüm. Hem de ileride bir gün öldürüleceğimi bile bile. Sizlere bunları anlatmamın nedeni yaşamaktan bıktığım yada meselenin önemini, ciddiyetini kavramadığım gibi yanlış bir düşünceye kapılmamanız içindir. Bütün bu yapılanlar,başımdan geçenler, kinimi binlerce kez daha arttırdı ve mücadele azmimi körükledi. Halka ve devrime olan inancımı yok edemedi. Mücadeleyi sonuna kadar, en iyi bir şekilde yürütmek ve yükseltmekten başka amacım yoktur. (...) Hepinize özgür ve mutlu yaşam dilerim. Devrimci selamlar Oğlunuz Erdal”

Erdal Eren

kavgamızda yaşıyor!


LS 42