Page 1

.

O D £ o

R\

*» O

-$■ «.

EVEREŞT

CHOMSKY VE K Ü R E S E L L E Ş M E

* 4


ยง n

z O

2 m

-< <

m * C :

m (A

m

m

S m


EVEREST

113


JE R E M Y F O X Nonvich, UEA’da dil dersleri veriyor. Güncel olaylar ve küresel kapitalizmin nasıl medyayı kullanarak bizi uslu olmaya yönelttiği'konusunda yazıyor.

E B R U K IL IÇ 1971 Milas doğumlu. Ankara SBF mezunu. Metin Sever’le Düşmanını A rayan Savaş adlı bir derleme hazır­ ladı. B atı’nın Yeni Stan dartlan (Noam Chomsky) ile P ostm odem H esaplaşm alar dizisinden çevirileri var.


Jeremy Fox CHOMSKY VE KÜRESELLEŞME T ü rk çesi: Ebru K ılıç

§


Chomsky ve Küreselleşme Jeremy Fox Kitabın özgün adı Chomsky and Globalisation Icon Books, 2001, Londra Kapak tasarım: Mithat Çınar İngilizce’den çeviren: Ebru Kılıç

© 2001, Jeremy Fox O 2002; bu kitabın yayın haklan Everest Yayınlan’na aittir.

Birinci Basım: Nisan 2002 ISBN: 975 - 297 - 089 - 3 Baskı ve Cilt: Melisa Matbaacılık EVEREST YAYINLARI Çatalçeşme Sokak No: 52/2 Cağaloğlu/ISTANBUL Tel: 0 212 513 34 20-21 Fax: 0 212 512 33 76 Genel Dağıtım: Alfa, Tel: 0 212 511 53 03 Fax: 0 212 519 33 00 e-posta: everest@alfakitap.com www.everestyayinlari.com Everest, Alfa Yaymlan’nın tescilli markasıdır.


CHOMSKY VE KÜRESELLEŞME


Noam Chomsky, solun küreselleşmeye ve yeni dünya düzenine bakışının en iyi temsilcilerindendir. Sayısız kitap, makale ve mektup kaleme alıp verimli ve tanınmış bir yazar olduğu, ayrıca pek çok konferan­ sa konuşmacı olarak katıldığı için onun görüşleri hakkında bilgi sahibi olmak kolaydjr. Araştırmalarıyla “modem dilbilimi­ nin Einstein’ı” olarak ün yapan Chomsky, bu alana katkılarından dolayı tüm dünya-


da meslektaşlarının takdirini kazanmıştır. Fakat siyasal ve toplumsal konulardaki yorumları karmaşık hisler uyandırmakta­ dır. Birçok sosyalist Chomsky’yi çok beğe­ nir, söyledikleri ve yazdıklarının çoğuna katılırken, bazı orta yolcu Amerikalılar için, onun Amerikan yönetiminin politi­ kasına, özellikle de dış politikasına yöne­ lik ardı arkası kesilmeyen acımasız eleşti­ rilerini hazmetmek güçtür. Saygın gazete­ lerden New York Times’tan yapılan şu alın­ tı, bazılarının hissettiği bu rahatsızlığı özetliyor kanısındayım: Yaşayan tartışmasız en önemli entellektüel olarak Chomsky, uluslararası ilişkiler ve dış politika hakkında nasıl olur da bu tür saçm alıklar kaleme alabi­ lir?1 Los Angeles Times’ın okurlarından biri de 1988’de buna benzer bir bakış açısını dile getirmiştir:


Noam Chomsky, ıssızlıkta bir sestir, ama hiç kimse onu dinlemez.2 Bir toplumda çoğunluğun yurtsever ol­ ması ve hükümet politikasına saldıranları eleştirmesi pek şaşırtıcı değildir. Nihaye­ tinde Darwin bile yurtseverlik üzerine şunları söylemişti: İleri derecede yurtseverlik, dayanış­ ma, itaat, cesaret ve yakınlık ruhu taşı­ dıkları için çoğu ferdi birbirine yardım etmeye ve ortak yarar uğruna kendini fed a etmeye hazır olan bir kabilenin, di­ ğer kabilelere üstün geleceğine kuşku yoktur; bu, doğal ayıklanma olacaktır.3 Ancak bizim bakış açımıza göre, küre­ selleşme üzerine yorumlar yapan bir kale­ min, ABD hükümetinin politikalarını sor­ gulamadan kabullendiğini görmekten zi­ yade okunabilirlik, uzmanlık ve sağduyu gibi niteliklere sahip olması daha faydalı­ dır.


Chomsky, otuz yılı aşkın bir süredir ABD dış politikasını kınamakta, ABD’nin Üçüncü Dünya ülkelerinin çoğuna karşı yaklaşımından dolayı şikayetlerini yüksek sesle dile getirmektedir. Örneğin, 1993’te Kahire Amerikan Üniversitesinde Soğuk Savaş hakkında verdiği konferansta kendisi adına tipik bir duruş sergilemiştir: “1953’te İran’da muhafazakâr parlamenter rejimin iktidardan indirilmesini, Şah’m geri gelişini ve onun vahşi yönetiminin yeniden tesis edilişini; Guatemala’da on yıllık demokrasi molasının çökertilişini”, iktidara “Himmler ve Göring’in ayakta alkışlayacağı bir kitlesel katliamcılar çetesinin getirilişini”, bunlann kıyımlarının “ABD ile uydu devletlerinin sürekli desteği ve katılımı”yla 1980’lerde en yüksek düzeylerine ulaştığını; “Güney Vi­ etnam’da Latin Amerika tarzı bir terör dev­ letinin kuruluşunu...” anlatmıştır. Chomsky, ABD dış politikasına yönelik bu tür saldırılarında yalnız değildir. Örne­ ğin Garry Wills de, Amerika’nın Afrika, Asya ve Latin Amerika’da seçimle gelmiş


liderleri iktidardan indirip yerlerine daha uygun bulduğu kişileri geçirme eğilimin­ den bahsetmiştir: Amerikan liderliği zaman içinde İran’da Muhammed Musaddık, Guate­ m ala’da Jacobo Arbenz Guzmdn, Kon­ go’da Patrice Lumumba, Güney Viet­ nam’da Ngo Dinh Diem, Dominik Cum­ huriyetimde Rafael Trujillo, Şili’de Sal­ vador Ailende, Nikaragua’da Daniel Ortega, Grenada’da Maurice Bishop ve Pa­ nama’da Manuel Noriega yönetimlerini yerinden etmeyi başarmıştır.5 ABD’nin bir “zorba” olduğu fikri Mart 1999’da Britanya gazetelerinden Jbirinin başmakalesinde de dile getirilmişti. ABD ile Avrupa Birliği arasında Karayip muzla­ rı hakkmdaki bir ticari anlaşmazlığa işaret eden The Independent gazetesi, ABD’nin kaşmir kazaklara uyguladığı, muhtemelen Concorde uçaklarının iniş izni konusunda da uygulayacağı misilleme niteliğindeki


kısıtlayıcı önlemlere karşı koyma çağrısın­ da bulunarak şu yorumu yapmıştı: ABD’rıin tavrı zorbaca, inandırıcılık­ tan uzak, yasadışı, üstelik kendisi gibi serbest ticaret ve hukukun üstünlüğü gi­ bi değerleri baş tacı eden bir devlet için son derece sıradışıdır.6 Aslında, Chomsky’nin de sık sık belirt­ tiği gibi, Amerika kendisi için değil, sadece Batılı-olmayan ülkeler için serbest ticaretin değerine inanmaktadır. Kendi sanayileri ve ticaretleri uzun zamandır sıkı koruma al­ tında olan dünya liderleri, yoksul ülkelere serbest ticareti zorla dayatmaktadırlar. Chomsky, dış politika meseleleri üzeri­ ne fikir beyan ederken, genellikle ülkesin­ deki yoğun beyin yıkama faaliyetlerinden de dem vurmaktadır; birçok kişiye, özellik­ le de eğitimli sınıflara hükümetin çizgisini benimseten şey asıl olarak bu faaliyetlerdir çünkü. Eğitimli sınıfların hükümetin ya­ nında yer almasını, bu kesimlerin sürekli


bir propaganda akışına maruz kalmalarıyla açıklar. Propaganda özellikle onlara yöne­ liktir, çünkü bu kesimler daha önemlidir, bu yüzden de daha yakından kontrol edil­ melidirler. Dahası, “eğitimli sınıflar propa­ gandanın aracı haline gelirler. Toplumdaki işlevleri, ideolojik ilkeleri duyurmak ve ge­ liştirmektir. Sonuçta bu ilkeleri isteyerek benimserler; benimsememeleri halindeyse genellikle dışlanır ve artık ayrıcalıklı seç­ kinler grubunun bir parçası olamazlar.”7 Dolayısıyla, Chomsky’nin görüşleri ile Amerikan dış politikası hakkında siyasal bakımdan daha doğru ve geleneksel görüş­ ler arasındaki uçurum, kısmen Amerikan entelijensiyasınm beyinlerinin yıkanmışlık düzeyiyle açıklanabilir. Chomsky bir muhaliftir, ama akade­ misyen bir muhaliftir. Küresel siyaset hakkmdaki W orld Orders, Old and New (Dün­ ya Düzeni, Eskisi ve Yenisi) adlı çalışması, onun bu yönünü örnekler. 342 sayfalık bu kitapta, başka kitaplara, makalelere ve ga­ zetelere, vs. toplam 850 gönderme vardır.


Ayrıca farkında olmadan yayınlarından bi­ rinde en ufak bir dil sürçmesi bile yapacak olsa, daha sonraki basımlarda bunu mu­ hakkak düzeltir. James McGilvray bu ko­ nuda şöyle der: Tartıştığı meseleleri ve alanları sü­ rekli yeniler; İsrail hakkındaki çalışma­ ları buna örnek gösterilebilir.8 McGilvray’in bahsettiği Ortadoğu üzeri­ ne araştırmalara Fateful T rian g le- The Uni­ ted States, Israel and The Palestinians (Kader Üçgeni-ABD, İsrail ve Filistinliler) dahildir. İlk baskısı 1983’te yapılan bu kitap daha sonra yenilenerek 1999’da tekrar basılmış­ tır (son baskıya 92 sayfa ve dipnotlarıyla beraber üç yeni bölüm eklenmiştir). Tabii ki Chomsky, en ufak bir dil sürçmesinin bi­ le hasımlarınca derhal dile dolanacağının farkındadır. Aslında bir yandan da kendisi­ ni gerçeğin bekçisi ve doğru bilginin kayna­ ğı olarak görüyor gibidir. Chomsky özellik­ le belirtmiştir bunu:


Ben sadece kaynaklara, ayrıcalıklara, eğitime, vb. sahip herhangi birinin yapa­ bileceği bir şeyi yapıyor ve popüler mu­ halif hareketlere, hepsi bir yana dağılmış bireylere hizmet sunuyorum, o kadar.9 Bazıları kayda değer bir kişilik olduğu su götürmeyen Chomsky’yi putlaştırmaya da kalkabilirler elbette. Norman Mailer’m başından geçen, 1967 tarihli şu hoş hatıra­ da olduğu gibi: Chomsky’nin “en fa zla otuzunda ol­ masına karşın dilbilime katkılarından dolayı MIT’de bir deha olarak görüldü­ ğümü duyan bir gecelik hücre arkadaşı Norman Mailer, o yılın sonunda onu “çileci bir yüz ifadesi, zarif fakat mut­ lak bir ahlâki bütünlüğe sahip havası olan zayıf keskin hatlı biri” şeklinde resmedecektir.10 Chomsky’nin Language and Politics (Dil ve Politika) isimli kitabının editörü Carlos


Otero da, onu anlatırken, hem Aydmlanma’nm hem de son dönem Yahudi yazını­ nın peygambersi geleneğiyle ilgisine deği­ necektir.11 Gündelik yaşamda ise Chomsky, kendisinden yardım isteyenlere karşı na­ zikliği, sorulan mümkün olduğunca az ge­ ciktirerek, genelde birkaç saat içinde cevap­ lamasıyla bilinmektedir. Chomsky’nin gençliğinde Yahudi gelene­ ğinden etkilenmiş olması muhtemeldir. Ote­ ro, 1880-1920 döneminde (Chomsky’nin ailesi de Rusya’dan bu tarihlerde gelmiştir) Yahudi göçmenlerin Amerikan hayatına özel katkısından bahseden bir incelemeye değinir: Sosyalizm onların gözünde toplumsal bir doktrinin ötesindeydi; bu, birçok öz­ gürlükçünün yaptığı gibi, ciddiye alındı­ ğında yepyeni bir toplumun doğmasına yol açacak bir ahlâki sistemdi.12 Yahudi geleneği ve Aydınlanma’mn et­ kileri muhtemelen Chomsky’nin düşünme


biçimi üzerinde belirleyici olmuştur; tıpkı geniş anlamıyla kültürel değişimin hedefi­ nin, iktidar çatışması değil, adalet arzusu olduğu düşüncesi gibi.13 İster dilbilim hakkında yazıyor, isterse küresel ekonomi ya da Amerika’nın Üçün­ cü Dünya’ya saldırılarını yorumluyor ol­ sun, son derece özgün olsa bile görüşleri­ ni basit bir dille ifade eder Chomsky. Şöy­ le ki: Ben gerçekten de insanları ikna et­ mekle ilgilenmiyorum; bunu istemiyor ve niyetimin bu olmadığını her zaman açıkça belirtmeye çalışıyorum. Ben in­ sanların kendi kendilerini ikna etmele­ rine yardımcı olmak istiyorum,14

Siyaset ve Dilbilim Chomsky’le yapılan söyleşilerde, ona ba­ zen siyasal ve insani çalışmaları ile dilbilim üzerine araştırmaları arasında bir bağ olup


olmadığı sorusu yöneltilmiştir. Kişisel nite­ likli bazı bağlar vardır, evet: Chomsky’nin gençliğinde benzer siyasal görüşleri paylaş­ tıktan arkadaşlarının bazılan da dilbilimle ilgiliydi. Onun siyasete ilgisi genç yaşlarda başlamıştır. O zamanlar, başka Doğu Avru­ palI göçmenler ve Yahudi işçi sınıfına men­ sup entelektüellerle bir araya gelirdi ve New York’ta amcasının büfesinde yapılan bu toplantılar, bazen bütün gece, sabaha dek sürerdi. Dilbilim ise çocukluğundan beri hayatının bir parçasıydı: Babası, “tanınmış bir İbranice öğretmeni”ydi.15 Chomsky, Pennsylvania Üniversitesi’nde lisans eğiti­ mine devam ederken tez çalışması olarak bir İbranice grameri yazmıştı.16 Bu çalışma­ sında tez hocası, özgürlükçü bir anarşist olan Zellig Harris’ti. Aslında Chomsky’nin, Harris’le ilk tanışıklığı, dilbilim üzerine or­ tak çalışmalanndan da önce, siyasal bazı meseleler vesilesiyleydi. (Söz konusu siya­ sal mesele, Chomsky’nin bir kibbutzda ya­ şayıp, Araplar ve Filistinliler arasında işbir­ liği kurulması için çalışmasıydı.)


Otero, dilbilim çalışmaları ile siyasal araştırmaları arasında bir bağ olup olmadı­ ğı hakkında Chomsky’nin 1981’deki şu ifadelerini aktarmaktadır: İnsanın bilişsel yapısı ve entelektüel gelişimi üzerine yapılacak bir araştırma­ nın, büyük ölçüde genetik olarak belir­ lenmiş, doğuştan gelen bir yapıyı açığa çıkaracağına inanıyorum; insanın zihin­ sel gelişiminin, yaratıcılık veçhesinin te­ melinde bu yapı vardır. Bu yaratıcılık in­ sanın olağan zihinsel gelişiminde her yönden algılanır; herhalde en kolayca, en çarpıcı biçimde de, düşüncenin sınırsız bir yelpazede serbestçe ifadesini mümkün kılan dil sisteminin edinilmesi ve özgürce kullanılmasında göze çarpar.18 Chomsky bir özgürlük içgüdüsünün varlığı üzerine düşüncelerini geliştirmeye devam eder, ancak elinde henüz bunu ka­ nıtlayacak yeterince veri olmadığını da teslim eder. Dilbilim ve siyaset alanları


arasında bağlantı kurma konusundaki temkinliliğinin sebebi budur. Daha sonra 1988’de, editörü Carlos Otero, Chomsky’ye şu soruyu yöneltir: Bir tarafta bilim adamı ve dilbilimci olan Chomsky, diğer tarafta siyasal mü­ cadeleler içinde yer alan Chomsky var. İkisi karşılaştıklarında birbirlerine ne diyorlar? Chomsky bu soruyu çok dikkatlice ce­ vaplamıştır: Soyut düzeydeki, mesela her iki etkin­ liği de harekete geçiren insani özgürlük kavramıyla ilgili çok gevşek bazı ilişkiler dışında, aralarında hiçbir bağlantı yok.19 Fakat Chomsky hakkında yayınlanan yeni bir kitap, onun siyaset ve dilbilim ça­ lışmalarının “bütünsel bir proje”nin par­ çası gibi göründüğünü öne sürmektedir. Bu kitaba göre, söz konusu bütünsel pro­ je , Chomsky’nin çalışmalarını, Descartes’a


dek uzanan ve insan doğasına yönelik bel­ li bir bakış açısını barındıran tutarlı bir araştırma paradigması içine yerleştiren fel­ sefi bir proje olabilir. İnsan doğasına yöne­ lik bu bakış açısı, Chomsky’nin bir dilbi­ limci olarak yaptığı çalışmalarla, siyasal analizleri ve taraf olma durumu arasında bir bağ kurulmasını mümkün kılabilir. McGilvray kitabında bu temayı geliştir­ mektedir.20 Chomsky, Aralık 1984’te bir zamanlar Bakunin’in bahsettiği gibi bir tür “özgür­ lük içgüdüsü”nün, başka bir deyişle “tari­ hin belli bir döneminde hayatta kalmak için gerekli” olmadıkları sürece “dış otori­ tenin kısıtlamalarından bağımsız olma yö­ nünde bir kararlılığın” var olduğunu san­ dığını, en azından bunu ümit ettiğini söy­ lemiştir.21 Bu yüzden, Chomsky’nin özgürlükçü siyasal faaliyetleri île “dilin kullanımının yaratıcı veçhesi” arasında, ikisinin de öz­ gürlük ve yaratıcılığa odaklanmış olması bakımından bir bağ bulunduğu söylenebi­


lir. Aynca Chomsky, siyaset ve dilbilim ça­ lışm aları arasında var olması mümkün bağlar hakkında yersiz iddialarda bulun­ mamaya dikkat ettiği kadar, insanlar üze­ rinde gayn meşru bir otorite kurala iddi­ alarına da ilkesel olarak karşı çıkar. Chomsky’ye göre, özgürlüğün savunulma­ sı, gayn meşru otorite ve iktidar iddiaları­ na karşı çıkmayı da gerektirir. Zamanında, Anderson Valley Advertiser’da belirttiği gi­ bi, “her otorite biçimi meşruiyet gerekti­ rir.” Bunun anlamı, “otoritenin kendinde bir meşruiyet taşıdığıdır. Meşruiyet nadi­ ren dışandan verilebilir.” Zaman zaman bu meşruiyetin tanınması söz konusudur ta­ bii: Chomsky, üç yaşında bir ufaklığın kar­ şıdan karşıya tek başına geçmesine izin ve­ rilemeyeceği yönündeki argümanın geçer­ liliğini kabul eder. Bu, meşru görülebile­ cek bir otorite biçimidir. Fakat bu örnekler çoğaltılamaz ve genellikle de meşruiyet kazandırma ça­ balan boşa çıkar. Yüzleşmeye kalktığı­


mızda, otoritenin gayrı meşru olduğunu görürüz. Ve bir otorite biçimini gayn meşru bulduğunuzda, mutlaka ona kar­ şı çıkmanız gerekir.22 Chomsky’nin hayatında dil ile siyaset arasında var olan “gevşek ilişki”, onun, in­ sanların ahlâki sistemler geliştirmeye ypnelik, doğuştan gelen biyolojik bir kabili­ yete, belki de dilin kullanımını (araştırma­ larının ilk yıllarında bu konu üzerinde ça­ lışmıştır) geliştirmeyi sağlayan o doğuştan gelen beceriye benzer, “ahlâki değerlen­ dirmeler yapan zihinsel bir organ”a sahip olabileceği yönündeki görüşüne bağlana­ bilir. Chomsky ayrıca Wilhelm von Humboldt’un (1767-1835) çalışmalarına da dikkat çekmektedir: Humboldt, hem genel dilbilimin en köklü kuramcılarından, hem de özgür­ lükçü değerlerin ilk ve güçlü savunucu­ larından biri olmuştur23


Bazıları Chomsky’nin alışılmışın dışın­ daki görüşlerini görmezlikten gelmiş ya da onu

ciddiye

almak istem em iştir.

Chomsky’nin kırk yılı aşkın süredir Ame­ rikan yönetiminin politikalarını, • ABD’nin sık sık Üçüncü Dünya ülkele­ rini, özellikle Latin Amerika ve Uzak­ doğu’yu hedef alan saldırıları;24 • kendi yurttaşlarının yanı sıra başka ül­ kelerdeki birçok insanın hayat ve sağlık standartlarını düşürmesi;25 • New York gibi kentlerde çocukların bü­ yük bir sefalet içinde yaşamasına göz yumması26 yüzünden eleştirdiği aşikâr­ dır. Chomsky aynı zamanda, • “Çokuluslu şirketler” diye bilinen, ulusaşırı şirketlerin (TNC) otoriter, zorba ve anti-demokratik yapılarına;27 • ABD yönetiminin söyledikleri ile fiilen yaptığı şeyler arasındaki uçurumlara;


• hem zengin, hem de yoksul ülkelerde eşitsizliğin giderek derinleşmesine28 karşı çıkan bir muhaliftir. Son olarak, • Eksiksiz ve hatasız bilgiye verdiği önem, abartılı ve temelsiz iddialardan kaçınması;29 • Toplantılarda düşmanca tutumlara ve kişisel saldırılara açık olmaktaki kişisel cesareti;30 • e-postaları seve seve cevaplaması; genç dilbilim uzmanlan, anarşist gruplar ya da kitap yazan garip insanlar olsun, başkalannın amaçlarına ulaşması konu­ sundaki yardımseverliğiyle, ilginç bir kişiliktir. Küreselleşmenin Gelişi Chomsky, hükümet politikalarını ve büyük (çoğu da Amerikan) ulusaşırı şir­ ketleri ısrarla eleştirmiş, bu konuda ikna edici tartışmalar geliştirmiştir. Fakat üçün­ cü binyılı yaşadığımız şu yıllarda, artık pek


çok insan küreselleşmenin güvenli biçim­ de yerleştiğinde, hatta çoğunluk tarafından dünyayı daha zengin ve mutlu bir geleceğe taşıyacak olumlu bir şey olarak görüldü­ ğünde hemfikirdir. Chomsky alışılmış inançlara kuşkuyla yaklaşan sıradışı biri olduğundan, önce genel olarak küreselleşmeye dair görüşlere ve ona bağlanan sorunlara bir göz atmak, ancak ondan sonra Chomsky’nin bu konu­ daki düşüncelerine geçmek daha iyi olacak gibi görünüyor. Chomsky üretken bir ya­ zardır ve 1957’den bu yana 75 kitap kaleme almıştır (bu tarihten önceki yayınlarının çoğu dilbilim üzerinedir). Fakat küreselleş­ me son dönemde ortaya çıkan bir olgudur. Dolayısıyla, son gelişmelere yoğunlaşabil­ mek için, ondan yapılan alıntıların çoğu 1994’ten bu yana yayınlanan kitapları, ko­ nuşmaları ve söyleşilerinden aktarılmıştır. Küreselleşme ilk kez yirminci yüzyılın sonlarında ortaya çıktı. Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’a göre, dünyanın kritik bir


aşamaya ulaştığı yıllardı bunlar. 1980’lerin sonu ve 1990’larm başında, dünya tarihin­ de bir devir kapanırken, bir yenisi açıldı.31 Sovyetler Birliği çöktü ve bu ülkenin zen­ ginliğinin büyük bölümü Batılı girişimlerce emildi. Bilişim Teknolojisi, yani kısaca BT, dünyayı, küresel bilgisayar ve iletişim cihazları ağlarıyla elektronik açıdan birleş­ tirip, ticareti ve spekülasyonu daha hızlı, daha kolay hale getirerek arkasına bakma­ dan ilerlemeyi sürdürüyordu. Hava yoluy­ la gıda nakliyatında bir patlama söz konu­ suydu, Batı’daki süpermarketler bütün bir yıl boyunca dünyanın dört köşesinden ge­ len taze meyve ve sebzelerle dolup taşmış­ tı. Kişisel bilgisayarlar ucuzladı, hem de daha güçlendi. Cep telefonlarına rağbet arttı. Birçok insan zenginleşmenin daha iyi yollarını küreselleşmede gördüğünden, “küreselleşme” ve “yenilik” üzerine hara­ retli laflar aldı yürüdü. Fakat buna neden küreselleşme deni­ yor? “Küreselleşme”nin “küresel”i “ye­


rel”le çelişmektedir, “yerel hükümet”te ol­ duğu gibi. Küreselleşme, yerel denetimden küresel denetime geçişle gelen değişim şeklinde tanımlanmıştır: Küreselleşme, devlet merkezli ku­ rumlan n ve devlet merkezliliğe yapılan atıfların, salt uluslararası değil, tama­ mıyla küresel bir bağlamda fa a l olan farklı aktörler arasındaki ilişkilerin y a ­ pısı içinde eridiği süreçtir.32 David Held ise küreselleşmeye getirdiği tanımda dünya çapındaki bağların altını çizer: Kıtalar veya bölgelerarası akışlar ve etkinlik ağlan yaratarak toplumsal iliş­ kiler ile işlemlerin mekânsal örgütlen­ mesinde -genişlik, yoğunluk, hız ve etki bakımından- bir dönüşümü sağlayan bir süreç (ya da süreçler dizisi).33


“Küresel Piyasa” ve Ulus-devletlerin Sonu Küreselleşmeyi destekleyenlerin dünya­ yı tek bir büyük, küresel piyasaya çevirmek istedikleri söylenir.34 Sonuçta, görüldüğü kadarıyla küreselleşme, tek tek devletlerin kendi kaderlerini denetleme gücünü zayıf­ latmakta, önemli kararlar giderek daha üst düzeyde, küresel düzeyde alınmaktadır. Ulusal hükümetlerin etkisi zayıflamıştır. Aslında Britanya da dahil olarak Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’ndeki (OECD) birçok ülke (çoğunluğu Batı Av­ rupa ülkesi, Kanada, Japonya ve ABD) ulu­ sal faiz oranlannı belirleme sorumluluğu­ nu merkez bankalarına devretmiş, böylece ulusal sermaye denetimlerinden vazgeç­ miş; iç ve dış piyasalar arasındaki resmi en­ gelleri ortadan kaldırmıştır.35 Hobsbawm’a göre ise burada söz konusu olan, Alman sosyolog Ulrich Beck’in dediği gibi, bu tre­ ne atlayıp piyasaya övgüler düzen, böyle­ likle süreç içinde kendi bindikleri dalı ke­


sen siyasetçilerin “zafer sarhoşluğu içinde­ ki toplu intihan”dır.36 Artık işletmeler küresel düzeyde reka­ bet etmek zorundadır. Herkesin herkesle rekabet ettiği bu “küresel piyasa”nın varlı­ ğı iddiası, bir aldatmacadan başka bir şey değildir oysa. Örneğin, “küresel ekonomi­ de rekabet” argümanı abartılıyorsa eğer, bu iddia, işgücünü güvencesiz ve kolayca denetlenebilir bir halde tutup üretim mali­ yetlerini düşürmeye yarayan bir araç ola­ bilir. Bu yüzden, bazılarına göre “Yeni İş Düzeni”nin öncelikli kaygısı, maliyetleri düşürüp, üst düzey yöneticilerin maaşları ve primlerini arttırmak, girişim sahipleri ve yatırımcıların kârlarını en üst düzeye çıkarmaktır.37 Tabii bunların hiçbirinin işgücüyle ilgisi olmadığını söylemeye gerek bile yoktur. Chomsky’nin ana temalarından biri, “Gerçeğin Şirketler Tarafından Denetimi” sorunudur. Bu sorun küreselleşmeyle çö­ zülemez, muhtemelen bunun tam aksi söz konusudur. Hatta medyanın gücü ve yet­


kinliği, insanların düşünme biçimleri ve inançlarına nüfuz etmenin çok daha etkili yollarını geliştirmiştir. Chomsky bir süredir, Büyük Şirketler’in gerçeği algılayışımızı nasıl bozduğuna dik­ kat çekmektedir. Özgürlüğümüzü tehdit eden bu çarpıtma ve kafa karıştırma olayı yüz yılı aşkın bir süredir yaşanmaktadır. Chomsky bu pratiği, “şirket propagandası­ nın demokrasiyi dinamitleyici büyümesi” şeklinde tarif etmektedir. Örneğin, ABD’nin “hemen hemen şirketlerin yirminci yüzyı­ lın başlarında bugünkü biçimlerini kazan­ dığı sıralarda” kurulan bir halkla ilişkiler sanayii olduğuna dikkat çeker. Bu endüstri­ nin amacı, “kamuoyunun zihnini denetim altına almaktır, çünkü [sanayiciler] karşı karşıya olduklan en büyük tehdidin kamu­ sal zihin olduğunun farkına varmış, de­ mokrasinin devletin zorbalığı gibi özel sek­ törün zorbalığına da yönelik gerçek bir teh­ dit olduğunu anlamışlardır.”38 Chomsky’ye göre, ‘“insanlara kapitalist hikâyeyi aşılamak’ için sarf edilen olağan­


dışı çaptaki çabalar” demokrasinin özel sektöre yönelik bir tehdit olmasıyla açıkla­ nabilir.39 Bu aynı zamanda, ekonomik küreselleş­ menin bazı veçheleri açısından neredeyse hiçbir şeyin değişmediğini gösterir; özel­ likle de patronların ve işçilerin amaçları­ nın değişmediğini. Bugüne dek küreselleş­ menin etkisi kârın artması, şirketlerin güçlenmesi ve işgücünün zayıflaması yö­ nünde olmuştur. Ancak yeni kapitalist kü­ resel düzenden gerçekten nasiplenenler, çoğu Üçüncü Dünya ülkelerine yatırımda bulunan süper-zengin elit gruplardır. Sis­ tem değişmemiştir. Aksine, eşitsizlik uçu­ rumu aşın boyutlarda derinleşmiştir.

Küreselleşme ve Kapitalizm Ekonomik küreselleşme, kapitalizmin son versiyonu olarak görülebilir. Kapita­ lizmin küreselleşmenin sağladığı fırsatlar­ dan (iletişim, hız ve etkinlik) yararlandığı,


bu süreçte daha güçlü ve verimli hale gel­ diği söylenebilir. Tarihçiler, kapitalizmin geçmişini birkaç yüzyıl öncesine götürür­ ler. Örneğin Dıaz Arenas, Ispanya ve Por­ tekiz’in denizlere hükmettiği 15. yüzyılda­ ki ticari kapitalizme kadar sürer bu düze­ nin izlerini.40 Yani bu bakış açısından, kü-, reselleşmeyi uzun bir tarihsel geleneğin devamı olarak görebiliriz. Peki, kapitaliz­ min temel nitelikleri nelerdir? Will Hutton ve Anthony Giddens kapi­ talizmin üç temel özelliğini şöyle tanım­ larlar: • ilk olarak kapitalizm, bir özel mülk sa­ hipliği sistemidir; • İkincisi, ekonomik faaliyet piyasalarda­ ki fiyat hareketleriyle belirlenir; • Üçüncüsü, bu sistemin beklentisi ve dayanağı, kâr peşinde koşma dürtüsü­ dür.41 Çocukluğunda Amerikan kentli işsiz sı­ nıfların sıkıntılarını görmüş, özgürlükçü


bir sosyalist olarak Chomsky, bu bakış açı­ sıyla uzun süredir “yağmacı kapitalizm”e karşı çıkmaktadır. Daha 1973 gibi erken bir tarihte, bunun yirminci yüzyıl ortaları için “uygun bir sistem” olmadığını yaz­ mıştır. “Ancak kolektif terimler içinde ifa­ de edilebilen insani ihtiyaçları karşılamak­ ta yetersizdir”; aynca, “sadece zenginliği ve gücü arttırma peşinde koşan, kendini piyasa ilişkilerine, sömürüye ve dış otori­ teye tabi kılan” rekabetçi insan kavramı da “gayrı insanidir v< en derin anlamıyla hoş görülemez.”42 Neo-liberal kuramlara göre, kapitaliz­ min en iyi biçimde işlemesi için, devlet müdahalesi (vergiler ve denetimler) orta­ dan kaldırılmalıdır. Piyasalar düzensiz ol­ malı, “başıboş bırakılmalı” ve kendi den­ gelerini bulmalarına izin verilmelidir. Ver­ giler ve hükümet denetimlerinin her biçi­ mi, serbest ticarete açık bir müdahaledir. Dahası, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte dünya finans sistemi, fiilen “küre­ sel kapitalizm”in kucağına düşmüştür.


Şimdiye dek hep ekonomik küreselleş­ meden bahsettik. Fakat ekonomik küre­ selleşmenin yanında başka küreselleşme biçimleri de vardır. Medyada, kültürel dü­ zeyde, siyasette, savaşta, finansta, göçte ve çevre sorunlarında da bir küreselleşme söz konusudur.43 Ironiktir ki, küresel kapitalizmin bütün farklı biçimleri arasında uluslararası suçlar şöyle görünür: Yirminci yüzyılın Soğuk Savaşla, on dokuzuncu yüzyılın sömürgecilikle ta­ nımlanması gibi, uluslararası suç da yirmi birinci yüzyılı tanımlayan bir me­ seledir. Ulus-ötesi suçlar yayılacaktır, çünkü küreselleşmeden en fa zla fay d a­ lanan kesimlerden biri suç şebekeleridir. Örneğin, internet üzerindeki suçlar, po­ lis güçlerini giderek daha fa zla zorla­ maktadır.™ Uyuşturucu kaçakçılığı bir süre için küresel suçların en büyük alanını kapla­


mıştır, ancak istihdamın yavaş yavaş azal­ ması, eşitsizliğin giderek derinleşmesi ve Üçüncü Dünya’nm yoksullaşması göçmen trafiğinin (Çin’den Britanya’ya) giderek artmasına yol açmaktadır. Avrupa’nın nü­ fusundaki azalma devam eder, Üçüncü Dünya’nm çoğu işsizlerden oluşan nüfusu giderek kalabalıklaşırken, kaçak göçmen­ lerin de sayısı artacak gibi görünüyor. Ne yazık ki Üçüncü Dünya sanayilerinin çö­ küşü ve bu ülkelerdeki istihdam kaybı, büyük ölçüde küreselleşmeyi de içeren küresel kapitalizmin operasyonlarının bir sonucudur.45

Küreselleşmenin Özellikleri 1) Üç A yn Görüş David Held ile meslektaşları, küresel­ leşme tartışmasında ileri sürülen bakış açı­ larını üç ana gruba ayırırlar: •

Aşırı-küreselleşmeciler, küreselle

menin giderek hızlanıp bizi daha fazla et­


kisi altına aldığını, bu yüzden hepimizin hayatlarının küresel piyasanın ilkelerine tabi olduğunu öne sürerler.46 • Paul Hirst ve Graham Thompson gibi kuşkucular, küreselleşme hakkmdaki bazı iddiaların abartıldığı görüşüne yakındır­ lar. Aslında dünya ticareti üç ana bloktan oluşmaktadır: Avrupa, Asya-Pasifik ve Ku­ zey Amerika. Bu yazarlar, 1996’da küresel ekonominin fiilen neye benzediğine iliş­ kin bir model bulunmadığını yazmışlardır. Onlara göre, aslında radikal-küreselcilerin (aşırı-küreselleşmecilerin) birçok argüma­ nı sığ ve temelsizdir.47 • Giddens gibi dönüşümcüler ise, küre­ selleşmeyi salt küresel ekonomi değil, da­ ha geniş kapsamlı terimler açısından de­ ğerlendirirler. Onlara göre: Küreselleşme, modem toplumları ve dünya düzenini yeniden biçimlendiren hızlı toplumsal, siyasal ve ekonomik de­ ğişimlerin gerisindeki temel itici güçtür.48


2) Amaç Ekonomik küreselleşmenin temel ama­ cı, dünya ekonomisini tamamen küreselleştirmektir. Bugün en zengin ülke ABD olduğundan ve dünya ekonomisini Ameri­ ka Birleşik Devletleri denetimi altında tut­ tuğundan, bu durum aslında dünya eko­ nomisinin kaçınılmaz olarak ABD yatırım­ cıları ve ABD ekonomisine uyumlu hale getirilmesi anlamına gelir. Bugün bu süreç tam gaz işlemektedir. Will Hutton, Anthony Giddens’m kendisiyle yaptığı bir söyleşide bunu şu ifadelerle anlatmıştır: Ben liberal Amerika’nın sırtım duva­ ra yasladığını, muhafazakârların yük­ selişte olduğunu, acımasızca kendi çı­ karlarının peşinden koştuklarını ve böylece Amerikan yönetimiyle uzlaşarak küreselleşmeyi ABD çıkarlarına göre şe­ killendirdiklerini düşünüyorum,49


3) Dayanak ve Araç Hutton ve Giddens aynı zamanda, kü­ resel kapitalizmin artık daha katı, daha boğazlayıcı bir hale geldiğine de dikkat çe­ kerler. Bu bir oyun gibidir: Kazanırsanız her şey iyidir; aksi takdirde: “Çok zor be, yavrum!” Küreselleşmiş bir dünyada, ka­ zananların eninde sonunda çok zengin ol­ ması, kaybedenlerin ekmek parası için sü­ rünmesi sanki doğruymuş, olması gere­ ken şeymiş gibi görünür. Küresel ekono­ mik sistem kâra dayandığı için eşitsizlik normal, doğal ve istenilen bir şeydir.50 4) BT’nin Etkisi BT’nin (Bilişim Teknolojisi’nin) kulla­ nımı salt iş dünyasında iletişimi kolaylaş­ tırmakla kalmamıştır. Dünyanın dört bir yanıyla mesaj alış verişi o kadar hızlı işle­ mektedir ki, her seferinde 0,1 oranında hızlanacak olsa, bu küçük değişikliklerle bile spekülatif faaliyetler onlarca kat arta­ caktır.


Fiili sermayeden küçük meblağlar, her biri diğerlerini etkileyen birbirlerine bağlı değişkenlerle çok büyük meblağlar elde etmek için kullanılabilir. Bu işlemler o kadar karmaşıktır ki, birçok durumda bunları gerçekleştiren şirketler tarafın­ dan da tam olarak anlaşılmaz-51 Küresel ekonomik etkinliklerin yüzde 70’i spekülasyondur ve “servetlere servet katılan, başka hiçbir şey üretilmeyen penceresiz odalarda gerçekleşir”.52 Evet, zenginlik dışında hiçbir şey üretilmeyen odalarda... 5) Kazananlar ve Kaybedenler Temel amacı kâr olan bir sistem söz ko­ nusuysa, “Kimin için kâr?” diye sorulabi­ lir pekâlâ. Dünyanın her tarafındaki basın ve televizyonlarda görüldüğü üzere, yerle­ şik mantığa göre küreselleşme ve serbest ticaretten herkes faydalanacaktır. Robert Beynon da serbest ticareti refahın yolu ola­ rak görmektedir:


Serbest ticaret sadece özenilecek bir şey değildir, küresel refahın da tek bü­ yük itici gücüdür.53 Başkan Clinton’a göre, küreselleşme öz­ gürlük, demokrasi ve barış getirecektir: Küreselleşme ekonominin de ötesin­ dedir. Amacımız, dünyayı özgürlüğün, demokrasinin ve barışın çevresinde bir­ leştirmek ve bu bütünlüğü bozmak iste­ yenlere karşı çıkmak olmalıdır. Ameri­ ka’nın yirmi birinci yüzyılı şekillendi­ rirken başa çıkması gereken güçlüklerin bunlar olduğuna inanıyorum,54 Yaygın bir argüman ise, birtakım dü­ zenlemelere bağlanmamış serbest ticare­ tin, yaşam standartlarını genel olarak yük­ selteceğini savunmaktadır. Yaşanan dene­ yimler, ticaretin ve finans piyasalannın açılmasıyla birlikte yatırımcılar, girişimci­ ler ve profesyonellerin büyük paralar ka­ zandığını göstermiştir. Ancak yoksul ülke­


lerdeki birçok kişi, hayat standartlarındaki gözle görülür düşüşün kurbanı olmuştur.55 Rekabetçi bir serbest piyasa sisteminde herkesin kazanacağına inanmak bir parça güç olsa da, ara sıra bu tür iddialar da or­ taya atılır. Örneğin Yeni Zelandalı Mike Moore, Haziran 2000’de Tel Aviv ve Sussex Üniversitelerinden akademisyenlerin gerçekleştirdiği bazı araştırmaları, Dünya Ticaret Örgütü başkanmınkilerden hiç ge­ ri kalmayan şu sözlerle anlatmıştır: Bir ekonomi ticarete ne kadar açık­ sa, kalkınmış ülkelere de o kadar hızla ayak uydurabilir. Ticaretin serbestliğin­ den en fa zla yararlananlar da kalkın­ makta olan ülkelerdeki yoksul insanlar olacaktır,36 Burada amaç, bu araştırmaları karala­ mak değil, Moore’un raporunun Dünya Ti­ caret Örgütü’nün serbest ticareti savunma tarzına örnek teşkil ettiğini göstermektir. Gerek Aralık 1999’da Seattle’daki Dünya


Ticaret Örgütü zirvesinde olduğu gibi sol kesimlerden, gerekse G-8 (sekiz büyük güç: ABD, Almanya, Japonya, Fransa, Bri­ tanya, Kanada, İtalya ve son dönemde Rus­ ya) toplantılarında olduğu gibi kiliselerden gelen serbest ticaret aleyhtarı eleştiriler ya­ yıldıkça böyle bir savunma da gerekli hale gelmektedir. Uluslararası Para Fonu da ay­ nı yoldan giderek operasyonlarının başarı­ larıyla ilgili “akademik araştırmalar” yayın­ lamıştır; hatta bunların sayısı IMF üzerine yapılan alternatif incelemeleri bile geride bırakmaktadır. (Reklam gibi propaganda da kararlı bir çaba gerektirir.) Oysa Üçüncü Dünya, küreselleşmiş serbest ticaretten do­ layı ciddi bir mağduriyet içindedir ve bu yönde lafların yayılması da mümkündür. 6) Küreselleşme 25 Yıllık Çöküşü Tersine Çevirememiştir • Küresel sistem içinde kârın büyük bö­ lümü elit gruplara, Amerikalı yatırımcı­ lara ve çokuluslu şirketlere gider.


• Üçüncü Dünya ülkeleri açısından küre­ sel sisteme, özellikle serbest ticaret ve borçların yeniden düzenlenmesiyle ek­ lemlenmek, birazdan göreceğimiz gibi feci sonuçlar doğurmuştur. • Genel olarak dünya açısından küresel­ leşme henüz hayat standartlarım yük­ seltmemiştir. Bugüne kadarki gösterge­ ler de bu beklentinin gerçekleşmeyece­ ğine işaret etmektedir. Küresel kapita­ lizm genel olarak, çoğunluğa yönelik uzun vadeli toplumsal katkılardan ziya­ de, azınlığın yararına kısa vadeli kâra yönelmiştir. Bugün işlediği biçimiyle küresel kapitalizm, bir bütün olarak in­ sanlığın iyiliğinden çok ayrıcalıklı bi­ reylerin arzularına odaklanmıştır. Hatta Chomsky, son yirmi beş yıl için­ de küresel ekonomik büyümenin artmadı­ ğına, aksine daraldığına işaret etmektedir. (“Küreselleşme” terimi bu dönemin son on yılında kullanılmıştır.) Chomsky şöyle yazar:


Süper-zengin ABD’de bile nüfusun ço­ ğunluğu açısından, yirmi beş yıl öncesin­ den bu yana çalışma saatleri artar ve iş güvencesi giderek kaybolurken ücretler donmuş ya da düşmüştür. Aynı dönemde küresel ekonomik büyümede de (çok cid­ di) bir düşüş gözlenmiştir, dünya nüfu­ sunun büyük bölümü açısından koşullar berbat, genellikle yıkıcıdır ve daha önemlisi, ekonomik büyüme ile toplum­ sal refah arasında korunmuş olan (örne­ ğin savaş-sonrası dönemde, liberalleşme öncesinde) denklik bozulmuştur.s7 Özgür Dünya’nm lideri ABD’de bile, W illiam Finnegan’m Cold New W orld isimli kitabının yayınlandığı 1998’de nü­ fusun yüzde 20’si postm odem bir yoksulluk içinde yaşamaktadır: Ulusal ekonomi büyürken Amerika­ lıların çoğu için ekonomik fırsatlar sö­ nüp gitmiştir. Gençler, erkekler ve ileri düzeyde meslek sahibi olmayanlar, yani çalışan Amerikalıların çoğunun reel sa­


atlik ücretleri, geçen yirmi dört yıl için­ de ciddi biçimde düşmüştür. Amerikan iş dünyası hakkındaki hamasi yazıların çoğunun görmezden geldiği şey, düşük maaşlı istihdamın korkutucu boyutlarda artmasıdır. Bu artış sonucunda, ülkenin yüzde 30’u bir aileyi yoksulluktan çıka­ ramayacak kadar az kazanan işçilerden ibaret hale gelmiştir.58 Kısacası küreselleşme, henüz Amerika­ lıların yüzde 30’unun yirmi beş yıldır ma­ ruz kaldığı yoksulluğu tersine çeviremediği gibi, nüfusun büyük çoğunluğunun içinde yaşadığı koşulları da geliştireme­ miştir, Batılı zengin ülkelerde bile. Dahası, herhalde gelecekte de bu tür bir ilerleme sağlamayacaktır. Daha da muhtemel olanı, “elit kesimler”i güvenceye almak, onları rahat ettirmek ve saldırılara karşı koru­ mak için daha fazla kâr ve doğal kaynak emilecektir. Tabii böyle bir durumda, bir aşamada süper-zenginlere yönelik saldırı­ ların artması da muhtemel görünmektedir.


Amerika’nın çok zengin kesimlerinde ko­ nutlar artık genellikle yüksek duvarlarla çevrelenmekte, konutların tek giriş kapısı güvenlik görevlileri tarafından korunmak­ tadır. Belki de gelecekte, Güney’den gide­ rek daha fazla kapanan Kuzey’e iş bulma hevesiyle gelen işsiz kaçak göçmenler ara­ sında olduğu kadar, her ülkede zenginler ve yoksullar arasında da savaşlar yaşana­ caktır. Bu arada medya, göçmenleri ulusal hayat standartlarına yönelik bir tehdit ola­ rak gösterecek ve ırkçılık güçlenecektir.

7) Eşitsizlik İnsanların ilerleme ve yeni bir dünya kurmaya yönelik hayalleri ne olursa olsun, ekonomik küreselleşme, müreffeh Batı’da zengin ile yoksul arasında giderek büyü­ yen, dünya geneline bakınca da zengin ül­ keler ile yoksul ülkeler arasında daha da derinleşen bir uçurum yaratmaya devam edecekmiş gibi görünüyor. Hobsbawm bu durumu şöyle özetlemektedir:


Serbest piyasa fundamentalizmi dö­ neminde zengin ile yoksul arasında, ola­ ğan dışı boyutlarda derinleşen uçurumu görmezden gelemeyiz. Giderek küçülen, daha fazla bütünleşen bir gezegende bir milyar insanın giderek artan bir refah, bir milyar insanın da korkunç bir y ok­ sulluk içinde yan yana yaşaması pek sağlam bir senaryo değildir.59 Bu tür istatistikler bir tek şeyi ortaya döker. Bütün bunlar bize, küreselleşme­ den faydalananların, faydalanamayanlara neden küreselleşmenin nimetlerini övüp durduğunu anlatmaktadır. Eski bir Pers atasözünde dendiği gibi, A llah’a güven, am a deveni de bağla.

Neo-liberalizm Neo-liberalizm Chomsky’nin çok sık başvurduğu bir terimdir. Bu terim özellik­ le Kuzey Amerika’da ekonomik küreselleş­ menin temelini oluşturan kuramsal inanç-


lan belirtmek için kullanılmakla birlikte, gerçeklik biraz daha karmaşıktır. “Neo-liberalizm” terimi hem yeni olan, hem de klasik liberal görüşleri temel alan ilkeler sistemini gösterir. Adam Smith (1723-1790), neo-liberal kuramın âdeta baş vaizi olarak görülür. Neo-liberallerin bir ekonomist ve ahlâk felsefecisi olan Adam Smith’i baş vaiz olarak seçmeleri ba­ zı açılardan son derece yersizdir. Chomsky 1999’da Smith’in Aydmlanma’mn insanı olduğunu, görüşlerinin genel olarak ulus­ ların zenginliğiyle ilgili olduğunu, gerçekte çelişen birçok çıkarı içinde barındıran “ulusal çıkar” yanılsaması olmadığını be­ lirtmiştir.60 Chomsky

bunun

ardından,

Adam

Smith’i insani liberal gelenek içinde yer alan ilerlemeci bir düşünür olarak selamla­ mış ve onu olumlu bir yaklaşımla değerlen­ dirmiştir. İnsani liberal gelenek, özgürlüğü baskının üzerinde tutmuş ve Chomsky’nin yakınlık duyduğu sosyalist özgürlükçülük gibi hareketlerin önünü açmıştır.61


Artık genel olarak (özellikle küresel çevrelerde) yeni bir anlamda kullanılan neo-liberalizm ise ne yazık ki daha farklı görüşleri ve değerleri savunmakta, reka­ betçi arayışı ve kâr hırsını bütün faziletle­ rin üstünde tutmaktadır. Neo-liberalizm kendini kapitalist kuramın son ve en geliş­ miş versiyonu olarak sunar; bu yüzden küresel kapitalizmi meşrulaştırmak için kullanılan temel ekonomik kuramdır. Hü­ kümetin vergiler ya da denetimler yoluyla serbest piyasaya en az düzeyde müdahale­ sini öngörür. Bu şekilde düzenlemelerin kaldırılması kâr düzeylerini arttıracak ve spekülasyonu kolaylaştıracaktır. En ideali, devletin mümkün olan en küçük çapa in­ dirilmesi, gücünün de mümkün olduğun­ ca azaltılmasıdır. Neo-liberalizm devletin sağladığı hizmetlerin (sağlık, eğitim, ula­ şım, vb.) özelleştirilmesini, böylece devlet harcamalannın kısılması ve hükümetin nüfuz alanının daraltılmasını öngörür. Kuramsal olarak, özelleştirmeler hüküme­ tin harcamalarını kısar, vergi oranlarım


düşünür ve özel şirketlere kâra geçme tırsatı tanır. Hükümet harcamalarının kısıl­ ması, okullar, hastaneler, ulaşım sistemle­ ri, vb.nin hisselerini özel sektöre geçirebi­ lecek zengin yurttaşları memnun eder. Neo-liberalizm, özünde zenginlere hizmet etmek amacıyla tasarlanmış bir sistemdir. Chris Harmer, neo-liberal konsensü­ sün, sosyalizm bir yana, sistemi düzenle­ meye yönelik herhangi bir alternatif yön­ temi, mesela Keynesçi ekonomiyi ya da devlet kapitalizmini reddettiğini ileri sürer ve şöyle devam eder: Fakat reddedilen sadece uzun erimli değişimler değildir. Ilımlı reformlar, ör­ neğin ücretlerin ortalamanın üçte birin­ den biraz fa z la artmasına, (...) iktisadi durgunluğun bozucu etkilerine karşın istihdamın korunmasına yönelik giri­ şimlere de karşı çıkılır. İşçiler taleple­ rinde biraz fa z la ısrar edecek olurlarsa, o zaman şirketler bavullarını toplayıp başka yerlere giderler. Hükümet anlam­


lı reformlara başvuracak olursa, yeni yatırımlar dünyanın daha kârlı bölgele­ rine kayar, olur biter.62 Ancak Harmer’ın burada bahsettiği şey, kuramlardan çok politikalardır. Neo-liberalizm kendisini bir kuram olarak sunar, ancak gerçekte, zenginliği korumaya yö­ nelik olan bir dizi esnek reçeteden ibaret­ tir. Adam Smith gibi klasik liberallerin yazdıklarına dayanarak meşruiyetini ilan etse bile, gerçekte onun tavsiye ettiklerin­ den çok farklı politikalar izler. Bu konuda bir başka farklılık daha söz konusudur. Korumacılık 17. yüzyılda dev­ letin gelirlerini arttırmak üzere ortaya çık­ mıştır. O zamanlarda sağlanan ticaret faz­ lalarının bir ülkeyi zenginleştirdiğine ina­ nılmış ve korumacılık da bu sürecin işle­ mesini sağlamıştır.63 Modern neo-liberalizm serbest ticareti ve bütün ülkelerin ko­ rumacılıktan vazgeçmesini vaaz ederken önde gelen ekonomik güçlerin çoğu kendi sanayilerini destekler ve korurlar. Örneğin


Chomsky, 1997’de OECD rakamlarına gö­ re, ABD’de devletin askeri amaçlı olmayan araştırma ve geliştirme çalışmalarına mali desteği, “sivil araştırma harcamalarının toplamının üçte birine ulaşmaktadır, Ja ­ ponya’da ise devletin finansmanı yüzde 2 oranındadır,”64 şeklinde açıklamıştır. Fakat Üçüncü Dünya ülkelerinin bu tür “hileler”e başvurmasına izin verilmez. Oyun sahası bilinçli olarak onlar için ha­ zırlanmamıştır. Ekonomik sistem tama­ mıyla, zengin ülkelerin, bu ülkelerdeki şirketlerin ve buralarda yaşayan yatırımcı­ ların kârlannı arttırmaya, Üçüncü Dünya ülkelerinin kârım azaltmaya yarar. İşte, Chomsky’nin şunlan yazarken işa­ ret ettiği “doktrin ile gerçeklik arasındaki uçurum” budur: Doktrini gerçeklikten ayırma zah­ metine girecek olursak, üstün gelen si­ yasal ve ekonom ik ilkelerin, sahip olduğu iddia edilen gücünden uzak ol­ duğunu görürüz.65


Chomsky 1994’te neo-liberal ideoloji­ nin yeni sınıf savaşında nasıl kullanıldığı­ na dikkat çekmiştir. Teknoloji de insani amaçlardan ziyade kâr ve güç adına kulla­ nılmaktadır. Klasik liberal ekonomi kura­ mının canlandırılması, küresel kapitaliz­ min gerçek amaçlarını (fahiş kârlar elde etmeye çalışmak, küçük bir seçkinler gru­ bunun zenginleştirilmesi, yoksulların da­ ha da yoksul hale getirilmesi) gizlemeye yöneliktir. Teknoloji, kâra odaklı bu stra­ tejiye “insansız bir kalkınma” yaratan bir tarzda eklemlenmektedir, “bu teknoloji­ nin doğasından gelen bir sonuçmuş ya da verimlilik ve düşük maliyet arayışının bir ürünüymüş gibi değil.” Aslında erken sa­ nayi devriminde olduğu gibi, teknoloji, “kârı ve gücü arttırmaya yönelik olarak, anlamlı bir iş, özgürlük, insan hayatı ve re­ fah pahasına tasarlanmıştır.”66 Neo-liberal politikalar genellikle Washington Konsensüsü diye anılan standart bir formda uygulanır. Biraz önce değindi­ ğimiz “doktrin ile gerçeklik” arasındaki


uçurum ilkesiyle tutarlı olarak, bu politi­ kalar, iddia edilen şeylerin tersini uygula­ ma, katı yapısal tasfiye programlan uygu­ layarak ulusal ekonomilerin sorunlarını çözmekten çok onlan yıkma eğiliminde­ dir. Chomsky, W ashington Konsensüsü’nün temel kurallarını şöyle özetlemiştir: Ticareti ve mâliyeyi serbest bırak, f i ­ yatı piyasanın belirlemesine (fiyatları düzenlemesine) izin ver, enflasyonu or­ tadan kaldır (makro-ekonomik istikrar) ve özelleştir. Hükümet de yoldan çekil­ sin.67 Bu yapısal tasfiye programını bir sonra­ ki bölümde daha ayrıntılı tartışacağız. Ottawa Üniversitesi’nde iktisat profesö­ rü olan Michael Çossudovsky’ye göre, fi­ yatların serbest bırakılması şu tür etkiler­ de bulunur: Fiyatların serbest bırakılması gibi önlemler, borç yükü altındaki, genelde


yavaş büyüyen, kânn yüksek, ücretlerin düşük olduğu ülkeler açısından ağır so­ nuçlar doğurur. Bu tür önlemlerin ayrı­ ca, ekonomik etkinliğin birçok alanını hemen etkileyen gübre, tarım girdileri ve araçlarının iç fiyatlarında da büyük artışlara yol açması çok muhtemeldir,68 Yüksek kârlar doğal olarak yatırımcıla­ ra (normalde yabancı, özellikle de Ameri­ kalı yatırımcılara) yüksek getiriler sağlar. Chomsky’nin de açıkça ortaya koyduğu gibi, kaçınılmaz olarak bu kuralları daya­ tanlar çok güçlüdür, birçok ülke ekonomi­ sinin kaderini ellerinde tutarlar. Hatta, yi­ ne Chomsky’nin işaret ettiği gibi, uluslara­ rası ekonomi basınına göre, işin içindeki kurumlar (Uluslararası Para Fonu ve Dün­ ya Bankası gibi) etkin bir biçimde “yeni emperyal çağ”da “d efa cto dünya hükümeti”nin çekirdeği oluştururlar.69 Son “dünya imparatorluğu”nun, Bayan Thatcher ve Başkan Reagan’m “kötülük imparatorluğu” dediği Sovyetler Birliği ol­


duğuna inanmamızın istendiği günlerin üzerinden çok da geçmedi. Fakat bugün de yeryüzünde bir imparatorluğun var ol­ duğu söylenebilir. Doğal olarak bu daha gizli, daha temkinli bir imparatorluktur. O, dikkatleri üzerine çekmekten kaçmı­ yor, ama hep olduğu yerde duruyor. Bu imparatorluğun merkezinde Özgür Dünya’nm lideri ABD var. Amerika’nın mütte­ fikleri, özellikle Britanya ve NATO’nun başka üyeleri de onunla beraber. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Ticaret Örgütü gibi büyük uluslararası ku­ rumlar bu merkezin payandaları. Ne yazık ki, birazdan göreceğimiz gibi, bu kurumlarm faaliyetlerine dair kuşkuya kapılmak için oldukça geçerli sebeplere sahibiz. İmparatorluğun halkla ilişkiler ve pro­ paganda bölümlerinin de kayda değer de­ recede etkili olduğu kabul etmek gerekir. Bazı okuyucular yeni dünya düzenine yö­ nelik bu eleştirileri abartılı ya da saçma bu­ labilir; dünyada herkesin mutlu olduğunu, zenginleştiğini, “mümkün olan dünyaların


en iyisinde her şeyin en iyi için olduğu ”nu düşünebilirler elbette.70

Birinci Bölümün Değerlendirmesi Kitabın ilk bölümünde büyük ölçüde Noam Chomsky’nin bakış açısından küre­ selleşme, neo-liberalizm ve yeni dünya dü­ zenini ele aldık. Chomsky’nin çalışmaları­ nın çoğunun, iktidar etiği üzerine kaleme alındığı, başlıca kaygılarının ise bir yanda özgürlük ve yaratıcılık, diğer yanda de­ mokrasi, adalet ve doğruluk olduğu söyle­ nebilir. Chomsky’nin görüşleri pek çok hedefe yönelmiştir; ABD yönetiminin çe­ şitli politikalannın yanı sıra, neo-liberal programlarla insanlann hayatına dayatılan eşitsizlik, yoksulluk ve başka biçimlerdeki hasarlar da onun yakından incelediği ko­ nular arasındadır. Yine de tüm bu farklı kaygıların altında, bir tür doğruluk ve dü­ zen kavrayışının yattığı, zengin ve yoksul ülkeler arasındaki uçurum hızla derinle­


şirken dünya nüfusunun yüzde 30’unun işsiz olmasının kötü bir şey olduğuna dair bir anlayışın varolduğu söylenebilir. Muzaffer neo-liberalizmin (o verimli, o modem, o özgür düzen) vaat ettiği heyecan dolu geleceği hiç de başdöndürücü bulma­ yan Chomsky, geleceğin dünyasının büyük ihtimalle süper-zengin seçkin grupların el­ lerinde olacağı tahmin etmektedir. Dünya­ yı iki yüzyıl geriye götürecek adamlardır bunlar; işçi haklarını yerle bir edecek ve Blake’in “karanlık Şeytansı değirmenler”inin düzenini inşa edeceklerdir yeni­ den. Chomsky’ye göre bütün planlan, işçi­ lere ve çalışanlara yönelik refah devleti uy­ gulamalarından vazgeçmektir; ümitsizlik, kaygı, belirsizlik ve korku yaratma, eşitsiz­ liği daha da derinleştirme pahasına üstelik.71 Çoğunluğun hayat koşullarının daha da kötüleşmesi ihtimali, ABD’nin halihazırda küresel ticaret ve iş dünyasının büyük bö­ lümünü kontrol altında bulundurduğu bir dünya düzeninde gerçekleşmeye çok daha yakındır. Müreffeh Batılı müttefiklerinin


yardımını, başka yerlerdeki uydu devletle­ rinin desteğini alan, önde gelen bankacılık ve finans kuramlarıyla (etkili uluslararası kapitalist kuramlardır bunlar), daha da önemlisi güçlü ulusaşın şirketlerle ayakta duran ABD, genelde gizlilikle iş gören, Uluslararası Adalet Divanı ve Birleşmiş Milletler Örgütü gibi seçilmiş meşru ku­ ramları görmezlikten gelip dinamitleyen, dünyanın büyük kısmını denetimi altında tutan fiili bir dünya hükümeti kurmuştur.72 [Fakat unutmayın: Dünya tarihinin bu noktasında, üçüncü binyıhn başlangıcında ABD başat güçtür ve attığı her adımda bu­ na göre davranmaktadır. Büyük güçlerin ilk ortaya çıkışından beri hep yaptıkları gi­ bi o da gücünü kendi çıkarlarının peşinde koşmakta kullanmaktadır. Fakat bu du­ rum, Kuzey-Güney çelişkisi gibi meselele­ ri, Avrupa’nın dünya üzerindeki 500 yıllık fetihleri bağlamında, uzun dönemli bir ba­ kış açısından ele almamız halinde, dünya tarihindeki başat güçlerin bir kısmının tu­


tarlılığı ve mantığını da açıklayarak, bugü­ nün ABD hükümet politikalarının belli açılardan ciddi biçimde eleştirilmesini mümkün kılar. Bir başka deyişle, Kuzey beş yüzyıldır Güney’e saldırmakta ve onu fethetmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik politi­ kası kendi çıkarlarını korumaya yönelik bir politikanın devamı sayılabilir.73 Aynı doğrultuda Chomsky, Britanya Dışişleri Bakanı W inston Churchill’in Kürtleri ve Afganları medenileşmemiş ka­ bileler, Arapları da inatçı diye niteleyerek, bu halklara karşı zehirli gaz ve hava gücü kullanıldığını hatırlatmaktan da gocun­ maz.74 Chomsky, belli eylemleri ve politi­ kaları yüzünden ABD’yi sürekli eleştir­ mektedir. Fakat kendisinin de belirttiği gi­ bi, Britanya dahil olmak üzere ABD’den önceki emperyal güçler de benzeri politi­ kalar izlemiştir. Yani, bir anlamda dünya düzeninin esasları açısından değişmediği söylenebilir. Ancak bu “çok çarpıcı am a norm al” savunusunun belirgin gücü, bu­


gün ABD’nin istisnai kudreti ve askeri gü­ cü tarafından altüst olmuştur. Bugün dün­ yaya egemen olan tek süper-gücün olağan­ dışı zenginliği ve kudreti, dengenin doğa­ sını niceliksel olarak değiştirmektedir. İn­ sanlar arasındaki eşitsizlik gibi büyük güç eşitsizlikleri de her zaman çatışmalara ve zorbalığa yol açar. ABD’nin gücü çok teh­ likelidir; özellikle de kendi erdemlerine sorgusuz sualsiz güçlü bir inanç besleyen bir ülke olduğu, şöyle iddialarda bulun­ maktan geri kalmadığı için: Özgür dünyanın lideri... özgürlük bayraktan... meşru lider; fakat ABD’nin özgürlüğe bağlı davranış tanımını kar­ şılayamayan yerel liderlerden daha meşru.75 Notun sonu.] Şimdi birinci bölümü değerlendirmeye geri dönelim. Chomsky 1997’de ABD hü­ kümeti ve çokuluslu şirketlerin demokra­


siyi yıkmak ve aslında serbest olan piyasa­ ları zayıflatmak, onlara zarar vermek için nasıl gizli bir işbirliği içinde olduklarını göstermiştir. Chomsky, “demokrasiye ve piyasalara yönelik saldırılar”m birbiriyle ilgili olduğunu da yazmıştır. Bu saldırıla­ rın kökleri, “iç yapıları itibariyle totaliter olan, giderek birbirine bağlanan ve güçlü devletlere dayanan, genelde kamuya hesap vermeyen şirketlerin gücündedir.”76 Seçilmeyen ve hesap da vermeyen bu şirketler, salt Üçüncü Dünya ülkelerinde değil, ABD dahil zengin ülkelerde de derin eşitsizlikler üretmektedirler.77 Bugün yürürlükte olan sosyal politika­ lar, bütün dünyayı Üçüncü Dünya’ya çevir­ mektedir; eşitsizliğin giderek yayıldığı, “ha­ yatın bütün zorluklarını üstlenerek çalışan kesimlerin genişlediği, yanı başlannda bü­ yük zenginlik ve ayrıcalık adalarının varol­ duğu” bir dünyadır bu. (Chomsky burada, Amerika’nın ileri görüşlü devlet adamların­ dan, dördüncü başkan James Madison’dan [1751-1836] alıntı yapmıştır.)78


Bazı yorumcular da, neo-liberalizmin piyasaların serbest bırakılması yönündeki politikasının eşitsizliği derinleştirdiğine katılmaktadırlar.79 Nitekim Amerikalı eko­ nomistler Jeff Faux ve Larry Michel, kısa süre önce şöyle yazmışlardır: En azından zenginliğin son dönem­ deki birikimi olağandışı niteliktedir; BM Kalkınma Programı’nın 1996 yılı rapo­ runda, dünyanın en zengin 358 dolar milyarderinin toplam mal varlıklarının, dünya nüfusunun yüzde 45’inin toplam gelirini aştığı belirtilmiştir.80

Borçların Yeniden Düzenlenmesi Borçların yeniden düzenlenmesi süreci, ekonomik küreselleşmenin işleyişi konu­ sunda, anlamlı olmanın ötesinde en çarpı­ cı örneklerden biridir. Üçüncü Dünya ül­ kelerine yönelik bir saldırı olarak gelişen, bu ülkelerin bankacılık sistemlerinde yapı­


lan düzenlemelerle IMF’ye ve Dünya Bankası’na borçlarım ödemelerini güçleştiren ya da imkânsız hale getiren borçların yeni­ den düzenlenmesi süreci, yoksul ülke halkları açısından feci sonuçlar doğurmuş­ tur. IMF ve Dünya Bankası 1980’lerde kre­ di geri ödemelerinin yeniden düzenlenme­ si sürecinde borçlu ülkelerle pazarlığa gi­ rişmişler, böylece borçlu ülkeler daha fazla faiz ödemek, fiyatları yükseltmek, kamu hizmetlerinde (okullar, hastaneler, yollar) kısıntılara gitmek ve ekonomilerinin so­ rumluluğunu Batılı kuramlara ve yatırım­ cılara teslim etmek zorunda kalmışlardır. Chomsky, borçların yeniden düzenlenmesi sürecini birkaç açıdan inceleyerek, IMF ve Dünya Bankası’nm aslında “Üçüncü Dünya’nm borçlu ülkelerine dayatılan yapısal değişim programının tıpatıp eşi olan bir programı” Rusya’ya da uygulanmasına iliş­ kin Çossudovski’den alıntılar yapmıştır. Rusya’ya uygulanan programın resmi ama­ cı ekonomiyi istikrarlı hale getirmektir, oy­ sa bu programın Rusya’daki etkisi, “tüketi­


ci fiyat endekslerinde yılda yüzde 100’e va­ ran artışlar yaratmak, reel geliri yüzde 80 oranında azaltmak ve tasarruf için ömür boyu biriktirilen milyarlarca rubleyi erity mek” olmuştur. Başka yerlerde olduğu gij}i burada da demokrasi adına uygulanan bu programın, “nüfusun geniş kesimlerini yoksullaştırmaya yönelik bir program ol­ duğu” kısa sürede anlaşılmıştır.81 Hobsbawm, küreselleşmeyi ve borçla­ rın yeniden düzenlenmesi sürecini tartışır­ ken, 20. yüzyılın son yıllarını “ulus-üstü karar mekanizmaları”mn hızla geliştiği bir dönem olarak tanımlar. Büyük Güçler, Yeryüzü’nün bütünündeki hâkimiyetlerini giderek güçlendirmektedirler: Bu denetim, en kudretlilerin de ara­ larında yer aldığı en zengin güçlerin oli­ garşilerinin birleştirdikleri kaynaklan temsil eden, büyük uluslararası kreditör kurumlann küreselleşmiş banka yöne­ timleri üzerinden işlemektedir. Zengin ile yoksul arasındaki uçurum derinleş­


tikçe, küresel gücü uygulama alanı da genişleyecek gibi görünmektedir. Bu noktada küresel güç ve eşitsizlik arasındaki ilişki de gözle görünür hale gel­ mektedir. Hobsbawm sözlerine, “ABD’nin siyasal desteğini alan Dünya Bankası ve IMF’nin 1970’lerden beri serbest piyasanın tek doğru olduğunu, özel girişimleri ve küresel serbest ticareti sistematik bir bi­ çimde destekleyen” politikalar izlediğini açıklayarak devam eder. Bu liberal politi­ kalar 20. yüzyılın son dönemindeki ABD ekonomisi kadar, 19. yüzyıl sonlarındaki Britanya ekonomisine de uygundur, ne var ki dünyanın geri kalanı için aynı şey söz konusu değildir.82 Uluslararası Para Fonu 1944’te kurul­ duğunda, soylu ideallere sahip dünya eko­ nomik sisteminin bir parçasıydı ve şunu amaçlıyordu: Uluslararası ticaretin dengeli bi­ çimde büyümesi ve yaygınlaşmasını


kolaylaştırmak; bu yönde bütün üye­ lerin üretim kaynaklarının reel gelir ve istihdam düzeylerin; arttırmak ve bunları yüksek seviyede tutmak; faiz oranlarını istikrarlı hale getirmek. (Uluslararası Para Fonu’nun Amaçlan başlığının birinci maddesi.)83 Bayan Thatcher (1979-1990 dönemi başbakanı) ve Başkan Reagan’m (19801988 dönemi başkanı) devri olan 1980’lerde, zengin sanayi ülkelerinde neo-liberal politikalara yönelik gözle görülür bir eği­ lim söz konusuydu. Bu yüzden de, vergi indirimleri, yasal düzenlemele­ rin kısıtlanması, piyasaların serbestliği, hükümetin ekonomideki rolünün sınır­ lanması, monetarizm ve özelleştirme üzerine, konuşuluyordu durmadan. Yeni, katı, hatta acımasız bir felsefe egemen olmaya başlamıştı:


Aşın muhafazakârların, serbest pi­ yasalarıyla, kendi ülkelerindeki yoksul­ lara karşı hiç de yabana atılmayacak yaklaşım larıyla galebe çalması, Güney’in sorunlanna yakınlık gösterecek­ lerine işaret etmiyor pek.M

Bprç Krizinin Gelişimi N.A. Adams Worlds Apart (1993) isimli eserinde borç krizinin gelişim aşamalarını şöyle özetlemektedr: i)

1970’lerde petrol fiyatlarının artması ve bunu takiben sanayileşmiş ülkele­ rin Üçüncü Dünya ülkelerinden itha­ latlarını azaltmalarına neden olan ekonom ik

durgunluk

sonucunda,

OPEC üyesi olmayan gelişmekte olan ülkelerin dış borçları beş katma çıktı (borçların her yıl yüzde 19 artması anlamına geliyordu bu);


ii)

1979-1980’de petrol fiyatları iki kat arttı;

iii) ABD’nin para politikalarına dayanan enflasyonla mücadele politikası yü­ zünden faiz oranlarında keskin bir ar­ tış gözlendi. Geliri orta düzeylerdeki gelişmekte olan bir ülke için bu du­ rum, faiz oranlarının üç katma çıkma­ sı demekti (1976’da yüzde 6,6 iken, 1981’de yüzde 17,5’a yükseldi). Bunu izleyen ekonomik durgunluğun sebebi, ABD ve başka ülkelerin izlediği enflasyonla mücadele programlarıydı. Hikâyenin burasında Chomsky, Meksi­ ka’da yaşananları anlatarak devam eder sözlerine. Borç krizi Meksika’yı ilk kez Ağustos 1982’de vurur ve ülke borçlarını ödeyecek parayı toparlayamaz. Chomsky 1996’da bunun etkilerini açıklamıştır. Yoksulluk sınırının altındaki insanların sayısındaki artış, Forbes’un resmi listesin­ deki Meksikalı milyarderlerin (devlet başkanınm dostları olan bu insanların, devle­


te ait varlıkları, değerlerinin pek azma sa­ tın almalarına izin verilmiştir) sayısındaki artışla hemen hemen aynı orandadır ( l ’den 24’e çıkmıştır). Ücretler yaklaşık yüzde 50 oranında düşmüştür. NAFTA’nın (Kuzey Atlantik Serbest Ticaret Bölgesi) amaçlarından biri de, Meksika ekonomisini ABD’den ucuz it­ halata açarak çökertmekti. ABD’de ge­ lişmiş bir devlet destekli ekonomi mev­ cuttu, bu yüzden üretim ucuza yapılabi­ liyordu. Asıl amaç, Meksika’daki orta ölçekli girişimleri temizleyip çokuluslu şirketleri korumaktı. Ya da Chomsky’nin alaycı bir dille özet­ lediği gibi: Tekelleri koruyun. Milyarderleri ko­ ruyun. Ücretleri düşürün. ABD şirketle­ ri için hayırlısı budur.86 ABD ürünlerinin Üçüncü Dünya ülke­ lerine satışlarını arttırmanın yanı sıra,


borçları yeniden düzenleme ve Üçüncü Dünya ülkeleri yoksullaştırma politikası­ nın başka amaçları da vardı. Örneğin:

Yoksul Ülkelere Bir Ders Vermek Borçlar konusunda izlenen strateji­ nin ve dayatılan katı koşulların temel amaçlarından birinin, gelişmekte olan ülkelere derslerini vermek, onları hiza­ ya sokmak, korkutmak, zayıflatmak ve sanayileşmiş Kuzey’in inayeti ve emirle­ rine, uluslararası ekonomik düzenin y e­ niden yapılanması gibi taleplerle Ku­ zey’in karşısında çıkmalarını çok zor­ laştıracak kadar alenen tabi kılmak ol­ duğu düşüncesine katılmamak güçtür.87

Batılı Yatırımcıların K âr Paylarını Arttırmak Batı’nın izlediği borç stratejisinin bir di­ ğer amacı da Batılı yatırımcılar için fırsat­


lar hazırlamaktır. Bu da Üçüncü Dünya ekonomilerinin Batılı ülkelerin ekonomi­ lerine bağlanması ve Batı’ya en fazla kâr getirecek şekilde örgütlenmesiyle sağlanır. Çossudovsky’nin önemli bir eseri olan, Ba­ tılı finans kuramlarının Üçüncü Dünya’ya dayattığı ekonomik reformların zarar veri­ ci sonuçlarının derlendiği Globalisation o f Poverty’de ayrıntılarıyla anlatılmıştır bu süreç. Chomsky, arka kapağında bu kitabı büyük bir hayranlıkla övmüştür: Çossudovsky’nin genel analizi ve derinlere nüfuz eden örnekolay ince­ lemeleri, bu “reformlar”ın sömürgeci uygulamaları nasıl yeniden sürdürdü­ ğünü, ulusal planlama ve anlamlı bir demokrasiyi nasıl engellediğini, nüfu­ sun genelinin yararlanacağı program­ ları nasıl yerle bir ettiğini, bir yandan da eşitsizliğin giderek derinleştiği, ay­ rıcalık ve iktidar sahibi dar bir kesi­ min çıkarları için çoğunluğun ezilme­


ye mahkûm edildiği bir dünya kurdu­ ğunu gösteriyor.88 Chomsky şunları söylerken de aynı çiz­ gidedir: Üçüncü Dünya’nın büyük bölümünü etkisi altına alan ekonomik yıkım, esti­ rilen liberalleşme dalgasından ve güçlünün çıkarları uğruna “küreselleşme”nin belli bir biçiminin dayatılmasından beri ilk kez zengin ülkeleri de etkiliyor.89 Bunun ardından Chomsky, Şubat 1999’daki G-7 zirvesinin ardından Jama­ ika’da düzenlenen; onun deyişiyle Hindis­ tan, Meksika, Şili, Brezilya, Arjantin, En­ donezya, Mısır, Nijerya, Venezüella ve Ja ­ maika gibi “önemsiz ülkeler”in katıldığı G -15 zirvesini anlatır. Bu toplantıda, Chomsky’nin deyişiyle, “spekülatif serma­ yenin gönüllü ekonomilere zarar verme­ mesi için finansal akışları belli kurallara tabi kılma” gerekliliğine özel bir önem at-


fedilmiştir. IMF, arka planda kreditörler cemaatinin “zorlayıcı gücü” (dönemin ABD’li IMF Başkanı’nm yaptığı bu tanı­ mla) olarak hareket ederken, kreditörler bariz biçimde riskli kredilerden büyük kârlar elde etmişlerdir. Bu riskler de önce­ likle serbest risk sigortası sağlayan Batılı vergi mükelleflerince garantiye alınmış ve üstlenilmiştir.90 Bir başka deyişle, aslında bu, vergi mü­ kelleflerinin kredileri garantiye alarak bankalan finanse etmesi anlamına gelmek­ tedir... Fakat 1980’lerin başlarındaki borç krizi­ nin ardından fiili durum bir hayli değişmiş­ tir. IMF ve Dünya Bankası artık, dış borçla­ rı için yeniden pazarlık etme ihtiyacındaki gelişmekte olan ülkelerde “makro ekono­ mik istikrar” ve “yapısal değişim” prog­ ramları uygulamaktadır. Bu ülkelerin çoğu, faiz oranlan düşükken petrol alımmda bü­ yük meblağlarda borçlanan, ama sonra ipin ucunu kaçıran ve kredilerin faiz oranları yükselince ciddi bir borç yükü altında ka­


lan ülkelerdir. Üçüncü Dünya ülkelerinin birçoğu bu şekilde tuzağa yakalanmış ve hepsine de Dünya Bankası ile IMF’nin “ekonomik reçetesi” uygulanmıştır. Bu değişimlerin sonucunda, genelde uzun vadeye yayılmış biçimde yüz milyon­ larca insan yoksul düşmüştür. Böylelikle yapısal değişim programlan, ulusal para bi­ rimlerinin istikrarsızlaşmasma ve gelişmek­ te olan ülke ekonomilerinin harap edilme­ sine büyük bir katkıda bulunmuştur. Michel Çossudovsky yapısal değişim programlarının dünya çapında bütün ül­ kelerdeki etkilerini ayrıntılarıyla değerlen­ dirir ve birkaç örnek verir: • Ekonomilerin ülke içi satın alma güç­ lerinin tükenişi (s. 33). • Kıtlık ve açlığın ortaya çıkması: 1982’de Zimbabwe ve Güney Afrika (s. 106107); 1987-1991’de Ruanda; 1980’lerin ortalannda Vietnaıp (s. 147). • Kliniklerin ve okulların eski Doğu Bloku ve Afrika ülkelerinde okulların ve


sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesini öngören Dünya Bankası’nm gözetimin­ de kapatılması. • Tıbbi cihazlar ve malzeme yetersizliği­ nin, tıbbi personelin düşük ücretle ve kötü koşullarda çalıştırılmasının sonu­ cunda, tedavi ve hastalıkları önlemeye yönelik sağlık hizmetlerinin çökmesi (s. 70).91 Çossudovsky, IMF ve Dünya Bankası’nın neo-liberal “ilkeler” doğrultusunda Üçüncü Dünya ve Doğu Avrupa ülkelerine dayattığı değişimlerin etkilerini ayrıntılı bir biçimde anlatır ve neo-liberal ekonomi uygulamalarının ne denli ciddi toplumsal etkileri olduğunu gözler önüne serer. IMF, bu toplumsal etkilere maruz kalmış ülke­ lere sürekli devalüasyonu dayatmaktadır. Çossudovsky, IMF’nin dayattığı bu de­ valüasyonun hızlı ve yıkıcı toplumsal etki­ lerini anlatarak devam ediyor:


îç piyasada temel gıda maddelerinin, önemli ilaçların, yakıtın ve kamu hiz­ metlerinin fiyatı bir gecede artar.

Devalüasyon değişmez bir biçimde enf­ lasyonu ve iç piyasa fiyatlarının dolarizasyonunu tetiklerken, IMF hükümete sözde bir enflasyonla mücadele progra­ mı dayatır. Elbette enflasyonun asıl se­ bebi, devalüasyon da dahil IMF önlem­ leridir. Bu önlemlerin aslında Üçüncü Dünya’mn ihracat sanayiini mahvede­ rek, ABD ihracat sanayiine katkıda bu­ lunmayı amaçladığı anlaşıldığında, “enflasyonu düşürmeye yönelik” ön­ lemlerin gerçekte dostça değil, düş­ manca olduğu iyice açıklık kazanır.

Bu tür önlemlerin sonucunda, örneğin 1994’te Orta ve Batı Afrika frankının IMF ve Fransız Hazine Bakanlığı’nm dayatmasıyla devalüe edilmesiyle üc­ retlerin ve hükümet harcamalarının reel değeri yüzde 50 düşmüş, devlet gelirlerinden büyük meblağlar “borç hizmeti”ne akmıştır.


“Üçüncü Dünya’mn borçlarını yeniden düzenleme”nin acıklı destanı, küresel finansa dair yeni bir peri masalı ya da Chomsky’nin deyişiyle bir başka kuram ve gerçeklik masalı yaratıyor. İnsan bunlara “habislik ve sahtekârlık” demeden geçebi­ lir mi? Bu da küreselleşme ve yeni dünya düzeni üzerine düzülmüş öbür masallar­ dan biridir: İddialar ile gerçekler arasında derin bir uçurum vardır. IMF’nin kurulu­ şu sırasında olduğu gibi, borçları yeniden düzenlemenin de ülkelerin ekonomilerini yeniden örgütlemeleri, borçlarını ödeme­ leri ve artıya geçmelerine yardımcı olacağı söylenmiştir. Oysa gerçekte tam tersi ol­ muştur. Borçlu ülkelerin, borç sorunlarını çözmelerini sağlayacağı söylenen bu poli­ tikalar, onları daha fazla borca batırmak­ tan, hatta bazen bu ülkelerin ekonomileri­ ni yabancı yatırımcılara ya da çokuluslu şirketlerin ellerine teslim etmelerinden başka bir işe yaramamıştır. Borçlanma ko­ şullarının bir parçası olarak borçlu ülkeler


genelde kendi sanayilerini dinamitleme ve Amerika’dan ucuz, toptan üretilmiş mallar alma yükümlülüğü altına girmişlerdir. Ve tüm bunlar, Amerika’nın kendisinin uygu­ lamaya hiç yanaşmayacağı serbest ticareti teşvik etmek içindir. Buna ister yoksul ül­ kelere serbest ticareti dayatma (bu arada zenginler kendi sanayilerini desteklemek­ tedirler) deyin, ister borç yüklerini arttırıp ve sanayilerini yok ederek yoksul ülkelere “yardım etme”, küresel kapitalizm hep ka­ zanmaktadır. Dolayısıyla, borçların yeniden düzen­ lenmesi programının, yardım etmeye so­ yunduğu Üçüncü Dünya ülkelerine ciddi hasar verdiğini teslim etmek abartılı bir saptama olmaz: • Yeni krediler, borçlanma düzeyini art­ tırmaktadır. •

Ticaretin serbestleşmesi, yurt içi üreti­ mi, artan ithalatla ikame ederek öde­ meler dengesinin durumunu kötüleş­ tirmektedir.


Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulma­ sıyla birlikte, artık faturanın büyük bölümü entelektüel telif hakları gibi hizmetlere kesilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin ithalat faturası, imal edilmiş emtianın ithalatında denk bir artış söz konusu olmaksızın giderek kabarmaktadır.

• Yapısal değişim programı, proje bazın­ da borçlanmada azalmaya ya da ihracat sanayii dışında bütün alanlarda serma­ ye oluşumunda büyümeye neden ol­ muştur. Kaderin garip bir cilvesidir ki, küresel­ leşmenin teknik verimliliği sayesinde Batı’ya yönelmiş son bir darbe söz konusu­ dur. Bilişim Teknolojisi alanındaki geliş­ meler, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işgü­ cünün Üçüncü Dünya ülkelerinden işgücüyle ikamesini mümkün kılmıştır. İstih­ dam giderek işgücünün ucuz olduğu böl­ gelere doğru kaymaktadır. Batı’da çalışan­ ların geleceği çoktan beri tehdit altındadır.


Örneğin California’da fabrika sahipleri otomobil fabrikalarım Rio Grande’nin öte­ sine, üretim maliyetinin ABD’dekinin dörtte birine eşit olduğu Meksika’ya taşı­ mışlardır.92 Gelecek Peki, Chomsky küreselleşmiş dünyanın geleceğini nasıl görüyor? Aslında o, gele­ ceğe ilişkin olarak ne iyimserlik ne de ka­ ramsarlık telkin ediyor. ABD yönetiminin politikasının, ekonomik küreselleşmenin sebep olduğu adaletsizlik ve eşitsizliğin ne boyutlara vardığının farkında. Abartıya kaçmama konusunda temkinli, ama impa­ ratorluğun gücünü de küçümsemiyor. Fa­ kat kendisi kayda değer derecede hüma­ nist, insanlara, emeğin değerine ve siyasal eyleme yönelik örgütlenmeye inanıyor. Gayrı meşru otorite iddialarına meydan okumanın hâlâ gerekli olduğunu düşünü­ yor. La lutte continue. Mücadele devam ediyor...


Ürkütücü boyutlardaki küresel işsizlik, ayrıcalık, hırs ve başarı değerlerine adanmışlığın nihilizmi, kârdan başka bir şey düşünmeyen bir ekonomik düzenin acı­ masızlığı karşısında Chomsky bize şu ba­ sit tercihi sunuyor: Ya - küresel adaletsizlik ve zorbalığa boyun eğeriz; ' Ya da - adalet, demokrasi ve özgürlük mücadelesine katılırız. Bu nereye kadar böyle gidecek? Üçüncü Dünya modeline benzeyen, bir acılar denizi­ nin ortasında büyük ayrıcalık adalarıyla (daha zengin ülkelerde epeyce büyük ad a­ lar) bezeli, giderek dış görünümden ibaret kalan dem okratik oluşumlara içkin o totali­ ter doğanın denetiminde uluslararası bir toplum kurmak gerçekten mümkün olacak mı? Yoksa başarıya ermesi için onun da uluslararası bir nitelik kazanm ası gereken halk direnişi, evrilmekte olan bu şiddet yan ­ lısı ve baskıcı y ap ılan çökertip, bugün altı


oyulan, hatta ters istikamete yönelen özgür­ lük, adalet ve demokrasinin asırlardır süren yayılmasını daha ileriye taşıyabilecek mi? Bunlar geleceğe yönelik büyük sorulardır.93

Notlar 1)

Nevv Y ork T im es, akt. Noam C hom sky, T erroriZing the N eig h bou rh ood - A m erican F oreigrı Relation s in the P ost-C old W a r E ra, Stirling, Iskoçya: AK Press, 1 9 9 1 , s. 5.

2)

R ichar H offner isim li oku yucu nun Kathleen H endrix’in C hom sky’yle yaptığı, Los A ngeles Tim es'ın 2 M art 1 9 8 8 tarihli nüshasında ya­ yınlanan söyleşiyle ilgili yorum u.

3)

Charles Darw in, T he D escen t o f M an, an d S election in R elation to Sex, P rin ceto n , NJ: Princeton U niversity Press, 1 9 8 1 , C ilt 1, s. 166.

4)

C hom sky, W orld O rders, Old an d N ew (1 9 9 4 ), Londra: Pluto Press, 1 9 9 7 , s. 4 3 .

5)

G arry W ills, “Bully o f the Free W o rld ”, W ashington: F oreign A ffairs, Cilt 7 8 , No. 2, M art / N isan 1 9 9 9 , s. 5 0 -5 9 .

6)

Başm akale, “Europe m ust stand up to Am erica’s bullying tactics”, Londra: T h e ln depen den t, 5 M art 1 9 9 9 , s. 3.


7)

Chom sky, L an gu age an d P olitics (1 9 8 8 ), ed. C.P. O tero, M ontreal: Black Rose Books, 1 9 9 9 , s. 765.

8)

Ja m es M cG ilvray, C h om sk y - L an g u ag e, M ind a n d P o litic s,

C am brid g e, İn g ilte re :

P o lity

Press, 1 9 9 9 , s. 178. 9)

A .g.y., s. 1 7 8 -1 7 9 (C hom sky’nin açıklam ası).

10) E ditör C.P. O tero’nun C hom sky’n in L an g u ag e an d P olitics’teki (1 9 8 8 ) notu, 1 9 9 9 , s. 3 3 . 11) A .g.y., s. 34. 12) A .g.y., s. 25. 13) A .g.y., s. 2 3 -2 7 . 14 ) A .g.y., s. 774. 15) Jo h n

M aher ve Ju d y

G ro ves, In tro d u cin g

C h o m sk y , Cam bridge, İngiltere: leon Books, 1 9 9 9 , s. 120. 16) C hom sky, L an g u ag e an d P olitics ( 1 9 8 8 ) ,1 9 9 9 , s. 260. 17) A .g.y., s. 261. 18) Chom sky, Rad ic a l P riorities (1 9 8 4 ), ed. C.P. O tero, M ontreal: Black Rose Books, 1 9 9 5 , s. 47. 19) C hom sky, L an g u ag e an d P olitics (1 9 8 8 ), 1 9 9 9 , s . -318. 2 0 ) M cG ilvray, C h o m sk y - Lan gu age, M ind an d P o ­ litics, 1 9 9 9 , s. 2. 2 1 ) C hom sky, L an g u ag e an d P olitics (1 9 8 8 ), 1 9 9 9 , s. 4 6 9 . 2 2 ) C hom sky, C h ron icles o f D issent - ln terview s w ith D avid B arsam ian , M onroe, M aine: C om m on Courage Press, 1 9 9 2 , s. xiii-xiv.


2 3 ) Chom sky, R ad ical P riorities, 1 9 9 5 , s. 4 4 . 2 4 ) Chom sky, Y ear 501 - T he C onquest C ontinues, Londra: V erso, 1 9 9 3 , s. 1 4 1 -2 7 4 . 2 5 ) Chom sky, K eep in g the R ab ble in L in e - în terview s w ith D avid B arsam ian , Edinburgh: AK Press, 1 9 9 4 , s. 1 1 4 -1 1 5 . 2 6 ) Chom sky, C lass W a rfa re - Interview s w ith D a­ vid B a rsa m ia n , Londra: Pluto Press, 1 9 9 6 , s. 34. 2 7 ) A .g.y., s. 2 2 -2 5 . 2 8 ) Chom sky, D em ocracy in a N eo lib era l O rder: D octrin es an d R eality , U niversity o f Cape Tow n, 1 9 9 7 , s. 16. 2 9 ) Chom sky, P ow ers an d P rospects - R eflection s on H um an N atu re an d the S ocial O rder, L ond ­ ra: Pluto Press, 1 9 9 6 , s. 5 5 -5 6 . 3 1 ) Fransız TV kanalı Planete’te M ayıs 2 0 0 0 ’de ya­ yınlanan TV program ı, “N oam C hom sky et les M edias”. 3 1 ) E ric H obsbaw m , A ge o f E xtrem es - th e S hort T w entieth C entury (1 9 9 4 ), Londra: Abacus, 1999,

s. 5.

3 2 ) G raham Evans ve Jeffrey Nevvnham, T h e Penguin D iction ary o f In tern ation al R elation s, Harm ondsw orth: Penguin, 1 9 9 8 , s. 2 0 1 . 3 3 ) David Held, A nthony M cG rew , David G oldblatt ve Jo n a th a n P erraton, G lo b a l T ran sform ations - P olitics, E con om ics an d C ulture, Cam bridge, İngiltere: P olity Press, 1 9 9 9 , s. 16.


3 4 ) E laine Bernard, A S hort G u ide to the W TO, the M illennium R ound an d the R u m ble in S eattle, Z Net yorum u, 2 4 Kasım

1 9 9 9 . http://www.

zm ag.org 3 5 ) Held vd., G lob al T ran sform ation s, 1 9 9 9 , s. 2 1 6 . 3 6 ) E ric Hobsbaw m , T h e New C entury, Londra: Little, Brow n and Com pany, 2 0 0 0 , s. 69. 3 7 ) Ja m es Paul G ee, Lynda Hull ve C olin L ankshear, T he New W ork O rd er - B eh in d th e L an g u ag e o f the N ew C ap italism , St Leonards, Avustral­ ya: Ailen ve U nw in, 1 9 9 6 , s. 2 5 -3 5 . 3 8 ) Chom sky, C lass W a rfa re, 1 9 9 6 , s. 16. 3 9 ) E lizabeth F on es-W o lf, S ellin g F re e E n terp rise, U niversity o f Illin o is Press, tarihsiz. Akt. Chom sky, C lass W a rfa re, 1 9 9 6 , s. 17. 4 0 ) Pedro Agustin Diaz A renas, R elacion es In tem a cion ales d e D om in acion , Bogota: Universidad N acional de C olom bia, 1 9 9 8 , s. 23. 4 1 ) Der. W ill H utton ve A nthony G iddens (ed itö r­ ler), On the E d g e - L ivin g w ith G lo b a l C a p ita ­ lism , Londra: Jo n a th a n Cape, 2 0 0 0 , s. 12. 4 2 ) C hom sky, F o r R eason s o j S tate, New York: P entheon, 1 9 7 3 , s. 4 0 3 -4 0 4 . 4 3 ) Held vd., G lobal T ran sform ation s, 1 9 9 9 , s. 1-10. 4 4 ) Ja so n B en netto, h u ku k m uhabiri, “Poliçe plan cyber force to tackle erim e on the In tern et”, Londra: T he Indepen den t, 2 6 E kim 1 9 9 9 , s. 7. 4 5 ) H utton ve Giddens, On th e E dge, 2 0 0 0 , s. 2 1 3 2 23.


4 6 ) Ö rneğin K. O hm ae, T h e End o f N ation State, New York: Free Press, 1995. 4 7 ) Paul Hirst ve Graham T hom pson, G lob a liz a tion in Q uestion: the In tern ation al E con om y an d the P ossibilities o f G o v em a n ce , Cam bridge: Polity Press, 1996. 4 8 ) Held vd., G lobal T ran sform ation s, 1 9 9 9 , s. 7-9. 4 9 ) H utton ve Giddens, On the Edge, 2 0 0 0 , s. 4 6 -4 7 . 5 0 ) H utton ve Giddens, a.g.y ., s. 12. 5 1 ) David Brow n, C ybertren d s - C h aos, P ow er an d A ccoun tability in the In form ation A ge, Londra: V iking, 1 9 9 7 , s. 107. 5 2 ) A .g.y., s. 103. 5 3 ) Der. Robert Beynon, T h e lco n C ritical D iction ary o f G lob al E con om ics, Cam bridge, İngil­ tere: lco n Books, 1 9 9 9 , s. xi. 5 4 ) Başkan C linton, “G lobalization - A m erica’s F i­ nal F ro n tie r”, son “b irlik ” m esajı, Londra: T he Independen t R eview , 31 O cak 2 0 0 0 , s. 4. 5 5 ) Je ff Fau x ve Larry M ishel, “Inequality and the G lobal E conom y”, H u tton ve G iddens, On the E dge, 2 0 0 0 , s. 9 3 -1 1 1 . 5 6 ) Diana C oyle’un alıntısı, “Head o f W T O hits out at Seattle R ioters in D efence o f Free Trade”, Londra: T h e In dep en d en t,

17 Haziran

2 0 0 0 , s. 19. 5 7 ) C h o m sk y 'y le kişisel görüşm e, 10 Şubat 2 0 0 0 . 5 8 ) W illiam Finnegan, C old N ew W orld - G row in g up in a H ard er C ou ntry, Londra: Picador, 1 9 9 9 , s. xiii.


5 9 ) H obsbaw m , T he N ew C entury, 2 0 0 0 , s. 164. 6 0 ) C hom sky, P rofit öv er P eo p le - N eo lib era lism an d the G lobal O rder, New York: Seven Stories P ress, 1 9 9 9 , s. 20. 6 1 ) C hom sky, C lass W arfare, 1 9 9 6 , s. 20. 6 2 ) C hris Harm er, “G lobalisation: a critique o f a new orthod oxy”, Londra: In tern ation al S ocialist, No. 73, 1 9 9 6 , s. 3-4 . 6 3 ) Held vd., G lo b a l T ran sform ation s, 1 9 9 9 , s. 154. 6 4 ) C hom sky, W orld O rders, Old an d N ew (1 9 9 4 ), 1 9 9 7 , s. 107. 6 5 ) C hom sky, D em ocracy in a N eo lib era l O rder, 1 9 9 7 , s. 3 3 . Yayınlandığı bir diğer yer için bkz. Chom sky, P rofit ö v er P eop le, 1 9 9 9 , s. 9 1 118. 6 6 ) C hom sky, W orld O rders, O ld an d N ew (1 9 9 4 ), 1 9 9 7 , s. 186. 6 7 ) C hom sky, P rofit öv er P eop le, 1 9 9 9 , s. 20. 6 8 ) M ichel Çossudovsky, T he G lob a lisa tio n o f Poverty - İm pacts o f IM F an d W orld B an k R efo r m s , Londra: Zed Books, 1 9 9 7 , s. 61. 6 9 ) C hom sky, P rofit ö v er P eop le, 1 9 9 9 , s. 20. 7 0 ) V oltaire’in Kanciid’indeki (1 7 5 9 ) ebedi iyim ser Pangloss’a gönderm e. Pangloss, Alm an filozof G .W . L eibniz’in (1 6 4 6 -1 7 1 6 ) b ir parodisidir. 7 1 ) C hom sky, C lass W a rfa re, 1 9 9 6 , s. 9 -1 0 . 7 2 ) C hom sky, T he N ew M ilitary H um anism - Less o n s fr o m K osov o, Londra: Pluto Press, 1 9 9 9 , s. 1 4 8 -1 4 9 .


7 3 ) Chom sky, W orld O rders, O ld an d N ew (1 9 9 4 ), 1 9 9 7 , s. 4 3 -4 4 . 7 4 ) C hom sky, N ecessary Illusion s - T hou ght Control in D em o cra tic S o cieties, Londra: Pluto Press, 1 9 8 9 , s. 182; C hron icles o f Dissent, Stirling, lskoçya: AK Press, 1 9 9 2 , s. 3 0 8 ; Y ea r5 0 1 - the C ontest C ontinues, 1 9 9 3 , s. 2 3 ; T h e Nevv M ilitary H um anism , 1 9 9 9 , s. 62. 7 5 ) Garry W ills, “Bully o f the Free W o rld ”, F o reign A ffairs, 1 9 9 9 , s. 5 0 -5 9 . 7 6 ) C hom sky, D em ocracy in a N eo lib era l O rder, 1 9 9 7 , s. 2. 7 7 ) W illiam Finnegan, C old Nevv W orld , 1999. 7 8 ) C hom sky, D em ocracy in a N eo lib era l O rder, 1 9 9 7 , s. 2. 7 9 ) Ö rneğin David Brow n, C y bertren d s, 1 9 9 7 , s. 1 0 7 -1 1 0 . 8 0 ) Fau x ve M ishel, “Inequality and the Global E con o m y ”, H utton ve G iddens, On th e E dge, 2 0 0 0 , s. 93. 8 1 ) C hom sky, W orld O rders, Old an d New (1 9 9 4 ), 1 9 9 7 , s. 152. 8 2 ) H obsbaw m , A ge o f E xtrem es (1 9 9 4 ), 1 9 9 9 , s. 5 78. 8 3 ) Akt. R obert M yers’m , T he P olitical M orality o f the In tern ation al M onetary Fu n d - E thics and F oreign P olicy, O xford: T ran saction Books, c ilt 3 , 1 9 8 7 , s. 1-2.


8 4 ) Nassau A. Adams, W orlds A part: T h e N orth-S outh D ivide and the In tern ation al System , Lond ­ ra: Zed Books, 1 9 9 3 , s. 150. 8 5 ) A .g.y., s. 150. 8 6 ) C hom sky, C lass W arja re, 1 9 9 6 , s. 4 1 . 8 7 ) Adams, W orlds A part, 1 9 9 3 , s. 170. 8 8 ) C hom sky’nin, Ç ossudovsky’n in k itabın ın k a­ pağındaki yorum u, T he G lo ba lisa tio n o f P overty, 1997. 8 9 ) C hom sky, T he N ew M ilitary H um anism , 1 9 9 9 , s. 148. 9 0 ) A .g.y., s. 1 4 8 -1 4 9 . 9 1 ) Çossudovsky, T h e G lo b a lisa tio n o f P ov erty , 1997. 9 2 ) Chom sky, W orld O rders, Old an d N e w (1 9 9 4 ), 1 9 9 7 , s. 16 2 -6 3 . 9 3 ) A .g.y., s. 188.


SEÇME KAYNAKÇA

K ü reselleşm e ve Y en i D ünya D üzeni Ü zerine Robert Beynon (d er.), T h e Icon C ritical D iction ary o f G lo b a l E con om ics, Cam bridge, İngiltere: Icon Books, 1999. M ichel Çossudovsky, T h e G lob a lisa tio n o f P overty Im p acts o f IM F an d W orld B a n k R eform s, Lond ­ ra: Zed B ooks, 1997. Jam es Paul Gee, Lynda H ull ve C olin Lankshear, T h e N ew W ork O rd er - B eh in d th e L an g u ag e o f


th e N ew C ap italism , St. Leonards, Avustralya: A ilen and U nw in, 1996. Jo h n Gray, F a ls e D aw ns: T he D elu sion s o f G lo b a l C ap italism , Londra: Granta B ooks, 1998. David Held, A nthony M cG rew , David G oldblatt ve Jo n a th a n Perraton, G lo b a l T ran sform ation s P olitics, E con om ics and C u ltu re, Cam bridge, İn­ giltere: Polity Press, 1999. Edward S. H erm an ve R obert W . M cC hesney, The G lo b a l M edia - the N ew M ission aries o f C o rp o ra te C ap italism , Londra: Cassell, 1 9 9 7 . E ric H obsbaw m , T he N ew C en tu ry , Londra: Little Brow n and Com pany, 2 0 0 0 . W ill H utton ve A nthony Giddens (d er.), On th e E d­ g e - Living w ith G lo b a l C ap ita lism , Londra: J o ­ nathan Cape, 2 0 0 0 . G eorge Soros, T he C risis o f G lo b a l C ap italism : Open S ociety E n dan gered, New York: BBS / P ublic Affairs, 1998.

C h om sky H akkında Jo h n M aher ve Ju d y Groves, In trodu cin g C h o m sk y , Cam bridge, İngiltere: Ico n B ook s, 1999. Ja m es M cG ilvray, C h om sky - L an gu age, M ind an d P o litics, C am bridge, İn g iltere: P olity Press, 1999.


Jam es P eck, T he C h om sky R ead er, New York: Pantheon Books, 1987.

C h om sky ’n in E serleri N oam Chom sky, L an g u ag e an d P olitics (1 9 8 8 ), C.P. O tero (ed .), M ontreal: B lack Rose Books, 1 999. Noam Chom sky, R ad ical P riorities (1 9 8 1 ), C.P. O tero (e d .), M ontreal: B lack Rose Books, göz­ den geçirilm iş ikinci basım , 1 9 9 5 . N oam C h om sky, W orld O rders, O ld an d N ew (1 9 9 4 ) , Londra: Pluto Press, 1 9 9 7 . Şiddetle tav­ siye edilir. N oam Chom sky, P rofit öv er P eo p le - N eolib eralism an d the G lo b a l O rder, New York: Seven Stories Press, 1999. N oam C hom sky, T he Nevv Military H um anism L e s s o n s fr o m K osov o, Londra: Pluto Press, 1999.


ÖNEMLİ FİKİRLER

Burada yer verdiğimiz görüşleri önce özet halinde, daha sonra da Chomsky’den alıntılar halinde sunduk. ABD’nin küresel ekonomideki yeri ve rolü, Rusya’daki neoliberal reformlar, işsizlik ve yoksullukla il­ gili görüşlerdir bunlar.

1) ABD hükümeti ve büyük çokuluslu şirketler, aslında Amerika’nın kârını arttırmak amacıyla bütün dünyayı iş­ letirler.


N eo-liberal “Washingtorı sözleşm esi”nin “baş m im arları” özel girişimlerin üstatları­ dır; bunların çoğu uluslararası ekonominin büyük bölümünü yöneten, düşünme biçim le­ rini şekillendirm ek kadar politika belirlem e­ de de üstünlük sağlayan araçlara sahip olan devasa şirketlerdir. ABD’nin bu sistem için­ de, apaçık bazı gerekçelere dayanan özel bir rolü vardır... diplomasi tarihçisi Gerald Haines’in dediği gibi, “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD, kendi çıkarları doğrultu­ sunda dünya kapitalist sisteminin devamının sorumluluğunu üstlenmiştir.” ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın çok öncele­ rinden beri dünyanın başat ekonomisiydi ve savaş sırasında rakipleri güçten düşerken, o zenginleşti. Savaşın sonunda ABD, dünya zenginliğinin yarısına sahip, tarihte benzeri görülmemiş bir güç konumundaydı. Politi­ kaları inşa edenler de, doğal olarak bu gücü kendi çıkarlarına yönelik küresel bir sistem kurmak için kullanma eğilimindeydiler. (Profit över People, 1999, s. 20)


2) Kâr güdümlü küresel sistem, küre­ sel işsizlik sorununa ilgisiz görünüyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün tah­ minlerine göre, Ocak 1994’te dünyadaki iş­ gücünün yüzde 3 0 ’u işsizdi. Bir yanda geniş çaplı işsizlik, diğer yan ­ da işgücüne yönelik büyük bir talep söz ko­ nusu. Nereye baksanız yapılm ası gereken, büyük toplumsal ve insani değer taşıyan iş­ ler, bu işi yapm aya gönüllü birçok insan ol­ duğunu görüyorsunuz. F akat ekonom ik sis­ tem, işgücü ihtiyacını ve mağdur durumdaki insanların boş ellerini bir araya getiremiyor. Sistemin kavrayışına göre ekonom ik sağlık, insanların ihtiyaçlarına göre değil, kâr ta­ leplerine göre belirleniyor. (World Orders, Old and New, 1997, s. 188.) 3) Küresel sistem, -Rusya’yı dize getir­ mek için neo-liberal “reformlar”ı kul­ landı.


UNlCEF’in 1993’teki bir araştırmasına göre, teşkilatın genelde desteklediği neo-liberal “reform lar”a bağlı olarak ölüm oran­ lan, sadece 1993’te yılda 500 bin arttı. Rus­ y a ’nın sosyal güvenlikten sorumlu en yetkili isminin, kısa süre önceki tahminlerine göre, nüfusun yaklaşık yüzde 25’i asgari geçinme sınırının altında yaşıyor; bu arada yeni y ö ­ neticiler inanılmaz zenginliklere ulaştılar. Batı’nın sömürgelerinin tanıdık bir m anza­ rasıdır bu. (Profit över People, 1999, s. 24) 4) Toplumsal sözleşmedeki muhtemel çöküş, tüm dünyada sıradan insanla­ rın geleceğini karartmaktadır. [Küresel politika üreticileri] artık bir buçuk asırlık geniş çaplı halk isyanlarıyla şekillenmiş, soyguncu özel sektör Uranlığı­ nın köşelerini yuvarlaklaştırmış, hem de çok yumuşatmış olan toplumsal sözleşmeye bü­ tünüyle bir tekme atıp karşı çıkabilecekleri­


ni düşünüyorlar. Sözgelimi Almanya’da işçi­ ler oldukça iyi koşullara sahip. Dolayısıyla, bunun tersine çevrilmesi, on dokuzuncu yüz­ yılın çalışanlarının deyişiyle ücretli kölelik günlerine geri dönmemiz gerekiyor. Hak m ak yok. H aklarınız sadece işgücü piyasa­ sında kazandığınız haklardır. Eğer çocukla­ rınız hayatta kalacak kadar para kazan a­ mazsa, açlık çekerler. Tercihleriniz çalışm a yeri hapishanesi, işgücü piyasası, oradan koparabildiklerinizdir. (Class Warjare., 1996, s. 18.) 5) ABD’nin korumacılığı zenginler için muhteşem sağlık hizmetleri sunuyor, başkaları için değil. [Küresel politikayı şekillendirenler] her zaman yoğun m üdahalelerde bulunan çok güçlü bir devlet istemişlerdir, am a bu sadece zenginlere yönelik bir refah devletidir. ABD bu biçimde kurulmuştur. Esasında bu geliş­ menin öncülüğünü ABD yapmıştır. ABD bü­


tün sanayileşmiş toplumlar içinde en koru­ macı olanıdır. Her zaman korumacılığın hem öncüsü hem de kalesi olmuştur, zengin ve güçlü bir devlet olmasının sebebi budur. Yoksul ve çalışan insanlara gelince, onla­ rın piyasa disiplinine tabi olması gerekir. Bu kadarı doğrudur. Ama pek lafı edilmeyen öbür taraftan bakınca, devletin bir dadı gibi zenginleri kolladığını ve desteklediğini görü­ rüz, hem de güçlü bir korumadır bu. (Class W arfare, 1996, s. 18.)


ยง


EINSTEIN VE TAM GÜNEŞ TUTULMASI (Peter Coles) (çev. Kaan H. Ökten) FOUCAULT VE KAÇIKLIK KURAMI (Tam sin Spargo) (çev. Kaan H. Ûkten) BAUDR1LLARD VE MİLENYUM (Christopher H orrocks) (çev. Kaan H. Ûkten) DERRIDA VE TARİHİN SONU (Stuart Sim) (çev. Kaan H. Ûkten) NIETZSCHE VE POSTMODERNİZM (Dave Robinson) (çev. Kaan H. Ûkten) HEIDEGGER VE NAZİLER (Jeff Collins) (çev. Kaan H. Ûkten) THOMAS KUHN VE BİLİM SAVAŞLARI (Ziyauddin Serdar) (çev. Ebru Kılıç) FREUD VE SAHTE ANI SENDROMU (Phil Mollon) (çev. Gürol Koca) DARWIN VE FUNDAMENTALİZM (Merryl W yn Davies) (çev. Ebru Kılıç) HAWKING VE TANRTN1N AKLINDAN GEÇENLER (Peter Coles) (çev. Adil Baktıaya) W ITTG EN STEIN VE PSİKANALİZ (John M. Heaton) (çev. Gürol Koca) H EID EG G ER VE Ü N İVERSİTE (Kaan H. Û kten) POSTMODERNİZM VE HOLOCAUST’UN İNKÂR EDİLMESİ (Robert Eaglestone) (çev. Ebru Kılıç) CHOMSKY VE KÜRESELLEŞME (Jeremy Fox) (çev. Ebru Kılıç) LACAN VE POSTFEMİNİZM (Elizabeth W right) (çev. Ebru Kılıç)


Postmodern

Hesaplaşmalar,

milenyumdan kuantum kuramına işleyen her

biri

ele

kadar

bir

bir

seridir.

çağdaş

ucunda

psikanalize,

kuramından

duran

almakta

ve

bir

dille

"Tekelleri koruyun. İşte,

size

yüzyıl atmış

düşünür

ve

anlaşılır

koymaktadır.

koruyun. için

fikri

birinci

yaklaşımlarını ortaya

keskin

bir

temellerini

Ücretleri

şirketleri

temayı

kitapların

düşüncenin

paradigmatik beyinlerin

dizi Bu

anahtar yirmi

düşüncesinin

kaçıklık

Milyarderleri düşürün.

hayırlısını

ABD

yapın.

küreselleşme..." (Cho ms k y )

Jeremy fox chomsky ve küreselleşme  

Jeremy fox chomsky ve küreselleşme

Jeremy fox chomsky ve küreselleşme  

Jeremy fox chomsky ve küreselleşme

Advertisement