Page 1

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

MAKALE MAKA ALE

1


İmtiyaz Sahibi Samsun Kültür Sanat Platformu adına Prof. Dr. Metin EKER Genel Yayın Yönetmeni Uğur DEDE Yazı İşleri Müdürü Kazım MEMİÇ Yayın Kurulu Ahmet SEVEN Kazım MEMİÇ Prof. Dr. Mehmet AYDIN Prof. Dr. Metin EKER Recep YAZGAN Doç. Dr. Şahin KÖKTÜRK Ömer İdris AKDIN Uğur DEDE Zekeriya ÇAVUŞOĞLU Editör Prof. Dr. Mehmet AYDIN Sayfa Tasarımı Uğur BIYIK Hukuk İşleri Av. Nadi MACİT Mali İşler Emin KIRBIYIK

İletişim samsunkultursanatplatformu@hotmail.com www.samsunkultursanatplatformu.org Unkapanı Mh. Sami Arım Sk. No:6 İlkadım/SAMSUN Tüm Makale, Yazı ve Şiir İçeriklerinden Yazar ve Şairlerin Kendileri Sorumludur. Baskı:

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

SAMSUN KÜLTÜR SANAT DERGİSİ Yıl:2, Sayı: 3, Mayıs 2013 3 ayda bir yayınlanır

4| 6| 10 | 14 | 16 | 18 | 22 | 26 | 32 | 36 | 40 | 44 | 46 | 48 | 50 | 54 | 56 | 62 | 66 | 68 | 72 | 76 | 80 | 82 | 86 | 88 | 90 | 92 | 94 | 96 | 98 | 100 | 102 | 104 | 108 | 110 | 112 |

Bir İlkin Bam Telinden | Uğur DEDE Değişmeyen Geçeğimiz | Mesut Taner GENÇ Sanat İnsani Değerlerimiz Yükseltir | Metin BURMA Atatürk & Sanat | Taner ÇAĞLAYAN Aşk-ı Hakiki | Suzan Tüter MUMCU Belgeler Işığında Osamanlı Devletinde Köleler ve Hakları | Civan ÇELIK Önce Biz Yaşayalım Atatürk’ü | Kazım MEMİÇ Orkestra | Yakup Alper VARIŞ Bu Şehrin Yerlisi Kim | Tevfik DEMIR Kahraman Çiftlik AVM’lere Karşı | Akın ÜNER Köy Enstitüleri Olayı | Emin KIRBIYIK Gerçekliğin Çölünden Hakikatın Evrenine | Ömer İdris AKDIN Küçük Şairimiz, Damla Kız | Ahmet SEVEN Türk Kızılay’ında Hizmet Etmek | Mustafa KESKIN Samsun Tarihi | Ali KAYIKÇI Toplumsal Alan Araştırmalarının Toplumsal Kalkınmadaki Yeri | Fikret KARADENIZ Samsun’da Su Mimarisi Kültürünün Yaşayan Belgesi, Köprüler | Emine YILMAZ Son 10 Yılda Canik Sancağında Tütün Tarımı ve Ticareti | Mehmet KÖSEOĞLU İnsan Öyküleri | Zekeriya ÇAVUŞOĞLU Vezirköprü ve Köyleri Ağızı Çalışması | Emin KARTAL Gerçek Bir Saklı Cennet; Kabaceviz Şelaleri | Ömer Faruk SÖNMEZ Yolumuz İran’ a Düştü | Yasemin ŞİMŞEK Konuşma Sanatı | Mehmet ÇÖMEZ Töre | Haluk YOLSAL Ebru; Sonsuzluğa Doğru | Halil İbrahim ALPEREN Hoşçakal Simidi, Ayrılık Çayı | Deniz GİRGİNEL Samsun’lu Fotoğrafçılardan Büyük Zafer Şef Bestekar Cavit Ersoy’dan Bir Başarı Daha Kitap Tanıtım | Bana Bir Mektup Yaz - Kenan Yavuzarslan Doğadan Desene; Bahar Değirmenci Karikatüristimiz; Murat İlhan Dost Eğitim Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Derneği: DOSTDER Avangard Sanat Samsun R.K. Bilim ve Sanat Merkezi Faaliyetleri Canik Kavsi Grubu Atatürkçü Düşünce Derneği Samsun Şubesi Etkinlikleri Yazın Danışmanlığı Etkinliği: YADET

3


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Bir İlkin Bam Telinden...

BAŞLARKEN Güzel düşlerin çocuklarıydık. Güzel düşleri anlattık, güzel düşlerden ses verdik… Samsun başlıklı hesapsız kitapsız bir memleket ve insan sevdasıydı bizimkisi, aşka dönüşen. Hani garip köylümüzün dediği gibi: Kavuşursan sevgi kavuşamazsan aşk olur begim… Bu aşk olmuşsa eğer Samsun da başarmış oluyor. Birlik olma fikrinin pratikte galibi olarak…

4

Kelimelere sığdırmak kolay. Yazmak kolay. Dilin kemiği yok. Tam 21 Vakıf ve Dernek… Birbirinden farklı çoğu zaman taban tabana zıt fikirli ancak asgari müştereklerde bir ve bütün! Bir ilki başarmış ve bir bütün olmuştur Samsun Kültür Sanat Platformunda. Farklı ruh ve fikirlerden de olsak, birlikte bir şeyler yapmanın cesareti ve ilk adımları olmuştur. Yaptığımız hiçbir etkinliği saymasak da, bu fonksiyonu ile değil bölgeye, ülkenin bütününe bütün vilayetlere fark atarak başarmış ve bir ilki gerçekleştirmiş olduk. Önemli ve öncü bir örneğiz. Kim yoktu ki; birbirine benzemez birbirini sevmez ruh ve fikir dünyaları gelmişti bir araya. Samsundaki kültürdü, sanattı buluşmamız, elele vermemiz. Başta himayeleriyle şereflendiğimiz Sayın Valimiz Hüseyin AKSOY olmak üzere; ilk buluşmamızda Samsun - 1 Gemisinde kahvaltı ikramıyla onurlandıran Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Yusuf Ziya YILMAZ’a, Dergimizin 2. Sayısına sponsor olan, her daim katkısını esirgemeyerek öğretim kadrosunu seferber eden Ondokuz Mayıs Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Hüseyin AKAN’a, ilk sayımızın yarı yükünü çeken İl Özel İdaresi Genel Sekreterliğine (Dönemin Genel Sekreterliğine vekelaten bakan Vali Yardımcımız Sayın Haluk ŞİMŞEK’e) ve yine ilk sayımızın yarı yükünü çeken İlkadım Belediye Başkanı Sayın Necaattin DEMİRTAŞ’a ve elinizdeki sayının size ulaşmasını sağlayan, tek başına 3. Sayımızın sponsoru olan Atakum Belediye Başkanı Sayın Metin BURMA’ya şükranlarımızı arz ederiz.

Elbetteki kaptanımıza, platformumuzun fikir babası, olmaz denileni başaran, platformumuzun emeği, çabası Vali Yardımcımız Sayın Mesut Taner GENÇ’ e şükranlarımızı arz ederiz. Varlıklarıyla, teveccüh ve nezaketleriyle onurlandıran Platformun herşeyi; Vakıf ve Dernek Başkanlarımız, gönül dolusu teşekkürler: • Adige Kültür Derneği • Anadolu Folklor Vakfı Samsun Şube Başkanlığı -AFV • Atatürkçü Düşünce Derneği Samsun Şube Başkanlığı • Aydınlar Ocağı Samsun Şube Başkanlığı • Birleşik Kafkasya Derneği • Dost Eğitim Kültür Sosyal yardımlaşma Derneği • Fotoğraf ve Kültür Sanat Derneği -FOKUS • Karadeniz Eğitim Kültür Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği -KEYDER • Karadeniz Kent Tiyatrolar Birliği Derneği -KATİB • Ondokuz Mayıs Atabarı Folklor Eğitim Merkezi Gençlik Spor Kulübü -ATAFEM • Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Samsun Şube Başkanlığı • Samsun Balkan Türkleri Kültür Haberleşme ve Dayanışma Derneği • Samsun Eğitim Derneği -SED • Samsun Eğitim Kültür Derneği -SAMEKDER • Samsun Fotoğraf Sanatı Derneği -SAMFAD • Samsun Kafkas Derneği • Samsun Mübadele ve Balkan Türk Kültürü Araştırma Derneği • Samsun Sanatçılar Derneği -SASAD • Samsun Sosyal Araştırmalar Merkezi Derneği • Samsun Yazarlar Derneği -SAYDER • Türk Ocağı Samsun Şube Başkanlığı Ve elbette Samsun Basını. Başından sonuna dek bu birlikteliğe sahip çıkan, yapılabilecek onca habere, onca malzemeye rağmen, elindeki güvercin misali; niyetleri, emekleri ürkütmeden, incitmeden koruyup kollayan, Samsun’un medarı iftiharı, Basını. Genel Yayın Yönetmenlerimiz çok çok teşekkür ederiz. Samsun Basının Yazı İşleri, Muhabirleri, değerli Kalemleri çok çok teşekkür ederiz. Birlikteliğimize emek veren, çaba gösterenler, omuzlayanlar; tek tek teşekkür ederiz. Kültürdü, sanattı giydiği yediği içtiği platformun. Varlıklı bir postta, fukara gömlekli, garip bir seslenişdi gelecek neslimize. Ama olsun biz başardık. Başardık çocuklar! Başardık… Bir araya gelmez bir olmaz denilen birbirinden farkılı her kesimle bir ve bütün olduk. Bir araya geldik. Bir platform, bir dernek kurduk ve bir dergi çıkarttık. Yarın sizde bir araya gelebilirsiniz. Burası Samsun İlklerin ve geleceğe güvenin başkenti… Güzel günlere uyanın Sağlıcakla kalın…


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

5


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

DEĞİŞMEYEN GERÇEĞİMİZ O

6

smanlı Devleti, yükseliş döneminde kendisini tüm Avrupa devletlerinden daha üstün görüyor. Üstünlük, Osmanlı padişahının diğer krallara yazmış olduğu mektuplarda çok açık olarak görülüyor. Diğer devletlere ikinci sınıf olarak bakma, Osmanlı sarayında yabancı elçilerin kabul merasimlerinde de ortaya çıkıyor; elçilerin başlarına vurularak uygun selam vermelerinin sağlandığı ortamlar biliniyor. Osmanlı Devleti, güç kaybettikçe özellikle Karlofça antlaşmasından sonra elçilere saygılı davranıyor. Daha 1830 yıllarında general Von Moltke, Türkiye mektuplarında, yabancı elçilerin Osmanlı padişahlarını görebilmelerinin, huzura kabul edilmelerinin ne kadar güç olduğunu kaydettikten sonra, şunları yazıyor. Bu saadete erişen elçiyi iki kapıcıbaşı kollarından sıkıca tutarak ve iyice eğilerek reveranslar yapmaya mecbur ederlerdi. *Yalçın Küçük - Aydın Üzerine Tezler Kırım Savaşından sonra Türklerdeki üstünlük duygusunun tümüyle ortadan kalktığını belirtiyor. Abdülmecid’e gelinceye kadar, Osmanlı padişahları yalnız nişan vermişler, fakat kendileri almamışlardı. Padişahlar, Krallık hanedanına mensup kimselerin yaptıkları ziyaretleri de iade etmezlerdi. Kırım Savaşı sırasında ilk defa bir Sadrazam (Mustafa Reşit Paşa) Fransız sefirini ziyaret ediyordu. Kırım Savaşı bir dönüm noktasıdır; devlet başkanlarının başlarını eğmeye başlamasını, başbakanların baş eğmesi izliyor ve yirminci yüzyılın başına doğru, artık önünde baş eğilenler elçilik tercümanları

Mesut Taner Genç Samsun Kültür Sanat Derneği Başkanı oluyor ve bunu iş adamları ve banka müdürleri izliyor. Kırım Savaşı sonrasında Paris antlaşması ve daha çok Osmanlı ülkesinde yaşayan azınlık haklarıyla ilgili olarak Islahat Fermanı’nı kabul ediyor. Abdülmecid, Kırım Savaşına iştirak etmek için İstanbul’a gelen Prens Napolyon’a ziyaretini Fransız elçiliğine gitmek suretiyle iade etmişti. Kırım Savaşı nedeniyle oluşan dostluk üzerine Fransa Kralı, Abdülmecid’e Lejyon Donör nişanını teklif etti. Abdülmecid bu nişanı kabul etmede tereddüt göstermedi. Bu suretle ilk defa olarak bir Osmanlı padişahı bir yabancı hükümdarın nişanını göğsüne taktı. Abdülmecit Avrupa Konseyine üye olmak istiyordu. Bunun için Pariste imzalanacak barış antlaşmasına “Osmanlı İmparatorluğu Avrupa Devletler Konseyi üyesidir” şeklinde bir madde koydurmak istiyordu. İngiliz ve Fransız diplomatlar bunu fırsat bildi ve Osmanlının içişlerine karışmak için yeniden ortam sağlanmış oldu. Mademki Osmanlı Avrupalı olmak istiyordu, o halde reform yapılmalıydı. Reformdan kastedilen ise gayri Müslümlere ayrıcalık verilmesi ve yabancılara toprak satışına izin verilmesiydi. Osmanlı toprak bütünlüğünü koruyabilmek için Avrupa Konseyine girebilmeyi çare olarak düşünmüş ve bu amaçla onların her dediğini yapmıştır. İlk talep çok ibretliktir. İngiltere Abdülmecit’ten Saint George Hıristiyan Tarikatına mürit olmasını istemiştir. Padişah bunu kabul etmiş ve kendisine


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

7

törenle Haçlı Garter Şövalyesi madalyası takılmıştır. Bu madalyanın üzerinde şöyle yazmaktadır. (üste yerleştirilen kocaman haçı kastederek) Onun kötülüğünü düşünenlere lanet olsun. Bu törenden sonra da İngiltere’de Windsor Kalesindeki Saint George Kilisesi’ndeki galeride asılı duran haçlı hizmetkârlarının arasına Osmanlı bayrağı asılmıştır. Yine ilk talepler arasında, Hristiyan tarikatlarının başvurusu üzerine kilise yapabilmeleri için arazi tahsis uygulamasına da işaret etmek gerekir. Abdülmecit öldüğünde yerine geçen kardeşi Abdülaziz de aynı taleplerle karşılaşmış ve söz konusu haçlı hizmetkârlığı tarikatına girmiştir. Bütün bu olup bitenlerden Müslüman ahalinin haberi olmadı.

Bir İngiliz elçisi, 1860 yılında, Islahat Fermanın sonuçları hakkında epey öğretici nitelikte, İzmir’den şöyle bir rapor hazırlayarak merkeze göndermiştir. “Her yerde Türklerin yerini Hırıstiyanlar alıyor. Eskiden olduğu gibi tarlasını işlemek isteyen Türkler, anında Hıristiyan bir tefecinin eline düşüyor ve eninde sonunda toprağını satmak zorunda bırakılıyor. Talihlerini başka yerde denemek isteyenlerin toprakları ise gene Ermeniler, Rumlar veya Frenkler tarafından yok pahasına satın alınıyor. Bu yolla toprak sahibi olan yabancılar arasında, içerlerde büyük çiftlikler satın almış yedi İngiliz vatandaşı daha var. İzmir yakınlarındaki bütün topraklar yabancıların eline geçtiği gibi daha uzaktaki köylerde de Türkler topraklarını yabancılara satıyorlar.’’


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Yine de Avrupa Devletler Konseyinde verilen sözler tutulmamış, İngiltere Başbakanı Gladstone 6 Eylülde yayınladığı bir bröşürde Türklerin Avrupadan atılması gerektiğini savundu. Savaşlarda yenildikçe yeni antlaşmalara, yeni ıslahat çabalarına, anayasa reformlarına başvurmak durumunda kalınıyor. Yakın bir geçmişte IMF memuru Kemal Derviş önünde düşülen durum hatıralardadır. Osmanlının egemenlik ve toprak kaybetmesi ile neticelenen, içerisindeki azınlıklara ve hıristiyan ahaliye sağladığı imtiyazlar hep barış antlaşmaları adı altında Karlofça, Viyana, Paris, Berlin, Sevr’de gerçekleşmişti.

8

Osmanlı Devleti’nin son döneminde de, Mithat Paşa’nın hazırladığı Kanun-u Esasi (Anayasa) üzerine İstanbul’da tartışmalar sürerken, İngiltere’de yayımlanan 15.11.1876 günlü Westminsterre Gazette şu haberi veriyor: “İstanbul’daki Rum ve Ermeni Patrikhanelerinin anayasa hazırlıklarında verdikleri destek, Türkleri bir kere daha medeniyet kapısından içeri sokacaktır. Anayasanın üzerinde müzakereler yapılan bir maddesine göre, Osmanlı Devleti’nin çeşitli milliyetleri bundan sonra artık kendi dilleri ile okuyacaklar, yazacaklar ve devlete başvuruda bulunacaklardı. Böylece çok yakın zamanda, her milliyetin kendi muhtar idaresine kavuşması da imkân dâhiline girecektir. Türk asıllı olmayanlar, geri kalmış bir kültür olan Türkçenin engellerinden kurtulacaktır.” Kanunu Esasi, hazırlama Komisyonunda Müzakere edilirken, Trablusşamlı Bahattin Dai Efendi şu teklifi yapar: “Peygamber efendimiz Arapça konuşur. Her padişah Türkçenin kısırlığının kurbanı olmamak için, Arapça öğrenir. Anayasayı bu çeşitli halklara nasıl Türkçe olarak anlatabilirsiniz? O halde her unsurun kendi mektebi, kendi gazetesi, kendi kâtibi ve kendi dairesi olmak gerekir.” (Necdet Sevinç.

Osmanlı’nın Yükselişi ve Çöküşü, 2008.) Mithat Paşa, Nafıa Müsteşarı Ermeni Odyan Efendiyi İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Derby’ye gönderip desteğini ister. Odyan Efendi; “Bu anayasa Hristiyan ve diğer uyrukluların hukuklarını daha fazla temin edecektir. Bu konuda istediğiniz güvenceyi hükümetim kabul edecektir. Anayasa’yı Avrupa hükümetleri tarafından garanti altına almanızı teklif ediyorum...” der. Bu talep Osmanlı’nın içişlerine açıktan karışmak olarak görüldüğünden kabul edilmez. (İlhan Bardakçı Zaman Gaz. 7 Temmuz 1995) Anayasa hazırlama komisyonu uzun tartışmalardan sonra orta yolu bulur. Taslağın 18. Maddesi bugünkü Türkçe ile şöyle olur: “Osmanlı ülkesinde yaşayan unsurların her biri kendilerine ait dil ile eğitim ve öğretimde muhtardır. Fakat devlet hizmetinde bulunmak için devletin resmi dili olan Türkçeyi bilmek şarttır.” (Dr. Ali İhsan Gencer, İlk Osmanlı Anayasasında Türkçenin Resmi Dil Olarak Kabulü Meselesi. A. Ü. Siyasal Bilgiler Fak. Yayınları no:423) Bu metne sadece Eğinli Sait Paşa itiraz eder ve Sultan Abdülhamit’e bir rapor verir. Durumdan haberdar olan Sultan Abdülhamit Mithat Paşayı çağırtıp, şu uyarıda bulunur: “Bilmeliydiler Paşa, nasıl Kur’an-ı Kerimi Arapça okumaktan vazgeçmezsem, devletimin toprakları üzerinde de, Türkçe konuşulmasından ve Türk lisanından başkasını kabul edemem. Böyle bir maddenin yer almayacağı Kanun-u Esasi’yi bana getirmeyin.” (Sevinç, a. g. e. s. 435) Dil tartışmaları Mecliste de devam eder. 12. oturumda Suriye Milletvekili Nevfel, Erzurum Milletvekili Ermeni Hanazap ve İstanbul Milletvekili Vasiliki Efendi, devletin dilinin değiştirilmesi amacıyla


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

ortak bir teklif hazır. Buna göre; “Osmanlı Devleti’nin resmi dilinin Türkçe olduğunu belirten madde değiştirilmeli ve resmi dil olarak Türkçe ile beraber Rusça ve Ermenice de kabul edilmelidir.” (Pekdemir, a. g. e, s. 46) Önergeyi gören Meclis Başkanı Ahmet Vefik Paşa öfkeyle; “Bu ne vicdansızlık ve bu ne vefasızlıktır! Sizler hala evinizde, okullarınızda, kitaplarınızda kendi dilinizle yazıyor ve konuşuyorsanız, bu imkânı bu devletin alicenaplığına borçlusunuz. Teklifinizi vermemiş olun. Ben de duymamış olayım” diyerek reddeder. (*Sadi Somuncuoğlu)

beklemektedir. O kadar ki pençesini atmak üzere dikkat kesilmiş bir kedinin çevikliği heykelin üst bölümüne başarıyla yedirilmiş ve tetikte beklenen o an sonsuzca dondurulmuştur- aşağıya konulan masada sağda ve solda ikişer kişi ayakta durarak imzanın bitmesini bekliyorlar. Ortada başbakanımız ve dışişleri bakanımız imza atıyorlar. Dikkati çeken başka bir özellik de imzanın atıldığı tarih 2004 Ramazanına rastlayan 29 Ekim,

9

Günümüze gelirsek Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve sayın Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AB anayasasının nihai senedi’ni Papa X. İnnocentus’un dev heykelinin ayakları dibindeki masada 2004’ün Ramazan ayında ve 29 Ekim günü imzaladılar. İmzanın gerçekleştiği ve heykelin bulunduğu mekân, Roma’nın görkemli belediye sarayı Campidoglio’nun Orazi Curiazi adlı salonudur. Başında yüksek kubbeli bir taç var: bu, onun Hıristiyanlık adına dünya üzerinde kapsayıcı bir gök kubbe olarak kabul edildiğine ya da onu küresel anlamda temsil ettiğine işaret eder. Papa oturuyor gibi görünüyor; ancak dikkatle bakınca, tahtında oturmakla kalkmaya davranmak arası bir devinim içinde olduğunu görüyoruz. Sağ eli, ilk bakışta birçok papa heykelinde olduğu gibi takdis ediyor gibi, ancak yine dikkatle bakınca farklı bir iletiyle karşılaşıyoruz; papa oturduğu yerden doğrulmuş, bakışları avının üstünde yoğunlaşmış, el ve parmaklar avını yakalamak üzere en uygun anı

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun kutlandığı bayram günüdür ve aynı zamanda Müslümanlar için özel bir önemi olan ramazan ayıdır. Bu tarihin seçimi rastlantı olduğunu düşünmek son derece saflık olur. (*Mehmet Şevki Eygü)


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

SANAT İNSANİ DEĞERLERİMİZİ YÜKSELTİR Metin Burma Atakum Belediyesi Başkanı

10 Bir ülkenin sanatı, o ülkenin gelişmişliği ile doğru orantılıdır. Sanata değer verirseniz, sanatta, sosyal yaşamda yükselir. Geçmişimizde sanat alanında gerek Samsun da gerek Türkiye de özellikle görsel sanatlar çok revaçtaydı. Tiyatrolar, sinemalar vardı. Şimdi insanlar televizyonlara bağlandılar, kentle, birbirleri ile kopuk yaşıyorlar. Bu bağımlılığın onları ruhsal açıdan da etkilediği son derece açıktır. Kentsel yaşam kentlilik kültürü bu değildir. İnsanlar kentteki, sanatın her alanındaki etkinliklerde birlikte olmalı, o güzelliği yaşamalıdırlar. Bu anlamda bir gerileme olduğunu düşünüyor ve bunu Atakum da aşmak istiyoruz.” dedi. Atakum’un önemli bir kentsel gelişim ve değişim noktasında olduğunu, ancak sadece bunun-

Sanatı, insanları diğer canlılardan ayıran bir etkinlik olarak gördüğünü belirten Atakum Belediye Başkanı Metin Burma, “İnsanlar ne kadar sanatın içindeyseler, insani değerlerinin o kadar daha üst düzeyde olduğunu düşünüyorum. la yetinmeyip, sadece bununla yetinmeyip, yaşamın vazgeçilmez bir alanı olan, sanatın ve kültürün bununla bütünleşmesi için çalışmalarını sürdürdüklerini de dile getiren Başkan Burma, “Bunun için birçok projeyi devreye soktuk. Bunlardan en büyüğü olan “Atakum Kültür ve Sanat Merkezi”nin inşaatını devam ettiriyoruz. Konsepti, içeriği, büyüklüğü bakımından Karadeniz’in en kapsamlısı olan, belki AKM ile karşılaştırılabilecek bir merkezin yapım çalışmaları sürüyor. Burada sanatın hemen her alanındaki etkinliklere ev sahipliği yapacak bir çok mekan vardır. Dünya standartlarında olacaktır. Hem Samsun’un hem Atakum’un kültür-sanatına büyük etki yapacağını düşünüyorum. Burada ayrıca ilçemizin zenginliği olarak

kabul ettiğim, kültürel çalışma yapan hemşeri derneklerini bir araya toplayacağız. Böylece onlara tahsis edeceğimiz yerlerde kendi folklorik değerlerini yaşatmalarını ve geliştirmelerini sağlayacağımız gibi, üst katlarda yer alan mekânlarda da kaynaşmalarını ve Atakumluluk kimliğinin ön plana çıkmasını sağlayacağız. Merkezimiz, yıl sonunda hizmete girecektir.” şeklinde konuştu. AYDINLANMA PROJESİ Aydınlanma projesini hayata geçirdiklerini, 210 günde bin sanatçıyı Atakum’da ağırlamaya devam ettiklerini de sözlerine ekleyen Başkan Burma, “Aralık ayında başladığımız ve halen süren “Sanatın Kalbi Atakumda Atıyor” etkinliğimizde gördük ki Atakum’a sanatın her alanında ünlü ünsüz pek çok sanatçı geldi,


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

gelmeye de devam edecektir. Bu etkinliklerimizde zaman geldi, insanlar salonlara sığmadı, zaman geldi salonlar dolmayabildi. Ama halkımızın yavaş yavaşta olsa sanata ilgi göstermesi ve bunun gün geçtikçe kartopunun çığa dönmesi misali artması beni çok memnun ve mutlu ediyor. Sanatı algılayan, anlayan, onun çok önemli bir insanlık değeri olduğunu bilenlerle, büyük işler başarılabileceğine inanıyorum. Bu nedenle aydınlanma projesini sonuna kadar götüreceğiz.”diye konuştu. FASL-I ŞAHANE Her yıl Ramazan ayında yaptıkları Fasl-ı Şahane programı ile Türkiye çapında ün yapmış sanatçıları Samsunlu sanatseverlerle buluşturduklarını söyleyen Başkan Burma, “Yaz akşamları özellikle de Ramazan akşamları Atakum sahili, bütün Samsun’un buraya aktığı, burada olmak için can attığı cıvıl cıvıl bir hal alıyor. Burada, şiir gibi akşamlar yaşanıyor.” dedi. ÖZEL SEKTÖR Yakın zamanda bale ilgili bir akademi açtığını, bunun ilçelerindeki sanata yönelik hizmete giren kuruluşlardan yalnızca biri olduğunu ifade eden başkan burma, “Bizim sanata ve sanatçıya olumlu ve destekleyici bakış açımız, burada özel kurum ve kuruluşların da birbiri ardına sanatevleri, akademiler, etüt merkezleri açmasına neden oluyor. Bundan da mutlu oluyorum. Atakum’un sanat alanındaki geleceğinin çok parlak olduğunu düşünüyorum” şeklinde konuştu. KÜLTÜR KURSLARI DEVAM EDİYOR Şu an var olan mekânların da sanatın her dalında verilen kursların devam ettiğini de söyleyen Başkan Burma, “7’den 70’e her yaştan, yaklaşık 2 bin kursiyerimiz kursiyerimiz, mandolin, gitar, bağlama, resim, folklor, piyano, halk dansları, İngilizce gibi çeşitli kurslara devam ediyorlar. Türkiye de bu anlamda öne çıkabilecek bir ilçe olarak algılanmaya başladık. Bu da iyi yolda ve başarılı olduğumuzu

göstermektedir. Atakum sanattan kopmadan, onu bir yaşama biçimi olarak kabul edenlerin tercih ettiği bir yer haline gelmiştir. Atakum’da sanat niye bu kadar hızlı ve hevesle gelişiyor? Niye yeniden doğmaya çalışıyor? Bu, Atakum’un farklı ve özgür bir yer olmasından kaynaklanmaktadır. Sanat özgür ortamlarda gelişir. Onun yeri burasıdır.” diye konuştu. ÖZEL GÜNLER RUHUNA UYGUN KUTLANIYOR Cumhuriyet, 19 Mayıs, 23 Nisan gibi bayramlarda ve özel günlerde, o ruha yakışır ve artık geleneksel hale gelen yürüyüş ve sonrasında konserler yaptıklarını da sözlerine ekleyen Başkan Burma, “Sosyal etkinlik anlamında ailelerimize, kadınlarımıza, çocuklarımıza yönelik programlar, paneller, konferanslar düzenliyoruz. Ayrıca şu an konser hazırlıklarını sürdüren TSM ve THM korolarımız, her yıl çeşitli konserler vermektedirler. Halk dansları şenliğimiz artık geleneksel hale gelmiştir. Gençleri teşvik için müzik yarışması düzenliyoruz. Geçtiğimiz günlerde Dünya Tiyatrolar Günü’nü kutladık. Biz her yıl bunu bir hafta süren tiyatro şenliği yaparak kutluyoruz. Ayrıca bizim “Kum Tiyatro” diye de bir grubumuz vardır. Atakumlulara sürekli oyunlar sergilemektedirler.”dedi. Atakum’un bütünsel bir gelişme içinde olduğunu, belediyenin yeni kurulan ilçelerinin kentsel yaşamla ilgili eksiklerini tamamladıklarını da dile getiren Atakum Belediye Başkanı Metin Burma, “Okullaşma açısından buraya büyük bir hücum var. Türkiye gündemine daha çok girebileceğimizi düşünüyorum. Kamuoyuna aktardığım kent merkezi ve meydan projeleri de gerçekleşirse, sanatsal mekan ve etkinlikler açısından Türkiye gündemine oturup, Dünya gündemine doğru yol alacaktır diye düşünüyorum. Böyle olmasını istiyor ve hayal ediyorum.” ifadelerinde bulundu.

11


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

Taner Çağlayan Samsun Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Eski Şefi Şair ve Bestekar

ATATÜRK & SANAT

ATATÜRK ve SANAT; aslında, ayrı ayrı, ikisi de büyük ve bu iki kavram için makale değil, kitap yazmak gerekir! Büyük ATATÜRK’ ün sanata verdiği önemi çok iyi bilen bir sanatçı olarak, ölümünün 74.Yılında O’nu böyle bir makãle ile anmak istiyor ve Aziz Ruhu önünde saygı ile eğiliyorum.

14

İlk önce şunu bildirmem gerekir ki ATATÜRK, sanatın her nev’ine saygı göstermiş, sanata ve sanatçıya hãmilik yapmış ve destek olmuş büyük bir liderdir; emsãli çok azdır; hatta yoktur! Zenaat ile sanatı, zenaatkãr ile sanatkãrı hiçbir zaman karıştırmamıştır. ATATÜRK’e göre sanat, güzelliğin ifãdesidir: Bu anlatım, sözle olursa şiir, ezgi ile olursa müzik, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, binã ile olursa mimarlık olur... Ancak bir toplantı esnasında yaptığı bu konuşmaya bakarak yanlış bir kanaate varılmamalıdır. Çünkü o, edebiyat, tiyatro, bale, halk oyunları v.s. gibi sanat dallarına ve onları icrã eden sanatçılara da aynı sevgi ve saygı ile yaklaşmıştır. ATATÜRK ve SANAT konusuna temas ederken önemli bir hususa daha dokunmadan geçilemez (?) o da, büyük ATATÜRK’ün müziğe ayrı bir değer vermesidir.. Doğduğu topraklardaki yöresel halk ezgileriyle başlayan müzik tutkusu, yıllar geçtikçe artmış, geniş

halk musıkisi repertuvarına sanat musikisi eserlerini de eklemiştir. Daha sonra ve ateşe olarak görev yaptığı Bulgaristan’da kaldığı sürece Batı Musikisi ile de meşgul olmuştur. Ayrıca bilinmelidir ki, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Riyaset-i Cumhur Fasıl Hey’eti, çeşitli sanat dallarında faaliyet gösteren Öğretmen Okulları gibi kurumlar, büyük ATATÜRK’ün sağlığında kurulmuştur. Dolmabahçe ve Çankaya’ daki akşam yemeklerinde mutlaka sanat dünyasının ünlüleri yer almış ve bu hãliyle salonlar konservatuvarı aratmayacak, geceler geçirmiştir. Bir Türk Müziği müntesibi olarak benim tesbit edebildiğim bu şölenlere katılmış Türk Müziği sanatçılarının bazıları şunlardır: Bimn Şen, Deniz Kızı Eftelya, Hãfız Burhan, Haydar Tatlıyay, Münir Nuretdin Selçuk, Müzeyyen Senar, Refik Fersan, Sãdi Işılay, Sãfiye Aylã, Saãdetdin Kaynak, Selahatdin Pınar, Tanburacı Osman Pehlivan v.b. Bilindiği gibi ATATÜRK’ ün üstün meziyetlerinden biriside hitãbet kudretidir; görüşlerini hep vecĩz cümlelerle ifãde etmiştir... Aşağıda, O’nun sanat ve sanatçı hakkındaki vecizelerinden örnekler veriyorum: Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. Bir ulusun yeni değişikliğine ölçü, musikideki değişikliği alabilmesi ve kavrayabilmesidir.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE DENEME

Sanatçı, toplumda uzun çalışma ve uğraşlardan sonra, alnında ışığı ilk hisseden insandır. Hepiniz milletvekĩli olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatçı olamazsınız. Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayatın kendisi müziktir. Müzikle ilgisi olmayan varlıklar insan değildirler. Müzik hayatın neş’esi, sevinci, ruhu ve herşeyidir. Arkadaşlar, güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim; bu yapılmaktadır. Ancak, bu faãliyetlerde en çabuk ve en önde gideni Türk Musikisi olmalıdır. Duymadığımız, bilmediğimiz nice bilgiler olabileceği kesin inancı ile son bir anektot daha vermek istiyorum: Sanat ve sanatkãr hãmisi olan ATATÜRK bir sanatsever değil bizzat sanatkãrdır. “Nutuk” edebi eserlerinin en büyük örneğidir. Çoğu askeri ders kitapları ve yine hamãsi olmak üzere çeşitli şiirleri vardır. Yazımı orta okul sıralarında öğrendiğim bir şiir ile sonlandırıyor ve BÜYÜK ATATÜRK’ü rahmetle, minnetle, saygıyla anıyorum.

Oğuzoğulları Gãfil, hangi üç asır, hangi asır, Tuna ezelden Türk Diyãrı’dır. Bilinen tarih söylememiş bunu, Kalkıyor örtüler, örtülen doğacak, Dinleyin sesini doğan tarihin, Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak. Yaşanan tarihi gömüp doğru tarihe gidin. Asya’nın ortasında Oğuz Oğulları, Avrupa’nın Alpler’inde Oğuz Torunları, Doğudan çıkan biz, batıda yine biz; Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz. Hep insanlar kendini bilseler, Bilinir o zaman ki hep biriz. Türk sãdece bir milletin adı değil Türk bütün adamların birliğidir. Ey birbirine diş bileyen yığınlar! Ey yığın yığın insan gãfletleri! Yırtılsın gökteki gafletten perde Hakĩkat nerede? Mustafa Kemal Atatürk

15


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Suzan Tüter Mumcu Yazar ççssuuzz buccak ksı sız, z, son onssuuz ev evre renniin yyaarraad adılı ddıılı lış sebe seebe bebbii ollaan A AŞ ŞK’ K’I an anllaatmayyaa kal ma alem miim min in ve dili diilliimi im miin ggüüccüünüün yyeetm tmeey yec eceeğğin ni bbiili liyyooru oru rum m.. Eve vett,, bili illiyorru yo um aam ma iççim mde deki ki aşk şk been ni ya yazm zmay ya ittel eliy iyor or vvee aşk şka ââşşık şık ık bir ir kiişşi oollar laarrak ak, aşşkk illee Hu de deyi yip aş aşkı aşkı kı yazm ya may aya ddeeva vam ed diiy yoorrum m biittev teev viye. iy ye. e. Vee::

16

““N Ner Ner ered ede ollur ursan san ol, sa ol, ne ol ne haallddee buullunur uunnuurrsa san bbuulu lun; n;; sseevm vmey eyee,, âşı şık oollma maya aya ya çaallış. ış. Se ış Sevggi m Sevg mü ülk lkün ün, n, ülkkeen ol ül oldduu mu, u, boyu boyu bo yuna na âşşıık ol olurrsuunn.. Dün ünya yada d , meza me zarrd daa,, maah hşşeerd rdee,, cen nne nett etttte ddee âşşıık ol oluurrsu sun, n, soonnu ggeellm mez ez boy yun unnaa âş âşııkk ollu ursun rsun rs un. A Aşşks ksıızz yaş aşaam ma kkii öllüü oollm maayası yası ya sınn,, aşkkla la öl kkii dir iri ol olas asın ın” diy iyeen iyen n taassavvu av vvu vuf ehli eh hllii Mev vla lana na’n ’nıın n yolun ollun undan dan ggiitm da tmey eye ççaalı lışşııyoru yoru yo um kkaarrıınca nca mi nc missaallii. Esski E skkii zaam man nla larrd daa,, ruh da, uhsaal eğ eğit itim itim im alm maak k ve ddeerv rviş rviş iş ollma olma mak iç için n deerrrgâ gâha gâ gâha ha geelleen n taallib be sora sora so rarrllar arm mıışş:: -Seen -S n hiç iç âşşıık oolldu dun m mu u?

önce ön nce ce, soonnrra ge gel;; kkaarrşşıl ılık ıklı ıklı lı söy öyle yle leşşeelim. lliim. m. Âşık Âş ık ollaan ki k şi şinin, ninn,, dün ni ünya yayı yı bir ir puulla saatt ttığ ığın ını vee sevvddiğğin se inddeen en başk başşkka hhiiçb ba biirr şey eye ye ön öneem m ver er m erme meeddiiği ğini ni kkoonuuşa şalı lım. m. Leeyylla iç L için çin in çöl ölle lere re düşen üşen üş en Meeccnuun’ n’unn, sseevddiğ iğinniinn köyü kö öyyü ünnddeen n gel eleen n uyyu uz bi bir kkööpe peğğee naassıl sııll sar arıl ılıp lııp p ööpptü üğü ğünü nü; Şiirriinn’’e kkaavu Ş uşşaabi billm mek k iççiin F Feeerh rhhaatt’ıın ddaağl ğlarrı ne ne büyyüük biir ggüüçl bü çle deld ddeelld diğ iğin ni; i; Bir vveeziir ha Bi hannıım mıı ollaan Zü Züle leyhha’ a’nı nınn,, köölleessi Yu Yusu su f a ollan an aşk şkı kı yü yüzzü ünd ünd nden en, şşaannıınnıı, şşeere refi refi fini innii, i, maak kam mın ını ayaak ayak ay kla lar aalltı tına na ald na ldığ dığ ığıınnı ve ığın ve sad adec ece Yusu Yusuuf’ Yu f ’u ggö örd rdüm üm diye di yenl nler eerre bbiile le, ddeeve ve yük kü m müüce cevh vheerrlleer ddaağı ğıtt ttığ ığını; ınıı;; ın Ş h oğ Şa oğllu u ola lan Ke Keere rreem’ em m’’in n yur urdu rdduunuu, ssaara rayyıınıı, serv sseerrv vet e in ni tteerrkk eddiipp,, sef efiill biirr şeek kiilldee diyar iyar iy ar diy iyar ar dol olaşşıp ıp sev ev-ggiili lisii Asllı’ ı’yyıı nas asıll ara radı dığğıını; nıı;

Cevvaap “Ha Ce Hayı yır” r” issee, “Ö Önc nce ggiit bi bir ku kula ullaa âşı şık ooll. Aşşkı kın nnee olduğ ld duuğğun unu öğre öğ ğre renn,, acı cısı sınnıı çek sı ek,, öz özlleeemi miini m ni yaşa, aşa, aş a, sev vdi diğğiind den en ayr yrı kalm ka lman nın ın yaan nggıınnıınnıı his isse sse seet, t, so t, sonr onra nnrra iillah ahi aş aşkkaa tal aşka alip p oll”” ddeeerl rrlleerrmi mişş.. Ben de Be de diyyoorrum um kii,, ey ey seev vgi vgi gili li okku urr,, şi şim md diiy ye de dek hhiiç ââşşııkk olm lmam mam amış ışssaan, ışsa n, aşşkkın ın taad dıın nı ttaatm tm mam amıışşssaan, am n, yannııp kküül oollm ya maam mıışs şsan an ve kü külllleerrin rin inde den ye den yeni niddeen nide doğm do oğğm mamış am mış ışsa san ya yazd zdıkkla larıım mıı oku kum maa lüt ütfen. ütfe feenn.. Çüünnkü kü aşkı aş kın ddeeri rin m maannaası ası sını nı kaav vra rayaam raya maaz vvee annllat lat atma mak iisste teteyiip de de anl nlat ataam m mad aad dıkkllaarı arı rım maa, ke kend ndi iç içsseel el du duyg uyyggul ulaarrıınnnla laa ulaş ul aşam amaazzsı zsı sın ın he henü nüz. z Yüürreğ eğin ğin n yumuş umuş um uşam mam amışş, gön önül ül tell te llller erin n tit i re rem meemi m şşttir ir hal ala. a. Belaellaa-yyıı aşşkka aaşşin şin i a ol ol

Aşşkkllar A laarrı uuğğrru una na gözle özle öz leri erini rini ri n kır ırppm maad dan n ölü üme me gid iden den n Taahi T hir il ile le Z Zü ühr hree’’yyii konnuş uşal şal allım ım m. Bun unla nlaar ggiibbii bin nle lercesi ce cesi s nnii, on on bin nle lerc rces ceessin ini ko konuuşalı şşaalı lım m.. Gerrççeek ek ol olan lan n amaa şimd şi diilleerrddee çookk end n eerr bullun unaan n aşşkkla ları arıı koonnuş uşal şal alım m. Vuuusl V ssllat atla atla la son onlaannaan vveeya ya hiççbi bir za zama amaan ka kavu vuşu uşuullaam maaya aya yan aşşkkllaarrı konu koonnuuşa uşa şallıım. ım m.. Kul ulun un kuulla ollan an aşkın şkkın ınınn, bir ir öğrreeni öğ eni nim ve ve eğğiiti tim saafhas tim fhas fh ası oollduğu duğu du ğunu nu ve bu nu u şek ekiillddee bbeeşe şeri ri aşk şktaann,, ilahi laahhii aşşkka ka ge geçi çişiin da d hhaa kollay ay ollaaca cağğıınnıı koonnuuşa uşşaalı lım m.. Amaa önc nce ce aş aşkı şkı kı tad adallım ım, aan nla laya yalı lım, m, hissssed hi edelim eellim m, ac acı çe çeke çeke keli elliim, m, yan nıpp kaav vrru ulaallıım ve ve bu öykü öy küle leri erriin eeffsa sane ne olm lmad addık ıkkları laarrıını nı, is isiim m far arkı kıyylla bbiire re biir ggeerç bir rçek k old duukkla larrıınnıı anl nlaay yabil abil ab ileelliim m.


aay yıppla lana nam maaz. z. Kaallpl pleerrim imizziin n innccel elme mesi me esi si, yu yumu muşa uşama şam şa maassıı vvee güz üzel zeelllikl likl li klerri ta taddaabi abi bilm meessi iiççiin n aşk şka ih ihti tiyyaaç vvaard rdıırr. Ve bu aaşşk me Ve merrh merh hal ale me merh rhalle yüks yüksel yü kseldi ks elddiikç el kçee,, illaahi ahhii aşkka göttü gö üre ren bbiir aarraç raç aç hal aliin ne dönü dönüüşşüür, dö r, yeetter er ki M Meevl vla’ vla’ a’yı yı bula bu laca accaağıım de derk rken en Ley yla la’d la’d da ta takkıılı lıp ka kalmas llm maassı sın ın innssan n. İİllaah hi aş aşk yyook ol olma makkttıırr, r, hhiiç olma oollm maakt akkttır tıırr, oonnun nunnllaa bbüütü tünnlleş eşip p “O” O olm lmak aktı tırr.. İİşştee aşk tır. şk-ı hhaaki kikkii bud uduurr ve taasaavv vuffa gö göree: “i “ins nsan an ruuhhun ununn Yaarraattan’a an’’aa duydu an uydu uy duğğuu özle öz lemdir mdirr bu. md u.”

Unut Un utma maya ma yallıım ki ki, i, inssanla anla an lar ar sevm seevm vmek vmek ek ve sseevi vilm lmek e iççiiinn yaratı ya raatı t lmış lm mıştı ışştı tır. r. Yücce yyaarraatı tıcı cı gön önlü l mü müzzee dün ünye yevi vi aşk şkı kı vveereerreek, k, vaarrllııkkllar ara ra ya yans nsııyyan an güz üzeellli liği ğini ni gör örüp üp ken endisi di sine ne âşşıık ol olm maam mıızzıı taallepp etmiş tmiş tm işti tir. r. Ku Kuttssi bi bir hhaadi adi disee ggö öree, Al Alllaah: h: “B Been ggiizzlli bir biir ha hazziine ne iddiim, im, m, beni eni bi en bilsin llssin inler, le r, tanıs anııssınla an ıınnla lar di lar diye ye mah ahllû ûka ûka katı tı yaarrat attı t m” m” diye iy ye va v hi hiy etmi et miişt m işt ştiirr. Bu Buna naa gör öre ttaanı nınm nınm mak k, bbiilliinm nmeek k ve sseevilm vviilm mek ek iisste teğğii ile le yar arat atıl at tılan ılan ıl n kââiinnaattttaa,, var ar oluşu luşuum lu mu uzun zun assııll zu nedeni ne deeni nidi dir aş aşk ve ve All llaah h’aa ullaaşa şabbiilm lmeem miz iziinn tek e çarresidi si dir aş aşkk.. Yaaraatttıığğı tü Y tüüm m gü güze zellik llik ll ikle leri ri, ggüünneeşi şi, aay yı, ı, bit itki kiyi yi, hhaayy-yi, vannıı, vanı va ı, in inssaanı nı, kkıısaaccaası sı tüm m kââiina natı tı sev evmeezs zseekk, onnllar arı yaraata ya tannaa nasıl asııll ula as laşşaabbiili liri irriiz iz kkii? Biir rreess B ssamı aam mı bbeeğe ğeni eni nip hhaayr yran n ola labbiilm labi mem miz iz iççiin, n, önncce yyaapt ptıığ ğğıı re ressiiiml mller m e i ggö örü rüpp,, onnllaarra hhaayr ayr yran an olmam lmam lm mız ız ggeereekkm mez mez ez mii?? Leeyl L yla’ a’yyıı, Ş Şiiri rin’ rin’ n’i, i, Yusuf uussuuff ’u ’u, Ay Ayşe şe’yyi, i Fat atma tma ma’y ’yı, ı, Ahme Ah mett’’ii,, Meh ehme met’ t’i, i, ana na’y yıı,, bab ba’ a’yyıı, ev evladı laadı dı, ı, ma malı lı, maka maka ma kam mıı, vata vatanı va taanıı ve bu bunuun gi gibii pek gibi ek çookk şey eyi şi şidd ddet etle le sseevm vmek e aşşkk değğil il midir idir id ir? Ve V bütün üüttün ün bun unla nllaar, r, A Alllla lah’ la h’ın ın ışşığ ğın ının nınn ve ru uhhuunu nunn bi bize izzee yaan nsı sım maassıı değğill mid idir dir i? Eğerr, ak Eğ aklımı llıımı mız vvee iraaddeem miizzlle, e, bu yyaansım nnssım ımaan nınn önü nünd ndeki per ki e ddeeyi yi, i, ka kalb alb lbim imizde izzde den ka kald ldıırrma mayyaa muk ukte ukt tedi dir ollabbiili lirs rrssek k; Ya Y ra ratı tıla lanı la anı nı, ya yara ara rata ttaandan nddan ötü türüü seev vdi diğğiim miizii kaavrar vvrraarr ve be beşe şerii aşşkkıın n ila lahhii aşk şka ka gö göttü üre ren bi bir ir kkööpr öpprrü olduğu ol duğğuuna du na vâk âkııff olu uru uz. z. Meccaazzii biille oollsa Me sa, öyylle bbiir du duyg uygud ygud yg uddur urr ki AŞ ŞK, K, ham mken ol ke olguun yyaappaarr,, çiğ iğke ken pi pişi işi şirir, rriirr,, o da ye yetm mez ez, ya y ka kar kkaavuuru rur ve ve kav avur urdduukç urdu kça ça ke k m maale le erdir rd dir irir ir insan nsan ns anıı.. Ve çeşşiit çe çe çeşşiit ha çeşi hallller eri va v rd dır ı . En n alt lt booy yuuttta tttaakkii neeffiissle le yaşşaanıır. ya r. Mec ecazi aazzi dedi deeddiiği d iğimi ğim ği miiz, z dün ünye yevvii ve be beşe şeri erii aşşkktı tır ır bu u. En E üsstt boy oyutta utta ut takkii ise se illaahi hi aşşk ktı tır. r. İsl slam’d am m’d da beşşeerrii aşk be şk hiçbi içbiir şe iç şekkiild de yyaaassa sakkllaan nma mamı mışt ştır ır. Bi ır Bir kadı ka dına na veey ya bi bir erke errke keğee âşşıık ol oldu duğğuu iççiin hi hiç kkiim msse

Sokkrrat So ates es’e ’e göörre ise: ise: is e: “İn nsa san ru uhu hunu nun il ilah ahi ggüüze zelllliğğe dduuyydduuğğu aaççllııkt ktır tıırr” ““H Hââşşâ dü düny nyaadda da seennddeen n güzzel e bir ir sev evgi gillii yoktu okktu turr.. Yaahhuutt Y Yahu utttta yyüüzü ünüü göörrm meekktten en dah aha gü üç bbiir iişş ollaama maaz. z. z. İİk ki düüny nyaad da ddaa dosstu tum, m, sev evggiili lim aan nca cak sseens nsin n, N re Ne rede de bir ir güüzzel el var arsaa o da seeni nin ışığ ıışşığğın ınddıır zaate tenn..” ((F Fihi Fih ih hi M Maafi fihh)) Ev E veett, ““O O muuttlak lak gü la güze zeld ldir ir, gü güzzeellller er güz üzel zelid ellid idirr ve oonnun nuunn eser es ser eri ol olan an, oonnun n ışşıığı ğını nı taş aşıy ıyaan n her er şey ey güz üzeellddiirr..” Beşe Be eşşeerii aşşkkta tan il ilah laah hi aş aşkkaa geeççm meek kö köpprrüd köpr üdür ür dedik eed dikk, ama pe am pek o ka kaddaar kkoola lay ggeeçiile leme em meez bbuu kööpprüüddeenn.. Arzu, Ar zu u, ir iraad dde, e gayre e, ayrreet ve ay ve emek meek iisstteer. m r. Beş eşeerri aş aşkl kla la il ilah ahi hi aşk aş şk ay ynnıı annd da te tek ek bbiir bü büny nyede eed de ol olab olab abiillir lir ir mi? i? Ollaabbiili iliir elbeet. el t. Gön önül ül Allllaah hın ın evi vidi ddiir, r, güz üzeell olaann,, tem em miz iizz ola lan her şe her he şeyyee yer er varrddıır oorraad da. a. Yaarraatttan aan nı sseevddiğ iğim imizz kadar adaarr ad yara ya ara ratı tıllaannıı da sseevmem vm mem emiz iz gay ayet e doğ oğalldı dır. ır. r. Ç Çüünk nkü he her şşeey ddee onu un nu nuru urru u ve rru uhhuu vardı aarrddıır. r. Ş ms Şe ms-i Te Tebr Tebr brriz iz’i iz ’ini nin yü yüzzü ünndde ve ve ahv h aallin lin nddee; Allllaah hh’ı ’ın ’ı nnuuru runu nu, teecceelllli liya li yatı atı tını n gör ören reen n ve “H Hiiçb biirr şey ey gör örmeeddiim ki m ki, R Raabbbbi oonnda da gör örm meem miiş oollay yıım m” ddiiyyeen Meevlan M vllan ana’ na’ a’yyaa ve “A Aşşkksı sız ge sız geçe çen bi bir ir öm mür ür bey eyhhuude de yyaaşşaanm mıışşttıır” r diiy yeenn Şem emss’’e ka katı katı tıılm lm maam maak mak k müm ümkkü ün ün müü? m “Accaaba “A ba ila lahhii aşkk peşşin inde nde de mi ko koşm şmal a ıy ıyım, ım m, m meeeca ccaazzii mi, yyooks mi, mi ksa düny düny dü nyeevvi, i, seem maav vi, i, ya daa cis ism maannii mi di diyyee sorma! so rm ma! a! Ayyrrııml A mlar ar ayyrrrım ım mllaarı rı doğ oğur ururr. Aşk’ Aş k’ıınn issee hiççbi bir ssııfa fataa ve ta t mlam mllam amayya ih ihtiiyyaacıı yookktur. tu tur r. Baaşl B şlı bbaaşşıına ınnaa biirr düünnya yadı dır aş aşşk. k. k. Yaa tam Y m ort rtas taassında ında ın dası sınd ndır ır meerrke ır kezziinddee,, ya da da ddıışşııınd nnddas asındı ınnddıır hhaasr srret eettiin etin nde de” de” ddiiyyeere rek aş aşkı aşkı kı en gü güze zel şeekkiild lde an anllaaata tan Şe ta Şems ms-i Teebr T ebbrriz izi’ zii’’niin yi yinnee çook k güz üzel el biirr aşkk sözüy öözzüy üyle le yaz azıım mı nokt no ktal tal alam amak ak ist stiy iyoorruum m: “A AŞK ŞK: Heerr şeey yi se seni nin için iççin n vaarr ett ttim im” m” ddiiyyeen Ra Rabbbb’ee, “H Her er şey eyi seeni ninn iç için in ter e k eettttiim m”” diy i eb biillm meekt ktir tir ir..””


SAMS SA SAMSUN MSUN UN KÜLTÜR KÜL ÜLTÜ TÜR SANAT SANA SA NAT MAKALE MAKA MA KALE LE

Civan Çelik

18 18

Belgeler Işığında Osmanlı Devletİ’nde Köleler ve Hakları

Köle Kö lelliik mües müeesssseesseesi mü si, XI XIX. X. assrrrın ıınn soonnla larrıına ına na kadar adar ad ar peek k ççook ü üllke ke ve de devl vlet leettte te sür ürmü müşt üşt ştür ür. Ça Çağğllaarr boy oyuunnca ca en ağıırr işşller ağ er, r, en en taah haam m mmü mül edil mü eed dile ilem il emey eyec ecek ek haarrek eket etlleerle kaarrrşşşıı kaarrşı le şıyyaa kal alan an köölleelleerr, pe pek çço ok ül ülkkeeddee sade sa deccee karın arın ar ın tookkl kllu uğğuunnaa çal alış ıştı tırrııllm mış ışllaarrddıırr. Os Osm maanlı nnllı Deevvllet D leettii’’nd nde de de dün ünya yannıın ppeek çço ok bböölg ölg lgesin esin es inde de ve çağd ça ğdaş aşllaarı rınd nda oolldu duğu ğu gib ibi köle kölleeli kö lik kuru kuru ku rumu mu mev evccu utttuu. Osm Osma Os maaanl nlı Devl nl Devvllet De etii’’nnddek eti dek eki ki kköölleelik lik ve li ve uyg ygllaam ygla maala ala larrıına na ggeeççm med edeen n önc nce dü dünnyyada aadda kkööle lelliiğğiin uy uygguullaanışı nışşıına nı na biirr göz aattar gö arsa sakk;; Çiin’ Ç n’ddee bir ir cin inay ayeett söözz kon onus usu is ise ya yaln lnız ızccaa suç uçu iişşle leyyeen kkö öle le değ eğiill büüttün ün ail ileessii,, haattta ta biirrbbiirrlleerrin ine kefi ke fil kkaabu abu bul ul eeddil ilm meele leri ri ned edeen niy iyllee koom mşşu ullaarrıı biille kölleele kö leşe şebbiili liyo iyo yord rduu.. Asur sur hü su hükü ükkü üm ümd mddaarrı rı H Haamm mmurab uurrabi abi ab kanu ka anu nunnllar nunl arına ına ggö ın örree boorrççllu al alaaccak aklısı lısı lı sına na kaarrıs ısıınnı ve ve çço occu ukl ukl kların kla arıınnı en ar en çok ok döörrt sene sseene neye eyyee kad adaarr köölle ol olaarrak rak ak vere ve ere rebi rebi billiird bili rdii.. Biirr köölle, e, köölle oolldduuğu ğu haallde de kööllel eliğ iğin ini iinnkkââr eeddeerrssee biirr kulağ inkâ uullağ ağı kkeessiili lirrd di. i. Yuun nan anllııllaar Afri Af Afri rikkaa’d ’dan an da eessiirr tic icar areetti yyaapı pıyyoorlar rlar rl arddıı. Ü Ünnlü lü Yun unan an ttaarriihç hçi H Heerreeddoot; t; “Bi Bir çi çift ftççii iççiin ök ökü öküz üzz ne m maakkaam md da ise is se bbiir es esiirr de ssaahhiibbii iççiin ay aynnıı mak akaam mda dayyd dıı”” deem me kted kt teeddir ir. r. R Room maa’d ’da İİm mppaara ara rato tor C Coost staannttiinu nus zzaama am maanı nınd nda ((M M.S .S. 33006– 6–33 337) 7) efend fennddin fe din inin niinn köl öles esiin ni ce cez ezzaala land ndıırrm maası sı ve ööllüm ve lümün üüm müünne se sebbeep ol olm maassıı, ad adam am öllddür ürme me suuççu ssaayı yıllm mıy ıyoorrddu u. K Köölleelleer hheer ççeeşşiit iişşk şken kkeenc ncel eleerre ma maru ruz kallııyo kalı ka yorrllar arddıı. Elle Ellleeri El rind ndeenn assıııpp aay yak akla ları rınnaa ağğıır şşeeyylleerr bağl bağl ba ğlam amak ak köölleeller ler erin in maru aruuzz kaallddııkkllar ar arı ce ceza zala lannddır ırm maa ççeeşşiittlleerri ri aras aarraassın ında da idi di. Çoğğu Ço u ker ere bbuu muuaamele meelleeyyee taab m bi tu tutu tula lan kö köle ölleelleer

ööllürdü ürddüü. E ür Effen endi di köölles leessin ine zzaara rar vveere ere rebi ebbiili liird rrddi di vvee bu hhaaks aks ksıızz biirr fiiiil sa ksız saayı yyıılm lmaazzdı dı. Çü Çünk nkü ef nkü efeen ndi din dini niin kköölleessii üüzzeerrin riin nde de, on onu öölldürm onu ddüürrm mey eye ka kaddaar va varraan sını ssıınnıırrssız ız biirr hhââkkiimi im miiiye yyeet hhaakkı kkı va kk vard rdı. ı. Orrta O ta Asy sya T Tü ürk rk dev evletl letl le tler erin inde den H Huunnllaarrrda ddaakkii kööllel daki eleerr, eev v kölel ölel öl eler eri id idi. i. Daahha do doğr ğruussu su bü büyü yük eev vlleerrdde uş uşak ak oollaarrak ak kuullla lannııllaan an hhiizm zmet etçi tççiilleerrd di . Gö Göççeebbee Hun un top oplu lumunndda kö mu köle leni leni nin ek ekon onom omik omik ik önneemi mi faazzllaa olm lmadığ adıığğı ad için iç in baz azeenn de kkööle lele lerree sad lere adec ece çço obanl bbaannllık lııkk yap apttıırııllıır ırrddı. ı. Uyygguurl U rlaarrda da köl ölel lel eleerrin in efe fennd dil ile ler eriin ne so sorm rmak aksı sıızı zzıın evle ev lennm me hhaaakl kkllar lar arı bbuulu lunm nmaak kta taddıır ırr.. Peekk çok ok esk ski uyggaarl uy rlııkkta kttaa ve een n gel eliş işm miişşlleerri sa sayyııllaabbiilleece cek R Rooma ma‘d ‘da billee köl bi öleelleerrin in evl vlil liilliik kle kle leri ri yas asaall say ayıl ılm maazk azk zkeen zken n, Uy Uygu gurr-lard la rda kö rda köle le evl vliilliğ iğinin iin niin n meeşşrû rû say ayııllm mıışt ştır. ıırr. E Effen feen nddiilleerriin şarrtta ba şa bağğllı ddaa ols lsa, a, kööllel eleerrin iniinn evl vleennm meesine ssiinnee izziin ve vermesi me si Uyg ygur ur ’l ’laarrın ın köölleelleerre ol olaann insan nsan ns ancı cıl da davvrran anış ışllaarı rınnıın bbiir ay aynnaassııddıırr.. Ossm O maanl nlı D Deeevvvlleti, eti, et i, sav avaş aşla aşla lar, r, sat atın tıınn alm lma vb vb şeek kiillle llleerd erd rde eellde de eddiiile lleen kö kölele lele le lerriin dduurruum mlların aarrın ını İs İsla lam am H Hu uku kuku ku’n ’na ggöörree şek ekiilllleennd ddir iirrm miişt işşttii.. Osm smaan nllıı Dev evlleeti ti, kö köle lelleerriin hu hukkuukkîî vaarrlı lığğıını nı taan nıım mış mış ış ve kö kölleele ler bi ler bir ma mal ddeeği deği ğil iin nssaan ol olaarrak olar ak kaab buull eddiilm bul lmiş işti tirr.. Köl ölel eleerriinn bazı aazzı konnuula ko ula larrdda eh ehli liy iyyeettller ler errii va vard rdıırr. r. An Annca cak bu ca bu eh hlliy liy iyet etle tle lerriin in ggeerreeği eğini ğini ği ni yaap pm maakktta hü hükmî kkm mî bbiir ac aciizzlliik ssö öz kkoonuussuudduur. r. Özzeellllik lik ikle le maallî ko konu nulard larda la rda m rd mü ülkiy lkiiy lk yet et haak kkkı kınnddaan kı n maahhrrum m mahr m edi dilmiş lmiişşlleerrddiirr. Y lm Yaani ni mââllik ik ollaam maazl zlar arddıı. ı. Buunu Bu nun dı nu dışşıınd nda şşaahs hsi ha hakl akl klaarrı vvee biirr kıs ısım ım kam amu ha hak ve hüürrrriiyyeettlleerri m ve meevcu vvccuttu utttu ut uurr. r. İzziin veri veri ve rildiğ ldiğ ld iği takt takkttir ta irde de ttaasa asa sarr rruuff ehl hliy liy iyeetti tamd tamd ta mdı. dı. ı. Müülk M Mülk lkiiy yeett hak akkkıı, ı, mi mira ras hakk hhaakk kkı ve ve siiyyaassi hhaak klllar aarr mah ah-


SA S SAMSUN AMS MSU UN N KÜLTÜR KÜL ÜLTÜ TÜR SANAT SANA SA NAT MAKALE MAK MA KA ALE LE

rrum ru um ol olduğu duğğuu hakla du akla ak larrıın ın başı bbaaşşıınnd da ggeeli lird ird rdi. i. Kııssaacca kkööle öle le ehlliiye eh yettssiz iz biirr insan nsan ns an deeğğiill, kköölleelliik sü süre resi sinc nce öözzel ellliikklle mâlliik oollma mâli mâ ma koon nu ussun suunnddaa ehl hliy iyet eti ti aassk skkııya ya alı lınnm mış ış biirr şahhııs şe şa şekklliin nde de müt üttal alâa al âa edi dilm lmek ektteeyyddi. i.

saklan sa klan kl anab anab abbil iillir irdi di. B Buu duurrum umda da da kkaattiil ya yakkaallaannd dığ ığın ınddaa aayynı nı ceezzaay ya ççaarp rpttıırılm rılm rı lmak akta ta idi di. K Ko ony nya’ a’da da biirr köölleey yi ööllddüürrü üp 9 sseennee kaç üp açan an bir iriissin iris inin nin in ort rtaay rtay ya çı çıkt ktığ ığıınnddaa yarg ya rgıl ılaan naarrak ak cez ezal alan anddıırrııldığ ldıığ ld ğın ını ggöörü rüyo yorruuzz..

Ev E vle vle lenm nmee,, booşşaan nma ma ve bbaazı zı şah ahssii hak akla larrıı bâk âkiiyyddii. Kö K öle lele ler, r, müüllkkiiye iyyeet ve ve mir iras as gib ibi hhaakkllar laarrrda ddaan ta tam maam meen yyo okkssun un değ eğiilllleerd erd rdir ir. K Köölleenniin bu bu hak akla larrıı sah ahib ibin iniin n idrraaki id kinnee bıırrak akıılllmı mıışşttır m ır. Şe Şer’ r ’iy iye si sicciill ill lleerriinnddee kkööle lelleerin rriin eeffen efen enddiilleerriini ini nin iizzni nin znniiyylle ttiica ica carreetl tle uuğ ğrraaşşttııkkla larrıı, ı, ma mal ve ve hayyvvaan ha n alıp lıp sa lı sattttık satt ıkla ları rı ve ve efe fennddil fend iler erin inin in evvlleerriin ni biille ni parraa iille satı para pa sattııınn al sa aldı dıkl kları aarrı gör örül ülmekt meekktteed m diirr. Bü dir Bütü tüünn bu bunl nlar ar kkö öle lenniin iy iyi nniiye yeti tine tine ne ve sa sahhiibi binniin ta bini takkttiirrrin iinne bbaaağl ğlııd ğl dır ır. r.

Yine Yi Yine ne Meen nte teşşee Kaay ym maakkaamı mı Eddhhem em Paş aşa kkööle öle lessiinnii ddöövm vmüüşş ve bi bir ssüüre ürree soonnra nrraa köölle ööllm mü üşşttür ür. Bu Bu need deennle den le kölleenniin bbuu daay kö yaak k neettiicceessin inde de öllü üüpp ööllm meedi diğğiinniin diği araş ar aştı tırı rılm lmaassı iisste tennm miş iş ve ppaaşşaa haak kkkıınd nda da ta tahkik hkik hk ikat at başşllat ba atılmı ılm ıl mıışt ştıırr. Bu Bu ikkii duurruum m zaman amaan am n aşı şımı mı ollssa bbiile le köle kö le ölld düürreen n bir ir kiş işiin nin nin in ceezzal alan anddıırrııld ldığ ığın ını ve ve kay aymaaka m mak kam bbiile le ollssa kö kölleeyyii öld ldüürrüp üp öldür lddür ürrm meedi m diğğiinniin incceelend in lend le ndiğ iğin ini gö gösstter erme mesi si bak akkım ımıınndan ım dan ön da önem emlliidi dir. r. Ayyrı A rıccaa köl öleler eleerr iççiin ddaahi el hi huukkuk uk kuurral alla larını rrıını nın so nın sonu nunnaa kada ka dar ku kull llaan nıılldı dığı ğınnıı görme örm ör meekt ekkttey eyiizz. K Kööle le öllddür üreen n sahipl sa hipplleerre vveeeya hi ya diğ ya iğer iğer er şah ahıs ıslara llaarraa haan nggii ceezzaallar ar veri ve eri rild ldiğ iğin ine ddaaiirr XVI VIII.. ve X XV V VII IIII.. yüüzzyyııllllaarra aaiit II şşeer’ r ’iy iye ssiicciiller lleerrinde ll inddee “m in mu ucceebbiinc nce hhüükm nce km olluunndduu”” iba baressii kuullla re lla lanı nılm lmak akttaaddıırr.. Yaanni kö kölleeyyii öld ldür üren en saah hib ibi oollsu lssuun ve veyyaa biirr baş aşkkaası sı ols lsuun lsun n kas asııttlı lı ollu up oollma lm maamas maası m sınnaa ggööre re ya kkııssaaasl sslla ya ya da fi fiidy dye iilllee ce dy ceza ezzaala lannddıırrıl land ıllıy ıyoorrlard ıy ıyor larrd la dıı..

II.. Yaş aşam ama Ha Hakkkkıı:: Biirr kim imssee kööllley eyi ve ey veya ya car ariiyyey yey eyi kkaast ast sten en öld ldürse ürse ür se İssllam am huukkuukkuunna ggööre re bu bu kiişşin iniinn cezası ce zzaassıı kıssas asttıırr.. Köölley ley eyi öldü ööllddüüre ren en eeffen feen nddiissii daahhi o ollssaa bbu u hüükküm m değ eğiş işme meme mekktte, tee,, kaasste ste ten öl ölddüürd rdüüğğü rdüğ ğü ssaabbiit oolldu lduğu duğğuunnd du da kkıısas ssaas cceeza zası sı illee ceezzaallan lan anddıırrıılm lmak akttaadı dır. ır. r. Osm Os maannllı D Deevvllet eti, i, evvller erde de efe fennd dis isiiy yllee yaş yle aşay ayan an kölleele kö leri rin ha hakkllaarrın rıınnı kkooru rumaya ruma maayyaa çal m alış ışır ırke rkkeen, en, n, köl öleellleee-rin yyaaşşaam hhaakl ri klar arı konu konu ko nussu nusu unda nda kkööle nd öllee kay aynnaakkllar arın ında dan gettiir ge irriili ili lirk irk rkeenn yol olla oll larrd da ööllen en köl öle ve ve car ariy iyeeller eriin n öllü üm neddeennlleerrin ne ini de de arraaşşttır ırııyyoorr ve es esir ircciile ler hhaakk akk kkın ınddaa tah ahkkiika kat ba başl şlaattıy ıyor ordduu. Kö K ölleeyyii, ssaahi hibi binniin dı dışşıınd dışı nda bi birrii öllddür üreeb bilir ilir il ir ve kkaaççııp

III. II I. Sa Sağl ğlık ık Haakkkı kkı: kı: Kö kı Köle lele leri leri rin na nafa faka ka ve ddiiğğeer iih httiiyyaaççllaarrı ggiibbii teeddaav vil iler eri de de effeend ndiler iiller eri ta tarraafı afı fınd ndan ndan an ggeerrççeek klleeştir şşttir iriilliy iyoorrdu. dduu. K Kööllee saah hib ibi hhaastta ol olan an köl ölesinnii te si teddaavi vi ett ttiirrm meek is iste teddiiği iği ğini, nnii, ce cerr rrah rrah ahllaa anl nlaş aşttıığğıını nı, cceerrrrah ahıınn kööllley eyi be ey bell lli bi bir mi mikkttar mikt ar par ara kkaaarş rşııllığ rş ığı

19 9


MAKA MA MAKALE KALE LE MAKALE

Mesela Bor’un Balhasan Mahallesi’nden Nasuh Paşa’nın kölesi Hasan, üzerine ahırın yıkılması, Larende’nin Kirişçibaşı Mahallesi’nden Hacı Abid’in kölesi Arap Ali at sulamaya giderken atın sürümesi sonucu, Konya’nın Fakih Dede Mahallesi’nden Abdülkerim Efendi’nin Hasan adındaki kölesi de lağım kuyusuna düşerek ölmüşlerdir. III. Dava Hakkı: Köleler sahiplerinin kendilerine taarruzuna karşı korunmuşlardır. Köle sahiplerinin köleleri sakatlayacak ve kölelere zarar verecek şekilde kötü muamelede bulunulması yasaklanmıştır. Bir köle, sahibinin kendine kötü muamele ettiğinden şikayetçi olur ve bunu mahkemede ispat ederse, hakim bu köleyi azada karar verebilirdi.

tedavi edeceğini belirterek, bu tedavi esnasında kölenin ölümü halinde cerrahı mesul tutmayacağını bildirmekte ve bunu da kadıya tescil ettirmekteydi. Bu konuda şeriyye sicillerinde (mahkeme kayıtları) güzel örnekler vardır. Konya sakinlerinden iken ölen Mehmet Ağa’nın kölesi Şahin’in kasığında yarık vardır. Mehmet Ağa’nın eşi Sakine kadının vekili olan Halil Ağa, mahkemede Vilayet-i Rumilinden Dimitri adlı cerrah yanında kölenin tedavi edilme isteğini ve tedavisinin bu cerraha verildiğini belirterek; “Eğer ecel târi olup vefat ederse dem ve diyetine mütcallik dava ve nizarımız yoktur” demeleri üzerine cerrah Dimitri’de kabul etmiştir ve bu durum mahkemece tescil edilmiştir. Bir başka kayıtta da Konya’nın Karakayış Mahallesi’nden Recep Beş, İvaz adındaki küçük kölesinin fıtık olduğunu, bu sebeple Elkeşe adlı cerrah ile 6 kuruş ücret üzerine anlaştıklarını, mümkün olursa cerrahın ilaç yapmasını, köle ölürse davacı olmayacağını belirtmektedir. Ayrıca herhangi bir kaza sonucu ölen köle veya cariyelere de rastlanmaktadır. Bunlar da mahkeme tarafından gönderilen heyetçe keşfedildikten sonra mahkeme kayıtlarına işleniyordu.

Bursa’da Mehmet Ağa’nın kölesi Abdullah, 10 yıldır kölesi olduğu efendisinin kendisinin ayağına “demir vurduğunu”, ağır işlerde çalıştırdığını, ezâ ve cefa çektirdiğini belirterek şikayetçi olmuş ve kendisinin azat edilmesini istemiştir. Bursa Mutasarrıfı’na gönderilen emirde bu durumun tahkîk edilmesi istenerek, zaten kölenin 10 yıldır köle olduğu ve azat edilebileceği hatırlatılarak eğer bu durum doğru ise kölenin azat edilmesi emredilmiştir Bazen de devlet eziyet gören ve davacı olan köleleri satın alarak azat ediyordu. Esirci Rahmet-eda, cariyesinin sağ gözünü sakatlamış ve cariyenin davacı olması üzerine 3 sene kürek cezasına çarptırılmıştır. Cezasından sonra salıverilen esirci cariyesinin kendisine verilmesini istemiştir. Cariyesi ise kendisinin efendisine verilmesini can güvenliği için tehlikede gördüğünden başkasına satılmak istemiştir. Zaptiye Müşiri durumu Meclis-i Valâ’ya iletmiştir. Meclis-i Valâ, aldığı kararla kölenin değerinin hesap edilerek devlet tarafından satın alınmasını kararlaştırmıştır. Bilir bir kişiye gözü sakat olan bu kölenin değerinin ne kadar olabileceği sorulmuş ve 3000 kuruşa satın alınarak azat edilmiştir. (Ek:1 soldaki belge, BOA, İrade Meclis-i Vâlâ,21316)


SA S SAMSUN AMS MSU UN N KÜLTÜR KÜL ÜLTÜ TÜR SANAT SANA SA NAT

Kölesini K Kö öleesi sini innii ddöö vvee nnll er er uuya yyaa rrı ı lldövenler rılmakta, cezalanmakt ma kta, taa,, yyaralayanlar araalllay ar aay yan anllaar ceza anla ce ezzaala lannd l k d M i San S cağı’nın ğ’ Ç l dırılmaktadır. Manisa Çavla Karyesi’nden Esirci Mehmet, Selim adlı zenci kölesinin iki elini ve bazı uzuvlarını kesmiştir. Köle Selim bu nedenle efendisi Mehmet’ten davacı olmuştur. Yapılan muhakemede Mehmet, kölesi Selim’in itaatsiz olduğunu, kaç defa evden kaçtığını ve kendisine zabıtalarca teslim edildiğini, dağa kadın götürdüğünü ve hatta yedi sene önce kendisini öldürmeye kalkıştığını anlatmıştır. Mahkeme Mehmet’in Selim’e 500 kuruş diyet vermesini kararlaştırmıştır. Fakat mesele İstanbul’a intikal etmiş ve padişaha kadar ulaşmıştır. İki tarafın anlaşmasına rağmen devlet meseleye tekrar el atmış, kölenin suçlu olsa bile efendisinin ona bu cezayı vermeye hakkı olmadığını belirterek meselenin Meclis-i Valâ’da müzakere edilmesi kararlaştırılmıştır. Bu olay bir kölenin suçlu olsa bile ona cezayı ancak resmî makamların verebileceğini ortaya koyması ve sahibin mahkemece cezalandırıldıktan sonra bile devlet tarafından bu meselenin kapatılmaması ve inceleme yapılması,

MAKALE MAK MA KA ALE LE

kölele kö leeler ler ile hür insanların kanun le köle önün ön ünd eşit olduğunu gösterönünde meessii açısından önemlidir. m mesi Kööllee K Köle Kölelerden yükselerek en üst ddeev dev devlet mevkilerine gelenleer oldukça fazla olduğu ler ggii efendilerden de köle gibi, vve cariyelerini evladı gibi sevip kızıyla veya oğluyla evlendirmeyi d çeyizini düşünenler, dü üzzü üp ev eevlendirenler, vle len düzüp onu azat edip hi himayesine ima mayyeesi sinnee aalanlar llaanl nlaarr vvee kölesiyle ortak iş kuranla ar çı ççıkmıştır. ıkm kkm mış ışttıırr.. O sman sm man anlı lı D eev v lar Osmanlı Devleti, kölelerin her türlü kkorunması ko orru unm nmaassı sı için iiççin in ggeere rrekli ekklli li öön nle le önlemleri almış ve oların can vee m al ggüven al üven üv enliği enli lliğini li iğğiini ini ni ssağlamıştır. ağlamı ağ llaam mıı mal Osmanlı Devleti, dünyada da köleliğin erken kaldırıldığı ülkelerden biri olmuştur. Köle alım satımı 1846’da fermanla yasaklanmış ve II.Meşrutiyet ile birlikte tamamen ortadan kalkmıştır.

211 2


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

ÖNCE Bİ Z YAŞ AYAL IM

ATATÜRK’ü Düşüncenin eyleme dönüşmesi, adım adım izlenerek başarıya ulaştırılması kişiyi liderliğe taşır. Eğer alınan kararlarda uz görüş varsa sonuç utkudur. Hele Anadolu gibi sürekli göz önündeyse bir bölge, orada başarılı olmak da başka bir ayrıcalıktır. İşte, böyle bir coğrafyada ve dünyanın hasta adam haline getirdiği bir büyük devletin enkazından yepyeni bir devlet çıkaran, aynı zamanda tüm dünyaya örnek çağdaş bir ulus yaratan Mustafa Kemal’dir ki tüm zamanlarda herkesçe kabul edilen liderdir. 22

ABD Başkanı Bush, yeni binyılın başındaki mesajında “Şüphe yok ki milenyumun en büyük lideri Atatürk’tür.” demekten kendini alamamıştır. Atatürk’ü liderliğe taşıyan özelliği asker olduğu kadar devlet kuruculuğu, halk adamı oluşu ve tam bağımsızlıkçı demokrasi yolculuğudur. Emperyalizme Atatürk’le “Dur” denilmiş, ezilmiş uluslar 20. yy.’da kişiliklerine Atatürk’ü örnek alarak yürümüşlerdir. Atatürk’ü bize Amerikalılar hatırlatacak değil, ancak güncel olduğu için almak durumundayım. Başkan Obama, kuracağı yeni kabinede savunma bakanlığı’na Nebraska eski senatörü Chuck Hagel’i getiriyor. Hagel öteden beri bir Atatürk hayranıdır. Der ki: “Atatürk, 20. yy.’ın en değerli liderlerinden biridir. ABD’li çocuklar böylesine büyük bir liderle ilgili bir şey bilmiyorlar. Atatürk Amerika’da okullarda okutulmalı ve tarih kitaplarında bir parça olmalı. Benim en büyük kahramanlarım Washington ve Atatürk’tür. Vietnam’da savaşırken hep onları yaşadım.” Arif Nihat Asya’nın da, 1939’da Atatürk’le ilgili söylediği şu söz hepimizi düşündürmelidir. Diyor ki Asya: “Bana sorarsanız, taşına, destanının ilk mısraları

kazınmalı; altına da, GERİSİ MİLLETİNİN HAFIZASINDADIR, diye yazılmalı, başka söz istemez. Ey O’nun çocukları gidiniz, mezarının başında yurdunun İstiklal Marşı’nı söyleyiniz. Başka ses istemez. Milletin hafızasını tazelemek açısından geliniz biraz irdeleyelim zamanı ve öyle başlayalım dilerseniz: Atatürk, başarısını bilgiye, planlamaya, öngörüye ve azimle kararlılığın bileşkesine dayandırır. Her yaşta, her görevde, her zaman daha zirvede düşünmesi, tüm ayrıntılarda dantel örer gibi düşünceleri örmesi, onu giderek seçkinleştirmiş; yaşadığı dönemin erklileri içinde ön sıraya yerleştirmiştir. Aradan geçen yüzyıl, onun varlığının yıpratılamayacağının kanıtı olmuştur. Her geçen günde, her yeni olayda Atatürk’ün adı öne geçer, ki bu günümüz eylemlerinde, değişik ülke düşünürlerinin yazdıklarıyla da açıktır. 21. yüzyılın başında, ABD’deki “İkiz Kuleler” olayından sonra “Doğu-Batı” ikilemi giderek “Hıristiyanlık-Müslümanlık” ayrımına vardı. Kavgalar, “hükmetme-sömürme” boyutuna yeni bahaneler üreterek “kurt-kuzu” örneğine ulaştı.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Emperyalist ülkeler, mazlum ulusları sömürmek için kimi zaman zor, kimi zaman da kol – kanat gerer görünür. Amaç, mazlumun elindeki lokmayı bir şekilde yutmaktır. 20. yüzyılın başında Osmanlı’yı paylaşım dalaşında çıkarlar ayrılığı içinde olsalar bile, sonuçta aynı karavanın çevresinde kaşık sallamışlardır. ABD’nin Wilson Başkanı, ortaya attığı prensiplerle günümüze de ulaşmıştır. Gerçi, hastalığı yüzünden etkinliği Senato üzerinde eksilince Ermenistan hayali suya düşmüşse de aynı planı günümüze taşıyanlar her yıl Senatoda olayı kaşımakta, problemi sürdürmektedirler. Wilson doğrultusunda Sevr’i hazırlayanlar, Anadolu’da istedikleri düzeni kurarak sömürmeyi hedeflerken karşılarında Mustafa Kemal’in örgütlediği Türk halkını bulunca, düşünceleri bir ütopya olarak kalmışsa da, günümüzde “BOP” olarak başka bir renkte, ama aynı amaçta “Tek dişi kalmış canavar” olarak durmaktadır. “Rönesans ve Reform’la yenilenen, uyanan Batı yanında, Doğu’nun etkin ülkesi Osmanlı’da eski düzenin sürdürülmesiyle, bilimsel yarışta geri kalınca askeri sistemler içinde de geride kaldı. Yeterince çaba göstermeyen, yerinde sayan kaybetmeye adaydır. Böyle de oldu. Yükselme dönemi, Kanuni’den sonra kendini ancak yüzyıl koruyabildi. Sonradan gelenler sömürüyü genişleterek Fransa’ya tanınan “kapitülasyonları” genele yaydılar ve Osmanlı açık Pazar oldu. 1 Ekim 1914’ten itibaren Kapitülasyonların kaldırılacağını ilgili devletlere bildiren Osmanlı’ya Batı, tek ses halinde şu karşılığı verirler: “Kapitülasyon sistemi Osmanlı İmparatorluğunun özerk bir kurumu değil uluslar arası an-

laşmaların, diplomatik görüşmelerin, her çeşitten sözleşmelerin bir sonucudur. Dolayısıyla, sözleşmeleri yapmış devletlerin onayı olmadan Osmanlı hükümeti bunların herhangi bir bölümünü değiştiremez, hele bir bütün olarak hiçbir zaman ortadan kaldıramaz.”

DENEME

Birileri birilerini yiyecek. Ama bunun kılıfına gereksinim olmalı.

Sömürü ille de silah dipçiğiyle olmaz. Paranın inanılmaz etkisiyle de ülkeler elde edilir. Öyle bir sarmalın içine çekilir ki bir daha yakanın kurtarılması kolay olmaz. Ekonomik bağımsızlığı olmayanın siyasi bağımsızlığı da yok sayılır. Eğitimi olmayanın ekonomisi gelişir mi? Bu şimdiye değin görülmedi. Anadolu’da birlik sağlanmaya çalışıldığı yıllarda Amerikan Mandası isteyenlere Mustafa Kemal şöyle der: “İlk akla gelen yurdun her yerinde Amerikan okullarının açılmasıdır. Çünkü, daha şimdiden yalnız Sivas’ta yirmi beş kadar ABD okula açılmıştır, ki yalnız birinde bin beş yüz dolayında Ermeni Öğrenci vardır.” Lider, işe başlarken dokuyu iyi tanır ve önlemini her yönüyle alır. Mustafa Kemal, “Ya istiklal, Ya ölüm!”derken tam bağımsızlığı görmektedir. Tam bağımsızlık için ne gerekir? Önce sınırları belli bir vatan, sonra özgür yurttaş ve ulusal ekonomi. Bağımsız bir karar organı, ki bizde kurtuluş hareketinin her aşamasında TBMM vardır. İlkesi bellidir. “Egemenlik kayıtsız-koşulsuz ulusundur.” Bizim vatan kurma aşamamızda, Mustafa Kemal karar organı olarak TBMM’yi işletmiş, daha kurtuluştan önce halk egemenliğini kurmuştur. Halk egemenliğinin adı da Cumhuriyettir. Mustafa Kemal, bir yandan “Anavatan” olan Anadolu’yu örgütlemeye çalışırken, bir yandan da kurtuluştan sonra asıl savaşın başlayacağını tesbit etmiş, önlemlerini savaş sürerken almıştır.

23


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

Sakarya Savaşı sürerken Ankara’da eğitim kurultayı toplaması, geleceğin pozitif bir gelişmeye hazırlıktır. Çünkü yeni kurulacak devletin, organları için yeterli eleman yoktur. Öncelik eğitimdedir. Çabalar bu yöndedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, Samsun’a ikinci gelişlerinde, (1924) Ticaret Mektebi Öğretmenlerine hitaben, “Hayatta en hakiki Mürşit ilimdir” diyerek geleceğimizin rotasını çizer. Ortaçağ toplumundan çağdaş bir ülke serüvenini anlatan yalnız bizim yazarlarımız değil, Dünya düşünürleri de Atatürk’ün hakkını telim ederler. Örneğin, İngiliz tarihçi Lord Kinros’un, “Bir Milletin Yeniden Doğuşu: Kemal Atarürk” adlı yapıtı Mustafa Kemal’in kişiliğinde Türklerin yarattığı destanı anlatır.

24

Geçtiğimiz yıllardal, ABD’de saygın bir yayın kuruluşunun yaptığı ankette Atatürk, “100 yılın Liderliği”nde % 31 puanla birinci sırayı almıştır. Yaşadığı dönemden günümüze Atatürk’ün önünde gösterilen bir lider yoktur. Bu düşünceyi berkiten bir çalışma da henüz yenidir. Bronz yıldız madalyalı ADB’li Albay Austin Bay, “ATATÜRK”ün askeri kişiliğini anlatır kitabında. Austin Bay’ın kitabına önsözü yazan Nato Avrupa Komutanlığı da yapmış olan Em. Orgeneral Wesley Clark, şu gerçeği vurgular: “20. yüzyılda hiçbir lider, ülkesi için Atatürk’ün yaptıkları kadar çok şey yapmamıştır. 20. yüzyılda hiçbir general Atatürk’ten daha iyi bir savaş alanı önsezisine, yeteneğine ve disiplinine sahip değildir. Ve kesinlikle hiçbir devrimci, siyaseti askeri vizyonla bu kadar ustaca birleştirememiştir.” Austin Bay’ın, kitabı yazma nedeni de var. “Arap Baharı” adı verilen yeni oluşumda, Arap ülkeleri yöneticilerinin Atatürk’ü örnek almaları hatırlatması var. “Ülkelerinde başarılı olmaları ancak Atatürk’ü izlemeleriyle olasıdır” diyen yazar şöyle tesbit eder Atatürk gerçeğini: “Atatürk, akıl ve mantığın, insanlığın ortak değerleri için bir temel teşkil ettiğine inandırdı.

Ortadoğu’da demokrasi için Atatürk’ten başka bir yol yoktur. Atatürk, doğmatik bir ideoloji değil, Türkiye’nin sürekli kendi kendini yenileyen, modernleşmesini sağlayan siyasi, toplumsal ve kültürel bir süreç yarattı. Türkiye başarısını Atatürk’e borçludur” Ülkelerin kaderinde askeri kişiler vardır. Siyasiler, ya da sanatsal ayrıcalık yaratanlar vardır. Ancak, Atatürk’tür ki bu özelliklerin hepsini en üst düzeyde toplayan, uygulayan ve kabullenilen tek liderdir. Atatürk’ün ulusal egemenlik için vazgeçilmezleri arasında “Tam bağımsızlık” ilk sırayı alır. Bağımsızlığın korunmasında güçlü orduya gereksinim vardır. Ancak, “Ulusun hayatı tehlikede olmadıkça savaş bir cinayettir” diyecek kadar da insalcıldır. “Ordumuz Türk birliğinin, Türk kudret ve kabiliyetinin, Türk vatanseverliğinin çelikleşmiş bir ifadesidir” der. Kesin zaferden sonra çıkardığı askeri üniformasını bir daha giymeyen Atatürk, ordunun daima titizlikle korunmasına özen göstermiştir. Çünkü ordumuz, ulusumuzun aynı zamanda bir eğitim kurumu olmuştur. Ülke kültürüne, eğitimine kalkınmasına katkısı sürekli olan Türk Ordusu gözbebeği olarak korunmuştur Atatürk döneminde. Atatürk’e göre “Yurtta barış ve Dünya’da barış” ancak güçlü bir orduyla korunur. Bu coğrafya’nın sürekli birliği için de orduya gerek vardır. “Su uyur, düşman uyumaz” diyen halkımızın öngörüsü ordumuzun oluşumunda bir uyarıdır. Her zaman güçlü ve donanımlı! Ancak, “Arap Baharı” olarak lanse edilen yeni görünümün son hedefi de “BOP” içinde Türk ordusunun gücünün kırılmasına yöneliktir. Bir yandan, Mısır – Tunus – Libya – Suriye derken yavaş yavaş da Türkiye’ye yönelik eylemler sessiz ve derinden işletilmekte, ordumuzun gücü kırılmaktadır. Dengeler değişiyor. Bizi taşeron olarak kullanmak isteyenlerin hedeflerinde bu bölgenin zenginlikleri vardır. Güçlü bir Türkiye kolay kolay teslim olmayacağına göre “önlemler alınmalı” di-


Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözünü birliğin sarsılmaz bir kimliğine yönelttiğini göremeyenler, başka ülkelerin birlik ve demokrasilerine nasıl katkı sağlayabilirler? Kendi içimizde birlik kimliğinin parolası olan, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE” sözünü ötelemek isteyenler, bu ülkenin altına dinamit koyanlardan farklı mıdırlar ki? Türkiye Cumhuriyeti’nin özlemi tasada, kıvançta ortak bir payda oluşturmaktadır. Eşit ve özgür yurttaşların önünde, kişilik gelişmelerine engel ne varsa kaldırarak mutlu, güvenli bir ortam yaratmaktadır. Ama bu, “alt kimlik, üst kimlik” gibi bulanıklıklara yönlendirilirse sonuç karanlığa gider. Şunu herkes, özellikle yönetici durumunda olanlar bilmeli ki Atatürk öngörüsünden uzaklaştıkça işler karışıyor, içinden çıkılmaz bir labirente dönüşüyor. Peşin hükümlerden, ya da aşağılık duygularından sıyrılarak Atatürk’ü anlamak için düşünce üretmek gerekir. Yansız, yargısız her yönetici kendini Mustafa Kemal’in yerine koyarak nasıl çözüm üreteceğini düşünebilmeli. “Ordusu dağıtılmış, silahları elinden alınmış, üstelik yaptırımı çok ağır bir barışla (Sevr) ülke karanlığa itilmiş. Asker gücü uzun savaşlarla erimiş, eğitimi yok, ekonomisi yabancılara teslim edilmiş. Halkı yorgun-bezgin ve bitkin. Üstelik onuru da kırılmış, umutları sönmüş bir Anadolu!...” Atatürk’ü eleştirenler, bu tesbitler içinde ne çözüm yaratabilirler? Tüm dünya liderleri ortak kanaatle,

DENEME

Hiçbir ülke kendi gücünün kırılmasını istemezken bizim son yıllardaki tutumumuz çevremizdekilere “el ovuşturma” fırsatı vermektedir. PKK’nın sırıtkanlığının dayanağı nedir? Yasa tanımazların davranışları hangi zamanda böyle açıktan bölücülüğe varan hezeyanlara ulaşmıştı? Sorgulamak gerekmez mi?

“Bu işin, açık sonucu itibariyle Atatürk’ten başka hiçbir ülke lideri bu başarıyı elde edemez” demekteyken bizdeki şarlatanların kuş beyinleri hangi yuvada kanat ararlar ki?

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

yenler, planlarını saman altından değil, herkesin gözü önünde yapmaktadırlar.

Batılı yazarlar, Araplara, “Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek alın derken bir noktayı unutuveriyorlar. “Türkiye’nin bütünlüğü, gelişmesi, demokrasisi Atatürk’süz olmaz” diyerek bizim yöneticilerimize de ışık tutmaları gerekir. Ama ne bilsin elin Amerikalısı. Atatürk gibi dünyanın koşulsuz kabul ettiği bir liderin, Türkiye’de kimilerince görülmek istenmediğini nereden bilsin, bir Amerikalı Washington’u yadsır mı hiç? Bir Abraham Lincoln’u unutur mu Amerikalı? Değerlerine sahip çıkmayan ülkeler, başka diyarların yalınayaklarına kapı kulu olmayı kabullenirler bir gün. Atatürk bağımsızlık demektir; Atatürk barış demektir. Atatürk özgürlük ve onurlu bir bakış demektir. Atatürk’ün idealinde, “çağdaş dünyanın ilerisinde bir bağımsız Türkiye sevdası” vardır. Üreten ve ürettiği ile övünen bir Türkiye vardır. Geleceği göklerde arayan bir bilimsellik vardır. Atatürk, “önce Türk ulusunu düşünür. Eğitimde ortak hedefi şöyle belirtir. “Çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri eğitimin hududu ne olursa olsun ilk önce ve her şeyden önce, Türkiye’nin geleceğine, kendi benliğine, ulusal geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla savaşma gereği öğretilmelidir.” Başkalarından önce Atatürk’ü biz anlayalım. Bize başkaları öğretmesin. Biz onurla başkalarına örnek sunalım.

ÖNCE BİZ, yaşayalım Atatürk’ü.

25


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

OR O

rkestra, bir araya gelip kendi çalgıları ile hep birlikte müzik yapan örgütlenmiş insanlar topluluğudur. Böyle bir topluluk insanların birlikte seslenme ve birlikte çalma gereksinimini karşılamak amacı ile bir araya gelip, toplanıp birlik olmaları ve örgütlenmeleri ile oluşur.

26

Türk Dil Kurumu’nun Genel Türkçe Sözlüğü’ne göre orkestra; (1) Yaylı, üflemeli ve vurmalı çalgılar topluluğu, (2) Eski Yunan tiyatrolarında, sahne ve seyirciler arasındaki çember biçiminde koro yeri, (3) Bazı tiyatroların birinci katında sahne veya perdeye en yakın koltuklar şeklinde tanımlanmıştır. Çoksesli ya da teksesli müzik icra eden ve birbirinden farklı çeşitli çalgılardan oluşan geniş seslendirme topluluğuna orkestra denmektedir. Orkestra, çeşitli sanatçı gruplarından oluşan, her grubun eserdeki müzikal ifadeye katkıda bulunduğu dengeli ses bileşimlerini örgütleyen geniş çalgı topluluğu olarak da tanımlanabilir (Say, 2005: 628). Orkestra kelimesi bugünkü anlamından farklı olarak ilk kez Antik Yunan’da kullanılmıştır. Terim Yunanca orchestra: “dans alanı” sözcüğünden kaynaklanmıştır. Antik Yunan tiyatrolarında sahne ile seyirciler arasında yer alan, koro ile çalgıcı ya da dansçıların kullanıldığı bu alan, benzer yönleri ile 17’nci yüzyılın başlarında sahnelenen ilk operaların orkestralarına da ayrılmış, çalgı


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

KESTRA

Yrd. Doç. Dr. Yakup Alper Varış

sanatçılarından oluşan bu topluluğa bu nedenle orkestra denmiştir. Randel (1969), The New Harvard Dictionary of Music isimli eserinde orkestrayı, eski Yunan’da oynanan tragedyalara eşlik etmek üzere kullanılan çalgıların yerleştirildiği alan olarak tanımlamıştır. Orkestranın, Antik Yunan’da koro, dansçılar ve şarkıcıların bulunduğu sahnenin önünde bulunan alana dendiğini, Ortaçağ ile birlikte bu isimin, sahnenin kendisine denilmeye başlandığını ifade etmiştir.

2. Orkestra Türleri Orkestralar, üyelerinin cinsiyet, yaş ve öğrenim özelliklerine göre şu üç ana türe ayrılır:

1. Genel Orkestralar: Okullarda doğal olarak herkesin katılımı ile kendiliğinden oluşan Yaş Grubu Orkestraları, Sınıf Orkestraları. 2. Özengen Orkestralar: Okul içinde ve dışında maddi kazanç gözetmeksizin isteğe göre ve gönüllü katılımla oluşan Amatör Orkestralar. 3. Mesleksel Orkestralar: Kamusal ve özel alanda maddi kazanç ya da geçim sağlamak için kurulan Profesyonel Orkestralar. Genel, özengen ve mesleksel orkestraların yanı sıra yarı genel, yarı özengen ve mesleksel orkestralar da vardır (Varış, 2007:25). Orkestra terimi, İtalyanca orchestro, Fransızca orchestre, Almanca orchester, İngilizce orchestra, İspanyolca orquestra sözcükleri ile karşılanır. Dilimizde orkestra genel olarak çoksesli müzik eserlerini seslendiren geniş çalgı topluluklarını nitelemek

için kullanılır. Ancak kavram bu işe sınırlanamaz. Tarih içinde çeşitli müzik türleri ve formlarında etkinlik gösteren değişik çalgı topluluklarına da orkestra dendiği göz önünde tutulmalıdır. Örneğin askeri müzik orkestraları, büyüklü küçüklü eğlence müziği orkestraları, halk müziği orkestraları, yaylı çalgılar orkestraları, bingband denen caz orkestraları, balalayka orkestraları, hatta Endonezya’nın geleneksel müziğini seslendiren ünlü gamelan orkestraları ya da Japonların gagaku orkestraları da tanımın içinde yer alır (Say, 2005: 628). Geçmişten günümüze çalgıların da eklenmesi ve yapısal değişikliğe uğraması ile birlikte gelişim göstermiş olan orkestra, bugün sayısal bakımdan ve kuruluş amacına göre çeşitli isimler almıştır. Sayısal bakımdan en kalabalık orkestraya Senfoni Orkestrası denilmektedir. Senfoni orkestrasının bir grubu olan yaylı çalgılar, bu isimle anılan yaylı çalgı orkestrasını oluşturur (Erol, 2010:2). Çalgı sayısı senfonik orkestraya göre oldukça küçük olan yaylı çalgıların yanısıra diğer çalgı türlerinin de bir kısmını içinde bulunduran orkestraya oda orkestrası denilmektedir.Bu çalışmada yer verilen orkestra kavramı, çoksesli müzik icra eden ve senfonik yapıda bulunan seslendirme topluluğu olarak ele alınmıştır. Orkestranın tarihini incelediğimizde, Ortaçağa kadar olan süreçle ilgili pek az bilgiye rastlanmaktadır. Milattan önce yaşamış milletlerden Asurlular’ın bir duvar kabartmasını örnek verebiliriz. Orkestra olgusunun anlaşılması için, çalgısal müziğin evrimini ve kompozisyon teknikleri ile orkestra yazısında çığır açan devimci bestecilerin

27


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

28

getirdikleri yenilikleri izlemek gerekir. 400 yıllık bir geçmişe sahip olan orkestra, ilk olarak Monteverdi’nin 1607 yılında sahnelenen Orfeo isimli operasıyla kullanılmaya başlanmıştır. 17. yüzyıl İtalyan müziğinin büyük opera sanatçısı C. Monteverdi, opera orkestrasında yaylı çalgıları kullanan ve orkestranın işlevini geliştiren ilk besteci olarak bilinmektedir. Besteci çalgılarda değişik ses renkleri aramış, keman, viyola, viyolonsel ve kontrbası özelliklerine göre yöntemli olarak kullanmaya yönelik çalışmalar yapmıştır (Mimaroğlu 1995:199). O ilk defa orkestra eserlerine ve uvertüre symphonia adını vermiştir. Orfeo operasında orkestrada yer alan 36 çalgının 20 si yaylıydı; ötekiler, 2 klavye, 2 lavta, 4 trombon, 2 org, 1 arp, 1 regal, 2 kornet, 1flageolet, 1 boru şeklinde dağılıyordu. 17. y.y. orkestralarının en ünlüsü, Fransa Kralı XIV. Louis’in kurduğu “Les vingt-quatre violons du Roy” dur (Say 2001: 212). 17. yy. başlarında opera sanatının ortaya çıkması ile birlikte yalnızca sahnedeki şarkıcıların aryalarına eşlik etmek amacıyla oluşturulan küçük bir çalgı topluluğu ortaya çıkmıştır. Amacı operaya eşlik etmek olan bu küçük çalgı gruplarına, bulundukları yerin adı verilerek orkestra denmeye başlanmıştır. Fransa kralı 14. Louis’in hizmetine giren Lully, sarayda kurduğu orkestra ile bir model oluşturmuş, bu orkestra, şarkıcılara ve dansçılara eşlik etmenin yanında, aynı zamanda bağımsız çalgı müziği de icra eden bir topluluk olmuştur. Lully orkestrasında yaylılarla birlikte, 2 flüt, 2 obua, 1 fagot, 1 klavsen, 2 trompet ve timpani kullanmıştır. Lully, orkestrasında gereksiz süslemeleri kabul etmeyerek, bireyselliğin karşısında, toplu çalma disiplinini yerleştirmiştir (Yöndem, 2005). Toplu çalma disiplinin yerleşmesine paralel olarak 17.yy.

ortalarında Alessandro Scarlatti, dört gruba ayrılmış yaylı çalgılar için eser yazan ilk bestecilerden biridir (Mimaroğlu:1995: 199). Rameau tarafından geliştirilen ve klasik senfoni orkestrasına doğru yaklaşan Lully orkestrasında, kilisenin kabul etmesiyle, trombon ve kornet sıklıkla kullanılmaya başlamıştır. 18.yy.’da çalgıların ve besteleme anlayışının gelişmesi ile, dönemin bestecileri Bach ve Haendel orkestraya yeni çalgılar

eklemişlerdir. Zaman içinde yaylılar dörtlüsüne nefesliler dörtlüsünün de katılmasıyla, orkestranın evriminde çok önemli bir yeri olan Mannheim Okuluna ulaşılmıştır. 1742’de Johann Stamitz tarafından Almanya’nın Mannheim eyaletinde, dönemin valisinin desteği ile bir araya gelen ünlü müzisyenlerin oluşturduğu bu topluluk, klasik dönem orkestrasına son şeklini vermiştir. Nüans, refleksler ve homojenite açısından çok iyi yetişmiş ve icra yeteneği çok güçlü olan bu orkestra ile Stamitz, kendisinden sonra gelen bestecilere geniş ufuklar açmıştır (Yöndem, 2005). 18.yüzyılın ikinci yarısında Mannheim bestecilerinden Johann Stamitz ve Viyana Okulunun ilk


Beethoven döneminde orkestra üyelerinin sayılarının artması ile birlikte çalgısal renklerin gruplar halinde zıtlaştırılması sonucunda orkestra yazısında devrim yaratılmıştır. Beethoven beşinci ve dokuzuncu senfonilerinin dördüncü bölümlerinde nefesli çalgıları güçlendirerek orkestraya ilk kez trombon ve kontrfagot ilave etmiştir. Schubert Bitmemiş Senfonisinde ana temayı yaylı çalgılara değil, obua ve klarnete vermiştir. Dokuzuncu senfonisi ise iki korno ile başlamaktadır (Alpagut, 2000). 19.yy.’a gelindiğinde, orkestranın evrimi, 1828’de Paris’te kurulan Konservatuar Konserleri Derneği Orkestrası ile yeni bir boyut kazanmıştır. Sanayi devriminin etkisiyle, çalgı yapımındaki ilerlemeler, tahta ve bakır nefesli çalgıların yapısındaki yeni arayışlar ve askeri müziğin kazandırdığı yeni vurmalı çalgılar, orkestranın yapısını oldukça geliştirmiştir. Nefesli ve vurmalılardaki bu artış, yaylıların sayısının da artmasına neden olmuştur. Bu dönemde Berlioz, çalgı mucitlerinin arayışlarına destek olmuş, çalgı tınıları ve dengeleriyle birlikte, akustik mekan ve mekansal özelliklere de önem vermiştir (Yöndem, 2005). Programlı müziğin kurucusu Berlioz, Matem ve Za-

MAKALE

Mozart orkestrasının kuruluşu, Haydn orkestrası ile aynıdır. Ancak Mozart’ın müziğinin içeriğine bakıldığında özellikle yaylı çalgılarda etkili özelliklerin ifadesinde dramatik öğeler görülmektedir. Buna göre Mozart orkestrasının seslenmesi Haydn orkestrasından farklılık göstermektedir.

fer senfonisinin ikinci bölümünde ilk kez orkestrada trombonlara solo vermiştir. Fantastik Senfoni’de ise ilk kez orkestraya mi bemol klarnet (küçük klarnet) ve arp eklemiştir. The Grande Messe des morts başlıklı eserinde orkestra, 110 yaylı çalgıyı içermektedir. Bu eserde 20 tahta üflemelinin yanı sıra 12 korno, kalabalık bir pirinç üfleme ve vurmalı çalgılar grubu ile 200′den fazla insan sesi kullanılmıştır.

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

temsilcisi Joseph Haydn klasik orkestra tipinin yaratılmasında önemli adımlar atmışlardır. Senfoni tarzının yerleşmesi döneminde Mannheim orkestrasının ustalarından Stamitz, çalgıların gruplandırılmasının temelini oluşturarak ilk kez orkestraya iki klarnet eklemiştir. Bu geleneklerden yararlanan Haydn, orkestranın klasik kuruluşunu sağlayarak üfleme çalgıların ikili gruplar halinde oturtumunu tespit etmiştir. O dönemde orkestrada trompet ve korno dışında bakır üfleme çalgılar bulunmamaktadır.

19. yüzyılın ortalarında bir dizi Avrupalı bestecinin çabasıyla büyük senfonik orkestra tipi hazırlanmıştır. Eski klasik orkestra ise küçük senfonik orkestra Sinfonietta adını taşımıştır. Romantik dönemin yaşandığı 19. yy.’da yetişen birçok besteci, gelişen besteleme ve orkestrasyon anlayışlarıyla dikkat çekmektedir. Bu bestecilerin en önemlilerinden birisi olan Wagner, bestelediği operalarda yeni nefesli çalgılar kullanmıştır. Sakshorn adıyla bilinen ve bakır alaşımlı olan bu çalgı sanayileşmenin doğal ürünüdür. 20.yy. baslarında Mahler, R.Strauss, Stravinsky, Orff, Bartok, Schostakovich gibi besteciler orkestra oluşumlarında ısrarla tını arayışlarına gitmişlerdir (Say, 2001). Wagner, bütün çalgı gruplarını genişleterek ilk kez orkestradaki bakır nefesli çalgılara tenor ve bas olmak üzere dört tuba eklemiştir. Müzik tarihinde bunlara Wagner Tubaları denilir. 20. yy.’ın ilk on yılı içinde orkestra, doruk yıllarına ulaşmıştır. Mahler, Elgar ve R.Strauss’un büyük senfonik yapıtlarında değişik çalgıların da katılmasıyla, orkestra tarihte en geniş şeklini almıştır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ise, Anti-Romantik akımın da etkileriyle, büyük orkestralar yerini küçük topluluklara bırakmıştır (İlyasoğlu 2001:112).

3. Sonuç Orkestra psikososyal ve sosyokültürel bir olgudur. Orkestra olgusunun en temelinde, kültürel ve müziksel bir varlık olan insanın aynı zamanda toplumsal bir varlık olma niteliği yatar. Orkestra bir bakıma, bir çobanın kavalı elinde, bir lavtacı ile karşılaştğı ve seslerini şarkıcılar gibi birbirine akort ettikleri gün doğmuştur (Hunsberger, 1992). Akt: (Yöndem, 2005:2).

29


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Müzik en güçlü sosyal bağlardan biridir. Türküler, şarkılar, insanları ve kuşakları ve hatta toplumları birbirlerine yaklaştıran bağlardır. Bir ulusun bütünleşmesi ve ayakta durabilmesi için ses birliğine “mutlak” surette gereksinimi vardır. Bir toplumda orkestralar, koroların yanında bu birlik ve bütünlüğü daha üst düzeye çıkaran topluluklardır (Egüz, 1981:29). Bir eylem ya da etkinlik olarak orkestra, topluluk halinde müziksel seslenme ve çalma sürecidir.

30

Orkestralar, üyelerinin cinsiyet, yaş ve öğrenim özelliklerine göre genel, özengen (amatör) ve mesleksel olmak üzere üç ana türe ayrılır. Senfoni orkestrası başlıca; opera orkestrası, oda orkestrası, yaylı çalgılar orkestrası, üflemeli çalgılar orkestrası, pop müzik orkestrası, big-band orkestrası gibi isimler alan orkestralar içerisinde, mesleki orkestra türündeki sayısal bakımdan en kalabalık orkestradır. Orkestra tarihine bakınca değişik aletlerin kullanılmış olduğunu ve yerlerini daha sonra bugünkü çalgılara bıraktıklarını görüyoruz. Bu ilerleyen hareketle, arka arkaya gelen yenilikçi besteciler,

kompozisyon teknikleriyle birlikte müzik aletlerinin yeni türlerini ve sayılarını geliştirmişlerdir. 18. yy.da çalgıların teknik olarak biraz daha gelişmesi sonucunda özellikle J.S. Bach ve G.F. Haendel, orkestraya yeni çalgılar eklemişlerdir. Orkestra müziğinde Mannheim Saray Orkestrası flüt, obua ve kornoya yer vererek önemli bir gelişmeye öncü olmuşlardır (Say, 2001:212). Orkestranın gelişimi senfonik formların şekilleşme süreciyle aynı zamanlıdır. Klasik dönem orkestrası, Stamitz’ten etkilenen Haydn, Mozart ve Beethoven’in eserleriyle, nefesli vurmalı ve yaylılardan oluşan geniş bir kadroya ulaşmıştır. Programlı müziğin gelişmesi ile birlikte romantik dönemde üfleme çalgılar önem kazanmış ve fonksiyonlarının niteliği artmıştır. Modern senfonik orkestranın biçimlenmesine kadar orkestranın özellikleri Avrupa müzik kültüründe birçok aşamalar geçirmiştir. Rönesans, barok, klasik, romantik ve çağdaş dönem orkestraları arasında, çalgıların çeşitleri ve sayısı kadar, gelişen seslendirme teknikleri ve orkestral tını olanakları bakımından da farklar vardır.

Kaynaklar Alpagut, U. (2000). Yayınlanmamış Ders Notları. Egüz, S. (1981). Koro Eğitimi ve Yönetimi, Ankara: Ayyıldız Matbaası. Erol, T. (2004). Yaylı Çalgı Öğrenci Orkestralarının Eğitim Yöntemlerinin İncelenmesi, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Cumhuriyet Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü. Hunsberger, D. (1992). The Art of Conducting, New York: McGraw Hill. İlyasoğlu, E. (2001). Zaman İçinde Müzik. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Mimaroğlu, İ. (1995). Müzik Tarihi. İstanbul: Varlık Yayınları. Yöndem, Ö. (2005). Orkestra Şefinin Eğitimcilik Yönü ve Orkestra

Psikolojisi Üzerindeki Etkileri. Doktora Tezi. İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü. Randel, D. M, (1969). The New Harvard Dictionary of Music, Harvard College Pub. Say, A. (2005). Müzik Ansiklopedisi Besteciler, Yorumlar, Eserler, Kavramlar. Müzik Ansiklopedisi Yayınları. Say, A. (2001). Müziğin Kitabı, Ankara: Müzik Ansiklopedisi Yayınları. Varış, Y.A. (2007). Eğitim Fakülteleri, Müzik Eğitimi Anabilim Dalları Orkestra ve Yönetimi Dersi Öğretim Sürecinin Betimlenmesi ve Değerlendirilmesi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

MAKALE

31


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

BU ŞEHRİN YERLİSİ KİM? Tevfik Demir OMÜ Öğretim Görevlisi

32

Son dönemde, Samsun’da sosyal ve ekonomik açıdan olumlu gelişmeler yaşanmakta ve bu gelişmelere paralel olarak olumlu değerlendirmeler dile getirilmekte ise de, bilinen odur ki; bu şehre yönelik ne zaman olumsuz bir durum konuşulsa ve bir suçlu aranmaya kalkışılsa, gerekçesi de hazırdır; ‘Samsun kozmopolit bir şehir olduğu için birlikte hareket edilememekte, bu yüzden de istenilen gelişme bir türlü sağlanamaktadır.’ Esasta, şehrin kozmopolit, yani; farklı bölge, il, ilçe, belde ve köylerden gelen nüfus yoğunluğuna sahip olduğu doğrudur. Ve aslında büyüme hedeflerini gerçekleştirmeye başlayan kentler için bu durum kaçınılmazdır. Buradan hareketle; ‘kozmopolitlik’ bir şehir için bir zenginlik midir, yoksa handikap mıdır, iyi değerlendirmek gerekir. Değerlendirmelerimizi genelden özele indirgediğimizde, Samsun’a yönelik istatistikî verilerin de bu tespitleri doğruladığını görüyoruz. Veriler, Samsun’un sönük bir Anadolu şehri(Osmanlı döneminde Sancak) olmaktan sıyrılıp, büyük kent olma yolunda yükselişe geçtiği yıllarla, göç aldığı yılların (bugün Karadeniz’in en büyük şehri) kesiştiğini ortaya koymaktadır. Samsun daha o yıllarda, yani 30 yıl öncesinden itibaren makûs talihini yenmiş, coğrafi imkânlarını avantaja dönüştürmüş, aldığı yoğun göçle birlikte; sanayisinden sosyal dokusuna kadar ciddi bir değişim ve gelişim sürecine girmiştir. Bu hızlı büyüme, beraberinde kentsel sorunları da getirmekle birlikte, şehre ticari açıdan büyük bir hacim de kazandırmıştır. Bugün Samsun’da istihdam sağlayan

firmaların ve işyerlerinin en az yüzde 80’i, bu hızlı gelişim döneminde Samsun’a yerleşenlerindir. Kentlilik bilinci; yaşanılan şehrin sorunlarını ve sorumluluğunu yüklenmek demektir aynı zamanda. Batı’nın modern marka kentleri bize gösterdi ki, bunun üç temel sacayağı vardır. Bunlardan birincisi; bireyin eğitimidir. Kent sakinlerine ve özellikle genç nesle, erken yaşlardan itibaren toplumsal yaşam koşullarını aşılamak; aileden topluma uzanan bir çizgide, bireyin birlikte yaşama felsefesini benimsemesini sağlamaktır. Güçlü bir örgün eğitim alt yapısı oluşturmak suretiyle bilinçli nesiller yetişmesini sağlamanın yanı sıra, algı ve imaj yönetimini de kapsayacak şekilde; seminerler, paneller, sempozyumlar ve çeşitli sosyal etkinlikler tertipleyerek bireyin sosyalleşmesine vesile olacak bir dizi faaliyet bileşeni, bu duruma örnek olarak verilebilir. Birey, bu süreçte hem eğitsel alt yapısını güçlendirir, hem de ‘vatandaşlık/yurtseverlik’ arka planını geliştirmiş olur. İkinci temel unsur; toplumu oluşturan bireylerin ‘birlikte yaşama iradesi göstermesidir’ ki; son dönemde millet olmanın en önemli şartının bu olduğu da sıkça dile getirilmektedir. Toplumsal mutabakat ya da toplumsal uzlaşı da denebilecek bu durum, bireylerin, gereksiz bir takım etkenlerden kurtularak, kentin sorunlarına odaklanması sonucunu doğurmaktadır. Hangi siyasi düşünceye; hangi kültürel alt yapıya; hangi düşünsel arka plana; hangi ilin, ilçenin, beldenin, köyün nüfus bilgilerine sahip olursa olsun; yaşanılan kentin ortak


Fotoğraf: Ufuk İşler

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

bir yaşam alanı olduğuna odaklanan birey, birlikte yaşayacakları gerçeğinden hareketle, diğer bireylerin cinsine ya da rengine bakmak yerine, yaşadığı toplumun gelişmesine ve ilerlemesine kafa yorar. Olması gereken de zaten budur. Çok farklı kökene sahip kişilerin yaşadığı ülkelerdeki şehirlerin hızlı gelişimini bu etkene örnek olarak verebiliriz. Kentlilik sürecinin üçüncü önemli belirleyeni ise; özellikle son dönemde etkileri çokça gözlemlenebilir olan, kent sakinlerine yönetime katılma imkânı sağlamaktır. Sivil toplumun geliştirilmesi popüler söylemiyle hayat bulan örgütlenme çalışmaları; çağımızın modern toplumlarının ulaştıkları zirvedir, diyebiliriz. Bireylere ve bireylerden müteşekkil sivil toplum kuruluşlarına, yaşadıkları kentin yapısal ve dekoratif oluşumlarında söz hakkı tanımak olarak da adlandırılabilecek bu etken, son yüzyılda çok hızlı gelişim göstermiştir. Özellikle teknolojik gelişmeye paralel olarak hızla küçülen dünyada, toplumsal tercihler, hızlı değişimler göstermeye başlamıştır. Bunun bir etkeni de toplumlar arası transferlerde yaşanan ciddi ilerlemelerdir. Son dönemde sivil toplumun sesinin daha yüksek çıkmasını ve sosyal yatırımların yanı sıra kamu yatırımlarına yönelik fikirlerini yüksek sesle dile getirmesini bu duruma bir örnek olarak gösterebiliriz. Son on yıl, bu yönde büyük mesafelerin kat edildiğine şahit olduk. Yaşayarak öğrendik ki; ‘Prestijli şehri, prestijli şehirli yaratır.’ Bunun tersi sadece teorik bir ideal olabilir. Önce daha güçlü, daha renkli, daha düzenli bir Samsun oluşturacağız.

Sonra oturup insanlarda aidiyet duygusunun nasıl arttığını seyredeceğiz. Bütün bu açıklamalardan sonra denilebilir ki, yaşadığı kenti kendi tercihleriyle dizayn edebildiği fikrini taşıyan; eğitim alt yapısı güçlü ve birlikte yaşama iradesine sahip birey, artık dönülmez biçimde ‘kentlilik rayı’na girmiş olacaktır. Meseleyi salt düz metinlerle ifade etmek belki biraz eksikli kalacaktır. İşin bir de edebi tarafı var tabii ki. Bu şekilde düşünmeye başlayınca, Alman şairi Hölderlin’in “İnsan şairce konaklar” şeklinde çevrilecek sözünü hatırlıyorum. Şaire göre insan yerleşiminin şiirsel bir yanı var ve kent eylemi bu şiirsellik içerisinde gerçekleşiyor. Ben buradan yaşadığımız kentin şiirselliğinin birçok seslilik eylemi üzerinde hayat bulmasıyla zenginlik kazanacağı kanaatimi paylaşmak istiyorum. Kente şiirsel bir çerçeveden baktığımızda aslında şimdi ciddiye aldığımız sorunların esasında ne oranda önemsiz olduğunu görmeye başlıyoruz. Şiirsel çerçeveden bir kentin temel sorunu aslında ne konut yerleşimi, ne trafik, ne de alt yapı eksiklikleridir. Kentin şiirselliği onun toplumsal hafızasının gündemiyle değerlendirilir. Farklılıklarını, sonuçları olumlu etkileyecek zenginlikler olarak algılayan bireylerden müteşekkil kentler/toplumlar için ‘kozmopolit’ ifadesi, pozitif bir unsur olarak değerlendirilmelidir. İstatistiklere göre; kozmopolit yapısıyla gündeme

33


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

gelen kentlerde ilk sırayı Londra, ikinci sırayı New York, alıyor. Liste; Melbourne, Heidelberg, Cenevre ve İstanbul şeklinde uzayıp gidiyor. Ve bu kentler yıllık ticaret hacimlerinin yüksek cirolarıyla, üniversiteleriyle, kültürel yapılarıyla ve buna bağlı olarak gelişen turizmleriyle anılıyor. Hatta turist katalogları bu kentleri tanıtırken ‘kozmopolit’ olmayı ayırıcı bir özellik olarak sunuyor. ‘Kozmopolit olmayan kentler’ başlığında sorgulama yaptığımızda ise karşılaştığımız sonuç; durumun sadece köyler için geçerli olduğudur. Köylerin ticari ve kültürel potansiyellerinden bahsetmeye dahi gerek duymuyorum. Evet, bu aşamadan sonra tartışılması gereken belki de; kozmopolit yapıyı bir ayak bağı olarak öne sürenlerin kendi varlıklarının Samsun’a hangi artı değeri kattığıdır. Daha da ötesi, ‘ötekileştirme’ye harcanan çabanın ‘ortaklaşma’ya yoğunlaşmasının nasıl sağlanabileceğidir. Zira ‘ötekileştirme’ oldukça popülist ve ego kaşıyıcı bir özelliğe sahiptir. Hastalık seviyesinde sirayet etmesi halinde, hem sosyologların hem de psikologların devreye girmesi mutlaktır.

34

Aslına bakarsanız bu şehirdeki farklı kimlikleri olumsuzluk sebebi olarak öne sürenler samimi olmadıkları gibi, hemen hemen hepsinin şehri ele geçirmek gibi tekelci bir sevdaları da vardır. Bu sevda için öne sürdükleri mazeret sadece suret-i haktan görünme çabasıdır. Şimdi ise bir adım daha ileri giderek, pek ala bir şehir için zenginlik sayılabilecek farklı kimlikliliğin gelişmeye, kalkınmaya engel olduğunu iddia edenlerin gerçek niyetlerini ortaya çıkarmanın vakti gelmiştir. Kozmopolit.. Bu arabesk söylemle babalananlar; Rizeli çaycının demlediği çayı içer, Sinoplu börekçinin böreklerini afiyetle yer, Trabzonlu iş adamının ürettiği ürünleri alıp satarak geçimini sağlar, Ordulu eczacıdan ilacını alır, Kavaklının sürdüğü dolmuşa

biner, Vezirköprülünün mağazasından kıyafet beğenir ve sair, ve sair… Yani tüm söylediklerini saniyesi saniyesine tekzip eder. Bu, tabii bir sonuçtur. Samsunlu olmak ya da Samsuncu olmak ayrımında; Samsunlu gibi duramadıkları halde Samsuncu gibi davranarak, şehrin bugünkü durumundan istifade edenler bilirler ki, tam tersi bir durum vaki olursa, yani; Samsunluluk elitizmi değil de Samsunculuk sorumluluğu bu şehirde hakim olursa; iplikleri pazara çıkacak ve bu şehre nasıl ihanet ettikleri herkes tarafından anlaşılacaktır. Bu niyetteki insanların bir diğer hedefi de; kozmopolitik yapı gerekçesinin arkasına sığınarak siyaset ve siyasetçi düşmanlığı yapmaktır. Şehrin kaynaklarını kendi rantları için kullanmak istemenin dışında, siyasette de erk sahibi olmak talepleri gerçekleşmediğinde kendilerine kolay bir hedef daha seçer bu insanlar: Siyasetçiler. Çünkü bu anlayış sahipleri bilirler ki; güçlü, güvenilir siyaset kurumu, şehri de olumlu anlamda harekete geçirecek ve böylece şehirde üstünlük sahibi olmak gayesindeki popülist jakobenlerin ve elitlerin varlıkları tartışılacaktır. Siyasetin güven kazanmasıyla, demokrasiye ve sivil inisiyatife kayan güçler de bu tür köşe başı rantçılarının ve şehir elitlerinin güçlerini bitirecektir. Sonuçta mesele, insanlara gururla; ‘Samsunluyum’ dedirtebilmektir aslında. En azından akıl tutulması yaşamayanların dert etmesi gereken şey budur. Ancak, sesi çok çıkan bir azınlık, ısrarla ve imayla Samsun’a sonradan gelenleri dışlayıp, esasta bu şehir için hiçbir şey başaramamış olmanın dayanılmaz ezikliğini gizleme dürtüsüyle davrananlara İsmet Özel’in sözlerine ek yaparak cevap verip, yazımızı bitirelim. ‘Toparlanın Beyler, biz hiçbir yere gitmiyoruz.’


Bu sabah Yeşilırmak köprülerindeyim Kırık bir kalemin sıcaklığında Sana şiirler yazıyorum Mihrî diye

Eski aşklar müzesinde seni gördüm

MAKALE

Billur aynalarda güz sarısı yapraktın

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

YEŞİLIRMAK KIYILARINDA MİHRî

İpek kozasında örülmüş saçların

Ay bakışlı gözlerinde Yeşilırmak akıyordu

Ne güzellikler gördün Yeşilırmak kıyılarında

Gönlümüzün sularında kaç Mihrî oluyordun…

Ne sevdalar yaşadın Dönen dolaplar gibiydi şiirlerindeki çığlıkların

Sesler geliyor uzak maviliklerden Dualara açılan ellerinden uçan kuşlar

Güllerle sarıp sarmaladım saklımda seni

Nereye gitmektedir

Sokak sokak dolaştık Amasya’yı

Nedendir gözlerinden dökülen yaşlar

Büyüdüğün yerler bura mıydı Bura mıydı kandiller yanarken

Kırkikindi yağmurları yağıyor

Yeşilırmak kıyılarında şiirler yazdığın

Sen gidiyorsun Bütün şiirlerin dökülüyor Amasya’nın üzerine

Yalıboyu evlerinde seni gördüm

Mihrî diye

Sulara dökülmüş düş yangını bakışların Köprülerde yıldızlar yağardı saçlarına

Yalıboyu Evleri’nin Bestekâr Sokağı’nda

Bestekâr Sokakta kaç şiir olurdun

Dökülen sıvalarda ağlayan tarih gördüm

35

Yaşlılar özlemini tespihlere dizmişler Kaç asırdır özlemini çeker bu şehir

Seni sordum sustular, gözleri ıslak kaldı

Son içtiğin unutulan Çırçır suyu muydu? Lokman Hekim’in gezdiği bahçelerde

Şimdi bahardır, gül bahçesidir Amasya

Ay bakışlı gözlerinde bir nefeslikti zaman

Bütün renklerde sen varsın Bütün şiirlerde, nisan yağmurlarında sen

Sordular ki bana kimdir bu hüzünlü şair

Kaç asır uzaksan o kadar yakınsın bize

Ne bileyim gül bahçelerinde solduğunu Sensiz kaç asır döküldü takvimlerden

Senin için badem çiçekleri bırakıyorum

Bense hâlâ ellerimdeki kırık kalemin sıcaklığında

Gözyaşlarının döküldüğü Yeşilırmak sularına

Seni yazıyor, seni çağırıyorum Mihrî diye

Bütün şiirler öksüz kaldı Bütün kandiller söndü bu gece Amasya’da Mihrî diye…

Fotoğraf: Ufuk İşler

NEŞET KARAÇALTI


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

N

ice kentin sembol olmuş alanları ya da caddeleri vardır. Bir meydandır belki kitlelerin toplandığı. Belki de bir anıttır önünde her zaman fotoğraf çektirenleri görebileceğimiz. İstanbul’da adı İstiklâl Caddesi olsa da Beyoğlu diye bilinen yer, böyle caddelerdendir. İstanbul’a gelenler için gidilmesi, gezilmesi olmazsa olmaz adreslerdendir. “Beyoğlu’na çıkmak” deyimi vardır. “Beyoğlu’nda gezersin, gözlerini süzersin.” diye başlayan ezgiler dillerde dolanır. Nice öyküye nice şiire konu olmuştur Beyoğlu.

36

Kızılay Meydanı da Ankara’nın sembol mekânıdır. “Kızılay’da herkesi görürsünüz.” der Ankaralılar. Bir buluşma yeridir çoğu zaman. Meydanın değişik noktaları, meydana açılan yollar ( Sakarya Caddesi, Kumrular, Yüksel Caddesi…) buluşanlara, özlem giderenlere kucak açar. Bu örnekleri İzmir’de Kordon Boyu’na, Trabzon’da Uzun Sokak’a, Diyarbakır’da Ofis Caddesi’ne ve daha nice kentteki meydanlara ya da caddelere götürebiliriz. Sanırım sizin de aklınıza geliveren kentler ve caddeler vardır. Samsun’un da İstanbul’a benzer bir İstiklâl Caddesi var. İstanbul’daki adaşı gibi adı İstiklâl olsa da Çiftlik diye bilinen, öyle söylenegelen caddedir burası. Samsun’a gelenlerin olmazsa olmaz adreslerindendir. Çiftlik, gençlerin ve kendini genç hisseden bünyelerin buluşma merkezidir. Bir gencin deyimiyle “Öğretmenevinden 56’lara kadar tur atılan yegâne caddedir.” Bir başkasına göre de “Samsun’un adına bakıp içinde hayvanların dolaştığı yargısına varılamayacak en meşhur buluşma caddesidir.”

KAHRAMAN AVM’lere adını, Kefeli Sami Çiftliği’ne giden yoldan alır.

Yaşı 45’leri geçenler bugünkü Gülsüm Sami Kefeli Ortaokulu’nun yerindeki Kefeli Sami Çiftliği’ni hatırlayacaklardır. Ben yıkık dökük haldeki çiftlik evini ve DSİ’nin arkasındaki geniş araziyi 1970’lerden bir kesit olarak biliyorum. Hatta ilkokuldayken öğretmenimiz DSİ’nin arkasına pikniğe götürmüştü. İşte bu nedenle Çiftlik Caddesi

Zaman bilişim çağı. İnternetteki arama motorlarına “Çiftlik Caddesi” yazdığımızda nice adres ve o adreslerde nice yazı yer alıyor. Biri şöyle yazmış. “Yıllar önce sadece solcuların gezebildiği caddeydi. O yıllarda sağcılar Mecidiye’yi mesken tuttukları için Çiftlik Caddesi gelişmiştir. Bugün


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

2013 Samsun’unda Çiftlik Caddesi dönerciler, kafeler, telefoncular ve bankalar caddesi görünümünde. İçinde nitelikli bir kitabevinin olmadığı caddede ne bir sinema salonu ne de bir tiyatro sahnesi var. 56’lardaki Endüstri Meslek Lisesi’nin –ki yıllar önce öğretmen ve öğrencilerin emeğiyle oluşmuş - bahçesinin eski Gazi Belediye Başkanı Vedat Yılmaz döneminde park olarak düzenlenmesiyle açılan Gazi Park dışında yeşil de yok. Öyleyse, nedir Çiftlik Caddesi’ni cazibe merkezi yapan unsur? Nedir 1980’lerden bu yana Çiftlik’in insanların buluşma ve gezme merkezi olmasındaki sır? Bu soruya verilebilecek en kısa yanıt, KONUMU’dur.

ÇİFTLİK Karşı Çiftlik, hoş mağazaların mekânıyken Mecidiye’de Eminönü misâli tezgâhlar var.” Doğru söze ne denir. 1980 öncesinin “kurtarılmış mahalleleri”, Çiftlik Caddesi’nin gelişmesine “zorunluluktan dolayı” kaynak olmuştur. Mecidiye’ye alışverişe gidemeyenler için bir alternatif olarak doğmuştur Çiftlik Caddesi.

Çiftlik Caddesi, Samsun’un iki önemli okullar bölgesinin arasında yer alıyor. Bir tarafta 19 Mayıs Bulvarı’ndan başlayan Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’ne kadar devam okullar bölgesi, diğer tarafta Lise Caddesi’nden başlayan 56’lara kadar uzanan okullar bölgesi. Her iki alandaki öğrenci yoğunluğunun yanı sıra bazı kamu kuruluşları, dershaneler ve bir özel hastanenin cadde üzerinde yer alışı gelip geçenlerin sayısını artırıyor. Bu durum Çiftlik Caddesi’nin her zaman hareketli olmasını sağlıyor. 1997’de rahmetli Muzaffer Önder’in Çiftlik Caddesi düzenleme çalışması dışında bir şeylerin çokça değişmediği caddede bir-iki yıldır “Bir şey yapmalı” mantığıyla toplantılar yapılıyor, önerilerde bulunuluyor çeşitli kuruluşlarca. Tekel binalarının düzenlenip AVM olarak açılması, Çiftlik’in alt tarafındaki Gazi Caddesi’nin hareketlenmesine neden oldu. Bunu gören Çiftlik esnafı ve Büyükşehir Belediyesi, caddenin yayalaştırılmasından, tramvay geçişine kadar değişik önerileri konuşuyor, çeşitli toplantılarda.

37


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

Bu konuda belki de en gerçekçi saptamayı “ Çiftlik Caddesi 13 yıl önce bizden önceki dönemde düzenlendi. Yapıldığı zaman iddialı bir projeydi. O zamanlar alışveriş merkezleri yoktu. Bizim bir eylem planı yapmamız lazım.” diyen Yusuf Ziya Yılmaz yapıyor. Çiftlik Caddesi Güzelleştirme Derneği Başkanı’nın “Başkanımızın cadde hakkındaki projelerine destek veriyoruz. Bizler AVM’lerden korkmuyoruz.” sözleri de bana hemşehrimiz tiyatro sanatçısı Ferhan Şensoy’un “ Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı” oyununu anımsattı. Ferhan Şensoy, 1991 yılında sahnelediği oyununda yaşadığımız dönemin gerçeği olan süpermarketlere dikkât çekiyor. Mahalle kültürünün bir öğesi olan “mahalle bakkalı”nın değişen düzene direnme çabasını anlatıyor. Görüyoruz ki zaman ve değişen koşullar mahalle kültürünü öldürmüş. Mahallede bakkallar yok artık. Yerini büyük holdinglerin zincir marketleri almış. İnsan sıcağını yaşayabileceğin mahallelerin yerinde de birbirinden habersiz insanların yaşadığı güvenlikli siteler var. İster yayalaştırılsın isterse tramvay geçişi yapılsın Çiftlik Caddesi adı değişim olan başkalaşıma direnecek mi? Caddenin çevresindeki AVM gerçeğine karşı ayakta kalma savaşı, oyundaki gibi mi olacak? Yoksa Çiftlik de Mecidiye Caddesi’nin kaderini mi yaşayacak? Tüm bunları zaman gösterecek.

38

Yine Çiftlik Caddesi’nde hayat akacak. Yine Çiftlik Caddesi buluşmalara, karşılaşmalara tanıklık edecek. Belki de Çiftlik Caddesi’nde geçen şiirler, öyküler yazılacak. Çiftlik’le ilgili sözlerimizi internet edebiyatına yansıyan dizelerle bitirelim.

Çiftlik, her gezintinizde el ele tutuşacağınız sevgili gibidir. Işıl ışıl kaldırımlarında bir insan seliyle akıntıya kapılmaktır. Dudaklarınızda tatlı bir tebessüm bırakmış bir düştür. Ve Çiftlik, vazgeçmek istemediğiniz tutkunuzdur. ”


O gece fırtına vardı, Kulakları tırmalıyordu ürkünç sessizlik. Bir serseri yaşamın isyanı duyuluyordu, Ta uzaklardan sokak köpeklerinin. Rüzgar, hem cömert hem sert esiyordu. Dünyanın bütün yelkenlerini dolduracak kadar çok, Kanları dondururcasına soğuk. Adamakıllı yağmur yağıyordu, yağmur, Şimşekler, gökyüzüne Zorro işareti çiziyorlardı, O gece fırtına vardı. O gece fırtına vardı, Bir de sen vardın odamda, kararlı,üzgün. Bavulunu hazırlıyordun, Ben sana şaşkın, çaresiz bakıyordum. Sen susuyordun, gözlerin konuşuyordu. Bilsen ki, O buz gibi bakışlarından, Yüreğim nasıl da üşüyordu. Kimi gök gürültüsünden korkuyordu o gece, Ben seni kaybetmekten korkuyordum. Hazırlıksız yakalamıştı, Seni de, beni de öfke. Alışık olmadığımız rollere soyunduk birden, Ve bu acımasız oyunda, Sen KALAN oldum, sen GİDEN. Dilimin ucuna kadar geliyordu, Söyliyemiyordum. Sana “GİTME, KAL” demem bilmem neye yarardı, O gece fırtına vardı. O gece fırtına vardı,

İsmet Tahtacıoğlu

MAKALE

O gece fırtına vardı, Oksitlenmiş bakır rengindeydi gökyüzü. Yıldızlar kaybolup gitmişlerdi tek tek, Ayaz, Paslı bir hançer gibi yüzleri kesiyordu, Adamakıllı yağmur yağıyordu, yağmur, Sarhoş adımların izleri siliniyordu. Gece bir matem gibi sokaklara çökmüştü, İt gibi korkuyordu ışıktan, karanlıklar, Kuytu, izbe yerlere siniyordu, Kediler damlarda aşk arıyorlardı, O gece fırtına vardı.

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

O Gece Fırtına Vardı

39


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Köy Enstitüleri Olayı Osmanlı Döneminde Milli Eğitim

40

Köy Enstitülerinin niçin kurulduğunu daha iyi anlamak için biraz gerilere gitmek gerekiyor. Bilindiği gibi Osmanlı Devleti savaşarak topraklarını genişletmeyi düşünmüş. Milli eğitim işlerini fazla önemsememiş. 1876 yılında Milli Eğitim Bakanlığını kurmuş, anayasaya da ilköğretim mecburiyeti konmuştur. Ne var ki daha ileri gidilememiş. Vakıflarca yönetilen medreselerde ve halkın desteğiyle kurulmuş subyan okullarında “ELİFBA” öğretilmiş. Okuma-yazma bilenlerin oranı da %10’larda kalmış. 1923’TEN 1940 YILINA KADAR MİLL’İ EĞİTİM 1923 yılında ülkede yalnız 4894 ilkokul, 341941 ilkokul öğrencisi, 10 bin civarında da öğretmen görev başında bulunuyordu. 3 Mart 1924 yılında “TEVHİD-İ TEDRİSAT KANUNU” çıkarılarak tüm okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlandı. Üniversite ve Yüksekokullar açıldı. 1928 yılında Latin harflerin kabul edilmesiyle okuma-yazma seferberliğine geçildi.

Yedi yüzyıldan beri, dünyanın çeşitli uzak bölgelerine sürerek kanlarını akıttığımız, kemiklerini yabancı topraklarda bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp çar çur ettiğimiz, buna karşın her zaman aşağılama ve küçük düşürme ile karşılıkta bulunduğumuz ve bunca özverili iyiliklerine karşı iyilik bilmezlik, haddini bilmezlik, zorbalıkla uşak kertesine indirmek istediğimiz bu gerçek sahibin önünde bugün tam utanç ve yüksek saygı ile gerçek durumumuza alalım.” diyerek köylünün eğitilmesine, aydınlanması gerektiğine dikkat çekmiştir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, dönemin tüm olanaksızlıklarına karşın; çağdaş uygarlığa ulaşmanın, ekonomik ve toplumsal kalkınmanın en önemli kaldıracının eğitim devrimi olduğu düşüncesi ile önemli adımlar atıldı.

Atatürk Türk egemenliğini güçlendirmek için iş içinde köye göre yetiştirilmiş öğretmenlerin yerleştirilmesini istiyordu. O günlerde okumayazma bilmeyenlerin oranı şehirlerde %78 köylerde %90 idi.

Köyün özelliklerine göre öğretmen yetiştirmek üzere ilk kurum 1926 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati zamanında, ‘’Köy Öğretmen Okulu’’ adıyla Kayseri yakınlarında Zincidere köyünde açılmıştır. 1927 yılında Denizli’de var olan İlköğretmen Okulu, Köy Öğretmen Okuluna çevrildi. Bu okullarda öğleden önce ders gösteriliyor, öğleden sonraki zaman da pratik çalışmalara ayrılıyordu.

Mustafa Kemal Atatürk 1 Mart 1922 günü Meclis’de “Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun yanıtını hemen birlikte verelim: Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde herkesten daha çok gönenç, mutluluk ve varlığa hak kazanmış en çok yaraşır olan köylüdür.

Eğitim alanında kırsal kesimde yaşayan halk ile kentliler ve köy halkına pratik bilgi vermek amacıyla 1936’da Saffet Arıkan’ın Maarif Vekilliği döneminde köy eğitmeni projesi uygulamasına başlanır. Askerliğine onbaşı ve çavuş olarak yapan gençlere Ziraat Bakanlığı’nın işbirliğiyle, Modern Tarım


Toplam 5 yıl süren öğretim zamanının yarısı kültür derslerine, dörtte biri tarım derslerine ve çalışmalarına, dörtte biride sanat yada teknik derslere ve çalışmalara ayrılmıştır. Temel yöntem “YAPARAK ÖĞRENME” ilkesi olduğu söylenebilir. Köy Enstitüleri ülkemize özgü, ayrıcalıklı eğitim kurumlarıydı. Yaz kış açıktı. İlkeleriyle okul değil, adeta yaşam biçimiydi. Eğitim öğretim beş duyuya yönelikti. Laikti, demokratikti. Ezbere yer verilmezdi. Öz yönetime, iş içinde imeceye ve üretime dayalıydı. Enstitülerde müzik, spor, kitap okuma, folklor or yaşamın ayrılmaz parçalarıydı. Kültür derslerii yönünden eğitim-öğretim dizgileri ortaokul vee lise dengiydi. Ayrıca kültür ve meslek dersleri dee vardı. Öte yandan tarla, bahçe işleri arıcılık, ipek böcekçiliği, balıkçılık, demircilik, marangozluk, motorculuk, duvarcılık, nakış, dikiş, örme, dokuma, çocuk bakımı ve ev işleri öğreniliyordu. Köy Enstitüleri’nin eğitim tarihinde unutulmaması gereken önemli bir yeri var. Yetiştirdiği eğitmenler, öğretmenler ve sağlık memurları dar kapılardan

(1940 yılında Kızılçullu Köy Enstitüsü çalışmalarına bir hafta geceli gündüzlü katılan, çalışmaları gözleyen Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji bölümünün öğretmen ve öğrencilerinin gözlem ve raporu şu şekilde idi.)

MAKALE

Köy Enstitülerinde devletin az bir yardımı ile öğretmen adayları, iş içinde çalışarak hem kendi barınaklarını,dersliklerini ve diğer gereksinimlerini, çalışma yerlerini yapmışlar; hem de gereken genel kültür ile mesleki bilgileri ve tarım çalışmaları yaparak köy için gerekli olan beceriyi kazanmışlardır.Bunlar işi bilen öğretmen ve usta öğreticilerin rehberliği altında gerçekleşmiştir.

sıyrılarak halkın arasına karışmışlar halk önderi olmuşlardır.

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

tekniklerini uygulayan Mahmudiye Devlet Üretme çiftliğinde yetiştirilerek köylere gönderilir. Amaç, köye hem bir öğretmen hem de modern üretim araçları ve tarım yöntemleri sağlamak ve eğitimin mali yükünü hafifletmektir. 1937 ve 1939’da çıkarılan yasalarla köy eğitmeni yetiştirme deneyimi yaygınlaştırılır. Hasan Ali Yücel 15 yıl gibi kısa bir zamanda öğretmen açığının kapatılabileceğini vurgular. 17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri Yasası çıkarılarak Köy Enstitüleri kurulmaya başlar.

“Bütün derslerde toplumsal eğitimin, hoşgörünün ve ulusal ruhun ne şekilde güçlendiğini, çocukların köy kalkınması idealinin gerçekleşmesine doğru nasıl kesin ve metin adımlarla ilerlediğini büyük sevinçle gördük. Çelik gibi sert vücutlarında hassas bir ruh saklı, bu gençler yaptıkları kadar hissediyor. Milli oyunların dejenere olmamış şekillerini, zeybeğin kabadayı jestlerini Erzurum oyunlarının yiğit figürlerini burada bulacaksınız. İşin zevk olduğunu, çalışmanın şuurlandığını, istemenin yapmak demek olduğunu burada göreceksiniz. Burası kuru lafın, gevezeliğin iflas ettiği yerdir. Burada iş sadece görülmüyor, hava gibi teneffüs ediliyor. Burası kafa çalışmasıyla vücut çalışmasının birleştiği bir yuvadır. Gençler derme çatma ve hiçbir hayati kıymet taşımayan, gerçeğe uymayan bilgi ve materyali ile değil, tam işinin ehli, bilgisinin sahibi insanlar olarak yetişmektedir.’’ eri Eğitim seferberliğine dönüşen Köy Enstitüleri

41


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

42

projesinin her aşaması İsmet İnönü ve Hasan Ali Yücel tarafından yakından izlendi. Köy Enstitüleri projesi Cumhuriyetin son amacı olan sosyal refah toplumunun yaşam ortamını oluşturmaktı, buradaki köy çocuklarının geldikleri ortamı sorgulaması ve değişime katılması isteniyordu.

açan dönemin iktidarı tarafından istenilen bir durum değildir, aksine ona rağmen filiz vermiş bir durumdur. Enstitülerde “Yeter beyim, paşam dediğin yeter!” diyen öğrenci tipinin sömürücü ve baskıcı sistemi tehdit ettiğini gören siyasi iktidar, onu boğmakta gecikmemiştir.

Gerek öğretimin eğitsel bir biçimde yapılmasında okuldaki toplumsal ortamın yaratılmasında ve gerekse toprakların işlenip Uygar bir eğitim kurumunun oluşmasında öğrenci-öğretmen ilişkilerinin bir aile yuvasındaki gibi içten oluşunun büyük rolü olmuştur.

Köy enstitülerinin yasal olarak kapatılış tarihi 4 Şubat 1954’tür. Bu tarihte “Köy Enstitüsü” ismi, Öğretmen Okulu’na dönüştürülmüş ve Köy Enstitüleri tarihe karışmıştır.

Zamanla sayıları 21’i bulan Köy Enstitüleri 1944’ten itibaren yılda ortalama 2000 öğretmen mezun etmeye başlar. Köylere gönderilen öğretmenlere tarım araç ve gereçleri ile üretimde bulunmak ve gelirinden yararlanmak üzere tarla ve irat hayvanları verilir. Köy öğretmenlerinin 1942’de çıkarılan’’ Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu’na göre okul ve kurslarla ilgili işler ve köy halkını yetiştirmekle ilgili işler’’ diye ödevleri vardı. Ulaşılmak istenen hedef, Atatürk’ün halkçılık ilkelerine uygun olarak, genç halk kitlelerinin eğitim düzeyini yükseltmek, böylece reformların yerleşmesi için gerekli koşulları yaratmak, halkın politik ekonomik ve kültürel yaşamına aktif olarak katılmasını sağlamak ve aynı zamanda kendi hakları konusunda bilinçlendirmektir. Nitekim bu modelin başarısı 1946’ya kadar köylerdeki öğretmen açığını kapatan 16.400 kadın ve erkek öğretmen ile 7.300 sağlık memuru 8.756 eğitmen yetiştirmiş olmasıdır. Hasan Ali Yücel’in başarısı, bu projesi T.B.M.M şiddetli eleştirilere karşın gerçekleştirilmiş olmasıdır. Ancak, karşı devrimci güçlerin tepkisiyle, yıkım erken başladı, Köy Enstitü çıkışlı köy öğretmenlere olmadık baskılar uygulandı. Aynı yıllarda İmam Hatip Okulları, bugün iyice belirginleşen devletin/ toplumsal hayatın dinselleştirilmesi kapısı Nato’ya, ABD etkinliğine açılmasıyla hızla arttı. Köy Enstitüleri, halkın çıkarlarına derinden bağlı insan yetiştirmeye, bu akım Enstitü öğrencilerini sarmaya başladığı için kapatılmışlardır. Bu, onları

Gerçekte ise, köy enstitülerinin asıl kapanış yılı 1952’dir. Köy Enstitüleri 1952-1953 öğretim yılında mezun vermediler. Bu yıl mezun olması gerekenler, 1953-1954 öğretim yılında mezun oldular. Ancak mezuniyetlerine üç ay kala yapılan isim değişikliği nedeniyle, altı yıl Köy Enstitülerinde öğrenim gördükleri halde Öğretmen okulu mezunu sayıldılar. Biz onlara ve benzerlerine, kendi aramızda ‘’Köy Enstitüsü Mezun Olmayan Köy Enstitüler’’diyoruz. Mezun vermeye başladıkları yıllar dikkate alındığında, köy enstitülerinin ömürleri sadece (11) yıl sürmüştür; (1942-1952).Köy Enstitülerinin kabul ve destek gördüğü, rahat çalıştığı yıllar sadece bir elin parmakları kadar (5) yıldır (1942-1946) 1940’lı yılların ortalarında çok partili sisteme geçişle birlikte, köyün ve köylünün uyanmasından, aydınlanmasından, ümmet anlayışından sıyrılıp vatandaşlık bilincine ermesinden rahatsız olanlar, çıkarları bozulanlar, karanlığı sevenler, toprak ağaları, karşı devrimciler, rahat çalışma ortamına kavuşarak köy enstitülerine saldırılara başladılar. 1946 yılında yapılan seçimlerden sonra her ne kadar iktidar el değiştirmediyse de karşı gruptakiler çoğunluktaydı. Seçim sonu kurulan yeni kabinede Köy Enstitülerinin kurucusu Hasan Ali Yücel’e yer verilmemesi ve (5/8/1946) tarihinde Milli Eğitim Bakanlığını bırakması ve bir ay sonra da (21.9.1946) yeni Bakanca Köy Enstitülerinin kurucularından İlköğretim Genel Müdürü İsmail


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Hakkı Tonguç’u işine son verilmesi, köy enstitüleri için “Sonun Başlangıcı” oldu. İlköğretim sistemine ve köy enstitülerine saldırılar başladı. İsmet İnönü her ne kadar “İlköğretim meselesinin bir demagojiye kurban edilmemesi için bütün kuvvetimizi kullanacağız” dese de “Öldüğüm zaman Türk Milletine bırakacağım iki eserden birisidir.” dediği köy enstitülerinin demagojiye kurban edilmesini; 1946-1950 arası, köy enstitülerinin amaçlarından uzaklaştırılarak dallarının budanmasını ve yok edilmesini önleyemedi, 1950 yılında iktidarı ele geçirenler ise dalsız, budaksız kalan kütüğe son baltayı vurarak köy enstitülerini kolaylıkla devirdiler.

Eğitim alanı bugün okuyan, anlayan, bilimi seven/ teknolojik yarışa katılmaya istekli insanlar yetiştirmiyor: ayrıca ne demokratik, ne eşitlikçi, ne halktan yana. Altmış yıl sonra başarılan (!) 1950’lerde kesintiye uğrayan kız çocuklarının Unesco baskısıyla “haydi kızlar” sloganıyla okula çağırmak… Okuma yazma öğrenecekler, peki ya sonra?! Onları üretime katılan, geleceğini kuracak bir yurttaş yapmak, Yöneticilerin ilgi alanı değil. Bilim ve akılla ilgisi olmayan, ancak din kavramı içinde yer alabilecek “Yaratılış Teorisi” ve türban takarak gidilen okullar, İHL çıkışlıları üniversiteye sokabilmek günümüz sağının ilgi konuları. Aldatma ve aldatmaca yıllardır sürüyor…

Köy Enstitüleri kapatıldı ama ömrü çok kısa olan bu devrimci aydınlanma atılımı KÖY ENSTİTÜLER GERÇEĞİ, hiçbir kurumda görülmeyen bir şekilde 60 yıldan beri ülke gündeminde yerini, canlılığını devam ettirdi, ettiriyor, ettirmeye devam edecek...

Kimin umurunda, ülkemizde en zengin ile en yoksul arasındaki fark tam 15 kat! Ülkenin en zengin %10’luk kesimi toplam kullanılabilir gelirden %31 pay alırken, nüfusun %90’ı ancak %69’ından yararlanabiliyor. Ülkemiz Dünya’da çocuk ölümleri, töre ve namus cinayetleri ve suç artış oranlarında şampiyonluğu kimseye bırakmıyor. Bırakın eğitim çağındaki çocuklarımızın bu haktan tam olarak yararlanmasını; evlerini terk eden çocuklarda sokağa düşme yaşının 5’e indiğini İstanbul Valiliğini raporundan öğreniyoruz.

Eğer kapatılmamış olsalardı; gidilmemiş köy, okulsuz çocuk, işlenmemiş toprak, kullanılmamış su, aç-açık insan, işçileri sokaktalar da aç dolaşan kapatılmış fabrikalar olmazdı. Eğer kapatılmasalardı işçilerimiz yabancı ülke kapılarında iş aramayacaklar, aileler bölünmüş olmayacaklardı. En önemlilerinden bir tanesi de, bugünkü töre cinayetleri işlenmeyecekti. Son yıllarda üzerinde en çok durulan köy boşalmaları yaşanmayacaktı. Çünkü insan için gerekli olan hizmetler köyde üretilir olacaktı. Kapatılmamış olsalardı bu günkü özgürlük kavgaları yapılmayacaktı, Çünkü Köy Enstitüleri bir özgürlük ve özgürleşme eylemi idi. Köy Enstitülerinin kapatılışının üzerinden geçen altmış yıl içinde ülkeyi yöneten sağ iktidarlar eğitimi utanılacak bir yere getirmeyi başardılar.

Uğur Mumcu 17 Nisan 1987 de Cumhuriyet Gazetesinde Köy Enstitüleri ile ilgili düşüncelerini şöyle yazıya dökmüş; köy Enstitülerinin kurucuları, bir yenik ordunun yiğit komutanlarıdır. Öğrencileri ise yine bu yenik ordunun adsız askerleridir. Köy Enstitüleri’nin kurulduğu yerlere, bugün birer “Meçhul Öğretmen Anıtı” diksek ve her 17 Nisanda bu anıtlara saygı duruşunda bulunsak, acaba devlet ve toplum olarak, bu öğretmenlere çektirdiğimiz acıları, bir gün için bile olsa unutturabilir miyiz?

43


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Gerçekliğin Çölünden Hakikatın Evrenine

V

erili bir dünyada yaşıyor olmayı kanıksadık. Zihnimiz hiçbir derinliği kabul edemiyor ya da görmek istemiyor. Bu derinlik olmayınca ‘bilgisi yalnızca Allah’ta olan’ ruhun körleşmeye başladığını ve hatta çürümeye yüz tuttuğunu bilemiyoruz. İlahi yanımız kocaman bir boşluğa dönüşüyor ve olan bitenlerin heyulasından kayboluyoruz. Benliğimizi oluşturan esas denge parçalandığı anda her türlü saldırıya açık bilinç çölleşmesi ile karşı karşıyayız demektir. Bu körleşme biçimi gerçekliğin bizlere sunduğu açıya denk düşüyor. Sahiden bakabilen bir göz olmanın sorumluluğu ve bu sorumluluğun üzerimize düşürdüğü yük canımızı sıkıyor.

44

Bu yüzden ruhun kalkışmasını örten her sıradanlık daha albenili geliyor. Derinliğini yitiren ‘anlama ve anlamlandırma melekemiz’ sanrıların kucağında polemikler, retorikler ve uğultular çerçevesinde oluşturulan kalıplara mahkûm ediliyor. Artık çoğumuz ruh sızısından bahsetmiyoruz. Bir çok boyuttan üzerimize boca edilen bilgi, bu bilginin kurguladığı yapay evren, insan oluşumuzu ‘hırs ve haz’ merkezli olarak yeniden tanımlıyor. Bu tanımlamaya ‘hız çağı’ gibi bir zaman kategorisi de eklendiğinde insan kendini var eden bütün boyutlardan koparak tek boyutlu bir canlı haline indirgeniyor. Böylesi bir canlının ruha ihtiyacı var mı? Ya da ruhu varsa bunu önemser mi? Veya önemsese bile hakikat denen yüksek halin, hayatında karşılık bulması için çaba gösterebilir mi? Önümüze atılan her düğümü çözmeye yönelik bir yaşam kodumuz var. Bizi ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin, durup dinlenmeden sürdürülen ilkesiz

ve içeriksiz bir çaba bu. Belki de bir an sustuğumuzda, kendimizi dinlediğimizde, içimizden yüreklerimize doğru akacak ince bir sızının gerçekliğimizi sorgulatması ile yüzyüze kalacağımız endişesi. Varlıkların en şereflisi olmak hakikatinin bizlere yüklediği sorumluluktan, kurgulanmış gerçeğin imajinatif dünyasına kaçarak kurtulmak istiyoruz. Böylesi bir dünya sürekli değişen, kalıptan kalıba giren, muhatabını yani insanı varoluş dinamiklerinden uzaklaştırmak için her türlü işveyi devreye koyabilen küresel ölçekli bir tasarımı öngörüyor. Oluşturulan bu kombinasyon, insanlığı tarihin hiç-

bir döneminde yaşanmamış bir dünya tasavvuruna çağırıyor. Bütün ilkeleri belirlenmiş, ayrıntıları hesaplanmış aynı zamanda iyi kategorize edilmiş bir yapı bu. İnsanlığın yüzyıllar boyu taşıdığı değerleri arkaik görüp reddeden ve adına ‘etik’ dediği ilahi olandan yalıtılmış, her duruma göre sürekli değişen ve dönüşen lakin tek bir merkez tarafından biçimlendirilen verilerle inşa edilen bir yaşam modeli… İnsanlığın ilerlemesi ve mutluluğu adına sürdürülen ancak insanı bireyleştirerek yalnızlaştıran, böylelikle savunmasız/her türlü komploya açık hale getiren korkunç bir mekanizma.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Kuru ve yoz ideallerle, kör ve şaşkın bir biçimde bizler için kurgulanan büyük-albenili hapishanelerde kendimizi tüketmeye başlıyoruz. Oysa Rabbi “oku” dediğinde, “ben okuma bilmem” diyen Resulüne şöyle sesleniyor: “Yaradan Rabbinin adıyla oku!” Çünkü okumak ancak Allah ile ünsiyet halinde olanı hakikate eriştirir. Hakikatin kapısında basiret ve feraset adlı iki ilahi-evrensel ilke bekler. Basiret yani bizler için kurgulanan gerçeğin ötesini görebilmek ve feraset yani dünyada olup biteni fark edebilmek.

etmek ya da hakikate teslim olarak kurulu düzenle çatışmak. Tarih, karar noktasına gelindiğinde gerçekliğe teslim olduklarını bize bildiriyor. Bu misalden hareketle insanlık tarihinin hakikat ile gerçeklik arasında gidip geldiğini söyleyebiliriz. Tıpkı torunu hakikati seslendirdiği için şehid edilen Hz. Muhammed’in mücadelesinde olduğu gibi. Hakikat ilahi olan tarafından insanı kuşatan bir durum iken gerçeklik, dünyevi bir kurgu olarak karşımıza çıkar.

MAKALE

Hikmetin rahminde olgunlaşmamış her bilgi insanoğlunu idraksiz bir nesneye dönüştürür. Dünyevileştirilmiş zihinler, küçük hesapların arasında gitgellerle tanımlanmış köleler üretir. Mümin oluşumuzun bizlere kazandırdığı yüksek irfan hali ile yeryüzünü okumamız, hayatı ilahi hakikat ve adalet merkezli sınamamız gerekirken, kimliğimiz ve kişiliğimiz sekülarize edilerek çevremizde olan bitenleri dünya tamahı üzerinden tanımlıyoruz. Böyle olunca hakikatin üzerimize düşüreceği rahmet ve bereket halesi kaybolup gidiyor.

Konuşuyoruz çünkü içinde yaşadığımız gerçekliği inşa edenler, mugalatanın yani laf kalabalığının ve görüntünün arkasında özgürlüğü, adaleti ve sahici duruşu eriten, etkisizleştiren devasa bir makine gibi geleceğimizi planlıyorlar. Konuşmalarımızda hikmetli bir sözü ya da gözlerimizin ‘basir’ yani bize dayatılanın ötesine bakabilme ufkunu tespit ettiklerinde tehlike arz ediyoruz demektir.

Yaşanmış ya da yaşanan binlerce vakıa arasından bizleri daha çok ilgilendirdiği için Kerbela Vakıası ile bunu misallendirir isek meramımız daha ayan hale gelir. Bilinir ki ilahi hikmetini yitirmiş ve dünyevi bir tarz almış Emevi saltanatına her türlü uyarıyı yapmasına rağmen süregelen istibdada karşı Peygamber torununun iki halden birini tercih etmesi gerekiyordu. Ya olan biteni kader belleyip yaşanan zamanın gerçekliği diyerek ölümüne kadar sessiz sedası bir hayat sürmesi ya da ümmet denilen çok sesli ve çok renkli topluluğu tek boyuta indirgemeyi sistemleştirenleri ifşa etmesi ve uyarması. İkincisine talip olundu. Zor olanına, meşekkat gerektirenine…

Yaşadığımız dünyada bizimle oldukça uyumlu ve paylaşmacı bir üslup takınmalarının bizlerde oluşan vahim bir maraz yüzünden olduğunu söyleyebiliriz. Bu maraz hakikatin yüreklerimize indireceği mükellefiyetten kaçıyor olmamızdır. Bu hal, hakikatin bilgisi yani Vahyin ve bu bilginin ifadesi olan hikmetli duruşun yani Peygamber halinin her boyutta incelendiği, araştırıldığı, bilimsel tezgâhlarda irdelendiği bir zamanda oluşmuşsa, durup düşünmek gerekir. Kutsallarımıza seküler zihnin argümanları ve bilimsel bilginin modları ile yaklaşanlardan popülerpragmatik gerçeklikten başka bir şey beklememek gerekir. Ki ülkemizde ehlileştirilmiş, çok konuşan ve çok araştıran yığınlarca kitleden neden irfan ve hikmet sadır olmadığı, her türlü bilgiye detaylarına kadar hakim olanlardan dünyayı çekip çeviren mantalitenin neden hiç rahatsızlık duymadığını sorgulamak gerekmez mi?

Vakıanın miheng noktası kendisine çağrıda bulunan bir kentin, Kufe halkının Peygamber torununa karşı tutunduğu tavırda gizli. Onunla zulme karşı birlikte hareket etmek ve adalet üzere bir yaşam oluşturmak üzere ahitleşenler aslında iki seçenekten birini tercih etmekte idiler. Ya var olan gerçekliğe yani sistemi elinde tutan ve denetleyen gücü itirazsız kabul

Bilgi, akademik makyavelistlerin elinden kurtarılıp, ilim sahipleri tarafından hikmetin kozasında dokunmadıkça bu kısır döngü devam edip gidecek. Ruhu çölleştiren, aklı, kalbin iradesinden kopararak sistemli bir biçimde dünyevileştiren bir üslup içerisinde her türlü kutsal argüman, dönüştürülüp, uyumlu hale getirilir ki süregelen durum tam da budur.

45


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Küçük Şairimiz, Damla Kız

46

Şehrimiz “İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü”nde görevli bir “anne” ile “Banka Müdürü” ve aynı zamanda da “Bir Dilek Tuttum” adlı “şiir kitabı” bulunan bir “baba”nın kızı olan “Küçük Şâirimiz”i gazetedeki köşesinde tanıttıktan sonra ‘Yaş 65 Yolun Yarısı Eder/1-2’ adındaki eserinde O’na ve şiirlerine yer veren, aynı zamanda da bunu 2013 yılında yeniden yayımlanacak olan “Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi”ne taşıyan “Gazeteci, Şâir ve Yazar Ali Kayıkçı (Âşık Derebahçeli)”, bu yazılarında aynen şöyle demektedir: “DAMLA KIZ”DAN “ŞİİR DAMLALARI” Saygıdeğer Okuyucularımız!.. Geçtiğimiz yıl yayınlanmış olan, ancak elimize bu yıl ulaştığı için şimdilerde okuma fırsatına kavuştuğumuz bir kitaptan, “Damla Nur Atav” isimli, henüz 13 (yazıyla: on üç) yaşında bulunan bir kardeşimizden ve onun “Karga Haber Getirdi” adını taşıyan, ilk eserinden bahsetmek istiyoruz… Bu kardeşimiz; Aydın’da dünyaya gelmiş. Türkçe/Edebiyat öğretmenlerimiz; Namık Kemal’i öğrencilerine tanıtırken, O’nun henüz 5 yaşında iken kullandıkları küfürlü bir şiirimtrak sözünden bahsederler ve “Anasını sattığımın kaldırımı/ İncittin baldırımı” kafiyeli deyişini mutlaka naklederler, böylelikle de şiire çok erkenden başladığını bu şekilde vurgulamış olurlar… Biz de Sizlere, O’ndan yaşça 2 yıl kadar küçük, henüz 3 yaşındaki Damla Kızın söylediği ve babası Mesut Beyin naklettiği ilk “Bal” başlıklı şiirini okuyunca, hâtırımıza N. Kemal hadisesinin geldiğini ve O’nun ileride “Hürriyet ve Vatan

Şâiri” olarak değilse bile, örnek şâirlerimizden birisi olacağını düşündüğümüzü söylemek istiyoruz. Evet, O’nun; 10 yıl sonra, 25 yıl sonra, nihayet 40–50 yıl sonra, bambaşka bir “Damla Nur Atav” olarak toplum karşısına çıkacağına can-ı gönülden inanıyor, inanıyoruz… İnanıyoruz çünkü karşımızda 3 yaşında bir kızcağız var ve bakınız O’nun “Bal” hakkında söylediklerine: “Biz balı severiz / Her zaman yeriz, Sevdiğimize de / Bal gibisin deriz…” Küçük Şaire Damla Nur, hâlen şehrimizde, bir ilköğretim okulunda tahsilini sürdürürken, bir taraftan da güzel mi güzel şiirlere imza atmaya devam ediyor. Ve… 2013 yılında yeni baskısını düşündüğümüz “Dünden Bugüne Samsunlu Şâirler ve Yazarlar Ansiklopedisi” isimli eserimizde “şimdiden yerini ayırdığımızı” müjdelememizi bekliyor… Ve de işte O’nun bu Ansiklopedimizde de yer alacak, 56 sayfalık ilk eserinden, tabii ki 3 yaşından

sonraki yıllarda kaleme aldığı “Sakarya’m” ve “Komşuluk” başlıklı dikkat çeken iki örnek şiiri: “Sakarya’da bir ilçe, Adı desen Geyve, Yenilir orda meyve, Armut, elma küfeyle… Sakarya’da Sapanca, Gölü var ortasında, Piknik yap ormanında, Sevgi var insanında… Karasu’da akarsu, Denize akar Sakarya, Yazın gır gır şamata, Eğlen eğlen de doyma… Akyazı’nın kabağı, Tatlısı var pekmezli, Zeytinyağlı ve etli, Dolma olur lezzetli.. Köfteler Kâzımpaşa, Yoğurt gelir Kaynarca, Kocaali fındığı, Çuvala dolar anca… Temiz olanda imân, Kuzuluk’ta var hamam, Rahatlığın adresi, Orda dinlenir insan… İşte böyle Sakarya, Sevilir her yanıyla, Damak tadı, tarihi, Her şeyimdir benim ya…” Son yıllardaki aşırı şehirleşen ve


Derdin varsa dertli olur, İmkân varsa çare bulur, Öyledir ki komşuluklar, Aramaz hiç hata kusur… Koymaz gözün arkada, Bulunmaz eşi dünyada, Öyledir ki komşuluklar, İnsanı bağlar hayata… Akrabandan da yakındır,

Olur, senin can yoldaşın, Yetişir ağrısa başın, Öyledir ki komşuluklar, Onu kıskanır kardeşin… Ayrılsan da unutmazsın, İstersin hep mektup yazsın, Öyledir ki komşuluklar, Sen komşusuz olamazsın…

Nasıl yatar uykuda? Komşunun külü bile, Gerekirmiş komşuya… Ev almış sayılmazsın, İyi komşu bulmadan. Birine komşu olan, Yakındır akrabadan… En kötü günümüzde, Komşu verir mutluluk. Bizim kültürümüzde, Çok önemli komşuluk…”

İlk şartı komşuluğun, Hoşgörü sevgi saygı. Temelidir huzurun Duymasın kimse kaygı.

“Damla Kız”ın anne ve babası ile yetiştiren öğretmenlerini tebrikler eyliyor ve her birinden “yeni eserler” bekliyoruz…

İyi komşu bulursan, Dünya neyine gerek. Dostlukla sarılırsan, Dünya senindir demek. Komşusu aç olanlar,

Kalbî sevgi ve saygılarımızla…

Damla Nur Atav’ın Aşiyan Yayınlarından çıkmış “Karga Haber Getirdi” isimli bir de kitabı var... 56 sayfalık kitabında bir çok şiiri yer alıyor.

MAKALE

“Dara düşsen yetişir, Hastaysan çorba pişirir, Öyledir ki komşuluklar, Senden çok seni düşünür…

Seni kırmaktan sakınır, Öyledir ki komşuluklar, Bir gün gitmesen bakınır…

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

giderek siteler içerisinde apartman hayatı yaşayan insanların birbirlerinden mânen daha bir uzaklaştığı günümüzde “Damla Kız”, bakınız “Komşuluk” hakkında ne güzel şeyler düşünüp yazıvermiş:

47


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

48

Türk Kızılayı’nda Hizmet Etmek Türk Kızılayı Yöneticileri hiçbir bedel almadan maddi ve manevi fedakârlık göstermek sureti ile mahallerinde, kamu hizmeti sunan bir hayır kurumunu ayakta tutmaktadır. Kamu yararına hizmet eden bu müessesenin yöneticileri ödenek, huzur hakkı, oturum bedeli veya adı ne olursa olsun hiçbir ücret veya ücret olarak nitelendirilebilecek menfaat elde etmeden tamamen hayır ve hasenata yönelik çalışırlar. Hizmetleri, bu hayır kurumunun mal varlıklarının nasıl daha iyi korunup, nasıl daha fazla gelir temin edilerek muhtaçlara yardımcı olunabileceğine ilişkin faaliyetler kapsamında cereyan etmektedir. Türk Kızılayı yönetimleri, iş ve meslek ile sosyal ve kültürel alanlarda bilgili ve deneyimli, karşılıksız hizmet ve yardımlaşma anlayışına sahip, iyi tanınan ve Türk Kızılayı’nın amaç ve temel ilkelerine bağlı kişilerden oluşur. Türk Kızılayı’nın şube ve her kademedeki yöneticileri gönüllülük esasına göre çalışırlar ve hiç bir nam altında ücret, maaş veya huzur hakkı almadan bu görevleri yerine getirirler. Heyet, kurumun en önemli gelir kaynağı olan bağış faaliyetlerini harekete geçirebilmek için daha önce Kurumun adresini bilmeyen insanlardan bağış ister, gerçek ve tüzel kişilerin ayaklarına giderek kuruma menkul ve gayrimenkul bağışlar kazandırmaya çalışır, okullarda, meydanlarda, statlarda, sosyal yaşam alanlarında

bağış organizasyonları yapar. Bütün bu faaliyetlerin neticesinde derneğin mali kaynaklarını arttırarak daha çok fakir ve muhtaç vatandaşa ulaşmayı kendilerine ana gaye edinmişlerdir. Yönetimin yürüttüğü bütün faaliyetlerin amacı, kuruma yeni gelir kaynakları kazandırmak, kurumun mali imkânlarını arttırmak için işletmeler kurmak, kuruma menkul ve gayrimenkul bağış kazandırarak muhtaçlara hizmetlerine kaynak sağlamaktır. Gönüllü olarak yürüttükleri Şube Başkanlığı ve yönetimi görevlerini hayat felsefesi olarak kabul etmiş, özverili insanlardır. Bütün faaliyetlerde Kızılay’ı gözetir, ‘’ne yaparımda ihtiyaç sahiplerine yardım için Kızılay adına daha fazla kazanç sağlarım’’ mantığı ile hareket ederler. “Türk Milletinin Merhamet Eli Türk Kızılayı”nda, sıhhatle sürdürülen bir hayatın zekâtı olarak bu gönüllü hizmetleri yaparlar. Millete ait bir kurumda milletin menfaati için, hiç bir şahsî menfaat gözetmeden ve mesai mefhumu olmadan hizmet veren ve hayatın gayesini “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” cümlesinin anlamı olarak benimserler. Büyük bir şeref ve mesuliyetle yürüttükleri görevlerinde, ızdırabının azaltılmasını bekleyen afetzedeye, ihtiyaçlarının karşılanmasını bekleyen fakir fukaraya, bilhassa da hayatta kalmak için kan bekleyen insanlara Türk Kızılayı’nın


imkânları nispetinde hizmet ederler. Gerek görevlerinin niteliği, gerekse insana hizmeti bir borç bilmeleri sebebiyle insana dair her konuda çözümün bir parçası olmak için Türk Kızılayı yönetimleri olarak büyük bir gayretle, dikkat dikkatle le ve titizlikle gece gündüz çalışırlar. Kimsenin ulaşamadığı ve kimseye ulaşamayan çaresiz insanlara çare olmak, Türk Kızılayı Yönetimlerinin en şerefli ve en hayırlı birincil vazifesidir. “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” kutlu sözü ilham kaynaklarıdır. köyüne Görev mahallerinin merkezinden, en uzak köyü ne kadar dört bir köşesinde; yoksula -afetzedeye -afetzedeye yardımdan, kan hizmetlerine kadar, büyük hizmetlere vesile olmaya ve insanlarımızın ızdırabını dindirmeye gayret ederler. Bütün bunları gerçekleştirirken hareket esasları; her daim insan odaklı ve hesap verebilir bir yönetim anlayışıdır. Maksat, hayırseverlerle ihtiyaç sahiplerini buluşturmaktır. Çünkü hayırda mükâfat vardır. Hayırı yapan mükâfatını alır. İslam’ın Yüce Peygamberi diyor ki; “hayıra vesile olan hayırı yapan gibidir.” hK ’ Yüce All Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: Mallarını Allah yolunda harcayanların hâli, her başağı yüz daneli yedi başak bitiren bir tohumun hâli gibidir. Allah dilediği kimseye kat kat verir. Allah’ın h ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyle bilendir” (el-Bakara, 2/261). İnsanlar, Türk Kızılayı’na destek olmakla dünyanın herhangi bir yerinde acı çeken, dara düşen bir insana yardım elini uzatmış olur. Hayır yapar, hayıra vesile olur. Unutmayınız ki; “veren el, alan elden üstündür.” ve “insanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır.”


SAMSUN KÜLTÜR SANAT SAMSUNNAME

SAMSUN TÂRİHİ (Destan) Ali KAYIKÇI (Âşık Derebahçeli) “Destan, sözlü manzum halk verimlerinin tam bir örneğidir. Bunlar belli belirsiz tarih olaylarına ve efsane motiflerine dayanılarak topluluğun hayal gücüyle “ortaya çıkmış”lardır. Hepsi sözlü ve çoğu manzum olan bu verimlerin bir kısmı sonradan yazıya da geçmiştir.” “Destan, milletlerin hayatında büyük yankılar bırakmış tarih olaylarının çağdan çağa değişmiş, ülküleşmiş ve sayısız hayal unsurları katılmış, uzun manzum hikâyesidir.” Ahmet Kabaklı-Türk Edebiyatı, C. 1, s. 26 aygıdeğer Okuyucularımız!.. Başta; şimdiye kadar 5 ayrı baskı yapmış “Mert Irmağı İnsanları (Pontus’a Darbe)”, “Samsun’un Mânevî Mîmarları” ve “5 Yıldızlı, 55 Yıldızlı, TC Kimlikli Samsun” ile “Yaş 65 Yolun Yarısı Eder/1-2” isimli eserlerimiz ve en sonunda da “Hem Okudum Hem de Yazdım” olmak üzere, muhtelif gazetelerde neşredilmiş bulunan ve şehrimizin tarihini özet hâlinde veren bu destanımızı, 2012 yılı itibariyle yeniden gözden geçirdik ve ilâveler yaparak aşağıdaki şekilde yayına hazırladık...

S

50

“Selçuklu” bu şehrin adını verdi; Adı güzel, kendi güzel Samsun’un… “Hattiler”den beri, beş bin senesi; Adı güzel, kendi güzel Samsun’un… “Türk” atadan, gelmekte şeceresi…

Pers asilzâdesi, “Kıral Midridat”; Amasya’yı aldı, etti payitaht; “Pont Kırallığı”yla, kurdu saltanat; Adı güzel, kendi güzel Samsun’un… “Selçuk Bey”im, beylerin en efesi…

Tekkeköy çevresi, eski yerleşim; Dündartepe-İkiztepe, bir kesim; “Hititler” eliyle, çizildi resim; Adı güzel, kendi güzel Samsun’un… “Oğuz Hân”dan, “Mim Kemâl”e gölgesi…

Seneler senesi, Midridat soyu; “Pontus”u yönetti, asırlar boyu; “Pompeius” kanla, doldurdu koyu; Adı güzel, kendi güzel Samsun’un… “Yusuf İnal”, yiğitler avenesi…

“Kimmerler” dediğin, savaşçı millet; Ardından gelenler, gemici “Milet”; “Persli Dârâ” devri, illet mi illet; Adı güzel, kendi güzel Samsun’un… Virân oldu, mamur her bir köşesi…

“Jül Sezar” bu şehri, “ödül”e boğdu; “Roma”ya bağımlı, hürriyet doğdu; Nice “Tiranları”, peş peşe kovdu; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… “Arslan Yabgu”, “Kılıç Arslan” dedesi…

“Kıral İskender” de, “Persler”i yendi; O’nun ölümüyle, arkadaş fendi; Paylaşımda şehir, bitti-tükendi; Adı güzel, kendi güzel Samsun’un… Kimi kaçar, kimi geri dönesi…

“Bizans”lı hükmünde, gelişti şehir; “Sasanî” eliyle, “hilâl”im gelir; “Dânişmend Gâzi”yle, sancak yükselir; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… Volkan olur, her bir Türk’ün sinesi…


“İlhanlı”dan kalma, üç câmi vardır; “Ceneviz Sitesi”, depo-pazardır; “Osmanlı” gelince, o bîkarardır; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… “Yusuf Yılmaz”, mîmarî şahânesi… “Çelebi Mehmed”in, hakkı yenilmez; “Biçeroğlu Hamza”, geri dönülmez; “Cenevizli” yakar, yelken görülmez; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… “Kara Samsun”, şehirler virânesi… “Canik Bölgesi”nin, merkezi Samsun; Tütünle büyüler, herkesi Samsun; “Pontus’çu çete”nin, narkozu Samsun; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… “Şefik Avni”, milislerin gür sesi… “İngiliz”i “Rus”u, el-ele verir; Kimi asker kimi, fikir gönderir; “Yunan” zırhlıları, bayrak gösterir; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… “Rûm” nüfusun, sokaklarda neşesi… Ondokuz Mart’ında, haçlı askerle; “Jandarma Üsteğmen, Fransız Fevre”; “Mekteb-i Sâni”ye, gir süngülerle!… Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… Hainlerin başlar, malûm işvesi… Aynı sene Mayıs, “Kemal Paşa” var; Titrer “İngilizler”, malûm korkaklar; Şenlenir caddeler, dahi sokaklar;

“Nurettin Paşa”yla, bir “tenkil” başlar; “Ermeni”de-“Rûm”da, öyle telâşlar; Kımıldar topraklar, titreşir taşlar; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… Elde silâh, dilde zafer duâsı…

SAMSUNNAME

“Aleksi Kommen” de, “Tırabzon”da bir; “Rûm” devleti kurar, şehrime gelir; “Keykubat” kardeşe, her dem yenilir; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… Söylenir hep, “Vehbi Gül” efsanesi…

Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… İskelede, “İlkadım” bir tanesi…

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

“Selçuklu”m mühürü, kuvvetli vurur; “Samsun”um serpilir, eser-savurur; “Haçlılar” gelince, yakar kavurur; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… Biri biter, başlar hemen yenisi…

On bir bin yüz seksen, “Rûm”un kellesi; Döktüğü kanların, bu ceremesi; “Topal Osman”ın da, yükselir sesi; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… Köşe-bucak, okunur esamisi… Yirmi bin şehîddir, toprağa düşen; Yüzlerce köyümdür, yanıp-tutuşan; Öyle bir asker ki, candan vuruşan; Adı güzel, kendi güzel Samsun’da… Kimi şehîd, kimi gâzi annesi… “Tevetoğlu-Başgil”, bu şehrin eri; “Vehbi Gül” gitse de, kalır eseri; Bölgemin incisi, “Fuar şeheri”; Samsun’um Samsun’um, güzel Samsun’um; Sen’dendir buğdayım, Sen’dendir un’um… “Bandırma Vapuru”n, iskelemdedir; Adın “Atatürk”le, şu âlemdedir; Sen’den ayrı kalan, hep elemdedir; Samsun’um Samsun’um, güzel Samsun’um; Sen’dedir gelecek, Sen’dedir dün’üm… “Büyükşehir” deyip, büyük durdular; Şehrin imârına, kafa yordular; “Muzaffer”le “Yılmaz”, mühür vurdular; Samsun’um Samsun’um, güzel Samsun’um; Sen’dedir şöhretler, Sen’dedir ün’üm… Ankara-İstanbul, epey gezmişim; Tam dört bin sayfada, “Samsun” yazmışım; “KAYIKÇI” şâirim, destan düzmüşüm; Samsun’um Samsun’um, güzel Samsun’um; Toprağında olsun, en son düğün’üm…

51


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

SENSİZLİK

MAKALE

Sazdan yapılmış kulübenin Sararmış yapraklarında, geçmiş zaman heyecanlarımla; Şimdi...içsel dinlenmenin ifadesiyle, davetsiz bakışlarla Kaderime, inançla tutunuyorum. Seni yaşayabilmek, hayal bulutlarının yol aldığı Meltemin, gönül yapraklarının kıpırdattığı O, haziran gününün sevdalı egzotik yüreğinde, Başka yaşamdan,ruhuma düşen Bir yaşamış yanılmasıydın, çoban püskülleri ve ısırgan otları arasında. Yaşamın birçok yaşantısı gibi garip,

52

Unutulmuş bir aşkın travmasında... Kendimden bile sakladığım,karamsar ışıkların iz düşümünde, Mürekkep lekelerinin hayal kırıklığında. Yaklaşmakta olan uzun,karanlık yolun Ruhumun içinde yaşanacak fırtınalarında. Görebiliyorum geleceği tanrının rahmetiyle,bulanık hatıralarda, Pişmanlıklarla sıkıştırılmış mutluluklarda... Yeniden dünyaya gelebilmek,karmik disiplinin ötesinde Renklerin armonisinde,akıp giden zümrüt yolun üzerinde, Mülkün sahibinin izniyle,egzotik yüreğimle Yeniden yaşamak. Yeniden yaşamak, çiçek çocukların genç ruhlarının özgürlüğünde.

Eda TÜTER


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

DUYDUN MU? Kendin ayıracan kötüyü hası Farklı olur kulun beden kafası Her yazılan Hakkın olmaz aynası Kalemin de kirlisi var duydun mu Namert sanar günahını aklıyor Kimi fiske ile kulu yokluyor Ömrü billah cananını bekliyor Namusun da arlısı var duydun mu

Haydar SAZLI

Boynumuz incedir gelirse Haktan Seher yeli bazen üreker çardaktan Her lafınıı deme taşar bardaktan Sözlerin de sırlısı var duydun mu Rahmetle canlanır tarla evleğin Sürü güdüyorsan olsun değneğin Hazır et fanila ceket köyneğin Yazların da karlısı var duydun mu Felek kolay dalar üç beş başlıya Yiğittiler cenk eder dua yaşlıya Meyiller esmere kara kaşlıya Dilberin de sarlısı var duydun mu Pusuda avcılar göğe uçsan da Taş bulur kafanı hızlı kaçsan da Çoğu zaman gönül gözün açsan da İnsanın hırlısı var duydun mu

Fotoğraf: Emre Bostanoğlu

HAYDARİ kabul et bunlar tiplerim Uymaz her kafaya benim keplerim Razıyım kalemem kevgir ceplerim Varlının da varlısı var duydun mu

53


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Fikret Karadeniz Gazeteci-Yazar

Toplumsal Alan Araştırmalarının Toplumsal Kalkınmadaki Yeri

Sosyal Bilimler Alanında önemli bir yeri olan Sosyoloji’nin (İçtimaiyat) bayrağını sarsan yeni bir Bilim Dalı Sosyal Antropoloji ve Etnoloji (İnsan ve Kültür Bilimi)’nin Araştırma Açısında, hemen hemen bütün bilimler,bilgiler(Felsefe ) yer alır.

54

Bu bakımdan bu yeni bir bilim dalında olgulara, vbolaylara bir gözle değil, adeta bir Petek Gözle bakılır. Araştırmalarda yalnız Sosyal Antropoloji Ve Etnoloji’nin değil, başvurulan diğer Bilimlerin Metodları da geçerli olur.b Bunu şu deyişle de ifade ediliriz: Tüm bedenin yara olsa Bir şifayla onman gerek Tüm çiçekler Bilim olsa Her birine konman gerek!” Toplumsal Alan Araştırmaları, Toplusal Kalkınmada, Yatırımrın, Uygulamaların verimliliğini yeterli bir doğruluk ve kesinlikle sağlayıcı araştırmalardır. Öyle ki Toplum Huzurunun önündeki olumsuz sosyal olgular ve olayların nedensellikleri izlenip, gözlenip, irdelenip yorumlanarak onlarla ilgili sorunların çözümü kesinlikle Toplumsal Alan Araştırmalarını gerektirir. Elbette, her Bilim gibiSosyal Antropoloji ve Etnoloji ele aldığı Toplumsal Sorunları kendine özgü bir Metodla değerlendirerek sonuçlarını Raporlara bağlar.Örneğin literatürde Vandetta (Lat.) Blood Revegne (ing.) denilen, Kan Davası, Kan Öcü’nden yakınan bir yerleşim birimindeki toplumsal so-

runu çözerek, o toplumu iyileştirmek, toplumsal sağlığına kavuşturmak için Sosyal Antropolog ve Etnolog, bu biliminin etkin yöntemi (interview) İç Mülakat-İç Söyleşi ve Görüşme yöntemine başvurarak konuya ilişkin bol miktarda algılar, bulgular, toplumsal gerçekler ve nedenler ortaya çıkarılır. İşte, bu tespitleri yaparken Araştırmacı hiçbir zaman resmi ağırlığını ortaya koymayacak, görüştüğü kişi ya da kişilerden,onlardan biriymiş gibi davranacaktır.Yoksa,toplumsal sorun hakkında objektif değerde bilgilere ulaşılamaz. Başarılı bir Araştırmacı görüştükleriyle kontak kurmada güçlük çekmez! Cahit Külebi’nin şu dörtlüğü de bu durumu doğrulaması açısından ilginçtir: İlk ustam oldu benim Halk Belleğimdi akıp giden ırmak Köylü diliyle türkü çağırdım Onlarla gülüp ağlayarak Kamu Yönetimleri de bu türlü Araştırmaları ciddiye alır, kendine düşen katkıları yerine getirirse sorun çözülür... 1968 yılında Kan Davası konusunda Trabzon’un içerlek –kıyıdan 35-40 km. uzaklkta bulunan bir ilçesinde yaptığımız toplumsal Alan Araştırması Köy İşleri Bakanlığı’nın değerlendirmesiyle nolumlu sonuçlar vermiştir. Daha önce Kapalı bir Kültür içinde yaşayıp duran bu ilçe halkı, ilçede Coğrafyanın sarplığı,kıyıya uzaklık, geçim olanaklarının darlığı, nedenleriyle Kan Davasının kapalı kültürdeki birikimleriyle sürekli güdülmesinden, gelenekselleşmesinden bunalmış, genel bir toplumsal sağlıksızlık, mut-


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

suzluk içindeydi. Araştırmamızda önerdiğimiz Süt Fabrikası, Kıyıya bağlanan yolların yenilenmesi ve yeni yolların açılması, hayvancılığın desteklenmesi gerçekleştirilince köylülerin süt ve süt ürünleri haklı bir değer kazandı. Fabrikalar, Bölgenin ilk kaşar peynirini üretti ve bölgede yeni fabrikaların açılmasına öncü ve örnek oldu! İlçenin Ekonomik düzeyi yükseldi… Kıyıya bağlanan yolların ıslahı, o menhus kapalı kültürün, eğitimin ve son iletişim gelişmelerinin de katkıları ile akışkan duruma getirilmesi, kan Gütme gibi bir nahoş geleneğin, alışkanlığın, olumsuz şartlanmanın ortadan kalkmasını gerçekleştirdi… Antropolojik bir araştırmanın değişim gücünün, değiştirgenliğinin büyük kentlerin sorunlarını çözmede de kullanılabileceğini göstermektedir. Elbette böyle bir girişim ortak bilgi ve görüş açısını gerektirir. Araştırılacak alan yeterli boyutlarda birimlere ayrılarak, yine her biri iç mülakat başta olmak kaydıyla, ürkütmeyen yaklaştıran soruşturma ve söyleşi yöntemleriyle görüşmeler yapılarak, toplumsal gerçekliğin aksayan, sorun olan yanları saptanarak, çözümsel gerçeklik bilgileri ilgili kamu kuruluşlarına sunulup seçilen alanda çözüm için araştırmaya sadık kalmak koşuluyla yapılan uygulamalar olumlu sonuçlara ulaşılmasını sağlar! Ayrıca bu Alan Araştırmaları Valiliklerimizin, Belediyelerimizin kesinlikle yararlanacakları önemli hizmetlerdir...

Ne var ki, geçmişte Bankalarımızın bu konuda bir yardım fonu vardı. Gönüllü Alan Araştırmacılarını teşvik edici bir olanaktı. Bilimin giderek dışlanması, Toplumsal Alan Araştırmalarını geriletmiş, herhangi bir yatırım için, kamu kuruluşları bile, işin toplumsal yönünden çok, maliyet yönünü araştıran kaba fizibilitelerle yetinir olmuşlardır.

55 Getirisi ne olursa olsun, özellikle şu Büyükşehir konusunda Toplumsal Alan Araştırmaları yapılmadan uygulamalara geçilmişse, ya da geçilirse o proje çıkmaza girme olasılığıyla karşı karşıyadır. Bugün Türkiye’miz Toplumsal Alan Araştırması açısından bakir bir durumdadır. Üzerine eğilip, içine girilecek sayısız mekanlarda huzursuz toplum kesitlerinin öncelikle Toplumsal Alan Araştırmaları yapılmalıdır. Her birinin sorunları, sağlıklı bir şekilde saptanınca, araştırmaların ışığında yatırımlar, uygulamalar hedefine ulaşır. Kuşkusuz Çağımızın toplumlarında da Toplum Sorunları çözülmedikçe ortam istenilmeyen patlamalara yol açar. Şu güzelliğiyle bile SAMSUN’UMUZUN her toplumsal konuda Bilimsel Alan Araştırmalarına şiddetle ihtiyacı vardır. SAMSUN bu konuda örnek olur da,örnek alınırsa gerek Bölgemiz ve gerekse Türkiye çapında bir Toplumsal iyileşme sürecine girilmiş olunur.Özetlersek Toplumsal Alan Araştırmaları Toplumsal Tedavinin Başlangıcıdır….


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Samsun’da Su Mimarisi Kültürünün Yaşayan Belgesi Köprüler (Kurt - Göl - Üçhanlar - Çakallı - Yörükler ve Değirmendere - Salıpazarı Eğri Köprü)

56

Karadeniz bölgesi denize paralel dağların derin, dar ve dik vadilerle bölündüğü engebeli bir coğrafyada yer almaktadır. Derin vadiler her mevsim yağışlı olan ikliminde etkisiyle debisi yüksek akarsularla donanmış durumdadır. Sayısız vadi ve dereler insan hayatını zorlaştırıcı bir etken olsa da, yine doğanın sunduğu iklimsel imkanlar, fauna ve flora çözümü de beraberinde getirmiş, yaratıcı düşüncelerin ürünü olan, ihtiyaç kaygısından uzak, sanat ve estetiğin hakim olduğu birbirinden ilginç mimari ürünler ortaya konmuş ve doğanın gereklerine yine doğanın sunduklarıyla hükmeden insanoğlu köprü kavramını pek çok malzemeye uygulamayı başarmıştır. Başlangıçta ağaç, sarmaşıklar, organik ipler yardımıyla yapılan ve gerekli hallerde kolayca kaldırılabilen asma körüler dereleri süslerken, zamanla iklime daha dayanıklı ve nehirlere de hükmedebilen taş, tuğla gibi dayanıklı malzemeden yıllara meydan okuyacak köprüler inşa edilerek “Su Mimarisi Kültürünün’’ en önemli ürünlerinden biri olan “Köprü Mimarisi’’ ortaya çıkmıştır. Medeniyetlerin gelişmişliğinin de ifadesi olan Köprüler bugün Arkeoloji, Sanat Tarihi, Coğrafya, Tarih, Jeoloji, Mimarlık ve Mühendislik gibi bilimlerinin dikkatini “yapım tekniği, tarih ve malzeme’’ yönünden çekmekteyken, Ekonomi, Sosyoloji, Etnoloji gibi bilimleri de “kullanım ve amaç’” yönünden ilgilendirmektedir. Yaşanılan döneme göre medeni olmanın koşulu olan Köprü, süreklilik gösteren ticari ağ, insani ve siyasi ilişkiler zinciri ve teknolojik gelişmişlik ifadesidir. Karadeniz bölgesinin doğu kesiminde yoğunluk gösteren derin vadi ve derelerin yerini Orta Karadeniz bölgesinde daha düz alanlara bırakması köprü yoğunluğundaki azalmayı da beraberinde getirmiş ancak zorunlu hallerde ve yeni duruma

uygun dayanıklılıkta köprü inşası yoluna gidilmiştir. Floradaki iklimsel farklar malzeme seçiminde de etkili olmuş, ağaç yerine daha ziyade taş ve tuğla malzeme tercih edilmiştir. Su mimarisinin en gözde eserlerinden bir grubunu teşkil eden “Taş Kemer Köprülerden’’ ilimizde günümüze ulaşan örnekler azda olsa mevcuttur. Bunlar Vezirköprü İlçesindeki Kurt Köprü, Göl Kasabasındaki Taş Köprü, İpek Yolu üzerinde Kavak İlçesi Çakallı Köyünde Taş Köprü ve Koca Köprü ile Üçhanlar Köyündeki Han Köprüsü, 19 Mayıs İlçesi Yörükler Beldesindeki Taş Köprü ve Tekkeköy İlçesi Bakacak Köyü Değirmendere Köprüsüdür. İçlerinde en kayda değer, anıtsal nitelikli örnek Vezirköprü-Havza ilçelerini birbirine bağlayan Kurt Köprüsüdür. Bu köprülerde mimari işçilik ve üslup genellikle benzer olup, ölçüler da farklılıklar görülmektedir. Mimarinin hemen hemen birbirini tekrar ettiği, ancak ölçülerde hissedilir derecede farklılıklar gösteren Samsun Köprülerinden gerek tarihsel eskiliği gerekse mimari üslubu ve anıtsallığı nedeniyle Kurt Köprüyü kapsamlı olarak tanıtıp, diğer örneklerle birlikte değerlendirmenin faydalı olacağı kanaatindeyim. Kurt Köprü; Vezirköprü ilçesinin Tekkekıran ve Havza ilçesinin Tahna köylerini birbirine bağlayan Kurt köprü Istavroz çayının en görkemli süsüdür. Adını bölgeye gelen ilk Türk büyükleri veya oba, oymak isimlerinden almış olmalıdır. Tekkekıran köyüne yaklaşık üç kilometre mesafede olan kurt köprü kuzey-güney istikametinde uzanan Istavroz çayı üzerinde doğu-batı doğrultusunda


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

desteği üzerine tek sivri kemerli gözden oluşup, anıtsallığı ve tarihsel özellikleri bakımından yapıldığı dönemin su mimarisinin Kurt Köprüden sonraki en görkemli örneklerinden birini temsil etmektedir. Köprünün geçit kısmı düzgün olup, hala asıl amacına uygun olarak kullanılmaktadır. Derenin iki yamacına yayılan kısım doğal kaya ve

MAKALE

kurulmuştur. Yüksek bir ayak üzerine iki büyük sivri kemerli gözden oluşup, yapıldığı dönemin su mimarisinin en görkemli örneklerinden birini temsil etmektedir. İki büyük sivri kemer arasında ve yanlarında olmak üzere yine sivri kemerli, pencere görünümü veren, gerektiğinde köprü görevlilerinin kısa süreli barınabilecekleri genişlikte toplam üç adet kemer bulunmaktadır. Çayın iki yamacına yayılan kısım doğal kaya ve topraklarla desteklenmiştir. Köprünün geçit kısmı düz olup diğer yerlerinde olduğu gibi bir hayli tahrip olduğundan asıl amacına uygun olarak kullanılamamaktadır. Ana köprü ayağı kalın paye şeklinde olup suya yakın kısmında dalgakıranları mevcuttur. Köprüde pencere görünümlü küçük kemerlerin başlangıcına kadar olan kısımda devşirme malzeme olarak yer yer steller, mimari parçalar ve yer yerde düzensiz taş malzemeden oluşan moloz taş örgü sistemi uygulanmıştır.

57 Kemer, başlangıcından itibaren 14.yy. da sıkça görülen üç sıra tuğla, bir sıra kesme taş malzemeden oluşan örgü sistemine sahip olup, tuğlaların enine ve dikine dizilmesiyle elde edilen renkli, hareketli bir mimari üslup kendini hissettirmektedir. Üç sıra tuğla, bir sıra taş örgü sistemi, sivri kemerli ana köprü gözlerinde yerini tuğlaların çift sıra ve dikine olarak örülmesine bırakırken, küçük kemerlerde ise tamamen tuğla malzeme kullanılarak örgü sisteminde hem sağlamlık hem de estetik bir görüntü hedeflenmiştir. Kurt köprüdeki mimari üslup ve tuğla hatıllı örgü sistemi 14.15.yy.larda inşa edildiğini işaret ederken, birkaç kilometre mesafedeki çok az bir bölümü günümüze ulaşabilmiş köprü kalıntısı ise Roma dönemi köprüleri özelliğindedir. 1996 yılında tescillenerek koruma altına alınan köprü, ilimizdeki 14.-15.yy. su mimarisi kültürünün anıtsal boyutlardaki en eski ve şaheser örneğidir. Üçhanlar Köyü Han Köprüsü; Kavak İlçesi, Üçhanlar köyü merkezine yakın mesafede yer alan köprü kuzey-güney istikametinde uzanan Çakallı deresi üzerinde doğu-batı doğrultusunda kurulmuştur. Yüksek bir yan duvar ve doğal kaya

topraklarla desteklenmiş olup, suya yakın kısmında doğal kayadan oygu, üçgen formu kazandırılmaya çalışılmış dalgakıranları mevcuttur. Köprünün inşaasında harçlı moloz taş kullanılmış olup, dış yüzeyler düzgün kesme taş malzemeyle kaplanmış, kemer yüzeyi dikine düzenlenmiş düzgün kesimli taş sırasıyla vurgulanmış, böylece sağlamlık yanısıra estetik kaygısıda dikkate alınarak bölgenin tarihsel ekonomik zenginliği ile paralel bir eser ortaya çıkarılmıştır. Han Köprüsü, İpek yolu üzerinde bulunan, asırlar boyu kervanları ağırlayan, hanları, konakları ile ünlü Üçhanlar Köyünün o günlerine ışık tutan, günümüze ulaşabilmiş tek anıtsal mimari örneğidir. Köyde daha küçük ölçülerde iki köprü daha olup, eski kervan yoluna ait taş döşemeler azda olsa görülebilmektedir. Değirmendere Köprüsü; Tekkeköy İlçesinde, Bakacak ve Karaperçin Köyleri arasındaki köprü doğu-batı istikametinde uzanan Değirmendere üzerinde kuzey-güney doğrultusunda kurulmuştur. Köprü büyük ölçüde yıkılmış durumda olup, asıl amacına uygun olarak kullanılamamaktadır.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

58 Günümüze ulaşan kalıntılardan yüksek bir yan duvar ve doğal kaya desteği üzerine tek sivri kemerli gözden oluştuğu anlaşılmaktadır. Derenin iki yamacına yayılan kısım doğal kaya ve topraklarla desteklenmiş olup, suya yakın kısmında doğal kayadan oygu, üçgen formu kazandırılmaya çalışılmış dalgakıranları mevcuttur. Yine kalıntılardan köprünün inşaasında harçlı moloz taş dolgu kullanıldığı, dış yüzeylerin ise düzgün kesme taş malzemeyle kaplandığı anlaşılmaktadır. Köprü 2000 yılında tescillenerek koruma altına alınmıştır.

tedir. Köprünün geçit kısmı düzgün olup, hala asıl amacına uygun olarak kullanılmaktadır. İki kemer gözlü köprü yatay olarak yerleştirilmiş düzgün kesme taş malzemeden yığma olarak inşa edilmiş ve kemerler estetik kaygısı gözetilerek dikine yerleştirilmiş düzgün taş sırasıyla vurgulanmıştır. Kemer yüksekliği 6-7 m., kemer açıklığı ise yaklaşık 3 m. civarındadır. Kemerleri taşıyan paye dere yatağına, yan kenardaki taşıyıcılar ise toprak zemine oturtulmuştur. Köprü 2001 yılında tescillenerek koruma altına alınmıştır.

Taş Köprü; Kavak İlçesi, Çakallı köyünde, kuzeygüney istikametinde uzanan Çakallı deresi üzerinde doğu-batı doğrultusunda kurulmuştur. Köprünün doğu cephesinde, kemer gözlerinin birleştiği alanda yer alan mermer kitabede 1882 tarihinde inşaa edildiği yazılmaktadır. Selçuklu dönemi yapısı olan Çakallı kervansarayına yakın mesafede, eski Ankara yolu ve tarihi ipek yolu üzerindedir. Anıtsallığı ve tarihsel özellikleri bakımından yapıldığı dönemin su mimarisinin Kurt ve Üçhanlar Köprüsünden sonraki en görkemli örneklerinden birini temsil etmek-

Koca Köprü; Kavak ilçesi, Çakallı Köyü, Eski Ankara yolunda Çakallı - Çalbaşı Köylerini ayıran ve kuzey-güney istikametinde uzanan Karga deresi üzerinde yer almaktadır. Düzgün kesme taş malzeme kaplamalı olup, ara kısımlar harçlı moloz taş dolgulu ve tek kemer gözlüdür. Kemer gözü açıklığı 6 m. olan yapı yaklaşık 25 m. uzunluğa ve 6 m. genişliğe sahiptir. Kemerden ayağa geçiş köşeli bir düzenlemeyle vurgulanmıştır. Geçiş kısmında kenarlar taş bloklarla yükseltilerek korkuluk oluşturulmuştur. 19. yy.da inşa edildiği düşünülen


Göl Köprüsü: Vezirköprü İlçesi, Göl Kasabasında küçük ölçekli Taş Köprü bulunmaktadır. Beylikler Döneminde Zeytin Emirliğine merkezlik yapmış olan Göl Kasabasında bu köprü dışında Türbesi yıkılmış sanduka tipli İslami mezarlar, yıkılmış olan eski camiye ait anıtsal çift kanatlı ahşap kapı bulunmaktadır. Taş köprü Köprü 1991 yılında tescillenerek koruma altına alınmıştır.

Kavak İlçesi, Çakallı köyünde, kuzey-güney istikametinde uzanan Çakallı deresi üzerindeki Taş Köprü

Sonuç olarak Köprüler kendilerinde ve yakın çevrelerinde bulunan antik dönemlerden itibaren kullanılan kervan yollarını, han kalıntılarını, yok olmuş iskan alanlarının izlerini de barındırırlar. Bu kapsamda Samsun İlinde bulunan yedi adet köprü (Kurt, Üçhanlar, Çakallı-2, Değirmendere, Yörükler ve Göl Kasabası Köprüleri) 14. yy. dan günümüze kadar olan süreçteki mimari, iskan, sosyal hayat ve ticari yol ağları hakkında somut ipuçları sunmaktadır.

MAKALE

Yörükler Köprüsü; 19 Mayıs İlçesi, Yörükler Beldesinin Kalaba Mahallesindeki küçük dere üzerindeyer almaktadır. Hemen yakınında bulunan Hamamla aynı tarihlerde, Osmanlı Döneminde yapılmış olmalıdır. 1994 yılında tescillenerek koruma altına alınan ve oldukça küçük ölçülerde inşa edilen köprü tek kemer gözlü olup tamamen düzgün kesme taş malzeme ile inşa edilmiş olup, bir bölümü toprak altında kalmıştır.

Eğri Köprü: Terme İlçesi Ambartepe Beldesi Orta mahalle ile Salıpazarı İlçesi Konakören Köyü, heybelik Mahallerini ayıran Bolas deresi üzerinde olup ağaç kütüklerden oluşan kervan yolu köprüsü özelliğindedir. Niksar - Aybastı - Taşova - Garpu Kale (Amazon Kalesi) kervan yollarının birleştiği Kervansaray (Ambartepe Tellipınar) Mevkiine geçişi sağlamaktadır. Uzun kütüklerin yan yana dizilmesi ile oluşturulmuş olup, yakınında Tunç-Demir Çağ Kaya/Yamaç yerleşmesi bulunmaktadır. Yerleşme Samsun İlinin doğusunda ki, dağlık bölgede kalıp tespiti yapılan ilk Tunç-Demir Çağ iskan alanı olup aynı köyde bulunması değerlendirildiğinde Garpu Kale Açık Hava Tapınağı/Kaya Altarı ile ilişkilendirilmesi rahatlıkla öngörülebilmektedir.

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

ve 2002 yılında tescillenerek koruma altına alınan Köprü gerek anıtsallığı gerekse tarihsel özellikleri bakımından yapıldığı dönemin tüm mimari özelliklerini yansıtmaktadır. Mustafa Kemal Paşa’nın 25 Mayıs 1919 da Samsun’dan Havza’ya giderken Koca Köprü başında dinlendiği bilinmektedir.

59


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

Müjgân Akyüz Dündar

Destanlara Taze Kan

60

enizleri dağları acılarla yontulan Vatanımın saçını aşk ile taramışım Özentiler yüzünden değeri unutulan Geçmişin izlerini yüzünde aramışım

D

öklerinin üstünde ruhum uçarı ceylan Mis kokular içinde vatanın yeşil eli Bir çağın doğuşuna şahit olan toprağım Şeb i arus külüne ait olan toprağım

enizleri dağları acılarla yontulan Vatanımın saçını aşk ile taramışım Ağzı süt kokan güller sende uyur toprağım Tomurcuk dillerini suyla doyur toprağım

D

sterim destanlara taze kanlar içirip Gerçek kahramanları yeni güne doğurmak İsterim hataları bir bir elden geçirip İbretlik mâzimizi gelecekle yoğurmak

İ

öklerinin üstünde ruhum uçarı ceylan Mis kokular içinde vatanın yeşil eli Boyalı dudakları aklımı baştan alan Secde ferahlığında kır çiçekleri seli

sterim destanlara taze kanlar içirip Gerçek kahramanları yeni güne doğurmak Göğsündeki endişe nura dönsün toprağım Doymuş bulut altında nârın sönsün toprağım

G

G

İ


MAKALE

Fotoğraf: Ufuk İŞLER

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

61


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

TRABZON VİLAYETİ SALNAMELERİNE GÖRE REJİ ÖNCESİ

MAKALE

Mehmet Köseoğlu

SON 10 YILDA CANİK SANCAĞINDA TÜTÜN TARIMI ve TİCARETİ (1870-1881)

62

Vilayet salnameleri, 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında sancakların idarî, sosyal, ekonomik durumlarını özellikle istatistiki verilerle sunma açısından tarih araştırmalarının önemli kaynaklarından birisidir. Vilayet salnameleri, o dönemin diğer tarihsel kaynaklarıyla karşılaştırmalı olarak incelendiğinde bizlere doğrulanabilir bilgileri sunmada etkilidir. Canik Sancağı 19.yüzyıl sonlarında Trabzon eyaletine bağlı iken bazı dönemlerde müstakil sancaktır. İncelediğimiz Trabzon eyaletine ait salnameler 1869 ile 1881 yıllarını içermekte olup; 1873-1878 arasındaki dönemler ise Canik Sancağı müstakil olduğu için inceleme alanımızın dışında bırakılmıştır. 1869 yılı Trabzon Vilayet Salnamesi’nde de tütün tarımı ile ilgili bilgiler bulunmamaktadır. Osmanlı Devleti’nde 1788 yılında Canik Sancağı dâhilinde tütün tarımı için arazi tespit çalışmaları yapılmıştır. 18.yüzyılın sonlarında Samsun yöresinde tütün tarımı başlamıştır. İlk defa 1835 yılında Samsun ve Bafra’daki tütünün İstanbul pazarına gemilerle gönderildiği belirlenmektedir. Ayrıca bu yıllarda İngiliz ve Avusturyalı tüccarlar vasıtasıyla yabancı pazarlara da girdiği görülmektedir.

Canik Sancağı’nda tütün tarımı ve ticaretinde 1883 yılında Credit Anstald, Banker Bleicroeder, Bank-ı Osmani ve ortaklarının oluşturdukları resmi adı “Société de la Régie Cointerésseé des Tabacs de’lEmpire Ottoman” Memâlik-i Şâhâne Duhânları Müşterekü’l-Menfa’a Reji Şirketi) olan anonim şirket kuruldu. Çalışmamız Reji Öncesi dönemi içermektedir.

Reji Öncesi Dönem a) İdarî Durum

Tütün tarımı ve ticaretinin idari yapılanmasında; Rüsumat Müdüriyeti içerisinde yer alan Duhan İdaresi bulunmaktadır. Canik Sancağı’ndaki Duhan İdaresi’nin yeri; Pazar mahallesi sınırları içeri-


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

SAMSUN RÜSUMAT MÜDÜRİYETİ MÜLHAKATI2 Memuru Ali Efendi / Başkatip Kaşif Efendi / Katib-i Sani Aşir Efendi/ Sandık Emini Mustafa Efendi

Samsun Pazar mahalli Duhan İdaresi

SAMSUN RÜSUMAT MÜDÜRİYETİ MÜLHAKATI3 Memuru Ahmed Efendi/ Başkatip Ahmed Aşir Efendi/ Katib-i Sani Mehmet Mahir Efendi/ Sandık Emini Mustafa Efendi Mustafa Şükrü Efendi/ Başkatip Salih Efendi/ Sandık Emini İshak Efendi

sindedir. Bu idarede genel olarak; 1 memur, 2 katip, 1 sandık emini görev yapmaktadır. Samsun Rüsumat Müdüriyeti içerisinde 1881 yılı salnamesinde; Tütün Anbar Memuru Talat Efendi dışında bir isimle karşılaşmıyoruz. Yine de bu yıllarda tütün tarımı ve ticaretinin Rüsumat Müdüriyeti bünyesinde mali, vergi, ihracat ve ithalat işlerinin yapıldığını belirtebiliriz. b)Tütün Tarımı ve Ticareti

Osmanlı Devleti’nde ilk tütün tekeli uygulamasının 1861 yılıda müruriye resmi adıyla bilinen vergiyle başlamıştır. Devlet, hudutları içerisinde yetiştirilen tütünlerden üretildikleri yerden başka bir yere nakledildiklerinde, bir bakıma tüccara satıldığı anda okka başına 12 kuruş olan müruriye resmi almaktaydı. Bütün tütün ve tütün mamulleri satan bayilerden satış fiyatının %30’u oranında bey’iyye resmi alınacaktı. 1870 yılı resm-i bey’iyye oranlarına bakılacak olursa; Samsun (Kavak nahiyesi dahil) sancağın %44.59’unu, Bafra kazası ise %35.43’ünü kapsamaktadır. Bu da sancaktaki tütün tarımının %80’inin Samsun ve Bafra kazasına ait olduğunu gözler önüne sermektedir. Resm-i müruriye vergilerine göre incelediğimizde; Samsun %36.60, Bafra %50.72,

Samsun Pazar mahalli Duhan İdaresi

Samsun Duhan Memuriyeti1

Çarşamba ise %9.51 oranlarına sahiptir. Samsun ve Bafra kazası ise toplamda sancağın yaklaşık olarak %87’sine tekabül etmektedir. İthalatın Samsun iskelesi üzerinden vuku bulduğu rakamlardan anlaşılmaktadır. Tütünün yine %85.25’lik bölümün Samsun, %11.84 bölümün Bafra kazasında olduğunu dile getirebiliriz. 1879 yılında Trabzon eyaletinin tütün üretimi toplamı 3 062 696 kıyye, Canik Sancağı’nın ise toplamı 2 300 000 kıyyedir. 3 bin tona yaklaşan tütün üretimi ile Trabzon eyaletinin %75’lik mahsulatına Canik Sancağı sahiptir. Tütün kaçakçılığının da o yıllarda olduğu düşünüldüğünde 4 bin-5 bin ton arasında üretimden söz edebiliriz. Sancağın en önemli tarım bitkisinin tütün olduğu ise salnamelerdeki istatistiklerden anlaşılmaktadır. Trabzon eyaletinde Canik Sancağı hariç 1879 yılında alınan mahsulat-ı öşriyye’nin toplamı 492 190 kuruş iken sadece Samsun’da ise 1 163 453’dür. SONUÇ

Canik sancağında tütün tarımı 19.yüzyıl sonlarında kısmen başlamıştı. 19.yüzyıl ortalarına doğru artık sancaktaki tütün tarımı artarak çoğalmış ve yurt dışına ihraç edilir hale gelmişti. Osmanlı Devleti’nde tütün tarımının önemli sahasını teşkil

63


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Duhan Esame-i İdare

Nefs-i Samsun Müdüriyeti Çarşamba Memuriyeti Terme Memuriyeti Ünye Memuriyeti Fatsa Memuriyeti Alaçam Memuriyeti Bafra Memuriyeti Yekün

64

Resm-i beyiyesi 8848 1385 420 1652 473 33 7032 19843

Diyar-ı ecnebiyeye sevk ve ihraç olunan 1815450 8282 1823733

Dahilde sarf ve itlaf olunmuş olan 358223 9181 36 137 307 2506 49785 420175

Dahilde sarf olunanın resm-i mürurisi 219789 57127 313 1588 2043 15040 304612 600512

eden Canik sancağında tütün tarımının sürecini Reji Şirketi öncesi dönem ve Reji Şirketi sonrası dönem diye ikiye ayırmak mümkündür. Reji Şirketi öncesinde sancakta; tütün ve mamulleri için idari birim Rüsumat Müdüriyeti içinde yer alan Duhan İdaresi’dir. 1870 yılında Samsun ve Bafra kazası tütün üretiminde toplamda sancağın yaklaşık olarak %87’sine tekabül etmektedir. İthalatın Samsun iskelesi üzerinden vuku bulduğu rakamlardan anlaşılmaktadır. 1879 yılında Trabzon eyaletinin tütün üretimi toplamı 3 062 696 kıyye, Canik Sancağının ise toplamı 2 300 000 kıyyedir. 3 bin tona yaklaşan tütün üretimi ile Trabzon eyaletinin %75’lik mahsulatına Canik Sancağı sahiptir. Sancağın en önemli tarım bitkisinin tütün olduğu ise salnamelerdeki istatistiklerden anlaşılmaktadır. Trabzon eyaletinde Canik Sancağı hariç 1879 yılın-

da alınan mahsulat-ı öşriyyenin toplamı 492 190 kuruş iken sadece Samsun’da ise 1 163 453’dür. 19. yüzyıl sonlarında yayımlanan salnamelerde Samsun ve Bafra kazası için en değerli tarım ürününün tütün olduğu ibaresi birçok yerde vurgulanmıştır.

Kaynaklar Mehmet Yavuz Erler, Kerim Edinsel, Samsun’da Tütün Üretimi (1788-1919), Uluslararası Sosyal Arastırmalar Dergisi, Cilt: 4 Sayı: 18 Yaz 2011 Trabzon Vilayet Salnamesi, 1871, s.79 Trabzon Vilayet Salnamesi, 1872, s. 77 Trabzon Vilayet Salnamesi, 1879, s.102 Trabzon Vilayet Salnamesi, 1881, s.112 Filiz Dığıroğlu, Memalik-i Osmaniye Duhanları Müşterekü’l-

Menfaa Reji Şirketi Trabzon Reji İdaresi, 1883-1914, Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi, İstanbul, 2007 Trabzon Vilayet Salnamesi, 1870, s.108-109 Kıyye diğer adıyla okka Osmanlı Devleti’nin ağırlık ölçüsü birimlerinden biridir. Bir kıyye (okka) 1283 gramdır. Trabzon Vilayet Salnamesi, 1879, s. 168-169 Trabzon Vilayet Salnamesi, 1881, s. 170-171 age, 1881, s. 172-173


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Ben seni, Akdeniz’de bir dağ köyünde sevdim Yeşilin koynuna girmiş al damlardan birinde Tirşe maviliğin içinde Avare gezinen bulutlara bakıyordun Sarıgözlü nergis, itburnu Ve ipek esenler üstünde yatıyordun Misis’de bir hamamdaydın Hamamda yüz yaşında Şahmeran “Şah için oydular” diyordun “İki gözünü acımadan” O gün çıktı yüzüm, is kokan Ankara’dan Ben seni, Kıbrıs’ta sevdim Hani acının dem aldığı günlerde Hayatın kekre tadında Mayıs çiğidi olduğunu bilmeden önce Ayvavil’e yolum düşmeden önce Dokuz köylünün hükmünden az önce Ben seni, bir adada sevdim Şubatta yıldızları uzak ve soğuk Temmuzda sokakları dişice cömert Peşinde çayır kuşları, isketeler vardı Gönlünün yeşil suları hisara akıyordu Ay kuru bir gazel, sarı bir sunu Gözlerinde harıl harıl Marmara yanıyordu Ben seni, Karadeniz’de sevdim Ellerin ağlarda kocaman pullu Alnında balıklar gümüşlüyordu “fora” diyordun “yelkenler fora” Lapazan Yaylası’nda tulum sesinde Gezindin Şavşat’ta dik bir tepede Başında koyu bir belaydı Zigana Sinop’ta ki fenerden Nasılda dalıyordun, yar dediğin İstanbul’a Ben seni, Ege’den sevdim uzun uzun Martıların alaycı çığlıklarında

Başkalarının efsane aşklarında Yamanlar ’da yamanca bir sevda oldun Zeytin gölgelerinde en derin uykumdun Ben seni, öte diyarlarda sevdim Hani kuş konmaz kervan geçmez dedikleri Hani hep unutulan yok sayılan yerlerde Hani yolları balçık, damları yıkık Adamları adam gibi Kadınları yazmalı Saf ibrişim urbalı Ve iç içe koyun koyuna girmiş Yanık tenli Çatlak elli Sert genizli çocuklarıyla Tandır kokusu içinde, yün yatağından uyanan Masum gözler adına sevdim Ben seni, daha öte diyarlarda sevdim Köklen kızılına boyanmış Buhara halıları döşeli evlerde Dervişlerin dünyadan el ayak çektikleri çilehanelerde Azıklarıyla, kırbalarıyla yola düzülen göçerlerden birinde Memleketimin en temiz kalmış yerinde Ellerimi nasır dolu avuçlara bıraktım doğuda Saçlarım Karadeniz’e kâkül oldu Aklım Ada’da, gözlerim Ege’de buğulu Tenimden bir Akdeniz geçti ki sorma Dilim şiirler okuyor şimdi Marmara’da Kıbrıs’ta acı oldum her daim yanan Ve kalbim yalnız sende kaldı Gerisi yalan Sermin Ergöl

65


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

66

İNSAN ÖYKÜLERİ

“Her insanın bir öyküsü vardır.” dedi, değerli dostum, SİNAN SALLABAŞ. Senelerin akıp giden dumanlı yolculukları arasında bu öykülerin yitip gitmesine gönlü razı gelmedi. Ölümler silip süpürmesin istedi bu ilginç, ilginç olduğu kadar da derin yaşam renklerinin harman olduğu insan öykülerini. Her biri deneyim, yetenek, alınteri ve emek kokan bu öyküler yarınlara da iletilebilinsin istedi. Yalnızca kendi çevrelerinde kalmasın, yalnızca dost sohbetlerini süslemesin bu benzersiz güzellikler. Bütün çevre bilsin, Türkiye bilsin, bütün dünya bilsin istedi.

AKS TV’de her haftanın pazartesi günleri saat 20.00-22.00 saatleri arası ekranlarda evlerinize konuk olan bu özel program böylece doğmuş oldu. Programına konukluğumdan önce yakın bir tanışıklığımız yoktu onunla. Yine AKS TV’ye belgeseller hazırlayan Atilla Özer arkadaşım önermişti kendisine beni. Öyle böyle derken bir pazartesi akşamı” İNSAN ÖYKÜLERİ” programının canlı yayınında bir araya geldik.. Güzel bir program olmuştu sanırım. Program sonundaki iletiler, telefonlar böyle bir kanı uyandırmıştı bende. Program bu güne kadar yapılanlardan çok farklı gelmişti bana. Toplum toprağından, emek verip elekle altın aramak gibi bir şeydi sanki. Emek ve alınteri, bu değerleri ortaya koyma uğraşında yalnız kalmamalıydı. Sinan Sallabaş’ın dostça yaklaşımı işin bir ucundan benim de tutmamı sağladı. El ele verip bu güzellikleri derlemenin yollarını aradık. İnsan çoktu da öyküsü ne olacaktı? Çoğu toplum içinde saklamıştı kendini, birilerinin onları bilip bilmemeleri ya da onlara kendince payeler vermeleri umurlarında değildi. Kimileri hep görmezden gelinmiş, ayrık otlar gibi zararlı bilinmiş ve hep

kopartılıp atılmak istenmişti bir köşelere. Kimileri ise diğerlerinden daha şanslı bulmuştu kendilerini. Bilinmişler, takdir görmüşler, sevilip sayılmışlardı. Her birinin bir başarı öyküsü vardı. Her biri, örnek alınacak bir inanç ve sabır abidesiydi. Alınterini ve emeği usta bir kuyumcu özeniyle işlemekte mahirdiler. Duyguları ve düşünceleri, daha su yüzüne çıkartılamamış derin ve gizemli güzelliklerin sırlarını taşıyordu. Her birinin yaşam felsefesi insanın ve insanlığın ortak değerlerinde kesişiyordu.

Birlikte eşeledik kentimizin bu bereketli toprağını. Ben stüdyo dışındaki çalışmaları derleyip toparladım, bu değerli insanların kısa öykülerini kaleme aldım. Sinan Sallabaş da stüdyoda konuk edip doyumsuz bir söyleşi tadında izleyicilere sundu. Dünyanın en görkemli, en güzel kızı Samsunumuzun boynunda ışıldayan bu değeri ölçülemez inci kolyesinin her tanesini, birer birer büyük bir özenle taşıdı ekrana İNSAN ÖYKÜLERİ… Bu ustaca işlenmiş kolyenin tellerine her hafta yeni birisini daha ekleyerek. Kimler yoktu ki aralarında: Kâzım Memiç, Neşet Karaçaltı, Cihangir Dülger, Ali Turmuş, Cavit Ersoy, Cemil Baskın, Aşık Haydar Sazlı, Aşık Hasan Sancak ve daha niceleri… Bunlar kentimizin kültürel yaşamının sokak lâmbaları gibiydiler. Programı daha iyi algılayabilmek için birkaçını yaşam öykülerinden örnek vermek uygun olur sanırım. Ali Turmuş, emekli edebiyat öğretmeni. Kocaman bir şiir tutkunu. Yaşamının en renkli ve yaşanası yanı bu tutkusu galiba. Belleği geniş, ezber yeteneği inanılmaz. Geçirdiği ağır bir rahatsızlık sonucu akciğerlerinden birini masada bırakmış. Diğeri de arada bir varlığını hissettiriyor. Ameliyata girmeden önce hali içler acısı. Kendi deyimiyle, kendinden geçmiş bir durumda ama, söylenenleri de hayal meyal duyuyor. Kendiyle ilgilenen doktorun, yüzde yirmi yaşam şansı var, sözleriyle sarsılıyor ameliyat masasında.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Bir başka programda, Samsunlu işadamı Haldun Baş konuk oluyor İnsan Öyküleri’ne. İş alanındaki başarısının yedeğinde, çocukluk anılarıyla harmanlanmış özlemlerle yüklü bir Samsun geçmişi sunuluyor izleyenlere. Yeni konuk Aşık Hasan Sancak’tır. Program havası ısındıkça koca taşlama ustası özgün kimliğine bürünüyor yavaş yavaş. Dil de özgünleşiyor bu arada tabi. Yarı şaka yarı sahi… Sinan Sallabaş, badeli aşıkları soruyor onan Anlatıyor dilinin döndüğünce ve sonra da ekliyor: “Ben de padeli (badeli) aşuklardan sayulurum ha, ama “ba” sı tüşmüş, teli (deli) si kalmış… Gönderme yaptığı yıllar önce bunalıma düşerek çektiği sıkıntılar sonucu hastalanması Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde uzun zaman tedavi görmesi olayıydı. O bu sıkıntılardan kendini sıyırmanın bir yolu olarak sazına sarılmış. O dönemlerde yine ilkokul öğretmeni olan Aşık Erdemli’ye giderek çırağı oluyor. Artık kendini her türlü rahatsızlıktan uzak tutacak bir uğraşa sahipti. Doğu Karadeniz’in, tuttuğunu kopartmasını bilen bu çalışkan insanı saz ve sözle kısa zamanda ilerletti dostluğunu. Bu gün o, Türkiye çapında değerli bir taşlama ustası. Korkusuz, kıvrak dilli ve nalına da mıhına da, cinsinden. Ben, diyor, sazım ve sözüm sayesinde tedavi ettim ruhumu. Bugün sağlıklı bir insan olarak dolaşıyorsam, hep bu çalışmalarım sayesindedir.

Bir başka aşık, Aşık Haydar Sazlı örnek alınacak öyküsüyle dolduruyor insanlık sahnesini. Kendini Nesimilerin, Pir Sultan Abdalların, Aşık Veysellerin torunu olarak niteliyor. Aşıkların harman olduğu Sivas’tan sökün edip gelmiş Samsun’a ve o gün bu gün yurt tutmuş bu bereketli toprakları. Anadolu’nun eli öpülesi, çilekeş köy öğretmenlerinden biri Aşık Haydar Sazlı. Oğlu işitme engelli doğmuş. Oğul okul çağına girince tası tarağı toplayıp Samsun’un yolunu tutmuşlar. Çocuğunun okulunda öğretmenlik yaparak ona daha yakın olmak istemiş; ama sistem pek izin vermemiş. Anlayışlı milli eğitim müdürü sayesinde kurslara katılıp hak kazanmış engelliler okulunda öğretmenlik yapmaya. Tüm enerjisini çocuğuna ve onun gibi olanlara harcamış. Oğlu okullarını hep birinciliklerle tamamlamış. Sporda Türkiye birincilikleri kazanmış, çoluk çocuk sahibi olmuş. Daha niceleri geçiyor İnsan Öyküleri’nden. Son olarak yetmiş altılık delikanlı Neşet Karaçaltı’dan kısaca söz ederek örneklerimizi noktalayalım. Ondan ve şiirlerinden, geçmişe hürmeti, yaşama dair her türlü inceliği, ahte vefayı, dostluğu ve sevgiyi en yumuşak, en yürek okşayan bir üslupla dile getirilişini gözlemliyoruz. “Avazeyi şu âleme Davud gibi sal/Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş.’’ Hoş sadalı insanların sadalarının tespitidir program. Silinip gitmesin zamanın tozlu raflarında, unutulmasın diyedir. Bu yüzden yüz yirmi dakikalık programa koskoca bir yaşamı sığdırmaya çalışırken hiçbir eksik kalmasın, her türlü yaşam kırıntısından, bir tutamcık olsun dile gelsin, toplumumuz ve tüm insanlık bu güzel dünyaların ayırdına varsın diye oldukça titiz davranılmıştır. Söyleşilere alabildiğince canlı görüntüler, fotoğraflar eklenmiş; söz ve görsel öğeler dengeli bir biçimde sunulmuştur… “İnsan Öyküleri’’ ahde vefanın gönüllerden süzülen bir yansımadır bir anlamda. Yarına bir şeyler ulaştırabilme bilincinin ekrana yansımasıdır.”

DENEME

Ne beyni ne de kalbi razı gelmiyor bu umutsuzluğa. “Daha yaşanacak ve görece nice gün, nice saatler var…” diyor kendi kendine. “Ölmeyeceğim…” isyanıyla direncini diri tutmaya çalışıyor, ölüme kafa tutuyor bir bakıma. Öldürmeyen Allah öldürmezmiş, ölüme bir göz kırpıp geri dönüyor. Yaşam onun için bir başka şimdi. Daha değerli, daha yaşanası ve daha anlam dolu. Sıkıntılı günlerinde şiire sarılıyor. Şiirler okuyor, şiirler ezberliyor. Zamanla binlerce dizelik ezberin canlı belleğine sahip oluyor. Artık bu yaşam onun için bir şiir gibi. Bu yüzden artık tüm duygularını şiirler aracılığıyla ifade ediyor. Şiir onun için bir yaşam kaynağı ve o bu kaynaktan kana kana içip, bu güne kadar farkında olamadığı tüm güzelliklerin tadına doyasıya varıyor.

67


SAMSUN KÜLTÜR SANAT ARAŞTIRMA

VEZİRKÖPRÜ ve KÖYLERİ AĞIZI ÇALIŞMASI Türkçe’de Ağızlar il’den ile, ilçeden ilçeye değiştiği gibi köyden köye değişiklik gösterebiliyor. İlçe ile köyleri arasında da değişiklik olabiliyor, örneğin Vezirköprü’de abla kelimesi köylerde abu şeklini alabiliyor, Sincap Vezirköprü’de herlik Y.narlı köyünde ferik adını alabiliyor. Vezirköprü’de Ahır (Afur), Y.narlı’da afur hayvan yemliği adını alabiliyor.

68

Bu kelimelerin sayısını çoğaltabiliriz. Ancak bunlar hiçbir zaman insanlar arasında anlaşmazlığa sebep olmamaktadır. Bunları Türkçenin zenginliği olarak kabul etmemiz gerekir. Vezirköprü ağzında sert harflerin yerine yumuşak harfler kullanılmaktadır. Örneğin Kış (gış). Zaman ekleri tam olarak kullanılmamaktadır. Örneğin Geliyorum (Geliyam), Bazı harfler söylenmemektedir. Örneğin var mı (va mı?), bazı sessiz harflerle başlayan kelimelerin başındaki sessiz harfler atılmakta, örneğin Hüseyin (İseyin), bazı kelimeler de sesli harfle sessiz harf yer değiştirmekte, örneğin Rıza (Irza). Vezirköprü ağızını yazarken kullanım alanları ve konularına göre yazmayı daha anlaşılır olacağını

düşündüm, bir kelimenin iki karşılığı varsa biri Vezirköprüde söylenen diğeri Y.narlı da söylenendir. VEZİRKÖPRÜ VE KÖYLERİNDE İNSAN ADLARI: Vezirköprü ve yakın ilçelerde kullanılan, Türkiyenin başka yerlerinde az veya hiç bulunmayan insan adları. ERKEK ADLARI: Abad, Duran, Dursun, Fazlı,Gülami,Hazım, Kurtca, Kurtman, Netfi, Satılmış, Semin KADIN ADLARI :Afik, Dudu, Döndü, Eşe, Fadik, Gülhanım, Gülkız, Habik, Habiş, Hanım, Kadın, Kerzik, Kerziban, Satu, Sündüs, Şerif MUTFAKLA İLGİLİ KELİMER : Ağartu: Süt ve mamülleri Ağuz: Doğum yapan hayvanın ilk sütü Aşane: Mutfak Avu: Zehir Bakrak:Madeni su kovası, bakraç Bazlambaç: Tavada yağla pişirilen ekm. Bişi: Küçük parçalar halinde hamurun Yağda pişirilmesi Borani:Yumurta,yoğurtve nane ile yapılan yiyecek. Börddüme:Haşlama Çaynık: Çaydanlık Cimcik: Kesme hamurdan yapılan, naneli, yoğurtlu yemek. Çor: Tuzlu su Dastar: Arasına ekmek konan bez Ezme: Domates salçası Ezme: Meyve marmeladı,salça Fışkı: Çöp Gatık: Yayık ayranının süzülmüş hali Gavurğa: Mısır patlağı Gavurğa: Nohut’un su veya ateşte pişirilmesi


ARAŞTIRMA

EVLE İLGİLİ KELİMELER: Avgun: Pis su borusu Bağırdak: Beşikte yatan çocuğu saran bez Bandik: Kadın şalvarı Bıcaklık: Kiler Beleme: Çocuğu beşiğe yatırma Belleme: Basmadan yapılan etek Bezek: Don kemeri Boduç, Bocut: Tahta su fıçısı Burma: Musluk

Bürük: Kara çarşaf Çaput.Bez parçası Cağ: Beyaz kumaş torba Çapula: Deriden yapılan basit ayakkabı Cicik: Meme Cin arabası: Bisiklet Cor: Fıtık hastalığı Çiğit: Çekirdek,Tohum Çıkı: Küçük bohça Çıt: Basit kapı anahtarı Çomça: Ağaçdan yapılan su tası Çökü: Baş örtüsü,yemeni Çötle: Çeşme borusu Dumoğu: Nezle Enek: Bilye, misket, cicile Eşikbaşı: Balkon Filkete: Çatal iğne Feşel: Yaramaz çocuk Firek: Kilit Gadid: Kuru Garalık: Kara Okul önlüğü Gavurga: Mısır patlağı Gırnap: Sicim, ince ip Gısıruk: Kapının aralanması Gısmuk: Cimri, pahal Gişi:Erkek, koca Göbel: Yetim çocuk Gocuk: Kısa palto, Kaban Gursak: Mide Harar: Çuval Havruz: Lazımlık Ilıncak: Bebek salıncağı Işıklık:Tavan penceresi Küflek: Tahta bakraç Merzimen: Merdiven Mengül: Halka, bilezik Namazloğu: Seccade Nevazil-Dumoğu: Nezle Öllük: Bebeğin beşikte altına konan toprak Penek: Ahır penceresi Pırtı: Basma vebenzeri bez Potin: Deri Ayakkabı Pöre: Kiremit su borusu Saku: Ceket Savak: Değirmen oluğu Seten: Bulğur dövülen büyük değirmen taşı Somak: Danesi alınmış mısır koçanı Soku: Bulğur dövülen içi çukur taş Sürğüç: Bulaşık bezi Sirke: Bit yumurtası Şakşak: Kapı tokmağı

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Göynümüş: Meyvenin çok olmuş hali Haluşğa: Hamur çorbası Hulgum: Lokum Hosul: Patlıcan ve Biber közlemesi Hopur: Acuk tatlısı Hörpük: Helvanın keşi Hereni: Büyük tencere İlistir: Süzğec, kevgir Kaypak: Hamurdan yapılan yemek Kendürük: Hamur teknesinin altına Kevgür: Su kabağından yapılan tas Maşraba: Büyük su tası Mazak: Çok acı,olmamış meyve Okloğo :Hamur açmaya yarayan alet, oklova Örsün.:Hamur parçalamaya yarayan alet Öğsü: Yanan odun parçası Pakla: Fasülye Pıtmıt: Yuvarlak, kalın saç ekmeği Peşgir :Adi kumaştan yapılmış havlu Pelüze: Nişasta, şeker ve sıcak su ile yapılan tatlı Puğut: Pişmiş, dövülmüş Nohut Samsa: Büyük tatlı ve börek dilimi Samaruk: Turp gibi sebzelerin içinin boş olması Susak: İçine yemek almak için yufka ekmeği parça Sünğüt: Semaver ve demlik de oluşan kireç Sürğüç: Bulaşık bezi Sitil: Küçük bakraç Şerifiye: Patlıcan oturtması Temşüt: Sahur Terece: Raf, sergen Tevek: Sarmalık üzüm yaprağı Toktok: İnce bulğurdan yapılmış pilav Uğut: Buğdaydan yapılan tatlı Ütme: Ateş de pişmiş taze mısır Yahni: Sulu salçalı et yemeği Yal: Hayvanlara un ve kepekten yapılan sulu yem Yoka tatlısı: Yufka tatlısı Zahra: Yemeklik tahıl Zuvala: Hamuru yuvarlak hale Zavrak: Hıyar,salatalık getirme

69


SAMSUN KÜLTÜR SANAT ARAŞTIRMA

70

Temgeç-Demgeç: Semaverin demlik konan yeri Tokaç: Çamaşır yıkama sopası Yunnak: Çamaşırlık Zıbın: İç çamaşırın üstüne giyilen giysi Zukam: Gırip hastalığı ÇİFTÇİLİK VE ZİRAATLA İLGİLİ KELİMELER Anadut: Üç parmaklı dirğen Asartma: Korumaya alınmış ağaç Bıçkı: Ot biçmeye yarayan ağzı testereli bıçak Bük: Küçük ağaç, çalı Çilte:Uzun sopa Cimin: Küçük sinek, sivrisinek Çeç: Harmanda samanı ayrılmış tahıl Çuğul: Yığın Dirgen: Ucu çatal sopa, ziraat aleti Dahra: Sapı kısa, ucu eğri kesici alet Döğen: Harman da sapları ezmeye yarayan alet. Doğah: Öküze dur komutu Endirek: Çilek ağacı, Sandal ağacı Gırmızı baldırcan :Domates Gıcık: Çam kozalağı Herkil: Küçük ambar Hozan: Verimsiz tarla Işgın: Yeni bitki sürgünü İğdiş: Erkekliği olamayan Kelem: Beyaz top lahana Kelik: Basit bağ evi, Kulübe Kiren: Kızılcık Kösüre: Balta, Bıçak bileği taşı Küflek: Tahta bakraç Lığlak: Araziye akıtılan suyla ince toprak gelmesi Mecek: Küçük çapa Nodul: Övenderenin ucundaki çivi Pakla: Fasülye Reçber: Çiftci Sivrik: Ekinin yeni bitmiş hali. Soğukluk: Semizotu Som: Ekinin saman ve dane karışımı,Tınaz Tapan: Arazi düzleme ve tohum Tüğül: Sapları birbirine bağlanmış meyve demeti Zarzalak: Leylak çiçeği Zevle: Öküzü boyunduruğa bağlayan alet Zerze: Bahçe kapı sürgüsü HAYVAN VE HAYVANCILIKLA İLGİLİ KELİMELER: Afur: Hayvan yemliği, Ahır Aluk: Küçük Vezirköprüye özel hayvan semeri Badik: Kaz yavrusu

Balak: Kömüş yavrusu Barama: İpek kozası Buzalacı: Gebe inek ve kömüş Cebiş: 1 yaşından büyük dişi keçi Cula: Küçük kara karga Elçi: Eğitilmiş hayvan Ferik: Piliç Gıcık: Koyun ve keçinin genel adı Gıgık: Yumurta Gıngılik: Tavuk ibiği Gölbez: 3 aydan büyük köpek yavrusu Gölük: Yük taşıyan at ve eşek Gundak: Kedi yavrusu Gunnacı: Gebe at ve eşek Guzulacı: Gebe koyun ve keçi Gubarmak: Horoz ve hindinin tüylerini açması. Humatun-Üğü: Baykuş İğdiş: Erkekliği olmayan hayvan Kelibik: İbibik kuşu Kör cimbek: Serçeden küçük kuş, saka kuşu Kupay: Kısa boylu,tavşan avcısı köpek Kehle: Bit Örüm: Koyun sürüsünün gece otlatılması Ötürek: İshal Penek: Küçük ahır penceresi Pin: Küçük tavuk kümesi Pöç: Kuyruk sokumu Sadır: At ve eşek sidiği Seğrilce: At ve eşek sineği Seyis: Erkekliği giderilmiş erkek keçi Sığırtmaç: Köy sığır çobanı Soluğan: At ve eşeğin iyi nefes salamaması Şibi:Kaz ve ördek yavrusu Şişek: Bir yaşında dişi koyun Tazı: Uzun bacaklı tavşan avcısı köpek Tıylak: Tay Toklu: Yaşına değmemiş erkek kuzu Tök tök: Hindi Vizik: Güvercin yavrusu Yamuç cinğan: Yenğec Yeşilistan: Kertenkele Yıldamcı: Her yıl doğuran hayvan için söylenir Zağar-Salakana: Başı boş gezen sahipsiz köpek GÜNLÜK KONUŞMADA KULLANILAN DİĞER KELİMELER: Afağanlu: Çok öksüren Alaf: Vücut ateşi, Kuru ot Aralık: Sokak Aze: Vücut organları Başlak: Başı açık


KAYNAKLAR : Vezirköprü Ağızı Çalısması: Emekli Öğretmen Necdet ÖZ Vezirköprü Halk Kültürü Derlemeleri: Prof.Hayati İVĞİN Vezirköprü’nün tarihi-Aydoğdu Köyünün Dünü Bugünü Emekli Öğretmen Kamil ÖZTÜR

ARAŞTIRMA

Hös hös: Kalitesiz iş yapan, işi önemsemeyen Hüşümlenme: Korkma, ürperme Islak: Kendir ıslatılan havuz İdare lambası: İlkel gaz lambası İlk duba: İlk defa ineği sağma Keleçoş: Kendisini ilgilendirmeyen işlerle uğraşan Kepçük: Dişsiz, çirkin Kombez: Kestane kebap Lorç :Çok ıslak Marsuk :Yanmış kömür Mazak: Acı, buruk, ham, olmamış Metel: Bilmece Muşma: Yumruk Natır: Kadın tellak Nızla: Asab Nüzül: Felç, inme Öyükmek: Çamura batmak Özgü: Türkü Paya: Öfke, Kapris Piçikme: Şüfhelenme, huylanma Poymak: Kaçmak Sef: Yanlış Seme: Kendinde olmayan Singil: Beleşci, yancı Şallak: Donsuz Şişük: Şımarık Şoşalak: Şaşırmış ne yaptığını bilmeyen Tırıl: Sinirli kişi Tinkos: Alıngan, çabuk küsen Tohna: Şişman kısa boylu Tufa: Çene Ulaşık: Nişanlı Üleşme: Paylaşma, taksim Yağazlama: Bunamak Yangabuz: Aksi kişi Yanşama: Tekrar tekrar söyleme Yoka: İnce Yüklü: Gebe Yüklük: Yatak konulan dolap Zahir: Her halde Zibidi: Perişan elbiseli, parasız Zibil: Çok çok fazla, çöp

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Bayak: Az önce Becit: Çok acele Beh: Kaparo Bennek: Bencil Bıldır: Geçen yıl Bikiyi: Azıcık Bolat: Sert Buymak: Üşümek Cımcık: Çok sulu Cıngıroğu: Zil İbillik: Sulu, çamurlu Çoştar: Her şeyle ilgilenen Dansuklama: Alay etme, eğlenme Dapcuk: Denğesiz, yersiz konuşan Deri günü: Pazar günü Dıravacı: Sahtekar Dinğosuruk: Çok çabuk kızan Dingildombalak: Tepe takla Dişöğü: Değirmen taşını dişleyen çekiç Dobak: Saçı olmayan, kel Dömbüldek: Darbuka Eğdişmek: Biriyle uğraşmak Elleam: Her halde Ellek: Eli çabuk, becerikli Emeksüz: Evlatlık çocuk Emme: Hala En güdük: En sonuncu Erinme: Gözü işe almama, tembellik Fasla: Tatlı dilimi Feğülsüz: Doyumsuz, aç gözlü Fermanlu: Kendini beğenmiş Galaylama: Sövme Gavlağan ağacı: Çınar ağacı Gırışma: Sevinme Govcu: Laf taşıyan, ispiyoncu Gudret suyu: Ilıca, kaplıca Gurumlu: Kibirli, havalı Hamdaysa: Halbuki Havruz :Lazımlık Haydos: Çalgıcı Hedik: Aşure Homis: Beleş, bedava Hörüklü: Çok dolu

71


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Son yılarda yaygınlaşan kültür ve doğa turizmi Samsun’da bizlere biRçok olanaklar sunuyor, insanlarımıza özellikle fotoğraf amaçlı turizm etkinlikleri düzenleyenler için Kabaceviz eşsiz güzellikler ve fotoğraf kareleri oluşmasını sağlıyor. 72

Kabaceviz köyünün hemen yanıbaşında bulunan şelaleler Samsun il merkezine 22 km Samsun Ordu karayolu üzerinde Dikbıyık beldesinden ayrılan yoldan 16 km lik Bayramlı-Şeyhgüven, Ağcagüney, Çakmak barajı kıyısından Kabacevize ulaşabilirsiniz. Tabiî ki yol boyu fotoğrafik açıdan birçok imkan sunuyor gerek tarımsal faaliyetler, gerekse insan dokusu Samsun’a içme suyu sağlayan Çakmak barajı yansımaları fotoğraf çekme imkanı sağlıyor. Kabaceviz köyünde verilecek çay molasından sonra yaklaşık 2 km gidildiğinde ulaşacağımız köprünün üzerinden şelalenin genel görüntüsü karşımıza çıkıyor. Kabaceviz Şelaleleri bölgenin görülmeye değer turizm alanlarından biri olarak gösteriliyor. Üç aşamalı şelale gezisi, treking, dağcılık, piknik ve foto safari için yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor. Fotoğrafik açıdan macro, yansıma, tersışık, kışın buz fotoğraflarının çekilmesi mümkün.

İsteğe bağlı olarak birinci aşamada köprü yanından şelalenin tabanına 300 m yürüyüşle derenin içerisinden ulaşmak mümkün her ihtimale karşı yanımızda çizme bulundurmakta yarar var. Şelale tabanında genel fotoğraf çekiminden sonra aynı yoldan geri dönülüp köprüye ulaşmak ve Kabaceviz köyü yönüne 200 m yürüdükten sonra önümüze çıkan ilk sapaktan şelalenin üstünde bulunan 2. ve 3. katlara ulaşmak üzere patika yola çıkabilirsiniz. Yaklaşık 15 dakika süren yol boyunca özellikle son baharda yabani elma töngel meyvelerine raslayabilir gönül rahatlığı


MAKALE

KABACEVİZ ŞELALELERİ

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

GERÇEK BİR SAKLI CENNET;

Ömer Faruk Sönmez Samsun TEMA Vakfı Temsilcisi, Fotoğraf Sanatçısı ve Eğitimci

73

ile yiyebilirsiniz. Şelalenin en üst bölümüne ulaştığınızda son derece büyüleyici bir görüntü ile karşılaşıyorsunuz. sonbaharda eşsiz solan yaprak görüntüleri suların akışını fotoğraflamak ilkbaharda ise bol çiçek ve su görüntüleri bizleri karşılıyor. Şelalenin en üst katından orta kata inmek mümkün sağ taraftan köylülerin oluşturduğu patikadan aşağıya indiğinizde yaklaşık 12 metrelik yükseklikten akan suyu fotoğraflamak size kalıyor. Siz fotoğraf çekerken bölgede zaman zaman dağcılara trekking kanyoning yapanlara rastlamak olası.

Bu kadar muhteşem bir doğa görüntülerine ulaşmak için maalesef Samsun–Ordu karayolundan itibaren yeterli yön levhalarına rastlamak mümkün değil beklide bu konuda yapılacak açıklayıcı levhaların yerleştirilmesi özellikle yabancı konukların bölgeye ulaşması açısından kolaylık sağlayacaktır. Bu arada üst katmanlara giderken kullandığımız patika yoldan dönüşte yol üzerindeki Ahmet beyin evinden elma pekmezi almayı ve kapıdaki çeşmeden su içmeyi unutmayınız.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

SEVGİ VAR Ta ezelden aşk oduna yanmışız Hak vergisi, başımızda sevgi var Yunus ile aynı çayda yunmuşuz Bu yüzdendir döşümüzde sevgi var Bir çınardan filiz veren dallarız Halaylarda beyaz mendil sallarız Sevdamızı gurbet ele yollarız Helal kazanç işimizde sevgi var Düşüremez kimse bizi ağına Mertlik sinmiş yurdumun her dağına Atatürk’ün kutlu barış çağına Uçup giden kuşumuzda sevgi var

74

Sırtımızı kardeşliğe dayarız İhaneti baş kötülük sayarız Yetmiş milyon bir ekmekle doyarız Alın teri aşımızda sevgi var Herkes bilsin! Türk yurdudur burası Göz koyanın mutlak yanar çırası Meriç ile Zap suyunun arası Geleceğe koşumuzda sevgi var

OBALI’yız aklımız hep barışta At koşturduk sevgi için yarışta Bir gün gelir can Mevla’ya varışta Dostlar diker taşımızda sevgi var

Mustafa Bilir


MAKALE

Mayıs umutlu yolculuklar, yerle bir edilmesiydi,kötü niyetin, sığınmasıydı bir yabana, karanlıkların, hep yanlış öğretildi bekletilerimiz, “azı karar,çoğu zarar’’. Mayıslar dirençti,arsızlığına işgalin, mayıslarda yinelendi idamlar, darbeydi,teslimiyete, İsmet TOP işbirlikçilerine topyekün, darbeydi haine ülkesinin, büs-bütün. Mayıslar kutsaldır dimağımda, öyle karanlık değil, mayıslar mavidir denizinde Karadeniz’in. Mayıslar rövanşıdır kimilerinde ihanetin, kimilerinde satılmışlığıdır ‘’ümmetin’’, kimlere kıyılmadı bu ülkede insafsız, kimleri satmadılar bir pula, “her yolun bir sonu var” dediler, bu yol nereye çıkar. Mayıslar dirençtir, umuttur, aşktır, sevdayı tatmamış bir nesil yetişti oysa; tepkisiz karşı cinsine, vatandan başka bir sevgili bilmediler, amaçları vardı, boşuna ölmediler. Mayıslar sevdadır,sınırda toprak, mayıslar dirençtir çoğalırlar artarak, mayısta saklanır,siner ya korkarak, mayıslar bağımsız,mayıslar durak. Mayıslar tutsaklığına başkaldırı destanıydı, tırmanıştı sehpasına idamında celladın, teslimiyet ısrarıydı bir arlanmaz inadın, mayıs güldür, mayıs çiçek, mayıs dallardaki pürçek…

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

MAYISLAR

75


SAMSUN KÜLTÜR SANAT GEZİ NOTLARI

YOLUMUZ İRAN’A DÜŞTÜ “Haydar Baba!’dünya yalan dünyadır, Süleyman’dan, Nuh’tan kalan dünyadır, Oğlu, kardeşi derde salan dünyadır, Her kimseye ne vermişse almıştır, Platondan kuru bir ad kalmıştır.” Şehriyar

76

Her insanın farklı tatlarda algıladığı yaşamlarında bir gün bir yerde, diğer insanlarla buluştuğuna inanırım hep. Bazen korkunç açlığımızı gidermek için alınan bir simit ve çay menülerinde bazen de akşam yorgunluğunun atıldığı bir bardak çayda… Kim bilir? Belki aynı kitabı okumuşuzdur, belki de aynı filmi izlemişizdir ve hiç umulmadık bir coğrafyada, binlerce kilometre uzakta aynı film izlerimizden bahsetmişizdir. Yerküre üzerinde yüzyıllardır, böylesi ortak nok-

talarda buluşuyor ve aynı mekânları paylaşıyoruz. Güzeli seviyoruz, güzel olan bir resmi, bir eşyayı, bir kadeh şampanyayı, futbol maçlarını, bazen de sevmiyoruz. Çalışıyoruz, aynı pazardan ihtiyaçlarımız gideriyoruz. Aynı mekanlarda eğleniyoruz. Çocuklarımızı alıp gezdiriyoruz. Ve bir arada aynı kentte yaşıyoruz. Bazen de uzak diyarlarda gezinmenin keyfi sarar iliklerimizi. Tek düze gün mesailerinin arasında yaşadığımız alışıla gelmişlikten sıyrılmak ve uzun bir otobüs yolcuğu sonunda gün henüz güne kavuşmadan yabancı bir diyarın hiç tanımadığınız terminalinde yeni bir kent özlemine cevap vermek için bir sırt çantası yeterlidir, ansızın gidebilmek ve görebilmek için. Sabaha karşı biten otobüs yolculuklarının tadını kim yaşamamıştır? Yorgunluk, bitkinlik ve sonrasında gelen ilk kahvaltı ve ilk çay lezzetini. Yine böylesi yorgun ve telaşlı seyir sonrası kaç kez iniveriyorum Tebriz Terminaline… Ama bu kez rotamız Gürbulak olacak… Kazvin’den otobüse biniyor sabahın erken saatlerinde iniyorum. Gözlerim açık bir çayevi arıyor ama olmasa da olurdu çünkü burada herhangi bir büfenin önünde bile her zaman kaynayan kocaman bir semaver bulabilirdiniz. Her zaman yaptığım gibi yine plastik, üzerinden buharlar çıkan çay bardağına yapışarak, günün berrak çizgilerine asılacağım, ta ki arkadaşım Behruz beni almaya gelene dek.


Tebriz, bu güne kadar yolu düşen her bir turistin bu kent hakkında söyleyecek pek çok sözü olmasına rağmen benimse hakkında bir türlü yazmaya cesaret edemediğim bir şehirdir. İran sınırına adım atar atmaz tanıştığım 5. kez yolumun düşmesine rağmen… Belki buna sebep kendi gözlerinizle görmeniz gereken kentin kendi dokusudur, kim bilir? Erdebil gibi, Urumiye gibi bir Türk diyarı olan Tebriz’de resmi dil olan Farsça’nın aksine herkes

Tebriz’in İran coğrafyasındaki yeri ve önemi şüphesiz tartışılmaz. Özellikle ticari nabzın büyük ve tarihi pazarında attığını düşünecek olursak… Tarihi yapıları, mimarisi, önem arz eden ilkler mevcudiyetiyle kuşkusuz takdire ve şaşkınlığa şayandır. Pek fazla bilinmiyor olsa da biz yine kısa da olsa Samed Behrengi kaynaklı bilgiler ışığında “bu ilklere” değinmeden geçmeyelim. Evet, Tebriz, tam anlamıyla bir ilkler şehri. İran’ın ilk belediyesi, ilkokulları burada kurulmuş. Dünyanın ilk modern üniversitesi Rab-i Reşidi’yi burada bulabilirsiniz. 700 yıl önce ‘çav’ adıyla ilk kağıt para burada basılmış. Modern edebiyatın, tiyatro’nun ve çocuk edebiyatının başladığı kent. Orta doğunun ilk sineması burada kuruluyor. Şemsi 1227 yani 164 yıl önce ilk matbaa burada kuruluyor, kitaplar basılıyor ve ilk kütüphane burada oluşturuluyor. Orta doğuda ilk açık kalp ameliyatı burada yapılıyor. Duyma ve konuşma özürlüleri için anaokulu kuruluyor, ilk görme özürlüler okulu Almanlar tarafından Tebriz’de kuruluyor. İlk kadınlar encümeni Sahip

GEZİ NOTLARI

İran’ın beş büyük kentinden biri olan, Şehriyar’ın, Şemsi Tebrizi’nin, Hakani’nin, Esedi’nin ve şu an aklıma gelmeyen pek çok ünlü şairin yuvası olan Te b r i z ’ d e y i m . Edebiyatla, şiirle bezeli rüzgarların estiği, şah gölünün kenarında ayaklarınızı dinlendirdiğiniz, Otel Pars’ın terasından ışıklarını sayabildiğiniz böylesi büyük bir kentte olmak, kalabalık arasına karışmak gerçekten büyük bir keyif. Tebriz adının Farsçadaki teb (ateş) ve rîz (akıtan, döken) sözcüklerinin birleşmesinden meydana geldiği söylenmekte hatta adın ortaya çıkışına dair bir hikaye bulunmakta. 791’de Abbasi Halifesi Harun Reşid’in ateşli hastalığa yakalanan eşi Zübeyde Hatun’un Tebriz’deki kaplıcalara girdikten sonra sağlığına kavuştuğu için buranın adının Tebriz (ateş döken) olduğu rivayet edilir.

Azeri Türkçesiyle konuştuğu, Farsça bilmeseniz bile yolunuzu asla kaybetmediğiniz bir kenttir. Şairler’in, Ariflerin ve Vezirlerin mezarlarının bulunduğu tek şehirdir. Büyük şehirdir, kalabalıktır, şehir merkezinde yer alan Tebriz Üniversitesi, Sahand Üniversitesi, Azadşehr Üniversitesi ve de İslami Azad Üniversitesi ile diğer oldukça akademik ve aynı zamanda işbirliğine açık bir kenttir. ‘Traktör’ yani trakhtor adında bir futbol takımı vardır ki bu takım başta Tebriz olmak üzere İran’da nereye giderseniz gidin mutlaka seslerini diğer bir uçta duyabilirsiniz.

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Evet, tam şimdi, şu anda, başınızı gökyüzüne doğru kaldırdığınızda modern yapıların sizi karşıladığı, ara sokaklarında ise belli belirsiz eski evlerin göz kırptığı, minik dikdörtgen tuğla duvarlar sarı güneşe teslim olduğu bir kentteyiz.

77


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Sultan Hanım tarafından kurulurken İran’da ilk ansiklopedi yine burada yazılıyor.İlk sinema burada kuruluyor. Dünya’nın 5. Asya’nın ise ilk karikatür müzesinin bulunduğu kenttir.

78

Biliyor musunuz? 1342 de yani bundan 49 yıl önce Ferhad adında Tebrizli bir şair aşk’a, ayrılığa dair güzel bir şiir yazar ve yine Tebriz’li bir müzisyen tarafından bu şiir bestelenir. O sırada ünlü şarkıcı Reşid Behbudov Tebriz’dedir. Bu şarkıyı dinler ve ülkesine döner ve ‘size töhfe getirdim’ (hediye) der ve ne zaman dinlersem dinleyeyim içimi cızzz ettiren ‘ayrılık’ parçasını okur. Evet, Tebriz sokaklarında geziniyoruz. İçimden ‘ayrılık’ şarkısının nağmeleri geçerken bir yandan da Zuhal’in kadifemsi sesi yayılıyor. Çünkü, ‘Ayrılık da sevdaya dahil, ayrılanlar hala sevgili’… değil midir? Şehriyar bile yıllar sonra karşısında cunesini görünce ‘ama şimdi neden’ diyerek sitemini etmemiş miydi? Hep bu ab-ı talebinin yüzünden. (kavun suyu) O kadar lezzetli ki!... Mevsim yaz, Tebriz oldukça kalabalık bu gece. Herkes semaverini alıp Şah Gölüne koşuyor. İlerleyen saatlerde belli belirsiz ağaç gölgesi altından gitar sesleri duyulmaya başlanacak. Onlar başlamadan önce ben mırıldanmaya çoktan başladım bile:

Küçelere su serpmişem, Yar gelende toz olmasın, Eyle gelsin eyle gitsin, Aramızda söz olmasın. Samavara od salmışam, İstekana get salmışam, Yarım gedip tek galmışam, Ne ezizdir yarim canım, Ne şirindir yarim, canım. Piyaleler ıraftadır, her biri bir raftadır, Görmemişim bir haftadır, Ne ezizdir yarim canım, Ne şirindir yarim, canım. NOT: Sırt çantamı alarak tek başıma yola koyulduğumu sanıyordum. Gelen maillerden anlaşılıyor ki hiç de yalnız değilmişim. İnanın, Çalus kentinin bittiği yerde, Hazar Denizinin dalgalarını izlerken yalnız olmadığımı biliyordum. Yürek heyecanıyla kaleme aldığım satırlarım buna şahittir. Benimle birlikte geldiğiniz ve İran diyarında benimle birlikte gezindiğiniz için sonsuz teşekkürler.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Seni Beklerken Hiç hesap etmedim yarını dünü Gönül defterime seni eklerken Aşka milat saydım, geldiğin günü Geçmişe bakmadım seni beklerken Kabul olur diye ettiğim dua Denize akmadan geldim bu çağa Sakladım gönlümü köşe bucağa Kimseyi sokmadım seni beklerken Şarkı söylemedim şiir yazmadım Şarabı açmadım, içip sızmadım Sabrımı büyüttüm, moral bozmadım Canımı sıkmadım seni beklerken

79

Gemiyi bağladım ıssız bir köye Zamanı kuşlara ettim hediye Dünyayı beraber görelim diye Sefere çıkmadım seni beklerken Kavuşmak bir andır, gerisi yalan Bir bakış, gönlümü bahtiyar kılan Gitsen de sevdadır benimle kalan Hasreti yakmadım seni beklerken

Ve sahne açıldı, hüzün gündelik Oyun ömür boyu perdeler delik Soğuk hücre gibi, aşk tek kişilik Cezayı takmadım seni beklerken Ne umman gözlerin gözümde tüter Ne bende yokluğun yokluğa iter Varlığını bilmek ömrüme yeter Ölümden korkmadım seni beklerken

Kenan Yavuzarslan

Fotoğraf: Emre Bostanoğlu

Sen tohum gibisin, gelişin yetti Görünüp kayboldun, görevin bitti Aşk beni bu günler için eğitti Çileden bıkmadım seni beklerken


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

Konuşma Sanatı Geçtiğimiz sayımızda insanların sözcüklerle değil simgelerle düşündüğünden, bu nedenle görüntülerin çok daha kolay algılandığından söz ettik. Konuşurken sözcüklerimizin bir film şeridi gibi akması gerektiğini vurguladık. Kısaca dedik ki “İnsanların kulaklarına değil gözlerine konuşmalısınız.” Madem durum böyle, eğer konuştuğumuz dil yeterince bunu desteklemiyorsa işimiz çok zor demektir. O halde gelin bir de Türkçe bu anlamda nasıl bir dildir onu konuşalım bu yazımızda. Birkaç örnek bile Türkçenin nasıl da elle tutulur, gözle görülür, bütün duyu organlarıyla rahatlıkla algılanabilir bir dil olduğunu, adeta tamamen üç boyutlu bir dil olduğunu anlatmaya yetecektir.

80

İlk olarak “tombul” sözcüğünü ele alabiliriz. Sözcüğü seslendirdiğinizde ağzınızın da tombul tombul olduğunu fark edeceksiniz. Bir karşılaştırma yapabilmek için bu sözcüğün İngilizcesini düşünebilirsiniz. Bir “fat” (Okunuşu: Fet) deyin bir de “tombul” ve ikisi arasında algılanabilme kolaylığı açısından ne kadar büyük bir fark olduğunu kendiniz görün.

anlatmak mümkündür: “ince-kalın” sözcüklerini söylerken hiç bu olağanüstü yapısını hissetmiş miydiniz? Yeryüzünde hangi dili konuşuyor olursanız olun, çıkarabileceğiniz en ince ses “i” sesidir. Yine “i” sesine en yakın ince ses ise “e” sesidir ve “ince” sözcüğü bu iki ünlüyle oluşturulmuştur. Sizce yalnızca tesadüfle açıklanabilir mi bu formül? Asıl olağanüstü yanını şimdi açıklayalım. “İ” sesinin zıddı, sizin de hemen bileceğiniz gibi “ı” sesidir. “E” sesinin zıddı ise “a” sesidir. Hemen fark ettiniz değil mi bu seslerle oluşturulan “kalın” sözcüğünün de hem yapı hem de anlam olarak “ince” sözcüğüyle nasıl bir zıtlık oluşturduğunu? Bence “ince” sözcüğünün “i-e”, “kalın” sözcüğünün de “ı-a” ünlüleriyle oluşturulmuş olması kesinlikle bilinçli bir yapıyla açıklanabilir. Yine bir karşılaştırma yapalım; “kalın” sözcüğünü bir de İngilizce karşılığı olan “thick” (okunuşu: Tik) ile art arda söyleyin, “thick-kalın” hangisi daha kalın bir etki oluşturuyor, siz söyleyin. Sözü uzatmaya gerek yok sanırım. Bir “öp” deyin bir de “kiss” ve dudaklarınızın hangisinde öpme pozisyonu aldığını siz görün. Ne de olsa, iş bitirici bir dildir Türkçe.

“Sert” sözcüğünü ise dilediğiniz kadar sert söyleyebilirsiniz. Yumuşatmanız neredeyse olanaksızdır. Dikkat ederseniz zaten “s” ve “t” yapı olarak da sert ünsüzler sınıfındadır. Aradaki “r” ünsüzü ötümlü olmasına karşın yine de sert bir yapıya sahiptir. Sert sözcüğünün anlam bakımından zıddı olan “yumuşak” sözcüğüne bakalım bir de. “y” ve “m” ünsüzleri inanılmaz derecede yumuşatırlar bu sözcüğü. Öyle yumuşar ki diğer ünsüzler de ister istemez aynı yumuşaklığa ayak uydurmak zorunda kalırlar. Yine karşılaştırma yapacak olursak İngilizcedeki karşılığı olan “soft” sözcüğündeki anlamsal zıtlık hemen karşımıza dikilecektir. “Yumuşak” anlamına gelmesine karşın “s-f-t” ünsüzleri yüzünden alabildiğine sert bir görünümü vardır “soft” sözcüğünün. (Fıstıkçı Şahap’tan aklınıza gelsin.)

Bunun sırrı Türklerin yaşam biçiminde saklıdır. Bir zamanlar bozkırda at koşturan Türkler, buraların çetin coğrafyası, kıtlık ve iklim koşullarıyla üstüne üstlük bir de çevre ulusların verdikleri rahatsızlıkla başa çıkmaya çalışıyorlardı. Bu, binlerce yıl süren bir savaş anlamına geliyordu.

Söyleniş ve anlam uyumluluğu açısından nasıl da inanılmaz bir örgüsü olduğunu şu iki sözcükle bile

Bozkır yasası serttir, çetindir, acımasızdır. Savaş meydanında verilecek bir komutun yanlış anlaşılması

Sözün özü, eğer kullandığınız dil görünür olamıyorsa iletişim kurarken çok zorlanacağınız anlamına gelir bu. Ne mutlu bize ki böylesine özel bir dilin içinde doğmuşuz. Bu anlamda Türkçe tam bir üç boyutlu iletişim dilidir. Türkçenin diğer dillerin tersine çabuk ve doğru anlaşılma arzusu vardır. Peki diğer dillerin böyle bir özelliği yokken neden Türkçe bu kaygıyı yaşamış ve kendini günümüze muhteşem bir iletişim dili olarak taşımıştır?


şu naylon torbayı versene!” diye çıkıştı. “Bizim torba ne zamandan beri poşet oldu anne?” diye sorunca da “Ben onu öğrenene kadar ne çok uğraştım, senin haberin var mı?” diye çıkıştı. Annem ne

SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

bütün bir ulusun ölümü, yok olması demektir. Bozkırda köle ya da esir alma anlayışı yoktur. Köle ve esir, ayak bağı demektir. İki yol vardır, ya tamamen yok edersiniz ya da tamamen size katılırlar. O halde buyruk kısa ve bir anda doğru bir şekilde algılanabilmeli. Dikkatinizi çekmiştir belki, Türkçedeki eylem sözcüklerinin neredeyse tamamına yakını tek hecelidir: “Gel, git, tut, at, vur, kır, dur, koş, gül, öp…” İşte bu sert bozkır yaşamı olağanüstü bir iletişim dili olarak geliştirmiştir Türkçeyi. Peki, biz böylesine inanılmaz bir iletişim dili olan Türkçeyi nasıl kullanıyoruz? Hemen yanıtlayalım: “Kullanmıyoruz.” Ferhan Şensoy’un da dediği gibi, “Günde iki yüz sözcüğü ağzımızın içinde yalnızca geveliyoruz.” Üstelik ne anlama geldiğini bile bilmediğimiz pek çok yabancı sözcüğü de orasından burasından konuşmamıza eklemeye çalışıyoruz. Bir sözcük duyuyoruz bir yerlerden ve ne anlama geldiğini bile bilmeden, kullanan kişinin gerçekten anlamını bilerek kullanıp kullanmadığını önemsemeden bir anda ağzımıza sakız edebiliyoruz. Bir de “Dilimize giren her sözcük, dilimizi zenginleştirir.” Diyorlar. Dilin zenginliğinin sözcük sayısına bağlı olduğunu düşünüyorlar demek ki. Oysa dilin zenginliği tamamen iletişim becerisine ve o dili kullanan insanların bu dille dertlerini yeterince anlatıp anlatamadıklarına bağlıdır. Ayrıca Türkçe sondan eklemeli bir dil olduğu için kavrayabileceğinizden kat kat daha fazla sözcüğe sahiptir. “Bugün moralim çok bozuk.” diyen şahıs moral sözcüğünün geldiği yerde “ahlaki, ahlakla ilgili” anlamına geldiğini bilmiyor elbette. Sözlerinin, aslında “Bugün çok ahlaksızım.” demek olduğunu nereden bilsin? Ahlakımız nasıl bozuluyor anladınız mı? Birine kırk kere “deli” deyince delirirse eğer, zırt pırt morali bozulandan ne hayır beklenir ki? Bunu söylediğinizde de “Ben onu o anlamda kullanmıyorum ki…” diye savunmaya çalışıyor. Biz nereden bilelim ne demeye çalıştığınızı? Gerçekten inanılması güç bir durumdur bu: “Günde 200 sözcüğü ağzımızın içinde geveliyoruz, ne hayret vericidir ki anlaşıyoruz.” Geçenlerde annem benden “poşet” istedi. “Nedir o anne?” dedim, “poşet işte…” dedi. “Anlamıyorum, ne demek istiyorsun?” dedim; “Yahu

bilsin “poşet” sözcüğünün “küçük cep” anlamına geldiğini? Duymuş bir yerlerden, toplumdan geri kalmayayım, benim neyim eksik? Ben de herkes gibi zırvalayabilirim diye öğrenmiş zorla da olsa. Son olarak kendi başıma geleni anlatayım da öyle kapatalım konuyu. TRT’nin hazırladığı bir belgesel izliyorum. Konusu, “allı turnalar.” Allı turnaların ne kadar hassas kuşlar olduğundan, o nedenle ülkemizi artık yavaş yavaş terk ettiğinden söz ediyor. Kültürümüzün nasıl da bir parçası olduğundan, öykülerimize, masallarımıza, oyunlarımıza ve türkülerimize girdiğinden dem vuruyor ama bütün bunları anlatırken de hep “flamingoları” gösteriyor. Tabi ben de kendi kendime TRT’ye verip veriştiriyorum. “Yerli belgesel bu kadar olur, allı turna bulamadık, flamingoyla idare edin diyorlar…” diye düşünüyorum. Belgeselin sonlarına doğru kuş bilimcinin şu sözüyle başımdan aşağıya kaynar sular döküldü: “Allı turnayı halkımız flamingo olarak tanıyor…” Demek masallarımızın, türkülerimizin, kültürümüzün ayrılmaz parçası allı turna bende bile çoktan flamingo olmuş, yuh olsun bana…

81


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

TÖR E 1989 Yılında Ağrı’nın Doğubayazıt İlçesinin bir köyünde öğretmenlik görevime başladım. Branşımda öğretmen ihtiyacı olmadığı için sınıf öğretmeni olarak görevlendirildim. Köyün tek derslikli okulunda ben, dördüncü ve beşinci sınıfları; öğretmen arkadaşım ise diğer sınıfları okutuyordu.

82

Köyü ve öğrencilerimi yeni yeni tanıyordum. Ağrı Dağı eteklerindeki bu köyün tüm evleri toprak damlıydı. Evlerin hepsinin kapıları tek yöne, ovaya, ovanın ortasından kıvrılarak akan dereye bakıyordu. Köy, adını, ovayı ikiye bölerek adeta bir beşikte sallanır gibi, kavislenerek akıp giden bu akarsudan alıyordu. Ovadan, dağın eteklerine doğru yürüyüp köyün en tepesindeki evin arkalarından aşağılara bakınca, dışarılarda kimseyi görmezseniz eğer, burada yerleşim olup olmadığı konusunda şüpheye düşerdiniz. Kışın, köylülerin, üzerindeki buzu kırarak balık avladıkları derede yüzen ördekler, kazlar ve kış değilse eğer, ovaya bırakılan, sahip çıkılmayan eşeklerin varlığı bu güzel coğrafyada insanların da yaşadığını kanıtlıyor gibiydi. Köylülerin, ovada üç mevsim serbest bıraktıkları, sadece işleri olduğu zaman yakalayıp çalıştırdıkları eşek ve atlara; kış gelince, kurtlardan korumak için sahip çıkıyorlardı. Yaşlı ve sakat yük hayvanları ise, adeta “yabani hayvanlara yem

olabilirler” der gibi ovada bırakılıyordu.

Uzun kış geceleri bu terk edilmiş hayvanlara, yabani hayvanlar saldırıyor, sararmaya yüz tutmuş çimenlerde tam bir can pazarı yaşanıyor, yazıya terk edilen hayvanların sayıları her gece biraz daha azalıyordu. Okul açılalı henüz dört ya da beş hafta olmuştu. Öğrencilerimle son teneffüse çıkmıştım. Okulun arkasından ovaya doğru bir koşuşturma gördük. Köye yaklaşmakta olan bir koyun sürüsüne, derenin kenarında pusuya yatan bir kurt saldırıyor ve kuzuyu kaptığı gibi hızla kaçıyordu. Olay bir film şeridi gibi gözlerimizin önündeydi. Ovadan, dağın eteklerine doğru ağzında kuzuyla koşan kurt, onu kovalayan dört tane çoban köpeği, onların arkasından iki çoban ve sürünün kendilerinin olduğunu daha sonra öğrendiğim beşinci sınıftan bir öğrencim, kurdun arkasından koşuyorlardı. Kurt ara sıra geriye dönüp bakıyor ama hızını azaltmıyordu. Köpekler hem havlıyor hem de kararlı bir şekilde koşuyordu. Çobanların bağırışı, ıslığı, köpeklerin havlaması, hiçbiri, kuzunun kurtuluşu için yeterli olmamıştı. Kurt, dağın eteklerine varmış, dağa tırmanmaya başlamıştı. Köpeklerin önce biri, sonra diğeri kovalamadan vazgeçmiş, yorgun düşmüş, olduğu yerde havlamalarını sürdürüyordu. Kurt, artık gözden kaybolmuştu. Diğer köpekler de durdular ve çobanların yanına geri döndüler. Çobanlar da yorulmuş, kuzu için yapacak bir şeyleri olmadığını anlamışlardı. Çobanların yanına dönen köpekler, üzüntülerini belli etmeye çalışır gibi zaman za-


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

man geriye dönüp havlıyordu. Kuzuyu kurtarmayı başaramayan ekip, ovanın bitiminden geri dönüp, yorgun ve yenilgiyi kabul etmiş bir şekilde, köye doğru yürümeye başlamıştı. Ben, zili çalıp derse girmiştim. Dersin sonuna doğru kuzuyu kurtarmak için koşan öğrencim de sınıfa geldi. Gözleri yaşlıydı. Sırasına oturdu. Yanına gittim. Saçlarını okşayarak üzülmemesini söyledim. Öğrencim adeta gözyaşlarına boğulmuş konuşamıyordu. Canavar kurt, onun en çok sevdiği kuzuyu alıp kaçmıştı. Benzeri olaylar burada sık sık yaşansa bile, işin içine sevgi girdiği zaman yaşanan acılar ve üzünç belli ki katlanıyordu. Bu olaydan birkaç gün sonra, öğrencilerimle ders işlerken okul bahçesinden bağrışmalar duyduk. Bağrışmalar, köylülerin içme suyunu aldıkları okul bahçesindeki kuyunun başından geliyordu. Köyde birkaç tane daha su kuyusu olmasına rağmen okul bahçesindeki suyun en temizi olduğunu söylüyor, içme suyu için onu tercih ediyorlardı. Bu yüzden köyün en uzağında oturan köylüler de bu kuyudan su alıyordu. Kuyunun başı bu nedenle hiç boş kalmıyordu. Evlere su taşıma işi de nedense diğer işlerin çoğunda olduğu gibi kadınların omuzlarındaydı Dersten çıkma vakti gelmişti. Teneffüse çıktık. Bağrışmalar devam ediyordu. Ben, birkaç gün önceki olaya benzer bir olay diye düşünüyordum. Ovaya doğru bakınca elinde bir eşarpla koşan bir delikanlı ve arkasından ona kızarak, hakaret ederek, onu yakalamaya çalışan üç genç kız koşuyordu.

83


SAMSUN KÜLTÜR SANAT ÖYKÜ

Kuyunun başındaki birkaç kadın da bir şeyler bağırıyor ama ne dediklerini anlayamıyordum. Hatta kadınların bir tanesi kendini yere atmış saçını başını yoluyordu. Öğrencilerime ne oluyor diye sorunca, şimdi öğreniriz diyerek yanımdan ayrılıp, kuyu başındaki kadınların yanına koştular. Ovada kaçan delikanlı ve onu kovalayan kızların ne yapmaya çalıştıklarını düşünürken, delikanlının gittikçe arayı açtığını görüyor; kızların artık ona ulaşamayacaklarını anlıyordum. Ama ona rağmen kızlar kovalamaya ve bir yandan bağrışarak bir şeyler söylemeye çalıştıklarını görüyor, duyuyordum.

arkadaşım çay yapmıştı. Hem çay içiyor, hem de gördüklerimi anlatıyordum. Arkadaşım, olayı kendisinin de duyduğunu ve çok şaşırdığını söyledi. Tam o sırada, sık sık ziyaretimize gelen köyün baş azası lojmanın açık kapısından içeri girdi. Misafirimize sandalye verdik. Arkadaşım çay koyarken, ben hala şokunu üzerimden atamadığım olayı anlatmaya başlamıştım. Baş aza beni dinledikten sonra: “Evet öğretmenim bu köyümüzün töresidir. Eşarbı başından alınan kızı kimse istemez, isteyemez. O kızı da kızın ailesi zaten kimseye veremez. Aksi halde kan çıkar.” dedi. Aza, köyün girişindeki yanmış, yıkılmış birkaç evin böyle bir olay yüzünden o hale geldiğini, o olayda üç kişinin öldüğünü,

Kuyunun başına, olayın ne olduğunu anlamaya giden öğrencilerim yanıma gelerek: “Öğretmenim, falancının oğlu, filancının kızının eşarbını alarak kaçmış.” dediler. Ben bir şey anlamamıştım. “Niçin kızın eşarbını alıp kaçıyor.” dedim.

84

Beşinci sınıfta okuyan bir öğrencim: “Öğretmenim, köyümüzde töredir. Bir delikanlı, bir genç kızın eşarbını alıp kaçarsa, o kızı artık kimse isteyemez. Kızı, eşarbı alıp kaçan oğlana vermek zorundadırlar.” dedi. Bu açıklamayı anlamaya çalışırken, bir yandan da ovaya bakıyordum. Kızlar, oğlanı yakalayamayacaklarını anlamış pes etmişlerdi. Ovanın ortasında oturmuş ağlaşıyor, adeta isyan ediyorlardı. Kuyunun başında ayılıp bayılan, üstünü başını yırtan kadının da eşarbı kaçırılan kızın anası olduğunu öğrenmiştim. Şok olmuştum. Bu ne acımasız, bu ne inanılmaz töreydi. Ders zili çalmıştı. Sınıfa girdim. Doğrusu hala gördüklerimin etkisindeydim. Derste öğrencilerimle bu konuda sohbet ettim. Yaşadığımız çağda böyle bir anlayışın, törenin ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım. Öğrencilerimin bir kısmı düşüncelerime katılırken, bir kısmının sessiz kalması, bu çetin coğrafyada bile, en katı kuralların, eğitimle değişebileceğine olan inancım daha da artmıştı. Son dersten sonra lojmana geçtim. Öğretmen

diğer aile fertlerinin ise köyü terk ettiklerini söyledi. Azaya bu zamanda, bu çağda böyle ilkel bir törenin, geleneğin, ne kadar yanlış olduğunu anlatmaya çalışmamın boş bir çaba olduğunu; azanın, bana: “Öğretmenim seni seviyoruz. Beğendiğin bir kız varsa eşarbını alıp kaçabilirsin.” dedikten sonra daha iyi anlamıştım. “Aman aman” dedim. Bu köyde, öğretmenliğimin ilk aylarında yaşadığım bu iki olay: Bana, buradaki insanları, törelerin kıskacından kurtarmanın, kurdun ağzındaki kuzuyu kurtarmaktan çok daha zor olacağını öğretiyordu.


MAKALE

Fotoğraf: Ufuk İşler

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

85


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

86

ssik si ik el el san anatla aattlaarı rımı mızd ızzd daan n ollaan eeb brruu, te tekn knik k araak ar k sud uda er erim imey eyeen n, iç içine ine öödd daam in mllaattııılm llm mıışş oyyaala ları rınn,, kit itre, rree, de deni niz ka kada ada dayı yıffıı, vvbb. add ddel eler erllee yoğ oğuunnla nllaaşt ştır ırıl ılm mıış ssu u üze zerriinnee seerrppiiler lleere rek na nakı kışl şlı ka kağı kağı ğıt ıt ssüüslem sslleem me sa saana natı na tı ollaara rak ttaanı nım mllan anıırr. K Keeli lim mee olara larraak bu la bulu lutt,, buulluuttuum msu su, hhaarreellii, ddaallg gaallıı,, dam maarrllıı, ı, ka kaşş,, su yyüüzzüü giib bi an bi anla laml mlaarrına ınna ggeelleen ““eebr bru” u” kel eliim meessini mes iin niin n Çağ ağat attay ay Tüürrkç ay rkç kçes çeessiin nddeekkii “Ebbrree””kkeelliime “E messiind nden en orrttay aya ççııkt ktığ ığıınnı, ı, Tür ürkç ürk kçeed den den en Farrssça Fa çayyaa “E Eb bri ri” oolllar aarrak ak geç eçti tiği ğiini nnii tekr ek krraar Tü Türk kççeemiizde m zde “E zd Ebbrruu””yyaa döönnüş üştü tüğü ğünü nü yaz azıl ılı ve verile rileer ddiile ri le ggeeti tiri riirrl rleerr. O Orrttaa Asyyaa’’da dan bi biizi zziiml im mlle An Annaaad doollu’ u’yyaa gel elen en ebru eb ru İsttanbu aan nbu bull’’da da çiççeeğ ğe du durm rmuş, uş, sseeyyrru su uş sulü lükkuunu, nu, nu olgguunl ol nluğ uğun unu ttaaama maaml m aml mlam mla amışş tar arih arih ihse sel taali li san anat at mis isyyo isyo onund nu ndan an yan ani kita kita ki tapl appllar arrın ınn dış ış kap paak kkla larrıınnaa ger la eriilllme mekme ten, te ten, n, dış ış kap apak ak ilee iç ssaayyffal alaarra ggeeççiiişş fo fonu nu ollm maak kttaan, n, ara rafftta ta kkaalm alm mak akttaan, n, hat at san anat anat atına ınna hhaad, d, boorrdü dür, r, zence zenc ze nnccer erek ek olm lmak akta tan ku kurrttul tulm uullmuş muş vvee bağ mu ağım msı sızl zlıığ ğın ına kkaavu vuşm uşşm muştu uştu uş urr.. Annccaakk ifa fa ettttiğ iği ta tarriihhii tali ali m al miiisy syoonnuunnsy nddaan da da tam am kop opaam mam amış mışştı tırr.. Güze G Gü üze zellller ere is isim m olmuş llm muuşş büy üyüülley ley eyic icii,, çar ici, arpııcı cı, eettkkiileeyi yiccii ebbrru sa sannaatıınnıın zaahhiiri rini inniinn,, gör örüünnen örün en yüüzzün ünün ün ö eessin öt sin inde de ruh uhu, u, feelllse sseefe fessii, ggiizzeeml mli yo yoru rumlar mları ml aarrı bbeennii zahhiiri za rind innd deen n daah ha ço çok ok m meest est st eddeer err,, meefftu tun ey eyle lerr,, zeerr rren ren ennin in ve kü in küreni rreenniin, inn,, mak akrro o ve mi mikro kro ka kr kain inat inat atın atın ın deri de rinnllik klleerriine ne dal aldı ldırı ddıırrıırr.. Ban ana “n “naassıılll”d ”dan ”d an çookk ““n niç için in”i ”i düş üşüünnddü üürrrüürr.. O an U Uzzay ay aleemi minniin ssoonn-min suzl su suzl zluğğunda unda un d n, n, den enizzin eniz in dalga allggaalaarı rınd ndan dan an, gö g ğğüün bbu ulu uttllaarrın rıınnddaan, n, kay ayal alaarrın rın n kat atma tm maannllarrıın nddaan, n, attoom altı altı al tı parç pa rçaccııkkla larrd dan n, m miikkrrooooorg rgan rg niizzzma ma ve hü ma hüccrrel eleerrde denn,, kannddaak ka ki allyyuuva varlar varl rlar rl arrın ında ın nddaan, n, kim mye yevi vi kaarrıışşım mlaarrd dan an, rreess ssam ssam mla ları rın so soyyuut taabl soyu bloollar blol arın ında dan, n, top opra prraağı ğın ça çatl tlay ayan yan an alnı al nınnd dan an, ka kain inatta aattta ta her er an cceere reyyaan ed eden en yar araatttıl ıılllış ış ve ış yok eed yo dil iliş iş sea eannssla sla larrıınnddan an, ya yaşam şam ve şa ve ölü lüm kkeessiit vee

düşşüünnccel dü eler eriin nde den vb vb daah ha ni niccee nic ice uunnsu surlar rlaarrda rl dan hhaarmaanl m nlan lan anaan n ren nggaare rennkk esr srar rar arlı lı büüyyül ülüü,, fiikkir irle ler, r, düş üşler, ler, le r, hayyaallller ha er biirr rüy üya ggiibi bi akıp kkııp ggeeçe çer zi zihn hnim mde den. n. Saan nkkii bbiir an anddaa soonnssuuz ha hayyaattıı yaş aşam amış ış gibi ibi ol ib olur lur urum. um m. A Ak kllaa takl ta kla la at att ttı tıra ıra ran an bbiir aan nın nın ın son onsu suzluğ zzlluğ uğa, a, soonnsu nsu suzl suzl zlluğ uğun uğ ğuunn biirr ana na an nası sıl sı sığğd dığ ığın ını, ı, maak kronu ro onu nun iççiin nun nnde de miikkro de ro, mi mikkrronun iç nu nun için inde de mak akrro o kai aina natı tın nası nassııl na ıl ggiizzlleen nddiiğğiinnii gör örür ür gibi gi bi oluru lurru lu um um m.. Yüz üzey eyddee deerriinnli liği ği, de deri rinl rinl nleerrde rde de yüz üzey eyi ggöörü rünncce bü bütü ün bbiilg lgi ve ve tek ekno nolo loji ji bir irik ikiim m min iin ne rraağğm men en inssaan aakklı in lını nın sı sınnıırl sın rlar arın ınınn dar ının arlıığı ğınnıı göörrüp üp, iin nsa nsa sanı sanı nın ssııınnı nırl rlıl ılığ lığın ığıınnın ığ ın ve fa fani nilliiği ğinniin id draaki kinnee erriip da damlan mlan ml anınn anın ddeery ery yay aya de dellaale ale let eettme mesi sini nin sı nin sırr rrın rıınna er ereerrim rim im.K Ken endi dimde dimd mde md ggeeçe çerek rek kkeend re ndiim me ggeelliiri rim “B rim “Baş aşıın nı ta taşt ştaan n taş aşa vvu urup ru up gezzeen avar ge geze avar av are su su” gi gibi bi akkaar ggiide derriim ddeery ryay ya ddooğğrruu.. Eb E bru ru saan naattı us usttaaassını sınnıı, ha sı hast staassın sın nı, ı, seev vda vda dalı lıssıını nı zam man anın ın ddıışı şına na çıık karır arır ar ır. O Onnllaar ara ra zaam maan nıın n nas asıl ıl akt ktığ ığın ını un unut unut utturruur, tu r, ruhu uhhu ma maddddi aallem mle lerriin in ööttes esin inddee gör örün ünen ende den en ggöörünm rünm rü nmey eyen ene bbaaşşkka aalleem ene mlleere re başşka ka gez ezeg egen geen nlleere re taaşı taşı şır, r, Onl nlar ara ka kalb lbin in derin erin er inlik likkller li erin inee,, ruh uhun un en üüccra ra köşeelleerriine kö ne, ke kennddi iç iç güz üzel zeellli liiğği ğini nin se seyyrrine in ne ddaald ldır ıran an bbiir kavu bir kavu ka vuşm uşm şma ma, a, biirr buulluş uşma ma, bbiir vvuuslat ssllat at annıı, ı, ha hali li yaşa ya şatı tırr.. Eb E brruu san naattı, ı, olu luuşu şşuum sseeeyr yrin yr inddee perde inde erddeele er ele lerriini ni sıy yır ırır ır, gizzeeml gi mler erini ini ççö in özzeerr.. Esr srar arıınnı aç açar açar ar sır ırllaarı rınnıı saç açaarr. N Nee ggeeli lirs rse Y Yaahş hşidir id dir ir, Y Yaari ari rimi min ba bana na baah hhşi şiddiir ddiiyyeerreek şi seyr seyr se yr u suulluukkuunna na de devvaam ed eden eden en ebbrruz uzen zeni eniin en n ren enga gareenk nk suyyuun ddeeri su rinl nlik lik ikleri lleerriind nden nde en volka oollkan kan ggiibi ka bi fışkı ışkı ış kıran kıra ran en ra enffees enf güze gü zellllik iklleeeri rriin ka karrşşıs şıs ısınnddaa addeettaa dil ili ttu uttu ulu lur, r, hey yecan ecaannla ec la kkaalb lbi ti titr treerr yür üreeğği yyeeri rinde nd den en oyn ynar nar ar ve ggö örrddük ükle leri ri karrşşıs ka karş ısıınnda da keen ndi dinnddeen n geç eçer er tıp ıpkı pkı kı şai airi rin ““H Hüüssn sn oolluurr ki ihttiy ki iyaarr elld den en giid der er” de dedi diğğii gib ibi. i. Aşşkkın, ın, güze ın güüze zeell lllliiğğin in ve ila ve lahhii hikm ikkm meeti ettiin kkaarş arşıs rşııssın rş sın ınddaa özg zgüürrllü üğü ğünü nü ist steesse stes iissste tteemese teme mese me se de fe feddaa eddeer fed er ve ve dudak udak ud akla ları rınnddan an” D an” Diil, l, esi sirriin oldu ol duğğuu güünnddeen beri bbeeri ri aza zade deddiidir. ddiirr..” .” cüml ccüüm mlles esi dökü esi dökküül dö ülü lür. r.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

Ve heyecan, hayret, haşyetle işi kavrar, hakikatı görür, boyaları suya atarken ”Attığın zaman sen atmadın”ayetinin ne demek olduğu anlar. Küll karşısında cüz’iliğini, hiçliğini, bir anlık nefeste bile bizi iki hayat bahşedene muhtaç olduğunu bilir, kendisini sanat tanrısı ilan etmeyip kibre kapılmadan hakkı Hakk’a teslim eylerek ve mütevazilikle “Benim bu işte yoktur dahlim, Ben sadece katib-i vahyim”der.Kabiliyetini, becerisini, şartlarını kendisi yaratmadığını ve sanatın insana ihsan olduğunu, ihsan taksimatını da insanın yapmadığını, ihsanın ve imkanın imtihan ve sorumluluk olduğunu, elbette beşer sınırları içinde en üst düzeyde gayret etmek gerektiğini, Kainat, Kanun ve Kün kelimesinin köklerinin Kane aynı olduğunu kainatın ve tüm kanunların kün” (“ol”) dan geldiğini bilir. Ebru ve “El Bediu, El Bariu El Haliku ”irtibatını, örneksiz emsalsiz plansız projesiz emeksiz yardıma ihtiyaç duymadan sonsuz şekil, renk, suret, boyutlarda soyut ve somut yoktan vareden var iken yok eden ol deyince yokluktan varlığa çıkaranın kim olduğunu bizzat bittecrübe görür. Sular yükseldiğinde balıklar karıncaları, sular alçaldığında karıncaları balıkları yediğini, sebep ve sonuca suyun karar verdiğini iyi kavrar. Ve ebruzen –tabiatın, kainatın her an dinamik, canlı ilahi bir ebru teknesi olduğunun şuuruna varır tüm oluşları ve bozuluşları ebru teknesindeki oluşumlara ve bozuluşlara paralelliğini, insan eşya ve kainat bütünlüğünü, zamanın; tabiat ve kainatın oluş ve bozuluş var ediliş ve yok edilişlerini ibretle seyreder. Mevlana’nın ifadesiyle bu alem, “alem i kevn fesad”tır bu alem var oluş ve bozuluş alemidir. Her an oluş ve bozuluş yavaş ve hızlı, sesli ve sessiz, gizli, açık, sığ ve derin bir şekilde

gören göz ve gönüller için devam etmektedir.” Bir lahzada oluyor hayat/Bir lahzada ölüyor hayat”. Sadece zamanın yavaş akış hızı, yevmil meşgaleler, at gözlüklerimiz, boyun ağrılarımız, ekonomiyi din, parayı put eyleyişler vb telakkiler makro senaryoyu bize unutturur gibi olsa da zahiri sükun derunu mahşer ebruzenin bakışı ile kainata göz atılsa su”yun çıktığı menbagı ve döküldüğü denizi hiçbir beşerin görmemesi mümkün değil.Yeter ki hiç kimse pusulayı kendi tercihiyle bozmasın. Gözlerini kapayana güneş bile gecedir.Narı nura çeviren şifre bizdedir. Kalbimizdedir. İman ile açılır kapılar, perdeler, sebepler inkar ile kapanır kapılar perdeler sebepler. “Ben, biz yok O var”, “La mevcude illallah”, “Varlığı kaldır aradan, görünsüz Yaradan”, “Kainat Mutlak Güzelliğin önündeki imtihan perdesidir.” anlaşıyla eserlerine asırlar boyu adını yazmamış, imza atmamış, işaret, alamet koymamış, riya ve kibre kapılmadan, kendini, merkezileştirmeden, kendine sunulan ilhamı, ihsanı, ikramı Mutlak Sani olan Yaratıcının ihsanı ve ikramı bilmiş ve yine O’nu aramak ve bulmak ve O’nunla dost olmak, O’nun yolunda olmak için kamuya sunan sanatçılardan ebruzenlerin sayısı da çok olduğu günümüze ulaşan çok sayıda ebruların kime ait olduğunun bilinmemesinden de anlaşılmaktadır. Ebru, sanatın ötesinde sonu gelmez mecazlar denizi, sınırsız yorumlar sahili, uçsuz bucaksız rumuzlar, şifreler, sırlar körfezi gibidir. O deniz, sahil ve körfezin kumsalında sayısız baha biçilmez inciler talibini, talihini, talihlisini beklemekteler. Denize erenlere, sahile inenlere, kumsalda dolaşanlara, sonsuzluktan nasibi olanlara, damlada deryayı deryada damlaları görenlere ne mutlu.

87


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

88

Hoşçakal Sİmİdİ, Ayrılık Çayı Uzun zamandır aşıktık birbirimize. Saatlerce bakıştığımız olurdu. Akşamım gündüzüm hep onunla geçer, ona sayfa sayfa şiirler yazar dururdum. Ona bakarak derin bir nefes çekerdim. İçinde ne hikayeler, ne dramlar, ne komediler, ne hüzünler, ne aşklar, ne savaşlar vardı. Buna rağmen hala asaletini koruyordu ya, hala beni büyülüyordu ya işte bunu seviyorum aslında. Fakat her sokağında hayat hikayeleri kokan bu şehri sadece ben sevmiyordum. Nice şairler, nice insanlar aşıktı bu kente. Ah İstanbul! Akşamları ayrı güzelsin de sabah hallerin yok mu senin? Güne başlarken tepende martılar, eteklerinde Galata , Anadolu, Kız Kulesi... Her sabah uyanışını seyretmek için simidimi, çayımı alır boş bulduğum bir banka atardım kendimi. Güzelliğine kapılan ben, maalesef diğer aşıkların gibi otomobillerim, boğaza bakan yalılarım yoktu belki... Seni sabahları salamla, havyarla değil, şair kahvaltısı simit ve çayla karşılıyorum her sabah. Sana baktığımda kendimi, çocukluğumu, gençliğimi, orta yaşlılığımı görüyorum. “Nasıl oluyor vakit bir türlü geçmezken yıllar,

hayatlar geçiyor.” Ama artık İstanbul; asaletini, cesaretini, güzelliğini tıpkı benim her şeyimi kaybettiğim gibi kaybediyorsun. Artık gözlerinde ben yokum. Hayatta belki en huzurlu saatlerim sabah saatleriydi. Hevesle fırından simit alır, küçük çocuğa bir çay getirmesini söyler, simidin kokusuyla çayın sıcaklığı ile karakış demeden seyrederdim eşsiz güzelliğini. Yine aynı heyecanla yaparken aynı şeyleri, yüreğim çarpmadı bu defa. Görüyorum ki “İstanbul bugün yorgun, üzgün ve yaşlanmış. Biraz kilo almış, ağlamış yine rimelleri akıyor.” Artık bende son defa da olsa simidin kokusuyla çayın sıcaklığı ile kendime geliyorum... Veda vakti geldi diye düşünüp, kendimi Haydarpaşa Garı’nda buluyorum. Son bir kez daha bakıyorum sana. Artık sabah kahvaltılarımız bitti İstanbul. Sen simidime hoşça kal sürdün ya “Ben şimdi aşk karınla ne şiirler yazarım ama..”

Başucu Kitabı... İsteyerek kopmak gibidir yaşamdan.

Bir süre sonra arsızlaşır ruhun, gönlün..

Fütursuzca gezmek kaybolmak gibi.

Kendisine ait dünyaları olan sayfaları daha fazla yaşamak ister.

O anı dilediğin gibi yaşamak, zihninde kaybolmak, Gönül sarhoşluğunda sokaklarda gezmek gibidir okumak.

Gözler yaşananlara sitem eder, Artık iki çerçeveden yeni kitaba merhaba der.

Sancho Panza gibi çılgın bir aristokratın peşinde bulursun kendini,

Acıktığını hissedip yeni sayfalarda yemek ararsın adeta.

Ya da Juliet’in aşkından yanan Romeo.

Ve ellerinin nasırlaşmasında kütüphanedeki raflar sorumludur.

“Mesnevi”den öğütlerle her şeyden hayıflanmamayı öğrenirken, “Memleketimden İnsan Manzaraları” geçer gözünün önünden. “Kiralık Konak”ta “Otuz Beş Yaş”ını doldururken, bir de bakmışsın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nda ömrün geçer.

Her kitapta bir güvercin kanadında okşarsın, Göklerin maviliğini, yağmurun ıslaklığını. Yaşının güzelliğini yaşar ve anlarsın, “Her şeye benzeyebilirken o, hiçbirşey benzemez ona.”

Deniz Girginel


MAKALE

Hamza’nın aşkıyla coşanlardanım Şehidi olmayan il benim değil Mana ile dolup taşanlardanım Lisanı aşmayan dil benim değil

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Benim değil

Gönlüm semadayken n’olur eğilsem? Araya bendler mi dolar eğilsem? Aşık değilimdir sarhoş değilsem Kendinden geçmeyen hal benim değil An var ki her soyut somut biçimde Sanki bütün alem benim içimde Bir başka boyuta ‘anlık göç’ümde Öteye gitmeyen yol benim değil Zerreden bütüne varmaktır gaye İçinde bir ateş yormaktır gaye Aslında almadan vermektir gaye Yetimi sarmayan kol benim değil Dünyaya kendime gelmeye geldim Batılı inançla delmeye geldim En derin sularda ölmeye geldim Kıyıya yanaşan sal benim değil Aşıksan içinde bulursun arşı Dünya üç beş karış kapalı çarşı Okunan her sala sonsuzluk marşı Bu etten kemikten çul benim değil Göksel ATEŞALİ

89


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

SAMSUN’LU

FOTOĞRAFÇILARDAN

ÖDÜL

BÜYÜK ZAFER

F 90

ransa’nın Paris kentinde bu yıl 7. si düzenlenen FİAP Kulüpler Dünya Kupasına Samsun’dan ilk defa katılan Fotoğraf ve Kültür Sanat Derneği (FOKUS) Samsun’a ve Türkiye’ye büyük bir zafer kazandırdı. Yarışmaya FOKUS takımıyla katılan Fotoğraf ve Kültür Sanat Derneği Genel Sekreteri Emre BOSTANOĞLU “2. Bayezid Mosque” isimli eseri ile bireysel başarı alanında dünyada en iyi 3 fotoğrafçı arasına girerek “Bronz Madalya” kazandı.

2010 yılında kurulan FOKUS Fotoğraf ve Kültür Sanat Derneği 2012 yılında ilk defa katıldığı 7. FİAP Dünya Kupası’nda 147 Takım arasında 48. Sırada yer alarak önemli bir derece etti. FOKUS’un asıl başarısı ise kurucu üye ve Genel Sekreteri Emre Bostanoğlu’nun bireysel başarıda Bronz Madalya alarak zafer elde etmesi oldu. FOKUS, Dünyanın en prestijli yarışmasına ilk katılımlarında bireysel başarıda bronz madalya alarak bu değerli ödülü Samsun’a ilk ve Türkiye’ye 2. kez getiren dernek olmuş oldu. Emre BOSTANOĞLU’nun “2. Bayezid Mosque” isimli eseriyle almış olduğu bronz madalyayı şu ana kadar Türkiye’den sadece FİAP 6. Kulüpler Dünya Kupası’nda AFSAK takımıyla Erdal KINACI kazanmıştı.


Fotoğraf: Emre Bostanoğlu

MAKALE

91


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

Şef Bestekar Cavİt Ersoy’dan Bİr Başarı Daha Ayrıca, sözleri İsmet Tahtacıoğlu’na ait, yine Cavit Ersoy’un kürdilihicazkar bestesi “Çok Sevgililer Geçti Bu Sevda İli Van’dan” şarkısı da mansiyonla ödüllendirilmiştir.

92

Sanatçımızı kutlayarark birincilik olan bestesini okuyucularımızla paylaşıyoruz. Samsun Devlet Klasik Türk Müziği emekli koro şeflerinden, şimdilerde Samsun Büyükşehir Belediyesi Konservatuarı Türk Müziği Şefliğini icra eden Cavit Ersoy, Bir başarıya daha imza attı.

S

amsun Devlet Klasik Türk Müziği emekli koro şeflerinden, şimdilerde Samsun Büyükşehir Belediyesi Konservatuarı Türk Müziği Şefliğini icra eden Cavit Ersoy, Bir başarıya daha imza attı. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Van valiliğinin düzenlediği “Van İçin Şarkı Bestele” ödüllü Türk Sanat Müziği Beste Yarışmasında kentimizin ödüllü bestekarlarından Cavit Ersoy, birincilik ödülüne layık görüldü. Jüri üyeliklerini Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça, Erol Sayan, Amir Ateş, Yılmaz Yüksel ve Bilge Özgen’in yaptığı yarışmada sözleri Sevinç Atan’a ait, Cavit ersoy’un bestesi olan “Erken Doğacak Her Güneşin Sırrını Saklar” isimli hicazkar şarkısı Samsuna birinciliki getirdi.

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi ve Van valiliğinin düzenlediği “Van İçin Şarkı Bestele” ödüllü Türk Sanat Müziği Beste Yarışmasında kentimizin ödüllü bestekarlarından Cavit Ersoy, birincilik ödülüne layık görüldü. Jüri üyeliklerini Prof. Dr. Alaeddin Yavaşça, Erol Sayan, Amir Ateş, Yılmaz Yüksel ve Bilge Özgen’in yaptığı yarışmada sözleri Sevinç Atan’a ait, Cavit ersoy’un bestesi olan “Erken Doğacak Her Güneşin Sırrını Saklar” isimli hicazkar şarkısı Samsuna birinciliği getirdi. Ayrıca, sözleri İsmet Tahtacıoğlu’na ait, yine Cavit Ersoy’un kürdilihicazkar bestesi “Çok Sevgililer Geçti Bu Sevda İli Van’dan” şarkısı da mansiyonla ödüllendirilmiştir. Sanatçımızı kutlayarark birincilik olan bestesini okuyucularımızla paylaşıyoruz.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT DENEME

93

Erken Doğacak Her Güneşin Sırrını Saklar Erken doğacak her güneşin sırrını saklar Van şehrini okşar gibi, Kor rengi şafaklar Dağlar ve deniz, vuslata ermiş, yine yangın Hülyalı gönül, seyrine dal, göl’de sabahın Her mevsimi bir başka güzel, mavisi allı Dağlar yine karlarla bezinmiş, nice şanlı Kim görse vurulmaz ki, şu kuşlar bile Van’lı Hülyalı gönül, seyrine dal, göl’de sabahın


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

“BANA BİR MEKTUP YAZ”

KİTAP

Aşkın derinliğini kuş tüyü hafifliğinde uçuran, gönülleri serinleten bir ustalıkla dilde ahengi ağız sütü tadıyla sunan bir ustadır Yavuzarslan. Sunumda, “Ustam” dediği Cemal Safi’nin deyimiyle: “Melodi ve veznin ritim ahengiyle, mana bütünlüğünü bozmadan orjinalite, estetik, espiri, mecazi anlatım güzelliği, çarpıcı ve vurucu imgelerle süslemeler ve

anlam derinliği…”Kenan Yavuzarslan’da görünen izlenen niteliklerdir. “Bana bir mektup yaz” kitabını bir akşamda bitiriverdim. Her birinden ayrı bir tat alarak, her bir dizesini sindirerek dopdolu bir akşam.”Aşk” konusu zaman zaman yinelemeleri gerektirmiş olsa da, böyle durumlarda bile dizeleri alıp göğüs cebinize sokasınız gelir. Demem o ki, tekrarlar bile Yavuzarslan’ ın şiirlerinde bir damak tadıdır. Anlatımdaki albeni, biraz da mesleğinden kaynaklanıyor. O bir, “Orman Mühendisi” olarak doğa ile iç içedir. Zamanının çoğu ormanlar içinde börtü böcekle iç içedir. Tohumun çatlamasının, filizin uzamasının tanığıdır o. Aşk bir bütündür ve ele avuca sığmaz onda.

94

“Şimdi bir şarkı söyle masallar hüzünlensin Siyah yüzlü düşlerde son bebekler belensin” Derken neşeyle hüznün ulaşılmaz labirentlerinde bir çıkış arar. Bir yol bulup çıkabilseydi eğer, vuslat yüzünü gösteri;. eller son bebekleri beleyebilirdi. Öyle olsaydı eğer, aşkın sihri bozulur, ulaşılmazlık da avuçlara düşerdi. Bakar mısınız. “Üstüme bir güneş ört / Kış uyur aşk uyumaz / Gece bir iki üç dört / Beş uyur aşk uyumaz /” diyerek sayısallara bile aşkı hecelettiriyor. “Al bütün alfabeyi, yaz en uzun denklemi Çöz. Ben senin anneni o kadar seviyorum.” Bir baba çocuğuna bundan daha nesnel bir sevgi verebilir mi? Ve devam ederek şöyle diyebilir mi aşktan öte: “Gök yüzü tuval olsun, düşün en büyük resmi Çiz. Ben senin anneni o kadar seviyorum.”


SAMSUN KÜLTÜR SANAT KİTAP

Kenan Yavuzarslan, “Samsun Şiir Akşamları”nın vazgeçilmezidir. Yazması kadar kendine has söylemiyle de ayrıcalıklıdır. Kendinden söz ederken “Yetmişli yıllarda açtı gözünü/Ve bozuk düzene çark oldu Kenan/Seksenlerde yaktı gönül közünü/ Bin tane çiçeğe fark oldu Kenan/Bırak git dediler gönül ülkeni/Sevmedi sevdadan yaka sirkeni/Bazen sevinçlere açtı yelkeni/Bazen hüzünlere gark oldu Kenan/Saati durmuyor an an işliyor/Her bahar gönlüne şiir aşlıyor/Anladı ki hayat yeni başlıyor. Otuz dokuz doldu kırk oldu Kenan/” diyerek yaşını da ele veriyor. Kenan Yavuzarslan’ın şiirsel tadına varmak, şiirleri kitabından sayfalamakla olası. İlk okuyuşta altını çizdiğim kimi dizleri gelin birlikte izleyelim:

95

Sayfa 44 “Günüm gecem hasretinle oyalı Mutluluğum gözlerine mayalı” Sayfa 70 Dedikten sonra da: “Biri Zühre, biri Zuhal, zor mahal Ellerinin tarifine dil yetmez Mahpeykerin her parmağı bir Nihal Anlatmaya cihandaki gül yetmez”

“Hayat bir kutlu yol esaret değil/ Ömre razı olmak cesaret değil/Ucundan sevdaya bulaşmak gerek/ yaşayıp ölmekten ibret değil” diyerek derinlere dalar.

Sayfa 96 “Mavi düşlerini yak bir bakışta Dağıt bulutları halemi gönder Gönlüme yerleşen bu kara kışta Ateş beni yakmaz Kerem’ i gönder” Kimi zaman şiirin felsefesini yapar. “Şiir hece hece şiir an andır/Şiir, her hecesi seni anandır/Ancak gördüğümü tarif ederim/Ben şair değilim şair anandır.”

Yok, bu böyle olmayacak en iyisi siz “Bana Bir Mektup Yaz” adını koyduğu şiir kitabını alıp okuyun Kenan Yavuzarslan’ın İletişim mi? Verelim. kenanyavuzarslan@hotmail.com


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

96

Doğadan Desene S

amsunda el sanatları eğitmeni Bahar Değirmenci, Kızılırmak Deltasında bulunan ve ömrünü tamamlamış bitki, böcek, kuş, kelebek, arı ve ağaç köklerinden 3 boyutlu tablo yapıyor. 19 Mayıs ilçesi Halk Eğitim Merkezinde görev yapan Değirmenci, 15 yıldır ev tekstili ve ev tasarımları üzerine çalışmalar yaptığını, 3 yıldır da Kızılırmak Deltasının doğal güzelliğini tablolarına işlediğini söyledi. Yağlı veya sulu boya ile değil, doğal haliyle, doğada yaşamını yitirmiş materyalleri bir araya getirerek insanlara tekrar hatırlatma amacında olduğunu belirten Değirmenci, “doğayı çok seviyorum. Geri dönüşüme de büyük önem veriyorum. Doğada ömrünü tamamlamış kuruyan çiçek, ot, sazlık, böcek, arı, kelebek, kuş, yosun, midye, ağaç dalı ve ağaç kökü gibi materyalleri bir kompozisyon içinde özel bir teknikle tablo haline getiriyorum.

Tabiatın güzelliklerini, önemini, yağlı veya sulu boya ile değil, doğal haliyle insanlara anımsatmak, Kızılırmak Deltasını tanıtmak istiyorum” dedi.

Evini Atölye Haline Getirdi Değirmenci, 3 boyutlu yaptığı çalışmalarının perspektif pano çalışması olarak adlandırılabileceğini dile getirerek, bu teknikte kendini geliştirme ve yaratıcılık sınırlarının geniş olduğunu, tamamen kişinin hayal gücüyle orantılı olduğunu ifade etti. Halk Eğitim Merkezindeki kurs eğitmenliği görevinin ardından boşta kalan zamanlarında tablo çalışmaları yaptığını anlatan Değirmenci, şöyle konuştu: “Evimin iki odasını atölye haline getirdim. Odanın


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

97

birinde doğadan topladığım materyalleri biriktiriyor ve sınıfsal olarak ayırıyorum. Diğer odada topladığım materyalleri tablolara işliyorum. Tablolarımın amacı doğanın güzelliğini doğal haliyle insanlara tekrar hatırlatmak. Kızılırmak Deltasının her alanı ayrı bir doğal güzellik. Doğa başlı başına bir tablo gibi. Üç yıl önce bu güzelliklerin bize geri dönüşümü nasıl olur diye düşünürken, böyle bir çalışma yapmaya başladım. Çalışmalarımı insanlar beğenince de devam ettirdim.”

Kızılırmak Deltasının tanıtımı için sergi açacak Bahar Değirmenci, Kızılırmak deltasından topladığı materyallerle yaptığı çeşitli boy ve ebatlardaki tablolarıyla Sergi açacağını anlatarak, şunları kaydetti. “Daha önce yaptığım bazı tablolarım İstanbulda bazı iş yerlerinin vitrininde yer alıyor. Büyük beğeni alan tablolar için siparişler de alıyorum. Ama en büyük hayalim kendi memleketim olan Samsunda Kızılırmak Deltasını tanıtan, oradaki yaşamı anlatan tablolarımın yer aldığı bir sergi açmak.”


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Karikatüristimiz; Murat İlhan

98

Samsun’da karikatür sanatının temsilcileri arasında size ilginç bir çizeri tanıtmak isterim kendisi son derece mütevazi bir mekanda erkek berberliği mesleğini sürdürüyor sessiz sedasız karikatürlerini hem ilimizde hem de ilimiz dışında paylaşıyor. Murat İlhan 1959 Samsun (Çarşamba) doğumlu 1981’den beri karikatür çiziyor. Çalışmaları ilk kez GIRGIR mizah dergisinde yayımlandı, daha sonra bunu o yıllarda piyasada bulunan diğer dergiler ve bazı yerel gazetelerin mizah sayfaları takip etti. 1986’da karikatür yarışmalarına katılmaya başladı. İlk yıl 3 ödül birden alınca dergiler ikinci plana kaldı ve ağırlığı yarışmalara-sergilere vermeye başladı.1986’dan beri 20 civarında karikatürü

ödüllendirildi sergilendi ve albümlere alındı buna yurtdışı çalışmaları da dahil. 1991’de ilk ve tek karikatür albümü “BİR VARMIŞ BİN YOKMUŞ”u hayata geçirdi. Aynı yıl Samsun’da bulunan bazı çizer arkadaşlarıyla kentimizin ilk ve tek mizah dergisi “BARBAR”ı yayımladı; ne yazık ki bu dergi 3 sayı çıkabildi. Murat İlhan Samsun’da çeşitli gazetelere ve dergilere farklı zamanlarda karikatürler çizdi ve sayfalar hazırladı. Önümüzdeki sayılarda Samsun’lu çizerlerden E.Yaşar BABALIK, Erol ÖZDEMİR ve Yılmaz MUSLU ile sizleri buluşturmak dileği ile karikatür sanatına emek verenleri buradan selamlıyoruz.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

99


SAMSUN KÜLTÜR SANAT TANITIM

DOSTDER’DEN KÜLTÜREL FAALİYETLER 2005 yılında kurulan ve amacını “insanla başlayıp insan ile sürdürmek” olarak belirleyen Dostder- Dost Eğitim, Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Derneği, özellikle kentin düşünce ve kültür ekseninde yapmış olduğu çalışmalar ile ön sıralarda yer alıyor. Son bir yıl içerisindeki yoğun faaliyet programına her hafta gerçekleştirdiği etkinlikler ile devam ederken; kültür, düşünce ve sanat alanında şehrin nabzı olmaya devam ediyor.

Şehrin merkezinde büyük bir kültür kompleksine sahip olan Dostder, içerisinde 200 kişilik modern konferans salonu ve birçok etkinliğin yapılabildiği tam donanımlı birçok seminer odalarıyla programlarını artırarak devam ettiriyor.

Bünyesinde bu kentte 13 yıl boyunca bütün Türkiye’ye ses veren tek yayın organı, bir kültür ve düşünce dergisi olan Yolcu Dergisi de hizmet vermektedir.

Ömer İdris Akdin’in genel yayın yönetmenliğini yaptığı Yolcu Dergisi, Samsun’da yayınlanıp bütün ülkede satışının yapılması bakımından üzerinde durulması gereken bir çabadır.

100

Haftanın her günü Dost Kültür Merkezi’ni çekim alanı haline getiren ve yüzlerce insanın sürküle olduğu etkin çalışmaların bir kısmı şunlar: -Her hafta Çarşamba akşamları Mustafa Yeşilyurt Hoca tarafından sürdürülen “Mesnevi Sohbetleri”. Yine aynı akşam daha erken vakitlerde Samsun’nun ileri gelenlerinin Samsun hakkındaki çalışmalarını irad ettiği ve bir Sagem (Samsun Gelişim Merkezi) uygulaması olan “Çarşamba buluşmaları” - Ayda bir icra edilen ve bir akademik çalışma olan “Satırarası söyleşileri”

- Ali Bedir tarafından organize edilen “Kitap tahlilleri” -Arapça, İngilizce ve Fıkıh kursları

- Her cumartesi günü Mehmet Okuyan tarafından verilen Tefsir dersleri

- Avrupa Birliği ile birlikte yürütülen hibe programı çalışmaları (Yaşanabilir Samsun, Beyaz Önlük, Kadın İstihdamı bunlardan bir kaçı)

- Her ay bir konuğun ağırlandığı “Yeryüzü Konuşmaları”

- Halise Mutlu tarafından sürdürülen “Aile Seminerleri”, şiir dinletileri…


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

TANITIM

101

. w w w . r e d t s do org.tr


SAMSUN KÜLTÜR SANAT TANITIM

AVANGARD SANAT * 13 Ekim 2010 yılında Ahmet Çolak ve Fatih Küçük tarafından Atakum’da kuruldu. * Fatih Küçük ve Fatma Rabia Akçatemiz tarafından yönetilmektedir.

102 * 80 Kişilik sahnesi, Resim, Heykel, Müzik atölyeleri ve kafe bölümü mevcuttur. * Üyelik ya da gurup değil herkes katılabilir ve proje gerçekleştirebilir. Fatih Küçük 2009 Yılında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Resim Bölümünden mezun oldu. Öykü-deneme alanında yayımlanmış eserleri ve oyunları mevcuttur. Çok sayıda sergi açmış olup, aynı zamanda oyunculuk yapmaktadır.

2010 - 2013 Sezonu Tiyatro Oyunları - Gürültülü Yalnızlık - Firmin - Bir İdam Mahkumunun Son Günü - Anne Frank - Açık Aile - Kadının Adı - Camille Claudel - Ada - Ağzı Çiçekli Adam

- Tanrı Öldü - Narkissos - Küçük Prens - Bu Bir Pipodur - Gördüklerimi Gösteririm - Bir Garip Orhan Veli

Neler Yapmaktayız *Sokak Sanatı *Film-Biyografi- Belgesel Gösterimi * Fotograf Gösterimi * Tiyatro * Müzik Dinletisi * Söyleşi * Workshop Avangart Sanat “Dünyanın En önemli sanat hareketi olma yolunda ilerlemektedir” Atakum Belediyesi ve Avangart Sanat işbirliği ile 1 Aralık- 21 Haziran Tarihleri arasında “210 Gün 1000 Sanatçı 210000 Seyirci Burada Sen Neredesin?” 210 Gün Dönümü Etkinlikleri Kapsamında Türkiye’nin yakından tanıdığı isimler aydınlanma projesin-


SAMSUN KÜLTÜR SANAT TANITIM

103

de Samsun’da olacaklar. İlk Konuklar Haydar Ergülen, Ataol Behramoğlu, Özdemir Altan, Hüsnü Arkan, Engin Turgut, Pelin Batu, Murat Yılmaz Yıldırım, Serap Yağız, Moğollar, Altay Öktem, Bedri Baykam, Baba Zula, Nihat Genç, Ataol Behramoğlu, Nida Ateş, Suren Asaduryan, Erkan Oğur, Jilet, Bulutsuzluk Özlemi, Doğan Canku, Hakan Dilek, Metin Kemal Kahraman, Okan Murat Öztürk, Ece Can Gümeci Bizlerle Olan isimler Projenin Amacı, Anadolu’da sanatla aydınlanmayı yaşatmak ve kısır olan bu yapımızı birlik beraberlik içerisinde güçlendirmek… Proje Atakum Belediyesi ve Avangart Sanat işbirliği ile gerçekleşmektedir. Sizde 21 Haziran gününe dek kesintisiz devam eden bu önemli projede bize destek verin, Anadolu’nun aydınlanmasında yanımızda olun isteriz.

Etkinlikler *Tiyatro *Sergi *Sinema *Konser *Panel *Söyleşi *Dinleti *Gösteri *Sokak Sanatı *Work Shop *Performans Bu önemli projede

“Gelin yalnızca aydınlığımız olun”


SAMSUN KÜLTÜR SANAT TANITIM

104

Samsun R.K. Bilim Ve Sanat Merkezi Ve Faaliyetleri Milletlerin en büyük güç kaynağı yetişmiş, nitelikli insan gücüdür. Ülkenin kalkınmasında fen, edebiyat, sanat, ekonomi, ticaret, politika vb. alanlarda önderlik edecek liderler üstün veya özel yetenekli çocuklar arasından çıkmaktadır. Bu nedenlerle üstün veya özel yetenekli çocukların yeteneklerini geliştirerek kapasitelerini en üst kullanmalarını sağlamak, ülkemizin bugünü ve geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Geçmişe ve günümüze baktığımızda toplumlara yön veren, çağları açıp kapatanların pasif çoğunluğun değil liderlik ve yaratıcılık gibi özelliklere sahip olan aktif azınlık dediğimiz üstün veya özel yetenekli kişilerin olduğunu görmekteyiz. Üstün veya özel yetenek, kişilerin başarılı bilim ve işadamı olmaları için belki gerekli, fakat asla yeterli değildir. Üstün veya özel yetenek başarıyı etkileyen diğer faktörlerle uygun bileşim oluşturduğu zaman kişiler için bir güç kaynağı haline dönüşür. Aslında üstün veya özel yetenekliler ciddi bir risk grubudur. Eğer yüksek zihinsel potansiyelleri uygun şekilde geliştirilip yönlendirilebilirse, başarılı birer fert olarak ülkemize ve insanlığa önemli hizmetlerde bulunabilirler; aksi halde kendileriyle barışık olmayan aile ve toplum için sorunlu grup haline dönüşmeleri ihtimali oldukça yüksektir. Bu sebeple üstün veya özel yetenekli çocukların özelliklerini ve ihtiyaçlarını bilmeye ve bunlara karşı ailelerin sergileyeceği davranışların neler olması gerektiğinin bilinmesine ve özel öğrenme ihtiyaçlarına cevap verecek ve öğrenme hızlarına

uyum sağlayacak eğitim modellerinin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. “Uygar dünyada yerimizi korumayı sağlamlaştırmayı istiyorsak yeteneğin her zerresine, zekânın her kıvılcımına ve maharetin en küçük ışığına bile ihtiyacımız vardır.” Bu amaçlarla; Bilim ve Sanat Merkezleri, Milli Eğitim Bakanlığı’nın Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğü’ne bağlı olarak faaliyet göstermektedir. Her yıl şehirdeki bütün ilkokullardan alınan başvurular üzerine öğrencilere iki aşamalı bir zekâ testi uygulanır. Test sonucunda üstün yetenekli/üstün zekâlı olarak belirlenen öğrenciler Bilim ve Sanat Merkezlerine kayıt hakkı kazanırlar. Bu öğrencilere zekâ seviyelerine uygun düzeydeki eğitim, Bilim ve Sanat Merkezlerinde verilir. Öğrenciler 8-10 yıl boyunca ve örgün eğitim dışına çıkana kadar, okul saatleri dışında bu merkezlere devam ederler. Bu zaman zarfında öğrencilerin yetenekleri keşfedilmekte, farklı alanlardaki yeteneklerine göre eğitim verilmektedir. Öğrenciler 8-10 yıl boyunca aşağıda belirtilen modüllerde eğitime alınırlar; a) Uyum (Oryantasyon) b) Destek Eğitimi •İletişim Becerileri •Grupla Çalışma Teknikleri •Öğrenme Yöntemleri •Problem Çözme Teknikleri •Bilimsel Araştırma Teknikleri •Yabancı Dil Bilgisayar •Sosyal Etkinlikler c) Bireysel Yetenekleri Fark Ettirme


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

105

ç) Özel Yetenekleri Geliştirme d) Proje Üretimi/Yönetimi Her ilde en az bir tane Bilim ve Sanat Merkezi bulunmaktadır. Şu anda 56 ilde 62 Bilim ve Sanat Merkezi vardır. Son 10 yıldır faaliyet gösteren bu kurumlara seçilecek ve atanacak öğretmenler yüksek lisans ve doktora mezunu olan veya alanlarında özel çalışmaları bulunan öğretmenler arasından sınav ve mülakatla seçilmektedirler. Merkezimiz Samsun Valiliği, Milli Eğitim Müdürlüğü ve sponsor Samsun Rotary Kulübü arasında yapılan protokolle 2005 yılında Anadolu lisesi Bahçesinde İnşaatına başlanmış, 2009 yılında inşaatı tamamlanmıştır. İlk öğrenci seçim süreci 2009-2010 eğitim öğretim yılında gerçekleşmiş, iki aşamalı yapılan yetenek ve

zeka testleri sonucu 77 öğrencimizin kaydı ile ilk eğitim öğretime 2010-2011 yılı başında, 20 Eylül 2010 tarihinde başlamıştır. 2010-2011 yılında 55 öğrenci 2011-2012 yılında 85 öğrenci belirlenmiştir. Diğer illerden nakil ile gelen 36 öğrencimiz ile toplam öğrenci sayımız 250’ye ulaşmış olup her yıl düzenli olarak devam eden öğrenci seçim süreçleri ile merkezimiz her yıl büyümektedir. Merkezimizde 3 yıl içerisinde pek çok alanda etkinlik ve çalışma gerçekleştirmiş olup müzik resim, robot kulübü, geleneksel Türk okçuluk (kemankeşlik) ekibi ve Uzay Kulübü gibi pek çok alanda öğrencilerimizin farklı deneyim ve çalışma yapmasına yönelik imkânlar sunulmaktadır. 2011-2012 yılı faaliyetlerimizden bazıları şunlardır.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT TANITIM

Fll Robot Turnuvasında Mansiyon Ödülü Aldık Bu yıl 17-19 Şubat tarihleri arasında Ankara ODTÜ’ düzenlenen turnuvaya 9-14 yaş arası 800 öğrenci katıldı Öğrenciler, bilgisayarla robota program yükledikten sonra, robot platform üzerinde gıda konulu görevleri yaparak yarışmayı tamamlıyor. Robotun Görevleri Şunlar: Mısır hasadı yapma,

Geleneksel Türk Okçuluğu ve Kavsi Grubu Faaliyetleri Unutulan Geleneksel Türk Okçuluğu’nu canlandırmak ve gençler arasında yaymak amacıyla “Gençler Çalışıyor; Kavsilik-Kemankeşlik Canlanıyor Projesi” hayata geçirilmiştir. Bütün geleneksel malzemeleriyle bir grup oluşturulmuştur.

balık avı, taze çiftlik mahsulü toplama, gıdayı pişirme ve saklama ısısını ayarlama, zararlılardan (Farelerden) kurtulma, dezenfekte etmeze, bakteri ve virüslerden kurtulma.

Bu grupla birlikte çalışmaya yönelik bütün materyaller temin edilmiştir. Tam teçhizatlı bir Osmanlı Okçu (Kemankeş) takımı kurulmuştur. Özel kıyafetler diktirilmiş oklar yapılmış, hedefler vb. temin edilmiştir. Bu grupla birlikte bütün merkez öğrencilerini de içine alan bir dizi eğitim faaliyetleri düzenlenmiştir. Kız ve erkek öğrencilerimizden ve öğretmenlerimizden oluşan 10-15 kişilik okçu ekibimiz, Canik Kavsi Grubu ile birlikte ulusal ve uluslararası Geleneksel Okçuluk Yarışmalarına katılmaktadır. Merkez öğrencileri 23-25 Haziran 2012 Gümüşhacıköy Uluslar arası Geleneksel. Okçuluk Yarışması ve 14-16 Eylül 2012 Biga

106

Proje sunumunda ise tavuk kostümleri giyen öğrencilerimiz müzik eşliğinde, marketlerde satılan tavukların poşetleri üzerine yerleştirilen indikatörle bozulup bozulmadığını gösteren bir proje çalışması sundular. Bilim ve Sanatı birleştirerek katıldığımız turnuvada öğrencilerimiz gerek kostümleriyle gerek birbirinden güzel müzik parçalarıyla ilgi odağı oldu.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Uluslar Arası Bilim Temelleri Bilgi Yarışması Ural Federal Bölgesi Öğretmenevi tarafından her yıl düzenlenen Bilim Temelleri Bilgi Yarışması’na 21 öğrenciyle katıldık. 3 öğrencimiz bronz madalya alarak (İngilizce ve Coğrafya alanlarında) ve diğer öğrencilerimizde başarı diploması ve katılımcı diploması alarak kurumumuzu temsil etmişler ve onur landırmışlardır. Ayrıca, kurumumuzdan dört öğrenci, sınavın ikinci etabı için Çek Cumhuriyeti Prag’a gitmiş ve sınav sonrası kültürel ve tarihi gezilerde bulunulmuştur. E-twinning okul ortağımızın bulunduğu Jirkov şehrine de ziyarette bulunulmuş ve öğrencilerin bir gün boyunca kardeş okuldaki etkinliklere katılması sağlanmıştır. Görsel Sanatlar Alanındaki Uluslararası Başarılar Samsun Bilsem olarak 2011-2012 Eğitim-Öğretim yılında uluslararası birçok yarışmaya öğrencimiz katılmış ve başarılar elde etmiştir. Gaziantep’de düzenlenen Uluslararası MizyalArt yarışmasına dört öğrencimiz bir altın, iki gümüş ve bir bronz madalya ile ödüllendirilmiştir. Makedonya’nın Bitola şehrinde düzenlenen Uluslararası Çocuk Resim yarışmasına Bilsem olarak elli resimle katıldık ve en iyi koleksiyon ödülünü (Altın Palet) ödülünü aldık. Ayrıca bir öğrencimiz Altın Fırça ve iki öğrencimizde diploma ile ödüllendirildi. Slovenya’nın Celje şehrinde düzenlenen Uluslararası Etnik Kıyafetler Yarışmasında bir öğrencimiz kendi yaş grubunun birincisi olmuştur. Yine İsviçre’nin Lozan şehrinde “Sessiz Uçuş” konulu Uluslararası Havacılık Federasyonu’nun

düzenlediği yarışmada bir öğrencimiz Türkiye birincisi seçilmiştir. Çek Cumhuriyeti Lidice şehrinde düzenlenen Sahne Sanatları konulu resim yarışmasında bir öğrencimiz Onur Ödülü ve bir öğrencimizde madalya ile ödüllendirilip, resmi 2013 davetiyesine basılmaya layık görülmüştür. Comenıus Okul Ortakları Projemiz (20122014) Kurumu muz Avrupa Birliği Eğitim ve Gençlik Programları Merkezi başkanlığı tarafından desteklenen Comenius Okul Ortakları Proje başvurusunda bulunmuş ve kabul edilmiştir. Proje başlığımız “From Local Residents to European Partners” (Yerel Halktan Avrupa Ortaklığına) olarak belirlenmiştir. 2012 - 2014 yılları arasında yapılacak etkinlikler ve gerçekleşecek hareketliliklerde 16 öğrencimiz İspanya, Norveç, İngiltere, İngiltere, İzlanda, Almanya, Belçika, Portekiz’de proje çalışmalarına katılacaklardır. Avrupa Birliğini oluşturan tüm ülkelerin ortak değerlerine vurgu yapmak, kültürel benzerlikleri ve farklılıkları ortaya çıkararak Avrupa Vatandaşlığına değinmek Öğrencilerin ortak ülkelerdeki öğrencilerle gerek sanal platformlarda gerekse de yurtdışı hareketliliklerle kaynaşmasını sağlamak ve böylelikle farklı hayat biçimlerine ve kültürlere karşı ilgilerini arttırmak Öğrencilerin İngilizce iletişim kurmalarına fırsat vermek ve farklı dillerin konuşulduğu ortamları tecrübe etmelerini sağlamak. İletişim dili İngilizceyi kullanarak planda belirtilen etkinlikleri uygulamak ve mini-projeler hazırlamak

TANITIM

Okçuluk Yarışmasına katılmışlardır.

107


SAMSUN KÜLTÜR SANAT TANITIM

Canik Kavsi Grubu Biga Geleneksel Okçuluk Festivalindeydi Samsun’da 2010 yılından itibaren faaliyet gösteren ve Geleneksel Türk Okçuluğu’nu bütün malzeme ve ritüelleri ile yaşatmaya çalışan Canik Kavsi Grubu faaliyetlerine devam ediyor. Grup, Samsun’un Osmanlı dönemindeki sancak ismi olan “Canik’i” grubun adı olarak kullanılmıştır.

108

Grup üyeleri, Türk yay yapım sanatı olan Kavsiliği tekrar canlandırmayı, yay yapım teknik ve şekillerini yeniden ortaya çıkarmayı, gelenekle ilgilenen ve bu sanatı araştıranlara yol göstermeyi, devlet büyüklerimizin ve idarecilerimizin dikkatini çekerek okçuluğun yaşatılması için destek bulmayı, gençler arasında farkındalık oluşturup unutulan Kavsilik sanatına Kemankeşliğe ilgilerini artırmayı amaçlamaktadır. Grup, 2009 yılından bu yana ülkemizde düzenlenen Geleneksel Okçuluk Yarışma ve festivallerine katılıyor. 29 Mayıs 2011’de İstanbul’un Fethi’nin yıldönümü anısına düzenlenen Gümüşhacıköy Geleneksel Okçuluk Yarışmasında, 1-2 Ekim 2011’de Biga Sancak Beyi Osman Bey anısın düzenlenen Biga Geleneksel Okçuluk Yarışmasında, 22-24 Haziran 2012 tarihinde Gümüşyay Uluslar arası Okçuluk Festivalinde grup olarak Samsun’u temsil ettiler. Canik Kavsi Grubu, son olarak Biga’ da 14-16 Eylül 2012 tarihlerinde düzenlenen “Biga Sancak Beyi Osman Bey Geleneksel Okçuluk Müsabakalarına katıldı.

14 Eylül de Kırk Geçit Kaplıcalarında akşam yemeği ile başlayan faaliyetler kapsamında yaya okçuluk ve atlı okçuluk dallarında; Uzayan Puta, 90 Metre, Menzil Yarışmaları, Cirit, Kabak Oyunu vb. yarışlar düzenlendi. Moğolistan, Belçika gibi uluslararası takımların da yarıştığı etkinlikler Biga Stadı’nda halka yapılan gösteri ile sona erdi. Etkinliğe, ünlü oyunculardan Cüneyt Arkın ve Cemal Hünal da katıldı. Canik Kavsi Grubu; her geçen gün büyümekle birlikte grup üyeleri; Civan Çelik ve Eren Kalınbacak, Emin Caner Can, Tolga Turan, Merve Özman, Fatma Özman, Zekai Kaya, Hüseyin Mertol, Muhsin Bayrak, Bedirhan Can, Halim Baran Daye, Ahmet Kaan Uygun, Neris Lara Karasulu’dan oluşmaktadır. Grup üyesi ve Canik Kavsi Grubu kurucusu, Civan Çelik: “Geleneksel Türk Okçuluk tecrübesi, tarih boyunca pek çok tecrübe ve denemeler sonucu çeşitli aşamalardan geçerek ortaya çıkmıştır. Fakat son yüz yıldır tamamen unutulmuş ve hiçbir yaşayan unsuru kalmamıştır. Bugün Macaristan’ da Türk yayı yapan ve dünyaya satan atölyeler varken, bizim ülkemizde bu sanat ve gelenek tamamen unutulmuştur.” Yay yapım sanatı olan Kavsiliğin ve usta okçuluk olan Kemankeşliğin, yok olduğunu


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

109

ve bu tarihi mirasa sahip çıkmak adına bu grubu kurduklarını belirtti. Ayrıca, Türkiye genelinde de amaçlarının Geleneksel Türk Okçuluk Federasyonu’nu kurmak olduğunu, bu amaçla da Kavsiliğe ve Kemankeşliğe gönül vermiş diğer gruplarla Ankara’da Geleneksel Türk Okçuluk Derneği’ni kurduklarını söyledi. Geleneksel Türk Okçuluğu’nun Samsun’da daha iyi yerlere gelmesi ve Samsun’da bir festival düzenleyebilmeleri için sponsorlara gereksinim duyduklarını ve ayrıca düzenli antrenman yapabilmeleri için kapalı bir alana ihtiyaçları olduklarını belirterek Samsundaki belediyeler ve mülki amirlerden bu konuda destek beklediklerini belirtti. Türkiye’de aralarında Samsun’un da bulunduğu 10 ilde okçuluk geleneğine gönül vermiş 100

kavsi ve kemankeş bulunduğunu ifade eden Çelik, Samsun’da Uluslararası Okçuluk Festivali düzenlenmesinin okçuluğa ilgiyi artıracağını ve kentin tanıtımına, turizmine ve spora önemli katkılar sağlayacağına inandıklarını kaydetti. Çelik, “Üye sayımız ise her geçen gün artıyor. Akademisyenlerden, hukuk, tıp ve eğitim çevrelerinden çok sayıda talep alıyoruz. Arayanlar üye olup okçuluğu öğrenmek istiyor. Ama mevcut alt yapı yetersizlikleri sebebiyle ihtiyaca yeteri kadar cevap veremiyoruz. Düzenlenmesini istediğimiz Samsun Uluslararası Okçuluk Festivali, asırlardır süregelen bu geleneğimizin sürdürülmesine önemli katkılar sağlayacaktır. Bu sebeple festival çabamıza sponsor ve destek olabilecek devlet büyüklerimizin katkılarını bekliyoruz.” dedi.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT TANITIM

110

Atatürkçü Düşünce Derneği Samsun Şubesi Etkinlikleri 28 Ekim 2012 tarihinde Öğretmenevi önünden başlayan Cumhuriyet Yürüyüşü gerçekleştirildi. Cumhuriyet yürüyüşü Çiftlik Caddesi üzerinde devam edip,Gazi Caddesinden sonra Atatürk Anıtında sonlandırıldı. Atatürk Anıtına çelenk koyma yasağından dolayı karanfiller bırakıldı. 29 Ekim 2012 akşamı Atakum Belediyesi Eğitim ve Eğlence Merkezinde Cumhuriyet Yemeği gerçekleştirildi. Cumhuriyet Yemeği Şube Başkanı Birol YELEKİN’in açılış konuşmasıyla başladı. Grup Zehmerinin sahne aldığı yemekte üyelerimiz Cumhuriyet Çoşkusunu yaşadılar. 24 Kasım 2012 tarihinde dernek binamızda öğretmenlerimizle Öğretmenler Gününü kutladık. Öğretmenlerimize karanfiller verildi. Şiir ve şarkılar eşliğinde Öğretmenler Günü çoşkuyla kutlandı. Kasım ayı itibariyle Atatürkçü Düşünce Derneği Kültür Merkezinde her Çarşamba Saat 18.00 – 20.00 arası Şiir akşamları gerçekleştirilmektedir. 3 Aralık 2012 tarihinde Terme Meşeyazı Köyü Genç kızları derneğimizi ziyaret etti. Emekli Köy Enstitülü Öğretmenimiz Muammer Pektaşla gençler sohbet ettiler. 22 Aralık 2012 tarihinde Gençlik Kollarımız Devrim Şehidi Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ın haince

katledilişinin yıldönümünde dernek binasında basın açıklaması düzenledi. Basın açıklamasından sonra Gençlik Kolları Menemen’de gerçekleştirilecek anma programı için Menemen’e yola çıktılar. 10 Ocak 2013 tarihinde dernek binamızda kuruluş yıldönümü kutlaması gerçekleştirildi. Kutlama kapsamında yıldönümü pastası kesildi. 20 Ocak 2013 tarihinde Büyük Otel’de Geleneksel


SAMSUN KÜLTÜR SANAT MAKALE

111

Yeni Yıl Kahvaltısı ve Panel düzenlendi. Panele ADD Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Emre ALTINIŞIK, Türk Hukuk Kurumu Başkanı Sabih KANADOĞLU ve Ankara Milletvekili Emine Ülker TARHAN katıldı. Kahvaltı ve panel geniş üye katılımıyla gerçekleştirildi. 22 Ocak 2013 tarihinde Bafra Kızılırmak Anadolu Öğretmen Lisesi Atatürkçü Düşünce Kulübü öğrencileri derneğimizi ziyaret etti. Şube Başkanı

Birol YELEKİN’le sohbet ettikten sonra Şube Başkanımız öğrencilere Atatürk rozeti taktı. 24 Ocak 2013 tarihinde Uğur Mumcu Parkında Uğur Mumcu’nun katledilişinin 20.yıl dönümünde anma programı gerçekleştirildi. Demokratik Kitle Örgütleri adına basın açıklamasını Şube Başkanımız Birol YELEKİN yaptı. Basın açıklamasında sonra müzik eşliğinde Uğur Mumcu Anıtına karanfiller bırakıldı.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT TANITIM

YADET (Yazın Danışmanlığı Etkinliği) Kulübü, Samsun Ondokuzmayıs Lisesi’nde kurulan eğitici kulüplerden biridir. 10 yıldır etkinliklerini sürdüren kulübün öğretmenleri Şenol AKGÜN, Bülent KÖKSAL ve Akın ERSÖZ’dür. Öğrenciler, ders dışı zamanlarında YADET Kulübü odasına gelerek öğretmenleri denetiminde yazın çalışmaları yapmaktadır. Şiir, öykü, deneme ve roman türlerinde çalışmalar yapılabildiği gibi

112

kendi şiirlerinden oluşan “şiir dinletisi” etkinlikleri düzenlenmektedir. YADET, bu güne kadar 9 kitap yayımlamıştır. Bu yayınlar, okuldan ya da okul aile birliğinden maddi destek almadan mezunların ve sponsorların katkılarıyla gerçekleşmiştir. Ayrıca hiçbir kitapta öğretmen yazısı ya da çalışması yer almamaktadır. YADET bünyesinde yıllar içinde yüzlerce öğrenci yazın çalışmalarına katılmıştır. Örneğin son karma kitabımız olan “Ya Masallar Da Biterse”de 82 öğrencimizin ürünleri vardı. Bu güne dek 4 karma kitap, 4 şiir kitabı ve son olarak 1 roman yayımlanmıştır.

YADET B

ilim ve teknolojideki hızlı gelişmelerin de etkisiyle günümüzde eğitim – öğretim etkinliği, daha çok danışma etkinliği olma yönünde bir gelişim sürecine girmiş bulunmaktadır.

Eğitim–öğretim alanındaki bu yeni gelişmeler, yakın bir gelecekte -daha şimdiden Avrupa’da gündeme gelen (Sokrates, L.D.Vinci) programlarla somutlaşmaya başlanmıştır.- eğitim sistemlerinin de yeniden yapılanmasını beraberinde getirecektir. Gerek eğitimin tanımı, gerekse yeni sistem arayışları içerisinde öğretmen–öğrenci ilişkisi de danışmanlık boyutunda yeniden tanımlanmaktadır. Dünyadaki bu gelişmeler, son bir kaç yıldır Türkiye’de de, geliştirilen yeni projelerle birlikte, yakından izlenmektedir. Ancak atılan adımlar hem yetersiz kalmakta hem de “alışkanlıklar” engeline takılabilmektedir. Bu süreçte bir yandan ortaya konulan projelerin daha çok ve yaygın bir biçimde tartışılarak zenginleştirilmesi bir yandan da yeni öneri ve projelerin geliştirilmesine olanak tanınması, bunun yanı sıra model uygulamaların kendini göstermesine ortam hazırlanıp özendirilmesi, bir gerekli-

lik durumuna gelmiştir. Bu bağlamda, aynı zamanda bir “MLO” okulu öğretmenleri olarak model uygulamalardan biri olabileceğini düşündüğümüz bir uygulamayı okulumuzda geliştirmeyi amaçlıyoruz: Bu uygulama (daha doğrusu girişim), eğitim alanında, dünyadaki gelişmeleri de özümseyen bir biçimde, yazın (edebiyat) eğitimi ve öğretimini danışmanlık kavramı çerçevesinde ele alarak, özelde, yazın eğitiminde, genelde, eğitimin bütününde, daha boyutlu gelişmelere yön verebilecek bulgulara ulaşmayı hedefleyen bir tür araştırma çabası olarak da görülebilir. Bu çalışma, aynı zamanda eğitimin diğer alanlarında da benzer uygulamalara kapı aralarsa (sözgelimi “Doğa Bilimleri Danışmanlık Etkinliği”, “Sosyal Bilimler Danışmanlık Etkinliği vb...) eğitimin bütününü kapsayacak, çok daha boyutlu gelişmelerin ipuçlarının elde edilebileceği öngörülebilir... TANIM: 1- Yazın danışmanlığı etkinliği kavram bütünlüğü, okulumuz öğrencilerinin; geçmişten bugüne, Türkiye’de ve dünyada yazın (edebiyat) alanında orta-


SAMSUN KÜLTÜR SANAT TANITIM

113 ya konmuş, ürün, bilgi, kuram ve yöntemlerle, Araştırmacı yaklaşımı ve tutumuyla, Gündelik yaşamla da ilişkilendirilebilecek biçimde, Sahip oldukları dilin olanaklarını keşfedebilecekleri bir boyutta, Yazınsal zevk ve beğeninin hazzına varabilecekleri bir zenginlik ve çeşitlilikte, Genelde eğitim-öğretim etkinliği ve okul bütünlüğü içerisinde, Edebiyat öğretmenlerinin danışmanlık ve rehberliğinde, tanışıp, buluşmalarını, kendilerini de bu alanda üretken kılma uğraşısı içerisinde görmelerini sağlayacak; okul-içi, ders (derslik) dışı, eğitimöğretime yönelik destekleyici bir etkinliktir.

kurulun (Yazın Danışmanlığı Topluluğu) kısaltılmış biçimidir.

2) Yazın Danışmanlığı, okuldaki edebiyat öğretmenlerinin, yukarıda tanımlanan etkinlik çerçevesinde, yürütecekleri her türlü çalışmayı anlatır. (genel anlamda bakıldığında yazın danışmanlığı, yeni bir mesleksel kategori olarak da değerlendirilebilir.)

• Öğrencilerde, sahip oldukları dille ilgili duyarlılıklarını artırarak, dili kullanma becerilerinin gelişmesine katkı sağlamak, Öğrencilerin, Okuma– yazma zevk, alışkanlık ve becerilerini geliştirmek,

3) YADET, yukarıda tanımlı, yazın danışmanlığı etkinliğinin kısaltılmış biçimidir. 4) Y.D.T, yazın danışmanlığı etkinliğini yürütecek

AMAÇ: Yazın danışmanlığı etkinliği (YADET), öğrenciler için; • Yazını (edebiyatı) bir ilgi ve uğraş alanı durumuna getirmek, • Yazını (edebiyat) ders içi (sınıf içi) etkinliği sınırlılığından çıkarıp ilgi alanlarından biri durumuna getirerek (müzik, spor v.b.) bu alanda üretimde bulunabilecek duruma gelmelerini sağlamak,

• Yerel ve evrensel boyutta yazın ve yazarlar hakkında etkin bilgilere ulaşmalarını sağlamak, • Geleceğin ozan ve yazarlarına ortam ve olanak hazırlamaktır.


SAMSUN KÜLTÜR SANAT

Değişmeyen Asırlardır bu böyle kadınım ben adım yok Daha dokuz yaşımda reşit tuttular beni Farklı doğmaktan başka hiçbir kabahatim yok Doksanlık dedelerle yaşıt tuttular beni

MAKALE

Zaman oldu toprağa gömüldüm diri diri Zaman oldu ademin oldum süslü esiri Kukla gibi oynadım bir ileri bir geri Uçuruma attılar yara ittiler beni Kan kusan ağızlarda kızılcık şerbetiyim İyilik vatanıyım kötülük gurbetiyim Ezilmiş örselenmiş berbatın berbatıyım Hak hukuk çemberinden dışa attılar beni Dünyanın dengesiyken dengesizlik sayıldım Kocaman puntolarla manşetlere yayıldım Şarap gibi içildim açlık gibi doyuldum Önce meze ettiler sonra yuttular beni

114

Sömürüldüm horlandım her düzenin elinde Töre için can verdim yurdun farklı ilinde Kurban edildim kaç kez şeref namus yolunda Bağladılar gözümü sonra güttüler beni Öküzden sonra geldi sofradaki yerimiz Vicdansızın elinde meta oldu tenimiz Sindirip susturulduk yıllarca her birimiz Dünyayı Pazar edip alıp sattılar beni Uyutuldum her dönem değişik oyunlarla Türlü entrikalarla gerici yayınlarla Farkım kalmadı benim damdaki koyunlarla Sürüye çevirdiler mala kattılar beni Hak edilmiş hakkımı verdim bir bir geriye Sekiz yıldır gitmedim bir adım ileriye Heveslendim sultana olmak için cariye Ortaçağ özlemiyle bak kuşattılar beni Uyan artık uykudan at gaflet yorganını Çıkarıver boynundan sömürü urganını Ne kaldı ki geriye emdiler hep kanını Ecel oldular bana az yaşattılar beni

Ecmal Al


Fotoğraf: Ufuk İşler

SAMSUN KÜLTÜR SANAT

115


Samsun Kültür Sanat Platformu Dergisi #3  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you