Issuu on Google+

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK www.toplumsalozgurluk.com

İKİ AYLIK SİYASİ GAZETE

SAYI: 3/31 MART 2010 FİYATI: 1.5 YTL

DEVRİMCİ KOLEKTİF ÖZNE İÇİN

“An”a, “süreç”e ve “gelecek”e müdahalede yetmezliğin kıvrandırıcı sancısı içerisinde “Devrimci Kolektif Özne” ihtiyacını iliklerimize dek hissettigimiz günlerden geçiyoruz. 3. SAYFA TUNCAY YILMAZ

SERMAYEYE KARŞI TEK-EL TEK YUMRUK AKP ve arkasındaki sermaye güçlerinin, Türkiye’yi sermayenin güncel çıkarlarına bire bir uyumlu duruma dönüştürme çabası, kendi hedefine doğru yol alıyor. Emekçileri daha yoğun sömürü ve daha fazla baskı bekliyor. Kapitalizmin nerede biteceği belli olmayan krizi sürdükçe, yarattığı sonuçların çapı, derinliği ve şiddeti de artıyor, artacak. İşsizlik, yoksulluk, kamu hizmetlerinin tasfiyesi ya da özelleştirilmesi, kuraldışı ve güvencesiz çalışma düzeni, kalıcılaşıp yayılmaya yazgılı. Sadece geçen yıl bir milyona yakın yeni işsiz yoksullar ordusuna katıldı. Sermaye ve onların hükümeti, krizi normalleştirmeye ve sonuçlarını “teğet geçti, geçiyor” palavralarıyla gizlemeye çalışıyor. Yaratılan aldatıcı

sessizlik ortamını

8 MART’IN 100. YILI

8 Mart’ı kadınlar artık özörgütlenmelerinin gücü ile kutluyor. 20. SAYFA F. ÇAY

Tekel işçileri bozdu.

yaratılıyor.

Ankara’nın ortasını 78 gün işgal eden işçiler, iş güvencesi gibi en doğal insani haklarının peşindeydiler. Ancak, sınıfın toplayıcı yeteneği bir anda tüm halk güçlerini etrafında konumlandırdı. Ve, aynı zamanda, tamamen meşru olan talepler, hem açıkça yasadışı olan eyleme dokunulmazlık sağlarken, hem de diğer halk güçlerinin kendi meşru talepleri için eyleme geçmesinin önünü açtı.

Tekel eylemi, işçilerin sınıf kardeşliğinin, halkları birbirine boğazlatarak kendi soygununu sürdürebilen sermayenin şovenist kalleşliğine karşı, en sağlam demokratik güvence olduğunu gösterdi. Çözüm sahtekarlığının peşine takılıp halka da AKP’nin desteklenmesini öneren liberallerin cilası dökülürken, gerçek çözümün adresi Ankara’nın ortasındaydı. Anadolu’nun bütün halklarından işçiler, başta Kürt ve Türk işçiler olmak üzere, günlerce sermayeye ve hükümetine karşı kenetlenip kardeşleştiler. Şimdi onlar, tamamen emin olabiliriz ki, Anadolu’nun dört bir yanında halkların kardeşliğinin tohumlarını atıyorlar.

Ordu ve AKP Hükümeti arasındaki bitmeyen iktidar kavgasında, iki taraftan birine tabi olmaya zorlanan emekçiler için, üçüncü bir seçeneğin ivmesi de, tekel direnişi tarafından verildi. Her ikisi de sermayenin farklı renklerdeki temsilcileri olan AKP ve Ordu’ya karşı, her ikisini de dışlayan ve karşısına alan yeni kutup, emekçiler tarafından kendi çıkarları yönündeki eylemleri içinde

Şimdi, Tekel işçilerinin açtığı yoldan yürüme, emekçi halkın çıkarlarını dillendiren üçüncü kutbu güçlendirme zamanıdır.

FAŞİST KİM? FAŞİZM NE? SEYLANIN “KIZIL ŞOVENLERİ” Kürt yoksullarına bakış açısı İstanbul Moda’da yaşayan ortalama bir CHP’liden ...

16. SAYFA MURAT DÜZGÖR

Ezen ulus milliyetçiliğinin soldaki yansımasının bir örneği: JVP

26. SAYFA ONUR GÜLBUDAK

İSRAİL-TC İLİŞKİLERİ

2009 yılının TC-İsrail ilişkileri açısından kritik bir yıl olduğu söylenebilir. 20. SAYFA ESER SANDIKÇI

GÜNCEL DEVRİMCİ KONUMLANMA

Tekel direnişinin açığa çıkardığı ve önümüzdeki genel seçimlere kadar giderek yoğunlaşacağını tahmin edebileceğimiz yeni politik momentum, neoliberal bütün uygulamalara ve her türlü demokrasi karşıtı girişime karşı devrimci, demokratik ve halkçı hamlelerin gelişmesi için zengin olanaklar barındırıyor. 4. SAYFA ALP AYDIN

ÇADIRKENT’TEN NOTLAR Tekel işçileri gülümseyerek karşıladı sayılara sığmayan ziyaretçilerini; “Çadırkent’e hoşgeldiniz!” Çadırkent; bir iç ülke, bir masal kasabası, bir ütopya adası… 10. SAYFA GÖKSEL ILGIN

KALKINMA VE MADENCİLİK Yoksul ülkelerin doğası zenginlerin çöplüğü olmaya mahkûm ediliyor

32. SAYFA MEBRUKE BAYRAM


2

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

BU SAYIDA Devrimci Kollektif Özne İçin Tuncay Yılmaz ........................................................ 3 Güncel Devrimci Konumlanma Alp Aydın ........................................................ 4 Renkli Devrim Yol Alıyor Alp Aydın ........................................................ 6 TC-İsrail İlişkileri Kopuyor mu? Eser Sandıkçı ........................................................ 9 Çadırkent’ten Notlar Göksel Ilgın ........................................................ 10 Tekel İşçileri: Güle Güle ve Merhaba Osman Ergin ........................................................ 12 Tekel Direnişinin Kazanımları Tarık Oruç ........................................................ 13 Sınıftan Kaçış Yok Volkan Yaraşır ........................................................ 14 Yeni “Sol” Hareket Üzerine Cenk Ağcabay ........................................................ 15 Faşist Kim? Faşizm Ne? Murat Düzgör ........................................................ 16 Krizde Yeni Evre Özgür Öztürk ........................................................ 19 8 Mart’ın 100. Yılı Kadınlara Kutlu Olsun F. Çay ........................................................ 20 Kadınlar 8 Mart’ta Alanlardaydı ........................................................ 21 Toplumsal Kodlar ve Şiddet Selver Dikkol ........................................................ 22 Göçmen Kadınlar, Kadınlaşan Göç Reha Keskin ........................................................ 23 Haiti: Yoksul, Asi, Acılı Ülke Serap Şen ........................................................ 24 Özyönetim, Özsavunma ile Güçleniyor Serap Şen ........................................................ 25 Seylan’ın Kızıl Şovenleri Onur Gülbudak ........................................................ 26 Lübnan Suriye İzlenimleri Halit Elçi ........................................................ 28 Vardık, Varız, Varolacağız Ulaş Taştekin ........................................................ 30 Eğitim Kurumu Değil Kapitalist İşletme Hakan Şahin ........................................................ 31 Kalkınma Masalları ve Madencilik Mebruke Bayram ........................................................ 32 Özgürlükçü Gençliğin Yolculuğuna Sen de Katıl Ulaş Taştekin ........................................................ 34 Tekel Direnişine Destek Eylemleri ........................................................ 35-36

TOPLUMSAL

ÖZGÜRLÜK

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK GAZETESİ

Yerel Süreli Yayın Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Ulaş Taştekin Adres: Kamer Hatun Mahallesi Kalyoncu Kulluğu Caddesi No: 31/3 Beyoğlu-İSTANBUL Baskı: EZGİ Matbaacılık Sanayi Caddesi Altay Sok. No:10 Çobançeşme YENİBOSNA-İSTANBUL (0212) 452 23 02

MART 2010

EDİTÖRDEN

İŞÇİ SINIFI ÖĞRENİYOR, ÖĞRETİYOR

36 sayfalık hacimli bir sayıyla -ve başta hedeflediğimizden geç bir tarihte- okurlarımızla buluşuyoruz. Gazetemizi 36 sayfa çıkarmamız, güncel ve önemli konuları atlamama ve yeterince işleme kaygısının sonucu oldu. Bu, gecikmemizin de bir nedeniydi. Ancak gazetemizi düzenli ve zamanında çıkarmanın da bir o kadar önemli olduğunun bilincindeyiz. Yayın Kurulu ve yazarlar olarak kendimizi disipline edip gerekli önlemleri alacak ve bundan sonraki sayılarımızı aylık, düzenli bir periyotla okurlarımıza ulaştıracağız. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Türkiye’nin pek çok ilinde, kadınların özgürleşme mücadelesinin yükselişini ifade eden etkinlikler, yürüyüşler ve mitinglerle kutlandı. Kadın okurlarımızın 8 Mart’ını kutluyoruz. Sayfalarımız elverdiğince 8 Mart etkinliklerini yansıttık. 8 Mart sürecini değerlendiren yazımızda, kadın hareketinin çeşitli (feminist olan ve olmayan) bileşenlerinin, kadın işçilerin mücadelesiyle dayanışma eylemlerinde buluştuğu ve emek duyarlılığının öne çıktığı tespiti yapılıyor. Tekel işçilerinin iş ve ekmek için Ankara’da buluşmasıyla ve 78 gün süren “Çadırkent” deneyimiyle ülkenin gündemine oturan Tekel Direnişi, neo-liberal saldırılara karşı savunma mevzisi oldu. Bu direniş, bir yandan eylem sürecinin sınıf bilinci edinmede ne kadar etkili olduğunu gösterirken, diğer yandan işçi sınıfının varlığını bile reddetme aymazlığına düşenlere “Biz hep buradaydık” gerçeğini dayattı. Tekel direnişçileri bir adım geri çekilip güç topladıktan sonra 1 Nisan’da yeni bir hamleyi başlatacak. Bu sayımızda Tekel Direnişinin gelişim sürecini, Türkiye işçi sınıfı tarihi ve toplumsal yaşam içindeki yerini değerlendiren 4 yazıya yer veriyoruz. Ayrıca yine yerimiz elverdiğince pek çok ilde yapılan Tekel işçileriyle dayanışma eylemlerini aktarıyoruz. Geçtiğimiz aylar, egemen sınıf içindeki iktidar çatışmasının yeni bir ivme kazandığı ve dengelerin yeni bir güç düzeyinde yeniden kurulduğunun işaretlerini verdiği bir dönem oldu. Balyoz Darbe Planının

açığa çıkması (daha doğrusu çıkarılması) ile birlikte küresel ve yerel sermaye Türkiye’de geleneksel olarak siyasi iktidarı elinde tutan ve ayrıcalıklı bir konumda bulunan Ordu’nun, kapitalizmin güncel ihtiyaçlarına uygun bir pozisyona itilmesi için yeni bir adım attı. Türkiye’nin tarihsel/toplumsal orijinalitesine uygun bir “Renkli Devrim” yol alıyor. AKP ve Tayyip Erdoğan, bu süreçte sermayenin koçbaşı olarak görev alıyor. Özal döneminden bu yana hızla yükselen Anadolu sermayesinin gözü karalığını yansıtan Erdoğan, bir yandan toplumun çeşitli kesimlerini kucaklayıcı, hoşgörülü ve insancıl bir imaj çizerken, diğer yandan hakkını talep eden işçi ve emekçilere karşı sınıfsal nefretini kusuyor. Tüm insanlığı kapsayıcı nutuklar atarken, Ermeni meselesi sözkonusu olduğunda ırkçı kültürel kodları harekete geçiyor ve 100 bin Ermenistan yurttaşını geri göndereceğini utanmadan sıkılmadan ilan ediyor. Türkiye kapitalizmi tarafından ucuz emek-gücü olarak sömürülen (çoğu kadın) Ermeni emekçi kardeşlerimiz, acımasızca, yine Türkiye kapitalizminin dış politikasının şantaj aracı olarak kullanılıyor. AKP ve Erdoğan’ın insancıllığı ve demokratlığı buraya kadardır! Kendi aralarında iktidar çatışması yaşayan ama emekçilerin mücadelesi karşısında “domuz topu” haline geliveren egemen sınıfı topluca alaşağı etmekten başka bir çare yok, biz emekçiler için! Ancak bu, sınıfla ve halkla bütünleşmiş sınıf öncülerinin devrimci örgütünü gerektirir. Bu noktada, soldaki ulusalcı ve liberal çarpılmalardan uzak duran, Kürt halkının mücadelesiyle dayanışmayı ve birliği hayata geçiren, işçi sınıfının devrimci hareketini kapitalizme karşı mücadelenin merkezine koyan ve yenilenmeci bir çizgi izleyen sosyalistlerin birliğinin sağlanması ertelenemez ve kaçınılamaz devrimci görevdir. Sayfalarımızdan bu çağrıyı yapıyoruz ve bunun takipçisi olacağız! Başta Kürt Halkı olmak üzere Ortadoğu halklarının özgürleşme bayramı Newroz'u kutluyoruz. Bir sonraki sayımızda buluşmak üzere…


MART 2010

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

Günün Acil Devrimci Görevinden Kaçınılamaz

DEVRİMCİ KOLEKTİF ÖZNE İÇİN

POLİTİKA

3

Tartıştığımız “Genel olarak sol nasıl birleşir?” değildir. Tartıştığımız, “Kapitalizm karşısında yıkıcı tutumuyla devrimci, işçi sınıfının tarihsel rolünde ısrarla Marksist, sınıf içindeki dönüşümleri kavrama ve sınıf dışı dinamiklerin kapitalizme, patriarkaya ve her türden ezilme biçimine karşı mücadelede oynayacağı rolü bilinci çıkarma hususunda yenilenmeci ve Kürt Özgürlük Hareketi’yle stratejik ittifakta ısrarla enternasyonalist” öznelerin nasıl ve neden bir kolektif özne yaratmak zorunda olduklarıdır. TUNCAY YILMAZ

An”a, “süreç”e ve “gelecek”e müdahalede yetmezliğin kıvrandırıcı sancısı içerisinde “Devrimci Kolektif Özne” ihtiyacını iliklerimize dek hissettigimiz günlerden geçiyoruz.

adım atmaları, başta TKP/B geleneğinden olmak üzere çeşitli tarihsel kökenlerden birçok bireysel/örgütlü duruşu böyle bir kolektif odağı güçlendirmeye ikna edecektir.

kezsizleştirme” hamlelerini atlatmayı bilmiş ve 21. Yüzyıl sosyalizminin paradigmasını kurma noktasında azımsanmayacak bir birikim açığa çıkarmıştır.

Durumu bir “irade yetmezliği” ya da “nesnelliğin uygunsuzluğu”yla açıklama kolaycılığına yeltenmeyen binlerce devrimci kendisini, günü ve geleceği kazanmanın yolunu açabilecek devrimci özneye hem çok yakın, hem çok uzak hissediyor.

Bu yan yana geliş aynı zamanda, aslında bir evre önce bu kulvarda olup öznel ve nesnel kimi sebeplerle muhtemel kolektif özneyle ortak duruşu makaslanmış EHP ve SODAP’la yeniden devrimci bir buluşmanın da yollarını bir kez daha açabilecektir.

Yeni dönemin Devrimci Kolektif Öznesi, geniş perspektiften baktığımızda Komünist hareketin 150 yıllık dünya, 100 yılı aşkın Türkiye deneyimlerini de arkasına alarak kendisini kurmak durumundadır. Perspektifi biraz daha odakladığımızda, Devrimci Kolektif Özne’miz, Türkiye Devrimci Hareketi’nin 60’lara kadar süren birinci dönemindeki “işçi sınıfına tam güven”, 60-80 arası ikinci dönemine damgasını vuran “devletten ve sistemden tam kopuş”, bir nekahet dönemi sayılabilecek 80-90 arasında çıkış yapan Kürt Özgürlük Hareketi’nin keskinleştirdiği “Kemalizm’den kopuş” ve son olarak da 90’larda başlayan ve halen tam olarak kendi izini bırakamamış olan üçüncü dönemin “yenilenme ve yeni paradigma arayışı”nı arkasına alarak kurulacaktır.

Tartışmayı uçsuz bucaksız “Ne yapmalı” sathından çıkarıp “Enternasyonalist, Yenilenmeci, Devrimci Marksistler Ne yapmalı?” dar alanında sürdürerek sonuç alıcı bir zorla(n)mayı tercih ediyoruz.

Kimlerle Birlikte? Tartıştığımız “Genel olarak sol nasıl birleşir?” değildir. Tartıştığımız, “Kapitalizm karşısında yıkıcı tutumuyla devrimci, işçi sınıfının tarihsel rolünde ısrarla Marksist, sınıf içindeki dönüşümleri kavrama ve sınıf dışı dinamiklerin kapitalizme, patriarkaya, doğanın tahribatına ve her türden ezilme biçimine karşı mücadelede oynayacağı rolü bilince çıkarma hususunda yenilenmeci ve Kürt Özgürlük Hareketi’yle stratejik ittifakta ısrarla enternasyonalist” öznelerin nasıl ve neden bir kolektif özne yaratmak zorunda olduklarıdır. Her birinde çeşitli eksikler ve zaaflar olmakla birlikte, bizim yukarıda tanımladığımız özellikleri taşıdığına ve ikircimsiz biçimde kolektif özneyi yaratmak için ilk adımı atmaları gerektiğine inandığımız özneler, Ekmek ve Özgürlük hareketi (eski Sosyalist Emek Hareketi), Sosyalist Parti, Sosyalist Demokrasi Partisi ve Toplumsal Özgürlük Platformu’dur. Bu öznelerin birikim, beceri ve güçlerini birleştirerek sosyalist hareketin teorik ve pratik sorunlarına ilişkin bir iradeyi ortaya çıkarmaya dönük

Oluşacak Devrimci Kolektif Özne, aslında mevcut duruşuyla bu odağın önemli bir bileşeni olabilecek olan ESP’nin, tarihsel kökleriyle kapsamlı bir hesaplaşmaya girişememiş olmasının sonucu olarak ortaya çıkan, pratikteki tutumunda işaret ettiği “yeni devrimci konumlanışla” teorik alt yapısı arasındaki açının daha hızlıca kapanmasını cesaretlendirecek ve -umarız ki- devrimci odağın tarihsel/güncel gelişim olanaklarını sıçratacak yan yana gelişlerin önünü açacaktır.

Nasıl Bir Birliktelik? Bahsettiğimiz Devrimci Kolektif Özne, varoluş temelleri büyük oranda 1980 öncesi alınmış pozisyonlara dayanan kimi siyasal öznelerin mevcut birikimlerini yanyana getirerek oluşturacakları nicelikçe daha güçlenmiş bir yapıyla yetinemez. Yeni özne bir yandan bu azımsanmayacak birikimi yan yana getirirken diğer yandan 21. Yüzyılın sosyalizm anlayışının inşasında atacağı adımlarla mevcut örgütlü birikimin çok çok üstünde bir örgütlenme göreviyle karşı karşıya kalacaktır. Aslında Sosyalist Blok’un çöküşünden önce başlayan ancak sonrasında daha açıktan yapılabilen “yenilenme” tartışmaları 1990’larda tavan yapan postmarksizmin “sınıftan kaçış” ve kapitalizm karşıtı mücadeleyi “mer-

Örgütsel Form Belli ki tüm bu tarihsel birikişi kendi kodlarıyla yapan ancak “ortak/benzer kodlara” ulaşan siyasal özneler şimdi yeni bir “ortak örgütsel form” yaratma göreviyle karşı karşıyadırlar. Her bir öznenin kendisini olduğu gibi sürdür(e)meyeceği ortada olmakla birlikte, bir başka/yeni özneye dönüşebilmek için ihtiyaç duyulan uygun geçiş koşullarının da bizzat girişimcilerce oluşturulması gerekmektedir. Ayrıca unutmamalı ki, yeni Devrimci Kolektif Özne bir kez oluşturulacak ve kendisini tamamlayacak bir yapı olmayacaktır. Gerek sınıf mücadelesinin çeşitli örgütsel formlarının gerekse de bunları temsilen oluşmuş siyasi yapılanmaların katılımlarına, dönüşümlerine ve kolektif önderliğin bir unsuru olmalarına açık bir form, tariflediğimiz ihtiyacın gereğidir.

İhtiyaç olan çoğulcu örgütsel form oluşturulurken aklına ve ruhuna katılacak “organik bütünleşme istemi” her iki duruşun da meşruluğunu koruyarak birbirine etkisini mümkün kılacaktır. Çoğulcu yapı, örgütün ortak zemin üzerinde “kolektif özne” olarak örgütlenmesinin ve güçlü bir politik eylem hattını kararlılıkla hayata geçirmesinin önünde engel olmadığı gibi, “organik bütünleşme istemi”nin meşruiyetine de gölge düşürmez. Organik bütünleşmeyi bir ön koşul olarak sunmak ise objektif olarak Kolektif Özne tartışmalarına havlu atmak anlamına gelecektir. Bu ağır işe girişirken önümüzde temizlenmesi gereken bir yığın “birlik enkazı”nın olduğunun hepimiz bilincindeyiz. Elbette yaşanılan deneyimlerin bıraktığı olumlu/olumsuz izler yeni örgütsel forma etkisini yapacaktır. Birlik fikriyatının gerek devrimci kadrolar/yapılar içerisinde gerekse de halk nezdinde bunca yıprandığı bir dönemde bir kez daha “birlik” diyebilmek ve talip olduğumuz görevlere girişebilmenin ön enerjisini toparlayabilmek Devrimci Kolektif Özne’nin yazgısıdır.

Somut Olarak Somut olarak, yukarıda isimlerini zikrettiğimiz özneler zaman kaybetmeksizin yan yana gelerek “Devrimci Kolektif Özne”yi inşa edecek sürecin planlamasını yapmaya, adımlarını atmaya başlamalıdır. Bu görev açık uclu, zamana bırakılabilecek, “olursa olur, olmazsa zorlamayalım” reformizmine teslim edilebilecek bir görev değildir. Devrimci, Marksist, yenilenmeci bir kolektif özneyi ihtiyaç olarak işaret edenler, bunu inşaya da başlamalıdır. Başlamaktan imtina etmek; yapılması gerekenden imtina etmek, dönemin devrimci görevinden kaçınmak anlamına gelecektir...




TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

Güncelliğin İçindeki Devrimci Olasılıkları Gerçek Hale Getirelim

GÜNCEL DEVRİMCİ KONUMLANMA

MART 2010

İşçi hareketindeki canlanma belirtileri, biz komünistler açısından, oradan yayılan temiz havayla ciğerlerimizi doldurarak kendimizi yeniden kuracağımız, en önemli güncel gelişmedir. Sınıfın tarihsel çıkarlarının savaşçısı komünistlerin, ortaya çıktığı her yerde direnen sınıf yoldaşlarıyla omuz omuza olması, hareket etmek için fırsat arayan sınıf dinamiklerine öncülük yaparak yol açması ve sınıf hareketinin her biçimine siyasi kimlik kazandırması gerekiyor. ALP AYDIN

evrimci Hareketin güncel konumlanışı, işçi sınıfının, kendi iktidarını hedefleyen stratejik bağlamdaki bağımsız devrimci hedefinin, güncel olayların içinde yaratıcı bir hamleyle konumlandırılması; basit bir devrim şeması dayatması ya da ilkeler deklarasyonu kolaycılığına sapmadan, güncel olayların içinde konumlanarak ve güne ait özel/orijinal bağımsız devrimci duruşu yaratarak ve günün dilini konuşarak oluşur.

D

Bağımsız devrimci güncel duruş, bir yanıyla bağımsız devrimci stratejik zeminin üstüne sımsıkı yerleşir ve sürekli olarak her fırsattan yararlanarak onun propagandasını yapar ve ama, her somut güncelliği yaratıcı biçimde kavrayıp, onun dilini kullanarak, uygun taktik hamlelerle o güncelliğin içindeki devrimci olasılıkları hakim hale getirmeye ve böylece o güncelliği hedefine ulaşmanın bir adımı haline getirmeye çalışır. Güncelliğin kendisi de gerçek olmanın zenginliğini, sağlamlığını ve somutluğunu taşıyarak, kendine ait özgün devrimci durumları/olasılıkları stratejik zemine dayatır, onu test eder, sağlamlaştırır, yeni nüanslara kavuşturarak zenginleştirir ve hatta, kimi zaman farklı kapasitelerde farklılaştırır ya da dönüştürür. *

*

*

En genel olarak iki temel zaaf, devrimci hareketin kopuşması ve karşısına alması gereken konumlardır. Taraf gazetesinin merkezinde olduğu, bazı tanınmış özgürlükçü/demokrat aydınları, yeni kurulan EDP’yi ve yurtsever Kürt hareketi içindeki kimi

nüansları kapsayan liberal eğilim, kapitalizmin Özal ve Derviş sonrasında Türkiye’de yaşadığı gelişmeden büyülenmenin ve neo-liberal ideolojik hegemonyanın bilinçleri esir almasının ürünüdür. Liberal “fareli köyün kavalcıları” ve onların süslü cümlelerle yarattıkları illüzyonların etkisi altına giren bazı politik güçler, sistem karşıtı devrimci duruşu alaya alıp küçümseyerek veya görmezden gelerek, sistemi ve kendi sistem içi duruşlarını teorize edip meşrulaştırmaya ve giderek kaçınılmazca devrimci alanı ve değerleri tasfiye ederek kendilerine yer açmaya çalışıyorlar. Liberal solcuların oldukça kaba bir şemaları var: AKP iktidar olabilmek için Ordu ile kapışıyor ve ABD’nin desteğini de arkasına alarak Ordu’nun oligarşik iktidarını yıkabilir. Ve işte Ergenekon operasyonunda darbeci paşalar da yakalandı. Hedef demokrasidir ve şayet AKP’yi desteklersek, o hedefe ulaşabiliriz. Sonrasını da, sonra düşünürüz. Açıktır ki bu şemanın bazı ”ufak” sorunları var. AKP’nin Ordu ile iktidar kapışması yaptığı doğru da, hedefinde demokrasi olduğu ne malum, sakın kendi kontrolünde bir ordu ile polisin ortaklaşa silahlı gücüne dayanarak, şimdikinden farklı ama yine oligarşik/totoliter bir yönetimin alt yapısını hazırlıyor olmasın? Ordu’nun kaybettiği mevziler halka mı veriliyor, yoksa AKP ve arkasındaki güç alanı tarafından cebe mi atılıyor? Hem bu liberal şemada neden hiç sermayeden bahsedilmiyor, yani ülkede olup biten her şeyi bazı karanlık paşalar mı yapıyor? Ya ABD…? Şimdiye dek nereye ve nasıl demokrasi götürmüş? Yoksa her

zaman her yerde sadece kendi sömürü ve yağmasının mı peşinde koşmuş? Bu liberal şemanın ve o şemanın en güçlü sözcüsü olan (arkasında ABD ve Fethullah Hoca’nın durduğu belli olan) Taraf’ın her gün demokrasi güçlerinin bilinçlerinde oluşturduğu karartmanın bilinçli hedefi, sistemin gerici-oligarşik restorasyonunu gizleme, sermaye birikiminin güncel taleplerinin bir sonucu olarak devreye sokulmak istenen daha totaliter bir yeni yönetim arayışının üstünü demokrasi şalıyla kaplayarak, AKP’ye karşı demokrat muhalefeti engellemek ve hatta destekler konuma sokmaktır. Yapılması gereken ise, desteklemek bir yana, AKP’nin iç yüzünü ve demokrasi karşıtlığını vurgulamak ve demokrasinin ancak ve sadece halk güçlerinin zorlamasıyla gelişebileceğini savunarak o önde davranmaktır. İkinci zaaflı konumlanış, merkezinde TKP’nin durduğu, Kemalist ideolojinin tarihsel hegemonyasının etkisindeki bazı yurtsever aydınları, kimi sendikacıları ve gericiliğe karşı tepkili Alevi güçlerini kapsayan ulusalcı eğilimdir. Emperyalist saldırganlığın geç kapitalistleşmiş bazı ulus devletleri parçalama ve doğrudan sömürgeleştirerek, kendi atadığı kişiler tarafından idare edilen özgün politik alanlar haline dönüştürme girişimlerinin yarattığı paniğin ve Kemalist ideolojinin bilinçleri esir almasının ürünüdür. Cumhuriyete ve kurucusu Ordu’ya gerçeklikle ilgisi olmayan misyonlar yüklüyor, sözgelimi laik ya da yurtsever/bağımsızlıkçı yaparak, ülkedeki ilerici/aydınlanmacı toplumsal güçleri devrimci hareketin

etki alanından çıkarmaya, devrimci alanı daraltmaya çalışıyorlar. Ulusalcıların da kaba bir şemaları var. ABD, TC’yi bölmeye çalışıyor, Cumhuriyet’in aydınlanma kazanımları gasp ediliyor, İslami rejim geliyor. İşte, böylesi bir saldırı altında Cumhuriyet’i ya da Ordu’yu veya Yargı’yı… vd. desteklemek zorunludur. Saldırıyı keselim, sonrasına sonra bakarız. Bu şemanın da bazı “ufak” sorunları var. Eğitimini ve motivasyonunu ABD ve NATO’da almış Ordu mu bağımsızlıkçı? Eğer öyleyse şimdiki bağımlılık niye ve nasıl oluştu? Gerçek iktidar gücü on yıllardır Ordu olduğuna göre, buraya nasıl geldik? Hem bu şemada da yine unutulan bir güç var, sermaye nerede? Bu sermayeyi oluşturan fidelikler Cumhuriyet içinde kurulmadı mı, gene bu sermayenin daha baştan emperyalist metropollerdeki sermayenin doğrudan uzantısı bir ajan şebekesi gibi gelişmesine kim koruyuculuk yaptı? Bunu sorgulayan devrimci gençleri kim astı ya da dağ başlarında katletti? Ya da, Ermeniler ve Rumlara ne oldu, Kürtlerin varlığını kim reddetti, Alevilerin her düzeyde aşağılanıp dışlanmasını hangi Cumhuriyet organize etti? Aydınlanma bu mudur? Bu ulusalcı şemanın asıl yaptığı, ülkede yıllardır yaşanan soygun ve baskı sisteminin ve onun oligarşik egemenlik sisteminin merkezindeki gücün üstünü örtmek, emperyalizmi törenle ulusal sınırlar içine alıp soygun ve baskısı için gereken koşulları hazırlayan güçleri aklamak, bu topraklarda bireyselleşmenin önünü kapayan ve gericiliğe gelişmesi için


TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

MART 2010

uygun ortam yaratan baskıcı totaliterizmi gizlemektir. Yapılması gereken, varolan ve kendisine Cumhuriyet denen siyasal rejimin gerici iç yüzünü ortaya dökmek, emperyalizmden bağımsızlığın, bölgedeki ve dünyadaki halklarla dostça yaşamanın, halkların ve farklı inançların özgürlüğünün ve özgür bireyselleşmenin ancak halkın inisiyatif aldığı ve süreç içinde sermayenin aradan çıkarıldığı bir yeni düzende yaşanabileceğini vurgulamaktır. *

*

*

Daha gizli olarak şekillenen ve liberal ve ulusalcı eğilimlere karşı mesafeli bazı devrimci güçlerde oluşan eğilimler de önemli zaaflar içeriyor. İlki, önde çatışan aktörlerin gücünün abartılması ve çatışmanın ülkedeki politikleşme düzeyini yükselteceği öznel beklentisinin ya da uzun süren durgunluk döneminin bitmesi öznel isteğinin sonucunda, AKP ve Ordu’nun çatışmasının kaçınılmazca iç savaşa doğru sürükleneceği saptamasıdır. Burada görülmeyen, sahne arkasında duran ABD ve sermaye güçlerinin, sermaye birikim süreçlerini aksatacak kaotik durumlardan, şayet kendi çıkarları da böyle bir durumun oluşmasını gerektirmiyorsa, kaçınacakları ve sermaye birikiminin rasyonellerini hassasça gözetecekleri gerçeğidir. Halk güçleri devreye girip üçüncü bir kutup oluşturabilecek düzeyi yakalayabilirlerse, gelişmeler sermayenin rasyonellerini aşabilir; aksi takdirde, sadece şimdiki çatışmanın bir iç savaş doğurma olasılığı oldukça düşüktür. İkincisi, ilkinin tam tersine, çatışan aktörlerin tarihsel derinliğinin ve sahiciliğinin görülememesi sonucunda, öznel bir normallik beklentisi ya da gerilimden kaçma öznel isteğinin baskısı altında kalarak, konjonktürdeki dalgalanmalara bağlı olarak ve yüzeysel bir acelecilikle, sık sık çatışmanın bittiği saptamasında bulunmaktır. Hem bu topraklardaki binlerce yıllık tefeci-bezirgan sermaye gerçekliğinin günümüzdeki kapitalizm koşullarına uyum sağlayan ve hakim sermaye ilişkisine eklemlenirken ona kendi kimi özelliklerini katmak isteyen/katan güçlerin ideolojik-politik uzantısı AKP’nin; hem de, gene binlerce yıllık Bizans ve Osmanlı devlet geleneğinin günümüz kapitalizm koşullarına uyum sağlayıp kendini sürdürmeye çalışan “devlet sınıfları”nın ve onların günümüzdeki merkezi gücü ve TC’nin kurucu inisiyatifini göstermiş Ordu’nun, tarihsel derinliği ve toplumsallaşma düzeyi güçlüdür. İki toplumsal zümrenin arasındaki çatışma da, yine epey derin bir tarihselliğe ve toplumsal meşruiyete/taraftara sahiptir. Sözgelimi, belki de bu çatışmanın en kritik darbesini Balyoz operasyonu ile alan ve sersemlemiş bir görüntü veren Ordu, açıkça görüldüğü gibi,

POLİTİKA



hızla sermayenin somut-tarihsel hareketinin güncel istemlerine daha uyumlu yeni bir yapıya bürünerek ve eski alışkanlıklarda ısrar edenleri tasfiye ederek, oligarşik iktidar alanı içindeki yerini korumaya çalışıyor. Evet, gerçek hayatta var olan her şey gibi bu güçler ve arasındaki çatışma da bir yerde çözülecek ya da bitecektir. Bunun kapitalizmin gelişimi içinde yaşanması da olasılık içindedir. Halk güçlerinin bütün gericilikleri tarihin çöplüğüne atacak bir tarihsel demokratik devrim hamlesi ise, hem bu güçleri tasfiye edecek hem de Anadolu’yu geriye çeken ve ilerici bir toplumsal gelişmenin önünü kesen ve emekçilerin hiç bir faydasını görmediği kendi aralarındaki çıkar çatışmasını devrimci tarzda çözecektir. *

*

*

Uygun siyasal konumlanma sağlandıktan sonra, devrimci pratik o konumlanmayı canlandırıp sahici kılacak, somut kazanımlar sağlayarak güçler dengesinde devrimci seçeneğin ağırlığını arttırıp, daha ileri hamlelerin önünü açacaktır. Tekel direnişinin açığa çıkardığı ve önümüzdeki genel seçimlere kadar giderek yoğunlaşacağını tahmin edebileceğimiz yeni politik momentum, neo-liberal bütün uygulamalara ve her türlü demokrasi karşıtı girişime karşı devrimci, demokratik ve halkçı hamlelerin gelişmesi için zengin olanaklar barındırıyor. Ergenekon operasyonunun ortaya çıkardığı siyasal gerçeklerin ısrarla propagandası yapılarak, suçluların ve suçlarının sürekli teşhiri sağlanmalıdır. Bu noktada ısrar, egemenlerin kendi arasındaki çatışma ve rejimin dönüşüm sancılarının ortaya saçtığı uyuşturucu kaçakçılığından toplu cinayete dek uzayan suçların, sistemle ve onun rejimiyle doğrudan ve kopmaz bağını göstererek, devlet ve rejim hakkındaki halk içinde var olan “büyü”yü çözecektir. O “büyük” kurum ve kişilerin, hedeflerine ulaşmak için her suçu işleyen bir çıkar ve suç şebekesi olduğunu göstermek için, bizzat kendileri tarafından ortaya saçılan her belge titizlikle analiz edilerek halka ulaştırılmalı, suçluların teşhiri yapılmalıdır. Kürt sorununda savaşı daha da kanlı hale sıçratacak ve her türden emperyalist kışkırtmanın etki alanını arttıracak, sahte umutlar yaratan sahte açılım ve sahte çözüm girişimlerinin teşhiri gerekiyor. Bu tutum, işçi sınıfıyla Kürt halkının stratejik ağırlıktaki ittifakını kurumsallaştırıp, güncel pratikte ortaklaşarak taçlandırılabilir. Tam da bu noktada, Demokrasi için Birlik Hareketi, bir olanak olarak genişletilmeyi ve pratikleşmeyi bekliyor. Yeni özelleştirmeler, ulaşım / sağlık / barınma / eğitim gibi kamusal hakların her türlü tasfiyesi, iş yaşamında giderek normalleşmeye başlayan kuralsız ve güvencesiz çalışma, krizin her yıl bir milyona yakın yenisini

Liberal şemanın ve o şemanın en güçlü sözcüsü olan (arkasında ABD ve Fethullah Hoca’nın durduğu belli olan) Taraf’ın her gün demokrasi güçlerinin bilinçlerinde oluşturduğu karartmanın bilinçli hedefi, sistemin gerici-oligarşik restorasyonunu gizleme, sermaye birikiminin güncel taleplerinin bir sonucu olarak devreye sokulmak istenen daha totaliter bir yeni yönetim arayışının üstünü demokrasi şalıyla kaplayarak, AKP’ye karşı demokrat muhalefeti engellemek ve hatta destekler konuma sokmaktır. ürettiği işsizlik, gittikçe yayılıp derinleşen yoksulluk, devrimci hareketin enerjisinin büyük oranda yoğunlaşması gereken toplumsal süreçler olarak sivriliyor. Bu alanlarda, protesto ve teşhir eden ajitasyon-propaganda kampanyaları süreklileştirilirken, uygun yerlerde hak almada ısrar etme tutumuna sıçratılması ve sistemle gerginliğin meşruluk gözeten uygun biçimlerde yükseltilmesi gerekiyor. İşçi hareketindeki canlanma belirtileri, biz komünistler açısından, oradan yayılan temiz havayla ciğerlerimizi doldurarak kendimizi yeniden kuracağımız, en önemli güncel gelişmedir. Sınıfın tarihsel çıkarlarının savaşçısı komünistlerin, ortaya çıktığı her yerde direnen sınıf yoldaşlarıyla omuz omuza olması, hareket etmek için fırsat arayan sınıf dinamiklerine öncülük yaparak yol açması ve sınıf hareketinin her biçimine siyasi kimlik kazandırması gerekiyor. İçinde bulunduğumuz güncellikte, ortaya çıkan her direnişi hızla toplumsallaştırmak, grev ve direniş alanlarıyla yaşam alanlarını ortak bir zemine oturtmak, varoşları direnişin destek üslerine dönüştürmek, işçi ve işsiz hareketini yaşam alanlarında birleştirmek, artan yoksulluğa karşı dayanışma ağlarını kurup genişletmek, bir işte çalışmakla işsiz kalma arasındaki sınırın neredeyse kalkmasından dolayı özel önem kazanıyor. *

*

*

Bütün direnişlerin kendisini siyasal olarak en iyi ifade edeceği ve güçlen-

direceği zemin ise, tıkanan rejimin alternatifi olacak bir Demokratik Cumhuriyet hedefi olabilir. Bütün iktidarın seçilmiş halk temsilcilerinden oluşan yerel meclislere devredildiği, valilik ve kaymakamlık gibi çürümüş kurumların tasfiye edildiği, polisin ve mahkemelerin yerel meclislere bağlandığı, halkın seçtiği temsilcilerini geri çağırma hakkına sahip olduğu, etnik kimliklere ve inançlara kör olan ve bütün etnisitelere ve inançlara kendisini özgürce geliştirme hak ve imkanlarının sağlandığı bir Demokratik Cumhuriyet, her türden halk hareketinin ortak hedefi olma kapasitesine sahiptir. Böyle bir Demokratik Cumhuriyet, sömürü sisteminin oligarşik egemeni finans-kapitali tasfiye edecek, vergi sistemini dolaylı değil dolaysız vergiler üstüne oturtacak, çalışanların örgütlenme ve propaganda haklarının kurumsallaşmış kamusal güvencesi olacak, asgari ücreti insanca bir yaşamı garanti edecek miktara yerleştirecek, emperyalist metropollerin yürüttüğü “borç ödeme” kılıflı soyguna son verecektir. Demokratik Cumhuriyet, cinsler arasında ayrımcılık gözeten bütün yasaları ve fiili uygulamaları derhal iptal edecek, sermayenin doymak bilmez iştahıyla doğayı yağma etmesinin sonucunda ortaya çıkan ekolojik krize karşı acil önlem olarak, kırda yaşamı, toplu ulaşımı, yenilenebilir kaynaklara dayalı enerjiyi ve ihtiyaçları esas alan bir tüketimi teşvik eden önlemler alacaktır. 19 Mart 2010




TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

MART 2010

Çoklu ve Renkli Ama Emek-Ekmek-Onur Kavgasında Ortak

“RENKLİ DEVRİM” YOL ALIYOR

78 gün süresince TEKEL emekçileri oldukça net bir biçimde dostlarını da, düşmanlarını da bilince çıkardılar. Hem sistemin ruhunu, hem de halkların, ezilenlerin gerçeğini görünür kıldılar! Zaten bu bilinçlenme ve görünür kılma değil miydi ki, günden güne kardeşleşmelerini, yenilenmelerini, güzelleşmelerini ve bunlar üzerinden yükselen sevilmelerini sağlayan! Öyle ki, her geçen an daha çok birbirlerini sarıp, sarmalamadı mı Türk, Kürt, Arap ve Laz şarkıları… OSMAN ERGİN

AKP-Ordu çatışması, Balyoz kod isimli bir darbe hazırlığına karşı yürütülen polis operasyonuyla yeni bir düzleme sıçradı. Yeni düzlem, Ordu`nun güçler dengesinde pozisyon kaybettiği bir yeni durumu işaret ediyor. Ve hatta, diyebiliriz ki, egemen oligarşik bloğun alışageldiğimiz yapısı, o bloğun merkezinde konumlanan Ordu’nun eski konumunda eski biçimde tutunma iradesi ve direnme gücünün azaldığı, bırakınız saldırmayı savunmada bile tutunmakta zorlandığı, moral ve enerjisini kaybettiği bir eğik düzlemde neredeyse çözülüyor.

T

Benzer bir durum 27 Nisan muhtırası sonrasında da yaşanmıştı. Muhtıra sonrasında Erdoğan’ın geri adım atmaması ve karşılığında Ordu’nun darbe yapma gücünü bulamaması ya da öyle bir hamle yapma niyetinin dahi olup olmadığının pek anlaşılamaması, ülkenin iktidar ilişkileri içinde pek alışkın olmadığımız bir yeni durumu açığa çıkarıyordu. Ordu’nun yoğunlaşmış merkezi iradesinde bir çatlak, seyrelme veya çözülme olarak saptayabileceğimiz bir durum gözleniyordu. Evet, sonuçta, AKP’ye karşı darbe yapamayan ya da yapmayan bir Ordu gerçekliği ortaya çıkmıştı. O dönem bir “mola”ya ihtiyacı olduğu anlaşılan Ordu adına geri adımı Büyükanıt Dolmabahçe de atmış ve Ordu’nun daha geriye düşmeyeceği bir zeminde tutunması şartıyla, Gül’ün cumhurbaşkanlığı başta olmak üzere bir dizi AKP merkezli ileri hamlenin yapılmasını kabullenmek zorunda kalmıştı. Fakat, öyle anlaşılıyor ki, AKP sözünde durmadı ve bir yandan yeni uzlaşma zemininde güç ve moral toplayarak ve yeni toplumsal meşruiyetler üreterek pozisyonunu güçlendirirken, öte yandan sürekli küçük hamlelerle Ordu’nun daha da geriye itileceği bugünkü gibi bir yeni zemini yarat-

mak için uygun moment bekledi. Aslında, şayet uygun ortam bulabilseydi, aynısını Ordu merkezli iktidar odağının da yapacagi açıktı ve nitekim onlar da şanslarını defalarca denediler. Ancak, sonuçta herkes elinden geleni yaptı ve süreçten AKP kazançlı çıktı. İşte, 5 Şubat 2010’da yapılan Erdoğan-Başbuğ-Gül arasındaki Çankaya görüşmesi, öncesindeki 5 Mayıs 2007’de Erdoğan-Büyükanıt arasında yapılan Dolmabahçe görüşmesinin ortaya çıkardığı yeni politik zemin üzerinde yaşanan mücadelenin ürünüdür. Kazanan taraf AKP, kendisini daha rahat hissedeceği bir yeni uzlaşma zeminini dayatmış ya da şimdilik kabullenmiş gözüküyor. Çatışmanın diğer tarafı Ordu’nun, kendi cephesindeki cözülmeyi durdurmaya, bir müddet güç topladıktan sonra eski ayrıcalıklı egemen konumunu yeni biçimlerde yeniden kazanmaya calışacağı anlaşılıyor. AKP ise, daha net bir zafer peşinde koşacaktır. Ülkenin hedeflenen yeni oligarşik egemenlik yapısında, Yürütmenin, Yasama ve Yargıyla birlikte Ordu’yu da kendi doğrudan kontrolü altında tutmasının hedeflendiği gözüküyor. Meclisin yetkilerini artan oranda hükümete devreden fiili uygulamaların sürekli yasallastırılması ve bilinen adıyla yönetişim uygulamaları, en son gelişmelerle HSYK’nin yetkilerinin elinden alınıp hükümete verilmesinin hedeflenmesi, Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması ve bu süreçte Ordu içinde terfi-tayinlerde adım adım ve fırsat bulursa yapılacağı açık olan bir toplu emeklilikle NATO’nun daha derin ve daha kesin kontrolüne sokulması, sürecin ileri aşamalarında devreye sokulacaktır. *

*

*

En kaba haliyle diyebiliriz ki, bir kon-

sept dahilinde yürütüldüğü açık olan AKP’nin önde “gözüktüğü” süreçte, eski egemenlik yapısında Ordu’nun oynadığı rolün “görünürde” hükümete aktarılmasının hedeflendiği anlaşılıyor. Şimdi devrede olan dönüşüm operasyonunu yürüten ve geride mevzilenmiş devlet içindeki ABD ve AB odakları ve küresel ve yerel sermayenin başka her türlü şebekesi, şayet hedeflerine ulaşırlarsa, hükümet üzerinden ülkedeki oligarşik iktidarın/egemenliğin tüm merkezi alanlarını doğrudan kontrolüne alacaktır. Eskiden kimi yerel güçler tarafından çıkarılan ve sermayenin hareketini yavaşlatan pürüzler tasfiye edilecek; Ordu’nun egemenliğinin alt yapısını oluşturan maddi ve politik çıkarlar, kontrole alınıp uygun bir noktaya çekilerek orada tutulacak; ve nihayetinde, TC yapılanması bir bütün olarak sermayenin somuttarihsel hareketinin günümüzdeki küresel ve yerel istemlerine bire bir uyumlu bir yapıya dönüştürülecektir. Devlet yapılanmasında yürütmeyi göstermelik de olsa denetleyen yasama ve yargının doğrudan yürütmeye bağlanması, Ordu’nun NATO ile ilişkisinin her türden pürüzü dışlayan ve pazarlık kapasitesini budayan yapısal bir bütünleşme ve emir komuta düzeyinde bir bağlanmaya doğru derinleştirilmesi, açıktır ki, devleti halkın her türlü denetiminden uzak ve hızlı davranıp güçlü vurabilen bir yapıya sokacaktır. İşte, ülkedeki kimi liberallerle birlikte yakın geçmişe kadar halk saflarında bulunan bazı politik güçler de, bu gelişmelere “demokratikleşme” diyorlar. Evet, ülkedeki olası halk hareketlerine ve bölgedeki anti-emperyalist direnişlere karşı gücünü yoğunlaştırmış, çevik davranabilen ve denetime kapalı bir devlet, şimdi yürütülen operasyonun amacıdır ve zaten her adımda fiilen inşa edilip pratikleştiri-

liyor.

*

*

*

Yoğunlaştırılarak belli bir ana ya da kısa bir zamana sıkıştırılmayan (ki, ABD damgalı “renkli devrimler” çoğunlukla bir anda ortaya çıkan renkli bayraklarla yürütülmüştü), tersine, belli bir döneme yayılıp farklı güçteki vuruşlarla adım adım ilerleyen ve önünde AKP’nin durduğu bir ittifak tarafından yürütülen Türkiye’ye özgü “renkli devrim”, arkasında duran güçlerin kimliği, ağırlığı ve içinde hayat bulduğu ve bir parçası olduğu yerel/bölgesel ve küresel konjonktürle birlikte değerlendirildiğinde gerçek içeriğini açık eder. Sermayenin küresel çaptaki somuttarihsel hareketinin günümüzdeki aşamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan ve ulusal pazarlara bölünmüş bir durumdan, farklı emperyalist güçleri barındıran, özgün biçimde organikleşmiş bir dünya pazarına sıçrama yönünde yol alan bir dünyatarihsel momentumun politik irade ve örgüt ihtiyaçlarının yerine getirilmesi, acil bir sorun olarak küresel sermayenin politik temsilcilerinin önündedir. İşte, yaşanan dünya-tarihsel geçiş sürecine kendi çıkarları yönünde müdahale eden ve küresel bir imparatorluk hedefiyle yola çıkan ABD’nin, 11 Eylül sonrasında, ortasında Türkiye’nin bulunduğu bir bölgede yoğunlaştırdığı ve esas olarak askeri şiddetle kendine yol açan küresel hamlesi, saldırgan ABD tarafından gücünün önceden yeterince değerlendirilemediği anlaşılan şiddetli bir direnişle karşılaştı. ABD, hem yol almakta hem de ilerledikçe her yönden sıkıştırıldığı bir sürecin içine girdiğinin ve önünün tıkandığının da olayların pratikçe zorlamasıyla farkına varmakta. Öte yandan, Latin


MART 2010

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA



Bir konsept dahilinde yürütüldüğü açık olan AKP’nin önde “gözüktüğü” süreçte, eski egemenlik yapısında Ordu’nun oynadığı rolün “görünürde” hükümete aktarılmasının

hedeflendiği anlaşılıyor. Şimdi devrede olan dönüşüm

operasyonunu yürüten ve geride mevzilenmiş devlet içindeki ABD ve AB odakları ve küresel ve yerel sermayenin başka

her türlü şebekesi, şayet hedeflerine ulaşırlarsa, hükümet üzerinden ülkedeki oligarşik iktidarın/egemenliğin tüm merkezi alanlarını doğrudan kontrolüne alacaktır.

Amerika’da, Venezüella’nın merkezinde olduğu bir yeni devrimci süreç, kalıcı bir toplumsal konuma kavuşuyor. Epeyce beklendikten sonra Eylül 2008’de zirve yapan küresel kriz ise, küresel imparatorluk savaşının maddi istemlerinin önünü kesiyor.

Obama’nın simgelediği yeni dönemde, öyle anlaşılıyor ki, ufuktaki küresel imparatorluk hedefinin somut gerçeklikte gittikçe seyrelip çözüldüğünün netçe farkına varılıyor ve uygun başka bir momentte yeniden devreye sokulmak üzere şimdilik geri çekiliniyor. ABD, şimdi, emperyalist diğer küresel güçlere kendi hegemonyasını kabul ettirdiği ama, farklı yoğunluktaki bir dizi ittifakla küresel iktidarı farklı kapasitelerde paylaştığı bir yeni küresel düzenin yerleşmesini sağlamaya çalışıyor. Ancak, önceki imparatorluk hamlesindeki tıkanma, rakip emperyalist güçlere herhangi bir hegemonyayı kabul etmeme opsiyonunu açarken, TC gibi bölgesel güçlere de, manevra ve pazarlık imkanı sunuyor. Meşhur Dolmabahçe görüşmesinin sonrasındaki aylarda Hükümet, Ordu ve MİT başta, neredeyse devletin tüm açık-gizli birimlerinin peş peşe yaptığı ABD ziyaretleri sonrasında, 2007 Kasım-Aralık aylarında yoğunlaşan Washington görüşmeleri, ABD açısından, küresel hegemonya hamlesine TC’yi daha doğrudan kattığı bir yeni süreci başlatıyordu. ABD, kendi hamlesinin askeri-politik-maddi ve daha birçok düzeydeki taleplerini TC ile ortaklaştırarak kendi yükünü

hafifletirken; TC, bölgesel hegemonya hedefine doğru yol alıyordu. Öte yandan, 12 Eylül sonrasında Özal’lı yıllarda hız alan ve 2000’lerde Derviş kararlarıyla daha da derinleşip yoğunlaşan ülkedeki sermaye birikim süreci, ulaştığı toplumsallaşma düzeyi ve maddi kütlesi ile, kurduğu ve sürekli meşruluk ürettiği neoliberal ideolojik hegemonyaya dayanarak bazı yeni konumlara yöneldi. Ülkede şimdiye dek Ordu ile paylaştığı iktidarı artık doğrudan egemenliği altına alarak sermayenin mutlak oligarşik egemenliğini kurmak ve bu yeni konuma yerleşebilmek için, Ordu merkezli bürokratik oligarşinin iktidar alanı içindeki ayrıcalıklı konumunu tasfiye ederek, bu zümreleri iktidar alanı içinde kendi uygun gördüğü bir konuma yerleştirmek sermayenin hedeflerinden birisidir. Bu yönelim, görünürde bir iktidar isteği olsa da, sıradan bir hırsın ürünü değildir ve güçlü bir içeriğe sahiptir. Kapitalizmin bugünkü aşamasında, zirve yapan kâr oranlarındaki düşme eğilimi ve küresel düzeyde yaşanan şiddetli rekabet ortamı, yerel sermaye güçlerini her türlü bürokratik engele karşı aşırı hassas kılmakta, birikim süreçlerinin buz üstünde kayarcasına hiç bir engelle karşılaşmadan ve mümkün olan en az rüşvetle yürümesini zorunlu hale getirmektedir. Ordu’ya ait OYAK benzeri ayrıcalıklı birikim alanları, bürokrasinin yoğun rüşvet talebi, özelleştirmelerin ve bazı neo-liberal

iş yasalarının iptali gibi sermayenin rasyonellerine uymayan durumlar, güncel rekabet ortamı ve özellikle “hızlı, daha hızlı” işleyişinin acımasız kuralları karşısında tahammül edilemez durumdadır. Krizle yoğunlaşan yoksulluk, işsizlik ve güvencesiz/kuralsız çalışma benzeri neo-liberal uygulamaların doğurması kaçınılmaz olan direnişçi halk hareketlerine karşı bir güvence ve “sopa” olarak kullanmak amacıyla, devletin anlık ve doğrudan kontrolü ve hükümetlerin anlık ve doğrudan sermayenin yürütmesi haline dönüşmesi de, önümüzdeki kritik on yılların yeni “politika” ve “demokrasi” gerçeği olarak hazırlanmaktadır. Kendi yapısal sınırları ufukta beliren sermaye düzeni, yakın ve orta dönemde çapı ve şiddeti artacağı kesin olan sınıf savaşına hazırlanıyor ve uygun örgüt ve siyasal alan hazırlıklarını şimdiden yürütüyor. Ayrıca, TC’nin askeri-politik hegemonyasının koruyuculuğu altında ve bu hegemonyanın çapı ve gücü oranında, en yakın coğrafyalardan başlayarak giderek büyüyen bir alanda daha güçlü ve derinden hareket edebilmek, yerel sermayenin bir diğer önemli hedefidir. Bu hedefin içeriği de, ilki gibi güçlü bir maddi çıkar talebiyle doludur. Sürekli büyüyen sermaye devrelerinin sürekli artan mallarının pazar ihtiyacı ve özellikle Ortadoğu’da varolan ucuz emeğe yönelik yatırım isteği, sermaye açısından, doğrudan kendi kontrolünde ve kendi ihtiyaçları tarafından belir-

lenen bir askeri-politik devlet açılımının koruyuculuğuna dayanırsa mümkün, güvenli ve kalıcı bir yapısallık kazanacaktır. Satılan malların ve yapılan yatırımların sigortası, ancak TC devletinin koruyucu hegemonyasıyla sağlanabilir. Afrika ve Kafkasya da, pazar ve enerji kaynağı olarak yerel sermayenin gündemindedir. Ayrıca, özellikle Ortadoğu’da sermaye birikim süreçlerini tıkayan özgün tarihsel-yapısal toplumsal ve siyasi gerçekler, kâr oranlarındaki sıkışmanın baskısı altında yeni birikim alanları arayan küresel sermaye açısından bir biçimde çözülmesi gereken ve güncel kriz koşullarında artık tahammül edemediği engeller olarak belirginleşiyor. İşte, Türkiye egemenleri, yerel sermaye ve askeri ve siyasal bürokrasi olarak, BizansOsmanlı geleneğine dayanan siyasal ortamı, tefeci-bezirgan sermaye tarihsel gerçekliği ve Müslüman kültürü ortaklaşmaları üzerinden, bölgeyi “çözme” kapasitesi güçlü yapısal yetenekleriyle, “rol kapmak” için bir fırsat yakalamış oluyorlar. TC’nin sermayenin küresel ve yerel istemlerine cevap üreten hamleleriyle rezonansa gelecek yeni bölgesel iktidar adayları da arayış içinde ve Türkiye egemenlerinin himayesine ve yönlendirmesine ihtiyaçları var. Sözgelimi, Irak’da yıkılan eski egemenlik sisteminin yerini almaya aday Şii ve Sünni kökenli Arap ve Kürt sermaye güçleri ve onların siyasal sözcüleri, ya da Lübnan’da Hariri ailesi odaklı egemenlik şebekesi veya

5 Şubat 2010’da yapılan ErdoğanBaşbuğ-Gül arasındaki Çankaya görüşmesi, öncesindeki 5 Mayıs 2007’de Erdoğan-Büyükanıt arasında yapılan Dolmabahçe görüşmesinin ortaya çıkardığı yeni politik zemin üzerinde yaşanan mücadelenin ürünüdür. Kazanan taraf AKP, kendisini daha rahat hissedeceği bir yeni uzlaşma zeminini dayatmış ya da şimdilik kabullenmiş gözüküyor.


8

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

MART 2010

Sermayenin küresel çaptaki somut-tarihsel hareketinin günümüzdeki aşamasının bir sonucu olarak ortaya çıkan ve ulusal pazarlara bölünmüş bir durumdan, farklı emperyalist güçleri barındıran, özgün biçimde organikleşmiş bir dünya pazarına sıçrama yönünde yol alan bir dünyatarihsel momentumun politik irade ve örgüt ihtiyaçlarının yerine getirilmesi, acil bir sorun olarak küresel sermayenin politik temsilcilerinin önündedir. Filistin’de kendi doğal önderi Arafat’ın ölümünde rol aldığı iddia edilen yeni FKÖ lideri Abbas’ın şebekesi, Suudi kraliyet ailesi, Emirliklerdeki aileler benzeri bir çok işbirlikçi aile ve sermaye birikim alanı, Türkiye’nin içerden elvermesi ve önderliğinde, küresel sermaye sistemine daha doğrudan entegre edilmeye çalışılıyor. Yapılan “iş”in getirisi, verdiği hizmetin kalitesi oranında, Türkiye egemenlerinin kasasına akacaktır. Aynı doğrultuda, Afganistan, Pakistan ve Kafkasya’da da çalışmalar yürütülüyor. *

*

*

İşte, önde yaşanan AKP-Ordu çatışmasının arkasında, öndeki aktörlerden çok daha güçlü odaklar dizilidir ve çatışmayı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyorlar. Ordu’nun darbe yapamaması ya da yapmaması ve içinde NATO ile doğrudan bağlantılı ve Özkök’le ilk çıkışını yapan yeni bir ekibin yeni duruma uyum sağlayamayan “Ergenekoncu” suç şebekesini, isteksiz de olsa polisle ve hükümetle sınırlı ve kontrollü bir ortaklaşma içinde tasfiye etmesi, böylesi bir güç alanı içinde mümkün olabilmiştir. Ve yine, Ordu muhtıra verince Demirel şapkayı alıp kaçarken Erdoğan’ın efelenmesi de, aynı güç alanı içinde olanaklı olabildi. Yoksa, kendisinin yansıttığı ya da yandaş medya tarafından “gösterildiği” gibi “Kasımpaşalı delikanlı” olmasının hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Tutuklanıp “paşa paşa” cezaevine gidenler Erdoğan’dan daha korkak oldukları için mi uslu uslu teslim oldular? Şimdi “zamanın ruhu” Ergenekoncu paşalardan değil, Erdoğan’dan yanadır. Ve devam edersek, soruşturmanın, ülke tarihinde gelecekten günümüze bakınca, güç dengelerinin degiştiği an olarak anılma olasılığı olan Balyoz operasyonuyla birçok emekli ve muazzaf subayın gözaltına alınması ve tutuklanması noktasına dek sıçrayabilmesi de, aynı güç alanıyla bağlantılıdır. O güç alanının konseptiyle uyum sağlayan ve onun çıkarlarına uygun hamleyi yapan Hükümet ve Ordu içindeki güçlere yol verildiği, bolca bilgi ve güç aktarılarak pozisyo-

nunu güçlendirmesine olunduğu açıktır.

yardımcı

Açık olan bir şey daha var ki, polis ve hükümetin operasyonları, Ordu komuta heyetinin onayı ile gerçekleşiyor. Ordu’nun ayrıcalıklı egemen rolünün devamı konusunda çok farklı bir duruşunun olamayacağını tahmin edebileceğimiz bir yeni güç odağı, Ordu içinde inisiyatifini arttırmakta ve eski alışkanlıklarda ısrar edenleri, gerekirse AKP ile de işbirliği yaparak tasfiye etmektedir. Yeni küresel ve bölgesel gelişmelerin yeni metotlar ve yeni konumlanmaları gereksindiği, ancak böyle davranarak Ordu’nun egemenlik alanı içindeki yerinin korunabileği saptanmış olmalıdır. Balyoz operasyonuna “içerden” gönderdiği belgelerle ön açan Ordu mensubunun, AKP karşıtlığı ve Ordu’nun ayrıcalıklı egemenliği konusunda ısrarcı bir tutumu benimsiyor olması ihtimal dahilindedir ve şayet böyleyse, hiç de sürpriz sayılmamalıdır. Öte yandan, “Ergenekoncu” suç şebekesi, dünün komuta heyeti ve hatta bir kısmı bugün de general düzeyinde görevli değil midir? O zaman nasıl suç şebekesi oluyorlar? Ya da, TC Ordusu, ülke sathında örgütlü ve silahlı bir suç şebekesi midir? İşte, ülkede yaşayan ve biraz kafası çalışan herkesin aklına böylesi sorular geliyor olmalıdır. Ve, böylesi soruların milyonların kafasında oluşmasıdır ki, AKP-Ordu geriliminde Ordu’nun mevzi kaybetmesi ve bir adım daha geri adım atması sonucunu doğurmuş görünüyor. Ordu içindeki yeni güç odağı, Ordu’nun yeni döneme uyum sağlayabilmesi için yaşaması gereken dönüşüme zaman kazanmak peşindedir ve önümüzdeki dönemde ülkede ve bölgede kendisine oldukça fazla iş düşeceğinin ve güç dengelerinde yeniden ağırlık kazanmak için oldukça fazla fırsat yakalayabileceğinin bilincinde olmalıdır. Sözgelimi, İran’a yönelik politika konusunda ABD ve AKP arasında yaşanacak bir çatallanma, bir anda Ordu’nun inisiyatifini güçlendirici bir politik momentum yarabilir. Evet, Ordu, açık ve şiddetli bir yenilgi

yaşamadıkça, egemenlik alanı içindeki tarihsel konumunda tutunmaya çalışacaktır. AKP ise, yakaladığı fırsatı kullanıp “tarihsel” düşmanını zorlamakta, yaptığı anlaşmaları daha avantajlı olacağı yenilerini hedefleyerek bozmakta, Ordu’yu küçük düşürücü hamleleri emrivaki tarzda yaparak inisiyatifini arttırmaya, kalıcılaştırmaya ve kesin bir zafer kazanmaya çalışmaktadır. Ancak, başta AKP olmak üzere, ABD ve diğer sermaye güçleri de, Ordu’nun yıpranmasının bir noktada durması gerektiğinin şayet bilincinde değillerse olayların zorlaması ile göreceklerdir. Yıpranmış ve moralsiz bir Ordu nasıl bölgesel hamle yapacaktır ya da sözgelimi, öylesi bir bozgun içindeki bir Ordu, olası yoksul patlamalarına veya işçi hareketlerine ya da Kürt hareketinin ileri hamlelerine, nasıl cevap verecektir? Üstelik, çatışan taraflar, sermayenin yerel ve küresel taleplerini karşılamak konusunda esas olarak aynı programa sahipler. Ayrılık, esas olarak, egemen oligarşik blok içinde Ordu’nun yeri konusunda düğümleniyor ki, çatışmanın sırf bu sebebe dayanarak ve üstelik Ordu’nun gücüne en çok ihtiyaç duyulan günlerde, toplumsal stabiliteyi dağıtacak seviyelere yükselmesi, düşük ihtimaldir. Evet, düzenin ya da sermayenin güncel hareketinin stabilizasyon ve

güvence ihtiyacının rasyonelleri, her an devrededir ve kendi istemleri yönünde güncel gelişmeleri, o arada Ordu’ya yönelik operasyonları da, baskı altına alıyor olmalıdır ya da alacaktır. O rasyonellerin bozulması, sermaye güçlerinin içinde oldukları kriz koşullarının yarattığı yoğun stresle yapabilecekleri aptalca hataları dışlamamakla birikte, ancak ve sadece, farklı biçimlerdeki rejim karşıtı halk hareketlerinin kendi bağımsız devrimci hedefleri yönünde yapacağı zorlamalarla olabilir. Düzenin egemen güçlerinin dönemsel strateji ve güncel hamlelerinin kimisi birbirine uyumlu, kimisi de birbirini kesen ve zorlayan yönelimleri barındırdığı açıktır. Keza, gerçek hayattaki gelişmelerin de, az çok rasyonel bir analizle anlaşılabilecek normal seyrinde akmayacağını, ani hamlelerin veya çöküşlerin ya da sürpriz çıkışların her an yaşanabileceğini de önceden kabullenmek ve geçiş dönemlerinin kendilerine özgü rasyonalitesi olduğunu sürekli bilinçlerde tutmak gerekiyor. İçinde olduğumuz türden tarihsel geçiş dönemlerini, kolaylaştırıcı şemaların tuzağına düşmeden, kendi karmaşası, çelişkileri ve gerilimleri içinde kavramak, onun içinde pratik politika yürüten devrimciler için zorunludur. 15 Mart 2010

ABD, şimdi, emperyalist diğer küresel güçlere

kendi hegemonyasını kabul ettirdiği ama, farklı yoğunluktaki bir dizi ittifakla küresel iktidarı

farklı kapasitelerde paylaştığı bir yeni küresel

düzenin yerleşmesini sağlamaya çalışıyor. Ancak, önceki imparatorluk hamlesindeki tıkanma, rakip emperyalist güçlere herhangi bir

hegemonyayı kabul etmeme opsiyonunu açarken, TC gibi bölgesel güçlere de, manevra ve pazarlık imkanı sunuyor.


TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

MART 2010

İsrail’le Gerilim ABD İcazetli Bölge Liderliği Politikasına Yarıyor

TC-İSRAİL İLİŞKİLERİ KOPUYOR MU?

POLİTİKA



2009 yılı TC’nin İsrail ile ilişkilerinin

gerilediği, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün

ve bir çok Arap ülkesi ile ekonomik ve

siyasi ilişkilerinin arttığı bir yıl

olmuştur. TC’nin dış politikasında ciddi bir değişim söz konusudur. Ancak bu

süreç ABD’ye rağmen değil, ABD

kontrolündedir. Aksi takdirde AKP’nin,

dünyanın stratejik çatışmalarının

odak noktası olan bölgede bu kadar rahat hareket etmesi olası değildir. ESER SANDIKÇI 2009 yılının TC -İsrail ilişkileri açısından kritik bir yıl olduğu söylenebilir. TC’nin İsrail ile olan ilişkileri geçen sene Ocak ayında Erdoğan’ın Davos’taki İsrail karşıtı çıkışı ile ivme kazanarak gerilemeye devam ediyor. Anadolu Kartalı tatbikatına İsrail’in katılımının Türk hükümeti tarafından engellenmesi, konusu Filistin’de geçen İsrail’i eleştiren Ayrılık adlı televizyon dizisinin TRT’de yayına başlaması, ardından Kurtlar Vadisi adlı dizide İsrail karşıtı sahnelerin yayımlanması, buna cevap olarak İsrail Dışişleri tarafından Türkiye’nin büyükelçisine uygulanan “alçak koltuk” aşağılaması, ABD Kongresinde kabul edilen Ermeni Soykırımı ile ilgili yasa tasarısının görüşmelerinde İsrail’e bağlı Yahudi lobisinin, önceki yıllarda yaptığının tersine Türkiye lehine tavır sergilememesi politik alanda yaşanan gerilimin kimi yansımalarını teşkil ediyor.

Geçmişten Günümüze TC-İsrail İlişkileri İsrail’in kuruluşundan itibaren Türkiye’nin, İsrail ile sürekli ekonomik, diplomatik ve askeri ilişkileri oldu. Türkiye, İsrail’i tanıyan, Müslüman nüfusa sahip ilk ülke olmakla birlikte, Araplara ve Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşta İsrail’e sürekli desteğini sunmuştur. İsrail’in yönlendirdiği Yahudi lobileri de ABD, İngiltere ve diğer Batı ülkeleri nezdinde, Ermeni sorunu ve Kürt sorunu gibi kritik konularda Türkiye’yi yoğun bir biçimde desteklemiş ve savunmuştur, ayrıca İsrail devlet düzeyinde de sürekli destek sunmuştur. Özellikle 1990’ların ikinci yarısından itibaren TC’nin İsrail ile ekonomi, savunma sanayii ve askeri alanlarda hızla gelişen ilişkileri bulunmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri, modernizasyonunda İsrail’den ciddi düzeyde silah ve teknoloji desteği almıştır. İki ülkenin ortak tatbikatlara, istihbarat alışverişine varan stratejik işbirliği, bölgedeki diğer ülkeler tarafından ken-

dilerine karşı yürütüldüğü algısına yol açarak, Türkiye’nin bu ülkelerle ilişkileri üzerinde olumsuz etkiler yaratmıştır. AKP Hükümeti’nin iktidara gelmesi ile birlikte, TC’nin Ortadoğu politikasında, ABD’nin “ılımlı İslam” projesi çerçevesinde bir değişikliğe gidilmiştir. Şimdiki Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun yıllar öncesinden teorisini oluşturduğu “stratejik derinlik” yaklaşımı ile “komşularla sıfır sorun” olarak nitelendirilen dış politika uygulamaya konulmuştur. Uluslararası sermayenin hammadde ve pazar ihtiyaçları ile, artık dışarı açılmak isteyen yerel sermayenin istek ve ihtiyaçları doğrultusunda gerçekleşen bu süreçte TC, komşularının bazıları ile uzun yıllar süren sorunlarını bitirmiş, bu ülkelerle ticari ve

siyasi ilişkilerini artırmış, birçok Ortadoğu ülkesine vizeleri kaldırmıştır. 2009 yılı TC’nin İsrail ile ilişkilerinin gerilediği, Suriye, Lübnan, Irak, Ürdün ve bir çok Arap ülkesi ile ekonomik ve siyasi ilişkilerinin arttığı bir yıl olmuştur. TC’nin dış politikasında ciddi bir değişim söz konusudur. Ancak bu süreç ABD’ye rağmen değil, ABD kontrolündedir. Aksi takdirde AKP’nin, dünyanın stratejik çatışmalarının odak noktası olan bölgede bu kadar rahat hareket etmesi olası değildir.

sini kazanacak bir lider imajı yaratmaya hizmet etmiştir. Gerek Ortadoğu halklarında gerekse bu bölgedeki politik -İslamcı hatta solörgütlerde, Erdoğan’a yönelik sempati oluşmuştur.

Türkiye- İsrail stratejik ortaklığı sona mı erdi?

DİZİLERLE DIŞ POLİTİKA

İsrail’in politikalarını izleyen ve hükümetin dış politikasını yakından bilen Yeni Şafak gazetesi yazarı İbrahim Karagül’e göre “Türkiyeİsrail stratejik ortaklığı fiilen bitmiştir.” “İsrail yıllarca Türkiye’deki sivilasker ayrışmasına, laik-İslamcı çatışmasına yatırım yapmış, yılarca kazanmış, şimdi kaybetmeye başlamıştır.” Karagül, TC-İsrail ilişkilerinin 28 Şubat ile birlikte zirveye çıktığını, bu dönemde iki ülke arasında oluşturulan gizli birimlerin bugüne kadar İran ve Suriye’yi izleme dışında, Kuzey Irak merkezli operasyonlar, faili meçhul cinayetler, insan kaçırma gibi pek çok gizli operasyonu gerçekleştirdiğini, artık TC-İsrail ittifakının sona erdiğini, Türkiye-IrakSuriye ittifakı ile geleceğin Ortadoğusunun temellerinin atıldığını savunmaktadır.1 Karagül, AKP tarafından, gerek Türkiye gerekse de Ortadoğu halklarına yönelik yaratılmaya çalışılan, Türkiye’nin ABD’den bağımsız yürüyen bir bölgesel güç haline geldiği şeklindeki yanılsamanın savunuculuğunu yapmaktadır.

AKP hükümeti; Kürt açılımını popülize etmek için sanatçılar üzerinden projeler oluştururken, Türkiye’nin Ortadoğu politikasının uygulanmasında, pek çok ideolojik aracın yanı sıra TV dizilerinden yararlandığını görüyoruz. Arap ülkeleri ile başlayan iyi ilişkilerimiz TV dizileri ile devam ediyor. Birçok Türk dizisinin milyonlarca Arap tarafından izlendiğini ve Türkiye dış politikasında oluşturmaya çalıştığı Türkiye hayranlığına hiz-

Karagül’ün İsrail-TC arasındaki karanlık ilişkiler üzerine söyledikleri doğru olsa da, İsrail-TC ilişkilerinin bittiğini söylemek mümkün değildir. Türkiye’nin İsrail’den silah alımlarının devam etmesi -örneğin geçtiğimiz haftalarda İsrail’den PKK’ye karşı kullanılmak üzere insansız Heron uçaklarının alınması-, Türkiye’nin İsrail ile Suriye arasındaki arabuluculuğunun yeniden ısıtılması gibi gelişmeler TC-İsrail arasındaki stratejik işbirliğinin kolay kolay bitmeyeceğini göstermektedir.

Erdoğan’ın 2009 Ocak ayında Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez karşısında yaptığı çıkış ister önceden planlanmış, ister kendiliğinden ve plansız gerçekleşmiş olsun- ABD politikalarını yürütmek üzere Ortadoğu halklarının sempati-

met ettiğini görüyoruz. Benzer şekilde İsrail ile bozulan ilişkiler TV dizilerine yansıyor ve diziler aracılığıyla yönetiliyor. TRT’de yayımlanan, konusu Filistin’de geçen, İsrail karşıtı mesajlar içeren Ayrılık dizisinin yayına girmesi ve Türkiye’nin “derin” dizisi Kurtlar Vadisi’nde İsrail aleyhine bölümlerin yayımlanması; TV dizilerinin Türki-ye’nin dış politikasının yürütülmesinde bir ideolojik araç olarak görev üstlendiğini gösteriyor.


10

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

TEKEL İşçileri Direniş İçinde Öğrendi, Öğretti

ÇADIRKENT’TEN NOTLAR

MART 2010

Orada, olmaz denenler oluyor, “gözümle görmeden inanmam” diyenlere kendi gözleriyle ders veriliyordu. Alevi, Sünni, Türk, Kürt, Laz, Arap ülkenin dört yanından işçiler sınıf eksenli bir mücadelede birleşmiş karşılıklı, yan yana çadırlarda uyuyor, aynı kaldırımı yastık eyliyor, kol kola omuz omuza halay çekiyor, horon tepiyordu. Hem öğreniyor hem öğretiyorlardı. GÖKSEL ILGIN

ir başkentin, bir memurlar şehrinin göbeği Kızılay; renkli tabelaları, dükkanların ve seyyarların camekanlarından yayılan, birbirine karışan yemek kokuları, kulağa yerleştikten sonra alışkanlık yaratan gürültülü müzik sesleriyle Sakarya Caddesi kalabalık bir cumartesiyi ağırladı 20 Şubat günü. Sakarya kaldırımları muhtemelen oldu olası alışıktır cumartesi kalabalıklarına. Ancak, bu sefer misafirleri bir çay içip iki tatlı muhabbet çalıp dönecek cinsten değildi. Bir bozkır ayazını halaylarla tutuşturacak, sabahı başlarını dayadıkları kaldırımlarda bulacak, zihinlerini titreten zafer düşlerini, en azından bir kez de olsa hakiki bir direniş meydanında ve “Ölmek var, dönmek yok” diyen yiğit direnişçilerin yastığında görmek isteyen binleri ağırladı Ankara. 68 gündür yılmadan direnen Tekel işçileri gülümseyerek karşıladı sayılara sığmayan ziyaretçilerini; “Çadırkent’e hoşgeldiniz!” Çadırkent; bir iç ülke, bir masal kasabası, bir ütopya adası; tüm sancıları yeniden doğuran her güne inat, her dem taze ve dik bir direniş merhabası…

B

Çadırkent Tarihi İçin İlk Milat İçeride ve dışarıda Tekel direnişinin zihinlere ve tarihe iz düşürdüğü ilk, belki de en önemli andı; henüz üç gündür Abdi İpekçi Parkında sürdürdükleri eylemde polis müdahalesine komut verildiği an. O an, ne işçiler, ne saldırıya geçen polisler ne de dört yanda seyredenler biliyordu o eylemden bir direniş şehri doğacağını. Polis eyleme müdahale edileceğini söylemiş ve bildirdiği saat gelir gelmez harekete geçmişti. İşçilerin kararlılıklarının ilk göstergesiydi o gün Abdi İpekçi’de yaşananlar. Bugün, hangi Tekel işçisine sorsanız

aynı şeyi söyleyecektir: O gün, o sert müdahale olmasaydı direniş böyle uzun ve güçlü sürmezdi. Henüz sadece kendi sendikaları Tek Gıda-İş ile hareket eden işçiler, Abdi İpekçi Parkı’nda gördükleri saldırı ve karşısında gösterdikleri gücün de yüreklerinde büyüttüğü direnme dürtüsüyle Türk-İş’i işgal ettiler. Türk-İş çaresiz eylemi sahiplenmek zorunda kaldı. Zira yumrukları gökten inmeyen öfkeli Tekel işçileri Türk-İş’i eylemin merkezi olarak ilan etmişlerdi. 58 yıllık Türk-İş’in Kızılay’daki büyük binasında cilalı boş koridorlar ve görkemli salonlar yakından tanır resmi ayak izlerini ve bürokrat yankılarını; artık vakit direnen işçinin ter kokusu ve çamurlu ayaklarıyla tanışma vaktidir. Uzun zamandır toplanmayan Başkanlar Kurulu olağanüstü toplandı ve eyleme Türk-İş de dahil oldu. Başka bir şansı da yoktu. İşçi artık gücünün farkındaydı ve tavrı netti. Süreç içerisinde Türk-İş’in eyleme ivme kazandırmak için bir türlü harekete geçmeyişi ve işi ağırdan alışı üzerine herkes yüzünü merakla işçilere döndü Ankara’da. Başlarda, kimi işçiler siyasette denge kurmanın zorluklarından bahsederek, hükümetin kadrolaşmış gücünü öne sürerek bu durumu olağan görse de; diğer tarafta daha çözümleyici bir bakışla; “Direnişi sendika değil işçi başlattı, Türk-İş mecburen girdiği bu işten ‘başımı nasıl sağ kurtarsam’ diye bakıyor” diyenler vardı.

Ve Çadırkent Tarihi İçin İkinci Milat Türk-İş 25 Aralık’tan itibaren başlayacak eylem planını açıkladı: Eyleme her Cuma günü bir saat iş geciktirerek devam edilecekti ve eylem ilerledikçe geciktirme süresi arttırılacaktı. Bu günlerdir Ankara’da direnişi bir üst kademeye taşımak için bekleyen

işçilerin işyerlerine geri dönmeleri demek oluyordu aynı zamanda. Tekel işçileri Türk-İş binasından çıkmayı kabul etseler de eylem alanı olarak işaret ettikleri sokakları terk etmediler ve direnişin devam edeceğini açıkladılar. O günden sonra eylemin sesi “bendine sığmayan sular” gibi ülke sathına hızla yayılmaya başladı. Baştan beri yardım ve destek görüyorlardı; ancak direnen işçiler sendika tarafından kendilerine sunulan seçenekleri görmezden gelip direnişe devam etmeyi ve bunun için gerekirse kaldırımlarda, asfalt üstünde uyumayı seçince, Türkiye’de devrim-

ci demokrat çevrelerin tamamı hızla Tekel’in nehrine akmaya başladı. Desteğin ve yardımın sınırı yoktu artık. Slogan sesleri hiç susmuyordu Kızılay’da, halaylar bitmiyor ve öfke sarıldığı sisli dağdan aşağı inmiyordu. Önce yağmurda ıslanmasınlar diye basit biçimli çadırlar kuruldu tepelerine; sesleri, gözleri ve dilleri gibi renk renk. Sonra dondurucu soğuklar geliyor diye sobalar, battaniyeler, parkalar derken Tekel direnişinin başkenti “Çadırkent” kuruldu “Başkent’in” göbeğine… Çadırkent’te her çadır bir şubeyi, bir şehri ya da bir birimi teşkil ediyordu.

Karadenizli bir işçi abimiz inceden utangaç bir ifadeyle anlatıyor geçirdiği değişimi; lise zamanında kendi köyünden bir sürü solcu dövmüş, “telef” etmiş kendi deyimiyle. “Bilmiyorduk yiğenim” diyor, “geri döneyim hepsinden özür dileyeceğim”. Bir diğeri ise “haram olsun ben de ona oy verdim” diyor. Televizyonda ne zaman bir eylem, bir çatışma görse küfrettiğinden, öfkelendiğinden söz ediyor ve bu direniş bitince koca bir ömrü yeniden gözden geçireceğini söylüyor.


MART 2010

Kısa zamanda iş bölümü ve organcıl çalışma başladı. Her şube başkanı önce çadırıyla görüşüyor peşinden diğer şube başkanlarıyla biraraya geliyor ve olan biteni tartışıyorlardı. Belirli periyotlarla görkemli mevcut yoklamaları yapılıyor ve “Burda” sesleriyle yankılanıyordu Sakarya Caddesi. Orada, olmaz denenler oluyor, “gözümle görmeden inanmam” diyenlere kendi gözleriyle ders veriliyordu. Alevi, Sünni, Türk, Kürt, Laz, Arap ülkenin dört yanından işçiler sınıf eksenli bir mücadelede birleşmiş karşılıklı, yan yana çadırlarda uyuyor, aynı kaldırımı yastık eyliyor, kol kola omuz omuza halay çekiyor, horon tepiyordu. Hem öğreniyor hem öğretiyorlardı. Karadenizli bir işçi abimiz inceden utangaç bir ifadeyle anlatıyor geçirdiği değişimi; lise zamanında kendi köyünden bir sürü solcu dövmüş, “telef ” etmiş kendi deyimiyle. “Bilmiyorduk yiğenim” diyor, “geri döneyim hepsinden özür dileyeceğim”. Bir diğeri ise “haram olsun ben de ona oy verdim” diyor. Televizyonda ne zaman bir eylem, bir çatışma görse küfrettiğinden, öfkelendiğinden söz ediyor ve bu direniş bitince koca bir ömrü yeniden gözden geçireceğini söylüyor. Bir de fotoğraf çektiriyor gülümseyerek; eyleme geldiği hilal bıyıklarını çenesinde bıraktığı sakalıyla birleştirmiş: “15 yıldan beri ilk defa” diyor. Aldıkları haberlerle üzülseler, sıkılsalar da gülmeyi başarıyor Çadırkent sakinleri. “Telefon hattı mı çeksek, artık iyice yerleştik buraya” diyor birisi. Tabii bunda devamlı ziyarete gelen Ankara halkı ve devrimcilerin sağladığı moral desteğinin payı büyük. İktidar güçleri “marjinal”, “ideolojik” diyerek biz devrimcileri Tekelciler’den ayrıştırmaya çalışsa da işçi bildiğini okuyor, dayanışmaya kucak açıyor; “20 şubat dosta-düşmana karşı dayanışmanın resmidir.” Gümüşhaneli bir işçiyle konuşurken Siirt çadırından bir başka işçi yaklaşıyor yanımıza; adı Mahkum. Konu dillerden açılınca; “eskiden Kürtçe bilirdim” diyor Gümüşhaneli, bir müddet çalışmış Doğuda; ve ekliyor sonra: “siyaset senle benim arama, Türk’le Kürt’ün arasına dik bir çizgi çekiyorsa, bizim yatay bir çizgide buluşmamız lazım; bu şart, buna mecburuz.” Gümüşhaneli’nin göğsüne vuruyor dostça; “buna Mahkumuz abi” diyor Mahkum, gülüyoruz… 70 günün ardından, elbette yorulanlar, zaman zaman “Artık yeter, bir şey çıkmayacak bu işten” diyenler olmuyor değildi Çadırkent’te. Ama her seferinde umudu ateşlemek için yeni bir kıvılcım çakılıyordu direniş meydanında. Tekel işçisi tarih yazdığının farkındaydı. Diyordu ki bir tanesi “Parasında değilim de, zafer iktidara kalırsa kahrolurum.” Ve en sonunda işçilerin uzun zamandır yolunu gözlediği Danıştay kararı çıktı 1 mart günü. Çadırlarda işçi sayısı bir hayli azalmış, moraller epey bozulmuşken, direnişin 76.

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK akşamında kara kışa erken düşen bir cemre gibi düştü haber Çadırkent’e. 4/C köleleliğine imza atmak için belirtilen son gün 8 ay ileri atıldı. Bu haber üzerine tam anlamıyla bir şenlik havası yerleşti Çadırkent’in karanlık gökyüzüne. Danıştay kararı, zaferin habercisi gibi halaylar, gözyaşları ve kucaklaşmalarla karşılandı; fakat ertesi günün sabahında Mustafa Türkel eyleme 20 gün mola verileceğini, 1 Nisan’da büyük bir eylemle, kalınan yerden devam edileceğini, o güne kadar da plan program yapılacağını bildirdi ve çadırların sökülmesini işaret etti. “Tatil istemiyoruz” diye slogan atan işçiye Türkel’in cevabı netti: “Beğenmeyen, kendi bildiği gibi yapsın!” Memleketlerine değil gurbete giden yolcular gibi buruk bir duyguyla ayrıldı işçiler bir direniş tohumundan var ettikleri Çadırkent’ten; Sakarya esnafına dağıttıkları çiçekler ve Anakara’ya minnet dolu sloganlarıyla; direnişin 73. gününde kaybettikleri YOLdaşları Hayrullah’ı seslerinin en yüksek mertebesiyle selamlayarak; “Katil AKP”, “Kavga bitmedi, daha yeni başlıyor”. Bundan sonrası için Tek Gıdaİş her ne kadar kendi koşullarını dayatacaksa da, belirleyici faktör yine işçilerin gösterecekleri direnme kararlılığı olacaktır; 78 günlük deneyimle kazandıklarını ve (henüz) kazanamadıklarını görerek. Direniş sokaklarında işçilerin birbirlerine kenetlenmeleri, etnik ya da dini kaynaklı sürtüşmelerden uzak durmaları; aksine bu konumlarda gelişim göstermeleri, hak arayışı içerisinde devletle karşı karşıya gelmenin meşruluğunu kabullenmeleri, biz devrimcilerin (önceden belki de küfrettikleri) argümanlarının en azından bir kısmına ısınmaları, “komünist”, “marjinal” ya da “ideolojik” gibi kavramlar üzerindeki mevcut algılarını değiştirmeleri gibi bir çok devinim Tekel direnişindeki içkin olumlu gelişmelerdir. Ancak bu meydanda yaşananların kendini sistem-karşıtı, devrimci bir sürece aktarması; işçiler arasındaki iyi ilişki ve dayanışmadan; ya da kendiliğinden tohumlanmayacaktır. Bu, komünist-devrimci öznelerin ortama aktaracakları bilinçle sağlanabilecek bir ilerleyişi lüzumlu kılar.

POLİTİKA

11

Direniş sokaklarında işçilerin birbirlerine kenetlenmeleri, etnik ya da dini kaynaklı sürtüşmelerden uzak durmaları; aksine bu konumlarda gelişim göstermeleri, hak arayışı içerisinde devletle karşı karşıya gelmenin meşruluğunu kabullenmeleri gibi birçok devinim Tekel direnişindeki içkin olumlu gelişmelerdir. Ancak bu meydanda yaşananların kendini sistem-karşıtı, devrimci bir sürece aktarması, komünist-devrimci öznelerin ortama aktaracakları bilinçle sağlanabilecek bir ilerleyişi lüzumlu kılar. 4/C uygulaması karşıtlığı üzerinden yürüyen Tekel işçisinin hak arayışı, kimilerince “olduğu gibi” sahiplenilmiş, salt AKP karşıtlığının toprağı beslenmiştir ve alanı sahiplenen destekçilerin büyük çoğunluğunca; Kent A.Ş işçilerini işsiz bırakan CHP ya da itfaiye işçilerine saldıran faşist güçleri sahiplenen MHP gibi, AKP dışındaki diğer sistemci-burjuva partileri yeterince teşhir edilmemiştir. Emekten, sermayenin gücü ve (Kürtler, kadınlar vb üzerine) politikalarından, dişlileri arasında nice krizle sıkışıp kaldığımız kapitalizmden bahsetmek yerine, AKP’den ve dinciliğinden dem vurarak, üstelik de bunun karşısına evrim teorisini koyarak asli görevini yerine getirdiğini sanan kimi çevrelerin sözde devrimci çabaları, Tekel direnişinin Türkiye ve kapitalizm gerçeklerini

Memleketlerine değil gurbete giden yolcular gibi buruk bir duyguyla ayrıldı işçiler bir direniş tohumundan var ettikleri Çadırkent’ten; Sakarya esnafına dağıttıkları çiçekler ve Anakara’ya minnet dolu sloganlarıyla. Bundan sonrası için belirleyici faktör yine işçilerin gösterecekleri direnme kararlılığı olacaktır; 78 günlük deneyimle kazandıklarını ve (henüz) kazanamadıklarını görerek

görmek yolunda ilerleyişine ket vuran hamleler olmuştur. AKP’yi devirmek gibi sanal ve yetersiz bir hedefi, tek ve asli hedef gibi göstermiştir. Elbette 4/C’yi kaldırmak, işçilerin özlük haklarını geri almak Tekel işçileri ve tüm Türkiye için büyük bir kazanım ve zafer yoludur. Ancak Türkiye’de varolan bütün sıkıntılar bu zaferle çözüme kavuşacaktır gibi bir kavrayış eksik ve sorunludur. Mesele, Tekel direnişini devrime giden yolda daha yüksek, daha da yüksek bir basamak kılabilmektir ki bu ancak, aydınlanmacıların ya da çözümü salt AKP karşıtlığında arayanların yerine devrimcikomünist öznelerin direniş alanına yüklenmesi ile mümkün olabilir.

3 Mart 2010


12

POLİTİKA

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

Çoklu ve Renkli Ama Emek-Ekmek-Onur Kavgasında Ortak

TEKEL DİRENİŞÇİLERİ: GÜLE GÜLE VE MERHABA Hamdullah Uysal’ın kişiliğinde tüm emek, kardeşlik, eşitlik, özgürlük ve insanlık mücadelesinde halklarının yüreğini yurt edinenlerin aziz anılarına, saygıyla…

MART 2010

78 gün süresince TEKEL emekçileri oldukça net bir biçimde dostlarını da, düşmanlarını da bilince çıkardılar. Hem sistemin ruhunu, hem de halkların, ezilenlerin gerçeğini görünür kıldılar! Zaten bu bilinçlenme ve görünür kılma değil miydi ki, günden güne kardeşleşmelerini, yenilenmelerini, güzelleşmelerini ve bunlar üzerinden yükselen sevilmelerini sağlayan! Öyle ki, her geçen an daha çok birbirlerini sarıp, sarmalamadı mı Türk, Kürt, Arap ve Laz şarkıları… OSMAN ERGİN

ürkiye emekçi sınıflarının yakın tarihi irdelendiğinde; -sarsıcı sonuçları bağlamında- üç direnişin öne çıktığı gözlemlenmektedir.

T

Bunlar: -1970 15/16 Haziran Büyük Emek İntifadası/Serihıldanı/Başkaldırısı, -İki yıla (1989-91) yayılan Emekçi İlkbaharı eylemlilikleri ve -İkibindokuz yılının sonundan devralınarak, 2 Mart 2010’a kadar inatla ve ısrarla sürdürülen 78 gün tüm güçlük ve zorluklara karşı, aralıksız yürütülen; tütün, sigara, içki vb. ürünlerin üreticisi emekçilerin Ankara Çığlığı olarak Mezopotamya, Anadolu ve tüm yeryüzüne yayılan/yankılanan TekEl Direnişini sıralayabiliriz. Bu üç emekçi karşı duruşunun gerçekleştiği koşullar/süreçler farklılıklar göstermesine rağmen her biri kendi dönemlerinin temel toplumsal, siyasal ve ideolojik sorunlarına doğrultu kazandırmada önemli, kayda değer misyon yüklenmişlerdir. I- Toplumsal mücadelede önderlik/öncülük sorunsalının nasıl aşılacağı, II- 12 Eylül ’80 Faşizminin ağır iktisadi, sosyal, politik yıkımlarının üstesinden nasıl gelinebileceği, III- Türkiye emekçi sınıflarının ve buna bağlı olarak sendikal hareketinin başta Kürt Sorunu gelmek üzere, çalışma yaşamında, iktisadi ve siyasal alanlarda demokratikleşmenin hangi hat izlendiğinde sağlanabileceği türünden özetlenebilecek görev ve yükümlülükler omuzladıkları gerçeği yaşanmıştır. Yukarıda sıralanan her bir boyut, belirtilen üç emekçi direnişçe açıklığa kavuşturulmuştur. 1960’lı yılların ikinci yarısında ulus-

lararası emek ve demokrasi dinamiklerinin tetikleyici etkisiyle ivmelenen Türkiye devrimci gençliğinin -iyi niyetine karşın- “Süregelen öncülük/önderlik ve toplumsal/siyasal muhalefetin itici/sürükleyici gücü kimdir, kim olacak?” tartışmalarına son veren; “ezilenler, emekçiler, işçi sınıfıdır” mesajını ileten 1970 15/16 Haziran Direnişi olmuştur. Öyle ki, bu görkemli başkaldırı muğlak, ikircikli ve ideolojik savrulmalara neden olan politik polemiklere son noktayı koyarak, temel problemlerin aşılmasında yegane ve en sahici gücün emekçi sınıflar olduğunu tartışmaya yer bırakmayacak bir netlikle gözler önüne sermiştir… ’89-’91 emekçi ilkbaharını yaratan eylemliliklerde ise; 12 Eylül ’80 militeryal faşist rejimin gasp ettiği, emekçi sınıfların sendikal, mali, siyasal ve toplumsal alanlardaki haklarının yeniden elde edilmesi/kazanılması için ve “Bu Anayasa/yasalarla hiçbir şey yapılamaz” şeklindeki pasifikasyon amaçlı manipülasyonlara rağmen; meşru, demokratik direnme hakkı kullanılarak, 12 Eylül ‘80’nin tüm toplumsal kesimler üzerine serptiği ölü toprağını egemen kılma düzenini, iki yıla yayılan ve ’91 Zonguldak Madenci Grevi ile zirveye çıkan Emek, Ekmek ve Onur yürüyüşüyle sarsmaya başladı. Üçüncü direniş, Tek-el ise; bu iki mücadele anıtının yanına bir devasa/abidevi duruşu daha koymuş/katmıştır…

zorun, üçüncüsünde de yeniden devreye geçirilebileceği göz ardı edilmeden hazırlıklar yapılması, dikkat edilmesi gereken önemli bir husustur… ’70 15/16 Haziran emekçi başkaldırısı için; “Siyasal, toplumsal olay ve gelişmeler ekonomik alanları aşmıştır” saptamasında bulunan sistem sözcülerinin perspektifinden rejimi harekete geçirmiş ve 12 Mart ’71 insan ve emek karşıtı müdahalesi ülkenin üzerine çökmüştür… Keza, ’89-’91 Emekçi İlkbaharı da zemheri kış iklimine dönüştürülmek hedefiyle Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası bir baştan diğer bir başa, faili “meçhul” cinayetlerle ölüm sessizliği egemen kılınmak için açık şiddet eksenli bir konsepte uygun olarak sistem tarafından genel bir saldırı süreci başlatılmıştır. 78 gün, her anı nefes nefese ve sıcak kavgayla yürütülen Tekel Emekçileri Direnişi gerek oluşturulan birlik, gerek iç konjonktürün sağladığı olanaklar (hukuki boyutun lehte sonuçlandığı ülke koşulları göz ardı edilmemelidir!) ve gerekse öne sürülen taleplerin haklılığı, meşrululuğu (şimdilik ve ilk iki direnişte sistem sendikacılığına karşın verilen mücadelenin üçüncüsünde emekçi aklın yetkinleşmesiyle sendikacıları da yanında tutan taktik ve doğru yaklaşımın kazandırıcı boyutu da atlanmadan!) bu ilk hamlenin emekçilerin istemleri yönünde noktalanmasına yol açmıştır.

O da ülke emekçi sınıflar ve sendikal mücadele tarihinde ilk kez tanıklık edilen: “Halkların Kardeşliği Emekçilerin Birliği” şiarının yaşamla buluşturularak, ete, kemiğe büründürmüş olmasıdır!

Küçücük bir kıvılcım olarak başlayan ve giderek büyük bir -ışıtan, aydınlatan- ateşe evrilme sürecine giren direniş, bilinmeli ki, sistemi/rejimi sıkıştırdığı/zorladığı oranda karşı saldırılar/hamleler geliştirme boyutunda da onu düşündürtmüştür…

İlk iki emekçi direnişinin hemen ardından uygulamaya sokulan çıplak

Her şeyden önce bu yürüyüş bileşenlerinin; dilsel, dinsel, etnik, bölgesel,

kültürel, siyasal hatta ideolojik çok farklılığı, çok renkliliği, çok boyutluluğu egemenler için en çok dikkat kesildikleri yandır. Kuşkusuz bu boyut, halklar, ezilenler ve emekçiler için de mutlaka büyük bir titizlilik ve ilgiyle değerlendirilmeyi hak ediyor. Ne ve nasıl oluyor da bunca çoklu karakter ve özellikteki bir yapı ortak bir amaca kilitlenerek, odaklandığı hedefine ulaşmada önüne çıkarılan engelleri/handikapları aşabiliyor? ’70 15/16 Haziran’ında toplumsal mücadelede önderlik doğrultusunun yönü tayin edilip, belirlenirken; ’89’91 Emekçi İlkbaharında sistemin sinir uçları deşifre edilmiştir. Unutmamalı ki, o uzun emek, ekmek ve onur yürüyüşünde kayda değer gelişmelerin başlıcası, Mezopotamya ve Anadolu ezilenlerinin birlik ve dayanışmasının uç vermeye başlamış olmasıydı. Ki, bunu en anlaşılır kılan: “Botan, Zonguldak El Ele” belgisiydi: Burada yaşanan netleşme ise; Zonguldak’ın kişiliğinde Anadolu, Botan’ın şahsında da Mezopotamya’nın buluşup birleşmesiydi. Ve bu temel üzerinden Birlik, Dayanışma, Mücadele hattının örülmesinin öngünlerine gelinip, dayanılmasıydı… İşte tam da burası, yani sistemin kırılma anının belirmesi, ifade edilen faili “meçhul” cinayetler konseptinin devreye sokulması anıdır da aynı zamanda! Hiç kuşku yok ki, Tekel Direnişi mimarları bu, Türkiye emekçi sınıfları yakın tarihinin en belirgin, kendilerinden önceki iki kavganın neden ve sonuçlarının ayırdındadır. Tam da bir soluklanma, yeniden enerji biriktirme dönemine girmeye başladıkları bu günden (2 Mart) yeniden onurun, emeğin ve ekmeğin halayına duracakları, şarkılarını bir-


MART 2010

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

Kazanımların Korunmasında Sınıfın Öncülerine Görev Düşüyor

TEKEL DİRENİŞİNİN KAZANIMLARI

POLİTİKA

13

Sınıfın öncülerinin direniş boyunca çeşitli yerlerdeki eylemler ve etkinliklerle

gösterdikleri dayanışma, direniş

çadırlarında kurdukları ve işçiler nezdinde kabul gören bağlar küçümsenmemeli.

Ancak, sosyalistlerin kendilerini henüz

sendikaları aşacak bir inisiyatife sahip duruma getiremediği de açık. İşçilerle

birlikte yürütülecek ve sendikal bürokrasiyi

de yanımızda durmaya mecbur edecek ve

adım adım ilerletilecek hattın inşası için hazırlıkların sürmesi önemli. TARIK ORUÇ

78 gün süren Tekel direnişinin kazanımlarını, sınıf mücadelesinin direniş öncesindeki seyrini baz alarak değerlendirdiğimizde daha iyi anlayabilir ve epey yol alındığını görebiliriz. Kazanımların sürdürülmesinin gerekleri üzerinden bazı gerçeklerin altını çizmeye çalışalım. Tekel işçilerinin bu düzeyde kararlı direniş göstereceği, ne sendikanın ne de hükümetin malumu idi; hatta sosyalist öznelerin de. Tekel işçileri de, direnişleri ile tarihe önemli bir not düşeceklerinin farkında değillerdi. Birçok dezavantajla yola çıkan işçiler, kendi güçlerini keşfede ede yol aldılar; tarihe not düşebilecek bir kapasiteye sahip olduklarını yaşayarak gördüler. Başından beri zorunluluktan dolayı işçilerin yanında duran ve işçilerden gelen direnişçi basıncı sönümlendirerek hükümetle bir biçimde uzlaşma çizgisini sistemlice uygulayan sendikal bürokrasi, sürekli devrede oldu ve direnişi sonlandırmak için fırsat kolladı. Ayrıca, direnişçi Kürt işçilerinin etkin varlığı ve diğer işçilerdeki şoven ön yargılara karşın, ülkenin politik konjonktürünün en temel konusu olan “Açılım”ın siyasi baskısının omuzlanması gerebirlerinin yüreklerine nakşedecekleri 1 Nisan’a kadar ciddi hazırlıklara girmelerinin zamanını yaşayacaklar. Bilmeliler ve unutmamalılar ilk iki kavganın ardından sistemce yaşatılanları; bir daha asla kardeşlerine yaşatılanları yaşamamak için! Özcesi, önlerindeki bu bir iki haftayı bir dolu hazırlık, sendikal, siyasal, ideolojik ve örgütsel donanım esaslı hazırlıklarla değerlendirmelidirler; mücadelenin başarılmış birinci etabını, kalıcı zaferle taçlandırmak adına! Evet, 78 gün süresince tekel emekçileri oldukça net bir biçimde dostlarını da, düşmanlarını da bilince çıkardılar.

kiyordu. Ve nihayet, hükümeti geri adım atmama konusunda zorlayan sermayenin tutumu açıktı. Sırada bekleyen çeşitli işkollarından 125 bine yakın işçinin kaderini de direnişçi işçiler omuzluyorlardı. Bütün bu zorluklarla yola çıkan Tekel işçisi, 78 gün boyunca adım adım, öğrene öğrene, işçi sınıfının güncel görevleri tarihsel kapasitesiyle omuzlayabileceğini gösterdi.

Kazanımların Sönümlenmeden Büyütülmesi Tekel direnişinin kazanımlarının, Zonguldak direnişinin akıbetine uğramaması, şimdi doğru sahiplenilmesine bağlıdır. O şanlı direnişin kazanımlarını berhava eden, sınıfın öz örgütlenmesini yaratamamış olması idi. Benzer durumlar bugün için de kimi farklılıklara rağmen sürmekte. Hükümetin ve sermayenin korkusu, tekel işçilerinin etnik bileşiminden ve sırada bekleyen özelleştirmelerden dolayı çok daha artmıştır. Tayyip Erdoğan ve bakanlarının bu kadar saldırgan olmalarının kendilerince haklı nedenleri vardır. Hem sistemin ruhunu, hem de halkların, ezilenlerin gerçeğini görünür kıldılar! Zaten bu bilinçlenme ve görünür kılma değil miydi ki, günden güne kardeşleşmelerini, yenilenmelerini, güzelleşmelerini ve bunlar üzerinden yükselen sevilmelerini sağlayan! Öyle ki, her geçen an daha çok birbirlerini sarıp, sarmalamadı mı Türk, Kürt, Arap ve Laz şarkıları… Govendler, horonlarla tepilirken bir gün; bir başka gün Trabzon Kolbastısı, Bablekanla kucaklaştı en derin kardeşlik ve sıcaklıkla…

Düşünün ki, Kürt, Laz, Arap, Türk kökenli işçiler direnerek, kardeşleşerek ve üstüne üstlük sınıf mücadelesinin içinde pişerek kazanımla memleketlerine dönüyorlar. Ve devamında, sonrasındaki bir dizi eylemi tetiklemesi dışında, halkların kardeşliğini sağlamada Ankara’da kurulan bu sağlam köprünün şövenizme indireceği darbeyi düşünün! Ve bu köprünün, “Açılım” makyajının yaldızlarını söküp atarak, yukardan bilinçlice organize edilen şovenist dalganın kitleler nezdindeki meşruluğunu azaltma gücünü düşünün!

Direniş Ruhunun Devamı İçin Tekel işçilerinin direnişi ile uç veren kazanımların kalıcılaşıp büyümesinin henüz bir garantisinin olmadığı hepimizin malumu. Mola verilen direnişin temel talepleri de henüz karşılanmadı. Hatta Hükümet, direnişi ezerek sonlandırıp, “Direnen işçiler her zaman yenilir” fotoğrafını hafızalara kazımaya da niyetlidir. Bu durumda, Tekel işçilerinin özlük haklarını alana kadar yürütülecek mücadele, aynı zamanda direnişin içinde uç veren tarihsel kazanımların da Ülke emekçi sınıflarının yakın mücadeleler tarihinin bu üç başat kilometre taşı, yol gösteren kutup yıldızlarının başarıya ulaşılmasının doğru adresleri oluşunun garantisi de bedenlerini bu, Kardeşlik, Eşitlik, Özgürlük ve Demokrasi yürüyüşlerine katık edenlerin aziz ve aydınlık anılarıdır. Bitirirken ve özcesi; üç emekçi kutup yıldızının, karanlık koşullarda yön bulabilme ve doğrultuya girmedeki tarihsel rollerinden çıkarmamız gereken zengin deneyim ve birikimlerin olduğu göz ardı edilmeden: Güle Güle ve Merhaba çoklu, renkli,

büyütülmesinin en etkili yolu olacaktır. Kazanımlar sendikal bürokrasisin ipoteği altında berhava edilme riskini de büyük oranda taşıyor. Sınıfın öncülerinin direniş boyunca çeşitli yerlerdeki eylemler ve etkinliklerle gösterdikleri dayanışma, direniş çadırlarında kurdukları ve işçiler nezdinde kabul gören bağlar küçümsenmemeli. Ancak, sosyalistlerin kendilerini henüz sendikaları aşacak bir inisiyatife sahip duruma getiremediği de açık. İşçilerle birlikte yürütülecek ve sendikal bürokrasiyi de yanımızda durmaya mecbur edecek ve adım adım ilerletilecek hattın inşası için hazırlıkların sürmesi önemli. 1 Nisan’da Ankara’da toplanıp direnişi illere yayma eylemi, mücadelenin ivme kazanarak sürmesini sağlayabilir. Sınıf öncülerinin hem Ankara eylemi hem de direniş çadırlarının yayılacağı illerde bu süreçten öğrendikleri ile daha organize ve etkin olmanın gereklerini zaman kaybetmeden yerine getirmesi, kazanımların yarına taşınmasının ve realize olmasının teminatı olacak. farklı ama Emek, Ekmek ve Onur kavgasının yürüyüşünde aynı emek/insan karşıtı noktaya vurma becerisine ulaşan Tekel Direnişçisi kardeşlerimiz Güle Güle ve Merhaba! Bileceksiniz, siz sözleştiğiniz gün olan 1 Nisan’a hazırlık yaparken coğrafyamız halkları, ezilenleri ve emekçi sınıfları da sizinle birlikte kapitalist modernitenin günümüz temsilcileri küresel sermaye ve yerli bağlaşıklarına anlamlı bir 1 Nisan “şakası” yapmaya yoğunlaşıyor olacaktır.

Ve unutmayın, Kavganızdaki En Güçlü ve Büyük Siperiniz Yüreklerimizdir!


1

POLİTİKA

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

TEKEL Direnişi Gösterdi ve Öğretti

SINIFTAN

KAÇIŞ

YOK!

MART 2010

Kapitalist kriz ve neo-liberal yıkım politikaları hayatın her alanını, başta işçi havzaları ve fabrikalarını sosyal dinamit haline dönüştürdü. Bugün 249 tane organize sanayi bölgesinde, işçi havzalarında, fabrikalarda, hatta işçi kentlerinde sınıfsal öfke ve kin birikmektedir. Tekel direnişi bu öfke ve kinin yıkıcı gücünü dışa vurdu. Bugün bahsettiğimiz her alan gerçekten Tekel’dir. Yani her yer Tekel’dir, her yer direniş alanıdır. VOLKAN YARAŞIR

ekel direnişi, Türkiye işçi sınıfı mücadele tarihinde bir dönüm noktası oldu. Sınıfın tarihsel bir özne olduğunun altı yeniden çizildi. Ayrıca sınıfın muazzam bir toplumsal anafor ve çekim gücüne sahip olduğu dosta düşmana gösterildi.

T

Sınıftan kaçışın, totolojiye varan bir politika haline getirildiği, tarihsel öznenin aleni ya da multi-özne tanımlamalarıyla reddedildiği koşullarda, sınıfın devreye girişiyle her şeyin nasıl sarsılabileceği ortaya çıktı. Tekel direnişinin yarattığı olağanüstü etkileri her biri ayrı bir başlık altında tartışılabilecek özellikte olmasına rağmen şöyle sıralayabiliriz: 1. Tekel direnişi sistematik bir karşı devrim niteliğinde olan neo-liberalizme karşı (son 30 yılda) gerçekleştirilen en önemli pratik oldu. 2. Tekel direnişçileri kapitalist kriz ve neo-liberal politikaların yıkıcı etkilerinin bütünüyle açığa çıktığı koşullarda sınıfın öncü müfrezeliğini yaptı.

yarattı. Şimdi Tekel işçilerinin her biri Emine Arslan, Saliha Gümüş ve Gülistan Kobatan’dır. 6. Tekel direnişi gücünü yarattığı toplumsal meşruiyetten aldı, tüm ezilenlerin sözcüsü oldu. 7. Tekel işçileri “gerçek açılımı” yaptı. Açılımın kendileri olduğunu gösterdi. Ulusal soruna hem tarihsel, hem teorik, hem de pratik bir yanıt üretti. “İşçiler birleşmeden, halklar kardeşleşmez”. İşçilerin birleşmesi ve kardeşleşmesiyle bölünme sendromu ve önyargıların nasıl aşılabileceği ortaya çıktı. Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’nin bir yansıması ve neo-liberal entegrasyonun bir gereği ve neo-liberal bir asimilasyon politikası olan Kürt açılımına karşı işçi sınıfı izlenmesi gereken yolu gösterdi. Kemençeyle Ankara’nın misketi ve zılgıt birleşti. Tekel direnişi ayrıca laik-anti laik, Kürt-Türk, Alevi-Sünni gibi sahte ikilemlerin ortadan kalkmasını da sağladı. Sınıfsal antagonizmayı bütün çıp-

laklığıyla açığa çıkardı. 8. Tekel direnişi bir umut ayaklanması oldu. Sınıfın kapsayıcı ve birleştirici gücünü ortaya çıkardı. İşçi sınıfının “Kendisini özgürleştirirken, insanlığı da özgürleştiren bir sınıf” olduğunu Tekel direnişi bir kez daha gösterdi. 9. Tekel direnişi sınıfa muktedir olma gücü verdi ve olağanüstü moral kazandırdı. Her şeyden önce sınıf için en iyi öğretmenin eylem olduğunu gösterdi. 10. Tekel direnişi sınıfın bağımsız ve birleşik gücünün nelere kadir olabileceğini açığa çıkardı. 11. Kapitalist kriz ve neo-liberal yıkım politikaları hayatın her alanını, başta işçi havzaları ve fabrikaları sosyal patlama, sosyal dinamit haline dönüştürdü. Bugün 249 tane organize sanayi bölgesinde, işçi havzalarında, fabrikalarda, hatta işçi kentlerinde sınıfsal öfke ve kin birikmektedir. Tekel direnişi bu öfke ve kinin yıkıcı gücünü dışa vurdu. Bugün bah-

3. Sınıflar mücadelesinin bazı anları bir momenti, bir tarihsel dönemin başlangıcını ifade eder. Tekel direnişi bu anlamda bir tarihsel eşiktir. 4. Direnme, direniş bir varoluş biçimidir. Tekel direnişi ahlaki ve ontolojik bir ayağa kalkıştır. 5. İşçi sınıfı kapitalist krize karşı fabrika işgal eylemleri ve direnişlerle model eylem tarzlarını yarattı. Desa grevinden Emine Arslan, Meha direnişinden Saliha Gümüş, Entes direnişinden Gülistan Kobatan dönemin model kimlikleri olarak öne çıktı. Tekel mücadelesi sınıf mücadelesinde bir sıçramayı işaretledi. Tekel kolektif direnişçi kimliğini

Tekel direnişi, Türkiye işçi sınıfı mücadele tarihinde bir dönüm noktası oldu. Sınıfın tarihsel bir özne olduğunun altı yeniden çizildi. Ayrıca sınıfın muazzam bir toplumsal anafor ve çekim gücüne sahip olduğu dosta düşmana gösterildi. Sınıftan kaçışın, totolojiye varan bir politika haline getirildiği, tarihsel öznenin aleni ya da multi-özne tanımlamalarıyla reddedildiği koşullarda, sınıfın devreye girişiyle her şeyin nasıl sarsılabileceği ortaya çıktı.

settiğimiz her alan gerçekten Tekel’dir. Yani her yer Tekel’dir, her yer direniş alanıdır. 12. Tekel direnişi sınıfın şekillenmesinde taban örgütlenmelerinin yakıcı önemini ortaya koydu. 13. Tekel direnişi, basit ve yalın da olsa tipik konsey demokrasisi pratikleri yarattı. 14. Tekel direnişi kendi ölçeğinde bir kültür devrimi pratiği gerçekleştirdi. 15. Tekel direnişi 12 Eylül sonrasında işçi sınıfı ve devrimcilerin birleştiği ve kaynaştığı bir pratik olarak öne çıktı ve dikkat çekti. Son derece önemli olan bu gelişme ne yazık ki içinde birçok zaafı da taşımaktadır. Solun bugüne kadar işçi sınıfıyla iki düzeyde ilişki kurma biçimi oldu: Birincisi, sınıfı nesneler yığını olarak gören ve bu düzeyde ilişki kuranlar; ikincisi, sınıfı tarihin öznesi olarak kavrayan ve ontolojisini onunla bütünleştirenler. Yani bir tarafta sol liberaller ve reformistler, diğer tarafta sınıf devrimcileri. Tekel direnişi bu yanıyla da dikkat çekti. Sınıfla bir nesneler yığını olarak temas kuranlar, sınıfı bir politik yatırım aracı olarak gördü ve politik enstrüman olarak ele aldı. İlişki düzlemini bu eksende geliştirdi. Diğer tarafta sınıf devrimcileri var oluşlarını onlarla bütünleştirmeye çalıştı. Her yerde ve her alanda yeni Tekel pratikleri yaratmaya çabaladı. Çünkü “sınıfla ilişki” salt bir eylem üzerinden ve eylemin mekansal karakterinden kaynaklanan ya da rüzgarın yönüne göre biçimlenmiş bir ilişki değildir. Sınıfla ilişki Marksizmin varoluşunu işaretler. Sınıf devrimcileri varoluşlarını ve manalarını sınıfla kurduğu ilişkilerden kazanır. Sınıfı bir tarihsel özne olarak kavramak da bunu gerektirir.


TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

MART 2010

Post-Marksizm Temelinde Sol Liberalizm

YENİ “SOL” HAREKET ÜZERİNE

POLİTİKA

1

Sınıf mücadelesinin, kapitalist

üretim sürecine içkin bir olgu, bu

sürecin kaçınılmaz bir sonucu olduğu saptaması Marksist-Leninist teorinin

en temel ögesidir. Bu en temel ögeyi

yok sayan, temel toplumsal çatışmayı

devlet ile sivil toplum arasındaki geril-

ime indirgeyen sol liberal eğilimler, yine sınıfsal içeriğinden soydukları

“genel olarak demokrasi” arayışlarıyla

liberal yanılsamaları sol içinde yaymaya çalışıyorlar. CENK AĞCABAY

ki ayı aşkın bir zamana yayılan Tekel işçilerinin direnişi, sosyalist hareketin yıllardır dile getirmekte olduğu bir dizi kavramın zihinlerde canlanması açısından son derece uygun bir zemin sundu. Son yıllarda üstünde bolca spekülasyon yapılan toplumsal sınıf, sınıf bilinci gibi kavramların daha somut ve net olarak kavranılabilmesi için Tekel işçilerinin direniş süreci önemli açıklıklar sunuyor.

İ

Tekel işçilerinin direnişine öngelen süreçte askeri-bürokratik elit ile AKP arasında tırmanan gerilim ülke siyasetinin belirleyici ögesi olarak siyaset alanını kaplamıştı. Tekel işçilerinin direniş sürecinde de bu gerilim tırmanmaya devam etti. Siyasal gündemi ağırlıklı olarak belirleyen bu gerilim, farklı ölçeklerde de olsa sosyalist özneler üstünde de basınç yaratıyor, kimi özneleri kendi yörüngesine çekerek, kimi sosyalist öznelerin ciddi eksen kaymaları yaşamasına neden oluyor. Sözünü ettiğimiz eksen kaymasını en iyi örnekleyen öznelerden biri ÖSH olarak bilinen ve yeni bir sol parti kurma amacıyla faaliyetler yürüten bir oluşum. Ufuk Uras öncülüğünde başlayan partileşme süreci çok farklı siyasal konum ve geleneklerden gelen unsurları barındırıyor. Basın toplantılarında yapılan açıklamalar ve “Çerçeve Metin” olarak adlandırılan bir bildirge, bu oluşumun siyasal ve teorik temellerini kavramamıza olanak sağlıyor. Yeni Sol Hareketin kendini kamuoyuna sunduğu ilk toplantılardan birinde hareketin önemli isimlerinden Ahmet İnsel’in yaptığı açıklamalar, ironi sözcüğünün anlamsal derinliğini yansıtıyordu. Bianet sitesinde

yer alan haberde, Ahmet İnsel’in yaptığı açıklamaları iyi özetlediği düşünülerek bir alt başlık konulmuştu. Bu alt başlık: “Sınıf temelli söylemlerin bırakılması gerekiyor”. İnsel’in bu çağrısının karşılığı birkaç gün sonra geldi. Tekel işçileri “sınıf temelli bir söylem” eşliğinde eyleme geçtiler. Tekel işçileri neo-liberal saldırı dalgasının sarsıcı boyutlarını kendi deneyimleriyle kavramış ve sınıf mücadelesini yükseltmek, “sınıf temelli söylemleri” temel almak zorunda kalmışlardı. Sınıf mücadelesinin, kapitalist üretim sürecine içkin bir olgu, bu sürecin kaçınılmaz bir sonucu olduğu saptaması Marksist-Leninist teorinin en temel ögesidir. Bu en temel ögeyi yok sayan, temel toplumsal çatışmayı devlet ile sivil toplum arasındaki gerilime indirgeyen sol liberal eğilimler, yine sınıfsal içeriğinden soydukları “genel olarak demokrasi” arayışlarıyla liberal yanılsamaları sol içinde yaymaya çalışıyorlar. Marksistler, demokrasiden söz edildiğinde, şu iki soruyu hemen sorarlar: Kimin için demokrasi? Ve hangi sınıfın demokrasisi? Yaşadığımız emperyalist-kapitalist dünya sistemi iki zıt kutbun varlığı üstüne oturmuştur, bu nedenle bu sorulara somut ve net yanıtlar vermeden üretilen söylemler kaçınılmaz biçimde mevcut siyasal ve toplumsal koşulları meşrulaştırır ve egemenlik sisteminin bir parçasına dönüşür. Sol liberal eğilimlerin en belirgin öznesi olan Yeni Sol Hareket bildirgesinde son derece örtük bir dil kullanıyor. Sınıf kavramından rahatsız olunduğu son derece belirgin olan metinde bol bol yurttaş, yurttaş inisiyatifi, anayasal yurttaşlık, yurttaş katılımından söz ediliyor. Yurttaş kimdir?

Hangi sınıftan yurttaşlar nasıl bir yurt kuracaklar? Bu soruların yanıtını öğrenmek için bildirgeden bir başka parçaya bakmamız gerekiyor: "Bugün toplum, insani ve toplumsal ihtiyaçların karşılanması için ya devlete ya da piyasaya muhtaç bırakılıyor. Kapitalizmin liberal ve devletçi seçenekleri insanlığın kaderi olarak kabul edilemez. Bu çaresizlik ikileminden, katılıma, ortaklığa ve gönüllülüğe dayalı yeni bir seçenekle çıkılabilir" “Katılıma, ortaklığa ve gönüllülüğe dayalı yeni bir seçenek” hangi sınıfsal güçlerle kurulabilir? Sorular artırılabilir… Metinde “Bugün toplum, insani ve toplumsal ihtiyaçların karşılanması için ya devlete ya da piyasaya muhtaç bırakılıyor” deniliyor. Bu muhtaç bırakılma durumunun nedeni, üretim araçlarının mülkiyetinin küçük bir azınlığın elinde toplanması ve toplumun ezici çoğunluğunun mülksüzleştirilmesi değil midir? Mülksüzleştirilen büyük çoğunluğun emek-güçlerini satarak yaşamaktan başka çaresi olmayan proletaryayı oluşturması ve sermaye sınıfıyla uzlaşmaz bir çelişkiye sahip olması yalın gerçeğini gizlemek için bu kadar çaba solculuk adına neden sarf edilir? Bildirgede, emek-sermaye kutuplaşmasının üstünden atlamak için özel olarak geliştirilen terminoloji, postmarksist olarak adlandırılan ancak Marksizm-Leninizmle uzak yakın bir ilişkisi bulunmayan akımın terminolojisinden esinlenmiştir. MarksistLeninist teoriyi sınıf indirgemecilikle eleştiren bu akım, temel siyasal özneleri nesnel toplumsal ilişkilerden hareket ederek kavramıyor, temel siyasal özneleri ideolojik-poli-

tik düzeyde kurulan birlikler olarak kabul ediyor. Bu yaklaşımı nedeniyle, ideolojik-politik düzeyde oluşan birliklerin söylem aracılığıyla eklemlenmesi çerçevesinde oluşacak bir halk blokunun radikal demokrasi siyasi hedefinde birleşmesini öneriyor. Doğal olarak da, bu yaklaşıma göre, sınıfsal temele dayanmayan halk blokunun temel birimini yurttaşlar oluşturuyor. Yeni Sol Hareketin çok da yeni olmadığını söyleyebiliriz, hareket olsa olsa post-marksizm kadar yeni olabilir. Ülkemizde özellikle Birikim dergisi aracılığıyla uzun zamandır dile getirilen bu görüşlerin ÖDP içinde bazı odaklar tarafından yıllar önce savunulmaya başlandığını biliyoruz. Post-marksizmin klişeleşmiş Marksizm eleştirilerini tekrarlayan İnsel aynı konuşmasında şunları söylüyor: "Mutlak kurtarıcı anlayışından ve sınıf indirgemeciliğinden kurtulmamız lazım. Sınıflara otomatik olarak siyasi bilinç atfedemeyiz. Bir insan ezilen olduğu için otomatik olarak solcu değildir. Yani siyasi bilinçlenme iktisadi konuma indirgenemez. Marksizmin en pozitivist gelenekten gelen yanlışını tekrarlamayalım." İnsel’in Marksizm’inin Marx’ın Marksizmi ile bir ilgisi var mı? Marx ve Engels, 1. Enternasyonal içinde neyin mücadelesini vermişti? İşçilere siyasal bilinç kazandırmak ve bu bilinci geliştirmek için onca çalışma neden yapılmıştı? Peki ya Lenin? Ne Yapmalı’da neyi savunuyordu? Yeni Sol Hareket mensuplarının bunları bilmiyor olmaları mümkün mü? Pek çoğunun gençlik günlerinde kollarının altında Ne Yapmalı ile dolaştıklarını ve sıkı Leninist olduklarını biliyo-


1

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

ruz. Tekel işçilerinin direnişi Marksist-Leninist teorinin temel kavramlarından birini son derece güçlü bir biçimde gündeme getirdi: Deneyim. İnsel’in ifade ettiği gibi, Marksist teori “sınıflara otomatik olarak siyasi bilinç atfetmez.” Marksist teoriye göre işçiler, sınıf mücadelesine girdikleri andan itibaren sınıf mücadelesi pratiği içinde yaşadıkları öz deneyimleri aracılığıyla kendilerini eğitir, sınıf bilincine ulaşırlar. Yani Marksist teoriye göre sınıflar, sadece üretim sürecindeki yapısal konumları itibariyle sınıf bilincine sahip değillerdir. Aynı zamanda sınıf mücadelesi pratiği içinde kurdukları ilişkilerle, bir süreç içinde sınıf bilincine ulaşırlar.

MART 2010

TKP’liler Kürtlere Düşmanlıkta Sınır Tanımıyor

FAŞİST KİM? FAŞİZM NE?

Marksistlerin işçi sınıfı ve sınıf bilinci konusundaki görüşlerine Tekel işçilerinin direnişi bağlamında yaklaştığımızda neler görüyoruz? Çok farklı kültürel özelliklere sahip coğrafyalardan gelen Tekel işçileri, kısa bir süre içinde sınıf mücadelesi dinamiğine yaslanarak sol liberallerden çok daha sağlam bir bilinç düzeyine ulaştılar. İşçiler otomatik olarak solcu olmazlar, ancak sınıf mücadelesinin düzeyi yükseldiği ölçüde işçiler sosyalist dünya görüşünü, sosyalizmin eylem ve söylemlerini sahiplenirler. Tekel direnişi bunun en canlı görüntülerine sahne oldu. Sol liberalizm, demokrasi meselesini sınıfsal bir temelde ele almadığı için, düzen içi çatışmada AKP ile aynı pozisyonlara düşüyor, bildirgede ifade ettikleri görüşlerle Avrupa emperyalizmini meşrulaştırmaya çalışıyor. Avrupa Birliği’nin emperyalist karakterinin üstünü örterek yanılsamalar yaratıyor. Ekonomik krizin derinleştiği günlerde sınıf mücadelesi de yeni biçimler ve zeminler kazanarak yükseliyor. Tam da bugünlerde sola “sınıf temelli söylemlerden uzaklaşma” çağrısı yapmak, ister istemez Yeni Sol Hareket kime hizmet ediyor sorusu üstüne düşünmeyi gerektiriyor. Bu çağrıları yapan bir siyasal oluşum, “sınıf temelli” bir direniş olan Tekel direnişinden rahatsız olanları yani AKP’yi ve finans-kapitalistleri, egemen ve sömürücüleri rahatsız eder mi? Tüm dünyada burjuvazinin sözcüleri yıllardır aynı sözleri dile getirmiyor mu? “Sınıf mücadelesi dönemi kapandı”. Yeni Sol Hareket partileşme sürecinin gruplar üstüne değil bireyler üstüne kurulacağını iddia ediyor. Teorik temelleriyle tutarlı bir tercih yapıyor. Ancak gerçek hayata baktığımızda, hareketin protokol görüşmeleri temelinde belli gruplara dayanarak örgütlenmesi gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Ezilenlerin sözcüsü olma iddiasındaki hareket, Tekel direnişiyle nasıl bir ilişki kurdu? Oldukça küçümseyici ifadeler kullandığı küçük gruplar tüm enerji ve olanaklarıyla Tekel direnişiyle bütünleşmeye çalıştı. Sendika bürokratlarıyla protokoler toplantılar üstüne inşa edilen bir siyasal oluşum mu? Yoksa Tekel işçilerinin çadırlarında ya da başka direniş ve mücadele mevzilerinde işçi sınıfı ve tüm ezilenlerle bütünleşerek inşa edilecek bir yeni sosyalist oluşum mu? Asıl üzerinde durulması gereken nokta bu soruya verilen yanıttır. Gerçek hayatta tutulan pozisyonlar bu sorunun yanıtını da netleştirmektedir. Direnen işçiler mi? Direnişi sönümlendirmek için çalışan sendika bürokratları mı? YÖK’e karşı mücadele eden öğrenci gençlik mi? Burhan Şenatalar türü üniversite bürokratları mı? Ezilen, köyü yakılan Kürtler mi? 90’lı yıllarda en kanlı sonuçlar doğuran politikaların uygulayıcısı SHP türü partiler mi? Bizim yanıtımız nettir. Yeni Sol Hareketin yanıtı da bütünleşmeye çalıştığı bu unsurlar aracılığıyla netleşmiştir.

Kimin kiminle ne derece dost olduğunu pratiğin keskinliği hemen açığa çıkardı. Bir başka nokta da bu vesileyle netlik kazandı, dost olmak için ille de fiziksel bir tanışıklığa gerek yok, asıl dostluk ruhsal ve düşünsel bir temele dayanıyor. Aynı zaman diliminde ırkçı-faşistlerin yazdıkları ile Yurdakul Er’in yazdıklarının özdeşliği, bu bağlamda, sözünü ettiğimiz türden dostluk ilişkisine güzel bir örnek oluşturuyor. Dostluğun temelini ise, büyük Türk şovenizmi oluşturuyor. MURAT DÜZGÖR oplumsal Özgürlük’ün geçen sayısında, Dersim Katliamı üstüne yürütülen tartışmalarda TKP’nin sergilediği tutumu ele almıştık. Toplumsal Özgürlük’ün geçen sayısı ile bu sayısı arasında geçen zamanda ülkenin politik gündemi, Kürt Özgürlük Hareketi’ne dönük tasfiye hamlesi ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu hamleye karşı geliştirdiği politikalarla kaplandı.

T

Bu arada, bir kez daha TKP’yi ele almamızı gerektiren ve daha önceki yazılarda yaptığımız kimi saptamaların ne kadar isabetli olduğunu ortaya koyan yeni bir yazı TKP edebiyatına eklendi. Kürt Özgürlük Hareketi’nin, Kürt halkının politik temsiliyetini daha geniş bir zeminde örmek amacıyla gündeme getirdiği ve bütünüyle Kürt halkının inisiyatifiyle tabandan örgütlenen Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Diyarbakır’da toplandı ve siyasal taleplerini kitlesel bir gös-

teri düzenleyerek ilan etti. DTK’nın açıklamasını, eşbaşkanı seçilen Hatip Dicle yaptı. DTP’li Kürt milletvekillerine dönük saldırıların yoğunlaştığı, Kürt halkına dönük linç girişimlerinin doruk noktasına çıktığı bir evrede, Kürt milletvekilleri ve Kürt halkı DTK’nın taleplerini ve siyasal perspektifini sahiplendiğini çeşitli açıklamalarla ve eylemlerle gösterdi. DTK, bir Kürt Ulusal Konferansı toplanması çağrısı yaparak, tüm parçalardaki Kürt halkını ortak bir siyasal oluşuma davet etti. Bu gelişmelere ilişkin bir yazı, TKP’nin “Sol” adını taşıyan internet sitesinde yayımlandı. Yazının başlığı: “Hatip Dicle’nin Hırvatistan’ı veya Bosna’sı.” Yazarı, Yurdakul Er. Bir sol dergide yayımlanması mümkün olmayan ifade ve kavramlarla dolu olan bu yazı, aynı zamanda bir ibret vesikası niteliğindedir. TKP’nin gelmiş bulunduğu noktayı göstermesi açısından da önem

taşıyor. Yazıda, DTK’nın açıklaması hakkında şunlar rahatlıkla ifade edilebiliyor: “Türkçü ve şeriatçı katillerle Kürt demokratlar el ele Anadolu’ya kan ekiyorlar.

Açıkça ilan ettiler. Diyarbakır’daki Demokratik Toplum Kongresi’nden (DTK) çıkan açıklama, bir tür atom bombasıdır Anadolu’nun orta yerine atılmış. DTK’nın “Özerk Kürdistan” taleplerinin falan hiçbir önemi yok, o çok zayıf bir taleptir, gelinen noktada pek etkisi de olmaz, asıl önemli olan, Kürt halkının yaşadığı Ortadoğu coğrafyasında bütün Kürtlere yönelik bir “ulusal konferans” daha doğrusu bir “ulusal kongre” çağrısıdır: Pankürdizm! Pantürkizmin başdüşmanı bizlere, demokrasi diye pankürdizm sokuşturacaklar ve buradan barış çıkacağını anlatacaklar. Herkesi kendileri gibi cahil mi sanıyor bunlar?


MART 2010

Demek hainin Türk’ü veya Kürt’ü olmuyor. Bunların hepsi birbirine benziyor.

Hatip, efendisi bir başka “hatip”ten, bir imam-hatipliden, iyi öğrenmiş demek ki... Dicleli Hatip, Diyarbakır’da, Kasımpaşalı hatip ile arasında pek bir fark kalmadığını ilan etmiş oldu. Birlikte bir oyun oynuyorlar. O noktadayız. Korkunç bir noktadayız.”

Marksizm-Leninizm’den vazgeçip, sosyal-şovenizm konumuna yerleştiğinizde, artık sizi tutacak hiçbir devrimci engel kalmamıştır. Bu tip pespaye, çirkin ifadeleri rahatlıkla kullanabilirsiniz. Bir kez daha anımsatmamız gerekiyor, Leninist bakış açısından ulusal soruna dair analizlerde ilk başvurulması gereken kavramlar: Ezen Ulus - Ezilen Ulus, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’dır. Bunlar, Leninist bakış açısının vazgeçilmez ve üzerinden atlanılamaz temelleridir. Ancak bunlardan vazgeçip, tüm gerçeklikleri yok sayarak, faşist Türk sömürgeci rejiminin baskı ve zorla en temel demokratik haklarından bile mahrum ettiği ezilen bir halkın politik temsilcilerine bu iğrenç dili kullanarak saldırabilirsiniz. “Türkçü ve şeriatçı katillerle”, mazlum Kürt halkının yiğit öncülerini aynı kategoriye yerleştirebilirsiniz. Solda sosyal-şoven yaklaşımlar yeni değil; oldukça derinlere işlemiş olduğunu da biliyoruz, ancak bu derece seviyesiz ve haksız bir yaklaşımın varlığı konu üstüne daha fazla düşünmemiz gerektiğini gözler önüne seriyor. Hatip Dicle, 90’lı yıllarda sömürgeci savaşın üst boyutlara tırmandığı bir evrede Diyarbakır’da faaliyet gösteren bir Kürt yurtseveridir. İlkeli ve kararlı mücadelesi ile Kürt halkının gönlünü kazanan Dicle, DEP milletvekili olarak parlamentoya girmiş, kararlı ve ilkeli mücadelesini bu zeminde de sürdürmüştür. DEP milletvekillerine dönük faşist uygulamalar sonucu parlamentodan hapishaneye gönderilen Dicle on yıl zindana kapatılmış, zindan çıkışı Kürt halkının düzenlediği görkemli gösterilerle karşılanmış ve kaldığı yerden mücadeleye devam etmiştir. Onurlu, mütevazı ve kararlı bir Kürt yurtseveri olan Hatip Dicle’yi Tayyip Erdoğan’la

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK Linççi kalabalıklar ve devlet terörizmi gün gibi açık ortada dururken, yaratılan atmosferi Kürt halkının en temel demokratik hakları için verdiği mücadeleye bağlamak, Birinci Paylaşım Savaşı sürecinde komünist hareket içinde açığa çıkan gerici eğilimin, Kautsky’lerin, Plehanov’ların konumuna düşmektir. Leninist bakış açısı, tam da bunlara karşı verdiği devrimci mücadele içinde kendini inşa etmiştir. aynı kefeye koymak, Tayyip Erdoğan’ın Hatip Dicle’nin efendisi olduğunu iddia etmek, eğer bir akıl tutulması değilse, ancak çok derinlere işlemiş bir sosyal-şovenizmin, egemen Türk ulusal ideolojisinin ne derece güçlü etkilere sahip olduğunun göstergesidir. DTK’nın bir ulusal konferans toplanması çağrısını “Pankürdizm” olarak algılamak, çok güçlü bir Pantürkizm’e işaret eder, çünkü Kürdistan 1. Paylaşım Savaşı sonucu İngilizFransız emperyalist politikaları sonucu 4 parçaya bölünmüştür. Türkiye Cumhuriyeti kurucuları, emperyalizmle gerçekleştirdikleri uzlaşma sonucu Kuzey Kürdistan’da sömürgeci egemenliklerini kurmuştur. Sömürgeci boyunduruk altında tutulan Kürt halkının en temel demokratik hakkı, Kürdistan’ın birliği ve sömürgeci boyunduruktan kurtuluşudur. Leninist bakış açısından bu temel hak vazgeçilmez bir niteliğe sahiptir. Kürt halkının özlem ve taleplerini, Türk ırkçılığının talepleri, eylem ve söylemleriyle eşitleyen bir anlayış, egemen Türk bakış açısının farklı tonlarından birine denk düşer. Tüm tarihsel ve güncel gerçeklikleri yok sayan, çarpıtan bir anlayıştır, çünkü bu anlayışa göre Kürdistan’da ne sömürgeci egemenlik, ne asimilasyon politikaları, ne de inkar ve imha politikaları vardır. Bu anlayışa göre, aslında Kürtler “hayal görmektedir”, “hayali bir toplulukturlar”. İlginçtir, Tayip Erdoğan da bir dönem Kürtler’e “düşünmezseniz Kürt sorunu olmaz” mealinde bir öğüt vermişti. Yurdakul Er’in, Tayyip Erdoğan’la ortaklaştığı nokta dikkat çekicidir. Yurdakul Er, DTK’nın açıklamasına duyduğu tepkiyle, kendi öz gerçekliğini açığa çıkaran ifadeler kullanıyor yazısında. “Herkesi kendileri gibi cahil mi sanıyor bunlar?”

POLİTİKA

1

vesileyle netlik kazandı, dost olmak için ille de fiziksel bir tanışıklığa gerek yok, asıl dostluk ruhsal ve düşünsel bir temele dayanıyor. Aynı zaman diliminde ırkçı-faşistlerin yazdıkları ile Yurdakul Er’in yazdıklarının özdeşliği, bu bağlamda, sözünü ettiğimiz türden dostluk ilişkisine güzel bir örnek oluşturuyor. Dostluğun temelini ise, büyük Türk şovenizmi oluşturuyor.

TKP’li “beyaz Türkler” çok bilgilidirler; cahil Kürtler, cahil işçi sınıfı onlar tarafından eğitilecek, yönetilecek kitlelerdir. Bu kitleler, sosyal ve siyasal mücadele içinde kendini eğitip, örgütleyip irade olduğu zaman, “beyaz Türk” solcular işte kendi öz gerçekliklerini açığa çıkaran böyle tepkiler verirler. Bu tepki sınıfsal bir içeriğe sahiptir, kentli küçük burjuvazinin bakış açısını yansıtmaktadır, bu nedenle ifadeler üsttendir, buyurgandır. Bunların sosyalizm anlayışı da bu niteliklerine denk düşmektedir. Bunların sosyalizm anlayışı, bürokratik bir parti aygıtının tepeden komuta ettiği bir toplum modelini zorunlu kılar. Oysa bu anlayışın sosyalizm ile ilgisi yoktur, bu sosyalizmin çarpıtılmış bir biçimine denk düşer.

Linççi kalabalıklar ve devlet terörizmi gün gibi açık ortada dururken, yaratılan atmosferi Kürt halkının en temel demokratik hakları için verdiği mücadeleye bağlamak, Birinci Paylaşım Savaşı sürecinde komünist hareket içinde açığa çıkan gerici eğilimin, Kautsky’lerin, Plehanov’ların konumuna düşmektir. Leninist bakış açısı, tam da bunlara karşı verdiği devrimci mücadele içinde kendini inşa etmiştir. Yurdakul Er, büyük Türk şovenizmini öylesine içselleştirmiş ki, Türk resmi ideolojisinin gerçekleştirdiği tahrifat ve deformasyonların tümünü bir “komünist” olarak kabulleniyor.

Yurdakul Er’in seviyesizliğini çok iyi sergileyen bu satırlar, TKP’nin gelmiş olduğu noktayı göstermesi açısından önem taşıyor. Herhalde faşist, faşizm kavramları hiçbir zaman bu derece çarpıtılmamıştı. Er, devam ediyor.

Mustafa Kemal’in sözleri, “Anadolu’nun orta yerine tahrip gücü yüksek bomba”nın kim tarafından atıldığını netleştiriyor. Türk resmi ideolojisi üreticileri, bu bombanın tahrip gücünü bildikleri için, 1960’larda Atatürk’ün Söylev ve Demeçlerini derleyip yayımladıklarında, bu parçayı sansür ettiler. Mustafa Kemal burada da kalmamış, konuşmasında bu meseleye dair öngörülerde de bulun-

“O noktadayız. Hatip Dicle, artık bir Franjo Tudjman veya Aliya İzzetbegoviç’in anakronik karikatürüdür. Ama bu karikatürün Yugoslavya’yı yıkan diğer iki faşist katilden çok daha etkili olacağını düşünmemek için maalesef ortada bir neden bulunmuyor.”

“Ne yazık ki, Hatip Dicle türünün bugün en büyük dostu Türk milliyetçileridir. Onur Öymen’den Devlet Bahçeli’ye bundan bol bol var. Ama Hatip Dicle’nin en büyük düşmanı, hiç başka bir yerde aramasın, Türk ve Kürt devrimcileridir.”

“Büyük harfle veya küçük harfle, fark etmez, biliyoruz ki, artık tüm “hatip”ler Türkiye emekçi halkının başdüşmanlığına terfi etmiş bulunuyor ve Türkiye, artık Yugoslavya’dır.” Yurdakul Er’in bu satırları yayımlandığı gün, Hatip Dicle Diyarbakır’da KCK operasyonu nedeniyle gözaltındaydı ve ardından tutuklandı. İşçilerin birliği ve halkların kardeşliğini temel siyasal hedef olarak belirlemiş komünistler bu haksız ve adaletsiz operasyona karşı, Kürt halkıyla beraber sokaklardaydı. Hayatın canlı rengi yeşil bir kez daha pratiği besledi, Hatip Dicle Türk faşistleri tarafından yeniden zindana kapatılırken, Yurdakul Er, yazdıklarıyla ırkçı-faşist koroda farklı bir ses tonuyla yerini aldı. Kimin kiminle ne derece dost olduğunu pratiğin keskinliği hemen açığa çıkardı. Bir başka nokta da bu

Mustafa Kemal 1923 yılında düzenlenen İzmit basın toplantısında, dönemin tanınmış gazetecisi Ahmet Emin Yalman’ın konuyla ilgili bir sorusuna şu yanıtı vermişti: “… başlı başına bir Kürtlük düşünmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir türlü özerklik oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir.” (Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Mustafa Kemal, sf. 105, Kaynak Yayınları, 1993)

Kürt halkının özlem ve taleplerini, Türk ırkçılığının talepleri, eylem ve söylemleriyle eşitleyen bir anlayış, egemen Türk bakış açısının farklı tonlarından birine denk düşer. Tüm tarihsel ve güncel gerçeklikleri yok sayan, çarpıtan bir anlayıştır, çünkü bu anlayışa göre Kürdistan’da ne sömürgeci egemenlik, ne asimilasyon politikaları, ne de inkar ve imha politikaları vardır. Bu anlayışa göre, aslında Kürtler “hayal görmektedir”, “hayali bir toplulukturlar”.


18

POLİTİKA

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK gerek var mı? Hemen ötesindeki Kuzey Irak'ın bölgede yarattığı imaj, “Kürt açılımı”nın siyasal ve ideolojik olarak yansımaları, Kürt siyasi önderlerinin kişiliksiz ve ilkesiz bir pragmatizmle ABD ve AB siyasetleri arasında salınarak siyaset yapmaya çalışmaları, kentteki ne idüğü belirsiz STK'ların etnik kimliği “öteki” kavramıyla zihinleri bölücü bir şekilde kentte işlemeleri, Kürt yoksulların yardımlarla “uzatılan el”in arkasında kimin ve hangi amacın olduğuna bakmaksızın, ne varsa alması.”

TKP’li “beyaz Türkler” çok bilgilidirler; cahil Kürtler, cahil işçi sınıfı onlar tarafından eğitilecek, yönetilecek kitlelerdir. Bu kitleler, sosyal ve siyasal mücadele içinde kendini eğitip, örgütleyip irade olduğu zaman, “beyaz Türk” solcular işte kendi öz gerçekliklerini açığa çıkaran böyle tepkiler verirler. Bu tepki sınıfsal bir içeriğe sahiptir, kentli küçük burjuvazinin bakış açısını yansıtmaktadır, bu nedenle ifadeler üsttendir, buyurgandır. muş. “Bundan başka Türkiye’nin halkı söz konusu olurken, onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendilerine aid sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmiştir.” (age. sf. 105.) Mustafa Kemal’in ifadesiyle, “beraber ifade olunmadıkları zaman” kendilerine ait bir sorun yaratmaları mümkün olan Kürtlere karşı cumhuriyet tarihi boyunca uygulanan temel politikalar inkar, imha, asimilasyon ve zorunlu göç oldu. Bütün bu temel gerçekler orta yerde dururken ve DTK’nın temel talepleri, Mustafa Kemal’in 1923’te rahatlıkla ifade ettiği “özerklik” çerçevesiyle sınırlanmışken, bir takım “komünist”lerin bu telaşını, kızgınlığını, anlayabilmek gerçekten güç. Muhtemel ki, bu “komünist”ler yakın tarihi sansür edilmiş kitaplardan okumuşlar. İyi ama, çok söz ettikleri Lenin’in kitaplarını hangi basımlarından okumuşlar? Lenin 1913’te konuya ilişkin şunları yazmıştı. “Sömürüye, kar elde etmeye ve didişmeye dayalı olan kapitalist toplumda herhangi bir biçimde ulusal barış, ancak, bütün ulusal-topluluklarla dillerin tam eşitliğini güvence altına alan, resmi zorunlu bir dil tanımayan, halka bütün yerli dillerle öğretim yapacak okullar sağlayan ve anayasası herhangi bir ulusal-topluluğa herhangi bir ayrıcalık verilmesini ve herhangi bir ulusal azınlığın haklarına saldırılmasını önleyici maddeleri kapsayan, A’sından Z’sine demokratik, cumhuriyetçi bir hükümet sistemiyle sağlanabilir. Bu, özellikle, geniş bir bölgesel özerkliği ve tam demokratik özyönetimi

gerektirir. Özyönetime sahip özerk bölgelerin sınırlarını, o bölgelerde oturanlar, kendi iktisadi ve toplumsal koşulları, nüfusun ulusal yapısı, vb., çerçevesinde, kendileri belirlemelidirler.” (Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, V. İ. Lenin, sf .93, çev: Yurdakul Fincancı, Sol Yayınları, Ekim 1993)

Komünistler, tam olarak yukarıda ifade edilen görüşler çerçevesinden meseleye yaklaşmaktadırlar. İşçilerin Birliği ve Halkların Kardeşliği hedefi, ancak ve mutlaka bu bakış açısının egemen olmasıyla gerçekleşecektir. Canlanmakta olan işçi sınıfı hareketi tüm ezilenlerle ortaklaşıp, zalim muktedirlerin sömürü ve baskı düzenini ancak bu bakış açısıyla donandığında yıkabilecektir.

Kürt Sorununun Kaynağı: STK’lar ve Yoksullar TKP’ye ait Sol adlı internet sitesinde Diyarbakırspor-Bursaspor arasındaki maçta yaşanan olaylara ilişkin bir yazı yayımlandı. Yazıyı yazan Bursalı Mehmet Yavuzkan, yazısında aşağıya aldığımız ifadeleri kullanıyor: “Diyarbakır'daki beklentileri ve AKP hükümetinin yaptıklarını anlatmaya

Sol yazarlarının seviyesini göstermesi bakımından temsil edici olan yazara göre, ABD ve AB emperyalizminin ajanlarının STK’larda üslenip, “öteki” kavramıyla zihinleri b��lücü bir şekilde Diyarbakır’da işlemeleri sonucu Kürt meselesi ortaya çıkmış oluyor. Uzunca bir zaman kabul gören ancak şu an tedavülden kalkmış olan resmi devlet tezine göre Kürt’ler karlı dağlarda gezerken çıkardıkları kart kurt sesinden esinlenmiş, benliğini yitirmiş Türk’lerdi. Resmi tez değişti, ama TKP’liler resmi tezlerle akrabalığı aşikar tezler üretmeğe bayılıyorlar. Yavuzkan’a göre ABD ve AB emperyalizminin “kışkırtmaları” olmasa aslında Kürt meselesi de olmayacak. Rivayet olunur ki, bir zamanlar bir Maarif Vekaleti ve bu vekaletin başında bir şahıs varmış ve “Şu okullar olmasa Maarif vekaletini ne güzel idare ederdim” dermiş. Sol sitesinde yazanların tutumları da sözü edilen şahsın tutumuna çok benziyor. Kürtler varlıklarını politik düzeyde ortaya koymasa, güneşin altındaki yerini istemese bu yazarlar Kürt meselesini “sınıfsal temelde” çözecekler.

“Sınıfsal” Bakıp Alt Sınıfları Hakir Görmek Meselelere “sınıfsal temelde” bakmalarıyla tanınan bu yazarların alt sınıflarla, yoksullarla, sömürülen ve ezilenlerle ilişkisinin asli niteliğini kavramak için Kürt yoksullarına yaklaşımları hakikaten tayin edicidir. Yoksullarla hiçbir duygudaşlığa sahip olmadığı hemen anlaşılan Yavuzkan, “Kürt yoksulların yardımlarla “uzatılan el”in arkasında kimin ve hangi amacın olduğuna bakmaksızın, ne varsa alması”nı eleştiri konusu ediyor. Yavuzkan ve benzerleri çok “onurlu”durlar, şeriatçıların sunduk-

Yavuzkan ve benzerleri çok “onurlu”durlar, şeriatçıların sundukları yardımları almazlar, muhtemelen böyle bir yardıma yani bir torba kömür ya da bir koli yiyecek maddesine muhtaç değillerdir. Köyünden sürülüp kentlerin varoşlarında açlığa ve sefalete terk edilen yoksul Kürtler “uzatılan el”in arkasında ne olduğunu çok iyi biliyorlar ve bu konuda ne kadar bilinçli olduklarını gerek son seçimlerde gerekse Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır ziyaretinde en güçlü biçimde ortaya koydular.

MART 2010

Kürt yoksullarına bakış açısı İstanbul Moda’da yaşayan ortalama bir CHP’liden farklı olmayan bu “komünist”lerin “komünist”liğinin alameti farikası ne yazık ki Kürt ulusal hareketine karşıtlık, düşmanlık. Temel politikasını AKP’yi istememek olarak ifade eden bu parti, nasıl oluyorsa son seçimlerde AKP’ye yenilgiyi tattıran tek politik odağa düşmanlık yapabiliyor.

ları yardımları almazlar, muhtemelen böyle bir yardıma yani bir torba kömür ya da bir koli yiyecek maddesine muhtaç değillerdir. Köyünden sürülüp kentlerin varoşlarında açlığa ve sefalete terk edilen yoksul Kürtler “uzatılan el”in arkasında ne olduğunu çok iyi biliyorlar ve bu konuda ne kadar bilinçli olduklarını gerek son seçimlerde gerekse Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır ziyaretinde en güçlü biçimde ortaya koydular.

Kürt yoksullarına bakış açısı İstanbul Moda’da yaşayan ortalama bir CHP’liden farklı olmayan bu “komünist”lerin “komünist”liğinin alameti farikası ne yazık ki Kürt ulusal hareketine karşıtlık, düşmanlık. Temel politikasını AKP’yi istememek olarak ifade eden bu parti, nasıl oluyorsa son seçimlerde AKP’ye yenilgiyi tattıran tek politik odağa düşmanlık yapabiliyor. Eğer güçlü bir sosyal-şovenizmin etkisi altında olmasa, temel politik hedefi itibariyle AKP’yi geriletme konusunda tek gerçek toplumsalpolitik odakla ilişkilenmesi gereken TKP politikasını bu odağa düşmanlık üstüne kuruyor. TKP’nin Kürt meselesindeki politikalarını belirleyen temel gerçeklik, kapsadığı unsurların sınıfsal-kültürel yapılarıdır. TKP’lileri çileden çıkaran asıl unsur, Kürt yoksullarının yardımları aldıktan sonra AKP’ye tokadı atmaları ama ne yazık ki Türkiye’deki yoksulların büyük çoğunluğunun yardımları aldıktan sonra oylarını AKP’ye vermeleridir. Kürt yoksulları tokadı sadece AKP’ye atmamıştır, TKP’ye de güçlü bir tokat atmıştır. Kürt yoksulları onurludurlar, ne kadar onurlu olduklarını Diyarbakır hapishanesindeki vahşete karşı direnişleriyle, 30 yıldır ödedikleri ağır bedellere rağmen dik duruşlarını bozmayarak göstermişlerdir. Moda’da Nazım Kültür Evi’nin bahçesinde yemek menüsünü seçerken, nakit mi ödesem kredi kartıyla mı ikilemini yaşayanların, çocuğuna bir lokma ekmek götürmek için çırpınan yoksullarla ne tür bir ortaklığı olabilir ki?


TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

MART 2010

Şirket İflaslarından Sonra Ülke İflasları Başladı

KRİZDE YENİ EVRE

POLİTİKA

1

Bütçe açıklarının artması ile krizde yeni bir evreye girildi. Önceleri bankalar ya da şirketler iflas ederken, şimdi bizzat devletler iflas noktasına geldiler ve ‘kurtarılmayı’ beklemeye başladılar. Bir anlamda, devlet, sermayeyi kurtarmak için kendisini feda etti; ama bunun bedeli tüm topluma çıkacak. Artan bütçe açıkları ve devletin ödeme zorluğuna düşmesi nedeniyle, önümüzdeki dönemde başlıca gündem maddesini bütçe açığının azaltılması ve kamu harcamalarının kısılması gibi ‘tedbirler’ oluşturacak. ÖZGÜR ÖZTÜRK

apitalizmin büyük krizinde yeni bir evreye giriyoruz. Bizi nasıl bir gündemin beklediğini ve yeni evrenin karakteristiklerinin neler olacağını öngörebilmek için, şu ana kadar yaşananları kısaca hatırlamakta yarar var. Küresel krizin şimdilerde dördüncü evreye geçtiğini söylemek mümkün. (1) 2007 yılı ortalarından 2008 Eylül ayına kadar olan birinci evrede, kriz henüz yalnızca bir ‘finansal daralma’ biçimindeydi ve özel olarak ABD varlık (konut) piyasaları ile sınırlıydı. Bu dönemde finansal sermaye riskli yatırımlardan kaçınmaya ve hammaddeler, tarım ürünleri gibi metalara yönelmeye başladı. Kredi piyasasındaki daralma krize dönüştü. (2) Eylül 2008 ile 2009 başı arasında, kriz hızla dünya geneline yayıldı. Bu ikinci evreye büyük finans kurumlarının ve bankaların gürültülü iflasları, devasa kurtarma paketleri, genel bir panik havası ve ‘kapitalizmin sonu geldi’ hissiyatı damga vurdu. Hükümetlerin krize karşı aldıkları ilk tedbirler, kural olarak, para politikası araçlarına dayanmaktaydı. (3) 2009 yılı başlarından bugüne kadar geçen dönemde, kriz finans kesiminden reel sektöre yayılarak derinleşti. Bir önceki evrenin büyük kurtarma paketleri ve para politikası araçlarının yerini, yeni evrede maliye politikaları aldı. Böylece devlet müdahalesi, teşvikler ya da vergi indirimleri gibi daha ziyade sanayi sektörlerini hedefleyen biçimlere büründü. Hızla artan işsizlik ve daralan iç/dış talep ortamında, hükümetlerin kamu maliyesine yüklenmeleri sonucunda bütçe açıkları şişti. Krizin etkileri

zamana yayılarak hafifletilmeye çalışıldı.

konusu. Dolayısıyla fatura emekçi sınıfa çıkartılmaya çalışılıyor.

Ancak, (4) Bütçe açıklarının artması ile krizde yeni bir evreye girildi. Önceleri bankalar ya da şirketler iflas ederken, şimdi bizzat devletler iflas noktasına geldiler ve ‘kurtarılmayı’ beklemeye başladılar. Bir anlamda, devlet, sermayeyi kurtarmak için kendisini feda etti; ama bunun bedeli tüm topluma çıkacak. Artan bütçe açıkları ve devletin ödeme zorluğuna düşmesi nedeniyle, önümüzdeki dönemde başlıca gündem maddesini bütçe açığının azaltılması ve kamu harcamalarının kısılması gibi ‘tedbirler’ oluşturacak.

Öte yandan, bu salt Yunan ekonomisinin değil, aynı zamanda bir siyasal/ekonomik proje olarak Avrupa Birliği’nin de sorunu. Yeni bir para birimi olarak euronun şimdiye dek karşı karşıya kaldığı bu en önemli krizde, belki de Yunanistan’ın bir süre için ortak para birimi dışına çıkması bile gündeme gelebilir. Ancak, bunun da ötesinde, benzer kamu maliyesi ve bütçe açığı sorunları ile İspanya, İrlanda, Portekiz gibi ülkeler de eşikte bekliyor. Maastricht kriterlerine göre AB ülkelerinde bütçe açığının GSMH’nın yüzde 3’ü ya da daha az olması gerekirken, bu oran İrlanda (yüzde 12,5) ve İspanya’da da (yüzde 11,2) epey yüksek, Fransa (yüzde 8,3) ve Portekiz’de (yüzde 8) biraz daha düşük, Almanya’da (yüzde 3,4) bile öngörülen düzeyin üzerinde seyrediyor. Avrupa ekonomileri çatırdarken, dolar euro karşısında hızla yükseliyor. Bu durum ABD ve İngiltere gibi diğer emperyalist ülkelerin sorunlarını şimdilik gözden uzak tutmaya yarıyor. Ancak, İngiltere gibi devasa bir ekonomide bile bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 12,8 yani Yunanistan seviyesinde olması, önümüzdeki dönemde, muhtemelen 2010 yılı ortalarında yeni bir çöküşün, büyük devletlerin karşılaşacağı yeni bir borç krizinin kapıda olduğuna işaret ediyor.

Yeni dönemde birbiri ardına yaşanacak ‘ülke iflasları’ fazla şaşırtıcı olmayacak. İlk kurban ise Yunanistan oldu. Milli gelirinin yüzde 13’üne yaklaşan bütçe açığı ve yüzde 114’ü seviyesindeki toplam kamu borcu ile Yunanistan, iflasın eşiğine geldi (bu arada, ülkenin borç durumunu olduğundan daha iyi göstermek için ABD bankası Goldman Sachs ile birlikte çevrilen dolapların ortaya çıkması, işin tuzu biberi oldu). Kısa vadede 50 milyar euro ihtiyacı bulunan Yunanistan’ın kurtarılması için getirilen şartlar, ağırlaştırılmış IMF tedbirleri. Yani ekonomiyi daraltan, sosyal harcamaları dışlayan, çalışma yaşamında ‘esneklik’ öngören ve emekliliği zorlaştıran uygulamalar söz

Küresel kriz sona ermek bir yana yeni boyutlar kazanarak derinleşiyor. Şimdi karşı karşıya olduğumuz yeni evre, sınıf mücadelesi açısından belki de en kritik evreyi oluşturuyor. Sermaye ve onun egemenlik aygıtı kapitalist devlet krizin yükünü emekçi sınıfın omuzlarına yıkmaya çalışırken, elde edilecek kazanımlar (Tekel işçileri örneğinde olduğu gibi) büyük bir önem taşıyacaktır.

Türkiye ekonomisine bu açıdan baktığımızda, 2009 yılında bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 5,5 seviyesinde gerçekleştiğini, ama bir önceki yıla kıyasla üç katına (17,5 milyar liradan 52,2 milyara) çıkmış olduğunu görüyoruz. Bir başka deyişle, diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de de krizle birlikte bütçe açığında sıçramalı bir artış yaşandı. 2010 yılı bütçesinde sosyal harcamaları azaltmayı ve zaten yüksek olan dolaylı vergileri daha da arttırmayı öngörmüş olan AKP hükümeti, krizin faturasını emekçilere yıkmaya çalışıyor. Dünya kapitalizmi ile entegrasyonu hayli ileri seviyede olan Türkiye açısından bu krizden çıkışın pek de kolay olmayacağı açık. İhracata yönelik olarak yapılanan belli başlı sektörler için (otomotiv, beyaz eşya, elektronik eşya, tekstil vb.) dış talep büyük önem taşıyor. Ancak, Türkiye’nin ihracatında beşte iki civarında payı bulunan AB ülkelerinde yeni bir kriz dalgası kapıdayken, Türkiye ekonomisinin ciddi bir canlanma yaşaması fazla olası görünmüyor. Nitekim otomotiv sektöründe, krizden çıkışın en az üç-dört yıl süreceği tahmin ediliyor. Özetle, küresel kriz sona ermek bir yana yeni boyutlar kazanarak derinleşiyor. Şimdi karşı karşıya olduğumuz yeni evre, sınıf mücadelesi açısından belki de en kritik evreyi oluşturuyor. Sermaye ve onun egemenlik aygıtı kapitalist devlet krizin yükünü emekçi sınıfın omuzlarına yıkmaya çalışırken, elde edilecek kazanımlar (Tekel işçileri örneğinde olduğu gibi) büyük bir önem taşıyacaktır.


20

POLİTİKA

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

MART 2010

Kadın Hareketi Emek ve Beden Eksenli Eylemlerde Birleşiyor, Büyüyor

8 MART’IN 100. YILI KADINLARA KUTLU OLSUN!

Patriarka (ataerki) sarışın ya da esmer, eğitimli ya da eğitimsiz olduğumuza bakmadan tüm vahşetini bedenlerimizin üzerinde uyguluyorsa, Kapitalizm ondan geri kalmayıp emeğimizi son damlasına kadar sömürüyorsa, başka çare yok; kol kola girip “Artık yeter! İşte buradayız; Sokakları da meydanları da terk etmeyeceğiz. Bizi evlerimize hapsedemeyeceksiniz. Bedenimiz, emeğimiz, kimliğimiz bizimdir. Vardık varız var olacağız” demekten başka! F. ÇAY

8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kadınlar artık özörgütlenmelerinin gücü ile kutluyor. Bu durum, Kadın Hareketinin gelişimi açısından büyük anlam taşıyor. Bugün artık feminist birey ve örgütlerin yanı sıra feminist olmayan birçok kadın örgütü ve kitle örgütlerinin kadın yapılanmaları 8 Mart’ın neden yalnızca kadınlarla kutlanması gerektiği konusunda çok net. Elbette bu aşamaya kolay gelinmedi. 8 Mart’ta basın açıklamalarını erkeklerin okuduğu dönemler daha hafızalarımızdan silinmedi. Hala da sözümona dayanışma amaçlı -ama kadını evinde bırakarak- alanlarda kadınlarla yürümeye çalışan “politik” erkek sayısı az değil. Türkiye’nin birçok bölgesinde kurulan platformlarda erkekli-erkeksiz 8 Mart tartışmaları yaşandı. Uzun ve gerilimli sayısız toplantılar yapıldı. Kimi siyasi çevreler, siyasi gerginliklerini zayıf gördükleri kadın alanı üzerinden yaptı. Kadınları birbirine küstürüp erkekler dostluklarına devam etti. Bütün bunlara rağmen kadınlar yılmadı. “Bu mücadelenin öznesi kadınlarsa, bugünün de sahibi kadınlardır” diyerek, tarihlerine, mücadelelerine sahip çıktılar. Kendi emekleri ile örgütledikleri bu günde taleplerini, coşkularını haykırmayı bildiler. Üstelik kadın sorunuyla ilgili, tam anlamıyla -kitleler açısından- bilince ulaşılamasa da, toplumda bir etki yaratmayı başardılar. Bunun en büyük göstergesi de 8 Martlarda her yıl gitgide artan kadın katılımı oldu. Bu yıl 100. yılı kutlanan 8.Mart’ın görüntüsü bu anlamda iyi işaretler verdi. Ülkenin her tarafında coşkulu, katılımı eskiye oranla yüksek ve daha uzun süreli kutlamalar yapılması kadın hareketinde uzun süredir yan

yana durabilmek için verilen uğraşların sonucu olarak görülmeli. Artık “kadınlar günü” diyenlerle “emekçi kadınlar günü” diyenlerin önemli bir kısmı aynı alanda kutlama yapabiliyor. Bu sürecin örülmesinde feminist hareketin beden politikaları yanında hem barış talebiyle oluşturulan hem de kadın emeğine sahip çıkılan tüm platformlarda yer alması, diğer yandan kadın mücadelesini emek mücadelesine indirgeyen birçok kesimin de beden politikaları, kadın katliamları, taciz-tecavüz gibi kadın kimliği ile ilgili meseleleri daha öne çıkarmasının katkısı büyüktür. Birlikte iş yapılabilecek ortamlar arttıkça kadınlar çoğaldı. Bugünden yarına ortak bir kadın hareketinden bahsetmiyoruz elbette; ancak kör göze batan bir gerçek var ki; sosyalist feministlerle, feminizm emek mücadelesindeki yerini alıyor. En öne emeği/emekçiliği çıkaran kadın örgütleri de -sonuç olarak- feminizme yaklaşıyor. Bu yaklaşma ya da olumlu etkileşim ne boyutlara varır, bunu da süreç gösterecek. Novamed’li kadınların grevi Türkiye’de kadın hareketi açısından önemli bir dönemeç oldu. Feministler bu greve destek vererek, Türkiye’de feminizmin çok eksik bıraktığı bir alana dahil oldular. Bu konuda söz söylemenin dışında feminist kimlik, emekçi kimlikle kaynaştı bu grevde. Bu yerinde hamle, devamını DesaÇapa grevleriyle getirerek aslında feminizmin ne emeğe ne de emekçiliğe hiç de uzak olmadığını herkese gösterdi. Hatta bu adımlar, patriarka ve kapitalizmin çarklarının nasıl birlikte döndüğünü açığa çıkaran, “iş kazası” ya da “doğal felaket” denilen

kadın katliamlarına karşı fabrika önlerinde eylemler örgütlemeye kadar gitti. Tekel direnişine desteğe kadar uzandı. Bundan sonra da olacak her grevde kadın işçi ve emekçilerin yanında feministlerin de olacağından kimse şüphe duymasın. Diğer taraftan, kadınlar barış konusunda da ortak davranmayı biliyor. Halen periyodik olarak eylemler örgütleyen “Barış İçin Kadın Girişimi” barış sürecinin öneminin pek de farkında olmayan birçok sol örgütten daha cesur ve etkili eylemler yapıyor.“Akan kan durana, barış gelene kadar” da eylemlerini sürdürme kararı var. Ayrıca bu yıl binlerce kadın, 3 gün boyunca Diyarbakır’ı kadın kentine çevirdi. Taleplerini haykırdı her dilden. 8. Mart’ın 100. yılında kadınlar artık; kurtuluşlarının birlikte ve daha örgütlü olmaktan geçtiği konusunda hemfikir. Şimdi artık kadınlar, bedenlerine, ev içi ve kamusal alandaki emeklerine, özgürlüklerine birlikte sahip çıkıyorlar. Kadınlar hep birlikte, Novamed’li kadınların açtığı bayrağı Tekel direnişine taşıyor. Aile

içinde, sokakta ve diğer tüm yaşam alanlarında yaşadıkları şiddeti, taciz ve tecavüzü, görünür kılmanın ve yok etmenin mücadelesini birlikte veriyor. Namus ve aşk cinayetine kurban giden kadınları kamuoyunun gündemine cesurca taşıyor. Cinsel kimliğinden dolayı sokaklarda şiddet gören, katledilen LGBTT bireylere sahip çıkıyor. Savaşa karşı barışı haykırmak için eylemler örgütlüyor. Bundan sonrada biz kadınlara düşen, 8 Mart’ın 100. yılının coşkusuyla Patriarkaya ve Kapitalizme karşı bu mücadeleyi daha da büyütmek. Sürekli ve birlikte işler yapabilmenin daha çok yolunu aramak. Patriarka (ataerki) sarışın ya da esmer, eğitimli ya da eğitimsiz olduğumuza bakmadan tüm vahşetini bedenlerimizin üzerinde uyguluyorsa, Kapitalizm ondan geri kalmayıp emeğimizi son damlasına kadar sömürüyorsa, başka çare yok; kol kola girip “Artık yeter! İşte buradayız; Sokakları da meydanları da terk etmeyeceğiz. Bizi evlerimize hapsedemeyeceksiniz. Bedenimiz, emeğimiz, kimliğimiz bizimdir. Vardık varız var olacağız” demekten başka!


MART 2010

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

21

K a d ı n l a r 8 M a rt ’t a a la n la rd a y d ı Emeği Kolektifi’nden kadınlar da yer aldı.

İSTANBUL - Bu yıl İstanbul’da 8 Mart etkinlikleri oldukça yoğun geçti. 5 Mart Cuma günü Özgürlükçü Gençlik Derneği’nden kadınların TMMOB’de düzenlediği panelde 8 Mart’ın tarihçesi, kadın hareketi tarihi ve toplumsal cinsiyet tartışıldı. Kadınların mitingi 6 Mart Cumartesi günü Kadıköy’de oldu. Şiddetli yağmura rağmen binlerce kadın alandaydı. Kadın örgütlerinden, çeşitli demokratik kitle örgütlerinden ve partilerden kadınlar alanı doldurdu. Kadın Emeği Kolektifi, “Bedenimiz, Emeğimiz Kimliğimiz Bizimdir” yazan pankartla yürüdü. Miting alanında polisin psikolojik ve sözlü şiddetine maruz kalan kadınlar suç duyurusunda bulunacaklarını ifade ettiler. 7 Mart Pazar günü de Kartal Kadın Platformu Kartal Meydanı’nda bir kadın şenliği, fotoğraf sergisi ve yürüyüş düzenledi. 8 Mart gecesinde ise geleneksel kadın yürüyüşü İstiklal Caddesi’nde gerçekleşti. Oldukça kalabalık ve coşkulu geçen yürüyüşte kadınlar Taksim tramvay durağından sokak eğlencesi için Tünel’e kadar yürüdüler.

HATAY - Antakya’da bu yıl ilk kez bir kadın mitingi gerçekleştirildi. Daha önceki yıllarda alan eylemleri ve kitlesel basın açıklamaları biçiminde geçen kutlamalar bu yıl görkemli bir mitinge dönüştü. 8 Mart’ın 100.yılında 1000 kadın alandaydı. "Bedenime, Emeğime, Dilime Dokunma" pankartıyla kitlenin büyük bir bölümünü oluşturan Kadın Emeği Kolektifi’nden kadınlar coşkularıyla dikkat çekti. Arabıyla, Kürdüyle, Türküyle, Ermenisiyle kadınlar alanlarda

özgürlükleri için sloganlar haykırdı. Her kadın kendi diliyle kitleyi selamladı. Türküler farklı dillerden söylendi. Ve omuz omuza tek halay çekildi. Kadınlar birbirine barış eli uzattı. Ayrıca Kadın Emeği tiyatro grubu kadın dayanışmasının gereğini anlatan bir oyun sergiledi.

Samandağlı kadınlar 8 Mart’ın 100. yılında alanlardaydı. Gelenekselleşen 8 Mart eylemi Samandağ Kadın Platformu tarafından Oytun Alanı’nda gerçekleştirildi. Yaklaşık 150 kişinin katıldığı eylemde kadınlar özgürlükleri için, emeklerinin görünür kılınması için, barış için sloganlarını haykırdı, zılgıtlarını çekti, halaya durdu. Miting havasında geçen basın açıklamasından önce sokakta kadın şarkıları çalındı. Platformu adına açıklama yapan DİSK üyesi Fatma Dadük “8 Mart kadınların hediyeler alıp verdiği, kafelerde kutladığı sıradan bir gün değildir. Kadınların küllerinden doğan bir mücadele günüdür. Bugünü bize yaratanlara selam olsun” dedi. Basın açıklamasının ardından çekilen halaylarla eylem sona erdirildi.

Adana - 8 Mart Adana Kadın Platformu etkinlikleri 1 Mart'ta kadın tutsaklara kart atma eylemi ile başladı. Kadınlar, eylemden sonra mitinge çağrı bildirilerini dağıttılar. 7 Mart'ta yaklaşık 4 bin kadının katıldığı miting yapıldı. 8 Mart akşamı kadınlar iki etkinlik yaptı. Önce Adana'da son aylarda öldürülen Tuğçe, Demet, Ebru ve Derya adlı kadınları anmak amacıyla mumlu ve meşaleli eylem yapıldı. Daha sonra da “Şiddete Karşı Ellerimizi Birleştiriyoruz” eyleminde kadınlar ellerini boyayarak bez üzerine baskı yaptılar.

Mersin - Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri 28 Şubat’ta “Haykırış” adlı kadın oyunuyla başladı. 1 Mart’ta da tutuklu kadınlara kart gönderimi ve basın açıklaması yapıldı. 4 Mart’ta ise “Mor Yıllar” film gösterimi vardı. 5 Mart’ta sebze meyve hal kompleksinde, ARBEL fabrikasında çalışan kadınlara bildiri ve karanfil dağıtımı, 6 Mart’ta kent merkezinde Kadın Platformu pankartı arkasında bütün platform bileşenlerinin döviz ve pankartlarını taşıdıkları bir yürüyüş yapıldı, yürüyüş halaylarla sona erdi. 8 Mart saat 17.30’da Mersin Kadın Platformu olarak bir meşaleli yürüyüş gerçekleştirildi. Ayrıca Kadın Emeği Kolektifi, 28 Şubat’ta kahvaltı, 6 Mart’ta pazarda ve mahallelerde bildiri dağıtımı ve 7 Mart’ta Aydınlıkevler Mahallesi’nde Haçova Kültür Derneği’nde “Kadının Yasadaki Yeri” konulu panel gerçekleştirdi.

Eskişehir - Eskişehir'de 8 Mart etkinlikleri, Eskişehir Demokratik Kadın Platformu (EDKP) olarak gerçekleştirildi. 8 Mart çalışması 5 Mart’ta 8 Mart’a çağrı niteliğindeki bildirilerin dağıtılmasıyla başladı. Bildiriler Üniversite’de ve Eskişehir'in en işlek caddelerinde dağıtıldı. 6 Mart’ta ise Kadın Emeği Kolektifi’nden kadınlar 8 Mart için çıkardıkları özel sayının dağıtımını Anadolu Üniversitesi yemekhanesi önünde gerçekleştirdiler. 7 Mart’ta kadınlar, Hamamyolu’nda Kadın Kürsüsü kurdu. 8 Mart’ta ise saat 17.00’de başlayan eylemde kadınlar, 5 ayrı pankartla (EDKP imzalı) Hamamyolu’ndan başlayarak Adalar'a kadar yürüdü. Samsun - Bu yıl 8 Mart yine “Samsun Kadın Buluşması” olarak kutlandı. Önceki yıllardan farklı olarak bu yıl KESK'li kadınlar da katıldı. 6-7 Mart’ta Samsun merkezinde bildiri dağıtıldı, eyleme çağrı yapıldı. 8 Mart günü stand açıldı ve akşam saat 17.30'da yürüyüş ve basın açıklaması yapıldı. Yürüyüş oldukça coşkulu ve kalabalıktı. Etkinliklerde Kadın

İzmir - 8 Mart’ın 100. yılı etkinlikleri, kadınların 1 Mart günü saat 12.30’da Eski Sümerbank önünde, cezaevlerinde tutulan kadınlarla ilgili basın açıklaması ve kart gönderme eylemi ile başladı. Aynı günün akşamı Buca Forbes’te kadın yürüyüşü yapıldı. 3 Mart’ta Ayrımcılığa Karşı Kadın Dayanışması eylemi, 5 Mart’ta Güzeltepe’de, Çiğli Kadın Danışma Merkezi’nin güçlendirilmesi talebiyle imza masası açıldı ve birçok yerde yoksulluk ve kadın emeği temalı bildiri dağıtımı yapıldı. 6 Mart Cumartesi günü İzmir Sanat Merkezi’nde, 8 Mart Kadın Platformu’nun katkılarıyla “Nigar” isimli dans gösterimi ve daha sonra Çiğli Organize Sanayi’de Belediye Meclis salonunda kadın işçilerle birlikte, “Yoksulluk ve Kadın Emeği” konulu sinevizyon gösterimi ve söyleşi yapıldı. Kadın Emeği Kolektifi de “8 Mart’ın 100. Yılında Yine Yeniden Özgürlük İçin Yürüyoruz” pankartı ile alanlarda yerini aldı. 7 Mart Pazar günü, İzmir kadın platformunun düzenlediği büyük kadın yürüyüşü, mitingle taçlandı. Denizli - 8 Mart etkinliği 4 Mart’ta kampüs içinde gerçekleşti. Aralarında Kadın Emeği Kolektifi’nden kadınların da bulunduğu genç kadınlar, Özel Güvenlik Birimlerinin tüm müdahalelerine rağmen yemekhanenin önünde pankart açarak, sloganlar eşliğinde yürüdü. Eylem halaylarla son buldu. Yürüyüşten sonra da konferans salonunda “Demir Çeneli Melekler” adlı fılm gösterildi.

Diyarbakır - 8 Mart’ın 100. yılında üç gün "Kadın Kenti" ilan edilen Diyarbakır'da, "Biz kadınlar ortak mücadele ile özgür bir dünya yaratacağız" sloganıyla düzenlenen mitinge binlerce kadın katıldı. Dağkapı Meydanı'nda binlerce kadın cinsel, sınıfsal ve ulusal baskılara karşı taleplerini dile getirdi. Aralarında Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Eşbaşkanı Gülten Kışanak, Şırnak milletvekili Sevahir Bayındır, İran, Irak ve Suriye'den kadınlar, feministler, çeşitli örgüt temsilcilerinin bulunduğu binlerce kadın İstasyon Meydanı’na yürüdü. Burada Gülten Kışanak kadınlara bir konuşma yaptı.


22

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

MART 2010

Kadın Hareketi Emek ve Beden Eksenli Eylemlerde Birleşiyor, Büyüyor

Patriyarkal kapitalizm şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik

TOPLUMSAL KODLAR VE ŞİDDET

hiçbir adım atmıyor;

çünkü ayakta durmasını

sağlayan şeyler tam da

kendisinin oluşturmuş olduğu

bu kodlar. Kadını ikinci cins konuma indirgeyen, onu

sahip çıkılması, korunması ve kollanması gereken bir varlığa dönüştüren

patriyarka ve kapitalizm doğuşundan beri bu

tohumları ekiyor. SELVER DİKKOL

üm dünyada olduğu gibi, yaşadığımız coğrafyada da şiddet tırmanıyor. Genel olarak savaşlarla ve yoksullukla artan şiddetin en fazla değdiği yer ise kadınlar oluyor. Patriyarkal kapitalizmin egemen olduğu dünyada ve Türkiye’de kadınlar hem emekleri hem de bedenleri üzerinden üretilen çeşitli kodlarla kuşatılmış durumda. Sermaye, formal ve informal sektörlerde kadın emeğini sömürürken, patriyarka elini kadın bedeni üzerinden çekmiyor. Uygulanan bu çift yönlü şiddet, toplumun her alanında alttan alta işleyen kodlarla kendisini sürekli gizlediği için fark edilmesi zor oluyor. Böylece kadınlar maruz kaldıkları bu durumu çaresiz ve çözümü olmayan bir problem olarak algılayıp boyun eğerek yaşamlarına devam ediyor. Nasıl ki cadde üzerindeki bir evde yaşayan bir insan, önceleri taşıt seslerine karşı çok duyarlıyken gün geçtikçe bu seslere alışır ve duyarsızlaşırsa, kadınlar da ev içinde, iş yerinde veya sokaklarda maruz kaldıkları şiddete karşı duyarsızlaştırılıyor. Çünkü şiddete zemin hazırlayan kodlar her gün eğitim, medya, sanat ve siyasetle hayatın içine yediriliyor. Bu kodlardan en önemlisi ise evlilik. Evlenmenin fetişleştirildiği patriyarkal toplumlarda, kurulan “aile saadeti”, kendisini ev içi şiddet, ensest ve namus cinayetleri olarak dışa vuruyor. Ayrıca evlenip bir yuva kurmak kapitalizm için yeni ev eşyalarının alınması yani tüketim, çalışan erkeğin günlük ihtiyaçlarının ekstra bir ücret ödemeden evdeki kadına gördürülmesi ve doğrulacak çocuklarla iş gücünün devamının sağlanması demektir. Ancak evlilik kodu tüm toplumlarda öyle sarsılmaz ve kutsal bir yerdedir ki bu kodu yıkmak

T

veya parçalamak oldukça zordur. Kurulan aileden doğru üretilen bakirelik olgusuyla bir başka toplumsal kod olan namus ortaya çıkıyor. Namus kavramı da genel olarak toplumun çok desteklediği, sahiplendiği ve böylece durmadan yeniden ürettiği bir başka şiddet kaynağıdır. Namus cinayetlerinin devamlılığının altında yatan en büyük nedenlerden birisi olan haksız tahrik, öldüren erkeğe bir şekilde hak vermek demektir. Yani öldürülen kadınlar karşısındakini bu fiili işlemeye tahrik etmiştir. Kadın cinayeti davalarında çokça kullanılan bu kavram öyle geçerli ki “Beni aldattı, evlenmeden önce başka biriyle beraber oldu, beni kıskandırıyordu, mini etek giyinmişti, töremiz böyle” gibi gerekçelerle öldüren erkekler haksız tahrik indirimlerinden yararlanıyor ve böylece namus kavramı hukukla da besleniyor. Kadınların aciz ve ikinci cins olarak

muamele görmesinde etkili olan diğer bir kod ise duygusallık. Rasyonellik erkek dünyası için bir tanımlayıcıdır. Akıl ve mantık alanı erkeğin, duygusal ve domestik alan ise kadınındır. Tüm kadınlar duygusal, tüm erkekler ise mantıklıdır! “Saçı uzun aklı kısa” bu kodun en görünür deyimidir. Bu cümleyle kanıtlanmaya ve kabul ettirilmeye çalışılan şey hem ekonomik hem de politik olarak kadınların kamusal alandan dışlanması gerektiğidir. Çünkü kadınlar duygusal yaratıklardır ve aldıkları kararlar bu yöndedir. Onlar her güçlü erkeğin arkasında duran kadınlar olmaya devam etmelidir. Böylelikle çok az kadın ekonomik yönden bağımsız yaşamakta veya politikada söz sahibi olmaktadır. Duygusallık beraberinde şu tanımlamaları da üretir: güçsüz, kırılgan, nazik, dişi kuş vb. Oluşan bu kodlar, günlük hayatta kullanılan cümleler, küfürler, dinlenen şarkıların sözleri, izlenen diziler, filmler, televizyon programları ve

Patriyarkal kapitalizmin egemen olduğu dünyada ve Türkiye’de kadınlar hem emekleri hem de bedenleri

üzerinden üretilen çeşitli kodlarla kuşatılmış durumda. Sermaye kadın emeğini sömürürken, patriyarka elini kadın bedeni üzerinden çekmiyor. Uygulanan bu çift

yönlü şiddet, toplumun her alanında alttan alta işleyen kodlarla kendisini sürekli gizlediği için fark edilmesi zor oluyor. Böylece kadınlar maruz kaldıkları bu durumu

çaresiz ve çözümü olmayan bir problem olarak algılayıp boyun eğerek yaşamlarına devam ediyor.

okunan kitaplar, dergilerle hiç durmadan devinen bir mekanizmayla kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Patriyarkal kapitalizm şiddeti ortadan kaldırmaya yönelik hiçbir adım atmıyor; çünkü ayakta durmasını sağlayan şeyler tam da kendisinin oluşturmuş olduğu bu kodlar. Kadını ikinci cins konuma indirgeyen, onu sahip çıkılması, korunması ve kollanması gereken bir varlığa dönüştüren patriyarka ve kapitalizm doğuşundan beri bu tohumları ekiyor. Ve istediği gibi biçiyor. Kimi zaman kapitalizm patriyarkaya saldırıyor, kimi zaman patriyarka kapitalizme. Ama çoğu kez ve ana eğilim olarak, uzlaşıyorlar. Neticede ezilen, emeği ve bedeni yok sayılan yine kadınlar oluyor. Feminist politikalar dil, emek ve beden sömürüsü üzerinden uygulanan her türlü şiddeti ortadan kaldırmak için çözümler sunuyor. Böylesine köklenmiş kodlardan sıyrılmak çok zorlu bir mücadele, uzun ve iradeli bir süreç gerektiriyor. Genel olarak patriyarkal kapitalizme karşı savaşan kadınlar, her gün maruz kaldıkları şiddet türlerine karşı da farklı mücadele aygıtları geliştirmek durumunda kalıyor. İçinde yaşanılan toplumların, kadınlar açısından daha eşit ve demokratik olabilmesi, devletin tüm yapılarında, toplumun tüm organlarında ve eğitimin her aşamasında toplumsal kodlardan ve toplumsal cinsiyetten arınmış bir dil kullanılması için bu mücadele devam ediyor. Örülmeye çalışılan bu dil yıllardır feminist politika tarafından üretilip işaret edilse de egemen politikalar onu görmezden geliyor ve kadına yönelik şiddet bu yüzden gün geçtikçe tırmanıyor.


TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

MART 2010

Toplumsal Cinsiyet Göçmenlikte de Rolünü Oynuyor

GÖÇMEN KADINLAR, KADINLAŞAN GÖÇ

POLİTİKA

23

Sosyal güvenlik sistemindeki

dönüşümlerle, devletin kamu

hizmetlerinden çekilmesi ve kadınların işgücü piyasasına artan orandaki

katılımı ile “kadın işi” olarak görülen bakım ve ev hizmetlerinde meydana

gelen boşluk yine kadınlarla fakat bu

kez en ucuz yoldan göçmen kadınlarla

çözülmeye çalışılıyor. Bu durum

göçmen kadın istihdamındaki artışın önemli sebeplerinden biri

olarak karşımıza çıkıyor. REHA KESKİN

apitalizmin gelişmesi ve sermayenin ulusal sınırlarını aşarak uluslararası hareketliliğini arttırması ile birlikte işgücü göçü de artar. Bugün, “dünyada 214 milyon uluslararası göçmen bulunduğu, göçmenlerin dünya nüfusunun yüzde üçünü oluşturduğu ve tüm göçmenlerin bir ülke sınırları içerisinde toplanması durumunda ise bu ülkenin dünyanın en büyük beşinci ülkesi olacağı ifade ediliyor. Kadınlar ise tüm göçmenlerin yüzde kırk dokuzunu oluşturuyor.”(1) Kadınların göçmen nüfusunun neredeyse yarısını oluşturması, göçün feminizasyonu (kadınlaşması) olgusunu karşımıza çıkarıyor. Önceleri kadınların göçü sadece erkeğe (eş, baba vs.) bağımlı olarak değerlendirilirken; göç olgusuna bakışta cinsiyet körü yaklaşımların aşılmasının ardından kadınların bağımsız göçü ve göç akımlarındaki toplumsal cinsiyet ve cinsiyetçi iş bölümü faktörü de açığa çıktı.

Enformelleşmenin Merkezindeki Kadın İşgücü Özellikle 1970’lerdeki neo-liberal dönüşümlerle birlikte enformel iş alanının genişlemesi, enformelleşmenin merkezinde ise kadın işgücünün bulunması, sermayenin artan ucuz ve esnek işgücü talebine yanıtı kadın işgücünde araması yani emeğin feminizasyonu ile göçün feminizasyonu arasında doğrudan bir bağlantı var. Bu durumun yansımalarını Türkiye’de de görmek mümkün. Türkiye daha önceleri göç veren bir ülke iken özellikle Sovyet Bloku’nun dağılması ile 1990’lardan itibaren göç alan bir ülke konumuna geldi. İTO’nun yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’ye her yıl yaklaşık 300 bin kaçak göçmen giriyor. Göçmenlerin yoğunlaştığı istihdam alanlarının başında ise ev-bakım hizmetleri ile fuhuş sektörü geliyor. Ayrıca tekstil, gıda, turizm ve inşaat sektörleri göç-

menlerin istihdam edildiği alanlar içinde yer alıyor. Sadece istihdam alanlarına bakıldığında bile göçmenlerin büyük bir bölümünün kadın olduğunu anlamak mümkün. Kadınların hem ülkelerini terk etmesinde hem de göçmen olarak geldikleri ülkede bahsi geçen sektörlerde çalışmasında toplumsal cinsiyet rolleri ve bunun sermaye tarafından kullanılması durumu söz konusu. Artan işsizliğe ve yoksulluğa karşı çoğunlukla aileyi geçindirmek, aileye daha iyi olanaklar sağlayabilmek yani ailenin yükünü taşıyabilmek için zorunlu olarak göç eden kadınlar; göç ettikleri ülkede de her an sınır dışı edilme korkusu içinde, sosyal güvenceden yoksun, vasıfsız işlerde, ucuz ve esnek işgücü olarak çalıştırılıyor.

Yine Ev Yine Kadınlık Rolleri Sosyal güvenlik sistemindeki dönüşümlerle, devletin kamu hizmetlerin-

den çekilmesi ve kadınların işgücü piyasasına artan orandaki katılımı ile “kadın işi” olarak görülen bakım ve ev hizmetlerinde meydana gelen boşluk yine kadınlarla fakat bu kez en ucuz yoldan göçmen kadınlarla çözülmeye çalışılıyor. Bu durum göçmen kadın istihdamındaki artışın önemli sebeplerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Ev ve bakım hizmetlerinde çalışan göçmen kadınlar, evinden uzakta, başka bir ülkede ama yine evde, günde ortalama 16 saat çalışarak, kimi zaman ev içinde işverenin şiddetine maruz kalarak ve bu “özel alan”da görünmez kılınarak yaşamını idame ettirmeye çalışıyor.

Piyasaya Sunulan Bedenler Sistemin kadın bedenini metalaştırarak, kadın bedeni üzerinden yarattığı pazar özellikle internet ve telefon teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte bu alanda çalışan göçmen kadın sayısında da bir artış yarattı. Bu noktada

Kadınların hem ülkelerini terk etmesinde hem de göçmen olarak geldikleri ülkede bahsi geçen sektörlerde çalışmasında toplumsal cinsiyet rolleri ve bunun sermaye tarafından kullanılması durumu söz konusu.

kadın olmanın yanı sıra hem göçmen hem de seks işçisi olmak daha yoğun fiziksel ve psikolojik şiddete uğramaya sebep oluyor. Ayrıca çalışma koşulları nedeniyle karşılaşılan sağlık sorunları artarken sosyal güvenceden yoksun olan seks işçisi kadınlar yeterli sağlık hizmetine de ulaşamıyor. Göçmen kadın işçilerin çoğunlukla oturma ya da çalışma iznine sahip olmamasıyla birlikte kayıt dışı çalışmaya göz yumulması, yeterli göç mevzuatının olmaması, var olan mevzuatın ise gerektiği gibi işletilmemesi, göç sürecinde yaşanılan sıkıntıların faturasının kadınlara çıkartılması, yabancı işçiler ile yerli işçiler arasında ayrımcılık yaratılarak rekabetin körüklenmesi, göçmenlere dönük hak gasplarını arttırırken yine bu koşullar sebebiyle göçmenlerin kendilerini ifade etmesi, bir araya gelmesi, örgütlenmesi ve mücadele etmesi bir o kadar zor oluyor. Bu konuda Türkiye’deki deneyimler ise oldukça sınırlı. Dolayısıyla hem sendikal örgütlerin hem de kadın örgütlerinin üzerine önemle eğilmesi gereken bir konu olarak önümüzde duruyor.

Dipnotlar:

(1)http://www.iom.int/jahia/Jahia/lang/en/ pid/241 Kaynaklar:

Şenay Gökbayrak, Uluslararası Göçler ve Kadın Emeği, Çalışma Ortamı Dergisi, Sayı:86 Yıl: Mayıs Haziran 2006 Çağla Ünlütürk Ulutaş ve Alican Kalfa, Göçün Kadınlaşması ve Göçmen Kadınların Örgütlenme Deneyimleri, Fe Dergi: Feminist Eleştiri No. 1 Sayı 2, http://cins.ankara.edu.tr/ Ayşen Üstübiçi, Türkiye’ye yönelik Kadın Göçü: Seks işçileri ve Ev İçi Hizmetlilerin Kişisel Güvenlik Sorunlarını İlişkilendirmek, http://www.umut.org.tr/HukukunGencleri/T amMetinlerSunular/AysenUstubici.pdf Pınar Pehlivanoğlu, Migrant Labour, ITUC-AP Regional Strategic Planning Workshop on Decent Work for Migrant Labour 02-04 September,2009, Kuala Lumper, Malaysia


2

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

İsyanlar, Dış Müdahaleler, Diktatörlüklerle Dolu Bir Tarih

HAİTİ: YOKSUL, ASİ, ACILI ÜLKE

MART 2010

Bağımsızlığın 200. yıldönümünde (2004) yapılan darbe, Batı basını tarafından “kendini yönetme becerisine sahip olmayan, yolsuzluğa ve şiddete batmış, ekonomisi harap Haiti’nin yeniden yapılandırılması için bir fırsat” olarak selamlandı. Darbenin tam 6 yıl sonrasında yaşanan deprem, bu ikiyüzlü yalanların maskesini acı şekilde indirmiş bulunuyor. SERAP ŞEN

atı yarıkürenin en yoksul ülkesi Haiti’nin 9 milyonluk nüfusunun üçte birinin yaşadığı başkenti Port-au-Prince’te yaşanan deprem, bu bahtsız ülkenin felaketlerle dolu tarihine yeni bir kayıt düştü. Depremde 230 bin kişi öldü, 300 bin kişi yaralandı. Yüzbinlerce insan evsiz kaldı. Deprem bir doğa olayı olsa da, onun yıkıcı sonuçlarını giderme veya hafifletme, toplumsal yapıyla ilgilidir. Bu doğa olayının yarattığı büyük yıkım, Haiti’nin tarihinin ürünüdür.

B

Haiti, Orta Amerika’nın, doğu sınırını Dominik Cumhuriyeti ile paylaşan küçük bir ada ülkesi. 15. yy’da İspanyollar, 18. yy’da ise Fransızlar tarafından işgal edilen adanın Afrikalı köle nüfusu, Fransız Devriminin ardından sömürgeci beyazların adanın yönetimi konusunda anlaşmazlığa düşmesinden yararlanarak ayaklanıyor. Fransa’da iktidarda olan Jakobenler, önce Haiti’de, sonrasında tüm Fransız sömürgelerinde köleliği kaldırıyor. Haitili bir delegasyon Fransız Ulusal Meclisi’nde kabul edilerek kucaklanıyor. Jakobenlerin devrilmesi sonrasında iktidara gelen Napolyon, 1803’te adaya sefer düzenleyerek ayaklanmacıları yenilgiye uğratıyor. Ancak Napolyon’un köleliği geri getireceğini açıklaması ile tekrar ayaklanan siyahlar, 1804’te sömürgecileri yenerek Amerika kıtalarının ABD’den sonra ikinci bağımsız ülkesinin kuruluşunu ilan ediyorlar.

İlk köle ayaklanması Ayaklanan köleler, beyazları yenerek kendi kaderlerini tayin etmekle kalmadı, Fransız Devrimi’nin

Fransızlardan bile sadık bir takipçisi olarak, barış ve istikrar içinde kendi kendisini yönetebileceğini de kanıtladılar. Bu yüzden bu ayaklanma, dünyanın tüm köleleri, emekçileri ve ezilenleri için ilham kaynağı oldu. Emperyalistler, bu cüretkâr başkaldırıyı ezilenler için bir ilham kaynağı olmaktan çıkarıp ibreti âlem örneğine çevirmek üzere kolları sıvamakta gecikmediler; çünkü onlar için bu ülke “tüm beyazlar açısından iğrenç bir görüntü oluşturuyor”du. Haiti, bağımsızlığının bedelini sürekli ambargolarla, saldırı, işgal ve destabilizasyon çabaları ile ödedi. Fransa 1825’te, Haiti’ye, kaybettiği köle geliri karşılığında 150 milyon Frank tazminat ödemeyi dayattı. Ülke 1947’ye dek bu tazminatı ödedi. 1915–37 arasında, 1. Dünya Savaşı’nı bahane eden ABD’nin işgali altında kaldı. 1957–86 arasında ABD’nin kuklası Duvalier, kanlı rejimi ile ülkeyi emperyalizmin çiftliği haline getirdi. Duvalier, Haiti’nin mücadeleci tarihinde bir kırılma noktasıdır. Kendi halkını, kurduğu kontra birliklerle kırıma uğratarak emperyalistlere hizmet eden, efendileri ile aynı ligde oynama hevesine düşmüş yoz bir ulusal politikacıdır. İlginç biçimde, Duvalier’nin mezar taşında, yaşamına esin kaynağı olan kişiler arasında Mustafa Kemal Atatürk adı da sayılıyor.

Halka karşı darbe+STK formülü Emperyalistlere ve işbirlikçilerine karşı örgütlenen Lavalas (Çığ) hareketinin adayı olarak 1990’da yapılan seçimde oyların yüzde 75’iyle başkan seçilen Aristide, Kurtuluş

Teolojisi’nin yerli Kreol dilinde verilen vaazlarıyla yetişmiş bir rahipti. Sadece aylar sürebilen iktidarı Ekim 1991’de darbeyle sona erdi. 1991-93 arasında, 5 binden çok Aristide yandaşı, hedef gözeten operasyonlarda öldürüldü. ABD’nin büyük çaplı sosyo-ekonomik reformlara girişmemesi koşuluyla, Eylül 1994’te ülkeye geri dönerek başkanlığı geri aldı. Ancak neoliberal programa direnmeye devam etti, asgari ücreti artırdı. Ambargolar tekrar başlayınca girilen darboğazda Aristide, çıkış yolu olarak Fransa’nın aldığı tazminatı geri ödemesini talep edince, 2004’te uyduruk bir BM kararı ile ABD-Kanada-Fransa ortaklığında düzenlenen darbeyle devrildi. Tüm baskılara rağmen 2006 seçimlerini yüzde 70 oyla yine Lavalas adayı kazandı. Ancak emperyalistler tarafından kişi başına düşen sivil toplum örgütü en yüksek ülke haline getirilen Haiti’de hükümet işlemez hale getirildi. Aristide’nin darbeyle devrilip yeniden başkanlığa geldiği 1991-93 arasında, 5 binden çok Aristide yandaşı, hedef gözeten operasyonlarda öldürüldü. Tarihine 3. Dünya halkları için mağrur bir örnek olarak başlayan Haiti, ABD için ucuz tarım ithalatı kaynağı ve tekstil ve başka tüketim malları üreten Amerikalı şirketler için ucuz işgücü deposu olarak kalabilmesi için Washington’un onlarca yıllık siyasi ve ekonomik müdahaleleri sonucunda geri bıraktırıldı.

(2004) yapılan darbe, Batı basını tarafından “kendini yönetme becerisine sahip olmayan, yolsuzluğa ve şiddete batmış, ekonomisi harap Haiti’nin yeniden yapılandırılması için bir fırsat” olarak selamlandı. Darbenin tam 6 yıl sonrasında yaşanan deprem, bu ikiyüzlü yalanların maskesini acı şekilde indirmiş bulunuyor. ABD’nin deprem sonrasında Haiti’yi 12 binden fazla askerle fiili işgali, Naomi Klein’in Felaket Kapitalizmi çalışmasında tariflediği “büyük güçlerin ülkeleri, şokların halklarda yarattığı travmalardan yararlanarak şekillendirmesi” savının bir örneği. 2007’de yaşanan gıda krizinde, tanesi 5 sentten satılan (karın ağrısı ve parazit yapan) çamur, tuz ve bitkisel yağ karışımı çörekleriyle gündeme gelen Haiti, enkazlarının altında halen çıkarılmayı bekleyen binlerce ölüsü ile, Şili depreminin gölgesinde kalarak uluslararası toplum vicdanından uzaklaşmış durumda. Haiti’nin trajik öyküsü, ABD öncülüğündeki kapitalizmin tahakkümünün sonuçları açısından acı bir örnek. Gerçek bir anti-emperyalistlik yerine emperyalistlere öykünmeciliğin nelere yol açtığı açısından ise Türkiye gibi ülkeler için derslerle dolu.

Haiti hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Haiti’de Sıfır Seçenek: İşgal, Peter Hallward,

“Felaket kapitalizmi”

New Left Review 2004

Bağımsızlığın 200. yıldönümünde

Türkçe seçkisi.


TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

MART 2010

Venezüella: Şehirlerin Ardından Köylü Milisleri Kuruluyor

ÖZYÖNETİM, ÖZSAVUNMA İLE GÜÇLENİYOR

POLİTİKA

2

2001 yılında çıkarılan Toprak ve Tarımsal Kalkınma Yasası’ndan bu yana 300’den fazla köylü lideri ile aktivistin toprak oligarşisi tarafından katledildiği Venezüela’da, Köylü Milisleri’nin kuruluşu, devrimci süreçte önemli bir adım. Kent merkezli Bolivarcı Milisler’den sonra Köylü Milisleri’nin de kurulması, halkın kendi kendini yönetmesine dönük mekanizmaların özsavunmayı da içermesi mantığına dayanıyor. SERAP ŞEN

onduras darbesi, Şili’de sağın seçim zaferi, derken Haiti’de deprem sonrası gerçekleşen fiili ABD işgalinin kıtanın yakın takipçilerinin aklına olumsuz ihtimalleri getirdiği bir dönemde, Venezüella Devlet Başkanı Chavez, köylü milisleri kurulmasına ilişkin açıklaması ile bir adım daha ileri atarak dikkatleri tekrar devrimci sürece çekti.

H

Chavez, Venezüella’da Federal Savaş’a liderlik eden köylü önderi General Ezequiel Zamora’nın ölümünün 151. yılındaki anma töreninde yaptığı konuşmada, Venezüella ordusu Bolivarcı Silahlı Kuvvetler’e bağlı Köylü Milisleri’nin kurulacağını açıkladı. Chavez bu milislerin, yoksul köylüleri büyük toprak sahipleri ve onların paralı askerlerinden korumak üzere görev yapacağını belirtti. “Toplam 2,5 milyon hektar büyüklüğündeki 1.505 çiftliğin topraklarını yeniden köylülere dağıttık. Toplumumuzun en dejenere güçlerinin köylülere karşı düzenlediği saldırılar, sabotajlar ve cinayetlerle yüz yüzeyiz; köylülüğü korumak, Bolivarcı ulusal devletin ve devrimci hükümetin devredilemez görevidir. Köylü milisleri, bu görevi yerine getirmek, öz savunmaları işinde ortak bir hedef olarak köylülüğün öncülüğüne ve sorumluluğuna önem vermek için kurulmuştur” diyen Chavez, “kimseye saldırma niyetinde değiliz; ancak Venezüella’yı her karış toprağının o toprağın gerçek sahipleri tarafından savunulduğu bir ülke yapmak istiyoruz” şeklinde konuştu. Chavez’in açıklamasına göre, Köylü

Milisleri 22 Ekim 2009’da çıkan Silahlı Kuvvetler Yasası çerçevesinde oluşturulan kent merkezli Bolivarcı Milisler’in tamamlayıcısı olacak ve bu süreç, halkın kendi kendini yönetmesine dönük mekanizmaların, savunmayı da içermesi mantığına dayanıyor. Chavez açıklamasında, köylü milislerini “paramiliter güçler” olarak karalayanlara inat, silahlı kuvvetlerin özüne döndüğünü, yani silahlanmış halk haline geldiğini vurguladı. Köylü milislerinin kurulmasının en önemli nedeni, Venezüella’da toprağın, yoksul köylülük ve tarım işçileri yığınlarına rağmen, kıtanın tümünde olduğu gibi, en önemli üretim aracı olarak toprak oligarşisinin ve çokuluslu şirketlerin tekelinde olması. Dolayısıyla anayasal dayanağa sahip toprak reformu, bu oligarkların yasa tanımayan şiddet eylemleri ile fiilen işlemez hale getiriliyor. Chavez bu durumu, açıklamasında, 2001 yılında çıkarılan Toprak ve Tarımsal

Kalkınma Yasası’ndan bu yana 300’den fazla köylü liderinin ve aktivistin katledildiğini vurgulayarak açıklıyor. Chavez’in, Obama ile imaj tazeleyen ABD emperyalizminin kıtada artan saldırganlığına karşı ülke savunmasını güçlendirme konusunda çekingen davranmadığı bilinen bir gerçek. Bu doğrultuda Venezüella’nın savunma alanındaki planlama ve yatırımları, kerameti kendinden menkul Batılı gözlemcilerce “militaristleşme” suçlamasıyla topa tutulsa da, süreç aslında tam da tersine işliyor. Özyönetimin ayrılmaz bir parçası olan halkın özsavunması günden güne güçleniyor. Özsavunma konusunda bir dönem gündemi meşgul eden ancak ülkedeki durumu yakından inceleme şansına sahip sol tandanslı gözlemcilerce altının pek de dolu olmadığı belirtilen “Bolivarcı Çemberler”1den sonra, milis kuvvetlerinin yaratılmasına dönük bu somut adımlar bunun kanıtı.

Chavez, Köylü Milislerinin kurulmasının, bu yönde bir hassasiyet de taşıdığını açıkça belirtiyor. ABD ordusunun Venezüella’nın geniş petrol rezervlerinin kontrolünü ele geçirmek amacıyla ülkeyi işgal edebileceği uyarısında bulunduğu köşe yazısında, köylü milislerinin aynı zamanda herhangi bir yabancı saldırgana karşı düzenli orduya yardım edeceğini de vurguluyor. Chavez, yeni köylü milislerinden bir birliğin de katıldığı anma töreni sırasında, özyönetimin geliştirilmesi doğrultusunda, bir dizi yetkiyi yerellere dağıtmayı ve iktidarı halk meclislerine aktarmayı amaçlayan, finansal kaynakların değerlendirilmesi ve onaylanmasında daha fazla halk katılımını içeren Federal İdare Meclisi Kanunu’nu da imzaladı. Federal İdare Meclisi, seçilmiş valiler, belediye başkanları, yürütme organı üyelerinin yanı sıra, halkoyuyla belirlenmiş sözcüler ve halk meclislerinin temsilcilerinden oluşacak.

Chavez açıklamasında,

köylü milislerini

“paramiliter güçler”

olarak karalayanlara

inat, silahlı kuvvetlerin

özüne döndüğünü, yani

silahlanmış halk haline geldiğini vurguladı.


2

POLİTİKA

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

Ezen Ulus Milliyetçiliğinin Soldaki Yansıması

[1]

SEYLAN’IN “KIZIL ŞÖVENLERİ”

MART 2010

Yabancı basın tarafından “kızıllar” olarak adlandırılan, ellerinden orak çekiçli bayrağı düşürmeyen, Marks Engels ve Lenin’in posterleri ile her tarafı donatmayı pek seven ve 70’li yıllarda en radikal devrimci deneyimlerin fışkırdığı JVP’nin bugün geldiği nokta, Marksistler için önemli bir tartışma başlığı olmalıdır. Bilhassa Tamil sorunu ile Kürt sorununun sık sık karşılaştırılması, ulusal soruna yaklaşımın Türkiye Solu açısından da bir ayrım noktası olması nedeniyle JVP deneyimi kapsamlı bir Marksist tahkikat bekliyor. ONUR GÜLBUDAK

eçtiğimiz ay, Tamil Kaplanları (Tamil Eelam Kurtuluş Kaplanları - LTTE) ile Sri Lanka devleti arasındaki savaşın sonlanmasının ardından gerçekleştirilen ilk seçimin sonuçları açıklandı. Devlet Başkanı Mahinda Rajapaksha, 2009’un Mayıs ayındaki tasfiyesine kadar dünyanın en örgütlü gerilla hareketi olarak adlandırılan Tamil Kaplanları’nı 3 ay süren kanlı bir operasyon ile yenilgiye uğrattıktan sonra, bu “başarıyı” oya dönüştürme hevesi ile erken seçim ilan etmiş, fakat, LTTE savaşına komuta eden General Sarath Fonseka katliamın rantını kendisinin yemesi gerektiğini düşünerek Rajapaksha’ya rakip olmuştu. “Marksist” Halk Kurtuluş Cephesi ve Tamil burjuvazisinin siyasi temsilcisi pozisyonundaki Tamil Birleşik Ulusal Partisi’nin[2] (UNP) desteğini alan Fonseka’nın yenilgisi, bu katliamcı generali seçimin favorisi gösteren pek çok kaynağı şaşırttı; Küba’nın, Chavez’in ve ALBA’nın favorisi[3] olan Rajapaksha seçimlerin galibi oldu.

G

Sri Lanka toplumsal hareketinin ve bilhassa Tamil meselesinin gerek yerli gerekse uluslararası devrimci yayınlarda bu denli az yer bulmasını, Hindistan ve Filipinler devrimci dinamikleri de aynı akıbete uğruyor olmalarına karşın yine de garipsemiyor değilim. Bunun nedeni elbette, bağrında ağır bir ulusal mesele taşıyan Türkiye Solunun, son 30 yıldır dünyanın en görünür ulusal mücadelelerinden birine doğal olarak ilgi duyma eğiliminde olacağına ilişkin bir inançtan geliyor. Ne var ki, üzerine çok da konuşulması icap etmeyen bir dizi uluslararası konuda yaygara koparan Solun, geçtiğimiz yıl, üç ay boyunca Tamil halkına onulmaz acılar çektiren kanlı operasyon sürecin-

deki ve sonrasındaki ilgisizliğini yalnızca Solun Asya’daki toplumsal gelişmelere yönelik ihmalkarlığına bağlamak mümkün mü, tartışılır. Tamil ulusal sorununun ve Sri Lanka’da iç savaşın tarihine göz atmak bu sayfanın sınırları içerisinde oldukça güç. Her ne kadar yetersiz de olsa, 2009’un ilk yarısı boyunca öyle veya böyle kendisini gösteren Tamil sorunu itibariyle sol cenahın bu konuda en azından asgari bilgiyi edindiğini tahmin ediyorum. Bu yazıda, gerek Sri Lanka toplumsal mücadele tarihinde gerekse Tamil ulusal meselesi karşısındaki pozisyonu itibariyle önemli bir momentte duran ve kendisini sosyalist bir hareket olarak tanımlayan Halk Kurtuluş Cephesi’nin (JVP) üzerinde durmak istiyorum. 1960’lı yılların sonunda şekillenen ve o yıllarda olgunlaşan işçi ve köylü ayaklanmalarını örgütleme konusunda yetersiz kalan Sri Lanka solu içerisinde parlak bir istisna olarak beliren JVP, 1971 yılında, kendi başına incelenmesi gereken çok önemli bir devrimci ayaklanma gerçekleştirdi. Esas olarak Sinhala çoğunluğa mensup yoksul köylüleri temel alan, Sinhala kent ve kır küçük burjuvazisine dayanan JVP’nin, o zamanlar daha çok sembolik bir merasim ordusu görüntüsü veren Sri Lanka ordusunun gücünü küçümseyerek 1971’de iktidar perspektifi ile kalkıştığı ve iki hafta süren toplu ayaklanmada en az 10 bin devrimci yaşamını yitirdi. Ne var ki, bu tarihsel devrimci kalkışmanın bastırılmış olmasının, Sri Lanka gericiliğini küçümseme gibi teknik bir nedenden çok daha önemli politik bir sebebi vardı ki, o da JVP’nin adanın kuzeyinde ve doğu-

sunda yoğun olarak yaşayan Tamil tarım işçileri ve köylülerini iktidar mücadelesine katma arayışında olmayışıydı. Böylece, dünya devrimci ayaklanmaları arasında önemli bir yeri olan bir ayaklanma, ezilen ulusun (Tamil) işçi ve emekçilerinden tamamen kopuk bir şekilde gerçekleşmiş ve sona ermiş oldu. Bu ağır yenilgiden sonra JVP hızla ezen ulus milliyetçisi şöven bir çizgiye yol aldı. 70’lerin sonlarındaki afla serbest bırakılan JVP kadroları, 1983’deki Tamil karşıtı pogromdan yoğun bir şekilde etkilenerek gerici politikalar üretmeye başladı. Bununla birlikte JVP, bu etnik kıyım sonrasındaki sıkıyönetim sürecinde yasaklanarak yer altına çekildi. JVP, 1987-89 yılları arasında ise bu kez, Sri Lanka devleti ile LTTE arasında yoğunlaşan çatışmaların ardından Hindistan askeri birliklerinin “barış gücü” adı altında Sri Lanka’ya gelmesi nedeniyle, Hint birliklerine ve hükümete karşı yeni bir ayaklanma gerçekleştirdi. Ne var ki, bu ayaklanmada kontrolsüz kör bir şiddet uygulayan JVP, Sri Lanka devletinin kendisine karşı uygulayacağı vahşi terörü de kolaylaştırmış oldu. 3 yıl süren çatışmalar-

Solun Doğusu Editörü

da çoğu tarihçiye göre 30 bin kişi yaşamını yitirdi. 90’lı yıllarda legal siyasi hayata teşrif eden JVP, 2000’li yıllarda ise Tamil sorununa gerici-militarist yaklaşımın siyasi belirleyicilerinden ve bizzat uygulayıcılarından olacaktı. Öyle ki, JVP, Tamillere fazla müsamaha gösterdiğini iddia ettiği UNP hükümetine karşı güçlü bir siyasi kampanya örerek 2004 seçimlerinden galip ayrılacak ve Sri Lanka Özgürlük Partisi[4] (LSSP) ile birlikte hükümete geçecekti. Bir yıl sonraki başkanlık seçimlerinde de Tamillere özerklik verilmesini reddeden LSSP lideri Mahinda Rajapaksa, JVP ile yaptığı ittifak sonucunda başkanlık seçimini kazanacaktı. LSSP ile JVP başa geçer geçmez LTTE ile her türlü görüşmeleri sona erdirerek militarist bir seçeneği işlettiler. Mahinda Rajapaksa, Savunma Bakanlığı’na atadığı kardeşi ve Genelkurmay Başkanı Sarath Fonseka ile operasyon timini tamamlamıştı. Böylece 2005 ile 2009 arasındaki yeni çatışma süreci başlamış, adları “Sri Lanka Özgürlük Partisi” ile “Halkın Kurtuluş Partisi” olan iki partinin ittifakı dünyanın en güçlü ulusal mücadelelerin-

Esas olarak Sinhala çoğunluğa mensup yoksul köylüleri temel alan, Sinhala kent ve kır küçük burjuvazisine dayanan 1971’de iktidar perspektifi ile kalkıştığı ve iki hafta süren toplu ayaklanmada en az 10 bin devrimci yaşamını yitirdi. Ne var ki, bu tarihsel devrimci kalkışmanın bastırılmış olmasının, Sri Lanka gericiliğini küçümseme gibi teknik bir nedenden çok daha önemli politik bir sebebi vardı ki, o da JVP’nin adanın kuzeyinde ve doğusunda yoğun olarak yaşayan Tamil tarım işçileri ve köylülerini iktidar mücadelesine katma arayışında olmayışıydı.


MART 2010

den birine karşı radikal bir savaş vermek üzere mobilize olmuştu. JVP 2009’daki zalim operasyonda da Sinhala milliyetçiliğini körükleyen ve Sinhala çoğunluğu Tamil halkına karşı kışkırtarak uygulanan terörü meşru göstermek için elinden geleni yapan bir hat izledi. Ev ev dolaşarak Sinhala kesimi içerisinde sahip olduğu kitleselliğini Tamil karşıtı bir çizgide örgütleyerek geniş Sinhala kitlelerini en ağır insan hakları ihlalleri ile süren operasyona yedekledi.

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

Asıl Hedef Yemen’e Yerleşmek

[1] Seylan: Sri Lanka’nın eski adı. 1970’li yılların sonunda “Sri Lanka Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti” olarak değiştirildi. Devletin resmi adı ise başka bir tartışma konusu. Sri Lanka ifadesi Sinhala çoğunluğu refere eden Budist bir ifade.

ABD’NİN YENİ SAVAŞ CEPHESİ

“Barış ödüllü” Obama, “Dünyanın neresinde olursa olsun El Kaide ile savaşacağız” düsturuna dayanarak Afganistan ve Irak’tan sonra Yemen’de üçüncü bir cephe açıyor ve savaşı Ortadoğu’ya yayıyor. Gerek bölgenin genelini gerekse tek tek ülkeleri istikrarsızlaştırıp, iç gerginlikleri körükleyip kaotik bir ortam yaratarak bölgedeki askeri varlığını kalıcılaştırıyor ve kendince meşrulaştırıyor. HALİT ELÇİ

Yemen, geçen yılın sonlarında Batı basını kanalıyla dünyanın gündemine oturdu. Basının Yemen’i gündem haline getirmesinin görünürdeki nedeni, Nijeryalı Ömer Faruk Abdülmuttalip’in 25 Aralık günü kendisini patlatarak Amsterdam-Detroit seferini yapan bir uçağı düşürme girişimiydi. ABD Başkanı Obama bu girişimin arkasında Yemen’de üstlenmiş El Kaide’nin olduğunu ileri sürdü. Birdenbire bütün projektörler Yemen’in üzerine çevrildi. Abdülmuttalip’in önceden babası tarafından ihbar edilmiş olmasına rağmen bu eyleme girişebilmesi, bombanın patlamaması, hemen ardından Yemen’in “teröre karşı savaş”ın bir cephesi haline getirilmesi, bu olayın düzmece olduğu veya en azından “kontrol altında” gerçekleşmesine izin verildiği kanısını güçlendiriyordu. Bu başarısız girişim, ABD’nin zaten uzun zamandır hazırlığını yaptığı ve uygulamaya koyduğu Yemen’e ilişkin bir planı, kamuoyu nezdinde meşrulaştırmanın aracı olarak kullanıldı.

[3] Küba ve ALBA ülkeleri, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin, 2,5 milyon Tamil’i evlerinden süren, binlercesini acımasız hava saldırıları ile katleden ve 400.000 Tamil’i aylarca toplama kamplarına kapatan Sri Lanka hükümetini “terörü sona erdirdiği” gerekçesiyle öven, bununla birlikte tüm organizmaları ile imha edilen, teslim olan kadroları bile infaz edilen LTTE’yi kınayan önergesinin imzacıları oldu. Küba hükümeti önergenin hazırlanmasında bizzat rol aldı.

ABD’nin katıldığı operasyonlar çoktan başlamıştı. ABD resmen kabul etmese de, ülke basınında çıkan haberlerin ortaya koyduğu gibi, Amerikan askerleri, danışmanları Yemen’de çeşitli operasyonlara katılıyordu. ABD Yemen ordusuna silah, teçhizat ve füzeler veriyordu. Aralık ayı içinde (uçak düşürme girişiminden çok önce) başkent Sanaa yakınlarındaki bir bölgeye yönelik olarak ABD savaş uçaklarının katıldığı bombardımanlarda 120 kişi öldürüldü. (Ölenler El Kaide militanı olarak ilan edilse de, bölgeye giden Yemenli gazeteciler ölenlerin çoğunun kadın ve çocuklardan oluştuğunu yazdı.)

[4] Sri Lanka Özgürlük Partisi (SLFP): Sinhala milliyetçiliği temelindeki, eski sosyal demokrat burjuva partisi. Mevcut Devlet Başkanı Mahinda Rajapaksa’nın partisi.

ABD bir kez daha (Irak’ın işgalinden önce yaptığı gibi) dünyayı kandırmak için yalanlara ve çarpıtmalara başvuruyor. Birincisi, Yemen’de sınırlı bir güce sahip olan El Kaide’nin etkinliği

[2] Birleşik Ulusal Parti (UNP): Sinhala çoğunluğu temsil eden en köklü burjuva partisi

2

YEMEN:

Velhasıl, geçtiğimiz ay gerçekleşen başkanlık seçimlerinde operasyonun komutanı Fonseka’yı ortak aday olarak göstererek, LTTE karşısında kazandığı askeri zaferle iyice parlayan faşist bir fenomeni başkanlık koltuğuna oturtmak için didinip durdu. Fonseka ile kurduğu ittifaka da, dalga geçercesine “Yeni Demokratik Cephe” adını verdi. Yabancı basın tarafından “kızıllar” olarak adlandırılan, ellerinden orak çekiçli bayrağı düşürmeyen, Marks Engels ve Lenin’in posterleri ile her tarafı donatmayı pek seven ve 70’li yıllarda en radikal devrimci deneyimlerin fışkırdığı JVP’nin bugün geldiği nokta, Marksistler için önemli bir tartışma başlığı olmalıdır. Solun ezilen ulus karşısında alması gereken konum, küçük burjuva radikalizmi, solun ideolojik dejenerasyonunun burjuvalaşmaya eğilimi gibi konularda laboratuar niteliğinde olan JVP deneyimi, bu ibret verici yanlarıyla Tamil sorununun bir parçası olarak en az LTTE kadar analiz edilmelidir. Bilhassa Tamil sorunu ile Kürt sorununun sık sık karşılaştırılması, ulusal soruna yaklaşımın Türkiye Solu açısından da bir ayrım noktası olması nedeniyle JVP deneyimi kapsamlı bir Marksist tahkikat bekliyor.

POLİTİKA

abartılıyor. İkincisi, Yemen’in kuzeyinde aşiretler halinde yaşayan Zeydi Şiilerin başını çeken Husilerin iktidarla uzun süreli çatışmaları hem El Kaide’ye, hem İran’a bağlanarak apaçık bir yalan propagandası yapılıyor. Bu, tıpkı işgal öncesinde Saddam yönetiminin El Kaide’yle bağlantılı olduğu yalanına benziyor. Çünkü El Kaide fanatik Selefi inancıyla Şiileri -dolayısıyla Zeydileri- sapkın olarak görüyor. Öte yandan bir muhalif hareketin hem İran’la hem El Kaide’yle bağlantılı olması akıl alacak bir durum değildir.

ABD Neden Yemen’de? ABD’nin Yemen’e gösterdiği bu “ilgi”nin altında yatan neden, bu ülkenin stratejik konumudur. Yemen, Kızıldeniz’in Hint Okyanusu’na açılış kanalı olan Aden Boğazı’na hakim konumu ile özel bir öneme sahiptir. ABD, petrol ihtiyacının büyük bölü-

münü karşıladığı ve dünya jeopolitiği açısından hayati önemde olan bu bölgedeki Yemen’i kontrol altında tutmayı bu nedenle önemsemektedir. El Kaide’ye karşı yürütülen mücadele göstermeliktir ve asıl amaç ABD’nin askeri ve politik olarak bu ülkeye çöreklenmesidir. “Barış ödüllü” Obama, “Dünyanın neresinde olursa olsun El Kaide ile savaşacağız” düsturuna dayanarak El Kaide’nin ayağını bastığı her ülkeye (ayağını basmadığı ülke neredeyse yok!) müdahalede bulunma hakkını kendisinde görüyor. ABD Afganistan ve Irak’tan sonra Yemen’de üçüncü bir cephe açarak savaşı Ortadoğu’ya yayıyor. Gerek bölgenin genelini gerekse tek tek ülkeleri istikrarsızlaştırıp, iç gerginlikleri körükleyip kaotik bir ortam yaratarak bölgedeki askeri varlığını kalıcılaştırıyor ve kendince meşrulaştırıyor.

B Ö L Ü N M E Y E A DAY Ü L K E

Yemen’in mevcut devlet başkanı Ali Abdullah Salih, 1978 yılından beri ülkeyi yönetiyor. Ancak Yemen yönetimi son dönemlerde oldukça zor günler geçiriyor. Zaten ABD’nin Yemen’e müdahalesini açık hale getirmesinin önemli bir nedeni de bu.

sürüyor olsa da, taraflar birbirine güvenmediği için her an bozulmaya hazır durumda. Ülkenin kuzeyinde çatışmalar yeniden alevlenmesi an meselesidir.

Diğer yandan, Abdullah Salih’in başı Güney Yemen ile de dertte. Bugünkü Yemen 1990’ların başında Kuzey ve Güney Yemen’in birleşmesiyle oluştu. Etnik ve dilsel birliğe rağmen Yemen’in bu iki bölgesi oldukça farklı bir yakın geçmişe ve kültürel/siyasal dokuya sahip. Güney Yemen, 1967’den 1990’a kadar komünistlerin başını çektiği ama şiddetli iç çatışmalara sahne olan Sosyalist Parti tarafından yönetilmişti. Ayrıca daha şehirli ve modern bir yapıya sahiptir. Şu anda Güney Yemen’de güçlü bir ayrılıkçı hareket var. Son haftalarda bu hareket yer yer silahlı çatışmalarla kendisini duyuruyor.

Abdullah Salih, kendisi de Zeydi olmasına rağmen, ülke nüfusunun yüzde 45’ini oluşturan Zeydilerin başını çeken Husilerin uzun süreli isyanıyla sarsılıyor. Ülke kaynaklarından adil biçimde yararlanamadıklarını ileri süren Husiler 2004 yılından beri aralıklı olarak merkezi hükümetle çatışmalar yaşıyor. Çatışmalar en son 2009 yazında yeniden alevlendi ve Yemen Hükümetine zor anlar yaşattı. Husiler, bir miktar Şiinin yaşadığı ve Yemen ile sınır anlaşmazlığı bulunan Suudi Arabistan’la da sınır boylarında çatışma içinde. Yemen yönetimi ile Suudiler Husilere karşı işbirliği yapıyorlar. ABD’nin işbirlikçisi Abdullah Salih’in bu Salih yönetimi son aylardaki şiddetli çok yönlü çatışma dinamikleri karşısında çatışmalardan sonra, Ocak ayı sonunda iktidarını ve Yemen’in bütünlüğünü koruHusilerle ateşkes yaptı. Ateşkes halen ması zor görünüyor.


28

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

Kemalist İdeolojinin Bizi Yabancılaştırdığı Coğrafya

MART 2010

Kuşkusuz Suriye ve Lübnan

öyle birkaç günlük geziyle

LÜBNAN-SURİYE İZLENİMLERİ

kavranamayacak kadar

derin, karmaşık ve

tarihsel/kültürel bakımdan

zengin ülkeler. Ama bu kısa ziyaret, kültürel

kodlarımızda bölge

halklarıyla ne kadar ortak yanlar olduğunu,

kimliğimizin bir parçasının

oralarda yaşadığını görmek

açısından yararlı oldu.

Herkese komşularımızla

tanışmalarını öneriyorum. HALİT ELÇİ art ayı başında Lübnan ve Suriye’ye küçük bir arkadaş grubuyla yaptığımız 3 günlük kısa geziden önce bu ülkeler benim için çok da bilinmeyen yerler değildi. Uzun yıllar önce oraların toprağının kokusunu almış, insanlarıyla halleşmiştim; tabii çok farklı koşullarda… Ayrıca Ortadoğu politikasına, tarihine özel bir ilgim vardı ve Lübnan’la ilgili bir çalışmayı sürdürmekteydim. Feyruz, kadim Sami ilahelerinin günümüzde tecelli etmiş hali, geçmişten gelen derin, hüzün yüklü, insanı sarıp sarmalayan sesiyle bugüne kadar bana yoldaşlık etmişti. Marsel Halife de öyle…

M

Sırtımızı döndüğümüz o bölgeye aitiz Bilmediğim bir şey değildi. Türkiye aydınları, okur-yazarları Kemalist/modernist ideolojinin etkisiyle Ortadoğu’ya, Arap/Fars dünyasına sırtını çevirmişti. (Bunu halk için söyleyemem. Halk genel olarak “Doğulu” kalmıştır.) Komşu ülkelerde olup bitenler, uzak dünyalarda geçen masallar gibi geliyordu Türkiye okumuşlarının kulağına. Zaten oralardan haberler Batılı ajansların süzgecinden geçerek geliyordu. Kimsenin “Yahu şu Suriye, Lübnan, İran nasıl bir yerdir?” diye merak ettiği yoktu. (Haksızlık etmemek için, son yıllarda kimi aydınların bu yöndeki çabalarını not edelim.) Türkiye entelijensiyası için Ortadoğu, hafızalardan silinmesi gereken karanlık bir geçmişti; tıpkı bir arada görünmekten utanılan yoksul, köylü akrabalar gibi! Çünkü “biz” çağdaş uygarlık düzeyine ulaşacaktık! Bu yüzden o “geri” ve “gerici” halklarla bütün bağlarımızı kesmemiz,

yolda görünce yüzümüzü çevirmemiz gerekiyordu! Komşu ülkelere yaptığımız kısacık bir gezi bile aslında ne kadar bu bölgenin bir parçası olduğumuzu, nasıl derin ve karmaşık bağlarla bölge halklarıyla akraba olduğumuzu bir kez daha gösterdi bana. Özellikle Lübnan’da o kısacık sürede ve çoğu tamamen tesadüfi biçimde Türkiye’yle şöyle ya da böyle ilişkisi olan nice insanla karşılaştık, tanıştık, dost olduk. 1960’larda ailesi Türkiye’den Lübnan’a göçmüş bir Ermeni; Urfa’dan göçmüş bir ailenin çocuğu Türkmen ayakkabı boyacısı; Lübnan’da doğmuş büyümüş, garsonluk yapan, Apocu bir Kürt genci; İstanbul’da tıp okumuş bir Lübnanlı; Mardin’den göçmüş Arap aile (Türkiye’yi sık sık ziyaret ediyorlar); elinde Ece Temelkuran’ın yeni çıkan romanı, konusu Beyrut’ta geçen Muz Sesleri kitabını taşıyan bir kadın… Lübnanlılar ve Suriyeliler, Türkiye halkının oralara olan ilgisinin çok ötesinde bir ilgiyle Türkiye’yi izliyor. Bunda dizi filmlerin de etkisi var. Taksi şöförümüz Kurtlar Vadisi’ni ve Asi’yi kaçırmadığını söylüyordu. Tabii “Davos etkisi” hepsinin ötesinde. Türkiye’ye yönelik olumlu ilginin yanı sıra, Osmanlı’nın ceberrut yönetiminden kalan nefret de (eskiden daha yoğundu) kendisini gösteriyordu. Şam’da bindiğimiz taksinin şöförü “Seyyaf ” (cellat) Cemal Paşa’nın Hamidiye Çarşısı’nın önündeki meydanda astırdığı yüzlerce Suriyeli yurtseveri hatırlatıyor ve Osmanlı’ya sinkaflı küfürler ediyordu. (Arkadaşım kendisiyle Arapça konuştuğu için muhtemelen beni de Türkiyeli Arap sanmıştı.)

Davos Etkisi Hristiyanından Sünnisine, Hizbullahçısından solcusuna kadar komşularımızın neredeyse tamamı, Türkiye’nin (AKP Hükümetinin) İsrail karşısında “delikanlı” bir tutum aldığı gerekçesiyle Türkiye’ye, genel olarak Türklere/Türkiyelilere, özel olarak Tayyip Erdoğan’a sıcak duygular besliyordu. Gümrük kapılarındaki asker/memurların yüzü bile, TC pasaportunu görünce yumuşuyor, hatta gülümsüyordu. Türkiyeli olduğumuzu anlayan herkesten olumlu tepkiler aldık. Tabii konuşma imkanı bulduklarımıza Erdoğan Hükümetinin İsrail’e ilişkin tavrının samimiyet taşımadığını, bu ülkeyle ilişkilerin devam ettiğini, Erdoğan’ın içeride emek düşmanı ve anti-demokratik politikalar izlediğini anlattık. Ama muhtemelen onları pek de etkileyemedik. Çünkü onlar için

İsrail (ABD ile birlikte) son derece yakıcı ve güncel bir tehlikeydi (topraklarını halen elinde tutuyor, ülkelerini işgal ediyor, binlerce insanı öldürmeye devam ediyordu). İşbirlikçi ve gerici Arap devletlerinin İsrail karşısındaki uzlaşmacı ve korkak tavrı karşısında Erdoğan ve Hükümeti, birkaç göstermelik fiyakalı tutum ve açıklamayla bölge insanlarının kalbini çalmış görünüyor. AKP Hükümetinin bu ucuz kahramanlığının aslında ABD’nin himayesinde bölge liderliği projesinin bir parçası olduğunu bir şekilde bölge halklarına, ama öncelikle Arap aydınlarına, solcu ve yurtsever politikacılarına anlatmamız gerekiyor. Tabii bunun yolu da, Filistin, Lübnan ve Suriye halklarının Siyonizm ve emperyalizm karşısındaki haklı taleplerine ve mücadelelerine samimi ve etkin biçimde sahip çıkmaktan,


MART 2010

dayanışma göstermekten geçiyor.

Politik olmasa da kültürel demokrasi Suriye’de bir taksiye biniyoruz. Ön cam ile tavanın birleştiği yerden bir haç ve bir madalyon sarkıyor. Madalyona dikkat ediyorum, bizim İstanbul’daki Rumlardan Aya Yorgi diye öğrendiğimiz Hristiyan azizinin resmi (atının üzerinden mızrağını yerdeki canavara saplayan cengaver). Ortodoks musun? diye soruyorum, “Evet” diyor. Madalyonu gösterip “Aya Yorgi mi?” diyorum, “Mar Jorj” diye yanıtlıyor, aynı azizin orada bilinen adını söylüyor. (Saint George, Aya Yorgi, Mar Jorj aynı azizdir.) O anda Türkiye’deki bir Hristiyan taksi şöförünün aynı şeyi yapıp yapamayacağını düşünüyorum. Hayır, çok gözü kara değilse yapamaz. Müşterilerin tepkilerinden, en azından küçümseyici tavırlarından çekinir. Türkiye’de azınlıkların gerçek adlarını bile gizlediklerini, kimi zaman çift anlamlı, çift söylenişli adlar aldıklarından haberdarım. Büyük bir inanç topluluğu oluşturan Alevilerin bile kamuya açık yerlerde Alevi simgelerini sergilemekten kaçındığını biliyorum. Kimi zaman tehditkar bakışlar, alaycı ve küçümseyici gülüşler, en iyi halde “doğru yola davet”ler… Çoğunluk inancından olmayanların bu tür davranışlarla karşılaşması sıradan olaylardır. Bu bakımdan, Türkiye’de farklılıklar-

AKP Hükümetinin bu

ucuz kahramanlığının aslında ABD’nin

himayesinde bölge

liderliği projesinin bir parçası olduğunu bir

şekilde bölge halklarına,

ama öncelikle Arap

aydınlarına, solcu ve

yurtsever politikacılarına anlatmamız gerekiyor. Tabii bunun yolu da,

Filistin, Lübnan ve Suriye

halklarının Siyonizm ve

emperyalizm karşısındaki

haklı taleplerine ve

mücadelelerine samimi ve etkin biçimde sahip

çıkmaktan, dayanışma göstermekten geçiyor.

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK la birlikte yaşama kültürünün, Suriye ve Lübnan’dan çok geride olduğunu düşünüyorum. Gerçekten Suriye’de (belki de iktidarda bir azınlığın, Alevilerin olması nedeniyle) inançsal ve etnik toplulukların arasında ciddi bir ayrımcılık veya baskı olmadığı söylenebilir. Belli topluluklara, örneğin Kürtlere yönelik baskılar ise daha çok politik nedenlidir; ciddi bir asimilasyon çabası görülmez. Sözgelimi, eğer son dönemde değişmediyse, Kürt çocukları anadillerinde eğitim alıyordu. Ermeniler ve Hristiyan Araplar devlet dairelerinin kadrolarında, hatta nüfus içindeki oranlarının ötesinde bir yer tutuyordu. Kamusal alanda başörtülü ve örtüsüz kadınlar yan yana çalışıyor, sokaklarda aynı özgürlükle yan yana dolaşıyor. Lübnan’da da farklı dinsel ve etnik kimlikli topluluklar birbirlerini kabullenmiş durumdalar. Geçmişteki iç savaşta cemaatler arasındaki iktidar dengelerindeki hassasiyetler başlıca rolü oynamış olsa da, en azından şu anda hiçbir cemaat kendi inancını diğerlerine dayatmaya kalkmıyor. Camiler ve kiliselerde inananlar yan yana ibadet ediyor. En güçlü siyasi ve askeri güç konumunda bulunan ve dini ideolojiye dayanan Hizbullah bile asla ülkeye kendi inançlarını ve siyasi sistemlerini (İslami Düzen) dayatmayacağını altını çize çize belirtiyor.

Modern Beyrut Türkiye’de sıradan insanların çoğunun kafasındaki Arap ve Arap ülkesi imajı şöyledir: Arap ülkeleri çöllerden ibarettir. Araplar çadırlarda yaşayan, medeniyetten uzak esmer derili (kara değilse) göçebelerdir. Petrol şeyhleri bu imajı biraz bozsa da, onlar da yine aynı ölçüde modern düşünceden bütünüyle uzak kişilerdir. Arapların hepsi bağnaz derecede Müslümandır! Bu gerçeğe tümüyle aykırı imaj, toplumumuzun ne ölçüde köklerinden koparılmış, bölge halklarına yabancılaştırılmış olduğunu gösteriyor. Kemalist/modernist ideolojinin ve eğitim sisteminin yarattığı bir garabettir bu. Oysa kendi toplumunu tanımayı dert edinen biri gerçeği rahatlıkla görebilir. Türkiye sınırları içinde milyonları bulan sayıda Arap yaşamaktadır ve bunların bir kısmı da Hristiyanlığın çeşitli mezhepleri içinde yer almaktadır. Sözkonusu Arap imajına sahip birini Lübnan’ın Beyrut’una götürüp bıraksanız, herhalde şoke olur, gözlerine inanamaz. Lübnan coğrafyasında çöl -bildiğim kadarıyla- hiç yok. Dağlık alanlar dışında oldukça geniş tarım alanları ve epeyce orman var. Lübnan’ın simgesi (bayrağında da yer alır) sedir ağacıdır. Gılgamış destanında Enkidu’nun gemi yapımında kullanmak için ta Mezopotamya’dan kalkıp Lübnan’a sedir ağaçlarını çalmaya geldiği yazılıdır. Beyrut’u ilk kez gördüm ve bu şehirle ilgili onca bilgime rağmen bu kadar

modern, zengin bir şehir göreceğimi sanmıyordum. En son model arabalar, jipler; 8-10 katlı cam kaplı yeni yapılmış ya da restore edilmiş binalar; Türkiye’de bile rastlamadığım Avrupa-Amerika kökenli markalar… Tabii bu görüntü daha çok şehrin kuzeyinde hakim. Ama Beyrut’un güneyini oluşturan ve yoksul Şiilerin yaşadığı Dahye’de, 2006 savaşında İsrail’in bombardımanıyla yerle bir olan bölgede, şimdi modern görünümlü koca koca apartmanlar yükseliyor. Lübnan Komünist Partisi Genel Sekreter Yardımcısı Saadallah Mazrani, artık Şiilerin Lübnan’ın en yoksulları olmadığını, zenginler ve yoksullar arasındaki uçurumun her cemaat içinde eşit ölçüde var olduğunu söyledi. Bundan tam emin değilim ama Lübnanlı arkadaşımın Şii burjuvazinin yaşadığı yer diye gösterdiği

POLİTİKA

2

mahalledeki villalar hayli gösterişliydi. Beyrut’un en yoksul -ama gerçekten yoksul- kesimini Filistin mülteci kampları oluşturuyor: Burc elBarajni, Sabra ve Şatila. Şehrin proletaryasının en alt kesimini Filistinlilerin yanı sıra Suriyeliler ve Güneydoğu Asyalılar oluşturuyor. *** Kuşkusuz Suriye ve Lübnan öyle birkaç günlük geziyle kavranamayacak kadar derin, karmaşık ve tarihsel/kültürel bakımdan zengin ülkeler. Ama bu kısa ziyaret, kültürel kodlarımızda bölge halklarıyla ne kadar ortak yanlar olduğunu, kimliğimizin bir parçasının oralarda yaşadığını görmek açısından yararlı oldu. Herkese komşularımızla tanışmalarını öneriyorum.

ORTADOĞU’DA “SİYASET”İN ANLAMI

Suriye’den Lübnan’a doğru gidiyoruz. Şöförümüz sıcakkanlı, konuşkan biri. Konuşmanın bir yerinde şöyle diyor: “Suriye’de özgürlük var. Her şeyi yapabilir, her şeyi konuşabilirsiniz… siyaset hariç.” İroni yapmıyor, gayet doğal bir şeymiş gibi söylüyor.

Bir süre sonra konu İsrail’e, Amerika’ya, savaşa, Hizbullah ve Nasrallah’a geliyor. Arkadaşım “siyaset yapmama” kuralını hatırlayıp uyarıyor: “Rahatsız oluyorsan bu konuyu geçelim.” Şöförün yanıtı: “Ne demek! Bu siyaset olur mu? Bu yurtseverliktir. Siyaset, devleti eleştirmektir.”

isim bile Ortadoğu politikasında her şeyin nasıl birbirine karıştığının göstergesidir. Canbolat, Suudi destekli ve ABD bağlantılı Hariri ailesinin liderliğindeki 14 Mart ittifakının asli bir bileşeniydi ve Suriye’nin askerlerini geri çekmesini şiddetle savunmuştu. Ama Suriye’nin çekilmesinin üzerinden 5 yıl kadar geçtikten sonra bu kez Suriye’yle arasını düzeltmeye başladı ve geçtiğimiz aylarda 14 Mart ittifakından ayrıldı. Şöförümüz Hizbullah’a yanaştığını söylüyor. Ve ekliyor: “Canbolat mercimek gibidir. Ne yana dönerse dönsün, fark etmez.”

Söz dönüp dolaşıp Dürzi lider Velid (Şöförle Arapça bilen arkadaşım Canbolat’a geliyor. Canbolat’ın parti- Timur konuşuyor, ben arada onun sinin adı İlerici Sosyalist Parti’dir. Bu çevirdiği kadarıyla takip ediyorum.)


30

POLİTİKA

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

Rosa Luxemburg: Ezilenlerin Kurtuluşuna Yol Gösteriyor

MART 2010

VARDIK, VARIZ, VAROLACAĞIZ…

Bugün sistemin saldırılarıyla yalnı-

zlaştırılan, ezilmişliklerini mücadele

gerekçesi haline getirmek yerine bir utanç ve suç unsuru sayan pek çok genç kendi

bunalımlarında boğuluyor. Rosa, yaşamın-

daki olumsuzlukları mücadele verileri

haline getirmeyi başarabilmiş bir önderi simgelemektedir. Rosa’nın özgürleşme

pratiğinde gözlemlediğimiz cesaret, özveri,

militan mücadele ve devrimin yolunu takip

etmedeki kararlılık, ona giydirilen gömleği

nasıl yırtıp attığının en güzel göstergesidir. ULAŞ TAŞTEKİN yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başı, hem dünya tarihi hem de MarksizmLeninizm’in şekillenişi açısından çok özgün ve önemli bir yerde durur. Rus otokrasisi ve Avrupa’daki burjuva egemenlikleri istikrarsızlıklar, krizler ve savaşlarla sarsılmakta, büyüyen işçi hareketi ve devrimlerin tehdidi altında kalmaktaydı.

19.

Mücadelenin büyüdüğü ve yeni tartışmaların gündeme geldiği bu verimli dönemde; devrimciler Marx ve Engels’ten yoksundu ve bu dönem kendi önderlerini yetiştirmek durumundaydı. “Öznel Etmenin Marxist Teorisi’ olarak adlandırılabilecek bölümü sistematik olarak ele almak başta Lenin (...) ve Rosa Luxemburg olmak üzere [Marx’ın] en yetenekli takipçilerine 1

düştü" cümlesi, bize bahsedilen dönemin gündemleri ve yarattığı en önemli figürler hakkında fikir veriyor.

Rosa ve Spartaküs Birliği Durağan bir dönemle kıyaslandığında; siyasetin hareketlendiği kritik zamanlarda, siyasetçilerin yapacakları tercihler onların tarih içindeki yerlerini belirler. Birinci Dünya Savaşı sırasında Bolşevikler muzaffer Ekim Devrimi’ni insanlık tarihine kazandırırken; savaşın başında, Kautsky’nin de kuyruğuna takıldığı Alman revizyonizmi, ulusal burjuvaziyle birlik olup savaş bütçesini oyladığında

Alman devrimine sırtını dönerek Hitler faşizmine giden yolu açıyordu. Savaş döneminde Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nde (SPD) yaşanan saflaşmada, başta Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Leo Jogiches olmak üzere Alman devrimcileri Spartaküs Birliği’ni kurarak, kendilerini ulusal burjuvazinin çıkarlarını Marksizm adına savunanların bataklığından ayrıştırdılar. Ancak disiplinli ve ortak politikalara bağlı bir parti kurma konusunda geç kaldılar. Sosyal demokrasiden kendilerini doğru zamanda ayrıştıramadıkları için yükselen hareketliliği karşılayamadılar. 1918 Alman devrimi “gerçekleşmeyen devrim” olarak tarihteki yerini aldı. Rosa, Spartakist ayaklanmanın bastırılmasının ardından tüm uyarılara rağmen Almanya’dan ayrılmayarak mücadeleyi sürdürdü. Karl Liebknecht ile birlikte, paramiliter güçlerce tutuklanıp, dipçik darbeleriyle katledildikleri son ana kadar enternasyonal proletarya sosyalizminin karşı-devrime meydan okuyan militan tavrıyla hareket ettiler: “Berlin’de düzen hüküm sürüyor. Sizi budala çakallar! Sizin ‘düzen’iniz kumdan inşa edilmiştir. Yarın devrim bir kere daha ayağa kalkacak ve trompet sesleriyle haykıracaktır: Buradaydım, buradayım, hep burada olacağım!” 2

Bir mektup ustası Rosa Luxemburg’un en bilinen özelliklerinden bir tanesi, yazın alanında-

ki -özellikle de ardında bıraktığı mektuplardakiedebi başarısıdır. Biyograficileri tarafından enine boyuna incelenen belge niteliğindeki mektupları Rosa Luxemburg’un kişiliğini ve onu yaratan tarihsel nesnelliği analiz edebilmemiz açısından büyük önem taşımakta. “Bu mektupları okuyanları etkileyen şey, ilkin bu kadının zevklerinin ve yeteneklerinin çeşitliliğidir. O, her şeyle ilgileniyordu: Tarih ve ekonomi politikle, tüm ülkelerin edebiyatıyla, resimle, yontuyla, müzikle, jeolojiyle, zooloji ve botanikle. Öyle görünüyor ki, aynı coşkuyla ve tartışma götürmez bir yetenekle...” 3 diyerek Gilbert Badia, bu mektupların ne ifade ettiğini tariflemiştir. Bu ifade harfi harfine doğru olmakla birlikte, tek başına kullanıldığında yetersizdir. Bugün Rosa’ya ilişkin değerlen-dirmelerin birçoğu, mektuplarındaki edebilik ve romantizmle sınırlandırılıyor, “duygusallık” onun en önemli özelliği olarak öne çıkarılıyor. Bu sınırlandırma günümüzde Che’nin serüvenci ruhunu başıboş bir maceracılığa indirgeyen bakış açısından farksızdır. Rosa’nın yaşantısında karşılaştığı güçlüklerin onda bıraktığı olumsuz etkilere bu mektuplarda rastlamak mümkündür. Rosa bir Yahudi, bir kadın, Almanya’da Polonyalı bir yabancıdır. Küçüklüğünde geçirdiği bir rahatsızlık sonucu bir ayağı topaldır. Bugün sistemin saldırılarıyla yalnız-

laştırılan, ezilmişliklerini mücadele gerekçesi haline getirmek yerine bir utanç ve suç unsuru sayan pek çok genç kendi bunalımlarında boğuluyor. Rosa, yaşamındaki olumsuzlukları mücadele verileri haline getirmeyi başarabilmiş bir önderi simgelemektedir. Rosa’nın özgürleşme prati-ğinde gözlemlediğimiz cesaret, öz-veri, militan mücadele ve devrimin yolunu takip etmedeki kararlılık, ona giydirilen gömleği nasıl yırtıp attığının en güzel göstergesidir. Onun yazdıklarını ve tartıştıklarını bugün daha iyi inceleme ve analiz etme olanağına sahibiz. Bugün devrimin meşalesini Rosa’nın bıraktığı yerden taşımak sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Tesadüf değildir ki; Bernstein’lar ve Kautsky’ler tarihin çöplüğüne atılmaya yazgılıyken, Rosa aradan geçen yaklaşık bir asırlık süreye rağmen ezilenlerin kurtuluşuna yol gösteriyor: “O, bir kartaldı, hala da bir kartaldır. Rosa Luxemburg, bütün dünya devrimcilerinin anısında aziz olmakla kalmayacak, eserleri birçok devrimci kuşağın eğitimi için çok faydalı bir ders olacaktır.” 4 Dipnotlar 1. Ernest Mandel, Marx’ın Kapitali, Yazın Yayıncılık, s. 113 2. Rosa’nın ölümünden önceki son yazısı, Die Rote Fahne (Kızıl Bayrak), Sayı: 14, 14 Ocak 1919. 3. Gilbert Badia, Bir Mektup Ustası Rosa Luxemburg, Pencere Yayınları, s. 45 4. Lenin’den aktaran Belge Yayınları, Siyasi Yazılar, Rosa Luxemburg, 1979.


MART 2010

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

Dershanelerde Sömürü Çarkı...

EĞİTİM KURUMU DEĞİL

KAPİTALİST İŞLETME

POLİTİKA

31

Onbinlerce dershane öğretmeninin bir kısmı devlete atamasının yapılması için KPSS belasıyla boğuşmakta, geri kalan kısmı ise ümidini kesmiş bir şekilde dershanelerde ağır çalışma koşullarında öğretmenlik yapmaya devam etmektedir. Bu yapılanlara karşı çaresiz miyiz? Tabii ki hayır. Bu sömürü çarkına maruz kalan öğretmenler olarak sorunlarımızın ortak olduğu bilinciyle hareket edip ortak bir duruş sergilersek onurlu ve insanca yaşayacak, gerektiği gibi öğretmenlik yapacak koşulları yaratabiliriz HAKAN ŞAHİN

Bu çağda eğitim en büyük getiriyi sağlayan ticari faaliyettir. Dershanecilik sektörü kalkacak, kalkmalı diyen bakanlar, başbakanlar oldu ama Türkiye’de dershanecilik sektörü hiç geri gitmedi; hep ileriye gitti. İyi ki de gitti.”

Enver Yücel (Uğur Dershaneleri’nin sahibi)

Enver Yücel bu sözleriyle aşağıdakilerden hangisini amaçladığı söylenebilir?

1. Bol bol para kazanmak. 2. Ataması yapılmayan öğretmenlere istihdam yaratmak. 3. Türkiye ekonomisini canlandırmak. 4. Çağdaş eğitim anlayışını ülkemize yerleştirmek. 5. Eğitimde fırsat eşitliğini sağlamak. Cevap: A şıkkıdır. Evet, Enver Yücel

gibi dershane sahiplerinin tek hedefi çok para kazanmaktır. A seçeneğinin dışındaki seçenekler onların varlıklarını devam ettirebilmek için söyledikleri kocaman yalanlardır. Türkiye’de dershaneler sadece üniversiteye hazırlık kurslarından yılda 9 milyar dolar para kazanmaktadır. Varın gerisini siz düşünün. Dershanelerin tarihsel serüvenlerine baktığımızda, bugünkü statülerine 1965 yılında kavuştuklarını görürüz. Fakat her dönem kapatılmaları gündeme gelen dershanelere en büyük destek 1984’te kurulan Özal Hükümetinden (ANAP) gelmiştir. Aslında bu, Özal’ın neoliberal politikalarıyla örtüşen, eğitimin özelleştirilmesinin önünü açan ilk uygulamalardandır. Dershane sahipleri dershanelerinin kapatılmaları gündeme gel-

Enver Yücel gibi dershane sahiplerinin tek hedefi çok para kazanmaktır. “Bol bol para kazanmak” seçeneğinin dışındaki seçenekler onların varlıklarını devam ettirebilmek için söyledikleri kocaman yalanlardır. Türkiye’de dershaneler sadece üniversiteye hazırlık kurslarından yılda 9 milyar dolar para kazanmaktadır. Varın gerisini siz düşünün.

diğinde hemen bir heyet oluşturarak Özal hükümetiyle görüşmeler yapmış ve lobi çalışmaları yürütmüşlerdir. Özal hükümetinden tam destek alınca da aralarındaki birlikteliği devam ettirebilmek amacıyla 1985 yılında Özel Dershaneler Birliği Derneği’ni (ÖZDEBİR) kurmuşlardır. ÖZDEBİR her dönemde siyasi iktidarlarla iyi ilişkiler kurmayı ihmal etmemiştir. Fakat ÖZDEBİR’i gelişmelerinin önünde engel gören ve tekelleşmek isteyen bazı dershane sahipleri 2003 yılında Tüm Özel Öğretim Kurumları Derneği’ni (TÖDER) kurmuşlardır. TöDER 2003’ten günümüze kadar o kadar hızlı büyümüştür ki şu an yaklaşık 400 civarında dershane üyesi vardır (Final, Sınav, Kavram, Bil vs). TÖDER de ÖZDEBİR gibi siyasi iktidarlarla iyi ilişkiler kurmayı ihmal etmemiş hatta isteklerini siyasi iktidarlara kolayca yaptırabilmiştir. Mesela Özel Okullar Sınavı ile LGS ( Liselere Giriş Sınavı) birleştirilerek OKS (Ortaöğretim Kurumlarına Giriş Sınavı) ortaya çıkarılmıştır. İşte hem TÖDER’in hem de ÖZDEBİR’in bünyesinde bulunan dershanelerde ve özel okullarda 60 bine yakın öğretmen çalışmaktadır.Yani devlete ataması yapılmayan 60 bin öğretmen çaresizlik içerisinde dershanelerin aşırı sömürüsüne maruz kalmaktadır. Dershanede çalışan öğretmenlerin sorunlarına baktığımızda şunları görürüz: * Öğretmenlerle yapılan sözleşmeler 10 aylık süreyi kapsar ve bu sözleşmelerde öğretmenlerin aldığı maaş ya da ücret asgari ücret tutarında gösterilir. Çünkü devlete daha az prim öderler. * Öğretmenle yapılan sözleşme sırasında öğretmene önceden istifa dilekçesi imzalatılır. * Neredeyse hiçbir dershane işine son verdiği öğretmenine kıdem tazminatı ödemez. * Eğer dershane öğretmenleriyle bir sonraki sene için de devam kararı aldıysa yeni bir istifa dilekçesi imzalatılır ve Temmuz-Ağustos aylarında

öğretmenlerini ücretsiz izne ayırarak öğretmenlerin 10 ay üzerinden sigorta yapar ve maaş verir ( iki ayın sigortası ve maaşı patronun cebine gider). * En son yapılan yasa değişikliği ile dershaneler öğretmen maaş ödemelerini bankalar üzerinden yapmak zorunda bırakılmıştır. Fakat onlar da bunun yolunu bulup asgari ücret tutarını bankadan, geri kalan ödemeyi de elden yapmaktadırlar. * Dershanelerde ilk defa öğretmen olarak başlayan stajyer öğretmenlere maaş ödenmemektedir. Hatta bazı dershanelerde (Final, Kavram) stajyer öğretmenlik 2 yıldır. Dershaneler-deki tüm angarya işler stajyer öğretmenlere yaptırılmaktadır. * Dershaneler öğretmenlerinden kaliteli eğitim vermelerini değil patronlarına karşı itaatkar, söz dinleyen, asilik yapmayan, patronlarına karşı örgütlenmeyen öğretmen olmalarını isterler. * Dershane sahipleri Müdür-Müdür Yrd-rehber öğretmen ağını kurarak öğretmenler üzerinde baskı oluştururlar. Öğretmenlerini ispiyonculuğa teşvik ederler. Yukarıda saydığımız sorunlar dershane öğretmenlerinin yaşadığı sorunların sadece bir kısmıdır. Ve onbinlerce dershane öğretmeninin bir kısmı devlete atamasının yapılması için KPSS belasıyla boğuşmakta, geri kalan kısmı ise ümidini kesmiş bir şekilde dershanelerde ağır çalışma koşullarında öğretmenlik yapmaya devam etmektedir. Bu yapılanlara karşı çaresiz miyiz? Tabii ki hayır. Bu sömürü çarkına maruz kalan öğretmenler olarak sorunlarımızın ortak olduğu bilinciyle hareket edip ortak bir duruş sergilersek onurlu ve insanca yaşayacak, gerektiği gibi öğretmenlik yapacak koşulları yaratabiliriz. Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya da hiç birimiz…


32

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

POLİTİKA

Yoksul ülkelerin doğası zenginlerin çöplüğü olmaya mahkûm ediliyor

KALKINMA MASALLARI VE MADENCİLİK

MART 2010

Herkese ait olan ve aynı

zamanda hiç kimseye ait olmayan yeraltı ve

yerüstü kaynaklarının

metalaştırılarak ticarete tabi kılınması, her şeyin piyasa kurallarına

indirgenmesi sömürüyü

de beraberinde getiriyor.

Kan, gözyaşı ve sömürüyü

engellemenin yolu, doğal

kaynakların dünya

üzerinde yaşayan tüm

canlılar tarafından adil

bir şekilde paylaşılmasını sağlamanın yollarını aramaktan geçiyor. MEBRUKE BAYRAM üresel kapitalizmin yoksul halklara kurduğu sömürü tuzakları saymakla bitmez. Son yıllarda yoksul ülkelerin suyunu, havasını hatta gen kaynaklarını paraya tahvil etmek için icat edilen binbir türlü hinlikle karşılaştık. Sözü edilen hinliklerin tarihi çok eskilere uzanmıyor, ancak kazanç hırsı uğruna binbir türlü entrikanın en eski tarihlerden bu yana uygulandığı bir alan var; yeraltı kaynakları. Yeraltı kaynaklarının çıkarılması ve paylaşılmasında tarihten bu yana yaşananlar, kâr odaklı çarpık bakışın doğal kaynak talanını nerelere vardırabileceğinin de kanıtı.

K

kullanıldığı zaten eskiden beri biliniyor. Ucuz emeğin yanına bir de düşük çevre standartlarını eklememiz gerekiyor. Madencilik faaliyetleri yüzünden yoksul ülkelerin doğası zenginlerin çöplüğü olmaya mahkûm ediliyor. Madencilik çevreye en fazla zararı veren sektörlerin başında geliyor. ABD Çevre Koruma Kurumu EPA tarafından 2000 yılında açıklanan bir envantere göre ABD'de tüm endüstri kuruluşlarının çevreye saldığı zehirli atıkların yüzde 47'si maden işletmelerine ait. Bunların büyük bir bölümü altın, gümüş ve bakır madenciliği yapan işletmeler tarafından üretiliyor. Çevre koruma konusunda sıkı kuralların uygulandığı gelişmiş ülkelerden birinde durum böyleyse, bu konudaki kanunların oldukça zayıf olduğu yoksul ülkelerde neler yaşandığını tahmin etmek zor değil.

Dünya üzerindeki etkisi artık herkesçe bilinen meşhur sacayağı; IMF (Uluslararası Para Fonu), DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) ve Dünya Bankası’nın neredeyse ulusaşırı şirketlerin işlerini kolaylaştırmaktan başka bir meşguliyeti yok. Sözü edilen kuruluşların çeşitli anlaşmalar yoluyla dayattığı politikaların dünyanın dört bir yanındaki yoksul halklar üzerindeki sömürüyü nasıl kurumsallaştırdığı artık herkes tarafından bilinen bir gerçek. Yoksul ülkelere dayatılan MAI, GATS, TRIPS, TRIMS vb. anlaşmalar, bunlara uyumlu olarak yapılan çeşitli yasal, ekonomik düzenlemeler ve "kalkınma" maskesinin ardına saklanılarak yapılan çeşitli uygulamalar yoksul ülkeleri yeraltı kaynaklarının çıkarılması, işlenmesi ve ticareti konusunda ulusaşırı şirketlerin arayıp da bulamayacağı bir cennet haline getirmiş durumda.

Durum yalnızca çevresel felaketlerle de sınırlı değil. Madencilikle meşgul olan kuruluşların uluslararası finans faaliyetleriyle arası oldukça iyi. Özellikle yoksul ülkelerde yürütülen madencilik faaliyetlerinin önemli bir bölümünü oluşturan altın madenciliği alanında çalışan firmalar çeşitli spekülasyonlar, borsa işlemleri, türev piyasaları vb. alanlarda binbir türlü hinliğe başvurarak fiyatları kendi lehine belirliyor, madenin değerinin çok çok üzerinde paralar kazanıyor. Yoksul ülkeler, yeraltı kaynaklarının talan edilmesinin yanı sıra bir de sözü edilen finans işlemleri yoluyla katmerli sömürüye uğratılıyor.

Yoksul ülkelerin ulusaşırı şirketler tarafından ucuz emek cenneti olarak

Yerin altında bulunan çeşitli maddelerin çıkarılması, işlenmesi ve ticaretinde yaşananları incelemek, bugün

"Üçüncü Dünya Ülkeleri" olarak anılan yoksul ülkelerin nasıl üçüncü sıraya itildiğini anlamak açısından yararlı olabilir.

Madenciliğin karanlık tarihi Ekonomist Selim Yılmaz'ın verdiği rakamlara göre; 1960'lı yılların sonlarına kadar azgelişmiş ülkelerde çıkarılan madenlerden elde edilen net gelirin yüzde 70'i ulusaşırı şirketlerce ülke dışına taşındı. Örneğin; 1800'lü yılların sonunda dünyada bulunan bakır madeninin yüzde 60'ını barındıran Şili, 20. yüzyılın ilk yarısında ABD'li şirketlerin ele geçirme oyunlarına sahne oldu. Araştırmacı Girvan'ın verdiği rakamlara göre; 1935-1969 yılları arasında maden üretimi yapan ABD'li şirketler, çıkardıkları madenden elde ettikleri kârın yüzde 91'ini kendi ülkelerine taşıyor, yalnızca yüzde 9'unu yatırım, yenileme vb. işler için Şili'de kullanıyorlardı. Bir başka örnek de Peru'dan. Peru'da maden işletmeciliği yapan Amerikan şirketlerinin 1950-1970 yılları arasında ülkelerine götürdükleri para 790 milyon dolardı. 1980'li yıllarda bu rakam 669 milyon doları buldu. Sözü edilen şirketlerin aynı dönem içerisinde Peru'da yaptıkları yatırım yalnızca 284 milyon dolardı. Ulusaşırı şirketler genellikle yerleştikleri ülkede madenlerin en kolay çıkarılabilecek kısmını seçip 5-10 yıl içerisinde alıp götürdüler. Madenlerin daha zor çıkarılabilen ancak çıkarılandan daha büyük bir hacmi ifade eden kısmını da kullanılamaz hale getirdiler. Zehirli atıklar

çoğunlukla hiçbir arıtma ve güvenlik işlemine tabi tutulmadan olduğu gibi bırakıldı. Madencilik faaliyetlerinden yoksul ülkelerin yanına kâr kalan ucuz emek sömürüsü ve talan edilen çevre oldu. Yaratılan çevre kirliliği madencilik yapılan bölgeleri yaşanamaz hale getirdiği için birçok bölgede yöre halkı göç etmek zorunda kaldı. Bazı ülkelerde milyonlarca kişinin geçim kaynağı durumunda olan el emeği madencilik zorla yok edildi. Yerine getirilen yüksek teknoloji madenciliği cevherlerin kaymak tabakasını tüketip geri kalan kısmını kullanılamaz hale getirdikten sonra arkasında dev çukurlar ve zehirli atık yığınları bıraktı. Dünyadaki yoksul ülkelerde yapılan madencilik faaliyetlerinin önemli bir kısmını oluşturan altın madenciliğiyle meşgul şirketler kirli kazançlarını yalnızca madenin değerinden değil çeşitli spekülasyonlardan ve piyasa hinliklerinden edindikleri için bulundukları ülkenin huzurlu ve barış içerisinde olmasını, ekonominin istikrarlı olmasını istemediler. Savaşlar, istikrarsızlıklar, kan, gözyaşı ve sömürü üzerinden kâr etmenin çeşitli yollarını ürettiler. Genellikle güney yarımkürede bulunan yoksul ülkelerde bir talan şeklinde sürdürülen madencilik faaliyetlerinin sonucunda pek çok maden artık kolay çıkarılabilir seviyenin altında kaldı ve ekonomik olarak kârlı olmaktan çıkmaya başladı. Bunun sonucunda yeni madencilik alanları arayışı kaçınılmaz hale geldi.


MART 2010

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

Altın madenciliği ve doğanın yıkımı Altın madenciliğinde kullanılan "siyanürlü liç yöntemi" dünyanın pek çok yerinde felakete neden oldu. Bilinen en zehirli bileşiklerden biri olan siyanür, altın, gümüş ve diğer bazı madenlerin çıkarılmasında kullanılıyor. Altın madenciliğinde kullanılan siyanürlü atıklar çoğu kez gölet benzeri bir çukurda depolanır. Ülkelerin yasal mevzuatının durumuna göre depolama işlemi sırasında bazı önlemler alınması zorunlu kılınabilir. Ancak çoğu yoksul ülkede çevre koruma ile ilgili mevzuat yeterli olmadığı için siyanürlü atıklar şirket tarafından gölette toplanarak öylece bırakılır. Göletlerden oluşan sızıntı sonucu suların zehirlenmesi, siyanürlü liç yönteminin uygulanması sırasında zehirli gazların ortaya çıkması vb. siyanür kazaları dünyanın pek çok yerinde sık sık yaşanıyor.

maden işletmesinin faaliyetleri nedeniyle doğal ortama yayılan siyanür vahşi hayvanların ölümüne, suların zehirlenmesine, maden çevresindeki toprağın zehirlenmesine neden oldu. - Romanya Baia Mare altın madeninde 2000 yılında oluşan çevre felaketi sonucunda Tuna nehri siyanürle zehirlendi. Felaketten yalnızca Romanya değil, Tuna nehri çevresinde bulunan diğer ülkeler de etkilendi.

- Papua Yeni Gine'de Ok Tedi dağında bulunan altın madeninin zehirli atıkları yoğun yağmurlar sonucunda oluşan toprak kayması nedeniyle 1100 km. uzunluğundaki Fly nehrine bulaştı. Nehirle taşınan zehir 800 km. uzaklıktaki su kanallarında dahi ağır metal ve siyanür zehirlenmesine neden oldu.

- Guyana'da bulunan bir altın madeninde zehirli atık havuzu patladı, 4 Siyanür kazaları milyar ton zehirli atık içeren çamur - ABD Montana'da bulunan bir ülkenin iki büyük nehrine karıştı.

Küreselleşme ve madencilik Dünya Bankası, IMF, DTÖ gibi kuruluşların yoksul ülkelere ne çeşit dayatmalarda bulunduklarından söz etmiştik. Sözü edilen dayatmalar sonucunda yaklaşık 20 yıllık bir süreçte 100'ün üzerinde ülkede madencilik yasaları değiştirildi. Yaklaşık 50 ülke doğal kaynaklarının işlenmemiş olarak satışından elde edeceği gelire muhtaç duruma düşürüldü. 2000'li yılların başında IMF ve Dünya Bankası'nın başlattığı "Madencilik ve Kalkınma" kampanyasının sonucunda ulusaşırı şirketler yeni tatlı kazanç kapıları bulmaya başladı. Jeoloji mühendisi Tahir Öngür'ün verdiği rakamlara göre; dünyada 100'den fazla ülkede madencilik yapılıyor. "Madenci ülke" diye nitelendirilebilecek 56 ülkede yaklaşık 4 milyar insan yaşıyor. Bu insanlardan 3,5 milyarı azgelişmiş ülkelerde bulunuyor. Dışsatımlarında madenciliğin payının yüzde 50'den fazla olduğu ülkelerin 90'lı yıllardaki kalkınma hızı (eksi) yüzde 2,3.

Prof. M. Ross'un 2001 tarihinde yayınladığı madencilik ve yoksulluk arasındaki bağlantıyı inceleyen çalışmasına göre: Madenciliğe bağımlılık yoksullukla doğrudan ilişkili. Madenciliğe bağımlı ülkelerde yaşam standartları çok kötü, çocuk ölüm oranları çok yüksek, gelir adaletsizliği çok fazla, ekonomik krizlere karşı duyarlılık çok yüksek, askeri harcamalar çok yüksek, yolsuzluk ve iç çatışmalar çok fazla.

Türkiye ve madencilik Kapitalist küreselleşmenin madencilik alanındaki saldırılarından elbette Türkiye de nasibini alıyor. 1980'de alınan 24 Ocak kararlarından bu yana ulusaşırı şirketlerin çıkarlarını gözeten çeşitli politikaların uygulandığını biliyoruz. Ulusaşırı sermayenin ülkeye girişini ve serbestçe dolaşımını kolaylaştıran bu politikalar madencilik alanında da etkili oldu. 1985'te çıkarılan Madencilik Yasası yerli ve yabancı sermayeye önemli imtiyazlar tanıyordu. MTA (Maden Tetkik Arama), Etibank gibi kuruluş-

lar işlevlerinin kısıtlanması ve özelleştirmeyle iş göremez hale getirildi. 1994'te çıkarılan, yap-işlet-devret modelini getiren yasayla devletin yetki alanındaki madenlerin işletilmesinin özel sektöre devredilmesinin yolu açıldı. Madencilik Yasası'nda 2004 yılında yapılan değişikliklerle birlikte ormanlar, özel koruma bölgeleri, milli parklar, tarım ve mera alanları, sit alanları, su havzaları, kültür ve turizm koruma bölgeleri vb. pek çok alan madencilik faaliyetlerine açıldı. Değişikliğin ardından hiçbir incelemeye tabi tutulmadan arama izni alabilen madencilik şirketleri izin süreci içerisinde rezervin yüzde 10'unu üretip satabilir hale geldi. Maden işletmesinden alınacak vergiler hesaplanırken yalnızca şirketin beyanı esas alınmaya başlandı. Yasaların halkın değil şirketlerin çıkarlarını koruyacak şekilde düzenlenmesinin ardından Türkiye'de pek çok bölgede var olan hukuk dahi çiğnenerek çevreyi altüst eden madencilik faaliyetleri yapılmaya başlandı. Sözü edilen faaliyetler içerisinde altın madenciliği öne çıkıyor. Cumhuriyet gazetesinin Ekim 2008 tarihli bir haberine göre; Türkiye'de ulusaşırı 12 altın şirketi 9 farklı ilde 17 farklı yörede altın çıkarıyor. Altın çıkarılan çoğu bölgede halk maden şirketlerinin çevrede yıkım yaratan faaliyetlerine karşı güçlü bir direniş sergiliyor. Bütün bunlara rağmen şirketler çoğu kez hukuku hiçe sayarak faaliyetlerine devam ediyor. Eski Orman Bakanı Osman Pepe'nin 16 Kasım 2007'deki açıklamaları durumun vahametini kanıtlıyor: "Bu kanunla Türkiye'de doğayı tabiatı korumak mümkün değil. Anasına kızan evden çıkıp taş ocağı ruhsatı alıp şehrin ormanının en güzel yerinde arama yapıyor. (...) Bu kanunla yola devam edilirse arama yapan işletmeler mantar gibi biter. İş çığrından çıkmadan bu kanun değiştirilmeli."

Kalkınma propagandası kime yaradı? Küresel kapitalizmin savunucularınca yoksul ülkeler için sihirli bir kalkınma hamlesi olarak propaganda edilen madencilik faaliyetleri çoğunlukla madencilik yapan şirketlerin

POLİTİKA

33

"kalkınmasına" yaradı. Yoksul halkların zenginliği madenci şirketlerin kasasına aktı. Uzun yıllar boyunca madencilik faaliyetlerine sahne olmuş ülkelerin adını saymak dahi madenciliğin kalkınmada ne kadar işe yaradığını kanıtlamaya yeterli: Papua Yeni Gine, Fiji, Fildişi Sahili, Mali, Zimbabve, Zambia, Zaire, Kolombiya, Şili, Uruguay... Dünyanın birçok bölgesinde kan, gözyaşı ve sömürünün adı olan madenciliği bize bir kalkınma masalı olarak sunmaya çalışanların kimler olduğunu iyi ayırt etmemiz gerekiyor. Kirli kazanç kapılarının kapanmasını istemeyenler kendi çarpık, yalnızca kâra odaklı bakış açılarını tüm dünyaya benimsetmeye çalışıyor. Her türlü doğal kaynakta olduğu gibi yeraltı kaynaklarında da sorun bu kâr odaklı çarpık bakışla başlıyor. Doğal kaynakların birilerine ait olabilen, alınıp satılabilen bir metadan ibaret olarak algılanması onlar üzerinden kazanç sağlayanların işine geliyor. Yerin altındaki ve üstündeki bütün doğal kaynakların dünya üzerinde geçmişten günümüze yaşamış olan tüm canlıların ortak mirası olduklarını unutmamamız gerekiyor. Herkese ait olan ve aynı zamanda hiç kimseye ait olmayan bu kaynakların metalaştırılarak ticarete tabi kılınması, her şeyin piyasa kurallarına indirgenmesi sömürüyü de beraberinde getiriyor. Kan, gözyaşı ve sömürüyü engellemenin yolu, doğal kaynakların dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar tarafından adil bir şekilde paylaşılmasını sağlamanın yollarını aramaktan geçiyor. Kaynaklar:

- Selim Yılmaz, Altının Ekonomik ve Hegemonik Boyutları, Kimya Madenciliğine Karşı Sivil İnisiyatif, www.ceterisparibus.net/dunya/kuresell esme.htm - Cem Doğan, Kaz Dağları - Siyanürlü Altın Madenciliği, www.ekolojistler.org. - Tahir Öngür, Yeraltı Kaynakları ve Sosyalist Kalkınma, Jeoloji Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi, www.antimai.org/bs/tongursosk.htm - Aykut Küçükkaya, Altında Yabancı Kuşatması, Cumhuriyet, 1 Ekim 2008. - Prof. Dr. İsmail Duman, MAI'nin Madencilik Boyutu, http://metalworkers.tripod.com/yayin/ mai7.htm

Altın madenciliği ve yoksul halkların kıyımı

Altın madenciliğinde yaşanan kazalar yalnızca çevrenin zehirlenmesiyle sınırlı kalmıyor. Madencilik faaliyetleri madenlerin civarında yaşayan yoksul halkların kıyımına da neden oluyor: - Ekvador'da maden bölgesinde oluşan heyelan sonucunda 300 kişi öldü.

- Brezilya'da bölgelerinde altın çıkarılmasını reddeden bir kabilenin 16 genç üyesi maden işçileri tarafından öldürüldü.

- ABD Idaho'da atık havuzlarından çevreye sızan atıklar nedeniyle 1200 Kızılderili yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kaldı.

- Güney Afrika'da yoğun yağmurlar nedeniyle atık havuzları taştı, 150 kişi öldü. - Tanzanya'da 1996'da bir altın madeninin işletilmesine başlanabilmesi için 400 bin kişi evleri yakılarak bölgeden sürüldü.


3

POLİTİKA

TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

ÖGD Kış Kamplarını Gerçekleştiriyor

ÖZGÜRLÜKÇÜ GENÇLİK’İN YOLCULUĞUNA SEN DE KATIL

MART 2010

Ana teması “Yoksulluk” olan bu yılki kamplarda, bu konu Komünist Manifesto ve İlkel Sermaye Birikimi, Gecekondu Gezegeni (Mike Davis) ve Üçüncü Dünyanın Yaratılması (Dünya’nın Yeşil Tarihi isimli kitaptan), Gazap Üzümleri isimli kitap ve metinler ışığında incelendi. Ayrıca Toplumsal Cinsiyet Erkeklik Halleri gündemli bir oturumun da yapıldığı kamplara Tekel işçilerinin Ankara'da yürüttüğü direniş damgasını vurdu ULAŞ TAŞTEKİN

zgürlükçü Gençlik Dernekleri'nin her yıl geleneksel olarak düzenlediği Kış Kampları beşinci yılında dört bölgede gerçekleşiyor.

Ö

İki gün boyunca çeşitli şehirlerden liseli ve üniversitelilerin katılımıyla gerçekleşen kamplarda; MarksistLeninist bilinçte derinliğin sağlanması, bunun güncel değerlendirmelerle bağının kurulması ve edebiyat, kültür-sanat gibi alanlarla beslenmesi amacıyla yapılan eğitim sunumları çeşitli tartışmalar eşliğinde özümseniyor. Özgürlük Gençlik'in yolculuğunda bir okul niteliğinde olan kamplar, bugüne kadar hem köklerimizi daha derine salmanın hem de yoldaşlığı en samimi ve devrimci biçimde paylaşmanın olanağını sağlayageldi. Ana teması “Yoksulluk” olan bu yılki kamplarda, bu konu Komünist Manifesto ve İlkel Sermaye Birikimi, Gecekondu Gezegeni (Mike Davis) ve Üçüncü Dünyanın Yaratılması (Dünya’nın Yeşil Tarihi isimli kitaptan), Gazap Üzümleri isimli kitap ve metinler ışığında incelendi. Ayrıca Toplumsal Cinsiyet-Erkeklik Halleri gündemli bir oturumun da yapıldığı kamplara Tekel işçilerinin Ankara'da yürüttüğü direniş damgasını vurdu. Kampların gerçekleştirildiği bölgelerde belirlenmiş gündemlerle beraber hem gençliğin hem de Türkiye'nin ve dünyanın içinde bulunduğu siyasal duruma dair değerlendirmeler yapıldı ve başta Tekel işçileri olmak üzere direnen tüm emekçilerin onurlu mücadelesi selamlandı. Güney Kış Kampı 21-22 Şubat tarihlerinde Mersin'de gerçekleştirildi. Adana, Hatay, Ağrı ve Mersin illerinden yaklaşık 70 gencin katılımıyla yapılan kamp Kristal-İş salonunda

gerçekleşti. Oldukça coşkulu bir atmosferde geçen kampta gençler iki gün boyunca yoğun temponun yorgunluğunu Liseli Kıvılcım'ın verdiği müzik dinletisinde atma olanağı buldular. Ayrıca Tekel işçilerinin ve direnen tüm emekçilerin onurlu mücadelesini selamlamak ve sonuna kadar onlarla birlikte olduğumuzu birkez daha deklare etmek için SDP'nin de katıldığı bir eylem yapıldı. Kristal-İş Sendikası’nın önünden "Sermayeye Karşı Tekel, Tek Yumruk" pankartıyla tüm provakasyonlara rağmen Taş Bina önüne gelen Özgürlükçü Gençler; burada basın metninin okunmasının ardından bir de oturma eylemi gerçekleştirdi. Marmara Kampı; 27-28 Şubat tarihlerinde İstanbul, Ankara, Kütahya, Edirne ve Eskişehir'den 95 kişinin katılımıyla gerçekleşti. Sunumların yanında renkli tartışmalara ve coşkulu bir eyleme sahne olan kampın atmosferindeki heyecan ve liseli gençliğin katılım oranı dikkat çekiciydi. 28 Şubat Pazar günü İstiklal Caddesi'nde gerçekleştirilen Tekel işçileriyle dayanışma eylemine Özgürlükçü Gençler, Toplumsal Özgürlük Platformu korteji içinde kitlesel katılım sağladılar. Kamp müzik dinletisinin ardından son buldu. Özgürlükçü Gençlik'in Ege Kış Kampı ise 13-14 Mart'ta "Gençlik Buluşuyor, İsyanı Büyütüyor" şiarı ile gerçekleştirildi. Denizli'de ilk kez gerçekleştirilen kampa Denizli, İzmir, Muğla, Aydın, Isparta ve Antalya'dan 70 genç katıldı. Ayrıca SDP ve TÖK'ten de katılımların ve ziyaretlerin olduğu kamp TMMOB konferans salonunda yapıldı. Bu yıl ilk kez yapılan Karadeniz kampına Samsun, Sinop, Giresun, Tokat, Sivas, Trabzon ve Ünye'den 75 genç katıldı. Mehmet Latifeci'ye ithaf edi-

HACETTEPE’DE PFIZER PROTESTOSU

9 Mart Salı günü Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde dünyanın en büyük ilaç şirketi Pfizer "Hacettepeli bilim adamları Pfizer bilim adamlarıyla buluşuyor" kılıfı altında bir toplantı düzenledi. Toplantıyla asıl hedeflenen geçtiğimiz aylarda okulda Ar-Ge ofisi açan şirketin okulun üzerine iyice çöreklenmesini sağlamaktı. Aralarında Özgürlükçü Gençler’in de olduğu Tıp Fakültesi öğrencileri tarafından protesto edilen toplantıda salon içerisinde İngilizce “Sermaye Defol, Üniversiteler Bizimdir!” yazılı pankart açıldı ve şirketin Nijerya'da ilaç deneyleri yaparken ölümüne ve sakat kalmasına neden olduğu çocuklardan, işten çıkarttığı işçilerden ve deney sonuçlarında yaptığı usulsüzlüklerden bahsedilen bir teşhir konuşması yapıldı. “Sermaye Defol! Üniversiteler Bizimdir”, “Parasız Eğitim Parasız Sağlık” sloganları atılan eylemde salon çıkışında güvenliğin müdahalesi sonucu bir arbede yaşanırken öğrenciler gözaltı ya da kimlik tespitine izin vermediler.

len kamp Lazca, Arapça, Kürtçe ve Türkçe konuşmalarla başladı. Kamp bitiminde yapılan kamp değerlendirme toplantılarında özellikle kampa ilk kez katılanlarca kitap ve makale seçimlerinin çok iyi olduğu ve birbirlerini tamamladığı, organizasyonun da çok iyi olduğu, ancak bazı konuların Türkiye ile bağlantısına fazla değinilmediği ve sunumlara dinleyici katkısının daha da arttırılması gerektiği yönünde görüşler belirtildi. Ayrıca okuma oranının yükseltilmesi gerektiğine dikkat çekildi. Mike Davis'in Gecekondu Gezegeni isimli kitabının sunumunda; kitapta anlatılan 3. Dünya ülkelerinin kentsel bölgelerinde yaşanılan gecekondu mahallelerinin ve varoşlaşmanın gelişimi, ayrım noktaları ve bununla birlikte neoliberal politikalarla kapitalizmin yoksul halkın üzerinden nasıl rant elde edildiği işlendi. Bir kadın yoldaşımızın moderatörlüğünde, sadece erkeklerin katılımıyla gerçekleştirilen "Erkeklik Atöl-

yesi"nde amaçlanan, ataerkil sistemde biz erkeklerde varolan erklik düşüncesini açığa çıkartmak ve buna karşı mücadele yöntemleri geliştirmek oldu. "İlkel Sermaye Birikimi" ve "Komünist Manifesto" (K.MarxF.Engels) gündemlerinde tartışmalar yoğunluk kazandı. Birbirini tamamlar nitelikteki bu başlıklarda yürütülen tartışmalar, geçmişten günümüze kapitalizmin yoğun saldırılarına ve sömürü politikalarına karşı verdiğimiz mücadelede zihnimizdeki kavramların köşe taşlarını oturtmamıza olanak sağladı. John Steinbeck'in Gazap Üzümleri adlı romanı olay, durum ve kişilik analizleri açısından ele alındı. Göç ve mülksüzleştirme yoluyla burjuvazinin sermaye biriktirme sürecini anlatan romanla hemen yanı başımızda, yani Kürdistan'da yaşanılan zorunlu göç olaylarının ilişkisi kuruldu. Ayrıca bu oturum doğaçlama tiyatro gösterisiyle son buldu. 16 Mart 2010


TOPLUMSAL ÖZGÜRLÜK

MART 2010

POLİTİKA

TEKEL Direnişine destek için devrimciler sokaklardaydı

3

İSTANBUL’DA TEKEL DİRENİŞİNE DESTEK EYLEMLERİ

Nurtepe Ankara’daki Tekel Direnişine destek için 16 Ocak’ta Nurtepe’de TÖP, ESP, EMEP, SODAP, SP, PDD, DHF tarafından ortak bir yürüyüş ve basın açıklaması gerçekleştirildi. Eylem öncesinde bildiri dağıtımı ve kahve konuşmalarıyla ezilenler ve emekçiler eyleme çağırıldı.“Zafer Direnen Tekel ve İtfaiye İşçilerinin Olacak” sloganı ile Nurtepe’den Güzeltepe’ye yapılan yürüyüşe Dayanışma Sendikası destek verdi. Atılan sloganlar ve yapılan basın açıklamasından sonra eylem bitirildi.

Gazi Mahallesi 31 Ocak günü Toplumsal Özgürlük Platformu’nun çağrısıyla bir araya gelen çeşitli kurumlar yapılan yürüyüşle tekel işçilerine destek verilmesi çağrısında bulundu. Eski Karakol durağından başlayan yürüyüş Cemevi önünde son buldu. Eyleme ayrıca Dayanışma Sendikası destek

verdi. Okunan basın açıklamasının ardından eylem sonlandırıldı.

Çağlayan 10 Şubat günü Çağlayan’da tekel işçilerine destek yürüyüşü yapıldı. TÖP, EMEP, BDP, SDH tarafından yapılan eylemden önce yoğun bildiri dağıtımları ve duvar gazeteleriyle güvencesiz çalışmanın en yoğun yaşandığı Çağlayan’da işçiler yürüyüşe çağırıldı. Dayanışma Sendikası’nın destek verdiği yürüyüş, “Tekel işçilerinin direnişi tüm emekçilerin direnişidir” ana sloganı atıldı. Yürüyüş boyunca çevredeki halka yönelik konuşmalar yapıldı ve meydanda yapılan basın açıklamasıyla eylem sonlandırıldı.

İkitelli İkitelli’de Dayanışma Sendikası’nın çağrısıyla bir araya gelen TÖP, ESP, DHF, İşçinin Yolu Tekel İşçileriyle Dayanışma Platformu kurdu. Yoğun bildiri dağıtımı, ajitasyon konuşmaları, afişler yapan platform bileşenleri

LATİFECİ İÇİN SAMANDAĞ’DA KİTLESEL ANMA

15 yıl önce katledilen Mehmet Latifeci ve babası Yahya Latifeci, Samandağ Halkevi tarafından 5 Mart’ta Aspendos Salonu’nda düzenlenen ve sanatçı Suavi’nin de katıldığı gecede anıldı.

1500 kişilik coşkulu bir kitlenin katıldığı gecede önce Mehmet Latifeci’nin hayatını anlatan slayt gösterimi sunuldu. Tolga Kara ve Eser Işık’ın şiir dinletisinin ardından Samandağ Halkevi adına konuşma yapan Timur Rencüzoğulları “Mart ayı devrimcilerin, demokratların ve ilericilerin en acı ayıdır. Tarih boyunca kanla yoğrulmuş bu coğrafya yakın tarihimizde de çok acı çekmiştir” diyerek 12 Mart Gazi Katliamını, 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi önünde öğrencilerin katledilmesini, 16 Mart Halepçe katliamını hatırlattı. Rencüzoğulları sözlerini şöyle sürdürdü: “30 Mart 1972'de Mahir Çayan ve arkadaşları 1971 cuntası tarafından idam edilmek istenen Denizleri kurtarmak istemiş, Kızıldere'de kendileri de şehit edilmişlerdir. İşte Mehmet Latifeci bu devrimcilerin özüdür, bu devrimcilerin yoldaşıdır. Katiller ve zalimleri halk lanetler. Devrimcileri ise sevgiyle anar. Ve onları yıllarca yaşatır.” Gecede sahne alan Sanatçı Suavi “Devrim şehitlerini yaşatmak için onların mücadelesini sürdürmenin tek yolu örgütlenmek, çoğalmak ve burada olduğu birlikte olmaktır” dedi.

yürüyüş ve oturma eylemi gerçekleştirdi. Yolu trafiğe kapatıp yürüyen kitle daha sonra İnönü Parkı’nda 2 saatlik oturma eylemi gerçekleştirdi. Sloganlar atan, marşlar söyleyen kitle, yapılan basın açıklamasından sonra alkışlarla eylemi bitirdi.

Taksim Tekel işçilerinin direnişine destek için Toplumsal Özgürlük Platformu’nun çağrısıyla bir araya gelen SDP, SP, Ekmek ve Özgürlük, SODAP, EHP ve TÖP Taksim’de yürüyüş yaptı. Tramvay durağında bir araya gelen yaklaşık 300 kişi Galatasaray’a yürüdü. Yapılan basın açıklamasına çevreden alkışlarla destek geldi. Atılan sloganların ardından eylem sonlandırıldı.

GENEL GREV’DEN ANKARA MİTİNGİ’NE 6 Konfederasyonunun ortak kararıyla yurt genelinde 4 Şubat günü Tekel işçileriyle dayanışma için genel grev yapıldı. Hak-iş ve Memur-Sen’in son

anda geri çekilirken greve Türk-İş, DİSK, KESK, Kamu-Sen katıldı. Genel Grevi desteklediğini açıklayan sendikaların ise sınırlı katılım gösterdiği ve genel greve uygun davranmadığı gözlendi. İstanbul’da Edirnekapı ve Eminönü’nde toplanan kitleler Saraçhane Meydanı’nda bir araya geldi. Toplumsal Özgürlük Platformu’nun “Zafer Direnen Tekel İşçilerinin Olacak” pankartıyla katıldığı mitinge binlerce kişi katıldı. Çekilen halaylar ve atılan sloganlardan sonra miting, komite tarafından bitirildi. Genel. Grevin ardından 20 Şubat’ta Tekel işçilerinin de çağrısıyla Ankara’da miting yapıldı. Mitinge on binlerce kişi katıldı. Kitleselliği ve coşkusuyla dikkat çeken Toplumsal Özgürlük Platformu “Sermayeye Karşı Emekçiler Ezilenler TEK-EL TEK YUMRUK” pankartıyla alandaki yerini aldı. Alınan karar gereği bir gece işçilerle sabahlayan kitle 21 Şubat 2010 Pazar günü yapılan basın açıklamasının ardından Sakarya Caddesi’nden ayrıldı.

GAZİ KATLİAMI 1. YILINDA YÜRÜYÜŞLE ANILDI

12 Mart 1995 yılında İstanbul Gazi Mahallesi’nde gerçekleştirilen katliam 15. yılında yine Gazi sokaklarında anıldı. “15 Yıl Oldu - Unutmadık Unutturmayacağız” sloganıyla 12 Mart Cuma günü olayların başladığı yer olan Eski Karakol durağında bir araya gelen yaklaşık 7 bin kişi buradan Gazi Mezarlığı’na doğru yürüyüşe geçti. Toplumsal Özgürlük Platformu’nun kitlesel katıldığı yürüyüş boyunca sık sık “Gazi Şehitleri Onurumuzdur, Katil Devlet Hesap Verecek, Gazi’de Düşene Dövüşene Bin Selam, Kıvılcım Yürekte Özgürlük Kavgada, İsyan Direniş Özgürlük” sloganları atan TÖP korteji coşkusuyla dikkat çekti. Gazi Mezarlığı’nda şehit aileleriyle birlikte yapılan anma, saygı duruşu ve okunan ortak metinden sonra bitirildi.

İSTANBUL-GÖKTÜRK’TE ALEVİLİK SÖYLEŞİSİ

İstanbul’un Eyüp ilçesine bağlı Göktürk beldesinde Toplumsal Özgürlük Platformu tarafından 11 Şubat günü “Alevilik” konulu bir söyleşi yapıldı. Ali Kenanoğlu’nun konuşmacı olduğu etkinlik, müzik dinletisiyle bitirildi.


“SERMAYEYE KARŞI TEK-EL TEK YUMRUK” Başbakan’ın müdahale tehdidi sonrasında TEKEL direnişinin kritik aşamaya girmesiyle birlikte Türkiye'nin pek çok ilinde Şubat ayı ortasından itibaren TEKEL direnişine destek vermek amacıyla devrimciler tarafından bir dizi eylem gerçekleştirildi. İZMİR - "TEKEL işçisi kazanacak"

SDP ve TÖP üyeleri 18 Şubat 2010 günü saat 10.30’da, hakları için direnen TEKEL işçilerinin taleplerini dile getirmek amacıyla Fuar İsmet İnönü Kültür Merkezi’nde düzenlenmekte olan İzmir İktisat Sempozyumu’na girmek istediler. Eylemciler polis tarafından içeriye alınmayınca, “TEKEL İşçisi Kazanacak” pankartı açarak ve “TEKEL işçisi yalnız değildir! Kent AŞ’den TEKEL’e işçiler kazanacak! TEKEL işçisi direnişin simgesi!” sloganlarıyla durumu protesto etti. Sempozyuma girmeleri engellenen 28 eylemci, polisin sert müdahalesi ile gözaltına alındı. Bu müdahale sonucu 1 eylemcinin parmağı kırıldı, polis ablukası ve gözaltı sırasında kadınlara tacizde bulunuldu. Eylemi görüntülemek isteyen 2 kişi ile olaya müdahale etmeye çalışan bazı kişiler de polis tarafından gözaltına alındı. İzmir'deki polis saldırganlığı, aynı gün tüm sosyalist ve demokrat kesimlerin katıldığı bir basın açıklaması ile protesto edildi.

İSTANBUL - Cervantes Enstitüsü İşgali

ADANA - "TEKEL işçisi kazanırsa hepimiz kazanırız"

17 Şubat günü, İstanbul Tarlabaşı’nda bulunan Cervantes Enstitüsü, TEKEL işçilerine destek vermek ve direnişi uluslararası kamuoyunun gündemine taşımak amacıyla Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) ve Toplumsal Özgürlük Platformu (TÖP) üyelerince işgal edildi. Sabah 10.00 sularında Cervantes Enstitüsü’ne giren SDP ve TÖP üyesi 34 eylemci, asansörleri kullanılamaz hale getirdikten sonra merdivenlere barikat kurdular ve enstitü binasının en üst katına çıktılar. Binanın cam ve balkonlarına çıkan eylemciler "Tekel işçileri yalnız değildir", "Zafer direnen halkların olacak" sloganları attı. Eylemciler, basına balkondan yaptıkları açıklamada şöyle dediler: “Yoksullaştırma, 4/C ile kölece çalışma koşulları artarken, TEKEL işçisi dil, din, mezhep ayrımı gözetmeksizin ezenlere karşı direniyor. Ezenlerse her yerde şoven saldırıları körükleyerek, savaşta ısrar ederek işçileri, emekçileri bölmeye çalışıyor. Ulaşım zamları, doğalgaz zamları, kemerlerimizi patlatıyor, bizim biriktirdiklerimizle birileri daha da zengin olurken, her gün silaha ayrılan para artıyor. O silahlar barışı susturuyor. TEKEL’de ise Kürtçe ve Türkçe sarmaş dolaş, işçilerin birliği halkların kardeşliği dalga dalga büyüyen direniş caddelerinde çınlanıyor.” Halkın ve medyanın yoğun ilgisi altında gerçekleşen eylemde, İspanya’nın İstanbul Büyükelçisi ile eylemciler arasında yapılan görüşmenin hemen ardından çevik kuvvet ekipleri bina içine girerek eylemcilere müdahale etti. TEKEL direnişinin 65. gününde gerçekleşen destek eylemine katılan 34 kişi gözaltına alındı. Gözaltındakiler bir gün sonra serbest bırakıldılar.

Adana'da 25 Şubat 2010 günü öğle saatlerinde İnönü Parkı karşısındaki Teknosa önünde bir araya gelen TÖP ve SDP üyeleri, kendilerini Teknosa'nın önünde bulunan demirlere zincirledi. 6 eylemci, TEKEL işçilerinin direnişini selamlayan sloganlar attılar. İkinci bir koldan eylem yapan 3 kişi ise Teknosa'nın çaprazında bulunan binanın üst katından "Sermayeye

Karşı TEK-EL Tek yumruk" pankartı açtılar ve kuşlama yaptılar. Yarım saate yakın devam eden eylem sonrasında, eylemciler polis tarafından zincirleri kırılarak gözaltına alındı. Ardından pankart açanlar da gözaltına alındı. Çarşının orta yerinde iki ayrı koldan yapılan eyleme çevreden alkışlarla destek verildi.

ESKİŞEHİR - "TEKEL çadırlarına uzanan eli kırarız"

DENİZLİ - Gençlik TEKEL işçisinin yanında

24 Şubat 2010 günü saat 16.00'da SDP ve TÖP üyesi 7 kişi, Eskişehir Adalar'da Burger King'in çatısına çıkarak "TEKEL çadırlarına uzanan eli kırarız" pankartı açtılar. Sloganlar ve propaganda konuşmaları ile TEKEL direnişini selamladılar ve işçilere dönük bir saldırının gereken cevabı alacağını haykırdılar. Yarım saat süren eyleme güvenlik güçleri, çevrede birçok sivil ve çevik kuvvet polisi bulunmasına rağmen müdahale etmedi.

18 Şubat günü Denizli’de Özgürlükçü Gençlik Derneği ve Kurtuluş Yolunda Dev-Genç üyesi gençlerden oluşan yaklaşık 40 kişilik topluluk Çınar’daki Sinema’ya yürüdükten sonra TEKEL işçileriyle dayanışma amaçlı bir basın açıklaması yaptı. Eylemciler, “Tekel İşçisi Kazanırsa Hepimiz Kazanırız TEK-EL TEK YUMRUK” yazılı bir pankart taşıdılar.


TO-Gazete-31/3