Issuu on Google+

TOPLUMSAL

CİNSİYET KAMLA BHASIN


Kamla Bhasin

2

Kamla Bhasin sosyal bilimlerde lisans eğitimini tamamladıktan sonra 196567 yıllarında Rajasthan Üniversitesinde ekonomi dalında yüksek lisans eğitimi aldı. 1967-69 yıllarında Almanya’daki Muenster Üniversitesinde, Gelişmenin Sosyolojisi üzerine eğitim gördü ve bir araştırma enstitüsünde araştırma asistanı olarak çalıştı. 1972 yılında Rajasthan’da gönüllü olarak kurulmuş olan bir örgüte katıldıktan sonra kalkınma, eğitim, toplumsal cinsiyet vb. konular üzerinde çalıştı. 1976 ve 2001 yılları arasında BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) Açlıktan Kurtuluş Kampanyası / Kalkınma için Eylem’de yaratıcı çözümler üreten sivil toplum örgütü girişimlerinin desteklenmesine, eğitimler ve çalışma atölyeleri düzenlenmesine. Güneydoğu ve Güney Asya’daki SKT’lar, kadın örgütleri ve diğer halk örgütleri arasında bilgi ve işbirliği ağı oluşturulmasına çalıştı. Halen Güney Asya Toplumsal Cinsiyet Aktivistleri ve Eğitimcileri Çalışma Ağı’nın (SANGAT) koordinatörlüğünü yapıyor ve Jagori (Kadınların Bilgi Danışma ve Eğitim Medkezi)’nin, WIPSA (Güney Asya’da Barış için Kadınlar Girişimi)’nin ve SAHR (Güney Asyalılar İnsan Hakları Örgütü)’nün aktif bir üyesidir. Kamla, politik kimlik, askerileşme, çatışmaların çözümü, barış v.b. ile ilgili konularla derinden ilgilidir. Kendisi farklı konular arasındaki bağlantıları görmeye ve farklı hareketler arasındaki ortak çalışma ve işbirliklerini güçlendirmeye gayret göstermiştir. Kamla Bhasin, yerel, ulusal ve Güney Asya düzeyinde toplumsal cinsiyet ve sürdürülebilir kalkınma konularında kadınlar ve erkekler için kapasite artırıcı, katılımcı ve deneysel atölye çalışmaları ve eğitimler düzenlemektedir. Kendi eğitim ve atölye çalışması deneyimlerini ayrıntılı raporlar haline getirmiş ve bu deneyimlerini yaygın bir biçimde paylaşmıştır. Kamla, çok sayıda kadın grubunun ve gönüllü örgütün ve bazı bölgesel ve uluslararası bilgi ve işbirliği ağlarının kurucusu ve üyesidir. Kamla Bhasin, katılımcı ve sürdürülebilir kalkınma, katılımcı eğitim, medya ve iletişim, toplumsal cinsiyet, kadınların güçlendirilmesi v.b. konularda kapsamlı yazıları bulunmaktadır. Kitaplarının çoğunun hedef kitlesi aktivistler ve kalkınma konusunda çalışanlardır. Kamla, aynı zamanda kadın hareketi için şarkılar, sloganlar ve çocuklar için şarkı kitapları yazmaktadır. Kendisi, iyi bir şarkıcı olmamasına rağmen fırsat bulduğunda yüksek sesle ve tutkuyla şarkı söylemekte ısrarlıdır. Çeşitli hareketler için çok sayıda afiş ve bez pankart da yaratmıştır. Nisan 1946 doğumlu olan Kamla’nın iki çocuğu, bir kocası vardır ve Hindistan’da Yeni Delhi’de yaşamaktadır.


TOPLUMSAL

CİNSİYET KAMLA BHASIN

çeviri: Kader Ay


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

İÇİNDEKiLER Sunuş Türkçe Baskı İçin Önsöz Birinci Bölüm: Toplumsal Cinsiyeti Anlamak - Cinsiyet sözcüğüne yüklenen yeni anlam - Toplumsal cinsiyeti belirleyen normlar - Kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik farklılığın onlara atfedilen rollerle ilişkisi - Mekanların da cinsiyeti var - Dil de cinsiyetçidir - Ataerkil sistem toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve kadınların ikincil konumunu nasıl etkiliyor İkinci Bölüm: Ulusal Kurtuluş, Modernleşme, Eğitim - Uluslar kurtuldu, ya kadınlar - Toplumsal cinsiyet ilişkileri ya da ince politika - Aile içi politika ve kadının sürekli müzakereye dayanan pazarlık gücü - Din, kast ve sınıf gibi diğer kimliklerimiz toplumsal cinsiyet ilişkilerini nasıl etkiler

4

Üçüncü Bölüm: Toplumsal Cinsiyete Dayalı işbölümü - Üreme ve Üretim - Toplumsal - yapısal bir sorun - Sanayi devrimi ve özel alan - kamusal alan ayrımı - Kamusal ve özel alan ayrımı eşitsizlikleri keskinleştirdi - Özel olan politiktir - Kadınların ikincil konumuyla ilgili kavramlar arasındaki farklar Dördüncü Bölüm: Toplumsal Cinsiyet ve Kalkınma - Toplumsal cinsiyet, kalkınma konularında neden bu kadar önemli oldu - Kadınların önemsizleştirilmesine, dışlanmasına (marjinalleştirilmesine) yol açan kalkınma programları - Feminist bakış açısından kalkınma programları - Modernleşmenin kurbanları - “Kalkınmada Kadınlar”dan “Toplumsal Cinsiyet ve Kalkınma”ya - Kadın hareketi güçleniyor, kalkınma anlayışı değişiyor - Söylemesi kolay yapması zor: Gücü kadınlar ve erkekler arasında yeniden paylaştırmak Beşinci Bölüm: Toplumsal Cinsiyete Duyarlılığı Artırmak - Toplumsal cinsiyeti anlamak ve değiştirmek - Toplumsal cinsiyet kavramının sorunları - Kavram neden popüler oldu - Daha fazla önem verilmesi gereken konular - Toplumsal cinsiyet konusundaki çalışmalar erkeklerle birlikte yapılmalı, görüşünde olanlar var - Toplumsal cinsiyet tartışması erkeklere karşı kadınların tartışması değildir - Toplumsal cinsiyet ile ilgili konular neden tepki uyandırıyor - Ataerkil toplumda radikal dönüşümler gerekiyor


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller”

SUNUŞ Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV), örgütlü yaşamının dördüncü, tüzel kişiliğini kazanışının ikinci yılını doldururken, önemli üç kitapla “KADAV Yayınları”nı başlatmanın sevincini duyuyor. “Ataerkil Sistem, Erkeklerin Dünyasında Yaşamak”, “Feminizm Üzerine Bazı Sorular” ve “Toplumsal Cinsiyet, Bize Yüklenen Roller” adlı kitaplardan oluşan bu setin Türkiyeli kadınların hem keyifle okuyacakları hem de kaynak olarak yararlanacakları kitaplar olacağın i umut ediyoruz. Bu kitapları yayımlama olanağını, 2001 Haziran’ında kendilerini tanıma ve üç günlük bir eğitim alma şansına sahip olduğumuz, Hintli Toplumsal Cinsiyet Uzmanları Abha Bhaia ve Kalyani Menon-Sen’e borçluyuz. Kitapların içerdiği bilgileri aldığımız o seminer bizleri öylesine heyecanlandırmıştı ki, edindiğimiz bilgileri paylaşmak için güçlü bir arzu duymuştuk. Şimdi bu arzumuz da gerçekleşmiş oluyor. Kitabın yazarı Kamla Bhasin de, Abha ve Kalyani gibi, Hindistan’ın en büyük kadın örgütü JAGORi’nin aktivist ve uzmanlarından biridir. Kısa biyografisinde de görüleceği gibi, uluslararası alanda da sayısız deneyim ve engin birikime sahiptir. Gelişen, giderek güçlenen ve o ölçüde de tutucu, baskıcı güç odakla-

rının saldırısıyla karşı karşıya bulunan Türkiye’ deki kadın hareketinin iki önemli ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Birincisi dayanışma ve güçlerimizi birleştirmekse, ikincisi de eylem ve söylemimizi kuramsal bilgiyle güçlendirmektir. Bhasin’in Türkçe baskıya yazdığı önsözde de belirttiği gibi, “teorisyenlerle aktivistlerin, kuram ve eylem arasındaki duvarları” yıkmalarına; eylem ve deneyleri kuramsal düzeye yükseltmelerine ihtiyacımız var. Kadın hareketinin en temel konularına, ağırlıkla soru cevap yöntemiyle, anlaşılır yalınlıkta yanıtlar getiren, ama güçlü bir kuramsal temele dayanan bu kitapların da bu ihtiyacın karışlanmasına katkı yapacağına inanıyoruz. Herhangi bir telif söz konusu olmaksızın kitapları Türkçeye ve Türkiyeli okura kazandırmamızı kabul ederek uluslararası dayanışmanın güzel bir örneğini veren JAGORi’ye ve kitabın yazarına, buna vesile olan Abha ve Kalyani’ye teşekkür ederiz. Ayrıca kitapların çevirisinde, redaksiyonunda, düzeltisinde gönüllü emeklerini esirgemeyen Kader, Ayşe, Mine, Beril ve Iraz arkadaşlarımıza da en içtenlikle teşekkürler. Kadınlarla Dayanışma Vakfı


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

TÜRKÇE BASKI İÇİN ÖNSÖZ “Ben bir duvar değilim ki duvar böler, şimdi çeşitli ülkelerdeki örgütleriayırır Ben o duvardaki bir gediğim.” miz arasında bir bağ, duvarları Benim için duvarlar dışlamanın ve ayırmanın sembolleridir. Duvarlar “diğer”ini tanımayı, diyaloğu ve birlikte güç yaratmayı zorlaştırır. Günümüz dünyasında fazlasıyla duvar var - uluslar, topluluklar ve dinler arasındaki duvarlar; sınıflar, kastlar ve ırklar arasındaki duvarlar; toplumsal cinsiyetler ve cinsiyetler arasındaki duvarlar; toplumsal hareketler arasındaki duvarlar; teorisyenler ve aktivistler, teori ve eylem arasındaki duvarlar. Bu kitapçıklar bu duvarların bazılarında, özellikle de disiplinler, eylem ve teori, teorisyenler ve aktivistler arasında bulunan duvarlardaki gedikler olarak tasarımlandı. Kitapçıklarda, bilimsel tezleri anlamak için zamanı ve olanağı olmayan aktivistler için kavramları ve konuları kolaylıkla anlaşılabilir hale getirmeğe gayret gösterdim. Eylem ve teorinin el ele yürümesi ve birbirini güçlendirmesi son derece önemlidir. Gerçekten de, bu kitapçıkların pek çok ülkede kullanılması ve beğeni kazanması böylesi malzemelere olan ihtiyacın bir kanıtıdır. Feminist hareketin kızları, bu kitapçıklar

yıkan bir gedik haline geliyor. Örgütler ve aktivistler arasındaki bu uluslararası bağ, neo-liberalizmin ve dinsel tutuculuğun yeni elbiselerini giyen ataerkil güçlerle; devlet ve devlet dışı terörle mücadelede yaşamsaldır. Kitapçıklarımın şimdi de Türkçeye çevrilip basılmasından dolayı sevinçliyim, Bir feminist aktivist ve yazarın sınırlar ötesindeki feministler tarafından kabul görmesinden daha büyük mutluluk ne olabilir?

Kamla Bhasin Yeni Delhi - Haziran 2003


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller”

Birinci Bölüm

Toplumsal Cinsiyeti Anlamak *Cinsiyet sözcüğüne yüklenen yeni anlam Dilbilgisi açısından cinsiyet kelimesini biliyoruz; ama belli ki, günümüzde bu kavramın farklı bir kullanımı var. Cinsiyet kelimesi sosyolojik olarak ya da kavramsal bir kategori olarak kullanılmaktadır ve ona çok özgün bir anlam verilmiştir. Yeni halinde cinsiyet, kadın ve erkeğin sosyo-kül-

türel açıdan tanımlanmasını, toplumların kadın ve erkeği birbirinden ayırt etme biçimini ve onlara verdiği toplumsal rolleri ifade etmektedir. Kadınlar ve erkekler açısından toplumsal gerçekleri anlamanın çözümsel bir aracı olarak kullanılmaktadır.* Cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrım, kadınların, erkeklerin hükmü altındaki ikincil konumunu kadınların anatomilerine dayandıran genel eğilimle baş etmek için ortaya kondu. Yıllar boyunca toplumda kadınlara ve erkeklere atfedilen farklı özelliklerin, roller ve statülerin biyolojik olarak (yani cinsiyet ile) belirlendiğine, bunların doğal, dolayısıyla da değiştirilemez olduğuna inanıldı.

* Türkçe sözlük anlamı ‘ismin cinsi’ veya ‘cinsiyet’ demek olan İngilizce gender kelimesi bu bağlamda ‘toplumsal cinsiyet’ anlamına gelir. Feminist araştırma ve çalışmalarda bu kavram ‘toplumsal cinsiyet rolü’ olarak da kullanılır (ç.n.).

7


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

Bir bakıma kadınlar ve kadınların bedeni, onların toplumdaki ikincil statülerinin sorumlusuydu ve halen de bundan sorumlu tutulur. Bu bir kere doğal olarak kabul edilince, toplumda var olan adaletsizliğe ve toplumsal cinsiyet rollerindeki eşitsizliğe işaret etmeye de elbette gerek kalmaz. Toplumsal cinsiyet kavramı, cinsiyeti bir şey, ama toplumsal cinsiyeti çok daha başka bir şey olarak ifade etmemizi mümkün kılar. Herkes erkek ya da dişi olarak doğar. Cinsiyetimiz sadece cinsel organımıza bakılarak tespit edilebilir. 8

Fakat her kültürün kızları ve oğlanları değerlendirme yöntemi vardır ve onlara farklı roller, tepkiler, nite-

likler yükler. Doğumlarından itibaren kızlara ve oğlanlara tüm bu sosyal ve kültürel algı ve davranışların “paket halinde yüklenmesi” aslında, “toplumsal cinsiyetin öğretilmesi ve benimsetilmesi”dir. Her toplum; bir erkek ya da kadını, farklı nitelikleri, davranış model- leri, rolleri, sorumlulukları, hakları ve beklentileri olan bir erkek ve kadına, eril ve dişile yavaş yavaş dönüştürür. Biyolojik olan cinsiyetten farklı olarak erkeklerin ve kadınların toplumsal cinsiyet kimlikleri psikolojik ve sosyolojik -yani tarihsel ve kültürelolarak belirlenmiştir.Bu kavramı ilk kullanan birkaç feminist akademisyen arasında yer alan Ann Oakley şöyle söyler:

“Toplumsal cinsiyet bir kültür meselesidir,


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller”

erkek ve kadınların ‘eril’ ve ‘dişil’ olarak sosyal sınıflandırılmasına işaret eder. insanların erkek ya da kadın olduğu, çoğunlukla biyolojik göstergelere göre anlaşılabilir. İnsanların eril veya dişil olduğu ise aynı şekilde anlaşılamaz; ölçütler kültüreldir, yere ve zamana göre değişiklik gösterir. Cinsiyetin değişmezliğini kabul etmek zorunludur, ama böylece toplumsal cinsiyetin değişkenliği de kabul edilmelidir.” Oakley şöyle bir sonuca varıyor: Toplumsal cinsiyet rolünün biyolojik kökeni yoktur, cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki bağlantılar gerçekte hiç de “doğal” değildir. Bu iki kavram arasındaki temel farklılıkları görelim: CİNSİYET ~ Cinsiyet doğaldır. ~ Cinsiyet biyolojiktir. ~ Cinsel organlardaki görünür farklılıklara ve buna bağlı olarak üreme işlevindeki farklılıklara işaret eder. ~ Cinsiyet değişmez, her yerde aynıdır ~ Cinsiyet değiştirilemez. TOPLUMSAL CİNSİYET ~ Toplumsal cinsiyet sosyokültüreldir, insan icadıdır ~ Toplumsal cinsiyet sosyo kültürel-

dir, eril ve dişi niteliklere, davranış modellerine, rollere, sorumluluklara vs. işaret eder. ~ Toplumsal cinsiyet değişkendir. Zamana, kültüre hatta aileye göre değişir. ~ Toplumsal cinsiyet değiştirilebilir. Toplumsal cinsiyet (gender), Güney Asya dillerine nasıl tercüme edilir? Bu, gerçekten bir sorun. İngilizce’de iki ayrı kelime (sex ve gender) varken, çoğu Güney Asya dilinde yalnızca bir kelime (linga) hem cinsiyet hem de toplumsal cinsiyet için kullanılmaktadır. Bunları birbirinden ayırt edebilmek için linga’yı nitelendirecek iki kelime bulduk: Cinsiyete ya da doğal/biyolojik cinsiyete (sex) “praakritik linga” diyoruz ve gender kelimesi yerine “saamaajik linga” ya da toplumsal cinsiyet diyoruz. Aslında gender kelimesi yerine bu tanımlar daha çok işe yarıyor, çünkü bu kavramlar tanımlamayı içerdikleri. için daha fazla açıklamaya da gerek kalmıyor.* Toplumsal cinsiyet, cinsiyetimizle ne kadar ilişkili? Eğer bir kadın yemek yapabiliyorsa, bir erkek de yapabilir, çünkü yemek yapmak için rahim gerekmez!

* Aynı durum Türkçede kullandığımız “toplumsal cinsiyet” için de geçerli, hem açıklayıcı hem de kendini tanımlayan bir kavram kullanmış oluyoruz. (ç.n.)

9


10

K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

Yalnızca bir dereceye kadar. Kadınlar, ama her kadın değil, bedenleri sayesinde çocuk doğurur, onları besler ve adet görür; fakat bundan başka kadınların yapıp erkeklerin yapamayacağı ya da erkeklerin yapıp da kadınların yapamayacağı hiçbir şey yoktur. Çocuk doğurmak, yalnızca kadınların çocuklara bakabileceği ya da bakması gerektiği anlamına gelmez. Erkekler de bakım işini gayet iyi yapabilir. Dolayısıyla yalnızca kadın ya da erkek bedenine sahip olmakla, özelliklerimizin, rollerimizin ya da kaderlerimizin ister istemez belirlenmesi söz konusu değildir. Fakat gerçekte neyin doğal ve neyin sosyal olarak yapılandırılmış olduğunu saptamak oldukça güçtür; çünkü çocuk doğar doğmaz, toplum ve aileler toplumsal cinsiyetine göre çocuğu yetiştirmeye başlarlar. Birçok Güney Asya kültüründe bir oğlun doğumu kutlanır, bir kızın doğumunda yasa bürünülür; erkek çocuklara sevgi, saygı, daha iyi gıda ve bakım yağdırılır. Erkekler dayanıklı ve dışadönük olmaya, kızlar ise çekingen, ağırbaşlı ve eve bağlı olmaya teşvik edilir. Bir kız çocuğun bedeninde onu şort giymekten, ağaca tırmanmaktan ya da bisiklete binmekten alıkoyan hiçbir şey yoktur. Bir erkek çocuğun bedeninde de onu oyuncak bebeklerle oynamaktan, kendinden daha küçük kardeşleriyle ilgilenmekten, yemek hazırlamaya ya da temizlik yapmaya yardımcı olmaktan alıkoyan hiçbir şey yoktur. Farklılıklar, top-

lumsal cinsiyetteki farklılıklardır ve toplum tarafından yaratılır. Toplumsal cinsiyetin doğal bir şey olmaktan ziyade, kültürel ve toplumsal bir nitelik olduğu gerçeğinin kanıtı, onun zaman boyunca, farklı yerlerde ve farklı sosyal gruplar arasında değişmeye devam etmesidir. Örneğin bir kabile kızı hayvan otlatarak, meyve, yaprak veya dal toplamak için ağaçlara tırmanarak ormanda özgürce dolaşırken orta sınıftan bir kız çocuk okula ya da eve kapatılabilir. Her ikisi de kız çocuktur, fakat vücutlarının aynı olduğu gerçeğine rağmen, farklı yetenekler, amaçlar ve hayaller geliştirirler. Benzer şekilde pek çok ailede kızlar geleneksel olarak okula gönderilmez ya da 10-11 yaşlarından sonra evden dışarı çıkmalarına izin verilmez ve çoğunlukla ergenlik çağında evlendirilirlerdi. Fakat şimdi çok şey değişti. Aynı şekilde, çok da fazla olmamakla birlikte, erkeklerin eğitimleri, rolleri ve sorumluluklarında da değişimler oldu. Toplumsal cinsiyetin değişken olduğunu söylerken bunu kastediyoruz; farklı ailelerde ya da topluluklarda ve aynı ailede farklı zamanlarda farklı olur ya da olabilir. Vücutlarımız bile kendimiz, toplum ya da kültür tarafından biçimlen- dirilebilir ya da değiştirilebilir. Vücutlarımızın ölçüsünü, biçimini ve gücünü egzersizle, kullanma, kullanmama, yanlış kullanma veya suistimalle değiştirebiliriz. Kadın ve erkek güreşçilerin, vücut geliştiren-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” lerin, atletlerin, dansçıların, yoga uygulayıcıların vs. vücutları, bunun en bariz örnekleridir. Benzer şekilde, kadın vücudunun üreme yetisi vardır, fakat şimdi bizler çocuk doğurup doğurmamaya, kaç çocuk doğuracağımıza ve hangi aralıklarla doğuracağımıza karar verebiliriz. Doğurganlık, kadınlar için dişi hayvanlarda olduğu gibi kaçınılmaz değildir. Bunu takip eden ise şudur: Kadınların ve erkeklerin toplum içinde sahip olduğu farklı statüler aslında toplumsal ve kültürel olarak belirlenmektedir; insan yapımıdır, doğanın bununla ilgisi çok azdır. Hemen hemen her yerde bir grup olarak kadınların erkeklere göre ikincil sayılmalarını cinsiyet değil, toplumsal cinsiyet belirlemektedir. Kadınlar daha az hakka ve daha az kaynağın denetimine sahiptir, erkeklerden daha uzun saatler çalışır fakat işlerine ya az değer verilir ya da az ödeme yapılır. Kadınlar erkeklerin ve toplumun sistematik şiddetine maruz kalırlar; toplumsal, ekonomik ve siyasal kurumlarda karar alma güçleri çok azdır. “Tarihteki hiçbir toplumsal düzen, cinsiyetler arasındaki doğal farklılığı, günümüzde olduğu kadar vahşi ve sistematik bir şekilde kullanmadı, artırmadı ve çarpıtmadı. Bu düzen önce doğal olan cinsiyeti yapay bir toplumsal cinsiyete dönüştürüp erkeği ‘erkek’, kadınıı ‘kadın’ yaptı. Gerçekte ise erkeği ‘insan ırkı ‘na, kadını da yalnızca bir

cinsiyete dönüştürdü ... Ve sonuçta, bu düzen kadınları ve erkekleri ekonomik olarak sömürülebilir kılmak için, kendi yarattığı farklılıkları tekrar ‘doğal’ ilan etmekte.” Claudia von Werlhof

*Toplumsal cinsiyeti belirleyen normlar Her toplum kızlar ve oğlanlar, kadınlar ve erkekler için, onların yaşamlarının ve geleceklerinin hemen her durumunu belirleyen farklı normlar tayin eder. Bunların en görünür olanlarına şöyle bir göz atalım. Giyim Çoğu toplumda kızlar ve oğlanlar, kadınlar ve erkekler birbirlerinden farklı giyinir. Bu fark, bazı yerlerde çok az, diğerlerinde çok belirgin olabilir. Bazı topluluklarda kadınlar, yüzleri de dahil olmak üzere, tepeden tırnağa tüm vücutlarını örterler. Giyim tarzı insanların hareket yeteneğini, özgürlük ve saygınlık duygusunu etkileyebilir ve etkilemektedir. Nitelikler Pek çok toplumda kadınlardan yumuşaklık, nezaket, ilgi gösterme, besleyip yetiştirme ve itaat gibi niteliklere sahip olmaları ve bunları mükemmelleştirmeleri; erkeklerden ise güçlü, özgüvenli, mantıklı olmaları ve rekabet etmeleri beklenir.

11


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

Hindistanlı feminist Vasanth Kannabiran, toplumsal cinsiyet konulu bir seminerde şöyle diyor:

12

“Kadınların çocuk yetiştirmesinin çocuk doğurmak kadar doğal ve kalıtımsal olduğu varsayılıyor... Ve bu sadece ürettiğimiz çocuklarla da kalmıyor; sevginin ya da anneliğin içimizde oturmuş, ihtiyacı olan herkese akmayı bekleyen bir nehir olduğu sanılıyor. Ezeli ve ebedi anneler haline geliyoruz. Böylece kendi çocuğuma, başkalarının çocuklarına, kocama, erkek kardeşlerime, kız kardeşlerime ve gerçekten de, bana ‘cici anne’ diye seslenen babama annelik yapıyorum! Kapsamı genişletilmiş bir anne haline geliyorum. Tüm evrene karşı bir annelik duygusuyla dolup taşman bekleniyor. Ve bunun doğal olduğu varsayılıyor! Bunun bir iş olduğu değil, nefes almak, yemek yemek ya da uyumak kadar kolay yaptığınız bir şey olduğu düşünülüyor.”! Roller ve sorumluluklar Erkekler ev halkının reisi, ekmeği kazanan, mülkiyetin sahibi ve yöneticisi, siyasette, dinde, iş ve meslek hayatında aktif yer alanlar olarak kabul edilir. Diğer yandan kadınlardan çocuk doğurmaları ve yetiştirmeleri, hasta ve yaşlılara bakmaları. tüm ev işini yapmaları vs. beklenir ve kadınlar bu doğrultuda eğitilir. Bu ise kadınların eğitimlerini ya da eğitim eksikliğini, istihdam için hazırlıklarını, istihdamıarının doğasını vs. belirliyor. Ancak kadın ve erkek

rolleri arasındaki farklılığın derecesi çok değişkendir. Bazen kurallar sadece tercihe bağlıdır ve geçici rol değişimleri konusunda her iki cins de pek az endişelenir.

“Core du Bois, Alor’da cinsiyetler arasında ekonomik roller açısından farklılıklar olmasına karşın, bir kişinin diğer cinsiyetin işini yapmasının sağlıksız olduğunun düşünülmediğini - aksine ek bir yetenek kazandıkları için takdir edildiklerini belirtir. Kadınlar yaşamsal tüketim malları ekonomisini kontrol ediyor, erkekler ise mali işlerle uğraşıyor, fakat pek çok erkek tutkulu bahçıvanlardır, pek çok kadın da mali yeteneklere sahiptir. Diğer yandan bahçıvanlığın kadın işi olarak tanımlandığı bazı kültürlerde, bir erkeğin bu tür işlere eğilimi cinsel sapma olarak değerlendirilir. Başka kültürlerde ise her iki cinsiyete atfedilen işlerin üstesinden gelen kadınlar için özel bir kategori bile yaratılabilmektedir.” Ann Oakley Diğer toplumlar, katı cinsiyet rolleri dayatır. Orta Brezilya’da yaşayan Mundurucu yerlileri, yine Ann Oakley’e göre “cinsiyet rolleri ve cinsiyet

gruplaşmaları kutuplaşmasının asli bir toplumsal öğe halini almış olduğu bir toplum örneğidir. Cinsiyetlerin fiziksel ve toplumsal ayrışması, fiilen tamamlanmıştır. Erkekler ve erkek çocuklar, kadınlardan ayrı erkek evlerinde yaşarlar. Her bir cinsiyet grubu (küçük çocuklar hariç) yalnızca kendi grubuyla etkileşim içindedir ve iki cins arasındaki zıtlık pek çok ayinde ve diğer vesilelerle sergilenir. Cinsiyet kutuplaşması yalnızca ekonomik görevler ve


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller”

toplumsal rolleri değil, egemenlik ve teslimiyetle ilgili olarak şekillenen kişilik alanlarını da kapsar. İnsanların tanımlanmış cinsiyet rolleri ve kişilik türleri içinde kalma becerileri konusunda veya bunları aşmak için gerçek ve hayali arzuyla ilgili korku, pek çok folklorik öğede ve dini merasimde ifade edilir.”5 Dışarıdan bakanlar batı toplumlarında toplumsal cinsiyetler arasında çok az farklılığının olduğunu sanabilir, fakat Ann Oakley şöyle belirtiyor:

“Günümüz Batı toplumlarında cinsiyet, toplumsal yapıyı örgütleyen bir ilkedir ve yaygın inancın aksine toplumsal rollerin belirlenmesinde büyük bir rol oynar. Böylece Mundurucular’da olduğu gibi, batı kültüründeki korkunun büyük bir kısmının köklerini de toplumsal cinsiyet rolleri tarafından ortaya konan taleplerde bulmak şaşırtıcı değildir. Psikiyatrlar, yetişkinler olarak güvenliğimizin büyük bir bölümünün, bu rol sınırları içinde kalmaktan kaynaklandığını söylemektedir -zihin sağlığı korunacaksa bu sınırlar içinde kalmalıyız.” Kadınlar biyolojik olarak zayıf mı? Aslında biyolojik açıdan değerlendirecek olursak, zayıf cinsiyet erkek-

tir ve Y kromozomu (yalnızca erkeklerde bulunur) pek çok eksiklikten sorumludur. Ashley Montagu’nun The Natural Superiority of Women (Kadınların Doğal Üstünlüğü) isimli kitabında verdiği liste, ya tamamen ya da büyük oranda cinsiyetilişkili genler sebebiyle ve çoğunlukla erkeklerde görülen 62 özgün hastalık içerir. “Bunların yarıya yakını ciddi rahatsızlıklardır ve hemofili (kanın pıhtılaşma mekanizmasındaki yetersizlik), kalp kapakçığı daralması (bir kalp deformasyonu) ve bazı zihinsel yetersizlikleri kapsar. Ana rahminden itibaren yaşamın her aşamasında kalıtsal nedenlerden dolayı dişilerden daha fazla erkek ölür. Dişilerden daha fazla erkek üretilir ve bu iki gerçek, ölümlülük ve üretim oranlarının yüksekliği, el ele gider görünüyor.” “X ve Y spermleri eşit sayıda üretiliyor görünmesine karşın, her 100 dişiye karşılık 120 ila 750 erkeğe gebe kalınmaktadır. Doğum anına kadar erkeklerin dişilere oranı, Birleşik Devletler’de (yalnızca beyazlar için) yaklaşık 106: 700’e, Britanya’da ise yaklaşık 98: 100’e düşer. Kızlara göre daha çok erkek çocuk düşüğü olmakta ya da ölü doğmaktadır, doğum travması nedeniyle kızlardan fazla erkek çocuk ölmek-

13


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

tedir; kız çocuklara göre yüzde 54 oranında daha fazla erkek çocuk doğum zedelenmesi nedeniyle ölmekte ve yüzde 18 oranında daha fazla erkek çocuk doğuştan sakat kalmaktadır.”

“Aslında kadınların ortalama ömrü, neredeyse evrensel olarak erkeklerden daha uzundur. Britanya’da kadınlar için ortalama ömür uzunluğu 74.8 yıl iken, erkekler için 68.1, Çin’de 65.6’ya karşılık 61.3, Brezilya’da ise 45.5’e karşı 41.8’dir.”

14

Ann Oakley, erkeklerin bulaşıcı hastalıklara karşı çok daha hassas ve ölüm oranlarının daha yüksek olduğunu ortaya koyan araştırmalardan ayrıntılı veriler sunmaktadır. Oakley’e göre bu hassasiyet “kadın ve erkek arasındaki kromozom yapı farklılığıyla doğrudan ilintilidir. Vücudu enfeksiyonlara karşı dayanıklı kılan mekanizmaları kontrol eden genler, X kromozomu aracılığıyla taşınmaktadır... erkeklerin yüksek hassasiyeti, açıkça biyokimyasal bir temele sahiptir.” Buna karşın Güney Asya’da kadının biyolojik üstünlüğü, kadınlara dayatılan toplumsal ve kültürel ikincilik ile gölgelenmektedir ve günümüzde hemen hemen her alanda kadın erkeğin gerisinde kalmaktadır. Aristo, erkeği aktif dişiyi ise pasif olarak adlandırmaktadır. Ona göre dişi, “sakat edilmiş erkek”, bir ruha sahip olmayan kimseydi. Onun bakış açısında, kadının biyolojik ikincil/iği onu yeteneklerinde, ekı! yürütme becerisinde ve dolayısıyla

karar alma becerisinde de ikincil hale getirir. Erkeğin üstün, birincil, kadının aşağı, ikincilolması nedeniyle erkek yönetmek, kadın da yönetilmek için doğar. Aristo, “Erkeğin cesareti, emrederken, kadının ise itaat ederken sergilenir” demiştir.9 Sigmund Freud, kadınlar için “gövde yapısı (enetomi) kaderdir” der. Freud’un normal insanı erkekti, kadın ise penisi olmayan ve güya tüm psikolojisi bu yetersizliği telafi etme çabası etrafında odaklanan, aykırı bir insandı. Ve işte Bay Darwin’in kadınlar hakkında dedikleri:

“Kadının, en başta derin şeati ve daha az bencilliğiyle zihinsel yapısında erkekten farklı olduğu görünür. ... Sezgi ya da daha hızlı algılama ve belki de taklit etme güçlerinin kadınlarda erkeklerden çok daha güçlü olarak ortaya konduğu genellikle kabul görür; ama bu yeteneklerin en azından bazıları daha aşağı ırkların, dolayısıyla geçmiş ve daha aşağı bir uygarlık seviyesinin karakter özelliğidir.”

*Kadınlar ve erkekler arasındaki biyolojik farklılığın toplumda onlara atfedilen rollerle ilişkisi Kadınlar ve erkekler arasında bazı biyolojik farklılıklar olduğunu inkar edemeyiz; ancak kültürler arasında toplumsal cinsiyet rollerinin çok


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” fazla çeşitlenmesi, bunların yalnızca cinsiyet üzerine temellendirilip açıklanamayacağını gösterir. Bilimin basit bir kuralını hatırlamalıyız: -değişkenler (toplumsal cinsiyet rolleri) sabitlerle (cinsel organlar ve kromozomlar ya da cinsiyet) açıklanamaz. Eğer biyoloji yalnız başına rollerimizi belirleseydi, dünyadaki her kadının yemek yapıyor, çamaşır yıkıyor ve dikiş dikiyor olması gerekirdi, fakat bunun böyle olmadığı açık, çünkü profesyonel aşçıların, çamaşırcıların ve terzilerin çoğu erkektir. Biz, kadınlar ve erkekler arasındaki haksız eşitsizliklerden ne cinsiyetin ne de doğanın sorumlu olduğunu söylüyoruz. Tıpkı kastlar, sınıflar ve ırklar arasındaki eşitsizlikler gibi, bunlar da insan icadıdır; tarihsel yapılardır, bu yüzden sorgulanabilir, karşı durulabilir ve değiştirilebilirler. Bir kadın pekala çocuk doğurabilir, ancak bu onun aşağılanmasına ve boyun eğmesine neden olamaz; ne de eğitimini, öğrenimini ya da mesleki olanaklarını belirler. Farklı vücutlar ve farklı işlevlere sahip olmak niçin eşitsizliğe yol açmak zorunda olsun? Eşit olmak, eşit hak ve olanaklara sahip olmak için aynı olmak gerekmez. Feminist bir aktivist ve akademisyen olan Maria Mies, The Social Origins of the Sexual Division of Labour’da (Cinsiyete Dayalı işbölümünün Toplumsal Kökenleri) şunları söylemektedir:

“Erkek-lik ve dişi-lik biyolojik veriler değil

daha ziyade uzun tarihsel bir sürecin sonucudur. Her bir tarihsel devirde erkeklik ve dişi-lik farklı tanımlanır; tanım her devrin başlıca üretim biçimine bağlıdır... Bundan dolayı, kadınlar ve erkekler kendi vücutları ile farklı nitelikte ilişkiler geliştirir. Böylece anasoylu toplumlarda dişilik, tüm üretkenliğin toplumsal modeli, hayatın üretiminde esas aktif ilke olarak yorumlanmıştı. Tüm kadınlar ‘anne’ olarak tanımlanmıştı. Fakat o zamanlar ‘anne’nin farklı bir anlamı vardı. Kapitalist koşullar altında tüm kadınlar toplumsal olarak, ev kadını diye tanımlandı (tüm erkekler de ekmeği kazanan) ve analık bu ev kadınlığı sendromunun ayrılmaz bir parçası haline geldi. Dişiliğin anasoylu ve modern tanımları arasındaki fark, modern tanımdan tüm aktif, yaratıcı, üretken (yani insani) niteliklerin çıkartılmış olmasıdır.” Toplum, kadın ve erkekleri eril ve dişil varlıklara nasıl dönüştürüyor? Bu, aile ve toplum içinde süregelen, bir toplumsallaşma ya da toplumsal cinsiyetin ve buna uygun düşünce ve davranışların benimsetilmesi süreci üzerinden gerçekleşir. Hepimiz biliyoruz ki, yeni doğan bir bebek derhal sadece cinsiyetiyle sınıflandırılmaz, ona bir de toplumsal cinsiyet rolü verilir. Bazı kültürlerde yeni doğmuş bir çocuğa ne kadar farklı şekillerde hoşgeldin denildiğini gördük. Bunu, çocuklara hitapta, muamelede, davranışta ve

15


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

çocukları giydirmedeki farklılıklar izler. Bu düzenleme üzerinden çocuk içinde doğduğu toplumun bir parçası olarak nasıl davranması gerektiğini öğrenir. Buna toplumsallaşma denmektedir. Çocuklara toplumsal cinsiyet rollerinin öğretildiği özgün toplumsallaştırma süreci ise toplumsal cinsiyetin benimsetilmesi ya da toplumsal cinsiyet fikri olarak aşılanması olarak da açıklanır. Farklı toplumsal mekanizmalar çocuklara kadınlık ve erkeklik kişiliklerini öğretir ve davranış, tutum ve rolleri içselleştirmelerini sağlar.

16

Ruth Hartley’e göre toplumsallaşma; aşağıda sırasıyla açıkladığımız dört süreç üzerinden, yani manipülasyon, yönlendirme, sözel tanılar ve etkinlik teşhiri aracılığıyla gerçekleşir. Bu dört sürecin hepsi de normal olarak cinsiyete göre farklılık gösterir ve hepsi çocuğun doğumundan itibaren toplumsallaşmasının özellikleridir. Manipülasyon ya da şekillendirmeyle, bir çocuğa muamele biçiminiz ifade edilir. Erkek çocuklara en başından itibaren güçlü ve bağımsız varlıklarmış gibi davranıldığı tespit edilmiştir. Bazı kültürlerde anneler, kız bebeklerinin saçlarını titizlikle süsler, onları dişi] bir tarzda giydirir ve ne kadar güzel olduklarını söylerler. Erken çocukluk döneminde yaşanan bu fiziksel deneyimler, kız ve erkek çocukların öz-algılarının şekillenmesinde çok önemlidir. İkinci yöntem olan yönlendirme, erkek ve kız çocukların dikkatlerini

nesnelere ya da nesnelerin özelliklerine yönlendirmeyi içerir. Buna örnek, kız çocuklara oynamaları için oyuncak bebeklerin ya da kap kacağın verilmesi, erkek çocukların ise silahla, araba ve uçakla oynamaya teşvik edilmesidir. Güney Asya’da işçi sınıfı evlerinde kız çocuklar oyuncak kap kacakla oynamaz, onlar gerçek tencere ve tavaları yıkamaya, gerçek evleri temizlemeye, çok küçük olmalarına rağmen gerçek bebeklere bakmaya başlatılırlar; erkek çocuklar ise ya okula ya da ev dışında çalışmaya yollanır. Bu farklı tutumlar nedeniyle kız ve erkek çocukların ilgileri, farklı noktalara yönlendirilir, böylece onlar da farklı yetenekler, tutumlar, amaçlar ve hayaller geliştirir. Belirli nesnelere aşinalık, tercihlerini de yönlendirir. Sözel tanılar, hitaplar da kız ve erkek çocuklar için farklıdır. Örneğin genellikle kız çocuklara “Ne kadar da güzel görünüyorsun” derken, erkek çocuğa “Büyük ve güçlü görünüyorsun,” deriz. Araştırmalar bu tür sözlerin, kız ve erkek çocukların, kadınların ve erkeklerin özbenliğini yapılandırdığını göstermektedir. Çocuklar kendilerini dişi ya da erkek olarak düşünmeyi, dolayısıyla diğer dişi ya da erkeklerle özdeşleştirmeyi öğrenirler. Aile üyeleri toplumsal cinsiyet rollerinin özelliklerini çok küçük çocuklara bile konuşma tarzıyla sürekli aktarır ve her bir çocuğa verilen önemi de ifade ederler. Son süreç etkinlik teşhiridir. Hem


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” kız hem de erkek çocuklar, çok küçük yaşlardan itibaren, geleneksel eril ve dişil eylemlerle karşı karşıya kalır. Kız çocuklardan günlük ev işleri için annelerine yardımcı olmaları, erkek çocuklardan da dışarıdaki işler için babalarına eşlik etmeleri istenir. Cinslerin tümüyle birbirlerinden ayrıldığı toplumlarda, kız ve erkek çocuklar iki ayrı mekanda yaşarlar ve çok farklı faaliyetlerin etkisi altın- da kalırlar. Bu süreçler dolayısıyla çocuklar, eril ve dişil olmanın anlamını özümserler ve çoğu kez bunları farkında olmadan içselleştirirler. Bu toplumsal/aşma süreci süregelen bir şeyse o zaman niye “doğuştan” veya “sonradan” arasındaki tartışma hala sürüyor? Kız ve erkek çocuklar arasındaki farklılıktan yetiştirilişin sorumlu olduğu yeterince açık değil mi? Şaşırtıcı olan şey, çoğumuzun çocuklarımıza ne yaptığımızın her zaman farkında olmamamızdır. Aslında kız ve erkek çocuklara, gerçekten farklı oldukları için farklı davrandığımıza inanıyor olabiliriz. Kız ve erkek çocuklarımızın, okulun, toplumun ve bizzat bizim onlara yönelik tutumlarımız nedeniyle farklı geliştiklerini kabul etmeyebiliriz. Ayrıca çocuklar şekillendirildikleri gerçeğinin farkına varmaksızın da bu rolleri öğrenirler. Eğer kız ve erkek çocuklar arasında bir fark olmasaydı ve tüm kızlar ve tüm erkekler her yerde hemcinsleriyle az çok

benzer davranışlar sergileseydi, biri çıkıp toplumsal cinsiyetin biyolojik cinsiyetten kaynaklandığını iddia edebilirdi, ama gördüğümüz gibi durum böyle değildir. Toplumsal cinsiyet rol/erinden sapma gösterdiklerinde çocuklara ve yetişkinlere yönelik yaptırımlar ya da kınama, beklenen kadın-erkek davranışlarına uymaya zorlamanın bir başka güçlü yöntemidir. En yaygın yaptırım biçimi, toplumsal olarak alay etmektir. Cinsiyetçi rollere uymama cesareti gösteren kadınlara yönelik tepkinin en berbat örneğine, Kerala’da bir köyde tanık oldum. Üç genç kadın işçi, erkek meslektaşlarının köydeki bara her gün gittiklerini görür. Bir gün sırf eğlence olsun diye onlar da aynısını yapmaya karar verirler. Bu davranış, her çeşit erkeğin onları takip edip, cinsel taleplerde bulunmasına yol açar. “iyi” kadınların adım bile atmayacağı bir mekana girme cesareti gösterdikleri için, onlar artık “kötü” kadınlardır. Mantık şu: “Bir bara girebiliyorsan, cinsel ilişkiye de girebilirsin.” Bu toplumsal alay ve tacizle başa çıkamayan kızlardan ikisi intihar etti. Toplumsal yaptırımlara ek olarak “ekonomik yaptırımlar” da söz konusudur ve Ann Oakley’e göre, çocuklu bekar kadınların karşı karşıya kaldığı ciddi sorunlar ve ekonomik zorluklar, toplumun onları nasıl kınadığının bir göstergesidir. Sık sık aileler, konulmuş norm ve uygulamalara aykırı davranan

17


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

çocuklarını tehdit ederler veya onlara maddi açıdan destek olmayı reddederler. Belirli karekter özellikleri ve nitelikleri eril ve dişil olarak nasıl etiketleniyor? Belirli ikilikler erkek ya da kadın diye bir ayrımı gerektirmese bile, Böyle tanımlanmaktadır. Örneğin; Beden - - - - - Akıl Doğa - - - - - Kültür Duygu - - - - - Mantık

18

Özne

- - - - - Nesne

Özel

- - - - - Kamusal

Solda sıralananlar “kadına”, sağdakiler ise “erkeğe” özgüdür. Bu sıralama yalnızca zıt kutupları ifade etmemektedir, bunlar arasında aynı zamanda bir hiyerarşi de yaratılmıştır. Aklın bedenden daha üstün olduğu, kültürün doğa karşısında bir ilerleme olduğu ve doğadan üstün olduğu varsayılmaktadır. Mantıklı ve nesnel olanlar, duygusal ve öznel olanlardan çok daha fazla değer görmektedir. Kadınlar vücuttur, hemen hemen doğa gibi (hayvanlar gibi ürerler): erkeklerse akıldır, doğayı işleyip “o”nu kültüre dönüştüren, düşünen, mantıklı, eylemci varlıklardır. Bu yüzden erkekler doğaya baskın ve üstündürler, doğaya istediklerini yapabilirler. Yukarıda belirtilen ikiliklerin sol tarafında sıralananlar yalnızca kadın-

larla özdeşleştirilmez, yerliler ve yoksullar da böyle sınıflandırılmaktadır. Bu nedenle kadınlar gibi, kabile mensupları, orman sakinleri, küçük köylü ve balıkçılar da, kalkınma planlamacıları tarafından önemsenmiyorlar. Bu insanların bilgileri ya da rızaları olmaksızın ormanları kesilebilir, toprakları işgal edilebilir. Bunların milyonlarcası bu şekilde “kalkınma göçmeni” oluyor ve şehir merkezlerindeki korkunç gecekondu mahallelerinde en insanlık dışı koşullarda geçim mücadelesi veriyorlar. Küresel düzeyde ise, üçüncü dünya veya Güney, Beden; birinci dünya, Akıl; üçüncü dünya, Doğa; birinci dünya, Kültür; üçüncü dünya, duygusal ve mantıksız; birinci dünya, mantıklı, bilimsel, modern olarak değerlendirilmektedir. Toplumsal cinsiyet ile sınıf, kast, ırk, birinci dünya ve üçüncü dünya vs. gibi diğer hiyerarşiler arasındaki ilişkinin anlaşılması önemlidir.

“Üçüncü Dünya insanının olduğu kadar kadınların da güçlerini, ekonomilerini ve bilgilerini ellerinden almak ve onları bugün oldukları gibi ev kadınları ve “az gelişmiş” kılacak şekilde sosyalleştirmek için dünyanın sömürgeleştirilmesine paralel giden üç yüz yıllık cadı avcılığı gerekliydi. Ev kadını -ve onunla birlikte ‘azgelişmişlik’- tüm ekonomi, hukuk, bilim, sanat ve siyaset, aile, özel mülkiyet ve modern kurumlarımızın üzerine inşa edildiği son derece sarsıcı bir gelişmeden ortaya çıkan suni bir üründür. Üçüncü


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller”

Dünya, cadı avcılığı günlerinin “cadı”sıdır. Üçüncü Dünya, erkekleri de dahil olmak üzere, günümüzün ‘genel ev kadını’, ‘dünyanın ev kadınıdır. Kart ve koca arasındaki ilişki, Birinci ve Üçüncü Dünya arasındaki ilişkide yinelenmektedir.” Claudia von Werlhof

*Mekanların da cinsiyeti var ... Yalnızca nitelikler ve özellikler değil, mekanlar bile toplumsal cinsiyet esaslıdır. Bar, stadyum, sokak başı, kahvehane, dükkan, sinema salonu vs. erkek mekanları halini alabilir. Kadınlar normal koşullarda buralara erkekler eşliğinde gider. Eğer bu mekanlara yalnız girmek zorundalar ise, başlarını derde sokmamak için mümkün olduğu kadar çabuk çıkmaları beklenir. Hiçbir şekilde ortalıkta erkekler gibi salınmayı düşünemezler. Benzer şekilde mutfak ve halkın yararlandığı çeşme de neredeyse tümüyle bir kadın mekanıdır. Yalnızca kadınlara özel bir sosyal mekan bulmakta zorlanıyorum; kadınların eğlenmek veya çalışmak için sadece kendilerine ait bir mekanı yok. Dhaka’da bazı kadınlar haftalık bir “adda” - başlattılar; bu kavram genellikle erkeklerin sohbet ettikleri, yiyip içip eğlendikleri toplantılar için kullanılıyor. Pek çok erkek ve bazı kadınlar, “adda” kelimesinin

kadınlar tarafından kullanılmasına itiraz ettiler, çünkü “adda” son derece eril bir kavramdı -kadınlar için yeterince “saygın” değildi. “Saygın” erkekler için uygun olan kavramlar ve etkinlikler, “saygın” kadınlar için yeterince iyi bulunmuyor. Bu, ataerkil mantıktır. Ev içinde bile, sessiz bir oda ya da mekan, diğer ev halkı tarafından rahatsız edilmemesi için erkeğe ayrılabilir. Atölye çalışmaları bana, evdeki kaynakların ya da eşyaların bile toplumsal cinsiyet esaslı olabileceğini gösterdiler. Örneğin, daha büyük olan bardak, koltuk ya da yatak, evin (erkek) reisine ayrılıyor. işçi sınıfı evlerinde bisiklet, radyo, kol saati hep erkekler içindir.

*Dil de cinsiyetçidir Dil ataerkildir, bu yüzden toplumsal cinsiyete dayalı önyargılar ve eşitsizlik içerir ve bunu yansıtır. Genellikle erkeklerin

19


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

kendilerine özgü ve kadınların çok ender kullandıkları bir kelime hazneleri vardır. Bunun en açık örneği, çoğunlukla erkeklerin kullandığı, cinsel içerikli küfür kelimeleridir. Erkekler bu sözcükleri hiç çekinmeden kullanırlar, ancak bunları bir kadın söylese dehşete düşerler. Dillerimiz kadınların erkeklerden daha aşağı olduğunu gösteren, onları günahkar, kötü ve kavgacı addeden deyişler ve atasözleriyle de doludur.

20

Davulun, cahilin veya alt kasttan bir insanın ve ‘ kadınların dövülmeyi hak ettiğini söyleyen ve sık kullanılan bir Hindu sözü vardır. “Kadın için cennet, kocasının ayakları altındadır” atasözü kimi ulema tarafından sürekli tekrarlanır. Bangla’da şöyle bir deyiş vardır: “ineği ölen adam şanssızdır. Karısı ölen adam şanslıdır.” Ayrıca erilin bir standart, norm olarak kullanımı vardır. Kadınlar ifade edildiğinde bile ‘insanoğlu’ (lngilizcede mankind, ‘o’ (İngilizcede ‘he’: erkek), ‘onun’ (İngilizcede ‘his’; erkeğin) kullanılır. ingilizce’de chairman (yönetici), newsman (muhabir), sportsman (Türkçe’de de sportmen, yani sporcu) one man show (tek kişilik gösteri) vs. gibi yüzlerce kelime, bu işi yapan kadınlar için bile kullanılmaktadır -ancak bu kullanım şu sıralar değişmektedir (İngilizce’de “man” erkek anlamına gelir).

“Sosyal bilimler, felsefe ve diğer disiplinler de ataerkil olmaya devam ediyor ve kadın-

ları göz ardı ediyor, küçümseyip dışlıyor ya da yanlış tanıtıyor. Soyut düşünme yöntemi ve bunun ifade edildiği dil, kadının dışlanmışlığını, önemsizliğini sürekli kılacak şekilde biçimlenmiştir. Biz kadınlar, kullanmak zorunda olduğu- muz dile yansıyan ataerkil düşünceyle kendimizi ifade etmek zorunda kaldık. Bu, bizim erkek zamiri altında ifade edildiğimiz ve ‘insanoğlu’ için kullanılan terimin “erkek” olduğu bir dildir. Biz kadınlar, bedensel deneyimlerimizi tanımlamak için ‘ahlaksız kelimeler’ ya da ‘gizli kelimeler’ kullanmak zorunda kaldık. Her dildeki en iğrenç hakaretler, kadın vücudunun bölümlerinden ya da kadın cinselliğinden bahseder.” Cerda Lerner Burada sözü edilmeye değer bir başka nokta, dilimizdeki belirli kavram ve rollerin toplumsal cinsiyete atıflar içermesidir (toplumsal cinsiyet bunların içine yapılandırılmıştır); amca-teyze, erkek kardeş- kız kardeş, anne-baba gibi kavramlar, kişinin cinsiyetini ya da toplumsal cinsiyetini gösterir. Fakat toplumsal cinsiyete bir atıf içermese de bir kadın ya da erkekten söz edildiği varsayılan başka pek çok kavram vardır. Örneğin sekreter, hemşire, anaokulu öğretmeni denildiğinde kadınlardan söz edildiği varsayılırken, patron, pilot, yönetici, politikacı, cerrah ya da çiftçi denildiğinde bir erkekten bahsedildiği düşünülür. Bu varsayımlar sadece, kamusal alan ve mesleklerin erkeklerin egemenliğinde olmayı sürdürdüğünün bir kanıtıdır. Özellikle karar meka-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” nizmaları ve yönetim mevkiilerinde hala çok az sayıda kadın var.

*Ataerkil sistem toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ve kadınların ikincil konumunu nasıl etkiliyor? Ataerkil sistemi anlamak, kadın ve erkek arasındaki günümüz ilişkilerini anlamak açısından son derece önemlidir. Toplumsal cinsiyet ilişkileri, ataerkil sistemin varlığı nedeniyle çarpıtılmıştır. Genel deyişle ataerkil sistem erkek egemenliğini ifade eder; ataerki kelimesi yazınsal olarak babanın ya da “aile reisi sayılan adam”ın yönetimi anlamına gelir ve aslen belirli bir “erkek-egemen aile” türünü tarif etmek için kullanılmıştır: egemen erkeğin yönetimi altında bulunan kadınları, daha genç erkekleri, çocukları, köleleri ve ev hizmetlilerini kapsayan geniş ev halkı. Şimdi ise daha genel olarak erkek egemenliğini, erkeğin kadına egemen olduğu güç ilişkilerini anlatmak ve çeşitli yollardan kadınların ikincil konumda tutulduğu bir sistemi nitelendirmek için kullanılıyor. Örneğin Güney Asya’da buna Hintçe pitrasatta, Urdu dilinde pidarshahi ve Bangla dilinde pitratontro denir. Hangi sınıfa mensup olursak olalım, kadınların günlük hayatta yaşadığı bu ikincil konum, ezilmişlik, aile içinde, işyerinde ya da toplumda

çok çeşitli biçimler almaktadır: ayrımcılık, önemsenmemek, aşağılanmak, denetim, sömürü, baskı, şiddet vs. gibi. Detaylar değişse de konu değişmez. Ataerkil sistem her yerde aynı değildir. Doğası, aynı toplumdaki farklı sınıflar içinde, farklı toplumlarda ve tarihin farklı dönemlerinde farklılık gösterebilir /gösterir. Örneğin, büyükannelerimizin içinde yaşadığı ataerkil sistem ile bugünkü aynı değildir; aşiret kadınları, üst kastlardaki Hindu kadınlar, Amerika’daki kadınlar ve Hindistan’daki kadınlar için farklılıklar gösterir. Her toplumsal sistem ya da tarihi dönem, ataerkil sistemin işleyişine ve toplumsal ve kültürel uygulamalara kendine özgü değişiklikler getirir. Buna karşın genel ilkeler aynı kalır, yani çoğu ekonomik kaynak ve toplumsal, iktisadi ve siyasi kurumların tümü erkeklerin denetimindedir. Ataerkil sistem, hem toplumsal bir yapı hem de bir ideoloji ya da erkeklerin üstün olduğunu iddia eden bir inanç sistemidir. Dinler, ataerkil ideolojiyi yaratmakta ve devamını sağlamakta önemli bir rol oynamıştır. Dinler, Havva’nın Adem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı ya da erkeğin Tanrı’nın suretine göre yaratıldığı vs. gibi öykülerle, erkeğin üstün olduğu fikrini yaymıştır. Günümüzde medya ve hatta eğitim kurumları bile, erkeği karar mekanizmalarında ve daha güçlü, kadını ise doymak bilmez bir tüketici, bağımlı ve kıskanç göstererek ataerkil ideolojiyi yaygınlaştırmak-

21


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

tadır. İdeoloji, toplumsal sistemlerin devamlılığında ve insan aklını denetim altında tutmakta önemli bir rol oynar. Örneğin kadınları bir vücuda indirgeyip nesneleştirerek medya, kadına yönelik şiddeti teşvik etmektedir. İdeoloji, toplumsal davranışları ve sosyo-ekonomik yapıları haklı gösterecek gerekçeler sunmaktadır. Normal koşullarda kadın yaşamının ve toplumların aşağıdaki alanlarının ataerkil denetim altında olduğu söylenebilir: Kadınların üretim ya da işgücü Kadınların doğurganlığı 22

Kadınların cinselliği Kadınların etkinlikleri Mülkiyet ve diğer ekonomik kaynaklar Toplumsal, kültürel ve siyasal kurumlar15 Toplumun temel kurumlarının -aile, din, hukuk, siyaset, eğitim ve iktisat kurumları, medya, bilgi sistemleribir incelemesi, bunların tamamının ataerkil bir doğaya sahip olduğunu, ataerkil yapının dayanaklarını temsil ettiklerini açıkça sergilemektedir. Bu iyi örülmüş ve derinlere kök salmış sistem ataerkil sistemi yenilmez ve ayrıca sanki doğalmış gibi gösterir. Kadını denetim ve buyruk altına almak için ataerkil sistemde, farklı şiddet türleri kullanılabilir, hatta bu şiddet meşru bile görülebilir. As-

lında feministler, ataerkil sistemlerde kadına yönelik şiddetin yalnızca yaygın değil, sistematik de olduğunu savunur. Tüm bunlar, ataerkil sistemde kadınların tümüyle güçsüz, etkisiz ya da haklara ve kaynaklara sahip olmadığını göstermez. Gerçekte, eşitliğin olmadığı hiçbir toplum baskı altındakilerin de katılımı olmaksızın devam edemez, ayrıca ezilenler arasında da sistemden kimi çıkarlar sağlayanlar olur. Aynı şey ataerkil sistemler için de geçerlidir. Kadınlar da iktidara yükselmiş, seyrek de olsa denetim sahibi olmuşlar, küçüklü büyüklü kimi kazançları zorla elde etmişlerdir. Ancak tüm bunlar sistemin erkek egemen olduğu gerçeğini değiştirmez; kadınlar bu sistem içersinde çeşitli yöntemlerle barındırılırlar sadece. Benzer bir örnek vermek gerekirse; kapitalist bir ekonomide işçiler çok önemli bir role sahiptir, belirli ölçülerde yönetime bile katılabilirler, fakat bu asla onların denetime ve güce sahip oldukları anlamına gelmez. Pek çok karmaşık nedenle, kadınlar da ataerkil sistemi destekler ve devamlılığını sağlar. Çoğumuz bu sistemin değerlerini içselleştirdik ve her zaman ataerkil ideolojiden kurtulmuş değiliz. Ayrıcalıklı konumlarını korumak için kadınlar, tabir caizse pazarlık güçlerini, kimi zaman diğer kadınlar pahasına, sürekli olarak yeniden müzakere ederler. Fakat sistemin genelini göz önünde bulundurmak ve bu karmaşanın nedenlerini araş-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” tırmak önemlidir. Kadınların genellikle erkek çocuklarına daha iyi davrandıkları, kız çocuklarını okutmadıkları, onların özgürlüklerini kısıtladıkları, gelinlerine çok kötü davrandıkları doğrudur. Tüm bunların, erkeklerin ve kadınların ailede ve toplumda sahip oldukları ayrı ayrı güç ve konumları bağlamında anlaşılması gerekir. Köylü bir kadın bunu çok güzel açıkladı. Şöyle dedi: “Bizim ailelerimizde erkekler güneşe benzer, onların kendi ışıkları var (kaynaklara sahipler, hareket halindedirler, karar alma özgürlükleri var vb.). Kadınlar kendi ışığı olmayan uydulara benzerler. Eğer güneşin ışığı onlara değerse ve sadece o zaman parlarlar. İşte bu nedenle kadınlar güneş ışığından daha büyük pay almak için sürekli birbirleriyle rekabet ederler, çünkü bu ışık olmaksızın hayat da yoktur.” Kadınlar üzerindeki erkek denetimini tanımlamanın uygun bir biçimi baba hakimiyetidir. Hakimiyet vardır ama babaya aittir, kadınlara barınma, bakılma ve dışarıdaki insanlardan korunma olanağı sağlar. Baba hakimiyetinin baskıcı yanları vardır ancak bir dizi karşılıklı yükümlülük içermektedir ve sıkça da baskıcı olarak algılanmaz. Onu tanımayı ve onunla mücadele etmeyi zor kılan da budur.

İkinci Bölüm

Ulusal Kurtuluş, Modernleşme, Eğitim Tarih, erkeklerin hikayelerinden oluşur. Dünyanın gerçek ve tam bir resmini elde edebilmek için kadınların hikayelerine de ihtiyacımız vardır. *

*Uluslar kurtuldu, ya kadınlar? Her ne kadar ulusal bağımsızlık hareketleri, sömürgeci güçlerin siyasal denetimine son verip yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrılığı ilkesini hayata geçirmiş olsa da kadınlar ev halkının içindeki kocaların ya da babaların yönetiminden kurtarmadı. Ev içinde erkekler, kuralları belirleme, davranışları yargılama ve eşlerini ve çocuklarını cezalandırmayla ilgili pekişmiş ve keyfi güçlerini hala koruyorlar. Bu yüzden erkekler aşağıdakileri yapma yetisine sahiptir: ~ herhangi bir zaman cinsel ilişki talep etme ~ eşlerinin doğum kontrol yöntemleri uygulamasını engelleme ~ eşlerinin ve kızlarının ev işlerine,

* Yazar, İngilizcede “tarih” anlamına gelen “history” kelimesi ile “erkeğin hikayesi” anlamına gelen “his story” sözleri arasındaki bağlantıyı göstererek, dilin erkek egemen bir söylem içerdiğini ve yazılı tarihin adı üstünde erkeklerin tarihinden başka birşeyolamayacağını vurguluyor. Orjinal metinde: ‘history is his story’ tarih erkeğin hikayesidir (ç.n.)

23


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

eğitime, kendilerine ya da kültürel aktivitelere nasıl ve ne kadar zaman ayırabilecekleri ve ayırmaları gerektiğini belirleme ve çalışmak için kamusal alana girme koşullarını belirleme ~ kendilerinin koyduğu kuralları kadınların ihlal etmesi halinde cezalandırıcı ve ıslah edici şiddet uygulama ve bunun karşılığında hiçbir yasal cezanın muhatabı olmama ~ eşlerinin kazandığı ya da eşlerine miras kalan mülkü kullanma ve elden çıkarma

24

~ eşleri/kızları, alma ve satma veya borçlarını karşılamak ya da diğer erkekler tarafından hor görülmeyi telafi etmek için elden çıkarma. Bu varsayımlar ve davranışların pek çoğu, dışarıdaki toplulukta, işyeri ve siyasal alandaki kadınlarla ilişkilere doğrudan aktarılmaktadır. Eğitim ve tüm bu modernizasyon ya da kalkınma, erkekler ve kadınlar arasındaki eşitliği sağlıyor mu? Sağladığı söylenemez. Genellikle eğitimin kendisi de ataerkildir; kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikleri haklı gösterir, devamlılığını sağlar veya görmezden gelir. Ders kitapları ve çocuk edebiyatı üzerine yapılan sayısız inceleme, içerdikleri toplumsal cinsiyete dayalı -erkekler lehine- önyargıyı göstermektedir. Bu önyargı neredeyse tüm akademik disiplinlerde devam etmektedir;

bu yüzden her yerdeki kadın hareketlerinin ve kadın araştırmaları yapanların mücadele ettiği ana cephelerden biridir. Çok uzun süredir evrensel bir eğitim sistemini benimseyen ve modern, sanayileşmiş, eşitliğin hakim olduğu toplumlar oldukları varsayılan Amerika ve İngiltere’ye şöyle bir göz atmak bile, bu toplumlarda da toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin halen var olduğunu gösterir. Her iki ülkede de kadınlar tarafından yönetilen çok sayıda ev olduğu gerçeğine rağmen hala erkeklerin evin reisi olduğu varsayılmaktadır. Bu toplumlardaki kadınların yüzde ellisinden fazlası eşlerinin fiziksel şiddetine maruz kalmaktadır; tecavüz ve fiziksel şiddet oranları son derece yüksektir. ABD’de Eşit Ücret Yasası hala onaylanma aşamasındadır ve pek çok eyalette kürtaj cezai bir suçtur. ABD Nüfus Sayım Enstitüsü rakamlarına göre, üniversiteden yeni mezun çalışan bir Amerikalı kadın, birlikte eğitim gördüğü erkek meslektaşının aldığı ücretin yüzde 75’ini almaktadır ve kadın yaşlandıkça kendini daha da gerilerde bulur. 1991 ‘de açıklanan bir nüfus istatistiğini değerlendiren Associated Press, her eğitim düzeyi için geçerli olmak üzere, kadınların aynı eğitim düzeyindeki erkeklerden daha az kazandıklarını ortaya koymaktadır. Ann Oakley’nin sunduğu istatistikler de tüm sanayileşmiş ülkeler- de,


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” mesleklerin tamamı değilse çoğu için geçerli olan, ciddi bir toplumsal cinsiyet ayrımcılığı olduğunu göstermektedir. Özellikle bir meslek, ev kadınlığı, sadece kadınlara açıktır. Oakley, sanayide cinsiyete dayalı çok fazla ayrımcılık olduğunu belirtmektedir. Kadınların çoğu, tüm çalışan kadınların genelde üçte biri ila ikisi, tekstil ve giysi imalatı ile yiyecek sektöründe yoğunlaşmaktadır. Prestiji ve geliri yüksek, beceri gerektiren işlerin çoğunluğunda genellikle erkekler söz sahibidir ve bu, tüm sanayileşmiş dünya için geçerlidir. Britanya’da 1966 yılında listelenen büyük kuruluşların yöneticilerinin yüzde 87’si erkek, yüzde 13’ü ise kadındı. ABD’de en yüksek mahkemelerde dava görebilen tüm avukatların yüzde üçünü, İngiltere’de yüzde dördünü, İsveç’te ise yüzde yedisini kadınlar oluşturmaktadır. İngiltere’de mühendislerin aşağı yukarı binde altısı, ABD’de binde yedisi, Fransa’da ise yüzde 3.7’si kadındır. Uzmanlık gerektiren mesleklerde kadınlar erkeklerle aynı ücreti alsa da pek çok işte alamamaktadır. Yani beceri, prestij, maddi mükafat ile toplumsal cinsiyet, karmaşık ama tutarı! bir biçimde birbiriyle ilişkilidir.’? Yüksek eğitimde de çok büyük farklılıklar sürüp gitmektedir. Ann Oakley’e göre: “En göze çarpan eşitsizlik, eğitimin en yüksek düzeyin- dedir. 1965’te Britanya’da yüksek eğitimdeki 20-24 yaş grubundaki her yüz kişinin 6,6’sı, Danimarka’da 5.3’ü, İsviçre’de 2.3’ü,

Bulgaristan’da ise l5.2’si kadındı. Britanya’da 1967’de kadınlar üniversiteye kabul edilen öğrencilerin yaklaşık beşte ikisini oluştururken, üçte birinden daha azı diploma derecesine, yalnızca dokuzda biri ise daha yüksek eğitim düzeyine ulaşmaktaydı.” Bu gerçekler, gelişmiş varsayılan uluslarda bile bir erkek çocuğun eğitiminin kız çocuğunkinden daha önemli olduğunu göstermektedir. Kız ve erkek çocukların eğitim gördükleri konular da bu eşitsizliği yansıtmaktadır. ABD’de 1964’de alınan yüksek lisans derecelerinin yüzde 46’sı kadınlara aitti, ancak bunların yalnızca yüzde 10’u fen bilimleri dalındaydı. 1967’de Britanya’da tıp, diş hekimliği ve sağlık alanında okuyanların üçte ikisi erkekti.” Kapitalist ya da sosyalist, sanayileş-

25


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

miş ülkelerden elde edilen bu istatistikler, ataerkil yapılar ve tutumları değiştirmeye yönelik ciddi girişimler olmadıkça, toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin tek başına eğitim ya da kalkınmayla ortadan kaldıramayacağını göstermektedir.

*Toplumsal cinsiyet ilişkileri ya da ince politika Toplumsal cinsiyet kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkileri de belirler mi?

26

Doğrusu belirler. Eğer altın ve gümüşe farklı değerler atfederseniz, otomatik olarak bu ikisi arasındaki ilişkiyi de belirlersiniz; bunun gibi toplum da kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiyi belirler. Toplumsal cinsiyete dayalı ilişkilere, toplumsal cinsiyet ilişkileri denmektedir.

“Toplumsal cinsiyet ilişkileri kavramı; kadınlarla erkekler arasındaki işbölümü, roller ve kaynakları da içeren ve onlara farklı yetenekler, arzular, kişilik özellikleri, davranış düzenleri vb. atfeden bir dizi uygulamalar, fikirler, betimlemeler ile ortaya çıkan, kadınlar ve erkekler arasındaki güç ilişkilerini ifade eder. Toplumsal cinsiyet ilişkileri, sınıf, kast ve ırk gibi toplumsal hiyerarşinin diğer yapılarıyla etkileşim içinde bulunan bu uygulamalar ve ideolojiler tarafından hem yaratılır hem de bunların yaratılmasına yardımcı olur. Bunların, (biyolojik olarak belirlenmiş olmaktan ziyade) zaman ve mekana

göre değiştiği ve büyük ölçüde toplumsal olarak yapılandırıldığı görülebilir,”!” Tıpkı toplumsal cinsiyet gibi, toplumsal cinsiyet ilişkileri de her toplumda aynı değildir ve tarihsel bir değişmez (statik) değildir. Bu ilişkiler dinamiktir ve zaman içinde değişirler. Buna karşın bir genelleme yapıp çoğu toplumda toplumsal cinsiyet ilişkilerinin adil olmadığı söylenebilir. Bu algılayış, ev içinde kadın ve erkek arasında uyumlu, çatışmasız bir ilişki olduğu varsayımına karşı çıkar. Aslında hem işbirliği hem çatışma, hem uyum hem de uyumsuzluk söz konusudur. Bir başka deyişle toplumsal cinsiyet ilişkilerinde politika vardır. “Politika” kavramı burada, tüm ilişkilerde var olan güç oyunlarını ifade etmektedir. İnsanlara farklı güç, otorite ve denetim (diğer insanlar, kaynaklar, karar mekanizmaları üzerinde) atfedilmesi nedeniyle -tam da kastlar, sınıflar ve ırklar arasında olduğu gibi- ailede, işyerinde ve toplumda toplumsal cinsiyetler arasında da açık ve gizli güç oyunları veya politika yapılır. Kuramsal olarak toplumsal cinsiyet hiyerarşisi, toplumsal cinsiyetlerin birbirleri üzerindeki hakimiyeti anlamına gelse de pratikte hemen hemen her zaman erkeklerin hükmeden ve kadınların ise hükmedilen olduğu bir hiyerarşiyi ifade eder. Kültürler ve yakın tarih boyunca toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ortak özelliği, kadınların


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” erkeklere boyun eğmesidir. Dolayısıyla, toplumsal cinsiyet ilişkileri, egemenlik ve ast- üst (boyun eğme) ilişkileridir. İşbirliği, zor ve şiddet unsurları bu ilişkileri sürekli kılar. Bu böyledir, çünkü pek çok toplum ataerkil ya da erkek egemendir. Aynı zamanda çoğu toplumda toplumsal cinsiyet ilişkilerinin doğasının ataerkil olduğu, ataerkil sistemin -erkeklerin kadınlardan üstün sayıldığı, egemen olduğu ve kaynakların ve toplumsal kurumların çoğunu denetim altında tuttuğu bir ideoloji ve sosyal bir sistem- kurallarını izlediği söylenebilir. Toplumsal cinsiyet, yalnızca kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkileri değil, erkekler arasındaki ve kadınlar arasındaki ilişkileri de belirleyebilir. Toplumsal cinsiyet hiyerarşisinin son derece eşitsiz olduğu Güney Asya’da toplumsal cinsiyet çok güçlü bir örgütlenme etmenidir. Örneğin Kuzey Hindistan’da, damat babası ile gelin babası arasındaki toplumsal ilişkiler -genelde damat babasının daha üstün ve daha saygın olduğu varsayılırdurumu net bir şekilde açıklamaktadır. Gelin babası salt bir kız babası olması nedeniyle daima daha aşağı, itaatkar bir konumdadır. Toplumsal cinsiyetin iki kadın arasındaki ilişkileri belirlemesine örnek ise kayınvalide ile gelin (saasbahu) arasındaki, kadın ile yengesi (bhabhi) ya da görümeesi (nanad) arasındaki; ya da iki kayınvalide (er-

keğin ve kızın anneleri) arasındaki ilişkilerdir. Tüm bu durumlarda, damatla akrabalığı olan kadın otomatik olarak gelinle bağlantısı olana göre daha üstün bir statü elde eder. Üç yüz yıl kadar önce Almanya’da yaşamış, aslında akıllı ve Allah korkusu olan Hıristiyan lider Thomas von Aquinas, kadınların yabani otlara benzediğini, hızla büyüdüklerini, çünkü pek bir değerleri olmadığını söylemiştir. (Elbette erkekler esas mahsuldür, günümüz dünyasında peşin paraya giden mahsul!)* Erkeğe eşdeğer görülmek için, kadınlar erkeklerden iki kat daha iyi olmak zorundadır. ..... Neyse ki bu hiç de zor değil ....

*Aile içi politika ve kadının sürekli müzakereye dayanan pazarlık gücü Bir ev halkının bütün üyelerinin, kaynak, hizmet ve fırsatlardan aynı şekilde yararlanmadığını daha önce gördük. Bu eşitsizliklere dayanarak bazı sosyal bilimciler, aileyi güç müzakerelerinin yapıldığı bir pazarlık ve yarışma alanı olarak değerlendiriyor. Tanınmış ekonomist Amartya Sen, buna bir işbirliği ve çatışma modeli diyor. Feminist bir ekonomist olan Bina Agarwar, bu kavramı

* Hindistan’da gelin için damadın ailesi başlık parası vermez; aksine evlenirken damada çok yüklü bir çeyiz getirilir. (ç.n.)

27


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

biraz daha geliştirdi; ona göre toplumsal cinsiyet, yaş, ilişki çeşidi ve “karşı gelinmez gelenekler” tarafından konulan sınırlamalara bağlı olarak devam eden pazarlığın yapıldığı karmaşık bir ilişkiler kalıbıdır ev halkı/aile. Toplumda, piyasada ve devlette olduğu gibi aile içinde de toplumsal cinsiyet etkileşimi, işbirliği ve çatışma unsurlarını içermektedir. Eğer işbirliği yapmamak onları daha zararlı çıkaracaksa, iki taraf da işbirliği konusunda hemfikir olur.

28

Bina Agarwal, kırsal kesim insanının (kadın ya da erkek) pazarlık gücünün, pazarlığı kaybetse bile koruduğu konuma bağlı olacağını iddia eder ki bu, özellikle aşağıdaki beş etmene bağlıdır: ~ özellikle ekilebilir arazi olmak üzere, özel mülkiyet ve mallar üzerinde denetim ~ istihdam ve diğer gelir getirici yöntemlere erişim ~ köyün müşterek arazisi ya da ormanı gibi, kamusal kaynaklara erişim ~ev dışı geleneksel toplumsal destek sistemlerine erişim ~ devletin ya da sivil toplum kuruluşlarının desteğine erişim “Bu beş etmen, kişinin geçim ihtiyaçlarını aile dışında karşılayabilme yetisi üzerinde doğrudan etkilidir. Buradaki önerme şudur; kişinin fi-

ziksel yaşamını aile dışında da sürdürebilme yetisi ne kadar yüksekse, onun (erkek/kadın) aile içindeki pazarlık gücü de (en azından geçim kaynaklarını paylaşma ilişkisinde) o kadar yüksek olacaktır. Aile üyeleri arasında bu etmenlere dayanan eşitsizlik, bazı üyeleri diğerlerine nazaran, pazarlık açısından daha zayıf bir konuma getirir. Eşitsizliğin böylesi kaynaklarından birini toplumsal cinsiyet, bir diğerini ise yaş oluşturur.” Bir örnek vermek gerekirse; kadınlar para kazanabildiklerinde ve özellikle ailenin geçimi onların gelirine dayanıyorsa, ev halkının diğer üyeleri karşında daha güçlü bir pazarlık konumuna yerleşirler. Benzer şekilde, arazi, para veya diğer kıymetli varlıklar üzerinde hak ya da tasarruf sahibi olmaları, kadınların bağımlılıklarını azaltır ve onlara aile içinde daha iyi bir konuma sahip olmak için pazarlık yeteneği sağlar.

*Din, kast ve sınıf gibi diğer kimliklerimiz, toplumsal cinsiyet ilişkilerini nasıl etkiler? Hepimiz çok kimlikliyiz. Örneğin, bir kişi kadın olmasının yanı sıra Hindu, orta sınıf, üst ya da alt kast mensubu, evli vs. olabilir. Toplumsal cinsiyet rolü diğer kimliklerle etkileşim içindedir, toplumsal ve ekonomik faktörlerin yanı sıra, ırk, yaş,


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” etnik ve medeni durumu etkiler ve bunlardan etkilenir. Toplumda tüm kadınlar, tüm erkeklerin emrinde değildir. Örneğin zengin bir kadın, sınıf bağları nedeniyle, ev işlerinde onun için çalışan erkeklere hükmetme konumundadır. Bu durumda, kadının mensup olduğu sınıf, Onun toplumsal cinsiyetinden daha önemlidir. Diğer durumlarda, “alt” kast/sınıf mensubu bir kadın, üst kast/sınıftan bir erkeğin çifte sömürüsüne maruz kalabilir. Örneğin Hindistan’da bazı topluluklarda, alt kast mensubu gelin, evlendiği ilk geceyi, üst sınıf toprak sahibiyle geçirmeye zorlanmaktadır. Farklı dinlere dayanan özel yasaların varlığı da toplumsal cinsiyet ilişkilerini etkilemektedir. Örneğin, Müslümanlık yasaları çokeşliliğe ve erkek lehine tek taraflı boşanmaya izin verirken, Hıristiyanlık yasaları, erkeğin zinasını boşanma nedeni olarak tanımamakta, Hindu yasaları farklı iki din mensubu ebeveyn tarafından çocuk evlat edinilmesine izin vermemektedir vs. Ve bütün din yasaları, mülkiyet hakları ve miras konusunda erkekler lehine hükümlere sahiptir.

“Tecavüz başta olmak üzere cinsel sömürü, yöneten sınıfın sömürülen sınıfı yola getirmek için kullandığı bir araçtır. Arazi sahipleri ve polis, yoksul isyancı köylü ve topraksız tarım işçisi erkekleri, yalnızca döverek ya da kulübelerini yakarak cezalandırmakla tatmin olmaz, pek çok durumda kadınlarına da tecavüz ederler. Niçin? Açıkçası bu tecavüzler,

çoğu kez sanıldığı gibi tecavüzcülerin bastırılmış cinsel arzuları için bir tür emniyet sübabı değildir. Aslında bu eylemlerin, böylesi bir cinsellikle ilgisi olmadığı gibi, hedefi de kadınlardan ziyade, yoksul sınıfın erkekleridir. Kadınlar, dilenecek hale getirilmiş erkeklerin hala sahip olduğu tek mülkiyet olarak görülmektedir. Bu yoksul erkeklerin kadınlarına tecavüz etmek, onlara mutlak güçsüz ve mülkiyetsiz konumlarını öğretecek bir derstir. Arazi sahipleri ve polis tarafından yoksul kadınlara yönlendirilen bu cinsel saldırı, mülkiyetsiz sınıfın erkeklerini bastırmanın ve kırsal bölgede var olan ya da yeni gelişen güç ilişkilerini sabitlemenin bir silahıdır. Burada, sınıfın yönetimi ile kadınlar üzerindeki baskı iç içedir. Toprağa sahip olan erkek, toprak üzerinde yaşayan kadınlara da sahiptir.” Maria Mies21 Benzer şekilde, farklı ırklara ya da etnik gruplara mensup insanlar arasında da farklılıklar olabilir. Genellikle “üst” kasttan kadınlar hareket özgürlüğü konusunda “alt” kasttan kadınlara göre daha fazla sınırlamalarla karşı karşıyadır, çünkü kadınlar kastlarının saflığını ve üstünlüğünü korumak zorundadır. Genellemek gerekirse, “üst” kastlar daha erkek egemen ya da ataerkildir, çünkü kastın arılığını olduğu kadar babadan kalan mirası ya da mülkiyet denetimini de göz önünde tutarlar. Bu yüzden “üst” kasttan aileler kadınlarının üzerine hareket ve giyim yasakları koyar, böylece de kadınların cinselliğini kontrol eder. “Alt” kastların koruyacakları her-

29


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

hangi bir arılıkları olmadığı için kadınlarına benzer yasaklar dayatmazlar.

30

Farklı sınıflara mensup erkek ve kadınların toplumsal, ekonomik ve siyasal statülerinde de farklılıklar vardır. Burjuva ya da özel mülkiyet sahibi sınıf, ekonomik kaynaklardan, eğitim ve bilgiden daha fazla yararlanır; sosyal, ekonomik ve dini kurumları, işçi sınıfından insanlar değil, onlar denetler. Burjuva kadınlar ile işçi kadınların rolleri, sorumlulukları ve ayrıcalıkları arasında farklar vardır. Engels, burjuva ve işçi sınıfından kadınlar arasındaki önemli bir farklılığa işaret etmiştir. İncelemesine göre, aile dışında çalışmayan burjuva kadın, tümüyle kocasına bağımlıdır, onun mülküdür. Tek görevi, mirasçılar üretmektir. Diğer yandan işçi sınıfına mensup kadın, bir işçi olarak baskıları kırmış, dolayısıyla belli ölçüde ekonomik bağımsızlık kazanmıştır. İşçi sınıfından kadınlar örtünmezler ya da cinsiyet ayrımcılığına uğramazlar, çünkü onlar geçimlerini sağlamak için kamusal alana girmek zorundadır. Küçük çiftçi ailelerin, ekonomik durumları iyileştikçe, kadınlarının ev dışında çalışmasını istemedikleri görülmektedir. Kadınların çalışmayıp evde kalması, bağımlı olması ya da inzivaya çekilmesi, pek çok ataerkil toplumda, sosyal statünün bir sembolü olarak görülür.

Üçüncü Bölüm

Toplumsal Cinsiyete Dayalı İşbölümü *Üreme ve üretim Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü ya da cinsiyete dayalı işbölümü, kadınların ve erkeklerin ne yapması gerektiği ya da neleri yapabileceği hakkında toplumda yaratılmış olan fikirlere dayanarak kadınlara ve erkeklere farklı roller, sorumluluklar ve görevler yüklenmesini ifade etmektedir. Kız ve erkek çocuklara, kadınlara ve erkeklere, onların kişisel tercihleri ya da yeteneklerine göre değil, cinsiyet-toplumsal cinsiyet rollerine göre farklı görev ve sorumluluklar atfedilmektedir. Tüm işler/çalışmalar üç kategoriye ayrılabilir: üretim, üreme (veya doğurganlık) ve kamusal işler/etkinlikler. “Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü” açısından hepsini ayrı ayrı inceleyelim. ÜRETİM, tüketim ve ticaret için mal ve hizmet üreten etkinlikleri ifade eder. Fabrikalarda, bürolarda ve tarlalarda gerçekleşen tüm işler bu kategoriye girmektedir ve yalnızca bu işler, ekonomik açıdan dikkate alınmakta, ülkelerin gayri safi milli hasılalarına dahil edilmektedir. Hem kadınlar hem de erkekler üretim çalışmalarında bulunsalar da toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü varlığını korur. Erkekler daha nite-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” likli ve yüksek ücretli işlerde çalışmaktadır. Sıkça kadınların üretim faaliyetleri, evde yaptıkları işlerin bir uzantısıdır. Tarım sektöründe kadının üretici olarak çalışması ekonomik hesaplara yansıtılmaz, çünkü bu, ev işlerinin bir uzantısı olarak görülmektedir. Kadınların üretim faaliyetlerine daha az önem ve değer verilmektedir. Ataerkil görüşte, ekmeği kazanan asli unsurun ve ev halkı reisinin erkek olması nedeniyle kadınlar en son işe alınacak olanlardır. Bu yüzden erkeğin istihdamına daha çok önem ve öncelik verilmektedir. ‘ÜREME, biyolojik ve toplumsal olmak üzere iki türdür. Biyolojik olarak, yalnızca kadınların yapabildiği, yeni bir insan dünyaya getirmeyi, üremeyi ifade eder. Toplumsa olarak ise insanın hayatta kalması ve yaşamını sürdürebilmesi için gerekli tüm bakım ve beslenme etkinliklerini ifade eder. Bu yüzden üreme, insan emeğinin üretilmesi, yani yeniden üretim faaliyetidir. Çocukların bakımı, yemek pişirme ve besleme, çamaşır bulaşık yıkama, temizlik, hasta bakıcılığı ve diğer tüm ev işleri bu kategoriye dahildir. Ancak bu işler insan yaşamının sürdürülmesi için gerekli olsa da ne iş ne de ekonomik etkinlik olarak kabul edilmektedir, bu yüzden görünmez, tanınmaz ve ücreti ödenmez. Yeniden üretim işleri tüm dünyada esas olarak kadınlar ve kız çocuklar tarafından üstlenilmektedir. KAMUSAL işler ise toplum yaşamını

idare ve organize etmek için gerekli olan tüm etkinliklerdir. Yönetim, toplumsal ve kültürel şenliklerin organizasyonu ve bunlara katılım, sosyal hizmetler ve yollar, okullar, sağlık vs. gibi olanakların sağlanması kamusal çalışmalardır. Hem kadınlar hem erkekler, ama yine “kadın” işleri ve “erkek” işlerini tanımlayan belirlenmiş normlara göre bu etkinliklerde görev alır. Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü, bu nedenle yalnızca ev içindeki üreme ve yeniden üretim etkinliklerinde değil, çoğunlukla ev dışında gerçekleşen üretim ve kamusal etkinlikler için de geçerlidir. Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü günümüzde, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinin ve asimetrinin nasıl korunduğunu ve yeniden kurulduğunu anlamak için kilit kavram kabul edilmektedir. Giderek bu işbölümü, yeteneklerin

31


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

toplumsal cinsiyete göre taksim edilmesine yol açar. Erkekler ve kadınlar, kız ve erkek çocuklar, yalnızca kendi toplumsal cinsiyetlerine uygun olduğu varsayılan becerileri öğrenip bu konularda uzmanlaşırlar, Böylece kadın ve erkeklerde, kız ve erkek çocuklarda farklı beceri ve yetenekler yaratılır, sonra bunlar birine ya da diğerine (kadın-erkek) atfedilir.

32

Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü aynı zamanda hiyerarşilere ve eşitsizliklere de yol açar, çünkü erkeklerin ve kadınların emekleri eşit ücretlendirilmez ve ödüllendirilmez. Hatta günümüzde bile eşit işe eşit ücret birçok ülkede norm haline gelmemiştir; ev işleri ücretsizdir ve ekonomide durgunluk işyerlerini etkilediğinde işten ilk çıkarılanlar kadınlardır. Üretim süreçlerinde (özellikle ev içi üretimde) kadınlara ve erkeklere belirli görevlerin tahsis edilmesi, aynı zamanda kaynaklar ve emek ürünleri üzerinde emir ve kumanda konusudur. Böylece toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü nedeniyle erkekler toprak, teknoloji, ürün satışından elde edilen nakit ya da kredi vs. üzerinde denetime sahip olur. Normal koşullarda, kadınlar geçimlerini sağlamak, erkekler ise değiş tokuş veya nakit para için üretir. Tıpkı toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyet ilişkileri gibi, bu rollere dayalı işbölümü de her yerde aynı değildir. Kültüre, yer ve zamana öz-

güdür. Bir toplumda, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümüyle mücadele etmek, o toplumda “kadın” ve “erkek” olmanın gerekleriyle mücadele etmek anlamına gelir. Kadınların üreme ve üretim işlerine, genel olarak pek fazla ekonomik değer atfedilmez. Birleşmiş Milletler Kalkınma Fonu’nun (UNDP) 1995 insani Kalkınma Raporu’na göre, kadınların katkıda bulunduğu ücretsiz ve görünmez işlerin değeri yıllık 11 trilyon Amerikan dolarıdır.

“Malların kraliçesi yani para, kocanın cebine girer, fakat karısına yaptığı iş karşılığında para ödenmez. Koca eşine yalnızca yiyecek ve barınak sağlamakla yükümlüdür; ancak bunları bir köle için de yapmak zorunda kalacaktı. Ev kadınının çalışma saatleri, çalışma koşulları, tatil ve izinleri bir sözleşmeyle karara bağlanmaz; evlilik sözleşmesi, iş sözleşmesiyle kıyaslanamaz. Grev hakkı yoktur, ev kadınlarının bir dayanışma örgütü yoktur; aksine kadınlar bireyselleştirilmiş ve birbirlerinden ayrılmıştır. Kadınlar, ne ev kadınları olarak işlerinde bir sosyal güvenliğe sahiptir ne de onları koca şiddetinden ve despotluğundan koruyacak yasalar vardır. Ev içinde hiç kimse insan haklarını uygulanacağını garanti edemez; dolayısıyla bu haklar, fiziksel güvenliğin olmadığı durumlarda bile toplumu ilgilendirmediği düşünülen özel meseleler olur. Kadın hizmet etmenin de ötesinde, kocasına itaat etmek zorundadır; koca bunu yasalarla talep edebilir. Özetle ev ksdını,


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” met verendir. Kadınların din ve ruhani işler, eğitim gibi üstün uğraşlar için yetersiz, “pis” ve “kusurlu” oldukları varsayılır. Hizmetçilik işlerinin önemsiz ve pek değerli olmayan işler olarak görülmesi nedeniyle, kadınların yaptığı işler, eğer evde gerçekleştiriliyorsa tümüyle ücretsiz ve görünmezdir. Dışarıda gerçekleştiriliyorsa düşük ücretlidir.

tüm ömrü boyunca tam saatli olarak, kocasının emrine amade, Ücretsiz bir işçidir;-dahası cinselliği, çocuk doğurma yetisi, duygu ve düşünceleri dahil olmak üzere, tüm kişiliği kocasının emrindedir. Aynı zamanda kadın, hiçbir şey hissetmediği zamanlarda bile sevgi gösterisinde bulunmak da dahil, kocasının ve çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayacak tüm işleri yapmaya mecbur bir köle ve serir. Burada söz konusu olan birinin sevgisi nedeniyle çalışması ve sevginin bir iş haline gelmesidir. Bu durum her zaman katlanılmaz olmayabilir, ancak bu hale gelmeyeceği hakkında kehanette bulunmak da imkansızdır.” Cfaudia von

Werlhof

Sınıfı ya da kastı dikkate alınmaksızın, aile içinde kadınlar, toplumda “hizmetçiler”in yaptığı işleri yapar. Her evde kadınlar “hizmetçi”, erkekler de “üst kast”tır. Burjuva ya da üst kast bir ailede de olsa kadınlar hiz-

Kadınların ev dışındaki işleri sıklıkla aile içindeki işlerinin bir uzantısıdır. Örneğin çok sayıda kadın ana okul ya da ilkokul öğretmenliği, hemşirelik ve havayolları hostesliği yapmaktadır. Otorite, güç ve denetim gerektiren mesleklerin erkeklere, bakma, besleme ve hizmetle ilişkili mesleklerin ise kadınlara özgü olduğu varsayılmaktadır. Kadınlar evde itaatkar ve hizmetli konumundadır ve bu konum evin dışında da devam eder. Erkekler evde güç ve denetim sahibidir ve dış dünyada da benzer konumlarını korurlar. Erkekler daha eğitimlidir, mesleki becerileri daha gelişmiştir ve çifte iş yükümlülüğü taşımazlar, dolayısıyla çalışma hayatında kadınlardan daha hızlı ve daha çok yükselirler.

“Kadınların yaptığı her şey meyve vermek ve tıpkı soluduğumuz hava gibi bedava olmak zorundadır. Bu yalnızca çocuk doğurmayı ve bakmayı değil, çeşitli ev işlerini ve ücretli işleri, etrafındakilere, çalışma arkadaşlarına duygusal özen ve dostluk göstermeyi, uysallığı, daima diğerlerinin emrine amade olmayı, tüm yara-

33


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

ları iyileştirmeyi, cinselliğinin kullanıma açık olmasını, her şeyi yeniden düzene sokmayı, sorumluluk ve fedakarlık duygusunu, tutumlu ve iddiasız olmayı, başkaları için kendi çıkarlarından vazgeçmeyi, tüm dertlere katlanmayı ve sorunların üstesinden gelmeyi, çekingenliği ve görünmeksizin daima orada olmayı, gerektiğinde edilgen, işler sarpa sardığında aktif olmayı, bir askerin dayanıklı ve disiplinine sahip olmayı da içermektedir. Bunların tamamı, kadının çalışma kapasitesini oluşturur.” Cfaudia von Werlhof

34

“Afganistan’da Taliban iktidarı kurulduğunda, verdikleri ilk talimat, erkeklerin takke giyip sakal bırakması, kadınların da örtünmesi ve dışarı çıkmaması oldu. Kadınların çalışması ve halka açık hamamları kullanması yasaklandı. Yeni bir siyasi rejim ile yürürlüğe giren toplumsal cinsiyet rejimi arasındaki bağlantıyı ve toplumsal cinsiyete dayalı bir işbölümünün nasıl takviye edildiğini görmek ilginçtir. Cinsiyete dayalı işbölümü bu nedenle, kendi çapında bir yapılanma değildir. Toplumsal cinsiyete göre yapılandırılan

üretim, tüketim ve dağıtım sisteminin bir parçasıdır.” Vasanth Kannabiran Toplumsal cinsiyete dayalı işbölümü, şu tarz istatistiklerin sorumlu- sudur: Küresel olarak kadınlar kıdemli yöneticilik pozisyonlarının yalnızca yüzde 14’üne sahiptir (UNDP insani Kalkınma Raporu, 1995); ABD’de kadın ve erkeklerin maaşları arasındaki oran 3’e 5 olarak korunmaktadır ve bu oran son yüz yıldır bir değişiklik göstermemiştir. Dünyadaki en yoksul ve okuma yazma bilmeyen insanların yüzde yetmişini kadınlar oluşturmaktadır.

*Toplumsal - yapısal bir sorun Maria Mies’a göre, cinsiyete dayalı işbölümüne artık aile içi bir sorun olarak değil, daha ziyade tüm toplumun yapısal bir sorunu olarak bakmamız gerekiyor. Erkekler ve kadınlar arasındaki hiyerarşik işbölümü ve bunun dinamikleri egemen üretim ilişkilerinin, yani belirli bir dönemde ve toplumdaki sınıf ilişkileri ve daha geniş ulusal ve uluslararası işbölümünün ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Feminist tarihçi Joan Kelly’e göre, cinsiyete dayalı işbölümü ve cinsiyete dayalı düzenin temel belirleyeni olarak, mülkiyet ilişkilerine ve kadınların işle ilişkisine bakmamız gerekir. Özel ve kamusal alan ne kadar farklılaştırılmışsa, iş ve dola-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” yısıyla mülkiyet açıkça ayırt edilebilir iki şey haline gelir. Yaşamsal geçimi sağlamak için üretim ve mübadale için üretim vardır ve cinsiyete dayalı işbölümünü etkileyen budur. Kadınlar bakım ve besleme işleri için doğal olarak daha donanımlı değiller mi? “Daha donanımlı” terimini kullanmanız ilginçtir. Gerçekten de kadınlar, bir rahim ve bir çift meme ile donatılmışlardır, ancak bakım, temizlik ya da gözetmek için ayrıca bir donanımları yoktur, dolayısıyla herkesle ilgilenmek onlar için “doğal” değildir. Ve erkeklerin eğer ücreti ödeniyorsa, silip süpürmek. temizlik yapmak, bulaşık yıkamak ve yemek pişirmek gibi işlerin üstesinden geldiklerini unutmayalım, dolayısıyla yeniden üretim işlerini yapma ya da yapmama nedenleri biyolojik ya da doğal olamaz. Fakat insanlar mevcut toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ve işbölümünün, kadınların biyolojisi nedeniyle “doğal” olduğuna inanmak istedikleri için, vücutların ötesinde düşünmeyi zor buluyorlar. Ayrıca her şeyi doğaya indirgemek de son derece kolaydır, böylece ataerkil ayrıcalıkları sorgulamanız ya da onunla mücadele etmeniz gerekmez. Tüm sorumluluklarınızdan da sıyrılmış olursunuz. Toplumsal cinsiyet rolleri konulu atölye çalışmalarında, bu rollerin toplumsal olarak yapılandırıldığını, bu roller arasındaki

ilişkilerin, bu rollere dayalı işbölümünün doğal olmadığını ortaya koyduğumuzda, erkeklerin çok bozulduğunu, heyecanlandığını ve saldırganlaştığını sıkça gözlemledik. Tüm bunların bir başlangıcı vardı, dolayısıyla da bir sonu olabilir. Feminizmin başkaldırısı ve politik kadın hareketinin çalışmaları, biyolojik farklılığa dayanan eşitsizliği son vermeye yöneliktir. Pek yaygın olmasa da artık birçok toplumda, “doğal” denen farklılıkların ve işbölümünün değiştiği ne dair örnekler bulmak mümkündür.

*Sanayi devrimi ve özel alan - kamusal alan ayrımı Bu işbölümünün bir kısmı kadınların eve kapatılması, erkeklerinse dış dünya ile ilgilenmesi nedeniyle oluşan toplumsal şartlanmanın bir sonucu olabilir mi? Bu önemli fakat karmaşık bir soru ve buna doğrudan bir yanıt vermek kolay değildir. Öncelikle özel ve kamusal alan ikiliğini anlamamız gerekiyor. Erkekler kamusal alanda etkinlik gösterip aynı zamanda özel alanı denetlerken, kadınlardan özel alanda kalmaları beklenir. Sanayi devriminden önce bu iki alan arasındaki ayrım bu kadar belirgin değildi. Üretimin büyük kısmı ev içinde gerçekleşirdi ve tüm üyeler buna katılırdı. Herkes “eve ekmek

35


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

getirirdi”. Ev hem yeniden üretim hem de üretim alanıydı. Erkekler ve kadınlar arasında işbirliği ve tamamlayıcılık vardı. Kadınların becerileri. bilgisi ve bir sonraki kuşağı yaratma yetileri son derece değerliydi, çünkü bunlar yaşamın devamı için zorunluydu. Pek çok açıdan bu eski düzen jinosentrik, yani kadınmerkezliydi. Kolonilerden oluşan Amerika’da kadının ev ekonomisinde oynadığı önemli rol nedeniyle, “reis (koca)-ana” (tüm ev içi meseleleri takip ve idare eden, denetleyen ya da yöneten kadın) sözü, yaygın bir şekilde kullanılmaktaydı.

36

Ortaya çıkan piyasa ekonomisi ve sanayileşme, özel ve kamusal alan birliğini, doğa ve insan arasındaki uyumu çarpıcı bir şekilde altüst etti. Üretim artık sadece bir geçim sorunu değildi, o aynı zamanda piyasa ve kar için de tasarlandı. Zaman içinde üretim, ev içinden fabrikalara, ticari üretim çiftliklerine vs. taşındı ve doğadan ziyade piyasa sıradan insanların yaşamlarını denetleyen güç haline geldi. “Ekonomi erkeği” evin dışına çıkarken “evcimen kadın” ev içinde kaldı. Kız çoçuklar “ev” yaşamı için gerekli becerileri kazanmak üzere evde tutulurken, erkek çocuklar dış dünyada etkinlik gösterebilmek için bilgi ve beceri edinmeye okula ve üniversiteye gitti.

“Eski düzende kadınların önemi yalnızca doğurganlıklarından kaynaklanmıyordu. Hastalıklara iyi gelen şifalı otları, ateşi çıkmış bir çocuğu yatıştıracak şarkıları,

hamilelik esnasında alınacak tedbirleri bilirlerdi. Daha istisnai yeteneklere sahip kadınlar, ebe, bitkisel ilaçlarla şifa dağıtan doktor ya da ünü evden eve, köyden köye yayılan ‘bilge kadın’ oluyordu. Ve tüm kadınların, annelerinden ya da büyükannelerinden çocuk yetiştirme, yaygın hastalıkları iyileştirme, hastaya bakma yeteneklerini öğrenmesi beklenirdi.” Bar-

bara Ehrenreich ve Deidre English

Avrupa’da sanayileşme ve piyasa ekonomisinin bir sonucu olarak gerçekleşenler, Güney Asya’da da gerçekleşti. Burada da eğitim de üretim de evin dışına taşındı. Daha önce çoğu insan, bilgiyi de üretim için gerekli becerileri de ev içinde edinirdi; kız ve erkek çocuklar, yaşamları için gerekli beceri ve faaliyetler konusunda, evde birlikte eğitilirlerdi. Güney Asya’nın uzak bölgelerindeki kabileler ormanda yaşayan insanlar


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” ve köylüler arasında bugün bile üretim büyük oranda ev içinde gerçekleşir. Ekonomileri esas olarak hala yaşamsal malların üretimi ekonomisine dayanır; artı ürün, ev içinde üretilmeyen mallarla yöresel pazarlarda takas edilir. Kadınlar ve erkekler ev içindeki etkinlikleri paylaşırlar, özel ve kamusal alan ayrımı çok küçüktür ya da yoktur. Diğer sınıf ya da topluluklarla kıyaslanırsa, kadın ve erkek arasında büyük bir eşitsizlik de yoktur. Ancak yavaş yavaş bu toplumlar da piyasa ekonomisine “katılmaya” başlamakta ve olduklarından daha fazla “ataerkil” hale gelmektedir.

“Üretim tarzındaki değişiklikler nedeniyle ev, ekonomik üretimin merkezi olarak görülmekten çıktı ve daha çok ekonomik üretime karşı bir sığınak, ‘acımasız dünyanın kıyısında bir liman’, ‘şehirden ütopik bir kaçış’ olarak görülmekte. Yeniden üretim aile içinde kalırken, üretim evin dışına çıkmakta. Ev idaresi, kamusal karakterini yitirmekte. Artık toplumu ilgilendirmiyor. Özel bir hizmete dönüşmekte ve Engels’in dediği gibi, kadın toplumsal üretime katılımdan dışlanarak baş hizmetkar haline gelmekte.” Alison M. Jagga

“Kamusal” ve “özel” alan arasındaki ayrım, erkeklere yeni ufuklar ve olanaklar açıyor ama kadının konumunu ve işlevini sınırlıyor. Bir bakıma bu, jinosentrik, yani kadın merkezli düzenin sonu oldu. Özel ve kamusal ayrımının bir başka sonucu, kadınların göreceli tecridi ve

eve kapanmasıdır. Kadınlar toplumdan dışlanmakta ve diğer kadınlar ve erkeklerden ayrılmakta.

“Kadının dokuma ve giysi imalatı, yiyecek üretimi gibi geleneksel üretim becerileri fabrika sistemine aktarıldı. İşçi sınıfından kadınlar, bu emeklerini yeni sanayi toplumunda da var edebilirlerdi, ancak artık üretim süreci üzerinde hakimiyetleri olmayacaktı. Eski yeteneklerini unutacaklardı. Zamanla, özü itibariyle dişil bir iş olan şifa verme etkinliği bile bir metaya dönüştürülüp ‘piyasa’ya sürülecekti. Ev yapımı bitkisel toniklerin yerini, çokuluslu ilaç firmalarının kimyasal ürünleri, geleneksel ebe-kadınların yerini ise cerrahlar aldı” Barbara Ehrenreich ve Oeidre English

*Kamusal ve özel alan ayrımı eşitsizlikleri keskinleştirdi Bu ayrımla, iki alan arasında bir hiyerarşi oluştu. Ev içi ya da özel alan tüm ekonomik, siyasi, tarihi anlamını yitirdi ve giderek önemsizleşti. Piyasaya girmeyen hiçbir şey “iş”ten sayılmamaya, piyasa içinde etkinlik göstermeyen hiç kimseye ekonomik bir değer verilmemeye başlandı. Kadınlar ekonomik öneme sahip olmayan ev içinde kaldıkları için merkezi konumlarını ve değerlerini de kaybettiler. Erkeklerin işi daha önemli hale geldi, kadınlar ve erkekler arasındaki farklar artmaya devam etti, ataerkil sistem daha da

37


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

güçlendi. jinosentrik olan aile -ve tabii ki kamusal alan- androsentrik (erkek-merkezli) ve androkratik (erkek-yönetimli) oldu.* Özel ve kamusal alana hakim olan temel değerler de keskin bir şekilde ayrılmıştır; hatta neredeyse birbirlerine zıt oldukları bile söylenebilir. Özel alanda sevgi, koruma kollama, fedakarlık ve anlayış değer görürken, kamusal alan rekabeti, hırsı, saldırganlığı, bencilliği gerektirir ve bunları cesaretlendirir. Kadınlardan, evde erkeklere piyasanın acımasızlığından uzak bir sığınak sunmaları beklenir. 38

Din esaslı ahlak ve değerlerin artık ekonomi, bilim ve teknolojide yeri yoktur. Barbara Ehrenreich ve Deirdre English bu kopuşu çok iyi tanımlamıştır: “Dünyanın bu yeni düzenlemesi, tarafsız bir bölü çizgisi boyunca bölmelere ayrılmışlık olarak görülmemelidir. Bu iki alan, temel değerler açısından, birbirine karşı durur ve aralarındaki çizgi ahlaki gerilimle yüklüdür. Piyasa, en temel işleyişi açısından, açgözlülük ve hırsı kınayıp başkalarını düşünme ve fedakarlığı (en azından ilkesel olarak) yücelten yüzyılların dini ahlak anlayışına meydan okur. Eski Ahit’te ticaret onursuzlukla lekelenmişti; faiz karşılığı borç para vermek tefecilik olarak suçlanıyordu. Fakat yeni düzeni özümse-

yen piyasa, tüm ahlaki değer yargılarını, soğuk bir aldırmazlıkla silip atar. Artık kar sadece bazıları tarafından ve ötekilerin yoksullaşması pahasına elde edilebilir ve insani sevgi, cömertlik ya da bağlılığa yer yoktur ... “ Özel ve kamusal ayrımı kadınların statüsünü de geriletiyor Bazı feminist tarihçilere (ve Engels’e) göre, durum böyle görünüyor. Üretimin ev içinde gerçekleştiği ve özel alan ile kamusal alan arasındaki ayrımın daha az olduğu toplumlarda kadınlar daha eşit bir statüye sahiptir. Fakat bu özel-kamusal ikiliği esas olarak, kadınların çok farklı rolleri üstlendiği, iki farklı üretim tarzı ve ekonomik sisteme dayanır. (Dolayısıyla gerçekte kadınların statüsünü, onların iş ve mülkiyet ile ilişkileri belirlemektedir. Sosyalist feministler, kadınların tarihteki ikincil statüsünün, iktisada dayandığı görüşündedir, çünkü bir grup olarak kadınlar neredeyse her toplumda üretim ve mülkiyet ile çok özgün bir ilişkiye sahip oldu. İkincil statünün kişisel ve psikolojik sonuçlarının, iş ile aralarındaki bu özel ilişkiden kaynaklandığı düşünülebilir. Joan Kelly’e göre, “ ‘Özel’ ve ‘kamusal’ alanı oluşturan şey, kültürden kültüre değişse de ve aralarındaki

*Gyne: Yunanca’da kadın; Andros: Yunanca’da erkek; Jinekoloji: Kadınların fizyolojik sağlığı, işlevleri ve hastalıkları ile ilgilenen bilim; Jinosentrik: Kadın-merkezli; Androsentrik: Erkek- merkezli; Jinarşi: Kadınlar tarafından yönetim; Jinokrasi: Kadınların yönetimi; Androkrasi: Erkeklerin yönetimi; Jinelatori: Kadınlara tapma; Jinosid: Kadın soykırımı; Jinofobi: Kadınlardan neet ya da korku; Androjen: Erkek ve dişi karakter özelliklerinin aynı kişide bulunması.


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” ayırım çizgisi farklı çekilse de bir uçta ailesel ve kamusal etkinliklerin oldukça iç içe geçtiği toplumlar, diğer uçta ise ev içi ve kamusal etkinliklerin keskin bir şekilde ayrıldığı toplumlar bir düzleme yerleştirildiğinde, karşımıza tutarlı bir model çıkar. Ailesel etkinlikler, kamusal ya da toplumsal etkinliklerle örtüştüğünde, kadınların statüsü, erkeklerinkiyle karşılaştırılabilir ya da erkeklerden bile üstündür. Bu model Engels’in görüşleriyle uyumludur, çünkü bu tür durumlarda geçim ve üretim araçları ortak maldır ve her şeyi ortak paylaşan ev halkı hem ev içi hem de toplumsal yaşamın odak noktasıdır. Mübadele için üretimin çok sınırlı olduğu, özel mülkiyet ve sınıf eşitsizliğinin henüz gelişmediği toplumlarda, cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler de bariz değildir. Bu düzlem boyu tüm toplumlarda kadınlar aktif üretici olmayı sürdürürler, ancak artı değer arttıkça, özel mülkiyet geliştikçe, paylaşımcı aile özel bir ekonomik birime dönüştükçe ve aile (ister geniş ister çekirdek olsun) bir erkek tarafından temsil edildikçe, kadınlar da mülkiyet, ürünler ve kendileri üzerindeki denetimi sürekli olarak yitirirler. Kadınların etkinlik alanı olan ailenin kendisi, bir devlet tarafından yönetilen daha geniş bir toplumsal ve kamusal düzenin emrine girer ki, bu düzen erkeklerin nüfuz alanı olma eğilimindedir. işte bu, tarihsel ya da uygar toplumlar tarafından sergilenen genel modeldir.”

*Özel olan politiktir! Kesinlikle! Aslında pek çok siyasi düşünür (ve onların izleyicileri) tarafından, devletin “özel” alemde söz sahibi olmaması gerektiği iddia edildi. Ev ve aile üyeleri arasındaki ilişkilerin hükümet düzenlemelerinden muaf olması gerektiği tartışıldı. Böylece, evin dört duvarı arasında olup biten her şey, kişisel bir sorun olarak değerlendirilir ve hiçbir dış müdahale teşvik edilmez. Kadınlara karşı bariz eşitsizliğin ve vahim saldırıların sürmesine izin verilmektedir. Koca dayağı, evlilik içi tecavüz, kız çocuklara babanın veya diğer erkek akrabaların tecavüzü, kadınlara ve kız çocuklara uygulanan fiziksel ve zihinsel işkence ve kız çocukların yaşadığı genel mahrumiyet, yakın zamana kadar, görünmez, tartışılmaz ve mücadele edilmez olarak kaldı. Ev içi ve kamusal alan arasındaki bölünme aynı zamanda evin dışında çalışan kadınlar için de sorunlar yaratır. Dışarıdaki çalışma ‘hayatı bu kadınlardan bağımsızlık, hareketlilik, rekabet ve uzun çalışma hayatı bu kadınlardan bağımsızlık, hareketlik, rekabet ve uzun çalışma saatleri talep ederken, aile tam tersi, itaat, hizmet, işbirliği istemektedir. Çok sayıda çalışan kadın, neredeyse hiç uzlaştırılamayan bu taleplerin onları fiziksel ve duygusal gerilime, strese sürüklediğini belirtmiştir. İyi bir eş (karı) ve etkili bir patron rollerinin bütünleştirilmesi zordur. Oysa erkeklerden böyle bir şey; iyi

39


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

bir koca ve etkili bir patron rolünü bütünleştirmeleri talep edilmez. Feministler, özel ve kamusalın bu sert ayrımını eleştirdiler ve ona karşı koydular, çünkü bunun erkek egemenliğini teşvik ettiğine ve eşitsizlikleri artırdığına inanırlar. Feminist hareketin türettiği ve yaygınlaştırdığı “Özel olan politiktir” sloganı bu ikileme karşı koymak içindir. Bu slogan, kadınların özel alanda farklı boyun eğdirme ve baskı çeşitlerine maruz kaldığını toplumun dikkatine sundu.

40

*Kadınların ikincil konumuyla ilgili kavramlar arasındaki farklar Adları geçecek olan bu kavramlar genellikle birbirleri yerine, gelişigüzel kullanılsa da aralarında farklar vardır. Fakat öncelikle belirtmek isterim ki, toplumsal cinsiyet baskısı ve toplumsal cinsiyet hakimiyeti gibi kavramlar yalnızca toplumsal cinsiyete dayalı baskı ve hakimiyet var olduğunu ifade ederler. Bunlar, kesinlikle hangi toplumsal cinsiyetin baskı altında tutulduğunu ya da ezildiğini belirtmez. Tam manasıyla söylemek gerekirse, toplumsal cinsiyet baskısı, yalnızca kadınların baskı görmesi anlamına gelmez; yine de, genellikle kadınlar ikincil konumda oldukları için, toplumsal cinsiyet baskısı ve toplumsal cinsiyet hakimiyetinin mağdurlarının kadınlar olduğu farz edilir.

Sömürü kavramı, şimdi normal olarak Marksist bir anlamda kullanılmaktadır ve ekonomik sömürüyü ya da artı değer çıkartmayı ifade eder. Böylece kadınların sömürüsü, kadınlara ekonomik hizmetleri karşılığında düşük ücret ya da hiç ücret verilmemesi ve sömürenlerin, bu sömürü ilişkisinden ekonomik ve maddi çıkar elde etmesidir. Baskı yaygın olarak kadınların ikincil konumu ya da erkekler tarafından egemenlik altına alınmalarından bahsederken kullanılır. Genel olarak bu kavram, bir grubun diğer grup aleyhine çıkar sağladığı, tarihsel ve yapısal olarak kurumsallaştırılmış haklar sistemini ifade eder. Kavram, zorla boyun eğdirme durumunu belirtir ve bireylerin ve grupların maruz kaldığı koşulları açıklamak için kullanır, “sınıf baskısı”, “kast baskısı” ya da “ırk baskısı”nda olduğu gibi. Ezilmişlik ise bir başkasına göre daha aşağı konumda yer almak veya herhangi birine göre ikincil bir konumda sıralanmak ya da başkasının denetimine veya otoritesine maruz kalmak anlamına gelir. “Kadınların” ezilmişliği kavramı, kadınların ikincil konumunu, kaynaklara ve karar mekanizmalarına vb. erişim yollarından yoksun bırakılmalarını ve kadınların çoğu toplumda karşı karşıya kaldığı ataerkil egemenliği ifade eder. Bazı feministler “baskı” kavramını kullanmayı uygun bulmamaktadır. Gerda Lerner’a göre, bu kavram


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” “hem baskıcı yanları olan hem de bir dizi karşılıklı yükümlülükler içeren ve sıkça da baskıcı olarak algılanma- yan baba hakimiyetini yetersiz olarak tanımlar... “ “ ... ‘Baskı’ kelimesi bir yanlış üzerine yoğunlaşıyor; bu kişisel içeriklidir, haksızlığa uğramış olan hedef grubun bilincini temsil eder. Kelime bir güç mücadelesini, bir grubun diğer grup üzerinde egemen- liğine sebep olan yenilgiyi ifade eder. Kadınlar, cinsiyet - toplumsal cinsiyet sistemini ‘kabul ederek kendi ikincil konumlarının oluşturulmasında diğer gruplardan daha fazla işbirliği yaptı. Kendilerini ezen değerleri öylesine içselleştirirler ki bunları gönüllü olarak çocuklarına aktarırlar. Bazı kadınlar diğer kadınlar ve erkekler üzerinde güce sahipken, yaşamlarının bir yanında da kocalarının ya da babalarının ‘baskısına’ maruz kalırlar. ‘Baskı’ kavramı bir grup olarak kadınların durumunu tanımlamak için kullanıldığında, böylesi karmaşıklıklar görünmez hale geliyor.” Lerner, “kadınların ikincil konumu” kavramını kullanmanın farklı yararları olduğunu düşünmektedir. “ikincil olmak kavramı, egemen taraf hakkında kötülük çağrışımı yapmıyor; kavram erkek ve ikincil olan arasında danışıklı dövüş olasılığına izin veriyor. Bu, koruma ve imtiyaz karşılığında -ki, bu durum kadınların tarihsel deneyiminin büyük bir kısmını niteler- ikincil konumun gönüllü olarak kabulü olasılığını içerir. Böylesi bir ilişki için ‘baba

hakimiyeti’ kavramını kullanacağım. ‘ikincil konumda olmak’, ‘baba hakimiyeti’ne ek olarak diğer ilişkileri de kapsamaktadır; ayrıca ikincilliğin nedenleri hakkında tarafsız olma avantajına da sahiptir, ‘baskı’ kavramında bu avantaj yoktur. Erkeklerin ve kadınların beş bin yıllık karmaşık cinsiyet/toplumsal cinsiyet ilişkileri, basit bir nedene -erkeklerin iktidar hırsınayüklenemez. Bu yüzden, farklı zaman ve yerlerde erkekler ve kadınlar tarafından yapılandırılan farklı ve çeşitli cinsiyet/toplumsal cinsiyet ilişkilerini tanımlamamızı mümkün kılacak, değerlerden olabildiğince arınmış kavramlar kullanmak daha iyidir.” Mahrumiyet kavramı bazen kadınların durumunu açıklamak için kullanıldı, ama iktidar ilişkilerinin varlığını gizlediği için uygun değildir. Mahrumiyet, gözlemlenen yetki ve ayrıcalık yokluğudur. Bu kavram, kimin mahrum ettiği değil, neyin mahrum edildiği üzerine dikkat çeker. Mahrumiyet, tek bir kişi, insan grupları, kurumlar, doğal koşullar ve afetler, sağlık sorunları ve daha pek çok nedenle ortaya çıkabilir. Kadınların durumu toplumdan topluma ve tarihin farklı dönemlerine göre değişiklik gösterdiğine göre anlatılan duruma uygun farklı kavramlar kullanılabilmektedir.

41


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

Dördüncü Bölüm

Toplumsal Cinsiyet ve Kalkınma

*Toplumsal cinsiyet, kalkınma konularında neden bu kadar önemli oldu ?

42

Son 10-15 yıldır toplumsal cinsiyet ve kalkınma gerçekten de büyük ölçüde tartışılır oldu. Bu konuda sayısız konferans, eğitim ve atölye çalışması yapıldı. Toplulukların tüm yaşamlarının iyileştirilmesine çalışması gereken planlı kalkınma çabalarının, ya kadınlara yardım etmediği ya da gerçekte onlara çok çeşitli yollardan zarar verdiği açıkça ortaya çıkmaya başladığında, kadınlarla veya toplumsal cinsiyet ile ilgili kaygılar kalkınma konularını etkiledi. 1960 sonları ve (esas olarak) 1970 başlarında dünyanın farklı bölgelerindeki kadın araştırmacılar, kalkınma planlamasında kadınların ihmal edildiğine dikkat çekmeye başladılar. Daha önce de bu süreç içersinde benzer şikayetler, katılım eksikliği ve yoksulların dışlanması ve durumlarının daha da kötüleştirilmesi konusunda gözlemlenmişti. Planlamacılar, tüm toplum üyeleri-

nin otomatik olarak kalkınma programlarından yararlanacağını varsaydılar fakat bu varsayım, hemen hemen her yerde geçersiz bulundu. 1950’Ierde bağımsızlığını yeni kazanmış ülkeler planlı kalkınmaya başladıklarında, modelleri Batı’ydı. Sanayileşme ve modern tarımın büyüme ve kalkınmada öncü olacağı düşünüldü ve sanayiciler, toprak sahipleri, zengin çiftçiler ve girişimciler üzerinde yoğunlaşıldı. Kalkınmanın yararlarının fakir çoğunluğa “damla damla akacağını” ve zamanla tüm toplulukların zenginleşeceğini farz eden gelişmekte olan ülkelerin hükümetleri “güçlünün üzerine para” koydular. Alt gelir grubuna ve, kadınlara çok az önem verildi. Kadınların eve ve ekonomiye katkıları ne tanındı ne de buna değer verildi. İlk Birleşmiş Milletler On Yılı, yani 1960-1970 boyunca, kalkınmanın yararlarının yoksul çoğunluğa ulaşmadığı açığa çıktı. Yetersiz istihdam, gıda malları eksikliği ve zenginle yoksul arasında daha da artan kutuplaşmanın göstergeleri vardı. Bu göstergelerin ve aşağıdan gelen baskıların bir sonucu olarak, kalkınmanın hedefleri ve bunlara ulaşabilme yöntemleri ikinci Kalkınma On Yılı. Yani 1970-80’ler boyunca yeniden gözden geçirildi. Hindistan ve Bangladeş gibi ülkelerde kırsal bölgede çalışmalar yapan sivil toplum örgütleri (STK) kalkınma programlarına kadınların ve yoksulların katılmadığına dikkat çektiler. Bu dönemde “halkın katı-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” lımı”, “aşağıdan-yukarıya yaklaşımı”, “büyümeyle birlikte yeniden dağıtım” gibi kavramlar tartışılmakta ve yoksulluk karşıtı programlarla birlikte “temel ihtiyaçlar yaklaşımı” ortaya konmaktaydı. Benzer şekilde bir aile, kalkınma programlarından yarar sağladığında bile, ailedeki kadınların bu yarardan eşit pay ya da herhangi bir pay almadığı keşfedildi. Feminist bir bakış açısıyla gerçekleştirilen çalışmalar -yani, kadınların çıkarları, kaygıları ve eğilimlerinin rehberliğinde hiyerarşik toplumsal cinsiyet ilişkilerini dönüştürmek ve onları eşit hale getirmek için çalışmalar- toplumsal cinsiyet körü kalkınma planlarının; kadınları, onların bakış açılarını, ihtiyaç ve çıkarlarını gene lolarak göz ardı ettiğini sergilemek için dünyanın çeşitli bölgelerinden bilgi ve kanıtlar sağladı. Bu ihmal, kadınlar ve erkekler arasındaki mevcut eşitsizliğe karşı çalışılmadığını ve ikinci olarak da, kadınların kalkınma sürecindeki faaliyetlerinin, potansiyel katkısının ve katılımının göz ardı edildiğini ifade ediyordu. Sonuç olarak kadınlar daha da önemsiz, dışlanmış ve yetkisiz hale getirildi. Kadınların eğitim ve beceri kazanma olanaklarından yararlandırılmadığı, teknolojinin onları ağır ve sıkıcı işlerden kurtarmadığı. önyargı ve yanlış kanıların devam ettiği gerçeği herkesin görebileceği şekilde ortadaydı. Hemen hemen dünyanın her ye-

rinde kadınlar çiftçi ya da yiyecek üreticisi olmuşlardır. Buna karşın planlamacılarımız, karar mercilerimiz ve iletişimcilerimiz, kadınların katkılarını kabul etmeyi ısrarla reddetmektedir. Bu bayların (ve bayanların) kullandıkları dil bile algılamalarındaki ayrımcılığı ele verir. Nitekim çiftçiler ifade edildiğinde istisnasız erkekler (men), baylar, efendiler, ve o (İngilizce’de erildir, he) gibi eril zamirler kullanırlar.

*Kadınların önemsizleştirilmesine, dışlanmasına (marjinalleştirilmesine) yol açan kalkınma programları Kadınlara karşı kullanılan bu at gözlüklerinin sonucunda ve halen de, tarımsal ve kırsal kalkınma planlamasında, kadınlar ihmal edilmekte ve daha ötesi marjinalleştirilmektedir. Tarım, bahçıvanlık ve hayvancılıkla ilgili bilgi, mesleki eğitim ve kredinin büyük kısmı, kadının bu etkinliklere büyük katkısına rağmen, erkek çiftçilere verilmektedir. Yardım ve kredi programları çoğunlukla erkekler tarafından ve erkekler için yürütülmektedir. Bunun aksine kadınlara yönelik gelir getirici etkinlikler gelenekselliğini korumuştur; bunlar, çok küçük bir gelir ve ancak eril ve dişi-

43


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

lin ne olduğuna dair sürüyle efsane yaratan dikiş, nakış, papad ve turşu yapımı gibi şeylerdir.

44

Tarımsal kalkınma, normal şartlarda, karar almadan uygulamaya kadar erkekler tarafından neredeyse tümüyle “adamlarla donatılmıştır”. Örneğin, 1980’lerde Dünya Bankası tarafından planlanan ve finanse edilen, Hindistan’da tarımın genişletilmesi için yapılan muazzam ve pahalı “Mesleki Eğitim ve Ziyaret” projelerinde kadınlar tamamıyla göz ardı edildi ve dışlandı. Benzer şekilde, Nepal’de yeniden ağaçlandırma programlarını desteklemek için medyada yer alan bir raporda kadınlardan bir kere bile bahsedilmedi. Kadınlar, yeniden ağaçlandırma, su tedariki, tahıl depolama vb. gibi esas olarak kadınlar tarafından idare edilen ve onlar için ciddi önem taşıyan projelere bile dahil edilmemiştir. Dahası, kadınlar daha sıkıcı, tekrarlanan ve yıpratıcı görevleri yapmayı sürdürürken çoğu teknolojinin erkekler tarafından kullanılıp denetlendiğini görürüz. Tarımın ticarileşmesi, çoğu kez işi kadınlar yaptığı halde erkeğin nakit ve aile kaynakları üzerindeki denetiminin daha da büyümesine yol açtı. Seksenlerde Nepal’de uygulanan on bir büyük kırsal kalkınma projesine dair bir inceleme, kadının üretici rolünün, “ev kadını”, “ev reisi” ve “ekonomik” faaliyet gibi çarpıtılmış kavramlar nedeniyle topyekün reddedildiğini gösterdi. Bu projelerin

çoğunda yeni tarım teknolojileri ve makineleri yalnızca erkeklerin kullanımına sunuldu ve saban sürmek gibi sadece erkek işlerine tahsis edildi. Makineleşme süreci, mısır soyma ya da değirmencilik gibi bir kadın işine girer girmez, o iş erkek işine dönüştürüldü. Bu olay, Endoneyza ve Bangladeş’de yüksek pirinç rekoltesi nedeniyle mekanik değirmenciliğin devreye girmesiyle gerçekleşti. Sonuçta bir darbede çok sayıda kadın önceki küçük kazançlarından bile mahrum edildi. Kadınlar aynı zamanda tarım ekonomilerinde yaşamsal üretici kaynak olan toprağın denetimi ve sahipliğinden de dışlandı/ar. BM Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) bir çalışması, geleneksel toprak kullanma sistemlerinin kadınlara, resmi toprak sahipliği için başvurmak- sızın, kendisi, çocukları ve daha geniş ailesi için ürün yetiştirme olanağı sağladığını ortaya koymuştur. Buna karşın bazı toprak reformu programları, toprak tapularını, kadınların artık bunlara erişemeyeceği veya üzerinde denetime sahip olamayacağı şekilde, bireysel olarak erkeğe vermiştir. Aynı zamanda yeni sahip, toprağı satmaya karar verip toprağı işlemekten ve yerel tüketim için ürün yetiştirmekten vazgeçebilir. Toprak tapuları erkek adına düzenlendiği için resmi aile reisi de onlar oldu. Böylece borç alma, hükümet projelerine katılma, kooperatif üyesi olma vs. hakkına yalnızca onlar sahip oldu. Bu durum, erkek-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” lerin şehre göç ettiği ve çoğu tarım işinin kadınlar tarafından yapıldığı Hindistan’daki up* yaylaları gibi yörelerde bile geçerlidir. Mesleki eğitime gelindiğinde de hikaye aynıdır. Sri Lanka’da Mahaveli Projesi, Malezya’da Muda Projesi, Kenya’da Mwea Projesi gibi çok sayıda sulama amaçlı yeniden-yerleştirme projesi üzerine yapılan bir inceleme; bunların bir çekirdek aile (bir erkek reis ve bir ev kadını yardımcı) düşüncesiyle planlanmış olduğunu ve böylece bu topluluklarda kadınlara üretici olarak göreceli bir bağımsızlık tanıyan geleneksel uygulamaları göz ardı ettiğini gösterir. Feminist araştırmacılar, Sri Lanka’daki Mahaveli Projesi’nde, evli kadınların toprak sahibi olamadığını ve her aileden sadece bir varis gösterilmesi istendiği için bunun çoğunlukla oğul olduğunu belirtti. Projenin uygulandığı köylerdeki evli kadınların bağımlı olduğu düşünülüyordu. Oysa, Sinhala’da geçerli olan adet hükmünde yasa ve iki taraflı miras uygulamalarına göre, hem oğullar hem de kızlar ailenin çeltik tarlası üzerinde hak sahibiydi ve evli kadınların bağımsız ve ellerinden alınamaz toprak sahipliği hakları vardı. Yine, toprak tapuları verilmediği için kadınlar tarımsal yardım ve kredi bilgisinden, kurumsal kredilerden ve kooperatif üyeliğinden çok az yararlandı. Böylece kadınlar yeni yöntemlerle marjinal-

leştirildi ve yetkisizleştirildi. Yardım ve kredi eğitimi çalışmalarının da kadınları ihmal ettiği ve kültürel tutumların kadınlar ile erkek danışmanlar arasındaki ilişkiyi engellediği ortaya kondu. Örneğin Bangledeş’in kuzeybatısındaki bir bölgede geleneksel olarak ekim için tohumları kadınlar seçiyordu. Yüksek verimli yeni bir buğday türü tanıtıldığında, sonuç hayal kırıklığıydı; yardımcı eğitim programı yalnızca erkeklere yönelik olduğu için kadınlar yanlış tohumları seçmişti. Nitekim dünyanın farklı bölgelerindeki deneyimler, kadınların “kalkınma” adına, ana tarım tarzlarının dışına iteklendiğini gösteriyor. Daha önceleri, erkekler ve kadınlar tarımda eşit haklara sahip ortak Karar almada bilgileri, katkıları ve katılımları aşağı yukarı aynıydı. Zamanla erkek çiftçiler, erkek “kalkınmacılar”ca özenle seçildiler; yüklerini hafifletecek, verimlerini artıracak makinelere sahip oldular; kooperatif ve kalkınma komitelerine üye edildiler. Peşin para ile satılan mahsul erkeklerin ellerine nakit verdi. Tarımın ticarileşmesi de, kadını marjinalleştirdi; çünkü piyasalar, bankalar ve ticaret merkezleri “kamusal” alanlardı ve dolayısıyla çoğu kadın için erişilmezdi. Diğer ekonomik etkinlik alanlarında da benzer anlayışlar ortaya

*Hindistan’ın az gelişmiş bölgelerinden olan Kuzey Doğu eyaleti Uttar Pradesh (ç.n.)

45


46

K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

çıktı. Örneğin Hindistan’da, çok sayıda kadının istihdam edildiği tekstil sektöründe makineleşme ve modernleşmenin bir sonucu olarak kadınlar işlerini kaybettiler. Bu ekonomik marjinalleşme, kadınların sosyal olarak da marjinalleşmesine ve statülerinin daha da aşağıya çekilmesine yol açtı. Bunun muhtemel bir sonucu, Hindistan’da örneğin, kız çocukları ana karnında ya da doğar doğmaz öldürme ve çeyiz geleneklerinin daha önce uygulanmadığı bazı bölge ve toplumlarda yaygınlaşmasıdır. Güney Asya’da kadın-erkek oranındaki sürekli düşüşün temel bir nedeni de bu olsa gerektir. Ekonomik açıdan yapısal işsizliğin, kadınların hayatta kalma şansını azalttığı görülüyor.

*Feminist bakış açısından kalkınma programları Birçok sosyalist feminist araştırmacı, üretimin parayla ilgili olmasının ve ticarileşmesinin, kadınların ve yoksulların marjinalleşmesine yol açtığını sergileyecek yeterince kanıt toplamış bulunuyor. Kimileri toprak ve kaynaklar üzerindeki denetimlerini yitirirken, sermaye birikimi bazı insanların birikiminin daha da artmasına olanak tanır. Yitirenlerin denetim altında tutabildikleri tek şey işgüçleridir, .ancak emeklerinin değerini de kendileri belirleyemezler. Aslında Engels oldukça kategorik olarak özel mülkiyetin sınıfları ve toplumsal cinsiyet

hiyerarşisini yarattığını söylemiştir. Ona göre, kadınları denetim altına alma gereği, özel mülkiyetin doğuşuyla, ortaya çıkmıştır. Erkeklerin, kadınların doğurganlığı ve cinselliği üzerindeki denetimi, dünya -çapında ana hakkının tarihi yenilgisine neden oldu ayrıca burjuva kadının pozisyonu, işçi kadınınkinden daha kötüdür, çünkü burjuva kadınların kendileri mülkiyettir, yalnızca varislerin üreticisi ve taşıyıcısıdırlar. Ekonomist Amartya Sen ve Jean Dreze, Hindistan’da Kadın Erkek Oranları (KEO) üzerine yaptıkları araştırmalarında benzer sonuçlara ulaştılar.” Öncelikle 1901’den beri tüm Hindistan’da KEO’nın nasıl sistematik olarak düştüğünü (kadın nüfusunun erkeklere oranla azaldığını) ortaya koydular. İkinci olarak genellikle oranların yoksullar, okuma yazma bilmeyen işçi sınıfı ve kastlar arasında daha yüksek olduğunu gösterdiler. 1901’de, tüm UP eyalet nüfusu için KEO 937 iken, (yani her bin erkeğe karşın 937 kadın var) UP’taki daha alt kastlarda 986 idi. 1981’de- ki KEO ise bu Listelenmiş Kastlar ve Aşiretler arasında ve diğer kastlarda aşağı yukarı aynı seviyeye düşmüştü. Çünkü UP’in Listelenmiş Kastları ve Aşiretleri günümüzde ‘yüksek’ kastlara giderek daha çok benziyor. Bu benzerlik, onların da kadınlara yönelik ataerkil kayıtsızlık, dolayısıyla kadınların yaşama şanslarını azaltma uygulamalarına başlamış oldukları anlamına geli-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” yor. Diğer bir deyişle bu rakamlar, daha üst kastların ataerkil normlarının diğerleri arasında da yaygınlaştığını kanıtlamaktadır. Sen ve Dreze bu sürecin, aşağı kastlar ekonomik olarak yükselmeye başladığında özellikle güçlendiğini söylüyor. Sen ve Drezeirı daha yüksek düzeyde yoksulluğun daha yüksek KEO’yu koruma eğilimi gösterdiğini ortaya koymaları oldukça sarsıcı ve şaşırtıcıdır. Aslında, kadınların daha bağımlı ve sembolik bir konumda olduğu imtiyazı i ailelere nazaran, hayatta kalma mücadelesinin aktif bir işbirliğine dayandığı daha yoksul ailelerde toplumsal cinsiyet ilişkilerinin ortaklık yönünün daha güçlü olması esasında son derece makuldür.

*Modernleşmenin kurbanları Alman feminist akademisyen Veronika Bennholdt-Thomsen de benzer bir hipotez sunmuştur. BennholdtThomsen, Üçüncü Dünya kadınlarının çoğunluğunun içinde bulunduğu korkunç durumun, eski ataerkil sistemin bir kalıntısı ya da geri kalmışlığın, kalkınmamışlığın bir göstergesi değil, aksine modern kalkınmanın bir ürünü olduğunu yazmıştır. Ona göre, bugünkü haliyle bildiğimiz ev kadınlığı 19. yüzyılda Birinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkmıştır. Ev kadınlığı, proletaryalaşma ile kıyaslanabilir ve bununla yakından bağlantılı uzatılmış

bir tarihi sürecin sonucudur. Bennholdt-Thomsen bu süreci “evcilleştirme” ya da “ev kadınlaştırma” olarak adlandırmaktadır. Modern para ve mal ekonomisi nüfuz kazanır kazanmaz, kadınlar kendilerini, çalışma hayatının ücretsiz ya da en düşük ücretli alanına itilmiş buldular. Özellikle kadınlar, böylesine zor eriştikleri para üzerine dönen bir dünyada, çocuklarıyla birlikte bağımsız yaşama olanaklarını kaybettiler. Giderek artan mülkiyetsizlik kadınları, erkeklere bağımlı olmayı kabullenmeye zorladı; erkekler ve kadınlar arasındaki ilişkide işbirliği son buldu. Bu nesnel koşullarda ilişkiler ister istemez hiyerarşik ilişkiler haline geldi. Bennholdt-Thomsen, modern toplumda para ve toplumsal itibar sıkıca bağlantılı olduğundan beri, paraya erişimi çok sınırlı olanların saygıdan da mahrum bırakıldığını söyler.” 70’li yıllarda Hindistan’da köy kadınlarıyla ilgili araştırmalar yapan Maria Mies şunları yazmaktadır: “En vahşi şiddet ve cinsiyetçi terör, tarımın son yıllarda hızla ‘kalkındığı’, yeni refah biçimlerinin ortaya çıktığı, sinemanın, alkolün, televizyon ve diğer yeni tüketim ürünlerinin ‘modernleşme’ göstergeleri olarak sunulduğu bölgelerde ortaya çıkmaktadır.” Bu istatistikler ve anlayışlar, “kalkınma” sürecine dahil olan herkesin oturup yeniden düşünmesini gerektiriyor. Bunlar ekonomik gelişme-

47


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

nin kendi başına toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini muhakkak azaltmadığını bize hatırlatıyor. Aslında kapitalist ekonomik büyüme, gerçekten toplumsal cinsiyete dayalı önyargıların yoğunlaşmasına yol açabiliyor. Hindistan’ın ekonomik açıdan en gelişmiş eyaletlerinden olan Punjab ve Haryana’da (Hindistan ortalaması olan 927’ye karşılık) sırasıyla 882 ve 865 olan KEO, bu noktayı iyi bir şekilde örneklemektedir.

48

Daha fazla toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmak, ekonomik büyümeyle bariz bir bağlantısı olmayabilen, aktif bir toplumsal değişim sürecini gerektirir. Bazı araştırmalar, kadın karşıtı önyargının, aile içinde kadına daha fazla söz ve güç veren çeşitli etmenlerle önemli derecede azaltıldığını göstermiştir. Bunlar öncelikle eğitim ve ayrıca ücretli istihdam yoluyla bağımsız bir gelir elde edebilme kabiliyetidir. İkincisi kadınların daha fazla dışa açılmasını, daha çok saygı görmesini, pazarlık gücünün ve hayatta kalma şansının artmasını sağlar.” Bu araştırmalar ve anlayışlar, kalkınma plan ve programlarına yansıyor mu? Bazı planlamacılar ve karar mercileri, kadınları dışlamanın ya da göz ardı etmenin, yalnızca kadınlara değil tüm topluma ve ulusa zarar verdiğini fark ettiler; çünkü her şeyin ötesinde onlar insan ırkının yarısı- dır. Üye ülkeleri etkilemek

için Birleşmiş Milletler tarafından 1975’te Meksika’da Kadın ve Kalkınma konulu büyük bir küresel konferans düzenlendi ve 1975-85 yılları Kadın On Yılı ilan edildi, pek çok üye ülkenin onayladığı bildiriler ve eylem planları biçimlendirildi. Bunlar doğrultusunda dünyanın çeşitli bölgelerinde, kadınların kalkınma sürecine nasıl dahil edileceği konulu yüzlerce konferans ve toplantı düzenlendi. Böylece bir yanda aşağıdan gelen bir baskı -yani, kadın hareketinin eşitlik, adalet ve kalkınma talepleri- diğer yanda üstten bir baskı -yani küresel bildiriler, BM sözleşmeleri vb.- vardı. Sonuç olarak çoğu hükümet, kadınlar hakkında veri ve nitel bilgi toplamak, kalkınma programlarının kadınlar üzerindeki etkisini gözlemek ve değerlendirmek, kadınlarla ilgili konuları kalkınma planlamasına dahil etmekle görevli bakanlıklar, daireler ve komisyonlar oluşturdu. Genel olarak kadınların üretime ve topluma katkıları ile kadınların özgün gereksinimleri kabullenildi ve tartışıldı. Bir ölçüde ihmal ve önemsememenin peçesi kaldırıldı ve kadınlar oldukça görünür hale geldi. Pek çok devlet, toplumsal cinsiyet eşitliği yönünde gerçekleştirdikleri ilerleme konusunda yıllık raporlar hazırlayıp BM Kadın Statüsü Komisyonu’na sunma konusunda anlaştı. Yine de, Saskia Wieringa’nın da dikkat çektiği gibi: “Son on yıllarda kadınlar ve kalkınma konularına önem verilmesine karşın, ister eko-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” nomik gerileme ister ekonomik büyüme koşulları altında olsun, gerçek ilerleme düzensiz ve yavaştır.” 1991 tarihli bir Birleşmiş Milletler Raporu’nda, o zamanın Genel Sekreteri Perez de Cueller şöyle yazmaktadır: “Bu veri ve göstergelere göre, son yirmi yılda kadınlara yönelik bazı ilerlemeler olmuşsa da çoğunluğunun hala güç, refah ve fırsat açısından erkeklerin çok gerisinde kaldığı açıktır. 1993 insani Kalkınma Raporu, kadınların (dünyanın, kalkınma sürecinden dışlanan en büyük grubu) sıklıkla iktidar konumlarından uzak tutulduklarını, erkeklerden daha az eğitimli olduklarını, iş konusunda fırsatlarının daha az olduğunu göstermektedir. ilgili verilerin bulunduğu (gelişmekte olan) ülkelerde, kadın insani kalkınma indeksi, erkeklerinkinin yalnızca yüzde 60’ını oluşturmaktadır.” Yakın zamanda yapılan bazı çalışmalar, kalkınmadaki toplumsal cinsiyet uçurumu ve kadına yönelik şiddet arasındaki bağlantıyı da vurgulamaktadır.” Güney Asya’da toplumsal cinsiyet ilişkilerinde eşitlik arttı mı? Bu soruya açık bir yanıt vermek zor. Bu karmaşık bir konudur ve tüm toplum ya da ülkeler için genelleştirilemez. Bazı açılardan kadınlar kesinlikle kazançlı çıktı. Günümüzde kadınlar daha fazla hakka sahiptir (oy kullanma ve miras hakkı gibi), daha fazla fırsatları vardır (okula gitme, mesleki eğitim, iş,

seyahat gibi) ve politik karar alma mekanizmalarına daha fazla katılırlar. Ayrıca kadınlara yönelik baskı ve bu baskıyla sistematik olarak başa çıkma gereksinimi hakkında çok daha fazla bilinç vardır. Kadınlar kendilerini daha açık ifade ediyorlar ve değişim için örgütlüler. Ancak kadınların durumlarının kötüleştiği başka konular var. Örneğin, ortalama kadın ömrü ve okuryazarlık durumlarına yönelik istatistiklerin oldukça iyi olduğu Sri Lanka’da, bu durum son 10-15 yıl içinde kötüleşmiştir. Hindistan, Bangladeş ve Pakistan’da cinsiyet oranı, kadınlar aleyhinde bozulmayı sürdürüyor. 1901’de bölünmemiş Hindistan’da kadın-erkek oranı, 1000 erkeğe 975 kadındı. 1991’de bu oran, Bangladeş’de 940, Hindistan’da 927 ve Pakistan’da 91 oldu. Bugün Güney Asya’da 74 milyon kadın ve kız çocuk “kayıp”tır, yani kadın nüfusu normalin 74 milyon altındadır. Bunun anlamı, 90 yıl öncesinin ataerkil ihmal, ayırımcılık ve şiddeti sonucu ölen kadın ve kız çocuğundan daha fazlasının günümüzde “öldürüldüğü/dür. Rakamlar, kadınlar ve kız çocukların durumunun “kalkınma’’ya rağmen ya da bu yüzden, kötüleştiğini kanıtlamaktadır. Güney Asya’nın çoğunluğunda, kadınlara daha fazla fırsat sağlanıyor ve toplumsal cinsiyet konularında daha açıkça konuşuluyor bilinç oluşturuluyor, ancak aynı anda ataerkil düzenler de yeniden diriliyor. Her tür dini bağnazlık kadınlar için

49


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

daha fazla kısıtlanma anlamına gelmektedir. Örneğin Pakistan’da, ilerici aile hukuku, kadın karşıtı Hudood Projesi’yle değiştirildi; Bangladeş’te köktendinciler kadın gruplarına ve kadının güçlendirilmesine çalışan sivil toplum örgütlerine (STK) saldırılarda bulunmaktalar.

50

Hindistan’da sağcı Hindu gruplar, ataerkil rol modellerini yeniden canlandırmaya uğraşıyor. Piyasa fanatikleri pornografiyi yaygınlaştırıyor ve kadın imajını inanılmaz bir hızla küçültüyorlar. Gözden düşen ve nerdeyse yok olmaya yüz tutan güzellik yarışmaları, küreselleşme ve liberalleşmeyle birlikte alabildiğine geri dönmüş bulunuyor. Kadına yönelik şiddet vakaları büyük bir hızla artmaktadır. Ekonomik sıkıntı, kadınlara karşı ayrımcılığın artmasına yol açıyor. Örneğin, kız çocukları doğduktan sonra öldürme uygulaması, daha önce böyle bir şeyin var olmadığı Güney Hindistan’ın köylerine kadar uzandı, daha önce ne çeyiz alan ne de çeyiz veren toplumlarda çeyiz uygulaması baş gösterdi. Yedi Güney Asya ülkesinin dördünde kadın devlet başkanları olmuş olmasına rağmen, kadınların siyasete katılım oranının düşüklüğü dehşet verici olmaya devam ediyor. Bağımsızlıktan bu yana hiçbir Güney Asya ülkesinde bir avuçtan fazla kadın parlamenter olmamıştır. Britanya’da ataerkil sistemin değişimlerini inceleyen Sylvia Walby, Güney Asya’ya da uyarlanabilir görünen gözlemlerde bulunmaktadır.

Walby şöyle diyor: “Britanya’da ataerkil sistemin hem derecesinde hem de biçiminde değişiklikler oldu. Son yüzyıl boyunca Britanya’da, ataerkil sistemin özel alandan kamusal alana doğru hareket ettiği görüldü. Ataerkil sistem özelde, kadınlar üzerindeki baskının esas alanı olan ev içi üretime dayanır. Ataerkil sistemin kamusal şekli ise en başta istihdam ve devlet gibi kamusal alanlara dayanır; ev hanesi, ataerkil bir yapı olmaktan çıkmaz ama artık ana saha da değildir. Özelde yaşanan ataerkil sistemde kadınların emeği esas olarak hükmeden bireyler tarafından sömürülür, kamusal boyutta ise bu sömürü bireyler değil topluluk tarafından gerçekleştirilir, kolektiftir... “ Kadınların durumunda ilerleme mi yoksa gerileme mi olduğu sorusuna Walby şu yanıtı veriyor: “Ataerkil sistem, tarihi bir değişmez değildir. Son yüzyıl boyunca toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki değişimler, ilerleme, gerileme veya hiçbir kapsamlı değişiklik olmadı gibi çeşitli biçimlerde yorumlandı. Bu değişimleri, liberaller ilerleme, Marksistler gerilemeyi izleyen ihtilaf içinde durma hali ve radikal feministler ise önemli bir değişikliği barındırmaz, diye tanımladı.”


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller”

*“Kalkınmada Kadınlar”dan “Toplumsal Cinsiyet ve Kalkınma”ya Başlangıçta çoğu insan kadınların kalkınma sürecine dahil edilmesi hakkında konuştu. Buna, Kalkınmada Kadınlar (KK) yaklaşımı deniyordu. KK’nin amacı kadınların gereksinimlerini karşılamak ‘ve kalkınmanın hedeflerine ulaşmak için kadınların geleneksel beceri ve yeteneklerinden yararlanmaktı. Ancak KK politika ve programlarının, kadınların ikincil konumuna ve kadınlar üzerindeki baskıya çözüm aramadığı, kalkınma düşünce ve programlarındaki yoksul karşıtı önyargıları sorgulamadığı fark edildi. BO’lerde dikkat, kadından toplumsal cinsiyete; refah, temel ihtiyaçlar ve verimlilik yaklaşımlarından, kadınların güçlendirilmesi yaklaşımına kaydırıldı ki, bu yaklaşım kadınların ikincil konumunun kökenindeki ataerkil sistemi vurgulamayı ve çözümlemeyi amaçlamaktadır. Sadece kadınlara odaklanmanın ne sorunsuz ne de yeterli olacağı savunuldu. Kadınlar üzerinde odaklanmak, sanki kadınlar sorunmuş. sanki kadınlarla ilgili bir terslik varmış, eğer bir şeyler düzeltilirse her şey iyileşecekmiş gibi bir görüntü yaratıyordu. Daha sonra kadınların koşul ve statülerini geliştirmek ve kadınları kalkınmanın ortağı kılmak için kadınların ezilmişliğinin nedenlerini anlamanın; kadınları baskı altında ve ikincil

konumda tutan toplumsal sistemi (ataerkil sistemi) incelemenin önemine işaret edildi. Toplumsal cinsiyet kavramı, sorunun kadınlarda değil, kadınlara ve erkeklere atfedilen, onların haklarını ve sorumluluklarını, işlerini, alanlarını vs. belirleyen sosyo-kültürel tanımlarda olduğunu vurguluyordu. Kadınlar toplumsal sistem nedeniyle nasıl tanımlanıyorlarsa öyledirler ve kadının statüsünün geliştirilmesi için bu toplumsal sistemin ve onun tanımlarının değiştirilmesi gereklidir. Toplumsal cinsiyeti sorgulamak, erkeği sorgulamayı da gerektirir, çünkü kadınları, soyutlayarak anlamak mümkün değildir. Farklı toplumlarda toplumsal cinsiyetin nasıl yapılandırıldığı ve devam ettirildiğine ilişkin bir araştırma gereklidir; bu da toplumsal cinsiyet ilişkilerini, toplumsal cinsiyete dayalı işbölümünü ve toplumsal cinsiyet hiyerarşisini incelemek demektir. Ve daha da önemlisi, toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki gücü incelemeyi ve çözümlemeyi gerektirir.

‘‘Kalkınmanın toplumsal cinsiyet konusunda tarafsız olmadığının giderek kabul edilmesi, ‘kadınlar’dan ‘toplumsal cinsiyet’e doğru kavramsal bir değişimi beraberinde getirdi. Toplumsal cinsiyet kavramı, biyolojik farklılıkları ve toplumsal yapılı eşitsizlikleri ayırt etmenin bir yöntemi olarak ortaya çıktı. Bu arada, toplumsal cinsiyet ilişkileri kavramı dikkatleri, birbirinden soyutlanmış kategoriler olarak değerlendirilen kadın ve

51


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

erkekten, eşitsiz toplumsal kategoriler olarak kadın ve erkeğin karşılıklı oluşturduğu toplumsal ilişkilere yöneltti. Toplumsal cinsiyet ilişkileri, daha kapsamlı toplumsal ilişkilerin bir yanıdır ve tüm toplumsal ilişkiler gibi, kaynakları tahsis eden, görev ve sorumlulukları belirleyen, değerleri atfeden gücü hareketlendiren kurallar, normlar ve uygulamalardan meydana gelir. Toplumsal cinsiyet ilişkileri, aile ve toplum içindeki merkezi konular olan güç ve hiyerarşiyi dikkate alır.’’ Madhu Sarin

52

Tüm “toplumsal cinsiyet uzmanları” böyle yapmasa da, toplumsal cinsiyet ve kalkınma üzerinde konuşurken, aşağıdaki noktaların önemle vurgulanması gerektiğine inanıyoruz: Kadın ve erkeklerin başarıları ve katılımları arasındaki fark, biyolojik farklılıkların değil, toplumsal olarak yapılandırılmış toplumsal cinsiyetin bir sonucudur. Sorgulanması ve değişmesi gereken yalnızca kadınlar değil, toplumsal cinsiyet ilişkileri ve toplumsal cinsiyete dayalı işbölümüdür. Kadın rollerinin, konum ve koşullarının değişimi, erkek rollerinin, konum ve koşullarının benzer bir değişimini gerektirir. Bu ikisi birbiriyle bağlantılıdır ve aralarında bir güç ilişkisi vardır. Kadınların konumunu değiştirmek için ataerkil yapılarla ve ideolojilerle mücadele etmek şarttır. Toplumsal cinsiyet hakimiyeti nede-

niyle, kadınlara özel dikkat ve ilgi göstermek halen gereklidir. Toplumsal cinsiyet ilişkileri ve hiyerarşiler soyutlanarak anlaşılamaz. Kast, sınıf, ırk ve kuzey-güney ilişkileri bağlamında da incelenmelidir. Kadınların mutlaka güçlendirilmesi ve onları ikincil konumda kılan sistemler ve ideolojilerin parçalanması gerektiği şimdi yaygın olarak kabul görmektedir. Kadınlar tüm kurumlarda ve her düzeydeki karar mekanizmalarında eşit ortaklar olmalıdır; kalkınma politika ve programlarının nesnesi ya da sadece yararlananı değil, öznesi olmalıdır. Kadınlar ve kalkınma üzerindeki düşüncelerde görülen bu değişiklikler, (daha çok) kadın araştırmacılar ve akademisyenler tarafından incelenmiş, sınıflandırılmış ve adlandırılmıştır. Son otuz yılın yaklaşımları “Kalkınmada Kadınlar”, “Kadınlar ve Kalkınma” ve “Toplumsal Cinsiyet ve Kalkınma” olarak adlandırıldı. Bu adlandırmalar; duyarsız analistlerin, planlamacıların ve politikacıların, dünya nüfusunun çoğunluğuna ve doğaya yaptığı muameleden hoşnutsuz olan dünya çapındaki milyonlarca kadın ve erkek tarafından tabandan yukarıya doğru hareketlendirilen akımları yakalamaya çalışmıştır. Çoğunluğun derdi, daha fazla “ilerleme” değil hayatta kalmaktır. Geçimlerini sağladıkları doğal kaynaklar üzerindeki sınırlı denetimlerini de kaybetmiş olan yoksulları


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” 1980 ve 90’Iarda Yapısal Uyum Programları, küreselleşme ve özelleştirme daha da fazla ezdi. Dünyanın doğal zenginliğini çoğunluk yerine, gözlerini kar ve iktidar hırsı bürümüş bir avuç şirket, denetim altında tutmakta ve sömürmektedir. Dünyanın çoğu ülkesinde yoksullar, 60’Iarda olduklarından daha kötü durumdadır. o zaman nerede kaldı “planlı kalkınma”. Son yirmi yıl içinde yaklaşık 100 ülkede yaşayan 1.6 milyar insan, kişi başına düşen gelirlerinin sürekli düşüşüne şahit olmuştur. Büyüme, çok insan için işsizlik, söz hakkından yoksunluk, köksüzlük ve geleceksizlik haline gelebilir ve gelmiştir de. Birleşmiş Milletler Kalkınma Fonu, insani Kalkınma Raporu, 1996

*Kadın hareketi güçleniyor, kalkınma anlayışı değişiyor Halk örgütleri ve hareketleri (kadın, çevre, insan hakları ve STK hareketleri gibi) kalkınma düşüncesini sorguladılar ve kast, sınıf, ırk ve toplumsal cinsiyet hiyerarşileriyle mücadele ettiler. Alternatif düşünce biçimleri ile uygulamalar yaratmaya çalıştılar. Bunlardan biri, kalkınmada kadının yeniden kavramsallaştırılmasıydı. Feminist araştırmacı Maxine Molyneux, Nikaragua devrimi sonrasında, kadınların toplumsal cinsiyetten

kaynaklanan somut ihtiyaçları karşılanmaya çalışılsa da stratejik çıkarlarının hedef alınmadığına dikkat çekmiştir. Devrim sonrası kadınların yaşadığı koşullar değişmiş olsa bile erkekler karşısındaki konumları değişmemiştir. Dünyanın farklı bölgelerinden benzer öngörüler bazı yararlı kavramların biçimlenmesine yol açtı, örneğin koşul, konum, toplumsal cinsiyetten kaynaklanan somut ihtiyaçlar, stratejik toplumsal cinsiyet çıkarları, ikincil konumda olmak, güçlendirilmek, özerklik, vs. Kadınların koşulları; beslenme düzeyi, sağlık, temel gereksi- nimler ve eğitimden yararlanma gibi kadınların maddi durumunu ifade eder ve bunlar yiyecek, sağlık ve eğitim hizmetleri vb. sağlanarak iyileştirilebilir. Kadınların konumu; erkeklerle ilişkili olarak kadınların toplumdaki yerlerini ya da statülerini ifade eder. Konumu değerlendirebilmek için toplumsal cinsiyet ilişkilerine ya da kadınlar ve erkekler arasındaki güç ilişkilerine bakmamız gerekir. Kadınların konumlarını iyileştirebilmek için kadınlarla erkekler arasındaki mevcut kurallar, yapı ve güç ilişkileri değiştirilmelidir. Toplumsal cinsiyetten kaynaklanan somut ihtiyaçlar; kadınların koşullarıyla bağlantılıdır. Bu ihtiyaçlar, kolaylıkla saptanabilir (yiyecek, temiz ve sağlıklı su, ilaç, barınma) ve var olan toplumsal cinsiyete da-

53


54

K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

yalı işbölümüyle ilişkilidir. Örneğin su, yakacak ve yemek ihtiyaçlarını kadınlar dile getiriyor; çünkü çocuklara, eve ve ev hayvanlarına bakan onlardır. Kadınların toplumsal cinsiyetten kaynaklanan somut ihtiyaçlarını karşılamak, mevcut güç ilişkilerini değiştirmediği için bu ihtiyaçları karşılamayı hedefleyen program ve etkinlikleri kimse tehdit edici bulmamaktadır.

bunlar erkek egemenliğine karşı koyarlar ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinde uzun vadeli değişiklik talep ederler. Fakat bu kategoriler genelde akışkandır. Kadınların koşulları. Onların konumlarında değişikliklere ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin dönüştürülmesine yol açan bir biçimde de değiştirilebilir.

Stratejik toplumsal cinsiyet çıkarları; kadınların toplumdaki ikincil konumlarıyla var olan hiyerarşik toplumsal cinsiyet ilişkilerini değiştirme ve onları daha eşit hale getirme isteği ile ilişkilidir. Bu çıkarlar, toplumsal cinsiyet ilişkilerini dönüştürmek için kadınların örgütlenmesi, karar alma konumlarını elde etmesi, ayrımcı uygulamaları, normları ve kuralları değiştirmesi aracılığıyla elde edilebilir. Eğitim, bilinç yükseltme, hareketlilik ve örgütlenme, liderlik ve yönetim becerileri geliştirmek vs., kadınların bu çıkarlarını destekleyecek etkinliklerdir. Bu tür etkinliklere karşı genellikle tepki gösterilir, çünkü

*Söylemesi kolay yapması zor: Gücü kadınlar ve erkekler arasında yeniden paylaştırmak Aslında tüm bunları, özellikle de güç ilişkilerini değiştirmek hiç kolay değildir. İster resmi hükümet büroları, isterse sivil toplum örgütleri olsun, değişimi planlaması veya sağlaması gereken örgütlenmelerin bizzat kendisi ataerkildir. Hatta kadınlar ve kadın örgütleri bile ataerkil düşünceden özgürleşmiş değildir, çünkü onlar da aynı kültürün ürünleri- dir. Gerçek bir toplumsal değişim için düşüncede, örgütsel yapı ve politikalarda, kalkınma programlarının planlanmasında ve uygulanmasında kapsamlı değişimler gerekir. Tüm dünyada çok sayıda kadın ve erkek, ataerkil düşünceyi, tutumları, yapı ve kurumları değiştirmek için farklı düzeylerde çok çeşitli çabalar göstermişlerdir. Sadece birkaç örnek verecek olursak: ~ Okul müfredatları incelenip top-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” lumsal cinsiyete daha duyarlı kılındı. ~ Medyanın ataerkil önyargılarına dikkat çekildi, medyayı cinsiyetçilikten arındırıp kadınların katkılarını, ihtiyaçlarını ve isteklerini yansıtmasını sağlayacak yasalar, düzenlemeler ve öneriler hazırlandı. ~ Yasalar dikkatlice incelenip toplumsal cinsiyet konusunda daha duyarlı kılındı. ~ Toplumsal cinsiyete duyarlı araştırmalar yapabilecek kadın ve erkekleri yetiştirmek, toplumsal, ekonomik ve siyasal mevzuları kadın bakış açısıyla incelemek üzere kadın araştırmaları merkezleri kuruldu. ~ Ulusal nüfus sayımlarını toplumsal cinsiyete duyarlı kılmak ve toplumsal cinsiyeti dönüştürme planları hazırlayabilmek için cinsiyete göre değişen verileri elde etmek üzere girişimlerde bulunuldu. ~ Hem hükümet hem de sivil toplum örgütleri planlamacılarına, yöneticilerine, eğitimcilerine ve saha çalışanlarına yönelik, onların cinsiyet eşitsizliklerini anlamalarına yardımcı olacak, onları toplumsal cinsiyet konularına duyarlı kılacak ve cinsiyet eşitliğine bağlılığı aşılayacak yüzlerce atölye çalışması ve eğitim düzenlendi. Bu tür atölye çalışmaları, emniyet mensuplarıyla, medya çalışanlarıyla, hukukçularla, halkın seçilmiş temsilcileriyle ve diğer kamu görevlileri ile düzen-

lendi. ~ Plan ve programları incelemek, bunları toplumsal cinsiyete duyarlı ve dönüştürücü kılmak için öneri ve kurallar, kontrol listeleri ve örnekler hazırlandı. ~ Eşitlik yönündeki gelişmeleri planlamak ve izlemek üzere hükümetler, sivil toplum örgütleri ve BM tarafından özel birimler, bölümler ve komisyonlar oluşturuldu. 1985’e kadar üye ülkelerin yüzde 90’1, kadın statüsünü geliştirmeye yönelik kurumsal bir yapı ya da sistem kurdu. ~ Hemen hemen her ülkede, çeşitli toplumsal cinsiyet konularında çalışmalar yapmak üzere kadın örgütlenmeleri oluştu. Pek çok ülkede kadın yayınları, filmleri, sanatı, mimarisi, gazete ve dergileri yaygınlaştı. Bazı hükümetler, BM örgütleri ve sivil toplum örgütleri; kadınları işe almak ve onları daha üst konumlar için eğitmek; örgütleri, politikalarını, kuralları ve çalışma kültürünü kadınlar için daha elverişli kılmak için özel çaba harcadı. Kadınların güçlendirilmesini ve toplumsal cinsiyet eşitliğini hedefleyen programların başarısını ölçecek özel toplumsal cinsiyet göstergeleri geliştirildi. Kalkınmayı toplumsal cinsiyete daha duyarlı kılmak için şimdi hükümet politikaları kadınlara özgüven aşılamaya odaklanan, onları hakları konusunda bilinçlendiren,

55


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

ekonomik etkinlik ve istihdam için eğiten niteliksel girdilere daha çok vurgu yapmaktadır. Kadınların toprak, ev ve ağaçlar gibi üretim kaynaklarına ve önemli girdilere bireysel sahipliğini ya da ortaklığını artıracak çabalar, kredi (ya da küçük çaplı sermaye) verme, pazarlama, mesleki/yönetimsel/teknolojik beceri eğitimi gibi destekleri kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Kadın örgütlenmelerinin gelişmesi şimdi kadının güçlendirilmesini teşvik edici, etkin bir strateji olarak kabul edilmektedir.

56

Siyasal alanda toplumsal cinsiyet eşitliğini desteklemek için Hindistan hükümetinin en bilinen girişimi, yerel yönetimde kadınlara üçte bir oranında kota sağlayan 73. madde değişikliğidir. Bu düzenleme sayesin- de, yalnızca kırsal bölgelerde, tahminen bir milyon kadın taban seviye- sinde lider olarak, bunların 75.000’i ise başkan olarak ortaya çıkabilmiştir. Hindistan hükümeti aynı zamanda, kadının güçlendirilmesine yönelik ulusal bir politika taslağı da hazırlamaktadır. Parlamento ve eyalet yasama organlarında bile üçte birlik kadın kotası tartışmaları sürmektedir.

Beşinci Bölüm

Toplumsal Cinsiyete Karşı Duyarlılığı Artırmak Kadın milleti evde oturur. Doğru, kadınlar milletin evinde, BÜYÜK MiLLET MECLiSi’nde oturmalıdır!

*Toplumsal cinsiyeti anlamak ve değiştirmek Farklı kişiler bu kelimelere farklı anlamlar yüklemektedir. En basit anlamıyla toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık, çoğu toplumda kadınların ikincil konumda olduğunu, bu ikincilliğin yalnızca kadınlara ve kız çocuklara değil, erkeklere, erkek çocuklara ve tüm topluma zarar verdiğini bilmektir. Kadınların ve erkeklerin niçin farklı davrandığının farkında olmayı, onların ihtiyaç ve endişelerini anlamayı ifade eder. Aynı zamanda farklı politika ve programların kadınlar ve erkekler üzerindeki etkilerini ve dolaylı sonuçlarını algılamak demektedir. Planlamada toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık, kadınların dışlanmasını ve daha da marjinalleşmesini engellemenin yanı sıra, kadınların özel ihtiyaçlarını da gözeten, kadınları dahil etmeye ve güçlendirmeye çaba harcayan plan-


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” lar yapılmasıdır. Kısaca toplumsal cinsiyet ilişkilerini dönüştürmektir. Feminist toplumsal cinsiyet eğitimcilerine göre toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık, yalnızca ataerkil sistemi ve diğer birbiriyle bağlantılı kast, sınıf, ırk ve kuzey-güney gibi hiyerarşileri anlamak değil, onlarla mücadele etmek de demektir. Toplumsal cinsiyete karşı duyarlılaştırmanın tüm örgütlerde her düzeyde gerekli olduğuna inanıyoruz. “Özel olan politiktir” feminist sloganı doğrultusunda, toplumsal cinsiyete karşı duyarlılaştırmanın kendimizden, ailelerimizden ve kurumlarımızdan başladığı inancındayız. Yalnızca toplumsal cinsiyet ve ataerkil sistem gibi kavramları zihinsel olarak anlamak değil, bu anlayışı kendi düşünme ve davranış şeklimizi dönüştürmek için de kullanmak gerekir. Anlamak tek başına toplumsal ilişkileri ve toplumsal gerçekleri değiştirmez; toplumları değiştiren şey insanların davranışları ve yaptıkları eylemlerdir. Bir başka deyişle, toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık, anlayışlarımızı içselleştirmeyi ve bu öngörüleri davranışlarımıza yansıtmayı gerektirir. Toplumsal cinsiyet ilişkilerini dönüştürmek, kuram ve uygulama, özel ve kamusal, öznel ve nesnel, mantıklı ve duygusal arasındaki ayrımı yıkmak anlamına gelir. Toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık, sadece kadınları “ana akım”a yerleştirmeyi ifade etmez, o ana akımı feminist bir bakış açısıyla değerlendirmeyi ifade

eder. Eğer bu akım ataerkil, adaletsiz ve sürdürülemez ise, buna dahil olmak yerine, kadınların mücadele edip bunu değiştirmesi gerekir. Aynı zamanda toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık -ekonomik, kültürel, toplumsal ya da siyasi- TÜM konuların, kadınları ilgilendiren konular olduğunu anlamak demektir, çünkü kadınlar insanların yarısını temsil etmektedir. Açıktır ki, bunun tersi de doğrudur: Yalnızca kadınları ilgilendirdiği varsayılan konular -çeyiz, tecavüz, pornografi, dişi ceninlerin veya kız çocukların katledilmesi vs.- sadece kadın meseleleri değil, toplumsal meselelerdir. Ne yazık ki çok uzun bir süre yalnızca kadınlar ve kadın örgütleri bunlarla ilgilendi. Ancak bazı duyarlı erkeklerin de şimdi bu konuları ele aldığını ve “Tecavüz Karşıtı Erkekler” ya da “Kadına Yönelik Şiddet Karşıtı Erkekler” gibi gruplar oluşturduklarını görmek cesaret

57


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

vericidir. Toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık ve toplumsal cinsiyet adaleti kesinlikle örgütlerde ve karar süreçlerinde kadınların eşit katılımını gerektirir, fakat buna ek olarak örgütlerin uygulamalarında ve kültürlerinde de bir dönüşüm gerektirir. Örneğin, pek çok sivil toplum örgütünde daha fazla kadın yer almasına karşın, örgütsel kültür, zaman zaman kadın düşmanlığına varacak kadar, erkek egemen olmayı sürdürmektedir. Bu yüzden tüm örgütlerde kullanılan dil, yapılan şakalar, söylenen şarkılar, insanların giyim tarzı hakkındaki yorumlar vs. çok dikkatli bir şekilde incelenmelidir. 58

Çoğu sivil toplum örgütü, üst düzey yöneticilerinin geç saatlere kadar çalışmasını, seyahat etmesini ve hafta sonları da çalışmasını vs. bekler. Ev içinde de sorumluluklar üstlenen kadınlar için bu beklentileri gerçekleştirmek, dolayısıyla yönetim kadrolarında bulunmak mümkün değildir. Bu nedenle sivil toplum örgütlerinin, daha uzun çalışma saatleriyle kadınlar üzerinde gereksiz bir baskı oluşturmak yerine, erkekleri evde daha fazla zaman geçirmeye, ebeveyn, eşler ve aile üyeleri olarak üstlenmeleri gereken rol ve sorumluluklara daha fazla önem vermeye teşvik etmeleri gerekir. Adaletsiz toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki gerçek değişim ancak erkeklerin davranış ve faaliyetlerindeki somut değişimlerle gerçekleşebilir. Erkekler, ancak kadınların evdeki sonsuz, yinelenen ve takdir

edilmeyen işlerine ortak olarak onları anlayabilir, onlara değer verebilir ve yardımcı olabilir. Toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık, dışarıdaki işiyle ev işini bütünleştirmek zorunda kalan kadınların durumunu anlamayı da gerektirir. Çifte iş yüküne ek olarak kadınlar, özellikle yönetim kadrolarında yer alanlar, davranışları konusunda birbiriyle çatışan taleplerle karşı karşıya kalır. Bir kadın yöneticinin sert, serinkanlı, mantıklı, hırslı ve denetime hakim olması beklenir, fakat aynı kadın yöneticinin bir eş ve anne olarak, uysal, koruyucu ve fedakar olması beklenir. Erkek yöneticiler böylesi şizofrenik bir durumla karşılaşmazlar. Son tahlilde toplumsal cinsiyete karşı duyarlı olmak, en basit şekliyle duyarlı ve ilgili olmak, erkekler ve kadınlar arasındaki adaletsizliğe, eşitsizliğe her nerede olursa olsun karşı çıkmak demektir.

*Toplumsal cinsiyet kavramının sorunları Kavramlar esas olarak görüşlerimizi netleştirmeye ve toplumsal gerçekleri daha sistematik bir yolla incelemeye yardımcı olan analitik araçlar ya da kuramsal yapılardır. Kavramlar kendi başına gerçekliği değiştiremez, ancak gerçekliği algılamamızı etkileyebilir ve bu anlamda gerçekliği inşa edebilirler. Toplumsal cinsiyet, en basit haliyle


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” kadınlık ve erkekliğin yalnızca biyolojik kategoriler değil toplumsal kategoriler ya da yapılar olduğunu açıklayan bir kavramdır. Buna karşın bazı feministler bu kavramın kuramsal sorunlar içerdiğini düşünmektedir. Maria Mies’e göre cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki fark, “doğa”yı “kültür”den ayıran tanınmış ikilik modelini izler. Meis, kadınlar için bu ayrımın batı düşüncesinde uzun ve feci bir geleneğe sahip olduğunu, çünkü modern bilimin gelişmesinden itibaren kadınların doğayla özdeşleştirildiğini söyler. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki ikilik sorunludur, çünkü insan cinsiyeti ve cinselliği hiçbir zaman sadece biyolojik ilişkilerden ibaret olmamıştır. Cinsiyet en az toplumsal cinsiyet kadar kültürel ve tarihsel bir kategoridir. Cinsiyet ve toplumsal cinsiyeti ikili bir şekilde ayırmak, birini biyolojik diğerini ise kültürel kabul etmek; insanlar arasındaki cinsel farklılığın bir anatomi sorunu ya da bir sorun olarak kabul etmek isteyenlere ka-

pıları tekrar açar” Diğerleri ise biyolojinin siyasi ve felsefi önemi üzerinde yeniden düşünme ihtiyacını gerekli görür. Onlara göre toplumsal cinsiyet kısmen cinsiyet tarafından belirlenmektedir, dolayısıyla cinsiyetin bazı yönleri hala politikayla ilgilidir. Örneğin kadın biyolojisinin belli özellikleri bazen kadınların ihtiyaçlarının, en bariz olarak da hamilelik durumunda, erkeklerinkinden farklı olduğunu ifade edebilir.” Ancak bu kuramsal ayrımlardan daha sorunlu olan şey, toplumsal cinsiyet kavramının günümüzdeki kullanım biçimidir. Günümüzde toplumsal cinsiyet terimi kullanmaksızın yapılan, kadınlarla ilgili bir atölye çalışması, yazı, makale ya da konuşma hemen hemen yoktur. Bu terime karşı ilgi öyle yüksek ve ama anlayış öyle azdır ki, terim kullanılmaması gereken yerde kullanılmakta ya da yanlış kullanılmakta ve yanlış yorumlanmaktadır. Örneğin, insanların cinsiyet oranı yerine “toplumsal cinsiyet oranı”, cinsiyete göre ayrılmış veri yerine “toplumsal cinsiyete göre ayrılmış” veri dediğini duymaktayız. Bu karışıklığın ve yanlış kullanımların temel nedeni, çoğu insanın bu kavramın ne anlama geldiğini gerçekten anlamamış olmasıdır. Bangladeş’in uzak bir bölgesindeki yaşlı bir sosyal hizmet uzmanına ne tip bir iş yaptığı sorulduğunda,

59


60

K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

“Aami gender kori” (toplumsal cinsiyet yapıyorum) demiştir; kanımca, demeye çalıştığı kadınların gelişimi için çalıştığıydı. Kadınların güçlendirilmesi, kadınların özerkliği ya da kadınların gelişimi gibi kavramlar, herkesin dilediğince yorumlamakta serbest olduğunu sandığı toplumsal cinsiyet adaleti ve eşitliği kavramlarıyla değiştirilmektedir. Hatta bir keresinde kıdemli bir kalkınma uzmanı bana şunları söyledi: “Bu toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyete karşı duyarlılık hakkındaki yaygara niye? Herkes toplumsal cinsiyetin ne olduğunu bilir, herkesin üzerindeki kıyafetleri çıkar o zaman görürsün toplumsal cinsiyetin ne olduğunu.” Zavallı adam, konuyu hiç anlamamıştı. Toplumsal cinsiyet hakkında, giysilerimizin çıplak bedenlerimizden daha çok şey söylediğinin farkında değildi!

*Kavram neden popüler oldu Hem kadınlardan hem de erkeklerden söz etmemizi sağladığı ve aralarındaki ilişkileri incelemeye mecbur ettiği için toplumsal cinsiyet kavramı popülerleşti. Buna rağmen kavramı kullanan pek çok insan, yalnızca kadınlardan söz etmeyi, kadınlar ÜZERİNE, İÇİN ve İLE çalışmayı sürdürüyor. Bazılarıysa tarafsız bir kavram olduğu için, yani hem kadınları hem de erkekleri işaret ettiği, dolayısıyla daha az tehditkar olabileceği için

bunu tercih ediyor. Toplumsal cinsiyet kavramı, erkekleri “kadınların güçlendirilmesi” ya da “ataerkil sistem” gibi kavramlar kadar kızdırmaz. Fakat birçok feminist için kavramla ilgili sorun da tam budur tarafsızlığı. Toplumsal cinsiyet ya da toplumsal cinsiyet ilişkileri kavramı, bu ilişkilerin doğasıyla ilgili hiçbir imada bulunmaz. Örneğin toplumsal cinsiyet eşitsizliği, kadınların eşit haklara sahip olmadığı ya da kadınların ezildiği anlamına değil, yalnızca toplumsal cinsiyetler arasında eşitsizlik olduğu anlamına gelir. Maria Mies, aksi halde feminizme pek de sempati duymayacak hatta düşman kesilebilecek her cinsten insan tarafından bu kavramın hevesle benimsenmesinin şaşırtıcı olmadığını söylemektedir. “Cinsel şiddet” yerine “toplumsal cinsiyete dayalı şiddet”ten söz edersek, sarsıcı etki soyut bir terim tarafından tüketilir ki, bu da tüm sorunu politik vaat ve uygulama alanından görünüşe göre tarafsız tartışmalar alanına nakleder. Öte yandan kadınların ikincil konumda tutulması sözü, kimin ezildiğini, marjinalleştirildiğini ve kimin odak noktası olması gerektiğini doğrudan ifade eder. Aynı şekilde kadınların güçlendirilmesi de belirsizlikten son derece uzak bir terimdir. Elbette toplumsal cinsiyet kelimesinin yerine geçmeyen ama kadın/erkek toplumsal cinsiyetçiler


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” tarafından giderek daha az kullanılan “ataerkil sistem” kavramı da tarafsız değildir. Bu kavram, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin doğasını -yani denetimin erkekte olduğunu, erkek egemen bir dünyada yaşadığımızı- açık ve net bir şekilde ortaya koyar. Erkek dünyanın özellikleri ve ayrıntıları titizlikle incelenmeyi gerektirir, fakat iktidarda kimin olduğu ve iktidarın nasıl yeniden paylaştırılması gerektiği açıktır. Toplumsal cinsiyet kavramı tarafsız olduğu için pek çok karmaşa yaratır. İnsanlara bu kavramın ne olduğu, niçin ortaya çıktığı ve nasıl kullanılması gerektiği açıklanmadığı için çoğunluk bu kavramı, konu hakkında kendi düşüncelerine uyacak şekilde kullanıyor. “Madem ki bu bir toplumsal cinsiyet komisyonu, niye yönetici bir kadın?”, “Toplumsal cinsiyet atölye çalışmalarında niye erkekler yok?”, “Toplumsal cinsiyet atölye çalışmalarında niye kadınların güçlendirilmesinden söz ediyorsunuz?” ya da “Toplumsal cinsiyet konusunda eğitim veren erkek niye yok?” gibi şeyler söyleyen sayısız erkek var. Erkeklerin dışarıda bırakılmadığını garanti etmek ve bizlerin toplumsal cinsiyeti konuştuğumuzu ispatlamak için birdenbire her şey yarı yarıya olmak zorunda kaldı. Aniden bir çok insan (başlıca ama sadece erkekler değil) erkekler geri planda ya da dışarıda tutuluyor, her şeye dahil edilmiyor, diye endişeleniyor. Henüz kadınlar

lehine daha fazla adalet sağlanmadan erkeklere karşı olası haksızlık tehdidi bir kaygı haline geliyor. Bu yüzden toplumsal cinsiyet kavramının genellikle güç ilişkilerini aydınlatmaktan ziyade bulandırdığını fark ettik. Bu kavram, arındırılmış, tarafsız bir kategori olarak görülüyor. Toplumsal cinsiyetle ilgilenen pek çok kişi için artık toplumsal cinsiyet bir uzmanlık dalıdır. Canlı, her şeyin birbirine bağlı olduğu dünyadan çıkartılmıştır. Ataerkil sistemden bahsetmeden ya da toplumsal cinsiyet hakimiyetinin asli nedenlerini kavrayıp onlarla mücadele etmeksizin bir proje bağlamında toplumsal cinsiyetten söz edilebilir. Ayrıca toplumsal cinsiyet, hızla ötekilere, özellikle “hedef gruplara” ya da yarar sağlayanlar denilenlere “yapılan” bir şey haline geldi. Kuramda olmasa bile uygulamada, toplumsal cinsiyetle ilgili endişeler sıklıkla “taban” seviyesindedir. Toplumsal cinsiyetle yalnızca bir proje kapsamında ilgilenildiği sürece, hiç kimseye karşı bir tehdit olmayacaktır. Baskıcı yapıları, kurumları ve tutumları yıkmayı hedefleyen ataerkil sistem karşıtı mücadeleleri n tersine, toplumsal cinsiyet oldukça kabul edilebilir, temel görüş haline getirilebilir bir kavramdır. Bu, toplumsal cinsiyetin politik olarak kullanılma fırsatını reddetmek değildir ve pek çok feminist de toplumsal cinsiyeti bu şekilde kullanmaktadır. Ancak kavramın gerçekten de tümüyle apolitik ola-

61


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

rak kullanılma olasılığı vardır. Ancak hiçbir şey apolitik olmadığına göre, bu kavram gerçek sorunu, yani ataerkil hakimiyeti, gizlemek için kullanılabilir. Bu yüzden Güney Asya’da çoğumuz, bu kavramı kullan- makta çok isteksiz olmuşuzdur, şimdi bile son derece dikkatle ve ancak ataerkil sistem gibi diğer kavramların yanı sıra kullanmaktayız.

62

Kalkınma programlarına yapılan toplumsal cinsiyete dayalı müdahaleler, anlayış ve hedeflerine göre çok çeşitlilik gösterse de erkek (ve kadın) politikacılar, planlamacılar ve yürütmeciler için resmi bürolar ve danışmanlar/eğiticiler tarafından kullanılan çok sayıda toplumsal cinsiyete karşı duyarlılaştırma modülünün hedefi aynıdır. Kalkınma program ve politikalarının verimliliğini artırmak için toplumsal cinsiyet ilişkilerine bakmak; kadınların “üretici yararlılıklarını” kullanmaya başlamak için kadınları programlara dahil etmek; kadına “yatırım yapmak”. Toplumsal cinsiyet eşitliği ve adaleti onların öncelikli hedefleri değildir. Bu uzmanlar çok nadir olarak toplumsal cinsiyet ilişkilerindeki güç konusuna değinirler. Ben, genellikle toplumsal cinsiyet kavramının yalnızca erkeklerin ve kadınların farklı rol ve sorumluluklarını ya da kaynaklar ve karar almada sahip oldukları farklı hak ve denetimlerini tanımlamak için kullanıldığını duydum. Pek çok toplumsal cinsiyet eğitmeni durumu tanımlamanın ötesine geçmezler, hatta top-

lumsal cinsiyet eşitsizliğinin nedenlerini incelerken bile, bunlara karşı pek mücadele etmezler. Sıklıkla da, kalkınmaya yönelik müdahalelerini bile var olan toplumsal cinsiyete dayalı işbölümünün üzerine kurarlar. Çoğu toplumsal cinsiyet eğitmeni ya da uzmanı toplumsal cinsiyet konusuna teknik bir mesel e olarak bakar, kullanılacak birkaç analiz yöntemiyle toplumsal cinsiyete dayalı eşitsizlikler giderilebilirmiş gibi değerlendirirler. Bu tür eğitim ya da müdahalelerin yalnızca toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle mücadelede yetersiz kaldığını değil, aynı zamanda konuyu apolitize ederek değişimi daha da zorlaştırdığını biliyoruz. Saskia Wieringa, kalkınma planlamacılarının son derece karmaşık durumları ifade ederken nasıl basitlik, kolay programlar ve nicelleştirilebilir hedefler peşinde olduğuna dikkat çekmektedir. Esnek olmak ve karmaşıklığı takdir ettiklerini göstermek yerine, toplumsal gerçekleri kendi dar çerçevelerine uydurmaya çalışmaktadırlar. Wieringa, kalkınmada müdahaleler planlanırken, kadınların toplum- sal cinsiyet çıkarlarıyla ilgili asli sorulara değinilmediğini söylemektedir. Wieringa’ya göre yapısal uyum programları bağlamında, bu sorulardan bazıları şöyledir: Niçin yoksulluk dişilleştirilir? Niçin çocukların, yaşlıların ve hastaların bakımı gibi ücretsiz işleri kadınlar yapmak zorunda? Bu tür işlere neden erkekler dahil edilmiyor?


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” Niçin pek çok erkek, yaratmaya yardımcı oldukları ailelerden ayrılıyor? O, şöyle devam etmektedir: “Bunlarla ilişkili daha bir dizi konu var: Yiyeceklerin, lüks maddelerin ve boş zamanların paylaşımında cinsiyetler arasında dengesizlik; kadınların yeni yaşam alanlarına girmesini engellemek için geleneklere başvurulurken, aynı koşullardaki erkeklerin yenilikçi addedilmesi; sürdürülebilirlik, çevresel tahribat ve toplumsal cinsiyet konularının önemsenmemesi; kendi yaşamlarıyla ilgili ekonomik ve politik kararların alındığı merkezi konumlarda kadınların olmaması; kalkınmayı temelde ekonomik bir süreç olarak değerlendirip toplumsal yanlarını (bir ülkenin en önemli kaynağı insanlar olduğu halde) göz ardı etme eğilimi; cinsel şiddetin çok nadiren meşru bir kalkınma meselesi olarak kabul edildiği gerçeği gibi.” Bugün Güney Asya’da yürütülmekte olan “ana akımı” izleyen bir çok toplumsal cinsiyet çalışmasını göz önünde bulundurarak, çoğu “toplumsal cinsiyet uzmanı”nın toplumsal gerçeklerin kararlı, esnek, ekolojik ve ilintili yöntemlerle incelenmesini cesaretlendirmek yerine, ortaya son derece basitleştirici araçlar, çerçeveler ve uygulamalar saçtıklarını görüyoruz. Endişe veren durum, toplumsal cinsiyet kavramının kendisi değil, çok sayıdaki “toplumsal cinsiyet uzmanı” tarafından kadın konularının

tarafsızlaştırılmasıdır. Bu şekilde, kadın konulu tartışmaların mücadeleci yanları ve militanlığı yok edilmektedir. Bu da, ataerkil sistemle mücadelenin sulandırılması değil, güçlendirilmesi gerektiği ne, ataerkil sistemin ve ataerkil imtiyazın kesinlikle bir azalma göstermediğine inanan diğer pek çok eğitimci için bir sorundur. Aslında ekonomik liberalizasyon, köktencilik ve tutuculuğun önem kazanmasıyla birlikte ataerkil sistem de yeniden dirilmektedir. Sosyalist feministler ve eko-feministler, mevcut kalkınma modelini ataerkil ve ekolojik açıdan yıkıcı olarak değerlendirip onunla mücadele ederken, pek çok ana akıma ait toplumsal cinsiyet uygulaması, kadınların “güçlendirilmesine” yönelik fırsatları mevcut sistem içinde artırmaya çalışmaktadır. Ataerkil sistem, kast, sınıf, ırk, devlet, sömürgecilik / emperyalizm ve çevre arasındaki ilişki ender olarak sorgulanır, çünkü bunlar “politik” konular olarak tanımlanırlar!! Buradaki varsayım, bu hiyerarşileri kabullenmenin apolitik olduğudur. Bu yüzden bizim meselelerimizi apolitize etme potansiyeline sahip akımlarla mücadele etmek önemlidir. Güney Asya’daki kast, sınıf, din ve etnik hiyerarşilere ve ataerkil sisteme karşı mücadele etmek ve ilerici bir toplumsal değişimi gerçekleştirmek için daha fazla netliğe, kararlılığa ve inanca ihtiyacımız var. Planlamacılar ve uygulayıcılar, düşünenler ve yapan-

63


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

lar, uzmanlar ve uzman olmayanlar arasındaki ayrımın en aza indirilmesi, toplumsal cinsiyete dayalı planlama, feminist kuram ve kadın hareketi arasında çok daha yakın bir etkileşim ve işbirliği olması gerekir. Feminizmden uzak durmak yerine, kadınların güçlendirilmesine yönelik programlarımızın daha açıkça feminist olması gerekir.

*Daha fazla önem verilmesi gereken konular

64

En azından şu iki konuya şimdiye kadar olduğundan daha fazla önem verilmesi gerekir: -Kadınların toprak, su ve ormanlar gibi doğal kaynaklardan yararlanması ve onlar üzerindeki denetimi. Kadınların bu kaynaklardan yararlanmasını ve onlar üzerinde denetimini sağlayacak politika ve programlar düzeyinde daha somut adımların atılması gerekir. -Ev işlerinin erkekler ve erkek çocuklar tarafından paylaşılması. Güney Asya’da kadınların ikincil konumunun, bağımlılığının ve sağlıksızlığının temel bir nedeni, aşırı ev işi yüküdür. UNDP insani Kalkınma Raporu’na göre, kadınlar tarafından yapılan ücretsiz işlerin toplam değeri, küresel olarak 11 trilyon ABD dolardır. Kalkınma projeleri, kalkınma sürecine kadınları dahil etmeye, “insan kaynak”larını ve “sermaye”sini küresel üretim hizmetinde kullanmaya çabalamaktadır;

çok daha yakın zamanlarda ise pek çok insan, kadınların her düzey yönetime katılımlarını artırmak için çalışmaktadır. Ancak işçi sınıfından çoğu kadın, aşırı çalışma nedeniyle zaten çökme sınırındadır. Niçin kadınların ev işi sorumluluklarının azaltılmasına dair pek bir şey duymuyoruz? Çoğu program, “kadınların kalkınması” ve “güçlendirilmesi” adına kadınların iş ve sorumluluklarının artmasıyla sonuçlanıyor. Oysa artık, kadınların evde tam zamanlı işten daha fazla çalışmalarının, resmi görevlere ve üst düzey yönetim konumlarına gelememelerinin bir nedeni olduğunu kabul etmek zorundayız. Kadınların eş ve annelik rolleri, onları ücretli işlerde ikincil konumlarda yer almaya zorlamaktadır. Yeniden üretim ve çocukların, ailenin bakımı konusu ortadan kalkacak gibi görünmediğine göre, erkekleri ailenin mutfağına ve evine doğru yönlendiren paralel bir harekete başlamak gereklidir. Eğer kadın yöneticiler, politikacılar ve sivil toplum liderleri istiyorsak, daha fazla erkeğin, anne, bakıcı, hemşire ya da aşçı olmasına ihtiyacımız var. Kadınlar ancak yeniden üretim işinin yükü azaldığında, kendi vücutları üzerinde ve hayatlarında özerkliğe kavuşabilirler. Maria Mies’in dediği gibi: “Erkekler, yaşamın doğrudan üretimi, çocuk bakımı, ev işi, yaşlı ve hasta bakımı, kısaca ‘ev işi’ kavramı altında sınıflanan her işin sorumluluğunu paylaşmak zorundadır. .. Bu doğrudan


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” şu etkiyi yapacaktır: Erkekler çocuklara, yemeğe, temizliğe, hastaların bakımına, ilişkiler için çaba göstermeye vs. daha fazla zaman ayırmak zorunda kalacak ve erkeklerin tahrip edici sanayi üretimlerine, yıkıcı araştırmalarına, zararlı boş zaman etkinliklerine ve savaşlarına ayıracak daha az zamanları olacaktır. Olumlu olarak konulduğunda, kendi bedensel ve zihinsel bütünlüklerini ve özerkliklerini yeniden kazanacak; iş yapmayı hem bir yük hem de keyif olarak yeniden tadacak ve nihayet işle ilişkili farklı bir değerler dizisi geliştireceklerdir. Acaba erkekler yaşamı-üretme ve yaşamı-sürdürme işini bizzat yaparak sömürücü, kapitalist, ataerkil kavramın ötesinde bir iş kavramı geliştirebilecekler midir? ... Kadın ve erkeğin özgürleşme süreci birbiriyle ilişkilidir. Toplumumuzda kadınların ataerkil ilişkiler kıskacını kırması, erkekler de aynı doğrultuda bir hareket başlatmadıkça mümkün değildir. Ataerkil sisteme karşı bir erkek hareketi, yardımsever bir baba hakimiyetinden değil, kendilerine insani değer ve saygınlığı yeniden kazandırma arzu- sudan esinlenmelidir. Eğer erkekler kadınlara saygı duymazsa, kendilerine nasıl saygı duyabilirler?”

*Toplumsal cinsiyet konusundaki çalışmalar erkeklerle birlikte yapılmalı, görüşünde olanlar var Bu görüşleri ben de duydum, ancak katılmıyorum. Toplumsal cinsiyet ve kalkınma, ayrı kadın ve erkek grupları oluşturmamanız ya da onlar için ayrı atölye çalışmaları düzenlemeniz ve hatta her atölye çalışmasında kadın ve erkek eğitmenler bulundurmanız gerekiyor anlamına gelmez. Ben, incelememizin kadın ve erkek kimliklerinin toplumsal inşası ve toplumsal cinsiyet ilişkilerine odaklanması gerektiğine inanıyorum. Böyle bir inceleme, durumun gerektirdiği buysa, ayrı gruplarda yapılabilir. Aslında bazı topluluklarda, dayanışma bağlarını geliştirmek ve ortak stratejileri biçimlendirmek için kadınlara özgürce konuşabilecekleri ve düşünebilecekleri ortamı sağlayabilmek için kadınlarla ayrı toplantılar yapmak gereklidir. Benzer şekilde, yine dürüst tartışmalara olanak sağlamak için erkeklerle ayrı toplantılar ve atölye çalışmaları düzenlemek gerekebilir. Kadın ve erkeklerin kendilerini rahat hissettikleri karma gruplarda, ortak atölye çalışmaları ve toplantılar düzenlenebilir. Tekrar edersek, toplumsal cinsiyet üzerine odaklanmak, artık kadınlar ya da kadınların güçlendirilmesi

65


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

hakkında konuşamayacağımız anlamına gelmez. Toplumsal cinsiyet ilişkileri hiyerarşik, kadınlar ise ikincil konumda olduğu sürece, toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmak için kadınların güçlendirilmesini desteklememiz gerekiyor. Erkeklere ve kadınlara her zaman, toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmadan önce bile, eşit şekilde davranılması gerektiğini düşünmek için henüz çok erkendir. Erkekler ve kadınlar arasında eşitsizlikler sürüp gittiği için toplumsal cinsiyetten söz etmeye başladığımızı unutmamalıyız.

66

*Toplumsal cinsiyet tartışması erkeklere karşı kadınların tartışması değildir Elbette, toplumsal cinsiyet eşitliği meselesi ne erkeklere karşı kadınlar tartışması, ne de tüm kadınlar ve tüm erkekler arasında bir çatışmadır. Bu tartışma, eşitliğe inanan ve eşitlik isteyenler ile erkek egemenliğini sürdürmek isteyenler arasındadır: inanç sistemleri ve ideolojiler arasındadır. Her iki kampta da kadınların ve erkeklerin olduğunu hepimiz biliyoruz. Ataerkil sistemi kabullenip bundan çıkar sağlayanlar, halihazırda var olanı (statükoyu) korumak isteyenler ve toplumsal değişim için çalışmak isteyenler var. Günümüzde birçok erkek hak ve imtiyazlarını, rol ve sorumluluklarını sorgulamaktadır. Er-

keklik, erkek iktidarı, erkek cinselliği, erkek bilgi sistemleri ve toplumsal ilişkilerin eril düzenlemesi ilk kez eleştirel bir sorgulama için masaya yatırılmaktadır ve sorgulayanlar ise hem erkekler ve hem de kadınlardır. Bu yüzden toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadelenin, erkekler ve kadınlar arasında bir mücadele olduğunu düşünmek hem yanlış hem de basit bir düşünce biçimidir. Fakat erkeklerin ve kadınların çıkarları arasında bazı çatışmalar olduğu reddedilemez; kadınlar kendilerini güçlendirmeye başladıkça, bu çatışma da kısa vadede artacak gibi görünüyor. Ancak herhangi bir eşitlik mücadelesi, adil bir dengeye ulaşılmadan önce bazı kutuplaşmaları gerektirir.

*Toplumsal cinsiyet ile ilgili konular neden tepki uyandırıyor Maria Mies bunu iyi açıklar. Mies, çoğu erkek ve kadının toplumsal cinsiyet ilişkilerini sorgulamaktan kaçındığını söyler, çünkü eğer kendilerine toplumumuzdaki kadınerkek ilişkisinin gerçek doğasını fark etme izni verirlerse para üretmenin, iktidar oyunlarının ve açgözlülüğün hakim olduğu vahşi dünyadaki barış ve uyumun son adasının da imha edileceğinden korkarlar. Dahası, bu konunun bilinçlerine girmesine izin verirlerse,


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” kadınlar ve erkekler olarak kendilerinin sadece bir yanda mazlumlar (kadınlar), diğer yanda zalimler (erkekler) değil, aynı zamanda kadınlar ve erkekleri birbirine bağlayan sömürü ve baskı sisteminde suç ortakları olduklarını da kabullenmek zorunda kalacaklardır. Gerçekten özgür bir insan ilişkisine sahip olmak istiyorlarsa, suç ortaklıklarından vazgeçmek zorundalar. Bu, yalnızca imtiyazları bu sisteme dayanan erkekler için değil, maddi varlığı bu sisteme bağlı olan kadınlar için de geçerlidir.

lamalarında olduğu kadar ataerkil toplumda da radikal bir dönüşümün gerektiğine inanıyoruz.

*Ataerkil toplumda radikal dönüşümler gerekiyor

Daha önce de gördüğümüz gibi, kalkınma plan ve projeleri pek çok kadın-karşıtı (yoksul-karşıtı) önyargılara sahip olabilir ve hatta sahiptir. Sadece bu plan ve projelere kadınları dahil etmek yerine, bunlarla mücadele edip değiştirmemiz gereklidir. Ekonomik büyüme, kar hırsı ve bireysel çıkarları vurgulayan günümüz kalkınma modelinin, kadınlar ve erkekler, zengin ve yoksul ile zengin ve yoksul ülkeler arasındaki uçurumu artırdığına dair pek çok kanıt bulunmaktadır. Ek olarak ekolojinin mahvolmasına da yol açmaktadır. UNDP insani Kalkınma Raporları, mevcut kalkınma biçiminin pek çok insanı işsizliğe, sessizliğe, insafsızlığa, köksüzlüğe ve geleceksizliğe ittiği ne dair tüm dünyadan istatistikler sunmuştur (UNDP, insani Kalkınma Raporu 1996). Günümüzde 358 milyoner (ABD doları milyoneri), dünyadaki 2.5 milyar yoksul insanın sahip olduğundan daha fazla paranın denetimine sahiptir. Bazı çokuluslu şirketlerin bütçeleri, pek çok devletin ulusal bütçesinden daha fazladır. Gücün bu şekilde merkezileşme ve kutuplaşması daha fazla gerilime, çatışmaya ve şiddete yol açmaktadır.

Bazı örgütler yalnızca “kadın unsurunu” mevcut kurumlara ve sistemlere eklemek isterken, bizler gerçek bir toplumsal değişimi gerçekleştirmek için kalkınma fikirleri ve uygu-

Kalkınma düşüncesindeki değişim ile beraber, örgütlerimizde, toplumsal, iktisadi ve siyasal sistemlerimizde de radikal değişiklikler olmak zorundadır. Ayrıca değer yar-

Eşitsiz ve baskıcı kadın-erkek ilişkileri ile ilgili gizli sessizlik komplosunu bozmaya cesaret edenler ve bu ilişkileri değiştirmek isteyenler feministlerdir. Şimdi giderek çok daha fazla insan, erkekler ve kadınlar arasındaki eşitliğin, aile ve toplumlarda adil ve barışçı ilişkiler kurmanın temeli olduğunu fark ediyor. Her yerde kadınlar ve erkekler, toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmak, herkes için adil ve barışçı bir dünya yaratmak için el ele vermek zorunda.

67


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

gılarında da -örneğin kendini öne çıkartmak ve rekabetten işbirliğine ve sosyal adalete; yayılmacılıktan korumacılığa; maddi kazanç edinmekten içsel gelişime doğru- büyük bir değişim gerekecektir. Bildiğimiz haliyle kalkınma anlayışını dönüştürmenin, onu herkesin yararına ve adil kılmanın tek yolu, kalkınma modelleri ve uygulamaları ortaya koymaktır.

68

Toplumsal cinsiyet eşitliğine ulaşmak, “eril” ve “dişil” özellik ve değerlerini (egemenlik-itaatkarlık, rekabet-işbirliği, kendini öne çıkarmak- razı olmak, sömürme-bakma ve besleme) bir kez daha incelemeyi ve ciddi bir şekilde düşünmeyi gerektirir:

etiketlemenin doğru olup olmadığını da sorgulamak zorundayız. Bunlar insani değerler değil midir? Erkekler ve kadınlar hem “eri!” hem de “dişil” yanlar geliştirip her ikisine de ihtiyaç duymazlar mı? Kadınların ve erkeklerin hem mantıklı hem duygusal, hem kendini dayatıcı hem başkalarına karşı duyarlı, hem müteşebbis hem yuva kurucu, hem dışa dönük hem içe dönük tipler olmaları gerekmez mi? Eğer kadınlar kamusal alana girip bu alanda sorumluluklar üstleniyorlarsa, erkeklerin de özel alana girip çocuk bakımı, hasta bakıcılığı ve ev yönetimi gibi sorumlulukları üstlenmeleri gerekmez mi?

~ mevcut kutuplaşmış, çatışmayla yönetilen, ekolojisi mahvolmuş dünya daha fazla rekabeti mi yoksa işbirliğini mi gerektirir? Doğanın daha fazla sömürülmesi mi korunmasını mı gerekir? Bir başka deyişle günümüz dünyası daha “dişi!” niteliklere mi yoksa “eril” niteliklere mi ihtiyaç duyar?

Toplumsal cinsiyet eşitliği, kadın ve erkek her birimizin kendimizi yeniden sorgulayıp olumsuz “eril” (saldırgan, otoriter, rekabetçi, benmerkezli olmak) ve “dişil” (itaatkar, korkak, çekingen olmak) niteliklerimizin üstesinden gelmeyi gerektirir. Aynı zamanda kız ve erkek çocuklar, kadınlar ve erkekler hepimizin olumlu eril ve dişil nitelikleri de kollaması şarttır. Her birimizin güçlü ve ilgili, korkusuz ve duyarlı, duygusal ve mantıklı olması gerekir. Bizler, benzeri görülmemiş ve tahammül edilemez düzeydeki şiddet ve çevresel rezalet içinde yaşayan günümüz dünyasının, ancak özel ve kamusal alanda koruma ve kollama gibi niteliklerin geniş kapsamlı uygulanması yoluyla iyileştirilebileceğine inanıyoruz.

Aslında biraz daha ileri gidip, değerleri ve özellikleri eril ve dişil diye

Ayrıca bir başka düzeyde, ekonomi ve etik, siyaset ve ahlak, bilim ve din

~ kalkınma, “dişil” karakter özelliklerini ve değerleri ikincil konuma yerleştirmeyi ve “eril” karakter özelliklerini ve değerleri yüceltmeyi mi ifade eder ya da etmelidir? ~ toplumsal cinsiyet ve kalkınma, kadınların kamusal alana girip erkek gibi davranması mı demektir?


Toplumsal Cinsiyet “Bize Yüklenen Roller” arasındaki ayrımı da sorgulamamız gerekiyor. Bu ayrım, etik olamayan ekonomik işlere, ahlaksız siyasi iktidara, bilimin sorumsuzca ve yıkıcı amaçlar için kullanılmasına yol açmıştır. Bizler, değer sistemlerinin ve ahlak sisteminin ekonomi, siyaset, bilim ve teknolojinin kıyısında yer alması değil, bunların temelini ve itici gücünü oluşturması gerektiğine inanıyoruz. Ekolojik ve holistik (bütünü kapsayan) düşünme, var olma yöntemlerine ihtiyacımız var. Tüm bu endişeler kalkınmayı gerçekleştirme kaygımızın parçalarıdır. Toplumsal cinsiyet ve kalkınma konularının dar ve mekanik biçimde ele alınamayacağına inanıyoruz. Bu tartışmaların sınırları, ne kadar kadın ya da erkeğin bunları sorguladığına indirgenemez. Onlar sürdürülebilirlik arayışımızın

kapsamında toplumsal cinsiyet ve kalkınma tartışmaları, günümüzdeki toplumsal cinsiyet, kast, sınıf, ırk ve tümüyle tek taraflı ve sömürücü kuzey-güney işbölümünün dönüştürülmesini de tartışmak zorundadır. Ayrıca kalkınmanın hedefleri ve insan yaşamının amaçlarıyla ilgili temel sorular sormamız gerekiyor. Aşağıdaki sorulara, bugünkü toplumsal cinsiyet söylemlerinin çoğunun verdiğinden çok daha fazla önem vermek gerekiyor. ~ İnsan çabalarının hedefi, yaşam ve değer üretmek ve değerlendirmek mi, yoksa yalnızca mal ve kar üretmek mi olmalıdır? ~ İnsanlar, eğer doğadan ve doğal şeylerden tümüyle yabancılaşırlarsa, hala insan olarak kalabilirler

69


K

Liseli

ıvılcım Eğitim Broşürleri

mi? ~ Toplumların, şantaj ve sömürüyü önlemek için temel ihtiyaçları karşılamada kendi kendilerine yeterli olmaları gerekmez mi? ~ Kadınların kendi vücutları ve ya-

şamları üzerinde özerklikleri olmadan, erkekler yaşamın doğrudan üretiminin ve şimdiye kadar “ev işi” adı altında toplanan tüm işlerin sorumluluğunu paylaşmadan, sürdürülebilir toplumlar ve aileler kurulabilir mi?

SON

70


71



Toplumsal Cinsiyet