Issuu on Google+

Demir Küçükaydın Demokratik Cumhuriyet Nedir? Sosyalistler Niçin Savunmalıdır? 1

Yayınları


Demokratik Cumhuriyet Nedir? Sosyalistler Niçin Savunmalıdır? (“Ankara’dan Komünistler”e Cevap) İkinci Sürüm Mart 2013

Dijital Yayınlar İndir – Oku – Okut - Çoğalt – Dağıt

Bu kitap Köxüz sitesinin dijital yayınıdır. Kar amacı olmadan, okumak ve okutmak için, indirmek, dijital olarak basmak ve dağıtmak serbesttir. Alıntılarda kaynak gösterilmesi dilenir.

Yayınları

2


Demokratik Cumhuriyet Nedir? Sosyalistler Tarafından Niçin Savunulmalıdır? (“Ankara’dan Komünistler”e Cevap)

İçindekiler

Bir Öğrenme Süreci ................................................................................................................ 4 Dünya Çapında Bir Program Bağlamında Demokratik Cumhuriyet.................................... 31 Sorunları Somut Olarak Anlatma Denemesi ........................................................................ 47

3


Demokratik Cumhuriyet Nedir? Sosyalistler Tarafından Niçin Savunulmalıdır? (“Ankara’dan Komünistler”e Cevap) Bir Öğrenme Süreci Dünyada ve Türkiye’de sosyalistlerin programlarının ne olması gerektiği konusunda uzunca bir süredir yazıyoruz. Aşağı yukarı her yazıda, Türkiye’deki sosyalistleri, Program, Strateji, Taktikleri bakımından eleştiriyoruz ve karşı görüşlerimizi sunuyoruz. Bu yazıların sosyalistler arasında geniş bir kesim tarafından sessizce izlendiğini de bir çok doğrudan veya dolaylı gözlemden veya anlatılanlardan biliyoruz. Ama ortalıkta garip bir sessizlik vardı. Şimdi ilk defa bir doğrudan eleştiri geldi. Bu eleştiriyi “Ankara’dan Komünistler” yazmışlar ve yazılarımızla ilgili bütün eleştirileri topladığımız “Yazılar ve Yankıları” forumuna asmışlar1. Bu eleştiriyi görüşlerimizi daha açık ve anlaşılır olarak açıklayabilmek için bir vesile ve temel olarak alacağız. Ancak, aynı Forum’a astığımız kısa notta da belirttiğimiz gibi, eleştiriler büyük ölçüde yanlış anlamalara dayanmaktadır. Ama bu yanlış anlamalar da, hem uluslar arası sosyalist hareketin tarihinin yeterince bilinmemesinden, hem de bizim görüşlerimizin arka planının bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Bu yanlış anlamaları minimuma indirmek bakımından, yine sayfamızdan geçilen Programatik Yazılar’ın okunmasını öneririz2. Ancak bundan sonra yazdıklarımızın ne anlama geldiği anlaşılabilir ve yanlış anlama ve çarpıtmalardan arınmış olarak doğrudan söylenenlerin kendisiyle ilgili bir tartışmaya girilebilir. Şimdi aşağıdaki satırlarda bu arkadaşların eleştirilerine elimizden geldiğince, ister istemez o yanlış anlamalara da girerek ve onları düzelterek girmeyi deneyeceğiz. *

1

Bu yazıyı yazdığımız zaman şu notu düşmüşüz: “Forumun Adresi Şöyle: http://f22.parsimony.net/forum41888/ . Eleştirinin Başlığı: “Demokratik Cumhuriyet Projesi’ Savunulabilir mi ya da Mümkün müdür?” 29. Ocak.2002.” Bugün bu adres kapalıdır ve bir şey bulunamaz. Ancak bu forumun o zamanlar bir arşivini yapmıştık ve şu adreste şimdi bulunabilir: 2

O zamanlar şu adresi vermiştik: http://www.comlink.de/demir/konular/programatik/index.htm . Elbet şimdi bu adres te geçerli değil. Şimdi bu konudaki yazılar Demirden Kapılar ve Köxüz s itelerinde bulunbilir.

4


Önce bazı yanlış anlama ve bilgilerden yola çıkmak gerekiyor Demokratik Cumhuriyet konusunda. Değerli Eleştirmenler eleştirilerine şu cümleyle başlıyorlar: “Yazılarınızı belli bir süredir takip etmekteyiz. Genel olarak PKK’nın çizmiş olduğu “Demokratik Cumhuriyet” programını destekler nitelikte yazmanız, Türkiye’deki sosyalistlerden önemli bir farkınızı oluşturmakta.(...)” Evet doğru, biz de hemen hemen bütün yazılarımızda, Türkiye’deki sosyalistleri, Demokratik Cumhuriyet acil programını savunmamakla eleştiriyoruz bir bakıma. Pozisyonumuzun diğerlerinden farklılığının, başka bir grup tarafından da belirtilmesi gerçek durumu yansıtmaktadır. Ama bu farklılığın nereden geldiği bilinmemektedir, çünkü “PKK’nın çizmiş olduğu “Demokratik Cumhuriyet” programını destekler nitelikte yazmanız” ifadesi bu bilmeyişi bir şekilde ifade ediyor. Burada bilinmeyen şudur. Biz Demokratik Cumhuriyet programını, PKK bu programı savunmadan önce savunuyorduk. Bunu Türk sosyalistlerinin savunması gerektiğini söylüyor ve onlara karşı savunuyorduk. Ve yine bu programın dayandığı mantıktan hareketle, bunun aynı zamanda ezilen ulusun hareketinin programı olması gerektiğini, yani Kürt ulusal hareketinin savunması gerektiğini de savunuyorduk. Bu tavır, şimdi olduğu gibi, o zaman da Türk Sosyalistleri içinde istisnai idi ve biz bu tavrımızın istisnai olduğunu da biliyor ve yazıyorduk3. Bu bakımdan PKK’nın Demokratik Cumhuriyet programını, en kötü koşullarda, belli belirsiz ifade edildiği andan itibaren hiç bir tereddüt göstermeden savunmamız ve Türk solunun neredeyse tamamının bu programı reddetmesi de rastlantı değildir ve bizim bakış açımızdan her şey yerli yerindedir. Türk sosyalistleri, Marksizm’in bu unutulmuş yanlarını bilmedikleri için karşı çıkmaktadırlar, PKK Duvarın çöküşüyle Stalinizm’in bukağılarından kurtulduğu ve yükselen bir kitle hareketine dayandığı için, onu kendi pratiğinin zorlamasıyla yeniden keşfetmektedir. Bu çakışma rastlantısal olmadığı gibi, derin sınıfsal ve yöntembilimsel kökleri vardır. Bizim açımızdan, PKK’nın Demokratik Cumhuriyet parolasını savunması, “Bizim dediklerimize gelmesi”dir. Bunu elbette tırnak içinde yazıyoruz. Yıllarca yazdıklarımızın, küçük bazı çevreler dışında kimseye ulaşmadığını, ulaşanların okumadığını, okuyanların

3

Örneğin daha 1986 yılında yazılmış ve İsveç’te Orhan Kotan’ın çıkardığı Kürdistan Press’e yollanmış “Kürdistan Kurtuluşunun Bazı Sorunları” başlıklı iki yazıyı burada hemen zikretmek mümkündür. Örneğin orada sık sık şöle sözler ediyoruz: “Niçin böyle bir cümleciğe gerek gördük? Çünkü bu fikir, gerek Kürt gerek Türk soluna son derece yabancı ve Marks-Engels-Lenin'in hemen hiç anlaşılamamış bir yanını ortaya koyuyor. Çünkü, bu fikirden hareketle, bağımsız bir devletten öte bir şeyler için savaşmak gerektiği çıkarsamasını yapıyorum.”. “Bu yaklaşım oldukça yenidir ve ne Türk ne de Kürt solunda ortaya atılıp tartışılmamıştır.”

5


anlamadığını biliyoruz. Kürt hareketi, bu programı, bizim her türlü etkimizden bağımsız olarak kendisi buldu. Bu, bizim bakış açımızdan, adeta mucizevi denebilecek bir gelişmedir. Nasıl oluyor da Kürt Ulusal Hareketi, çok daha elverişsiz teorik ve ideolojik bir hareket noktası, kültürel ve sınıfsal temeli olmasına rağmen, bizim yıllar önce klasik Marksizm’i kavrayış süremiz içinde, tamamen teorik çıkarsamalar yoluyla, bulduğumuz demeyelim ama, adeta yeniden keşfettiğimiz ve unutulmaktan kurtarmaya çalıştığımız şeyi tamamen başka bir yoldan buluyor? Bizim açımızdan açıklanması gereken esas sorun budur. Çünkü burada “bizim görüşlerimize gelmek” gibi görünen aslında Marksizm’in otantik programatik sonuçlarına bir yaklaşmadır. Burada yükselen bir hareketin, ulusal da olsa yükselen bir harekete bağlılığın ve onun ifadesi olmanın, o harekete nasıl bir teorik dinamizm ve açıklık kazandırdığı ortaya çıkmaktadır. Kürt hareketi, bütün ideolojik, kültürel ve sınıfsal handikaplarına rağmen bunu başarmaktadır. İlginç olan budur. Ama Stalinistlerin bir bakış açısından, Kürt hareketinin buna gelmesi, onların Marksizm diye bildikleri Stalinist kavram sisteminden uzaklaşma ve burjuva aydınlanmasının kavram sistemine bir yönelme ile birlikte gerçekleştiğinden, bu değişim onlara, Marksizm’e bir yaklaşma değil, ondan bir uzaklaşma olarak görülmektedir. Açıktır ki burada bizle, yakın zamana kadar PKK’yı desteklemiş Stalinist ama radikal Türk sosyalistleri arasında sadece Demokratik Cumhuriyet konusunda farklı bir programatik tavır alış yok; PKK’nın değişiminin de yüz seksen derece zıt değerlendirmesi söz konusudur. Kaldı ki, PKK’nın bu “bizim görüşlerimize gelmesi”, sadece Demokratik Cumhuriyet konusuyla da sınırlı değil. Örneğin, Özgür Politika’da ilk yazmaya başladığımız sıralar, Çin, Hint, Akdeniz uygarlıkları ile ilgili olarak yazdıklarımız, aynen Öcalan’ın, “Sümer Rahip Devleti’nden Halk Cumhuriyetine Doğru” kitabında tartıştığı konulardır. Benzer sonuçlara teorik ilgi alanları konusunda da rastlanılabilir. Kapitalizm öncesi uygarlıklar tarihi ile bu günün programatik sorunları arasında bir bağ kurmak, Kıvılcımlı ve yine o gelenekten beslenen bizim gibi bir kaç kişi dışında kimsenin kafa yormadığı, biraz fantezi veya beyin jimnastiği gibi görülen şeylerdi. Ama örneğin Abdullah Öcalan ve Kürt hareketi bu konulara kafa yormaya başlamış bulunuyor. Ve tıpkı Demokratik Cumhuriyet konusunda olduğu gibi, bu tamamen bizim teorik veya ideolojik bir etkimizden bağımsız olarak gerçekleşiyor. Ve bütün Türk Solu, Öcalan’ın son savunmasını tıpkı Demokratik Cumhuriyet parolası gibi suskunluk ve alayla karşılarken, bu savunmayı heyecanla karşılayan ve çok önemli bulan belki de tek “Türk sosyalisti” olmamız da bir rastlantı değil. Bütün bunlar bir rastlantı değildir, çünkü büyük teorik genellemeler ve metodolojik sorunlar ile kitlelerin büyük tarihsel eylemleri arasında her zaman çok derinden işleyen güçlü bir bağ vardır. *

6


Önce bu Demokratik Cumhuriyet Programını ya da Parolasını, PKK’dan yıllarca önce savunduğumuza dair bir kaç kanıt gösterelim. Bu kanıt olan cümleler ayrıca konunun anlaşılmasını da kolaylaştırıcı bir işlev görürler. 1986 yılında, İsveç’te Orhan Kotan, Kürdistan Press diye bir gazete çıkarmaya başlamıştı. Bu gazete için birçok kişinin yanı sıra bizden de yazılar istemişti. Biz de egemen ulustan bir sosyalist olarak, ezilen ulusun mücadelesine karınca kaderince bir katkıda bulunmak için, düzenli olarak yazacağımızı bildirmiş ve dört beş makale yazıp yollamıştık 4. Bu makalelerin bir kısmı gazetede yayınlandı ve bir kısmı da yayınlanmadı ve bir daha da bizden yazı istenmedi. Yazı istenmemesinin iki nedeni vardı. Birisi, tesadüfen o sıra İsveç’e yaptığımız bir seyahatte Orhan Kotan’la tanışmamız ve konu PKK’ya geldiğinde, onun PKK’nın CIA ve MİT tarafından yaratılmış ve yönlendirilen bir örgüt olduğu yargılarına karşı çıkmamızdı. Bu oldukça sert tartışmadan sonra araya zaten belli bir soğukluk girmişti. Ama bundan önce de zaten gönderdiğimiz yazılarla ilgili bir memnuniyetsizlik hissetmiştik. Bunun nedeni, tam bu Demokratik Cumhuriyet konusuydu. Bu yolladığımız yazılarda, bu sefer Kürt Ulusal Hareketine de, Demokratik Cumhuriyet programını ve buna uygun bir stratejiyi öneriyorduk. Bu önerimiz hiç hoşa gitmemişti ve işin ilginci, tam şimdi Türk sosyalistlerinin de Demokratik Cumhuriyet’i anlamadığı gibi hiç anlaşılmamıştı ve karşı çıkılmıştı. Lokman Polat imzasıyla bir Kürt, bu anlayışın Kürtlerin Kendi Kaderini Tayın hakkını reddettiğini iddia ediyordu. Ona da bir cevap yazmıştık; yanlış hatırlamıyorsak bu cevabımız da yayınlanmamıştı. Ama bu gibi durumlarda her zaman olduğu gibi bize yazılarımızın içeriğinden dolayı yayınlanmadığı söylenmemiş, çok uzun olduğu polemiğe yol açtığı gibi gerekçeler gösterilmişti. Şimdi müsaade ederseniz, o yazıda, hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde Demokratik Cumhuriyet’i bir program olarak açıkça belirttiğimiz bölümleri aktaralım. Aynen şöyle yazıyorduk “Kürdistan Kurtuluşunun Sorunları” başlıklı makalede: “Kürdistan sosyalistleri ve proletaryası, bağımsız bir Kürt devleti için değil, ama Demokratik bir Cumhuriyet, bir tek köyün bile kendi kaderini tayin hakkının engellenemeyeceği gerçekten demokratik bir cumhuriyet için savaştıkları takdirde, belki Kürt burjuvazisini kaybedeceklerdir ama çok daha büyük güçleri kazanacaklardır. Ulusal Kurtuluş, bunun otomatik yan ürünü olacaktır.” Bu makaleye Lokman Polat’ın yaptığı eleştiriye yanıt olarak yazdığımız yazıda, açık açık bu yaklaşımın Türk ve Kürt solunca bilinmediğini de belirtir ve konuyu şöyle açıklarız: “L. Polat'ın eleştirisine konu ettiği yazının temel tezi şöyle ifade edilebilir: "Kürt Ulusu bağımsızlığını elde edebilmek için, bağımsızlıktan daha fazla bir şeyler için savaşmalıdır." ya

4

O zaman şu notu düşmüşüz: “Bu makaleler şu adreste bulunabilir: http://www.comlink.de/demir/yayinlar/kurpress/kpyazilar.htm” Bugün Köxüz sitesine koyduğumuz kitap derlemelerinde bulunabilir.

7


da başka bir ifadeyle: "Kürt ulusu, kendini ulusal baskıdan kurtarmak için, kendini ezen ulusların ezilenlerini de kurtarmaya kalkmalıdır." Bu "Daha fazla bir şey" de yazıda şöyle somutlanmaktadır: "Kürdistan sosyalistleri ve proletaryası. bağımsız bir Kürt devleti için değil; ama demokratik bir cumhuriyet, bir tek köyün bile kendi kaderini tayin hakkının engellenemeyeceği gerçekten demokratik bir cumhuriyet için" savaşmalıdırlar. Yazının diğer bölümleri bu fikrin gerekçelendirilişi ve taşıdığı potansiyellerin sergilenişidir. Okuduğunu biraz anlayan herkes için, yukarıdaki önermelerden, L. Polat'ın iddia ettiği türden, Kürtlerin ayrılma hakkını ya da Kürt ulusal kurtuluş savaşını inkar etmek ya da küçümsemek gibi bir anlam çıkmaz. Aksine, yukarıdaki önermeler, Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketinin hangi strateji ve programla başarıya ulaşabileceği sorununu tartışmaktadır. Yukarıdaki önermeler, Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketinin küçümsediği açısından değil, ama belki, bu harekete, potansiyellerinin ve limitlerinin üstünde devasa görevler yüklediği, Köylülüğün ya da Ulusal Kurtuluş Hareketlerinin devrimci potansiyelini abarttığı için eleştirilebilir. Yazıyı yazarken, okuduğunu anlayan bir okuyucunun, tezleri bu açıdan tartışması gerektiğini düşünmüştüm. Bu yaklaşım oldukça yenidir ve ne Türk ne de Kürt solunda ortaya atılıp tartışılmamıştır. Yeni olan yanını göze batırmak için bir kaç örnek verelim.” Bu örnekleri verdikten sonra Demokratik Cumhuriyet’i açıklamak için de şunları yazmışız: “L. Polat, "Demokratik Cumhuriyet" derken neyi dediğimi anlamamıştır. Eleştirisinin bir yerinde, yukarıda da aktardığım Demokratik Cumhuriyet ile ilgili satırlarımı aktarıyor, ama, benim "demokratik cumhuriyet" sözcüklerinden sonra virgül koyarak, bu konuda çok yaygın yanlış anlamalara olanak vermemek için eklediğim cümleyi çıkararak. L. Polat'ın aktarırken çıkardığı cümlecik şudur: "bir tek köyün bile kendi kaderini' tayin hakkının engellenemeyeceği gerçekten demokratik bir cumhuriyet." Niçin böyle bir cümleciğe gerek gördük? Çünkü bu fikir, gerek Kürt gerek Türk soluna son derece yabancı ve Marks-Engels-Lenin'in hemen hiç anlaşılamamış bir yanını ortaya koyuyor. Çünkü, bu fikirden hareketle, bağımsız bir devletten öte bir şeyler için savaşmak gerektiği çıkarsamasını yapıyoruz. Kürt ve Türk solunda Kendi Kaderini Tayin Hakkı, ancak ulus olunca sahip olunabilecek bir şey olarak anlaşılmış ve Kürtlerin bağımsız devlet kurma hakkını savunmak için hep Kürtlerin bir ulus olduğu kanıtlanmaya çalışılmıştır. (Burada kasıtlı çarpıtmalara imkan vermemek için Kürtlerin bir ulus olduğunu açıkça belirtelim.) Ama sorunun bu şekilde koyuluşu tersinden, ulus olmayan; tarihsel, coğrafi, sosyolojik ya da psikolojik olarak kendine ulus olduğuna dair bir sertifika bulamayan bir topluluğun ayrılma ve bağımsız bir devlet kurma hakkından söz edilemeyeceği varsayımını içerir. Tartışmayı yeniden başlatmak, ama bir üst düzeyde başlatmak ve ilerde çok gerici sonuçlar doğuracak bu varsayımın yanlışlığını göstermek için, iddia ediyoruz ki: ayrılma hakkı için ulus, milliyet vs. olmak gibi bir önkoşul yoktur ve olmamalıdır. Bu, Marks-Engels-Lenin'in

8


Demokratik Cumhuriyeti ve Ayrılma Hakkı anlayışıdır. Gerçek demokratik cumhuriyette, isteyen köy, mahalle, ya da bölge halkı, istediği takdirde derhal ayrılabilmeli ve bunu engelleyecek ne hukuki, ne idari bir mekanizma olmamalıdır. Örneğin Lenin, Devlet ve İhtilal'de Engels'ten alıntı yapıyor: "O halde, merkezi cumhuriyet. Ama, l798'de kurulmuş, imparatorsuz imparatorluktan başka bir şey olmayan bugünkü Fransız Cumhuriyeti anlamında değil. l792'den l798'e kadar, her Fransız ili, her komün (Gemeinde), Amerikan modeline göre, tam idari özerkliğine sahipti; bizim de aynen sahip olmamız gereken şey budur. Bu özerkliğin nasıl örgütlenebileceğini ve bürokrasiden nasıl vazgeçilebileceğini, Amerika ve Birinci Fransız Cumhuriyeti bize göstermiş bulunuyor." (s.95) Ve Lenin'in konuya ilişkin yorumu: "Engels bakımından, merkeziyetçilik, 'komünler' ve bölgelerin devlet birliğini tamamen kendi arzularıyla (a.b.ç.) savunmaları şartıyla, her türlü bürokratizm ve her türlü yukarıdan 'buyurma'yı söz götürmez biçimde ortadan kaldıran geniş bir mahalli idari özerkliği asla bertaraf etmez" (s.95) Ne yazık ki, ne Kürt ne de Türk sosyalistleri, bugüne kadar, kendi kaderini tayin hakkının ulus olma koşuluna bağlanamayacağı seklindeki bu anlayışa hiç değinmemişlerdir. Türkler açısından böyle bir program, otomatikman Kürtlerin bağımsız devlet kurma hakkı demektir, Kürtler için de aynıdır. Ve böyle bir programın, bağımsız bir Kürt devletine karşı olması diye bir şey söz konusu değildir. Otomatikman bunu da içerir. Böyle bir programı savunmakla, sadece Kürtlerin ayrı devlet kurma hakkı değil, ama aynı zamanda, Kürt Kurtuluş Savaşına, kendilerini ezen ulusların emekçilerini de kurtarma görevi yüklenmiş olur. Ama böyle bir program, bağımsız bir devlet kurma hedefinden farklı bir şeydir. Bağımsız bir devlet kurma programı, bu devletin alabileceği somut biçimleri ele almaz. Ama sadece bu da değil, bağımsız bir devleti de güçleştirir. Bir köyün bile isterse ayrılabileceği ve her türlü topluluğun kendi özgür iradeleriyle birleştikleri bir Demokratik Cumhuriyet ne gibi devrimci potansiyeller taşımaktadır? Ezen Uluslar Açısından: Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi, böyle bir programı savunan bir öncülüğe sahip olduğu takdirde, ezen ulusun ezilenlerini aktif olarak yanına kazanabilir ve programı uğruna mücadele için örgütleyebilir. Çünkü böyle bir program, aynı zamanda, ezen ulusların bürokratik, militer devlet cihazlarının parçalanmasıyla gerçekleştirilebilir. Böyle bir program, ezen uluslar tarafından ezilen diğer ulusları da yanına kazanabilir. Örneğin İran'da Azeriler de ezilen bir ulusturlar. Bağımsız bir Kürt devleti hedefi, Azerileri, Kürt Devleti uğruna mücadeleye sevk etmez, ama Demokratik Cumhuriyet, onların mücadelesini de ateşleyip, ivmelendirebilir.” Bütün bu uzun alıntılarda, (1) Demokratik Cumhuriyet’in hem Kürt Ulusal Hareketinin hem de Türk İşçi ve emekçilerinin programı olması gerektiği söylenmekte; (2) bunun klasik ve tahrif olmamış, unutulmuş bir Marksizm’in yaklaşımı olduğu belirtilmekte; (3) bunun Türk ve

9


Kürt solunca bilinmediği, onlar için yeni olduğu da tekrar tekrar ifade edilmektedir. (4) Ve nihayet Azeriler örneğiyle bu programın bölgedeki demokratikleştirme potansiyelleri ima edilmektedir. Özetle, biz Demokratik Cumhuriyet’i PKK’nın ortaya attığı bir program olduğu için savunmuyoruz, Marksizm bunu gerektirdiği için ve yıllardır savunuyoruz. PKK Türk ve Kürt sosyalistlerinin savunması gereken programı savunmaya başlamış bulunuyor. Ve bunu yaparak aslında klasik tahrif edilmemiş ve unutulmuş Marksizm’in önerisine de uygun davranıyor. Demokratik Cumhuriyet parolasının niçin sosyalistlerce savunulmaması gerektiği, aslında Türk ve Kürt Marksistlerinin kanıtlaması gereken bir tezdir. * Yukarıda Kürdistan Press’den yaptığımız alıntıların tarihi 1986’dır. Ancak bizim bu Demokratik Cumhuriyet programına ulaşmamız, çok daha eskilere, Vatan Partisi içindeki tartışmalara ve o sırada Türkiye’deki radikalleşmeye bağlı olarak yaşadığımız hızlı teorik evrime kadar gider. Bu küçük partideki tartışmalar Türk solunca bilinmez kalmıştır ama, aslında nitelikleriyle, Kürt hareketinin bu gün yaşadığı evrime benzer bir karakter gösterirler. 1970’li yılların sonundaki radikalleşme dalgası, bütün burjuva sosyalist partilerde radikal kanatların oluşup kopuşmasına yol açmıştı: TİP’ten, Sosyalist İktidar çevresi, yani Yalçın Küçük ve Metin Çulhaoğlu koptu. TKP’den İşçinin Sesi ile Yörükoğlu (Nihat Akseymen), TSİP’ten ikinci Kitle dergisiyle TKP(B) ile İbrahim Seven. Birbiriyle ilgisiz gibi görünen bu bölünmeler, aslında Türkiye’de radikalleşmenin yansımalarıydı ve İşçi hareketinin burjuvazinin kuyruğundan kopup radikal demokrasi ile ittifak aramaya yönelmesinin ifadesiydi 5. Bütün bu hareketler kendi geleneklerine uygun varsayımlar veya çıkarsamalarla, radikal hareketlerle ittifaklara yöneliyorlardı. (PKK da bu dönemin ürünüdür, aynı radikalleşmenin Kürdistan’daki yansımasıdır. Bu bölünmelerle, Apo’cuların ortaya çıkışının aynı döneme rastlaması rastlantı değildir. Rızgari de yine aynı radikalleşmenin bir yansıması olarak Stalinizmle kopuşma eğilimleri gösteriyordu bu sırada ama mantık sonuçlarına ulaşmaktan korkuyordu.) İşte, Vatan Partisi’nde de aynı dönemde benzer bir bölünme oldu ve burada da bizler radikal kanat olarak koptuk. Tek fark, kongrede çoğunluğu sağlayan biz olduğumuzdan tesadüfen resmi partinin bizde kalmasıydı. Diğer taraf Mehmet Özler’in başkanı olduğu Sosyalist Vatan Partisi’ni kurdu. Bu bölünmede, radikal kanadın teorik tezlerini ve yaklaşımlarını biz formüle etmiştik. Bütün bu metinler o zaman Kıvılcım dergisinin sayfalarında yayınlanmıştı. 5

Bu evrimi ve eğilimi ayrıca ele aldığımız “Burjuva Sosyalist Partilerde Bölünmeler” başlıklı yazıyı 1980’lerin hemen başında yazmıştık. Bu yazı daha sonra gizlice dışarı çıkarılmış ve Almanya’da yayınlanan Yol – Der Weg adlı dergide yayınlanmıştı.

10


Farklı görüşler parti yasallığı içinde ve kamu oyu önünde açıkça tartışmışlar ve ayrılıkların programatik ve stratejik karakteri nedeniyle aynı partide yer alamayacakları görüldüğünden, kongrede azınlıkta kalan Parti’den uygarca ayrılmıştı. Belki de Türk sosyalist hareketinde, açık teorik tartışmaya dayanan ve tam da bütün ayrılık noktaları sistemleştirilmiş ve kamuoyu önünde açıkça programatik ve stratejik ve örgütsel konular tartışarak gerçekleştirilmiş ilk ayrılıktı. (Bu gün çoğulculuk bayrağıyla kurulan ÖDP bunun kenarına bile ulaşmış değildir. Hele ilk çoğulcu parti falan oldukları iddiasına ise gülünebilir. Şark’ın ezeli, Tarihi kendisiyle başlatmak hastalığıdır bu.) Burjuva Sosyalist partilerdeki bu bölünmelerde, radikalizmi temsil eden tarafların hepsi, Stalinizm çerçevesine takılı kalmışlar ve bunu aşamamışlardır. Radikalleşmeleri belli bir noktada ve genellikle biçimsel sorunlara takılıp kalmış yöntemsel sorunlara yönelik bir radikalleşmeyle sonuçlanmamıştır. Bunu yapabilen sadece biz olduk. Muhtemelen bunu da Kıvılcımlı’nın sağladığı birikime ve onun bizlere Marksist geleneğin kimi kaynaklarını, Stalinizmin prizmasında kırılmadan aktarmasına borçluyduk. Yani “genlerimizde” daha ileriye gidecek bazı potansiyeller vardı. Bu farkı ve anlatmak istediğimizi söyle bir benzetmeyle açıklayalım. Bir maymun ve insan yavrusu birlikte büyütülmeye başlasalar, ilk bir kaç yıl aşağı yukarı paralel bir gelişim gösterirler, hatta maymun yavrusu başlangıçta insan yavrusundan daha hızlı gelişir. Ancak bir noktada, maymun yavrusun gelişimi genetik sınırlarına toslar, insan yavrusu ise tam da onun başlangıçta yavaş gelişmesine yol açan genetik özellikleri nedeniyle gelişmeye devam eder. Burjuva sosyalist partilerde radikalleşenler ve ayrılanların hemen hepsi, “genetik” yani metodolojik sınırlılıkları nedeniyle bir yerlerde takıldılar (Çulhaoğlu, Küçük) hatta bir kısmı, Sovyetlerin çöküşüyle birlikte Aleviciliğe veya liberalizme doğru gerilediler bile (N. Akseymen (Yörükoğlu), İ. Seven). Sadece biz, buradan Klasik Marksizm’in yaşayan geleneği diyebileceğimiz “Troçkizm”e, oradan Frankfurt Okulu’na, Yeni Sosyal Hareketler’in problemlerine, Aydınlanma’nın Marksizm içindeki etkilerinin eleştirisine doğru bir evrim gösterebildik. Bugün bulunduğumuz yerden bu farkın nasıl oluştuğuna bakınca, bunun kaynağında Kıvılcımlı olduğu seziliyor. Yoksa bu isimlerin hiç birisi bizden daha az yetenekli değildi¸ aksine bizden çok daha zeki, bilgili ve yeteneklidirler. Kanımızca Kıvılcımlı’nın bize kazandırdığı bir metodoloji var, bu “genetik” özellikleri bağışlayan. * Bu kısa açıklamadan sonra, Demokratik Cumhuriyet parolasına ilişkin, bunun “Demokratik Cumhuriyet” olarak adını koymadan, “Vatan Partisi Programı” diyerek, -ki sonra gösterileceği gibi, Vatan Partisi Programı tamı tamına bir Demokratik Cumhuriyet programıdır- Vatan Partisi içindeki tartışmalarda, Komisyon Raporu denen metinde, ki bu metinin neredeyse tamamı bizim kalemimizden çıkmıştı, aynı fikirleri nasıl ifade ettiğimizi aktaralım. (Aşağıdaki satırlar, yukarıda Kürdistan Press’e yazılmış yazıda ifade edilenlerin ilk

11


ve değişik, bir küçük partinin kendi özel jargonuna uydurulmuş bir versiyonu olarak da okunabilir.) “Vatan Partisi programı, tüm ulusların, ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını şu veya bu yönde kullanabileceği ve kullandığı takdirde de hiç bir baskı ve zorla karşılaşmayacağı bir demokratizmi inşa eder. Hakkın fiilen gerçekleşmesini sağlar. Bu hakkı kullanıp ayrılmayı veya kalmayı bütünüyle o halkın kendi seçimine terk eder. VP programı, onun tercihini özgürce yapabileceği şartlar sağlar. Ve bu şartlar, ancak VP programının, yani Demokratik Devrim’in gerçekleşmesi ile kazanılabilir. Bu nedenle, VP Programı ya da Demokratik Devrim, ezilen bir ulusun ayrılma hakkını kullanabileceği demokratizm şartlarını gerçekleştireceği için; ve ezilen ulusun da önünde esas devrimci adım, yakalanacak “ana halka”; kendi kaderini tayin hakkını fiilen kazanabileceği şartlara ulaşmak olduğundan ezilen ulusun da programıdır. İster ezen, ister ezilen ulustan olsunlar VP programının tüm devrimci mücadelenin hedefi olduğunu ve olması gerektiğini kavramayanlar gerçekte, nice keskin görünürlerse görünsünler özünde reformizmi öne geçiriyorlar, burjuvazinin kuyruğuna takılıyorlar demektir. Lenin bu konuyu şöyle koyar: “ ‘Ulusların Kaderlerini Tayin hakkı’ demokratik bir düzeni zorunlu kılar, öyle ki, bu düzende sadece genel olarak demokrasi ile yetinilemez, burada, özel olarak ayrılma sorununu demokratik olmayan yoldan çözüme bağlamak olanaklı değildir.” VP programı, böyle “demokratik bir düzen” kurar. “Ayrılma sorununu demokratik olmayan yoldan çözüme” bağlamayı, yani ayrılma hakkını engellemeyi; onu kağıt üzerinde bırakmayı OLANAKSIZ KILAR.” (Kıvılcım, Sayı 3, Kasım-Aralık 1978, s.142-143) Bu alıntılar bize şunu gösterir: aşağı yukarı 1986 yılında Kürdistan Press’e yazdıklarımızı yazmaktayızdır bu Vatan Partisi içindeki tartışmada. Yazıda Vatan Partisi Programı denilen Demokratik Cumhuriyet, hem ezen ulusun sosyalistlerine, hem de ezilen ulusun sosyalistlerine önerilmektedir ve bu öneri aynı zamanda Vatan Partisi’ndeki burjuva sosyalizmiyle bölünmenin programatik temeli, çekirdeği, özüdür. Tarih 1978. Radikalleşmenin zirvede olduğu nokta. İşçi hareketinin ve Kürt hareketinin gecikmiş radikalleşmesinin başladığı ama aynı zamanda toplumun da yorulmaya başladığı nokta. Bu sosyolojik eğilimlerin, politik ifadelerini Burjuva Sosyalist partilerde radikal eğilimlerin bölünmesiyle; Kürdistan’da Rızgari gibi hareketlerin Stalinizmle yüzleşmeye başlamasıyla ve Apocuların ilk kez isimlerini duyurmaya başlamasıyla bulduğu dönem. Özetle, bizim Demokratik Cumhuriyet’i ezen ve ezilen ulusa bir program olarak önermemiz neredeyse çeyrek yüzyıllık bir geçmişe sahiptir ve bizim sonraki teorik evrimimiz ve radikalleşmemizin adeta başlangıç noktasıdır. * Bu başlangıç noktasına nasıl vardığımızın kısa hikayesini de burada kısaca anlatalım.

12


1973 yılı sonlarında, TSİP’i kuracak olan ekibe muhalefet eden bir grup “Doktorcu” işçi ve devrimci bir araya gelip, Vatan Partisi programını temel alarak bir Beşiktaş’ta bir apartman dairesinde yaptıkları bir kongreyle Türkiye Komünist Partisi kurdular, daha doğrusu o zamanın jargonuyla onu “reorganize” ettiler. Polis ve mahkemelerde ortaya çıkmadığı için bilinmez ama bizim mahkum olduğumuz ve on yıl hapiste yattığımız Kıvılcım gazetesi bu partinin organıydı. Bu parti kongresinin hazırlıkları sırasında ve kongrede, toplananlar içinde Kürtler de bulunuyordu. Kürt olsun olmasın, herkes şu sorunla karşılaşmıştı: Vatan Partisi Programı’nda Kürtlerden ve Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’ndan hiç söz edilmiyordu. Bunu hepimiz onun legal bir parti olmasına bağlıyorduk. Bunu ifade edemediği için bu konuda sustuğunu düşünüyorduk. Eh bizler o sıra illegal bir parti kurduğumuza göre bu tür bir yasal sınırlama söz konusu olmadığından, bu hakkı açık açık ifade edebilmeliydik. Kongrede Türkiye Komünist Partisi’nin Programı olarak da kabul edilen Vatan Partisi Programı’na bir tek ilave yapılmıştı, ulusların Kendi Kaderlerini tayin hakkı konusunda, aklımızda kaldığı kadarıyla şöyle bir ifade eklenmişi: “Türkiye Komünist Partisi, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkının tanır ve savunur. Halkların bağımsızca karar alışlarıyla birlikte ve kardeşçe yaşamaları için mücadele eder.” Aşağı yukarı böyle bir şeydi. Burada önemli olan Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı’nın vurgulanması ve birlik sorununun “Bağımsızca Karar Alış” koşuluna bağlanmasıydı. Bu önemli bir fark oluşturuyordu. Yani birleşmek için önce ayrı ve eşit olmak gerektiği. Ve eğer hafızam beni yanıltmıyorsa bu formülasyonu da ben yapmıştım. Daha sonra, 1974’de Kıvılcım gazetesinde sosyalistlere bir Proletarya Partisi Programı olarak bu program önerilmişti. Ama yasal durum göz önüne alınarak, bu metin Vatan partisi Programına şöyle bir formülasyon değişikliğiyle yedirildi: “21- ANAYASAMIZIN Kamu Hukuku maddeleri ile, İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ hükümleri kısıntısız olarak, kitaptan hayata geçirilecek. (Buraya kadar olan kısım, 1954 Vatan partisi Programında da var. Bundan sonrası o eklemenin legal biçimi oluyor.) Türkiye ve Dünya Halklarının karşılıklı güven, işbirliği ve bağımsızca karar alışlarıyla kardeşçe ilişkileri gerek demokrasinin, gerek sosyalizmin kuruluşunun vazgeçilmez şartı olarak görülecek.” (Kıvılcım, 25.Mart.1974, Sayı: 3, Sayfa:4) Daha sonra Kıvılcım kapatıldı, o parti fiilen dağıldı vs. ve bu değişiklik yapanlarca bile unutuldu gitti. * 1974’yılının sonuna doğru Mihri Belli Emekçi dergisinde Vatan Partisi Programını eleştiren bir yazı yazmıştı. Bu eleştiriye bir cevap vermeye hazırlanırken, Vatan Partisi Programı üzerine daha derinliğine düşünme ve onun özelliklerini inceleme olanağı bulmuştuk. Bu açıdan bakıldığında Vatan Partisi Programının gözümüzde değerini giderek arttıran özelliklerinin farkına varıyorduk. Bu özellikler onun eklektik olmamasıydı her şeyden önce.

13


İlk teorik makalemiz ve polemiğimiz olan, bizim için biraz da “baba katli” gibi bir anlam taşıyan bu, Mihri Belli’ye cevapta, şöyle yazıyorduk: “Program bir bütündür. Eklektik değildir. (...) “Eski divan edebiyatında beyitlerle yazılan bir tür şiir vardır. Bu şiirlerde her beyit kendi başına bağımsız olarak bir anlam taşır, beyitlerden bir ikisini çıkarsanız ya da yerlerini değiştirseniz şiirin bütün olarak anlamında bir eksiklik ve değişiklik fark edilmez bile. Ama, mesela modern şiirde bir tek sözcüğü değiştirmek, bir mısrayı atlamak şiire bütün anlamını kaybettirebilir. Her sözcük birbirine ve şiirin bütününe bağlıdır. Benzer şekilde V.P. Programından da bir talebi çıkarsanız ya da değiştirseniz hemen sırıtır, eğreti durur. V.P. Programı bir şiire benzer.” (H. Yılmaz, Emekçi ve Birikim’in Dr. H. Kıvılcımlı Eleştirileri Üzerine, Kıvılcım yayınları, İstanbul, 1976, sayfa: 16) Tabii bizim bu satırlarımız aynı zamanda bir özeleştiriydi. Yukarıda anlatılan, ulusların kaderlerini Tayin hakkı ile ilgili Kongre’de yaptığımız, illegalitenin açık diline uydurma, “düzeltme” ve “katkı”larımızla da, bu “şiirin” bütünlüğünü bozduğumuz, onu eklektik bir yapı haline dönüştürdüğümüz anlamına geliyordu. O zaman da şu soru kafamıza şu soru takılıp kalmıştı: Niçin Kıvılcımlı özel olarak Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı’ndan söz etmemişti Vatan Partisi Programında? Bizim yaptığımız bu değişiklik bir tür “ilkeler bildirimi” gibi bir şeydi, programın bütünlüğü içinde son derece eklektik kalıyordu. Böylesine bir temel konuda bu programın eksikliği kabul edilemezdi. Kıvılcımlı gibi en keskin talepleri bile en yumuşak görünümle ve somut talepler biçimde formüle etmenin ustası bir teorisyen, pek ala bunu da formüle etmenin bir yolunu bulmuş olmalıydı. Niye yoktu böyle bir talep? Biz aklımızca bir düzeltme yapmıştık, ama bu biraz, resim ve sanat tarihinden anlamayan birinin, orijinal bir tabloyu, düzelteceğim diye değersizleştirmesi, bozması gibi bir şeydi. Niçin bunu yapmak zorunda kalmıştık? Bu açıklanmayı bekliyordu. Biraz bunu gösterelim. Yetmişli yılların ortalarında birçok sosyalist parti kuruldu. TSİP, TİP, TKP, EMEP vs. Bunların her birinin farklı gibi görünen programları vardı. Biz bu dönemde, bütün bu partilerin programlarını ele alıp mercek altında inceleyen tek kişiydik belki de Türkiye Sosyalist Hareketinde. Bütün bu partilerin programlarını tek tek, madde madde incelemiş ve eleştirmiştik. Bunlardan sadece biri yayınlanabilmişti. TKP Programının Eleştirisi (C. Aydın, TKP Programı Eleştirisi, Kıvılcım, Sayı: 1, Temmuz Ağustos 1978, Sayfa 54-119) * Şimdi bu program eleştirisinden TKP Programının ulusal sorun konusundaki taleplerini eleştirdiğimiz bölümde bu çelişkimizin hala yerinde durduğu ve o sıralardaki çözümümüzü yansıtan satırları aktaralım. Bu bizim o zamanki sınırlılıklarımızı ve adeta çözümün sınırına gelip orada takıldığımızı çok açık gösterir: “Gelelim Vatan Partisi Programı'na. Vatan Partisi Programı'nda, Ulusların kendi

14


kaderlerini tayin hakkı konusunda hiç bir somut talep yoktur. Ama bu yok oluş, onun zaafı değil, diğer yasal partiler karşısındaki üstünlüğüdür. Çünkü Vatan Partisi, yasal olarak kurulmuştur, yasal bir partidir. Yasalar ise, Kürdistan'ın Türkiye'nin sömürgesi olduğunu inkâr etmekte, Kürt ve diğer ulusların varlığını kabul etmemektedir. Bu nedenle yasalar çerçevesinde bu konuda somut talep ileri sürülemez. Eğer sürülmeye çalışılır, talepler yasalara uydurulmaya çalışılırsa, bu sonuçta oportunist taleplerin formulasyonuna yol açar. Programda yanlış bir şey söylemektense, hiç bir şey söylememek yeğdir. Sorun bir bölge meselesi ya da kültürel özerklik meselesi değildir. Ayrı devlet kurma meselesidir. Bu günkü yasalar çerçevesinde talep edilemez. Edilmeye kalkılırsa, ya soyut ilke bildirimleriyle, (ki ilke bildirimlerinin yeri bir program değildir. O somut yapılacak işler planıdır) geçiştirilir, ya da bölge geriliği, kültürel özerklik meselesine indirgenir. TKP ise, illegal, hiç bir yasal sınırlamaya tabi olmayan bir parti olduğu halde, var olan programıyla, somut olarak ulusal meseleyi çarpıtmış, oportunistçe, şovence yorumlamıştır. "Eğer bir teori açıklanamıyorsa - susun, ya da onun tam olmaktan çok uzak bir açıklamasını verdiğinizi, en önemli özelliklerini dahil etmediğinizi söyleyin." (Lenin, "Marks Engels Marksizm", s. 114) V.P. Programı'nda, bu konuda hiç bir talep olmaması, diğer bazı eksik ve yanlışlarla birlikte olsaydı, yani VP Programı'nda Engels'in Erfurt Programı eleştirisinde tanımladığı türden, demokratik bir cumhuriyeti gerçekleştirecek talepler olmasaydı bir yanlış olurdu. Konuyu somutlamak için şöyle bir örnek verelim: programda canlı bir organizmanın, örneğin bir insanın anlatıldığını göz önüne getirin, ama yasalar örneğin akciğerlerin varlığından söz edilmesini, akciğerlerin tanımını yasaklamış. O şartlarda, programınız, kan dolaşımından, beslenmeden, boşaltımdan eksiksiz olarak söz ediyor ama akciğerlerden söz edemiyor. Pratik olarak akciğerler olmadan bir insanın yaşamıyacağı bellidir. Bu durumda, her şey tamam, bir akciğerler eksikse, ve bu eksiklik bilinçli olarak yapılmışsa, eksiklik diğer organlar tam ve işler olduğu sürece bir anlam taşımaz. Çünkü onların işleyebilmesi için akciğerlerin çalışıyor olması gerekir. O söz edilmeden de vardır. Aynı şekilde, VP Programı'nda ulusal sorun üzerine somut bir talep yoktur, ama o tüm programın organik yapısı içinde varlığı şart olan, hukuki nedenlerle söz edilemeyen bir konudur.” Yukarıdaki satırlarda, Vatan Partisi Programı’nın Mihri Belli’ye cevap verirken farkına varılmış organik bütünlüğü belirtilmekte ama bu bütünlüğün içinde Ulusların Kaderini Tayin Hakkı’nın hala var olmadığı düşünüldüğünden, bu yokluk yasal sınırlamalarla açıklanmaktadır. Yani sorun hala ulus olup olmama bağlamında tartışılmaktadır. Ayrılma hakkının ulus olup olmamayla ilgisizliğinin, bilincinde değilizdir. Dolayısıyla, Vatan partisi Programının, kendi kaderini tayinin demokratik olmayan bir çözümünü dışladığının farkında olamamaktayızdır. Türkiye ve Kürt solu hala bunun bilincinde değildir. * Bütün bu program eleştirilerinde henüz bir program ile bir program metni ayrımının farkında değilizdir ve programı da hep Türkiye’ye ilişkin bölümüyle ele almaktayızdır. Yani

15


her hangi bir proletarya partisinin önce dünya çapında bir programı olması gerektiği, bir ülkeye ilişkin programın buna bağlı ve tabi olarak var olabileceği kavranışı yoktur henüz. (Maalesef Türk ve Kürt solunda bu da hala yoktur. Program hala bir program metni yazmak olarak anlaşılır ve program deyince de ülkeye ilişkin program anlaşılır. Açın bakın bütün Sosyalist partilerin durumu böyledir. Şimdi de bir sosyalist parti tartışmaları böyle yapılmaktadır.) Henüz bu noktada değilizdir ama bu program eleştirileri, bütün sosyalist partilerin ve partileşmemiş grupların veya illegal partileri olan illegal örgütlerin temel programatik zaaflarını görmemize yol açmıştı. Neydi bunlar? Bütün Burjuva Sosyalist Partiler, yani TİP, TSİP, TKP vs., hepsi aslında son derece soyut olan ve Demokratik Devrim anlamına gelecek bir programa sahiptiler ama, bu programı da ileriye atıp acil talepler biçiminde bu minima programdan da geri talepleri esas mücadelenin konusu yapıyorlardı. Buna karşılık, daha radikal olan ve çoğu parti olarak kendini ifade etmemiş gruplar, hareketler veya bunlardan illegal partileri olanlar, yani Küçük Burjuva Sosyalist hareketler ve partiler;,bu gibi bir minima programı bile oluşturmayan, örneğin 141 ve 142’nin kaldırılması gibi taleplere itibar etmiyorlar, ama buna karşılık son derece soyut, “Demokratik Halk İktidarı” gibi, hiç bir somut teklif ve örgüt biçimiyle doldurulmamış yuvarlak bir genel hedef bildirimiyle yetiniyorlardı. Ve somut olarak politika söz konusu olduğunda da, hiç bir somut talep ifade etmeyen rozet sloganlarla, (örneğin “Mahir Hüseyin Uluş, Kurtuluşa Kadar Savaş” veya “Tek Yol Devrim!” gibi. Her “siyaset”in böyle kendisini tanımladığı sloganlar vardı. Bunlar tıpkı Futbol takımlarının taraftarlarının kendilerini tanımlamak için kullandığı sloganlara benziyorlar ve aynı işlevi görüyorlardı. Bir kimliğin ifadesi, bir aidiyet duygusu.) miting alanlarını dolduruyorlardı. Yani Küçük Burjuva sosyalizmi de bir program nosyonundan yoksundu ve böyle bir yetenek gösteremiyordu. Bu genel manzaranın ortaya çıkardığı sonuç şuydu. O muazzam yükselen hareketin, Türkiye tarihindeki en büyük politizasyon ve radikalleşme dalgasının aslında bir devrimci programı yoktu. Somut olduğunda “DGM’ye hayır!”, “141-142 kalksın”da kalıyordu. Bütün bunların elde edilmesi ise, o minima programa bile ulaşmak değil, ona ulaşmak için daha elverişli koşullar anlamına gelebiliyordu. Radikal olduğunda ise somut bir şey söylemiyordu, programsızdı. Yani Demokratik bir devrimin ifadesi olacak somut talepler manzumesi hiç bir şekilde, ne küçük burjuva radikal devrimcilerin ne de burjuva sosyalist partilerin somut politik eylemlerinde hiç bir şekilde görülmüyor; bir demokratik devrim anlamına gelecek somut talepler ezilen yığınlar tarafından bilinmez kalıyor ve yığınların hafızasının derinliklerinde yer etmiyordu. Vatan Partisi Programı bütün bunlardan kökten ayrılıyordu. O Demokratik devrim anlamına gelecek talepleri, somut bir sistem olarak ve acil talepler olarak ortaya koyuyordu. Ne rozetti ve soyuttu, ne de Burjuva Sosyalist Partilerin programları gibi acil denen taleplerin gerisine atılmıştı. Ama bu Hikmet Kıvılcımlı’nın orijinal halinde böyleydi.

16


O yetmişli yıllardaki Vatan Partisi bu devrimci programı iğdiş etmişti? Nasıl mı? Kıvılcımlı’nın manevi otoritesi nedeniyle elbette bu programa dokunulamıyordu ama bir takım kongre kararlarıyla sözde başka acil talepler öne çıkarılıyor ve tıpkı diğer burjuva sosyalist partilerde olduğu gibi, Demokratik Cumhuriyet programı daha acil olduğu söylenen görevlerin arkasına atılıyordu. Tabii bütün bu parti programlarını inceler ve eleştirirken, Gotha ve Erfurt Program Eleştirileri, Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi Programı ve Program Taslağı tartışmaları, Komünist Manifesto, Devlet ve İhtilal, Fransa’da İç Savaş gibi kitapları bu ulaştığımız sonuçlar ışığında yeniden okuduğumuzda şunu görüyorduk: bu hiç de yeni bir sorun değildi. Örneğin Erfurt Program tasarısının eleştirisinde, Türkiye’nin burjuva sosyalist partilerinin yaptığının tıpkısını yapanlara Engels, bu programın en büyük eksiğinin asıl söylenmesi gerekenin söylenmemiş olduğunu söylüyordu. Peki neydi bu asıl söylenmesi gereken? Demokratik Cumhuriyet. Peki Demokratik Cumhuriyet neydi? Engels, Demokratik Cumhuriyet olarak iki örnek verebiliyordu: Amerika Birleşik Devletleri ve 1792-98 Birinci Fransız Cumhuriyet’i. Programda olması gereken Demokratik Cumhuriyet talebi hiç bir sosyalist partinin programı değildi. Bir tek partide, Vatan Partisi’nde “Ucuz Devlet” başlığı altında böyle bir Demokratik Cumhuriyet programı vardı, o da bir takım kongre kararlarıyla diğer burjuva sosyalist partiler gibi, bu programın önüne, daha acil olduğunu söylediği başka talepleri geçiriyordu. İşte bunu keşfetmemiz, bizim Vatan Partisi’ne egemen çizgiye karşı muhalefetimizin hareket noktasını oluşturdu ve biz tabiri caiz ise, otantik Vatan Partisi Programı’na yani Demokratik Cumhuriyet programına dönüşü savunduk ve partideki bölünme programatik düzeyde ve bu temelde oldu. Bu başlangıç noktası aynı zamanda, bizim, ondan dört yıl önce, Mihri Belli’nin Vatan Partisi Programını eleştirisine cevap verirken oluşan sorunun da cevabını bulduğumuzu gösterir: yani Vatan Partisi Programı’nda niye Ulusal Sorun veya Kürtlerle ilgili bir tek cümle bile olmadığı. Çünkü programın kendisi ve bütünü bu sorunu çözmekteydi, TKP Program eleştirisinde açıklamaya çalıştığımız türden “bir organdan söz edilmemesi” söz konusu değildi; programın bütünü o çözümdü. Dolayısıyla yukarıda aktarılan, o Vatan Partisi’ndeki tartışmalarda, Komisyon Raporu’nda bizim tarafımızdan yazılmış satırlar, aynı zamanda, 1970’lerin başında bu programa yaptığımız eklektik düzeltmenin de bir özeleşterisiydi. * Sanırız bu kadarı bizim Demokratik Cumhuriyet programını, hem Türkiye ve hem de Kürdistan sosyalistleri için, çeyrek yüz yıldır bir program olarak önerdiğimizi gösterir. Dolayısıyla, PKK’nın bizim savunduğumuza gelmesinden boşu boşuna söz etmediğimizi kanıtlar. Tabii yazının başında da tekrarladığımız gibi, onların kendilerin başka yoldan aynı sonuca varmaları söz konusudur. Ayrı yollardan aynı noktada ama çeyrek yüz yıllık bir gecikmeyle bir buluşma söz konusudur.

17


Biz o noktaya 1970’lerin sonuna doğru, radikalleşen İşçi ve Kürt hareketinin yansıması olarak Marksizm’in kaynağına giden teorik araştırmalarla ulaşırken; Kürt hareketi, 90’lı yılların sonunda, sıkıştığı köşeden bir ölüm parendesiyle kurtulmak için ve Sovyetlerin çöküşünün onun dogmatik kalıplarını kırmasını kolaylaştırması sayesinde ulaşmıştır. Bu nedenle aslında Marksizm’in kaynağına bu bilinçsiz dönüş olan Demokratik Cumhuriyet parolası, Stalinist kabuğunu hala kıramayan Türk ve Kürt solu tarafından, Sosyalizmden uzaklaşma ve bir sağa kayma olarak görülmektedir. Bu arada bir yanlış anlamaya yer vermemek için şunu belirteyim, bizim Kürt hareketine desteğimizin Kürt hareketinin bu parolasıyla ilgisi yoktur. Onlar Demokratik Cumhuriyet veya bizim yanlış bulacağımız başka parolayı savunsalar da biz onların ayrılma hakkını desteklemekle yükümlüyüzdür. Onlar gerilla savaşı yapar ve bu parolayı söylemezken de destekliyorduk. Zaten diğerlerinin yanı sıra Kürdistan Press’e veya Özgür Gündem’e yazdığımız yazılar bunu kanıtlar. Ama burada yine Kürt Hareketi hakkında bu sefer doksanların başında, yani tüm zirvede bulunduğu noktada yazdığımız bir yazıda, artık Kürt hareketi fiilen PKK ile özdeş olduğundan, Kürt hareketine ama pratikte ve somutta PKK’ya demokratik Cumhuriyet’i nasıl bir program olarak önerdiğimize dair bir alıntı yapalım. 1992 Yılında İsveç’te yazdığımız “Kürt Ulusal Hareketi ve PKK” adlı yazıda, “Kürt Ulusal Hareketi ve PKK’nın Zorlukları ve Sınırları” başlıklı bölümde aynen şunları yazıyorduk: “PKK'nın başarı için sadece kendi gücü yetmez. Egemenlerin çelişkilerinden yararlanabildiği kadar Türkiye ve Dünyadaki ezilenlerin desteğini ve sempatisini de kazanmak zorundadır. Dünyadaki ezilenlerin desteği nasıl kazanılabilir? Burjuva uygarlığın aynadaki aksi olan bir planlı, eşitlikçi ve demokratik toplum ideali Batı'nın ezilenlerinde hiç bir titreşime yol açamaz artık. Sosyalistler Burjuva uygarlığından başka bir uygarlığı programlaştırmak zorundadırlar. Yeni Sosyal Hareketler, Proletarya nasıl baskıcı ve bürokratik burjuva devlet cihazını sınıfsız bir topluma gidiş için bir araç olarak kullanamaz ise, bu uygarlığın maddi araçlarını da kullanamayacağını göstermiştir. Bu evler, bu yollar, bu otomobiller vs. ile her türlü baskı ve sömürü ortadan kaldırılamaz. Bırakalım böyle bir programın taslaklaştırılmasını, henüz bu sorun bile dünyada henüz çok sınırlı bir kesimde bir problem olarak tartışılmaya başlanırken, ne kültürel birikimi, ne sınıfsal dayanağı, ne de paradigması bu sorunları ortaya koymaya olanak vermeyen Kürt Ulusal Hareketi ve PKK'dan böyle bir başka uygarlığı programlaştırabilmesi beklenemez. Ve bu da, marjinal gruplar bir yana, PKK'nın dünyanın ezilenlerinin sempati ve desteğini kazanma şansı olmadığı anlamına gelir. Vietnam savaşının sağladığı destek gibi bir destek PKK için olanaksız görünüyor. Elbet Kürt Ulusal Kurtuluş hareketinde bu dolaylı yedek güç belirleyici değildir. Bu olmadan da başarı kazanılabilir. PKK'nın başarı için esas savaşı yürüttüğü Türkiye'nin, ezilenlerinin desteğini ya da sempatisini kazanması gerekir. Ancak böylece Türk burjuvazisini ve T.C. devletini tecrit

18


edebilir. PKK bu gerekliliğin bilincindedir de, bu desteği kazanabilmek için elinden geleni yaptığı da inkar edilemez. Ancak burada da benzer sınırlarla karşılaşıyor. PKK Türkiye Kürdistan’ında ve Türkiye'nin batısına göçmüş büyük metropollerin neredeyse yarısını oluşturan işçiler ve yoksullar arasında büyük bir sempati ve desteğe sahip olmakla birlikte bunu örgütleme ve mücadeleye sokma yeteneği gösterememektedir. PKK'nın esas egemenlik alanı Türkiye Kürdistan’ının en geri bölgeleriyle sınırlı olmaya devam etmektedir. Bu durum her şeyden önce onun Ulusal kurtuluşçu programatik sınırlarından kaynaklanmaktadır. PKK Kürdistan şehirlerini ve Türkiye'nin de işçi ve ezilenlerini kazanabilmek için, mücadelesinin nesnel sonuçlarından öte onlar için de bir program geliştirmek zorundadır. Ama bunu yapabilmesi için onun bir Ulusal kurtuluş Partisi olmaktan çıkıp bir Sosyal Devrim partisi olması gerekir. Bu ise Kürt Ulusal Kurtuluş Hareketi'nin kendi içinde bir devrim yaşamasını gerektirir. Ne yazık ki PKK içinde böyle bir dönüşümün unsurları çok zayıftır ve Ulusal Mücadelenin başarılarının coşkusu altında giderek de zayıflamaktadır. PKK başarı için Türkiye'nin ezilenlerini kazanmak gerektiğini sezmektedir, şehirlere yerleşmesi gerektiğini sezmektedir, bu yöndeki sıkıntılarını da gizlememektedir ama sorunun programatik ve stratejik boyutunu görememekte, çözümü taktik ve örgütsel girişim ve tedbirlerde aramaktadır. Örneğin artık fiilen bir toplumsal güç olmayan. dağılmış Türk Soluna her türlü desteği sunarak bu zaafını gidermeye çalışıyor. Ama o cesedin artık kımıldaması olanaksız gibi görünüyor. Ya da eylem ve propagandasında Türk ezilenleriyle bir hesabı olmadığını sürekli vurgulamaya özen gösteriyor. Ama bu sefer şehirlerde oluşmuş ve bir türlü örgütleyemediği taraftarlarının kontrolsüz davranışları (örneğin bir mağazaya yangın bombası atılması ve panik içinde sivillerin ölmesi) bütün propaganda ve eylemin mesajını bir anda yok edebiliyor ve kendisi çoğu kez kendisini destek amacıyla yapılmış bu eylemcileri gücendirmemek için bu girişimlere sahip çıkmak zorunda kalıyor. Bu durumda mücadelenin kendi dinamikleri yeni açılımları ortaya çıkarmadığı sürece PKK'nın Türk ezilenlerinin sempati ve desteğini kazanması da şehirlerdeki Kürt azınlıkları örgütleyebilmesi de pek beklenemez.” Görüldüğü gibi, 1992 yılında bu sefer PKK’nın başarı için Demokratik Cumhuriyet’i programatize etmesi gerektiği; “ulusal kurtuluş partisi olmaktan sosyal kurtuluş partisi” olmaya dönüşmek şeklinde ifade edilmektedir. Yani Demokratik Cumhuriyet programı PKK’ya önerilmekte, bu olmadığı takdirde başarı kazanamayacağı söylenmekte; Türk ezilenlerinin kazanılmasının hala örgütsel ve taktik bir sorun olarak görüldüğü eleştirisi yapılmaktadır. Ama sadece bununla da kalınmamakta, Bir zamanlar Kürdistan Press’de sorulmuş soruya tekrar dönülmektedir. Acaba Kürt hareketinden bir sosyal devrim partisi olmayı istemek veya onun böyle bir evrim geçirebileceğini düşünmek, ondan sınırlarının çok ötesinde bir şey beklemek değil midir diye sormuştuk o zaman. Burada mücadelenin coşkusunun bizzat bunun önünde engel olduğu görüşü getirilmektedir. Bu yöndeki belirtilerin bütün zayıflığına

19


rağmen Kürt Hareketinin bunu yapabilmesi olasılığı kategorik olarak reddedilmemektedir. (İlginçtir, yukarıdaki satırların aktarıldığı yazıyı hem Yeni Ülke’ye hem de o sıra haftada bir köşe yazıları yazdığımız Özgür Gündem’e yollamıştık. Bu yazı ikisinde de yayınlanmadı.) İşin ilginci Tarih burada belirtilen görüşleri doğruladı. Kürt hareketi, ancak, Öcalan’ın kaçırılmasıyla aldığı ağır darbe altında bu dönüşümü yapabildi. Ve bu gün bizzat Öcalan, bu değişikliklerin doksanların başında yapılması gerektiğini söylemektedir. * O halde, Öcalan’ın İmralı’da Demokratik Cumhuriyet projesinden söz ettiği gün, bütün Türk ve Kürt solundan farklı olarak bizim bu programı alkışlamamızın hiç yadırganacak bir yanı yoktur. Bizim açımızdan, çok zayıf bir olasılık olarak gördüğümüz bir mucize gerçekleşmektedir adeta, bir ulusal hareket bir sosyal harekete dönüşmektedir. Yıllardır umutsuzca önerdiğimiz, beklediğimiz, birden bire bizden bağımsızca, bizim zerrece etkimiz bile olmadan gerçekleşmektedir. (Bu bizim, bunun olası olduğuna dair, Marksist teori ve strateji açısından son derece yeni görüşümüzün pek de boş olmadığını gösteren bir doğrulanmasıdır. Burası konumuz dışı ama, Seksenli yıllarda, göçmenler, ekoloji, gibi hareketlerin de benzer potansiyeller taşıyabileceği sorununu ortaya atıp tartışmış ve bunu göçmenler hareketi içinde de gerçekleştirmeye çalışmışızdır. Bazı arkadaşlar bizi bu tür hareketlerin potansiyellerini abartmakla eleştiriyorlardı. İşin ilginci, bunlar da İmralı’da yapılanı, böyle bir potansiyel ön görmediklerinden, tamamen bir teslimiyet olarak değerlendirip, Kürt hareketinin bittiği sonucunu çıkardılar. Dolayısıyla İmralı, bizim bu Demokratik Cumhuriyet’i ihanet olarak gören Türk Solunun yanı sıra, bir ulusal hareketin sosyal hareketi dönüşmesini olanaksız gören arkadaşlarımızın da bizden uzaklaşmasını ve kişi olarak yapayalnız kalmamızı getirdi.) Bu nedenle İmralı’yı değerlendirirken aynen şunları yazarız: “Şimdiye kadar Kürt ulusunun verdiği mücadeleyi, ayrı bir devlet kurma mücadelesi olarak görenler, bu projeyi kendi hedeflerine ihanet olarak görmektedirler. Ne var ki, bu değerlendirme ne doğrudur ne de gerçekçidir. Doğru değildir, çünkü, PKK bütün geçmişi boyunca, ayrılmaktan ziyade, ayrılabilme hakkının olduğu bir demokratik sistem için mücadele ettiği vurgusunu yapmıştır. Hatta sorunu ayrılıp ayrılmamak ve ayrı bir devlet kurmaktan öte, bir ulusun kimliğinin tanınması ve kendi kişiliğini geliştirmesi olarak anladığını vurgulamıştır. Gerçekçi değildir, çünkü, Kürtler ancak belli uluslar arası dengeler ortamında, çok elverişli tarihsel koşullarda, dünyadaki etkili güçlerin, güçlü Türk, İran ve Arap devletlerinin en azından bazılarını karşıya almayı göze alabilecekleri bir durumda ayrı bir devlet kurma olanağı edinebilirler. Bugün ise, buna olanak yoktur. Ne ABD'nin ne da Avrupa'nın ne de onlar karşısında etki alanı hızla gerileyen Rusya'nın böyle bir projeyi destekleyerek söz konusu ülkeleri karşıya alması beklenemez ve beklenemeyeceğini de, Öcalan'ın trajik bir

20


sonuca ulaşan Odyssseusu esnasındaki dramatik gelişmeler göstermiş bulunmaktadır. Ayrıca Kürt ulusal hareketi, tarihte eşi benzeri olmayan bir şekilde, ABD'nin yeryüzü ölçeğindeki total kontrolü nedeniyle önderini savaştığı güçlerin eline esir vermiş ve lojistik desteğini büyük ölçüde yitirmiş, tayin edici olmasa da çok önemli bir yenilgi almış bulunmaktadır. Bizzat bu yenilgi ise, Türkiye'deki savaş rantiyelerine ve onların Kürtlerin varlığını inkara ve ezmeye yönelik politikalarına güç vermiş ve kısa zaman önce yapılan seçimlerde bu politikaların savunucusu partiler ezici bir çoğunluk kazanmışlardır. İşte, Abdullah Öcalan, Öcalan'ın şahsında da Kürt Ulusal Hareketi, ölüm ve yok olma tehdidi altında iken en zor koşullar altında bir salto mortale (ölüm parendesi) ile kendini kendisi olmaktan çıkarıp, yepyeni bir ulusun tohumu olarak yeniden ortaya koymaktadır. Belli uluslar arası dengeler el vermediği sürece, Kürt ulusal hareketi sadece bağımsız bir devlet için savaştığı takdirde başarıya ulaşamazdı. Kürt Ulusal hareketi, kendini ezen ulusların ezilenleri için de bir program geliştirdiği, yani sadece Kürtleri, kendini değil, kendini ezenlerin de ezilenlerini kurtarmaya kalktığı takdirde; yani bir ulusal kurtuluş hareketi olmaktan çıkıp bir sosyal kurtuluş hareketine dönüştüğü takdirde; yani bir salto mortale ile kendisi olmaktan çıktığı takdirde başarı kazanabilirdi. Kürt hareketleri içinde, plebiyen yapısıyla sadece PKK bu güne kadar böyle bir kendini aşma potansiyeli ve emareleri gösterebiliyordu. İşte, Öcalan'ın şahsında, en elverişsiz koşullarda, büyük ölçüde daha önceki evriminin de mantıki bir sonucu olarak, Kürt ulusal hareketi, kendini kurtarmak için ezenini de kurtarmaya; zafere ulaşabilmek için önüne daha büyük görevler koymaya; bir yandan kendisi olarak kalırken diğer yandan da kendisi olmaktan çıkmaya girişmiş bulunuyor. Medyanın pişmanlık, korku gibi gösterdiği tavırların gerçek niteliği budur. Öcalan artık sadece Kürt Ulusal hareketinin bir önderi olarak davranmamakta, Kürtleri, Türkleri ve diğer halkları da anayasal bir vatandaşlık temelinde kapsayacak yeni bir ulusun tohumu ve kurucusu olarak davranmaktadır. Artık muhatabı sadece Kürtler değil, Türklerdir. Hatta Kürtler üzerindeki büyük prestiji nedeniyle esas kazanılması gerekenler Türklerdir. Kürtler Türklere başka bir ulus altında birleşelim diyor. Yani Kürt ulusal hareketi kendi olmaktan çıkıp, başka yepyeni bir ulusun tohumu oluyor. Kürt ulusal hareketi böylece, son yüzyılın etnik temizliklerle sonuçlanan ve benzeri Balkanlar ve Kafkaslar'da, Afrika'da büyük acılara ve ölümlere yol açan monolitik ulusçuluk dönemi yaşamadan, bugünün dünyasına uygun, örneğin, ABD, Avrupa ve İsviçre'de olduğu türden farklı kültür ve dilleri zenginlik olarak gören bir ulusçuluk projesine ulaşmış bulunuyor. Kürt ulusal hareketi, sadece geç gelmenin reziletleri içinde bunalmadı, bu projeyi geliştirebilmesi onun aynı zamanda geç gelmenin faziletlerinden de yararlanabileceğini göstermektedir.” (Girişim İçin Durum Değerlendirmesi, 1999) Dikkatli bir okuyucu Öcalan’ın bu gün AİHM’ye yaptığı savunmanın, burada ön görülenlerin ta kendisi olduğunu görür. Yani “Kürt ulusal hareketi, kendi olmaktan çıkıp yepyeni bir ulusun tohumu” oluyor. Nasıl Demokratik Cumhuriyet bizim için adeta bir mucize idiyse, Öcalan’ın AİHM Savunması da öyledir.

21


* Buraya kadar, Demokratik Cumhuriyet’i sadece Türk sosyalistlerine değil, Kürt Ulusal hareketine de önerdiğimiz ve bunu yıllardır yaptığımız yeterince kanıtlanmış olsa gerektir. Şimdi, Vatan Partisi programının bir Demokratik Cumhuriyet programı olduğunu göstermek gerekiyor. Ama bundan önce, Demokratik Cumhuriyet’in ne olduğunu bilmek gerekiyor. Çünkü sanılanın aksine Türkiye Solu Demokratik Cumhuriyet’in ne olduğunu da bilmez. Demokratik Cumhuriyet, dünyada son derece nadir bulunan bir şeydir. Çünkü Demokrasiler Cumhuriyet değildir, Cumhuriyetler de demokrasi. Hele adında Demokratik ve Cumhuriyet sözleri bulunan veya bulunmuş rejimlerin hiç birinin Demokratik Cumhuriyet ile uzak veya yakın bir ilgisi olmamıştır ve yoktur. Engels, Erfurt Programı’nın Eleştirisinde, (1891 SOSYAL-DEMOKRAT PROGRAM TASARISININ ELEŞTİRİSİ) Demokratik Cumhuriyet’e örnek olarak sadece iki ülke gösterebilir: ABD ve 1792-98 arası Birinci Fransız Cumhuriyeti. Aynen şöyle yazar: “Demek ki, tek bir cumhuriyet. Ama, 1798'de kurulmuş olan imparatorluğun imparatorsuz şekli olan bugünün Fransız Cumhuriyeti anlamında değil. 1792'den 1798'e kadar her Fransız ili, her belediye, Amerikan modeline uygun olarak kendi tam özerk yönetimine sahip bulundu, bize de böyle bir şey gerek. Böyle bir özerklik nasıl örgütlendirilebilir ve bürokrasisiz nasıl edilebilir, Amerika ve Birinci Fransız Cumhuriyeti, bunun nasıl olacağını bize gösterdi; Avustralya, Kanada ve öteki İngiliz kolonileri de bugün bize bunu göstermektedirler. Böyle bir eyalet ve belediye özerkliği, örneğin kantonun konfederasyona göre pek bağımsız bulunduğu, ama bu bağımsızlığın, ilçeye (Bezirk) ve belediyeye karşı da olabildiği İsviçre federalizminden çok daha özgürdür. Kanton hükümetleri, ilçe mülki amirlerini (Bezirkesstatthalter) ve valileri tayin ederler; oysa İngilizce konuşulan ülkelerde böyle bir şey yoktur, ve biz de, gelecekte, bunlardan, Prusyalı il ve hükümet müşavirlerinden olduğu gibi (Londrat ve Regierungsrat) kendimizi kurtarmalıyız.” Engels, bir de Avustralya ve Kanada’yı gösterir. İngiltere’yi bile gösteremez çünkü İngiltere Demokratiktir ama Krallıktır. Bu gün bile Avrupa’nın kuzeyindeki bütün demokratik ülkeler krallıktır, cumhuriyet değildir. Cumhuriyetlerde ise demokrasi yoktur. Ama sadece bu da yetmez. Engels, komünlerin özgür birliğinden söz ediyor. Örneğin bu günkü Fransa bile hala güçlü merkezi devlete sahiptir. Demokratik Cumhuriyet, bu yerel özerkliğin ve gönüllü birliğin somut biçimi olduğundan aynı zamanda ulusal sorunun da çözümünü otomatik olarak içerir. Bu noktaya Lenin, Devlet ve İhtilal’de açık olarak vurgu yapar. Aynı yeri alıntılar ve aynen şöyle yazar: “Ama

bu demokratik merkeziyetçiliği, Engels, hiçbir zaman, burjuva ve aralarında anarşistlerin de bulunduğu küçük-burjuva ideologların ona verdikleri bürokratik anlamda anlamaz. Engels bakımından, merkeziyetçilik, "komünler" ve bölgelerin devlet birliğini tamamen kendi istekleriyle savunmaları koşuluyla, her tür bürokratizm ve her tür yukardan "buyurma"yı söz götürmez biçimde ortadan kaldıran geniş bir yerel yönetsel özerkliliği hiç mi

22


hiç dıştalamaz. Devlet üzerine, marksist bir programın temelinde bulunması gereken görüşlerini geliştirerek, "... O halde, merkezci cumhuriyet" diye yazar Engels. "Ama, 1798'de kurulmuş, imparatorsuz imparatorluktan başka bir şey olmayan bugünkü Fransız cumhuriyeti anlamında değil. 1792'den 1798'e dek, her Fransız ili, her komün (Gemeinde), Amerikan örneğine göre, tam yönetsel özerkliliğine sahipti. Bizim de tıpatıp sahip olmamız gereken şey, budur. Bu özerkliliğin nasıl örgütleneceğini ve bürokrasiden nasıl vazgeçilebileceğini, Amerika ve birinci Fransız cumhuriyeti bize göstermiş bulunuyor; ve bugün de, Avustralya, Kanada ve öteki İngiliz sömürgeleri bize aynı şeyi gösterir. Böylesine bir bölgesel ve komünal özerklilik, örneğin Kanton'un Bund (yani konfederal devletin tümü -L.) karşısında, ama aynı zamanda il (Bezirk) ve komün karşısında da, gerçekten çok bağımsız bulunduğu İsviçre federalizminden çok daha fazla özgürlük kaldırır. Kantonal hükümetler, illerin genel yöneticilerini (Bezirksstatthalter) ve valilerini atarlar; bu yöntem İngilizce konuşulan ülkelerde hiç bilinmez, ve biz de, gelecekte, Prusyalı Landrate ve Regierungsräte'lerden (komiserler, yönetim çevresinin polis şefleri, yöneticiler ve genel olarak yukarıdan atanan memurlar -L.) kurtulmakta ne kadar kararlıysak, (sayfa 98) bu yöntemden kurtulmakta da o kadar kararlı olmalıyız." Bundan dolayı, Engels, programın özerklilikle ilgili maddesinin şöyle formüle edilmesini önerir: "il, ilçe ve bucaklarda genel oyla seçilmiş memurlar aracıyla, tam özerk yönetim. Devlet tarafından atanmış bütün, yerel ve bölgesel otoritelerin ortadan kaldırılması." Kerenski ve öteki "sosyalist" bakanlar hükümeti tarafından yasaklanan Pravda'da (28 Mayıs 1917 tarihli 68. sayısında), bizim sözde devrimci bir sözde demokrasinin sözde sosyalist temsilcilerinin bu noktada —tabii yalnızca bu noktada değil, nerde o günler— demokratizm'den göze batar bir biçimde ayrıldıklarını göstermek fırsatını daha önce bulmuştum. "Koalisyon"larıyla emperyalist burjuvaziye bağlanmış bulunan adamların, bu söylenenlere sağır kalmalarında anlaşılmayacak bir şey yoktur. Engels'in özellikle küçük-burjuva demokratları arasında çok yaygın bulunan bir önyargıyı, olaylara dayanarak, yetkin bir belginlikle çürüttüğünü belirtmek büyük bir önem taşır. Bu önyargıya göre, federatif bir cumhuriyet, merkezi bir cumhuriyetten daha çok özgürlük içerir. Bu, yanlıştır. Engels tarafından sözkonusu edilen, 1792-1798 merkezi Fransız cumhuriyeti ve federatif İsviçre cumhuriyeti ile ilgili olgular, bu savı çürütür. Gerçekten de demokratik merkezi cumhuriyet, federatif cumhuriyetten daha çok özgürlük saklıyordu. Başka bir deyişle, tarihin gördüğü azami yerel, bölgesel vb. özgürlükler, federatif cumhuriyet tarafından değil, merkezi cumhuriyet tarafından sağlanmıştır. Partimiz, tüm federatif ve merkezi cumhuriyet sorunuyla yerel, yönetsel özerklilik sorununa olduğu gibi, bu olguya da, propaganda ve ajitasyonunda yeterince dikkat göstermemiş ve gene de göstermemektedir.” (Lenin, Devlet ve Devrim ) Şimdi açın Vatan partisi Programı’nı, Engels’in talebinin adeta kelimesi kelimesine orada bulunduğu görülür: Engels’in önerdiği formülü tekrar hatırlayalım. "il, ilçe ve bucaklarda genel oyla seçilmiş memurlar aracıyla, tam özerk yönetim. Devlet tarafından atanmış bütün, yerel ve bölgesel otoritelerin ortadan kaldırılması."

23


Vatan partisi Programı’nda aynı talep: ”20- Çok eski zamandan kalma VALİ, KAYMAKAM, NAHİYE MÜDÜRÜ gibi saltanat makamları kaldırılacak. Yerlerine, batı demokrasilerindeki gibi ve ya muhtarlarımız gibi, halk tarafından seçilmiş mahelli idareciler geçecek; mahalli polis o seçme idarecilerin emrine verilecek” Görüldüğü gibi, Vatan partisi Programı’nda aynı talep, Mahalli Polis’in de tıpkı Amerika’da olduğu gibi o mahalli idarecilerin elinde olması gibi bir taleple en can alıcı noktasında daha da netleştirilerek ifade edilmektedir. Tabii sadece bu değil, diğer talepler bütünlüğü ile birlikte, oluşturulan Demokratik Cumhuriyet, ya da Vatan Partisi Programı’nda denildiği gibi, “Ucuz Devlet” ulusal baskı olanağını ortadan kaldırır. Bu nedenle Lenin sık sık, “Ulusal sorunun demokratik olmayan bir yoldan çözümünün olanaksız kılındığı bir demokrasi”den bahseder. Yani diğer ifadeyle Demokratik Cumhuriyet’ten. O halde, formülü şöyle de ifade edebiliriz: “Demokratik Cumhuriyet” eşittir “ayrılma sorununun demokratik olmayan bir yoldan çözüme bağlanmasının olanaksızlığı” o da eşittir “Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı”dır. Burada önemli olan, merkezi birliğin, Lenin’de vurguladığı gibi, komünlerin gönüllü özgür birliği ile sağlanmasıdır. En geniş özerklik ve merkezi bir cumhuriyet birbiriyle çelişmemekte, birbirini tamamlamaktadır. Yine Lenin’den Engels’i yorumlayan uzun bir alıntı ile, Ulusal sorun ile Demokratik Cumhuriyet arasındaki bağı görelim: “Engels, devlet biçimleriyle ilgilenmeyi yararsız bulmak şöyle dursun, tersine, üzerinde durulan geçici biçimin hareket ve varış noktalarını, her belirli durum içinde, bu durumun tarihsel ve somut özelliklerine göre belirlemek için, geçici biçimleri (sayfa 96) büyük bir özenle çözümlemeye çalışır. Engels de, tıpkı Marks gibi, proletarya ve proleter devrim açısından, demokratik merkeziyetçiliği, bir ve bölünmez cumhuriyeti savunur. Federatif cumhuriyeti, ya bir istisna ve gelişmeye bir engel olarak, ya da monarşiden merkezileştirilmiş cumhuriyete bir geçiş olarak, ama bazı koşullarda bir "ilerleme" olarak düşünür. Ve bu özel koşullar arasında, ulusal soruna ilk planda yer verir. Marks'ta olduğu gibi Engels'te de, her ikisi de küçük devletlerin gerici niteliğini ve bazı somut durumlarda bu gerici niteliği gizlemek için ulusal sorundan yararlanılmasını amansızca eleştirmiş olmalarına karşın, yapıtlarının hiçbir yerinde, bir istek belirtisi halinde de olsa, ulusal sorunun öneminin küçümsendiği, geçiştirildiği görülmez; oysa Hollandalı ve Polonyalı Marksistler, "kendi" küçük devletlerinin dar burjuva milliyetçiliğine karşı son derece haklı savaşımdan hareketle, çoğu kez ulusal sorunun önemini küçümseme, onu geçiştirme hatasını işliyorlar. Hatta, coğrafi koşulların, dil birliğinin ve yüzlerce yıllık tarihin, ülkenin küçük parçalara bölünmesiyle ilgili olarak ulusal soruna "son vermesi" gerekir gibi görünen İngiltere'de bile, Engels, ulusal sorunun henüz bir sonuca bağlanmamış olması açık gerçeğini hesaba katar; ve bu yüzden, federal cumhuriyeti bir "ilerleme" olarak düşünür. Kuşkusuz, bunda ne federal cumhuriyetin kusurlarını eleştirmekten, ne de birliği, demokratik ve merkeziyetçi cumhuriyet yararına propaganda ve kararlı savaşımdan bir vazgeçme belirtisi vardır. 24


Ama bu demokratik merkeziyetçiliği, Engels, hiçbir zaman, burjuva ve aralarında anarşistlerin (sayfa 97) de bulunduğu küçük-burjuva ideologların ona verdikleri bürokratik anlamda anlamaz. Engels bakımından, merkeziyetçilik, "komünler" ve bölgelerin devlet birliğini tamamen kendi istekleriyle savunmaları koşuluyla, her tür bürokratizm ve her tür yukardan "buyurma"yı söz götürmez biçimde ortadan kaldıran geniş bir yerel yönetsel özerkliliği hiç mi hiç dıştalamaz.” Bütün bunlar bize şunu gösterir, Türkiye’de ulusal sorunun sosyalistler arasında yanlış koyulup tartışıldığını, bir ulus olmaya bağlı olarak tartışıldığını, aslında sorunun bir demokratik cumhuriyet sorunu olduğu, ayrılmanın ulus olmakla ilgisi olmadığı, demokratik cumhuriyetin, köylerin, mahalli birimlerin özgür komünlerin birliği olduğu. Bu takdirde, her hangi bir ulusun, ayrılmak için ayrı bir ulus olduğunu kanıtlamasına da gerek yoktur. Ayrılmak isteyen ayrılır. Birliği zorlayan ekonomik ve kültürel gerekliliklerdir. Ulusal sorunun çözümüne somut programatik klasik Marksist yaklaşımlardır bunlar. Ve ilginçtir, bu yaklaşımlar aynen sadece Vatan partisi Programı’nda vardır. Sadece Kıvılcımlı tarafından savunulmuştur. Daha sonra da adeta sadece bizim tarafımızdan, bu yazı boyunca yapılmış alıntılarda kolayca görülebileceği gibi. Peki niçin, Türkiye’nin onlarca sosyalist akımında bu sorun böyle koyulup programatik ifadelerine kavuşturulmamıştır. İki nedenle. Birincisi, küçük burjuva radikal hareketlerin program nosyonu yoktur. Onlar burjuva ufkunun içindedirler ve radikalizmlerini keskin ilkelerle ya da keskin mücadele biçimleriyle ifade ederler. Somut talepleri olmaz. Olsa olsa kimlik belirten sloganları olur. İkincisi, Burjuva sosyalizmi ise, hem yöntemsel olarak bu diyalektiği anlama yeteneğinde değildir; hem de genellikle, Çin ya da Sovyet yanlısı partilerden oluştuğu için, onların kafasında Demokratik Cumhuriyetin böyle bir biçimi yer alamaz. Çünkü örnek aldıkları devletler en küçük bir mahalli özerklik bir yana seçilmiş organlardan bile yoksundurlar. Sadece Kıvılcımlı, tıpkı Tarih Tezi’nde olduğu gibi, program sorununda da kaynağa dönerek, bir istisna oluşturmaktadır. Türk solundaki aynı eğilim Kürt hareketinde de görülür. Ama Kürt hareketinde, sorunun bu tarz koyulmamasının nedeni, Kürt burjuvazisinin eğilimleriyle de ilgilidir. Kürt burjuvazisi, Demokratik Cumhuriyet’i hedef yapsa, bu talep yarın kendisine karşı çalışabilir. Bu nedenle, devletin biçimini tartışma konusu yapmaz, ayrılıp ayrı devlet kurmayı sorun yapar. Bu ise, Kürt hareketini, ezen ulusun demokratik bir cumhuriyetten çıkarlı ezilen sınıflarını kazanmasını engeller. Böylece her iki taraftan da, yani bir yandan Türk sosyalistlerinin diğer yandan Kürt hareketinin Demokratik Cumhuriyeti bir programatik hedef olarak koymaması, bütün halk muhalefetini perspektifsizliğe sürükler, bütün enerjiler yok olur gider. Birbirini tamamlayacak güçler birbirinin karşısına geçer. Veya en azından birbirine karşı olarak kullanılır. İşte Kürt Hareketinin Demokratik Cumhuriyet programı ilk kez bu fasit daireden çıkma olanağı sunmaktadır. Bir rastlantı değildir, en büyük Kürt milliyetçilerinin ve Kürt burjuvalarının yeni çizginin karşısında yer almaları.

25


* Ama Demokratik Cumhuriyet sadece ulusal soruna bir cevap değildir. Onun hiç anlaşılmamış diğer bir yanı da onun aynı zamanda Proletarya Diktatörlüğünün özgül bir biçimi olduğudur. Engels aynı yazıda aynen şöyle yazar: "Partimizin ve işçi sınıfının, egemenliğe ancak demokratik bir cumhuriyet biçimi altında ulaşabileceği son derece açık bir şeydir. Demokratik cumhuriyet, büyük Fransız Devriminin daha önce göstermiş olduğu gibi, proletarya diktatoryasının da özgül biçimidir..." Burada “Demokratik Cumhuriyet de neymiş, biz Sosyalist Cumhuriyet’ten yanayız” diyenlerin tüylerini diken diken edecek bir önerme ile karşı karşıyayız: Demokratik Cumhuriyet sadece ulusal sorunu halletmez aynı zamanda Proletarya Diktatörlüğü’nün özgül bir biçimidir. Proletarya diktatörlüğünü, diktatörce bir yöntem olarak anlayanlar veya onu sadece bir şiddet olarak anlayanların anlayamayacağı bir önermedir bu. Ama Marksizm’in özündeki temel mantığı kavrayanlar için bunda anlaşılamayacak bir şey yoktur. Proletarya Diktatörlüğü, ezilen çoğunluğun, ezen azınlığa karşı kullanacağı devlet aracının adıdır. Marks, Proletaryanın, eski devlet cihazını aynen alıp sınıfsız topluma gidişte kullanamayacağını, onu parçalamak zorunda olduğunu yazmıştı. Niçin kullanamaz? Çünkü ezen sınıflar daima küçük bir azınlıktırlar. Onların bu güçsüzlüğünü dengeleyecek ve büyük ezilen kitleyi baskı altında tutmaya yarayacak bir cihaz gerekir. Bu cihaz ister istemez, bu işlevinden dolayı bürokratik, askerci ve kırtasiyeci olmak zorundadır. En seçimlere dayanan biçimlerinde bile bağımsızlaşma eğilimleri göstermelidir. Bu da yapısı gereği bir çoğunluğun aracı olamaz, çoğunluk açısından o devletin bağımsızlaşma, kırtasiyecileşme, militerleşme eğilimleriyle mücadele esas sorundur. Peki Paris Komünü tipi devlet dediğimiz Proletarya Diktatörlüğü’nün özelliği nedir? Çoğunluğun emrinde olacak, ondan bağımsızlaşamayacak, bürokratik olmayan bir mekanizma. Bunun nasıl bir şey olacağını Paris Komünü göstermişti. Memurların seçimi, yasamanın yürütme yetkisini de kullanması, seçilenlerin gerektiğinde seçtiklerini geri alıp değiştirebilmesi ve seçilenlerin ortalama bir işçiden fazla maaş almaması vs.. Bütün bu özellikler sadece Proletaryanın çoğunlukta olduğu bir devrimin değil, ezilenlerin çoğunlukta olduğu her devrimin de oluşturduğu bir devlet cihazını tanımlarlar. Bu nedenle, feodaliteye karşı ulusun ezici çoğunluğunun diktatörlüğü olan Fransız Devrimi sonucu ortaya çıkan Demokratik Cumhuriyet, Proletarya Diktatörlüğünün aynı zamanda özgül bir biçimidir de. Sadece o dönemde proletarya bir sınıf olarak ortada görülmediğinden bir proletarya diktatörlüğü olmamıştır. * 26


Bu noktada, Demokratik Cumhuriyet’in cebirsel karakteri sorunuyla karşı karşıya kalıyoruz. Yani Demokratik cumhuriyet talebi, bürokratik, baskıcı, militarist olmayan; devletin kendisini seçenlerden bağımsızlaşamayacağı ve ezilen çoğunluğa karşı kullanmaya el vermeyeceği biçimleri somut değişiklikleri içeren bir biçimdir; bir cebirsel formüldür. Ama bu cebirsel formülde sosyalizme mi gidileceği veya kapitalizmde mi kalınacağı, bütünüyle sınıfların bilinci, ağırlıkları, programları, gelenekleri ve başka tarihsel koşullarca belirlenmektedir. Yani demokratik Cumhuriyet pek ala ideal bur burjuva cumhuriyetin biçimi olabileceği gibi, sınıfsız topluma giden proletarya diktatörlüğünün de bir biçimi olabilir. Ya da tersinden söyleyelim, Proletarya diktatörlüğü de, proleterlerin sosyalizmi kurmak istememeleri halinde, pek ala bir kapitalizme ideal koşulları sağlayan bir demokrasi olarak iş görebilir. Proletarya Diktatörlüğü’nden diktatörce bir yönetim değil de Paris Komünü’nün devlet cihazının taşıması gereken özelliklerini anlıyorsak. Bu Paris Komünü Tipi Devlette pek ala burjuvazinin partileri nüfusun büyük çoğunluğunun oylarını alıp veya bizzat işçi partileri sosyalizme geçmek istemeyip, kapitalist ilişkileri sürdürebilirler. Pek ala sınıfsız topluma gitmek için gerekli tedbirleri öneren partiler azınlıkta kalabilirler. Yani, Demokratik Cumhuriyet sadece, proletaryanın iktidarına giden en kısa yol değildir aynı zamanda, bu iktidarın bir biçimidir de. Bu nedenle de Sosyalist Partiler tarafından İşçi Sınıfının, ezilenlerin iktidar biçimi olarak savunulmalıdır. Peki, proletarya diktatörlüğü, dolayısıyla onun özgül bir biçimi olan Demokratik Cumhuriyet, böyle baskıcı, bürokratik olmazsa, bu aynı zamanda bir “Ucuz Devlet” demektir. Bu nedenle, proletaryanın kendi amacı Ucuz Devlet değil, devletsiz bir toplum olmakla birlikte, “ucuz devleti” de gerçekleştirmiş olur. Bürokratik, militer ve baskıcı olmayan bir devlet cihazı aynı zamanda bir “Ucuz Devlet” olur. Ve Ucuz Devlet, aynı zamanda toplumsal hasılanın üretici olmayan tüketime ayrılan kısmının azalması, bunların yeniden üretimin büyütülmesine veya iş gücünün sosyal ve yaşam koşullarının iyileştirilmesine ayrılması anlamına gelir. Yani Demokratik Cumhuriyet ve Refah arasında ayrılmaz bir ilişki vardır. Geri ülkelerin kalkınması için kaynak bulması bakımından hayati önemdedir Demokratik Cumhuriyet ya da Ucuz Devlet. Ama Ucuz Devlet ile üretim ve refahı arttırmak için kaynak bulma sorunu arasındaki ilişki, burjuva sosyalist partilerce kasıtlı olarak unutturulmuştur, çünkü, doğu Avrupa’daki bürokratik iktidarların, o pahalı devletlerin varlığını da sorguluyordu bu. Bürokrasinin çıkarlarını korumanın ideolojik ve ekonomi teorilerine yansıyan bir yanıdır bu. Bürokrasi, üretici olmayan tüketim ile üretici tüketim arasındaki farkı sistematik olarak örtmeye çalışmıştır. Devlet, askeri, kırtasiye, bürokrasi harcamaları esas olarak üretici olmayan tüketimdir. Bu sistematik olarak “Bilim İşçileri” denen, doğu Avrupa bürokrasilerinin teorisyenlerince örtülmüş ve gizlenmiştir. Bunlardan esinlenen veya temel teorik gıdası bunlardan çevrilen kitaplar olan Türk ve Kürt sosyalistleri, ekonomik bağımsızlık, kaynaklar ve Demokratik Cumhuriyet arasındaki ilişkiyi, ve böylece ezilenlerin

27


refah özlemleri ile bu günkü bürokratik ve pahalı devletin ilişkisini koyarak memnuniyetsizliğin devlet cihazına yönelmesinin de önünde bir engel olmuşlardır. Hatta onlar, gerçek tartışmayı bu alana çekecek yerde, iktisadi devlet teşekküllerini savunmak gibi bir pozisyona da kayarak kendilerinin konumunu zayıflatmışlardır sürekli olarak. Burada Vatan Partisi Programı ve Hikmet Kıvılcımlı tek istisna olarak ortaya çıkar. O kalkınma için temel iki kaynak sayar: Ucuz devlet ve Şuurlu Ticaret. Bu kaynaklar bu gün de geçerliliğini korumaktadır. Bu memurlar ordusu, milyonluk ordu, silahlar olduğu sürece emperyalizme bağımlılık ve borç çemberi devam edecektir. Burada suçlanması gereken IMF değil, ülkeyi IMF’ye muhtaç eden güçlü devlettir. O halde, Demokratik Cumhuriyet sadece ulusların kaderini tayin hakkı sorunun çözmez; sadece sınıfsız topluma da gidebilecek ezilenlerin aracı olacak bir cihaz olmakla kalmaz aynı zamanda gerilikten ve yoksulluktan kurtulmak için de şarttır. Üretimin geliştirilmesi, kaynakların üretici olmayan tüketimden üretici tüketime aktarılması dolayısıyla üretimin ve toplam zenginliğin ve refahın geliştirilmesi için de temel kaynaktır. Yani, sosyalistler, ezilenlere IMF gibi soyut parolalar değil, somut ekonomik sıkıntıları bağlamında da Demokratik Cumhuriyet programını ortaya koymakla yükümlüdürler. Halbuki, bu günkü duruma baktığımızda tam tersini görürüz, sosyalistler Demokratik Cumhuriyet’i ihanet olarak tanımlıyor, reddediyor ve Globalizme, IMF’ye karşı sloganlarla oyalanıyorlar. Bu da tamı tamına onların Genel Kurmay’ın basit bir aracı olmalarıyla sonuçlanıyor. Böylece Şu eşitliğe varırız: Demokratik Cumhuriyet = Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı = Proletarya Diktatörlüğünün Özgül Bir biçimi = Ucuz Devlet = Vatan partisi Programı= Refah ve kalkınma için kaynak = Emperyalizme bağımlılığın azalması. Böylece Vatan partisi Programı’nın Ucuz Devlet başlığının aynı zamanda Demokratik Cumhuriyet’i ifade ettiği sonucuna ulaşıyoruz. Bu nedenle, 70’li yılların sonundaki yazılarımızda, daha sonra Demokratik Cumhuriyet biçiminde ifade edeceklerimizi, Vatan partisi Programı olarak ifade ederken bir ve aynı şeyi ifade ettiğimiz açıktır. Vatan partisi Programı’nın Ucuz Devlet dediği, Demokratik Cumhuriyet gibi, aynı zamanda bir Proletarya Diktatörlüğü programıdır. Paris Komünü Tipi Devletin bütün özellikleri onda somut talepler olarak yerli bir biçimde formüle edilmektedir. En önemlilerini görelim. Yasamanın icra yetkisini kullanması: “5- B.M. MECLİSİ icra yetkisini de doğrudan doğruya kullanabilecek. Anketler meclyis kürsüsünde kalmayıp, vaka yerinde bilfiil yapılacak. (...) Memurların Seçimi: “9- HAKİMLER anayasamızın söylediği gibi cidden “millet namına icrayi kaza” edebilmek için, millet tarafından seçilecekler. Asker, sivil adalet ikiliği kalkacak.”

28


“13- JÜRİ usulü bütün mahkemelere sokulacak. (...) Geri Çağırma: “4- (...) Her mepus, 100 köyle şahsan muhabere ve temas edip, seçmenlerine sık sık hesap vermeye gidecek. Veremezse, Cemiyetler kanunu 18. maddesi nisabı ile geri çağrılabilecek. Partisinden çekilen, mebusluktan da çekilecek.” İşte bunlar sadece bazı örnekler: Son derece yumuşak ifadelerle, somut olarak bir Proletarya Diktatörlüğü’nün Özgül biçimi, bir Demokratik Cumhuriyet taslağıdır Vatan partisi Programı’nın Ucuz Devlet bölümü. Ve bu Proletarya’nın sınıfsız topluma gidişinin de aracı olabilecek devlet cihazını somut olarak taslaklaştıran program Türkiye’de Ağır Cezada beraat etmiştir. Türkiye’de proletarya Diktatörlüğü’nü somut talepler olarak savunmak, beraat etmiştir. Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını fiilen gerçekleştiren bir Demokratik Cumhuriyet; bir Proletarya Diktatörlüğü beraat etmiştir. Sorun keskin laf değil, somut yapılacak işler planıdır. Kıvılcımlı’nın aksine, Türk Sosyalistleri ise ilke bildirimi olarak Proletarya Diktatörlüğü yazar, ama somut taleplere gelince 141’lerle oyalanır. Ortada birbirine zıt iki stil, iki yaklaşım vardır. Kıvılcımlı, ister Eyüp Sultan camiinin bahçesinde, oraya gelmiş yoksul işçilere konuşsun ve orada İslamiyet’in Ergin Halifeler devrimden örneklerle anlatsın; ister 27 Mayıs’tan sonra mektuplar yazsın, İster Anayasa taslakları yapsın. Hepsinde anlattığı ve savunduğu, Vatan Partisi Programı’nda ifadesini bulan, Demokratik Cumhuriyet veya Paris Komünü Tipi Devletten başka bir şey değildir. Aslında son derece doğru ve radikal bir programın son derece taktik esneklikle bir savunuluşu vardır. Tüm Türk solu ise tersine davranır, programda geriye gider veya programsızdır, taktik esnekliği ise sosyalizme ihanet olarak görür. Aslında birbirine tamamen zıt iki anlayış, iki zıt stil bulunmaktadır. Kürt hareketinin çizgisinin anlaşılmamasının bir nedeni de budur. Kürt hareketi de Kıvılcımlı’nınkine benzer özellikler taşımaktadır, bu nedenle Türk solu Kıvılcımlı’yı anlamadığı gibi Kürt hareketini de anlama yeteneği gösterememektedir. Ve bir rastlantı değildir Kıvılcımlı ile Kürt hareketi arsında son dönemlerde giderek belirginleşen paralellikler. Ve Türk Solu Kürt hareketinden uzaklaştıkça Kürt Hareketinin Kıvılcımlı’ya yaklaşması. Dolayısıyla Demokratik Cumhuriyet sorunu veya doğru bir program sorunu, aynı zamanda, Türk solunun kendisini kakırdatan gelenekleri, stili ile bir kopuşma sorunudur da. Programın bu özelliklerini elbette Mihri Belli gibi, “Proletarya Diktatörlüğü Pahalı devlettir, Ucuz devlet liberal burjuvazinin bir talebidir” diyenler hiç bir zaman anlayamamışlardır ve anlayamazlar. * Alman sosyal Demokrat Partisi de Demokratik Cumhuriyet sloganıyla savaşmıştı. Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi, Ekim Devrimine kadar Demokratik Cumhuriyet programıyla savaşmıştı. Ama bu gün bunlar sanki yokmuş gibi, bütün Türk solu Demokratik Cumhuriyet’e karşı çıkıyor

29


Peki Demokratik Cumhuriyet böyle iken, niçin onlarca yıl Türkiye’de solun ne genel bir slogan olarak, ne de Vatan partisi Programı’nda olduğu gibi, somut talepler halinde programı olmamıştır. Burada işçi hareketinin tarihsel trajedisine geliriz. Ekim Devrimi’nin yozlaşması ve bürokratik bir kastın iktidarı eline alması, Demokratik Cumhuriyet sloganının ve programının da sonunu getirmiştir. Bu güzel geleneklerin unutulmasına yol açmıştır. Hiç bir “sosyalist” ülke, burada anlatılan demokratik cumhuriyet ölçülerine uymuyordu. Ezilenlerin hareketleri böyle bir programla silahlanmadıkları için aynı zamanda bunların başarıları, bürokratik kastların iktidara gelmelerine yol açıyordu. Demokratik kavramı, siyasi anlamını yitirmiş ve tarihsel olarak burjuva demokratik görevler anlamıyla özdeşleşmişti. Çünkü böyle bir anlam o bürokratik diktatörlüklerin anti demokratik karakterlerini gözlerden gizlemeye de yarıyordu. Böylece uzun yıllar içinde, Demokratik Cumhuriyet, hem ulusal sorunu çözen; hem de sınıfsız topluma gidişin aracı olabilecek bir Demokratik Cumhuriyet kavramı, bir cebirsel formül olarak bu program, sonraki kuşaklarca unutuldu gitti. Bu otantik kaynaklar sadece Kıvılcımlı gibilerin eserlerinde yaşadı, bize oralardan geçti ve Türkiye Sosyalist hareketi içinde Marksizm’in kaynaklarına dayanan bu geleneği sürdürmemizi sağladı. Şimdi Kürt hareketinin, bütün bu teorik arka plan olmadan, el yordamıyla bu unutulmuş parola ve programı keşfetmesi neredeyse bir mucizedir.

30


Dünya Çapında Bir Program Bağlamında Demokratik Cumhuriyet Buraya kadar, klasik, bürokratik iktidarların yozlaştırmalarına ve unutulmalara uğramamış, otantik bir Marksizm açısından Demokratik Cumhuriyet programını ele aldık. Açıktır ki, bu bağlamda Demokratik Cumhuriyet Marksistlerce savunulması gereken, akideye uygun bir programdır. Ama burada, o klasik dönem Marksizm’i ve Marksistlerinin, Demokratik Cumhuriyet’i kendi başına bir hedef olarak almadıkları, onu dünya proletaryasının zaferine azami bir katkı için, bulundukları ülkede somut bir program olarak kabullendikleri konusuna henüz girmedik. Yani o zamanın Marksistleri için Demokratik Cumhuriyet, ülkelerinin kurtuluşu veya gelişmesi için veya kendi ülkelerinde sosyalizme varmak için, kendi başına bir hedef değil, “ne yerel ne de ulusal bir sorun” olamayacağı önceden kabul edilmiş “emeğin kurtuluşu” mücadelesine azami katkı için, bulundukları ülkede yapılması gerekendir. İşte Türkiye’de olmayan ve tartışılmayan, bu güne kadar tartışıldığına da rastlamadığımız, Marksizm’in bu unutulmuş yaklaşımıdır. Biz yazılarımızda, Demokratik Cumhuriyet sorununu, bu klasik metodolojiye uygun olarak, “Demokratik Cumhuriyet bulunduğumuz savaş cephesinde dünya çapında işçi sınıfının kurtuluşuna azami katkının bir yolu mudur” sorusu bağlamında tartışmaktayızdır. Ve bu bağlamda, Demokratik Cumhuriyet aslında oldukça sorunludur. Bizim son yıllardaki bütün teorik çabamızın esasını da bu sorunların nasıl çözülebileceği oluşturur. Demokratik cumhuriyet konusunda yazdıklarımızın anlaşılmasını olanaksızlaştıran da bizim bu koyuş tarzımız ile Türkiye sosyalistlerinin tamamen kendi ülkeleri bağlamında tartışmaları arasındaki uzlaşmazlık ya da paradigma başkalığıdır. Çünkü yazdıklarımız ve tartıştığımız konu onların ufku dışına düşmektedir, yazdıklarımızı onlar kendi sorunlarını tartışıyormuşuz gibi algılamaktadırlar. Bu konuyu biraz daha açıklamayı deneyelim. İnsan iki farklı bakış açısından sosyalizmi isteyebilir. Ülkesi yoksuldur, geridir, emperyalizmin veya başka bir ülkenin sömürgesidir, sosyalizm ülkeyi bu durumdan kurtaracak en etkili yol olarak görülür. Gerçekten de, kara dayanmayan planlı bir ekonomi, demokratik bir cumhuriyet veya Paris Komünü tipi devletle birlikte geri bir ülkenin bu gerilikten kurtulması için zengin olanaklar sunar. (Tabii soyut olarak, gerçek güç ilişkilerinde bu olanaklar uluslararası baskı ve tehdit, ambargo ile hiç kullanılamayabilir.) Ama bu açıdan sosyalizm istiyorsanız, siz ulusal bir bakış açısından sosyalizm istiyorsunuz demektir. Türkiye’deki sosyalistlerin neredeyse tamamı böyledir ve Türkiye’deki bütün sosyalistler bu anlamda ulusalcıdırlar ve bu nedenle enternasyonalizmden zerrece nasiplerini almamışlardır. Açın her hangi bir sosyalist yayını, “Ülkemiz”, “halkımız” diye konuşurlar hep. Enternasyonalizm, bu ulusal bakış açısına hizmet ettiği için kabul edilir.

31


Ama bunun ne Marksizmle, ne de Enternasyonalizmle ilgisi yoktur. Marksizm veya gerçek enternasyonalizm açısından ise, sizin “ülkenizin” veya “halkınızın” veya “işçi sınıfınızın” durumunun iyileşmesi, gerilikten kurtulması, yoksulluktan kurtulması vs. hareket noktanız veya kendi başına bir amaç olamaz. Çünkü bir Marksist’in açısından, İşçi Sınıfı dünya çapında bir sınıftır, sosyalizme ancak dünya çapında varılabilir, her hangi bir ülkedeki sosyalistin görevi, dünya çapındaki bu mücadeleye azami katkıda bulunmaktır. Bu azami katkının alacağı biçim her durumda değişebilir. Sizin çıkarınıza olan her durumda genelin çıkarına olmayabilir. Dikkat edin burada sorunun koyuluşu, yani hedef, tamamen tersine dönmektedir, artık kendi ülkenizdeki insanların refahı ancak bu amaca hizmet ediyorsa savunabileceğiniz veya uğrunda mücadele edebileceğiniz bir araçtır. Ama sorunu böyle koyduğunuzda, bundan, ülkenizdeki emekçilerin durumunun iyileşmesi dünyadaki emekçilerin durumunun iyileşmesine otomatikman hizmet eder sonucu çıkmaz. Bu kaba bir aritmetikle yetinmek demektir. Bu “herkes kendi evinin önünü süpürürse bütün şehir tertemiz olur” demektir. Halbuki, enternasyonalizm, bütün uğruna parçayı, yani gereğinde kendini ve ülkeni feda etmek demektir. Türkiye solunda hiç bulunmayan anlayış ise tam budur. Demokratik Cumhuriyet konusu Türkiye solunda bu enternasyonalist bağlamda, yani, bulundukları savaş alanında, ülkelerinde, Dünya işçilerinin zaferine azami katkının bir yolu ve biçimi olup olmadığı sorusu çerçevesinde hiç tartışılmamıştır ve tartışılmaz. Bu bölümde bu tartışmaya girmeyi, deneyeceğiz. Ama öncelikle, Türkiye sosyalistlerinin sorunu niçin hiç böyle tartışmadığının nedenlerini ele almak gerekiyor. Çünkü sonunun enternasyonal boyutuyla tartışılmaması ve Demokratik Cumhuriyet programının reddedilmesi arasında çok derin bir bağ vardır. Bu bağı göstermek, bu bağı var eden tarihsel koşulları ele almak gerekir. Nedir bu bağ? Aslında, Türkiye sosyalistleri, radikal demokratlardır. Onları sosyalizme getiren sorunlar, dünya çapındaki gelişmiş bir kapitalizmin sorunları değil, geriliğin ve yoksulluğun, baskının yaygın olduğu bir ülkenin problemleridir. Ama bu problemlerin kendisi, mahiyeti gereği, ulusal bir perspektifle damgalıdırlar ve enternasyonalist sosyalizmle, yani Marksizmle aralarında kan ve doku uyuşmazlığı vardır. Peki nasıl olmaktadır ve niçin, aslında bütünüyle ulusalcı bir bakış açısına sahip eğilimler kendilerine sosyalist demektedirler? Burada sosyalizmin ve yirminci yüzyıldaki dünya tarihinin başından geçenler önem kazanır. Ekim devriminin prestiji, Rusya’da başarılan sanayileşme ve kalkınma, dünya politikasında Rusya’nın ister istemez, Emperyalizmle çatışan ulusal kurtuluş hareketleriyle ittifak yapmak zorunda oluşu gibi nedenler, kendi geri ülkesinin sorunlarına çözüm arayan aydınlar ve geri ülkelerin halkları için, sosyalizmin gerilikten kurtuluşun bir yolu olarak kabullenilmesine yol açtı. Rusya’da Ekim devriminin prestiji üzerine oturmuş bürokratik kastın ideolojisi olan Tek Ülkede sosyalizmin milliyetçi ideolojisi de, geri ülkelerdeki ulusal demokratların sınıfsal ve

32


ideolojik konumlarına denk geliyordu. Böylece dünyadaki bütün devrimci demokrasi ya da radikal demokrasi diyebileceğimiz katmanlar ve eğilimler, kendilerini sosyalist olarak tanımlamaya başladılar, sosyalizmin saflarına aktılar. Ama sosyalizm diye benimsedikleri ise, bir bürokratik kastın çıkarlarına uydurulmuş, tahrif edilmiş, bütün devrimci özü boşaltılmış, bir milliyetçi sosyalizmdi. Bu milliyetçi sosyalizm, “tek ülkede sosyalizm” diyerek; Enternasyonal’i Rus Devletinin bir dış politika avadanlığına döndürüyor ve bu anlayış da, geri ülkelerin gerilikten, baskıdan kurtulmak isteyen demokratların sınıfsal eğilimlerine, yani gerilikten nasıl kurutuluruz paradigmasına tamı tamına uyan, bu devrimci demokrasi tarafından kolaylıkla benimsenebilecek bir sosyalizm oluyordu. Ama demokratlar tarafından bir ideoloji bir kere benimsenince, o ideoloji artık bağımsız olarak, onu benimseyen demokratların davranışları üzerinde bir karşı etkide de bulunur. Bu noktadan hareketle bir kere o sosyalizm benimsenince, bu sefer o bürokratik kastın, kendi üstüne çelik bir çember gibi kapanan, ideolojisi benimseniyor, böylece bu bürokratik kastın anti demokratik ideolojisi, Marksizm’in bütün demokratik geleneklerini unutturan, doktrini gereğince, demokrasi ve demokratik cumhuriyet, aslında demokratlar olan ve kendini Marksist sanan, Stalinizmi Marksizm diye benimsemiş demokratların dilinden ve programından düşünüyordu. Bunun sonucu radikal demokratların ve demokrasinin ortalıktan kaybolması oluyordu. Yani Stalinizm sadece, dünya komünist hareketini tasfiye etmemiştir, Marksizm’in enternasyonalist boyutunu olmamışa çevirmemiştir, radikal veya devrimci demokrasi diyebileceğimiz akımı da demokratik geleneklerinden ve programından kopartmıştır, demokratik hareketi de yok etmiştir. Demokratlar kendilerine sosyalist demeye başlamış, ama bu sosyalistler, Stalinizmi sosyalizm olarak kavradıklarından, demokrasinin düşmanı olmuşlardır. En iyi durumda ona karşı ilgisiz, onu burjuva demokrasisi diye hor gören bir politikanın taraftarları olmuşlardır. Ama aynı zamanda ulusal sosyalistler oldukları için enternasyonalizmin de düşmanıdırlar. Bu nedenle, dünyada enternasyonalist proleter politikası gibi, demokratik küçük burjuva politikası da yok olmuştur. İşte bu nedenle bütün Stalinistler, yani fiilen dünya sosyalist hareketi, ki hala sosyalizm diye ortada ne varsa bunlardır, ne enternasyonalisttir ne de demokrat. Bu kuşak tasfiye olmadan, sosyalizmin bir canlanması beklenemez. Veya ancak bu var olan sosyalistlerle mücadele içinde tekrar devrimci demokrasi ve enternasyonalizm doğabilir. Eğer bu gün bu kendini sosyalist zanneden ulusal bakışlı ve sosyalist olduklarını düşündükleri için demokrat olmayan demokratlar olan sosyalistler, sosyalistlik iddialarından vazgeçseler, bütün sosyalizm adına bildiklerini unutsalar; sıradan insanların sağduyularıyla politika yapsalar, Türkiye’de ve Dünyada demokratik güçler şimdi olduklarından yüz kat daha güçlü olur.

33


Yani sosyalistler aslında demokratlar oldukları için demokratlar yoktur. Ya da tersinden, aslında demokratlar kendilerini sosyalist sandıkları için demokratlar yoktur. Stalinizmin en ağır ve aşılması gereken miraslarından biri de budur. Eğer Ekim devriminin yozlaşması ve Stalinist ulusal sosyalizmin enternasyonalizmi tasfiyesi olmasaydı, bu gün kendine sosyalist diyen devrimci demokrasi, muhtemelen sosyalizm bayrağına daha mesafeli kalırdı. Bu da çok daha sağlıklı olurdu. Ne demek istediğimizi başka türlü anlatmayı deneyelim. Şöyle bir var sayımda bulunalım, Ekim Devrimi, bürokratik bir karşı devrim yaşamadan enternasyonalist ideallerine bağlı olarak varlığını sürdürmeyi başarsa; demokratik, Paris Komünü tipi bir devlet, bütün emperyalist kuşatmaya rağmen varlığını sürdürse; hatta Stalinist bürokrasinin korkunç tahribatlarla yaptığından daha büyük ve hızlı bir gelişme sağlasa bile, böyle bir gelişme, geri ülkelerin devrimci demokrasisinde böylesine bir sosyalizme akış yaratamıyabilirdi. Çünkü, enternasyonalizm ya da kapitalist bir toplumun sorunlarını çözme ile; milliyetçi bir sosyalizm, yani geri bir ülkenin sorunlarını çözme arasında bir doku uyuşmazlığı; bir paradigma değişikliği ve çelişkisi vardır. Böyle bir Marksizm, Stalinizm kadar ruhlarını titreştirmezdi geri ülke halkları ve aydınlarının. Onlar bütün politik ve fiili yakınlaşmalara rağmen, mesafeli olurlardı. Bu mesafeli oluş, sadece geri ülkeler ve onların devrimci demokrasisi açısından değil, enternasyonalist sosyalistler açısından da olurdu. Böylece geri ülkelerin devrimci demokrasisi ile enternasyonalist sosyalizm arasında, çok daha sınırları belli, mesafeli ve sağlıklı bir ilişki olurdu. Bunun nasıl bir ilişki olduğu ve olacağı göz önüne getirilmek isteniyorsa, bizim Kürt ulusal hareketi ve bunun en radikal ve devrimci demokrat kanadı ile ilişkimiz gibi bir ilişki göz önüne getirilebilir. Biz Kürt hareketinin nasıl en tavizsiz destekçisi olmamıza rağmen, bizim klasik Marksizm açısından ve bu Marksizm’in gelişmiş biçimlerinin sorunları bağlamında yazdıklarımız onların ruhlarında zerrece titreşime yol açmıyor ve belli bir mesafe her zaman koyuluyor. Tabii aynı mesafe koyuş bizim açımızdan da var. Yani her iki taraf da, birbirinden farklı olduğunun bilincindedir, mesafelidir. Ama bu çok daha sağlıklı bir ilişkidir. Böyle bir ilişkinin şimdi var olması da bir rastlantı değildir. PKK bir bakıma, duvarın yıkılışıyla Stalinist kabuğunu kırıp, gerçek devrimci demokrasi gibi düşünüp davranmaktadır artık. Bu Stalinist kabuğu kırış ise, hala o kabukla yaşayanlara sosyalizmin terki gibi görünmektedir. Stalinizmin kabuklarından bu kurtuluş, elbette ancak yükselen bir demokratik kitle hareketiyle birleştiği takdirde, burjuvazinin devrimci döneminin ideallerine bir dönüş anlamı kazanabilir. PKK’da olan tam da budur. Bu kabuklardan kurtuluşun, ideoloji ve politika alanında nasıl bir açılıp serpilmeye yol açtığı bizzat PKK ve Öcalan’da görülebilir. On sekizinci yüzyılın devrimci demokrasisi adeta yeniden doğmaktadır. Öcalan’ın savunmaları bu yeniden doğuşun ve bu kabuklardan kurtulmanın sağladığı serpilişin belgeleridir. Ancak, bu günkü dünyada, kapitalizmin zafer şartlarında, Stalinizmden kopuş, ortada Kürdistan’da olduğu gibi bir kitle hareketi ve radikalleşme dalgası yoksa, burjuvaziye tam bir

34


ideolojik teslimiyete de yol açar. Türkiye’de olan da budur esas olarak. Bu durumda, bir yanda sosyalizm diyen Stalinist demokratlar, diğer yanda, “gerçekleri gören”, globalleşme veya kapitalizm hayranlığı yapan liberaller. ÖDP’deki bölünme de bunun bir yansımasıdır. Kendini sosyalist gören ve aslında Stalinist olan demokratlarla; Stalinizmi reddeden demokratlığı liberalizm olarak anlayan ve burjuvazinin zafer arabasına takılan demokratlar arasındaki bir ayrılıktır. Tabii Stalinizm, Stalin hayranlığı olarak anlaşılırsa bu dediklerimiz anlaşılmaz. Stalinizm metodolojik temelleri Marksizm’den tamamen farklı ama Marksizm terminolojisi kullanan milliyetçi bir ideolojidir. Onun sosyalizminin asli niteliği, ulusal sosyalizm olmasıdır. Bu anlamda açın bakın ÖDP’de kalanlara veya muhaliflere, hepsi ulusal sosyalistlerdir. En Troçkistleri bile öyledir. Çünkü hiç biri sorunu, bu gün dünya çapında program strateji ne olmalıdır, bu program ve stratejiye göre bizim burada azami katkı yapmamız için ne yapmamız gerekmektedir diye koymamaktadırlar. Toparlarsak, Demokratik Cumhuriyet programı Türk sosyalistlerince hem ülke çapında reddedilmektedir, hem de dünya çapında görevler bağlamında tartışılmamaktadır. Onlar tastamam demokrat oldukları için böyledir. * Şimdi Türkiye sosyalistlerinin tartışmadığı, ama her Marksist’in tartışmak zorunda olduğu soruna girelim. Demokratik Cumhuriyet programı veya stratejisi, dünya ölçüsünde sosyalizm mücadelesine bu savaş cephesinde, yani şu bizim kendini enternasyonalist sosyalist zanneden Stalinistlerin “ülkemiz” halkımız” “işçi sınıfımız” dediği şeyde, azami katkının bir biçimi olabilir mi? Sorunu böyle koyduğumuzda hemen şu soru ortaya çıkar. Peki dünya çapındaki strateji ve program nedir? Ancak bu belli olursa, yukarıdaki soruya bir cevap verilebilir. O halde sosyalistlerin dünya çapındaki programı ve stratejisi ne olmalıdır? Bu konuda son yüzyılın mücadeleleri ve dünya kapitalizmindeki gelişmeler bir değişikliğe yol açmış mıdır? Açmışsa bunlar nelerdir? Bu sorular sorulmadan ve bu sorulara cevap verilmeden, Türkiye’de Demokratik Cumhuriyet program ve stratejisinin dünya sosyalizminin başarısına azami katkının somut bir biçimi olup olmadığı anlaşılamaz ve tartışılamaz. * Bu günkü dünya durumu ve uluslar arası sosyal hareketlerin deneylerinin sonucu bize evrensel bir program sorununda ne gibi sorunları ortaya koyar? Birincisi, kapitalizm ile sosyalizm arasında, sadece “Proletarya Diktatörlüğü” biçiminde siyasi ifadesini bulan bir Geçiş Dönemi değil (Türk sosyalistleri bu “geçiş dönemi” ile yani “Proletarya Diktatörlüğü” ile “Sosyalizmi” aynı şey zannederler bu nedenle Marksist Klasikleri de anlamazlar), aynı zamanda kültürel, teknik ve iktisadi bir Geçiş Dönemi gerekmektedir. Proletarya nasıl, var olan, azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğini

35


kurmak işleviyle şekillenmiş burjuvazinin devlet cihazını sınıfsız topluma gidişin bir aracı olarak kullanamaz ise, sınıflı toplumun ürünü olan maddi uygarlığı da kullanamaz. Yani bu otobanlar, otomobiller, kadının ödenmemiş ev emeğine göre şekillenmiş evler; çocukları ve yaşlıları gettolara kapatan toplumsal örgütlenmeler, binalar, öğretmenler, giyimler, kuşamlar, hasılı şu etrafımızı kuşatan her şey, binlerce yıllık sınıflı toplumun ve kapitalizmin ihtiyaçlarına göre şekillenmiş bu uygarlığın maddi ve manevi araçları da sınıfsız topluma gidişin araçları olarak kullanılamazlar. Marks-Engels, devlet cihazının bir araç olarak tarafsız olamayacağını görmüşlerdi ama teknik araçlar onlar için henüz nötral bir anlama sahipti. Onlar bu araçların pek ala sınıfsız bir toplumun veya ona gidişin de araçları olabileceğini düşünüyorlardı. Halbuki, gerek kadın hareketi, gerek barış hareketi, gerek ekolojik hareket maddi araçların, tekniğin de tarafsız olmadığını, tıpkı sınıflı toplumun devlet aracı gibi sınıfsız topluma gidişte kullanılamayacağını göstermiştir. Bu durumda, Marks ve Engels’in belirttiği kapitalizmle sosyalizm arasında, proletarya diktatörlüğüne tekabül eden siyasi bir geçiş döneminin yanı sıra; maddi ve manevi araçların dönüşümüne karşılık düşen bir geçiş döneminin gerekliliği de ortaya çıkar. Ama bu aynı zamanda, burjuva uygarlığı karşısında başka bir uygarlık tasarımı demektir. Marksizmin temel önermesi, üretici güçlerin gelişmelerinin ilişkilerce boğulduğu, bunun bir devrimci döneme yol açacağı noktasından yola çıkıyordu. Bunun mantıki sonucu, üretim ilişkilerinin üretici güçlerin gelişiminin önünde bir engel olmasını ortadan kaldırmak olarak ortaya çıkıyordu. Burada, üretim ilişkilerinin değişimi belirleyici oluyor ve program da bu anlayışa göre şekilleniyordu. Ama eğer maddi araçlar tarafsız değilse, artık sorun gelişime engel olan ilişkilerin ortadan kaldırılması ve yeni ilişkileri taslaklaştırmaktan başka bir şeydir. Artık sorunu üretim Güçlerinin gelişimini engelleyen ilişkilerin tasfiyesi olarak, dolayısıyla siyasi ve ekonomik düzlemde bu engellerin ortadan kaldırılması; yani siyasi ve ekonomik taleplerden ibaret bir program olarak koyamaz ve çözemezsiniz. Sorun bir nehrin önündeki engelleri kaldırmak değil, onu bambaşka bir mecraya akıtmaktır. Bu ise, program anlayışında, bir paradigma değişikliği demektir. Yani artık, sadece üretim ilişkileri ve devlet cihazının nasıl örgütleneceğine ilişkin klasik bir program anlayışıyla sorun cevaplandırılamaz, başka bir uygarlık tasarımı yapmanız gerekmektedir. Program, tabii dünya ölçüsündeki programdan bahsediyoruz ve ülke ölçüsündeki programlar da buna tabi olmak zorundadır, başka bir uygarlık tasarısı olmak zorundadır. * Şimdi, Türkiye sosyalist hareketinde hiç kimsenin böyle bir sorunu sorun yapıp tartıştığını gördünüz mü? Hayır bulamazsınız.

36


Dolayısıyla, Türkiye sosyalistlerinin, bırakalım böyle bir başka uygarlık tasarısı programını bir yana böyle bir sorunları bile olmadığından, bir sosyalist parti kurma, bir sosyalist programları olma şansı yoktur. Onlar gerçek sorunları ortaya koymaktan ve onlarla yüzleşmekten korkuyorlar. Onlar kapitalizme ve emperyalizme karşı amentüleri tekrarlayarak kendilerine cesaret vermeye çalışıyor; korkularını bastırmak için karanlıkta ıslık çalıyorlar. * Ama daha bitmedi. Böyle bir başka uygarlık tasavvurunun alacağı siyasi biçim konusunda, seksenli yıllarda ulus konusundaki muazzam teorik patlamaya dayanarak, biz bunun programatik sonuçlarını çıkardık ve bunu başka bir uygarlık tasavvuru programıyla, bu uygarlığın siyasi biçimi olarak formüle ettik. Marksizm’in bir ulus teorisi yoktu. Bu onun en zayıf yanıydı. Bu zayıf yan nedeniyle, ulusa karşı sosyalist bir program yoktu. Ulus sorunu sadece demokratik karakterde görülüyor ve öyle bir çözüm sunuluyordu. Bu tıpkı köylüye toprak dağıtmakla toprak sorunun çözüleceğini sanmak gibi bir şeydi. Ama biz, bu programla, sosyalistlere, ulusal sorunun sosyalist çözümünü getiriyorduk. Ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesinin, yani ulusçuluğun ulus anlayışının reddi. Ulustan olmanın kişinin bir tercih veya vicdan sorunu olması. Üç kişinin bir araya gelip, tıpkı bir parti, dernek, tarikat, din kurar gibi istediği ulusu kurması, isteyenin tıpkı dinsiz olduğu gibi ulussuz olması. Ulusal sorunda “Kopernik devrimi” yapan ve başka bir uygarlık sorununun yanı sıra onun siyasi biçiminin tanımlanması anlamına gelen bu programatik katkının tartışılması bir yana bu güne kadar Türkiye Solunda, sorunu böyle koyup tartışan gördünüz mü? Yok, yok, yok. Bu yoksa sosyalizm de yok. * Daha bitmedi. Sorunun bu tarz koyuluşu, aynı zamanda başka bir soruna da çözümdür. Dünya çapında apartheit sistemine karşı somut ve acil bir programdır. Ne demektir bu? Bu günkü dünyada yoksul ülkeler bir bantustana kapatılmış durumdadırlar. Dünya kocaman bir Güney Afrika durumundadır. Daha da kötüsü, bu ırkçılık, bu apartheit rejimi varlığını ve rasyonalizasyonunu ulusal devletin dışında başka bir varoluşun olmayacağı şeklindeki yaygın bir kavrayıştan almaktadır. Ulusal olanla politik olanın çakışmasını kabul ettiğiniz sürece, her insan gibi, her ulusun kendi kaderini tayinden kendisinin sorumlu olduğu gibi bir yaklaşım içindesiniz demektir. Ama tam da budur, bu günkü apartheit sistemini yaratan. İnsanlığın büyük bölümü, tüm da bu mantıkla başka ulusların yurttaşları, bireyleri oldukları gerekçesiyle, refah adalarının dışına hapsedilmektedir. Yani ulusların kaderlerini tayin hakkı, tıpkı her bireyin kanun önünde biçimsel olarak eşit olması gibidir, herkes kendi yaptığından kendisi sorumludur, her koyun kendi bacağından

37


asılır anlayışıdır. Sosyalizm ise daha doğarken buna karşı doğmuştur. Sosyalizm özünde bu biçimsel eşitliğin gerçek bir eşitliğe dönüşmesi, herkesin herkesten sorumlu olması, dünyanın bir yerindeki yoksulluğun bütün insanların sorunu olması gibi bir noktadan hareket etmiştir. Ama bu hareket noktasını ulusal alana aktarmamış, orada hala biçimsel bir, bireyler gibi, ulusların eşitliği kavramıyla yetinmiştir. Ulusların kaderini tayin hakkı aslında artık zıddına dönmüş, yoksul ulusların yoksulluklarının kendi sorunları olduğu, zenginlerin elbette onlardan ayrı yaşama hakları olduğu anlamını kazanmıştır. Diğer bir deyişle Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, dünya çapındaki apartheit sistemine baktığımızda, artık, ulusal baskıya karşı bir mücadelenin aracı olmaktan büyük ölçüde çıkmış, zengin ulusların kendi kaderlerini yoksul uluslardan ayırmalarının, onları kendi kaderleriyle baş başa bırakmalarının; apartheit sisteminin, yeryüzü çapındaki ırkçılığın ideolojisi ve aracı haline dönmüştür. Yani bu günkü ırkçı sistem, bu ilke sayesinde, ulusal olanla politik olanın çakışması gerektiği ilkesinin gizli egemenliği sayesinde meşruiyet bulmakla kalmamakta, ırkçı niteliğini de gizlemektedir. Dolayısıyla önerdiğimiz dünya çapındaki programatik çözüm, aynı zamanda bu ırkçı sistemi de tasfiye edecek bir programdır. Siz Türkiye solunda hiç kimselerin bu konularda bir programı olduğunu gördünüz mü, böyle birileri var mıdır? Yoktur. Bırakın böyle bir programı, sorunun böyle koyuluşu, başka veya yanlış bir cevabın verilişi bile yoktur. Bu yoksa ülke çapında program da olamaz, klasik, otantik Marksist anlayışa göre tabii. Türkiye sosyalistlerinin ulusal bakış açılı sosyalizmlerine göre değil. * Daha bitmedi. Dünya çapındaki zengin ve yoksul bölünmesi öylesine büyüktür ki artık, ileri ülkelerin işçileri dünya çapındaki eşitlikçi bir düzene karşıdırlar. Bütün dünyada zengin ülkelerin ücretlileri, bu gün oldukça yüksek bir tüketim düzeyine erişmiştir. Onlar açısından artık sadece giyinmek, yemek, barınmak değildir sorun, her hangi bir süper marketin giyim ve yeme bölümlerinde görülebilecek, yüzlerce peynir içinden herhangi birini yemek, yüzlerce modelden birini giymek noktasındadır. Yani tüketim mallarının belli bir bolluğu bulunmaktadır. İnsanlığın büyük bir bölümü için ise sorun, her hangi bir şey bulabilmek yemek için, herhangi bir şey bulabilmektir giyinebilmek için. Bu durumda aşılmaz bir sınır ortaya çıkmaktadır. Eşitlikçi bir düzen her şeyden önce, örneğin var olan yiyecek ve giyeceklerin tüm ihtiyaç sahipleri arasında eşitçe bölünmesini, ya da en azından belli bir minimumun altına düşmeyecek şekilde yeniden dağıtılmasını var sayar. Örneğin biz sosyalistler demiyor muyuz, işsizliğe karşı örneğin, “var olan işlerin çalışan bütün nüfus içinde eşit olarak bölünmesi”, iş saatlerinin düşürülmesi. Benzerini sosyalist partilerin, batılı işçi sınıflarına önermesi gerekmez mi? İşte aşılmaz sınır burada ortaya çıkmaktadır. Zengin ülkelerin ücretlileri için, dünya çapında eşitlikçi bir düzen, onların hayat kalitelerinde düşme anlamına gelir,

38


onlar dünyadaki insanların da bir parça peynir yemesi için, 500 çeşit peynirden birini seçme olanağını yitirmek istemeyeceklerdir. Aslında tam da bu 500 çeşit peynirden birini seçme olanaklarını dünyanın geri kalanındakilerin peynir bulamamasına borçludurlar. Dünya tarihinde kimse, bulunduğundan daha kötü bir durum için eşitlikçi bir düzen istememiştir ve bundan sonra da istemeyecektir. Aksine, var olan küçük ayrıcalık ve zenginliklerini korumak için her şeyi göze alır. Bu zengin ülkelerin işçileri için de geçerlidir. Onlar yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir düzen istemek bir yana bu yöndeki girişimlere karşı durma nokrasındadırlar. Yani yeryüzü işçi sınıfı, zengin ve fakir ülkeler arasında, tarihte benzeri görülmemiş bir bölünmeye uğramıştır. Bunun sosyalist program ve strateji açısından sonucu korkunçtur. Eğer ABD, Avrupa gibi zengin ülkelerin işçileri sosyalizmi istemeyecekse, bundan çıkarlı değilse, hatta bu yöndeki girişimlerin bastırılmasından çıkarlıysa, İnsanlığın sosyalizme geçme, yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir düzen kurma şansı yoktur. Ancak İleri ülkelerin kültive ücretlileri, kapitalist uygarlıktan daha üstün bir sosyalist uygarlık ve toplumu örgütleyebilirler. Her hangi bir geri ülkedeki sosyalist ekonomi kurma çabaları, akamete uğramaya ve sonunda yıkılmaya mahkûmdur. Bu Marks, Engels, Lenin, Troçki, Mandel, Lüxemburg’ların hiç karşılaşmadığı, akıllarına bile getirmediği, yepyeni bir durumdur. Onlar hep, geri ülkelerdeki devrimlerin ileri ülkelerdeki devrimlere bir atılım vereceği noktasından devrimci çabalarını sürdürüyorlardı. Bütün çaba ileri ülkeler proletaryası yardıma gelene kadar ayakta durmaktı. Marks-Engels, “Almanya başlar, Fransa sürdürür, İngiltere tamamlar” diyordu. Lenin, “Alman proletaryası ayaklandı, onlara yardım için biz de ayaklanalım” diyordu. Ama şimdiki durumda tarih şunu göstermektedir, ileri ülkeler proletaryası, ücretlileri yardıma gelmeyecek, başlananı sürdürmeyecek, aksine gelirse onu bastırmaya gelecektir. Bu durumda ne yapmak gerekir? Bu açmazdan nasıl çıkılabilir? Başka bir uygarlık, başka bir değerler tasavvuru şeklinde özetlediğimiz program anlayışı bu çıkmazdan çıkış sağlayabilir, ileri ülkelerin çalışanlarını kazanma şansı yaratabilir. Evet zengin ülkeler işçileri beş yüz peynirden birini seçme lüksünden vazgeçmeyecektir ama, o aynı zamanda, kapitalizm içinde yaşayan bir insan olarak, hayatının ne kadar yalnız, stresli, anlamsız olduğunun da farkındadır. Onun sorunları başka yerdedir. Meta üretiminin kendisinde ve sonuçlarındadır. Başka bir değerler ve uygarlık tasavvuru, zengin ülkelerin ücretlilerini kazanamasa bile tarafsızlaştırabilir. Belki fakir bir ülkede ama, eşitlikçi ve özgürlükçü, emeklilik yaşıyla uğraşmayan ama insanların ölünceye kadar, hem çalıştıkları, hem öğrenci oldukları, hiç bir zaman toplumdan dışlanmayı yaşamadıkları bir başka uygarlık tasavvuruna dayanan bir toplum örneğin; belki yoksul ama insanların nispeten daha bol zamanlarının olduğu, doğanın ve bedenlerinin ritmini daha fazla gözetebildikleri; savunmaya bir kuruş bile ayırmayan;

39


otomobil üretimini durdurmuş; nüklear reaktörlerini kapatmış bir toplum tasavvuru ve örneği zengin ülkelerin ücretlilerini hatta burjuvalarını bile kazanabilir. O halde başka bir uygarlık tasavvurunun programlaşması gereği, aynı zamanda stratejik bir zorunluluk olarak da ortaya çıkmaktadır. Yani ileri ülkelerde, zengin ülkelerde yaşayan ücretlilerin çoğunluğunu kazanmak veya en azından tarafsızlaştırmak için bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Siz hiç Türkiye Solunda kimsenin bu sorunları tartıştığını, doğru ya da yanlış bir cevap aradığını gördünüz mü? Yok, yok, yok. Bu yoksa, dünyada olmadığı gibi Türkiye’de de bir sosyalist parti olamaz. Sosyalist Parti olmazsa, onun baskısı olmadığından tutarlı bir demokrasi cephesi ve partisi de oluşamaz. Tutarlı bir demokrasi cephesi olmazsa, bütün toplumsal muhalefet sürekli burjuvazi ve genel kurmay arasındaki çatışmalarda bir koçbaşı işlevi görmekten öteye gidemez. Hasılı bugün içinde yaşanılan çıkmaz oluşur. * Ama daha bitmedi. Dünya çapındaki böyle bir program ve stratejinin sorunları aynı zamanda Türkiye gibi bir ülkedeki program, strateji ve taktik sorunlarını alt üst edici etkiler yapar. Biraz da buna gelelim. Türkiye gibi bir eşik ülkede, şöyle bir programatik sorun ortaya çıkar. Sosyalistler bu dünya durumu, uygarlık programı, dünya işçi sınıfının bölünmüşlüğü gibi durumları açıkça çalışanlara söylemek, onları bekleyen tehlikeler hakkında uyararak, başka bir uygarlık programıyla onları sosyalizme çağırmalıdırlar. Türkiye’deki emekçileri bir ölüm perendesi atmaya çağırmalıdırlar. Sadece planlı ekonomi aracılığıyla kalkınmaya daha özgür ve eşit ilişkilere yönelik, bir ülkeyle sınırlı bir modelin yaşama sansı olmadığı gibi, insanlığın sorunlarına bir cevap olmadığını söylemek zorundadırlar. Türkiye’de hiç bir sosyalistin soruna böyle yaklaştığını gördünüz mü? Göremezsiniz. Aksine onlar ne başka bir uygarlık projesinin gerçekleşmesinden söz ederler ne de bu ülkenin emekçilerine sosyalist dönüşümlere girdikleri takdirde kendilerini bekleyen zorlukları anlatırlar. Bu riyakarlıktır ezilen insanlara karşı. Yok ÖDP yönetimi burjuvaziye teslim olmuş da kendileri sosyalizm istiyorlarmış. Kimse ciddiye almaz böyle sorumsuzlukları. Ezilenler de almıyor zaten. Sanıyor musunuz ki ezilen milyonlarca insan aptaldır; insanlığın en temel sorunlarını sezgiyle de olsa görmemekte içine düştüğü çıkmazı fark etmemektedir? Yani başka bir uygarlık tasavvurunu, uzak geleceğin bir programı olarak değil, acil bir program olarak önermek zorundasınızdır. Bu program, elbette Demokratik Cumhuriyet’i de planlı Ekonomiyi de içerir. Ama bunlarla yetinemez, daha doğarken, başka bir uygarlığın toplum biçimi olarak, ulus ilkesinin dayandığı bölünmeyi de reddetmek zorundadır. Yani bütün dünyadaki insanları kendi yurttaşı olarak tanımlamak, onları ulusal devletleri yıkmaya çağırmak zorundadır. Tüm

40


ulusları, ulusal devletlerin yurttaşlarını, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, ulusun tıpkı bir din gibi insanların vicdan sorunu olarak görenler ve görmeyenler olarak bölünmesi için adım atmak ve kendinden başlamak zorundadır. Bu aynı zamanda, bütün devletlerin bu uygarlık tasavvuruna karşı haçlı seferlerine başlaması anlamına gelir. Çünkü onların ahalisine onları yıkma çağrısıdır bu aynı zamanda. Ve ancak böyle bir çağrının başarı şansı vardır. Aynı sonuca, Dünya çapındaki bölünme ve apartheita karşı bir program olma gerekliliği de yol açar. Pek ala, Demokratik Bir Cumhuriyet, Türkiye gibi bir eşik ülkede, hele, ulusu bir hukuki kavram olarak tanımlar, dil ve kültürü ulusun tanımından dışlarsa, Orta Doğu ölçüsünde, Bizans, Osmanlı alanının refah ve demokrasiye geçmesini sağlayabilir. Zaten PKK’nın veya Kürt hareketinin programı da tam budur. Ama bu ne anlama gelir? Bu eni sonu, bir grup üçüncü dünyalının birinci dünyalılar arasına katılması anlamına gelir. Yer yüzü ölçüsündeki apartheiti kaldırmaz, onun sınırlarında belli bir değişiklik yapmış olur sadece. Bu ise bir sosyalist açısından savunulması mümkün olamayacak bir şeydir. Bizler her hangi bir ulusun veya uluslar grubunun imtiyazlılar arasına katılmasını programımız olarak koyamayız ve bunun için savaşamayız. Bu sosyalizm idealinin terki demektir. Ve nihayet bu imtiyazlılar arasına katılanlar, tıpkı bu günün imtiyazlıları gibi, yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir düzen istemekten yana olmayacaklardır. Hayır, kimilerinin sandığı gibi, demokratik bir cumhuriyette Türkiye büyük bir askeri emperyal bir güç ortaya çıkacağı için falan değil; (Bütün bunların olup olmaması bir yana. En iyi biçimini düşünelim. Çevresine demokrasi getiriyor. İçinde yoksulluğa son veriyor. Müthiş bir özgürlük ortamı sağlıyor. Bütün komşularıyla barış içinde. Onlardaki demokratik dönüşümleri destekliyor. Bütün bu koşullarda bile, savunulamaz dünya proletaryasının genel çıkarı açısından. Çünkü bütün bunlar, bir grup insanın daha Avrupa veya Amerikalıların yaşadığı refah ve özgürlük düzeyinde yaşaması sonucunu verir. Yani bir ülkenin sınıf atlamasıdır adeta.) bu dünya çapındaki sosyalist bir program açısından, yeryüzündeki apartheiti kaldırma ve başka bir uygarlığı taslaklaştırmanın acilliği bakımından savunulamaz. Bunu savunmak ulusal sosyalizm anlayışını savunmak demektir. Yani bir ulusal olmayan sosyalist, Türkiye’deki insanlara, açıkça şunu söylemelidir: “Demokratik bir cumhuriyet bir cebirsel formül olarak açık bir biçimdir. Ama bu cumhuriyet, kendini sadece ulusun tanımından dil ve kültürü dışlamakla yetinirse bu bölge için bir çözüm sunabilir, sizlerin refah ve demokrasi adasında yaşamanızı sağlayabilir, sizin kendinizi kurtarmanızı ve yeryüzünün imtiyazlıları arasına geçmenizi sağlayabilir; ama insanlığın bu günkü sorunlarının çözümü olamaz, bunun için sosyalist bir uygarlık gerekir, bunun alfabesi de ulusal olanla politik olanın çakışmasını reddetmektir. Ama bu da çok zor ve meşakkatli bir iştir”. Sossyalisler bunları demek, farklı bir programla çıkmak zorundadır. Sorunu böyle koyan bir tek sosyalist gördünüz mü Türkiye’de?

41


Yok. Böyle bir programı olan var mı? Yok. “Sosyalistlerin programı yok” derken bundan söz ediyoruz. Ve onlar bu sorunların hepsine gözlerini kapıyorlar. Aslında böyle yaparak kendilerini de yok olmaya mahkûm ediyorlar. Kendilerinin ulusal sosyalistler olduklarını itiraf etmiş oluyorlar. Böyle bir sosyalist programın bir şansı hemen hemen hiç yok denecek kadar azdır. Bunu zaten son yılların bütün sosyal devrim deneyleri gösteriyor. Bütün Doğu Avrupa halkları, Avrupa’ya katılmak için sıraya girdi. Niye? İmtiyazlılar arasına katılmak için. Türkiye’de de durum farklı değildir. Bu gün baskı olmasa, kapılar açılsa ve Avrupa almaya hazır olsa, 70 milyon T.C. yurttaşının yapacağı aynı şey olur. Demokratik Cumhuriyet de bunu sağlar, biraz meşakkatli ve kendi gücüyle belki ama, böyle. Aksini beklemek için hiç bir neden yok. Bunun aksi yönde küçücük bir entelektüel akım bile yok. Yıllardır bu yöndeki yazdıklarımız ve çabalarımızın yankısızlığı bunun en açık diğer bir kanıtından başka bir şey değildir. Bir başka örnek Güney Afrika’dır. Bırakın başka bir uygarlığı bir yana, sosyalist karakterde değişiklikler bile yapmak istememiştir. Güney Afrika’da ANC esas olarak işçilere dayanan, sosyalizm amaçlı bir örgüttü. Bu gün Güney Afrika’daki bütün devlet yöneticilerinin çoğu, daha dün hapishanelerde onlarca yıl geçirmiş devrimci sosyalist insanlardır. Ama bu güney Afrika’nın bir kapitalist ülke olarak kalması gerçeğini değiştirmemektedir. Zaten bu insanlar, Güney Afrika işçilerine “hadi sosyalizme geçmeyi deneyelim” deseler, bir dakika bile bulundukları yerde kalamazlar, bizzat o işçiler ve halk tarafından kovulurlar. Kovulmasalar ve işçiler böyle bir ölüm perendesi atmayı göze alsalar bile bu sefer o rejimin kapitalist dünyanın baskı ve boykotları karşısında ayakta kalma şansı yoktur. Bu günkü koşullarda, Güney Afrika’lı işçi başına bir de toplumsallaştırma diye yeni bela almak istememektedir. Hiç bir başarı şansı olmadığını bilmektedir. Ama bu günkü koşullarda, Güney Afrika mallarının Afrika pazarında satılması sayesinde durumunu belki biraz daha düzeltebilir. Güney Afrika devleti, elbette komşularındaki demokratik güçleri ve dönüşümleri desteklemektedir. Hatta AIDS’e karşı ilaç sorununda olduğu gibi, Emperyalist tekellere de karşı çıkmaktadır. Ama bu onun, aynı zamanda demokrasi yayan, demokratik güçleri destekleyen, Afrika çapında, yönetiminde yıllarca hapishanelerde yatmış komünist inançlı devrimcilerin bulunduğu bir küçük emperyalist ülke olduğunu da hiç kimseye unutturmamalıdır. İşte Demokratik bir Cumhuriyet aşağı yukarı Güney Afrika’nın Orta Doğudaki benzeri gibi bir şey olur. Bölgedeki demokratik güçleri güçlendirir. Birbiri peşi sıra muhtemelen diktatörlükler yıkılacaktır. Orta doğuluk kültürü temelinde, tıpkı bu gün Avrupa birliğinin Avrupa Kültürü diyerekten bir Avrupa ulusu kurması gibi, bir federasyon veya orta doğu birliği oluşacaktır. Ülkeler arasındaki bu yakınlaşma, savunma giderlerinin azalması; birbirine destek olma; ortak büyük pazar; demokrasi nedeniyle toplumsal eşitsizliklerin azalması; böyle

42


güçlü bir ekonomi ve politikayla ABD ve Avrupa’nın dayatmalarına karşı daha büyük direnme yeteneği vs.. Bu ne demektir? Bu işçilerin ve halkın siyasi egemenliği altında bir kapitalizm demektir. Yani iktidarı alan işçiler ve yoksullar, sosyalist dönüşümlere girmemekte ve kapitalizm çerçevesinde kalmaktadırlar. Bunun nasıl bir şey olacağını anlamak istiyorsanız İsveç’e bakın. Bu geçen yüzyılın başında Pavrus Efendi’nin öngördüğünün gerçekleşmesidir. Elbette Demokratik Cumhuriyet, Türkiye’de ancak, Emekçilerin ve ezilen ulusun büyük bir mobilizasyonuyla kurulabilir. Bu gün var olan devlet cihazı baştan aşağı tasfiye edilip, iktidarın halkın temsilcilerinin elinde olduğu, bürokratik ve militer olmayan, hatta kullanıldığı takdirde sınıfsız topluma gidişin aracı olabilecek bir devlet. Geçen yüzyılda Rusya bağlamında bu olasılık gündeme gelmişti. Yani demokratik tarihsel görevler, işçi sınıfını ve köylüleri iktidara getirebilirlerdi. O zamanlar Pavrus Efendi, bunun bir işçi iktidarı altında kapitalizme yol açacağını söylüyordu. Troçki ise, bunun devrimin dinamiğiyle böyle kalmayacağını, işçilerin sosyalist dönüşümler yapmak zorunda kalacaklarını ön görüyordu. Sonraki gelişmeler tam da Troçki’nin dediği gibi olmuştu. Ama Tarih şimdi Troçki’den intikam alıyor ve Pavrus Efendi’nin öngörüsüne geçerlik kazandırıyor. Çünkü işçiler, devrimin dinamiğine rağmen, kendilerini kapitalizm çerçevesindeki değişikliklerle sınırlıyorlar ve bu yönde eğilim gösteriyorlar. Güney Afrika, Nikaragua, Doğu Avrupa devrimlerinin gösterdiği “Sonuçlar ve Olasılıklar” bunlar. Yani artık “Sürekli Devrim” değil, Troçki’ye nazire, “Süreksiz Devrim” söz konusu. Geçen yüzyılda, Pavrus Efendi’nin ön görüsü, İsveç gibi ülkelerde gerçekleşti. İsveç’te gerçekten işçiler iktidardaydı ama bu işçiler kapitalizmi yıkmıyor sadece kapitalizm çerçevesinde sosyal devlet ve özgürlüklerle yetiniyorlardı. Kendi refahları için, gereğinde Alman Faşizmi ile barış içinde ticaret yapmaktan çekinmiyorlardı. İsveç mucizesi, tamı tamına işçilerin egemenliği altında bir kapitalizmin ne olacağını gösterir. Yirminci yüzyıl boyunca geri ülkelerdeki bütün devrimler, Troçki’nin ön gördüğü biçimde gerçekleşti. Demokratik tarihsel görevler, sosyalist devrimlere yol açtı. Ama bürokratik olarak yozlaşmış biçimlerde. Ama bu gün dünyanın hiç bir yerinde işçilerin sosyalizme cesaret edeceklerinin en küçük bir izi yokken; Doğu Avrupa, Nikaragua, Güney Afrika devrimlerinin izlediği yol ortadayken, Pavrus Efendinin görüşünün tekrar güncellik kazandığı görülür. Aslında Güney Afrika bunun ifadesidir. Güney Afrika’da işçi sınıfı kendini kapitalizmle sınırlamış bulunmaktadır. Bu günün dünyasında, Devrimci bir dalga demokratik görevleri tamamlama temelinde işçileri ve köylüleri ve diğer ezilen kesimleri iktidara getirebilir. Ama bunlar, Troçkinin ön görüsü ve yirminci yüzyılda gerçekleşenlerin aksine kendilerini demokratik görevlerle sınırlarlar. Böylece işçi ve emekçilerin egemenliği altında, bir zamanların İsveç’i benzeri kapitalist ülkeler olanaklıdır. İşte Türkiye’de olacak olan da muhtemelen budur. Bu Demokratik Cumhuriyet’te işçiler ve emekçiler, hadi gelin, sosyalist karakterde dönüşümler yapalım, gelin bir sosyalist uygarlık

43


kurmaya başlayalım; ulusal olanla politik olanın çakışmasını reddedelim diyenlere oy vermeyeceklerdir. Onlar, tıpkı bir zamanların İsveç sosyal demokrasisi gibi, kapitalizm çerçevesinde kendilerine sosyal hakları verecek, özgürlüklerini garantiye alacak, ama kapitalizme de fazla dokunmayacak partilere oy vereceklerdir. Bu da gerçekten, bölgede refah ve demokrasinin gelişmesini sağlar. Ama bu şu demektir aynı zamanda, aslında bir sosyalist için hiç bir şans bulunmamaktadır politika yapmak için. Kimse daha görünür ve daha az zahmetli bir iyileşme ortada dururken, daha zahmetli ve sonu belirsiz bir yola girip başına yeni belalar açmak istemez. İşçilerin, emekçilerin çok gerçekçi olduğu açıktır. Peki bu durumda, dünya çapındaki bu program ve strateji bağlamında, nasıl bir taktik yönelişe girilmelidir ki küçük bir propaganda mahfili olmaktan çıkıp politik manzarayı ve gelişmeleri etkileyebilen bir güç olunsun? Sorunu bu düzeyde koyan ve tartışan var mı? Yok, yok, yok! Biz ise, son iki yıldaki yazılarımızın hepsinde, tüm politik eylemimizde, tamı tamına bu sorunu tartışıyor ve ulaştığımız sonuçlara göre davranıyoruz. Dediğimiz özetle şudur: “Demokratik Cumhuriyet cebirsel bir formüldür. Bu formülün içindeki güçlerin hedefleri ve ağırlıkları belirleyecektir onun somutta alacağı anlamı. Bu pek ala, İşçi ve Köylülerin egemenliği altında, tıpkı İsveç’te olduğu gibi, daha sosyal adaletçi ve özgürlükçü bir kapitalizm; İsveç gibi bir emperyalizm ile de sonuçlanabilir veya Sosyalist bir uygarlığın tohumu da olabilir. Çok zayıf bir olasılık olsa bile. Eğer biz sosyalistler, bu gün eğer bu demokratik cumhuriyet mücadelesinin öncülüğünü yapabilir ve bu mücadeleyi başarıya ulaştırabilirsek, bunun verdiği prestijle, daha ileri gidilmesi için daha fazla sözümüzün dinlenme olasılığı olabilir. Gerçek amacımızı ve bunun zorluklarını hiç gizlemeden, Demokratik Cumhuriyet cephesinin en tutarlı öncüsü olmaktan başka doğru bir taktik olamaz.” Eğer bu mücadeleye öncülük eder ve bir prestijimiz olursa, bu ülkede etkili olmasak bile, işçiler Demokratik Cumhuriyet’e ulaştıklarında bize değil de, kapitalizmi sürdürecek partilere oy verdikleri takdirde bile, bu selden geriye epey bir kum kalır, bunu yanı sıra dünyada eşitlikçi fikirlere yeni bir canlılık ve itibar verilebilir. Bu program dünyanın yoksullarına duyurulmuş olur ve kim bilir, bir yerlerde başkaları, buralarda cesaret edilemeyene daha iyi bir hazırlıkla cesaret edebilir.” Sorunu böyle koyan ve tartışan var mı? Yok, yok, yok. Bütün bu denilenler ışığında toparlayalım. Dünya çapındaki bir program açısından baktığımızda, günümüzün dünyasında Türkiye’de bir sosyalist için, Demokratik Cumhuriyet’i savunmak şu problemleri içerir. On dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi, Demokratik Cumhuriyet, sosyalizme giden yolda en uygun koşulları sağlamayabilir. O zamanlar, geri ülkedeki bir Demokratik Cumhuriyet’in sosyalizm uğruna mücadele için en elverişli koşulları yaratacağı kabul ediliyordu ve bu

44


doğruydu. Ama bu günün dünyasında, o ülkenin imtiyazlılar arasına katılması gibi bir anlama sahip olabilir. Yani sağladığı refah ve demokrasi ortamıyla, o ülkenin halkını yeryüzünün imtiyazlıları arasına geçirir. Ama bu aynı zamanda, bütün bugünkü zengin ülkelerde de olduğu gibi, fiilen o ülkenin sosyalizmden uzaklaşması, imtiyazlarını savunur bir duruma geçmesi anlamına gelir. 20. Yüzyılda sadece Rusya’da kısa bir dönem gerçekleşmiş, sonra da bürokratik yozlaşma nedeniyle fiilen gerçekleşmemiş; yani bürokratik cumhuriyetlere yol açmış olmakla birlikte, yirminci yüzyılda, demokratik cumhuriyet fiilen işçilerin ve köylülerin iktidarı ve onların da kendilerini sınırlamaması nedeniyle sosyalist dönüşümler anlamına geliyordu. Yani sınıfsız topluma giden bir içerik kazanabiliyordu bu cebirsel formül. Ama İşçi ve köylülerin kendilerini demokratik görevlerle sınırlaması halinde, (ki bu günkü dünyadaki bütün veriler bunu gösterir ve aksi yönde hiç bir belirti yok iken) Demokratik Cumhuriyet, fiilen kapitalizm çerçevesinde bir İşçi ve emekçiler hükümeti anlamına gelebilir. Ama bu da bu günkü dünyanın fiili siyah ve beyaz bölünmüşlüğünde, sosyalizme yaklaşma değil, uzaklaşma anlamını kazanır. Yani bu Demokratik Cumhuriyetin emekçileri, yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir düzenden çıkarlı olmayacaklar demektir. Demokratik Cumhuriyet, yeryüzünün siyah ve beyaz bölünmesi koşullarındaki süreksiz devrim boyutuyla, kendisini sırf demokratik görevlerle sınırladığı takdirde, imtiyazlılar arasına katılma sonucu verir. Bu ise sosyalizmden fiili bir uzaklaşma demektir. Birincisi bu noktadan problemlidir. Çünkü bu dünyada sömürü ve baskının ortadan kaldırılmasına azami bir katkı anlamına gelmez. İkincisi, sosyalist programın artık dünya çapında başka bir sosyalist uygarlık programı olması gerektiğidir, dolayısıyla bulunduğunuz ülkedeki programınız da başka bir uygarlığın tasarısını içermelidir. Demokratik Cumhuriyet ise, sadece siyasi bir cebirsel formüldür. Bir uygarlık tasarısı içermez, bu başka uygarlığın siyasi biçimi ne olmalıdır sorusuna cevap değildir. Kürt hareketinin ve demokratik hareketin programı olan veya olması gereken, ulusun tanımından dil, kültür ve etniyi dışlama, dillerin eşitliği gibi siyasi biçimler, burjuva uygarlığının biçimleridirler; onlar bu uygarlığın temel var oluş biçimi olan ulusal olanla politik olanın çakışması anlayışını dışlamaz ve reddetmez, sadece ulusal olanı farklı tanımlarlar. O halde, siyasi biçimi, ulusun tanımından dili ve etniyi dışlayan, ulusu yeniden tanımlayan bir demokratik cumhuriyet, sosyalizme geçişin sosyalist bir uygarlığın biçimi olamaz, ancak nasıl tanımlanırsa tanımlansın ulusal olanla politik olanın çakışması ilkesini reddeden bir demokratik cumhuriyet sosyalist bir uygarlığın biçimi olabilir. Bu aynı zamanda hem imtiyazlılar arasına katılma sorununa yani dünyadaki ırkçı apartheit sitemine bir çözümdür, hem de süreksiz devrimin çıkmazına, ileri ve zengin ülkelerin işçilerine bir başka uygarlık tasavvuru ile tarafsızlaştırma veya kazanma sorununa bir cevaptır.

45


O halde, nasıl devrimci demokrasi, Demokratik Cumhuriyet’i tanımlayan içeriği, ulusun tanımından dil ve etniyi dışlamayı koyuyorsa, biz de ulusal olanla politik olanın çakışmasını reddeden bir demokratik cumhuriyet istediğimizi koymalıyız. Bu hem demokratik mücadelede yer almayı sağlar hem de ayrı bir bayrağın olmasını. Yani, sosyalistler olarak uluslararası boyutta azami katkımız ne olabilir sorusunu sormadan bu gün Türkiye’de program sorununa devrimci demokrasiden farklı bir program önerilemez. Türk sosyalistlerinin çıkmazı tam da buradadır. Demokratik Cumhuriyet’i kabul edenleri bile, Kürtlerin gelin birlikte örgütlenelim deyişlerine dünya çapında sorunu koymadıklarından programatik ve stratejik bir gerekçe gösteremezler. 01 Mart 2002 Cuma

46


Sorunları Somut Olarak Anlatma Denemesi İlk iki bölümde Demokratik Cumhuriyet’in ne olduğunu; sosyalistler tarafından savunulabileceği ve savunulması gerektiğini gördük. Bütün o uzun açıklamalar sanırız, “Ankara’dan Komünistler”in ne Demokratik Cumhuriyet’i ne de bizim Demokratik Cumhuriyet’i ve ona bağlı olarak tartıştığımız sorunları anlamadığını göstermiştir, ama biz yine de daha doğrudan bunu göstermeye çalışalım. Çünkü Türkiye’nin alışılmış düşünce tembelliği ortamında, görüşler deve hamuru gibi hazırlop yutulmaya hazır halde verilmedikçe, hatta imgelerle beslenip vizualize edilmedikçe kimse yazılanlardan uygun mantıki çıkarsamaları yapıp gereken sonuçlara ulaşma çabasına girmez. Bunun için, bu bölümde sorunu biraz daha da somutlayalım ya da resimleyelim. Bunun için sorunu biraz daha “bakkal gibi” koyalım. * Diyelim ki, Türkiye’de emekçi halk ayaklandı, Ekim Devrimi, Büyük Fransız Devrimi, Nikaragua veya İran devrimi gibi, şöyle ezilenlerin sokakları doldurduğu güzel bir devrim yaptı. Bu devlet cihazını parçaladı. Halkın üzerinde yükselmeyecek, ona hizmet edecek, Birinci veya İkinci Paris Komünü tipi bir devlet cihazı oluşturdu, yani Demokratik bir Cumhuriyet. Bizim tartıştığımız, bu Demokratik Cumhuriyet’in, bu işçilerin, emekçilerin iktidarda olduğu Paris Komünü tipi devletin ve bu iktidarın sorunları. İşte biz bu Demokratik Cumhuriyet’de işçilerin, köylülerin politik iktidar ellerinde olmalarına rağmen sosyalizme geçmek istemeyeceklerini, yani kapitalizmi tasfiye etmeyeceklerini, bunun esas büyük olasılık olduğunu söylüyoruz. İşçilerin, emekçilerin egemen olduğu ama özel mülkiyete dokunmayan bu ülke, kapitalist bir ülke olmaya devam eder diyoruz. Bu ise fiilen bir bölge gücü, bir emperyalist ülke olma sonucunu verir diyoruz. Bunun nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyorsanız, bir İsveç’e veya bu günkü Güney Afrika’ya bakın diyoruz. Bunun böyle olmayacağı yönünde en küçük bir eğilim yok diyoruz. Son yılların bütün kitlesel hareketleri bu sonuç ve olasılıkları ortaya çıkarıyor diyoruz. Bizim tartıştığımız ise, bu sonucun ortaya çıkmaması için ne yapmak gerektiği. Dediğimiz de özetle şöyle ifade edilebilir: Böyle bir devrimin hazırlanmasında biz en önde olursak, böyle bir devrim başarıya ulaştığında sözümüz dinlenecek, sözümüzün ağırlığı olabileceği bir durumda olabiliriz. Böyle bir durumda olursak da, şimdiden insanlığa önereceğimiz sosyalist uygarlık programını gerçekleştirmek üzere o ayaklanmış halkın desteğini isteyebiliriz. Muhtemelen bu destek gelmeyecektir. Nüfusun çok küçük bir bölümü böyle bir programı destekleme eğilimi gösterecektir. Buna rağmen, bir miras bırakmak da önemlidir. Bir örnek sunmak, bir başlangıç yapmış olmak da çok önemlidir. Ama bunun için de öncelikle, böyle bir uygarlığı şimdiden programlaştırmış olmamız gerekir. Tabii insanlara sadece bu sosyalist

47


uygarlık programını önermemiz ve onların desteğini istememiz yetmez, bunu yaparken bu işin nice güç olduğunu da açıklamalıyız. Yani zengin ülke emekçilerinin yardıma gelmeyeceği, uzun yıllar tecrit, ambargo ve tehdit altında yaşanabileceği, ama bunlara karşılık bir başka uygarlık tasarısıyla karşı tarafın içinden bölünüp en geniş güçlerin kazanılabileceği gibi. Türkiye’nin bütün sosyalistleri ise, sorunu, sanki İşçiler ve Emekçilerin sosyalizm isteyecekleri Allah’ın emri, kaderin tecellisiymiş gibi koyuyorlar. Resmi daha da somutlaştıralım. Daha da açık yazalım. Diyoruz ki, böyle bir işçi ve emekçiler ayaklanması bu günkü devlet cihazını parçalamış; Birinci veya İkinci Paris Komünü’nde olduğu türden, ezilen çoğunluğu baskı altına almakta kullanılamayacak, ondan bağımsızlaşamayacak ve ona hizmet edebilecek bir devlet cihazı, yani kelimenin gerçek anlamında artık devlet olmayan bir devlet cihazı örgütlemiş olsunlar. Tabii burada her türlü fikir, örgütlenme özgürlüğü, serbest secimler vs. var. Hadi daha da somut olalım, devrimci dalga geniş kitlelerin radikalleşmesine yol açtı ve bu günün küçük sosyalist ve devrimci partileri meclis veya o devrimin ortaya çıkaracağı iktidar organlarında çoğunluk olmuşlar; Hükümetler bu sosyalist ve devrimci partilerin arasındaki uzlaşmalarla kuruluyorlar. Hadi daha da somut olalım, Mihri Belli örneğin, bunca yıllık mücadelesine saygıyla Cumhurbaşkanı seçilmiş olsun. Abdullah Öcalan başbakan, Ertuğrul Kürkçü, Ekmek ve Gül partisinden koalisyon ortağı olarak Medya işlerinden sorumlu bakan, ÖDP’den Oğuzhan Müftüoğlu İçişleri bakanı, SİP’in başkanı Gıda işlerinden sorumlu bakan, Sungur Savran Ekonomi Bakanı ve siz Ankara’dan Komünistler de, bu devrimci ülkenin başkentinin, Ankara Komünü’nün seçilmiş ve her an geri alınabilir yöneticileri olun. Şimdi böyle bir durumda, bu arkadaşlar, işçi ve emekçilere “hadi arkadaşlar gelin şu üretim araçlarından özel mülkiyeti kaldıralım, planlı ekonomiye geçelim” dedikleri an işçiler ve emekçiler onlara “Hop, durun bakalım o kadar da değil, o zaman işler karışır. Bütün dünya karşımıza dikilir. Ambargo, askeri tehdit vs. gelir. Biz bu kuşatma altında, hadi diyelim ki, kimi çelişkileri kullanarak askeri müdahale tehdidini atlattık, tıpkı bu günkü Küba gibi sabuna muhtaç biçimde onlarca yıl yaşamak zorunda kalırız. Bunu çok daha elverişli koşullarda Rusya bile yapamadı. Biz hiç yapamayız. Sizler iyi hoş ve dürüst insanlarsınız, gelin şu sevdadan vaz geçin, eğer geçmezseniz, kusura bakmayın ama sizi seçmiyoruz, seçilenleri de geri alıyoruz. Böyle maceralara girmeyecek, bizim sosyal haklarımızı ve özgürlüklerimizi garanti edecek ama sosyalizm falan deyip de başımıza yeni belalar açmayacak olanları seçeceğiz” diyeceklerdir. O zaman, ya emekçilerin dediklerine uyacak ve kapitalist bir ülkenin sosyalist inançlı yöneticileri olacaksınız, (Tıpkı bir zamanların Kuzey Avrupa’daki Sosyal Demokratları gibi. Ya da bu gün Güney Afrika’da bütün devlet cihazının tepesinde bulunan inanmış Komünistler gibi. Onların sosyalizme inanmamış insanlar olduklarını hiç sanmayın. Maalesef düşünceler varlığı belirlemiyor.) ya da “hadi size uğurlar olsun, bana oy vermeseniz de ben bu görüşlerimi savunuyorum” deyip, bir muhalif küçük grup veya parti olarak varlığınızı sürdüreceksiniz.

48


Bu arkadaşların genellikle kitlelere ters düşmeme gibi kaygıları olduğundan, kendilerini seçenlerin direktiflerine uyacaklardır. Yani kapitalist bir ülkenin sosyalist inançlı, yöneticileri olacaklar ve “ne yapalım, işçiler bize bu görevi verdi, işçilere ters düşecek halimiz de yok” diyerek vicdan huzuruyla görevlerini ifa edeceklerdir. Kapitalist bir ülkenin sosyalist inançlı yöneticileri ne yapar? İşçiler için her türlü sendikal özgürlükler ve bunlar için güçlü garantiler. Uluslar üzerindeki her türlü baskının kaldırılması. Tüm dillerin ve kültürlerin eşitliği. Köylülere tüm yardımlar, kooperatifçiliğin teşviki. Komşulardaki demokratikleşmeleri desteklemeler ve barışçı ilişkiler. Örneğin, bu devletin bu sosyalist inançlı yöneticileri, Ermenistan’a gidip, tıpkı Willy Brandt’ın Polonya’da yaptığı gibi, Ermeni Katliamına uğrayanların önünde saygıyla eğilip bunu insanlık vicdanında mahkum eder. Tarih kitapları Orta Asya Türklüğü değil de, Anadolu Mezopotamya uygarlıklarının bir mirasçısı olmaktan söz eder vs.. Bunlar çoğaltılabilir. İşte böyle bir ülke dev olur. Bölgede Osmanlı’yı yeniden oluşturur, muazzam bir güç olarak ortaya çıkar. Burada güç deyince fiziki, askeri gücü anlamayın. Bu günkü Avrupa’nın gücü gibi bir güç anlayın. Ülkelerin size katılmak için sıraya girdikleri bir güç anlayın. Nasıl mı dev olur? Sadece bir tek faktörü ele alalım. Uluslara ve dillere getirdiği özgürlükler faktörünü. Türkiye’deki Kürtler üzerindeki her türlü baskı kalktığından ve onların da ayrılması için bir neden kalmadığından ve onlar zaten bu demokratik sistemin temel kurucularından olacağından, İran, Irak, Suriye’deki Kürtler, otomatikman bu devletin gönüllü taraftarları haline gelirler. Baskı yoktur, özgürlükler vardır ve Türkiye bunlara göre nispeten daha ileri ve zengin olduğundan, refah ve özgürlük demektir bu. Bu durumda, bu ülkelerdeki bütün Kürtler, tıpkı bir zamanlar Doğu Avrupa’da olduğu gibi, Türkiye’ye kapağı atmaya çalışacaklardır. Eh bu ülke, komşularıyla bir de, bu günkü Avrupa Birliği gibi, örneğin Ortadoğu Demokratik Federasyonu gibi bir tasarıya sahipse, bu ülkeye birey olarak kapağı atamayanlar, ülke olarak kapak atmanın mücadelesine gireceklerdi. Yani şimdi Türkiye’de Avrupa Birliği bağlamında olanın aynısını, İran, Irak, Suriye, Kafkas ülkelerinde yapmaya çalışacaklardır. Yani ülkelerinde Demokratik Cumhuriyet mücadelesi vererek, Kopenhag kriterleri gibi Ortadoğu Demokratik Federasyonu kriterlerine ulaşma mücadelesi vererek böyle bir federasyona katılmaya, refah ve özgürlüklerden nasiplenmeye çalışacaklardır. Bunun bölgede demokratik devrim ve dönüşümleri nasıl kışkırtacağı tasavvur edilebilir. Ama şimdi gelelim işin can alıcı noktasına? Sadece bunlar değil, Kafkaslardan Abazalar, Ermeniler, Azeriler vs., İran’dan Laikler, Hıristiyanlar, Azeriler, Türkmenler. Irak’tan Türkmenler, Kürtler, Şiiler Araplar, Suriye’den Kürtler, Araplar, Sünniler, Irta Asya’dan Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Özbekler baskı altında oldukları, akrabalarının burada oldukları gibi gerekçelerle, binlerce yoldan sizin ülkenize, refah ve özgürlüklerinizi paylaşmak için gelmeye çalışacaklar. Tıpkı bu gün Avrupa’ya olduğu gibi. Bunları ne yapacaksınız? Keza şu an Türkiye’de yüz binlerce hatta milyonlarca Moldavyalı, Rus, Romen, Polonyalı, İranlı göçmen işçi veya mülteci de var. Bunları ne yapacaksınız?

49


Bu insanları tıpkı bu gün Avrupa’nın yaptığı gibi, sınırlarınızın dışında mı tutacaksınız ve ihtiyacınız olan kadarını mı alacaksınız? Bu tamı tamına yeryüzü ölçüsündeki apartheitin yeniden üretilmesi olmayacak mıdır? Yok onlara “isteyen gelebilir, gelen de ülkedeki insanlarla aynı sosyal ve siyasi haklara sahip olabilir” mi diyeceksiniz? Böyle dediğiniz takdirde, kimse size oy vermeyecektir. Kimse refahını paylaşmak istemeyecektir. Keza, herkes evinde veya iş yerinde veya bunlarda olmasa bile gastronomide, temizlikte, işgücünün yeniden üretimini ucuza getiren alanlarda bu modern köleleri çalıştırmakta ve bunların emeği üzerinde daha refah içinde yaşamaktadır. Bunların kölelerini özgürleştirmeye kalktığınızda, tıpkı Avrupa’daki gibi ırkçı partilerde örgütlenmeye başlayacaktır birden bire sizi o zamana kadar demokratik talepleriniz nedeniyle destekleyen işçiler. İlginçtir, şu ana kadar Türk sosyalistlerinden hiç kimse, Türkiye’de oturan milyonlarca politik ilticacı, kaçak işçi, Doğu Avrupalının eşit hakları diye bir slogan atmak bir yana bu konu üzerine kafa bile yormuş değildir. Bu ne biçim bir enternasyonalizmdir ki, doğu Avrupalıların ve politik mültecilerin köle olarak çalıştırılmasınız hiç sorun yapmamaktadır? Hasılı şu üstünkörü yapılmış çıkarsamalar bile, yöneticileri inanmış sosyalistler olan bu işçi köylü iktidarının aslında ırkçı bir iktidar olacağını göstermektedir. Ama bu ırkçılığı daha da iyi göze batırmak için, buna bir de sosyalist tedbirler ekleyelim. Yani bu işçi köylü ayaklanması, hızını alamadı ve tuttu bir de sosyalist dönüşümler yaptı diyelim. Dünya durumu da çok müsait olsun. Ne askeri müdahale, ne de bir ambargo var. Tam anlamıyla bir demokratik sosyalist ülke, kalkınma hızı yüksek, plan hedefleri hızla gerçekleşiyor. Bu koşullarda da yukarıda ortaya atılan problemler yok olmayacaktır. Komşu ülkelerin yoksul insanları size kapağı atmaya çalışacaklardır. Ne yapacaksınız? Kapıları açacak mısınız? Kapayacak mısınız? Açarsanız o refahı sürdüremezsiniz. Kaparsanız sosyalist bir ırkçılık yapmış olursunuz. İşte Türkiye’deki sosyalistlerin tartışmadıkları bunlar. Biz ise bunları tartışıyoruz. Bunları tartıştığımızda ise, Türkiye’deki sosyalistlerin hepsinin aslında çağ dışında kalmış milliyetçiler oldukları ortaya çıkıyor. İşte Türkiye Sosyalistleri ile aramızdaki temel fark tam da bu noktada. Onlar Demokratik Cumhuriyet refaha yol açmaz diyerek sorunu tartışıyorlar; sanki demokratik cumhuriyet diğer ülkelerin işgalini, onlara askeri zor uygulanmasını gerektirirmiş gibi; oralardaki gerici rejimlerin desteklenmesiymiş gibi tartışıyorlar. Onlar bu refahın, demokrasinin kendisinde bir sorun görmüyorlar, biz ise sorunu tam da burada görüyoruz. Biz bu refaha ve demokrasiye rağmen, yani soruna rağmen, bu gün Demokratik bir Cumhuriyet talebine öncülük yapmaktan başka bir doğru politika yapma taktiği olmadığını söylüyoruz. Ancak bu koşulda ve şimdiden bir sosyalist uygarlık, yani dünya çapında bir programını savunarak bu mahzurun giderilebileceğini söylüyoruz.

50


Sırf “kendi” ülkenizle sınırlı, demokratik veya sosyalist olsun fark etmez, bir özgürlük ve refah, bir ırk ayrımcısı sistemle sonuçlanır. Türk sosyalistleri ve demokratları bununla yüzleşmekten kaçıyorlar. Hadi demokratları anlarız. Onlar ulusal perspektiflidirler. Ya sosyalistler? Hiç birisinin dünya çapında bir programı var mı? Sorunu bu bağlamda tartışıyorlar mı? Hayır. Hepsi, Türkiye’yi sosyalist yapmaktan söz ediyor. Böyle bir şey olmaz. Yani hem bir ülkede sosyalizm olmaz, olsa olsa, planlı ekonomi ve İşçi demokrasisi olur. Sosyalizm sınıfsız toplumdur. Ona ancak dünya ölçüsünde bir işçi demokrasisine veya diktatörlüğüne (ki ikisi aynı şeydir) ulaştıktan sonra bir Geçiş Dönemi sonunda ulaşılabilir. Hem de ülkenizdeki işçiler bu günkü verili durumda bunu kamulaştırma ve planlı ekonomi istemezler. İsteseler bile, sosyalist uygarlık projesi olmayan bir ülkeyle sınırlı sosyalist tedbirlerin Emperyalist baskı ve müdahale karşısında yaşama şansı yoktur. Hadi olduğunu var saysak, bunun, yani şu sosyalist Türkiye’nin, aslında üretim araçlarını kamulaştırmış, planlı ekonomiye dayanan ırk ayrımcısı bir toplum olacağını görmek ve bu sorunla yüzleşmek istemiyorlar? Niçin mi? Tam da milliyetçi oldukları için. Tekrar edelim, “Sosyalist Cumhuriyet” olsa da problem ortadan kalkmayacaktır. Refahınızı ve özgürlüklerinizi sizinle paylaşmak isteyenlerle paylaşacak mısınız? Paylaşmayacak mısınız? Irk ayrımcısı bir sistemin sosyalist bir üyesi mi olacaksınız yoksa olmayacak mısınız? İçinde bulunacağınız çelişkiyi daha da somutlayalım. Yeryüzünün büyük bir bölümü yoksul olduğu kadar her türlü baskı altında. Eğer sosyalist bir ülkeyseniz en azından anayasa ve yasalarınızda inançları, ırkı, milliyeti veya cinsi nedeniyle baskı altında olanlara sığınma hakkı tanımak gibi bir ilkenizin olması gerekir. Bu ise şu demektir. Bir anda milyonlarca insan, bu hakka dayanarak size gelmek isteyecektir. Ve sizin, size gelene, ırkçı olmamak için geldiği andan itibaren eşit yurttaşlık hakları vermeniz gerekir. Bunları yapmıyorsanız, sosyalistliğiniz nerede kalır. Avrupa veya Amerika veya Avustralya’dan tek farkınız, planlı ekonomiye dayanan bir ırkçı ülke olmanız olacaktır. Yaptığınız takdirde ise, önce sizi destekleyen işçiler size isyan edip, iltica hakkının “kötüye kullanılmasına karşı” yani ırk ayrımcılığını korumaya yönelik kanunlar çıkaracaklardır. Vize koyacaklardır geri ülkelerden kimse gelmesin diye. Yani yeryüzünün imtiyazlıları olarak fakirlerin etrafına hapishane duvarları öreceklerdir. Ve işte o zaman da kendileri bir çözümün değil, sorunun parçası olarak ortada olacaklardır. Onlar yeryüzü ölçüsünde eşitlikçi bir düzenden çıkarlı olmayan, bu günkü Avrupa ve Amerika’nın emekçilerinin yaptığını yapacaklardır. Görüldüğü gibi, sorunu dünya çapında koymadan, bu günkü dünyanın yoksul zengin ayrımına bir çözüm getirmeden kendi ülkenizde bir sosyalizm kurma çabanız, en iyi koşulda ırkçı bir sistemin savunuculuğu sonucunu verir. Bundan bir tek çıkış yolu vardır. Başka bir uygarlık programı ve tüm insanları ulusal olanla politik olanın çıkışması ilkesini yıkmaya çağırmak, yani bütün insanları yurttaşınız ilan etmek. Ancak bu takdirde hem

51


ırkçılıktan kurtulabilirsiniz, hem sosyalist dönüşümler yapma ve onları koruma şansınız olabilir. Şimdi örneğin ÖDP’den ayrılanların, “Hayat Bizi Sosyalizme Çağırıyor” demesi veya “Anakara’dan Komünistler”in “Bizler sosyalizm programımıza, işçilerin üretim araçlarının kollektif mülkiyetine sahip çıkarak, kendi yaşamlarını konseyler vasıtasıyla örgütleyeceği bir düzen yaratma mücadelesini her şeyden acil görüyoruz” demesi, yukarıdaki sorunları ortadan kaldırmadığı gibi, onlarla yüzleşmekten ve gerçek sorunları tartışmaktan kaçmanın örtüsü olur. “Komünist bir dünya kuracağız” diye slogan atıyorlar. Ama böyle bir dünya kurmanın gerçek sorunlarını tartışmıyor ve onlara gözlerinizi kapıyorlar. Ezilenlere bunun zorluklarından söz etmiyorlar. Kendileri bunun sorunları ve zorluklarıyla yüzleşmeye gelmiyorlar. Aslında Sosyalizmden bahseden yukarıdaki sözler sadece sosyalizmin sorunlarından kaçışın değil, demokrasi mücadelesinden de kaçışın örtüsü oluyor. Sosyalizm denerek, demokrasi mücadelesinin içinde ve önünde yer alınmıyor. Böylece de demokrasi mücadelesi radikal demokrasiden yoksun olduğundan zayıf kalıyor. * Şimdi gelelim Demokratik Cumhuriyet’in “Sürekli Devrim” yani yayılma ve derinleşme olasılığına. İşte Demokratik Cumhuriyet tam da bu nedenle, Dünya Çapındaki Görevler ve Programdan hareketle savunulmalıdır. Yukarıda, bu günkü verili durumda, bir emekçi iktidarının kendisini büyük bir olasılıkla demokratik görevlerle sınırlayacağından söz ettik. Elbette kapitalizme dokunmayan bir demokratik ve emekçilere dayanan bir iktidar, dünya kapitalizmi için daha katlanılabilir ve ayakta kalma şansı olan bir opsiyondur. Ama bu aynı zamanda emperyalizm açısından bir tehlikedir de. Elbette bu iktidar bölge ülkelerinde, tıpkı Ekim Devrimi’nin yol açtığı türden etkilere yol açar. Yani o ülkelerdeki demokratik güçleri güçlendirir, onlara bir itilim verir. Bu ise, dünya petrol rezervlerinin esas büyük bölümünün olduğu bir alanda, oligarşilerin yıkılması, birbiriyle barış içinde demokrasilerin kurulması, hatta bir federasyon projesi, birbirlerine destek vermesi demektir. Bu ise, emperyalizm, bu kendisini kapitalizmle sınırlamış; İsveç’teki gibi, bir düzene bile dayanamayacak ona karşı müdahale edecek demektir. Çünkü böyle bir dönüşüm, halklarına dayanan yönetimler, birbiriyle birleşmeyi düşünen bir federasyon projesi, yani PKK’nın demokratik Orta Doğu Federasyonu projesi, Emperyalizm için bir kâbustur. Her şeyi bir yana atsak, sadece petrol nedeniyle bile bir kabustur. Dünya petrol rezervlerinin kontrolden çıkması demektir. 52


Böylece mesajı da zaten bölgedeki oligarşileri rahatsız edecek bir demokratik cumhuriyete karşı, bölgedeki oligarşilerin ve emperyalizmin birlikte müdahalesi adeta kaçınılmazdır. Bu durumda, Demokratik Cumhuriyet, sadece bölgesel bir proje olarak, emperyalist ülkeleri içinden bölemez. Emperyalist müdahaleye karşı dünya çapında bir programla karşı çıkmak zorunda kalır. Olayların mantığı onu buna zorlar. Dolayısıyla, Kürt hareketinin kendini kurtarmak için Türkleri de kurtarmaya kalkması gibi; Demokratik Cumhuriyet de kendini ya da bölgeyi kurtarabilmek için, tüm dünyayı kurtarmaya kalkabilir. Yani Emperyalizmin müdahalesi karşısında, kendini demokratik görevlerle sınırlamış bir cumhuriyet, ayakta kalabilmek için, dünya çapında bir sosyalist uygarlık projesi geliştirmek zorunda kalabilir. Kürt hareketinin evrimi; bağımsız bir Kürdistan’dan Demokratik Cumhuriyet ve Orta Doğu Demokratik Cumhuriyetler Federasyonuna evrimi ve zorda kalınca bu yönde adım atmak zorunda kalması, böyle bir olasılığın var olduğunu göstermektedir. Ama emperyalist müdahale karşısında o Demokratik Cumhuriyet’in böyle bir evrim gösterebilmesi için de, sosyalistlerin sosyalist bir uygarlık tasarımı için demokratik cumhuriyet projesinin önünde mücadele etmelerinin hayati bir önem vardır. Bizim bütün yaptığımız da bu. Türkiye sosyalistleri ise, ne Dünya çapında sosyalizmin problemleriyle ne de Türkiye’deki acil Demokrasi mücadelesinin problemleriyle yüzleşmiyorlar ve “sosyalizm” şiarının ardına gizlenerek, programsızlıklarını gizleme taktiği uyguluyorlar. Yıllardır bu konularda yazıyoruz. Sorunu böyle koyan, bu sorunları tartışan bir tek sosyalist hala yok. Bunun adı intihar politikasıdır. Bunun adı devekuşu politikasıdır. 15 Mart 2002 Cuma demir@comlink.de http://www.comlink.de/demir/

53


Demir Kucukaydin - Demokratik Cumhuriyet Nedir Sosyalistler Nicin savunulmalidir - 1-2-3