Issuu on Google+


2


YILDIZLI GECE KANAMALARI Şiirler (2. Baskı)

ĐRFAN

SARĐ

Emeğğin Sanatı E-Yayınları Emeğin Sanatı E-Kitaplığı Ekim / 2013 Şiir Dizisi – 33

3


YILDIZLI GECE KANAMALARI Đrfan SARĐ

Emeğin Sanatı E-Yayınları Emeğin Sanatı E-Dergisinin yan kuruluşudur.

Kapak Fotoğrafı : Kitap Kapağı Düzenleme : A.Z.ÇAMUR Yayın, Tasarım ve Düzenleme: A.Z.ÇAMUR

Đlgili web adresleri: http://emeginsanatie-yayinevi.blogspot.com http://emeginsanati.blogspot.com http://issuu.com/emeginsanati

Emeğin Sanatı E-Yayınları Emeğin Sanatı E-Kitaplığı

Emeğin Sanatı E-Yayınları e-posta adresi: emeginsanati@gmail.com

43. E-Kitap Şiir Dizisi: 33 (2. Baskı) Ekim 2013 © Bu e-kitabın tüm hakları Đrfan Sari’ye aittir. Bu kitap ve kitabın özgün özellikleri Emeğin Sanatı kolektifine aittir. Đrfan Sari’nin izni olmadan hiçbir biçimde taklit edilemez, kopyalanamaz, çoğaltılamaz. Ancak kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.

4


ĐÇĐNDEKĐLER: 4- …………………………. Đçindekiler 5- …………………………. Meylim 6- …………………………. Yarım Kadeh Gece 7- …………………………. Avesta 9- …………………………. Şilanaya Hep Yazarım 11- …………………………. Pelşin 12- …………………………. Dört Kırlangıç 14- …………………………. Siyah 15- …………………………. Amargi 17- …………………………. Tütünî 19- …………………………. Cilo'nun Şiiri 20- …………………………. Şiîra Cîlo 21- …………………………. Geceden Ayrılık Geçti 23- …………………………. Đsyan Rengi 24- …………………………. Yeşil Bir Yangın 25- …………………………. Yıldızlı Gece Kanamaları 27- …………………………. Temmuz 29- …………………………. Gözlerini Kapa Đstanbul 31- …………………………. Yürü Kendini Aşk 32 …………………………. Sesin Çakışı 33- …………………………. Fenomen 34- …………………………. Ateşin Dili 35- …………………………. Aşk Kurşun Şiddetindedir 37 …………………………. Güneşin Türküsü 39- …………………………. Çığlık 40- …………………………. Yalnız Bir Güz Bitimi 42- …………………………. Asmin 44- …………………………. Ey kent!... 45- …………………………. Özgürüz 46- …………………………. Bir An Kargaşası 47- …………………………. Aşkına Kabarmış Adam 49- …………………………. Söz Verdim Şiire

5


6


MEYLİM

kıvrılırken dudakları gecenin kar kıvılcımlarıyla gelmeli mevsim üşürken aşka şarap ıslak ıslak al resmini gözlerinin ırmağından koy kalbimin yatağına baharı meylim gökyüzünün nefesiyle ağıt yakan bir kavalın susmasıyım susmasıyım bir kasabanın kurşunlanmış yarısına ki kifayetsizdir daha ne anlatsam bu suskunluğa bu çok bu mahşeri suskunluğa sonra tutuşur avuçlarımda sıcaklığın saçların rüzgardan daha serin eserken akşamları kollarıma takılan iki kanat gibi uçmalarım tanrıyım tanıdığım bütün tanrılardan öte kar yağarken çiçek derdim kalbimden sana meylim ve kanıyor gecenin parıldayan karanlığından kar içtiğim son kahvenin hüznü eşliğinde biraz şarkı mırıldanıyorum içimde bir keman yırtılmasıyla susuyor ve soyunuyor ırmaklar beynimin haritasında sunakta sumak yaprağı yeşili gözlerin duruyor susuyorum kar yağıyor önce göğsünden bir sepet bahar topluyorum kar yağıyor hala su diyorum su bir yurdun bir kadına benzeştiği şey içiyorum meylim bahar çekiyor

7


YARIM KADEH GECE

kıştır soğuk, sivri bir çivi gibi gece alnında dokunaklı bir parıltı belli ki düşlediğin sevişmelerdesin dudağında geçmişten kalma bir testere titremesi vay, vay ki uzayan sakalının arasındaki aklara böylesi vacip gelmez bir asi zaman kopuşundasın ağırlığınca anlar düşmekte başına türküler uğruna yaşıyorsun kokusunu unuttuğun yarım kadeh bir gece işte soğuk kanını yakmış ibrişim işlemeli düşlerin attığı yerde kalbin nalı düşmüş toynak gibi erimekte seklavi koşumların tadını da unuttun vay vay böyle dört duvar arasında şöminede çaylak bakışlı bir ateş şarabın aklında kırkbirbin hadise elini atsan yarılır gece şafak erkenden açmış bir fahişe tutulursan tutul yanarsan yan haraca bağlanır gözyaşların sürülür gibi yurdundan kavimler Azrail can almaya gelmez vakitler sonrası bütün bilmişler çare arar ve görünmez olur her şey aşk her mevsimde cemre ister yüreğe ikmal ettiğin tarihe bak ve üstüne örttüğün geceyi yırt at üşürsen şayet düşün sabaha çok az var.

8


AVESTA

sıra dağları aşarak acı bir yorgunlukta derinlemesine ve yırtılırcasına sıkılmış yumruk öfkesi inanmış dağlara sultan gönlü ile çağlayan yeşil bir efsaneydin sen Avesta işte böyle başlardı sevdanın yemini gün ışığını şahit ilan etmiş güneş yanığını söyletmiş lal dillere sonu yok ced mirası bu kavşağı-dönemeci yok upuzun bir masalın gözlere bıraktığı mahmurluk ve gönlü fet edilen ülkenin bayrağına dokunan renk kuşağı yardan alınmış gizli bir selamdır yaradan hızı buna kar etmez kıvrılmış saçlarına savaş atlılarının kılıç kılıç tırmandığı avucunda bir damla suyu bin yıl saklayan tuz serpilen yaraların gül açışıdır Avesta 9


gözlerinin yeşilinden sektirilmiş bir rüzgarın sesi uğuldasın falcının göğüs cebinde her dem hazır tuttuğu yalan ah bir kez olsun tutsun

10


ŞİLANAYA HEP YAZARIM

rüzgar nereye sürse yüreğim orda ölüyor kimliksizliğim naylon leğen dolusu çocukluğumdur çünkü bıttım sabunundan köpük ve göz yanması koynumda fotoğrafınla da ölebiliyorum mesela koynunda gece sefası rüya kekre bir karanlık tadı yarım yamalak bir öpücüktü pencere aralığından parlaklığı yabancı iklimlerde doğdu çünkü tensiz tükürüksüz bir çığlık yanmasıdır yürek ses olabilsem parmaklarımın her birisine dokunurken nasıl sızladıklarını yazsam ah! de çimenlerin melodisi gözlerinin ayasında bir fırtına değil mi öykümüzün fotoğrafını hazırlıyorum şimdi bana hüzün dolusu zincir pası çektirme hayat kalbim ülkemdir ülkem koklanmamış bir dağ çiçeği… sevgilim çok ihtimalim dağların hikayeleri vardır mesela kükreyen dağlar da kanayabilir aklını kaçırmış bir paçoz çiçek rüzgarın bahtındadır düşe kalka büyüyen dağ oğlağı gibi derisi yüzülen yılanların ve çıyanların saatini de ayarlar iklim bazen ateşten ve bazen suyun akıbeti kadar sonra kızgın mahallerde senfonik ömrün tarumar acısı dolaşır öcünü sürgün edilmiş hayaline havale ediyorum tanrı bir çocuğun yumuk yumuk elleriyle açmaya korkar çünkü meşin kırbaç vurması kaç ecdat şiddetindedir işte hayatın karmaşası yüzün düşüyor öğlen kızgını vaktime yıldızlar geceyi basana kadar sürüyorum yüzüne hasretimi 11


zehir içmiş olabilir mi ki ay gelip sorayım diyorum çok uzak değilsin kaç kere dedim deniz suyu tuzludur bakma öyle bak rençber çocuğun yorgunluğuyla geldim nego kokusuyum kenar mahalle yoksulluğu kimsesizim tırpan yarası derin olur içimin deniz kentinden somun ekmeği sar yarama geldim işte elimde nasır ve diken dibi şişkinliği bak

12


PELŞİN

ırmaktan çekip çıplaklığı serin yaz yeli isyanıydı durup sorsa tanrıya melekler ecel dansına kalırdı göğsüne kardelen eksen bahar tutmazdı elleri.... dağın kalbine gizledik yüreğine dökülmüş sevi tohumlarını kar yağacak Pelşin* kar fırtına kopacak yolunu şaşırmış aç kuşlar konacak yıllar gelecek bahar fışkıracak sen fışkıracan can bulduğun yerden gizledik nenemizin yedi düğüm göz görmemiş ışık çekmemiş işlik cebine dağ devrilir kar çevrilir yıl serilir diye ______________________________________ Pelşin: Kürtçe de mavi alev anlamındadır.

13


DÖRT KIRLANGIÇ

dört kurşun dört soğuk kurşun saplanırda yüreğine gözlerin telaşla kayar __________bir o yani bir bu yani elleri küçücük ayakları yeni yürüyecek dünyayı deniz aşırı bir sevda çığlığı dolanırken dağları anaların eteği gibi kapatır namusu, edebi dört kurşun sayarak bir akşamüstü dörtnala dört tayın toynağına kına dört atın kasığında yırtık dört kısrağın kişnemesin de ölüm can su taşır ciğere can gam taşır yüreğe can seller götüre gözlere can yangınlar götüre şehre aylardan nisandı ____________mayıs kapıya dayanmıştı dört kırlangıç baharın müjdesini suya yazmıştı su toprağı boğmuştu toprak ölüm uykusuna geçmişti gök yırtıldı ana haykırdı melekler kaleme sarıldı oy yüreği barut yanışlardaki ana Mor dağının eriyen karı Pizok çayının akışı beni böyle yangınlarda nemli hüzünlü rutubet kokan hallardan koyup bir ejderhanın yangın kokan nefesine dört acı dört gri kurşunun yalnızlığına bırakmayın

14


ölüm kırlangıç gagasında soluksuz ölüm kör kuyularda ölüm namaret ölüm İbrahim’in kuş dili ölüm Yusuf’un yıldız ve güneş düşü ölüm İsa’nın çarmıha geçirilişi ölüm Ömer’in inanışı yeter artık yırtılacaksan yırtıl sabrı kör kuyularda bırak insanca olsun insanca ölüm…

15


SİYAH

çığlığın içinden fırlayan bir özgürlüktü ilk bebeni kara bir geceye doğurduğunda fitilinden camına sinen is ışığın bekçisi sancıların siyahtı terin siyah memenin ucundan simsiyah bir süt filintan simsiyah gözlerini açmıştı dünyaya yedi yaşında kara tahta da kara bir yaşamın beyaz tebeşirini gördü sokak karanlıktı ev karanlık okul duvarı siyah güneş yanıktı ay siyah geceden kara ellerine bulaşan ayakkabı boyası siyah ilk giydiği ayakkabısı siyah ve lastik bedeninde siyah izler gençlik anıları arasında yürüdü okuduğu kitapların sayfaları bir tek aktı evlerine giden yolda siyah bir panzer evlerine giden yolda siyah zeytini gözlü bir dilber simsiyah saçları esmer sözcükleri uzak tutmalıydı siyah gözlerini siyah gözlerine siper etti simsiyah bulutlar şimşek üretirken Tanrı kıyamadı simsiyah düşündü zalim çarşaf siyahı bir gecede sevdiğinin kara saçları kaydı ellerinden kirpikleri siyah kurşun karası yaralarla uzandı toprak kara yürekler kara yasta 16


AMARGİ

hiç kimse _______bu mevsimde hiçbir mevsimde kartanelerini kurşun yağmurunda eritemez soyunuk dallar ___________dallar ağaçlar ve kökleri toprak bahar sofrasının mutfağında işçi soyunuk Amargi gökyüzü beyaz kağıt üzerine bir çocuğa çizdirir kalbini sırrı boğazıma damlayan adı konulmamış kanda yetim bir çocuğun ilk karla bütünleşmesi sokağın derisini yüzmektir Amargi varoşlar dam dam mimar dolu taş taş mühendis statik bir denge bağırır kimsesiz kimsesiz kar kimsesiz yar kimsesiz Amargi serçenin yasını kaldırmaya kaç karga gelir kefenin yırtık olmayan yerinden sümüğü selama durmuş mavi boncuk bir çocuk doğar teylooo bu çıkmaz sokak

17


peri dudağına da __________iki sığırcık için ezilmemiş büzülmemiş iki dua süslenir kollarında pranga izi yok donmayan bir hava yıldırımın düştüğü yerde parçalanır dünya ellerimle koymuş gibi bulurum heylooo sana dönüşü sancısız yarınların aşkı içindir zinciri bir bir azat emek için incir çekirdeğinde saklı tohum kalmayacak su gülün boynuna sarılacak güneş alnın ortasına sevdiceğim bir yer bul kendine yoksa sarılacak yer kalmaz _____________________sana geldim koştum nefes nefese toprak ana gülün ister dikeni bana ister kırmızı ister sarı rengi haydi hep bir ağızdan çığlık çığlığa Amargi

18


TÜTÜNÎ

Tütünî tütünün rengi sarıydı içimi acı dumanı kat be kat tutardı yaramı hele yağmur saldırınca toprağa ve içime incecikten girdimi bir üşüme çepeçevre ellerini koyardım kalbime falçata göğüslerini koyar bir atın koşumuna karanlığa oturmuş sessiz bir kayanın dibinde gömerdim fikrimin en gizli yerine. hemen ele verirdi karanlık, sarı tütünün ateş almış halini avuçlarımdan taşmış acılı masallar anlatırdım yağmur durmadan toprağa düşerdi yarım kadeh rakım tütünün hasretine çoğalırdı. olsan da şimdi ıslansaydık biraz gözlerimizden aşağı. dudaklarımız dişlerimizin engelinden taşısaydı sloganları çarpmadık dağ yavrusu, yankılanmadık okyanus kalmasaydı. zincirleri taşısaydık tarihlerin ayaklarından her bir halkasına pas tutmayan tutkular anlatsaydık. tutkular… tütünün ince damarlarını su ile öpüştüren sonra zerresine kadar yutulmuş dumanı ile ve incecikten sayıp ta yüklendiği yükü Mor dağı eteklerinde yolunu şaşırmış bir sürünün çobanına armağan…

19


gider gelirdi özgürlüğün nidasında bir selvi yüzünde coğrafyanın bir patikasında bir şehrin en az ışıklı mahalsinde zaten çıkamazdı ötesine bir onu sevmişti ondan sebep tütüni türküler söker göğsünden…

20


CİLO'NUN ŞİİRİ

Hele dur gitme Zambak kokularının gelme demidir Sen, nasıl barışı sürdün göğsünden Ben de ölümü çektim kahve gözlerden Ki; cennet gözyaşları döküldün akarsulara Dur hele Namlularına gül açmış tüfeklerin Kanın dili kırıldı Ve kırmızı şarap şişesi düştü aklıma Artık ahir zamanın sofuları Özgürlük şarkıları çığırıyorlar Havar baba! ... Aşk ne ince bir urgandır İnce buracan ki kelebekler uçuşsun üstüne Kalın burdunmu kartal dolanır etrafını Bu benim kadim aşk yüreğim ceylan gözlerinin berraklığını arar Bilesin ki bu iklim barış tomurcuklarıyla güzeldir Sen gidersen Kara düşen pas düşer gözlerime Gel hele gitme Ki aşk şarabıyla yıkayalım onları Göğüs sepetine düşsün memeler Ki bileyim sen uçtun meleğim Asi dağların üstünden Yüreğime doğru 21


ŞİÎRA CÎLO

Ka raveste neçe! Béhna sûsinan, nû tê me… Çawa te aşitî derxist di paxla xwe Min jî mirin dot çavên qehveyi Ca hêstrên beheştê bikeve nevala Ka ravaste! Bilûla tifenga da gul di bişkivîn Zimanê xwûnê işkest Şûşa şerabek sor ket fukra min Êdîn sofiyê axir zemana Stranên azadiyê gotin deng û avaz Heware babo! Eşq benikek çend zirave Hûr bade, ca evîn wek perperok jê bi fire Gir lêde, ca teyrê baz jî lêbigere Ev dilê qedîm, çavên te yê xezal û zelal digere Bizane ku ev bihare kulîlkê aştiyê ve delale Jenga berfê ket revneqa çavê min Ka vere neçe! Ca em, pê şeraba sor bişon. Memkên te bikevin sebeta singê te Ca ez bizanim ku, tu firî Nav çiyayên asî Ango keti nav dilê min… Çeviri: Evliya Alkan

22


GECEDEN AYRILIK GEÇTİ

Geceden ayrılık geçti kasım aksakallı bir ihtiyar bu gece hasta, üşüyor sokak. kar yağıyor gizli yıldız seyrinde ceplerimden bedenime soktuğum ellerim nemlenmiş vakitlerden… sen yıldız kadar olamadın pencerenin arkasından şehre gözlerini aralıksız bıraksaydın belki kibrit çöpünü çaktığım zaman görmelerin yağardı ansızın sigaranın yanan tiryakiliğinde bir şehir uyanırdı… bir ülke… ve dünya ardında. dünya ardından koymazdı böyle çaresiz âşıkları el vurup ölmüş babaların mezar taşlarına süpürüp çocukluğun en yaşamak isteyen arzusunu ölmek için, yaşamayı şart koşan boğazındaki öksürüğü testere-keser oynamak yaşamanın en sevdalı soluğudur. kar yağıyor ve ben pencerenizin altındayım imzamı atıyorum tanrının huzurunda ıslandıysa parkam ve terlediyse sırtımın ortasında bir yol yağmakta olan sensin artık bil ki bu bir basın metni sonrası illegal yürüyüştür söz gelimi değil ben bu gece potinlerime kadar anarşistim kar kadar adrenalin yağıyor içerimde ortalık zehir zıkkım korktuğum kızlar ve sevdiğim çiçekler gelir aklıma Müslüman bir çocuğum halbuki 23


halbuki insan korktuğu ve sevdiği zaman diliminde gelir dünyaya bu bir ayrılıktır esasen ham uykudan ayrılıktır türkülü ve şarkılı şimdi bu kar yağışlı kasım gecesinde aydınlanmış sokak lambalarının üstünden düşen kar tanelerini izliyorum biliyorum bu kar taneleri kadar çocuktuk biz ve onlar kadar serinkanlı gençtik bu sokakları baştanbaşa geçtik süpürdüğümüz yapraklar kadar sonbahar gördük kasım kadar rakı demledik bu havalarda ve bu havalarda çakmak alevi etrafında ısındık aşık olduk beter ıslandık ayrılmadık ömrümüzün dünden kalanından eksik etmedik avucumuz ve saçımız arasından hoyratlığı gel gelelim sürüyorum gecenin yağan kahrını bu saatler ayrılık besliyor ayrılık, zamanın şahitliğinde kavuşmak için atar kalbimde çırpınsan da şiir yazılmaz üstüne…

24


İSYAN RENGİ

dağlar beyaz ve sadıktı akşam ağlayan bir mavi düşünce tenine dahi. ve kar kabuk tutardı seni düşünürken. kar kabuk tutardı zaman hurma ağacından yaşlıyken ve ben sana sevdamı, kurban, ben sana olan sevdamı kitaplara yazardım. kitaplar yasaktı inanmak, kafamızın içinde saklı. dediler; zincirlenmiş akşamüstlerini örtün güneşi kalbin kapılarına kelepçeleyin yanacak yürekler toplayın dört koldan dört parça… sonra seni sordular sorgu odalarında sütünü emdiğim memeleri kuruttular ateşimde ateşimde bütün cadıların payı vardı senin payını gizli tuttum kalbimin en derininde eğer, saklamasaydım çığlığımı, kalbim intikam olurdu. kalbim sıradağlar gibi çizilirdi haritalara. şimdi omzumda kaybolan yaraların üstüne koydum seni, Avaşin'den daha hırçın, Zagirius mitolojinin altından koşarak gökyüzüne. sapanımın çatalında adın, bitmeyen bahardın her mevsim.

25


YEŞİL BİR YANGIN

acı nasıl his edilir bilirdik. acıdan kaçarken yakalanırdık hep... kaçmak yok elleri büyük bu memleketin ekmeğinden aşkından suyundan kaçmak yok beş metrelik çiçek bahçesinden hasreti büyütür hep oysa biz yakın eylerdik bütün akşam üstü eylemlerinde gözlerimizi yüreğimizi kavanoz sananlara inat bırak öpsün kalem kağıdımızı büyüsün büyüsüz sözlerimiz yalın çıplak saatlerde... bırak, bir beyinsiz fırtına geçer bu saatlerde bir de bahar akşamlarının nemli kuş sesleri bilirsin, memleket manzaralarını aşkı senden bilir vefayı senden ve seni seveni dinsiz sanırlar. bil ki, nisan ve mayıs hep el eledir ondandır hep akar üstümüze bahar ormanları patlamaya hacet tomurcukları ve süslenmeye yeşilden ucu görülmeyen bir çınlayan yeşil örste dövülmüş kurşini dağ etekleri ateşte pişmişim ağır ağır sende az tenin esmer az aşkından tat bu akşam. 26


YILDIZLI GECE KANAMALARI

yıldızlar soyununca gecede nefesimi tutmadan sana koşuyorum. terlemiş gecenin koynundan lacivert ay sancıları geçiyor. rengini saklamış bütün kuşlar, ormanlar kardeş. ve ben yalnız, üstüne bastığım toprak oluyorum koşuyorum düşlerimin terkisinde yalnızlıktan korkan bir ıslık kadar keskin duymamak için bir daha dudaklarını kesercesine bir ıslık. hasretini toplar yüreğim öyle yumuk yumuk gözlerle değil bir amelenin yevmiyesine hasreti gibi. seni soruyorum yıldızlar kanıyor seni yeni açan yaprağın kıvrımına iğde dalına kokluyorum seni ayrı düştüğüm zamanın fitili elimde bir Gever gecesinin içinde. yaslı bir gece yasak düşlerin ütopyasında yaslandığım gözlerin, dini imanı aşkın ben kimi sevsem akşamdan sabaha kavga. ölüm, yok olmanın kavgası aşk, dudakların arasındaki ayrılık şarkısı yas, her gece süren devran inandır beni bir defa âşık gibi davran. 27


âşık gibi yalnız bıraktığın akşam üstünde geceye şarap kırmızısı şiir bırak. öylece ölürcesine ayrılığına iç bu gece.

28


TEMMUZ

Temmuz yola düştü kızgın güneşin altında bir keçi yolu önünde Mor dağının eteğinden tutunarak bir terlemiş ki yukarıda yani tam zirvesinde Morun buz gibi su göğe inat masmavi içince iki memesinin arasından serin bir ırmak akar gibi katırlar geçiyordu gecesinden kurşunlar kör ve gebe külhanbeyi nidalı utanmıyordu ölüm düşüyordu yamaçlara düşüyordu yoksulun koynuna aklı kokuşuyordu kinden ayın gözlerinde çoban ateşi yanıyordu sevda şarap mahzenlerinden süt kokularına karışıyordu bu tablonun hangi yerini delmemişti kurşunlar bilmiyordum barut bu barut göğü ve toprağı yakıyordu

29


köy evlerinin tek gözlü pencere ışığını gördü uzaktan sevişen didişen bir kargaşa vardı orda durmadan özgürlüğü astılar direklere ayın altına yazdılar isyanlarını tam karşısında Sero vardı yorgun düşmüş tarihe yalvarıyordu esmer tenli cinler yobazların hırkasından haykırıyordu kirli sakallarından kan damlıyordu yol yürüyor coğrafyadan el sallıyordu Temmuz

30


GÖZLERİNİ KAPA İSTANBUL

denize düşen ay kıyıya tutunurdu kırağı gibi İstanbul gayri meşru doğurmuştu mehtabı bütün sokak çocuklarını pide açlığı tutmuştu simit, susam; rüya. ayaküstü oyunlar sahurda sevişenler ve öpüşenler ve cami avlusunda yatan hırsızlar bu şehrin aristokratları, centilmenleri, en karizmaları en fahişeleri uykusuz… şimdi beş parasız baştan başa düşünebilir seni insan ama dolaşamaz kanatsız vakit dudaklarından akan ıslak bir arzu olunca damalarım kızgın ve şehvetli bulutları taşır içinde şimşekler çakıyor akarsularıma gözlerini kapa İstanbul beni bir fahişe doğuracak az sonra piç gözlerim olacak gözlerini kapa! Babaları her zaman analar doğurmaz. bazen yağmurlu bir sonbaharda demini tutar ve bir korulukta veyahut bir yol kıyısında içmek ister gibi çoğalır… susar… ve doğurur bacak aralarından güneşi unutma! beni centilmen bir tanrı sandılar başka çare yok sütleri inek memelerinden göğsüne ben taşıdım inan. kar şimdi beni rengine mevsimin kar ki harcım kıvamını tutsun 31


gözlerini kapa işçiler müstehcen fıkralar anlatır yoksulluğa inat minibüsler ter kokar patika platonikleri yolcu güzergahlarında aşklarda yaşanıyor inan aşklarda… ateşten, sudan duru köylü akşamlara sanırsınız tuzdan, şekerden ve soğandan yana hücrelerine kadar aşk… aklımı kaçırma gözlerini kapa trenleri ve vapurları çıkar rahminden bağırsak bütün martılarla sus! ... kulaklarını da kapa intihar ederim kalbinde ihtilal var bu akşam nasıl olsa başarmazsakta… biz seninle Eylülde yağmur sabahlarındaki parke taşları kadar yorgun masallar olurduk. ellerimiz kelepçelere hiç alışmamış firar eden kalbimizde kurşunlar firar eden kalbimizde paslı hançerler bu elma şekeri kaçamaklar ve topaç hızı dönen çocuktur sana ağlayışlarım dün gece sen boşaldın denize yağmur yağmur bugün ben göğsümün düğümüne gel etme böyle çünkü zina bir tek gözyaşlarıyla olur günah içimi kanatıyor babam ölmeseydi eğer göğsünün sepeti dağ açardı gururdan intihar ediyorum kendimi hücrelerine kadar aşkla kanımla metropol şehirde spartaküs aşk gel tut beni proleter terimi sil.

32


YÜRÜ KENDİNİ AŞK

yürüyorum… elimle ceplerime doldurarak ardımda bıraktığım yolu çakıl taşları gibi batıyor ay ışığı tenime çalılardan geçmiş zaman sözleri çıkıyor ansızın yıldızlar rüzgarı kesiyor rüzgar dudaklarımı… etrafı kızılcık bir gecenin altında gözlerim karanlığı deşmektedir tanrı yürüyorum tarih benden sorulur bu kez aşk yüreğimin coğrafyasında mülteci bir Mezopotamyalı eğil dudaklarından öpecem çünkü esmer ekmeğim yer sofrası gözlerin, bal rengi yürüyorum; çizmelerimden aşk taşarcasına ekin düşlerinize beni aksak ritimli bir gece öldürürcesine içime sürgün edilmiş ateşi avutuyor… yürüyorum… avunduklarım tespih sabrı ama dünya çekim kuvvetinden bırakacak sanki tutsa böyle uçurum ucunda ayaklarım tutsa yer çökecek ölmüş tanrılar secde eder sonra kalbime azad köleler yaşamaya devam eder ırmaklar meyl eder akışına turnalar semahında seviş çığrışı ceplerimde ellerim yürüyorum bakır tenli geceden içeri aşk karanlık olur sessizce aşk uyanık burada masum bir ezgi dudaklarımın perdelerinde inleyen bir tını gözlerimin kuyusunda görme tanrı bu gece kendimi yürüyorum…

33


SESİN ÇAKIŞI

sesinin ırmağında dinliyorum dünyayı çünkü önce gırtlağının sahibi dolaştı bedenimin yataklarını uçsam kollarından türkülerin evine dolaşsam ve kalbinin dam kapağı memenden yani uyansan şehvet isi tutan bir gecenin yarısına çatlasa dudakların iç çeken duruşları ve bir yol aralansa sesin yine tılsımıyla akıverse, aks çarpması ve sesinin fotoğrafını ırmakların, akarsuların ve derelerin ellerine verdim deniz oldular. her ırmağın senfonisi her akarsuyun hicranı her derenin türküsü deniz yüreğimin geciken parçası gülümsüyorum… içimde ki kıyamet ilk defa gördüğü düşü anımsadı ne celladın uzadıkça uzayan boyunda akrep ne de akrebin zehrinden can veren bir ölüyüm ben ölüyorum… içimde beşinci mevsimden bir tufan sessizlik uğultusu eğ az daha sesinin hükmünü bu uzayan gecelerin kederi çekilmiyor. eğ biraz daha, nefesinden bulutları taşı biraz sonra selleri ezberler bu vakitler aşk dem yaprağıdır inleyen şarkıların tutkusundan çal benim için. 34


FENOMEN

senden kalmayım dün gece bütün yıldızları içtiğimi saymıyorum bir kervan yürüdü az önce karşı sırttan bastıkları, sırtımın orta vadisinin bir yeriydi sandım rüzgarı kese kese yürüdüler gözlerim çıplak eceli görse parçalayacak kahrından tarifsiz bir istenç delinmemiş boncuklar düşürür vakitsiz. bir Asur kenti gibi yaşlı ve bir ceviz ağacından uzanan kök hesabı asırlar boyu boynuna astığı oksitlenmiş bir bakır kolye Diyarbakır temmuzlarından daha yakıcı bir zindan direnişinde can senden kalmayım dün gece kaybettiğim ayı saymasak lotus yaprağından bir avuç su çırptım rüyama yokuş aşağı kaçan beyaz tavşanlar gördüm sonra ve bir dağdan taşan son rezonans zulamda saklı bir tek hece kalmayacak kadar senden kalmayım ıkındıkça zaman karnından boşalan geçmiş vakit imleri beslediğimiz üç şarkının sözlerinden hayatı ezberinden zincir akışı gibi sesler acının kundurasıdır tıklayan ama durdum şimdi yaman durdum hem de şarap gibi düşünü kurduğum, eskimiş bir urba değil elinden damarları saydığım kan ırmakları sahibi yıldızları içtim ayı kaybettim gece simsiyah şarap sessiz ve sıcak girdi damarlarımızdan tarihide okuduk masallar hesabı sevişsin diyordu tanrılar duyar gibiyim… 35


ATEŞİN DİLİ

bir yol gider karnından toprağın duman olur gök akşam isyan eder geceyi yakar bütün zamanlar gündüz dilim dilim kesilir kuşluk vakti uykunun cemresi kirpiklere dokunur sonra askısı kırılır göz kapaklarının her yer karanlık yüreğinde çarpışan bir aşkın kılıcı acır başka bir yerde gözlerinin en derin mavisiyle buluşurduk ve tükenirdik hiçbir yerde demeye kalmıyor yüreğimden bir kara tren çığlığı kopuyor kaburgalarım ray ray diziliyor uzağa nefesime bir kalbime bir beynime bir aşk resitali konuyor keskin biber yakıcılığında belki ateşe tutsa vakit yanarım belki de ateşi ben yakarım ateşten kim çetindir ki dudaklarına sorsam yangınları ülkemin kentlerinde çocuklarında arasam yaşamayı kapkaranlıkta kıvılcım kıvılcım sevdadır seni sevmek demine tutulduğum dermanına ateşin dilinde aşka nasıl yazılır ki 36


AŞK KURŞUN ŞİDDETİNDEDİR

şimdi anlıma kurşun indirecek yaştasın eski bir plaktan çıkan müziğin aşk sözcüklerini anlatsam anlamayacaksın diye korkuyorum şimdi seni kabrin yolunda biri olarak sevmenin kurşunu ile ölme zamanıdır aslında ah sevdiğim ah tıpkı avını gözleyen yaralı bir aslan gibi sana diktiğim gözlerimin isyanını güneşe bir sorabilsen ve ay ışığından çalabilsen yalancı yüzümü belki hani diyorum belki başını kaldırıp yüzünü gömülü aşkıma vurursun belki sanırsın Tanrı Ademden bu yana bir tek beni yarattı kırışmış tenime sarsam seni kuş cıvıltılarının arasında uyuduğum zamandan uyansam ilik düğme tutmazsa ne var ne yok saçılır eski bir çeşmenin kurnasına ordan akar mahallenin seyyar satıcısına gömülü yerinden çıkarsam olacaktan kaçmak için ey yar ey yar güneşi pişirdiler seni gördüğüm günden beri ve nehirleri kuruttular tenimde kalabalık bir ter ordusu el vursam türer yeniden

37


bir mendil versen biraz soluğunu ve tenini sürsen göreceksin Azrail can almaktan vazgeçecek bir meyve ağacı nasıl çiçek açar nar nasıl çatlar kurşun yemeden kendi kendine doyarak nasıl çatlar bırak iki sevgili güneş ve ay gibi değil toprak ile çiçek gibi toprak kurşun yer kanamaz aşk topraksa eğer kurşun kar etmez

38


GÜNEŞİN TÜRKÜSÜ

bana bir türkü verin sokakları süpüreceğim, ayaklarımda yemeni ile biber gözlü kaldırım taşları kurşun yarası almadan göğüslerinden bulut yüklü pamuk kozaları boyanmadan kırmızıya çocukların elleri helal süt emmiş çünkü birinci şavtın da çocuklar şehirleri döndüler yalın ayak, aç karınla ikinci şavta dillerinin peltek zincirlerini kırdılar üç kere koşarak hayallerini dördünde ekmeğin doyum noktasına vardılar koşun çocuklar koşun beş kere gelmez insan dünyaya bir kere yetmezse bile altısında takım elbiseden bir korsan gösterici türettiler yedisinde tamamdır tavaf bana bir türkü verin ağızlardan düşmeyen barış turuncusu renginde, biraz ekşi anneler büyümüş babalar ölmüş olmasın fırınlar acıyı pişiriyor, sokak havası değmiş gözleri ağlamaklı üstünden şelpe sürtüşlü telleri döver parmaklar parmaklar özgürlüğü hatırlar bu yolun yokuş yönü inişe kelebek kovalar, alnından terini. sarkaçlardan bakraçlarla buz taşır cepheye serin mutluluklar bilir ve çıldırasıya gülen güneşi sapan vakit fırlatır kirpik okundan kanamalı duvarlarda direnen sloganlar barutu yakan, öfkeden tetik düşüren sızılar şimdi acıları süpürecek türküler şimdi işte

39


artık tarih kazanlarından şişen köpükleri alın tahta kaşıklarınız ateşte yanacaktır birde insan yanınızı görün, güneşe erin ey dibinde yandığımız gökyüzü senin başın mavi desmal örtülüdür benim kalbimde kıpkızıl cinayetler işleniyor hala kim bilir uzayacak gölgeler ve ölecek kimse bulunamaz artık çıldıran güneş gülmelerinde şimdi.

40


ÇIĞLIK

ben on yedisinde doğdum tek tek barut yanığı dağları gezmişim çünkü gözlerini bulmuşum bir kentin gün doğumunda sevda uğuldayan bir tipinin tanıklığında yaşam su örtün üstüne kimseler duymasın su örtün üstüne ve saklı tutun ergenliğini parmak uçlarından havalanan kuşlar ve dudaklarında yakılan bir şehir kalsın körkuyular susasın çatlasın rüyaları tırnaklarını yerken bir kız erken bir şafakta eylem elindeyim sırtları mermi çekirdeği ağırlığında geçiyorum dağlar arkamda kaldıkça gözyaşlarını nehirler taşıyor görüyorum ekmeğe yemin eden bir sevda bu çığlığını tut pelesenk bir doğru doğur öyle bahar havası gibi şayet duyamasam bu bahar korusundan şarkısını gözlerinin çınlayan rengini hayatın unutacağım ve bu son kezdir gözlerinin uykusunu intiharıma taşıyorum. süt beyaz elbiselerden bir bando takımı geçiyor resmi adımlarla artık beni vuramayacaksın ölmüşüm velev ki gözlerinin ormanındayım 41


YALNIZ BİR GÜZ BİTİMİ

sanki yurdunu terk etmiş yıldızlar sürgün bir kentin akıbetine uğramış gökyüzü bir sebep ki tek damla uyku çekmiyor canım karanlığın göbeğinde güne terk olmuş gözlerinin rengindeyim kahverengi bir yalnızlık tuvalidir bu palete bir tüp dolusu kurumuş yaprak kırığı dökmüşüm fırçamın izinde filler yürüyor ağır tonajıyla ellerime gelen damarlarda donuk kanyak belirtisi ondan poyraz vuruyor burnumun direğine sebep ki gecenin tuvaline mutluluğun ilhamı düşmüyor yalnız bir güz bitimidir yani zemheri kavuşma ölgün ve terli gecenin gamzesinde faili meçhul bir cinayetin sızıntı hali var kötü olan ne varsa sıkışıyor yalnızlığın tabutuna mesela çıplak ağaçlar sevişirken çatırdıyor kemikleri kuşlar dilini yutmuş yarasalar ters rüyalar görüyor fareler lağım logarlarında son bir yarışta oysa ben zagrosun doruğunda kızıl bir ateşten kıvılcımlanan kuru odun ateşini his etmeliydim demli bir çayı çinko bardaktan yudumlarken sıcaklığını bütün damarlarınla birlikte içmeliydim sahipsiz rüzgarları ıslığımla avutmalıydım deli teranelerini taştan da hacimli okumalıydım okyanusa batmışım gibi oturup bir temmuz güneşinde kurulanmalıydım demlen rüzgar koynunda üşümesin artık kimse ayrılığı en koyu rengine dahi kimse bulamasın demlen güz alaşı yakan tanrıysa bil ki ben hak etmişim 42


oysa incecik bir kadın gezmeliydi gecenin güz teninde nefesine bütün iklimlerden derme ıhlamur ikramı ısmarlama kuş tüyü ve kelebek revnağıyla rüyalar paletime her ırktan kaynamış göz rengi boyalar doldurmalıydım üstünde buharıyla gece vardiyası çalışan bir ustanın pişirdiği pidenin resmini çizmeliydim sonra incecik parmaklarıyla esmer yüzlü bir köy kızını devrilmez bir dağa dayamalıydım güneş onun sıcaklığının hürmetine gün onun güzelliğine kapanmalıydı kaç asır geceye köpek sesi değmemeliydi üşümemeliydi ve korkmamalıydı kimse oysa geceydi bir hayli gecikmiş güz gecesi kömür isiyle boyamışlardı her yeri yıldızlar sürülüydü gökyüzünde soğuktu her yer gündüzde unutulmuş gibi bedenini ellerimle tanımaya çalışıyordum kör çaba ama bir acayip baskısın düşmemek için belleğimde bir an gözlerimi kapıyorum beynimde ışıyorsun gözlerimi açıyorum aynı yerdesin anladım ki sen gideli bu şehirle beraber bende gelmişim ardından iki yalnız ve kocaman çocukta olsak gelmişiz izinden gelirsen bir gün bizde geliriz yurdumuza yıldızlarda gelir ve gelinliğine örtünür şehir kar yağar saçlarıma mevsimler şaşırır pamuk açar dağlar gözlerinde aynalar güz biter birden

43


ASMİN

paletler tankları yürütürdü tanklar ağır demir kokusu çocukların ödünde bir keman yırtılması kemiklerimizi saran şu deri tabakası sarı tütün tabakası ağızlığın duman yerinde kirli bir düşman çatışması sen gelirdin şehre mavi gökyüzünde beyaz parçalı bulutlar gözlerine ayna tutardı içini sarardı kaldırım taşlarının sicim sicim uzayan yağmur şarıltısı pencereye değen ıslantılar uçardı dudaklarında pembenin ayak izi fırtınaya tutulurdu kalbim kurşun yarısı bir kefem bir yanım dinim imanım benim telefon direklerinde haki elbiselerden konuşurdu potinlerinin burnu kan tekmeleri şarap dökerdin kanser yaramın üstüne badem ve incir döverdi havanda Asmin parçalanmış ağzından yeminle bağlamanın akorduyla kıyım kıyım ciğer tanem ölürsem ezberen olsun istemem akşam üstü bir asker kurşunuyla mesela sihri boşalmış imam palavralarıyla ya da bir virgül kadar olsa bile ölüme kafa tutmalıyım bir çingene mememin üstüne kırmızı karanfil takmalı falıma iki liralık soytarılık çekmeli iki vakte kadar ya da şimdi

44


sen gelirdin şehre bastonu kiraz ağacı günahlar forsuna ebonit taraklar ve kokulu kehribar ibriğinden idrar ve sarı saman damlar mancınığa germe bağırsaklar oracıkta hemen ve çocuklara ikram ettiğin o sıcak gülüşlerin fotoğrafları mayınsız topraktan yapılmış memelerin isminin kolyesi oldu savaştan adresini sormayı unuttular aynalarını ayalarında sakladıkları bilinmedi sıratın ince telini koparmaya kudretti hepsi onları astığın kolyede kaldın sen gelirdin şehre bir biber acısı dolanırdı sokakları gözyaşlarına limon suyu sıkılırdı tavan aralarına ölü güvercinler toplanırdı bir bütün olurdu küçük taşların fırtınası hortum suyu sıkardı boğazından işte o vakit sen gelirdin şehre falcılar falıma bakmaya korkardı benden sorulurdu yeryüzü ve gökyüzü Asmin açardı her yer

45


EY KENT!...

toprağında çıplak ayak bir kavga... akşamüstü telaşesi bir bayrak... gecenin bir yerinde kokmuş ekmek ve aç çocuk ölmek erken bir yazgıdır sevda sürmek meşakkat ordular yalnızlaşır sen ırmak suyu üstünde hayal Kırdağında toprağı tası tarağı ecnebice bir küfür içer gibi ciğerlerinden yaşlı gözlerinden nehirler akar bak. yine sensizliğine sığındım yorgun, şaşkın, pişman ve çaresiz al beni elifbayla taşlarına yaz günah ve bütün kavak ağaçlarına polen düşür beni santim santim parke taşları arasına serp yaz gelir biraz… sana sığınıyorum al beni sar sakla kimsenin dokunamayacağı kadar derinleş çıplak yarım ay değmişken tenine uykularına fırtına bir delikanlı gelmiş san ağırla koynunda ateşlerle kahve pişir az kervan yolundan gelmişim üstüm başım uyumuş kadın kokusu bakracın içinde sini yüzü bir su öyle ellerinle serpiştirir gibi toprağın canını al benim kalbim barut yanığı köz biraz.

46


ve hayaline başımı kaldırıp gerçeğini göl mavisine çizdiğim güne geldim dudağına bir gece uçuğu düşmüş dağınık yıldız dağınık saçın üstüne örttüğün şehvet örsünde dövülen terin terime değdi az.

47


ÖZGÜRÜZ

En sonunda gözlerin asıldı ardıma Bileklerimde demir ağırlığı İki kolumda iki dünya üryanı verip selamı eğdim, kiraz ağır gelir dala bir kitabın en süren yerindeki gözler gibi yürüdüm… alnım mavi sürmeli gök yüreğimde çekirdeği çatlamış sevda özgürsün artık her seher duvarın ardında suyu avucunda besle çiçeği dağ yolunda akşamdan, akşama her daim sürülü fişenk gibi tetiktesin yalnızlık orduları sürer üstüne cehennem yaralarının kanadığı yerde burada düşünme beni tavşanın kendi koşmasından korkar gibi olursun beni ırmak kollarının buluştuğu yerde bir gevenin toprağa doyduğu yorgun bir kaçağın nefesini sakladığı yerde olmadı kınalı bir kısrağın kasıklarına düşen ıslak bir akşam üstünde limoni ay yansıması düşmüşken yelesine orda yalnızlığını mayın infilaklarında bağırırsın ölmedim ben gözlerinin altına yosun tutuşun neden? ölmedim… duvar sabırsızca bekler hala senin sabrın çimen boyundadır ekilmiş tek tohum özgürlüğümüz patlamış aşk dolu sabahların müjdecisidir. özgürüz… bilmesen de… özgürüz yarınla… 48


BİR AN KARGAŞASI

eylüle sayarsam bütün yapraklarını dökmüş olurum bahçemizin yitirir sonra kendini yüreklere sinmişlik elimizde eski bir tutku izi gazete kağıdında gibi adımız kibrit kuruluğunda bir ateşin habercisi kalbimizin pimini çeker yakar aynada kendini bakışın derinliği sokağa sol adımla sol yanın şimşeği düşer pencerenin ardında yırtılan bir hıçkırık sokağın yüzünü yırtar karanlığın ayraçları ışıklardan geçer gidersin sırtında kırılmış kızıl ışıkların tekmesi yüreğinde ağarmış bir aptal şiir nedeni eylüle sayarsam ıslık yokluğuna gömülür sokak göğsün kafesinde kelepçeli olur aşk oyy paramparça bir an kargaşası kırılmış taşların keskin uçlarına kesiniriz dilsiz ay gözyaşlarına boğulur bulutların arkasından trenler vagon vagon akar rayların izinden hüzünlerin tanesi olur yağmur ölünür sürtünür duvarlara acı eylüle sayarsam çürür gider yaprağın hışırtısı çırılçıplak bir kavganın sesine bürünür şehir benzin kokar bütün yangınlar uzar suya düşer sönmez bir daha tadına yılan zehriyle tükürür bakamaz geriye 49


AŞKINA KABARMIŞ ADAM

dağlardan yürümüşüm durduğum kıyı martılar denizi parçalıyor çığlıklarla sırtımın vadisinde terden sonrası tuz hava değişimi dudağımda infilak etmiş bizim ordaki gibi değil durmaksızın yakıyor dağların arkasına gizlenen güneş bir de denize batıyor deniz yaralı dağlardan yürümüşüm ayaklarımda karasu deniz yaralı kemerimle kanamasını bağlamışım deniz yaralı taşıyor acıları kıyıdan dışarı dağlardan yürümüşüm ayakkabılarımda yağmur sonrası bir balçık yüreğimde kabarmış ay tutulması sandığın kadar kolay değil aramak denizde balıkta martıda kıyıda ve kahretsin ki aylardan temmuz dağlardan yürümüşüm gözlerimin etrafında yapışkan bir uyku altını ıslatmış bir şehir namluda şişmiş bir intikam yetim halimle aramak olay fahişeysen fişlenmişsen üşümüşsen düşmüşsen hastaneler, karakollar, meyhaneler uzak bir ihtimal söyleyemediğim günah

50


vurulacağı varsa ayı indirip gökyüzünden dizmeli kurşuna eğer güneşse benzin dökerek yakmalı deniz yürümüyor bak ben yürüdükçe durgun ki boğmalı eğer bir adam sigara içmiyorsa, ağlamıyorsa ve aşka dair kıyıdaysa vurulmuştur vurgundur sana küfrünü iki yumurta kırar gibi koy tavaya denizin kıyısında çığlık çığlığa düşünüyor martılarla ayaklarında kurumuş çamur parçaları ağlamayışı palavradan al içeri ay içir hatırın için

51


SÖZ VERDİM ŞİİRE

şiir bir akşamüstü karanlığında açar çoğu zaman dersinki krizantem yaprak yaprak bir yumruktur ve öyle uzun bir yoldur zaman öyle uzun hüzün tableti sakinleştiren aşk damlası gibi bir yağmur sonra bilmedim sevgili dağlar akşamdan korkmaz akşamüstü yıkanır derdinden tırmanır gibi şeytan parmağının değdiği yerden ağız üstü şimdi ciğerini tazele bir cigarayla ciğerini soğuk sularda bir kalaşnikov mermisinin kurşunuyla dök hüznünü aşk yağdır saçlarıma aşk evrenin en güzel elbisesidir bil. yeşil gözleri tok, esmer bir şiir çıkar yarına ellerini kasıklarında tut karnı beyaz kağıdın. ormanlarla uyuyan bütün kuşların adını yaz sen memleketimin kanatlarında nazar sen bedenimin kavislerinde günah sen kanatılmış dudaklarımda diş izi olsan diyorum. ne harcına ne de hıncına öleyim sonra…

52


53


54


YILDIZLI GECE KANAMALARI(2 baski)- İRFAN SARİ