Issuu on Google+

FANZINE Ön dırı vırı… İyi geceler! Yine durup, bir nefes aldım. Aslında, hazır olan bir sayıyı çoğaltmadım. Kırtasiyeye gitmeye üşendim… Dün akşam düşünüp, ‘zaten bir bok yapmıyorsun, bari Fanzin yaz’ dediğimi hatırlıyorum, şuan. Bu, NFF’nin bir sayısı değil. NFF’yi bilen bilir, kalın olur. Bunun doğası, ince olmasında yatıyor ve bu nedenle, NFF’den ayrılıyor. Bu, sadece Fanzin. İyi geceler… @Cem_AKSAL (Twitter’da engellendi ama neyse!)

E-CEM 1. CASH ÇALIŞIYORLARMIŞ HACI! Güngör, Şükür, ben ve neydi adı? Ha, Dilara! Güngör, Şükür, ben… Demeyin Şükür diye isim mi olur diye. İlk tepkim benimde buydu ve hep, yanlış anladığımı var sayarak, Şükrü dedim ama doğrusu bu, Şükür! Güngör, Şükür, ben ve… Güngör erkek! Kime telefonda, ‘Güngör’leyim.’ desem, ‘Kız mı?’ diyorlar. Hep erkekti. Güngör, Şükür, ben ve Dilara ile Güngör’ün evinden çıktık ve sahilde biraz yürüdük. Şükür, “Abi, Rock City’e gidelim mi?” dedi.

Dilara, “Paran varsa gidelim.” dedi. Güngör, “Bende beş kuruş yok, en son su faturasını yatırdım abi.” dedi. Ben sesimi çıkarmadım. Şükür, “Var benim param.” dedi. Dilara, “Biz niye bilmiyoruz?” diye yolun ortasında biran da durup, Şükür’e gözlerini dikti. Güngör, “Cem’de bana ısmarlar.” dedi. Şükür, “He!” dedi. Ben, yine sesimi çıkarmadım. Sadece, yüzümde anlamsız bir gülümseme vardı ve bunu, sadece orada bir tepki vermem gerektiği için yapmıştım. Dilara, Şükür’ün beynini yiyordu, dırdır ve vırvırlarıyla. Hatta benimde, beynimi yiyordu ama benim kafam, Güngör’ün bana sorduğu soruya takılmıştı. Ne zaman önce sorduğunu hatırlamıyordum ama yakın bir zamandı ve geceydi. İçiyorduk sanırım, her zamanki gibi. Güngör, “Senin için, yalnızlık nedir abi?” diye sormuştu. Cevap vermekte zorlanmıştım. Kafamı yormadan, uyduruk bir cevap vermiştim. O ara, popüler olan bir cevaptı bu. Sana söylemeyeceğim, o cevabı. Rock City’e girdiğimizde, konser gibi bir şey vardı. Aptal bir grup, sahne benzeri dandik bir kalasın üzerinde, performanslarını gerçekleştiriyordu. İçerisi,

sıcaktan ve terden ve alkolden ve artık, geğiren insanlardan, garip bir boğuculuğa bulanmıştı. Bir sürü fahişe kılıklı kız, pezevenk kılıklı erkeklerle danslar ediyor, onlara sürtünüyor ve bağıra bağıra konuşuyorlardı. Şükür bardan biraları getirdi ve bize doğru eğilerek -ki bunu duymamız için yaptı sanırım, “Cash çalışıyorlarmış hacı.” dedi. Dilara, “Benimkini sen ödüyorsun zaten.” diyerek, topu Şükür’e attı. Şükür, “Onu hallettim zaten.” dedi. Güngör, “Benimkini de Cem ödesin, biz sonra aramızda hallederiz.” dedi ve bana dönerek -ki zaten elimi cüzdanıma çoktan atmıştım, “Sorun olmaz değil mi?” dedi. Ben, “Hallederiz sonra…” dedim. Hallettik mi, hatırlamıyorum… Şükür parayı aldı ve gitti. Ödedi mi, ödemedi mi ilgilenmedim ama bir para üstü verdi, ertesi görüşmemizde. Güngör, Şükür ve Dilara kendi eğlencelerine daldıkları sırada, karşımda beliren grubun içinde, gözlerim ona takıldı. O da, benim gibiydi. Bir gruba ait gibi ama aslında, o grup ile alakası bile yok. Onu diğer fahişelerden ayırmam gerekiyordu. Her ne kadar fahiş sever olsam da, onun öyle olmaması, şuan ki havasına daha çok uyardı.


Altında, siyah latex bir tayt vardı. Üzerinde, yine siyah ama böyle tek omuzu düşük -bu kıyafetler çok garip- bir kazak vardı ve içinde askılı, yok kolsuz bir siyah atlet. Yani biz, atlet diyoruz. Simsiyahtı ama çok güzel görünüyordu. Siyahın asaleti derler işte buna… Ama pek bir önemi de yoktu. Ben, bakar-geçerim. Yani, uzaktan bakar, hoşuma gider ama bunu söylemem. Standart!.. Onun orada durması ve benim, burada durmam canım sıktı. Biramı aldım ve kapıya yöneldiğim esnada, o da kapıya doğru yöneldi. Kapıyı açmaya çalıştı ama beceremedi. Ben, çoktan gelmiş ve onun bu çabasını izliyordum. “İstersen yardım edebilirim.” dedim. Bana baktı ve gülümseyerek, “Ah, çok sevinirim.” dedi. Gülümsemesi çok güzeldi ama o an için yapılmış, sahte bir ifadeydi. Kapıya asıldım, açılmadı. Tam bir kez daha asılıyordum, “Sanırım…” derken, kapıyı açtım. Rock City’nin kapısı, ya kasasına büyük geliyor, ya da sadece aşağıya meyillenen kapının üst köşesi, kasaya oturduğu için zor açılıyor. Tam emin değilim… Lafının yarım kalması, onu biraz bozmuştu ama bunu pek önemsememiş gibi yaptım ve kapının ağzında durup, ona yol verdim. “Teşekkür ederim!” diyerek önümden geçti.

Her önümden geçen kıza yaptığım gibi, bununda parfümünü, akciğerlerimin en küçük alveollerine kadar çektim. Çok güzel bir andı. Dışarı çıktığımda, hava çok soğuk değildi ama kuzeyden esen rüzgâr ile insan bir ürperiyordu ve ayrıca yine, aynı rüzgârlar nedeniyle, o harika parfüm kokusu, alveollerimdeki yerini, keskin yosun kokusuna bırakmışlardı. Merdivenlerin dibine doğru geçip, bir sigara yaktım. Elimdeki birayı, yanımdaki masaya bırakmıştım. Tam dönüp birayı alacaktım ki, arkamdan birinin yaklaştığını fark ettim. “Pardon! İkidir senden bir şeyler istiyorum ama…” dediğini duydum. Arkama döndüğümde devam etti, “…çakmağımın gazı bitmiş. Ateşini alabilir miyim?” dedi. ‘Tabi ki’ anlamında kafamı bir kez salladım ve çakmağı ona uzattım. Sigarasını yakarken, titrediğini düşündüm. Çok soğuk değildi ama benim üzerimde deri montum vardı, onun ise sadece kazağı. Çakmağı bana uzatırken, “Bir dakika!” dedim. Bir durdu. Ne olduğunu merak eder gibiydi. Montumu çıkardım, arkasına doğru dolanırken, beni izlemek için hafif hareket etti. “Kımıldama!” dedim, kımıldamadı. Yavaşça arkasına geçtim. Bu arada sigaram, küllükte ağır ağır yanıyordu, masanın üzerine bırakmış olduğum biranın yanında. Dumanı, şişenin ağzına değerek, kırılarak…

Arkasına doğru geçerken, montu iki elimle yakasından tutmuş ve ellerimi birbirine yaklaştırdığım için kapalı pozisyona getirmiştim. Tam yeri olduğunu düşündüğüm son adımı atarken, montu açtım ve sırtına yerleştirdim. “Ah, hayır! Hiç gerek yok…” demeye çalışırken, ben önüne geçerek, montun fermuarını kapamaya çalışıyordum ama kollarını giymediği, sadece omuzunun üzerine attığım için, fermuarı kapamamın çok saçma olacağına kanaat getirerek, bu eylemden vaz geçtim. “Lütfen! Şimdi sen üşüyeceksin.” dedi. Hala montu almam için uğraşıyordu. “İstanbul’dan bir arkadaşım şöyle demişti, ‘Bir erkek, yanındaki kızın çantasını taşımıyorsa…” “E, devam et!?” dedi. Bu lafı söylerken, karşımızdaki denize doğru bakıyordum. O sırada fark ettim, ince ince bir yağmur yağıyormuş. Ona döndüm ve “Sonrasını hatırlamıyorum ama centilmenlik üzerine bir laf etmişti.” dedim. Yine güldü ama bu seferki, içten gelen bir gülümsemeydi. P.S.: Karakterlere verilen isimler dışında, adı geçen kişilerin hiçbir özelliğini içermemektedir. Benzeyebilir ama aynısı değildir. P.S.: Hikayede geçen bazı sıfatlardan dolayı alınacak kişilerden, şimdiden özür diliyorum. Devamı var…


NFFanzine - FANZINE (1. Cash Çalışıyorlarmış Hacı!)