Page 1

RIFAT İLGAZ YILDIZ KARAYEL

YA LÇIN Y A Y IN LA R I

2. BASIM

YILDIZ KARAYEL


YILDIZ KARAYEL RIFAT İLGAZ


R O M A N /Ö Y K Ü DİZİSİ - 11 15

1. B a s ım -A r a lık 1981 2. B asım - A ra lık 1982

YILDIZ K A R A Y EL — R om an / R ıfa t İlgaz / K a p a k : G ü lşen S a ­ raço ğlu / F o to ğ r a f: A ydın İlgaz / T om urcu k B asım Tesislerinde dizilip, b asıld ı / Y a lç ın Y a y ın la r ı: K lo d farer Cad. No. 24/3 T ü r­ b e - İSTA N BU L


RIFAT İLGAZ

YILDIZ KARAYEL

YALÇIN YAYINLARI


B İR

Şad u m an saban ın kulpunu b ıra k tı. Ö küzlerin önünde giden E m riye, b abasın ın k iraz d alınd a a sılı d uran çiftesin e doğru yü­ rüdüğünü görünce, «Hooo!» dedi öküzlere. T om urcu klanm ış d allard a kuş arad ı. O ysa b a b a sın ın başı, y u k arlard a değildi, köstek d ik en lerin in arasındaydı. Y a tilk i a r ı­ yordu, y a tavşan. B a b a sı ta rla y ı k eçi yolundan a y ıra n ta lim le­ rin (*) gerisinde gözden kayboldu. E m riy e tü feğ in p atlam asın ı b ek lerk en sıklığın ötesinden çıkıverdi. Elind eki tü fek d aha da kalkm ış, b aşın ın h izasın a gelm işti. E m riye soluğunu tu tark en , A n a ’sı sa b a n ın a çtığ ı çiziden: «Gözü işte değil ki, hep k u rtta kuşta!» dedi. «Gene han gi h ay v an ın can ın ı y a k a ca k kim bilir.» K azm asına d ayanm ış, tü feğ in p atlam asın ı bekliyordu o da. T ü fek b ir patladı m ı, sağ çık a n olm azdı, karşısınd a. «Tavşan!» diye ünledi, E m riye, «Aha, dikenin dibinde!» T ü feğin patlam asıyle, b ir ç ift k u lak o ra cığ a devriliverdi. «Vurdu!» dedi sevinçle. A ğzında k eçi etin in k ine b en zer b ir tad ın yayıld ığını d u y ar gibi oldu birden. «Y a gebeyse!» dedi A n a’sı. K o casın ın çift dolaşan k a rg a y a bile tü fek atm ıy acağ m ı b il­ diği halde gene de kad ınlığ ınd an k u rtu lam am ıştı. «Atm az Babam !» dedi, «Gebe ta v şa n a kurşu n atmaz.» Şad u m an köstek d ikeninin dibinde k ıv rıla n ta v şa n ı a rk a ay ak ların d an kavradı, k iraz a ğ a cın ın dibine g etirip b ıra k tı. Tü­ feğin e, torbad an çık ard ığ ı fişeğ i sürdü kten son ra d ala a stı yeni­ den. Gün, ta rla d a doğm uştu üzerlerine. Beş evlek lik y e ri göz k a ra rı ayırıp çizilerin i sab an ın b u rn u y la çekm işti, ilk iş olarak . Bu gün bu beş evleklik y erin ek im i bitm eliydi. K ışta n ç ık a r çık m az tarla y ı d erince k ab artm ıştı. İşe y a ra r b ir yağış olm a­ m ıştı b ir aydır. T op rak sertti, iri k e sek ler çıkıyordu. Fasulye de, m ısır d a ekilm eliydi bugün bu çizisini çek tiğ i evleklere. S a ­ b a h tan beri daha ik in ci evlekteydi. Ü m m üye’n in huysuzluğu da bund an ileri geliyordu b ira z da. Şad um an k estirm ed en geldi, y ap ıştı sabana. K ızı boyundu­ ru ğu n önüne g eçti yeniden, ö k ü z le r yaşlıyd ılar, y orgund ular am a, bu k ad ar dinlenm e de yeterdi on lara. A lışk an lık ların ın adım a tışla rıy la k a ra saban ı çekm eğe b a şla d ıla r a ğ ır ağır. Güneş tam tep elerine g elin ce ik i evleğin sürülm esi a n ca k bitm işti. S a b a n ın burnu nu ek ili yerd en çık a rıp yoz to p rağ a so­ k ark en: «Ümmüye!» dedi, «G etir m ısır çan ağ ın ı! Torbad an doldur (*)

T alim : Defne. 5


da, v e r k ızın ku cağın a, eksin. S en in ad ım ların uzun geliyor. İk i dönümü seyrek ek tik bu yüzden.» H er söylenenin k a rşılığ ın ı verem ezse ça tla rd ı Üm m üye: «Ne olu r seyrek ektiysem !» dedi, «Fasulye v a r araların d a, bunalm asın m ısırlar.» «Ben no dedimse onu yap. B ir avuç fa z la koy ça n a ğ a ! B e ­ nim dc b ir bildiğim v a r helbet. Bu yıl ta v şa n la r çok üredi. Her çalın ın dibinde b ir çift tav şan . Tohum m u d ay an ır onlara. B ütü n e k tik le rin çık a ca k m ı sanıyorsun. Hadi kız E m riye, b a şla üçüncü evlek ten ... Her ad ım ının b u rn u n a b ir mısır.» K endisi de fasulye to rb a sın ı olduğu gibi aldı eline. K ızının önünden avuç avuç saçm a y a başladı. İk i evlek lik yere sa çtı fa ­ sulyeleri. Bilirdi tilkilerin, ta v şa n la rın fasu ly ey i sevdiklerini. E k ­ tik le ri yeşerene k ad ar çay ın bu geçesind e avlanm alı, bu m uzur y a ra tık la rın köklerini kurulm alıyd ı. «Kız, r.ç b iraz ad ım ların ı! S ık olsun dedikse hepsini b ir çu ­ k u ra b ıra k dem edik ya!» diye söylendi. B ir süre b ak tı kızının arkasınd an. H er adım a tışta ç ift ö r­ gülü saçları inip inip kalkıyordu. Ö ğretm en gene su ratın ı a sa ­ cak tı, neden bugün ok u la gönderm edin diye. Köy yerinde her gün okul mu olurdu? N azife okum uştu da n e olm uştu sanki. Üç dört yıld ır oturuyordu evde. B içk i dikiş kursu d a o lm asa y a ­ p acak iş b u lam ay acak tı gevezelikten başka. «Ümmüye!» dedi, «Nerde k ald ı bu kız?» «Evin bütün işini üzerine yıkıp çık tık !» dedi k arısı, «V ar m ı köyde bizim gibi sabah n am azı y o lla ra düşen!» Y em ek yem enin tam sırasıy d ı şim di. K eşk ek pişirip g etire­ cek ti gelirken, diye düşündü anası, ca b a ekm eği de yap acak tı. Y oğurdu erken çald ıysa uyunurdu, k eşk ek pişene kad ar. K alktı çayın kıyısına, kuytu bi yere çöm eldi. S a rıy azm asm ı iyice örttü üzerine. Y an d ak i ta rla d a Y ıb ıl A rif (*) çoluk çocuk ç ift sürüyordu. E tek lerin i b içim lice indirdi. İşini görüp de doğru lu rk en çek ti şalv arın ı el çabukluğu yla. Dövüne dövüne a k a n Deli ça y ’m kıy ısın a yeniden çöm eldi. Yüzünü, avu çlad ığı su la rla ç a rp a ça rp a yıkadı. Su öyle soğuk değildi. Lastik a y a k k a b ıla rın ı sıyırıp oirdi suya, b ir b irin e sürte sürte elini değdirm eden yı­ kadı, ay akların ı. Y ıb ıl A rif, çoiuğunu çocuğunu çevresine alm ıştı, elm anın dibinde. Y a fi sulye kaşık lıy o rlard ı, y a d a k e şk e k ... K ızı Ç içek tam karşısındaydı. A lıcı gözüyle b ak tı: «Yok. N azifc’m dcn güzel değil!» diye düşündü. «Ama, çirk in de sayılm az.» Üm m üye, kızının g eleceğ i k eçiy o lu n a bak tı. S a rıy a z m a lı b i­ rin i görm üştü. Oydu işte, k ıv ra k k ıv ra k adım atışınd an belliydi. (*)

6

Y ılııl : R ’Icri ‘ ov!('yem eyen k işi.


«G eliyor N azife!» dedi, övünerek. D uyu ram am ıştı Şad u m an ’a ça y ın çağıltısın dan , işin i b itir­ m işti. K ız dördüncü evleğin ortasın dayd ı, b ir gidiş, b ir geliş ta ­ m am dı. K arısı: «N azile göründü, talim lerin gerisinden!» diye yineledi sö­ zünü. B a ş la r o y an a döndü birden. E m riy e ’n in ad ım ları hızlan­ m ıştı, bu arada. «Kız Em riye!» dedi B a b a ’sı, «Bozm a k a ra rın ı! H ızlandın m ıy­ dı ad ım ların u falır. Hep bi boy a ta ca k sın ad ım larını! M ısırları ay ağ ın ın burnu na burnu na b ıra k a ca k sın , şu ray a b u ra y a değil!» B aşın ı çevirip N azife’nin geldiği yöne b ir kez d aha baktı. V a r m ı kızının yan ı sıra bi gelen d iy e... K u lağ ın a bi la f çıtlatm ıştı şu Y ıb ıl A rif. B ir ay öncesi to p rağ ı a k ta rd ığ ı sıra , Çam ar la n ’dan H afız’ın oğlu Se lim ’i gördüm b u ralard a, dem işti. Y a n ın ­ d a H urşit A ğa’n ın o besm elesizi, A kif!.. B u ra la rın b elalılarıy d ı bu k a ça k çı g ö b elleri... B irin in b ab ası A ğa, b irin in H afız, sözüm ona, diye düşündü. S o n ra kendi kendini ayıpladı. K a çak çıy d ı d a neden verdin H aru n’u H urşit K a ra m a n ’ın m otoruna!.. Y a sö­ züm ü geçirem ezsem diye d iretm em işti. A skerd en yeni gelm işti oğlu. «Bunlar ellerin e beylik tü feğ i a ld ıla r m ı k en d ilerini K öroğlu sanırlar.» dem işti k arısın a. «Hele bi a n la sın la r yem den köy­ lü olduklarını.» D ipten doruğa y ap rak lan m ış k a y ın la rın dibinde kızını görün­ ce içi rah atlad ı birden. E vin direğiydi N azife. T a rla y a y a k la şın ca sarıy azm asım , bi­ ra z da öğle sıcağ ın ın bunaltısından , om u zlarına kayd ırıverm işti. S a ç la rı, güneş vurdu mu d aha da sa ra rıy o r, yüzünün pem beli­ ğinde yan sım alar yapıyordu. ik i elinde b ire r b a k ra ç vardı. E km ek çık ın ın ı koltuğunun a ltın a sıkıştırm ış o lacak tı. «Bu k ızın tek b a şın a bu k a d a r yolu tepm esi h iç doğru değil,» diye düşündü. Y o k sa an a sın a m ı bırak say d ı ta rla y a yem ek g etirm e işini? O nun yerin i tu ta r m ıydı an a sı? Hep bu oğlunun m otorcu oluşu değil m iydi evin düze­ nini alt üst eden. E rk ek evlat, b a b a n ın yard ım cısı, el u lağ ı ol­ m alıydı. M otorcu olm akla d a bitm iyordu ki derdi, tasası. B ir d ah a dönm eyecekm iş gibi geliyordu ona, kıyıd an h e r a y rılışın ­ d a ... Hadi o da b i y an a, ne yaptığı, ne iş gördüğü belli değildi k i... Bu m otoru k estan e ceviz ta şım a k için y ap tırm am ıştı ki H urşit A ğa. G örünüşte ta a a Sinop’a k a d a r m evsim i geldi m i meyv a topluyordu kıyı k öy lerin d e... O y sa ... A rad a b ir B u lg a r k ıy ıla ­ r ın a gidiyor, to n la rca sig a ra alıp geliyordu. Y a ln ız sig a ra mı?.. ♦Geldin mi?» dedi, A n a’sı, «Hoş geldin!» «Hemen yiyelim .» dedi, N azife, ♦Soğum asın, ateşten indirip getirdim .» ♦Y ıbıllar çok tan yiyip k alk tılar.» 7


«Geç m i kaldım yoksa?..» «Yooo!» dedi, «Biz de iki evleği yeni bitirdik.» «Tabanını da çek tin iz mi?» «K esekleri yeni kırıp bitird im daha, kazm aylan.» B abasın d an y an a ürküyle baktı: «Pek bi iş görm em işsiniz.» dedi, « A lak aran lık ta çık tığ ın ız a b a k ılırs a ... İki evleklik yer, olm uşu o la c a ğ ı... H adi yiyelim de k alk sın şunlar.» K ızının ağzını kap atm ası için b ir ek siğ ini bulm alıydı. «Terecedeki buzağıya b a k tın m ı gelirken?» diye sordu. «Baktım , b a k tım ... Suyu nu da verdim , otunu da. Ç ık aralım onu gay ri tereceden.» «A nasını m ı em d irelim çık a ra lım da!.. Ç ift zam anı, b ir de onunla m ı uğraşalım ! Ç ağ ır B a b a ’nı d a gelsin! O turm uş a ç k a ­ r ın a c ig a ra içiyor.» «Hadi gel. Baba!» dedi N azife şim şir k a şık la rı örtünü n üs­ tüne dizerken. «Siz b aşlay ın hele, b itsin şu cig ara!» dedi, «Ne v a r ne yok köyde kız?» «Ne olsun. M u htar M ecit E fend i’yi gördüm bizim k ap ın ın önünde... Y an ın d a iki y ab a n cı vardı. A şağ ı köyden b ir ik i de adam . Şu k ahv eci S a rı M em iş dediğiniz...» «Yani H urşit A ğ a ’n ın ad am ları, öyle mi?» «Oğlu da vardı. H ani şu H aru n A ğabeyim in arkadaşı.» «Nerden ark ad aşı oluyorm u ş...» «M otorlarında çalışıy o r y a ...» «O y a b a n cıla r d a kim oluyorm uş a ca b a ? N eden g elm işler y u k arı köye?» «Ben sayım cı sandıydım . G özleri hep dağda tepede... M uh­ ta r beni görünce, b ab an evdeyse ç a ğ ır dedi.» «Ne? B en i m i arad ılar?» «Evde yok deyince, peki, b en görürü m onu sonra, dedi M uh­ tar.» «Kız, sak ın yol için gelm iş olm asınlar?» «M uhtar M ecit Efendi, M ühendis B ey diyordu onlara.» «Tam am !» dedi, «Yol için gelm işler, dem ek doğru. Y o l aşağ ı A kp elit’ten değil de. Y u k a rı A k p elit’ten geçecek. Dem edim m i ben san a k a rı, e r geç k ab a k bizim köyü n b aşın d a p a tla r dem e­ dim m iydi? Hem de patlad ı işte!» «Hele dur!» dedi, «Hep böylesin sen! Ç ayı görm eden p a ça la rı sıvarsın! M u h tar v arm ış a ra la rın d a . O da y u k arı köyün adam ı değil mi?» «Değil! S e n to p rağ a bak ! T a rla la rı aşağ ı köye giderken o ra ­ la rd a ... Evi de tepenin ü stü n d e... Y o l g e çece k yerd e değil, sen in anlayacağın!» «Hele şu yem ek k alk sın ortadan . G örürsü n son ra M uhtarı.»


dedi karısı. «Yiyin siz, diyorum , b aşlay ın . Ş u c ıg a ra bitsin!» İkin ciyi de y akm ıştı, d algınlıkla. «Anlaşıldı, ra h a t verm iy ecek ler! S a h il yolu, k ıy ı şerid i diye yazm ış gazeteler. S a h il yolunun dağ başınd a işi ne! B iz dağ köylüsüyüz. H ay v an cılıktan geçinm ekteyiz. D ört dönüm to p rak b i bende var. O na da bu ad am lar göz d iktiler. İlle de yol g e çire ­ c e k le r üstünden!» Sig arasın ı dibine k a d a r içti. İstek siz isteksiz k alk ıp so fra y a oturdu. Kendini to p lam aya ç a lışa ra k ilk k a şığ ı aldı keşkekten. T adını bile an layam am ıştı. G ene de, «Eline sağlık!» dem eyi unut­ m adı. Üçü de çoluk çocu ktu bunların . K a rşıla rın d a kendini sa lı­ verm enin b ir an lam ı yoktu. B ir k a şık da y oğ u rttan aldı. T aş gibi uyunm uştu. B u da kızın ın b ecerisiy d i işte. Bu ta rla giderse b ozu lacaktı ağ ızların ın tadı. Kış yaz sel ra h a t verm iyordu bu ta rla y a. B ir ucunu kop arıp götürü yor, son ra b a şk a b ir y ıl b ira ­ zını getirip bırakıyord u. Tapuda dört dönüm yazıyordu ya, h iç­ b ir zam an dört dönüm ün dördü de b ir a ra y a gelm em işti. Hele y ılın birinde, ta rla hem en hem en tü m üyle gitm işti. T am üç yıl ik i evlek yeri ekip biçm işlerd i. Ö ylesine iki evlek yerdi ki, h e r­ k esin dört evlcklik toprağınd an d aha çoğunu verm işti onlara. E km ek çıkınınd an b ir baş soğan aldı, b ir ta şın üstünde b ir y u m ru k ta ezdi, b irik m iş öfkesiyle. S o ğ a n ın suyu keşk eğ in içine sıçram ıştı. K eşkekle soğan iyi giderdi. K ızının bunu a n lay ışı, hu­ yunu b ilişi de a y rıca hoşuna gitm işti. Ç ocuklar yem eğe önce başlad ık ların d an , kendi p ay ın ı b a k ­ ra ç la rın dibinde b ırak m ışlard ı. S ıy ırd ı ekm ekle. S o ğ a n ın son k ırığ ın ı da son lo k m alarla yuvarladı. İçin i yakm ış, susatm ıştı soğan. «Kız N azife!- dedi, «Şu yoğu rt b a k ra cın ı çay d an doldur da getir!» K ızı b a k ra cı kapıp giderken: «Haydi bakalım .» dedi, «A y ık lanacak ta ş la r v a r tarla d a , k e ­ sek ler un u fak olacak.» S a b a n ın kulpuna yapışıp ökü zleri nudulladı. C anı y an an ökü zler dengesizce zorlad ılar, boyund u ruklarını. Ö küzlerden b iri k ay k ılıv erm işti geriye doğru. N erdeyse a rk a ay ağ ı sab an ın de­ m irin e b asacak tı. A cım asızca dürttü nudulu, Şadum an. İş yoktu b u yaşını başını alm ış A k k u y ru k ta . Y erin e çek eceğ i tosunun büyüyüp öküz olm asın a iki y ılı vard ı daha. Ne de olsa, evden öküz işe yaram azd ı, p a ra verip gözünün tuttuğunu çekm eliydi D örkeni pazarından. O ğlu H arun, sen h iç gücünü üzm e B aba, diyordu, ben iki se fe r d aha kaptırd ım m ı, b ir çift ca n a v a r gibi öküzü sen dam da (*) bil! Sözünün üzerinden ta m üç uzun sefer (*)

D am : Ah ır.

9


geçm iş, A n a’sm a a n ca beşyüz k â ğ ıt b ırak ab ilm işti. B u m a l sa­ hipleri g em icilerin e poşin p a ra m ı v erirlerd i. Hep içerd e, tu ta r­ lard ı İti p arala rın ı, ca n la rı istey in ce çek ip gidem esinler. B u Hurşit K aram an da an asın ın gözüydü. M otorcu k ısm ın ın eline toplu p a ra g eçti m i a lır voltasını, gider, derdi. Bölük börçü k verird i ki b ir h a y ırı d okunm asın verd iği paran ın . E ğ er bu H arun, m otorcu lu ğa heves edip lim an dan g em ici tezkeresi çık artm ışsa, biliyordu b abası, oğlunun gözü p a ra d a değildi. B u nalm ıştı, askerd e B in g ö l’lerde, K a ra k ö se ’lerd e... K a­ rad en iz’i, A kdeniz’i dolaşıp için in a fa tım d ağıtm ak istiyordu. K endisi de geçm işti bu yollardan. O ğlundan d aha talih li sayı­ lırd ı bir bakım a. O nu S a rık a m ış’larda, H atay ’la rd a d o laştırm a­ dan denizci yapm ışlardı. B a h riy e askeriyd i, hem en o dönem ­ deki tüm C ide'liier, İnebolu’lu la r gibi. G ene hem en tüm den izci olan Cide’liier gibi de b ir deniz subayının em irerliğ in i yapm ıştı. A m irali, M alta'ları, M arsily a ’la rı, d olaşırk en o M a çk a 'd a N işanta ş ’ta, b ak kal, m anav dolaşıyor. H anım ın a hizm et ederek v atan b o rcu ’nu ödüyordu. B ir gün O sm anbey’deki Cide’liie r kahvesinde k ap iği beş k u ru ştan p ra fa o y n ark en p iy astas olmuş, plakadaki b orçların ı bile ödem eye v a k it bulam ad an E rk in ik m al gem isine sürüim üştü. O ysa bu sürgün değil özgürlüğüne k av u rm ak tı on a g ö re... E m irerliğind e an ca k h em şerilerin kahv esini b elley ebil­ in işti rm a , bu gem ide İsta n b u l’un, İz m ir’in M ersin ’in tüm k ıyı­ sını, köşesini öğrenm işti. H arun, d enizciliğin başıboşluğun da gen çliğ in in sorum suz­ luğuna kavuşm uştu. İlk ay lard a, patronu onu çok k a rışık işlere sürm üştü. E line geçen k ısıtlı p a ra y la gene de y aşam an ın tad ın ı çık a rm a y olların ı bulabilm işti. Bu o la n a k la r k ıtı k ıtın a da olsa k u llan ılacak tı ki delikan lı gözünü kızdırıp k a rışık işlere g ireb ilsindi. Ö küz p arası için kim sen in k a ç a k ç ılık ettiği g örü lm em iştir bu kıyılarda. K azanılan p a ra b a rla rd a , k u m a r m a sa la rın d a ye­ necek ya ela bileziğe küpeye y a tırıla ca k tı. O ğlundan h içbir ç ık a r beklem iyordu Şadum an. B u fırtın a lı dönem i k ısa zam and a a tla tıp b ir lim an a çık m asın ı, ca n ın ı k u r­ tarm asın ı istiyordu. Bu ta r la e ğ er ellerind e k a lırsa o n a da, ev­ lenince ço cu k ların a da yeterdi. Biliyordu oğlunun az bulunur b ir d elikan lı olduğunu. K endisi ondan d a b a sk ın değil m iydi g ençliğin d e? Şim di rak ıy ı bile a n ca k avd an a v a arıyordu. B ir çulluğu, b ir kekliği kuru kuru y ollam am ak için ... V urduğu tav şan ı tepside g ö rü r g ib i olm uştu. Çok körpe ol­ m alıydı eti. B ir kuzu gibi k öm ü r ateşind e çevirse n asıl olurdu? K a rşısın a da b ir k a fa d a r bulsa, şu gem i ustası Ş e m s iy i a lsa ... Sözü sohbeti de çek ilird i, h aa a !.. A ra s ıra ç e k e r giderdi zem ­ bilin e tak ım la rın ı koyup d a ... Ne o la ca k tı onun takım ın d an. İyi b ir u stay a tak ım m ı gerek ird i? B ir tek k e se r y e ter de a rta rd ı bile.. U stalık adam ın bileğind e olm alıydı. 10


«Hooo de, E m riye!» dedi, «Dur k i soluk alayım . Ç ekip gö­ tü rüyorsun beni peşinden, şu ik i öküzle b irlik te! B u adam a rtık y aşland ı, yorulm uştu r dediğin yok. Hadi b a k a lım sen de çiçek topla şu a ğ açların altınd a. B u a k şa m Şem si A m can g elecek! D ağ çiçek lerin d en h o şlan ır Şem si A m can!» •Bize mi g elecek Baba?» dedi, a k lı b a şk a yerlerde. «Kimo gelsin. B u tav şan kuru kuru m u gidecek, te k başına.» «Biz varız ya!» dedi, N azife gerilerd en . «Siz varsınız helbet. H a siz, h a ben! H er g ü n b ir a ra d a k a rşı k arşıyayız. B i d eğişiklik istem ez m i, in san ? A n ne’n in bile e n ­ ta risi iki, üç çeşit. P azarlığ ı var, b a y ra m lığ ı var, kün diyesi var!..» «Beni k a rıştırm a sa n edem ezsin! B en im k a d a r ta ş düşsün depene!» «Am an yavaş! Sen in k a d a r, b a şım a ta ş düşerse a cım a da­ y an am az da g elirsin sen de arkam d an!» S a b a h ta n b eri hepsinin de sin irleri gergindi. B a şk a b ir gün d u d aklarının u cu y la gülüp g e çece k le ri bu söze k a tıla k a tıla gül­ m üştü kızlar, an n eleriy le b irlik te. Ş ad u m an ’a şa k a y apm ak y a ­ k ıştığı halde, bütü n u sta şa k a c ıla r gibi o lu r olm az yerd e bu yeten eğini kullanm az, su ra tım a s a r dururdu. «Bu akşam ça rd a ğ a güzel b ir so fra isterim !» dedi, «Şu y e r­ yüzüne oturup iç çekm ek için m i g eld ik biz be!» N azife'nin b a k ışla rı b ir a ra k arşıd a, b ükün üstünde küm e­ lenen talim liğe kaym ıştı, ö n c e y eşilliğ in üzerinde yürüyen b a ş­ la r görm üştü. Az son ra bu b a şla rın a lt yanı da çık m ıştı o rta y a ... A tların , k a lırla rın üzerinde b ir yolcu küm esiydi bu y an a doğru k ıvrılan lar. «Geliyorlar.» dedi. «Kim?» diye sordu ku şk u y la b ab ası. Y üzü b ir and a k a rm a k a rışık olmuştu. G özleri iste r istem ez k iraz d alınd a asılı d uran tü feğe gitti. S o n ra köy yolun a döndü. G örm üştü gelenleri: «Kim kız bunlar?» «Köyde gördü klerim olacak.» dedi, N azife. «M ühendisler öyle mi?» «Şu önd ekiler...» H iç kim sede az önceki güleryüz kalm am ıştı. Taslan m ış gü­ v ercin ler gibi b ir and a uçup gitm işti sev in çle ri... Ü m m üye’yle, N azife om u zlarına k ay an sa rıy a z m a la rın ı k a şla rın ın üzerine k a ­ d a r çek tiler. Şad u m an a y a k ta y o lcu la rın gelişin i bekliyordu. N e­ d en sonra: «G eçiyorlar.» dedi, «K avlanlı (*) köprüye doğru gidiyorlar.» Köprü dediği, k a rşılık lı k a lın gövdeli iki ç ın a rın a ra şm a u z a ­ tılm ış k alın b ir k alastı. B ir y a n ın a da korkuluk görevi yapan tu ta m a k la r çakılıyd ı. D irice y a ğ a n yağ m u rlard an so n ra k a b a ­ (*)

K avlan : Çınar.

11


ra n sular, ilkin bu köprüyü a lır götürürdü. M u h tarın ilk işiy ağ m u r d inince bu ç ın a r gövdesini selin tile r (*) ara sın d a a ra ­ m ak olurdu. E g er denize k a d a r sürüklenip gitm işse yenisini bi­ çim leyip yerin e koyd u rm aktı ilk görevi. «Bu y a n a çevird iler h a y v a n la rın başını!» dedi N azife. Şad um an ta rla n ın sın ırın a k a d a r yürüdü. O n ların y ak laşm a­ ların ı bekliyordu. Y az kış y a p ra k la rın ı dökm eyen d efn elerin ko­ yu yeşilliğind en kurtulup yem y eşeren k a y ın la rın s a rıy a ça la n a çık yeşilliğine girdiler. Çok geçm eden de d a lla rın arasın d an sıyrılıp Ş ad u m an ’ın k a rşısın a çık ıverd iler. B ir a n d a k a ç k işi ol­ d u k larını sayam am ıştı. Ç oktan b eri görm ediği, görm eye g örm e­ ye unuttuğu B u ca k M üdürü’nü iki y a b a n cın ın ortasın d a zo r ta ­ nıdı. A rk aların d a H urşit A ğ a n ın oğiu A k if’le, b abasın ın hesap­ la rın a b ak an R aşit B ey vardı. Ş ad u m an 'ın bildiği k a d a rıy la A ğ a en k crışık işleri için y a n ın a a lırd ı bu İsta n b u llu y u . R a şit B ey ’in, a r a l a m a k a rıştığ ın a b a k ılırsa A ğ a h e sa b ın a çözü m lenecek çok k a rışık bir iş olm alıydı. M u h ta r nedense en gerid e k alm ıştı. De­ m ek on a pek iş düşmüyordu. D ah a g erilerd e de ik i ja n d a rm a ... B u cak M üdürü jan d arm asız şurdan şu ra y a adım atm azdı Bu ik i erin bulunuşu ja n d a rm a lık b ir olay olasılığ ınd an değildi. Bu alışk an lığ ın ı bulup çık a ra n Şad um an, b ira z olsun ra h a tla ­ m ıştı. K endisinin de bu küm ede bulunuşunu b elirtm ek isteyen M u htar M ecit Efendi: «Bey'im !» dedi, «K avlanlı köp rü az ilerde. Y ıb ıl A r if in ta r­ lasın ın bitişiğind e...» En öndeki eli d efterli M ühendis, d efterin geniş sa y fa la rın ı çev irerek sordu: «A rif mi, dedin?» «Evet B ey ’im, A rif Şah d am ar!» -B u rd a Şad um an D ağlı diye yazm ışım b e n ... Ü ç dönüm k a ­ d ar toprak görünü yor üzerinde!» «tşte bu ta rla , o okuduğunuz ta r la ... S a h ib i de k arşın ızd a işte. Şad um an Dağlı.» Uzun uzun Şad um an’ın yüzüne b a k tı, m ühendis. «Peki bu ta rla senin olu rsa...» dedi, « A rifin ta rla sı nerd e? Evet h er ne k ad ar köprünün y eri işa ret edilm iş am a, b ir ta rla olm ası g erek bu y an d a... B u ra la rın k ad astrosu çık m a d ığ ın a gö­ r e ... N eyse... Biz gözüm üzle görelim , k öp rü y ü ... Y a n i h a lk ın k ö p ­ rü o larak seçtiğ i y e ri... Bizim işim ize gelm eyebilir, tek n ik b a k ım ­ d an...» Şad um an işin doğrusunu tam a çık la rk en R açit B ey atıldı: «Savın Cengi?, Bey.» dedi, «Halk y ıllard an b eri k arşıd an k a r­ şıy a bu kavlanlı köprüden g eçtiğ in e göre m u tla k a en uygun köprü (*)

12

Se lin ti : Sellerin , döküntüler.

yada

dalgaların

getirdiği odun

gibi,

kütük

:;ibi


y eri de orası o la ca k tır. B a k ın , b oğaz b u ra d a n a sıl d aralıy o r, ta m köprüye elv erişli b ir şekilde...» «Evet!» dedi, B u cak M üdürü, «Vadi b u rad a b ird en d aralıveriyor. A şağ ılar san k i o v a ... B iz b u ra la ra dağ köyü n a z a n ile b ak arız. Ne yol vardır, ne iz ... B ir cin ay et oldu m u ölüm dür Cengiz B ey ’çiğim . Ne doktor ç ık a b ilir olay y erin e, n e sa v cı... Hele b ir de olay k ışa ra s tla rs a a a ...» R aşit B e y ’in gözleri p ırıl pırıldı. K endisi de konu şsa a n c a k bu k ad ar in an d ırıcı ned enler bulup çık arab ilird i. Büyük yo­ lun da b u ralard an geçm esi zorunluğu kendiliğinden çıkıyord u ortaya. A kif, konu şm aların , b a b a sın ın istediğine uygun biçim de g eliştiğ ini düşünüyor, bu toplu lu ğa k a tılm a k la çok büyük işler çevird iğine inanıyordu. Kendisini öylesine k ap tırm ıştı ki k onu ya ta rlan ın ortasın d a d ikilen N azife’ye göz ucuyla bile b akm ıyor, onun kendisine istekle b a k tığ ın ı b ile sezinliyem iyordu. M ühen­ dis Cengiz Topkaç, yanınd aki a rk a d a şın a , elindeki d efteri uzattı: «Güngör’cüğürn!» dedi, «Çiziver şu durumu. İk i dönüm k a ­ d a r ekilm ekte olan b ir ta rla tam g eçit ü zerin d e... O nu d a b e ­ lirliyor. M u htar E fend i, kim in d em iştiniz bu tarla?» «A rif Ş a h d a m a r’ın.» dedi M ecit Efendi. «A nlıyam ıyorum , benim n o tlard a neden yok?» «Eğer bu n o tlar beş yıl önce çık a rılm ışsa ...» «Evet beş yıl önce...» «O zam an bu ta rla yoktu b ey im , gitm işti?» B u cak M üdürü de gülüyordu. «Sakın, sel alıp götürm üş olm asın.» dedi, G üngör Şen yurt. «Doğru B ey ’im. S e l alıp götürm üştü. Ü ç yıl oluyor, b ir su b a sk ın ı d ah a... S e l çck ilin ce b ir de ne görelim ta rla yerinde duruyor. Y ıb ıl A rif selin tileri kaldırd ı h em en ... K ay m ak gibi b ir ta r la çık tı o rtay a. H erkes güneş gübresi serp er ta rlasın a . B u ça y boyundakiler, m ısırla rın ara sın d a to n la rca fasu ly e y etiştirir, b ir avuç gübre kullanm adan!» M u htar M ecit E fend inin gözleri Şad u m an ’ın b a k ışla rıy le k a r ­ şılaşın ca, birden an lam ın ı y itirip k a ra rıv erm işti. H em en la fın ı değiştirdi: «Bir de su b a stı m ı, ne v a r ne yok a lır götürür. H iç güven olm az bu D eliçay ’aL » M ühendis Cengiz: «Bak, ben o deliyi n asıl zin cire vu racağ ım , göreceksiniz!» dedi, «Kuzu gibi edeceğim onu.» Kendini ne zam an d ır tu tan Şacium an: «Beyim!» dedi, «Bizim, tarlam ızd an da, D eliçay ı’m ızdan da yakındığım ız yok! G eçinip gidiyoruz. Size yol lazım sa b a şk a y er­ den geçirin!» «Yol bize değil, size lazım !» «Kendilerine lazım o la n la r yolu b a şk a sın m toprağınd an ge­ 13


çirm ek istiyorlar! D urum bu m erkezde sen in an lay acağ ın!» «Sen de öyle istem iyor m u sun? D oğrusunu a ra rs a n h erk es böyle ister. Bizim görevim iz yolun da, köp rün ü n de a m acın a uygun o larak tam yerin i b u lm ası...» «Biraz da ekonom ik yönünü d üşü nerekten...» dedi, B u cak Müdürü. «Yani D evlet B a b a ’n ın kesesin e uygu n olan ı gözönünde tu ta ra k ta n ...» «Her nc k ad ar öyle ise d e... Y erin e göre D evlet bunu n m as­ ra fın d an da çek in m ez... H alkın y a ra rın ı düşü nerek...» M ühendis Cengiz’in b u rad ak i çelişk isin i g ö rü r g ib i olm uştu Şadum an: «Daha kolay, d aha m asra fsız yerd en g eçecek se ordan g e çiril­ m eli!» dedi, «Durup d uru rken yol neden b u ra la ra doğru u zatılı­ yor, anlam ıyorum .» B u cak M üdürü, suçunu sezin ler gibi olm uştu. B u ta rtışm a ­ nın nedenini kendi densizliğinde buluyordu. O ysa Şad u m an h a k ­ sızlığı çoktan sezm işti. Y ol, aşağ ı k öyd ekilerin ç ık a rı için ta a a b u ralard an geçirilerek uzatılıyordu. Ne v a r ki, ç ık a rla rı, yolun b u ra la ra doğru u zam asın dan y a n a o la n la r tak ılm ışlard ı bu iki m ühendisin ark asın a. M u h tar b ile onlard an sayılırd ı. Evi b u ra ­ daydı am a, iki büyük ta rla sı a şa ğ ı köydeydi. Y o l b u köprüden g eçirileceğ in e göre ta rla la rı ister istem ez kurtuluyordu. Y ıb ıl A rif, ta rla sın ın çitlerin e d ayanm ış duruyordu, konu ş­ m adan. A ğzını a çsa n e söyleyebilirdi. Adı üstünde, Y ıb ıl A r if t i o. B ir oğlu vardı, işe y a ra r... T am y an m a a la ca ğ ı sırad a İnebo­ lu ’y a İm am -H atip lisesine gönderm işlerdi. A nlıyordu ta rla sıy la ta b a n ıy la ilgili d olapların döndüğünü. O lanı b iten i Şad u m an ’m yüzünden izliyor, onun b ağ ırıp ça ğ ırm a sın ı, göz göre göre giden to p rak ları için d irenm esini, d okunaklı sözler söylem esini isti­ yordu. «Gidelim!» dedi. M ühendis Cengiz ark ad aşın a. K a rşıy a g e­ çelim . Sud an g eçeb iliriz hayvanlarla.» Şad u m an ’a b ir «Eyvallah!» dem eyi b ile düşünm eden, B u cak m üdürü’ne eğildi. B u ralard a öğrendiği b ir b ilm eceyi soracak tı. Az önce M üdür on a b ir b a şk a sın ı sorm uş, bilem em işti. «Bilin b ak alım M üdür Bey.» dedi, «Üstü tah ta, a ltı ta ş ... S e k iz a y rk , iki baş?» «Değirmen!» «Değil!» «Ahır mı?» «Hayır, değil.» «Köprü mü yoksa?» «O da değil!» B u cak M üdürü’nün düşündüğünü g ören M ühendis G ü ngör Şenyurt: «Ben buldum.» dedi, «H arm an yerin deki düven. Tam am m ı? 14


Şim d i ben soracağım sana, sık ı dur!» «Sor bakalım !» dedi. Cengiz Topkaç. «Am a benim ki k atk ısız K arad en iz bilm ecesi. A n ca k K a ra ­ d e n iz lile r gibi düşünürsen ç ık a b ilirsin işin içinden!» «Hadi sor, uzatm a!» «Sarıd ır, asılıd ır, öter. Bunu K a ra d e n iz lile r gibi sorm am g e­ re k ird i... Sarid u r, asilidur, o ter? Y a b ilin b akalu m oni?» İskete ded iler... S a k a kuşu dediler, fa re dediler, tu ttu ram ad ılar. K a ra d e n iz li, bu bilm eceyi, soru lan k işileri şa şırtm a k için düzenlem işti. Cengiz Topkaç: «Bilemedik.» dedi, «Neymiş bakalım ?» «Hamsidur d aaa...» «Pes, doğrusu!» «Pes edecek ne v a r bunda? T arlasın d an yol g eçird iğ in Şad um an D ağlı’y a verd iğin y a n ıtta n n e fa rk ı var, bu yanıtın?» «Dam üstünde saksağan!» «Damın üstüne kond u rulan sak sa ğ a n bile d ah a an lam lıd ır, yukt rı A kpelit köprüsünden!» Sözü uzatm ak istem eyen Cengiz Topkaç gülm eğe ça lışa ra k : «Bayılıyorum şu K a ra d e n iz li fık ra la rın a !» dedi. «Ben de bayılıyoru m . H erbiri b a şa gelen olaym , sa flığ a vu­ rulm uş b ir y erg isi... K a ra d e n iz li, v u racağ ın ı, ta m yere sereb il­ m ek için, h e r zam an kendi yaptığı ta b a n ca y ı kullanm az. T ab an ­ ca sın ın gezine, göz uyd u ram azsa, kendine çu lla n a n kişiye söz u y d u rm akla yetinir.» «Doğru söyle G ü ngör’cüğüm , sen de K a ra d e n iz lisin , değil mi?» B u k ad ar övdüğüne göre...» «Y a sen?» «A kdenizli.» «Tamam !» dedi, «Senin a k dediğin şeye b en k a r a dem ek zorunda kald ığım a göre, K a ra d e n iz liy im , ben de!» «A nlaşam ıyoruz seninle, öyle mi?» S a ğ m a soluna baktı. B u cak M üdüründen old u k ça açılm ış­ lardı-. •Anlaşam ıyoruz, evet.» dedi G üngör, «Bu yol g ü zerg âh ı işin­ de olduğu gibi. O Şad u m an d enilen ad am v a r ya?..» «Eee!..» «Haklı o adam . Y olu ta m otuz a ltı k ilom etre k ısa ltm a k için, yolun kıyıd an geçm esi gerekiyor.» «Dem ek fizib ilite raporun u im za etm iyeceksin?» «Böyle b ir şey, dem edim. Son u n a k ad ar, h a k lı olduğum u yuk arıd ak ilerin e in and ırm aya çalışacağım .» «B akalım b aşarab ile cek m isin?» «Raporum u hazırlad ım bile. M u tlak a b aşaracağım .»

15


İK İ Topal S a tı çonunu k a şıy a k a şıy a g ird i kahveye: «Boyuna, yağm u r yağış D eliçay ’ın seli götürm ez y a ta rla y ı. B u sefer de M ühendisler a lır götürür.» dedi. B u n ları Şad u m an ’ın gözlerinin elifin e b a k a b a k a söylüyor­ du. O ysa kendisinin köy içind e bi k a rışlık b ağ ı b ostanı varm ış g ibi. Ç akılan flam alard an h abersizd i Şadum an. A vdan dönmüş, tü feğ in i, kahve k ap ısın ın a rk a sın d a k i çengele k ay ışın d an a s­ m ıştı. K a ra b u rça k k arışım ı kahved en ilk yudum unu alm am ıştı k i S a fiy e ’n in Aptul: «Şadum an Em m i!» dedi, «Sen G ü lgen kuyusundan geçm edin kahveye gelirk en c ellam !» «Yok!» dedi, k ısa kesm ek için. B u otuzunu bulduğu halde yetim liğinden ötürü h â lâ a n a sın ın ad ıy la anılan, çocuk kalm ış d elikan lıya içini açıp derdini m i dökecekti. «O yand an gelm ediğin belli!» dedi, «Tepeleri, bü k leri k a z ık ­ lam ay a başlad ı K a ra y o lla rın ın ad am ları. Ellerind e ip, k azık , ön­ lerinde üç ay ak lı d ürbün...» Topal S a tı yarı kalm ış m üjd esini pekiştirdi: «Çay boyu, tüm yola gidiyorm uş. Y u k a rı köy olduğu gibi.» M u htar M ecit Efendi, kt’hve h a lk ın ı y a tıştırm a k için: «Daha b ir şey yok.» dedi, «K alem len k a ğ ıtla n köyü n ne a lt başı gider, ne üst başı.» G erilerd en biri: «Hole a lt başı h iç gitm ez, sen de b iliy o rsu n em m e...» dedi, «Söz gelim i söylüyorsun!» Bunu kim söyledi diye b a şın ı k ald ırıp b a k a n M uhtar: «Ulan, G ebeş Ali!» dedi, «Bilen bilm ey en de köyün üst b aşı tüm senin sanacak!» «Y a kim in? B en im değilse, h ep im izin ... D ağ b a şın a doğru tüm sürdü ler bizi. İki üç b aş sığırım ızın h a tırın a bekliyoruz şu kah v ey i... O ğlanlarım ız bizim gibi sa b ırlı değil, çekip gidi­ y o rla r iş aram ay a, Zonguldak’lara, İstan b u l’lara.» «Y a çay boyundaki tarlalar?..» dedi, Sü b ek Y a şa r. «O da yola gider, sen sağ b en sela m e t... Ü ç beş ay istim la k p arasıy la k ılıç çeker, b arb u t a ta rız ... S o n ra a ç a rız ağzım ızı poy­ raza.» «Sonrası o rtad a... ö n c e köy k ahv esinin kap ısın ı ç e k er H alim D ay ı... Bi kahvenin v eresiy esi körelendi m i çek iv er kuyruğunu. Ne dersin H alim Dayı?» «Yooo!» dedi, «Ben sizin gibi düşünm ek zorunda değilim . E ğ er yol benim kahvem i alıp götürm ezseee, şurdan şu ra y a g it­ mem!» «İşin iş, değil m i? Tüm yoldan gelip g eçen ler senin m ü şterin, o zaman!» 16


«Y a alıp g ötü rü rseee bu yol, k ah v en i? Y a y ola am ele yazı­ lırsın , olm azsa b aşım a lır sen de d üşersin y o llara...» «Canım aşağı köyde bi kahv e a ç a r k alırsın . K ah v eci S a rı M em işin karşısına.» dedi Cılız İbram . «Hurşit A ğan ın k ay ık h an esin in bi köşesine öyle m i? Olm az d a değil hani. H urşit A ğ an ın h e sa b ın a çay kahve sa tarım m o­ to rcu la ra ...» «Bol bol A m erik an sig arası, v isk i... Y oldan g elenlere geçen­ lere...» «Hişşşt!.. K a rıştırm a işin o yanım . K arad en iz’in h a ra cım sen yiyem iyorsan, b a şk a la rı da m ı yem esin!» H av aların ısın m asıy la a rd m a k a d a r a çık d u ran k ap ıd a ça ­ m u rlu çizm eli g en çten b iri belirdi. K oyu k ıv ırcık sa ç la rın a b a ­ k ılırsa bu k ıy ının ad am ı olm ad ığı b ir b a k ışta belli oluyordu. M u htar, önce sivil giyinm iş ja n d arm a e ri sandığından, yüzünün çizg ilerin i yum uşatm aya çalışarak : «Gel aslanım !» dedi, «Gel bi ça y iç.» «Sağ ol!» dedi, kap ıd ak i genç, «Y em ek y iy ecek ler d e...» «Anladım.» dedi, «Yol m ü hend islerin in ad am ısm sen. Hele gel, otur.» «Cengiz Bey, y irm i otuz y u m u rta bul da gel, dedi, sordum g e lirk e n b ir k aç k işiy e ... S a tılık yum urtam ız yok, d ed iler... Ne dem ek bu, anlayam adım !» «A n lam ayacak ne var!» dedi. M u htar, «Y ani p a ra y la yu­ m u rta satm ayız, köy yerinde dem ek istem işler. B iz yum urtayı, y a Ç a m alan ’da satarız, ya Soğuksu p azarınd a...» «Burda yum urta yiyem iyecek m iyiz biz?» «Neden yiyem iyesiniz... Buyu rursu nuz evlerden b irin e, pişi­ rip k o rla r önü nü ze... E h b ir b a k ra ç d a yoğurt ç ık a rırla r, doyar­ sınız. K aç kişisiniz?» B iliyordu k aç k işi old u k larını y a, soruyordu işte. B elk i de b ir evde o n la ra y etecek k a d a r y u m u rta bu lu n am ay acağ ın ı söy­ lem ek istiyordu. «V arız onsekiz, y irm i k işi...» «İkişerd en k ırk y u m u rta ... T a v u k la r d ah a k ışta n y eni çıktı. E n iyisi, bugünlük v azgeçiverin y u m u rta yem ekten...» «B ir h a b er sa lsın la r Ç ap ar Y u su f’a ... B i k a b ra n (*) y um urta g önd erir oğhıynan.» dedi C ılız İbram . «H urşit A ğa tavuğu nu d a b a ra b a r gönderir, istesin le r yok­ sa.» B ird en doğruldu Şadum an. «Bekle arkad aş!» dedi, «Gidelim seninle!» K ahv eciye içtiğ i ça y m p a ra sm ı verdi. K apm ın a rk a sm d a sal­ la n a n çiftesin i aldı eline: (*)

Kabran : in cir ağacının kabuğundan yapılmış sepet.

Y ıldız K aray el

17/2


«Hadi eyvallah!» dedi, k ahv ed ek ilere, b ira z da suçlu suçlu. Bütün b a şla r kapıd an y an a dönm üştü. S a n k i kim sede, «Hadi v a r sağlıcaklan.» diyecek güç k alm am ıştı. Susuyorlardı. K ap ının önünde dikilen. M ühendisin adam ına: «Yürü, gidelim !» dedi, «Ne k a d a r v a rsa alalım bizim evden.» «Sağ ol Ağabey!» B ir süre b ay ır aşağ ı yürüdükten sonra: «Aklım erm iyor...» dedi, yol işinde ça lışa n genç ad am , «İs­ tan b u l’a A n k a ra ’y a yum urta b u ra la rd a n g itm iy or mu?» «Eskiden b u ralard an giderdi, b enim d elikan lılığım d a...» «Ne oldu sonra?» «Bir salgın girdi tav u k la ra , iki y ıl içinde kökü kurudu. K uş­ lard an geldi, dediler. K u şla r h a sta lığ ı b ir küm esten, b ir küm ese taşıdı d ed iler... Ne d erlerse desinler, ta v u k la rın kökü kurudu, ik i yıl için d e... Şu rd an b u rd an tav u k getirdik. B i d ah a esk i tar vukçuluğu tu ttu ram ad ık ... Bu h a sta lığ ın k u şlard an yayıld ığını biliyoruz d a küm eslerim izin dört b i y anını, altın ı, üstünü k a ­ feslem esini düşünem iyoruz. D üşünsek de k u la k asm a.» B iliyord u bu iş b iraz da H üküm etin yard ım ını g erek tirird i. K öyleri dolaşıp ilâçlam ad a n b ir k işin in kendi ta v u k la rın ı k u r­ ta rm ak için u ğ raşm asıy la olm azdı. H adi diyelim k i sen tav u k ­ la rın ı kurtard ın, kom şunun tavuğu h astay sa, ölü y o rsa... E r geç senin tav u k ların a da s ıçra y a ca k dem ekti. Şad um an, bu köyde tav u k k ırım ın d an son ra ilk tav u k y etiş­ tirenlerd endi. B iliyordu bütün bunları. Biliyordu y a bu kim in nesi olduğunu bilm ediği b ir y a b a n cıy a a çm a k ta ne y a ra r vard ı ki. Ne de olsa hü küm etin b ir ad am ı sayılırd ı. A n latıp d a ne­ den can ın ı sık acak tı, böyle n azik b ir zam anda. E n önem lisi altınd aki ta rla gidiyordu işte! «Y a işte böyle!..» dedi, «Bu yüzden yum urtam ız k ıt, hem şerim !.. A m a ne de olsa konuğum uz sayılırsınız, size istediğiniz yum urtayı bulm ak bizim borcum uz. Şu yolun açılm ası için ç a lı­ şıyorsunuz.» «Tam iki ayd ır buralard ayız.» dedi, «Çoluğu çocuğu görm e­ yeli sekiz ay oluyor.» «M em leket uzak olm alı?..» «Y akın olsa h a fta d a bi giderdim . E rz in ca n ’lıyım . S iv a s'lı da d iy eb ilirsin ... Adım A lişan ... Bizim o ra la rd a bu adda in san pek bulunm az ya, B a b a ’m m Y ü z b a şı’sın ıh adıym ış!..» «Bizim de b ir çavuşum uz vardı, g em id e... Adı A lişan’d ı... G em ide ask erlik büsbü tün b a şk a ... Hep b i tek n en in içinde ol­ duğum uzdan... Sen in ki de b i a sk erlik say ılır. Ç ad ırların ızı g ö r­ düm dün sabah ...» «Avdaydın b a n a k a lırsa ...» «S ab ah ları d olaşm adan yapam am !» G özlerini tü feğe çev iren A lişan: 18


«Ben de m eraklıydım köyde.» dedi, «Benim de ağızd an dolan b ir çiftem v a rd ı... Sen in k i de ç ifte d eğil mi, hem de iyi b ir k ır ­ m a y a benziyor.» «Piper m a rk a ... E n iy isi... A llah selam et versin bi İbrah im Bey vardı, orm an m ühendisi. Durup d uru rken ş a rk a gön d erd iler... Ne adam dı y a ... Söyled iklerine göre y ollad ık ları yerde n e ağ aç varm ış, ne o rm an ... Av da y ok tu r san ırım oralard a, dedim, g i­ derken. N iyetim tü feğ i k aç kuruşsa, alm ak tı. Bizim b u ra la ra yolu düştü m ü b irlikte çık ard ık a v a ... B ir su b aşı buldu m u tü feğ i d ala asar, b ırak alım da ca n a kıym ayı, gel seninle şu o rm an ların tad ın ı çık aralım , derdi.» K estan e a ğ a çla rın ın altın d an g eçiy o rla rd ı... A lişan ’ın gözü c iy a k lay an b ir k a ra ta v u ğ a tak ılm ıştı. Şadum an: «B ak ala m ı bakıyorsun?» dedi, «Nah, dalın ucunda!.. K a rşı dalda da b ir tan e var. C ilv eleşiy o rlar... B ir av bu lam azsak bak a l d a vururuz. G ördü ler b izi... İkisi b ir olup k a ç a c a k ... A l şu tü feği, peşlerind en... B ak al d a o lsa av değil m i? S a çm a sı bol­ d u r fişeğin. B içim lersen ikisin i b ird en düşürebilirsin!..» A lişan, tüfeği alm ıştı e lin e... D alı silk eley erek k a lk a n ku­ şun önüne çevirm işti, tü feğ in burnunu. Ç evirir çevirm ez de te­ tiğ e dokunmuştu. G eride k a la n k aratav u k , eşine yetişm ek için san k i d aha çabu k d avranm ak g ereğ in i duym uş gibi n işan aldığı a la n a girm işti. T ü feğin p atlam ası ile k a p k a ra iki kuş, yeşillik­ lerin üstüne düşüverm işti. T etiği çe k en A lişan bile şaşırm ıştı bu ra stla n tıy a. Ç ifteyi sahibine u z atarak koştu. T avu k lard an b iri a ğ a cın dibine düşm üştü, İkin cisi b ira z u z a k ta olm alıydı. A lişan eğilip alırk en b ird en k a n a tla rın ı açıp k a çm a y a b aşlam ıştı y a ra lı kuş. «K anadına değm iş saçm alar.» dedi, ark asın d an koşarken. Y ak alam ıştı çok geçm eden de: «Bakıyor!» dedi, A lişan , «Ne y ap alım bunu, ca n ı y anıy or hayvsnın.» «Al şu bıçağı!» dedi Şadum an, «Al da k o p arıv er başını!» «Y apam am ben!.. Göz göre göre kesem em başını. Al sen kes.» «V urm ak kolay, vurup da can ın ı y a k m a sı... G el sen b a şın ı k es b akalım ! Zor iş bu. Eh, avcıy ız diye çıkm ışız yola. K esece­ ğiz ister istem ez. O nun can çekişm esini bekleyem eyiz y a ... Bizim dinde kolayını bulm uşuz. M undar gitm esin, d em işiz... K esm ek için bi vesile... İş avcıyım diye tezk erey i alıp şu d a ğ la ra çık ­ m a k ta değil, a r a s ıra b ıça k d a k u lla n a ca k sın k i tezk erey i hak etm iş olasın.» Ç ıkardığı b ıçak la, gözlerini bi y a n a çev irerek kopardı ku­ şun başını. Kopardığı b aşı ç a lılık la rın için e atıverdi. «Ver!» dedi, «Onun da b aşın ı keselim . B iri başlı, b iri başsız olm az. G ötür çad ırd ak i ark a d a şla rın a desem, kim e y e ter k i... 19


M ühendislere b ir tav şan vurup götü rü rü m b en sonra!» «T anırsın dem ek m ühendisleri?» «Tanıştık bizim m ısır tarlasınd a.» ♦Sizin ta rla d a m ı, nerd e sizin ta rla ? A şağıd a ça y ın k ıy ısın ­ d aki mi, yoksa?» «İşte o ta rla ...» «Gördüm!» dedi, «Ben de reçb e rim A ğabi. Şim d id en b ir k a rış boy atm ış m ısırlar. Fişek gibi çıkm ış to p ra k ta n ... H aftay ı g eçir­ m eden çap a ister. G ü brelem işsin to p rağ ı anlaşılan?..» Güldü Şadum an: «G ü breleyecektim ta rla y ı bu yıl am a, vaz geçtim . T arlay ı z orlam ay a gelm ez. Sü zgeçli ten ek elerle üç dört g ü n sulad ık ta r ­ la y ı...'Ç a y ta rla n ın altın d a ... Su lad ık çoluk çocu k ...» «Belli.» «İyi de sürm üştüm ta rla y ı, d erin ce ... K esek leri un g ib i u fa lt­ tırdım , ço cu k la ra ... E ğ er h e r kök te ik i ü ç kelle görm ezsem , b iç e r sığ ırla ra veririm .» «Sorm ak ayıp olm asın ... Adın neydi A ğabi, b a ğ ışla adını.» «Adım, Şadum an!» «Şadum an A ğabi, v e rir b u ta r la ... H er k ök ik i ü ç kelle verir verm esine d e... Yazık!..» B ird en d uraklayıverd i Şadum an. D izlerinin b ağ ı çözülüverm işti sanki. Gene de kendini top arlam ası gerekird i. Ö ğrense öğ­ ren se bu içi dışı a y n a gibi olan d elikan lıd an öğ ren ebilird i işin doğrusunu. Onu gü çlend irm ek için-, «Ben ne yapsam , boş!» dedi, «G idecek bu ta rla ... Y o la g i­ d ecek...» «Öyle d iyo rlar...» dedi, A lişan. «D aha etüd bitm edi. Y a k ın ­ da b ite ce k ... Alıp götü recek k â ğ ıtla rı Cengiz B e y ... G üngör B ey ’i yerine b ıra k a ca k da, K astam o n u ’ya gidecek.» «Köprü de bizim ord an geçecekm iş. T am k av lan lı köprünün yerinden.» «Yol b u ra la ra v u rd u k tan son ra b a şk a ça re v a r m ı k i... Biz de m ühendislerle geze geze y a rı bu çu k m ühendis olduk.» Şad u m an ’ın susup k ald ığ ın ı görünce b iraz um ut verm ek için: «Belki bu yıl k ald ırırsın ekini am a ...» dedi, «K öprülerin y a ­ pım ı e rk en b aşlar, b a n a k a lır s a ... M alzem e çekilm eye b aşlad ı m ı, dağ taş kum çak ıl, çim en to o lu r... B ir de yol işçisi b astırd ı m ı ta rla n ın h ay rın ı gör. Z ordur A ğabey bu işler, zor!..» «Ben bi görsem de konuşsam , sen in m ühendisinle.» «Cengiz Bey Te m i? B ilm em bi fay d ası olu r mu?» «Bi görm eliyim onu. Ev burda, u zak değil! Ş u cevizleri dö­ n ü n ce... Evden y u m u rtaları a lır... G ideriz y avaş y avaş...» «Benim le mi?» « ö y le y a ... Geze geze gideriz...» «Bilm em ki, b irlik te gitm em iz doğru olur m u? S en bilm ez­ 20


sin bu ad am ı... S e n in y an ın d a g örü rse hu ylanır. İkim izi b ir a ra d a görm ezse d ah a iyi olur. D öner giderim ç a d ıra ... Ne öldu y u m u rtalar diye so ra ca k b a n a ... G etirece k ler derim , k am p a g el­ m işken görüşürsü n onu nla...» «Haklısın!» dedi, duyulur, duyulm az b ir sesle, «Öyle yap a­ lım!» İk isi de yüz yüze çak ılıp k alm ışlard ı. K endini ilk toplayan Şad u m an oldu. Biliyord u A lişa n ’m d a kendisi k a d a r bu işe üzül­ düğünü. •İyi oldu seni tanıdığım .» dedi, «G elirsin eve de, ik i la f ede­ riz. A va da çık arız b irlikte, tav şan avına. M erak lısın sen de be­ nim gibi, dere tepe dolaşm aya.» «O kahveye g elirim , seni görm eye.» dedi A lişan. «Pek kahvede otu rm ak tan hoşlanm am . Hele m ısırla r boy a t­ sın ... Sen in le g e celeri ta rla bekleriz, elim izde tü fe k ... Ç a k a l da g e lir m ısırla ra, domuz da.» «Sağ ol, y u m u rtalar çok m in nete g e çe ce k ... A ra y ın ca b u la ­ m ıyoruz burda. B en i zorlu yor Cengiz Bey. Tavu k bul, yum urta bul diye.» «M erak etm e hepsini buluruz. H adi, v a r sa ğ lıca k la n ...»

ÜÇ A kif, B a h a’sının b a k la k ırı atın d an, elindeki dizgini b ıra k m a ­ dan atladı. Y ola d oyam adığı için huysuzluk eden a tın ın başın ı çe k iştire çek iştire a sm a la h n a ltın a g elişi güzel atılm ış m a sa la ra doğru yürüdü. Şu k ad ar yoldan gelm iş, b ir k a rşıla y a n olm a­ m ıştı: «Heey! Bodur Ali!» diye seslen di içeriy e, «N erdesin be! Hiç olm azsa çırağ ın ı gönd er be!» Ç ırak sanki çağ rılm asın ı bekliyorm u ş gibi donunu çe k iştire çe k iştire göründü b ah çe kapısından: «Buyur Abi!» «Nerde ustan?» «Alışverişe g itti, Z ülküf A m caya. B alık , çık tı da, y ağ alacak !» ■ B u iyi haberd i işte: «Demek b alık -çıktı h a? Ne balığı?» «İstavrit de v a r lü fe r d e...» ♦İşim iz iş desene!.. Şu a tı al da g ezd ir b ak alım , te ri kurusun!» «O lur Abi!» B ir kam yon horultusu duyulm uştu. S esin geldiği yöne b aşın ı çeviren A kif: • «Bu da ne!» dedi, «Nerden çık tı bu kam yon?» Tepelem e tom ruk yüklüydü. L âstik lerin in kızıl çam u run dan orm and an geldiği belliydi. 21


«Hafız E sa t’ın kam yonu.» dedi çocuk. Ne Cide yönünden yol vard ı bu Ç am alan ’a, ne de İnebo­ lu ’dan. «Nerden geldi buraya?» dedi, «Nasıl getirdiler?» Çocuk, san k i kendisi g etirm iş g ib i b öbü rlenerek: «He he. D ubanın üstünde İnebolu’d an getirdiler!» dedi. Ş aşırıp k alm ıştı A kif. D em ek b abasın d an d ah a b ask ın d ı bu H afız Esat. O nun ak lın ın ucund an bile geçm ezdi, k am y onla o r­ m and an tom ruk taşıyıp m otor yüklem ek. H iç de b ir zorluğu yoktu. Bu gidişle tüm bu k esim in k ereste işlerin i de a la ca k , m otorcu lu kta da ün y ap acak dem ekti. B u k am y onla geçen tom ­ ru k la r onun m otoru na yüklenecekti. Bu k am y o n la orm and an o k a d ar çok tom ruk in d irecek ti ki H afız’ın tek m otoru İstan b u l’a ta şım ey a yetm eyecekti. B ir m o to r... A rk ad an b ir m o tor d a h a ... Ö fkeyle çıra ğ ı tersledi: «Ne duruyorsun!» dedi, «Y apış dizginlere de gezdir şu atı, te ri kurusun! Hadi a çm a ağzını öyle sa la k salak!» K am yon tam önünden g eçerk en a t k ıçın k ıçın kendi üstüne doğru geliyordu. A tın çiftesin i h iç hesap etm eden, «Höst.» diye b ir şaplak indirdi sağrısına. Ne biçim adam dı, bu Selim ! B ir h a fta önce buluşm uşlardı A kp elit’te de Y irm ib ir oynam ışlard ı, o rm an cılarla. A kşam üstü de içm işlerdi R ecep’te. Hiç bu kam yon işinden söz etm em işti. B elk i gözüyle görm ese uzun zam an d a gizleyecekti, ö y le ya, bu işler b iraz da gizlilik isterd i. Bu d a b ir çeşit k a ça k çılık tı. K arşısınd aki u yan ana kad ar elin i ça b u k tu tacak tı. «Dem ek böyle ha!» diye söylendi. Tam ç ıra k a tla hizasın dan geçerken: «V er şunun dizginlerini.» dedi, «Ç ağır onu, çab u k gelsin!» «Selim A biyi mi?» dedi, çocuk, «Selim A bi m otor yüklü­ yor.» «Sen, benim geldiğim i söyle! A k p elit’ten A k if K a ra m a n g el­ m iş de!» «Dem esine derim d e... O rası b ira z uzakçan a. U sta k ızar, dükkanı b ırakıp da g ittim d iye...» «U sta’n a da, sa n a da!» D izginleri terazileyip a y ağ ın ı özengiye geçirdi. Ç alım la atlad ı a tın üzerine, «U stana benim geldiğim i söyle!» dedi, «Koysun lü fe rleri ız­ g a ra y a geliyorum aha.» A tm başını, O rtao k u l’dan y an a çevirdi. O kul d ağılalı çok olmuştu. O M atem e tik öğretm eni hanım , çık m ış m ıydı acab a. N esrin A karsu ? Tam b ir İstan b u l kızıydı. O nu gördükçe İstan ­ b u l’u görm üş gibi oluyordu. E n azdan b ir liseyi b itirm iş olm a­ lıydı. . O ysa kendisi O rta ikiden ayrılm ayd ı. B a b a sı İnebolu’da hay lazlık ettiğini an lay ın ca çek ip alm ıştı okuldan. Hep suçun büyüğü şu sın ıf ark ad aşı S e lim ’deydi. S ig a ra y a da, ra k ıy a d a o 22


a lıştırm ıştı. Selim de oku yam am ıştı y a ... Şim di nerde okum uş, yazm ış b ir kız görse eli a y a ğ ı tu tuluyor, konu şurken dili dolaşı­ yordu. Bu N esrin A karsu da onlard an d ı işte. A m a gene de onu g örm ek, onunla konuşm ak istiyordu. O kulun b ah çesin in önün­ de ik i üç öğrenci görünce a tın b aşın ı çekti: «Çocuklar!» dedi, «Müdür B ey içerd e mi?» «içerde» dedi en k ab acası. «D aha kim v a r içerde?» «Ahm et Bey var. A hm et Belli.» ♦Beşka?» «B aşka kim olacak.» dedi, «Hepsi bu k a d a r öğretm enlerin.» «N esrin Hanım , yok mu?» «Onu sürdüler, S ilv a n ’a gitti.» «Y aaa! Neden sürüyorlarm ış?» A k lın a B u cak M üdürü gelm işti. Selim , onun k ız ı ra h a tsız ettiğ in i söylem işti. A çığ a vuram azdı ya, S elim ’in de ak lı hep kız­ daydı. «Neden sürdü ler durup dururken?» «Bizden değildi o!» dedi, çocuk. «Peki...» dedi, «M üdürle A hm et B ey sizden mi?» «M üfettiş geldi g eçen g ü n ... Bize b irço k şey ler sordu, ifad e ­ lerim izi aldı. H afız A m ca, b a b a m a dem iş ki, eli ku lağ ınd ad ır on­ la rın de demiş, öyleleri yaram azm ış bizim buraya.» Topukladı atını. B iraz da H afız E sa t’a kızd ığın d an ... Ne ad am d ı ya. İstediğin i sürdürebiliyordu. B a b a sın d a h iç iş yoktu bu bakım dan. B ir ku rs öğretm eni E m el H anım vardı, ağzının için e giriyordu. H afız E sat g ibi d a v ra n a ca k sın bu öğretm enlere. Se lim ’i iskelenin ucunda gördü. Az önce önünden g eçeiı k am ­ yonun başındaydı. K am yon to m ru k ları denize boşaltıyord u iske­ leden. B ir sand alcı az ilerde d em irli bulunan m o tora doğru, bu suya a tılan tom ru k ları k an calay ıp çekiyordu. «Hey, Selim .» diye bağırdı, isk elen in b eri başından. A tından inm em işti. Selim sesin geldiği yöne çevird i başını. A rkadaşını gördüğü halde y av aştan alıyordu. K am yonun sürücüsüne elini kolunu sallay arak e m irle r verdi. Ç abuk olm asını söyledikten sonra isk elen in b a şın a yönelm işti. U zak tan elin i salladı. B ira z d ah a y a k la ştık ta n sonra: «Hoş geldin.» dedi, «Nerden buldun bu beygiri?» ♦Halt etm işsin sen! B a b a ’n ın v a r m ı ah ırın d a böylesi.» dedi. A k if kızm ıştı büsbütün. Sesin i d aha d a dikleştirerek: ♦Peki!» dedi, ♦Bu kam yon da n erd en a k lın a geldi, sen in Hafız'ın?» ♦Onun ak lın a g elir. D aha n eler gelecek!.. H ele şu sah il yolu yap ılsın bi!» O ysa A kif’in B a b a ’sı yolu a şa ğ ı köyden u zak laştırm ak için n e p a ra la r dökm ekteydi. K aç kez K astam o n u ’lara, A n k a ra ’la ra 23


gitm işti. Y old an vazg eçm eleri iç in ... O nıın d a ç ık a rı kam yonlar rın köye girm em esindeydi d em ek ... «Hadi, çab u k ol!» dedi, «Ben lü fe rleri koydurdum b ile ızga­ raya.» «İyi yaptın! Canım da öyle b i ra k ı çekiyordu k i...» «H afız izin v eriyor dem ek, böyle e rk en erken?» B a b a ’sı İnebolu’daydı am a h iç bozm adı: «Kim d inler H afız’ı!» dedi, «Hem oğlun a h iç k a rışm a z H a ­ fız, H urşit A ğa m ı sand ın onu!» «Adam ın altınd an atın ı alıp b u ra la ra geliyoru z iş zam anı d a aldırd ığı yok.» «Böyle a tla ra m ı b in iy or k osk oca H u rşit A ğa!.. Y a z ık onun A ğ alığına be!» Böyle diyordu am a, bu g österişli b ir a t üzerinde dim dik dur­ m ay a çalışan A k if K a ra m a n ın seyisiym iş gibi b aşın ı k a ld ıra ra k konuşm ası h iç hoşuna gitm iyordu. «Şu atı Z ülküf’ün h an ın a çek de ra h a tç a oturup içelim . Sen git, ben a h a peşinden geliyorum .» dedi. «Bekletm e beni oralard a!» D izginlerini salıverdi atın. Selim ’in çevresind e şöyle b ir h a r­ m an lad ıktan sonra geldiği yoldan döndü. A tını da b ahçey e k av ­ lan ın a ltın a çekti. Bodur A li gelm işti. A kif, onu k ap ıd a görünce seslendi: «Getir b ard akları!» dedi, «Büyüğünden b ir de kulüp rak ısı getir!» Az so n ra tepsiyle dönünce, Bodur: «Bahçede m i oturacaksınız?» diye sordu. G etirdiği b a rd a k la rı m asanın üstüne b ırak ırk en . «Ö ylesine b i y ağ m u r g eliy or ki!» dedi, b aşı yukarda. «Burda b aşlayalım d a ... B a stırın ca içeri k a ça rız . İşin ne, ta şırsın ! H ele sen b a n a şim d ilik te k lü fe r g e tir de b ir yudum içeyim , Selim gelene kadar.» İlk yudumu alm ıştı ki a ln ın a b irk a ç d am la düştü. A ldırm adı, bulut geçm iş olab ilir diye düşündü. Selim çok geçm eden gelm iş, d ükkânın önünden sesleniyordu ona: «Y ağm ur altın d a m ı içeceğ iz be!» H ızlanm ıştı birden. B od ur Ali çıra ğ ıy la m asayı taşıd ı içeri. Selim ızgarad aki lü ferlere bakıyordu: «Çok da yağlıym ış m ü barekler.» dedi, «Bu m evsim de böylesi bulunsun, şaşılacak şey. A m a ben gene de ra k ın ın y anınd a is­ ta v rit tav ad an şaşm am . Son b ire r porsiyon da istav rit koy ta ­ v a y a ... O rta yap rak ların d an k ıv ırcık sa la ta ... B ira z da taze so­ ğ a n ... Hadi b akalım şim di iş başm a, durm a!» A k if’in aklı hep kam yondaydı. D ubayla kam yon getirip, or­ m andan tom ruk çe k m e k ... Ü stelik de bunu şu k a d a r zam an d ır 24


kendisinden gizlem ek ark a d a ş m ıyd ı bu S elim be. «Haydi, k a r a k a ra düşünm e!» dedi, Selim , «Bir gü n sen de erersin m uradına!» Köşedeki ik i b alık çıy a , a n ca k otu ru n ca gözüne ilişm iş gibi seslendi: «Ooo!» dedi, «Siz de bu rd a m ıyd ınız? R a k ı m ı içiyorsunuz, b a lık m ı yiyorsunuz?» H er ikisi de önlerin e tepelem e k ılç ık yığm ışlardı. O rta la rın ­ daki geniş tepsiden, k ıtır k ıtır k ızarm ış ista v ritle ri elleriy le a lı­ y orlar, k ılçığın ı çekip çık a rd ık ta n son ra, olduğu gibi atıy orlard ı ağ ızların a. A rad a b ir ra k ı b a rd a k la rın a e l atın ca , bu kez de b alığ ı b ırak ıp sala ta y a çu llanıyorlard ı. «Boldu bu gün istavrit!» dedi, en yaşlısı, «Hava b ird en se­ rinled i m i böyle olur, k a ra y a vu ru r bu b alık lar. Y a ttık la rı suyun d eğişm esi k ey iflerin i k a ç ırır... D aha sıc a k tır kıyı su la rı... C am ­ gözler kovaladı m ı d a v u ru rla r k a ra y a ... B ilm ezlerk i biz cam ­ gözlerin de cam gözüyüz. G östeririz o n la ra ne adam olduğumuzu.» «Ne yapalım yan i R ü stem Abi.» dedi. Selim , «Toplayalım is­ ta v ritleri de k av an o zlara m ı koyalım .» «Yooo.» dedi, « ö y le bi şey dem edim. K a çm a sın la r cam göz­ lerd en ... Hepsi b ir olup a n a la rın ı a ğ la tsın la r cam gözlerin.» «Olur mu böyle şey?» «Olur m u? O lm az helbet! O lsun istiy or in sa n ... B ir gün b irleşsin ler de çu llan sın lar şu can av arlara.» S elim pek b ir şey an lay am am ıştı söylediklerinden. A rk ad a­ şın a yavaştan: «Kendimi bildim b ileli hep b öy led ir R üstem Abi.» dedi, «Söy­ ler b ir şey ler am a, yalnız ben m i? K im se b ir şey anlam az. İs­ ta n b u l’lard a da b a lık çılık etm iş, d a ly a n la rd a ... B i fa rk ı yok ora­ la rın , bizim şu Ç am alan ’dan diyor, akşam oldu mu, b a lık ç ıla r ord a da çek iy o rlar kafay ı, bu rd a da. Neden k a h rın ı çekm eli g u rbetin ? Doğru değil m i? İn ebolu’d a H adiye H anım ’ın pansiyo­ n u nda çek tik lerim izi, b ir düşün. İyi ki b ab an seni aldı da ben de kurtuldum ! B ilirsin b a b a la rım ız ı, b iri ne y a p a rsa ötek i de ondan aşağı kalm am ay a çalışır.» İçi cız etti A k if’in yeniden. O y ılla rd a b a b a sı d aha başkayd ı. B u k ıy ıla ra m otoru ilk g etiren adam dı. K ereste işlerind e de yoktu ü stü n e... Bu H afız E sat, d aha u yan ık m ıydı b abasın d an yoksa?.. Kam yonu denizden g etirtip orm and an tom ruk çek m ek n asıl onun a k lın a geliyordu ilkin? Birden toparlandı, niçin b u ra y a geldiğini anım sad ı yeniden. K endisine göre Ç ap ar Y u su f için p lâ n la r düşünmüştü. Bu gidişle o da geçecekti b abasın ı. D aha şim diden şeriti oturtm uştu Deliç a y ’ın k ıy ısın a ... Y a rın öbür gün m otor sah ibi de olur, orm an ­ d an indirdiklerini b içer, İstan b u l’a ta h ta o la ra k yollardı, hem de kendi m o toru yla... B e k ir U sta ’n m evini k a ça k k ereste de­ 25


posu haline getirm işti Y usuf. B unu b a b a sı bile bilm iyordu daha. İh b a r edip b astırm ak g erek ird i. O nun tü ylenm esi H afız’ın da işine gelm ezd i... Ha A kpelit, h a Ç a m a la n ... B iri B u cak olm uştu d a neye y aram ıştı. B ir k arak o lu vardı, b aşçav u şu y la u yu şam a­ dın m ı a l b aşın a belayı! Y en i B aşefen d i’de hiç iş y ok tu ... B u n ­ la rı a rtık H urşit A ğa’lar, H afız E sa t’la r değil, g erid en gelen ler düşünm eliydi. «Bodur Ali!» diye seslendi Selim , «İstavrit g etir, b ir porsiyon d aha. İyi pişsin! K avrulsun k ıtır k ıtır!.. Hadi içelim , arkadaşım . G eleceğim bu günlerde A k p elit’e. A lıp seni y u k a rı köye çık a ­ racağım . N erdeyse çap a b aşlay acak . A lırız elim ize b ir tü fe k ... Sözüm ona tav şan av ın a çık arız. K av lan köprüsünden g e çeri2 k a rş ıy a ... Şad u m an ’ın ta rla sın ın üstbaşınd a dolaşırız!» «G eçeriz ta a a aşağ ılara , m u h tarın g elin in in tarlasına.» diye sözünü kesecek oldu. «Acele etme.» dedi, «Hele b ira z k a y a n ın altın d a oturup bi soluk alalım ! B ire r sig ara yakalım !» «O Şad um an v a r ya, nam ussuzum , sen in neden oturduğunu anlasın , çiftesin i d ayar a ln ın ın o rta sın a ... T avşan vu ru r g ib i...» «Kolayı v a r onu n... B iz de b ir iş ç ık a rırız ona, k a rak o la g id er g e lir... M ecit E fend i’yle s ırt s ırta postalarız.» «Sonra da İnebolu’y a elleri kelepçeli. K ereste k a ça k çılığ ı b ir seneden başlıyor. M u htara yapalım bu oyunu, b ıra k tığ ı yok y a ­ k asın ı G ü lizar’ın. Am a, ne g elin ya. B i bel, bi g öğ ü sler... S en in genç kızına değişm em nam ussuzum !» ♦Değişm ediğin iyi. B i yan gözle b a k N azife’ye, toz ederim seni! Sen de aç gözünü, a çık verm em eye bak ! D eğirm enci M eh­ m et D ayı’n ın dul kızı değil o!» Tam üçüncü kad ehten so n ra a çıla ca k konuydu bu. B irb irin i k ısk an m ad ık ları belki de tek k o n u ... D um an Köyündeki D eğir­ m enci M ehm et D ayı’y a a ra d a b ir konu k giderlerdi, bol hedi­ y e le rle... H eybelerin gözlerini tık a b a sa doldururlardı, ça rşı hel­ vasınd an viskisine, sig arasın a k a d a r... Dul kızı Huriş a ra d a b ir görünürdü, sofraya öte b eri koyup k ald ırm ak için. K a fa la r tü t­ sülendi m i çık arlard ı şunu bunu be h an e e d erek ... Kız h e r se­ fe rin d e... «Yavaş! B abam geliyor!» diye on ları büsbütün k ışk ır­ tırd ı. O ysa b ab ası çok şey ler bilird i. H atırı sa y ılır çok k onu k ları vardı onun. K im i zam an k o n u k lar b irb irle rin in üzerine giderlerdi yan lışlıkla. Ev rrd ıçla rın , k ay ın la rın arasın d ayd ı. D eğirm enin ça ğ ıltısı b a şk a b ir güzellik k ata rd ı bu ik i tepe a ra sın ın görünü m üne... O jsrece sıra kendisine gelm ese de çok şey yitirm iş olm azdı konuk E vli kişilerd i g elen lerin ço ğ u ... E rtesi gün ç a rşıd a p azard a k a r­ şılaştık ların d a tak ılam rzla rd ı b irb irlerin e. K ocalı kocasız kadın­ la ra sataşm a alışkanlığı, b elki de bu rd an geliyordu A k if’in. A m a m u h tarın gelini öyle kolay ele geçecek lerd en değildi. N e v a r ki. 26


e l altınd an, el üstünden çok şey ler çev irilird i köy y erin d e... Ço­ luk çocuk bu a y la rd a eve köye g irm ezler dağda, b a y ırd a gün­ lerin i g eçirirlerd i. E lb et b ir yerde k ıstırırd ı m u h tarın gelinini. «Beğendin mi bizim dam perli kam yonu?» diye sordu, Selim . A k if bu dam perden pek b ir şey anlam am ıştı. H âlâ a k lı Güliz a r’daydı. M ehm et D ayı’n ın kızını d a çekiyordu ca n ı am a, bu G ü lizar başkaydı. Sevm ek bu m uydu yoksa?.. Doğruyu a çık la ­ m ası gerekirse o bütün k ızları seviyordu. Şu M atem atik öğret­ m eni N esrin’i, Y ıb ıl A rif’in kızı Ç içek ’i R aşit B e y ’in İstan b u l'd ak i k ız ı A yn u r’u, G a ffa r’m kızı E m in e’y i... Gölköyde okuyan Z ekiye’yi, H abibe’yi, S eh er':, M üyesser i... B a şk a ? Köyde ne k a d a r kız v a r­ s a ... N azife'y ı... B irin i az seviyordu, b irin i b ir p a rça d ah a ço k ... A m a al birini, evlen, b ir d ah a öbü r k ız la ra b a şın ı çevirip b ak m a deseler, işine gelm ezdi. Bu G ü liz a r’ı b ile... Deli oluyordu onun için. B ab ası H urşit A ğa, onu A lm an y a’d aki kocasınd an a y ırsa da onu nla everse. K açard ı b u ralard an . O nun kendisini, beğenm e­ sini, sevm esini isterd i am a, onunla evlenm ey i... İş evlenm eğe geldi mi. Köydeki k ızlard an hiç b irin i kendine yakıştıram ıyord u. Büyük kentlerd eki k ız la ra g e lin ce ... O kum uş yazm ış o la n la rın a d a kendini yakıştıram ıyord u . Y a kendisini b eğen m ezler de bil­ gisizliğini, görgüsüzlüğünü yüzüne v u ru rlarsa? D aha, çok zar m a n vardı evlenm esine. Ö nce ask erliğ i bitirm eli, babasınd an ayrı' b ir iş tutm alıydı. Şöyle b ir k a ç yüz b in lira çekip önce Cide’de, y a da İnebolu’d a b ir iş kurm alıydı. Y ol y ap ılın ca b ir iki otobüs, kam yon alıp işletm ek ... İstan b u l’a yolcu ta şım a k ... Şu k a rışık işlerin i kendi eğilim lerine göre g e liştirm ek ... D iyelim ki ta b a n ca k a ç a k çılığ ı... D aha olm azsa T rab zon ’lard an R ize’lerd en b ir u sta g e tirtip köyde gizli b ir yapım evi k u rm a k ... B a b a sı şu k a d a r yıl bu işlerin içindeydi am a, h â lâ ik in ci el olm ak tan k u rtu lam a­ m ıştı. G eçm eliydi babasını. O nu nerd eyse yeni tü ylenen Ç ap ar Y u su f bile geçiyordu işte. Hiç o lm azsa bu adam ı olsun b arınd ırm am alıyd ı gözünün önünde. H afız E sa t alıp başın ı gidiyordu. İlerd e on a da dur dem eyi düşünürdü. D aha olm azsa p artiy e gi­ re r, k arşısın a g eçerd i... «Eee yol işleri n asıl gidiyor, sizin oralard a?» dedi. Selim . «B ir Cengiz B ey v a r ki ateş gibi m ühendis... Çizip d uruyor b o y u n a... G eçen gün beni de y a n ın a a ld ı... A şağı köyden vu r­ duk yola, dağ tepe d o laştık ... S en in Şad u m an ’ın tarlasın d an da g e ç tik ... Çoluk çocu k tarlad alard ı.» «Onu da gördün m ü? N azife’yi?» «Y ıbıl A r ifin kızı Ç içek, Şad u m an ’ın kızı N azife, hep tarladalardı.» «Onu sırt s ırta saram azsm benim N azife’m le. B i tan ed ir o.» «Tek tek m i söyleyeyim . Peki, öyle olsun, ö n c e oturuyordu, annesiy le kard eşi E m riy e’nin arasınd a. M ühendis Cengiz Bey konu şm aya b aşlay ın ca b ak tı ki ta r la gidiyor ellerind en, birden 27


k a lk tı ayağa. Y üzü p a n ca r g ib i k ız a rm ıştı öfkeden. B a b a sı ters ad am ın biri. T erslik p a ra m ı ed er? T a rla n ı elind en a la n senden g ü çlü ... D ikilsen de a lacak , y atıp yu v arlan san d a ... Elind en gelse m ühendisi atın d an aşağ ı a la c a k Şad um an. M u h tar d aha k u r­ n a z ... N eden m i? Kendi ta rla la rı a ç ıla ca k yolun berisind e k alıy o r d a ondan!» İlk kez ku şku lanm ıştı S elim durum dan: «Peki, sizin ne k a d a r top rağınız v ar, D eliçay ’m ik i yanında?» diye gözlerinin içine b a k a ra k sordu. «Çok değil ca n ım ... B in dokuzyüz, ik ib in dönüm, y a tu ta r y a tutm az...» «P arça p a rça m ı, bütün mü?» «İki b in dönüm ün p arçası, bütü nü m ü olur, hepsi b ir a ra d a ... O rtasın d an da çay geçiyor.» ♦Haklı Baban.» dodi, «Burdan da yol g e çirilirse köy olduğu gibi gider. En sağlam ı. M ühendisle anlaşm ak.» Ne dem ek isted iğini an lam ıştı. P işk in liğ e v u ran b ir gülüşle: «Kolay m ı sanıyorsun bu işi sen!» dedi. «Kolay, zor, g irecek sin iste r istem ez pazarlığa. P a ra döke­ ceksin. V alile ri göreceksin. O lm azsa A n k a ra ’la ra gideceksin.» «Siz öyle m i yaptınız?» diye sordu su çlarcasın a. ♦Bizim öyle verim li ta rla m ız m ı v a r? Hepsi dağ başında. O d a ça rşı ekm eği gib i dilim d ilim ...» ♦Demek onun için yolun k ıy ıd an g eçm esine ses çıkarm ad ı Baban!» «Nerden geçerse geçsin. B a b a m önceden düşündü, işin so­ nunu. Bu kam yonu neden g etird i Ç a m a la n ’a?» «Yol a çılın ca işi kam yonculuğa döktü d em esinler d iye...» «Doğrusunu istersen, onun ne düşündüğüne n e senin a k lın erer, ne de senin B a b a ’nın. No H afızd ır o! Neyse şim dilik onla­ rın k anad ının altınd ayız y a on a b a k a lım biz!» «O nlar sağ old ukça da k an atlan ıp kendi b aşım ıza uçam ayız, bunu da böyle belle!» «İyisi m i canım ızın çek tiğ i gibi y a şa rız biz de.» «Peki öyleyse!..» dedi, S elim , «Biz de can ım ızın çek tiğ i k a d a r içelim ! Haydi bizim ih tiy a rla rın sağlığına.» Bodur A li b eklettiğ i lü ferleri sonunda g etirm işti sıcak s ıca k ... B a b aların ın şerefin e çe k tik le ri ra k ı, lâ y ık olduğu m ezeyi bul­ m uştu şim di. B ir süre lü fe rleri d id ikled iler konu şm ad an... K esilen yağm u r yeniden hızlanm ıştı. Ç ın arın k alın d alları a ltın a sığınan atı, unutm uş gibiydiler. H ızlanan y ağ m u rla bird en anım sad ılar: «Yazık!» dedi, B od ur A li, «Şu a tı k a p a lı b ir yere çe k le y ­ dik.» D ükkânın b ahçeye a çıla n k ap ısınd an b ak ıy o rlard ı. Sok ağ ın başınd an n al sesleriyle b irlik te ik i a tlı göründü: 28


«Bizim Cengiz Bey!» dedi. A k if, «İnebolu’d an geliyor.» A tlılar, b ah çen in geniş kap ısm d an girip ç ın a rın altın d a dur­ d ular. A tından a tla y a n M ühendis Cengiz, a tın ın d izginlerini yol a rk a d aşın a verip koştu içeri. Ü zerind eki n ay lon yağm urluğu h e­ m en k ap ının önünde sıyırıp A li’n in eline tutuşturdu. A k if’i g ör­ m üştü bu sırada: «Dem ek b urad ayd ın öyle mi?» dedi, «K orkarım sen de y ağ ­ m u rd an çıkam ad ın yola?» «Öyle oldu.» dedi, A kif, «Ali’n in lü ferleri yüzünden geç k a l­ d ık b iraz da. Buyru n, taze b a lık la rım ız var. H aydi b ak alım , B o­ d u r Ali. Ö nce şu a tla rı Z ülküf'ün a h ırın a çekiverin. Islan d ık ları yeter. Biz burd a sen in işini görürüz. Ö nce kadehle b ard ağ ı b ıra k m asaya. M ühendis B ey y u v arlasın k i kendine g elsin biraz.» B a rd a k la rı kald ırd ılar. K endi ta b a k la rın ı sürdü ler konu kla­ rın ın önüne. «Burdan buyru n, sizinki gelene kadar.» «Öyle b ir y ağ m u r k i...» dedi, «Korkunç! İnebolu’dan çık a r çık m az başladı. N erdeyse d önecektim . Y an ım d ak i adam dan u tan­ dım. Y ah u B ab an çok büyük adam . O nun telefonu çok işim e yarad ı. B en b ir h a fta d ır K astam onu, A n k a ra dolaşıyordum . B ü­ tü n b u ra la rı gezip d olaşm ak iş d eğil de, bütün m esele İnebolu’­ d an A kp elit’e g eçebilm ekte. B ird en a k lım a B a b a ’n ın yeni çek ­ tirdiği, telefon geldi. A radım . H u rşit Bey ç ık tı k arşım a. A m an H urşit Bey, dedim bizim a y a k işlerind e ça lışa n A lişa n ’ı telefo n a ça ğ ırtıv erin dedim k am p ta n ... Sağolsun. E m red ersiniz dedi. Ben de size b ir m üjde vereyim , dedim, y a rın yola g ray d erler g iriy o r dedim. H ayırlı olsun dedi am a, pek de sevinm edi g ib i geldi bana.» «Sevinm ez olu r m u, M ühendis Bey.» dedi A kif, «Çok sevin­ m iştir. B abam öyledir, hiç b elli etm ez sevindiğini.» S elim b iraz da gürültülü b ir d avranışla: «A m an say ın M ühendis’im!» dedi, «Siz H urşit A ğ a ’m ıza de­ ğil, önce bize m üjde ediyorsunuz d em ektir. Y ol Ç am alan ’a gel­ m eden A kp elit’e g eçem iyeceğin e g ö re m üjde önce bizim h a k k ı­ m ız, d eğil m i? Şerefin ize, sa y ın M ühendis’im . B aşarın ızın şere­ fine!» B a lık çıla rın m asası d ah a d a k a la b a lık la şm ıştı. S e lim ’in bu coşkulu k onu şm asını o n lar d a duym uşlardı. Y olun, a rtık k â ğ ıt k alem işi olm aktan çık tığ ın ı a n la m ışla r, b ire r denizci oldukları h alde gene de sevinm işlerdi. Dolu b a rd a k la rın ı k ald ırıp k a tıld ıla r b u coşkulu törene: «M ühendis B ey ’in şerefine!» Çok geçm eden Bodur A li’n in m ey h an esi düğün evine dön­ m üştü. İlkokul öğretm en leri, k ahv ed eki oyu n larını b ıra k ıp g el­ diler. İçm ek için güzel b ir vesileydi bu. D urgun g eçen ders y ı­ lın ın bu son g ü n lerine b ira z re n k k a tm a k için , içen de içm eye» 29


de ra k ı söylüyordu. K ü çük şişen in y a rısı gazoz şişesine konup verildiğinden ç ıra k u stasın a sip a rişleri ald ık ça ista v ritle rin pe­ şin den sesleniyordu: «Usta, bi gazoz.» «Bi gazoz daha.» B u gazozlard an b ir anlam çık aram ıy o rd u M ühendis Cengiz, dayanam adı: «İstavritle m i içecek ler bu gazozları?» diye sordu. «Evet M ühendis Bey.» dedi, «Sizin A lişa n ’a d a söyleyelim b ir gazoz. B alığ ın yanınd a iyi gider.» «Bodur, bi gazoz da şu ark ad aşa!» B ir işçiyle M ühendisin ay n ı m asad a içm esini doğru b u lm a­ yan A lişan, a tla rı h a n a b ıra k ıp gelm iş, k ap ının önündeki m a ­ sa y a oturm uştu. Selim 'in gönderdiği şişeyi gü lerek kabullenm işti. G ene de M ühendisinin izin v erm esini bekliyordu. G azozun, ne a n lım a geldiğini geç de o lsa a n la y a n Cengiz Topkaç, gülüm se­ yerek: «Peki.» dedi, «Sadece b ir gazoz.» B u cak M üdürü’nün de bu m utlu g eceye k atılm asın ı öneren N üfus K âtib i azın lık ta kalm ıştı. M üdür’ünün sözcüsü durum unda olan Belediye saym anı k osk oca b ir B u cak M üdürü’nün Bodur A li’nin m eyhanesine kalkıp gelm esini, h a lk la yüzgöz olm asını d ah a çok kendi çık a rı b ak ım ın d an sa k ın ca lı .bulm uştu. Başefend i, böyle yerlere a n c a k s a a t onbirde, dükkânın kap an ­ m ası gereken saatlerd e uğrardı. Son sa a tlere doğru k a tıla n Kızılaycı N ecati Yavuz: «G etirin evden benim sazım ı!» dedi, «Bu m utlu g ecey i b ir­ likte kutlayelım !» Ç ırak, d ükkânın k a rşısın d a k i evden m eydan sazını a lıp g el­ m işti. T ek b aşın a otu ran A lişan ’ı m a sa la rın a alm ışlard ı. Beledi­ yeciler. M ühendis b ir a ra b akıp da ad am ını yerinde bulam ayınca: «Alişan.» diye o rtay a seslenm işti. K a la b a lık ça b ir m asad an alm ıştı sesinin yanıtını: «Buyrun M ühendis Bey.» K ızm ıştı izinsiz y er d eğiştirm esine. E ğ er yağ m u r kesilip de y ola girerlerse, bu k a fa y la işine y aram ay acağ ın d an korkm uştu onun. M eyhanenin gürültüsünden yağm u run şa k ırtısı duyulm u­ yordu. Ç ekekteki m otorcu lar bile yağm u run tentelerd en üstlerin e g eçtiğini görünce b ire r ik işe r içe ri g iriy orlard ı. S o n gelen gem ici: «Çay yükseliyor.» diye u y arm ıştı o n ları. Ç ayın ta şm a sı evler k ad ar çek ek tek i m otorlar için de tehlikeliydi. B a lık çıla rın m asası olduğu gibi kalkıp san d alların ı sa ğ la m a alm ak için çık tıla r. He­ nüz denizden b ir tehlik e beklenem ezdi. Y a ğ m u r h ızlan d ık ça dal­ g a la r kırılıyord u üstelik. «Kaldık Ç am alan ’da.» dedi M ühendis. 30


B ab asın ın in eb o lu ’d a olduğunu b ilen Selim , kendi ad ın a eve konuk çağ ırab ilird i. B u tü r işlere elverişliyd i. H afız E sa t’ın evi. Y aln ız b ir h ab erin salın m ası y eterd i, evdekilere. E ve gidip g e­ len çıra k , h a b erle rin en acısın ı verm işti. «Sokakları su basıyor!» Bu, çay ın yükselm esi d em ek ti... Ç ay ın yükselm esi de y eni ekilen, nerdeyse çap ay a g irilm esi bek len en m ısır, fasu ly e ta r la ­ la rın ı su ların alıp götürm esi a n la m ın a gelirdi. G el gelelim , bun­ la rı kim , düşünecekti? «Şu Cide’n in çeşm esi Şıld ır şıld ır akıyor. A ç kap ıyı g ard iyan Y a r yolum a bakıyor!» D ivan sazın a eşlik eden Belediye tah sild arı, içerd ek ileri b a şk a d ü n y alara alıp götürm üştü. M u rat B aşçavu ş k ap ıd a görünm üştü, neden sonra: «Hey m illet!» dedi, «Ç am alan’ı sel bastı, siz kendi keyfinizdesiniz! Çıkın dışarı, b ira z d ah a b eklerseniz boğulacaksınız, içerde!»

DÖRT P lak m ı bu aca b a , yoksa radyo m u, diye düşündü, Şadum an Dağlı. Evde ne rad yo vardı, ne de bun a benzeyen b ir a r a ç ... Oğlu İstan b u l’dan dönmüş, b u n la rı getirm iş olam az m ıydı? D urdu dinledi, içerd en genç b ir e rk ek sesi geliyordu am a, H aru n’un sesi değildi. B ira z so n ra oğlunun d a sesini duyunca içi rahatlad ı. Ö nce sağ selam et denizden döndüğünü, so n ra bu yolculukta b ir ark ad aş bulduğunu düşünerek ra h a tla d ı... H er b i ad am ı getirm ezdi eve, biliyordu. G elin lik kız vard ı evd e... A kpelit Köyü bu k ad arın ı pek kaldırm azdı. Ne de olsa gene de can ı sıkılm ıştı. Çengiden cü m bü şten hoşlanm az değildi am a, h e r şeyin b i yeri, bi sırası v a rd ı... S a b a h sa b a h da olu r muydu bu!.. K u lluğa g irin ce k a b a k a b a öksürdü. B ir süre duyurabildim mi diye bekledi. C üm büş sürüp gidiyordu. «H a ru n » diye seslendi. «Buyur Baba!» «Hele gel.» dedi, «Ben çık m ay ım yu karı, işim v ar, gideceğim de...» O ğlu p atır p a t'r indi b asam ak lard an . «Pikap çalıy o rd u k ... A k if de yukarda!..» «Anan falan?» «O nlar teyzem lerd e...» 31


•İkiniz m isiniz?» «Bizim m otordan Sinop’lu H ay ri de v a r ... M ak in ist...» «İyi.» dedi, «Yem eğe k a la c a k la r mı?» «Anam, yiyecek b ir şey ler ay ırıp g itti. O n la r teyzem lerde yiy ecek lerm iş... B ab an d a g elirse ten ce rele re b i baksın, d ed i... K ızların da ku rsu v arm ış... O rd a yem ek p işirecek lerm iş öğ ret­ m en h an ım lan ...» «İyi, iy i... B ak ın işinize!.. G idiş n e zam an?» «Hava güzel, dedi k a p ta n ... D ışarı rü z g â rıy n a n ç ık a r gide­ riz. G idin şim di, çam aşır d eğ iştirin de gelin, dedi. K estane, ceviz yükleyip çık a rız yola dedi.» «B unlar da k ap tan sözüm o n a ... M otor suda y a ta c a k ... S iz b u rd a cüm büş yapacaksınız, öyle m i?.. K im se, k im senin işine k arışm az am m a, bizim işim ize g e lin ce ... K a rışm a y a n yok. Şu yum urta k ab ram n ı olduğu gibi indir a ş a ğ ı... Size y u m u rta la ­ zım sa, al içinden! H adi durm a, gidiyoru m ben!» B a h a ’sın ın can ı sıkkınd ı, am a neye?.. «Peki Baba.» dedi, «G örüşem ezsek v a r m ı b i isteğ in ? Nazife ’n in isted iklerin i getirdim . G österecek öğ retm en in e... Aldı, gö­ türdü!» «İyi... İy i... S ağ lıca k la n git, sa ğ lıca k la n gel! Ne isteyim sen­ d en ... D olaşık işlere girm e. Ç ıkam azsın içind en so n ra ... S en in üzerine y ık ıv e rirle r... Y o k sa m otoru H urşit A ğa'n ın ad am ları mı boşaltıyor, sizi b u ra la ra sav d ıla r d a ... A ç gözünü, gitm e ok k an ın a ltın a ... A skere de g ittin geldin, ad am oldun m u olm adın m ı, göster!» Ç oktan b asa m a k la rı çık m ıştı H arun. Y u k a rd a n sesleniyordu: «İki sepet de dolu. İk isin i de g etirey im mi?» «Büyük sepeti, dolusunu getir!» M erdivenin alt b aşın a inm ek istem iyordu, B a h a 'sın ın öğüt­ lerin i dinlem ek zorunda k a lm a m a k için. İçerd ek i a rk a d a şla rın ­ dan utanıyordu. Ç ekin erek indi. «Dediğim g ib i...» dedi, «A yağın k a ra d a olu rsa göynüm daha ra h a t olacak. K arad a ol d a ne işe g irersen , gir!.. G em ici oldu­ ğ u n a kızıyorum san m a... B en de denizciydim ... D enizaltısm dan hü cum botu na k ad ar yaptım bu işi... D enizden korktuğum dan d eğ il... B u laşık iştesin de ondan.» «Baba.» dedi sesini a lça lta ra k , «Senin bildiğin gibi d eğil iş. B u işlerin b a şk a ad am ları var. E lim izi sürm üyoruz! B iz g e m ici­ yiz, hepsi o kadar!» «Sus.» dedi, «Söyletm e b en i kötü kötü. E llerin i sürm üyormuş. Siz g em ici değil m isiniz? N erden gelip nerey e gittiğinizi bilm ez m isiniz? V ap u rlard an a tıla n sa n d ık la rın üzerine giden siz değil m isiniz? M otor kendiliğinden m i gidiyor? K arad en iz’de y an aştığ ın ız y ab an cı b an d ıra lı gem iler?.. H aritad a adı geçm e­ yen k a y a diplerinde, k u y tu y erlerd e ne işiniz v a r sizin!» 32


B ir k aç b asam ak d ah a indi H arun. B ab asın ın eline yapışa­ ra k kulluğun dibine doğru çekti. «Y avaş konuş B aba!» dedi, «D uyacaklar. O A k if’in k u la k la rı ta z ı gibidir. K u şku lanm asın b en d en ... B a b a bu işin y olları eskisi gibi değil. G üm rü kçülerd en ad am ları v a r b u n la rın ... L im anlar­ dan alıyoruz san d ık ları, a çık ta n ... G ene iskelelere indiriyoruz, m a n ifatu rad ır, bakkaliyed ir, d iy e... Eskidendi o, senin dedikle­ rin. A n latırım , öğrenm ek isterse n ... Y a ş ta h ta y a basm az A k if’in B a b a s ı... G ü m rü kler, k a ra k o lla r bağlı.» «Yaş U ıhtaya b asar m ı A ğa? B asm az helbet!.. Siz ne güne duruyorsunuz. H aberim yok benim der, sıy rılır işin içinden! Bak, oğlunu bile sokm uyor m otora!.. A k if m o tora bindi mi, y a gelin a lm ay a gidersiniz, y a da A y an cık 'tan k ereste yüklem eğe...» Llinde yum urta k ab ran ı, k ap ının önündeki ta v u k la rı ürkü­ te re k çık tı d ışarı Şad um an : «Geç geleceğim ben!» dedi, «Aşağı Köye de inerim !» «Böyle tü feklen mi?» d iy ecek ti... Caydı. «Peki Baba!» dedi, «Güle güle!» H ızla çık tı m erd ivenleri. S u ra tı k a rm a k a rışık tı. A k if b ir b a k ışta anlam ıştı: «Canını sık m ışa b en ziy or...» dedi, «Ne söyledi sen in Avcıbaşı.» «Hiç!» dedi, «Ne söy ley ecek ... B a b a lık ediyor.» «Büyüm eyiz biz. B en im ki de öyle. K ırk yaşım ıza g irsek gene on yaşınd a göbeliz, o n lara rö ro. B en im daha ask erliğ im çık ­ m adı. Sen ask erliğ in i de yaptın. K eşke B a b a ’m iki yaş küçük yazd ırm asayd ı da, yapıp bitirseydim . B a n a sözünü geçirem eyin ce, konuşm a sen, diyor, çocuksun, d aha, ask erliğ in i de yapm adın! Y ap m ad ım sa senin yüzünden diyem iyorsun. Adam olm am ızı is­ tiy o rsan yollasayd ın İstan b u l’la ra okutsaydın, diyorum . P aran m ı yoktu. İstanbul şim di de y a sa k ... Koy o rta y a şu viski şişesini be! G elen giden yok, artık . V iski san d ık ların ı k a tırla ra yükle­ yip İnebolu’ya g ötü rü rken on y aşın d a göbel değiliz. S izin isjnizin bi zorluğu yok. De r a geldiniz m i, fu nd a denize. Y a ben ne yapayım , dağ başlarınd a?» K oskoca H urşit A ğa oğlunun b aşın ı derde sok ar m ıydı? Her k a tırın yu ları b ir ad am ın elindeydi. K a tırla rın arası en azdan y ü zer ad ım ... A k if kim i zam an önde, kim i zam an g erid e... B aşı sık ıştı m ı varıp h a b er vereceğ i ad am lar vardı. O na neydi, yolda kendi b aşın a giden k a tırd a n ... A m a ağzını açıp da b ir şey söyleyem iyordu H arun. Sinop’lu H ayri de öy le... M al sah ibin in oğluydu o ... C anının çek tiğ i gibi konuşabilirdi. Ü stüne varılm azd ı onun. «Yol yapıldı m ı, ne k a tır k a la ca k , ne k a tırcı. A ltım d a m ersed os... Adam k am yo n ların ı y a n a ştıra ca k m o to ra ... Y ü k le b abam yü kle...» Y ıldız K aray el

33/3


M akinist H ayri: «Yolu olan yerlerd e k a ça k ç ılık böyle m i oluyor sanki» dedi. «M otor hep k a y a dibi a rıy o r yükünü b o şa lta c a k ... Y o l k ıy ıd an g eçti m i öldü bil b u ra la rd a k açak çılığ ı!» ♦Asıl k a ça k çılık yeni b aşlıy or b u ralard a. Y ol b ira z y u k ard an g e çece k ... S e n çık a ra ca k sın san d ık ları, b a ly a la rı, k a rto n la rı...» «Bak b u n a b ir d iyeceğim yok işte!» «B aban neden sırtın ı sıvazlayıp duruyor m ü hendislerin...» dedi Hayri. «Y alnız sırtın ı m ı?.. D ah a bu sa b a h b ıra k tım çad ırın a, b ir sandık visk iy i... B ir sandık d a M a lbo ro... Gözüm çık sın k i b ir h a fta dayandırm ıyor. A d am ların a m ı içiriy o r, d ostların a m ı gön­ deriyor, anlayam ad ım . B u viski fınd ık fıstık la k ıy ak oluyor, sen b iraz ceviz getirsene ark ad aşım ! M elot k estan e de iyi gider haa!..» A ynı b ard ağ a y arım y a rım doldurup iç tile r... H arun dolaba sokuyordu şişeyi: «Koy şunu ortaya.» dedi, «Baha’n ta v şa n k ov alıy o r şimdL A ç şu teypi de b iraz İstan b u l h av ası alalım . Ş u ödül a la n Neco’nun b ir şark ısı vardı, neydi onun adı?» «O nlar mıydı?» «O nlar... B u lsan a şunu! N eco film çevirm iş duydun mu?» «Deme!» «Film de p elerin liy m iş... B u se fe r g id er gitm ez film in i göre­ ceğim N eco’n u n ... Adı, neydi, dur b ak alım . Ş o fö r M ehm et, ta ­ m am . M üjdat G ezen’in şo fö rü ... H alit A kçatepe de otom obil ta ­ m ircisi... F e cri Ebcioğlu a ra b a sıy la geliyor, a ra b a sın ı H alit Akça tep e’ye baktırıyorm uş.» Şişeyi eline alan A kif: «Bunu A kp elit’te m i içece k tik biz.» dedi, «önü m ü z yaz. Söz veriyorum , ikinizi de alıp D eniz A tı’n a götüreceğim , B oğaz’a.» ö n ü n d ek i k ırm ızılı b ey azlı m alboro p ak etin i tu ttu ark ad aş­ ların a: «İstanbul’da yirm ibeş lir a paketi!» dedi. «Sanıyorum B aba'm sizi İstan b u l’a boş gönderm iyecek.» M akin ist H ayri güldü: «Ceviz götürüyoruz ya!» dedi. «B iraz da kestane.» «Sanıyorum k e sta n ele r burd a d ah a hızlı gidiyor.» «Belli olm uyor k i m ü barek. A rk a a rk a y a ik i bü yü k b ask ın oldu mu İstan b u l’da, ceviz de yükseliyor, k estan e de.» Ü çü bird en gülüyorlardı: «Ne söylüyordun B a h a ’na!» dedi, A kif, «A kşam a k estaney le ceviz yükleyip gideceğiz dedin, öyle mi?» «Ne diyeyim?» «Adam bi b ilse cevizin viski, k esta n en in A m erik an sig arası olduğunu.» 34


«O k ad arın ı b ilm iy o r ya, ça k o z la d ık la rı da yok değil. N e yap­ m alıydım , onu sevin dirm ek iç in ... M ısır m ı ekm eliydim .» «Tazılık yapm alıyd ın a v a giderken.» G ülüyordu A kif: «Sen şu ça n ta d a n b ir visk i d aha ç ık a r... G it, m u tfa k ta b iraz ceviz kır. B abam d a çok iş b ilir, hald en a n la r ad am ... V isk i kü­ fe le rin in üstüne ceviz doldurtuyor ki, m ezesi de üstünde olsun diye.» M akin ist H ayri de gülüyordu. İs te r istem ez o da k atılıyord u k onu şm alarına: «V iski içen ler bol bol ceviz k ırs ın la r dem ek istiyor.» dedi, H aru n’un açm ak için yapıştığı şişeyi eliyle itti: «Dur!» dedi, «O dört köşe şişeyi b ıra k da bu sefer de atlısın ­ d an aç! O nu içen lerd en aşağ ı k a lır b ir yerim iz m i v a r bizim be! Hem şu çay b a rd a k la rıy la içk in in tad ı çıkm ıyor, İstan b u l’dan viski b ard ağı g etir! Y ok, h ay ır! B u b a rd a k la rı b en alacağ ım ! Şu eve bi arm ağ an ım olsun!» H aru n’un şişeyi açtığ m ı görünce: «Haydi bakalım !» dedi, «Hak geçirm ed en dağıt! H ay ri’yi bu s efer atlam a!» «Al şişeyi, sen dağıt! B en m eze getireyim !» «Çarptı m ıydı d a tam ç a rp a r bu nam ussuz. M ideleri boş bu­ lund urm aya da gelm ez. D ur!.. E k m ek ay vası v a r m ı evde?..» «Ekşi elm a var. B ab am ra k ıy ı ek şi elm ay la içtiğind en yaz k ış ek sik olmaz!» «Tam am ! E lm a getir!» dedi, A k if, «Çal şu bizim B a s ri’nin havasını! Şu Cide’n in çeşm esi, Ş ıld ır şıld ır akıyor. A ç kap ıy ı g a rd iy an ... Y a r yolum a b ak ıy o r. En iyisinden tam oniki viski bard ağı! Çay b ard ağıy n an , viski içild iği nerde görülm üş! V iski dediğin, viski b ard ağ ıy n an içilir, tam am m ı? T am on ik i tane! H em de kristalind en!» C eplerini arad ı. A çılm ışın ı a ra rk e n b ir kapalı m alboro paketi çık ard ı. İç cebinden b ir paket d a h a ... M akin ist H ayri: «Ç ifter çifte r m alborolar.» dedi, «Söyle ark ad aşım biz yok­ k e n b u ralard a to m b alacılık m ı yapıyorsun!» «B ırak da benim le d alga geçm eyi, y ak bi sig ara! Kim k a lı­ y o r k i b u ralard a, kim e to m b alacılık yapalım ! G en çler tüm İstan ­ b u l’da, Zonguldak’ta ... K im i to rn acı, kim i tesviyeci, kim i de k ay ­ n ak çı!.. A skerliğini y ap an la r da H ollanda’da, A lam an y a’da a lı­ y o rla r soluğu.» «Yol işçileriyle oy n arsın sen de.» dedi H arun. «Oynuyoruz M ü hend islerle... H er ça d ırla rın a gidişim de iki ü ç k a rto n ... G ötür, d iyor b iz im k i... K es postayı diyorum bizim ih tiy ar,''... Senin ak lın erm ez diyor, o n la r köyüm üzün konu kları!.. Yolum uzu y ap ıy orlar bizim.» «Köyün yolundan senin ih tiy a ra n e? E ğ er yol onun işine gel35


şeydi. A şağı A kp elit'ten g e ç irtird i... O nun işine, oğlunun değil, şeytanın ak lı erm ez. B oşu n a m ı g itti A n k a ra ’lara. B u ra la rd a seksenbeş erk ek yok, seksenbeş im za topladı. Y ol istem iyoruz, ge­ çerse Y u k ard an geçsin bu yol, diye.» B a h a ’sından duyduklarını söyleyebilm ek için ca n atıyordu H arun. Am a, tutuyordu kendini gene d e... «Neyse uzatm a!» dedi H ayri, «B aba’n da buldu ki adam ını, yolu A kpolit’in üst başınd an g e ç irtiy o r... Böyle olm asa ça d ırla rın işi neydi G ökyazı’da!» Ç aktığı k ib ritle sig arasın ı y ak an H ay ri’ye: «Söndür kibritini!» dedi, «Benim tu ttuğum sig a ra böyle gazlı ç a k m ak la yakılm ak!» Ş a şk ın şaşk ın b ak an H ay ri’nin k ib ritin i b ir ü fleyişte sön­ dürdü. H ayri kızm ıştı amft, g eçiştird i öfkesini. «Son o çak m a k la rı d aha yeni m i k u llan m ay a başladın!» dedi, «A rkadaşım , biz o gazlı ça k m a k la rı üç yıl önce d ah a sizin Y ed iveren’e gelm eden kullanıyord uk. M odası ço k ta n g eçti o n la rın ... Şim di İstan b u l’da k ib rit m odası başlad ı, yeniden.» «Ben de, ta b a n ca lı ç a k m a k la rın m odasından söz edeceksin sandım.» C ebinden b ir d olm akalem çık a rd ı A kif, öğü nerek uzattı. H a­ n ın , çak m ağ ın böylesini görm em işti. O nun m e ra k la b a k tığ ın ı gö­ rünce: «Al arkad aşım !» dedi, «Senden de k ıy m etli değil ya!.. A ltı kalem , üstü çakm ak!..» «Kalem le ne işim iz olu r ki b izim ... Heves etm işin koym uş­ sun cebine. S e n şunu bi ç a k da görelim , yeter.» H ayri de görm em işti ç a k m a ğ ın böylesin i am a, b a şın ı çe ­ virip bakm ıyordu. «Boş v e r bunlara!» dedi, «İşin düştüğü zam an y a b ir yerde unutursun, y a d a çak arsın , yanm az!.. En iyisi kibrit, am a su üstünde gezenlerin işine pek y aram ıy o r. D alga başlad ı m ı sa ra ­ cak sın m u sk a gibi m u şam b a y a ... G it m o tora b a k ... M akine d aire­ sindeki bütün k ib ritler n ay lon to rb a n ın için d e... B iz g irem iyo­ ru z naylon k ılıfla ra ... K ıçım ızd ak i don bi tü rlü k u ru m u y or... B izim patronun oğlunun değil donu, tuzu bile kuru.» B ird en k a lk tı ay ağa. H aru n’a döndü: ♦A.ılk arkadaşım .» dedi, «Şu son visk ileri çek elim de çöze­ lim bu iskeled en p a la m a rla rı... B ak, h a v a nerdeyse k a ra ra c a k ... G ün b atm ad an m otorda o la lım ... D ışarı rü z g â rı başlad ı m ı ç e ­ k eriz yelkeni.» «Erken değil m i daha?..» d iyecek oldu, A kif, dinletem edi. «D aha kap tan da v a r işin için d e... A dam ın ne kah v esi var, ne m eyh an esi... M ü barek adam , m otord a mı doğdun büyüd ü n... O f’tan h e r zam an h o ca çık m az ya, a ra d a b ir k a p ta n da çık a r işte böyle!» 36


«Am a ne kaptan!» «Söz yok H am di R eis’e!» dedi, A kif, b ir m al sah ibi k u rn az­ lığıyla, «K aptan dediğin g em icisin in gözünün y aşın a bakm am alı.» «Peki, ne oturu yorsu n öyleyse. S e n m i silecek sin gözüm üzün yaşını. Seslen an a n a da gelsin tey zen d en ... G idiyoruz, de.» A kif, yakası örgülü cek etin i o m u zların a attı. K ısa kollu göm ­ leğ in henüz m evsim i değildi ya, a t n a lı büyüklüğündeki aygünlü sa a tin i b aşk a tü rlü de gösterem ezdi, köylülerine. T ek k işilik k a l­ d ırım d a a rk a a rk a y a sıralan d ılar. Şöy le ra h a t b ir k ağ n ı yolu bile yoktu, köy içinde. B oşu n a dem em işlerdi, bu kesim e «G ardiyansız hapisane» d iy e... Bu hapisaneye a n ca k k a ra d a n k a tırc ıla r, de­ nizden de k a y ık çıla rla m otorcu lar g irip ç ık a b iliy o rla rd ı... Y ıld ız­ la r, k aray eller, p o yrazlar izin v e rirse... H arun k ap ının önünde oy n ay an ç o cu k la ra seslendi: «Çocuklar!» dedi, «Toplanın bakalım !» Köy çocu k ları ço k tan duym uşlardı H arun a ğ a b ey ’lerin in g el­ diğini. K apının önünde b ek liy o rlard ı sabah tan beri. «Bu sefer size n an eli, lim onlu şek er getirdim . H alk alı şek er yok! H er b iri k âğıd a s a rılı... İsta n b u l’da b u n a k a ra m e la diyor­ la r ... Y an i k ağ ıtlı ş e k e r... H epinize ik işe r ta n e ... A la n la r şu ya­ na!» B ir sevinç y ay g arasıd ır kopm uştu. H arun, bütü n ceplerini boşalttı. A v uçlarınd a k a la n şek e rleri de A k if alm ıştı. «Çocuklar!» dedi, «Kim in a b lası güzelse şu şek erleri de ona vereceğim ! N eden m i, a b la sın a götü rsü n diye.» B ird en d u raklam a olm uştu. E n g erilerd en b ir çocu k a r k a d a ş la rın ı y a ra y a ra g eçti öne: «V er A ğabi!» dedi, «V er de a b la m a götüreyim !» «Güzel m i ablan?» «Güzel olm az m ı. Köyde bi tane.» «Y em in et!» «Gözüm çıksın!» Y em in edince ço cu k la r kızd ılar: «Sus!» dediler, «Ç arpılırsın! G özün k ö r olur.» «Y alan mı?» «Y alan! A blan v a r m ı senin?» ♦V ar ya!.. N azife Ablam !» «Vay bacaksız!» dedi, «Ton gaya b astırd ı beni! K o rk u lu r bu y u k arı A kp elit’lilerden!» H.nrun işi ta tlıy a b ağ la m a k için çocu k lard an b irin i çağırd ı. «Söyle on lara da gelsinler! A k şa m a çıkıyoru z yola!» «Peki A bi, söylerim . G üle güle!» «Sakız da isteriz Abi!» «Ne sakızı be! Ç ik let isteriz, çiklet!»


BEŞ Şad u m an D ağlı, b ir elinde in cir k u şla rıy la y u m u rta k a b ra n ı, om zunda çifte si k estan elerin altın d an yürüyordu. G özleri d allar­ daydı. T ek tü k kek liğe de ra stla n ırd ı y a bu günlerde, pek tü fe ­ ğ in tetiğin e gitm ezdi eli. Dişe d okunur b ir a v a rastlam am ıştı. B ü­ tü n k ışı sekiz çu llu k la k ap atm ıştı. O ysa köyün yeni yetm eleri, ellerind e g em ici fen eri, b ir geced e toplu yorlard ı sekiz çu llu ğ u ... Coz b ak al, k a ra b a k a l boldu. P ilavını yap tırıp yem işti. İsta n b u llu ­ la rın k a ra ta v u k d ed ikleri bu k u ş la rı... B ir sokum luktu h e r biri, n eresi tavuktu bunların!.. B ir düşünce kondu k a lk tı, a k lın ın d a lm a ... D oğru m u düşü­ nüyordu a ca b a ? D oğru değil m iy d i... İşte H urşit K aram an , işte Ç ap ar Y usuf, işte M ü h en d isler... İşte Ç a m a la n ’da H afız E sa t... N asıl da kay naşıp an laşıy o rlard ı k o la y c a ... Gözü in cir k u şların ­ d a ... «Hadi yavrum , had i sa rı kızım !» dedi. «Kon a rtık ! K on da ü çleştirelim k u şla rı... Hepsi b ir a ra y a g elirse b ir işe y a rar. Hadi u tan d ırm a Şad u m an ’ı. T am aaam ! Böyle o la ca k işte!» Elind ekini hem en koydu o racığ a. K oym asıyla om uzunda asılı tü feğe yapışıp p atlatm ası b ir oldu. Kuş, tü feğ in sesine doğru uçtu, k ıs a b ir sü re ... B ird en ilerisin e düşüverdi. «Haşşöyle! N asıl olsa yaz sonunda h iç b iriniz k a la ca k de­ ğilsiniz! B en vurm azsam , n asıl olsa b ir ça y la ğ ın k u rsa ğ ın a gide­ ceksiniz. İste r çay lak, ister leş k a rg a sı, ister ş a h in ... Hepsinin gözü gü çsü zlerd e... S en i de benden g ü çlü leri d id iklesin b ak a­ lım!» S ır a k a fa sın ı kesm eğe g elm işti kuşun. N asıl olsa ölm üştü k u ş... B ıçağ ın ı çekm işken, soktu k ın ın a ... «Şükür, kasap y an m a verm em iş beni Babam !» diye düşündü, «Çok tokadını yerdim , yoksa ustan ın. Göz göre ca n a k ıy m ak zor. A m a ad ın a avcılık dem işiz bu işin, k a sa p lık dem em işiz d e... Bi b a k ım a h ay v an k atilliğ i ik isi d e... B iri yakınd an, b iri u za k ta n ... K a ra y a çıkm azsak bizim d enizcilik de b ir çeşit avcılık. V erirsin m erm iyi uzaktan. Göz görm ed ikten sonra, gönül k a tla n ır, dersin!» Ç ad ırlar görünm üştü G ökyazı d a ... Y o l işçileri ça d ırla rın ark asın d a ça y ıra u zan m ışlar güneşliyorlard ı. Y em ek için toplan ­ m ış olacaklard ı. Y u m u rtala rı zam anınd a y etiştird iğ i için sevindi. G ökyazı, köyün en güzel çay ırıy d ı, b ira z da A k p elit’in ... «Bulm uşlar ça d ır k u ra ca k düzü.» dedi, «Az ilerisind e çay. İste r içine g ir de yıkan, ister k ıy ısın a çöm el, yap tem izliğini. Ş u ta rla n ın b akım ı olm azsa, ben de çalışırım , h iç dinlem em . Tü­ feği de astım m ı ağ aca, k a rışırım şu b a b a y iğ itle rin arasına!» U zak tan A lışan el ediyordu: «Bu y a n a ... B aştak i çadıra.» Ç ad ırlard an b iri m ü hendislerin olm alıydı y a ... H angisine ça38


¿ırıy o rd u A lişan ? Y o k s a Cengiz B e y ’in y a n ın a g irm ek y a sa k m ıydı? A lişan k estirm ed en yürüm üş, yolunu kesm işti: «Hoş geldin!» dedi. «Sordu Cengiz Bey, köyde y u m u rta bu­ lam ad ım , dedim. B ir ark ad aş kendi evinden g e tirece k ... Çok gü­ zel, al şu p arayı da k a ç ta n derse, v erirsin , dedi.» Tepesi atm ıştı b ird en Şad u m an ’m: «Bizim satılık yum urtam ız yok. Köy yerinde yu m u rtay a p ara m ı olur. Sek iz on tav u k v a rk en ... A l bu y u m u rta la rı... B u ku ş­ la rı d a al...» «Sağol, Şad u m an A ğabi. A m a p a ra sın ı alm azsan k ız a r Cen­ g iz Bey! A za rla r beni, neden verm edin, diye...» «Sen y an ın a g ir de söyle kendisine b ir ç ift sözüm olduğunu.» «İçerde çalışıy or, kendi b a şın a ... K im seyi sokm a, dediydi bar na. Ne y apsak ki?..» «Çalışıyor, öyle m i?.. Bu sa a tte ne çalışm ası bu? T am yem ek zam an ı değil mi?» «Doğru! Y em ek z a m a n ı... D ah a kendisi de b ir şey yem edi... Fınd ık, fıstık hep yed iğ i...» Ç ad ırın önüne çık m ış on lard an y a n a bakıyordu: «Geldi m i yu m u rtalar?.. Ne b ek liy o rsu n daha, v e r p arasım gitsin. B a n a üç yu m u rtay la şöyle b ir om let yap g etir, ilk önce!» «M ühendis Bey!.. B u ağ ab ey ...» «Ne istiyor d ah a...» «Sizi g örecekm iş...» «Neden görecekm iş beni. D em edin m i şim di dinlenm e za­ m a n ı d iye...» «Bey, çok k ısa...» diye g irecek oldu k onu şm alarının arasın a, Şad u m an D ağlı. K ap ı görevini yap an b ran d a içerd en çek ilm işti b ile ... İkisi de yüz yüze b a k a k alm ışlard ı. N eden so n ra kendine g elen Şadum an: «Al sen şu k u şları d a p işiriv er M ühendise...» dedi, «Yağda ik isin i k ız a rttın m ı, y u m u rtad an çok m inn ete geçer.» İn cir k u şların ı A lişan ’ın eline tu tuşturup kav lan lı köprüden k a rş ıy a geçti. Ç ayın b ir kıyısında, b ir u ç ta n b ir u ca kendi ta rla sı uzanıyordu. K ızıyla k a rıs ı ta rla n ın sın ırla rın ı yeniden çitle çe­ virm işlerd i. D eğil sığır, in san bile zor girerd i içeri. Sep et gibi örm üşlerdi. Y en i kazık lar, henüz k a b u k la rın ı dökm em işlerdi. B el­ liydi, d aha d a sık laştırm ışlard ı bu k azık ları. Ne kızdı bu N azife... A k im a koyduğunu ne y a p a r eder, or­ ta y a kordu. T a rla n ın b ir y an ın ı ta ş d u v arla çevirecek ti. B i yol koym uştu a k lın a ... A n asın ı kan d ırıp h e r gün g etireb ilse, çok tan d u v ar örülm üş b itm işti, çay ın kıyısına. M ısırların b o yların ı gözden geçird i. T a rla n ın y u k arı k esim in ­ de k a la n la rı b iraz cılızcayd ı. Su d an d a gübred en de y a ra rla n m a ­ m ışlard ı. Y ağm u r, zam an ın d a düştü m ü, a lt y and ak ilerd en daha 39


da boylu olabilirlerd i. G ü bren in de, su lam an ın d a so n u çla n ko­ ç a n verm eye b aşlay ın ca belli o lacak tı. Düpedüz boy a tm a n ın da b ir anlam ı yoktu. İş kelledeydi. M ısırla r k oçan verm ezse isterse ik i kulaç uzayıp gitsin. K a rşı ta rla d a d aha yeni uç verm iş m ı­ sırla rı görünce, "kendi m ısırla rı ile övünm ekten kendini alam adı: «V arsın koçan verm esin.» diye düşündü, «K ıyar k ıy a r in ek­ lere, öküzlere veririm . T a rla y ı istim la k tir diye yok p ah asın a alıp g ötü rm esin ler de...» D iklem esine vurdu karşıy a. H er adım da duruyor. K ızın ın a ç ­ tığ ı k a rık la rın doğrultusunda dalıp gidiyordu. «Kız Nazife!» diyordu kendini tu ta m ıy a ra k , «Hay e lin dert görm eye, senin!.. K alem le m i çizdin, ip tutm aca!..» M ısırların ilk çap ası da baştan savm a değildi. H er sapın dibi fırd olay ı kab artılm ış, doldurulm uştu. T op rak da g übre de iste­ diği k ad ar h av a alabilird i, h av an ın nem ini d e... Y ağ m u r yağ­ m asa, su lan m asa da kavrulup kalm azd ı bu m ısırla r... B ird en duraladı. Ç ıkıyor m uydu bu top rak elinden, dişini sök er g ib i... O lam azdı. B u n a h iç b ir vicd an ra z ı gelm ezdi. Duy­ d u k ları tüm yalandı. S o ra c a k tı M ü hendise... E ğ er M ühendis bu ta rla y a göz ucuyla da b a k sa kıyam az, yolu bu tarlad an g e çir­ mezdi. Y olu g eçirecek dağ, tepe, orm an m ı yoktu? Gidip sora­ ca k tı Cengiz Bey'e. Cengiz Bey, d iyecekti. Gözünü seveyim , b ir­ lik te gidip bakalım . Y azık değil m i bu ta rla y a , bu em eğe? H alı g ibi tarla, y em y eşil... T ü rk m en k ızların ın işlediği h ah g ib i... Naz ife’m hangi T ü rkm en’in kızınd an a şa ğ ı k a lır... H er m ısır kö­ künde çoluğun çocuğun em eği v a r... B ir e r b ire r ç a p a la d ılrr dip­ le rin i... Bu ta rla giderse y aşam an ın b ir tad ı k alm az o n la r için d e... Benim d ağlarım , o rm an larım v a r azb u çu k ... O n ların nesi var, bu tarlad an gayri. O ğlum un denizi v a r avu n acak. G ene de bu tarlasız y ap am ayız... B öyleyken böyle an latm alıy ım o Cengiz d enilen M ühendise. Ne de olsa m ü rekkep y alam ış adam , halden a n la r... A cır... b ize... Y ap tığ ın a pişm an olur, eğ er dedikleri doğ­ ru y sa ... Y olu n nerden geçm esi g erek irse ord an g e ç irir... B u k a ­ d ar işe yaram az yoz to p ra k la r v a rk en ... B u lu r bi kolayını!» Çiti aşm ış, çizm elerin in k o n çla rın ı a şm ay an ç a y a vurm uş gi­ diyordu. B aşın ın üstünden geçip de ta rla sın d a k i k ira z la ra konan in c ir ku şların ı bile gözü görm üyordu. B elk i ilk kez b aşı, top rağ a inm işti. Tü feği n için taşıd ığ ın d an h a b ersiz yürüyüp gidiyordu, b a şı önde. A şağı A kp elit’e m i sap acak , köy k ahv esine m i gid ecekti, yok­ sa köyün üst b aşınd an vurup k ıy ıy a T aşd ib i’ne m i in ecek, bilm i­ yordu. K estanelikten çıkıp da köy içine g irerk en kırm ızıya b oyan ­ m ış b ir ip takıld ı ay ak la rın a . T a k ılır ta k ılm a z da dik b ir ses: «Hooop.» diye gürledi, «Kör m üsün be!» Y ol işçilerinden ikisi b iraz ilerde gülüyorlardı. K endisine ses­ len en b u n la r olam azd ı... B a şın ı öfkeyle y a n a çev irin ce dört beş 40


k işilik b ir küm eyle k arşıla ştı b a k ış la rı... B a şla rın d a p a rla k çizm eli, p ark alı b iri vardı: «D aldırm ışsın hem şerim .» dedi. İpin üzerinden atlay ıp g eçeb ilird i. Az ilerd e b eyazlı k ırm ı­ zılı küçü k b ir k azığ ı sa ğ a sola k ay d ırıp d u ran ları d a b ir süre incoledi: «M ühendisiniz nerde?» diye sordu. «Onu mu görecektin?» «Görsem iyi olurdu...» «K abahat sen de...» dedi, p o stacıb aşı, y ılışa ra k , «Eğer k u şları getirm eseyd in bu sa a tte işin in b a şın d a o lacak tı. K o rk arım k u ş­ la rın üstüne b iraz da kestirecek tir.» K ü m elerin içinde b a k ışla rın ı b ir kez d ah a d olaştırıp A lişan ’ı arad ı, yoktu. ♦Peki.» dedi, «V arıp sizin A lişa n ’ı göreyim !» İşçilerin en bücürü: «Bizden do selam söyle!» dedi. G ülm ek için onun bu sözünü b ek liy o rlard ı sanki. B asıp gitti, ça d ırla ra doğru. B ir çad ırın önünde, iki işçi a y a k ta b u laşık y ık ı­ yordu. E ğ er o n la ra b ir şey sorsa, y a sa k deyip yolunu k esecek leri kuşkusuzdu. Sözde, d ah a önce M ühendisin b ir işine gönderil­ m iş gibi hızla en b aştak i ç a d ıra doğru yöneldi. O rtad a kim se­ c ik le r yoktu. Cengiz B e y ’in çad ırın ın ağ zın a gerilm iş brand a, b ir y a n a kaym ıştı. K arşıd an g örü nm em ek için ça d ırın y anınd an dolandı, çizm elerin in burnu n a b a sa ra k ... T am kap ı ağ zın a v a­ rın c a sandalyede y an otu ran b iri k a lk tı ayağa: ♦Kim sin sen?» diye dikildi önüne. ♦Ben Şadum an!» dedi, ♦Çay boyund aki dört dönüm lük ta r­ lan ın sahibi, Şad u m an Dağlı!» ♦Sen öyle bil!» dedi, «Tüm ölçüldü o r a la r... S e n in toprağın üç dönüm bile yok. D evletin so k a ğ a a ta c a k p a ra sı yok, anladın mı?» «Bizim ne D evlet’in p arasın d a gözüm üz var, ne de Devlete s a ta ca k tarlam ız! Top rağım ız a n ca bize k a ra r...» «Y ani bu sahil yolu açılm asın m ı d em ek istiyorsun.» ♦ ö y le b ir şey dediğim yok, B ev'» ♦Ne yapalım , yolu sen in ta rla n d a n g eçirm ey elim mi?» ♦Yok mu bi ça re si, b u n u n ... Ne devlet boşuna p a ra h a rc a ­ s ın ... Ne de bizim verim li to p rağ ım ıza şosad ır diye ta ş dökül­ sün!» G ülüyordu M ühendis Cengiz Topkaç. B ird en konuyu değiş­ tirm ek gereğini düşünm üş o la ca k ki: «K uşları sen gönderdin öyle mi?» dedi. «Ben gönderdim . P işireb ild iler m i b ari?.. B ira z u stalık ister b u iş!» «Nasıl p işireceklerd i? T av ad a değil mi?» 41


« ö y le de o lu r... B ir gün size b en pişirip de g etirey im , av etin e m erak lıy san ız...» «Sen bize h e r gün yu m u rta bul, yeter. N e b içim köy. K im se y u m u rta satm ıyor.» «Üç beş taze y u m u rtay sa kolay.» « ö n ce ca n ta b i... S o n ra ...» «G etiririm sa b ah ları...» «Sen m i getireceksin?..» Boş bulundu Şadum an: «B aşka kim g e tirece k ki?» diye sordu. « Y an i... Z ahm et olm az m ı? Evde ço cu k v a rsa ... Y a h u t... B i­ zim A lişan g e tirsin en iy isi...» V erecek k a rşılık b u lam am ıştı. D üşünüyordu. «Y ahu koy şu tü feğini k a p ın ın önüne!» dedi, «K arşım da di­ kilip durdukça böyle tüfekle.» Ç iftesin i b ran d ay a d ay ay ın ca elleri b oşlu k ta k a la kalm ıştı. T ü feğin kendisine yü reklilik verd iğini a n c a k onu b ıra k ın ca an­ lam ıştı. K endini b ir and a çaresiz, d ay anak sız bulm uştu: «Beyim!» dedi, «İstediğin y u m u rta olsun. İsted iğ in yağ ol­ sun, yoğurt olsu n... B u ta rla k a ld ık ça h içb iri eksik olm az evi­ m izd en ... H er g ü n kendi elim le g etiririm . Y a lv a rırım , dokunm a ta rla m a ... T a rla giderse köyde h iç birim iz k a lm a y ız ... Y aln ız ben m i? G elirk en gördüm , k a z ık la r... Köyün için e doğru uzayıp gi­ diyor. Köy içind en yol g eçti m i, ne ev k a lır, n e b ah çe kalır. H ele yol, çay k ıy ısın a indi m i ta rla d a gider, b ostan d a... Akpelit köyü dediğin ne k a d a r y e r k i... Y o l b u rd an g eçti m i yu­ k a rı köy olduğu gib i göç ed er...» «Bütün söyled iklerin doğru.» dedi M ühendis Cengiz, um ur­ sam azlıkla, «Ne yapalım y an i yol y ap m ak tan vaz m ı geçelim . B iz m ühendisiz, yol m ühendisi!» S o n ra k a lk tı yerinden g e rin e re k ... M asan ın üstünde duran viski b ard ağ ın ı aldı. K aldırıp b a k tı içindekine. B ir yudum da içe­ b ilir m iyim diye düşündü. Ne vardı içem ey ecek ... N asıl olsa a çık ha v ay a çık acak tı. Son d am lasın a k a d a r dikti. B ira z tuzlu leb lebi a ttı ağzına. «Bak dostum!» dedi, «Adın neydi, Şad um an, değil m i? Bu yaptığım yolun M ühendislikle h iç bi ilg isi yok. Düpedüz köy y o lu ... K öprü’ye en azdan ik i m ilyon lira g id ecek ... Y a z ık ... G er­ çek sahil yolu yapıldığı zam an, bu köprüden a n c a k köyün k a ­ ra s ığ ırla rı y a ra rla n a ca k . O n k ilom etrelik yolu ucuz olsun diye, biz elli kilom etreye çık arıy o ru z...» V iski şişesine yapıştı. P o rta tif m a sa n ın üstü nd eki b ard ağ ı eline alm ad an doldurm aya b aşlad ı. A ğzına k a d a r doldurduğunu a n la y ın ca eğildi, d ud aklarını b a rd a ğ a yak laştırd ı. E lini deydirm eden b ir süre içti. S o n ra ağzın ı şa p ırd a ta ra k k ald ırd ı başım : «Ne diyordum ...» diye b ıra k tığ ı yerd en b a şla m a k istedi. «Şu­ 42


nu dem ek istiyordum . P lan ın ı çizdiğim yolu b a n a diplom a ve­ re n le r görse, verd iğine v ereceğ in e la n et e d e r... B u yol ta m m em ­ lek et işi... Az gelişm iş m em lek etin yolu böyle olu r işte. K a ra d e­ n iz ’in yolunun h e r kilom etresi o rta la m a yüz m ilyon lira y a m aloluyor. K ay aları delem ezsin. İyisi m i, bizim g ibi y aparsın. K a tın sa lıv erirsin , nerd en giderse a rk a sın d a n k ro k isin i çizersin. Y ol dediğin böyle olm az, cetvel ta h ta sın ı tu ta ca k sın h a rita n ın üze­ rin e yapıştırıp çe k ece k sin ç iz g iy i... D ağ a ra stla d ın m ı, d elecek­ sin! Ç u ku ra mı ra stla d ı? D oldu racaksın! U çu ru m d an m ı geçiyor, boşlu ğa köprü yap acaksın ! B iz ırm a ğ ın üstüne bile köprü yapıp k a rş ıy a geçem iyoruz. K açıyoruz, çay d an , d ered en ... N eden k a ç ı­ yoruz, köprü çok p ah alı da ondan. Y o l u zad ık ça uzuyor. Köprü ik i m ilyon lira m ı? B u iki m ilyonu b enzin p arasıd ır, la stik par ra sıd ır diye a ra b a sahip lerine yüklüyoruz. Y a n i h a lk ın sırtına. H alkın a ra b a sı m ı v a r ... B u on m ilyon lira lık otobü sler kim in? B ilet p arasın ı v eren h alk ın d eğil mi?» Şad u m an a ltın a b ir iskem le çek ip oturm uş M ühendis Ceng iz ’i dinliyordu. «H aklısın B ey ’im !» dedi, «Çok doğru söylüyorsun! B u sahil yolu yüz yıld ır kalm ış. B a b a la rım ız , dedelerim iz düşm üşler, ak to rb a la rın ı s ırtla rın a vurup y ay an y apıldak yollara. K ış dem e­ m işler, yaz d em em işler çek m işler ç a rığ ı dağ tepe g itm işle r... B a lk a n sav aşı... Y ol yok! S e fe rb e rlik ... Y o l y o k ... İstik lâ l sa v a şı... Y ol yok. D em okrasi gelm iş, gen e yok! K a sa b a y a h â lâ k atırın sırtın d a gidip g eliyoru z... Çoğu zam an gidiyoruz da gelem iyo­ ru z ... Y o la çık am ad ığım ız d a oluyor, k a r b a stırd ı m ı... V arsın hüküm etten çağ ırsın lar!» «Eh, en sonunda siz de kavuşuyorsunuz işte yola!» dedi. «Yolun böylesi olm az olsun. T a rla , to p rak elden g ittik ten sonra!» «Yol dediğin böyle yapılır. Y a ta rla d a n g eçer, y a to p ra k ta n ... B a şk a n asıl olu r sanıyorsun!» «Am m a hep fa k irin , fu k a ra n ın tarlasın d an , top rağ ın d an ge­ çiyor!» d iyecek oldu. D ostluk k u ra r, b elk i yola g e tiririm ilerde, diye düşündü. B ard ağ ın ın dibindekini a y a k ta içen Cengiz T op kaç, yerine geçip oturm adı. Bekliyord u a y a k ta . A rtık otu rm an ın da, konuş­ m an ın da bi an lam ı k alm am ıştı, Ş ad u m an D ağlı da kalk m ıştı ayağa. «B ana m üsaade Bey!» dedi, «B iraz da bizi düşünün!.. Köy­ lüyü. E ğ er yol köy içind en g eçerse y u k a rı A kp elit’i k öreltirsin ! Çok yetim ilen ir san a! G enç ad am sın, kötü adam olam azsın sen!» «Hadi, had i...» dedi, «İşine b a k sen.» «Eyvallah Bey! K al sağ lıcak lan !.. B ir gün bize de b u y u r... S a n a elim le pişireyim av etin i de gör!» 43


«D irisini göndersen de o lu r... A m a p arasıy la, bu nd an so n ra ... Y u m u rta da bul bize. Y a rın R asih geliyor, A n k a ra ’dan, ik i üç günlüğüne! G enelm üdürlüğe gid erim belki, bizim yan ödem eler k a rm a k arışık oldu. R asih sa ğ lığ ın a bend en çok düşkündür. R a ­ sih G ü rd ilek...» Ç ad ırın b ran d asın a b ıra k tığ ı tü feğ in i arıyordu. Y ok tu b ıra k ­ tığ ı yerde. S a ğ ın a soluna b a k ın ırk en ilerde k esta n elerin dibinden b ir tü fek sesi geldi. R ah atla m ıştı b ir bakım a. A lişa n ’dı bu. K oş­ tu ğuna b a k ılırsa attığ ın ı da vurm uş olm alıydı. T ü fek sesine dı­ şa rı çık a n Cengiz Topkaç, y ü reğ i ağzın d a sordu: «Ne oluyor!» dedi, «Kim b u ra la rd a silah atan?» Onu y atıştırm ak için: «Telaşlanm a B ey ’im!» dedi, «Y ab an cı değil, sizin A lişa n ol­ malı.» «Olur mu!» dedi, «Burnum un dibinde, b ir d ah a g etirm e şu tü feğ i b u ra la ra ... Ç ağır şu ad am ı gelsin!» içe ri girm iş, cek etin i alıp çık m ıştı. Ç ad ırın önünde A lişan ’ın gelm esini bekliyordu. «Koş!» dedi, «Çabuk gelsin!» Ç ağ ırm asın a hiç g erek yoktu oysa. V urd uğu k uşu k an ad ın ­ dan tutm uş, u zak tan Ş ad u m an ’a gösteriyordu: «Saçım ın üstünden geçiyordu. U ça rk en attım . Y a ra s ı bile b elli değil ne tü fek y a...» Tü feğini övdüğü için öfk esin i unutm uştu. B irk a ç adım d aha sokuldu. «Kızdı seninki!» dedi, «Kim b ilir, kendisinden izin alm ad ığın için kızdı belkim !» «Onun neye kızdığı b elli olm az!..» Tü fekle b irlik te kuşu da uzatıyordu. «Onu da kendine pişir.» dedi, «A fiyetle ye.» Tü feğini alıp yürüdü. K ö stek li s ırtla rın a doğru vurm uştu. İkindi güneşi a rk asın d a kald ığı için gölgesi yürüdükçe uzuyordu. Y ü k sek çe b ir sırtın üzerinde durdu: «Ben o lsam ...» dedi, «Şu ç ifte cevizlerin o rd an vururdum K ay ad ib i’ne, A şağı A kp elit’le, Y u k a rı A k p elit’in ortasın d an K ü­ m e ç a lıla rın ordan, iki k a y a n ın a ra sın d a n doğru Ç ay’a ... Ç ayı g eçtik ten so n ra H urşit A ğ a ’n ın ta rla sın d a n v u ru r... K ıyıd an g e­ ç e r giderdim .» Durdu düşündü: «İşte d ananın kuyruğu da b u rd a k op ar...» dodi, Cengiz Boy,’le konuşuyordu sa n k i... «Yok g eçirem ezsin burdan!» diye çık ışı­ yordu ona. «Günahı boynuna. A ldın tık ır tık ır p a ra la rı... H erif yaş ta h ta y a b a sa r m ı? İşine gelm ez H urşit K a ra m a n ’ın. N e y a ­ p a r yapar, sa n a g eçirttirm ez yolu burdan. D ah a olm azsa...» Ö nce iki kayan ın arasın d a b ir b a y ra k gördü. S ığ ırtm a ç la r m ı bağlad ı, talim d alların a diye düşündü. Y o k sa bi yapı çatısı 44


m ı atılm ış...» Y ürü d ü o ra y a d oğ ru ... Y ü rü d ü k çe b a y ra ğ ın direği uzuyor­ du. B ira z d aha yürüyü nce bunun ça rm ık la rı, ip m erdiveni, is­ k ele sa n ca k fen eriy le b ir m otor direği olduğunu anladı. M otor olsa o lsa H urşit A ğ a’n ın y a A k p elit’idir, y a da Y e d iv e re n i, diye düşündü. H arun da b u rd a olduğuna göre m u tla k a Y ed iveren ’d ir bu. Ne işi vardı iki k a y a ara sın d a bu m otorun?.. M ersin lerin ark asın d an , b iraz da b aşın ı eğ erek denize doğru yürüdü. Y ol b iled ınlerin, ta lim lerin küm elendiği yerde bird en dikleşiyordu. M otor sanki ay a k la rın ın altın d a k alm ıştı. G eniş b ir k a las a tıl­ m ıştı, m otorun k ıçın d a n ... K u cağ ınd a san d ık la b ir g em ici in iyor­ du, ay a k la rın ın ta b a n ıy la k a la sı y ok lay a y o k la y a ... Z ift bran d a çek ilm iş b ir çatın ın a ltın a girip b ir süre gözden kayboluyordu. Bu ça tı göründüğü k a d a r olm asa g e rek diye d üşündü... İçeri g iren adam sandığı b ırak ıp hem en çık m azsa, bu ça tın ın g erisi de olm alıydı d ah a... M otorda iki k işi vard ı topu to p u ... B iri kaptand ı, şu A yanc ık ’lı Hamdi R eis, d ed ikleri a d a m ... B aş üstüne geçm iş sig a ra sın ı içiyordu. San d ıkları taşıy an da o d ışarlık lı Y a h y a ... P ekiii, H arun bu m otorun adam ı olduğu halde neden yük­ leri o n a indirtm iyordu bu k a p ta n ... B elk i K ap tan ın değil, H ur­ şit K a ra m a n ’ın işiydi b u ... M otorun am b arm ı iyice göreb ilm ek için y erin i değiştirip sağ y an ın d aki s ırta doğru süründü. G ene de görem edi am b a rın içind ekilerini. A dam ın gidişinin g elişin in h ızlan d ığ ın a b a k ılırsa , kap­ ta n çab u k olm asını istiyordu. İşleri b itin ce A kpelit iskelesine y a n aşa cak , gem icilerin i a la ca k tı. B elk i de bu b a rın a k ta n g em ici­ lerin bile b ilgisi yoktu, G em i ad am ların ın , tüm üyle b ilm em eleri gerekird i. Bu b arın ağ ın b ir de silah lı b ek çisi olm alıydı. T ü fe­ ğini om uzundan, eline aldı Şad u m an D ağlı. K u cağ ın a b ırak tı. B elind eki fişek likten b oy alı k alem le işaretlen m iş b ir fişek çıkard ı. Domuz doluşuydu bu. B aru tu nu çok koyduğundan gürültüsü de on a göre olurdu. N am ludan çık a n d um anın y erin i belli etm e­ m esi için m ersin lerin a ra s ın a g irip tetiğ e dokundu. K ay aların arasın d ak i m artılarla, ark asın d a k a la n tarlad ak i k a rg a la r tü­ fe k sesine k an atlan m ışlar, k u rtu lu şların ı a y rı yönlerde a ra m a k için uçup gitm işlerd i. D alg aların k u la k la rd a y er eden alışılm ış sesi birden çöken sessizlikle d aha da belirginleşm işti. B aşüstünde u zan an A y an cık ’lı Hamdi Reis, birden k alk m ıştı ay ağa. T ü fek sesinin nerd en geldiğini k a y alard ak i y an k ılan m a yüzünden bulup çık aram am ıştı. İki y an ın a b ak ıp duruyordu. K alasın üstünden om uzundaki san d ık la in en adam , yükünü ku­ m un üstüne silkeleyiverm iş, sesin yönünden çok k ap tanın buy­ ruğunu kolluyordu. H er ikisi de ik in ci b ir tü feğ in p atlam asını b ek lercesin e tetikteyd iler. 45


Şad u m an ik in ci fişeğ i de sürm üş bekliyordu. B u h azırlığ ın kendisi de b ilin cin e v a rm a sa b ile, b ira z d a kendini k oru m ak için olm alıydı. B ir görünm eyen k işiy e k a rşı savu nm ak iç in ... S ü r­ tü n erek eski y erin e gelm iş, y a p ra k la rın a ra sın d a n k ıy ıy ı gözlü­ yordu. K ap tan elin i kolunu sa lla y a ra k b ir şey ler söylüyordu. Depo y erin e ku llan d ıkları y eri gösteriyor, b elk i de k itley ip gelm esini öğütlüyordu. A m a durum b ird en değişm iş, depo ta ra fın d a n g e­ len b ir adam , o n lara ne yap m ası g erek tiğ in i anlatıyord u olsa olsa. T an ım ıştı Şadum an. H u rşit A ğ a n ın y a k ın ad am larınd an b i­ riydi bu. R aşit B ey ’di bu bildiği k a d a rıy la . H u rşit K a ra m a n ’ın h e sa p ların a b ak ar, d efterlerin i tu tard ı. B u ra lı değildi. A n cak senede üç beş kez gelir, nerd en geldiğini, n erey e g ittiğ in i kim se bilm ezdi. Ne v a r ki b ir İsta n b u l kokusu v a rd ı bu ad am ın üze­ rinde. Şadum an, y a p ra k la rın a ra s ın a b iraz d ah a sokuldu, «Tamam !» dedi içinden, «Şim di çık a c a k o rta y a R a şit B ey ’in R a şit B ey ’liği. E ğ er bu k ad arcık , p atırtıy la k osk oca m otoru k ald ırıp kendisi de k a ça rsa , h iç iş yok dem ekti, onun R a şit Bey'liğinde. Eliyle kum daki sand ığı gösteriyord u, ad am a. S an d ığ ı om uz­ lam asın ı söylem iş olm alıydı. T a şıy ıcı deponun yolunu tutm uştu. R aşit B ey, depoya dönm üyor, b ir k a ç ad ım atıp dört ya­ nını kolluyordu. D olaştığı a la n yüz, yüzeli ad ım ın içindeydi Şadum an’a göre, pek ald ırış etm ediği anlaşılıyord u , tü fek sesine. B eğenm işti ad am ın soğu kkanlılığını. Y a p ıla n işin, k a ça k çılık la ilgili k a rm a şık b ir iş olduğundan h iç kuşkusu k alm am ıştı. Bu san d ıklar, sabu n sandığı, şek e r sandığı olam azdı. Y a tü rlü iç­ k ile r vardı, y a sigara, y a d a ta b a n c a y la m e rm i... E sra r da, eroin de o la b ilir mi, diye düşündü? Hiç de g erek yoktu b u n ların k a ça k çılığ ın a. Hem zordu, hem de te h lik e li... V iskid en, sig a ra ­ dan p arlak iş m i vard ı bu d önem d e... N ereye gitsen, kim e ver­ sen paraydı. B ird en uyan m ıştı. M ü hendis'in b ard ağ ın d ak i de bu deponun m alıydı olsa o lsa ... K im b ilir böyle k a ç depo d aha vardı, H u rşit A ğa’n ın elinde. B ir de k alk m ış, o n la rın elind en tarlasın ı k u rtarm ay a çalışıyordu. B ird en toparlandı. N eydi bu m iskinlik. «Kim in kim den kork m ası g e re k ir be!» dedi, «O nlar benden korksu nlar. A vından k ork an ta z ıla r gibi y a p ra k la rın içine g ir­ m iş yatıyorum . Elim de d evletin verdiği, k ap ı gibi av tezkeresi var. B u tü feği can ım ın çe k tiğ i yerde kullan ırım . B en bu tüfeği insandan b a şk a h e r can lıy a, h e r ca n lı av h ay v an ın a doğrultur atarım . Her attığ ım d a da v u rm ak zorunda değilim . A rkasından u ğ u rlem ak için de atarım , tilk ilerin , ça k a lla rın . H er güm bü rtü­ den sonra, kim se vurduğun av nerd e diye soram az ban a. K afam kızdı mı boyuna dokunurum tetiğ e...» B unu nla b irlik te tetiğ in e dokunm adı ik in ci kez. Tü feğini 46


om uzuna astı. M otoru sağ y an m a a la ra k iskeleye doğru yürüdü. H av a d a a zar a z a r k ararıy o rd u . A ra d a b ir v arlığ ın ı b elli eden poyraz, su ların yüzünü k ırıştırıy o r, a lç a la n güneşin yan sıyan p a rıltıla rın ı silip götürüyordu. M em iş'in k ahv esi u z a k ta n görünene k a d a r yürüdü. G üneş batm ış, h a v a soğu r soğum az da d ışarı rü z g â rı b a şla ­ m ıştı. H urşit A ğa’n ın k ay ık h an esin in k ap ısı a ra lık tı. İçerd en ölü b ir ışık sızıyordu. M otor Taşd ibind en döner dönmez v erilecek y ü k leri h azırlıy orlard ı, içerde. H aru n’u arıyord u o rta lık ta . O n a b a ru tla saçm a ısm arlıyacak tı. İnebolu’da ateş pahasıydı, k a ra b o rsa d a n aldığı iç in ... Hele k u rşu n h iç bulunm uyordu. M ısırla r k elle verdi m i dom uzlar da çık a rd ı g e celeri... İr i sa çm a la r bile işlem ezdi, kolay kolay d eri­ lerine. O n lara k u rşu n gerekird i. İstediği biçim de dökerdi, eline p a rça kurşu n g eçti m i... Kahvede kim se kalm am ıştı. S a r ı M em iş ocağ ı dürtükleyip duruyordu. Şad u m an ’ı k apıd a görünce b ıra k tı m aşayı: «Ooo Şad um an A ğabi!» dedi, «Gel, buyur b ak alım ! H angi rü z g â r a ttı ak şam akşam ?..» «Hangi rü zgâr a ta ca k , d ışarı rü zg ârı. U ğradı m ı bizim oğlan bugün, kahveye?» «M otordan ç ık ın ca b ir uğradıydı, son ra bilm em ne oldu?» A ğzını a ra m a k için sordu: «Sakın m otor k alk ıp gitm esin, g örecek tim oğlanı.» Kuşkulu kuşkulu bakıyord u, Ş ad u m an ’ın yüzüne: «Gitm ez A ğabi!» dedi. «Neden gitm ezm iş, o rta d a görünm ed iğine b a k ılırsa ...» «G elir nerd eyse...» «Y ani b u rad a m ı dem ek istiyorsun?» «Onun gibi b ir şey.» «Yahu bu m otor deniz y arıld ı da için e girm edi y a ...» «O tur A ğabi!» dedi gülerek, «Telaşlanm a!.. Ne tela şla n ıy o r­ sun? O tu r bi çay iç ... Çay b a y a t... S a n a az şek erli b ir kahve yapayım da iç! B ira z öfkelisin, iç de öfk en dağılsın.» Şadum an, cam ın önündeki m a sa y a iskem lesini k a y d ıra ra k oturdu. O ğlu kahveye u ğram ad an g eçerse, görüp çağırm alıyd ı. «Böyledir bunlar.» dedi, «Denizden g e lirler de b a b a la rın ı gör­ m eden çekip giderler. Biz de böyle değil m iydik gençliğim izde?.. B abam ız da denizdi, anam ız d a ... Az d aha k arım ız da deniz oluyordu ki, dur, dedim, o k a d a r uzun boylu değil!.. A çtım bu k a h v ey i... S a ğ olsun H urşit A ğa, geç, otu r dedi de köylü oldu­ ğum uzu belleyebildik.» «Sen m i köylüsün?» dedi, «Kaç dönüm to p rağ ın var?» «Canım, toprağa ne b ak ıy o rsu n sen. Bu köyde k a m ım doyu­ y or m u benim , ona bak!» «Bu köyde k a m ın n eylen doyuyor? Ekm eğini to p rak tan m ı ç ı­ 47


karıyorsun?» •Yooo! Ne top rağı? K im to p ra k ta n ekm eğin i çık a ra b iliy o r k i... K im in k aç dönüm toprağı v a r buralarda?..» «V ar canım , olm az olu r m u? D iyelim ki H urşit A ğ a...» «V ar... A llah verm iş...» «Ekm eğini çık a rsın diye m i? S en in H u rşit A ğ a’n b u n ca yıl­ d ır ekm eği to p raktan m ı çıkarıyor?» «B irazını to p raktan değil m i A ğ ab i...» «B irazını to p raktan , b irazın ı sudan, b ira z ın ı da havadan. Hem de daha çoğunu havadan. S e n de onun gibi değil m isin?» «O k ad ar d erinine gitm e! Al şu kahveni iç, çok k a rıştırm a ! Hem A ğabi ben tüfekten , ta b a n ca d a n çok k ork arım . Şunu a k ­ lım dayken k ap ın ın ark asın d ak i çiviye asayım da ra h a tç a ko­ nuşalım !..» «Al, as b akalım ! İçinde fişek yok. K ent görm üş adam ız biz. B ir yere g irerk en tü feğim izi b oşaltm asın ı biliriz.» T üfeği eline alan S a rı M emiş: «Hay M aşallah!» dedi, «Ne tü fek ya! R a h a t bi on bini v a r bunun! Böyle bi tü feğim olsa, nam ussuzum h iç durm az d ağ a ç ı­ kardım !» «Ağan izin verm ez d ağ a çık m an a. İşin bu rd a iyidir. Hiç ses etme!» «Geçinip gidiyoruz işte! B u y a şta n son ra g u rbet k a h rı çekem eyiz biz.» «Hadi ordan!» dedi, «Senin elind en g u rb e tçilik de gelir, pa­ z a rcılık d a... A rad a b ir k a tırla rın y u ların d an tutup Azdavay la n , D ad ayları dolaşan sen değil m isin?» «Bilirsin neden d o laştığ ım ı... A rad a bi çorap toplarım , yün ço ra p ... İnebolu’da satarım . S oğ u k su ’da C id e’d e... Ş en p a z a r’d a ... Z em heri b astırd ı mı m o torlar sa n d a lla r ç e k e k te ... B en de çe k e ­ rim kahvenin k ap ısın ı...» «Peki m otorcu lar, sa n d a lcıla r nerde?» «E vlerind e... O cak b aşın d a...» «Yalı k ah v eleri dururken, g em ici kısm ı ocak b aşın d a k ü l k a ­ rış tırır mı?» «Ağabi çok k u rca la m a diyorum sana! İn sa n bi k ere to p rak ­ tan, denizden koptu mu h e r bi işe burnunu sokar. Baş, b a şa b a ğ lı... B aş da ş eria ta b ağ lıy m ış... Y a n i y a s a la ra ... H erkesin y a ­ sası da kendine göre. B iz başım ızı b a ğ la y a ca k s a ğ ltm bi y asa arıyoruz. K im in y asasın ı sağlam görü rsek on a bağlanıyoruz.» «B ağlarken de gem ici düğüm ü atıyorsu n ki, çek çek kop­ m asın diye.» K fh v e ci S a rı M em iş, işi ta tlıy a b ağ lay ıp k ap atm ak için zor­ lam a b ir gülüşle: «Kafam ız kopuyor, düğüm kopm uyor. Biliyorsun, köpeklik b izim ki...» 48


Y oldan g eçen leri görm ek için a y a ğ a k a lk a n Şad um an Dağlı: «Nerde kaldı bizim kiler?» dedi, «Geç k ald ılar...» «Er geç g elecek ler, ne telaşlanıyorsu n ?.. D ah a m otor da yok o rtalard a...» T am ayağınd aki çizm elerd en b irin i çık arıy ord u ki k ap ı açıldı, içeriye M u htar M ecit Efend i girdi: E lini istem eye istem eye se­ lam niyetine b aşın a kald ırıp ind ird ikten son ra dönüp gitm ek is­ te r gibi b ir süre bekledi. Y orgu n b ir h a li vardı. B a şk a b ir m a ­ say a yönelip o tu racak sand alye arıyordu k i, Şadum an: «Gel, buyur.* dedi, «Ne k açıy orsu n benden?» A yağını sık tığ ı için çık ard ığ ı çizm eyi yeniden giydi. M asa­ sınd a y er gösterdi M u h tar’a. «Canın sıkılm ışa benziyor!» dedi, Şadum an, «Bak M em iş, sor ne içiy o r M ecit Efendi?» «Az şekerli bi kahv e yap. Ş e k e r koy m asan da o lu r... Cezve­ nin bulaşığıyla!..» B aşın ı çevirm eden, soru ların k a rşılığ ın ı verdi: «Sıkılm ış da ne kelim e!.. C an b u rnu m u n ucu n d a... P ek i se­ nin ne işin v a r akşam ak şam b u ra la rd a ? Kendi can ın ın sıkılm ışlığın ı beni konuşturup da m ı d ağ ıtm ak istiyorsun?» «O ğlana baktıydım da b u ralard a...» «H arun’a mı?» dedi, «G eliyor H aru n ... Şim di g e çer önüm üz­ d en ... Y an ın d a d a...» B aşın ı kahve ocağ ın d an y an a çevird i, öylece de kaldı. «Kim vardı y anınd a? O lsa olsa H urşit A ğa nın oğludur.» «O dürzü işte. B ir de m a k in ist... Y ed iv eren ’in m ak inisti, Hayr i... O çocuğun da b aşın ı b ela y a sokacaklar.» «îyi de m a k in isttir h a a ...» diye la fa k a rıştı k ahv eci M emiş. «G eçen ay, A kp elit’in m ak inesi istop etti. Y elk en k ürek getirip d em irlediler köy a ltın a ... U ğraştı m otorun m akinisti Ekrem , tam bi h a fta ... Görünürde ne k ırığ ı belli, ne çık ığ ı!.. Bu H ayri v a r ya, S in o p ’lu H ayri, m ak in en in bi p a rça sın ı söktü, benzin ten ek esi­ n in içine attı. B ir iki deliğini üfledi, ta k tı, m otor fayrap !.. Ç ap ar Y u su f beş bin lira vereyim , b a n a geç, demiş. O lm az demiş, Sin op ’lu Hayri. A ltı b in vereyim , aah!.. Y edibin?.. S a ğ ol, aldı­ ğım p ara yetiyor b a n a dem iş. Peki k a z a n c a o rta k olalım , dem iş Y usu f, ne dese b eğ en irsin ? Dem iş ki, o rta k olurum am a. k a ça k m al sökm em m otora, razı m ısın?» «Hiç Y u su f razı g e lir m i? N am uslu çocu k, A llah selam et ver­ sin! E e e ... K a çak çılık yap m ayın ca, ta b a n c a y la fişek getirip el altın d an sürm eyince m otorun ne y a ra rı olacak Y u su f’a! B ak geçiyor, senin H arun! Ç ağıray ım mı?» O ysa H aru n’la A k if kahveye yönelm işlerdi. îçerd ek ileri gö­ rü n ce, H aru n’u çekip götürm ek istedi ark ad aşı. Şadum an, hem en fırla d ı yerinden. K apıd an seslendi oğluna: «Harun! Hele b ak biraz!» Y ıld ız K aray el

49/4


S a n k i b ab asın ın a y a ğ ın a gelm esin i b ek ler g ib i duruyordu iki ark ad aşın ın arasınd a. «İşim iz acele B aba!» dedi, «Bi şey m i söyleyecektin?» B irk aç ad ım ata n Şad u m an D ağlı: «Yolcu m usunuz akşam a?» diye sordu. «Motor y an aştı iskeleye. Ç ıkıyoruz yola.» «Şey lazım dı b an a...» «A nladım ... B aru tlan , saçm a...» «Bir iki kilo da k u rşu n ... D om uzlar nerd eyse m ısır ta rla ­ la rın a in er...» «Peki ku rşu n da g e tiririm ... B ir ik i k ilo...» M otor iskelede diyordu ya, T aşd ib i’nden yeni k ıvrılm ıştı köy altına. «Bi çay iç e r miydiniz?..» «Yok, sağ ol B aba! G idelim biz!» «Hadi, yolunuz a çık olsun!» •Sağ ol Baba!..» Durdu, h e r zam anki öğüdünü verm eyi düşündü. H urşit Kara m an 'ın oğlundan çekindi. A rk a la rın d a n yutkundu kaldı. K ahveye döndüğü zam an. M uhtar: «G elm ediler öyle mi?» dedi, «Hiç g e lirle r m i? N e yüzle gel­ sinler.» B ird en k a şla rı çatıld ı Ş ad u m an ’ın: «Söyle!» dedi, «Bi h alt m ı işledi Harun?» D ik dik yüzüne b ak tı M u h tar M ecit Efendi: «Daha bi h a lt işlemedi.» dedi, «Daha işlem edi ya, eli k u la ­ ğ ın d a... Bu A k if'le arkad aşlığ ı uzun sü rerse çok h a ltla r işler. O işlem ese de işlenm iş o la n la rı onun üstüne y ık ıv erirler, k a lk a ­ m az altından!» Onu, k a ça k çılık işlerind en söz ediyor sanıyor, h a k veriyordu. Hep aynı şey leri söylem iyor muydu, oğluna. O ysa M u h tar’ın derdi çok değişikti. K ahveci M em iş’ten çek in iy or, açıklam ıyord u. Hem ondan çekiniyordu, hem de onun a ra cılığ ıy la bu ad am ın a y ağ ın ı denk alm asın ı d uyu rm ayı düşünüyordu. N asıl o lsa k u ­ lağ ın a gelen leri y etiştirecek ti. A k if’e a n la tm a sa bile m u tlak a H urşit A ğ a’y a d uyu racaktı. G örevi de bu değil m iydi. S a rı Mem iş’in! «Gözümden k a çtığ ın ı sa n ıy o rla r...» diye sürdürdü konuş­ m asını, «Kör b elliy o rlar beni. B i gözüm köyde, bu g ib ilerin üze­ rin d e... B i gözüm de k arak o ld a, K ay m ak am d a... B i adam yirm i ik i yıld ır bi köyde M u htarsa, v a rd ır bi eğilip b a k a c a k yanı.» Ş aşırm ıştı Şadum an. B u adam hiç böyle konuşm azdı. U cu dönüp dolaşıp H urşit A ğ a ’yı b u lan k on u şm alard a dilini tu tm a ­ sını bilirdi. Şim di ne olm uştu da. ağzınd aki b a k la y ı çık arm ış, dikine dikine konuşuyordu? «Bu köyü n nam usu bend en sorulur, k ah v eci M em iş, H urşit 50


A ğ a ’dan sorulm az!» «Doğru.» dedi, «Neye verd ik sa n a oyumuzu. B u A k p elit’in M u h tar’ı sensin, H urşit A ğ a değil!» ♦D arılm a, gücenm e yok Şad um an, bu oğlunun gidişatınd an ötürü aram ızın bozulm asını istem em ! D izgin lerini eline a la ca k m ısın, b aşın a dolayıp salıv erecek m isin, köyü n içine?» K a ça k çılık işiyle köyü n nam usunun bi b ağ lan tısı o la b ilir m i diye düşündü. H ayır, olam azdı. K a ça k ç ılık başkayd ı, nam u s gene başk a. Bunu açık la sa da Şad um an kendi ağ zıy la y ak alanm asa. ♦Y ani...» dedi, «B ir nam ussuzluğunu mu gördün H aru n’un. Söyle de m otordan çekip k ap atıv eriy im onu sam anlığa!.. B sn im ç iftey e de domuz dolusunu sürüp n ö b etçi d urayım kapısında!» «Bilirim yaparsın. Şim d i sord u k larım a b ir cevap v e r... Bu köyün d elikan lıların d an to rn acıd ır, tesviyecid ir, k ay n ak çıd ır diye İsta n b u l'a gidip de k a rısın ı k ızın ı bu rd a b ıra k a n v a r mı?» «V ar, olm az olur mu?» «A lam anya’y a gidip do b ırakan?» «Alnm unya’ya giden de var, çoook.» «A skere giden?» «Olmaz olur m u? K a n ın ız ı da m ı ask ere g ötü recektik gid er­ ken.» «B unların nam usu önce kendilerinden, sonra, köyün M u hta­ rın d an sorulm az mı?» «Sorulur sorulm az olu r mu?» «Hadi, onlarınki M u h ta r’dan sorulm asın. B en im b ir ik i yıllık gelinim in nam usu?» «Helbet senden so ru lacak ilk ö n ce... S o n ra hepim izd en... Kız evlat sahibiyiz.» «iyi söyledin. P ekiii, ne oluyor oğlun, h e r seferden dönüşün­ de bu dürzüyle b ir olup bizim evin önünde dolaşm ak, bizim Güliz a r’a sataşm ak ... Az önce y u k ard a k a v la n ın altınd an k ov ala­ dım o n la rı... Ne içtilerse içm işler, b u ru n la rın ın u çla rın ı görm ü­ y o rla r... G ü lizar suya gidecek kuyu b aşın a, gidem ez on ların şer­ rin d en ... Neymiş, kav lan ın dibinde otu rm ak d a m ı yasakm ış. Ben, ağzım ı açıp da n am u su y la otu ra n a kim y asak ed eb ilir derdemez, biz nam ussuz m uyuz diye d ikilm ezler m i k a rşım a ... Al b a şın a belayı. Az önce u ğ rattım da önüm den, indim çarşıya.» «Dem ek bizim kin in suçu, bu ad am a k a fa d a rlık e tm ek ... U y ar­ dın beni sağol. M otor döndü mü, tutup y ak asın d an çek eceğ im b ir kenara. Peşini b ıra k ırsa m b a n a da Şad um an d em esinler... Kıpırdadı m ı, tuttuğum gibi sam anlığa. Ç am aşır d eğiştirecekse sa m an lık ta değiştirsin!» «Belim izi doğrultm am ız için v arsın , bi yıl d ah a k alm ayıversiıı oralard a bizim oğlan. K arısın d an d eğil de köyünden u fa k b ir kuşkusu o lsa kalkıp gid er m iydi! İzin li geldiğinde k a rısı ç ıt­ la tır diye ödüm koptu, y e r bu oğlanı, güçlü kuvvetli adam ! B a ­ 51


şım ıza iş aça r. Gözü k a ra d ır oğlum un. H urşit A ğ a ’d ır M ürşit A ğ a ’d ır dinlem ez. Y o la getirin cey e k ad ar, gözlerim e uyku g ir­ m edi. A k if in k a fad arı da b ir sen in oğlan, b ir de Ç am alan da H afız'ın oğlu Selim . B u S e lim senin oğ lan g ib i de d eğ il... K a ra ­ kol y a k a silkiyorm uş. A m a iş o ra y a dökülm esin. E skisinde hiç iş yoktu am a, yeni K arak o l K om utanı, y ü rekli b irin e benziyor.» «O nların şım arık lığ ın ın önüne g eçm ek zor. P ara y ı bizim gibi a lın teriyle kazan m ıy o rlar ki.» M u htar içtiğ i k ahv enin p a ra sın ı v erm ek için o cağ a doğru y ürürken, Şad um an yolunu kesti: «Müsade et M ecit E lend i, bizim kahv em iz dost kahvesi, ağ a k ahvesi değil.» ♦Sağol!» dedi, «Dost bilm esem , ak şam akşam açılm azdım bu kad ar. Kendi işim i kendim görm eye bakard ım . S a n a , yalnız oğ­ lun için değil, bu dürzünün şurdan bu rd an gelen k a fa d a rla rı için, uyan ık d uralım diye açıldım . F ey zi’n in a şçı d ükkânı a k şa m la n Topane g azin o ların a dönüyor. Yedi köyün iti kopuğu orda!» «Uyardın, iyi de yaptın M ecit Efendi! B en i h er zam an y a ­ nınd a bil! V a r sağlıcaklan.» Ne yan a gidiyor diye b a k tı ark asın d an , y a lıy a sapm ıştı tam H urşit A ğ a’n ın d ükkânının önünden. İçin e kuşku g irm işlerin d al­ g ın lığıy la g ittik çe de hızlanıyordu. Y ediveren, çok tan yanaşm ış o la ca k tı iskeleye. K ay ık h an e­ den kestan e ceviz yükleyeceklerd i. H ala sefere çık abiliy ord u bu ay la rd a bile. H urşit A ğ a’ya sorarsan , İnebolu 'ya b ak kaliy e ge­ tire cek tir m otor, İstan b u l’dan. Y a ğ g e tirece k tir. S a b u n g e tire ­ cek tir. K estaneyle ceviz, m azot p arasın ı karşılam az m otoru n ... Şad u m an D ağlı da çık m ıştı kahveden. Y a h y a doğru yürüdü b ir sure. M otoru görünce rah atlad ı. O ğlunu tanıd ı, k a la sın üs­ tünde. O m uzundaki çu v alla sendeliyordu. D oğruydu dem ek iç ­ tik le ri... A skerliğini yapm ış adam dı, n e olurdu içerse!.. A la ca k a ra n lık ta seçem iyordu m otoru yükleyenleri. K aptan bile yard ım ediyordu, yüklenm esine. M ak in ist dedikleri d elikanlı da, y ü kleyenler arasınd ayd ı. D em ek b ir a y ak önce y ola ç ık a ­ caklard ı. H ava da tam gelin h a v a sı... B a y ılırd ı böyle hav ad a yolculu­ ğ a ... G ençliğinde y elken k ü rek çok yolculuk etm işti, beş a ltı ton ­ luk sa n d a lla rla ... K erem pe fen eri, bu saatlerd e ça k ıo sönm eye b a şla r yolculuğun, in san ın için e işleyen g aripliğine k a rm a k a rı­ şık an lam lar katard ı. Köy, b ird en dönülm ez u z a k lık la rın sisinde yok oluverirdi gözlerden. Ne v arsa, ilerdeydi a rtık , san d alın b u r­ nunda. Y en i m em leketler, yeni d ostlar yeni sev g ililer... Lim an­ lar, gazinolar, m eyhaneler, b a rla r, b a r k ız la rı... Evet, b ir zam an­ la r bu yan ı da olm uştu Şad u m an D ağ lı’n ın ... B itm ey ecek sanılan b ah riy e askerliğ i bitm iş köy yaşam ı b aşlam ıştı, toprağın ç ile s i.._. B a ş k a la n n ın çık a rm a o rm an k a ç a k ç ılığ ı... O zam an da H urşit 52


K a ra m a n ’m b ab ası v ard ı. H acı M a h ir... Ne k a y ın la r, m eşeler, k estan e a ğ a çla rı çek m işti, onun k ızağ ınd ak i te k n e le r iç in ... Ne ceviz to m ru kları ne direkler, se re n le r... K a rış k arış bilird i k e ­ re ste y a ta k la rın ı... O nun k estirip de sak lad ığ ı y erleri, değil or­ m a n koru m a m em u rları, şey tan ü stü nd en geçip gitse bulam azdı. Bu yüzden bölük bölü ktü u y k u la rı... H âlâ gecen in b ir yarısınd a, gözleri bird en a ra la n ırsa , o g ü n lerin alışkanlığınd and ır. Şim di devir değişm iş, esk i k a ç a k ç ılık la r k alm am ıştı. Ne ki, tüm silinip gitm em iş, günün k o şu lla rın a u y arak biçim değiştir­ m işti. A rtık Ç ap ar Y u su f’un bile şe riti vardı, k ereste k a ça k çılığ ı d ah a hızlı sürüp gidiyordu ya, b u n a yenileri eklenm işti yeni b içim lere bürünüp sig a ra k a ça k çılığ ı, viski k a ç a k ç ılığ ı... Kim b ilir, eroin e sra r da k arışm ış olabilird i b u n lar arasın a. G en çli­ ğinde çak m ak taşı k a ça k çılığ ı, sig a ra kâğıd ı k a ça k çılığ ı bile k a ­ b ad ayı işiydi. Şim di bu işi tüyü bitm ed ik d elikan lılar yapıyordu... O ğlu da ister istem ez düşecekti o n la rın arasın a. B ir gün ense­ lenirse e leb aşılar a ra s ın a bile g e çece k ti adı, son ra çok sa ta n g a ­ zetelerin b irin ci s a y fa la rın a ... M otorun iskele, san cak fe n e rle ri yanm ıştı. H ava iyiden iyiye k arard ığ ın d an suyun üstünde m otord an bu ışık la r k a lm ıştı y al­ nızca. B ir de m akine bölüm ünün silik ışığ ı... Ç ekilen çapanın z in cir h ırıltıla rı... T atlı b ir poyraz, d ışarı rü zg ârın ı b a stıra ra k bu sesleri k u lak ların a k ad ar getiriyordu. «Haydi yolunuz açık olsun!» diye b ir dilek g eçti içinden. S ağ om zundaki tüfeği soluna geçirdi. B o şta k a la n elini denizden ya­ n a b ir k aç kez salladı: «U ğurlar ela!» M akinenin hem en b ir-d o k u n u şta b a şla y a n p a ta p a tla rı ge­ cen in suskunluğunda d ileklerin in k a rşılığ ı o la ra k dile gelm işti sa n k i... N ereye gidiyorlard ı, İsta n b u l’a m ı? Bunu bilse bilse eğer içindeyse o bilirdi. O R aşit Bey d ed ikleri k a rışık ad am ... O ğlu­ nun g eleceğ i k im lerin elindeydi? İçin i çek ti köy içine yön elir­ k e n ... Y etm iyordu, K arad en iz’in ç ile s i... Yetm iyordu y ıld ızı... K a­ ra y e li... Hele Y ıldız K a ra y e li... Az geliyordu, bu g en cecik deli­ k a n lıla ra ... B ir de H u rşit A ğ a ’lar, R a şit B ey ’ler, A ğa göbelleri A k ifler, S e lim ler... Y en i A ğa özentileri Ç ap ar Y u su fla r... E n k ö­ tüsü, kötünün de kötüsü okuyup yazm ış satılık a d a m la r... Şad um an tü feğini öfkeyle sağ om uzuna geçirdi, tu ttu evinin yolunu.

ALTI A şağı A kp elit’in ça rşı içine küm elenm iş evlerinin önünden g e çtik ten son ra o rta lık büsbü tün lcararıverm işti. Y en i zengin­ lerin e v le rin d e n ' sızan ışık la r ça rşı k ald ırım ların ı ışıtm ış, çiz­ 53


m elerin in burnu nu sa ğ a so la çarp m ad an Ç u kurm eşe’ye k ad ar gelm işti. A vcı yürüyüşüyle en azdan b ir s a a tlik yolu vard ı da­ h a ... «Ne h a lt etm eğe bu A şağ ı A k p elit’e in dim ...» diye ken­ dini suçluyordu. O ysa b ir yol M ühendisi gibi sahild en g eçecek şoseye o n ların deyim iyle, b ir «Güzergâh» b u lm ak için yönel­ m işti. Kendi ak lın a göre en tu ta rlısın ı bulm uştu d a ... N eden yol T aşd ib i’ne sapm ıyordu? Ç ap ar Y u su f’un ta rla sın d a n geçip de H urşit A ğ a’nm ta rla la rın a vurm uyordu? «Sahil Y olu»nun Kavlan aü zü ’nde ne işi vardı? O ra y a da ned en tepedeki Y u k a rı Akpelit evlerini kavlan tom ruğu bud ar g ibi d alını y ap rağ ın ı bu­ d ay arak iniyordu? Y ol işte elleri ara sın d a y ü rü r gibi yürüdüğü şu A kpelit yolundan g cçirilem ez m iydi? Şim di bile sık ışın ca köyden köye öküz a ra b a s ıy la bile gidilm iyor muydu? B ah çe içindeki T o ram a n H alil’in evini seçebilm işti. M ısır heven klerin i kuruttuğu ça rd a k nerd eyse y ola k ad ar uzanıyordu. K ör b ir ışık yanıyordu dam da. K ızıyla k a rısı, in ek lere b a k m ay a inm iş olacaklard ı. Kendi in ek leri geldi aklın a. Şu M ühendis ce ­ nab etin e h er sabah süt y o lla sa ... Hiç kim se sütünü d ışarı v er­ m ezdi bu köyde. Bu adam da p a ray la istese, kim se süt verm ezdi. G elenekti, evden d ışarı çiğ de olsa, pişm iş de olsa sütü n ç ık ­ m a m a sı... O kula gid erk en E m riy e’yle y o lla sa .:. G elenek m elen ek d inlem ese... Ü ç beş ta n e de taze y u m u rta ... Ç ocukların a yedirm ese de, ona yedirse? B a y ılırla rd ı d ışa rlık lıla r yum urtayı sütle çalk alay ıp içm eğ e... M ühendis de İsta n b u llu o lacak tı h er­ h a ld e ... Hep bu İs ta n b u llu la r okuyup adam o lu rla rd ı... Adam o lm a k ... A dam ha!.. O ku m ak b aşkayd ı, adam olm ak g ene b a ş­ k a ... H urşit A ğ a’nm p ara sın a puluna viskisine, sig a ra sın a ta ­ m ah ederek yolu fa k ir fu k a ra n ın ta rla sın d a n g eçirm ek adam ­ lık m ıydı? H urşit A ğa’nın ad a m lığ ı... S o n ra Ç ap ar Y usu f'u n adam ­ lığ ı... B ütü n bu ad am lık la rın çok eğ ilip b a k a c a k a ç ık y an ları, ayıp y a n la rı vardı. Ay çık m am ıştı d ah a... G öz gözü görm üyordu. E ğ er a y a k la n alışm ış olm asa b ir adım atam azd ı. N e yol belliydi, ne iz ... To­ ra m a n H alil’in evi çok g erilerd e kalm ıştı. Şu k a ra ltı şu yam a­ cın böğründeki höyük o lsa o lsa İstan b u l’a göç eden. K ay n ak çı B ek ir'in dededen k alm a ça n d ırlı eviydi. Ne evdi ya! R ah m etli Deli B ek ir, «Şu eve tek çiv i ça k a rsa m b a n a da D ülger dem esin­ le r bu A k p elit’te!» dem işti. Ne C ide’de böyle b ir u sta vardı, ne de İnebolu’d a... Tem el çivisi y erin e g eçecek şim şird en eyserile r yapm ış, bu rg u yla delip çak m ıştı h a tılla ra . Y o k sa bu k a ra ltı Deli B e k ir’in torunu, K ay n ak çı B e k ir’in evi değil m iydi? S a ç gem ilerd e çalışm ıy or m uydu a rtık , İstan ­ b u l’da?.. Çoluk çocuk iki y ıl önce göç etm em işler m iydi? E ee bu ışık d a ne oluyordu, d am ın töm eğinden sızan k ö r ışık ? N ur­ c u la r m ı toplanıyordu a ra sıra , S ü ley m a n cıla r m ı? D am dan gel­ m iy or m uydu bu k and il ışığ ı? 54


«Höyyyt! K im o?» Durdu. Y ere yatıp koru n m ay ı düşündü. «Ben Şad um an D ağlı!» dedi, «Sen kim sin?» B iraz da m eyd an ok u r gibiydi bu soruş. O m uzundaki tü fek y ılla rın alışk an lığ ıy la kayıv erm işti avu çların a. A ğzında fişek v a r m ı, yok mu diye d uraladı. K ahv eci S a rı M em iş’in sözü üzerine fişek lerin ikisin i de çık arm ış, fişek lik tek i yerin e koym uştu. Eli domuz dolusu fişek lere g itti, yeniden sürm ek için. Bu davranışı k a ra n lık ta bile gözünden k açm am ıştı, pusuda yatanın: «Kıpırdam a!» «K ıpırdadığım ız yok! K im sin sen?» «Kim olursam olayım . Y olu n a gid ecek m isin ad am gibi?» «G itm iyor m uyduk yolum uza?» «Hadi u ğu rlar ola!» Bu, k a ran lık tan gelen ses, duym adığı, bilm ediği b ir ses de­ ğildi. Kim se bu sesin sahibi, tan ım ış olm alıydı kendisini. Y oksa elind eki tü fekle u ğ u rlar olsun, dem ezdi arkasınd an. G ene de, bu dik sese boyun eğerek yola g irm ek a ğ ır geliyordu kendisine. Tüfeği om zuna asm ad an dört y an ın ı k ollay a k ollay a yürü­ yüşe geçm işti. Y olu n alt yanın d aki çitin dibinde tepelem e yüklü b ir arab a, gördü. K a ran lığ ın içinde k irli beyaz b ir ev k a ra ltısı gibi yükseliyordu. Tom ruk olam azdı a rab ad a, olsa olsa yeni b içilm iş ta h ta olm alıydı. G ecen in bu saatinde taşın d ığ ın a e ö re de, dam gasız, tezkeresiz, k a ça k olm ası gerekird i. K im in kerestesiydi? H urşit A ğ a’nın parm ağ ı v a r m ıydı bu işte? O nun p ar­ m ağ ı yoksa Ç ap ar Y u su f’un işi olm alıydı. «Yusuf A ğa sen m isin?» diye sorsa? Az buçu k m erhabası vardı on u n la... C ide’ye k ad ar b ir k a rlı havada, m o torların işle m ediği zem heri soğuğunda k a tırla rla gidiş geliş yolculuk etm iş­ lerdi. Bu ses, bu k a b a , ç a tla k genizden g elen ses, ond an b a şk a sı­ nın gırtlağ ın d an çıkam azdı. K ara n lık ta k i adam , onun d uralad ığın ı a y a k seslerind en an­ lam ış olacak tı. B u ça tla k ses yeniden duyuldu: «Doğru yoluna! B ıra k dikilip durm ayı d a ... Yürü!» «Ne telaşlanıyorsu n be!» dedi Şad um an , «Y aptığın iş, k ereste k a ç a k çılığ ı değil m i? B ilen bilm ey en de eroin k a çırıy o rsu n san a­ cak!» A rabad an y an a b ir kez d aha b a k tı, ö n lü a rk a lı ik i kişinin om uzlarınd a getird iği ta h ta la r a ra b a y a yükleniyordu. «Aldanmışım.» dedi, içinden, «Ben k erestey i d am a istifliy o r­ la r sanm ıştım .» Bu saatte nereye götürülürdü bu ta h ta la r? Y ol mu vardı ki İnebolu 'ya, Cide’ye, K ü re’ye g ötü recek ? D em ek y a k ın b ir yere boşaltacaklard ı. A lıcısın ı bulm uştu ta h ta la r... Hem yürüyor, hem düşünüyordu. O rm an köyüydü b u ra s ı... Ev y a p a ca k olan adam ,


g österilen yerd en dam galı to m ru k ları alır, şerite götürüp b içtirir, serbestçe kullanırd ı. N eden k a ç a k k erestey i pah alı pahalı alsın d a kullansındı? O lsa olsa b ir k a ça k çıd a n b ir k a ça k çıy a g eçiy o r­ du bu k e reste ler... A cab a kim e? O na ne oluyordu. K eresteler kim den kim e g eçerse geçsindi. Kendi derdi, kendine yetm iy or m uydu? B u köy, k a ça k çı köyüy­ dü işte. B a b a la rı dedeleri zam an ınd a b ir y a p ra k tü tü n ekm edik­ leri halde K o n tu rab atçılık a y ın k a cılık yap arlard ı. Biliyordu, tüm b u n ları çocu klu ğund a... K alıp k alıp p a k etler içinde kız saçı gibi kıyılm ış tü tü n ler... O zam an aşağ ı köyde tü tün h av an ı varm ış, bu tü tünler o rd a kıyılırm ış. Rize d olay ların d an g elen ler ç e k er­ m iş bu işin b a şın ı... Bu köy bildi b ileli böyleydi işte! T a b a n ca ­ n ın en para edeni burdan g e lir g eçerd i... ö y le «T ak aro f»lar (*) vardı ki, fab rik asın ın m üdürü görse p arm ağ ın ı ısırırd ı. Bugün istese düzüneyle alır, düzüneyle satard ı. A m a şu çocu k ların kur~ sağ ın a m evsim siz vu ru lan av e ti girerd i am a, k a ça k çılık ta n k a ­ zanılm ış b ir lokm a ekm ek ... B ir y erin e k ıy m ık b atm ış gibi can ı yan m ıştı birden: «Ya Harun!» dedi, «H arun’un kazanıp getirdiği para?.. Söz verdiği öküz p ara sı... Kız k ard eşlerin e g etird iğ i u fa k da olsa arm ağan lar!» G önül ra h a tlığ ıy la yaşan am az m ıydı bu köyd e... Şöööle bi oooh çekerek ten ? Çam urdan, çirk efte n k a ç a r gibi hızlandı. K estirm ed en vurdu, m ezarlığın ordan. M ersinlikten g eçip tuttu evin yolunu. G eç kaldı m ı k arısı Üm m üye kap ıyı içerd en sürgülem ezdi. A n ah tarı töm ek dibindeki kem renin içine sokar, dam ın kapısını da sık ıca çekerdi. B ir k u lağı kapıd a b eklerd i kendisini. Gece Üm m üye k ocasın ın ne zam an geldiğini, kendisini u y a r­ m ad an n asıl yan m a kıvrılıp y a ttığ ın ı anlam am ıştı. S ab ah ley in sığ ırla r için gözlerini a çın c a onu y an ın d a görm üş, uykusunun a ğ ırlığ ınd an kendini su çlam ıştı boşuna.

YED İ E m riye, A b la’sının gazelden ördüğü ça n ta y a k itap ların ı, def­ te rlerin i yerleştiriyord u m erdiven başında. A n ası dam dan ses­ leniyor, sesini duyaram ıyordu b ir türlü. «Kız Em riye!» diye öfkeyle ünledi, b ir kez daha. «Ne var!» «Kız sa n a sesleniyom iki sa a ttir, neye duym uyon kız! Azacık bekle de okuluna giderkene şu h ay v an ları k a tıv er sığ ırtm a ­ ca!» «Bekleyem em ben!» dedi, « ö ğ retm en yok lam a yap acak . Ab­ (*) 56

Takarof : Tokarev.


lam katıversin!» «Hele şu h ay ırsıza bak ! S a n a a k ıl m ı sordum ben, sığ ırla rı kim katsm diye.» S ığ ırtm a cın geçeceği yola gönderem iyordu N azife’y i... O y an­ da bi dolu kahve h a lk ı yetm iyorm uş gibi, bi sürü de yol işçisi gelip g eçerk en la f atıy o rla rd ı kızına. B a b a ’sı b i ra stlasa , b ırak ra stlam ay ı bi ku lağ ın a gitse başı derde girerdi. Hele bu g ü n­ lerde hiç üstüne v arılm ay a gelm iyordu! K ızının da öyle! B abası kızından, kızı b abasın d an tersti. D okunur dokunm az ateş alı­ yorlard ı. Hadi kocası ta rla y a ta k m ıştı a k im ı... Y a bu kızın nesi vardı? «Ne sinsid ir 0 0 0 !.. Ne içind en p azarlıklıd ır.» deyip başın ı buruyordu, iki yana. «Ablan gidem ez sabahın an. B ek le de g ötü receksen götür!.. G ötürm eyeceksen b ak arım ben b aşım ın çaresin e. Hiç birinden fay d a yok bunlerın. Hepsi kendi havasınd a. G it, erk en de tüy­ süz öğretm enle k o şm aca oyna!» «O ynarım helbet. S ığ ır çob an lığı etm ek ten se... Hem oku­ m azsan sığ ır çobanı olursun d ersin ... Hem de...» «Ben ne zam an dem işim . B a b a n der onu! B a n a k a lsa okulu üryand a bile görem ezdin!» «Hadi anne, h e r şeyim hazır!.. B ak san a şeh ir k ızları gibi anne diyorum , d aha ne istiyorsun. O ku la gitm eseydim , a n a a a diye d an alar gibi ünlerdim a rk a n d a n ... Hadi sağd m sa k atay ım önüm e sığ ırları da gönlün hoş olsun!» «Hadi, hadi! Ö ğlen gelm em ezlik etm e yem eğe! A ç a ç ın a a t­ layıp zıplam a oralard a...» «İki yum urta k ıra rs a n gelirim !» «Y um u rta dola k alm ış evde! B i de m üvendis çık tı başım ıza. B i sepet yum urtayı, götürüp teslim etti, eli titrem eden. B i h ay rı d oku nsa barim !» E m riye çok tan ku llu ğa inm iş a y a k k a p la rım giyiyordu. Tam kapıd an çık ark en iki orm an koru m a m em uru k ılık lı kişiyle yüz yüze gelince tüm okuld a öğren d iklerin i unutuverm işti: «Anacum!» diye iki adım geri gitti. «B aban evde m i?» d ed iler ik isi birden. «Evde!» dedi, duyulur duyulm az b ir sesle... «Çağır gelsin!» Üm m üye kadın, dam dan çıkm ış, sa rı yazm asını b a şın a çe~ k iştire çek iştire d ikilm işti k arşıların d a: «Ne yapacaksınız erkeğim i?» «Çağır gelsin, işim iz var!» Y e ş ’l kasketi, bol saçla rın ın ortPsm da d aha da u falm ış gö­ rü nen yeşil ıırb alı adam olsa olsa o rm an cı olm alıydı, orm an ko­ ru m a mnmuru, yanınd aki de bi C andarm a. M avzerinin dipçiğini yere d ay arken sordu: «Seat k a çta geldi kocan?» 57


«Saat yok evde, ne b ilem ben!» dedi, u m u rsam azlığ a v u ra­ rak . «Yani g eç geldi, öyle mi?» ♦A rasıra g e cik ir o!» G eç de k alsa tü fekle de d olaşsa k o ca sın a güvenirdi. K olay kolay k av g a çıkarm azd ı. Y o k sa yol işinden ötürü mü arıy orlard ı? K avga etse, kim inle d ala şa ca k tı? M ühendisle m i? M ühendisin a d am larıy la da olabilirdi. K im bilir! «Hele dikilip d urm a da ça ğ ır, gelsin!» dedi. Ja n d a rm a . M erdivenden ayak p a tırtıla rı duym uş k ocasın ın k a lk tığ ın ı an lam ıştı. K end ini to p arlam ay a ça lışa n Üm m üye: «Hele buyurun içeri!» dedi, «G elm işken bi süt olsun için! Y eni sağdım . K ahvem iz de v a r ... Sütlü k ahv e...» M erdivenin üst başınd an sesleniyordu. Şad um an Dağlı: «-Şevket Efendi sen m isin? H ele çık ın yukarı!..» İşin önem ini belirtm ek için ik i kez öksürüp sesini a y a rla ­ yan orm an cı Şevk et, bi solukta: «Hele sen in de şu k erestelerin h esa b ın ı v er B aşefen d i’ye!» dedi, «Bitsin bu iş! B i dirhem uyku girm edi gözümüze. Ş ik â y et v a r hakkında!» «Ne şikâyeti bu?» «K arakol olduğu gibi A k p elit’te ... Y an ım d a ja n d a rm a ... Başefendi A kp elit’te köy odasında, yürü gidelim.» E ğ er k ap ıy a b ir O rm an cı gelm eseydi, oğlunun k a ça k çılığ ın ­ d an işkillenebilird i. G erisi önem li değildi öyleyse. G eceki ra s t­ lan tın ın tan ık lığ ı için çağ ırılıy ord u olsa o lsa ... Şad um an ceketin i kapm ış, k o lla rın ı m erdivende geçiriyordu inerken: «Dem ek işiniz acele öyle m i?» dedi, «Bi sabah kah v esi içseyd ik h iç olm azsa.» «B ırak kahveyi!» dedi. O rm an cı Şevk et, «Bitsin şu iş de r a ­ h a t edelim.» «Ne işi canım , anlayam adım .» «İhbar var, ihbar. A n la tır B aşefen d i şim di sana. Hiç b ek le­ m ezdim senden Şad um an A bi! Bizi de y a k tın arada.» M erdivenin alt b asam ağ ın d a durdu birden. K u şku yla önce ja n d arm an ın yüzüne baktı. B ir cin ay et de işlese bu gözler k en ­ d isine aynı soğuklukla b a k a ca k tı, ta n ık lığ a götürülse d e... Y olda ra stla sâ da bu yüzde, en u fa k b ir d eğişiklik olam azdı. O rm ancı Ş e v k e t’in gözlerinin içine b ak tı. Ş a k a c ı y an ın ı bildiği için, b a ­ k ışların d an b ir ip ucu y a k a la m a y ı um m uştu, iş um duğu gibi görünm üyordu: «Hadi, düş önümüze de b ek letm eyelim B aşefen d i’yi!» dedi, asık b ir yüzle. D em ek işin şak ay a g e lir y an ı yoktu. B aşefen d i kalkıp Ça~ m a lan ’dan b u ra la ra k ad ar geld iğine göre büyük b ir olay vardı 58


ortad a. Y en i gelm işti b u Kom utan. D ürüst olduğu söyleniyordu. B u yüzden b ir k orku su yoktu. E r g eç b u işle b ir ilişkisi olm a­ dığı o rta y a çık a ca k tı. Y aln ız b ir k ork u su vardı. B aşefen d i yeni geld iği için çık a rla rı b irb irin e ters düşenleri şim diden öğrene­ b ilir m iydi? Kim kim in adam ıydı, p erd elerin a rk a sın d a kim ler vardı, on onbeş günde zordu b u n la rı öğrenm ek! «Eğer dedikleri g ib i b ir ad am sa, k olay an la şırız onunla.» diye düşündü, yeniden. E v sah ib i o la ra k önce o n la rın çık m a la rın ı uygun görm üş o la ca k ki: «Hole buyru n siz!» dedi. Ja n d a rm a eri, bu işin u zam asın a can ı sıkılm ış g ibi, koluna uzan ırken : «Yürü hem şerim !» dedi, «Düş önüm üze de gidelim.» K arısıy la kızı N azife’nin, ç a rd a ğ a çıkıp ark asın d an b a k a ­ c a k la rın ı biliyordu. İşine gelm iyordu orm an cıyla, ja n d a rm a y la k ap ıd an çıkıp köy içinden b irlik te geçm ek. Böyle suçlu suçlu. K im in parm ağı vard ı bu işin içinde?.. Kim di sabah sa b a h köy­ lüsünün karşısın d a yüzünü k a ra çık a rm a k isteyen ? H angi düş­ m anı düşünüp b aşarm ıştı? Köy odasından g irerk en M u h tar, içerd en çıkıyordu. B irden durdu, söyleyeceğini k estirm ed en söyleyip, yolun a g itm ek için. A radığı sözü b u lam ay an ların çaresizliğiyle: «Ne iştir bu!» dedi, «Bir nam ussuzun p arm ağ ı v a r bu işte am a, hangi nam ussuzun?» K apıd a görünen B aşçavuşu n b a k ışla rın d a n k u rtu lm ak için ü ç b asam ak lı m erd iveni b ir solu kta indi. B aşefend i, O rm ancı Ş e v k e t Sargın 'a: «Kim bu?» dedi, «Şadum an d ed ikleri adam olm asın?» «Evet Başefendi!» «Siz ikiniz d ışard a bekleyin!» dedi, «M uhtar da bend en izin­ siz evinden ay rılm asın ! Sorgunu n sonu a lm a n a k a d a r beklesin.» Ja n d a rm a Eri: «Başüstüne!» dedi. O ysa B aşefendi, orm ancıd an bekliyord u bu karşılığ ı. «Tam am m ı Ş ev k et Efendi?» diye üsteledi. «Tam am , Başefendi!» «D ışardan da eve g iren olm asın. K im M u h tarla konu şm ak istiy o rsa önce beni görsün!» «Olur, Başefendi!» Şadum an, m u h tarlık ta n sorgu için g etirtilen m asay ı ta n ı­ m ıştı. Üzerinde b ir ik i k âğ ıtla , b a n k a la rın y ılb aşların d a d ağıttığı b ir tükenm ez kalem , az önce b u rad a b ir soru şturm an ın geçtiğini açıklıyordu. Ö yle b ir soru şturm a ki henüz yazı m akinesinden geçip resm ilik k azanm am ıştı. Y a z ı m akin esi k ılıfınd an ç ık a rıl­ m am ış, b ir iskem len in üzerinde öylece b ırak ılm ıştı. B aşefend i 59


yerin i a lır alm az, b ir a ra y a gelip de y a re n lik e ttik leri bu oda­ n ın k ısa zam and a k arak o lu n sık ın tılı h a v a sın a n a sıl dönüştü­ rüldüğüne şaşıp k alm ıştı Şad um an . B aşefend in in de böyle b ir h av an ın n asıl y aratılab ileceğ in i iyi bildiğin i anlam ıştı. B u hav ay ı bozm am ak için karşısın d a dikilen, henüz ta n ık m ı, san ık m ı, n eyin nesi olduğunu kendisinin b ile bilm ediği bu y a şlıc a köylüye iskem le bile gösterm iyordu. K om u tan onun g özlerin in içine b a ­ k arak : «Adın neydi Şad um an değil mi?» diye sordu b ir g iriş olsun diye. «Şadum an! Şad um an Dağlı!» A lışkan lıkla boş k ağ ıtla rd a n b irin i çekti. Ü st b a şın a günün ta rih in i yazıp a ltın ı çizdikten sonra, adını soyad ıyla b irlik te y a z­ dı. Bu durum , sorgunun b aşlad ığ ın ı a ç ık ç a gösteriyordu. A m a m akine k ılıfın d an çıkm ad ığ ın a göre de çok yazılıp b ozulacak y erleri o lacak tı bu işin d a h a... Şad u m an bu um ut v erici duru­ mu an lay ın ca ilk gördüğü bu B a şefe n d i’ye k a rşı içinde b ir sı­ c a k lık duyuverm işti. O nun so ra ca k la rın ı değil de, köyün yol sorununu olduğu gibi a çığ a vurup ondan yard ım istem eyi bile düşünm üştü, bu iyim ser h a v a içinde. «Bak, Şad u m an Dağlı!» diye b aşlad ı b ird en sesini dikleşti­ rerek: «K eresteler elim ize olduğu g ib i geçti!» dedi, «D am galanm a­ d ığına göre k a ça k olduğu m eydanda. B u k e reste lerin bu köyde üç o rtak tarafın d an ne zam an d ır alınıp satıld ığ ın a d air ih b a r v ar...» «Kim bu ortaklar?» diye sözünü k esm ek istedi. ♦Dur acele etm e! Sen i b u ra y a çağ ırd ığ ım ıza göre, h iç k u ş­ kun elm asın, biri sensin!» «Biri de M u htar, öyle m i? Ü çüncüsü?..» Durdu b ir sü re... «Bak, B aşefend i, bu üçüncüsü çok önem li işte!» B aşefend i soru şturm a planı a lt üst olduğu halde, sorm ak ­ ta n kendini a k m a d ı. «Neden önem li oluyor?» «İhbarı yap an H urşit A ğ a ta ra fı ise bu suçlu Y u su f Ç a p a rd ır. E ğ er ih barı Ç ap ar Y u su f yap tıy sa k e reste ler H urşit A ğ a’nmdır.» «Peki, sen geç işin bu yanın ı d a ... Şu soru m a cevap ver!» «K estaneliğe giden a ra b a y olu n d a... K avlanla.nn altınd ak i Y a rd ib i’n s şu iki gün içinde k eresteleri nerd en getirdin?» «Neyle gelm iş bu keresteler, m and a a ra b a sıy la mı?» «De ki m and a arabasıyla.» «Benim b ir çift öküzüm v a r ... A ra b a d a k u llu k ta ... K asım ­ d an b eri çıkarm ad ım d ışa rı... G ider görürüz.» «B aşkasının arab asıy le çekilem ez mi?» «Çekilir, neden çekilm esin! A rab an ın sahibini buluruz. M an60


d asiyle b irlik te b a n a verd iğini sö y ler... G erisi k olay laşır, o za­ man.» «San a bu a ra b a y ı M u h tar v erem ez mi?» «V erdiğini söylüyorsa M u h tar’ı y a la n cı çık a rm a m ben!» «Evet, yalan cı çık a rm a y a ca ğ ın belli. Dün yalı kahvesinde k a rşılık lı b u n ları konuşm uş o lacak sın ız! H avanın k a ra rm a sın ı bek lerk en ...» K ahv eci S a rı M em iş’in kendisinden önce bu sorgudan g eç­ tiğ in i anlayıverm işti. Güldü Şad u m an D ağlı: «B unları söyleyen kişi, kah v e p a ra sın ı da benim verdiğim i söylem iş olm alı!» B aşefend i k ız a r gibi olm uştu birden. Böyle çok so rg u lar yö­ n ettiği, çok ifad eler ald ığı belliydi. «Y ani aran ızd an su sızm ıyorm uş son günlerde M u h ta r la ... B izim öğrenm ek istediğim iz, k e reste lerin g erisi!.. Bunun için sen in yaşınd aki ad am ı fa la k a y a çe k ece k k a d a r insafsız değilim b en ... Bu k eresteler bu k a d a r değil kuşkusuz. T a h ta la rın cinsi bile b a şk a b a şk a ... Y a n i en aşağ ı y irm i tom ruğun ta h ta sı bun­ lar. K estanesi, m eşesi, kayın ı, k ız ıla ğ a c ı... Hepsi b ir a ra d a ... Acelty e gelm iş, k a rıştırm ışla r... Y a d a a y rı ay rı y erlere taşınm ış. A rıy o rlar bizim ço cu k la r... B u lu rla rsa kurtuldun d em ektir. S öy ­ le nerd e bunıın deposu?» B ir süre düşündü. «Sahildeki «Taşdibi’nde...» dem ek g e çti b ir an d a a k lın d a n ... Ç ap ar Y u su f b ilm iyor muydu b u rad ak i ard iye b içim i yerde sig o r a sak lan d ığ ın ı... Y a da içki cin sind en k a ça k şişe le rin ... Söy­ lem ezdi. Bu ih b arı yapanın H urşit A ğ a yanlısı olduğunu b ili­ yordu. B ilse de söylem ezdi. S a k ın H urşit K a ra m a n ’ın oğlu A kif olm asm dı, M uhbir? M u h tarın da adı k a rıştığ ın a g ö re... G elinine sa rk ın tılık eden t u dürzü. M u h ta rı d a u zak laştırm ak isteyebi­ lirdi köyd en... M u h tar dürüst adam dı. H urşit A ğ a g ib ilerin bo­ yunduruğuna k oşu lacak lard an değildi. A k if bunu kendisi yap­ m asa bile Ç am alan ’daki k a fa d a rı H afız’ın oğlu S e lim ’e y a p tıra ­ bilirdi. Peki am a, «Beni neden k a rıştırıy o rla r bu işe?» diye dü­ şündü. Neden olacak, ben içeri düşersem H aru n’u ellerin e g e­ çireb ilm eleri için. «Düşünme o kadar.» dedi B aşçavu ş, «Er geç çık a ca k ortaya. V ız ır v ızır arıyor, b izim k ile r... Bu k a d a r orm an cı da cabası.» Ştevket S a rg ın ’ı anım sam ış olacak tı. D ışard a m ıydı a ca b a ? K alk tı, kapıdan seslendi. O radaydı. «Senden b ir rica m olacak.» dedi, «Gitsen, Y u su f Ç ap ar’ın şeritine!..» «V ar ord a ark ad aşlar, Başefendi!» «Güzel! Ş e ritin b ir am b a r d efteri olacak herhalde?..» «Vardır.» «Kim ler, dam galı tom ruk verip b içtirm iş, b ir listesini ç ık a r­ 61


sa n ... S en in dediğine b a k ılırsa , b u ta h ta la r yeni biçild iğine gö­ re ... B u dam galı to m ru k ların sahibi, a ra y a d am g asızların ı da k a rış tıra ra k ...» «Y usuf Ç ap ar’a fazlad a n ü ç beş ku ru ş vererek ten ...» «E vet... O lam az mı?» Güldü Ş ev k et S arg ın . Z aten şeritlerd e yap ılan iş de buydu. K end ilerine düşen görev de, «Canım evini o n a ra ca k köylünün üstüne gidecek değilim ya!» dem ekten öteye geçm ezdi. A m a kim lerin evi o n arılacak , k im ler bu ta h ta la rı kente götürüp en azdan on k a tın a satacak tı, gene o bilirdi. O rm an cılığ ın in celiği de burad ayd ı işte. B aşefend i d aha yeniydi. A çık ça ondan k a ç a k ­ ç ıla rın listesini istiyordu. Ç a p a rın y ap acağ ı, sadece evini o n a r­ m ak için O rm an M üdürlüğünden tom ruk istey en lerin listesini düzenlem ek o lacak tı. A m a g e rçek ten ev yaptırıp, ev o n a ra n la rın listesin i... «Baş üstüne B aşefendi!» dedi, «Y alıd ad ır ş e rit... G ecik ebili­ rim.» «Z ararı yok!» dedi, «Bu gidişle bu gece de hurdayız a n la şı­ la n ... D aha olm azsa ben de b ir u ğ ra rım o ra y a ... B ir de ben g ö­ rü rsem h ızarı, çok iyi olur sanırım .» «Sen bilirsin!» «Peki, b en gideyim , M u h tar’m k a tırın ı alay ım d a ... Şim d ilik h o şçak al başefendi!» O daya girdiğinde yüzünü b ira z yum uşam ış gördü B aşcfen d i’nin. «Çek b ir iskem le!» dedi ta tlılık la . «Otur!» M asanın üstünde d uran sig a ra sın ı b ir süre cebinde aradı. G örünce uzanıp Şad u m an ’a tuttu: «Yak!» dedi, «B irer sig a ra içelim , karşılıklı.» Hiç üsteletm ed en aldı. Pek öyle, «resm iyet»ten anlam azd ı Şadum an. A lışkındı, m üdürler, yü zbaşılar, b in b a şıla r elinden sig a ra alıp k arşılık lı içm eye. Bunu kötüye k u lla n m a y a ca k k a d a r da olgundu. Suçlu durum a düşürülm üş olsa da, k a n ı k ay nayıverm işti şu kom utana. Y a şı b ir b a k ışta belli olm ayan kişilerdendi. Ü ste­ lik b ir b a b a ca n h al de vard ı üzerinde. K o m u tan lığ a y a k ıştığ ı k ad ar, üstündeki u rb a la rı çık a rırsa n , ç ifte giden b ir ren çb ere de benzetebilird in: «Bak Sadum ım Efendi.» dedi, «Sen bu k erestelere sahip ç ık ­ m ıyorsun am m a, b u n lar senin öz m alın olabilir. Doğruyu söyle bana!» «Dof;ru söylüyorum . B u k e reste ler benim değil!» «Evinin on aran ın d a k u llan ab ilm ek için b ir şeritte biçtirm iş de olabilirsin.» «O zam an no dem eye sa k lıy acağ ım böyle b u cak b u cak ? N e­ den gece y a rıla rı k a çıra y ım ? O rm an köylüsüyüm , veririm ihtt62


yaç için orm an işletm esine b ir d ilek çe... Ç ekerim g österilen o l­ m and an ucu zca tom ruğu, v eririm şerite, b içtiririm !» «Yüz lirad an tom ruğu a lır, b içtirip de büyük k a ç a k ç ıla ra beşbin lirad an böyle gece y a rıla rı çek em ez m isin?» «D sğer m i B aşefend i! B ir a ra b a ta h ta d a n ne kazanacağ/m k i? Bu işi y ap acak k a d a r geçim im bozuk değil k i... D ört dönüm toprağım , bahçem , bostanım v a r ... O ğlum da m o torcu ... B u ra ­ la rd a k açak çılığ ı, çoğu bi k a rış to p rağ ı olm ayan k işiler yapar. Büyük k a ça k çıla rın h e sa b ın a ... Sen bu Ç am alan ’a b ir orm an böl­ gesinden gelm em iş olabilirsin . . B ilm eye b ilirsin bu işle ri... Önce b üyük p ara sahiplerinin, m otor, kam yon, şerit sahip lerinin üze­ rinde durm alısın, A ğa g eçin en lerin ... M al m ülk sah ip lerin in ... A ğa olm aya ö zen en lerin ... B u ra la rd a k im ler v a r bu durum da, on ları gözden geçireceksin.» «A n lattıkların pek y ab a n a a tılır şey ler değil. P ek i Şadum an Efendi, san a b ir soru d a h a ... B u durum da ih b a rı k im le r yapabilir?» «İhbarı yapan m ı? K eresteler, depolandığı yerde m i ele geç­ miş, götürüldüğü yerde m i? Y o k sa ta m çe k ilirk en yolda mı?» B u n ları söylerken Ç ap ar Y u su f’un m otoru na yüklenm ek üzere K ay n ak çı B e k ir’in evinden k ald ırılan k eresteleri düşünü­ yordu. Ne m otora yüklenm işken y a k a la n m ıştı bu k eresteler, ne de K ay n ak çı B e k ir’in evin d e... Deniz k ıy ısın a y ak ın b ir y erd e... E ğ reltilerin ara sın d a ... Y olda g ötü rü lü rk en y ak alan d ığ ın a bile ak lı yatm ıyordu. G ece rastlad ığ ı a ra b a d a Ç ap ar Y u su f’un k e res­ teleri yüklenm iyor m uydu? B u k e reste ler dam gasızdı kuşkusuz. Kendi şeritind e biçilm işti. O nun m otoru na yüklenip k a ç ırıla c a k ­ tı. Y a da bu k eresteler ara b a n ın sah ibin e satılm ıştı. H erkes b ili­ yordu ki Ç ap ar Y u su f bu işlere yeni başlıyordu. O nu tü ylend ir­ m ek istem ey en ler k im le r olabilird i? H u rşit A ğ a ’lar, H afız E sa t’­ lar?.. B aşefend i sorusunu tazeledi, onun düşünüp kald ığım gö­ rünce: «Kim o labilir ih b a rı yapan sence?» Soru biçim ini beğenm eyen Başefendi: «D aha da açay ım ...» dedi, «İhbarı yapan, soninlo M u htar ı, ikinizi bird en n için k a rıştırıy o r bu işe?» «Bir de sahil yolu m eselesi var, bu A kp elit’te ... Bu ih b arcı b ilm iyo r mu benim M u h tar’a k a rşı olduğum u? İkim izin b ir aray a g elem eyeceğ im izi...» Boş bulundu Kom utan: «Bilm ez olur mu, biliyor.» dedi, «O na göre düşün sen do... Bu ih b arı yapan seninle M u h tar’ın, içe ri atılm an ızı istediğine g ö re... İkin izin de o rta la rd a dolaşm anızdan hoşlanm ad ığına gö­ re ... Kim o la b ilir bu adam?..» «Bu adam mı?.. B en i bi y an a b ıra k a lım ... M u h tar’dan hoş­ 63


lan m ay an ...» Kahvede M u h tar’la kon u ştu k ları geldi a k lın a ... O ğlundan, A k if'ten d ert yan an M u htar değil m iydi?., ö y le y se bu işte ya oğlunun p arm ağı vardı, y a d a A k if’in ... «Evet...» dedi, «H akkın v a r B a şefe n d i... M u h tar’dan hoşlan­ m a y an ... Y an i onu evden köyden u zak laştırm ak istey en b iri... Bu da olsa olsa H urşit A ğ a ’n ın oğlu A k if o la b ilir... A m a benim le ne zoru o la b ilir bu adam ın?..» Y üzü b ird en ışıy ıverm işti B a şefen d i’nin: «A kif... ö y le m i? M u h ta r’la n e zoru o la b ilir bu d elikan lı­ nın?..» istemeye' i"tem eye güldü Şad u m an D ağlı: «D elikanlılığından ötürü olm asın, sakın?» dedi. «Bak bu ak la d aha y a tk ın ... Şim d i söyle b ak alım , M u h ta rın k a ç kızı var?» «Kızı yok.» dedi, «M uhtar’ın!» «Olm adı öyleyse!» B r.şefendi’yi y an ıltm ay a h a k k ı yoktu. H em de kim lerin h e ­ sabına. «Kızı yok am m a...» dedi, «G elini v a r ... Tüm düşündüklerin tutuyor, Başefendi!» «Dem ek g elinin e ta k ılıy o r b u h ay laz öyle mi?» dedi gülüm ­ seyerek. «Öyle g örünm ü yor mu?» «İster istem ez öyle, diyeceğiz. Peki, M u h tar’ın gelin i var, ya senin neyin var, bu h esa b a göre?» «Benim de ona k a fa d a rlık edecek oğlum var.» dedi Şad u ­ m an «Geline k o lay ca sahip o lm ak için, benim de uzaklaşm anı g erekiyor, evden, k öyd en... O nun h esab ın a g öre...» ■D em ek, kızınd an söz etm ek g ereğini duymuyorsun?» «Bu işte duym uyorum . A m a gene de b elli olm az, Başefendi! Pu ac'am ların k afasın ın içinde n eler d olaştığına bizim g ib ilerin pek ak lı ermez.» İskem lenin üstünde d uran yazı m ak inesin i, k ılıfın d an çık a ­ rıp koydu önüne. Doğum y erin i, doğum ta rih in i de sord u ktan son ra y a z acak ların ı yazdı. «Dün akşnm M u h tar’dan, sa a t k a çta ayrıldın?» diye ilk k a ­ rak o l sorusunu dayadı. B u dikine çık ış, şa şırtm ıştı Şadum an D ağlı’yı. «Hava a n ca k ararıy o rd u ...» dedi. Y an ıltm am ak için b ir süre düşündükten sonra: «Hangi yoldan döndün köye? Y old a k im lere rastlad ın?» diye sordu. B aşefen d i’n in bu işlerd e ne k a d a r u s ta olduğunu şim di an ­ lıyordu. D em ek b u n la rı biliyordu, öyle m i? B elk i kendine k a ­ ra n lık tan seslen en Ç ap ar Y u su f’u da çek m işti k arşısın a. Arsu64


b a cıy ı d a bulm uş ifad esin i alm ıştı. N e dem esi gerekird i. Doğ­ ru sunu olduğu g ib i söylem eli m iydi? Y u su f’u tan ım ad ığ ın ı söy­ lese... «Hadi çok düşünme. D oğruyu söylem ezsen sen g id ersin bu sefer ok k an ın altına!» «Aşağı köyden çıkm ıştım . B ah çe içind ek i T oram an H alil’in evini geçtim . İşte o ra la rd a b ir a ra b a gördüm.» «N erelerde? Tam yerin i söyle!.. K im in evinin önünde?..» «K aran lık ta ev fa la n görünm ü yord u ...» d iyecek oldu. B ird en çatılm ıştı k aşla rı. «Bak Şad um an Efendi!» dedi, «S an a Efend i diyorum!..» «B ana köy yerinde ço cu k la r bile Ş ad u m an derler, Efend i de­ m esen de olur.» «Peki A ğabey!.. Y a ş ın bend en büyük, böyle diyeyim . B a k Şad u m an A ğbi! S e n b u ralısın , yolu, izi tazı gibi bilen b ir avcı olduğunu da söylediler. K a ra n lık ta d a olsa, o a ra b a y a yolun n e­ resinde, h an g i evin önünde rastlad ığ ın ı b ilirsin sen? «Kimin evin­ den yüklü yorlard ı bu tah ta la rı?.. D ik k a t ediyor m usun? K im in evine b oşaltıy orlard ı dem iyorum.» «Doğru söylüyorum . B ah çe içind eki T oram an H alil’in evini g eçm iştim diyorum . K im in evi v a r ond an so n ra ... Kim e sorsan söyler. K ay n ak çı B e k ir’in evi v a r d iy e ... B en de öyle diyebi­ lirim ...» «Neye d iyem iyorsun ya!» «Y a yalan söylem iş olursam . B en im bildiğim K a y n ak çı B e­ k ir burd a, köyde değil k i...» «İyi y a ... Köyde değilse onu d a ele verm em iş olursun!» B iliyord u Şad um an, B aşefend i önünden gidip isted iğini te­ k e r te k e r söyletiyordu. Ne yapsaydı? Y o k tu b a şk a ç a re s i... Kötü k ıstırm ıştı kendisini. «A rabayı gördüm K ay n ak çı B e k ir’in evinin ilerisin d e... K a ­ ra n lık ta b ir ses, kim olduğum u sordu. Söyledim . O m uzum daki av tü feği boş m u dolu m u diye düşünürken, doğru, yoluna g it dedi bana.» «Sen ne yaptın? H iç çekinm ed in m i? B u adam y a ark an d an ateş ederse?» Bu sorunun altın d an ne ç ık a ca ğ ın ı sezinlem işti: «Yok, hayır!» dedi, «Doğru yolun a g it, diyen ad am d an n e­ den çekineyim . B en de sağ ım a solum a b ak m ad an yürüdüm g it­ tim !» «O lm adı Şad u m an A ğabi!» dedi, «O lm adı... S e n kim oldu­ ğunu anladın o ad am ın D eğil m i? A n cak ondan so n ra r a ­ h a tça girdin yola, yeniden.» «Kim olduğunu anlayam ad ım . Y o la girdiğim de içim o k a ­ d ar ra h a t da değildi. Pusuda b ir ad am v a rd ı arkam d a, h e r za­ m an için tetiğ e dokunabilirdi.» Y ıld ız K aray el

65/5


«Olm adı Şad u m an A ğabi! K ereste k a ç a k ç ısı, h e r yoldan g e­ çen ad am a ned en ku rşu n atsın . O sen in O rm an cı olm adığım öğrenecek, sen de onun k im olduğunu b ilecek sin ki, ikin iz de ıa h a tla y a b ile sin iz ... D em ek istiyorum k i ,' ikiniz de b irb irin izi tam dınız.» •O beni tan ıd ı am a, b en onu tanıyam adım .» «Tanıdın A ğabi, tan ım am ak olm az. S a n a kim sin, diye soi-uyor. T an ım az m ısın bu sesi sen ? K öyünden b ir adam bu. He­ m en hem en sen in yaşında. K im b ilir k a ç kez duydun bu sesi!» Son u n a k ad ar d iretm esi gerekird i. Sevm iyordu, tutm uyordu bu adam ı am a, onu bile bile de ele verem ezdi. B u B aşefend i ne yap arsa yapsın, nerd en b ilecek ti gece onu tanıd ığını, göz göre ele verem ezdi b ir köylüsünü. E rk e k lik değildi bu. «Bu ad am ın kim olduğu biliniyor b izce...» dedi, B aşefendi. «Ama kendisi de B e k ir’in evinden k eresteleri k a ç ıra n bendim , de­ m iyor, durum böyle olu n ca sen çıkıp da önüm e ç ık a n Ç ap ar Y u ­ suf'tu, sesinden tanıdım , desen, m ahkem ed e b ir değeri yok. Adam yüzümü görm üş mü d iy ecek ?... B en bu soruyu seni ta n ım a k için üsteledim ne biçim adam olduğunu a n la m a k için. S e n b a l gibi tanıdın bu Y u su f’u sesinden. Ö ylesine bi sesi v a r ki bu adam ın, öm ründe bi yol duyan, b ir d aha öm rü b illah unutm az. Az önce ne dedin sen, ne olu rsa bu k a ça k ç ılık işinde köylüye olur, köylü gider o kkanın a ltm a dem edin m i? K erestey i y ü k ley en ler kim di? A rab a k im in arab asıy d ı? B iliy or m usun? A ram a, G ebeş A li’n in ... Y ü k le ­ y enler de Ali O sm an’la, Y ıb ıl A rif... De, buyur b ak alım ! H ani Ça­ p ar Y usu f? ö ld ü r A llah ele verm ezler Y u su f’u ... Bu k erestelere g e­ lin ce y arısın ı C am i’ye gönd ereceğim , y a rısın ı d a o k u la ... O kul dö­ k ü lü y or... Ç o cu kların otu ra ca ğ ı sıra bile y o k ... O rm a n cıla r m ı di­ r e tir diyeceksin! B uyu rsun d iretsin ler b ak alım . O n ları şerite ne­ den gönderdim , b ir d aha d am gasız to m ru k v erilm esin d iy e... O n­ la r göz yum m azsa bu o rm an lard an tek a ğ a ç kesilm ez, d am galan ­ mamış.» Şad um an, B aşefend inin yüzüne dalıp kalm ıştı. B öyleşine sa ğ ­ lam b ir görevliye bugüne değin h içb ir yerde rastlam am ıştı. Böyleleri de kalm ış m ıydı dağ b a şla rın d a ? H a lk ta n y a n a olan öğret­ m enler, ordan oraya süriuüp duruyorlardı. Bu B aşefendi de b u ra­ la ra sürgün m ü, gelm işti? K ö y ler sü rgü n edilen öğretm enlerd en geçilm iyordu. Ç am alan'd ak i F a ru k B ey ’le k a rısı Lem an Hanım ta;; a E d irn e’lerden gönd erilm işti b u ralara. O nların da k onu şm aları B aşefen d i’ye benziyordu. N erde yetişiyord u b u n lar? A n latsa B aşefend i’ye şu yolun geçişindeki h a k sız lığ ı... A m a ne gelirdi elinden. «Hayır, yol ordan g eçm esin de burdan geçsin!» mi diyecekti? Hem de sözü g e çer m iydi? D aha bilm iyordu k i Hurşit A ğa’yı, H urşit A ğa’nın y u k a rla ra k ad ar giden gücünü. D aldırıp gitm işti gene. A m a B aşefen d i m akineye ta k tığ ı k a ­ ğıdın a lt y an m a da b ir şey ler ekliyordu. Y a z d ık la rın ı d a ok u y a 66


okuya: «Çok k a ra n lık tı o rta lık ... Y olu n sa ğ ta ra fın d a k ereste yüklü b ir a ra b a y a rastlad ım . M and a a ra b a sı m ı, öküz a ra b a sı m ı belli değildi. A rab an ın sah ibin i de görm edim . T a h ta la rın ne a ra b a d a n b oşaltıld ığın ı anlay abild im , n e de a ra b a y a y ü k letild iğ in i... Böyle değil m i ¡jad u m an E fend i? U st y an ın ı d a okuyayım rnı?» •Yok, istem ez, B aşefen d i, sağol!» « la m a m , dem ek! Ö yleyse a t im zanı! B u tu ta n a k onbcş gün bende k a la ca k anladm m ı? K eresteler y erin i b u lan a k a d a r... B ak ­ tım k i bi sızıntı çık m ıyor. D oğru ocağa. Bunu yalnız sen b ilecek ­ sin b ir de M uhtar. Iş ik in izin üzerinde dönüyor çü n k ü ... B u ih b a r önce beni in an d ırm ak ki, üzerinde durayım . İk in izin Ç ap ar Y u ­ su f'la b ir olup işb irliğ i etm enize k a rg a la r bile güler. A m a hapse girdiniz mi, bir ik i tane herg ele köyde d aha ra h a t dolaşacak, .vcyün çivisi çık acak . K öyün güvenliği için köyde kalm an ız g ere­ kiyor. B u rd a b ir işin kalm ad ı. A t im zanı şu raya! Hayali fiille güle!»

SEKİZ G ezici ku rs Ö ğretm eni E m el H anım , e l dikişiyle p ijam an ın a lt y an ın ı d iktiriyordu köy odasında. K u rsa g elen A kp elitli k ız la r, k a ­ d ın lar nedense p ija m a biçm eyi, p ija m a dikm eyi çok istiyorlard ı. Hem de koyu, k a lın ca b ezlerd en ... B u nu n nedenini a n ca k b ir iki ay so n ra an lay ab ilm işti K ad ın e rk ek bu p ija m a la rın pantolonunu g iym eyi çok uygun bulm uşlard ı y a şa y ışla rın a . G enç k ızlar, a r­ tık k ırm ızı p açalığ ı b ıra k m ışla r bu p ija m a a ltla rın ı çek iv eriy orlard ı. H em en her erk eğ in köy k ahv esine g id erk en g iy eb ileceğ i b ir p ija m a üstü vardı, ce k et yerin e. K öyün p ijam a pantolonu m od asına en g eç u y an lard an b iri de M u h tar’ın gelini G ü liza r’dı. M aviye ça la n m or b ir k u m aşı b ir gün önce B avçavuşun yazı m ak in esin i koyup ifad e aldığı m asa­ n ın üzerine serm iş. E m el h an ım ın ald ığı ölçülere göre kendi eliy­ le çizm işti. İş kalıyord u k esm eğ e... E lin e m ak ası aldı m ı iş değişi­ yordu. S ab u n çizgisi silinird i yanlış o lu rsa am a, m ak as b ir yürü­ dü m ü yan lışı kolay k olay düzelm ezdi. «Haydi!» dedi Em el H anım , sig a ra d a n ç a ta l ç a ta l olm uş, er­ k eksi sesiyle, «Elini k o rk a k alıştırm a!» O nun elini b ağlayan, y aln ızca ku m aşın yanlış kesilip ziyan ol­ m ası korkusu m uydu? K o cası köyde olm ay an b ir k ad ın ın bu pan tolon la köy içinde gezip dolaşm ası, suya gitm esi, ta rla y a gidip g elm esi, köyün genç k ız la rıy la giyim y a rışm a çık m ası doğru olur m u ydu ?... A çık çası h e r işine titizlik le k a rışa n k a y n a ta sı onu pay­ la r m ıydı? G eliri olalı b ir iki yıl da olsa yirm isinde genç kız sayı­ lırdı. D aha çocuğu b ile yoktu. 67


•Sen kesem iyecek sin a n la şıla n ...» dedi, E m el H anım , «V er şu m ak ası bana!» Verem ezdi m akası, işin b içim i değişirdi o zam an, bütün k ad m lar hele onbeşindeki on altısın d ak i g en ç k ız la r, kendi elleriyle biçm işlerd i p ijam aların ı. K im den a şa ğ ı k alırd ı, G ü liz a r... Duyu­ lu r duyulm az b ir «besmele» çek ip y ü rü ttü m ak ası. O nun k a r a r ­ sızlığını izleyen N azife, içten lik le: «Güzel günlerde giy, G u iızar A bla!» dedi. «Sağoi!» «Haşşöyle!» dedi. Em el H anım , «Ne varm ış bund a k o rk acak ! B irlik te ölçü alm ad ık m ı? H em en hem en bütün k ız la rın ölçüleri aynı değil m i? Boy iki üç san tim d eğişirse ne çık a r. İçin e pay koy­ dunuz mu, üstüste koyup biçseniz bile tıpa tıp otu ru r bedeninize. F ilin ta gibi kızlarsın ız. B en bu köyde h iç tom bu l k ız görm edim n ed ense... E n tom bulunuz Zekiye.» B ird en d ikişten başını k a ld ıra n Zekiye: «Am an H oca Hanım!» dedi, «Benim nerem tom bul! B elk i boyum b iraz k ısa da size öyle geliyor! B ira z da belim k alın ca, beş santim k a d a r... M ısır ça p a sın a bi g ird ik m i g örecek sin iz en in ce belli ben olacağ ım köyd e!...» «Biz de seni köyün k ra liçe si seçeriz. A m a ne k ra liç e s i... M ı­ sır çapası k raliçesi!» B ab ası İstan b u l’d a saç gem i yapım ın d a ça lışa n Gülay: «Hocanım!» dedi, «Bizim k ira z la r k ız a rm a y a başladı. B a h ­ çeye gitsek b ir gün hep birlikte?» «Nerden ak im a geldi bu k ira z bahçesi?» dedi Em el Hanım. ♦Sizi bütün kış kap alı y erlerd e b u n alttık . B ira z d a...» «Aşağı köyde sergim izi a ça lım d a önce.» G erilerd e o tu ran lar konu şm anın kuyruğu, bu sergi konusu­ n a doğru u zay ın ca b a şla rın ı işlerin d en k ald ırıp N azife’ye b a k ­ tıla r, göz u cu yla da olsa. N azife bu b a k ışla rı te k e r te k e r g ör­ m üyordu am a, on larm d ürtüsünü san k i tüm vücudunda duyu­ yordu. Uzun kış gecelerind e n e le r biçm em işler, n eler, ne e n ta ri­ ler, p ija m a la r, g e lin lik ler... D üğünde, b a y ra m d a g iy ilecek ne etek, ce k etle r dikm em işlerdi, ö r d ü k le ri k a z a k la r, h ırk a la r, so­ ğuk günlerde bile giyilm em iş hep o güne, o serg i gününe sak ­ lanm ıştı. D ayanam ad ı G ülay, y anın d a o tu ran N azife’yi dürttü. O nu d a k ışk ırtan G ü lizar’dı. «Söylesene kız, ne duruyorsun!» dedi. O dürtm ese de kendini to p arlam ıştı, söyleyecekti: «Ö ğretm enim !» dedi, «Bir şey söylicem !» «Söyle bakalım !» «Biz aşağı köyde serg i açm ay alım , diyoruz.» «Nedenmiş bu?» «A şağı A kp elit bize u zak g e lir d e...» 68


«K aym akam da B u ca k M üdürü dw sen in g ibi düşünm üyor k i, günü, tarih i gazetelere bile g eçti serginin.» B ir bavul büyüklüğünde olan ça n ta sın ın iki k an ad ın ı a çtı. En alttan bir, «Kastam onu» gazetesi çek ti, çıkard ı. «Nah, şurda yazıyor!.. A şağ ı A kp elit K öyünde... K ay m ak am k u rd elayı kesecek d iyo r... B elk i V a li de g elir, belli olmaz!» «Biz bu köyde açm a k istiyoruz serg im izi...» «A şağı köyün k ız la rı...» dedi, sözünü keserek , «O nlar h azır­ la n d ılar bile.» B ü tü n soru n burd ayd ı işte. A şağı köyü n k ız la rı ipekliler, a tla s la r üzerinde b ecerilerin i g österiy orlard ı. İstan b u l’dan alın ­ m ış kon feksiyon ları kendi işleriym iş g ib i sergiliyorlard ı. Ucuz bezlerden, b asm alard an yap ılm a işler sak lan ıy o r, b iraz da Hurşit A ğ a n ın m an ifatu racılığ ın ın re k la m ı yapılıyordu bu serg i­ lerde. Y u k a rı köy k ızların ın göz nu ru işleri kapı diplerine bile asılm ıyordu. «A yrılık g ay rılık olm az!» diye sözünü yineledi, Em el H anım , «Bu d a nerd en çık tı? A şağ ı d a olsa, y u k a rı da olsa, A k p riit Kö­ yü b ir köydür. A ltı ayım ı ord a geçiriyorum , a ltı ayım ı r a Liurd a ... A m a yıl sonunda b ir tek sergi o la ca k diyor K aym akam Bey. B en B u cak M üdürünü de gördüm g e çen gün, sergiyi sordu.» G a ffa r ’ın kızı Em ine: «Biz geceli gündüzlü hazırlad ığım ız işleri n a sıl b ıra k ırız A şa­ ğı Köyde!» dedi. «A kşam lan kapısı kitlen iy o r salonun, b ir çöpünüz bile k ay ­ bolm az! Sergi bitene k ad a r hep H urşit A ğ a n ın evinde k a lıy o ­ rum . Ben beklerim sergiyi d aha olm azsa!» S e rg i, salon dediği y e r de S a r ı M em iş’in kahvesiydi. Beş on gün kahvelıkden çıkıy or, kahve ocağ ın ın önüne b ir perde geriliyordu. A ğa böyle istiyordu, n a sıl çık a rd ı sözünden S a n M em iş! «Ben sizden say ıy la alırım işlerin izi...» dedi. Em el Hanım , •G ene size sayıy la veririm . K im den n e ald ım sa elinde bilsin. H erhalde b a n a güvensizlik gösterem ezsiniz!» Em el Hanım ne yapsa, ne etse g eçin em iy orlard ı Y u k a rı K öy'le, A şağı K öy’ün kızları, k a d ın la rı... H urşit K a ra m a n ’ın b ir senedir uygu lam aya çalıştığ ı p azar y erin e bile d ard a k a lm a z la rsa inm ek istem iyorlard ı. A şağı K öy’e in m ekten se Ç am alan ’a k a d a r u zan ­ m ak tan b ile y ılm ıyorlard ı. Hele bu yol işi çık tı çık a lı ad ını bile an m ıyo rlard ı A şağı K öy’ün. O rası b ü tü n açıkgözlerin, acım asız­ la rın h arm an olduğu yerd i, o n la ra göre. Y u m u rta la rın ı b ile sat­ m azlard ı onlara, söz b irliğ i edip fiy a t k ırd ık la rın a in anırlard ı. S erg i için k ızların ı k ışk ırta n b ira z da b abalarıy d ı. Bu g erg in lik H urşit A ğ a’n ın h iç işine gelm iyordu. O n ları d arıltm am ak için tüm özgeçileri göze alırd ı am a, yolu kendi ta rla la rın d a n g e ç irt­ m ek için M ühendis C engiz’in p ro jesin i y ırttıra m a z d ı ya. B u pro­ 69


je n in çizdirilm esi nelere m alolm uştu ona. B u to p ra k la r b iraz da, «Ecdat y a d ig â rıy d ı! «Peki, kızlar!» dedi Em el H anım , «G elecek dersi k ira z la rın a ltın d a yapalım . G ölgesinde otu ru r, d ikişlerim izi dikeriz. Y o ­ ru lu n ca d alların d an k iraz toplarız eğleniriz.» İş b ah çey i seçm eye kalıyordu. K ızlar köyden açılm ak istiy orlard ı, şöyle G ökyazı’ya doğru. K av lan lı K öprü’den geçip. N azife: «Köprü b aşınd aki ta rla olsun diyeceğim am a ...» dedi, «Ki­ razlarım ızd a hiç iş yok! G ü n sel'lerin b ah çesi hem d aha otlu, hem de k u yu ları v ar...» «A çılm ayalım o kadar.» dedi G ü lizar, «Köy içinde olsu n... B ah çe m i yok. G ülsüm ’lerin b a h ç e s i... K ira z la rı da en önce olur, onların!» «Buyrun bizim bahçeye, k a ra k ira z la rım ız b ir h a fta y a k a l­ m az olu r...» dedi, Coz E tem 'in kızı, «D utlarım ız bile ağ ard ı a ğ a ­ ra c a k ...» B ir a t kişnem esi duyulm uştu. G özler d ikişlerd en c a m la ra döndü. B ir şey görem ediler. Y u k a rı köyde kim senin atı yoktu. H em en h e r dam da y a b ir eşek vard ı, y a d a b ir k a tır... Dem ek b ir konuk inm işti köye. M u h ta rı arıyordu. «Atla b ir gelen var.» dedi. G a ffa r'ın k ızı Em ine. «Sakın H urşit A ğa olm asın!» dedi, Em el H anım. Y u k arı köyde onun sevilm ediğini bilirdi. Evinde yatıp k a lk ­ tığ ı b ir adam dı. Y u k a rı köyde A ğa, onun konuğu sayılu'dı. B elk i de kendisini arıyordu. A t k işnem eleri y a k la şın ca penceren in önü­ ne dikildi. Oydu, yanınd aki de R a şit Bey, d aha gerilerd eyd i, b ir k a tilin üsiünde H urşit A ğ a öğretm eni görm üştü. Köye gelişine ş a n jııa y ak ışır b ir anlam verebilm ek için M u lıtar’ın kap ısınd an y an a i.oîlendi: «M uhtar nerdesin?» İçerlerd en telaşlı b ir ses duyuldu: «Buyrun, A ğa, hoş geldin!» Sesinden tanım ış, k ap ıy a koşm uştu. E m el Hanım , onun m ut­ la k a içeri g irip kendisini göreceğ in i biliyordu. O daya b ir biçim v ern ıek için hem en b ir iki kişin in y erin i değiştirdi. Boş y erleri d oldurm ak istiyordu. G österişli işleri olan ları, g erilerd en k ald ı­ rıp k ap ının önüne oturttu, ö ğ re tm e n le rin in bu h azırlan ışm ı gö­ ren ler, sarıy azm aların ı p a z a ra g id erk en örttü k leri biçim e sok­ tu lar. Gene de Anadolu K öylerinde az görülen b ir örtünm e ser­ bestliği içindeydiler. T op lan m aları sadece adı b ilin en b ir erkeğe k a rşı saygıdandı, k aç g öçten değil. B a b a la rın a yüklüce b ir b a ş ­ lık p arası kazand ırıp gen ç k ızlık o n u rla rın ı k u rta rm a k için ön­ lü klerine, e n tarilerin e b içim verip en güzel gülü m sem elerle k a ­ pıyı gözlem eğe geçen ler bile olm uştu. B u kapı b ir M üfettiş, B ir B u cak M üdürü, b ir K ay m ak am ’a a ç ık olduğu k ad ar, H urşit A ğ a’70


y a d a a çık tı, b elk i de d ah a ç o k ... B u b ira z da Em el H anım ’m özel ilgisind en ileri geliyordu. Y a ln ız G ü lizard ı içlerinde yüzü­ ne en çekingen, en soğuk an lam ı veren. A ğ a dem ek, ona göre, edepsiz oğlu dem ekti. O na g östereceğ i g ü ler yüz, doğrudan doğ­ ru y a en y ılışık b a k ışla rla yolunu kesen k en t şım artm ası oğlu A kif'eyd i. G ü lizar evliydi çünkü, öylesine b ir evlilik ki, başlık p a ra sı söz konusu olm ad an sevdiği erk eğ in k a rısı olabilm işti. Bu b iraz da M u htar M ecit E fen d i’n in işb ilirliğ in d en ileri geim işti. Em el H anım , tam zam anınd a a çtı od an ın penceresini: «Buyurm az m ısınız H u rşit Bey!» dedi, «Size öğrencilerim in işlerin i göstereyim !» Ö ğren cilerin işleri onu d ah a çok bezi b asm ası için ilgilen­ dirirdi. B ir de y ap ılan ların işçiliğ i... G örm esinde y a ra r vardı ne de o lsa ... Ucuz dikişçi ç ık a rs a dükkân işle ri için çalıştırab ilird i. A şağıd a a çıla c a k h e r serg i b iraz da siy a sa l gücüne guç k a ttığ ı için önem liydi. Eliyle b ir işa ret yapm ıştı H urşit Ağa. Selam verm ek m iydi, yoksa, d ur geliyoru m m u dem ekti? E vin gen iş kapısından girm işti bile. A yak seslerind en an lam ıştı geldiğini. K apıyı ard ın a k ad ar açıp b u y u r etti: «Hoş geldiniz H urşit Bey. B a k ın A şağ ı köyden h iç de aşağı kalm ıyor kızlarım ız?» G elenlere n asıl d a v ran a ca k la rın ı önced en düşünüp sap tayan ku rsçu k ızlar kım ıld am ad ılar yerlerind en. G elenlere b aşlarım k ald ırıp b ak m ad ılar bile. Y aln ız iğneler, k olların k ısa k ısa k a l­ kıp inişleriyle işlerin in üzerinde ilerliyordu. E n iyi, en sağlam dikiş cl dikişiydi. Dağ b aşın d a bilo işe yarard ı. A m a H urşit A ğa h iç cie böyle düşünm üyordu: «Nerdo b u n ların dikiş m a k in eleri...» dedi. İçeri g ire r g ir­ mez. «Yok değil, v ar...» dedi. Em el H anım , «V ar da ben el diki­ şine alıştırıy oru m onları.» E m in e'n in sağ k a lça sın ın a ltın a sık ıştırıp d iktiği boyanm ış kaput bezine gözü takılm ıştı. İki p arm ağ ın ın a ra sın a ald ığ ı be­ zin n iteliğ in i bulup çık a rd ık ta n sonra: «Sen m i boyadın bunu?» dedi. «Anam boyadı!» dedi övünerek, «Ceviz yaprağıynan!..» «İyi tutturm uş! K im in k ızısın sen?» «G affar’ın kızı.» «Söyle B a b a ’na. G elsin, görsü n beni, ren k li p atisk alarım ız geldi. S e n k im in kızısın?» N azife’ye soruyordu. G özleri h iç de d iktiği p ija m a altınd a değildi. S arıy azm asın d an taşan , y azm anın sa rısın a k a rışa n g ü r saçların d a, bu sa çla rın çevird iğ i sağ lık lı yanakların d ayd ı. Boyu bosu üzerinde b ilg i edinebilm ek için gözlerini, k ıv rıla n dizlerine k ay d ırırk en sordu: 71


«O kula g ittin m i sen?» «Gitm ez olu r m uyum , gittim !» dedi, m eyd an oku r g ibi, «Dört yıl oluyor bitireli.» H u rşit K a ra m a n ’m isted iği de buydu. B u soru d an k ızın yar şını bulup çık a rm a k ... D em ek en azd an on altı, onyedi yaşındaydı. Köy yerinde tam g elinlik ç a ğ ı... İş p azarlığ a kalıyord u dem ek. İlk sorusunun k arşılığ ın ı alm ad ığ ın ı anım sam ışti: «Kim in k ızısın sen?» B a h a ’sının ad ını söyleyince yüzünün a ltü st ola ca ğ ın ı b iliy o r­ du N azif e. Sesin i d aha d a d ikleştirerek: «Şadum an’ın kızıyım !» dedi, «Şadum an D ağlı’nm!» «Ne!» dedi, «Şadum an'ın k ızı m ı? D em ek Şad u m an ’ın böyle y etişkin kızı da var, öyle mi?» Y etişk in o lm a k ... Ö vünülecek b ir şeydi, yetişm ek, çocu klu k­ tan çıkm ak. B elk i de boylu boslu, güzel olm ak a n lam ın a da geliyordu. D aha da kızard ı y a n a k la rı, k ız a rın ca d a b iraz d aha güzelleşti. Ş a k a k la rın a ta şa n s a ç la rı d aha d a sa ra rd ı sa n k i... B a ­ rok çiçeğ in in (*) acı sa rısın a dönüştü. E n azdan b ir k ırk bini vardı kızın başlığının. B u p a ra Ş ad u m an ’ı y a tıştırm a y a y eter m iydi? E ski gem icilerdendi, b ilird i İstan b u l’un tadını. İstim lâk ten ala ca ğ ı p arayı d a ekleyip T a ş lıta rla ’ya çoluk çocu k yerleşebilird i. B u A k if’i k ısa zam and a everm ezse b ir k ep azelik ç ık a ra c a k , b a ­ şın ı b elay a sokacaktı. «Emel H anım !» dedi, «Bakıyorum , b u n la rın d ik tik leri k u m aş­ la rd a hiç h a y ır yok! G elsin ler d ükkând an isted iklerin i alsınlar. A tlas m atlaş, ipekli m ipekli, n e isterle rse... F ran sız keten i var ki, ipek kum aş g ib i... A tlaslar, poplinler, p icam alık lar, göm lek­ lik le r... Sen k e fil oldun mu tam am d ır. D a h a olm azsa cevizlen, k estane, fın d ık lan öderler. B izim k i h a rm a n veresiye!.. K ışa gi­ rerk en s ile rle r defterdeki h esap ların ı. C anım aça ca ğ ın ız sergi şa ta fa tlı olsun, bizim A şağ ı K öy’ün k ız la rın ın y anınd a boyun­ la rı bükük kalm asın lar. H aaa? Ne d ersin R a şit Bey?» H iç düşünm eden ağız a lışk a n lığ ıy la doğruladı H urşit K aram an’i: «Siz m ünasip gördükten sonra!» N azife’n in başu cund an ay rılam ıy ord u b ir türlü: «Sen de inecek m isin bizim o ra y a ? N e istersen alırsın!» «B abam ’a bi d anışayım d a...» Aldığı cevap içini açm am ıştı. «Em el Hanım !» dedi, «Bizim S a n M em iş’e n e zam an izin ve­ reyim .» «Az önce onu konuşuyordum k ızlarla. A yrı ik i sergi o lsa n a ­ sıl olur, diye soru yorlard ı b a n a ... A şağ ı köyü n serg isi a y n olsun. (*) 72

Barok çiçeği : Katırtırnağı.


Y u k a rı köyü nki de y u k ard a olsun diyorlardı.» N asıl olsa b ir yıl so n ra Y u k a rı Köy yoktu. Cengiz B ey ’i az önce görm üştü. Y ol, ta m köyün o rtasın d an geçiyordu. O nbeş m etro genişliğind eki yol, bütün ev leri alıp götürü yor, çay bo­ yundaki ta rla la rı silip supürüyordu. Y olu n köy içind en geçm esi zorunluğu vardı. D ağa ta ş a vurdu m u, dökülen p a ra istim lâk tu ta rın ın yüz k a tı a rtard ı. Köy ne o rm an köyüydü zaten, ne ren çb erliğ e gelirdi. H ele h a y v a n cılığ a hiç elv erişli değildi. Her evden b ir iki erk ek dışardaydı. T ası ta ra ğ ı toplayıp gideceklerd i iste r istem ez. B u konu d a Cengiz B ey de kendisi gibi düşünü­ yordu. «Olmaz öyle şey!» dedi H urşit A ğa, «Bu köyün adı n e? Akpelit köyü! A şağılı, y u k a rılı da olsa b i k ö y ... M u h tar’ı b ile ay rı değil, bu köyün! ö y le bölücülük yok! Ne diyor büyüklerim iz!» «Bakın kızlar!» dedi Em el H anım , «Hurşit B ey de ra z ı değil! Size istediğiniz k a d a r kum aş, dem ek istiyor. O nbeş g ü n içinde h a z ırlan ırsın ız geceli gündüzlü; çık a rız o rta y a alnım ızm akıyla!» B ütü n k ız la r önlerin e b a k ıy o rla r, işlerin i az son ra m ü şteriye teslim edeceklerm iş gibi h a rıl h a rıl çalışıy o rlard ı. Her konuda k ü le ğ i delik, gözü a çık olan R a şit B ey , bu işin içinde b ir kurt yeniği olduğunu an lam ıştı. Ü stelem ek yersizdi. D aha önem li işler için gelm işlerd i. Y u k a rı A k p elit’e. K ap ın ın önünde d ikilen Muhta r ’a yönelerek: «Yol m ühendisleri şik a y e tçi sizden!» dedi, «Aç k alıy o rlarm ış köyde.» K aça k çılık ih b arı için gelm işlerd i oysa. R a şit B ey ’in konuyu yol işlerin e a k ta rm a k ta y a ra r gördüğünü anlam ıştı, H u rşit K a ­ ram an . «Konuşalım bu m eseleyi!» dedi, «Doğrusu on ları d arıltm ak köyüm üzün z a ra rın a olur. B ir köyden hü küm et yolunun geç­ m esi ne dem ek? H er k a rış to p rağ ın beş k a t d eğer k azan m ası dem ek. A m a dur, ilk evvela şu k a d ın la rın sergisini bi h ale yola koyalım . B izim S a rı M em iş’i en azd an b ir ay izinle a la ca k ta h ­ siline gönderm em iz gerek ecek . K ahv e k a p a n sın k i serg i işi de hızlansın!» Bu sözün altın d a y a ta n a n lam ı d a R a ş it B ey ’in an lam ası ge­ rekird i. Y ü zb in lerin üstünde a la ca k k ısılıp k alm ıştı piyasada. K o­ lun b ir ucu K astam o n u ’daydı, b ir ucu İn ebo lu ’da, Sin op’ta. M alın hem en büyük bölüm ünü K astam onu çekiyordu. A zdavay’dan k a l­ k an a ra b a la r, yerin e göre K astam o n u ’y a bile u ğ ram ad an dağı­ tım yapıyordu O rta A nadolu’ya. «Y ıld ırım N akliyat» m alın gü­ venle d ağıtılm asını ü zerin e alm ıştı. B ugü n e k a d a r büyük ölçüde bil' sak atlık da olm am ıştı. B ir iki d elikan lın ın elinde y a k a la n a n b irk a ç k arto n sig ara, b ir ik i şişe viski, üçbeş ru h satsız tab a n ca , y a k a la y a n la rın oyalan m ası için gerekliydi. B u b eş p a rça m alı b u ra la ra A lam an y a’lı işçiler de so k a m a z la r m ıydı? C an ların ın 73


çek tiğ i d ostların a verem ezler m iydi? B u altın y u m u rta yum urtla­ yan tav u k ların , b u k a d a rcık olsun y a sa d ışın a ç ık m a la rı hoş gö­ rülem ez m iydi? «M uluai!» dedi H urşit K aram an , «Şu b ahçey e iki üç sandal­ ye a t da, gelm işken hoş-beş edelim biraz! S a n a aşağ ıd a güzel bir y e r buldum. B en im telefondan da bi tel çek tim m i k a ra k o l eli­ n in u ltıııü a... Sen ne Y u k a rı Köyün, h a tta ne A şağı Köyün M uh­ ta rısın ! A kpelit M u h tar’ı değil m isin sen!» «Sağol, H urşit Ağa!» dedi M ecit E fend i, «Y irm i y ıllık Muhta r ’ım. Burda, y u kard a k a lm a k d ah a da k olay ım a gidiyor be­ nim!» «İyi am a s a k a r bi B aşefend i gelm iş. G eçen gün az d aha b ir k a z a çık acak m ış elinden! İn ebolu’d an g elirk en uğradım k a ra ­ k ola da düzelttim . S e n benim dediğim e bak . M u h tarlık aşağ ı köyde olsun. N eyse, konuşuruz b u n ları d ışarda. H ava da tam ilk y az havası, ö n c e g e tir a y ra n la rı da içelim !» M u h tar d ışarı çık a rk e n seslendi a rk a sın d a n H urşit Ağa: «Sakın yem ek için o rtalığ ı a y a ğ a k ald ırm a! A y ra n la rın üs­ tü ne k ah v eleri de söylersin olur biter!» «Eee aç gönd erirsek aşağ ıd a ay ıp lam azlar m ı bizi! ö n c e Em el H anım ın dilinden kurtulam am !» «O bizim aşağ ıd a d a olsa, y u k a rıd a da o lsa konuğum uz. S a ğ olsun, kızlarım ızı h ü n er sah ib i etti. N eyse, sen sü r k ah v eleri şim ­ diden!» İyi adam dı bu M uhtar. İsteseydi, çok tan d aha iyisin i bulurdu y erin e aşağıdan. A dam ara m a n ın n e g ereğ i vardı! Ö ylesine bi M uhtardı ki dürüstlüğü, ay rıca kendisine hiç m i hiç çap arız v er­ m iyordu. Çıt çık m asın ı istem iyordu şu A k p elit’te. P a ra canlısı da değildi. N eler çevird iğini bildiği halde b ir gün gözünün üstünde k aşın v a r dem em işti. Bu it, bu h a y la z A k if de nerd en m u sallat olm uştu bu ad am ın gelinine! R a şit B ey ’e k a şıy la gözüyle işaret etm işti, kızın oturduğu yeri. H er ikisi de belli etm eden G ü lizar’ı in celiyor, duruşundan, bakışınd an ne y a ra tılışta b ir kadın ol­ duğunu kestirm eye çalışıyo rlard ı. A ğ ırbaşlı b ir kadındı işte! S a ­ nıldığı gibi oğlunu b aştan ç ık a ra c a k birine benzem iyordu. Böyleleri de olabilird i köy yerinde. K ocası d ışard a evli kad ınlardı bu nlar. O ğlunu toy b ellerler, yolm ay a ça lışırla rd ı. E ğ er bu k a ­ dın g erçek ten böyleyse, çok içind en p azarlık lı b iri olm alıydı. «Onun b abası olduğumu biliyor!..» diyordu içinden. Suçlu suçlu oturuşundan belli! G erçek ten bu önüne b ak ış, suçlu olduğundan m ı ileri geliyordu, yoksa öfkesinden m i? R a şit B ey ’in gözünden kaçm azd ı bu. Y aln ız G ü lizar’ı değil, te k e r te k er Y u k a rı Köyün k ız ların ı da gözden geçiriyordu. N asıl d a b irb irle rin e benziyor­ lard ı bunlar! Hem en hepsinin yüzlerin in ren g i birdi. İçi ışıklı, buğdaysı değil, m ısırsı b ir ren k ti bu. G üneşte pişm iş b ir b arok çiçeği sarılığ ı... Elle tutulur, y oklanır, g erek irse ta rtılır b ir 74


s a rılık ... O n lar da bu sarıy ı bulup çık a rm ışla r, benim se­ m işler, D u ş la rın ın üstünde gezdird ikleri y azm aların a b a stırm ış­ lard ı. K im lere? İlk in Cide’yle ilişkisi b ulunan İs ta n b u llu Kum ­ la ra ... «Hizmetçi» geleneği de öylece b aşlam ıştı işte. İç yarası, m em iek et acısı, aile derdi olan h izm etçilik . Cide'li Rum terziler, Rum ku n d u racılar, R um d em irciler, y ap ı u staları, b o y a cıla r k ı­ s a c a R um z a n a a tk a rla r b eğ end ik leri eli ay ağ ı düzgün köy k ız­ la rın ı e v latlık o larak , hizm etçi o la ra k gönderm işlerdi İsta n b u llu d ostlarına. Y aşam ın sert d irseğini h erk esten önce yem işlerdi böğürlerine. O n ların sırtın d an ra h a t y aşay an h em şerileri de yok değildi. E ğer bugün N işan taş’ta, kentsoylu g örü nm ek isteyen b ir k a ra b o rsa ­ cın ın evinde C ide’li güzelcene b ir hizm etçi v arsa, bu eve k en ­ d iliğinden kap ıyı çalıp gelm em iştir. O sm an bey’de, önünden en k onforlu otobü slerin k a lk tığ ı C ide’lilerin kahvesinde öyle sırt­ ta n geçin en h azırcı h em şerileri de o la ca k tır, bu söm ürü düze­ ninde. S a n k i a p artm an ların dipten d oru ğa tem izlik leri onların günlük görevidir. O tu rd u k ları yerd en K odam an S ok ağ ı'n d ak i 5 nu m araya, y a d a Ş a ir N ig a r’d aki 93 n u m a ra y a tem izlik çi kad ın bulup gönderm ek on ların işidir. Y a köyden ilk gelen kız gönd erile­ cek, y a da ilk gidenle h a b e r sa lın a ca k tır. Ö rgütlenm e işid ir bu b ira z d a ... Y e rin i y ad ırg ay an ların , ald ığı p aray ı küçü m seyenle­ rin başv u ru ları da g eçerlid ir. H izm etçi veriliy orsa, köle de v eril­ m iy or ya! E ğ er Cide köylerind e im am n ik â h ı diye b ir g elenek sürüp gid iyorsa bunun altın d a b iraz da bu k a p ıla ra hizm etçi gönderm e alışk an lığ ı y atm ak tad ır. R a şit B ey Cide’li değildi am a, y ılla rd ır Cide’li sırtın d an g e­ çin en lerd en biriydi. Bu yöreyi, kadınları, kızları, delikanlılarıyla ta n ım ak zorundaydı o. H urşit A ğ a ’nm yanınd aki görevinin en önem li yanı, insan tan ım ası yüzündendi. Dağ başında b irin e ta ­ ba n cay la viski san d ık ları gözü b ağ lı teslim edilemezdi. Büyük işlerd e son söz ondan çık a ca k tı. Cebinde on onbeş kapının a n a h ­ ta rı v a rsa bu b ecerisind en ileri geliyordu.

«Tamam mı Raşit Bey?» diye sordu, Hurşit Ağa, «Oturabili­ riz bahçede değil mi? Emel Hanım bize müsaade... Dediğim gibi, siz kesin bir gün söyleyin de kahveyi dipten doruğa badana ettireyim, ayna gibi...» Muhtar'ın, elmaların altına koyduğu Bozkurt fabrikası işi san­ dalyelere oturdular. «Ne dersin Raşit Bey!» dedi, «Bizim oğlan ağzının tadını bili­ yor, değil mi?» içerde çenesinin ucuyla gösterdiği iki kızı her yanıyla ince­ lemişti. «Onlardan biri... Pencerenin önünde oturan...» «Evet!» «İşte ben o kızı oğluma münasip gördüm. Sen ne dersin?..» 75


«Allah için güzelliğine d iy ecek y o k ... E ğ e r oğlun a uygun b ir kız b u lu n acak sa...» «Bütün m esele burd a, on a uygu n olup o lm ay acağ ın d a...» •Onu düşünüyordum b en d e...» «Y anlış anlam a! B en kızı g elinliğe, y a n i b enim gelinim ol­ m ay a ço k tan m ü nasip gördüm . B en im g elinliğim e y a k ıştırıy oru m d a bu kızı, o dürzünün k a n lığ ın a yakıştıram ıyoru m !» «Evet köy k ız ı... O turup k a lk m a s ı... İşi, a h la k ı... O ysa A k if b ey...» O ğlu na «A kif Bey» denm esi h oşu n a giderdi. A k if K aram an , ne k a d a i -Bey» olursa, kendisi de «Bey»liğe o k a d a r çok y ak ı­ şırdı, B eyefend iliğe d e... Bey olm ak ta, b ira z ok u ry azarlık , b ira z görgü, b ira z da A ğ a’da b u lu n m ay an b ir n ite lik olm alıydı. O nu bulup çıkaram ıy o rd u am a, o bulup çık a ra m a d ığ ı nesnenin, k e n ­ disinde b iraz k ıt olduğunu çok iyi biliyordu. Bu köy işi, k en t işi de değildi. K öylerd en de öylesine «Bey»ler çık a rd ı k i... G ene b i­ liyordu ’«i, köylerden öyle o k u ry a z a rla r, öyle yüksek okul gö­ re n ler de çık m ıştı ki, A m erik a ’la ra , A vru pa’la ra .g ittik le ri halde bir tü rlü B ey olam am ışlard ı. B unu n, bu b ey liğ in erk eğ i de vardı, d işisi d e... Bu kız, bu Ş ad u m an ’ın kızı, o h an ım lard an biriydi işte! B öylelerin in ağ ız la rın a la f y ak ıştığ ı gibi, ü stlerin e de, ne g i­ y erlerse yakışırd ı. N azife’yi ta b a n ın d a h a lı döşeli konak biçim i, y arısı taş, y a rısı ahşap evinde g ezinirken , kendisine çay, kahve, M'ctirirken g ö rü r gibi oluyordu. Y a k ışırd ı doğrusu onun, h an ım ­ lık boyuna bosuna, eline ay ağ ın a! K endini yeniden evlen ecek ­ miş gibi görüyor, bunun y ürek ça rp ın tısın ı duyuyordu içinde. Şu rad a, şu bahçed e sand alye üstünde oturup b ek liy ecek ti, on­ la rın d ağ ılm a la rın ı... O nu boyunu n bütü n çek iciliğ i ile a y a k ta g örecek, yürüyüşünü de gözden g eçirecek ti. S o n aldığı atı, o bakla k ırın ı alırk en de öyle alm am ış m ıydı? Evine, a h ırın a , d ükkâ­ nı m a, m o toru n a a la ca ğ ı n e o lu rsa olsun, görm eden, ellem eden, alm azdı. A yrand an son ra kah v eleri, y eni çık a n n ay lon tepsilerde g e­ tire n M u h tar’a: «Ya, b öyleyken böyle!» dedi, «Toplam ışsın b ir k ü m eslik ta ­ vuğu, y a n la rın a h o ro zlan , y a k la ştırm a m a k İçin k ap ısm d a da b ek ­ liyorsun, öyle m i?» M u h tar’ın su ra tı asık tı, b öy le ş a k a la rla yüzünün gülm esi, ç a tık k a ş la n n m düzelm esi beklenem ezd i. N eydi o rm an k a ç a k ­ çılığ ı, y ak ıştırm ası? M u tlak a b ir p arm ak vard ı H urşit A ğa çev­ resinden. Şu ad am la iyi geçin m ek isted ikçe b ir yerd en b ir pürü zlü k uç veriyordu. O ysa bu işler olu rken kendisi İnebolu’daydı. B öyle u fak te fe k işlere p a rm a ğ ın ın ucunu bile sürm ezdi. Oğlu A k if ne h a lt etm eye k arışm ıştı, b elk i de Selim ’e u y a ra k ... N e­ den lerin i a ra ştırm a sı gerekird i. B ird en ona: «N asıl b u Çorum lu?» dedi, «G eçinebiliyor m usun onunla?» 70


d iye sordu. Kim di Ç orum lu a ca b a ? B u ra la rd a y a b a n cı o la ra k , Cide’li ol­ m ay an kim vardı k i? B ird en R a şit B ey 'in yüzüne d alıp kaldı. Sordu ğu adam , bu olam azdı. İs ta n b u llu y a benziyordu bu R a şit B e y ... D aha çok İz m irliy e . «Kim bu Çorum lu?» dedi M u htar, «Anlayam adım !» «Canım şu yeni gelen Başçavuş.» «Bilmem!..» dedi, «Pek işim iz düşm üyor. İy i ad am a benzi­ yor, b akarsan.» «İşin düşm üyor m u ? B a k R a şit B ey, işi düşm üyorm uş!.. İfa ­ desini alm ay a k ap ısın a k a d a r g eliy o r d a d ah a işim düşm üyor, d iy o r... B ir de işi düşse...» «B en bunu işten saym ıyorum . B aşefen d i de saym adı. Güldü g eçti. S e n b ilirsin beni! B öyle işlere b u laşm ay acağ ım ı iy i b ilir­ sin!» H u rşit A ğ a’yı su çla r g ibi konuşuyordu. A ğ a ’y la böyle ko­ nu şu lu r m uydu? B aşefen d iy e m i güveniyordu yoksa? «İyi am a k eresteler ele geçm em iş mi?» «G eçtiyse benim kulluğum da, sam an lığ ım d a m ı bulunmuş?» «Senin M u h tarlık e ttiğ in köyde bulunm ası yetm iyor m u? A ra ­ b a sen in ta rla n a en y ak ın yerde boşaltılm ış, ta lim lerin altın a! S o n ra ih b a ra d a ad ın k arışm ış, duyduğum a göre!» «İh b ar...» dedi. M u htar, «Bütün m esele bu ihbard a! A dım ın k a rıştığ ı doğru. A n layam ad ım , k im u ğ raşıy o r ben im le? K ereste k a ç a k çılığ ın a g elin ce...» H u rşit A ğa, bugüne k a d a r yaln ız k e reste işlerin e m i k a rışı­ yordu? Tüm k a ça k ç ılık la ra kendisini b u la ştırm a k için ne kad ar uğraşm ıştı. Hiç olm azsa ta b a n c a işlerin e k arışsay d ı, H afız E sa t’a k ap tırm azd ı bu kesim i. M u h ta r’m gözünden k a çırm a k için A b a­ n a kesim ine kayd ırm ış, b u ra la rı d a H afız’a kalm ıştı. H afız tu­ tu n d u k ça K arak o lu n gözünü b u yörelere çek m ek için, k erestey ­ di, sigaraydı, viskiydi u fa k ta n u fa k ta n el atıyor, böylece Akpelit’ten Ja n d a rm a n ın h em gözünü, h em ay ağ ım ek sik etm iyordu. Evet, Çorum lu M u rat B aşçavu ş çetin cev ize benziyordu. B ir de etliye sütlüye pek k arışm a y a n şu M u h ta rla işb irliğ i yapars a a a ... E ğ e r M u h tar’m b u güne k a d a r sesi çık m am ışsa K arak o la, K a y m a k a m a gidem ediği için sesi çık m a m ıştır. İk isin in b a ğ d a t­ m ası kendisi için h a y ra yorulm azdı. Bu a ra d a şu Ç ap ar Y u su f’un d alını, gövdesini neden bud aya­ lı! asındı?.. ♦Şu M u rat B aşçav u ş k a ç a k k e reste leri okul’a verecekm iş!..» dedi H urşit A ğa, «M u htar o la ra k ta n h a b erin v a rd ır herhalde?» «Bu iş O rm a n cıla rla K a ra k o l a ra sın d a ...» ♦Demek siz, Ç ap ar Y u su f'la sıy rılıp çıkıyorsunuz, işin için­ den! Hem de Şad u m an ’la b irlik te...» «Benim le Şad u m an ’m bu ta ra k ta bezim iz olm ad ığını anladı 77


Başçavuş.» «Demek iftira , öyle m i? P ek i bu iftir a kim den geliyor? Bu köyden m i, Ç a m alan ’dan mı?» İşin doğrusu a ra n ırs a bu iftir a ’n ın doğrudan doğruya Akpolit köyüne dizel m otoru g etirip şerit k u ra n kişiden, gelm esi g erekird i, Y u su f’un sekiz y ıllık işin i k ö rletm ek iç in ... O rm an cı­ la rla k arak o lu onun b a şın a tebelleş etm eliydi ki gelişen İşi k ö r­ lensin! G eçim i k erested en o la n la r, b ire r ik işe r gelip keudisini bulsunlar. Y aln ız tek firm a y a b ağ lansınlar. Böyle b iri de H urşit A ğ a ’d an b a şk a sı olam azdı. M u h ta rın gene de a k lın ın erm ediği, bu köye kollu k g ü çleri ile orm an cılar adm ıını a ttıla r m ı, kendi k a rışık işleri, d am gasız to m ru k lar, m o­ to r dolusu k a çırıla n ta h ta la r ne o la ca k tı? B a şça v u ş'la henüz dost­ luk sağlayam ad an, uyuyan d üşm anını dürtüklem enin ne y a ra rı oiabilirdi, bu k u rt oğlu k u rta ? İy i am a, onun d a kuşkusu ol­ m asa böyle did ikler d uru r m uydu bu konuyu, b u ra la ra k ad ar gelip de? «Emel H anım çıkıyor!» dedi R a şit Bey. «Salıverm iş tav u k ­ larını!» A rkasın d an da allı yeşilli ö ğ ren cile ri... H urşit K aram an , ç ı­ k a n la rı göreb ilm ek için sand alyesiyle b irlik te kım ıldandı. İçerde om u zlara doğru kaym ış sarıy a z m a la r, e şa rb a b enzer başöstüler a lın lara, k a şla rın üstüne doğru çek ilm iş, sa çla r, tüm üyle gizlen­ m işti. H urşit A ğa a llı laciv ertli önlü klerin , k ırm ızı p a ça lık la rın , sa rıy azm aların arasın d an arad ığ ın ı bulm uştu. Ş ad u m an ’m kızı iki ark ad aşın ın o rtasın d a yan ın d ak ilerd en b ir b a ş k a d a r uzun bo­ yuyla gözü çekiyordu. H ım bıl değildi, k ıv ra k yürüyüşü vardı. K entlerdeki okul k ızları gibi, k ap ın ın önünde b irik ip sanki ne­ rey e g id eceklerin i b irb irlerin d en öğrenm ek için ta rtışırla rm ış gibi a y a k üstü b ir süre d ik iliyorlar, so n ra evlerind en y a n a yöneliyor­ lardı. Y olu en y ak ın olan M u h ta r’m geliniydi, b ir kapıd an çık ­ m ış k a rşı kapıd an girm işti. S orm ad an , k im in n esi olduğunu anlayıv erm işti H u rşit A ğa. B eğ en m işti G ü lizar’ı. İşte böyle b ir ge­ lin de kendisi istiyordu. İlk kez M u h tar’a k ısk a n a ra k baktı. K en ­ disinin h er şeyi vard ı da böyle b ir g elin i y oktu işte. Neden bu eksik olsundu, dağda b ir domuzu eksikti. «M aşallah!» dedi, «Y etiştirm iş Şad um an, doğrusu!» «Serpiliverdi b ird en ...» dedi, M ecit E fend i, «Hep böyle olu­ yor bunlar. S a a ti, günü geldi m i g elin lik k ız oluveriyorlar!..» B irden uyan m ıştı M uhtar. E v erilecek y a şa g irm işti H urşit A ğ a’nm oğlu. E ğ e r evlenirse g elin in i ra h a t b ıra k ırd ı h iç olm azsa. Böyle k alırsa, y a kendinin, y a oğlunun b a şın ı b ela y a sok acağ a benziyordu. «İyi kızd ır N azife!» dedi M u htar, «Okulu da bitird i. Çok beğenirdi öğretm eni, o k u ld ay k en ... B irin ciy d i sınıfta!» «Boylu boslu kız!» dedi, a rk a sın d a n uzun uzun b a k a ra k , «Söz­ 78


lü mözlü değil ya!» «B ilirsin B a b a ’sını. K ılı k ırk y a ra r. A ksilik etm ese b ıld ır dü­ ğünü bile olacaktı.»

«Kim istediydi?» «Yusuf’un oğlul» «Ne Y usuf'un oğlu m u? Şu lisede okuyan çip il oğlan haaa! S o n ra gelip evlen ecek öyle mi?» «Yoook. D aha evlenm eyecekm iş. Ü niversitü'yi de b itire cek ­ miş.» «Kız g irecek yirm i, yirm ibeş y aşm a. E eee Şad um an nc de­ miş?» «Anası, hele oğlunuz okusun, m ek teb in i bitirsin . S o n ra dü­ şünürüz, demiş! O ysa b ırak sın okulu, dese hazırdı!» «Çapar Y u su f p aralı. H er şeyi tam am ! T a rla la r, şeritler, dük­ k â n la r... M otoru çek ti iskeleye. M ak in ist H ay ri’yi de istem iş! K ı­ zın anası dem ek okulunu b itirsin dem iş, öyle m i? Pardon şu k a ­ d ın a doğrusu! İş p a ra y a d ay an ırsa yalnız kızı değil, Ç ap ar Y u ­ su f’un çipil oğlunu bile satın alırım , b ab ası ile b irlik te!.. D ükkâ­ nım ı süpürtm ek için! Ne ister, Şad u m an b a şlık p arası? V a r mı bu köyde, Y irm i B eşb in lira b aşlık p a ra sı görm üş kız? B en Elli b in veriyorum , peşin!» M uhtar, p azarlığ ı k ız ıştırm a k için sözünü etm işti Y u su f’un oğlunun! B u iş ço k ta n unutulm uştu oysa! O ğlan liseyi b itirirse gözü köy kızını m ı görürdü, hele b ir de Ü n iversiteye g irerse! «Bir de H afız'ın oğlu var, sırada!..» dedi M u h tar, «O ğlan ya­ nıp tutuşuyorm uş, bu N azife kız için!»

«Kim, şu bizim oğlan’m kafadan görünen Selim mi? Onun da ne halt yediği belli değil ki!» «işte Selim ! R a h a t b ıra k m ıy o r kızı! S ey m enlerin düğünün­ de N azife düğüne g elirk en b ir sand ık m erm i yakm ış! H aklı oğ­ lan, ç ır a gibi tu tuşu nca b ir sandık da y a k a r, iki sandık d a... Y ok değil ki!.. Ç am alan ’da aldı, yürüdü. H afız E sa t’ın nam ı! in eb o­ lu ’d an Sin op ’a, Cide’den B a rtın ’lara, Z ongu ld aklar’a kad ar!» ik in ci el durum una düşürm üştü ta b a n c a işinde H urşit A ğ a’yı. V isk iy e sig aray a, el koyduğu b l y an a, A k p elit’in k ız la rm a ’da el atıyordu dem ek! «Seym en’in oğlu’n u n düğünü bu B aşefend i zam anınd a m ı olm uştu?» diye sordu R a şit Bey. O nun da derdi başkayd ı. Bu H afız Esat. B aşofend i’yi avucunun içine aldıysa iş kolaylaşırd ı. B ir kez K arako l b a ğ la n ırsa g erisi gelirdi. «Yok, hayır!» dedi M u htar, «Eski B aşefend i zam anında! He­ nüz bi düğün olm adı. B u adam , b enim bildiğim B aşefen d i ise m a n ta r tab an cası b ile a ttırm a z düğünlerde.» «Bakalım !» dedi, «Başa çık ılm az b u ralard a. D ağ k ö y le ri... Y o l yok, iz yok. K olay m ı orm pnda ad am k o v alam ası...»

İçinden gelmediği halde ekledi: 7»


«Hani köylünün rahatını kaçırmasın da, demek istiyorum.» «Öyle görm üş köylüm üz. D üğünde ta b a n ca sın ı p atlatm azsa kızın k o cay a g ittiğ in e kim se inanm az.» «Benim ak lım erm ez...» Dedi H u rşit A ğ a, düşündüklerinin ta m tersin e, «Boşuna fişek y ak m ak da ne oluyor! P a ra y a yazık! A rad ığın zam an bulunsa, can ım yanm az!» M u htar M ecit M endi boş bulunup b ak tı yüzüne. T a b a n ca k a ç a k çısı m ıydı, yok sa yola çık a rk e n ta b a n ca sın a m erm i ara y ıp d a bulam ayan, k u rttan , ay ıd an k o rk a n b ir ta h sild a r m ı, b elli de­ ğildi. D üğünlerde ta b a n ca la r a tıim a sa visk iler, fiiitre li sig a ra la r içilm ese, m otor m otor k e reste ler k a çırılm a ca , İstan b u l'd ak i a p a rt­ m an lar, n a sıl yü k selecek ti? T a a a b u ra la rd a bile duyulan g ece âlem leri. Boğaz sefa la rı n a sıl y a p ıla ca k tı? «Bak M uhtar!» dedi H u rşit A ğa, «Şu A k p elit’i b ira z çekip çevirm em iz gerekiyor. İlçeye g ittim , telefon işi iç in ... G üç bela kendi evim e bi telefo n çektirdim . Ne y apm ak lazım sa yaptım . Y o l yok, telefon da olm azsa... H ani ecel g ırtla ğ ım ız a sa rılsa bi doktor bile çağ ıram ay acağ ız , değil mi?» «Telefonsuz köy olm az, h ak lısın ! Sonu nd a b aşard ın haaa!» «Yok, h a y ır M ecit E fend i! Ne dem ek isted iğim i an la ta m a ­ dım! T elefon yok değildi b u ra la rd a , Ç am alan 'd a yok muydu? V ard ı! N erde? K a ra k o l’da! A k p elit’e ne Ç a m a la n ’dan telefo n uzan ır, ne ilçeden. Hele sen in M u h tarlığ a, a ra y a K a rak o l g irm e­ den, öyle değil m i? Aç, konuş şim di, n erey i istersen!» M u htar dalıp k alm ıştı, sözü nerd e d üğüm leyecek diye b ek li­ yordu. M ecit E fen d i’n in telefo n nesin eyd i? T elefon a n g a ry a d em ekti onun için, b iraz ra h a tın a düşkündü. Eh, y aşı da ilerliyordu, y a ­ vaş yavaş. O ğlu A lam an y a’dan döndü m ü çe k ece k ti elini ay ağ m ı bu işlerden, köşesine çek ilecek ti. E lv erir k i şu to p ra k la r ta rla la r, çılım asın d ı elinden! «Bak M u htar, iyi dinle!» dedi, «Seni K a ra k o l'd a n önce b en bağlıyorum kendim e, hem de kıskıvrak!..» R aşit Bey, A ğ a’nın sözünü p ek iştirm ek iç in ekledi: «Hem de telefon teliyle!» Hep b ir hesap değil m i, diye düşündü, M ecit efendi. H a K ara k o l’un telefonu, h a H urşit A ğ a ’n ın ... Z ırt z ırt a ra n d ık ta n son­ ra !.. S a n k i ne düşündüğünü a n lam ış gibi: «Yooo!» dedi H urşit A ğa, «İkisi b ir değil! Telefonun b iri si­ v il... A nlıyorsu n değil m i? B izim telefo n lan yalın ız dinlenm ez, konu şulur da. Kendi key fin e göre isted iğin y eri a ç a r istediğini konuşursun. Ha ben konuşm uşum , h a sen. S a n a b ir tel çek tim m i... Ç evir m anyotoy u ... Alooo!..» «Çok m asraflı olm az mı bu?» diye soruverdi şaşk ın lık la. «Hele düşündüğün şeye b a k ... B a n a k o la y lık göster, yeter!» dedi, H urşit A ğa. Gülüyordu. 80


«Ne gibi kolaylık anlayam ad ım !» «Ne gibisi v ar m ı? K a ld ırır M u htarlığ ı, A şağı A kp elit’e indi­ rirsin , b enim evin a ltın a!.. B ir te l üst k a tta n !.. Y a ttı m ı şim di, aklın?» «Y ani, M u htarlık b enim evden k a lk a c a k da A şağı A k p elit’e m i inecek?» «Ha benim ev, h a sen in ev! B irin ci k a tta n b ir oda a y ıra c a ­ ğız s a n a ... B ir y atak da a ttın m ı, yağm u rd a, k a rd a köye çıkm asan d a olur.» «Evim , köyüm , b u rd a d ururken, öyle mi?» R a şit bey, içind en verm işti yanıtını: «Evin köyü n k a lırs a eğ er, y erli yerinde!..» A m a düşündüğü gib i konuşam azdı: «Evine köyüne ne olaca k , durduğu yerde d u ru r... Fazlad an p azar yerin de telefo nlu b ir d airen de olacak ! K u lağ ın İnebolu da, ağ zın C ide’de, İsta n b u l’da, K astam onu 'd a...» «Y a karakol?» «Y ani Ç am alan 'd aki B aşefen d i m i? Ç am alan seni değil bun­ dan sonra, sen Ç am alan ’ı a ra y a ca k sın ! O da kendi işin, köyün işi ç ık a rs a ... İstersen m erk ez ’i aç k a y m ak am lığ ı, istersen V aliliği! Y a ttı m ı şim di aklın?» «M ecit efendi bütü n bu kon u şm alard a H u rşit A ğ a’n ın ne k azan cı olabilird i, onu düşünüyordu, b u lam am ıştı henüz. B u la­ m a y ın ca da: «Hele durun!» dedi, «B ir düşüneyim ! Sık bo ğ az etm eyin beni!» «Y arın İnebolu’y a geçiyorum , benim öb ü r m otorla. O radan da K astam o n u ’ya! A ra b a için telefo n ettim , Ö m ercüğün yaylı­ sına. İnebolu’d a b ek ley ecek beni. G örüyosun y a te le fo n u n k e ra ­ m etini! S a n a M u h tarlık d airesi bile veriyoruz, d aireye de tele­ fo n ... S e n h â lâ düşün b ak alım ! K a lk R a şit Bey, gidelim ! Cengiz B ey ’i bekletm eyelim !»

DOKUZ M ühendis G üngör Şen y u rt, önündeki b a rd a ğ a uzanıp b ir yu­ dum ald ık tan son ra gene ça d ırın ortasın d a, dört ay ağ ın d an gö­ m ülü m asan ın üzerine b ıra k tı. «İşte böyle R asihçiğim .» dedi, «Siz A n k a ra ’la rd a k a lo riferli d airelerd e y aşam an ın tad ın ı çık a rırk e n , biz b u ra la rd a ... G örü­ yorsun ya!..» Sözü ağzınd a kaldı. K orkun ç b ir p atlam a, san k i sözlerini iki dudağından içeriye itm iş, a ğ zın ı d a m ü hürlem işti! N eden sonra: «A ferin k a r a Z ülfi’ye!» dedi, «Tam zam an ın d a y ap ıştı m anyotonun kulpuna! T am ondört ton d inam it!.. D ört gün önce de Y ıldız K aray el

81/6


oniki tondu atılan!» Y atağ ın ın başu cund a şek er sand ığ ının üzerin d en b ir d efter aldı. Ç ıkardığı krokid en ça rp ı işa re tli y eri a rk a d a şın a gösterdi: «Nah, işte, şu rad aki çifte k a y a la r!.. İk isi de böylece uçu ru l­ m uş oldu. Ç am alan ’dan g elecek yolun üzerind eki bu ik i önem li engel de k a lk ın ca a a ...» K rokiye ilgiyle b ak an R a sih G ürdilek: «Yol da Y u k a rı A kp elit’e doğru r a h a tç a u zan m ak o lan ağ ın a kavuşur!» dedi. «Y ani A şağı A kpelit g ü zerg âh olm ak tan çık ın ca bizim C en ­ giz Topkaç bu güm lem e ile z a fe r top ların ı fitillem iş olur.» «Evet, öyle görünüyor. Y a ln ız d ik k atim i çeken, bu topların vaktind en önce güm lem esi. T op rak düzlem esi Ç am a la n 'a daha yeni uzan m ışken...» «Doğru! A kp elit yolundaki k a y a la rın uçu ru lm ası b iraz erken geliyor bana! D aha o k a d a r iş v a rk en ortad a...» R asih G ürdilek, ağzın a a ttığ ı ista v rit’i k ıtır k ıtır çiğned ikten sonra: «K astam onu’y a gitm esinin ned eni bu olm asın sakın! B u iki k a y a n ın atılm ası ile son engelin de o rtad an k a lk tığ ın ı sanıyorsa ald an ır bizim şef!» dedi. U m utla dinliyordu sözünün gerisini. B ird en konuşm asını durdurunca b e lirtti üzüntüsünü, G ü ngör Şenyurt: «Söyle!» dedi, «V ar m ı b ir um ut?.. A n k a ra ’dan geliyorsun, bilirsin! Okundu m u benim rap orlar?» «A nkara’da h e r rap o r o k u n u r... H er rap o ru n a y rı b ir okuyu­ cusu vardır. A m a G enelm üdür gene de bildiğini okur!..» «O lam az bu k a d a rı... Tam otuz a ltı k ilom etre b u ... H er k ilo­ m etre en azdan beş m ilyon lira ... H aym ana ovasından geçm iyor bu sahil yolu, K arad eniz k ıy ıs ı... B ile bile bu p a ra denize atılamaz!» «Bu yol neden açılm am ış b u güne k a d a r... B ile b ile bu olu r m uydu? Y e re l g ü çler açılm asın deyince y u k a rıd a k iler neden zor­ la sın lar kendilerini!» «Bu kez de o senin y erel g ü çle rin yolun yüzde yüz a çıla ca ğ ın ı öğrenir öğrenm ez kendi ta rla la rın ı, to p rak ların ı, k u rta rm a k için D evletin bütçesine sald ırıy o rla r dem ektir.» A ğzını k ağ ıt peçeteye silen R asih : «Sanıyorum o denli kolay o lm ay acak bu!» dedi, «G enelm ü­ d ür’ün b ir kuşku su v a r gibi g eliy or bana. Y ahu , içtik çe ısın a ca k yerde, içtik çe dişlerim b irb irin e vu rm ay a başladı. A ğ açlard an b ir h ışırtı yükseliyor, duyuyor musun?» «V ar h av ad a b ir sık ın tı ak şam d an b eri! E h esin ti de başlad ı işte!» K alktı, çad ırın kapısınd an gökyüzüne b a k tı. Deniz san ki zift karasıyd ı. Ay göründüğü halde, y ıld ızlar yoktu ortalard a. 82


«Rüzgâr çıktı!» dedi R asih , titre y erek , «Ne rü z g â r ya!..» «K arayel! Hem de Y ıld ız K aray el!.. S e n bilm ezsin bu deli rü zgârı! Adı üstünde, K ara y el! R engi o lu r m u rü z g â r’m ? K a ra ­ deniz’de h e r gördüğün şeyin, h e r işittiğ in , koklad ığın şeyin b ir rengi vard ır. Güneyden esen yel, sarıd ır, n a sıl sa rı? Uçuk sarı! Lodosla K eşişlem e, ik isi de güneyden estiğ i için sarıd ır. A m a s a rılık la rı a rasın d a b ir a y rıc a lık vardır. V angok, sa rın ın üstünde boşuna durm am ış! S a rıy la yalnız m evsim i, -buğday ta rla la rın ı de­ ğil, kendini de anlatm ış! A m a K aray el bizim K a ra y e l’im iz...» R asih, elindeki b a rd a k ta n b ir yudum d aha ald ık tan sonra, ark a d aşın ın sözünü kesti: «G üngör’cüğüm!» dedi, «Seni bu K arad en iz düpedüz ozanlaştırm ış!.. E ee az değil, beş ay d ır bu çad ırlard asın!» «Benim K arad en iz’liliğim , ça d ırla b aşlam az. B en b eşik ten K a ­ ra d en izliy im , d aha d a g e rile rd en ... B a b a m ... N eyse soyu sopu b ırak alım . S en in b u ray a verilm en çok iy i oldu. Cengiz Topkaç, b ir h a fta lığ ın a g ittiğin i san ıy o r am a, benim ra p o rla r y erin e otu r­ du gibi geliy or bana!.. B ir d ah a zor döner o!..» «G enelm üdür beni b u ra y a g önd erirken odasına çağ ırttı. Dü­ şün bi k e re ... G enelm üdür beş y ıllık b ir m ühendisi odasm a ça ­ ğ ırtıy or. K o şarak g ittim h em d e... G id erk en de son E reğ li yolu­ nun gecik m e ned enleri üzerinde y ap ılan soru şturm ayı düşünü­ yordum. N eyse, korktuğum b aşım a gelm edi. O turttu k arşısın a, tam m asasın ın dibine. İnebolu, Cide a ra sın d a b ir Ç am alan B u ­ ca ğ ı v e r dedi, önündeki krokid e y erin i p a rm a k la g ö stererek ... Bizden yoiuıı şurdan. Y u k a rı A k p elit’ten geçirilm esin i istiy o rla r... Sen, Cengiz T op kaç’ın yerin e gidiyorsun!» «Bir h a fta lığ ın a , dedi mi, dem edi mi?» •Ne ç ık a r bundan? B ilm iy or m usun, bizde iki günlüğüne der­ ler. İk i yıl k alırsın g ittiğ in yerde! S ittin sen e u n u tu rlar seni!.. Ö nem li olan, bu işe G enelm ü d ür’ün de in a n m a m a sı... Y an i Cengiz’in fizib ilite rap o rların a a k lın ın y a tm am ası...» «Y u karıd an geçm em esi için kap ı g ib i ra p o rla rım elinin a l­ tınd a d uru rken n asıl a k lı yatardı!..» «Biliyorsun, bu işler a ğ ır b a sa n la rın gücüne b ağ lı b iraz da. K im ler a ğ ır b a sa b ilir? S e ç im le r y a k la şırk en , y erel g üçler, değil mi?» «H atta H urşit A ğ a b ile bu y e rel g ü çlerd en sa y ılır, böyle sam anlard a!» «Ha şu zat! T an ıştık onunla.» «Pek önem v erm em iştir s a n a ... O nun Cengiz T op kaç’ı var, sen kim oluyorsun ki!.. O nun y erin e üç günlüğüne gelm iş eğ reti b ir M ühendis!..» «Bir telefo n edeyim dedim, k a tırd a n in e r inmez. K astam o­ n u’dan, o ra y a vard ığını b ild ir, dem işlerdi bana.» «Dem ek b en i çağ ırtm a d a n O nbeşin ci B ö lg e y i buldun! K or­ 83


k a rım bu gidişle k aray o lla rın d a n h av alan ıp h a v a y o lla rın a yü k ­ seleceksin! Ne b ağ lılık bu g ö rev e... K o rk u lu r senden!» «B uraya gelirk en G enelm ü d ür’ün od asına ça ğ rılm ış adam ım ben! K astam onu bunu b ilm iyor mu?» «Dem ek H urşit A ğa, seni iplem edi, durum böyle olduğu halde!» «M otorunda h azırlık yapıyordu sanıyorum , İn ebo lu 'y a gide­ cekti. A cele etm işsin M ühendis B ey, dedi. B izim u şa k la r seni İnebolu’dan alırla rd ı dönerken! B oşu n a k a tır sırtın d a ezilm ez­ din.» dedi. «Sonra seni, ad am ı R a şit B e y ’e yollad ı değil mi?» «Kim bu R a şit bey, yahu! B en telefo n la konu şurken b ir d a­ k ik a ayrılm ad ı yanım dan!» «Ö ğrenirsin kim olduğunu. A k p elit deyip geçm e, şu avu ç içi k a d ar yerde toplum un tüm k a tla rı, k a tm a n la rı vard ır. B ir de bizim toplum dan söz ederken, az gelişm iş, h iç gelişm em iş, geri kalm ış, g eri b ırak ılm ış...» «H attaaa g eri b ırak tırılm ış...» « ...b ir toplum derler. A k p elit'te b ile tü m k ü m elenm eleri k i­ tap fo rm ası gib i üst üste istiflen m iş o la ra k görürsün. B un u n geri k alm ışlığ ı nerde kalır!» B ird en k a lk tı ayağa, ça d ırın b ra n d a sın ı b a ğ la m a k için çık tı dışarı, üşüm üştü. D ışard an seslendi yeni ark ad aşın a: «Gel!» dedi, «Gel de şu a y ın h a lin e bak! N asıl çevrelenip k a l­ m ış sislerin o rta sın d a ... A ğ lıy or sa n k i...» Ç ad ırın y ırtm acın d an b aşın ı u z a ta n R asih G ürdilek: «Bir perdenin a ltın a gizlenm iş g ib i...» dedi, «Bir ışık b ulu­ tunun a ltın a ... ö y le b ir bulut k i altın d ak in i de büsbü tün perdeleyem iyor...» «Buna bizim hem şeriler, ay h a rm a n la d ı d erler...» «Bunun b ir an lam ı olm alı.» «B ir fırtın a n ın hem en ç ık a c a ğ ın a işa rettir. D ah a çok K arayel'in p atlay acağ ı an lam ın a g elir, a y ın h arm an lam ası. Y ıld ız rü z ­ g â rı da o labilir. K aray el d e... O rta la m a sı yıldız k a ra y eld ir bu­ nun. K arad en iz’i yay ık gibi ç a lk a la r bu rü zg âr. K a ç gem icinin, ca n ın a kıym ıştır, k aç gem inin, k a ç vapurun!.. T eh lik eli olm ası­ nın nedeni bird en p atlam a sın d a n ... P oyraz d a kuzeyden eser am a böylesine teh lik eli değildir, b ir gün önceden h a b e r verir n erd cy se... B izim ço cu k lara h a b e r vereyim , de k a z ık la rın tep e­ lerin e b irk a ç balyoz vu rsun lar. Ç o k tand ır h a v a la r k u ra k gidiyor, gevşem iştir kazık lar. H ele sen g ir içeri, ç e k içerd en b rand ayı da, beni bekle I» R asih ç a d ıra g irin ce b ra n d a n ın çek ilm esine d ışardan y a r­ dım eden G ü ngör b ir k a ra rtı görm üştü ilerde: «Alişan!» diye seslendi, k a ra n lığ a doğru. «Benim!» dedi m eşenin k a ra rtısın d a k i adam , «Ben, Şaduman!..» 84


«Ne işin v a r bu saatte?» diyecekti, sustu. B u ça d ırla rın y a ­ b a n cısı değildi o. «K usura bakm a!» dedi, «Cengiz B ey ’in g ittiğ in i duydum da geldim , seni görm eye...» «İyi e ttin a m a ... B u g ece...» K onuğum var, d iyecek ti, sustu. Şad u m an sürdürdü konu ş­ m ayı: «Yıldız k a ra y e l patlad ı, a ç ık la rd a ... E li kulağındadır. Çok sürm ez altü st eder b u ra la rı d a ... H a b er verdim A lişan ’a, h av a g eliy or d iye... Ç ıksın lar da ça d ırla rd a n k a z ık la rı sık ılasın lar. B en derim k i sıkılam ak da p a ra etm ez, a lır g ö tü rü r bu Yıldız k a ra ­ yel, ne varsa!.. K im ku rm u şsa kurm uş, ik i b a y ır a ra sın a , çad ır k u ru lu r m u hiç!.. A sk e rlik de m i yapm am ış bunlar! Tam Yıldız k a ra y e l’e k a rş ı... S e n ne d ersen de, sizin şu çad ırı sökeceğim ben. Ne v ı.rsa içerde koyu n san d ık lara. H arita, kitap, k â ğ ıt... Y a ta k la rı bile sarıp sarm alam an ız doğru olur, ö n c e şu elim deki in cir k u şla rı... Bu gün s ırf sen in için çık tım d ı ava, G üngör Bey, k ısm etin de açıkm ış. K oyalım şu n ları sa ğ la m ca b ir yere. Ç ık a­ rın çad ırlard a n ad am larınızı! K ap k acak , y a ta k yorgan ne v a rsa toplasınlar. Sen b ilirsin G üngör B ey am a, y ık sın la r tüm ça d ır­ ları!» M ühendis G ü ngör’ün de aklı y atm ıştı Şad u m an ’m bu uya­ rıla rın a. Cebindeki p o stabaşı düdüğünü çık ard ı. K esik k esik üf­ ley erek b ir a ra y a to p lan m aların ı bildirdi. Ç ad ırların önüne ç ı­ k an işçile r şaşkın şaşk ın b irb irle rin e b ak ıy o rlard ı. R ü zg âr’ın gü­ rültüsünü b astırm ay a ça lışa ra k bağırdı: «D urm ayın! Sökü n şu ça d ırla rı, çabuk!» Sa n k i deniz kalkm ış, k a p k a ra b ir b u lu t halind e ü zerlerine doğru geliyordu. E ğitilm iş işçilerdi, hem en hepsi d e... Ç ad ır n asıl sökülür biliyorlardı. T ek er te k e r ka z ık la rd a n b irin in b aşın a geçip ipleri hep bird en söküverdiler. D ört çad ır, dört m endil gibi dürülüp k a tlrn ıv erm işti. Şadum an, m ü hendislerin ç a d ırla rın ı da A lişa n ’ın yard ım ı ile söküp k atlam ıştı: «Bu iş tam am !» dedi, «Şim di sıra geldi, m u tfak çad ırına!» A h çılar kap ları k a ca k la rı sa n d ık la ra gelişi güzel doldurm uş­ lardı. K azan ları tersin e çev iren Şad um an D ağlı: «Haydi arkad aşlar!» dedi, «Boşuna titrey ip durm ayın, doğru kahveye! A lişan ’la biz n öb etçiy iz burda. İk i sa a t sonra gelin, bizi değiştirin!» G ü ngör Ş en y u rt bu sözün g eçerliğ in i onay lam ay ı düşünür­ ken k ırıla n b ir m eşe dalı a y a k la rın ın dibine savrulm uştu. Tam an lam ı ile patlam ıştı fırtın a ! M ühendis R asih G ürdilek, iki eli cebinde işçilerin bu b ecerisin i şa şk ın lık la izliyordu. «Haydi, gidelim !» dedi. K endini to p arlam ay a ça lışa n a rk a ­ d aşının kolun a girdi. O nu kahveye u zan an b a y ıra doğru sü rü k ­ 85


ledi. B a şk a g id ecek leri b ir y e r de yoktu. A rtık ne ça d ır k alm ıştı K avland üzü’nde n e de kam p ...

ON

K astam onu v a lisi’nin a ğ ır b asm ası üzerine K a ra y o lla rı Bölgom üdürü tam onselüz p a rça a ra cı, Ç a m a la n ’da toplam ıştı. Özlüce'd cn gelen şosa, A k p elit’in y a m a çla rın d a toprak yola dönü­ şüp kalıyordu. B ir iki kilom etred en son ra d a k a tırla rın k u y ru ­ ğ u n a tutunup yürünebilen bir koçiyolu halind e fu n d alık lara tır­ m anıyordu. Lkip şefi N aci Uysal, elindeki k rokiye göre k azık lan an y a ­ m acı a rk ad aşın a göstererek: «Nasıl?» dedi, «Gözün k esiy or mu?» K rokiye b ir göz atan, M akine M ühendisi H aşim Y alv aç: «Dozerlerde h iç iş yok!» dedi, «Bakım ister b u n la r... A ra ç­ la rın tüm ü dökülüyor. Bize b ir şey soran yok k i... Y ol açılsın, diyorlar. Y ol neyle açılır? D ozerlerde, greyd erlerd e, kepçelerde üç ayd ır hal kalm adı. Se çim le r y a k la ştı m ı, sa v aşa g iren b irlik ­ lerden hiç fark ım ız kalm az.» «Politika yok, dostum! Biz sırad an yap ım cılarız. Y ol a çıla ­ c a k derler açarız. K ay aları u çu r derler, uçururuz. P o litik a biz­ den çok d aha büyüklerin bileceği iş. A kp elit d ağ ın a yol ç ık a r m ı? Ç ıkm az olur mu! D oruğundan bile a şar! Haydi b ak alım , sür dozerlerini! Bölge M üdürü telefond a bekliyor. Şu b ir h a fta içinde ç ifte k a y a la rın d öküntülerini kald ırıp y u k arı A k p elit’e d ayan a­ cağız. K aym ak gibi toprak yol istiy or bizden. A ra b a m la gelece­ ğim diyor, O n beş gün sonra!» «Buyursun!» dedi M akine M ühendis’i H aşim Y a lv a ç, «Buyur­ sun da dümdüz giden yolun n a sıl sarp a sard ırıld ığ ın ı görsün. Ö ylesine b ir yol ki b u rad an n e k a tır g eçer, ne k e çi...» «Am a bizim keçi p olitik acılarım ız geçer. H em de k u y ru k la­ rın a b ir de k ab ak b a ğ lıy ara k ...» «Ç am alan’ın H afız’ı ne diyor? Y ol ordan s ırf H urşit A ğ a n ın k ey fi için geçiyor, diyor. A m a b en e r g eç yolu y erin e o tu rta ca ­ ğım b ir gün diyor H afız Esat.» «Boşuna çenesini yorm asın, oyunu H urşit A ğ a kazandı. Hafız ’ın kam yonların ı, A şağı A k p elit’e gösterm em ek için v arın ı, yoğunu koydu ortaya. H afız A ğa, deniz yolu d evrinin kapandı­ ğını a n lay acak k ad ar da ileri görüşlü am a, k a ç p a ra eder. Bu oyunda yenildi. Ç am alan ’a d u b ay la g etird iğ i kam yonu gene de soktu sefere... Tom ruğunu İnebolu üzerinden S o ğ a n cı’nın S u n ta fa b rik a sın a çekm eğe bile başlad ı. S a h il yolu açıldı m ı, kaptı k a çtıcılık bile yapar, Cide ü zerind en ... O tobüs bile işletir. A m a şim di söz H u rşit K a ra m a n ’m, b ir oğlu v a r ki, A k if...»


«Biliyorum . B ab asın d an d aha açıkgöz! Y a p tık la rı, A ğ a’lık ya­ rışı tüm b u n la rın ... S a n a b ir şey söyleyeyim mi, g örecek sin iler­ de bu iki A ğa ü stü n lü k lerin i h em şerilerin e gösterm ek için önce ortak olup b ir fa b rik a k u r a c a k la r... S o n ra d a...» Ö nünden g eçen dozeri b ir süre izleyen Naci: «K u rarlar!» dedi, «Sonra da, fa b rik a şenindi benim di, diyo ölm eden m iras kav g asın a b a şla rla r. Kim bu tü r sürtüşm eden üs­ tün çık a rs a söz de onundur b u ra la rd a ... Neden m i? İki A ğ a ’yı k ald ırm az bu k ıy ılar da ondan!.. Ç ukurova değil bu topraklar. K arad en iz k a y a lık la rı... B iz cezaev lerine düşm edik am a, düşen y a z a rla r bize öğ rettiler, iki A ğa b arınam azm ış eski h ap ishan e­ lerde b ile... E roin, e sra r sa tıla c a k sa b ir elden çık arm ış. E l iki­ leşti mi, b irind en b iri kırılm alıy m ış. H apishane Müdürü de böyle olm asını isterm iş bunun! C ezaevinin düzeni raconu için!» D ozerleri çalıştıran sürücüler, a ra çla rın d a n ellerini k a ld ıra ­ ra k h azır old uklarını bildiriyorlard ı. O n lard an aldığı «tekm il h a ­ beri» üzerine: «Biz hazırız K om u tan’ım!» dedi, H aşim Y alv a ç, «Konuşm a­ m ızı H afız E sa t’ın k onağın d a sürdürürüz bu a k şa m ... İçtiğim iz ra k ıy ı h ak etm em iz için b iraz da onun düm en suyunda, gide­ rek ten ...» «Haydi A llah kuvvet versin top çekon beygirlere!» K o şarak ayrıldı ark ad aşın d an Haşim Y alv aç, öndeki dozere atladı. D eri cek etli sürücüye: «Çok zorlam a dozeri!» dedi, «Biliyorsun dişlilerde h a y ır yok. B akım ister bu a ra ç la r am a, dur d urak yok ki.» D eri cek etli sürücü: «Sayın Ş e fi’m!» dedi, «A raçlar bizim k a d a r d ayanıklı değil. Zam anı gelince o n lar kendilerin i çü rüğe çık a rm a sın ı bizden iyi b iliy o rla r... En kötüsü yolda k a lm a la rı... O zam an pçs dedirti­ y o rla r bize de!» G örm üş g eçirm iş b ir M akine M ühendisi olan H aşim Y alv aç: «İşte o zam an biz de onu b ırak ıp g itm esini biliyoruz! Hem de dağ b aşların d a b ırak m asın ı, gözünün y a şın a bakm adan! Tüm işlerim iz gösterm elik bizim . Biz in san a acım ıyoruz, m akineye mi acıy acağız. Y olu n ne işi v a r bu k a y a la rın arasınd a. Y azıp çiz­ m edik m i? Ne dediler bize y u k a rıd a n ... Bu yol a ç ıla ca k dedi­ le r... No p ah asın a olu rsa olsun! Ne o?.. Bu k a la b a lık ne?.. H er­ halde bu k ad ın lar y olların ı açtığ ım ız için k u rb an kesm eğe gel­ m iyorlar. Bu kad ın lar olsa olsa...» «Akpelitli olacak b u n la r... Ç am alan ’dan a y rıd ır g iy im leri... B akın, hem en hepsi de sa rıy a z m a lı... Ne yapalım !..» «Y apılacak iş, yolu a çm a k ... Bizim görevim iz b u ... G erisine Ja n d a rm a la r k a rışır...» Y u k arı A k p elit’liydi bu k a d ın la r... ö n le rin d e sarıy azm aları soluk, y aşlılar vardı. K ırm ızı p a ça lık la rı da çam u rd an re n k lerin i


y itirm iş görünüyorlard ı. A llı m orlu önlü k lerin in etek leri tüm ç a ­ m u r içindeydi. T ek söz etm eden, küm e küm e gelip dozerlerin k ep çelerin g ray d erlerin, ta şıy ıcıla rın önünde dikilip durdular. Çok şey söy­ lem ek isteyip de d aha çoğunu söy leyem eyeceklerin i b ild ik leri için susuyorlardı. Y üzlerind en, d uru şların d an okunuyordu istekleri. Çok şey isteyen b ir h alleri olsa b ile tek şey isted iklerin i a n la ­ m ak zor değildi, yolun açılm asın d an y a n a olm ad ık ların ı b e lirt­ m ek istiyorlard ı, o k a d ar... «Bacılar!» diye b aşlam ak isted i dozerlerin a rk a la rın d a n ç ı­ kıp da en öne g eçen N aci U ysal. O y sa bu söz E rzurum lu olan Ekip Ş e fi’nin ağ zın a y ak ışsa b ile b u ra lıla rın k u la ğ ın a h iç de hoş gelm em işti. «Bacılar!» diye yineledi, «Bu yolun a çılm ası için Bölge M ü ­ dürlüğünden e m ir alm ış bulunuyoruz!» Sözlerin in k a rşılığ ın ı bekled i b ir süre. O n lard ak i ilk tepki b ir iki adım atıp sık laşm aları oldu. İkin ci b ir sıra olu ştu ran lar dozere y a k la şm a la rın ı b elirttile r ellerin i b ir iki kez s a lla y a ra k ... G erid eki dozer, h ızla öne geçip M akine M ühendisi H aşim ’in dozerine sü rtü nerek sollam ış, tam yanınd a durm uştu. Her ikisin in m otoru da çalışıyordu. A rk ad ak i kep çelerle taşıy ıcıla rın m o torları d a ... K azm alı kü rek li işçiler g erilerd en yak laşıp olanı b iten i y ak ın d an izlem ek için a ra ç la ­ rın ın b ıra k tık la rı boşlu k lara doluşm uşlardı. B u n ların çoğu, çevre köylerinden gelip işçi y azıld ık ları için o la y la rla d aha yakınd an ilgili görünüyorlard ı. İçlerind e te k A k p elit’li işçi bulunm adığı da d uru şların dan anlaşılıyordu. «Bize verilen em ri y erin e g etirm ek zorundayız!» dedi, Haşim Y alv aç, «Yolun b u rad an geçm esin i uygun g ören biz değiliz!» «Am m a evlerim izi sonunda siz y ık a ca k değil misiniz?» dedi, içlerind en biri. A rk ad aşları bile ta n ıy a m a m ışla rd ı bu öfkeli sesi. B a şların ı çevirip sesin geld iği y a n a b a k tıla r. G a ffa r’m kızıydı bu. E m ine’ydi. P ençe pençe k ızarm ıştı soluk y a n a k la rı. G özleri bile K erem pe fe n e ri gibi çak ıp sönüyordu. •İyisi m i...» dedi, «Dönüp gidin buradan!» «Biz yol istem iyoruz!» dedi; N azife, an nesi Ü m m üye’n in g e­ risind en Y an ın d a da kard eşi E m riy e... Ü stündeki önlüğünden belliydi, okuldan k açıp g eld iğ i... O kulun tüm ço cu k la rı da k a r­ d eşlerinin, an n elerin in yan ların d ay d ılar. E m riye, A b la’sını y a l­ nız b ırak m a m ak için bağırıyord u, y a şın ın üstünde k a lın b ir sesle: ♦Yol istem iyoruz biz!» O nun okullu olduğunu y ak alığ ın d an bulup çık a ra n Haşim Y alvaç: «öğ retm en in iz böyle düşünm üyor herhalde!» dedi, «Yolsuz, köy olur mu?» 88


G em i yap ım cısı R ecep U sta ’n m k ız ı G ülay: «K af dağının tepesinde yol olu r mu?» N için söylediğini kendi de bilm iyordu. Dedesinden duym uştu bunu. «Öyle ya!» dedi, Z ekiy e’n in annesi S a fiy e, «Ha K a f dağı, h a Y u k a rı Köy!..» B u konu şm anın g ev şetici hav asın d an y a ra rla n a n H aşim Y a l­ vaç, sürücüye: ♦G azla bakalım !» dedi. B o şlu k ta a sılı d u ran k azıcı, Ü m m üye’n in b a şın ın üstünde sallan ıp kaldı. N eresind en çık ard ığ ı b elli olm ay an iri b ir taş, dozerin k a ­ fesin e çarp ıp sıçrad ı b ir yan a. A vucunun içinde ik in ci ta şı gö­ ren sürücü hem en b asm ıştı fren lere. İk in ci dozerin sürücüsü m arşa b asm ışk en ay ağ ın ı k ald ırm ak zorunda kalm ıştı. İşin sarp a sara ca ğ ın ı an la y a n E kip Ş e fi kam yonlard an birini eliyle gösterdi: ♦Sen!» dedi, «Hüsrev! H em en g it K a ra k o l’a! D urum u anlat. B aşofendi ne k a d a r ja n d a rm a v erirse b ind ir getir. Kendisino rica, et, benim için!» K am yond an h içb ir ses çık m ad ı b ir sü re ... En a rk a d a k i a ra ­ baydı bu. G eri geri giderse dönecek düzlük bulabilird i a şa ğ ıla r­ da. Sü rü cü n ü n de böyle düşündüğü a ra b a y ı çalıştırıp g eri vilese alm asın d an anlaşılıyord u . Ekip Ş e fi N aci U ysal, çok geçm eden ja n d a rm a la rın g eleceğin i öğrenm işti H ü srev’den. ♦ ♦Hanım lar!» dedi, ♦A raçlarım ızı ta ş a tuttuğunuzdan söz e m eyeceğim jan d arm alara! Köyünüze dönseniz iyi edersiniz! K o­ m u tan gelirse hiç, de kad ınd ır, kızd ır dinlem ez. A lır g ö tü rü r K ara k o l’a!» «Biz de onu istiyoruz!» dedi, N azife. «Hiç olm azsa y u k arıd a­ k ile re duyurm uş oluruz sesim izi!» ♦B iraz da bizi d in lesin ler K a ra k o l’da!» dedi Gülsüm. ♦Hep H urşit A ğa’yı dinleyecek d eğ iller ya!» H aşim Y alv aç dozerden atlam ıştı. Ç ok tan kestirm işti, işin sonunu. K a ray o lların a g ird i gireli yol a çılırk en böyle o lay ların yinelenm esi doğaldı. Ja n d a rm a g e le cek ... K om utan süngü ta k ­ tıra ca k . D ozerlere, kep çelere hep bird en üzerlerine yürüm eleri b u y u ru lacaktı. K ad ın lar da d iren ecek ler, a ra ç la rın önüne y a ta ­ cak lard ı. Ja n d a rm a la r ise a ra ç la rın önlerin e y a ta n la rı b aşlı b a ­ ca k lı tutup k ald ıracak lard ı yoldan. Ja n d a rm a la r gelm eden yola g etirem ezlerse olay b aşlad ığ ı gibi k alm az d aha da gelişirdi. A ra çla rın sorum lusu olan H aşim Y a lv a ç, genç k ızların sini­ rin e dokunan seslenişini yinelem ek g ereğ in i duym uştu, yeniden: «B acılarım !» S a n k i bu söz onlara, olduğunuz yere hem en oturun, an lam ın a 8»


geliyordu. B irb irle rin e b ak m a g ereğ i bile duym adan aynı dav­ ra n ışı gösterd iler. Tüm ü bird en old u k ları yere oturm u şlar, baş­ la rın ı da önlerine eğm işlerdi. K u la k la rı M akine M ühendisi Haşim Y a lv a ç'ta olsa gerekti am a, yüzlerinden hiç de dinlem eğe h a z ır old ukları belli olmuyordu. «Bakın!» dedi, «içinizden biri devletin a ra c ın ı taşladı. Bu dev­ lete k arşı işlenm iş b ir suçtur. Ja n d a rm a bu suçluyu şim di alıp g ötü recek, m u tlak a ad alete teslim edecektir.» Bu söylenenlere bir k a rşılık beklerm iş gibi sustu. T e k er tek er yüzlerine bakıp ne etk i yaptığını an lam ak istedi. B öyle b ir göz­ den geçirilişin hiç de hoşların a gitm ediği belliydi. B ak ışların d an y a k alan m am ak için b aşların ı ön lerin e eğiyorlard ı. Bu denetlenm eden k u rtu lm ak isley en Y ıb ıl A r ifin k a rısı Ayşe, kızı Ç içek ’ten öğrendiği sözü yinelem ek g ereğ in i duy­ m uştu: «Biz yol istem iyoruz!» «Bizi toprağım ızd an atam azsın ız. Sökem ezsiniz bizi Y u k a rı A k p elit’ten.» Bu sözü k im in söylediğini öğrenm ek için hem en hepsi de b a şla rın ı sesin geldiği y an a çevirm işlerd i. K u la k la rın a inanam ad ık ları belliydi. M u htar M ecit E fen d i’nin geliniydi bu, Güliza r’dı. M u h tar’ın Y u k arı A k p elit’te evinden, evinin ark asın d ak i y arım dönüm b ostand an g ay rı b ir k a rış toprağı yoktu. Diz dize oturduğu annesi Zeynep Y a lçın için söylüyordu bütün bunları. B elk i de K ayn atasın d an izinsiz k a tılm ıştı bu yürüyüşe. Kim b i­ lir, eğer akşam eve d öneceklerse K ay n an ası burnu nd an g e tire ­ cek ti bu yürekliliğini. «Doğru söylüyor G ü lizar A bla!..» dedi N azife, «Bizi to p rak ­ larım ızd an kim se sökemez!» B u n ları söylerken y an a k la rı h e r zam an olduğu gibi pençe pençe kızarm ıştı. B ak ışların d a n b elli oluyordu, in a n a ra k konuş­ tuğu. A ynı inanç tüm b a k ışla rd a bird en p a rla m a y a başlam ıştı. Hep birden y ineled iler N azife'nin bu sözünü: «Sökem ezsiniz bizi!» Ekip Ş efi N aci U ysal, dozerin ark asın d an dolaşıp önlerine çık tı: ♦Bakın H anım lar, K ard eşler!» diye yum uşak b ir sesle b a ş­ ladı, «Şu üzerinde çalıştığ ım ız k a y a lık la r, n e sizin, ne de b ir b a şk asın ın ! Y a n i sahipsiz, dem ek istiyorum ! Böyle b ir iki k ilo­ m etrelik yolum uz v a r köyünüze d oğru ... O ndan sonra sizin ta r ­ la la rın ız geliyor. Biz bu iki k ilom etrelik bölüm ü a n ca k iki ayd a düzleyebiliriz. B ıra k ın bizi yolum uzu açalım . Y an i Ç am alan ’dan Y u k a rı A k p elit’e giden yolu... Siz h a k lı çık a rsa n ız yol d a böyle kalır. T arlaların ızd an aldığınız ürünü bu yoldan Ç am alan pa?.anna indirirsiniz. O rad an da Ineboluya!..» Durdu, d in liy orlar m ı diye, b a k ışla rın d a n b ir an lam ç ık a r­ 90


m a y a çalıştı. H erhalde d inliyorlard ı, h iç

ses çık a rm a d ık la rın a

¡.ü re. En önde otu ran Ş ad u m an ’ın k ızı, önce d izlerinin üzerinde

toplandı, bird en kalkıv erd i ay ağ a, d erse k ald ırılm ış b ir ortaoku l öğ rencisi duruşuyla: «M ühendis Bey!» dedi, «Bizim m o torlarım ız A şağı A k p elit'te... Ç arşım ız pazarım ız da o rd a ... E ğ er A k p elit’e yol açm ak ister­ seniz yolu bu k a y a la rın arasın d an neden geçiriyorsu nuz?.. Dev­ letin a ra çla rın a yazık değil m i? İki ay bu k ay alık lard a didine­ ceğinize, aşağıdan, düz yoldan gidin ik i ayda, yolu aça rsın ız ...» .«M ü hendis Bey! D oğru söylüyor Nazife!» Ö nlerine b ak an A k p elit’liler bu erk ek sesinin kim den gel­ diğini an lam ak için b ird en başların ı çevirip b ak tılar. S clim 'd i bu NaziJ'e'yi h ak lı çık a ra n H afız E sa t’ın oğlu Selim So y lu ... İnanam ad ıkları belliydi. K u şku yla b ak ıy o rlard ı yü/.üne. Ne v a r ki ken ­ dileri gibi düşünüyordu. H aksız sayılm azdı. Öyle ya A kpelit'e doğru aşağıd an yürüse bu a ra ç la r, iki ay d a çok tan v a rııh u d ı. İlk kez A kp elit’li a n a la r, b a şta Ü m m üye olm ak üzere tüm kad m lar sevecenlikle b a k tıla r S e lim ’e. D em ek A ğ a'larm tüm ü on­ la ra k arşı değildi. Ç am a la n ’m H afız’ı da oğlu Selim gibi nıi dü­ şünüyordu. E ğ er öyleyse bu yolun k a y a lık la rd a ne işi vardı. Ha­ fız ne isterse istesin, dediği olm uştu, bugüne kadar. O rm an a yol açtırıp d u b alarla kam yon g etiren o değil m iydi? İşte k am ­ yonuna binip jan d arm ad an önce d ayanm ıştı oğlu. B elki de oğ­ lunu kendi yollam ıştı, ken d ilerind en y a n a olduğunu b ild irm ek için. B ir d uraklam a olm uştu. N azife kendini destekleyen Selim S o y lu ’y a dalıp kalm ıştı. D em ek söyled iklerini doğruluyordu S e ­ lim. Şu halde konu şm asının g ereğ i yoktu artık. Sözün ak ışın ı şaşıran N aci U ysal, durum u k u rta rm a k için: «Selim Bey!» dedi, «Biz de h a k verm iy or değiliz A k p elit’li H anım lara. Biz şim dilik y irm i a ltı to n d inam itle uçurduğum uz k a y a la rın d öküntülerini k ald ıralım da, Ç am alan yolunu g eliş­ tirelim , diyoruz. İstim lâk li ta rla la ra a n c a k iki ay sonra sıra ge­ le c e k ... Bize iki ay m ü saade edin dem ek istiyoruz.» D aha geçen gece konuşulm uştu bu konu H afız’m k onağın­ da. Böylece yeni b ir orm an yolu açılm ış bulunuyordu, Y u k a rı A kp elit'e yol d ayan m asa bile. K a ra y o lla rı ne k a d a r ça lışırsa k a ­ za n çlı çık a ca k tek kişi H afız’dı. G el gelelim H urşit A ğ a’yı y ü re­ ğinden vu rm ak, onun kişiliğini iki p a ra lık edebilm ek için yolun aşağ ıd an geçm esi gerekird i. Son u n a k a d a r böyle düşünecekti, d üşündüklerini de K astam o n u ’lard an çok A n k a ra ’lard a bile yü­ rü rlü ğe koym ak ü zereyd i... E n b a şta A k p elit’e ça d ır k u ra n mü­ hen d isler de kendisi gibi düşünüyordu. Cengiz T op k aç’ın b ir h a f­ ta lık iznine, b ir h a fta d aha k atan da gene kendisiydi. K a ray o lların ın kam yonu K a ra k o l’un onbeş jan d arm asın ın on beşini de g etirm işti, b aşla rın d a k i K o m u tan larıy la b irlik te, ö n c e


Başçavu ş M u rat ö z d e m ir a tla d ı sü rücün ün yanınd an. E k ip ’in b aşın ı tanıyordu. D urum u önce ond an öğrenm eliydi. S e rt b ir yü­ rüyüşle sokuldu, N aci U ysal’a. «H aber gönderm işsiniz, geldim !» dedi, «Buyrun sizi dinliyo­ rum !» H avayı yu m u şatm ak istiyordu, N aci U ysal: «Sanıyorum siz gelene k a d a r a n la ştık . H an ım larla...» diye başlad ı, «D aha istim lâk lı ta rla la ra ik i ay v ar, dedim. Ö nce şu k a y a la rı kald ıralım d a yolu d üzleyelim ...» B aşın ı M ühendis’e çev irecek yerd e, y a n ıtın ı k a d ın la ra v er­ m ek için tüm üyle o n lard an y a n a dönerek: «Haklı değil m i Şef?» diye sordu, «Dem ek istiy o r k i önce di­ nam itle a tılan şu k a y a la rı k ald ıralım , d iy o r... K ald ırm asın mı?» K ad ın ların tüm ü ay ağ a kalk ıv erm işti. B unu kötü b ir d avra­ nış için ilk atılım sanan Kom utan, ja n d a rm a la rı kam yondan in ­ dirm ediği için su çlam ıştı kendini. B oş m u bulunm uştu yoksa? A m a kad ınlard a böyle b ir a tılım görm em işti. N azife az önce b ıra k tığ ı yerden b aşlam ak isteğiyle: «Evet!» dedi, «Tem izlesinler yolu!» «Demek bu k a y a la rın k a ld ırılm a sın ı siz de istiyorsunuz!» «Evet B aşefend i. Y olun b u ra y a k a d a r olan bölüm üne b ir şey dediğim iz yok! B iz A kp elit’e yol istem iy or değiliz. B iz de yol is­ tiy oru z... N eden k a y a la rla v ak it g e çiriy o r bu k a d a r a ra ç ... Bu k a d ar in san ... Hem sahil yolu d iyorlar, h em d ağ lara, k a y a la ra vuruyorlar!» Selim Soylu, B aşefen d i’n in de işine k a rışm a k istem ed iği halde kendini tu tam am ıştı. «Doğru söylüyor!» dedi, duyulur duyulm az b ir sesle. B aşefend i bekled iği tepkiyi gösterm işti: «Susar m ısın sen.» dedi, «M ahkem ede değiliz. B izim görevi­ miz de bu değil! B u genç h an ım ın da b elirttiğ i gibi bu yol a çı­ lacak. Sah il yolu m u tlak a açılm alı! Y olsuz m em leket olm az! G el­ diğim günden b eri bu yol sorunun u ben de izliyorum . B ir terslik v a r gibi geliyor b a n a ... D urum u am irlerim e bildireceğim . Biz yalnız k a ra k o la düşen o lay ları m ah kem eye gönd erm ekle görevli değiliz. H alkım ızın, köylüm üzün huzurunu b ozan o la y la rla da u ğraşm ak zorundayız!» Bu kez de d oğru layan N aci U y sal olm uştu: «Bize açtığ ım ız yolun to p rağ ın ı düzlem e işi k alıy o r, anlıy o­ rum» dodi, «Y ukarı A kp elit’lilere söz veriyorum . A n cak bize beşyûz m etrelik b ir kesim tan ısın lar. O n la ra d a göstereyim , tam beşyüz m etre ilerde attığım ız k a y a n ın dibinden tem iz b ir su fış­ k ırm a y a başladı.» «Gördük.» dedi, Y ıb ıl A r if in k ız ı Ç içek, «O sudan da gelirk ene içtik.» «Bu k a y n a k sın ırım ız olsun!» 02


•Sözünüze güveniyorum M ühendis Bey.» dedi, B aşçavu ş M u­ ra t Ö zdem ir, «Ben de bu sözünüze d ay a n a ra k şunu söylüyo­ rum . Sevgili A kp elit’liler, k a ra y o lla rın ın a ra çla rın ı bu suyun k aynağınd an, sizin izniniz olm ad an b ir adım ileriye g eçirm ey e­ ceğim ! Ö nce K astam o n u ’y a gidip A lb ay ım ızı göreceğim . A lba­ y ım a K aray o lları O nbeşin ci B ölge M üdürünü görm esini r ic a ede­ ceğim . A nladınız değil m i? Tüm bu k onu şm alar, sizin köyü­ nüze dönm enizi s a ğ la rsa çok sevineceğim !» G ergin yüzlerin a n lam ı b ir and a değişiverm işti, ö n c e Nazife, B a b a sı Şad u m an D ağ lı'd an duyduğuna göre, güveniyordu K om u tan’a. T atlılaşıv erm işti b a k ışla rı. K ö y lü lerin in yüzlerinde b elire n güveni dile g etireb ilm ek için: «Size güveniyoruz!» dedi, «Yol suyu n b a şın a d ayand ığı gün k öyce gelip eğleneceğiz suyun başınd a. S a ğ olun hepiniz de! Dö­ nüyoruz köyüm üze d eğil m i, T eyzeler, kard eşler?» •Dönüyoruz!» Ja n d a rm a la r e m ir alm a d ık la rı iç in kam yondan inm em iş­ lerdi. K om utan A kp elit’lilerin y ola g ird ik lerin i görünce seslendi, tü fek lerin e dayanıp s a b ırla bekleyen erlere: «İnin arkad aşlar.» dedi, «G elm işken M ühendis B ey in pına­ rın d an b ire r su içelim ! M a ta ra la rı d a dolduralım !»

ON B İR «Çim ento çekeceğiz B a rtın ’dan!» dedi. M ak in ist H ayri D ranas, «İnebolu’nun k a ray o lların a !.. A n laştım b en Ç ap ar Y u su f’la k ap ­ ta n b enim sözüm den çıkm ay acak !» «Güveniyorum sa n a H ayri Abi!» dedi, H aru n D ağlı, «Sen nerd eysen, ben de ordayım !» «K arışık işler yok, bun d an sonra! Ja n d a rm a b o tların ı sa lı­ v erd iler K arad en iz’e! B izim beş m illik tek n elerle sıça n la oynar gibi oy n asın lar, diye. Sin op ’la A m a sra 'n ın rad arın d an kurtulsa n b ile, bu b o tla rın rad arm d a n kurtulam azsın!» «Gül gibi z an a atın var. M ak in istlik te k im su d ökebilir eline.» «Bak şu zıkkım ı içtiğim d en söylem iyorum . Son Y ıld ız K a ra ­ yelde anladım , K erem pe ön lerin d e... İyi gem ici olacak sın iler­ de!.. Y ü re k li gem ici. Ç am a la n ’da ta m ik i sa a t konuştuk, k a ra y a çektiğim izde bizim Y ed iv eren ’i. O nun S e la m e t’i de ordaydı. B ir d efter de bende olacak. B en yüzde otuz alacağ ım . Yüzde k ırk tekn eye, yüzde otuz d a ona. T ek n en in aldığından, tüm m a sra f­ la r ... S en in aldığın d a bu rd an çık a c a k ! Pay yok, ay lık v a r... Böyle d aha sağlam , b a n a k a lırs a ... Sütsü züne düştün m ü m al sahibinin, öylesine m a s ra fa b o ğ a r ki, pay y erin e poyraz alırsın ! K ör olayım , b orçlu çık a rs ın h e r seferdel» «Sen ne d ersen, çık m am sözünden.» 93


«Ben diyorum k i b ıra k a lım bu Y ed iv eren ’i. U ç beş kuruş fa z la alacağ ız diye ciğ erim ağzım d a yaşay am am ben! Bu k e ­ sim de iş yapm ak geçti, bundan sonra!.. S in o p ’la A m asra a ra sı m im lendi artık . B izim bu k ıy ıla rd a k a ç a k ç ılık yapanın alnını k a rışla rım ben! D am galı k ereste çek eceğ iz an lad ın m ı, dönüşte B a rtın ’dan Ç im en to ... Tem iz iş! Ne ta b a n ca , n e viski, s ig a ra ... B a k s’tır, k arto n d u r, yok a r tık ... B a k , Bodur A li, sen b ire r lü­ fe r d aha koy ızg araya!.. B i gazoz r a k ı d ah a v e r ki, ikim iz bö­ lüşelim!» «B akıyorum id areli gidiyorsunuz?» dedi B od ur A li, m asanın üstünü gözden g e çirirk en , «B ir de dom ates salatası?.. Nasıl?» «Onu sen ye!» dedi m a k in ist H ayri, «iyi b ir k avu n varsa, ondan h a b e r ver.» «Daha y e rlileri çıkm ad ı. D ışard an g elen k avu n lar, elim izi y a k a r bizim.» «Öyleyse k a b a k g e tir b iz e ... D ışarıd an gelm eyen k a b a k ta n b a şk a neyiniz olur k i sizin.» «Sus!» dedi B od ur A li, «Dip m a sa d a H afız’m oğlu S elim B ey ... A lınır!» «Neden alınıyorm u ş, b i kuşku su m u v a r kendisinden.» «Hooop!» Dip m asad a B eled iyecilerin arasın d an , k o n u şm a la ra kulak k a b a rta n Selim , adının geçtiğ in i duym uştu: «Sanıyorum , ark a d a şla r A k p elit’li!» dedi, a y a ğ a k a lk a ra k ... «Öyle!» dedi H ayri D ranas, «Biz d aha çok K arad en iz’li sa­ yılırız. M otorcuyuz d a...» G özlerini H aru n’a diken Selim , onu tanım ıştı. «K usura b a k m a genç arkad aşım !» dedi, «Sen A k p elit'ten Şadum an A b i’nin oğlusun, değil mi?» H avanın b ira z yum uşadığını a n la y a n H aru n D ağlı: «Evet!» dedi, «Onun oğluyum !» «M otorunuz bizim kum da olm alı...» «K aptanın gözü kesm edi!» dedi, «Yıldız K a ra y e l patlayınca. H ayri A bi alırız İnebolu’yu dediyse (de dinletem edi. G ecey i Çam a la n ’da geçirelim , d aha iyi olur, dedi Kaptan.» «Bodur A li’n in lü ferlerind en nasiplenem ezdiniz çekip gitseydiniz.» S o n ra H aru n’a döndü: «Dem ek Şad u m an A b i’n in oğlusun haaa!..» dedi, «Severim Şad um an A b i’yi. E rk ek ad am d ır... A m a ne ç a re ... Ü ç beş ay so n ra ne Y u k a rı A kpelit k a la ca k , ne Şad u m an A b i... Yol alıp götürü yor köyü olduğu gibi...» «K ayad ibi’nde yol yapım ı durm uş, suyun başınd a...» «Babam hem en b ir çeşm e y ap tırd ı k i görm eye değer. Cu maı-tesi, p azarları başınd a oturup eğ len iy or m ille t... Ne su ya!.. Buz gibi. B a b a ’m ilerde b ir de otel y ap tırm ak istiy o r... «Gelip g eçen ler için ... D em ek B a b a n yolun a çıla ca ğ ın a ina94


m yor?» «K arıların direnm esiyle durdu san ıy or A k p elit'liler... K ız işi, k a rı işi değil bu! K im in sözü g eçerse y u k a rıla rd a onun a tı oy­ n a r...» M akinist H ayri A k p elit’li olm ad ığı halde bu yol işinde b il­ gisiz sayılm azdı: «Demek b ab an şim diden pes e tti H u rşit A ğ a’ya...» dedi. ö n c e bu iğneleyici söze u zak tan b ir k a rşılık verm eyi dü­ şündü. Y an ın d a otu ran Belediye B aşk an ın a: «Yılm azcığım !» dedi, «Bir d ak ik an ızı ric a edeceğim . A t üs­ tünden -orak b içilm ey ecek ... O n la ra an latm am gerekiyor.» B a şk an Y e d iv e re n in m o torcu ların a, yeni görüyorm uş gibi b ak tı, k ısa b ir sü re... «Peki, Se lim ’ciğim !» dedi, «İşi ciddiye aldın a n laşılan ...» O nun geçebilm esi için san d alyesin i öne çekti. Selim m otor­ cu la rın m asasın a g eçerk en : «Bilm em ran atsız ediyor m uyum!» dedi, «A çıklam am g e re ­ k iy or da.» H ay ri’n in gösterd iği sand alyeye oturdu: «B abam pes etm edi, arkad aşım !» dedi, «Sonuna k a d a r yo­ lun y u k ard an geçm esine k a rşı! H u rşit A ğ a ’nın h a tırı için ta ­ şıtla r otuzaltı kilom etrelik yolun y a k ıt p arasın ı ödeyem ezler! Ö yle yağm a yok!.. N eden m i? H u rşit A ğ a ’n ın ta rla sı istim la k a g itm esin d iye...» Sözünü b u rad a kesip B od ur A li’yi a ra d ı b ak ışlarıy la. «Bak, Ali!» dedi, «B u ray a b ir şişe v e rir m isin. A ltınbaş ol­ sun. M üsadenizle a rk a d a ş la r... B izim Ç a m a la n ’m konuğu say ı­ lırsınız. B abam , H urşit A ğ a g ibilere h iç b ir zam an pes etm em iş­ tir. B ab am bizim g ib i tez ca n lı değil, sa b ırlı adam , otu rak lı adam dır!» B od ur A li’nin h azırd a A ltm b aş’ı yoktu. H em en çıra ğ ın ı gön­ derdi, g eç k ap atan T ek el b ay iind en ik i u fa k g etirtti, b irin i k a ­ palı o larak koydu m asaya. Kendi eliyle a ça n Selim , Y ed iv eren ’in m ak in istin in b a rd a ­ ğ ını y a rısın a k a d a r doldururken: «Size b ir şey söyliyeyim m i...» dedi, «Er geç sahil yolu Hur­ şit A ğ a ’nın tarlasın ı ikiye b içerek ten g eçecek tir. H içbir ta şıt, onun güzel h a tırı için bu otuzaltı k ilom etrelik yolu aşm ak zo­ runda değildir, bu y a k ıt kıtlığında!..» B a rd a k la r suland ırılm ıştı: «Heydi!» dedi, «G erçek yolun k ısa zam and a açılm ası dile­ ğiyle, içelim !» K arşı m asad aki B eled iy eciler de k atılm ışlard ı bu dileğe: «Y aşasın A kp elit'in itişk en sarıy azm alıları!» dedi, b ir şey­ ler sezin ler gibi olan g enç Belediye B aşkan ı. «İş b ab aların a, k a rıla rın a kalsayd ı, ço k ta n A kp elit’in ta ıia 95


la rın a uzan m ıştı yol!» «O gün b en de ordaydım .» dedi, Selim Soylu, «N aci Bey, d ozercilere sürün, deseydi, y a ta ca k la rd ı dozerlerin önüne. İçle ­ rinde sarışın uzu nca boylu b ir k ız ... B iz yol istem iyoruz sizden. Şu rd an şu ra y a gidem ezsiniz, dedi. Ö lü lerim izin üstünden g eçer de gidersiniz.» H ayri D ranas, kuşku y la bakıyord u S e lim ’e. Sözünü ettiğ i k ı­ zın kim olduğunu bilm iyor m uydu, bu d elikan lı. O ysa kendisi H aru n’dan d inlem işti o gün N azife'n in dozercilere söylediklerini. G erçek ten orad a m ıydı o gün? ■ «Peki!» dedi, «B aşefend i’n in ja n d a rm a la rla geldiğinde de o ra ­ d a miydin?» «Evet.» dedi, «O radaydım ya! ö n c e Ş ö fö r B ila l geldi, a çıla n yoldan. K arak o l'u n yolunu tu tu n ca, ta m a m dedim. A k p elit’in k ızları b astırd ılar. K u lağım kirişteyd i. K am yon M anav K âzım ’m küfesini devirip geçin ce bizim d ükkân ın önündeki tom ruk k am ­ yonuna atladım . S ü r ulan N azm i, dedim , cüm büş var! B i İstan ­ b u l’da gördüm böyle b ir direniş, b ir de ç ifte k a y a la rın orda! A şk olsun B aşefen d i’ye!.. İy i idare e tti, ik i ç ift sözle bağlad ı onları. Çok soğu kkanlı doğrusu, k am y o n lard an çık a rm ad ı bile ja n d a r­ m a la rı... H elal olsun o sa rı sa çlı kıza! B aşefend i suyun kaynağm ı sın ır o la ra k tan ıy ın ca , a rk a d a şla r, dedi, bu iş burd a biter! Haydi, dedi, köye dönüyoruz! V e döndüler de hep b ir o la ra k ­ tan! A n lattım ordan dönünce B a b a ’m a, u tan sın bizim Ç am alan k ızları, dedi. B e ra b e rlik dediğin böyle o lu r işte! Y aln ız k ızları m ı? E rk e k le ri de!» Ç ıt çık arm ad an S e lim ’in k on u şm asın ı dinleyen gen ç B ele­ diye B aşk an ı Y ılm az Bilgin: «K orkulur bu A kpelit kızlarınd an !» dedi, «B unlar ilerde ko­ c a la rın a da böyle posta korlar!» •Böyle h ak lı o lsu n lar da koysu nlar!.. B a k B od ur A li, sen şu S in a m ek i T ekel B ay iin e gönder çıra ğ ın ı, k apatm adan. B ir A ltın ­ baş d aha alsın!.. M ü barek de k a y m a k gibi gidiyor. G azetecinin b iri, reçete verm iş g eçen lerd e... B eş p arm ak yeni ra k ı, ik i p a r­ m ak a ltın b a ş... Ü stü silm e su ... Adam , değil A ltınbaşı, Y e n i’yi b u lsa a ğ a rm a sın a m ı b a k a r...» «Öyle!» dedi, genç B aşk an , «H erkes H afız E sa t’ın oğlu mu A ltm baş içsin. H ele Bodur A li, sen S in a m ek i kap atm ad an bü­ yük b ir yeni ra k ı d aha sö y le... B öy led ir bizim köylüm üz... Y ol a çm ay a k a lk a rsın istem eyiz diye D ozerlerin önüne yatar. Şu Ç a m alan ’da sok ak açtıram ıy oru z. K im in in d ükkâm v a rd ır yol üzerinde, kim in in ard iy esi... C am iye h e la isterler, gösterin y e ­ rin i de yapalım , d ersin denizin k ıy ısın ı g österirler. B en denizin k ıy ısın a k a d a r g ittik ten son ra, h e la y ı n e yap acağ ım ! İste r dağ­ d an geçsin, ister ov ad an ... Y ol yoldur. B u m em lek et hep yolsuz­ lu k tan battı!» 96


B elediye m u h aseb ecisi b a rd a ğ ın a yapıştı: «Sayın B aşk an ım ızın şerefin e içiyoruz, arkad aşlar.» «İçelim !» dedi. Selim Soylu, «Başı boş d olaşan sığ ırlarım ız­ dan ceza kesip B elediye b ü tçesin i ik i k a tm a çık a ra n Belediye B aşk an ım ızın şerefine!» İste r istem ez A k p elit’in m o torcu ları da uym uşlardı, bu b a r­ dak k ald ırışa. H er iki m asad a da ra k ı bitm işti. B od u r A li isten en şişeler için ne çıra ğ ın ı gönderiyordu, ne de kendisi' gidiyordu. «H aniya bizim rak ılarl» dedi, Selim . Bodur Ali içerd en çık m a k istem iyordu. «Heeey Bodur Ali!» diye b ağ ırd ı S e lim Soylu, «Anladık. S i­ nam eki kapalı d iyeceksin. S oğ an k ü fesin in dibine sak lad ık la­ rınd an getir, ne kaldıysa!..» O y sa ikinci A ltın b aş’ı d a soğan k ü fesin e saklam ıştı. «Bakın!» dedi, «Saat onbire çey rek var. On bire kad ar, şu Y en i’yi içip b itirin ! B aşefe n d i’n in sıkı e m ri var. O n b iri beş d ak ka g eçti m i d ükkânı k a p a tırım , dedi.» «Tam am , arkad aşım !» dedi, «Biz çey rek saatte b ir bin lik tü ­ ketiriz. A ç çab u k da sürüm d en k a zan alım , h iç olm azsa!» H ayri birden k alk tı ayağa: «Bize m üsaade!» dedi, «Bizim k a p ta n b ira z titizcened ir. O nda geleceğim izi, söy lem iştik ... Biz ten ten in a ltın a girm eden, gözle­ rine uyku girm ez onun! B a k a r m ısın A li E fend i kardeşim . Son A ltınbaş Selim B ey ’den olsun, hesap.» «Yoook!» dedi. Selim Soylu, «Feyzi’n in m eyhanesinde v e rir­ siniz h esabı, A kpelit'te!» Ü stelem edi H ayri D ranas: «Sağol!» dedi, «Bekleriz biz de!» E lini kim seye uzatm ak istem em işti çık a rk en . O ysa on ları k ap ının önüne k a d a r g e çirm işti Selim Soylu. H aru n’un d ec y a­ pışm ıştı eline: «Görüşürüz!» dedi, «Şad um an A m ca’y a selam lar!.. E lle rin ­ den öperim !»

O N İKİ «Kız, E m riyeee!» diye seslendi çard ak tan . «Buyur B aba!» «A ferin Em riye!» dedi en güleç yüzüyle, «Şu buyur dem eyi sen kendiliğind en m i öğrendin, yoksa yeni gelen öğretm en m i öğretti?» «A m aaan B ab a, h er şeyi öğretm en m i öğretirm iş. Bunu da kendiliğim den öğrendim.» K arısı Üm m üye ocak lı od ad an seslendi: Y ıld ız K aray el

97/7


«A nalar h iç b i şey öğretm ez u şak ların a. Hep kendi kendi­ lerine öğrenir. S e n şim di söyle B ab ası! E m riy e’den ne istiy o r­ dun?..» •Söyle B aba!» diye sokulm uştu k ızı da. •Bak benim , a k ıllı kızım . Şem si A m can h a b er salm ış, bu a k ­ şam bizdeym iş.» «Çiçek toplayayım , öyle mi?» «Öyle d eğil m i ya!.. Şem si A m ca’yı öyle alıştırm ad ın m ı? Haydi b akayım seni göreyim , m asan ın üstü tüm çiçek olsun!» H içbir d avranış yoktu E m riy e ’de. «Ne d uruyorsun ya!» «Ben de b a şk a b ir şey b u y u ra ca k sın sandım . N azife A b la ’m topladı bile! G itti, G ü lay A b la ’dan istedi bizde olm ay an ları da!..» «Nerden biliyorm uş Şem si A m ca ’nızın geleceğini?» K arısı gene ocak lı od adan la f yetiştirm işti: «Bu ay la rd a tav şan ı v u rsan vu rsan bu K a v ru k la rın G üveyisi için vu ru rsun sen. K ızın bun u bulup çık a ra m a z mı?» «Vurm uşum da k arn ın d a n enceği m i çık m ış tavşanın!.. U zaktan e rk ek tav şan la dişisini a y ıra m a y a n ad am a da avcı mj elerim ben! D em ek N azife topladı çiçek leri, öyle mi?» «Sen çiçek leri b ıra k da ta v şa n ı sor, ne oldu diye...» •Sakın köp eklere kap tırm ış olm ayasın!» «Sana b ir şey diyeyim m i... Çok nasipli bi adam şu Kavru k larm Şem si D ay ı... Cılız İb ra m 'la r fırın y ak m ışlar, verdim fırın a. N ar gib i de k ız a rm ış... Az a teşte b ek letiy or N azife, fırın ­ dan getirdi de...» «K avurm asın sakın!» «G erisini de bize b ır a k gayri!» «Kız N azifeee! S e n n erd esin Kız!» «Burdayım B aba! S an d ık lı odada E m el H anım bi iş gösterdi de, onu yetiştiriyoru m sabaha!..» «A ferini iki yand an h a k ettin!.. H ele tav şan ın ta d ın a bi ba-. kayım . Topladığın çiçek leri de b ir göreyim !» «Ne zor şeym iş sen in a f er in in i alm ak!» O cak lı odadan Ü m m üye duram adı, gene k on u şm aların a k a ­ rıştı: «Kız N azifeee!» dedi, «D avşan için a fe rin a lırsa n y a rısı b e­ n im ... H akkım ı yeme!..» «Demek sen doldurdun, öyle mi?» dedi kocası, «Eğer p irin ­ cini terey ağ ıy lan kavu rm ad m sa şim diden vazgeç hakkınd an. Çi­ çek lere de g elin ce... B iliy o rsu n N azife Kızım , Şem si A m canız ev çiçeğind en çok, dağdan b ay ırd an to p lanan çiçek leri sev er... E kin arasın d an bile to p lan sa deli o lu r... H adi kızım E m riye, bu işi sen b ecerirsin a n ca k ... Çok açılm ad an hem en şu ra la rd a n ... S allan m ay ın çık ın o rta y a da, çık a rın şu topal m asay ı ça rd a ğ a !.. Tam yaz h a v a sı... Y a p ra k kım ıldam ıyor!» 98


B ird en H aru n’u am m sam ışti: «Üm m üye, gel hele!..» dedi, «O tıır şöyle karşım a!.. Kız, E m ­ liy e sen de sallan m a d a hem en to p la çiçekleri!..» «Ben de G ü lay’a k a d a r gitsem de o n a şu g eceliğ in y ak asın ı oydursam !» dedi, N azife. B ird en ateşlen m işti B a b a s ı: «Sen o k ay n ak çı R ecep ’in k ızı k a d a r da y a k a açam azsan ...» «A m aaan B aba!» dedi, N azife, «A na’m ı y a n ın a çağ ırd ığ ın a göre gizli şey ler k on u şacak sın ız diye söyledim bu y a k a o y m ay ı... G ene de G ü lay’dan öğ ren ecek lerim çok şey var, benim . Ne k a ­ d ar olsa İstan b u l görm üş kız!» «Seni çok bilm iş seniii!.. G it hadi! H angi cehennem e gid er­ sen git!..» Ev, kızlard an a rın ın c a Ü m m üye de geldi, oturdu k arşısın a: «V ar bi zorun!» dedi, «Bugünlerde bi düşünceli görüyom seni!.. Y ol işi deyem ezsin! Ş ü k ü r k öyce b i soluk aldık. K a ray o l­ cu la rın ça d ırla rı y a rın yıkılıyorm uş. O Cengiz d enilen M ühen­ dis de d önm eyecek b i d aha, diyorlar. Y erin e şim dilik b a k a n Rasih B ey ’in iyi ad am olduğu söyleniyor, köyde.» « Y tn i herşey oldu bitti, Y ıb ıl A r if’in kızı Ç içek ’i oğlum uz H aru n’a A llah ’ın em riyle istey iverelim de olsun bitsin, dem ek istiyorsun!» «A klım ın k en a rın d an bile g eçse b a r i... N erden çık arıy orsu n tüm b u n ları! S e n N azife’yi a k lın a g etirm iy o rsu n da Ç ap ar Y u ­ s u f’un m otorunda tam işini yoluna koyup da on gunao öküz p arası top lam aya ça lışa n oğ lu n a y eni m a sra f k a p ıla n açm ay a çalışıyo rsu n , öyle m i?» «Canım, oğlum uz için b ir şey diyen m i oldu sana!» «N eyse... S en in N azife için h iç b i sık ın tın yok, bakıyorum d a ... K ızım ızı k im lere y ak ıştırm ıy o rlar. H aru n’u, Y u su f’un mo­ to ru n a verd ik ya...» «Ne olm uş v e rd ik se ... K a ça k çılık ta n kurtard ık. M ak inistlik öğrensin dedik, h elal sü t em m iş o S in op ’lu H ay ri’nin yanında!..» «Sen öyle dedin em m e, b ak alım A k p elit’liler ne söylüyor...» «O nlar n e söylerse söy lesin ... B en im ik i kulağım v a r ... B ir kulağım d an g irer, b ir kulağım d an çık a r. A m m a sen g ene de söylem ezlik yapm a d a söyle. Neden verm işiz onun m otoruna?» «Hurşit A ğ a’n ın güverteli, am b arlı, ç ift m ak in eli m otorun­ d an alıp d a Y u su f’u n gü v ertesiz a ç ık a m b a rlı m otoru na verm e­ nin seb ebi...» «Öküz p a ra sın a s a tm a k için m iym iş H aru n’u?» «Yooo!.. Kızını Y u su f’un lisedeki, son sın ıfta k i oğluna ver. 'ye ra z ı geld iğin içinm iş!» «O da oğlunu o k u tm ak ta n vazgeçesiym iş. K ızım ı alm t.k is­ tiy orsa! K ork u lu r bu k a n m illetinden!..» «Bir de e rk ek m ille tin i dinle bakalım !» 99


«Söyle de dinleyelim!» •M uhtar’ın, gelinine d ak laşıld ığ ım biliyorsun!» «Bizim h ay lazla H urşit A ğ a ’n ın oğlun un d a k la ştığ ın ı...«U nutm am ışsın şükür!..» «M uhtar’la arasın ı açm a k istem ez, H u rşit A ğ a...» «İster m i? O da verdi evinin altın d an bi od a... B i de te le ­ fo n ... B i B u cak M üdürü de bizim M ecit E fend i oldu, sayesinde!» «Bi de A k if’ini senin k ız ın la evlendirdi m i... O ğlu da k u r­ tuldu, M u h tar’ın gelini de...» «H attâ ve h a ttâ bizim H aru n ile b irlik te, N azife d e... Böylece beni de su stu ru r m em leketi de k u rta rır. Eeee, düğün ne za­ m anm ış, onu da söyle de tam a m olsun!» «Düğün m ü ... D ozerler ta m köye girip de biz o rta d a k ald ı­ ğım ız zam an! V erecekm iş san a, yirm i bin lira b aşlık parası, yollayacakm ış bizi İstan b u l’a, g e cek o n d u la ra ... B a k koca, bun­ la rı neden anlatıyoru m san a, b iliy o r m usun? B i kız için bu k a ­ d ar la f konuşulursa, kızın kendisin e bi h a y ırı dokunm az bu la f­ ların! A nasınd an, b abasın d an çok k ızı şa şk ın lığ a u ğ ratır. K im i uygun g örecek sek bi ay ak önce kızm b aşın ı bağlam alı!» «Karı, ne konuşuyorsun sen! D eğirm eni sel alıp götürm üş, sen onun şak şağ ın ı soruyorsun! ö n c e evim izi köyüm üzü, ta r la ­ m ızı, bostanım ızı k u rtaralım ! B aşefend inin sık ısıy la duıdu do­ zerler. D uyduğum uza göre, M u rat B aşçavu ş Y u k a rı A kp elit köyü yerden göğe h a k lı dem iş, b en sorum luluğu üzerim e alm am diye bildirm iş yu karıy a! A lb ay ’ı çok güvenirm iş bizim B a şça v u ş’a. Y olun burnu A şağı A kp elit'e dönm eyince, ne kız düşünürüm ben, ne oğlan!.. B en de duyuyorum bi şey ler, benim de kulağım var!.. S a k ın h aaa!.. K ıza ne A k if’ten söz edeceksin, ne Y u su f’un oğlun dan... Ü n iv ersiteye g irem ey eceğ in i an lam ış oğlunun, y an ı­ n a alacak m ış bi yıl sonra. B iliy o rsu n kendi ne okum a b ilir, ne yazm a!.. H esap lan oğlun a yıkıp kendisi m otorunun k ıç ın a şeri­ dinin b aşın a geçecekm iş! Gözü de bizim k ızd ay m ış... G el gele­ lim gü n ahı k a d a r sevm ez b en im kızım bu çip il oğlanı!.. B ilirim onu ben!.. K ızın yanınd a böyle şey ler konu şm ak yok, anladın mı!» «Sen istersen konuş!.. K ızın d inler m i sanıyorsun!» B ir y an ıt gelm eyince k arısın d an , üsteled i Şad u m an D ağlı: «Söyle bi bildiğin m i v a r yoksa?» «Harun, H urşit A ğ a’nın m otoru nd ayken bu A k if d enilen soy­ suz, bütün k ız la ra g elin lere d ak laştığ ı g ib i bizim N azife’ye de d ak laşm ış... K ızın önüne çık m ış şurda, b u rd a ... H ele o E m el Han ım ’ın ku rsu na gelip giderkene. Kız değil mi, boş bulunup sırıt­ m ış ellam ! Ne de olsa H urşit A ğ a ’nm oğ lu ... îk i m otor, ta rla ta ­ b a n ... A rdiye dükkân!.. İsta n b u l’da b u n ca ta p u ... D uym uyor mu k ız bunları!..» «A kif’e ne tüm bunlard an!.. K ız la ra ne!..» 100


«Eğer o edepsizi ak lın d an g e çiriy o rsa avucunu yalasın! Onu tu ta r b ir d ışarlık lıy a veririm , a lır g ötü rü r. Y üzüm üzün k a ra s ın ­ dan ku rtu lu ru z biz de!» D ışard an sesleniyordu Em riye: «Anneee! Şem si A m ca ’m ı gördüm ta rla n ın a lt başında. Bas:n u n a d ay an a d ay an a geliyordu!» «Saat kaç?» diye sordu kendi kendine Şad u m an D ağlı, sonra başın ı k ald ırıp K arad u tu n a rk a sın d a k a la n güneşe b ak tı. A kşam yaklaşıyordu. Ç ard ak tan sa rk a n Üm m üye: «Ne sallan ıyorsu n d ah a!- diye tersled i, «Gel m asan ın ucuna yapış da alalım çard ağ a! S o n ra gid er A b lan ı ça ğ ırırsın , G ü lay’­ dan!» M asa çard ağ a alın m ay la bitm iyordu E m riy e’n in işi. B a b a sı­ n ın istek leri u y arın ca iki k işilik ta b a k , k a rşılık lı konurken, E m ­ riye: «Biri d aha vard ı yan ın d a Şem si A m ca ’mm!» dedi. «Biri d ah a m ı v ard ı? Hele sen üç k işilik yap!» dsdi, «Çatalı k aşığı da ona göre koy!.. B a rd a k la rı d a ... İk işer tane sivri b a r­ d a k lard an ... Ç içekler de o rta y a ...» K im di bu yanınd aki adam ? B u köyden mi, d ışard an m ı? T a h s ild a rla , İc ra c ı’y la pek b aşı hoş değildi. İstan b u l’da ça lışa n ­ la rd an olm alıydı. K a y n a k çı B e k ir olabilird i. İk i büyük ra k ı ye­ te r m iydi? «Tanıyam adın m ı kız yanındakini?..» «Uzaktı, iyi görem edim !» E ğilip yolun üst b a şın a b a k tı, b a sto n la zor yürüyen Şem si K a y g ılı’nm b a y ır y u k arı yürüm esi k olay değildi. «Hadi bakalım !» dedi, «Ç ağır A b la n ı artık!» E ğilip b a k ın ca a şağ ı, k ızın ı k ap ının önünde görm üştü: «Haydi!» dedi, «Kurtuldun, ça ğ ırm a k ta n . Şim d i de süpür­ geyi al eline, m erd iven leri hem en a lıv e r... S a m a n dökülm üş b a­ s a m a k la ra ... T ereced en buzağıyı ç ık a ra lı yıl oluyor h â lâ so fala­ rın sam anı tem izlenm edi. Köy evi, an lad ık am m a b i işe b a şla ­ y ın ca ik in ci işi bu k a d a r b oşlam ak o lu r mu?» O cak lı odadan Ü m m üye’nin sesi duyuldu: «Eve b ir konuk gelm eye görsün. H ay ırını kom azsın evdekilerin!» «Ben Ş em si’nin evine ay a k b astım m ı, benim için a lt üst eder ortalığ ı! B izim ki konu k a ğ ırla m a k m ı... Hele bi R üstem var. B a lık çı R ü stem deriz b iz o n a ... A m a ne b a lık ç ı... Şu y a şa g el­ m iş evlenm em iş. Yooo tö b e ... Evlenm iş gençliğinde de y ap am a­ m ış!.. Konuk ağ ırlam ay ı sen onda gör!.. B u ca ğ a işim düştüydü geçen a y ... Bodur A li’n in o ra y a ta m yöneldiydim , çık tı k a rşı­ m a!.. K aptığı gibi b en i doğru evine!.. Ev diye ben onun evine derim . K ap ısının önü dereotu, m aydonoz, roka!.. R ok ay ı Akpe101


lit’te g örseler sem izotu, s a n ırla r... N eyse, sem izotundan d a olur sa la ta ya!.. B a rb u n y a la r kuzu g ib i... Hep seçm e... İkim iz b ir b ü ­ yük yuvarlam ışız. Ne onda bi şey var, ne bende!.. B en bu b a r­ bunyayı kendi elim le tutup kendim için irile rin i seçm ed ikten so n ra neye kalıy oru m b u ralard a, diyor. H aksız m ı? Kız N azife!.. T avşan yanıp kavru lm asın, b ak ateşine!» O caklı odadan sesi duyuldu kızının: «D aha yeni çektim , külün üstüne!.. B i görm e Baba!..» «Görürüz! Şem si A m ca ’n ın bastonu nerd eyse a s ılır çengele. A h a geldi bile!» Eğilip bakıyord u aşağı: «Ooo! R üstem U sta! B en seni unuttu sanıyordum bizim kö­ yü!.. S a ğ olsun Şem si Usta!» B a lık çı R ü stem K ayalı, k o n u şacak gü cü kendinde bulduk­ ta n sonra: «Kim kim i getirdi, d aha b elli değil!» dedi, «Ben onu tutup getirm eseydim , d aha ik i gü n çıkm azd ı evden!» •Öyle oldu!» dedi, «Zor çık tım yokuşu! Neyse yürüdükçe açıldım !» K aç göç yoktu araların d a, m erd ivenin üst başınd a k a rş ıla ­ d ıla r konu klarını. N azife’yi elin d en tutup yakalad ı. Tepeden tır­ n ağ a açılıp b a k tık ta n sonra: «M aşallah!» dedi, «Dedikleri g ib i... Büyüyüp gelişm işsin! N a­ sıl büyür bunlar?.. Ne zam an büyür?.. K av ak gibi uzayıp g id er­ ler, köy yerinde?.. B ir gü n b a k a rsın k i...» B ir süre evd ekileri süzdükten sonra: «İyisiniz!» dedi, «Bakıyorum , hep dipdirisiniz! RahaL b ıra k ­ s a la r daha d a iyi olacağız. Kız E m riye! Sen de k ocam an kız ol­ m uşsun! Ö ğretm enin d aha okulu k ap atm ıy or m u? İş v a r bu öğretm ende. G eçen gün durdum baktım . B u n la r bütün gün oy­ nu yorlar, oyun neyine b u n la rın dem iyordu, öğretm eniniz. Ağ kurm uş, sizinle top oynuyordu. Böyle o la ca k işte! B a h a ’yla, Ann e’yle so fra y a oturup ço rb a içm ek b a şk a ... O kuldan gclince b az­ lam ayı ucundan kırıp kapı önünde a tıştırm a k gene başk a, değil m i, R üstem U sta? B a lık çılık da öyle değil m i? Tek b a şın a b a ­ lıkçı m ı olacaksın! A ğ a b irlik te yapışm ad an, b a lık çı olam az­ sın!.. Ü ç beş kişi bird en y ap ışacak sın ki tad ı çıksın! Al oltayı eline, otu r dere boyuna! O lta n a v u ran b a lığ a yazık!» G österilen y erlere çok tan oturm u şlard ı am a, h ab ire a n la tı­ yordu. Ne E m riye vardı k arşısın d a, ne N azife, ne de a n a la rı... M asan ın ek sik lerin i getirip y erli y erin e k oyan Şadum an Dağlı: «Bizim kapım ızın önünde s a la ta lık ro k a la rım ız yok a m a di­ k en ucundan m ezelerim iz var! B a k bu b ö rtlen leri de sen in E m ­ riye topladı, üzerine de lim onu sık ın ca ... Bizim b u ran ın dom a­ tesleri tam a ra n ıla n ek şilik te olur, benzem ez Ç am alan ’n ın do­ 1 02


m a te sle rin e ... Y irm i k ilom etre y a vard ır, y a y ok tu r aram ızd a am a san k i İKİ a y rı dünya!» R ü stem Usta: «K alkanlarım ız bile değişir.» dedi, «Kerem pe F e n eri’n in di­ bindeki k alk an lar. D eliçay ’m ağ zınd akilere benzem ez. K alk anın b üyüklerin i Cide önlerinde k a rşılık lı a k a n iki çay b e sler... Y a da kum undan, dipteki çam u ru n d an a lırla r lezzetlerini. Üstünd ekilerini doyurduğu b ir y a n a denizin diplerindeki b a lık la rı da d oyurur bu ırm ak!» G ü lerek bakıyord u Şad u m an D ağlı’nm yüzüne: «Nasıl?» dedi, «T arlan duruyor mu, bu yıl y erli yerinde?..» «B ırak ırlarsa!» dedi, «Şim dilik üç dönüm iki evleklik k a d a r toprak, sın ırlarım ızın içind e görünüyor. B u yıl k a r düşmedi. Öyle b ask ın sel de görünm edi. Ne dersin, aşağ ıd a söylentiler nasıl?» «Hafız, yol aşağ ıd an g eçecek diyor da b a şk a b ir şey dem i­ yor. B en A lbay'd an r ic a ettim , diyor, H afız, o da B aşçav u ş’a em ir verdi. B u iş tam am diyor!» «B akm a sen H afız’a!» dedi Şad um an , «Bir ik i ay böyle idare eder. H ava değişince de D evletin yolu d uru r mu! A şağıdan, yu­ k a rıd an elb ette b ir yerd en a çıla ca k tı. A ra ç la r k a y a dibinde du­ ru r m u? Su yu n başınp, otel tem eli bile atm ış. N eden atm ış? Y ol y u k ard an geçecek, diye.» «Geçm ezse ne k ay b e d e r... A llahın d ağınd a b ir te m e l... B ı­ ra k ır öylecene!.. Y a yol ordan g e çerse e e... Suyu bile p aray la s a ta r yoldan gelip gidenlere. Şim d id en çeşm eyi bile yaptırm ış. H aydi benim d eğerli m isafirlerim , kendi sağlık larım ıza içelim , hoş geldiniz!» O cak lı odadan y a n a seslendi: «Em riyeee! G etir b ak alım külün üstündekini!» Şem si U sta’nın yüzü bird en ışıyıverm işti: «Biliyordum , sofray ı, in cir k u şla rıy la b ırak m ıy acağ ın ı. Söy­ lem iştim R üstem U sta'y a gelirken. B a k sen in K efa l buğulam an p a ra m ı eder, onun k ızarm ış ta v şa n la rın ın yanında!.. Yüzüm ü k a ra çık arm ad ın , dem ek!» «A m m a b en K efal bu ğu lam asın ı değişm em , tav şan k ızart­ m asına. Sen ne dersen, de! B u m ü barek , b a lık la iç ilir... Ne balığı olu rsa olsun!» dedi, Şad u m an Dağlı. «H aklısın am a deniz k ıy ısın d a o tu ra n la rın a ra d a b ir ağız d eğiştirm esi de gerekiyor. A slın ı so ra rsa n bu m ü barek neyle içilm ez k i... B ir b aş soğan bile y e te r gününe göre. E lv erir ki c a n ın çeksin, ra k ı b u rn u n d a tütsün!» E m riy e’n in k ıvılcım lı külün üstünden kaldırıp g etird iğ i ta v ­ şan k ızartm asın ın kendisinden önce kokusu geldi: «İçilm ez m i ya!» diye yapıştı b ard ağ ın a, Rüstem U sta, «Şu g örünüşe K e fa l da fe d a olsun. K a lk a n da!.. B iraz da gözünün bebeği ışım alı içenin, s o fra y a bakınca.»


Ü m m iye kad ın, öyle doldurm uştu k i tav şan ı, kuzu etinden h içb ir a y rıcalığ ı kalm am ıştı, fırın a g irince. G el g elelim üç k a fa ­ d ar da ra k ıy ı bu o rm an kuzu suna fed a etm iy orlar, lezzetine a l­ danıp boşuna m id elerini doldurm uyorlardı. A y rıca h e r üçü de üzerlerine düşen b ir görev v arm ış g ibi ölçülü davranıyordu. Ş em si U sta’n ın gelişi haberliydi. O nun g elişi h a b erli olun ca da, R üstem U sta’m n gelişi b ir ra s tla n tı o lm ak tan çıkıyordu. Çam ala n ’la yakınd an ilgili b ir sorun vardı ortada. R üstem U sta, tam Ç am alan ’lı sayılm azdı. B ir b a lık çı olan b ab ası Sin op ’luydu. İn e­ bolu'nun Evrenyesinden k açırd ığ ı b ir k ız la bu lim an a y erleş­ m iş, tek oğ u lların ı yeryüzüne g etird ik ten so n ra d a çok y a şa m a ­ m ışlardı. G ençliğini İstan b u l’un büyük b a lık çıla rı, d aly an cıları a rasın d a g eçirm işti, R üstem K ay alı. İk in ci şişenin o rta la rın a doğru, san k i geliş ned enini a ç ık la ­ m ak için dolaylı b ir soru ştu rm ay a geçti: •Nasıl Şad u m an U sta?» dedi, «Senin oğ lan sevdi m i yeni işini?» «Kereste çekiyorlar» dedi, «D önüşlerinde de çim en to yüklüy orlar, B a rtın ’daki fab rik ad an . Çim ento tem iz iş, b ir bakım a.» Şem si U sta güldü: «Sen, bu tem izliği fa b rik a d a ç a lışa n la ra sor! Ç im entonun tozu fa b rik an ın çevresinde ne a ğ a ç b ıra k tı, ne ç iç e k ... B a rtın ’lı, bu gidişle yeşilin h asretin e d ayanam ayıp ölecek!» ♦Canım!» dedi, «Ben m otorculuğunu söylüyorum bu işin. G i­ riyorsu n B a rtın Ç ay ın a... İste r k a ra y e l essin, ister Lodos... Ne m otor çekm esi var, ne yü zd ü rm esi... Y a n a ş tır m otoru fa b rik a ­ nın rıh tım ın a ak sın to rb ala r, sen sig a ra p ak eti gibi istifle a m ­ bara!» «G üverteli m otor ister, çim entoculuk.» dedi, Şem si U sta ... K apat am b arın ı, çek b ıran d asm ı! İster, Y ıld ız poyraz essin, ister Yıldız k aray el! D alga b aşta n g ire r k ıçta n çıkar.» «Eski ça lıştığ ı m otor öyleydi!» dedi B a b a ’sı, «Y ed iveren... G üverteli, am b a rlı, çifte m akineliydi.» «A m barlarını çok k arıştırm a!» dedi, R üstem U sta, «Motorun k aç am b arı olduğunu m otoru n ta y fa sı bilm ez. A m b arın içinde am b ar v a rd ır... G izli b ölm eleri bi kap tan b ilir... B ir de R aşit B ey ... S o n ra çift m ak in e... B iri istop etti m i, İkin cisi...» Sözü tam b içim lem işti R üstem usta«Bu m akin eleri konuştururdu bizim H ayri D ranas, doğru­ su...» dedi, «Y oktu r onun üstüne K arad en iz’de...» «M akinelerini çok seviyorlardı am a ...» dedi, Şad um an D ağlı, «İşlerini de sev iy o rlard ı... A slın a b a k a rsa n , benim oğ lanın sa n ı­ yorum işinden b ir y akınm ası y o k tu ... Ne ettiy se o H ayri yaptı, girdi d am arın a da.» ♦Kötü m ü yaptı?» dedi. Ş em si U sta, «Y a ja n d a rm a k u rşu ­ n u y la gid eceklerd i, y a da öm ü rleri içerd e g eçecek ti sonunda... 104


iyisi mi...» «B ir şey dediğim yok!.. B ir gün boş durd u kları v a r m ı! E lle­ rin e geçen p a ra H urşit A ğ a ’dan a ld ık la rın ın en az üç k a tı... Hosap H ayri’d e... K endisi pay alıy o r...» «Sanıyorum , H aru n p arasın ı Ç a p a r Y u su f’ta n değil, H ayri'nin elinden alıyor.» dedi, R üstem U sta. ♦Öyle diyor bizim H aru n d a...» «G üvenilir ad am d ır H ayri D ra n a s... B en b a b a sın ı d a ta n ır­ d ım ... H em şerim , b enim S in o p ’ta n ...» Bu konu lard a çok u y an ık olan Şad u m an b ir şey ler sezinle­ m eğe başlam ıştı: «Kız Em riye!» diye seslendi, o ca k lı odadan yana. S es a la ­ m adı. Bi yol d aha seslendi. K im se k a lm a m ıştı m u tfak ta. «O turm a od asına geçm işler!..» dedi, b ira z da kendi kendine. Ü m m üye k açırm ıştı k ızları, erk ek konu şm alarınd an . B elk i de N azife için k o n u şacak ların ı önceden sezinlem işti. «Şeytan karı!» diye geçird i içinden. «B abası sayılı kap tan lard an d ı H ay ri’n in ... O z a m cn r x m a ­ k in e var, ne san d allard a m o to r... Y elk en , k ü rek ... B ir k arayeld e b ocalayıp düşerler Ç a m ala n ’a. O a y la rd a denizde in cin yok... K asım ’m yüzü dem eden, te k n e le r yüzm ezd i... Şim d i öyle m i ya!.. Çek b ran d ayı a m b a ra ... D a lg a la r y ık a sın g ü v ertey i... İk i gün k ald ı çe k ek ’te ... T am d em iri aldı gidiyor, haydi R üstem atla, dedi, seni İstan b u l’a götüreyim ! B en kum da bekliyorum , sa b a h ­ tan b eri. N eden? O ndan yüz bulayım d iy e... G em ici kâğıdım bile ceb im d e... Ö yle ta tlı b ir poyraz çık tı k i... beş m ilden aşağ ı k e s­ tirm e y iz ... B u y olla B oğ azı tu ta b ilirse k y a hey!.. K arad en iz bu! R ü z g âr b ir dirise etti, b aşlad ık v o lta y a ... K ö r olayım B oğ az’ın fe n e rle rin i görm üştük. R ü zg ârı tu tm azsa vo lta bile p ara etm ez!.. E rtesi gün Filyos açık ların d ay ız! D erk en bi K aray el, A m a sra ’ya k ap ağ ı zor attık !.. D iyeceğim , ad am m ı d ayanırd ı, o zam an K a ­ rad en iz’de...» O ğlu, denizde olan ın yan ınd a, sözü ta tlıy a b a ğ la m a k ta n b a ş­ k a ç a re yoktu. «Derken m akine ç ık tı... isterse rü z g â r alnınd an essin, K ap­ tanın! B oğaz Fen erin i görüp de dönm ek yok! Şim di b a lık çı b a ­ rın a k la rı yap ılıyor h a b ire ... Seçim d a lg a sın a on m ilde bi b a rı­ nak!.. B a rın a k ta n b a rın a ğ a a çılıp açılıp atlasan , v a rırsın İsta n ­ bul’a.» B a rd a ğ ın a yapıştı. K end ini to p arlay ıp güçlenm esi gerekird i: «Haydi dostlar!» dedi, «Tavşanı so ğ u ttu k ... A m a h a v a ılık, böyle de gid iy or... Ş u b u tla rı olsun tem izleyelim ! T avu k tan ne fa rk ı v a r tav şan etin in diye so ra rla rsa , tav şan ın dört budu v a r dem ek d aha yerinde olur. Ü ç k işiyle geçem ezsin tavuğu n b a ­ şına. B iri a ç ık ta kalır!» B a rd ağ ın ı olduğu g ib i iç tik te n son ra b ir sig a ra yaktı. S a n k i 105


a n la ta ca k la rı Şem si U sta’y la ilgiliym iş g ibi b aşın ı ondan y an a çevirerek: «Selım ’i tanırsınız.» dedi, «Canım , şu H afız’m o ğ lu ... B u lu r a ra d a b ir b en i... B ab asın ı çe k iştirir. Evim e sık sık d a u ğ ra r... A çık çası kim se sevm ez bizim o rad a bu oğ lan ı a m a ... Ne yalan söyleyim , b en severim . Y a n i b en severim dersem , sıkılm am onunla konu şm aktan. O da b en i dinler. A n la r m ı dersiniz söy­ led iklerim i? K ör olayım anlam az! A m a kesm eden dinler b en i... R ah atlarım . K onuştukça, içim g e n işle r... A çık ça sı İstan b u l g e ­ lir, gözüm ün ö n ü n e... G en çliğ im g e lir... U zatm ayayım , geçen akşam , gene g elm iş... B u sefer o an latıy or. D ur d urak yok. H ani bi söz v ard ır tü rk ü lerd e... Ö yledir Ayşem , ö y led ir... Aşk insanı sö y letir... O h e sap ... A m an R üstem A bicim diyor, git Şad um an A m ca’ya...» K onuşm anın b u ra y a gelip d ay an d ığ ın a öfkelen m iş gibiydi Şad u m an D ağlı: «Kız, E m riyeee!» diye seslendi, o ca k lı od adan yana. O rd an gelecek ses, R üstem U sta için de önem liydi. B ir süre beklediler. B ir k a rşılık gelm eyince: «Eveeet!..» diye başlad ı yeniden: «Ne v a rsa sende v a r ... G it, Ş ad u m an A b i’y e ... De ki on a... B ir B a b a ’m, H afız E sa t’s a ... B i B a b a ’m da o olsun, ellerinden öperim !» «Dem ek el bunun için öpülüyorm uş!» dedi, b iraz da öfkeli, «Benim oğlanı görm üş geçen lerd e Ç a m a la n ’d a...» «Bodur A li’n in ord a değil m i? Gördüm on ları otu ru rk en ... Y an ın d a bizim H ayri de vardı. K a rşıla rın d a da bu Beyzade!.. G irm edim . B en senin oğlun la oturup içm em ... Bu içm en in do bi usulü erk â n ı v a r ... S e n oğ lu n la oturup iç e r m isin ... Eh, Hayri olsa n ey se... B en H ayri’yi H ayri o la ra k ta n ıd ım ... M akinist H ay­ ri... A y rıca B a b a ’sı da elini öptüğüm adam . S everim H ay ri’yi, size b ir şey diyeyim m i, sa y a rım da!.. B ilm ediğim i öğrenirim ondan. K arad en iz’i k a rış k a rış b ilir. K a rış k a rış ... N asıl k arış? D iklem esine!.. T a rla değil, K a ra d en iz ... D erinlem esine bilinm esi g e rek ir... H ayri de öyle b ilir işte!» Y en i doldurulan b ard ağ ın üstünden b ir yudum aldı, dudak­ la rın ı ıslatm ak için: «D ağıttık m ı la fı... Y oook d ağ ıtm ad ık ... G it söyle B a b a ’sm a dedi, E llib in lira b aşlık !.. B u ra y a gelince, la fı ağ zın a tıktım ! S en Şad um an U sta’yı bilm iyorsun! P a ra y la kız satm az o, de­ dim!» «İyi dem işsin!» dedi, Ş ad u m an D ağlı, «Y erinde bi söz! As­ lına b a k a rsa n bizim k o cay a gid ecek kızım ız yok!..» «Neden yokm uş!» dedi, Ş em si, «Y aşı k a ç? D ur ben söyliyey im ... On yedi yaşında değil mi?» B elki de onsekiz.» •Ne onyed isi... O n b eş... Bilem edin, onaltı!..» ,10fi


«Nazife, b en İstan b u l’da ça lışırk e n doğm adı m ı? T am on altı yıl b itti... O n yedinci y ılın içinde! İk in ci gidişim de N azife okulu b itirm işti üç bu çu k yıl ö n ce ... T am on dört yaşındaydı. D aha oııce çıkam azd ı k i o ku ld an ... O kul m u vard ı bund an on yıl önce!» «D ostlar!» diye, k esti B a lık ç ı R üstem , «Y alvardı, yak ard ı, yol­ ladı beni b u ra y a ... İy i h a b erle dönersem a n asın ı gönderecek. K u su ra bakm ayın, elçiye zeval olmaz!» Y en id en yapıştı b ard ağ a, g örev lerin i y ap anların ra h a tlığ ıy ­ la ... Y a rısın a k ad ar içti. A ğzını k u ru lark en : «Bu kad ar!» dedi, «Benim işim bitti.» «Bitti mi?» dedi, Şad u m an , «N asıl b iter. Benden bi cevap aldın mı?» «Cevap mı?» B en işim i elçi o la ra k bitirdim . G it, söyle, dedi b an a d elikanlı, ben de geldim , söyledim ! C evaba g elin ceee... O a y rı b ir iş!.. K ızın am cası o la ra k yani sen in a rk a d a şın o la ra k ... Y en i b ir görev b a şla r o z a m a n ... K ızı bu ad am a verm ek, y a da verm em ek, gibi...» «Doğru!» dedi, Şad u m an D ağlı, «Çok doğru! V e r öyleyse cevabını! S a n a b ırakıyoru m ! B a k a lım benden a y rı m ı düşünü­ yorsu n... Söyle, dinliyorum . V erelim m i N azife’yi?» «V erm ek haaa?.. B iz kızım ızı yolda bulm adık!.. B i çocu k n a ­ sıl ' yetişip sıra y a g iriy o r. B unu çok iy i anladığım için döndüm y a rı yoldan. K orktum , çoluk çocu k sah ib i olm ak tan bu yüzden... Benim ne söyleyeceğim b e lli... Şim di Şem si U sta k on u şacak ... O da b ir e lçi... Kötü b ir ra stla n tı bu. İkim izin elçiliğ in in b ir g e­ ceye gelm esi. İsterd im k i o n a v erilen iş, b a n a verilsin, o n a ve­ rilen elçilik y a n i... A nlıyorum H ay ri’nin ne düşündüğünü. Şem si U sta ’yı d aha y ak ın görm üş k ızın b a b a sın a b e lk i... G örüşü yan­ lış da sayılm az. Köy o la ra k da, ev o la ra k da d aha y a k ın ta b i... B a n a b a k a ra k d aha d a eski, dostsunuz. Haydi konuş! Söz se­ nin!» Şem si U sta gülm eğe başlad ı: «Benim ad ım a sen yap tın konuşm ayı. B a n a söz bırakm ad ın k i...» «Elçi o la rak söz senin! B en im k i y a ren lik ...» «E eee... A vcıbaşı! S en in de a n la d ığ ın a göre h ela l süt em ­ m iş... Sözüne, kendine, y ap tığ ı işe güvenilir, kendi alm teriy le g eçin en b ir d elikan lı iç in k ızın N azife’yi istem eğe geldim . K a­ rım H u riye’yi gönd erecektim , âd et y erin i bulsun d iye... S e n git, d ed i... S e n b a b asıy la k on u ş... K ad ın k a d ın a da Ü m m üye’yle biz konuşuruz sonra, dedi. A n lad ın değil m i? H ayri D ranas adlı, o Sin op ’lu d elikan lı için geldim.» «Anladım.» dedi Şad um an, «İsterdim , önce kadın k a d ın a evet, d esin ler... O n lar bizim ak lım ıza gelm ey en y a n la rın ı da k onu şur­ lardı. B a n a gelince sizler n asıl uygun gördüyseniz, ben de uygun 107


görüyorum . Şu v a r k i a n a la r m h a k k ı b ü y ü k ... E vet dem enin ta ­ dını Üm m üye çık a rsın , b ıra k a lım d a...» Rüstem U sta dayanam adı, b a rd a ğ ın a yapıştı: «İyi konu ştun dostum!» dedi, «B aba dediğin böyle konuşur işte! Hadi, g ençlerim izin iyiliğine içelim !.. İyi g ü n ler görm elerine!» B a rd a k la rın ı k a ld ırd ıla r...

ONÜÇ Ç ad ırların sökü leceğim altm ış k ilom etre k a d a r B a tı’ya, C i­ de’ye k alk a ca ğ ın ı A lişan ’dan öğ renen Şad u m an yeni gelen m ü ­ hendisi görm eyi düşündü. R asih G ü rd ilek ’i gözü tutm uştu. E ğ er yol yapım a ra ç la rı Ç am alan ’dan k a lk tıy sa yazdığı ra p o rla rın g e­ çerliğin d en ileri geld iğine inanıyordu. B ir h a fta lığ ın a giden Cen­ giz Topkaç, bugüne k a d a r dönm ediyse onun yazdığı rap o rlard a aram alıy d ı nedenini. R asih ’in, e tk ili b ir m ühendis olduğundan h iç kuşkusu yoktu, Şad u m an D a ğ lı’nın. Evden çık a rk e n tü feğin i de om uzlam ayı unutm adı. Ç ad ırlara g id erken K e stan e lik ’ten geçip yolu u z a ta ca k tı. İk i a y ak lı, dört a y ak lı av h ay v an ı ad ına k a rşısın a ne çık a rsa , R asih G ü rd ilek’in, b ira z da G üngör Şe n y u rt’un kısm etin e tü feğ in in tetiğ in i elleyecek ti. Sev iy orlard ı av etin i bu gen ç k a fa d a rla r... Evin önüne çık tığ ı sıra d a k o şa ra k g elen N azife: «Baba!» dedi, «Dur biraz!» «H ayır ola?» «Em el H anım , bugün bizd en b i h a b e r b ek liy o r...» S e rg i için olduğunu sezinlediği halde zam an k azan m ak için sordu: «Ne h a b eri bu?» «Biz de k a tıla ca k m ıyız, aşa ğ ıd a k ilerin serg isin e... Bugüne k ad ar oyalad ık H oca h an ım ’ı... B u ca k M üdürü’ne bugün son sö ­ zünü söyleyecekm iş...» B u cak M üd ürü ... Y a n i Ç a m a la n ... B a şefe n d i... Y o l için o n ­ la r da y u k arı A kp elit’liler g ibi düşünüyorlardı. N eden onları k a r ­ şısın a alm alıyd ı? «Yani!..» dedi, «Sen dem ek istiy orsu n k i... Em el H anım B u ­ ca k M üdürü’ne b ağlı, H urşit A ğ a ’ya, A şağı Köye b ağ lı değil de­ m ek istiy o rsu n ... E ğ er düşündüğün d oğru ysa bu ay rılığ ın , gayrılığ m bi m anası y o k ... E ğerleyim , onu H urşit A ğa zorluyorsa;'.... «İşte ben de soruyorum s a n a ... Ne yap alım ? A rk a d a şla r be nim ağzım dan çık a ca k söze b a k ıy o rla r...» «Yani benim ağzım dan çık a c a k söze, öyle m i, kızım?» Çok ho;;una gitm işti bu durum . Köyde ağzına, ağzından çık a ca k söze b a k ılır bi ad em sayılıyord u, d em ek ... N asıl ol­ m uştu b u ... Y o k sa böyle düşünm esi böbü rlenm ek, şişinm ek miy 108


di, kendi payına. Bunda bu söz sahibi oluşta kızı Nazife’nin, onun güzelliğinin hiç mi bi payı yoktu. İçi sızlayarak bu gerçeği de hesaba katmak zorunda olduğunu anladı. «Peki!» dedi, «Bana kalırsa artık keçi gibi direnmenin bi manası kalmadı... Siz de katılın o sarı Memiş’in kahvesinde açı­ lacak sergiye! Akpelit, aşağılı yukarılı bizim köyümüz ne de olsa!» «Sağol baba! Emel Hanım, bize surat asamaz artık!» «Sergi aşağıdakilerin sergisiymiş gibi görünmesin!.. Ona gö­ re... En iyi yerlere onların işleri asılmasın, geçen seferki gibi... Ne eksiğiniz var sizin onlardan?..» «İşlerimizi beğeniyor Emel Hanım. Hem de onların işlerin­ den çok!» «Ytıaa!» dedi kuşkuyla, «Eh içinden gelerek mi beğeniyor anlarız!.. Sergi bu... Herkesin işi ortada... Herkes görür!» Tüfek omzundayken yaptığı gibi. Kestaneliğe doğru vurdu gitti. Aşmadığı bayır, dolaşmadığı sırt kalmamıştı. Ne uçar, ne kaçar hiçbir ava rastlayamamıştı. Olurdu böyle... Kırk gün ta­ ban eti, bir gün tavşan eti derler ya... Bugün doğru çıkmıştı, bu söz... Tabanları patladığı halde av eti bulamamıştı. Ama bütün avcılar gibi bunu genç mühendislerin kısmetsizliğine ver­ di. Tüfeğini çadırlara yakın bir börtlenliğe sokup Şef’in çadırına yöneldi. Alişan uzaktan görmüş, geldiğini Rasih Bey’e bildir­ mişti. Bu, bir izin alış inceliğiydi. Çadırın önüne çıkan Rasih Gürdilek, elini uzattı-. «Hoş geldin!» dedi, «Erkenden çıkıyoruz yola. Bir Çeribaşı olarak emir verdim bizim Şopar’lara, yıkın çadırları, dedim! Sen de tam zamanında geldin. Köylerden katırlar gelmeye baş­ ladı. Yükleyen tutuyor Cide’nin yolunu!» «Yolumuzu yapmadan mı gidiyorsunuz Sayın Mühendis?» dedi, Şaduman. «Sizin yolunuzu değil, yuvanızı yapmalı! Nankörler! Size halı gibi asfalt yol yapalım, dedik, istemezük, diye ortalığı ayağa kal­ dırdınız!» «Bu yolu istemeyen, bizden çok siz değil misiniz sayın Şef?» «Ama dinleyen kim!» «Dinlemeseler, kayadibinden geri dönmezdi Naci Beyin filleri, develeri... Azdavay üzerinden Cide’ye inmek için İnebolu’ya var­ mışlar bile!» «Şunu bilin ki bu iş askıda. Biz Cide Amasra yolu için gidi­ yoruz. Bizim Genelmüdür’ün aklı yattı, söylediklerimize. Gün­ gör Bey’in raporları uyardı onları!..» Çadırdan Güngör Şenyurt’un sesi duyuldu: «Şaduman Abi! Siz onun dediğine bakmayın! Sesimizi Onbeşinci Bölgeye bile duyuramadıktı beş aydır! Bereket versin, 109


Rasih Bey geldi de Ankara’ya bile duyurabildik!» «Duyurduk da ne oldu?» dedi, Rasih Gürdilek, «Yol yapımı Cide’den Bartın yönüne kaydı. Yeni bir Genelmüdür gelene ka­ dar yatar İnebolu Cide yolu!..» «Sayın Mühendis Beyler!» dedi, Şaduman, «Bu yolun yapıl­ masına karşı değiliz, yolu şunun bunun çıkarı için evlerimizden, tarlalarımızdan geçirmeyin diyoruz... Hakçası nerden geçmesi gerekirse ordan geçsin, diyoruz!..» «Biliyoruz ne dediğinizi! Bütün köy biliyor!» «Ama Cengiz Beyler ve onun gibi düşünenler biliyorlar mı? Hurşit Ağa... ve...» Alişan koşarak gelmişti. Sesini duyarabileceği yerden elini bir yöne doğru uzatarak: «Geliyorlar!» dedi, «Tam sekiz atlı!.. İçlerinde komutan da var!» Önlerini kapatan meşeyi sağda bırakarak beş on adım at­ tılar. Mersinlerin üstünden, atların başlarını gördüler önce, düz­ lükte tanımaya çalıştılar atların üstündekileri de... Komutandı, kır attuki. Al attaki, Bucak Müdürü olmalıydı. Belediye Başkanınm yanındaki yaşlıca kişi Hafız Esat Soylu’dan başkası ola­ mazdı. Geriye kalanlar da ya öğretmenlerdi, ya da Belediyeci­ ler... En geride kalan da Muhtar Hidayet Gürlü. Güngör Şenyurt, Çamalan’a yol işleri için gidip geldikçe hemen her biriyle ya dairelerinde karşılaşmıştı, ya da Bodur Ali’nin orda... Konuklar Kavlandüzü’ne indiklerinde köyün ileri gelenleri de katılmışlardı kalabalığa. Ne oluyordu! Bir felaket haberi mi getirmişlerdi bu Çamalan’lı atlılar? Muhtar Mecit Efendi de karşılayıcılar arasındaydı. Önco Bucak Müdürü’nün atının üzengisine gidecek kadar yol yordam bildiğini göstermişti, köylülere. Müdür’e: «Hoş geldiniz!» derken gözleri Hafız Esat’taydı. Konuklar adına, Köylülerin «Hoşbulduk»larını da ilkin o, dile getirmişti. İkinci sözü kendi adına söylemişti Mühendis Bey’lere: «Değerli Mühendislerimiz! Siz de mi bizleri gardiyansız ha­ pishanemizde kendi halimize bırakıp gidiyorsunuz!» Bu deyim, yıllardır yolsuz kalmış olan bu Cide halkının bir buluşuydu. Bir gazeteci onlardan öğrendiği bu sözü İslanbul’da çıkan gazetesine, kendi buluşu olarak geçirmişti. Güngör Şenyurt, arkadaşı adına da konuştu: «Biz üzerimize düşen işi yaptık. Yolun gerçek güzergâhını Genelmüdürlüğe bildirdik!» «Bunu hep biliyoruz!» dedi, Bucak Müdürü, «Sanıyoruz, ı-aporkrınızı, Fen Kurulu yakında değerlendirir de yapıma geçilir. Bizim istediğimiz, yolun bir an önce yapılması...» Bu sözün altında şu anlamın yattığını da anlamakta gecik­ 110


memişlerdi, Yukarı Akpelit’liler-. «Yol yapılsın da ister yukarıdan geçsin, ister aşağıdan! Beni Bucak Müdürü olarak ilgilendirmez!» Bu görüşü kendi açısından değerlendirmekte gecikmemişti Hafız. «Herhalde Fen Kurulu, en doğrusunu seçecek... Bunda hiç şüpheniz olmasın! Bu durum, Yukarı Akpelit'liler kadar, Biz Çamalanlı’larıda da sevindirecektir. Biz kısa bir sahil yolu isti­ yoruz. Bir an önce varacağımız yere varabilmek için!» Bu vakitsiz baskından tedirgin olmuş gibiydi, Rasih Gürdilek, Kamp Müdürü olarak. «Sayın konuklarımız!» dedi, «Görüyorsunuz, ortada ne çadır kaldı, ne kamp!.. Size buyur diyememekten çok üzgünüz!» «Biliyorduk durumu.» dedi, Bucak Müdürü, «Bir önerimiz olacak Bucak adına... Daha doğrusu öneri, sayın Hafız Esat Soylu’nun. Buyrun sayın Soylu, siz konuşun!» «Efendim!» diye başladı, «Ağırlığınızın taa Cide’lere kadar katırla taşınması çok zor diye düşündüm... Hatta ve hattâ im­ kânsız... Bu işleri ben almak isterdim üzerime...» Mühendisler birbirlerinin yüzlerine bakıp kaldılar. «Nasıl olur bu?..» gibilerden, öyle ya, ne yol vardı Cide’ye, ne iz! «Motorla mı?» diye sordu Rasih Gürdilek. Bu önerisinin yü­ rürlüğe girmesini bir an önce önlemek için hemen verdi yanı­ tını da: «Sorumluluğu Kamp Müdürü olarak alamam üzerime... Bu kadar araç var... Ayrıca çalışanlar... Motorla yolculuk resmen yasak!» «Telaşlanmayın Mühendis Bey!» diye sözünü kesti, «Motorla değil!.. Biliyorsunuz onbeş yirmi tonluk damperli bir araba­ mız var... Şoförün yanında da iki Mühendis arkadaş... Sonra çadırlarınız, eşyalarınız... Tümü kaç ton gelir ki... Nedir efen­ dim, yol uzarmış... Uzasın!.. Ben alıyorum üzerime tüm zorluğu, Çamalan’a kadar...» Gerisi kolaydı gerçekten de... inebolu’ya kadar yol açılmıştı, hem de asfalt olarak... Kamyonlar, taksiler işliyordu açılan yol­ da. îvııhlar Mccit efendi, anlamıştı, Hafız Esat’ın planını... Hurşit Ağa’yı bir kez daha ezmek istiyordu. Hem de şu kervanı onun .a tiinat sürdüğü. Aşağı Akpalit’ton sürü sopet geçirip de. Ona bağlı bir Muhtar olarak kendisi için de bir yenilgi değil miydi bu? Açıktan açığa köylünün önünde Müdür’ün Komutan’ın karşısında nasıl hayır, diyebilirdi? En geç kendisine evet dedirteceklerini bile bile... «Bilmem ki...» dedi, Rasih Gürdilek, arkadaşının yüzüne ba­ karak... Zor olmaz mı?» «Evet.» dedi, Güngör Şenyurt, «Zor olmasına zordur... On­ beş, yirmi kilometrelik bir katır yolu var gene... Kazancımız 111


bu tür yolculuktan, tam elli kilometre... öyle bir elli kilometre ki bir gece de açıkta yatmak koşulu ile!» «İşte bu bile, şu kadar insanın açıkta yatması bile, öneri­ min değerini çıkarır ortaya! Kamyon, Çamalan’la Aşağı Akpelit arasındaki Taşdibi’nde sizi bekliyor! Hemen yola çıkabiliriz!» Mühendisler susuyorlardı. İşçileri, bu önerinin çok sevindir­ diği belliydi. İlk söz, sanki Alişan'dan çıkacakmış gibi, arkadaş­ ları onun yüzüne bakıyorlardı: «Muhsin!» dedi, Şaduman, «Yola çıkanların hemen önünü kesmeliyiz! Aşağı Akpelit’e dönsünler!» Bir canlılık gelmişti topluluğa. Komutan en arkada atından inmiş, eli atının dizgininde bekleyen Jandarma erinden yana yürümüştü. «Halil!» dedi, «Atla atma! Kayadibi’nden geçip Çamalan’a gideceksin! Durumu bildir arkadaşlarına. Kemal onbaşı Karakol’dan ayrılmasın... Sonra... Bodur Ali’yi gör!.. Göçerken do motorcularla konuş!» Hafız Esat, işin böyle bir gelişme göstereceğini düşüneme­ diği için evine de hazırlık için uyarıda bulunmamıştı. Şu Başefendi akıllı adamdı. «Komutan’ım!» dedi, «İşin bu yanını da bize bırak! Beş on konuğumuzu da ağırlıyamadıktan sonra...» Sonra jandarma erine döndü: «Oğlum! dedi, «Sen bizim Selim’i gör, yeter! Haydi güle güle!» Yolun uzatılması pahasına Kayadibi’nden doğru dönebile­ ceklerdi ya... Kamyonun Taşdibi’nde olmasını bahane ederek Aşağı Akpelit’ten hem de çarşısının ortasından, üstelik de Müdür’ü, Komutanı’yla geçmek az buz bir başarı olmayacaktı. Na­ sıl da olaylar yardım etmişti ağırlığını koymaya. Başarının tü­ mü şu gencecik Mühendis Rasih Gürdilek’in olmalıydı. Açıkçası kendinden gayrı birçoklarının payı vardı, bu başarıda... önce araçları Kayadibi’nde su başında durduran Başefendi de, gel­ diği günden beri yolu aşağıdan geçirmek için durmadan inan­ dırıcı raporlar yazıp gönderen Güngör Şenyurt da... Hele hele şu Avcı Şaduman da... Öyküsünü tüm Çamalan’lılarla birlikte oğlu Sclim’den de dinlediği Şaduman’ın kızı Nazife de çok çalış­ mışlardı yol işinde... «Böyle iyi olmadı mı, sayın Mühendisler?» dedi. Hafız Esat, «Hiç yorulmayacaksınız!.. Güzel bir gezinti olacak sizin için!..» Başarıyı biraz da kendine mal etmek için, atına atlamadan önce kadınlı erkekli Akpelit’lilere döndü: «Kalın sağlıcaklan Akpelitli’ler!» dedi, «Şimdilik mısırların dibini kazabilirsiniz gönül rahatlığıyla! Yağmurlar, seller canı­ nızı yakmadı bu yıl. Topraklarınız yerli yerinde duruyor. Deliçayı zincire vuracak olan Cengiz Bey daha izinden dönmedi am­ 112


ma, onun yerine bakan ondan beş kat daha mühendis olanlar var. Karayollarında!.. Er geç Deliçay yatağında kalmaya razı olacaktır! Topraklarımız bize yetmiyor, sele kaptıracak topra­ ğımız yok fazladan! Bir zorunluluk olsa neyse... Haydi hoşça ka­ lın!» Bucak Müdürü, sözünü bitirir bitirmez seslendi: «Sayın Soylu!» «Buyrun Müdür Bey!» «Biz Komutan’la izin istesek de sizden... Şöyle kestirmeden Kayadibi’nden doğru...» Şaşırıp kalmıştı Hafız Esat. Her zaman böyle çıkmazlara düşürürdü adamı bu Müdür. Böyle alayla Aşağı Akpelit'e gövde gösterisi yapar gibi gitmek doğru olur muydu? Şimdi ne yap­ ması gerekirdi? Mühendisleri de yalnız bırakamazdı. Onların Akpelit’den geçmesi gerekirdi, kamyona bir an önce yüklerim yerleştirip katırları geri göndermeleri için... Ayrılamazdı onlar­ dan. Başlarında. . Yok, hayır... Aralarında bulunması konukse­ verlik adına çok yerinde olurdu. Bozuntuya vermemesi gere­ kirdi. Acısını sonra çıkarırdı bu ordu bozanlığm! «Hay hay. Müdür Bey!» dedi, «Oğlumu görüp gereken emir­ leri verirsiniz! Ben size katılamıyacağım, kusura bakmazsınız artık! Karayolcularımızın yükleri var, kamyona yerleştirilecek!» «Peki Müdür Bey!» dedi, Rasih Gürdilek de, «Buluşuruz Bu­ cak’ta. İyi oldu böyle! Onbeşinci Bölge Müdürünü bulur, anlatı­ rım telefonda, aşağıda.» «Hurşit Ağa’nın da var telefonu!» dedi, Güngör Şenyurt, «Aşağıda görüşürsün!» Unutmuştu Hafız... Açıkçası alışamamıştı onun telefonu olu­ şuna. Öfkeyle salladı atının dizginlerini. Çamalan’a ayrılanlar uzaktan el sallıyorlardı, geride kalanlara... Hafız Esat sıkıntılı havayı dağıtmalıydı. Akpelit’lileri kendi çizgisine çekebilmek için: «Şaduman Efendil» dedi, «Halim, kahveyi bırakıp gitti mi buralardan?» Bunun kendinden sorulmasını belirtmek isteyen Mecit Efendi: «Burda!» dedi, «Dolup taşıyor kahvesi.» «Millet, işi gücü bıraktı.» dedi, Şaduman, «Bütün gün yol işini konuşuyor! Yani işleri yolunda demek. Çadırlar kalkıncaaaa...» «Köylü tarlasına şahap çıkar!» dedi, Cılız İbram, «Gözümüz ne tarla görüyordu, ne bostan! Oh be!» Şaduman, gelirken böğürtlen çalılarının arasına soktuğu tü­ feğini aldı, astı omzuna. Gözlerin, üzerinde olduğunu görünce. Hafız Esat’a döndü: Yıldız Karayel

113/8


«Alışmışın tüfeğe.» dedi, «Her yere tüfekle de girmek olmu­ yor ki...» «Köy yerinde neden olmasın! Biz tüfeğe de alışkınız, taban­ caya. da. Amerika’da tabanca taşımak serbestmiş. Ekmek bı­ çağı yasak değil diye herkes adam mı bıçaklıyor bütün gün! Japon’ların da atom bombası olsaydı. Amerika onların tepele­ rine bu bombayı atabilir miydi? Ne dersin Güngör Bey?» «Doğru yanı da var bu sözün, yanlış yanı da. Önco okul açalim köylerimize çok çok... Kan davalarını, silah kaçakçıları­ nın hızlandırdığını öğrendik buralarda!» Şaduman şaşkın şaşkın bakıyordu Mühendisin yüzüne. Ne demek istiyordu bu genç adam? Hafız’a takılacak gücü kendinde bulduğu için mi söylüyordu bunları? Hem onun yardımına sığın­ mak, hem de onun karşısına çıkmak olur muydu? Yeni yetişen okur yazarlar, biraz daha savruk oluyorlardı, nedense. İlerisini, gerisini pek düşünmüyorlardı. Halktan yana olmak bu muydu? Devlet adamı, hükümetin aylıklı bir mühendisi, neden halktan yana olsundu? Bir terslik yok muydu bu işte? Şimdiye kadar varlıklı olanlar daha kolay anlaşmazlar mıydı şeflerle, müdür­ lerle, genel müdürlerle?.. Neye güveniyorlardı bu Güngör Şenyurt’lar, Rasih Gürdilek’ler? Bu davranışları hoşuna gitmiyor değildi ama, gene de anlayamadığı bir ince nokta vardı, işin içinde. Kalabalığı kahveci Halim Dayı karşıladı kapıda, iki yıldır uğramamıştı bu kahveye Hafız Esat... Kaynakçı Reccp’in büyük kızının Çamalan’a gelin gittiği yıl... Sekiz sandık fişek yakılmış bu düğünde... Tabancası olan boş kovanı getirip dolusunu alı yordu Gebeş Ali’den... O furyada bir sandığını kendisi için ka­ pattığını bilmeyen yoktu. Yukarı Akpelit’te. Gebeş Ali gibi tcÇı­ raksız köylülerin bu tür açıkgözlüklerini hoş görecek kadar ol­ gundular bu köyün hali vakti yerinde olanları. Hemen Halim Dayının arkasında yerini alan Gebeş Ali, bir düğün havası esintisi arıyordu Hafız’ın yüzünde. «Buyur Ağa!» dedi, sesini yükselterek. Çalımlı bir seğirtişle yapıştığı sandalyeyi, Hafız’m önüne sürdü. Ortalama bir yere koyduğu sandalyeye hemen çöküveren Hafız: «Son defa görün mühendislerimizi!» dedi, -İşlerini bitirip gi­ diyorlar. Şunu aklınızdan çıkarmayın, sizin için, bizim için ça­ lıştılar. Doğruyu söylemek lazım gelirse başardılar da. Sağolsunlar!» «Yani...» dedi, Topal Satı, «Yol burdan geçmeyecek mi?» «Yol burdan geçer, geçmez... O başka mesele... En azdan bir yıl İnebolu’yla Cide arasında tek mühendis göremeyeceksi­ niz! İki yıl sonra Cide’den İnebolu’ya doğru bir çalışma oh ır f:r> nırım! Buralara kaç yıl sonra gelir, esintisi!» Topal Satı bu işin peşini bırakacaklardan değildi. Bostanımn 1 14


ortasına kırmızılı, beyazlı kazıklar çakılmış, avlusundan bu kazık­ ların boyalı ipi geçmişti. Herkes biiiyordu. Topal Satı'nın topun ağzında olduğunu. Aslına bakarsanız, iki yıllık soluk alma onu oksijen çadırına girmiş kadar ferahlatırdı ama, daha çoğunun müjdesini almak için gene de, Hafız’ı tava getirmek istiyordu: «Siz sağ olduktan sonra, biz ne kepçe görürüz bir daha, ne dozer!» «Şu genç mühendisler varken yanlış iş yapılmaz buralarda, bir daha! Ne dersin Şaduman Efendi?» Mecit Efendi’nin adını neden ağzına almıyordu da, Şaduman’a soruyordu? Muhtarlık için yeni bir aday mı göstermek istiyordu? Şaduman’ın böyle bir isteği mi olmuştu Hafız’dan? Öyle ya! Aşağı köyde toprakları olduğu sürece, Hurşit Ağa'nın yanında olması gereken Mecit Efendi'yi tutması için hiç bir ne­ den yoktu! Muhtarlık odasını kendi evinin bir odasına getiren, bu yetmiyormuş gibi de kendi özel telefonundan bir de kablo uzatan Hurşit Ağa kadar, bu Mocit Efendi de yukarı Akpelit’lilerin sevemiyeceği bir adam olduğunu bilmiyor muydu? Onun yerine köyde çok sevilen bir adamı, Şaduman Dağlı’yı kendine yakın bulması kadar doğal ne olabilirdi? Durup dururken bir soru attı ortaya, Şaduman’ın yüzüne bakarak: «Yusuf’u görüyor musun, bizim Çapar Yusuf’u?» «Görüyorum Esat Bey!» dedi, «Geçen gün hatıl biçtirmek için uğradım şeridine!..» «Oğlunu vermişin yanma, iyi de etmişsin.» «Verdik.» dedi, «Selamet’e.» Verdiği yanıtı kendi de beğenmediği için: «Daha doğrusu kendisi girmiş, buyurduğun gibi, iyi de et­ miş!..» «Makinist Hayri de ayrılmış Yediveren’den.» Kızı için verdiği sözü de bilirdi bu adam. Oğlunun Rüstem Ustayı gönderdiğini de biliyor muydu? Biliyorsa bu yakınlık neydi, böyle? Mühendislerin ayrıntılı işlerle oyalanması Hafız Esat’ın işine geliyordu. «Hiç acelemiz yok, Rasih Bey!» dedi, «Nasıl olsa geceyi Çamalan’da geçireceksiniz, bizim evde... Adamlarınızı barındıracak yerimiz de var, yatağımız da!..» «Sağolun Esat Bey, ağırlıklarımızı kamyona yerleştirince işi­ miz kolaylamış olacak. Söyledim bizim çocuklara... Girdiler yola, üçer beşer...» «Oooh!» dedi Hafız Esat, «Şimdi çayımızı rahatça içebiliriz. Sonraaa... Gelirken denize baktım... Bol bol balık var bugün. Fevzi’ye haber verin de öğleye hazırlıklı olsun! Haydi aslanım, Aptul nerde? Safiye’nin Aptul?» •Burdayım Ağam!» 115


«Haber ver Fevzi’ye! Geliyoruz, böyle olduğumuz gibi!.. Ba­ lık ayıklasın! Bol da salata!.. Koş durma! Katırlardan hızlı gi­ dersin sen! Al şunu, sigara alırsın kendine!» Rahat yirmi sigara alınabilecek parayı cebine sokuşturur­ ken: «Sağol!» dedi, «Allah razı olsun senden. Ağam!» Halim dayı. Cılız İbram’la Sübek Yaşar’m yardımıyla çayları dağıtmaya başlamıştı, ilk kez bardaklar yeni müşterilere yet­ memiş, eskiler ikinci postaya kalmıştı. ONDÖRT Tuhafiye mağazasının camlı bölmesinden Feyzi’nin meyha­ nesine doluşanları gözleyen Hurşit Ağa: «Ne oluyor!» dedi, «Raşit Bey, bu gün Akpelit’in pazarı mı yahu? Bu kalabalık da ne?» Kapının önüne çıkarı Raşit Bey, önce jandarma aradı, kala­ balığın içinde... Bu kadar insan kendi isteğiyle bir yerde top­ lanıyorsa bunun çok önemli bir nedeni olmalıydı. Ya bir bü­ yük adam geliyordu, ya da Akpelit’ten böyle biri geçiyordu. Bu iki durumda da jandarma gerekirdi. Eh bir düğün... O da Hurşit ağanın bilgisinin dışında kalamazdı. Manifatura mağaza­ sında hesap açılmadan düğün dernek yapılsa bile çağrılılar ara­ sında adının geçmesi gerekmez miydi, bir Ağa’nın. Çay bardaklarını sandıktan çıkarıp raflara dizen Zeynel'e seslendi, Raşit Bey: «Git bak n’oluyor Feyzi’nin orda! Kim bunlar?» Dükkânın en önemsiz kişisini, Raşit Bey’in bu işin üstüne göndermesi, canını sıkmış gibiydi? Hurşit Ağa’nın. İt ite, it de kuyruğuna buyurur, gibi bir anlamı vardı bunun? Zeynel’in gitmesiyle geri dönmesi bir olmuştu. Öğrendik­ lerini kimin yüzüne bakarak anlatması gerekecekti bu tüysüz delikanlının? Camlı odanın kapısından seslendi ikisinin arasındaki bir boş­ luğa doğru: «Çadırlar sökülmüş de Kavlandüzünde...» İkinci bir sorunun geleceğinden hiç kuşkusu olmayan Zey­ nel, dönüp işinin başına gitmiyordu. Hurşit Ağa, Cengiz Bey gideli çadırlarla yakın ilgisini kes­ tiği için olayı kendisinin dışında görmesi gerekirdi. Soruyu Ra­ şit Bey’e bıraktı: «Ne olmuş da sökülmüş çadırlar? içlerinde Çamalan Belediye başkanı ne geziyor, bu adamların?» «Belediye Başkanını görmedim ben, Hafız’ı gördüm!» Artık duramazdı Hurşit Ağa: 116


«Lan ağzından oltayla mı çıkarmalı lafı? Lan söylesene han­ Hafız’ı gördün sen?» «Çamalan’lı Hafız’ı... Hafız Esat’ı gördüm, Ağa’m!» «Ne işi varmış Hafız Esat’ın burda?» «Yukarı köylülerle yemeğe oturuyordu. Masalar tüm dolu Balık kızartıyordu Feyzi. Hiç boş yer kalmamış içerde!» Bu işin, burda yemek yemenin, Feyzinin balık kızartması­ nın çadırların sökülmesiyle ne ilgisi olabilirdi? Kızmıştı Hurşit Ağa. Zeynel’e değil, Raşit Bey’e kızmıştı. Kendisinin, önem verip sorduğu olayın üstüne kendisi gitmiyor, ayakçının da ayakçısını gönderiyordu. Her işi yavaştan alıyordu ■u Raşit Bey, son günlerde. Bir sandık Viski Çamalan Karakolu’na düşmüştü, Çamalan’lının da ruhu duymamıştı. Hem de can düşmanı işte bu Hafız Esat’ın burnunun dibinde. Hem de onun parmağı olmadan! Adam akıllı gevşetmişti işleri... Camlı odadan dışarı bir göz atacak oldu. Belediye Başkanıyla yolun ortasında konuşan oğlunu gördü. Akif herhalde onu eve ynmeğe getirmek istiyordu. «Güzeeel!» dedi, kendini tutamayarak, «Afferin! Asıl oğlum, peşini bırakma!» Akif’i çağırtmayı düşündü. Sonucunu almasını beklemeliy­ di. Belediye Başkanı Yılmaz, daha çok Akif’in arkadaşı sayılırdı. Ne yapar yapar onu yola getirirdi o! «Olmadı,» dedi, «Kıvıramadı. Bıraktı gidiyor Yılmaz! Git Rarit Boy tut, sen getir şu Yılmaz’ıL Koş!.. Neyse durdu. Yapış getir, buraya. Ne yap, yap getir haaa... Bu nazik günde!» İşte bu, tam Raşit Beyin yapacağı, Hurşit Ağa’nın deyimiyle kıvıracağı bir işti. «Baş üstüne!» diyerek fırladı yerinden. Az önceki umursa^mayışınm kötü etkisini süngerle siler gibi silmeliydi! Tazısını tavşan üzerine salmış, bir avcının coşkusu içinde bakıyordu camdan: «Hah!» dedi, «Böyle olacak işte!» Şu camlı odaya bir girdi mi, kurtulamazdı bu Belediye Baş­ kanlığına, yedek azalıktan geçen delikanlı! Ne geziyorlardı böy­ le öğle üzeri başkasının çöplüğünde bu adamlar! Saygıyı, sırayı büsbütün kaldırmışlardı, bu Çamalan’lılar! Hep bu Hafız’ın başın>n altınc’andı bu saygısızlıklar!.. Bile bile yapıyorlardı. Ama suçu gene de kendisinde buluyordu Hurşit Karaman. Yukarılarda dolaşırken, burnunun ucundaki merteği, göremiyordu. Çok boşlamıştı çevresini. Adamlarına bırakmıştı, İstanbul’da gece yaşa­ mına dadanalı... Şu Raşit Bey gibilere, onun da adamlarına çok f’üvenilmozdi O '/ k 'n h e p İstanbul’lardaydı bu a d a m l a r ın da... Buralardan kaldırsınlar, İstanbul’lara yatırsınlar... Bir de Ça­ par Yusuf türemişti burnunun ucunda... Açıkçası türetmişlerdi onu... Motorundan adam ayartıp kendi motoruna götürebiliyor­ imi

117


du da bu Raşit Bey, minder hakemi gibi, çarpıştığı adamın de­ ğil, İçendi sırtının tuşa gelmesini bekliyordu. «Şükür!» dedi, «Ne yaptı yaptı, tutup getirebildi!» Kalkıp dükkânın kapısında karşılamak istedi. «Değer mi?» diye düşündü. Caydı. Arkasını sokaktan yana çevirip masanın başına oturdu. İstanbul'daki Yahudi patronlar gibi telefonun kulaklığına yapıştı, tam içeri girerken... «Akşam ararım!» diye kapattıktan sonra, gelenleri yeni gö­ rüyormuş gibi kalktı ayağa. «Kim bu? Yılmaz Bey oğlumuz ol­ masın, sakın! Nerden bulup getirdiniz?» «Sayın Hurşit Ağamız, kendi ayağımızla geldik, saygılar sunmaya!..» diye aynı oyunlu konuşmayı sürdürdü genç Belediye Başkanı. «Herhalde Belediye’nin işlerinin çokluğundan olacak... Bu­ ralara da uğramaz oldun. Yılmaz Bey!» «Bir Bucağa Belediye geldi mi, işleri de ister istemez gün günden artacak... Boğulup kalıyoruz!» Bir süre Akif’in yüzüne baktıktan sonra: «Buraya bir Belediye neden düşünülmüyor acaba? Belediye'nin gelmesi için, önce Bucak Müdürünün gelip oturması mı ge­ rek. Yakışır doğrusu Akpelit’e bir Belediye!» «Ve Akif Bey’e de bir Belediye Başkanlığı!..» diye ekleyiverdi Raşit Bey. «Uyanık adam şu İstanbul’lu!..» diye geçirdi akimdan. Taşı nasıl da gediğine koymasını biliyordu. İyi ama, neydi bu ada­ mın son günlerdeki umursamazlığı? Bir derdi mi vardı, sakla­ dığı... Yoksa palamarları toplamakla mı uğraşıyordu, bu Raşit Bey. Bunu sonra düşünürdü. Nerden dalış yapmalıydı? Nerden girip çullanmalıydı şu Çamalan’lı baskıncılara?.. Ne işleri vardı öğle üzeri buralarda sürü sepet?.. «Bucak Müdürümüzü de getirdiniz mi?» diye tepeden bin­ dirmeyi daha yerinde buldu, sonunda! «Suat Bey'i mi.» dedi, «Aslını ararsan, Sayın Hurşit Ağa’m, o bizi getirdi, yeni açılan yoldan doğru Akpelit’e...» «Sonra?» «Sonrası... Bizi Komutanla bir olup silkeledikten sonra çe­ kip gittiler.» «Yani yok aranızda demek! Komutan da yok tabi!..» «İkisi bir olup aynı yoldan döndüler!.. Mühendisleri Çamalan’da karşılamak istiyorlar, bana kalırsa!» «Demek gidiyorlar, öyle mi?» Bu sözler, bir boş bulunma sonucu dökülmüştü ağzından... Hayır koskoca bir Hurşit Ağa böyle bir dalgınlık yapamazdı: «Yani!..» diye çevirdi, «Sayın mühendislerimiz İnebolu üze­ rinden gitmeyi daha doğru bulmuş olacaklar!» 118


«Evet!» dedi Başkan, «Taşdibi'nae Hafız Esat'ın kamyonu, damperli kamyonu, bekliyor konuklarımızı!.. Ağırlıklarını yük­ ledikten sonra... Yarın sabah Çamalan’dan gireockler yola!» «Geceyi demek Hafız’ın evinde...» «Evet Hafız Esat'ın konağında geçirecekler, Esat Bey'in ko­ nuğu olarak!» «Onun konuğu.» sözünde bir çekimserlik... Bir kendisinden korkma, kendisini sayına anlamı sezinleyerek keyiflendi. Demek mühendisleri ne Bucak Müdürü ne de Belediye Başkam ağırlıyacaktı. Şu Yılmaz'ı oniardan ayırıp kendi evinde bırakamaz mıydı, oğlunun yardımıyla?.. Daha çok, Akif’in arkadaşıydı, belim melım hep yaşdaş sayılırlardı, biraz da okul arkadaşı... «Şey yok mu aranızda? Selim?.. Hafız’ın oğlu yok mu bu­ gün?» «Ben gidelim dedim, Selim'e... Baba’sı, kalsın, dedi. İkimiz birden ayrılmayalım, Çamalan’dan...» Demek oğluna güveniyordu, Hafız... Bu sonuç üzerinde Akif de durdu ayrıca. Oğluna güvenen ne babalar vardı? Tüm işlerini oğlu yürütebilecekti demek, babasının yokluğunda. «Akif, oğlum!» dedi, «Değerli konuğumuz yukarda biraz is­ tirahat etse...» «Çok iyi olur!» dedi Akif, «Feyzi’de istavrit tavadan başka bir şey yok!.. Sabahtan haber vermişler hazırlığını tamamlaya­ mamış... Emel Hanım da buyuracaktı yemeğe... Çok iyi olur, de­ ğil mi Yılmaz’cığım!» Birden toparlandı Hurşit Karaman: «Öyleyse durma. Ne duruyorsun söyle yukarıya!» Evde telefon olduğu halde işin önemini belirtmek için ağız kalabalığı yapıyor, Yılmaz’ın konuşmasını, izin isteyip ayrılma­ sını önlemeğe çalışıyordu. Babasının ne istediğini anlayıveren Akif: «Hemen biz çıkalım baba!» dedi, «Zaten hazırlıklı yukardakiler... Sergi hazırlığı var ya!.. Emel Hanım için... Buyur Yıl­ maz Bey çıkalım biz!» Bu, «Çıkalım!» sözünü, «Şurdan kurtulalım!» anlamına alan genç Başkan, boş bulunup kalkıvermişti ayağa, hiç nazlanma­ dan: «Çıkalım!» dedi, «Ama önce haber versek arkadaşlara...» «Kolay!» dedi, Hurşit Karaman, «Haber veririz!.. Bak oğlum Zeynel, hemen koş!.. Siz çıkın, buyrun Yılmaz Bey oğlum.» Önce onları uğurladı kapıdan, sonra Zeynel’e: «Acelesi yok!» dedi, «Geç işinin başına! Ben çağırırım seni sonra!» 119


ONBEŞ

Sarı Memiş’in Akpelit’ten eli ayağı çekildi mi, kulağı delik olan Akpelitli’ler bu arada Mecit Efendi, Çapar Yusuf, Köfteci Recep, Ahçı Feyzi, hemen anlayıverirlerdi. Kızların sergisi baş­ lıyordu demek... Bu arada Sarı Memiş ya batak alacaklar için Akpelit’ten uzaklaşacak, ya da Raşit Bey’le kimsenin içinden çıkamıyacağı karışık işlere girecekti. Bu karmaşıklık gereği de iki motorun, Akpelit'le Yediveren’in iskeleye ne zaman yanaşıp. p e zaman kalktığı da belli olmayacaktı. İkinci m otor Akpelit’in giriştiği karışık işlerden biri de mevsimi tutarsa kalkan avcılı­ ğıydı. Limana girişler çıkışlar şaştı mı Giresun’dan iç fmdık çektiği bile olurdu! Fındığı nerden yüklediği belli olmasa da, döne dolaşa İstanbul’a boşaltılacağı bir gerçekti. Sergi çalışmalarına, politika bu kez her yıldan çok karış­ mış görünüyordu. Once Kastamonu gazetesinde çıkardı bu sergi haberleri. Vali’nin, Halk Eğitim Müdürlüğü’yle Milli Eğitim Ba­ kanlığına bağlı Müdürlerin, Müfettişlerin bol bol adları geçerdi bu arada... Sergiyle birlikte Çamalan’ın İnebolu’dan koparılıp Cide’ye verileceği, ya da Akpelit’in Bucak, Çamalan’ın da ilçe olacağı haberi de çıkardı bu İl gazetesinde nedense. Bartın ga­ zetesi de muhabir gönderirdi sergiye... Cide Postası’nm köşe ya­ zarı bile ne yapıp yapıp bir yazısını bu sergiye ayırırdı. İşte Ci­ de’nin Zonguldak’a bağlanması olasılığı da bu sergi açılışı dö­ neminde gündeme alınırdı yeniden. Serginin açılışı, bakışları başka yönlere çektiği için Hurşit Ağa’mn işine gelirdi. Gelgelelim Akpelit’in Bucak olması gereği ne demeğe ortaya çıkarılırdı bu nedenle?.. Hele sahil yolunun Akpclit iskelesini de kapsaması olasılıklarını da kim tazelerdi dolayiı yollardan da olsa? Çamalan politikacılarının, ya da doğ­ rudan doğruya Hafız Esat’ın ve oğlunun parmağı bulunurdu bu görüşlerde. Bu Yılmaz da az değildi! Bu yaşta Belediye Başkanı olmak öyle kolay olmasa gerekti. Şimdiden Milletvekilliği olası­ lığından bile söz ediliyordu. Radyo öğlen haberlerini verirken Emel Hanım, dükkânın ka­ pısında görülünce karşısında Raşit Bey’i bulmuştu. Hurşit Ağa’nın telefonda olması gerekirdi. Tam bu sırada, Kastamonu’dan ara­ mış olurlardı. Valiyle konuşması bitince o da katılacaktı arala­ rına. Akif Bey'in konuğu Belediye başkanı Yılmaz Bilgin’le otu­ rabilirlerdi yukarda. Emel Hanım tanırdı Çamalan Belediye Başkanım, kuşkusuz. Balkonunun kapısı denize açılan odaya coşkuyla girdi. Ne güzel rastlantıydı bu: «Gökte ararken yerde buldum sizi Yılmaz Beyciğim!» diye uzatmıştı elini. «Biliyordum buradaki kursunuzu ama...» dedi, Yılmaz Bil-. 120


gin. «Böyle güzel bir rastlantıyı düşünmemiştim. Biz gün orta­ sında bakın ne yapıyoruz.» Sol elindeki viski bardağını gösteriyordu bakışlarıyla... «Amaaan Yılmaz’cığım!» dedi, oturacak bir yer seçerken, «Yapmadığımız şey mi Çamalan’da! Ne gün ortası... Bir gün kah­ valtıda başlamadık mıydı!..» Akif bu konuşmaları şaşkınlık içinde dinliyordu. İlk kez öğ­ reniyordu Emel Hanım’m bu yanlarının da olduğunu. Akpelit’te bir abdesti, namazı eksikti! Kim bilir böyle görünmesi gereki­ yordu. Acaba Baba’sı biliyor muydu? Nasıl kaçardı gözünden? Haydi kaçtı diyelim, ya bu Raşit Bey? Belki de Raşit Bey adına gizli tutuluyordu bu durum. O zaman hem Baha’sından gizli tutulacaktı, hem kendisinden... Şimdi bir sorun kalıyordu. Nasıl oluyordu da tüm bunlar, Akif’in gözünden kaçıyordu? Biraz da böbürlenerek şu sonuca vardı Akif Karaman: Kendi yaşı gözönünde tutulunca, Emel Hanım yaşındaki kadınlar, ne denli gü­ zel olurlarsa olsunlar, ancak eli öpülürdü. Daha ötesi düşünüle­ mezdi. Gözleri ister istemez ellerine kaymıştı, bu sonuca va­ rınca... Biçki-Dikiş kurslarında en azdan yirmi yıl beceri kazan­ mış bu tombul tombul eller, gerçekten de öpülecek kadar gü­ zeldi. Bakalım, bu ellere viski bardağı yakışıyor muydu? Büfe­ den çıkardığı kristal viski bardağını, yarıya kadar doldurdu. Su koyup koymayacağım sormayı sakıncalı bulmuştu. Tümüne birden bir hayır çekebilirdi. Soğutucudan, likör şişesinden boz­ ma bir su şişesi çıkardı. Dudak payı bırakana kadar doldurdu. Bir eline kendi bardağını da alarak: «Buyrun Emel Hanım!» dedi, «Hoş geldiniz!» Kurs öğretmeni bardağa bakıyordu Akif’i suçlarcasma: «Çok doldurmuşsunuz!» dedi, «Neyse, içeyim hatırınız için. İyi günlere!» Basma kalıp bir, «Şerefe!» çekmeyişi de gözünden kaçma­ mıştı. «Bu kadın... hep gençlerle oturup içmiş olacak...» diye düşündü. Şu halde babasıyla içmiş olamazdı. Bu konudaki kötü varsayımlarından ötürü kendini suçladı. Biraz da bu temize çı­ karış onu rahatlatmıştı. Raşit Bey için düşündükleri ancak iki­ sini ilgilendirirdi. Bu İstanbul şımarığı adamın yerini her za­ man için alabilirdi. Üstünlüğü ilkin gençliğinden, yakışıklılığın­ dan ileri geliyordu kendince... Unutmuştu Çamalan’lı konuğunu. Emel Hanıma dönmekten kendini alamadı, gene de: «Sergi hazırlıkları nasıl gidiyor?» dedi, «Bu yılın sergisi çok dillendirildi, başarılı olacj k sanıyorum!» Yılmaz Bilgin Çamalan’daki havayı yeniden yaratmak is­ teğiyle konuya girmek için: «Emel Hanım isterse...» dedi, «Başarı da söz mü! Öğretme­ nimiz İstanbul'larda kurs açmış, değerli bir Biçki-Dikiş hocası­ 121


dır! Bir atölyede çalışsa müdür olacak durumda. Ama istemi­ yor... Seviyor bizleri!» «teee biraz da kendi memleketimiz... Annem İstanbul’dayken evlenmiş... Ben İstanbullu sayılırım ama. Bu kıyılardan ayrıla­ mıyorum aslında. Bu önümüzdeki kış, İnebolu Eğitim merke­ ziyle... Açıkçası İnebolu Kaymakamı’yla bir anlaşmam var... Üç yanlı bir kurs düzenlenecek önce... Ev Ekonomisi Kursu... Ço­ cuk Bakımı Kursu... Bir de bizim Biçki-Dıkışımiz. Sergi bizim konu üzerine ama... Sergilenecek işler, çocuk bakımı üzerine!..» Belediye Başkanı da özenmişti bu girişime: ♦Neden bizim Çamalan’da düşünülmüyor, böyle çalışmalar?» dedi, «Bucak Müdürümüz uyuyor mu?» «Ço\re dar...» diyecek oldu iımel Hanım. «Akpelit’i de ekleriz... Bucak merkezinde bir Çamalan Ser­ gisi... Büyük köyleri de içine alan...» Buna Hurşit Ağa ne diyecekti, biliyordu, Belediye Başkanı... Bu, en azdan Hafız Esat’a boyun eğme anlamına gelirdi. Bu­ nunla birlik tüm olaylarda Akif’in kendine. özgü bir güdümü vardı: «İlerde hepsi olacak!» dedi, «Akpelit, kendi bucağından ko­ pamaz. Ben bu konularda Selim gibi düşünmüyorum!» Tükenen fındık fıstığın yerine yenilerini alıp getirirken: «Biz babalarımızın politikasını sürdürmek zorunda değiliz, açıkçası...» dedi, «Selim gibi düşünmok .zorunda da değilim. Size şunu açık açık söyleyebilirim. Ben yolun yukardan geçme­ sini istemiyorum. Yol aşağıdan geçerse buranın toprakları da değerlenir. Ekonomisi güçlenir... Bizim topraklarımız Yukarı AkpolU'len daha geniş... Bir bölümü yola verilebilir, geriye kalan­ ların değerine değer katılır böylece... Ne var ki...» «Gel anlat bıkalım Babana sen!..» dedi, Yılmaz Bilgin. «O da bilir bunları ama... Açıkçası, Hafız Esat’la tarihi sidik yarışı var aralarında.» Çok bilmişlerin el sallayışıyla. Yılmaz: «O sidik yarışının nedenleri... Bir kurcalanırsa, neler çıkar altından!..» dedi, «Neyse, bunları hep biliyoruz!..» Bu atlı viski­ lere bayılıyorum. Hele sen tazele bardakları!.. Suyunu biraz daha eksik koy! Ne demiş Neyzen Tevfik?.. Ördek miyiz biz, demiş, rakıya su koymak da ne oluyor! Amerikalı bu viskiyi ya sodayla içer, ya da sek!.. Böyle terkos suyu koymaz içine!» «Sodamız da var Yılmaz’cığım! Sen iste yoksa!.. Ne sodası istersin?.. Tonik olsun mu? Sen Hafız’m evi mi sandın Hurşit Ağa’nın apartımanım?..» Yılmaz Bilgin, gerçekten şaşmıştı sodanın bu evde bulunu­ şuna... Hem de böyle soğuk soğuk... Elektriksiz de buzdolabı çalıştırabiliyordu bu Hurşit Ağa... Biraz da oğlunun kışkırtma­ ları vardı, onun bu yenileşme çabalarında. Bundan hiçbir şey 122


de kaybetmiş değildi, bugüne kadar. Viski kaçakçısı eskiye bağlı kalamazdı, öyle görünebilirdi ama... Bunda içtenlik olamazdı. Bunu hacılar hocalar da bilirdi. Cami onarımma para toplandı mı, cn başta Hurşit Ağa gelmeliydi. Bu, dolaylı yoldan günah çıkarmanın arapçasıydı. «Yukarı koy, bıruen sarılıverdi bu sergi işine!» dedi, Emel Hanım, «Nasıl oldu bu, anlayamadım. Ben katılmayacaklarını sanırken...» «Evet!» dedi, Akif, çadırların söküleceğini anlayınca... Öğre­ niyorum bizim Şadiye’den, Yukarı Köyde olanları bitenleri... Onları hep Şaduman’m kızı çekip çeviriyor.» «Kim bu kız?» dedi Yılmaz, «Liseye falan gidiyor mu, ine­ bolu’ya?» «Öyle kızlardan değil... Köylü kızı...» «Ama onu değme şehirli kızına değişmem ben!» dedi Emel Hanım, «Sergi salonunu ona bıraktım da geldim. Yardım ediyor bana... Yanında da Zekiye, Gülay, Çiçek...» «Gülizar yok mu?» diye soruverdi Akif, boş bulundu da... «Unut onu sen!» dedi, «Gülizarı unut. Yukarı köyde ne kız­ lar var... Sana şunu söyleyebilirim... Bu yol işindeki yenilgiyi kapatmak için Baba’nın yapacağı bir iş var...» «Beni Yukarı köyden evlendirmek, değil mi? Siz de mi böyle düşünüyorsunuz, Emel Hanım?» «Hem de Nazife’yle!.. Baban ilk defa gerçeği görmeye baş­ ladı sanıyorum, Nazife’yi sana uygun görmekle... No var ki sana güvenemiyor... Açıkçası Selim bu konuda daha uyanık çıktı, geçti seni!.. Akif Bey, sen Selim’den de Baba’ndan da çok geride kaldın, bu görüşte! Sana şunu açıkça söyleyebilirim. Nazife’ye yakınlık gösterirsen hiç de karşılıksız kalmayacaksın!» Birden dalıp gitmişti Akif. Elindekini bile bu dalgınlıkla sonuna kadar içmiş, boş bardağı çöpe atar gibi büfenin üstüne bırakmıştı. Doğru olabilir miydi bu? İlk kez sevilmenin, coşku­ sunu duyuvermişti içinde. Hem de herkesçe sevilen, beğenilen bir kız tarafından... Güzel miydi Nazif e? Akif için bütün ge­ linler, kadınlar, kızlar gibi bir kızdı o da... Değirmenci Mehmet’in kızı Huriş de sayılırsa tüm onlar gibi, bir kız. Bir öğretmen ya da yüksekçe okul görmüş biri değildi o. Bırak evlenmeyi, nasıl sevebilirdi onu? Sevdalanacak seçkin birini arıyordu belki de... Çamalan Lisesindeki öğretmen gibi... Nazife böyle sevi­ lecek, yanıp tutuşulacak bir kız mıydı? «Dalıp gittin Akif Bey! Düşünüp dalmaya değer doğrusu! Bugüne kadar evlenip de bir oğlum olsaydı, isterdim babasın­ dan bu güzel kızı... Hiç düşünmeden...» «Gerçekten güzel mi bu kız. Emel Hanım?» Biraz da şaşkınlıkla-, «Görmedin mi Nazife’yi sen?» dedi, «Nasıl olur da güzel123


ligini sezmemiş olursun! Hem de az rastlanır güzellikte bir kız o? Nazife seni beğendiği halde, nasıl olur da farkına varmazsın, anlamıyorum!» Kendini biraz toparlar gibi olmuştu, Akif. Biraz da şakaya alarak: «Sen Ağa oğlu olmadın ki bilesin. Emel Hanım!» dedi. «Evet... Hem de yakışıklı bir Ağa oğlu, değil mi?» «Bütün kızların bana aynı ilgiyle bakmasına öylesine alış­ kınım ki. İçlerinden biri gerçekten de Seviyorsa beni eğer, nasıl öbürlerinden ayırtedebilirdim. Bana bu köyde yakışıklı Ağa oğlu gözüyle bakmayan kim var, biliyor musun?» «Kim?» dedi. Emel Hanım, «Gülizar mı yoksa, şu olay çıkar­ dığın, M uhtarın gelini?» «Evet, Gülizar!.. Biz böyle gözle, onun gözüyle biraz da suç­ lanarak bakılmaya alışık değiliz!» «İşte bu yüzden de düşersin peşine. Köyde de bu yüzden...» «Söyleyin... Gerisini de getirin! Rezil olursun, deyin, ne çe­ kiniyorsunuz... Ama bilsem ki Nazife gerçekten seviyor, yapamıyacağım delilik yoktur...» «Sırf sevilmenin tadına varabilmek için değil mi? Gene bir Ağa oğlu olarak.» Unutulduğunu anlayan Yılmaz Bilgin, kalkıp büfedeki kırat markalı viskilerden yeni bir şişe açtı, yarısına kadar doldurdu bardağını: «iıger izin verirseniz...» dedi, «Nazife’nin güzelliğine içelim! Ne dersiniz!» Yılmaz Bilgin’e bakıyordu, Akif. Önerisine kızmış da olabi­ lirdi: «İçelim!» dedi. Emel Hanım, «Akif Bey’in biraz da elini ça­ buk tutması dileğiyle... Bir Ağa oğlu nasıl evleniyor görelim Akpelit Sitesinde!» Boş olan-k büfenin üstünde durduğunu görünce, kalkıp bar­ dağını doldurdu Akif, bir damla su karıştırmadan tümünü içti. Bu kez yarısına kadar doldurup suyunu ekledi. Masanın üstüne koydu. Kapı çok yavaştan vuruluyordu. Evin bağımsız bir dairesiydi, bu bölüm. İçerde konuk varken ne annesi gelirdi, ne de hizmetçi kadınlardan biri... Kalkıp baktı kapıya: «Sen misin Zeynel!» dedi, «Ne var?» «Baban soruyor. Yemeğe bizi çağırmayacaklar mı, diyor. Ge­ lelim, diyor eğer hazırsa.» Biraz da içerdekilere duyurarak: «Zeynel be!» dedi, «Biz unuttuk yemeği... Sen söyle anneme de... Versin sana takımları... Şu masayı hazırlayalım seninle!» «Başüstüne!» dedi, «Önce A ğaya haber vereyim de!» «Haydi, çabuk!» 124


Baba’smm yanında ne sigara içerdi, ne de içki. Keyfinin kaçacağını biliyordu o gelince: «Bağışlayın beni!» dedi, «Siz devam edersiniz. Babam ge­ lince!» «Ben de içmem ama Akif’ciğim!» dedi. Yılmaz Bilgin. «Ko­ nuğumuzu yalnız bırakmayalım diye...» Akif yemek hazırlığı için Anne’sinin yanına geçince: «Aslına bakarsan çok iyi çocuktur, Akif!» dedi Belediye Baş­ kanı Yılmaz, «Severim ben. Selim'le oturup içerler ikisi... Oysa babalan, bir kaşık suda boğabilirler birbirlerini. Bizim Hafız bugün burda, değil mi? Hoş geldiniz, diyemez miydi Hurşit Ağa? Diyemez. Ne Hurşit Ağa ona gider ne de Hafız gelir, Hurşit Ağa’nın mağazasının kapısından başını uzatır.» Zeynel büyük masanın örtüsünü değiştiriyordu. «Nerde Akif Bey?» diye sordu, Yılmaz Bilgin tedirginlikle... Sonra Emel Hanım’a döndü: «Hiç iyi olmadı!..» dedi, «Bizimkilerden ayrılmam! Ah bu Raşit Bey. Gene oyuna getirdi beni.» Açıkkapıdan onun girdiğini görünce şaşırdı. Beklettiği için bağışlanmasını istiyordu: «Bitmez ki Hurşit A ğanın işi!» dedi, Raşit Bey, «Afedersiniz beklettik sizi. Geliyor. Haydi Zeynel elini çabuk tut. Çağır Akif Bey'i!» Her şey önceden düşünülmüş gibi gelmişti. Yılmaz Bilgine: ♦Acaba?» diye aklından geçiriyordu, «Bu Emel Hanım, Nazife konusunu, gene önceden kararlaştırıldığı için mi açmıştı. Tam, burada... Akif’e duyurulması için...» Babası önde, Akif arkada içeri girerlerken hâlâ düşünüyor­ du Belediye Başkanı: Akpelit’te hiç bir şey rastlantı sonucu or­ taya çıkmazdı. Tüm olaylar bu Raşit Bey’le Hurşit Ağanın dü­ zenlediği gibi gelişirdi. ONALTI

Feyzi’nin dükkânı nasıl birden dolmuşsa, boşalışı da öyle hızlı olmuştu. Kapının önündeki masalara kadar taşan kalabalık. Hafız Esat’ın, ♦Haydi arkadaşlar»la başlayan uyarısı üzerine, birden toparlanıp ayaklanıvermişti. Atına binerken şöyle sür­ dürüyordu konuşmasmi: ♦Akpelit, bizim mahallemiz sayılır, daha çoook geleceğiz bu­ ralara! Hele şu aşağı yol açılsın. Şimdilik atlarız katırlarımız», atlarımıza, gireriz yola!.. Çok sürmez, pek yakında otobüsleri­ mizle, kamyonlarımızla geliriz. Buyrun değerli Mühendisleri­ miz... Sizler sağ oldukça en kısa zamanda isteklerimiz yerine gelecektir. Buna güveniyoruz. Hoşça kaim değerli Akpelitli’ler!» 125


Yemeğe katılanlar, katılmayanlar düşmüşlerdi arkalarına. Karayolları işçileri yemekte nöbetleşe bekledikleri katırlarını önceden yola çıkardıkları için, tüm yürüyüşe geçenler Yukarı Akpelit’lilermiş gibi görünüyordu. En önde de iki mühendisi ara­ larına alan Çamalan’ın sayılı kişileri... Esnaf, dükkânlarının önünde dikilerek yoldan geçenleri uğurlama görevini yerine ge­ tirmeğe çalışıyordu. Bu yürüyüşün yolla ilgili bir gövde gösterisi olduğu açık açık ortadayken Hurşit Ağa, neden camlı odadan dışarı çıkmıyordu? Durmadan telefonla konuştuğunu, konuşmak­ tan çok telefon dinlediğini, dükkâna girip çıkanlardan öğreni­ yorlardı, çarşılılar. Ne oluyordu? Belediye Başkanı Yılmaz Bilgin'le Emel Hanım, neden kapanıp kalmıştı, kendi evinin ikinci katında, konuklara ayrılan odaya? Burada hep önemli konula­ rın konuşulduğu bilinmez değildi. Evet, çok şeyler dönüyordu Akpelit'te. En önemli olay da çadırların sökülmesiydi. Daha önemlisi, iki mühendisin, beş aydır buralarda çalışan bu eki­ bin başına geçip ilçe merkezine doğru ters yönden yola çıkış­ ları... Ondan da önemlisi, yola çıkan bu kafileye Hafız Esat’ın Çamalan’dan gelip bir komutan gibi katılması, hem de at üs tünde. Köyün dışında, Üç meşeler’de Hafız’m isteği üzerine kafile durdu. Bir anda uğurlayanlarla, ayrılacak olanlar, yeniden bir­ birine karıştı. Sonra kimi atlı, kimi katırlı yolcu topluluğu, el­ leri yularlı yedekçileri arkalarına takarak yola düzüldü. Arka­ larında çoğunluğu ilkokul çocuklarından oluşan bir kalabalık bırakıp... Üçmeşeler’i de geride bıraktı. Akpelit çarşısından soluk soluğa yetişen Yılmaz, atının dizginlerini kasıp Hafız Esat’a so­ kuldu: «Hafız Amca!» dedi, sesini mühendislere duyurmaya çalışa­ rak, «Hurşit Ağa yarın sabah Ankara’ya...» Umursamazlığa vuran Hafız: «Ne yapacakmış Ankara’da?» dedi. «Karayoları Genelmüdürünü görecekmiş!» «Ondan önce daha büyüklerini görenler var. Boşuna gidiyor. Bak, Cafer ne diyor, Yılmaz Bey!» «Buyrun Beyim!» diye atının dizginlerini salladı, çolak Cafer. «Duydun değil mi? Senin Hurşit Ağa Ankara’ya gidiyormuş.» Bakışlarını Kerempe burnuna kaydıran eski kaptan, gözü Kerempe açıklarında: «Bu havayı bırakıp da gider mi dersin?» diye kuşkusunu be­ lirtti. «Ben de sana soruyorum. Motorlarının karşıdan tam dön­ me zamanı, değil mi? Deniz süt liman... Baş Efendimin de jan­ darmaları Çamalan’da görevde üstelik... Gene de belli olmaz, kuyruğu sıkışınca Ankara’da alır soluğu bu adam. Bilmediğimiz nc derdi vardır, kimbilir! Aklımıza gelen tüm işlerin daha bü­ 126


yüklerinin üstesinden gelmiştir o Raşit Bey denilen gravatlı... Buralarda o namussuz değil mi?» «Evet buralarda!» deüi. Yılmaz Bilgin. «Oturduk yukarda...» «Hepsinden haberim var!.. Hurşit Ağanın oyununa mı gel­ din, yoksa Emel Hanım’ı göreceğin mi gelmişti?» Genç Belediye başkanı toparlanmaya çalışarak: «Emel Hanım üstümüze geldi.» dedi, «Akpelit’e gelmişken de ne olup bittiğini öğreneyim, dedim!» «Öğrenebildin mi bari?..» «Öğrendiklerim senden çok, Selim’in işine yarar çeşidin­ den...» «Bak Yılmaz Bey oğlum!.. Söyle o densiz herife... Aklını başına alsın. Ha ben, ha oğlum! O Akif sapığına o gül gibi kızı kaptırırsa benim itibarım iki paralık olur. Biz Akpelit’lilere mal kaptırmağa alışık değiliz. Üstelik kaçak mal da değil bu. Öyle olsa payımıza düşene razı gelirdik... Delikanlıyım diye dolaşı­ yor memlekette... Ne yapsın yapsın çıksın işin içinden... Yüzüne gözüne bulaştırmadan çıksın amma!..» Taşdibi açıklarında bir motora takılmıştı bakışları: «Cafer!» dedi, «Bu motor da ne oluyor. Bir de sandal var kıçında.» «Yeni dadandı bu motorlar... Biri de balıkçı teknesi...» «Kimin bunlar?» «Giresun’dan, Ordu’dan geliyorlar... Kalkan için...» «Nereye atıyorlar ağlarını?» «Akpelit’le Köpekburnu arasında görünüyorlar...» «Gideros açıklarında da dolaşıyorlar mı?» «Onlar da başka...» dedi Cafer kaptan, «Onlar dikiş tuttura­ madı.» «Demek Giresunlular dadandı buralara öyle mi? Sen inanı­ yor muşun kalkancı olduklarına?» «Laf değil Hafız Ağam, tutuyor bu adamlar...» «Kalkancılıklarma ben de inanırım, inanmasına da... Ne iş­ leri varmış buralarda? Kalkanların yatakları mı kurumuş ora­ larda!..» «Onu da sordum geçenlerde... Bizde gedik vardır dedi, kap­ tan... Başkasının yatağına ağlarımızı atmayız... Hem koopera­ tif kurmuşlar orada... Kooperatifin emrindeymiş kaptanlar...» Mühendislere dönerek: «Görüyorsunuz ya!» dedi, «Adam yerine koymuyorlar bizi. Samsun’un öte yanındakiler bu yandakileri değil Karadenizli­ den, adamdan saymazlar! Çaltı burnu sınırdır... Yeşil ırmak... Terme çayı... ilk işimiz ikiyüz kulaç ağ ısmarlamak olacak, ikin­ ci işimiz kooperatif kurmak. Özlüceden Aydos’a kadar bütün balıkçılar girecek... Kendi balıklarımızı kendimiz tutacağız bun­ dan sonra! Anladınız mı Çamalanlılar?.. Biz Cideli değiliz, Ine127


bolulu değiliz ya... Yol yapılana kadar İnebolulu görünmek zo­ rundayız... Yol yapılınca düşünürüz, ne yanı tutalım diye... Ca­ fer, iyi bak şunlara ne yapıyorlar?..» «Sandalda tepeleme ağ!.. Mantarlar güneş vurdukça parlı­ yor... Başladılar ağları atmaya... Kalkanın tam mevsimi...» «Ne zaman çekecekler bu ağları? Yarın mı?» «Sabaha doğru çekebilirler. Doldurdukları gibi motora yal­ lah!» «Nereye giderler, dersin? İstanbul mu Samsun mu?» «Zonguldak da olabilir... Buzluk da var motorda. Bu na­ mussuz kalkan da su içinde ağda bekledi mi kokar da buzlukta bir yıl dayanır.» «Görüyorsunuz ya Güngör Bey!» dedi. Hafız Esat, «Yol is­ teriz, balıkçılığımızı geliştirmek için de... İnebolu’dan yalnız Kur­ tuluş Savaşında Cepheye cephane taşımak için onarıp durduk bu şosayı! Neden Ankara’ya kadar geniiiiş asfalt bir yolumuz yapılmaz bugün.» Güngör Şenyurt da biliyordu, Rasih Gürdilek de... Hiç bir içtenlik yoktu bu sözlerde ama gerçekti. Savaş bitmiş, ünlü Ecevit Hanı kapanmıştı, Kastamonu’yla İnebolu arasındaki... Ecevit Hanı’nın ünlü çorbası bile unutulmuştu. Kamyon şoförleri bile durup da iki kaşık çorba içmiyorlardı. Çaylarını şirket hesabına yolcularına sunan otobüs işletmecileri bile duraktan saymıyor­ lardı bu tarihsel Ecevit Hanı’nı! Bütün bu konuşmalara kulak bile vermeyen Cafer kaptan geriye dönerek: «Geceyi Çamalan’da mı geçirecek bu balıkçılar, yoksa Akpelit’te mi?» diye sordu ortaya. Biraz da kendi sorusuydu bu. İşini ona göre tutacaktı. Bir sandalla düşecekti arkalarına. Bu havada balık çıkmazdı. Onlar bilmiyorlar mıydı, bu gerçeği?.. Yağmur vardı havada. Daha doğrusu ne olacağı belli değildi. a ağları hava kararınca çekmek zorundaydı bu adamlar. On­ ların buralarda oyalanmış görünmesi önemliydi bir bakıma. Erken yola çıkan katırcıların üç dört evlik taşdibi iskelesine doğru alçaldıkları Meşelik bayırından görününce Hafız yanın­ dakilere: «Kamyon...» dedi, «Görüyor.musunuz benim kamyonu?» Belediye Tahsildarı: «Görüyorum!» dedi, «Kahvenin önünde cevizin altında... Rengi yeşil de belli olmuyor!» Yol, ikinci bayırı tırmanmak için çukura girmişti. Cafer kap­ tan üzerine düşen görevin ne olduğunu çoktan anlamış bulunu­ yordu. Ağzı sıkı iki delikanlı yeterdi ona, bu gece. Biri Zühtü’ydü ya, İkincisi?.. Biraz becerikli bir delikanlı olmalıydı. Lüküs lam­ basını yakıp pompalamasını bilen, motordan makineden anla­ yan... Biraz da balığa meraklı... Buldum, dedi, Civelek Şükrü... 128


Liseden ayrılma... Her iş gelirdi elinden... Hiç bir işte dikiş tut­ turamazdı bu yüzden de... Her işden anladığı için. Baktı. Kala­ balığın içine, yoktu. Aradığın zaman da bulamazdın böylelerini. Ama Zühtü az gerisinde Belediye Tahsildarının yanındaydı. Bin­ diği katır da belediyenin çöp katırıydı. Yılmaz Bilgin onu za­ bıtaya alacağı için peşini bırakmazdı, bu tür gezilerde, ödeneksiz staj böyle yapılırdı Çamalan’da. Eski kaptan, elini kaldırır kaldırmaz bitti orada: •Buyur Cafer Abi!» dedi, «Bi emrin mi var?» «Zargan’a çıkacağız bu gece!» dedi, «Ellezi’ye benden se­ lam söyle, versin löküsünü!» Onun «peki»sini beklemeden getirdi gerisini: «Çamalan’a iner inmez bulacaksın, bizim Civelek’i... Zar­ gan’a çıkıyoruz. Kaptan’la diyeceksin!.. Löküsle birlikte benim sandalın başında... Yatsı ezanı okunurken!.. «Başüstüne Abi!» Parti katibi Haylazların Bedri, işkillenmişe benziyordu. O da anlardı, bu zargan işinden. «Ben de geleyim mi?» diyecek oldu. Ters ters yüzüne bakan Cafer Kaptan: «Otur oturduğun yerde!» dedi, «Nutuk atmaya gitmiyoruz, kepçe sallayacağız!» «Öylesine bol çıkacak zargan, bu gece öyle mi?» «Suda balık bu!.. Keyfi bilir. Bi de bakmışm kerempeyi do­ lanmış, Cide’nin yalıboyunda dolaşıyor.» «Anladım.» diye sürdü katırını. ONYEDÎ «Kaptan!» dedi, Raşit Bey, «Bu geceki iş biraz da meydan okuma işi. özlüce’ye yanaşacağız!» «Yani, Hafız’m burnunun dibine!» Yediveren’de sekiz sandık on dörtlü vardı. Raşit Bey motor yanaşacak, dedi mi, yanaşırdı ama, bu tabancalar nereye boşal­ tılacak, kime teslim edilecekti? Aklı yatmamıştı. «Bey!» dedi, «İşine karışmak için söylemiyorum, özlüceye yanaşmamış adam değilim ben. Yanaş de, Boyran Altına da ya­ naşırım, İnebolu’da!..» «Doğrusu da buydu ya... Hafız birden değiştirdi planı... Mü­ hendisler Çamalen’dayken jandarma özlüceden bile çekilip, Bu­ cak’ta toplanır, dedi!» «Anladım Hafız'm burnunu kırmak istiyor! Sen çıkar de­ din mi, hiç bakmam. Hava da ayna gibi...» ♦Benim çıkar diyeceğimi nerden biliyorsun?» «Ne demeğe baştan kara ediyoruz öyleyse?..» Yıldız Karayel

129/9


îstanbul’lu gülüşünü unutan Raşit Bey, motorun pata patla­ rını bastıran gürültülü bir gülüşten sonra: «Sizler babadan gördüğünüzü tekrarlayan kafasız maymun­ larsınız! Her şey durmadan değişiyor. Sen Çamalan’dan yol geç­ mediğine ne bakıyorsun. Hafız Esat’m kendi yaptığı mallan ala­ cağız onun hamalından... Onu deli etmek için... Tabanca yaptır­ dığını bilmiyor sanıyor bizi...» Raşit Bey’in yanında bir «Vay anasmı» çekmekten kendini alamadı, Murat Kaptan. Bulanıklığından, gözünün pekliğinden ötürü Meret Kaptan derlerdi hemşerileri. Cide’nin içine gelip yerleşmişti. Cinsiyeti gelişmemiş oğluna güzel bir gelin almakla tanınırdı. Belki Meretliği biraz da burdan geliyordu. «Öyle haaa!» dedi, «Hafız’m mallarını süreceğiz piyasay.a!.. Adamın uykusunu kaçırmak için! Yapar bizim Hurşit Ağa!..» «Sen öyle bil!» dedi, «Takarof istediler benden beşyüz ka­ dar... Yerlisi, dışardan gelenden daha fiyakalı... Süreceğim ha­ lis Rus malı diye... Şimdi fabrikası kaldı mı, kalmadı mı bil­ mem ama... Karadenizliler daha iyisini çıkarıyorlar. Biz satın­ ca mal dışardan gelme olur. Bak Kaptan, İstanbul’da yaptırdı­ ğım kutulara bu tabancalan yerleştirdim mi, veririm Samsun’­ daki hamallarına, satın Çamalan'ın Hafız’ma dedim mi verir­ ler... Gün doğrusu da güzel esiyor haaa!.. Şu güverteye tam sof­ rayı kurmanın zamanı!..» Bu sözü biraz da Murat Kaptanın korkusunu bastırmak için söylemişti: «Kaçta yanaşacağız Özlüce’nin kumuna?» diye sordu Kap­ tan. «Sözümüz yatsıdan sonrası için... Deniz bu. Şişli meydanın­ da randevu vermiyoruz. Beklesinler... Peşin parayla mal alıyo­ ruz.» «Ya Hafız’a söylerse, malı bize sürdüğünü, bu hamal?» «Sen kaçakçılığın raconunu bilmiyormuş gibi laf ediyorsun! İkinci üçüncü elliği yapan kişi ne bir altmdakine açılır, ne bir üstündekine. Açılsın da kendisi aradan çıkarılsın, öyle mi? Sen ömrü billah Meret Kaptan olarak kalacaksın, işte böyle!» İçini boşaltma fırsatmı vermişti ona bu Raşit Bey: «Sen de Hurşit Ağa’nın yanında gravatlı bir yanaşma!.. Ne farkımız var, birbirimizden!.. Senin bana emir vermen çok mu önemli, sence? Emir senin olmadıktan kelli, ha bana vermişsin, ha başkasına!.. İzin ver de çelik yeleği mi giyeyim. Patırtıdan hiç hoşlanmam, bilirsin! İstersen bir de sana versinler. Lan Ha­ beş. Şu avcı yeleklerinden bir tane de Raşit Bey’e seçiver... Fi­ yakalı olsun! Altın kabzalı tabancana güveneceğine bu yelek­ lere güvenirsen iyi edersin. Ben başaltındaki Hoçkis’e bile gü­ venmem. Gözünü sevdiğim çelik yelek gibisi var mı?» 130


«Bir gün sen de öğrenirsin ona da güvenenlerin başına ge­ lenleri. Bu işlerde paraya güveneceksin, yalnız paraya!» «Demek patronun ensesi de, derisi de kalın olacak!..» «Daha çok arkası!.. Kaptanl..» «Buyur, Raşit Bey!» «Şu ışık da ne oluyor? Şu kayanın dibinden doğru fışkıran ışık?.» «Lan Habeş! Nedir bu ışık?» diye seslendi gemicisine. «Löküs olmasın Kaptan!..» «Ne işi var löküsün, bizim yanaşacağımız yerde?» «Zargan avına çıkmış Çamalanlı gençler.» Makinist Uğur: «Tam bu geceyi bulmuşlar!» dedi, «Onlc.ra yak şu lambayı da Taşdibi’nde bizi bekle desen, tek adam bulamazsın!» Yediveren’in burnunu ister istemez açığa almıştı Murat Kap­ tan-. «Bak Raşit Bey!» dedi, «Bu löküs lambası orda yanarken ya­ naş desen de yanaşmam Özlüce’ye...» «Hele dur, telaşlanma!» dedi, «Bi löküs lambasına kaç litre gaz konur. Bir, bilemedin iki kilo, değil mi? Birer saatten, iki saat yanar, en çok!» «Demek iki saat haybeye benzin yakacağız!» dedi, Makinist Uğur. «Ulan, jandarmaların botu olmasın bu löküslü motor?» «Hele jandarmayı karıştırma Kaptan!» dedi Raşit Bey, «Jan­ darma, bando mızıkayla kaçakçı kovalamaya ne zamandan beri başladı!» «Kör şeytan diyor ki... Çıkar başaltından şu makineliyi, tara löküs lambasmm karpuzunu...» «Iş oraya gelince kolay!» dedi. Uğur, «Benim Belçikayla tek kurşunda o lambayı haşat etmezsem...» «Bırakın patırtılı işleri...» dedi, Raşit Bey, «Karadeniz’de gi­ denin peşinden atarlar tabancayı. Atsan da gidecek, atmasan da... Patırtı da ne oluyor durup dururken!» Üçüncü kez dönmüştü motor. Murat Kaptanm keyfi kaç­ mıştı: «Ay geç çıkacak!» dedi, çıkınca böyle rahat volta da vurma­ yız, herkesin gözü önünde. Başefendiyi, daha ne Hafız bağlaya­ bildi, ne de bizim Ağa. Karakol bağlanmazsa buralarda rahat volta vurdurmazlar, adama... Kumda mavzer patladı mı alıp başını çıkacaksın karasularının dışına.» Raşit Bey malı teslim edeceği saati hesaplıyordu. Motor iç fındık yüklüydü. Liman kağıdı da Ordu’dan... Ne dolanıp duru­ yorsun, buralarda diye sorarlardı adama... Raşit Bey: «Kaptan!» dedi, «Ben Uğur’u gönderiyorum şu zargancılara... Kalkan ağlarım attık diyecek onlara. Söndürün şu lambayı da 131


dolaşmayın diyecek, Zargandan ne kazanacaksınız peşin vereyim size!.. Ne dersiniz? Tanırlar mı bizim Uğur’u?» «Tanıyacaklarını sanmam! Dışarlıklıdır Uğur... Giresunlu­ ların yanında da çalışmış bi zamanlar. Tam kalkancı. Tanır­ larsa daha iyi ya!» «Atlasın patelyeye de gitsin üzerlerine!» «iyi ama büsbütün işkillenirlerse?.. Tabancayı göze almalı, o zaman!..» «Ya karakola giderse bu zargancılar?..» Karadeniz’li karakola gitmez, canına tak etmezse, önünden bile geçmez!» ♦Herkes böyle zamanlarda ne yaparsa biz de onu yaparız!» «Buralarda tabancayı düğünlerde atarlar, giden kızın peşin­ den! Biz bunun ticaretini yapıyoruz. Kullanalım diye taşımıyo­ ruz. Eroin kaçakçısı sattığını içmeye başladı mı, iflah olmaz bi dalıa! Bak Kaptant..» «Buyur!» «Karaya adam çıkaralım ay çıkmadan önce... Uğur hazır­ lansın!» «Hay akimlan bin yaşa! Başka çaremiz kalmadı. Haydi atla patelyeye Civelek!» Raşit Bey Uğur’u çekti kamaraya: «İyi dinle, beni!» dedi, «özlüce’den ilerdeki çekekte, Kanarya’nın Kaptanını gör! Raşit Bey’in selamı var, de, anlar o... Hani nerdesiniz diye çıkışırsa zangarcıların löküsü söndü mü baştan kara ordayız, de!» «Anladım!» «Daha olmazsa uzaklaştırsınlar, kuşkulandırmadan onları.» Kamaradan çıkarken durdurdu: «Eğer!» dedi, «Kimseyi bulamazsan çekekte... Ay çıkar çık­ maz kürek kaldır, gelir alırız, seni!..» «Tamam, Bey!» Kaptan motoru Raşit Bey’in isteğiyle istop etmişti. Uğur pa­ telyeye atlar atlamaz, iki kürekle silinivermişti gözden. Karan­ lıklar onu yutmuş gibiydi. Küreklerin hışırtısı duyuluyordu bu suskunluk içinde. Civelek Uğur, avuçlarına tükürdükten sonra çeyrek saat so­ luğunu bozmadan asıldı küreklere. Soluğu kesilince gerisindeki motorun karaltısı bile yok olmuştu. «İşte oğlum!» dedi, «Şu Karadeniz’in ortasında tek başınasın! Artık kaptan da sensin, gemici de. Ne farkın var, Yavuz’un kaptanından? Yak bi cigara şimdi!» Kibritin ateşi dışardan görünürmüş, jandarmanın yeni bo­ tundaki yüzbaşı, dur, dermiş, umurunda değildi artık: «Gemici girdinse Hurşit Ağa’mn Yediveren’ine, kendini de satmadın ya!.. Şu Karadeniz altmda kayıp giderken...» 1 32


Patelyenin kıçüstünde, koltuğunda kaykılan Bucak Müdürü gibi, yan gelmişti. Sisle sıvanmış bir gökyüzünde gözlerini kır­ pıştıran yıldızları seçmeğe çalışıyordu. Zargancılar burnun öte­ sinde kaldığı için, karanlık egemendi çevreye. Sigarasından faz­ ladan iki soluk daha çektikten sonra, ucu ateşli izmariti fırlattı sulara. Tam küreklere yapışıyordu ki hemen kulağının dibinde bir ses: «Hiç kıpırdam a!» dedi, «Ben sen i tanıyoru m ! L im ana kaydın 218 n u m arad a... A dm U ğur. Soy ad ın D al?.. T am am mı?»

«Tamam Abi!» «Abi’yi, mabiyi bırak... Belki jandarma Komutanıyım ben!» «Bu ses hiç de yabancı gelmiyordu Uğur’a. Geri dönüp sesin sahibini görmek istedi. «Bak Uğur, Civeleklik para etmez! Karanlıkta elimdeki ta7 bancayı görmüyorsun herhalde?» Tanımıştı Uğur. Dediği gibi, kıpırdanmaya hiç gerek yoktu. Selim’di bu! Buralarda başkası da olamazdı. Raşit Bey’in onun çöplüğünde eşelenmesi yersizdi her bakımdan. Gel gelelim Hurşit Ağa böyle istemişti. Civelek Uğurun bile bu kadarına aklı eriyordu. Uçtakiler bir kızıştılar mı, gözleri hiç bir şey görmez­ di. Bunu da bilmezlerden değildi Uğur. Tanımamazlıktan mı gel­ meliydi bu Hafız'ın oğlunu?.. «Şimdi beni iyi dinle. Uğur! Sana bizimle çalış demiyorum. Bizim «Soylu» ya da geç demiyorum. Tayfamız fazla bile Soy­ lu’da...» İşine göre tayfa çalıştırdığını da bilirdi Uğur. Birden Selim’in kendisini açığa vurduğunu anlayan Uğur, şaşırıp kalmıştı. «Sen misin yoksa Selim Abi?» dedi, «Eğer gerçekten sen­ sen bırak şu tabancayı elinden... Şurda Karadeniz’in ortasında yeke yek konuşalım!» Karşısındaki, daha doğrusu arkasındaki Selim’di ama, Ka­ radeniz’in ortasında yeke yek miydiler bakalım? Selim’in moto­ runda hiç mi adam yoktu? Selim e yağ çektiği, yarın Bodur Ali’nin meyhanesinde konuşulursa işine gelir miydi? «Selim Abi!» dedi, kuşkuyla, «Aramızda yabancı varsa ona göre davranayım!» «Bana güvenirsen, yanımdakine de güvenirsin!» Yanımdaki, dediğine bakılırsa, demek tek kişi var yanında, diye düşündü, öyleyse «Soylu»dan seslenmiyordu. O da kendisi gibi ufak bir sandaldaydı, bir filikada... Belki beş beygir gü­ cünde bir pancar takılıydı. Belki de benzinli bir viskonsin... Bilirdi Civelek Uğur, yerli Ağa’lann yanında yerli adam çalış­ tırmadıklarını... Yabancı kişiler olmalıydı ki, şuna buna ulaş­ tırmasın. Ya Urfalı Şakir vardı, ya da Antepli Rasim. Kendi açısından hiç önemi yoktu. «Şimdi, dinle beni Uğur!» dedi Selim Soylu, «Sizin şapşal. 133


işleri karıştırmış bu gece. Ben Yediveren’den birinin kıyıya çı­ kacağını biliyordum. Sizin Hurşit Ağa dediğiniz adam, hâzâ öküz­ müş! Bir yandan mağaradaki Bilal Ustayı jandarmaya ihbar et­ tirir, bir yandan da Baba’mın adamından Takarof ister. Yutmadı­ ğımızı göstermek için, Cafer Kaptan’m motoruna löküs lambası taktırıp zargan avına çıkardık, kıyıya yanaşamıyasınız diye. Yap­ tığı ihbarı kapatmak için de önce Takarof pazarlğına girişir. Boşuna buralarda Kanarya motorunu aramayın! Boşuna dola­ şıp durmayın buralarda! İhbardan haberimiz yok numarasını bırakın! Belki Ağa, Raşit Bey'i bile uyutuyor. Mağaradaki Bilal Ustanın ele geçmesiyle Hafız’ın kılı kıpırdamaz! Sen şimdi git, Raşit Bey’e selam söyle! Ağasından daha akıllıdır o! Özlüoe’de ne Kanarya var, ne Takarof... Başefendiye Cide’den emir gel­ diyse, zaten devriyeler dolaşmaya başlamıştır bile. Senin anlaya­ cağın Baba’mın atölyesini jandarmaya bastırmak için adamakıllı çarşafa dolaştırdı. Raşit Bey’i gör. Beş yüz Takarof ona çok la­ zımsa yarın ben Feyzi’nin dükkânına geleceğim, anlaşırız. Bir uğrasın. Sakın Akif’i falan yollamaya kalkmasın! Akif diye be­ nim bir arkadaşım yok. Hurşit Ağa'nın, Ağalığına yakışmaz bu kalleşlik. Hadi, aslanım, boşuna dolaşma. Kızların sergisini gör­ meye geleceğim. Gelmişken görüşürüz Raşit Beyle, akşam üstü, Fcyzi'de... Hadi var sağlıcakla!» ONSEKİZ Yapımı biten Akpelit’in yeni iskelesinin babasına ilk çimayı atan Çapar Yusuf’un Selamet’i olmuştu, motorlu tekne olarak. Yollu motordu Selamet temiz altı mili vardı. Güvertesizdi, kamarasızdı ama kırk tona elli tona yük demezdi. Yeni makinisti Hayri'nin, motorun yolunu daha da arttırdığı söyleniyordu, bu­ ralarda. Burunlarını Kerempeye verip bi gösteri yarışına çık­ mamışlardı henüz. Geçen ay böyle bir rastlantı olmamıştı da değildi ama Hayri’nin, Yediveren’dekilerin kışkırmalarına kapıl­ madığı da söylentiler arasındaydı. Böyle olduğu halde gene de Akpelit’in yeniyetmeleri Selamet için yançizdi diyememişlerdi. Tüm Karadeniz kıyıları gibi Akpelit iskelesi de derin kıyı­ lardan sayılırdı. Selamet çimento yüklü olduğu halde iskeleye rahatça bordalamıştı. Kaptan Tomruk Ömer, bir hava bindir­ mesini düşünerek iskeleye yanaşırken çapayı kıçtan fundalamayı da boşlamamıştı. Tomruk Ömer tayfasını ne ezer, ne ezdirirdi. İskeleye adı­ mını atar atmaz çimentoları boşaltacak adam istemişti Çapar Yusuf’tan. Hurşit Ağa’nın kayıkhanesinin tam karşısına oturt­ tuğu depoya, şeritinde çalıştırdığı üç adamına vızır vızır çimento çektiriyordu. Kırkiki ton çimentoydu bu!.. 1 34


Makinist Hayri en sonra çıkmıştı makinist kamarasından. Nazife’nin sözü edildikten sonra böyle her Akpelit’e ayak basışta «Haydi», diyemiyordu, Harun Dağlı’ya. Kerempe’yi kıvırınca sözleşmişlerdi Harun’la. Feyzi’de buluşup akşama bir çorba içe­ ceklerdi. Karayolarının çimento işini üzerine alan Çapar Yusuf bu kez çimentoyu, yaptırmayı düşündüğü yeni evi için yüklemişti Bartın’dan. Kaymak gibi çimentoydu doğrusu... Rizeli Mehmet, kaçırma bu malı, diye uyarmıştı kendisini. Ev işi geciktiği için gelecek yıla bırakmayı düşünüyordu. Planlamadaki bu uyanık arkadaş ilk kamçıyı vurmuştu Çapar Yusuf’a. Karayolları, fab­ rika ne çıkarırsa çıkarsın kaldırırdı. Ama boşa gitmesindi bu pirinç unu gibi mal... Peşin para isteyen mi vardı, kendisinden!.. Karayollarının «istihkak»ından ödenirdi ilerde... Herşey vesileyle olurdu. Şeritler, motorlar, iskele caddesine oturtulan evler, dük­ kanlar... «Yusuf Abi!» diye sokuldu, Harun, «Şu içerdeki aylığımı ver de Baba’ma bırakayım eve gidince!..» Baba’sına değil, anasına bırakacaktı. Söze anasını karıştı­ rınca akla «Nazife» gelirdi. «Nazife»nin düğün hazırlığı... Dü­ ğün hazırlığı anımsanınca da... Lafı edilip de unutturulmuş, nerdeyse beşik kertisi bir söz kesilmeydi bu. Çatıldı kaşları Çapar Yusuf’un: «içerde mi?» diye üsteledi, «Senin içerde ltalmış aylığın mı var... Ayın üçünde girmedin mi bu motora?» «Geçen ayın sonunda girdim. Bugün ayın yirmi sekizi...» «Memur musun sen be! Daha ay bile dolmamış!» «Geçen ay daha dolmamıştı, bu kararlardaydı...» «Bi daha yemeyiz bu haltı!.. Günü gelince!..» Keşke beş on lira isteseydim, avans olarak diye düşünüyor­ du ki: «Bırak şimdi aylığı!» dedi, «Paran yoksa vereyim. Anladım Feyzi’ye gideceksin.» Parayı çok istese de, bir bölümünü anasma bıraksa? Düğün işini hızlandırmak istiyordu Hayri Ağabey... Açıkça söylemi­ yordu ama, seziliyordu onun davranışlarından... Çok konuşmaz­ dı Makinist Hayri çünkü... Selam ette bile zamanının çoğunu ■makinesine, motoruna ayırırdı. Durmadan aramalar yapardı, bu demir, çelik parçaları üzerinde. Cebinden verdiği parayla bo­ bin sardırdığı şaft yenilediği bile olurdu. Seviyordu Bolender’ini. Bu adam nasıl ev kuracak, çoluğa çocuğa bağlanacaktı? Bunu düşünüyordu, Harun. Koca olmak için çalışkan olmak, becerikli olmak yeter miydi? Sonra... dili, söylemeye varmasa da, aklı dü­ şünmeye yetiyordu, Harun’un. Nazife’yi anasına, babasına bıra­ kıp sefere çıkacaktı. Bir süre Bartın, İnebolu... Bir süre Sinop İstanbul... Hep deniz... hep yol... Bu nasıl evlilik olurdu? 135


«Hadi, hadi!..» dedi, Y u su f A k b aş, «Al şunu! id a re ediver. içerd e p aran kalsın. G enç ad am sın, işin d üşer p a ra y a ilerd e...» Bu b a b a ca konuşm a üzerine, a r tık açıp b akam azdı, avucun­ d aki paraya. B ira z da öfk eli yürüyüp g itm ek istedi. B ırak m ad ı k i Ç ap ar Y usu f, b ırak ıp gitsin : «Ne konuştunuz K a p ta n la ? » dedi, az ön cek i ses değildi, «Eve gitm ek yok, anlad ın m ı? Ç im ento b o şa lırsa m o tor iskelede boşuna yatıp durm az bu havadal» K aptan, çim en to b oşalsın fa y ra p eder, gideriz dediğini b il­ diği halde, «Hayri A ğabey’le konuşuyordu K aptan!» deyip kesti. «Hadi H arun! B iraz dolaş da g el bakalım !» Nerde d olaşacak tı? F ey zi’de m i oturm alı, cam in in ordaki Habip U sta’nm kahvesinde m i? Y o k sa eve k a d a r b ir uzanıp ç a ­ m a şır m ı d eğiştirm eli? E n iyisi H ay ri A ğ ab ey ’i F ey zi’de b ek le­ m ek! ö fk e s in i b astırm ay ı deneyerek: «Haydi h o şça k al Y u su f A m ca!» dedi, «Hele şöyle b ira z do­ laşayım !» Ç arşı içinde yürüm ek b ile b ir olaydı, denizden ç ık a n için. Tüm şu d ükkânlar, yollar, k a h v e le r denizde düşünülm üş, özlenm işti. Sevildiğini, özlendiğini yeni yeni anım sıyordu, önün­ den g eçtik lerin in , k arşıd an gördü klerinin . İn san alg ılam ad an da, dem ek özlem ini çekiyordu, gözüne ça rp a n şeylerin . M em iş’in kahvesinin önünden geçiyordu. K ap ısın ın önünde gerilm iş, bu kırm ızı bez de ne oluyordu? Ne yazıyordu üzerin­ de?.. Hep sergi açard ı köyün k ız la rı burda. G ene öyle b ir şey o lacak tı. K ırm ızı bezin üzerine k a lın yün ipliğiyle y azı işlem iş­ lerdi. K itap tak i büyük h a rfle rle ... «Akpelit Köyü B içki-D ikiş S e r­ gisi.» B ir de e ğ reti k â ğ ıt iliştirilm işti bu k ırm ızı bezin üzerine. «Y arın açılıyor.» ö n c e Y u k a rı Köy, h iç a k lın a gelm em işti. A şağ ı Köyün k ız la n açıyor, diye düşündü. K apıd an içeriy e gözü kendiliğinden kayıverm işti. Y u k a n Köy kalm ış m ıyd ı? Y u k a rı? Y u k a rı Köyün k ız la rı... K im di b u n lar? Ç içek de o la b ilir m iydi, a ra la rın d a ? Y a rın Ç içek de b u ray a inecek m iydi? E m ine d e... K ahv enin için ­ den iki kızın k ap ıy a doğru y a k la ştığ ın ı gördü. «Çiçek!..» dedi, «işte Çiçek!..» Dalıp kalm ıştı. M ısır ta rla sın d a k i şa lv a rlı Ç içeğe h iç benze­ m iyordu. İsta n b u llu k ız la r g ibi giyin m işti. P e k iii... y a y an ın ­ da el sallayan kız kim di? H erhalde «Dur!» dem ek istiyordu. K im olduğunu an lam ak için çekinm ed en durup baktı. K aran lık çay d ı içerisi. A!.. K ardeşiydi, N azife!.. N için b ird en tan ıy am ad ığ ın ı y e­ ni yeni anlıyordu. S arıy az m a sı yoktu başınd a. Soluk, m endile b en z er b ir eşarp la o sap sarı g ü r sa çla rın ı sık ı sık ıy a b ağ lam ıştı. K endi d iktiği b ir p ija m a pantolunu d izlerine k a d a r örten bol e n ta ri... Köy k ızla rın ın tem izlik g ü n leri seçtik leri b ir giyiniş b i­ çim iydi. K im b ilir, içerd e de b u n a b en zer b ir işte ça lıştığ ı için 136


böyle giyinm iş olabilird i. O y sa Ç içek, ta m tersin e b a y ra m gün­ lerin d ek i giyinim i a n d ıran b ir biçim de ta m a n la m ıy la süslenm işti. N azife'nin ça ğ rısın a u y m ak için k a h v en in k ap ısın a yöneldi, ta m önünde durdu. N azife ellerine yapışm ış içeriy e çekiyord u H aru n’u. «Hoş geldin. B a n a k a ls a ta n ıy a m a y a ca k tım seni! Ç içek ta ­ nıdı!» E lini b ırak m ad an açılıp b a k tı, b ir kez d aha A ğabeyine: «Y olda görsem y an ın d an geçerd im . T am g em ici olm uşsun!.. Y an m ışsın kap kara!» Ç içek ’in kendisine b eğeniyle b a k tığ ın ı anlıyor, gözlerini ç e ­ virip bakam ıyord u. Ç içek bu k a d a r güzel m iydi, kendisine m i öyle geliyordu? N azife y a şça ond an a şa ğ ı değilse de H aru n’a k a lırs a büyüyen değişen, güzelleşen Ç içe k ’ti. E m riy e’yi anım sam ıştı birden: «Nerde Em riye?» dedi, «Onu d a g etird in mi?» « Y arın g e le cek ... Serg im iz y a rm a çılıy o r, öğleden son ra...» E liy le d u v arları gösteriyordu: «İşte bizim köyün k ız la rın ın işle ri... P erd eleri çek tik toz g ir­ m esin d iy e... Y a rm görürsün. S e n de bulun açılış tö ren in d e... B a k ra ç b a k ra ç lim o n atalar yaptık. K ay m ak am g elecek diyor­ la r ... B u cak M üdürü d e... B en im işlerim i E m el H anım en güzel yere koydurdu. A şağıd aki k ız la r su ra tla rın ı a s tıla r... D a rıla n la r bile oldu. A lışm ışlar kendi işlerin in öne çık a rılm a sın a ...» Ç içek ’in, N azife g ibi düşünm ediği seziliyordu. «Benim üç p arça b ir şeyim v a r...» dedi, «Am a G ülay senin gibi konuşm uyor. Bizim b eğ en ilecek işlerim izi hep a rk a la ra koy­ durdu bu Em el H anım , diyor. E m ine de öyle söylüyor. G ü lizar A b la’n ın etek cek etin i serg iy e b ile alm adı!» H arun, N azife’ye g österilen ilgiden ku şku lan m ıştı, a rk ad aşı hesabın a. B u kadın, bu Em el H anım , H u rşit A ğ a’n ın bulup g e ­ tird iğ i b ir dikiş hocasıyd ı, onun sözünden ç ık m a y a n ... Ç içek a l­ danm ış olabilird i. Y ıb ıl A rif, kızı için bez p arası, b a sm a p a ra sı a y ıra ca k durum da değildi ki, k ızı tü rlü tü rlü e n ta rile r d ik sin ... H aru n alışm ıştı evde o n la rın çek işm elerin e... En önem li yan ı Çi­ çek , tam g elin lik ça ğ m a girm işti. Y a elind en k a çırırsa , B a b a ’sm a öküz p arası getiriyoru m derken. B u Ç ap ar Y u su f’un Selam et'ind e vurgundan pay umudu da k alm am ıştı, H ay ri A ğ ab ey ’in d ürü st­ lüğü yüzünden. B i b a k ım a b aşı d inçti, içi ra h a ttı. Ja n d a rm a la rın yan ın d an g eçerk en b aşı dikti. A m a Ç içek ’i düşündükçe... Böyle göz göze geld ikçe cebind eki p arad an utanıyordu. M otorculuk bu m uydu? «işlerim izi sergide n erey e a s a rla rs a assınlar.» dedi. «Sergiden son ra ceviz san d ık ta k a ld ık ta n son ra...» Ç içek ’in sözleri H aru n’d an çok, N azife’yi şaşırtm ıştı.

Çiçek,

137


«Aşk olsun kardeş!» dedi, «Bilen bilmeyen de bizim Akpelit’in kızları evde kalıyor sanacak.» «Yanlış mı söyledim...» dedi, «Bir yıldır köyde kaç düğün oldu. Söz biçildi diyorlar, ne düğün var, ne dernek!..» Kıpkırmızı olmuştu Harun... Yalnız Harun mu?.. Nazife de... «Ne yapalım...» dedi, «Yüzümüze gülenin arkasına takılıp gi­ delim mi? Yaşımız ne, başımız ne? Bizim yaşımızdaki kızlar, büyük şehirlerde ya ortaokula gidiyor, ya liseye...» «Buralarda da tarlaya tabana!..» Kızmış olmalıydı Nazife.«Koca çıkınca bizi tarladan tabandan alıp köşeye mi oturta­ cak sanıyorsun!» Harun’un gözlerinin içine baka baka verdi yanıtını Çiçek: «Koca çıksın da varsın köşeye oturtmasın. Tarlaya küfeyle damdan kemre taşıtsın!» Harun sezinliyordu, Çiçek’in sözleri kardeşini tedirgin etse de kendisine içten içe bir coşku veriyordu. Ne kadar rahat ko­ nuşuyordu bu Çiçek!.. Ya kendisini adamdan, erkekten saymı­ yor, ya da kıyıda köşede yaptıkları şakalaşmaları Nazife’nin ya­ nında kendi gelecekleri için açıktan açığa pekiştirmek istiyordu. Harun’u kendi adına sevindiren bu koca bulma konusu, ne­ den Nazife’nin hiç hoşuna gitmiyordu? Çiçek’i gelinliğe uy­ gun görmedidğinden mi ileri geliyordu, bu tedirginlik?.. Yoksa kendi adının karıştığı söylentilerden mi ötürüydü? Harun yarı ömrü denizde geçse de söylentilere büsbütün kulakları tıkalı değildi. Kızların arka yoldan Çamalan’a yaptıkları yürüyüşün yankılarını Bartın’lı gemicilerden dinlerken Nazife’nin adının geçtiğini bile duymuştu. Bu yürüyüşün peşinden, bir Selim söy­ lentisi çıkmıştı. Kız kardeşinin babasından istendiğini uzaktan uzağa değil de evin içinden bile duymuştu. Tüm bu olanları, bitenleri Nazife’nin güle oynaya karşılamasını düşünemezdi Ha­ run. İşte görüyordu ki kardeşi üzgündü, tasalıydı. Şu giyinişinin bile bir e nlamı olmalıydı. Asıl kendisini düşündüren yanı, Nazi­ fe’nin Hayri Ağabey’ine karşı çok kapalı oluşuydu. Geçen geli­ şinde de kızkardeşinden olumlu tek söz sızdıramamıştı. İnsan bi­ çimine getirir, Selamet’teki arkadaşlarından söz açardı. Kendi çamaşırını isterken Hayri’nin bir gömleği olup olmadığını da soramaz mıydı Nazife?.. Annesi henüz ne düşünüyordu bilmiyor­ du ama, Baba’sı da kendisi gibi düşünüyordu Hayri için. Bun­ da hiç kuşkusu yoktu. İki kardeş kara kara düşünürken Çiçek’in gözlerinin içi gülüyordu. Sözde arka kapının iki yanına asılan entarilere bakıyordu ama, aklı hep Harun’un ağzından çıkacak sözlerdeydi. Yoldan gelip geçenlere göz ucuyla bakmıyordu bile. Harun’u, düşündüklerinden uzaklaştırmak isteyen Nazife: «Eve uğrayacaksın tabi, gelmişken.» dedi, «Çamaşır almadan 138


gitmezsin değil mi? Yıkadım geçen gün... İstanbul’a yolun dü­ şerse, giyecek yeni bir şeyler al kendine!» «Yusuf Ağabey, evi ikinci kata çıkmadan, gidemez İstanbul’a!» dedi Çiçek... Bir süre ikisinin yüzüne bakıp kaldı: «Yusuf’un çimentolarım çekip bitirsinler hele...» Ş aşırm ıştı Harun:

«Sen nerden biliyorsun?» dedi, «Ona çimento getirdiğimizi?» «Raziye Abla komşumuz değil mi? Biliyordum bugün çimen­ to getireceğinizi önceden!» Bu süslenmeler bunu bildiğinden mi ileri geliyordu? Nasıl olsa motor iskeleye rampa edecek... Yusuf'un adamları torba torba çimento çekerken Harun da şu sokaktan geçip belki de Feyzi’ye gidecekti... Ne vardı bunları düşünemeyecek! Pekiii, diye düşüncelerini sürdürdü Harun... Ya Nazife?.. Nazife neden düşünmemişti bunları?.. Motordan Harun’la birlikte, Hayri de çıkacak değil miydi? Burdan geçip Feyzi’de buluşacak­ larını neden hesaplamamıştı. Çiçek gibi?.. Kim bilir, belki düşün­ düğü için şu temizlikçi kadın kılığına girdi bu kız? Korkulurdu kardeşinden. Nasıl ince fikirli oluyorlardı, bunlar bu kadar!.. «Demek eve gitmeyeceksin!..» dedi, «Var mı, eve bir söyle­ yeceğin?..» Yanıtını Çiçek’in yüzüne bakarak verdi: «Var!» dedi, «Söyle anneme... Nasıl olsa öküzü alırım ben... Öküz, işleri uzatmasın. İçerde bir aylığım var. İkinciyi de aldım mı onun öküzüne bir buzağı bile eklenir.» Kapıdan yabancı bir kadınla Emel Hanım giriyordu. Ters ters kendisine baktığını gören Harun: «Hadi hoşça kalın!» dedi, «Yarın açılışı görmek isterdik ama, çimentolar boşalınca Bartın’a döneceğiz!» Elini önce Çiçek’e uzatmıştı. «Hep aklım buralarda ama olmuyor işte!» Serginiz hayırlı, uğurlu olsun! Elinize sağlık... Aşağı Akpelit’te açmanız çok iyi olacak!» Nazife tetikte beklermiş gibi atıldı: «Biçtiklerimizi, diktiklerimizi Yukarı Köy'de de ayrıca gös­ tereceğiz!» dedi, «Bizim köyden kimse inmiyor aşağı!» Demek bu sıkıntılı durumun nedeni buydu. Yukarı Köy’ün sergiyi görmeğe inmeyişi... Peki ama, bu Çiçek’in rahatlığı da ne oluyordu? Bu denli birbirine benzemeyen iki kız olur muydu? Ne olursa olsun seviyordu Çiçek’i. «Eve selam söyle!» dedi, son olarak... Birçok şeyler anlatmak istediğini, biraz da boşaldığını düşünerek sarı Memiş’in sergi salonundan rahat ayrılmıştı. Tam kapıdan çıkarken karşıdan Şemsi Amca’yı. görmüştü, yanında da Hayri... Bekledi yol üstünde. 139


«Merhaba Şemsi Amca!» dedi, «Babam nasıl?» «Şu hayırsız evlada bak!» dedi Şemsi Usta, «Gelmişken gör­ meyi düşünmüyor da, Baba’sını benden soruyor.» Bir incelik göstermenin tam sırasıydı. Kafatasının içi pırıl pırıldı bugün. «Ha Şemsi Amca, ha Babam Şaduman Dağlı. Birini gördüm mü öbürünü görmeğe ne hacet!» Şemsi Usta gülüyordu: «Aferin!» dedi, «Motorculuk geliştirdi seni bakıyorum da... Gel sana da bir çay ısmarlayayım Çipil Hüsnü’nün kahvesinde. Kızların sergi hazırlığı başlayalı Çipil’i zengin ediyoruz.» Arka sokağa sapıp kahvenin önündeki ip örgülü iskemlelere oturdular. Makinist Hayri pek isteksiz görünüyordu. Kuşkulanmıştı Ha­ run, onun bu tutumundan. İkisinin arasında konuşacak konular mı vardı? İyi ama Şemsi Usta neden buyur etmişti kahveye... Onların baş başa konuşmalarını sağlayabilmek için: «Hayri Ağabi!» diye çıkış yaptı. «Motorda aynamız yok... Traş sabunumuz da yok... Alsam, dükkanlar kapanmadan da. gelsem...» Hiç düşünmeden: «iyi olur.» dedi, «Dur, para vereyim.» Şemsi Usta ikisinin arasındaki su sızmazlığı babacanca izli­ yordu. Sevecen bakışlarla bir süre arkasından baktı Harun’un: «Senin yanında oluşu, çok iyi oldu!» dedi, «Başı belaya gi­ recekti Yediveren’de. Hurşit Ağa yol yapımının durdurulmasın­ dan beri büsbütün azıttı. Çok yanlış işler yapıyor. Akif’i de kış­ kırtıyor, yanlış yollara. Böyle hırslı Baba görülmemiş bugüne kadar. Yol işinde yanlış alabandayla gemiyi karaya oturttu. Be­ reket versin ki kayalara oturtmadı. Bir çıkış yolu kaldı, aklım toplayabilirse. Pelit ovasındaki mağarada tabanca yapıldığım keçi güden çocuklar bile biliyordu. Kim ihbara kalkıştı bugüne kadar. Bir Ağa ufak işlere kalkıştı mı, bir günde ufak adam oluverir. Sonra ihbar eden kendisi değilmiş gibi de mağarada yapılan tabancaları satın almağa da Raşit Bey’i gönderiyor. O koskoca Raşit Bey de atlayıp Yediveren’e, Kanarya’dan Takarof almaya kalkıyor!» «Onu ancak partisi kurtarır, diyorlar Bartın’da. Seçimi ka­ zandı mı, durulmaz önünde diyorlar...» «Aslını ararsan onun partisi suyun başında... İkili oynadığı için güvenmiyor yukardakiler. Bak Hafız’a partisine değil, ken­ dine güveniyor. Ne Hafız baştaki partiyi tutuyor, ne de baştaki parti Hafız’ı... Tıkır tıkır da yürütüyor işlerini. Bindiği atın doru mu, kula mı, kır mı, yağız mı olduğunu kimse bilmeyecek... Neyse onların bileceği iş. Yukarı Akpelit’li olarak selden kurtar­ dığımız üç beş dönüm toprağımız var... Bu toprakları selden de­ 140


ğil de Hurşit Ağa’nın şerrinden nasıl kurtaracağız diye düşünü­ yoruz. O hangi partiye oyunu verecekse, biz toptan karşısındaki partiye vermeğe hazırız, hem de silme... Göreceksin, seçimi er­ kene almak istiyorlar, çok sürmez... Geçit başında koyunlarm sıçramasına çok zaman kalmadı! Akı da, karası da belli olur yakında. Şu var ki Dozerler bizim köye doğru yürürse kan da gövdeyi götürür. Çay içeriz değil mi?.. Dur!.. Çipil’in kahvesi de vardır. Seninle karşılıklı birer kahve içelim. Ne sigarası içiyor­ sun? Ver de şu senin türbe geçmişlerden yakalım. Buralarda köylü sigarası bile zor bulunuyor, bugünlerde.» «Bende de daha iyisi yok... Bartın’dan yirmi paket Birinci almıştım.» «Siz de motorcu musunuz be. Motorcu dediğin Malbora’dan gayrisini içmez buralarda.» «Bizim üç direkli gemilerin denizcilerinden farkımız yok! Ba­ bamızdan gördüğümüz gibi yaşıyoruz!» «Çok iyi tanırım Baban’ı... Bir kaçakçı var bu meslekte bir de gemici... Ayrılma doğru yoldan sen! Bu deniz’in suyu tüm denizlerden tatlıdır, değerini bilene!» «Şemsi Ağabi, tadını almaya çalışıyorum kaç yıldır. Daha alamadım, ama, inanıyorum alacağıma. Dört rüzgâr var, dört de arasından esen... Sekiz... Herbirinin huyunu da öğrendik, su­ yunu da!.. Bizim huyumuz da belli, suyumuz da belli!» «Kötüysen, kendini iyi göstermeğe çalışma!.. İyiysen, ne ya­ parsan yap kötü olamazsın! Kötü olamayınca da yüzüne gözüne bulaştırırsın. Kötülük hüner ister. İyiler kıvıramaz... İnce iştir bu.» «Özenmiyoruz da Şemsi Ağabi!» «Gelelim şu senin evlenme işine! Yengeni Ümmüye kadına göndermenin tam sırası... Sen buranın, daha doğrusu bizim Ka­ radeniz’in geleneklerine göre evleneceksin! Köylerde geçerli olan da bu! Başlık parası vereceksin!.. Vermesen bile vermiş görü­ neceksin!» «Neye vermiş görünelim. Veririz, olduğu kadarını... Daha çoğunu isterlerse düşünürüz.» «Bma bırak sen! Sana bundan sonra çok para gerekecek! Hep motorda yattın, motorda kalktın! Ev tuttun mu hiç? Tutma­ dın. Motordakilerle geçinemeyip çıksan bile otelde handa kal­ dın, üç günlüğüne beş günlüğüne. Öyle olmadı mı?» •Öyle oldu!» «Senin yaşındakilerin alacağı kız, ya onaltısındadır, ya onyedisinde... Buralarda onsekizinde yirmisinde kız kalmaz. Beş yıl daha beklesen gene aynı yaştaki kızları almak zorunda ka­ lacaksın. Geç kalırsın o zaman! Şimdi, tam zamanı! Kızımız da tam senin yaşma uygun onyedisinde falan... Elini çabuk tutmaz­ san alır götürürler böyle seçkin kızları. Başladın mı, bitirecek­ 141


sin! Yarın gider yengen... Biz kendimize göre Baha’sıyla ko­ nuşmamızı yaptık bitirdik!» «Yani geri çevirmezler bizi demek istiyorsun, öyle mi? Eğer öyle bi durum olursa görünmem bi daha buralarda!» Babacanca güldü Şemsi Usta: «Demek çok seviyorsun, öyle mi?» «Bilmem ki Şemsi Ağabey, seviyor muyum... Bi kere evle­ nelim dedik... Bu kız olsun, bu Nazife kardeşimiz olsun dedik... Öyle uygun gördük, değil mi? Dönmek olur mu? Bu iş bozu­ lursa nasıl yaşar insan?.. Nasıl bakar tanıdıkların yüzüne?.. Hele durumu bilenler olursa kahrolur insan, değil mi?» «Canım böyle şey olur mu hiç!.. Biz de şurda kızın babası­ nın arkadaşı olarak giriyoruz araya... Karım karısını tanır. Kızı şu kadarkenden tanırız... Hani kucağımda büyüdü diye bi söz vardır ya... O hesap!.. Çok kucağıma alıp halkalı şeker tutmu­ şumdur ağzına, Nazife kızımızın. Demek bir araya gelip konuş­ madınız bu güne kadar, öyle mi? Akıllı kızdır Nazife haaa... Okulda birinciydi!» «Ben bitiremedim. Dışarıdan girdim imtihana. Makinist olur­ ken diploma ister dediler. Onu uzaktan gördüm, beğendim. Ha­ run’la eve geldikti geçen yaz... Yediveren’deydik ikimiz de. Ge­ çenlerde Harun’a açtım, çok sevindi. Severim Harun’u! Gözü pek çocuktur Harun. îyi gemici olacak ilerde. Belli olmaz, bi mo­ torumuz da olur. O da evlenmek istiyor. Çocuklarımız olunca bi ekmek kapısı olur ikimiz için!..» Konunun dağıldığını anlamıştı Şemsi Usta: «Yani demek istiyorum ki, para senin ilerde de işine yara* yacak! Ev açacaksın!.. Dayayıp döşeyeceksin!..» «Ama şimdilik...» «Şimdilik Şaduman’m evi... Dışardan getirirsin yağını, sa­ bununu, Bartın’dan, İstanbul’dan... Bi yirmi bin desek başlık parası?» «Var bankada o kadar...» «Üstüne başına kızın?..» «Bi on bin, ne dersin? Az mı?» «İyi! Bir de altın ister, Reşat altın!» «Olur Bartın'dan alır, getiririm, inebolu’dan, Çamalan’dan alınacaksa eğer, parasını bırakayım sana... Doğrusunu istersen Şemsi Ağabey, senin bi sözün üzerine Bartın’daki bankadan çek­ tim paramı... Al, buyur!.. Şu yirmibin... Şu da...» «İyi etmişsin! Uzatmanın bi âlemi yok! Askıda kalmasın bu iş! Bi adım önce kızın başı bağlansın ki... Kurdu, canavarı elini çeksin üzerinden.» «Bi endişeli görüyom başından beri seni Ağabey!.. Kızın ak­ lında biri varsa... İki paralık olmasın adımız sonra!» 14 2


-Hele düşündüğün şeye bak!.. O evin yabancısı mıyım ben... Kendime güvenmesem...» «Sen bilirsin! Hele al şunları!.. Koy cebine... Şu da üst başı için on bin, şimdilik... Az bencileyin bu para, az ama tüm ka­ zandığım onun, bundan sonra...» «Şaduman gözü tok adamdır. Parada gözü yoktur amma... Ev geçindirmek kolay değil! Kız evlat, harcayacaksın ki emsal­ lerden aşağı kalmadığı anlaşılsın. Yerinmesin bu şenlikli gü­ nünde... Sen böyle namusuyla çalıştıktan sonra korsun yerine verdiklerini!» Harun’un karşıdan geldiğini gören Şemsi Usta, masanın üs­ tündeki paraları iç cebine yerleştirip ceketini de iliklemişti. Harun’un elindeki paketin büyüklüğüne gözü takılan Hayri: «Daha neler aldın öyle?» diye sordu. «İki de küçük havlu aldım, birer tane...» «Demek kıydın paraya! Motor nasıl, boşaldı mı dersin?» «Uzaktan baktım. Üç adam daha göndermiş... Bu gidişle bir iki saat sonra tamamdır.» Makinist Hayri birden doğruldu: «Biz bi uzansak motora.» dedi, «Durumu anlasak...» «Siz bilirsiniz.» dedi Şemsi Usta. «Demek yolcusunuz? Dö­ nüşte eve beklerim. Harun biliyor evi. Ona göre, izin alın da ge­ lin eve, beklerim!» Hayri eline sarılmış, öpüyordu. Buna bir anlam veremeyen Harun da sarıldı Hayri’nin bıraktığı ele... «Haydi hayırlı yolculuklar! Bekliyorum ikinizi de!..» «Bi emrin? Bir şey lazımsa getireyim gelirken...» «Sağlıcaklan gelin, haydi yolunuz açık olsun!» ONDOKUZ «Lan Zeynel!..» «Buyur Ağam!» «Şu kutuyu olduğu gibi al kucağına...» «Hangi kutuyu Ağam?» «Şu Nesrin bisküvitlerini. Sonra yukarıda demlenen çaydan­ lığı da al! Bi koşu al gel, çabuk!» «Peki Ağam, sonra?» «Sonra götür kızların sergisine, bırak!» «Sarı Memiş’in kahvesine, öyle mi Ağam?» «Ulan San Memiş mi kaldı, be! Onun kahvesi sergi olmadı mı?» «Sayende Ağam!» «Sarı Memiş’in çay bardakları arkadaki kahve ocağındadır. Çıkar ordan bardakları!.. Sudan geçir! Kaşıklarını da... Al şur143


dan bi paket şeker! Söyle bizim Emel Hanım’a, Hurşit Ağa göre­ cek de! Son bi gözden geçireyim sergiyi. Eksiği vardır, gediği vardır. Yarın Kaymakam gelecek. Telefon etti İnebolu’dan, önce semaveri, demliği indir yukardan! Hadi, elini çabuk tut sallan­ ma!» O hızla fırlayan Zeynel'in, arkasından seslendi: «Heeey Zeynel!» ♦Buyur Ağa!..» «Salonun kapısını da tıkla. Yukarı çıkmışken... Akif ordaysa Baban çağırıyor de!» ♦Baş üstüne Ağa!» «Evi ayağa kaldırmadan. Baban aşağıda camlı odada bek­ liyor, de! Dur, ben telefonla söylerim. Sen Akif'i bana bıçakt Hadi, git işine! Demlenmiş çayları al, getir! Doğru karşıya! Sergi salonuna!.. Senin yerinde olsam, evvela uğrardım Sarı Memiş’in oraya. Hazırlayın bardakları derdim.» «Öyle diyelim Ağa!» «Hadi, çabuk!» Zeynel çıkar çıkmaz telefonun manyatosuna yapışıp vericiyi kaldırdı: «Hey, kim var orda?» ♦Ağam sen misin? Ben Muhtar...» «Tuh be Kapat sen. Ben Akif'i arıyorum.» Yeniden çevirdi manyatonun kolunu. ♦Kim var orda. Akif sen misin?» «Benim Baba Hayır ola?» «İn aşağı, çabuk! Yarın sergi açılıyor ya!» «Evet, açılıyor.» «Kaymakam telefon etti İnebolu’dan,» «Evet Baba...» «Ulan eveti meveti mi olur bu haberin, bu nazik zamanda! Kaymakam geliyor Akpelit’e... Gelmeden de Baban’a telefon edi­ yor, geliyorum, diye.» «Evet, Baba.» «Öldürürsün adamı sen be! Yani o kıytınk Bucak Müdürüne telefon ettirmiyor da kendi ediyor.» «Çok güzel Baba. Anladım.» «Haşşöyle. Aklın yavaş yavaş ermeğe başladı. Kaymakam gelince İnebolu’dan on kişi daha geliyor, demektir.» «Haklısın Baba... Haklısın da... Çok mu önemli bizim için, onu anlayamadım.» «Hafız’ın tabanca imalathanesinin Cide’de Karakol tarafın­ dan basılmasından sonra... Yol mühendislerinin açılmakta olan yolu yüz üstü bırakıp gitmesinden iki üç gün sonra... Hafız’ın Aşağı Akpelit’te Feyzi’nin meyhanesinde gövde gösterisi üzerine serginin açılışı için Kaymakam’ın yarın, buraya gelişi...» 144


«Anladım Baba!» Tam zamanında kesmişti Akif Baba’sının sözünü, lafın ge­ risini kolay kolay bağlayamayacaktı, Hurşit Ağa... «Şimdi ne yapmamı istiyorsun?» «Evvela sen ne yapıyorsun bu saatte evde, onu söyle! Viski mi içiyorsun gene?» «Sen benim ne yaptığımı bırak da, ne yapacağımı söyle. Baba!» «Son defa... Şu sergi salonunu bi gözden geçirelim. Ne kadar olsa mektep medrese görmüş adamsın. Bi eksiği varsa yarma kadar yerine koyabiliriz.» «Başlarında Emel Hanım yok mu?..» diyecek oldu. «Emel Hanım’ın başında kim var?.. Halk Eğitim Müdürü mü var sanıyorsun. Bu sergileri Kaymakam’ın emriyle ben aç­ tırmıyor muyum? Çabuk, üstüne başına bir çeki düzen ver... Ceketini de giy. K anlar gibi hırkayla gidilmez böyle yerlere. Hadi, çabuk! O Istanbul’lu, gravatlıya da haber ver, o da gel­ sin.» «O gelirse beni afet. Baba! Ne işi var onun Halk Eğitimi sergisinde!.. Eğer sergiyi sen açmış görünüyorsan... Büsbütün işi yok böyle yerlerde!» «Adamı ben kalabalık yapsm diye çağırıyorum be! Şunu da aklından çıkarma sergiye geleceğimizi Emel Hanım kızlara du­ yurdu şimdiden... Yanında bir de Okul Müdürü var. Kız Meslek Lisesi’nin Müdürü... Onu da kaymakam gönderiyor.» «Anladım Baba!.. Hemen şimdi...» Telefonu kapatan Hurşit Ağa, camlı odanın önünde, içeri girmek için bekleyen Zeynel’e el et±i: «Kaç kutu bisküvit götürdün?» diye sordu, içeri girince. «Bir kutu!» dedi, «Nesrin bisküviti!» «Ulan insafsız, o kadar millete bir kutu bisküvit yeter mi? Bi kutu da yuvarlaklarından götür. Sabahtan beri aç açma çalı­ şıyor, köyün kızları!» «Başüstüne Ağam!» «Sonra çarşı içinde bir dolaş!.. Çipil’e bak, Şaduman bura­ lardaysa bana haber ver. Hani şu tüfeğiyle dolaşan avcı...» «Olur Ağam!» «Feyzi’de kimler var?.. Çamalan’dan kim gelirse haber vere­ ceksin bana. Bugün dükkân’da oturmasan da olur.» Sarı Memiş’in kahvesi dükkânın çok uzağında değildi. Başit Beyi sağma, oğlunu soluna alıp içeri girdiği zaman aşağılı, yu­ karılı tüm Akpelitli kızlar masalarda yerlerini almışlardı. Birinci posta, çaylar içildiği için yıkanan bardaklar ikinci kez doldu­ rulmuş, içmeyenlerin önüne konuyordu. Bir iki saat önce ka­ palı duran perdeler açılmıştı. İçeriye denize doğru alçalan gü­ neşin ışıklan rahatça girebiliyordu. Az önce hemen aym renkte Yıldız Karayel

145/10


görünen giysiler uçarı bir renk cümbüşü içindeydiler. Emekten, zaman bolluğundan değerini alan işlemeli giysiler, göze çarpa­ cak biçimde yer verildiği için, gereken seyircisini kolayca bul­ muştu. Altındaki yazıyı göz ucuyla okuyan Akif, kimin işi oldu­ ğunu anlayınca kızardığını kendisi bile anlamakta gecikmemişti. Bu durum Emel Hanım’ın bile gözünden kaçmamıştı. Muhtarm gelini Gülizar’ındı bu iş. «Göz nuru dökecek bol zamanları var kızlarımızın, gelinle­ rimizin!» dedi, Emel Hanım, «Bakın, Akif Bey, bu da çok ba­ şarılı bir sabahlık değil mi?» Akif’in adı geçiyordu tanıtmada ama İnebolu’dan gelen Kız Meslek Lisesinin Müdürüne gösteriyordu. Bu biraz da dolaylı yoldan tanıtma oluyordu. Kültürlü kadınlara karşı, onun pcşİD hayranlığı olduğunu bilirdi Emel Hanım. Bununla birlikte yal­ nız sabahlığı değil, biçip de diken yaratıcısını da tanıtmak göre­ vini önceden üzerine almış görünüyordu. «Gel bakalım Bayan Nazife Dağlı!» diye çağırdı, «İşini tanıt Meslek Lisesi Müdürü Güner Hanım’a! Önce bezinden söz ej; bize!» Nazife önceden yazıp da ezberlemiş gibi anlatmaya başladı. «Bu sabahlığın bezi, bizim köyün düzeninde dokunan bez­ lerinden bir örnek. Eskiden Yukarı Akpelit'te keten ekerlermiş. Bu ketenleri biçtikten sonra Deliçay'da yıkayıp tokaçlarlarmış... Sonra örekelerle eğirip iplik yaptıktan sonra düzenlere gerip dokurlarmış. Bu bezi Annem genç kızlığında dokumuş, annesinin düzeninde!» Emel Hanım’m bu işleri gerçekten çok iyi bildiği öğrencilerine de sevdirdiği anlaşılıyordu, Nazife’nin konuşmasından: «Düzene, yani tezgaha gerip dokurlarmış ama, bu iş kolay değilmiş. Çirişleme işi varmış, ipliklerin çirişlenmesi... Dokuma bittikten, yani bez dokunduktan sonra bu çirişlerin Karadeniz’in sularında yıkanıp Karadeniz’in güneşinde kurutulma işi do var­ mış! Bu bile ustalık isteyen bir iş oluyor bir bakıma.» «Peki sabahlığın yakası ve kolağızları...» dedi, Akif Kara­ man. .. «Sabahlığı diken Nazife, gelsin de işinin başında anlatsın!» Zekiye’yle Gülay’ın arasında hocasını saygıyla dinleyen Na­ zife rahat bir yürüyüşle askıdaki işinin başına geçti. «Şu yaka da... Kol ağızlan da bizim yerli bezimizden yapıl­ ma!» dedi, «Aynı bezin yeşil ceviz kabuğuyla boyanmışı...» «Çıkmaz mı bu boya?» dedi, Akif, yakayı incelerken. «Çıkar, çıkmasına... Ama bi çok boyanmış bezden daha geç çıkar!» Çevresine bakman Nazife, Emine’yi tutup çekti yanma: ♦Bakın!» dedi, Emine’nin bluzu da boyanmış bezden.. Geçen 146


sene dikmişti. Bütün yaz yıkayıp yıkayıp giydi. Benim sabahlı­ ğımdaki aynı renk...» Uzaktan bu konuşmaya kulak kabartan Hurşit Karaman: «Güzeeel!.. Çok güzel!» diyordu. Yalnız Emel Hanım biliyordu, bu «güzel»in kullanılma ne denini? Şaşılası bir güç vardı bu Nazife’de... Az ünce kardeşi Harun’la konuşurken de görmüştü onu, Çiçek’in yanında... Ne çabuk giyinmiş, süslenmişti. Yanaklarını boyamadığını biliyordu. Bu dirilik nasıl gelmişti yüzüne birden? Akif’le konuşurken coş­ kudan mıydı, yoksa belirli belirsiz utangaçlıktan mıydı, bu pem­ belik? Açıkçası güzeldi Nazife, hem de Hurşit Karamanın ağ­ zından kaçırdığı gibi, «Çok güzel!..» Akif, açığa vurulmuş, dile düşmüş ilişkilerden hoşlanmazdı. Şunun bunun dürtüklemesiyle uyandırılan bir ilgide, ne erkekçe bir coşku bulurdu, ne de bir başarı. Şu Emel Hanım, biraz da Baba’smın yönlendirmesiyle kendisini şu güzel kızın üzerine dü­ pedüz, göz göre göre itiyordu. Sanki yasal bir sevgili seçmiş­ lerdi elbirliğiyle kendisine... Akif böyle ilişkilere alışık değildi, bununla birlikte. Avını kendi yakalayanlardandı o. «İyi ama...» diye düşünüyordu, «Bu kızı, bu Nazife’yi de mi, aynı kişiler kendisine doğru itiyorlardı. Şu konuşma bile düzen­ lenmiş bir tanıtma değil miydi? Bu içtenlikle yaklaşmalar, bakar­ ken kızarmalar, sokulmalar... Açıkçası çok .hoşlandığı bir yaklaş­ ma oluyordu bu, İstanbul’daki, paralı tanışmalardan, buluşmalar­ dan çok daha içtenliği olan bir yaklaşma... İşte gene Emel Hanım, İnebolu’da tanıştığı Lise Müdürü Ba­ yanı ustaca Zekiye’nin işlerine doğru çekiyordu. Onları başbaşa bırakarak... Babası, Raşit Bey’le yarın Kaymakamla birlikte, ser­ ginin açılışına gelecek olan konuklara, «Kuyu Kebabı»nı tam zamanında yetiştirmek için alınacak önlemleri konuşuyordu. Yu­ karı Köy’den gelenlere, sergiyi düzenleyen kızlara da tattırmalıydı bu kuyu kebabından. Bu bakımdan dört koyun, evet dört koyun, az gelirdi. Kuzu kalmamıştı artık ... Bu kuyu kebabının da kuzusu güzel olurdu. «Kutiarım sizi!» dedi, Akif Karaman, «Geçen sene de gör­ müştüm işlerinizi ama, bu yılın işleri çok daha üstün. Hele sizin yaptıklarınız...» Bu köyde bir kızla ilk kez böyle bir konuşma yapıyordu. Kendisinden istendiği için miydi bu tür bir konuşma... Yoksa serginin arkasında babasının oluşundan ileri gelen bir görevi mi \erine getiriyordu? Zekiye’yle Emine gerilerden yetişip konuşmaya katılmışlardı. Gr.fur’un kızı, kendinden beklenmeyen bir rahatlıkla: «Bu sergiler çok bilgiler kazandırıyor bizlere!» dedi, «Ba1 anız çok ilgi gösteriyor sergi işlerine...» «Başarı sizin... Sonra Emel Hanım da çok bilgili bu işlerde.» 147


«Evet, öyle!» dedi Nazife, «Doğrusu çok seviyoruz Emel Hanım’ı... Her derdimizle yakından ilgileniyor. Bir de okul açılsa buralara...» Böyle bir şey aklının ucundan bile geçmeyen Akif: «Ne okulu?» diye sordu. «Bir meslek okulu... Daha olmazsa bir ortaokul... Bitirdik ilkokulu, öylece kaldık... Bol toprağımız yok ki ekip biçelim.» Nasıl kızlardı bunlar! Bu köyden de düşündüklerini rahatça söyleyebilen kızlar çıkıyordu demek... «Üstelik rahat da bırakmazlar ki bahçemizde bostanımızda...» «Kim?» dedi, Akif, «Kim rahat bırakmıyor sizi?» «Bu Akpelit’ten değil misiniz siz, neden bilmiyorsunuz?» Gafur’un kızı Emine: «Babanız!» diyecekti, «Hurşit Ağa!» diyecekti, dilini tuttu. «Yani...» dedi, «Mühendisler mi?» «Mühendislerin hepsi değil!..» «Ha... Şu mesele...» İçtenlikle güldü Akif... Biraz da babasına duyurmadan: «Bu konuda ben de Yukarı Akpelit’liler gibi düşünüyorum.» dedi Akif. «Demek babanız gibi düşünmüyorsunuz? Çok güzel doğru­ su... Ama, Babanız gibi düşünmeseniz de onun sözünden de dışarı çıkmazsınız!» . Selim’le yaptıkları tartışmalar gelmişti Akif’in gözünün önü­ ne... Selim, bu konuda kendisinden çok daha bağımlıydı. Baba­ sından çok babasının çıkarlarına... Bütün bunları burada konuşamazlardı, ilk kendini toparla­ yan Akif oldu. «Çok uzun sürecek bu konu...» dedi, «İsterdim bunları uzun uzun konuşalım, başka bir gün... Size şunu açık açık söyleye­ bilirim, yol konusunda ben Babam gibi düşünmüyorum. Yol aşa­ ğıdan geçmeli!.. Yalnız Akpelit için değil, Babam.için de kazançlı olur bu! Ne var ki Çamalan’dakiler ne isterse. Babam tersini istemeyi çıkarları için en uygun yol görüyor. Çok isterdim bun­ ları her zaman köylülerimle de görüşmeyi...» «Biz kadınların, kızların ne düşündüğüne kimse önem ver­ miyor küyümüzde!» dedi Nazife. Güldü Akif Karaman: «Varsın önem vermesinler.» dedi, «Siz kendinizi zorla dinle­ tiyorsunuz. Kayadibi’nde, dozerleri bile durdurdunuz!» «Bizim köyden... Topraklarımızın üstünden dozerleri geçirt­ memek için sözleştik!» «Ama bu yol geçecek!..» diyecek oldu Akif. İncecik kaşları birden çatılıvermişti Nazife’nin: «Hurşit Ağa’nın topraklarından geçsin!» dedi, «Aşağıdan... 148


Aşağı Akpelit’ten! Haksız değiliz biz!.. Bizim gibi düşünen Mü­ hendisler de var!» Şaşırmıştı Akif... önce kendisinden utanmıştı. Doğru bulduk­ ları bir konuda nasıl da direniyorlardı! Bu inançları için savaşı­ ma hazırdılar. Ya kendisi ne yapıyordu. Bütün gün yaptığı neydi, şu köy yerinde? Bir kitap mı karıştırıyordu? Sürekli bir gazete getirtip göz mü atabiliyordu? Düzgün giyinmekten başka ne özentisi vardı? Öğleden sonra kendi gibi birini bulup viski iç­ mek de bir iş miydi? Konuğunu salonda dolaştırıp aynı yere getirmişti Emel Ha­ nım. Emine’yle Çiçek de arkadaşlarından ayrılmış, Nazife’nin yanma sokulmuşlardı. Sergiden konuştuklarını bildikleri için ka­ tılmakta hiçbir sakınca görmemişlerdi. «Evet Akif Bey!» dedi, Emel Hanım, «Akpelit'li olarak size bir görev düşüyor. Keten ekimine yeniden başlamak... Tavan arasına kaldırılan «düzen»leri yeniden kurmak... Yarın Kayma­ kama açacağım bu konuyu... Ziraat Bankasından Akpelit’liler için kredi sağlanmasını isteyeceğim.» •Bunu Baba’ma açsak...» Kuyu kebabı şişini yürürlüğe koymak için Zeynel’le kasap Nail’i çağırtan Hurşit Karaman: «Bakıyorum.» dedi, «Beni dilinizden düşürmüyorsunuz. Az önce şu Hanım kızımız yoldan mühendisten konuşuyorlardı sanı­ yorum... Evet er geç açılacak yol... Başlanmış iş yarım kalmaz!..» Nazife kendini toparlayıp bir çıkış yapmayı düşünürken Emel Hanım: «Bu yörenin bezlerinden söz ediyorduk.» dedi, «Keten eki­ mine önayak olsanız da yeniden canlandırsak...» «Bunu ben de düşünüyordum, ne zamandır. İsterseniz bu yıl beş dönümlük bir toprağı bu işe ayıralım.» «Keten ipliği eğirmek için bir makine, Almanya’dan...» diye gerisini tamamladı Meslek Lisesi Müdürü... «Neden olmasın...» Bir masayı çevirmişlerdi. Artan bisküvileri bir tabağa dol­ duran kızlar, ocaklıkta kaynattıkları çaydanlıktan çay dolduru­ yorlardı bardaklara... Yukarı köye gidecek olan kızların bir bölümü, aşağıda, yakınlarının evinde kalacaktı. Ancak üçü beşi yukarı köye çıkacaktı. Onlar da kendilerini götürecek olan ya­ kınlarını bekliyorlardı kapıda. Bunların arasında Çiçek’le Nazi­ fe de vardı. Yıbıl A rifin karısı, arkasındaki küfeyle kapıda gö­ rününce Çiçek’le arkadaşı sarıyazmalarını örtünmüş bekliyorlar­ dı. Nazife, kapıdan çıkarken Emel Hanımı selamlamak için başını masanın çevresinde oturanlara çevirince Akif’in bakışlarıyla kar­ şılaşmıştı, ya da öyle sanmıştı ilkin. Gülizar’a yiyecekmiş gibi baktığını hemen anlamıştı. Emel Hanım’a: «Hoşça kalın!» dedi, «Yarın erkenden burdayız Hocahanım!» 149


«Güle güle kızım! Geç kalmayın, yapacak çok işlerimiz var daha.» YİRMİ «Çok vaktimiz var daha!» dedi. Makinist Hayri, «Hemen motora dönersek çimento çektirir bu adam bize!.. Gel, seninle Feyzi'ye girelim!» Doğrusunu aramak gerekirse böyle bir öneriyi, Harun dü­ şünüyordu. Buğun onu kendine daha yakın bulurken, daha çok çekinmek, saymak gereğini de duyuyordu. Biliyordu onun Şemsi Ustayla neler konuştuğunu. Bartın Bankası’ndan para çektiğini, bu parayı nereye, kimin için verdiğini de biliyordu. Her ikisi do bunu açığa vurmayacak olgunlukta kişilerdi. «Seni bilmem amma...» dedi Hayri, «Biraz içmek istiyor ca­ nım. Bi hafiflik var içimde, bi yük kalkmış gibi omuzlarımdan!» «Çok iyi oldu.» dedi, «Çok iyi düşündün!» Neydi iyi olan? Çok iyi düşünülen neydi? Hep Çiçek’i düşü­ nüyordu oysa... Ne kadar güzeldi Çiçek. Ne kadar açık düşün­ celiydi. Nasıl yetişiyordu bu kızlar?.. Bilirdi Harun, bu yörede kızların, erkeklerden çok daha becerikli, çalışkan, anlayışlı ol­ duklarını. Okulda sınıfın en iyi öğrencisi Hanife’ydi... Ateş gibi bir kızdı. Şimdi Kartalda bir gemi yapımcısının karısıydı. Gün olurdu, şaşırtırdı kurstan yetişme öğretmeni. Yılardı Bilal Hoca ondan. Soru sormaması için bütün gün yıkardı kaşlarını. Ama Hanife ne yapar yapar, «Öğretmenim.» derdi, «Bir gün bizjm evimize de elektrik gelecek mi? Bizim de televizyonumuz, buzdolabımız olacak mı? Biz de otobüse binip İnebolu'ya gidecek mi­ yiz?» Şimdi hepsini bulmuştu Hanife... Hem de daha çoğunu. Derdi bitmiş mi oluyordu, o zaman?.. Çiçek’in de Nazife’nin de Hanife gibi buzdolabı, televizyonu olacak mıydı? Nedense çok kalabalıktı Feyzi’nin lokantası. Ahçı dükkânlığmdan çıkmıştı son aylarda... Bayağı lokanta olmuştu. Şu sergi bile Akpelit’e bir canlılık getirmişti. Sonra yol için gelenler, gidenler... İçki izni bile almıştı, Bucak’tan... Başefendi, arada bir uğruyordu, bu yüzden. ♦Madem ki hükümet çıkarıyor bu mereti... İçmesi neden ya­ sak olsun!» diyorlardı. Öyle ya... Yasaklayıp gizli içirmek daha mı iyiydi. Köy yerinde içmek isteyen, nasıl olsa içecekti. «Kefal fırın» dedi, Feyzi... «Yesin millet!.. Üç kefal verdim fırına!. Yeşil soğanlan... Bir de yeşil salata yanma... Tamam mı?» «Şişeyi de açınca tamam!» dedi Ayvaz'm Nuri. «Kör Cemal’in ağma vuruyor bu kefallar, şaşkınlıktan... Acıyor bize de.» 150


Dipteki masalardan biri Feyzi’nin dalma basmak için: «Bodur Ali’ye ne zaman girsem gümüş balığı!» dedi, «Doğru tavaya silkeliyor ağdan...» «Layıktır sana.» dedi Feyzi, «Ben müşterime balığı ayıklar da yediririm. Sen paranla şey yemek istiyorsan. Bodur Ali ne yapsın!» «O kendisi için tavasını yapıyor ama, alışmış bir kere Çamalan’lılar!.. Tiryakisi olmuşlar, bok yemeden duramazlar!» «Hop!.. Hop!.. Buraya kadar!.. Çamalan’a laf yok!» Dönüp baktılar Cafer Kaptanla iki kafadarı... Belediyede çalışan Zühtü’yle Seyyar Şükrü... Bunların üçü bir araya geldi mi Hafız’ın karışık bir işi için bilgi toplamaya gelmiş demekti. Hafız’m ne işi olabilirdi Akpelit'te? Tabanca yapımevinin basıldığı çoktan duyulmuştu buralarda. Cide’ye yirmi dört saatte zor gi­ dilir gelinirdi ama, orada olup bitenler iki saatte duyulurdu. Üstelik kimse de telefon konuşmalarına güvenmezdi, araya ya­ bancı kulaklar girdiği için. Cafer Kaptan’la, Hayri’nin babasının bir motorda çalıştığı Bodur Ali’nin orda konuşulmuştu. Baba dostu olduğunu düşü­ nen Makinist Hayri zorlama bir buyur çekti, onlara. «Sağol!» dedi, Cafer Kaptan, «Sandaldan indik. Öyle bi acık­ tık ki denizde. Keyfinizi bozmayalım.» Boşalan köşe masasına geçtiler. Geçer geçmez de seslendiler, ocağa: «Bak arkadaşım!» «Buyur Cafer Abi!» «Tencere yemeğin varsa tenceresiyle getir, koy önümüze! Bol ekmeği de eksik etme. Şu yol açılmadı gitti. Motor çalış­ madı, küreğe kaldık. Çek Allah, gitmez!» Başka zaman olsa, Hayri, «Motoru bir de ben göreyim!» derdi. Bi karışık işin içinde oldukları belliydi. Motor bozulduysa, geri dönebilirlerdi, tatlı bir gün batışı onları Bodur’un oraya rahat atabilirdi. Demek işleri vardı burada. Motorları çalışsa belki Cide’ye de yollarım uzatacaklardı. Hayri getirttiği rakıyı bardaklara boşaltırken, Harun’a: «Ne adamdır bu Cafer Kaptan!» dedi, «Motor bozuk diyor ya... Kulak asma sen! Kaçakçılık yaparken, yani senin yaşla­ rındayken öğrendik bu kolpoları... Motor saat gibidir. Bi dal­ galan var burda... Karşı taraf kim? Ya jandarmadır... Ya... Bun­ ların karşı tarafı olsa olsa... Hurşit Ağa, Raşit Bey... Akif... Tamam!.. Hurşit Ağa’nın Aydos’taki adamlarına yaptırdığı ih­ barın karşılığı verilecek buralarda... Verilmezse bu dereden bir daha balık avlayamaz. Hafız Esat... Bitmez onların şamatası... Kaçakçı kaçakçıyla dost olmaz ama, İstanbulluların kibarca bi sözü vardır. Sırça köşkte oturan komşusuna taş atmaz, derler. Bunlar hem atarlar, hem de kendi sırça köşklerini Vidin kalesi 151


sanırlar... Şu kadehi de Baba’mn şerefine içelim! Az bulunur adamdır Şaduman Amca... Şerefe!» «Hiç babamın şerefine içmemiştim!» dedi, Harun, «Şerefe!» «Bundan sonra oturup içemem onunla. Eskilerin çok iyi bil­ diği bi Babam vardı, Karadeniz aldı onu. Ama onun yerine bir Baba buldum, eş dost sayesinde! Artık babasız sayılmam. Bu bakımdan senin arkadaşınken kardeşin oldum. Bi hane halk) sayılırız artık! Ne dersin?» «Öyle oldu Hayri Ağabi. öyle oldu, diyorum ya, ne olup bit­ tiğinden daha tümüyle haberim yok! Herhalde çok iyi şeyler oluyor!» Bunları söylerken hep Çiçek’i düşünüyordu. Birikmiş parası olacaktı onun da, bankalarda. Askerden daha yeni dönmüştü. Üç beş kuruşunu da annesi çekip alıyordu elinden. Bir kuruş parası yoktu. Annesi alıyordu da, ne yapıyordu? Yetişkin kızkardeşi vardı, ona harcıyordu. îşte sergide askıya çıkan en iyi, en pahalı işler Nazife’nindi. Gelinlik kızın şerefiydi tüm bunlar. «Şerefe!» Birden yapışmıştı bardağa, içiyorlardı. Şerefe içiyorlardı. Ki­ min şerefine! Kendisi biliyordu kızkardeşinin şerefine içtiğini. Hayri, Makinist Hayri de biliyor muydu? «Bir gün ikimizin de ayrı ayrı evlerimiz olacak, deniz kıyı­ sında... Bartın’dan çimento yükleyeceğiz kendi motorumuza, ken­ dimiz için. Demir getireceğiz Karabük’ten. Bartın’da Necmi Ağa­ bey var. Bu işlere bakıyor! Necmi Ergi.» «Tanırım!» dedi. «Tam bir iş adamıdır. Adam tanıyacaksın!.. Bankada paran olmuş, kıymeti yok. Ne var ki kendini tanıtmak için de elinden paranın gelip geçmesi gerekiyor. Balık gibidir para... Korkut­ mayacaksın!.. Hadi içelim, şerefe!» «Şerefe!» «Zamanında tavaya koymazsan kokar bu mübarek!.. Biraz gecikecek mi pişirmen, tuzlayacaksm! Borç nedir biliyor musun? Balığı tuzlanmadan saklamaya kalkışmaktır. Er geç kokar değil mi? Hadi nasıl olsa denize çıkıyoruz. Rüzgâr alır götürür... İçe­ lim!» «Şerefe Hayri Ağabi!» «İnsan paralı olabilir ama, şeref dedikleri başka şey!.. Bak Hurşit Ağa’ya. Dağ taş onun, parası, pulu gani. Hafız da öyle!.. Nasıl olmuş da para sahibi olmuş bunlar? Biz bilmezsek bu­ nu, kimse bilmez bu yeryüzünde. Daha sen Yediveren’e geçme­ miştin. Motor Büyükdere’de şamandıra’da bağlı. Telefon bekli yor, bu Raşit Bey bi yerden! Biz de ondan bi işaret bekliyoruz, kıyıdan. Elini salladı mı çözeceğiz çimayı. Boğazdan, doğru Ka­ radeniz’e! Bakıyorum gün batıyor ama, kötü batıyor. Hava top­ luyor, belli!.. Gene yunan gemisine bordalayacağız Karadeniz’de. 152


Yunan gemisi hava bozacakmış, yıldız karayel patlayacakmış umurunda mı! Aldık işareti sonunda rıhtımdan... Fayrap!.. Bili­ yorsun Yediveren çift motorlu... Biri istop etse İkincisi alesta! Boğazdan çıktık amma dalgalar uçan kuşu kapıyor havadan. Der­ ken motor, Çıfı... Çıfı... Çıfı... İstop!.. İkincisini Boğazdan çı­ kar çıkmaz denemiştim, saat gibiydi, çekerim ipini, ateş al­ maz! Yunan gemisi yanımızda bitmez mi? Taktık kancayı, aldık attığı çımayı... Baştan kıçtan bağlandık, sıkı sıkı... Vinçler baş­ ladı viraya. Sandıklar döne döne, iniyor, gecenin karanlığında, bizim Yediveren’e...» «Viski mi, tabanca mı?» «Mermi de var, tabanca da... Kaptan, kör Bilal o zaman... Tabanca oldu mu dayanamaz. Yirmi tonluk motora otuz ton tabancayı kor da kor! Almam demez. Haydi Kaptan, dedim, ba­ şını kaldır da biraz yukarı bak! Nasıl olsa Gideros’a boşaltaca­ ğız diyor. Seninki rahat!» «Eee motor çalışıyor mu?» «Yük alırken girdim içeri, ilk bozulan motoru yola koydum biraz. İkincinin ellemedik yerini bırakmadım, aah!.. Makine de­ ğil bir yığın hurda. Kefken açıklarındayız, Gideros’a bi sekiz on saatlik yolumuz v ar... Derken koptuk yunan gemisinden. Dalgalar kıçımızda. Pervane, dalga vurdu mu boşta dönüyor: Kaptana dedim, oldu olacak, aç yelkeni! On, oniki mile yol de­ miyoruz. Böyle havaların bir iyiliği var, jandarma botu gözük­ mez ortalarda... Ertesi sabah gireceğiz Gideros’a... J. 25 Gideros koyunda değil mi? Kaptan dürbünle baktı, dümen, alabanda!..» «Açtınız motorun başını... Doğru Köseli altına.» «Boşalttık ertesi akşam kuma. Boş motorla girdik Deliçaydan içeri...» Rahatlamıştı Harun, sanki karaya çıkmış da Bodur Ali’nin meyhanesine girmiş gibi hemen yapıştı bardağa: «Sağlığına Ağabi!» «Sağlığına!» Makinist Hayri bardağını masaya bırakıp ağzına attığı barbunyanın kıtır kıtır olmuş başını çiğnerken gözü karşı masa­ dakilere ilişmişti. «Tanır mısın şu masadaki gemicileri?» Başını çevirip bakan Harun: «Tanımaz olur muyum.» dedi, «Yediveren’in bizden sonraki adamları. Biri Civelek Uğur... Yanındaki de senin yerine giren Mehdi, makinist... Arkası dönük olan...» «Onu da tanıdım Habeş Halit... Dur be... Başlarındaki, Murat Kaptan değil mi?» «Evet! Murat Kaptan!..» «Olduğu gibi Yediveren’nin adamları... Bunların gözü kapıda gibi... Dönüp dönüp bakıyorlar...» 153'.


«Yavaş!...» Dükkanın patırtısı durunca sesleri bile duyuluyordu. «Belli!» dedi, «Bunlar birini bekliyorlar. Uğur çıktı kapının önüne. Birisiyle konuşuyor. Bu kez de Harun dönüp baktı ka­ pıya!..» «Evet.» dedi Harun, «Kapıda Zeynel’le konuşuyor, Civelek Uğur...» «Tadı kaçacak gibi geliyor buranın, bana. Bir masada Cafer Kaplan’ın adamları, bir masada Hurşit Ağa’n ın... Nasıl olur da, bir araya gelir bunlar!.. Kurt gibi de bakıyorlar birbirlerine. Bakar mısın Feyzi Usta!» «Duymadı!» dedi Harun. «Kalk da söyle, hesabı getirsin!» Harun kalkmış. Feyzi hesabı topluyordu, ocağın yanında... İş uzayınca hesabı ödemek üzere kalkan Makinist Hayri, kapıda Eclim Soylu’yu görmüştü... Bir de yanında Antepli Rasim vardı, arkasında da Urfalı Şakir... Masanın boşaldığını sanıp ken­ disinden yana geldiklerini görünce durdu. İster istemez, «Buyrun Selim Bey!» demek zorunda kalmıştı. Son defa Bodur’un meyhanesinde hesaplan ödediğini anımsayınca: «Bak Feyzi Usta.» diye seslendi. Üzerlerine gelmişlerdi. Kal­ kıp f idemezdi artık. Harun’dan boşalan sandalyeye yapıştı: «Buyrun şöyle!» dedi, «Bak Harun, getir şu sandalyeleri!..» Harun, iki sandalyeyle dönünce. Selim Soylu’nun kararsızlığı değişivermişti: «Merhaba, arkadaşım.» diye uzattı elini. Selim Soyluyu, buralarda sık görmediklerinden kuşkuyla ba­ kıyorlardı Akpelit’liler. «Bak Feyzi! Temizlesinler şu masayı!» Ocaklıktan bir saattir çıkmayıp sağa sola çırağı Haşim’i gönderen Feyzi, fırlayıp gelmişti: «Hoş geldiniz.» dedi, «Haşiiim. Sabunlu bez getir! Sil şu masanın üstünü!» Yarı dolu, yarı boş bardakları üst üste koyup kaldırmıştı masadan. Çırağı iki ayrı bezle gelmişti. Sabunladığı bezle sil­ miş öbürüyle kurulamıştı masanın üstünü. «Hepimize birer porsiyon Barbunya! Bir şişe de rakı... Ku­ lüp... Bol salata... Sandalla geldik. Kaynıyor sanki istavrit... Ço­ cuklar, kıyıdan oltayla tutuyor! Görülm em iş şey! Barbunya da öyle. Taşdibinde, bizim çocuklarla ufak bir kahvaltı yaptık. Ayancıklı Halil buğulamasını yapmış... Rakı tereyağı gibi gidi­ yor, barbunyayla. Hayri Ustacığım, Çapar Yusuf’un Selamet’ine geçmişsin!.. Sen de... İkiniz de iyi etmişsiniz. Ne vakit isterseniz Soylu’da yeriniz hazır! Biz insan değeri biliriz... İnsan dediğin, sözüne güvenilir kişi demek.» 154


Gerekirse masadan kalkıp gidebilmek için durumu açıkla­ mak zorunluğunu duymuştu Hayri: «Bildiğin gibi...» dedi, «Selamet’e girdik ikimiz de... Bartm’can geldik, çimentoyla, iskelede boşaltıyorlar...» «Gördük!..» dedi, «Kaptanla da konuştuk... Tomruk Ömer'le... Bizdeydi bir ara Tomruk... İnce işlere pek aklı yatmaz... Hâzâ tomruktur haaa!.. İnsan çimento taşıyarak da ekmek parasını çıkarabilir, değil mi ya!.. Karadeniz kimi aç bırakmış ki... Bakar ki millet kahvelerden çıkmıyor, karaya hamsilerini bile çıka­ rır, yesin millet, diye! Ne Karadeniz’dir o!» Harun masaya konan büyük şişeyi almış, bardaklara üleş­ tiriyordu. Beş bardağa koyunca şişede damlası kalmamıştı rakı­ nın. «Haydi içelim!» diye yapıştı bardağına Selim Soylu, «Kara­ deniz’den ömrü boyunca uygun hava bekleyenlerin şerefine içer m! »

feyzi’nin ızgarasında barbunyalar dizilmiş olacak ki bir ya­ nında soğan, bir yanında limon, tabak tabak taşıyor, herkesin ı nüne koyuyordu. «Buyrun uıkadaşlar, sıcak sıcak!» dedi, Selim Soylu, «Bar­ dakları da unutmayın!» Sıra sigaraya gelince karşı masaya ancak bir göz atma fır­ satı bulabilmişti Selim. Civelek Uğur’la göz göze gelince daya­ namadı, tüm önlemleri bir yana bırakarak: «Merhaba Uğur!» dedi, «Demek karaya çıkacak zaman da bulabiliyorsun, öyle mi?» «Ooo!.. Hoş geldin. Selim Abi!» dedi, yeni görmüş gibi, «Ara sıra motordaki arkadaşlarla çıkıyoruz böyle!.. Feyzi Abi’nin bu­ rası, buluşmak için en uygun yer!» Masada oturanların tümü de Yediveren’in adamlarıydı, de­ mek... Bunları Akif mi göndermişti buraya, yoksa Raşit Bey mi? Şu Mehdi’yi tanırdı. İş istemeğe gelmişti, yazıhaneye. Pek gü­ venilir kişiden sayılmazdı. Suçlu suçlu başını önüne eğiyordu. Murat Kaptan selam vermek zorunda kalmıştı: «Merhaba Selim Bey!» dedi, «Eh çocukları biraz eğlendire­ lim diye getiriyoruz ara sıra...» «İyi ediyorsun! Biz bile kalkıp geliyoruz Çamalanlardan... Geçen hafta bizim peder de buradaymış tüm Çamalanlılarla... Bereket versin dışardan gelenlere Feyzi Abi, Ağa’lık yapıyor da konuklar aç kalmıyor!» Bu açıktan açığa Hurşit Ağa’ya dil uzatmaydı. Yalnız mo­ torunda çalışanlar değil, tüm masalarda oturanlar anlamışlardı. O gün ortalarda görünmemesinin nedenini yeniden düşünmeğe başlamışlardı. Hafız Esat da, oğlu da hiç laf altında kalmaz­ lardı. Herhalde biraz tahsilli oluşlarından diye düşünmüş ola­ bilirlerdi. Allahın kelamını ezberlemek kolay iş değil, doğrusu. 155


Şimdi aklında tek suresi kalmasa bile eskiden bir derin hoca­ nın önünde Tanrı kelâmım güldür güldür ezbere okumasa ona, «Hafız» mı derlerdi? İyi ama bunlar baba oğul, bu Akpelit’e neden sık sık gel­ meğe başlamışlardı. Bu Hurşit Ağa, oğlu Akif’le Çamalan’lılara pes mi etmişlerdi. Meydanı onlara bırakıp Akpelit köylülerine şalvarlık basma satmakla mı geçineceklerdi, bundan sonra?.. Yoook!.. Hurşit Ağa öyle kolay kolay pes edeceklerden de­ ğildi. Pelit ovasındaki mağarayı jandarmaya darma duman et­ tiren kimdi? İhban yapan Yılık Ziya mıydı sadece... Yılık Ziya görünse de kaçakçılıktan geçinen bir Ağa, başka bir Ağa’yı sı­ radan bir adam gibi ele vermek istemiyor muydu? Erkeklik miydi bu, yoksa Ağalık mıydı? Şu masada oturan Yediveren’liler, Mal Sahiplerinin yaptıkları kötü davranıştan hiç mi eziklik duymu­ yorlardı? Bu Uğur’un sinsi sessizliği, göz göze gelmemek için başını çevirmelerinin altında yatan, bu yıkıntı olamaz mıydı? Düşünüyordu Selim, o gece patalyede şu Uğur denilen ge­ mici, bir görevi üzerine almış değil miydi? Neydi bu görev, Akif’e, ya da babasına bir haberin iletilmesi... Onun bu isteği, ikisine, ya da ikisinden birine duyurulmuş muydu? Bunu sor­ mak hakkı değil miydi Selim Soylu’nun? Bu akimdan geçenleri, onu çağırıp da mı sormalıydı, yoksa açıktan açığa mı? Her iki durumda da bu gemici parçasına önem vermiş olmaz mıydı? Selim’in sorunu Uğur’la değildi ki ona değer vermiş olsun! En azdan kendi düzeyinde olan Akif’le, babasıyla aynı düzeyde olan Hurşit Ağa’ylaydı sorunu. Uğur’un kendinden yana baktığı bir anı yakalar yakala­ maz: «Aferin, Uğur!» dedi, «Aferin! Sözünde durduğun anlaşılı­ yor.» «Söyledim.» dedi Uğur, «Yerine ulaştırdım.» «İyi ettin, aferin!» Masasında uzaktan yakından tanışlar olduğu halde bir kı­ pırdanma olmamıştı. Bu suskunluğu çok anlamlı bulmuştu Se­ lim Soylu. Kurcalamanın bir anlamı yoktu. Böyle durumlarda yanındaki Şakir’le Rasim’e güvenirdi. Babası bile her ikisinin yürekliliğinden, bu durumlarda yol yordam bilmelerinden ya­ rarlanırdı. Her bakımdan güvenilir kişilerdi doğrusu. Makinist Hayri, bu masaya kısılıp kaldığını daha yeni an­ lıyordu. Oyuna getirilip fedayi yerine konmuş da olabilirdi. En doğru davranış, kalkıp gitmekti ama, yapamazdı bunu. Bir gece Bodur Ali’nin orda bir masada oturup içmişlerdi. Ayrılırken de Harun’la, Feyzi’ye çağırmak zorunda kalmışlardı. İşte gelmişti Selim de. Bodur’da nasıl parayı Selim vermişse burda da ikisi 156


vermeliydi. Racon bunu gerektirirdi... Hele kalkıp gitmek hiç sığ­ mazdı erkekliğe. Bir ara lokantada birden ses kesilivermişti. Tüm masalarda oturanlar bir şeyler düşünür gibiydiler. Kadeh bile kalkmaz ol­ muştu. Yemeği tencereyle isteyenlerin ellerinden çatal da, düş­ müştü kaşık da... Cafer Kaptan, Selim’le göz göze gelecek bi­ çimde oturmuştu. Bunu Makinist Hayri, daha yeni yeni anlıyor­ du. Yediveren tayfası da öyle... Bu Cafer Kaptan herkesin bil­ diği gibi. Hafız Esat’ın her türlü işte kullandığı çok yakınların­ dan biriydi. Uğur Dallı, masaları gözden geçirdikçe bu karşılaşmanın patelye konuşmasından çıktığını anlamıyor değildi. Her iki top­ luluk için de ayn bir değeri olduğunu biliyordu Akif’e ilettiği sözlerin. Bir korku sonucu abartılmış bir gevezelik olmadığı or­ tadaydı işte. Akif Karaman’m gelip görünmesinin tam zamanıy­ dı. Selim de Uğur da başka türlü düşünmüyordu. Bu üç masa­ daki adamların onun isteği üzerine bir araya geldikleri bir ger­ çekti. Olandan bitenden Hayri’yle arkadaşı Harun’un haberi ol­ masa bile şu karşılaşmanın bir düzenleyicisi aranırsa ancak Se­ lim olması gerekirdi. Hayri, çok kötü durumdaydı. Harun'la birlikte kendisi de burada bulunuyorsa Selim’in hatırı içindi. Ne olursa olsun öylesine kısılmıştı ki kıpırdamak bile elinden gelmiyordu, özür dileyip kalksa... Sefere çıkacak­ larını söylese... «Hadi Hayri Usta, içelim! Harun kardeş, haydi, iyi günlere! Rasim Abi, Şakir Abi. Daha fazla beklemenin manası yok, değil mi? içelim de şunları, kalkalım! Haydi şerefe!» «Şerefe!» Makinist Hayri bardağını sonuna kadar içip masaya bıra­ kırken: «Evet!» dedi, «Kalkıp gitsek iyi olur. Aklınıza bir şey gelme­ sin. Selamet boşalır boşalmaz, demir alacağız.» «Doğru Bartın’a değil mi?» dedi Selim, «Ne güzel, bir mo­ torun iskeleden çimayı çözünce nereye gideceğinin belli oluşu! Ama ben yapamam bu işi. Yol sıra gidip çay sıra gelmek be­ nim yapacağım iş değil! Tonu şu kadar liradan şu kadar ton çimento taşımak, giderken de Cide iskelesinden Akyıldız’ın ke­ restesini yüklemek iş değil! İnsan bir yerden kalkıp bir yere yanaşınca ne kazandığını, ne kazanacağını ancak pabuçları gi­ yerken anlayabilmeli!.. Harcarken de öyle!.. Hayri Usta karde­ şim, kumarcıyım ben! Kumar oynamışsındır, bilirsin değil mi?» «Onu da yapmıştım bi zamanlar...» «Ben ortaokuldayken bile kumarcıydım. Kumarcı ya hep, ya hiç demezse kumarcı olmaz. Her kaçakçı bir kumarcıdır. Za­ ten kaçakçılığın özünde kumar yatar. Sen beş milyon liralık tabancanın funda denize edildiğini gördün mü? Ya da iki ye­ 157


diliyle rest görür gibi beş milyon lira rüşvete peki dendiğini? Benim evlenmem de böyle olacak biliyorum! Birinin ya restini görcceğim iki asla, ya da kentle rest çekeceğim!» «Bir de şu biçim kaçakçılar var, buralarda!..» diye başladı Makinist Hayri, «Hiç konuşmadan iş yapanlar... En başarılı olan­ ları da bunlar oluyor. Onlar adına iş görenler bile meyhaneler­ de konuşmuyorlar... Hep kulaktan kulağa... Hani bir söz var­ dır, Köroğlu’nun ünü gider iş görür, kendi gider dayak yer, aiye... Ünü kulaktan kulağa gidenler kazanıyor bu işlerde!» Kapıda görünen Zeynel’in hangi masaya gideceği bir sûre anlaşılamadı. Kendisi bile henüz kestirememiş gibiydi. Yedivcren’in Kaptan’ına bir göz attıktan sonra Selim Soylu’ya yönel­ mişti. Masasında bir süre dikildi Selim’in. Dışarıya çağrılacağını sananlar, Zeynel’in, kulağına eğildiğini gördüler. Söylediklerini ancak Selim duyabilmişti: «Eğer çok gecikmeyeceksen, Akif Abi, sizin motorun orda bekliyor!» Yanıt beklemez gibiydi. Haberi göndereni de getireni do rahata kavuşturmak için bu isteğin hemen yerine getirilmesinin bildirilmesi gerekirdi: «Peki!» dedi, biraz da ordakilere duyurmak için, «Hemen kalkıyorum, beklesin!» Makinist Hayri rahatlamıştı. Hesabı görmek için kalktı. S'j lim, bu kalkışın ne anlama geldiğini bildiği halde, «Müsaade et!» demedi. Konuk olarak içmek daha da işine geliyordu, şu nazik gece için, Yalnız kapıdan çıkarken: «Sağol!» dedi, «Çok zahmet oldu. Bizim sandal şurda, çayın ağzında. Sizin Selamet de iskelede değil mi?» «Şimdilik öyle!» dedi Hayri. «Arele bi durum yoksa, size şu bir iki dakika içinde bir işim düşecek!» «Ne işi?» «Sizi karışık bir işe sokmayacağımı bilmenizi isterim. Yalnız birkaç dakikanızı alacağım, o kadar!» «O kadarsa hazırız!» Karaya çekili motorundan yana bir göz attı, iki karaltıyı sezmekte gecikmediler. Selim Soylu: «Bekleyin, bi dakka!» diye ayrılmıştı tek başına: «Akif!» diye seslendi karaltılardan yana. «Gel!» diye bir yanıt geldi ileriden. «Merhaba!» «Merhaba Selim! Hazırlıklı geldiğini sanmıyorum!» «Aldanıyorsun, istediğin beşyüz tabancayı hemen vermeğe Iv'7irım!» «Tamam verebilirsin!» «Kaporo!» 158


«Böyle bir şey söz konusu mu aramızda?» diye küçümsüyerck sordu.

«Bundan sonra öyle!» dedi Selim. «Biz babalarımız gibi olmayacaktık, değil mi?» «Henüz sağlam bir kanıt yok aramızda. Kaporoyla başlaya'¡m biz!» «Sana mı vereceğim kaporoyu?» «Veremez misin?» «Bana güvenmeyen kişiye ben nasıl güveneceğim!» «Öyleyse güvenecek birini buluruz!» «Kim?» «Hayri Usta, ya da arkadaşı, Harun! Nazifenin kardeşi!» «Fazla ileri gitmiyor musun?» «Hangimiz?» İkisi de sustular bir süre. «İş tabanca meselesi değil!» dedi, Selim, «İş ikimizin sorunu! Biz babalarımız gibi davranmayacağız. Hurşit Ağa, kişiliğine ya­ kışmayan bir iş yaptı. Bunu Hurşit Ağa’nın Baba’ma yapacağına aklım yatıyor. Ama sen bana yapamazsın! Bunu da biliyorum. Baban, Babamdan beşyüz tabanca istemiş. Hem de yapım yerini ihbar ettiği gün. İşte bu yaptığı kalleşlik! Ama Babam söz ver­ diği beşyüz tabancayı vermemiş bu olaydan sonra... Ben sana veriyorum!» «Ben de alıyorum!» «Kaçtan veriliyor, biliyoruz. Yarı parasını kaporo olarak is­ tiyorum. On dakika sonra malı elinde bil!» «Mal nerde?» «Henüz Baha’ndan daha dürüst bir alıcı olduğuna inanmış değilim. Ne var ki on dakika sonra teslim edecek durumdayım, en azdan on dakika... Sakınca görürsen uzatabiliriz de...» Uzunca bir düşünme süresinden sonra: «Blöf yapmıyorsun ya!..» dedi Akif. «Denemen için blöfü görmen gerekir.» «Peki! Beşyüz tabancayı şimdilik, elliye indirelim! Y an tu­ tarı kaporo olsun!.. Şu anda yanımda o kadarı var. Çağır Ha­ run’u, vereyim!» Akif Karaman, Harun’un gelişini adamlarının arasında bek­ lemeyi daha doğru bulmuştu. Birçok şeylere inanamadığı bir ya­ na, yapımevi baskınına karşılık bir oyun bekleyebilirdi Selim’den. Baha’sının tertiplediği bir oyun... Harun, Hayri Usta’yla birlikte gelmeğe razı olmuştu. Akif Karaman: «Sana tam yüzyirmi beş bin lira veriyorum.» dedi, «Bu para sende on dakika kalacak, on dakika sonra ben Selim Soylu’ya ver deyince vereceksin! Tamam mı?» «Tamam!» 159


«Saymak istemez! Eksiğinden sorumlu değilsin!» Gazeteye sarılı iki paket çıkardı, iki arka cebinden. Paketin kulakları kesikti, binlikler uçlarından belli oluyordu. «Tutarının yarısı!» dedi Akif Karaman, Selim’in yüzüne ba­ karak alacakaranlıkta. «Üstünü bir hafta içinde ödeyeceğine inanıyorum!» dedi. Se­ lim. «Ödemezsem?..» •Değmez mi bu kadar para seni denemeğe.» «Sağol!» dedi, «Güvenini yitirmemişsin, bana karşı!» «Biz Baha'larımızdan daha güvenilir kişiler olmalıyız. Yaptı­ ğımız işin inceliği, böyle olmamızı gerektirir.» «On dakikalık zamanın var.» Selim, Selamet’in gemicilerine döndü: «Beş dakika burda bekleyin bizi!» dedi, Şimdi geliyoruz!» Elli altmış metre ilerde üzerinde Karabatak yazılı beş altı tonluk bir sandal duruyordu, feleklerin üstünde... Cafer Kaptanı adamlarıyla getiren sandaldı bu. Baş üstündeki kapağın halka­ sına yapışıp açan Selim: «Eğil de baki» dedi, «Tabancalar içerde! Bu sandal Feyzi’nin meyhanesi kapanana kadar kalacak burda! Gönder adam­ larını alsınlar!» Eğildi baktı. Bir şey göremeyince elini uzatıp yokladı paket­ leri. Açtığı bir karton kutunun içindeki tabancalar soğuk soğuk dokunmuştu eline: «Evet!» dedi, «Tamam!» «Kutular onluk, gelip alsınlar! Beş kutu... Benim güvenim var adamlarına!» Yan yana dönüyorlardı. İki arkadaş karşıdan bakıyordu yüz­ lerine. «Verebilirsin emaneti, Harun kardeş!» dedi Akif, «Sağolun ikiniz de! Eğer canınız çekiyorsa buyrun içebiliriz Feyzi’ye!» «Sağol!» dedi, Hayri, «Boşaldı sanırım bizim Selamet. Kabak gibi suyun yüzünde... Haydi hoşça kalın!» Selim onları motorlarına kadar uğurlamak istiyordu. «Zah­ met etme i» deyip Deliçayın ağzında ayrıldılar. Tomruk Ömer, Miço Yaşar’a ambarı süpürtüyordu: «Haydi atlayın!» dedi, onları görür görmez, «Havayı pek gö­ züm tutmuyor!» Makinist Hayri güneşin batması gereken yeri aradı başıyla: «Yakınlarda bir fırtına yok!» dedi, «Hele Bartın’ı bir tutalım!»

YİRMİBİR Güneş pencerenin belli bir aralığından ışınlarını, yatağının örtülerinde gezindirmeğe başlarken uyanırdı Nazife. önce ışıklar 160


mı sızardı, yoksa uyanırdı da bu gün sarılığını mı sezinlerdi ken­ disi de bilmezdi. Hemen fırladı yatağından. Emriye’nin uyanışı da bu saatlere rastlardı. Ama bugün ne güneş vardı ortalıkta, ne de onun sopa sopa uzanan ışınları. «Haydi bakalım bizim kız!» dedi Abla’sı, «Bugün senin yatak nazmı çekemem! Kalk gidiyoruz. Nerdeyse Çiçek gelir. Sen hava­ nın kapalı olduğuna bakma.» Yumuk yumuk elleriyle gözlerini oğuşturan Emriye: «Amaaan Abla!» dedi, «Ne çok konuşuyorsun sabah sabah!...» «Benimle mi geleceksin, yoksa Babanla mı, onu söyle sen!» «Senin sergide malların gösterilecek diye alacakaranlıkta yol­ lara düşecek değilim!» •Anladık, bugün pazar... Okul da yok. Uyuyabildiğin kadar uyu! Ben gidiyorum senin nazını çekemem!» Çiçek pencerenin altından sesleniyordu: «Kız Nazifeeee! Aç kapıyı kız! Dondum dışarda!» Kapı pencere kapalı olduğu için serinliği ancak Çiçek’in bu sözleriyle birden algılayabilmişti. «Aha geliyorum! Bi dakka!» Kendi diktiği pazen sabahlığını çengelden aldı, kuşağını bağlaya bağlaya indi basamaklardan. Sürgüyü çekti. Kaim bir hırka­ nın içinde büzüldüğünü görünce: «Islanmışın sen!» dedi. ♦Yağış var! Hiç haberin yok mu senin!» «Yok!» dedi, «Geç yattım. Emel Hanım’ın kesip de verdiği elbezlerinin kenarlarını bastırdım.» «Bu kadının bi bildiği var ya, dur bakalım. Seni oğluna ala­ cakmış gibi çeyizlerini koydu ortaya... İyi ki bana yanaşmadı. Gözüm yok kimsede... Varsa yoksa Harun!» «Kız sus, anam duymasın. Ortada bi şey var sanacak!» «Doğru! Duyarsa öküz parası gedik kalır. Yıbıl Arif’e başlık parası diye gider, öküz parası sonra!» «Amaaan Çiçek bi de seni dinlemeyeyim sabah sabah!... Şemsi Amca bi çuval para getirdi dün akşam Babam’a!» «Ne parası, kız?» «Bu da inek parası!» «Yani, ne oluyor, anlayamadım!» ♦Anlamayacak ne var, benim başlık param! Sorma artık... Emriye duymasın!» Basamakları çıkıp sofaya geçtiler. Ocaklı odadan kıpırdanma­ lar seziliyordu. Kalkmıştı annesi, tarhana çorbasını da kotarmış 'uçaktı. «Sen gir Emriye’nin yanma.» dedi, «Ben elimi, yüzümü yıka­ yım şurda!» Temizlik işi o kadar kısa olmadı. Saçlarıyla çok uğraştı ilk kez. Taradı uzun uzun... Önce tek örgü yaptı. Babasının çivide Yıldız Karayel

161/11


asılı duran ortadan çatlak traş aynasından başını iki yana kıvıra kıvıra yüzünü inceledi. Saçlar alnından doğru çekilir gibi görünü­ yordu. İkiye ayırıp örünce yüzü daha yumuşak bir görünüm aldı. Alnının ortasından doğru çekilen çizgi düzgün yüzünü iki eşit parçaya ayırıyor gibiydi. Saç biraz da kulaklarının üzerine doğru taşıyor, saçların altın sarısı rengi yüzünü çerçeveliyordu. Şu ser­ genin altına sakladığı allıktan biraz şakaklarına, dudaklarına sür­ se nasıl olurdu? Önce yüzünü bir daha sabunladı. Soğuk su yüzü­ nü yeterince kızartmamış mıydı? Dudaklarım da... Yağmur yağı­ yordu. Boyansa da alıp götürecekti. Düşündü aynanın içindeki sa­ rışın, menekşe gözlü kıza baka, baka... Kimin içindi bu süslenme çabaları?... Akif için miydi? Seviyor muydu onu?... Sevgi nasıl şeydi? Onu görmekten hoşlanıyordu. Dün ilk kez konuşmuştu onunla. Bu karşılıklı konuşma da güzel şeydi. O da kendisini beğe­ niyor muydu? Hepsi güzeldi ama, dün gece babasının anasıyla yarı gizli, yarı açık konuşmaları... Şemsi Amca’nın gelip gitmesi... Bir para konuşması... Parayı annesinin az buluşu... Terslik etmesi... Geri göndermeye kalkışması... Babasının öfkelenmesi... Ortada he­ nüz kesin bir sözleşmenin olup olmadığı... Çiçek sesleniyordu dışardan: «Kız Nazife!.. Nerdesin kız!» Emriye yan giyinik, yan çıplak görünmüştü yanında: «Anladık güzelsin işte! İlk defa mı görüyorsun kendini Baba’mm çatlak aynasında?» diyordu, «Hadi artık Çiçek Abla bek­ lemekten bıktı, kalkıp gidiyor!» «Kııız Emriye!» diye seslendi Çiçek, odanm kapısından, «Kız sen neymişsin be! Sen büyüdün mü Abla’nı da geçeceksin! Bu nasıl dil böyle!» «Beni çoktan geçti ol Biz kim oluyoruz ki onun yanında... Ver benim sanyazmamı... Aha gidiyoruz.» Annesi Ümmüye çıkmıştı sofaya: «Çorbamdan içirmeden bi yere yollamam ikinizi de!.. Akşa­ ma kadar boğazınızdan bi kırık ekmek geçmez orda!» Bu kez Çiçek atıldı: «Peynirli pideler Hurşit Ağa’dan... Emel Hanım söyledi... Rahim’in fırınından gelecek, dumanı üstünde!.. Yalnız bize mi? Tüm İnebolu’dan, Çamalan’dan gelenlere... Çorbanı içeriz içme­ sine, gene de... Gözüm kör olsun anamın elinden kurtulmak için o uykudayken kaçtım. Şunu giy, bunu giyme, çıkamazdım ev­ den...» «Bu yağmuru da yabana atmayın!.. Islanacaksınız yolda... Fazladan hırka gibi şeyler götürün. Süreceğe benziyor yağış!» «Doğru söylüyorsun Ümmüye Teyze!.. Nazife’nin nesi varsa filıp götürelim!» Bir tas çorbayı karşılıklı ikisi birden kaşıklıyorlardı. 162


T am m erd iven i in erk en Ş ad u m an ç ık tı k a rşıla rın a : «Gidiyorsunuz ya!..» dedi, «Kim v a r b aşın ızd a sizin?.. T am üç s a a tlik yol bu!.. D eresi v a r, tep esi var!..» «Çocuk m uyuz biz B aba!» dedi N azife, «Tam sekiz ta n e k ı­ zız!.. E m in e’n in annesi de g elecek!.. D önerken on beş kişi o la c a ­ ğız en azdan!.. O rd a konu k k ald ı kim im iz d e...» «Hepsi iyi d e... Y ağ ış a z ıttı... Hadi Ü m m üye a l sarıy azm an ı başına. B a şların d a a ğ ırb a şlı b iri bulunm ad an olm az bu delişm en­ lerin.» Ş a ş ıla ca k şey! Hiç sesi çık m am ıştı Ü m m üye k a d ın ın . D em ek b u n la rı b ire r b ire r dklm dan g e çiriy o r olm alıydı. Y azm asın ı k a p ­ tığ ı gibi tak ıld ı peşlerine. «Hadi şim di u ğ u rla r olsun!» dedi, Şad u m an D ağlı, «Hava d ah a d a a z ıtırsa ben de ordayım . B u D eliçay böyle zam an lard a hiç belli olm az. T am gününü buldu nam ussuz!» «Tövbe de! T an rın ın ra h m etin e ağız bozulur m u? Tut çon e n i... Hadi gidiyoruz.» «Bohçam !» dedi N azife, «Az d ah a unutuyordum b oh çam ı. Em el H anım yağm u r, k a r dinlem ez, g eri g ön d erir beni!» «K azaklar, h ırkalar!..» diyecek oldu a n n e si... «Koydum!» dedi, «Hepsi bohçada!» Köyün alt başınd a, ta m y irm i sekiz k işi olm uştu Y u k a rı A kpelit s e r g ic ile ri

Y İR M İÎK İ K ay m ak am Aziz ö z v e re n , serg in in a çılışı için eline m ak as v erilin ce d ilini ağzının içind e boş b ir m a k a ra gibi fırıl fırıl döndüre döndüre konu şm asına başladı. S e y irc ile r önce, «Sergi Akp elit’lile r için h ay ırlı olsun!» g ibilerd en ü ç beş söz k ıv ın p k e ­ seceğini san m ak ta boş bulun d uklarını anlam ışlard ı. K onuşm a u zad ıkça söz, ne A kp elit’e geliyordu, ne de sergiye: «Seçim lerin öne alın d ığ ın ı m uştularım !..» diye b aşlam ıştı, şöylece sürdürüyordu: «Bunun ad ın a erk en seçim d erler sevgili A kp elit’liler. E rk en seçim ne dem ek!.. H av alar elv erişli giderse d u tların da, k ira z ­ la rın da e rk en olduğunu y an i e rk en k em ale geldiğini bilirsiniz, b ir köylü o la ra k ... K ab a k la rın , p a tlıca n la rın dom ateslerin de e rk en kem ale geld iklerin i görm üş’ anü zd ü r... G ü bresini gün e­ şini, yağm urunu vaktind en önce alm ış, olg u n laşm ışlard ır... G ene böyle verim li b ir m evsim e a y ak bastığım ızı m uştularım .» Bu sık sık yinelenen «m uştularım » sözünü, Topal S atı, «Muş­ talarım » an la m ın a alıyor, söz b u ra y a g elin ce kendini tu tam ayıp gülüyordu, a çık ta n açığa. K ay m ak am A ziz ö z v e re n ’in k a rş ı­ sınd a onun ta m bu sözü söyleyince g ülm esi hoşuna gitm iyor 163


değildi. D em ek erk en seçim d en ço k şey ler b ek liy o r halkim ız, a n lam ın ı çıkarıyord u . Boyu k ıs a m ı k ısa olduğu için a rk a d a n e ­ ler olup n e le r b ittiğ in i görem iyordu. K ız la r şim diden b a k ra ç la r­ dan b a rd a k la ra b o şaltıyo rlard ı lim o n a ta la rı... Sözü n uzam ası b a rd a k la rın k oru n m ası için g ü çlü k ler yaratıyord u. «Erken seçim çok şey ler g e tirece k yurdu m u za...» diye sü r­ dürüp götürü yord u konu şm asını, «Kurtuluş savaşın d a Sam su n '­ dan son ra önem li lim an olan İn ebo lu ’muz, savaşın bütün a ğ ırlı­ ğın ı om uzunda taşıd ık tan sonra, b ir kıyıd a, d ah a doğrusu bu K astam onu ’nu n k ıyıcığm d a un utulm adı m ı? N eden unutuldu, n e ­ den unuttu lar?.. K arad en iz sa v aşta ü zerin e düşeni yapm am ış m ıydı? D eğerli kom u tanları, d eğerli y a z a rla rı, siy aset ad am ların ı bu K arad eniz İstan b u l’dan alıp bu k ıy ıla ra getirm em iş m iydi? H eykellere, a n ıtla ra g eçen m erm i ta şıy a n kadın, İnebolu k öy ­ lüsü değil m iydi? Y a k a ğ n ıla r... Y a k a ğ n ıla rd a m erm i çeken K arad eniz k ad ın la rı? Ü stündeki çu lu d evlet m alıdır, nem k ap ­ m asın diye m erm ilerin üzerine örten İnebolu k a d ın la rı... İşte bu sergiyi a ç a n la r d a on ların to ru n la rı değil mi?» «Aşk olsun!» dedi. G ebeş A li yanınd a tek a y a k üstünde di­ kilen Topal S a tı’y a «Lafı n a sıl döndürüp d olaştırd ı d a k ü t diye yerin e oturttu.» İş sergiye gelip d ay an ın ca d a çok sürm ezdi. Y üzü güldü Satı’nm: «Büyük adam !» deyip k esti. H u rşit A ğ a ’d an da büyük olm a­ lıydı bu, K aym ak am ! B itm em işti d aha la fı dem ek: «Hür dem okrasi, serbest seçim !» diye y ap ıştı la fın k u y ru ­ ğuna, «İstediğinize verin oyunuzu! ö y le sin e verin ki, sizin ad ı­ n ıza g itsin konuşsun. Y ol mu istiyorsunuz, yol!.. İş m i istiyorsu­ nuz, iş! F a b rik a m ı istiyorsunuz, fab rik a!..» G erilerd en birisi: «Toprak!» diye la f k a rıştırd ı K ay m ak am b a şın ı k ald ırıp b a k ­ tı. S a fiy e ’nin A ptul olm alıydı k i to p rak isteyen, k ırm ıştı a y a k la ­ rını. K aym akam ay ak la rın ın b u rn u n a b asıp b a k sa gene g öre­ mezdi. G ebeş A li, onun boy fa k iri olduğunu gördükçe: «Hep bu k ısa b oy lu lar ned en çok a k ıllı olur?» diye düşün­ cey e daldı. A llah b ir yand an k ıstığ ın ı, b a şk a b ir yand an işte böyle kepçe kepçe boşaltıyord u k a fa sın ın tasın a. Neden H urşit A ğ a ’n ın gözlerinin için e bakıyord u, «Sahil ş e rid i...» d ed ikçe... H urşit A ğa yan lısı değil m iydi bu K ay m ak am ? «Sahil şeridi»ni H afız m ı istiyordu, H u rşit A ğa m ı? K a rıştırm ıştı G ebeş A li... «Bu yolu devlet y arım b ıra k m a z böyle!.. H em en erk en seçim b ite r bitm ez yol b aşlayacak !..» diyordu A ziz ö z v eren . «Nereden geçecek?» diye sordu Aptul, n asıl olsa ad am ın bo­ yu kendisini görm eğe yetm iyordu O ysa b ir k arış top rağı yoktu, ne aşağıda, ne yukarıd a. Bu durum , a tı olm ad ığı halde, a t y a ­ rışm a gid enlerin durum una benziyordu. B ö y leleri d ah a çok hoş1 64


lam y orlard ı yarışlard an . Son k u ru şu n a k a d a r y a rışa y atırıp y a ­ y an dönüyorlardı. Aptul için önem li olan önceden y a rışı k a z a ­ n an ı bulup çık arm ak , H alim ’in kahvesinde m illeti, ağ zın a b akıtm aktı. K ay m ak am b a y a ğ ı önem verm işti b u soruya: «N erden geçeceği soru n değil, devlet için. Y olu n b ir a n önce b itm esi önem li! H a aşağıd an geçm iş, h a yu karıdan!.. Y ol durdu mu, yolsuzluk b aşlar, değerli h em şerilerim . B u na fırs a t verm e­ yeceğiz! ö n c e e rk en seçim !..» Şad u m an D ağlı, h iç b ir anlam çık aram ıy o rd u bu konuşm a­ lardan. E rk e n seçim olm asa yol olduğu g ibi k a la ca k değil m iydi? N eden önem li oluyordu bu e rk en seçim . Böyio d aha iyiydi işte!.. T o p rak ları ellerind e k alm ıştı. A m a y a ğ m u r... Şu D eliçay’a sa ğ ­ la m ca b ir y atak k azm ak ta n b ir b a ra jd a n , b en tten neden söz et­ m iyordu bu K aym akam ? H iç beklenm ed ik b ir zam an d a son sözü söyleyip m a k a sa yapışıverm işti: «Haydi A kp elit’liler!.. E rk e n seçim hepinize h a y ırlı u ğ u r l u olsun!» H em en düzeltti d algınlığ ını K ay m ak am ö z v eren : «Sergin iz de m em leket için h a y ırlı u ğ u rlu olsun!» S o n ra da, Y u k a rı köyden Ç içek'le, a şa ğ ı köyden H urşit Ağa'nm torunu F a tm a ’n ın b ire r ucund an çek iştird ik leri kurdcluyo m a k ası değdiriverdi. B ir y an m a B u cak M üdürünü, b ir y a n ın a da H urşit A ğ a ’yı a la n K aym akam , o h ızla S a rı M em iş’in kahvesinden bozm a sergi salonunun o rta sın a k ad ar ölçülü a d ım la rla yürüdü. D ört yan m a bakın dı, gözüne en hoş gelen b ir em ek ürünü işin üzerine doğru yöneldi. Bu, k olların ın k ısa lığ ı, a çık y a k a sın ın genişliğiyle gözü çek en boylu boslu b ir kız için dikilm iş b ir sabah lık tı, N azife’nin em ek ürünü y erli b ezind en y ap ılm a s a b a h lığ ı... B ir gün önce üzerinde konu şulan o ünlü sa b a h lık tı bu! K aym akam b ir önceki konu şm ad an a y rıca lığ ı olan b ir gö­ rüşü o rta y a a tm a k ta gecikm em işti: «Her k u rsçu sergilediği işlerd en b irin i defilem si b ir biçim de k o n u k lara gösterem ez m iydi?» G österem ez olu r m uydu? Ne y azık k i bu p arlak buluş tam bugün o rta y a atıld ığı iç in u y g u lan acak b ir deneyim den yoksun kalıyordu. «İnşallah gelecek yılm B içki-D ikiş ve E v Ekonom isi serg i­ si ne!» dileğiyle erteleniyordu. B ir gün önce gelip de O rm an İşletm esi Şeflerin d en B a sri Boy’in H anım ’ıy la dostluk k u ra n M eslek L isesi M üdürü G üner H anım soruyordu: «Söyleyin N ebahat H anım , b u bez nerd e dokunur, A nado­ lu’nun neresinde?» 165


«B ilirim o kad arım !» dedi, «Şile’de!» «Hayır!» dedi, «Bilem ediniz!» K a y m a k a m a d uyu rm ak için, sesin i y ü k selterek açıkladı: «Burada, A k p elit’te!..» «Sahi mi?» «A kpelit’te dokunduğu doğru!» dedi, «Ne yazık ki a rtık do­ kum uyorlar.» «Neden, E m el Hanım ?» dedi, «Neden dokunm uyor?» «Z iraat B a n k a sı K red i v erm iy o r da!..» «İstem işler de verm em iş mi?» diye K ay m ak am el koym uştu konuya. «Burada siz haklısınız!» dedi, «Bize düşen görev K redi iste t­ m ek!.. B und an y irm i otuz yıl önce bez dokunurken, bugün do­ kunm uyor. N eden m i dokunm uyor?.. İnceledim n ed en lerin i... Ö y­ lesine çok ned enleri v a r k i... T e z g â h la r y an i d üzenler tav an a r a ­ sın a kaldırılm ış!» K ay m akam not d efterini çıktırdı B ir iki s a tır yazı y azar­ ken: «Ben o düzenleri tav an a ra sın d a n in d ireceğim ve kad ınlar ara sın d a b ir d oku m acılar koo p eratifi kurdu racağım !» dedi. «Am an K ay m akam Bey!» dedi, G ü n er H anım , «Bunu olsun erk en seçim so n ra sın a bırak m ay ın!» Bu k ad ar şak ay a iki b e k â r yönetm enin h a k k ı vardı. K en­ dini h er zam an ayn ı özgürlükte görm eğe alışk ın olan H urşit K aram an: «Ben b an k ad an kred i istem ed en to p rağ ım ın on dönümünü keten e ayırıyorum !» dedi, «K ızlarım ız, gelinlerim iz böyle güzel sa b a h lık la r yap ab ilsin ler de g iy sin ler diye!» Bu «gelinlerim iz» sözü H urşit A ğ a’n ın ağzından çık ark en a şa ğ ılı y u k arılı tüm A kp elit’li k ız la r N azife’nin yüzüne b a k m a k ­ ta n kendilerini alam am ışlard ı. G ene tam bu sırad a b ir çağ rışım sonucu Selim Soylu’yu an ım say an k ızlar, k a la b a lık ta H af;z’ın oğlunu arad ılar, o rtad a ne S elim vardı, ne do tek Ç am alanlı k işi... Ç am alan ’ı tek b aşın a yeni B u cak M üdürü Fatih Leventoğlu sim geliyordu, serg id e... D ah a doğrusu K a y m a k a m ’ın y a n ın d a... Pelitovasındaki ta b a n ca yapım evi’nin b asıld ığın ı duym uştu K ay ­ m a k a m ... İh b a r eden tan ın m am ış b iri o lm a k la b irlik te H afız E sa t'ın alın g an lığ ın a b ir tü rlü a k ıl erd irem iyord u doğru su... A çık çası Cide’de geçen b ir olay kendisini ned en çok ilgilendirsindi? Y ersizdi bu H afız E sa t’ın alıng anlığ ı. K endisine tek soru so ran m ı vardı k i... T ab a n ca yapım cısı kendi h e sa b ın a bu atö ly e­ yi kurduğunu K arak o ld a söyled ikten so n ra ... G en çler bu tü r işlerd e d aha az alın gan oluyorlardı. Duym uştu S elim Soy lu ’nun hav ayı yu m u şatm ak için A nne ta ra fın d a n y a k ın ı olan H acı Fetta h ’ta kald ığ ın ı... Selim olgun çocu ktu d ed iklerine b a k ılırsa , babasınd an çok d ah a olgun... 166


E m el H anım , Zeynel’in g etird iğ i b ir h a b e r üzerine: •Haydi kızlar!» dedi, «Şim di peyn irli pideleriniz g elecek fı­ rın d an, sıca k s ıca k ... A fiy etle yiyebilirsiniz! S erg in in k ap ısın a da o ta h ta y ı koym ayı unutm ayın. S erg iy i g ezecek olan lar sa a t 13’de buyursu nlar. Bu saate k a d a r serbestsiniz!» A rtık H urşit K a ra m a n ’m evindeki k o n u k la r için a y rıla n sa­ lona g eçileb ilird i. «Buyrun sayın K aym akam ım !» dedi E m el H anım , «Pideleri­ m izden siz de tatm ak istersiniz değil m i? U stam ızın nam ı v ard ır b u ra la rd a ... Kuyu K ebab ım ız d a pidem izden aşağ ı kalm az!» K ap ıd a b ekley en R a şit Bey, «Y ağm ur şiddetini arttırd ı!» dedi, «Sizleri ıslatm am ak için d ükkând a ne k a d a r yağm u rlu k v a rsa g etirttim , buyrun K ay ­ m a k am Bey! O m u zlarınıza a la b ilirsin iz bu n lard an birini!» M asan ın üstüne yığılm ış pard esülerd en b irin i h e r a rk a sın a alan , d ışarı çık ıyor, b ir süre k oştu k tan sonra, a çık kapıd an içeri kendini atıyordu. K orkunç b ir sağ n ak tı bu! Sergid en çık a n la r ne k a d a r k o ru n salar alt y a n la rm ı ısla n m a k ta n k u rta ra m ıy o rla rdı. S a ğ n a k tı am a, böyle sü rek li sa ğ n a k d a ik i y ıld ır görülm e­ m işti b u ralard a. R aşit B ey ’in k o n u k lara ay ırd ığ ı salond aki m anyatolu tele­ fonun kulpunu elind en a k şa m a k a d a r b ıra k m a y a ca k olan K a y ­ m ak am Aziz ö z v eren , yön eticilik ödevinin en ilginç h a b erlerin i b u rad a alıyordu. B u n ların en önem lisi K arad en iz’in içerlek y er­ lerine geced en b aşlay an yağ ışların , sü rek li sa ğ n a k la ra dönüş­ m esiyle D eliçay’ı görülm em iş ölçüde taşırd ığıydı. B irçok kesim ­ ler gibi Kavlandüzünün de tüm ek ili ta rla la rı, giderek tüm top­ ra k la rıy la K arad en iz’e indiği inanılm az h a b erle r arasındaydı. A kpelit koyu b a ta k lığ a dönüşm üştü. D ipleri çap alan m ay a b a ş­ layan m ısır sap larıyla, yem yeşil m ısır g azellerind en A kpelit ön­ lerin e uçsuz b u caksız b ir h a s ır serilm iş gibiydi. K aym akam Aziz ö z v e r e n k u lağ ı telefo n u n alıcısın d a göz­ leri m a sa üzerindeki kuyu k ebab ıy la, peynirli pidelerde içini çek erek : «Vah, vah!» diyordu, «Y azık oldu A kp elit köylerine! B ir fe ­ la k e t... B ir a fe t bu!.. Y azık ! Hem de çok yazık!» G e rçe k ten içten lik le y ap ılan bu y a k ın m a la r gün lerce süre­ cek ti. M üthiş b ir Y ıldız K a ra y e l h em en bu ta şk ın a eklenm iş, d a lg alar k ıy ıla ra sald ırm ay a başlam ıştı.

YİRMİÜÇ Gülgenpınarmda demirliydi Selamet, dün geceden beri... Sı­ rada üç motor vardı, rıhtıma yanaşıp da çimento yükleyecek­ lerdi. Kaptan Tomruk Ömer: 167


«A tlayın patelyeye de çıkın!» dedi, «Reis’in ord a bulursu­ nuz yiyecek b ir şeyler. B en im ca n ım çekm iyor. M iço Y a ş a r’ı da alın yanınıza!» «Biz ona da getiririz, kendim ize bulursak!» dedi. M ak in ist H ayri, «K alsın m otord a d a depoyu doldursun, m ak in en in y a ğ ın a raksın!» H aru n’u konu şturm alıyd ı, olm uyordu Tom ruk Ö m er’in k u ­ lağ ın ın dibinde konuşm ak. K end isi de için i dökm eliydi biraz. Patelyenin k ü rek lerin e y ap ışın ca an lam ıştı M ak in ist H ayri: ♦Irm ak bulanık!» dedi, «Hızlı a k ıy o r su la r...» B a rtın ırm ağı b u lan ırsa y u k a rla rd a bol yağ ış v a r dem ekti. B u ırm ak ağ ırd an ağ ırd an a k tığ ı için d ir k i T ü rk iy e’n in u laşım a elv erişli tek ırm ağ ı onurunu kazan m ıştı. A kışı, u fa k ta n da olsa b ir hız kazand ı m ı y u k arıla ra , K o cad ağ ’a, K a ra d a ğ ’a, K a y a a rd ı’n a büyük k a rla r düşm üştür, y a da tu fa n ı a n d ıran y a ğ m u rla r y ağ ­ m ıştır. E skilerin, «B artın deresi, a ltın deresi» d ed ikleri bu a k arsu , g erçek te b ir d ere değil, iki koldan oluşan koskoca, iki k ay n ak lı b ir ırm aktır. B u n lard an b irisi M erven'le A rıt d erelerinin b irleş­ m esinden oluşan Kozlu ırm ağıd ır. İlerled ik çe sağd an A k p ın ar’la K a ra ç a y ’ı, soldan K o caırm ak ’ı a la ra k daha da büyür. G azhane de K ocanaz ırm ağ ı da k a tılın ca b ir ulusu a ğ ırb a şlılığ ı içinde yo­ lunu B oğaz’a k ad ar sürdürüp K arad en iz’e dökülür. İki kü rekte patelyeyi k ıy ıy a y a n a ştıra n H ayri: «Atla!» dedi. K ısa b ir çim ayla, çak ılı k a z ık la ra san d alı b ağ lad ık tan son ra y an y an a b ir süre yürüdüler. H ayri, «Şurdan b ir şişe a lsa k d a...» dedi, «Fındık bah çelerin d e o tu rs a k ... B ira z d a p astırm a, su ­ cu k...» «İyi olu r a m m a... B ilm em k i...» B ilird i H ayri’n in içkiye düşkün o lm ad ığ ın ı... K im b ilir b ir derdi olm alıydı. «Hele sen dur.» dedi H arun, «Ben alıp geleyim !» H er zam an s ıra b ek lerk en yem ek yedikleri, y erin e göre ş a ­ ra p şişelerini elden ele d olaştırd ık ları fın d ık lık ta kuytu b ir y er a ra y ıp buldu. M akin ist H ayri. N edenini bulup çık aram ad ığ ı b ir üzüntü vard ı içinde. A kp elit’ten ay rılm ad an önce S a r ı M em iş’in S e rg i’ye dönüştürülen kah v esin in önünden b ir ik i kez geçm işti, N azife’yi görm ek için. H aru n’dan öğrenm işti o rad a olduğunu. Ç içek ’i k ap ının önünde görm üştü. B irin i bekled iği belliydi. N e­ den yanınd a N azife yoktu? İstey en kişi, b irin i görm ek için k a ­ pıda k ısa b ir sü re de olsa görünebiliyordu dem ek. Kendisinin y ola çık acağ ın ı bildiği halde n ed en yüzünü gösterip b ir «Güle güle!» dem iyordu? B iraz d a sözlüsü sayılm az m ıyd ı? S a k ın b a şk a birisind e olm asm dı gözü?.. Bunu b ilse b ilse H a r u n bilirdi. M o­ 168


tord a b içim in e getirip konuşam ıyordu. B e lk i de te rs b ir h a b e r işitm ekten korkuyordu. B ugü n soram az m ıydı b içim in e g e tirip ... E ğ er H aru n b ir şey b ilirse m u tlak a ağzınd an alırdı. Y an ın d a H aru n’un olm adığı b ir gün. B od ur A li’nin m eyha­ nesinde B alık çı H asan'm a n la ttık la rı... D ozerlerin önüne k ız la rın ç ık tığ ı gü n Se lim ’in içip içip m eyhanede k ız la r için söy led ik leri... N azife için yaptığı övgülerin a ltın d a y a ta n istek ler, sa rh o şça k o n u şm alar... Serg in in a çıla c a ğ ı sıra d a S e lim ’in gelip A kp elit'e y erleşm esi... H arun, ku cağın d a y iy ecek lerle geldiğinde dalıp g itm işti M a­ k in ist H ayri. K u cağınd aki p ak etleri görm em iş g ib i sorm uştu: «Aldın mı?» diye. «Güzel p astırm a buldum.» dedi, «B ir de küçü k ra k ı... Y eşil soğ an d a buldum. A ltım ızd a sand al old uktan sonra K a rg a ’nm A h m et’e de gidebilirdik. B a lık v a rd ır bugün on d a... İsta v rit bol...» «O raya da gideriz b ir g ü n ... B izim R e is’e d e... Bugün şu rd a b a şb a şa ... Hele v er şu şişey i...» «Reis’den iki çay b a rd a ğ ı aldım g e lirk e n ... Bozuldu. Ş u şi­ şeye de su doldurdum.» Şişey i açıp çay b a rd a ğ ın a koym uştu b ile. A ğ a rır ağ arm az su ek leyin ce, y a rıy a k a d a r içti, H aru n’u beklem eden. P ek iştah lı görünm ediği için , buyur etm iyordu. Tam tersin e ağ ab ey lik eder gibi: «Canın çekm iy orsa içm e, istersen!» dedi. S o n ra d a sa y ık la r gibi, «Bit yeniği v a r bu işin içinde!» diye m ırıldandı. B u n ları ağzından k açırd ığ ın ı a n la m a k ta gecik m em işti, H a­ run. B ir şey ler sezinlem işti a m a onu k o n u ştu rm am ak için so r­ muyordu. «Söyle! B i bildiğin varsa!» dedi H ayri. İk in ci yudum da b ard ağ ı b itirm işti. «Ne gibi?» dedi H arun. «Sanıyorum N azife bu işi istem iyor.» İlk kez ağ zın a alıyordu N azife’n in adını. A çık a ç ık bu güne k a d a r onun sözünü etm em işti. «N azife’yi bilm em a m a ...» dedi, «B abam istiyor. B abam ızın sözünden çıkam ayız biz!» «İşte b en de bunu d em ek istiyordum . B öyle düşünüyorum , sen in g ib i... A rtık sen y ab an cım değilsin. E ğ er N azife istem ezse, bu iş yürüm ez.» «H içbir şey bilm iyorum !» dedi, «Onun ağzından b ir şey duy­ m uş değilim.» «İyi y a seninle b irlik ça lışıy o ru z ... B ilm iy or m u o?.. İyi kötü b ir şey söylem eden d u ru y orsa... İşin içinde b ir b it yeniği v a r d em ektir. E ğ er istese, yan i gönlü bende olsaydı eğ er...» «N azife hep öyledir. K ap alı kızdır!.. G önlünden g eçird ik le­


rin i durup d uru rken şu rd a b u rd a k o n u şacak k ız la rd a n değildir ol..» «Biliyorum !» dedi, «Biliyorum böyle in sa n la rı... Çok hoşlan­ m a z la r konu şm aktan. B elk i b en de böyleyim . B en de çok konuş­ m am am m a... İk i kard eş b irb irin in durum undan b ir şey ler an lar. B elk i annesine söylem iştir, ne söy lü y ecek se... O ndan d a sen duy­ m uş olursun.» «Biliyorsun b e n i... Eve pek u ğrad ığım yok.» «Dem ek sen içm eyeceksin! D oldur şunu!.. O lm azsa p a stır­ m a ye!.. Y eşil soğanla iyi gider. B ol ekm ek alm ışsın, güzel!» «Sen de ye a m a ... P ey n ir de aldım !» B ir süre konu şm ad an yed iler İk in ci b ard ağ ı da b itirm işti M ak in ist Hayri. «Bizim evlenm em iz bi b a k ım a K afd ağ m d a Şehzadelik!» dedi, «Biz evlensek ne d eğ işece k ... Şu p astırm ay la ekm eği evimde y i­ yem edikten so n ra ... Bu g ecey i nerd e geçireceğiz?.. Çim ento to r­ b a la rın ın üzerinde, değil m i? Evlenip de ne o lacak ? Kuştüyü y a ta k ta m ı yatacağım . S o n ra kız da h ak lı. G özünün önünde du­ ra c a k b ir k oca a ra m a k ta b e lk i... V a r m ı öylesi bilm em . B u ra ­ lard a, gözönünde b ir koca?.. R e n çb erlik eden bi d elik an lı... Top­ r a ğ ı kendine yetişen bi d elikan lı v a r m ı? Y o k sa eğer, gözönünde b ir k o ca d a yok dem ek!.. B a k N azife için b ir şey diyem iyoruz am a. Ç içek için sözbirliği edebiliyoruz. O sen i istiy or da ne olu­ y o r sanki?.. Sen onu nla bütün g ü n ta rla d a b ostand a b ir a ra d a o la b ilecek m isin? D iyelim k i m otoru b ıra k tın , han gi ta rla d a bir a ra y a geleceksin onunla?.. T a rla Y ıb ıl A r if e y etiyor mu k i... N azife, beni k o calığ a lay ık görm üyorsa, çok iy i düşündüğü için y ap ıy or b elk i de. Bu sefer, yolum uz A k p elit’e düşerse B a b a n ın k a rşısın a çıkıp soracağım . N azife, ne istiy o rsa a çık a çık gelsin sen in yanınd a söylesin, diyeceğim !» «Diyemez!.. B ab am ın yanınd a a ç ık a ç ık konu şam az ki...» «Konuşam az am a, bildiğinden de şaşm az N azife gibiler.» Son b ard ağı doldururken, H arun boş ça y b ard ağ ın ı uzattı: «Şişeyi bölüşelim !» dedi. «H ayır bölüşm eyelim , k a la n ın ı sen iç!» «Peki H ayri Abi!» dedi, «İçeyim!» Şişen in tüm ü ona çok g e lir diye düşünm üştü Harun. S ır f k e n ­ d i ailesind en gelen ned enler yüzünden onun tasalan m asın ı iste­ m iyordu: «Sen k a la n la rı ye!» dedi, «H içbir şey yem edin! B en a z a r a z a r şu n u içeyim !» «Sırad aki m o torlard an b iri g itti. F a b rik a k ırk tonu b ir saatte yüklüyor. En azd an k ırk ton çim en to a lır, M avi ö rd e k ...» Ö nüne peynirleri, soğanları, p a stırm a dilim lerini sürdü: «Şu n ları da M iço Y a ş a r’a götürürüz.» dedi Harun. G üneş’in önüne k alın b ir b u lu t gerilm iş, o rta lığ ı k arartm ışti: 170


-H a v a k aç gündür sık ın tılı... B izim o ra la rd a alın veriyor. B u ırm ak v a r ya, bunu n genişliğine, d erinliğine ald an m a sen! B izim D eliçay’dan pek de uzun değildir. O ta ştı m ı ta m ta şa r, ad ı üstünde!..» K a lk tı birden. B aşı döndüğü için yenid en oturdu. «Toparlan da gidelim !» dedi, «M otoru ça lıştıra y ım d a b ir dinleyim !» Ş işe leri fırla ttı fın d ık la rın a ra sın a , ça y b a rd a k la rın ı da ce b i­ n e koydu Harun. «Bak!» dedi H ayri, «M avi ö r d e k yüklem iş, dönüyor! Şöy le b ir m otorum olsa, ne isterd im başka!» H aru n bu sözdeki burukluğu sezm işti, «Motorumuz olsa...» dem iyordu. «Başka b ir şey istem em .» dem esi de anlam lıydı. Onu ço k ta n b e ri hem küskün, hem um utlu görm em işti böyle! «Olur, H ayri A ğabi!» dedi, «Sen isted ikten sonra.» «O lur olm asın a d a ... îş işten g e çtik ten so n ra ...» R e is’in kahvesinden geçerken: «Ayıp olur.» dedi, «B iraz oturalım . V e r b a rd a k la rı!... ik i de çay söyle! Dem li olsun!» S e la m e t’i görecek b ir yere isk em lelerin i çek tiler. İçi sız la y a ­ ra k m oturu inceliyordu: «K arınlı motor!» dedi, «Ne yapsam bu B olend er’e a ltı m il yap­ tıram ıyoru m . Sözüm o n a yirm i b ey g irlik m o to r!... G ürül gürül m azot yakıyor, üstelik.» Ç a y lar gelm işti. Soğu ktu, buz g ib i... A m a ağ ızların ı açıp b ir şey söylem ediler. Ü stelik de b a y a ttı, k a tra n g ib i... B elli b ir süre otu rd u k tan sonra: «Haydi Reis!» dediler, «Hoşça kal, üç gün son ra burdayız!» P atelyeye doğru giderken: «Y irm ibeşku yusu’nd aki lo k a n ta ’da içelim bi d ahaki sefer. İn ­ san sıcak yem eğin h asretin i çek iy o r gem icilikte.» dedi H ayri. Hep b u n lar ev özlem i, evlilik özlem iydi aslında. G em icilik b ir yerde bu dem ekti. K ıy ıd ak ilerin özlem ini çekm ekti. Bu özlemdi o n la ra direnç k a z a n d ıra n ... O ysa em ekli k a p ta n lerın düşleri de uzak d enizler üzerindeydi. Y aşa y a m a z la rd ı düşsüz, özlem siz... H arun, patelye b ağ lıy k en küreğe g eçti. S iy a ederek çim ayı çözdü. H ayri’nin atlam ası için d aha uygun b ir yere yanaştırd ı sand alın kıçını. A çıld ılar kıyıdan. Tom ruk Ö m er, h e r zam anki su ra tsız lığ ıy la bekliyordu m otorun k ıçınd a. D aha erken de g elseler aynı asık yüzle k a rşıla şa ca k la rın ı b ild ikleri için aldırm ıyorlard ı. H avayı k ırm ak için: «İkinize de bol p astırm a getirdik.» dedi, H ayri, «Bol da soğan!» B u saatte H ay ri’nin içtiğ in i h iç görm ediği için kuşkulanm am ıştı. H arun kendisine iş b u lm ak ta gecikm ed i. H ayri m otoru ısıt­ m ak için kolu çevirm iş b aşın d a bekliyordu. Suyu alıp verm esini 171


izliyordu eğilip de. B ak ım isterd i bu B olen d er’le r a m a tek n e nerdeyse m idye b ağ lıy acak tı. Ç ekek yüzü görm üyord u k i... «Haydi H arun!» dedi, «D em ir a l d a y avaş y avaş y an aşalım rıh ­ tım a!» M otorun b aşı ak ın tıy a doğruydu. D em ir a ld ık ça m otoru n yo­ lunu da açıp kapıyordu. Ç ap a sudan ç ık ın c a b ir silkindi te k n e ... İlk hızı alm ış, su ları y arm a y a b aşlam ıştı. Tom ruk Ö m er M akinist H ay ri’ye: «T o m ait m akine!» diyem ediği için düpedüz can ı sıkılm ıştı. K ap tan lığ ın tad ını çık a rm a y a h iç de fırs a t verm iyordu. «İstop»unu b ile kendi bildiğine yapard ı, bu M ak in ist H ayri. A kın tı göze g örü nü r biçim de hızlıydı. Ü ç m ilin üstünde değil­ di m otorun yolu. R ıhtım d aki K a rta l, yükünü alm ış b ran d asın ı sa­ rıyordu. K ap tan ın verd iği kom ut duyuluyordu uzaktan: «H alatlar fora!» A teş gibiydi S ü rm e n elile r... N e h a la t k alm ıştı, ne çim a ... «Tornait m akine!» M otor ayrılm ış, rıh tım b ir süre boş k alm ıştı. S ela m et b ir yay çizd ik ten son ra b aşı ak ın tıy a doğru yanaşm ıştı. H a la tla rın b ağ lan ­ m a sıy la b a n tta dizili duran to rb a la r d a a m b a ra a k m a y a başlam ıştı. F a b rik a n ın istifçileri am b a ra ço k ta n atlam ışlard ı. E llerin in değ­ m esiyle to rb a la r y e rlerin i buluyordu. T am b ir s a a t kim se tek k e­ lim e konu şm ad an h a rıl h a rıl çalışm ış, b a n tta te k te k sıra la n a n to rb a la r da tam b ir sa a t y u k ard an akm ıştı. A m bar dolup da m avi b ra n d a çe k ilirk en Tom ruk Ö m er’in kom utu duyuldu: «H alatlar fora!» İstifçile r k ıy ıy a a tlark en , «B aştan k ıçta n to m a it m akine.» di­ ye bağırdı. Sesin i yalnız H ay ri’ye değil, d ışard ak i g örev lilere de d u yu rabilm ek iç in ... B oncu k Y a şa r, h e r zam anki gibi dalıp k alm ıştı paketlem eden gelen deniz yüklem e b antm a. K aptan: «Çekil, ay ağ ım ın altından!» dedi, «Eline b ir k ov a al d a y ık a şu k ıç üstünün çim en toların ı! S e n de H arun, g eç m otorun b aşm a! H eeey önce patelyeyi alın içeri be!» Hep b ird en san d alı tu ttu k la rı g ibi çek iv erd iler m otora. M ak in ist H ay ri’ye yeni b ir iş b u lm ası gerekird i. Ö m er Kapta n ’ın: «Senin saatin kaç?» dedi. B ileğinde su geçirm ez N a ca r s a a ti olduğu halde inanam azdı kendi saatine. A slın a b a k a rsa n kendi k a p ta n lığ ın a da inanm az­ dı T om ruk Ö m er. K ıyıyı sis b astı m ı elindeki kıblan am ey le İn e­ b o lu ’y a gid erken m otorun b aşın ı A m a sra ’ya çevird iği de olurdu. «Benim saatim üçe beş var!» «Benim ki üçü çey rek geçiyor!» H arun ikisin in saatin in de doğru gitm ediğini bilird i. Deniz üstünde kim seye ü ç dakkanın, b eş d ak k an ın bi y a ra rı da yoktu, 172


z a ra rı da. Ne v a r k i B oğaz köprüsü d a k k a sı d ak k asm a ta m dört­ te açılıyordu. G a la ta köprüsü şaşard ı a m a B a rtın köprüsü şa ş­ mazdı. V aktin d e köprünün önünde s ıra y a girm ezsen sa b a h ın y e­ disine beklem ek g erek ird i. O ysa bun u n da vard ı k o la y ı... Ne k i g em iciler bu raco n u bozm am ak iç in y eni y etişen lere b ir ti­ tizlik örn eği g österm ek isterlerd i. «Kes b iraz şunun yolunu.» diye b a ğ ırd ı Tom ruk Ö m er. «Dört­ ten önce gideceksin de m ad aly a m ı v erecek sa n a L im an M üdürü? A k ın tı var, dedik sana.» İşle r yolunda g id erken b eklen m ed ik b ir ağız k a la b a lığ ı d ah a e tti Ö m er K aptan: «D olduracak dereyi bu adam lar.» B ira z kendine gelm iş olm alıydı M a k in ist H ayri. D a h a doğ­ rusu kendini bulm uş olm alıydı. İçtiğ i zam an kendini b u lu rsa derdini, tasasın ı d ağıtm ak için şun a b u n a tak ılm ad an hoşlanırdı. B ir y an ıy la da, ark a d a şla rın ın d eyim iyle H oca H asrettin gibi b ir adam dı: «A çıktan geç K aptan!» dedi, «M otoru k ireç k a y a sın a o tu r­ tursun!» K ire ç fab rik a sın ın kan alizasy on u b u ra y a ak a rd ı g eceli gün­ düzlü. «Hani N asrettin H oca E ğ rid ir gölüne yoğu rt m ay ası çalm ış da bugüne k a d a r tu ttu ram am ış ya! B u k ireç fa b rik a sı B a rtın Irm ağ ın a çaldığı k ireç k ay m ağ ın ı tu tturdu. K alıp gibi yoğurt!.. Ne yoğurdu K aptan, k a y a g ib i peynir, tü m ırm a k ... Irm a ğ ı ta ­ ra y a n la r, ta ra y a , ta ra y a b a şa ç ık a m ıy o rla r... B u gidişle ırm ağ ı, tam ortad an b ir k ireç d uvarı b ıça k g ib i ikiye bölecek!» «U lan H ayri!» dedi, «Dem ek gündüz dem eyip içtin öyle mi, fınd ık bahçesinde?.. B u n e k e y if be! B en im gözüm havada, sen ırm a ğ a b akıp d alganı g eçiy o rsu n benim le! K ıs şunun yolunu diyorum sana! B u gidişle B oğaz K öprüsüne bindireceğiz!» H aklıydı K a p ta n ... K a fa y ı tam buldu m u böyle olurdu işte!.. D ünyaya boş verip b ira z da kendini avuturdu. A ğzını b ıç a k a ç ­ m azdı içm eyince, için e a ta rd ı üzüntüsünü. H arun bilird i bu du­ rum unu, Ö m er K aptan, d ah a şu rd a üç beş ay lık kantonlarıyd ı. İçinden, hindi gibi d üşüneceğine v a rsın için i boşaltsın, diyordu. Bugün az buçu k kendisi de onun gibiydi. B u N azife’n in durum u onu da k a ra k a ra düşündürüyordu. Ne y apm ak istiyordu bu kız? Biliyordu, a çık ça bu Selim d enilen şım a rık d elikan lının k ard e­ şine kelim enin tam an lam ıy la a sıld ığ ın ı... A ğ a ’n ın şım arık oğlu A kif’e kızın m eyli olduğunu da b ilm iy o r değildi. E ğ er Yedivere n ’den ayrıldıysa, d aha çok bu yüzden ay rıld ığ ını kendisine b ile söylem eğe dili varm ıyordu. Son a y la rd a A k if’in, h e r v esi­ leyle eve dadandığını biliyordu. G ü lizar düm eniyle N azife’yi de b a şta n çık a rm a k istediğini g örm eyecek k a d a r gözü k ör olam az­ dı. Az buçu k anlard ı bu işle rd e n ... İşte Ç iç e k ... B u kız durup 173


d uru rken m i kendisine m ey il verm işti b öy le... M ahm utp aşa’dan a lıp getirdiği eşarp ı n asıl b içim leyip de tu tuştu rm u ştu e lin e ... Henüz çık arıp b a şın a saram ıy o rsa an n esin e a n la ta ca ğ ı k u rt m a­ sa lın a henüz b içim verem em iş olm asm daydı. Ç içek başkayd ı. Çi­ çek kim seye benzem ezdi. Ç içek N azife’ye bile benzem ezdi. «Haruun! K ör m üsün be!» diye bağırıyord u, iki ay ağ ın ın a r a ­ sın a yekeyi a la n Ö m er Kaptan. M otorun burnunu görm ek için d ikilm işti ayağa: «D alga geçsin diye m i oturttum seni m otorun b aşın a be! K a r­ şıdan hışım gibi kopmuş g eliy or da seslenm iyorsun b ana! U lan sen de çek tin k afa y ı M akinist H ay ri’nin yanında!.. İyi be! Sanki m otoru B oy ran a ltın a çek tik de Ş e h ir K u lü bü’ne gönderdim sizi k a fa la rı bulun da yorgunluğu giderin diye! U lan bi d aaa b aşı­ nızdan ayrılm ayacağım sizin. D eğil y em eğ e... işem eğe giderken b ile! Hooop! S a n ca k ta k i salap u ry ay ı görm üyor m usun be! H erif ■prncar m otorla otuz ton yükün a ltın a girm iş. A kın tı nerdoyse k ıçın k ıçın g ötü recek Boğaz'a! H ayri sen de kes şunun yolunu diyorum sana!» «Kaptan!» diye dikildi H ayri, «D aha M olla O sm an’lardayız! S e n m otoru gidiyor mu sanıyorsun. D aha Y olcu binm oz g örü n­ m ü yor bile!» «Bana m ı öğretecek sin b u ra la rı be! Bu derede yedekçilik yap­ m ış adam ım ben, gençliğim de! B u m o to rlar nerdeydi o zam an. Söyle bakalım , B oğaz’dan Y a lı’y a k a ç mil?» «Biz m ak in istliğe bu salap u ry ad a b aşlam ad ık . N am us b ela ­ sın a g ird ik senin kum teknesine!.. B oğ az’dan tam yedi m il ç e ­ k e r ... Ç im entonun rıh tım ı beş m il!.. Bu m o torla b ir sa a tlik yol... B en biliyorum , k i saatim doğruysa, K öprü’de bu lu nacağ ım za­ m anı!.. Tam d akkasm d a bu lu nacağız ki orda, ik i iş çık m asın bize!» M akin ist H ay ri’n in tam dediği d ak ik ad a köprüde bulunm uş­ lardı. D irekli yüksek tek n eler ku y ru k olm uş bekliyorlardı. Ne çap aya, ne h a la ta iş düşm eden a çıla n köprüden geçm işler, li­ m anın rıh tım ın a yanaşm ış olan v ap u rları gerid e b ıra k a ra k K a ­ rad en iz’in çırp ın tılı su ların a çıkm ışlard ı. S e rt b ir povraz m oto­ ru n hızını b ird en kırm ıştı. K arşıd an esen rü z g â r bird en üç m ile düşürüverm işti S e la m e t’in yolunu: «Bu poyraz çok u ğ ra ştıra ca k bizi.» dedi, M akinist H ayri, b a şın ı m akine k am arasın d an çık a rıp da. P oyraz serin de esi­ yordu, n e alkol k alm ıştı d am arların d a, ne de b aşın d a o ta tlı um urp am azlık... G özleri üç m il ilerd eki Pavyos B u rn u ’nd ayd ı... E ğ e r B urunu aşıp T a rlaağ ız ı’n a b ir sa a tte u laşabilecek se bu S e ­ lam et, iki saat son ra da A m asra önlerin e düşecek dem ekti. Eğer söktürem ezse lim an da akşam b ek lerlerd i, poyrazın k ırılm a sın ı... G ün b a ttı m ı b ıça k la kesilir gibi m ay n a olurdu esin ti... M iço Y a ş a r çim ento to z la rın ı silm iş, p ırıl p ırıl tem izlem işti, 174


k ıç üstünü. K ovasını d a tam ırm a ğ ın ağzınd a döküp deniz suyu yla çalk alam ıştı. B aşa ltın a y erleştird ik ten sonra: «Eee H arun Abi!» dedi, «Ben sa n a uğu r ola diyeyim de sen de K ap tan a söyle! B ab am biliyorsun, eski g em icilerd en ... G e­ m icin in iyisini deniz a lır kendine derdi sağlığında!» «Dediği gibi de oldu!» dedi H arun, «Saç gem ilere pek güven olm uyor, durup d uru rken a la b o ra oluveriyor. V a r m ı a ğ a ç gem i gibisi!..» «Bana derdi ki B abam , K arad en iz’e çık tın m ı ister dereden çık, iste r B oğaz’dan, K ap ta n ’a, u ğ u rla r ola.» d iyeceksin diye öğüt v erird i «Kaç s e fe r söyledim bu Ö m er K ap tan ’a eyvallah, b ile dem edi. Haydi söyle şu ad am a da B a b a ’m ın dediği yerine gelsin!» «Peki Y aşa r!.. B a b a ’n ın dediği olsun! Ö m er K aptan, u ğ u rlar ola!» «Eyvallah âşık H arun! Aç gözünü de uğursuzluk olm asın bu m otorda!» M ak in ist H ayri Pavyos B u rn u n d a k e rte riz için tuttuğu bir ça m a gözlerini dikm iş, bileğind eki saate bakıp m otorun yolunu hesaplıyordu. ♦Kaptan!» dedi, «Gene sen b ilirsin ya!.. A m a sra ’yı g eçersek bu poyraz d aha azıtacak ! T u ttu ram ay ız K erem pe’yi!.. İstersen A m asra da g eçirelim geceyi!..» «K ırılır bu rüzgâr!.. B ekleyem eyiz, K a ra y o lla rı’n m am b a rın ­ da bugün b ir gram çim en to yok!.. H esapla bi k e re ... Ü ç dört gü­ nüm üz bizim m alsâh ib in in çim entosu için y o llard a geçti. İki gece de b u ralard a!.. A m b ar m em u rund an önce B as M ühendis sa ld ırır üzerim e!» Ü ç beş kuruş ç ık a rı vard ı onlard an. E ğ e r işine b ağ lı görünü­ y o rsa Ç ap ar Y u su f’u tak tığ ın d an değild i... B ir gem ide k a ç a k ­ çılık olm azsa g em id ekiler nerd en yolunu bu lacak lard ı? Hele K ap­ tan lar?.. «G ötürm ez bu B olen d er b izi... S e n de g örecek sin b ira z son­ ra ...» B ir saat geçm iş d aha T a rla a ğ z ı’nı tu ttu ram am ışlard ı. «Saat beşi geçiyor!» dedi, H ayri, m o torla b iraz oynad ıktan sonra. «Saat gibi çalışıy o r am a fayd asız! Tam k ırk ton çim ento bu!» S a a t sekize doğru A m asra M end ireğinin burnunu tu ttu rabilm işlerdi. D ört saatte yedi m il... S a a tte anc&k iki m il yol a la ­ biliyordu Selam et sert poyrazda. D üm enden b ir alab an d a b ek le­ yen Hayri: «Kaptan!» dedi, «Gün b attı! P oyraz hep bi k a ra r esiyor. Y a ­ ta lım burda!» «D ışarı rü zg ârı b a şla r birazdan. K ıra r poyrazı!..» 175


«K ırsa da ü ç m ilden fa z la gidem eyiz. Cide bile yirm isekiz, otuz m illik yol!..» K öpek B u rn u n u düşünüyordu, p oy raza k a rşı b arın m ak için. G el gelelim otuz m ili bu durum da k a ç sa a tte alabileceklerd i? «G em icilik bu!» dedi K ap tan , «İyi h a v a durup d uru rken bo­ z a rs a ... Kötü h av a da iyiye dönem ez m i? K a ra b a h tın a k ırkbeş d iyeceksin a ra s ır a ... G enç ad am sın, bu k a d a r k o rk m a bu de­ nizden!» «K orkm ak h aaa! D em ek d aha tan ıy am am ışız b irb irim izi! V er elini B oyran altı, öyle m i? Tam am !» «Poyrazdan k a çm a k için , b iraz d a m otorun burnu nu Y ıld ıza alıyorum !» «A m asra’da y atm ad ık tan sonra g erisi senin b ileceğ in iş! B il­ d iğin gibi yap Kaptan!» «Haydi u ğ u rlar olsun!» Ç akraz, T ekke önü, K u ru ca şile’yi fen erlerin d en bile zor ç ı­ k a rd ılar, G ideros fen eri de gerid e kalm ıştı. Cide fen eri gündüze ra stlad ığ ı için çak ıp sönm esine a ld ıra n bile olm adı. K aptan Kö­ pek B u rn u ’nd an son ra m otorun b a şın ı G ündoğrusuna çevirm eyi düşündüyse de poyrazın sa k a rc ık la rı k ay n ad an içeri vu ru nca vazgeçm işti. Ö yleye doğru bu rü z g â rın böyle k a lm a y a ca ğ ı d aha da sertleşeceğ i anlaşılıyordu. Tüm K arad en iz’de sa b a h ta n gös­ te re n poyraz öğleye doğru şiddetini d aha da a rttırırd ı. Dünden yüklü olan hav an ın öğleyi bile b eklem eyeceği bu lu tların ta ra z ­ lan m asın d an anlaşılıyordu. M akin ist H ayri b ir a ra K erteriz ettiğ i k a y a n ın k arşısın d a yerin de sayd ık ların ı an lar gibi olm uştu. Poyraz serteld ikçe sertelm iş, K crem p e’den son ra k ırılm a um udu da suya düşm üştü. Bu um ut, yerinde say an b ir m otor için g eçerli olam azdı. H ayri b i­ ra z d a aşağ ıd an alarak : «Kaptan!» dedi, «Bu durum da y ap ılacak b ir iş v a r mı?» «Y apılacak şey, bocalam ak! K öpek B urnunu n a rk a sın a sığ ın ­ m ak!» E n doğru k a r a r buydu H ay ri’ye göre d e... Cide’de tuz m a ­ ğ azasın ın tam k a rşısın a dem irlem ek. T am alab an d a bile edemezdi düm eni K aptan. M otorun b u r­ nunu Y ıld ız’a çev ire çevire dönm ek, a rk a sın ı poyraza alm ak tı, e n doğru davranış. Poyraz d alg aların ın içeri g irm esini önlem ek için geniş b ir y ay çizen Selam et, a rk asın ı poyraza verin ce b eş m illik hızın a y eniden kavuşm uştu. Poyraz çey rek sa a t önce m otorun hızını k ıra rk e n bu kez hızına hız eklem eğe başlam ıştı. T om ruk Ö m er, öfkesini y atıştırm ak için yelkeni fo ra etm eyi bile düşündü. A m a han gi yelkeni fo ra edecekti! Y a m a lı y elk enler bu poyraza d aya­ n ır m ıydı? Yedi m ilden aşağ ı değildi, S e la m e t’in yolu. M otorun k ıç ı tam poyraza dönünce bu hız d ah a da a rtm ıştı. Selam et, 176


k ü t b aşı iki yanını köp ü k ler içinde b ıra k a ra k B a lık k a y a sı doğ­ rultusunda yol alıyordu. B o calam a ne k ad ar ra co n u n a uygun da geçse başüstünden a k a n sular, m u şam baların üstünden am b a rın iki yan m a taşm ış sağlı sollu leva d eliklerinden d ışarı akıyordu. P oyraz sa k a rcık ları, sa k a rcık olm aktan ço k ta n çık m ış iri d a lg a la ra dönüşmüştü. A k şam a doğru poyrazın k ırılır g ib i oluşu na akıl erd irem eyen Ö m er K aptan: «Ne oluyor!» dem ekten kendini alam ad ı, “D alg alar irileşip ölü d alga oldu!» M ak in ist H ayri, içind en poyrazın d rise edeceğini düşündü am a, b ilg içlik olur diye söylem edi. A m a u y arm ası d a g erek ird i bu Tom ruğu. «Kaptan!» dedi, «Sakın Y ıld ıza çevirm esin bu rüzgâr!..» «Neden Y ıld ıza çevirsin. K eşişlem e de var, lodos da!..» B aşın ı kaldırıp b ak sa gün eşin k a lın b u lu tların a rk a sın a doğru a lçald ığ ım da görecekti. Savrulm uş, tu ralan m ış k irli b u lu tların ... B ir K a ra y e l’e geçiş hazırlığ ı da olabilird i bu. Gün batm ad an k a ­ ra rm ıştı o rta lık ... B ir yağ m u r b oşansa b u n a razı gelm eyecek kim se yoktu m o tord a... H avanın b elki b öylece a fa tı k ırılırd ı. Cide fe n e rin in çakıp söndüğü seçiliyordu, bu zam ansız akşam k aran lığın d a. B alık k ay asın ı yüz, yüz elli m etre iskelesine alan Selam et, b ir süre G ideros fen eri d oğrultusunda üç m il üzerinden yol a l­ d ık tan so n ra alaban d a edip b ird en tuz m a ğ a ra sı doğrultusunda yol alm ay a başladı. O ysa y an lış b ir g irişti bu, hem en köDek bur­ nu ndan düm eni alab an d a etm esi gerek ird i önceden. K ap tan bu yanlışını, poyraza k arşı yol alm ak zorund a k a lın ca an la m a k ta gecikm em işti. K öpekburnu, poyraza kap alı b ir b a rın a k oluşturduğu için bu zorlan m a uzun sürm em işti. M otorun k ıçın ı poyraz denizle­ rine v eren Ö m er K aptan, sokulabildiği k a d a r k ıy ıy a sokuldu. B aşüstü nde vardiyad aki H aru n ’a seslendi: ♦Funda!» Z in cir sarıld ığı d olaptan gürültüyle boşanm ıştı. Ç apa dibi bulunca, tek n e ipinden çek ilen b ir boğa g ib i savrulm uş, başı bird en açık denize çevrilip kalm ıştı. B u ra d a hızı k ırıla n poy­ raz, a rtık m otorun b aşın d an doğru uslu uslu esm eğe başlam ıştı. K a p tan ’a bu durum da geçm iş olsun, d en ebilirdi am a, kim senin dili varm ıyordu. M otorun b aşı tam poyraza değil, yıldıza dö­ nüktü. D em ek b iraz kaym ış oluyordu rü zgâr. B ir k a ra ra kolm ay a cağ ı anlaşılıyord u . Y a Y ıld ız K a ra y e l’e doğru k a y a rsa a a ? ♦Çekin, tenteyi!» dedi, «Y ağm ur gelecek!» S e ren in üstünden çe k tik le ri ten tey i k ıç a doğru kayd ırm ış­ lardı. Önü de k ap atılın ca tem iz b ir uyku çek ilird i sıra y la ... K ap­ tan: Y ıldız K aray el

177/12


«Önce tulum ba.» dedi, «Tulum bayı b ir elleyelim . Isla tm a y a ­ lım , a ltta n çim ento torbalarını.» H arun tu lu m banın kolun a yapışınca, M iço Y a ş a r ten ten in b a ğ la rın a düğüm atıyordu. «O yalanm a!» dedi, K aptan, «Sen to rb ad a ne v a rsa ser, şu k a ­ m a ran ın üstüne de yiyelim !» A çlık tan, hele susuzluktan dili d am ağı yapışm ıştı. H içbiri bocu tu n em ziğini ağzına alıp b ir yudum su içom em işti. P oyraz::ı böylesi az görülürdü bu denizde. K a p ta n ın kavonozunda zeytin eksik olm azdı. K apağını açıp koydu o rta y a ... G ü lgenp ınarınd a a lın a n soğ an lar h a la dipdi­ riydi. M akinist H ayri, ça k ıy la a y ık lay ıp denizde yıkadı. Koydu m ak in e k a m arasın a serilen örtünü n üzerine. B ir dolap büyük­ lüğündeki k am aray ı dört yanınd an çevirm işler, önlerinde ne v a r­ s a sıra gözetm eden atıştırıy o rlard ı. K atık ek sik olsa da ekm ek boldu. M iço Y a ş a r iri p a rça la ra bölüp k a tığ a pek el uzatm ad an k arn ın ı doyuruyordu. K im senin ağzını b ıçak açm ıyordu. D eniz kırılm ış, rü z g â r m ay n a etm işti işte. Neydi bu hav ad ak i ağ ırlık , bu durgunluk? «Hayri be!» dedi Ö m er K aptan, «isıop etm edin demek?..» «Sen istop, dem edin ki Kaptan!» L im ana girdi m i K ap tanı beklem eden k ap atırd ı m azotu. B ir sorum luluk çekingenliği içindeydi dem ek... «İyi ettin kesm edin de...» «Dönerse rü zg âr...» «Ç ıkarız... B arın am ay ız b u rd a ... B öyle zam an lard a hep te rs­ lik yap ar bu nam ussuz B lon d er... Ç alışm az hem en.» «Sen kes gazı! İstop!» B u m otor ça lışırk e n ra h a t ed ecek leri yoktu. Şu ekm eği bile ra h a t yiyem eyeceklerdi. M akine durunca, Kaptan: «Oh be!» dedi, «Haşşöyle! Ş u lokm am ı ra h a t yutayım . Y a ş a r be! K utuda çay kalm ış mı?» «B artın ’d a yeni aidiydik ya!» «Hadi H ayri, koy senin m azot o ca ğ ın a şu çaydanlığı!» M akinist H ay ri’n in tüm k ey fi k açm ıştı. Böyle kuşkulu h a v a ­ la rd a istop etti mi, bu m ak ine b i d ah a çalışm ay acak m ış gibi g e lir­ di ona. B ordayı sip er a la ra k ç a k tığ ı k ib ritle kavanozdan yaptığı ocağın fitilin i y ak ark en sönüverm işti. Sulu m azot diye geçirdi içinden. K ib ritin yenisini ça k tı. D ah a fitile u zatm ad an sönm üştü bu kez. N erden esiyordu bu rü zg âr? B u bu ru n poyraza, b ira z da Y ıld ız a kapalı değil m iydi? «Esiyor.» diye m ırıldandı, «K aray el’den doğru esiyor.» O ysa Tom ruk Ö m er bile an lam ıştı. Y ıld ız K a ra y e l’in b aşlad ığ ı­ n ı... ö lü m d ü bu rü zgâr, K arad en iz için. H ele böyle k ap and a k ısıl­ m ışken. 178


«Fayrap!» diye b eğ irdi, can ı yanm ış gibi, «Bırak şu ocağ ı sen! Fayrap!» S a ğ n a k b ird en boşanm ıştı. B a şla m a sıy la m otorun k ıçın ı k a r a ­ y a savu rm ası b ir olm uştu. K ıy ı h ızla yaklaşıyordu. H aru n bcşüştünden bağırıyordu: «Dem ir tarıyo r. M otor d em ir tarıyor.» M ak in ist H ayri m otorun kolunu çevirdi. Biliyordu birincide a teş alm ay acağ ın ı b ir kez dahe, çevirdi. B ir ik i p atırtıd an sonra durdu. K ap tan ik in ci dem iri atm ası için em ir verm ey i unutm uştu, H a­ ru n ’a. «Funda.» diye b ağ ırın ca , H ayri a cı acı güldü bu durum da bile. «A rtık dem ir bile taray a m a z bu motor.» dedi, «Sığa oturdu.» M otor çalışıyord u şim di. Hemde sa a t gibiydi. Y ol verdiği h a l­ de m otor silkinm iyordu bile. «Vay nam ussuz!» dedi, «Oturdu!» K ap tan ikinci k a ra h a b eri de ekledi peşinden.«Düm en fırladı!» S on u n a k ad ar açtı. K ım ıld am ıyord u yerinden. A llah vere de k a y a la ra otu rm asa diye düşündü. «Tekne kum da, kaptan!» dedi, «Şükü r k u m a oturdu!» K ay ay a değse, kü t k ü t duyulurdu. S a ğ n a k b aştan bind iriyor­ du durm adan: «Harun!» diye seslendi. D uyuram adı. G ü rül gürül esiyordu k a ­ ra y e l... Tam k cra y a l do d eğ ild i... Y ıldızdan k ay m ıştı a m a ... Tam k a ra y e l değil. Y ıld ız k a ra y e l’di. Su k alkm ış d a geliyordu S e la m e t’in üzerine s a n k i... H ayri, ça rm ık la ra sıkı sık ı tu ta n a ra k m otorun b a sm a doğru ilerlem eğe çalışıyordu. H arun, a m b a r b ran d asın ın üstündeydi. R ü zgâr tutuğu gibi atm ıştı. B ran d an ın iplerine y ap ışarak k a la b il­ m işti. «Git!» dedi, «M akinenin y a n m a git! K es mazotu!..» Y ıld ız K aray el denizleri de başlam ıştı, sağ nağ m ardından. B ird en büyüm üştü d a lg a la r... M otorda ilk d alg a H ay ri’nin a y a k la ­ rın ın dibinde patlam ıştı. «Can yelekleri!» dedi, K aptan, «H arun ç ık a r, çabuk!» K ıç altındaydı. K apağın ın h a lk a sın a soktu p arm ak ların ı çe k ­ ti. Zorlandı, açam ıyordu. «B ırak sen!» dedi. B ir iki çek işten sonra a ça b ilm işti kaptan. Eğildi. A ldığını ön ­ ce M iço'ya verdi. İkin ciyi kendi yiyip bağlad ı. İkisini b ird en aldı içerd en H aru n’a uzattı. S o n ra k ap ağ ı y erin e oturtup tepindi üze­ rinde. M ak in ist H ayri, H aru n’dan aldığı can y eleğ in i giyip sıkı sıkı b ağ lad ık tan sonra: 179


«Gir k am aray a, sen!» dedi, «Y an ın a Y a ş a r ’ı da al! B en d irek dibindeyim !» K ıç üstünde y ap ılacak h iç b ir işi k alm am ıştı K ap tan ’m. D üm en fırlad ığ ı için yekeyi düm enden çık a rm ıştı. H iç olm azsa a y a k la rı­ n a takılm asınd ı. S a ğ n a k la r d algay a dönüşm üştü. S ela m et oturduğu için bu d al­ g a la rın k ıv rak lığ ın a uyam ıyordu. İçin deki k ırk ton çim en toyla ta h tad an b ir rıh tım a dönmüştü. Ö yle b ir rıh tım ki d alg aları bile k ıra m ıy o r üzerinden aşırtıyordu. H er d alga alıp götü recek b ir şey ­ le r bulm uştu S e la m e t’te. P atelye, k a m a ra y la s a n ca k b ord ası a ra sı­ n a sıkışıp kalm ıştı. S ıra n ın g em icilere geldiği anlaşılıyordu. K en­ d ilerinin alıp götürülm esini bekleyem ezd i o n la r da. T am zam anın­ da su ya a tla m a la rı gerekirdi. B u d alg alard a patelyeylo k ıy ıy a ç ık ıla b ilir m iydi? Can y elek ­ leri on ları b ir süre boğulm aktan k u rla rs a b ile k a ra y a n a sıl ç ık a ­ ca k lard ı? D alganın k a ra y a atm a gücü k ad ar, çekm e gücü de v a r­ dı. B elki bu güç daha da tehlikeliyd i, yerd en yere v u ru la vu ru la sersem leyen yorgun b ir gem ici için. K aç gündür esen poyraz, su la rı soğu tsa b ile b ir b a k ım a önem ­ li değildi. H aziran b aşın d ay d ılar... ö n e m li olanı d a lg a la rla sert rü zgârın, kişiye kendini yönetm e olanağ ı tanım am asıyd ı. Tek yıldız yoktu gökyüzünde. F en erin çak ıp sönm esiyle su lara vu rm ası gereken ışın lar bile sezilm iyordu. K ıy ıd ak i k arak o lu n ışın ­ la rı görünm üyordu bu sü rekli sağ an ağ ın g etird iğ i yoğun k a ra n lık ­ ta. O ysa jan d arm aların kendilerin i görm eleri, m otoru kıyad an iz­ lem eleri g erek ird i? Neden on lard an b ir ses duyulm uyordu. M otord akiler sağan ağın etk isin i d ışa rıd a k iler k a d a r a n la ­ yam ıyorlard ı. P atlay an d alg a la rın güm bürtüsü, k u lak ların ı, yo­ ğun k a ra n lık gözlerini perdelem işti. B ir m ezar yalnızlığınd a k a l­ m ışlard ı gecen in bu saatinde. D ışard an gelip de k u rta rılm a la rı umudu da yoktu. Ne y ap ıla ca k sa ken d ilerin in düşünüp b aşarm ası gerekiyordu. Bu a ra M akinist H ayri kendisini tam d ireğin tepesine bağlı ip m erdivene tutunm uş buldu. B ilerek m i yapışm ıştı bu m erd i­ venin ilk b asam ağın a, yoksa d a lg a la r a tın ca korunm ak için mi yapışm ıştı? A m bar kesim in in su la ra göm ülm esinden a n la şılı­ yordu ki k ıçta k i m ak inist k a m a ra sın a dönm ek olanaksızdı a r­ tık. Aynı m otorun içinde tek başınaydı. A rk ad aşları d alg aların b a stırm ası yüzünden k am arad an çık ıp da k ıç üstünde tu tu na­ m azlard ı. A n cak su lara atla m a k için çık a b ilirlerd i. Y a n la rın a dön­ se de hep b ird en d aracık bölm ede b a rın m a la rı da çok zor ola­ caktı. Tüm gücünü b ileklerind e toplayıp ip m erd ivenin b a sa m a ­ ğ ın a yapışıp su lara kap ılm ak tan k u rtu lm ası bile b ir başarıyd ı. A m a d aha ne k a d a r k alab ilird i böyle? B ir soluk alabilm esi için ü ç erlem elerin gelip geçm esini b ek ­ ley ecek durum a gelm işti. S o n ü çerlem en in k azand ırd ığı k ısa dur­


g u n lu ktan y ararlan ıp kendini, tutunduğu b a sa m a ğ a alm asın ı b a ­ şardı. İlk üçerlem eleri bu b a sa m a k ta atla tm e k zorunda k alm ıştı. D alg alar k ırılır g ibi olu n ca o h ızla b irk a ç b asam ak bird en ç ık ­ m ış, ay a k la rın ı sudan k u rtarm ıştı. D em ek d aha da y u k arısın a ç ık sa b ira z olsun ra h a t edebilirdi. Ü çerlem eleri gerid e b ırs k ın ­ c a onu d a denedi. R ü zg âr estiğ i sürece b a sa m a k la rd a ra h a t yüzü g örem iyeceğini anlam ıştı. V ak it, gece y arısın ı çok tan geçm iş, h a v a soğumuştu. İp m er­ divenin bağland ığı ça n a k ta böylece eli kolu b ağ lı k alm asın ın d ışında yeni teh lik eler de kendini gösterm eğe başlam ıştı. Tekne k u m a y erleştik çe direk de kısalıyord u sanki. D alg alar a y a k la rın a u la ştık ça d ireğin ucuna doğru tırm an m ası gerekiyordu. Boş bu­ lundu m u d alg alar h e r saniye alıp götürebilirdi. G iyin ekleri tüm ısland ığı için üşüyordu. Üşüdüğünü d erisin­ de soğuğun etkisind en önce, içind en g elen titrem eden, d işlerinin b irb irin e vu rm asınd an alg ılam ıştı. P a rm a k la rı üşüdüğü için tu tam az olm uştu, ç a rm ık la rı... E llerin i sıra y la göreve so’cmayı düşündü. Sağ eüni koltu k altın d a ısıtırk en sol elle tutuyordu, ça rm ık ları. Tutam az h ale gelin ce de ısın an elini göreve soku­ yor, üşüyen elini yeniden koltuğunun a ltın a yerleştiriyordu. G özleri m akinist kam arasm dayd ı. İki a rk ad aşı k a o ta n la b ir ­ likte içerd e olm alıydılar. D alg aların güçlend iği b ir sırad a dalga güm bü rtü lerinin içinden H aru n ’un sesi duyuldu: «Hayri A biii! A tlıyoruz! Sen de gel!» Hiç düşünm em işti su la ra atlay ıp kurtulm ayı. Evet, cany elck leri vardı, hepsinin de sırtın d a am a. k ıyıyı n a sıl tu ta ca k la r, son ra kum a n asıl çık a ca k la rd ı? K ap tan n asıl izin veriyordu su la ra a t­ la m a ların a? «K aptaaan!» diye seslendi. «B arınam ıyoruz artık.» diye b ir ses geldi yanıt olarak , «Ka­ m a ra parçalandı.» H aklıydılar, denize a tlam a k ta . A tla m a sa la r d alg alar alıp gö­ tü recek ti n asıl olsa. Peki, kendisi ne y ap a ca k tı? A tlam ak zorunda değildi o n la r gibi. D irek kırılıp devrilm edikçe, vücudu soğuğa, yorgunluğa. da­ yandığı sü rece burd a k alabilird i. T ek nen in alabora olm ası ola­ naksızdı. A lttan üstten su a lsa da bu k ırk ton çim ento b ir kale g ibi tu tard ı gem iyi. «Bon kalıyorum !» dedi, «Allah yard ım cım ız olsun!» B ir acı çöktü bird en yüreğine. N asıl b ıra k a c a k tı onları. Hnlc H aru n’u en çok sevdiği kişin in k a rd eşin i... Gem irilik. ark ad aş­ lık bu m uydu? «Harun!» diye bağırdı k a ra n lığ a doğru, «Atlama!» A lırsa d alga alsm dı onu. O zam an a tı'ırd ı sulara, bo'ki ikisi b ird en k u rtu lrb ilirlerd i. H aru n’un kendisi gibi iyi b ir vüzücü ol­ m ad ığını biliyordu. Bu iş b ira z da deneyim le bilgi isterdi. Y e te ­ 181


rin ce b ilgisi olduğuna inanıyordu kendisinin. îy b ir K arad en iz’li yüzücüydü H arun am a, iyi b ir g em ici değildi henüz. Şu htıltia b irlik ¡.o aıurr.aiıyd ılar sulara. A m a böyle durup d uru rken mi. K a p ta n ın isteğ iy le... «Bekle.» diye bağırdı. Ne k ; d ar geç atılıraa su lara o denli k u rtu lm a umudu var g ibi geliyordu kend isin e... O rta lık a ğ a rın c a d aha kolay olurdu k u rtu lm aları. D ışard an yard ım da gelebilird i. B ir ip bile a ts a ­ la r, b ir kolaylıktı. B elki m otorlu sand al bile yüzd ü rürlerd i... B u durum da onları, K a ra d e n iz lile rin soluğan d ed ikleri su içi akınülıu'i alıp götürürdü g ecen in k a ra n lığ ın d a ... «Harun!» Ses gelm iyordu. B irk a ç kez b ağ ırd ı: «K aptan, nerdesiniz?» diye. Bilm iyordu on ların patelyeye güvenip m otordan ay rılm ak için b ir g irişim e g eçtiklerin i. H aru n içind eyken m av na etm iş­ lerd i st.ndalı. K ıçtan yanaşıp k a p ta n la M içoyu alm ası düşünül­ m üştü. D aha denize in er inm ez de d a lg a la r sand alı, tekneye vu ra v u ra p arçalam ışlard ı. H erkes tek tek can derdine düşm üştü. H ayri a rtık m otorda k im senin bulunm ad ığını biliyordu? K ı­ y ıy a doğru sesleniyor, ark a d a şla rın ın ad ını yineliyordu d urm a­ dan. B ir a ra tam ters yönden, köpek k a y a sı yönlerinden sesler duydu. «Bizi ku rtarın ! Boğuluyoruz!» K olayca g etirm işti rü zg âr sesleri. D em ek tam Y ıldız K aray el’e dönüşm üştü hava, su lar d a ö y le... Solu ğ an on ları k ıy ıy a çık arm am ış tam ters yöne sürüklem işti. G ü çlerini b ağırıp yitirm em eleri g erek en a rk a d a şla rı um ut­ suzluk içinde durm adan b ağ ırıy orlard ı. «Allah aşkına, k u rta rın bizi!» Ö m er k ap tan ’ın sesiydi bu, b itk in , um utsuz. O na güç verm ek için kıyıd an b ir y an k ı duyuldu: «Dayanın geliyoruz!» Y ü k selticiy le bağırıyord u biri: «K orkm ayın yanınızdayız.» «Allah aşk ın a...» Ö m er K ap tan ’ındı bu son y a k a n şd a . «Hayri Abiii!..» B u da H arundu. Ne «Beni k u rtar!» diyordu, ne de y alv arıy o r­ du. B ir ayrılış seslenişiydi bu. «Hoşça kal.» d er g ib i... Bu duru­ m a kendisinin de düşebileceğini düşündüğünden mi, boğulan bu a rk a d aşları k arşısınd a, kendini d uygusuzlukla suçladığından m ı, h ızla indi b asam ak ları. M otora ilk ça rp a n d alganın göbeğine daldı, az ilerd en çıktı. Ü çerlem elerin a ra s ın a sıkışm ıştı. K en ­ 182


d ini boş-uğa atsın diye m otoru n san cağ ın d an dalm ıştı. Kendini k ıy ıy a yak ın bulunca H aru n ’un ters yöne n asıl g ittiğ in i a n la y a ­ m am ıştı. D em ek soluğan suyun üstünde değil, suyun içindeydi. Bozgu na kapılm azsa suyun üstünde yüzebilecekti. C anyeleği yüz­ m esini kolaylaştırıyord u. B ile rek ters yöne, köpek k a y a sın a doğ­ ru k u laç salladı. Vücudu ısınm ıştı? Böyle sa a tlerce yüzebilirdi. G ücünü b irik tirip önce ses duyduğu yöne doğru seslendi: «Nerdesin, geldim!» B ir süre bekledi. Hem dinleniyor, h em de çevresind en ses arıyordu ? «Harun, nerdesin?» B ird en um utsuzluk çöküverdi içine. Y aln ızlığ ın ı an la y ın ca gü­ cünün, d irencinin tü kend iğini sezin ler gibi olmuştu. Suyun de­ rinliğ ind en kopan güçlü b ir d alga kendisini, altınd an kavrayıp boşlu ğa fırlatıv erm işti. Su yüzünde d engesini tu ttu rabilm ek için debeleniyordu. Henüz kendin i to p arlay am ad an d aha büyük b ir d alga sudan k o p arırcasın a kaldırd ı, kaldırd ı, usta b ir güreşçi g ib i b eyninin üstüne fırlatıv erd i. S e rt b ir a la n a düştüğünü sanm ıştı. K endinden geçm ek üzereyken üçüncü b ir d alganın kavrad ığını n e yapsa dengesini tu ttu ra m a y a ca ğ ın ı anlam ıştı. O nun egem en­ liğine kendisini b ıra k m a k ta büyük b ir ra h a tlık bulm uştu. K en­ dini to p arlam ak istese de b a şa ra m ıy a ca ğ ın ı biliyordu artık . Böylece suyun serinliğine kendini verm ek te denizle bütünleşm ek g ib i ta tlı b ir esriklik bulm uştu. V a rıla c a k b ir yolun sonuna y a k ­ laştığın ı anlam ıştı. B u n a u laşm an ın g e rçek b ir b a şa rı olm adı­ ğ ını en liyor, b a şk a ca yap acağ ı b ir şey olm ad ığının b ilin cin e v a r­ dığı halde gene de çırp ınıp duruyordu. B u çırp ın ışla r g ittik çe a r­ ta n d alg aların gücünde am a cın ı şa şıra n a k a d a r sürüp gitti.

YİRMİDÖRT S a lıh a H anım , güm üş yüzüklü p arm ağ ıy la kap ıyı ik i kez tık ­ lattı. «Hala!» dedi Selim içerd en, «Sen m isin? B en im pam uk H a­ lam , b a şk a kim o lab ilir sabah sabah.» S a lih a H ala çok tan girm işti içeri. H er zam anki güleç yüzüy­ le azarlıyord u yeğenini: «Sabah sabah m ı, dedin! S a a t k aç, b iliy o r m usun? F ettah e n işten şim di öğle n am azın a g itti, cam iye) S a b a h sabah h aaa!.. K a ç ta geldin de y attın ? Sözde bizde m isafirsin , öyle m i? A n ah­ ta rlı m isafir, yüzünü g örene aşk olsun!» «Aaa!.. B en m i m isafirim . İn sen öz be öz h a la sın a m isa fir m i olurm uş! Benim evim değil m i b u ra sı...» «Senin evin olm asına, senin evin!.. Bize hiç mi iş düşm eye­ c e k , y a rı ev sah ibi olarak !.. Şöyle b ir a k şa m oturup k a rşılık lı 183


b i ç o rb a da içem eyecek iniyiz, diyor enişten. H aksız m ı? S e n g e­ lince ad am cağız çarşıd an p azard an alıp alıp g e tiriy o r e v e ... B ize de pişirm ek düşüyor, am a yiyen adam nerde? B a k g eçen sefer, k ız la rın sergisi olduğu h a fta geldin. B i k a h v a ltı olsun y ap tın mı evde? Selim nerde, F ey zi’d e... Selim n erd e? İş için Y u k a rı A kp elit’t e ... İş için m i, kendine iş ç ık a rm a k için m i, o da belli değil!..» «Sen e rk en seçim diye b ir şey duym adın m ı? B ab am gön­ d eriyor beni, gitm em d enir m i? K o sk o ca H afız E sat. S a lih a Hal a ’n ın Ağabeyi!..» «Bu öz be öz kard eşim , b en i b u ra y a gelin diye gönderdiyse büsbü tün Ç am alan ’ın nü fusundan d a silm edi ya! H aland a otur da bi sıcak ço rb a içm e m i diyor sana!» «Haklısın, benim pam uk H alacığım ! G elm işken bi çorban ı içm eden gitm eyeceğim , bu sefer. Seçim d ir, m eçim d ir diye b aşk a şey ler içm ekten senin ço rb a n a sıra gelm iyor am a, e r g eç içe­ ceğim ! H ani Ç am alan ’da Azm i E fen d i’n in oğlu Y ılm a z v a r ya?.. Y ılm az B ilg in ... B ab am aday yazdırdı, bizim Ç am alan a d ın a ... ö y le deyim de anla! P artiy e m artiy e senin a k lın erm ediği gibi, benim de erm ez. S en in an lay acağ ın , biz Y ılm a z ’ı tutuyoruz Çam a la n ’lılar. Bu Y u k a rı A kp elit’lilerin selden, yoldan b a ğ rı y anık ya. O n ların oy ları bizim Y ılm az’ın çok işin e y a ra y a ca k , g ib i g e­ liy or H afız E sa t’a!» «B aksana sen gözüm ün elifine!.. S e n in Y u k a rı köye neden g ittiğ in i bilm eyen m i kaldı! H ele o Ş ad u m an ’m dam adı o la ca k g en ç M akinist de boğulduktan sonra!.. Şem si U sta y la a rk a d a ş­ lığı neden iletletm ek istediğini b ilm iy o r m uyum sanıyorsun!» «Peki, m adem k ay n ak la rın çok sa ğ la m ... K ızın gönlü kim de, onu da söyle de olsun bitsin. Hadi b enim bi ta n e pam u k Halacığım !» «Herhalde sende değil! Am m a, k ız k ısm isi gene de b elli ol­ m az!.. Kim elini çab u k tu ta rs a ...» «Haklısın, benim pam uk H ala’cığım ! İyi b ilirsin b u n la rı... N eden m i? F ettah E nişteyi b a şta n çık a rd ığ ın y ılla rd a sen de N azifecik gibi b ir kızdın? Hem de ünü Ç am alan ’lard an, A k p elit’lere k ad ar yay ılan b ir dilber! D oğru, kız m illeti bu. h iç belli olm az!.. N işanlısı boğulalı d aha onbeş gün olm adı, k ızı seçim konu şm ası d inlerken görüyoruz, m eydanlarda!» «Çok ileri g itm iy or m usun? N azife için söylüyorsan, b iraz e k sik söylüyorsun. E ğ er kızı b ira z k ey ifli gördünse, o b a ta n m o­ tordan kardeşi H arun y arı ölü, y a rı diri kurtulduğu içindir. Son­ r a o M akinist için de N azife sağ k en evet dem iş değil ki. V a r m ı bilen evet dediğini?» «Yaşa benim pam uk H alam !.. B en de b u n a inanıyorum . Çün­ k ü B a b a ’sı oğ lanın b aşlık p a ra sın ı g e ri verm iş, Şem si U staya. 1 84


Şim di sa n a düşen iş... H afız E sa t ailesi a d ın a bu Ş ad u m an ’ın k ız N azife’yi anasınd an istemek'...» K a şla rın ı çatm ıştı S a lih a H anım : ♦B an a yanlış b ir iş yaptırm a!» dedi, «Ben a n ca k o kızı A kp elit’li H acı F e ttah ailesi ad ın a istey ebilirim . B iraz da oğlan ın B a b a ’sınm kard eşi o larak ...» ♦ö y ley se bugün seni m o to ra atıp B a b a m ’a, A nnem ’e götü­ reyim , on lard an geniş y etk i a la sın diye, ne dersin?» ♦B ak böyle a k ıllıca konu şursan, h iç de h a y ır dem em !., ilk iş o larak nam azd an son ra H acı E n işten ’i görür, benim için izin istersin , v erirse a lır götürü rsün, Ç a m a la n ’a!» ♦Peki, benim pam uk H ala’cığım ! B a n a Z eh ra H an ım ’dan b ir sü tlü kah v e yolla da işe hem en b aşlay ay ım ! S o n ra Y ılm a z ’ı b u ­ lay ım da ö z lü c e ’ye götü rm ek için kendisin i de y an ım a alayım .» T raş olm ak üzere m u slu ğa giderken S a lih a H anım da d ışarı çıkm ıştı, İlk işi sütlü k ah v ey i gönderm ek oldu hizm etçi kadınla. Selim Soylu ay n a’n ın k a rşısın d a ken disiyle göz göze g clircesine kendinden geçm işti. N eler düşündüğünün ay rım ın d a bilo değildi. İlk kez kendine, y a rışm a y a çık m ış b ir vücut geliştirm e y a rışçısı gibi açılıp açılıp bakıyordu. K im inle y a rışa ca k tı? K a ­ zan am azsa b irin ciliğ i kim e k a p tıra ca k tı. A çık çası k arşısın d a A k if vardı. T a okuldan b eri b a b a la rın ın , y a rışa soktu kları, iki k oşu cu ... Y a rış alan ı o lara k okulu y etersiz görm üşler onları tu ­ tup y aşam ın tam o rtasın a sürm üşlerdi. K endi ik ili sa v aşım ları için çocu k ların ı yetersiz görm üşlerd i do y ard ım ların ı gereksiz m i buluyorlard ı yoksa?.. Ne v a r k i bu iki okul ark ad aşı, o n la r istem eseler de, y arışıy orlard ı işte! Y a şa m N azife'yi çık a rm ıştı y arış konusu o la ra k k a rs ıla rın a ... Bunu ken d ileri m i bulm uştu, yoksa b a b a la rı m ı? K u m arcı, k a ­ d erin la fın ı ederdi am a, kad ere inanm azdı. K a ça k çı da öyle. H içbir şey ra stla n tıy a b ırak ılm azd ı bu uğurda. K a ra k o lla r b ağ ­ la n sa b ile a lın acak çok ön lem ler vardı. E n b aştak i kişi, h içb ir zam an y a rışta görünm ezdi. Y a rış ı kaybed en, y ak alan an , hep k i­ ra lık kişilerdi. G el gelelim bu işte, y arış a lan ın d a ik isi görünü yord u... Bu b a şlan g ıçta açık verm ek değil de neydi. .N a z ife’yi H alası bile b il­ d ikten son ra gizlisi, k ap ak lısı m ı kalıyordu işin. ♦K azanm alıyım öyleyse!» dedi, «A kif’e yenilm em eliyim !» İyi am a bu kız, bu N azife D ağlı y a rışm a y a değer m iydi? Y a rışm acın ın , böyle düşünm esi gerekm ezdi. K a rşısın a çıkan, kendisini yenm ek isteyen k işin in konu ne olu rsa olsun, yenilm esi gerekird i. C an pahasına d a o lsa ... A y rıca N azife de çekişm eğe değerdi doğrusu. K apısı açılm ıştı odanın. «Seni arıyorlar!» dedi, H ala’sı, «Azmi E fe n d in in oğlu, kapıda bekliyor! Çık yukarıya, buyur, dedim, o gelsin, dedi.» 185


«H ala’cığım , kim b eklerse beklesin, sen h azırlan ! Eniştem i g ördükten sonra m u tlak a götüreceğim seni, Ç a m a la n ’a!» «Peki yavrum ! Sen götürürsen, ben de giderim !» Y ılm az B ilgin, kapının önünde geziniyordu: «Ne v a r Y ılm az’cığım ?» dedi, «Hayrola!» «Gördüm do inanam adım !» dedi, «Topkaç’la karşılaşm ayayım m ı az önce!» «M ühendis C engiz’le öyle mi?» «Görevli gelm iş sanırım , p artid en ... İnebolu b ö lg esin a... Ilu rş it K a ra m a n ’ın cam lı od asına g irerk en gördüm.» «Y arın senin A kp eiit'teki konuşm an için gelm iştir. B ir gövde g österisi de o yapacaktır.» «Tüm Y u k arı A k p elit’liler in ecek y arın ! Şem si U sta söz verdi, hem de kadını, erkeğ iy le indirecek yarın!» «Şem si U sta m ı dedin, çok güzel! H ava da güzel olu rsa m otor­ la g etireceğim Ç am alan ’la Ö z lü celileri... Feyzi’yi şim diden k a p a t­ tım !» «Bunu iyi düşünmüşsün!» «Kadın, erkek Y u k a rı A k p elit’liler yem ek yiyecek, dedim.» İşin politikası b ir yana, N azife’ye ufak b ir g österi y anm ak is­ tem işti Selim Soylu. Tam H ala’sm ın görücü lü ğü de bu a ra y a ra s t­ lıyordu. «Söyle!» dedi, Y ılm az B ilgin, «Bu Cengiz Toplcaç konuşm ak için K ay m ak am ’dan, b elki de V a li’den izin ald ıy sa!...» ♦A labilir!» dedi, «Sen sa a t 14 : OO’de k on u şacağ ın a göre...» «Cengiz saat 13 : OO’de m i konuşur diyorsun? Y a da hem en b e­ n im peşim dçn, h alk b irik m işk en ... A çık ça sı Y u k a rı A k p elit’liler çe v re köyleriyle b irlik te a la n a d olm uşken...» ♦Bu d aha doğru olabilir. H azır d inleyici b u lm u şk en ... Konu­ yu sahil yoluna b ağ lar, söyler de sö y le r...» «Selim ’ciğim , sak ın bu adam K astam on u ’nu n soğancısı h esa ­ b ın a konuşm a y a p m a sın ?... B iliy o rsu n p arti ikiye bölündü... So­ ğ a n cıla r kazand ı m ı bu adam b il ki k a ra y o lla rı G enel M üdürü­ d ü r...» «Yol açılm ışk en U laştırm a B a k a n ı da y ap ab ilirsin , y a d a B a ­ yınd ırlık B a k a n ı... Bu ad t m boşuna K astam onu ’dan ya da Ankad a n k alk ıp g elm em iştir b u ra la ra ... B ir p arm ak b a l çalm ışlard ır ağ z ın a!...» Selim Soylu, ark ad aşın ı cam id en y an a çekip götürüyordu. Y a şlıla rın nam azd an sonra to p lan d ık ları A şm alı K ahvenin önün­ de durdular. H acı Fettah içerde n a rg ile içiyordu. S e lim ’le göz gö­ ze gelince m arpucu elinde, k a lk tı ayağa. T ers te rs bakıvord u Y ıl­ m az B ilg in ’e. G ene de sesini ta tlıla ştıra ra k : «Buyrun!» diye yer gösterdi.

Ertesi gün konuşacak bir aday adayı için bulunmaz fırsattı bu. Oysa Selim Soylu Hala’sı için izin isteyecekti ayak üstü. Ar» 186


kadaşı, üstelemeden çöküvermişti bir iskemleye. Kahveci Habib, bu iki yeni müşteri karşısında ne yapacağını şaşırmış, az önce sil­ diği masayı bir kez daha siliyor, çaydan başka sunacak bir şeyi olmadığı halde, eski günlerin alışkanlığıyla, «Ne emredersiniz?» diye soruyordu: «Canım!» dedi. Hacı Fettah, «Taze çay yapmışsın, beğendik... Bayatlamadan getir iki çay daha... Hadi, uzatma!» S r l v h i a n beri altıncı çayını içecekti Y ılm a z Bilgin.

«Evet...» dedi, «Taze çay içilir. Hele Habip Usta’nm semave­ rinde demlenmişse... Tanımadın değil mi Habip Efendi... Nerden tanıyacaksın. Brn Azmi Efendi’nin oğluyum. Senin Çamalan’da Karakol’un orda kahven vardı. Babam Inhisar’da kolcuvdu o yıl­ larda... Aymkacıları kovalamadığı günlerde senin kahvende otu­ rurdu hep... Emekliliği de senin kahvende gelmişti ya!...» «Tanırım Babanı!» dedi, «Tanımaz olur muyum!» «Evin dışında ilk çayı senin elinden içtim ben! İki günlüğüne çıraklık da yapmıştım sana!... O günlerde gramofon koymuştun kahvene!... Hafız Burhan’ın gazelini dinleyebilmek için tam iki gün iki çay karşılığı çıraklık...» Selim kısa kesip çıkmak istiyordu, kahveden. Ne hayır ge­ lirdi bu ihtiyarlardan bu yaştan sonra. Kızıyordu, Yılmaz Bilgin’e. Seçim önceleri, bir oy, bir oydur, diye düşünürlerdi heo bunlar, ister kocakarıdan gelsin, ister burnunun ucunu göremeyen c.ltnrşbeşliklorden... Cyr.a politikaya genç yaştakiler sarılmalıydılar ina­ narak... Ne yazık ki kendisi de bu gençlerden değildi, biliyordu. Ba­ basının çıkarı doğrultusunda bir «sahil yoludur» tutturmuştu. Hep­ si bu kadardı politika anlayışının. Birden Nazife’yi anımsadı. Nazife'nin yol mühendislerinin karşılarına çıkışını, yeni açılan Kayadibinde... Dozerlerin önüne dikilip köylüler adına konuştuğunu. Böyle bir kızın kocası olmak güzel bir şeydi. Tüm kızlardan ayrı­ calığı vardı onun... öfkeden al al olmuştu yanakları. Saçları da­ ha bir anlamlı sarılığa dönüşmüştü, bu öfkeli yanaklar üstünde... Fettah Eniştesi, ustalıkla sözü Azmi Efendi’nin clnhisar»cılığından kurtarıp bugüne getirmiş, soruyordu Yılmaz Bilgin’den: «Yarın halkın karşısına hangi meseleyle çıkacaksın Yılmaz Bey?» diyordu, «Bak, seçim için vermiş istifasını Cengiz Bey, gelmiş buraya. Başladığım işi bitireceğim Ankara’da, diyecek­ miş. Beni seçerseniz size pırıl pırıl bir «sahil şeridi» kazandıra­ cağım. Sen hayır bu yol yapılmasın, diyerek seçimi kazanamaz­ sın! Yukarı Akpelit’ten toplayacağın yüzelli oy, seni inebolu’ya bile götürmez, değil ki Kastamonu’ya...» «Akpelit’lilere, yol yapılmayacak diyen kim? Size pırıl pırıl bir kıyı şeridi armağan edeceğim, diyeceğim! Ama bu D iril pırıl kolyeyi en biçimli gerdanlara en yakışır göğüslere oturtmasını bilmeliyiz. Fukaranın gerdanında kolyenin işi ne, diye soraca­ 187


ğım onlara... Akpelit'lilere önce ekmek verelim, iş verelim di­ yeceğim!» Bu kolyeyi düşünüyordu Selim Soylu, Nazife’nin gerdanına takılmış pırıl pırıl yirmidört ayar altından, ortasında alev alev bir yakutun yandığı bir kolye... Nişan hediyesi olarak böyle bir kolye almalıydı ona. Hem de Kapalıçarşı’daki Artin Usta’dan! Şu parmağındaki nal gibi şövalyeyi yaptırdığı o ünlü Ermeni'den. «Enişte Bey!» diye sokuldu kulağına, sözün Selim’e geçtiği bir sırada. «Hala’mı bizim Çamalan’a götüreceğim bugün motor­ la, eğer izin verirsen?» «Neden, götürecekmişin, anlayamadım!» dedi Hacı Fettah, biraz da şakacıktan gür kaşlarını çatarak. «Şey için... Baha’mdan bir izin alacağız da... Daha çok Anne’mden...» Bu kez açıktan açığa gülerek: «Yoksa ailece Hala’nı geri almaya mı karar verdiniz?» dedi, «Ne yapalım biz de başımızın çaresine bakarız!» «Yani...» dedi, Selim Soylu, «İzin veriyorsun, öyle mi?» «Niçinini sonra öğrenmek şartıyla...» «Tamam Enişte, nedenini yarın akşam kendisinden öğrenir­ sin. Eee Yılmaz Beyciğim, sen istersen kal biraz daha... Evo kadar gidip Hala’ma hazırlanmasını söyleyeyim.» Onun, tam ortamını bulduğunu anlayınca birden doğruldu: «Haydi hoşça kaim, şimdilik...» dedi, «Hala'mı motora gö­ türeyim. Yarım saate varmaz burdayım!» YİRMİBEŞ Sabahtan beri vızır vızır işliyordu, Hurşit Karam anın camlı odası. Kendisi konuşmadığı zaman telefonu konuşuyordu. Sanki bugün için bağlanmıştı bu iki delikli aygıt. Telefondan baş aldığı bir ara seslendi kapıdan tezgâhtakilere: «Çağırın bana şu Muhtarı, gelsin! Heeey Zeynel!» Sanki Muhtar Mecit Efendi boş mu duruyordu, birinci kat­ taki odasında. Paralel bağlanan bu aygıta, kendisi bira kİ; mı, öbür yandan Mecit Efendi yapışıyordu: «Yarın!.. Yarın bulunacaksınız burda! Buyrun, bekliyoruz! Evet, saati belli. Cuma namazından hemen sonra... Hurşit Ağa’yı mı, durun bağlayayım! Alooo!» Şu telefonun alıcısının oturduğu çatala iki kez dokunup Muh­ tar Mecit Efendi’yi çağırmayı bir türlü akıl edemiyordu bu Hur­ şit Karaman. Mutlaka dükkândan birini göndermesi gerekiyordu çağırtmak için, işte gene Zeynel dikiliyordu karşısında: «Beni mi çağırıyor, peki! Hemen geliyorum!» dedi. Muhtar Mecit Efendi. 188


Bir dakika, dur durak yoktu bugün! Biliyordu, şu Cengiz Topkaç’ın cami arkasındaki konuşması içindi, bu çağrı da... «Mecit Efendi!» diye başladı Hurşit Karaman, «Yarın çok ,önemli bir gün bizim için. Dörde kadar hiç kimse inmemcli Yu­ karı Köyden... Hele o kızlar, kadınlar... O çığırtkan musibetler. Kim yetiştiriyor bunları! Şehirlerdeki bozguncu gençlerden hiç farkları yok! Hiçbirini görmiyeyim dörtten önce buralarda. Bi­ zim toplantımız resmen dörtte başlıyor. Partimizin gösterdiği aday, Cengiz Topkaç!.. Bizim, Yılmaz denilen o gençle hiçbir ala­ kamız yok, anladın mı?» «Ama o da bizim partiden değil mi?» «Kimden yanasın Mecit Efendi, kardeşim! İkili oynamak yok! Hizipçilik yok! Parti dediğin başkanın emrinde yürür. Anladın değil mi, haydi diyelim, yaşlılar, Cuma namazına buyursun gel­ sin... Kızların Cuma namazında ne işi var!..» ♦Feyzi’yi tutmuş diyorlar Yılmaz’cılar. Çamalan’ın adamları kaç gündür buralarda dolanıp duruyorlar!» «Hafız’ın oğlu da buradaymış, Hacı Fcttah’ın evinde!..» «Evet, Çamalan’a gitti geldi motorla, Hala’sını götürüp ge­ tirdi! Gelir gelmez de Hala’sı Saliha kadın, atladı ata... Doğru Yukarı Köye!» «Neee?.. Yukarı Köye gitti haaa!.. Tamam desene! Tüm karı kısrak ne varsa tutup indirecek köyden. Uyuyoruz Mecit Efendi, uyuyoruz! Herifler kocakarıları bile ata bindirip deliliyorlar er meydanına! Bizim erlerimiz nerdeyse sarıyazma örtünüp gelin almaya gideceklcr... Dur!.. Sakın, bu işin içinde bir gelin güveyi işi olmasın?» Başladı Hurşit Karaman kara kara düşünmeğe. Olur mu, olurdu. Kurt her zaman için dumanlı havalardan hoşlanırdı. Hacı Fettah Efendi’nin karısı Saliha Hanım, ata binip Yukarı Akpelit köyüne çıksa... Kimin için, kimin kızını istemek için çıkardı?.. Sakın şu kendi elceğiziyle bulup çıkardığı Avcı Şaduman’ın kı­ zını istemeğe gitmiş olmasın! Olur mu olurdu! «Mecit Efendi!» diye birden kalktı ayağa. «Buyur Hurşit Ağa!» «Hemen atla, benim baklakırı kısrağa! Hemen şimdi!.. Kız gidiyor. Neydi adı Avcı Şaduman’m kızının?» «Şaduman Dağlı’nın mı Ağam? Nazife Dağlı!..» «Hemen atla, benim kısrağa! Doğru Yukarı Köye!.. Seçim, meçim bi yana!.. Bu işin önüne dikileceksin! Gidiyor, kapı gibi kız!.. Hem de kime gidiyor. Can düşmanım Hafız Esat’ın oğluna!» «Nasıl olur Ağam... Böyle bi şey yok ortada!» «İşte sen bu kadar Muhtar’sın, işte! Muhtarlık ne demek bi­ liyor musun?.. Olay olup bitmeden bulup çıkarmak demek! Olup bitti mi ona Muhtar değil, Başefendi karışır. Yani karakol, senin anlayacağın! Haydi, hemen çık yola, daha duruyor!» 189


Mecit Efendi geriye dönüp kapıya doğru yürüdü. Birden du­ rup döndü geriye: «Ağam bi dakka!» dedi, «Hadi ata binip köye vardım, diye­ lim. Ne yapacağım köyde? Hava kararacak, ben köye vardım mı...» «Yahu! Anlatamadık derdimizi! Hafız Esat benim çöplüğüm­ de eşelenip duruyor. Tavuklarımızı, piliçlerimizi ayartın götürü­ yor. Ne yapıp yapıp durduracaksın bu işi... Onun dalaşacak ho­ rozu varsa, bizim de var! Onun parası varsa, üç, beş bizde de bulunur. Şaduman’m kızına bin verip kapatıyorsa, sen iki bin verip bozacaksın pazarlığı! Maksat kalaycılık değil anlamıyor­ sun!.. Ona kalçasını ırgalattırmam buralarda, o Hafız olacak ada­ ma... Onun ezberlediğini, ben unutalı yıl oluyor! İkimizi de aynı medreseden kovaladılar, sultan palamut devrinde! Haydi gözünü seveyim Mecit Efendi, sen anlamazsan derdimi, kimse anlamaz, bu Akpelit’te...» «Yarınki toplantı için...» «Ben hadımım diyorum, sen çoluktan çocuktan söz ediyorsun. Hafız Esat çöplüğümde eşelenirkcn ister Yılmaz Bey mebus ol­ sun, ister Cengiz Bey! Umurumda değil! Hadi gözünü seveyim, yorma beni!» Mecit Efendi, Hurşit Ağa’nın baklaları kısrağıyla köyün alt başmdan girerken ortalık henüz kararıyordu. Kısrakta iş vardı kuşkusuz ama, kendisinin de dirilikte hiç de yabana atılamaya­ cağına aklı yatmıştı. Gelini Gülizar, bahçeye girdiğini, oturma odasının pencere­ sinden görünce şaşırıp kalmıştı doğrusu. Arkadaşlarına «Hele durun!» dedi. «Kaynatam bu akşam gelmeyecekti, bir iş var bunda!..» Hemen seyirtmişti karşılamaya. Kuşkuyla bakıyordu, bah­ çeye açılan kapıdan: «Hoş geldin Baba!» dedi çekinerek. «Hiç beklemiyordunuz değil mi?.. Anan nerde?» dedi kay­ natası gülümseyerek. «Ümmüye Teyze çağırmış da. Bir konuğu gelmiş AkpeUt’ten. Hayır Çemalan’dan!» «Bir konuk öyle mi? Ne olmuş bu konuk?.. Dönmüş gitmiş mi sonra?» «Bilmem! Gifmiş olmr!;!» «Hımmi» dedi, «Demek doğruymuş!» Doğru olan nsydi? Biliyor muydu acaba, kaynatası? Bakış­ larından bir anlam çıkarmaya çalışıyordu, Gülizar. Atın dizginlerini gelininin eline tutuşturmuştu ama, ne yapa­ cağını kendisi de bilmiyordu: «Hele ben şöyle bir dolaşayım!» dedi, «Ne var, ne yok bi öğ­ reneyim ilk önce!..» 190


Tam bahçe kapısından çıkarken durdu. Nereye gidiyordu? Kimi görecekti? Haberin kaynağı, Gülizar’da değil miydi? Bütün gün Nazife bu evden çıkmazdı. Kızın aklından geçenleri bile bilirdi, gelini. Yüzünü kızartıp Gülizar’ı söyletmesini bir başarsa... Atı bir iki dolaştırıp, ahıra çekmeden önce terini kurutmalıydı. Kaynatasının duraladığmı görünce geminden yapışıp dur­ durdu kısrağı, Gülizar.«Evden bir şey mi alacaktın?» diye sordu, «Sen zahmet, etme, getireyim ben!» «Yok, kızım!» dedi, «Bir şey alacek değilim!» Oturma odasının penceresinde biriken başları görünce: «Kim bunlar!» dedi, «Kimler var evde?» «Kızlar...» dedi Gülizar, «Bizim köyün kızları... Şemsi Usta’mn karısı dolaşmış köyü. Yarın demiş bütün kızlar, kadınlar Aşağı Köye inecek, demiş.» Bilmezlikten gelip sordu: «Ne varmış Aşağı Köyde?» «Hani bir Mühendis vardı ya... Bizim Yukarı Köv’den yol geçirecek olan Mühendis? Konuşacakmış, caminin arkasındaki düzlükte!» «Varsın konuşsun! Bundan size ne!» «Bizim kızlar, bize ne demiyorlar, gider dinleriz diyorlar!» Gülüyordu Gülizar. Kendisinin de gitmek istediği anlaşılı­ yordu. «Kim var gitmek isteyenlerin en başında?» «Kim olacak, Şaduman Amca’nın kızı Nazife!.. Arif Amca’nın Çiçek, Gaffar’ın Emine, Günal, Zekiye Günseli Gülsüm... Tüm kızlar, kadınlar...» «Bunlardan kimler var yukarda oturma odasında?» Hangisini söylesindi Gülizar? «Yani...» dedi, Mecit Efendi, «Nazife de var mı?» «Var, o da var! Çiçek’le birlikte geldiler. Aşağı Köy’den, Fettah Efendi’nin karısının neden geldiğini anlayınca, Nazife onlara geçmiş... Çiçek’i almış yanma... Çıkıp geldiler...» Bir şeyler sezinler gibi olmuştu ■Mecit Efendi: «Kız Gülizar!» dedi, «Açık söyle!.. Bu kadın, bu konuk de­ diğin kadın, görücü mü gelmiş?» «Öyle diyor Nazife!» «Pekiiiy!.. Bir eve görücü gelince evin kızı kaçar mı evden?.. Bu görücü kadın hıra kız Emriye için gelmesin sakın?» Gülizar sırayı, saygıyı bırakmış gülüyordu: «Parmak kader çocuk bu Emriye... Daha onüç, ondört yaşın­ da... Bu yıl bitirdi ckulu dsha...» Öğrendikleri, Hurşit Karaman’m adına iç açıcı haberlerdi. Keyfi biraz yerine gelir gibi olmuştu. Bu kez de Mecit Efendi gülüyordu: 191


«Sizin eve görücüler geldiğinde sen Emriye’den çok mu bü­ yüktün sanki? Hadi söyletme beni. Bu köyün kızları nasıl büyür, ne zaman büyür, yirmi yıllık Muhtar’ım aklımı bir türlü erdiremedim. Yani sen demek istiyorsun ki, Nazife Hafız Esat'ın şımarık oğlunu beğenmiyor, öyle mi?» Eğer iş gerçekten böyleyse hemen atlayıp baklakırı kısrağa, soluğu Hurşit Ağanın evinde almalıydı. Ağırdan almaya gel­ mezdi böyle nazik zamanlarda... Birden kaşlarını çatıp, Muhtarlık çehresini takındı: «Bak kızım, Gülizar!» dedi, «Bilirim sen bu Şaduman Dağlı’nın kızı Nazife Dağlıyla içli dışlısmdır. Köyün dirliği düzenliği için soruyorum sana, bu kız Selim Soylu’yu istemediğine göre gönül verdiği biri mi var buralarda?» Sorunun ağırlığı altında bunalmışa benziyordu Gülizar. Atın huysuzluğundan yakınır gibi öfke ile çekti dizginini. Oysa kıs­ rak gözlerine konan sineklerden kurtulmak için sallıyordu başını durmadan. «Ver şu beygiri bana!» dedi Mecit Efendi. Aldı dizginleri eline: «Söyle!» dedi, «Bu Nazife kız boğulan o Sinop’lu Makinist’i de istemiyordu değil mi? Kimi istiyor kimi seviyor bu kız? Ba­ basının bir delikanlıyı beğenmesi yetmiyor mu?» ♦Nişan geriye verilmiş diye duyduktu biz.» dedi Gülizar, O kadar...» «Bırak sen nişanı... Kız istemiyordu değil mi? Bu Nazife kızın akimda biri var, bana kalırsa?..» Bir süre bekledi. .Gülizar hep önüne bakıyordu. Biliyordu hepsini, bilmez olur muydu! Demek, söylemiyecekti bilse de... İki arkadaş arasında bir gizdi bu. Varsın söylemesindi. Bir gerçek vardı, ortada. Selim Soylu’yu istemiyordu Nazife. Bu bilgi de ona yeterdi. Bahçe kapısı açılıp kapanmıştı. İkisi birden başlarını çevirip baktılar, Harun’du. Çapar Yusuf’un motoru batalı beri ikinci kez görüyordu onu, Muhtar. Harun’un selam vermesini bekle­ meden: «İyisin, değil mi Harun!» diye uzattı elini, «Maşallah çok iyi­ sin. Çabuk toparladın kendini!» ♦İyiyim Mecit Amca!» dedi, ♦Şükür, iyiyim amma, iyilik yet­ miyor ki... Yusuf Amca, Kapısuyu kumunda yeni bir motor yap­ tırıyor. Bu sefer diyor, kamaralı, ambarlı olsun, ikiyüz tonluk!» «Yani bekle motorun suya atılmasını demeğe getiriyor, öyle mi? Eğer denizden gözün yılmadıysa, Hurşit Ağa’nın motoruna yarın sokarım seni. Beklemezsin boşuna Çapar Yusuf’u...» «Denizden hangi gemicinin gözü yılmış ki, benim yılsın! Bu Yıldız karayel beni o g ece boğâmadığına göre bi daha hiç boğamaz!..» 1C2


«Aslan gibi eSinop’lu Hayri’yi aldı götürdü dalgalar... Ne adamdı, değil mi?» «Bırak Mecit Amca, benim yüreksizliğimden oldu hep... İlk kazamdı bu. Korktum açıkçası... Ona güveniyordum. Güvenme­ sem seslenmezdim ona!..» «Şu işe bak sen! Dört dönümlük mısır tarlası da gitti sulara!..» «İster istemez döneceğim denize... Şu sıra Deliçay alıp götürmeseydi, hıncımı, tarladan, topraktan alırdım!» Mecit Efendi gelininin dikilip durduğunu görünce: «Hadi kızım, Gülizar!» dedi, «Arkadaşlarını bekletme yu­ karda!» Mecit Efendi Harun’un eline yapışmış asma çardağının al­ tına çekiyordu. «önce, şu kısrağı ahıra bağlayalım... Sonra biraz konuşuruz.» Ona yanıt verecek yerde arkasını dönüp, giden Gülizar’a seslendi, Harun: «Gülizar kardeş!» dedi, «Sen Nazife’ye söyle de gelsin, ine­ bolu’dan dönmeyecek Babam. Ziraat Bankası, tarlası su baskınını görenlere on bin lira para veriyor diye gittiydi.» «Yani evin erkeği sensin öyle mi?» dedi, Muhtar, sırtını ok­ şayarak. «Bizim gibi erkek eksik olsun. Dama bir çift öküz çekeme­ dik askerden döndük döneli. Babam borçlandı da aldı. «Yaşın ne başın ne daha. Düzelir ilerde!» Çiçek’le Nazife çıkmışlardı kapıdan. Onları görünce çıkıştı kardeşine: «Demek aramaya çıkmasam döncceğin yok eve! Anam hiç merak eder demezsin, değil mi?» Nazife gülümsemeğe çalışarak: «Muhtar’ın evinde olan kızı kim merak eder! öyle değil mi Mecit Amca?» dedi. «Doğru söylüyor!» «Aferin Nazife kız! Verdin ağzının pa­ yını! Boşuna akıllı kız demiyorlar sana, köy içinde!» «Bizim çekişmemiz bitmez!» Çiçek’e dönerek, «Sen nasılsın bakalım?» dedi Muhtar. «Nasıl olalım!» dedi, Çiçek, «Yarın bizi yemeğe çağırıyormuş Yılmaz Bey, kendisini alkışlayalım diye... Köyce gidiyoruz, Muhtar’ımız izin verirse eğer.» «izin vermesem de gidersiniz!» dedi Mecit Efendi. «Siz Çamalan Bucağının belâlı kızlarısınız. Sizden Kastamonu Valisi bile yaka silkiyor!» «Merak etmesin!» dedi Nazife, «Onun adayı Cengiz Topkaç’ı da dinleyeceğiz yarın!» Çiçek getirdi gerisini: «Ben daha çok onun için gidiyorum! Artık köprü basında ne tarla kaldı, ne bostan, diyeceğim... Daha ne istiyorsun bizden diYıldız Karayel

103/13


ye bağıracağım!» «Yukarda hep bunları mı konuştunuz!» dedi Mecit Efendi, «Hem de bir Muhtarın evinde! Ben sizin yerinizde olsam Şaduman Dağlı’nm evine inen görücü kadınlan konuşurdum!» «Ne biliyorsun Mecit Amca, konuşmadığımızı?...» dedi. Çiçek, «Saliha Kadın, görücü bekleyen bir hanım kız aradı ama, bulama­ dı. Sağolsun Zeliha Yenge, Gülizar’la köşk önündeki tarlaya fasul­ ye toplamaya gitmiş bu Nazife kız, dedi de, ortalık süt liman ol­ du!» «Ya ana, kızına sormadan, babasının ne düşündüğünü öğren­ meden, kısmetse olur, dediyse?...» «Bizim evde neler olup bitiyor da benim haberim yok!» dedi Harun, «Bütün bunlar hep bu akşam mı oldu?» Bu görücü işinin, Hurşit Ağa hesabına çok olumlu geçtiğini düşünen, Mecit Efendi: «Demek verilmiş bir söz yok, ortada, öyle mi?» Eğer gelin olacak bensem, umut bile yok!» dedi Şaduman’m kızı. «Yılmaz’la Selim’in düzenlediği öğle yemeği ne olacak?» Bu soruyu biraz da ağzından kaçırmıştı Muhtar. Bunun kaça­ mak bir yanıtı olamazdı. Çünkü Şemsi Usta, tüm erkeklerden, ka­ rısı da köyün kızlarından, kadınlarından teker teker söz almıştı. Çiçek, evden boşanan kızlara duyurmaya çalışarak: «Gidiyoruz!» dedi, «Cuma namazından sonra cami arkasın­ daki meydanda biz de bulunacağız. Yılmaz Bey’i dinlemek için... Yolun Yukarı Köy’den geçmeyeceğini açık açık söyleyecekmiş. Biz de alkışlayacağız onu!» «Ya Feyzi’de yemek?...» diye bir kez daha üstelemek istedi. «Canım, Mecit Amcacığım!» dedi, Harun Dağlı, karnı acıkan girer karnını doyurur. Biz Cide’liyiz. Bayram yemeklerine alışı­ ğız! Bir gün de onları çağırırız köyümüze!» «Tamam!» dedi, «Böyle olmalı işte!» Artık köyde yapacağı bir şey kalmamıştı Muhtar'ın.«Yarın bekliyorum sizi aşağıda!» dedi, «Bir Muhtar olarak benim de bulunmam gerekir. Akşamdan telefonla Çamalan Kara­ koluyla konuşayım. Başefendiden Jandarma isteyeyim. Ne olur, ne olmaz! Haydi hoşça kalın!» Tuttuğu dizginleri çekti. Harun, atın özengisine yapışıp Muh­ tarın binmesini kolaylaştırdı: «Eee!...» dedi Mecit Efendi, atın üstünden, «Şimdilik hoşça ka­ im! Toplu olarak çıkın yola! Taşkınlık yapmayın meydanda. Haydi eyvallah!» Hep birden: «Güle güle!» dediler, «Yolun açık olsun!» Harun koşarak bahçe kapısını açtı: «Var sağlıcakla!» 194


YİRMİALTI

Gülizar cuma sabahı ortalık ağarmadan uyanmıştı. Elini yü­ zünü yıkadıktan sonra dama inip Çakır ineği sağmaktı ilk işi ama, bugün içinden gelmiyordu ev işi görmek. Arkadaşlarına söz ver­ mişti, onlar gibi giyinecekti. Hop bir örnek... En azdan yirmi genç kız vardı bu Yukarı Akpelit’te. Bunlarm çoğu nişanlılık bir yana sözlü bile değildi. Kendisi evliydi de bir ayrıcalığı mı vardı onlar­ dan? Almanya’ya hemen evliliğinin ilk yılında çekip giden kocası, yokluğunda oyalansın diye bir «uşak» bile bırakmamıştı geride. Oysa Muhtar Mecit Efendi’nin bu evi, varlıklı sayılırdı, köy yerin­ de. Damda öküzünden ineğine kadar bağlıydı. Sonra dönüm dö­ nüm verimli topraklar, aşağıda,, köşkönünde... Ne su taşkını görü­ yordu, ne istimlaka gidiyordu bu tarlalar. Yıkanıp kurulanırken ayakları onu konsolun üstündeki ayna­ nın karşısına götürmüştü. Aynanın önünde dikilmesine geçerli bir neden bulmak için tarağı almıştı eline. Bu gür, koyu kestane saçlara ancak bu geniş yüzlü tı.rakla bir düzen verebilirdi. Bir süre, onları göz göze gelmeden taradı durdu aynanın içinde. Sonra yüreklilikle baktı koyu yeşil gözlerinin içine. Kendini inceleyen bu gözler, yalnız göz rengi, göz biçimi olarak değil, anlam olarak da ilgisini çekiyordu. Derinliklerine b; ktıkça, kendisini bile düşün­ dürüyordu. Akif de hep böyle karşısına çıktı mı, dalıp kalıyordu yüzüne. Baktıkça kızarıp bozardığını anlıyor, bu durumundan tüm genç kızlar gibi hoşlanıyordu. Saçlarından, yanaklarından, sonra gözlerini kaydırıyor, uzun uzun boyuna bosuna, omuzlarına, göğüslerine bakıyordu. Şu biçimli alnını, dolgun dudaklarını hele birden daralıp çukurlaşan çenesini beğenmiyor muydu? Biliyor­ du onun bu köyde kendisinden başkasını beğenmediğini. Kendisi­ ne yakıştırılan Nazife'yi bile... Şaduman’ın kızı kendisinden genç­ ti, güzeldi kuşkusuz. Hemen herkes birleşiyordu onun güzelliğin­ de. Görünüşte bir üstünlüğü yoktu, kendisinden ama, bir kentli kadar görgülü bilgili, üstü başı da düzgündü. Nazife’deki bu ra­ hatlık konuşkanlık kendisinde yoktu. Ne de olsa evli bir kadındı, onun kadar rahat olamazdı. «Şaduman Amca, onun bu itişkenliğinden çok haşlanıyor!» diye düşündü. Kendisini, Nazife gibi yetiştirmemişlerdi. Ama gene de Hurşit Ağa’nın oğlu, Nazife’yi de­ ğil, kendisini seviyordu işte! Gözlerini, o haylaz Akif gibi boynuna, daha aşağılara, beline doğru kaydırdı. Daha dolgun, daha, kadınsı buldu buralarını, da­ ha biçimli... Yüzüne bugün biraz alık sürse miydi? Önce kaynanası Zeliha kadın ne derdi buna? Mecit Efendi’nin gözüne çarpar mıy­ dı bu süsleniş? Bugün tüm köy kızları, süslenecekler, üstelik de hep bir örnek giyineceklerdi. Başı bozukluk yoktu öyle. Tüm kızlar, sanyazmalı, önlüklü, kırmızı paçalıklı olacaklardı. îçle195


rine giyecekleri entariyi istedikleri renkte seçebilirlerdi. Yalnız kırmızılı, lacivertli önlük bellerinde olacaktı, önlükler hep birdi ama, bağlayışlar değişecekti kuşkusuz. Kimi kısa saracaktı, kimi uzun... Kimi yandan bağlayacaktı, kimi geriden... Bu sarıyazma geleneğine Yukarı Köylüler daha çok bağlıy­ dılar. Aşağı köydekiierin çoğu, yerli değildi, hemen yarısı Ka­ radeniz’in Doğu kesiminden gelmişlerdi. Bu yüzden İnebolu’lular gibi yeşilli ya da kırmızılı, çizgili örtüler kullanırlardı, masa örtüsü gibi... Dört yanı da püsküllüydü. Kimisinin de işlemeli beyaz örtüleri bulunurdu başlarında. Cami arkasındaki toplantıda, aşağıdakilerden, daha çok Çamalan’dan gelenlerden bir ayrıcalıkları olsun diye hep bir örnek giyinmeyi daha uygun bulmuşlardı işte. «Kız Gülizar, sesin soluğun çıkmıyor, kız uyudun kaldın mı yoksa?» Kaynanası haksız da sayılmazdı. Dalıp kalmıştı işte ayna­ daki görüntüsüne! «Yok ana!» dedi, «Elimi yüzümü yıkadım, aha iniyom şimdi dama!» Bugün aşağı, inileceğini biliyordu Zeliha Kadın. Kendisi de inmeyi düşünüyordu ya... Ayakları da gitmiyordu. Kendi yaşın­ dakilerden de, çok inecekler vardı. En başta Yıbıl Arif’in karısı... Şaduman’ın Ümmüye, Demirci Hüseyin’in dulu Safiye... Zekiye'nin, Emine'nin Günseli’nin anaları... Elinde bakraç dama inerken gördü merdiven başında geli­ nini: «Kız Gülizar!» dedi, «Bugün sen de bi hal var. hiç yüzün gülmüyo! Söz verdim deyi gideceksen, ben üzerime alayım suçu, kocası Alamanyada olan kadının ne işi var erkek içinde haâa, ne dersin!» «Uygun düşmez ana! Onlar benim kurs arkadaşlarım! Hep bi köylüyüz!» Çok laf dinlememek için hızlı hızlı indi merdivenleri. Damın kapısı aralıktı. Geç vakit çıkmıştı dün akşam burdan. Çıkarken de sıkıca kapaması gerekirdi kapıyı. Demek sabahtan kaynanası inmiş, temizliğine bakmıştı buraların. Son günlerde ne oluyordu bu kadına?.. İyi ama bu hayvanlardaki huysuzluk da ne olu­ yordu? Hele şu Çakır ineğin tedirginliği?.. Yularından kurtul­ mak ister gibi dönenip duruyordu. «Ne oluyorsun!» diye sırtından okşarcasına geçirdi elini. Ar­ kasında bir ayak sesi duyar gibi oldu ama, pek aldırmadı. Ke­ disi köpeği eksik olmazdı köyün. •Abla!» diye bir ses duyunca dönüp baktı birden. Damın alacakaranlığında görememişti kim olduğunu... Çocuksu bir er­ kek sesiydi duyduğu. Ufak yapılı bir erkek belirdi alacakaran­ lığın içinde: 196


«Gülizar Abla!» dedi, «Ben Zeynel! Gebeş Ali’nin ölen karı­ sından... Bilirsin, Ana’mı, gelin olduğun köyden?» «Ulan Zeynel!» dedi, «Ne arıyorsun bu damda sen!» «Korkulacak hiç bi şey yok! Benden kimseye bi kötülük gel­ mez...» «Ne işin var burda diyorum sana!» ♦Kendiliğimden gelmedim ben!..» «Seni biri gönderdiyse, kimin gönderdiğini biliyom ben, an­ ladın mı! Geldiğin yere sessiz soluksuz gidecek misin, yoksa bü­ tün köyü ayağa kaldırayım mı?» ♦Eline ne geçer bundan Abla? Seni ayıplar sonra tüm Akpelit’liler... Ne Akif Bey’e bi söz gelir bundan, ne Hurşit Ağa’ya...» «Doğru söyle! Seni buraya Hurşit Ağa mı gönderdi, oğlu mu?» «Bi kuşkun mu var, oğlunun gönderdiğinden, Gülizar Abla?.. Anlamıyorsun, Akif Bey Ağabeyim, seviyor seni!» «Sevebilir sevmesine amma, benim evli olduğumu bilmiyor mu o Ağabeyin? Dolaşıp durmasın peşimde benim? Geçen gün, seçim meçim diye dolandı durdu köy içinde. O köye ayak bastı mı herkesin gözü üzerimde! Sergi günü de dolandı durdu peşim­ de, Aşağı Köy’de! Kocamın kulağına giderse çok kötü olur, son­ ra! Düşünmüyor mu bunları!» Hem konuşuyor, hem de elindeki bakracı, ineğin arka ayak­ larının arasına koymuş, süt sağıyordu, el alışkanlığıyla. «Şimdi ben bu ineği sağar çıkarım burdan, sen de geldiğin gibi gidersin!» «Gitmesine giderim de...» dedi Zeynel sesini alçaltarak, «Bu­ raya neden gönderdi beni Akif Bey, anlatamadım daha sana!» Bakraç, kaynanasının gözünü doyuracak kadar dolmuştu, ra­ hatlamıştı, biraz. «Söyle bakalım!» dedi, kendinin de aklının almadığı bir ra­ hatlıkla: «Bugün Hurşit Ağa oğlu için Nazife’yi isteyecekmiş, hem ana­ sından, hem babasından! Akif Ağabeyim, diyor ki...» Durdu bir süre Zeynel. Gülizar’ın sözlerine kulak verip ver­ mediğini anlamak istiyordu. Gülizar işini bitirmiş ayağa kalın­ mıştı. «Söyle!» dedi, «Aha gidiyom ben!» ♦Akif Ağabeyim, eğer sen istersen önüne geçermiş bunun. Eğer bana karşı en ufak bir sevgisi varsa diyor, ergeç evlenirim kendisiyle diyor. İnanmazsa denesin beni! Alsın şu gönderdiğim şeyi de...» «Neymiş o! diye sordu kadınsı bir ilgiyle. «Kolye diyor adına, bunun! Alsın diyor, saklasın! Kocasından ayrılıncaya kadar, beklerim onu ben! Kocası Alamanya’larda Alaman kızlarıyla yaşarken onun gibi güzel bi kızın böyle...» 197


«Peki... Peki... Uzatma!.. Kocamdan ayrılıncaya kadar do­ laşmasın peşimde, öyleyse... Hadi, selam söyle kendisine!» «Sağol Abla! Almadın ya gönderdiğini!» «Teşekkür ettiğimi söyle, yeter! Saklasın, benim için! Alırım ondan sonra!» YİRMİYEDİ Yukarı Köyden otuz, otuzbeş sarıyazmalmın Akpelit paza­ rında görünmesi ister istemez düşündürmüştü Cengiz Topkaç yanlılarını. Evet bugün cumay'dı. Akpelit’in pazarıydı, hemen her pazar köylerden sarıyazmalılar arkalarında küfeleriyle çar­ şıya inerlerdi ama, bu seferki çok başkaydı. Bir düğün coşkusu seziliyordu, hemen her yüzde. Kırmızı paçalıkların alı. sarı yaz­ malıların sarısı daha bir çekiciydi. Allı, morlu önlükler daha bir uçarıca bağlanmıştı. Yalnız Yukarı Köyün genç kızları de­ ğil, yaşlıları da kişiliklerini sandıktan, sepetten çıkarmışlar kız­ larıyla boy ölçüşmeğe kalkışmışlardı. Hemen hepsi de beyaz ço­ rap, koyu renk ayakkaplarıyla, kırmızı paçalıkların, önlüklerin altında dipdiri bir uyum yaratmışlardı. Arkalarındaki küfelerle sanki pazara geliyorlarmış gibi geç­ mişlerdi çarşıdan... Pazar yerindeki işlerini kısa sürede bitir­ dikten sonra, küfelerini uygun bir yere bırakmışlar, gelin al­ maya gelir gibi Feyzinin dükkânının önünde birikmişlerdi. Yılmaz Bilgin’in adamları kapıyı tutmuşlardı erkenden. Bir bakıma onun adamları da sayılmazdı. Hafız Esat Soylu’nun, Se­ lim Soylu’nun adamlerıydı bunlar... Cafer Kaptan’lar, Antepli Rasimler, Urfalı Şakirler... Belediyeci Zühtü’ler, Haylazların Bedri’ler. Çamalan’m ünlü kişisi Balıkçı Rüstem’ler, Bodur Aliler... Başçavuş Murat Özdemir’in kuşkularını üzerlerine çekmemek için kendilerini göstermeden Feyzi’ye girenleri, dükkânın önün­ de dikilenleri gözden geçiriyorlardı, soğukkanlılıkla... İşkillendi­ ler mi yavaşça sokulup yanlarına tatlı sözlerle uzaklaştırıyor­ lardı. Öyle ya, Yukarı Köyden de olsalar, Çamalan’dan da gel­ seler, bu kızlar, bu kadınlar, tüm bu konuklar onların hemşerisi, kardeşi olduğu kadar, kendi düşünceleri doğrultusunda ki­ şilerdi. Yemekten sonra nasıl olsa cami arkasında kendi adamlarını, kendi sözcülerini dinleyecek değil miydiler? Yemek güle oynaya geçmiş sayılırdı, bir iki ayakta kalmalar dışında her şey yo­ lunda gitmişti. En adı geçen kişi, Haşim’di, Feyzi'nin oniki ya­ şındaki çırağı... Feyzi’ye gücü yetmeyenler Haşim’e sesleniyor­ lardı: «Haşim, kaşık getir!» «Haşim su getir!» 198


«Haşini ekmeğiniz yok mu sizin!« «Haşim biraz daha pilav!» «Haşim, balık çıkmadı mı bugün!» «Haşim, söyle Feyzi Usta’ya, köfte yollasın!» Cuma namazından çıkana kadar bu gürültüler eksik olmadı. Yemek sonuna doğru Cafer Kaptan kapıda göründü: «Sayın konuklar!» dedi, «Caminin arkasındaki ıhlamurların altı. Yılmaz Bilgin Bey’in konuklarına ayrılmıştır, güneşin al­ nında kalmayasınız, diye... Değerli Belediye Başkanımız adına size afiyet olsun, derim!» «Sağ olsun! Biz de sizleri bu bayram bizim Yukarı Köye bekleriz!» dedi Ümmüye Dağlı, Şemsi Ustanın karısının dürtmesi üzerine. Önce sarıyazmalı genç kızlar çıktılar lokantadan... Arkala­ rından yaşlılar, anneler, teyzeler, halalar... Ümmüye Kadın, kızının yanından ayrılmıyordu. Bu davra­ nışı onu koruma isteğinden çok, güzel bir kızın anası olmanın tadını çıkarmak için olsa gerekti. Gülizar, yalnız Nazife'den değil, onun bakışlarından da ka­ çıyordu sanki. Üzüntülü müydü, yoksa bir sevinci gizlediği içig mi, belli değildi. Çok düşünceli görünüyordu ilk bakışta, ö te­ lerde birilerini arıyor gibiydi. Kalabalığın arasında kendini gü­ vensizlik içinde gören, tedirgin bir hali vardı. Muhtar gelini ol­ manın sorumluluğu içinde arkadaşlarına sokuluyor, ölçülü ko­ nuşmalara girmekten do uzak kalmıyordu. Sarıyazmalı giyini­ şini, kendine en çok yakıştıranların başındaydı kuşkusuz. Hele önlüğünü genç kızlar gibi yandan bağlayışındaki incelik bir ba­ kışta gözleri çekiyordu üzerine... Tüm sarıyazmalılar cıvıl cıvıldı bu gün. Birbirlerinden ay­ rılmadan çarşı içinden geçip cami arkasındaki ıhlamurların al­ tındaki yerlerini almaya yönelirlerken, onları uzaktan koruyan Yılmaz Bilginle Selim Soylunun adamlarından bir bölümü de alanda yerlerini almışlardı. Artık Selim de arkadaşı Yılmaz’la ufaktan bir şeyler yapa­ bilirdi, Feyzi’nin orada. Böyle günlerde gerekliydi de bir bakı­ ma. Yeni konuklar, masaların silinip temizlenmesini bekleme­ den yerlerine geçmişlerdi. İçki yoktu anlaşmaya göre ama, ka­ dınlar çıktıktan sonra bir sakınca da kalmamış oluyordu. İşle­ rin yolunda gittiğini gören Feyzi, kendi eliyle doldurup getir­ mişti Cafer Kaptan’ın bardağını. Kaptan içince de Urfalı Şakir’le Antepli Rasim’in de içmesinde hiçbir sakıncanın kalma­ ması gerekirdi. Bardaklara su katılmadan içilirse geriye kalan­ lara neden yasak olsundu! Hele içkilerin parası, içenlerce el al­ tından ödendikten sonra... Çamalan'lılar her bakımdan olgun kişilerdi. Akpelit’li konuklar da öyle... Harun Dağlı, Selamet ola­ yından beri ilk ksz ağzına içki koyuyordu. Karmakarışık duy­ 190


guların altındaydı bugün. Son kez Bartın’da içmişlerdi Makinist Hayri’yle. Kendisi için çok önemli bir kişiydi kurt denizci. Eski bir gemici olduğu halde karışıp gitmşti sulara. Çiçeği burnunda bir gemici de olsa yaşıyordu işte! Bu acımasız Karadeniz, beğen­ diğini seçip alıyordu sanki. Böyle ne kaptanları, ne yürekli ge­ micileri çekip almıştı koynuna. Evet, yaşıyordu, işsiz de kalsa... Yaşamak bir başarıydı bu kıyılarda. Hele ekmeğini bu tuzlu su­ dan çıkaranlar için... İşsiz oluşu Çiçek’i kendisinden uzaklaştır­ mış mıydı? Yoksa ona yaklaşacak gücü kendisinde bulamıyor muydu? Nazife’ye eskisi kadar uğramamasının bir nedeni yok muydu Çiçek’in? Bu denli umutsuzluğa düşmek yersizdi. Cide hastanesinden dönüp geldikten sonra hemen her gün kendisini görmeğe gelen o değil miydi, açıktan açığa? «Düşünme Oğul!» dedi karşıdan. Balıkçı Rüstem, «Haydi iyi günlere!» Nasıl adamdı bu Rüstem Ağabi, insanın içini okur gibi laf ederdi böyle! «Haydi iyi günlere, Rüstem Ağabi! Haklısın, gün ola, har­ man ola!..» Selim, arkadaşı Yılmaz Bilgin’i sanki bu kendilerine bağlı topluluktan çekip uzaklaştırırmış gibi lokantanın bir köşesine oturtmuştu. Tüm gözlerin üzerlerinde olduğunu seziyor, bu du­ rum da Selim Soyluyu ayrıca tedirgin ediyordu. Keyfi yerinde değildi nedense. Yılmaz da bunu düşünüyordu. Her şey umdu­ ğundan daha parlak giderken arkadaşının bu tatsızlığı nedendi? «Haydi Selimciğim!» diye uyardı onu, «İçelim! Bir gün Ha­ lan iyi haberler de getirir!» «İyi haberi başkalarının geitrmesini beklemekte yanıldık sa­ nırım. İyi haberleri de bizim getirmemiz gerekiyormuş demek!» «Her işte böyle değil mi? Daha çok politikada!» «Politikaya hiçbir zaman aklım ermeyecek benim. İnsanın, akimın erdiği işi bile başkalarına bırakması çok gülünç değil mi?» «Eğer durum böyleyse, gülünç!» «Tıpa tıp böyle! Sen öne atılacaksın! Adamın varsa sana yar­ dımcı olacak!» «Evet! Tıpkı politikada olduğu gibi!» «Dedim ya bu işe aklım ermez!» «Akim ermese de yardımcı oluyorsun ya, yeter!» «Doğru! Bir, önden gidenler var, her işte... Bir de ona yar­ dımcı olanlar... Haydi başarıların için içelim!» «Biraz da dilimin bağının çözülmesi için içiyorum. Bir yerde gerekli oluyor bu!» «Ben de bu yüzden sabahtan başladım ya! Haydi dostum! Şu başladığın işte başarıların için!» «Sağol!» dedi, Yılmaz Bilgin, «Senin de mutluluğuna!» 200


«Anladım, bu mutluluk gönül rızasıyla olmayacak!» dedi Selim, «Bu işi de karşımızdakiler kaçakçılık işine dönüştürdüler!» «Yani Hafız’ın karşısına bu işte de Hurşit Ağa mı çıktı de­ mek istiyorsun!» «Evet, öyle görünüyor. Kaçakçılıkta geçerli olan tek kural, malı hasmına yedirmemek. Onu saf dışı bırakıp mala sahip çık­ mak!» Feyzi Usta kuyu kebabını kendi eliyle ayırıp koymuştu ön­ lerine, en yağsız yerinden. Etin kokusu dükkânın içine yayılan rakı kokusunu bir anda bastırıp dağıtmıştı. Korda pişmiş etin o ilkel kokusu ortalığa yayılıvermişti birden. «Her şey umduğumdan da güzel gidiyor!» dedi, Yılmaz Bil­ gin, «Karşımızdakiler şimdiden sinmiş durumda!» Selim, kendi sorunları içinde bunalmıştı. Onun ne amaçla söylediğini bile düşünmeden içinden geçenleri dökmüştü yeniden ortaya: «Yeni girişimlere geçtiler!» dedi, «Kimse sinmiş değil! Sıkı durmamız gerekiyor Yılmazcığım!» Gözü Rasim’le Şakir’e kaymıştı. Etlerini yiyip bitirmişlerdi, bu iki güvendiği kişi. Ondan, çıkmak için izin istiyorlardı: ♦Tamam!» dedi, «Siz çıkın, biz de geliyoruz!» Saat ikiydi, tam konuşma saati...'C am i arkasındaki uğultu çevreye yayılmıştı bile. Esnafın bu toplantıyı küçümsemesi için, dükkânlarını bırakıp çıkmamaları gerekiyorsa da karılarıyla çocukları çoktan yerlerini almışlardı. En azdan bakışlarıyla Yu­ karı Köyden gelenleri horlamak için de olabilirdi bu tutumları. Sarıyazmalarına bürünüp aşağı mahalleye gösteriş yapmaya mı gelmişlerdi, kırmızı paçalıklarına bulaşmış kemrelere bakmadan, bu köylüler!.. Bilmiyorlardı ki, evlerinden izinsiz çıkıp akın akın gelen aşa­ ğı mahalleliler, önce Yılmaz Bilgin’i sevindiriyorlardı. Alanı tık­ lım tıklım doldurdukları için... Tam Feyzi’den ayrılacakları sırada karşılarına çıkan Çamalan Belediyesinin ünlü adamı Zühtü: ♦Yılmaz Bey!» dedi, «Soylu motorundan özlüce’liler çıktı, giriyorlar meydana. Beş dakka daha oyalanırsanız yerlerini alır­ lar!» özlücelilerden nerdeyse umudunu kesen Selim’in bile yüzü­ nü güldürmüştü bu haber. Nasıl yürürlüğe girmişti bu iş? Sanki onun kafasından ge­ çenleri yanıtlamak için getirdi gerisini: «Motorun kaptanı da Hafız Amca!» Başka türlü de içinden çıkılamazdı bu zor konunun. Yılmaz Bilgin: «Şimdi tuttu bu iş!» dedi, «Sağolsun Hafız Amca! Çok ya­ şasın!» 201


Defne dallarıyla donatılmış konuşma yerine omuzlarda çıkarmışiardı genç Belediye Başkanını, gençler: «Seni gene böyle omuzlarda götüreceğiz Ankara’ya da!» di­ yorlardı. Uzun süren alkışın nedeni birden anlaşılamamıştı. Ihlamur­ ların altında hemşerilerini el kaldırıp selamlayan Hafız Esat’a mıydı, yoksa defne dalları arasından iki elini birden kaldıran Yılmaz Bilgin’e miydi, pek belli olmadı, her halde ikisine bir­ dendi bu alkışlar. Bu alkışların coşkusu arasında Mecit Efendi’yle Şaduman Dağlı'nın düpedüz karşı karşıya gelip konuştukları da meraklı­ ların gözünden kaçmıyordu. Bir ara Şaduman’ı elinden tutup çek­ tiğini bile görenler olmuştu. Muhtar’ın. Ümmüye Kadın kocasını karşıdan görünce ne Yılmaz’ın ko­ nuşması kalmıştı, ne de Mühendis’in gelecek günler için vere­ ceği umutlar... «Kız Nazife!» dedi bir ara sokuldu da, «Baban İnebolu’dan dönmüş, kız aha karşıda!» «İyi!» dedi, «Hep birlik döneriz biz de köyel» Buna gerek yoktu ya, söyledi işte. Bu kalabalıkta köye dön­ mek de bir sorun muydu? «Eli boş mu geldi, dersin?» «Erkenden döndüğüne göre hiç bi umut bağlanacak yanı yok, bence!» dedi Nazife. Tamam! Hep böyle yapnrdı bu kız! Hiç bi umut bırakmazdı insanda. Bu öküzlerin taksidi ne olacaktı para almadan dön­ düyse Ziraat Bankasından? Mecit Efendi, uzaktan görünce ustaca sokulmuştu, Şaduman Dağlı’ya: «E hoş geldin Avcı Başı!..» dedi, elini omuzuna atarken. «Hoşbulduk Mecit Efendi!» «Nasıl, bir şey koparabildin mi bari!» «Koparamadım!» dedi, içini çekerek, «Olmayan tarlanın ipo­ teği yapılır mı, dediler, İnebolu’da.» «Başka ne desinler ki?..» «Ne desinleri var mı? Ne söylediydi Vali? Sel felaketi gören­ lere hükümet yardım elini uzatacak, demedi miydi?» «Sel gelip geçeli nerdeyse yıl oluyor.» S o n ra getirdi gerisini:

«Sen şimdi Cengiz Bey’e kulak ver. Oyunuzu bana verirse­ niz giden tarlaları istimlak etmiş gösterip, hemen ödemelere ge­ çeceğiz diyecekmiş, Hurşit Ağa’dan duyduğuma göre.» «Onu kim dinleyecek! Hele şu Yılmaz konuşsun, çoluğu ço­ cuğu toplayıp çıkarım yola!» öyleyse Mecit Efendi elini çabuk tutmalıydı. Konuşmanın bu­ 202


raya kadar olan bölümü, Hurşit Ağa’nm çağrışma Şaduman’] hazırlamak içindi. Asıl konuya şimdi geçiyordu Muhtar: ♦Ben de gideceğim bu ak şam köye!» dedi, «Dinleriz şu Çam a la n ’lıyı. S o n ra g eçeriz bizim M u h ta rlık odasına, bi ça y içe ­ riz!» «İki gündür çok yoruldum !» dedi, Şad um an D ağlı, «Erken­ den gidip k afa y ı vuracağım !» «Gitm eyelim , dem iyorum k i sana! Biz b ire r çay içerk e n Ümm üye K ad ın da gelir, bizim Z eliha H atun d a ... G elinim izi, kızım ızı a lır, çık arız yola!» Y ılm az B ilgin, sesinin ilk ay a rın ı yapıyordu kürsüde, defne d a lla n arasınd a: «Çok say ın Ç am alan ’lıla r... V e Ç a m a la n ’m bölünm ez b ir p ar­ ç a s ı olan A kp elit’lile r... V e çevre köylerim izin ç a lışk an ü retici­ leri!» «Seviyorum bu adam ı!» dedi Şad um an , «Bak n a sıl toparladı la fı, aşk olsun!» «N eyse...» dedi M ecit E fend i, «D inleyelim , H afız E sa t’ın ad a­ m ını, iyi b ir g iriş yap tı A llah için!» Bu, H afız E sat sözü, h iç hoşuna g itm em işti Şad u m an D ağ lı’nm . Doğrusu a ra n ırsa kendisi de bu ağzınd an k açırd ığ ı sözü tu ­ ta rlı bulm am ıştı. H urşit K a ra m a n ın görevlend ird iği şu çok de­ ğ erli d ak ikalard a, olum lu b ilg iler toplayabilirdi. «Am a ben H urşit A ğ a’nın ad am ını d inleyecek s a b in gösterem iyeceğim !» dedi Şad um an, «Gene san a aşk olsun sa b ırla dinli­ yorsun k a rşı ta ra fın adam ını!» «Haklısın!» dedi, «Ben b iraz da M u h ta r olduğum için dinli­ yorum , aldığım oy ların h a tırı için!»

Öfkelenmişti birden Şaduman, her zaman olduğu gibi. «Bu seferk i seçim de böyle zahm etlerden k u rta rırla r seni A k ­ pelit’lile r artık!» Y ılm az Bilgin sözü çok d olaştırm ad an asıl konuya girm iş, y a­ zıp da ezberlem iş gib i konuşuyordu: «Yol istiyoruz, biz yol! Yolsuz yapam ayız! K arad eniz k ıy ıla ­ rın ın h alk ı olarak. H ani bizim b ir kap o taj b ayram ım ız vardı, 1 T em m uz’lard a... K endi tica re t gem ilerim ize binip İstan b u l’lara, T rab zon ’lara, Sam su n ’la ra , G iresu n ’lara, R izelere gidecektik. P a k e ’leri, N em se’leri işletm iy ecek tik . N erde S ey ri S e fa in le rin De­ n izcilik B a n k a ’ların m K onya’la rı, E g e’leri, K arad en iz’leri, A n k a ra ’la rı... A ksu ’ları? G ü lcem al’ler, K em al B e y ’ler, A n ta ly a ’lar, Band ırm a’la r bile kalm ad ı! K apotaj b ay ra m la rın d a on ların patelyelerini, filik a la rın ı b ile yarıştıram ıy o ru z a rtık . Biz benzinle, m azotla işleyen TIR m ı istem iştik, kam yon mu, otobüs m ü? K arad eniz’liyiz dem eğe utanıyoruz, 302 M ersedeslere b in erk en bile içim iz ra h a t değil!» 203


«Doğru söylüyor!» dedi Mecit Efendi, «Çok doğru söylüyor!» Yılmaz Bilgin akar su gibi çağlıyordu: «Hadi diyelim denizden çektik elimizi, ayağımızı... Ama de­ nizimizin kıyısını bırakıp dağlara da vuramayız, yol yapalım derken... Gerçek sahil şeridi, isteriz. İp tutmaca yol isteriz. Dağ mı çıkıyor önümüze delip geçmeliyiz. Viraj mı çıkıyor, kayaları oyup kestirmeden gitmeliyiz. Çukura mı rastladık, doldurmalıyız! Irmak mı kesti yolumuzu... istimlak edecek fukara tarlası aramadan, hemen köprünün temellerini atmalıyız. Ağa’nın tar­ lasıdır, diye yolu dağa taşa vurduk mu, mühendisi çekeriz karşı­ mıza, arkadaş deriz, sen Ağa’nın parasıyla mı okudun? Seni bu halk, bu köylü, bu donsuz millet okutmadı mı üniversitelerde, diye, sorarız ona!» Bir alkıştır kopmuştu. Sarıyazmalılar, buluyorlardı, tam konuşmanın alkışlanacak yerlerini. Yılmaz, konuşması boşa gitmesin diye, durup alkışla­ rın sonunu bekliyordu, sabırla... Biraz da şişinerek. Yüzüne alaylı bir gülümseme yapışıyordu bu bekyiş süresince. İkindi sıcağı bastırırken bitirmişti konuşmasını, Yılmaz Bilgin. Şaduman Dağlı, sonsuz bir coşku içinde, kendinden geç­ mişti... Onun bu durumunu yakalayan Muhtar, hemen girmişti koluna: «Yürü!» dedi, «Görelim bizimkileri!» Onu düşünmeye bırakmadan kadınların içine doğru sürüklüyordıı. önce Zeliha Kadına rastladılar, gelini Gülizar’la bir­ likte... «Haydi!» dedi, «Bekliyorum sizi Muhtarlıkta. Kızım Gülizar, sen de gelirsin!» Sabahtanberi onu yalnız bırakmayan Şadiye: «Ben de geliyorum Gülizar Abla!» dedi. «Peki Şadiye!» dedi, Mecit Efendi, «Ümmüye Teyzen, nerde?.. H a... Şurda! Hadi yürüyelim!» Bulmuştu karısını Muhtar: «Söyle Ümmüye Kadın’a!» dedi, «Alsın da kızını gelsin!» İşi karısına bırakmamak için Şaduman’m koluna girmiş, sürüklüyordu kadınlardan yana. «Bak Ümmüye Hanım!» dedi, «Gidiyoruz bizim Muhtarlık odasına. Birer çay içelim, birlikte gireriz yola! Erken çeker gi­ deriz!» «Şaşılacak şey!» diye düşünüyordu, Şaduman, bunu Muhtar söylüyordu haaa! Demek keramet, Yılmaz Bilgin’deydi! Böyle sersemletip bırakmıştı, Mühendis’e bel bağlayanları... Konuşu­ yordu bu Yılmaz, doğrusu! Bir bakan olurdu bu gidişle! Çekmiş götürüyordu Mecit Efendi. Alandan çıkarmıştı on­ ları. Gözünü bir saniye Nazife’nin üzerinden ayırmayan Selim


Soylu, sanki kopmuştu şu kalabalıktan: iki yanında, kimin, hangi adamının bulunduğuna bakmadan, hem yürüyor, hem konuşu­ yordu: «Gidiyor, Nazife! Mecit Efendi namussuzu, hepsini almış gö­ türüyor! Biz ağzımızı açıp bakacak mıyız?» Nereye gittiğini, niçin götürüldüğünü anlar gibi olmuştu ne­ den sonra: «Tamam!» dedi, «Bastırıp alacaklar kızı, anası da, yanında babası da! Çıkacak karşılarına Hurşit Ağa’nm karısı. Ne isti­ yorsunuz başlık parası? Kırk bin mi, elli bin mi? Tamam diye­ cekti, alıyoruz kızınızı! Hayır mı? Elli bini az mı buldunuz? Soylu’lara inat yüz bin!» Yılmaz Bilgin sesleniyordu arkasından: «Selim Bey! Bi dakka! Hecy, Selimciğim!» Dönüp baktı! Yılmaz Bilgin’in yanındaki o arkası dönük adam kimdi? Babası mı?.. Tamam, o işte. Hafız Esat! Gülüyor muydu yoksa? Kime gülüyordu? Demek kızacak, köpürecek bir olay vardı ortada. Başka türlü böyle açıktan açığa gülmezdi. Böyle rahat tasasız görünmezdi başka türlü. Gene birinin canı yanacak demekti. Yılmaz Bilgin: «Haydi Selimciğim!» dedi, «Motor bizi bekliyor! Biz hemen girelim ki yola, meydan boşalsın! Kim var Mühendisi dinleyecek bizden başka! Onu dinlemek için mi kalkıp geldik buralara? Değil mi ya!..» Hafız Esat’ın gözünden hiçbir şey kaçmazdı. Demek yola çı­ kıyormuş gibi görünmesi gerekiyordu. Haklıydı Hafız. Bu konu böyle çözümlenirdi. «Peki!» dedi. Rasim’le Şakir de yanındaydı. Kendini toparla­ maya çalışarak, «Gidiyoruz demek, peki, gidelim! Hadi çocuk­ lar!» Babasından daha anlayışlı görünmesi gerekirdi, «Yılmazcığım!» dedi, «Kutlarım, seni! Olağanüstü bir konuşmaydı bu! Canevinden vurdun Hurşit Ağa’nın adamlarını. Ortada onlardan kimse görünmüyordu ama komşu evler sabahtan tutulmuştu. Cami bile onların adamlarıyla doluydu.» Rüstem Usta, Belediyecilerin arasında. Bodur Ali’nin kolundaydı. Mayalanmış sarhoşluğunu, hemen Feyzi’de tazelemişti. Hurşit Ağa’nm konağından yana elini sallıyarak söyleniyordu: «işte geldik, gidiyoruz! Şen olasın Hurşit Karaman!» Y İR M İS E K İZ

Karayollarının Cide’deki onsekiz yataklı lojmanına bakan Said-i Nursi’ci Bayram Topsakal, ikindi namazına yetişmişti, Akpelit Camisine. İktidardaki partinin mukaddesatçı bölümünü 205


ayakta tutanlardandı çevresinde. Her ne kadar memurlar yasa­ sıyla birlikte, parti tüzükleri Bayram’ın bütün eylemlerine pek elverişli değilse de Topsakal, on yıldır bu lojmanları, tarikatı adına işletmekte en küçük bir zorlukla karşılaşmamıştı. Daha bu işe atandığı yıl, kirayla tuttukları tekke görevini yapan evi. lojmana taşımış, kirasını da, yasa dışı açılan kuran kurslarına aktarmıştı. Cengiz Topkaç’m söylevi biter bitmez, onu Cide’ye yedekte getirdiği doru ata bindirip pazar günü hükümetin önündeki alana yetiştirecekti, «Allah kısmet ederse!» Hurşit Ağa, Cide’den telefonla konuştuklarına göre, şu saat­ te, Cengiz Topkaç onun camlı odasında olmalıydı. Alandaki söy­ levin de bir saat sonra başlaması gerekirdi. Buraya ayak basalı iki saat olmuştu. Hiçbir şey istediği gibi geçmemişti. Beklediği karşılanmayı bulamamıştı. Herkes mane­ viyatı bir yana itmiş, akıl ermez işlerin ardına düşmüştü. Neler dönüyordu şu Alcpelit’te? Yol işinde, şimdiden pes mi demişler­ di? Şaduman Dağlı adında birinin ağzının içine bakıyordu Hur­ şit Ağa. Bu da kim oluyordu! Yol kıyıdan geçsin diyenlerin ba­ şında gelen bir çıkarcı! Konağın üst katında Cemile Hanım’ın yanında Dağlı’nın karısı kızı, aşağı camlı odada Dağlı’nın ken­ disi... Karşısında da kendisinin hiçbir zaman hoşlanmayacağı pısırık, beceriksiz, belki de Süleymancılardan biri olan Muhtar Mecit Efendi!.. Yeni demlenen çayları, yukarı inip çıkmasında ailece hiçbir sakınca görülmeyen Zeynel, semaverle birlikte camlı odanın bir köşesine oturtmuştu. İstanbul’dan yeni getirilen çay bardaklarını da... önündeki senetlerden başını kaldıran Hurşit Karaman, Zey­ nel’e çıkışıyordu: «Sen şu çay işlerini Keşfi’ye bırak da hemen bul Akif’i ar­ tık! Nerde bu adam sabahtan beri!» «Başüstüne Ağam!» deyip çıkarken. «Dur!» dedi, «En son kaçta gördün bu adamı sen?» Zeynel oğlunu ulu orta harcayan Baba’yı hizaya getirmek is­ ter gibi: «Kimi?» diye sordu, «Akif Bey’i mi?» «Kim, o mu Bey! Akif Bey haaa!..» İçtenlikle gülüyordu Hurşit Karaman. Başkasının oğluymuş gibi alay ediyordu hem de! «Söyle, en son, saat kaçta, nerde gördün bu ademi!» Bir süre anımsamaya çalışırmış gibi düşündü Zeynel. Bal gibi biliyordu, onu şu Muhtar Mecit Efendi’nin damından çıktıktan sonra Şadiye’lerin bahçesindeki kestanenin altında gördüğünü... Gülizar’la konuştuklarını anlatıp onu sevindirdiğini... Sonra ne mi yapmıştı? Kızın şimdilik almadığı paha biçilmez kolyeyi geri 206


verdikten sonra kestirmeden kendi köyüne geçmişti. Ordan da işe gelir gibi kalabalığa karışıp çarşıya inmişti, tıpış, tıpış... «Ulan söylesene!» dedi, «Sanki sen mi öldürdün diye sor­ muşum gibi susuyor! Taş olup kesildi karşımda adam be!» «Onu dün akşam dükkândan çıktıktan sonra şu sokakta gör­ düm!» «Yani bugün değil, öyle mi?» «Dün... Akşam dedim ya... Akşam da değil, öyle üzeri... Bağışla beni Ağam!.. Feyzi’de gördüm. Tek başınaydı...» «İçiyordu musibet herif! öyle değil mi? İçiyordu haaa!..» «Evet Ağam!.. Öyle!.. İçiyordu.» «Defol!» Sanki karcısında Akif dikiliyordu da öfkeyle ona bağırı­ yordu: «Gözüm görmesin seni! Yıkıl karşımdan!» Zeynel çıkmış, çok geçmeden gülümseyerek Muhtar’a dön­ müştü Hurşit Karaman: «Sen de görmedin, değil mi?» dedi, «İşte böyle bunlar! Bu Künün gençlerinde hiç mi hiç, hayır yok, diyorum da inanmı­ yorsunuz! Babalar yumruğu eksik etmeyecek tepelerinden!» Şaduman Dağlı, oğlu Harun’u düşünüyordu Selamet olayın­ dan beri, hem sağlığını yeniden kazanmaya çalışıyor, hem de başı derde girmeden başarabileceği bir iş arıyordu. Artık tarla da yoktu ki, gemiciliği bırak da çalış, diyebilsin! İster istemez geno, ya Hurşit Karaman’ın Akpelit'iyle, Yediverenine gire­ cekti, ya Hafız’ın Soylusuna! Ya da Kapısu, Kurucasile kızak­ larından çıkacak olan yeni Selamet’ler bekleyecekti, köyde! «Daldın kaldın Şaduman dostum!» diyordu en tatlı sesiyle, «Senin de başında, erkek evlat var! Kendi başlarına bırakmaya­ caksın bu adamları! Kızları da öyle! Nasıl, biraz kendine geldi mi oğlun?» «Çok şükür, iyidir. Bu gün buralardaydı.» «Çalışabilir, durumda öyle mi, Harun? Yani gemicilikte, de­ mek istiyorum?» Babasının çiftliği mi var ki!.. Bir tarlası vardı, biliyorsu­ nuz o da gitti!» «Ah Şaduman dostum, adamm hızını kırmaktan başka hiç­ bir şeye yaramazsınız siz. Bak bugün Cengiz Bey meydanda ko* nuşacak! Eski tapular, tapu diyecek!.. İstimlaklar eski tapular üzerinden olacak!.. Söz veriyor! İyi belle! Bayındırlık Bakanı ol­ mazsa, mutlaka Karayolları Genelmüdürüdür o! İşte karşınızda!1: Söyle Cengiz Bey dostum!» Cengiz Topkaç, bir süre güldü: «Sayın Hurşit Bey ağabeyimiz!» dedi, «Biz burda bu konuları anlatırsak, meydanda ne konuşacağız! Şaduman Efendiyle çok: yakından tanışırız. Öğrendim gelir gelmez durumunu, severim 207-


kendisini ben! Gerçekten köyüne, toprağına aşık adamdır. Bu gün İnebolu’dan eli boş döndüğünü bile öğrendim! Doğrudur Ziraat Bankasının tutumu bir bakıma, yanmış Ambarın öşrü ol­ mayacağı gibi, selin alıp götürdüğü tarlanın da ne ipoteği olur, ne yardımı...» «Bankada olmayabilir ama o...» dedi Hurşit Karaman, «Bizde itibar, ne tarlayadır, ne tapuya, insanadır! On bin lira için mi gitmiştin, İnebolu’lara buyur sana, yirmi bin!» Haklıydı Hurşit Karaman, kaçakçılıkta önemli olan kişiydi. Tarla da geçerli değildi, yerine göre bankadaki para da... Sağ olan, yaşayan insan önemliydi. İnsanın da verdiği söz! Hurşit Ağa yirmibin dediyse, yirmi bin cebindedir! «Sonraaa...» diye sürdürüyordu Hurşit Ağa, «Hemen yarın gelsin oğlun Harun, Raşit Bey’i görsün!.. Başlasın işe... Bizde çalışan hiçbir gemiciden aşağı para almayacaktır. Makinistin ya­ nında çalıştıracağım onu! Bir yıl sonra girdiği motorun makinisti olacak! Yakından tanırım. Babası gibi mert bir adamdır... Ba­ bası gibi...» Birden sözünü kesip yeleğinin cebinden çıkardığı saate baktı: «Oooo! Tam bir saat geçmiş! Haydi kalkalım! önce şu çay­ ları içelim. Evet oğlum Keşfi!.. Ver Bey’lere!.. Benimki biraz açık olsun! Yaşlandık artık... Demli çay bizim gibilere gelmez!» YİRMİDOKUZ Nazife, anası Ümmüye Kadının peşinden Hurşit Ağa’nın evinden çıkarken Cemile Hanımın uzattığı eli, hiç de iste­ nilen saygıyla öpmüş değildi. Hurşit Karaman’ın karısı arkala­ rından: «Nesini sevmiş bizim Akif!» diye söylendi. «Donyağı gibi kız! Tam Dağlı n’olacak!» Şadiye de birlikte çıkmıştı, Nazife’yle. Sarıyazmalılardan ay­ rılamazlardı. En azdan kırk elli sarıyazmalı alanda bekleşiyordu. Nazife’yi aralarında görmekten mutlu olacaklardı. Anlayamıyor­ lardı, ne olup bitiyordu, Hurşit Ağa’nın evinde? Nah, geliyordu işte! Önünde de o Mühendis!.. Cengiz Topkaç... Kılığını kıyafe­ tini çıkacağı kürsüye uydurmuştu. Eskisi gibi mavi tulumlu de­ ğildi. Hani köy yerinde giydiği parka dedikleri o cepken biçimi ceket de yoktu arkasında. Eğer denizden doğru serin bir rüzgâr esmese şu daracık giysiler içinde çoktan patlaması gerekirdi, biı mevsimde... Kale balıktı alan kuşkusuz. Tüm dükkânlar kapanmıştı. Kıyı köylerinden de beygirine atlayan gelmişti. Hurşit Ağa’nın hatırı vardı. Böyle günde onu bırakmaya hiç gelmezdi. 208


«Çok sayın Akpelit’liler!» diye başlamıştı, duyurulan saatten tam bir buçuk saat sonra. Çamalan'dan da, Özlüce’den de kimse­ cikler yoktu. -Biliyorum!» diye sürdürdü konuşmasını, «Çok kalabalık bul­ muyorsunuz, dinleyicilerimi. Ben Hurşit Karaman'ın motorları, gemileriyle Karadeniz kıyılarından dinleyici toplamaya çıkma­ dım. Bakalım, dedim, atlarıyla, katırlarıyla kaç kişi gelebilecek, dedim! Bakın içinizde atıyla gelmiş bir karayolcu da var. bir at da bana getirmiş, Cide’den... Sağ olsun!.. Buradaki konuşmam bitince atlayıp gideceğim onunla. Gidiş geliş yirminci yüzyılda atla mı olmalıydı? Soruyorum, size, bir karayolcu için ayıp değil mi bu! «Ayıp, çok ayıp!» diye bağırdı, sarıyazmalılar. Bunu alkış­ lamak için bir işaret sayan yakın köylüler: «Yaşasııın!..» diye bağırıyorlardı, «Sağolun!» Yeniden başlamıştı konuşmasına, «Gazetecinin biri, buralıla­ rın ağzından şöyle yazmış gazetesine. «Biz gardiyansız hapis­ hanenin hükümlüleriyiz. Kaçmak istese bile kaçamayız! Neden kaçamazlarmış? Ne yolları var, ne izleri... Nasıl kaçsınlar?» «Çok güzel demişler!» «Yaşaaa!..» Uzun bir alkışla gene konuşma ikiye biçilmişti. Bu kez lafı toparlaması zor olmuştu Cengiz Topkaç’ın. Biz iktidara gelirsek, yani iktidardan gitmezsek, sizlere as­ falt yol yapacağız. Hem de gidiş geliş!» ♦Gelişiniz olmasa da olur. Daha çoğunu istemeyiz!» «Sizler daha çoğuna layıksınız!» ♦Allah sizin de layığınızı versin!» «Gelecek toplantılara otobüslerle, minübüslerle, mersedeslerle geleceksiniz! Yol politikamız en kısa zamanda çözüme kavuşa­ caktır! Her köye asfalt «yol! asfalt yola bin özel araba! Bizi an­ cak otomotiv sanayimiz kalkındırabilir! Böylece iç pazarlardan dış pazarlara geçece'ğiz! İlk hedef Karadeniz sahil şeridi!» «Sonra Çapar Yusuf’un şeridi!» Sarıyazmalılar, hep birden bağırdılar: «Anladık! Var mı başka bir diyeceğin! Geç kalıyoruz biz. Haydi kızlar!» Otuz, otuz beş sarıyazmalı ıhlamurların altından ortaya çıkı­ verdiler. Kürsünün önünden başlarını Cengiz Topkaç’tan yana çevirip yavaş yavaş yürüyüşe geçtiler. Kürsünün altında iki jan­ darmayla dikilen Murat Başçavuş önce önlerine çıkıp yollarını kesecek oldu. Ortada düzeni bozan bir olay görmeyince gülüm­ seyerek yürüyüşlerini izlemeğe başladı. Hurşit Karaman, bakış­ larıyla Başefendiden bir önlem beklediğini belirtmek istemişti. Ne yapsaydı Murat özdemir? Kimseye zorla seçim söylevi din­ letemezdi ya!.. Yıldız Karayel

209/14


Onların yola girip gidişleri bir bakıma Murat Başçavuş’u Uyarmıştı. Sol kolunu uzatıp saatine bir göz attı. Sonra kavak­ ların arkasından denize doğru alçalan güneşe baktı. Ufuk kıp­ kırmızıydı. Güneş batar batmaz toplantının dağılması gerekirdi. Bunu yeni politikaya atılan Mühendis bilmese de onu bu alan­ lara çekip getiren bu koca kurt, Hurşit Karaman’ın bilmesi ge­ rekirdi. Gel gelelim kafası oğluna takılıp kaldığı için aklının kö­ şesinden bile geçmemişti bu gösteri yasasının en önemli maddesi. Evet nerdeydi bu haylaz oğlan? Bu çok önemli gününde onu sipsivri ortada bırakması doğru muydu? İçinden çıkılmaz bir tümceden sıyrılmaya çalışan Hurşit Karaman’la göz göze gelen konuşmacı, bu asık suratı görünce büs­ bütün şaşırıp kalmıştı kürsüde. Hurşit Ağa: «Ne söylüyor bu adam?» diye sordu Raşit Bey’e. «Bilmem Efendim!» dedi, «Orman Köylüsünden söz ediyor, sanıyorum!» «Köylünün nesinden?» «Baltalık hakkından... İhtiyaç için verilen keresteden!» «Bak keresteye!» dedi, biraz da çevresindekilere duyurarak, «Ona mı kalmış köylünün evini yapması için ihtiyacı olan keres­ teden konuşmak... Orman köylerinin yolundan konuşsun, söyle­ yin de!» Başçavuş, saatini göstererek: «Vakit tamam!» dedi, «Onu da Cide’de unlatır pazar günü!» Bir iki adım attıktan sonra kürsüdeki konuşmacıya elini kal­ dırdı: «Tamam, efendim!» dedi, «Güneş battı!» Cengiz Topkaç, bu el kaldırmadan hiçbir şey anlamamıştı. Y a da çok şeyler anlamış, ağzından bir şey kaçırdığını sanıp hemen susmuştu. «Gün battı!» dedi, «Bu günlük bu kadar!» Biraz daha sesini yükselterek, «Köylülerimizin gidecek yol­ ları var! Sözünüzü bağlayın lütfen!» Söyleyecek bir sözü kalmamıştı ki... «Sayın dinleyicilerim!» dedi. Cengiz Topkaç, «Oylarınızı par­ timize verirseniz, bütün bu söylediklerimin çok kısa zamanda uygulanacağını göreceksiniz. Hepinize mutlu günler dilerim!» Şaşılacak bir hızla alan birden boşalıvermişti. Toplantıyı, so­ nuna kadar izleme görevi verilen Harun Dağlı, koşarcasına uzak­ laşmıştı kalabalıktan. Baba’sı yola girmişmiydi, yoksa son kez Hurşit Karaman’la bir görüşme daha mı yapacaktı, bilmiyordu. Çipil Hüsnü’nün kahvesinin önünden geçerken, Babasının Akpelit’e inince, kapısının arkasına astığı tüfeğine baktı, çengelde duruyordu. Onun yola çıkıp çıkmadığını sormaya hiç gerek yok­ tu. Demek duyduğu doğruydu. Hurşit Ağa’yla söz kesilecek, Nazife, Baha’sının bile hoşlanmadığı o Akif denilen adamın karısı 210


olacaktı. Buna Nazife ne diyordu, düşünmedi, bile. Kendisi de erkek olduğu halde, çıkabilir miydi, Baha’sının sözünden! Soon hızla kızlara yetişmeyi doğru bulmuştu. Bu, Nazife’den çok, Çiçek’i görmek, konuşmak için olsa gerekti. Bugün çok be­ ğenmişti Çiçek’i... Sarıyazmayı kendisine en çok yakıştıranların başında geliyordu. Hele içine giydiği maviye çalan gri entari sarıyazma takımının tüm parçalarıyla bir uyum sağlamış, ayrıca kendisini de açmıştı. Önden giden kızların bir bölümüne yetişip hızla geçti. Yoktu ikisi de... Yoksa Akpelit’ten çıkmamışlar mıy­ dı? Çukurmeşe’ye kadar koşarcasına yürüdü, rastlamamıştı. Da­ ha da ilerde olamazdı. Çiçek’le Nazife’den gayri köyün tüm kız­ larını, kadınlarını görmüştü... İkisi de yoktu aralarında. Toraman Halil’in evinin önünde Halim Dayı’nın oğluna rastladı, askerlik arkadaşı Sami’ye... Yanında da Gebeş Ali’nin Dursun... İkisinin de sıkı ilişkisi vardı Çamalan’la ... Kayadibi’nden doğru Çamalan’a her gün gidip gelirlerdi, yeni açılan yoldan. Hafız Esat’m kaçakçılık işlerine karıştıkları bilinir, geleneklere uyularak hiç kurcalanmazdı. Kulağı delik gençlerdi bir bakıma. «Merhaba!» dedi, Sami, yüzüne kuşkuyla bakarak, «Çok te­ laşlı görünüyorsun!» «Yoook!..» dedi, «Babamı arıyorum da...» «Babanı değil ama...» dedi. Dursun, «Ananı gördüm Kezban Teyzey’le, Zeliha Teyzey’le geliyorlardı. Kaynakçı Bekir’in evinin oralarda...» «Kızlar?» dedi, «Bizim Nazife, falan?» «Nazife’yi mi? Caminin oraa gördüydüm, Çiçek’le...» Demek ikisi de Akpelit’te bir yere takılmışlardı. Yoksa on­ lar da mı Hurşit Karaman’ın evindelerdi? Bir süre üçü do konuşacak bir söz bulamadan dikilip kaldı­ lar. Sami Durak, bu suskunluğu bozma görevini üstlenmiş gibi: «Kulağıma çalındı Çamalanlılar giderken...» dedi, «Bir çatış­ ma hazırlıyorlarmış Hafız’ın adamları... Hafız o mağara olayın­ dan beri düşünüyordu zaten, Hurşit Ağa’yı köşeye sıkıştırmayı... Biraz gemi azıya aldı diyormuş son günlerde...» «Yani...» dedi. Dursun Çorak, «Hafız, azı dişini, sökecekmiş, ağzı gem tutsun diye öyle mi?» «Gene biz eziliriz, tepişirlerken, ayaklarının altında!..» dedi, Harun. «Öyle!» dedi, gülerek. «En iyisi ahırda bulunmamak!» dedi Dursun Çorak. «Mccbursun!» dedi, Halim Dayının oğlu, ahırın dışında ya­ şatmazlar ki seni... Sen de atlardan birini, tutmak zorundasın!.. Tuttuğun at kazanırsa sen de kurtarırsın paçayı.» «Peki!» dedi, «Neymiş çatışmanın sebebi? Durup dururken do çatışma olmaz ki...» «Vardır bir nedeni helbet... Asıl nedeni Ağalık! Buralara


iki Ağa çok geliyor. Ama her çatışmanın ayrı nedenleri de ola­ cak! Bak sen de bir neden soruyorsun! Ben derim ki, Ağalar oğullarına kız arıyorlar... Sen diyeceksin ki Ağa’ya kız mı yok, bu memlekette?.. Gel gelelim bi kızı ikiye bölemezsin ya!.. İşte bu yüzden sürtüşme uzayıp gidiyor. Bize bile iş düşüyor bu sür­ tüşmelerde! Ne var ki bu Hurşit Ağa’dan hiç hayır yok, bizim bu Yukarı köye. Bugün sen de gördün işte! Bizimkiler tutuyor­ lardı Yılmaz Bilgin’i!» «Açıkçası, Hafız’ı!» dedi, Dursun Çorak. Bizim kızlar bile tefe aldılar onun Mühendisini!.. Size bi şey diyeyim mi? Yahu biz kızlarımız kadar olamıyoruz! Aşk olsun ne yürekli kızlar be!» Harun, ne yapacağını şaşırmış gibiydi. Ne yapıp yapıp bul­ malıydı Çiçek’le Nazife’yi. Başları derde mi girmişti yoksa? «Bak arkadaşım!» dedi, Sami Durak, «Kafandan neler geçi­ yor, biliyorum, aşağı yukarı... Hiç telaşlanma, kızlarımız yanlış iş yapmazlar bizim!» «Dileyelim ki yapmasınlar!» dedi «Gene de yalnız bırakma­ mamız gerekir onları! Hadi size uğurlar olsun!»

OTUZ

Sanyazmalılar alandan ayrılırken Nazife Dağlı, Çiçek'in elin­ den tutup çekti. Dükkânlardan birine gireceklerini sanan Çi­ çek: «Ne alacaksın?» dedi, arkadaşına, «Düğme mi?» «Düğmeyi sonra alırız!» dedi, «Bir yere gideceğiz. Bir eve... Çok düşündüm. Başka çıkar yol yok... Baba’mı, Mühendis konu­ şurken çağırdı Muhtar gene. Olsa olsa Hurşit Ağa’nın evine gö­ türdü. Gerisini biliyorsun artık!» «Öyle görünüyor. Bunlar bi kere kancayı taktılar mı...» «Biz satılık mal değiliz! Babamız da olsa bizi kimse pazara çıkaramaz.» «Haklısın! Haklısın da... Yanlış bi iş yaptık mı, nereye dö­ nüyoruz... Ya anamızın evine...» «Ya babamızın köyüne... Nereye gidelim! Zararı yok... On­ lar yanılırsa bize dönüp gidecek ev kalmıyor. Bu işte... Bana kalırsa... Pek yanılmadım gibi geliyor... Bu Akif Bu Akif var ya... Bu adam, Gülizar’m peşini hiç bırakmadı. Bu sabah köyde görmüşler gene onu! Ben bu adamla mı evleneceğim. Babamın keyfi için...» «Sen Baba’nla konuşmadın ki... Bu iş üzerinde. Keşke Baba’nı görseydin ilk önce...» «Sormazsa ne konuşayım ben onunla!» 212


İki arkadaş çarşıdan çıkarlarken tüm Aşağı Akpelit’liler ca­ minin arkasında Mühendis’i dinliyorlardı. «Nereye gidiyoruz!» diye sordu çekinerek arkadaşına. «Ben gideceğim yeri biliyorum!» dedi Nazife, «Sen istersen hızlı hızlı yürü... Yetiş arkadaşlara. Daha köy yoluna sapmamışlardır.» «Demek gittiğin yeri biliyorsun, öyle mi? Herhalde namuslu birinin evidir. Ben neden gelmeyeyim seninle!» Bi süre durdu, Nazife: «Aldanmış olabilirim!» dedi, «Aldanmış olursam...» «Aldanmış olursan ikimiz birden direniriz. Arkadaş değil mi­ yiz... Biraz da... Yakınım sayılırsın!» «Gel öyleyse!..» Kestanelerin altından hızla geçtiler. Yeşil boyalı bir kapı­ nın önünde durdular. Çiçek, bu evin bir Hacı evi olduğunu ka­ pının boyasından anlamıştı. Nazife tokmağa çekinerek yapıştı. Ama vururken bu çekingenlik kalmamıştı. Sanki her gün çaldığı bir kapıydı. Çok geçmeden de açılmıştı. Evin temizlikçisiydi açan. Tanımıştı Nazife: «Zehra Abla!» dedi gülerek, «Tanıdın mı beni! Ben, Yukarı Köyden...» «Şeyin kızı... Şaduman’ın kızı, değil misin sen?» «Tanıdın!» dedi, «Saliha Teyze evdedir değil mi?» Zehra Hanım, daha kendine yeni yeni geliyordu. «Aman kızım!» dedi, «Girin içeri! Hoş geldin!.. Buyur, canım! Evde olmaz mı? Evde tabi... Nutuk dinlemeğe gidecek değil ya!..» Saliha Hanım, merdivenin alt başına inmiş olanı biteni an­ lamaya çalışıyordu. Kızların ikisini de tanımadığı belliydi. Gene de «Buyurun kızlar!» dedi, «Hoş geldiniz! Ne de yakışmış sarıyazmalar... Aman no güzel kızlarmış bunlar!.. Sanıyorum Yukarı Köydensiniz!.. Dcmok, köyde böyle güzel kızlar varmış, öyle mi?» ikisi de gülüyorlardı kızların. Niçin geldiklerini unutmuş gi­ biydiler. «Var tabi!» dedi, Çiçek, «Olmaz olur mu? Yukarı Köyde gü­ zel kızlar olmasa siz ata binip istemeğe gelir miydiniz?» «Aaa!.. Demek ikinizden birini istemeğe geldim, öyle mi? Aman çok yaşayın uşaklarım! Çok, çok sevdim sizleri... Hele buyrun içeri!.. Alıp kaçarlar vallahi sizi! Hele girin içeri de kapıyı sıkı sıkı kapatayım!» Önce Nazife öpmüştü elini, sonra Çiçek... Saliha Hanım ye­ niden yapıştı Nazife’nin eline: «Doğru söyle!» dedi, «Seni mi istemeğe geldim anandan?.. Nerdeydin sen? O gün eğer seni görseydim, almadan dönmezdim geri. Anan kovsa da şurdan şuraya gitmezdim!» «Neyse Teyzeciğim, onların yaptıkları yanlışı düzeltmeğe gel­ dim. Ben bir hafta önce onsekiz yaşıma girdim. Tam on sekizin-


deyim. Eğer yeğeniniz Selim Bey, hâlâ beni istiyorsa evet de­ meğe geldim! Yani yapılan yanlışı düzeltmeğe...» Saliha Hanım, boynuna sarılmış, öpüyordu, yanaklarından. Sarıyazmasını kendi eliyle almıştı Nazife’nin başından: «Otuz kızım!» dedi, «Kendi evin gibi... Sen de kızım... Geçin şöyle pencerenin önüne... Eee hoş geldiniz, sefalar getirdiniz evi­ mize!» Nazife, kalktı yerinden, kapıda dikilen Zehra Hanım’ın elini öptü. Yanaklarından öperken kadının gözleri ıslak ıslaktı. — SON —

214


m mı

Rıfat İlgaz, ünü kendi adını da aşan Hababam Sınıfı’yla, başlayan bir di­ zi mizah romanının ve yirmiye ya­ kın kitapta derlenen mizah öykü­ lerinin de yazarıdır.

YILDIZ KARAYEL

T am 55 yıl önce (1926) yazınsal y a ­ şam ın a şiirle b a şla y a n R ıfa t İlg az’ın akıld a k a la n 3£arartm a G eceleri, K a ­ rad en iz’in K ıyıcığınd a, S a rıy a z m a ’dan son ra en son rom an ı Y ıld ız K a ­ ra y e l... Y ıldız Karayel, Kuzey-Batı’dan esen

■ V ff t.

0;

F

bir rüzgarın adıdır. Karadeniz’in ba­ tı kesimini allak bullak eden, tek­ neleri batıran, denizcilerin canlarına kıyan bir rüzgârdır bu... Cide kıyılarında yedi-sekiz yıl ön­ ce böyle bir fırtınada batıp da dört gemicinin ölümüne neden olan bir felaketin romanı... Yazar, bu romanında, yetersiz kıyı toprakları üzerinde didinen, ekip biçmekle geçinmeğe çalışan köylü­ leri, türlü zorlukları göğüsleyerek yaşam savaşı veren halkımızı tanıt­ maktadır bizlere... Orman ürünle­ rinin kesimi, çekimi, kara ve deniz taşımacılığıyla, kaçakçılığa yöneliş­ lerini, sürüp giden kuraklıklardan sonra sellere dönüşen yağışları, bek­ lenmeden bindiren fırtınaları, dur­ madan Karadeniz’in sularına karı­ şan verimli toprakları... Tüm bu olumsuz etkenler karşısında mutlu olmaya çalışan kıyı insanlarının ya­ şama dört elle asılmasını bulacak­ sınız bu romanda... Kendi deyimle­ riyle itişbenliklerini... Y ıld ız K aray el, K arad en iz'in Kıyıcığ m d a ile Doğu Karadeniz’e doğ­

ru bir panaroma oluşturmaktadır. İlki, bir kesimin fındık tarımı gir­ mesiyle .uğradığı gelişmeyi verir. İkincisi, yönünü bulamamış tarımın getirdiği bunalımları...

Rıfat ilgaz yıldız karayel yalçın yayınları  
Rıfat ilgaz yıldız karayel yalçın yayınları  
Advertisement