Issuu on Google+

Demir Küçükaydın İşçinin El Kitabı 1

Yayınları


İşçinin El Kitabı Demir Küçükaydın Üçüncü sürüm Mart 2013

Dijital Yayınlar İndir – Oku – Okut - Çoğalt – Dağıt Bu kitap Köxüz sitesinin dijital yayınıdır. Kar amacı olmadan, okumak ve okutmak için, indirmek, dijital olarak basmak ve dağıtmak serbesttir. Alıntılarda kaynak gösterilmesi dilenir.

Yayınları

2


İşçinin El Kitabı

İçindekiler

Keskin Mücadele Günleri Geliyor ......................................................................................... 4 Enflasyonun Nedeni Ücret Artışları mıdır?............................................................................ 8 Enflasyonun Sebebi Nedir? .................................................................................................. 11 İşsizlik ve Pahalılık Nasıl Yok Edilebilir? ........................................................................... 15 Taleplerimiz Neler Olmalı? .................................................................................................. 19 Sendikalar: Yapıları ve Görevleri ......................................................................................... 22 Faşist Çetelerin Terörüne Karşı Meşru Savunma ................................................................. 27 Ücretler ve Enflasyon Konusunda Burjuva Sosyalizmi ....................................................... 31 Paranın Değeri - Fiyatı – Ölçüsü .......................................................................................... 34 Fiyat ve Geçim Endekslerine Güvenilebilir mi? .................................................................. 37

3


Keskin Mücadele Günleri Geliyor İşçi arkadaşlar, önümüzdeki aylarda yarım milyon işçi, işverenlere karşı ekmek kavgasına girecektir. Ve bu ekmek kavgası yalnızca yarım milyon işçi ile çoluk çocuğunu değil, bütün isçi sınıfını; yalnızca işçi sınıfını değil köylüsü, memuru, zanaatkarı ile bütün halkı yakından ilgilendirmektedir. Çünkü ,yoksul halkın en bilinçli en örgütlü kesimi olan işçilerin de en uyanık, en örgütlü zümresinin yenilgisi; isçi sınıfının daha örgütsüz zümreleriyle tepeden tırnağa örgütsüz köylü, memur, zanaatkarların; egemen sınıfın saldırılarına karşı savunmasını adeta olanaksız kılacaktır. Egemen sınıflar bu gerçeğin bütünüyle bilincindedirler. Biz de bilincinde olmalıyız. Bu mücadelede başarıya ulaşmak için tüm işçi sınıfının ve yoksul halkın desteğini kazanmak gerekmektedir. Aynı şekilde, şimdilik sözleşmesi olmayan isçi sınıfının diğer kesimleriyle, tüm halk tabakaları sırf kendi çıkarlarını korumak için bile bu mücadeleye destek olmak zorundadırlar. Kimse, «bana ne, ben dümenime bakarım» diyemez. Böyle diyenler, yarın başına geleceği göremeyen körlerdir, çoluğunun çocuğunun rızkıyla oynayanlardır. Her savaş gibi, hayat ve hak kavgasında da yenmekte vardır, yenilmek de. Evet yenilebiliriz de... Yeterince birlik olunamazsa; müttefikler kazanılamaz, sermaye tecrit edilemezse; bilinçlice davranılmazsa ve nihayet güç yetmezse yenilebiliriz. Bu muharebede bizi yenebilirler. Ama yok edemezler. Çünkü sermayenin artı değer sömürüsü için işçi çalıştırması gerekir. Biz işçiler gücünü topraktan alan masal kahramanlarına benzeriz. Rakipleri onu yere yapıştırdıkça, o daha güçlü olarak yeniden ayağa kalkar. Biz de gücümüzü, maddi üretimden alırız. Güç yetmezse yenilinebilir. Halkımızın dediği gibi «zor oyunu bozabilir». Korkulması gereken, savaşarak yenilgi değildir. Savaşa girme yiğitliğini göze almadan korkakça teslim olmaktır tehlikeli olan. Böylesi, tüm sınıfın, tüm halkın moralini bozar. Ama savaşarak yenilsen bile, yenilgin sonraki zaferler için ders olur. Savaş menkıbeleri, fedakârlık ve yiğitlik örnekleri, yeni yiğit ve fedakâr işçi kuşaklarının eğitimini sağlar. Böylece yenilgi bir zafere çevrilebilir. «Galip olur bu yolda mağlûp»... Önümüzdeki günlerde sözleşme dönemine giren fabrika ve işkollarını kısaca analım: İşçi sınıfının en bilinçli, en mücadeleci zümresi metal işçileridir. 110 işyerinde 20 bin metal işçisinin sözleşme dönemi gelmiştir. Bu fabrikalar arasında Profilo, Simko, Atlı Zincir, MAN, TTE, Perfektüp, Uzel, Rabak, Sungurlar, Beko gibilerini sayabiliriz. Bunlar en az birer grev

4


görmüş, grev ve sendika okulundan geçmiş, bilinçli işçilerdir, işçi sınıfımızın çekirdeğidirler. Aynı şekilde Bursa'da 13 fabrikada 10 bin işçinin sözleşme dönemi yaklaşmaktadır. Reno, Tofaş, Soruşan, Coşkunöz, Nako, Siemens gibi fabrikalar ilk akla gelenlerdir. Tekstil işkolu şimdiden keskin mücadelelere sahne olmaktadır. Tekstil Sendikası İstanbul ve Trakya civarındaki 115 işyerinde çalışan 60 bin işçi için toplu sözleşme çağrısı yapmıştır. Ayrıca Adana, Tarsus ve Kayseri'de yine on binlerce tekstil işçisinin sözleşme dönemi yaklaşmaktadır. Şimdi yetki mücadeleleri sürmektedir. Gün geçmiyor ki, işçi öncülerinin saldırıya uğradığına, yaralandığına veya öldüğüne dair haberleri gazetelerde görmeyelim. Devlet Demir Yollarındaki 45 bin işçinin sözleşme müzakereleri, hükümetin ücret artışlarını kabul etmemesi üzerine kesilmiştir. Çimento fabrikalarında da müzakereler çıkmazdadır. Kâğıt Fabrikalarının sözleşme dönemi gelmiştir. Makine Kimya Endüstrisi fabrikalarında da, sözleşme zamanı çoktan geçmiş olmasına rağmen, Çalışma Bakanlığı'nın oyunları nedeniyle henüz yetki mücadelesi sürmektedir. Bütün bu 4 işkolundaki sözleşmeler toplam: 120 bin işçiyi ilgilendirmektedir. Ve şu an (Ağustos ortası) gazetelerin yazdığına göre 82 işyerinde 8.645 işçi aylardan beri süren grevler yapmaktadırlar. Ayrıca 9 işyerinde 1154 işçiye karşı lokavt uygulanmıştır. Sırf bu kaba tablo bile, önümüzdeki günlerde sınıf mücadelesinin kazanacağı genişlik hakkında bir fikir verir. Egemen sınıf, mücadelenin taşıdığı önemin kesinlikle bilincindedir. Akla hayale gelmeyecek zorbalıklara, kahpeliklere başvuracağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Ve unutmamak gerekir, karşımızdaki tek tek işverenler değildir. Devletiyle birlikte, bir bütün olarak egemen sınıflardır. Sadece Türkiye'nin egemen sınıfları da değildir. Uluslararası Finans Kapitaldir. Örneğin, uluslararası Para Fonu (IMF) - ki bu kuruluş emperyalist ülkelerin çıkarlarını korumakla görevlidir - yetkililerinin hazırladığı «GİZLİ RAPOR» da yaklaşan mücadeleye şöyle dikkat çekilmektedir: «1979 yılının ikinci yarısında özel sektörde çalışan 500 bin dolaylarında isçiyi kapsayacak toplu sözleşme görüşmeleri başlayacaktır. (...) Ancak metal işçilerini kapsamına alan en önemli görüşmeler bu yılın ikinci yarısında başlayacaktır.» (Milliyet, 7 Ağustos 1979). Bilindiği gibi IMF'nin kredi verme şartlarından biri: «işçi ücretlerinin dondurulması» idi. Ve hükümet bu şartı kabul etmiştir. Ancak, işçileri uyandırmamak, tepkisine yol açmamak için, açıkça ücretleri fiilen donduracağını söylememekte; erbabının anlayacağı diplomatik ifadeler kullanmaktadır. Hükümetin IMF'ye verdiği «Niyet Mektubu»nda: «ücret artışları, fiyat artışlarının bir nedeni olarak» gösterilmekte, bundan dolayı da «ücret artışlarının makul bir düzeyde tutulacağı» belirtilmektedir. (Cumhuriyet). «Makul (akla uygun) bir düzey» nedir? Açıktır ki ücret artışları fiyat artışlarının nedeni olarak gösterilirse, fiyat artışlarını durdurmak için ücretleri dondurmak gerekir. «Makul bir düzey»; artmayan düzeydir. En «makul» ücret te, hiç artmayan ücret olur. O halde, hükümetin «niyet»i bellidir; ne yapıp edip ücret artışını engellemek. Demek, hükümet de işçinin karşısındadır. Ve «niyet»ini gerçekleştirmek için her türlü yola bas vurmaktan çekinmeyecektir, zaten

5


çekinmemektedir de. Şimdiden sıkıyönetim zaten vardır. Ve yarın işçiler biraz direnip de ağır basınca kurşun yağdırmaktan, sendikaları dağıtmaktan, öncü işçileri tutuklamaktan, işkence etmekten, katletmekten çekinmeyecektir. Ecevit hükümetinin böyle şeyler yapmayacağını söyleyenler yanılgı içindedirler. Biz onlara hafızalarını biraz yoklamalarını salık veririz. 1974 - 75 yıllarında Ecevit yine iktidardaydı. İskenderun Demir Çelik İnşaatında inanılmayacak kadar kötü şartlarda çalışan işçiler sadece insanca iş şartları, can güvenliği (inşaatlar süresince, her gün bir işçi iş kazasında ölüyor veya sakat kalıyordu.) için direnişe geçince, işçilerin üzerine ateş ettirmiş, süngü ve dipçiklerle ezdirmiş işçi öncülerini tutuklattırmıştı. O sırada bütün bunlar, araya Kıbrıs çıkartması girdiği için kamu oyundan gizlenebilmişti. Liberaller unutabilir ama işçiler bunu unutmadı. * Bizzat işverenler nasıl bir saldırıya hazırlanıyorlar: («Hazırlanmak» ne kelime, başladılar bile) şimdi kısaca bu oyunları görelim: I - PROPAGANDA - İDEOLOJİK MÜCADELE: Burjuvazi, milyonları bulan tirajlarıyla dört koldan işçi sınıfına karşı bir propaganda ve ideolojik mücadele kampanyasına girmiştir. Bu kampanyanın özü: ücret artışlarının fiyat artışlarına yol açtığı yalanı ile işçilerin çok rahat yaşadıkları, çok para aldıkları yalanıdır. Örneğin, Hürriyet adlı kenef gazetede renkli ve kocaman maaşını sayan bir çöpçü resmi koymuş, resmin altına da şöyle yazmış: «Çöp değil para süpürüyor...» Bir başka örnek: İşçi düşmanı Tercüman gazetesinin «işçi» sayfası yazan Refik Sönmezsoy: «Günümüzde bir temizlik isçisi vali kadar, bir orgeneral kadar maaş almaktadır.» («Ücret Anarşisi», 12 Ağustos) diye yazıyor. Liberal Cumhuriyetin yazarları da, işçilerin ücret zammı taleplerine Ecevit hükümetini devirmeye çalışan bir emperyalizm oyunu gibi göstermeye çalışarak, işçilere karşı «sol»dan bir ideolojik saldırıya geçiyorlar, işçilere: «ücretlerinizi arttırmaya uğraşmayın nasıl olsa zamlar onu götürecek» diye akıl veriyorlar. II - TEHDİT: MESS Genel Başkanı Turgut Özal İzmir'de yaptığı açıklamada isçileri açlığa mahkûm etmekle tehdit etti ve «aşırı talepler karşısında toplu işçi çıkarma yoluna gidecekleri»ni söyledi. Tabii bunlar sözde kalmamaktadır. Tekstil iş kolunda şimdiden fabrikalardaki öncü isçiler çıkartılmaktadırlar. III - BLÖF: Yine MESS başkanı şunları söylüyor: «Gerçekçi olmayan talepleri kabul etmeyiz. Kriz nedeniyle bu dönem dayanma gücümüz çok fazla. Biz MESS olarak, grevsiz lokavtsız problemin çözümünü istiyoruz, ancak sendikaların da gerçekçi olmaları gerekir.» (Hürriyet, 31 Temmuz 1979). Burada açıkça blöf yapmaktadır. Gerçekte tam da sıkışık durumdadırlar. Aynı günün Hürriyeti gerçeği ağzından kaçırıyor: «özellikle hükümetin sanayii ihracatını arttırıcı önlemleri aldığı şu dönemde Türkiye Maden Is Sendikası ile MESS arasındaki toplu sözleşme görüşmeleri büyük bir önem taşıyor.» işverenler böyle sıkışık durumda oldukları içindir ki, yani ellerinde stokları dolayısıyla direnecek güçleri olmadığı için, örneğin hükümete doğrudan mektup yazıp işbirliği teklif

6


etmektedirler... Hükümetin de niyeti belli olduğuna göre, açıktan olmasa bile gizlice veya zımnen işbirliği içinde olacaklardır. IV - DEVLET ZORU: Bossa 1 fabrikasında 5 işçinin işten atılması üzerine direnişe geçen 261 işçi önce sıkıyönetim jandarmalarınca dipçiklendi, sonra yine hepsi tutuklandı ve Adana Polis okulunda sorguya çekildi. En küçük bir direnişte bile süngü, dipçik, tutuklama... İşçi sınıfına gözdağı veriliyor. V - FAŞİST TERÖRÜ: Faşist çetelere ve kiralık adamlara işçi öncüleri vurdurulmakta, işçilerin üzerine yaylım ateşler açılmaktadır. Bu tür olaylar özellikle Ankara, Adana, Kayseri'de çok yoğundur. VI - İŞÇİLERİ TECRİT: Son günlerde basında işçileri diğer halk tabakalarının, özellikle memurların karşısındaymış gibi göstermeye çalışan bir kampanya başlatıldı. «Memurlara IMF bile acıdı» (Günaydın). «Kabak Memurların başına patladı» (Günaydın, Necati Zincirkıran). «İşçiye yüksek, memura az zam adalete aykırıdır.» (Milliyet, Halit Narin) vs. vs.. Bu bayların gerçekte memurlara falan acıdıkları yoktur. Döktükleri «timsah gözyaşı»dır. Amaçları işçileri memurlardan ve diğer halk tabakalarından tecrit etmektir. Bütün bu ve benzeri oyunların hiç biri bizim için yabancı değildir. Başarı, bütün bu zorbalıkları ve oyunları boşa çıkarmakla olabilir. Bütün tezgâhları boşa çıkarmak, gerçek kurtuluşa giden yolu da açabilmemiz için öncelikle hiç hayale kapılmadan, bizleri çok keskin mücadele günlerinin beklediğini, gevşekliğe, korkaklığa, bencilliğe, dağınıklığa zerre kadar yer olmadığını, çok iyi kavramak gerekiyor. Ekmek aslanın ağzındadır... Unutmayalım; fırtınalı günler geliyor. Ve diyelim ki, fırtına, pahalılık ve işsizliğin; reformcu hayallerin yarattığı toplumsal çürümenin pis kokulu zehirli yanlarını dağıtsın; işçi sınıfının devrimci soluğu ortalığı kaplasın. Burjuvalar her türlü cefasın toplasın gelsin. Dönersek kahpeyiz hak yoluna, halk yoluna savaştan. Mücadele bayrağımıza bu sözleri yazalım. Yaşasın işçilerin ve Halkların Birliği. ZAFERE ULAŞMAK; İŞSİZLİĞİ VE PAHALILIĞI YOKETME MÜCADELESİYLE MÜMKÜNDÜR.

7


Enflasyonun Nedeni Ücret Artışları mıdır? Bu soruya verilecek cevap hayati bir öneme sahiptir. Saflar bu soruya verilen "evet" veya "hayır" cevaplarına göre belirlenecektir. İşverenler, burjuva aydınlar, Hükümet, IMF, hepsi: "Evet" diyorlar "Enflasyonun nedeni ücret artışlarıdır". Meselâ, hükümet IMF'ye verdiği "niyet mektubu"nda "ücret artışları, fiyat artışlarının önemli bir nedenindir" diye yazmaktadır. Biz de diyoruz ki, koskoca bir yalandır. İşçi düşmanlığıdır, halk düşmanlığıdır. Vatan ihanetidir. İktisat bilimini ayaklar altına almaktır... Neden mi? Bu bölümün konusu da, söz konusu yalanı açığa çıkarmak ve sonuçlarını göstermektir. Enflasyonun Türkçe'si: Hayat pahalılığıdır. Hayat neden pahalanır? Ya da şöyle diyelim: Ücret artışları neden -iddia edilenin aksine- hayatı pahalandırmaz da ucuzlatır? İşçi, bir işgünü boyunca çalışarak, diyelim ki 100 birimlik bir değer yaratıyor olsun. Bu 100 birimlik değerin 30 birimini kapitalist işçiye İŞGÜCÜNÜN FİYATI, yani ÜCRET olarak verirse, kapitaliste kalan ARTI-DEĞER 70 birimdir. Şimdi, işçinin sendikada örgütlenip, grev yaparak ücretini 50 birime çıkardığını varsayalım, kapitalistin aldığı artı-değer de 50 birime düşer. Bundan çıkan sonuç şudur ki, işçinin yarattığı değer içinden aldığı payın (ücretin) artması, kapitalistlere kalan payın azalmasıdır. Buna karşılık kapitalistin payının artması işçi ücretinin düşmesidir. İşçinin ücreti düşük veya yüksek iken de yaratılan değer miktarında bir değişiklik olmayacağından ve talepte de bir değişme olmayacağından -çünkü kapitalistler de artı-değerle kendi lüks tüketimlerini karşılar veya yeni araçlar alıp sermayeyi büyütürler- fiyatların yükselmesi ücret artışları ile ilgili değildir. Evet arz ve talebin niceliği (miktarı) değişmez ama niteliği (kalitesi) değişir. Eğer işçinin aldığı ücret düşükse, kapitalistlerin kârları daha çok olacağından, lüks mallara olan talep artar; buna karşılık aksine emekçilerin başlıca harcamalarını teşkil eden yemek, giyinmek gibi hayati tüketim maddelerinin talebi azalır. Kârlar çok olunca lüks mallara talep artar dedik. Lüks mallara talep artınca onların fiyatı yükselir. O zaman lüks malların üretimi ve ticareti daha kârlı olacağından, sermaye de kâr oranı daha yüksek olan alanlara yatırımı tercih edeceğinden lüks malların üretimi çoğalır... Aşırı lüks, ancak emekçilerin aşırı sömürüsü ile bir arada bulunur. Zenginlerin sefası, fakirlerin cefasıdır. Demek ki işçinin ücretini düşük tutmakla, toplam üretim ve talebin miktarını değiştirmeyeceğinden, pahalılık engellenmiş olmaz. Yalnızca talep lükse yönelmiş olur. Çünkü işçi ücreti düşük kalınca, kapitalist daha modern makineler kullanıp emek üretkenliğini arttırma ihtiyacını da pek hissetmeyecektir. Dolayısıyla kârını yatırımdan ziyade lüks tüketime yöneltmiş olacaktır. Böylece de, yeni iş yerleri açılmadığı, daha modern makinelerle üretim yapılmadığı için, lüks ve israfın yanı sıra işsizlik ve pahalılık dayanılmaz hâl alacaktır. Gerilik ve gericilik katmerlenecektir. Bu durumda, burjuva gazete yazarına anlaşılmaz gibi görünen, kârların son birkaç yılda aşın yükselmesine karşılık yatırımların artmaması olgusu biz işçiler için hiç de anlaşılmayacak bir

8


şey değildir. "Son yıllarda Türkiye'de özel kesimin kapitalist sistemin klasik kurallarına ters bir tutum içine girdiği ve sermaye birikimini yeni yatırımlara ve yatırımcının genişletmeye kullanmadığı ortaya çıkmıştır."(Cumhuriyet, 14 Ağustos 1979) Demek ki, işçi ücretlerinde yükselmenin pahalılığa yol açtığı iddiası gerici bir yalandır. İşçi ücretlerindeki bir yükseliş, fiyatları yükseltmez, kârları düşürür. İşçi ücretlerinde bir düşüş ise kârlarda bir yükselme demektir. O halde bir an için, işçi ücretlerindeki yükselişin pahalılığa yol açtığını kabul etsek bile. Bu varsayımı namusluca her iki yöne uygularsak, kârlardaki bir yükselişin de pahalılığa yol açtığını kabullenmek gerekir. Kârlardaki bir yükseliş, işçi ücretlerinde bir düşüş anlamına geldiğinden. İşçi ücretlerinde bir düşüşün de enflasyona (pahalılığa) yol açtığı sonucuna ulaşmak gerekir. Demek ki, işçi ücretlerindeki yükselişi enflasyon nedeni olarak göstermek, işçi ücretlerinde bir düşüşü de enflasyon nedeni olarak göstermeyi gerektirir. Hem düşüş, hem yükseliş enflasyon nedeni olamayacağından burjuvazinin gözbağcılığı iyice açığa çıkar. Öte yandan, biz yine gördük ki, işçi ücretlerinin düşük kalması, dolaylı sonuçları itibariyle lükse, hava oyununa yol açmakta, enflasyonu ve işsizliği arttırmaktadır. Çünkü işçiler yokluk içinde kıvranıp, zenginler lüks içinde olunca, halkın isyanını bastırmak için devlet cihazı büyütülmekte, devlet masrafları arttırılmakta, lükse olan talep kaçak ticareti arttırmakta, bu gibi sonuçlar da işsizlik ve pahalılığın katmerlenmesine yol açmaktadır. Şimdi gelelim ücret artışlarına. İşçilerin ücretleri artarsa ne olur? Biz diyoruz ki, her hangi bir mal üretilirken ne kadar modern makine kullanılırsa, emeğin üretkenliği o kadar artar. Dolayısıyla, içinde daha az emek yoğunlaşacağından, daha ucuz emek yoğunlaşacağından, değeri dolayısıyla fiyatı o kadar düşer. O kadar ucuza mal olur. Peki, bir kapitalist, ne zaman modern makine kullanmak için ihtiyaç hisseder?.. Eğer kapitalist işçileri çok ucuza, düşük ücretle çalıştırabiliyorsa, diğer kapitalistlerle rekabet edebilmek için modern makineler kullanma gereği duymayacaktır. Ama, işçiler birleşip, çalışma saatlerini azaltır veya ücretlerini arttırırlarsa, patron, diğer kapitalistlerle rekabet edebilmek, mallarını daha ucuza mal edebilmek için, işçinin verimini arttırmak, dolayısıyla da modern makinelerle üretim yapma gereğini duyacaktır. Tabii daha modern makinelerle üretim yapılınca da malların fiyatları ucuzlayacaktır. İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika gibi ülkelerin sanayi ve teknik gelişiminin sırrı buradadır. O ülkelerde işçi sınıfı, az çok birleşip direnebildiği için, teknik gelişmiştir. Bizde ise, 1960'a kadar işçi sözünü ağzına alan "komünist"diye içeri tıkıldı. Sonuç ortada: İşsizlik ve pahalılık dayanılmaz hal aldı. Eğer 1960'larda, sanayi nispeten gelişti, modern fabrikalar kuruldu ise, bu işçi sınıfının, daha iyi haklar için mücadeleye girmesinin bir sonucudur. Demek ki, işçilerin ücretlerini yükseltmek için yaptıkları mücadele sanayi ve teknik gelişiminin motoru olduğuna göre, işçi haklarını sınırlamaya kalkmak, işçi ücretlerini pahalılığın nedeni gibi gösterip dondurmaya kalkmak teknik ve sanayiin gelişmesine karşı olmak demektir. İsçi düşmanlığı = Vatan İhaneti'dir... Onun içindir ki, İşçi Sınıfının Partisi kendine bugün VATAN PARTİSİ adını almakta bir mahzur görmemiştir.

9


Unutmayalım, yaklaşan keskin mücadelede işçiler daha yüksek ücret, daha kısa iş haftası vs. için direnirlerken, sırf kendilerinin çıkarını korumuş olmazlar. Onlar böylece tekniğin ve sanayiin gelişmesine, işsizlik ve pahalılığın nispeten azalmasına, memleketin ilerlemesine yol açarlar. Yani Vatan ve Halk için de uğraşmış olurlar. Onun için işçi hakları vatan müdafaası yaparca savunulmalıdır. Aynı şekilde, işçi haklarına en küçük bir yan bakışa, en küçük bir karşı çıkışa, işçilerin direncini kırmaya yönelik en küçük bir yeltenişe bile, vatan savunması yaparca en sert cevap verilmelidir. Demek ki, hükümetin "ücret artışları fiyat artışlarına önemli bir nedendir" sözlerini de içeren, işçi ve vatan düşmanlığı karşısında ses çıkarmayıp ta, bazı öğrencilerin, dünya işçilerinin marşı olan "Enternasyonal" söylemelerine karşı, çok vatansever pozlarda yaygarayı basmak; "İstiklâl Marşı'na saygı" yürüyüşleri düzenlemek: Vatan ihanetini gizlemeye yarayan sis perdesinden başka bir şey değildir. En adisinden, en bayağısından ikiyüzlülüktür. Bu böyle biline. Toparlayalım: İşçi ücretlerinin artışları, fiyat artışlarının nedeni değildir. Aksine, işçilerin ücretleri arttıkça fiyatlar ucuzlar... Ecevit hükümeti, "niyet mektubu" ile vatan ve işçi düşmanı olduğunu ilân etmiştir... Her mücadelenin başarısı için, o mücadeleye girenlerin amaçlarının doğru ve haklı olduğuna tereddütsüz inanmaları gerekir. Önümüzdeki günlerde girilecek hak mücadelesinde, eğer işçiler -ve onların müttefikleri- arasında ücret artışlarının pahalılığa yol açtığı yolunda en küçük bir kuşku bile varsa: yeterince kararlı ve birlikli bir mücadele verilemez. Burjuvazi bin bir türlü imkânlarıyla bu kuşkuyu yaymaya çalışmaktadır. Biz de bu bildiride. İşin özünü ve gerçeğini kısaca açıklamaya çalıştık. Bu bildirinin sınırlarına sığmayacak her türlü burjuva itirazını da çürütmeye hazırız. İşçi arkadaşlar, bu bildiride savunulanları İyi kavramalı ve yalnızca diğer işçi arkadaşlarına değil, mahalledeki esnafa, köyündeki yakınma, tanıdığı memura da anlatmalı ve kavratmalıdırlar. (Bu konularda daha geniş bilgi için ve daha ikna edici olabilmeleri için, işçi arkadaşlara Karl Marks'ın "ÜCRET-FİYAT-KÂR" isimli küçük broşürünü okumalarını özellikle tavsiye ederiz). Onun İçin bu bildiriyi yalnız okumakla kalmamalı, okutmalı, hatta kendileri birlik olup çoğaltmalı ve yaymalıdırlar. Yaşasın İşçi Sınıfı. Kahrolsun işçi ve vatan düşmanları. Kahrolsun, ücret artışlarını, fiyat artışlarının nedeni gibi gösterenler. Yaşasın işçilerin hayat ve hak kavgasını destekleyenler.

10


Enflasyonun Sebebi Nedir? İşçi arkadaşlar; Enflasyonun (Hayat Pahalılığının) sebebi nedir? Ücret artışlarının, üretilen mallar kitlesinde ve toplam talepte bir değişikliğe yol açmadığı için, fiyatların yükselmesinin sebebi olamayacağım, ama buna karşılık modern makine vs. kullanımına yol açarak fiyatların düşmesinde etkili olduğunu daha önce görmüştük. Peki ücret artışları değilse, enflasyonun sebebi.nedir? Bir memlekette, üretilmiş değerlerin tüketiciye kadar ulaşması, para aracılığı ile olur. Diyelim ki 1000 birim değer var. Tedavüldeki para miktarı ise 100 birim olsun. Bu 1000 birimlik değer dolaşımı için 100 birimlik paranın 10 defa devir etmesi gerekir. Para miktarı, üretilen mallara göre çok hızlı artarsa veya paranın devir hızı artarsa (yani herkes elindeki parayı elinden çıkarıp bir şey satın almayı yeğlerse) enflasyon olur. Bu iki sebep çoğu durumda karşılıklı olarak birbirini etkiler. Yani çok para basıldığı için, paranın alım gücü düşme eğilimi taşıyınca, herkes elindeki parayı bir an önce bir şey alarak çıkarmaya bakar. Bu da devir hızını arttıracağından enflasyonu yükseltici etki yapar. Ama biz kolaylık olsun diye devir hızının değişmediğini, bir de banknottan başka para işlevi gören tedavül araçları olmadığını (kaydî para) varsayalım. Böyle yaparak konunun özü daha kolay sergilenebilir. O halde, çok miktarda, yani üretim artığından daha fazla para basılmış ise, o paralar piyasada bir talep yaratacağından fiyatlar yükselir. Bütün fiyatlar yükselebilse sorun olmaz. O takdirde, malların birbiriyle oranını ifade eden rakamlar değişmiş olurdu. Diyelim ki işçi yevmiyesi de 10 lira, bir kilo peynir de. Oranları 1/1 olur. İşçi yevmiyesi de peynir de 20 liraya çıksa para oranları yine 1/1 olacağından sadece rakamlar değişmiş olurdu. Ama böyle olunca da, hiç bir şey değişmiş olmayacağından, rakamları böyle sürekli değiştirmenin kimseye bir yararı olmazdı. O zaman da para basmaya gerek duyulmazdı. Ama işçinin ücreti, köylünün geliri, memurun maaşı en az bir yıl boyunca değişmez. Bu durumda onlar yıl sonunda fiyat artışlarına yetişseler bile, arada geçer zaman boyunca zararlı çıkmış olurlar. Onun için enflasyon sabit gelirli insanların aleyhine çalışır. Kaldığımız yere dönelim, para çok çıkarılınca enflasyon oluyor dedik. Bu kadarını burjuvalar bile kabul ediyor. Örneğin TÜSİAD (Türkiye Sanayici ve İş Adamları Derneği) gazetelere verdiği çarşaf çarşaf ilanlarda "Tedavüle çıkarılan banknotun toplam üretimden daha hızlı arttığını"(1960 -1978) yıllarını kapsayan bir grafikte gösteriyordu. "Tedavüldeki paranın hızlı artışı, enflasyonun nedenidir." desek enflasyonun nedenini açıklamış olur muyuz? Hayır. Çünkü bu da bir sonuçtur. "Niye çok para çıkarılıyor, kim çıkarıyor?" diye sormak gerekir. Ancak o zaman enflasyonun esas nedenlerini kavramaya başlayabiliriz. Para hacmini kim genişletir? Parayı kim basar?.. Devlet... Niçin basar? Gelirleri giderlerini karşılamaya yetmediği için... Peki, niçin gelirler giderleri karşılamaya yetmez?.. Devlet masrafları vergilerle karşılanamayacak kadar çoğaldığı için... Peki niçin devlet masrafları böyle çok büyümektedir? Nedir bu devlet masrafları? İşte mesele burada...

11


Para babaları, diyorlar ki: "KİT'ler (Kamu İktisadî Teşebbüsleri: Yani Sümerbank, Demiryolları gibi kuruluşlar) zararına çalışmaktadır. Devlet de bunların zararını kapamak için para basmakta, dolayısıyla enflasyon olmaktadır. Bu baylara: "Peki, KİT'ler niye zarar etmektedir?"diye sorsanız. Bunların rasyonel çalışmadığı, ama esas olarak işçi ücretlerinin yüksek olması nedeniyle zarar ettiği yolunda cevap alırsınız. Yani iş, döner dolaşır işçi sınıfının başına patlar. İşçi ücretlerindeki artışlar enflasyonun nedenidir yolundaki görüş başka bir kılıkta ortaya çıkar... Bir de benzer şekilde, köylünün ürettiği tarım ürünlerine yüksek fiyat vermenin de enflasyona yol açtığı iddiası vardır ki, özünde önceki iddiadan pek farkı yoktur. Para babalarının, işverenlerin enflasyon üzerinde söylediklerinin ve söyleyeceklerinin özü budur. Şimdi bu iddiaları ele alalım. Önce şu soruyu soralım: "KİT'ler zarar mı ediyor?.. Ediyorsa sebebi nedir?.." Eğer binlerce işçi çalıştırılarak -ve KİT'lerde olduğu gibi oldukça modern üretim araçlarıyla- bir üretim yapılmış, bir değerler kitlesi yaratılmışsa, artık değer oranının % 200 -300 olduğa bir ülkede hiçbir şirket zarar etmez... Peki ortada görülen zarar nedir? O zarar, KİT'lerin pahalı aldığı ya da ucuza sattığı şirketlerin aşırı kârıdır... Diyelim ki Türkiye Elektrik Kurumu zarar ediyor. Peki bu elektriği kim alıyor? Elektriğin esas büyük bölümünü sanayi kuruluşları tüketmektedir. Sabancı ya da Koç'un fabrikaları tükettiği elektriği TEK'den alır. Ve TEK bunlara halka sattığından bile daha ucuza satar. Bu nedenle TEK zarar ederken Koç ve Sabancı sen mi, ben mi daha çok kâr ediyorum diye kavga eder. Ya da herhangi bir kömür tüccarını, demir tüccarım düşünelim. Bu tüccarlar kömürü, demiri KİT'lerden alır ve kendileri milyarlarca kâr ederler. Peki bu kârların kaynağı KİT'lerde çalışan işçilerin yarattığı artık değer değil midir?- Ve bu kârlar KİT'lerin zararlarından kat be kat fazla tutmaz mı? Demek "KİT'lerin zararı" bir "mavi hikâye"dir. Ve para babaları gerçekte bu zarardan hiç de şikâyetçi değildir. Ama onlar KİT zararları hikâyesini dillerine dolayarak bir taşla birkaç kuş vururlar. Önce kendi vurgunlarının kaynaklarından birini gizlemiş olurlar. İkinci olarak enflasyonun gerçek nedenim gizlemiş olurlar. Üçüncü olarak kendi Finans - Kapital devletçiliklerini solculuk ya da sosyalizm gibi gösterip, halkı sosyalizmden soğutmaya çalışır; "kamu teşebbüsü mü, özel teşebbüs mü?" kayıkçı dövüşleriyle halkın gözüne kül atarlar. Şimdi bir an için KİT'lerin zarar ettiğini kabul etsek bile, bu zararı kaldırmanın yolu işçi ücretlerim düşürmekle değil, KİT'lerin zararının nedeni pahalı alıp ucuza satmak olduğuna göre, bu aşın kârların ortadan kaldırılmasıyla olabilir. Böyle bir uygulamayı da pek âlâ herhangi bir burjuva reformist iktidar yapabilir. Eğer CHP, istediği elverişli şartlarda iktidara gelseydi, bir ihtimal böyle bir uygulamaya da gidebilirdi... Ama yine de enflasyonu ortadan kaldıramazdı, para basmak zorunda kalırdı. Çünkü para basılmasının, gerçek nedeni "Güçlü Devlet»tir. Pahalı Devlettir. Bu pahalı, baskıcı, bürokratik muazzam devlet cihazıdır. Dikkat edilsin KİT'lere, işçi ücretlerine, taban fiyatlarına saldıranlar, örneğin hiç askerî masrafların yüksekliğinden, memurlar ordusunun büyümesinden, "Güçlü Devlet"ten şikâyet etmezler. Aksine "Güçlü Devlet" isterler. Çünkü öylesine küçük bir sömürücü bir azınlıktırlar ki, milyonlarla halkı ancak "Güçlü Devlet" aracılığıyla baskı altında tutup egemenliklerini sürdürebilirler.

12


En ilerici geçinenlerin bile adını anmaya cesaret edemediği askerî masrafları göz önüne getirelim... Türkiye, NATO ülkelerinin en yoksuludur. En yoksul olmasına rağmen, askerî masraflara en yüksek oranda pay ayıran ülkedir. Örneğin 1968 yılı, askerî harcamaları, Ulusal Gelir'in (Ulusal Gelir: Bir yılda yaratılan maddî değerlerin tümü) % 9' udur. Buna karşılık bu oran zengin Hollanda'da % 3,6, Norveç'te % 3,1, Danimarka ve Kanada'da % 2,2'dir. NATO'nun niteliğini şimdilik bir yana bırakalım. Askerî harcamalara zengin ülkeleri daha çok, fakirlerin daha az ayırması gerekmez mi? Hadi bundan geçtik, biz de zenginler kadar yani ulusal hasılanın % 2 - 3'ü kadarını askerî harcamalara ayırsak ne olur? Bir kere, ulusal hasılanın % 6'sı kadar bir miktar tasarruf edilmiş olur. Kolaylık olsun diye, 1978 yılı ulusal hasılanın 1000 milyar (ki biraz, daha fazladır) olduğunu düşünelim. Bunun % 6'sı 60 milyar lira eder. Bu 60 milyar lira ile neler olmaz... Örneğin 1978 yılı boyunca, 35 milyar 781 milyon lira para basılmış... 60 milyar tasarruf olduğuna göre, bu parayı basmaya gerek olmazdı. Dolayısıyla pahalılık (enflasyon) böyle şaha kalkmazdı. Unutmayalım 1978 yılı bizzat resmî rakamlara göre pahalılık bir yılda % 68 artmıştır. Elbet bunun esas nedeni, Banknotların 77 milyardan -36 milyar artışla- 113 milyara fırlamasıdır. (% 45 artış)... Demek, sırf savunma bütçesinin oranını diğer zengin emperyalist ülkelerin bütçe oranlarıyla eşitleyerek sağlanacak tasarrufla, hemen ilk elde pahalılık yok edilebilir. Yalnızca bu kadar mı? Hayır. 60 milyardan 35 milyarı düşelim. Geriye: yine 25 milyar sermaye kalır. Bu 25 milyar ile ağır sanayi ve santraller kuruluşuna girişilebilir, on binlerce yeni iş alanı açılır, işsizlik kâbus olmaktan çıkar. Pahalılık ve işsizlik kalkınca cinayetler, hırsızlık, aile geçimsizlikleri vs. son bulmasa bile çok azalır. Burada, askerî masrafların önemini göstermek için,küçük bir örnek verdik. Peki ya Devletin muazzam lüksüne ne demeli? Hele l milyon 200 bin kişilik muazzam memurlar ordusu. Hiçbir maddî üretimde bulunmayan, bir avuç para babasının egemenliğini korumaya memur edilmiş, üretimden koparıldığı, masa başında oturmaktan ve geçim sıkıntısından kurtulamadığından ruh ve beden hastalıkları içinde çürüyen memurlar ordusu. Bu memurlar üretime bağlansa, hem millî zenginlikler artar, hem vergilerin emekçilere yüklediği yük azalır, hem kendileri ruh ve beden sağlıklarına kavuşurlar. Demek pahalılığın ve işsizliğin nedeni böylesine bellidir: "Güçlü Devlettir". Halkın üzerinde yükselen; halka hizmet etmeyen, halkı kendine hizmetçi eden; baskıcı, pahalı, militer (askerci), bürokratik devlettir. O halde enflasyonun (pahalılığın) ve işsizliği önlemenin tek yolu; devletin halktan değil; halkın devletten üstün olmasıdır. Doğrudan doğruya halkın kendi örgütlerinden oluşan ucuz ve basit bir cihazın örgütlenme sidir. İlk şart budur. Her şey bu kadar basit mi? Evet basit. Tıpkı "Kristof Kolomb'un Yumurtası"gibi. Yumurtayı dik durdurabilmek için ucunu kırmak gerekir. İşsizliği, pahalılığı ortadan kaldırmak için de pahalı devlet cihazını parçalamak, yerine emekçilerin kullanabileceği ucuz, pratik, basit bir cihaz kurmak gerekir. Ama bunu bugünkü egemen sınıflar yapamaz, yapmaz. Çünkü onlar egemenliklerini bizzat bu devlet cihazı aracılığıyla sürdürmektedirler. Ve kendi egemenliklerini sürdürebilmek için büyüttükleri bu cihaz, egemenliği zayıflatan, onu emekçiler için daha çekilmez kılan sonuçlar vermesine rağmen, yine de büyütülmektedir. Araç, bir amaç haline gelmiştir. Ve egemen 13


sınıfın kendi mantığı açısından bile, bugünkü yapısı, varlığının temelindeki amaçla çelişir hale gelmiştir. Burjuva reformizminin özünde de bu sezgi yatmaktadır. Elbet siyasî iktidarın emekçilerce ele geçirilmesi, mülkiyet ilişkilerini değiştirmek için ilk adımdır. Ama siyasî iktidar ele geçirilmeden hiçbir şey yapılamaz. O halde işsizliği, pahalılığı kaldırmak isteyen emekçi siyasî iktidar savaşı verme gerekliliğini anlamalıdır. Bu savaşla başarı için, işçi sınıfının aynı amaca yönelik birliğini sağlamak; diğer halk kitlelerini kazanmak gerekir. Bütün bunlar ise, işçi Sınıfı Partisinde örgütlenerek yapılabilir... Demek İşsizlik ve Pahalılığı ortadan kaldırmak isteyen her emekçinin ilk yapacağı iş Vatan Partisi ile ilişkiye geçmektir. Çünkü Vatan Partisi Programı, işsizlik ve pahalılıktan kurtulmanın gerçek yolunu gösteren tek programdır. Ve Vatan Partisi bu programı gerçekleştirmeyi en acil görev olarak ele alan tek partidir. İşçi Arkadaşlar, Bugünlerde hızlanan ücret ve diğer haklar mücadelesinde, enflasyonun sorumlusu egemen sınıf tir deyip sırf kendi ücretimizi yükseltmeye çalışmakla sınırlı kalmamalıyız. Enflasyonu ve işsizliği ortadan kaldırma sorumluluğunu almayı bilmeliyiz. Türkiye İşçi Sınıfı bilinci, tecrübeleri, sayısı ile bu sorumluluğu duyacak ve gereğim yapacak duruma çoktan gelmiştir. Bu savaşta işçiler yalnız değildir. Tüm halkı yanına alabilir. Fabrikalarda, işsizliği ve pahalılığı yok etme sorumluluğunu duyan işçiler olarak toplantılar yapın. Hangi programla son verilebileceğim tartışın ve çoğunlukla ulaştığınız programı -ki bu pratikte şu veya bu partinin programı olacaktır- diğer fabrikalardaki işçilerle de tartışmak ve tüm halka duyurmak üzere, delegelerinizden oluşan işçi meclislerine iletin. Tüm fabrika delegelerinden işçi meclisleri kurun. Başlangıçta doğru programlar benimsenemeyebilir. Doğrusunu bulmanın tek yolu da denemek ve tartışmaktır. Ama bugün öncelikle yapılması gereken iş; işsizlik ve pahalılığı yok etme sorumluluğunu duymak ve bu sorumluluk temeli üzerinde; işsizliği, pahalılığı yok etmeyi önüne görev olarak koymuş; ve bu görevi gereğinde yapabilecek yapıda, demokratik, her an geri alınıp değiştirilebilir temsilcilerden oluşan organlar, işçi meclisleri kurmaktır. Toparlayalım. Pahalılığın nedeni: para basma, para basılmasının nedeni; Devlet Masrafları, Masrafların çokluğunun nedeni: "Güçlü Devlet", Güçlü Devletin nedeni: bir avuç para babasının egemenliği olduğuna göre. Bu nedenleri ortadan kaldırmak işçi sınıfının görevidir. Bu görevi önüne koyan işçinin ilk yapacağı iş: Vatan Partisi'yle ilişki kurmaktır. Bir bütün olarak sınıfın yapması gereken: işsizlik ve pahalılığı yok etme sorumluluğunu alan ve hangi yöntemle başarılacağını tartışan organlar oluşturmaktır... KAHROLSUN PAHALILIĞIN NEDENİ "GÜÇLÜ DEVLET» DEVLET HALKTAN DEĞİL, HALK DEVLETTEN ÜSTÜN OLMALI

14


İşsizlik ve Pahalılık Nasıl Yok Edilebilir? İşçi Arkadaşlar, İçine girdiğimiz sözleşmeler döneminde, işverenlere karsı haklarımızı koruma ve genişletme mücadelemizin aracı sendikalardır. Bu mücadele, işsizlik ve pahalılığın sebepleriyle değil, sonuçlarıyla mücadeledir. Ve sonuçlara karşı giriştiği bu mücadelede.işçi sınıfı -bu mücadeleyi ister tek tek işyerleri ve iş kollarında, ister ülke ölçüsünde versin- yalnızdır. Ülkenin içinde bulunduğu ağır ekonomik bunalımda memur, esnaf, zanaatkâr ve köylü tabakalar hızla yoksullaşmaktadır. Bu emekçi kardeşleriyle hızla bir düzen değişikliğinin gerekliliği fikri; işsizlik ve pahalılığı ortadan kaldırabilmek için bir savaşa girme fikri gelişmekte, diğer bir deyişle küçük-burjuvazi hızla radikalleşmekte, kökten çözümlere eğilim duymaktadır. Bu şartlarda eğer isçiler, sadece düzenin sonuçlarıyla mücadele, yani bazı ekonomik ve politik haklar için mücadele çerçevesini aşamaz ise; issizlik ve pahalılığın sebeplerini ortadan kaldırma mücadelesini gündemine koyamaz ise; sendikalar aracılığıyla verilebilen mücadelenin çerçevesini aşamaz ise, egemen sınıflar, küçük-burjuvaziye işsizlik ve pahalılığın nedenini işçilerin nefis müdafaası talepleriymiş gibi gösterip; küçük-burjuva yığınları, işsizleri faşist milisler halinde örgütleyip isçi sınıfına karşı sürebilir. O zaman daima mücadeleye girmediği için tecrit olan işçi sınıfı ezilip, tüm halk faşizme kurban olabilir. Türkiye'de hızla bu iklime doğru gitmektedir. Ya faşizm Ya devrim... Son günlerde küçük-burjuvaziyi işçi sınıfına karşı kışkırtmanın tipik bir örneği ile karşılaştık. Bütün renkli "hür" basın, memurlar için timsah gözyaşları dökerek, memurları işçi sınıfına karşı kışkırtıyorlar, sanki çektiklerinin nedeni işçilerin ücret artışları talebiymiş gibi gösteriyorlar. Bu tipik olaydan ders alınmalıdır. ( Elbette memurlara, köylülere, esnaflara ücret artışlarının fiyat artışlarına neden olamayacağını, aksine ucuzluğa ve gelişmeye yol açacağını vs. anlatmalıyız.. Ancak bu faaliyet bir bakıma ideolojik mücadele çerçevesine girer ve geniş kitleleri kapsayamaz. Milyonluk kitleler teorik açıklamalarla değil, somut programlara göre hareket ederler, onun için bu tür açıklamalar yetmez. Hele finans-kapitalin eşsiz propaganda olanaklarıyla yarışa çıkmak daha baştan yenilgiyi kabul etmek demektir. O halde, küçük-burjuva kitlelere, işsizlik ve pahalılığın nedenlerini ortadan kaldırmaya yönelik, elle tutulur iyileştirmeler getiren somut bir program sunmak gerekir. Küçük-burjuvazi ancak, ancak böyle kazanılabilir, Finans-Kapital Tefeci-Bezirgan egemenliğine karşı devrimci mücadeleye çekilebilir. Böyle bir program, işsizlik ve pahalılığın nasıl yok edilebileceğini somut teklifler halinde gösterebilmelidir... Böyle bir program mümkün müdür ve var mıdır? Evet mümkündür ve vardır. Bu program, işçi sınıfının en az programı olan: Vatan Partisi Programıdır. İşçi arkadaş, Eğer bu programı gerçekleştirmek için mücadeleye girersen, köylü, memur, esnaf senin yanında yer alacaktır. Ve böylece, halkın iktidarını kurmak, bu iktidar aracılığıyla bugün sendikal düzeyde korunmaya ve elde etmeğe çalıştığın hakların onlarca kat daha fazlasını

15


kazanman mümkün olacaktır. Yukarıda, bugün esnaf, köylü ve memura derhal elle tutulur iyileştirmeler getiren ve işsizlikpahalılığın sebeplerini ortadan kaldıran bir program mümkündür dedik. Peki bu nasıl mümkündür? Kısaca görelim. Enflasyonun (Pahalılığın) nedenleri bahsinde görmüştük ki, işsizlik ve pahalılığın en büyük nedenlerinden biri pahalı ve masraflı devlet idi. Böyle bir cihazın varlığının nedeni de, bir avuç para babasının egemenliklerini koruma hırsı idi. Ucuz bir devletin ilk şartı. Halkın egemen olmasıdır. Halkın egemen olmasının şartı da, pahalı devletin ortadan kaldırılmasıdır. Ucuz bir devlet nasıl bir şeydir? Nasıl örgütlenebilir, önce bütün idareciler (Kaymakam, Vali gibi makamlar kaldırılmalı) secimle gelmeli ve seçmenler istedikleri an seçtiklerini geri alıp değiştirebilmelidirler. İkinci olarak, millet vekilleri ve bakanlar dahil seçimle gelen hiç bir temsilcinin maaşı "kalifiye bir işçi ücretini" aşmamalıdır. Üçüncü olarak: Meclis doğrudan doğruya yürütme yetkisini kullanabilmelidir. (Bugün durum aksinedir. Bakanlar kurulu -yani yürütme- kanun gücünde kararnamelerle meclisin yetkilerini alır.) Ve son olarak, jandarma, polis gibi memurlar seçimle gelmiş idareciler tarafından yönetilmeli. (örneğin köydeki jandarma köy muhtarının emrinde olur. Muhtarı da köylü seçtiği ve her an geri alabileceği için jandarmanın köylüye karşı kullanılması mümkün olamaz). Bir bütün olarak ordu, halkın bir parçası olduğuna ve olması gerektiğine göre; her türlü politik örgütlenme ve faaliyet orduda serbest olursa, ordu halka karşı bir araç olarak kullanılamaz. Bunlar "Ucuz Devlet»in temel şartlarıdır. Ama bunlar yetmez. Seçtiğimiz idarecilerin emrinde yine de birtakım memurlar çalışacaktır. Bu memurların tayin ve terfi işlemlerinden bizzat kendilerinin demokratik olarak örgütledikleri memur sendikaları mesul olacaktır. Böylece memur bir emir kulu olmaktan çıkar insanlığına kavuşur., Hakimler seçilmelidir. Mahkemelere jüri usulü konmalıdır. Basın yayın organları, matbaalar isçi ve memur sendikalarını, kooperatiflerin vs. halk teşekküllerinin- emrine verilmelidir, (örneğin sırf bu yoldan binlerce ton kâğıt, mürekkep spor-seks edebiyatı yerine halkın bilgisinin artması, sorunlarının dile gelmesine harcanır. Reklâmlara giden milyarlarca liralık emek tasarruf edilir ve yatırım yapılıp işsizlere iş alanları açılabilir vs.). Hapishaneler kendi kendini yönetmeli, politik ve üretim faaliyeti geliştirilmelidir, (örneğin bugün Türkiye'de 50.000 mahkum hapishanede çile çekiyor. Eşit ise eşit ücret üzerinden bu mahkumlara iş verilse, dışarıdaki işçinin maddî haklarına sahip olan mahkum çalışmaya koşar. Hem kendine ve ailesine gelir temin eder. Hem bir değer yaratıldığı için milli zenginliklerimiz çoğalır. En önemlisi, çalışmanın tadını alan mahkum, emeğine değer verildiğini gördükçe, emeğin değerini anlar; gerçekten yeniden topluma kazanılabilir.) Böyle ucuz ve basit bir devlet cihazı içinde, bugün devletin yaptığı bir sürü ise gerek kalmayacağı gibi; bir sürü işi de, doğrudan doğruya halk teşekkülleri yüklenir. Toprak Reformu'nu ele alalım. Bugün bu iş için bir sürü bina, kırtasiye ve memurluk kadrosu, milyonlarca masraf vardır. Halbuki biz doğrudan doğruya yoksul köylü teşekküllerine toprak reformunu yapma görevini versek. Hem en doğru, en adilâne toprak dağıtımı, konuyu en iyi bilen köylü eliyle gerçekleşmiş olur; hem dağıtım en fazla birkaç ayda biter. Hem de binlerce memur ve bürokrasinin masrafından kurtulunur. Tasarruf edilen paralar üretime yatırılır.

16


Memurlar değer yaratan işçiler, teknisyenler, mühendisler haline gelir. Başka bir örnek. Bugün bir sürü müfettişler, sicil memurları vs. var. Memurların sicilini bizzat memur sendikaları tutunca, hem her şey bu günkünden bin kat daha doğru olacak hem de bir sürü masraftan kurtulunmuş olacaktır. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama ç bir fikir vermek. Daha ayrıntılısı Vatan Partisi Programında vardır. İşte bütün bu yollarla, hem halk baskıdan kurtulacak hem de milyonlarca lira tasarruf edilecektir. Yalnızca bu kadar mı? Hayır. Bugün köylü, kendi yoksul köylü komiteleri eliyle boş devlet topraklarını dağıtsa, toprak ağalarının fazla topraklarını -gereğinde devletin ödeyeceği para ile- alsa ve dağıtsa. Tarım üretimimiz sırf bu tedbirle büyük oranda artmış olur. Ancak, biliyoruz ki köylüye kuru toprak dağıtmak bir işe yaramaz. Kredi, yoksul köylüden başlayarak verilmeli. İpotek ve teminat yerine yoksul köylü teşekküllerinin kefaleti geçmeli. Bunu denetlemek için de bankaların yönetimi köylü kooperatif ve teşekküllerine verilmeli. Böylece küçük sermayeciklerini, kredilerini emeklerini ve topraklarını köylüler birleştirerek çok daha verimli bir üretime geçebilirler. Teknik ve ziraat istasyonları, 5-10 köyün arasında kurularak, köylülere makine, bilgi, gübre, tohumluk yardımlarında bulunabilir. Lise ve üniversitelerde okuyan yüz binlerce gencin işgücü yaz aylarında köylere yollanabilir. Bu gönüllüler köye bilgi ve teknik götürüp, köyün davalarını getirirler. Köylüler ürettikleri mallan doğrudan doğruya kendi kooperatifleri aracılığıyla, tüketici kooperatiflerine satabilirler, ihraç edebilirler. Böylece bugün tüccar ve ihracatçıların cebine girip lüksüne giden milyarlarca lira yine köylüye kalır. Köylünün refahını geliştirir. Elbet bütün bu kanallardan da hem milli zenginliğimiz artar, hem de milyarlarca lira tasarruf edilmiş olur. Yalnızca bu kadar mı? Bugün deniyor ki döviz yok. Döviz için de ihracat gerekir, ihracatı arttırabilmek ise ucuza satmakla olur. Diğer ülkelere rekabet edebilmek için de işçiye az ücret, köylüye düşük fiyat gerekir. Bu koskoca bir yalandır. Birincisi yukarıdaki tedbirlerle sağlanacak üretim artısı geniş ihraç imkânları doğurur. İkincisi, Türkiye pek çok maddeyi az biraz işleyerek bile çok daha iyi fiyata ihraç edebilir. Üçüncüsü, tekel olduğumuz ve başlıca alıcılarının zengin ülkeler olduğu ve fiyatları çok düşük olan tarım ürünlerinin ihraç fiyatı arttırılır, ithalatta da en ucuzu almaya çalışırlar. Sırf bu yollardan, hem ithalatı karşılayacak hem en modern fabrika veya bilgiyi satın alabilecek döviz sağlanabilir. Bütün bu tedbirlerle hem işsizlik, hem pahalılık derhal önlenebilir. Elbet bu düzende işçiler de siyasette kuyruk olmaktan çıkar baş olur. Sendikalar işyerlerinin ücret, müddet, işten çıkarma gibi konularında tam yetkili olurlar. İsçi teşekkülleri iş hayatını ilgilendiren kanunları hazırlarlar. İş, sağlık müfettişlerini bizzat işçiler seçer ve işçilere karşı sorumlu olurlar. Kırk saatlik iş haftası genelleşir. Kadın işçilere, bir tek ana için dahi kreş; ev işlerinin sosyalleşmesi, issizlik sigortası; fabrikalarda yarım günlük ve ücretli sanat okulları gibi daha bir çok haklar.

17


Elbet bütün bunlar için büyük sanayi teşekkülleri, bankalar kamulaştırılır. Tek tek işletmelerin teknik ve idari güdümünden doğrudan doğruya isçilerin seçecekleri temsilciler ve komiteler sorumlu olur. Bir bütün olarak bu kurumların idaresi halk teşekküllerine verilir, İşte kısaca özünü vermeye çalıştığımız böyle bir programı gerçekleştirmekle, issizlik ve pahalılığın nedenleri ortadan kaldırılabilir. Böyle bir program için mücadeleye girilirse esnaf, memur, köylü de işçi sınıfıyla omuz omuza mücadeleye girer. Böylece, bugün sendikalar, toplu sözleşmeler aracılığıyla ulaşılmaya çalışılan amaçların çok daha fazlası siyasî iktidar aracılığıyla gerçekleştirilebilir. İşçi sınıfı, artık devrimci bir mücadeleye girmediği taktirde, bugünkü mevzilerini bile koruyamayacağını kavramalıdır. Devrimci bir program benimseyip bunu tüm halka sunmalıdır. Hangi programın gerçekten devrimci olduğunu tartışmalıdır. Her fabrikada, benimsenen programa göre delegeler seçilmeli, tüm fabrika delegelerinden oluşacak, fabrika delegeleri meclisine yollanmalıdır. Yani, işsizlik ve pahalılığın sebeplerini ortadan kaldırma mücadelesine girmenin gerektiğine inanan isçiler, hangi programla bunun gerçekleşebileceğini belirlemek üzere, tartışıp karar alacakları organlar oluşturmalıdırlar. Elbet bu organlarda bizim savunacağımız program: Vatan Partisi Programı'dır. İşçi Arkadaş. Sonuçlarla mücadelenin dar ufkuna hapis olma. Ekonomik temelde mücadeleyi elbet ihmal etme, ama onu her şey sanma. Ve unutma ki, eğer bugün sebepleri ortadan kaldırma mücadelesine girmezsen, yarın elinde bugünkü mevzilerin ve hakların bile kalmaz. Yaşasın işçinin, köylünün, memurun, esnafın, zanaatkarın birliği. Yaşasın demokrasi ve devrim mücadelesi. Yaşasın Vatan Partisi Programı.

18


Taleplerimiz Neler Olmalı? İşçi Arkadaşlar, Bu içine girdiğimiz dönemde taleplerimiz neler olmalıdır? Hangi talepleri mücadele bayrağımızın üzerine yazmalıyız? Bu bölümde de kısaca bu konuya değineceğiz. Önce ücretlerle ilgili taleplerden başlayalım. Artık ücretlerde herhangi bir düşmeye yol açmadan "40 saatlik iş haftası" parolasını ekonomik temeldeki mücadelenin parolası yapmanın zamanı çoktan gelmiştir ve geçmektedir. Egemen sınıflar yoksullara hep Batılı emperyalist ülkeleri örnek gösteriyor. Ancak hep işlerine gelen noktada... Madem ki Batılı ülkelere benzemek istiyorlar, 40 saatlik iş haftasına itiraz etmeye de hakları yoktur. Çünkü, bugün Avrupa'nın hemen bütün ülkelerinde 40 saatlik iş haftası uygulanmaktadır. Hatta bazılarında bu süre daha da azdır. 40 saatlik iş haftasının bizde bugüne dek kabul edilmiş olmaması ile, teknik ve sanayi genliğimiz bağlantısız değildir. Nasıl ki işçi haklarının; en küçük işçi örgütlenmesinin on yıllarca baskı altına alınması, teknik geriliği arttırmışsa öyle. Bugün dünyanın en ileri ülkeleri en ileri işçi haklarının olduğu ülkelerdir. Ve işçi haklarının nispi ileriliği, teknik ilerlemenin sonucu olmaktan ziyade, teknik ilerleme işçi haklarındaki ilerlemenin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 40 saatlik iş haftası yalnızca biz işçilerin kültür ve dinlenmeye daha çok zaman ayırmamızı, dolayısıyla dünya ve memleket meselelerine daha çok zaman ve güç ayırmamızı sağlamayacak; bunların yanısıra daha birçok yararlar da getirecektir. Bunlardan en önemli olan birkaçını göz önüne getirelim. Bir kere 40 saatlik iş haftası, birçok işsiz kardeşlerimiz için yeni iş alanları açmış olacaktır, Çünkü kapitalistler boş duran bir makinenin hiçbir artık-değer üretmeyeceğini iyi bilirler. Bu durumda başka işçileri işe alarak ya da vardiyaları çoğaltarak ister istemez işsizleri biraz olsun azaltacaklardır. Sonra 40 saatlik iş haftası, daha modern makinelerle üretimi teşvik edecek, teknik gelişmeyi hızlandıracaktır. Hem 40 saatlik iş haftasına karşı olmak, hem de memleketin gelişmesini istemek olmaz. Bu iki yüzlülüktür, demagojidir. Üçüncü olarak 40 saatlik iş haftası, memleketin en bilinçli, en örgütlü sınıfı olan işçilerin, kültüre ve politikaya daha çok zaman ayırabilmelerini sağlayacak, böylece bilgi ve tecrübece de hızla gelişen işçi sınıfı, başka sınıflar tarafından aldatılmaktan kurtulacak; demokrasi gerçek anlamına daha çok yaklaşacaktır. Hem demokrasiden yana olduğunu iddia etmek, hem de 40 saatlik iş haftasına karşı çıkmak iki yüzlülüktür, demagojidir. Ancak 40 saatlik iş haftasını t.ek tek işverenlere kabul ettirerek yerleştirmenin yolu pek yoktur. Bu, memleket ölçüsünde bir politik mücadeleyi gerektirir Bu mücadele bütün sendikaların birlikte hareketi, ülke ölçüsündeki direnişleriyle başarıya ulaşabilir. Bugün yarım milyon işçinin sözleşmelerinin hemen aynı günlere rast gelmesi, birlikte hareket ve mücadele olanağını büyük ölçüde kolaylaştırmaktadır. Bu dönemde yine artık bayraklarımıza ücretleri fiyat indekslerine bağlamayı da yazmamız 19


gerekmektedir. Çünkü fiyatlar sürekli yükseldikçe biz kazançlarımızı kaybetmekteyizdir. Eğer fiyatların yükselmesi oranında ücretlerimiz de artarsa, enflasyon yoluyla emekçileri söğüşlemek zorlaşacağından bu belki enflasyonu azaltıcı bir etki bile yapar. Çünkü o zaman, enflasyon yoluyla devlet gelirlerini arttırmak güçleşeceğinden bu yola daha az başvurulur olacaktır. Böylece bu isteğimiz de sırf kendimizin değil, memleketin de iyiliğinedir. Üçüncü olarak, gelirleri işverenlerden alınan bir işsizlik sigortası hakkını da mücadele hedeflerimiz arasına yazmalıyız. 40 saatlik iş haftası mücadelesinin yanı sıra bunu da yürütmeliyiz. Dördüncü olarak, işçi çıkarmaları hakkındaki kararı işçilerin temsilcilerinin çoğunluğunu oluşturduğu bir disiplin kurulu verebilmelidir. Böylece işverenlerin gizli veya açık lokavtları nispeten olsun engellenebilir. İşçi Arkadaşlar, bunların yanı sıra her işyeri, her işkolu için ayrıca daha özel isteklerimiz de olacaktır. Bunlar buradaki konumuzun dışına çıkar. Onun için bu genel taleplerle kendimizi sınırlıyoruz. Ancak biliyoruz ki, sendikacılar çoğu kez işçilerin iradesine aykırı hareket etmekte, işçilerin birleşmesini engellemekte, işçilerin sözleşmelerdeki isteklerini bile kaale almamaktadırlar. Bu tehlikelere karşı neler yapmak gerektiğini daha önce görmüştük. Ama bu arada, her fabrikada işçiler olarak toplanmalı, sözleşmelerdeki talepleri hep birlikte belirlemeli ve bu belirlediğimiz istekleri sendika yönetimine; diğer fabrikalardaki arkadaşlarımıza bildirecek toplu sözleşme komiteleri seçmeliyiz. Böylece herkes ne istediğimizi bilir. İhanetler zorlaşır. Gerçi Maden-İş böyle komiteler kurulmasını istemiştir. Ama tüm fabrikaların ortak mücadele edeceği buradaki gibi genel talepleri tüm toplu sözleşme komitelerinin bir araya gelerek belirlemesine olanak sağlamamaktadır. İşçi Arkadaşlar. Sendikacıların inisiyatifine bağlı kalamayız. Kendimiz her fabrikadaki işçiler olarak taleplerimizi tespit etmeli ve temsilcilerimizi, tüm temsilcilerin bir araya .gelerek ortak talepleri tespit edecekleri kurullar oluşturmakla da görevlendirmeliyiz. İşçi Arkadaşlar, ekonomik mücadele düzeyinde, sendikalar aracılığıyla bu talepler için savaşırken işçi sınıfı yalnızdır. Ve tek başına bugünkü devlet çerçevesinde bu taleplere ulaşması bir yana, şimdiye kadarki kazanımlarını koruması bile zordur. Biz bu sonuçlarla mücadele yerine, işsizlik ve pahalılığın sebeplerini ortadan kaldırma mücadelesine; yani siyasî iktidar mücadelesine girersek, başarı şansımız çok daha yüksek olacaktır. Birincisi, egemen sınıf - son zamanlarda memurlar için yaptığı gibi - küçük-burjuva tabakaları işçilere karşı kışkırtamayacaktır. Aksine işçi sınıfı, işsizliği ve pahalılığı kökünden kazımaya yönelik siyasî iktidar mücadelesine girerek, korkunç bir çöküntü içindeki küçük-burjuva tabakaları yanma alabilecektir. Aksi takdirde ise işçi sınıfına karşı küçük-burjuvazi kışkırtılıp, faşizm oturtulabilir. İşçi sınıfı her türlü hakkını kaybeder, en meşru savunma organlarını bile yitirir. İkincisi, iktidar savaşı aracılığıyla, bugünkü ekonomik mücadelenin hedeflerini çok daha kolaylıkla elde etmek mümkündür. Ve bu iki bakımdan mümkündür. Eğer iktidara gelinirse

20


zaten tüm hakları gerçekleştirmek bizzat işçi sınıfının kendi ellerinde olacaktır. Öte yandan, işçi sınıfı ve halk iktidar mücadelesini gündeme koyunca, egemen sınıf bu mücadeleyi baltalamak için birçok reformları (ki bunlar burada saydıklarımızdan çok daha fazlasını da içerebilir) bir parmak bal gibi ağzımıza çalmaya ve sınıf egemenliğini kurtarmaya kalkacaktır. Elbet bizler açısından yapılacak olan, bu bir parmak bala tav olmamak ama o bir parmak balın sağladığı imkânlardan da sonuna kadar yararlanmaktır. Bütün bu dediklerimiz ekonomik mücadeleden vazgeçelim anlamına gelmez. Elbet o mücadelede yer alacağız, daha iyi örgütlenmesi, daha ileri talepler için olması yolunda uğraşacağız. İşçi sınıfı ancak bu mücadeleler içinde birliğini pekiştirebilir, sınıf mücadelesini öğrenebilir ve bu mücadeleden geçerek siyasî iktidar mücadelesinin önemini ve acilliğini kavrayabilir. Onun için bu mücadelede yer alacağız. Ama, hele içinde bulunulan dönemde bu mücadelenin nasıl bir handikap olduğunu; ekonomik mücadele hedeflerine ulaşmak için bile siyasî iktidar mücadelesini gündeme koymak gerektiğini anlatacağız ve her mücadeleyi demokrasi (siyasî iktidar) mücadelesiyle birleştirmeye çalışacağız. Devrimler ancak ekonomik ihtiyaçları tarafından harekete geçirilen kitleler tarafından gerçekleştirilebilir. Bugün ekonomik haklarını korumak isteyen kitle ister istemez bunu ancak iktidar aracılığıyla koruyabileceğini görecektir. Yani bugün en basit bir ekonomik ihtiyacın giderilmesi bile politik değişikliği gerektirmektedir. Bunalımın ağırlığından doğan bu özellik, işçi sınıfına demokrasi savaşını (yani siyasî iktidar savaşını) dayatmaktadır. İşçi sınıfı ya bu gerçeği görür ve diğer emekçi tabakalarla birlik kurar; bunun için de siyasî iktidar mücadelesini gündeme koyar. Ya da, birtakım reformlar için mücadeleye hapis olur, diğer küçük-burjuva tabakalar faşistler aracılığıyla işçi sınıfına karşı kışkırtılır, faşizm gelir. En basit hak bile yitirilir. Bugün, Türkiye'de üçüncü bir yol görünmemektedir. O halde, Sendikal mücadeledeki hedeflerimizi, halkın iktidarı aracılığıyla, daha kısa yoldan ve kökten gerçekleştirmek için ileri...

21


Sendikalar: Yapıları ve Görevleri İşverenlere karşı ekonomik haklarımızı savunmak veya geliştirmek için girişilen mücadelede başlıca biçim sendikalardır. Şimdi, sermayenin saldırılarına karşı kesin bir savunma dönemine girerken, bu mücadelenin başlıca aracı olan sendikalar, gelişimleri, bugünkü sendikaların nitelikleri, görevleri, en başarılı mücadelenin nasıl bir yapıdaki sendikalar aracılığıyla verilebileceği konularında açık ve tutarlı bir görüşe sahip olmanın büyük önemi vardır. Bu bölümde de kısaca bu konuları ele almaya çalışacağız. Her örgüt, her organ belli bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar, ihtiyaçlar ise toplumun tarihsel gelişimiyle birlikte ortaya çıkarlar. İşçi, kapitaliste işgücünü tek tek satarken birbiriyle rekabet halindedir. Bu rekabetin sonucu olarak, kapitalist işçinin işgücünü son derece ucuz bir fiyata satın alıp işyerinde çalıştırır. Tek tek güçsüz olan işçi, kısa zamanda, kendi arasındaki rekabete son verip, birlik olarak toplu halde satmaya kalktığı ve kapitalistin daha başka işsiz işçilerin işgücünü satın almasını engelleyebildiği takdirde, işgücünü daha yüksek bir ücret karşılığı satabileceğini görür. Bu da birlikte davranma ihtiyacını doğurur. İşte, sendikalar, işçilerin işverene topluca rekabet edebilme ihtiyacının ürünü olarak ortaya çıkmış örgütlerdir. Yapılarını bu görevleri belirlemiştir. İşçilerden oluşurlar; işgücünü daha elverişli şartlarda satmak isteyen her işçi sendikalara üye olabilir. Sendikalar grevlerde kullanmak üzere fonlar toplar. İşçilerin uğradıkları haksızlıkları kamu oyuna duyururlar... Hemen görüleceği gibi, sendikaların yüklendikleri bu görevler hep kapitalist ilişkilerin varlığı üzerinde ortaya çıkarlar. Yani artıkdeğer sömürüsünü ortadan kaldırma ihtiyacının değil artık-değer sömürüsünü azaltma dolayısıyla da kapitalist sömürüyü sürdürme- ihtiyacının ürünü olan organlardır. Diğer bir deyişle, sendikaların var oluşları emek - sermaye çelişkisinden kaynaklandığı için, emek - sermaye çelişkisini ortadan kaldırmaya yönelik eylemler, sendikaların varlıklarının temeliyle çeliştiğinden, sendikacılar ve sendikaların direnciyle karşılaşırlar. Böyle devrim dönemlerinde, artı-değer sömürüsünü dolayısıyla zenginlerin siyasî egemenliğini ortadan kaldırma ihtiyacının ürünü olan, başka yapıda organlar ve örgüt biçimleri doğar. Sendikalar ilk önce kapitalizmin ilk geliştiği ülke olan İngiltere'de ortaya çıktılar. Başlangıçta orta çağ Lonca geleneğinin izlerini taşımaktaydılar. Genellikle belli bir meslekteki zanaatların toplandığı gizli, özel üyelik törenleri olan dar örgütler biçimindeydiler. Ancak giderek bu eski biçim kalıntıları terk edildi ve bünyelerinde tüm işçileri toplamaya başladılar. Ama yine de belli mesleklerde çalışanları bünyelerinde barındıran birlikler olmaktan kurtulamadılar. (Debbağlar, boyacılar sendikaları gibi). Ağır sanayiin gelişmesi sonucu iş basitleşti, zanaatkarlar azaldı. Eski biçimleriyle sendikalar işçi hareketinin gelişmesine engel olmaya başladılar. Yeni koşulların ve ihtiyaçların ürünü olarak, belli bir işyeri veya sanayi kolundaki tüm işçileri kapsayan bugünkü gibi yeni sendika biçimleri ortaya çıktı. Kapitalizmin gelişimi bakımından, sendikaların ortaya çıkışından önceki dönem, işçi sınıfının sırtından, iş günü ve iş yoğunluğu arttırılarak mutlak artı-değer sömürüsünün egemen olduğu döneme karşılık düşer. 22


Ancak işçiler arası rekabet, kendi zıddını yaratıp, sendikalar ortaya çıktıktan ve işçiler işgüçlerini daha elverişli şartlarda satma mücadelesine giriştikten sonra, kapitalistler diğer kapitalistlere rekabet edebilmek için, emek üretkenliğini arttırmanın yollarını aradılar. Dolayısıyla modern makineler kullanmaya yöneldiler. Dolayısıyla teknik gelişme hızlandı. İzafi (nispi) artık-değer sömürüsü ağırlık kazandı. Ancak tarih hiç bir zaman düz bir çizgi izlememiştir. Zaman zaman geriye dönüşler ve birden ileriye sıçramalarla ilerler. Yirminci yüzyılda kapitalizm, tekelci kapitalizm aşamasına ulaştı. İşçi sınıfının bir devrimi beceremediği, (artık-değer sömürüsünü ortadan kaldıramadığı) yerlerde, para babaları işsizlik ve pahalılık cehenneminde yaktıkları küçük - burjuvaları işçi sınıfına karşı haçlı seferlerine sürdüler, işçi sınıfının sermayenin saldırılarına karşı başlıca meşru müdafaa aracı olan sendikaları yok ettiler. Böylece mutlak artı-değer sömürüsünü arttırmanın yolunu buldular. Buna faşizm dendi. Faşist ülkelerde, işçi sınıfının savunma organı değil, işçi sınıfını kontrol altında tutma organı olan korporatist sendikalar kurdular. Bu organların görevi, işçilerin aralarındaki rekabete son vererek işgüçlerini topluca satmalarını sağlamak değil bunu engellemektir. Türkiye'de Osmanlı dönemi bir bakıma mutlak artı değer sömürüsünün egemen olduğu döneme karşılık düşer. Cumhuriyete geçiş, izafi artık-değer sömürüsüne geçiş dönemi sayılabilirdi. Ancak tarih böyle yürümedi. Türkiye doğrudan doğruya tekelci-kapitalizm egemenliğine geçti. Henüz çok cılız olan işçi sınıfının en küçük örgütlenmeleri bile şiddetle bastırıldı. Sendikalar istisnaî olgular olmaktan kurtulamadı. Mutlak artı-değer sömürüsü sürdürüldü. Bunun sonucu olarak da sanayi ve teknik geriliği katmerlendi. İkinci Dünya Savaşı sonunda faşizmin yenilgisinin havasıyla esen kısa bir demokrasi havasında, (o zamanki bakanlardan birinin dediği gibi) «yerden mantar gibi biten» sendikalarda işçi sınıfı hızla örgütlenmeye başladı. Ancak yerli finans-kapital, uluslararası finans-kapitalin de desteğiyle kısa zamanda tüm sendikaları kapattı. İşçi önderlerini hapsetti. İşçi sınıfının örgütlenme ihtiyacını öldürmek, işçi sınıfım kontrol altında tutmak için korporatist, devletçi, emekli polislerden, lümpen proleterlerden, Amerika'da özel eğitimden geçmiş sendikacılardan sendikalar örgütlendi. Bunun adı da Türk-İş oldu. Ancak, burjuva ordusunun nasıl yapısı ve görevleri arasında bir çelişki varsa, yani halka karsı sürülmek istenen askerler özünde halkın bir parçası ise ve "burjuvazi nasıl istemeden de olsa halka -onları askere alarak- silah kullanmayı öğretmek zorunda kalıyorsa, Türk-İş gibi yarıkorporatist devletçi .sendikalar da bu çelişkiden kurtulamamıştır. İşçiyi kontrol etmek için işçiyi üye etmek zorundadır. İşçi ise kendiliğinden sendikal mücadeleye eğilim duyar; birliği ciddiye alır mücadele aracı olarak kullanmaya çalışır. İşçinin bu özelliği ile, gangster sendikacının aksi amaçları daima çelişmiştir. Tıpkı burjuva ordusu gibi, hem işçiye dayanmak, hem işçiye karşı olmak hiç bir zaman sürekli olamazdı. Bu çelişki Türk-İş içinde, sendikalistler ve gangster sendikacılar çelişkisi biçiminde yaşanmıştır. Daha sonraki DİSK, Türk-İş ayrılığının kökünde bu çelişki vardır. Bugün bile Türk-İş içinde bu çelişkiyi taşır. Böylece 27 Mayıs'a kadar olan dönem, devletçi Türk-İş aracılığıyla mutlak artı-değer sömürüsünün sürdürüldüğü dönem olarak kabul edilebilir. 27 Mayıs'tan sonra, işçi sınıfının ekonomik mücadelesi hızlandı, milyonlarca işçi sendikalarda birleşti. İlk olarak DİSK'te

23


birleşen işçiler, doğrudan doğruya artı-değer sömürüsünü azaltmaya, işçiler için daha iyi şartlar kazanma amacına yönelik örgütlenmeye gittiler. Bu Türk-İş'i de etkiledi. Gangster sendikacılar görevlerini daha ince ve daha zorlukla yapabildiler. Bazı Türk-İş sendikaları nitelik değiştirdi. Bazen de gangster sendikacılar yeni duruma ayak uydurup sendikacıya dönüştüler. Gangster sendikacı ile sendikacıyı ayırmak gerekir. Faşist ya da gangster sendikacının görevi işçinin birliğini engellemek, bunu yapamadığı yerde gerçek sendikalarda birleşmesini engellemektir. O işçinin seçtiği veya tayin ettiği, işçiye karşı sorumlu biri değildir. O devletin ya da kapitalistin adamıdır. Sorumluluğu polise karşıdır. Onun görevi, artı-değer sömürüsünün oranını korumak ya da arttırmaktır. Sendikacı ise, varlığını işçinin artı-değer sömürüsünü azaltma ihtiyacından alır. Genellikle ondan, artı-değer sömürüsünü de ortadan kaldırmak için mücadele etmesi beklenemez. Bu nedenle sendikacıların mücadelesi artı-değer sömürüsünün varlığı ile sınırlı olduğundan reformizme veya burjuva sosyalizmine eğilim duyar. Faşistlerle ve gangsterlerle çelişkisi olduğu gibi -çünkü onlar sendika ve sendikacıyı yok etme amacındadırlar- işçi sınıfının devrimci amaçlarıyla da çelişkisi vardır. Çünkü artı-değer sömürüsü ortadan kalktığı an hiç bir işlevi kalmayacaktır... Bu nedenledir ki, sendikacılar, devrim dönemlerinde, işçi sınıfından koparak burjuvazinin saflarında yer almaya eğilimlidirler. (Elbet bir kişi hem sendikacı hem de devrimci bir sosyalist olabilir. Bu ayrı bir konudur ve işçilerin elbette böyle arkadaşlarını sendikaların yönetimlerinde görevlendirmeleri tercih edilir. Böylece zamanı geldiğinde sendika yeni durumun ortaya çıkardığı görevlere kolayca intibak eden bir aygıt olur. İşler daha sancısız yürür.) Sendikacılar zümresi, finans-kapitalin kendi varoluşlarına yönelik saldırısıyla karşılaştıkları zaman, tıpkı burjuvazinin 19. yüzyılda proletaryayı derebeylere karşı mücadeleye çekmesi gibi, işçi sınıfını mücadeleye çekebilirler (15-16 Haziran olaylarında olduğu gibi). Ancak işçi sınıfının kitlesel hareketleri hızla devrimci bir nitelik kazanma eğiliminde olduğundan, sendikacılar hareketin gelişimini ilk fırsatta kösteklemeye, ihanet etmeye hazırdırlar. İçine girdiğimiz mücadele döneminde sendikaların bugünkü yapısı, mücadeleyi zayıflatacak nitelikler taşımaktadır. Türk-İş'li sendikacılar zaten işçi sınıfının üzerinde bir kontrol aracıdırlar ve IMF'ye ücret artışı istemeyecekleri yolunda garantiler vermişler, hükümetle «Toplumsal Anlaşma»yı imzalamışlardır. Son günlerde Türk - İş yöneticilerinin «Toplumsal Anlaşmanın yeniden gözden geçirileceğini» söylemeleri, toplumsal anlaşmaya karşı olmalarının bir göstergesi değildir. Aksine işçi sınıfının daha güçlü ekonomik mücadele veren DİSK'e eğilim duymasına karşı; yani işçi sınıfını kendi kontrolünden çıkmasına karsı, hükümeti daha sert tedbirler almaya teşvik etmesi anlamındadır. Bu gangsterler kastı, işçi sınıfının kanını emmek için; mevkilerini ve paralarını yitirmemek için işçiler arasında ekonomik anlamda bile bir mücadele birliğinin oluşmasına karşıdırlar. Tüzükleri, ilişkileri ve örgütlenmeleriyle her türlü işçi denetiminden uzaktırlar. İşçiler bu Türk-İş kabuğunu ya da bu gangster sendikacılar kabuğunu kırmadan birlik içinde, kararlı ekonomik mücadele bile veremezler. Bu kabuk ya sendika değiştirilerek ya sendika yapısı (tüzüğü) ve yöneticileri değiştirilerek kırılabilir. Her ikisi de şiddetli mücadeleleri gerektirir.

24


DİSK'e gelince. Burada da kaşarlanmış bir sendikacılar kastı işçilerin militan bir ekonomik mücadelesini örgütleme ve yönetme yeteneğinden uzaktırlar. Halbuki önümüzde bizi gerçekten sert mücadeleler beklemektedir. Çoğu, kendi kişisel durumunu kurtarmak için (yani hapse girmekten falan korktukları için) burjuvazinin tehditleri ve terörü karşısında «temsilcisi» olduğu işçilerin isteklerine aykırı sözleşmelere imza atabilir, davranışlarda bulunabilir. Bir kısmı ise, politik bağlantıları gereği, işçilerin isteklerini ve direncini baltalama eğilimindedir... Sendikacıların bütün bu nitelikleri son derece açık olmasına rağmen, DİSK içindeki sendikaların çoğunun tüzükleri öylesine anti-demokratiktir ki, işçilerin kendi yöneticilerini denetleme olanakları yoktur. İşçilerin elbet, ekonomik mücadele boyunca sendikacıların bu alandaki bilgi ve tecrübelerine ihtiyaçları vardır ve bunlardan yararlanmalıdırlar. Ancak ipleri onlara kaptırmadan ve her türlü ihanete karşı uyanık olarak ve onları sürekli denetleyerek. Bu sendikacı baylar, işçilerin nefesini sürekli enselerinde hissetmelidirler. Sendikalar işçinin hizmetinde olmalı, onun üzerinde yükselmemelidirler. Peki bu nasıl sağlanabilir? İşçilerin mücadelesine hizmet etsin diye seçilmiş yöneticilerin, işçileri kendi çıkarlarının hizmetinde kullanması nasıl engellenebilir? Bunun ilk şartı, uyanık, siyasî bilince sahip, sendikaların ve sendikacıların ne olduğunu iyice bilen işçilerin varlığıdır. Dün böyle işçiler son derece azdı. Ve zaten bu azlık temeli üzerinde bu anti-demokratik tüzükler, kaşarlanmış sendikacılar varolabiliyordu. Bugün ise durum çok başkadır. Uyanık, sendikacıların ensesinde nefesini sürekli hissettirecek bir işçi kuşağı yetişmiştir. Bugün sendikacılar, sendika tüzüklerinin demokratikleşmesi yolunda işçilerden gelen talepleri dejenere etmek için «tek tip tüzük» mavalıdır tutturmuş gidiyorlar. Sorun «tek tip tüzük» falan değildir. Sorun demokratik tüzüktür. Sorun sendika üyelerinin, yönetim organlarını her an denetleyebilme veya geri alabilmelerine imkân sağlayan bir tüzüktür. Önemli olan bu ilkelerdir. Yoksa bu ilkelere sahip, bir işkolunun kendi özelliklerine uygun pek çok tipte tüzük olabilir. Demokratik bir tüzüğün içermesi gereken başlıca ilkeler nelerdir? 1. Yöneticilerin ve görevlilerin dolaysız oyla seçimi. 2. Seçilenlerin her an geri alınabilmesi, 3. Ücretlerin ortalama işçi aylığından fazla olmaması, 4. Sendikanın her türlü dil, din, ırk, inanç ve düşüncedeki işçilerin birliği olduğu ve siyasî görüşünden ötürü kimsenin üyelikten çıkarılamayacağı, 5. Demokratik olarak seçilmiş tüm organların görevlerinin ve yetkilerinin açıklıkla tanımlanması, ilkeleri sayılabilir. Mücadeleye hazırlanırken sendikaları yöneticileri değiştirmekten önce böyle tüzüklere göre yeniden örgütlemek için olağanüstü kongreler toparlamaya çalışılmalıdır. Bugün sendikalar, kişileri ya da (DİSK'te olduğu gibi) sendikaları, siyasî eğilimlerinden, siyasî görüşlerini savundukları için içlerinden atmaktadırlar. Bu çok tehlikeli bir eğilimdir. Ve sendikaları parçalar. Sendikalar, işverene işgücünü daha iyi şartlarda satmayı isteyen her

25


işçiyi birleştirmelidirler. Şu veya bu fikrinden dolayı herhangi bir işçiyi bu birliğin dışına çıkarmak işçi sınıfını bölmektir. Esas yaşatılmaması ve atılması gereken, işçilere karşı zor kullanan, işçilerin birliğini bölen bu eğilimlerdir. Bu eğilimlere karşı uyanık olmak bu tür davranışlara karşı uzlaşmaz tavır olmak her işçinin görevidir. Bu görevi ihmal eden işçi, kendi ekmek kavgasını bölenler karşısında tarafsız kalıyor, dolayısıyla onlara hizmet ediyor demektir. Toparlarsak... Girdiğimiz mücadelede sendikacıların ve sendikaların ne olduğunda yanılgıya düşmeyelim. Sendikaları mücadelemizde kolaylıkla kullanabileceğimiz ye irademize aykırı hareket edemeyecek araçlar haline getirelim. Ve mücadelenin akışı içinde ortaya çıkan ihtiyaçlara göre, o ihtiyaçları karşılayacak başka organlar ve örgütler yaratmak gerekebileceğini aklımızdan çıkarmayalım.

26


Faşist Çetelerin Terörüne Karşı Meşru Savunma Sermayenin saldırılarına karşı, işgücünü satarak geçinen proletaryanın meşru savunma ihtiyacının ortaya çıkardığı organlar: Sendikalardır. Unutmayalım: her organ her örgüt bir ihtiyacın ürünü olarak ortaya çıkar. İhtiyaçlar ise toplumun tarihsel gelişimine ve sınıf mücadelelerine bağlı olarak ortaya çıkar ve değişirler. Örneğin toplumun devrime olan ihtiyacına inanan insanlar, devrimci sınıfı eğitmek üzere devrimci partiler örgütlemişlerdir. Ama devrime ihtiyaç olduğu düşüncesi de, toplumun tarihi gelişmesine ve sınıf uzlaşmazlıklarına bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Ya da başka bir örnek verelim: İlk kez zengin sınıflar ortaya çıkınca ve bunların zenginliği diğer sınıfların sömürüsü üzerinde varolabilince; fakir sınıfların isyanını bastırıp zengin ve egemen konumlarını koruma ihtiyacı, zengin sınıfların Devlet denen -kafadan gayri müsellah silahlı adamlar, hapishaneler vs.den oluşan- organı (örgütü, aracı, organizmayı) keşfetmelerine yol açmıştır. Türkiye'de yıllardır, el altından beslenip özel olarak eğitilen faşist çeteler silahsız, üzerindeki tırnak çakısı bile alınmış işçiye, köylüye, öğrenciye, memura saldırmaktadırlar. Bu tür yasadışı ama yine Devlet tarafından el altından veya açıkça korunan çeteler, bu örgütler de, egemen sınıfın tarihsel gelişim sonucu beliren ihtiyaçlarını karşılamak üzere örgütlenmişlerdir. Bu ortaya çıkan yeni ihtiyaç nedir? Bu ihtiyaç halk muhalefetini ve işçi hareketini, kanunlarla verilmiş kâğıt üzerindeki yarım yamalak haklarım bile kullanamaz duruma düşürme ihtiyacıdır. 19. yüzyılda egemen sınıflar kendi yasalarına uyarak meşruiyetini kendince savunabiliyordu. Ama 1871 Paris Komünü'nden beri, proletarya ve emekçi kitleler öylesine gelişmiş; egemen sınıf ise öylesine küçük bir parazit azınlık haline gelmiştir ki, ezilen sınıflar burjuvazinin çıplak egemenliğini gizlemek için koyduğu yasalara uyarak daha hızlı birleşip, gelişebilir olmuşlardır. Egemen sınıf, en usta politikacılarının ağzından "yasallık bizi öldürüyor"diye feryadı figan etmektedir. Özellikle bizim gibi geri, halkın işsizlik ve pahalılık cehenneminde yandığı ülkelerde, hem sözüm ona yasalar egemenliğin gerçek niteliğini gizlemek üzere yürürlükte kalırken hem de ezilen kitleleri yasal haklarından yararlanamaz kılmanın bir yolu olmalıydı. Örneğin yasaya göre dernek kurma, dernekte toplanma hakkımız olacak ama bu hakkımızı kullanmaya kalktınız mı derneğiniz bombalanacak. Yasaya göre, grev yapma, grev yerinde gözcü bulundurma hakkınız olacak. Ama grev gözcüleriniz taranacak. Miting hakkınız olacak, miting yapmaya kalktınız mı yine bombalanacak ve taranacaksınız. Böylece Finans - Kapital kendi koyduğu yasal hakların kendisine karşı bir silah olarak kullanılmasından kurtulacak. Türkiye'de yıllardır oynanan oyunun özü budur. İşte egemen sınıf, kitlelerin yasal haklarından yararlanmasını engelleme ihtiyacını giderecek faşist çeteler, vurucu organlar örgütlemiştir. Bunların yapıları da, görevlerine uygun olarak oluşmuştur. Faşist ideolojiyle eğitilmişlerdir. Çoğunluğu lümpenler ya da işsizlerden oluşur. Örgütlenmeleri mutlak merkeziyetçi ve askerîdir.

27


Ama her şey kendi zıddıyla bir arada bulunabilir. Egemen sınıfın faşist çeteleri, halk içinde, bu çetelerin teröründen korunma ihtiyacım ortaya çıkarmıştır. Bu meşru savunma ihtiyacında, bu meşru savunma görevini yapabilecek organlar oluşturma gereğini. Bu çetelerin saldırısına karşı devlet organlarına güvenilemez. Çünkü bu çetelerin eğitilmesinde örgütlenmesinde ve yönlendirilmesinde doğrudan doğruya çeşitli devlet organlarının görevlileri yer almaktadırlar. O halde şu soru ortaya çıkmaktadır: Faşist çetelerin terörüne karşı meşru savunmayı sağlayabilecek, böylece burjuva devletinin korumadığı özgürlükleri, alanında, fiilen gerçekleştirilecek organlar nasıl örgütlenebilir, ne gibi niteliklere sahip olmalıdır? Görevlerim nasıl bir yapıya sahip olurlarsa en iyi yapabilirler?.. İşçi arkadaş, bütün bu açıklamaları niçin yaptık, bu soruları niçin sorduk?.. Çünkü, önümüzdeki mücadele döneminde bu sorulara verilecek cevaplar büyük önem taşımaktadır. Keskin bir mücadele dönemine giriyoruz. Burjuvazi, işçi sınıfının direnişini bastırabilmek, yıldırabilmek için faşist çetelerin terörüne baş vurmakta zerrece tereddüt etmeyecektir. Unutmayalım Ecevit hükümeti, IMF'ye ücretleri donduracağım diye garanti vermiştir. İktidarda kalabilmesi için dediğini yapması gerekir, yapması için de işçilerin direnişim kırması. İki yıldır DİSK ve TÜRK - İŞ yöneticileri aracılığıyla istediği ücret politikasını uygulatma olanağı buldu. Ama artık bu olanak yoktur. Bu durumda yapacağı şey, bir yandan resmî devlet zoruyla işçileri sindirmek; diğer yandan da el altından faşist çetelerin kuyruğunu dikleştirmek olacaktır. Eğer bunları yapmaz ya da yapamaz ise, Finans - Kapital için işlevini yerine getiremiyor demektir... İşe yaramayan araç atılır. Beklenen görevi yapamayan hükümet de değiştirilir. Bu durumda yine faşist terör gündemdedir. Onun için, faşist teröre karşı meşru müdafaa görevini en iyi yapabilecek organlar nasıl oluşturulmalı ve nasıl bir yapıda olmalıdır diye düşünmenin, biçimler ve metotlar aramanın zamanıdır. Çoktan gelmiştir de geçmektedir. Elbet her sınıfın, her tabakanın kendine göre bir yoğurt yiyişi olur. Bu sınıfsal nitelikler elbet örgütlere ve yöntemlere de yansır. Faşist saldırılara karşı meşru müdafaayı, küçük - burjuvazi başka türlü örgütler, proletarya başka türlü. Bugüne kadar özellikle aydın gençler ve şehir küçük burjuva tabakaları arasında, faşist saldırılara karşı öz savunmayı üstlenen çeşitli örgütlenmeler ortaya çıkmıştır. Bunlar daha ziyade belli bir politika taraftarlarının örgütlenmesiyle özdeş olmuşlardır. Bir havan eli ceviz kırmaya yarar. Çekiç çivi çakmaya. Ama çok sıkışılırsa, el altında bir çekiç yoksa, madeni bir havaneli ile de çivi çakılabilir. Tersi de mümkündür. Benzer şekilde, küçük - burjuva devrimcisi politik hareketlerin örgüt yapıları, dar, disiplinli militan bir karakterde olduğu için bunlar çoğu yerde faşist çetelerin terörüne karşı savunma görevini de üstlenmiş, yapıları uygun olduğu için de nispeten başarılı olmuşlardır. Bazen de bunun tersi olmuştur, faşistlerin terörüne karşı kendiliğinden ortaya çıkan militan örgütlenmeler, aynı zamanda belli bir siyasetin örgütlenmesi biçimine dönüşmüşlerdir. Ancak, bütün bunlar, devrimci bir programa dayanmadıkları için; ve yaptıkları savunma işini her şey sandıkları için, politik olarak burjuvazinin kuyruğuna takılmaktadırlar.

28


Bunun yanı sıra, küçük-burjuva nitelikleri gereği, faşistleri püskürtüp egemen oldukları yerlerde, hızla bir küçük-burjuva diktatörlüğüne dönüşmekte, kendileri dışındaki hiçbir politik harekete özgürlük tanımamakta ve adeta faşist çetelerin fonksiyonunu, farkına bile varmadan sol bir görünüm altında yapar duruma düşmektedirler... Elbet bu olgu henüz fazla bir yaygınlık göstermemekle birlikte, bir eğilim olarak vardır ve tehlikelidir. Ama bütün bunlar küçük-burjuvazinin sınıf karakterinden kaynaklanmaktadır. Proletarya arasında elbet, öz savunma görevini yapacak örgütlenmeler çok daha farklı niteliklere sahip olmalıdırlar. Önce şu soruya cevap arayalım: Bu organlar kimlerden teşekkül etmelidir? Dar mı olmalıdır, geniş mi? Sendikalar nasıl, sermayenin saldırılarına karşı meşru müdafaa organları ise, ve onlar işgücünü daha iyi fiyatla satmak isteyen herkesi içlerinde barındırırlarsa; faşist saldırılara karşı meşru müdafaa organları da propaganda, örgütlenme, toplanma, grev vs. gibi burjuva özgürlüklerini, faşist saldırılar karşısında koruyup, fiili geçerlilik kazandırmak isteyen herkesi kapsamalıdır. Yani din, dil, ırk ve fikre karşı fikirle mücadele etmek isteyen ve teröre pabuç bırakmak istemeyen herkes bu organlarda görev almalı, bu niteliklere sahip herkes birleştirilmeye çalışılmalıdır. Elbet ajanları, muhbirleri bir yana bırakmak gerekir. Ancak, görev bir sendikanın görevinden çok farklıdır. Karşıda son derece iyi istihbarat kaynakları olan, ateş gücü yüksek silahlara sahip, hareket kabiliyeti yüksek, güçlerini en can alıcı noktaya hızla yığıp derhal geri çekebilen oldukça gelişmiş bir askerî örgütlenme vardır. Ve çivi çiviyle sökülür. O halde meşru müdafaa organlarında birleşenler, sair zamanlarında emirlerine mutlak olarak uyacakları, görevlerinin gerektirdiği bilgi ve tecrübeye ve enerjiye sahip kişilerden oluşan bir yürütme komitesi seçmelidirler. Bu komiteler, gerekli malzemeyi temin etmeli, savunmanın gerektirdiği teknik bilgilerle savunmacıları eğitmeli, onları yeteneklerine uygun görevlerle görevlendirmeli; istihbarat toplamalı; saldırılarda emniyet tertibatı almalıdır. Bölgesinde bir tek taraftarı bile olmayan, ama faşist de olmayan en ilgisiz bir örgütün yapacağı bir toplantının veya bir bildiri dağıtımının bile rahatlıkla yapılabilmesi için emniyet tedbirleri almalıdır. Elbet, bu tip örgütlenmeler önceleri tek tek mahalle veya fabrikalarda oluşturabilirler. Ama faşistlerin kent ve hatta ülke çapındaki koordine saldırıları, meşru müdafaa organlarının da kent hatta ülke çapında birleşip, yönetici merkezler oluşturmalarını gerektirecektir. Tıpkı sendikalar gibi. Onlar da başlangıçta tek tek işyerleri ölçüsünde idiler. İşverenler birleştikçe, sendikalarda birleşmek ve merkezileşmek ihtiyacını hissettiler. Meşru savunma organları fikri ve ihtiyacı önceleri yeterince kavranamayabilir. Sendikaların gereğini de önceleri, en ileri en bilinçli bir azınlık kavramıştır. Ancak elle tutulur başarılar görüldükten sonra onların yararları geniş kitlelerce anlaşılabilmiştir. Benzer şekilde elbet meşru savunma ihtiyacını gören ve bu tür örgütlenmelere girişenler başlangıçta küçük gruplar

29


olacaklardır. Ancak onlar işyerinde mahallede faşist saldırılara cevap verip, belli bir özgürlük ortamı sağladıkları ölçüde tüm emekçiler saflarına koşacaklardır. Ve kim bilir belki, bu organlar yarın çok daha büyük mücadelelerin görevini de yüklenebilirler. Çünkü onlar, nitelikleriyle halkın organlarıdırlar ve emekçilerin iktidarının bir çeşit tohumu sayılabilirler. Yaşasın Faşizme Karşı Öz Savunma Kahrolsun Faşistler

30


Ücretler ve Enflasyon Konusunda Burjuva Sosyalizmi Enflasyonun sebebinin ücret artışları olduğu yolundaki iddiaya, burjuva sosyalistleri, reformistler de karşı çıkarlar!.. Ama nasıl?.. ÖZ'den değil biçimden. Onlar derler ki: "Enflasyonun nedeni ücret artışları değildir. Çünkü ücretler artmamıştır." Ve ayrıntılı tablolarla, istatistiklerle ücretlerin artmadığını gösterirler. Yani ücret artışlarının fiyat artışlarına yol açmadığını, ilke düzeyinde ele almazlar, ampirik olarak kanıtlamaya çalışırlar.i Gerçekten de, ücretler hayat pahalılığının artış hızına yetişememektedir ve "gerçek ücretler" olarak bazı yıllarda nispi bir yükseliş sağlamasına karşın sürekli gerilemektedirler.

Yıl

Brüt Aylık (T.L.)

Net aylık (T.L.)

Geçinme Endeksi

Net Üzerinden Gerçek Ücret Endeksi

Brüt Üzerinden Gerçek Ücret Endeksi

1970

1060

865

100.0

100.0

100.0

1978

5804

3451

511.2

78.1

109.9

- % 21,9

+ % 9,9

Tablodan görüldüğü gibi, bir işçi ortalama olarak 1970 yılı 1060 lira alırken, 1978 yılı 5804 lira alır olmuştur. Ama bu arada hayat da beş misliden fazla pahalanmıştır. Bu hesaba göre brüt ücretler % 9 artmış olur. Ama dikkat edelim brüt ücretler... (Burada hemen not edelim ki yukarıdaki rakamlar Sosyal Sigortalar Kurumu'nun verileridir. Birçok mühendis vs. de sigortalı olduğu için işçi ücretleri ortalamada daha çok artmış görünür. Ayrıca işçi sınıfının esas büyük bölümü sigortasız ve örgütsüzdür. Dolayısıyla ücret artışları yok gibidir. Buna bir de fiyat endekslerinin güvenilmezliği eklenirse Brüt olarak bile ücretlerin artmadığı açıkça anlaşılır.) Net ücretler üzerinden hesap yapıldığı zaman, işler iyice değişmektedir. Çünkü işçinin aldığı para rakam olarak yükseldikçe, gerçekte yükselmediği halde vergi kesintisi oranı da yükselmektedir. Dolayısıyla net ücretler büyük oranda düşmektedir. Tablodan görüldüğü gibi, işçinin eline geçen net ücret % 21.9 -yani beşte bir- eksilmiştir 8 yılda. Hele 1978 ve 79 yıllarında işçi ücretleri "Toplumsal Anlaşma" vs. ile dondurulduğuna ve % 150 ye varan bir pahalılık olduğuna göre: günümüze gelene dek gerçek işçi ücretlerinin dörtte bir, hatta üçte bir oranında düştüğünü kabul etmek hiç de yanlış olmayacaktır. Evet, burada olduğu gibi, istatistik verilerle işçi ücretlerinin artmadığını dolayısıyla enflasyonun nedeni olamayacaklarını göstermek mümkündür. Bu tür bir kanıtlama ilk bakışta pek de akla uygun görünür. Fakat bir an için, işçi ücretlerinin yüksekliğini ve enflasyon oranının da yüksek olduğunu düşünelim. Teorik olarak böyle bir durum mümkündür. O zaman yine bu istatistik metoduyla, ücretlerin yükselmesinin enflasyonun nedeni olmadığı kanıtlanabilir mi? Hayır kanıtlanamaz. Aksine, burjuvalar bu silahla sizi vurur. Aynı istatistiklerle, aynı metotla, ücret artışlarının

31


enflasyona neden olduğunu "kanıtlar". Demek, burjuvazinin iddialarına burjuva kategorilerle karşı çıkmak, özünde proletaryayı teorik olarak silahsızlandırmak anlamına gelir. Ve burjuva sosyalizminin yaptığı özünde tam da budur. Burjuva sosyalizminin, sorunu böyle burjuva kategorilerle ele almasının bir diğer sonucu da, işçi ücretlerine karşılık, "kârları" enflasyonun sorumlusu olarak göstermesi biçiminde ortaya çıkar. Bunun başka bir biçimi de "tekel kârları"dır. Örneğin, Sadun Aren başkanlığında hazırlanan DİSK Araştırma Enstitüsü Raporu'nda: "Enflasyonun artmasında önemli rol oynayan bir diğer unsur, ticari kârlardır. Herhangi bir ürünün üreticiden tüketiciye ulaşana kadar çeşitli ellerden geçmesi ve her seferinde üzerine yeni bir kâr eklenmesi ve bu kârların sürekli artması enflasyonu hızlandırmaktadır."(s. 70) deniyor. Halbuki, kârların artışı, üretilen mal kitlesini veya toplam talebi doğrudan doğruya etkilemediğinden, enflasyonla ilişkisi ücretlerin artışı gibidir. Ve buradan ücretlerin artışıyla enflasyon arasında ilişki kurmak için sadece ters dönmek kâfidirii. Burjuvalar ücretleri, burjuva sosyalistleri kârları sorumlu tutarken, aynı vülger iktisat anlayışı içinde kayıkçı doğuşu sürdürürler. Bu teorik kavrayışın bir de politik anlamı vardır. Burjuva devleti ile enflasyon ilişkisi gizlenir. Burjuva devlet cihazının parçalanıp, bir ucuz devlet cihazının örgütlenmesi biçimindeki devrim sorunu gündemden kaçırılır. Buna karşılık bir reformlar, ekonomik temel üzerinde politik mücadele programı vazedilir. Burjuva sosyalistlerinin, reformistlerin enflasyon ile muazzam devlet cihazı arasındaki gerçek ilişkiyi gizlemeleri; ücretler ve enflasyon konusunda ampirik kanıtlara başvurmaları, "tekel kârları" veya "kârlar»ı enflasyonun nedeni olarak koymaları; "anti-tekel" şiar ve parolaları arasında kopmaz bir ilişki vardır. Bu kavrayışın bir diğer tezahürü de DİSK, TİP, İlerleme gibi kuruluş ve sendikaların şu tür sözlerinde görülmektedir: " (...) işçi sınıfının ve diğer emekçi kitlelerin, sorumlu olmadıkları enflasyonun durdurulması adana ücretlerin sınırlandırılmasına razı olmaları söz konusu değildir. (...)"("Ekonomik Rapor 1978", DİSK Araştırma Enstitüsü, sayfa: 71) Aynı anlayışı ifade eden sözler: "Söz konusu bunalımın tek sorumlusu işbirlikçi tekellerdir. Bunalımın sonuçlarına da onlar katlanmalıdır. İşçi sınıfımız bu açıdan hiçbir özveriye katlanacak değildir.» (Milliyet, Kemal Türkler'in beyanatı) İlk bakışta pek te akla uygun gibi görünen bu karşı çıkışlar hangi varsayıma dayanmaktadır? Bu sözler zımnen, işçiler bazı fedakârlıklar yapsa bunalımdan kurtulunabileceği anlamına gelir. Dolayısıyla ters yönden enflasyon ile ücretler arasında bir bağlantı kurulmuş olur. Bazı fedakârlıklarda bulunulsa (ücretler yükselmese vs.) enflasyonun atlatılabileceği kabullenilmiş olur. İkinci olarak, "işçi sınıfının sorumlu olmadığı"nasıl kanıtlanmıştı? Enflasyonun nedeninin 32


ücret artışları olmadığı gösterilerek; Peki sorumlu olsa, yani ücret artışları da olmuş olsa pekâlâ bir kemerleri sıkma politikası kabul edilebilecektir. (İtalya'da İtalyan Komünist Partisi'nin olduğu gibi) Üçüncü olarak, işçi sınıfı iktidara geldiği zaman (ki genellikle daima sorumlusu olmadığı bunalımlar ve yıkımlar sonunda gelir) ülkeyi yeniden kurmak, için pekâlâ "sorumlusu" olmadığı bunalımların yükünü de çekmek zorunda kalabilir. Diğer emekçi sınıfları kazanmak, diğer ülkelerdeki işçi kardeşlerine yardım etmek için en büyük fedakârlıkları yapmaktan çekinmez işçi sınıfı. Proletarya, yukarıdaki itirazda gösterildiği gibi bencil, kendinden başkasını düşünmeyen bir sınıf değildir. Yukarıdaki "işçi sorumlu değildir o halde fedâkârlık yapmaz" itirazı işçi sınıfını müttefikleri karşısında da kötü duruma düşürür. Pekâlâ bir köylü, işçi sınıfına "tamam kardeş sorumlu sen değilsin, onu biliyoruz, ama bizim için bir fedakârlık yap" diyemez mi? Ve derse, işçi ne cevap verebilir? Ve bu durumda işçi, zımnen fedakârlık yaptığı takdirde bunalımdan çıkılabileceğini kabul ettiğine göre, eğer köylüden kopmak istemiyorsa ücret zamlarından vazgeçmeyi kabul etmesi gerekmeyecek midir? Ve yine bu mantıkla, fedakârlık yapmazsa köylüyü küstürmüş olmaz mı? Dördüncü olarak, bunalımların "sorumlusu" sınıflar değildir. Ekonomi ilişkileridir, ekonomi ilişkileri dolayısıyla sınıflar, dolayısıyla devlet ve üstyapıdır. Bunalımın nedeninin ("sorumlusu" değil) belli ekonomi ilişkileri dolayısıyla belli sınıfların egemenliği (dikkat edilsin, "sınıflar" değil, "sınıfların egemenliği") olduğu kabul edilirse, bunalımı yok etmek onun nedenlerini ortadan kaldırmakla olabileceğinden, ekonomi ilişkilerini değiştirmeye yönelik siyasi iktidar savaşı gündeme gelir. Aksine olarak, bunalımın sorumlusu filanca sınıftır demek, siyasi iktidar savaşını bir kenara itmek, o sınıfla verili ekonomi ilişkileri temelinde bir mücadeleyle yetinmek demektir. Beşinci olarak, "sorumlu" olmamak sorumluluk duymamayı gerektirmez. Çünkü "bunalımın sorumlusu işçi sınıfı değildir" denerek işçi sınıfına sorumsuzluk önerilmektedir. Bunalım yalnızca işçileri değil, tüm halkı pençesi altında kıvrandırırken, işçi sınıfı bunalımı ve ona neden olan ilişkileri değiştirme sorumluluğunu duymazlık edemez. Evet, biz proletarya sosyalistleri, bir ölçüde bunalımdan yani işsizlik ve pahalılıktan kendimizi sorumlu görüyoruz. Çünkü yeterince bilinçli ve örgütlü davranıp işçi sınıfının birliğini sağlayamıyoruz, işçi köylü ittifakını kuramıyoruz, dolayısıyla emekçileri işsizlik ve pahalılık cehenneminde yakan bu ekonomi ve üstyapı ilişkilerini değiştiremedik. Biz "sorumlusu" olmadığımız bunalımı, dolayısıyla bunalımın nedenlerini ortadan kaldırmak için hiç bir fedakârlıktan kaçınmayı düşünmüyoruz. Bizi uyutan burjuva sosyalistlerinin dedikleri ve yaptıklarının gerçek anlamını kavramak için canımızı dişimize takarak öğreneceğiz, öğrendiklerimizi öğreteceğiz. Birleşeceğiz. Ve yalnız kendimizi değil tüm halkı bu işsizlik - pahalılık cehenneminden kurtarmak için, siyasi iktidar savaşına gireceğiz. Bir burjuva sosyalistine, bir sendikacıya karşı bilinçli bir proleterin söyleyecekleri bunlar olmalıdır.

33


Paranın Değeri - Fiyatı – Ölçüsü En çok karıştırılan konu Para'nın DEĞERİ (Kıymeti) ile FİYATI (Pahası) arasındaki farktır)iiiBir malın değeri onun içinde yoğunlaşmış EMEK miktarı kadardır. Kâğıt Paranın değeri de, kâğıdın basımı, mürekkebi vs. için harcanan emek miktarına eşittir. Bu hesapça, örneğin 1000 liralık bir banknotun değeri, herhalde bir liradan fazla değildir. Onun için kâğıt paranın değerini pratik olarak sıfır kabul edebiliriziv. Kâğıt para bankada yatan altına sembol olduğuna göre, altının değerinin paranın değerine karşılık olması gerekir. Altının değeri de, onun üretimi için gerekli emek miktarıyla belirleneceğinden, değerinin (fiyatının değil) düşmesi emek üretkenliğinden herhangi bir nedenle meydana gelecek artışa bağlı olur. Halbuki bu değişme de pratik olarak bizi ilgilendirmemektedir. Tedavüldeki tüm banknotların değeri, onların karşılığı olarak Merkez Bankası'nda bulunan Altın ve [Altına çevrilebilir (Konvertibl) döviz, yabancı para] miktarına eşittir. Bu durumda Türk Lirası'nın DEĞERİ ne kadardır? Merkez Bankası'ndaki «altın ve döviz mevcudu» kadardır. Bu rakamlar her hafta yayınlanan Merkez Bankası durum göstergesinde yer alır. 1977 (Aralık)

1979 (Mayıs)

Altın ve Döviz Mevcudu (milyon $)

547

730

Tedavüldeki Banknotlar (milyon TL.)

77.881

135.968

Altın ve Dövizin Banknota Oranı

% 33

5 25

Tablodan görüldüğü gibi, "Altın ve Döviz Mevcııdu"nun "Tedavüldeki Banknotlar"a oranı 1,5 yılda % 33'den % 25'e düşmüştür. Yani paranın değerindeki düşme % 8'dir. 1,5 yıl önce paranın değeri üçte biri kadar iken, şimdi dörtte biridir. Ancak bu resmî tabloya bakıp aldanmamak gerekir. Çünkü tablo, durumu iyi göstermek için yapılmış teknik hesap oyunları, kaydırmalara dayanmaktadır. Örneğin hemen ödenmesi gereken vadesi gelmiş 2 milyar dolar borç var. Bunlarla müzakere sürüyor. Bu alacalıklar hemen şimdi alacaklarını isteseler, Merkez Bankası'ndaki Altın ve dövizler, borcun ancak üçte birini ödemeye yeter. Bunların yanı sıra, yapılmış transferleri yapılmamış, bazen de yapılmamış transferleri yapılmış gibi göstererek altın döviz mevcudu yüksek gösterilmektedir. Onun için pratik olarak paramızın değeri yokturv. Peki, niçin paranın - gerçekte yok sayılabilecek - değeriyle kıyaslanmayan bir alım gücü vardır? Onun tedavülü süngü gücüyle mecbur kılınmıştır da ondan. Alış verişte kullanılması mecbur olunca, paranın bir FİYATI olur. Fiyatı belirleyen ise ARZ (SUNU) ve TALEP (İSTEM) dirvi. Şu halde üretim artışına uygun oranda para miktarı da artarsa, paranın fiyatı değişmez. Yok emtia (mal) üretimi artmadan, para miktarı artarsa paranın fiyatı düşer. Tersi olursa da

34


yükselir. Bizde, tedavüldeki banknot miktarı, üretimle kıyaslanamayacak biçimde artar. Böyle olunca elbet paranın fiyatı düşer. Aşağıdaki tabloda bu durum açıkça görülür: Yıl

Tedavüldeki Banknot

1970

11,601

1974

25.744

1977 (Aralık)

77.881

1979 (Mayıs)

135.968

Tablodan da görüldüğü gibi 1970 -1979 (Mayıs) arası geçen 9,5 yılda tedavüldeki banknotlar 11,7 misli artmıştır. Peki bu 9,5 yılda üretim bu kadar arttı mı? Ne gezer. Türkiye, son bir kaç yıla kadar her yıl % 6 - 7 civarında ulusal hasılayı arttırdı. Bu da en fazla bir misli artış demektirvii. Hele 1977 yılından beri, IMF direktiflerine uygun olarak, fiilen yatırımlar durduğu için, üretim anca eski seviyesini korumaktadır. Halbuki bu arada tedavüldeki banknot 77 milyardan 135 milyara çıkmıştır. (1,7 misli artış). Bu, elbet % 60-70 enflasyonun başlıca nedenidir. Enflasyonun % 60 - 70'e çıktığına değil, neden daha yukarı çıkmadığına şaşmak gerekir. Paranın iç talebinde durum bu. Bir de paramıza dış talep olabilir. Bu dış talebin olması için de dışarıya sattığımızın aldığımızdan çok olması veya alacaklı olmak gerekir. Böyle bir dış talep te yok. Aksine T.L.'yi kimse eline sürmek istemiyor. Çünkü diş ticaret yılda 2 - 3 milyar dolar açık veriyor. Borçlar 20 milyar dolara varıyor. Ne iç ne de dış talep artmadığına; aksine paranın arzı müthiş arttığına göre paranın fiyatının düşmesinden daha olağan bir şey olamaz. Paranın fiyatının ucuzlaması demek, paranın alım gücünün düşmesi demektir. Yani hayatın pahalanması. Eğer her an, hayatın pahalanması oranında gelir artmış olsa, pahalılıktan söz edilemezdi. Sadece fiyat rakamı değişmiş olurdu. Ama yoksul halkın gelirleri sabit olduğu için, paranın alım gücü düşünce, işçi ve memur - köylü için hayat pahalanır. İşte paranın alım gücündeki bu düşmeler geçim endeksleri, fiyat endeksleri veya Altın Fiyatlarından izlenebilir. Gerçi Altın'ın fiyatı da arz - talep yasasına göre oluşur. Ama söz konusu olan oranlar ve oranların uzun vadedeki değişmeleri olduğu için, altın fiyatlarındaki değişmeler, bizdeki geçim endekslerine göre, çok daha gerçeğe uygun bir fikir vermektedirler.

Yıl

Reşat'ın Fiyatı

İstanbul Geçinme Endeksi

35

Toptan Eşya Fiyatları Endeksi


1970

273

155.6

144.0

1977

2500

681.3

584.8

9 misli

4.3 misli

4 misli

Endekslerle altın fiyatı arasında hemen hemen iki misline yakın farkı sadece altına olan talebin yüksekliği açıklamakta yetersiz kalır. Demek endeksler de güvenilir değildir. Neden güvenilmez ve güvenilir bir ölçü nasıl bulunabilir? Bunu başka bir yazıda ele alalım.

36


Fiyat ve Geçim Endekslerine Güvenilebilir mi? Enflasyonun Türkçe'si hayatın pahalanmasıdır. Hayatın pahalanması, emekçilerin gelirleri sabit kalırken, aldıkları malların fiyatlarının artmasıdır. "Hayat" pahalandıkça insan hayatı da ucuzlar. Son yıllarda cinayetlerin artış hızıyla, hayat pahalılığının artış hızı arasındaki paralellik hiç de rastlantı değildir. Hayatın ne kadar pahalandığı bugün resmen fiyat ve geçim endeksleriyle belirlenmektedir. Paranın alım gücündeki düşmeler; gerçek fiyatlar hep bu endekslere göre hesaplanmaktadır. Diyelim ki, önümüzdeki günlerde yapılacak sözleşmelerde işçiler, hayat pahasının ne kadar arttığını öğrenmek, işverenin karşısına ona göre zam talepleriyle çıkmak istesinler. Endekslerden hayatın gerçekten ne kadar pahalandığını öğrenebilirler mi?.. Hayır. Neden?.. Çünkü endeksler (veya indeksler) gerçek fiyat artışlarını yansıtmamaktadır... Bunu biz söylemiyoruz. İşlerine geldiği zaman, kendi aralarında (emekçilerin gözlerinden uzakta) burjuva (işveren) yazarlarının kendileri söylüyor. Görelim. Burjuvazinin en "güvenilir" iktisatçılarından, (İstanbul Ticaret ve Sanayi Odaları), Milliyet gazetesi ekonomi yorumcusu Dr. H. Cillov yazıyor: "Öte yandan genel fiyat seviyesi ve hayat pahalılığının bir göstergesi olarak ele alınan "geçinme endekslerine" gelince, (...) Bu endekslerinde gerçek "hayat pahalılığını" aksettirmekten uzak kaldıklarını bilhassa belirtmek isteriz." (Milliyet) Finans - Kapitaldin zuladaki adamlarından, kritik dönemlerde piyasaya sürdüğü Kemal Kurdaş da fiyat endekslerine güvenilemeyeceğini şu sözlerle ifade ediyor: «Türkiye'de fiyat endekslerinin -kiralar gibi- çok defa sabit kaldığı kabul edilmektedir. Bu açıdan piyasada fiilen carî fiyatlara göre toplanan Gayri Safî Millî Hasıla hesapları, deflatör kullanılarak gerçek değere indirilirken, indirmenin yeterince yapılamaması; dolayısıyla, deflatörün kifayetsizliğinden, GSMH (Gayri Safî Millî Hasıla) artışının suni olarak yüksek gösterilmesi ihtimali mevcuttur. Türkiye'de enflasyon dönemlerinde, GSMH'da artış oranlarının yüksek tecelli etmesinin yukarıda işaret ettiğimiz istatistiki zaafla ilişkisi olabilir. Bu konu ayrıca incelemeye değer» (K. Kurdaş, "1977 Yılı Başında Türkiye Ekonomisi", Banka ve Ekonomik Yorumlar Dergisi eki). Demek, bizzat burjuva yazarlarının dediğine göre, fiyat endekslerine güvenilemez. Onlar pahalılığı gerçek anlamında yansıtmamaktadır. Örneğin, ev kiraları bu endekslerde ya hiç hesaba katılmıyor ya da değişmez kabul ediliyor, halbuki son yıllarda en çok artan şey ev kiraları değil midir? Hemen her işçi ya da memurun gelirinin yarısını veya daha fazlasını yutan kiralar, geçim endeksi hesaplarına dahil edilmezse ve o dahil edilmeyen kira "bir yılda üç misline" (Hürriyet) çıkmışsa o endeks, gerçek pahalılığı yansıtabilir mi? Hayır. Demek egemen sınıf, sınıf mücadelesini istatistik rakamlarına ve tekniklerine kadar yaymıştır. Cumhuriyetin (yani burjuva devletinin) 50 yılı dolayısıyla yapılmış bir derlemedeki şu sözler teknik hileler hakkında bir fikir verebilir. "Anket (Geçim endeksindeki aile grupları ve bunların harcamalarının dağılımı ile ilgili anket)

37


örnekleme yöntemi ile yapılmıştır. Anketin örnekleme yöntemi ile yapılmasının getirdiği en önemli sorun; tabakalaşmaya (stratification) temel olabilecek nitelikte bilgilerin elde bulunmamağıydı. İyi bir tabakalama yapılmadan da örneklemenin güvenilir sonuçlar vermesi beklenemezdi." (232) "Örnekleme çalışma müdürlüklerindeki iş kanununa tabi işyerleri ile resmî daireler, bankalar ve sigortaların tamamı adreslere dayanmıştır. Bu konuma göre, iş kanununa tabi olmayan bazı imalât işyerleri, anket kapsamı dışında kalmıştır. "Bunun yarattığı boşluğu, iş kanununa tabi olmayan işyerlerinde çalışan işçilerin durumlarının diğerlerinden pek farklı olamayacağı varsayımı doldurabilir." (s. 233). Denecek ki bu önemli midir? Evet. Diyelim ki aylık geliri 50.000 lira olan bir insan ile 5.000 lira olan başka bir insan var. 5.000 lira aylık geliri olan bir kimsenin harcamalarının en az yarısı gıda harcamalarına gider. Ama 50.000 lira gelirli bir kimse, ne kadar boğazına düşkün olursa olsun aylığının beşte veya onda biriyle gıda harcamalarını kapatır. Onun harcamaları içinde yarısı eğlenceye, lükse gider. Bu durumda ekmek fiyatlarına yapılacak zam 5.000 liralık vatandaşın hayat seviyesini önemli oranda düşürürken, 50.000'lik buna tınmaz bile. Ve biz biliyoruz ki, yoksulların tüketimini oluşturan malların fiyatları, lüks malların fiyatlarına oranla daha fazla artar. Bu durum örneğin sendikalı ve sendikasız işçi arasında da daha küçük oranda bile olsa vardır. Böyle olunca, daha yoksul tabakaları, onların nüfusa oranlarını ve giderlerinin dağılımını hesaplamadan yapılacak bir endeks elbette gerçek hayat pahalılığını yansıtmayacaktır. Daha somut olarak gösterelim, 1968'de aylık geliri 500 liranın altında olan bir ailenin (1972'ye kadar asgari ücretin 526 lira olduğu göz önüne getirilsin) yani hemen hemen bütün işçi ailelerinin harcamaları içinde gıda masrafları % 54,44'ü tutar. Buna karşılık "kültür ve eğlence" giderleri % 2,27'yi aşmaz. Buna karşılık 1.500 - 2.000 lira arası geliri olan bir ailede gıda giderleri % 31,40'a düşer, eğlence giderleri % 5,52'ye çıkar. Bu durumda ekmeğe yapılan zam, birincinin geçim düzeyini düşürürken, ikincisine pek dokunmaz. Bir de geliri 500 TL.'den az alanların nüfusun esas büyük bölümünü oluşturdukları düşünülsün. Eğer bütün bu ve benzeri faktörler hesaba katılmazsa elbet geçim endeksleri gerçek fiyat artışlarını yansıtamaz. Daha doğrusu burjuvazi yansıtmak istemez. İşçiler ve diğer sabit gelirliler için geçim - fiyat endekslerinin gerçeği yansıtmasının ne gibi bir önemi vardır. Birincisi, burjuvazi gerçek fiyat artışlarını gizleyerek, işçilerin sözleşmelerde sağlamaya çalıştıkları ücret artışlarının çok yüksek olduğu yaygarasını basmaktadır. İkincisi, kanuna göre, bir toplu sözleşme en az bir yıllık olabilir. Yani işçi bir yıl boyunca, sattığı mal olan işgücünün fiyatını (ücretini) arttıramaz. Ama bu bir yıl boyunca, işgücü hariç her türlü malın fiyatı artar. Ücret sabit olduğundan, işgücünün fiyatı düşmüş olur. Böylece ücret hep fiyatların gerisinden gelir. Bunu önlemenin iki yolu vardır. Biri, işçinin istediği zaman işgücünün fiyatını arttırabilmesidir. Ancak bu kanunen yasak olduğundan, yaklaşan sözleşme döneminde fiyat artışları oranında otomatikman ücretlerin artması yoluyla, bu haksız duruma kısmen olsun son verilebilir. Artık toplu sözleşmelerde, otomatik yükselişi talep etmenin zamanı gelmiştir 38


İşte fiyat ve geçinme endeksi konulan bu noktada önem kazanıyor. Bu endeksler gerçeği yansıtmadığına göre, otomatik artma hakkı kazanılsa bile ücret artışları gerçek fiyat artışları oranında olmayacaktır. O halde bu endeksleri burjuva teşekkülleri (İstanbul Ticaret Odası) veya Devlet Teşekkülleri (Ticaret Bakanlığı, Devlet İstatistik Enstitüsü) değil, işçi ve halk teşekkülleri, ev kadını birlikleri vs. doğru dürüst hesaplayabilir: hesaplamalıdır. Bu halk teşekkülleri, yalnızca endeksleri hesaplamakla kalmamalı, fiyatları denetlemeli. Asgari ücretten daha kapsamlı olan geçim endekslerini de belirlemeli. Yani asgari insanca geçim için yiyeceğe, giyinmeye, barınmaya, kültüre ne kadar masraf gerekir ve bütün bunları bir aileye sağlamak için ne kadar ücret? Yazmaya son verirken Vatan Partisi Programı'nın bu konuda yazdıklarını kısaca hatırlatalım: «Hayatın pahalılanması, fiyat rakamının şu veya bu olması değil, vatandaş geliri ile alım kaabiliyetinin alçak ve iratçılık île devlet masraflarının yüksek olmasıdır. Onun için: «l - GELİR POLİTİKASI: Memleketin her bölgesi için özel geçim endeksleri çizilecek. Endeksleri yalnız bakanlık veya ticaret odaları değil. İşçi, memur, esnaf münevver ve köylü teşekkülleri de hazırlayacak. Her vatandaşın ENAZ GELİRİ o geçim endekslerine göre uygulanacak. «2 - FİYAT POLİTİKASI: Vatandaş ihtiyaçlarından hangi kısmının, vatandaşın en az gelirinden ne kadarı ile karşılanacağı, barometrenin ibresi gibi, göz önünde tutulacak. Meselâ: Kira, ısıtma, aydınlatma, su, radyo masraflarını içine alan BARINMA giderleri, Vatandaş gelirinin en çok onda birini yiyecek, içecek masrafları en çok 5'te birini devlet masrafları ve vergiler en çok 10'da birini geçmeyecek. Bugünkü hesaba göre (1954): Geçim endeksine kadar olan gelirlerde vergilerimiz yarı yarıya, kiralarımız beşte birden 10'da birine kadar indirilecek.» (Demek 954 yılı kira gelirinin 1/5'ini alırmış, şimdi yarısını alıyor. Yine vergi de öyleymiş şimdi % 40 veya % 60'm alıyor ki, her birini derhal 4 veya 5 misli indirmek gerekir.) «3 - İRAT POLİTİKASI: Yasalar iki cins akara (yani, kira getiren mülklere) göre ayarlanacak. a) İhtiyaç akarı: İşçi, memur ve esnafın aile tasarrufu ile kurdukları yapılardır. Bunlarda bütün kiralar, geçim endeksine, ulaşıncaya kadar serbest bırakılacak. b) İrat akarı: Geçim endeksinden yukarı gelir sağlayan kira yerleridir. Bu akarın kira hadlerini ev kadınları mümessilleriyle, müstehlik (tüketici) teşekkülleri takdir edeceklerdir. İhtilâf çıkarsa mahkeme karar verecektir. Yıllık kira hakiki bina maliyetinin 20'de birinden yukarı çıkarılamayacaktır.»

i

Örneğin bakınız, "Ücret ve Türkiye'de Ücretler" A. Dorsay .- H. Sait. (Bilim Yayınları)

39


"Ücret artışları kapitalist bir ekonomideki enflasyonist gelişmelerden "sorumlu" tutulabilir mi? Sorunu ampirik plânda Türkiye açısından ele alırsak böyle bir "sorumluluğun" 1963 - 72 dönemi için söz konusu bile olamayacağını göstermek oldukça basit olacaktır" (s. 150) "(...) Türkiye'de ise verimlilik ücretlerden daha hızlı arttığı halde enflasyon vardır. "Bu basit gerçeğe karşın kapitalist çevrelerin ısrarla fiyat artışlarından ücretleri "sorumlu" tutmaları bu görüşün yinelendikçe "bilimsellik" kazanmasından değil, ideolojik plânda sendikaları ve işçi örgütlerini kendilerini savunmak durumunda bırakarak sanık durumuna sokmadaki başarısından dolayıdır." (s. 151) Baylarımız, istatistiklerle ücretlerin artışının fiyat artışlarına yol açmadığmı söylerken bu "savunma"ve "sanık"olma durumunu farkına bile varmadan benimsemiş olurlar. Çünkü teorik bir varsayım olarak, istatistiklerde ücretler fiyatlardan daha yüksek artmış olabilir. Bu durumda baylarımızın ağzı kapanır. Bizim açımızdan böyle bir durumda bile, fiyat artışlarının nedeninin yükselen ücretler olduğu kanıtlanmış olmaz. Hemen bütün kitap bu burjuva ufkundadır. Burjuvazinin ücret artışlarından söz etmesine karşılık, kârlardaki artıştan söz etmek ve onları enflasyonun nedeni olarak göstermek de yine sorunu burjuva çerçevede tartışmak olur. Çünkü kârlardaki artış da, enflasyonun nedeni değildir, sonucudur. Ama baylarımız, kârlardaki artıştan söz ederek, burjuvaca karşı çıkarlar: "(...) Kârlardaki artışların hiç sözü edilmediği halde sürekli olarak ücret artışlarından söz etmek (...)" (s. 153) Yine bakınız: "Ekonomik Rapor 1978" DİSK Araştırma Enstitüsü Yayınları (1). Açıkça ifade edilmiş olmasa da aynı temel varsayımlara dayanmaktadır. Burjuva kategorilerle hazırlanmış bir rapordur. Oradan bir kaç örnek: "İşçi ücretlerindeki artışın enflasyona yol açtığı görüşü hâlâ savunuluyor, hâlâ bu konuda diğer emekçi kitlelerin kafası bulandırılmaya çalışılıyor. Bu nedenle, 1950'lerden bu yana gözlenen ve 1970'lerden sonra büyük hız kazanan enflasyonda ne gibi etkenlerin rol oynadıklarını ayrıntılı biçimde incelemek gerekli. "Enflasyonun göstergesi olarak, tüketiciye ulaşan nihaî ürünleri içermesi bakımından geçinme endeksleri alınabilir" (s. 62) dedikten sonra istatistikler aktarıyorlar ve şu sonuca ulaşıyorlar: "Enflasyonun hızlanmaya başladığı bu iki yılda, işçi ücretlerindeki bu artış hızının, fiyat artış hızının çok gerisinde kalması, fiyatlardaki artışta belirleyici olanın, işçi ücretlerindeki artış olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. (...)" (s. 64) ii

Ve yukarıda sözü edilen DİSK Araştırma Enstitüsü raporunda bu adım atılıveriyor: "İşçi ücretlerindeki artışlar dışındaki etkenlerin daha belirleyici olduğu enflasyonun (...)" Yani işçi ücretlerindeki artışlar da belirleyici ama daha az!.. iii

Son günlerde çok reklamı yapılan, A. Başer KAFAOĞLU'nun "ENFLASYON: Gelişmiş ve Azgelişmiş Ülkelerde" adlı kitabında para fiyatına ilişkin rakamlar, Para "Değeri" olarak belirtilmektedir. Örneğin 19. sayfadaki 3 nolu tabloda başlık "Endüstrileşmiş Ülkelerdeki Paraların Değer Kaybı"dır. Fakat, tabloda yer alan rakamlar ise paraların fiyatlarındaki değişmeyi göstermektedirler. Paranın değer kaybı, ya banknotların daha ucuza mal edilmesi anlamına gelir ya da banknot karşılığı Merkez Bankası'ndaki altının daha ucuza üretilmesinden, daha ucuza, daha az emek sarfıyla altın üretilmesinden. Ama konu bu değildir. iv

«"PARANIN KIYMETİ" nedir? Bugün tedavül eden (elden ele geçen) "Türk parası" banknottur. Kâğıt paranın KENDİSİNDE bir "kıymet" yoktur. Tedavülü süngü kuvvetiyle olmasa: o kirli kâğıdı insan eğilip yerden almaz. Kâğıt para onu çıkaran banka kasasındaki ALTIN kıymetine semboldür. Ekonomisi sağlıklı liberal ülkelerde, vatandaş istediği zaman banknotu götürüp yerine altınını alabilir. Onun için, banknotun kendisinde bulunmayıp, TEMSİL ettiği kıymet: üzerindeki rakamla değil, bankada saklanan karşılık altın miktarıyla ölçülü.» (Dr. Hikmet KIVILCIMLI, «Siyasetimiz (Bütçe Dolayısıyle)», s. 21,

40


Vatan Partisi Yayınları) v

Kıvılcımlı, "Siyasetimiz"i yazdığında da (1957) durum aynıdır. Buradaki gibi değeri hesapladıktan sonra şunları yazmadan edemez: "Başka bir karşılık mal da bulunmadığına göre, paramızın temsil ettiği KIYMET inanılmayacak kadar küçüktür. Şu halde banknotlarımızın niçin bu kadar düştüğüne değil, niçin çok daha fazla düşmediğine şaşmak lâzımdır." (a.y., s. 23). Bugün de aynı sözleri etmemek elde değil. vi

"(...) Paramızın bugünkü seviyede kalması nedendir? İçinde kıymet cevheri bulunmayan şeylerin alım satımı mecburî ise, bir FİYAT'ları olur. Demek paramızın bugünkü seviyesi FİYATI'dır. «Paramızın fiyatı ne ile belli olur? Bütün metaların fiyatı gibi: Arz ve Talebi ile. İç ve dış piyasalarda paramıza karşı TALEP (istek) artarsa, paramızın pahası kıymetinden daha yukarı çıkar. Meselâ Amerikan dolarının bugünkü fiyatı, altın değerinin iki mislidir. Çünkü, bütün dünya, alış veriş için dolar bulmak zorunda kalmıştır... Bilâkis, paramızın talebi olduğu gibi kalırken, ARZI çoğalırsa (yani iç - dış piyasa isteğinden fazla kâğıt para çıkarılırsa) o zaman paramızın pahası, kıymetinden aşağılara düşer. 1950 ile 1955 arasında banknotlarımızın l milyardan iki buçuk milyara çıkması gibi." (a.y., s. 23). vii

Gerçek artış % 68'dir, yani bir misli bile değil. Buna karşılık Emisyon 8 misli artar (1970-78 oranı), fiyatlar da 5 misli pahalanır. Aşağıdaki tabloda kesin nicelikler yer almaktadır:

Yıl Millî Gelir Endeksi Emisyon Artışı Toptan Eşya Fiyat Endeksi 1970

100

100

100

1974

134

236

214

1978

168

819

515

(Kaynak: N. Uman: "Türkiye'de Enflasyon ve Vergi", 30 Temmuz 1979, Milliyet).

41


Demir Kucukaydin - Iscinin El Kitabi - V-3