Issuu on Google+

harfiye edebiyat-k端lt端r

1


harfiye

2

edebiyat-kültür

İÇİNDEKİLER

Yayın Yönetmeni Sefer Göltekin Grafik Tasarım Medyalog web www.harfiye.com iletişim: harfiyeedebiyat@gmail.com harfiye edebiyat-kültür dergisi sadece internet ortamında yayınan ücretsiz bir kültür hizmetidir. Yayınlanan yazılara telif ödenmez. Yazılardan yazarları sorumludur. Dergide yer alan yazılar, eser sahiplerinden izin alınarak yayınlanabilir.

03- Söz/lük 04- Sefer Göltekin Yazmak, yazdıkça yolunu bulmaktır 06- Doç. Dr. Aliye Çınar Güvercin Gerdanlığı ve Aşk 10- Suzan Nur Başarslan Aşkın Kitabı: Güvercin Gerdanlığı sevgiye ve sevenlere dair 23- Sadık Yalsızuçanlar Aşkın Halleri 28- Ateş İmiş Aşk İçre Ne varsa Nergihan Yeşilyurt 31- Mustafa Uysal Kelimeler Sen


harfiye edebiyat-kültür

Söz/lük

Yazmaya durmak… Gördüğümü görmediğimi, duyduğumu duymadığımı, okuduğumu okumadığımı kayıt altına almak. Anmak, anlamak ve anlaşılmak. Konuşmak belki, yazarak...

3


4

harfiye edebiyat-kültür

Yazmak, yazdıkça yolunu bulmaktır Sefer Göltekin

Hikayeyi hikayecilere, şiiri şairlere bıraktım. Hikaye diye yazdıklarım hikaye değil, şiir diye yazdıklarım da şiir değildir, biline…

K

İ

ompozisyon dersinde yazdığım bir kısa hikayenin başarılı sayılmasından ötürü edebiyat öğretmenim Şükrü Bey’in tavsiyesiyle hikaye yazmaya başladım. Okul bittiğinde bir kitabı dolduracak denli hikayem vardı elimde. Yıllar sonra yeniden okuduğumda hiçbirinden tat alamadım. İçinden bir iki tanesini ayırıp, geri kalanını attım çöpe. Acımadım… Doğrusunu yapmışım. Çünkü çok sonraları, bir yazının (kalıcı olması niyetiyle yazılan bir yazının) demlenmesi, bunun için de yazarının o yazıyı bir kenara bırakması, unutması ve aylar sonra yeniden okuması gerektiğini, eğer hala okunabilirliğini koruyorsa, ifşa edilebileceğini öğrendim bir ustadan. Yine çok sonraları anlatım gücü ve kurgu gibi teknik bilgileri öğrendikçe hikaye yazmanın benim işim olmadığını anladım. Bir ara şair oldum! Şairliğin “bir ara”sı da mı olur demeyin. Şiirler biriktirdim. Ama sol cebimde değil. Biriken şiirlerimi toplayıp bir üstada sundum. Hoca okudu okudu… “Sen” dedi, “Sen şiir yazmak zorunda mısın?” Ne cevap verilir ki bu soruya? Bir süre kendime gelemedim. Nihayet Rilke’nin bir mektubunu okuyunca


harfiye edebiyat-kültür

hak verdim hocaya. Şöyle diyordu Rilke: “…Ah, gençken yazılan mısraların kıymeti zaten nedir ki. Beklemeliydi ve bütün bir ömür boyu, mümkünse uzun bir ömür boyu, mâna ve lezzet toplamalıydı ve sonra, tamamen sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar, insanların dedikleri gibi, hisler değil (his pek erken başlar), tecrübelerdir. Bir mısra için insan, birçok şehirler görmelidir, insanlar ve eşyalar görmelidir, hayvanlar tanımalıdır, kuşların nasıl uçtuğunu hissetmelidir, küçük çiçeklerin sabahları hangi kımıldanışlarla açtığını bilmelidir. İnsan, meçhul semtlerdeki yolları, beklenmedik tesadüfleri ve uzun zamandır gelmekte olduğu görülen vedaları düşünebilmelidir, halâ anlaşılmamış çocukluk günlerini; bizi sevindireceğini sanarak hazırladıkları (ama ancak bir başkasını sevindirebilecek) bir sürpriz yüzünden, anlamayıp incittiğimiz anne ve babayı; o kadar çok, derin ve müphem değişmelerle, acayip ve tuhaf başlayan çocukluk hastalıklarını; sessiz, kapanık odalarda geçen günleri ve deniz kıyısındaki sabahları; denizi; denizleri; üstümüzde esen ve bütün yıldızlarla uçan yolculuk gecelerini düşünebilmelidir; bütün bunların hepsini düşünebilmek de yetmez. İnsanın birbirinden farklı birçok sevda gecelerine ait hatıraları olmalıdır; doğuran kadınların haykırışlarına ait, içine kapanan, hafif beyaz, uyuyan lohusalara ait hâtıraları olmalıdır. Ama, hem de, can çekişen kimselerin yanında oturmuş bulunmalıdır; kesik kesik gürültü duyulan, penceresi açık odada ölülerle durmuş olmalıdır. Ve insanın hâtıraları olması da kâfi gelmez. Hâtıralar çoksa onları unutabilmelidir ve insanın, hâtıralar gelecek diye beklemekte büyük sabrı olmalıdır. Çünkü hâtıralar da henüz o değildir. Hâtıralar nacak hücrelerimizde yerleştikleri, bakış

5

ve hareketlerimizde okundukları, esinsizleştikleri ve artık bizden ayırt edilemedikleri zaman işte ancak o vakit, çok nadir bir saatte, bir mısraın ilk kelimesi, hâtıraların ortasından ve hâtıralardan tecelli eder.” Şiir zor iş. Hele ilham işi hiç değil… Emek ister, yürek ister, işçilik ister. Bir mimarın elinden çıkmış gibi heybetli ve görkemli, bir sarrafın elinde işlenmiş gibi nazik ve narin olmalı… Hele genç denecek yaşta göz dikmek edebiyatın zirvesine belki de haddimi aşmaktı, itiraf ediyorum. Ha bir de askerde yazdığım 40-50 kadar şiirin bir binbaşı tarafından telef edilmesinden sonra şiire fazla yaklaşmadım. Hikayeyi hikayecilere, şiiri şairlere bıraktım. Hikaye diye yazdıklarım hikaye değil, şiir diye yazdıklarım da şiir değildir, biline… Bir ara yerel bir gazete’den köşe yazarlığı teklif edildi. Kıramadım. Köşe yazarı olmak da kolay değildir. Bakmayın binlerce gazetede köşe yazarıyım diye geçinenlere. Kimi gündemin peşinde kaybolur, kimi gündemin içinde yok olur kimi gündemsiz kalır. Gündem bu, çabuk değişir Türkiye’de. Çabuk değiştirilir veya. Ben, bir yerel gazete köşesine ait olmayan yazılar yazdım bir yıl boyunca. Noktasız, virgülsüz, büyük harfle başlamayan uzun cümlelerden mürekkep yazılar. Bir cümle bir sütunda biter mi? Ben bitirdim! Bir çok okurdan aynı eleştiriyi aldım. “Bu adamın bir derdi varsa anlatsın açık açık… Biz yazılarından bir şey anlamıyoruz… Yoksa biz anlamayalım diye mi yazıyor…” Köşe yazarlığım da tutmadı! Ama denedim işte… Ve denemeyi keşfettim. Adında bile bir açık kapı var denemenin. “Olmamış yazın” diyenlere “en azından denedim!” diyebiliyorum.


6

harfiye edebiyat-kültür

Güvercin Gerdanlığı ve Aşk Doç. Dr. Aliye Çınar

Aşk sayesinde insan, kendine çakılı kalmaktan kurtulur ve sevgili onun varlığını fark ettirerek hayatın olanca ağırlığını taşımaktan kurtulur; hayat onu devindirmeye başlar.

İ

bn Hazm’ın seven ve sevilenlere

dair enfes aşk anlatısı kitabı, insanın ruhunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyarken, oryantalistlerin Doğu’da beşeri aşk yoktur düşüncesine iyi bir meydan okumadır. Çünkü kitapta beşeri ve ilahi aşk ayrımı yoktur. Ruhun gücüne demir atmak sevgiyle mümkündür. Bunun için de objenin şu ya da bu olması önemli değildir. Hatta beşeri aşkı yaşayan seven, sevgilisi giderken onu gönlünde parlarken bulur. Dolayısıyla vuslat sevginin gücüne ulaşmaktır. İbn Hazm’a göre, Leyla ile Mevla sevgisi birbirinden çok farklı değildir. Güvercin Gerdanlığı, güvercinlerin boynunda bulunan halka biçimindeki tüyler, klâsik İslâm edebiyatında, boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan ‘aşk zinciri’ sembolü olarak birçok şair tarafından kullanılmıştır. Kelimeyi yakından yokladığımızda, boyna geçmesi bütünlüğü ve tamamlanmayı temsil ederken, zincir de bir yanda aşkta ben’in kendine köle oluşunu öte yandan da bu kölelik sayesinde ruhun azad oluşunu sembolize eder. Boyundaki halka biçimindeki tüylerin güvercini ayırt edici kılması gibi, aşk da insan ruhu için farklılaştırıcı bir özelliği haizdir.


harfiye edebiyat-kültür

Endülüs Emevi hilafetinin çöküş döneminin en velût şairi olan İbn Hazm, aristokrat bir ailenin çocuğu olarak, geniş imkânlar içinde çocuk denebilecek yaşta şiirler söylemiştir. Özellikle gençlik aşkı Nu’m için gazeller söylemiş, onu hayatının baharında kaybetmesi üzerine de mersiyeler yazmıştır. Dolayısıyla Tavkü’l-Hamame (Güvercin Gerdanlığı), canlı, diri, özgün ve kişiseldir. İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı’nı dört ana bölüme ayırdıktan sonra, alt bölümlerle birlikte, aşkı otuz başlık altında inceler. İlkin, aşkın kaynakları ve belirtilerini işler. Burada her istenilen anda gönülde yanmayan aşk ateşinin, “yavaş yavaş gelişimini, uzun bir sıkı içtenlik sonucu doğuşunu ve sağlam temeller üzerine oluşumunu” ele alır. Daha sonra İbn Hazm, aşkın arazlarını, iyi ya da kötü yanlarını anlatmaktadır. Aşkın arazlarını ise o, şöyle tasvir eder: Yardımsever dost, birlik, sır saklama, sır söyleme, itaat, muhalefet; sonra herhangi bir şeyi sevip artık başka hiçbir şeyi sevmeyecek aşık, arzuların ılımlaştırılması, sadakat, ihanet, bitkinlik, hastalık ve son olarak ölüm. Üçüncü bölümde ise o, aşka içerden gelen belâ ve âfetleri analiz eder. Eleştirmeci, gözetleyici, gizli-kötü haberci, kaçınma, ayrılık ve unutma. Bu altı bölümde iki bölüm var ki, öncekiler arasında karşıtları mevcuttur. Bunlardan biri eleştirmeci, karşıtı yardımsever dost: öteki kaçınma, karşıtı birliktir. Diğer dördünün ise, aşkın cilveleri arasında karşıtı yoktur. Bunlar gözetleyici, ve gizli-kötü habercidir. Bunların ortadan kaldırılmalarından başka karşıtları yoktur. Herkes bilir ki, karşıt ortaya çıkınca,

7

önceki ortadan kaybolur. Sonra, ayrılık; karşıtı sevgililerin komşu olmasıdır. Daha sonra da unutma; karşıtı, aşkın ta kendisidir. Çünkü unutma demek gerçekten aşkın yitmesi ve yok olması demektir. Son bölümde ise günahın çirkinliğine, iffete, cinsel eğilimlerde insanın kendini tutmasına işaret edilir. a) İbn Hazm’da Aşkın Doğuşu Aşk sayesinde insan, kendine çakılı kalmaktan kurtulur ve sevgili onun varlığını fark ettirerek hayaAşkın başlatın olanca ağırlığını ması, ruha açı- taşımaktan kurtulan pencereyle lur; hayat onu demümkündür. vindirmeye başlar. Göz ruha açı- Kişinin kendine lan büyük bir çakılı kalmasından pencere olduğu azad olmasının tek için aşkın ilk yolu insan oldubelirtisi sevgi- ğunu fark ettirici liyi gözlemek- umut ve sevgi iksitir. rinden pay almasıdır. Mevlâna’nın ifadesiyle, âdeta balığın boğazına oltanın takılıp onun kirli kanını yavaş yavaş çekmesi gibi, mâşuk da aşığın benliğinin şişkinliklerini, narsizmini, dünyanın olanca ağırlığını kaldırarak, kendine tutuklu kalmaktan kurtarır. Bu anlamda aşk, kendi hapishanesinde mahkum insanın zincirlerini çözer. Bunun içindir ki, İbn Hazm, bütün acılarıyla birlikte aşkın ümit kapısı olduğunu söyler: Bana verdiğin acıdan zevk alıyorum ey ümit kapım, Hayır, hayır senden asla yüz çeviremem. Aşkın başlaması, ruha açılan pencereyle mümkündür. Göz ruha açılan büyük bir pencere olduğu için aşkın ilk belirtisi sevgiliyi gözlemektir. Gönül tercümanıdır göz. Sevgili nere giderse âşık onunla beraberdir. Âdeta gözbebeğidir sevgili, onunla görecektir âşık. İbn Arabi’nin, Hak nazarında insanı yüzüğün kaşı olarak konumlaması gibi İbn Hazm


8

harfiye edebiyat-kültür

da, mâşuku yüzüğün kaşı olarak görür: “Durmadan dönen gök kubbesi bir yüzük halkası olmuş! İçinde ne varsa kapsıyor. Sense o yüzüğün kaşı.” Bir kez ruhunun eşini gören ondan ayrı kalmak istemez. Çünkü onu göklere yükseltecek merdivendir, sevgili: Göğe ulaşmak mümkün müdür öyleyse? desen bana, evet, diye cevap verirdim. Çünkü göğe çıkmak için merdivenin nerede olduğunu biliyorum. Dünya sevgilinin yörüngesinde dönmektedir. Aşığın hayatı büsbütün değişmiştir. Feda edemeyeceği bir şey yoktur. Geceler yâri olmuştur adeta. Gözyaşı merhemi. Bütün bunlarla birlikte aşık hep şüphe içinde olduğu için sevgilisini üzebilir bile. Karşıt duygular içindedir. Bu belirtileri ardı ardına sıralamak mümkündür. Ancak her halükarda ruh, kendini bulma sürecinde onu zorlu bir yolculuk beklemektedir. Ruhun bir değişim geçirdiğini dışardan gözlemlenebileceğini söyleyen İbn Hazm, aşık kişi normalken, yüz çizgilerinin belirttiği aşırı donukluğun, benlikten geçerek kendi olma serencamının, doğmanın ızdırabının dışa vurumu olduğunu hatırlatır. Aşık şaşkındır, hayreti cismine böyle yansımaktadır. Çektiği acı da doğaldır. Çünkü “sevgili âşığın ne dengi, ne de benzeridir; dolayısıyla ona karşı misillemede bulunmaz ve eziyetine katlanır” Yine “aşkta aşağılanmak hiç de kusur değildir; en kibirli insan dahi aşka boyun eğer....Sevgili sevenin ne dengi ne benzeridir; öyleyse bu durumda sabretmek hiç de aşağılanmak değildir.” Benliğin törpülenmesindeki mekanizmayı çözmek kesinlikle zor değildir. İnsanın kendini oldukça üstün gören benliği, aşık olunca sevgili önünde eğilmektedir. Zira ona aşık olmasının sebebi de onu biricik olarak algılaması ve bu biricik aynada kendini görebilmesidir. Eğer sevgili olmazsa karanlıkta kalacak ve kendini görmeyecektir. Dolayısıyla o,

varını yoğunu vermeye hazırdır. Başka türlü feragat edemeyen benlik, sevgili önünde âmadedir. İnsanın ‘sen’likten ya da ‘ben’likten geçmesi de sadece böyle mümkündür. Ölümü göze alabilmektir aşk. “Ölümden daha güçlü olan şey, bize ölümü göze aldıran şeydir.” b) Aşkın Yükselişi ve Tezahürü Aşk ateşi yürekte uyandıktan sonra farklı arazlarla büyümeye başlayan aşkın en tatlı görünüşü sevgiliye kavuşmadır. Şafaktan doğan bir mutluluktur. Zira sevgili bir dayanaktır. Onunla dünyayı sırtlanacak gücü kendinde hisseder âşık. Kavuşmanın tarifi imkansız hazzı, özellikle de sevgili uzun bir süre âşığın aşk ateşinin yanmasını, umut ateşinin alevlenmesini engellediği zaman daha çok geçerlidir. Âşık için hiç bir güzellik sevgiliye kavuşmaktan daha fevkalâde olamaz. Gönülleri şaşkına çeviren, zekâları durduran bir andır buluşma. “Tehlikeye rağmen, onu öyle bir öptüm ki, ne kadar yaşasam, o anı hiç unutamam ve ömrümün tümüne bedel sayarım” diyen İbn Hazm, ruhundaki bütünleşmeyi sevgiliyle sağladığı için, ‘o an’, eksik olan bir ömürden daha önemlidir. Hatta sevgilinin kendindeki eksiği tamamlayışını daha çarpıcı olarak şöyle tasvir eder:


harfiye edebiyat-kültür

İstedim ki yüreğimi bir bıçakla yarıp açsınlar ve seni oraya yerleştirsinler, sonra da göğsümü kapatıp diksinler. Böylece sen kesinlikle orada olasın; diriliş gününe kadar, başka yerde değil, orada kalasın. c) Güvercin Gerdanlığı’ndan Günümüze Üç Mesaj Ülfet, bağlılık, sevgi ve aşkın ruhsal tezahürlerinin en ince ayrıntılarıyla işlendiği Güvercin Gerdanlığı’ndan günümüz için çıkarabileceğimiz üç mesaj vardır. İlki, özellikle oryantalistelerin Müslüman’ların beşeri aşkı atlayıp ilahi aşka yoğunlaştıkları tarzındaki ithamlarına oldukça iyi bir meydan okumadır, Güvercin Gerdanlığı. Çünkü eserde beşeri ve ilahi aşk ayrımının bile önemsiz olduğu vurgulanmaktadır. Ruhun asıl kökenine demir atması ve ruhun uyanması için aşk vazgeçilmez bir ocaktır. İkinci mesaj, bugün gurur ve hüzünle yâd edilen bir Endülüs’ten söz ediyorsak ve bu medeniyetin bir çocuğu olan İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı’ndan övgüyle bahsediyorsak, insanın bütün potansiyellerinin çiçek açmasına imkan verildiğine, dahası insan olması bakımından kadın ve erkeğin aynı donanımda yetiştirildiğine tanık olmaktayız. Zira

9

İbn Hazm’ın aşk hikâyelerindeki kadın profilleri sadece fiziki bakımdan güzel olmayıp, aynı zamanda ruhsal bakımdan da eğitilmiş, terbiye edilmiş kadınlardır. Kurtuba’nın doğumu şüphesiz kadın ve erkeğin zirvede buluşmasıyla doğmuştur. Tek kanatla uçmak mümkün olmayacağına göre, günümüz Müslümanlarının da kadının konumunu gözden geçirmeleri gerekmektedir. Şüphesiz eğitim, nominal bir diplomanın ötesine geçtiği zaman anlamı gerçekleşmiş olacaktır. Üçüncü önemli mesaj, bir edebiyat metni olarak okuduğumuz Güvercin Gerdanlığı, psikolojiden ahlaka, hukuktan antropolojiye, kültürden dil bilimlerine varıncaya kadar geniş bir alanı kendinde barındırmaktadır. Şimdilerde interdisipliner çalışmanın önemini İbn Hazm çok önceden kavramıştır. Meseleye yukarıdan ve bütüncül olarak bakabilmek için fotoğrafın bütününü bilmek gerekmektedir. İşte tam da burada aşkın önemi ortaya çıkmaktadır. Ülfet ve aşk, bir boyut kazanma ve ruhun derinleşme hamlesidir. Hayattan kopuk kişi, bu zenginliklerden mahrum kalacaktır. Son olarak belirtmemiz gereken husus, biz yazıda aşk ifadesini kullansak da, İbn Hazm’da ülfet aşktan daha derin, kalıcı ve kuşatıcıdır…

* Bu yazı; Doç Dr. Aliye Çınar’ın “Varlığın asaleti (Bursa 2011)’ kitabından kısaltılarak alınmıştır.


10

harfiye edebiyat-kültür

Aşkın kitabı: Güvercin Gerdanlığı sevgiye ve sevenlere dair Suzan Nur Başarslan

Güvercin Gerdanlığı, Klâsik İslâm edebiyatında, boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan ‘aşk zinciri’ anlamına gelen bir semboldür. Birçok şair tarafından kullanılan bu sembol, Hazm’ın eserinin de adı olmuş ve bu sembolle Hazm, aşkı, aşkın insan üzerindeki etkilerini, kendi deyişiyle arazlarını anlatacağını belli etmiştir.

G

üvercin Gerdanlığı 10 ve 11.yy.lar

da yaşamış, hukuk, hadis, metod, milletler, dinler, tarih, soybilimi, siyaset, ilâhiyat, edebiyat… alanlarında uğraşmış, 400 eser yazmış olan Endülüslü şair, mezhep imamı, filozof, polemikçi ve hukuk bilgini İbn Hazm’ın en önemli eserlerinden biridir. İbn Hazm’ın künyesi Ebû Muhammed, lakabı İbn Hazmdır. Döneminde İbn Hazm ez-Zâhirî olarak ünlenmiştir. 994 yılında Kurtuba sarayında doğan Hazm, 1064 yılında Ment Lisem köyünde vefat etmiştir. İbn Hazm’ın bu eseri İspanyolca, İngilizce, Almanca, İtalyanca, Rusça, Fransızca, Japonca, Felemenkçe ve Kazakça’ya çevrilmiş; bizde 1979 – 1980 yılları arasında bazı bölümleri Diriliş dergisinde yayınlanmıştır. Güvercin Gerdanlığı, Klâsik İslâm edebiyatında, boyna geçen ve ölünceye kadar çıkmayan ‘aşk zinciri’ anlamına gelen bir semboldür. Birçok şair tarafından kullanılan bu sembol, Hazm’ın eserinin de adı olmuş ve bu sembolle Hazm, aşkı, aşkın insan üzerindeki etkilerini, kendi deyişiyle arazlarını anlatacağını belli etmiştir. İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı (Tavku’l-hamâme fi’l-ülfe ve’l-ullâf) adlı


harfiye edebiyat-kültür

eseri, Mahmut Kanık’ın çevirisi esas alınarak incelenmiştir. Eser, Kanık tarafından iki bölüm olarak hazırlanmış; birinci bölümde Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı eseri verilirken diğer bölümde Endülüs Edebiyatı ve Hazm’ın hayatına dair bilgiler verilmiştir. İnceleme bu iki bölüm esas alınarak yapılacaktır. Birinci Bölüm: GÜVERCİN GERDANLIĞI İbn Hazm, Güvercin Gerdanlığı’nı giriş bölümünden hemen sonra, alt bölümlerle birlikte, aşkı otuz başlık altında inceler. On tanesi: Aşkın kaynakları ve belirtilerini işler. On iki tanesi: Aşkın arazlarını, iyi-kötü yanlarını işler. Yardımsever dost, birlik, sır saklama, sır söyleme, itaat, muhalefet; sonra herhangi bir şeyi sevip artık başka hiçbir şeyi sevmeyecek âşık, arzuların ılımlaştırılması, sadakat, ihanet, bitkinlik, hastalık ve son olarak ölüm. Altı tanesi: Aşkla içeriden gelen belâlar ve âfetleri işler. Eleştirmeci, gözetleyici, gizli-kötü haberci, kaçınma, ayrılık ve unutma. İki tanesi: Günahın çirkinliği, iffete dair güzel sözleri işler. Teknik ve içerik anlamda esere baktığımızda: Düzyazı, kısa öyküler, kendisine ve başkalarına ait uzun-kısa şiirler karşımıza çıkar. Düzyazılarda secili üslubu seçen şair, şiirlerin büyük çoğunluğunu kendisine ait şiirlerden seçmiştir. Nazım birimi olarak, beyit ve kıtalar; nazım şekli olarak özellikle kaside; ölçü olarak değişik aruz kalıplarını tercih etmiş, bu çeşitlilik şiirlerini monotonluktan kurtarmış; şiirlerinde bolca söz sanatı kullanarak (benzetme, istiare…) şair yönünün ustalığını ispatlamıştır. Düzyazılarda kendi hayatından, çevresindeki insanlardan kimi de tanık olmasa bile kendisine anlatılan olaylardan örnekler vererek eserini gerçeklikle ilişkilendirmiş, bir nev’i

11

savunduğu tezi bu açıklamalarla kanıtlamıştır. Gerçek hayata ait kısımlarda olayları yaşayan kişilerin isimlerini vermiş, hatta çok cesur sayılabilecek örnekleri ve yaşantıları anlatmaktan çekinmemiştir. Güvercin Gerdanlığı’nın türüne şudur şeklinde teknik bir sınırlandırma yapılması mümkün değildir. Ne öykü ne kasidedir, ne düzyazı ne de şiirdir. Tüm bunların toplamıdır. Hatta içinde ayet, hadis, dinî bilgi, naaslar, siyasi olaylar, dönemin sosyal, kültürel ve edebi yapısı, soyut bilginin tümevarım yöntemiyle incelenmesi, psikolojik tahliller ve mantıkî önermeler… içerir. Anlatıcı kişi kendisidir ve öznel yargılar eserin birçok yerinde karşımıza çıkar ama bunu destekleyen örnekler, Kuran’dan, Tevrat’tan, Eski Yunan’dan alıntılar, kanıtlar ve içeriklerle. Eserin yazılış sebebi, Hazm’ın kıramayacağı kadar değer verdiği ve sözünü emir telâkki ettiği bir dostunun kendisinden “aşkı, çeşitli anlamlarını, nedenlerini, a’razlarını, değişikliklerini, onu kuşatan elverişli durumları tasvir eden”(s:34) bir eseri tamamen gerçeğe bağlı kalarak, dıştan bir şey katmadan kaleme almasını istemesidir. Eserin teknik anlamdaki kusuru ise, kimi yerlerde şairin konu dışına çıkarak konu bütünlüğünü bozmasıdır. Konu dışına çıktığının farkındadır yazar. Şöyle der bu yerlerden birinde: “Gerçi bütünüyle ko-


12

harfiye edebiyat-kültür

numuzla ilgili değil; önceki paragrafla şu paragraf ne kitabın ne de bölümün çerçevesine giriyor; fakat yukarda belirttiğimiz koşullara uygun bir biçimde yaklaşıyor, der (s:130) ve misafirliğe gittiğinde kendisine kaba davranan ve kendisini önemsemeyen arkadaşının yaptıklarını anlatır. Başka bir yerde de : “Kuşkusuz bu iki durum, bu bölümün dışına çıkıyor.”(s:203) der. Tekniğindeki en güzel kısımlarsa benzetmelerinin orjinalliği ve güzelliğidir ki burada şair yaratılışının heyecanını, güzele olan aşkınlığını, hassasiyetini mübalağa ve teşbihlerin ardından ortaya çıkarttığını gözlemleriz: “Ayrılığın pek yakın olmasından mı korkuyorsun? Binek hayvanlarının adımlarının hızlanışını görmekten yüreğin mi burkuldu ne?… Ayrılık, üzerimize çökünce, bir ölüm kılavuzudur.” “O gün kısır bir kadının ilk kez bir çocuk dünyaya getirişi gibi, hep karavana atarken ilk kez hedefi vuran ok gibi oldu.” (s:148) Mugis Sarayı’ndaki evleri anlattığı bir düzyazıda: “Bir zamanlar erinç dolu yerler iken, şimdi artık tanınmayacak bir hâlde, virân olmuş; bir zamanlar aşk ve ülfet yeriyken, şimdi ıssız çöl olmuş; vaktiyle sıra sıra zarif, güzel görüntülü evler iken şimdi korkunç, ürkütücü harabelere dönmüş; önceleri güvence yerleriyken şimdi uğursuz, şom, engebeli dar yollar ve çukurlara dönmüş. Bir zamanlar oralarda, aslan gibi adamlar, ellerinden bin türlü maharet akan heykel kadar güzel bakireler dolaşırken; şimdi kurtların uluduğu yuvalar, şeytanların bağırdığı alanlar, cinlerin çılgınca eğlendiği aralıklar, gulyabanilerin dolaştığı korkulu yerler, vahşi hayvanların barınakları olmuş… O güzelim salonlar, güzel görüntüleri üzüntü ve kederi dağıtan o güneş gibi parlayan süslü gelin odaları şimdi harabeye dönmüş, tamamen yıkılmış, açık aslan ağzına benziyor… ” (s:149)

Güvercin Gerdanlığı’ndaki Bölümler: Aşkın Mahiyeti Önce burada aşk nedir’e cevap verir Hazm: “İnsanlar aşkın mahiyeti hakkında tam anlamıyla anlaşamadılar. Üzerinde kafa yordular ve uzun incelemeler yaptılar. Benim düşünceme göre aşk, ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesidir. Bu birleşme onların en yüksek temel öğelerinden meydana gelir… Beraberlik ve ayrılığın ruhların birleşimi ve ayrışımıyla ilgili olduğunu biliyoruz. Her şekil kesinlikle kendine uygun olan şekli çağırır, onu arar bulur. Her şey misli mislinedir. Birbirine yakınlık duygusal bir iştir ve apaçık etkileri vardır. Aramızda karşıtların birbirini ittiğini, benzerlerin birbirlerini çektiğini, hemcinslerin birbiriyle uyum sağladığını bilmeyen yoktur. Niçin aynı durumlar ruhlar için söz konusu olmasın? Oysa onların âlemi saf ve temiz bir alemdir. Özü ahenkli bir şekilde yüceliğe dayanır ve kendisini oluşturan ilke onu eğilimlere, yaklaşımlara ve uzaklaşımlara, sevgiye ve nefrete yaraşır hale getirir. Yüce Allah şöyle diyor: “Sizi bir candan (Adem’den) yaratan bundan da gönlü kendisine yatıp ısınsın diye eşini yapan O’dur, Allah’tır.” Demek oluyor ki, böylece Allah, Adem’in eşinde bulacağı ısınmanın nedenini Havva’nın kendisinden bir parça olmasında kılmıştır. Eğer aşkın nedeni bedenin biçimsel güzelliği olsaydı, daha az güzel olandan bir şeyler geri tepilmiş olurdu kesinlikle. Öyleyse şu sonuca varıyoruz: Pek çok kimse, iç güzelliğe sahip şeyleri ya da varlıkları yeğliyorlar; çünkü ötekilerden bunların üstün olduğunu ve gönlün bunlardan hiç yüz çevirmeyeceğini biliyorlar. Öte yandan, eğer aşkın nedeni huyların âhenkliliğinde olmuş olsaydı; hiç kimse kendisine hoş görünmenin yollarını aramayan ve kendisiyle uyuşmayan kimseleri sevmezdi. Buradan şu sonuca varıyo-


harfiye edebiyat-kültür

ruz: Aşk bizzat ruhta oluşan bir şeydir. Kimi zaman olur ki gerçekten aşkın nedeni dışarıdan bir neden olur. Ama o zaman nedeni yitince, aşk da biter ve yiter. Öyleyse siz herhangi bir nedenden dolayı seviliyorsanız, bu neden ortadan yok olunca, sizden kolaylıkla yüz çevrilecek ve artık sevilmeyeceksiniz.” (s:39/40) Nedenler yok olunca yok olan sevgi türüne şair, ruhu kucaklayan sevgiyi ve Allah’a olan sevgiyi dahil etmeden açıklamalarına devam ediyor. Yine bu bölümde aşkta benzeşmelerin çokluğunun sevginin sağlamlığı için gerekliliğinden bahseder. Aşkın dış güzelliğe bağlanmasının nedeni ona göre ruhun kendisinin güzel olması ve güzel olan şeye tutulmasıdır. Burada şöyle der: “…ruh güzel olan her şeye hemen tutulur; güzel ve hoş motiflere karşı bir eğilim gösterir. Güzel bir şey gördüğünde hemencecik ona bağlanır; biçimin ötesinde, kendisiyle uyuşan bir çizgi ayrımsarsa, işte o zaman birleşme meydana gelir. Gerçek aşk da budur zaten. Şayet, görünenin ötesinde kendisiyle uyuşabilen en ufak bir nitelik göremezse, sevgisi bu dış biçimden ileriye geçmez. Sadece bedensel bir arzu olarak kalır. ” (s:43) Bu bölümde ayet, hadis, fetva, şiir ve öyküler, Hipokrat’tan alıntı, Eflatun’dan

13

bir anekdot, Tevrat’ın birinci bölümünden bir mesel, bir fizyonomi uzmanının başına gelenler… açıklamalarına kanıt olarak karşımıza çıkar. Aşkın mahiyetine ait dikkat çekici tespiti ise aşkın kişi üzerindeki değişimini dile getirmesidir. Bu kısmı daha sonra ayrıntılı olarak ele almak için kısa keser: “…aşk göz açtırmayan bir derttir. Bu derdin ilâcı, acısıyla orantılı olmasıdır. Bu öyle bir hastalıktır ki, hasta zevk alır. Öyle bir acıdır ki dert sahibi arzu eder. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise, bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana, vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.”(s:45) Aşkın Belirtileri Aşkın belirtilerini maddelersek şunlarla karşılaşırız: 1. Sevgiliyi derinden derine seyre dalmak. 2. Sevdiği nesneden başkasına söyleyemeyecek şeylere sahip olmak. Bu kısımda aşkın belirtilerini açar şair: Sevgilinin sözünü can kulağıyla dinlemek, ileri sürdüğü şeylerden dolayı hayret etmek, bütünüyle saçma sapan konuşsa, yalan söylese bile ona hak vermek, haksız olduğu anlarda dahi onu doğrula-


14

harfiye edebiyat-kültür

mak, büyük haksızlıklar karşısında bile ona tanıklık etmek, ne yaparsa yapsın, ne ederse etsin bütünüyle onu izlemek, sevgilinin bulunduğu yere gitmekte ivedilik etmek, onunla oturmanın yollarını aramak, ona yakın olmaya çalışmak, onu bırakmasını gerektiren her türlü uğraşıdan kurtulmaya çalışmak… 3. O zamana kadar başkalarına vermekten kaçındığı malının tümünü bir anda dağıtmaya başlamak. 4. Sevgiliyle dar yerde buluşmadan haz duymak, geniş ve açık yerde buluşmadan canı sıkılmak. 5. Önemsiz nedenlerden dolayı birbirinden kaçmak, konuşmalarında bilerek ve isteyerek zıtlaşmak. (Bunun sebebini şair, birinin öteki hakkında neler düşündüğünü öğrenmeye çalışma olarak belirtmiştir.) 6. Sevdiğinin adını kendi kendine tekrarlamaktan hoşlanmak. 7. İştahla yemek yerken sevgilisinin hatırına gelmesiyle iştahtan kesilmek, yemek yiyememek. 8. Yalnızlığı sevmek, inzivaya çekilmenin yollarını aramak, zayıflamak. 9. Uykusuzluk çekmek. 10. Sevgiliyle karşılaşmayı umduğu bir anda beklenmedik engel çıkmasından korkmak ve iki sevgilinin birbirine karşı yakınmaları sonucu ortaya çıkan durumun yarattığı kaygıyı yaşamak. 11. Sevgili kendisinden yüz çevirdiğinde büyük bir sıkıntı yaşamak. 12. Sevgilinin ailesine, yakınlarına ve çevresine bazen kendi ailesinden fazla

ilgi ve yakınlık duymak. 13. Gözyaşı dökmek. 14. Sevgiliye olan ilgi; önemli-önemsiz hiçbir şeyi gözden kaçırmamak, onun bütün hareketlerini izlemek. Düşünde Sevenler Bu bölüm şairin aşkın nedenlerini bahsettiği bölümdür. Bu nedenlerden en şaşılacak olanı sevgiliyi rüyada görerek âşık olmaktır. Basit Bir Tasvir Üzerine Âşık Olanlar Bu kısım da âşık olmanın tuhaf usûlleri arasında sayılır. Çünkü kişi burada sevdiği nesneyi görmeden, basit bir anlatım, mektup ya da aracı kişiyle âşık olur. Şair şöyle der bu durumu açarak: “…zihni görmediği bir varlığın tutkusuyla meşgul olan bir kişi, düşünceleriyle baş başa kaldığında, kafasında hayâlinden doğan bir biçimi ve gönlünde beliren bir nesneyi canlandıracaktır. Düşüncelerinden başka bir şey tasarlayamaz. Hayali durmadan oraya yönelir. Şayet bir gün gerçekten sevdiği nesneyi görecek olursa, o zaman iki durum ortaya çıkabilir: aşkı ya artar, çoğalır ya da büsbütün yok olur.” (s:57) Bir Bakışta Âşık Olanlar Çoğu kez aşk kalbe sade bir bakış üzerine yerleşir diyen şair bunun iki görünümde oluştuğunu söyler. Biri -ki çoğunlukla olan budur- sevgilinin kim olduğunu, adının ne olduğunu, nerede oturduğunu bilmeden âşık olmadır; diğeri kişinin adını sanını, soyunu sopunu ve nerde oturduğunu bilerek âşık olmadır.


harfiye edebiyat-kültür

15

Ancak tek bakışla âşık olmak şaire göre kaçınılmaz bir durumun içine düşecekkıt sabırlılığın kanıtıdır; bu durum o ki- lerinden korkuyorlar. Bu açıkça kanıtlışinin çabuk unutulacağının habercisi, yor ki aşk, böyle karakteri olan kişilerin sevgide kararsızlığın ve oynaklığın be- gönlüne çıkmamacasına girer, oraya yalirtisidir. Çünkü “büyüme, gelişme ne pışır kalır. Benzeri kişiler birbirine tutulkadar hızlı ise yok oluş, bitiş de o kadar duklarında, ne pahasına olursa olsun ona çabuk”(s:61) olacaktır. Şair bir sonraki sonsuza değin bağlı kalırlar.” (s: 62) bölümde bu tarz aşka inanamadığını ve Birini Sevdikten Sonra, Artık Asla bunun bedensel arzularla karıştığını dü- Başka Birini Sevmeyenler şündüğünü; ancak cinsel arzunun ötesine Bir kişiyi sevdikten sonra, unutma, ayrıgeçilir ve manevi bir birleşme meydana lık, ilgilerin kesilmesi veya farklı bir negelirse bunun aşk olarak değerlendiriledenden dolayı ilişkisi bitse de kaybolmuş bileceğini söyler. sevgilisinin özlemiyle yaşayan, ölene deUzun Görüşmeler Soğin bu hâli sürdüren innucu Sevenler Güvercin Gerdanlığı, sanlardır. Hatta bu hâl, Şairin en çok destekledidiğer ilişkilerinde de Klâsik İslâm edebiği ve kendi içinde olduğu yatında, boyna geçen etkili olur ve kadın oldurumun da bu olduğusun erkek olsun, herkesi ve ölünceye kadar nu belirttiği aşk hâlidir. çıkmayan ‘aşk zinci- sevgilisindeki o beğendiBu sevgi; uzun konuşmari’ anlamına gelen bir ği özellikle yargılamaya lar, sık sık görüşmeler ve semboldür. Birçok şair kadar ilerler. Kısa boylu zamanla elde edilen sıcak tarafından kullanılan birini seven bir tanıdıilgiden sonra gerçekleğının uzun boyluları gübu sembol, Hazm’ın şen bir sevgidir. Zorlukla eserinin de adı olmuş zel saymaması; genişçe elde edildiği için elden ve bu sembolle Hazm, ağızlı bir kıza tutulan çıkması da kolay olmayaaşkı, aşkın insan üze- birinin ağzı küçük olan caktır. rindeki etkilerini, kendi kadınları çirkin bulması; Bu kısımda dinî kitap- deyişiyle arazlarını an- küçüklüğünde sarışın bir lardan edindiği şu bilgiyi latacağını belli etmiştir. kızı seven kendisinin sarışınları sevmesi… gibi. vererek aşkla bir kişiye derinden bağlanan insan Sözle İma Etme karakterini açıklar: Biriyle dostluk kurmanın ya da birbirini “Azîz ve Celîl Allah ruha, Hz. Adem he- sevenlerin duygularını ifâde etmek için nüz balçık iken, Adem’in cesedi içeri- kullanacakları ilk yöntem ima etmektir. sine girmesini buyurdu. Ama ruh bun- İma; şiir söyleme, benzetme ve istiaredan ürktü, tedirgin oldu, yıkıldı âdeta. ler yapma, dizenin anlamını esnetme, O zaman Allah ona, ‘Oraya zorla gir ve bilmece sorarak ya da nükteler yaparak oradan zorlukla çık!’dedi… Bu türden gerçekleştirilir. Sözle imanın diğer çeşidi insanlar gördüm. Kendilerinde bir tutku- de -ancak sevgi ortaya çıktıktan sonra, nun olduğunu hissedince, ya da herhangi sevgililer arasında- diğerlerinin anlayabir dış güzelliğe eğilim gösterdiklerinde mayacağı, farklı anlamlar çıkarabileceği edindikleri zevke göre böyle bir tutkunun sadece sevgililerin gerçek anlamları biledoğabileceğini sezince, hemen tüm ilişki- bileceği imalardır. lerini kesiyorlar. Hissettikleri duygunun Göz İşaretleri daha fazla büyümemesi için artık sık sık Göz işaretleri de imadır ve ancak sevgiligörüşmekten kaçınıyorlar. Çünkü kenler arasındaki karşılıklı anlayış ve onayladilerine egemen olamayacaklarından ve


16

harfiye edebiyat-kültür

yış belirginleştikten sonra gerçekleşir. Göz işaretleri birçok sonuca neden olabilirler. Bunlar: Ayrılık ya da birleşme, sözleşme ya da birbirlerine diş bileme, bencilleşme ya da cömertleşme, emir ya da yasaklama, güldürme ya da ağlatma, soru ya da cevap… ancak göz işaretleri sevgililer arasında anlam taşıdığı için işaretler kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Şair birkaç bakışı tanımlamış. Bunlardan birkaçı: Kaşları çatmak, yasaklama; uzun uzun bakmak, acı çekmek ve umutsuzluk; göz kapağını indirmek, o işi onaylamak… Bu kısımda gözün algılama gücü, gözayna ilişkisi, göz-duyma ve koklama duyularının karşılaştırması da yapılmış, burada ünlü fizyonomi bilgini Pelemon(tez) ve Ebu İshak en-Nazm’ın öğrencisi Salih’in görüşleri(anti-tez) dile getirilerek kendi düşüncelerini açıklamıştır. Mektuplaşma Sevgililer tek sevgide karar kılınca mektuplaşmaya başlarlar ama mektuplaşma pek çok yıkıma da neden olabilir; yıkım, skandal gibi. Bu mektupların en güzeli nükteli olandır ve mektubun sevgiliye varması ve okunması, âşık için büyük bir zevktir hele de mektubuna cevap gelirse bu, sevgiliyle buluşma gibi bir neşe kaynağıdır. Aracı Sevgililer arasında güven oluştuktan sonra aracı gönderme işi başlar ve alıcı sevginin yaşaması ya da ölmesi, âşıkların onurunu koruması ya da şereflerini iki paralık etmesi gibi bir duruma neden olabileceğinden dikkatle seçilmelidir. Bu yüzden aracı, bu işte ehil, kurnaz, işi tam olarak yerine getirecek düzeyde kabiliyetli, sır saklayan, ölçülü, ağzı sıkı, sadık,

ahde vefalı, alçakgönüllü, güzel sözlü… olmalıdır. Aynı zamanda aracı, dikkat çekmeyecek ve saygınlığı olan yüksek düzeyde biri olmalıdır. Genellikle bu görev; kadın doktorlar, kan alıcılar, bohçacılar, tellâllar, berberler, ölümlerde ağlayan kadınlar, şarkıcılar, falcılar, öğrenciler, hizmetçiler, örgücüler, dokumacılar… kısaca işi gereği insanlara kolayca yaklaşabilecek insanlara verilir. Sır Saklama Sır saklama, ağzı sıkı olma âşığın özelliklerinden biridir. Aşkını açık etmemeye, onu dile dökmemeye çalışsa da âşık hareketlerinden ve gözlerinden onu açık eder. Ağzı sıkı olmanın nedeni toplum gözünde küçük görülmemek ve işsiz güçsüz, eli boş dolaşanlardan biri olarak görülmemek içindir. Oysa şair, bu hareketi doğru bulmaz ve kişinin haramlardan kaçındığı ve bilerek büyük bir günah işlemediği sürece aşka kendini kaptırmasının doğal olduğunu söyler. Sır saklama sadece bu durumda ortaya çıkmaz, bazen nedeni âşığın sevgiliyi koruması, onu güç durumlardan kurtarmasıdır. O zaman bu sır, yiğitlik ve aşkına bağlılık simgesidir. Bazen de aşırı hayâ sır saklama nedenidir. Bir başka durumsa, sevgilisi kendisinden uzaklaşan âşığın bunu saklamasıdır. Sır Söyleme Sırların söylendiği durumlar da vardır. Bunlar: 1. Sırrını açığa vuranın kendisini âşıklık süsü vermek ve kendisini öyle kabul ettirmek istemesidir. Bu kabul edilemez bir aldatmaca ve çirkin bir küstahlıktır. Âşık, sahte bir âşıktır. 2. Aşkın açığa vurulması, çoğu kez aşkın hayâya galebe çalması, aşkını ilan etme


harfiye edebiyat-kültür

gereksinimidir. Bu noktada ağırbaşlılık yok olur ve insan kendisine hâkim olamaz. Bu aşkın son kertesidir. Ancak skandallara neden olma, değerden düşme ve insanların diline düşme sonucu vardır. 3. Âşık sevgilisinin kendini aldattığı inancına vardığında, kendisinden bıkıp usandığını ya da kendisine karşı bir soğukluk duyduğunu anladığında sırrını açıklar ki bu, öç almadır ve büyük bir utanmazlık, en kaba rezillik, en kötü akılsızlık, şuursuzluktur. 4. Sır, bazen herkese yayılan bir konuşma ya da dedikodu yüzünden de açığa çıkabilir. Bu durum da aslında âşığın işini kolaylaştırır ve onun içten içe sevinmesine neden olur. İtaat Sevenin sevgilisine boyun eğmesidir itaat. Karakterini, şahsiyetini sevgilisinin karakterine zorla bağlar ve karakterlerinde değişime neden olur. Hırçın, söz anlamaz, dikkafalı, inatçı, gururlu… kişilerin huylarının yumuşatır, kibirlilerin alçakgönüllü olmalarına yol açar. Âşık, sevgilinin eziyetlerine, sitemlerine, işkencelerine katlanır. Bunlar âşığın onurunu kırmaz, bu boyun eğiştir. Kendi yaşadığı bir öyküyü anlatır burada: Kayravanlı Ebû Abdullah Muhammed b. Küleyb çenesi düşük birisiydi; çeşitli konularda sorular sormaya çok meraklıydı. O zamanlar ben Kurtuba’da oturuyordum. Çeşitli konularda sohbet ediyorduk; aşktan söz ederken bana, “Eğer sevdiğim kişi benimle karşılaşmaktan iğreniyor ve benden kaçıyorsa, ne yapmalıyım ?” diye sordu. Ben de şöyle dedim: “Seninle karşılaşmaktan tiksinirse bile, sevgilinle karşılaşmayı deneyerek gönlünü yatıştırıp sevindirmeye zorlamalısın kendini.” ”Ben aynısını düşünmüyorum.”dedi, “tam tersine onun aşkını kendi aşkıma, onun arzusunu kendi arzuma tercih ederim. Kendim için, öleceğimi bilsem bile,

17

sabrederim, sabredeceğim de.” “Bense” dedim, “ancak kendi nefsim için severim onu ve sevgilinin suretinden canımın hoşlanması için, haz alması için severim. Ben kendi mantığıma uyarım; kendi ilkelerime göre davranırım…” “İşte” dedi, “tam bir mantık zulmü. Ölümden daha güçlü olan şey bize ölümü göze aldıran şeydir; candan daha kıymetli olan, canın kendisi için feda edildiği şeydir.” “Eğer canını feda ettiysen, onu istediğinden dolayı değil, fakat gerektiği için.” dedim. “Eğer başka türlü yapabilseydin, onu feda etmezdin. Kendi isteğinle sevgilinle karşılaşmaktan kaçındığını kabul edecek olursak o zaman kınanacak biri olursun; çünkü canına haksızlık etmiş ve bizzat kendi elinle onu öldürmüş olursun?” O zaman bana şöyle dedi: ”Sen kıyasçı bir adamsın dedi. Aşkta kıyasa yer yoktur.” ”Bu durumda âşığın başı büyük bir derttedir” dedim. ”Aşktan daha büyük dert var mı ki?” dedi. (s:88-89) Bu kısımda sadece itaat’in ne olduğu değil, Hazm’ın kişiliği de yansır cümleleri ardından. Derece derece ispatını güçlendiren, soru-cevap yoluyla karşısındakine görüşünü ispat eden, mantığı güçlü, aşka dair hâllerde bile düşüncenin, sorgulamanın, analizin satırlarından sızdığı bir felsefeci olarak karşımıza çıkar. Öyle güçlü bir analizcidir ki eleştirel bakışının ardındaki neden budur. Olay ve olguları akıl süzgecinden geçirir, onları daha önceki bilgileriyle ve tecrübeleriyle analiz eder ve ardından bir senteze ulaşır ve bunu sonuna kadar savunur Hazm. Muhâlefet Âşığın kafasına göre hareket edip, sevgiliye istediği her şeyi yaptırması ve sevgili kızsa, sinirlense bile kendi arzularını yerine getirmesi, üzüntü, tasa ve kaygılardan uzaklaşmasıdır.


18

harfiye edebiyat-kültür

Eleştirmeci Aşkın engellerinden biridir ve çeşitli şekillerde görülebilir. Bunları sıralarsak: 1. Samimi dosttur; isteklendiren, sakındıran, nefsi frenleyen kişidir. 2. Âşığı durmadan azarlayan ve kınayanlar. Yardımsever Dost Aşkta en çok arzu edilebilecek şeylerden biri, kişinin her şeyi onunla paylaştığı dosttur ki bu dostun özelliklerinden birkaçı şunlardır: Samimi, hoş sözlü, itibarlı, konuşması dokunaklı, keskin zekalı, bilgili, az muhalefet eden, yardımsever, sabırlı, ahlâkı övülen, güzel huylu, kin tutmayan, cömert, sır tutan, güvenilir, ihânet etmeyen, olgun, vefalı, inancı sağlam, dostunun acılarını dindiren… Dost âşığın dertlerini dindiren olmak zorundadır çünkü “…acılar kalpte birikip düğümlenince, kalbi sıkıştırır. Eğer birine diliyle bir şeyler söyleyip acılarını dindirmezse, pek fazla gecikmez üzüntüden mahvolur, umutsuzluktan ölür gider.”. Bu noktada yardımseverlikte en ileri olanlar şaire göre, kadınlardır. Sır saklamada kadınlar erkeklerden daha üstündürler. Hele de yaşlılar, gençlerden daha titizdir bu noktada, şefkatlidirler, çünkü gençlerde görülebilecek kıskançlık onlarda olmaz. Gözetleyici Aşkın afetlerinden biridir. Gözetleyiciler de eleştiriciler gibi çeşit çeşittir: 1. Kasıtsız olarak âşığın sevgiliyle birlikte olduğu anlarda orada bulunanlardır, sevgilileri tedirgin etseler de tez ortadan kaybolurlar.2. Âşıkların meselesinden kuşkulanıp bundan emin olmak için âşıkların her hareketini gözetleyen kişilerdir ki, tehlikeli tiplerdir.3. Yalnızca sevgiliyi gözetleyenler ki bunların da gönüllerine girilirse çok iyi destekçi olurlar ve aşkın bekçiliğini yaparlar.4. Vaktiyle başından aşk macerası geçiren ve zarar uğrayan gözetçiler. Bunlar da sevgiliyi

korumak adına daha büyük sorunlara neden olurlar. Jurnalci Aşkın afetlerinden biridir ve iki tipi vardır: Birincisi, sevgililer arasında bozuşma olmasını isteyen; ikincisi ise, sevgililer arasında kopukluk oluşturup, sevgiliyi ele geçirmeyi amaçlayandır. Jurnalciler asılsız yalanlarla arayı bozmaya çalışırlar. Aşıkların sırlarını etrafa yaydığını, âşığın birden fazla sevgilisi olduğunu, sevenin sevgisinin gerçek olmadığını… etrafa yayarlar. Bu bölümde yazar nasihat verir: “Kiminle istersen arkadaş ol, ama şu üç kişiden sakın: Aptal, çünkü faydalı olayım derken sana zarar verir; kararsız, senin uzun ve sağlam dostluğun nedeniyle kendisine tam güvendiğin anda, seni ortada bırakır; ve yalancı, çünkü, senin aklının ucundan bile geçmeyecek bir tarzda, senin aleyhinde bulunacak, sana kıyacaktır; oysa sen ona en ufak güvensizlik belirtisi göstermezsin.” (s:99) Yazar, bu kısmın ardından yalan hakkında detaylı bilgi verir, gene bu bölümü ayet, hadis, nakil, öykü ve şiirlerle destekler. Bir şiirinde şunu der: “Serabı görünce matarasındaki suyu yere döken kişi gibi olma; böylece bomboş ve uçsuz bucaksız çölde başına belâ açarsın.” (s:102) Kavuşma Aşkın görünümlerinden biri olan kavuşma, büyük bir zevk, çok tatlı bir dönem, şafaktan doğan mutluluk, diriliş, yüce bir varoluş, sürekli sevinç hâli, Allah’ın büyük bir bağışıdır. Dünyanın hiçbir tadı, kavuşmanın bıraktığı etkiyi veremez. Özellikle de kavuşma uzun sürmüş ve zor gerçekleşmişse. Bu kısımdaki şiirler gerçekten göz alıcıdır. “Kaç kez pervâne gibi aşk ateşinin çevresinde dönüp dolaştım; öyle ki sonunda o küçük kelebek gibi o ateşin içine düştüm.” (s:113)


harfiye edebiyat-kültür

Kaçınma Aşkın afetlerinden biridir ve bunun da türleri vardır. İlki, bir gözetleyicinin varlığından dolayı çekinmedir. İkincisi, nazlanmadan ötürü ortaya çıkan kaçınmadır. Üçüncüsü, âşığın herhangi bir suçundan meydana gelen kaçınmadır. Eğer kınama ve kaçınma yan yana gelirse ve ciddiyse, bu, ayrılma bahanesi ve kopukluk belirtisidir. Dördüncüsü, jurnalciler nedeniyle ortaya çıkan kaçınmadır. Beşincisi, usanmadan doğan bezginlik ve bıkkınlıktan ötürü ortaya çıkan kaçınmadır. Bu kısımda ayrıca, sevmede hızlı olan, fakat sevdiklerine ve nefret ettiklerine tahammül etmeye sabırsız insanlardan bahseder. Bu tarz insanlardan uzak durmalı ve gönlü o insanla oyalamamalıdır. Altıncısı, âşığın ortaya çıkardığı kaçınmadır. Âşık sevgilisinde bir soğukluk sezer ve onun yanından hiç ayrılmayan can sıkıcı birini görürse köşeye çekilir, kalbi kırılır ve ondan kaçınır. Son olarak da, kinden dolayı meydana gelen kaçınma. Başa geldiğinde sevdiğinin sevdiği şeylere yönelerek, onun hoşlanacağı şeyleri yaparak durum düzeltilmelidir. Ancak, bunun değerini bilmeyecek biriyse, karşılık beklememelidir. Çünkü sizin güzel davranışlarınız onun gözüne çirkin gelecektir. Bu durumda da en iyisi o kişiyi unutmaya çalışmaktır. Kasidesinde kaçınmanın yol açtığı ayrılık için şöyle der: “Bu saat sana veda etme saati mi, bu saat kıyamet saati mi? Bu gece senden ayrılışımın gecesi mi, bu gece diriliş gecesi mi?” (s:126) Vefa İnsanın aslının temiz, soyunun iyi olduğunu gösteren bir delil, güzel huy ve erdemli davranışlardan biridir. İnsandan insana değişen bir niteliktir. İnsanın niteliği için: “İnsanın ne olduğunu ancak edimleri öğretir bize; gözümüzle, hakkında baş-

19

ka bilgiler araştırmamıza gerek kalmaz… Hiç zakkum ağacının üzüm verdiği ya da bal arılarının kovanlarına, acı balözü biriktirdikleri görülmüş müdür?” (s:128) şiirini söyler. Vefa, bağlılık demektir ve bunun birinci derecesi, insanın önce kendisine bağlı olana içten bağlı olmasıdır. Bundan ancak soyu kötü, ahlâkı bozuk ve hayırdan yoksun olan kişiler uzaktır. İkinci derecesi, size hainlik edene vefakâr olmaktır. Ama bu sevgili için değil, âşık için söz konusudur. Hainliğe aynıyla karşılık vermek ayıp değilse de vefalı olmanın değeri daha yüksektir. Çünkü vefa, güçlülerin, dayanıklıların, emin akıllıların, güzel ahlâklıların, temiz niyetli kişilerin dayanabileceği bir durumdur. Vefanın en yüksek aşaması, elden geldiğince dostluk bağını koparmamaya çalışmaktır. Eğer umutsuzluk belirmiş, hınç ağır basmışsa, o kişiden kurtulmak gerekir. Hıncın giderilmesi için, geçmişin anısı anımsanmalı, geçmişe hayıflanmamalı, olup biteni ve zamanın dolduğunu unutmamak gerekir. “Gizlenmesi gereken bir sırrı gizlemek o kadar önemli değil; asıl önemli olan birinin açığa vurduğunu gizlemektir.” der şiiriyle. Vefanın üçüncü derecesi, tüm umutlar yittiğinde, sevgili ölse ya da dünyadan beklenmedik bir felâketle göçse bile vefakâr olmaktır. Unutmamalıdır, vefa âşığın zorunluluğudur, sevgili âşığı reddetmekte ya da kabul etmekte özgürdür. Reddedildiği hâlde sevgili için uğraşmaya devam etmenin vefayla ilgisi yoktur. İhanet Vefa nasıl iyi niyetin, soylu davranışın göstergesiyse, ihanet de tam tersi kınanacak ve tiksinilecek bir sıfattır. Daha çok sevgililerde görülür. İhanet edene karşılık ihanet kınanmaz, onunki ihanet sayılmaz. Sevgiliye ait sırları söylemek de ihanet kabul edilir.


20

harfiye edebiyat-kültür

Ayrılık Her birleşen bir gün ayrılır, her yaklaşan bir gün uzaklaşır. Bu, Allah’ın kanunlarından biridir. Öyle büyük bir felakettir ki, kardeşi ölümdür. Çeşitleri vardır: İlki geçici ayrılıktır, sevgilinin dönüşüyle âşığın derdi biter. İkincisi, âşığın sevgilisini görmeyi yasaklayanın neden olduğu ayrılıktır. Üçüncüsü, dedikoducuların dedikodusundan kaçınmak amacıyla sevgilinin istediği ayrılıktır. Dördüncüsü, birtakım nedenlerden dolayı sevenin kendiliğinden sürüklendiği ayrılıktır. Beşincisi, yolculuğun veya evlerin uzak olmasının neden olduğu ayrılıktır. Bu bölümde vedalaşmadan da bahsedilir. İki türlüdür: Birincisi, sadece bakışlarla ve göz işaretleriyle vedalaşılır. İkincisinde ise kucaklaşma ve birbirine sarılma mümkündür. Altıncısı, iki sevgili arasında meydana gelen darılmalardan ötürü ayrılmadır ve en elem verici olanıdır ayrılığın. Son ayrılık ise, ölümden kaynaklanan ayrılıktır ki bu, tam anlamıyla ayrılıktır. Buradan sonra yazar kaçınma ile ayrılığı karşılaştırır ve bu kısımda birbirinden güzel benzetme ve betimlemelerle konuyu detaylıca işler. Kanaat Âşığın aşkına yakalanışı ve aşkın etkisinde kalışı oranında kanaatin dereceleri ortaya çıkar. İlki, ziyarettir. İkincisi, sevgilinin eşyalarıyla sevinme ve ona razı olmadır. Üçüncüsü, sevgiliyi düşte görmek ya da hayâlinin selamıyla yetinmektir. Dördüncüsü, sevgilinin yaşadığı yeri izleme ya da uzaktaysa yaşadığı yerden gelen biriyle karşılaşmak da kanaattir. Şairlerin kanaat anlayışı ise, niyetlerini şiirleriyle dile dökmektir. Bu, dil üstünlüğüne dayandığı için ve çoğunlukla şairler dillerinin güzelliğini ispatlamak için şiirlerini uzatırlar ki, bu, doğru değildir. Burada kendi şiirlerini över, onlardan daha güzelini söylemek imkânsızdır, diyerek şiirlerindeki kavrayışın doruk noktasına

ulaştığını ispatlamak için örnek verir ve şiirini açıklar. Altıncısı, kıskançlığın dahi ortadan kalktığı ve sevgiliyi başkalarıyla paylaşmaya rıza gösteren kanaattir ve kanaatin en çirkinidir. Vücuddan Düşme Bir ayrılık ya da bir nedenden dolayı aşkını gizli tutmak zorunda kalan âşık hastalığa tutulur ve yatağa düşer. Âşık eriyip tükenir, rengi sararır, aklı başından gider, zihni karışır. Aşk saplantı hâline gelirse, melankolik mizaç baskın çıkarsa, bu artık aşk değil, akıl bozukluğudur. Tek tedavi, sevgiliye kavuşmaktır. Teselli Her sevginin sonu ya ölümdür ya da yerine konabilecek bir tesellidir. Teselli iki türlüdür: Doğal teselli (umut) ve yapmacık teselli (sabır gösterme). Sabır göstermekle unutmak aynı şey değildir. Unutma, insanın yaratılışı, ilgisi, kabul ve reddi, aşkın kalp üzerindeki etkisinin azlığı ve çokluğu ile ilgilidir. Bıkkınlık, değişiklik isteği, başka biri için ilgisini koparma(ihanet), sevgilisini unutma ayıplanacak durumlardır. Burada üçü sevenden kaynaklanan, bıkkınlık, değişiklik isteme duygusu ve hayâ; dördü ise sevgiliden kaynaklanan, sürekli kaçınma, nefret, cefa ve ihanettir. Sekizinci ise Allah’tan gelen ölüm, ayrılık ya da sürekli ayrılığın nedeni olan umutsuzluktur. Ölüm Aşk insanı inceltir, onu duygusallaştırır, acıma üste çıkar ve bu, ölüme neden olur. Özellikle ölüm, kavuşulması imkânsız aşklarda karşımıza çıkar. Ölüm, sevgiliye kavuşmak için bir yoldur. Günahın Çirkinliği Allah insana iki karşıt mizaç vermiştir, biri iyilik önerir sadece iyi ve güzele yöneltir; diğeri sadece şehevi duyguları ister ve insanı yıkıma sürükler. Bu iki duygu sürekli olarak birbiriyle çarpışır, eğer akıl nefsi yenerse, ona üstün gelirse insan ayakta kalır, Allah’ın nuruyla aydınlanır;


harfiye edebiyat-kültür

nefs akla egemen olursa, ileri görüşlülük, uzak görürlülük ölür, iyi ile kötü arasındaki fark ayırt edilemez. İnsan tehlikeli durumlara, derin uçurumlara, gayya kuyularına düşer, yok olur. İnsan diline, midesine ve cinsel organına dikkat etmelidir. Birbirlerinin yanında kadın ve erkekler davranışlarını değiştirir, ziynetlerini göstermeye çalışır, lüzumsuz söz ve hareketler yapar. Bu yüzden gözler harama bakmaktan korunmalıdır. Şeytana uyan çoğu nefis, zühd ve takva giysisini çıkarıp çapkın olmuş, dizginleri İblis’e bırakmıştır. Bu kısımda takvayı, emirlere uymayı, günahlardan sakınmayı uzun uzun nasihatlerle anlatır yazar. İffet Aşkta gözetilmesi gereken en önemli şey iffettir. Cinsel eğilimlerde kendini tutma, günahları bırakma ve fuhuştan sakınma, Allah’a asi olmama, O’nun emir ve yasaklarına uymadır iffet. İnsan nefsini frenlemeli, helal yoldan ayrılmamalı, bunun için aşkı bahane etmemelidir. İkinci Bölüm: ENDÜLÜS EDEBİYATI ve İBN HAZM Bu bölümde Endülüs Edebiyatı başlığı altında; Endülüs edebiyatının kuruluşu, şiiri, şiir tarzı ve şairleri hakkında bilgi verilmiştir. İbn Hazm ve Edebi Kişiliği başlığı altında da ailesi, doğumu, hayatı, edebi kişiliği, aşk anlayışı ve aşkları, eserleri, dönemin siyasal hareketleri ve dönemin bilimsel ve düşünsel hareketleri verilmiştir. Endülüs edebiyatındaki (9.yy. – 14.yy.) şairler şunlardır: İbn Abdi Rabbih, İbn Hanî el-Endülüsî, İbn Hamdis, İbn Zeydun, İbn Kuzman, İbn Hazm, İbn Hafâce el-Endülüsî, Ebû ishâk İbrahim İbn Sehl, Ebû Hayyân el-Ceylânî, Lisânüddin bin

21

el-Hatib Endülüs edebiyatında Klâsik şiir tarzı, muvaşşaha, zecel kullanılmıştır. Muvaşşaha ve zecel, Kastilya halk şiirindeki villancico denilen türü doğurmuş, yeni yıl ilahi ve türkülerinde de kullanılmıştır. İbn Hazm, 994 yılında Kurtuba sarayında doğmuştur. Ergenlik çağına kadar bu sarayda kalan Hazm, iyi bir eğitim görmüş, siyasi nedenlerden dolayı Kurtuba’yı terk edip Elmeriye’ye gitmiş, burada kaldığı dört yılın ardından Emeviler’e olan yakınlığı yüzünden hapse atılmış, birkaç ay sonra da sürgüne gönderilmiştir. Hasan el-Kasra’dan sonra Valensiya’ya gitmiş, burada IV. Abdurrahman’ın hizmetine girmiş, 1018’de siyasi mücadelelerin ardından yeniden hapse düşmüş, bir süre sonra hapisten çıkarılmıştır. Altı sene sonra Kurtuba’ya dönmüş, 10231024’te yedi haftalık süren bir vezirlik yapmış, tekrar hapse düşmüştür. 1027’de Şatibe’ye giden Hazm, Tavku’l Hamâme’sini burada yazmış, kendisini ilme vererek tamamen siyasetten uzaklaşmıştır. Hukuk ve ilâhiyatla uğraşan Hazm, Zâhirî ekolünün üstadı olmuş, mizacı ve bilginlere karşı koyma arzusu birçok düşman kazanmasına neden olmuş, kaleminin keskinliği onun, “Haccac’ın kılıcı, İbn Hazm’ın dili” sözü ile şöhret bulmasına neden olmuştur. Zahiriyye mezhebinin yayılması ve açıklanması için eserler kaleme almış; hukuk, hadis, metod, milletler, dinler, tarih, soybilimi, edebiyat alanlarında seksen bin yapraklı dört yüz cilt eser vermiştir. Düşmanlarının çok olması, eserlerinin gözlerinin önünde yakılmasına neden olmuş ama o, bundan yılmamış ve şunları söylemiştir: “Kağıtları yaksanız bile, onların içerikle-


22

harfiye edebiyat-kültür

rini yakamayacaksınız; çünkü onlar benim kalbimdedir. Ayaklarım nereye yönelse, onlar da benimle gelir; benimle biner, benimle iner, benimle kabre girer.” (s:257) Şiirlerini bir divanda toplamış, genellikle kaside şeklinde yazmıştır. Şiirlerinde, tezat, benzetme, istiare, ima vb. tüm sanatları ustalıkla kullanmıştır. Secili üslûbu dikkati çeken yönüdür. Doğaçlama şiir söyleyebilen Hazm, imge ve çarpıcı tasavvurlarla coşkun bir şiir anlayışına sahiptir. Şiirlerinde derin bilgisi göze çarpar ve özellikle Kuran ve hadisler onun şiirlerinin temel aldığı iki kaynak olarak karşımıza çıkarlar. Hazm, sevgide üç mertebeden bahsetmiş; bunu Tabiî sevgi (avamın sevgisi, bedenî sevgi), Rûhânî sevgi (sevilenin rızasını gözeten, sevilene benzemeyi esas alan sevgi), İlâhî sevgi (Allah’ın kullarına, kulların da Allah’a olan sevgisi) olarak tasnif etmiştir. İbn Hazm, 1064 yılında Ment Lisem köyünde, ailesinin kır evinde 16 Ağustos’ta vefat etmiştir Eserlerinden bazıları şunlardır: Kitabü’l-fasl fi’l-milel ve ve’l-avhâi ve’nnihâl (İslam hakkında mütâlaalar);

Kitabü’l-ahlâk ve’s-siyer fî müdâvâti’nnüfus (ahlâk); Risâle fî fadli’l-Endülüs (Endülüs edebiyatı); Kitabü’l-muhalla fi’l fıkh (Zâhiri meshebine göre fıkh bilgileri); Et-Takrîb fî hudûdi’l-kelâm(kelâm ve mantık)… Güvercin Gerdanlığı sadece aşka bakışı değil (mecazi-hakikî) dönemini sosyal, kültürel, siyasî ve edebî yönlerden yansıtması, kadın erkek ilişkileri hakkında bilgi vermesi, farklı dalları bir araya getirmesi, Endülüs’ün geçmişle dönemindeki hayatla kurduğu ilişkiyi yansıtması açısından da önemli bir eserdir. Türk edebiyatının ilk yazılı İslâmî ürünlerinin verildiği dönemde, Hazm’ın çok yönlü bu eseri, medeniyet kültürü oluşturmuş bir dönemin ispatı anlamına da gelmektedir. Bu dönemde, sadece Hazm’ın dört yüz eseri olması bile, bunu açıkça göstermektedir. Dönemin siyasî karışıklıklarına, yönetim kavgalarına rağmen, bilim ve edebiyatın kesintisiz devam ettiği 10. ve 11.yy. Endülüs’ünü her yönden tanımak ve aşka ve kadın’a bakışını; Hazm’ın heyecanlı, polemikçi, mantığı esas alan, sanata düşkün, eleştirel… yanlarını da öğrenebilmek için Güvercin Gerdanlığı mutlaka okunması gereken bir eserdir.


harfiye edebiyat-kültür

23

Aşk’ın Halleri Sadık Yalsızuçanlar

‘Ben’i arayan Beni bulur. Ben’i bulan, Ben’i tanır ve bilir. Ben’i bilen Ben’i sever. Ben, Ben’i sevene aşık olurum. Ben, aşık olduğumu öldürürüm. Benim öldürdüğümün diyetini ödemek yine Bana düşer. Ben’im öldürdüğümün diyeti ise, bizzat Ben’im.’ İbn Arabi “Aşk, içimizdeki yangını söndürmeksizin taşımaya çalışmaktır.” Rainer Maria Rilke

T

anımı hatırlayalım : ‘Aşk, en az üç saat en çok üç yıl süresi olan, insanın fizyolojik doğasını sarsacak denli ruhsal bir değişimi içeren, ben’den, ben’likten vazgeçildiği, öteki’nde yokolunduğu, öteki bilincinin hem en ünsiyetli hem de en vahşi biçimde üretildiği, üzerinde en çok konuşulan ama en az tanınan, belirtileri ve sonuçları en çok bilinmesine karşın doğası hala en çok gizemli olan bir haldir.’ Varlığın pek çok görünümünü yansıtan bir hal. İnsanın ve eşyanın bir hali. Aşk insanın hallerinden bir haldir ve aşkın halleri de, insanın hala kavramak için uğraştığı birer muammadır. el-Vedud’dan, er-Rahman’dan ve erRahim’den süzülen feyzin bir belirtisi. İnsanın sahiplik dürtüsünün bir yansıması. Ben’liğin kaptırıldığı bir tuzak. Ben’likten vazgeçmenin bir yordamı. Çoğalmanın bir yolu. Bir varolma biçimi, kendini gerçekleştirme şekli. Bir tutku savaşı. Bir duygular sağanağı. Bir hazlar deryası. Bir tutkular kuyusu. Bir engeller koşusu. Bir aşkınlaşma vasıtası. Bir küçülerek büyüme savaşı. Bir varetme cehdi. Bir yokolma çabası. Bir yok ederek varolma


24

harfiye edebiyat-kültür

kavgası. Bir varlığın yokluktan geçtiği iddiası. Bir mutlu ederek mutlu olma sinsiliği. Bir ene cengi. Bir varederek varolma muharebesi. Bir sarhoşluk. Bir karışarak durulaşma. Bir nefis tezkiyesi yöntemi. Bir manevi güçlenme ve yücelme merdiveni. Bir alçalma ve barbarlaşma Bir yitirerek bulma oyunu. Bir varlık yokluk muhasebesi imkanı. Bir diğergamlık acısı. Bir ruh sızısı. Bir kabararak dinginleşme gayreti. Bir gayr edinme ve gayrı tanıma ve gayrı üretme yolu. Bir sonsuzluk iştiyakı…Bir bir… Bu birler aslında çokluğun kaynağı olan birliğin yansımasından başka bir şey değildir. Ve varlığa ilişkin soru soran herkesin rahatlıkla sorabileceği ve kendi ruhsal tecrübelerinin ışığında kimi zaman aydın kimi zaman loş kimi zamansa alacakaranlık cevaplarını bulabileceği bir hali işaret eder. Allah sever ve her türden sevginin kaynağıdır. Allah güzeldir ve tüm güzelliklerin menşeidir. Aşk, sevgi, cinsel tutku, ilgi, eğilim, arzu, haz, zevk, keyf, iştiyak, birleşme, bütünleşme, çoğalma, ayrılma, savrulma, teklik, tenhalık, yalnızlık, beraberlik hemen tüm hallerin kaynağı Allah’ın bu isim ve sıfatlarıdır. Aşk da insanın Allah’ın bağışladığı bir varlığıdır. Bir varlıktır çünkü, aşkla insan, varolandan zihnini sıyırma ve varlık’a yönelme imkanları bulabilir. Aşk, insanın yaşadığı olağan alemden olağanüstü aleme geçişi sağlar. Bu sağlama, aynı zamanda, insanın kendiliğini ve kendiliğinin kaynağını farketme yönünde yapılan bir sağlamadır. Bunu insan ister veya istemez. Bir kuyuya düşer bir dağa çıkar

gibi ansızın, farkında olmaksızın, başına bir yıldırım düşmüşcesine veya bir rüyada sanki gerçeğin görünümleri bağışlanmışcasına yaşar. Aşkın, cinsle, cinsiyetle, makam mevkiiyle, kültürle, toplumla, işle aşla o kadar ilgisi yoktur kanımca. Bu aşkın hem bir yokoluş hem de altında en iddialı varoluşu taşıyan bir yokediş oluşundandır ki bunun da cinsiyetle milliyetle vs. bir ilgisi olmaz. Olmaz çünkü aşk, olunmazı olduran veya oldurma telaşında olan bir şeydir. Aşkta ben’likten vazgeçme gibi, insanın yapabileceği en fedakar eylem gizlidir. Aşık olunca insanlar ben’liklerini çalarlar birbirinin. Kadın erkeğin erkek kadının varlığını alır. Böylece karşılıklı veririrler. Verme tüm anlamlarıyladır ve aslında ben’likten geçme diye adlandırılabilir. İnsan aşk dışında hangi hallerde benliğini verebilir öteki’ne. Burada öteki’nin benliğini istediğine göre, bu gerçekte fedakarlık sayılır mı? ‘Al aşkını ver beni’ diyen, daha önce, ‘ver aşkını al beni’ demiştir. Yani aşık, aşkını verirken karşısındakinin benliğini almış, benliğini vererek de aşkını çalmıştır. Aşk çalınan bir şey değildir ama benlik de öyle kolay verilebilen bir şey değildir. Kadınla erkeğin-eşcinsel aşkın patolojik olduğunu düşünüyorum-birbirini çekmesi ve birleşmesi her zaman aşk değildir lakin aşkın düzeylerindendir. Aşk da sanat gibi insanla Allah arasında bir sırdır. Sırların sırrına doğru insanı hareketlendiren bir ateştir. Ateş olunca düştüğünü yakar aşk. Yakınca öteki’ne yöneltir ve yöneltince sonunda mutlaka birleşme arzusuyla


harfiye edebiyat-kültür

25

veya birleşmeden birleşAşk gelicek cümle kusurAşk beladır. Çarptıme umudunu yok edelar biter miydi o dize? ğı insanı paramparça Aşksız insanın tembellirek dolayısıyla birleşme eder. Sınavdır, param- ği içinde, divan’dan o dihazzını tersine çevirerek parça olan varlık ken- zeye bakmadan diyebiliayırır ve o dolayımdan dini yeniden kurmakla rim ki, aşk kusursuzluk geçen insan, varlığının anlamını kavrama yo- karşı karşıyadır. Ağır- arayışının adıdır.İnsan lunda bir sıçrama yaşar. lıktır, dünyanın ağırlık- kendisi için sever ama larından daha ağırdır öteki için özverir. Bu sıçramalar aşk gibi veya dünyanın en büinsana uğrayan başka yük ağırlığıdır, ağırlık- Bu çelişik hali en iyi belalarla da gerçekleşelara karşı hafifleyebil- açıklayan en kullanışlı bilir. iddia sanırım, aşkın gemenin bir yoludur. Bu yüzden bela-yı aşk lince ben’liğin gidişidir. der şair ve aşkı bir bela Benliğini ödünç vermez yani hem bir sınav hem bir ağırlık hem aşık. Benliğinden sıyrılır. Bu sıyrılmanın de bir ‘evet’ olarak görür. ne olduğunu bilmiyorum. Benlik zaten Aşk beladır. Çarptığı insanı paramparça kendilik değil mi? İnsanın kendisi deyineder. Sınavdır, paramparça olan varlık ce benliğini kastetmiyor muyuz? kendini yeniden kurmakla karşı karşıya- O halde nefis de neyinnesi oluyor? Nefs’e dır. Ağırlıktır, dünyanın ağırlıklarından kalp de denildiğini hatırlıyoruz. Bu unutdaha ağırdır veya dünyanın en büyük tuğumuz hali bize aşk hatırlatabilir mi? ağırlığıdır, ağırlıklara karşı hafifleyebil- Kadın erkekteki erkek kadındaki varlığını menin bir yoludur. geri istiyor diyenlere ne diyeceğiz? Kadın Evet’tir, insan acı çekmeksizin ben’liğin erkekteki çocuğunu almak için ona yakbuyurucu boyunduruğundan başka türlü laşıyor diyene. Bütün bunlara birşeyler denebilir. Ama ister kendi ister nefis ister nasıl kurtulabilir veya uzaklaşabilir? benlik ister kalp/gönül ister vicdan ister Evet, insanın özünden gelen ve insanı ruh ister başka bir ad ne denirse densin, özüne yeniden çağıran, O’na yönelten, insan aşk merdivenine tırmanmaya başyolunu doğrultan bir bağıştır. layınca veya aşk kanadıyla ansızın yükAşk, hem bağışlama hem de bağışlanma- selince/uçunca bir şeyden vazgeçiyor. nın yeridir. Bunu dileyerek yapmıyor çünkü isteyeAşk bir yerdir ve yerleşenlere yersiz/ rek aşık olmuyor. yurtsuzluğu öğretir. Aşk gibi bir sıçramayı bir hamleyi bir boşYerin göğün Sahibi ortadayken, insan na- luğa fırlamayı bir yücelmeyi iradesiyle sıl bir yerden veya yersizlikten sözedebi- yapmıyor. Aşk düşüyor insana aşk uğrulir? yor ve onu türlü hallere uğratıyor. Böyle olunca insan en tuhaf yanlarıyla beliriveİşte aşk, bunu öğretendir. Aşk bir öğretmendir. Güzellik’le Aşk’ın öğ- riyor. Aşk insanı eklerinden soyuyor ansızın, onu yalınlaştırıyor. Yalınlaşan inretmeni gibi Cünun’dur yani çılgınlıktır. sanın hem asli doğasının işaretleri, hem İnsan çılgın bir varlığa sahiptir ve gerde en ‘çirkin’ yanları görünüyor. Adem’in çekte hiçbirşeye sahip olamadığını biansızın çıplaklığını hissedişi gibi bir şey. lebilmesi için çılgınlaşması gerekendir, Aşk insanı indirmiyor ama indirilmiş olçılgınlaşarak çılgınlığın yıkımlarından duğuna bir ayna tutarak çocukluğun çıpkurtulabilendir. laklığıyla karşılaştırıyor. Aşk bize yetinmeyi öğretir. Sonra aşk uğradığı yeri yer olmaktan


26

harfiye edebiyat-kültür

çıkarıyor ve yuvasını yıkan yavaş yavaş yeniden kuran bir belirleyen olarak acıtıyor. Bu acıtma, insanın yaşadığı acıların tümünden fazla. İnsan kendi doğasının sınırlarını ancak aşkla farkediyor. Aşk, ölümden de güçlü bir şeydir bu bakımdan. Ölüme karşı insanın dayanması, aşk acısıyla mümkün olabiliyor. İnsan ölümün de kalımın da aslında aşkla olduğunu aşktan geldiğini ve aşkın bizatihi kendisi olduğunu ölmeden ancak aşkla anlayabiliyor. Aşkla vazgeçiyor, aşkla kendisini görüyor, aşkla öteki’nin meşruiyetini tanıyor, aşkla öteki’yle ilişkisini nasıl yoluna koyabileceği sorunuyla yüzleşiyor, aşkla korku ve umudun mahiyetini anlıyor, aşkla hayran oluyor ve hayret düzeyine geçiyor, aşkla varlık’ın sesi olduğunu hissediyor, aşkla bu sese kulak vermesi gerektiğini görüyor ve aşkla bu sesin sırlarını öğreniyor, aşkla varolanla münasebetini tayin etmeye başlıyor. Aşkla insan kandan ve zulümden kaçıyor. Ama bu onu arı duru bir hale getirmekle yetiniyor. Yalınlaşan insanın bu halini koruması, ekler edinmemesi çoğu zaman imkansız olduğundan her an, doğasındaki olumsuz kutba yeniden dönmesi hatta bunu aşk aracılığıyla gerçekleştirmesi, kaniçici ve zalim bir varlık olarak, yaşamının en büyük barbarlıklarını ortaya getirmesi mümkün ve muhtemel olabiliyor. İşte tam da burada, öteki’nin düşmana dönüşerek, bir geçiş ve aşkınlaşma süreci ve aracı olmaktan çıkıp, bir hedef ve işkence nesnesi haline gelmesi durumunda, insan dişlerini ve tırnaklarını çıkararak saldırabiliyor. Burada aşkın, insanın tüm hallerini en görkemli biçimde dışavuran bir ışık olduğunu söyleyebiliyorum. İnsanda öteki bilinci aşk aracılığıyla bir sarsıntıyla birlikte oluşur. Burada gayr’ın, Gayyur sıfatından gelen sarahatini bulmak da mümkündür, gayr’ı bir put olarak üretip Allah’ın gayretine dokunmak suretiyle tıpkı pervane gibi

kendisini ateşlerde yakmak da. Ateşlerde yanmayana pervane denilmez. Onun doğası gerektirir bunu ama aşık, ateşe koşarken suya gittiğini sanacak kadar sersemdir de. Bu sersemliği hem sarhoşluk hem de aptallığı içerir biçimde kullanıyorum. Böylece, aşkın insanı hem sarhoş edici hem de aptallaştırıcı etkisinden söz etmiş oluyorum. Sarhoş eder çünkü insan, benliğinden vazgeçmiş ve bir bulut gibi kendini kaybetmiştir. Aptallaştırır çünkü benliğinden vazgeçerken insan aynı zamanda aklını da iptal eder. Akılsızlık değildir bu. Akıldan kalbin alanına geçmek, kalbi aklı keşfetmektir. Çünkü kalbin, aklın anlayamadığı nice akılları vardır. Bunu ancak aşkla anlarız. Aşkla ve ölümle. Ölümle anlaşılan şey anlaşılmamıştır ama ölüm gibi güçlü acıları tadan insan da bir bakıma ölmüştür. Ölmeden önce insan sürekli ölüp ölür dirilir. Gerçek ölüm, hayatın gerçeğinin açılması, perdenin aralanmasıdır. Gerçek dirim de ölümün bu mecazi gücünü yitirmesiyle beliren haldir. İnsan, ölüm gibi güçlü


harfiye edebiyat-kültür

bir acıyı, yani ayrılığı aşkla tanır. Ayrılık, her türüyle, aşktan daha güçlü bir ıstırap olarak, bize, yalnızlığı tanıtır. Yalnızlığı tanımaya başladıkça yalnız olmadığımızı anlamaya da başlarız. Allah nasıl elif’le hatta nokta’yla simgeleniyorsa, insan da elif’in gizine erdikçe yani yalnızlığı tanıdıkça, benliğin de tıpkı elif gibi bir bütün olabilmenin mecazi gücü olduğunu da derketmenin eşiğine gelmiştir. Yani tüm harfleri mündemiş elif haline gelmek, giderek noktaya dönüşmek. Azalarak büyümek. Yokolarak varolmak. Hiçleşerek hep haline gelmek. Bütün bunlar, acıyı kendimiz yaşadığımızda, öteki’ne acı vermediğimizde gerçekleşir zannındayım. Yoksa ahlaki bir gerilime neden olacak biçimde, aşkı, aşığı olduğumuz için bir musibet ortamına dönüştürdüğümüzde, yani yüreğimize ekilen o merhamet tohumunu benliğin alt düzeylerinden gelen pis suyla sulayarak çürütmeye başladığımızda, aşk yaşantısını, aşkın doğasına ihanet eder biçimde gerçekleştirdiğimizde yokolarak varolmaktan ziyade sadece yoketmek ve yokolmakla karşı karşıya geliriz. Böylece benliğini veren aşkını almış ardından benliğini de alarak aşkını geri veremediğinden başladığı noktaya geri dönmüştür. İnsan geri döndüğünde kalmayacağına göre, aslında başlangıçtaki yerden gerilere itilmiş ve sonuçta aşkın aşkınlaştırıcı işlevinden uzak kalmıştır. İnsanın geri dönüşüyle birlikte, nereden başlayacağını bilemediği, loş, belirsiz hatta varlık bakımından netameli bir yere yani yersizliğe uğraması halinde yine elinden ya aşk veya aşk gibi güçlü bir acının tutabileceğini de söyleyebiliriz. Aşktan güçlü olan ayrılıktır, ölümdür ve ölüm de bir kavuşma olduğundan aslında insan hiçbir zaman ayrılmamaktadır. Ayrılığı bu bakımdan, kendi asli doğasının merkezinden ayrılması olarak düşünebiliriz.

27

İnsanın merkezi kalptir. Bu yani selim kalp aynı zamanda insandaki ilahi merkezdir. İnsan aşkla buraya doğru hareketlenmektedir. Merkeze doğru ilerleyen ve bunu ancak acı çekerek yapabilen insan, acıyı bal eyleyen bir hidayet yağmuruyla yıkanma şansına erdiğinde sessizliğe gömülmeye başlar. Sessizlik ve durgunluk, asli dilimizde sekinet denilen manevi halin ilk basamaklarıdır. İnsan bir yandan fırtınaya tutulan ve dalgaları gittikçe büyüyen, kabaran bir denizdir bu yolculukta bir yandan da kabardıkça içi durulan, ağırlaşan, sakinleşen ve sessizleşen bir göldür. İnsanın merkeze doğru hareketlenmesiyle acıları da büyüyecek ve acının acı olmaktan çıktığı o sabit noktaya yaklaşacaktır. Bu süreci yaşama yönünde kendi çabasıyla Allah’ın inayeti buluşan şanslı kulun, öteki’ne acı verme ihtimalleri de birer birer azalır ve nihayet yok olur. Aşkın kanlı ve kirli bir savaşa dönüştüğü yaşantılarda, iki birey, nefsin aşağılık düzeylerinde takılıp kalmıştır. Acılar, demirin ateşte eriyişi gibi benliği yumuşatır ve insanı yok ederek yeniden yapar. Acılardan egosuna kaçan kişiyi ise, oradan en kalleş silahları kuşanmış olarak yeniden sipere dönmüş görürüz. Artık bir savaş oyununa dönüşmüştür aşk ve aşk adını hak etmeyen, adına ne denirse densin sonuçta bir ahlaksızlığa inkılab etmiştir. İşte aşkların taşıyıcılarını çürüten örneği tam da budur. Burada, ‘aşkını verip benliğini isteyen’in durumu ise, bu çürüme tehdidiyle yüzyüze gelen vicdanın tepkisidir kanımca. Bu duyarlığı taşıyan bir şarkıcıyı da düşüncelerime alet ederek diyebilirim ki, geri isteyecek benliğimizi gerilerde bırakabilecek bir ahlaki aşk yaşantısı için kalbimizi ve zamanımızı koruma cehdimizi yitirmemeliyiz. O zaman aşk gelir ve cümle çirkinlikler biter.


28

harfiye edebiyat-kültür

Ateş imiş aşk içre ne varsa Nergihan Yeşilyurt

“Gül âteş gülbün âteş gülşen âteş cûy-bâr âteş Semender-tıynetân-ı aşka besdir lâlezâr âteş”

B

elli ki yolculuk sükûtun kapısında başlıyordu. Ne zaman ‘Hüsn ü Aşk’ı anlatmak için otursam Aşk meclisine, kalemin ucu ters yerinden açılmış, yazamadıklarımı ağzıma dayıyor, kâğıtta gölgeler bırakıyordum. Belli ki temizlenmiş Beni Muhabbet kabilesinden olamamıştım hiç. Hiç cam kırıklarından kumları olan matem vadisinde ayaklarımı sürümemiştim. Perde açılsın, Şeyh Galib girsin. Mevlanâ’nın eteğini öpmüş dudaklarından sınav kâğıdımda sözüne nazire yazmamla ilgili meydan okuyan cümleler dökülüyordu. Galib ki 26 yaşında Nâbî gibi bir şairin, şairliğine kafa tutmuş, benim imtihanım onunla aynı yaşta boş kâğıt vermekle sonlansa, ehl-i dil olamadığımı tevazuyla kabullensem garip kaçmayacaktı. Ama yapamadım. Tanımlamalarına uygun bir surettim; aslımı göstermeyen. Galib’e göre şair, dert ve üzüntü içinde bulunmalı, hatta kahramanı Aşk gibi belâlara uğramaya razı gelmeliydi. Ki sonraları üstatlar Aşk için o Galib’tir, bu serüven de onun seyr ü sülük yolculuğudur, derler. Ne ki derdi tasası gözünde büyüyen bir kelime cânbâzı olmak mıydı payıma düşen? Lafzın hayâl şişesinde kanat çırptığını hisseden bir gönül çocuğu Galib.


harfiye edebiyat-kültür

Her şeyden önce söz Allah’ın armağanıydı ve Galib bu hediyeye en lâyıktır. Onun deyimiyle “Şiir bir mucize, dil kılıç, kâğıt ise peygamberdir; güzellik ülkesi bu araçlarla fethedilir.” Öyleyse perde açılsın. Galib sahnenin ortasında bir pervane, şem’ insin, rahle kırılsın. Bunca kalemin kuşattığı kale, zaten çoktan kazanılmış olsun. Hikâyedir evvelâ… Âh o Beni Muhabbet dedikleri ateş içinde kalmış, sarı yüzlü insanlar topluluğu. Her biri bir güzele vurgun, Temmuz güneşini kuşanan kara bahtlı halk. Sohbet meclislerinde feryâd ü figân edip, cihan yakan alevden içkiler yudumlayan, kılıç ağızlı o halk… Rızıkları apansız gelen belâ… Kıvılcım taneleri ekip paramparça kalpler biçerler. Derler ki kim belâya düşmeyi dilerse, elbet o ocağa mensuptur. Mecnûn bile o kabiledendir. Bir gizli yanış uğruna can satarlar mahrumiyet pazarında. Âh o Beni Muhabbet dedikleri dert kıblesi. Bir gece olur ki gökte ay ile güneş aynı anda doğar. Ümit sabahı öyle parlaktır ki kabile hemen belâlara düçar olmuş bu iki nazenini anlar. Parlak olana cemâlin derûni sıfatlarından müteşekkil Hüsn derler. Onun nûru sebebine belâlara mübtelâ olacak İsa çehreli oğlana Aşk adını verirler. Hüsn… Beni Muhabbet’in yasemini. Edep Mektebi’nde Molla Cünûn’un harfi. Bilâsebep sıra arkadaşı Aşk’ın cemâline vurulur. Aşkın hükmünü hıfzeder, Aşk’ın vurgununun öncesidir o. Hüsn, Aşk’a âşık olunca; Maşûk, âşığına dönünce, gizli gizli feryâda batınca, nazının çokluğundan yalnız geceleri Aşk’ı izleyince, imâya yeltenip birikince derdi, dadısı İsmet koşar imdadına. Bir kızın bu şekilde ağlamasının nâhoş karşılanacağını söyler, yüreği çırpınan ol Hüsn-i Mutlak’a. Elbet, hiçbir aşk muhatabından beri değildir. Aşk da Hüsn’e divâne; ancak suskun, ancak görülmemiş fırtınalarla içine bükülmüş bir demir. Derdine değen her şeye

29

kızgın, azarlar lâlâsı Gayret’i de. Neyse ki Gayret’in aklını dinler bulur kendini. Birbirlerinin goncası, bülbülü o iki gümüş ay… Edeb Mektebi’nin efendisi Molla Cünûn’dan icazeti de alınca Aşk anlar, güzel için savaşmak gerektir. İki sevgiliyi ma’nâ mesiresinde buluşturan Sühan, bilir gibidir ayrılığın başlangıcını… Kabileden Hüsn’ü isteyince görür Aşk, Hayret değildir yalnız gam yükünün sorumlusu. Kalb Şehrine “kimya”yı almak için yola çıkar çıkmaz düştüğü kuyudan bilemez ateşler içinden geçeceğini. Yolun zorluğunu… Yoldur: Kamışı ney eyler. Yolun getirdiği melânetler bitmez: Devler, bedeni nakışlarla bezenmiş bin başlı ejderhalar, cadılar, gulyabaniler, Çin padişahının kızı Hüşrübâ… Çöller, Gam harabeleri, ateş denizi, Matem sarayı, Zâtu’s-suver Kalesi… Yolun kurtarıcıları da bitmez elbet: Sühân kâh papağan, kâh sülün, kâh bülbül kılığında gelir. “Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız.” ve “Ol!” emri ile imdada yetişir. Hüsn, mücevher bir kılıçla Aşkâr adında bir at gönderir. Elbet, tüm bu yardımlar Aşk’ın kuyulara düşmesine; devlerin, cadıların eline tutsak olmasına, Hüşrüba’nın mim dudaklarındaki imâya aldanmasına engel olamaz. Yanılır Aşk. Tıpkı dünya üzerinde yürüyen her canlı gibi, yanılır ve yeniden başlar Sühân’ın yardımı ile… Kuyuyla başlasın bir yol ki, ne girdap kuyusudur o. Kapkara bir çölde yollarını yitirsinler, ansızın gelen en uzun kış gecesi değil mi o çölde her an cinler cirit atıyordur. Yeisle korku birbirinin üstüne yığılır: Bazen karın nuru, bazen dipsiz karanlık. Nûrla zulmet bir kalıba nasıl girerse öyle. Camdan yapılmış sanki gök parçaları, bu en uzun gecenin kalbine misk yağdırır. Aşk, altında Hüsn’ün Sühân ile yolladığı Aşkâr’ı, devleri, gulyabanileri, ejderhaları


30

harfiye edebiyat-kültür

kılıçtan geçirip -hem büyüsünü hem serabını- aşar Gam Çölü’nü. Matem Sarayı’nı ardında bırakır. Âh yolun cilvesi, önünde sonsuza uzar bir ateşten kıyı. Üzerinde mumdan gemileriyle devlerin yurdu bu ateş deryası, öyle derindir ki cehennemin gayya çukurları gibi görünür o ümitsiz âşığa. O mumdan gemiler sanki tabuttu, içine girenlerin nereye gömüldükleri belli olmazdı. Çare yoktu, amma sabretti Aşk. Aşkar dile gelip yüreklendirene dek sürdü bu ümitsizlik; birlikte bu ateş deryasını geçtiler. Derken Sühân yanlarına uçup bir papağan suretinde, peri yüzlü, adam öldüren Hüşrüba hakkında uyardı onları. Ama ne fayda! En sevgili öğütler bile kalbin tecrübe edeceğine engel olamıyordu bazen. Mim dudaklı o zalim Hüşrüba, Aşk’ı Zatu’s-Suver’e kapattı. Yandı, yanıldı, yakıldı Aşk. Yaktı nihâyet. Sureti yakıp kurtulunca kalenin duvarlarından, cevher dolu sandığı bile görmedi gözü, içinde Hüsn’ün resmi yok diye. Ondan gayrısına bigâneydi artık. Sühân son geldi ve Aşk’ı Kalb Şehri’ne götürdü. Meğer o şehrin sultanı da kimyanın sahibi de Aşk’ın efendisi Hüsn… Perde sıyrıldı. Hayret elinden tutup Aşk’ı sultanının vuslat haremine götürdü. Bir hayretle başladı belâlar mübtelâ yolculuk, hayretle sona kavuştu. Hüsn İmiş Aşk İçre Ne Varsa… “Sen yârini bî-haber mi sandın Yoksa seni terk eder mi sandın” “Kaza ve kader, her an tılsımı bozup isimleri başka bir şekle”sokar. Öyle ki Maşuk Hüsn olur. Aşk, Hüsn olur. Karanlığın içine beyaz rengin hâkim olduğu kışı sokar; ümidi ümitsizlikle, kesreti vahdetle karar. Aşk, kendinin Hüsn’den ibaret olduğu, tüm o melânetler içinde ümitsizliğini çoğaltırken aslında kesrette aradığını, tek ve mutlak Sevgili’ye vardığında yine kapıyı kapatan Hayret’in vesilesiyle anlar. Hüsn’ün vurgunu, Hayret’in yasağı, Aşk’ın

belâları kabul etmesi ile sözü düğümleyen Şeyh Galib aslında, Aşk’ın Hayret vesilesiyle Kalb Şehrinin sultanı Hüsn’ün sarayının kapısına getirileceğini daha ilk kelimeden söyler. Elif ve He. Âlemleri yakan ateş aşkına, Hû’ya giden yolun taşı da yükü de âh değil midir? Ateş İmiş Aşk İçre Ne Varsa… Kalb ülkesinin padişahı Hüsn’ün dudağında harab eden bir alev, nazını aşikâr eder. İsa bedenli Aşk’ın yanağında kara sevdâya mülhem bir nûranî bir ateş izi onu belli eder. Ne söylese kellimin dilinde ateştir artık: Âlemde ne var ise, bu iki goncanın ateşinden yanacaktır. Ne varsa yazıcıya dair, bir şu’le nehrinden içtiği âh suyundandır. * Sözün siyah kıvılcımı, ciğer ateşinin külü, ne içirdilerse –o şişede yaranın alevden şarabı, tıpasında yaramın pamuğu- ateşî sarhoşum! Cehennem ne ki, kucaklanacak çocuk… Sarılır şu’lesine, soğumasın diye gönlümdeki tutuşan söz, şaşkınlıktan bilemem: “Sen neredesin, ben kimim?” Nereden çıktım, hangi yoldan geldim? Beni Muhabbet’e bile kabul edilmemişken nüfusum, ben bu mahrumiyet dumanı tüten çadıra nasıl doğdum? Ne kış, ne büyü, ne ateş var. Ayrılık desen bir yokluk sesi. Ne ben varım… Nereden nereye varıp düğümüme üfleyen Galib’ten, rahlemin kırık yerlerini tamir eden Galib’ten, dili tutulmuş bir dudu kuşu gibi şerh eylediğim bu hikâye için merhamet beklerim. Ve Asl’ından ve Hüsn’ünden ve Aşk’ından… Hakikattir ahiri…


harfiye edebiyat-kültür

31

Kelimeler Sen Mustafa Uysal

Seni çok bekledim. Aslında bir bekleyiş bile sayılmaz ama çok beklemiş kadardan daha fazla acı hissettim.

H

er yerde kelimeler görüyorum. Eşyayı kelimeler olmadan hissedemiyorum. Uzayıp giden taş kaldırımda gece yürüyüşü kadar uzun bir zaman -belki kısadırbekledim köşede seni. Çok seviyorum, demedim değil mi sana? Hâlâ demiyorum. Sadece seviyorum. Çok sevdiğimi söylemek için erken, diye düşünüp rahatlama sakın. Çok sevdiğimizi asla anlayamayız sevmeyi bırakana kadar birimiz. Baş harfi büyük bir adam geçiyor karşı kaldırımdan... Kafasında bir sürü küçük harfli eşya olmalı bu saatte. Sadece eşya olsa... O parlayan ışıklarını nasıl anlatacağım arabaların? Her yerde kelimeler görüyorum. Yalnızlık kelimesi yüzünden hep bunlar. O bile bırakmamışken... Seni çok bekledim. Aslında bir bekleyiş bile sayılmaz ama çok beklemiş kadardan daha fazla acı hissettim. Beklemek öfkeyi büyütür oysa acıyı değil. Elma ile armutu toplamamamız gerektiğini öğretirdi köyümüzün öğretmeni. Bilmezdi tarlamızda her ikisinin de olduğunu hatta daha fazla-


32

harfiye edebiyat-kültür

sının. Toplamazsan çürürler. Ayrı ayrı da toplanabilir ama ne gerek var gitmişken... Sen bile diyemedim geçen gün. S harfinden nefret ettiğimi hatırladım. Hangi sebeple nefret ettiğimi hatırlayamadım. Madem nefretimin sebebini unuttum o zaman kullanayım, dedim. İnanır mısın ilk “Sen” diye başlayan cümleler kurmak istiyordum ya, olmadı. İlk cümlem sarı ile başladı. Tuhaf bir hüznün kapısını aralıyor bende sarı. Sarı deyince emin ol denizleri düşünüyorum bir de. Buğday... Seni yazmayı denedim beklerken. Hep kelimeler... Kelimelerden öte bir şey bile olamadın, nasıl yar, nasıl yaz? Nasıl olacak bu kaldırım kelimesinin içindeki kalbin tamiri? Sen...

Adın yok. Sadece Sen seviyorum. Benim de adım yok biliyorum. Seni adsız seveceğim artık nasıl olsa ikinciler değişir bir masanın başında. Evet! Alkış. Bu kadar sen yazan bir adamın gece bir kaldırımda her çizgiye bir kalp bırakma ihtimali nedir? Katrilyonda bir. Katrilyon bir kelime sonsuzluğun yanında. Sonsuzluk kelime değil gibi geliyor bana. Şimdi işaret parmağımı uzatıyorum sonsuz... Elimde bir serçe var. Seni bekliyorum. Daha fazla tutamam elimde. Yuva kelimesini o da duymuş olmalı. Böceğe dönüşmeyeceğim hayır, bir kelimeye dönüşeceğim.


harfiye edebiyat-kültür

ölüm anonsları ve sükut Sefer Göltekin

birazdan çöker üstümüze akşam alacası ölüm anonsları bir rüzgar gibi geçer içimizden irkilerek uyanınca dili kesik bir rüyadan akarız umudun sabır sularına her akşam her akşam küçülen dünyadan açılan sözler elle tutulur izler bırakır yüzümüze gözümüze imsak kesilir söz sürünerek çekilir dilimizden ve sükut öle öle çğalışımızın kutsal kutlayıcısıdır

33


Güvercin Gerdanlığı’ndan ... Ölümden daha güçlü olan şey bize ölümü göze aldıran şeydir. Candan kıymetli olan canın kendisi için feda ettiği şeydir. Eğer canını feda ettiysen bunu istediğinden dolayı değil fakat gerektiği için yaptın. Başka türlü yapabilseydin feda etmezdin. Hayır, Hayır! Ben başka türlü yapabilecekken canımı feda ettim. Ben karıncaların yol alışını çok net görüyorum. Oysa hasımlarım koskaca fil yuvalarını görmüyorlar. Serabı görünce matarandaki suyu boşaltma. Serap yalancı sen seraptan yalancısın. Ölüm ve zaman sevgilileri ayırma hilelerini sanki ondan öğrenmiş…(Kullandığı kişileştirme çok hoş) Bahçedeki güller gülerken bulutlar ağlıyor. Göz yaşarı kirpiklerin susuzluğunu giderir. Niceleri dileklerine kavuşmak için çaba sarfederler ama gerçekte aradıkları kendi yıkımlarıdır. Güneşin süslenmeye ihtiyacı yoktur, gül daha pembe görüneyim diye boyanmaz. Her aslanın gönlünde bir ceylan yatar. ...

www.harfiye.net


Harfiye agustos13