Issuu on Google+

PRIMROSE LISA VALDEZ

ÇEVİREN: HANİFE ALBAYRAK


KÖTÜ BİR NETİCENİN MEKTUBU

Acımasız kocam Luke;

Hangi cüretle beni terk edersin! Hangi cüretle – sana ihtiyacım olduğunu bilirken. Ve beni o kadar gaddarca reddettikten sonra! Hangi cüretle beni reddedersin – ve doğum gününde sana kendimi senin uğruna feda edebileceğim dışında verebileceğim en iyi hediyeyi vermişken?

Beni artık sevmiyorsun artık! Sevmiyorsun!

İğrenç, doğaya aykırı bir yaratık olduğumu düşünüyorsun. Biliyorum, çünkü düşüncelerini kendiminkilermiş gibi okuyabiliyorum.

Ama iğrenç bir yaratıksam, bu senin yüzünden! Evlenmek için beni sen zorladın ve şimdi beni suçluyorsun. Söylemiyorsun –sakin ve dikkatli kelimelerin arkasında saklıyorsun – ama ben gözlerinde ki nefreti gördüm! Gözlerini sıklıkla benden uzağa çeviriyorsun.

Bana sarhoşken geldiğinde benim gözlerimde nefreti gördün mü? Beni dövdüğünde ve tohumlarını bulaştırdığında gözlerimde dehşeti gördün mü? Seni iğrenç sapık, o akşam beni öldürdün- beni öldürdün! Ve senin yetersiz özürlerinin hiç biri bunu değiştirmeyecek!

Yinede şimdi beni kolayca terk edebileceğini mi sanıyorsun? Nezaketin nerede şimdi? Bana gösterdiğin rahatlık ve önem nerede? Bütün gece boyunca başucumda oturan adam nerede?

Yok!

Seni tekrar tekrar arıyorum, ama gelmiyorsun. Boğazlarım ismini bağırmaktan yara olmuş durumda. Neden gelmiyorsun?

Her zaman gelirdin, her zaman.


Yoksa pis ahırlarında mısın? Kahrolasıca atlarının benden daha mı değerli olduğunu düşünüyorsun? Bütün sevgi ve ilgini aptal hayvanlara verirken benim acı çekmeye terk etmek için mi? Yalnız?

Beni asla affetmeyeceğini şimdi anlıyorum. Senin reddedişin benim için bir hediye, benim teklifime karşılık senin reddedişin ise bir kanıttır. Asla eski halimiz gibi olamayacağız. Asla tekrar mutlu olamayacağım.

Asla asla asla asla asla asla asla asla asla asla asla asla asla….

Benim mutluluğumu nasıl çalabilirsin?

Ben öldüğümde, üzgün olacaksın- her şey için üzgün olacaksın! Ama her şey için çok geç olacak. Sonsuza kadar yalnız- yalnız ve acı içinde olan sen olacaksın!

Çünkü ölümde bile, seni affetmeyeceğim.

Lilith


BÖLÜM 1 – PRİMROSE

22 Temmuz 1852 ~ District Gölü

Çıplaktı. Primrose Eleanora Dare adımını atarken dona kaldı, şapkası ellerinden zor duyulan bir sesle kaymıştı. Adam 50 adımdan fazla olmayan bir mesafedeydi. Profilinin 4 te 3 gözükecek şekilde orada duruyordu. Aynalardan oluşan gölcük – su gibi kalçalarını örtüyordu. Ağaçların arasından güneşin ışığın narin parmakları kabaca yakışıklı yüzüne değiyordu. Gözleri kapalıydı. Daha fazla ışık ıslak bedenini lekeliyor, bir taştan oyulmuş gibi görünen omuzları ve dümdüz karnını vurguluyordu. Prim tereddütle nefes aldı. Kendine özel fantezisi, evden arkasındaki küçük göle her zaman yürüdüğünde hayal ettiği ve yalvardığı her detay gerçek olmuştu. Sadece o evde değil ve buda bir rüya değildi. Siyah saçları, kısa kesilmişti, kafasının şeklini bile ortaya koyuyordu. Bir iki günlük sakalı çenesini gölgelendiriyordu. Daha fazla siyah kıl geniş göğsünü kaplıyor, göbeğinden karnının alt kısmına doğru incelip suda kaybolmadan önce kalınlaşıyordu. Sıcak bir sızı teninin altında titreşti. Toplum kurallarına göre başka tarafa dönüp - geldiği uzun, bitkilerle kaplı yolu tekrar kat edecekti – teyzesi ve kuzeninin, şüphesiz hala öğlen pikniklerinin yanı sıra uzandıkları, moda ve kumaşları tartıştıkları yere dönmekti. Ama başka tarafa dönememişti, çünkü yıllardır beklediği sonunda gerçekleşmişti. Hayallerinin adamı, bütün hayatını beraber geçireceği adam, önünde duruyordu. Ve onu tamda hayal ettiği gibi durgun suda çıplak bir şekilde bulmuştu. Bu onun rüyasıydı, farkına varması onu ürkütmüştü – görüntüsü nefes kesiciydi - sadece bakmakla kalıyor, o anda en küçük de olsa her türlü detaylarla doluyordu. Sıcak havanın hissi, yeşil çimlerin taze kokusu ve güneşin ısıttığı ıslak yosunlar, kuşları ve onu çağıran tatlı soprano sesi. Prim hafifçe iç çekti. Gerçi adamın gözleri kapalıydı ve duruşu rahattı, bir hoşnutsuzluk kaşlarında belirmiş ve ağzı hüzünlü bir çizgi halini almıştı. İlgi gösterilmesi gereken bir adamdı, bu sakin yerden bile huzuru korunması gerekecek kadar ilgilenilmesi gereken. Yine de, çok güzeldi. Adonis değil, Zeus’du. Cılız yapılı bir genç değil bir adamın tam şekillenmiş yapısına ve mükemmelliğine sahipti. Geniş omuz ve göğse sahip bir adam. Gövdesinde ve kalçalarında güç ve kuvvete sahip olan bir adam. Bir…


Adamın gözleri açıldı. Prim’in kalbi telaşla çarpıyor ve parmakları eteğinin üstünde titriyordu. Kafasını sanki ensesini esnetmek istermiş gibi eğmişti. Sonra, sağ kolunu ve omzunu döndürüp, onun tarafına dönmeye başladı. Nefesini tutmuştu. Ama tam o sırada, yüzünü buruşturdu ve kısa süreliğine gözlerini kapatıp onun olduğu tarafı geçti. Tekrar gözlerini açtığında, Prim onun yüzüne bakıyordu. Görünüşe göre düşüncelere dalmıştı ki, adam toprak sete doğru iki adım atmıştı. Kalçalarının kıvrımı sudan çıkmıştı. Bir adım daha attığından vücudunun birazı daha ortaya çıktı. Sonra birden, hareketsizleşti. Prim hareket etmedi. Ama bir sonraki an, adam dönmüş, gözleriyle onu olduğu yere iğneliyordu. Prim gözlerini iki kere kırptıktan sonra aklına arkasını dönüp kaçması gerektiği geldi. Ama kendi kaderine arkasını dönemezdi. Aynı zamanda, rüyadaymış gibi hareket edemiyordu ve onun bakışları tarafından esir alınmıştı ki böyle olması adamı kısa sürede sinirliden, şaşırmışa sonrada… Mest olmuş? O da kendi gibi mest olmuş muydu? Onun gerçek olup olmadığını merak etmemiş miydi? Birbirlerine ufak suyun öbür tarafından ki çimenli sahilden bakarken, Prim gözlerinde başka bir şey görmüştü. Açlık. Adamın dudakları ayrılmış, sıcak ve içten bakışlarla gözleri üstünde gezinirken öne doğru bir adım atmıştı. Adam kasıklarındaki siyah tüylerden uzanan arzusunun güçlü kanıtı görünecek kadar sudan çıktığında kalbi teklemiş ve nefesleri düzensizleşmeye başlamıştı. Yanaklarının ateş almasının dışında, Prim daha önce gördüklerine benzemeyen – Üst kat hizmetçisi Marry ile gündüz kaçamaklarından hoşlanan kahyaları Wilson’ınkine, her Pazar günü kilisede ona penisini göstermesine yarayan tavsiyeler vermekte eksik olmayan çömlekçinin oğlu Jeremy Snap’inine ve bir kere gölün yanında ki ormanda kendine mastürbasyon yaparken yakaladığı arkadaşı Jack Gordon’ınkine benzemiyordu - erkekliğine bakmaktan kendini alamıyordu. Bu adamın penisinin bir ağırlığı, etli bir görünümü vardı ve fazlasıyla uzun ve kalın sapına sığamıyormuş gibi görünen geniş ve şiş bir başlıkla taçlandırılmıştı. Aşağısında, dolu ve ağır görünümlü keseleri sallanıyordu. Kadınlığı kasılmaya başlamıştı ve birden kasıklarının arasında nemlilik hissetti. Adamın çıplaklığı onu heyecanlandırmıştı. Titrerken, dudaklarını ıslattı ve gözlerini tekrar onunkilere çevirdi. Adam onu içini kıpırdatacak ve göğüslerini ağrıtacak derecede heyecanlandırıyordu.


Aralarındaki sessizlik uzadı. Enerji hava askıda kalmış, sanki varılacak bir kararı bekliyordu. Sonunda, adamın vücudu hafifçe ona doğru eğilmiş ve bir adım atmıştı. Sonra bir adım daha. Ve bir adım daha. Prim’in kalbi hızla atıyordu. Su sanki o hareket ettikçe fısıldıyor, güçlü kasıklarını, yontulmuş gibi görünen dizleri ve iyi biçimli kısımlarını ortaya çıkarıyordu. Adamın ayağı toprak sete bastığında bütün uzun, tanrılara benzeyen vücudu göründüğünde Prim yutkunmuştu. Sanki bir bent kalkmış gibi, arzu ona doğru akıyordu. Sonra güneşin dağınık yollarından ona doğru ilerleyip direkt önünde durdu, sadece eteğinin mesafesi onları ayırıyordu. Kalbi hızla atarken, direkt olarak onun göğsüne bakıyordu. Teninde düz duran tüylerinde su damlaları birikmişti. Nefesinin düzenli iniş kalkışları kendininkini hızlandırmış, solunumunu düzensizleştirmişti. Tanrım, onun yakınlığı bir mıknatıs gibi, onu çekiyordu. Dışarıdan değil, içeriden. Damarlarında ki kanı ona çekiliyordu. Sonra adam çok yavaş bir şekilde, bir elini parmağı çenesinin altına değene kadar kaldırdı. Bu nazik dokunuş rahmine doğru bir kıvılcım göndermişti. Kirpikleri oynaştı. Ama adam yüzünü kaldırdığında, gözlerini açık tutmuş ve boğazının güçlü hatlarından sakallı çenesine ve ayrık çene hizasından, şehvetli, ciddi dudaklarına, birazcık kıvrımlı burnunda ve sonra… Ah Tanrım, harika gözlerine doğru gözleriyle takip etmişti. Ormandaki yeşil çimenlere benzeyen ve kahverengi lekeli parlak, altın yapraklardan parçalar gibi görünüyordu. Siyah kirpik ve kaşlarla çevirili sonbahara benzeyen gözler. Ona korkunç bir özlemle bakan gözler – özlem ve başka bir şey daha. Acı? Prim’in kalbi sıkışmıştı. Ne yaptığını anlamadan önce, sert düz tenin altında ki hafif çıkmış sakalları hissederek elini onun yanağına doğru götürdü. Yukarıda ki belirgin düz elmacık kemiğine dokundu. Gözleri kararmış ve kaşları daha da çatılmıştı. Ama elini çekmeye çalıştığında, adan iki eliyle elini kavramış tekrar yanağına yaslamıştı. Gözlerinde acıyan savunmasızlığı gözünü kapatmadan önce görebilmişti. O kısa anda, kalbi onun için acıyordu. Onu bu kadar acıtan neydi? Adamın yüzünü eline doğru döndürüp, yavaşça bileğinin iç tarafını burnuna doğru yaklaştırdığında nefesi tutulmuştu. Burun delikleri titreşmişti. Kirpiklerini kaldırdığında savunmasızlığın yerini ateşli ve şehvetli bir yoğunluk almıştı. O anda, aralarında ki ufak boşluğu kapattı ve yüzünü elleri arasına aldı. Onun bileklerini tutarken, derin bir nefes aldı Prim.


Çıkardığı sesle, adamın gözleri ağzına doğru çekilmişti. Parmak uçlarını dudaklarına sürttü, takip etti ve nazikçe bastırdı. Alnını ve kaşlarını parmaklarıyla okşadığından adamın gözleri yüzünün hatlarında yavaş ve açlıkla dolaşıyordu. Dokunduğu her yer sızlıyordu. Prim tutuşunu onun koluna doğru kaydırdı. Daha önce bu kadar açıkça incelenmemişti – sanki dokunarak ve görerek ona ait her detayı aklına kazıyordu. Ama aynı zamanda, kendi de onu hafızasına kazıyordu. Gözünün dış kenarında ki hafifçe bütün hayatını güneşini altında geçirmiş gibi görünen bronz teninden daha açık ufak çizgileri fark etti. Ve sonra onun kokusu – sandal ağacı, güneş ışığı ve hafif biraz at kokusu – nemli teninde yok oluyordu. Gözleri şimdi onda kilitlenmişti, bir şey arıyordu. Ama ne? Başka bir tarafa bakamıyor veya gözlerini yere indiremiyordu. Sadece bakışlarına karşılık veriyordu. Yavaşça, kafasını ona doğru eğmeye başladı. Beklenti içinde titriyordu. Ama sonra durdu- tamda ağzının üstünde. Onun nefesinin dokunuşunu hissediyordu. Klitorisi istekle zonkluyordu. Öp beni. Tanrım, öp beni! Ama hareket etmiyordu, o yüzden parmak uçlarının üzerine kalktı. Dudakları onunkilere dokunduğu an, adam kısık ve derinden bir sesle inledi, ses duyularında tıngırdıyordu. Ve sonra Prim’i kendine doğru bastırdı, dudakları onunkiler üzerinde açılmış, dilini sokuyordu. Tatlı ve taze rezene tadı alıyordu. Prim onun kolları etrafına sarılıyken, adam onu kendine sıkıca çektiğinden ağzına doğru soluğu kesilmişti. Sert göğsü ve güçlü sarılışının hissiyle eritici sıcaklık içinde kaynıyordu. Adam onu derin ve daha önce öpüldüğünden daha derin bir şekilde öpüyordu. Başı dönüyordu. Ona doğru sıkıca tutunarak, bu öpücüğe karşılık ona tatlı bir öpücük verdi. Çünkü Tanrım, bunlar onun hayal ettiği öpücüklerdi – elleri kendi vücudunda gecenin karanlık saatinde yatarken hayal ettiği öpücüklerdi. Sadece bunlar çok… çok daha fazlasıydı. Onları bastırıyordu ve kollarında ki adam sıcak ve gerçekti.

***

Kadın kolları arasında enerjik ve canlıydı. Luke boynunda ve omuzlarında onun parmaklarının sıkılaştığını hissetti ve sonra kadın ona doğru dalgalanıyordu, öpücüğüne karşılık veriyor ve dilini onun ağzına acele ve tatlı taleplerle sokuyordu. Tanrı Aşkına! İnleyerek, ellerini kızın eteğinin kenarlarına kenetledi ve kalçalarını sıkı bir şekilde kendine doğru çekti, açlık çeken ve sızlayan penisini ona doğru sürttü. Kendine engel olamıyordu. Sonsuzluk kadar uzun bir zaman geçmişti. Ve o çok… çok kahrolası tatlıydı.


Tüm o nefesiz soluklar ve gırtlaktan gelen inlemeler, günün sıcağında gül bahçesi gibi kokuyordu. Kollarında hem yumuşak hem de esnekti ve onun çirkin canavarının saldırısından kaçmamıştı. Güzel pembe elbisesine mahvettiğine dair onu suçlamamıştı. Bunun yerine, onu sıkıca tutmuş ve daha çok istekle öpmüştü. Penisi şiddetli bir sızıyla cevap verdi. Tanrım. Hem saf hem de atılgandı aynı zamanda - bu hoş zıtlık onun bütün kuralları yıkmasına neden oluyordu. Kadın ona doğru dalgalanmaya devam ediyordu ve kısık bir ağlama sesiyle beraber onun alt dudağını ısırmıştı. Siktir! Bir başka zevk dalgası daha damarlarına doluyordu. Homurdanarak, kadının ayaklarını yerden kesti ve kafasının arkasını tutup, dudaklarını onunkilere doğru eğdi. Dilini onun ağzının derinliklerine sokarken penisini de hızla eteğine doğru sokuyor, sert bir yaylım ateşine tutuyor ve açıkça sonuca erdirme vaadi veriyordu. İnleyerek ve ağzından içerek saf kızı ona doğru yapışmıştı, şüphesiz yaşanacak düzüşme için hevesliydi. Ve kuralları kahrolsun ki, onunla sevişecekti. Çünkü büyük mavi gözlerindeki saflık dışında, onun saflığını hayal etmek dışında, o gerçekten saf değildi. Saf genç bayanlar çıplak bir adamın onlara sarılmasına ve öpmesine izin vermezdi. Ve saf genç bayanlar kesinlikle omuzlarını tutan ve kollarında tuttuğu kadının sıcak ağzı kadar vücuduna ateşli ve bencil arzular sızdıramazdı. Benden önce kaç kişi vardı? Bu soru durduramadan aklına gelmişti. Ve geldiğinde, beraberinde öfkeli ve ani bir kıskançlıkta gelmişti. Kahretsin, neler oluyor? Ağzını onunkinden çekti ve yüzünü çevirdi, saçma duygularını ve aklında soruyu bastırmaya çalışıyordu. Fark etmezdi. Aslında, kahrolası minnettar olmalıydı. Tekrar ona döndü. Yanakları kızarmıştı, öpücüklerinden şişmiş dudakları ayrık, nefes nefeseydi ve birkaç sarımsı bakır rengi saç teli gevşek topuzundan kaçmayı başarmıştı. Ama güzel mavi gözleri onunkileri inceliyordu ve kaşlarındaki iki kıvrım bir araya gelmiş. Tanrım, kalbini ve penisini aynı anda sızlatıyordu. Kadının kolları omuzlarında sıkılaştı, sanki onu yere bırakmasından korkuyordu. Ama bundan korkmasına gerek yoktu, çünkü onu bırakamıyordu. Parmaklarını kaşlarının arasındaki kırışıklığı nazikçe düzeltmek için kullandığında, kadının göz kapakları kapanmıştı. İşini bitirdiğinde, ona doğru bakıyordu. Ve sonra gülümsedi. Ve bir anlığına, zaman durdu. Çünkü bir yabancıya veya arkadaşa bile verilecek bir gülümseme değildi. Bu tamamen daha fazla mutlulukla, güvenle, bolca arzuyla doluydu – ve tabir edemediği başka bir şeyle, ama bu onu duygulandırmıştı.


Kimse ona böyle gülümsememişti. Ürperdi. Sanki böyle bir gülümsemeyi hak etmişti. Yüzünü onun boynuna gömdü ve oradan öperken gül kokusunu aldı. Kader veya talih bu ufak mutluluk anı için onları bir araya getirmişti. Ve daha önce ne olmuşsa – ikisi içinde – önemli değildi. Onu daha yukarı kaldırarak, ağzını yumuşak boğazına doğru açtı, yıkar ve emerken eteğini yakaladı. Kadın inledi ve başını geriye doğru attı. Bir geçmişleri – mutlu bir geçmiş - varmış gibi ve her gün yeşil yapraklı bir örtüde beraber uzanıyorlarmış gibi davranacaktı. Pantalet* kaplı kalçalarını sıkınca kadın titredi ve bacaklarını kendi kalçasının etrafına sarınca penisi acıyla nabız gibi attı. * Pantalet: Eskiden giyilen uzun ve bol paçalı kadın külotu. Bir gelecekleri varmış gibi davranacaktı, dizlerinin üstüne düştü. Onun ilk ve tek aşığıymış gibi davranacaktı. Kadını yumuşak yeşil çimliğe yatırdı. Onun muhteşem gülümsemesini hak etmiş gibi davranacaktı.

***

Ne kadar muhteşem duygular! Mutluluk, arzu ve vahşi coşku Prim’in damarlarında dolaşıyordu. Her hücresini canlı gibi hissediyordu ve adam çenesi boyunca onu öper ve ağırlığını bacaklarının arasına bastırırken, altındaki toprağın karşıt baskısını hissetti, süngerimsi ama sert. Kendine alışması için zaman verdi ve birden olması gerektiği yerde olduğuna dair bir hisle doldu – nesiller boyu kadınlar, Havva’ya kadar, toprak ve adamlar arasındaydılar. Adamın ağzının boynunda olmasının verdiği hisle inleyerek onu daha çok sıkı tuttu ve dudaklarını kaşlarına ve anlına bastırdı. Dirseklerinde durduğu halde, adamın ellerini üzerinde hissetti – onun tarafının karşısında ve göğüslerinin dış çevresinde. Sıcak teninin altındaki esneyen kasları hissetti. Ensesindeki gücü ve kısa saçlarının beklenmedik yumuşaklığını hissetti. Sonra, çenesi boyunca onu öpüyordu, yukarı doğru yönünü değiştirdi. Birden, Prim pantaletinin üzerine onun nabız gibi atan penisini hissetti. Başı ittiriyor, bir giriş arıyordu. Nefesi tutulmuştu. Ayakta durduğundan daha büyük hissediliyordu. Adam büyük hissettiriyordu.


Bir tereddütlü titreme onu telaşa kaptırdı. Tanrım, duraklama vakti değildi. Kız kardeşlerini ve aşkları için göze aldıkları riskleri düşündü. Kendisi daha azını mı göze almalıydı? Yumuşak, rezene kokulu bir öpücük nazikçe dudağına hafifçe kondurulmuştu. Hayır. Dudakları bir iç çekiş için ayrıldı. İşte bu – büyülü an – kader anıydı. Göz kapaklarını ve kaşlarını öperken gözleri kapandı. Adam kalçasını gevşettikten sonra aralarında elini hissetti, pantaletinin açılış yerini buldu. Klitorisi sızlıyordu. Bu kız kardeşlerinin konuştuğu anlaşılmaz doğruluk hissiydi – sebepsiz ortaya çıkmış gibi görünen mutlak inanç. Adam kafasını kaldırdı. Elleri penisine yol gösteriyordu. Ama elbette, ortada bir neden vardı. Adamın güzel, sonbahara benzeyen gözlerinin içine baktı. Adamın penisinin şiş başının etine yaptığı baskıyı hissetti. Aşk. Adam durmuştu. Gözleri onunkileri inceliyordu. Evet, aşk. Kalbi doluymuş gibi hissediyordu. Adamın kaşlarını çatıldı. Bu tür bir aşk çok derin ve şiddetli ki izleri gerçekten çiçek açmadan önceki zamana kadar uzanıyordu – kehanetlerin gelecekte var olacağı bir an– başka durumlarda cevabının hayır olacakken sana evet dedirten bir an. Prim adamın yanaklarını kavradı ve fısıltısı sessizliklerini bozdu. “Evet”

***

Fısıltısı okşayış gibiydi. Luke sanki kadının gözlerinde çok güzel bir şey varmış gibi biraz daha baktı. Kalbi çarpıyor ve penisi acıyordu. “Evet” diye inleyerek cevapladı. Ve sonra içine doğru ittirdi. Kadının keskin bağırışını duymuş, direnç hissetmişti ve tekrar ittirdi. Ateşli bir feryat ile beraber kadın ona yapıştı, yüzünü göğsüne bastırmıştı.


Islaklığını hissedebiliyordu, hatta kadınlığı çok dardı. “Siktir” Kadını yakınına çekerek sarıldı, tekrar ittirdi ve tekrar. Penisi sanki demir gibiydi ve göğsünde boğulan bağırışları sadece onun daha fazla sert ittirmesine neden oluyordu ve daha da sert, ta ki sızlayan penisinin her bir santimi onun içine gömülene kadar. Tanrı Aşkına! Daha önce hiç bu kadar sıkı tutulduğunu hatırlamıyordu. Onu kadınlığı, kolları ve bacaklarıyla tutuyordu. Bir kısmı gül kokulu kucaklaşmalarının sonsuza kadar sürmesini istiyordu. Ama kalbi göğsünde hızla atıyordu ve uzun zamandır aç olan vücudu sevişmeye açtı. Kadını tutuşunu güçlendirdi, onun başının üstünü öperek nemlenmiş saç diplerini kokladı. Kalçalarında ve kasıklarındaki kaslar gerildi. Ve sonra sevişiyordu. Sevişiyor ve sevişiyordu. Yanağı onun saçına yaslıyken, kadını o kadar sert düzüyordu ki ritmini devam ettirebilmesi için dirseklerini zemine sıkıştırması gerekti. Bütün kasları geriliyor, bütün tendonları gergin bir şekilde çekiliyordu. Homurdandığında başı dönmüştü ve inledi. “Siktir!” Yavaşlamak istiyordu – onunda sona ulaşmasını – ama çok uzun zaman olmuştu ve daha önce bu kadar iyi hissettiğini hatırlamıyordu. Bunun sebebi bu kadındı – onun gırtlaktan gelen inlemeleri mükemmel ve ateşliydi, kadınlığı ise küçük ve dardı. Onu vahşice pompalıyordu, kızgın penisinin başındaki sürtünme şiddetliydi. Sona ulaşması yakındı! Onun yüzünü görmek istiyordu – içlerinde bir şey olan güzel gözlerini görmek için. İnledi. Uzun zaman önce, göreceğinden korktuğu için, bakmamayı öğrenmişti. Ama bu sefer… Spermleri fokurduyordu. … sadece bu sefer… İttirmeleri yumuşamıştı. …biraz arzu ve neşe görmek için… Titreyen ellerini kadının yüzüne doğru kaldırdı. Islak yanaklara ve ağlamaktan yıkanmış gözlere baktı. Çaresizlik kalbini durdurmuş ve vücudunu kas katı yapmıştı. Ben ne yaptım? Kadının ellerini boynuna uzandı. “Ben iyiyim” dedi nefes nefese. Parmakları kulağına değiyordu. “Sadece biraz etti. Acı zamanla geçecektir.” O bu kelimeleri konuşur konuşmaz, onun bekâretinin kanının kokusunu aldı. Aşağı doğru baktı ve – canlı kırmızının onun pantaletini ve kalın penisini lekelediğini – gördü.


“Aman, Tanrım…” Ateşli, sahip olma arzusu onu direkt kesiyordu. Kalçaları sarsıldı ve penisi kasılmaya başladı. Ama spermleri fışkırırken bile, kendine karşı nefreti midesini bulandırıyordu. Geri çekildi ve büyük penisini tutarak ayaklarının üstüne kalkmaya çalıştı. Kadının parmakları kollarına doğru kaymıştı. “Hayır, ben iyiyim.” Serbest bırakıldığında, toprak sete doğru sendeledi ve suya girdi. Hala boşalıyordu ve bacakları titriyordu. Zor nefes alırken, gözlerini sıkıca kapattı ve penisini ta ki son damla ellerinden boşalana kadar tutmaya devam etti. Kahretsin, neden sertliği gitmiyordu? Titrerken, aşağı doğru baktı ve yavaşça ellerini açtı. Kan ve spermle kaplıydı ve çirkin canavarı daha önce olmadığı kadar sertti. Luke şehvet ve nefretten titredi. Penisi ellerinde kan olduğunu önemsemiyordu – başka bir kadının daha canını yaktığını önemsemiyordu – tek istediği daha fazlasıydı. Ondan daha fazlasını istiyordu. Omzundan geriye doğru baktı ve penisi titreşti. Kadın dik oturuyordu ve eteğini aşağıya doğru bastırıyor, hala açıkta olan bacaklarının arasına bakmaya çalışıyordu. Kafasını birden geriye döndürürken penisi tekrar sızladı. Ama bu sefer açıklıktan koyu bir damla meni akmıştı. İnlemesini engelledi. Siktir! Tekrar üstüne atlamak ve kahrolasıca ufak kadınlığını spermle dolup taşana ve kendinden geçmesi yüzünden daralana kadar düzmek istiyordu. Suçluluk ve iğrenme onu ele geçiriyordu. İğrenç sapık! “Gerçekten, her şey yolunda.” arkasında ki ses nazikti. “Hayır, her şey yolunda değil!” Elini savurdu ve sonra suya daldırdı. Ona doğru dönmeden önce bütün kan ve meni izlerini penisinden bir iki kere ovalayarak temizledi. Kadın bacaklarını kapatmıştı ve ona doğru yaklaşmasıyla gözleri kısa bir an ereksiyonuna kaydı. Ama önünde durduğu zaman, kadın bakışlarını onunkilere kaydırdı. “Bana neden söylemedin?” diye tersledi. “Neden bekaraterini alamama - seni incitmeme izin verdin?” Kadının kaşları çatıldı ve sanki bir cevap arıyormuş gibi görünüyordu. “Neden bekâretini almama izin verdin?” diye tekrarladı. Kadın ona korkusuzca bakıyordu. “Çünkü almanı istedim.” Sözleri çok kolayca söylemişti ve gözleri öyle maviydi ki. Tekrar, sahiplenici bir sıcaklıkla doldu ama ona karşı tepkileri sadece kendine daha fazla kızmasına neden oluyordu. “ Ya ben istemiyorsam? Tam olarak geri veremem de, değil mi?” diye tersledi. Kadın kaşlarını çattı ve acı gözlerini dolduruyordu. “Hayır. Sanırım veremezsin.” Bakışlarını yere çevirdi. “Sadece düşünmüştüm ki…” Ona doğru bakıyordu. Bakır sarısı perçemleri yüzüne doğru düşüyordu. “Ne sanmıştın?”


Kadın tekrar ona baktı ve gözleri parıldıyordu. “Her şeyi göze almam gerektiğini düşündüm.” Her şeyi göze almak? Durumu kavradığında içi yavaşça burkulmaya başladı. Kadının alt dudağı titremeye başlamıştı. “Hayallerimin gerçeğe dönüşmüş hali olduğunu düşündüğüm için y-yaptım.” “Ne hayalleri?” Sözcükler dilinde buz gibiydi. Sanki bir cevap arıyormuş gibi görünüyordu. Sonra kafasını salladı ve gözyaşları akmaya başladı. “Mutlu son hayalleri” Kadından başka tarafa döndüğünde öfke içini yakıyordu. Ne kadar aptaldı! Ne kadar kahrolasıca saf! Elbiselerini bıraktığı taşın yanına gitti ve iç çamaşırlarını kapıp, bacaklarından soktu ve yukarı çekti. Onun arkasını pantolonu izledi. Tanrı ona kahretsin, bunu bilmeliydi. Kimse bu kadar mükemmel – bu kadar tatlı, arzulu ve doğru olamazdı. İnandığı için kendinden nefret ediyordu. İnanmak istediği için kendinden nefret ediyordu. Ve daha fazlası onu – yalancı küçük dolandırıcıyı – hala istediğini için kendinden nefret ediyordu. “Lanet olsun!” Ereksiyonun üzerindeki düğmeleri kapatmak için uğraşıyordu. Canı acıyordu ve penisinin ucundaki baskıyla beraber yüzünü buruşturdu. Kadının sessizce ağladığını duyabiliyordu, ama ona bakmadan önce gömleğini kaptı. Kadın ayaklarının üzerine kalkmıştı ve yüzü acıdan bir maskeydi. Küçümseyen bir şekilde alay etti. Ne bekliyordu ki? Tuzağa düştüğü için çok mutlu olmasını mı? Kanını hediye etmesiyle mutluluktan gözleri kamaşıp, onu mutlukla mihraba götüreceğini mi? Veya gerçekten peşinde olduğu paraydı. “Kimsin sen?” diye alay etti. Konuşacakmış gibi dudakları oynadı ama sonra ağzını kapattı. Tanrı’nın cezası! ”O zaman sormak zorundayım, kime aitsin? Kim kapıma dayanıp bugünün cezasını çekmemi isteyecek? “Ne?”Bir anlığına şaşkın gözükmüştü ama sonra kafasını salladı. “Hiç kimse” “Yalan söylemeyi bırak” diye tısladı. “Herkesin bugün geleceğimin farkında olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun? Yengemin ülkede herkese tekrar evlenmek istediğimi söylediğini bilmediğimi mi sanıyorsun? Baloyu bekleyemedin mi? Sıranın önüne – Lady Wilton’un önüne – geçeceğini mi düşündün?” Aman Tanrım! Gömleğini çekiştirdi. “Söyle bana, bugün yoldaki çukuru sen mi derinleştirdin? Veya sen sadece şanslı fırsatçı ve bende şansız aptal mıyım?” Mavi gözleri irileşmişti. “Ne konuştuğunun hakkında hiçbir fikrim yok. Lady Wilton’ın kim olduğu hakkında da bir fikrim yok. Ve senin kim olduğun hakkında bile bir fikrim yok.” Sesi titriyordu. “Düşündüğüm şeyi yaptım ama yanılmışım.”


Kahrolasıca, neden sesindeki hayal kırıklığı onun canını acıtıyordu? Öfkesi artıyordu. “Kim olduğumu bilmiyor musun?” diye bağırdı. “Bilmiyor musun kimle..” Çenesini kapattı ve burnundan nefes alarak duygularını kontrol altına almaya çalıştı. “Öyleyse” diye tersledi. “sen sadece bugün çevrede dolaşıyordun, çıplak bir adamla karşılaştın ve herhangi bir yabancıyla düzüşmek ve bekâretinden kurtulmak için güzel bir gün olduğunu mu düşündün?” Gözünden gözyaşları akıyordu. “Böyle değildi.” “Hayır” dedi acı bir şekilde. Sessizlik aralarında uzuyordu. Kuşlar gitmiş, acı ve öfke havada asılı kalmıştı. Luke kendini yavaş nefes almaya zorladı. “Seni birinin beklediğini sanıyorum” Kadının bakışlarına ona kilitlenmişti. “Evet” Göğsü acıyordu. “Git, o zaman. Ve kime gerekliyse evlenmeye zorlanmayacağımı söyle. Ne senin ne de başkalarının tarafından.” Kadının mavi gözleri uzun bir süre onunkilere kilitlendi. Sonra arkasını döndü ve açık alana doğru yürüyüp hasır şapkasını yerden aldı. Orada durup geriye doğru omuzlarından ona baktı. Birden kadın gözüne çok genç görünmüştü. Bir şey söyleme isteğine karşı çenesini kenetledi. Ne söyleyecekti? Kadının gözlerini aşağı doğru çekmesini izledi. Arkasını ona dönmesini izledi. Dar, küçük patikanın aşağısında sessizce kayboluşunu izledi. Tekrar yalnızdı. Kafasının aşağı doğru düşmesine izin verdi ve pantolonunda ki acı verici şişkinliğe baktı. Yalnız ve acı içinde.

ÖN OKUMANIN SONU


Lisa Valdez Primrose On Okuma