Issuu on Google+

ortabahce


ortabahcedergisi

ortabahcedergi

ortabahce

www.ortabahce.net ortabahceitu@gmail.com

ortabahceitu@gmail.com


Begum Eser

Begum Eser

Rengin Gurel

Rengin Gurel

Gulin Yazicioglu

Murat Çakan Ecem Altun

Turku Altiok

Zeynep Çabuk Melih Manisaligil

Ahu Acar

Arda Demirkale

Esra Fatma Baloglu

Miraç Nur Yildiz

Halil Habip Atici

Mirza Dal

Elif Akbas

Beyza Nergis Ozbek

Esra Akyol

Elif Akbas

Nisanur Ozdemir

Asena Sonbay Arda Demirkale Elif Çivici Melike Tugçe Çelik Ibrahim Emre Gunduz

Sena Kuyucu

Cihan Toroman Baris Doga Çam Elif Çivici Seba Karaman Baris E. Ibin

Aybars Ozmen

Mehmet A. Sari

Cem Cemre Koçkiran

Sebnem Balim

Gamze Dinler

Beyza Irmak

Omer Culcu Taha E. Öztürk


Sound Shirt

Almanya’da bulunan Junge Symphoniker Hamburg Orchestra ve İngiltere’de giyilebilir teknoloji üreten şirket CuteCircuit iş birliği yaparak işitme engellilerin müziği algılayabilmesini sağlayan Sound Shirt adlı giysiyi tasarladı. Sound Shirt, sesleri tercüme ederek titreşimlere dönüştürüyor. Tasarım fikri, her insanın müzik dinleme deneyimini yaşamaya hakkı olduğuna inanan orkestraya ait. 6 ay süren araştırma ve geliştirme döneminin ardından tasarım hayata geçirildi.Sound Shirt'e entegre edilen yazılım; bas, çello, korno ve vurmalı çalgılar da dahil 8 çeşit sesi tercüme edebiliyor. Veriler kablosuz sistemle giysiye gönderiliyor ve mü ziğin şiddeti de algılanarak giysi üzerindeki 16 adet mikro aktüatör tarafından titreşime dönüştürülüyor.

Türkiye'nin İlk Ekolojik Çocuk Yuvası Kadıköy'de Açıldı!

Enerjisini yenilenebilir kaynaklardan karşılayan, bahçesinde meyve ve sebze yetiştirilen, permakültür çalışmaları yapılan ilk çocuk yuvası Kadıköy'de açıldı. Yapımı Kadıköy belediyesi tarafından tamamlanan ekolojik yuvanın amacını, Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu, “Çocuklara, dünyayı kirletmemeyi öğretmek ve doğayı tahrip etmeden yaşamayı, canlıların haklarını ve hepimizin doğanın bir parçası olduğunu benimsetmek” şeklinde ifade ediyor. 110 çocuğun eğitim alabileceği kontenjana sahip bu yuvanın diğer yuvalardan farkı oldukça fazla. Örneğin yuvanın ısınma ve aydınlatma sistemi tamamen güneş panellerine dayalı.Tesis, bahçe sulamada ve klozetlerde yağmur suyu kullanılacak şekilde dizayn edilmiş ve eğitim araç gereçlerinde doğal ürünler tercih edilmiş.


Kıbrıs’ta Bronz Çağı Bira Üretiminin İzleri Bulundu

Batı Kıbrıs’ta Paphos sit alanında kazı yapan arkeologlar, son buluntular ışığında Tunç çağına tarihlenen yerleşmede bira üretim işlikleri bulduklarını açıkladılar. Bulu Buluntulardan yola çıkan arkeologlar, Paphoslular ve etrafındaki insanların bundan 3000 yıl önce Paphos birası içtiğini söylüyor. Araştırmacılar tıpkı günümüzde olduğu gibi o dönemde de alkolün eğlenme ve rahatlama amacıyla Bronz çağı insanları tarafından tüketildiğini belirtiyor. Kazı alanındaki son kanıtlara dayanarak, Paphos sakinlerinin sadece bira üretmedikleri, aynı zamanda muhtemelen biranın ticaretini de yaptıkları düşünülmekte.

Jüpiter’in Uydusu Europa’da Su İzi

Hubble Uzay Teleskopu’nun elde ettiği görüntüleri inceleyen bilim adamları, Europa’nın buzla kaplı yüzeyinden su sızıyor olabileceğini söylüyor. Bu bulgular, uyduda küçük canlılar için uygun yaşam koşullarının mevcut olabileceği şeklinde yorumlanıyor. Bilim adamları, Güneş Sistemi’nde yaşam izi bulunma ihtimali en yüksek yer olması nedeniyle Europa’da keşif faaliyeti yürütmenin öncelikli olarak görülmesi gerektiği görüşünde. Jüpiter’e bir sonraki aracın 2022’den önce gönderilmesi planlanmıyor. Buzlu yüzeyin su sızdırması, uydunun büyük yeraltı okyanuslarına yüzeyden erişimin mümkün olabileceği anlamına geliyor. Görüntülerde ayrıca, Europa’nın güney kutup bölgelerinde sızan suyun hidrojen ve oksijen olarak ayrıştığına dair bulgulara da rastlandı.


Bellek, kişinin yaşamlarında ürettikleri yaşamın kendisidir, diğer bir deyişle kişisel bir arşivdir. Öte yandan Hallbwashc çalışmalarında; belleğin sadece bireysel bir yetenek olmadığı toplum tarafından belirlendiğini ortaya koymuştur. Kent belleği; bir kentin kurulduğu günden beri, kente ait bilgilerin toplamıdır. Anılar, çevreye bağımlı olarak kurgulanır, bellek mekandan ve kentten ayrı düşünülemez. Kentin belleği ya da toplumsal bellek; mekan(yer)-zaman-anı-kimlik birlikteliğinden oluşmaktadır. Kent belleği bir palimpsest gibi üst üste binen katmanları içerir ve kentin kimliğinin şekillenmesinde önemli rol oynar. Kentlerin yapılı çevresi de belleği de bir palimpsest olarak okunabilir. Fakat günlük hayat telaşı içinde hepimiz, belleği yani kentin ruhunu unuttuk oysa yaşadığımız şehir anlamsız bir kütle yığını değildi. Topografyasıyla, peyzajıyla, mimarisiyle, sokak dokusuyla, insanıyla tarihiyle bir bütündü, canlı bir organizmaydı. Kent devinimdi. Hareket edebilen veya edemeyen her şeyin ortak devinimiydi kent imgesi. Hele İstanbul! Ama sanki elimizde can çekişiyor İstanbul, son nefesini verdi verecek; çünkü unuttuk onu. Belki de biraz durup düşünmeye ve hatırlamaya ihtiyacımız var. Tarihi hatırlamak, kenti hatırlamak, kendimizi hatırlamak, mekânın belleğinin farkına varmak… Bir ev yıkıldığında, öyle sadece bina olarak değil, tüm geçmişiyle birlikte yıkılır. Yani hemen unutulur. “Ne vardı bunun yerinde?” Neydi yahu bu bina?” “Yok canım şey binası değil miydi o? Soruları havada uçuşur. “Hatırlama”, inatçı ihtiyarlara bırakılmış iç sıkıcı bir görevdir. (Uyku Şehir, 2008, s.38). Peki gündelik hayatımızın geçtiği çevreler hakkında gerçekten ne biliyoruz? Ne bilmemiz mümkün? Hatırlama ve unutma arasındaki etkileşim, görmeye çalışmakla, görmezlikten gelme arasında nasıl bir ilişki var? Bu soruların cevabı var mı? Bi Bireysel ve kolektif hafızanın çevreyle olan ilişkisi nedeniyle, çevreye yapılan müdahaleler kişinin ve kentin hafızasını da etkilemiş olur. Çevreye yaptığımız her müdahale, hem bütün kentin hem de bütün toplumun imgesini değiştirmektedir. Yani kent dokusunu/imajını değiştirmek, mekanın ve toplumun belleğinde yarıklar oluşturmakta.

En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl baglanacagız, hepimiz bir suur ve benlik buhranının cocuklarıyız; hepimiz Hamlet’ten daha keskin bir ‘olmak veya olmamak’ davası icinde yasıyoruz. Onu benimsedikce hayatınıza ve eserlerinize daha yakında sahip olacagız. Belki de sadece aramak ve bütün kapıları calmak kâfidir. Bes Sehir, Ahmet Hamdi Tanpınar


Soruları, sorduranları severim. Sormayı daha bi’ severim. Umarım bu yazıyı okuduktan sonra sizde de sergi deneyimlerimden doğmuş birkaç soru kalır. İyi sorgulamalar. İstanbul Modern’de Değişimler ve Çelişkiler Bu ziyaretimde beni en çok etkileyen sergi İnci Eviner’inkiydi. “İnci Eviner Retrospektifi: İçinde Kim Var?” adlı sergi 27 Kasım’a kadar İstanbul Modern’de olacak. Sanatçının yıllar boyu yapmış olduğu eserleri bir arada görmek, eserler arasında bir yandan ilgi ve benzerlik kurmaya çalışmak, öteki yandan da farklılıklar bulmak... En çok hoşuma giden de sulu boyadan yaptığı eskizleriydi. Resmettiği iç organlar aynı anda hem ürkünç hem de muazzam güzeldi. Samimi olmak gerekirse tam olarak anlayamadığım birçok eseri vardı; fakat gerçek şu ki tüm sergi beni çokça düşünmeye ve anlamaya yönlendirdi. Öyle ki müzeden çıktığımda neredeyse başım ağrıyordu; ama tatmin olmuştum. “Bu gün kendime bir güzellik yaptım.” demiştim kendi kendime. Hani böyle kendinizden geçerek müzik dinlersiniz de saate bakarsınız, saatlerdir dinliyormuşsunuz meğer. Kulak ağrınızı o an fark edersiniz ya. Heh öyle işte. Etkilendiğim bir çalışma da Murat Germen’in imzasını taşıyan “muta-morphosis”ti. Kent kolajları çalışmıştı sanatçı. “İstanbul’un sonu nasıl olacak?” diye sorgulamış belki de. Sonuçta kentler ve mekanlar yaşayan organizmalardır ve sürekli değişim ve dönüşüm içindedirler, tıpkı bizler gibi. Okuduğumuz, izlediğimiz, kurguladığımız her bir ütopya ya da distopya yeni bir şehir metamorfozudur. Bizler her gün, her saat, her saniye kendimizin evrimiyiz. Tüm bu süreç, sonuç iyi midir kötü müdür bilinmez, değişim değişimdir. Değişimin iyisi kötüsü olur mu? Kötüsü bile değişimsizlikten iyi değil midir? Soru sorduran biri daha. (Şu an okuduğunuz sayfadaki Muta-morphosis esintisini fark ettiniz mi? Hah buna sevindim.) Tülay Tura Börteçene ise “mikro organik dünyalar” ile ölçek bilincimi altüst etti. Kendi mikro organik dünyasından kesitleri resmetmişti sanatçı. Ölçek diye bir şeyin olmayabileceğini düşündürdü bana. Kentler, evler, aletler, hücreler ve hatta evrenler hepsi de birbirine benzeyebiliyor. Beyin hücrelerine benzer galaksi fotoğrafları geliyor aklıma, altında da bir soru vardı: Ya bizim evren dediğimiz şey başka bir canlının beyin hücresiyse? Beynimi gıdıklamıştı bu soru, hoşuma gitmişti. Mikro ölçekteki dünyaların karanlığı, karmaşası, makro ölçekteki dünyamızda da mevcutken onları birbirinden ayrı, bambaş bambaşka evrenler olarak düşünebilir miyiz? Peki her şey birbirinin aynısı, ritmik veya düzensiz tekrarı mı? Tek fark ölçek mi? Ölçek ne? Bir oran mı yoksa ana ögenin yanına koyduğumuz belirleyici mi? Ölçek? Sorular, sorular..


Zeyno Pekünlü’nün video derlemesi ise bana “bilgi”yi sorgulattı. Bu derlemede kız tavlama taktikleri adı altında çekilmiş ve yayımlanmış videolar vardı. Dönüp dolaşıp aynı şeyleri söyleyen tavlama uzmanları(!)... “Bilgi”yi düşünün. Her yerde, ne kadar çok, değil mi? Özellikle günümüzde her yerden kesintisiz bir bilgi bombardımına tutuluyoruz. Doğru mu yanlış mı seçim yapamadan bir yenisi geliyor, onu yorumlark- bir tane yeni bilgi daha. Gündüz Vassaf’tan bir alıntı yapma ihtiyacı duyuyorum: “Kitle iletişim araçlarının gerek haberlerin dağıtımı, gerekse içeriği açısından oynadığı rol, algılam algılamayı derinleştirmek ve niteliğini yükseltmekten çok, haberlerin hızını ve niceliğini vurgulama doğrultusundadır. Daha bir haberi anlayıp onu belli bir bağlama oturtma fırsatını bulamadan bir sonraki haberle karşılaşıyoruz. O haber de anında yok olup yerini bir başkasına bırakıyor.”. Tüm bu üretilip tüketilen bilgi nasıl da verimsiz, nasıl da cahil. Tekrar, kopya, tekrar, tekrar, kopya. Tüm video boyunca benzer şeyler duyduk, belki de aynı şeyi duyduk. Her şey kadınlarla ilgiliydi; ama konuşan bir kişi bile kadın değil. Çelişki? Çelişki.


Pera Müzesi’nde Kişiliğimi Bulmam

tı ( ) G

ttı

İ

v

H

/

? L

E fı H “

A

“ tı

ö

ö

v

-

?Y

(?) v

Ç

ö

v

A

w

A v

(?) v

L

?” H

v

fl ö H

W

j İ

v

T

“H (?)

K ”

ö ”

tı v

v tı

tı v tı

ö

v

T H H

ö

ö

tı ttı ö

ö

ö ö

T

v


G O

ö

A

V ö “

G ö

ö “

ti

ti

O :“

W tı

w ttı

ti

ö

ti

ö

-

ö

ö v v ö H

ti

v

“Ç

O

H

v

v

v

H

ö

H

-

tt ö

ö

ö

v

ö

v ö İ

tt G

ö v

v

H

v

tı ” N

v

ti

v

”v v

v

ö

ö

ti

ö

“v

fl ti

v

” ti E ”

ti

fl ö

ö

tı K

ti

” fl ö

K

ti

ö

:“ ö tı tı

v

ö

ti U

ö

ö ?

?


ETON ı

ı

ı

ğı

ı ı

ı

ı ı ı

ı ı

ı v ö

ı

ı ğ

ı

ö

tti

ş


HİPOTENÜS SSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSS SSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSS SSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSS SSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSS SSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSSS SSSSS SSSSSSSSSSSSSS SSS SSSSSS SSSSSS SSSSS SSSSS SSSSSSSS SSSSSS STSSSSSSSS SSSSSSSSSSS SSSSSSSS SSSSSSSSS TSSSSSSS SSSSSSSSSSSSz FSSSSSzSS SöSSSSS SSSSSSSS SSSSSSSSSSS SS SöSSSSSS SSSSSSSSSS

LİVAR SSSSS SSSSSSS SSSSSSSSSS -özSSSSSSS SS SSSSSSSSS- SSSSSSSSSS SSSSS SSSSSSSSS SSSSSSSSSS SSSSSSSS SSSSSSSSSSSS SSzSSSSSS TSSSSSSS SSSSSSSSS SSSSSSS SSSSSSSSSSSSS SSSSSSS SSSSSSSSS SSzS SSSSSS SSSSSSSS SSSSzS SSSSSSSSS SSSS SSSSzSSSS SSSSSSSSS


ROBOT TSSSS SSSSSSSSSS SSSSS SSzSS SSSSSSSSSSSSz SSSSSSSS SSSSSSSSSSS ÇSS ÇSSSS SSSSSSSSSSSSS KSSSS ÇSSSS 1920 SSSSSSS SSSSSS SSSSSS TSUSTS STSSSSS'SS ESSSSSSS TSSSSSSSSS SSSS SSSSSSSSS SSSS SSSSSSSSzSS SSSSSSS SSSSSSSS SSSSSS SSSzSSSS SSSSS SSSSSSS SSSS SSSS SSS SSSSS fSSSSSSSSSSS SSSSSSSSSSS SSSSSSS KSSSS ÇSSSS SSSSSSS SSSSS SSSSS SSSSSSSSSS SSSSSSS SSSSSS SS SSzSS JSSSSS ÇSSSS'SS öSSSSSS SzSSSSS SSSSSSSSSSSS STSSSSSS SSSSSSSS SSSS SSS SSSSSSSS SSS SSSSSSSS SSSSS SSSSSSSS SSSSS SSSSSS SöSSSSSS SSSSSSSSS SSS zSS SSS SSSSSSS SSSSSSSSS SSSSSS SSttS SSSSSSSS SSSSSSSS ASSSSSSSSSS SSSSSSSS SSSSSSSSSSS SS SSSS SöSS SSSSSSSSS KSSSS ÇSSSS'SS SSSSSSSSS SSzSSSSSSSS SSSSSS 7 SSS SSSSSS 1927 SSSSSSS SSSSS FSSSS OzSSSSS SSSSfıSSSS OSSSSSSSS SSSSSS SASSSSSSSS SSSS İSSSSSSS FSSSSSSSSS SSSSSS SSSSSSSS SSzSSSSSSSSSSSSS SS SSSSSS SSS SSSSSSSS


KAOLİN Naolin kili (Çin kili olarak da anılır) yüzyılllardan beri en iyi kalitedeki porselenlerin hammaddesidir. 18. Yüzyıldan itibaren giderek artan bir sıklıkta Çin’i ziyaret eden seyyahlar feldspat mineraller içeren bu yumuşak ve beyaz maddeyi kendi ülkelerine taşıdılar ve Avrupa’da yüksek kalite porselen yapımının önünü açtılar. Nelimenin etimolojisine gelince: Çince “Gao”: yüksek, “Ling” ise dağ anlamı taşımakta. Çin’in Jiangxi bölgesinde bulunan Gaoling dağı kaolin maddesinin çıkartıldığı ve yüksek kalitede porselenin üretildiği bir bölge. Şimdilerde ise kaolin sadece kaliteli tabak-çanak yapımında değil aynı zamanda iyi kalitede kağıt, plastik ve cilt bakım ürünlerinin üüretiminde de kullanılıyor.


EVRENA M.Ö. 3. Yüzyılda Sicilya’da yaşamış olan Arşimed eski çağ bilim adamları arasında belki de en meşhur olanıdır. “Bir dayanak noktası verin; dünyayı yerinden oynatayım”dan, öldürülmeden az önce söylediğine inanılan “Çalışıyorum, beni rahatsız etme asker!”a kadar bir dizi sözü hemen hepimizin hafızasında yer etmiş olmalı. Sicilya’da doğmuş, İskenderiye’de eğitim görmüş ve yine Sicilya’da hayatı sona ermiş bu bilgin, yaşadığı dönemde aslında bulduğu kaldırma kuvveti, vidalı pompa, kürenin hacmi, integral hesabı vb. kavramlarla değil; daha çok geliştirdiği savaş teknolojileri ile tanınıyordu. Syracuse kralı Hieron’nun şehri, Claudius Marcellus yönetimindeki Roma donanması tarafından kuşatılınca şehir halkı Arşimed’den şehri koruması için aletler geliştirmesini talep eder. Arşimed bunun üzerine Roma gemilerini yakalayıp havaya kaldıran vinçler, gemilere metal cisimler fırlatan silahlar vb. icat eder. Şehir bu şekilde 8 ay kadar dayanır ama sonunda düşer. İddiaya göre Arşimed’in ölümü de şehre giren ve çalışırken onu rahatsız eden Romalı askerlerin elinden olur. Evreka’ya gelince… Syracuse kralı Hieron yeni yaptırdığı altın tacının imal edildiği metalin altın olmadığından şüphelenir ve Arşimed’den bu konuyu araştırmasını ister. Söylenene göre Arşimed bir gün su dolu küvetin içinde yatarken, altın olması halinde tacın battığında daha fazla suyun yerini değiştireceğini keşfeder ve küvetten, anadan üryan şekilde, Evreka! (Buldum!) nidaları atarak dışarı fırlar.


Günümüzde yapılan son araştırmalara göre 15 milyar yıl önce meydana gelen büyük patlamaya(Big Bang)evren oluşmuş,5 milyar yıl önce dünya kütlesi meydana gelmiş,3.7 milyar yıl öncede Dünya üzerinde ilk protein ortaya çıkarak ilk canlı hücresini oluşturmuştur. İnsanın ortaya çıkmasıyla ilgili birbirinden çok farklı teoriler ve inançlar vardır. Temel olarak evrim teorisi ve yaygın dinlerin görüşleri hakimdir. Ulaşabildiğimiz en uzak tarih 100 bin yıl öncesidir. Evrenin hatta dünyanın yaşıyla kıyasladığımızda insanoğlunun ne kadar genç olduğunu görebiliyoruz.


Bu yüzdendir ki tarih öncesi adını verdiğimiz zamanlardan itibaren gelişmeye hala devam etmektedir. Nabuğundan çıkmaya ilk var olduğu günden itibaren başlamıştır. Özellikle bilim dünyasında gördüğümüz gibi hala yapılacak geliştirilecek çok şey var bu yüzden modern çağ ismini verdiğimiz günümüzde bile tam anlamıyla kabuğundan sıyrılmamıştır insanoğlu. Bilimin her gün yeni bir buluşla ortaya çıkmasında, düşüncenin serbestliğe kavuşması, akılla batıl inançların çarpışması ve insanoğlunun doğruyu merak edip araması çabası yatar. Bu etmenler insanoğlunun en temel iç güdüleri olmasından dolayı şahsi olarak insanlığın var olduğu müddetçe elindekiyle yetinmeyeceğini düşünmekteyim. Okuyucalara bu yazıda tarih öncesinden günümüze kadar insanoğlu nun elindeki olanaklarla nasıl gelişmeler gösterdikleri konusunda bilgi vermeyi amaçladım. Bu yüzden bilgilerine ulaşabildiğimiz en uzak tarihten başlıyorum: Paleotik çağ. (M.Ö.100.000/10.000) Tarih öncesi çağlarda yazı olmadığı için genel olarak karanlık çağlar diye de adlandırılıyor. Özellikle paleotik çağda sert iklim ve aynı coğrafya üzerinde yaşayan insanların kısıtlı imkânlarla yaşadıkları göze çarpıyor. İlk insanlar gırtlak sesleriyle iletişim kurmaktaydı. Daha sonra farklı coğrafyalara giden insanoğlu farklı iklimlerden, güneş açılarından, radyoaktif maddelerden etkilenerek farklı özellikler kazandı. Gelişmeye devam eden bu topluluklar gırtlaktan dil ve dudak seslerini kullanmaya başladı. İlk insanların büyü diye tabir edilen olağanüstü durumları kullanmaya çalıştığıda belgelerde görülmektedir. Bunların amacı şüphesiz en temel ihtiyaçlarını rahat bir şekilde karşılıyabilmek ve günümüzdede temel içgüdülerimizden daha uzun yaşam arzusunu gerçekleştirmek için düünülmüştür.Daha sonraki çağa mezolitik ismiyle adlandırılıyor ve bu dilimde taş ve kemikten aletlerin yapıldığını görüyoruz. Mağara duvarlarına çizilen ilk resimler anlattığı hikayelerle,desenlerle insanoğlunun sanata doğru attığı adımlardır. Çağın sonuna doğru ateş bulunmuş günümüz için en önemliler arasında alınacak bir çok şeyin temelini oluşturmuştur. O zaman dilimi için savun mada, maden devirlerine geçişte büyük rol oynamıştır. Bundan sonra ise Neolitik çağ gelir ve bu dönemde seramiğin oluştuğunu, yerleşik hayata geçildiğini, hayvanların evcilleştirildiğini, tarımsal hayatın oluştuğunu ve köle kültürünün oluşmaya başladığını görüyoruz. Görüldüğü gibi insanoğlu hem doğaya hemde birbirlerine hükmetme güdüsü gittikçe gelişmekte ve daha da ortaya çık maktadır. Maden çağı çıkarılması en kolay ve ergime ısıs düşük olan bakır kullanılmaya başlanmıştır. Neolitik dönemde anaerkil hayat tarzı yaygınken maden çağlarıyla ataerkil anlayış yaygınlaşmıştır. Şehir devletlerini taş anıtları bu dönemde görüyoruz. Nalay ve bakırın alaşımı olan

Özellikle demirin silah yapımında kulanılması medeniyetlerin kurulmasına yıkılmasına sebep olmuş, her biri insanlık tarihi için ayrı görevler üstlenmiştir. İlk uygarlıkların dicle-fırat ve nil-indüs çevrelerinde yer almaları tesadüf değildir. Tarım için çok verimli topraklar bu bölgelerdedir. Bizler bugünde biliyoruz Nİ ekonomik olarak gelişen bir toplum bilim ve sanatla ilgilenmeye başlar. Sü merlerin bronzu oluşturmaları, su kanalları inşa etmeleri, yönetici ve din adamlarının ürünleri mabetlerinde toplama ve dağıtma işlemleri günümüzdeki bir çok bilim dalının temelleridir. Resim-işaret ve ilk çivi yazısını bu uygarlıkta görmekteyiz. Sümerlerin yerini daha sonra Babilliler aldı ve Babil’de de matemetik, astronomi alanlarında birçok ilerlemeler kaydedildi. Mısırlılarda da biraz fark ile aşağı yukarı aynı parlak düzeye eriştiklerini görüyoruz. Edebiyat, halk dilinde söyleşiler, resim ve heykel sanatı Mısır’da çok gelişmiştir. Mısır sanatından Yunan Sanatı ve diğer Avrupa ülkelerinin sanatçıları da etkilenmiştir. Yunan düşüncesi İskender Seferleri sırasında Mısır ve Mezopatamya kültürleriyle karşılaştı. Helenistik Çağ adı verilen çok parlak bilimsel bir dönem yaşandı. Ortaçağ’da felsefe ve bilim batıda tam bir duraklama dönemine girdi. Bunun aksine İslam dünyası tarih boyunca benim düşüncem günümüzü bile kapsayacak şekilde en parlak dönemini yaşamaktaydı. Özellikle bilimsel ve edebiyatta gösterdiği gelişmeler yetiştirilen bilim adamları rönesansın doğmasında da bir etki oluşturmuştur. Rönesans yani “yeniden doğuş” Avrupanın Helenistik dönemlerindeki bilimsel ve sanatsal faaliyetleri gözden geçirip Doğu dünyasındanda bilgi kullanarak Avrupa Fransız tarihçisi Michelet in belirtiği gibi hem kendini hemde dünyayı keşfetmeye başlamıştır.. Nabuğundan çıktığı ilk günden itibaren sürekli iletişim halinde olan insan; siyasi,sosyal, kimi zaman savaş yoluyla bilimide diğer medeniyetlere öğretmiştir. Rönesanstan sonraki Sanayi devrimiyle müthiş bir ivmeyle artan teknoloji de bu etki leşimde büyük pay oynamıştır. 1895 Alman Wilhelm ROENTGEN x-ışınlarını keşfetti günümüze kadar gelen bu teknoloji her gün hayat kurtarmaya devam ediyor, etkileşimin sürekli devam ettiğinin güzel bir örneği olduğunu düşünmekteyim. Burada buluşların tarihlerini sıralamaya başlasam dergiyi kaplayacağını biliyorum. Modern çağdaki bilimin gelişme hızına ayak uydurmamız bizler için bile zorlu olabiliyor. Bilim ve sanat gelişmeye devam edeceğindende hiç kuşkumuz yok çünkü insanoğlu merak etmeye devam ediyor. Alışkanlıklar, gündelik işler Paleotik çağdan çok uzak gibi gözüksede iç güdülerimiz baki kalıyor,tarihin her köşesindeki insanla etkileşimimiz gibi.


H y tl rı ız s

lr

y p ış

yor z: “Y

ş

oğ yı şf t s tı

z zr

r l .

z

yol yrı l rı ı b şı

ğ r yol s s y

y

,

bz

ot

sıl b r h y tı ol r ?

ış b r g zg ols y ı ? O g

g

ır ızı lb s y

s

z

b r ğr

ğl

ğl

b y z lb s y

ls y ı ?”

N ys yp

rs s

l , t b r yol z r

ığı ız s r

ş

l

rs , s

ol sılı l rı h ps

y ptığı ız

y şıyor z. V h tt p

h y tı ızı r yor v ş ll

r.” Mr. Nobo y fil

ğ r ol sılı l rı h ps z

r yor z. “S

b o

h

tb s z

sı ı

fi r z. P

gr

t

t

â sız ol ğ b r b yl b r

t rs z

z

y şıyor z? K

b ş h ll r

hyl t

y s v l r v “U

rı b r y rl r

lr,

fiz

o l rı

b r h b r v r: So s z t

f r lı s P

y

lr

y p ış, so s z f r lı s r

b

bl

t

sıl

l ı ?K b

fiz

r ll rı ı g

ş

ğ

f r lı ol y V b hs t tt ğ

l

lş s

ol b l r" ş l

yor

t

yp

ol rs

to

ığı l l r şf t ş ol

z s b p so

zb r

tl b r b vr

v r ır.” y , so s z

z y şıyor ol b l r.

br ı l

rl ol

y r NASA’ ı

tl

h

o l

z ly r

âşı ol ğ

.H rz

z br

ı l rı

l

s yl

"x ol yı y ol yı

ol r"

y y ı b : "x ol yı y'y , z'y , t'y , so s z

ız s b p ol

so s z ol sılı l r

s z, b sı lı o l rı vs. z s

ltı p r

ğ l. Y ş

y sı…

ı ızı

r h r ş yl l ş l b r ol y b

l t

z

.

Peki böyle bir teoriye nasıl vardılar? y pıt şı ol hızı t

v b ll y r g l r ol ş yor.

sp t ol şt r t ı ol

b ğl

l tro l r r ğg

. Ato l r b ş l o gb,

h

pr

to

ılr

boşl l b r y pı

y pıt şı

g r yor. Ato l r vr l r

v ort

ş , l tro l rı

b l

b

yor. Tıp ı l

tro l proto b rı ır tr fı

br

r

gzg lr b zt

ol ş yor. V t b proto , y

ışı

z l ştı

so s zl ş

tro v

l tro

z yı so s zl ğ

b r b ş s st

g r yor z.

-


1923’t y b r rb ol v l 7 yçl boy s r t t rl l y til . T b b r j s r rs st ğ yb tti v 1931’ l g l s g l s r rl ştırçl ç. S so 1. sp y h r y ti r l v r lt r r l y t r ti. H z r l ç b r g r z ç t hl s v r , 1936’ H l C ph s rl ğ lç sosy l st b r h t s l r zbrf r l z çv r ç z g topr s h pl r v ll y t h l ç o çz çr r rl r l y b şl ç. G l y v s b lg s y v ş y v ş z r l h l rç ç l yorl r, y v ş y v ş l op yorl r ç. H t ş l r h g ş h l r s ğlçyor, yl l r topr r for g r ş yor . M l s l s h l rç ç b r r b r r l lçyor, l rç z 1936’ sp yol or s h t rşçtı 17 T vl t t r fı y pçl y r ç l rç s yor, l s o ll s b yl r r lç g l r b şl t rb g r ş b o rç ç p tıyor . b yl g z ! Z g l r , l b şl gç y p çştı. D rb g r ş ş , ş rl r topr s h pl r v ls çş çrt l rçyl s ğ çl r ols or z y ç z y g l l çş- l sol l r r sç l tış l r b şl çş ol . ,h l ç st ğ g r sv y l r v for sç s ç b r o pol s v s r ll t s t sç vl rç lç l rç ç ç l ç l rç s y s o z tl tıl ç, S v şç P tl V r s ol sç r g l r h tt b l s v ş l ş ol . 1936 T z sol l r C stillo lç t ç çş b P oğ g b sp y ’ ç s v şç b r rb g r ş l rs l r l s z r s ll ol r o rj st b şl çştı. g r ş pl l çğç g b g t y r çs z - s br ly b ç s st z l r. z rl t ç o trol ltı lç çğç s b y 17 T z 1936’ sp yol or s t s b yb r s ğ-sol, h r y t - r l ç t pl ş sç s b p ol . l rç y l çr. Ay l çs s r oğ ş h r b stıyl r ş r ş v r ğ r ys 3 yçl s r rçls G y sp y ’ v oğ çrs l s l r sçz s v ş b şl ç. t t yç b ş rçr. G r l Fr o’ h K ry r ş h lç ol ğ h l y l b l ğ , g r h y - A l rç’ g r v bçr çp oş r F s’t b y sbl ğ v z s r ti ll r - p y Or s ’ b şç g r. y ğ sp y ’ ğr . G org Orw ll’ s v şt çl rç ç rl y r y z çğç sy çl Ho g to C t lo (K t lo y ’y S l ) t bç Alb rt S v şç b şl gç ç o b r or v r C s’ t ol b l l rl b şl r. H ç ç v r g r - rç l h r y ti l s r b s v ş zg rl v o r s b r tl so ol v so r çş, h ry t l r ğl p G r l Fr o f l j st z yçf b r pol s g b tırçl t t rl ğ l r l y 36 yçl boy l r M ssol t r fı ol o v r ç. Ş sl rç r y r ğ l y t ştir. or b y b l S v şt sp y or rşç çyçy sp y ’ 19. Y zyçlç t ç v 20. Y zyçlç b şl rç p y F s’t y ç g o l b ş l tılç g şti. r r b r r op r b ğç sçzlç l rç ç l bl s l hlç b r g topl M s v Arj ti g b s rg l r v y g l sç ş rttı. H b şt CNT o rş l r yç çl r h r y tl r r l y b şl z r br o s sç l o o s v s y s ti ğçr y r l r çştı. v FAI ol s y s ş l rv yl H tt g z bl v sp y ’ ç o o s lç ç v ş l ro rz t b yçll r b şl çştır. 1814–1874 l r s l h ltı z l ol s p o ls r sç t 20 z ol y ti l oy , f l r t ht l ğ ştir . 1874’t yoğ b s çl rç so Kr l I. gr b ol şt r l . A o t htt l v r sp y C h r y ti l l . F t h r y ti l ç so r b şt z g topr s h pl r ol z r h l y y l ç v 1874’t rb l h r y t so v r l .

Tüm spanya’da Gökyüzü Aççk!


G

r l Fr

o

D h s b ylçğç ç y zçl çş, ç ç l H rp A l r r l s ti ğç g tir l Fr y A l rç’ , sp D rb g r ş Fr o’y g ti v

l yçll rç F s’t p tl v r sy z r sp z b s v şt y r şt . K z çğç r t rfil Ko t lçğç y p sç s y s stl rç t r fı çtl y v j st l r z l çş r l o 1936’ s z h t t r fı r y ’ ç ry z topr ğç , s r l . sçl l rl r José S j rjo v E l o Mol s 3 yçl boy ll y t ph y o y tti.

Ul sl r r sç T g yl r

y v Fr rs y s o s vl K b l l çlçğç y z b l h b

M ll y t ph y (o l rç y yl f ş stl r ) rşç s v ş y h r t r fı sp y ’y s l r ç t y b şl ç. So b g ll “Ul sl r r sç T g yl r” ç ltı z l b rl l r ol rt r l v y l f ş stl r rşç s v ş s l r b b rl l r ğrçl ç. Öz ll l Avr p g l o st p rtil r l sl r r sç t g yl rç prop g l y r t yor, tıl g ll l r yol sr fl rç ç rşçl y r sp y ’y l ş ç s ğlçyor . K tıl g ll l r r sç Er st H gw y v G org Orw ll g b ol t ç ç s l r h so r l rç z ç r h y zç l rç ro l rv ç t pl rçyl b z h ss ttir ti. S v şç b y s g l r ol “Ay! C r l ” lç rş b t g yl rb r ol 15. T g y y zçl çştır. S v şç so l rç oğr h ry t l r yb ğ l şçl çğç Ul sl r r sç t g yl r h ry t l r ğçtıl çş v zor g l r l r st v r s firl r g v l vl r b l s s ğl çştı

s ’ ç b şl ttığç s r h r t g ll 1915’t or g y zb şçy ç. b r o t ç.D h so r yçll r l ti. 1935’t G l r y ş lçb g r v zl l v K rğçr t ti. şl r z sç l l rl

ç l rg rç ç sç-


M r ts Cor l s Es h r, h o bl s yl M.C.Es h r, 1898 yılı Holl ’ ı L w r ti oğ . İ ş t h s b b sı, sS r h v rt r r ş yl 1903 yılı r oğ ğ t ol L w r ’ l ı. A l Ar h ’ t şı ı , Es h r py o v r gozl ğ ti l y b şl ı. O l h y tı o p rl ol y Es h r, r s y t ı lığı s b b yl g z l s tl r y l v 1919 yılı H rl ’ M rlı v or syo ğ ti l y b şl ı. ğr t ısr rl rı z r gr fi z r yoğ l şrlı ğ tibır tı. Gr fi ğ ti t l sı ı rı , y gâ t t s ol s y h t t tı ı r z t şı ı. S t g r ş g y s y h ti ı tı. Ço s v ğ İt ly ’ l 1924’t vl v ft z s r Ro r tı. 1935 yılı y s l şt f ş st h r l s yl b rl t İsv r ’y y rl şti f t g ttil r. Holl lı Es h r h r fırs tt sol ğ l .

y h y l r t l y ol b r o z y ptı. İt ly ’ t ıştığı J tt U r ’ y ş ı. İt ly Es h r’ z l r l b r t bıty z o s v ğ İt ly ’ yrıl zor l ı. A y s v lısı l İsv r ’y p s v ,t r rA z’ s y h t A z’ l ı, h r A z s y h ti l y br z -

Es h r’ s rl r t tiğ l s s 1937 yılı s rl r g st r ğ r ş r ’ t vs y s z r ol r. S tı y ı t tiğ l r, r ı o ğ l l r t s yl z l r s tr y âh l r. So s zl ğ 35x50 âğıtl r rg r, b ı s h yr lı y ır , ybol ğ z, s zb sız r v l r ş r. Up Dow -1947, R l tiv ty-1953 g b l s rl r b ttir.


1954 yılı l İ glz t ti Cox t r l t ışır, r boy s r ol b r şlı Es h r’ lış l rı y br lh p r s tır. O l l r r ll rı t l l ığı lış l r y p y b şl r. 1955 yılı s Cox t r, Es h r’ s rl r t tiğ s rs zl ğ ort y oy b r l y z r. Ö l r s p t ı ığı Es h r, 1956 yılı s rg s T D rg s ’ y r l sıyl y pı z ır. Y ş ı boy 448 l togr fi 2000’ z r z y p Es h r’ s rl r 5 l l b l r z. 1922 1922’y r , r ol r l ırıl b l r. Ç lış l rı p rsp tif ol r g l ştir ştir f t Es h r’ Es h r y p f rıştırı ı s rl r g r b r z h l l r. Er ,s tı ı g l ştir vr s ol şt r.1922’ 1935’ r ol p rsp tif z r yoğ l şıp l b r l rl g st r ştir. Ç lış l rı h o pl s b r h l l y b şl ıştır. Tow r of b l, C strov lv , Atr , Co st of A lfi, H w th R fl ti g Sph r g b l s rl r b v r ştir. 1941’ r ol b z b ş b r oğr fy , İsv r v l ’ , s rs z p rsp tifi s tr y âh l r s sl r. ş b r oğr fy , l A z o s yl vr l r s rl r s tr y . Ço s v ğ A z, l sl y zl r bır ıştır. N r y g rs g ts r sı g l r. g b l t s v , l y lışır bz h ps z l g y z , b lı l şl rı b rb r v r l ş s yr ttiğ z, s y h b y z ol ğ h l b z v y h ss ttir ‘’S y W t r’’, y pıtt h r obj b rb r yl b ğl tısı ı s rs z ş l rg l ığı, s so s z g b r p r s yr yor ş zl y r t ‘’M t orphos s’’ b s rl r r. 1954’ r ol s tr y ı boy t âh l r. s f r s rl r so s z g b r p r sı ol r rg l z, so s z g y s r b r obj s h l g tir r. İ boy tl v boy tl s l r s rs z ş l b rb r b ğl r. Es h r s yl b t l ş ş, s z b sız r v l r ‘’Up Dow ‘’, so s z g y ll r l t sv r ttiğ ‘’Dr w g H s’’, v zg ğ t t s s r g l r ‘’R ptil s’’ v b l g l şg ş l s r ‘’R l tiv ty’’ b t s rl r r.1954’t l r ol z rv s r. y ptığı s rl r h y tı boy y ptığı s rl r b l b ş rılı ol l rı ır. V zg ğ r v l r v s r g l r b zl r b r b rs ğ ‘’Co v x Co v ’’, zg l r r t yl t sv r ttiğ s s l ti ‘’R ’’, l b ışt s l ğ s b b yl Es h r’ y ptığı ş şır ığı ız f t g z 10 s y so r f r ttiğ z ‘’W t rf ll’’ v y l şı ltı yı ı l so lış sı ‘’S s’’ b t s rl r r. 1972 yılı h st l Es h r, 27 M rtt H lv rs ’ h y t g zl r p ıştır. G r y 448 l togr fi, 2000’ z r z , z l r b g zl r sor ş r tl r bır s t ı, h l g y r or t ır. S tı t ti t b ğı sız ş l y ğ ıtı ır Es h r. H r s r t tiğ s tı ır v y s tı t tiğ .


KOKUS UNDA RUYA GIZLI


r oğ z h y tı l b r y r s h p ol hv l rh ı r b lg l y z? M s l s z l z t tt ğ z hv l h l ır ızı s y bl ğ z p h lı hv ş b r ���l ış ısı l l ğ ts h tt s b r fs y g r o l l r ol s b l hv rbl y ti ır ısı ız ? Mırr sı Mo h sı , T r K hv s L tt s ,C p os M h tos hv l r h ı b r z o ş l lı y ş yor . “ ’ hv ” ol sı v r y rs z? A v t ı Etiyopy ol hv ğ l rı ı z r ır ızı yv l r r g s b b yl hv r zı ol r ıl t ır. Ol r hv toh l ş st rs z yv r ğ ır ız g r r. z hv rğ ol r b l ğ z ş y slı r ğ toh r. Etiyopy ’ yol ı ıp sır sıyl Ar p y rı sı Y ,Os lı v Avr p ’y l ş hv toh l rı b r o ş l şl r b g t tl rı l ş ıştır. Etiyopy ’ şf l t so r - b r fs y g r hv yv l r y y l r f zl h r tl s so b r ob t r fı şf l ştir.- b r ı y rl l r b şl r hv y h l g tir t so r y pıyorl r ı. So r sı yv y y tıp s y tıbb lı ll ılır b yv y s h rl yv y b şl ıl r. D r h y t b r l r hv r l r v r p toz h l g tir v hv b ş l g zb z rh l ll ıl y b şl ı. Sır h y tı ı l p r sı g l s ırı , T r K hv s . z topr l rı ız y tiş ğy b r p ş r l y b şl ığı h l l z ıyl ıl sıı s b b b l yor y z? T y spr sso l o t til hv t r ol , y g l h h h rt r f b l b l ğ z T r K hv s h s t ı, p ğ , o s , s l ş b yl zg b r l ğ s h ptir.

Ayrı t hv ş tl r r s t lv s yl t til t hv t r r. ır t lv s b s r l t b r s r so r l l r. r T r K hv s y ı g l s v rt b.Rv y tş r Os lı’ s fir g l ğ z s yl hv r l rş. M s fir to s hv y lır ış. Eğ r s fir s y l ışs ol ğ l şılır s fir sofr r l r ş. Eğ r hv s l s s ğlı ısı b ol rs hv b br t şı s b p ol o s l t b l r. K hv yl b r b rs l ğ z o s l t b br l r s yl s z l r v r ğz r r o h z ol r. P g l s hv l l so r ı? sor v bı t z v z l ış. İ l s y ğzı ızı hv l zz ti h zırl sı ı st rs z b şt , yo f b so r sı p hv so y bır tığı t lv l rs p r y ğı hv t ı lsı st r rs z so r sı l s z. Y zı ı b şı o y ğ ol rs bl ğ z p h lı hv b hs t l y . S y h F l ş l ı g l “ l Ivory” ı b r hv r sı fill r b ğ s s l rı hv r l r fil s 15 l 70 s t r sı l ı t so r fil ış ısı yırıp r t r toz h l g tir yorl r. F l s s tl r t l r l r f r lı b r t ı v o s ol ğ s yl yor. D y ı p h lı hv l r s fil ğl ,g y v y r s l l b l yor. D st r s z b l brfi ı 50 ol r ol ğ b hv l r b r f r lılı tl ol lı y ş yor .

Bir kahvenin kırk yıl hatırı var derler. Böyle bir yazıdan sonra kırk yıllık hatır bırakabileceğim herkese bir kahve sözüm olsun. En sevdiğim kokulardan biri olan kahve kokusu tadında günler dilerim.


M ry Sh ll y’ y z ığı Fr st ro ı ı h p z y ş z r. Z t b r o z tiy troy v s y y rl ıştır. Ro ı hr ı tıp ğr s V tor Fr st ; h st lı l r so v r b l s ıy y p yı, b yl l l l s zl ğ l ş yı st t r. D yl r so y ş ı sırrı ı şf r v b st b r s y rt r ll y r r v r r. Ç ş tl z rv hz l r topl ığı s t p rl rı ı b r r y g tir r. İ s v r şı p r l rıyl ğr ş ı zorl ğ y z 2,50 tr boy v b or tılı b r g şl t st b r s y r t y r r v r r. K lv z , s y v l tr g ll r slı s s z ol o y l rı ıyl , Fr st ol r b l ğ b y y r tır. İt ly rr h S rg o C v ro b l b h y yol ı r 2017 yılı b bl rg y g r ğ şt r h zırl ıyor. o yl lg l l ı ı t ş İt ly o tor z ğlt b . İl z 1908 yılı A r lı b r fizyolog v f r olog ol Ch rl s Cl G thr ’ , b r p ğ b şı ı b ş b r p ğ boy y t r fı y rl ştirs l g r l ştir l f l , h so r 1950’l r Sovy t o tor Vl rD hov v 1970 yılı o lış sı t l b y rr hı Rob rt J. Wh t rl ğ b r p t r fı y l r z r ş.Dr. Wh t so 40 yıl b r f l y pıl sı hti l z r lışıyor. 1960’l r br y b y b ı rıp z l b r sol syo rs 22 s tt z brs r lı t t yı b ş r ı. 1970’l r b r y f sı ı b yırıp b ş b r y b t yı b ş r ı. K f l y pıl b y y bl g r z ığı, r ştır ıl rı ısır y lıştığı, g zl r oy ttığı v 8 g y ş ı t so r ğ r y t zl ğ l ğ b l r l yor. T org ll r sor ol o v y ş zlığı probl b l probl l r br. l b y b t s y ll r oğr g r ş l o r l ğ b ğl sı, b sır b y lı t t l sı v h b r roloj h s r g r s g b sor l r l sır l r y r lıyor. P b op r syo ol l so l r v r ş l g r l ştir l rs ol r? op r syo oğr b r ş l g r l ştir l s v f l l b r h st ı h y tı t hl y g r ğ b ş f sı ı s ğlı lı b r b l l r ş y ş ı v t s l ı g l yor.


F t b s f r b op r syo l lg l l r b r ol v hl y l r sı tış sı rşı ız ı ıyor. K l rı b ti b l z l r yor.

b y ı zti ol p ol o tor v b l b st l -

t b sor l r r ğ Dr. C v ro b op r syo g r l ştir y y tl . El b l 7 l l t z op r syo g r l ştir y t rl v r y s h p ol ğ ı l ı. F t h b t z h ps y yı l ı. Y yı l l l r g r l l o r v tv l l ol f 12 l 15 s tigr t r y soğ t l , boy sl rı v rl rı zg b sl , o rl z r r v rl yrıl v b ğl z r or . A t rıl b l r h l g l f l v t r sı o r l b ğı s pol til gl ol t s l b ş rılı b r b y ştırıl , o r l o rı ı v b y s y rıl .ot pol til ll ıl r f r l r o r l z l l rg rl bl ğ v str f l y f lı f r l r y ş sı ı s ğl ığı ı s yl g r r.D h so r C v ro’y g r r b ğl rı v sl rı yl ş br y br y s r l o t t l r boy sl rı ı h r t ttir s g ll l v b s r o r l , y b ğl tıl r lış sı v g z sı l tr l y rıl r t v l l. C v ro sıl op r syo g r l ştir Ç ’ H rb ş hr Ç l bl s l rıyl b r y z r y ptı. N w S tist’t y r l h b rl r g r ışı s ğl ı f t o r l b ğl ıl ı. Dr. C v ro y roloj b r h s r ol ığı ı y r f t ti ıl r ol yı y s 20 s t lı t t l . Dr. C v ro’ sıl op r syo g r l ştir ğ h st sı oğ şt g l b r s h st lığı yl t rl l s ly y h û ol l r ğ ştir st y 30 y şı R s V l r y Sp r o ov. Op r syo 150 o tor v h ş r lış sı b l yor. Sp r o ov’ f sı ı b ş b r v y rl ştir l s v op r syo t l sı z 36 s ts r y t h l yor.

F t y zı op r syo st h t ol r s ğl b l ş ğ l. 2017 yılı ı s bırsızlı l b l l ğ s yl . C v ro’ b op r syo g r l ştir p g r l ştir y ğ bl yz ol l b r ş lso l ırs b l v tıp y sı o y v lg pıl r ıl g b g r yor. Do tor g r ş v ş l r https://www.yo t b . o /w t h?v=_EHCHv5 3O4 r s TEDx o ş sı ı l y b l rs z.


Sz bl r gâr , ıpır ıpır l b l r b h p s oğl ş r şt r. ,brg l rl r y r l r g z ll ğ o vr r l rı ı ş r h p. Ör ğ , ılız b r tırtıl… O, oz sı b y r, g l ş r, b r h yl g z ll ş r. İşt o ğş z l rı tırtılı vr l y oz s l, s ı b lh ss s l ğ ş s ış y ı r lı v y rgıl yı ı y zl r s l y soy t b l rı v r ır. K b l rı ı s şl ttiğ s r boy g l ş v g z ll ş s , br l b s l b g z ll ğ s rhoş ol r v tl rı ı r t b r zs y h y tıbr ş y p r. S ırı b r y r ol r s boğ v r h r l ştir ğ ığı y ş tısı tığı sti l l r s ğı ı t s l rı v r b l r z. K b l r b l b yol l rşl g v z br r ş y r b r t p, b r fil y r l s hob l r ol b l r. r o t so r vr t l y s h r rt l, g l v zg v s h b ol rs ols , b l g ı l rl oş y b şl r h y t p r r . Öz b r , br l b ğ oğ ş b z s b hs g ğş s ı h s b r f r ı v r ır. İ s , b r tırtılı vr f r lı ol r l ğ z ış y r t r r sığı b l r b l rı . r “İ s , s r l g l ş b r v rlı tır.” s z ıt g b r s .Ç s ı b t l g lş z , b lğ l şıp v ş b l s yl g r l ş r. K ı , s ı s y p tıp ı D y ’ ı r ğ s l r ğ, o vh r r. b ğl h bl z “V rol ş, z g l r.” y S rtr ’ rşı ı ıyor . r s ıbr ğ r yır , o “O” y p r, ş l r r. ır r ys h r s y p ı , rol y p s l r hoşl yışı. H o l ğ ğ

r s rg l , p h tt b r v pr syo h l , slı br y f r ı v r htiy ı b l r. Ev t, h r s ı zg t vırl rı ır o g z ll ştir s b ot vr y g r b r r hs l g z ll r t r z v r. r t r vr z h r g r ğ z r ş ol r b s yp h s ol ız ol yor. y z r , z o y ı g r ğ z s l rı s yısı, b r l b ş p r ğı ı g z, h p sı ırlı s yı ır. İşt b l brl r bz h z l ol yor, yg l rı ız b g r ş ll yor. O v y o l r ygıl ır, z l r, ş l r ol yor z. g r b r g z l v lg y ı b . H br b ğı ol y b r s ı y r g l yor, b r sıyl or y p oll stiyors . Üst l b s h pl yg ll t t l r so t b r yo . D ş o t h f g l yor. D ğ r y s ı tl br r b .D ş z ış y y p t ışsı ız, r hs l l b r olg l ş s r g r yors z. yl z l l r z y , h rh g b r b ğı vs. ol ,s ş b ğı ız ol s l rl s ğlı lı v tl r g r yors z. ş , z b r yol so b yr ğı g ğ sl gb br z r s . H r s b yl b r z y ş y h y z s r b l rı ı tr fı , b l b vh r l ş. O vh r y pıl ıştır v h z r l ş r v l r. O b s ı l rl b s, lb tt y ı s l ı s l rl b rl t …

ı v r ır. O lğ , tl l ğ l r s ğl t yı h


SAHNE BU KEZ SEYTANIN ‘


E y ı s b ı o l r lo tr z ğı y lı t p z rv s , z ş p sı v z boy yl ot r ş g y z zl yor . V z y ti l ığı rıyl y p b l ğ h y b r ş yo t z t . G y z h r z gb ş h y , y l r v r z r y . r o yıl ızl rı r sı , g l s l r r sı zz boşl l rı ş y lıştı; b h r b y y boşl t ı b y t l r? S y r yfi ht ş ol b l r b t b l rbl yg l rı z r t g st r t hâlâ z tı. H b r g r t y ltt ltt s y lış or l vl r v r ı. O rıy p bl ğ brş y l s f yo t , proto t ı ı s r b l ğ y gâ z t hr p ol şt . Y b r sı l b l ğ y lı tı z t , zı topl t t yı b r ğ s r br r y ıtı b t s b l y t rl ol r . r pl ı ı t r r g z g r st , s pl ııy .N y r rt r b l ğ hâlâ r yor . K b sıyl b r o z ğ gt s â sız ı rtı , l hızlı ş y b r ğ ı ol b l r , o br st s g r ti. Es sı b r l ro h r st ğ r , b b şv r yı h s v yor . D ğ r gr pl r b r yl l tiş r s t b r h r t ol r , ht l h h ps y y r ltı sığı l rı g r ştir y g l r yl ıştır. H l l r v rs b l f brs y l bl y l rs v r b h pt h lı ol tı. t l l ,y s g b tipl r b r t gr b y . H y tt ol l r t b . G r f zl l yo t ş r h r b r p r h r ı b l ıy ti v r ı. G r ş g r s pl ı g rl l ğ l ıştı. t r t o o z l tı so b b ll ğ b l yor şt . K blr b s sı ı f sı ı s pl l rıyl v l ş y rt h r ıştı. Ö ğ l slı , rtı v t r y b r ş y yo t . H tt b r o ş y t s sı rtı o z tı, l oğr zg br r bl l ıştı. N h y t ş sır sı rtı o b t b boşl ğ tıv r o l tl ol y g l şti. G lş h yl s ,h ğır ğır ol şt . S y l lı ıl rı ı ılgı s , t ls z hop rl rl r r lı sız g l b ğırışl r, g r ş l ı g r v s g , y ğı ı zor b l l ı l rı o g y s l r g lp br s y o s r y t ş s sl r v z… H b r y rı yo , l tiş r grş yo , zı l ır y şt r g b s b r yl yo , l l r l v y l l rı s ğ l g r y r f b r b b l yo … Ş ot r t ol ğ h r yığı ı ı r l rı bır ıp, g l l r o h hızlı ş l g t şl r . Üst l t h f zy g sy , g r l t hz t rl rı ol ıştı.

M

ort b r s v r ı, y sor l l rı t t l s l r ? N h y ti o l r b g r v lr l rs h l r g l şl r , b yl b r ş l hs r bır ıl s lı yo t h rh l . r l r rg l o l r g r t zor b r r r ol şt . A b şl r zorl ğ yl o l sı yo t ; y ş b rı ır g z g l rl t s r bl ol yı, o l r b g r v b l tti l r sır h z y py b r ş y . N l r r stl y b l l r , y p l rı g r tiğ s t or b l yorl r ı. Üst l rt r h r r ts l r , o g z g rtı o l r g b v f lı b r yl r f t y h f zl t h l z . İşt b ş rtl r v g z g b t s r g rşıl rı l p h sı , ol b l g zl ş l g r l ş şti b ys l yol l . H f v rı t so r sı s h zorl y . Ay b stı l rı y py ort y s ğl y o zorl ıştı, şl r g r bl yg lıyı şf t b l h z v t l ıştı. Asıl vz s ş y : şf t ş ol l rı lıyı, o l rı yg rlı t r h v y fizyoloj s z oy yl ; g r b rl r v b r y s yısı ı y rl y r sıl y rtl rı g tir b l rl r? ş b y s bır stiyor , h b lıl rı f y pısı ol r t rl r o f r lı ol sı r ğ . H rş y sl r ol s p y r r şl r ı, s h p ol l rı h r b r ygıt t o lı b l yor ol tı: İş b ti g r . T hl ı s l yı pl l ı l rı y r ltı sığı l rı ı g ol şt r l r. G r v s z r lışyı r rl ştır ı l rı topl l ğ s l rg l l r yl l tiş s ğl y l r ı. Ev t, b l b ş l r t b l rı b rb r th ş b h l r, ş ş lı y l r yr yı h r st y b l yorl r ı o l rı ğ rl r yl l tiş sı ı b r ti ltı ol lıy ı. s y yıll r r s lış v r t v r l r rt r s yr t şti, o l r l t y lıştı l rı b lg l r g y t y t rl z y y ; topl br yl r h h ps y ş ı l rı sı ırl rı ışı ı p f zl r t yor , oğ s b p v so l rı y l ız htiy l rı r l yor , f t t y h ps z l ş g r b l yor . H tt r l rı l rs t rı y r tıl ış ll r ol r g r y b şl y topl l l r v r ı. rı l b şt b b y ğı g r b g t şti, yg l y ğ r b r z r rı ol ığı ı g r h f zl r l ıl r. F zyoloj l r gy ty r y , h z br ğş lğ g r yo t . G z g l r p rl z h l r t s l br ro, z l r br b ş g z g h r ş s lış t y ı. st


b r yl r h h ps y ş ı l rı sı ırl rı ışı ı p f zl r t yor , oğ s b p v so l rı y l ız htiy l rı r l yor , f t t y h ps z l ş g r b l yor . H tt r l rı l r s t rı y r tıl ış ll r ol r g r y b şl y topl l l r v r ı. rı l b şt b b y ğı g r b g t şti, yg l y ğ r b r z r rı ol ığı ı g r h f zl r l ıl r. F zyoloj l r gy t y r y , h z b r ğ ş l ğ g r yo t . G z g l r p rl z h l r t s l br ro, z l r br b ş g z g h r ş s lış t y ı. Ş y zl şti l r g r s b t b f ârlığı brl r ğ r ı g st r r g b y . İl h f ht l o l r ol şt , t b r l r rt br rb r ı pgt g l l r f b r hti l ols h s p t şl r , y y r ltı sığığı s l y v t ol r y ş yorl r ı. U l rı g b ol ıştı, g f r l s h ıs s f v h ol şt , g r ş g r o l rı yrılışı h so r g l ştir l b r t ğ rb ıy ıl r. sıl ol ğ ş yl rs , v p b l y o h l sor l r v r ı: D ğ r pl r ıb ti ol şt ? S l ırı ı b y l ğ y ? G l t g b y ? So g r l r s j br ols ş y r ış ıy ı? O l rı r t r y g l ol r y ? Artı b r y y ry l r ı? T o sır g l b r s s b s û ti ğıt st y , b r t y ti. Ef l r br ş yl r o l ış g b r yor v o l rı b r r h tsız t b l st y ğ so ş y . Y rl r r z g st r şl g ys s yl ıs s r l ğ o g y z b tı. Ar ı zı f s g r ş l ı so yı ş ,f tş or r r l ışı h z s o b r z r t şt , h r g p g zg r ğ o v s ş yv y ğ p tl s sl r r ol s . U rı f l ry br ı l sı v r ır y yor , b t s r s ol r p ş hr g r ğ h l ı o br ı l b l yor ol tı. O sır b ş yol şl rı o y r g ş ol v f l r y ı lıp o l r l ığı lh ı l l r g t r y h zırl tı. T r r ş l r l z r y , f s b ışl rı ı o v r s yl r l .

K rşıl ştığı b ışl r p s rl g z yor , hoş g t y b r r ol ğ ort y ı. Ef , z boy yl y ğ l ıp tr fı g z ttı t so r b ışl rı ı y o v r p sor : - Ko ş b lı , r h b . Kıs b r s r o ş y r hb , topl yıp sor s y ltiv r : - Ef N , v ti g l o ş y y , s z y p stiyor ? N …G r b r l r sıl l ırıl ı l rı ı p z v r ı, ll r b s yl y r s o ol şt . Asıl s b r sz v g l ş l t l ff z l ş h l g b y . H r ys , ş b l rı bır ıp y b r h ây y r sı l zı ı. r z h p y ıı br p r şı b tı. G r ş g r o l r N ’ ı y r tı ılığı g v yor.E h ps o l y ı sor l rı l r t r r t r r sor yor v N ’ ı h r br l ı, o l rı y bl l r yl y ı ol tı. O r hh l r y v r bl ğ s s sl o ş y b şl ı: - O g r ğ ş y, g ğ o l rı ı v o y r ttı l rı ı sız ş ı ır! Topr ğı st h y t ols , l r ıp b ğ yl r b ş v rs st z! İ y l ız f lı g br ş yt ır o! r N ’ ı s tl r b b t r l fl r s v r p, o ş y y r b so g l . H tt b r b t b l fl yı b r r bır ıp g b l ğ b t ş h rl r y l rı b l bl ğ h r s ‘ sz f z !’ g l . O ı b t sı s rsıl z r s rşılığı ı y t r g r şt rtı . ğr l b r p sl l r, o l r y r so b l lıy ı. O g rv r y r tı l r b b r l rı r b ttı l rı ı z l y l r ı? H r ş y h ol ğ s sı ı h b l o yılı ol r l ş ğı ol yor , b ş l rı ı l l ştir ışı ş s ol yo t . h f zl v y ğ l sıl b r zor ol b l r ? A lı sor l rı o l ts t b l y N , o or y g tir ş y v b z h y l ıştı: K b r b .


Y rtl rı ı h r b y v r , yı ı ılı t b ş b r ş y b l y , o l rı y l ğ ıl l z s f l r t l r g s y ıp, y ltı g z y ğ g r t so r b r z bl r ı b y , ğr b r b r . Es s s v ştı l rı ş y b y , vv tl s l hl r, b y or l r b l s t y ı. Yol şl rı ı tl y h rş y h o htiy y ğ ş sıl ş l rı ol br ptır z ı. H r rN ’y s tl r g ş g b g ls , ıs b r s ss zl ğ r ı l fı ı b tir y r rv r : -M r t r hb , y R hb f s ğl r l r ptır ıştı. İ s l r ‘ş yt ’ s z ğ t ıt

lpl h l ı ı ı ol ğ s r bz s l v r v g r g tti. N s v o l rı ll r ttı l rı o ş y ol r y y p ıştı b ?

s boz z. h b ş ş şt lb t, f t o ız ğız


KENTTE KAMUSAL ALAN IN YERi iarklı etnik, kültürel, sosyal arkaplana sahip insanların ortak havuzu olan kentte olmak biraradalığı ve sosyalleşmeyi de beraberinde getirir. Kentte birey, kentin çevresel oluşumu içinde ve bu mekanlardaki yaşantı ile sosyal yaşantısını sürdürür. Bu sosyal yaşantı, işleyişini insanların birbiriyle karşılaşmasıyla kurduğu iletişim alanına borçludur. Sokaklar, meydanlar, parklar, açık alanlar kentlinin toplanacağı, birbirleriyle karşılaşacağı, kaynaşacağı; bireysel ve birlikte kendini ifade edecekleri toplumsal davranışsal uzlaşma alanlarıdır. Bu anlamda toplumun bir arada bulunduğu açık kamusal alanlar kamusal iletişim için meydanları, odak noktalarını oluşturmaktadır. Bunlar, çok sayıda insanın bir şekilde etkileşimde bulunmasını mümkün kılan alanlardır. Kentte açık ya da yarı açık kentsel alanların oluşturduğu bu iletişim alanı kent belleğinde ve psikolojisinde önemli bir yer tutar. Açık ya da yarı açık kentsel alanların en önemli fonksiyonu binaların arasında bir sosyal hayat inşa edebilmeleridir. Bu sosyal hayat birden fazla insanın kamusal bir mekanda bir arada olmasıyla, insanların birbirleriyle iletişim kurup sosyalleşmesini sağlar ve ortak bir kimlik oluşturur. Bu dokuyu oluşturacak alanları tasarlayanlar kenti, kentin akışını, zaaflarını ve eksiklerini çok iyi analiz etmelidir. Bu alanın veya yapının, çevresiyle olan ilişkisi ikincil değildir ve onun varlığını bütünleyen bir durumdur. Kentsel mekanların en önemli fonksiyonu binaların arasında bir sosyal hayat (doku)yaratmaktır.. Kent ve bu mekanlara yüklenen anlamlar toplum ve bireyler arasındaki iletişimin önemli bir ayağıdır Ortak bir kimlik kent içinde ortak kaygıları güden kamuoyu oluşumunda önemlidir. Açık kamusal alanlarda oluşan bu sosyal doku; oynayan çocukları, kutlamaları, konuşmaları toplu eylemleri ve pasif iletişimi -görmeyi, duymayı- içermektedir. Bu alanlar çoğunlukla esnektir.

Kentsel alanlar yani, insanların özgürce girip çıkabilecekleri, zaman geçirebilecekleri alanlar aslında insanlara özel alanları dışında da yer açmayı amaçlar. Amaçlamalıdır. Bu ortak bir ihtiyaçtır. Bu ‘yer açmaya’ İstanbul Nişantaşı’ndan verilebilecek naif bir örnek olarak Milli Reasürans binası gösterilebilir. Maçka Palas hizasında yer alan arazide büyük kütlenin caddeden geri çekilip tarihi binayı vurgulaması ve caddede yürüyen kentliye yer açması önemli kamusal alan denemelerinden biri kabul edilebilir. Ayrıca binanın çarşısından arka sokağa geçilebiliyor oluşu da mimarisinin esnekliğindendir. Öte yandan Osmanbey üzerinden Maçka’ya doğru yürüdüğünüzde uzun bina dizilerinden tek bir boşluk dahi göremezken zaman geçirebileceğiniz bir alan oluşturan bu sarlanmış ferahlık önemlidir. Kentliye kitap okuyacağı bir bank, gölge bir alan, birbirleriyle buluşabilecekleri bir boşluk armağan etmek kritik öneme sahiptir. Dışarı kavramının içeri kavramından ayrılma derecesinin inceliği yani ev dışında kalan alanlarda insanların kendini yabancı hissetmemesi; kentle ve diğer kentlilerle kolay iletişime girebilmesi büyük metropol buhranlarını hafifletici bir durumdur. İnsanların huzurlu bir şehir yaşamında parkların, tasarlanmış boşlukların, sokakların etkisi büyüktür. Kamusal alanda yapılabilecek eylemlerin mekanın bağlamından çok orayı paylaşan diğer insanların sosyal psikolojisiyle de alakası vardır. Mesela Barcelona’daki MACBA’da binanın kentle temas ettiği yerlerde bıraktığı boşluk zamanla insanların sokak dansı yaptıkları bir yer haline dönüşebilmiştir. O amaçla tasarlanmamış bazı boşluklar insanlar tarafından çevrenin uygun bulacağı biçimde şekillenebilir. Beşiktaş’ta kaykaycıların mekanı haline gelmiş merdivenler örneği de verilebilir. Brezilya’daki Sao Paulo Sanat Müzesi şehrin önemli sembollerinden biri haline gelmiştir. Bunu kesinlikle tasarımında kente ayırdığı hacime borçludur. Binanın zemin kotu tamamen sokağın devamı niteliğindeki bir boşluktur ve sergileme alanları kot altı ve 1. kattadır. Bırakılan boş alan zaman zaman konser alanına dönüşebildiği gibi; bazen de çocukların oynadığı, insanların zaman geçirdiği bir mekandır. Açık kentsel alanların bir diğer anlatımını Lynch’in kentin okunabilirliği açısından ortaya koyduğu çalışmalarında bulmak olasıdır. Düğüm noktaları (merkez ve alt merkezler); yollar, sınırlar, bölgeler ve vurgu noktaları (referans noktaları) ile açıklanan kentsel alanda düğüm noktaları kentte birçok insan etkinliğinin bir arada gerçekleştiği, ticaret, pazarlama, rekreasyon, ulaşım ağlarının merkezlerini bulunduran yerler olarak tanımlanmaktadır.


Bu tanımların yanında günümüzde yeni kamusal alan tarifleri de oluşmuştur. Örneğin alışveriş merkezleri kentin yeni gözde kamusal alanları haline gelmiştir. Alışveriş merkezlerini herhangi bir başlık altında incelemek de zordur, çünkü kendi içinde sokakları ve meydanları olan bir özel mülktür. Kısa bir kontrolün ardından kapanış saatine kadar istediğiniz yerinde para vermeden barınmanız ve zaman geçirmeniz mümkündür. Bu kontrollü kamusal alanların kentin en popüler alanları haline gelmesinde kentlinin hayatında içe dönüklüğü tercih etmesi, güvenli olup olmamayı mekan nitelemesinde ilk sıraya alması, izlenmek istemesi gibi çağsal durumlar etkilidir.

Yararlanılan kaynaklar YTÜ Mim. iak. e-Dergisi ,Cilt 1, Sayı 1, 2005 Uğur Tanyeli-Kamusal Alan –özel alan : Türkiye’de bir kavram çiftinin icadı Mimdap.org- Milli Reasürans Binası Selim Velioğlu-Hareketin,Mekanın ve Kullanımın Organizasyonu dergimo.org.tr/dergiler/4/490/7204.pdf

Zaman geçirilen kamusal mekanlar sıralamasında alışveriş merkezlerinin ilk sıralarda yer aldığını söylemek mümkündür. Az evvel bahsedilen kamusal yapıların oluşturduğu boşluklarda da ortak olan şey zaman geçirme durumudur. Sokaklar, meydanlar, yürüme yolları ise çoğunlukla gezer durumda zaman geçirilen ayaküstü kamusal alanlardı Alan, insan ölçeğinde kişinin mekânsal beklentilerine cevap verebildiği, bunu yönlendirebildiği ve müşterekleştirebileceği sürece kamusal olabilir.


K

urabiye

Kokusu

Minik kıvı kıvırcık saçları halay çekerken güneşte, sağ elindeki henüz çakmadığı sigarası ile sol elindeki Virginia’nın sayfalarını çevirmeye başladı Adreanna Laurent. Kimilerine göre güzel bulunan poposu yerine gözlerine övgü almayı severdi, minik çizgi halindeki gözlerine. Gözlerinin çizgi çizgi olmasından mı bilinmez anılarını bir cambaz gibi karşılardı. İpin üzerinde düşmeye meyilli, tutunmaya istekli, kıvırgan ve kırılgan. Güneşin doğuşunu izlemekten nefret eder, kuruyemişlerin pahasına söver, geceleri yalnızca sevişmek isterdi. Kimi zaman özlenen bir bedenle, kimi zaman çirkin suratlarla, kimi zamansa yakın hissedilen şimdikiyle birlikte olur, bir sarılmaya karşılık kendini dünyaya sunardı. Arzularının isteklerinin önüne geçtiğini hissettiği kimi zamanlarda ise eli ile dost olur, çirkin geceli rüyalara dalardı. Yahudilerin ayinlerini tamamlayıp adımlarını sokakta hızlandırdığı bir cumartesi günü, uzun paltosuna inat kestiği saçlarıyla gördüm onu. Yürüyüşünde sanki fırından yeni çıkmış kurabiye kokusu vardı. Adımları telaşlı fakat bir o kadar da gidecek yeri olmayan cin cinsten. Uzun sokak boyunca sekiz adım arkasında kalarak izledim.Kaldırımdan yürümeden, sokak ortasında arabalara kafa tutarak yoluna devam etti.Telaşlı halinin yerini düşünceli tavrıyla besleyip tabelada kahvenin beş lira olduğu bir kafeye girdi. İnce demir detaylı iransız sandalyesine oturup önündeki küçük masaya kahverengi deri kaplı bir defter ve orta kalınlıkta bir kitap çıkardı. Ve onun sesini ilk duyduğum kelimeler ‘sade bir kahve lütfen’ oldu. Kahvesi masaya geldiğinde minik kıvırcık saçları halay çekerken güneşte, sağ elindeki henüz çakmadığı sigarası ile sol elindeki Virginia’nın sayfalarını çevirmeye başladı.Okudukça güzel gözleri kelimeleri, sayfalar dans ettikçe kurabiye kokan teniyle, onun hayatında bir an* olmak istedim. Korkak ve cahil ayaklarım ile onun masasına eğilip ‘’Varolma Anıları, elinizdeki kitap, kedimin en sevdiği kitaptır.’’ Dedim. Yüzünde görebileceğim her türlü mimiğe karşı gardımı aldığım an onun gülümsemesini gördüm. Bana kedimin adını sordu ve Budala olduğunu söyledim. Gözlerindeki tebessüm ıslak bir şekilde ‘i ‘iyodor Dostoyevski’ dedi. İçimdeki o his, kedimin isminin ilk söylenişte nedenin anlandığı o yakınlık aciz ellerimi güçlendirerek ‘Müsadenizle oturabilir miyim?’ dedirtti. Gözlerindeki endişe ve kararsızlık karşısında, -Vaktinizden almak istemem, fakat isteğiniz üzerine oturmanızın bana bir manisi olduğunu düşünmüyorum.Kibarlığı karşısında zavallı nefesim bir anlık boğazı yakan buzlu dondurma olmuştu. -Teşekkür ederim. İsminizi öğrenebilir miyim? -Adreanna. Adreanna Laurent. Ya siz? --Neslihan İncesu. Ne sebepten ötürü burada bulunuyorsunuz? -Sorunuzu cevaplamam için uzun zamanınızı harcatmam gerecek bu nedenledir ki kısa olarak cevabıma aşk diyebilirim. Peki siz neden buradasınız? Onun gözlerine bakıp bana hikayeni anlat, demek istedim. iakat sadakatsiz düşüncelerim bunun uygun olmayacağını söylediler.


--Ben..Bu sorunun cevabını sanırım düşünmedim. Burda doğdum, büyüdüm. Burda acıktım, üşüdüm. Başka bir eve alışmak zor olurdu sanırım. -Anlıyorum. Sigarasının külünü dökmeyi unuttuğunun farkında değildi. İlk defa bir külün ne oranda çekici olabileceğini düşündüm. --Gözlerinizde bir hüzün var Adreanne. Gülümsemek zorunda kaldı. -Kuruyemişler oldukça pahalı. Bugün buna üzüldüm. --Budala kuruyemişleri çok sever. Bense budalayı. Kuruyemiş alması için bir sebebi olmalı insanın sanırım. Masadaki peçeteyi ikiye katlayıp evimin adresini yazdım. Ve ona uzattım. --Eğer kedimin yemeğine ortak olmak ve uzun hikayenizi anlatacak bir nefes isterseniz kapıma iki kez vurmanız yeterli.Gülümsedi. -Teşekkürler Neslihan hanım. Hoşçakalın. --Hoş --Hoşçakalın. Masadan kalktığımda ayak parmak uçlarımdan başlayıp saç tellerime uzanan bir keşfetme duygusu ile kaplıydım. Onun kapıma geleceği günü beklemek için evimden çıkmamaya karar verdim. Tam on bir gün geçti. On ikinci gün kapımda iki tıklık ses belirdi. Açtığımda onu karşımda gördüm. --Hoşgeldiniz Adreanne. Buyurun lütfen. -Hoşbuldum.


,

Kafası karışık gibiydi. Gözlerinde sorunlu bakışlar ve tedirginlik vardı. -Hastayım. Ağzından çıkan tek bir kelime. Hastayım. Sadece bakakaldım ve ona biraz badem uzattım. -Sana geldim. Çünkü sen benim yabancımsın. Gözlerimdeki hüznün, yaşadığım hayatın, paltomun renginin yabancısısın. Sana geldim çünkü bu sabah kahvaltıda çatalım yere düştü.. Ocaktaki huysuz uğuldama elimdeki kitabı korkuttu. Kapandı okuyamadım. An’larım düşüncelerimle savaşmaya başladığında masadaki haşlanmış yumurta kokusu midemi bulandırdı. Sonra pencerelerim çarptı ve kapandı. Sıradaki hamle belli ki bendeydi. Perdelerimi çektim. Öğle saatlerinin karanlığını yaşamak beni üşüttü. Yorganımın altında buldum kendimi. Saatlerce titredim. Sebebini bilmediğim o mide bulantısı bir türlü yakamı bırakmadı. Günlerce çıkamadı evimden. Günlerce açamadım perdelerimi ve alamadım yere düşmüş çatalımı. Günlerce kapım çalmadı. Titreyen bedenime dokunacak bir el gelmedi. Yanıma gelen, beni ziyaret eden tek şey acizliğim oldu. Ben bir çizgideyim Hatice. Sağı solu belli olan bir çizgide. Yürümek zorunda olduğum çizgide dengemi sağlamakta zorlanır oldum. Titreyen bedenim kimi zaman düşmek istedi o ipten. Kimi zamanda daha dik olup kollarımı iki yana açarsam güçlenebileceğimi düşündüm. An’larım o kadar yorulmuş ki kollarımı sadece üç dakika açık bedenimi ise sekiz dakika dik görebildim. Ben bir ipteyim Hatice. Karanlık ve kokulu geçen son yedi gündür sıcak bir ele ihtiyaç duyarak düşündüm. Sadece düşünebildim. İçimdeki huzursuzluk ve çaresizlik yüzüme yansımış olacak ki Adreanne konuşmaya devam etti. -Söyleme. Hiçbir şey söylemeye çalışma. Beni tanıma. Beni anlama. Bana aldanma. Senden bir ricada bulunmak için kapını çaldım. --Evet Adreanne, söyleyebilirsin. İçimdeki huzursuzluk ve çaresizlik yüzüme yansımış olacak ki Adreanne konuşmaya devam etti. -Söyleme. Hiçbir şey söylemeye çalışma. Beni tanıma. Beni anlama. Bana aldanma. Senden bir ricada bulunmak için kapını çaldım. ---Evet Adreanne, söyleyebilirsin. Cebinden bir zarf, bir anahtar ve bir kağıt parçası çıkardı. -Bana ikram ettiğin bademleri yedikten ve Budala’yı sevdikten sonra bu evden gideceğim. Senden isteğim yarın zarfın üzerindeki adrese bu mektubu yollaman ve bunlar da evimin anahtarı ile adresi. Evimde minik bir saksı papatya var. Onlarla ilgilenmeni, arada bir onlara kitap okuyup yemek vermeni rica ediyorum. --Peki sen nereye gidiyorsun? -Senden üçüncü ve son isteğim ise dizlerine yatıp kitap okurken saçlarımı okşaman. Korkuyordum. Gözlerindeki hüznün yerini delirmişlik kaplamış gibiydi. Dizlerime yattı. Eline Jean Paul Sartre’nin Bulantı’sını aldı. O okudu ben onu sevdim. Sayfalar çevrildikçe saçlarındaki kurabiye kokusu uzaklaşıyordu. Onun saçlarını okşarken kendimi ait hissettim. Onu ilk gördüğüm anı, uzun paltosunu, dini inanışını, düzgün Türkçesini ve bahsetmekten çekindiği hüznünü düşündüm. Kitabın son sayfasına geldiğinde gideceğini biliyordum. Ellerimin altından gitme düşüncesi içimdeki çaresizlik ile savaşıyordu. Son sayfadaki son cümleleri sesli okumaya başladı:


‘’Gece bastırıyor. Printania Oteli’nin birinci katında, iki pencere aydınlandı. Yeni Gar’ın şantiyesi buram buram ıslak tahta kokuyor: Yarın Bouville’e yağmur yağacak.’’ Ellerim son kez dokundu saçlarına ve yavaşça doğruldu. Gözlerime baktı. O an, iletişimdeki kelimelerin aslında ne kadar gereksiz olduğunu fark ettim. İncecik çizgi gibi gözleri bana her şeyi fısıldadı. Son göz kırpışı ise bana saygı duy der gibiydi. Sarıldı. Sıkıca. Gidercesine sıkıca. Avcuna altı tane badem aldı, Budala’yı boynundan öptü ve gitti. Tam sekiz yıl geçti aradan. Onu bir daha göremedim. Nereye gittiğini düşünmeye cesaretim de olmadı hiçbir zaman. Evine papatyası ile vakit geçirmeye her gittiğimde burnuma yine o kurabiye kokuları, tenime ise sert saçları değdi. Ad Adreanne.. Gözündeki hüzne savaş açan orospu. Şimdi kendi cennetinde badem yiyerek yeni sayfalar çevir. Çevir ki geride kalan papatyaların acıkmasın.


Sinekler; irili ufaklı, tüylü tüysüz, yeşil siyah sinekler vardı. Kokular dayanılmaz haldeydi. Çığlıklar, ardı arkası kesilmeyen patlamalar Savaş!! Büyüdükçe küçülmek, okudukça cahilleşmek... Serbest zekâ sisteminin küçük bir patlamayla çökmeyeceği bilinmeliydi. Alevler ve üstlerinde tüten grinin farklı tonlarında dumanlar… Ergenlerin yorganlarının altından gelen sessiz, ıslak hıçkırıklar... Savaş!! Kırbaçların şaklamalarıyla itilen güdüler... Kabullenilen her sosyal yaşam kuruntusu sınava tabi tutuluyordu. Açıklanacak şeyler vardı, sorulacak sorular. Neden diyebilmek için yıllarca yaşaması gerekmişti. Hayat, soru sorabilmek için neden bu kadar uzun bir yol sunuyordu? Cevaplara katlanabilmek için miydi? Laboratuvarlardan taşan kokular… Toplum mühendisliği! Kitleler hep bir ağızdan haykırıyordu. Şimşekler çakıyor, açık pencerelerden içeri meydanlarda yakılan ağıtlar dökülüyordu. Pencereler, hepsi birden o anda, öylece açık unutulmuş olamazdı. Kırılan tasmaları yerden topluyorlardı. Öyle bir savaştı ki bu kurulmuşun yanında yaş da yanıyordu. İçinde bulunduğu fanusa çarpan bedenler acıyla sarsılıp tekrar deniyordu. Çıkış arayanlar, ümidini yağlı urgana bağlayanlar, çatışmaktan korkup herkes gibi olmaya çalışanlar, kahraman olmak hasretiyle isyan ateşini budalaca körükleyenler... Köşe başlarında birbirine çarpan ilgiye hasret tenler ve tinler. Çıplak, amatör, tüylü öpüşler... Helikopterler bomba sesleriyle ara ara kesilen söylevlerine devam ediyorlardı. Mutlu olun! Sakin olun! Herkes gibi olun! Normal olun! Geleceğinizi şekillendirin! Savaş!! Beklemekten sıkılmış binlerce militan çıkmıştı sokağa. Karakterleri olmayan, ruhları erdeme ibadetten yorgun gencecik insanlar; farklı müzikler, kitaplar, filmler, kadın ve adamlar uyuşturucular ve bir takım aforizmalar üzerinden saldırıyorlardı ‘big brother’larının yozlaşmış sistemine. İİlk sigarasını içenlerle ilk kez sevişenler bir tarafta, babasına ilk kez başkaldıranlarla tacizci rahiplerini penisinden asma rüyaları görenler başka bir taraftaydılar. Herkesin eylem tipi farklıydı ama hepsinin amacı aynıydı. Kimisi farkındaydı olan bitenin kimisi ise hormonlarının yarattığı hülyalarının içinde feveran ediyordu sadece.


Ortada isyan gibi etkiye açık bir duygu olduğundan, etrafta bunu sömürecek binlerce politikacı, yazar , torbacı, din adamı, kapitalist marka ve çeşitli sapkınlıkların manuplatif misyonerleri vardı. Soluksuz savaşı izliyorlar, yaralı ve kaybetmiş hissedenleri yakalayabilmek için türlü hilelere başvuruyorlardı. Birey olmaya çalışan bu ‘neredeyse’ çocuk askerler gözlerini açtıkları bu korkunç dünyayı onlar için daha da karanlık hale getiren ‘erişkin’lere karşı bastıramadıkları öfkeyi zaman zaman kendilerinden çıkarıyorlar, avazı çıktığı kadar bağıranlara eşlik eden sessiz çoğunluğu da kışkırtıyorlardı. Savaş!! Savaşın galibi yoktu,mağlubu da. Hormonlarının yarattığı bunalım halinde göremedikleri gerçek buydu. Savaşın kilidi, sonucu olmayan sonlu bir şey olduğuydu. Günün birinde doğal sebeplerle de bitecekti. Ve bu onları ‘olabildiğince’ birlikte yaşam kurgusunun birer parçası yapacaktı. O canı gönülden istedikleri bireysellik bu anlama geliyordu pratikte. En az iki kez doğardı insan. İlkinde plasenta yırtılır, ikincisinde çocukluk zarı parçalanırdı. Ve kafasını kaldırabileceğini farkeden çocuk dışardaki manzara karşısında dehşete kapılırdı. Sağda solda cesetler, toplum hiyerarşisinin komik ve acınası hali ,yanmış değer yargılarının çıkardığı mide bulandırıcı koku, dumandan ve isten doğruların bulanıklaştığı bir dünya... Asıl zor olan bunları görmek, bunlara dayanmak değildi. Zor olan savaşı kabullenmekti. Bi Bireyin ne kadarını kabulleneceği aslında, ne kadarı için acı çekebileceği sorusunun cevabıydı. Yalnızca tahmin ediyorum ki, savaşınız bir süre önce durağanlaştı. Sukunet eskisi kadar zor elde edilen bir erdem değil artık. iırtına dindi, yağmurlar ara ara devam etse de çoğunlukla savaşın bıraktığı enkazın küçün yangınlarını söndürüyor sadece. Pek çoklarını kaybettiniz , pek çoklarından size; öngörü, söylem ve duruştan başka bir hatıra kalmadı . Şimdi kuralların birkaçını değiştirip adapte olacağınız bir sistem var karşınızda. Tahmin edildiği gibi bir devrim olmasa kendi ortaçağınızda kendi rönesansınızı yaşadınız aslında. Bilinmelidir ki insanlık tarihi, insan hayatının metaforik gözlemini sağlar. Birey olduğunuz kadar birsiniz de. Şimdi gidin ve sesli kahkahalarla etrafa çiçekler saçabilmenin bir yolunu bulun! Tarihe de böyle geçsin!


O anı hatırlıyorum. Hemen her birimiz ses disiplinini hiçe sayarak aynı şeyleri fısıldıyorduk. Yani, ama değil mi? Afrika’da insanlar açlıktan kırılıyordu, Güneydoğu’da terör vardı, ülke ekonomisi sarpa sarmanın eşiğindeydi. Kadın hakları… Gelir dağılımındaki adaletsizlikler… Eşitlik çığırtkanlığı… Eğitim sistemindeki terslikler… Vergi kaçakçılığı... Saatçi, lütfen… Allah’ın siktir ettiği bu yerin dik ortasında, yol kenarında kuşun biri ölüyor… Kimin umrunda? Hatırlıyorum. Dinlememişti, hiçbirimizi… Dinlemediği gibi tek kelime de etmemişti. O kanadı kırık kuşu diğer tüm teçhizatıyla beraber yirmi iki kilometre boyunca taşıdı, ne boğacak kadar sıkarak, ne de düşürecek kadar serbest bırakarak... Sonra… Sonra, hatırlıyorum, o sefil kuş için yıkılmasına ramak kalmış izbe çadırında mütevazı bir yer ayarlamıştı. Ankara’nın dışlarına doğru, büyük şehir düsturundan nispeten soyutlanarak yetişmiş biriydi Saatçi. Hayvanların dilinden de anlardı. Yılsonu kampının kalan günleri boyunca, istirahat etmesi için şahsına tahsis edilmiş tüm vaktini o Allah’ın belası kuşa ayırmıştı. Sonra… Çok sonra, bizler, sıla iznine gitmeden önce atlatmamız gereken hengâmeler silsilesinden sonuncusunun sonunda kamp alanındaki öteberimizi bir araya getirmeye çalışırken görmüştük Saatçi’nin görmemizi istediğini.

Gün batımına doğru havalanan bir kuş… Bir süredir uçmadığı kanat çırpışlarından belli… Biraz telaşlı, gökyüzüne yeniden kavuştuğu içinse mutlu… Hatırlıyorum. Küçük yaşta üzerine üniforma geçirmiş iki yüz yetmiş yedi çocuğun nereye gittiğini asla bilemeyecekleri bir kuşun kanat çırpışına büyülenmişçesine bakışını… Öyle olur çünkü… Tutunacak dal arar insan, anlam yüklemek ister giderek eskiyen bedeniyle vakti dolmadan evvel dâhil olma fırsatı yakaladığı birkaç kalem meseleye. ‘’Kuşlar için.’’ Güvenin bana. Dikenli tellerin ardında o herif, gerçek bir kahramandı. Yıllar sonra, rüzgâr tersine döndükten sonra, bizler üniformamızı çıkarmaya zorlandıktan sonra, yerimizi niyeti iyi olmayan insanlar aldıktan sonra ve o kuşlardan bihaber ters insanlar ters işlere kalkıştıktan sonra… Saatçi’den geriye kalanlar karşımda oturuyordu.


Aynı masaya bakan sandalyelerde oturmayalı uzun vakitler olmuştu. Oturduğumuz yer her neresiyse, idarenin ortalığı temizlemektense loş ışık kullanmanın çok daha hesaplı bir seçenek olduğuna karar verdiği anlaşılıyordu. Birkaç ayda bir kendini tekrar eden standart döngülerimizden birinin içindeydik. Göz göze gelemiyorduk. Birimizin masadaki sessizliğin icabına bakması gerekiyordu ve o kişi genelde ben olurdum. ‘’Ne düşünüyorsun?’’ bu kez ben değildim. ‘’Düşünmüyorum.’’ ‘’Anlamadım?’’ ‘’Anlamayacak bir şey yok Saatçi. Bir süre önce düşünmeyi bıraktım. Sen de denemelisin, oldukça konforlu.’’ Gülümsedi. Sigarasını ağzına götürürken solgun ışıkta bileği göründü. Kare as dövmesi… Yarım saate yakındır süren asık surat sendromunun ardından sonunda gülümsemişti. Bir yandan Saatçi’nin epeydir görme fırsatı bulamadığım gülümsemesine bakıyor, bir yandan da sol çaprazımızdaki, çeşitli politik zümrelerce ‘Kızlı-Erkekli’ olarak tabir edilen bir gurubun konuşmalarının masamıza doğru taşmasından dert yanmaya hazırlanıyordum. Yaşanan son hadiselerin üzerine ihtiyacımız olan son şey yersiz sohbetlerin edildiği, akşamı okşanmış egolarla kapatma telaşındaki bir gurubun civarında kapana kısılmaktı. Ve Saatçi… Ah Saatçi, usulsüz edilen muhabbetlerin masamıza sıçramasından nefret ederdi. Derin bir nefes alıp yan masadaki uçuşan bahislere biraz daha kulak kabarttım. ‘Elde Edilen Başarılar’ listelerinin mütevazı üsluplarla tokuşturmasını takip eden ‘Alkol Etkisinde İştahsızca Kalkışılan ilörtleşme Girişimleri’ bölümü tamamlanalı birkaç dakika olduğu anlaşılıyordu.

‘’Değil abicim! Bak, bu darbe girişiminde bulunanlar bir takım muhalif komutanlar. Aptal mı bunlar? Bir yerlerden olur almışlar ki kalkışmışlar bu işe. Yani, onu diyorum… Sığ düşünmeyin, ieto Cemaati deyip geçmemek lazım. Olayın arkasında hangi güçlerin olduğuna bakmak lazım asıl…’’ Saatçi ve ben… Binbir farklı kafadan, bir türlü ıslah edilememiş yeni insanlardan daha eski hayatlarımız vardı. Köşede bir yerlerde donup kalmıştık. Uzakta bir yerlerde bizi bekleyen tanıdık dostlarımız geçiyordu gözlerimizin önünden. Müzik, kaçışımıza uygun değildi. Onu bir kez bile ağlarken görmemiştim. Aynı masaya bakan sandalyelerdeydik. Bir damla bile görmeme müsaade etmeyecek olsa da ağladığını görebiliyordum. İçine ağlıyordu. Ben nasıl duyabildiysem, o da duymuştu. Bizleri bozuk para gibi harcayan, yıllar sonra bizlerden çaldıkları hayalleri hainliklerine alet edenler, küçük birer çocukken hayatımız pahasına korumaya yemin ettiğimiz insanlar tarafından ‘Muhalif Komutan’ olarak değerlendirilmişti az evvel. ‘’Bakma oğlum o masaya. O masada bir numara yok.’’ dedim göz göze gelebildiğimizde. Tek kelime etmedi. Saatçi’yle ilgili garip olan budur, sessizliği tehlike anlamına gelir. Doğrulup sandalyesinden kurtuldu ve çapraz masanın başına dikildi. Masadaki gözler az evvel eşine ender rastlanmayacak politik zirzoplukları zırvalayan, 94’ jenerasyonunun parlak çocuklarından olan dümbeleğin hemen sağında dikilen Saatçi’ye dönmüştü.


Saatçi, kahkaha tufanıyla etrafı kasıp kavururken, akıp giden müziğe karışan belli belirsiz bir kelime çıktı ağzından: Röpteşambır.

‘’Merhaba.’’ dedi Saatçi. Göremiyor olsam da yüzü muhtemelen bir faciayı andırıyordu. Kimseden ses gelmeyince ‘’Şurada oturuyorduk ve… Kulak misafiri olduk…’’ diye devam etti oturduğumuz köşeyi işaret ederek. Bakışlar bana çevrildiğinde gülümseyip el salladım. ‘’Eeee?’’ ‘’Eeeesi, ‘’ dedi Saatçi, gözlerini ‘Eeee’ diyen geleceğin parlak avukatından masadakilere çevirirken. ‘’Buraya gelip bu hoşafın söylediği şeylerin isabetsiz, mesnetsiz, gerçeklikle yakından uzaktan alakası olmayan peri masalları olduğundan bahsetmek istedim.’’ ‘’Ya, bi’ siktir git!’’ Çalmakta olan korkunç müziği yararak kulağıma ulaşan tiz kahkahayı duyduğumda bir an ne olduğunu anlayamadım. Geleceğin parlak avukatı, Saatçi’yi siktir ettikten sonra kahkahalara boğulmuştu. Masada tek gülen oydu. İnsanın içini burkan anlar vardır. Saatçi… Orada dikilmiş tüm benliğiyle her şeyi sabırla, tane tane anlatmak istiyordu. Aslında bize neler olduğunu… Nefes alamadığını görebiliyordum. Birden geleciğin parlak avukatının kahkahalarına eşlik etmeye başladı. Tekrar düşünüyorum da… Belki avukat değil de Eczacı daha uygun bir yakıştırma olabilirdi. Saatçi’yle olmazı oldurup bir araya gelebildiğimizde, nereye oturacağımızdan önce karar verdiğimiz bir şey vardı. Başta eğlence amaçlı olsa da sonraları istemsiz bir alışkanlık haline gelmişti. Birimizden birimizin ani bir şeylere kalkışırken diğerine işaret vermek için kullanacağı, gideceğimiz yere ait olmayan, tek kelimelik bir çeşit kod.

Bir anda prestij timsali geleceğin aydın eczacısı’nı kıvırcık, canlı saçlarından yakalayıp suratını masaya geçirdi. Bırakın kahkaha atmayı, artık gülümsemiyordu bile. Saatçi, masaya vurduğu kafayı serbest bıraktığında, o aydınlık timsali kafa masaya vurulmamak için içgüdüsel olarak sarf ettiği kuvvetle birlikte dâhil olduğu bedeni ve üzerine oturduğu sandalyeyle arkaya yuvarlandı. Panik… Bu anlarda işimize yarayan bir olguydu. Etraftakiler çıkan patırtıyla birlikte geri saçılırken içkimin kalanını ağzıma doldurup yuttum ve ayağa kalkıp Saatçi’nin arkasına uzanan dar patikayı kapattım. Bu, kıvırcık saçlı parlak çocuk ve onun arasındaydı. Eğer biri araya girmeye kalkacak olursa, gösteri başlayacaktı. Kural budur. Erkekliğin Kitabı, Bire bir Hallolması Gereken Meseleler. Dördüncü bölüm, altıncı paragraf… O karmaşanın içinde beni ilgilendiren, barmenin avazı çıktığı kadar dışarıya uzanan kapıya doğru bağırmasıydı. Vıyaklayarak çağırdığı kişinin adını seçebilmiştim: Musa. Musa, kapıda dikilen ve kimin içeri girip, kimin giremeyeceğine karar veren adamdı. Aynı zamanda kendisi, akşamın başlangıcında göz göze geldiğimizde ters bakışlarıyla bizi süzüp Perşembe Günü Sap Kontenjanı’ndan yararlanabileceğimize kanaat getiren adamdı. Ve Musa sadece Musa değildi. MUSA’ydı. Benden en az iki karış uzundu ve boş zamanlarında ceset torbasından hallice kum tor bası ya da kum torbalarını yumrukladığı her halinden belliydi.


Musa -ya da Musa abi, yaşını kestiremiyordum- hemen arkamda olan hadiseye müdahil olmadan evvel benim icabıma bakmaya karar vermiş olacak ki, hızlı adımlarla üzerime doğru yürümeye başlamıştı. Muhtemelen bu, önce pataklayarak ayırıp sonra sanki burası bir kasabaymış ve o da zaten buranın şerifiymiş gibi kapı önünde keskin konuşmalarla sorguya çekip biraz daha hırpalayacağı iki kişiye çıkan yolu tıkıyor olmamla alakalı olmalıydı. Öyleydi. Yani, tabii… Anlayabiliyordum, Musa Bey’in hoşuna gitmeyecekti ama sizi temin ederim hiç kum torbası yerine konacak havamda değildim ve bildiğim bir şey varsa şudur ki, kaotik atmosferlerde yaşanan fiziksel mücadelelerde endamın önemi yoktur. Hayatınızın herhangi bir döneminde Askeri Teori Eğitimi aldıysanız, ‘Boyd Döngüsü’ ile alakalı dersi dinlemek zorunda kalmış olmanız muhtemeldir. Boyd, Vietnam ve Kore savaşlarına katılmış, edindiği engin tecrübe denizini uzun çalışmalar sonucunda karara bağlayıp teoriye dönüştürmüş biriydi. Teorisi ise son derece basit bir etki-tepki prensibine dayanıyordu. X kişisi bir şey yaptığında, Y kişisi tepki gösterir. X bir şey daha yaptığında, Y bir kez daha tepki gösterir. Böylelikle bir döngü oluşur. iena çalışma sayılmaz, tabii anlamlandırabilirseniz. iakat bu bahsin, bugüne kadar dünyanın hemen her yerindeki askeri okullarda okutulmasının sebebi, Y kişisinin tek bir şey yapacağı zaman diliminde iki şey birden yapması durumunda döngüyü kıracağı, böylelikle üstün gelen taraf olacağı maddesiydi. Musa, dikildiğim yere ulaştığında aceleyle yakamı kavrayıp beni kenara itmeye çalıştı. Sol elimle yakasına yapışıp onu geri itelediğimdeyse bir saniye duraksadı. Etki, tepki. Saatçi’den bağımsız biri olmadığımı kavramıştı. Akıl küpü Musa Bey’e en kalitelisinden bir puro! ‘’Çekil!’’ Emir kipinin rahatsızlık yaratacağı bir noktadaydık. ‘’Hayır.’’ Azgın bir boğa misali, aldığı derin nefesi burnundan üfledi. Bir kez daha üzerime ilerledi. Etki. Ve ben bir kez daha geçit vermedim. Tepki. Kaşlarını çatıp yere tükürdü. Bu kabul edilemez bir durumdu ve işletme sahibi kesinlikle çalışanlarının mekânın yerlerine tükürdüğüyle ilgili bilgilendirilmeliydi. En nihayetinde müşterilerden biri o tükürüğün üzerine basabilirdi. iakat bu bahsi dile getirme işini sonraya bırakmaya karar verdim. Çünkü Musa’nın sol yumruğu, ihtiraslı bir öpüşme için hızla ağzıma doğru ilerliyordu. Etki. Boğulma korkusunu bilirsiniz, insanı yüzücü yapar. Ve boğulma korkusuyla eşdeğer olamasa da yumruk yeme korkusuna sahip olan ben, hızla ikiye katlanıp sol tarafıma bir adım aldım. Tepki.

Ama hepsi bu değildi, omzumu sıyıran yumruğun rüzgârını hissederken sağ yumruğumla, epey yakından görme şerefine nail olduğum Musa Bey’in kadim takım taklavatına nazik ama bir o kadar da sert bir yumruk patlattım. Bingo! Döngüyü kırmıştım. Musa Bey’e gitmesi gereken Puroyu şuradaki genç beyefendiye verin lütfen. Yalpalayarak ziyan ettiği süreyi arkasına geçip kollarımı beline dolayarak değerlendirmenin akıllıca olacağına kanaat getirdim. Öyle de yaptım. Ellerimi göbeğinin üzerinde birbirine kenetleyip, kene gibi yapışmıştım sırtına. Debelenmesi fayda etmiyordu. Adeta bir bilardo topu gibi duvarlardan ve masalardan sekiyorduk. Gidemediğimiz tek yön Saatçi’nin terapi seansının cereyan ettiği yerdi. Saatçi, kendinden başka kimsenin anlamlandıramayacağı birtakım kelimeleri sayıklayarak yumruk ve tokatları ardı ardına sıralarken Musa ve ben erkeksi bir sessizlik ve ter içinde arka üstü yere yuvarlandık. Her ne kadar nefes almam güçleştiyse de bu işime gelmişti. Halen konsantrasyonumuzu koruduğumuzu göstermeye çalışırcasına ara ara çıkardığımız hırıltılar eşliğinde Musa ve ben birkaç dakika daha yerde debelendik, müzik kesilene kadar. Sonra…


Sonra herkesin, yerde debelenmeye devam eden Musa’ya ve bana baktığını fark ettim. İşin garibi, yerdeki insan yumağını nasıl ayıracağını bir türlü bilemeyen bakışların arasında Saatçi’nin bakışları da vardı. Aman Allahım! ‘’Oğlum, manyak mısın? Ne yapıyorsun orada?’’ Ellerimle oluşturduğum kilit çözüldü. Ayağa kalktığımızda bir mekân dolusu müşterinin gözleri üzerimizdeydi. ‘’Kamil Bey…’’ dedi Musa soluk soluğa. Adımları kalabalığın arasında bulunan, kırklarına yakın birine yaklaşıyordu. Müessese sahibi... Kahretsin! Kamil Bey’in asık suratına bakılacak olursa ortalıkta dönen bu dalavereden hiç hoşnut olmadığı aşikârdı ki bu şaşılacak bir durum değildi. ‘’Arkadaşımın davranışı için çok özür dilerim.’’ diye yaklaştı Saatçi, bir eli belindeki belli belirsiz bir şeye uzanıyordu. B planı… ‘’Yanlışım yoksa dört bardağın, iki sandalyenin kırılmasına sebep oldu. Şuradaki küllük, arkadaki arkadaşlar panikle geri kaçarken düştü ama…’’ ‘’O parayı katlayıp bi’tarafına sokmadan kaldır ortadan.’’ dedi Kamil Bey. Çıkmaz sokak... Bakın, bir yerlerde birilerini pataklayabilirsiniz, evet. Bir yerlerde birilerini pataklayan arkadaşınıza mani olmaya çalışan birinin beline yapışıp oradan oraya yuvarlanabilirsiniz, evet. Ama Kamil Bey’in nispeten kazançla kapatacağı bir Perşembe akşamı, müessesesine misafir olup bunları yapmışsanız… İşte o zaman caminin duvarına işemişsiniz demektir ‘’O para hala elinde. Nereden çıkardıysan oraya sok, sonra da siktirin gidin buradan.’’ dedi Kamil Bey, gerçek adı buysa tabii. ‘’Pekâlâ,’’ dedi Saatçi, ‘’öyle olsun.’’ Yüz liralık iç içe geçmiş iki banknotu parmaklarının arasında döndürüp cebine soktu. Rüzgâr, bizim teknenin yelkenlerini besliyordu. Belli ki Kamil Bey’in, müessesesinde polislerin de dâhil olmasını gerektirecek bir olayın yaşanmasını istememek için bir, belki birkaç sebebi vardı ve muhtemelen bu sebepler ‘Personel harici girilmez’ yazısının yer aldığı kapıların ardındaydı. ‘’Davran, gidiyoruz.’’

Bu kadar ucuz kurtulmanın verdiği şaşkınlık ve sevinçle pişkin pişkin sırıttım, şansımı zorladığımın farkındaydım. Birkaç dakika kadar sonra, birkaç sokak ötede, bir kaldırıma oturmuş katıla katıla gülüyorduk. Kahkahalarımız, yavaşça solup sokağın sessizliğine saygı göstermeye başladığımızda omzuma sert bir yumruk yedim. ‘’Hiç bana bakma.’’ dedim, öksürdüm. ‘’Sen başlattın.’’ ‘’Ulan ben miydim kapıdaki herifle kucak kucağa masadan masaya sekip yerlerde yuvarlanan?’’ ‘’Tabii, yan masaya zıplayıp çocuğun kafasını masaya vuran da bendim zaten.’’ ‘’Biz dışarı süzülürken hala yerdeydi.’’ bir kahkaha patlattı. ‘’Ne zaman fark edecekler acaba onu?’’ Duraksadı. ‘’Neyse, en azından içkiler bedavaya geldi.’’ ‘’Ulan başlayacağım şimdi içkine de ödenmemiş hesabına da ha! Sağ dizimde bir şey var benim, baksana bi’. Şurası…’’ ‘’Sızlanma. Yarın sağlık ocağında öptürürsün bi’şeyciğin kalmaz.’’ ‘’Koca tıp fakültesini bitirdin, hayvan herif ne olur bi’ baksan!’’ Söylenerek yerinden kalktı ve sağ dizimin başına geçti. ‘’Şu, kuşu hatırlıyor musun?’’ dedim sessiz geçen bir sürenin ardından, bakışlarıma karşılık vermedi. ‘’Onu yol kenarında baıraksan bunların hiçbiri olmazdı. Biliyorsun, değil mi?’’ ‘’Öyle anlarda bilemiyorsun işte.’’ Sokağın tınısı, kulaklarımızı okşamaya devam etti. ‘’Şimdi ne yapacaksın?’’ ‘’O gün sizi dinlemem lazımdı. Haklıydınız.’’ ‘’Sorunun cevabı bu değil.’’ ‘’Kuşlar… Kendimize söylediğimiz bir yalandı oğlum. Haklıydınız, çok sonraları fark ettim.’’ ‘’Lafı dolandırıyorsun.’’ ‘’Biliyorum. Biliyorum da dilim varmıyor söylemeye.’’ ‘’Sıkma kendini, önemli değil.’’ Ve kelimeler döküldü ağzından. ‘’Benim savaşım bitti oğlum. Hepsi bu. Artık düşman istemiyorum. Kendim ve beraberimdeki birkaç kalem insan için mutlu bir çember inşa edip içinde huzurlu bir yaşam süreceğim. Yapacağım şey tam olarak bu.’’ Gülümsedim. ‘’Kulübe hoş geldin Saatçi.’’

‘‘Su . da unutulmamalıdır ki, Harp zamanlarında melankoli, Binlerce geceden ibarettir.’’ Selami AKSAM .


unalome Aradığın şeyin hep içinde olduğunu söylerler. Dayanma gücü, irade, cesaret; adına her ne deniyorsa artık. Bu lafı gereğinden çok duydum, sinirlerimi bozacak kadar çok. Açıkçası, doğruluğuna pek de inanmıyorum. Gözlerimle görmediğim şeylere inanmam. Deneyip de varlığını veya yokluğunu kanıtlamalı, gözlerime görmeli, hatta mümkünse ellerimle yoklamalıyım. İnsanlar beni hep garip bulur bu sebepten. Ama onlara aldırmıyorum. Kendi uydurdukları ve körü körüne inandıkları saçmalıkların içinde debelenip duruyorlar hep. Hem de bunu her gün, gün boyunca yapıyorlar! Ben ise hep bir arayış içindeyim. Zaman akıp gidiyor, günler birbirini kovalıyor, haftalar geçiyor ama ben hep aynı şeyin peşindeyim. Ve bu sefer, dizginleri ellerime alma vakti geldi. Peki, neydi bu içimizdeki şey? Eğer var ise, niye röntgende görünmezdi? Başkalarına da bulaşır, insanlarla paylaşılır mıydı? Acaba farklı bir ışık altında mı görülürdü? Belki de derimin altındaki karıncalanma bundandı. Gövdemi kaplayan huzursuzluk, uzuvlarımı ele geçiren yorgunluğun sebebiydi, bu içimdeki her ne ise. Odama girip kapıyı kapattığımda, “Bu sefer bulacağım,” diyorum içimden. Bulacağım şey her ne ise, dışarı çıktığında kaçmasın diye odanın kapısını da kilitliyorum. Sonra yavaş yavaş üzerimdeki yüklerden kurtuluyorum; ağır sırt çantam, deri ceketim, ayakkabılarım ve onları takip eden kıyafetlerim. Hepsini itinayla yatağın üstüne diziyorum. Saatim, çoraplarım, çok değerli kolyem de di diğer eşyalarıma katıldığında üzerimde iç çamaşırımdan başka bir şey kalmıyor. Aynanın karşısına geçiyorum sonra, emin olmak için bir kez daha inceliyorum kemikli vücudumu. Solgun tenimde milyonlarca çil – özellikle omuzlarımda yoğunlaşmış – sanki bir yıldız haritasını andırıyor. Noktaları birleştirmeye çalıştıysam da zamanında, bir yere varmadı. İç çekip, aynadaki aksimi süzüyorum. Neredeydi bu “gizli güç”? Kollarıma, bileklerime bakıyorum, gözlerimle mavi-yeşil damarları takip ediyorum bir süre. Belki onlar bana yol gösterirler. Aynanın önüne, yere oturuyorum. Gözlerim hala bileklerimde, oradan parmaklarıma gidip geri dönüyor. “Keşke tırnaklarımı yemeseydim,” diyorum kendi kendime, “belki faydası dokunurdu.”.


Önce sol bileğime dokunuyorum, sonra sağa. Soldan başlamanın ideal olduğuna karar veriyorum. Bir süre çimdikleyip çekiştirince bileğimin üzerindeki ince deri haşlanmış patates kabuğu gibi elime geliyor. Dikkatlice çekip neredeyse dirseğime kadar soyuyorum. Et, kas, kemik ve damarlardan oluşan bir yumak var altında sadece. Ama aradığım şey değil. Bu sefer sağ kolumu sıyırı yırıyorum, birkaç kas lifini çekip altına bakıyorum hatta. Sadece kemik var. Aynaya bakıyorum. Başka nerede olabilir? Belki bacaklarımdadır? Sonuçta vücudumun bütün yükünü onlar taşıyorlar. Biraz daha çekiştirme, birkaç lif ve et parçası koparma sonrası sonuç yine aynı. Elde var sıfır Aklıma bir fikir gelir diye umarak yansımamı süzmeye devam ediyorum biraz. Kollarımdan sarkan deri parçaları, bacağımda kemiklerimi görebiliyor olmam hiç rahatsız etmiyor beni. Aksine, alışık olduğum görüntüler bunlar. Ama içimdeki huzursuzluk büyüyor, sanki midemde sıkışıp kalıyor. Hünerli parmaklarımla göbek deliğimi sanki ağzı büzülmüş bir torba gibi açıveriyorum. Nefes alıp verdikçe esneyen diyaframı, göğüs ve karın boşluğunu birbirinden ayıran ince zarı görebiliyorum. Midem de olduğu yerde, ancak sorularıma cevap vermiyor. Aradığım şey burada da değil. Göğüs kafesini açmak biraz zor olacak. Etrafıma bakınca çalışma masamın üstünde duran mektup açacağını gözüme ilişiyor. Mükemmel değil, ama iş görür. Tekrar aynanın önüne dönerken açık renk halıda bıraktığım ayak izlerimi fark ediyorum. Annem çok kızacak. Ama umurumda değil. Bulmam gereken şey lekeli bir halıdan çok daha önemli. Dört senelik tıp eğitimi sonunda işime yarıyor. Göğüs kemiğinin hemen üstünde açtığım on santime yakın yarığı dikkatle esnetip genişleterek sonunda kaburgalarıma ulaşıyorum. Vakit alıyor tabi, yeterli alet edevat yok elimde. Bir tek şu mektup açacağı.

Ciğerlerimin hemen arasına gömülü, heyecanla atan kalbim bana göz kırpıyor. Acaba bana aradığımı bulduğumu mu söylüyor, yoksa dalga mı geçiyor? Emin olmak için yakından incelemem gerekecek. Emektar açacak, belki bu açacağın son mektup olacak. Eğer aradığımı bulursam, söz, seni temizleyip emekliye ayıracağım. Duyduğum tek şey yere damlayan kanın odada boğuk yankılanan tek düze tıpırtısı. Kalbim birkaç kez daha atıyor tekleyip tamamen durmadan önce. Elimdeki et yığınına bakıyorum; dört odacıklı, sağından solundan sarkan damarlar var ve içi neredeyse boş. Cevap burada değilse nerede? Açılacak başka mektup kaldı mı? Sanmıyorum. Son bir ümitsiz çırpınışla ellerim göğüs boşluğuma gidiyor, kaburga kemiklerimin arasındaki en minik boşlukları bile yokluyor. Yok! Geriye doğru devrilip boş gözlerle tavana bakarken düşünüyorum. Belki içimizde bir güç yok. Belki de insanların bakacağı son yer olduğu için böyle bir yalan uydurdula Aslında mekanik bir kablolar ve devreler yığınından farkımız yok. Hatta daha da kötüsü, dolu olduğumuza dair yalanlarla kandırılıyoruz. Ancak nihayetinde, hepimiz boş birer kabuktan ibaretiz. Belki rengi, dokusu farklı ama değişmeyen şey o herkeste olan korkunç boşluk. 02.02.16 / 00:48-01:39


Saatler geçmiyor Yelkovan akrebin peşine düşmüş Ay asılı kalmış geceye Bir kalem tutmuş ellerimden Defter Dizlerime yaslamış sayfalarını Kimi yazmışsam o beyaz kağıda Gitmiş Aşkı hep yanlış anlatmışım Meğer aşk Geceden kalma Sarhoş bir adammış Elleri titreyen Ayakta duramayan Dengesiz Belki de bir yerde sızıp kalmış Meğer aşk O sarhoş adamın içkisiymiş Şişenin dibi sevdiği kadın Sevdası çakır keyif Gönül işleri bi biraz da alkol meselesiymiş Aşk Aslında yalnızlığın ta kendisiymiş Soğuk Ve gece kadar karanlık


63


Kafe içinde İSTANBUL



Ortabahçe 48 / Kabuk