Issuu on Google+


İÇİNDEKİLER

3 7 8 9 12 15 17 19 22 23

Haziran’ın Gelişi Mart’tan Belli Oldu… - Tahsin Doğan

Referandum öncesi ve sonrası değerlendirmelerimizde, Haziran ayındaki seçim sonrasında Erdoğan’ın amacının TC’nin siyasal yönetimini başkanlık sistemine dönüştürmek ve kendisini başkanlığa taşımak olduğunu belirlemiştik.

8 Mart’ta Sokaklara

Biji 8 Adar! Sokaklara çıkmalıyız! 8 Mart’ta değil salt, her gün, her gece…

Sermayenin Hırsızlık Çuvalı: Torba Yasa - Ayşe Baran Allanıp pullanıp “kadınlara aş, iş” diye sunulan yeni bir kandırmacayla karşı karşıya kadınlar.

Libya Olayları Işığında Fırtına Konjonktürü ve Bize Düşenler - Ali Efe

Mağrip konjonktürünün siyasal manası, emperyalizmin merkezinde BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) bulunan GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) düzenlemeleri yapmakta olduğu şeklinde anlaşılmalıdır.

Devrim Yolunda Yitirdiklerimizi Unutmayacağız! - Bedir Aydın

06 Mart, 30 Mart umudun, başkaldırının adıdır, Kızıldere`den, Kartal Maltepe’ye, 27 Nisan Bostancı`ya uzanan kararlılığın, davaya adanmışlığın adıdır.

16 Mart Katliamını Unutmadık UNUTMAYACAĞIZ! - Onur Yücel

Tarih 16 Mart 1978. İstanbul Üniversitesi’nde faşist katillerin öğrencilere karşı geliştirdikleri bombalı ve sılahlı saldırıda 7 devrimci, demokrat, yurtsever öğrenci katledildi, onlarcası yaralandı.

Arap Ayaklanmalarının Ardından BOP Konjonktüründe Stratejik Konak - Tahsin Doğan

Uluslararası emperyalizmin işlerinin pek de iyi gitmediği, daha Obama’nın ara seçimlerde ağır bir yenilgi almasıyla somutlanmıştı.

Tevekkül, İsyan, Devrim Arap Ayaklanmasının Gösterdikleri - Ali Efe

Tunus’ta genç bir işsiz aydının kendini yakması, başta Mısır olmak üzere, sadece Mağrip denen kuzey Afrika coğrafyasını etkilemekle kalmadı, Ürdün’den Bahreyn’e, Libya’dan Yemen’e bir bütün olarak, emperyalizmin Genişletilmiş Ortadoğu dediği alanda kitlesel siyasal patlamalara neden oldu.

Tarihin Tekerrürüne Göz Yummamalı - Aylin Şafak

Tarih tekerrürden ibarettir misali, dünya üzerinde keşifler ve keşfedilen topraklar üzerindeki zenginlikleri yağmalamalar, halkları katletme, soykırımlar, binlerce yıl öncesine dayanır.

Demokratik Ulus Bloğu! - Cemal Şerik

12 Haziran’da gerçekleşecek olan seçimlerin diğer seçimlerden farklı yönleriyle birlikte ele almak gerekmektedir.

Devrimci Cephe - Aylık Siyasi Dergi - Mart 2011 - Sayı: 4 Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü : Okan Duman Bülbül Mahallesi, Küçük Şişhane cad, No:3-5 Daire 4, Beyoğlu/ Taksim, Tel: 0212 297 70 97 www.devrimcicephe.org

-

info@devrimcicephe.org

Avrupa İletişim: Limmatstrasse 206, 8005 Zürih/ Isviçre avrupa.zh@devrimcicephe.org Basım Yeri Gün Matbaacılık ltd. Şti. Beşyol Mahallesi Akasya Sokak No 23/a Küçükçekmece İstanbul


Devrimci Cephe

Haziran’ın Gelişi Mart’tan Belli Oldu…

de operasyonlar üzerinden güçlenecek olan ordunun siyasal etkinliğinin önüne geçmek hesabı.

Referandum öncesi ve sonrası değerlendirmelerimizde, Haziran ayındaki seçim sonrasında Erdoğan’ın amacının TC’nin siyasal yönetimini başkanlık sistemine dönüştürmek ve kendisini başkanlığa taşımak olduğunu belirlemiştik. Doğrudan Erdoğan’ın yaptığı açıklamalarla artık bu planın örtülü bir tarafı kalmamış durumdadır. Ancak Erdoğan’ın, dünya politikasının belirlendiği Ortadoğu’nun tam merkezindeki bir ülkenin siyasal temsilcisi olmaktan kaynaklanan inisiyatif kullanımının ve gene temsilcisi olduğu yeni Türk burjuvazisinin çıkarları gereği Türkiye geleneksel finans kapitalizminin daha önceki batıyla entegrasyon hattından belli bir açıyla uzaklaşmasının yarattığı endişeyle, emperyalizm açısından bir tür garanti altına alınmak üzere, bunun tek kişilik iktidarına sınırlama getirilmesi temelinde bir proje olduğu da, bu yönlü uluslararası demeçlerle giderek belirginleşmektedir. Mısır ayaklanmalarıyla yıldızı bir kez daha parlatılmaya çalışılsa da Erdoğan Haziran seçimlerinde kendisini başkanlığa taşımayı güvenceleyecek bir çoğunluk bulamayacaktır. Erdoğan referandum sonrasında geleceğini güvencelemek için her ne kadar %41’den fazla oy kazanmayı planladığını söylese de, üzerindeki kuşatmayı yarmak için asıl politik ağırlığı içki ve heykel tartışmalarından tutun generalleri tutuklayarak Ergenekon davasını derinleştirmeye kadar yayılan siyasal gündemlerle kendi %58’lik referandum desteğini pekiştirmeye verdiği görülebilmektedir. Gül’le başkanlık sistemi tartışmalarında, türban yaşı konularında ters pozisyonlar almaları gibi, Gül’ün yakın arkadaşı Fehmi Koru’nun kendi gazetesinden düşürülerek Gülen medyası içine çekilmesi gibi çatışkılı durumlar Erdoğan’ın yeni Türk burjuvazisinin etrafındaki bloğu yürütmekteki zorluklarını bize göstermektedir. Bütün bu seçime dönük süreç içinde hem MHP’yi baraj altına düşürüp

Tahsin Doğan

onun milletvekili potansiyelini kendisine katma taktiği olarak hem de gerici sünni Türk bloğu pekiştirmek için Erdoğan’ın elindeki en güçlü koz Kürt halkının özgürlük taleplerine kulaklarını kapamaktı; öyle yaptı. Kürt Özgürlük Hareketi’nin, Öcalan’ın çağrısına uyarak 13 Ağustos’tan bu yana sürdürdüğü eylemsizlik kararına karşı barış adına hiçbir karşılık vermedi. Aksine Kürdistan’daki oylarını güvenceleyecek şekilde KCK operasyonlarını kesintisiz bir şekilde bugüne kadar sürdürdüğü gibi, Hizbullah tahliyeleriyle kendine bölgede yataklık yapacak bir vurucu gücü sahaya sürdü. Hizbullah tahliyelerinin hemen ardından kontra Mezit örgütünün kendini deklare etmesi, sürecin nasıl planlı bir şekilde yönlendirdiğinin bir kanıtı durumundadır. Kürt Orta Sınıflarının Umutları Doğrudur, eylemsizlik sürecinde gerillaya karşı sürdürülen operasyonlarda belirli bir azalma olmuştur, ancak bunu kimi Kürt orta sınıf söylemlerindeki gibi AKP’nin barışçı amacının eseri olduğunu düşünmek doğru değildir. Operasyonların kesilmesinde AKP’nin hem Kürdistan’daki askeri faaliyetin az çok durulması üzerinden Kürdistan’daki oylarını pekiştirme çıkarı vardır, hem

Erdoğan’ın ve AKP’nin seçim kaygısıyla Kürt sorununda ileri hamleler yapamadığı, seçimler sonrasında açılım sürecinin derinleştirileceği ise gene bir orta sınıf halüsinasyonu ya da demagojisidir. Her şeyden önce AKP’nin ve Erdoğan’ın, yukarıda özetlediğimiz başkanlık sistemini kurma ve ele geçirme operasyonu önce bir anayasa değişikliği sürecini, sonra ise yeni bir seçim momentini gerekli kılmaktadır. AKP’nin Haziran seçimlerini yasalaştıran son kanun metni, Cumhurbaşkanlığı süresini 2012 Ağustos’u olarak belirlemiştir. Yani Erdoğan ve AKP’nin açılım havucu, salt seçim takvimi açısından bahsetseniz bile, önümüze neredeyse bir buçuk yıllık bir bekle-gör zamanı koymaktadır. Bu zaman dilimi sadece AKP’nin çözüm sürecini uzatarak Kürt halk direnişini dejenere etme taktiğine hizmet edecektir. Yeni Türk Burjuvazisi: Sömürgecilik, Yeniden Diğer taraftan AKP’nin Kürt halkının ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin istemleri doğrultusunda bir açılım yapması yeni Türk burjuvazisinin ekonomik ve siyasal egemenlik koşulları gereği mümkün değildir. İlgili Devrimci Cephe yazılarında daha ayrıntılı işlendiği gibi, 24 Ocak12 Eylül sürecinde sistem korumasına alınarak semiren yeni Türk burjuvazisi geleneksel finans kapitalin üretim ve pazarlama düzeyinin oldukça gerisinde olduğu için ancak onun bıraktığı boşluklarda kök salabildi. Bu alanlar yeni Türk burjuvazisinin kadim birikim ve yapısallığına göre metropollerde kredi ve ranta dayalı müteahhitlik hizmetleri ve iç Anadolu pazarındaki acenta bezirgân egemenlik olarak şekillendi. Referandum haritası yeni Türk burjuvazisinin pazar egemenliğinin sınırlarını oldukça net gözler önüne serdi. Özellikle 2008 küresel mali krizle birlikte, sıcak para operasyonlarıyla had 3


Ocak-Şubat 2011 safhaya çıkacak kertede Arap sermayesi ve pazarıyla ilişkilenme, yeni Türk burjuvazisinin kendisini yaşatması için zorunlu bir yönelme olmuştur. Gene referandum haritasında kolayca gözlenebileceği gibi yeni Türk burjuvazisinin Arap pazarıyla ilişkilenmesinin önünde koca bir Kürdistan coğrafyası ve Kürt Özgürlük Hareketinin kontrolünde bir kuzey Kürdistan boğazı bulunmaktadır. Türkiye geleneksel finans kapitaline rağmen kendi sermaye ve pazar gücünü koruyabilmek için AKP, kuzey Kürdistan’ı kendi pazar ve sermaye ilişkilerine entegre etmek zorundadır. Geleneksel finans kapital, oldukça zorlanmasına karşın neo liberal dönemin gereklerine göre kendi teknoloji ve pazar alanlarını yeniledi, kendini dış pazara ve Türkiye’nin gelişkin bölgelerinde yabancı sermayenin rekabetine göre düzenledi. Bu nedenle, önceleri Kürdistan’ın sömürge statüsünü devlet sınıflarıyla ittifakın politik bir gereği olarak kabullenirken, neo liberal dönemde bu pazarın ordu tahakkümünden kurtarılması doğrultusunda görüş ve tavır geliştirmekte giderek cesaretli tutum aldı. Oysa yeni Türk burjuvazisi, kendi sermaye varlığını ve sınıfsal egemenliğini sürdürebilmek için Kürdistan pazarını kendi ilişkilerine entegre etmeye şiddetle muhtaçtır. Bu nedenle Kürdistan coğrafyasında yeniden yeni bir sömürgeci politikanın temsilcisi olmaktadır. Bu nedenle, doğrudan kendine bağlı paralı asker ve polis gücüyle ve on beş bin imamla bu yeniden sömürgeci dalgayı inşa etmeye başlamıştır. “Çözüm”e Kapalı Bölgesel Konjonktür Bir bütün olarak TC egemenliğinin Kürt halkının taleplerine sağır kalmasının uluslararası konjonktür tarafından beslenen gerekçeleri de vardır. ABD önderlikli dünya emperyalizmi, kendi içindeki mali ve politik sorunlar nedeniyle Ortadoğu’yla ilgisini gevşettiği bir dönemde AKP’nin kendi egemenliğini ve küresel güçlerle pazarlık gücünü yükseltecek bir açılıma destek vermeyerek süreci tıkadığını biliyoruz. Emperyalizmin iç sorunlarını az çok aşarak bölgeye yöneldiği bu evrede ise İran müdahalesinin yeniden ısındığını 4

gözlemliyoruz. Böyle bir müdahalenin gündeme geldiği koşullarda emperyalizmin Kürt kozu güney Kürtlerinin olacağı ve askeri değerinin yüksekliğinden dolayı politik tercihlerin Türk ordusunu işin içine çekecek şekilde planlanacağı açıktır. İran merkezli bir bölgesel savaş durumunda ister Irak, Afganistan, Libya, Lübnan gibi sahalarda değerlendirmek üzere ister doğrudan İran sürecinde değerlendirmek üzere Türk ordusunun askeri değeri bölgesel emperyalist yayılmacılık politikalarında çok yüksektir. Soros’un “Türkiye’nin en değerli ihracat kalemi ordusudur” şeklinde yaptığı değerlendirme bugün dünden daha geçerlidir. Emperyalizmin Türk ordusunu kendi yayılmacılık programında doğrudan istihdam etmesinin güçlü bir ön koşulu PKK ve Kürt Özgürlük Hareketinin tasfiyesidir.

TC’nin “diyalog-müzakere” sahtekarlığı Bu temelde geçtiğimiz Ekim ayının sonunda Öcalan’a açılan “diyalog” kapılarının aslında çözüm aramaya yönelik olmasının pek de koşulları yoktu. Emperyalizmin ve Türk sömürgeciliğinin Kürt açılımı, PKK ve Kürt Özgürlük Hareketinin imhası temelinde Kürt halkının sindirilmiş ve en aza çekilmiş ve zaten fiilen kazanılıp kullanılmakta olan talepleri düzeyinde karşılamaktır. Devrimci Cephe, momente ilişkin değerlendirmesinde, Öcalan’a sunulan “diyalog” önerisinin çözüm potansiyelli olamayacağını, bu önerinin esas olarak Irak’taki hükümet kurma çalışmalarında TC girişimlerinin Kürt Federe Devleti yöneticileri üzerinde bir ağırlık taşıyabilmesinin bir gereği olarak yapıldığını ve güney Kürt liderliğinin Maliki hükümetine destek vermelerinden sonra artık bu diya-

log zeminin de işletmeye pek ihtiyaç duymayacaklarını yazdı. Gerçekten de o zamandan bu yana bırakalım müzakere sürecine yönelmeyi diyalog süreci bile doğru dürüst işletilmedi. Yalnızca Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadele inisiyatif ve imkanlarını kısıtlayıcı bir demagojik motif olarak canlı tutuldu. “Yol Haritası” ve “Demokratik Özerklik Programı” Ancak bu süre zarfında ne Kürt halk önderliği ne de Kürt halkı boş durmadı. Demokratik Toplum Kongresi ve KCK, Öcalan’ın “Yol Haritası” üzerinden “Demokratik Özerklik Programı”nı oluşturarak yeni sürecin programını belirlediler. Yol Haritası’nda, açıktır ki, kavramları ve bağlamlarını oldukça zorlayan, hatta yer yer konu ve kavramsal bağlamlar arasındaki ilişkiyi koparan bir teorik bakış ve tarih okuması yapılmaktadır. Bununla birlikte, gene bu belgede, Kürt özgürlük hareketinin zor dönemleri için yapılan bir belirlemede Yol Haritası’nın Türkiyeli leninci marksistlerce nasıl okunması gerektiğine dair bir yöntem de sunulmaktadır. Bu belirlemeye göre Kürt Özgürlük Hareketi’nin asıl gücü teorik ve tarihsel bakışı yeniden yapılandırmasından değil, “esas bağlayıcı olan ahlak ve inanç değerleri”nden gelmektedir. Kürt halkının ahlak ve inanç değerleri hem Yol Haritası’nda, hem de bunun programatik bir tasnife uğratılmasından oluşan Demokratik Özerklik programında, “demokratik ulus”, “demokratik vatan”, “ekonomik bağımsızlık”, “öz savunma” ve “diplomatik özerklik” gibi taleplerle artık özerklikten ziyade yarı bağımsızlık statüsünü talep eden daha yüksek bir siyasal muhtevaya ulaştırılmış bulunmaktadır. Kürt Özgürlükçülüğünde 4. Stratejik Dönem’e Geçiş ve Devrimci Halk Savaşı Bu yüksek siyasal muhtevanın pratikleşmesi açısından Kürt Özgürlük Hareketi 1 Haziran 2010 tarihinde


Devrimci Cephe tedir. Baharla birlikte gerillanın manevra gücünü kazanmasının yükselteceği mücadelenin pratik temposunu TC’nin düşürmesinin araçları bundan böyle askeri ya da sahtekâr oyalama taktikleri olamayacaktır. Kürt halkının özgürlük taleplerine vereceği gerçek ve kalıcı cevaplar olabilecektir. Ancak değerlendirmemizin başında yaptığımız tespitlerin de gösterdiği gibi sistemin bu gücü yoktur. Artık Kürt halkının özgürlük mücadelesi, TC’nin dizleri üzerine çökertilmesine kadar sürecek bir savaş düzeyine evrilmek üzeredir.

4. Stratejik Dönem’e geçiş kararı almış bulunmaktadır. Bu dönemi belirleyen temel özellik, Kürt halkının özgürlük taleplerini TC’nin iradesini kırarak fiilen gerçekleştirmeyi hedeflemesidir. Kürt illerinde ikili iktidarı kurumsallaştırmak ve demokratik komünalizmin özgür alanlarını yaratmak için mücadelenin yeni tarzlarının uygulanmasına geçiş kararlaştırılmıştır. 2010 Haziranı’yla birlikte başlatılan 4. Stratejik Dönem atılımı Öcalan’ın çağrısıyla, barışçıl çözüme bir şans daha vermek adına Ekim sonunda durdurulmuştu. Ancak AKP’nin bu eylemsizlik dönemine karşılığı istismardan başka bir şey olmayınca KCK, 1 Mart itibariyle yeniden aynı atılım sürecini, ancak bu kez AKP’nin ve TC’nin bezirgân oyunlarına ve oyalamalarına asla gelmeyecek bir kararlılıkla yeniden yürürlüğe sokmuş bulunmaktadır. 4. Stratejik dönemin mücadele biçimi Kürt Özgürlük Hareketi tarafından Devrimci Halk Savaşı olarak belirlenmiştir. Devrimci Halk Savaşı, klasik halk savaşı teorisinin içerdiği kırdan şehirlerin kuşatılmasını hedefleyen askeri temeldeki bir mücadeleden ziyade, esas olarak klasik devrimci stratejilerde Birleşik Devrimci Savaş olarak tanımlanan kentli yığınların gerillanın desteğinde ayaklanmasını öngören bir stratejik muhtevaya sahip bulunmaktadır. Mücadelenin asıl karakterini açık askeri tarzlarla bütünleştirilmiş serhildanlar verecektir. Geride bı-raktığımız eylemsizlik sürecinde Kürt kentlerinde hiç kesilmeyen serhildanlar Kürt halkının bu mücadeleye yeterince hazır olduğunu bize göstermek-

Yasal alanlardaki Kürt orta sınıf sözcüleri, elbette sürecin böyle evrilmesinden rahatsız olmaktadırlar. Dolayısıyla KCK kararlarında kendilerini rahatlatacak “açık uç” arayışındadırlar. TC’nin, Kürt taleplerine karşı samimi karşılıklar verdiği takdirde KCK’nin illa da savaş diye tutturmasını zaten kimse beklememektedir. Ama KCK’nin kararlarında açık uç arama tavrı, devletin işi sürüncemeye bırakmasına karşın 4. Stratejik hamle dönemine geçilmesine örtük bir itiraz yüklüdür. Kürt orta sınıf temsilcileri, KCK’nin stratejik hamle kararına yaptıkları bu itirazı Öcalan’ın konumuna sığınarak dillendirmektedirler. Okurlarımızın bileceği gibi Devrimci Cephe’nin geçen sayısında KÖH’nin özellikle 1 Haziran 2004 kararları sonrasında gelişen “önderlik” ve “yönetim” ilişkisi işlenmişti. Öcalan, görüşme notlarında kendini daimi bir “barış pozisyonu”nda tutacağını ve süreç gerektirdiği takdirde “savaş kararı”nı KCK’ye bıraktığını belirtmişti. KCK ise, önderliğini “asla boşa düşürmeyecek” bir hassaslıkla ne zaman inisiyatif alacağını ölçme gayretindedir. Verili aşamada KCK’nin 4. Dönem kararlarıyla Öcalan’ın “her şeye rağmen barış pozisyonu” önümüzdeki sürecin ikili ama birbirini tamamlayan perspektifleri olarak Kürt özgürlük mücadelesinde somutlanacaklardır. Bu ikili yaklaşımdan zaman zaman biri, zaman zaman diğeri ağır basabilecektir. Hangisinin ağır basacağı ise TC politikalarına göre belirlenecektir. Taksim feda eylemine gösterilen refleks tepkilerde kendini ele verdiği haliyle mücadeleyi geri düzeylerde sürdürmeye eğilimli Kürt orta sınıfları TC’nin istediği tarzda kesintisiz bir şekilde “barış tutumu”nun belirleyici olmasından yana ağırlıklarını

koymak eğilimindedirler. Görüldüğü kadarıyla Mart sonrası süreçte Kürt orta sınıfları ya yeni stratejik hamleye uygun pozisyon geliştirmeyi başaracaklardır ya da Kürt özgürlük mücadelesinde yeni düzeyde bir sınıf mücadelesi daha yaşanacaktır. 8 Mart, Newroz, DHS ve Haziran Seçimleri Kürt özgürlük hareketinin, başta Kürt kentleri olmak üzere kadın ve Newroz serhildanları üzerinde yükselteceği DHS süreci Türkiye’nin bütün gelecek yakın tarihini derinden etkileyecektir. Bu etkinin ilk planda görüleceği moment Haziran seçimleri olacaktır. Sürecin kronolojisi 8 Mart ve Newroz eylemliliklerine özel bir önem yüklemektedir ve bu özel öneme göre yaşanacaklardır. Bu eylemlilik süreçlerinden çıkarılan sonuçlar KÖH’nin 1 Haziran’dan 13 Ağustos’a kadar süren 4. Dönem tarzlarını denediği sürecin sonuçlarıyla harmanlanarak DHS’nın savaşçı ve kitle yapısı tarafından iyice kavranmasına yardımcı olacaktır. Bugüne kadar “KCK Asayiş” güçleriyle mücadele eden polis gücünün DHS kapsamını karşılaması pek mümkün olamayacaktır. Bu nedenle DHS taktiklerine karşı TC’nin öne çıkartacağı temel araç elbette gene TSK olacaktır. Bununla birlikte TSK’nın Haziran odaklı süreçteki askeri düzeyinin gündelik mevzi operasyonlar, sınır ötesi bombardımanlardan öteye geçmesi pek beklenemez. Bütün yığınağına rağmen TSK’nın KÖH’ün DHS saldırısını topyekun bir imha hareketine çevirmesinin koşulu yoktur. Güney Kürtlerinin desteği olmadığı müddetçe Kürdistan dağlarında Kürt özgürlük savaşçılarına karşı hiç bir şansı olmadığını 2009 Zap operasyonunda görmüş bulunmaktadır. Güney Kürtleri ise TC’nin yanında PKK’ye karşı bir operasyona ancak sürecin içine doğrudan Amerika’nın girmesi koşullarında ve de ancak kesin bir sonuç alınacağına olan inancı pekiştikten sonra yanaşabilir. Bunun dışında lojistik imkânları daraltmanın ötesinde yapabileceği hiç bir ciddi karşıtlığı olamaz. Haziran süreci içinde ise ne Amerika’nın ne de güney Kürtlerinin PKK’yi merkezine oturtabilecekleri bölgesel bir gelişim zorlaması vardır. Böl5


Ocak-Şubat 2011 genin zembereği henüz boşalmamıştır. Dolayısıyla Haziran sürecini iç dinamikler üzerinden konuşmak yeterli bir bakışı bize sağlayacaktır. Kuzey Kürdistan alanında KÖH’ün 4. Dönem hamlesini AKP’nin ne TSK çabaları ne Hizbul Kontra faaliyetleri üzerinden karşılamasının koşulları gözükmemektedir. Bu durumda referandum haritası daha da pekişecek, AKP’nin bölgeden devşirdiği oylarda önemli bir düşüş olacaktır. Kürt halk direnişinin yükselmesinin otomatik olarak başta MHP

olmak üzere milliyetçi kesimin taban desteğini genişleteceği, oylarını artıracağı varsayımı AKP’yi Kürt halk direnişi üzerine oldukça açık bir şiddet uygulamasını getirebilir. Eğer KCK’nin eylemsizlik kararını kaldırmasına karşı hükümet tarafından olumlu adımlar atılmadığı takdirde KCK tutsaklarının serbest bırakılmasından ziyade sahada faaliyet gösteren sivil Kürt toplum ve kanaat önderlerinin tutuklanmalar yoluyla etkisiz hale getirilmesi daha yüksek bir olasılıktır. Elbette bu gerici baskıların metropollerde de somut yansıması olacaktır. Hem kentli sınıfların AKP karşıtı muhalefetinin önlenmesi adına, hem bu sınıfların tepkilerinin sınırlı ve silik CHP yerine devrimci, sosyalist merkezlere doğru yönelmesini engellemek adına ve hem de Türkiye sosyalist hareketinin ve Türkiyeli emekçilerin Kürt halkıyla stratejik ittifaklaşmasının önemli bir imkânını tüketmek adına Türkiyeli sosyalist hareketlere yönelik de önemli ve ağır yaptırımlar, tutuklama ve baskılar gündeme gelecektir. Bu seçim sürecinin Kürdistan’da ve metropollerde devlet 6

baskısının yoğun bir şekilde yaşanacağı bir dönem olacağı ön görülmelidir. Önümüzdeki dönemde Kürdistan’da yükselecek olan 4. Dönem stratejik atılımının metropollerdeki karşılığı kentli emekçi sınıfların sokaklara taşan yığınsal eylemleri olmalıdır. Türkiye devrimci hareketinin kentli yığınlara böyle bir eylemsel önderlik yapma şansı ne yazık ki yoktur. Ancak metropol proletaryası ve emekçi yığınları içindeki Kürt kitlenin ulusal kurgulu aksiyoner niteliği metropol muhalefeti-

nin sokak gücü açısından önemli bir şanstır. Bu şansın değerlendirilebilmesi için Kürt özgürlük hareketinin kentli Kürt proletaryayı Türkiyeli sınıf yoldaşlarıyla harekete geçirebileceği inisiyatif alanı kendisine tanınmalıdır. Bu da seçim ittifaklarında Türkiye sosyalist hareketlerin Kürt özgürlük hareketinin planlamaları doğrultusunda pazarlıksız bir ittifak zeminine gelmelerinin gereğidir. Küçük çıkarlar ve gerçek temeli olmayan siyasal başarı görüntüleri adına Türkiye sosyalistlerinin Kürt özgürlük hareketiyle pazarlıkçı temelde yakınlaşmaları bu momentin en yanlış tutumu olacaktır. Kürt özgürlük hareketinin stratejik değişim hamlesinin başarısı için Türkiye metropollerini de harekete geçirmeye duyduğu ihtiyaç, onun bilincinde Türkiye sosyalist hareketinin pazarlık gücünden daha fazla karşılık bulacaktır. Stratejik değişim programının Türkiyelileşme ihtiyacını dünden daha fazla öne çıkarmasının, metropollerdeki demokratik mücadelenin ihtiyaçlarını güvence altına almakta Türkiyeli devrimci ve sosyalistlerin kendi siyasal varlıklarından daha dayatıcı olduğunu Türkiye solu

artık görebilmelidir. Ve Türkiye sosyalist hareketi bu muhakemeyi salt Haziran seçimleri üzerinden değil, bundan daha fazla Haziran sonrası ülkede ve bölgede gelişecek daha kritik ve tayin edici mücadele süreçlerine hazırlık açısından özellikle başarabilmelidir. Türkiye ve Bölge için Devrimci Savaş Gerçeğine Ulaşmak Kürdistan ve metropollerde yükselen AKP karşıtı muhalefet ve Erbakan’ın ölümünün milli görüş cephesinde yaratacağı toparlanma AKP’nin Haziran seçimlerinde görmek istediği başarıyı sağlayamamasına yol açacaktır. Bu haliyle Haziran seçimleri egemen sınıflar bloğunda verili dengelerin bozulmasını, yerine yeni dengelerin kurulmasını gerektirecektir. Bu dengeler ise uluslararası konjonktürün bir yansıması olarak bölgesel konjonktürün ihtiyaçlarına göre belirlenecektir. Bu haliyle sosyalist hareket dönemsel politik taktiklerini gelgeç ve çıkarcı seçim taktikleri olmaktan çıkararak geleceği kucaklayan bir mücadele programına dönüştürmek yükümlülüğündedir. Bunun için Türkiye sosyalist hareketinin önderliklerinin yapması gereken ilk iş Kürt özgürlük hareketinin 1 Haziran 2004 kararlarını görmeyen, haliyle bu kararların mücadelede yol açacağı değişimi algılayamayan aymaz ve apolitik perspektiflerinin bir özeleştirisi olarak 1 Haziran 2010 kararlarının Türkiyeli bir devrime katacağı imkân ve potansiyelleri zaman yitirmeden kavramak olmalıdır. Bu kavrayış temelinde Türkiye devrimci ve sosyalistleri, artık çoktan yolları kapanmış olan küçük burjuva demokrasiciliğinin seçimci bürokratik, sinik yasalcı “üçüncü cephe” mızıldanmalarını terk ederek, Kürdistan kentleri ve kırlarından giderek yükselecek olan Devrimci Halk Savaşı’nın Türkiye sahasında karşılığı olacak Devrimci Savaşı yürütmek üzere karargâhlaşmayı ve bu karargahlaşmanın emeği ve bedelleri üzerinden emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı Anadolu halklarının devrim ve direniş cephesini oluşturmayı hedeflemelidirler. ☆ tahsindogan@devrimcicephe.org


Devrimci Cephe

8 Mart’ta Sokaklara! Biji 8 Adar! Sokaklara çıkmalıyız! 8 Mart’ta değil salt, her gün, her gece… Yedi yılda %1400 artış gösteren kadın cinayetlerine karşı…

Dünya istatistiklerinde kadın istihdamını son sıralara yerleştiren cinsiyetçi emek politikalarına karşı… Sınıfsal, cinsel ve ulusal olmak üzere üç katlı sömürülen Kürt kadınlarını kurban eden töre cinayetlerine karşı…

Bölgemizde ve tüm dünyada işgal ve sömürüyü azgınlaştıran, savaşlarda en çok kadınları ölüm, kan ve gözyaşı, işsizlik ve tecavüze maruz bırakan emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı… Çocuk tecavüzcülerini koruyan, Kürt kadınları kuma yapalım diyen belediye başkanlarını koruyan, kadınları evin sınırlarına içine hapsetmeyi teşvik eden, kadın erkek eşitliğine inanmadığını her fırsatta dile getiren ve kadını sadece “kutsal anne” kimliğiyle görmeyi tercih eden ikiyüzlü iktidara karşı… 8 MART’TA SOKAKLARA… ☆

Ayşe Paşalı gibi göz göre göre öldürülen kadınları korumak için kılını kıpırdatmayan devlete karşı… 15 yaşında Mardin’de 26 farklı kişiye satılan N.Ç. davasında “isteseydi tecavüzü engellerdi” kararını vererek sanıklara ödül gibi cezalar dağıtan “adalet” sistemine karşı… Dekolte giyen kadınları taciz ve tecavüze teşvik etmekle suçlayan yaygın erkek egemen zihniyete karşı… Raillife dergisine “Kız gittim, kadın geldim” diye yazan Mehmet Aycı misali her fırsatta ayrımcılığı gözler önüne seren erkek söylemine karşı… Hıncal Uluç, Engin Ardıç, Emre Aköz gibi köşelerinden kadınlara küfürler saçan kadın düşmanlarına karşı… Cinsel şiddetin toplumsal bir sorun olduğunu göz ardı eden yeni yasa tasarısına karşı… Emek esnekliğini kadınlar için kural haline getiren ve var olan cinsiyetçi istihdam politikalarını derinleştiren torba yasaya karşı… Kadınları güvencesiz, kayıt dışı, sosyal haklara sahip olmadan, kreşsiz, izinsiz çalıştırarak ucuz, esnek, her an kapı önüne konulacak şekilde sömüren kapitalist sisteme karşı… 7


Ocak-Şubat 2011

Sermayenin Hırsızlık Çuvalı: Torba Yasa

Allanıp pullanıp “kadınlara aş, iş” diye sunulan yeni bir kandırmacayla karşı karşıya kadınlar. Kamuoyunda “Torba Yasa” olarak bilinen, “Bazı alacakların yeniden yapılandırılması ile sosyal sigortalar ve genel sağlık sigortası kanunu (SSGSS) ve diğer bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı” alay-ı vâlâ ile sunulurken, “kadına çalışma yaşamında radikal değişiklikler getirecek”, “kadının yüzünü güldürecek” gibi yorumlarla kadınlara değil, sermayenin dertlerine deva olduğu gerçeği gözlerden gizlenmeye çalışılıyor.

neksel olarak “kadın meslekleri” olarak bilinen meslekler dışında bir iş yapmak istiyorsanız kota hakkınız yok, siz gene bu geleneksel alanlara hapsolacaksınız. Bir makyaj, bir makyaj, ama altındaki ucubeyi saklayamıyorlar. Nedir, çalışanlar işsiz kalınca İşsizlik Fonu gelirleri işverene “istihdam teşviki” olarak verilecekmiş. Kadınlara yarar gibi mi görünüyor? Bir de şöyle bakalım: Bu teşvikin verilebilmesi için işverenlerin 18-29 yaşında erkek ve 18 yaşın üzerinde kadın işçi alması gerekiyor. Peki, mesleki eğitim görmek için parası, zamanı ve babadan, kocadan izni olan kaç kadın

Birinci olarak, “uzaktan çalışma”, “evden çalışma” ve “çağrı üzerine çalışma” başlıkları altında kadınlara esnek çalışma dayatılıyor, pratikte zaten var olan emek esnekliği kadınlar için kural haline geliyor. Bayram yapın kadınlar! Hem evde oturup hem çalışabileceksiniz! Hem ev işlerinizi yapacaksınız, hem üç çocuklu “kutsal aile”nin bekasına bekçilik yapacaksınız, arada bir gel derlerse gidecek, pardon gitmeyecek, eve iş alacaksınız, git derlerse gideceksiniz, gene pardon, evinizde işsiz güçsüz oturacaksınız, iş varsa elinize üç kuruş verecekler, yoksa ne yapalım! İş güvenceniz olmayacak, hayat güvenceniz olmayacak; sosyal haklarınız olmayacak; sendika hakkınız olmayacak; üstelik işsiz kaldığınızda güvenceniz olması gereken işsizlik fonu patronlara “istihdam teşviki” olarak dağıtılacak ve bunun size gideceğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz; bir de tabii mesleki yeterlik belgeniz olması gerek, onu da nasıl elde edecekseniz; kreş hakkınız yok; yıllık izniniz yok; ihbar tazminatınız yok; kıdem tazminatınız yok; kuaförlük, bakıcılık, temizlik işleri, terzilik gibi gele8

Ayşe Baran

Yasanın getirdiği bir hak daha var: Eskiden iki çocukla sınırlı olan çocuk yardımı bu yasada çocuk sınırlaması getirilmeden veriliyor. Başbakan herkesten üç çocuk bekliyorum dedi ya! Siz bol çocuk yapın, evde oturun, hem ev işlerini yapın hem evde çalışıp ev ekonomisine katkıda bulunun: Emek piyasası zaten cinsiyete göre bölünmüş durumdaydı, bunu daha da kalıcı hale getirelim; kadınların zaten dezavantajlı olduğu emek piyasasında bunu iyice pekiştirelim. Ezcümle, bu yasa aslında kadınları değil aileyi koruyor. Bu yasa aslında kadınları eve hapsediyor. Bu yasa aslında sermayeye yarıyor. Finans kapital bu yasayla istih-dam teşviklerine el koyduğu gibi, bugüne dek ucuz, boyun eğdirilebilir yedek işgücü olarak sömürdüğü kadın emeğini bu kez yasal olarak, kayıtlı kuyutlu ucuz, yedek işgücü havuzu olarak sömürme yoluna gidiyor.

var? Hangi patron geleneksel kadın mesleği olmayan alanlarda kadın işçi almaya yanaşıyor? “Erkek” mesleklerinde kadın kotası olmadığı için bu da kadın emekçilere yaramıyor. Hakkını yemeyelim, yasada bazı sembolik haklarınız var. Sizi evinizde rahat ettirmek için elinden geleni yapıyor yasa, allahı var! Örneğin anne baba ya da çocuk gibi bakmakla yükümlü olduğu biri varsa, kadın işçiye üç aya kadar ücretli, altı aya kadar ücretsiz izin veriyor. Kreş açmıyor, bakım evi hizmeti sağlamıyor, sizi “kutsal yuva”nıza hapsetmek, karşılıksız ev içi emeği teşvik etmek için elinden geleni yapıyor.

Bu yasa, aslında, kadınların konumunda fazla bir değişiklik yaratmazken, zaten pratikte kayıt dışı bu işleri yap��yorlarken, kâğıt üzerinde kadın istihdamı artmış görüleceği için, dünya istatistiklerinde son 10 sırada yer alan Türkiye’nin yerini de yükseltecek, Türkiye finans kapitalinin şanı şerefini gene kadın emeği sağlayacak. Tıpkı krizlerde olduğu gibi… Bu yasa torba yasa değil, hırsız sermayenin çaldıklarını doldurduğu çuval! ☆ aysebaran@devrimcicephe.org


Devrimci Cephe

Kadınların “Torba Yasa”ya karşı talepleri:

-İşsizlik Fonu’ndan patronlara teşvik değil; iş arayan kadınlara prim ödeme gün sayısına bakılmaksızın işsizlik maaşı! -Cinsiyetçi işbölümüne göre belirlenmeyen mesleki eğitim istiyoruz! -Borçlanma hakkı değil: alacaklarımız için sosyal güvence istiyoruz! -Sürgün, yer değişikliği, özlük haklarımızın sıfırlanması korkusu olmadan çalışmak istiyoruz! -Babaya, kocaya bağlı kalınmadan, tüm kadınlar için ücretsiz ve erişilebilir sağlık hizmeti istiyoruz! -Hasta, yaşlı bakımevleri açılmasını; ücretli refakat izninde erkek çalışana öncelik tanınmasını istiyoruz!

Libya Olayları Işığında Fırtına Konjonktörü ve Bize Düşenler

Ali Efe

Tunus’ta bir işsiz aydının kendini yakmasıyla tetiklenen Mağrip konjonktüründe öne çıkan karakterin tarihsel politik üzerinden mi siyaset sosyolojisi üzerinden mi tanımlanması gerektiği konusundaki tartışmalar belirli bir netliğe ulaşamadan, bu kez kaosun içine Libya çekildi. Yokluklarıyla daha önceki gelişmeleri anlamamızda zorluk yaratan kimi faktörler bu kez gerekmediği halde öne çıkarak şu aşamada Mağrip konjonktürünün asıl kavranması gereken yönünün küresel konjonktürdeki politik değeri olduğunu kavramamıza yardımcı olabiliyor. Örneğin Mısır’da kendini sürecin görünmeyen öğesi kılmakta çok hassas davranan Müslüman Kardeşler Libya’da Kaddafi hakkında ölüm fetvası verebiliyor, bütün Mağrip olayları boyunca sesi çıkmayan Almanya, Kaddafi karşısında açık bir pozisyon alıyor, diğer ayaklanmalarda temkinli ilerleyen küresel emperyalizm bu kez acul davranıp hemen Birleşmiş Milletler’de özel bir gündem oluşturabiliyor. Mağrip konjonktürünün siyasal manası, emperyalizmin merkezinde BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) bulunan GOP (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi)

düzenlemeleri yapmakta olduğu şeklinde anlaşılmalıdır. Emperyalist kriz konjonktürü Türkiye’nin de içinde bulunduğu Ortadoğu merkezli bir anafora doğru seyretmektedir. Her ne kadar sağ oportünistler ve liberal sosyalistler, Obama’yla birlikte BOP sürecinin kapandığı şeklinde değerlendirmelerle kendi faaliyetlerini statükoya tabi kılmaktaki ısrarlarını sürdürüyorlarsa da Mağrip dalgası küresel emperyalizmin gündemdeki hiçbir programını askıya almadığını somutça göstermektedir. Öncelikle kavranması gereken şudur: BOP konjonktürü, emperyalizmin politik düzlemde tanımlanabilecek tercihlerinden biri değildir. BOP konjonktürü, emperyalizmin tarihsel düzlemde tanımlanabilecek zorunluluğudur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla doğu pazarlarında oluşan vakumun emperyalizm tarafından doldurulması, onun yapısal krizini aşması için kaçınılmazdır. BOP yöneliminin mantık ve stratejisini çizen Brzezinski, bugün hâlâ Oboma’nın baş danışmanıdır. “Satranç Tahtası”

-Devredilemez ücretli babalık izni! -Kreş istiyoruz! (Kaynak: Sosyalist Feminist Kolektif)

9


Ocak-Şubat 2011 ve “Seçenek” adlı çalışmalarında Genişletilmiş Ortadoğu’nun rakamlarla tarifini dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 75’inin yaşaması, dünya gayri safi milli hâsılasının yüzde 60’nın üretilmesi ve dünya enerji kaynaklarının yaklaşık dörtte üçüne sahip olması üzerinden verir. Doğu pazarlarının gelişkin üretici güçlerinin ve zengin madde kaynaklarının ele geçirilmesi yeni bir emperyalist konjonktürün yeniden yapılandırılması için zorunludur. Bunlar emperyalizmin tarihsel zorunluluklarıdır . Emperyalizm kendi birikim fazlası krizini çözemediği ve kendini yeni bir birikim süreci için yapılandıramadığı takdirde kendi içine çökecektir. Devrimci proletarya sosyalizmle cevap olamadığı takdirde bile sorunlarında çözümsüz kalan emperyalizmin varacağı yer Rosa Lüksemburg’un belirttiği gibi kaos ve barbarlık olacaktır. Bu nedenle emperyalizmin BOP stratejisi, politik imkânlar üzerinden tartışılabilecek bir tercih sorunu değildir; emperyalist dünya konjonktürünün tarihsel ve yapısal zorunluluklarının politik karşılığıdır.

Emperyalizm İran’a doğrudan bir müdahalede bulunduğu takdirde, örneğin Mısır halkının emperyalizme karşı tepkisini Mübarek mi daha rahat kontrol altında tutabilirdi, yoksa tümüyle Mübarek’le aynı siyasal bağlam içinde olmasına karşın verili devletle uzlaştırılarak halk arasındaki huzursuzluğun az çok yatıştırıldığı, patlama basıncı oldukça boşaltılarak sosyal uyanıklık trendi yeni bir uyku periyoduna geçirilmiş olan bir Mısır mı emperyalizmin bölge politikaları açısından daha “güvenilir bir devlet” olurdu? Kuşkusuz cevap ikincisidir.

Brzezinski’nin literatüründe GOP coğrafyası “küresel balkanlar”dır. Ve gene Brzezinski’ye göre bu coğrafya bir bütün olarak “politik olarak huzursuz, sosyal olarak uyanık, dinsel olarak patlamaya hazır halkların güvenilmez devletleriyle” doludur. “Balkanlar” ve “güvenilmez devletler” tanımlarını üst üste getirdiğimizde ise bugün yaşamakta olduğumuz Mağrip konjonktürünü anlamak daha kolaylaşmaktadır. Daha ayrıntılı bir şekilde ilerleyen satırlarda tartışacak olmakla birlikte Mağrip konjonktürünü ele aldığımız bağlamda kavramayı kolaylaştırıcı olacağına inandığımız şöyle bir soruya ne dersiniz? Emperyalizm İran’a doğrudan bir müdahalede bulunduğu takdirde, örneğin Mısır halkının emperyalizme karşı tepkisini Mübarek mi daha rahat kontrol altında tutabilirdi, yoksa tümüyle Mübarek’le aynı siyasal bağlam içinde olmasına karşın ver10

ili devletle uzlaştırılarak halk arasındaki huzursuzluğun az çok yatıştırıldığı, patlama basıncı oldukça boşaltılarak sosyal uyanıklık trendi yeni bir uyku periyoduna geçirilmiş olan bir Mısır mı emperyalizmin bölge politikaları açısından daha “güvenilir bir devlet” olurdu? Kuşkusuz cevap ikincisidir. Mübarek’in Mısır halkının emperyalizmin ve siyonizmin bölge politikalarına karşı bir güvence sağlayamadığı İsrail’in “kurşun dökme” operasyonunda ölçülebilmişti.

“Küresel Balkanlar” tarifi ise emperyalizmin bölgeyi kendine güvenceli hale getirmek için Balkan’larda izlediği yolu bölgede de uygulamaya yöneldiğinin bir işaretini bize vermelidir. Bunun için olaylar yığını altında iyice geride kalan Balkan krizi sürecinin kısaca üstünden geçmekte yarar vardır. Bilindiği gibi emperyalist yayılmacılık açısından Balkanlar Hazar kapısıdır. Hazar, hem Kafkas, hem Rus,hem İran; hülasa, bir bütün olarak BOP’un kuzey yoludur. Bir dizi provokasyon ve emperyalist medya şişirmesinin üzerine 99’da askeri süreci açılan Balkan işgali önce bölgenin parçalara bölünmesine ve sonra aralarına birleşik emperyalist orduların yerleştirilmesiyle sonuçlandı. Biz 90’daki Körfez krizinden sonra emperyalizmin Balkan operasyonunda da aynı yapılanmayı görerek, yeni konjonktürün sömürgecilik tarzını, yeni sömürgecilik tarzlarına ek olarak stratejik planda doğrudan askeri işgallerle gerçekleştirildiği için “yeniden sömürgecilik” olarak tanımlamış ve bu temelde Balkan savaşını, tıpkı İngilizBoer savaşı gibi yeni dönem emperyalist politikaların prototipi olduğunu belirlemiştik. Şimdi “küresel balkanlar” geçen yüzyılın son yılından bu yüzyılın açılışına aktarılan Balkan savaşındaki yöntemlerle düzene sokulmaya çalışılmaktadır. Libya şimdiden aşiretler temelinde doğu ve batı yoğunlaşmayla ikiye bölünmüş durumdadır. Aşiretler arasında sürdüğü iddia edilebilecek tarzda ve ağır insani kayıplar kışkırtılarak ülkesel barışın, TC’nin de muhtemel bileşenlerinden biri olacağı birleşik emperyalist orduların askeri yönetimi altına sokulmasının yolu açılmış durumdadır. Castro’nun Libya’nın Nato tarafından işgal edileceği tezini, bir teorik mülahazaya dayanmadığına göre, bu yaklaşımımızın güçlü bir siyasal tecrübeye ve kimi bilgilere dayalı bir kanıtı olarak kabul edebiliriz. Daha gelişmelerin en başından Birleşmiş Milletler’in konuyu özel gündem


Devrimci Cephe edinmesi bunun işaretidir. Almanya’nın bu krizde erkenden taraf olması ise Libya’nın doğrudan Avrupa’nın petrol istasyonu kılınması içindir. Bilindiği gibi, Avrupa, özellikle Almanya, Amerika’nın İran üzerine yönelteceği askeri politikalara direnci Avrupa’nın petrol ihtiyacının karşılanamaması ve Ortadoğu’daki savaşın az çok uzun sürmesinin bizzat Avrupa’yı bir krize sürükleyecek olmasından duyduğu korku nedeniyledir. Bu korkuyu giderebilmek için Almanya ve Amerika’nın bizzat Rusya ve Azerbeycan’la yaptıkları pazarlıkların görüşmelerin gene Rusya’nın tavır almasıyla tıkanmasından sonra Libya, gerçekten de çok kritik ve çok akıllıca seçilmiş bir hedef olarak ortaya çıkmıştır.

Kürt özgürlükçülüğünün Dördüncü Dönem Stratejik hamlesi ise bu bölgesel “fırtına konjonktürü”nü Türkiyeli statükocu güçlerin kapısına getirip, dayıyor.

Bu büyük resim, GOP düzenlemelerinin, BOP sürecinin pratik aşamalarına doğru iyice yaklaşıldığını gösteriyor. İran, Enerji Ajansı görüşmelerinden aldığı olumsuz mesaj sonrasında, Irak ve Lübnan’da pozisyonunu iyileştirerek, iç muhalefeti artık infazını isteyecek derecede sindirerek, Süveyş’i kullanımına açıp Suriye’ye güvence sağlayarak kendi hazırlıklarını ilerletirken Amerikan Dışişleri Bakanı Clinton, Ortadoğu’nun “kusursuz bir fırtına konjenktürü taşıdığı” deklare ediyor.

Evet beyler, hem küresel krizin “düzeltici” savaşı, hem de bunun bir fonksiyonu olarak Kürt özgürlükçülüğünün ve giderek Türkiyeli proleter devrimin kendini ve mücadeleyi geliştireceği iç savaş artık kapıyı çaldı.

Bu büyük resim, GOP düzenlemelerinin, BOP sürecinin pratik aşamalarına doğru iyice yaklaşıldığını gösteriyor. İran, Enerji Ajansı görüşmelerinden aldığı olumsuz mesaj sonrasında, Irak ve Lübnan’da pozisyonunu iyileştirerek, iç muhalefeti artık infazını isteyecek derecede sindirerek, Süveyş’i kullanımına açıp Suriye’ye güvence sağlayarak kendi hazırlıklarını ilerletirken Amerikan Dışişleri Bakanı Clinton, Ortadoğu’nun “kusursuz bir fırtına konjonktürü taşıdığı” deklare ediyor.

Devrimce Cephe, bölgenin ve ülkenin bu “fırtına” konjonktürüne ait yıllar öncesine varan ön görüsünü ve bu fırtınada tutturulacak devrimci rotaya ilişkin kerterizlerini en nihayetinde kendi amentüsü yapıp bir muska gibi başköşesine asalı neredeyse bir yıl oluyor. Orada şöyle deniliyor :

Kendi payımıza kıt imkanlarımız dahilinde tarihin küresel, bölgesel ve ülkesel gidişatının bu yönlü olacağına; bir dış savaşa bağlı iç savaşın kaçınılmazlığına dair düştüğümüz ve ardından kim bilir kaç kez yinelediğimiz ilk not 2000 tarihli. O zamandan bu yana, emperyalist savaşın insanlığa getireceği belayı defetmenin “barış” taktiklerini güçlendirmek olacağını hepimiz çok iyi biliyorduk ama güçlü “barış” taktiklerini çaresiz yağmur dualarından ayıranın keza güçlü “savaş” tahkimatları olacağını hep unuttuk. Unutmak işimize geldi. Küçük burjuva atılganlığımızın 70’de, 80’de, sonrasında “her gün 30 Mart” dedirtecek kertede sürek avlarına nesne oluşu, devrimciliğimizi Türkiyeli sivil toplumun pelteleşmiş akışına endekslememizi meşru kıldı. Devlete başkaldırıyı göze alamayanın Kürt’ün başkaldırısıyla yoldaşlaşmasının da imkanı olamadı. Zaten Kürt’e karşı mesafeleri koruyacak yaklaşımı ken-

di sınıfsal köklerimizde ve geleneksel ideolojilerimizde bulmak bizim için her zaman en kolay olanıydı. Geçelim dağların “siper yoldaşlığı” çağrılarını, bir çatı partisini bile çatamadık. Bizim dilimizde “barış”, tam da küçük burjuva yapısallığımıza uygun düşecek tarzda “geberen kapitalizm”in gözünden şefkat, merhamet yaşları beklemek oldu. Küçük burjuva aydınımızın Tanzimatçı barajlarını aşabilmek için “hic rodus, hic salta”mı diyelim yoksa açmazı halk bilgeliğiyle formüle eden “işte hendek, işte deve” mi diyelim, karar vermesi zor ama gerçek çırılçıplak ortada; Artık küçük burjuva demokrasiciliği için deniz bitti. Bundan sonra, başta “barış bloğu” oluşturmadaki ciddiliğimiz 1- Devlete meydan okumadaki cesaretimiz ve bu cesareti kolektifleştirmedeki yeteneğimizle, 2- Kürt’le yoldaşlaşmadaki samimiyetimizle ölçülecek… Ve kesinlikle bununla aynı anlama gelmek üzere bu kaostan bir devrim çıkarma niyetimiz; 3- Sömürgeci modernist üstencilik yerine, doğulu halkların tarih yapıcı üretici güçlerine önem vermekle, 4- Başta İran halkı olmak üzere, Şii islamın emperyalizme karşı direnişinin yaratacağı boşlukta nefeslenmeyi bilmekle, 5- Başta Filistin halkı olmak üzere, Ortadoğulu emekçi halkların Yahudi devletinin bütün tezahürleriyle tarihten silinmesi programında ortaklaşmakla tarihsel bir somutluk kazanacaktır. (devrimcicephe editoryası) ☆ aliefe@devrimcicephe.org 11


Ocak-Şubat 2011

DEVRİM YOLUNDA YİTİRDİKLERİMİZİ UNUTMAYACAĞIZ! Bedir Aydın Günü`dür. Sosyalist cumhuriyetlerin bir bir dağıldığı ve sosyalizmin dünya çapında yenilgi yaşadığı bir süreçte; tırmanışa geçen tasfiyecilik, inançsızlık ve inkarcılık rüzgarları karşısında, davaya ve ideallere sarılmanın simgesi 6 Mart’ta; tasfiyecilik karşısında savaşkan sosyalizm tavrıdır.

06 Mart, 30 Mart umudun, başkaldırının adıdır, Kızıldere`den, Kartal Maltepe’ye, 27 Nisan Bostancı`ya uzanan kararlilığın, davaya adanmışlığın adıdır. 30 Mart Kızıldere’de yarınlara umudun, insanlığın, yoldaşlığın, dostluğun, gelecek sosyalizme inancın, hesapsız fedakarlığın, adanmışlığın simgesi, bir manifestodur! Gerek genelde devrimci mücadele tarihi açısından, gerekse özelde ülkemiz devrimci hareket tarihi açısından oldukça önemli bir aydır Mart ayı. Yaşamda berraklık, netlik dilde de berraklığı gerektiriyor. Bunu iyi bilen egemen sınıflar, fiziki saldırılarının yanısıra ideolojikkültürel saldırıyı birlikte sürdürürler. Bu saldırıların ana hedeflerinden biri de, mücadele tarihimizin birikimlerinin ve onun kavramlarının içini boşaltmak ve anlamsızlastirmak, sıradanlaştırmaktır. Bunun içinki Mart ayının mücadele tarihimiz açısında anlamı ve önemi doğru kavranmalı ve özüne sahip çıkılmalıdır. Mart isyanın, Mart umudun, Mart başkaldırının ayı, işte bir kez daha Mart ayını umut, isyan, başkaldırı sloganları içinde karşılıyoruz. Bu baskaldırı, bu isyan sesleri arasında, ne olacak, nereye gidecek vb soruları tabi ki önemli. Ama bunlar bir yana „her şey biti“ diyenlere, umudu tüketenlere bir anlamdada en iyi cevapdır Mart ayi… dünyanın her yanında, tabi ki asil olarak Ortadoğu` da, açlığa, yolsuzluğa karşı isyan dalgası yayılırken ülkemizdeki gelişmeler de Mart ayi ile birlikte bir dönüm noktasına doğru ilerlemektedir. Mart ayı hüzündür, umuttur, sevdadır, geçmişten geleceğe uzanan bizlerin yarınlara yürüyüşümüzde rehberdir. Mart ayı tarihte izdüşümleriyle 12

30 Mart, 6 Mart, ruhu 27 Nisan`da tekrar vücut bulmadır... doludur. İçimizi burkan kayıplarımızla birlikte, onların bizlere bıraktıkları manifestolarla doludur. Kürt halkının başkaldırı, kavga, özgürlük simgesi, Newroz`dur. Öğrenci gençliğin antifaşist mücadelesini engellemek için faşizmin gerçekleştirdiği 16 Mart katliamı, faşizmin saldırılarının gelecekteki boyutunun göstergesi olmuştur ve bu katliam karşısında gençliğin tavrı, anti-faşist mücadelede bir dönüm noktasıdır. Sosyalizmin kuramcısı Karl Marx’ın ve uygulayıcısı Stalin’i yüreklerimize, bilincimize gömdüğümüz aydır Mart ayı.

Proletaryanın egemenlere korkulu rüyalar yaşattığı ilk muzaffer başkaldırı Paris Komünü’nün tarihidir. Kürt halkının katliamlardan geçirildiği, Halepçe’dir, Dersim isyanıdır. Diyarbakır zindanlarında bedenini ateşe veren Mazlum Doğan’dır. Dünya Emekçi kadınlarının, “kavganın da sevdanın da yarısı biziz” deyip destanlar yarattığı 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar

30 Mart 1972, Kızıldere, toplumsal tarihimizde unutulmayan bir yere sahiptir. Kızildere, idam sehpasındaki yoldaşlarına kendi canlarını ortaya koyarak sahip çıkmanın adıdır. Yalın anlamıyla bir yoldaşlıktır. En zor koşullarda kişisel, grupsal, düşünce ve duygulara kapılmadan, kendilerini ortaya koyma, aynı örgütten olmasa bile yoldaşlarını yalnız bırakmama, kurtarma çabasıdır. Kızıldere, 12 Mart faşizmine, emperyalizme bir karşı çıkıştır. Kızıldere, düzene bir başkaldırıdır. Ülke topraklarında devrimcilerin ilk defa doğrudan iktidara ve düzene karşı alternatif bir çıkış gerçekleştirmesidir. Kızıldere ve 65-71 mücadelesi, geçmiş geleneksel soldan bir kopuşun gerçekleştırılmesıdır. Sosyalistler, devrimciler sistemle bir uzlaşmaya gitmeden, düzen içi arayışlara yönelmeden doğrudan başka bir dünya için devrim ve sosyalizm alternatifi iddiasıyla baskaldırır .Kızıldere bu baskaldirinin adidir. Kapitalist, emperyalist sistem en güçlü olduğunu iddia ettiği bir dönemde kriz yaşıyor. Devrimciliğin,


Devrimci Cephe sosyalizmin gelişeceği yeniden umut olduğu bir döneme giriyoruz. Egemenlerin korkuları, sermayeye , kapitalizme, emperyalizme karşı güçlü bir devrimcitoplumsal mücadelenin gelişmesini görüyor olmalarındandır. Şimdi bu gelişmeleri engellemenin çok yönlü çabaları içinde olmaları kaçınılmazdır. Geçmişe ve değerlerimize saldırıyı bu anlamda da görmek gerekir. Geçmişin anlamı, günümüzde yürüttüğümüz somut politikalar içinde karşılık bulur. Devrimci hareketlerin de toplumsal tarih içinde ağaçlar gibi kökleri vardır. Bizim de derin köklerimiz, damarlarımız var. 21. yüzyıl sosyalizmi de devrimciliği de geçmiş köklerimiz ve izlerimiz üzerinden yürüyerek gelişecektir. Bugün 1971’in, Kızıldere’nin, İbrahim’in, Deniz’in, Mahir’in hala aşılamamış olmasının anlamı tarihte bıraktıkları bu izlerdedir. Mahir, Deniz, İbo, yaşamlarının en zor koşullarında üzerlerine düşen devrimci sorumlulukları 12 Mart faşizmine karşı mücadele içinde yerine getirdikleri için, gerçek anlamda yoldaşlıklarını herkesin tartışmasız biçimde, farklı örgütlerde olsalar bile birbiri için hayatlarını ortaya koyabileceklerini gösterdiklerinden, kapitalizme, emperyalizme ve faşizme karşı kararlı net durdukları için unutulmadılar, ulutulmayacaklar, mücadelemize rehber olmaya devam edeceklerdir... Bugün onları salt sloganlar ya da methiyeler dizerek değil, onların açtığı yolda yürüyerek, onların izdüşümleri olarak onlara layık olunur. Her ölüm yıldönümlerinde ya da her etkinliklerde onların sloganlarını, posterlerini taşıyarak onlara sahip çıkılmaz. Ya da” onlar

doğruydu deyip ama” larla başlayan teoriler üretmek, onların geleneğini, kararlilığını sürdürenlere dudak bükerek onlara sahiplenilmez... Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamını engellemek, 12 Mart faşist cuntası karşısın da direnişi geliştirmek, cunta ve onun başbakanı Nihat Erim’in ‘Balyoz operasyon’larıyla estirdiği teröre karşı, NATO üstünde kaçırdıkları üç İngiliz teknisyeniyle birlikte 30 Mart 1972’de Tokat’ın Niksar ilçesine bağlı Kızıldere köyünde faşist güçlerce kuşatıldılar. THKP-C önderi Mahir Çayan, Hüdai Arıkan, Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan, Saffet Alp, Sinan Kazım Özüdoğru, Sabahattin Kurt, Nihat Yılmaz, THKO’lu Ömer Ayna ve Cihan Alptekin kuşatma karşısında; ‘buraya dönmeye değil ölmeye geldik’ sloganlarıyla devrim tarihimizde düşman karşısında duruşun, inancın ne olması gerektiğini yok olmazcasına bilinçlere kazıdılar. Bu aynı zamanda devrimci dayanışmanın, yoldaşlığın en üst boyutunun adıdır. 30 Mart Kıyıldere, ne unutuldu, ne de son buldu. Devrimciler Kızıldere’den

sonra defalarca kuşatılıp katledildiler. Aynı direniş, aynı cesaret her defasında ortaya kondu. Çünkü Kızıdere yalnızca bir kahramanlık destanı değildi,bir başkaldırıydı, bu topraklarda filizlenen bir devrimcilik, bir boyun eğmemeydi. Ve bütün bunların ilkiydi. O yüzden hiç unutulmadı. Orada ölümün arifesinde atılan sloganlar dudaktan dudaga, ka-

lpten kalbe yayıldı. Kızıldere’nin direniş ruhu, gösterdiği devrimci atılım kitleler arasında dalga dalga yayıldı, kök saldı. 6 Mart, dağılan reel sosyalizm karşısında ortaya çıkan umutsuzluk, sağa savrulmalar, tasfiyecilik karşısında savaşkan sosyalizmde ısrarın, inancın, davayı sahiplenmenin adıdır. Sarsılmalara, tereddütlere karşı net duruşun, emperyalizme ve faşizme karşı mücadelede kararlılığın adıdır. Bedri Yağan, Gürcan Özgür Aydın, Ali Kırlangıçlı, Asiye, Rıfat Kasaptır. Ve Mart; Avnı Turan, İbrahim Yalçın Arıkan, Receyi Dinçer 17 Mart Sabit Ertürk, Hasan Erkut, Tuncay Geyik, Şerafetin Şirin, M. Kemal İnan yanısıra adlarını sıralamak sayfalar alacak tüm Mart şehitlerimiz... 30 Mart, 6 Mart konusunda ortaya çıkan eksik, hatta çarpık kavrayışlara gelince; Bu eksik ve çarpıklıkların en basit biçimlenişi 30 Mart, 6 Mart’ı direniş ve kahramanlık sınırlarına hapsetmektir. Elbette ki 30 Mart, 6 Mart önemli bir direniş ve kahramanlık simgesidir bizler açısından, ancak 30 Mart, 6 Mart’ı savaşkan sosya-lizm tavrı durumuna getiren temel olgular bunlar değildir. Ki sorunu bu şekilde kavrayış tersinden ele alındığında, savaşkan sosyalizmde ısrarın, bir direniş ve kahramanlık simgesi olarak kavranması anlamına gelir. Oysa bizim belirlememizde ne şehitlerimizin, ne de savaşkan sosyalizmin bu yönü temel alınmıştır. “30 Mart, 6 Mart savaşkan sosyalizm “ belirlemesinde öne çıkarılması gereken temel olgu devrimci mücadele çizgisinde tarihsel 13


Ocak-Şubat 2011 Bugün tarihimizle en somut bağlar kurmanın yolu, solda yaratılmak istenen liberalizme ve tasfiyeciliğe karşı mücadele sürecimizi ideolojik-siyasi boyutlarıyla, örgütsel gelişim evreleriyle kavramaktır. şehitlerimizin bizlerden emperyalizme, oligarşiye ve tasfiyeciliğe, liberalizme karşı daha sağlam bir duruş ve daha kararlı, daha bilinçli, programlı atılımlar, hamleler beklediğini unutmamalıyız. Çünkü onlar bütün yaşamları boyunca bunu yapmaya çalıştılar ve bizden de bunu istiyorlar.

zamankinden daha çok anlam ve önem kazanmaktadır. “Uğruna ölünecek hiçbir değer yok” diyerek insanlığın geleceğini karartmak isteyenlerin karşısında, bu değerlerin her zamankinden fazla sahiplenilmesi gerektiği açıkca ortadadir.

Evet Mart ayı umudu da hüznü de birlikte yaşadığımız bir aydır. boyuta sahip ideolojik-siyasal-örgütsel bir özelliğidir. Bu noktada şehitlerimizin anlaşılmasında 30 Mart’ın yanında 6 Mart’ın da özel bir yere sahip olması gerekir. Çünkü her iki tarihin de tasfiyecilik karşısında özel bir anlamı-misyonu vardır. Türkiye devrimi açısından taşıdığı anlam ve misyonu iyi kavramak gerek. Ama ne yazık ki bu günkü koşullarda aynı şeyleri söylememiz pek mümkün değil, çünkü öncelikle Mart’ın anlamı-mesajı kimileri tarafından görülmedi, ya da görülmek istenmedi. Tarihi olmayanların geleceğinin de olmayacağını neredeyse bir atasözü gibi her fırsatta tekrarlamamıza karşın, bu konuda gereken hassasiyete sahip olduğumuz söylenemez. Tarih bizim açımızdan kahramanlık öyküleri veya ağıt yakılacak destanlar değildir. Tarihimizle kuracağımız bağlantılardan bize akacak olan ideolojik-siyasi-örgütsel birikimdir. Bu konuda solun genel durumuna baktığımızda, kendi durumumuza “daha iyi” desek dahi, tarihimizle aramızda giderek büyüyen bir kopmanın başladığını görmek zorundayız. Tarihle koptuğumuz ölçüde ideolojik-siyasi çizgimizden, örgütsel deneyimlerimizden, gelenek ve değerlerimizden kopacağımızı görmek zorundayız. Tasfiyecilikle ve sağa savrulmalar karşısında sürekli bir hesaplaşma içinde olmanın dinamiği olduğunu, gelişimimizin motoru olduğunu görmeliyiz. 14

Yeni yüzyılla birlikte, yirminci yüzyılın tüm zaferlerinin unutturulmak ve yenilgilerin nihai yenilgiymişcesine gösterilmek istendiği bir süreçte, Kızıldere’yi, 6 Mart’ı, Newroz’u, Dersim isyanını, Diyarbakır zindanlarından yükselen ateşi 8 Mart’ı, devrim şehitlerimizi bir araya getiren Mart ayı, her zaman yeni direnişlere gebe olduğu gibi, adeta devrimci değerlerin de bir simgesi olmuştur. Tarihin sona erdigi, ideolojilerin tükendiği yalanlarıyla yeni bin yılı ka-pitalizmin zaferi ilan eden egemenlerin bu zafer çığlıkları kursaklarında kalıyor Martta ki gelişmelerle. Bunun içindir ki tüm bu değerler, devrimciler ve ezilen halklar açısından umudun, geleceğe özlemin simgesi olarak her

İnsanın insan olmaktan çıkarılıp adeta hayvanlaştırılmaya çalışıldığı, her türlü değersizleşmenin, çürümenin derinleştirilmek istendiği, egemen sınıfların korkulu rüyası olmaya devam eden sosyalizmin emekçi halkların umudu olmaktan çıkarılmak istendiği bir süreçte, Kızıldere’den 6 Mart’a sürdürülen direniş geleneği, Mart ayının tüm değerlerini bünyesinde toplayarak 27 Nisan`da bir kez daha ete kemiğe büründü, umut daha da gürleşti. Bizimdir Mart! Marx’ıyla, Stalin’iyle, Dersim’iyle, Diyarbakır’ıyla, Newroz’uyla, 8 Mart’ıyla, 6 Mart’taki tavrıyla ve Kızıldere manifestosuyla bizimdir! Marx’ıyla, Stalin’iyle, Paris Komünü ile bizimdir! Halepçelerin, 16 Mart’ların hesabını soracak olanlarındır Mart! Adaletin, saflığın, temizliğin, insan olmanın, fedakarlık ve adanmışlığın, yaratılan değerleri sahiplenmenin, kavganın ve özgürlüğün ayıdır Mart!


Devrimci Cephe

Dünyada uğruna savaşılacak, bedel ödenecek hiçbir şeyin olmadığını, “gemisini kurtaranın kaptan” olduğunu vaaz edenlere inat, yaşamını bir dava uğruna adayanların ayıdır. Ezilen halklarımıza gözdağı vermek için darağaçları kuran, geleceğimizi ipe çekmek isteyen emperyalistler ve onların işbirlikçisi kuklalarının oyunlarını bozmak, onların tüm çirkinliklerini ortaya sermek için yaşamlarını feda etmekten zerrece çekinmeyenlerin manifestosudur Mart. Devrimci dayanışmanın, dostluğun, yoldaşlığın simgesidir. Sosyalizme her türlü saldırının, dönekliğin prim yaptığı kendini egemenlere ispatlamanın yolunun devrimci değerlere daha çok saldırmaktan geçtiğini düşünenlere, Mart bir tokat görevi görmektedir. Mart 2011, tam da bunun yaşandığı ay oldu. Yeni bin yılın daha ilk başlarında Mart ayında yine isyan, umut, inanç türküleri yükselmektedir. Devrim yolunda yitirdiğimiz tüm şehitleri saygıyla anıyoruz. Onlar yolumuzu aydınlatmaya devam edecek, mücadelede bizlere inançları, kararlıklarıyla rehber olmaya devam edecekler ve zafer, onların yarattığı değerler üzerinde şekillenecek. Onlar devrim ve sosyalizm davasının simgesiydiler. Onlar büyük bir davanın, insanlık davasının gerçek savunucusu ve önderleriydiler. Onlar insanlık adına çıkarsız bir kavganın neferiydiler. Onlar insan güzeliydiler. Onlara tüm bu güzellikleri kazandıran ise, sahip oldukları sosyalist ideoloji, sosyalizm düşüncesidir. Çünkü sosyalizm mücadelesinin temelinde, “insan” vardır. Yok edilmek istenen de işte budur. Uğruna ölünecek, bedel ödenecek değerlerin olmadığı bir dünyada, insanlık yok oluyor demektir. Onları sahip oldukları değerlerden, ideolojiden yalıtarak, salt şehitlik kavramı içerisinde anmanin onları darlaştırmak olduğu unutulmamalıdır. Bunun içindir ki, onları sahiplenmenin yolu sosyalizmi sahiplenmekten, sosyalizm idealine sahip çıkmaktan geçmektedir. ☆

16 Mart Katliamını Unutmadık UNUTMAYACAĞIZ! Tarih 16 Mart 1978. İstanbul Üniversitesi’nde faşist katillerin öğrencilere karşı geliştirdikleri bombalı ve sılahlı saldırıda 7 devrimci, demokrat, yurtsever öğrenci katledildi, onlarcası yaralandı. 16 Mart 1978 sabahı, öğrenimini tamamlayıp topluca İ.Ü. merkez binasından çıkmakta olan Hukuk ve İktisat Fakültesi öğrencileri, Beyazıt Meydanı’na açılan dış kapıyı geçip, Eczacılık Fakültesi önündeki küçük meydana geldiklerinde, bomba ve kurşun yağmuruna tutuldular. Öğrenci gençliğe vahşice saldıran faşist caniler, çevredeki tüm “güvenlik önlemlerine” rağmen ellerini kollarını sallayarak uzaklaştılar. 16 Mart, kitle katliamlarının bir başlangıcıydı. Bu süreçten sonra, emekçi haklarımıza ve kitlelere saldırılar faşizmin kullandığı bir “yöntem” olarak gündemde kalacaktır. Faşist niteliğe sahip olan oligarşı, 70’ler sonrası yükselen toplumsal muhalefeti bastırmak için, devlet destekli sivil faşist terör aracılığıyla “kendinden olmayan” herkese saldırarak, varo-

lan devrimci örgütlülüğü dağıtmak, insanları bir daha başkaldıramayacak biçimde sindirmek ve kendine taban oluşturmayı amaçlıyordu. İçerisinde bulunduğumuz, bu yeni dönemin bizlere yüklediği misyonu yerine getirebilmemizin yollarından biri şudur: Türkiye devrimci mücadelesinde siyasi dönüm noktaları özelliğindeki tarihlere ve bu tarihler içerisinde gençliğin yürüttüğü anti-emperyalist, anti-faşist direniş çizgisinden zengin dersler çıkarıp öğrenmeliyiz. 16 Mart Katliamı da sınıflar mücadelesi içerisinde önemli bir yeri oluşturmaktadır. Bu nedenle, kısaca, 70’ler sonrası Türkiye’sinin genel durumuna değinmemiz gerekmektedir. 12 Mart faşist cuntasını gerçekleştiren emperyalistler ile işbirlikçi oligarşi, 1961 Anayasası’nın getirdiği nispî demokratık hakları da bu saldırıyla birlikte tamamen ortadan kaldırmayı planlamıştı. Ordu ve bürokrası içerisinde yer alan ve antiemperyalist niteliğe sahip olan kemalist küçük burjuva kesimler, tekelçi burjuvazi tarafından tasfiye edilerek, kanlı bir faşist diktatörlük oluşturuldu. 12 Mart cuntasıyla, 68’lerde başlayan ve 70’li yılların başında emekçi halklarımızın yükselen devrimci mücadelesine önderlik etme noktasına tırmanan devrimci önderlikler15


Ocak-Şubat 2011

in fiziken imhası, siyasal arenadan bütünüyle yok edilmesi hedeflendi. ‘70 sonrasında “kendinden olmayan herkese saldır ve yok et” yöntemi, ‘90’lı yıllarda, “Ya sev ya terk et!” biçimine büründürüldü. Kısacası, isçi sınıfından öğrencisine, yoksul köylüsünden emekçilere, aydınlara kadar her kesime karşı bir faşist terör ve yönelim söz konusuydu. Tüm bu saldırıların temel nedeni; burjuvazinin bir türlü aşamadığı ve her geçen gün daha da büyüyen ekonomik-siyasal krizlerini aşma çabalarıydı. Ne var ki, egemen güçler kendi iç çelişkilerini bu yöntemlerle aşamadığı gibi, tam aksine bunalımlarını daha da derinliştirdi. Bu koşulların egemen olduğu bir süreçte, askeri faşist cunta tüm demokratik temel hak ve özgürlükleri Amerikan yapımı askerî botları altında ezerek, emekçi halklar nezdinde büyüyen bir korku, inaçsızlık, güvensizlik, karamsarlık, vb. yaratmak istedi. Devrimci, ilerici güçler çevresinin dağınık ve örgütsüz olması, geleceği inşa etme çabalarının tırpanlanması hedefleniyordu.

12 Mart cuntası karşısında yaşanan yenilginin nedenlerini tahlil edemiyenler,yeni arasyışlara yöneldiler. Reformizmin on yıllardan beri bilinen teorileri yeniden keşfedilmeye başlandı. Oysa, tüm yılgınlığa, karamsarlığa, davaya inaçsızlığa rağmen, ‘71 DEV-GENÇ çizgisinin devrimci geleneğini sahiplenen yeni bir gençlik ortaya çıkmıştı. ‘71’deki THKP-C geleneğine sahip çıkan gençlik, hiçbir tereddüt göstermeden yeniden adım adım ördüğü mücadelede, hiç bir inkâra yönelmeden, ‘71’de başlatılan silahlı mücadele çizgisine sahip çıktı. Doğal olarak da, devrimci çizgiye sahip çıkmanın verdiği siyasal güvenin etkisiyle öğrenci kesimle sınırlı kalmayan, diğer kesimleri de yaratılmak istenen yılgınlık, inançsızlık ve örgütsüzlükten sıyırdılar. Üç-dört yıl gibi, kısa bir dönem süren toplumsal suskunluk zinciri parçalandı ve mücadele cephesi yeniden canlandı. Bu ise, oligarşinin başından bir türlü savamadığı krizinin derinleşmesine neden oldu. Üç-dört yıllık süreçte, oligarşi bir yandan en kanlı diktatörlüğünün gerekliliklerini yerine getirirken, diğer yandan egemenlerin ciddiye aldığı tepki ve hoşnutsuzluğu

nötralize etmek için reformizmi devreye soktu. Reformizm birtakım demagojilere başvurarak, 1973 seçimlerinde Ecevit’in kuyruğuna takıldı. “Karaoğlan” kimliğinin arkasına saklanan Ecevit’in büyük bir oy oranına kavuşarak iktidara taşınmasında rol aldı. Halklara seçim vaadlerinde bulunmasına rağmen, seçim sonrasında bunları unutarak prestij kaybına uğradı. 1974’te Kıbrıs Sorunu üzerinden politika yapılmaya çalışılması bile Ecevit’in gerileyişinin önüne geçemedi. 14 aylık CHPMSP Hükümeti döneminden sonra, AP-MHP-MSP ortaklığında 1.MC hükümeti kuruldu. Emperyalistlerin ve devletin desteğindeki sivil faşist örgütlenmenin güçlendirilmesi görevini 1.MC Hükümeti yerine getirdi. Sürekli olarak geçmiş dönemlerden dersler çıkartan egemenler, ‘71 sonrasından da yeni dersler çıkardı. Emekçi halkların düzenle çelişkilerinin derinleşmesi; halk muhalefetinin yükselmesiyle birlikte ortaya çıkan bu çelişkilerin önünü almak ve mücadeleyi amaçlarından saptırmak için, sivil faşist terör estirilerek emekçi halk kitleleri pasifize edilmeye çalışıldı. Yukarıda kısaca dile getirdiğimiz ortamda, halkın en dinamik kesimlerinde, yani okullarda, fabrikalarda, mahallelerde, işyerlerinde, hatta köylerde bile faşist işgaller başlatıldı. Sivil faşist örgütlenmenin üstlendiği kontrgerilla faaliyetleri ve karşı-devrimci çalışmaları, devlet güçlerine yardımcı olma temelinde organize edilmektedir. Toplumsal muhalefetin “gayrı meşru” yollardan, baskı ve terörle susturulmasını sağlama yolunda, MHP türü sivil faşist örgütlenmeler oluşturulur. MHP gibi sivil faşist çeteler, egemen sınıfların ve emperyalizmin çıkarlarının korunmasında,aktif olarak devreye sokulacak nitelikte ve her koşulda el altında tutulması gereken bir saldırgan güç misyonuyla yönlendirilmektedir. ☆

16


Devrimci Cephe

Arap Ayaklanmalarının Ardından BOP Konjonktüründe Stratejik Konak:

Emperyalizmin Ilımlı İslam Ekseni: Kahire-Kayseri Hattı

Tahsin Doğan

Uluslararası emperyalizmin işlerinin pek de iyi gitmediği, daha Obama’nın ara seçimlerde ağır bir yenilgi almasıyla somutlanmıştı. 2008 krizinden bu yana uluslararası mali sistemi düzenleme çabaları ağırlıkla doları kontrol altına alıp yerine SDR’ler ikame ederek yürütülmeye çalışırken tıpkı 70’de Nixon’un Bretton Woods’u tek yanlı iptal etmesi gibi, bu kez de Obama piyasaya 600 milyar dolar süreceğini ilan etti. Gerçekten de her şey oldukça kötü gidiyordu. İspanya’dan Yunanistan’a kadar birçok iri Avrupa ülkesi ödeyemezlik eşiğinde dolanırken Almanya’nın Euro’yu ayakta tutma çabaları emekçi yığınların bütün toplumu saracak derecede protestolarına yol açıyordu. Ek olarak dünya politikasının konjonktür merkezi Ortadoğu’da, Irak’ta bütün çabalara rağmen İran destekli Maliki hükümeti kurmuş, Hariri komplosunu ters çeviren Hizbullah yeni Lübnan hükümetinin merkezine yerleşmişti. Tunus’ta işsiz bir aydının kendini yakmasıyla gelişen ayaklanmalar zinciri başlangıçta emperyalizmin işlerini daha da kötüye götürecek gibiydi. Tunus’ta Bin Ali’yi korumaya ve isyancılara karşı direnmeye çağıran Fransa, ABD’nin isyancılardan yana tavır almasıyla geri adım attı ve bin Ali derhal Tunus’u terk etti. Bütün siyasal gözlemciler bir do-

mino etkisinden bahisle, ayaklanmalar ya Mısır’a da sıçrarsa diye tartışırken, Mısır’daki kendini yakma olaylarına pek yaslanmadan 6 Nisan Hareketi adındaki bir facebook örgütlenmesi Tahrir meydanını oturuma açtı. Neo liberal politikalardan oldukça olumsuz yönde etkilenen kentli orta sınıflar ve yüksek bir işsizlik oranıyla kavrulan aydın küçük burjuvazinin çaresizliğinde kendi geleceksizliğini gören gençlik hızla meydanı doldurdu. Emperyalist başkentlerde korkuyla izlenen şey, bu kitleselliğin Müslüman Kardeşlerce nereye taşınacağı idi. İsrail’in “kurşun dökme” operasyonunda iyice açığa çıktığı gibi, Mübarek, Mısır halkının islami ideoloji etrafında yoğunlaşan muhalefetini kontrol etmekte yetersiz kalıyordu. Obama, kendi programının temel yönelmelerinden birinin, ılımlı islamı sistemin önemli dayanaklarından biri kılmak olduğunu 2009 Kahire konuşmasında ilan etmişti. Bu programın önemli bir ayağı olarak şimdi bizzat Mısır’da emperyalizm, toplumda birikmiş muhalif basıncı da boşaltacak şekilde Mübarek sonrasına geçiş hesabındaydı. 2010 seçimlerine, eski Uluslararası Atom Enerjisi kurumu başkanı Baradey’i başkanlık için görevlendirdiler. Baradey, İran’la yürütülen nükleer santral tartışmalarında Bush’un istediği raporları çıkarmayarak özellikle islam entelijensiyasının gözünde önemli bir saygınlık kazanmıştı. Ancak Mübarek, uluslararası konjonktürün bölgede emperyalizmin kendilerine duyduğu ihtiyacı kendi paylaşım paylarını artırmak için önemli bir göreceli özerklik alanı tanıdığının farkında olan her yerel otorite gibi, kendi hanedanlığını em-

per-yalizme dayattı ve 2005 seçimlerinde yüzün üzerinde sandalye kazanan muhalefeti 2010 seçimlerinde 16 sandalyeye mahkum etti. Tahrir meydanında kalabalıklar artarken emperyalist başkentlerin korkusu, 2010 seçimlerindeki tıkanmayla birlikte Müslüman Kardeşler’in islami bir iktidar zorlaması yapabileceği üzerineydi. Uluslararası sistemin ikinci bir İran’ı taşımasının koşulları yoktu. Bu ihtimal İran’ı daha ilk günden itibaren ayaklanmayı desteklemeye sevk ederken, Mübarek’in yerine geçecek bir islami yönetimin, bölgedeki varlığı için önemli bir koruma gücünden yoksunluk ve büyük bir tehdit anlamına geleceğini gören İsrail, Amerika’ya Mübarek’i desteklemesi için basınç yapıyor, aynı gerekçeyle Amerika gelişmelere mütereddit yaklaşıyordu. Oysa gelişmelerin yeni bir İran oluşturmasının nesnel temeli yoktu. İran’da mollalar emperyalizme karşı Çarşı’nın ekonomi ilişkilerini islami ideolojiyle sarmalayarak kafa tutmuşlardı. Mısır’da çarşı hıristiyan Kıptilerin elindeydi ve muhalefet ise islami ideoloji üze-rinde şekilleniyordu. Diğer sermaye sı-nıfları ise ağırlıkla hizmet sektöründe ve komprador kapitalizmi ilişkileri içinde emperyalizme kafa tutabilecek yapısallıkta değillerdi. Zaten, ayaklanmanın başat aktörleriyle uluslararası emperyalizm arasındaki iç bağlantıların oldukça güçlü dengelendiği, gelişmeler ışığında gözlemlenebilmekteydi. Amerikancı ılımlı islam projesinin önemli ayaklarından olan Müslüman Kardeşler, daha ilk andan itibaren hiçbir islami, hiçbir antiamerikan ve anti siyonist slogan atmayarak örgütlülüğünü sadece muhalefetin gücüne katmakla yetiniyordu. Ocak sonunda başlayan Mısır direnişi Şubat başında bir ara çözülmeye yüz tutarken yeniden canlanmasında bu kez El Cezire önemli bir misyon taşımıştı ve elbette Müslüman Kardeşler de.,. Amerika’nın 17


Ocak-Şubat 2011 Tahrir Meydanı’nın taleplerine desteği artık tamdı. Sonuçta Mübarek gitti; yönetiminin temel gücü ordu, mevcut rejimde kısmi rönesanslar yapacağı vaadiyle yönetime el koydu ve Mübarek rejiminin bütün anlaşmalarına aynen sadık kalacağını ilanla İsrail’in de onayını aldı. Mısır ayaklanmasının, Facebook ve El Cezire’den sonra önemli bir yan figürü elbette Erdoğan’dı. Bu konu üzerinde konuşmak için öncelikle bir bakış eksiğimizi bilince çıkartmak ve eksiği gidermek gereklidir: Emperyalizmin büyük Ortadoğu projesinin merkezindeki Çald-İran mevzilenmesinin kemalist TC’yi ılımlı islam ve devletçi Kürtle yeniden yapılandırmayı gerektirdiğini ve Obama’nın Kahire konuşmasının ılımlı islamla W. Bush döneminde sarsılan ilişkilerin yeniden pekiştirilmesi olduğunu belirledik, ama bu iki belirlemenin bileşkesinde Genişletilmiş Ortadoğu Projesi bünyesindeki geleneksel Baas rejimlerinin de ılımlı islamla yeniden yapılandırılmasını gerektirdiğine dair bir perspektif genişliğine varamamıştık. Bunda, Baas rejimlerinin aslında ideolojik olarak islamı içkin olmalarının da bir payı vardı ama bugün artık emperyalizm açısından yeniden yapılandırmada aslonanın, toplum ve yönetici sınıflar arasındaki bütünleştirici dengenin kurulması olduğunu rahatça görebiliyoruz. Bu bakış eksiğinin giderilmesiyle birlikte, Erdoğan’ın Tahrir Meydanı’na hitabının Şii islama karşı emperyalizmin islami ittifakının nasıl biçimleneceğini de kolayca görmek mümkün olmaktadır. Bilindiği gibi, Irak işgalinden bu yana özellikle Amerika’da en stratejik tartışmalardan biri Şii islama karşı nasıl bir islami ittifak yaratılacağı üzerinedir. BOP sürecine kadar İran karşıtı islamı Suudi’ler temsil etmişti. Ancak batıyla entegre olmaya kapalı yaşam ve kültür tarzı, petrol kuyusundan başka hiçbir şeyi olmayan modern üretim yapısı eksikliği, kolay paranın ölçüsüz kullanımıyla islam aleminin geniş yoksul kitlelerinin sadece nefretini kazanan Suudi şeyhleri üzerinden bir bütün olarak islam toplumunu, 18

islamı bayrak edinen bir devletler zincirine karşı açılan bir büyük savaşta, emperyalizme kalıcı ittifak kılmanın koşulu yoktu. Irak işgaliyle şii islamın karşısına gene şii islamı dikmeye, Kum’a karşı Necef’i öne çıkarmaya çalıştılar. Ancak son iktidar yapılanması bunun da tutmadığını gösterdi. Bu zemindeki başarısızlıklar bir taraftan islam toplumu için yeni bir hilafet örgütlenmesinin gerektiğini gündeme getirirken, diğer taraftan özellikle neo-con kurmaylarda islamo-faşizm tanımına kadar uçlaşan islamofobinin yaygınlaşmasına yol açtı. Bu arayış sürecinde Erdoğan’ın Davos’la gündemleşen yahudi karşıtı söylemi bir taraftan batının islamofobisini kışkırtırken öbür taraftan anti siyonist söylemin islam toplumunda yarattığı sempati, Erdoğan ve Türkiye merkezinde yeni bir ılımlı islam odağının oluşabileceğine dair bir yaklaşım yarattı.

Son Arap ayaklanması tam merkezileşmiş bir ılımlı islam odağının yaratacağı tehditleri de paralize edebilecek kertede yeni bir sünni islami merkez daha yükseltmenin imkânını getirdi. Mısır, zaten kendini anayasasında islami olarak tanımlayan bir devletti. Ve bütün sünni ulemanın ideolojik merkezi görevini gören El Ezher üniversitesi buradadır. Mübarek sonrasında Mısır daha temsili bir yönetimle islami esasları gözeterek batılı, modern bir yaşam tarzının yeni bir örneğini oluşturduğunda emperyalizm ılımlı islamla doğulu kurguların yarattığı sürprizlerden oldukça sakınabileceği şekilde tek bir merkez üzerinden değil, bir eksen üzerinden ilişkilenme imkânı bulmuş olacaktır. Bu eksen Kahire-Kayseri ekseni olacaktır. Bu eksen sayesinde emperyalizm hem Şii islama karşı çok geniş bir sünni islam yığınağını arkasına almış olacaktır hem de islamla ittifak zemininde konjonktürün yerel iktidarlara verdiği göreli özerklik alanını kısıtlamış

olacaktır. Örneğin Gazze’de artık Türk bayraklarının ve Erdoğan resimlerinin en azından bir kısmı yerini Mısır bayrağına ve müstakbel Mısır liderine bırakacaktır. İran, gerçi desteklemekten başka bir şansı yoktu ama, şimdilerde Mübarek karşıtı ayaklanmanın başarısının başına ne işler açacağını düşünüyor olmalıdır. Kayseri-Kahire ekseni üzerinden ılımlı islamı büyük ölçekte arkasına yedekleyen emperyalizmin Şii İran’a yönelmekte artık çok fazla sorunu kalmamıştır. Libya yahut herhangi bir yerden çift dipli krize karşı Avrupa’nın petrol ihtiyacını az çok garanti altına aldıktan sonra İran seferinin artık zamanı gelmiş sayılabilir. İktidardaki pozisyonu hızla eriyen Obama’nın son gelişmelerle konumunu güçlendirerek emperyalizmin doğu programını gene ulusal ve uluslararası kabul edilebilirlik alanına çekebileceği bir siyasal atmosferde, Hamas yeni Kahire yönetimi tarafından yeni bir umut sürecine mahkûm edilirken, Irak’ta Maliki, Arap dalgasının ardışık etkileriyle ince dengeler üzerinde kurduğu hükümetini ayakta tutmakta zorlanacağını anlayarak erken seçim taahhütlerinde bulunmaktadır. Bu durumda Hizbullah’ı da İsrail’e bıraktığınızda İran, Bahreyn ve Süveyş hamlelerinin potansiyel getirilerine karşın bütün bir emperyalist dünya ve ılımlı islam ittifakıyla karşı karşıya kalmış demektir. Emperyalizmin BOP oyununu bozmak, onun kurduğu ekseni tam da ucundan parçalayabilecek Türkiye devrimci hareketinin tarihsel yükümlülüğündedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmesi için Türkiye devrimci hareketi teslimiyetçi ve statükocu üçüncü dönemine son vermek ve kendi Dördüncü Stratejik Hamle Dönemi’ne giren Kürt Özgürlük Hareketiyle mücadelenin bütün yönleriyle cepheleşmeye yönelmek zorundadır. Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı bu cepheleşme kuşkusuz “en az mücadele” (Stalin) anlayışının steril salonlarında değil, düşmanın ateş hattında kurulmak zorundadır. Bu uğraşa şimdiden girişilmiştir, girişilmelidir. ☆ tahsindogan@devrimcicephe.org


Devrimci Cephe ön gören propagandif ve lojistik hazırlık içinde midirler?

Tevekkül, İsyan, Devrim

Arap Ayaklanmasının Gösterdikleri Ali Efe

Tunus’ta genç bir işsiz aydının kendini yakması, başta Mısır olmak üzere, sadece Mağrip denen kuzey Afrika coğrafyasını etkilemekle kalmadı, Ürdün’den Bahreyn’e, Libya’dan Yemen’e bir bütün olarak, emperyalizmin Genişletilmiş Ortadoğu dediği alanda kitlesel siyasal patlamalara neden oldu. Onlarca yılın statükosu altında ve sivil toplum davranışı ağırlıkla biad’a ve itaat’e göre şekillenmiş bu bölgelerdeki kitle hareketliliği, Türkiye ve batı dünyasının aydınlarına, yüzlerce yıldır faaliyetsiz duran volkanik dağların yeniden harekete geçmesi kadar şaşırtıcı geldi. Şimdi, Arap halklarının bu hareketliliğini anlamak üzere yaygın ve geniş bir tartışma yaşanıyor. Bu tartışma oldukça gereklidir, çünkü özellikle emperyalizmin 80’lerle yükselen neo liberal saldırı sürecinde Latin Amerika’dan uzak doğu’ya, hatta Avrupa ülkelerine kadar açığa çıkan halk kitlelerinin tepkisi ile karşılanırken, özellikle doğulu ve islami halkların bulundukları ülkeler bu sürece ağır ve sessiz bir itaatle boyun eğmişlerdi. Emperyalizmin yeni bin yılla gelen Doğu halklarını entegre etme süreci bir açıdan da geri, islami halk yığınlarının bu sessizliğini kendine doğal destek bularak planlanmıştı. Büyük Ortadoğu Projesi’nin kavram olarak Genişletilmiş Ortadoğu Projesi olarak genişletilmesi aslında, emperyalizmin, bir taraftan çektiğinde Arap ve islam dünyanın hepsini arkasından sürükleyebileceğine olan inancını yansıttığı söylenebilir. Bu anlamda Arap halkların ayaklanmaları sadece sosyal bilimler nezdinde ve özellikle tarihsel maddeciliğin açılımları itibariyle tartışmak değil, önümüzdeki konjonktürü algılamak açısından da önem taşıyor. Marksistlerin Arap halkların klasik teoriyi doğrularcasına ayaklanmalarına

genel tepkisi “oley!” çekmek şeklinde oldu, çünkü bu ayaklanmalar tarihsel maddeci devrim kuramının yanlış ve eksik kavranışına belki de en çok materyal veren doğulu toplumsal formasyonlarda gerçekleşiyordu. İşte marksizmin engellenen üretici güçlerin sosyal devrimlere yöneleceği şeklindeki temel görüşünü yalanlarcasına ağır bir sessizlik içinde sürüklenen halklar ayaklanmış ve rejim değişikliği talep ediyordu. Ancak diğer taraftan, yaşananları devrim olmakla tanımlayan analizler bile, sürecin aslında pek de devrim gibi gelişmediğini işlemekten kaçınamıyorlardı. Hele ki, Arap ayaklanmasının merkez üssü konumundaki Mısır ve Tunus’ta kalkışmaların ordu ve halk dayanışması temelinde sönümlendirilmesi, batı merkezli marksist kavrayışı gene kavram kargaşalarına mahkûm etti ve bayağı (vülger) marksizmin genellemelerine sığınmaktan başka çare bulamadılar. Ne yapalım, Arap halkların öncü sınıf partileri yoktu. Bir de silahlı değillerdi. Ama kitle eyleminin devrimselliği konuşulduğu anda zaten esas irdelenmesi gereken konular bunlar değil miydi? Bu denli güçlü bir devrim nesnelliği niçin kendi öznelliğini geliştirememişti? Devrim iradesini niçin azami araçlarla dayatma gücünde değildi ve Woodstock tarzı yığınaklarla nasıl devrim olabilirdi? Ya da Arap isyanı üzerinden kendi ülke devrimimize ilişkin bağlamlar geliştirilmek zorunda değil midir? Örneğin en az çeyrek asırdır olmazlığı üzerinden politika üretilen halk ayaklanması, tıpkı Mağrip’de olduğu gibi birdenbire bizim de kapımıza dayanamaz mı? Böyle bir sürprizle güne uyandığımızda bizler bu hareketi doğru hedeflere yönetecek yetenek ve gelişkinlikte miyiz? Ya da Arap halkına “silahlanın” çağrısı yapan öncü parti adaylarımız böyle bir ihtimali

Devrimimize ilişkin bu soruların toptan cevabı kocaman bir hayır’dır. Bu hayır devrimcilerimizin devrimcilikte ne kadar ciddiyetsiz olduklarının Mağrip üzerinden suratlarına haykırılışıdır. Arap ayaklanmasına ilişkin bu tür bayağı yaklaşımlar ve çözümsüz çözümlemeler, bir yandan marksistlerin aslında tarihsel materyalizmin batı merkezli kavranışından hiç uzaklaşamamış olduklarını gösterirken diğer taraftan özellikle 90 sonrasında marksizmle arayı açmaya başlayan ve liberal tekerlemelerle bugün artık her fırsatta emperyalizmin kadiri mutlak gücüne inancı pekiştirmeye çalışan düzen aydınları tarafından gelişmelerin emperyalist bir kurgu olduğu üzerinden açıklanmasına güç vermekten başka bir katkı sağlamıyor, algılar dünyasında. Arap isyanını kavrayabilmek için birkaç düzeyden tartışmalıyız. Bunlardan birincisi siyaset sosyolojisi diyebileceğimiz şekilde halk tepkisinin birikimi, açığa çıkış özelliklerinin tartışılmasıdır ki bu tartışma bu özgünlükleri devrimin örgütsel ve taktik hazırlıkları bağlamında somutluklara varmayı hedeflemelidir. Diğer bir düzey ise Arap isyanının verili konjonktürde yol açtığı sonuçlar üzerinden değerlendirilmesidir. Görev kendi iç tasniflerini de barındıran bu iki ana düzey arasında devrimin konjonktürel sorumluluklarını somutlayacak programatik bir senteze varabilmek olmalıdır. Mağrip ayaklanmasının kimi özgünlüklerini tartışmaya başlamadan önce, üzerinde hemen herkesin birleştiği birkaç belirlemeyi burada da yinelemeliyiz. Birincisi, Arap isyanının pratik politik gerekçesinin neo liberal uygulamalara karşı bir emekçi tepkisi olduğu açıktır. İkincisi, hem ayaklanmalar sırasında emperyalist politikanın tereddütleri hem de Obama’nın olaylar öncesinde kendisini bilgilendirmemesinden dolayı CIA’yı suçlamasından anlaşılabileceği üzere ayaklanmaların asıl motivasyonunun emperyalist bir kurgu olmadığı açıktır. Arap nüfusunun neredeyse üçte ikisinin (%60) genç nüfustan oluşması, resmi olarak % 20’lerde seyreden işsizlik 19


Ocak-Şubat 2011 oranının genç nüfus içinde yüzde 50’ye doğru tırmanması, buna karşın yönetici elitin ölçüsüz bir debdebe içinde yaşıyor olması, 2000’lerden sonra yükselen dünya gıda krizinin ve ardından 2008’le zirve yapan küresel krizin orta sınıfları da içine alan aşırı bir yoksullaşmayı Mağrip halklarına da getirip dayatması (örneğin kimi verilere göre Mısır’da, halkın %40’ı günlük 2 dolar kazanıyor) Arap isyanının güncel nesnelliklerini bize vermektedir. Burada sorun şudur: Bu nesnelliklerin otomatik olarak kendiliğinden ayaklanmalara yol açması mümkün olsaydı, benzer durumlarda bundan önce ayaklanmalara yönelmiş Latin halklarının Arjantin’le başlayan ayaklanmalarına eşzamanlılık ve bu ayaklanmalara özgü toplumsal hareket örgütlenmelerine benzer yapılanmaları Arap ya da doğu dünyası toplumlarında da gözlemek mümkün olabilirdi. Ancak doğulu toplumsal formasyonlarda özellikle sivil toplum kolektiviteleri başka birçok toplumda göründüğünden daha düşük düzeydedir, çünkü bu topraklar, toplumun kolektif aksiyon üretici gücünü çözen kadim bezirgân uygarlıkların yataklarıdır. Arap halkların atası Semit kavminden beri bu toprakların insanı “binlerce yılı bir yıl gibi az değiştiren” bir yaşam içinde kalmıştır. Bölge insanları tek tanrılı dinlerin ideolojik-kültürel hegemonyasında, toplumsal hafızası/bilinçaltı kadim uygarlıkların parlaklıklarıyla hâlâ kamaşık bir şekilde bu coğrafyaya sırtını dönmeyi aklından bile geçirmeden bir çöl dinginliğiyle medeniyet tekerrürlerini izlemekten sıkılmamıştır. Bir koca taşlaştırıcı uygarlık olarak Osmanlılık, bölgeyi son derece iyi korunmuş kadim varlığıyla emperyalizm çağına kadar taşımayı başarmıştır. Emperyalist yayılmacılık ise insan üretici gücünün tarihsel durgunluğunu modern dünyaya aktarmayı sağlayacak şekilde modern üretici güçleri geliştirmeyi değil geliştirmemeyi esas almıştır. Mağrip ayaklanmalarının açılışını yapan Tunus’un, bugün bile, ticaretinin %80’i AB ülkeleriyle olurken bunun %50’si ham ya da yarı mamul ihracatı şeklinde gerçekleşmektedir. 20

ran toplumsal değişim ihtiyacı Avrupa’da kitle eylemiyle, Mağrip’te kitle adına davranan siyasal elit eliyle gerçekleşmiştir. Toplumsal değişimin bu ters yönleri bile batı ve doğu toplumsal formasyonlarındaki farklılığı göstermesi açısından önemlidir.

Üretici güçlerin yeni topluma katkısı geçmiş düzeyleri devralarak olur. Emperyalizmin geliştirmemeyi esas aldığı modern toplum üretici güçleri olarak teknik ve sanayi proletaryası, binlerce yıllık kadim tarihsel üretici güçler birikimi üzerinden yeni toplumsallaşmalara dönüştürücü özne olarak katılma gücünü bulamadı. Bedevinin komünal kolektivitesi medeniyet ışığına koşan barbar geleneğiyle hep sistem içi kaldı. Bu yüzden bu topraklarda dinsel azınlıkların bile ülke egemenliklerini uzun yıllar boyunca sorunsuz sayılabilecek şekilde sürdürebilmeleri mümkün oldu. Emperyalizm Kürtleri dört parçaya böldüyse, sırf yukarı Semitleri en az on parça halinde böldü. O zamandan bu yana Arap halkların asabiyesi (İbn-i Haldun’un tanımladığı haliyle Mağrip halklarının kolektif aksiyonu) toplum reflekslerini yeni sömürge devletleşlemelerin milletleşmeleri düzeyinde değil, bir bütün olarak Arap ümmeti düzeyinde gerçekleşmesine yol verdi. Tunus’tan Yemen’e kadar izlediğimiz bugünkü dalganın önceli olarak Arap 68’i olarak adlandırabileceğimiz Baas devrimleri dalgasını anabiliriz. Arap 68’i demekle Avrupa 68’ine sadece bir eş zamanlılık vurgusu yapıyoruz, çünkü Avrupa 68’inin tabandan kitlesel eylem tarzıyla Baas darbelerinin yukarıdan tarzı arasında elbette toplumsal hareketlilik açısından bir paralellik kurmak zor olacaktır ama buna karşın Magrip’teki toplumsal çalkantıların tıpkı bu son dalga eylemliliklerde görüldüğü gibi Avrupa’daki kitle hareketinin devrimcileşmesiyle bir eşzamanlılık içine giriyor olması önemle gözlenmesi gereken bir durumdur.Bu senkrona vurgu açısından Arap 68’i tanımını burada kullanmakta sorun yoktur. Dünyayı sa-

Bundan önceki Arap asabiyesinin ortaya çıkışı Nasır’ın 67 İsrail yenilgisi üzerinedir. Ve 67’ye kadar Arap asabiyesinin tezahürü, temsilciliğini Nasır’ın yaptığı ve sadece Mısır’da değil, Mısır dışındaki bütün Arap kavimlerince umutlu bir sessizlikle izlenen, Filistin sorunu üzerinden İsrail’e karşı tavırda somutlanan Arap milliyetçiliğidir. Ne zaman ki Nasır, Haziran 67 yenilgisi ile Arap halkların liderliğini sürdüremeyeceğini ilan etmiştir, o dönemden sonra modern çağların Semit kavmi kendi kurtuluşunu koşullayacak yeni önderlik tarzlarının arayışına geçmiştir. Türkiye’nin kapitalist devletleşme tarihine az çok vakıf bir devrimci, günümüz Arap isyanının özelliklerini kavramak açısından, başka bir tarihe sahip olmanın getirdiği engellerden dolayı batılı bir aydından, hatta henüz içinde yaşadıkları sürece az çok yabancılaşıp ampirizmden kendilerini koruyabilecek bir konumda bulunmadıklarından dolayı Arap aydınlarından da daha avantajlıdır, denilebilir. Türkiye kapitalizmi eski Osmanlı topraklarında geliştirilen Arap kapitalizminin evriminin ve geleceğinin bir tür animasyonudur. Bu ülkelerde de kadim üretim ilişkilerinden modern üretim ilişkilerine geçiş önce komprador kapitalizmi üzerinden ve ordu esaslı devlet sınıfları gerçeği temelinde oluşturulmuştur. Birinci paylaşım savaşı sonrası Osmanlıdan bağımsız ama emperyalizme yarı sömürge şekillenmelerini Osmanlının tanzimatçı komprador kapitalizmi dönemine, Baas yapılarıyla kurulan yeni devletleşme süreçlerini cumhuriyet kapitalizmine, bugünkü dönüşümleri ise 50’lerin çok partili sisteme geçiş sürecine benzetebilirsiniz. Türkiye ve Arap halklarının tarihsel gelişim evreleri arasındaki belirgin farklılıkları ise sermaye birikim süreçlerindeki kronoloji ve bu kronolojiye denk gelen değişik emperyalist konjonktürler oluşturmaktadır.


Devrimci Cephe Arap topraklarında, şimdilerin 21. yüzyıl sosyalizmi tarzında Baas sosyalizmi olarak geliştirilen devlet kapitalizmleri Sovyetlerin varlığında “kapitalist olmayan yoldan kalkınma” programı desteğinde egemenliklerini sürdürdüler. Mısır’da çoktan girilen yeni sürecin, 90’da Sovyetik sistemin çöküşüyle birlikte, bütün bir bölgeyi, emperyalist küresel egemenliğe göre yeniden yapılandırılmanın tarihsel eşiğine sürüklediğini, olaylar üzerinden olamasa da bugünkü aşama üzerinden retrospektif bir bakışla söylemek mümkün olmaktadır. Bu sürecin birikim sessizliği ise, Arap halkların, Türkiye halkı gibi devletin toplumsal kabulü üzerinde yükselen doğulu egemenliğine biadı ve bu egemenliğin siyasal temsili olan devlet sınıfları gerçeğine dayanmasıdır. Verili durumda, bu tarihsel kabuğun bir noktada çatlaması ya da çatlatılması sömürü süreçlerinin bütün çelişki birikimlerinin patlamalı bir şekilde açığa çıkmasına yol açmış, ancak bu isyan, toplumun tarihsel bilinci olarak gidip yine toplumsal ve siyasal hayatı ordu ile kurmaya yönelmiş, ihtilal yoluna girememiştir. Girememiştir, çünkü isyan en başından itibaren sistemden kopuş iradesiyle yüklü değildi. Son durumda burjuva toplumun rönesansına yol açan bu isyanlar, isyanın iradesinin karşı devrim tarafından kırılmasıyla değil, isyanın iradesinin isyancılar tarafından yeniden devlete teslim edilmesiyle sönmüş, söndürülmüştür. Arap ayaklanmasının iradesini teslim ettiği devlet ordudur. Halkın orduya güveni ve ordu üzerinden devlete biadı marksizmin batılı kavranışı üzerinden Bonapartizm kavramıyla açıklanamaz. Türkiye dahil, eski Osmanlı toprakları üzerindeki ordu egemenliği, bezirgan ilişkilerden kapitalizme geç geçişin gerektirdiği bir devletleşme tarzı olarak devletçilik ve onun yönetici sınıfı olarak Kıvılcımlı’nın “devlet sınıfları” kavramları üzerinden tarihsel manasını bulur. Bonapartizmin arızi, geçici özelliğine karşın devlet sınıfları olgusu Türkiye solunun ve batılı aydınların anlayamadıkları doğulu toplumsal formasyonların özgünlükleridir. Toprağının özgünlüklerini kavrayamayan, toprağının devrimcisi olamaz. Tevekkülün isyana geçişi Avrupalı ve Türkiyeli aydınlar tarafından korku duvarının aşılması olarak değerlendirildi. Oysa en ileri konumdaki Mısır örneği üzerinden konuşacak olursak, burada korku

duvarının aşılmasından çok, devlete içsel tabiiyetin aşılmasını; başka sözlerle, kararsız dengenin kırılmasını değil, belki suni dengenin esnetilmesini konuşmak daha doğru olacaktır. Ordunun, Mübarek yanlılarının saldırılarına karşı koruma tavrı üzerinden halkla arasında yarattığı uzlaşı atmosferi 2 Şubat’ta meydanın neredeyse boşalmasına yol açmıştı. Ertesinde, Cuma’yı beklemeyen tarzda meydanın eskisinden daha yığınsal hale gelmesi ise ABD yönlendirmesine göre sağlanan iç dengenin bir eseri olmuştur. Tevekkülün ne zaman isyana dönüşeceği kuşkusuz bilinemez, ama her tevekkül sürecinin isyana kurgulanan bir dip akıntıları yığını olduğunu bilmek tarihsel maddeciliğin gereğidir. Halkın Fedaileri lideri Bijan Djezani, “daha on yıllar İran’da halk ayaklanması beklenemez” demesinin üzerinden daha henüz birkaç yıl geçtiğinde İran, tarihin en kitlesel devrimlerinden birini yaşadı. Daha yakından bir örnekle, ’70 Haziran’ında proletarya İstanbul’u işgal ettiği zaman, Türkiye devrimci hareketi Türkiye’de işçi sınıfının varlığını yokluğunu tartışmaktaydı. Devrimcilik, halkın öfkesini sadece isyana kışkırtan değil, isyanı devrime taşıyacak hazırlık yapmaktır. Devrim teorisi “isyanla oynama”yı da, “isyancılık oynamayı” da yasaklar. Doğulu zeminde devrimcilik, halkın tevekkülünü, devrime taşınmak üzere isyana kışkırtmaktır. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi binlerce yıllık bezirgân tarihlerin içinden sıyrılan devletleşmelerde toplum devlet sınıflarına tevekkül içinde katlanmayı uzun süre sürdürebilmekte ve bu katlanış bir nedenle bir patlamayla kendini açığa vurduğunda ise halk sınıflarının tepkisi isyandan ihtilale geçememektedir. Halk tepkisinin isyandan ihtilale geçebilmesi devleti karşısına alabilmesine bağlıdır. Sivil toplumu düşük formasyonların harekete geçirilmesi, halkın, doğu despotizminin binlerce yıllık tarihsel bilinç ve gelenek şekillenmelerini aşmasını sağlayacak, devleti doğrudan karşısına alan devrimci örgütlerin öncü faaliyetlerinin yol göstericiliğiyle mümkündür.

sal formasyonlarda devrimin kimyasını çözmek ve ona göre ülkemizde bir devrim mühendisliği geliştirmek adına vülger, genel geçer edebiyatın dışında sözü olmayanların marksizminin tükendiği bir tarihsel moment oluşturmaktadır. Devrimler kuşkusuz “yapılmaz”lar, “gelişir”ler. Tevekkül toplumlarında devrime taşımak üzeri isyanı kışkırtmak da, devrimsel gelişmenin kendiliğindenliğini isyan momentini aşacak kertede devrime tohumlamak da “gelişen” devrime dışarıdan “yapıcı” müdahalelerde bulunmayı gerektirir. Latin Amerika’da, Fransa’da, Yunanistan’da olan toplum direncini ülkemizde yok gören sağ oportünizmin sığınağı bugüne kadar ülkemizde üretici güçlerin yeterince gelişmemiş olduğuna vurgu ile AB’cilik ve emekçi sınıflar adına önermeleri ise açık gizli “toplumsal ilerlemecilik” olmaktadır. Oysa şimdi üretim ilişkileri düzeyi ülkemizden daha geri olan toplumların ayaklanabildiklerini görüyoruz. Mağrip ayaklanması, ülkemizde de etkisi görüleceği üzere sadece bölge halklarına “dirimsel bir nefes” üflemekle kalmamış, aynı zamanda Türkiyeli devrimcilere, devrime ait görevleri erteleyen sağ oportünizme karşı güçlü bir tarihsel argüman sunmuştur. Sonuç olarak, çözümleme mantığımızı ilerlettiğimizde; tarihsel ilerleyiş başka bir dizi katastrofla gözlemlenen süreçte kırılmalara, sapmalara yol açmazsa Arap halkların kendiliğinden tarihinin geleceğinde DP türevi AKP’ler, “genç subaylar” girişimleri olabileceği gibi sürece müdahale eden öncü devrimci oluşumlar da görülebilecektir. Arap asabiyesi, Arap devriminin bölgesel devrim potansiyelini gösterdiği gibi, Türkiye tarihinin evre öncelliği itibariyle, ülkemizde yükseltilebilecek bir devrimci sürecin – verili aşamada “tek ülkede sosyalizm” sorunlarını azaltacak kertede- Arap halkları tarafından da güçlendirilecek bir frekansı olabileceğini bize düşündürmelidir. ZAFERE KADAR DEVRİM! ☆ aliefe@devrimcicephe.org

Arap ayaklanması bu yanıyla, genelde geri, özelde doğulu toplum21


Ocak-Şubat 2011

Tarihin Tekerrürüne Göz Yummamalı Aylin Şafak

Tarih tekerrürden ibarettir misali, dünya üzerinde keşifler ve keşfedilen topraklar üzerindeki zenginlikleri yağmalamalar, halkları katletme, soykırımlar, binlerce yıl öncesine dayanır. Bir zamanlar İnka`lar, Aborijinler, Kızıldereliler, Yahudiler, Şiiler vb kurbandı, son yüzyılda ise Kürt halkı aynı tekerrürün kurbanı edilmek istenmektedir. Keşfedilmemiş, parsellenip sömürülmemiş toprak parçası kalmadı, fakat soykırımlar hâlâ devam ediyor. Bugün Ortadoğu halkları üzerinde oynanan oyunlar aynı sömürü sisteminin bir parçasıdır. Tarih yapraklarını kana bulayarak kalkınan, zenginleşen emperyalist ülkeler hâlâ aynı kanla kadeh kaldırıyorlar işledikleri insanlık suçunun şerefine. 16 Mart 2011, Halepçe katliamının üzerinden geçen 23 yılın adı… Halepçe Süleymaniye`ye bağlı Kürtlerin yaşadığı bir kent. Irak-Iran savaşı esnasında Saddam Hüseyin`in bir operasyonu ile hardal ve sarin gazları olarak bilinen kimyasal gaz bombası ile binlerce masum insanın katledildiği bir Kürt kenti. Tarih 16 Mart 1988, 5000’den fazla masum insanın acımasızca katledildiği tarih; sebep, savaş ortamının yarattığı kargaşa bahanesi ile bir halkı susturmak. Savaşın faturası yine Kürt halkına kalmıştı. 1988 yılı Ağustos ayında İran`ın Birleşmiş Milletler’in 598 sayılı savaşın sonlandırılmasını öngören kararını kabul etmesi ile İran-Irak savaşı sona ermiş oldu, ama savaş döneminde İran`a destek verdiği gerekçesi ile Kürt halkı yoğun saldırılara ve sürgünlere maruz kaldı. Irak ordusu Kuzey Irak`taki Kürtler üzerinde büyük bir saldırıya girişti. Halepçe Katliamının etkisi ile zaten derin yara almış olan Kürtler bu saldırılarla daha da çok yıprandılar. Böylesi bir ortamdan kendi çıkarına pay biçen Amerika Irak`daki zengin petrol yataklarına gözünü dikmişti 22

ve sözde Saddam zulmüne son vermek ve bölgede barışı sağlamak adına 1990 tarihinde Irak`a saldırdı ve Körfez savaşını başlattı. Saddam Hüseyin ve Baas rejiminin üst düzey yedi sorumlusu Şii soykırımı emri verdikleri sebebi ile özel bir mahkemede yargılandılar. Şiilerin maruz kaldığı şiddet uluslararası hukuka soykırım olarak geçti. Saddam Hüseyin ve arkadaşları idam edildi. Aynı şiddet Halepçe`de Kürtlere de uygulandı, hatta aynı şiddet Kürtlere hâlâ uygulanmakta. Kuzey Irak, İran, Suriye ve Türkiye`de yaşayan Kürtler üzerinde yıllardır uygulanan şiddet, zulüm bir soykırım değil midir? Halepçe katliamından 21 yıl sonra Irak Yüksek Mahkemesi’nde Halepçe’de yakınlarını kaybedenlerin açtıkları dava sonucu sorumluların yargılaması yapıldı. Bu yargılamada Halepçe`de yaşananlar tarihe katliam olarak geçti. Binlerce masum insanın bir anda toplu bir şekilde yok edilmesi de bir soykırım değil midir? Bu olayın katliam olarak adlandırılması Irak Yüksek Mahkemesi’ne başvuran bireylerin kendi yakınları üze-rine uygulanan cinayeti sorgulama talebinden kaynaklanmaktadır. Oysa Şii soykırımında olduğu gibi Kürt halkı toplu sorgulama talebinde bulunmuş olsaydı, uluslararası hukuk Halepçe’yi bir katliam değil, bir soykırım olarak uluslararası hukuka işlemiş olacaktı, aynı zamanda tarihe de. Aynı tekerrür Türkiye sınırları içinde de yaşanmaktadır. Kürt halkı kendilerine uygulanan zulmü iyi değerlendirmeli ve uluslararası hukuka ve bütün dünya halklarına bugün yaşadıkları binlerce saldırının sebebinin bir soykırım girişimi olduğunu

duyurmalıdırlar. Son yıllarda Türkiye`de birçok toplu mezar ortaya çıkmıştır, daha da çıkacak. Birçok Kürt ailesi yakınlarının bu mezarlarda olduğu gerekçesi ile durumu uluslararası mahkemeye taşıma çabasında ve Halepçe`de olduğu gibi bir katliam sonucu çıkarma riskini artırıyor. Yaşanan zulüm bireysel cinayetler değildir, bu bir toplu yok etme girişimidir, bu bir halkın ortadan kaldırılması düşüncesinin sonucudur. Sırf yitirilen evlatlarının mezar başlarına ağıtlar yakma duygusu, yaşanan soykırımı, katliam şeklinde uluslararası hukuka ve gündeme taşıma riski ve tehlikesi üzerinde iyi düşünülmeli ve bu tehlike karşısında uyanık olunmalı. Tartışmasız o toplu mezarlarda bulunanlar, faili meçhuller ve gözaltlarında yok edilen, kaybedilenler, toplumuzun en güzel güneş yürekli çocukları ve onların mezarlarının olması ve o mezarların gül bahçesine dönüştürülmesi hepimizin ukdesi. Bu en doğal ve mutlaka ama mutlaka yerine getirtmemiz gereken ve asla ertelenmeyecek insanlık görevimiz, sorumluğumuzdur. Ama diğer yanda bireysel değil toplu girişim ve başvurularla sorunun üzerine gitmek ve uluslararası hukuka bu şekliyle taşıma gayreti yadsınmamalı ki Irakta düşülen yanlışa düşülmesin ve katliamın soykırım olarak kabul görmesini ve uluslararası hukukta böyle yer almasını sağlayabilelim. Tarih tekerrürden ibarettir misali yaşanan her olay her olay iz bırakır, tarihte yerini alır, devir değişir, birkaç kişinin asılması ya da yargılanması ile insanlık suçunun yok sayılamayacağı gerçeğini halklara öğretir. Yeni soykırımlara izin vermemek için tarihin tekerrürüne göz yummamalı. ☆ aylinsafak@devrimcicephe.org


Devrimci Cephe

Demokratik Ulus Bloğu! Cemal Şerik 12 Haziran’da gerçekleşecek olan seçimlerin diğer seçimlerden farklı yönleriyle birlikte ele almak gerekmektedir. Seçimlere katılacak olan partiler de bunun bilinci ile hareket etmekte ve ona göre rol atfetmektedirler. O nedenledir ki hiçbir kimse, seçimlere sadece meclisin yeni dönem çalışmalarını yürütecek olan milletvekillerin seçilmesi olarak bakmamaktadır. Seçimleri; partiler arasında gerçekleşecek, hangisi iyi çalışırsa onun kazançlı çıkacağı bir yarış olarak değerlendirme yanılgısına da düşülmemelidir. Burada çıkarılması gereken sonuç, Türk Özel Savaş rejiminin, 12 Haziran’da yapılacak olan seçimlere kendi açısından biçmiş olduğu rolün doğru anlaşılmasıdır. Türk Özel Savaş rejimi 22 Temmuz 2007 yılında yapılan seçimlerini de belirli bir plan çerçevesinde hayata geçirmişti. Dolmabahçe Sarayında Yaşar Büyükanıt-R.T.Erdoğan arasında yapılan ikili toplantının nedeni de buydu. Bunun bir sonucudur ki, 22 Temmuz un’un hemen ardından kurulan AKP kendini her yönüyle bir Özel Savaş Hükümeti olarak örgütlemiş, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı yapılmış, Meclisten sınır ötesi askeri harekât teskeresi çıkarılmış, Bush-Erdoğan görüşmesi yaşanmış, Medya Savunma Alanlarına yönelik yoğun bombardımanlar gerçekleştirilmiş ve Zap’a askeri işgal saldırısı başlatılmıştır. Burada da 22 Temmuz seçimleri temel çıkış ve başlangıç noktası olarak ele alınmıştır. Benzeri bir yaklaşım ve rol atfetme 12 Haziranda geçekleşecek olan Genel Seçimler için söz konusudur. Türk özel savaş rejimi hem kendi içerisinde hem de Kürdistan’da yürüttüğü özelkirli savaşta uygulamaya koyduğu stratejik hedeflerine ulaşmak istemektedir. Bu stratejik hedefleri arasında esas olarak Türk Özel Savaş rejiminin Küresel Sermaye güçlerinin dünyaya vermeye çalıştığı yeni düzen çerçevesinde Türk devletinin yeniden bir restorasyona tabi tutulma sürecinin tamamlanması ve Kürt Özgürlük Mücadelesinin tasfiye edilmesi bulunmaktadır. 12 Haziran’da gerçekleşecek olan seçimlerin önemi de kaynağını buradan almaktadır. Bu gerçek 12 Haziranda yapılacak olan Genel Seçimlere nasıl yaklaşılması gerektiğini de ortaya koymaktadır. Öncelikle bilinmesi gerekir ki, 12 Haziran Genel Seçimlerinde birçok parti, partisel çıkarlarını gözeten bir yaklaşımla hareket edecek olsa da, asıl olarak; iki temel politika ve güç: Kürt Demokratik Siyaseti ile içerisinde klasik ve yeni inkar politikalarının bir-

likte temsilini bulduğu sömürgeci-soykırımcı siyaseti arasında gerçekleşecektir. Bu anlamda özgürlük ve demokrasi istemleri BDP ya da onun göstereceği bağımsız adaylarda temsilini bulurken; sömürgeci- soykırımcı siyasette ısrar da hangisi olursa olsun -ister AKP, ister CHP isterse de MHP vb.- sistem partilerinde ifadesini bulacaktır. Onun içindir ki, 12 Haziranda gerçekleşecek olan Genel Seçim şu veya bu partiler arasında gerçekleşmeyecektir. Demokratik çözüm ve barıştan yana mı, yoksa savaşta yana mı? olunduğunun tercihinin yapılacağı bir seçim olacaktır. Bu nedenle de çözümden yana olan sol, liberal ve demokratlardan tutalım, Türkiye’ de barıştan yana olan tüm çevrelerin; Kürt Özgürlük ve Demokrasi Güçleriyle birlikte hareket etmeleri gerçekleşebilmelidir. Bu aynı zamanda seçime gidilirken; hangi çerçevede ilişki ve ittifaklar içerisinde olunması gerektiğine dair bir bakış açısı oluşturmaktadır. Ancak, bu ittifak yaklaşımı seçimlerle sınırlı olmamalıdır. Kalıcı ve sürekli birlikteliklerin oluşturulmasını hedeflemeli ve tamamen demokratik bir özellik taşıyabilmelidir. Demokrasiden yana olan Türkiyeli demokrat, sol vb. çevreler ile değişik Kürt yapılanmalar ve çevreleri kapsamı içerisine alabilmelidir. O nedenle de taktik bir yaklaşımdan öte, stratejik bir yaklaşımı ifade etmelidir. Basit ve güncel olanla sınırlı kalmayan bu bakış açısı; Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunun çözümünde olması gereken bir ittifak anlayışı olarak görülmelidir. Onun için burada dile getirdiğimiz bu ittifak anlayışını, salt seçime indirgemek son derece yanlış bir yaklaşım olur. Kürt özgürlük hareketinin, Türkiye Sol hareketleri ve değişik Kürt çevreleri ile oluşturmayı hedeflediği birliktelik, salt seçimler üzerinden olamaz. Bu doğru da değildir. Aksine Stratejik ve uzun süreli hedefleri içermektedir. Bu gerçeklik kendini acil bir ihtiyaç olarak dayatırken; ittifak sorununu, seçimlerle sınırlı kalacak dar bir yaklaşımın kabul edilebilir bir yanı yoktur. İttifaklar sorununa yaklaşım seçim hesabı üzerine kurulamaz. Önder Apo da 12 Haziran seçimlerine doğru, bu konuda esasa alınması gereken politikanın ne olması gerektiğini belirtme ihtiyacını duymuştur. Önder Apo’nun Türkiyeli devrimci ve demokrasi güçleri ile ittifak sorununa nasıl bir yaklaşım içerisinde olduğu bilinmektedirler. Önder Apo her zaman Türkiyeli dev-

rimci ve demokrasi güçleri ile birlikte hareket etmeye ve sorunlara çözüm getirmeye önem vermiştir. 1970 ve 1980 sonrası süreçte bunun sağlanması için de atılan pratik adımlar vardır. Önder Apo içerisinden geçmekte olduğumuz süreç açısından da var olan bu yaklaşımındaki ısrarını korumaktadır. Onun içindir ki, Demokratik Ulus Bloğunun oluşturulmasını istemekte ve bunun önemine dikkat çekmektedir. Ayrıca böyle bir bloğun oluşturulmasını tarihsel bir görev ve halklar karşısında yerine gerilmesi gereken bir sorumluluk olarak kabul etmektedir. Bugüne kadar pratik sahada bu sorumluluğun gerektiği düzeyde yerine getirildiğini söyleyemeyiz. Kuşkusuz belirli çabalar olmuştur. Ancak bu istenilen düzeye çıkarılamamıştır. Bunun bir sonucu olarak da Türk ve Kürt halklarının lehine sonuçlandırılabilecek birçok süreç değerlendirilemediği gibi, büyük zararlar görülmüştür. Bunun sayısız örnekleri yaşanmıştır. Elbette ki bunlardan gerekli olan dersler çıkarılabilmelidir. İçerisinden geçmekte olduğumuz süreçte bu daha çok önem kazanmaktadır. Koşullar Demokratik Ulus Bloğunun oluşturulmasına her zamankinden daha fazla olanak tanımaktadır. Hatta böyle bloğun oluşumu için geç bile kalınmıştır. Türkiye’de demokrasi güçlerinin mücadele ile yaratmış olduğu değerleri ve mirasın varlığını hiçbir kimse inkâr edemez. Bunlar esas alındığında demokrasi mücadelesini daha ileri safhalara taşıyabilmek olanaklı hale gelecektir.12 Haziran’da geçekleşecek olan Genel Seçimler bunun için gerekli olan koşulların oluşmasına katkı sunacak bir özellik taşımaktadır. 12 Haziran’da gerçekleşecek olan seçimlere biçilen rol farklıdır. Sorun, Meclisin yeni dönem çalışmaları için vekillerin seçilmesinin ötesine taşmıştır. Kendini yeniden restore etmeye çalışan rejim karşısında demokrasi güçlerinin kendi seçeneklerini geliştirme mücadelesine dönüşmüştür. Bunun gerçekleşebilmesi içinde Önder Apo Demokratik Ulus Bloğunun oluşturulmasının gereğine işaret etmiştir. Onun içindir ki bu bilinçle yaklaşılması gereken 12 Haziran’da gerçekleşecek olan seçim aynı zamanda, Türkiye’nin kaderinin belirlenmesinde de önemli bir yer tutacaktır. Çünkü Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümünde rol oynayacak olan yeni anayasa, rengini biraz da bu seçimlerin sonucuna göre alacaktır. Bu anlamda Türkiyeli sol-demokratik ve Kürt Özgürlük ve demokrasi güçleri Demokratik bir Ulus Bloğu halinde ortaklaşarak seçimi karşılayabilmelidir. ☆ 7.3.2011

23



Devrimci Cephe Sayi 4