Issuu on Google+

NOT FUN Fanzine

4. SAYI | 15.09.2013


BARDAN ADAM 32… Kapalıydı ve soğuk. Her ikisi de öyleydi. Kadın ve hava… İkisi de, kapalı ve soğuktu. Eve girdiğimde, dün gecenin gündüzüne uyanıyordu o. Yüzüme bile bakmadan banyoya girdi. Kapıda durmuş, onun uyku sersemi yüzünü yıkayışını izliyordum. Musluğu kapama hızından, daha yüksek bir hızla kapıyı kapadı. Yavaşça içeri yürüdüm. İlk gece yaptığım gibi… Öpüşüyorduk. Kapıyı açtı. Hem öpüşürken, hem de kapıyı açtı. Demek ki yatakta çok başarılı… Kapıyı açtı ve beni içeriye doğru çekti. Boşluğu buldum. Duvara denk gelmem gerekirken, ben mutfak kapısının boşluğunu buldum. Kapı yoktu. Hiç olmamış. Bir sandalyeye denk geldik. Ben oturdum. O ayakta şaşkın kaldı. Sonra kucağıma oturarak devam etti, kaldığı yerden. En son, içeri çekerken boynumun bana göre sağ kısmındaydı dudakları. Kucağıma oturduğunda sola geçmişti ama! Demek ki tam sola geçecekken düştüm bu sandalyeye. Beni kaldırdı, sandalyeden. Bu sefer boşluğu bulmam zor oldu ama kolumu morartmama rağmen buldum. Dirseğim, duvarla bütünleşti bir ara ama hissettiğim el, bu acıyı hissetmeme engel oluyordu. Elin verdiği acı daha fazlaydı. Bu sefer bir kapıya dayandım sanırım. İttim onu. Bir an durdu. Etrafa bakındım bir ara. Kapının tam karşısındaki iki kişilik kanepeyi görmem iyi oldu. Yoksa sakatlanacaktım. Onu tuttum kolundan. Çektim. Kanepeye savurdum. Düştü. Ona baktım. Masum ama hınzır bir bakışı vardı. Sarhoştuk ve bu hoşumuza gidiyordu. Kapının karşısındaki iki kişilik kanepeye oturdum. Hafif sola çevirdim başımı. Buzdolabının üzerinde dibini görmek üzere olan viskiyi fark ettim. Mutfağın asla olmayan kapısından geçerken ben, o çıktı. Sırtım ona dönüktü. Onu görmüyordum ama bana bakmadığını biliyordum. Tıpkı ilk gece gibi, artık salonda yatıyordum. Kanepeye uzandı. Her seferinde bir yerleri dışarıda kalıyordu. Bence kıyafetlerinin dışarda kalması daha iyi idi. Görmek istediğimi görüyordum şimdi. Sanırım o da görmeliydi. İkimizde kanepenin üzerindeydik. Dardı biraz ve iki kişilik olduğu için kısaydı da. Ayaklar dışarıda, başlar kolçakta, kıyafetler yerde ve ben onun üzerindeydim. Göğüsleri ellerimin arasında eriyordu. Yoksa silikondu da patlatmış mıydım? Hayır, o eriyordu. Çok içtim. Bu gece üreyebileceğimi sanmıyorum. Viskimi aldım. Tekrar salona geçip kanepenin solundaki pikaba plağı yerleştirdim. Herhangi bir şeydi. Yabancı müzikle daha iyi yazıyorum. Hemen masama oturmam gerekirdi. Gerekeni yaptım. Daktilonun başına geçtim. Kâğıdı daktiloya yerleştirdim. Salona girdi. Çıplaktı. Uzun zamandır yapmadığını yapıyordu. Bana bakıyordu. “Hadi gel. Seni istiyorum.” dedi. Ona bakıyordum. Uzun zamandır böyle bir şey istiyordum ama bunun gece olmasını bekliyordum. “Şimdi yazmam gerek.” dedim. Bozulduğu çok net anlaşılıyordu. Zaten sözleri de bunu vurguluyordu. “Siktir git! Ne bok yersen ye.” diye bağırdı. İlk gecemizin sabahını hatırladım birden. Dün gece ne olduğunu hatırlamıyordum. Başımda ağrıyordu. Üşüyordum da. Çıplak ve örtüsüzdüm. Nasıl becerdiysem, iki kişilik kanepeden kalkarak, sağ tarafındaki üç kişiliğe geçmişim. Yine nasıl becerdiysem, kalktım. Ayakta zar zor duruyordum. Karşıdaki kapının eşiğine kadar yürüdüm ama kapıyı yerinde bulamadım. Orada, zamanında olan kapı, beni bekleyememiş gitmişti. Yatakta yatıyordu. Üzerinde de bir pike vardı. Çift kişilik yatakta tek başına yatmasını midem kaldırmadı. Yattım. Pikeyi üzerime çekerken uyandı. Bana baktı ve gülümseyerek, “Uyandın mı?” dedi. “Üşüdüm.” diyebildim. Yüzünde hala bir gülümseme vardı. Tüm vücudu bana döndü ve, “Kıyafetlerini


giyebilirsin.” dedi ama buna niyetimin olmadığını belirterek, “Burası çok iyi.” dedim. Gülümseme birazcık kayboldu ve ciddileşerek, “Kısaca belirtmeliyim ki, siktir git! Burada benimle beraber yatamazsın.” dedi. Kafamı sallayarak anladığımı belirttim. Kalktım. Yine. Ona baktım ve gülümsedim. Kapıya doğru yöneldim. Tam çıkarken arkamı döndüm. “Çıplak olmayı seviyorum.” dedim. Yastığına koyduğu kafasını, bana bakmak için kaldırdı. “Bende çıplak olmanı seviyorum.” dedi. Eğildim. Ucundan tuttum ve arkamı dönerek çıktım. Üç kişiliğe kuruldum. Pikeyi üstüme serdim. Yatak odasından bağırıyordu, “Ne bok yediğini sanıyorsun sen?” diye. Gülümseyerek uyudum. Tak. Tak. Tak. Tak… Ben yazdıkça o bağırdı. O bağırdıkça ben yazdım. Üç aydır buradayım ve o bağırdıkça ben yazıyorum. Bana iyi geliyor. Üçlünün yerine bir masa koyduk. Üzerine daktilomu. Artık üzerinde sevişebileceğimiz bir ikilimiz ve bir çift kişiliğimiz var. Benim yatabileceğim ise sadece bir ikili. Giyinmiş. Çantasını aldı. Yanıma geldi. Viskimden bir yudum aldı. Elini tuttum. Çekmek istedi ama çekmedi. Öptüm. Bıraktım. Gitti. Plaktan yükselen sesler ve tak tak tak tak… Yazdım. Ta ki, viski bitene kadar… Dün gece bira bitmişti. Dolap boş. Saat 8.31 gibiydi, eve girdiğimde ve şimdi akşam 5.42 idi. Çıktım. Yan dairenin kapısını çaldım. Bir daha çaldım. Çaldım. Bir fahişe kapıyı açtı. Gördüğüm en berbat şeydi bugün. “Ne istiyorsun?” diye sordu ve bunu sorarken, ağızının kenarından akan, kıvamlı sıvıya aldırmıyordu. Anlaşılan iş üstünde basmıştım karıyı. “Bira var mı?” dedim. Bana baktı ve içeriye döndü. Sanırım içerideki adama da baktı ve, “Burası markete mi benziyor?” dedi. “Bir boka benzetemediğim için, bir deneme yapmak istedim. Burası, market değilse ne?” diye sordum. Kadın iyice sinirleniyordu. Onu oyalamak, adamın iştahını kaçırıyordu ki bu, kazanılacak parayı riske atıyordu. Kadın içeriye gitti. Bir kapak açıldı ve, “Lütfen! Elinde ne kadar varsa getir. Çünkü bittiğinde yine buraya geleceğim.” dedim. Bir kese kâğıdı açıldı ve şişelerin o, kulağa Alman Filarmoni Orkestrası’nın; 3 Şubat 2011’de çaldığı, Berlin Filarmoni Festivali’ndeki üçüncü parçayı andırıyordu. Tarih ve festival adından emin değilim ama onu andırıyordu. “Al!”, “Sağ ol canım. İşinde sana ve ona bol şans!” dedim ve tekrar eve girdim. Dokuz şişenin birini aldım ve sekiz şişeyi dolaba yerleştirdim. Kapağını açtım ve masama geçtim. Ve tekrar, tak tak tak tak… Başlayan, benim melodramım. Uyandığımda yoktu! Eşyalarımı topladım. Mutfağa yöneldim. Kapıdan girince sağda… Kapısız kapıdan girdim içeriye, dolaba yöneldim. Soldaki pencereden salon, salondayken görünenden daha büyük görünüyordu. Musluk damlatıyordu. Tıp tıp tıp tap… İyice sıktım, kesildi. Dolaba yöneldim. En köşedeydi. Bira veya en iyi ihtimali düşünüyordum. Hiçbir şey!.. Dolabın kapağını açtığımda karşılaştığım manzaranın tanımı olabilirdi ama orada, en dipte bir şişe viski, gülümsüyordu bana ve, ‘Hadi John!’ diyordu. Elime aldığımda, dolu bir kahkaha saldım, kuru ağzımdan dışarı. Boğazım acıdı. Kapı açılıp içeriye, salona geldiğinde, ben çoktan sarhoş olmuştum ve ona söyledim, “Sende kalmak istiyorum. Gerekirse kanepede bile yatarım ama buradan gitmek istemiyorum.”. Bana baktı, ağzının kenarı kaydı. Sanki, ‘Nereden bulaştım buna?’ der gibiydi ve, “Tamam ama gitmeni istediğimde gidersin.” dedi.


Yumurtalar çatlamadan, Sinekler uçamazken… 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44

Sigara akciğer düşmanı, alkol din. Din aciz! Dumanlar çıkıyor, baloncuklar. Melekler… Yükselen melekler; sigaranın dumanında, biranın köpüğündeki baloncukta. Melekler kıvrılarak yükseliyor özgürlüğe. Ölüm, yükseliyor göğe. “İstikbal Göklerde!” Işıklar, her yer şefkatli insanlar. Işıklar, ‘O’, melekler… Yanıyor boğazım, yırtılıyor. Yanlış cümleler ilişkimi bitirdi. Sigara yanıyor, duman yükseliyor, kanatsız melekler ile özgürlüğe, ‘O’nun yanına. Ölüm! Saat kaç? Bira bitti. Baloncuklar ya özgür ya da midemde. Hahahaha… Midemde baloncuklar ya da özgür. Hapishane! Tecavüz! Deniz uzakta, ölüm enseme üflüyor. Hihihihi… Üflüyor! Kıvrıldı, rengi gri-mavi sanki veya belki. Tuz bitti, giden olmadı, ‘O’ şeker getirdi. Yarın ölecek mi? Bilmiyor ama ne yapacağını biliyor. Ne yapıcak? Bilmem, söylemedi. Zaten sormadım da. Gece geç vakit. Uyku sessizliği, ölüm. Soğuk bir hava… Sevişmeleri duyuluyor. İniltiler, bağrışlar, yatağın gıcırtılar, çığlıklar, kıyafetler yırtıldı ve SEX. İşte bu! Saat kaç? Bir kızıl derilinin gördüğü gibi taşı, görmek istiyorum. Bir Cowboyun mermiyi attığı gibi, beynimden geçen düşünce fırtınası içindeki yalnız, tek çakan kıvılcımı ateşlemek istiyorum. Saç, kulak tıkacı, acı ve sağır. Notalar havada süzülürken, kuşlar gagası bir karış açık baka kalmış. İnsanlar süzülen ‘si’leri, ’do’ları topluyor, ‘sibemol’ ile çarpıyor, ‘solmajör’den çıkarıyor ve Elektronun, Basın, Saksafonun, Klarnetin, Baterinin ve tüm Orgların İlahileri sizler kralsınız. Ve arda kalanlar sizler prenssiniz ve diğerleri, hepinizi yaptığınız işten dolayı içeri tıkmaları gerekir. Yakaladım! Bir ‘mi’!? Hangi gün? Yağmur… Dışarıda bir lale var. Kollarını göğe açmış ve ağzını. Lale, bildik kırmızı, her şey kırmızı. Yağmur… Damlalar düşüyor. Gökten toprak ve çamur. Bir lale gördü, salınıyor. Her damlanın şefkatli dokunuşu ve salınıyor. Veranda da bacaklarını uzatmış. Eğlenmek ve gülümse. İzliyor etrafı. Arabalar, lale ve ölüm. Bir araba, Ford. İki kız yürümüyor yolda, adeta yağmur dansı yapıyor. Araba geçiyor. Islak ve daha da ıslak. Küfürler, bağrış ve çağrış. Fuck Off! Araba geçiyor. Küfürler. Fuck You! Araba geçip diğer sokağa sapıyor. Yaşlı kadın telaş. Camlar açık ve kapanmalı. Bebeğimin gözbebeklerinde koşan telaş. Üst kat hiç kapanmadı. Hiç! Pencere, merdiven ve güm. Ahh! Yağmur nasıl yağar? Gökten yere. Ölüm! ve Ahh! veya tam tersi. Evet! Evet. Yağmur nasıl yağar? Yeryüzünden götyüzüne yağar ve ölüp gitmek üzerine. İzliyor ve tebessüm. Bebeğim, o kadını hiç sevmedin ki!


BOOKS Charles Bukowski ve Meat Kuşağı  Hz. Şenol ERDOĞAN … Yoksa konu şairler ve editörler arasında, yani edebiyat dünyası dediğimiz şeyin içinde varolan sürtüşmelere getirilecekse yaşadığınız ülkedeki cadı kazanına bakıp bile bunların ne denli pis ama sıradan işler olduğuna akıl erdireceksiniz. Herkes birbirinden nefret eder, herkes diğerinden daha iyi yazar, şu editör var ya “götün biridir” ve aslında “bir halttan anladığı yoktur”, şu şiir kitabı basılan genç şair editörün akrabasıdır ya da ona veriyordur, X herkesten daha iyi şairdir, “hadi canım şu orospu çocuğuna da şair demeyin”dir, bu örnekleri yüzlercesiyle çoğaltabiliriz, aslında ’72 Amerika’sının küçük yayımcılık ölçütleriyle Türkiye’de hep yaşanan durum -doğal olarak- akrabadır, egolar, edebiyat ve olmamışlık! Ayrıca burada Winans’ın bir sözü de aklıma gelmedi değil yukarıdaki listeye eklemek için: her ne olursa olsun, “eserleri yayımlanmış bir şair-yazarla eserleri yayımlanmamış şair-yazarla arasındaki sürtüşme ortadadır…” evet ne yazık ki böyle bir gerçek var. Her ne kadar eserleri yayımlananların çoğu bir halta yaramasa, ya da yayımlanmayı hak eden birçok kalemin belki de ya da en azından sadece maddi sebeplerden dolayı yayımlanamaması gerçeği. İşte küçük yayımcılığın Amerika’daki başlangıç noktası aslında bahsettiğim, zine kavramını layıkıyla kullanamayan bu ülke de küçük yayımcılığın karakterli bir şekilde ve uygun bir habitata yeşermesini ummak salaklık olsa da ben yıllardır bunu sadece ummuyor somut olarak ortaya koymak içinde elimden geleni yapıyorum. En nihayet bu kitabın ortaya çıkmasına vesile olan şairlerin tümü Bukowski başta- küçük dergilerin, elle üretilen kitapların, sınırlı baskıların, teksir makinesiyle çoğaltılan broşürlerin şairleriydi, aslında bu kitap bir taraftan bunun kitabı, anlayabilene! … AltıKırkbeş Yayın

Taşlar Kimin İçin Yuvarlanıyor?  Önder Kosbatar 20. yüzyılda ulus-devlet örgütlenmeleri barışa sahip çıkma konusunda sınıfta kalmıştır. Devletler tebaalarını savaştan savaşa koşturarak modernizmin vaat ettiği kişi özgürlüklerini de baltalamıştır. Bu durum, kavramların kendi içeriğiyle yer yer çatışmasını gözler önüne sermiştir. Donald Walters’ın dediği gibi: Barıştan bahsediyoruz, ama barışın; öfkenin, korkunun ve şüphenin doğal bir sonucu olamayacağını da biliyoruz… “Özgürlük” diye bağırıyoruz; ama bu ideali, diğer insanların bizimle tamamen aynı -ama sadece aynı- olma özgürlüğü ile bir tutuyoruz.* Özgürlük modern toplumda farklı olmamaktan, kenarda yer almamaktan geçen bir kavramdır. Özgürlük marjinal bir kültüre, inanışa, dile veya jargona ait olmayanların hakkıdır. Marjinalliklerin odağa yaklaştırılması özgürlük alanının genişlemesini paralelinde getirmektedir. Modernizme göre


toplumlar ve topluluklar yekpare bir kültürün etrafında Aydınlanma anlayışı doğrultusunda yerini almalıdır. Ayrıca modernizm köleliğin sadece ambalajını değiştirmişken mahiyeti, doğası tüm acımasızlığı ile sürerken bireyi eskisi gibi toprağa değil, ama makineye bağlı hale sokup üstüne üstelik onu yeri geldiği zaman devletlerarası kapışmalarda modern devlete bağlı bir vatandaş olduğu için diğer insancıklarla savaşmak zorunda bırakılırken modernizmin özgürlük idealinden ne kadar söz edilebilir? Özgürlük, eşitlik kavramlarıyla süslü modernizmin ışıl ışıl kavramı olan Aydınlanma, o halde bakıldığı yere göre değişebilen bir içeriğe sahiptir. Angela McRobbie aydınlanma ve özgürlük kavramları arasında ilişkiyi net koymuştur. Mantık, İnsanlık ve hatta eşitlik “tahakküm kurucu” aydınlanma kavramlarıdır. Bazılarını aydınlatmak birçoklarını denetim altına almak demekti…**

*J. Donald Walters, Modern Düşüncenin Krizi | Anlamsızlık Sorununa Çözümler, çev. Şahabettin Yalçın, İstanbul 1995, s. 15 - 16. **Angela McRobbie, Postmodernizm ve Popüler Kültür, çev. Almıla Özdek, İstanbul 1999, s. 18.

(syf. 65 - 66) AltıKırkbeş Yayın ISBN 605 - 5532 - 57 - 3

--- --- --- --- --- --- --Jack Kerouac iyi bir Amerikan futbolu oyuncusuydu. Bu nedenle Colombia Üniversitesi’ne burslu girme hakkı kazandı. Burada, Allen Ginsberg ile tanıştı. Bu üniversite macerası futboldan soğuyan Kerouac’ın, sevgilisi Edie Parker ile New York’a yerleşmeleriyle son buldu. 1942 - 1943 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri Donanması’na katılan Kerouac, kendisine konulan teşhis, ‘Şizoid Kişilik Bozukluğu’ ile donanmadan ayrılmak zorunda kaldı. Zaten, çok mutlu değildi, “Kendim olmak istiyorum ben.” diyordu. Bir ABD Deniz Ticaret gemisinde çalıştıktan sonra Kerouac’ın ilk eseri ‘The See is My Brother’ (Her ne kadar 1942 yılında yazılmış olsa da, ancak 2011 yılında yayımlanabilmiştir.) oldu. William Seward Burroughs, Harvard Üniversitesi’ni bitirdikten sonra yüksek lisans eğitimi için Avrupa’ya gitti. Viyana, Avusturya’da tıp eğitimi aldı. Viyana’da şiddetlenen olaylarla eşcinsellerle ve kaçaklarla beraber bir daireye taşındı. O sıralar, Ilhan Klapper ile tanışmıştı. Arkadaşlıkları çok iyi gelişmişti ama aşk yoktu aralarında. Klapper, NAZI Hükümetinden kaçan bir Yahudi idi. Burroughs, onu kurtarmak için, ailesinin karşı çıkmasına rağmen Klapper ile evlendi ve onu Hıristiyan olarak New York���a götürdü. Aralarında dostluk dışında bir sevgi olmadığı için, Burroughs boşandı. Burroughs, ailesi ile arasındaki meseleler ve duygusal sorunları sonrasında, 1939’da ‘The Finger’ adlı kurmaca öyküsünü yazdı. Allen Ginsberg, 1943 yılında Eastside Lisesi’ni bitirdi


Hayattı, "BELKİ"nin üzerine kuran Tanrı, belki de vardır ama bunu da bilemeyeceğiz. Bazı cevapları bilemediğimiz gibi.

PULP FICTION a Quentin Tarantino film

Bugün bir ‘ARA SOKAK’ dinleyicisi gördüm. Daha koşmasını bilmiyor. Çocukları tıkıyoruz beton binalara ve sonra, az biraz nefes de alsınlar diye; iki salıncak, iki kaydırak, bir tahterevalli… Göt kadar parka koyuyoruz çocuk olsun diye. Bir çocuğa orman versen yetmez o çocuğa. İnsan sonuçta. Hangi insan elindeki ile yetinmiş ki, bir çocuk ormanla yetinsin. Beş yaşındaki kuzenimin kaydırağa tersten çıkması beni endişelendirmezken, bu çocuğun; çok daha kısa bir kaydırağa tersten çıkmaya çalışması… Korku filmi gibi. Birde bunu başarınca etraftakilere havasını atması, kuzenim için bu, her çocuğun yapabileceği bir şey. Benim içinde öyleydi. Öyleydi ama… Çocuklarımızı evlere hapsetmeyelim. Bu çocukların bir suçu yok -çok bağırmaları dışında. Sadece koşup, oynamak istiyorlar. Ve Recep Paşa, sana da seslenmek istiyorum. Şu parkları çok büyük yaptır kardeşim! Çocuklar koşarken, eğlenirken kaybolsun içinde. Parkın değil, kendi içinde… Harry John Sydnee 11.08.2013/18.41


Bazen Gerçekten Zor! 1. PETE JOHNSON : “Karar verme yetini kaybettiğin zaman, gerçekten ne yapacağını bilmeden hareket edersin. Ne istediğini bilmeden… İşte, böyle anlarda kazanmayı düşün. Sana içi boş zevklerden değil, gerçekten bir şeyler kazanmaktan bahsediyorum. Eğer istediğin güç ise, izleyeceğin yolun üzerinde daima kazanmak olmamalı, kaybetmeyi de bilmelisin. Ama eğer istediğin paraysa, kaybetmek nedir anlamalısın. Mutlu olmak istiyorsan, sakın kaybetme. Özelliklede aileni.” DANI BULLS : “Yani, amaçlarım doğrultusunda hareket etmeliyim. Bunun için, gerektiğinde kaybetmeyi ama vazgeçilemez olanları elimde tutmayı öğrenmeliyim. Aynı anda birçok şey istiyorsam, o zaman ne yapacağım?” PETE JOHNSON : “Kelime ve mantık oyunlarını şuan için bırak ve bana ne istediğini, asıl amacının ne olduğunu anlat. Ama soruna cevap vermem gerekirse; gücü birçok şekilde kazanırsın. Sana saygı duyuluyorsa güçlüsündür, senden korkuyorlarsa güçlüsündür, sana inanıyorlarsa güçlüsündür, sana tapıyorlarsa güçlüsündür, sana karşı sevgi besliyorlarsa güçlüsündür ve onlardan daha zekiysen güçlüsündür. Güç, kas ile elde edilemez. Güç, insanüstü yeteneklerinin olması değildir. Gücü maddi arama, maneviyata bak!” DANI BULLS : “Tamam, güçlü olmak için paraya ihtiyaç olduğunu söylemeyeceksin yani!?” PETE JOHNSON : “Para kaybedilebilir ama güç kolay kolay kaybedilmez. Bak Dani, daha öğrenecek çok şeyin var. Şimdi, bana direkt ne istediğini söylersen…” DANI BULLS : “Ben seni çözdüm! Sen, güç peşindesin. Birbirimizi tamamlayalım o zaman. Ben de paranın peşindeyim Pete. Birbirimize yardım edersek, bizi kimse durduramaz.” PETE JOHNSON : “Biliyorum ama bu işler böyle işlemiyor genelde. Bir düşüneceğim!..”


NOT FUN Fanzine 4 sayı