Page 1

MAYIS 2010 / 32.SAYI


KAPAK İÇİ YAZISI

Mayıs sadece baharı, güzel çiçekleri ve toprağın kokusunu getirmiyor. Sadece yazın habercisi değil Mayıs. Rehaveti, ‘kalk gidelim’ ciliği, kalabalıktaki huzursuzluğu da getiriyor. Kime sorsam rejimde bu çilek mevsimi. İnsanların tek derdi bir ay sonra açılacak deniz mevsiminde mayolara nasıl gireceğiz olmuş. Kırlangıçlar bile şakırken gülüyor insanların haline. Hiç dikkat ettiniz mi? Kısa Gölge’lerin zamanı geliyor. Haziran’da Gölge e-Dergi’nin Gurbet Öyküleri Özel Sayısı’nı yayınlayacağız. Henüz çizgi roman sayısı için yeterli talebi görmediğimiz için de şu an için bir duyuru yapmayı düşünmüyoruz. Tatil gelsin, uzun tatiller yapalım yine. Deniz kenarında, ağaç gölgesinde kitaplar okuyalım. Ömür çok kısa. Her bahar yeni sevdalara yelken açmak yerine sevdamıza sahip çıkalım. Güzel bir Mayıs sayısı oldu sanırım bu Gölge için… İyi okumalar. A. Hamdi YÜKSEL Editör

Gölge e-Dergi ye ulaşmak için Http://GolgeDergi.Blogspot.com Editörü : Ahmet Hamdi Yüksel hayalsaati@gmail.com Yayın Kurulu: Oğuz Özteker, Utku Tönel, Hasan Nadir Derin, Rıdvan Şoray, Mustafa Emre Özgen Kapak: Ceyhun Şen http://www.ceyhunsen.deviantart.com Gölge e-Dergi internetten yayın yapan özgür ve özgün içerikli tam bağımsız bir dergidir. Tüm yazılardan yazarları, çizimlerden çizerleri sorumludur. http://twitter.com/GolgeDergi http://issuu.com/golgedergi http://golgedergi.deviantart.com

2


İÇİNDEKİLER Kapak

Ceyhun ŞEN

2 / Kapak İçi Yazısı

A. Hamdi YÜKSEL

4 / Yaşam Kaynağı

Rafet Tolga CANKURT

6 / Uykusu Kaçan Ayı

Atilla BİLGEN

12 / Korkutan Sergi

Fatih DANACI

18 / Kampüs

Mehmet Berk YALTIRIK

25 / Yürüyen Ölüler

Masis ÜŞENMEZ

30 / Lanet (5. Bölüm)

Meryem ÇİMEN

38 / Düşen Uçak Memuresi

Sadık YEMNİ

45 / Paris’te Son Konser

Barış SAYDAM

48 / Ankara Film Festivali’nde 11 Gün Hasan Nadir DERİN Arka Kapak

Gültekin KARAOĞLAN


YAŞAM KAYNAĞI

“Pencereden dışarıya dikmiş gözlerini. Silik yansımasının ardından dev gökdelenler dolduruyor ufku. Mavi gözlerini metrelerce aşağıdaki yollara dikiyor. Eski model tekerlekli bir kaç araba hâlâ yolları süslüyor, onların üzerinde de salınmakta olan daha kalabalık bir grup tekerleksiz araç var. Kalın camların ardında gezegen oldukça sessiz duruyor. Her şey eskisi gibi ama aslında çok farklı. Kimse anlam veremiyor bu farklılığa. Neden hiç bir şey eskisi gibi olmuyor aynı görünse de bilen yok... Arkasında sabırla sessizliğini koruyan kadına hitap ederek konuşmaya başlıyor: - Buradan nefret ediyorum. Her şeyi eskisi gibi yaptılar ama hiç bir şeyin ruhu yok. Bir ruhu tekrar eskisi gibi yapabilirler mi doktor? Geçmişte yaşadıklarımı silip beni burada doğduğuma dair anılarla, duygularla, sevgiyle yükleyebilirler mi? Geri dönmek için yaşamımı verebilirdim. Beni orada bıraksalardı da mutluluğumla ölseydim. Buraya getirdiler de ne oldu, doktor? Ruhumun ölmesini engelleyebildiler mi, bedenimin sağ kalmasıyla? - Bunları düşünmemelisin. Geriye dönsen bile kimsenin hayatta kalmadığını biliyorsun. Artık orada terk edilmiş binalardan ve ceset yığınlarından başka hiç bir şey yok, biliyorsun. Buraya alışmalısın. Kadının duygudan uzak, fazla dalgalanmayan garip sesini duyunca bu kadının da siber insanlardan biri olduğu aklına geliyor. Bu yapay gezegende sosyal olmaları için yaratılmış yapay canlılardan yalnızca biri. Hâlâ ufkunu süzdüğü şehrin toprağından bu kadar yukarıdayken camın ardına geçip kendisini oraya bırakmak istiyor. Düşüp ölmek... Sonrasını artık umursamıyor ki. Burada, canlılığını kaybetmiş bu gezegende Tanrı bile onlara acıyarak bakıyordur. Yeşil gözlerini kadının yeni kapanmış kırmızı dudaklarına dikiyor. Kusursuz ama yapay güzelliğini süzerek gözlerine yükseliyor bakışları ve konuşuyor: - Programlanırken belleğinize, neden burada olduğumuzu kaydettiler mi doktor? Neden artık gerçek gezegenimizde değil de onun kopyası olan bu gezegende yaşıyoruz? Kadının hızlı işlemcileri çalışırken bir süre öylece durdu. Birden fazla işi aynı anda hiç duraksamadan yapmalarını sağlamak hala mümkün değildi. Bir kaç saniyeden uzun sürmeyen bu bekleme süresinde adamın yeşil gözleri yeniden ufka kaymıştı... Kadın cevap verirken adamın zaten bildiklerini sayıyordu: - Geldiğiniz gezegen yenilenmesini tamamlamıştı ancak geçmişte yapılan hatalarla yorgun düşmüş bir gezegendi. İçinde yaşayan insanları da kapsana bir yok oluş evresine girmişti çoktan. Sizler de seçilmiş, zeki ve yenilenmeye büyük katkıları olan insanlardansınız. Bu yüzden ölmemeniz ve insan ırkının devamını sağlamanız gerekiyordu. Bu yüzden bu gezegende yaşıyorsunuz. Yenilenme sözü tüylerini bir kez daha diken diken edebilmişti. Oldukça güçlü bir kelimeydi ve duygusuz siber insanlar dışında kullanan da yoktu. Teknolojinin ve enerji kaynaklarının yenilenmesiydi bu aslında. Son yıllarda Dünya’da uygulanan bir politikanın ön yüzüydü sadece. Bir paravan görevi görüyordu. Tüm çabalara rağmen kendisinin de içinde bulunduğu yüzlerce bilim insanı sonun engellenemez, ertelenemez olduğunu çoktan fark etmişti. Kirli teknoloji çoktan silinip gitmişti. Yine de verdiği zararlar devam ediyordu, son oldukça yakındı. Bu yüzden içinde yaşadıkları gezegen keşfedildi. Aslında yaşam koşullarının canlı yaşamını sürdürebileceği bu uzak, ikinci gezegen keşfedileli onlarca yıl, buraya ilk yerleşim robotları geleli de epey bir zaman geçmişti.

4


Geçmişi olmayan, geleceği yenilenmenin iyi sonuçlarıyla parlak bir gezegen. İnsan ırkının karantina bölgesi... Günün en gelişmiş uyduları burayı keşfettiğinde aradaki mesafe ürkütücüydü. Henüz deneme aşamasındaki ışık hızı teknolojisiyle bile yolculuk çok uzundu. Ayrıca insanlı yolculuk için henüz hazır değillerdi. Bu yüzden daha sonra yerleşim robotu denilecek olan araçlar inşa edilerek buraya gönderildi. Çok gizli yürütülen bu aşamalar zamanın yenilenme sürecini hızlandırmak için çalışmalar yapmış insanlar tarafından gerçekleştiriliyordu. Zaman geçtikçe teknoloji daha da gelişti ve insanlı uçuşla ilgili daha yakın denemeler gerçekleştirildi. Einstein’in kuramı da bu sayede kabul edilmiş oldu. Beşaltı yıl ışık hızıyla yolculuk yapıp geri dönen insanlar yolculuğun bir dakikadan uzun sürmediğini söylüyorlardı ve yaşlanmıyorlardı. Dünya’nın sonuna iyice yaklaşılmıştı. Bu yüzden ilk insanlar gönderilmişti. Gönderilen herkes bu projede görevli insanlardı. Kendisi de son gelen insan grubunu oluşturuyorlardı. Bıraktığı gezegende kaos yavaşça ve sinsice insanların ruhlarını kemiriyordu. Dünya ve içindeki canlılar ölüyorlardı. Yine de orada kalıp bu yavaş ölümde orada olmayı isterdi... Bunları düşünmeyi bırakıp doktorla konuşmaya başladı: - Buraya gelirken oldukça umutluydum. Bize verilen yeni bir başlangıç şansı olduğunu sanıyordum ama sanırım hepimiz yanılıyorduk. Defalarca kez mucize diye bir şey olmadığını kanıtladık. Tanrı’dan kaynaklı her şeye bir açıklama bulduk. Ama sanırım tek bir şeye açıklama bulamadık... O ölmemiz gerektiğine karar verdi ve kaderimizde bu var. Bütün çabalarımız sonuçsuz kalacak. - Kendi kaderini kendin çizdin, çizmeye devam edeceksin. Umutsuzluğa kapılmaman gerekiyor. Birini sevmeyi hala hatırlıyorsun, git birini sev. Sonunda burası evin olacak çünkü ev sevdiklerinin yanıdır. Söyledikleri ne kadar tek düze bir sesle olsa da karşısındakinin tavsiyeler veren iyi bir dost, bir insan olduğunu düşündüren kelimelerdi. Yeşil gözlerinde yaşlar birikmesine engel olamıyordu, akşam güneşinin parıltısı gözyaşlarına vuruyor ve camdaki yansımasında görünüyordu. Sevmeyi hâlâ hatırlıyor muydu gerçekten? Birini sevmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Annesiz, babasız büyüyüp, hırsıyla başaran bu adam birini sevip, başarabilecek miydi bir şeyler? Güneşin son ışıklarına bakarken garip bir mutluluk ve umut yetişmeye başladı kalbinde. Ruhu yaşam kaynağını bulmuştu belki de. Burada biraz daha yaşayıp sevmeyi denerse belki de mutlu olabilirdi diğer herkes gibi... Günün sonu yeni bir şeylerin başlangıcını getirmişti sonunda... Rafet Tolga CANKURT


UYKUSU KAÇAN AYI Aylardan Şubat olduğunu ve bu zamana kadar çoktan kış uykusuna yatmış olmam gerektiğini çok iyi biliyorum; ama uykum kaçtı. Hâlbuki ne zamandır bu anı bekliyordum. Yaz boyunca; ağaçlara tırmanmaktan, arı kovanlarını yağmalamaktan, akarsularda alabalık yakalamaktan, kayalıklara tırmanıp nadir otları, meyveleri yemekten aşırı yorulmuştum ve artık dinlenmek istiyordum. Sonbaharın gelmesiyle birlikte önce gözlerden uzak bir mağara buldum, sonra da istenmeyen ziyaretçiler tarafından rahatsız edilmemek için girişini bir güzel gizledim. Rahatıma düşkün olduğumdan, yatağımı en sevdiğim kuru dallar ve otlarla döşedim. Derialtı yağ tabakamın kalınlığını artırmak için de, tok olmama karşın bol miktarda kayın kozalağı ve kestane de yedim. Uykumda acıkırsam, yatağımdan kalkmadan bir şeyler atıştırayım diye, pençelerimin uzanabildiği her köşeye bal kovanları yerleştirdim. Anlayacağınız dört dörtlük bir hazırlık yapmıştım, sabırsızlıkla havaların soğumasını beklemeye başladım. Yatağımı denemek için kuru otların üzerine yatıp, etrafıma bakınırken, birden geçen kış yalnız başıma ne kadar çok sıkıldığımı anımsadım. Bir o yana bir bu yana dönüp dururken, “Ah ulan şurada iki arkadaş olsaydı, ne güzel muhabbet ederdik. Birbirimize çapkınlık maceralarımızı anlatırken, farkında olmadan uyuyup giderdik.” diye homurdanıp durmuştum. Bu düşüncenin aklıma takılmasıyla yattığım yerden doğrulup, kendi kendime söylenmeye başladım. “Bunu nasıl atladım? Bir de utanmadan tüm hazırlığımı yaptım artık kışa hazırım diye övünüp duruyordum, yarenlik yapacak ayı nerede? Ah akılsız kafa ah… Bu saatten sonra kimi bulacağım? Herkes kendine göre bir düzen kurmuştur. Yine de etrafa bir baksam mı?” Daha fazla geç kalmamak için yerimden ok gibi fırlayıp ormanın derinliklerine daldım; ama kimseyi bulamadım. Tanıdığım tüm ayılar. “Gelecek kışa, bu sene için başka planlarımız var.” diyerek teklifimi reddettiler. Dertli dertli geri dönerken, iki ayağının üzerine dikilmiş bir şekilde, meşe ağacının kabuklarına sırtını sürten boz ayıyla karşılaştım. Oldum olası sevmezdim bu kısa kuyruklu, tüyleri uzun tembeli. Baktığımı görünce, “Ne o hiç kaşınan ayı görmedin mi?” diye homurdandı. Yoluma devam edeceğim sırada, “Neden olmasın, yalnızlıktan iyidir.” dedim kendi kendime ve “Kaşınmanın ne olduğunu iyi bilirim, ağaç kabukları pek işe yaramaz istersen bir pençe de ben atayım.” diyerek dost yüzümü gösterdim. Nereden çıktın şimdi sen, der gibi bir süre yüzüme baktıktan sonra, “Bırak şimdi kaşımayı, yardım etmeye meraklıysan bir kovan bal ver.” dedi. Zayıf noktasını bulmuştum, sıra onu can evinden vurmaya kalmıştı. “Mağaramda bolca var. Uykuya dalarken yerim diye depolamıştım. İstersen bu kış misafirim ol, uykumuzun gelmesini beklerken hem yeriz hem muhabbet ederiz.” “Bana baksana, ne ayaksın sen? Bal koleksiyonumu göstereceğim diye mağaraya ayı mı atıyorsun. Bir pençe çakarsam görürsün gününü.” “Yanlış anladın Boz, gönül muhabbet ister bal bahane.” “Öyleyse gelirim; ama gönül başka bir şey daha isteyecek olursa karışmam.” Mağarama doğru yürümeye başlamıştık ki, bir ayı koşarak yanımıza geldi. Tüm vücudu simsiyah tüylerle kaplı olmasına karşın, gözlerinin bitim noktasından çene altına kadar olan bölgesi, tıraş olmuşçasına parlaktı. Bu görünümüyle insana benziyordu. Çenesi sıkı sıkıya kapalı olduğu halde, dilini içeriye almayı unutmuştu. İster istemez gülmeye başladık. Bozulacağına bize eşlik etti, sonra da siyah tüylerinin arasında kaybolmuş olan ufak gözlerini sonuna kadar açarak, “Biriniz bal mı var dedi?” diye 6


sordu. Onun bu rahatlığı hoşuma gitmişti. Kışı beraber geçirmek için onu da çağırmaya karar verdiğim sırada, Boz aklımdan geçenleri sezmişçesine homurdanıp, “Yanlış duymuşsun birader, haydi ikile.” dedi. Sevinçten dikilen kulakları aşağı düşerken pençeleriyle toprağı ufak ufak eşelemeye başladı. Gözlerindeki hayal kırıklılığını görmemek mümkün değildi. Siyah ayının yenilgiyi çabucak kabullenmesi karşısında keyfi yerine gelen Boz bana dönerek, “Haydi kardeşim sen de düş önüme de, yolumuza devam edelim.” dedi. Benim yerime karar vermesi hoşuma gitmemişti. Sesimi çıkartmadığım takdirde kış boyunca beni kullanıp duracaktı. Birden iki ayağımın üstüne dikilerek meydan okurcasına homurdandım. Boz’un sesi soluğu kesilmişti. Pençemi havada sallayarak siyah ayıyı yanıma çağırdım. “Tüm kışı bizimle geçirmeye razıysan, bal da var yatak da.” “Bırak kışı bu şartlar altında ömür boyu sizlerle olurum.” İşin ciddileştiğini gören Boz, “Önümüze çıkanı mağaraya çağırıyorsun, amacın ne?” diye homurdandı. Gözlerimi üzerine dikince, “Seni düşündüğüm için öyle konuşuyorum, biliyorsun hırlısı var hırsızı var, yoksa bana ne?” diye mırıldandı. “Meraklanma kardeş, bu son başka kimseyi çağırmayacağım.” dedim. Aylardan Kasım olmasına karşın, hava hala sıcaktı. Akarsuyun yanına vardığımızda yorulmuş ve terlemiştik. Soluklanmak için sırtımızı ağaçlara dayayıp ayaklarımızı pervasızca uzattık. “Bu ne sıcak be kardeşim? Mevsimler de amma garip oldu.” diye söylendim alnımda biriken terleri pençemle silerken. “Sıcak her zaman iyidir, takma kafana.” dedi Boz umursamaz bir tavırla. “İyi güzel de kış uykusuna nasıl yatacağız bu havada?” diye sordum. “Mağarada bizi bekleyen balları bir mideye indirdik mi bebekler gibi uyuruz, hiç merak etme.” dedi Siyah.


“Bence insanlar bozdu havaları. Burunlarını sokmadıkları şey yok ki…” diye araya girdi Boz kendinden emin bir şekilde. “Ohaa yani. Hava bu kardeşim, bir bakarsın açar bir bakarsın kapanır. İnsanla ne alakası var? Şimdi diyelim ki; akarsuda balıklar ölse, sular içilmeyecek hale gelse, bunu da mı insandan bileceksin? Bak kardeşim; bazı şeyler vardır açıklanamaz, doğaüstü olaylardır, bu da öyle bir şey işte.” diye cevap verdim kendimden emin bir şekilde. Biz böyle konuşurken; yaslandığımız ağacın üst dalında pinekleyen maymun, can sıkıntısından olacak biranda aşağı sarkarak, Boz’un kafasına okkalı bir tokat yapıştırdı. Can havliyle ayağa fırladığında maymun çoktan gözden kaybolmuştu. Pençelerini havaya savurarak, “İnsanoğluinsan, kaçmasana ulan.” diye arkasından bağırdı. “İnsan takıntın var diyordum da inanmıyordun; al işte yine suçu insana attın. Şamarı kim patlattı: maymun, küfrü kim yiyor: insan.” diye takıldıysam da sadece homurdandı. Mağaraya vardığımızda içeri girip etrafa bir göz attılar, sonra da yataklarını hazırlamak için kuru ot toplamaya giriştiler. Mağaranın girişini dışarıdan görülmeyecek şekilde otlarla kapattığımızda akşam olmuştu. Keyifle yataklarımıza uzandık. Her birimizin elinde birer kovan bal vardı. “Bal da balmış… Boz’un beni istememesinin sebebini şimdi daha iyi anladım. Kim böyle balı başkasıyla paylaşmak ister ki?” dedi Siyah, parmaklarına bulaşan balı iştahla yalarken. Boz abartılı bir kahkahanın atarak “Tabi ki ev sahibimiz.” dedi, sonra da yüzüme dikkatle bakarak, “Sahi neden böyle bir saflık yaptın? “ diye sordu. “Neden olacak; yalnızlıktan. Kış uykusuna dalmak için yatarken, ayının canı sıkılıyor be kardeşler. İşte o zaman bırak ayları, günler bile geçmek bilmiyor. Oysa şimdi sizler varsınız, ne güzel muhabbet ediyoruz. Mecbur olduğumuz zaman değil uykumuz gelince yatacağız. Böyle güzel bir olayın yanında balın lafı mı olur?” “Niye yalan söyleyeyim, bence olur. Bak kardeşim benim için önemli olan tek şey yemek, gerisi boş. Yanımda yiyecek olduktan sonra isterse dünyanın en yalnız ayısı olayım, hiç umursamam. Baktım canım sıkılıyor: kalkar yerim, baktım uykum geliyor: kalkar son bir defa tekrar yerim. Elimde olsa kış uykusuna değil kış yemeğine otururum…” “Boz haklı, kim ne derse desin yemek önemli; ama yalnızlık da zor. En iyisi sen balları hazırlayıp her sene bizi çağır, iki pençem kanda dahi olsa gelirim.” “O zaman ne duruyorsunuz parmaklayabildiğiniz kadar parmaklayın balları, merak etmeyin daha çok var; ama bu arada anlatın bakalım neler yaptınız bu yaz?” “Ne anlatayım kardeş, sıradan bir yazdı. Yapı olarak tembel olduğumdan dere yataklarından hiç ayrılmadım. Acıktıkça daldırıyordum pençemi suya, kapıyordum bir alabalık. İlk aylar güzeldi; ama sonra sıkıldım balıktan. Burnuma da öyle güzel bal kokuları geliyordu ki, sorma gitsin. Bir ara kafayı iyice sıyırdım, “Bırak ulan bu bezginliği de tırman şu ağaca.“ diye düşündüm bile. Sen geldiğinde, hala kendi kendimle tartışıp duruyordum.” dedi Boz. “Kusura bakma Boz; ama sende de hiç akıl yokmuş. Kendinle kavga edeceğine birazcık kafayı çalıştırsaydın elini soğuk suya daldırıp balık avlamana bile gerek olmazdı.” dedi Siyah. “Nasıl yani?” “Şimdi beni iyi dinleyin, biz ayılar en çok hangi hayvandan korkuyoruz?” “Bu da sorulur mu tabi ki insandan.” “Bu yüzden de onlardan uzak duruyoruz, öyle değil mi? 8


“Her akıllı ayı gibi.” “Yanlış. Ben de bu yaz öğrendim, ondan sonra da hiç yorulmadan her gün tıka basa karnımı doyurdum.” “Yanlış olan neymiş?” “Asıl insanlar bizden korkuyormuş.” “Haydi canım, sende…” “İnanmıyorsunuz ama gerçek bu. Bakın şimdi; kış uykusundan yeni uyanmış yiyecek bir şey bulmak için etrafı gözden geçiriyordum, farkında olmadan inimden bayağı açılmışım. Bu arada insanların kamp alanına girmemiş miyim? Bunlara görünmeden nasıl tüyerim diye düşünürken, bir insanla karşı karşıya geldim. “Ulan bittim ben, buraya kadarmış hayat.” dediğim sırada karşımdaki insan bir çığlık attı. Elim, kolum birden boşaldı. Korkudan iki ayağım üzerine dikilip yardım istercesine homurdanmaya başladım. “ “Eee sonra?” “Benim bağırdığımı görünce korkup kaçmaz mı? Bir süre anlamsız bir şekilde arkalarından baktım, sonra da ağır ağır yürümeye başladım. Tam çadırının önüne gelmiştim, bir de ne göreyim?” “Elinde silah seni bekliyor.” “Masanın üstünde dünya kadar yiyecek, tabi hemen yumuldum.” “Vay be ne şanslısın. Peki kiminmiş?” “İnsanların. Benden korkup kaçınca haliyle bana kısmet oldu. Uzun lafın kısası asıl onlar bizden korkuyormuş, iyi mi? Tabi kardeşiniz bunu keşfedince, gün aşırı ziyaretlerine gitmeye başladı. Anlayacağın tüm yaz insanlar sayesinde parmağımı oynatmadan karnımı doyurdum.” “Ulan bunca yılın bezginiyim aklıma hiç böyle numara gelmemişti. Bende bu boy pos varken, artık aç kalmam. İyi ki seni yanımıza aldık. Doymadıysan benim kovandan da bir parmak alabilirsin, çekinme.” Günler boyu yedik konuştuk. Kâh ormandaki hayvanları çekiştirdik, kâh dişilerimizin ne kadar nazlı olduklarından bahsettik. Kasım ayının ortalarına geldiğimizde; ne mağarada yiyecek kalmıştı, ne de muhabbet edecek konu. Boz, şişen karnını ovuşturarak yatağına uzandı ve “Muhabbetinize doyum olmaz; ama artık benden bu kadar, haydi size iyi uykular. Aklımdayken baharda erkenden uyandırın beni, bizim kıza sözüm var, dere kenarında bulaşacağız. Haspanın uyandığında canı hep balık ister…” dedi. “Dur be kardeş hava daha yeterince soğumadı ki.” dedim telaşla. “Havadan bana ne, midem yeterince doydu, gerisi boş.” “Haydi ben de yattım. Uyandığımda korkutacağım çok insan var çok. Zinde olmak için uykumu iyi almalıyım.” dedi Siyah. “Sen de mi Siyah, ya ben ne olacağım?” “Bal kovanlarını say hemen uyursun” dedi ve anında horlamaya başladı. “Şuraya bak Boz, Siyah horladı bile” dediğim sırada o da uykuya daldı. Mecburen ben de yatağıma uzandım. Aralık’ın ortasına kadar önce bal kovanlarını, ardından alabalıkları saydım. Uyuyacağıma sadece karnım acıktı. Yatamayacağımı anlayınca, “Kalkıp bir şeyler atıştırayım, belki o zaman daha rahat dalarım” diye düşündüm. Yerimden kalkarak yiyeceklerin bulunduğu kısma gittim; hiçbir şey kalmamıştı. Takıntılı bir ayı olmasaydım umursamayıp yatağıma geri dönerdim; ama kafama takmıştım, bir


şeyler yemek zorundaydım. Koşarak mağaranın girişine gittim, dışarıda dondurucu bir soğuk vardı, mecburen gerisin geriye dönüp yatağıma uzandım. Boz ile Siyah’ın horultuları dayanılacak gibi değildi. Kulaklarıma ot parçası tıkayarak gözlerimi kapattım. Günler boyunca uyumak için saydığım bal kovanları, alabalıklar şimdi gözlerimin önünde uçuşup duruyorlardı ve ben sadece yalanıyordum. Bu şekilde uyumama imkân yoktu, yerimden doğrularak durumumu değerlendirdim. Açtım, uyuyamıyordum ve horultular can sıkıcıydı. “Ah benim aptal kafam ah, yalnızlık gibisi var mı? Eskiden alt tarafı canım sıkılıyordu; ama şimdi hem karnım aç, hem de gürültüden başım zonkluyor. Bir dakika, ben uyuyamıyorsam bunlar neden uyuyor? Hem yemeğimi bitirdiler hem de arkalarını dönüp horlamaya başladılar. Öyle yağma yok, madem yalnızlığımı paylaşmaya geldiler paylaşsınlar o zaman.” Bu düşünceyle yanlarına gidip sertçe dürtmeye başladım. Beni başlarından uzaklaştırmak için pençe üstüne pençe attılarsa da, vazgeçmedim. Sonunda Boz gözlerini açmadan sertçe, “Ne var?” diye sordu. “Uyuyamıyorum” “Bana ne?” diye mırıldandı. “Üstelik çok acıktım.” “Bahara bir şey kalmadı sık dişini.” “Daha Ocak ayındayız…” “İyi ya, bak bir şey kalmamış.” dedi ve yeniden horlamaya başladı. Boz’dan umudumu yitirince Siyah’a bir pençe daha attım. İstifini bozmadan sağ tarafına döndü, bir yandan da yalanıyordu. Mağaramdakileri bitirmesi yetmezmiş gibi rüyasında da yemeğe devam ediyordu. Buna dayanamazdım hırsla üzerine abandım, gözlerini açmadan, “Bu insanların piknik sepeti bir harika canım.” dedi. “Acıktım.” Pençesini havaya sallayıp hayali bir şeyi yakalayıp bana uzattı. “O zaman biraz da sen ye, ben çok doydum biraz uyuyacağım.” “Uyuyorsun ya” diye bağırmama ise hiç aldırış etmedi. Uyandıramayacağımı anlayınca boş kovanlardan birini alıp parmağımı en dibe kadar soktum. Yatağıma uzandığımda parmağımın ucunda bir damla bal vardı. Büyük bir keyifle yalanırken, kararlı bir şekilde gözlerimi kapattım. Uykum ya gelecekti ya da gelecekti… Ocak ayının sonuna kadar beklememe karşın, gelmedi. Oysa neler yapmadım ki… Her türlü yatma pozisyonlarını denedim, sırtım ağrıdı. Rüzgârın, yağmurun ritmine kendimi kaptırayım dedim, üşümem arttı. Ve Şubat oldu. Gördüğünüz gibi hala uyuyamadım. Artık tek bir çarem kaldı, mağaranın dışına çıkıp yiyecek bir şeyler aramak. Diz boyu kar vardı. Üşümeme rağmen yürümeye devam ettim, ama etrafta tek lokma yiyecek bulamadım. Göller donmuş, ağaçlar kurumuştu. Donmamak için geri dönmeye karar verdiğim sırada bir takım uğultular duydum ve hemen kulaklarımı diktim. “Gözlerime inanamıyorum, karşımızda bir ayı mı var? Hem de bu mevsimde... Koşun arkadaşlar, yakalarsak en az bir hafta yiyecek derdimiz olmaz..” Çakal sürüsüydü. Son gücümü toplayarak iki ayağımın üstüne dikilip homurdandım. Açlıktan başları dönmüş olan çakallar, bu haykırışım karşısında bir an duraklayınca arkama bile bakmadan ka10


çıp mağarama sığındım. “Şuraya bak uykusuzluk derken canımızdan oluyorduk. Bahar gelmeden bir daha dışarıya adımımı bile atmam. Uyumazsak uyumayız, canımdan tatlı mı?” Şubat ayını, kâh yatağımdaki kuru otları yiyerek, kâh Boz ile Siyah’a sataşarak geçirdim. Mart’ın başlamasıyla birlikte hafiften gözlerim kapanmaya başladıysa da, uyumayı yine beceremedim. Yatağımdaki otlar kemirmekten bitmişti ve sert zeminde yatmak hiç hoş değildi. Boz’un arkasına geçip uyumayı denedim. Sıcacıktı. Neden bunu daha önce düşünmedim diye hayıflanırken, sert bir pençe darbesiyle kendimi mağaranın diğer ucunda buldum. Yatağından hafifçe doğrulan Boz, “Bizi çağırdığında kötü bir niyetin olduğunu sezmiştim. Yanıma bir daha yaklaşma, gözünün yaşına bakmam.“ dedi ve arkasını dönüp yeniden uyudu. Bana sapık muamelesi çekmesi çok ağrıma gitmişti, yapıştığım duvarda kımıldamadan uzun süre oturup ağladım. Mart’ın sonuna doğru birden uykum geldi. Sessizce Boz ile Siyah’ın yataklarından ot yürütüp yatağıma yerleştirdim. Yanan gözlerimi kapattığım sırada dışarıdan kuş sesleri geliyordu. Uyandığımda zımba gibiydim. Tüm yorgunluğum geçmişti. Guruldayan midemi elimle ovalarken etrafıma bakındım, Boz ile Siyah yataklarına oturmuş kendi aralarında konuşuyorlardı. “Onlar da yeni uyanmış olmalı. Şuraya bak azıcık uyumak bile yetti bana, ne de olsa bünyem kuvvetli.” diye düşünerek yatağımdan fırladım ve diri bir sesle “Günaydın” dedim. Birbirlerine şaşkınlıkla bakıp, “Günaydın mı? İyi uykular diyecektin herhalde.” dediler. “Ne saçmalıyorsunuz, yeni uyandığımıza göre elbette günaydın diyeceğim. Neyse kalkın da baharı karşılayalım, deli gibi acıktım.” “Baharı mı? Kış geldi kış.” “Kış mı? “Evet” “Beni neden uyandırmadınız.” “Öyle güzel uyuyordun ki kıyamadık. Haydi, iyi uykular.” dediler ve arkalarını dönüp horlamaya başladılar.

Atilla BİLGEN


KORKUTAN SERGİ Korku edebiyatının, özellikle vampir saldırısının ardından ülkemizde altın çağını yaşadığı bir gerçektir. Birbiri ardına satış rekorları kıran Alacakaranlık kitapları, beraberinde bir korku sever kitlesini de doğurmuştur. Bram Stoker’ın Dracula’sının bile ilk defa 12 yıl önce dilimize çevrildiği düşünülecek olursa, geç kalınan bir kültürün ülkemizde yayılmaya başlaması sevindiricidir. Bu furyadan ise nasiplenmeye çalışan en başta edebiyat ve sinemadır. Tarihinde hiç görmediği kadar korku saldırısına maruz kaldığı bu dönemde sayısız kitap, çizgi roman dilimize çevrilmiştir. Korku filmleri gişe rekorları kırmıştır. Devam etmekte olan korku akımı genç kuşağı etkilemektedir. Bu kuşağın ilerleyen yıllarda nasıl bir seyir izleyeceği ise merak konusudur. Nasıl ki, video kültürü 80’lerde çocuk olanları etkilemişse, günümüzdeki hızlı ve geniş tüketim de şimdinin gençlerini dolayısıyla sonraki nesilleri etkileyecektir. Ancak hedef kitle yalnızca çocuklar ve gençler değildir, topyekûn bir etkilenme söz konusudur. Yetişkinler ise yalnızca tüketmekle kalmayıp, bu dönemden faydalanmasını bilmekteler. Şöyle ki, tarihimizde ilk defa 2009 yılının Kasım ayında korku, akademik bir platforma taşındı. Korku Anlatıları Konferansının ilk konusu ise kaçınılmaksızın vampirlerdi. Bundan başka korku sineması atölyeleri (Tan Tolga Demirci önderliğinde), üniversitelerde gerçekleşen aktiviteler ve daha pek çoğu icra edildi. Bu gibi faaliyetlere girişmek isteyenlerin her daim önlerinde kapalı olan kapılar biraz da olsa aralandı. İşte bahsedeceğim de “Geçmişten Günümüze Korku” adlı ufak bir sergidir. İçinde bulunduğumuz dönemin tanıdığı imkânları kullanmasını bilen mütevazı bir galeri.

12


İstanbul Bakırköy’de bulunan Mamati Koleksiyon’un önderliğinde yapılan, bazı koleksiyoncuların ürünleri ile katkıda bulunduğu, yetenekli bir fotoğrafçı olan Ece Yıldırım’ın vampir temalı stüdyo çekimleri ve ressam Yavuz Balkan’ın çizimleriyle ile destek verdiği ve Airport Alışveriş Merkezi’nde Nisan ayı boyunca sürecek olan sergi çok iddialı değil belki ancak, bu gibi platformlarda kendine yer edinebilmesi önemini arttırmaktadır. Sergi Airport Alışveriş Merkezinin 1. katında, kendisine ayrılan bir yerde icra edilmekte. Camekânlı vitrinlerde eski 8 mm ve 16 mm korku filmi makaraları, VHS kasetler, eski kitap ve dergiler, korku objeleri, afişler, lobiler, press book’lar görmek mümkün. Sergilenen ürünlerin kimi orijinal, kimi ise replika ancak sıradan alışveriş mağazalarıyla bezenmiş dükkânlar arasında gezinirken farklı bir ortam yaratıyor. Gölge e-Dergi okurlarına tam bu satırları yazmıştım ki, telefonum çaldı. Arayan Mamati Koleksiyon’un sahibiydi ve serginin insanlar tarafından şikâyet aldığını, bu yüzden iptal edildiğini söyledi. Nedenini sorduğumda ise insanları rahatsız edenin vampir resimleri, afişler, lobi kartları, kitaplar, dergilerden başka bir şey olmadığı cevabını verdi. Şahit olduğum bu trajik olay karşısında ise üzülmemek elde değil. Böylece korku temalı bir sergi yalnızca iki gün açık kalarak bana ne kadar yanıldığımı hatırlattı. Demek ki yetişkin dahi olsa dönem furyasından istifade etmenin de bazı sınırları varmış. Ya da çok hızlı tüketen bir toplum olarak bu furya da sona erdi ve demode olan korku rahatsız etmeye başladı. Ya da hâlâ, ortak geçmişimizde yer almayan korkuyu aramıza almak için erken! Belki bir sonraki kuşakta… Bu durum ülkemizde korku ve sanatlarını icra etmenin ne denli zor olduğunun bir göstergesidir. Tüm iyi niyetlerle açılan bir sergi, satanist bir sergi olarak nitelendiriliyor, kimi insanlar tarafından şikâyet ediliyor, tecimsel kaygılarla insanların şikâyetini dinleyen yöneticiler serginin iptal edilmesine karar veriyor. Bu; edebiyata, sinemaya, insanların emeğine, her şeyden önce sanatın bir alt dalına yapılmış hakaretten başka bir şey değildir! Serginin adı “Geçmişten Günümüze Korku”ydu ve yine aynı isimle Basın Bülteninde yer alması için kaleme aldığım yazıyı sizlere sunuyoruz.


GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE KORKU İnsanoğlunun asırlarla ifade edilebilen geçmişinde korku her daim varlığını sürdürmüştür. Bazı dönemlerde şeklini değiştirmiş olsa da değişmeyen, varlığı, yani korkunun kendisi olmuştur. Bilinmeyenden kaynaklanan, yönlendirilerek oluşturulan ya da insan zihninde yaratılan kimi imgelerle de korku, bilinçaltımızın bir parçası haline gelerek, kırıntıları kendinden sonra gelen insanların ortak geçmişinde yer edinmiştir. Böylece korkmak; belki yaratılıştan gelen belki de sonradan şekillenen bir duygu olarak en temel gereksinimlerden biridir. Korkuların şeklinin değiştiğinden bahsediyoruz. Peki, nedir bu değişiklik? Ya da bunu en kolay nasıl görebiliriz? İşte bu bağlamda sanat karşımıza çıkar. Kişilerin duygularının, her şeyden önce toplumun ve gündelik yaşantının bir yansıması olan sanat, içinde ait olduğu dönemin korkularını barındırır. Buradan yola çıkarak da insanların benliklerinde ya da alt benliklerinde yatan korkulara ışık tutar. Şöyle ki, Antik dönemde Yunan ve Roma tragedyalarında, efsanelerinde yer alan şiddet, kanlı çözümler, gaddarlık; milattan önce sayılan zamanlardaki bireylerin korkularını anlatır. Onların korkularının kaynağı çaresizliktir, sahip olamadıkları güçtür. Güç dengesi dendiğinde ise akla Hıristiyanlığın ilk yılları gelir. Avrupa’nın putperestlikten ve eski inançlarından kurtulduğu dönemde güçlenmeye

14


başlayan ve bir süre sonra da en büyük güç olan Kilise, insanların korkularına yenilerini ekler. Bunların en büyüğü ise Şeytandır! Şeytan ve onun varlığıyla ilişkilendirilen en yaygın korku olan ölüm korkusunu, ölümden sonraki yaşamı, yani Cehennem’i bize sunar. Amaç basittir, ortaya kurukafa konulur, insanlar o kurukafayı görür, ölümü hatırlar; ölümü hatırlayınca da korkar; sığınacağı yer ise Kilise yani yeni yayılmakta olan dini inanç sistemi, Hıristiyanlıktır. Günah ile insanlar yönlendirilir, yeni düzende kabul görmeyen değerler kötüleştirilerek, şeytanlaştırılır. Ortaçağda ise yine Hıristiyanlığın yarattığı, bir başka korku Engizisyondur. Engizisyon mahkemelerinde türlü işkencelere maruz kalan insanların çaresizlikten dolayı cadı olduklarını itiraf etmeleri, yargıçların ise onları idam ile cezalandırılmaları, o dönemdeki insanların korkularını şekillendirmiştir. Cadı olmak bir suçtur. Cadılık suçuyla itham edilen birinin izleyebileceği iki yol vardır. İlki cadılığı itiraf ederek, günahlarından arınmak için ölmek, diğeri ise işkenceye maruz kalarak acılar içinde ölmek. Sonuç aynıdır! Korkular anlatmakla bitmez. Salgın hastalıklar karşısında insanlığın aciz kalması, tarihe yer etmiş pandemilerin binlerce insanı öldürmesi, savaşların beraberinde getirdiği dehşet insanların duygularına yerleşmiştir. Tüm bu korkularımız ise gerek resim, gerek heykel, gerek edebiyat alanında yansımalarını bulmuştur. 18. yüzyıldan itibaren vampir kavramı daha geniş kitlelere yayılarak Kara Kıta Afrika’dan Yeni Dünya Amerika’ya; Uzak Doğu’dan Avrupa’ya kadar neredeyse global bir fenomen haline gelmiştir. Çeşitli sanat akımları içine korku yerleşerek tüm dünyayı dolaşmıştır. Peki, korkunun sanatı nasıl olur? Bunun açıklaması bir kitap niteliğindedir, örnekleri sıralamak uzun listeler, detaylı incelemeler gerektirir. Ancak genel bir bakış faydalı olacaktır. Korkuyu, korku motiflerini en fazla işleyen edebiyattır. William Shakespeare’in dizelerinde hayaletleri (Hamlet), cinayetleri (Macbeth), işkenceleri (Titus Andronicus), nekrofiliyi (Romeo and Juliet) buluruz. Yalnızca edebi kaynaklar değil, destanlarda da korku vardır. Batıda ilk İngiliz destanı sayılan Beowulf Destanı’nda, İskandinav Mitolojisi’nde, Şark’ta ise Binbirgece Masalları’nda korku eksilmez. Hatta çocuk masallarında; Grimm Kardeşlerin hikâyelerinde, Ezop, Andersen, Perrault, La Fontaine Masalları’nda üstü kapalı olarak yer alır. Korku ve gizem ayrılmaz iki parçadır. Edgar Allan Poe’nun tekinsiz öykülerinde, derin anlamlar içeren şiirlerinde ölüm korkusu, sevdiğini kaybetmenin korkuları, kısaca korkunun pek çok türevi mevcuttur. 19. yüzyıl Avrupa’sında ise vazgeçilmez bir unsur olmuştur. Horace Walpole’un Otranto Kalesi, Mary Shelley’in Frankenstein ya da Modern Prometheus’u, Alman, Fransız, İtalyan öykücülerin eserleri, Bram Stoker’ın Dracula’sı, İngiliz şairlerin şiirleri karanlık kelimelerle beslenmiştir. 19. yüzyılda Gotik edebiyatı (her ne kadar gotik akım mimari ile başlamış olsa da) kendinden sonraki nesilleri etkileyecek ilk hareketi başlatarak, korkuyu aramıza


salmıştır. Rasyonalizme bir alternatif olarak doğaüstü fenomenler yaratılmıştır. Bunda amaç basittir; gerçek tek değildir, var olmayanın, gözle görülemeyenin de bir gerçekliği vardır. Tiyatronun da vazgeçilmez malzemesidir korku. Fransa’da natüralizmin sönmeye başladığı bir dönemde kanlı sahneleriyle, dehşet gösterileriyle “Grand Guignol” tiyatrosu açılır. 19. yüzyılda vampirler tiyatro sahnelerinden eksilmez. Japonya’nın en eski anlatıları kaidan-eiga’ları, hayaletleri barındırır. Söz konusu müzik olduğunda cenaze ayinlerinde yer alan melankolik müzikler her daim hüzünle birlikte tedirgin etmeyi başarır. Bale ve operalarda mitoloji ve destanlar kullanılır. Müzikallere geçildiğinde klasik canavarlar eksik olmaz, en masum çocuk müzikallerinde bile fantastiğin gizemi, büyüleyiciliği, zaman zaman da korkunçluğu vardır. Francisco Goya’nın, Paolo Vincenzo Bonomini’nin çizimleri rahatsız edicidir, gerçeküstücülüğün temsilcisi Salvador Dali zekâsının ve hayal gücünün ürünlerini anlaşılması zor eserlerine yansıtır. İsviçreli H.R.Giger’in kimine göre mide bulandırıcı, kimine göre ise barındırdığı detay ve estetik görünümünden dolayı muhteşem eserleri hep hafızalara kazınır. Korkunun çekiciliği, her alanda kullanılır. 19. yüzyılda doğan dokuzuncu sanat yani çizgi roman da çoğunlukla korkudan beslenir. Başlangıç “Penny Dreadful”lar ile olur, özellikle çağdaş fantastik edebiyatının öncüsü ve birçok yazarı yetiştiren “Weird Tales” dergisi ise H.P.Lovecraft sayesinde öncülük görevi yapar. Lovecraft, Poe’nun mirasını devam ettirir, öykülerindeki yaratıkları başka boyutlardan çıkararak sergiler. Korku artık aramızdadır. Fransız Lumiere Kardeşlerin ilk görüntüleriyle başlayan sinema serüveninde, fantastiğin babası Georges Melies her ne kadar korkuya çok yanaşmasa da bu yeni icadın rotasını belirler. Fantastiğin ve sihrin gücünü kullanarak yeni yüzyılın şeklini haber verir. Sinema ekranlarına yaratıklar, canavarlar ve manyaklar girerek, gerçek ile gerçek olmayan birleştirilir. Gördüğü-

16


müz, duyduğumuz korku, hissedilir hale gelir. Bu da mazoşist bir zevke dönüşür. Hatta televizyonun icadı ile evlerdeki yerini alır. Artık korku filmleri yalnızca gece yarısında değil “prime time”da da aranan bir tür olmuştur. Gişe rekorları kıran, salt vahşeti içeren kanlı filmlerdir. Bir diğer görüntü cihazı olan ve artık çocukların eğitim sisteminde yer alan bilgisayarın içindeki dehşet ve korku da virüs gibi günden güne yayılmakta çocukların beyninde daha çok yer edinmektedir. Serginin amacı, gülmek, mutlu olmak kadar doğal bir gereksinim olan korkunun, sanat içindeki yansımalarını sunmaktır. Adı, “Geçmişten günümüze kadardır”, çünkü korkularımız bilinen tarihten itibaren her daim var olmuştur, ileride de var olacaktır. Bunu en iyi özetleyen ise hayal dünyasında yarattığı canavarları, yaratıkları aramıza salan Lovecraft’ın sözüdür: “İnsanlığın en eski ve en güçlü duygusu korkudur. En eski ve en güçlü olan korku ise bilinmeyenin korkusudur.” Fatih DANACI


KAMPÜS Yaşadığım şeyi tam olarak karşılayabilecek bir kavram bulamıyorum. Kelimelerle oynayarak olmayan entelektüel eğilimlerimi göstermeye çalışmıyorum, sadece durumumu en iyi anlatabilecek kelimeyi bulmaya çalışıyorum, böylece belki de yaşadığım tuhaflığı anlatmaya başlamadan önce konu hakkında aklınızda yaşadığım şeyle ilgili daha açık düşünceler uyandırabilirim. Zira insanların bana hikâyemi her anlatışımda garip bir şekilde bakmaları ki bana mı hikâyeme mi şaşırıyorlar hiç bilemiyorum- bana oldukça sinir bozucu geliyor. Her şey uygarlığımızın yeni ulaştığı, ufak bir sınır şehrinde kurulmuş olan o üniversiteye girişimle başladı. Oradan uzak şehrimde, dershane ve lise arasında mekik dokuyan, test çözmekten neredeyse androidlere dönüştüğüm o yıllarda, ben ve yaşıtlarım için üniversite uzun süren dünya sınavının bitiminde varacağımız cenneti. Büyüklerimizin beklentisi, yaşlılıklarında onlara bakacak çocuklarının iyi kötü hayatlarını sürdürmek için büyük ihtimalle konu komşuya reklam etmek amaçlı bir üniversite diplomasıydı. Bizim beklentilerimiz ise daha farklıydı. Yüzeysel felsefe bilgisiyle, aralarında fazla bir yaş farkı bulunmayan karşı cinse sarkmakta çekince görmeyen, nereden baksanız 80 doğumlu, fırsatçı ruhlu rehberlik hocalarının “Kantin var karı kız kesiyorsunuz böyle,” demesi ben ve yaşıtlarım için yegâne çekici şeydi. Bizim için ileride maaş alabilmekten ziyade o yaşlarımızda bir kız arkadaş bulabilmek daha önemliydi. (İlerleyen yaşlarda birincinin ikinciyi çektiğini savunmaya başlayacaktık) Bulunduğum ilçede güzel sayılabilecek kızlar genelde şehirde yaşayan araba sahibi eşraf çocuklarıyla çıktıklarından, bizim güruhtan arabasız ama eli ayağı düzgün olanlar da diğer kızları kaptıklarından, genelde boşta kalan biz olurduk. Bizden daha fırlama rehberlik hocalarımız, bu alandaki zayıflığımızı fark ederek, Türk filmlerindeki esas oğlanı kandırmayı amaçlayan kötü kadın karakteri gibi bize yaklaşarak sınavda derece yapanları kendi dershanelerinden çıkarmak amacıyla bizi daha iyi bir gelecek hayallerinden ziyade üniversite çayırlarında seken Melis’lere Ceren’lere güdülerdi. Öyle bir yaklaşır, öyle bir üfürürdü ki bize yalanlarını, fena olmayan bir fiziğe sahipseniz “Buradakiler erkekten anlamaz, orda kaparlar seni,” der, benim de içinde bulunduğum yüzüne bakılmazlara “Orada kızlar iç güzelliğine bakarlar, zekâya bakarlar,” der ve biz gereken gazı alarak tıpış tıpış testlerimizi çözerdik. Başarısız olacağımızı, dolandırıldığımızı sonradan anlamıştık. Gerçi dolandırma söz konusu değildi çünkü öyle olmadığımızı bildiğimiz halde inanmayı tercih etmiştik. Gerçekler acıydı. İç güzelliğimiz Canlı Canlı’da manken seyretmekten ibaretti. Zekâmızı dünyanın öbür ucundaki futbolcuların performans ve transfer bilgilerini ezberlemek dışında, sadece telefon ve araba markaları ezberlemek, “damsız girilmez” yazılı salaş taşra disko ve barlarına sızma planları gibi alanlarda kullanırdık. Yani fazladan bir özelliğimiz olmadığı sürece sıradan olacağımız için kızlara cazip gelmememiz normaldi ve bu konumda asıl dolandırıcı adayları bizdik. Sonradan bazılarımız Nietzsche, Boris Vian ve Kafka övmek gibi değişik sahtekârlık yöntemleriyle dolandırıcılık sanatını devamlı yoldan sürdürüp, kızla çıkana kadar “romantik isyankâr”, kızı elde ettikten sonra “Aynalı Tahir”-”Polat Alemdar” melezi yaşam formları olmuşlardı. Ya da öğrenciler arası bir güzel kız dört adamlı rock grupları kurmuşlardı. Her neyse konudan fazla sapmayalım. Ben aldığım gazla üniversiteyi kazandığımda arkadaşlarımın bana sevinç kisvesi altında gizli bir kıskançlıkla baktıklarını gördüğümde bir an içimden acaba bunların bedduası mıydı başıma gelen diye düşünmedim değil. Neticede tek kazanan bendim ilçede ve uğurlanırken sefere çıkan yeniçeri kadar mağrur geçmiştim otogardan. Uzun yolculuğum sırasında pek çok şehir, kasaba, dağ, otoban, bayır, ilçe ve köy görmüş, uzun yollardan, bir arabalı vapurdan ve bir köprüden geçmiş, gri gökdelenlerin arasından sıyrılarak sarı buğday tarlalarıyla çevrili düzlüklerle kaplı Trakya kırsalına gelmiştim. Bulunduğum ilçe kadar küçük bir şehre gelmiştim. Gideceğim üniversitenin kayıt büroları merkezde, asıl kampüs ise şehrin kuzeyinde, 18


3 km’lik bir yolun çevresinde kuruluydu. Merkezde kaydımı yaptırdığımda içim kıpır kıpırdı ve hayallerimi gerçekleştirmek üzere kampüsün yolunu tutmuştum. Kampüse gittiğimde oldukça büyük olduğunu fark etmiştim. 3 km’lik yolda, fakültelerin arası ormanlıktı ve birbirinden uzaktı. Benim yıllarımı geçireceğim yer en sondaki mühendislik fakültesiydi. Binalar yeni yapım olmalarına rağmen oldukça kasvetli görünüyordu ve adeta bir koru oluşturmakta olan ağaçlar bu kasvetli görüntüyü destekliyordu. Otobüsle içinden geçerken altında gezinen çiftleri gördükçe amacıma bir adım daha yaklaşmanın sevincini yaşadım. Dershane günlerimin hayaline bir adım daha yaklaşmış, “ağaç altında el ele gezengiller” familyasına katılmama ramak kalmıştı. Otobüsten inip sınıfıma gelip bir Pelin yerine İbrahim’le karşılaşınca ilk anda içim burkulmadı değildi. İbrahim’de aynı duyguyu yaşamış olmalıydı. Bir süre daha bekledik. Hakan, Cevdet, Berke, Sungur, Selahattin, Alp, Ümit geldi ama Pelin gelmedi. Herkesin yüzü asıktı. O gece, kampüsün girişine yakın olan yurdun kantininde öğrenmiştim bölümümüzün mühendislik bölümü olduğunu ve bu bölümü genelde pek bayan adayların tercih etmediğini. Grubumla toplandığımız odada yakınlaşmak amacıyla; “Abi orman var. Tam korku filmi havası gibi,” diyerek geyik açmaya çalıştım ama giren olmadı. 90’larda cuma geceleri Star’da Fredy Krueger’larla, Criters’larla, cumartesi geceleri Fright Night’la, pazar sabahları Show TV’nin maceraperest çocukların başından geçen macera filmleriyle büyümüş biri olarak iyi gider diye düşündüm ama Pelin meselesine öyle sıkkındılar ki vazgeçtim. O sırada birisi İktisat Fakültesi’nden ve kızlardan bahsedince, ertesi gün iktisadın kantinine gitmeye karar vermiştim. Benimle birlikte sürüsüne bereket rakibimin benle geleceğini az buçuk tahmin etmiştim. O sıralarda üst sınıflardan birisi “Giderseniz gündüz gidin, gece dolaşmayın,” deyince hepimizin kafası bir anda ona dönmüştü. 90’ların fantastik filmleriyle büyümüş biri olarak bu üst sınıf öğrencisinde, filmin başında Transilvanya köylülerinin takıldığı meyhaneye girip başkarakteri korkutan, yağmurdan ıslanmış esrarlı hikâyelere vakıf ihtiyar Çingene havası sezmiştim. Bu adam sanki birazdan bana “İktisat’ta vampirler yaşar. Bunu al,” diyerek bir haç verecek, köylüler de dua edip korkulu gözlerle bana bakacaklardı. Aynı geyik havasını ötekiler de yakalamıştı. O sırada başka bir üst sınıf “İnanmayın lan milletin uydurması!” deyip, ihtiyar Çingene tandanslı üst sınıf buna sinirle bakınca ciddi bir şeylerin olduğunu anladık. Hele inanç diyince iyiden iyiye kıllandık. Zira bu tür konuşmalar, genelde bizim bira içtiğimiz gecelerde ve kız öğrenci yurtlarında çevrilen cin peri muhabbetlerinde geçerdi. Ama bir müddet sonra ikili gülmeye başlayınca kötü hazırlanmış, iğrenç bir çömez şakası olduğunu anladık. Kahkahalarla, bu muhteşem ikilinin iğrenç esprilerden daha soğuk şaka anlayışlarına gülerken bir anda içeriye yurt müdürünün girmesiyle kahkahalarımız kesildi. Bizzat odamıza gelmesi bizi biraz tedirgin etmişti. Ciddi bir şekilde bizden eskilere dönüp “Yeni gelen öğrencilerimize duyuruyu yaptınız mı?” diyince iyiden iyiye şaşırdık. Müdür bize dönüp “İktisat Fakültesi’nin civarında gece dolaşmak yasaktır,” dedikten sonra çıkmıştı. Üst sınıf öğrencisi odamızı terk ederken, “Nedenini söylemezler ama ben biliyorum hayalet geyiği işte,” diyince inanıp inanmamak arasında bocalamıştım. Bir defa bağnaz kasabalı arkadaşlarımın bedduasına uğramıştım. Yaşadığım hayal kırıklıkları, sonrasında yaşayacağım şeyin yanında hiç kalacaktı. Arkadaşlarımdan birisi “Belki de siyasi olaylar falan vardır?” dediğinde içimiz rahatlar gibi oldu. Yine de kendi adıma huzursuzdum. Hayaletten ve siyasetten bahsediyorlardı. Benim için ÖSS kadar olmasa da yeterince korkutucuydular. Yanımızdaki diğer üst sınıf mühendis adayı: “Bizde siyaset olmaz. En son edebiyatlarda iki kişi kapıştı, kapıştıkları kız yeşil paltoyla gezdiğinden siyasi dediler ama kız meselesi aslında,” dedi. Arkadaş grubumuzdan birisi “Ağaçlar altında yiyişmek varken kim siyasetle uğraşsın zaten,” deyince hepimiz içten gelen kahkahalarla, kendimizce şahane bu tespiti onaylamıştık. Özellikle ben otobüsle kampüsün içinden geçerken aklıma gelen “Sanki çoğalmamız için kasten tasar-


lanmış” konulu tespitimi hatırlayınca daha fazla gülmüştüm. Tespitimi arkadaşlarımla paylaştığımda gülmemiz çoktan bitmiş, tekrar boşluğa bakmaya devam etmişlerdi. Detaylarla canınızı sıkıyor olabilirim ama hikâyemin daha iyi anlaşılabilmesi adına bu arka planı vermeliyim. Üst sınıf mühendislik öğrencisi, gülüşmelerimiz bittikten sonra: “Okulun adı çıkar da öğrenci gelmez diye söyleyemiyorlar. Hayalet falan var oralarda bir şeyler,” diyince biz tekrar korku ve merak sağanağına tutulmuştuk. O anda herkesin bana gülmesi ve benim ekipte sivrilmek istememden dolayı “Abi kesin iktisat kızlarına takılmayalım, av alanınızı daraltmayalım diye söylüyorsunuz değil mi?” dediğimde kimsenin gülmemesi ve üstüne üstlük “Müdür dedi ya lan!” uyarılarıyla karşılaşınca bu girişimlerden vazgeçtim. Üst sınıf mühendislik öğrencisi bu sefer gözlerini bana dikerek “Vallahi nedenini bilmem var orada bir şeyler,” diyince, içimdeki Kristof Kolomb dürtüleri uyanıvermişti. Bu merakımı dindirmek istiyordum ve bunun için “Şatoya gitmeyin vampir var!” türevi köylü propagandalarından daha gerçekçi bilgilere ihtiyacım vardı. Odadan çıkarak ortak kantine indiğimde bizi uyaran o görece daha ciddi mühendislik öğrencisinin yanına giderek bu tip olaylara çok meraklı olduğumu ve bu olayı da bana anlatmasını istedim. İsteklerim size garip gelebilir, nitekim hayaletlerden bahseden o mühendislik öğrencisi bile garip karşılamıştı. Gerçi bizler Sadettin Teksoy’la büyümüş, Reha Muhtar’la dişiyle uçak çeken adamları tanımış bir kuşaktık ama bu tür bir istem bizim için bile fazlasıyla garipti. Mühendislik öğrencisi, “garip ama gerçek”, “metafizik ama gerçek”, “görenler var”, “çarpılan oldu” konulu rutin üç harfli muhabbeti girizgâhını yaptıktan sonra “hayaletin” öyküsünü anlatmaya başladı. “Hangi sene, hangi öğrenci bilmem. Bu hikâyeyi biz bizim üst sınıflardan duymuştuk, onlarda kendi eskilerinden dinlemişler. İktisat’a bir kız geliyor. Burada görülenlerden daha güzel olduğu söyleniyor. Ama öyle böyle değil, sanırsın Liv Tyler tipinde elf. Bu kızın etrafında millet pervane. İstemeden not verenler, otobüste yer verenler, kantinde günaydını iyi geceleri nasılsını eksik etmeyenler gırla! Erkeklerin arasında dönen tek geyik konusu bu kız. Karıncaların çiftleşmesinden, eriyen kutuplara hangi konuyu açsa millet, laf dönüp dolaşıp bu kıza geliyor. Hatta öyle ki o dönem tarih öğrencilerinin arasında sürekli geyiği dönen Fatih’in sakalı mevzusunda bile konu gelip bir şekilde bu kıza kilitleniyor. Haliyle kız kıskançlık odağı oluyor. Diğer kızlar bununla muhabbet kurmuyorlar. Erkeklerle de takılmıyor. Bakımlı, güzel ama sessiz, sakin bir tip. Sevgilisi falan yok. Fakültede kantin masalarının kimisinin üzerinde birer birer türlü çeşit araba anahtarları, çeşit çeşit cep telefonları, kimi masalarda da taksitle alınmış Nietzsche serisi, Kafka serisi kitaplardan kalın komünizmle ilgili kitaplar görülmeye başlıyor, anlayacağın herkes de bir kapışma ortamı. Velhasıl kelam kızın gelişi hem dengeleri hem yengeleri alt üst ediyor, huzur falan kalmıyor. Neyden sonra millet umudunu kesmeye başlıyor, diğer kızlarla az biraz muhabbetlere girmeye başlıyor bu. Kız neden yalnız takıldığını anlatıyor bunlara. Söylediğine göre buna çocukluktan beri tutkun bir sevgilisi var. Kız yüz vermiyor, bu onu rahat bırakmıyor. Kızın sevdiği kişilere musallat oluyor. – Fısıltıyla söyledi bunu – Üç harflilerdenmiş bu sevgilisi. Kızın daha önce sevgilisini öldürmüş falan. Millet ikiye ayrılıyor. Kimi diyor bu kız yabani milleti uzaklaştırmak için uyduruyor, kimi de diyor üç harfliler gerçektir bu kız da var bir şeyler. Sonuçta kız bir şekilde terk ediliyor. Herkes her şeyi kabulleniyor. Neyse o aralar finallere doğru kimyadan bir çocuk gidip kıza açılıyor. Manken gibi bir şey derler onun için kız ilk başta istemese de sonra kabul ediyor. Hem erkekler hem kızlar kıskançlıktan çatlıyor. “Neden ben değilim,” diye kafayı takıyorlar. Bir gün artık hangi kem gözlünün nazarı bilinmez çocuk kaza geçiriyor. Her yeri yanıyor, kızdan ayrılıyorlar. Millet bu üç harfli geyiğine sardırmaya başlıyor. Kıskaçlık var ortada. Kızı çekiştiriyorlar da çekiştiriyorlar. Kız da herhalde nazar değmesin diye gidip çirkin bir çocuğa teklif ediyor. Çocuk o gece herhalde heyecandan kalp krizi geçirip ölüyor. Ertesi gün ölü bulmuşlar. Gidip başka bir çocukla konuşuyor, çocuğa araba çarpıyor falan bir sürü şey. Kız günden güne soluyor, bitiyor. En son her gece sürekli ağladığını söylüyorlar. Bu kızın korkusuna odayı bile terk ediyorlar. Kız çaresiz. Adı uğursuza çıkmış. Dahası sevgilisi sürekli peşinde. 20


Kızların kaldığı C bloğunda sürekli bir şeyler oluyor. İsmi “C” diye “Cin Bloğu” diyenler revaçta. Bir süre sonra hikâyeler tüm okula yayılmaya başlıyor tabi. Gerçeğini doğrusunu bilmem, kız bir gün intihar ediyor. İktisat’ın orada büyükçe bir çınar ağacı var onun dibinde bilekleri kesilmiş bir halde buluyorlar. Kimi sevgilisi öldürdü diyor. O gündür bugündür geceleri o kızın hayaletinin o civarlarda görüldüğünü söylerler. Artık gerçek mi psikolojik mi bilmem. Bir-iki çarpılan da oldu. Mevzu bu işte,” dedi. Hikâye bittiğinde soluğum kesilmişti. Bu tür şeylere inanan biri olduğumdan anlatılanlar bana doğal olarak daha da korkutucu gelmişti. Diğer günlerde geceye kalmadan iktisat fakültesi civarında zaman geçirdiğim oldu ama gündüz vakti bile o anlatılan ağaçların altından geçerken tıpkı mezarlıkmış gibi şarkı söyleyerek geçiyordum. Sene sonunda doğruydu. Bir-iki çıkma macerası atlatmış, el ele ağaç altında dolaşma familyasından olmanın artık sıradanlaştığını hissettiğimden bırakmıştım. Tipik üniversiteli yaşantısını sürdürüyordum. Bir müddet sonra tarih bölümünden bir hocanın “Cin peri inanışlarının aslı astarı Şamanizm döneminden kalma boş inanışlar,” gibisinden yorumuyla gece gezmesem bile hayaleti unutmuştum. Dede Korkut’un ve kamların yaşamadığı bir yüzyılda perilere ve cinlere inanmak, birazda kantinde çevirdiğimiz yarı agnostisizm yarı ateizm kokan inanç muhabbetlerimizden dolayı etkisini yitirmişti. Aylardan Nisan’dı çok iyi hatırlıyorum. Bir gün fakültede dersimiz bir hayli uzamış, akşama kadar fakültede kalmıştık. Sınıftakiler ders bitiminde birer birer yurda dönerken ben hocadan ders notlarımla ilgili görüşler alırken konuşmamız bir hayli uzamıştı. O arabasına atlayıp evine doğru gittiğinde ben karanlığın ortasında fakülte korusunun başlangıcında yalnız kalmıştım. Yürüyerek gidebilirdim, arada iki buçuk kilometrelik bir mesafe olmasına rağmen yürüyerek köye gidip gelen birisi olarak yorucu gelmezdi. Üstelik hava serindi. Ama içimdeki o kırsal, eski inanışlarımın tesiriyle içimdeki ilkel korkular kıpırdanmaya başlamıştı. Cadde boyunca yol ışıklandırılmış olsa da iki taraftaki ağaçlar ve araya giren kasvetli, karanlık binalar beni fazlasıyla korkutuyordu. Otobüs durağında bekleyip ikinci öğretim olmamasına rağmen son kalan bir otobüse yetişebileceğimi düşünmüştüm. Gerçi henüz ikinci öğretim bölümleri olmadığından bu saatlere pek otobüs kalmazdı ama ben yine de şansımı denemeyi tercih etmiştim. Sabah kadar bekleyebilirdim çünkü o korunun ortasından geçmek pek cesaret edebileceğim bir şey değildi. Ne kadar beklediğimi bilmiyorum. Yolun ilerisinde otobüs farlarını fark ettiğimde neredeyse sevinecektim. Eski tip, geniş camlı otobüslerdendi. Durağın önünde durur durmaz bindim. Okul içi ücretsiz olduğundan şoförün yanına gitmek yerine arka taraftan binip cam kenarına oturdum. Şoför ben bindikten sonra bana “Senden başka gelecek olan var mı?” diye sordu. Epey bir zamandır beklediğimi ama gelenin gidenin olmadığını söyleyince kapıları kapatıp otobüsü çalıştırdı. Otobüsün içinde olmama rağmen karanlık korunun görüntüsü beni korkutmaya yetiyordu. Bir süre sonra kasvetli iktisat binasını görmemle korkum daha da artmıştı. Çocukluğumda yaşadığım otobüs yolculuklarını hatırlatmıştı bana. Araç hızla giderken, göz yanılgısı nedeniyle büyük elektrik trafolarının ve ağaçlarının yürüdüklerini zanneder yol boyu korkardım. Aynı hisleri yıllar sonra şimdi yaşıyordum. Sanki karanlık korudan biri ya da bir şey fırlayacakmış gibi geliyordu. Özellikle iktisat binasının önünden geçerken bu korku daha da büyümüştü. Otobüsün içinde olmama rağmen kendimi güvende hissetmiyordum. Daha önce hiç hissetmediğim tuhaf bir duygu vardı içimde. Havada belli belirsiz bir sis vardı sanki. Bu bana garip gelmişti. Otobüse binmeden önce bu kadar yoğun bir sisi fark etmemem neredeyse imkânsızdı. Tam siste değildi ama tuhaf bir hava vardı, camlar belli belirsiz buğulanmıştı sanki. Biraz ileride fakültenin tam karşısında, yolun kenarında beklemekte olan bir karaltı gördüm. Otobüs yavaşladı ve ağır ağır karaltıya yanaştı. Caddeyi aydınlatan lambalardan birinin altında soluk yüzlü, oldukça uzun boylu bir kızın beklediğini gördüm. Otobüs durup kapısı açıldığında kızın yüzünü daha detaylı gördüm. İçeriye dolan serinlik tüylerimi ürpertmişti. Ama tüylerimi ürperten şey sadece


serinlik değil, kızın görünümüydü. O an için saçmalıyor olabilirdim ama önceden dinlediğim cin-peri öyküleri kafamın içinde dönüyordu. Korkularımın etkisiyle otobüs duraklarında beliren askerler, yolda görülen kesik başlar, gelin şeklinde mezardan çıkan hayaletler, köy basıp gelin kaçıran hortlaklar ve bir nice öykü aklımda kendine özgü bir gerçekliğe kavuşmuştu. En yakın sınıf arkadaşımı bile görsem o korkulu ruh haliyle cin veya peri zannedebilirdim. Otobüs bekleyen kızın görüntüsü belki de bana o yüzden tuhaf gelmişti. İktisat civarında o kadar dolaşmama rağmen yüzü bana hiç tanıdık gelmemesi de cabasıydı. Ama daha önce görsem de bu kadar garipserdim. Kızın boyu uzun değildi fazla ama değişik bir duruşu ve heybeti vardı. Tarif edemeyeceğim kadar güzeldi. Gece rengi saçları ve gece rengi ifadesiz gözleri, solgun teni ve zarif duruşuyla kendisine bakan herkesi büyüleyebilirdi. Ama yine de tekinsiz bir havası vardı. Kız sallana sallana sanki dengesi bozulmuş bir şekilde yürüyerek otobüse bindi. Bu yürümesi bana oldukça garip gelmişti. Kız otobüse biner binmez kapı kapanmış ve otobüs hareket etmişti. Kız şoföre doğru yürümeye başladığında hikâyemin heyecanlı kısmı başlamıştı. Şoför daha tam hareket etmeden ani bir fren yapmış ve ben frenin etkisiyle öne sendelemiştim. Şoförün, yaşına başına bakmadan bir kadın gibi çığlık atarak şoför mahallinin kapısını açarak kendisini fırlatmasına şaşırmıştım. Kızın yürümesindeki garipliğin nedenini de o an anladım. Kızın ayakları tersti. Şoförün atlamasından sonra bana dönmüştü. Yüzünü gördüğümde içimdeki korku beni neredeyse öldürebilirdi. Soluk suratında olabildiğine şeytani bir gülüş ve gözlerinde kıpkızıl bir parıltı vardı. Gece vakti insanın odasında bir karaltı görüp korkuyla kafasını yorgan içine saklaması gibi bir histi yaşadığım. Arka kapıya attığımda kendimi kapının kapalı olduğu gerçeği ancak kapı yumruklarıma rağmen açılmayınca kafama dank etmişti. O an nasıl aklıma geldi bilmiyorum hemen eğilip acil durum kolunu aradım. Korkunç varlık sallana sallana bana yaklaşıyordu. Kolu çevirince kapı açıldı bende kendimi dışarıya fırlattım. Dışarısı otobüsten daha fenaydı ve birden ışıklar sönmüştü. Şoförün nereye kaçtığı belli de22


ğildi. O karanlıkta otobüsün içinden çıkan korkutucu kızı gördüm. Şekli daha da tuhaflaşmıştı. Boyu normalden birkaç kat daha fazla uzamış, saçları yerleri süpüren, koca gözlü, koca kafalı, uzun tırnaklı bir yaratığa dönüşmüştü sanki. O korkutucu sırıtması suratında sallana sallana bana yaklaşıyordu. Korkudan ayaklarım uyuştuğundan kıpırdatamıyordum. Bir anlık gelen cesaretle koşmaya başlayarak korkutucu varlıktan uzaklaşmaya çalıştım. Korkutucu varlıkta koşarak peşimden geliyordu. Yurda belki bir kilometrelik mesafe vardı ama ben içimdeki korku duygusuyla mesafeyi göz ardı ederek koşmaya başladım. Gözüm bir anlığına ormandaki koruya kaydığında korkudan aklımı yitirebilirdim. O ters ayaklı kız beni ormandan takip ediyordu ve o korkutucu sırıtmasıyla beni seyrediyordu. Tüm sinirlerim altüst olmuştu. Sinirden ağlayabilirdim. Zaman nasıl geçti ben nasıl dayandım bilemiyorum. Yurdun girişini gördüğümde ağladığımı hatırlıyorum. Son gücümle yurdun kapısındaki güvenlik kulübesinin önüne geldiğimde içerideki görevliler dışarı çıkıp kollarıma girdiler. Nefes nefese kalmıştım. Soru soruyorlardı ama onları anlamıyordum. Betim benzim atmış olmalıydı zira yüzümü gören “Hayalet görmüşe dönmüş”, “Bir şey görmüş” türünden yorumlar yapıyorlardı. O anı iyi hatırlıyorum. Bir an uzaktan o kızı sallana sallana gelirken gördüm. O anda bayılmışım. Kendime geldiğimde yurdun revirinde etrafımda bir sürü kişi bana bakıyordu. Sağlık görevlisi ne olduğunu sorduğunda diğerleriyle beraber bir an siniri krizi geçirdiğim yalanını söyleyip başımdan savdım. Odama çıkıp yatağıma uzandığımda bile bu kez arkadaşlarım bana bakıyorlardı. Gerçeği biliyor gibiydiler. Bana daha önce hikâyeyi anlatan üst sınıf öğrencisi odaya gelip “Onu gördün di mi?” diye sorunca onlara bütün hikâyemi anlattım. Bana atom bombasından galip çıkmış adam gözüyle bakıyorlardı. Daha önce görmediğim bir gariplik vardı yüzlerinde. Üst sınıf öğrencisi diğerlerine bakıp “Artık söyleyelim mi” diye birbirlerine sordular. İçimi tekrar bir korku kaplamıştı. Üst sınıf öğrencisi kapıyı örttükten sonra bana döndü. Ne duyarsam ne görürsem korkmamamı söyledi. Korku bir kez daha benliğimi ele geçirmişti. Oda arkadaşlarımın ayakları tersti. Ama onlardan bu kez fazla bir korku duygusu hissetmiyordum. Üst sınıf öğrencisi bana sırlarını anlatacaklarından ve bundan kimseye bahsetmeyeceğimden bahsetsem bile deli damgası yiyeceğimden söz etti. Bende kabul edince üst sınıf öğrencisi başladı anlatmaya: “İntihar eden kız olayı gerçektir. Ama gördüğün hayaleti değildir. Hayaletin kılığına girmiş bir ifrittir. Bizden daha güçlüdür. Ona gücümüz yetmediğinden hayalet hikâyesiyle insanları oradan uzak tutarız. İşin içinde, sizin deyiminizle üç harfliler olduğunu öğrenirlerse dualara başvurmaya kalkarlar. Bizim içinde zor olur burada barınamayız. Gördüklerin akrabalarımdır. Diğerleri gibi insanoğlu’ndan kaçtık ve burayı yuva tuttuk.” “Bu üç harfli öykülerinin ortak noktasıdır genelde. Neden yurtlarda yaşıyorsunuz?” “Bazı insanlar, senin gibileri biraz fazla duyarlı bizleri görebiliyor. Her iki insandan birisi yani. Bu yüzden kendi şeklimizle kendi âlemimizde gezdiğimizde bizi görebiliyor ve dualara başvurabiliyorlar. Bu istediğimiz bir şey değil. Dolayısıyla insan kılığında döneme göre suretimizi değiştirerek asırlarca yaşıyoruz. Tüm dünyada böyle. Varlığımızı sürdürebilmemizin tek dayanağı budur,” dedi. Durumu oldukça garipsemiştim. Yıllarca geyiğini çevirdiğim, korktuğum üç harflilerle yurtta odamda oturmuş sohbet ediyordum. Üst sınıf öğrencisi sözlerini sürdürdü: “Gece yurtta gezerken bizi görürsen ayaklarımıza bakma. Artık bizi gördüğüne göre korkmana gerek yoktur. İnsanlardan yerimizi ve sırrımızı saklamamız lazım.” “İnsanlardan neden bu kadar çekiniyorsunuz? Onlardan güçlü değil misiniz?” diye sordum. Umutsuz gözlerle bana baktı: “Dediğin gibi olsa biz değil sen bizden saklanırdın,” dedi. Son iki yılımı yurtta bu üç harflilerle geçirdim. En sevdikleri şey bizim gece üç harfli muhabbeti yaptığımız gibi onlarında gündüz beş harfli -insan- muhabbeti yapmalarıydı. Böylece yurtlarda, kam-


püslerde görülen üç harfli olaylarının (gizlenmek için en uygun yer sık sık değişen yüzler) ve kantindeki, iktisattaki kızlar geyiğini çeviren (eskiden saraylardan kız kaçırdıkları sihirli günlerden kalma bir alışkanlığın kalıntısı), agnostisizm geyiği çeviren (ne kadar inançsız o kadar az dua) insanların sırrını çözmüştüm. Onlarda bizim kadar çoktular ve bizden farklılardı. Kendilerini gizliyorlardı. Onlarla iyi arkadaş olduğum söylenemez ama onlardan çok şey öğrendim. Beni sevmiyorlardı ama nefrette etmiyorlardı. Onlarla daha çok zaman geçiriyordum. Uzun yaşadıklarından dolayı bir hayli bilgiliydiler. (Her fakültenin tarih bölümlerinde rastlanılan ve tarihi olayları çok iyi bilen o bir iki öğrencinin sırrını herhalde çözmüşsünüzdür artık) İnsanlar gibi ölüm gerçeğiyle daha erken yüzleşmediklerinden dünyayı bizden daha iyi anlıyorlardı ve bir şekilde bizden daha çok eğlenir gibi bir halleri vardı. (Doğru bildiniz, o her esprisine güldüğünüz muhabbeti güzel olan öğrenciler) Birde her hallerinden tuhaf oldukları bu dünyaya ait olmadıkları anlaşılıyordu. (Evet, bunu da bildiniz sınıfınızda illaki bulunan hareket ve davranışlarına anlam veremediğiniz marjinaller.) Üst sınıf öğrencisi üçüncü senemde şekil değiştirmeden önce bir sohbet sırasında şöyle bir şey geçmişti aramızda. Dostane değildi bir düşmanın, ötelerden birinin ihtarıydı. “Dünya insanların algıladığı şekilde vardır. Bizim bile algılayamadığımız varlıklar vardır. Sen kalabalıklar görüyorsun oysaki insanlar seni kendi kendine konuşan bir deli zannediyor. Sen bizi görüyorsun, onlar insanken görebiliyor, insan olarak algıladıkları için. Sence bu denklemde hangimiz gerçek?” Mehmet Berk YALTIRIK


YÜRÜYEN ÖLÜLER Önceleri her şey çok basitti. Romero'nun zombileri ağır aksak yürür etrafta canlı taze beyin gördüler mi peşine düşer ve sonuçta emellerine ulaşırlardı. Yıllar geçti zombi mitleri eski bilinirliğini kaybetti. Romero ve birkaç yaveri zombi filmleri çekmeye devam etseler de artık sinema endüstrisi yaşayan ölüleri daha fazla görmek istemiyordu. Ta ki bir mucize olana kadar. O mucize de farklı tarzı ile beğeni toplayan Danny Boyle'un çektiği 28 Gün Sonra idi. Bu yeni tür eski atalarından da birçok yönden ayrıldı. 2000'lerin zombileri artık yarış atı gibi koşuyordu. İlk zombiler bir şekilde dünyaya dönmeyi başarmış ölülerken yeni nesil “infected” zombiler bir tür virüsün etkisi ile insanların kuduz gibi bir hastalık geçirmesi sonucu oluşmuştu. 28 Gün Sonra ile unutulmaya yüz tutan zombi janrı büyük bir ivmeleme yakaladı ve hâlâ da her sene türe onlarca yapıt kazandırılıyor. Önceleri sinemada görmeye alışık olduğumuz ‘beyinobur’ zombiler yavaş yavaş diğer mecralarda da yerlerini almaya başladılar. Aşk ve Gurur gibi klasik edebi eserlere bile bulaştılar. Tabii ki kaçınılmaz olarak çizgi romanlarda da karşımıza çıkar oldular. Gerçi çizgi roman tarihinde birçok kez arzı endam etmiştir zombiler ancak onlar hakkında bir hikâye belki de ilk defa bu kadar geniş bir şekilde ele alınıyor. Nerede mi? Robert Kirkman'ın yazarlığında 2003 yılında ortaya çıkan Yürüyen Ölüler çizgi roman serisinde. “Devlet yok, süpermarketler yok, posta yok, kablo TV yok. Ölülerin hüküm sürdüğü dünyada sonunda yaşamanın ne demek olduğunu öğreniyoruz.” Tony Moore'un çizerliğinde başlayan hikâye daha sonra Charlie Adlard ile devam ediyor. Çizimler Amerikan tarzına göre çok sade, fakat özellikle kapak tasarımları okuyucuyu içine çekiyor. Ancak çizimlerin seride hikâyenin önüne geçmediğini sadece eşlik ettiğini söyleyebilirim. Yürüyen Ölüler, Rick Grimes'ın çevresinde gelişen olaylar ile zombi apokaliptiğine yelken açan bir çizgi roman. Kirkman'ın hikâyesi birçok filmden tanıdık sekanslar içeriyor. Rick, Kentucky'li bir polis memuru ve bir görev sırasında vuruluyor. Günler sonra hastanede uyandığında etrafta kimseyi bulamıyor (28 Gün Sonra'ya selamlarla). Tüm şehir sanki terk edilmiş. Bir açıklama arayan Rick zenci bir baba ve oğla rastlıyor ve onlardan yeni dünya hakkında bilgi alıyor. Öncelikle karısı ve çocuğunu bulmak için Atlanta şehrinin yolunu tutuyor, tabii ki karakola uğrayıp gerekli silahları alarak. Grimes şehrin durumunun daha vahim olduğunu görürken yardımına Glenn adında genç bir çocuk koşuyor. Oğlanın peşinden giderken şehrin hemen dışında bir grup kurtarılmış insanın kampı ile karşılaşan Grimes karısına ve oğluna da kavuşuyor ve hep beraber mutlu bir hayat sürüyorlar... Mı acaba? Aslında serinin en önemli özelliği ki Kirkman'ın da yola çıkış noktası bu, zombi filmlerinin final-


lerindeki küçük başarıların devamında ne olduğunu yüzümüze vurması. Çizgi romanın içinde birçok final mevcut. Evet, bundan sonra rahata kavuştular dediğiniz her noktada Kirkman okuyucuyu afallatacak bir yöne doğru dümeni kırıyor. Böylece “Peki sonra ne oldu acaba?” sorularımız daha çok kafa karıştırıcı soru ile cevap buluyor. Yürüyen Ölüler'in zombileri, tıpkı Romero'nun zombileri gibi yavaş ancak kararlı yaratıklar. Özellikle kışın yavaşladıkları için dışarıda insanın hayatta kalması daha kolayken, havaların ısınması ile insanların şansı azalıyor. Zombiler ancak beyinlerinden vurulduklarında ölüyorlar. Öldürücü silahları ise tabii ki ölümcül ısırıkları. Ancak hikâyenin gelişiminde öğreniyoruz ki ısırığın sadece ölüm sürecini hızlandıran bir etkisi var ve insanı zombileştiren şey sadece ölüm. Yani ölen her insan zombi oluyor ve bu yüzden yürüyen ölüler de aslında yaşayanlar için kullanılmakta. Yaşayanlar sadece zombileşme süreçlerini uzatıyorlar.

Serinin özelliği hikâyenin başlangıcını ve bitişini anlatmaktan çok, insanların değişik koşullara nasıl adapte oldukları, karakterlerinin farklı koşullara nasıl tepkiler verdiği ve en acımasız zamanlarda bile ne tür fedakârlıklar yapabildiklerini göstermek. Hikâye geliştikçe her karakterin kendi hikâyesi içine o kadar giriliyor ki, asıl dünyada neler olup bittiği bir süre sonra okuyucuyu ilgilendirmez oluyor. Klişe bir konuyu ele alsa da Yürüyen Ölüler salt iyi ve kötü karakterler yerine gerçek insanların rol aldığı bir çizgi roman. Bu yüzden insanların en büyük düşmanları da zombilerden çok kendi acımasızlıkları olmaya başlıyor bir süre sonra. Serideki şiddet oranının yüksekliğinin yanında bazı sahnelerde hikâyedeki psikolojik altyapının 26


da okuyucuyu son derece zorladığını belirtmekte yarar var. Kesinlikle çocuğunuza okumak isteyeceğiniz bir çizgi roman olmadığını zaten anlamış olmanız gerekir. Ancak yine de onca kafa koparma, beyin deşme sahnesinin dışında, bazen az önce öldürdükleri zombilerin yanında oral seks yapan bir çift görmek daha zorlayıcı oluyor. Belki de en büyük şansımız çizgi romanın kapak dışında siyah beyaz olması. Bu durum yaşanılan dehşeti estetize edebiliyor.

Seri şimdilerde AMC kanalı tarafından dizi film haline getirilmek üzere. Kirkman yanına bu konuda önemli bir ismi de almış. "The Shawshank Redemption" ile kendine hayran bırakan, Stephen King romanlarının filme uyarlamalarında ilk akla gelen isim olan yönetmen Frank Darabont. Aslında bir sinema filmi potansiyeli olan bu güzelim hikâye neden reyting canavarına teslim ediliyor diyebilirsiniz. Ancak Kirkman'a uçsuz bucaksız hikâyeyi 10 filmde anlatmak yerine TV için bir dizi yapma fikri daha cazip gelmiş.


KARAKTERLER:

RICK GRIMES : Karısı Lori ve oğlu Carl'ı bulduktan sonra grubun lideri olan Rick hikâyenin ana kahramanı. Bütün kararları tek başına vermesi Rick'i oldukça zorluyor.

SHANE : Rick'in karakoldan dostu olan Shane onun yokluğunda karısını ve oğlunu can pazarından kurtarmış. Lori'ye olan aşkı Rick'in gelmesi ile içinden çıkılmaz bir hal alıyor.

LORI : Rick'in öldüğünü ve dünyada oğlu ile yalnız kaldığını düşünen Lori Shane ile yakınlaşıyor ancak Rick'in ortaya çıkması bir anda durumu karıştırıyor.

CARL : Lori ve Rick'in biricik oğlu Carl bu garip dünyada yetiştiğinden yaşıtlarına göre çok farklı bir çocuk. Özellikle silah kullanmadaki becerisi babasının hâlâ hayatta olmasında en büyük etken.

GLENN : Kampın en etkili isimlerinden biri olan Glenn şehirden sürekli erzak getiriyor. Bu gezilerinden birinde de Rick'i buluyor.

TYREESE : Eski bir sporcu olan Tyreese'in, kas gücü ile kampa katıldıktan sonra Rick'e büyük yardımı dokunuyor. Ancak kamptaki birçok kadınla yaşadığı ilişkiler ahengi bozmaya başlayınca Rick ile de arası açılıyor.

MICHONNE : Hakkında pek az şey bildiğimiz bu Ninja elindeki kılıçlarla kampa geldiğinden beri grubun şansının pek iyi gittiğini söyleyemeyiz. Kendi kendine konuşması da ayrı bir mevzu.

28


Daha birçok karakterin gelip geçtiği seride asıl akılda kalan bir kaçını tanıtmayı uygun gördüm. Bu karakterlere fazla bağlanmayın her sayıda birçok kayıp verilip yeni karakterler gruba karışabiliyor. Gelen gideni de aratır, derler unutmamak gerekir. Ülkemizde Marmara Çizgi tarafından yayımlanan seri şimdilik Günler Sonra, Miller Sonra ve Demir Parmaklıklar Ardında adında üç cilt olarak çıkmış durumda. Gerek kapak gerekse sayfa kalitesi ile Marmara Çizgi elinden geleni yapmış. Çizgi roman severlerin kanıksadığı elimize aldığımızda dağılan çevrimler gibi değil, evladiyelik bir iş olmuş. Ancak Türkçe çevrimin de tam oturmadığını söyleyebilirim. Amerikan ağzı Türkçeye çevrildiğinde oluşan klasik basmakalıplılık göze batıyor. Yine de benim gibi koleksiyoncu çizgi roman severler için kaçırılmaması gereken bir iş olduğunu söylemem gerekir. Okuyunuz, okutunuz sevgili1 yurttaşlar, hâlâ yaşıyorken tadını çıkarın, bir gün uyandığınızda zombi istilası ile karşılaştığınızda şaşırmayın.

1

Masis ÜŞENMEZ www.ötekisinema.com


DÜŞEN UÇAK MEMURESİ “Korkuyorsun.” Arzu başını çevirerek 25 D’e oturan kadına baktı. Kumral, krem rengi kot pantolon, beyaz kazak giymiş, otuz sonlarında hoş bir kadındı. Sesi yumuşak ve sarmalayıcıydı. Söylediği şeyin samimiyet duvarını aştığını farkındaymışçasına anlayışlı, özür dileyen bakışlara sahipti. “Pardon ne dediniz?” “Emareleri tespih tanesi gibi kuşku misinasına dizdin.” “Hangi emareler?” dedi Arzu riyakârca. Kadını terslemek isteyen yanı tırsan yanının kontrolü altındaydı. Ağzından çıkacak kelimeleri filtreden geçiriyordu. “Bildiğin şeyleri niye bana söyletmek istiyorsun?” “Hodri meydan.” Bu ona ait bir sözcük değildi. Bu deyimi hep erkekçe bulmuştu. Kadınlar daha çok ‘haydi bakalım’ demeyi severlerdi. “Korkman normal. Sakinleş. Her şey hızla olup bitecek.” Arzu Akçay ömrü boyunca uçmaktan korkmamıştı. Çocukken uçakla bir yere gidileceğinde gece sevinçten uyku tutmazdı. Havaalanları beklenmedik tehirlere, iç bayıltıcı kontrollere rağmen enerji bulduğu yerlerdi. Bir keresinde Londra’daki bir arkadaşına gideceğinde meydana gelen tehir nedeniyle bütün geceyi havaalanında geçirmeleri gerekmişti. Herkes şikâyet eder oflar puflarken, Arzu, neşeyle fıkralar anlatıp milleti eğlendirmişti. Jetlag denen şey onun kitabında mevcut değildi. Gittiği yerde bir duş aldığında uçak yolculuğunun ve değişik zaman diliminde bulunmanın izlerini üzerinden kir gibi atardı. Bu defa farklıydı yalnız. Korkusu çok derin bir kökten ansızın serpilmiş bir çınar ağacı gölgesi gibiydi. Büyük, yerinden kıpırdatılamaz ve soğuk. Çünkü belirtiler gerçekten vardı. “Ne demek istiyorsun?” “Üç mor buldun. İki saat içinde üstelik.” Arzu hayretle kadına baktı. Dediği doğruydu. Arzu deist yapılı biriydi. Batıl itikatları çok güçlü değildi, ama ömrü boyunca test ettiği için doğruluğundan kuşkulanmadığı bazı işaretler vardı. Bunlar renklerdi. Örneğin sarı, akılla mantıkla alınması gerekli karardı. Siyah ve beyaz onun için nötraldı. İyi ya da kötü değildi. Kahverengi kırmızı bir arada olumsuzluktu. Yeşil yoldu, mavi sahip olduğu ve hoşuna giden bir şeyin üzerine ihtimam, özen gösterme gereğiydi. Mor renk ise kökten değişiklikti. Ani bir kararla evden taşınma, erkek arkadaşından tek celsede ayrılma, artık iyi çalışmayan bir şubeyi kapatma kararları hep böyle mor sinyallerin ardından ansızın alınmıştı. Sayısız kereler test ettiği ve varlığından kuşku duymadığı anlamlı bir işaretti. “Evden çıkarken paspasın üstünde mor bir zarf vardı. Üst kattaki komşunun nişan davetiyesi.” “Devam et.” Arzu havaalanına gitmek için çağırdığı taksinin şoförünün mor tişörtlü olduğunu görünce nasıl irkildiğini hatırladı. Havaalanında, bavulunu verip, uçağa biniş kartını aldıktan sonra kahve içmek için kafeteryaya doğru giderken mor bir elbise, mor ayakkabılar giymiş ve atkuyruğu yapılmış saçlarına mor kurdeleler takılmış beş yaşlarında bir kız çocuğu yanına gelerek, “Hava bozulmuş. Uçaklar öksürüyor,” demişti. Arzu’nun gözleri dolmuştu elinde olmadan. Üç acil mor bulmuştu. Ani ve kökten değişiklik yoldaydı. “Bütün bunlar ne demek oluyor?” Kadının ela gözleri anlayış ve sevgiyle Arzu’yu süzdü. Ardından yüzü ciddileşti. “Dinle Arzu. Sen sandığın kimse değilsin. Birazdan esas yüzüne kavuşacaksın.” 38


Arzu bir kaçığın yanına oturduğunu düşünebilse içi çok rahatlayacaktı, ama yapamıyordu. Kadının bakışlarında hipnotize edici bir şeyler vardı. Sezgileri, kadını iyi dinle diyordu. “Birazdan bu uçak düşecek. Yolcuların tamamı ölecek. Sen ise kabuktan sıyrılacaksın sadece.” “Düşecek mi?” Kadın başını çevirip yan sırada üç yolcuya baktı. Kırklarında anne baba ve alnında sivilceler olan on dörtlük bir delikanlı. Yemek sonrası çöken rehavetin yörüngesinde uyuklamaktaydı. “Biraz alçak sesle lütfen. Benimle diğer türlü konuşmayı dene.” “Diğer türlü mü?” “İç sesle. Doğru frekanstasın şu anda.” “Uçak düşecek dedin.” “Gayret et. Oluyor.” Arzu düşüncelerini zihniyle ittirirken kadının ciddi olduğunu, uçağın gerçekten düşeceğini iliklerinde hissetti. “Anlatın ne oluyor?” “Bu uçak bir saat on beş dakika kadar sonra inişe geçecek. ILS’de, aletli iniş sisteminde belirecek bir arıza nedeniyle piste çakılacak. Herkes ölecek. Sen hariç. Kabuğundan sıyrılacaksın sadece.” “Kabuğum?” Bu beden yani. Kaza meydana gelmeden önce seni çekip alacağım oradan.” Hava bitmiş. Uçaklar öksürüyor. Arzu’nun sezgileri anlatılanların hepsi doğru demeye devam ediyordu. Sağduyu diyebileceği yansa bütün bunları deli saçması bulmaktaydı. Korkusunu bu taraf körüklüyordu. Anlatılanlar saçmaysa neden korkuyordu o halde. “Sadede gelin lütfen.” Genç kadın dostça gülümsedi. “Peki. Sen Arzu Akçay olarak diğer insanlar gibi birisin. Ama genetiğinde eski kadim bir medeniyete ve o medeniyetin yaratıcılarına ait bilgiler var. Bütün dünyada senin cinsinden yirmi bin kadar kimse olduğunu tahmin etmekteyiz. Son bir yıldır dünya bir foton kuşağının etkisi altında. Yeryüzünde pek farkedilmiyor, ama uzun vadeli etkileri orada da etkin. Örneğin insanlar arasında telepatik bağ birazcık artmış durumda. Neyse, biz şu anda 11 kilometre yüksekteyiz. Hava filtresi incelince bu foton yağmuru uçağın yapıldığı duraluminyum gövdeyi belli bir kıvama getiriyor. Fotoelektriksel manyetik alan oluşuyor. Mu-Bütün çözülme için ideal bir ortam.” Arzu dev bir tiyatro perdesi gibi olan korkusunun yanlara doğru aralandığını hissediyordu. MuBütün şifre sözcük gibi olmuştu. Kadının sözlerine devam etmesi için sessiz kaldı. “Bir Mu-Bütün olarak fizik bedene gereksinimimiz yok. Mesela şu anda ben senin iki koltuk yanında oturmuyorum.” “Neredesin peki?” Kumral kadın sol elinin işaret parmağıyla şakağına dokunarak gülümsedi. Arzu’nun otomatik olarak uzanan eli ete, kemiğe değmeden kadının içinden geçti. “Kimsin sen yani?” “Ben bir düşen uçak memuresiyim. Sen de benim stajyer öğrencimsin. Önce seni kabuğundan sıyırmamız gerekiyor. Beni bir tirbuşon gibi hayal et. Mantar senin anlatılanlara karşı olan direncin. İnanmayan yanın. Şişe de 32 yıllık bedenin. İçindeki sıvı geçmişin. Sıvının dibindeki tortular Mu-Bütün bilincin. Onları etkinleştireceğiz beraberce.” “Nedir bu Mu-Bütün?” “Bundan on binlerce yıl önce yeryüzünde büyük medeniyet kurmuş türün astral kalıntılarıyız. Mısır ve daha bir sürü piramitin esas yapıcıları, çemberi 360 dereceye bölenler ve gökbilimi geliştiren40


ler. Bilinci bedenden azade kılanlar. Astral bedenlerle uzayın dört bir yanına yayılan atalarımız. Bedeni astrallaşmayanlar diğer ırklarla karışıp melezleştiler. Senin gibi bazıları benzerleriyle çift kurarak esas genetik malzemeyi korudu. Benim görevim son yıllarda artan foton yağmurundan yararlanarak hemcinslerimi etkinleştirmek. Tabii rıza çok önemli.” Arzu, rızamın uçağa binmeden önce sorulması gerekmez mi, diyecekken durakladı. Kalbinde istek gürlüyordu. İstiyordu. Hem de deli gibi istiyordu. Rüyaları, günlük hayatı sanal gibi gören hayalciliği ve tabii ki, üç mor birlikteliği bunun işaretiydi. Ömrü boyunca beklediği bir şeydi. Şimdi bütün bunların bir düş olduğunu keşfetmekten korkar durumdaydı. Bilinen dünya yaşamı içinde taşıdığı kapasite için yetersizdi. Kötürümleştiriciydi. Hımbıllaştırıcıydı. Rızası doğuştan verilmişti. İşkadını yanı pratik tarafa eğiliverdi. “Bunun için uçağın düşmesi mi gerekiyor?” “En hassas noktaya değindin. Seni bedeninden sıyırmak için bu yüksekliğe ihtiyaç var. Uçak düşmese bedenini kalp krizi, beyin kanaması cinsi bir nedenle iptal etmemiz gerekecekti. Eskisi sonlanmadan yeni hayata geçilemiyor. Çünkü bilincine tümüyle sahip kalacaksın. Binlerce kişiye bu yöntemi uygulasak hemen gizli servislerin dikkatini çekerdi. Bu seçilmiş bedenleri kılı kırk yararak araştırırlarsa Mu-Bütün’ü keşfetmeleri uzun sürmez. Uçak düşünce yanan parçalanan bedenlere sıradan otopsi yapılıyor. Hepsine de değil ayrıca. Bu nedenle düşecek uçakları durugörü yetimizle önceden tespit edip hemcinslerimizin bunlarla yolculuk yapmasını sağlıyoruz. Düşen uçak memuresinin görevi budur. Bu uçağa binmeni ben sağladım. New York’a gitmek için başka bir firmayı kullanacaktın. Sana internet aracılığıyla promosyonlu bilet reklâmı yolladım. Bu indirimli bilet gerçekti. İki yüz on dört dolar daha ucuza gitmek cazip bir şeydi. Hem de daha itibarlı bir firmayla. Üzerine atladın hemen.” Reklamı bilgisayar ekranımda gördüğü günü hatırlayarak içini çekti. Daha 32 yaşındaydı. Bekârdı. Ne çoluğu vardı, ne de çocuğu. Annesi sekiz yaşındayken ölmüştü. Babasını tanımıyordu. Doğumdan önce sıvıştı gitti hergele, derdi teyzesinin kocası. Teyze yanında büyümüş zeki, ama çekingen kadındı. Birkaç sevgilisi olmuştu. Sonuncuyla sekiz yıl beraber yaşamışlardı. Sonra adam bir bahaneyle arazi olmuştu. Teyzeden kalan bir manifatura mağazası vardı. Son yıllarda bu tür dükkânlar eski kârlılıklarını yitirmişti. Neyse ki, kenarda köşede birikmiş parası vardı. Kendi evinde oturuyordu. Geleceğe karamsar bakmazdı bu nedenle. Şimdi o gelecek burada iptal edilecek ve şişmanlamasın, hamlamasın diye bayağı gayret ettiği bu beden yanıp parçalanacaktı. “Ne olacak şimdi yani?” “Çıkış noktanı bulacaksın. Senin bilincine bir düşle girdim. Ucuz bileti mutlaka alman için içeriden de biraz ittirilmen gerekmekteydi. Ayrıca o sıralarda tek başına New York’a gitme fikri ilk cazibesini de yitirmeye başlamıştı. New York’ta geçen birkaç hayal şırıngalamam gerekti. Yakışıklı bir erkekle tanışıyordun havaalanında. Sonra aynı otelde kaldığınızı keşfediyordunuz. Bu sahneleri iki kez değiştirdim. İlkinde son erkek arkadaşını model almıştım. Ondan soğumuştun. İşe yaramadı. Sonra çok beğendiğin film aktörü olan Jude Law ile ilk sevgilini hibritledim. Bu tuttu. New York yolculuğu için hevesin arttı. Ucuz bilet reklâmıyla da bu sonuca ulaştık.” Bileti almaya karar veriş sürecini hatırlayınca, kadına hak verdi. Nerdeyse vazgeçmişti. Birkaç rüya ve ucuz bir bilet niyetini ateşlemişti yeniden. “Nasıl bulacağım o giriş yerini?” “Hatırla. Yeşil çimenlik bir yerde yürüyordun. Yazdı. Gökyüzü masmaviydi. Birden sol ayağın bir şeye bastı.” Arzu kadının sözünü ettiği rüyayı hemen hatırlamıştı. Huzur vaat eden kırlarda yürürken yerde, toprağın üstünde duran bir kapı görmüştü. Eğilip kapının kolunu çevirince bulunduğu yere doksan derece açı yapan, ama kuyu gibi görünmeyen eşyasız bir holle karşılaşmıştı. Kapısı gökyüzüne çevrik


bir evin girişi gibiydi. “Evet. Bir kapı vardı. Ardında da bir hol.” Kadın gülümsedi. “Buldun. Burası sana giriş yaptığım yer. Kapıyı ben geleyim diye açtın. Şimdi o boş holü düşün.” Arzu boş holü düşünürken kendini orada buluverdi. “Buldun.” “Şimdi ne olacak?” “Oldu bile. Bak.” Arzu sol taraftaki üç koltukluk sırada cam kenarında tek başına oturan genç kadına baktı. Ellerini karnında kavuşturmuş, gözleri kapalı uyukluyor gibiydi. Kendini uzaktan seyretmek garip bir histi. “Uyuyor mu?” “Derin bir uykuda. Mu-Bütün çıkarımı için bu şart. Uçak yere çakıldığında bu halde olacak. Her şey saniyeler içinde olup bitecek merak etme.” Arzu iki sıra önde bebeğini göğsüne yatırmış kadına, onun yanında kucağında beyaz bir oyuncak tavşan oturan üç yaşlarındaki cimcime kıza baktı. İçinde derin bir acıma duygusu belirmişti. Yarısı uyuklayan iki yüz küsur kişi biraz sonra yanıp parçalanacaktı. Kendisini New York’ta kimsenin karşılamaya gelmeyeceğine sevindi. İyice yaşlı bir teyze, onun daha da yaşlı ve sağır kocası, kendisini hâlâ sevdiğini söyleyen eski, uyuz sevgilisi, üç beş hafif çekimli arkadaş. Bu dünyayla hissiyat bağı bundan ibaretti. Ama diğerleri... “Uçakların önceden düşeceğini biliyoruz demiştin. Bunca insanın ölüme gitmelerine izin verilmesi normal mi?” “Vicdanının sesi haklı, ama bazı fiziki zorunluluklar var. Bir uçağın hangi nedenden, saat kaçta düşeceğini otoritelere birkaç kez bildirsek yakayı ele veririz. Bizim varlığımızdan kuşkulanıyorlar üstelik. Bunun normalüstü bir durum olduğunu hemen anlarlar. O zaman atom bombaları, yapay virüsler, dünya savaşları, GDO’lu yiyecek bombaları yapanların eline yeni bir silah veririz. Mu-Bütün molekül yapısını silaha çevirip birbirlerine karşı kullanırlar. Bu birinci risk. İkincisi de kaderde, yani karmaşık matematik denklemler birliğinde değişiklikler yaparsak bir an gelir geleceğe bakamaz hale geliriz. Daha önce tarihimizde böyle periyotlar yaşanmış. Kamaşma, körleşme yılları deniyor. Onlarca yıl sürdüğü olmuş. Elimizden fazla bir şey gelmiyor gördüğün gibi. “Sen de benim gibi bir uçak kazasında mı şey oldun?” “Evet. On bir ay önce. O havada infilak eden Arjantin uçağındaydım. Birden Buenos Aires’i görmek arzusuyla yanmaya başlamıştım. Bekârdım senin gibi. Çoluksuz çocuksuz. 43 yaşında sıyrıldım bedenimden. Mu-Bütün genleri taşıyanlar çok çocuklu aileler kurmuyor. Yalnız yaşayan içine kapanık kimseler oluyor genellikle. Hayal güçleri güçlü, genelde yüksek tahsilli, kendi işini kuran, politikaya falan bulaşmayan, zeki, duyarlı ve kenarda durmayı yeğleyen tipleriz.” “O zaman bu foton yağmurundan önce de vardılar.” “Her zaman vardık şekerim. Sayımız yüz bini geçiyor şu anda. Son buzul çağı ertesinde üç yüz binden fazlaymışız, ama zamanla göçenler olmuş. Ay’a, Mars’a ve daha ötelere.” Arzu sessiz kaldı. Bakışları yine o beyaz tavşanlı kıza takılmıştı. “Sana küçük ve telafi kabilinden bir sürprizim olacak,” dedi türdeşi. “Birazdan. Haydi, şimdi çıkalım buradan.” Arzu’nun 32 yıllık kalıbına sarılarak vedalaşmak isteyen hüzünlü yanı uçağın dışına çıkınca hızla yok olup gitti. Uçak önlerinde yoluna devam ederken binlerce kilometre yüksekten dünyayı görmenin büyüsüne kapıldı. Etrafına bakınırken alacalı renklerde dev su damlası gibi şeffaf ve devingen cisimleri fark etti. Yirmi otuz adet falandı. 42


“Bunlar da ne?” “Hemcinslerimiz. O ön sıradaki kadın, bebeği ve kızı da dâhil bu uçuşta tam 27 adet şişe mantarı açıldı. Düşecek uçak bulmak kolay değil. Foton yağmuru ise daha bir buçuk yıl sürecek ve sonra gücü azalacak. Kaç canımızı kurtarsak kârdır. On iki gün sonra bir başka uçak düşecek. Boeing 747. Dört yüz elli bir yolcusuyla Hint Okyanusu’na gömülecek. Bu uçak için çok sıkı bir çalışma içindeyiz. Yüzü geçmeyi hedefliyoruz. Senin ilk işin de orada olacak. Beraberiz.” Arzu’nun aklına, bazı kimselerin çok canı gönülden ‘ben kendimi buraya ait hissetmiyorum’ demeleri geldi. Kendi de bunu sıkça düşünür, ama pek dışa vurmazdı. Dünyalıydı ve orijin olarak başka bir türe aitti. Bu donanımın içinde farklı aidiyet duyguları uyandırması normaldi. Birden içinde diğer türdeşleriyle tanışma arzusu belirdi. Alacalı renklerdeki Mu-Bütün’lere baktı ve “Bir evimiz olacak mı?” dedi. “Bak aşağıya. Her yer evin artık.” Genç kadın mavi gökyüzüne, Batı yönünde yaklaşan karanlığa, kirli kahverengi karalara bakarken bilinci yeni merhalelere ulaştı. Fizikten anlamazdı, ama şu anda dışarısının çok soğuk olması gerektiğini biliyordu. Sürekli ayaklarım nerede, başım ne yana çevrik diye düşünmekten hızla vazgeçti. Soğuktan donup kaskatı kesilecek kasları, oksijen yetersizliğiyle kıvranacak akciğerleri, yerçekiminden etkilenecek kadar büyük bir kütlesi yoktu artık. Yeni halini kabullenmişti bile. Bunları hissetmemek, ama eski bilincine tümüyle sahip olmak harika bir duyguydu. İlkokuldaki numarasını bile hatırlıyordu. Yeni durumuna uyarlanış hızı muazzamdı. Sabık işkadını Arzu Akçay Hanım çiçeği burnunda bir Düşen Uçak Memuresi’ydi artık. Sadık YEMNİ İllüstrasyon ; Mehmet SEVİNÇ http://mehmetsevinc.deviantart.com

44


PARİS’TE SON KONSER (LE CONCERT) Çaykovski’yle Rejimin Kalbine İndirilen Darbe Çavuşesku rejiminden kaçarak Fransa’ya sığınan Yahudi Romen yönetmen Radu Mihaileanu son filmi Paris’te Son Konser’de başkarakterleri aracılığıyla kendi kimliğini de sorgulama imkânı buluyor. Daha önce Hayat Treni’nde (Train of Life, 1998) 2. Dünya Savaşı zamanında bir toplama kampından kaçmaya çalışan bir grup Yahudi esirin hikâyesiyle kökenlerine doğru bir yolculuğa çıkan yönetmen, bu sefer rejimin insanlarda yarattığı tahribatlara Bolşoy Filarmoni Orkestrası’nın Fransa’ya yaptığı eğlenceli bir yolculukla değinme imkânı yakalıyor. Filmde her ne kadar karakterlerin rejimle sorun yaşadıkları ülke SSCB olarak geçse de, kuşkusuz yönetmen aslında filmdeki rejim aracılığıyla Çavuşesku rejimine de gönderme yapıyor. Bu yüzden, yönetmen Radu Mihaileanu’nun karakterlerinin yaşadığı kimlik sorununu ve o dönemin genel ruh halini anlamak için Romanya’nın yakın geçmişine kısaca bir göz atmak faydalı olacaktır. Demirperde ülkelerinden biri olan ve komünizm döneminden kalma pek çok alışkanlığın hâlâ ayakta kaldığı Romanya, 1989 yılında Çavuşesku’nun canlı yayınlara da yansıyan ölümüyle yeni bir döneme girer. Komünizmden sonra büyük bir hızla ülkeyi hegemonyası altına alan kapitalizmle birlikte ülkenin pek çok sorunu da ayyuka çıkar. Ülkedeki mevcut altyapının yetersizliği, işsizlik, yaşam şartlarının ağırlığı, fakirlik, umutsuzluk gibi daha pek çok sorun kapitalizmin gelişiyle birlikte daha da belirginleşir. Rejimden sonra o dönemden kalma yaşam alışkanlıklarıyla insanların yaşantılarını sürdürmeye gayret etmesi de yine yaşanan değişimin yarattığı bunalımın boyutlarını ortaya koyar. Esas sorun, aslında rejimin çökmesinden sonra ortaya çıkar. İnsanlar ne yapacaklarını nasıl davranacaklarını bilemez. Ortada tam bir kaos vardır ve bu durum insanlar için rejimden daha tehlikelidir. Rejimden sonra Romanya’da yaşayan, geçmişle şimdiyi sürekli karşılaştıran, kimlik ve aidiyet problemi olan ve işsizlikle boğuşan Yeni Romen Sineması’nın karakterleri aslında bir taraftan da ne yapacaklarını bilememenin getirdiği kargaşa içinde hayata tutunmaya çalışan ve bir şekilde rejimin yarattığı tahribatlarla da mücadele içinde olan


karakterlerdir. Paris’te Son Konser’in karakterleri de bu açıdan Yeni Romen Sineması’nda sıkça gördüğümüz; geçmişle problemlerini çözemeyen, yaşadığı çağa bir türlü ayak uyduramayan ve trajikomik durumlarla aidiyet sorunu gün yüzüne çıkan karakterlere benzer. Rejime karşı geldikleri için dağıtılan ünlü bir orkestranın yetenekli müzisyenleri aracılığıyla rejim zamanında yaşanan trajedilere değinen yönetmen, bu sayede bir taraftan da kendi mikrokozmozunu yaratma fırsatı yakalar. Bu mikrokozmoz sayesinde, alt metinde rejime yönelik de çok ciddi bir söylemi temellendirir. Orkestrayı dağıtan ve müzisyenleri bambaşka mesleklerde çalışmaya zorlayan rejim, toplumsal hayatı da orkestra gibi darmadağın eder.

Dramatik Anlatım ve Grotesk Bir Dil Yönetmen Radu Mihaileanu, karakterlerinin yaşadığı kimlik sorununa ve alt metindeki eleştirel tavrına rağmen, klasik anlatı sinemasına yakınlığı ve grotesk anlatımıyla Yeni Romen Sineması’ndan ayrılır. Rejim yüzünden Fransa’ya yerleşmek zorunda kalan Radu Mihaileanu, filmlerinde dramatik anlatımın imkânlarından yararlanır. “Dramatik anlatımda, dar bir oyun süresi içine ‘yoğunlaştırılmış’ olan dram aksiyonu, genellikle son kerte eylem yüklüdür ve tümüyle sonuca yöneltilmiştir. Gelişen olaylar ve durumların tümü sona hizmet etmek için vardır. Oyun boyunca sonda çözülecek düğümler atılır.”* Hayat Treni ve Paris’te Son Konser filmlerinin hikâyesini ve olay örgüsünü aklımıza getirdiğimizde, bu yapı bizlere çok tanıdık gelir. Mihaileanu, kısıtlı süresi içinde izleyenlere olan biteni çok, şenlikli bir macera vaat eder; ama bunun yanında öne çıkan karakterin hikâyesi final anında seyirciyi etkileyerek, bir katharsis anı yaşatır. “(…) Dramatik anlatım çelişki ve çatışmalar, olayların çokluğu, değişimin sürek* Ayşen Oluk, Klasik Anlatı Sineması, Hayalet Kitap, 2008, s.35


liliği ve duyguların şiddeti açısından ‘yoğun’ bir anlatım biçimidir. Çünkü ancak eylem ve sözlere dışa vurulabilecek kadar güçlenmiş duygu durumları anlatılabilmekte yoksa eyleme ve söze dökülmeyen, duygu ve niyetler açığa çıkamadan kalmaktadır.”** Mihaileanu’nun karakterleri ve cümbüşü eksik olmayan olay örgüsü dramatik anlatının formüllerine hizmet eder. Bu açıdan, Mihaileanu, sinemayı geçmişleriyle bir hesaplaşma olarak gören ve ülkelerinin içinde bulunduğu kimlik sorunu üzerinden filmlerinde rejim yıllarına olduğu kadar günümüze de vurgu yapan çağdaşı Romen yönetmenlerden farklı bir kulvarda ilerler. Mihaileanu da filmlerinde geçmişle hesaplaşır, ama onun filmlerindeki hesaplaşma dramatik anlatıdan güç alarak, bir tür oyun evreninde gerçekleşir. Onun oyun evrenini en iyi ifade eden sözcük; grotesktir. Grotesk bir anlatımla hem Yahudi geçmişine hem de rejim zamanı Romanya’sında yaşadıklarına ve o dönemin genel olarak ruh haline atıfta bulunur. Cristian Mungiu ya da Catalin Mitulescu gibi anlatımını tamamen kullandığı metaforlar üzerine kuran yönetmenlerin aksine, Mihaileanu’nun yarattığı grotesk dünya bizzat metaforun kendisi olur. Bu da aslında rejimi ifade etmek için gizli bir silahtır; çünkü rejim zaten başlı başına bir komedi üzerine kuruludur. Cristian Mungiu, Sight&Sound dergisine verdiği bir röportajda bu durumu şöyle özetler: “(Çavuşesku dönemindeki) İnsanların konuştuklarıyla gerçekten yaşananlar arasında büyük bir fark vardı.” *** Mihaileanu, Yeni Romen Sineması içine dâhil edilmese de, en azından rejimin temelindeki farklılığı, yani söylemle eylem arasındaki tezatlığı derinden yakalayan güçlü sezgisi ve bu tezatlığı grotesk bir dille kullanmaktan çekinmeyen cesur duruşuyla bir anlamda çağdaşı Romen yönetmenleri de takip eder. Farklı bir anlatım şekli benimsemesine rağmen, benzer sorunları kendisine dert edinir. Barış SAYDAM www.avrupasinemasi.net

** a.g.e, s.35-36 *** http://www.bfi.org.uk/sightandsound/exclusive/cristian_mungiu.php


ANKARA FİLM FESTİVALİ’NDE 11 GÜN Geçen sayımızda bu sayı için Ankara Film Festivali izlenimlerini yazmak üzere söz vermiştik. 21 Mart’ta biten festivalin üzerinden biraz geçmiş oldu ama yine de filmlerden bahsetmek için hiçbir zaman geç değil diye düşünüyorum. Ankara’nın ilk göz ağrısı Ankara Film Festivali bu yıl 21. kez düzenleniyordu ve gösterimler toplam 11 gün sürüyordu. Mekân geçen yılın sonundaki Gezici Festival gibi yine Batı Sineması idi ve kapalı durumda olan bu sinema bir kez daha festival için kapılarını açmıştı. Gezici Festival’de karşılaştığımız teknik sorunların da biraz daha çözüldüğünü gördük. 11 Mart, Perşembe 19:15 – Perşembe gününden izin alma fırsatım olmadığı için festivale tek filmle başlangıç yapıyordum. Bu ilk film, adı verilmeyen bir Afrika ülkesindeki çocuk askerlerin dramını anlatan Kuduz Köpek Johnny (Johnny Mad Dog) idi. Filmin başında direkt olarak aksiyonun içine gömülüyoruz ve film boyunca oldukça gürültülü bir kaos hali içinde çatışmadan çatışmaya sürükleniyoruz. Tıpkı filmdeki çocuklar gibi. Filmin ana karakteri Johnny bile bu kaos ortamı içinde yavaş yavaş şekillenebiliyor gözümüzde. Bir başka film için olumsuz bir unsur olabilecek bu durum, bu filmde savaşın atmosferine seyirci olarak da dâhil olmamızı sağladığı için olumlu bir hal alıyordu.

Kuduz Köpek Johnny (Johnny Mad Dog)


İnsanın içini acıtan bir dizi olaydan sonra savaşın bitip olayların bir anda 180 derece dönmesi de finale yaklaşırken çok etkili bir dönüş noktası oluyordu film için. Belki de asıl çarpıcı olansa, filmin son jeneriği sırasında gerçek çocuk askerlerin gerçek fotoğraflarının beyazperdeye yansıması idi. Çok önemli olmasa da iyi bir film olan Kuduz Köpek Johnny ile festivale güzel bir giriş yapmıştım kendi adıma. 12 Mart, Cuma 21:30 – Festivalin ikinci gününde, geceye hazırlık yapmak için iş çıkışı eve gidip uyuyordum ve 21:30 seansı ile geceye başlıyordum. Diğer salondaki Zamanın Tozu’nu hem Altın Portakal’da hem de vizyonda izlediğim için seçtiğim film, İsyan! (Queimada / Burn!) idi. Küçük salondaki bu film ilk anda bana bir zamanlar dünyaca ünlü starların Hollywood dışında da bol bol çalıştıklarını hatırlattı. 1969 yılında Marlon Brando bir İtalyan filminde oynayabiliyor ki buna benzer davranışlar o yıllarda bolca gördüğümüz hareketlerdi. Ama bugün bu tip örnekler çok azaldı. Hatta tam tersi, biraz ün kazanan Amerika dışındaki yönetmenleri de Hollywood’a kapağı atmış görüyoruz çoğunlukla.

İsyan! (Queimada / Burn!) Gelelim filme. Çoğunlukla The Battle of Algiers’in yönetmeni olarak bilinen Gillo Pontecorvo’nun bu filmden sonra çektiği İsyan, Portekiz sömürgesi bir adaya gelen bir İngiliz’in adadaki kölelere bağımsızlık bilincini kazandırması ve onları isyana teşvik etmesi ile başlıyor ve 10 yıllık süreye yayılan bir hikâye anlatıyor. İlk başta hikâye, köleleri bilinçlendiren beyaz adam onları kurtarır gibi bir klişeye gidecekmiş gibi gözükse de Brando’nun canlandırdığı Sir Walker karakterinin niyetinin daha karışık olduğu ilk baştan hissediliyor ve zaten kısa zamanda Walker’ın tamamen kendi çıkarlarının peşinde olduğu anlaşılıyor. Hatta film biraz daha ilerledikçe asıl ön planda tutulanın İngiltere’nin çıkarları olduğu ortaya çıkıyor. Ayaklanan köleler aslında tamamen İngiltere öyle istediği için ayaklanıyor ama bir kez bilinçlenen insanoğlunu dizginlemek o kadar kolay olmuyor tabii ki.


Bu şekildeki bir hikâye yapısı daha gerçeğe uygun olmuş. Zaten filmin hikâyesi de gerçeklere dayanıyormuş ve sözü edilen ada gerçekte bir İspanyol sömürgesi imiş. Ancak filmin çekildiği dönemde İspanyol hükümeti rahatsızlığını resmi olarak belirtince ve filmi boykot edeceğini açıklayınca ada Portekiz sömürgesi olarak değiştirilmiş. Filmin dönemine göre gayet başarılı olduğu söylenebilir, özellikle öne sürdüğü fikirler gayet etkili. Fakat bir kaç eksiklik göze çarpıyordu. Bazı önemli olaylar hiç yoktu sanki. Ancak bu durum bizim izlediğimiz kopya ile açıklanabilir belki de. Çünkü festivale gönderilen kopyanın filmin İtalyanca olan orijinal kopyası değil İngilizce dublajlı kopyası olduğu ve süresinin de daha kısa olduğu film sırasında belirtildi. Dublaj her zaman için bir yabancılaşma hissi yaratıyor elbette. Ayrıca sonradan yaptığım araştırmada iki kopya arasındaki farkın 20 dakika olduğunu da gördüm. Belki de olmasını beklediğim kimi sahneler uzun kopyada mevcuttu. Bu kopyanın dezavantajı ise bu sefer Brando’nun İtalyanca dublaj işe konuşması olacaktı elbette. Ama son tahlilde güçlü bir sinema duygusuna sahip izlenmesi gerekli bir filmdi İsyan. 00:00 – Ankara Film Festivali’nde festivalin filmlerinden üçünün gösterildiği beyaz geceler ya da kısa filmlerin toplu olarak gösterildiği En Kısa Gece başlıklı gösterimler hep olurdu. Ama sadece korku filmlerinin gösterildiği bir gece yarısı sineması hatırlamıyorum doğrusu. Bu yıl böyle bir uygulama yapılmış. İyi de olmuş. Öncelikle 3 adet kısa film izledik. Bu filmlerden en çok öne çıkanı kendilerine Romero takımı diyen bir zombi takımı ile insanlardan oluşan bir takımın curling maçlarını anlatan Ölüm Oyunu (Deadspiel) idi. Bu kuşağın uzun filmi ise Ölümcül Kar (Død Snø / Dead Snow) idi. Filmde, bir grup tıp öğrencisi tatillerini kayak yaparak geçirmek üzere karlı dağlarda bir kaç gün geçirmeyi planlıyorlar. Burada yolları zamanında çaldıkları altınları tekrar ele geçirmek isteyen bir grupla kesişiyor ve onlarla ölümüne bir çatışmaya giriyorlar. Filmin kilit noktası ise gençleri teker teker öldüren bu grubun kimliği: Nazi Zombiler. Zaten ilk anda bu Nazi zombi olayı türün meraklıları için ilgi çekici oluyor. Aslında üniformalı zombilerin farklı havaları dışında zombilerin Nazi olmasının film için çok önemi de yok. Normal zombilerle de aynı film ortaya çıkarmış. Ölümcül Kar bir korku/komedi filmi. Ama bu denge çok iyi kurulmuş. Film baştan sona seyirciyi güldürmek üzerine kurulmamış. Ciddi ciddi bir korku filmi izlerken birden karakterlerden biri öyle bir duruma düşüyor ya da öyle salakça bir hareket yapıyor ki kahkahayı basıyorsunuz. Ama sonra korku filmi tüm ciddiyeti ile devam ediyor. Aslında ciddiyet tam doğru kelime değil burada. Filmin kendini ciddiye almadığı açık ama sulu bir komedi filmine de dönüşmemeyi başarıyor. Türün meraklılarının izlemesi gereken ama korku filmi sevmem diyenlerin yanına uğramaması gereken bir filmdi Ölümcül Kar. Bol kanlı olduğu da unutulmamalı. 50


13 Mart, Cumartesi 12:00 – Cumartesi günü artık festivali hakkıyla takip etmeye başlıyordum. İlk seansta Meral ve Cemal Erez tarafından çekilen kısa animasyonların toplu gösterimi vardı. Önceki festivallerde gösterilen İpler filminden ve Sezen Aksu’nun Kalaşnikof şarkısı için yaptıkları klipten dolayı tarzlarını bildiğimiz bir çift Erez çifti. Kara kalem benzeri bir tarzda animasyonlar yapıyorlar. Ancak bu festivalde 5 filmlerini izleyince yaptıkları filmlerinin sadece teknik olarak değil düşünsel olarak da benzer yanlarını görme fırsatımız oldu. Önceden izlediğimiz filmlerinden İpler içine girmesi oldukça zor bir filmdi, Kalaşnikof klibi ise zaten temel olarak bir şarkıya dayandığı için belirgin bir konusu yoktu. Diğer filmlerinde gördüğümüz kadarıyla çift çoğunlukla iktidarı ya da gücü ele geçiren ya da bu amaçta olan kişilerle ilgileniyor. Bu kişilerin yaşadığı deformasyon, çekememezlik ya da aslında daha büyük güçlerin hizmetinde oldukları gibi konuların etrafında dolaşan filmleri zaman zaman Kafka ile de yakın akrabalıklar kuruyor. Bu toplu gösterimin 54 dakika gibi kısa süresi vardı. Sonraki seansa kadar bolca zaman olunca bu arayı eve gidip uyumakla değerlendirdim. 17:00 – Festivallerin güzel yanlarından biri zaman zaman eskiden izlediğiniz ama hafızanızda tam olarak kalmamış filmleri tekrar izleme fırsatı sunması oluyor. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Eric Rohmer’in Yeşil Işın (Le Rayon Vert / The Green Ray) filmi de yıllar önce daha önceki festivallerden birinde izlediğim, final sahnesi ve filmin genel gelişimi dışında çok da fazla hatırlamadığım bir filmdi. Bu vesile ile hafızamızı tazelemiş olduk. Yeşil Işın, Delphine adındaki genç bir kadının yaz tatilini anlatıyor bize. Delphine erkek arkadaşı ile bir tatil planı yapmış ama daha filmin başında erkek arkadaşının gelemediğini öğreniyoruz. Film ilerleyince görüyoruz ki aslında Delphine ve erkek arkadaşının ilişkileri çoktan bitmiş ama o bunu kabullenmek istemiyor. Film boyunca tatil planları yapan ve birçok yere giden ama hiçbirinde uzun süre kalamayan Delphine karakteri aslında sevilmesi çok kolay bir karakter değil. Zaten içine girmeye çalıştığı her ortamda bir miktar farklı kalıyor ve grubun içine giremiyor, hatta kendisiyle ilgilenen erkeklerden koşarak uzaklaştığını bile görüyoruz (hoş film boyunca karşılaştığı erkeklerin büyük çoğunluğunun da hakikaten facia tipler olduğunu kabul etmek lazım).

Yeşil Işın (Le Rayon Vert / The Green Ray)


Filmin esas özelliği ise belki bizim de çok sevmediğimiz Delphine karakterinin içyapısını çok başarılı bir şekilde sunması. Eric Rohmer’in incelikli senaryosu ve başrol oyuncusu Marie Rivière’in katkıları bunda en önemli rolü oynuyor. Belli ki Rohmer, Rivière’in bolca doğaçlama yapmasına da izin vermiş. Senaryoda her ikisinin de adı geçiyor çünkü. Bu incelikli karakter çalışmasını ben büyük keyifle izledim. Ancak özellikle salondaki genç seyircilerin hikâye açısından farklı şeyler beklediklerini ve filmi sıkıcı bulduklarını hissetmemek, finalde “E ne oldu şimdi yani,” dediklerini duymamak da mümkün değildi. Hâlbuki Rohmer’in derdi hayatın gerçekliğinden farklı bir şey anlatmak değildi zaten. 19:15 – Costa-Gavras’ın yeni filmini Altın Portakal’da kaçırmıştım, bu kez kaçırmak olmazdı. Cennet Batıda (Eden à l’Ouest / Eden Is West) ile ustanın hala formda olduğunu görmek güzel. Bu kez Paris’e gitmeye çalışan bir göçmenin hikâyesini anlatıyor bize Gavras. Filmin başında polislerin baskını nedeniyle tekneden denize atlamak zorunda kalan kahramanımız Elias, kendini bir tatil köyünün ortasında buluyor, üstelik çıplaklar kampı bölümünde. Diğer arkadaşları teker teker yakalanıyor ya da sahile cesetleri vuruyor ama Elias akıllıca davranıyor, şansı da yaver gidiyor ve kendisini önce kulübün çalışanlarından hatta sonra da sakinlerinden biri olarak kabul ettiriyor bir süre. Bu arada filmin adı da düşünüldüğünde Elias’ın düştüğü tatil köyünün adının Eden Club Paradise olması da bir tesadüf değil herhalde.

Cennet Batıda (Eden à l'Ouest / Eden Is West) Bir süre Elias’ın buradan sağ salim çıkma çabasını izliyoruz, bundan sonra ise film bir yol filmi haline dönüşüyor. Paris yolundaki kahramanımızın başına yolda pek çok şey geliyor. Burada Gavras aslında çok trajik de olabilecek bir hikâyeyi komedi kalıplarını da sıkça kullanarak anlatmayı başarıyordu. Ama bunu yaparken göçmenlik durumuna ait ciddi şeyler de söylüyordu. Bu noktada filmdeki tesadüflerin ve Elias’ın şansının biraz abartılı geldiğini de söylemem gerek. Ama özellikle filmin sonunda geldiği nokta düşünüldüğünde film bir masal gibi okunabileceği için buna çok itirazım yok. Bunun dışında filmde dikkat çeken şeylerden biri de dil meselesi. Elias’ın Fransızca ya da İngilizceyi tam olarak bilmemesi ve karşısına çıkan insanların farklı milliyetleri filmde konuşulan dilin sürekli değişmesine yol açıyor ve bazen birbirini anlamak için dilin çok da önemli olmadığını gösteriyordu. Bununla ilgili ilginç bir şey oldu gösterim sırasında. Filmin Türkçe altyazısı kopyanın üstüne gömülüydü. Bu nedenle elektronik Türkçe altyazı ihtiyacı yoktu. Ancak yabancı seyirciler için İngilizce elektronik altyazı yapıldı. Fakat film sırasında muhtemelen bir sorun oldu ya da İngilizce altyazı eksikti, bu yazılar kesildi. Yalnızca Fransızca bilen yabancı seyirciler açısından zaten sorun yoktu da sadece İngilizce bilenler de filmi anlamada bir sorun yaşamamıştır tahmin ediyorum. Bu seans sonrasında aslında vizyon filmlerinden Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’nı izlemeyi düşünüyordum. Ancak yetişemeyince bu kez yine vizyon filmlerinden Yüreğine Sor’u araya sıkıştırdım.


00:00 – Aslında En Kısa Gece’ye kalmak gibi bir niyetim yoktu. Ancak bir önceki gün Kısa Sınır Tanımaz kuşağının ilk grubuna gelemeyince bu grubu izler, sonra eve gider uyurum diye düşündüm. Geri kalan kısa filmleri hafta içine bırakırsam Kısa Sınır Tanımaz kuşağındaki tüm filmleri izlemiş olacaktım. Nitekim bunu yaptım ve pek güzel oldu. 7 filmlik bu seçkide benim için öne çıkan filmlerden kısaca bahsedeyim. Önceki festivallerden tanıdığımız ve sevdiğimiz Jean-Gabriel Périot’un yine arşiv görüntülerini harmanlayarak oluşturduğu Cop Kullanma Sanatı (L’art Delicat De La Matraque / The Delicate Art of the Bludgeon) 4 dakikalık kısa süresinde bize polisin bu sanattaki başarısını gösteriyordu. Bu tip seçkilere genelde çok kısa ama komik ve çarpıcı bir sonu olan bir film de konur. Koş Granny Koş (Oman Rennt / Run Granny Run) da iki yaşlı kadının çekişmesi ile başlayıp sonunda güçlerini birleştirmeleri ile biten böyle bir filmdi ve gerçekten eğlenceliydi. Ayrıca görme engelli bir kızın bir suçluya güvenmesini farklı bir bakış açısıyla anlatan Rita’yı da başarılı filmler arasında saymak gerek.

Koş Granny Koş (Oman Rennt / Run Granny Run) 14 Mart, Pazar 14:30 – Bir önceki gün epey geç yatınca Pazar günkü festivale 14:30 seansı ile başladım. Bu seansta yine bir kısa film seçkisi vardı. Clermont-Ferrant Kısa Film Festivali tarafından seçilen 6 adet kısa filmin yapım yılları 1990–2008 arasında değişiyordu. Genellikle bu festivalde ödül almış filmler oldukları için, belli bir seviyenin üzerinde olmaları beklenirdi. Gerçekten de bu 6 filmin her birini sevdiğimi söyleyebilirim. Yine de illa ki bir kaç filmi öne çıkarmak gerekirse faşist ve baskıcı domates konservelerine karşı direnen vişne konservelerini ve anarşist biber konservelerini anlatan ama bir yandan da iktidarı ele geçirince herkesin aynı olduğunu da gösteren Conservfilm herhalde en sevdiğim film oldu. Son derece basit kuklalarla önce bize bir futbol maçı izlettiren, sonra da bu maçtan yayılan olayların tüm şehre yayılmasını anlatan Metro ve bir fabrikada çalışan ve ücretini kırıntılarla alan bir kadının önce hayatına giren yabancı bir adamla sonra da fabrikanın evinden uzağa doğru kayıp gitmesiyle değişen hayatını anlatan Kırıntılar (Les Miettes / The Crumbs) da gayet başarılı filmlerdi. Aslında Kırıntılar filmi önce çok anlamsız gibi gelmişti. Bittikten sonra aynı yönetmenin aynı oyuncularla çektiği bir kısa film daha başladı. Meğerse 31 dakika gibi bir kısa film için uzunca bir süresi olan bu film iki bobinden oluşuyormuş ve biz önce filmin sonunu izlemişiz, sonra da filmin başını izlemeye başlamışız. Durum fark edilince gösterim durduruldu ve film gösterimin en sonuna atıldı. Baştan sona izleyince anladık ki gerçekten iyi bir filmmiş. Her festivalde bu tip hatalar olur, genel olarak çok fazla sorunla karşılaşmadığımız bu festivalde bu da nazar boncuklarından biri olarak kaldı.


17:00 – Festivale kısa film seçkileri ile devam ediyordum. Başka Bir Evren adlı bu gösterimde dünyanın farklı yerlerinden gelen 11 adet animasyon yer alıyordu. Vizyonda gayet başarılı animasyonlar görüyoruz ama genelde çocuklara yönelik oluyor ve tarzları oldukça benziyor. Oysa bu seçkide yer alan 11 animasyonun neredeyse her biri birbirinden farklı bir teknikle hazırlanmıştı. Tümüyle bilgisayarda hazırlanmış olanı da vardı, karakalemle çizilmiş gibi duranı da, stop-motion tekniği ile hazırlanmış olanı da vardı, gölge oyunu şeklinde olanı da. Hatta gerçek görüntülerin animasyon şeklinde birleştirilmiş olanı da vardı. Sırf bu çeşitlilik nedeniyle bile izlenmesi gereken seçkide yine öne çıkan bir kaç filmden bahsetmek gerekirse: Küçük bir kızın bahçede ufak ve sevimli bir yaratık bulması ve evine almasını ama bu yaratığın giderek büyümesi, büyümesi ve büyümesini anlatan Ana Yurt (Homeland), yavrusuna iyi bir yuva kurmak ve onu beslemek isteyen anne kuşun hikâyesini teknik resim tarzı çizimlerle anlatan, üstelik bunu yaparken çizimin ölçek değerleri ile de oynamayı da ihmal etmeyen İnce Hesap (V Mossthabe / In Scale) ve seçkinin son filmi olarak konunca yüzde kocaman bir gülümsemeye salonu terk etmeyi sağlayan, otobüs durağında beklerken arkadaş olup kafaları çekip, ot tüttüren iki tipin öyküsünü bilgisayar animasyonu ile anlatan Chump & Clump hafızamda kalan filmler olacak herhalde. 19:15 – Helikopterleri düşükten sonra Afganistan’ın dağlık bölgelerinde sıkışıp kalan iki Amerikan askeri ve bunların karşılaştığı koca bir Afgan ailesi. Afyon Savaşı (Opium War) filmi, hikâyesini bu iki farklı kutup üzerine kurmuş ve bir yandan Afganistan’daki hayata bir yandan da buraya dışarıdan bir bakışa yer veriyor. Doğrusu sadece Afganistan’daki günlük yaşama odaklansaymış da Amerikalı askerleri hiç karıştırmasaymış daha iyi olacakmış. Biri zenci, diğeri beyaz olan bu iki asker arasındaki ilişki bir tuhaftı. Filmin başında acaba farklı iki ordudan mı bunlar diye bile düşündüm doğrusu. Aldığı yaralardan dolayı yürüyemeyen asker diğerini kendisine yardım etmesi için silahla tehdit ediyor ya da içinde ne olduğunu bilmediği bir yapıya keşif için onu silahsız gönderebiliyor çünkü. Anladığım kadarıyla filmdeki oyuncuların çoğu mesleği oyunculuk olan insanlar değil, bölgede yaşayan ya da çalışan insanlardı. Doğrusu bazılarından gayet güzel sonuç alınmış. Özellikle Afgan ailesini koruma görevini üstlenmiş olan ve küçücük yaşına karşın şartlar gerektirince ailenin başı konumuna gelen ya da kendini öyle hisseden çocuk gerçekten başarılıydı ve belki de filmi izlenmeye değer kılan en önemli unsurdu. Ancak filmin diğer kutbundaki Amerikalı askerleri canlandıran oyuncular gerçekten kötüydü ve de ne yazık ki bu da filmin bir tarafını oldukça zayıf bırakıyordu. Doğrusu Afyon Savaşı’nı genel olarak da çok başarılı bir film olarak bulmadığımı söylemeliyim. Yönetmenin önceki filmi Osama’yı da dönemin gerektirdiklerine uygun olarak çekilmiş, kimi güzel sahneler barındırsa da genel olarak bir şeylerin eksik olduğu bir film olarak bulmuştum, bu film için de bir kaç karakter ve bir kaç sahne dışında sıradan bir film denebilir. 21:30 – Neyse ki gecenin son filmi sonradan dönüp baktığımda festivalin de en iyi filmlerinden biriydi. Zaten Güney Kore’den son yıllarda çok iyi filmler çıktığını görüyoruz. Nefes Nefese (Ddongpari / Breathless) de bu ülkeden gelen sağlam filmlerin yeni bir örneği. Filmin en başında Sang-Hoon karakteri 54


ile tanışıyoruz. Son derece kaba saba, nedenli/nedensiz önüne geleni dövmekten hoşlanan (iş arkadaşları hatta patronu da buna dâhil) zaten hayatını da bu şekilde kazanan, sürekli küfür eden hatta küfrü noktalama işareti gibi kullanan bir adam bu. Bir gün yolda Yeon-Hue isimli liseli bir kızla karşılaşıyor. İlk karşılaşmaları adamın kızın üzerine tükürmesi, kız itiraz edince de suratına yumruğu gömmesi şeklinde oluyor. Ama kız dik başlı çıkıyor ve adamın karşısında güçlü bir karakter olarak ayakta kalmayı başarıyordu. Üstelik onun da ağzı en az adam kadar bozuk. Giderek bu iki karakter arasında ilginç bir dostluk gelişiyor. Bu arada her iki tarafın da günlük hayatlarına dâhil olma fırsatı buluyor ve her ikisinin de geçirdikleri travmaları, onları değiştiren olayları görüyoruz. Bu sırada hayatın en acımasız anlarını gördüğümüz gibi özellikle Sang-Hoon’un elinden pek çok şiddet sahnesine de tanıklık ediyoruz. Ama işte burada film, Uzakdoğu Sineması’nın zaman zaman son derece başarılı yaptığı bir şeyi yapıyor ve onca şiddetin arasına son derece duyarlı anlar yerleştirmeyi de beceriyordu. Başta tümüyle iğrenç bir karakter olarak görülen Sang-Hoon’un bir yandan da o duyarlı halini görmek hiç yadırgatıcı olmuyor üstelik. Bunu yaparken o aslında altın kalpliydi gibi bir tuzağa da düşmüyor film. Başrolde çok başarılı bir oyun çıkaran Yang Ik-Joon aynı zamanda filmin senaryo yazarı, yönetmeni ve hatta yapımcısı ve kurgucusu da. Yani bir anlamda her şeyi. Daha önce oyuncu olarak bazı işleri var ama bu yönetmen olarak ilk filmi. Gün biterken ismini bir kenara yazdık ve sonraki filmlerini merakla beklemeye başladık bile. 15 Mart Pazartesi: 12:00 – Pazartesi gününden itibaren festival için haftalık bir izin koparmıştım işten. Aslında öğle saatlerine doğru katılsan iyi olur denen bir toplantı da vardı ama hadi hayırlısı diyerek Kırmızı Adamların Toprağı (La Terra Degli Uomini Rossi / BirdWatchers) filminin yolunu tuttum.

Kırmızı Adamların Toprağı (La Terra Degli Uomini Rossi / BirdWatchers)


Brezilya’nın egzotik güzelliklerini görmek için tura çıkan Avrupalılar bir tekne ile nehri geçerken bir grup yerli ile karşılaşırlar. İlginç makyajları ve yarı çıplak görüntüleri ile bu yerliler uzaktan onları incelemektedir. Sonra bir takım sesler çıkarıp Avrupalılara doğru mızraklarını atarlar, ama bu tehdit edici bir durum değildir, mızraklar aslında epey uzağa atılmıştır. Avrupalılar gittikten sonra yerliler de ormanın içine doğru ilerlerler. Burada bir araç onları beklemektedir. Aracın başındaki kadından bir miktar para alıp tişörtleri giyip evlerine doğru yola çıkarlar. Her şey Avrupalıların turu için yapılmış bir göz boyamadan ibarettir aslında. Bu güzel girişle başlayan Kırmızı Adamların Toprağı, Brezilya’daki yerlilerin yaşamına götürüyor bizi. Buradaki yerliler modern çağın gereklerine uygun bir yaşam sürmektedirler ama sadece kendilerine ayrılan korunaklı bölgede yaşamalarına izin verilmiştir. Bu bölge dışındaki dükkânların büyük bir kısmı yerlilere satış bile yapmamaktadır. Ancak yerlilerin barınmalarına izin verilen topraklar onların atalarının toprağı değildir. Daha verimli bu topraklar Brezilyalı para babalarının elindedir. Atalarının topraklarında yaşamak isteyen bir grup yerli ile beyaz adamın çatışması kaçınılmazdır. Film aslında çerçevesini çok büyütmeden zengin bir aile ile onların topraklarının yakına yerleşen bir grup yerli arasındaki gerilim dozu giderek artan ilişkilere odaklanıyor. Bir yandan da yerlilerden şaman olma yolunda giden bir gençle zengin ailenin kızı arasındaki yakınlaşmaya tanık oluyoruz. Belirgin şekilde yerlilerden tarafta olan film gayet doğal bir anlatım ve aksamayan bir sinema dili tutturmuş. Ortalamanın üzerinde bir filmdi. 14:30 – Bu seanstaki Estamira filmi sadık festival seyircilerini ikiye bölen bir film oldu. Onlarca ödülü olan bu filmden beklentiler epey yüksekti. Pek çok kişi festivalin en iyi filmini izlemeye hazırlıyordu kendini. Filmin sonunda gördüm ki festival takipçilerinin bir kısmı filmden büyülenmiş, bir kısmı ise çok sıkılmış, salonu yarısında terk etmiş ya da sonuna kadar beklese de beklediğini bulamamıştı. Doğrusu ben salonu terk etmesem de sıkılan grup arasında yer alıyorum. Şunu da itiraf etmeliyim ki o sıkıntı zaman zaman gözlerimin kapanmasına bile yol açtı. Ne anlatıyordu peki bu film. Bir belgesel esasen. Uzunca yıllardır Brezilya’nın çöplük alanlarından birinde yaşayan ve burada çalışan 63 yaşındaki Estamira adlı bir kadınla yapılan söyleşilerden ve günlük hayatında onu takip eden kameranın tespit ettiği görüntülerden oluşuyor film. Çok güçlü bir karakter Estamira. Belirleyici bir özelliği de şizofren olması. Böyle bir kadınla tanışan bir belgeselcinin onu bir filme dâhil etme çabasını anlamak kolay. Yönetmen Marcos Prado da belli ki kadından çok etkilenmiş ve onunla yaptığı söyleşilerin hiç bir anını atmaya kıyamamış. Sonuçta ortaya 121 dakikalık bir film çıkmış ki filmin temel sorunu da bu bence. Eldeki materyalden 30–50 dakika arasında orta metraj bir film çıksaymış gayet güzel olurmuş ama bu şekilde sürekli aynı temalar üzerinde dönüp dolaşılıyor. 17:00 – Bir sonraki seanstan ise memnun ayrılmayan yoktu adeta. Nisan Gözyaşları (Käsky / Tears of April) filmi, 1918’deki Fin iç savaşının bitiminde galip gelen Beyazlar ve yenilen Kızıllar arasında yaşa56


nanları bir kaç karakter üzerinden anlatıyor. Kızıllar arasında pek çok kadın da var ve filmin başında bir grup kadının mahkemeye çıkarılmak üzere nakil edilmelerini görüyoruz ve bu sırada aralarından birine kazanan taraftaki askerler tek tek tecavüz ediyor. Görmüyoruz ama diğer kadınlara da aynı şeyin yapıldığını tahmin etmek güç değil. İşleri bittikten sonra da nakil işiyle uğraşmak istemeyen ve zaten kadınların suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırılacağından emin olan askerlerin lideri (ki büyük ihtimalle gerçekten de mahkemenin sonucu böyle olacaktı) onları kaçmış gibi göstererek hepsini öldürüyor.

Nisan Gözyaşları (Käsky / Tears of April) Bu olaylar sırasında diğer askerlere karşı çıkan, tecavüzün yanlış olduğunu düşünen, adil bir mahkemeye inanan Aaro Harjula isimli bir asker de var içlerinde. Bu asker, kadınlardan birinin ölmediğini fark ediyor (ki filmin ana karakterlerinden biri olduğu için en başta tecavüze uğradığını gördüğümüz kadın da bu) ve kendi başına onu yargılanacağı yere götürmek üzere yola çıkıyor. Bu arada kadın defalarca kaçma teşebbüsünde bulunuyor ve bunlardan birinin sonucunda kendilerini bir adada buluyorlar. Burada aralarında bir yakınlaşma da oluyor. Ama burada uzun süre kalmıyorlar ve Harjula halen adını bilmediği kadını askeri savcıya teslim ediyor. Bu noktada filmdeki en ilginç ve belki de biraz abartılı olan karakterlerden askeri savcı Emil de hikayeye dahil oluyor ve sivilde şair olan ama savaşta ölüm emirlerine imza atan bu karakter filmin akışını epey değiştiriyor. Karakterler arasındaki ilişkiler, tüm bir hikaye yapısı çok başarılı bir şekilde oluşturulmuş. Belki askerle kızın yakınlaşması biraz hızlı bulunabilir ama eğreti de durmuyor film içinde. Filmin kimi ayrıntıları da son derece başarılı. Mesela asker bu kadından gerçekten etkileniyor, üstelik o kadın da bulunduğu durumdan kurtulmak için cinselliğini kullanmaktan çekinmeyen bir karakter. Ama bunun gerçekten yanlış olduğunu düşündüğü için böyle anlardan birinde kadınla birlikte olmayıp dışarı çıkıp mastürbasyon yapmakla yetiniyor ki bu ince ve başarılı bir detaydı. Senaryonun başarısı dışında filmdeki görüntüler, müzik kullanımı gibi yan unsurlar da son derece başarılıydı. Festivalin öne çıkan filmlerinden biri oldu çoğu kişi için.


Bu film sonrasında diğer salondaki Deli Deli Olma filminin söyleşisi devam ediyordu. Doğrusu çok fazla dinleyemedim bu söyleşiyi ama en çok aklımda kalan filmin senaryo yazarı Hazel Sevim Ünsal’ın salonu çınlatan kahkahaları oldu. Ne kadar şen şakrak bir kadınmış öyle dedim kendi kendime. 19:15 – Başta vaat ettiklerini gerçekleştirebilse Emma Blank’in Son Günleri (De laatste dagen van Emma Blank / The Last Days of Emma Blank) için de festivalin en iyilerinden denebilirdi belki ama olamıyordu. Bu filmde, çok yakında ölmesi beklenen evsahibesi Emma Blank ve ne kadar saçma olursa olsun onun her dediğini yapmak için uğraşan uşakları anlatılıyordu. Belli ki kadının bir an önce ölmesini bekliyorlar ve bu ölümün sonucunda kendilerine önemli bir para kalacağını düşünüyorlardı. Başka türlü bu eziyete dayanılmaz çünkü. Bir de evin Theo adlı bir köpeği var. Bir saniye. Bu köpek aslında bir insan(!). Evet, belli ki o da o mirastan payını bekleyerek köpek rolü yapıyor. Ama rolüne de pek sadık. Emma Blank bakmazken bile rolüne devam ediyor.

Emma Blank'in Son Günleri (De laatste dagen van Emma Blank / The Last Days of Emma Blank) Gayet enteresan bu kara komedi ilerledikçe evsahibesi ve uşaklar arasında gözle görünenden fazlası olduğunu fark etmeye başlıyoruz ve farklı akrabalık ilişkileri ortaya çıkmaya başlıyor. Böylece tek rol yapanın Theo olmadığını görüyoruz. Uşaklık yapmak da bir rol olabilir mesela. Hikâyenin bir noktasında olaylar bir anda değişiyor ve film ciddi bir dönüşüm geçiriyor. Ne olduğunu açık etmeyelim bu olayın. Emma Blank’in Son Günleri, gerçekten iyi yazılmış ve iyi oynanmış bir filmdi. Keyifle de izleniyordu ama oluşturulan karakterler, onlar arasındaki ilişkiler ortaya çok daha iyi bir film çıkabileceğinin ipuçlarını veriyor. Büyük bir potansiyeli çok iyi değerlendirememiş bir film diyebiliriz. 21:30 – Öteki Yaka (Gagma Napiri / The Other Bank) için de beklentilerin yüksek olduğu filmlerden biri denebilirdi. Henüz küçücükken Abazya’dan ayrılmak zorunda kalan, annesi ile yaşayan Tedo, annesinin hayatlarını sürdürebilmek için yaptığı işten rahatsızdır ve annesinin işini bırakması için ufak tefek 58


suçlar işlemektedir. Henüz 12 yaşındaki Tedo başına gelenlerin ve öğrendiklerinin yönlendirmesi ile Abazya’da geride bıraktıklarını babasını bulmak üzere tek başına bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta pek çok farklı karakterle karşılaşır. Bu kısa özetten anlaşılabileceği gibi Öteki Yaka’ya belli bir yerden sonra bir yol filmi demek yanlış olmaz. Filmin Gürcistan’ın geldiği noktadan ve yaşadığı çatışmalardan rahatsız bir yönetmenin elinden çıktığı da açık. Zaten film sonundaki söyleşide de yönetmen buna vurgu yaptı. Filmin kilit noktalarından biri de küçük oyuncu Tedo’nun performansı (gerçek adı da Tedo). Yönetmenin uzun aramaları sonrasında tesadüfen karşısına çıkmış ve yaşadığı dağ köyünden hiç ayrılmamış bir çocuktan bu performansı alabilmek gerçekten büyük başarı. Film olarak da sağlam bir film Öteki Yaka. İzlenmeye değer kesinlikle ama bir ülkenin durumunu ya da yaşanan bir sorunu bir çocuk üzerinden anlatma olayı o kadar çok yapıldı ki bunu bir tür olarak kabul edersek bu tür içinde öne çıkacak bir özelliği olmadığını da kabul etmek lazım. 16 Mart Salı 14:30 – Salı günü için biraz hafif bir program yapmıştım çünkü günün son filmi epey uzundu. Oraya sonra geliriz, önce günün benim için ilk seansından bahsedeyim. Bu seansta Kısa Sınır Tanımaz kuşağındaki filmlerin ikinci grubu vardı. 7 filmlik bu seçki epey başarılıydı. Bu filmler arasından birkaçından bahsedelim: Kanaryası ile beraber yaşayan bir adamın küçük dostu öldükten sonra onun serbestçe uçabilmesini sağlamak için yaptıklarını anlatan Özgürce Uç (Freiflug / Fly Freely), bir sabah kendisini ziyaret eden bir meleğin gün içinde öleceğini söylemesi üzerine bundan kurtulmak için neler yapabileceğini düşünen bir adamı anlatan I.S. Bulkin’in Son Günü (The Last Day of Bulkin I.S.) ve bir kadın ve bir erkeğin sahildeki birlikteliklerini diyalogsuz ve çok başarılı siyah/beyaz görüntülerle anlatan deneysele yakın bir kısa film olarak Ona, seçkinin öne çıkan filmleriydi. Bu seanstan sonra diğer filme kadar kalan sürede bu kez de Başka Dilde Aşk filminin söyleşisine katıldım. Genel olarak filmin çok sevildiği izlenimini aldım. 17:00 – Özel Tim (Tropa de Elite / Elite Squad) ülkemizde vizyona da girmiş ama Ankara’ya uğramamış bir filmdi. Festival vesile oldu da 2008 yılında Berlin’de Altın Ayı alan bu filmi izlemiş olduk. Ancak filmin savunduğu fikirler nedeniyle sonuç hayal kırıklığı oldu benim için. Aslında fena başlamamıştı film. Brezilya’daki yozlaşmış polis gücüne karşılık temiz kalmayı başarabilmiş bir diğer grup polisin oluşturduğu BOPE adındaki özel timi anlatıyordu film. Filmin temel izleği, Papa’nın Brezilya ziyareti öncesi bu özel timin sokakları temizleme çabası ve bu timin tepesinde yer alan isimlerden birinin ailesinde yaşadığı sorunlar nedeniyle artık görevini bırakmak istemesi ve yerine pisliğe bulaşmamış genç bir polis arama çabası üzerinden gidiyordu. Başlarda hem bu iyi poliskötü polis çatışması hem de Brezilya’nın arka sokakları başarılı bir şekilde verilmişti. Buralarda bile anlatıcı dış sesin konuşmalarında filmin şiddet övgüsü hissediliyordu. Ama özellikle time girmek isteyen gençlerin eğitimi ve sonrasında gelen sahnelerde polisin kullandığı şiddet, işkence ve hatta kıyım giderek


daha olumlu gösterilmeye hatta kutsanmaya başlandı. Filmin Tanrıkent’i (Cidade de Deus / City of God) anımsatan görsel yapısına bir itirazım yok ama arkasındaki fikri tasvip edemiyorum. Bu filmin Berlin’de en iyi film ödülünü alması, hem de rakipleri arasında There Will Be Blood gibi bir film varken bu ödülü alması, üstelik bu ödülü veren jürinin başında Costa-Gavras’ın olması ilginç. Zamanında Z gibi bir filmi çeken Gavras’ın polis şiddetini meşru gösteren böyle bir filmi desteklememesi gerekirdi. İnternet’te görüldüğü kadarıyla, filmin yönetmeni José Padilha, bu filmin devamını çekiyormuş bu aralar. Sırada da Hollywood’da bir video oyunu uyarlaması varmış. Filmi biraz geç izlemek yönetmeni de daha iyi tanımamıza neden oldu demek ki. Bu filmden sonra akşamki filme hazırlık için yine eve dönüyor ve bir süre kestiriyordum. Bu akşam yemeğinden fedakarlık anlamına geliyordu ama başka türlü de olmazdı. Neden? 21:30 – Nedeni bu seanstaki filmin uzunluğunda gizliydi. Kızıl Ordu (Jitsuroku rengô sekigun: Asama sansô e no michi / United Red Army) adlı bu film 190 dakikaydı. Salonun yarısının, belki de yarısından çoğunun bu uzunluğa dayanamayıp terk ettiği gösterim sonrası filmle ilgili kötü değildi ama niye bu kadar uzun şekilde bir düşünceyle salondan ayrıldım. Filmin başındaki giriş diyebileceğimiz bölümde, 1960’ların sonunda Japonya’da öğrenci hareketleri ile başlayan ve yandaş toplayan sosyalist hareketin güçlenmesi, zamanla fraksiyonlara ayrılması ve Birleşik Kızıl Ordu fraksiyonunun kurulmasının anlatımı bile yaklaşık yarım saat, belki de daha uzun sürüyor. Bu bölümde gerçek arşiv görüntülerinin arasında sonradan filmimizin karakterleri olacak tipleri kısa kısa tanıyoruz. Ancak bu tanıma sahneleri bazen o kadar kısa kalıyor ki en azından kendi adıma uzunca bir süre kimin kim olduğunu takip etmekte güçlük çektim. Belli ki yönetmen Kôji Wakamatsu,

60

Kızıl Ordu (Jitsuroku rengô sekigun: Asama sansô e no michi / United Red Army)


seyircinin herhangi bir karakterle yakınlık kurmasını tercih etmemiş. Zamanla takip ettiğimiz gruptan insanlar çeşitli nedenlerle ölmeye başlayınca kalanlar filmin ana karakterlerine dönüşüyor ister istemez ama o noktaya gelene kadar bu karakterler öyle şeyler yapıyorlar ki zaten artık seyircinin seveceği karakterler olmaları mümkün olmuyor. Filmin giriş kısmında bile genel olarak sol görüşte önemli bir rol tutan kendini sorgulama ve özeleştiri sürecinin ne kadar vahşi olabileceğini görüyoruz. Arşiv görüntülerinin bir kenara bırakılıp tamamen kurmacaya geçilen ikinci kısımda ise bir dağ kampında eğitim yapan Birleşik Kızıl Ordu fraksiyonunun bitmek tükenmek bilmeyen özeleştiri seanslarına tanıklık ediyoruz. Bu özeleştiri seansları üyelerin geçmiş eylemlerde yaptığı hataları sorgulamaları ile başlasa da giderek bambaşka noktalara evriliyor. Bu seanslarda özeleştiri yapana fiziksel şiddet uygulanıyor ve hatta kendi kendisini dövmesi söyleniyor. Bunun sonucunda o dağ evindeki ekipten büyük kısmı arkadaşları tarafından dövüle dövüle öldürülüyor. Hamile olan bir kız da bunlara dâhil. Bu kısım o da sert ve uzun ki defalarca izlenen özeleştiri seansları bir noktadan sonra tahammül edilmez bir hal alıyor. Filmin süresinden dolayı bu sahneler devam ederken bir ara verildi. Pek çok kişinin pes ederek gittiği bu arada salonda kalanlar da özeleştiri kavramı üzerine bolca konuştular ve espriler yaptılar. Mesela ben de bu sahneleri bu kadar uzun tuttuğu için yönetmenin bir özeleştiri yapıp yapmadığını merak ettim. Bu sahnelerden sonra filmin son büyük sekansı başlıyor. Burada dağ kampından sağ çıkan bir grubun polislerden kaçması, bir başka dağ evine sığınmaları ve burada polislerle 10 gün sürecek olan çatışmalarına şahit oluyoruz. Aslında bu süreyi vurgulamak adına bu sahneler de oldukça uzun tutulmuş. Normalde rahatsız edecek uzunlukta değil ama o noktada kalanların ya öleceklerini ya da tutuklanacaklarını bildiğimiz için filmin bir an önce bitmesi isteği oluşuyordu seyircide. Yönetmenin döneme yaklaşımı o dönemin gençlerinin bir fikre körü körüne bağlı oldukları yönünde. Özeleştiri sekanslarında filmin fena halde anti-sosyalist bir propaganda yaptığını düşünmek mümkün ama sondaki çatışma sahnelerinde yönetmen gençlere daha onların yanında bir bakış atıyor. Filmi izledikten sonra öğrendiğim ilginç bir not. Yönetmen Wakamatsu, o yıllarda Birleşik Kızıl Ordu’nun içinde yer alan bir isimmiş. Hatta kimi terör olayları ile ilintisi tespit edildiği için Amerika’ya girişi halen yasakmış. Gerçek olaylara dayandığı söylenen film, aynı zamanda yönetmenin kendi deneyimlerinden de izler taşıyor olmalı. Bu yıpratıcı filmden sonra eve gitmek üzere yola düşüyor ve sonraki güne hazırlık yapıyordum. 17 Mart, Çarşamba 12:00 – Günün ilk filmi olan Cinnet (Bicho de Sete Cabeças / Brainstorm) de festivalin bol ödüllü filmlerinden biriydi. Bu filmde sıradan bir gençten daha fazla çılgın ya da asi olmayan Neto’nun hikâyesini izliyorduk. Neto, arada ailesine karşı çıkıyor, onların onaylamadığı hareketler yapıyor ama hangi genç yapmaz ki? Ancak özellikle babası ona öyle bir muamele yapıyor ki sanki dünyanın en kötü oğlu o. Bir gün Neto’nun cebinde esrar bulması ise babası açısından bardağı taşıran son nokta oluyor. Hiç sormaya soruşturmaya gerek duymadan onun bağımlı olduğuna karar veriyor. Bunun sonunda da bağımlılığından kurtulması için onu zorla akıl hastanesine kapattırıyor. Burada da Neto’nun sağlıklı olup olmadığına hiç bakılmadan tedaviye başlanıyor ve görüyoruz ki tedavi adına yapılanlar gerçekten hasta olanlara bile reva görülecek davranışlar değil. Yukarıdaki gibi başlayıp bizi Neto’nun akıl hastanesindeki yıllarına götüren Cinnet, bu olayları gerçekten yaşayıp sonradan bu yılları kitap haline getiren ve o zamandan beri Brezilya’daki akıl hastanelerinin işleyişine savaş açan Austregésilo Carrano’nun kitabından uyarlanmış bir film. Gayet de etkili bir film ve anlatılanın gerçek bir olay olması da en büyük özelliği aslında. Yönetmen de zaman zaman


belgesele varan üslubu ile bu gerçekliğe vurgu yapıyor. Ama ortada bu türe ait Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest) gibi bir başyapıt olunca bu film o kadar da iz bırakmıyor doğrusu. Bu film sonrasında bir önceki günün yorgunluğu tam olarak atamayınca kısa süreli de olsa bir dinlenme süresi iyi oluyordu. 17:00 – Günün sonraki filmi Mary ve Max (Mary and Max), Avustralyalı 8 yaşında bir kız ile New York’lu 44 yaşında bir adamın arkadaşlığını anlatıyordu. Her ikisi de kendine güvensiz ve kendilerine arkadaş arıyorlar. Her ikisinin de o güne kadar karşı cinsle bir ilişkisi olmamış (8 yaşındaki bir kız çocuğu için normal tabii). Aynı televizyon programlarından hoşlanıyorlar, her ikisi de çikolatayı çok seviyor. Bu iki benzer karakter bir tesadüf eseri mektup arkadaşlığı yapmaya başlıyorlar ve birbirini görmeden süren bu arkadaşlık 20 yıla yayılıyor. Gerçek bir hikayeden alınmış bu film, kanlı canlı oyuncularla çekilmiş olsa duygu sömürüsüne kayan, özellikle adamın psikolojik sorunları nedeniyle gayet boğucu bir film olabilirmiş. Ama yönetmen Adam Elliot’ın elinde ortaya şahane bir stop-motion animasyon çıkmış. Filmin karanlık ve depresif bir tarafı da var belki ama bir o kadar da eğlenceli ve komik. Ayrıntılara verilen önem çok fazla. Hemen her sahnede arka plana baktığınızda ince detaylar yakalamak mümkün. Ayrıca filmdeki yan karakterler de son derece başarılı bir şekilde çizilmiş. Sonda duygusallığa biraz fazla prim verildiği söylenebilir ama hikâyenin geldiği nokta bunu gerektiriyor. Ayrıca film gerçek oyuncularda çekilseydi de muhtemelen Max rolünde şahane bir performans çıkartacak olan Philip Seymour Hoffman’ın seslendirmesi de birinci sınıf.

Mary ve Max (Mary and Max) Klasikleri bir yana bırakırsak, festivalin en iyi filmlerinden biri denebilir Mary ve Max için. 2009’un en iyi animasyonları arasında adının pek fazla geçmiş olmaması ilginç. Ama animasyon sevenlere kesinlikle tavsiye edilebilecek bir film. 19:15 – Bu seanstaki Fedai (Yojimbo) için ne demeli, ne övgüler düzmeli bilmiyorum. Defalarca izlediğim, kimi sahnelerini ezbere bildiğim bu filmi bir kez de sinema perdesinde izlemek için büyük heyecan duyduğumu, film bittikten sonra ilk izlediğim zamanki keyfi aldığımı söylesem yeter herhalde. 62


Bu yıl 100. doğum yıldönümünü kutladığımız Akira Kurosawa için de bu cümleleri kurduğum Yojimbo kadar iyi şeyler söyleyebilirim, hatta daha da iyi en az 10 filmini sayabilirim diyebilirim herhalde. Konusunu bilmeyenler için Yojimbo’nun bir Japon westerni olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız bir samuray, iki çete arasında kalmış ve sürekli bir çatışma halinde olan bir kasabaya gelir ve her iki tarafa da eşit uzaklıkta durarak kendisine yapılacak teklifi beklemeye başlar. Ama aslında başka planları vardır. Aslında bir western olmasa da bir dedektiflik romanı uyarlaması Yojimbo. Dashiell Hammett’ın Red Harvest romanından uyarlama. Kurosawa’nın batılı kaynaklardan yaptığı uyarlamaları Japon kültürü içine ne kadar iyi adapte edebildiğini biliyoruz, bu film de şaşırtmıyor zaten. İşin ilginci zamanla iş tersine dönüyor ve direkt Yojimbo’dan uyarlanan filmler çıkıyor ortaya. Herhalde A Fistful of Dollars bunların en ünlüsü. Last Man Standing ve Django filmlerini de bu filmler arasına alabiliriz. Filmin etkilediği yönetmenler arasında George Lucas ya da David Lynch gibi isimlerin de olduğu rahatlıkla görülebiliyor. Festivalde başka gösterimi yoktu, bu gösterime de çok ilgi olmadı ama umarım bu pek çok kişinin bu başyapıtı zaten izlemiş olmalarından kaynaklanıyordur. 21:30 – Altın Çağdan Öyküler (Amintiri Din Epoca de Aur / Tales from the Golden Age) filminde 5 genç Romen yönetmen, Çavuşesku döneminden 6 hikaye anlatıyorlar (farklı kaynaklarda 4 ya da 5 hikaye olarak da geçiyor, anlaşılan farklı festivallerde farklı kopyalar oynamış). Bu yönetmenlerin en tanınmış olanı 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün ile dünya çapında tanınmış bir isme dönüşen Cristian Mungiu. Zaten filmlerin hepsinin senaryosu da onun elinden çıkma.

Altın Çağdan Öyküler (Amintiri Din Epoca de Aur / Tales from the Golden Age) Her biri hemen hemen yarım saat süren hikâyelerde döneme eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşılırken genellikle mizahi bir ton tutturulmuş. Bu mizah, resmi ziyaret ya da fotoğrafçı gibi hikâyelerde biraz daha ön planda iken bazı hikâyelerde daha arka planda kalmış. Özellikle resmi ziyaret ile ilgili hikâye bir miktar bizim Selamsız Bandosu’nu hatırlatıyor. Aslında tüm hikâyeler belli bir düzeyin üzerinde ama hiçbiri de o vurucu etkiyi yapamıyor. Bence en iyisi ve bir uzun metraja dönüşebilecek karakter dinamiklerini taşıyan film, evlerden önce kirli su örnekleri toplayan sonra da işi abartıp evin her odasından hava örneği toplamaya başlayan iki gencin hikâyesinin anlatıldığı öykü idi. Bu arada eve dönünce izlemek gereken bir şey daha vardı. Lost’un yeni bölümünü de izlemeden günü bitirmek olmazdı.


18 Mart, Perşembe Perşembe günü için festivalden iki film seçmiştim ama aynı gün vizyondan da iki film izledim. 17:00 seansı öncesi izlediğim film Precious idi ve bu film üzerine epey şey söylenebilir. Ama madem burada festivalden söz ediyoruz bu filmi geçelim. 17:00 – Dünkü Yojimbo ziyafetinden sonra bu kez sırada bir başka Kurosawa filmi vardı. Kanlı Taht (Kumonosu-jô / Throne of Blood) da daha önce izlenmiş olsa da tekrar keyifle izlenen filmlerdendi. Kurosawa bir kez daha batılı bir kaynaktan yola çıkarak onu Japonya topraklarına uyarlıyor. Bu kez Shakespeare’in Macbeth’i idi söz konusu eser.

Kanlı Taht (Kumonosu-jô / Throne of Blood) Shakespeare’in en iyi metinlerinden biri sayılan ve insan ruhundaki hırsı çok başarılı şekilde betimleyen, vicdan azabı ve suçluluk duygusunun insanın peşini bırakmamasını anlatan bu metin o kadar güçlü ki Kurosawa ana izlek içinde çok fazla bir değişiklik yapmıyor aslında. Ama Shakespeare’de esas güçlü olan doğal olarak kelimelerken burada kelimelerin yerini görsellik alıyor. Mesela Kurosawa’nın favori oyuncusu Toshirô Mifune’nin canlandırdığı Washizu’nun (Macbeth olarak okuyunuz) karısı tarafından cinayete ikna edildiği sahne bir harika. Mifune yakından tanıdığımız o hareketli vücut diliyle huzursuz bir şekilde oradan oraya koştururken karısı sabit bir şekilde hiç hareketsiz oturuyor, öyle ki konuştuğunda ağzı bile hareket etmiyor neredeyse. Adeta orada şeytani bir varlık gibi duruyor. Hatta o da vicdan azabını hissetmeye başlayana kadar film boyunca duruşu bu şekilde. Diğer bazı Macbeth uyarlamalarındaki cinsellik yüklü Leydi Macbeth yorumlarının tersine daha ürpertici bir yaklaşım bu. 64


Tabii ki bir de finaldeki efsanevi ölüm sahnesi (ki burası orijinal metinden biraz farklı gelişiyor). Bu sahnede Mifune’nin yüzündeki korku ifadesinin yakalanabilmesi için tecrübeli okçular tarafından atılan gerçek oklar kullanılmış (tabii ki en son ok dışında). Ciddi bir risk ama sonuç çok başarılı. Ayrıca film sırasında Mifune’nin muhafızları oynayan oyunculardan birini ciddi şekilde yaraladığı da biliniyor, üstelik koruma tedbiri alındığı halde. Çünkü o sahnelerde de gerçek kılıçlar kullanılmış. Kanlı Taht, Shakespeare-Kurosawa birlikteliğinin çok iyi bir örneği ama daha da iyisi için bir Kral Lear uyarlaması olarak Ran’ı da mutlaka görmeli. Bu filmden sonra kelimenin tam anlamı ile koşarak bir vizyon filmi olan Anadolu’nun Kayıp Şarkıları’na gidiyordum. Çünkü kimi salonlarda sadece bir hafta oynayacağı bilgisini almıştım. Eh o da kaçırmamak gereken bir filmdi. 21:30 – Tekrar festivale döndüğümde sırada Arkabahçe (El Traspatio / Backyard) vardı. Meksika’da ve bölgedeki diğer ülkelerde cinsel suçlara maruz kalıp öldürülen pek çok kadın olduğunu biliyoruz, pek çok kadın da kayıp ilan ediliyor. Bu film de bu konuyu merkezine alan bir polisiye. İki hikâye üzerinden yürüyor film. Bir tarafta bölgeye yeni tayin olmuş bir kadın polisin olayları soruşturmasını izliyoruz, diğer yandan da yine bölgeye yeni gelmiş ve uluslararası bir fabrikada ucuz işgücü olarak çalışmaya başlayan bir genç kızın hayatına tanıklık ediyoruz. Kaçınılmaz olarak bir yerlerde kesişiyor bu iki hikâye. Doğrusu hikâyenin Hollywood polisiye filmlerinden biraz daha farklı geliştiği söylenebilir ama benzerleri arasında çok da öne çıkan bir özelliği yok. Eski festivallerden birinde çok benzer bir film izlemiştik. Öldürülen ve kaybolan kadınların sayısı gerçekten ciddi seviyelerde olunca aynı konuda birden fazla film çıkmasına şaşırmamak gerek. Orada da kurbanlar ucuz işçi olarak çalışan kadınlardı çoğunlukla ve bu sefer belli otobüslere binen kadınlar öldürülüyordu. Çok daha iyi bir filmdi o.

Arkabahçe (El Traspatio / Backyard)

19 Mart, Cuma 12:00 – Festival bitmeye yaklaştığında film temposu da artıyordu. Cuma’nın ilk filmi bir kez daha önceden izlediğim filmlerden biriydi. Kızıl İlahi (Még kér a nép / Red Psalm) ile ilgili olarak festival kataloğuna baktığınızda bu filmin 1890 yılında, Macaristan’daki bir çiftlikteki işçilerin ayaklanmasını ve bu isyanı bastırmaya çalışan askerleri anlattığının söylendiğini görüyordunuz. Doğrudur ama Miklós Jancsó o kadar sembolik bir dil kurmuş ki anlatılanın belli bir mekân ve zamanda olduğunu düşünmek yanlış olur. Bir defa o çiftliği çok rahat bir şekilde dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamandaki bir


devlet olarak okumak mümkün. Anlatılan da bir komünist devrim gerçekleştirmek üzere ayaklanan işçi sınıfı ve karşısındaki baskın güçler elbette. Kaynaklarda siyasi müzikal ya da komünist müzikal olarak geçen bu filmde Jancsó’nun anlatımı aslında operaya daha yakın duruyor. Film boyunca öne çıkan ve hikâyesini takip ettiğimiz bir karakter yok. Zaten durumu ya da olayları takip edeceğimiz bir konuşma olmadığı gibi kullanılan müzikler de çok daha genel, işçi sınıfının üstünlüğünü anlatan, bilinen müzikler. Filmin esas dikkat çeken özelliği ise uzun ve kesintisiz planlardan oluşması. 87 dakikalık bu film 27 ya da 28 plandan oluşuyor. Hatta o günkü teknik imkânlar yeterli olsa Jancsó tüm filmi tek bir planda çekmek istermiş gibi bir his de verdi film. Bugün sinemanın ustaları anıldığında Miklós Jancsó’nun adı çok fazla geçmiyor ama ne zaman bir festivalde onun bir filmini izlesek bize ne kadar iyi bir sinemacı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. 88 yaşında hala çalışmaya devam eden ustanın özellikle yeni nesiller tarafından tekrar keşfedilmesi için klasiklere eğilen Criterion gibi bir firmanın filmlerini çıkarması lazım galiba. 14:30 – Festivallerde artık Türk filmleri dışındaki filmler o kadar da fazla ilgi görmüyor. Peter Greenaway’in 2008 tarihli filmi Rembradt: İtham Ediyorum (Rembrandt’s J’accuse) ise eski günleri hatırlattı ve salona ek sandalyeler konulmasına neden oldu. Bu sefer ne yaptı acaba diye düşünüp bir Greenaway filmini merakla beklememek mümkün değildi zaten. Üstelik son yıllardaki filmleri Ankara’daki festivallere uğramaz olmuştu. Mesela bu filmden önce izlenmesi pek güzel olacak olan Nightwatching filmini görme şansımız olmamıştı. Nightwatching filminde Rembrandt’ın Gece Bekçisi tablosunu çizme sürecini bir konulu film olarak

66

Rembradt: İtham Ediyorum (Rembrandt's J'accuse)


anlatan Greenaway, bu filmde Nightwatching filminden parçalar da kullanarak söz konusu tablonun gizli kalmış bir cinayeti anlattığına dair bir sav getiriyor ortaya ve bunu 31 delile dayandırıyor. Belgesel kalıbında çekilmiş bir film ama Greenaway’in bildik takıntıları hemen kendini hissettiriyor. Sayılara olan takıntısı zaten bu 31 delil meselesinde ya da tablodaki karakterleri saymasında ortaya çıkıyor. Pek çok filminde yaptığı gibi bir kez daha perdeyi farklı parçalara bölüp her parçada farklı bilgiler verebiliyor. Bir yandan alttan bir takım yazılar geçerken bir yandan perdenin ortasında Greenaway’in kafasını görürken sağda ve solda da bambaşka şeyler izleyebiliyoruz. Bu yoğun bilgi bombardımanı eğer filmi sevdiyseniz tekrar izleme isteği uyandırıyor. Nitekim benim izlediğim seansta da filmi ikinci kez izleyenler vardı. Ama Greenaway’in esas derdi metin diliyle düşünmeye şartlandırılmış ve görsel materyalleri yorumlamakta son derece cahil olduğunu düşündüğü bir toplumda, bu tablonun her ayrıntısını didik didik ederek bir dedektif ya da bir savcı olarak ortaya bir sav atması (bu arada görsel materyalleri okuyamadığımızı söylerken sinema ile olan meselesini de bir kez daha gündeme getirip tam da bu nedenle sinemamızın da son derece sığ olduğunu da eklemeyi unutmuyor). Bu savın ne kadar geçerli olduğu tartışmalı ama Greenaway bir resme böyle bakın demeye getiriyor adeta. Filmden sonra Serpil Aygün Cengiz’in bir sunumu vardı. Bu sunumun hepsine katılamasam da zihin açıcı oldu. Mesela filmde altyazıda geçen isimleri takip etme şansımız olmamıştı, meğer kimler kimler varmış. Daha da önemlisi filmde gerçek gibi verilen kimi bilgilerin tümüyle uydurma olduğu, hatta Greenaway’in bir söyleşisinde de bunu belirttiğini öğrendik. Belki de Greenaway bakın bana güvendiniz ama ben de sizi yanılttım, tabloyu doğru okumak için kendi kendinize biraz daha uğraşın demek istiyor seyirciye. 17:00 – Hayatın Mutfağı (Estômago / Estômago: A Gastronomic Story) filminin kahramanı Raimundo Nonato, taşradan büyük şehre gelen bir genç. Bir tesadüf eseri bir kafede aşçı olarak çalışmaya başlıyor

Hayatın Mutfağı (Estômago / Estômago: A Gastronomic Story)


ve olaylar gelişiyor. Raimundo Nonato aynı zamanda hapse yeni düşmüş bir genç. Bir tesadüf eseri iyi yemek yaptığı öğreniliyor ve hapistekilerin kendi özel aşçısı oluyor. Hayatın Mutfağı, bu iki hikâyeyi birbirine koşut olarak anlatıyor ama bunu yaparken gayet de düz bir anlatımı var. Seyirci kendini zorlamadan ne olduğunu anlayabiliyor. Filmin en büyük gizemi sayılabilecek olan iki hikâyenin nasıl birbirine bağlanabileceği bile belli bir noktadan sonra o kadar açık ki. Ama bu tahmin edilebilirlik kötü bir filme yol açmamış. Eğlenceli ve keyifle izlenen gayet iyi bir film var karşımızda. Nonato karakterinin saflığı ama yeri geldiğinde kurnaz tarafının ortaya çıkması çok başarılı şekilde verilmiş (özellikle filmin finali itibariyle). Yan karakterler son derece başarılı. Mesela Nonato’nun yemek yemekten seksten daha fazla zevk alan kız arkadaşı (hatta seks yaparken bile yemek yediğini görüyoruz) görmeye değer bir karakter. Film Brezilya’da epey sevilmiş. 2010 yılında bir yeniden yapımı da söz konusu. Bir Amerikan filmi olarak salonlarımızı işgal etmeden orijinalini izlemeli. 19:15 – Bu seansta da benim için festivalin son kısa film seçkisi vardı. Kısa Sınır Tanımaz 3 adıyla gösterilen bu seçkide 8 kısa film vardı. Doğrusu diğer seçkilerle karşılaştırıldığında biraz zayıf kalmış buldum. Yine de güzel filmler vardı. İki mafya üyesinin patrona yapacakları teslimatın sarpa sarmasını anlatan Paket (Das Paket / The Package) daha iyi bir finalle daha iyi bir film olabilirmiş. Turşu ve Piskopos (The Pickle & The Patriarch) ile İfşa (La Revelation / The Revelation) filmleri de çıkış noktaları iyi olan (biri sonsuz yaşamın sırrını insanları turşulamakta bulan bilim adamlarını anlatıyordu, diğeri de bir B sınıfı bilim-kurgu filminin gerçekten uzaylılarla ilintili olmasını) ama uzadıkça tavsayan filmlerdi.

Turşu ve Piskopos (The Pickle & The Patriarch) 21:30 – Bir festivalde Takeshi Kitano filmi görmek ne büyük sevinç. Ustanın Akhilleus ve Kaplumbağa (Akiresu to Kame / Achilles and the Tortoise) fimi, sanat kavramını sorguladığı üçlemesinin son filmi. Burada, çocukluğunda çok iyi bir sanatçı olacağına inandırılmış Machisu’nun hikâyesini anlatıyor bize. Machisu, meşhur ve zengin bir koleksiyoncunun oğlu. Çocukluğunda resim yapmayı seviyor ve zengin bir babası olunca çevresindeki herkes ne kadar güzel resim yaptığını söylüyor. Gün gelip ailesi fakir düştüğünde Machisu’nun içine sanat aşkı işlemiştir bir kere. Artık hayatını iyi ve başarılı bir sanatçı olmaya adamıştır. Bunun için eğitim de alır. Yıllar geçer Machisu, sanat aşkına tahammül gösteren bir kadınla evlenir ama bir türlü istediği övgüleri alamaz, eserlerini satamaz. 68


Çok yönlü bir sanatçı olan Kitano, bu filmdeki resimlerin hepsini de kendi çizerken özellikle modern sanatın ne olduğunu, sanat adına nelerin yapılacağını sorguluyor. Özellikle sanat okulunda okuyan gençlerin bir sanat eseri ortaya çıkarmak için yaptıkları, sonrasında yine Machisu ve karısının yaptıkları hem çok eğlenceli hem de bunlar sanat olabilir mi gerçekten diye düşündürücü kavramlardı. Salondaki bazı konuşmalardan anladığım kadarıyla Kitano’yu hala aksiyon filmleriyle bir tutanlar var. Oysa senelerdir neler neler yaptı bu Japon usta. Bu da aksiyon sineması ile ilgisi olmayan iyi filmlerinden biri. Bu arada filmin adı bir yarışta en hızlı koşucunun en yavaş koşucudan daha sonra yarışa başladığı durumda asla onu geçemeyeceğine dair ünlü paradokstan alınma. Zaten filmin başında bunun matematiksel nedeni de gayet güzel şekilde açıklanıyor. Filmin sonunda Aşil kaplumbağayı geçiyor mu onu görmek içinse filmi izlemek gerek. 20 Mart, Cumartesi 12:00 – 2. Dünya Savaşı yılları. Savaştan kaçan bir Alman, Brezilya’nın köylerinde dolaşmakta, onlara filmler göstermekte, o filmler arasında da piyasaya yeni çıkmış bir ilacın, aspirinin reklâmını yapmakta ve bu ilacı köy sakinlerine satmaktadır. Tek başına çıktığı bu yolculukta yoldan aldığı bir Brezilyalı da kendisine hem yardımcı olmaya başlar, hem de ona yoldaşlık eder. Sinema, Aspirin ve Akbabalar (Cinema, Aspirinas e Urubus / Movies, Aspirin and Vultures), hem bu iki birbirinden çok farklı adamın günler geçtikçe gelişen arkadaşlığını anlatıyor, hem de o dönemlerde savaşın bile uğramadığı Brezilya’nın bir portresini çiziyor. Gayet samimi ve doğal bir film. Bir önceki gün Hayatın Mutfağı filminde de izlediğimiz João Miguel başta olmak üzere oyuncular da başarılı ancak çok da önemli bir film olarak iz bırakmadı doğrusu.

Sinema, Aspirin ve Akbabalar (Cinema, Aspirinas e Urubus / Movies, Aspirin and Vultures), 14:30 – 1967 yılından gelen Trans Halindeki Ülke (Terra em Transe / Earth Entranced) Eldorado adlı hayali bir Latin Amerika ülkesinde aynı zamanda şair de olan bir gazetecinin devletin hâkim güçlerine karşı mücadelesini ve bu arada halkı da arkasına almasını anlatıyor. Filmde hayali bir Latin Amerika


ülkesinden bahsedilse de konu edilen ülkenin henüz 3 yıl önce bir askeri darbe yaşamış olan Brezilya olduğu çok açık. Hem bu yönüyle hem de genel olarak anlatılan öykü itibariyle önemli bir filmdi karşımızdaki. Belli ki iyi bir restorasyondan geçmiş, çok temiz bir kopyadan izlemiş olmamız da bir avantajdı. Buralarda çok tanınmayan yönetmen Glauber Rocha, kaynaklarda Brezilya yeni sinemasının (cinema novo) öncülerinden biri olarak görülüyor. Doğrusu bu akımın diğer filmlerini ya da yönetmenin tarzının bu filmdekine benzeyip benzemediğini bilmiyorum ancak okuduğum kaynaklar bu yönde olduğunu gösteriyor. Doğrusu bu tarzla ilgili bir problemim oldu. Zaman zaman son derece teatral ve abartılı oyunculuklar rahatsız edici idi benim için. Bu abartının bir devamı olarak kimi sahnelerin de destansı olması için özel olarak çaba sarf edilmiş belli ki. Bu anlayışla çekilmiş sahnelerin gayet etkileyici olduğunu kabul etmeliyim ama sanki daha gösterişsiz bir film daha etkili olacaktı. Yine de özellikle farklı ülkelerdeki sinema akımlarını merak edenlerin izlemesi gereken bir film. 17:00 – Luis Buñuel öyle bir yönetmen ki pek çok filmini izlemiş olsak da her festivalde yeni keşfedilebilecek bir filmi ortaya çıkabiliyor. Archibaldo De La Cruz’un Suçlu Yaşamı (Ensayo de un Crimen / The Criminal Life of Archibaldo de la Cruz) da benim için böyle bir filmdi. Luis Buñuel’in Meksika’da çektiği çoğu film İspanya dönemindeki filmlerine göre daha az ses getirmiş filmlerdir. Bu film de bunlardan biri. Hâlbuki film, içerdiği burjuvazi taşlaması, ironisi ve iyilik ve kötülük kavramlarına bakışı ile tam bir Buñuel filmi. En iyi Buñuel filmlerinden biri değil belki ama kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Film, çocukluğunda bir tesadüf eseri dadısını öldürdüğünü düşünen bir adamın seri katil olma hayallerini anlatıyor. Bu adam karşısına çıkan pek çok kadını öldürmeyi istiyor. Bunun için ince ince planlar yapıyor ama bu planlar bir türlü sonuca ulaşmıyor. Belki yine de bu kadınlar ölüyor ama hiçbirinin sebebi de bu adam olmuyor ve adam bir türlü katil olmayı beceremediği için sürekli bir üzüntü halinde yaşamını sürdürüyor. Hâlbuki en azından birini öldürebilse çok mutlu bir adam olacak. Bu özet bile filmin absürt yapısını gösteriyor aslında. Elbette ki Buñuel her zamanki gibi çeşitli kurumlara da eleştiri oklarını sallamadan bırakmıyor.

Archibaldo De La Cruz'un Suçlu Yaşamı (Ensayo de un Crimen / The Criminal Life of Archibaldo de la Cruz)

19:15 – İşte benim için festivalin olumlu anlamda en büyük sürprizlerinden biri: Rövanş (Revanche). Bu film geçtiğimiz yıl Avusturya adına Oscar’lara aday olmuş ama buralarda adı pek duyulmamıştı. Bu nedenle fazla beklentim olmayan bir filmdi benim için. Ama sonuç festivalin en iyi filmlerinden biri oldu. Rövanş aynı zamanda hakkında çok fazla bir şey bilmeden izlemenin de daha iyi olacağı filmlerden biri olduğu için hikâye gelişiminden çok kısaca karakterleri tanıtmakla yetinelim. Avusturya’da striptizci ve fahişe olarak çalışan Ukraynalı bir genç kız, onun sevgilisi ve çalıştığı yerin güvenlik görevlisi, 70


bu iki kişinin ilişkisinden habersiz olan her ikisinin de işvereni olan ve kız için daha büyük planları olan bir adam, sıradan bir polis ve onun karısı. Filmin farklı bölümlerinde bu karakterlerden bazıları daha bir öne çıkarken bazılarının önemi azalıyor, hatta hiç gözükmüyorlar. Avusturya gece kulüplerinin arka planındaki pis işleri gösteren bir suç filmi gibi başlayan Rövanş, yine suç ve ceza izleğinde yürüyen ve işin içine vicdan azabı gibi konuları da katan ama başlangıcından bambaşka noktalara gidip karakterlerin iç dünyasına giren bir film olmuş. Üstelik bu karakterler de son derece sahici karakterler. Hepsinin motivasyonlarını anlıyor, acılarına ortak olabiliyorsunuz. 21:30 – Filmler açısından tam mesai ile geçen bir günün kapanışını Suç Ordusu (L’armée du Crime / The Army of Crime) yapacaktı. Filmin yönetmeni Robert Guédiguian’ı önceki festivallerden tanıyorduk. Kendisini Marsilya’daki işçi sınıfını anlattığı, çoğunlukla azınlıkları da mutlaka hikâyesinin içine kattığı ama hemen her zaman insan ilişkilerini ön plana aldığı filmlerle tanıyoruz ve seviyoruz. Aynı zamanda çoğunlukla da aynı oyuncularla çalışıyor. Guédiguian bu yeni filminde yine azınlıklardan bahsediyor ve bir kaç oyuncu dışında yine bildiği ve tanıdığı oyuncularla çalışıyor ama bu kez daha görkemli bir film yapma peşine düşmüş. Üstelik bir dönem filmi yapıyor. 2. Dünya Savaşı yıllarında Nazi işgalindeki Fransa’daki direnişçi azınlık grupları ve özel olarak Ermeni asıllı Missak Manouchian önderliğindeki grubun hikâyesini anlatan film başarılı aslında ama Guédiguian asıl ustası olduğu türden uzaklaşınca filme kendi damgasını vuramamış. Bu sefer de film diğer 2. Dünya Savaşı direniş filmlerinden farklı bir yere oturmuyor. Sadece Fransa’nın kurtuluşu için azınlıklar da hayatlarını ortaya koydu dedirtiyor o kadar. Bu nedenle izlenmesi bir kayıp olmayacak ama festivalin çok iz bırakmayan filmlerinden biri oldu benim için.

Suç Ordusu (L'armée du Crime / The Army of Crime)


21 Mart, Pazar 12:00 – Bir festival daha sonra ererken sırada 3 film daha vardı. Günün ilk filmi Peder Jaakob’a Mektuplar (Postia Pappi Jaakobille / Letters to Father Jaakob) idi. Artık epey yaş almış ve gözleri görmeyen Peder Jaakob’un yardıma ihtiyacı vardır. Ancak ev işleri ya da kendi özel işlerine yardım etmesi için değil, kendisine gelen mektupları okuması için bir yardımcı istemektedir. Kendisine yardımcı olarak da, ömür boyu hapse mahkûm olmuş ama pederin isteği üzerine affedilen, aksi mi aksi bir kadın olan Leila gönderilir. Söz konusu mektuplar ülkenin dört bir yanından Peder Jaakob’dan yardım ya da tavsiye isteyen, en azından kendileri için dua etmesini isteyen kişilerin mektuplarıdır.

Peder Jaakob’a Mektuplar (Postia Pappi Jaakobille / Letters to Father Jaakob) Film boyunca Peder Jaakob iyilik timsali uhrevi bir kişi olarak çizilmiş. Adeta tüm hayatını insanlara iyilik etmeye adamış, o yaşta hayatta kalmasının tek nedeni de halen iyilik yapması gereken insanların var olması olan bir karakter o. Lelia ise filmin başında nedenini bilmesek de cinayet gibi bir suçu işlemiş bir karakter olarak farklı bir kutupta kalıyor. Ancak beklenebileceği gibi Peder ile vakit geçirdikçe Lelia da değişiyor. Zaten filmin temel sorunu da bu beklenebilirliği. Lelia’nın karakterinde yaşanacak değişim, pederle olan yakınlaşmaları, en sonunda işlediği cinayetin nedenlerinin seyirci tarafından da öğrenilmesi ve filmin finali hep beklenen şeylerdi. İlk önce bir televizyon filmi olarak yola çıkılıp sonradan sinemalarda da gösterime çıkmasına karar verilen bu film, söz konusu televizyon filmi havasından kurtulamazken özenli çekimleri ve başarılı oyunculukları ile kademe atlasa da çok önemli bir film olamıyor. 14:30 – Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Eric Rohmer’in festivaldeki ikinci filmi Pauline Plajda (Pauline à la Plage / Pauline at the Beach) idi. Tıpkı diğer filmi Yeşil Işın’da olduğu gibi bu film de “Comedies and Proverbs” serisinin bir filmi ve Rohmer bir kez daha genç bir (hatta iki) kadını hikayesinin merkezine oturtuyor. Hatta bir kez daha bu karakterlerin bir yaz tatilinde geçirdikleri günleri bize anlatıyor. Bu 72


sırada da kadın-erkek ilişkilerini masaya yatırıyor ve şahane bir karakter çalışması yapıyor. Filmdeki ana karakterlerimiz yeni boşanmış ve hayatına ne şekilde devam edeceğine henüz karar verememiş genç ve güzel bir kadın olan Marion ve henüz aşkla tanışıp tanışmadığından bile emin olamayan onun 15 yaşındaki kuzeni Pauline. Bir de Marion ve Pauline’den hoşlanan erkekler var. Marion’un evlenmeden önce bir dönem birlikte olduğu ve ona hala tutkun olan Pierre, yeni tanıştıkları ve bir kadınla uzun süre yaşamaya dayanamayacak gibi gözüken Henri ve Pauline’nin yaşıtı Sylvain. Rohmer senaryoyu da kendi yazdığı bu filminde bir kez daha bol diyaloglarla karakterlerin her türlü düşüncelerini ve ruh halini bize yansıtıyor. Rohmer sinemasını sevenler için birinci sınıf bir film ama önceden herhangi bir Rohmer filmi izleyip sevmeyenler de çok keyif alamadı. 17:00 – Festivalin benim için son filmi İz Sürücü (A Nyomozó / The Investigator) idi. Filmimizin kahramanı Tibor Malkáv, ölen insanlara otopsi yapan bir patologdur ve orta yaşlara gelmiş olmasına rağmen hala annesiyle yaşamaktadır. Bir gün, tedavi edilmezse annesinin kısa bir ömrü kaldığını öğrenir. Tedavi için tek şans da Macaristan dışında bir kliniktir. Elbette bu iş için paraya ihtiyacı vardır ve bir gün kader karşısına gizemli bir yabancı çıkarır. Bu yabancı ondan hiç tanımadığı birini öldürmesini istemektedir. Bu arada Malkáv bir yandan da yeni tanıştığı bir kızla da bir ilişkinin başlangıcındadır. İz Sürücü temelde polisiye bir film. Ama klasik polisiyelerden bazı farkları var. Bir suç işleniyor ve buna sebep olan kişi aranıyor ama burada olayı araştıran da suçu işleyen kişi aslında. Malkáv burada işin arkasındaki kişiyi araştırıyor. Ayrıca bu karakterin özellikleri de filme değerini katan noktalardan biri. Kendi deyişiyle hiç bir espri anlayışı olmayan biri o. Herhangi biriyle konuşurken cümlelerin altında başka anlam aramak ya da kendisinin bir şeyler ima etmek gibi bir anlayışı yok. Özellikle kadınlar ile olan ilişkilerinde bu durum tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Zaten bir kadınla beraber olmak gibi bir isteği de yok (hatta muhtemelen herhangi bir cinsel isteği yok, daha doğrusu gereksiz buluyor). Zaten kendisi herhangi bir şey teklif etmiyor, kadından sinemaya gitme teklifi gelirse bunun amacı sadece sinemaya gitmek oluyor. Kadın onu eve bırakmasını isterse yaptığı tek eylem yine onu eve bırakmak oluyor. Artık en sonunda kadın benimle beraber olacak mısın demek zorunda kalıyor (bunu bu kadar kibar şekilde demiyor tabii, eylemin adını vererek söylüyor). Ki o bile fayda etmiyor aslında. Filmin bir diğer özelliği de Malkáv’ın olayı soruştururken zaman zaman cevapları hayallerinde otopsisini yaptığı insanlarla konuşarak bulması. Gerçek dışı bir durum değil bu aslında, sadece bizi ana karakterin nasıl düşündüğüne ortak ediyor. Ortada fantastik bir durum yok ama bu sahnelerde gerçeküstü bir hava yaratılıyor yine de. Aslında filmde konu edilen suç çok komplike bir şey değil ama filmin anlatımı gayet başarılı ve özellikle baş karakter son derece orijinal olunca İz Sürücü de festivalin öne çıkan filmlerinden biri oluyor ve festival için iyi bir final oluyordu. Aslında bu film sonrasında festivalin en önemli ödüllerini alan filmlerin gösterimleri vardı. En iyi film seçilen Köprüdekiler’i de izleme fırsatım olmamıştı. Ama özellikle son 3 günün temposu ve Köprüdekiler’in vizyona da çıkması nedeniyle bu filmi sonradan izlemeye karar vererek eve doğru yola çıkarken bir sonraki festivali düşünmeye başlamıştım bile… Hasan Nadir DERİN www.sinemamanyaklari.com


http://blackchap.deviantart.com

Gölge e-Dergi 32. Sayı  

Gölge e-Dergi Mayıs 2010 sayısıyla karşınızdayız. Bu sayının öyküleri Rafet Tolga Cankurt’dan Yaşam Kaynağı, Atilla Bilgen’den Uykusu Kaçan...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you