Page 1


MEB YAYINLARI *=‘ x *

^ i I

DÜNYA EDEBİYATINDAN SEÇMELER


M İLLÎ EĞİTİM BAKANLIĞI YAYINLARI: 2167 B İLİM VE KÜLTÜR E SERLERİ D İZ İS İ: 478 Dünya E debiyatından S eçm eler: 74

K itabın adı İK İ GELİN İN HATIRALARI Yayın kodu 91.34.Y.0002.773 ISBN 975.11.04483 B askı yılı 1991 B askı adedi 20.000

Dizgi, baskı, cilt M İLLÎ EĞ İTİM BASIM EVİ

Yayım lar D airesi B aşkanlığının 13.7J990 tarih ve 5711 sayılı yazıları ile üçüncü defa 20.000 ad et basılm ıştır.


Dünya Edebiyatından »Seşmeler

ÎKÎ GELİNİN HÂTIRALARI H. de Balzac Çeviren NURULLAH ATAÇ

İstanbul, 1991


IE İ GELİNİN HÂTIRALARI


BİRİNCİ BOLÜM I

Louise de Chaulieu’den MademoiseUe Renâe de Maucombe’a Paris, Eylül Sevgili m eralim , bak, işte ben de oradan kurtul­ dum ! Hani bana F lois’ya daima m ektuplar göndere­ ceğini vadetm iştin? İşte sana ilk m ektubu gene beni gönderiyorum . O güzel kara gözlerin ilk cümlem e ta­ kıldı kaldı, değil m i? H ele kaldır da sonrasını dinle: sana ilk aşkım ı anlatacak mektubumu alınca asıl o* zaman şaşıracaksın... İlk aşk... Hep “ilk aşk” derler dururlar; demek bir İkincisi de olurm uş! Sen şim di bana: “ Sus! Sus da manastırdan nasıl çıkabildin? rahibe olm aktan n asıl kurtuldun? önce orasını anlat!” diyeceksin. Carm elite'ler manastırında neler olup bittiğine sen ne bakarsın? Benim kurtulmam bir m ucize gibi gözükse bile, gene tabiî değil m i? Ürkmüş bir ruhun çığ n şla n en sonun­ da, aman bilm ez bir düzenin buyrularm dan da üstün çık tı, işte o kadar. Benim üzüntüden eriyip ölm emi içi götürm eyen halam, hastalığım a biricik deva diye rahibeliği gösteren annemi ne yaptı yaptı yola getirdi.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

4

Sen gittikten sonra ben kara sevdalıya dönm üştüm ; bir an önce kurtulmam da o yüzden oldu. Şimdi Paris’teyim ; m eleğim , bu saadeti de sana borçluyum . R enee'ciğim , sensiz kaldığım günkü halim i görseydin, bu kadar genç bir yürekte o kadar derin duy­ gular uyandırabildiğin için göğsün kabarırdı. B ir arada o kadar hülyalar kurduk, kanatlarım ızı o kadar beraber çırptık, o kadar zaman beraber yaşadık ki, öyle sanırım, ruhlarım ız

kaynaştı birbirine; hani M acarlı iki kız

kardeş varm ış, M onsieur Beauvisage bize ölüm lerini anlatm ıştı, işte onların vücutları gibi. M onsieur Beau­ visage1 da nereden aklım a geldi? A dı nerede, yüzü nerede!... K ız okullarına hekim etm ek için biçilm iş kaftan!... Sen de kardeşçiğinle beraber hasta olm adın m ı? ö y le keder etm iş, öyle yeise düşmüştüm ki, aram ız­ daki bağlan birer birer anmaktan başka bir şey ya pam ıyordum ; hasret on lan birer birer kıracak, sana beni unutturacak diyordum , eşini kaybetm iş b ir kum­ ru gibi hayattan tiksindim , ölm ekte bir tad buldum da tatlı tatlı ölüyordum . B ir yandan da rahibe olm ak korkusu... Hem M adem oiselle de La V alliöre’in1 2 önce­ k i hayatını yaşamadan, yanımda Renee’m olmadan rahibe olm ak! Bu bir hastalık, hem de öldürücü b ir hastalık değil de nedir? B îr Carm elite rahibesi günün, gecenin

herhangi

b ir saatinde ne yapar, ne eder? biliriz. Biz, her saati 1 Beauvisage, güzel yüz demektir. 2 X IV üncü Louis’in gözdelerinden M adem oiselle de la V alliere, hayatının son yıllarını rahibe olarak bir Carm elites manastırında geçirm iştir.


IKÎ GELİNİN HATIRALARI

5

birbirinin tıpkısı bir vazife, bir dua, bir iş getiren o hep bir teviye hayatı; insana çevresindeki eşyanın ol­ ması ile olm amasını bir tutturan o tüyler ürpertici hayatı kendimiz için her anında başka bir tat bulu­ nan bir hayat haline getirm iştik. H iç bir sınır tanı­ madan neler, neler düşünmez; neler, neler kurm azdıkl H ayal bize bütün ülkelerini açm ıştı; kim i sen, kim i ben birbirim iz için kanatlı bir at olurduk; en uyanığı­ m ız ötekini uyandırırdı, sonra o delişmen ruhlarım ız, bize yasak edilm iş bu âlem i istedikleri gibi baştan başa dolaşırlardı. Erm işlerin hayatı bile bize, en gizli şeyleri anlamamız için yardım ederdi. Yanımda senin o şefkatli

tatlı varlığını duyamadığım

gün ben de

herhangi bir Carm ölite gibi oldum, yani bir yeni za­ man Danaid’i; dipsiz bir fıçıy ı doldurm aya değil, belki bir gün dolu çıkar üm idiyle her gün, ne olduğu anla­ şılm az bir kuyudan boş bir kova çekm eye mahkûm bir kadın. Halam, bizim kendi kendimize olan hayatı­ m ızı fark etm em iş. O, iki dönümlük m anastırım gök­ lerde bir âlem gibi görm eye alışık olduğundan benim hayattan ne diye bezdiğim i bir türlü anlayam ıyordu. Bu yaştaki kızların rahibe olabilm esi için ruhlarında ya eşsiz bir yalınlık (yok bizde o, m eralciğim !), yahut halama ulu bir insan haline getiren fedakârlık ateşi­ nin bulunması gerektir. Halam kendini, pek sevdiği kardeşinin yoluna veriverm iş; ama kim kalkıp da ken­ dini tanım adığı insanların, ya birtakım fikirlerin uğ­ runa öyle veriverir? On beş günden beri aklıma ne deli deli sözler, fi­ kirler, hepsini de ancak sana söyleyip sana anlatabi­ leceğim neler, neler geliyor! Hepsini de susmaya, gön -


t

İKİ GELİNİN HATIRALARI

lûm e göm m eye m ecbur oluyorum . K arşı karşıya gelip anlatm ak kadar tatlı değil ama, içim i şu kâğıtlara da dökmesem boğulacağım Gönül hayatı bize ne ka­ dar gerekliym iş! Bu sabah hâtıra defterim i yazmaya başladım, um anm İd sen de başlamış sındır: böylece sen, ancak hayal ettiğin halini bildiğin P aris’te yala­ yacağın gibi ben de ancak senin anlattığın kadarını bildiğim o güzel Gemenos vadisinde yaşayacağım . Şim di dinle, yavrucuğum : hayatım ın

kitabında

sayfası pem be bir şeritle gösterilm eye lâyık bir günün sabahında annemin can-yoldaşlanndan biriyle büyük annemden kalma son uşak olan Philippe, Paris’ten gel­ diler; beni götürm ek üzere gönderilm işler. Halam beni odasına çağırtıp da bu haberi bildirince o kadar se­ vindim İd dilim tutuldu, yüzüne alık alık bakmışım. Halam, hani o gırtlaktan çıkan sesiyle: “Kızım , dedi, görüyorum k i benden ayrıldığına h iç esef etm iyorsun; ama, son vedaım ız değildir bu, gene görüşeceğim iz­ den eminim. Senin ahunda, A llah’ın sevdiği kullarına nasip ettiği nuru görüyorum . Sende insanı cennete de, cehenneme de götürebilecek gurur var ama ruhundaki asalet düşmene koym ayacaktır! Ben seni, senden daha iyi bilirim : şendeki tutku, her hangi bîr kadındaki tutkuya benzeyem ez!”

Bunu

söyledikten sonra beni

göğsüne doğru çekip alnımdan öptü;

onu kemiren,

gözlerinin o m avi tatlılığım karartan, göz kapaklarım yum uşatıp altın sarısı elm acıklarım kırıştıran, o gü­ zel yüzünü sarartan ateş de sanki b ir öpüş ile ahuma işlenm işti. Tüylerim diken diken oldu. Cevap verm e­


İKt GELİNİN HATIRALARI

7

den ellerini öptüm . ‘Halacığı-m, dedim, sizin tapılası iyilikleriniz bile bana bu manastırda vücut için şifa, gönül için deva bulduram adı; demek k i buraya gene dönmem için çok gözyaşı dökmem gerek; siz de bunu fflentezsraiz. Beni buraya ancak X IV üncü Louls’nin vefasızlığı döndürebilir, ama öyle biri elim e geçerse bizi birbirim izden ancak ölüm a y ın r! Ben M ontespan’laröan

korkm am ’9

dedim.

Halam

gülüm seyerek:

“ Haydi deli k ız! bu boş fik irleri burada bırakayım de­ me, onları da al götür, ama bil ki sen bir Lavaliere’den ziyade bir Monfcespan’sın” d ed i Boynuna sarıli dım. Zavallı kadın beni arabaya kadar götürm ekten kendini alam adı; gözlerini bir bana, bir de arabanın üzerinde ailem izin armasına dikiyordu. G ece Beaugency’y e vardığım zaman, o garip ve­ dalaşmanın etkisiyle olacak, ruhum hâlâ b ir uyuşuk­ luk içindeydi. İçim titreyerek atıldığım bu dünyada acaba ne bulacağım ?,.. Herhalde

ilk gün benî kar­

şılayacak bir kim se bile bulamadım, gönlümün hazır­ lıkları boşunaym ış. Annem

Boulogne

ormanına gez*

m eye gitm iş, babam m eclisten daha dönm em işti; kar­ deşim D uc de Rhâtorâ ise ancak akşam yem eğine ya­ kın, o da giyinm ek için eve bir uğram ış. M adem oiselle G riffith 1 ile Philippe beni dairem e götürdüler. Bu dairede eskiden büyük

annem

Pnncesse de

Vaurem ont otururdu. Canım nineciğim ! Bana oldukça bir para bırakm ış ama bana o paranın sözünü bile eden 1 Aslında G riffith adı, bir de “ cırnak, hayvan tır­ nağı’9 mânasına gelen fransızca g riffe kelim esi ile, türkçeye çevirilem eyecek bir söz oyunu var.


fit i GELİNİN HATIRALARI

*

olm adı. H âtıralarım da âdeta kutsal bir yere dönmüş olan o odaya girdiğim zaman duyduğum hüzne sen de katılırsın. H er şey onun bıraktığı gibi duruyordu! Ben, onun öldüğü karyolada yatacaktım . Onun chaise longue'unun bir ucuna oturup yalnız olm adığınım fa r­ kına varmaksızın ağladım, onu daha iyi dinleyebilm ek için o chaise longue’un önüne diz çöktüğün^ günleri düşündüm. Oradan onun koyu san tenteneler içinde can çekişm e acılan ile olduğu kadar, yaşlılığı gere­ ğiy le de zayıflam ış yüzünü görm üştüm . Odada hâlâ onun zamanındaki olur

da

sıcaklığı

m adem oiselle

duyar gibiydim . “ N asıl

Armande

Louise

M arie

de

Chaulieu bir köylü kızı gibi, ninesinin karyolasında yatm aya m ecbur oluyor, hem de hemen hemen onun öldüğü gü n ?” diyordum. Princesse 1817 de ölm üştü ama bana daha dün öldü gibi geliyordu. Bu odada bulunmaması

gereken bazı şeyler

gördüm ;

bunlar,

devlet işleriyle uğraşanların, kendi evlerinin işlerinde ne kadar tasasız olduklarım , büyük annemi de, on se­ kizinci yüzyılın en büyük kadınlarından biri sayılacak olan o asil kadını, ölür ölm ez kim senin düşünmediğini gösteriyordu. Philippe, döktüğüm gözyaşlarının sebe­ bini anlar gibi oldu. Prm cesse’in vasiyetnam esinde bu eşyaları bana bırakm ış olduğunu söyledi. Zaten ba­ bam konağın büyük dairelerini, devrimden sonra bul­ duğu halde bırakm ıştı. Ayağa kalktım , Philippe kü­ çük salonun kapışım açtı, kabul dairesine girdik; ora­ nın da eski, harap hali değişm em işti. Kapı üstlerine vaktiyle asılan kıym etli tabloların yerleri boş duru­ yordu, m erm erler kırılm ış, aynalar kaldırılm ıştı. Es­ kiden bu ıssız geniş yüksek salonlarda gezm eye kork­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

tuğum

9

için princesse'in yanına küçük merdivenden

giderdim ; büyük merdivenin kem eri altından geçen o -küçük merdiven, tuvalet odasının gizli kapısına gö­ tü rü r. B ir salonu, bir yatak odası, bir de, sana kaç kere anlattığım sanlı, allı güzel bir giyinm e odası bulunan İm daire, konağın, Invalides tarafındaki bölm esinde<iir. Konakla cadde arasında, sarm aşıklarla örülm üş b ir duvar, bir de yukan dallan caddenin kenarındaki -agaçlannkine kanşm ış karaağaçlarla süslü yol vardır. İnvalides’ın yaldızlı, m avili kubbesi, kurşuni duvarlan gözükm ese insan kendini bir ormanda sanır. Bu üç odanın yeri de, eşyasının üslûbu da, buranın vaktiyle •Chaulieu duchesseTerinin kabul dairesi olduğunu gös­ teriy or; duc’lerinki de her halde karşı yandaydı. İki­ sinin arasında konağın iki büyük kısm iyle bir de ceplıe bölm esi vardır; demin Philippe’in gösterdiği, tâ -çocukluğumdan beri bildiğim

halleriyle kalmış, eski

ihtişam larının yerinde artık yeller esen o loş, her ta­ r a fı çınlayan büyük salonlar işte o cephe bölm esinde«dir. Philippe benim yüzüm deki şaşmayı görünce he­ m en gizli şeyler söyleyecekm iş gibi b ir tavır takındı, iten ee’ciğim , bu diplom at evinde herkesin sanki bir«çok şeyler bilir de gizlerm iş gibi bir halleri var. Phi­ lippe’in anlattığına göre yakında âm igrö’lere1 harap olm uş m allarının bedeli verilm esi için bir kanun çıka­ cakm ış; babam da konağı, o parayı aldıktan sonra ta­ m ir ettirecekm iş. K iralın m im arı, bizim konağın mas­ 1 Em igre, ihtilâl zamanında m em leketi bırakıp yabancı m em leketlere sığınm ış olan Fransız asilza­ deleri.


10

XKÎ GELİNİN HATIRALARI

rafını üç yüz bin frank tahmin etm iş. Bunu duyar duymaz kendimi, salonumun kanapesine attım . Babam beni o parayla evlendireceğine m anastırda bırakm ak istiyor; niçin? O kapının eşiğinde işte böyle bir dü­ şünce ile karşılaştım . A h! Renee’ciğim , başım ı haya­ lim le senin göğsüne dayadım da büyük annemin bu ik i odayı canlandırdığı günleri düşündüm! Beni biri sevmiş, biri de sevm ekte olan iki kişinin biri şim di yalnız gönlüm de yaşıyor; biri de sen, ta M aucombe’da, yani benden ik i yüz fersah uzaktasın. Benim o ta ze bakışlı zavallı ihtiyar nineciğim , benim sesim le uyan­ m ak isterdi. Birbirim izle ne iyi anlaşm ıştık! Geçmiş günleri hatırlam ak, biraz önce duyduğum rahatsızlığı, sıkıntıyı birdenbire değiştirdi. Demin bir ölüye saygısızlık, onu unutmanın eseri diye karşıla­ dığım şeylerde şim di âdeta b ir kutsallık görm eye baş­ ladım . Odadan hâlâ kaybolmayan belli belirsiz lavanta kokusunu koklamak, beyaz çiçekli san Şam ipeklisin­ den cibinliğin altında uyumak bana pek tatlı göründü; ninecâğimin baktığı, nefesinin değdiği bu eşyada h er halde ruhundan da bir şey kalm ıştır. Philippe’e eşyaya eski revnakını verip dairem i de oturabilir bir hale getirm esini tem bih ettim . H er şeyin yerini kendim seçerek dairem e nasıl yerleşm ek iste­ diğim i anlattım . N e varsa hepsini birer birer elim den geçirdim , o eski, antika şeylerin nasıl yenileştirilebileceğini gösterdim . Odanın beyaz duvarları zam anla biraz sararm ış, narin, çılgın arabesque'lerm yaldızı da yer yer kırm ızı bir renk alm ıştı; ama bunlar büyük anneme X V inci Louis'nin

resm iyle beraber verdiği

Savonnerie halısının solm uş renkleriyle pek uyuşuyor*


İKİ GELİNİN HATIRALARI

11

<lu. Saat, M aröchal de Saxe’ın hediyesidir. O cağı süs­ leyen porselen eşyayı da M arâchçl de R ichelieu ver­ m iş. Büyük annemin yirm i beş yaşındayken yapılm ış resm i, yum urtam sı bir çerçeve içinde, kiralın resm i­ nin karşısına asılıdır. Prince’in resm i yok. Onun böyle riyasızca unutulmuş olm ası çok hoşuma gidiyor; bu sam im iyet büyük annemin tâ kendisi. B ir gün halam ço k hastaym ış; günahım çıkaran papaz prince’in ka­ pıda beklediğini söyleyip içeri alınması için ısrar et­ m iş. H alam : “ Olmaz, o buraya ancak hekimle, heki­ m in ilâçlarıyla girebilir” demiş. K aryola sayvanlı, pamuklu dosyalarıyla b ir kanapeye benziyor. Döşem e yıld ızlı; beyaz çiçekli bir Şam kum aşıyla kaplı. P erdeler de o kum aştan; astar ha­ reli beyaz ipekten. İki kapının üzerine, adım bilm e­ diğim bir ressam, bir gün doğuşu ile bir de ay ışığı tablosu yapmış. O cak gayet m erakla işlenm iş. Ge­ çen yüzyıl insanlarının

ocak başında oturm ayı sev­

dikleri belli, öm ürlerinin birçok büyük olayları orada geçerm iş. Bakır ocak harikulâde b ir sanat eseri, çer­ çeve özenile bezem le meydana getirilm iş, körük gayet c ic i bir şey, kürekle maşa za rif b ir elden çıkm ış. Ocak siperinin halısı Gobelins’den getirilm iş, çerçevesi de gayet n efis; ayaklarına, kollarına birtakım yüzler ya­ pılm ış, baktıkça insanın içi açılıyor; sanki bir yelpaze g ib i

işlenm iş...

Büyük anneme kim vermiş

bunu?

bilm iyorum , ama pek severdi. Koltuğunu onun önüne çek ip içine göm ülür, ayağını sangına dayar, eteğini biraz dizine doğru kaydınr, sehpanın üzerinde şeker k u tu âyle ipek eldivenleri arasında duran enfiye ku­ tusunu alıp alıp bırakırdı.


12

İKİ GELİNİN HATIRALARI

Büyük annem ne zarif bir kadındı! T â öle ce ğ i güne kadar, sanki resm indeki yaşındaymış, sarayın en> kibar gençleri gelip etrafım alacaklarm ış gibi özenle* giyinirdi. Bu koltuğu görünce büyük annemin, onun* içine kendim bırakırken eteklerinin o em salsiz dalga­ lanm aları hatırım a geldi. E ski zaman hanımları ölür­ ken, devirlerine vergi olan bazı gizleri de beraber gö­ türüyorlar. Princesse başını edalı edalı sallar, nükteli b ir söz söyler, birine bakarken de kendine mahsus* haller takınırdı; deyişinde de, sonradan annemin k o­ nuşmasında bulam adığım bir incelik, bir tabiîlik, b ir hazır cevaplık, sohbeti, nasıl söyleyeyim ? hem kısa,hem de uzundu; tatlı tatlı anlatır, bir insanı da Üçkelim e ile çizip belirtiverirdi. En göze çarpan vasfı is e düşüncelerindeki, hüküm lerindeki serbestlikti; bunun,, benim görüşlerim üzerinde h iç şüphesiz büyük etk isi oldu. Yedi yaşından on yaşına kadar âdeta onun cep­ lerinde yaşadım ; ben onun yanında olm ayı ne kadar seversem, o da beni yanma çekm eyi o kadar severdiOnun beni, benim onu herkesten fazla sevişim iz an­ nem le onun arasında bir hayli kavgaya sebep oldu.. B ir duyguyu alevlendirm ek için de en iyi çare, baş­ lanın buz gibi rüzgârı değil m idir? M erak denilen yı­ lanın kıvraklığı ile kapılar arasında kayarak yanına, gidebildiğim zaman: “ Sen m isin küçük m askara?” der­ di. Sevildiğine memnun, ömrünün kışında b ir güneşışınım andıran sâ f muhabbetimden hoşlanırdı Akşam lan onun dairesinde neler olurdu bilmem, ama her halde çok gelen vardı; sabahleyin ayakları­ mın ucuna basarak, acaba orası da aydınlandı mı d iye dairesine gittiğim zaman salonun eşyasım darm adağın


İKÎ GELİNİN HATIRALARI

13

bulurdum . Oyun masaları kurulmuş, yerlere tütün dö­ külm üş... Bu salon da odanın eşyasmdaki üslûp ile dö­ şetilm iş; kanapeler, koltuklar tuhaf bir biçim de; oy­ m alı tahradan yapılm ış, ayaklar geyik ayağı şeklinde. İnce bir zevkle alçıdan işlenmiş çiçek hevenkleri, ay­ m alar arasında yılankavi dolaşıp bir fisto gibi aşağı dökülüyor. Konsolların üzerinde Çin saksıları var. B ii_yük annem edalı bir esm er

olduğundan

dairesinin

renklerini de ona göre seçm iş. Bu salonda, çocukken gözlerim i hayli oyalam ış olan bir yazı masası buldum ; ü zerin e oym alı gümüş kaplanm ış; Lom ellini admda bir 'Cenevizli verm iş bunu büyük anneme. Masanın dört “tarafına, dört mevsimin türlü işleri resm edilm iş; her kabloda kabartm a yüzlerce insan var. Hem zekâsı, hem de güzelliğiyle X V inci Louis rsarayı kadınlarının en ünlülerinden birinin hariminde, .hâtıralarım ı birer birer kurcalayarak, ik i saat bir ba­ şım a oturdum. 1816 da, bir gün içinde beni ondan ması] ayınverdiklerini bilirsin. Annem : “ Haydi, git de büyük annene veda e t!” dem işti. Princesse hayret et­ m edi, hattâ görünüşte tam am iyle kayıtsızdı. Beni her .-zamanki

gibi

karşıladı.

•‘M anastıra

gitüyormuşsun,

yavrum ! Orada halanı göreceksin, çok iyi bir kadındır. .Senin feda edilmemen için ne gerekirse yapacağım ; m uhtaç

olmadan

yaşayıp

istediğine

varman

kabil

-olacak” dedi. A ltı ay sonra öldü; vasiyetnam esini eski ■dostlarının en sadığına, Prince de Talleyrand’a ver­ m iş, o da, m adem oiselle de G hargeboeufü ziyarete .gittiği bir gün bir çaresini bulup bana: “ Büyük anne­ miz sizin rahibe olm anıza katiyen razı değildi” diye ha­


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

14

ber gönderm iş. E rgeç P rince'i göreceğim i, onun bana daha başka şeyler söyleyeceğini umuyorum. İşte böyle, güzel m eralciğim !

E ve geldiğim za­

man beni karşılıyacak kim se bulamadım ama sevgili nineciğim in hayali avuttu beni. H atırlarsın ya! seninle biribirim ize evim izi de, bütün hayatım ızı da en küçük noktalarına varıncaya kadar anlatm ayı sözleşm iştik; ben hemen sözümü

yerine

getirm ek için masamın

başına oturdum . Sevdiğim iz b ir kim senin nerede, na­ sıl yaşadığım bilm ek ne tatlı şeydir!

Sen de bana

etrafındaki her şeyi, en küçüğünü de, hattâ büyük ağaçlar arasında güneşin nasıl battığım da unutma­ dan, hepsini anlat. 10 Ekim . Eve öğleden sonra saat üçte varm ıştım . Beş bu­ çuğa doğru Rose, annemin geldiğini haber verdi, say­ gılarım ı sunmak için hemen aşağı indim. Annemin dairesi de bizim bölm ede, sokaktan girilince ilk kat­ ta. Ben onun üzerindeki katta oturuyorum , gizli m er­ divenimiz bir. Babam karşıki bölm ede oturuyor ama bizim yanda büyük m erdiven bir hayli y er kapladı­ ğından onun dairesi bizim kilerden çok daha geniş. Bourbon hanedanının gene devlet başına geçm iş ol­ m aları dolayısıyla babamla anneme, m evkileri gereği birtakım vazifeler düştü; gene de ilk katta oturup m isafir kabul edebiliyorlar, babalarım ızdan kalma ev­ ler o kadar büyük. Annem i

salonda

değişm emiş.

Annem

buldum, orada da hiçbir şey giyim liydi.

Ben, merdivenden

adım adım inerken, bana pek annelik etmemiş, sekiz


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

15

y ıl içinde de şu bildiğin iki m ektuptan başka b ir şey yazm ak ihtiyacım duymamış olan o kadından acaba n asıl bir muamele

göreceğim

diye düşünüyordum.

-Kendisini gerçekten sevmeme im kân m ı var? Yapma b ir sevgi gösterm eyi de ımuruma yedirem edim ; bu­ nun için budalaca bir rahibe hali takınmıştım, içim ­ den de hayli sıkılıyordum . Çabuk geçti o sıkıntı. A n­ nem in muamelesi son derece sevim li oldu; bana yap­ m a bir şefkat gösterm ediyse de öyle soğukça b ir yüz de takınm adı; bana bir el kızı diye bakmadıysa da sevgili yavrusu diye de bağrına basmadı. Beni, sanki b ir gün önce ayrılm ışız gibi karşıladı, en yakın, en sam im î bir ahbap gibi davrandı; benim le, yetişm iş bir kadınla konuşur gibi konuşup ahumdan öptü. — Yavrucuğum , dedi, m anastırda ölm ektense buTada yaşamanız elbette daha iyidir. Pederinizin de, benim de arzularım ız böyle değildi ama, ne yapalım ? -artık babaya, anneye körükörüne uyulan zamanlar­ d a değiliz.

M onsieur de Chaulieu de, ben de

sizin

-hayatınızı hoşça geçirm eniz, etrafı görm eniz için hiç­ b ir şeyden çekinmem eye karar verdik. Sizin yaşınız­ da olsam ben de sizin gibi düşünürdüm; bunun içm size hiç sitem etm eyeceğim ; sizden ne beklediğim izi anlayam azdınız. Size öyle gülünç b ir sertlik, b ir titiz­ lik gösterecek

değilim .

Sevgim den şüphe ettinizse

yanıldığınızı yakında anlayacaksınız. G erçi sizi tam am iyle serbest bırakm ak istiyorum ama ilk zamanlar benim

sözümü, size ancak abla muamelesi, edecek

olan annenizin sözlerini dinleseniz daha iyi edersiniz. Duchesse tatlı bir sesle konuşuyordu, arkama al­ dığım okullu kız pelerinini

düzeltti.

Doğrusu beni


ÜÜ GELİNİN HATIRALARI

16

m eftun e t t i Otuz sekizine gelm iş olduğu halde b ir m elek kadar güzel; lâciverde çalan kara gözleri, han­ çer gibi karpiklerû var; alm kırışıksız, teni öyle be­ yaz, öyle pem be ki düzgün sürüyor sanırsın. Omuz­ la n , göğsü göz kam aştınyor; senin gibi fidan boylu ; süt beyaz elleri em salsizce güzel; tırnaklan o kadar parlak İd güneş değince parıl p an l yanıyor; küçük parm ağı h a fif

kalkık, baş parm ağı

fildişinden bir

ziynet m ükemmelliğinde. A yağı da elinden aşağı kal­ m ıyor. M adem oiselle de Vandenesse'inki gibi İspan­ yol kadınlarının ayağına benziyor. K ırk yaşındayken böyle olan altm ışında da güzel kalır. M eralciğim , ben de itaatli bir evlât gibi cevap verdim. Benim muamelem de onunkinden aşağı kal­ madı, hattâ daha iyi oldu. Güzelliği beni hayran et­ m işti; beni aramamış olm asını bile hoş gördüm de öyle bir kadının, kendini bir kıraliçe sayarak hare­ ket etm iş olm asına hak verdim . Seninle konuşuyormuşum gibi bunu

kendisine de safiyetle

söyledim .

Kızının ağzından böyle m uhabbeti! sözler duyacağını belki de hiç um m am ıştır! Hayranlığım ın gönülden geldiğini gösteren sözle­ rim onun da tâ gönlüne varmış olacak ki tavırları değişti, bir kat daha sevim lileşti; bana “siz” demeyi bıraktı: — Sen iyi bir kızsın, dedi, inşallah hep böyle dost oluruz: Bu sözünde pek şirin bir safiyet buldum ama bu düşüncemi kendisine belli etm ek istem edim ; çünkü onun, kızından çok daha zeki, çok daha zarif olduğu


İKİ GELİNİN HATIRALARI

17

kanaatine ilişm em ek gerektiğini anlamıştım . Bunun için kendimi budalaca gösterdim , bana bayıldı. B ir­ kaç defa ellerine san lıp bu ttirlü hareketiyle beni bahtiyar ettiğini, artık bir ruh ferahlığı duyduğumu söyledim , hattâ demin geçirdiğim helecanı bile anlat­ tım . Gülümsedi, beni tutup çekti, gayet şefkatli bir eda ile almmdan öptü. — Yavrucuğum , dedi, bu akşam yem ekte m isafir var. T erzi gelip size münasip elbiseler dikinceye ka­ dar elâlem in yanına çıkm amanız daha iyi olur. Pe­ derinizle, kardeşinizle konuştuktan sonra yukarı çıkıverin. Buna sevinerek razı oldum . Annemin arkasında­ ki tuvalet pek hoşuma gitm işti. Hani seninle kibarlar âlem ini hayal eder dururduk, o âlem bana ilk defa işte o tuvaletle

gözüktü.

Am a içim de kıskançlığa

benzer hiçbir şey yoktu. Babam gelince annem : — M onsieur, dedi, bakın: kızınız. Babam ald ı;

bana karşı hemen en şefkatli tavırlar

babalık

gösterisini o kadar iyi yapıyordu ki

kalbinde de babalık duygulan bulunduğunu sandım. E llerim i avuçlarına alıp bir babadan çok, kadın ruhu okşamasını bilen bir adam halliyle öperek: — H ele gelebildiniz, hain k ız! dedi. Sonra beni kendine doğru çekip belim e sanldı, ik i yanağımdan, ahumdan Öptü. — Rahibe olm ak arzunuzun değişmesinden duy­ duğumuz üzüncü, kibarlar âlem indeki başarılarınız­ dan duyacağım ız gururla tam ir edersiniz, dedi.

2


tK l GELİNİN HATIRALARI

18

Anneme dönüp: — N e kadar da güzel! dedi; doğrusu b ir gün övüneceksiniz kızınızla. O sırada içeriye giren

yakışıklı b ir delikanlıyı

göstererek: — Kardeşiniz Rhetorâ, dedi. Sonra ona döndü: — Alphonse, işte kilise elbisesini kendine yakış* tıram ıyan rahibe kızkardeşiniz, dedi. Kardeşim öyle pek acele etm eden yanıma geldi, elim i sıktı. D uc ona: — Kardeşinize sanlsanız a! dedi. R hetore yanaklarım ı öpüp: — Sizi gördüğüm e

çok

memnunum, dedi, ben

babama karşı hep sizin tarafınızı tutmuştum. Kendisine teşekkür ettim ; içim den de: “ Söyle­ diği doğru olsa, m arquis ağabeyim i görm eye gider­ ken bana da uğrardı” dedim. M isafirler geliverir korkusiyle

hemen

dairem e

çekildim . Eşyadan birkaçım düzelttim , o güzel ma­ samın gelincik rengi örtüsü üzerine k âğıt kalem ko­ yup yeni vaziyetim i düşünerek sana m ektup yazma­ ya başladım. Güzel m eraltiğim , sana her şeyi olduğu gibi an­ lattım : yurdun en ünlü soylarının birinde, on sekiz yaşında bir kız, dokuz yıllık bu gurbetten dönünce işte böyle karşılanıyor. B ir yandan yolculuğun, b ir yandan da baba ocağına dönüşün heyecanlan beni hayli yorm uştu; tıpkı m anastırdaki gibi.' yem eğim i yer yem ez, saat sekizde yatağım a yattım ... S evgili


İKİ GEIİNÎN HATIRALARI

19

nineciğim in bazan aklına esip de yalnız başına kendi dairesinde yem ek istediği zamanlar kullandığı Saxe porseleninden küçük sofra takımını bile saklam ışlar!

n G ene L ouise’den R enee’y e 25 Kasım E rtesi sabah baktım» Philippe ortalığı toplam ış, saksılara çiçek koymuş.

A rtık

yerleşm iştim .

Ama

CarmĞlite rahibeleri arasında büyümüş bir kızın er­ kenden kam ı acıkacağı kimsenin aklına gelm emiş, Köse bana güç belâ kahvaltı çıkarabildi. — M adem oiselle herkesin akşam yem eğine otur­ duğu saatte yattı, M onsegneur’ün eve döndüğü sa­ atte de kalkıyor, dedi1. Hemen yazıya başladım. Saat bire doğru babam bizim küçük salonun kapısını vurdu, kendisini kabul edip edemeyeceğimi sordu. K apıyı açtım , benim sana m ektup yazm akta olduğumu gördü: —

Kızım , dedi, size elbise, öteberi lâzım ; bu

kesenin içinde on iki bin frank getirdim . Size idare­ niz için ayırdığım paranın bir yıllık geliri. Miss G riffith ’i beğenmezseniz annenizle görüşüp daha bir mü­ nasibini bulursunuz; yanınıza öyle bir kadın lâzım.* * Firenklerde hizm etçiler, efendileri ile konuşur­ ken, “ siz” demezler, fiillerin tekil üçüncü şahsını kul­ lanırlar. M onseicpıeur, prince’lere, piskoposlara, duc’lere verilen Unvan; burada duc de Chaulieu.


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

20

çünkü madame de Chaulieu sabahlan sizinle çıka­ maz. Em rinize âmade bir araba ile bir de uşak bu­ lunacak. — Bana Philippe'i verin, dedim. — Peki, dedi, ama hiç m erak etm eyin; şahsi ser­ vetiniz hayli tutar, annenize de, bana da bâr olm az­ sınız. —

Servetim in ne kadar tuttuğunu öğrenm em e

acaba müsaade eder m isiniz? diye sordum . — H ay hay! dedi: büyük anneniz ailesi arazi­ sinin bir parçasından bale mahrum etm ek istem edi am a beş yüz bin frank nakit parası vardı, onu size bıraktı. Bu parayı Hazine’ye yatırdık, faizler de bi­ rik ti: şim di yılda kırk bin frank kadar getiriyor. Bu para küçük ağabeyinizin serveti olur diyordum ama bu tasavvuruma m âni oldunuz; fakat yakında belki siz de bana hak verirsiniz: her şeyi kendi rızanıza, kendi gönlünüze bırakıyorum . Sizi umduğumdan m â­ kul buldum. Chaulieu hanedanından bir kız nasıl ha­ reket eder, bunu size anlatmama hacet yok ; çehre­ nizde gördüğüm gurur, aldanmadığıma en büyük şa­ h ittir. ö y le küçük ailelerin kızlan için aldıklan ted­ birler, bu ailede bir hakaret sayılır. Sizin hakkınızda en küçük b ir ima, buna cesaret eden adamın hayatı­ na; yahut, Cenabıhak böyle bir haksızlığa müsaade ederse, ağabeylerinizden birinin hayatına mal olur. Bu hususta size fazla bir şey söyliyecek değilim . A l­ laha ısm arladık, kızım, dedi. Alnım dan öpüp gitti. Dokuz y ıl ısrardan sonra fikrinden nasıl vazgeçebildiğim bir türlü anlıyam ıyorum. Benimle gayet açık konuşması çok hoşuma g it­


ÎKİ GELİNÎN HATIRALARI

21

ti. Sözlerinde anlaşılm ıyacak h iç bir şey yok. Ser­ vetim

muhakkak

ağabeyim

M arquis’ye

verilecek.

Acaba kim bana acıdı da manastırdan kurtardı be­ n i? Babam m ı? annem m i? yoksa ağabeyim m i? Büyük annemin sedirine oturup gözlerim i, oca­ ğın üzerine, babamın bıraktığı keseye dikm iştim ; ak­ lım ın böyle parada olmasına hem seviniyor, hem de sıkılıyordum . Doğrusu artık düşünmeme lüzum kal­ m adı: babam bütün şüphelerim i giderdi; bu hususta onurumun incinm emesini düşünmesi de hakçası çok efendice bir hareket! Philippe

bütün gün, beni

adama

döndürm eye

yanyacak dükkânları, işçileri dolaştı. Çam aşırlarım ı, dikecek bir kadınla bir kunduracı getirdiler, bir de V ictorine diyorlar, bir kadın geldi: tanınmış bir ter­ ziym iş. M anastırda elbise diye sırtım ıza geçirilen çu­ valı

çıkardıktan

sonra ne hal alacağım ı bir çocuk

gibi m erak ediyorum ; ama gelen işçilerin hepsi de uzun m ühlet istiyorlar, korsacı endamımı bozm ak is­ tem iyorsam sekiz gün beklem em gerektiğini söyledi. Görüyorsun ya ! iş ciddileşiyor: demek ki benim de bir

“ endamım”

varm ış!

Opera’nın

kunduracısı

Janssen ayaklarım ın tıpkı annemin ayaklan olduğu­ nu yem inle söyledi. Bütün günümü bu gibi önem li işlerle geçirdim . eldivene! bile

Elim in ölçüsünü alm ak üzere bir

geldi.

D ikişçi

verdim . ö ğ le yem eğine oturacağım ız

kadına

siparişlerim i

sırada annem, şap­

kacılara birlikte gideceğim izi söyledi: benim zevkim i inceltm ek, şapka nasıl ısm arlanır, öğretm ek istiyor­ muş. B ir körün birdenbire açılan gözleri nasıl kama­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

22

şırsa bu hürriyet başlangıcı da benim gözlerim i öy ıe kam aştırdı. B ir Carm&lite

rahibesi ile, kibarlar

ortasından

bir kız arasında ne fark olduğunu şim di anladım : Öyle büyükmüş ki sezmek bile elimizden gelm ezdi. Sofrada

babam

düşünceliydi, kendisini rahatsız

etm ek istem edik; kıral ona bütün devlet işlerini söy­ ler, kendisine

danışırmış.

Beni hepten unutm uştu;

anladım ki ancak b ir ihtiyacı olunca hatırlıyacak. Babam, ellisine gelm işken gene de yakışıklı bir adam : boyu bosu delikanlı gibi; vücudu m untazam: sanşın; tavırları da, zarafeti de gayet tatlı. Yüzünde bütün diplom atların yüzünde olduğu gibi, hem bir konuşkanlık, hem de bir dilsizlik var. Babam annem biribirine ne de yaraşıyor! Ama ikisi de asalette, zenginlikte, üstünlükte biribirinin tam küfvü olan bu iki kişinin beraber yaşam adıkları, aralarında adlarından başka ortak h iç bir şey bulun­ m adığı, ancak elâlem in gözünde

beraber

olduktan

açıkça belliydi; bunu anlayınca bilsen neler geldi ak­ lım a! Dün sarayın, siyaset âlem inin en güzide kim se­ leri bizim konaktaydı. B irkaç gün sonra duchesse de M aufrigneuse’ün konağına baloya gideceğim , orada, görsem diye ne zamandan beri içim in titrediği yük­ sek çevreyle tanışacağım . H er sabah eve bir dans ho­ cası gelecek; bir aya kadar dans etm eyi öğrenm eli­ yim , yoksa gidem em baloya. Akşam yemeğinden önce annem bana bakacak kadın m eselesini konuşmaya geldi. M iss G riffith 'i a lı-


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

zz

koymaya karar verdik; anneme onu İngiliz büyük el­ çisi salık verm iş. Bakan kızıym ış bu miss, çok iyi bir terbiye görm üş; annesi de asilzadeymiş.

Şimdi

otuz altı yaşında; bana İngilizce öğretecek. Benim G riffith, birtakım

hülyalar besliyecek kadar güzel;

ama gururlu; bir îskoçyalı. Bana “ kâhyalık” edecek, R ose'un odasmda yatacak. Rose da onun em rinde ça­ lışacak. Onun beni değil, asıl benim onu idare ede­ ceğim i de hemen anladım. Daha altı gündür bir ara­ da olduğumuz halde bu evde, benden başka kimsenin

■.I

'

kendisine ilgi gösterm iyeceğinin pekâlâ farkında; ben de bir heykel gibi soğuk tavırlar takınsa da bana karşı her türlü hoşgörürlüğe hazır olduğunun pekâlâ farkındayım . Onda tem iz huylu, gene de sır tutm a­ sını bilir b ir kadın hali var. Annemle neler konuş­ tuklarını bir türlü öğrenemedim. B ir haberim daha var ama benim için bir şey değil: bu sabah babam, kendisine verilen bakanlığı reddetmiş* Dünkü düşüncesi de buymuş. M eclis tar­ tışm alarının can sıktığım ,

bunun için de büyükel­

çiliğe daha sevineceğini söylüyor. Hevesi Ispanya’ya gitm ek. Bütün bunlan bugün öğle yem eğinde Öğren­ dim ; zaten babam, annem, ağabeyim ancak öğle ye­ m eklerinde biraz başbaşa kalabiliyorlar. Uşaklar ba­ şım ıza dikilm iyor, çağrılınca geliy or

Kalanı babam

da, ağabeyim de dışardalar. Annem süslenir, ikiden dörde kadar görm eye im­ kân yoktur; saat dörtte sokağa gidip b ir saat gezer; b ir yere davetli değilse altıdan yediye kadar m isafir kabul eder; akşam da tiyatro, balo, konser, ziyaret


İKİ GELİNİN HATIRALARI

24

gibi eğlencelerle geçer. Hasılı annemin hayatı o ka­ dar dolu ki zannederim boş bir çeyrek saati bile yok. Herhalde sabahleyin bezenm eye hayli vakit h arcıyor: on birle on iki arasında sofraya oturduğum uz zaman bir peri gibi güzel! Onun katından gelen gürültülerin ne olduğunu artık anlamaya başladım : raice y a n ılıştm lm ış suda banyo ediyor, sonra soğuk bir sütlü kahve içiyor, giyiniyor. Pek Önemli bir şey çıkm azsa saat dokuz­ dan önce kalktığı olm uyor; yazın, sabahlan ata bi­ nip gezm eye çıkıyor. Saat ikide onu ziyarete gelen bir delikanlı var ama kim olduğunu daha göremedim . İşte bizim aile hayatım ız! A ncak öğle yem eğiyle akşam yem eğinde buluşabiliyoruz; akşam

yem ekle­

rinde de zaten annemle benden başka kimse bulun­ m uyor gibi bdr şey. ö y le sanıyorum, ben de, büyük annem gibi, dairem e çekilip akşam yem eklerini M ijs G riffith 'le

yem eye m ecbur olacağım , çünkü annem

de ikide bir bir yere ziyafete gidiyor. Ailem in bana pek ilgi gösterm em esine şaşm ıyo­ rum. İnsan Paris’te yaşayınca, çevresindekileri bile sevmesi âdeta kahram anlık! B iribirim izle buluştuğu­ muz olm uyor k i! Hele yanım ızda olm ıyanlar unutuluveriyor. Oysak! ben daha dışarıya ayağım ı atmadım, bir şey bildiğim yok, bönlüğümün giderilm esini, halimin, üstümün başımın, — gürültüsünü ancak uzaktan duydumsa da gene de işlem esine şaşıp hayran olduğum — yüksek çevreye uymasını bekliyorum . Şimdiye kadar yalnız pahçeye çıktım .


İKİ GELİNİN HATIRALARI

B irkaç güne kadar İtalyan

25

tiyatrosu1 açılıyor.

Annem in orada bir locası var. İtalyan m usikisi dinliyeceğim , Fransız operası göreceğim diye içim tit­ riyor. A rtık m anastırdaki âdetlerim i bırakıp yüksek çevre âdetlerine başlıyorum . A kşam lan yatağım a gi­ rin tiye kadar sana m ektup yazıyorum ; şimdi saat onda uyuyorum ; annem de tiyatroya gitm ediği gün­ ler, o saatte sokağa çıkıyor. Paris’te on iki tiyatro var... Cahilliğim de pek berbat! Çok okuyorum ama ne bulursam onu okuyorum . Bir kitaptan birine ge­ çiyorum . Okuduğumun

kapağında

birkaç

tanesinin

adını görüp Öğreniyorum; ama bana bir yol gösteren olm adığından can sıkıcı kitaplara düştüğüm çok. Ye­ n i edebiyatın elim e geçen kitapları hep aşk üzerine; bu konu bizi ne u ğraştın rdı!

E lbette Öyle olacak,

biz kadınların yazgım ız erkekler eliyle, erkekler için çizilm iyor m u? Bütün o yazarlar birine ak m eral, birine de cici abla denen iki kızdan, Renâe ile Louise’den bu bakıma çok aşağı! Ah kardeşçiğim ! bdlsen ne mânâsız olaylar, ne garip şeyler! A şk duygusunu ne m ızm ızca söylüyorlar!... İk i kitap çok hoşuma g itti: Corm ne ile Adölphe*. B u m ünasebetle de babama, Madame de StaÖl ile beni görüştürür mü diye sordum. Annem, babam, Alphonse gülm eye başladılar. A lphonse:1 2 1 On yedinci yüzyıldan on dokuzuncu yüzyılın hemen sonuna kadar Paris’in en meşhur tiyatro he­ yetlerinden biri. Firenklerde büyük aileler, zenginler localarını yıllık kiralarm ış. 2 Corinne, madame de Stael’in rom anı; Adolphe, Benjam in Constant'ın romanı. Adölphe?u türkçeye AJI K am i Akyüz tercüm e etm iştir.


26

tK l GELİNİN HATIRALAR!

—. Bü k ız nerelerde kalm ış? dedi. Babam : — N erelerde kalacak? Carm âlite m anastırında, dîye cevap verdi. Annem bana tatlılıkla anlattı: — Madaıne de Stael öldü, kızım . Adolpe'vt bitirince M iss G rîffith’e : — B ir kadın nasıl aldatılabibr? diye sordılm . — Sevdiği zaman, dedi. Renee'ciğim , acaba b ir erkek bizi de aldatabile­ cek m i? M iss G riffith benim tam am iyle budala ol­ madığımın, benim de kendisince bilinm iyen b ir usul­ de terbiye görm üş olduğumun farkına vardı.

H ele

biz, seninle, her şey üzerinde alabildiğim ize düşüne­ rek biribirim ize hocalık etm edik m i? Benim, ancak görünüşlerin cahili olduğum u anladı. Zavallı kadın­ cağız bana içini açtı. Düşünebileceğim iz bütün felâ­ ketlerle bu kısacık cevabı karşılaştırınca bir ürperti duydum. G riffitfr'çik bana dünyada h iç bir şeye ka­ pılmamalın, her şeyden, hele en çok hoşuma giden şey­ lerden şüphe etm em i söyledi durdu. Bundan başka bâr şey bilm iyor, bir şey söylem iyor. Bu sözler de hep bM birinin eşi. Bu bakımdan Miss G riffith, ötüşü hep bir örnek olan kuşlar gibi b ir şey!

ra L ouise’den RenĞefye A ralık Kardeşçiğim , artık hazırım âlem içine çıkm aya, ama kendime o âlem için gerekli çek i düzeni verm e-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

27

•den önce iyice bir keyfedeyim dedim. Bu sabah, bîr .sürü provadan sonra, korsam ı, ayakkabılarım ı giy­ dirdiler, Delimi sıktılar, saçlarım ı yaptılar, süslediler, püslediler. D üello edecek adam lar meydana çıkm a­ dan önce hani evlerinde idman yaparlarm ış; ben de onlar

gibi gizlice "idm an" yaptım .

“Silâh” lanm la

n asıl bir hal aldığım ı anlamak istedim : bilmem ken­ d im i

kayırdığım dan m ıdır?

kim senin

halimde,

tavırlarım da,

karşı koyam ıyacağı, düşmanlarını şaniyle,

şerefiy le yenm iş bir kim se edâsı buldum iyice inceleyip hükmümü verdim .

Kendim i

Eski zamanların

bilgesi “ Kenefini tam !” dem iş; ben de o güzel buy­ ruğa uyup “ kuvvetlerim ” i gözden geçirdim . Cok bü­ y ü k hazlar duydum

kendimle

tanışmaktan.

Benim

böyle bebek oynamamı yalnız G riffith gördü. Bebek d e bendim, çocuk da. Sen beni tanıdığını sanırsın, «değil m i?... N e kadar yanlış! îşte, Renee’ciğim , vaktiyle bir Carm elite rahibesi ikıyafetine girm iş, sonra kibarlar âlem inin delişmen b ir kızı olarak

tekrar dünyaya gelm iş kardeşçiğinin

tasviri. Provence eyaletini katmazsan ben, Fransa’nın en güzel kızlarından biriyim . Bu söz, hayat kitabın­ d a başladığım güzel bölüm ün gerçek özeti olabilir. Kusurlarım yok değil, ama erkek olsam o ku.surlan da severdim . Onlar, verdiğim umutlardan ge­ liyor. İnsan, annesinin kollarının o nefis tom bullu­ ğuna hayran hayran bakarsa, hele annesi de duehesse d e Ghaulieu olursa, kendi kollarının cılızlığım görünce üzülm ez de ne yapar? gene de bileğin inceliğine, bdr gün ipek gibi pem be bir etle dolup şeklini alacak


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

28

oyukların çizgilerindeki tatlılığa bakıp avunabiliyor» Kolun yapısındaki zayıflık, omuzlarda da görülüyor» Doğrusu,

benim kiler

omuz değil de sert köprücük

kem iklerinin kurduğu, pek de düz olmayan iki çizgi t Endamımda da bir yum uşaklık yok, böğürlerim kas­ katı. O f! söyledim işte hepsini Öyle, öyle ama bütün çizgiler hem ince, hem sağlam ; o kuvvetli çizgilerde tam bir sıhhatin canlı, sa f ateşi görülüyor, şeffa f derinin altında dalga dalga hayat akıyor, asillik akıyor. Sanşın Havva’nın en sa­ rışın kızı bile benim yanımda zenci gibi kalır. Aya­ ğım bir geyik ayağı! Kıvrım larda bir narinlik var^ bütün çizgiler sanki bâr Yunan ressamının elinden çıkm ış. E vet, küçük hanım, etim in renkleri öyle per­ de perde

hafifleşip

yayılm ıyor ama parlıyor.

Ben»

gayet güzel, ham b ir meyvayım , ham meyvanm ta­ zeliği var bende. Hasılı halamın dua kitabında m o­ rumsu bir zambaktan yükselen resme benziyorum . M avi gözlerim de bönlük yok, bir vakar var; et­ raflarını

çeviren, incecik m or çizgilerle

harelenen

beyaz sedefin üzerine kirpikler, birer ipek saçak gibi dökülüyor. Alnım p an l p an l yanıyor; ortalara doğru h a fif koyulaşan açık altın sansı saçlarım köklerin­ den dalga dalga akıyor; birkaç telin uçuşması da benim öyle baygınlıklar geçirecek tatsız bir sanşın değil, güney illerinin kanlı canlı, oku yem eyip ken­ dileri atan san kızlanndan olduğumu gösteriyor. Sa­ bahleyin

saçlarım ı

düzeltmeye

gelen

adam

bana

orta - yaş kadınlan halini verm ek için, alnıma altın zincirler tutturulm uş bir inci koym ak istiyordu.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

29

— Bilm iş olun İd benim daha orta yasa varmış olacak, gençleşm ek lüzumunu duyacak kadar yaşım y ok , dedim. Burnum ince, kanadlan narin, direği de pespem­ b e ; buyruklarını dinletecek alaycı kim selerin burnu: *ucu da h iç bir zaman şişm eyecek, kızarm ayacak kadar sinirli. M eralciğim , bâr kı.

çeyizsiz, çem ensiz de

k oca bulm ası için bu kadan yetm ezse ben bu işler­ den h iç anlam ıyorum dem ektir. Kulaklarım ın zarif kıvrım ları var, uçlarına in ci taksam, in ci bile sap­ s a n kalır! Uzun boynumun, başka bir haşmet veren salıntıları var.

Beyazlığı, gölgede

bir yaldız rengi

a lıyor. A ğzım

belki biraz büyük ama m analı mânalı

b ir duruşu var; dudaklarınım rengi o kadar güzel, dişlerim in gülüşü o kadar tatlı k i!... Hem, kardeş•çiğim, hepsi de ahenkli! Ya yürüyüşüm ! Ya sesim !... H ani

büyük annem

eteklerine, hiç dokunmaksızm

bazı hareketler verirdi dem iştim ; onlar bende de gö­

züküyor.

H asılı güzelim , dilberim .

Gönlüm isterse

seninle gülüştüğüm üz gibi gülebilirim , kim se bana .saygısızlık edemez. Şaka’nın h afif parm aklan ile be­ y a z yanaklarım da

açacağı gam zelerde h iç şüphesiz

k i bir vakar bulunacak.

G özlerim i eğsem bile kar

.gibi ahum altında buzdan bâr yüreğim olduğunu id­ d ia edebilirim . M eryem tavrı takınıp bir kuğu gibi boynumu mahzun mahzun uzatsam ressam lann çiz­ diği bütün M eryem 'ler benden çok aşağı kalır; ben­ d e, onlarınkinden çok daha sâf, çok daha kutsal bir b a l bulunur.

Benim le konuşacak her erkek, sesine

b ir m usiki verm eye m ecbur olacak.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

so

Dem ek ki bütün silâhlarım tam am ; naz ile işv e sazının en peşinden en tizine dek her telinden çala­ bilirim . Hep bir örnek olmamak, büyük b ir üstünlük değil m i? Annemde ne delişmenlik, ne de M eryem masumluğu va r; o hep ağırbaşlı, azam etli; bu halini bir hıraksa m utlaka aslan gibi y ırtıcı olu r; yaraladı m ı, iyileştirm esi zordur; ben yarayı açm asını da, m er­ hem i sürm esini de bileceğim . başkayım .

Annemden

büsbütün

Aramızda bâr, rekabet çıkm asına

im kân

yok ; olsa olsa, ellerim izle ayaklarım ız pek benzediği için, hangim izinki daha kusursuz diye kavga ederiz..» Babama çekmişim, onun gibi inceyim , narinim . Bende büyük

annemin

tavırları ile o tatlı sesi de

v a r: yükselttiğim zaman seçik, gırtlaktan gelen; bir kim se ile başbaşa kalıp konuştuğum zaman da içten gelen b ir ses. M anastırdan daha bugün çıkm ış gibiyim . K ibar­ lar âlem i için varlığı bilinen, tanınmış bir kız deği­ lim daha. N e tatlı b ir an! Kim senin görm ediği, daha yeni açılm ış bir çiçek gibi yalnız kendi kendinin malı olan b ir kız... Dem in salonumda, aynalara bakarak dolaşırken gözüm , artık çıkardığım elbisem e ilişin ce gönlümde tuhaf b ir duygu belirdi: bunda, geçm işe özlem , gelecekten kaygı, kibarlar âlem inden korku,, eskiden seninle mâsum mâsum koparıp tasasızca yol­ duğumuz papatyalara veda vardı; ama ruhumun tâ derinliklerinden, aydınlatm aya cesaret edem ediğim en­ derin noktalarından gelen, tekrar yerlerine

stirsem

bile gene yükselen birtakım acayip fik irler de vardı. Renâe'ciğim , eşyam gelin çeyizi g ib i! Hepsi d e

o benim cici tuvalet odamın önü beyaz lâke boyalı»


ÎK l GELİNİN HATIRALARI

31

dağ selvisinden yapılm ış çekm ecelerim e, kokular için­ de yerleştirilm iş duruyor. Kurdele, ayakkabı, eldiven, hepsi de bol bol. K ızlara bezek olacak eşyayı da ba­ bam hediye etti: b ir dikiş sepeti, bir tuvalet kutusu, bir buhurdan, b ir yelpaze, bir şem siye, bir dua ki­ tabı, altın bir zincir, b ir şal; ota binm eyi öğrettire­ ceğin i vadetü. A rtık dans etm eyi de biliyorum . Yarın, evet, yarrn akşam beni götürüp tanıtacak­ lar. B alo elbisem beyaz muslinden. Başıma da Yunanlılamnkine benzer bir ak gül çelengi takacağım 1. Şu mâsum M eryem tavrım ı takınıp gideceğim : kendimi iyice bön göstereyim ki kadınlar benden yana olsun. Annem, bu sana yazdıklarım ı hatırından bile geçir­ m ez; o beni düşünmekten âciz b ir kız sanıyor. Mek­ tubumu okusa donakalır. Ağabeyim bana istih faf ile şeref bahşedip ilgi gös­ term em ek lûtfunu esirgem iyor. Yakışıklı bir delikanlı ama ikide b ir tasalı, gam lı halleri var. Onun halini duc de, duchesse de anlayamamış ama ben anladım. G erçi kendisi de duc, hem de genç, ama babasım kıs­ kanıyor. D evlette bir m evkii, sarayda bir hizm eti yok, “ M eclise gidiyorum .” diyem iyor. Bu evde, günde altı saat düşünebilecek bir ben varım . Babam siyaset işlerinde, zevklerinde; annemin de uğraşacakları eksik değil; evde bana karışacak, karşı koyacak

kimse yok, hepsi dışarda, yaşamaya

vakitleri yetm iyor. A caba bu kibarlar âlem inin nesi, ne kudretli bir çekiciliği var da insanları böyle akşa­ m ın dokuzundan sabahın ikilerine, üçlerine kadar tu­ 1 “Alınlarında da çepçevre gülden efsaneler” — Yahya Kem al Beyatlı.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

32

tuyor, bu kadar m asrafa

katlandırıp bu kadar yor­

gunluğu göze aldırıyor? M erak ediyorum doğrusu. Bu­ raya gelm ek istediğim zaman insanları birbirinden ayıran böyle “ aralar” , böyle esrikliklerle karşılaşaca­ ğım ı h iç aklım a getirm iyordum ; ama unutuyorum bu­ ranın P aris olduğuna. İşte burada insanlar böylece bir aile halinde, bir arada yaşıyorlar da gene birbirlerini tanım ıyorlar. Dünyayı bırakıp y a n rahibe olm uş bir kızcağız ge­ liyor da bir devlet adamının kendi evinde görem ediği şeyi on beş gün içinde seziveriyor. K im bilir, belki o devlet adamı da sezm iştir ama, babalık duygusu bile inle gözlerini yum duruyor. Bu noktayı aydınlatm aya çalışacağım . IV

Louise’den RenGe’ye 15 Arahk L oire

kıyılarında

seyrine

doyamadığımız o güz

günlerini hatırlarsın ya, dün öyleydi P aris; saat iki­ de Cham ps-Elysees caddesinde, Boulogne ormanında piyasaya çıktım . Paris’i gördüm artık! X V inci Louis meydanı gerçekten güzel ama insan elinden çıkm ış bir güzellik... tyi giyinm iştim ; gerçi gülm ek istiyordum ama içim de bir üzünç vardı; şirin bir şapka altında yüzüm sakindi, kollarım ı kavuşturmuştum. Araba, duruşuma tam uygun olarak ağır ağır gidiyordu; gene de bir gülümseyen olmadı, bir delikanlıcık bile put kesilip kalmadı, kim seler bir kere dönüp bana bakmadı.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

H ayır, yanlış

söyledim : oradan

33 geçen za rif bir

duc, birdenbire atını döndürdü. Herkesin gözünde be­ nim onurumu kurtaran bu adam, babam dı; bana “ D oğ­ rusu

sizinle

göğsüm

kabarıyor!”

dedi. Anneme de

rasgeldim ; o, parm ağının ucu ile bana. Öpüşe benzer bir selâm gönderdi. Miss G riffith, kimseden sakınm ıyor, sağına solu­ na bakıp duruyordu. Bence, genç bir kadın kim e, ne­ reye baktığım daima bilm elidir. Çok öfkelenm iştim . B ir adam arabayı uzun uzun ciddiyetle süzdü ama ba­ na dikkat bile etm edi. Arabacı olacak, iltifatı arabaya idi! K uvvetlerim i kestirm ede ne kadar da yanılm ışım ! Demek ki güzellik, yalnız AJlah’m bahşettiği o im ti­ yaz, P aris'te benim zannettiğim den de daha bolm uş. Birtakım kırıtkan kadınlara iltifatlı selâm lar verildi. A l al düzgünlü yüzleri görünce: “İşte!” diyen erkek­ ler oldu. Anneme son derece hayranlık gösterildi. Var elbette bunun b ir içyüzü, arayıp bulacağım . Erkeklerin

çoğunu çirkin buldum, kardeşçiğim .

G üzelleri de bize benziyor; o da uzaktan... E lbiseleri­ ni hangi kör şeytan ica t etm iş bilm em ! Geçen yüzyıl­ ların erkek elbiseleri ile karşılaştırınca Öyle biçim siz ki insan şaşakalıyor! N e göz alıcılığı var, ne rengi, ne de şiiri; ne gönüle hoş geliyor, ne de göze! Bari insan: “ Sunun için şöyle yapılm ış” diyebilse! O da yok ; h iç şüphesiz giyim i de rahatsız. Dapdaracık, kıpkısa bir şey. Ya şapka! sanki bir sütundan bir parça kesmiş­ ler; başın üzerine oturm uyor. Ama, söylüyorlar ya ! şapkaya bir zerafet verebilm ek, bir devrim yapmak­ tan da zormuş ( Fransa'da tepesine abadan yuvarlak 3


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

u

bir takke geçirip sokağa çıkm ayı göze alacak bir ba­ bayiğit yok ; bir güncük cesaret gösterem edikleri içm de bütün öm ürlerince başlarında o gülünç şeyi taşı­ maya razı oluyorlar. B ir de Fransızlar hafiflik eder derler,.. Zaten erkekler, başlarına giydikleri ne olursa ol­ sun, hep çirkin, hep çirkin... Gördüğüm yüzlerin hepsi de yorgun, sert; sükûndan da mahrum, huzurdan da; hiçbir düz çizgi yok... A lınlardaki çizgiler de hepsinin gönüllerinde ya bir onur yarası, ya umup da yükseiem eyişin acısı bulunduğunu gösteriyor. Güzel b ir alna pek az tesadüf ediliyor. Mis G riffith’e: — Buymuş P arisliler! dedim. O da: — Ç ok sevim li, çok ince adamlar, dedi. Sustum. Otuz altısına varmış bir kızın gönlünde ne kadar da hoşgörürlük bulunuyor! Akşam baloya gittim , annemin yanında oturdum ; beni hep kolunda gezdiren

annem, bu fedakârlığının

m ükâfatım gördü. H erkes ona yaranmaya çalışıyordu; Beni vesile ederek ona koltuklarım kabartacak en za­ rif sözler söylenildi. Beni birtakım adamlarla dansettirm eyi başardı; o budalaların hepsi de bana, sanki donuyormuşum gibi salonun sıcaklığından, yahut kör­ müşüm gibi balonun güzelliğinden bahsettiler. Beni orada ilk defa olarak görm ek gibi garip, duyulmamış, fevkalâde, hayretlere seza, acayip hâdiseyi hayranlık­ la karşıladıklarım söylem ekten hiç biri geri kalm adı. Salonumun o beyaz, yaldızlı eşyası arasında yap­ yalnız salm ırken adetâ gözlerim i kamaştıran tuvale­ tim , buradaki kadınların çoğunun arkasında gördüğüm


İKİ GELİNİN HATIRALARI

35

harikulâde süslü elbiselerin yanında pek sönük kalı­ yordu. Birer yaver gibi yanlarından hiç ayrılm ayan hayranlan arasında o kadınlar, göz ucuyla, hep bir­ birlerini kolluyorlardı; birkaçının da, meselâ annemin, şahane bir güzellikleri var. Baloda bir genç kız kaaıe bile alınm ıyor; bir dans makinesi, işte o kadar. Buradaki erkekler de, birkaç

tanesi

çıkarılırsa,

Cham ps-Elyees’dekilerden halli değil. Aşınmışa, yıp­ ranmışa benziyorlar; yüzlerinde hiç bir özellik y ok ; daha doğrusu, nasıl söyleyeyim ? hepsinde hep o özel­ likler var. Vücutları gibi ruhları, ahlâklan da kuv­ vetli olan atalarım ızın resim lerinde gördüğüm üz o gu­ rur, o dinçlik edası nerede? Eser kalmamış ondan. O salonda, yüzünün güzelliği ile bütün erkeklerden ay­ rılan büyük bir yazar vardı, o da bende umduğunca bir etki bırakmadı. Eserlerini bilm iyorum ; kendisi de bir asilzade değil. Biz bourgeois’nın, yahut asalet sı­ nıfına sonradan geçirilm iş bir adamın dehâsı, m eziyet­ leri ne olursa olsun, onlara kanımın bir damlası bile kaynayamaz. Zaten o adam Özüne öyle kapılm ış, çev­ resindekilere de öyle aldırışsızdı İd, bizim bu büyük fik ir avcıları için birer insan değil, ancak birer eşya olduğumuzu anladım. Yazarlar âşık olunca bir daha yazı yazmamalıdır, yoksa aşkları doğru değildir. K a­ falarında hep sevdiklerinden üstün tuttukları bir şey vardır. Hem bir yüksek öğretm en, bir aytaç, bir yazar, hem de, doymak bilm ez hırsı yüzünden, her devletli­ nin kulu olduğu söylenen bu adamın halinde hep bun­ ları görür gibi oldum. Hemen verdim kararım ı: öyle pek başarılar elde edem ediğim için bu âlem e öfkelenm eyi onuruma ye-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

36

direm eyip tasasızca dansa bağladım. Dans, hoşuma da gidiyordu zaten. Tanım adığım kim seler üzerine birta­ kım tatsız dedikodular işittim ; belki de onlan anlayıp zevkine varm ak için benim bilm ediğim birçok şeyleri bilm ek gerekir, çünkü buradaki kadınların da, erkek­ lerin de çoğu onlan dinlem ekten

pek

hoşlanıyorlar.

B u kibarlar âlem i, çözümlenmesi güç bir muamma! içiçe girm iş entrikalan var. Benim de gözlerim kes­ kin, kulağım deliktir, anlayışıma gelince, onu size ta­ rife hacet mi var, mademoiselle de M aucom be? Eve döndüğüm

zaman çok yorgundum, bu yor­

gunluktan da memnundum. Annemle beraberdim , ona da anlattım o duygumu; bana, bu gibi şeyleri ancak kendisine açmamı tembih ettikten sonra dedi k i: — Yavrucuğum, zevkleri incelm iş kim seler yal­ n ız hangi şeylerden açılacağım

değil, hangi şeylerin

susulması gerektiğini de bilirler. Bu tembih bana, h iç kim seye, belki annemize bile açm am ız uygun görülm eyecek izlenim lerim izin hangi­ leri olduğunu sezdirdi.

Kadınların o sükûtiyle riya

âlem lerinin ne kadar geniş olduğunu bir bakışta kav­ radım.

Vallahi, m eralciğim , biz ikim iz mâsumluğu-

muzun verdiği arsızlıkla, gözü oldukça açık birer de­ dikoducu sayılabiliriz. Dudaklara götürülen bir par­ mak, bir söz, bir bakış insana neler Öğretiyor! Bir anda son derece çekingen oluverdim . Dem ek ki dan­ sın verdiği o tabiî bahtiyarlığı söylem ek de bir suç! İçim den “ Ya sevgilerim izi, kinlerim izi söylem ek ne olacak!”

dedim. Yatağım a mahzun mahzun yattım .

Samimî, şen yaradılışım ın, kibarlar âlem inin sert ka­ nunları ile ilk çarpışm asından duyduğum acı, y ü re-


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

37

tim de bütün şiddeti ile sürüyor. A k yünümün par­ çaları, yolun dikenlerine takıldı. Allaha ısm arladık, m eleğim . V

R&nee de Maucombe’dan Louise de Chaulieu’ye Ekim Mektubunu okurken, hele senin geçireceğin ha­ yatla benim geçireceğim hayatı karşılaştırınca bilsen neler duydum! Sen, ne parlak bir âlemde yaşıyacaKsın! Ben ise şâşaasız ömrümü ne ıssız, ne sakin Dir yerde sürükliyeceğim ! Maucombe şatosunu sana tekrar anlatacak de­ ğilim , vaktiyle söylem ediğim yeri mî kaldı? Manas­ tırdan döndüğüm gün odamı, hemen hemen bıraktı­ ğım gibi buldum; ama Gemenos vadisinin o ulu man­ zarasına, çocukluğum da m eğer görm eden bakmışım, şimdi anladım onu... Dönüşümden on beş gün sonra babamla annem, ik i ağabeyim i

beraber alıp, beni, komşularımızdan

birinin, M onsieur de TEstorade

adında ihtiyar bir

asilzadenin evine yem eğe götürdüler. Gayet zengin bir adam ! Taşrada insanın nasıl zengin olduğunu bi­ lirsin: parasını tarta tarta kullanarak. Bu ihtiyar» biricik oğlunu Buonaparte’nin pençesinden sıyıram am ış; asker topladığı zaman kurtarm ış ama 1813 te» orduya, hassa alayı asilzadeleri arasına gönderm eye m ecbur olm uş; L eipzig savaşından sonra da ihtiyar baron oğlundan haber alamamış. M onsieur de l’E s-


tKİ GELİNİN HÂTIRALARI

38

torade’ın 1814 te gidip gördüğü m onsieur de M ontriveau Rusların eline esir düşerken gözüyle gördü­ ğünü söylem iş. Madame de l’Estorade Rusya'da bo­ şuna arattıktan sonra kederinden ölm üş. Dini bütün bir ihtiyar olan baron, tıpkı bizim Blois'dayken yap­ tığım ız gibi, A llah'tan umudunu kesmemiş; o um utla oğlunu rüyalarında görm üş; oğlu için gelirini birik­ tirm iş: oğlunun, rahm etli Madame de l'E storade’m akrabasından kalan m iraslardaki paylarına göz kulak olmuş. H iç kimse, o ihtiyarla alay etm ek cesaretini gösterm em iş. Anlıyabildiğim sonunda: beni hiç bek­ lem ediğim bir zamanda manastırdan alm alarının se­ bebi m eğer o oğulıın, hiç beklenm edik bir zamanda çıkagelm esiym iş. Biz hayalim iz atım

oradan oraya,

koşturup dururken kim derdi ki, benim varacağım koca, Rusya'dan, Lehistan'dan, Alm anya'dan ağır a ğ ır yürüyerek geliyorm uş!... Ç ilesi ancak Berlin’de dol­ muş, orada Fransız elçisi onun m em leketine dönm e­ sini kolaylaştırm ış. Yılda on bin trank gelirli, küçük bir Provence asilzadesi olan M onsieur de l'E storaöe'ın soyu Avrupaca tanınmış değil ki herkes, adı buram buram

m aceraperestlik kokan Chevalier de l'E sto-

rade'a ilgi göstersin! Madame de l'E storade'dan kalan m alların yılda getirdiği bin iki yüz frank, baronun biriktirdiği para ile birleşince, hassa alayının fıkara neferinin eline, Provence'ta önem li sayılacak bir para, yani iki yüz elli bin frank kadar bir şey geçti; çifti çubuğu da ayn~. L/E storade baba, chevalier’ye

kavuşmasından

bir gün önce, eski sahibinin hayli kötü bıraktığı gü­ zel bir toprağı da satın alm ış; onu bir gün elde ede­


tKÎ GELİNİN HATIRALARI

ceğini bildiği için fidanlıkta mahsus yetiştirdiği on bin dut ağacını oraya dikecek. Baron, oğlunu bulunca bu sefer de onun mürüv­ vetini görm eyi, ona bir asilzade kızı bulmayı akima koymuş, Renee de Maucombe’u, drahoma istemeden kendine gelin etm ek, babası ile anasının mirasından kalacak payı alm ayıp o parayı da kıza kendi serve­ tinden

vermek niyetinde

bamla annem, ihtiyarın

olduğunu

söyleyince ba­

teklifini benim

tarafım dan

kabul etm işler. K üçük ağabeyim Jean de Maucombe da, rüştünü ispat eder etm ez, mirasın üçte biri tu­ tarında bir parayı peşin olarak aldığına dair bir se­ net verdi. Bonaparte efendinin yadigârı Medeni K a­ nunun hükümlerinden, Provence’m asil aileleri yaka­ larım işte böylelikle kurtarıyorlar; yoksa o kanun, asilzade kızlarının

yansının

evlenmesine

müsaade

ederse yansını da manastırda rahibe edecek. Kula­ ğım a çalınanlardan anladığım a göre, Fransız asilza­ deleri bu önem li m eseleler üzerinde bir türlü uzlaşam ıyorlarm ış1. 0 yemek, cici kardeşçiğim , senin m eralinle Rus­ ların tutsağı biribirini görsünler diye im iş. H er şeyi ta başından anlatayım. Com te de M aucombe’un uşaklan , arkalanna eski sırm a şeritli elbiselerini, başla­ rına da, kenan zırhlı şapkalannı giym işlerdi. Ara­ bacı, ayaklanna üst yanı bol çizm elerini de geçir­ m işti; köhne arabaya beş kişi bindik, üçte sofraya 1 Napoleon’dan önce bütün miras, en büyük oğula kalırdı. Asilzade aileleri, bu hilelere başvurarak ge­ ne varlıklarının evlâtları arasında parçalanmasını sağ­ lamaya çalışıyorlar. Asilzadeler, B irinci N apoleon’dan hep böyle hafifsiyerek Buonaparte diye bahsederlerdi.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

40

oturm ak üzere, saat ikide debdebe,

ihtişam

içinde

baron de l'E storade’m oturduğu köy evinin önüne vardık. K ayın - babanın şatosu yok. Tepeciklerim izin birinin dibinde, en büyük ziyneti hiç şüphesiz Maucom be şatosu olan güzel vadim izin ağzında bir evde oturuyor. Ev, dedim ya, bir köy evi. K ârgir dört duvar çatıp sarım tırak bir badana

vurmuşlar, üzerine de

kıpkırm ızı oyuklu kirem it döşem işler. Bu kirem itle­ rin altında çatı ezilm iş gibi. Bakışım

gözetilm eden

ortalam a açılm ış pencerelerin san boyalı, koca koca kapaklan var. Bu yapı, bir Provence bahçesi içinde, bahçenin dört yanma da alçak duvarlar çekilm iş. Us­ tanın keyfine göre kim isi düzüne, kim isi dikine üsttiste yığılm ış yuvarlak, iri taşların kurduğu dört du­ var ki yer yer sıvası dökülmüş. Bu köy evine bir asilzade malikânesi halini veren de, bahçe kapısının demir parm aklığı. Bunu yaptırm ak için çok göz yaşı dökülm üş; o kadar da cılız ki, bakınca Soeur Angelique’i hatırladım . Eve, taş bir merdivenden çık ılıyor; kapımn üzerinde bir tahta saçak var ki hiç sorm a! Loire köylüleri bile, güneş altında panl pan l yanan mavi damlı beyaz taş evlerine böyle bir saçak koy­ maya tenezzül etm ezler. Bahçe ile çevresi pis, toz toprak içinde; ağaçlar kavrulmuş. G örülüyor ki baronun uzun zamandan beri öm ­ ründe kalkmak, yatm ak, ertesi sabah gene kalkıp m etelik m etelik üzerine biriktirm ekten başka bir ta­ sası yok. Uşakları ne yerse o da onu yiyor; uşaklar deyince de çok bâr şey sanma: Provence’lı bir ço­ cukla bir de ihtiyar bir hizm etçi kadın. Odalan da


İKİ GELİNİN HATIRALARI

41

tam takır. Am a bizim şerefim ize eve bir çek i-d ü zen verilm iş, dolaplar açılıp boşaltılm ış, ailenin köle, kul nam ına nesi var, nesi yoksa yem ekte bize hizm et et­ sin diye çağrılm ıştı; yem eği kararm ış, yam ri yumru olm uş, köhne gümüş takım larla yedik. Bizim gurbetzede de tıpkı parm aklık gibi, zayıf anı zayıfî Benzi uçuk, kahır çektiği belli; sessiz, az fconuşur bir adam. Otuz yedi yaşında ellisinde gibi

ıgözüküyor. Bu delikanlının geçm iş, bir daha da dönaniyecek bir zamanda güzel olan saçlan kara ama ta rla kuşunun kanadı gibi akla kanşık. Güzel mavi sgözleri

çökük

çökük; biraz

sağır, bunun için de

«Gamlı Surat şövalyesini, Don K işot’u andırıyor. Gene •de Madame de l’Estorade olup iki yüz elli bin frank •servete konmayı

kabul etm ek lûtfunda bulundum;

am a o köy evini istediğim gibi düzeltip bahçeyi de fcir park haline getirm em e müsaade etm eleri şartiyİe... Babamdan da M aucombe’un suyunun bir kısmını buraya verm esini kesin olarak istedim . B ir ay sonra Madame de l’Estorade

olacağım ;

•çünkü ben de hoşa gitm işim , ciciciğim ! Sibirya kar­ larının kahrını çekm iş bir adam, senin dediğin gibi, baktığı

yem işleri

olgunlaştıran bir ç ift kara gözü

beğenmez de ne yapar? Louis de l’Estorade, güzel R enee de M aucombe ile evleneceğine pek memnun gözüküyordu. Y a! şim di “ güzel” diye anıyorlar beni. Sen

şim di

Paris’te

en

parlak,

en

geniş

hayatın,

Chaulieu hanedanından bir kız hayatının zevklerini dermeye hazırlanırken, senin zavallı m eralciğin R enee de, bu çöl kızı da, beraberce yükseldiğim iz hul-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

42 yalar

âleminden, bâr papatyanınki

kadar sade b ir

hayatın soluk, şansız hakikatleri arasına düştü. Evet, annesinin koynundan harbin koynuna, k öy evceğizinin zevklerinden

Sibirya'nın karlan, meşak­

katleri içine düşmüş, h içbir gençliği olm ayan o gen ç adamın gönlünü avutmaya and içtim

Gelecek gün­

lerim in birteviyeliğini belki biraz, o

şatafatsız k ır

eğlenceleri giderecek. Evim in çevresini, şahane

bir

gölge saçan yüce ağaçlarla donatıp Gemenos vâdisinin vahası haline getireceğim . Provence’ta çim enler hep yem yeşildir; bahçemi tâ tepeye kadar uzataca­ ğım , en güzel noktaya da güzel bir kam eriye yaptı­ racağım ; kim b ilir belki oradan, parıl p an l parlayan Akdeniz’i görürüm . Dünyadan el çekip kapanacağım o yeri portakal, lim on ağaçlan ile bitkilerin en gü­ zelleri ile süsliyeceğim , bir ocak annesi

olacağım .

Çevrem izi kim senin yıkam ıyacağı tabiî şiir çevire­ cek! Vazifelerim e sadık kaldıkça başıma ne felâket gelebilir k i? Kaym babam da, Chavalier de l’E storade da benim gibi dinli insanlar. Fransa’nın büyük y ollarını bilirsin, bengi ağaçların altında uzanan düm­ düz, yumuşak yollar; işte, cici kardeşçiğim . ben ha­ yatı öyle görüyorum . Bu yüzyılda iki Bonaparte çıkm az ya! Çocukla­ rım olursa onları

yanımda

saklar, büyütür, adam

ederim, bana onlar tattırır hayatın zevkini. Sen de lâyık olduğun talihe erer de bu dünya büyüklerin­ den birinin kansı olursan, Renee’ciğinin çocuklarım koruyuverirsin. Hani seninle birtakım rom anlar, garip garip ha­ yatlar kurardık, hayal ederdik de kendim iz de onla-


ÎKİ GELİNİN HÂTIRALARI

43

n n kahramanı olurduk; benden artık elvedâ onlara! H ayatınım nasıl geçeceğini şimdiden biliyorum ben. -En büyük olaylar Estorade beylerinin dişlerinin çık­ m ası, memeden kesilip mama yem eleri, bir yandan bahçem in fidanlarım , bir yandan da beni yıkıp çiğ­ nem eleri olacak. Onlara takkeler işlemek, Gemenos vadisinin ağzında oturan aksırıklı tıksırıklı bir ihti­ yarın sevgisine, hayranlığına m azhar olm ak: işte ha­ yatım ın zevkleri! Eelki bir gün olur, bu köylü kadın kışlan gidip M arsilya’da geçirir; öyle olsa da çıkıp boy göstere­ ceğ i yer gene kulislerinde taşra

hiçbir

tehlike

olmayan

tiyatrosudur, önüm e korkulacak ne çıkabilir

k i? Bazan bir erkeği m eftun etm ek kadının onurunu okşar da onun için bir felâket olurm uş; benim için böyle bir tehlike de akla gelm ez. Bol bol dut yap­ rağım ız olacağı için ipekböcekleri ile hayli uğraşa­ cağız. Provence hayatının garip devrim lerm i; kavga nedir bilm esine

im kân

olm ayan bir aile hayatının

fırtınalarını göreceğiz. M onsieur de TEstorade karı­ sının sözüne uyup yaşamak niyetinde olduğunu kesin olarak söylüyor. Ben de onu buyruğum altına almaya kalkm ayacağım

için sanırım ki karar m dan vazgeç­

m ez. Benim

hayatım ın

roman

tarafı sen olacaksın,

Louise’ciğim . Bana bütün yaptıklarım anlat, baloları, eğlenceleri anlat, neler giydiğini, güzel sarı saçlarına hangi çiçekleri taktığını, erkeklerin sözlerini de, ta­ vırlarını, hareketlerini de anlat. Unutma ki dinledi­ ğin , dansettiğin, parm aklarının ucu sıkıldığını duy­ duğun zaman yalnız değilsin, ben de seninle bera­


44

iK t GELİNİN HATIRALARI

berim. Sen burada benimle beraber La Cram pade'da (bizim köy evinin adı) aile anneliği ederken ben d e seninle beraber Paris’te

eğlenm ek

isterim . Zavallı

adam cağız! benimle evlenirken bir tek kadın aldığım sanıyor. Acaba iki olduğumuzu sezecek mi h iç? D elice sözler söylem eye başladım. Halbuki b e » kendim değil, olsa olsa bir vekil bularak böyle deli­ likler edebilirim . Bunun için artık susuyorum. Ya­ naklarının ikisine de birer öpüş; dudaklarım daha kız; dudakları (ancak elim i tutm aya cesaret e tti). B irbi­ rim ize karşı saygıda, nezakette kusur ettiğim iz yok;, o kadar ki âdeta

tasa

edilecek

şey! îş fena, gen e

saçmalamaya başladım, A llaha ısm arladık, ciciciğim . E k len ti: — Üçüncü mektubunu şimdi aldım K a rdeşçiğim, elim de bin frank kadar para var, onunla ba­ na buralarda, hattâ M arsilya’da bulam ıyacağım güzel: şeylerden aL Kendin için m ağazaları

dolaşırken La*

Crampade’daki mahpusu da unutma. Ne bizim aile­ nin, ne de nişanlımın ailesinin Paris’te, öyle zevk sa­ hibi kim seleri yok ki onlara ısm arlayayım . Mektubunaı sonra cevap yazacağım .IV

VI

Don Pelipe Henarez’den Don Femando’ya, Paris, Eylül Kardeşçiğim , bu

mektubun nereden

yazıldığın»

okuyunca hanedanınız ağasının artık tehlikeden kur­ tulmuş olduğunu anlayacaksınız.

Gerçi

atalarım ızı»


İKİ GELİNİN HATIRALARI

45

A slan lı A vlu’da kılıçtan geçirilm esi bizi, dileklerim ize k arşı olarak birer İspanyol, birer H ıristiyan etti ama A rapların sakınganlığım da bize m iras bıraktı; beni selâm ete çıkaran belki de, damarlarımda hâlâ akan Ib n i-S e rra c kanıdır. Ferdinando korkusundan o ka­ dar halim selim olmuş, bu oyunu o kadar iyi oynama­ c a başlam ıştı ki Valdez, onun sevgi sözü etmesine, vaitlerine âdeta inandı. Ben olmasam, zavallı amiralin m ahvolduğu gündü. Bu liberaller, bir kralın ne olduiğunu bir türlü anlayam ıyacaklar. Ama ben o Bourbon’un ne çeşit bir insan olduğunu çoktan anlamışımd ır ; haşmetpenah bizi himaye edeceğini söyledikçe bemim de şüphem, güvensizliğim artıyordu. Gerçek bir Ispanyol, vaitlerini tekrara lüzum görm ez. Çok söy­ leyen, aldatm ak istiyor dem ektir. Valdez bir İngiliz gem isine sığındı; ben de, sev­ g ili Ispanya'm ızın E ndülüs'te talihi dönünce Sardun­ ya'dak i kâhyama, beni kaçırm ak çarelerini düşünme­ sin i yazdım. Usta m ercan avcıları, beni sahilin bir noktasında, kayıkla bekliyorlardı. Ferdinando, Fran•sızlara beni yakalam aları için başvurduğu zaman ben, ^Macumer baronluğu malikânesinde her türlü yasaya da, her türlü yağınçlara (su ika stlere) da karşı koya­ bilecek haydutlar

arasında

idim .

A rap, y a n İspanyol son hanedanı

G ım ata’nın ya n A frika çöllerine,

A rap akıncılarından kalma toprağına, bu toprakta o akıncıların atlarına tekrar kavuştu. Daha dün benim adaletim den korkan bu haydutlar,

İspanya kralının

düzen arzusuna karşı efendileri Soria dukasını, yani bir Henarez’i

m üdafaa ettiklerini

öğrenince gözler

yabancı bâr gurur, yabancı bir sevinçle parladı; o ada­


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

46

ya, araplann hüküm sürdüğü günlerden sonra ilk gi­ den Henarez ben olmuştum. Yirm i iki karabina. B eni Serrac’ın L oire kıyılarını fethettiği günlerde daha adı bile bilinmeyen bir m illetin oğlu olan Ferdinand de Bourbon’u öldürm eye gönüllü oldu. O

koca arazinin geliri ile geçinebileceğim i sanı­

yordum, biz oraları

büsbütün

bakımsız

bırakm ışız;

orada kaldığım ız müddetçe Queverdo’nun bize yazdık­ larının

doğru

olduğunu

gözüm le

gördüm.

Zavallı

adam cağız benim emrime yirm i iki kişi çıkarabiliyor ama bir riyal bile yok ; yirm i bin feddan genişliğinde otlak var, barınacak ev yok; balta girm em iş orman­ lar var, eşya denecek hiçbir şey yok. Bu harikulâde topraklardan faydalanm ak için bir m ilyon pesetaya* sahibinin de elli y ıl malı başında bulunmasına ih tiyaç var. Orasını da düşüneceğim. Yenilenler

kaçtıkları

m üddetçe,

nefislerini

de*

kaybettikleri harbi de uzun uzun düşünüp birtakım dersler çıkarm aktan kendilerini alam azlar. E tini ke­ şişlere kem irtm iş bu güzel cesedi görünce gözlerim dolu dolu oldu: Ispanya'nın hazin bir tim sali gibi gö­ ründü bana. R iego’nun âkıbetini M arsilya’da haber aldım . Benîm hayatım ın da öyle bir azap, ama kim ­ senin bilm eyeceği,

uzun

bir azap

içinde

biteceğini

elem li elem li düşündüm. İnsan hayatım bir memlekete* bir kadına adamadıktan sonra yaşamak, yaşam ak mı­ dır? Sevmek, fethetm ek; bir fikrin bu iki yüzü k ılıç­ larım ıza hakkedilmiş, saraylarım ızın kubbelerine al­ tın harflerle yazılm ış, m erm er havuzlarımızdan yelpa­ ze gibi yükselen fıskiyelerin durmadan tekrar ettiği kanun değil m iydi? Ama o kanunun kalbim i heyecana


İKİ GELİNİN HATIRALARI

17

getirm esi artık neye yarar? K ılıç kırıldı, saray kül ol­ du, pınarın- Suyunu artık kumlar içti... Simdi vasiyetnam emi bildiriyorum size* Don Fernando, size krala sadık kalm anızı em re­ derek ateşinize dizgin vurm ak istem iş olm am ın se­ bebini anlayacaksınız* İtaat etm eni hem kardeşin, hem dostun olduğum için rica; hanedanınızın reisi olduğum için, de emrediyorum* Krala gidip benim Unvanlarımı, m allarım ı, m ülklerim i, rütbelerim i ’size vermemi iste­ yeceksin iz; belki

durumsar,

krallığı

gereği yüzünü

buluşturabilir; ama siz ona, M arıa H eredia’nm sizi sevdiğini, ancak bir Soria iukasına varabileceğini söy­ lersiniz. O zaman göreceksiniz ki kral sevincinden titreyecek t ir: Heredia’ların pek büyük serveti ona be­ n i tam am iyle perişan olmuş saymak zevkini tattırm ı­ yord u ; artık beni büsbütün mahvolmuş bilip benden kalanları size hemen verecektir. M aria’yı alacaksınız: sizin birbirinizi umutsuz bir aşkla sevdiğinizi zaten anlamıştım. Bunun içindir ki -Comte’u da kızını, benim yerim e size verm eye hazır­ lam ıştım . M aria ile ben ancak babalarım ızın arzula­ rına, bir de aile gereklerine uyuyorduk* Siz, bir ay parçası gibi güzelsiniz, ben ise bütün İspanya eşrafı g ib i çirkinim ; siz seviliyorsunuz, bana ise M aria, ağıziyle söylem ese bile, adetâ iğrenerek bakıyor; uğra­ dığım felâketin o asil İspanyol kızının yüreğine aşı­ layacağı dayanağı da az zamanda yenersiniz* D uc de Soria, selefiniz sizin ne sonradan esef ede­ ceğin iz bir fedakârlığa katlanmanızı, ne de bir tek tnaraveldi'den1 mahrum olm anızı ister. Annemin el1 İspanya paralarının kıym etçe en küçüğü.


İKİ GELİNİN HAT 1RALAM

4S

maşlarını gönderin: onlar benim kim seye m uhtaç ol­ madan yaşamamı sağlayabilir; m allarınızda bu suret­ le belirecek açığı M aria’mn bezekleri kapatır. Elm as­ ları bana sütninem ihtiyar U rraca getirsin; ailem iz adamlarından yalnız onu alıkoyacağım , benim kahve­ m i1 iyi pişirm ek yalnız onun elinden gelir. O kısacık ihtilâlim iz sırasında durmaksızın çalış­ mak m ecburiyeti,

m asrafım ı en aşağıya indirm işti

aylığım da ona yetiyordu. Son iki yıllık gelirim iz, ol­ duğu gibi kâhyanızın elindedir. O para benim dir; fa­ kat bir Soria dukasının evlenmesi büyük m asraflar açar, bunun için o parayı paylaşırız. Eşkiya kardeşini­ zin bu düğün hediyesini

reddetmezsiniz. Zaten bert

öyle em rediyorum . Macumer baronları arazisi İspanya, kralının buyruluğunda olm adığı için

bana kalacak;,

böylece hem bir yurdum, hem de gönlüm isteyip b ir iş görm eğe kalkacak olursam bir adım bulunacak. Allaha şükür, bu m eseleler sona erdi, Soria hane­ danı kurtuldu. Ben kendimin sadece M acum er baronu olduğunu* ilân ettiğim bu anda, Fransız toplan da duc d'A ngoulem e’in Paris’e girdiğini ilân ediyor. Bu m ektubumu niçin kestiğim i anlarsınız. Elam Buraya geldiğim zaman

cebim de on guadruple*

bile yoktu. B ir devlet adamı, mâni olam adığı felâket­ le r arasında, bir de kendi özünü, kendi cebini düşün-1 2 1 Aslında “ çukulata” . 2 Quadruple, otuz frank kıym etinde eski a ltın b ir sikke.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

49

m eye kailkacak olursa pek küçük bir adam sayılm az m ı? Yenilmiş olan Araba, a tı ile çö l; um utlarında ya­ nılm ış olan H ıristiyanlara da bir m anastır köşesiyle birkaç altın çok bile... Ama benim tevekkülüm ancak yorgunluğumdan geliyor. H ayatı düşünmeyecek kadar m anastıra yak­ laşmadım daha. Ozalga, ne olur ne olm az diye, bana birkaç tavsiye mektubu verm işti; bunların biri de bir kitapçıya idi. Bu adam burada vatandaşlarım ıza, GaLignani’nin İngilizlere ettiği hizmeti ediyor. Bana, sa­ a ti üç franktan, sekiz öğrenci buldu. H er birine iki günde bir gidiyorum , yani günde dört saat okutup on iki frank kazanıyorum ; benim ihtiyaçlarım a yeter de artar bile. Urraca buraya geldikten sonra derslerim i başka bir îspanyola bırakıp adam cağızı bahtiyar et­ miş olurum. H illerin - Berin sokağında, kiracılarının yem eğini de veren fıkara bir dul kadının evinde oturuyorum . Odam güney tarafında, önünde küçük bir bahçe var. H içbir gürültü duyduğum olm uyor, hep yeşillik görü­ yorum . Günde beş franktan fazla da harcetm iyorum ; hâsılı Denis’in K orinthos’taki

hayatını1

sürüyorum ;

bunun ne sakin, ne sa f zevkleri var, şaşarsın. Güneşin doğmasından saat ona kadar pencerem e oturup bahçedeki iki Ispanyol bitkisine, yasemin yı­ ğın ları arasında yükselen katırtım ağm a bakarak tü­ tünümü içiyor, kahvaltım ı ediyorum . Yasemin ile ka­ tırtırnağı, beyaz zemin üzerine altın sarısı; damarla­ 1 Siracuza K ıralı Genç Deniş Isa'dan önce 344 yılında ikinci defa tahtından indirilip K orinthos’a sü­ rülm üştür; orada hocalık etm iş.

4


İKİ GELİNİN HATIRALARI

50

rında Endülüs7Araplarınm kam bulunan bir adam bu­ nu görür de titrem ez; m i? Saat onda yola düzülüp dörde kadar derslerim i veriyorum . D örtte eve dönüp karnımı doyuruyor, yatm a vaktine kadar tütün içip kitap okuyorum , Çalışma ile düşünmeyi, yalnızlık ile dünyayı birbirine katan bu hayatı uzun zaman süre­ bilirim . Yürü var, ey Fem ando, bahtiyar ol, unvanımdan feragatte hiçbir gizli m aksat yok. Ne Beşinci Carolus gibi pişm anlık duyuyorum, ne de N apoleon gibi tek­ rar başa geçm ek arzusunu. Vasiyetnamemi yazdığım ­ dan beri beş gün. beş gece geçti, bu bana beş yüz yıl gibi geliyor. Unvanlar, rütbeler, mal, mülk gözüm de sanki hiç olm amış gibi. Mademki aramızdaki engel1 artık kalktı, sana kal­ bim i açabilirim , sevgili kardeşim. Ağırbaşlılığın, cid­ diyetin kaim zırhı altında bu gönül, kendini şefkatle, sadakatle verm ek isterdi; ama hiçbir kadın bunu an­ layamadı, tâ beşiğindeyken bana verilm iş olan kız bi­ le. Siyasî hayata o kadar ateşle atılmam ın sebebi işte buydu. B ir sevgilim olm adığı için Ispanya’ya gönül verm iştim , İspanya da elimden kaçtı! A rtık hiçbir şey değilim , demek ki artık o harap olm uş ben’i uzun uzun gözden geçirip hayatın ona ni­ çin geldiğini, ne zaman gideceğini, dünyanın en kibar­ ca yiğit ırkının baş faziletlerini, A frikalı aşkını, sıcak şiirini son evlâdında niçin canlandırdığını, bu tohumun sert kabuğunu koruyup bir sap vermemesi, şâşaadar bir keis üzerinden şaşkın güzel kokularım etrafa yay­ 1 Yani küçük kardeşin, hanedan reisi olan büyük kardeşe kulluk derecesinde hürm et, itaat m ecburiyeti.


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

51

maması doğru olup olm ayacağım düşünebilirim . Ben daha doğmadan ne suç işlem işim ki h içbir gönülde aşk uyandıram adım ? T a doğduğum günden beri, ni­ hayet artık bir kumsala düşmeye mahkûm köhne bir enkazdan başka bir şey değil m iydim ? Ruhumda ata­ larım ızın çöllerini, güneşin hiç bir ot bitirm em ecesine kavurup aydınlattığı çölleri buluyorum. Ben, inkıraz bulmuş bir ırkın m ağrur evlâdı, faydasız bir kuvvet, gayesiz bir aşk, ihtiyar bir delikanlı olarak ölüm de­ nilen son lû tfu neredeysem orada hiçbir yeri özlem iyerek bekleyeceğim . Bu sisli gök altında, bütün bu küller içinde alevi hiç bir kıvılcım canlandıram ıyacak. tsa'nınki gibi benim de son sözüm “ Tanrım ! beni bı­ raktın, Tanrım!” olabilir. Bu yılınç sözün sırrım kim­ seler araştırmamış. Sen de, M aria da yaşamakla ne kadar bahtiyar olduğumu tasavvur edebilirsiniz, Fernando! Ben bun­ dan sonra size, eseri ile övünç duyan bir yaratıcı gu­ ruru ile bakacağım . B irbirinizi sevin, daima sevin de beni kederlendirmeyin. Sizin aranızda kopacak bir fır­ tına, sizden çok beni üzer. Annemiz bir gün gelip olay­ ların kendi umduklarına uyacağım sezm işti. B ir ana­ nın arzusu, belki kendisi ile T ann arasında bir andlaşm adır. Zaten o, gaby ile tem as edip geleceği göre­ bilen, s im anlaşılmaz insanlardan değil m iydi? Onun alnının kırışıklıklarında Felipe’nin mevkiinin de, m alla­ rının da Feraando'ya okumuştum!

Bunu

geçm esini istediğini kaç defa

kendisine

söyleyince

bana

iki

damla göz yaşı ile cevap verir, hem senin, hem benim olm ası lâzım gelen, ama yenilm ez bir aşkın yalnız sa­ na bağladığı yüreğinin yaralarını gösterirdi. Eminim


ÎKİ GELİNİN HÂTIRALARI

52

ki siz nikâh günü kilisede başlarınızı eğdiğiniz sırada onun umduğuna erm iş ruhu da başlarınız üzerinde uçacaktır. A rtık gelip Felipenizi de okşayacak m ısı­ nız, Dona Clara? Görüyorsunuz ya ! o, sizin istem eye istem eye dizleri üzerine ittiğiniz kızı da sevgili oğ­ lunuza veriyor. Yaptığınız kadınların da, ölm üşlerim izin de, kra­ lın da hoşuna gidiyor, Allah da böyle diliyorm uş; sen de işi bozmaya kalkma, Fernando: uy da çıkarm a se­ sini. E klen ti. — Urraca’ya. söyle, benden sadece Henarez diye bahsetsin. M aria’ya benim sözümü bile etm e. H ıristiyan olmuş son Endülüs Arabmın, damarlarında çöld e doğmuş

büyük

ailenin

kam

ölecek, kendi de

öm rünü ıssız gurbette bitirecek olan adamın sırlarım senden başka kimse bilm em elidir. Allaha ısmarladık.

vn

Louise de Chaulieu’den Renge de Mocombe'a Ocak 1824 Y a! demek yakında kocaya varıyorsun! Ama böy­ le de evlenm ek olu r m u? B ir ay içinde, hiç tanıma­ dığın, ne olduğunu bilm ediğin bir adama van n m diye söz veriyorsun. Ya o adam sağırsa? Sağırlığın çeşit çeşidi vardır. Belki de hastalıklı, can sıkıcı, çekilm ez b ir adamdır. Sen ne yapm ak istediklerini anlamıyor musun, R enee? Sen onlara şanlı TEstorade haneda­ nının sürmesi için gereklisin, işte o kadar. B ir taşra


İKİ GELİNİN HATIRALARI

53

İcadını olup çıkacaksın. B iz seninle böyle m i sözleştikti? Sizin yerinizde olsam, böyle evlnmektense, gidip Hyfcres adalarında kayıkla gezer, aman Cezayirli b ir korsan gelsin de beni kaçırıp padişaha satsın diye ba­ kardım ; böylelikle kadın - efendi, bir gün de valide* sultan olurdum ; gençliğim de de, ihtiyarlık günlerim de de sarayı altüst ederdim. Bir manastırdan kurtuldun, başka bir m anastıra kapanıyorsun! Ben seni bilm ez m iyim ? K orkağın birisindir, kuzu kuzu bir aile ku­ racaksın. Ben sana öğütler veririm , Paris’e gelirsin, bütün erkekleri kudurtur, birer kraliçe oluruz. Gü­ zel meralim, kocan üç yıla

kadar saylav çıkabilir-

Saylavın ne demek olduğunu ben biliyorum , şimdi sa­ na da anlatırım ; sen bu çareden çok iyi istifade ede­ bilirsin: P aris'te oturup, annemin deyimi ile, m oda bir kadın olabilirsin. Seni o köy evinde bırakmaya­ cağım dan hiç şüphe etm e.

Pazartesi On beş günden beri, kardeşçiğim , kibarlar âlem i hayatım yaşıyorum : bir akşam

İtalyan

tiyatrosuna,

ertesi akşam büyük Opera'ya. Oralardan da hep ba­ loya gidiyorum . Bu dünya periler âlem i gibi bir şey* İtalyan tiyatrosunun m usikisine bayılıyorum ; bir ta­ raftan ruhum tanrısal bir zevk içinde yüzerken bir ta­ raftan da dürbünler beni araştırıyor, yürekler bana hayran oluyor; ama benim bir tek bakışım, en gözü pek delikanlının bile başım indirm esine yetiyor

Bu­

rada sevim li ne gençler gördüm ; ama inan olsun! biri1 1 Aslında türkçe.


ÎK l GELİNİN HATIRALARI

54

bile hoşuma gitm iyor; hiçbiri bana O tello’da G a rd a m a Pellegrini ile o pek güzel düo’sunu dinlerken duy­ duğum heyecanı vermedi. Bu Rossini de kim bilir ne kıskanç bir adam ki kıskançlığı bu kadar iyi dile getirm iş! JZ mio car si divide ne ürpertici bir çığlık ! Sana bunlar Arapça1 gibi geliyor, değil m i? Elbette, Garcia’yı hiç işitm e­ din, ama

benim

ne kıskanç olduğumu

bilirsin. O

Shakespeare ne de tatsız bir tiyatrocu! O tello şan, şe­ ref dâvasına düşüyor zaferler kazanıyor, em irler ve­ riyor, boy gösteriyor; Desdemona’yı bırakıp oradan oraya gidiyor; Desdemona da onun, kapı kulu buda­ lalıklarını kendisinden üstün tuttuğunu görüp kızmı­ yor ha? Böyle kızı öldürmezsin de ne yaparsın? Benim tenezzül edip de sevdiğim adam hele beni sevmekten başka bir iş görm eye kalksın? Ben gene eski zaman şövalyelerinin geçirdikleri uzun deneme­ lere taraftarım . Hani genç bir asilzadeden bahseder­ ler: kraliçesinin aslanlar arasına attığı eldiveni gidip almış, sonra da kafa tutm uş; bence o terbiyesiz bu­ dalanın biriym iş, hiç şüphesiz kraliçesi ona bir aşk çi­ çeği bahşedecekmiş; o küstah da bunu hak ettikten sonra elden kaçırm ış! Sana verilecek büyük haberlerim yokm uş gibi ge­ vezelik edip Babamın, efendim iz kralın Madrid’de el­ çisi olm ası artık

kararlaştırıldı; efendim iz diyorum ,

çünkü elçilikte ben de bulunacağım. Annem burada kalacağı için babam, yanında bir kadın bulunsun di­ ye beni götürüyor.1 1 Aslında “ Yunanca” .


İKİ GELİNİN HATIRALARI

55

Sana bunlar tabiî gibi gelir ama işin aslını arar­ san ne kadar çirkinlikler bulunduğunu görürsün: on beş günde ailenin bütün sırlarını öğrendim . Annem, babamın Monsieur de Canalis’i elçilik kâtibi olarak alması şartiyle,

M adrid’e

gitm eye razı; fakat kral,

kâtipleri kendi seçiyor, tâyin ediyor, buyruldulannın münakaşa edilm esini de sevmez. Babam ne onun canım sıkmaya razı, ne de annemin kzmasına. O büyük dip­ lom at, duchesse’i burada bırakm akla zorlukları yen­ miş olduğunu sanıyor. Zamanenin büyük şairi olan M. de Canalis annemi sık sık görm eye geldiğini söy­ lediğim delikanlı yoK m u? işte o ; saat üçten beşe ka­ dar annemle siyaset öğrense gerek... Bu siyaset de­ dikleri de çok tatlı bir şey olacak ki, M. de Canalis, borsa oyuncuları gibi bir gününü bile kaçırm ıyor !.M Büyük ağabeyim duc de Rhetore ağır, soğuk, ga­ rip bir adam dır; Madrid’e gitse babasının yanında pek sönük kalacağından burada oturm ayı yeğinliyor. Zaten Miss G riffith haber alm ış, Alphonse1 Opera dansöz­ lerinden birini seviyorm uş. B ir çift bacağa, o bacak­ larla havaya çizilen hatlara da gönül verilir m iym iş? Dikkat ettik, ağabeyim Opera’ya, Tullia dans ettiği akşamlar gidiyor, o karının danslarım alkışlıyor, son­ ra çıkıp gidiyor, ö y le zannediyorum ki bir yerde böyle iki “ kız” , vebadan bile büyük bir felâkettir. Küçük ağabeyim e gelince o hâlâ alayda, daha göremedim . îşte bu sebeplerle, Zati Şahanenin büyük elçisine kör deynekliği etm ek ödevi bana düştü. Belki Ispan­ 1 Frenklerde büyük ailelerin birkaç soyadı var­ d ır; duc de Rhe* Dre’nın asıl adı Alphonse. ö te k i Rhâtore adı, C heatiieu gibi, soy adı.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

$€

ya'da bir kocaya varırım ; belki de babamın beni ora­ ya götürm ekten asıl maksadı, tıpkı seni o hassa alayı enkazına verdikleri gibi, çeyizsiz, çem ensiz baş göz edebilm ektir. Babam bana kendisi île gitm em i tek lif etti, kendisine ders veren İspanyolca hocasından ds ders almamı söyledi. — Siz, dedim, beni orada büyükten bir adama m ı verm ek niyetin deşiniz? Cevap olarak kurnazca bir bakışla yetindi. B ir­ kaç günden beri sofrada beni kızdırm aktan hoşlanı­ y o r: beni inceliyor, inceliyor, ama ben de kendimi iyice gizliyorum ; onu hem babam, hem de elçi olarak iyice atlattım . Bana bir budala diye bakm ıyor muy­ du? Bana filan delikanlı üzerine, kendileri ile birkaç yerde

buluştuğumuz

kızlar

üzerine

ne

düşündü­

ğümü sordu. Ben de cevap olarak saçların rengi, boy­ lar arasındaki fark, delikanlıların yüzleri üzerine söz­ ler söyledim . Babam beni bu kadar alık görünce şa­ şırdı, bana bir şeyler sorduğuna da pişman

oldu.

B en: — Ama, dedim, asıl düşündüklerimi söylem iyo­ rum ; geçen gün annem bana tembih etti: gerçekten düşünüp duyduklarımızı belli etm ek uygun olmazmış. Annem : — A ile arasında çekinmeden istediğinizi anlata­ bilirsiniz, dedi. — O halde söyleyeyim , dedim. Şim diye kadar dikkat ettim , genç erkekleriniz, ilgiden çok para çe­ kecek m eziyetler

hevesinde, bizden çok kendilerini

düşünüyorlar; ama doğrusu, düşüncelerini gizliyebil-


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

dikleri yok : bizim le

konuşurken

57

takındıkları tavn

hem en bırakıyor, biz gözlerim izden istifade edem eyiz sanıyorlar. Bizim le konuşan erkek âşığım ız, bize artık h içbir şey söylem iyen de kocam ız... “ K ızlara gelince, o kadar mürai şeyler ki ası) huylarının

ne olduğu ancak nasıl dansettiklerinden

anlaşılıyor; bir endamları, bir de hareketleri yalan söylem iyor. O “ güzel âlem ” dediğim iz şeyde en çok b ir sertlik, bir haşinlik görüp korktum. Gece yan sı o sofraya oturm alar yok m u? O zaman öyle şeyler olu y or ki insan, ayak takım ı baş kaldırdı sanıyor; dışı farklı olsa da içi pek andm yor. Terbiye de, ne­ zak et de o hepsindeki benciliği pek gizliyem iyor K i­ barlar âlem i büsbütün başka türlü idi benim gözüm­ d e. Orada kadınlan hiçten sayıyorlar; belki de B oîiaparte fikirlerinin bir yadigândır bu. Annem : — M aşallah!

dedi,

bizim

Armande

hayli

iler-

Jlemiş! —

Anne, dedim, benim

hep size

Madame de

•Stael’in ölüp ölm ediğini soracağım ı mı sanıyordunuz? Babam gülümsedi, kalktı sofradan. Kardeşçiğim , bütün söyliyeceklerim i söylem edim. B ak, daha neler anlatacağım . Bizim

düşlerim izdeid

aşk pek derin bir yere saklanmış olacak ki burada onun izine bile raslamadım. Gerçi salonlarda şöyle hızla

bakışm alar gözüm e çarptı ama, onlar da ne

soluk şeylerdi! Bizim aşkım ız o harikalar, güzel rü­ yalar, tadına doyulmaz hakikatler, biribirini tamam­ layan zevkler, elem ler âlemi, tabiatı aydınlatan o gü-


ÖU GELİNİN HATIRALARI

58

ltimsem eler, cana can katan o sözler, daima verilip* daima alınan o saadet, hasretten doğan o hüzünler, sevgilinin gelm esiyle taşıveren o sevinçler!... B ir iz bile yok onlardan. Ruhun o görkem li çiçekleri nere­ lerde açılıyor acaba? Kim yalan söylüyor? B iz m i? Yoksa âlem m i? Şim diye kadar delikanlının da, er­ keğin de yüzlercesini gördüm , hiç biri bana en küçük bir heyecan verm edi; bana hayranlık, sadakatli bir muhabbet gösterm iş olsalar da, benim için döğüşseler de gene onlara da, bütün yaptıklarına da hiçbir ilg i gösterem ezdim . Aşk, kardeşçiğim , öyle nadir bir hâ­ disedir ki bütün ömrümüzü, tabiatın etm ek kudretini geçirm em iz

bağışladığı

erkekle

bizi bahtiyar karşılaşm ada»

kabildir. Bu düşünce insanı titretiyor.

Ya o adama pek geç tesadüf edersek nice olur ha­ lim iz? B irkaç

günden ben

kaderimizi

düşünüp kork­

maya başladım ; balolarda, yapm acık sevinçlerin ver­ diği pem belik altında birçok kadınların yüzleri gene de niçin kederlidir, anladım artık. Kadınlar, tıpkı se­ nin yaptığın gibi, gelişigüzel kocaya varıyor. Ruhu­ mu birtakım

düşünce fırtm alan

kavradı. H er gün

hem bir, hem de büsbütün başka denecek bir surette sevilm ek; on yıl saadetten sonra gene ilk gün olduğu gibi sevilm ek! Böyle bir sevgi yıllar ister; bunun için insan kendini uzun zaman arzu ettirm iş, birçok m eraklar uyandırıp

onlan

tatm in

etm iş,

gönülde

türlü duygular kabartıp kendi de onlara cevap ver­ m iş olm alı. Tabiatın gözle görülen yaratıları birta­ kım kanunlara bağlı olduğu gibi acaba kalbin yara­ tılan için de kanunlar m ı var? Aşk, göz yaşlan ile


ÎKİ GELİNİN HÂTIRALARI

59

zevkleri ne nispette karıştırm alı dır? Bunları düşün­ dükçe manastırdaki o dümdüz, her günü bir, ölümü andıran hayatın

soğuk

düzenine

katlanmayı kabil

buldum da meşru, iki tarafın da gönlünü kavramış, b iç değişmez bir aşkın zenginlikleri, görkem leri, göz .yaşlan, lezzetleri, bayram lan, sevinçleri, zevkleri bana bu dünyada im kânsız gibi göründü. Bu şehirde aşkın tatlılıklanna, ağaçlı yollardaki o kutsal gezin­ tilerine, sulan parlatan, gönülleri ricalara mukave­ m et ettiren mehtaba bir yer görem iyordum . Zenginim , gencim, güzelim , sevmek için

hiçbir

eksiğim yok ; aşk benim hayatım , biricik işim ola­ b ilir; fakat üç aydan beri sabırsızca bir m erakla ordan oraya dolaşıyorum , bütün o parlak, aç, uyanık gözler

arasında

hiçbir şey bulamadım.

H içbir

ses

bana heyecan veremedi, hiçbir bakış bana dünyayı aydınlatam adı.

Ruhumu

ancak musiki doldurabildi,

ancak onda, aramızdaki sevginin tadım bulabildim . Bazı

geceler

pencerem de bir saat oturup

bahçeye

baktım , olayları davet ettim , onlan. çıktıklan o bi­ linm ez pınardan istedim . Bazan arabama binip gez­ m eye çıktım , Cham ps-Elysees’ de indim, uyuşuk ruhu uyandıracak adamın gelip arkama düşeceğini, bana bakacağını hayal ettim ; fakat o günler birtakım cam ­ bazlar, satıcılar, hokkabazlar, giden

acele

acele

adamlar gördüm, yahut her bakıştan

işlerine kaçan

sevdalılar gördüm ; bunlan durdurup: “ Siz ki bahti­ yarsınız, söyleyin bana, aşk n edir?” demek için içim titredi. Am a bu çılgınca düşünceleri kalbim e göm üp tekrar arabama biniyor, ölünceye kadar kız kalaca­ ğım a yemin ediyordum ...


fici

60

GELİNİN HATIRALARI

Aşk. hiç şüphesiz ki tanrısal bir gücün göz önüne dikilm esi, bir tanrının insan biçim ine girm esi gib» bir m ucizedir; böyle bir mucizenin olm ası için kim bilir ne gibi şartların bir araya gelm esi gerekir. Biz; kendi kendim izle bir fikirde, bir hıste olduğumuz­ dan bile daima emin değiliz; ya iki kişi olunca n e yapacağız? Bu soruyu bir Allah çözebilir, ö y le sanı­ yorum ki gene manastıra döneceğim. Çünkü bu âlem­ de kalırsam, gördüğüm ü kabul etm eme imkân olm a­ dığı için, budalalık denilecek şeyler yapacağım . H er şey benim ince duygularımı, ruhumun alışkanlıkla­ rını, yahut en içten düşüncelerimi yaralıyor. Annem dünyanın en bahtiyar kadım ; o koca C analis’çiği

onu

çıldırasıya

seviyor. Annemle o

deli­

kanlı arasında olup bitenleri öğrenm ek için içim de tuhaf, çirkin çirkin m eraklar uyanıyor. Söylendiğine göre G riffith de bir zamanlar böyle şeyler düşünmüş,, bahtiyar gördüğü kadınların yüzüne atılm ak istemiş,, onları

yermiş,

kötülem iş.

Onun

dediğine

bakılırsa

fazilet bütün bu vahşi duygulan, kalbim izin tâ dibine gömebilmekmiş. K albin

dibi de neym iş?

Bizde*

kötü her ne varsa onlan gizlediğim iz yer olacak... Beni taparca

sevecek kimse bulamamış olm ak

pek gücüm e gidiyor. Gerçi gelinlik bir kızım, am a kardeşlerim, ailem, babam, annem her şeyden çabu­ cak huylanacak insanlar. Erkeklerin benden çekinm e­ lerinin sebebi bu ise doğrusu çok yüreksiz şeyler. L e Cid'deki Chimene olm ak da, Cid olmak da pek hoşu­ ma gidiyor. O ne harikulade oyun! Haydi A llana ısm arladık.


tKİ GELİNİN HÂTIRALARI

61

v ın Louise’den R enee’y e Ocak Bizim İspanyolca hocası, m em leketim ize sığınm ış b ir zavallı; ducp d'Angoulem e’in gidip bastırm ası şe­ refin e burada bayram ettiğim iz ihtilâle o da karışanış, bu yüzden saklanmak zorunda. B ir liberal, hem *de şüphesiz, bir bourgeois ama gene benim ilgim i •uyandırdı; onu bir idam mahkûmu diye görm iye baş­ ladım . Onunla konuşup ağzını arıyorum ama o, bütiin K astilya’lılar gibi az söyler bir adam, sanki Kurtutba’lı Gonzalves'in tâ kendisiym iş gibi gururlu; gene •de bir m elek gibi, gösteriş değil, tâ içinden geliyor; fbize karşı olan vazifelerini görüp hakkım istiyor, gös­ terd iği saygı bizi kendisinden ayırıyor. Babam bu Henarez efendide bir büyük asilzade thali olduğunu söylüyor, biz bize kaldığım ız zaman •da şaka olsun diye ondan Don Henarez diye bahse­ d iyor1; geçenlerde ben

de kendisine Don Henarez

diyecek oldum, hep eğik tuttuğu gözlerini yerden kal­ dırdı, sanki bana iki şimşek fırla ttı; nutkum tutuldu. K ardeşçiğim , bu adamın gözleri h iç şüphesiz dünya­ n ın en güzel gözleri. Acaba kendisine karşı bir kusur anu ettim diye sordum ; bana o yüce, tantanalı Ispan­ y o l dili ile: 1 Don, Ispanya'da, yalnız asilzadelere verilen un­ dan dır; bizde, tâ eskiden “ bey” kelimesinin olduğu gi­ b i. “ Efendi” yi, Fransızca sieur kelim esi karşılığı ola­ ra k kullanıyoruz.


tK l GELİNİN HATIRALARI

62

— M ademoiselle, dedi, ben buraya size sadece İspanyolca öğretm eye geliyorum . Bu söz ağnm a

gitti,

kızardım, kendisine şöyle

terbiyesizce bir cevap verm eye hazırlanıyordum, fa­ kat

m anastırdaki

annemimin

söyledikleri

hatırım a

geldi, dedim k i: — Bende herhangi bir kusur görüyorsanız söyle­ yin, m innettarınız olurum. Titredi, o zeytuni yüzü al al oldu, bana tatlı b ir heyecan duyduğunu gösteren bir sesle cevap verdi: — Büyük felâketler karşısında gösterilm esi lâzım gelen hürm eti her halde size din, benim öğretebileceğim den daha iyi öğretm iştir. Ben Ispanya’da, Yedin­ ci Ferdinando’nun zaferiyle her şeyini kaybetmiş b ir Don isem, şakanız pek zalimâne olur; yok, sadece b ir dil hocasıysam, m erham etsizce bir alay değil m idir?’ Bunların ikisi de asil bir genç kıza lâyık şeyler de­ ğildir. E lini tutup: — Ben de, dedim, o hareketim i unutmanız için sizin din hislerinize, dinimizin em rettiği affe m üracaat ediyorum . Başım eğdi, Don K işot'unu açıp oturdu. O akşam­ ki baloda en çok dikkat edilen kız ben oldum ; fakat bütün o iltifatlar, bakışlar, cüm leler bana en küçük olay kadar işlem edi. Ders boyunca, dikkatle baktım ona; o bunun farkında bile değildi, bana gözlerini kal­ dırdığı olmaz k i! Biz onu kırkında var sanıyorduk, baktım, gençm iş; her halde yirm i yedi, yirm i sekizden fazla değil. Miss G riffith de, bana kara saçlarının, inci gibi dişlerinin güzelliğini gösterdi. Gözlerine gelince»


tK l GELtNtN HÂTIRALARI

bem kadife, hem de ateş. Ama işte o kadar; yoksa ia sa boylu, çirkin bir adam. İspanyolların pek teiniz •olmadıklarını söylerler; ama bizim hoca kendine iyi bakıyor, elleri yüzünden beyaz. S ırtı biraz kam bur; kafası hem kocaman, hem de garip bir şekli var; çir­ kinliğinde zekâya benzeyen bir şey var ama, çiçek de •çıkarmış, yüzü yer yer yamanmış gibi. A lm pek çı­ k ık , kaim kaşlan birbirine birleşmiş, ona insanı tik­ sindiren bir hal verm iş. Hani bizim Söeur M arthe gibi, ölm ek üzere doğup da bin bir özenle kurtulmuş has­ talıklı çocukların ekşi bir yüzleri vardır, bizim hoca da işte öyle. H âsılı, babanım söylediği gibi,' bir hayli küçültm ek şartiyle, kardinal Xim enes’i andırıyor. Babam ondan pek hoşlanmıyor, onun yanında bir sıkkınlık duyuyor. Hocanın hallerinde, hareketlerinde tabiî bir asalet var; bizim sevgili duc ise kendisinden başka hiç kimsede, herhangi şekilde olursa olsun üs­ tünlüğü kibirine yedırem ez. Babam

îspanyolcayı öğrenir öğrenmez M adrid’e

gideceğiz. Yukarda anlattığım dersten ik i gün sonra Henarez gelince, kendisine m innettarlığım ı gösterm ek için dedim k i: — Ispanya’yı, son siyasî olaylar yüzünden terkettiğîm zden hiç şüphem yok ; babamın oraya gönderile­ ceği söyleniyor; bu haber gerçekleşirse orada size iyi­ liğim iz dokunabilir; bir m ahkûm iyetiniz varsa a ffettirebilıriz. — Bana iyilik etm ek kim senin elinde değildir, di­ y e cevap verdi. — Ne gibi? dedim. Siz m i kimsenin sizi koruma­ mın istem ezsiniz, yoksa bir im kansızlık mı var?


İKİ GELİNİN HATIRALARI

64

Eğildi, beni susmaya davet eden bir edâ ile ; — Hem o, hem de o, dedi. Babamın kanının damarlarımda kükrediğini duy­ dum. Bu kadar azamet benî çileden çıkardı., H enarez efendiyi kendi haline bırakm ak istedim . Fakat, k ardeşçiğim , kimseden hiçbir şey istem em ek de doğrusu güzel şey! B ir fiil çekerken içim den de: "D em ek bi­ zim dostluğumuzu bile kabul etm eyecek!” diyordum . Bunun üzerine durdum, zihnim i kurcalıyan dü­ şünceyi ona da söyledim ama bu sefer İspanyolca söyledim . Henarez bana, gayet nazikâne bir tavırla, duygularda bir eşitlik bulunması gerektiğini, bizim aramızda ise bu eşitliğin bulunmadığım, demek k î sorduğumun tam amiyle yersiz olduğunu anlattı. — E şitlikten maksadınızın duyguların olm ası m ı, yoksa

karşılıklı

toplum sal seviyelerdeki fark m :?

dedim. Onu, artık son derece sinirim e dokunmıya başlıyan o ciddi, ağırbaşlı halinden çıkarm ak istiyordum . Gene o korkunç gözlerini kaldırdı, ben gene gözleri­ m i eğm iye m ecbur oldum . Kardeşciğim , bu

adam

çözülm ez bir muamma. Bana, sözlerim in bir aşk bildir­ me olup olm adığım sorar gibiydi; gözlerinde öyle b ir bahtiyarlık, bir gurur, kararsızlıktan, şüpheden doğan bir helecan

vardı ki yüreğim i parçaladı.

Fransa’da

öyle önem li görülm eyen bu gibi iş ve oyunlarının b ir İspanyol için tehlikeli bir mânası olabileceğini anla­ dım, süklüm püklüm kabuğuma büzüldüm. Dersi bitirdikten sonra bana selâm verirken göz­ leri sanki: "B ir zavallıyla böyle oynam ayın!” diye yal­ varır gibiydi. H er zamanki ağırbaşlı, kibirli tavırları


tK l GELİNİN HATIRALARI

bırakıp böyle birdenbire bu edayı takınması bana çok. dokundu- Düşünmesi de, söylem esi de gayet ağır de­ ğ il m i? Bana öyle geliyor ki bu adamın gönlü, sevgi* hazîneleri, şefkat hâzineleri ile dolu.

IX

Maâame de VEstorade’dan Mademoiselle de Chaulieu’ye Aralık A rtık her şey olup bitti, yavrucuğum , sana bu m ektubu Maâame de l’Estorade yazıyor; ama ara­ m ızda değişen bir şey yok, bir kız eksildi, işte o ka­ dar. H iç üzülme, ben bu işe çılgıncasına değil, iy ice düşünüp taşındıktan sonra razı oldum. Benim hayatım* artık belli oldu. B öyle çizilm iş bir yolda yürüyeceğim i, bilmek hem kafama, hem de huyuma uygun geliyor.. Hayatın tesadüfleri dediğim iz şeyleri büyük b ir azim, artık bir daha bozulmamak üzere b ir kıvama soktu. Bizim tutulup altm edilecek topraklarım ız, süsle­ necek, güzelleştirilecek bir evim iz var; benim idare edilip sevim li b ir hale getirilecek bir ocağım , hayatla barıştırmam gereken bir kocam var. H iç şüphesiz ba­ kılacak bir ailem , büyütülecek çocuklarım olacak. N e yapalım ? herkes de hayatının büyük heyecanlarla do­ lu muhteşem bir şey olm asını istem ez ya! Evet, ruhu da, fik ri de genişleten o büyük arzulara, benim hazır­ ladığım hayatta yer yok; fakat belki de ancak görü­ nüşte böyledir, çünkü vaktiyle seninle birlikte sonsuz­ sa


İKİ GELİNİN HATIRALARI

hık denizine salıverdiğim iz gem ileri gene orada yürüt­ meme kim engel olabilir? Am a sanma ki kendimi feda edip bağladığım o kü­ sçük şeylerde

tutkudan eser yok.

F ırtınalar

elinde

oyu ncak olmuş zavallı bir adamı saadete inandırmak vazifesi güzel bir iştir, hayatım ın bir teviyeliğini gi­ derm eye de yetebilir. Çok düşündüm, kendimi ıstıraba mahkûm etm ediğim i, bilâkis bir iyilik yolu tuttuğum u gördüm . Doğrusu, ben Louis de rE storade’ı bir ayak sesi du yulur duyulmaz kalbim izi çarptıran, sesin en u fait tbir ihtizazı duyulunca en derin heyecanlara düşüren ibir aşk ile

sevm iyorum ;

ama hoşuma

da gitm iyor

değil. Sen bana diyeceksin k i: “ Hani yüce şeylere doğıru ruhunun bir akıntısı vardı? Hani bizi bağlayan, içim izde yer eden büyük düşünceler vardı? Onlan ne ^yaptın?” E vet, bunlar benim de düşüncemi kurcaladı; .ama onlan gizlem ek de, kim seye sezdirm eden onlan ailenin saadetine hizm et ettirm ek de, onlan, bize em amet edilmiş, nefsim izi uğurlarında feda etm ek bizim için vazife olm uş insanların bahtiyarlığı için birer ça­ re etm ek de büyük bir şey değil m idir? O yetkelerin .•parladığı mevsim kadınlarda pek kısadır, yakında ge­ lip geçm iş olacak benim hayatım da büyük bir hayat •olmasa bile sükûn içinde, inişsiz, çıkışsız, h iç b ir taşa ^çarpmadan geçecek. Biz dilediğim iz gibi yaşam akta :serbest olarak doğuyoruz, istersek aşkı, istersek an­ neliği seçeriz. Ben seçeceğim i seçtim ; benim tannlan m , çocuklarım , olacak .

cennetim

de

toprağın bu köşeciği


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

67

Sana bugünlük söyleyeceklerim işte bu kadar. Ba­ na gönderdiğin bütün o güzel şeyler için teşekkür ede­ rim . Daha bir

takım şeyler ısm arladım , bu mektu­

bumla onların da bir listesini gönderiyorum , sen de* göz kulak oluverirsin. Ben bir süs, zarafet havası için­ de yaşamak, taşranın ancak lezzetini tatm ak istiyo­ rum. B ir köşeye çekilip yalnız yaşayan kadın hiç b ir zaman taşralı olmaz, ne ise gene o kalır. Bilirim Mi>. beni seversin, bunun için bana, en son m odaların n e olduğunu

bildireceğinden de eminim.

Kaym-babam»

öyle coşkun bir haldeki, bir sözümü iki etm iyor, evi­ nin altüst olm asına ses çıkarm ıyor. Paris’ten işçi ge­ tirtiyor, her şeyi zamanın

zevkine

göre yenileştiri­

yoruz. X

MademoiseUe de Chaulieu’den Madame de VEstorade’a Ocak. Renee, beni günlerce sürecek bir kedere saldın^ Renee! Demek ki o ahenkli vücut; o güzel, o mağrur* yüz; tabiî olarak o zarif hareketler: en kıym etli me­ ziyetlerle dolu o ruh; ruhun bir aşk pınarından iç e r gibi su içtiği o gözler; en leziz inceliklerle dolu o kalp; o geniş zekâ, bütün o eşsiz vergiler; tabiatın da, be­ raber gördüğüm üz

terbiyenin de bütün o çabalan;

tutku için, arzu için emsalsiz zenginlikler, şiirler; bi­ rer y ıl değerinde saatler, bir erkeği bir tek zarif ha­ reketin esiri edebilecek zevkler vâdeden bütün o ha­


tK l GELİNİN HATIRALARI

<458

zineler; demek İd bütün bunlar, bayağı, alelâde bir evliliğin sıkıntıları içinde m ahvolacak, nihayet usana­ cağın bir hayatın b u lu ğ u içinde silinip gidecek! D o­ ğacak çocuklarına şim diden kinim var; hiç şüphesiz *eğri büğrü şeyler olacaktır. Hayatında her şey önce­ den çizilm iş; ne bir umuda, ne bir korkuya, ne de bir ıstıraba im kân var. Ya görkem li bir gününde, seni dalmak istediğin o uykundan uyandıracak insana ras. geliverirsen ne olacak?... Bunu düşününce tâ belim ­ den doğru bir ürperme duydum. Neyse, yer yüzünde seni bir seven var gene. Sen hiç şüphesiz o vâdinin ruhu olacaksın, onun güzellik­ lerine ereceksin, o tabiatla yaşayacaksın, eşyadaki ulu­ duk, ağaçların bitm esindeki o ağırlık, fikrin atılganlı­ ğındaki hız senin içine işleyecek. Sonra o sessiz, mera­ mım kocan önde, acı acı bağrışan, fısıldaman, oynaşan çocukların arkada

sürürken

bana neler yazacağım

.şim diden biliyorum . O dumanlı vadi ile onun, a n k ol­ sun, güzel ağaçlarla süslü olsun, tepecikleri, Provence’tâki o garip çayır, onun incecik kollara ayrılm ış ber­ rak su lan ; ışığın türlü türlü renkleri; etrafım çevixen A llah'ın her an başka bir şekle bürüdüğü o son­ suzluk, sana kalbindeki o yeknesak sonsuzluğu hatır­ latacak. Ama o zaman beni bulabileceksin, K enee'ci>ğim; hem de kalbi toplum eğitim i ile hiç de yaralanjnam ış bir dost olarak, kalbi daima senin bir dost ola:rak bulacaksın. Pazartesi Kardeşçiğim , bizim îspanyolun

kara sevdalı bir

>hali var, inşam hayran ediyor; onda öyle bir sükûn,


İKİ GELİNİN HATIRALARI

63*

b ir ağırbaşlılı^ bir kibarlık, öyle b ir derinlik görü­ yorum ki beni son derece ilgilendiriyor. Onun o daimî;, resm iyeti, bütün şahsım kaplayan sükûtu, doğrusu,, neler işliyor insanın ruhuna! G riffith ’in de, benim de* zihnim izi bir muamma gibi kurcalıyor. Bütün büyük ailelerin oğullarım , elçilik ataşele­ rini, elçileri, generalleri,

bütün şehri, bütün

saraya

gözden geçirdim ; hiç bir erkek kendisine bakmamı el­ de edemedi de bu dil öğretm eni yendi beni! N e garip* iştir bu!... O adamın soğuk durması inşam sinirlendi­ riyor. Aram ıza koym ak istediği, koym ayı da başardığı çöl, en derin bir gururla dolu; nasıl söyleyeyim ? ka­ ranlığa bürünüyor bu adam, naz ile işve onda, cesaret bende. Bu garip hal, h iç bir sonuca varamıyacağın* bildiğim için, çok hoşuma gidiyor. E rkek de nedir k i? H eye böyle bir İspanyol, bir dil öğretm eni olursa... Ben, bir kral bile olsa, h iç bir erkeğe gönlüm de en küçük saygı duymuyorum. B iz kadınların bütün er­ keklerden, hattâ en haklı bir üne erm iş olanlarından bile çok üstün olduğum uz kanısındayım . Napoleon’u tanısaydım da beni sevseycli ona da sözümü geçirir, emrimde bir kul olduğunu ona ne iyi hissettirirdim !... Dün iğneli bir söz savurdum, Henarez efendinin* tâ yüreğine saplandı, h iç cevap verm edi, dersini b itir­ m işti, şapkasını aldı, bana selâm verdi, sonra bir ba­ kış baktı, sanıyorum ki bir daha uğram ayacak bize. Bu da işim e pek geliyor: Jean -Jacgu es Rousseau'nun La N ouvelle H6loîse*de anlattığı hikâyeyi bir daha, tekrar etm ek feci bir şey olu r; o rom anı yeni oku­ dum, beni aşktan tiksindirdi, ö y le ukalâca, edebiyatça aşk bana çekilm ez gibi görünüyor. Blarissa da o uzum


*70

fit i GELİNİN HATIRALARI

ünektupçuğunu yazdığı zaman pek memnun ama ba­ bam : “Rıcherdson’ım kitabı, İngiliz kadınlarını çok âyi anlatır” diyor. Rousseau’nun kitabı ise bana, aşk 'Üzerine bir feylesof sözleri gibi geldi. Sanıyorum ki aşk, büsbütün,

kişisel bir serüven.

Y azarların anlattıklarından hem doğru, hem de yanJış olmayan h iç bir şey yok. Sen, kardeşçiğim , bana bundan sonra ancak bir kadının kocasına olan aşkın•dan bahsedebileceksin; mademki seninle ben çifte bir .hayat sürmeye, sen, hem senin, hem de benim için, ben, hem benim, hem de senin için yaşamaya karar verdik, o halde sanıyorum ki benim kız kalıp güzel b ir tutkulu aşk yaşamam, hayatı anlam ım ız için daha h ayırlı olarak. O koca dediğim iz hayvanla neler olu­ y or, bilhassa ilk günlerde neler oluyor, bana olduğu gibi anlat. B ir gün beni de bir seven olursa ben de sana her şeyi olduğu gibi yazarım . Allaha ısm arla­ dık, benim zavallı, gömülm üş kardeşçiğim .

XI

Madame de VEstorade’dan Mademoiselle de Chaulieu’ye La Crampade’dan Benim sevgili ciciciğım , sen o Ispanyolunla beni titretiyorsun. Sana bu birkaç satırlık mektubu, onu savmanı dilem ek için yazıyorum . Senin söylediklerin­ den anladığıma göre o, yitirilecek bir şeyleri olm a­ dığı için her şeyi göze alan adamlardan olacak. O adam senin âşığın olmamalı, hocan da olamaz. Sana»


İKİ GELİNİN HATIRALARI

7*

evliliğin gizli olayları üzerine uzun uzun yazacağım* ama bunun için son mektubunun bana verdiği kaygı* giderilm iş olm alı.

xn Mademoiselle de Chaulieu’den Madame de VEstorade’a Şubat M eralciğim , bu sabah saat dokuzda babam be­ nim

daireme

geldi;

kalkmış

giyinm iştim ;

baktım,,

benim küçük salonun ocağı başında ciddî bir tavırla» oturm uştu, her zamankinden çok fazla düşünceli b ir hali vardı. Bana karşısındaki koltuğu gösterdi, an­ ladım, ben de ciddiyetle oturdum . Onun halini o ka­ dar iyi taklid ettim ki, gülüm sem eğe başladı; ama* Öyle mahzun, ağırbaşlı bir gülümseme... — Siz, büyükanneniz kadar, belki ondan fazla zeki, alaycısınız, dedi. — Baba, dedim, burada, saraydaki gibi iltifa tla konuşmaya m ecbur değilsiniz;

bana her halde bir'

söyliyeceğiniz var! Ayağa kalktı, hayli sinirli olduğu belliydi; yanm» saat söz söyledi. O sözler, kardeşçiğim , unutulm amaya değer doğrusu. O gider gitm ez hemen masa­ mın başına oturdum, söylediklerini olduğu gibi yaz­ maya çalıştım . Babamın bütün düşüncesini etrafı ile* anlattığını ilk defa olarak görüyorum , ön ce

bana,

gururumu okşıyacak sözler söyledi, hakçası iyi başar­ dı bu işi. Beni anlayıp takdir ettiği için kendisine m innettar olmam gerek!


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

"72

— Armande,

dedi, doğrusu beni iyi aldattınız,

aldandığımı anlayınca da pek sevindim. M anastırdan döndüğünüz zaman sizi anlayışı kıtça, bilgisiz, dü­ şüncesi az, birkaç boncuk, süslü bîr elbise ile gönül­ leri ediliverir zamane kızlarından sanmıştım. — Zamane kızlan namına teşekkür ederim, de­ ldim. E liyle, bir devlet adamı olduğunu gösteren bir «hareket yaparak: — Zamanede gençlik kalm adı! dedi. Sizin zekâ­ mızda inanılm ıyacak derecede bir genişlik var, her şeyin gerçek değerini anlıyor, her şeyin de özünü kavrıyorsunuz; etrafınızla ince bir alayınız var. H iç b ir şeyin farkında olm adığınızı sandm yorsunuz ama herkes

daha hâdiselerin ne olduğunu

anlıyamadan

siz onlann nerden doğduğunu buluyorsunuz. Siz, fis­ tanlı bir bakansınız; burada beni ancak siz anlıyabilirsiniz; o halde sizden bir fedakârlık elde etm ek için size karşı gene sizi çıkarm aktan başka çare yok. Bunun içindir ki, vaktiyle kurduğum, üzerinde gene de durduğum taşanları size açıkça söyliyeceğim . Onla n size de kabul ettirm ek için büyük duygulardan doğduklarım gösterm em lâzım . Bunun için size, dev­ le ti

son derece ilgilendiren, sizden başka herhangi

foir kim seyi sıkabilecek olan birtakım siyasî düşün­ celeri anlatacağım . Beni dinledikten sonra uzun za­ m an düşünürsünüz, gerekirse size altı ay mühlet ve­ rebilirim . Siz, istediğiniz karan verm ekte tam am iyle serbestsiniz; sizden istediğim fedakârlıklara razı ol­ mazsanız, red cevabım ı kabul edip bir daha sizi ra İıatsız etm eyeceğim .


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

73

Bu nutuk başlangıcını dinleyince gerçekten cid­ dileştim , kendisine: — Söyleyin, baba, dedim. ''D evlet adamı** bak bana neler söyledi: — Evlâdım ,

bugün

Fransa,

yann neye

vara­

ca ğ ı belli olm ıyan tehlikeli b ir vaziyettedir; bunu an­ ca k kralla, üstün zekâ sahibi birkaç kim se biliyor. F akat kral, kollan olm ayan bir baştır; tehlikeyi bi­ ten o ince görüşlü kişilerin de, hayırlı bir sonuca var­ m ak için kullanılm ası gereken kim seler üzerinde hiç b ir etkisi yok. Seçim lerin başım ıza çıkardığı o kim ­ seler, birer âlet olm ak istem ezlerm iş. G erçi değerli, dikkate değer adam lar; fakat yapıyı sağlam laştırm ak için bize yardım edeceklerine toplum u yıkm ak işine devam ediyorlar. H âsılı, şim di yalnız ik i fırka kaldı: IVlarius fırkası ile Sylla fırkası. Ben, M arius’a karsı S ylla’ya

taraftarım . İşte

vaziyetin

umum! manza­

rası... •Tafsilâta gelince: devrim devam ediyor, kanuna yerleşti, toprağı yazıldı, kafalarda yaşıyor; kralın ya­ nında bulunup kendisine Öğüt verenlerin çoğu da, artık askeri, papazı gözükm üyor diye, devrim yenildi -sanıyorlar, bu yüzden devrim bir kat daha kuvvet buluyor. K ral çok zeki bir adamdır, işin hakikatini g örü yor; fakat günien güne kardeşinin adamlarına kapılıyor, onlar da pek hızla ilerlem ek istiyorlar. Bel­ ki iki yû bile yaşamaz, rahat ölm ek için döşeğini hazırlıyor. Devrim in en yık ıcı etkileri hangileri oldu, b ilir imisin, kızım ? Aklına bile gelm ez. Devrim , X V I m cı Juouis’nin kafasını kesm ekle bütün aile babalarının


İKİ GELİNİN HATIRALARI

74

kafalarını kesmiş oldu. Bugün artık aile yok, ancak birtakım

bireyler var. Fransızlar, b ir m illet olm ak

istem ekle, b ir devlet olm aktan vazgeçtiler. Babadan kalan m alın çocuklar arasında eşitçe paylaşılm asına karar verm ekle aile fikrini Öldürdüler, m iras vergi­ sini icat ettiler! Fakat üstünlüklerin zayıflam ası, küt­ lenin kör bir kuvvet edinmesi, sanatların mahvolma­ sı, şahsî m enfaatin hüküm sürmesi için zemin hazır­ ladılar, dışarıdan gelecek akınlara da yol açtılar. •‘Simdi iki yol var: devleti, ya aile üzerine kur­ mak, yahut kişilerin çık an üzerine kurm ak; ya de­ mokrasi, ya aristokrasi; ya tartışm a, ya itaat; ya katoliklik, ya dine aldınşsızlık. “ İşte durumun hülâsası. Ben, halk denilen şeye karşı, bittabi gene onun hayn için mukavemet etm ek isteyen azlıktanım . B irtakım alıklara gene Orta - çağ derebeylerinin hukukuna dönmeye çalışıldığı söyleni­ yor, hayır, biz devlet için, Fransa'nın hayatı için ça­ lışıyoruz. Tem eli baba buyruğuna

dayanmayan bir

mem leketin hayan, güven altında değildir. Kademe kademe sorunlar silsilesi ile tâ krala kadar çıkan itaat, baba buyruğu ile başlar. K ral, bizim hepim iz dem ektir! K ral uğruna ölm ek, bir insan için kendi uğruna, ailesi uğruna ölm ek dem ektir; çünkü kra­ lın tem sil ettiği D evlet gibi, aile de ölm ez. H er hay­ vanı yöneten bir içgüdü

vardır,

insanmki de aile

fikridir. B ir memleket, zengin ailelerden; m illî hâ­ zinenin, servet, şeref, im tiyaz, üretim hâzinesinin sa­ vunulmasında üyelerinden her birinin m enfaati bu­ lunan zengin ailelerden kurulursa kuvvetlidir; yok, aralarında dayanışma bulunmayan fertlerden, her bd-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

75

irine tarlasını savunabilm esi şar tiyle başlarında ha yed i kişi bulunmuş, ha bir kişi bulunmuş, önlerine düşen bir Rus olsun, ister KorsikalI olsun aldırış etm eyen fertlerden kurulmuşsa zayıftır; o zavallılar bir gün ellerinden tarlalarının alınacağım

da gör­

m ezler. Biz kazanm ıyacak olursak m em leketin hali pek

kötüleşecek.

Ortada yalnız ceza kanunları ile

vergi kanunları; ya paranı, ya canım ! Dünyanın en yü ce gönüllü ülkesinde

duyguların hiç bir hükmü

kalm ayacak. Birtakım şifa bulmaz yaralar açılacak, özenile bezem le genişletilecek. B ir kere herkes bir­ birini kıskanacak, yüksek sınıflar birbirine karışacak: arzuların eşit olm ası, kuvvetlerin de eşit olduğunu sandıracak. Öteden beri üstün diye tanınmış, böyle olduğunu da ispat etm iş her ne varsa bourgeoisie*nin dalga halinde akınına uğrayacak. B in kişi arasında en iyisini bulup

çıkarm ak

kabildir;

fakat hepsi de

bir kisveye, bayağılık kisvesine bürünmüş üç m ilyon aç gözlü arasında bir şey bulup çıkarm aya im kân yoktur. Bu m uzaffer kütle, karşısına m üthiş bir küt­ lenin, arazi sahibi köylülerin

çıkacağının

farkında

bile değil: yirm i m ilyon feddan canlı toprak ki yü­ rüyecek,

muhakeme

yürütm eye

kalkacak, hiç bir

şeyden anlamayacak, hep daha fazla isteyecek, her şeyi kapatacak, elinde de büyük, kör bir kuvvet bu­ lunacak... Babamın sözlerini kestim : — Ben D evlet için ne yapabilirim ? dedim. D oğ­ rusunu isterseniz ben, A ileler Jeanne d’ArkT olup m anastır denilen ateşte yavaş yavaş kebap edilm ek için kendimde h iç bir istidat görm üyorum .


tKÎ GELİNİN HÂTIRALARI

76 Babam : — Sizden

korkulur, dedi.

N e zaman ciddi b ir

şeyden açsam, alaya kalkıyorsunuz; şaka edince debir büyükelçiym işsiniz gibi cevaplar veriyorsunuz. — A şk tezatlarla beslenirm iş! dedim ; gülm ekten gözleri yaşardı. —

Size

anlattıklarım

üzennde

düşünürsünüz,

dedi; sizinle böyle konuşmuş olmamda ne kadar gü­ ven, ne kadar büyüklük bulunduğunu da takdir eder­ siniz. Umarım ki olaylar da benim düşündüklerim e yardım eder. Biliyorum , o düşünceler yıllarca güce gidecek haksız düşüncelerdir; bu yüzdendir ki onları kabul etm emiz için duygularınıza, yahut hayalinize değil, aklınıza baş vuruyorum ; siz benim tanıdığım insanlar içinde aklı da, muhakemesi de en kuvvetli olanısınız... Ben, gülüm seyerek: — Kendi kendinize iltifa t

ediyorsunuz, dedim,,

ben sizin kızınızım da onun için. — K ısacası, dedi, sözlerim in başka, hareketleri­ min başka olm asını istiyem em ya ! B ir ereğe varm aya çalışan, ona giden yollan da kabul ediyor dem ektir; bizim çevrem izdekilere Örnek olm amız gerekir. Kü­ çük ağabeyinizin serveti sağlanmadıkça sizin bir ser­ vetiniz olm ası doğru değildir; ben de sizin bütün paranızla ona bir “ meşruta” kurm ayı diliyorum . — Am a, dedim, servetim i size bırakınca benim istediğim gibi yaşayıp bahtiyar olmama izniniz var* değil m i?


İKİ GELİNİN HATIRALARI

77

Sizin anladığınız mânada yaşamanın ailenin

çerefine, gördüğü itibara, şanlı adına bir zararı do­ kunmazsa... — Hani, dedim, demin benim yüksek bir aklım olduğunu söylüyordunuz? Doğrusu, o yerden pek ça­ bu k düşürdünüz beni. A cı acı bakıp: — Fransa’da, dedi, en yüksek asalete mensup bir k ızı drahomamız alıp ona bir servet bağışlayacak kim ­ se bulunmaz. B öyle bir koca çıksa bile muhakkak sonradan görm üş bourgeois’lar arasından çık ar; ben de bu hususta daha X I. yüzyıl adamıyım. — Ben de, dedim. Fakat her ümidi kesmeye bir sebep yok; Fransa'da ihtiyar âyan kalm adı m ı? — Maşallah, Louise! dedi, ne kadar da ilerlem iş­ sin iz! Sonra gülüm siyerek elim i öpüp gitti. Mektubunu o sabah alm ıştım , benim düşebilece­ ğim i söylediğin uçurum u düşünüyordum. İçim den bir ses bana: “D üşeceksin!” diye bağırır gibiydi. Ben de buna karşı tedbirler aldım. Henarez artık bana bakm ıya cesaret ediyor, kardeşciğim , beni bir tuhaf edi­ y or onun gözleri: ancak derin bir dehşete benzetilebilecek bir duygu. İnsan kurbağaya nasıl bakamazsa on a da bakmamalı; hem çirkin, hem de insanı çeken bir kuvveti var onun. İki günden beri kendi kendime tartışm a halinde­ yim , babama, artık İspanyolca öğrenm ek istem iyorum deyip o Henarez’i savdırm ıya karar veriyorum ama •sonra gene, o adamı gördüğüm zamanki dehşetli he­ yecan la sarsılm ak ihtiyacım

duyup: “ H ele bir kere


?8

İKİ GELİNİN HATIRALARI

daha gelsin, sonra söylerim ” diyordum ! Demin, der­ si bitirip giderken beni ne dereceye kadar ilgilendir­ diğini sezer gibi oldu, elim i tutup öpm ek ister gibi bir harekette bulundu, ama tam am iyle saygılı bâr hare­ k et; gösterdiği cesaretten, ağmak istediği ıraklıktan kendi de korkmuş olacak ki yendi o arzusunu, belli etm em eye çalıştı ama ben anlam ıştım ; gülüm sedim , çünkü aşağı bir sınıftan,

haddini

bilip bozulan b ir

adamın bir hamleye kalkışm ak arzusunu görm ek ka­ dar inşam açındıran h iç bir şey yoktur. B ir bourgeois’nın bir asilzade kızma gönül verm esinde o kadar cür*et var k i! Gülümsemem onu cesaretlendirdi; zavalla adam, şapkasını arıyor, fakat görm üyor, bulmak is­ tem iyordu; ben şapkayı alıp ona vakarla uzattım.. Gözleri dolu dolu olm uştu. O kısacık anda bütün biır duygu, düşünce âlem i vardı. Birbirim izle o kadar îyî* anlaşıyorduk ki öpsün diye elim i uzattım . Belki bu* ona, aşkın aramızdaki ıraklığı doldurabileceğini söy­ lem ekti. Vallahi nasıl oldu da yaptım , bilm iyorum ! G riffith arkasım dönmüştü, ben Henarez’e iftih a r!» beyaz elim i uzattım , dudaklarının, ancak iki iri göz­ yaşı ile biraz serinleşen ateşini duydum. A h! m eleğim , koltuğum a m ecalsiz düştüm, düşün­ celiydim ama nasıl, niçin olduğunu bilmeden içimde* bir bahtiyarlık da duyuyordum. Benim o anda duydu­ ğum şiirdi. Şim di utandığım o alçalm a, bana bir bü­ yüklük gibi gözüküyordu; beni sanki büyülem işti, iş­ te bütün özrüm . O adam, gerçekten çok güzel. Sözlerinde incelik,, zekâsında dikkate çarpan bir üstünlük var. Bana, İs­ panyolca ile birlikte, bütün insan zekâsının, bütün


ÎK l GELİNİN HATIRALARI

dillerin kuruluşunu, işleyişini

79

bir anlatması

vardı,

dinlem eliydin: belâgette, m antıkta Bossuet’den hiç de aşağı değil. Fransızca sanki ana dili. Buna şaştığım ı görünce, daha pek gençken, İspanya kralının m aiye­ tinde Fransa'ya Valence’a gelm iş olduğunu söyledi. O adamın ruhunda ne oldu bilm iyorum , değişi­ verd i: bugün derse sade bir elbiseyle geldi ama sa­ bahleyin evinden yaya gezm eğe çıkm ış bir büyük asil­ zade gibiydi. Bütün bir ders, sanki bir fanus gibi par­ ladı, bütün belâgatini gösterdi. Tekrar kuvvet bulan yorgun bir adam gibi, şim diye kadar sıkı sıkı gizle­ d iği ruhunu açtı. İspanya kraliçelerinden birinin ba­ kışı uğruna kendini Öldürtüvermiş zavallı bir uşağın hikâyesini anlattı: — ölm iyecek de ne yapacaktı? dedim. Bu cevaba

2>ek sevindi. Gözlerine bakınca gerçekten ürperdim. Akşam ı

duchesse

de

Lenoncourt'un

konağına,

baloya gitm iştim , prince de Talleyrand da oradaydı. M . de Vandenesse’e rica edip prince* ten, 1809 da, Vaien ce’daki m isafirleri arasında bir Kenarez bulunup bulunm adığım sordurdum. Demiş k i: — Henarez, Soria hanedanının A rap adıdır; onflar kendilerinin tbni - Serrac kabilesinden olduklanjıı, sonradan H ıristiyan dinine girdiklerini söylerler. İhtiyar duc ile ik i oğlu kıralla beraberdiler. Büyük «oğlunu, yani şim diki Soria duc*ünü, K ral Ferdinand bütün mallarından, rütbelerinden, unvanlarından mahırum etti; kral böylece eski b ir husumetin intikamım •alıyor. Duc, m eşrutiyet idaresi zamanında, Valdez’le beraber hükümet teşkilini kabul etm işti, bu da çok büyük bir hata idi. M onseigneur duc d’Angulem e de


İKİ GELİNİN HATIRALARI

80 çok

uğraştı, onu

kiralın

gazabından

kurtaramadı*,

neyse ki daha Önceden Cadix’e kaçabilm iş. V icom te de Vandenesse’in prince'ten duyduğu bu* sözler beni çok düşündürdü. îlk derse, yani bu sa­ baha kadar olan vakti ne kadar heyecan içinde ge­ çirdim , anlatamam. Dersin ilk çeyrek saatinde onu< iyice

tetkik

ettim ,

bourgeois m ıdır?

acaba duc m üdür?

anlamak istedim

yoksa bir

ama kestirem e-

dim. O da sanki benim düşüncelerim i

birer b irer

sezip beni büsbütün şaşırtacak haller takınmaktan* zevk alıyordu.

En sonunda

sesle tercüm e

ederek

dayanamadım,

okuduğum

yüksek

kitabı birdenbire*

kapayıp: — Aldanıyorsunuz, Monsieur, dedim. Siz zavallı bir bourgeois liberal değil, S on a duc'üsünüz. Mahzun bir edayla: — M aatteessüf ben Soria duc’ü değilim , M adem oiselle, dedi. Bu “m aatteessüf* kelim esini ne kadar elem, ne* kadar kederle söylediğini anladım. A h! kardeşçiğim . başka herhangi bir adamın bir tek kelim eye bu ka­ dar ateş, bu kadar mâna sıkıştırm asına h iç şüphesiz imkân yoktur. Gözlerini eğm işti, artık bana bakm aya cesaret edemiyordu. — Sürgünlük yıllarını gidip topraklarında geçir­ diğiniz M. de Talleyrand’m söylediğine göre siz, yadüşmüş Soria duc’ü, yahut bir uşaksınız, dedim. Gözlerini kaldm p baktı: sanki iki kara parlak: ateş parçası; hem alev saçan, hem de utanmış iki< göz. Büyük bir ıstırap içinde olduğunu anladım.


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

8fc

— Babam dedi, İspanya kralının hizm etindeydi. G riffith bu biçim ders okunduğunu da hiç gör­ m em iş; her sual ile her cevap arasında inşam kay­ gılandıracak sükûtlar oluyordu: — Yani, dedim, siz asilzade misiniz, bourgecis m ısınız? —

Bilirsiniz ki, M ademoiselle, dedi, Ispanya’da*

herkes, dilenciler bile birer asilzadedir. Bu kadar çekinm e artık canım ı sıktı. Geçen ders­ ten sonra, hayale pek hoş gelen bir eğlence hazır­ lam ıştım . B ir m ektup kaleme alıp, bunda, beni se­ vecek erkeği nasıl hayal ettiğim i anlatm ıştım . Bunu* da tercüm e için ona verm eyi kurmuştum. Şim diye ka­ dar yalnız Ispanyolcadan Fransızcaya tercüm eler yap­ tık,

Fransızcadan

İspanyolcaya

tercüm e

etm edik;

bunu kendisine de söyledikten sonra G riffith'e, ar­ kadaşlarımdan birinden gelen son mektubu alıp ge­ tirm esini rica ettim . “ Bakalım, bizim

program

onda nasıl b ir tesir

bırakacak? Bu tesire göre damarlarındaki kanın ne olduğu anlaşılır” diyordum. G riffith ’in getirdiği kâ­ ğıdı: “Bakalım yanlışsız kopye etm iş m iyim ? diyereıc aldım . Mektubun benim yazım la olduğu belliydi. Ona kâğıdı, daha doğrusu tuzağı uzattım , o okurken de* iyice tetkik ettim . “ Benim sevebileceğim erkek, kardeşçiğim , erkek­ ler yanında sert, mağrur, kadınlar yanındaysa şefkatli, olm alıdır. Onun kartal bakışı, gülüncü andıran her şeyi derhal ezebilm elidir. Onda kutsal şeylerle, hele* kalbin şiirini kuran, hayatı tatsız sönük bir hakikat olm aktan kurtaran kutsal şeylerle alay edenlere karşı &


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

*S2

a cır gibi bir gülümseme bulunmalıdır. Bizden, en bü.yük avunmaları

bağışlayan din fikirleri

kaynağım

sökm ek isteyenler bence çok aşağı insanlardır. Bunun için, benim sevebileceğim adamın itikatlarında da hem bir çocuk sadeliği, hem de dinin hakikatlerini incele­ nmiş bir kimsenin sarsılm az inancım bulmak isterim . “ Onun zekâsında bir yenilik, bir kendine vergilik •bulunmalı, gösteriş arzusuna yer olm am alıdır. Onun fazla, yahut yersiz sayılacak bir söz söylem esine im­ kân yoktur; kimsenin canım sıkm adığı gibi kendisi de can sıkıntısı nedir bilmez, çünkü ruhunda büyük bir zenginlik bulunacaktır. Bütün fikirleri, her türlü ben­ cillik ten uzak, asıl, yüksek, m ertçe düşünceler olacakvtır, bütün hareketlerinde hiç bir m enfaat tasası bu­ lunm adığı belli olacaktır. Kusurları da, zamanından .üstün olan fikirlerinin genişliğinden, derinliğinden do­ ğacaktır. Ben onu her bakıma zamanından ilerde buljmalıyım. “ Kendisinden zayıf olanlara en nazikçe dikkati «esirgemiyeceğinden bütün kadınlara

şefkat

göstere­

cek tir ama hiç birine Öyle kolayca gönül verm eyecek­ tir; bu m eseleyi çok ciddî saydığından bir oyun haline .^sokmaya kalkm ıyacaktır. Derin, ateşli bir aşk uyan'dıracak bütün m eziyetler vardır onda; gene de bütün bayatım

gerçekten

sevmeksizin

geçirm esi

kabildir.

Fakat hayalinde yaşayan kadını bulursa; kendisini anJayacak, ruhunu dolduracak, bütün hayatım bir saa­ d e t ışığıyla aydınlatacak kadına; bu karanlık, soğuk donmuş âlemde bulutlar arasından gözüken bir yıldız .gibi parlayacak kadına; hayatına yepyeni bir büyü 4catıp şim diye kadar sessiz kalmış tellerini titretecek


İKİ GELİNİN HATIRALARI

83

kadına rasgelirse, söylem eğe bile hacet yok, bu saa­ detini anlayıp değerini bilecektir. O kadını tam amiyle bahtiyar edecektir. Kendisini onun ellerine, annesi­ nin kucağında uyuyan bir çocuğun korku, güvenm ezlik nedir bilm ez sevgisiyle bırakacak o kadının kalbini ne bir sözle, ne bir bakışla incitecektir; çünkü o kadın o tatlı rüyasından uyanıverirse ruhunda da, kalbinde de bir daha unulmaz yaralar açılacaktır: bütün gele­ ceğini bağlamazsa o denizde yolculuğa çıkm asına im ­ kân yoktur. “ O adamın yüzünde, tavırlarında, hareketlerinde, yürüyüşünde, en büyük şeyler gibi en küçükleri de yapışında muhakkak İd üstün adamların, sade, yap­ m acıksız üstün adamların hali bulunacaktır.

Çirkin

olabilir, fakat elleri güzel olacaktır; üst dudağı, hor gördüğü, hiçe saydığı insanlara karşı alaycı bir gü­ lümseme ile h afif kalkık olsun isterim ; ruh dolu ba­ kışının o göksül, parlak ışınım da ancak sevdiklerine gösterecektir." Son derece heyecanlı bir sesle İspanyolca olarak dedi kî: — M ademoiselle, bu kâğıdı kendisinden bir hatı­ ra olarak saklamama müsaade ederler m i? Bu ders, kendisine verm ek şerefine nail olduklarınım sonuncu­ sudur; bana bu yazıyla verilen dersi ise ömrümün so­ nuna kadar hayatım ın başlıca kuralı bileceğim . Ispan­ ya’dan bir kaçak olarak, yanıma para almadan ayrıl­ m ıştım ; fakat bugün ailemden ihtiyaçlarına yetecek kadar para geldi. Müsaade buyurursanız ders için ye­ rim e yoksul bir Ispanyol göndereceğim . Bu sözleriyle bana: “A rtık oyunumuz y eter!" der


İKİ GELİNİN HATIRALARI

«4

gibiydi. Ayağa kalktı, hareketlerinde inanılmayacak derecede bir kibarlık vardı; onun sınıfındaki insan­ larda bulunması hiç umulmayan bir nezaket, bir ter­ b iy e ile beni utandırdı. A şağı indi, babama haber gön­ derip kendisiyle görüşm ek için müsaade istem iş. Akşam sofrada babam : — Louise, dedi, size İspanyolca öğreten kişinin kim olduğunu biliyor musunuz? M eğer İspanya kralı­ mın eski bakanlarından, şimdi de idam mahkûmu bir adammış. — Soria duc’ü, dedim. — Evet, ama artık duc değil; şim di Sardunya .adasındaki bir malikânenin adını kullanıyor, kendine Baron de M acumer dedirtiyor. Bana p el: acayip bir adam gibi geldi. — Siz bu kelim eyi alayla, biraz da küçümseme ile söylüyorsunuz, dedim ; asaletçe sizden hiç de aşağı olm ayan, ruhu da büyük olduğunu sandığım bir adamı böyle aşağılam ayın. Babam bana alay eder gibi bakarak: — M aşallah: dedi, Baron de M acum er pek hoşu­ muza gitm işe benziyor. Ben bir gurur duygusu ile gözlerim i eğdim. An­ nem : — O halde, dedi, Henarez inerken merdivende .Ispanya Büyük - E lçisiyle karşılaşm ış olacak. Babam : Evet,, dedi; elçi bana, efendisinin düşmanlan ile birlik m i oldum diye sordu; ama kendisi de, o sabık isp a n y a âyanmı son derece saygıyla selâm layıp kar­ cısın da bir kul gibi durdu.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

8$

Bunlar olalı beri on beş gün geçti, benim Madam e de rE storade’cığım ; yani beni seven adamı on beş» gündür görm edim ; beni seven diyorum, çünkü sevdi­ ğinde şüphem yok. Acaba ne yapıyor? B ir sinek, fare» ya serçe olup da kendimi belli etm eden onu evinde yapayalm zken görm ek isterdim . “ Git, benim için ö l!,r diyebileceğim bir adam va r!... O da gidip ölecek bir erkek, herhalde ben öyle sanıyorum. Anlıyacağım , ar­ tık

bu Paris şehrinde benim

daima

düşündüğüm,

baktığı zaman gönlümde b ir ışık tufanı duyduğum b ir adam var. Biliyorum , o benim ayaklarım altında ez­ mem gereken bir düşmandır; onsuz yaşayamayacağım , geçem eyeceğim b ir insan: böyle bir şeyi kabul etm eli m iydim ? Sen kocaya vardın, ben de gönül verdim ! Q> kadar yükseklere çıkan iki kumru, dört ay içinde, ger­ çek âlem in bataklıklarına düşüp saplanıverdiler.

Pazar Dün İtalyan tiyatrosunda bir kimsenin bana bak­ tığım sezdim, sanki büyülü bir kuvvet, gözlerim i çek­ ti: ön sıraların karanlık bir yerinde bir çift göz, b ir çift çerağ gibi parlıyordu. Henarez, gözlerini bendem ayırm adı. Hain, beni görebileceği tek yeri aramış, bul­ muş, oraya yerleşm iş. Siyasette nasıldır bilmem ama. bu aşk hususunda doğrusu dehası var. Büyük Corneüle’in dediği gibi V oilâ, belle R enöe, d quel point nous en som m es1. 1 İşte, güzel Renee, halim iz buna vardı (mevzun* olduğu için m etinde tercüm e etm em eyi daha d oğ m buldum ).


86

İKİ GELİNİN HATIRALARI

xm Madame de l’E storade’dan M adem oiselle de Chaulieu’y e La Crampade, şubat Louise'ciğim , sana bu mektubu yazmadan önce beklemem lâzım geldi; fakat şimdi birçok şeyler bili­ yorum , daha doğrusu onları öğrendim, gelecekteki sa­ adetin için onlan sana da söylem eliyim . B ir kızla ev­ li bir kadın arasında o kadar fark var k i! evli kadının tekrar kız olmasına nasıl im kân yoksa bir kızın o fa r a anlaması da öylece kabil değildir. Ben, manastıra dönm ektense Louis de TEstorade’a varm ayı yeğ buldum. Burası belli. Louis’ye varmazsam, m anastıra dönece­ ğim i anlayınca, kızların kullandığı deyimle, “ bu işe katlandım ." Katlanınca da durumumu inceleyip müm­ kün olduğu kadar iyi bir netice elde etm enin yolunu aradım . İlkin verilen sözün ciddiyeti beni ürpertti. N ikâ­ hın gayesi hayat, aşkın gayesi sadece zevktir; fakat zevkler geçtikten sonra da nikâh kalır, birleşen bir erkekle bir kadının alâkasından çok daha yüksek bağ­ la r vücuda getirir. Bunun içindir ki nikâhın aşktan ço k muhabbete, verdiği lezzetler uğruna birçok insan kusurlarına göz yuman m uhabbete dayanması belki daha doğrudur. Benim Louis de l'E storade için böyle b ir muhabbet duymama hiçbir engel yoktu. Nikâhta aşkın hazlannı, vaktiyle pek tehlikeli bir coşkunlukla ikide bir hayal ettiğim iz

hazlan

aramamaya karar


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

87

verince içim de gayet tatlı bir sükûn duydum. "Aşkat eremedim diye saadeti de m i aram ayayım ?” diye dü­ şündüm. Zaten ben seviliyorum , sevm ekten de kaçına­ cak değilim . N ikâh benim için bir esaret değil, sürek­ li bir hâkim lik olacak. H içbir em ir altına girm eyip kendi kendisine hâkim olm ak isteyen bir kadın içim bu halde sakınılacak ne olabilir? N ikâhı kabul etm ekle beraber kocayı kabul et­ memek meselesini, bu gayet nazik m eseleyi Louis ile ben, başbaşa konuşarak hallettik; o konuşmamız sı­ rasında Louis bana gösterdi. Kardeşciğim , ben henüz* zevki tattırm adığı için ruha kızlığını bırakan âşıkçaüm itler mevsiminde kalmak istiyordum . V azifeye, ka­ nuna boyun eğm eyip ancak kendi iradem ize tâbi ol­ mak, bize hükm edecek kimse tanımamak... T atlı, a sil bir şey değil m i bu? Kanunların da, dinin de kabul etm ediği bu anlaşma, ancak Louis ile benim aram da kararlaştınlabilirdi.

N ikâhın

gecikm esine,

önüm üze

ilk çıkan bu zorluk sebep oldu. Gerçi m anastıra dön­ memek için her şeye razı olm aya karar verm iştim ama, tabiatım ız gereği, en azı elde ettikten sonra en çoğu da isteriz; zaten, m eleğim , seninle ben her şeyi birden isteyenlerden değil m iyiz? Louis'yi* felâk et onu iyi bir adam mı, yoksa kötü, bir adam mı etm iş diye göz ucuyla inceliyordum . în celeye inceleye anladım ki sevgisi tutku derecesine* varmış. Ben onun için adetâ bir tanrıça, bir put ol­ muştum; biraz soğukça baksam sararıp titrediğini gö­ rüyordum, demek ki her şeye cesaret edebilirdim . Bittabi onu ailesinden uzak gezm elere götürdüm* ihtiyatla kalbini yokladım . Onu söylettim , fikirleri, ta -


İKİ GELİNİN HATIRALARI

968

savvurlan, geleceğim iz üzerine kendisinden hesap sor­ dum. Sorularınım önceden hazırlanmış birtakım dü­ şüncelerden doğduğu

belliydi;

evlilik

denilen yılın ç

hayatın en za yıf noktalarım bulm akta da o kadar us­ talık gösterdim ki Louis —sonradan kendisinin de itira f ettiği gibi— bir kızda bu kadar seçik bir bilgi bulunmasından adetâ dehşet duydu. Bec. onun cevap­ larım dinliyordum ; hani korkudan ne diyeceklerini şa­ şıran adam lar vardır, Louis işte onlar gibi konuşuyor, bir türlü işin içinden çıkam ıyordu. Sen gururla, benim truhumun büyük b ir ruh olduğunu söylersin; herhalde Louis’de de böyle b ir duygu uyanmış olacak ki benim karşımda büsbütün küçüldü, kendini pek naçiz bul­ maya başladı; doğrusu benimle tartışm aya girişm esi <de pek kabil değildi. G eçirdiği felâketler, sefalet onu ezm iş; artık

kendine

mahvolmuş bir adam gibi bakıyor, üç büyük

korku içinde kıvranıyordu. B ir kere o otuz yedi ya­ şında, ben on yedi yaşındayım : aram ızdaki yirm i yaş farkı düşündükçe elbette bir yılm a duyuyordu. İkin­ cisi benim çok güzel bir kız olduğum iddia edilir; Louis de bu hususta bizim fikrim izde olduğundan, •çektiği ıstırapların yüzünde gençlikten hemen eser bı­ rakm adığını gördükçe içi sızlıyordu. Üçüncüsü benim kadınlığım ın, kendi erkekliğinden çok üstün olduğunu hissediyordu.

Pek belli olan bu üç küçüklük,

«özünden şüphe ettirm eye

onu

başlam ıştı; beni bahtiyar

edememekten korkuyor, benim kendisine, iki kötülük­ ten en h afifi diye vardığım ı anlıyordu. B ir akşam ba«na çekine çekine:


ÎK l GELlNÎN HATIRALARI

89

— M anastıra dönmek olmasa benî istem ezdiniz, •değil m i? dedi. Ben ciddiyetle: — Orası doğru, dedim. Kardeşciğim , o adam bana erkeklerden duyabi­ leceğim iz ilk büyük heyecanı tattırdı. Gözlerinden dü­ şen iki damla yaş beni tâ yüreğim den vurdu. A çışım -avutmak isteyen b ir sesle: — Louis,

dedim,

yalnız

birtakım

düşüncelerin

-eseri olan bu evlenm eyi, benim gönlüm le kabul etti­ ğ im bir evlenme haline getirm ek sizin elinizdedir. B eznim sizden isteyeceğim şey, aşkınızın sam im iyetiyle katlanmaya hazır olduğunuzu söylediğiniz esaretten de çok daha güzel bir feragat gösterm enize bağlıdır. -Siz, benim anladığım mânada

muhabbete,

dostluğa

^yükselebilir m isiniz? İnsanın hayatında b ir tek dostu olur, ben de sizin dostunuz ola yım Dostluk, kuvvet­ leri ile birleşip gene de bağım sız kalan, biribirinin ben­ z e r i ik i ruh arasındaki bağdır. H ayatı beraber taşım ak için dost olalım , hayat ortağı olalım . Benim bağım sız­ lığım a dokunmayın. Benim için aşk beslediğinizi söy­ lüyorsunuz, beni de kendinize âşık etm eye çalışm anızı «önıemeye kalkm am ; fakat ben ancak kendi rızam la sizin kannız olm alıyım Siz bende iradem i sîze teslim •etmek arzusunu uyandırırsanız emin olun ki onu he­ men feda ed erim Aram ızdaki dostluğa bir ateş ver­ m enize, onu aşkın

sesiyle coşturm anıza im kân yok

•demiyorum; ben de muhabbetim izin tam olm asına ça­ lışacağım . Bilhassa sizden bir ricam var: aramızdaki agarip vaziyetin dışardan da anlaşılıp beni sıkmasına m eydan vermeyin. Ben günü gününe uymaz, fazla fa­


ÎKI GELİNİN HATIRALARI

90

zilet taslar bir kadın gibi gözükm ek istemem, çünkth öyle insanlardan değilim ; sizin de ele güne karşı ev­ liliğin dış yüzeylerine saygı gösterecek kadar düşün­ celi bir erkek olduğunuzdan eminim. Kardeşciğim , ben h içbir erkeğin * o derece sevindiğini görm edim ; gözleri parlıyordu, bahtiyarlık ateşi gözyaşlarını kurutmuştu. Sözümü şöylece bitirdim : — Sizden istediğim o kadar da garip bir şey da­ ğıl. Size böyle bir şart koşmam, sizin teveccühünüzü* kazanmak arzusundan doğuyor. Beni sadece nikâhla elde ettiğinizi farzedelim , aşkınızın m ükâfatım benim gömlümden değil de ancak

kanundan,

yahut

dinin

em irlerinden görmüş olursanız bana karşı bir şükran* hissi duyabilir m isiniz? Hoşuma gitm ediğiniz halde, pek muhterem annemin tavsiye ettiği gibi, size içim ­ den gelm eyen bir itaat göstererek anne olursam o ço­ cuğu, müşterek bir arzudan doğacak kadar seveb ilir m iyim ? Belki birbirim izden iki âşık gibi hoşlanmamız gerekli değildir, ama siz de anlarsınız, hiç olm azsa birbirim ize karşı bir soğukluk duymamamız gerektir. . Biz gayet tehlikeli bir durumla karşılaşacağız: köydeyaşayacağız, tutkuların kararsız olduğunu düşünmeli değil m iyiz? A kıllı, uslu kim seler, değişikliğin sebep olacağı felâketleri hesaba katıp da onlan önleyem ez­ ler m i? Benim bu kadar makûl, böyle muhakeme yürü­ meği bilen bir kız olduğumu görünce hayli şaşırdı; fakat bana kesin olarak söz verdi, ben de elini tutup» muhabbetle sıktım . H afta sonunda nikâhım ız kıyıldı. Hürriyetim i mu­ hafaza edeceğim den emin olduğum için bütün o tö r e -


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

jnin tatsız, manasız yönlerini neşeyle karşıladım ; ken­ edimi sıkm ak zorunda kalm adım ; belki de herkes ba­ ma — Blois’lıların ağzı ile söyleyeyim — “ hayli yırtık bir mahalle kızı” dem iştir. Kendisine hazırlayabildiği yepyeni, im kânlarla dolu b ir durumun büyüsüne kapı­ lan bir kızcağızı, becerikli, girgin bir kadın sandılar. Kardeşciğim , hayatınım bütün zorlukları birer birer gözümün önünden geçm işti; fakat o adamı bahü y a r etm eği sam im iyetle istiyordum . Bizim yaşadığı­ m ız bu ıssız, ücra yerlerde hüküm kadının elinde ol­ m azsa evlilik hayatına tahammül edilem ez. B ir ka­ dında hem bâr sevgilinin çekiciliği, hem de bir eşte -aranan m eziyetler bulunmalıdır. Zevklerin her zaman tadılm ası elim izde olduğu hissini verm eyip de onları daim a erişilm esi şüpheli diye gösterm ek, bütün insan­ ların pek haklı olarak, hem de pek çok değer verdik­ le r i gurur hazlanm n yenilm esine, o tatlı sanının sür­ m esine hizm et etm ez m i? Benim düşündüğüm şekilde k a n koca aşkı o zaman kadım üm it ile kuşatır, hâ­ kim kılar, ona tükenmez bir kuvvet, çevresinde her ^şeye çiçek açtıran bir hayat ateşi verir. Kadın ken­ dine ne kadar hâkim olursa aşkı da, saadeti de ya­ latabileceğinden o kadar emin olur. Ama aramızda kararlaştırdığım ız şeylerin bir esırar perdesi altında kalmasını şart koştum. Karısının boyunduruğuna giren erkek, pek haklı olarak, gülünç bulunur. B ir kadının nüfuzu tam amiyle gizli kalma­ lıd ır: biz kadınlarda her hususta asıl letafet esrardan «doğar. Ben o yorulm uş inşam tekrar kaldırm ak, onda sezdiğim m eziyetlere gene eski parıltıyı verm ek isti­ yoru m ama Louis’nin her hareketinin

kendiliğinden


92

İKİ GELİNİN HATIRALARI

geldiği zannedilmelidir. İşte ben kendime hayatta böy­ le bir vazife edindim ; bu, bir kadına şan verm eye ye­ ter, H ayatı benim için ilgilenm eye değer bir hale ge­ tiren bir sırnm , bütün çabalarım ın ereği olacak, an­ cak senin, bir de Allahım ın bileceğiniz bir niyetim bu­ lunduğu için âdetâ Övünç duyuyorum. Şimdi bahtiyarım diyebilirim ; saadetimi sevdiğim bir kim seye söyleyem esem belki tam amiyle bahtiyar olamazdım. Ona, Louis’ye söylem eye im kân m ı v a r? Saadetim onu gücendirebilir, bunun için kendisinden gizledim . Onda, ıstırap çekm iş bütün erkekler gibi,, adetâ bir kadın duyganlığı var. Tam üç ay, nikâhtan önceki halim izi muhafaza ettik. Söylem eye hacet yoK, ben, aşkın sanıldığından çok daha bağlı olduğu b ir yığın kişilik m eseleleri inceledim . Ben soğukluk gös­ terdim , gene de o ruh cesaret bulup açıld ı; o yüzdeki ifadenin değişip

gençleştiğini gördüm . Eve benim le

beraber giren zarafet, baktım onun şahsına da akset­ m eye başladı. Yavaş yavaş, nasıl olduğunu kendim d e farketm eksizin ona alıştım , onu da bir başka ben et­ tim . Onu göre göre, ruhu ile yüzü arasındaki uygun­ luğu sezdim. Hani sen “koca denilen hayvan” diyor­ sun, o kayboldu. T atlı bir akşamdı. Sözleri tâ ruhuma* işleyen, koluna dayanmakta anlatılm az bir haz duy­ duğum bir âşık buldum. A llah'ın bildiğini kuldan n e saklayayım ? Gönlümde m erak uyanm ıştı, belki bu, bi­ raz da, onun yeminini dindarca bir sadakatle tutm a­ sının etkisiyledir. Kendi kendimden utanıp mukave­ m et gösteriyordum . Fakat sadece kibirden gelen b ir m ukavemet ne kadar sürebilir k i? A kıl, uzlaşırverm ek için birçok sebepler bulup çıkarıyor. Bayramımız*


İKİ GELİNİN HATIRALARI

93

ik i âşık arasında gibi, gizli kaldı, aramızda hep Je böyle gizli kalacak» Sen de kocaya vardığın zaman bana hak verirsin: o şeyleri kim seye anlatmak doğru değildir. Sadece şunu bil ki en ince aşkın istediği şey­ lerin hiçbirinde, hattâ o ânın şerefi denebilecek bir histen, beklenm edik tatlı bir halet karşısında duyulan şaşma duygusundan bile mahrum olm adık. O ânın da bağışlam asını dilediğim iz birer sır olan lûtuflar, naz, rica, kapılıverm e, ne zamandır sezdiğim iz, hakikatiyle karşılaşmadan

hayaline

ruhumuzu

bağladığım ız

en

büyük hazlar, hâsılı en büyülü şekilleri ile bütün çe­ k icilikler vardı. İtira f edeyim ki bu güzel şeyler karşısında da gene bağım sızlık şartım ı muhafaza ettim ; bunun se­ beplerini sana söyliyem iyeceğım . Fakat hayatım ı, his­ lerim i, böyle yarım dahi olsa, senden başka kim seye anlatm ıyacağım . B ir kadın, taparcasına sevsin sevme­ sin, kocasına kendini bıraksa dahi, hislerini, evlenme hakkındaki düşüncesini gizliyem ezse öyle sanıyorum k i çok zarar eder.

Benim biricik

sevincim, âdeta

tanrısal bir sevinç, sonra evlâtlarım a da vereceğim ha­ yatı önce o zavallı adama bağışladığım a emin olm am­ dan geliyor.

Louis’ye tekrar

gençlik, kuvvet, neşe

geldi. A rtık eskisi gibi değil. Ben, bir peri gibi fe­ lâketlerin hâtırasını bile sildim . Louis’yi bambaşka bir adam ettim , sevim li bir adam haline getirdim . Hoşuma gideceğinden emin olduğu için zekâsım gös­ terip yeni yeni m eziyetler meydana çıkarıyor. B ir erkeğin saadetinin sürekli kaynağı olduğu­ muzu bilm ek, hele o erkek bunu biliyor da aşkına m innettarlık katıyorsa, insanın ruhunda en tam aşkın


İKİ GELİNİN HATIRALAR]

94

kuvvetinden bile üstün b ir kuvvet geliştiriyor. H em coşkun, hem de devamlı, daima bir olsa da gene şe­ kilden gekle giren bu kuvvet nihayet aileyi, kadın­ ların güzel bir eseri olan, şim di bütün verim li gü­ zelliğini kavradığım aileyi kuruyor. İhtiyar baba artık hasis değil, ne istesem h içb ir hesap sormadan veriyor. Uşaklar, hizm etçiler neşe içinde; aşktan aldığım hakla hüküm sürdüğüm bu ev içinde Louis’nin saadeti etrafı güneş gibi aydın­ lattı.

İhtiyar, evi düzeltm ek için yaptığım ız

bütün

değişikliklere uydu, benim saltanatım da bir leke ol­ mak istem iyor; benim hoşuma gitsin diye zamanın zevkine göre elbiseler yaptırdı, on lan giyince tavır­ larım, hareketlerini de zamana uydurdu. Ingiliz at­ ları, bir kupa, bdr payton, bir de tilbüri aldık. Hiz­ m etkârların kıyafeti sade ama çok zarif. Bu yüzden burada m üsrif diye adım ız çıktı. Ze­ kâm ı (gülm eden söylüyorum ) evi tutum la yönetm e­ ye, en az m asrafla en çok zevk sağlam aya bağladım. Louis’yi, m em leketin hayrına çalışır bir adam diye tanıtm ak için yol yaptırm ak lâzım geldiğine kandır­ dım.

Onu bilgilerini

artırm aya,

“ tahsilini ikmale'*

zorluyorum . Yakında gerek benim akrabalarım ın, ge­ rek onun ana tarafından Î1 M eclisi'ne

üye

akrabalarının

olacağım

umuyorum.

nüfuzu ile Kendisine

açıkça söyledim : “ Benim gözüm yukardadır, dedim, babanın mallarım ıza bakıp para artırm ası iyi olur, çünkü senin kendini siyasete vermeni istiyorum ; ço cukianm ız olursa, hepsini de bahtiyar, devlet hizm e­ tinde büyük m evkilerde görm ek isterim . Gelecek se­ çim de m illetvekili olamazsan gözümden düşersin; bi-


ÎKI GELİNİN HATIRALARI

95

zim ld ler senin seçilm en için çalışırlar, biz de gidip .kışlan Paris’te geçiririz” . A h! m eleğim ! bana o ka­ d a r ateşle itaat etti ki gerçekten sevildiğim i anla­ mdım. Dün, birkaç saat içinde, M arsilya’ya gitm işti, bana oradan şu mektubu gönderm iş: “ Benim güzel Renâe’m, seni sevmeme müsaade •ettiğin zaman ben saadete inandım ; bugün artık şa­ hadetin bir sonu olabileceğini bile tasavvur edem iyo­ rum . Geçmiş şim di bir bulanık anıdan; benim bugün­ kü

saadetimin parlaklığını meydana

çıkarm ak için

^gerekli gölgeden başka bâr şey değiL “ Senin yarımdayken aşk bana öyle heyecan ve­ riy o r ki duyduğum muhabbeti sana anlatacak sözler .bulamıyorum: ancak sana hayran olup sana tapıyo­ rum . Dilim, senden uzak olursam açılabiliyor.

Sen

kusursuz bâr güzelsin, hem de vakarlı haşm etli bir güzelliğin var ki hiç şüphesiz zamanla bozulm ayacak. «Gerçi karıyla koca arasındaki aşk güzellikten

çok

duygulara dayanır, ama şendeki duyguların ne ka­ d ar ince olduğunu bilm ekle beraber müsaade et söyJiyeyim : senin her zaman güzel kalacağına inanım, sana her bakışım da sevincim i bir kat daha artırıyor. Jtuhunun yüceliğini gösteren yüzünün ahenginde, asa­ letinde, teninin o kibar rengi altında, inşam yerlere kapandıran bir ululuk var. “ Kara gözlerinin revnağı, o şanlı biçim i fazilet­ lerinin

yüksekliğine,

dostluğunun sağlam lığına, ha­

yatında çıkabilecek fırtınalara göğüs gereceğine en büyük tanık değil m idir? “ Senin başlıca vasfm

asalettir, bunu sana ben

öğretecek değilim ; bunu söylem em, elim deki hazine-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

96

Hin kıym etini bildiğim i gösterm ek içindir. Bana İhsa* nın ne kadar az olursa olsun bugün de, yarrn da be­ nim saadetime yeter; çünkü birbirim izin hürriyetine kanşm ıyacağız diye

verdiğim iz sözün

hissediyorum.

Birbirim ize

kat

nişanesi

yalnız,

sıkı

zincirlere

Madem

ki

yalnız

vurulduk,

daima

ancak

büyüklüğünü,

göstereceğim iz arzumuzdan

gene

de

gönlünü

hür

her

şef­

doğacak, kalacağız.

fetheden

ada­

ma ram olm ak istiyorsun, senin gönlünü her zaman» yeniden fethetm ek benim için en büyük gurur olacak. Senin her nefes almanda, her hareketinde, her dü­ şüncende beni vücudunun da, ruhunun da letafetine bir kere daha hayran eden bir şey bulanacağından hiç şüphem yok. Sende tanrısal, düşünceli, büyüleyici bir hal var ki aklı, şerefi, zevki, ümidi bir arayaa ge­ tiriyor; aşka, hayatın genişliğinden de daha büyük bir genişlik veriyor. A h! m eleğim hemen Tanrım , aşk perisini üzerimizden eksik etm esin de geleceğim i­ zi, çevrem izde her şeyi güzelleştirdiğin hazla yoğur­ sun! “B ir anne olsan da hayatın kudretini alkışladığı­ nı görsem ; o tatlı sesinle, her zaman en hoş şekilde* söylediğin o ince, yeni fikirlerinle aşkı kutsadığını, ruhumu gençleştiren, kuvvetlerim i çelikleştiren, göğ­ sümü kabartan, bengi-su çeşmesi gibi bana taze b ir hayat bahşeden aşkı kutsadığım duysam! Sen ne bu­ yurursan ben onu yapacağım : m em leketim e faydalı bir insan olacağım , yalnız seni memnun etm ek arzu­ sundan doğacak şanım, seni aydınlatacak/’ Kardeşcigim , onu işte böyle yetiştiriyorum . B u üslûbu daha yeni elde etti, bir seneye kalmaz, iyileşir.


İKl GELİNİN HATIRALARI

97

Louis daha aşkın ilk coşkunluklarını tadıyor. Birbi­ rini iyice tanıyan, birbirine güveni olan bir kadınla bir erkek sonsuz şeylere her gün yem bir yüz ver­ menin, hayatı daima bir büyü ile yoğurm anın sırrını bulunca evlilik insana sonsuz, korkusuz bir saadet hissi verir; Louis bu hissi duyduğu gün bakalım ne yapacak? B ir kadını gerçekten b ir aile anası eden o s im ben de seziyorum, elde etm ek istiyorum . Görüyorsun ki Louis gurura kapılıp, kocam değilm iş gibi sevildi­ ğini sanıyor. Oysaki ben daha, inşam çok şeylere katlandıran maddî bağlılık devresindeyıın. Am a Louis sevilecek, kendisine güvenilecek bi-r adam ; çok kim­ senin koltuk kabartm ak için yaptıkları şeyleri o tabii olarak yapıyor. Ben onu şim di sevm iyorsam da oir gün ona gönlüm le bağlanmanın mümkün olduğunu anlıyorum. îşte bak: benim kara

saçlarım, senin

deyişinle

kirpikleri birer kafes gibi inip kalkan kara gözlerim , şahane tavırlarım , kısacası bütün benliğim mutlak bir hükümdar tahtına yükseldi. Bakalım, kardeşim, on yıl sonra gerek Paris’te, gerek seni arasıra kapıp getire­ ceğim blı güzel Provence vahasında biz gene gülecek: m iyiz? Gene bahtiyar olacak m ıyız? Louise’ciğim , ge­ leceğim izi, bizim güzel geleceğim izi tehlikeye atmar Mektubundaki tehditleri yerine getirm eye kalkma. B en ihtiyar delikanlıya yardım, sen de ayan m eclisinin gen e bir ihtiyarıma var. A sıl doğru yol budur.


98

ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

X IV

Vuc de Sona’dan Baron de Macumer’e Madrid Sevgili ağabeyim, mademki beni Soria duc’lüğüne m ünasip gördünüz, benim de bir Soria duc’üne lâyık surette hareket etmem

lâzım dır. Sizin mem leketten

•uzakta, her tarafta servetin

verebileceği zevklerden

mahrum olarak dolaştığınızı bilirsem saadetim e nasıl tahammül edebilirim ? Siz, namınıza Urraca’ya teslim edilen parayı kabul etm ezseniz Maria ile ben de evlen­ meye razı olam ayız. Bu iki m ilyon sizin artırdığınız, .Maria’nın artırdığı paralardır. M aria ile ben, bir mihrab önünde diz çöküp senin saadetine dua ettik ; kalbimizin a n olduğuna da T ann’m ız şahittir. Kardeşim, dualarım ız elbette kabul edi­ lecektir. Aradığın, gurbet elde seni avutacak aşkı elıbette Tanrı, sana ihsan edecektir. Maria mektubunu ağlayarak okudu; sen onu hayran ettin. Ben em irle­ rin

kendim için değil, hanedanımız için kabul‘ ettim .

K raı, tam söylediğin gibi hareket etti. Sen onun önüne keyfi, köpek önüne kemik atar gibi attın; senin intıikamını alabilmek için ona, kendisini büyüklüğünle ez•diğini söyleyebilm ek isterdim . Ben kendim için yalnız saadetimi, yani Maria’yı aldım . Bunun için bütün ömrümce, Yaradan karşısın­ da kul neyse ben de senin karşında oyum. Gerek be­ nim hayatımda, gerek M aria’nın hayatında, mutlu niıkâh günümüz kadar güzel bir tek gün daha olabilir,


tKÎ GELÎNÎN HÂTIRALARI

93»

yani senin kalbinin anlaşıldığını, seni istediğin, lâyık, olduğun gibi sevecek kadını bulduğunu öğrendiğim iz, gün. Bize m ektuplarını Rom a yoluyla, papanın bura* daki elçisi adına gönder. Fransa’nın Roma elçisi on­ ları papalık dışişleri bakam m onsignore Bemboni’y e verm eyi şüphesiz üzerine alır. Bundan başka herhangi bir vasıtaya güven olmaz. Malını mülkünü bırakıp gurbet ellere düştün; fa­ kat bizi bahtiyar edemese bile bir övünç sebebi ola­ bilir. Seninle dolu dualarım ızı Tanrı elbette reddet­ mez. Allaha ısm arladık, sevgili ağabeyim. Fem ando XV

Louise de Chalieu’den Madame de VEstorade’a Mart M aşallah: m eleğim , sen kocaya varalı beri feyle­ sof olm uşsun! İnsan hayatı ile biz kadınların vazife­ lerim iz hakkmdaki o müthiş düşüncelerini yazarken eminim ki o cici yüzün sapsan olm uştu. Demek *ci köstebekler gibi yer altmda çalışm alarım anlatarak beni evliliğe im rendireceğini sanıyorsun! Bizim özene bezene, inceden inceye düşünerek kurduğumuz hülya­ lar seni en sonunda oraya mı vardıracaktı? Blois'dak* manastırdan çıktığım ız zaman üzerimizde m âsum luğumuz pan l panl parlıyordu, elim izde de silâh olarak zekânın en sivri okları vardı: eşya ile âlem hakkında


100

ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

sadece Kursunsa! olan bu bilginin hançerleri demek ki sana karşı döndü! Senin dünyadaki kızlar içinde en safı, m elek gibi b ir insan olduğunu bilmeseydim, bütün o hesaplarının âdılik koktuğunu söylerdim . N asıl? Sen köydeki ha­ yatına hizm et etsin diye zevkleri sıra sıra biçm eye, orm anlarım nasıl kullanırsan aşkı da öyle kullanmaya m ı kalkıyorsun? Senin o kuru hendesenin içinde ya­ sam aktansa gönlümün kasırgaları içinde yitip gitm ek yeğd ir bence. Sen de benim gibi dünyanın en iyi tah­ s il görm üş kızıydın, çünkü biz pek az şey üzerinde ço k düşünmüştük; fakat, yavrucuğum , aşksız felsefe, yahut sahte bir aşk altına gizlenen felsefe kan koca arasındaki m ürailiklerin en müthişidir. Dünyanın en abdal adamı da, senin gül yığının içine katlanma, bo­ yun eğme baykuşunun yuva yapm ış olduğunu görm ez .mi dersin? Bunu farkedince de, en ateşli aşk bile onu kaçm aktan alakoyabilir m i? Sen kaderin elinde oyun­ ca k olacağım a kaderimi kendi elim le kurayım diyor­ sun. İkim iz de çok garip yollar tuttuk: sen, çok fel­ sefe, az aşk istiyorsun; bense çok aşk, az felsefe ol­ sun diyorum. Ben, Jean - Jaeques Rousseau’nun -Julie’sini bir hoca sanıyordum m eğer senin yanında bir çöm ez bile olam azm ış! Ey fazilet mücessemi kadın! sen hayatın tâ göz­ leri içine baktın m ı? Ben seninle alay ediyorum ama «belki sen hakhsmdır. Gençliğine bir günde kıydın, vaktinden önce bir hasis oldun. Senin Louis şüphesiz bahtiyar olacak. Seni seviyorsa — bundan hiç şüphem y o k — evet, seni seviyorsa, yosm aların salt zenginlik için uğraş tıklan, gibi senin de salt ailenin m enfaati


ÎKÎ CELİNİN HÂTIRALARI

101

için çabaladığını farketm ez. Doğrusu, çılgınca hovar­ dalıklara sebep olm alarına

bakılırsa,

yosm aların da

erkekleri bahtiyar ettikleri muhakkaktır. B asiretli bir koca seni daima ateşli bâr aşkla sevebilir ama, vücu­ dunu bir korsa içine soktuğu gibi hayatım da riyanın mânevi korsası içine sokmayı gerekli sayan bir kadı­ na karşı bilmem m innettarlık hissi besleyebilir m i? Bence aşk, bir tanrılık düşününce akla gelecek bütün faziletlerin aslıdır. Aşk, asil olan her şey gibi„ ölçülem ez, hesap edilemez, ruhumuzun sonsuzluğudur. Ancak saygı

duygusu ile bağlanabileceği bir erkeğe

varmış bir kızın düştüğü yılınç durumu iyi göster­ mek, hareketine bâr özür bulmak için bin dereden su getirm eye kalkıyorsun. V azife diyor, her şeyi onunia ölçm eye kalkıyorsun; fakat yalnız zaruretlere g öre hareket etm ek, tanrısız bir toplumun ahlâkı değil mi* dir? A şk ile duygunun buyruklarına uymak, kadınla­ rın gizli kanunu bu değil m idir? Sen bir erkek olm uş­ sun, senin Louis de kadının yerini tutacak. Kardeşçiğim , mektubun beni sonsuz düşüncelere daldırdı. Anladım ki bir manastır, kızlar için hiç bir zaman bir ana yerini tutam ıyor. Benim kara gözlü* saf, mağrur, ağır başlılığı da, inceliği de iy i bilen me­ leğim i sana yalvararak söylüyorum , mektubunun yü­ reğim den kopardığı bu çığlıkları unutma! Böyle inle­ diğim anda ancak b ir düşünce beni avutuyor, o da a iç­ im kurduğu o yapıyı aşkın yıkıvereceğidir. Ben, belku h iç düşünmeden, h iç hesap etm eden daha da fenasın* yapanm : tutku denilen şeyin m antığı, senin mantı­ ğından da zalim olsa gerek.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

102

Pazartesi Dün akşam göğün yüce bir a n lığı vardı: yatm a­ dan önce penceremden uzun uzun baktım . Yıldızlar, m avi bir tüle kakılmış birer gümüş çiviye benziyordu. •Gecenin sessizliğinde bir nefes duyar gibi oldum ; yıl­ dızlardan dökülen ışığın arasından hayal meyal seç­ tim ; bizim İspanyol, caddedeki sıra ağaçlardan birinin tepesine sincap gibi tırmanmış, hayran hayran benim pencereleri seyrediyordu. Sunu farkedince odama çe­ kildim . ellerim , ayaklarım kesilmiş gibiydi; ama bu korku altında, tâ derinde, çok tatlı bir sevinç de vardı. Hem perişandım, hem de bahtiyar. Beni alm ak isteyen o zarif Fransızlardan hiçbiri, karakola

götürülm ek

tehlikesine de göğüs

gererek

geceyi o karaağaçlardan biri üzerinde geçirm ek ince­ liğini gösterem edi. Birim İspanyol kim bilir kaç sa­ attir oradaydı. Bana artık ders verm iyor ama kendisi benden bir ders almak istiyor, pek âlâ! Onun o dış çirkinliği üzerine içimden neler söyledim , bir bilse! Renee’ciğim , ben de felsefeye kalkıştım . Bir erkeği güzelliği için sevmenin çok çirkin bir şey olacağı hük­ m üne vardım. Aşk tanrısal bir şeydir; oysaki yüz, vü­ cu t güzelliği için sevmek, aşkın dörtte üçünü duyular­ da aradığım ızı itira f etm ek olm az m ı? tik korkum geçince onu görebilm ek için boynu­ mu pencerenin arkasına uzattım : şeytan dürtmüş be­ n i! Delik bir sopayı Üflıyerek içeri bir şey attı: bir kurşun parçasına ustaca sarılm ış bir mektup. “ Acaba pencereyi mahsus açık bıraktığım ı mı sanacak?” diye düşündüm; birdenbire kapayıvermek işin farkına va­ rıp da ses çıkarm adığım ı itira f etm ek olacaktı.


IKİ GELİNİN HATIRALARI

Bunun için, mektubun

10$

düşerken çıkardığı sesi

duymamış gibi, gene pencereye çıkm ayı daha müna­ sip buldum yüksek sesle: — Miss G riffith, dedim, yıldızlan seyre gelm ezm isiniz? G riffith, bütün ihtiyar kızlar gibi, kim bilir ka­ çıncı uy kuşundaydı. Endülüs A rabi, sesimi duyunca, bir gölge hızıyla yuvarlandı. O da benim gibi korku­ sundan ölm üş olacak ki gittiğini duymadım, karaağa­ cın dibinde kalm ıştır. Hemen bir çeyrek saat kadar, belki daha fazla, göğün m aviliğine dalıp merak de­ nizinde yüzdüm ; sonra pencereyi kapadım, yatağım a uzandım, o ince kâğıdı N apoli’de, antika cildler üze­ rinde çalışanların gösterebileceği bir özenle açm aya başladım. Parm aklarım ateşe

değmiş gibiydi.

“ Bu

adamın benim üzerimde ne müthiş tesiri va r!” dedim. Hemen mektubu, okumadan yakmak için lâm baya gö­ türdüm... B ir düşünce elim i bir an alakoydu. “ Bana söyleyecek nesi var ki böyle gizli yazıyor?” dedim . Ama, kardeşçiğim , dünyanın bütün kızlan o m ektubu okuyup ezber etseler bile ben, Armande-Louise-Marıe* de Chaulieu onu okuyam azdım ; bunu düşünerek hemen yaktım . E rtesi gün Italyan

tiyatrosunda o gene vazifesi

başındaydı; fakat, istediği kadar bir m eşrutiyet hü­ küm eti başkanlığı etm iş olsun, benim duruşumdan, hareketlerimden, ruhumun heyecanını anlayamam ıştır : bir akşam önce hiç bir şey görmemiş, hiç bir şey al­ mamış gibi oturdum

Ben

kendimden

memnundum

ama o pek mahzundu. Zavallı adam! Ispanya'da aş­ kın pencereden girm esi kadar tabiî ne oıabılîr?


İKİ GELİNİN HATIRALARI

104

Perde arasında gelip koridorlarda dolaşm ış. Bu­ nu bana haber veren İspanya büyük - elçiliği birinci kâtibi, onun çok güzel, âdeta ulvî bir hareketini an­ la ttı: daha Soria duc’ü iken, Ispanya’nın en

zengin

ailelerinden birinin kızım , princesse M aria H eredia'yı alacakım ş, onun serveti sayesinde gurbet ilin acılarını hafifletm esi de kabilm iş; fakat Maria, tâ çocuklukla­ rında anlan birbirine verm iş olan babalarının bekle­ diği gibi çıkm amış, Soria’nın küçük kardeşini sever­ m iş; benim Felipe, m allarım İspanya kralına kaptırın­ ca kızı da serbest bırakm ış. O delikanlıya: — Bu büyüklüğü

gösterirken

de hiç

şüphesiz

gene pek tabiî b ir şey yapar gibi hareket etm iştir, dedim. Adam cağız bana safiyetle: — Dem ek siz omu tanırsınız, dedi. Annem gü­ lümsedi. — Şim di ne olacak? İdam a m ahkûm m uş, dedim. — Ispanya’da ölmüşse de Sardunya’da yaşam ak hakkı vardır.

Bunu bir şaka olarak dinliyp^muşum sandırmak için: — Dem ek Ispanya’da m ezarlar var, dedim. An­ n em : — Ispanya’da her şey vardır, eski zaman İspan­ y o lla rı bile vardır, dedi.

Genç diplom at gene dedi k i: — Sardunya krali, bir hayli güçlük çıkardıktan sonra, Baron de M acum er’e b ir pasaport verdi; ama baron, hihayet Sardunya uyruluğunavgeçti;* orada her


m a GELİNİN HATIRALARI

105

türlü beylik haklariyle, büyük, ölçüsüz topraklan var­ dır. Sassari’deki evi bir saraydır. VTL Ferdinando ölü r­ se M acumer, diplom asi hizm etine girer, kendini, T orino hükümetince bir elçiliğe tayin ettirir. Gençtir» am a... — Y a? Genç m idir? dedim. — Evet, m adem oiselle. G ençtir ama Ispanya’nın en seçkin adam larından biridir!

Ben bir yandan kâtibi dinlerken bir yandan da» sözlerine pek ehem m iyet vermiyormuşum gibi, elim ­ deki dürbünle salonu seyrediyordum ; ama, doğrusu, m ektubu yaktığım a pişman olmuştum, ö y le bir adam, sevdiği zaman, acaba neler söyler? Beni sevdiğinde de şüphe yok. Gizlice sevilm ek, tapılırcasm a sevilm ek; Paris’in en ileri gelenlerinin toplandığı bu yerde, h iç kim se bilm ezse de yalnız benim olan bir kim se bu­ lunduğunu bilm ek... Anladım, Renee*çiğim, artık Pa­ ris hayatını da, balolarım da, müsamerelerini de anla­ dım . Gözlerim her şeyi gerçek rengiyle görm eye baş­ ladı. İnsan birini sevdi m i öteki insanlara da m uhtaç: on la n sevdiğine feda etm ek için.

Kendi benliğim de

bahtiyar b ir varlık daha duydum. Gururum, ö z -s e ­ vim , kibrim okşanıyordu. Duchesse kulağım a eğilerek: — Seni çok bilm iş! dedi. Evet, benim o pek kurnaz annem gizlem ek iste­ diğim sevincim i halimden anladı da ben, h iç' bir şeyi gözden kaçım uyarr o kadının karşısında, yelkeni suya indirdim. Onun ö üç kelim esi bana, kibarlar âlem inde yaşam ak sanatı üzerine, bir yıldan beri sezebildikle­ rimden çok fazlasını öğretti. B ir yıldan beri diyorum, bak

gene m art g e ld i B ir aya kadar İtalyan tiyat­


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

106

rosu kapanacak. Gönlü aşk ile dolu bir insan o ca­ nım musikiden de mahrum kalınca, hali ne olur? Konağa dönünce, Chaulieu hanedanından bir kı­ za yakışacak bir karar vererek hemen penceremi aç­ tım , sağanağı

seyredecektim . Erkekler,

kahramanca

hareketlerin kadınlan ne kadar büyülediğini bilseler hepsi de büyük işler görür, en korkaklan bile birer kahraman olm ak ister. Bizim Ispanyol üzerine öğren­ diklerim bana bir ateştir verm işti. Onun gene pence­ rem önünde olduğundan, bana bir mektup daha ata­ cağından emindim. Ama bu seferki mektubu yakma­ dım, okudum. İşte benim aldığım ilk aşk mektubu, benim akülı uslu Madame de rE storade'cığım ! Senin var da benim yok m u? •‘Gerçi güzelliğinizden bir yücelik zekânızda her şeyi

kavrayan

bir

genişlik,

bütün

hareketleriniz­

de bir asalet var; her neye dokunsanız bir incelik vermesini biliyorsunuz; kendi âleminizden olmayan her şeye gururla, şahane bir azam etle baksanız da gene kalbinizde m eleklerin mürüvveti bulunduğu için, en hakirlere de lû tf ile hitab edersiniz. Ama, Louise, benim sizi sevmem bunların hiç biri için değildir. Ben sizi seviyorum . Çünkü siz, zavallı bir garip için bütün gururunuzdan, azametinizden sıyrıldınız; çünkü sizin yanınızda, merhametten, yüce bir merhametten başKa hiçbir şey beklem iyecek kadar naçiz olan bir adamı bir hareketinizle, bir bakışınızla avuttunuz. “ Siz, benim için, gözlerindeki şiddeti hafifletm iş biricik kadınsınız; hem de bana o bakışı, bir adamı hakanlıktan başka her türlü kudrete eriştirecek şey­ lerim olduğu bir zamanda değil, bir hiç, toz içinde


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

107

bir tane olduğum bir zamanda bağışladınız, ben sizi bunun için sevdim, Louise, ancak kendiniz için, h iç­ bir gizli maksat beslemeden seviyorum ; kusursuz bir a$k için koştuğunuz bütün sarılan fazlasiyle kabul ederek seviyorum . “ Ey benim yedi kat göğün üstünde gördüğüm tan­ rıçam ! biliniz ki dünyada Endülüs Araplarınm bir to­ runu var ki sizindir, o kölenizden her şeyi is tüyebilir^ siniz, em irlerinizi yerine getirm ek onun için en büyük şereftir. Ben kendimi, azad kabul etm emecesine ka­ pınıza kul ettim , bu da yalnız kulunuz olm ak zevki için, bir tek bakışınız, bir sabah İspanyolca hocanıza uzattığınız el içindir. Beni bir köle diye kabul edin, Eouise, başka bir şey dilemem. Hayır, hiçbir zaman sevileceğim i um uyorum ; ama belki, sadakatim i g ö­ rü r de bana katlanırsınız. “ Bana, hıyanete uğrayıp kim sesiz bırakılm ış yü­ reğim in biçareliğini anlayıp da bütün asaletinizle gü­ lüm sediğiniz o sabahtan beri sazi takdis ediyorum : siz benim hayatım ın mutlak ecesi, düşüncelerimin sul­ tam, kalbimin tanrıçası, gönlümde parlayan ışık, çi­ çeklerim in çiçeği, teneffüs ettiğim havanın ıtri, kanı­ nım zenginliği içinde uyuduğum parıltısınız. B ir tek düşünce bu saadetim i gölgeliyordu: sınırsız bir sa­ dakatin, her dilediğinizi yapacak bir kolun, kör bir kö­ lenin, dilsiz bir hizm etkârın, bir hâzinenin em rinizi beklem ekte olduğunu

bilm iyordunuz;

benim

ney1m

varsa benim değil, sizindir, ben ancak bekçisiyim on­ ların. Sizin olan bir kalp var ki ona her şeyi emanet edebilirsiniz, o her- istediğinizi yapacak bir ihtiyar nuıe, kendisinden her türlü him ayeyi hekleyehilece-


IKÎ GELİNİN HÂTIRALARI

108

giniz bir baba, bir kardeş, bir dosttur; biliyorum k i çevrenizde size bu duygularla bağlı olan kimse yok­ tur. Anladım sizin ne kadar yalnız olduğunuzu! “ Bu cesaretim size, neleriniz olduğunu bildirm ek arzusundan doğuyor. B unlan kabul edin, Louise, bun­ ları kabul etm ekle bana, bu dünyada benim için ka­ bil olan biricik hayatı, sadakat hayatını bağışlam ış olursunuz. Boynuma esaret zincirini vurmakla kendi­ nizi hiçbir tehlikeye atm ış olm azsınız: sizden, kulu­ nuz olduğumu bilm ek zevkinden başka bir şey istem iyeceğim . Beni asla sevm iyeceğinizi bile söylem eyin; bunun böyle olacağım , böyle olm ası gerektiğini bili­ rim ; ben sizi uzaktan, hiç bir ümid beslemeden, ken­ dim için sevm eliyim . “ Beni köleliğe

kabul edip

etm ediğinizi

bilm ek

isterim ; bunu bana öğretm ekle haysiyetinizden h içbir fedakârlıkta bulunm ıyacağm ızı ispat edecek bir delil bulmak için çok uğraştım . Günlerden beridir siz bil­ m ediğiniz halde ben sizin kulunuz değil m iyim ? Şe­ refinize bir şey geldi m i? Beni köleliğe kabul ediyor­ sanız bir akşam, İtalyan tiyatrosuna gelirken eliniz­ de biri al, biri beyaz iki kam elya bulunsun: bir erke­ ğin, taptığı b ir ism ete, bütün kanım feda etm esinin tim sali. A rtık kaderim belirm iş olu r: yann olduğu gi­ bi on yıl sonra da, herhangi bir saatte, b ir erkekçe yapılm ası mümkün olm asını em redeceğiniz her şeyi» istediğiniz anda yapacak bahtiyar bir köleniz buluna­ caktır. F elip e H enarez. Eklenti — îtira f et ki, kardeşçiğim , büyük asil­ zadeler sevmenin ne olduğunu biliyor! Sanki sıçrayan


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

109

b ir Afrika aslanı! Zaptediyor ama ne ateş! ne inanç! ne

sam im ilik! Baş eğm esinde bile bir ululuk var.

Kendim i küçülmüş hissettim , şaşkın: “ Şim di ne yapa­ ca ğ ım ?” diye düşündüm. İşte büyük adamlar böyled ir: onlara karşı hesapla hareket etm ek olmaz, ale­ lade tedbirleri suya

düşürüverirler.

Bu adam

hem

y ü ce bir adam, hem de insana rikkat veriyor, hem sa f, hem de dev gibi. B ir tek mektubu, LovelaceTerin, £aint-P reux'lerin yüz mektubundan ileri gidiyor, iş­ te gerçek aşk, işte düzensiz, kaçam aksız aşk: ya var. y a yok ; olunca da bütün şiddetiyle kendini gösteriyor. Görüyorsun kİ benim için naza, işveye imkân kalmadı. Ya kabul edeceğim , ya red! İkisi ortasında bocalam aya,

kararsızlığım ı gizlem ek

için

bahaneler

aıydurmama im kân yok. H er türlü tartışm a kapısı kapandı. Biz artık P aris'te değil, ya Ispanya'da, ya D oğudayız; işte İbni - Serrac, katolik Havva'nın önün­ d e diz çökmüş, palasım, atım, kellesini ona veriyor. B u son Endülüs Arabını kabul edeyim m i? Bu y a n İspanyol, y a n A rab mektubu okuyun, IRenöe'ciğim göreceksiniz ki aşk sizin felsefenizin bü­ tü n o yahudice şartlarından, hesaplarından üstündür B ak, Renee, mektubun içim e işlem iş, benim hayatım ı burjuvalaştırdın

gitti. B öyle kırk dereden su getir­

m eye ne ihtiyacım var? Kükrem elerini bırakıp din­ darca bir tavazuyla inleyen bu aslam artık ölümden de ötey e

benim em rim altında değil m idir?

H illerin -

JBertin sokağındaki ininde kim bilir ne kadar kükredi! ^Nerede oturduğunu biliyorum , bende bir kartı var: .F., Baron de Macumer. Cevap yazmama imkân bırak­ m adı, suratına iki kamelya atm aktan başka yapılacak


110

tKl GELİNİN HATIRALARI

bir şey yok. Tem iz, hakikî, sade aşkta ne şeytanca bir ustalık var! B ir kadın kalbini yalın, kolay bir ha­ rekete m ecbur etm ek kadar büyük bir İlgi olur m u? Ey A sya! senin Bin bir peçelerin i okudum, onlarda kİ Öz de budur: iki çiçek yeter bir kaderi belirtm eye. Elim izde bir dem etle Clarisse Harloıotue'un on dört cildini aşıveriyoruz. B ir tel

ateşin önünde nasıl kıv-

n lırsa ben de bu mektubun karşısında öyle kıvrılı­ yorum . îk i kam elyayı ya al, ya alma. Ya evet, ya hayır; ya öldür ya yaşat! Am a içim den bir ses: “He­ le bir dene on u!" diyor. Ben de deniyecegim .

XVI Gene Luisefden RenĞe’y e M art A k giyindim : saçlarım a ak kam elyalar takıp eli­ me ak bir kamelya aldım, annem de kızılları var. Gönlüm olursa bir tanesini isterim . N e bileyim ? içim ­ de ona kızıl kamelyasını biraz tereddüde mal etmek^ kararım ı ancak savaş yeri'nde

verm ek

arzusu var.

Pek güzelim ! G riffth bana doya doya bir bakmak için müsaade istedi. Bu akşamın olağanüstü önemi, giz­ lice razı olmanın içim de uyandırdığı telâş, heyecan, yanaklarım ı al al etti: her yanağımda, ak bir kamelya üzerinde açılm ış kızıl bir kamelya var! Saat bir Hepsi bana hayran oldular ama tapmayı yalnız t>ir kişi biliyordu. Elim de yalnız bir ak kamelya oldu­


ÎKt GELİNİN HÂTIRALARI

ğunu görünce basını eğdi, fakat annemden bir de kı­ zılım aldığım

zaman

baktım, yüzünün ak kamelya­

dan farkı kalmam ıştı. Gelirken elim de iki çiçeğin bu­ lunması bir tesadüf olabilir; fakat bu hareketim bir cevaptı. Yani açıkça anlattım dilediğim i R om eo İte J u liette operası oynanıyordu; fakat sen ondaki iki âşığın duo*s\ı nedir bilm ediğin için, aşk di­ nine yeni girm iş iki kalbin o tanrısal şefkat ezgisini dinlerken duyacakları saadeti göz Önüne getirem ez­ sin. Kaldırım ın yankılar uyandıran taşlan üzerinde ayak sesleri duyunca yattım .

Şimdi, m eleğim ! gön­

lüm , başım ateş içinde. Acaba ne yapıyor, neler dü­ şünüyor? Acaba bana değgin olm ıyan bir düşüncesi, b ir tek düşüncesi var m ı? Söylediği gibi daima em re fıazır bir köle m i? Bunu nasıl anlam alı? Benim n za gösterm em in sadece bir m innettarlık, bir şükran duygusundan doğduğunu, tam gönlümden gelm ediğini sanmasını, içinde en ufak bir şüphesi bulunmasını istem em ; acaba onda böyle bir şüphe var mı IC yrus ile A ströe’deki kadınların kılı kırk yaran düşüncele­ rine, A şk divanlarinm en ince muhakemelerine ken­ dimi verdim. Aşk alanında kadınların en küçük ha­ reketleri de bütün bir düşünce âleminin, kendi kendi­ m ize açtığım ız savaşların, yitirilm iş zaferlerin sonu­ dur; bundan onun haberi var m ı? Bu anda acaba n eler düşünüyor? Her akşam bana b ir mektup yazıp bütün gün neler yaptığım anlatmasını kendisine na­ sıl

buyursam? Mademki benim kölem dir. kendisini

m eşgul etmem gerek; iş altında ezeceğim onu


İKİ GELİNİN HATIRALARI

112

Pazar sabahı Ancak

sabaha

karşı

biraz

uyuyabildim . Şim di

öğle vakti. G riffith’e söyleyip bir mektup yazdırdım ; Baron de Macurner’e M adem oiselle de Ghaulieu, arkadaşlarından birin­ de* aldığı bir mektubun kendi eliyle bir suretini çı­ karm ıştı; bu sureti siz alıp götürmüşsünüz. Made­ m oiselle de Chaulieu onu sizden istememi em retti. Bu vesile ile saygılarım ın kabulünü rica ederim , Mon. sieur le baron. G riffith Kardeşçığim , G riffith çıkıp H illerin - B ertin so­ kağına gitti; o küçük mektubu benim kölem e ver­ dirm iş; o da göz yaşlan ile ıslattığı benim m ahut program ı bir zarfa koyup geri vermiş. etti.

Oysaki,

Yani itaat

kardeşçiğim , ona kim bilir ne kadar

ehemmiyet veriyordu! Başka biri olsaydı, bir m ektup yazıp bin türlü dil döker, geri verm ezdi; ama bizim A rap tuttu sözünü: em rim i dinledi. O kadar içim e dokundu ki gözlerim dolu dolu oldu.

xvn Louise*den gene Rende’ye 2 Nisan Dün hava fevkalâdeydi, ben de sevilen, beğenilıftek isteyen kızlar gibiydim . Babamdan rica ettim , bana P aris'te görülebileceklerin hepsinden ğüzel b ir


İKİ GELİNİN HATIRALARI

113

çift bakla k ın atla bir de son derece zarif, üstü a çık araba aldı. Dün onlan ilk defa olarak çıkardım . B eyâz ipek astarlı şemsiyemin altında çiçek gibiydim . Champs - Elyees

caddesinden

giderken

baktım ,

be­

nim Îbni-Serrac, güzellikte emsalsiz bir ata binmiş, geliyordu: şraıdi hemen hepsi de usta birer canbaz olan erkekler durup durup o hayvanı inceliyor, hay­ ran hayran bakıyorlardı. Baron beni selâm ladı; ba­ şım la kendisine cesaret verecek bir işarette bulun­ dum, atım h afifletti. Ben de kendisine: — M ektubumu istediğim e elbette danlm am ışsınızdır, M onsieur le Baron, size bir lüzumu yoktu, d ıbildim . Sonra yavaşça: — Siz o program ı çoktan aştınız... A tınız ne ka­ dar da güzel! Herkes size bakıyor, dedim. — Bu Arab atı, benim Sardunya’daki toprakla­ rım da doğm uş; kâhya gururundan gönderm iş, dedi. Bu sabah Henarez bir al İngiliz atına binm işti; o hayvan da güzeldi ama öyle herkesleri döndürüp baktıracak gibi değil: dün söylediklerim deki bir par­ çacık alay yetm iş. Selâm verdi, ben de h afif bir baş. eğm esiyle karşıladım. D uc d’Angoulem e, Baron de Macumer*in atm ı sa­ tın aldırm ış. Benim köle, avallann dikkatini çekm ekle, lâzım gelen sadelikten uzaklaşacağını anlamış. B ir er­ kek dikkati çekecekse atı ile, eşyası ile değil, özü ile çekm elidir. Çök güzel bir ata binmek bana, göm leği­ ne kocaman bir pırlanta takmak kadar gülünç geliyor. 8


İKİ GEUNİN HATIRALARI

114

Onun böyle bir kusurunu görm ek pek hoşuma g itti; kim bilir? o hareketi belki de kendini beğenmeden doğ* muş bir şeydi; fakat zavallı bir sürgünün bu kadar çığına da hakkı olm asın m ı? Bayıldım b - çocukluğa! Ey benim akıl hocası kardeşçiğim ! senin o gam­ lı felsefen beni mahzun ettiğin gibi acaba benim aşkla­ rım da sana zevk veriyor m u? Benim fistanlı II nci F elipe’ciğim , sen de benim

arabamda geziyor mu­

sun? Benim kölem olan, benim elim de ak b ir kamel­ ya bulunduğu için yakasına hep kızıl kamelya takan o gerçekten büyük adamın yanından geçerken gözle­ mde beliren kadife bakışı, hem gönülsüzce, hem de gururlu bakışı, köleliği ile övünç duyduğunu bildiren bakışını sen de görüyor musun? A şk ne kadar da ışık saçıyor! Paris’i ne kadar da anlıyorum . Sim di burada her şeyi zarif buluyorum. E vet, aşk burada her yerdekinden daha güzel, daha büyük, daha gönül çekici. A rtık anladım ki hiç bir ah­ m ağı kendime

bağlamama,

ruhunda bir ıstırap, bir

kaygı uyandırmama im kân yoktur. B izleri ancak ger­ çekten üstün olan erkekler anlayabiliyor, biz ancak onlara sözümüzü geçirebiliyoruz. A ffedersin, zavallı kardeşçiğim ! bizim l’Estorade’ı unutuyordum ; ama sen onu bir dâhi edeceğini söylü­ yorsun ya ! buna niçin çalıştığını farkettim : bir gün seni anlayabilsin diye şimdi bin bir özenle yetiştiri­ yorsun. Allaha ısm arladık, kardeşçiğim , ben gene deliliğe başladım , devam etm eyeyim .


fit i GELİNİN HATIRALARI

115

xvm Madame de VEstorade’dan L ouise de Chaülieu'ye Sevgili m eleğim , daha doğrusu benim sevgili şey­ tanım demeliyim , çünkü istem eyerek ben: üzdün; b iz ikim iz bir ruh olm asak yaraladın derdim ; ama insanın» kendi kendini de yaraladığı olm az m ı? B ir kadım b ir erkeğe bağlayan andlaşmaya verilen bozulma sıfat* üzerinde h iç de düşünmediğin ne kadar belli! Feylesofların, yahut yasacılann karmaya kalkacak değilim ,

yanlışlarını

birbirlerinin

çı­

kusurlarını»

kendileri daha iyi bulurlar; fakat, kardeşçiğim , nikâ­ hın bozulmasına izin vermemekle, nikâhı herkes için bir, aman bilm ez bir ilkeye bağlam akla her evlen­ m eyi ötekilerine hiç

benzemez bir hale getirdiler;

bireyler biribinnden ne kadar ayrı ise evlenm eler deo kadar ayrıdır; her birinin kendine özgü iç kanun­ ları vardır. K an ile kocanın hep başbaşa yaşadıklar* bir köydeki evliliğin iç kanunlan, hayatın her gün bir eğlence ile değiştiği bir şehirde kurulan ailen-n kanunlarıyla bir olam az; P aris'te hayat bir sel gibi* akar, taşrada o kadar hareket yoktur, o halde Pa­ ris’teki aile ile bir taşra

şehrindeki aile bir olu r

m u? E vliliğin iç şartlan bir şehirden öteki şehre bu* kadar

değişirse türlü insan

m izaçlarının etkisi ne-

kadar büyük olur, bir düşün. B ir dâhinin kansı ko­ casına uyup yaşayabilir; halbuki bir budalanın kansı»

A


IKI GELİNİN HÂTIRALARI

116

kocasından akıllı olduğunu sezerse, hemen dizginleri «eline alm alıdır; yoksa büyük felâketlere uğrar. Belki de düşünce, akıl sonunda

insanı, ahlâk

fesadı denen hale sürükler. Bizim için ahlâk bozuk­ luğu, duygulara hesap karıştırm ak değil m idir? Tut­ ku ancak irade dışında

olmak

şartiyle, her türlü

(benciliğin önüne geçen âni, yüce atılm aları göster­ m ek şartiyle güzeldir; kalkan

düşünmeye, akıl yürütm eye

tutku bozulmuş,

mayasına

fesat

karışm ış

dem ektir. Kardeşciğim , riya derken susmak cesaretini gös­ teren kadının sükûtu kastolunuyorsa, riya derken ge­ leceği hesaba katmak zarureti kastolunuyorsa ergeç sen de: “ Evet, bir kadın için riya da korsa kadar lüzumlu bir şeydir" diyeceksin. H er evli kadın, çoğu tabiat kanunlarına bir türlü uymayan toplum kanunJarını kendi zararına olarak öğrenir. Biz yaşta ko­ caya

varılınca on iki tane kadar çocuk doğurmak

kabildir; fakat buna n za

gösterirsek on iki cinayet

işlem iş, on iki felâkete meydan vermiş oluruz. Bir­ takım

sevim li m ahlûkları sefalete, yeise teslim et­

m iş olmaz m ıyız? Halbuki iki çocuk doğurmak, ıkı saadet,

iki

nimet,

bugünkü

kanunların,

törelerin

ahengine uyabilmek, iki varlığa can vermek demektir. Tabiatın kanunlarıyla insanların kurdukları ka­ nunlar birbirine düşmandır, biz de onların çarpış­ tıkları

alanlar oluyoruz. Kurduğu

aile kendini ye­

y ip de mahvetmesin diye çabalıyan bir kadının gös­ terdiği akılhlığa ahlâk fesadı diyebilir m isin? Hesa­ bın bini de, biri de gönülde her şeyi harap etm eye yeter. Siz de, sizi taparcasına seven adamın batı ti-


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

117

yar, m ağrur karısı olduğunuz zaman bu feci hesa­ ba katlanacaksınız, benim güzel baronne de M acum er’ciğ'im; yahut ki o üstün adam sizi m ecburiyet­ ten

kurtaracak, yani o hesabı Görüyorsun ki, sevgili çılgın

kendisi yapacak, kardeşçiğim , me­

denî kanunu, kan koca aşkı bakımından inceledik.. Sen de öğrenip anlıyacaksın, biz, evlerim izdeki sa­ adeti

devam

ettirm ek

için

başvuracağım ız

ça reler

yüzünden ancak kendi kendimize, bir de Allahım ıza karşı sorum lu olabiliriz: o ereğe ulaştıracak hesap da evlerim ize yası, kavgayı, dirliksizliği sokabilecek, olan düşüncesiz aşktan elbette hayırlıdır. Ben, kocalı lerini yüreğim

kadının, bir aile annesinin

vazife­

sızlıya sızlıya öğrendim . Evet, sev­

gili meleğim, ödevlerim izi yapm akla birer asil in­ san oluruz, ama bunun için birtakım ulvî yalanlara katlanmam ız

gerektir. Louis'nin

beni

birden

de her gün biraz daha fazla tanım asını

değil!

istediğim

için bana iki yüzlülük konduruyorsun; ama kan ile koca arasındaki dirliksizliklerin asıl sebebi, biribirlerini pek yalandan tanım aları değil m idir? Ben onu,, kendi saadetini düşündüğüm için, zihni benimle meş­ gul olmasın diye çok şeylerle uğraştırm ak istiyoru m ; tutkunun hesabı ise böyle değildir. Şefkat

tükenmez, ama aşkın sonu gelir. Aşk*

bütün bir hayata şöyle uygunca bölm ek namuslu b ir kadın için gerçekten büyük bir iş değil m idir? Ben* nefretle lâyık bulmam da göze alarak söyleyeyim kk fikirlerim de ısrar ediyorum , bunun için kendimi bü­ yük. yüce gönüllü bir insan sayıyorum . Fazilet, be­


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

118

lirm eleri çevreye göre değişen bir ilkedir: Provence’ıta, İstanbul'da, Londra'da, P aris'te faziletin belirm e­ leri birbirine benzemez ama gene de fazilet olm ak­ tan çıkmaz. H er insan hayatının örgüsünde, birbirine ıhiç uymaz şekiller bulunur ama bunlar, biraz uzaKtan

bakılınca, hep bir örnekmiş gibi gözükür. Louis'yi

bedbaht

etm ek, bir

gün

ayrıldığım ızı

görm ek isteseydim ben de onun haline uyardım. Ben senin gibi, ömrümde üstün bir erkekle karşılaşmak saadetine erm edim ; fakat belki Louis'yi üstün bir erkek etm ek zevkini tadacağım . Beş y ıl sonra P aris'­ te görüşürüz. Sen bile şaşıracaksın da bana: “ H ayır, yanılm ışsın, Monsieur de l'E storade daha doğuşun­ dan dikkate lâyık, değerli bir insanm ış!" diyeceksin. O güzel aşklara, sen tattığın için öğrendiğim he­ yecanlara; geceleri yıldızlar ışığında balkonda geçi­ rilen saatlere; o çılgınca tapmalara, kendi kendimi­ zi tanrılaştırm alara gelince, onlardan ümidimi kes­ m em gerektiğini anladım. Senin hayatın istediğin gibi gelişip çiçek açtı; ben ise La Crampade’ın dört duvarı arasına kapalı­ yım , ne olursam ancak burada olacağım . B ir de sen jkalkıp benim narin, gizli zavallı bir saadeti devam­ lı, zengin, esrarengiz kılm ak için aldığım

tedbirleri

başım a

kakıyorsun! Ben, evli kadın hayatımda

sevgili

hayatının

güzelliklerini

bulduğumu

bir

sanıyor­

dum, oysaki sen adetâ yüzümü kızarttın, beni utan­ dırdın. Ama acaba ikim izden hangimiz haklı? Belki ikimiz de hem haklıyız, hem de haksız; belki topium

da bize tentenelerim izi, unvanlarımızı, çocukla


İKİ GELİNİN HATIRALARI

11»

n m ızı pek pahalıya satıyor! Benim kızıl kam elyala­ rım , baba ile oğul için, sadakatle

bağlı olduğum ,

benim hem kölem , hem de âm irim olan o iki insan için dudaklarımda gülümseme olarak açılıyor. Fakat, kardeşçiğim , son m ektupların bana, neler kaybetti­ ğim i öğretti! Sen bana, bir kadının kocaya varmak­ la neler feda ettiğini öğrettin. Şimdi senin sıçradı­ ğın o güzel vahşî kırları ben şöyle hayal m eyal gör­ m üştüm ; mektubunu okurken oraların hasretini du­ yup da akıttığım gözyaşlarını soylem iyeceğim . Am a, kardeşçiğim , bir şeyin hasretini duymak, onu feda ettiğim ize pişman olm ak demek değildir, olsa olsa yakın bir akrabasıdır. Sen bana: “Evlenme insanı feylesof ediyor'’ di­ yorsun ama hayır, kardeşçiğim , çok yazık ki h ayır; senin aşk seline kapıldığını öğrenince gözümden bo­ şanan yaşlar bana hiç de feylesof olm adığım öğret­ ti. Fakat babam bana m em leketim izde yetişen yazar­ lar arasında en derinlerinden birini okutm uştu: B ossuet’nin

torunu

sayılacak

bir adam siyasî yazıları

insanı hemen kandırıyor. Sen Corinne’i okurken ben de Bonald'ın1 eserlerini okuyordum ; işte bütün fel­ sefem

oradan geliyor: o bana kutsal, sağlam aile­

nin ne olduğunu öğretti. Bonald’ın başı üzerine ye­ minle söyleyeyim :

babanın

nutku

çok

doğru,

çok

haklı. Allaha ısm arladık, benim sevgili hayalim, kar­ deşçiğim . sen ki benim çılgm lığım sm ! 1 Louis de Bonald, on dokuzuncu yüzyıl Fransız siyasî m uharrirlerindendir; kralcılığı, din ilkelerini savunmuştur.


tKÎ GELİNİN HATIRALARI

120

X IX Louise de Chaulieu’den Madame de VEstorade’a Sen

ne cici bir kadınsın, gözüm

R enâe'ciğim !

a rtık sana hak verdim. Aldatm ak, namusluca bir ha­ reket, memnun oldun m u? Zaten bizi seven erkek bizim m alım ız sayılmaz m ı? Onu istersek bir bu­ dala, istersek dâhi ederiz; ama doğrusunu istersen, •çoğu zaman budala ediyoruz. Sen şeninkini bir dâhi •edeceksin, sırrım da kim selere söylem iyeceksin: bir­ birinden güzel iki büyük hareket! Ama, gözümün nuru! ya cennet yoksa senin halin nice olur? Hem dünyada eziyet çeker, hem de öteki dünyada mükâ­ fa tın ı görem ezsin. Sen kocana hem yükselm e hırsı aşılam ak hem de onu daima sana âşık görm ek is­ tiyorsun! Ne kadar da çocuksun! Daima âşık kal­ m ası nene yetm iyor? A caba ne dereceye kadar fazi­ let bir hesap, yahut hesap fazilettir?

N e dersin?

H erhalde bu m esele üzerinde kavga etm eyiz, çünkü Bonald yanımızda, ikim izi de kandırır. Biz faziletJi kadınlarız, Öyle de kalm ak

istiyoruz;

ancak

öyle

sanıyorum ki sen şimdi bütün o sevim li düzenlerime ,gene de benden bin kat iyisin. Ben

gayetle

mürai kızım ; Felipe’yi seviyorum,

îgene de duygularımı haince gizleyerek bunu- ona bil­ dirm iyorum . Ağaçtan duvarın tepesine, duvarın te­ pesinden de benim balkona atlasa diye içim titriyor; Ama bunu hele bir yapayım desin, onu küçümseme­ dim hafifsem esinin

yıldırım ı

ile çarparım .

Görüyor­

sun ki müthiş bir sam im iyetle konuşuyorum. , B epl


EKİ GELİNİN HATIRALARI

ra

tutan kim ? Felipe’m e o saf, bütün, büyük, gizli, o tam aşkıyla kalbim e güyüm güyüm akıttığı saadeti söylem em e hangi esrarangiz

kuvvet enge'

oluyor?

Madame de M irabel benim resm im i yapıyor. Bi­ tince onu F elipe’ye verm ek niyetindeyim . Aşkın nayata böyle bir faaliyet verm esi beni her gün biraz daha hayret ettiriyor H er saat, her i§, en küçük şey bizim için büyük bir ehem m iyet alıyor; mazi, hal, istikbal biribirine, inşam hayran edecek bir su­ rette karışıp kaynaşıyor. İnsan dünü, bugünü, y a lı­ n ı sanki bir arada yaşıyor. İnsan saadete erdikten sonra da acaba böyle mi­ d ir? Söyle, kardeşçiğim , anlat; nedir saadet? İnsanı uslandırır m ı? yoksa büsbütün coşturur m u? İçim de­ ki kaygı beni öldürecek, ne yapacağım ı şaşırdım : ak­ la da toplum un gereklerine de bakmayarak beni ona doğru sürükleyen bir kuvvet var. A rtık senin Louis’ye m erakla

bakmam

da

m u? Felıpe’nin bana

anlıyorum : İspanyolca

memnun

oldun

okuturken göster­

diği derin saygı ne kadar sinirim e dokunduysa şim­ di benim kölem

olm aktan saadet duyduğnu söyle­

m esi, beni öyle uzaktan sevmesi, itaati de o kadar fenam a gidiyor. Yanımdan geçerken ona bağırm ak: 4‘A

budala! sen benim hayalim i geviyorsun, yakın­

dan tamsan acaba ı>e olacak ?” demek istiyorum . M ektuplarım ı yakıyorsun, değil mi, Renee’ciğim ? Ben de seninkileri yakarım . Bizim yürekten yüreğe akıttığım ız düşünceleri yabançı gözler görecek olur­ sa F elipe'ye: “ G it de o gözleri çıkar. Biraz da adam dldür ki daha emin olalım ’* demem gerekecek.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

m

Pazartesi A h! Reneeciğim , bir erkek kalbinin içindekini an­ lam ak için

acaba ne yapm alı?

Babam

beni,

senin

M onsieur de Bonald ile tanıştıracak; mademki o Ka­ dar bilgin bir adammış, bu sualimi ona da soracağım . Tann, kalplerin içini okuyabildiği için bahtiyar m ıdır acaba? Acaba ben, F elipe’nin gözünde hâlâ bir m elek m iyim ? işte bütün m esele bu. B ir gün olur da onun bir hareketinde, bir bakı­ şında, bir tek sözünün edasında o eski saygının, bana İspanyolca hocalığı ettiği

zamanlardaki

saygısının

azaldığım sezecek olursam öyle sanıyorum ki her şeyi unutmak kuvvetini, gösterebileceğim . “B öyle

büyük

sözlere, büyük kararlara ne lüzum v a r?” m ı diyecek­ sin. İşin iç yüzünü anlatayım, kardeşçiğim . Bana âde­ ta bir O rta-çağ şövalyesinin İtalyan sevgilisine hizm et ettiği gibi bakan pek nazik babam, eskiden de söy­ lediğim gibi, Madame de M irabel’e benim bir resmi­ mi ısm arlam ıştı. Ben o resm in oldukça iyi bir kop­ yasını yaptırıp duc’e verdim, aslım da Felipe'ye, şu üç satırlık m ektupla gönderdim . “ Don Felipe, gösterdiğiniz tam sadakata karşılık size körü körüne bir güven besleniyor. B ir erkekte bu kadar büyüklük bulunacağını sanmak yerinde m i­ dir, değil m idir, bunu zaman gösterecek.” M ükâfat çok büyük, adetâ bir söz verm eyi, asıl burası müthiş, adetâ bir daveti andırıyor; fakat sana daha müthiş olan bir şeyi söyleyeyim : m ükâfatım da, kendimi peşkeş çekm ekle beraber, bir söz verme, b ir davet bulunmasını istedim . Göndereceği cevapta hele


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

123

b ir “ Louise'im ” , ya sadece "Louise” gibi bir hitap bu­ lunsun, mahvolduğu gündür.

Sak H ayır mahvolm adı. O m eşrutiyet hükümeti ba­ kam, tapılm aya lâyık bir âşık. Bak bana ne yazm ış: “ Sizi görm eden geçirdiğim

her an zihnim

sizinle meşguldü de her şeye kapalı

olan

hep

gözlerim ,

hülyalarım ızın karanlık sarayında, sizin nurunuzla ay­ dınlattığınız sarayda hep sizin hayalinize bağlanırdı. Am a insan bir hayali hemen canlandırabilir m i? Bun­ dan sonra gözlerim bu harikulâde, bu tılsım lı resim üzerine konacak; tılsım lı diyorum, çünkü benim için m avi gözleriniz canlanıp resminiz hemen bir hakikat oluveriyor. Hemen sizi seyretm ek zevkine dalıp ken­ dinize söyleyem eyeceğim şeyleri resminize uzun uzun anlattığım için bu mektubu çabuk yazamadım. Epey, dünden beri sizinle yalnız kalıp ömrümde ilk defa olarak kendimi bütün, tam, sonsuz bir saa­ dete verdim . Benim sizi Allah’la M eryem arasında na­ sıl bir yere koyduğumu görseniz geceyi ne büyük çar­ pıntılar içinde geçirdiğim i anlardınız; fakat bunları söylediğim için gücenm eyiniz, beni yaşatan o melek m ürüvveti gözlerinden bir an eksilirse benim azabıma nihayet olm az; güvenmeyiniz, bir kusur ettim se af­ fedin. E y benim hayatım ın, ruhumun ecesi, size bes­ lediğim aşkın bana binde birini bahşetseydiniz! “ Dudaklarımdan bir ancak eksik olm ayan bu söz­ lerin “ bahşettiniz” diye değil de “ bahşetseydiniz” diye bitm esi perişan ettiği gönlüm e. İm anla sapınç, hayatla


tKt GELİNİN HATIRALARI

124

ölüm, karanlıkla nur arasaydım. Size cüretim i itira f ettim ; hiçbir suçlu, hakkında verilecek yargıyı beklerken benim duyduğum heyecanı duymamış, çektiğim çarpıntıyı çekm em iştir. Ruhumda sizi darıltm ak kor­ kusundan

doğan bu fırtınaları, zaman zaman gidip

baktığım

resm inizdeki

gülümseme

hafifletiyordu.

Doğduğumdan beri kimse, annem bize, bana gülüm­ semedi. Bana nişanladıkları güzel kız kalbim i tepti de kardeşim e gönül verdi. Siyaset hayatındaki çabala­ m alarını, hep başarısızlığa uğradı. Hakanımın gözle­ rinde bir Öç alma arzusundan başka bir şey görm edim ; gençliğim izde birbirim ize o kadar düşmanız ki m illi m eclisin beni iktidar m evkiine getirm esini kral, şah­ sına bir hakaret diye karşıladı. B ir ruh ne kadar kuv­ vetli olursa olsun, bütün

bunlardan

sonra

şüpheye

karşı koyabilir m i? Zaten ben halimi bilm ez değilim : dışımın ne de­ rece çirkin, ne derece sevimsiz olduğundan haberim var; öyle bir zarf içindeki kalbi takdir etm enin zor­ luğunu da biliyorum . Sizi gördüğüm zaman sevilm ek benim için artık bir ümit değil, erişilm ez bir hülya idi. Bunun içindir ki gönlümü size bağladığım zaman bu sevgiyi ancak sonsuz bir sadakatle affettirebileceğim i anladım. O resme bakarken, tanrı 1 vaatlerde dolu olan o gülümsemeyi dinlerken ruhumda, şimdi­ ye kadar belirm esine

müsaade etm ediğim bir ümit»

ışınlarını saçıverdi. Fakat şüphenin karartısı, sizi gü­ cendirm ek korkusu o şafak ışığı ile durmadan sava­ şıyor. “ Hayır, iyice kavrıyorum ki sizin beni sevm eniz henüz kabil değildir: fakat benim tükenmez şefk ati-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

m in Jcuvvetini, genişliğini,

125

güvenini göre göre belki

bir gün olur, siz de kalbinizde ona küçük bir yer ayı­ rırsınız.. Benim o lûtfa erişm ek ümidimi, kendinize bir küçülm e sayıyorsanız bunu bana hiddetsizce söyleyin. Ben haddimi bilip çekileyim ; fakat beni sevm eyi bir sınam ak isterseniz hayatının bütün saadetini siZe sa­ dece hizm ette anyan kölenize bunu bin bir özen, bin b ir tedbirle bildiriniz.” Kardeşçiğim , bu son kelim eleri okurken o, ken­ disine kam elyayı göstererek sadakati hâzinelerini ka­ bul ettiğim i bildirdiğim akşamki o sapsan benzi ile gözlerim in önüne geldi. Bu satırların, âşıklara vergi bir parlak söz, sadece “edebiyat” olm adığını biliyor­ dum ; içim de büyük bir heyecan, nasıl anlatayım ? san­ ki saadetin nefesini duydum. Havalar hayli kötü gitti, koruya gezm eğe gitsem tuhaf tuhaf şüphelere sebep olacaktı; çoğu yağm ura da aldırm adan sokağa çıkan annem bile bu günlerde yapayalnız evde oturdu. Çarşamba aTcşamı Demin onu Opera’da gördüm . Görsen ne değiş­ m iş! Sardunya elçisi onu bizim locaya getirip takdim etti. Cesaretinin hiç de fena karşılanmadığım gözle­ rim de okuyunca sanki vücudu ruhuna dar gelm eğe başladı. Marquise

d’Espard’a

“ MademoiseUe” dedi.

Gözlerinden çıkan ışık, avizelerden dökülenden daha parlaktı. Çok durmadı, bir garabete düşmekten kork­ muş olacak, çıkıp gitti. Madame de M aufrigneuse an­ nem e:


İKİ GELİNİN HATIRALARI

126

— Baron de M acumer âşık m ıdır, nedir? dedi. Annem : — Düşmüş bir bakanın âşık olm ası da doğrusu çok tuhaf, dedi. Ben Madame

d’Espard’a,

Madame de M aufrig-

neuse ile anneme, konuşulan yabancı dili anlamayan, gene de denildiğini m erak eden bir insan tavrıyla bak­ mak kuvvetini gösterdim ; ama içim de bütün ruhumu saran bir haz sevinci duyuyordum. Nasıl anlatayım sana halim i? sanki ruhum kanatlanmış da uçuyorm uşum gibiyim . Felipe o kadar seviyor ki ben de onu sevilm eğe lâyık buluyorum. Ben onun hayatının cev­ heriyim , onun bütün düşüncelerini idare eden ip, be­ nim elimde. Allahın bildiğini senden ne saklayayım ? onun bütün engelleri aşıp gelm esini, beni kendi ken­ dimden istem esini şiddetle arzu ediyorum . A h! bunu bir yapsa da o köpüren âşığı, bir tek bakışım la kar­ şımda gene kuzu gibi uslu, kuzu gibi uysal edebile­ cek miyim, bir anlasam. K ardeşçiğim , mektubumu kesmiştim , şimdi her yamm titriyor. Yazarken dışardan h afif bir gürültü işitip kalktım . Pencereden baktım , düşüp ölm ek teh­ likesini de göze almış, duvann üzerinde yürüyordu. Odamın penceresine koştum, elim ie sadece bir işaret ettim ; on ayak yükseklikteki duvardan atladı, sonra, bir yerine bir şey olm adığını gösterm ek için, cadde­ de benim görebileceğim bir yere kadar koştu. Duvar­ dan birdenbire atladığı için herhalde gözü kararm ış olduğu bir anda' bunu, beni m erak ettirm em eyi düşün­ müş olması o kadar içim e dokundu ki niçin olduğunu


İKİ GELİNİN HATIRALARI

127

ben J 3 anlayamadan ağlıyorum . Zavallı çirkin! Acaba niçm gelm işti? Acaba bana ne söyleyeceği vardı? N eler düşündüğümü

yazmaya cesaret edem iyo­

rum, hemen gidip bu sevincim le yatacak, şimdi senin­ le beraber olsaydık neler söyleyeceğim izi

düşünece­

ğim . Allaha ısm arladık, benim güzel dilsizim ! M ektup yazm adığın için sana çıkışm ağa vaktim yok, ama tam bir aydır hiç bir şey yazmadım. Yoksa, olu r a! saa­ dete mi erdin? Yoksa o pek övüne övüne sözünü et­ tiğin, demin benim az kaldı elimden kaçıracak oldu­ ğum irade dediğim iz şeyi m i yitirdin? XX

Renöe de VEstoradedan Louise de Chaulieu’ye Mayıs A şk dünyanın hayatıysa ne diye birtakım ciddi­ y et m üteassıbı feylesoflar onu evlilikten çıkarm aya kalkıyorlar? N e diye Toplum, Kadın’ı A ile’ye feda et­ m eyi kendine en yüksek yasa bilip de böylece evlilik hayatında sinsi bir çarpımanın doğmasını zaruri kı­ lıyor? Bu çarpışm anın kaçınılmaz, son derece tehli­ keli olduğunu o kadar iyi anlıyor ki bizim, ya şefka­ tin kudreti ile, ya gizli bir kinin devamı ile her şeyi bozabilm em iz

ihtim alini de

düşünerek

erkeği,

bize

karşı bir takım kuvvetlerle silâhlandırm ış. Şimdi ben nikâhta, birbirine zıt iki kuvvet görüyorum ; kanunu yapanlar bunlan birleştirem em işler. Onlar ne zaman, nasıl birleşebilir? mektubunu okurken işte bunu dü­ şünüyorum.


128

İKİ GELİNİN HATIRALARI

A h! kardeşçiğim , bir tanecik mektubun,

Avey-

ronTu büyük m uharririn 1 kurduğu, benim de tatlı bir hoşnutlukla yerleştiğim yapıyı yıkıverm eğe yetti. Ka­ nunlar hep ihtiyarların elinden çiKiyor, kadın olup da bunu farketm em eye im kân yok. O ihtiyarlar, aşksız aile sevgisinin bizleri alçaltm ayacağına, bir erkek bir kadım kanunun izni ile alabildikte sonra kadının da hiçbir aşk duymadan kendisini verm esi gerektiğine hükm etm işler. Sadece aileyi düşündüklerinden, biri­ cik kaygısı neslin devamı olan

tabiata benzemişler.

Ben nikâhtan önce bir insandım, şim di eşyadanım sanki! herkesten uzakta, yapayalnız ne kadar gözyaş­ ları döktüm ben; bunlan, avutucu bir gülüm sem eyle değiştirm ek isterdim . Bahtlarım ızdaki bu ayrılık nereden geliyor? Meş­ ru bir aşk senin ruhunu büyültüyor. Senin için fazilet zevkten doğacak. Sen ancak kendi arzunla ıstırap çe­ keceksin. Pelipe'ne varabilirsen senin için Ödev, en tatlı, en coşkun bir duygu olacak... Bütün bu sorula­ rım ızın cevabım , benim tasalı bir m erakla beklediğim cevabı ancak gelecek günler verecek. Sen seviyorsan, sevdiğin de seni taparcasına se­ viyor. A h! kardeşçiğim , vaktiyle hayalim izde yaşattı­ ğım ız şiire büsbütün bırak kendini. Sende en ince şek­ lini bulan, adetâ vücuttan sıyrılm ış bir ruh halini alan kadın güzelliğini Tanrı, hoşa gitsin, kalpleri büyülesin diye yaratm ış: elbette onun da bir bildiği vardır. Evet, m eleğim , duyduğun şefkati bir sır olarak sakla da hani geleceğini hayal ettiğim iz âşığın bize lâyık olup

1 Yani de Bonald.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

129

olm adığını anlamak için bin bir türlü ince sınamalar,, denem eler kurardık, Felipe’yi onların hepsinden geçir. Onun seni sevip sevmediğinden çok, senin onu sevip» sevmediğini öğren: merakın, arzunun,

saadete inan­

manın ruhumuzda belirttiği algım (sera p ) kadar al­ datıcı hiç bir şey yoktur. Kardeşçiğim , ikim izden yal­ nız sen olduğun gibi kalabildin, yalvarırım , sana ev­ lenme denilen o bozulmaz, tehlikeli andlaşmayı inancasız kabul etm e! Bazan, başbaşa bir konuşmada, ruh­ ların ele güne karşı olan riyalarından soyundukları? zaman bir hareketin, bir sözün, bir bakışın birdenbire* birçok uçurum ları aydınlatıp meydana çıkardığım gö­ rürsün; sen, başkalarının kendilerini kaybedip mahvo­ lacakları yollara, cesaretle atılabilecek kadar asil, ken­ dine güvenir bir kızsın. Seni ne kadar halecanla m erak ettiğim i bilemez­ sin. Aram ızda uzak yollar var, gene de seni görüyor,, senin

heyecanlarını

duyuyorum.

Çok

rica

ederim,,

m ektuplarını kesme, h iç bir şeyi yazm ayı unutma r Senin m ektupların benim bu sade, sakin, güneşsiz birgünde

uzayıp

giden bir yol gibi, şehirler

dışındaki

uzun yollar gibi tekdüzeli ailemin arasında benim içim bir tutku hayatı oluyor. Burada olup

bitenlere gelince, meleğim, kendi

Kendim le bir yığın münakaşa, bir yığın kavga, işte o* kadar; bugünlük bunlan sana anlatm ak istem iyorum , Sonra bir gün yazarım . Ben, yeisten ümide, ümitten* yeise geçerek gam lı bir inatla kendimi bir veriyor,, bir gen çekiyorum . Belki de hayattan beklediğim sa­ adet, onun bize borçlu olduğundan fazlaydı. Bizler,. gençlik yaşım ızda, hakikatin ille hayalim ize uymasını


ISO

ÎKt GELİNİN HATIRALARI

istiyorum ! Düşüncelerim — şimdi bahçemin bir köşe­ msinde, bir kayanın dibinde oturarak düşünüyorum— düşüncelerim beni en son şu kanaate vardırdı: evlilik­ l e aşk tam am iyle tesadüfi bir şeydir, her şeyi yöne­ ltecek olan kanunu onun üzerine kurmak im kânsızdır. Benim A veyron’lu feylesofum aileyi, biricik mümkün toplum sal hücre sayıp kadım, her çağda olduğu gibi, «ona tâbi kılm ak istem ekle haklı. Bizim için dehşetli 'diyebileceğim iz bu büyük mesele, ilk doğuracağım ız «çocukla halledilir. Bunun içindir ki anne olm ak isti­ yoru m ; h iç olm azsa ruhumu kemiren uğraşma dile­ mini oyalam ış olur. Louis, her zaman olduğu gibi, tapılmaya lâyık denecek derecede iyi bir adam : onun aşkı işliyor, be­ ştim muhabbetim ise n azari O bahtiyar, çiçekleri tek «başına topluyor da on lan yetiştiren toprağı hiç dü­ şünm üyor. Doğrusu im renilecek bir bencillik! B ir an­ ine, — ben anneleri Öyle düşünürüm— bir anne, evlâ­ d ın a bir zevk tattırm ak için kendimi parçalam aya na­ s ıl razı olursa ben de, bana pek ağır gelse de gene, ILouis’nin tatlı vehimlerinin sürmesine çalışıyor, onun yolu n ca gidiyorum . Sevinci o kadar derin ki gözlerini kapıyor; bu sevincin yankılan bazsın bana da vuru­ y o r. Ben onu, kendisini bahtiyar kıldığımdan emm ol­ m anın verdiği memnuniyetle dolu bir gülümseme, ya ıbir bakışla aldatıyorum . Bunun için, ev içinde “yav­ sım ı” diyorum ben ona. Allahla senin, benim aramızda kalacak olan bun«ca fedakârlıkların m ükâfatını

bekliyorum . Analıktan

•çok şeyler bekliyor, çok şeyler ümid ediyorum : onun iç in çok fedakârlıklara

katlandım, bana

bugün çok


İKİ GELİNİN HATIRALARI

139.

şeyler borçludur: hakkımı alam ayacağım diye korku­ yorum . Annelik benim hevesimi geliştirecek, kalbimk genişletecek, sonsuz, hudutsuz sevinçlerle fedakârlık­ larımın m ükâfatım verecek: ondan bütün bunlan bek­ liyorum . Ulu T annm ! üm itlerim i boşa çıkarm a, bütün geleceğim buna bağlı, daha m üthişi, faziletim , nam u­ sum buna bağlı! XXI

Louise’den Renâefye Haziran Benim

ev kadını olmuş m eralciğim , m ektubun

tam zamanında geldi: bana, gece gündüz zihnimi kur­ calayan pek cesurca b ir düşünceyi akla uygun, haki* bulup

gerçekleştirm ek

için

gereken

kuvveti verdik

Bende bilinm edik, daha doğrusu yasak şeylere karşıt bir heves var; buna çok üzülüyorum, çünkü biliyorum* ki bu yüzden benim içim de, bu yaşadığım dünyanın* kanunlarıyla tabiat kanunları arasında bir çarpışm adır olacak. Bilm em bende tabiat, toplum dan üstün mü?* her halde o iki kuvveti birbiriyle uzlaştırm aya kalk­ tığım oluyor. İşi açıkça anlatayım : F elipe ile gece vakti bir sa­ at, bahçem izin tâ ucundaki ıhlam ur ağaçlan altında, yapayalnız konuşmak istiyorum . H iç şüphesiz bu arzun duchesse’in bana gülerek taktığı, babamın da uygum bulduğu “ Gözü korkm az kadın" adına lâyık bir kızım arzusu... O kabahatimi gene ihtiyata da, usluluğa daı uygun buluyorum. Hem duvanm m dibinde geçirilm iş


ÎKt GELİNİN HATIRALARI

332

.bunca gecenin m ükâfatım vermek, hem de bu yap­ tığım ı F elipe’nin nasıl karşılayacağım görüp ona göre ıbir hüküm vermek istiyordum : kabahatimi bir tanrı­ çan ın bağışı gibi karşılarsa ona varm ak; yok Champs -E lyâes’den geçerken bana selâm verdiği zamankin­ den daha az saygı gösterm eye kalkarsa b ir daha adım fcile anmamak. K ibarlar âlem inin ne düşüneceğine geJince;

âşığım ı böyle yapayalnız

görm ek, kendisine

-Madame de M aufrigneuse’Ün, yahut ihtiyar M arguise de Beauseant'ın

salonunda gülümsemekten

daha az

tehlikelidir; oralarda şim di insanın çevresinde hafiye •eksik olm uyor; M acum er gibi âdetâ bir ejder sayılan foir adama alâka gösterm ekle şüphe edildin mi insanı •çeşit çeşit gözler kovalar! Onunla başbaşa konuşmak

fik ri

aklım a gelince

içim de bilsen ne sinirlilik duydum; kurduğumu yap.mak için ne yapmak lâzım geldiğini; ne biçim bir soınuç vereceğini uzun uzun düşündüm! A h! sen de bu­ rada olsaydın! Tereddüt denilen o kanşık sarayın deh­ lizlerinde kendimizi kaybedip saatlerce konuşur; ge­ celeyin , karanlık içinde, sükût içinde, Chaulieu kona­ ğının ıhlam urları, mehtabın bin bir oku ile yer yer •vurulmuş o güzel ıhlam urları altında bir ilk aşk gö­ rüşünün iyi, kötü her ânım seninle hayal edip zevkini çık a rırd ık

Çırpınarak:

“ Renee,

Renee,

neredesin,

iten ee!” diye bağırdım. îşte mektubun tam o anda ge­ lip barutu ateşledi, artık kılı kırk yarmaktan vazge­ ç ip kararımı verdim. Pencerem i açtım , şaşakalıp ba­ kan âşığım a bir m ektup attım ; bunun içinde, bahçenin ^ucundaki küçük kapının anahtarının bir kalıbı ile Dir ele şu satırlar vardı:


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

135

“ Sizin delilikler etm enizi önlemek istiyorum . Du­ vardan düşerseniz; yalnız kendinizi öldürm ekle kal­ maz, sevdiğinizi söylediğiniz bir kızın şerefini de mah­ vetm iş olursunuz. Size gösterilen güvenin yeni bir b e lirisine, yani ayın çekilip bahçenin ucundaki ıhlamur­ ların karanlıkta kaldığı saatte konuşmak için bekle­ m eye lâyık m ısınız acaba? Dün gece saat birde, G riffith’in

gidip yatacağa

sırada: — Arkanıza atkınızı alın da gelin, kim seye gö­ zükmeden bahçenin tâ ucuna kadar gitm ek istiyorum » dedim. H iç sesini çıkarmadan arkamdan geldi. Ah R e nee'ciğim , insan neler, neler hissediyor! “Acaba ge­ lecek m i? Gelm eyecek m i?” diye tatlı, kısa bir hele­ can geçirdikten sonra baktım , bahçeye bir gölge g ib i kayıverdi. Biz de önümüze kimse çıkmadan, gidece­ ğim iz yere varm ıştık; G riffith 'e: — H iç şaşmayın, dedim. Baron de M acum er bu* rada, zaten ben de sizi onun için getirdim . Gene ses çıkarm adı. F elipe: — Beni niçin çağırdınız? dedi. Heyecan içinde olduğu sesinden belliydi; geçenim dinginliği içinde elbiselerim izin hışırtısı, kum üstünde ayak seslerim iz — gayet hafif olm akla beraber— si­ nirlerini son dereceye kadar germ işti. — Size yazam ayacağım bazı şeyleri söylem ek is­ tiyorum da... dedim. G riffith bizden beş altı adım

öteye

gitti. G ece

tatlı, çiçek kokan gecelerdendi; o anda ıhlam urların karanlığı içinde, onunla hemen hemen yapayalnız, baş-


iK t GELİNİN HATIRALARI

*34

t>aşa kalmaktan âdeta baş döndürücü bir haz duyu­ yord u m ; ayın ışığı konağın cephesine vurduğu için ıhlam urların

Ötesinde bahçe parıl p an l parlıyordu.

IBiz karanlıklar içinde, önümüz aydınlık... Şimdi her­ kesten gizlendiğim iz, fakat yann herkese bildirilen bir nikâha erecek aşkım ız da öyle değil m i? H er iki­ m iz için de yepyeni olan, her ikim izi hayretlere dü­ şü ren bu durumun zevkine kendimizi bir an bıra«Ttık; sonra ben: — Gerçi, dedim,

elâlem in söz

etm esinden kor­

ucum yoktur; ama sizin bir daha bu ağaca, bu du­ b ara çıkmanıza razı değilim . Siz de, ben de şim diye Jkadar birer okul çocuğu im işiz gibi hareket ettik : a rtık duygularım ızı, hallerim ize uygun bir hale yük­ seltm em iz gerektir.

Geçen gün düştüğünüz

zaman

•Şişeydiniz, benim de Ölünceye kadar namusumu teanizliyemezdin. Baktım sapsarı olm uştu; dedim k i: — Sizi o halde bir gören olsaydı ya annemden, y a benden şüphe ederlerdi.H afif bir sesle: — A ffedin, dedi. — Siz, dedim, caddeden geçin, sizi görm ek ister­ isem pencereyi açarım ; fakat sizi de, kendimi de öyle Jbir tehlikeye atmam için muhakkak çok mühim bir .şey olm alıdır. N e diye bu kadar ihtiyatsızca işler gör­ dünüz de beni de daha büyük bir ihtiyatsızlığa, bu «akşam buraya gelm eye m ecbur ettiniz? Şim di benim için kim bilir ne kötü bir fik ir edindiniz? Gözlerinde

yaşlar

belirdi;

bunlar,

benim

dünyanın en güzel cevabıydı. Gülüm siyerek:

için»


ÎKİ GELİNİN HÂTIRALARI

13S

— H iç şüphesiz, dedim, bu akşamki hareketim in p ek uygunsuz bir şey olduğu kanaatindesiniz. A ğaçların altında birkaç defa sessizce gidip gel­ m iştik ; nihayet o da heyecanım yenip söz söyleye­ bildi: — Benim budalalığım a hükm edeceksiniz; saadet beni Öyle huysuz etti ki ne gücüm kaldı, ne de ak­ lım ; ama h iç olm azsa şunu bilm enizi isterim : sizin uygun görüp yaptığınız her hareket benim için ulu­ dur. kutsaldır. olan

Size olan

hürm etim le

hürm etim

mukayese

ancak

edilebilir.

Allah’a

Zaten M iss

G riffith burada. Ben hem en: — M iss G riffith bizim için değil, başkaları için burada, dedim. K ardeşçiğim , o adam beni anladı. Bana en say­ gılı, en alçak gönüllü bir bakışla bakıp: — M iss G riffith

burada olm asaydı da, biz el­

bette gene o buradaymış gibi hareket edecektik, de­ di:

insanların karşısında olm adığım ız

zam anlar da

A llah'ın katindayız; başkalarının saygısından ziyade kendi kendim izi saymamıza ihtiyacım ız vardır. Ona elim i uzattım

(bu halim i getir gözlerinin*

ön ü n e): — Teşekkür ederim , Felipe, dedim. Her kadııv kendini anlıyan bir erkeği sevebilir, ben de her ka­ dın gibiyim . Am a sonra parm ağım ı dudaklarıma götürerek? — D ikkat edin, dedim, "sevebiliri’ diyorum . Size, verm ek istediğim den fazla bir Ümit beslem enizi is­ tem em . Ben kalbim i ancak onu okuyabilecek, an la-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

136

jyabilecek bir erkeğe vereceğim . O erkeğin duygulan «da, tıpkı benim kiler gibi olm asa bile, benim kiler ka­ dar yüksek olm alıdır.

Kendim i olduğumdan büyük

gösterm ek istem iyorum , çünkü benim m eziyet diye ikabul ettiğim huylann, birer kusur sayılacak taraf­ tan da vardır, ama bende o huylar olm asaydı, doğzrusu çok esef ederdim. Titreyerek, her kelim ede bana bir kere bakarak: — Beni köleliğe kabul ettiniz, şim di de sevme­ m e müsaade ediyorsunuz, dedi; arzu ettiğim den de büyük bir saadete erdim . — Bence, dedim, sizin nasibiniz benimkinden Üs­ tü n ; ben de sizin erdiğiniz saadete erm ek isterim , .sizin elinizdedir bu. — Şimdi teşekkür etm ek sırası bana geldi, dedi B en, sadık bir âşığa düşeni bilirim . Size, sevginize Ââyık olduğumu ispat etm em lâzım, beni istediğiniz İcadar denemek hakkınızdır. Umduğunuz gibi bulmaz­ sanız beni atı verirsiniz. —

Beni sevdiğinizi biliyorum , dedim.

Şim dilik

(Bu “ şim dilik” sözüne kıym et verdiğim i zalim ce belli -ettim )

şim dilik herkesten üstünsünüz bence; zaten

bu akşam buraya gelebilm eniz de bunun içindir. Sonra konuşarak ağaçlar altında biraz dolaştık; itira f ederim

ki benim İspanyol, ilk heyecanı geç­

tik ten sonra, bana tutkusunu değil, şefkatini belir­ terek kadere boyun eğmenin hakikî belâgatine erdi: benim

için beslediği hisleri, T an n ’ya olan aşkı ile

m ukayese ediyordu. Zaten pek ince olan fikirlerine başka bir kıym et veren sesi, o tâ yüreğe işleyen sesi bülbülün

yanık

feryadını

andırıyordu.

Bağırmadan,


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

137

« a tlı tatlı konuşuyor, biribıri arkasından, kaynaşan «dalgalar gibi akan cüm lelerinde, kalbinin Öz çarpın­ tıs ı işitiliyordu. — A rtık yeter, dedim, sonra burada lüzumundan tfazla kalmış olurum. Elim in bir hareketiyle «m iattım .

ona gitm esi

gerektiğini

G riffith bana: —

Artık nişanlanmış sayılırsınız, mademoiselle,

«dedi. — Ingiltere'de belki Öyledir ama Fransa’da de­ ş il, dedim. Ben âşık olup evlenmek istiyorum , işte o kadar. TJe yapayım , kardeşçiğim , aşk bana gelm iyordu; ben «de Muhammed’in dağa gitm esi gibi, aşka gittim . Cuma Kölem i gene gördüm : bir ürkeklik gelm iş, şöyle «esrarengiz, sofuca bir hal alm ış ki pek hoşuma g itti; ‘benim haşmetim, kudretim tâ içine işlem işe benziyor. jFakat bakışlarında olsun, halinde, tavırlarında olsun, iıenim

için duyduğu, yalnız da benim gördüğüm o

sonsuz aşkı, kibarlar âlem inin her şeyleri merak edip öğrenm eye çalışan beyanlarına belli edecek h iç bir şe y yok. Ama, kardeşçiğim , ben sürüklenmiş, hüküm altın a girmiş, zaptedilm iş değilim ; tersine, ben onu zaptettim , hükmüm altına aldım, ben onu sürüklüyorum ... Kısacası soğukkanlılıkla düşüne taşma ha­ rek et edebiliyorum . Hani ben, benim küfvüm olm a­ d ığ ı için varm ak istem iyeceğim bir erkeğe tutulu-


tKİ GELİNİN HATIRALARI

138

verm ekten korkuyordum , ah! o korkuyu bir daha ta dabilsem ! ik i türlü a§k vardır: biri buyurur, Öteki uyar,*: bunlar birbirinden ayrıdır, verdikleri tutkular da bir­ birine benzemez. B ir kadın, hayatı gerçekten ta tabi 1dim diyebilm ek için belki bunların ikisini de tanıma­ lıdır. Acaba bu iki tutkunun kaynaşıp birleşm esi kabıi m idir? F elipe bir gün beni buyruğunun altına alabile­ cek m i? Ben de şim di onun titrediği gibi titreyeceği m iyim ? Bu sorular ürpertiyor beni. Ne kadar da k ör! Ben onun yerinde olsaydım M ademoiselle de Cahulieu’nün ıhlam urlar altında i?velicesine, fakat pek soğukkanlılıkla, hesaplı, tertip! k hareket ettiğini görürdüm .

H ayır, kerdeşçiğim , bu»

benimki sevmek değil, ateşle oynamak. F elipe hâlâ* boşuma gidiyor ama artık sükûn buldum, helecan çekm iyorum . İçim de her şey yatışıyor, duruluyor, his­ lerim i kurcalayıp anlamaktan

korkuyorum .

Benden

aşkının şiddetini gizlediğine iyi etm edi, elimden ira­ demi alamadı. H âsılı ben o kabahatin zevklerini sü­ remedim. G erçi ağaçlar altında geçirdiğim iz o yarımı saat bende tatlı bir anı bıraktı; fak at: "G itsem m i?’ Gitmesem m i? Ona m ektup yazsam m ı? Yazmasam» m ı?” dediğim dakikalarda çektiğim heyecanların zev­ kini orada

bulamadım. Acaba

her zevkim iz böyle

m i olacak? B ir şeyi ümidetmek onu elde etm ekten daha büyük bir haz mı verecek? Zenginler, hakikatte birer fukara m ı? Seninle ben, hayalim izin kuvvetle­ rini pek fazla geliştirm ekle

hisleri,

hudutlarından

aşırdık m ı? ö y le zamanlar oluyor ki bu düşünce tüy­ lerim i ürpertiyor. B ilir m isin niçin? Bahçeye bir d e


İKİ GELİNİN HATIRALARI

139

CJriffith'i almadan gitm eyi kuruyorum da ondan. Bu­ nun sonu ne olacak? Hayalin sonu yok» zevkler ise sa y ılı. E y benim korsalar ilminde hoca kesilmiş kar-

4teşçiğim ! söyle:

kadınlar

hayatının bu ik i ereğini

aıasıl birleştirm eli?

XXH L ou ü e’den F elip e’y e Sizden h iç memnun değilim . Racine’in B erenice ani okurken ağlamadınızsa, onu faciaların en m üthişi «diye karşılamadınızsa beni anlayamazsınız, ikim iz hiç fcir zaman anlaşam ayız: öyleyse aramızda her şeyi ke­ selim , birbirim izi b ir daha görm eyelim , beni unutun; vereceğiniz cevap beni memnun edecek gibi olmazsa isizi unutacağım , benim gözüm de siz sadece M onsieur Ae baron de M acum er olacaksınız; daha doğrusu bir Sıiç olacaksınız, sizi tanımadan Önce benim için neydiyseniz gene o.~ Dün, Madame de l’Espard'm konağında kendiniz­ den pek memnun bir haliniz vardı ki son derece fe­ nam a gitti. Sevildiğinizden pek emin gözüküyordunuz. H ele sohbetteki serbestliğiniz beni korkuttu doğrusu; îilk mektubunuzda benim

kulum

kölem

olduğunuzu

•söylüyordunuz, o anda h iç de öyle değildiniz. Seven âdâm dediğinizin zihni hep m eşguldür; siz, öyle ol­ m ak şöyle dursun, nükteler savuruyordunuz. H akiki b ir mümine yakışır m ı bu? Onun, Tanrısı katında yer­ de b ir olması gerekm ez m i? Ben, bütün kadınlardan üstün bir varlık değilsem, siz beni hayatınızın kayna­


İKt GELİNİN HÂTIRALARI

140

ğı saym ıyorsanız ben o zaman kadın denmeye bile lâ ­ yık olamam, çünkü sadece bir kadın olurum . Siz de bende güvensizlik uyandırdınız, Felipe. Hen® o kadar ki, onun kükreyen sesi, şefkatin sesini sus­ turdu; geçm işi gözönüne getirdiğim zaman bu güven­ sizliği de haklı buluyorum. Bütün İspanyaların meşru^ tî başbakanı beyefendi, biliniz ki ben kadınların zaval­ lılığı Üzerinde uzun uzun düşündüm. Benim masum­ luğum ellerinde m eşaleler tuttu ama kendini yakmadı.. Bu genç yaşım da edindiğim görgüyü söyleyeyim de sia dinleyin. Başka herhangi bir hususta iki yüzlülük, sa­ m im iyetsizlik, anda vefasızlık yargıçlarla karşılaşır,, o yargıçlardan ceza görür; aşk için böyle değildir, aşk; işlerinde gadre uğrayan da, dâvacı da, avukat da, yar­ gıç da, cellâd da gene hep aşktır; çünkü aşk işlerinde en zalim ce hainlikler, en m üthiş cinayetler m eydana çıkmaz, ancak iki ruh arasında geçer, hiç bir tanıklara olm az; gadre uğrayanın da, kendi iyiliğini

düşünüp

susması gerekir. Bunun içindir ki aşkın kendine vergi kanunları, kendine vergi öç alm ası vardır; işe elâlem i karıştırm az. Ben ise bir cinayeti

bağışlamamaya

azm ettim ;,

gönül işlerinin de ehemmiyetsizi olm az. Dün, sevildi­ ğinden em in bir adama benziyordunuz. G erçi emin ol­ mazsanız hata edersiniz; fakat bu em niyet yüzünden,, önce ümidin halecanlanndan aldığınız o za rif safiyet halini yitirirseniz bunu da bir cinayet sayarım. Sîzi­ ne çekingen, ürkek görm ek isterim , ne de kendine mağrur.

Muhabbetimi kaybetm ek korkusuyla

titre­

menizi istemem, çünkü bu bana bir hakaret olur; fa­ kat tam bir güvene erip aşkınızın sonunda h iç his*


İKÎ GELİNİN HÂTIRALARI

141

fcaygı duymamanızı da istemem. Siz, hiç bir zaman henden daha serbest olm amalısınız. Şüpheden doğan bir tek düşüncenin ruha ne ka*dar büyük bir işkence olduğunu bilm iyorsanız, benim .size onu öğretm em den korkun. B ir tek bakışla size tâ ruhum u açtım , siz de bütün hislerim i okudunuz. Siz ^şimdiye kadar bir kızın gönlünde belirm iş hislerin en tem iz, en asillerine nail oldunuz. Size bahşettiğim uzun ^düşünceler, muhakemeler

ancak

kafayı zenginleştir­

m iş ti; fakat gönül incinip de akla danışacak olursa, h iç şüphe etm eyin ki o kız, her şeyi bilen, her şeye gücü yeter bir m elek kesilecektir. Size yem inle söylü­ yoru m , Felipe, beni zannettiğim gibi seviyorsanız, böyie olacaktır; ama bana vâdettiğiniz korku, itaat, saygı ile bekleme, hükmüme boyun nifak bir

hafiflem eden

eğm e İlişlerinizde cn

şüphe edecek olursam , sizin

ruhunuzdan benim ruhuma da geçm iş olan o ilk, gü^zel aşkta bir gün en ufak bir azalma sezecek olursam, size hiç bir şey söylem eyeceğim , sizi az çok vekarlı, .az çok kibirli, ya öfkeli, yahut bunun gibi sadece si­ stemli bir m ektupla rahatsız etm eyeceğim , F elipe: beT2ii, ölümün geldiğini hissedenler gibi mahzun görür­ üsünüz; fakat bilmiş olun ki ben ölm eden Önce, sizin sevgilinize de en ağır namus lekesini sürer, onun şe­ re fin i en hayasızca bir şekilde mahveder, sizin yüre­ ğin ize sonsuz yürek karalan hançerini sokanm ; yani, .Felipe, ölürüm, ölürüm ama siz de benim insanlar gö­ lü n d e mahvolduğumu, ahrette de kendim i en büyün .azaplara mahkûm ettiğim i görürsünüz. Bahtiyar

bir

Louise’i,

taparcasına

sevilen

bir

X ou ise’i, ruhu bulutsuz bir aşk içinde açılan, Dan t e -


143

İKİ GELİNİN HATIRALARI

nın ulvi tabiriyle: "Tasasızca, mahvolmaz zenginlikle» ri bulunan" bir L ouise'i kıskanmama sebep olmayın*. Biliniz ki ben Dante’nin bütün Cehennem *ini baştan başa okudum da onda azapların en elem lisini buldum:, ruh için müthiş bir ceza; buna Tanrı’mn ebedî inti­ kamını da katacağım . Dünkü hareketinizle

yüreğim e

şüphenin soğuk»,

yavuz bıçağım soktunuz. A nlıyor musunuz?

Sizden

şüphe ettim» bu yüzden o kadar ıstırap çektim ki bis daha şüphe etm ek istem iyorum . Bana esir olm ayı p ek ağır buluyorsanız vazgeçin, size öfkelenm em . Ben sizin zeki bir adam olduğunuzu bilm iyor mu­ yum 9 Fakat ruhunuzun bütün çiçeklerini yalnız bana sunun, herkesin yanında gözleriniz donuk olsun, size benden başka herhangi bir kim senin Övgüsünü, tak­ dirini. ya iltifatım kazandıracak hiç bir harekette bu­ lunmayın. Bana herkesin kinini

taşıyarak,

herkesin

iftirasına, hakaretine uğrayarak gelin; kadınların sizi anlamadıklarını, yanınızdan geçip de sizi görm edikle­ rini, hiç birinin sizi sevm eyeceğini söyleyin; Louise’ir* gönlünde, Louise’in aşkında sizin için neler bulundu­ ğunu işte o zaman öğrenirsiniz. Biz hâzinelerim izi o kadar iyi göm m eliyiz ki herkes ayaklan altında çiğ­ nesin de gene farketm esin. Güzel olsaydınız size hiç bir zaman dikkat etmez,, sizde aşkı bir konca gibi açı veren sebepler âlem ini gö­ remezdim. Güneşin çiçekleri nasıl açtm p yem işleri na­ sıl olgunlaştırdığım bilem ediğim iz gibi o sebepleri de* bilem eyiz ama ben birini sezdim, gönlüm için başkar bir füsun oldu; sizin ulu yüzünüz özelliğini, dilini, bütün o lâ tif halini ancak bana açıyor. Sizi değiştirip


İKİ GELİNİN HATIRALARI

«k e k le r in

143

en sevim lisi, tapılm aya en lâyığı ediver-

jznek ancak benim elim den geliyor; bunun içindir ki zekânızın da yalnız benim olm asını, benim hükmüm­ den sıyrılm am asım isterim : Gözleriniz, o güzel ağzınız, ^yüzünüzün bütün çizgileri kim seye bir şey söylem e­ d iğ i gibi zekânız da kim seye açılm am alıdır. Bakışla­ rın ızı alevle parlatan ben olduğum gibi zekânızın ate­ hini de yalm z ben yakm alıyım . Gene eski halinizi, o çatık kaşlı, kibirli İspanyol -asilzadesi halinizi takının. Eskiden siz, harabelerinde Jkimsenih dolaşm aya cesaret edem ediği yıkık bir ülke idiniz, size ancak uzaktan

bakabiliyorlardı; halbuki

.«şimdi herkes girebilsin diye rahat yollar açm aya kal­ gıyorsunuz, yakında nazik, iltifa tla r saçan bir Paris'Ji «olacaksınız. Benim çizdiğim program ı hatırlam ıyor musunuz? -Neşeniz, sevdiğinizi pek belli ediyordu. Size o bakışla Yakmasaydım, siz Paris’in en anlayışlı, en alaycı, en m üstehzi salonuna, Arm ande-Louise M arie de Chauiie u ’nün sizi nüktedan bir adam ettiğini bildirecekti­ n iz. Sizi, aşkınıza en küçük siyaset hilesini karıştır­ maya tenezzül etm eyecek kadar büyük sanıyorum ; fa k a t bana karşı çocuk safiyeti, sadeliği gösterm ezse­ niz size acınm , Bu ilk hatanızı görüp gene de sizin için Amibinde derin bir hayranlık besleyen

Louise de Chaülieu

xxm Felipe’den Louise’e Kabahatlerim izi gören A llah nedametimizi de gö-

zür: haklısınız, benim sevgili hanımım, öfkelendiğin izi


tKt GELİNİN HATIRALARI

144

hissetm iştim ama canınızı sıkan şeyin ne olduğunu a n lıyam am ıştım ; bunu söylem ekle, size tapmam için bir­ çok yeni sebepler daha gösterm iş oldunuz. B en i-İsra il'in Allahı gibi kıskanç olm anız, gönlümü saadetle dol­ durdu. Dünyada kıskançlık kadar mübarek, o kadar* kutsal hiç bir şey yoktur. E y beni koruyan güzel me­ lek !

K ıskançlık hiç uyumayan nöbetçidir; nasıl acı;,

ağn insanı uyandırırsa kıskançlık da âşığı uyandırır,, h iç yanılm az. K ölenizi kıskanın, Louise, siz vurdukça* bu itaatli, naçiz, bedbaht köleniz de, vurmakla bera­ ber kendisine bir kıym et verdiğinizi söyleyen değneği: yalayacaktır. Fakat

benim

çekingenlikten

kurtulm ak,

bende*

zayıf olduğunu sandığınız hislere hâkim olm ak içim sarfettiğim gayretleri görm ediniz, onların m ükâfatım , belki Tanrım verir. Size, sizi tanıyıp sevmeden önceki*, halimle gözükm ek istiyordum . M adrid’deyken sohbe­ tim in zevkli olduğunu söylerlerdi, size kıym etim in n e olduğunu bildirm eye özendim. Bilm em bu bir kendimi* beyenme duygusunun eseri m iydi? H er halde cezası; büyük oldu. O bakışınız karşısında duyduğum titre-’ m eyi, Fransız askerlerini

Cadix

önünde

gördüğüm ,

kralım ın m üraice bir cüm lesiyle hayatım ın tehlikede olduğunu anladığım zaman duymamıştım. öfk en izin sebebim düşünüyor, bulam ıyordum ; ru­ humuzda hissettiğim bu bozuşuk (ih tilâ f) beni üm it­ sizliğe düşürüyordu; “ Ruhumuz” diyorum, çünkü ben sizin iradenizle hareket etm eye, sizin düşüncenizle dü­ şünmeye, sizin gözlerinizle görm eye, soğuğu, sıcağı* hissettiğim gibi sizin tattığınız zevki tadıp sizin çek­ tiğiniz ıstırabı çekm eye mecburum. Benim gözümde-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

145S

asıl kabahat, asıl cürüm, asıl halecan sebebi, o sizinpek güzel kıldığınız gönül hayatım ızda sizinle birlikte* duyamamaktı. "Onun canını sık tım !./’ Bu sözleri, bir deli gibk yüzlerce

defa söyledim

durdum. Benim asil, güzel*

Louise'im , benim size olan tam sadakatimi, kutsal ze­ kânıza sarsılmaz imanımı hiç bir şey çoğaltam az sa­ nıyordum ; yanılm ışım , kurduğunuz akide gönlüm e ye­ ni bir nur gibi işledi. Siz bana benim kendi hislerim i, söylediniz, ruhumda kanşık, karanlık bir halde bulu­ nan şeyleri bana aydınlattınız. Sizin cezanız böyleysem ükâfatınız nasıl olu r? Fakat beni köleliğe kabul et­ meniz beni bahtiyar etm eye yeterdi. S iz bana umma­ ğa cesaret edem ediğim bir hayat bahşettiniz; artık: benim dünyada b ir vazifem var, yaşamam beyhudedeğil, kuvvetim beyhude değil; hiç olmazsa sizin içiiK ıstırap çekm eye yarayacak. Size söyledim , gene söylüyorum ;

ben sizin içim

daima, mütevazi, naçiz bir köleniz olduğumu söyledi­ ğim gün ne idiysem öyle kalacağım ! Evet, söylediği­ niz gibi şerefinizi kirletip mahvetseniz bile, kendi ken­ dinize getirdiğiniz felâketler de şefkatim i artıracak­ tır! Yaralarınızı kurulayıp iyileştiririm , sizin suçlı*. olm adığınıza, kabahatlerinizin başka birinin cinayeti; olduğuna dualarım la A llah’ı kandırırım ... Benim yü­ reğim de sizin için hem bir ananın, hem bir babanın, hem de bir kardeşin hisleri bulunduğunu söylem edin^ m ı? Ben sizin için, her şeyden Önce bir aile değil m i­ yim ? Emrederseniz her şey, em rederseniz hiç bdr şeyolacağım ı söylem edim m i? Fakat mademki bütün bus yürekleri bir âşık yüreğine siz hapsettiniz, bazan da 10 *


ÎKİ GELİNİN HÂTIRALARI

3146

-âşığın arkasında bir kardeş, bir baba bulunduğunu bildirm ekle beraber, bir babadan, bîr kardeşten ziyade b ir asık olmama müsaade edin. Sizi bütün güzelliğiniz, bütün görkem iniz içinde ^sükûnla, herkesi hayran ederek Cham ps-Elysees’den arabanızda

geçerken

gördüğüm

zaman

kalbim deki

ibişleri bir okuyabilseniz!... Bilseniz ki güzelliğinizin, tavırlarınızın medhini duyduğum zaman hiç de şahsi b ir gurura kapılm ıyorum , size hayran olan o tanıma­ dığım insanları da seviyorum !... Lütfedip bir selâm ı­ nızla ruhumda çiçekler açtırdığınız zaman hem bütün iaczim i biliyorum , hem de iftih ar ediyorum ; evim e dö>nerken Rabbim bana hoşnutluluğunu bildirm iş gibi se­ v in ç içindeydim , bu sevinç gönlümde nurlu bir iz bı­ rakıyor: cigaram m dumanında parlıyor, damarlarım­ daki kanm yalnız sizin için aktığını daha iyi öğreti­ y o r . N e kadar sevildiğinizi bilm iyor musunuz? Sizi gördükten sonra evim e dönüyorum : odamı -Arabın bütün ihtişam iyle süsledim ama sizin resm ini­ z i yabancı gözlerden

saklayan

Örtüyü

kaldırınca, o

.^resmin karşısında her şey sönük kalıyor. O zaman onu iseyre dalıyor, kendimi sonsuz bir hayranlığa bırakı­ y oru m da saadet şiirleri yazıyorum . Boylece yüksel-dlğim göklerden geleceği, artık ümide cesaret ettiğim ibütün bir hayatı görüyorum ! Bazan gecelerin sükûnunda, yahut etrafınızı çe­ v ire n âlem in binbir gürültüsünü aşarak, o küçücük ^sevgili kulağınızın içinde bir sesin çınladığım duydu­ muz m u? Size edilen binlerce duadan haberiniz yok

3snu? Resm inize böyle sessizce baka baka nihayet büıtün çizgilerinizin sebebini, onlarla ruhunuzun yetkin-


UÜ GELİNİN HATIRALARI

14T

lig i arasındaki münasebeti keşfettim ; hem cismanû. hem

de ruhanî varhklannızm arasındaki bu güzel

âhenk üzerine İspanyolca sonnet’ler yazıyorum ama. bunlan, benim şiirim konusunun yüksekliğine h iç biı zaman erişem eyeceği için,

size

gönderm eye

cesarefc

edemiyorum. K albim sizin kalbinizle o kadar bir oldu*, ki b ir ânım bile sizi düşünmeden geçm iyor; siz bövlece hayatım ın ruhu olm ak istem ediğiniz gün benint. her dakikam bir ıstırap olacak. B ilm eyerek

sizi

öfkelendirm iş,

sonra da bunum

sebebini anlayamamış olm anın benim için ne büyük, bir azap olduğunu artık anlıyor musunuz. Louise? O* güzel çifte hayat durmuştu, yüreğim i buz gibi soğuk: kavram ıştı. Aram ızdaki bozuşuğun ne olduğunu anla­ yam adığım için aru k beni sevm ediğinizi sanm ıştım ;: evim e mahzun mahzun dönüyordum ; gene de sizin», köleniz olduğum a şükrediyorum , mektubunuz işte ozaman geldi, kalbim i neşeyle doldurdu. B öyle azarını­ za daima razıyım . Y ere düşen bir çocuk kalkarken acısını belli et­ mem eye çalışarak annesine: "A ffedersin” demiş. E vet,, onu bir an üzdüğü için a f dilem iş. O çocuk işte benim : değişm edim ; size mizacımın anahtarım bir köle ita­ atiyle teslim ediyorum . Fakat, sevgili Louise, bir daha, ayağım kaymayacak, bir daha düşmeyeceğim. Beni si­ ze bağlayan, ucu sizin elinizde olan zinciri daima ger­ gin tutun ki bir tek hareketi en küçük arzularınız*, da bana bildirsin. Daima sizin köleniz kalacak olan* F elipz


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

3148

X X IV Louise de Chaulieu’den Reııâe de VEstorade’a Ekim 1824 Benim sevgili kardeşçiğim, sen ik i ay içinde h a f­ talıklı, zavallı bir adamcağıza varıp ona analık etm e­ c e kalktın; gönüllerde oynanan, adına da aşk denilen «facianın müthiş, heyecanlı sahnelerinin ne olduğunu bilm ezsin: bir anda her şey kanlı bir hal alıyor, bir bakış, düşünülmeden söylenm iş bir söz insanı öldür­ tmeye yetiyor. F elipe’yi son, fakat dehşetli bir imtihandan ge­ tirm ek istedim. K ral taraftarlanm n sözlerini bilirsin: '“ N e de olsa!” Bu büyük, güzel sözü katolikler de söy­ leyeb ilir. Ben de F elipe’nin beni ne de olsa diyerek, 'yani her şeye katlanarak sevip sevm eyeceğini anlamak dstedim. Bütün bir gece benimle bahçenin ucunda ıhdamur ağaçlan altında gezdi, ruhunda bir şüphenin ^gölgesi bile belirm edi. Ertesi gün beni daha çok se­ viyordu; ben onun için gene bir gün önceki kadar »e•kesiz, bir gün önceki kadar tem izdim ; bu hareketini­ zden istifadeye kalkmam ıştı. Tam bir İspanyol, tam sbir Îbni-Serrac! Ben balkonumdan, öpsün diye elimi vuzatmca

hemen

duvara

tırm andı; az kalsın

düşüp

(Parçalanacaktı. Buna kaç delikanlı cesaret edebilir? Am a ne ehemmiyeti var? H ıristiyanlar, cenneti hak «etmek için, en müthiş ıstıraplara da katlanmaz m ı? Geçen akşam, kralın yarınki îspanya büyükelçi­ lin e , yani muhterem babama dedim k i:


İKİ GELİNİN HATIRALARI

— Monsieur, dostlarınızdan

birkaç

149» kişi,

sevgili

kızınız ArmandeT b ir büyükelçinin yeğenine vereceği­ nizi söylüyorlar; sizinle akraba olm ayı pek isteyen* bunun için de ötedenberi yalvaran o büyükelçi, ölü­ münden sonra büyük servetini, bütün ünvanlannı 6a. bırakacağım nikâh andlaşmasmda kabul ettikten baş­ ka şimdiden seneden yüz bin frank irad bağlıyor, Kı­ zınıza sekiz yüz bin franklık bir servet hağışlıyorm uş. K ızınız ağlıyor ama baba em rinin haşmeti, karşısında durulmaz nüfuzu önünde boyun eğm eye hazır. Adam? çekiştirm eyi seven bazı kim seler kızınızın gözyaşları altında hep m enfaatini düşünen, zenginlik, büyüklük sevdasıyla çırpınan bir ruh saklı olduğunu söylüyor­ lar. Bu akşam Opera'ya, asilzadeler locasına gidece­ ğiz, baron de M acum er de oraya gelecek. Babam gülümseyip, bana elçinin yeğenine varm ı­ şım gibi muamele ederek: — O gitm iyor m u? dedi. Ben hafifsem e, alay dolu bir bakışla: — Siz Clarissa H arlowe'u bir F igaro mu sanıyor­ sunuz? dedim. Sağ eldivenimi çıkardığım ı gördüğünüz: zaman o terbiyesizce dedikoduyu yalanlar, bir hakaret. saydığınızı gösterirsiniz. Babam : — Senin istikbalinden emin olabilirim , dedi. Janne d’A rc’ta bir kadın yüreği olm adığı gibi sende de­ kiz kafası yok.

H ayatta

bahtiyar

olursun:

yeceksin, sevileceksin. Bu sözü duyunca kahkahayla güldüm. — Nen var, benim işvekâr kızım ? dedi.

sevme­


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

3150

— M emleketimin m enfaatleri namına titriyorum » •dedim. Anlam adığını görünce de: — M adrid'deki m enfaatleri..., dedim. Babam anneme dönüp: — Manastırdan geleli daha bir y ıl oldu, artık ba­ b a sıy la da alay ediyor, dedi. Annem bana bakarak* — Zaten, dedi, Armande neyle alay etm iyor k i? — N e demek istiyorsunuz? — Siz gecenin

diye sordum

rütubetinden

bile

korkm uyorsu-

kiuz, rom atizm aya tutulacaksınız, dedi.

Benim : — Sabahlan sıcak olu yor1 , demem üzerine ducüıesse gözlerini eğdi. Babam : — A rtık 'Tim

bu kızı evlendirm eli, dedi, üm it ede-

ki ben gitm eden düğününü yaparız. Ben gayet tabiî bir tavırla: — N asıl arzu ederseniz, dedim. ik i saat sonra annem, ben, duchesse de M aufri-

gneuse, bir de Madame de l'Espard, locanın önüne »dört gül gibi dizilm iştik. Ben yan oturm uş, halka yal­ n ız bir omuzumu gösteriyordum . Salonun dibinde, sü­ tunlar arasında, iki köşeden birini kaplayan bu geniş locada görünm eden her şeyi seyredebiliyordum . Ma-eum er gibi, ayakta durdu, bana istediği gibi baka­ b ilm ek

için

dürbününü

gözüne götürdü. İlk perde

^arasında benim hep Oğlanlar Şahı dediğim , kadın gü­ relliğ in d e bir delikanlı geldi. Com te H enri de M arsay


İKt GELİNİN HATIRALARI

1 5 ft

locaya girdiği zaman gözlerinde bir taşlama, dudak­ larında bir gülümseme, bütün yüzünde bir alaycılık vardı.

Anneme,

Madame

d'Espard’a,

duchesse

de

M aufrigneuse’e, com te d'Esgrignon’a, M. de Canalis’eaaygılarım sunduktan sonra bana: — Çok hayırlı bir haber aldım, dedi, herkesim gıpta ile karşılayacağı bir haber... Bilmem sizi ilk teo­ rik eden ben m iyim ? — B ir evlenme haberi, değil m i? dedim. Ama her* sözü edilen evlenmenin aslı çıkm az; bunu benim gibw manastırdan yeni gelm iş bir kızdan mı öğreneceKsiniz? M onsueur de M arsay M acum er'in kulağına eğildi*, sadece dudaklarının kıpırdamasına dikkat ettim , ne* dediğini anladım : — Baron, dedi, sanıyorum ki siz bu işvebaz kızı* seviyorsunuz, ama o sizi kendine âlet etti; m esele bîr* aşktan ibaret değil, bir düğünden bahsediliyor: öyje* olunca insan işin iç yüzünü araştırm alı. M acum er o kendini beğenm iş dedikoducuya, san­ dığım a göre şöyle bir cevap verdi: — Benim işvebaz kız falan sevdiğim yok! Bunu söylerkenki hali o kadar hoşuma gitti ki babamı görünce eldivenim i çıkardım . Felipe en ufak, bir korkuya, en ufak bir şüpheye düşmemişti. Onun* için beslediğim Ümitlerin birini boşa çıkarm adı: yal­ nız bana inanıyor, kibarlar âlem ine de, o âlem in bü­ tün yalanlarına da h iç kapılm ıyor. O Arap oğlu h iç: aldırm adı, damarlarındaki asil kan, zeytuni yüzünüm rengini bir an bile değiştirm edi.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

3152

İk i genç com te gittikten sonra gülerek M acumer’e : — M. de Marsay beni size çekiştirdi, değil m ı? "dedim. — Çekiştirm e değil, sizin için bir düğün kasidesi ^söyledi, dedi. — Sözlerinizden hiç bir şey anlamıyorum, dedim. Bunu söylerken gülümsüyordum, ona daima ba­ b ın ı döndüren, büyük bir m ükâfat olan bir bakışla ^baktım. Babam, Madame de M aufrigneuse’e : — E lbette! dedi B ir takım alçakça dedikodular ^uydurmuşlar. B ir genç kız kibarlar âlem ine devama başladı mı, hemen onu evlendirm eye kalkıyorlar, orU ;y a mâansız mânâsız sözler çıkarıyorlar! Armande'ı v,ancak kendisinin de isteyebileceği bir adama verece­ ğ im . Hele çıkıp fo y e f de bir dolaşayım, herkes benim bu dedikodulara bile bile müsaade ettiğim i, elçinin ak­ lın a böyle bir evlenm eyi zorla sokmak istediğim i sa­ nacak... Halbuki Kayserin karısından şüphe etm ek -caiz değilse kızından şüphe etm ek büsbütün caiz de­ lild ir . Duchesse de M aufrigneuse ile Madame d’Espard b ir anneme, bir de barona baktılar; gözleri parlıyor­ du ; alaycı, kurnaz bir halleri vardı; gözlerinde soram adıklan birtakım sorular okunuyordu. O ik i usta yı­ lan nihayet işi anlar gibi oldular. Bütün gizli şeyler .arasında en çabuk yayılanı aşk olu yor;

zannederim

kadınlar, bir kere sevdiler m i, aşklarını bir koku gibi yayıyorlar. B ir kadının muhabbetini kim seye belli et­ mem esi için herkesten başka bir mahlûk olm ası g e-

jsek.


fici GELİNİN HATIRALARI

153

Felipe’yi tam arzu ettiğim gibi bulmak zevkini, o leziz zevki tattıktan sonra bittabi daha fazlasını da arzu ettim . Ona, aramızda kararlaştırdığım ız bir işa­ retle, şu bildiğin tehlikeli yoldan penceremin önüne igelmesini istediğim i bildirdim . B irkaç saat sonra oaktım , duvara tırmanmış, eliyle balkonun kenanna tu­ tunm uş, bir heykel gibi duruyor, benim dairenin ışık­ la rın ı seyrediyordu. — Felipe, dedim, bu akşam tam istediğim gibi hareket ettiniz: sizin evlenmek üzere olduğunuzu söy­ leseler ben de tıpkı sizin gibi hareket ederdim. — Sizin, herkesten önce beni haberdar edeceğim ­ izi bilirim de... dedi. — Böyle bir im tiyaz için kendinizde ne gibi bîr lıa k görüyorsunuz? — Ben sizin sadık köleniz değil m iyim ? — Gerçekten öyle m isiniz? — Evet, dedi, hem asla değişm eyeceğim . — Peki, dedim ; ya öyle bir evlenm e gerekir de ben «de razı olursam... ö n ce bana, sonra duvarla yer arasındaki adetâ h ir uçurum a benzeyen m esafeye baktı; bu iki bakış, a y ışığında, iki şim şek gibi çaktı. Sanki ikim izin de “beraberce düşüp ezilm em izi düşündü; fakat bu his .yüzünde, gözlerinde bir an parladıktan sonra, aşktan ■üstün bir kuvvetin etkisi ile söndü. Boğazını sıkm ış­ la r gibi bir sesle: — Arabın, dedi, b ir tek sözü vardır. Ben sizin köleniz, sizin m alınızım. Bütün hay tim sizin dir. Balkona tutunan el kesilm iş gibiydi, elim i onun üzerine koyup:


İKİ GELİNİN HATIRALARI

154

— Felipe, dostum, dedim, ben bu akşamdan ken­ di rızam la sizin kannızun. Yarın sabah gelip beni ba­ bamdan isteyin. O, benim paramı alıkoym ak niyetin­ de; siz de o paraya el sürmez, nikâh andlaşmasında. bana o kadar para bağışlarsanız babam sizi reddet­ mez. Ben artık Arm ende de Chaulieu değilim ; hemen* buradan inin, Louise de M acum er ihtiyatsızlık etmek, istem ez. Sarardı, dizleri titredi, kendini on ayak yüksek­ likten aşağı bıraktı; fakat bir tarafım acıtm adı. Ba­ na hayli büyük bir heyecan geçirdikten sonra eliy le selâm verip kayboldu, içim den: "D em ek ki, h içb ir kadına nasib olmayan bir aşkla seviyorum !" dedim !1. Çocuk gibi sevinerek uyudum. A rtık kaderim beli* olm uştu. Saat ikiye doğru babam beni odasına çağırttı., duehesse ile M acum er de yanındaydı. Aram ızda ko­ nuştuğumuz sözler gayet nazikâne oldu. Ben sadece r — Mademki babamla M onsieur Henarez anlaş­ m ışlar, arzularını kabul etmemem için hiç bir sebep> yoktur, dedim. Bunun üzerine annem baronu yem eğe alıkoydu;; yem ekten sonra da dördümüz Boulogne ormanına gez­ m eye gittik. M. de M arsay atı ile yanımızdan geçer­ ken babamla M acum er'in arabada karşımızda otur­ duklarım gördü; ben de ona bakıp alaylı alaylı gü­ lümsedim. Benim canım F elipe'm kartlarını değiştirdi; şim ­ dikiler şöyle:


İKİ GELİNİN HATIRALARI

155

HENAREZ Soria dürterinden, M acum er baronu H er sabah bana gayet şirin, muhteşem bir buket g etiriy or; çiçeklerin arasında bir zarf çıkıyor, bunun içinden de Felipe’nin o gece benim için yazdığı İspan­ y o lca bir sonnet. M ektubu pek uzatmamak için sana bu sonnet’le ann ilki ile sonuncusunu göndereceğim ; mısra mısra ıtercüm e ettim : Birinci sonnet K aç defa, arkamda bir ipek cek et, — K ılıcım haicada, korku bilm eden, — Boynuzu hilâlden sivri boSanvn, — B ekledim üstüm e atilm astm . G eçtim , dudağımda oynak bir hava, — Harb m eyidanlarmm cehennem inden; — F ırlattım canımı bir al­ dın gibi, — Bu hayat denilen baht oyununa. Kopardım gü lleyi topun ağzından, — Şimdi ür»kek oldum bir tavşan kadar, — B ir hayalet görm üş tçocuktan beter. O tatlı bakxşm bana değince, — Alnımı bir so­ ğuk terdir kaplıyor, — Bilm iyorum artık

cesa ret

nedir. İkin ci sonnet Uyusam da rüyada seni görsem diyordum ; — Se­ mi kıskanan uyku gözlerim e girm edi; — Balkonuma

2yaklaştım gök lere dalmak için : — N e zaman seni «ansam yü kseklere bakarım.


156

İKİ GELİNİN HATIRALARI

Aşkın cilvesi m idirf nedir? anlıyam adım : — G ök ­ te firuze rengi kalm am ıştı; yıldızlar — A ltın çerçeve­ lerde sönmüş elm aslar gibi — Soğuk, ölgün bir ışık serpiyordu toprağa. A y kaybetm iş o güm üş, zanbak beyazlığını, — Ufuktan mahzun mahzun süzülüp geçiyordu. — An­ ladım, sen almışsm göğün bezeklerini. — A yın bütün, ışığı şimdi senin alnında, — Senin gözlerindedir gök­ lerin m aviliği, — Senin kirpiklerindir yıldızların ışığv Hangi erkek bir kıza gönlünün, düşüncesinin yal­ nız onunla meşgul olduğunu bu kadar zarifçe anlatm ış­ tır? İnsamn önüne toprağın da, zekânın da bütün çi­ çeklerini döküveren bu aşka ne dersin? İspanyolların kadın ruhu okşamasını bildikleri vaktiyle dillere des­ tan olmuştu, on beş günden beri onun bir masal ol­ madığım kendim görüp anladım. La Crampade’da ne var ne yok ? Kendim değilse* de gönlüm hep seninle birlikte orada dolaşıp ekinleri­ m iz ilerledi mi diye bakıyor. D ut ağaçlarım ız, geçen yıl diktiğim iz bütün ağaçlar için bana bir bildireceğin yok m u? H er şey istediğin gibi yetişip bitiyor m u? Dallar çiçek açtığı gibi senin kocana bağladığın gö­ nü1 de çiçekler açtı m ı? Louis sana gene aşk m ektup­ ları yazıp âşıkça sözler söylem ekte devam ediyor mu?* İyice anlaşıyor musunuz?

Senin bir incecik su gib i

akan aile şefkatin benim seller gibi çağlayıp akan aş­ kım kadar iyi m i? Benim etekli yargıç kardeşçiğim sakın bana darılm ış olm asın? Buna im kân verem iyo­ rum ; Felipe’ye buyuracağım, hemen gidip seni görsün^ önünde diz çöksün, danlm ışsan bana ya senin başını,.


ÎKİ GELİNİN HÂTIRALARI

157

yah ut da artık affettiğin haberini getirsin. Benim bu­ rada ömrüm güzel geçiyor, canım kardeşçiğim; Pro'vence hayatının nasıl geçtiğini bilmek istiyorum. Bizim -aileye, Havana’mn yaprak cıgaralan renginde bir İs­ panyol kanştı; senden de daha hir tebrik mektubu olsun gelmedi. Gerçekten söylüyorum

güzel

Renee’ciğim,

me­

r a k içindeyim; yoksa dertlerin, üzüntülerin var da ben üzülmeyeyim, sevincime bir ağu katılmasın diye söy­ lemiyor, hep içine mi sindiriyorsun, benim hain kar­ deşçiğim? Bana hemen birkaç sayfalık bir mektup .yazıp hayatım, en küçücük noktalarına kadar anlat; .hâlâ dayanıyor musun? İraden hâlâ iki ayak üstün­ d e m i? Diz mi çöktü? Yoksa oturdu m u? (En kötü /ihtimal de oturmuş olması). Senin aile hayatının beni ilgilendirmediğini mi sanıyorsun? Şimdiye kadşr yaz­ dıkların doğrusu beni hayli düşündürdü. Bazan Opeıra’da, bir taraftan danseuse sıçramalarım seyrederken b ir taraftan da içimden: “ Şimdi saat dokuz buçuk, JRenee belki yatmıştır; acaba ne yapıyor? Acaba bah­ tiy a r m ı? Acaba iradesiyle yapayalnız m ı? Yoksa onun iradesi de, artık umur

edilmeyen

bütün iradelerin

»gittiği yere mi gitti?” diyorum... Bin bir sevgi, kar­ deşçiğim. XXV

BenĞe de VEstorade’dan Louise de Chaulieu’ye Elcim Seni densiz, saygısız! sana ne diye mektup yazay«dım? söylenecek ne vardı ki? Sen orada türlü zevk­


158

İKİ GELİNİN HATIRALARI

ler, eğlencelerle, aşkın bütün söylediğin halecanlarr» hiddetleri, çiçekleriyle

dolu, fakat benim ancak ti­

yatroda iyi oynan bir piyesi seyreder gibi kendim ka­ rışmadan baktığım bir hayat sürerken ben burada h i? değişmez, manastırdaki gibi hep bir teviye giden b ir ömür sürüyorum. Her akşam saat dokuzda yatıp giin doğarken kalkıyoruz. Sofraya her gün belli saatlerde oturuyoruz, o kadar ki insana yeis geliyor. Beklenil­ medik en küçük bir olay, bir aksama bile yok. Ben, zamanın böyle bölünmesine alıştım; hem d e pek zorluk çekmeden. Belki de böyle olması tabiidir; insan, müneccimler, muvakkitlerle beraber Louis’nın de kavlince, kâinatı idare eden o değişmez kanunlara uymazsa, hayat neye benzer ki? Nizamdan intizam­ dan bıkılmıyor. Zaten ben Özene bezene giyinmeyi kendime vazife edindim, yataktan kalktıktan sonra sofraya ininceye kadar o işle uğraşıyorum: sofrada dilber bir halim olmalı; bu hem bir kadın bir ev ha­ nımı olduğum İçin vazifen, hem de hoşuma gidiyor. Kayınbabamla Louis’yi de pek memnun ediyorum. Yemekten sonra geziyoruz. Gazeteler gelince b e » ev işlerine bakmak, okumak (şimdi çok okuyorum), yahut mektup yazmak için çekiliyorum. Akşam yeme­ ğine bir saat kala gene iniyorum; yemekten sonra oyunlar oluyor, ya bize misafir geliyor, ya bir misafir­ liğe gidiyoruz. Günlerimi, artık hiçbir arzusu kalmamış bir ihtiyarla beni saadetin ta kendisi sayan bir erkek arasında geçiriyorum. Louis o kadar memnun ki sevinci sonunda benim ruhumu da ısıttı. Bazı akşamlar, oyun için, konuşma için bana istiyaç olmazsa bir koltuğa gömülüyor, hayalimle se-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

159

alinle beraber yasıyorum; senin o güzel, bin bir biçim alan, halecanlar, heyecanlar dolu hayatına katılıyo­ rum da: “Bütün bu gürültülü önsözlerin sonu ne çııkacak, bunlar kitabı öldürmiyecek nü? diye düşünü­ yorum . Sen aşkın tatlı hülyalarına erebilirsin, kardeşçiğim , benim nasibim aile hayatının şiirsiz hakikatleTiymiş. Evet, senin aşkın bana bir rüya gibi geli­ y o r ! Onu niçin bir roman, masal havasıyla süslemen istediğini anlıyamıyorum. Sen aklından çok gönlünü ‘dinliyen, aşktan çok büyüklük, fazilet, kahramanlık ıgösteren bir erkek istiyorsun, sen kızların hayata ka­ rışmadan önce kurdukları hülyaların bir hakikat ol­ masını bekliyorsun; mükâfatlandırmak için fedakâr­ lıklar arıyorsun; arzunun, Ümidin, merakın devamlı olu p olmayacağını anlamak için Felipe'ni birtakım sı­ namalardan geçiriyorsun. Yavrucuğum, hayali okşa­ ya n bütün o bezekler arkasında bir mihrap var ki »orada yapılan tören, insanı ebedî surette bağlar. Ni­ kâhın ertesi günü kızı kadın, âşığı koca eden müt­ hiş olay, senin özene bezene kurduğun binayı mah­ vedebilir. Bilmiş ol ki, Louis ile benim gibi evlenmiş «olan insanların da, biribirine gönül vermiş iki gencin «de düğün denilir eğlencenin altında aradıkları şey, -Rabelais'nin deyişi ile, büyük bir belki’den başka bir :şey değildir. Bahçenin tâ bir ucunda Don Felipe ile konuşman, »ona sualler sorman, onun duvarda olduğunu bildiğin halde geceyi balkonda geçirmen bir ihtiyatsızlık ama bunun için seni ayıplamıyorum; fakat çocukcağızım, isen hayatla oynuyorsun, hayat da seninle oynar diye


160

İKİ GELİNİN HATIRALARI

korkuyorum. Tecrübem bana, senin saadetin için bazı öğütler hatırlatıyor, ama cesaret edemiyorum; fakat, bu ücra vâdinin bir köşesinden sana sunu tekrar et­ meme izin ver; nikâh, tevekkül, bir de sadakat üze­ rine kurulur, ancak onlarla yaşar. Görüyorum ki bü­ tün o icat ettiğin tecrübelere, denemelere, bütün iş­ velerine, görüp anladıklarına bakmayıp sen de tıpkı benim gibi evleneceksin. Arzuyu genişletmek, uçu­ rumu biraz daha derinleştirir, işte o kadar. Baron de Macumer*i görüp onunla birkaç saat konuşmayı pek isterdim, çünkü senin hayatta bah­ tiyar olmanı diliyorum. XXVI L ouise de M acum er’den R enöe de VEstorade’a M art 1825 Felipe, annemle babamın kurduklarına bir Arap cömetliği ile uyup benim parama el sürmeden nikâh an dİaşmasına onu aldığım yazdırdığından duchesse’in, bana karşı muamelesi eskisinden de iyileşti. Bana küçük şeytan, gözü a çık kız gibi şeyler söylüyor, söz altında da kalmazmışım Nikâhımdan bir gün önce: — Anneciğim, dedim, siz en hakikî, en saf, men­ faat hissinden en kurtulmuş bir aşkın belirtilerinde de diplomatlık, kurnazlık, beceriklilik var sanıyorsu­ nuz. Siz beni gözü açık bir kız sanmak lûtfunda bulunuyorsunuz, ama ben hiç de öyle değilim Boynuma sanlıp almmdan öptü: — Ben seni bilmez miyim? dedi; manastıra dö­ nüp rahibe olmaya, kız kalmaya razı olmadın; asıl,


tKt GELİNİN HATIRALARI

161

güzel bir Chaulieu olduğun için babanın hanedanım bir kat daha yükseltmek gerektiğini anladım

(A hi

Renee, bilsen bu sözlerde ne kadar dalkavukluk var­ dı! Annem bunları, duc yanımızda, bizi dinlediği için söylüyordu.) Bütün bir kış sana baktım, bütün cadrille’lere karışıp herkesi gözden

geçirdin

bugünkü

Fransa'da kim var, kim yoksa tâ ciğerini okudum Sonra da kalktın, seni evinin tam hanımı biricik Ispanyolu bulup çıkardın.

edecek

Tullia ağabeyine

ne ediyorsa sen de ona onu ettin. Babam: — Ablamın manastın ne yaman okulmuş! deii. Babama öyle bir baktım ki, hemen

susuverdi;

sonra duchess'e dönüp: — Madame, dedim, ben nişanlım Felipe de Soria'yı gönlümün bütün gücüyle seviyorum. Bu aşKi ilk zamanlarda hiç istemedim, söndürmeye çalıştım, fakat baron de Macumer'in benimkine lâyık bir ru­ hu, benimkilere uygun hislerle çarpan ince, âlicenap, sadık, vefakâr bir kalbi olduğunu görünce kendimi o aşka bırakmaktan çekinmedim. Annem sözümü keserek: — Ama kızım, dedi, o kadar çirkin ki... — Ne kadar çirkin olursa olsun, o çirkinlik be­ nim hoşuma gidiyor, dedim. Babam: — Armande, dedi, mademki onu seviyorsun, ma­ demki kendi gönlüne de hâkim olabiliyorsun, saade­ tini tehlikeye atme malısın. B ir kadının bahtiyar olup olmamasında ilk evlilik günlerinin çok büyük payı vardır... 11


İKİ GELlNÎN HATIRALARI

162 Annem :

— Hem ilk günlerinin, dedi, hem de en çok ilk gecelerinin... Sonra babama bakarak: — Siz bizi biraz bırakır mısınız, Monsieur? diye sordu. Babam çıktıktan sonra da kulağıma eğilip: — Yavrucuğum, dedi, üç güne kadar kocaya va­ rıyorsun. Birtakım orta tabaka

ailelerinde

olduğu

gibi ağlaşmalar bize yakışmaz ama ben de şimdiden sana, her ananın kızına söylemesi

gereken

şeyleri

söylemeliyim. Sevdiğin bir adama varıyorsun. O halde n e sana acımam doğru olur, ne de kendi halimden şikâyet etmem. Seninle ancak bir yıldır beraber ya­ şıyoruz; gerçi bu müddet seni sevmem için yetti ama senden ayrılıyorum diye iki gözüm iki çeşme ağla­ mam için yetmez. Senin zekân, güzelliğinden de üs­ tün çıktı; doğrusu benim analık gururumu okşadın; Sıayırlı,

sevilecek

bir evlât olduğunu da gösterdin.

♦Gülüyor musun?... “ Çok yazık ki ana ile kız iyi geçinmiş olsalar da «çok defa iki kadın, kavga çıkarırlar. Ben senin bah­ tiyar olmam isterim. Bunun için iyi dinle beni. Se­ min duyduğun aşk bir küçük kız aşkı, bir erkeğe bağlanmak üzere doğan bütün kadınların tabii olarak «duydukları aşktır;

fakat, yavrucuğum,

bu yer yü­

zünde bizim için bir tek erkek vardır. İki tane de­ ğ il! Bütün kalbimizle sevecek olduğumuz erkek de, çok yazık ki daima vardığımız, sevdiğimizi sanarak vardığımız adam değildir.


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

163

“Bu sözlerim sana belki pek garip gelir ama kulağına küpe olsun, iyi düşün.

Seçtiğimiz

erkeği

sevmezsek kabahat hem bizde, hem onda, bazan da onun da, bizim de elimizde olmayan birtakım hâdi­ selerdedir; gene de seveceğimiz biricik erkeğin bize ailemizin seçtiği, ya kendimizin koca diye seçtiğimiz erkek olması da imkânsız değildir. “ Kocamızla sonradan aramızda beliren engel, ço­ ğu zaman hem bizim, hem de onun sebatsızlığımızdan doğar. Kocamızı âşığımız etmek, âşığımızı kocamız etmek kadar zor, nazik bir iştir; ben bunların birini doğrusu hayret edilecek bir surette başardım. “ Tekrar ediyorum, senin bahtiyar olmanı isterim Şimdiden iyi düşün: evlenmenin ilk üç ayında, ni­ kâhın şartlarına, şimdiye kadar aşk hususunda gös­ terdiğin itaat, şefkat, zekâ ile boyun eğmezsen, bed­ baht olabilirsin. Sen, benim yaramaz, gözü açık kız­ cağızım, gizli aşkın bütün mâsum saadetlerini tattın. Evliliğin, yani artık gayesine ermiş aşkın ilk gün­ leri hülyaya uymazsa, hoşuna gitmez, birtakım acılar, ıstıraplar verirse, gel gör beni. “ Evlilik hayatından

büyük bir şey umma;

belki

zahmeti, zevkinden de fazla olur. Aşkım nasıl özene bezene yetiştirdinse saadetini de öyle özene bezene yetiştirmen gerektir. Talihe güvenilmez, kocan senin için bir aşk olmaktan çıkarsa ona evlâtlarının babası diye bakarsın. İşte yavrum, bütün cemiyet hayatı budur. Adım taşıdığın adama her şeyi feda et; onun şe­ refine, itibarına sürülecek en küçük leke, senin için en müthiş yara olacaktu. Bizim seviyemizde, bizim içti­ mai mevkiimizdeki kadınlar için kocalarına her şeyi


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

164

feda etmek yalnız mutlak bir vazife değil, menfaati­ mize de en uygun harekettir. Büyük ahlâk kaidele­ rinin en güzel vasfı, hangi bakımdan incelenirse ince­ lensin. hem doğru, hem de faydalı olmalarıdır. Bu hu­ susta bu kadar yeter. “ Simdi başka bir şey söyleyeceğim: ben senin pen kıskanç olduğunu

sanıyorum;

yavrucuğum, ben de

kıskancım!... Fakat senin budalaca kıskançlık etmeni istemem. Dinle beni:

kendini belli eden kıskançlık,

bütün sırlarım meydana vurmuş bir siyasete benzer. Bir insanın kıskanç olduğunu söylemesi, belli etmesi, bir oyuncunun elindeki kâğıtları göstermesi gibi de­ ğil midir?

Halbuki biz, karşımızdakinin

kâğıtlarını

göremeyiz. H er hususta, ses çıkarmadan ıstırap çek­ meyi bilmeliyiz.

Zaten nikâhınızdan bir gün önce,

MacumerTe senin hakkında konuşacağım.” Annemin güzel

kolunu tutup öptüm; sesindeki

heyecan bana da dokunmuştu, gözümden bir dam‘«a yaş annemin eline damladı. Kendisine de, bana da lâ­ y ık olan o yüksek derste en derin bir hikmet, cemi­ yetin kurduğu kaideleri körü körüne kabule kalkış­ mayan bir şefkat hissettim; annemin benim tabiatımı, huyumu anlamış olduğu da belliydi. O sade sözlere, hayatının, tecrübesinin kendisine belki pek pahalıya mal ettiği bütün bilgilerini sığdırmıştı. Onun da içine dokundu, bana bakarak: — Benim yavrucuğum! dedi, müthiş bir geçitten geçeceksin. îşin ne olduğunu bilmeyen, yahut umduk­ larım

bulmayan nice kadınlar vardır ki comte de

WestmorelancTı taklide kalkarlar.


tKl GELİNİN HATIRALARI

165

Gülüşmeye başladık. Sana bu sözün ne demek ol­ duğunu anlatayım: bir gün önce sofrada, bir Rus miri bize bir hikâye söylemişti: Comte de Westmorelandr Manche’ı geçerken deniz tutmuş, fevkalâde rahatsız olmuş. İtalya’ya gidecekmiş, Alp’leri geçeceğini söy­ lemişler; hemen atım geri döndürüp: ‘‘A rtık ben hiç bir yerden geçem em !" demiş. Senin o hüzünlü felsefeden, annemin ahlâk dersi, Blois'dayken yüreklerimizi çarptıran korkulan uyan­ dırmaz da ne yapardı, Renee’ciğim ? Düğün yaklaş­ tıkça ben de, kızlık halinden kadınlık haline götüren o müthiş geçide katlanabilmek için sabrımı, irademi, hislerimi kuvvetlendirmeye çalışıyordum. Seninle bü­ tün konuştuklarımızı hatırlıyor, mektuplarım tekrar tekrar okuyor, onlarda gizli bir hüzün bulur gibi olu­ yordum. Bütün o korkuların bir faydası oldu: hani resim­ lerde. bir de halk kızlan arasında görülen bayağı ba­ yağı gelinler vardır, ben de onlara döndüm. Bunun için, andlaşmayı imzaladığımız gün herkes beni pek sevimli, pek hanım hanımcık buldu. Bu sabah belediye dairesine teklifsizce, biz bize gittik, yanımızda tanıklanmızdan başka kimse yoktu. Ben şimdi bu mektubumu yazarken bir taraftan la gelinlik elbisemi hazırlıyorlar, yemeğe kadar yetişe­ cek. Bu akşam, parlak bir düğünden sonra gece ya­ nsı, dinî nikâh için Sainte-Valere kilisesine gideceğiz. İtiraf edeyim

kİ korkularım, endişelerim bana bir

mazlum hali veriyor ki bu herkese benim utandığımı sandırıyor; bu da hiç bir mâna veremediğim bir takırn hayranlıklara sebep oluyor. Zavallı Felipe’nin de benim


166

tKÎ GELİNİN HATIRALARI

kadar “ genç kız” olduğunu görmek pek hoşuma gidi­ y o r; her şeyden şaşırıp her şeyden incini veriyor, hır billûr mağazasına düşmüş yarasaya döndü. — Çok şükür ki, dedi, bugünün bir de yarım var. Hiç şüphesiz ki bunu söylerken bir telmih dileği yoktu. O kadar utangaç, öyle çekingen ki kimseleri görmek istemiyor. Bizim nikâh andlaşmasını imzaya gelen Sardunya elçisi, beni bir köşeye çekip muhteşem altı pırlantan bir inci gerdanlık verdi. Bunu eltim Soria duchesse’i göndermiş. Bu gerdanlıkla beraber bir de gök yakuttu bir bilezik geldi, bunun üzerinde: “ Seni tanımadan se­ viyorum !” yazılı. Eltim bu hediyelerle beraber iki de mektup yazın içinde tatlı tatlı diller dökmüş. Felipe’ye danışmadan hediyeleri almak istemedim. — Çünkü, dedim, sizin de benden başka kimseden bir şey almanızı istemem. Bu sözüme pek memnun oldu, elimi öptü: — Siz bunlan alıp talanız, dedi, üzerindeki yazı için, hiç şüphesiz samimi olan şefkat, muhabbet söz­ leri için alıp takınız.

Cumartesi akşam* Renee‘çiğim, bu satırlar sana genç kız olarak yaz­ dığım son satırlardır. Gece yansı

kilisede

törenden

sonra, Provence yolunda, Nivemais’ye gideceğiz; Felipe, benim hoşuma gideceğini düşünüp orada bir top­ rak almış. Artık adım Louise de Macumer oldu ama birkaç saat sonra Paris’ten gene Louise de Chaulieu


tKİ GELİNİN HÂTIRALARI

r .f

olarak ayrılacağım. Soyadım ne olursa olsun, senin için daima bir tek adım var, o da:

homse X X V II

Louise de Macumer’den Renâe de VEstorade’a Ekim 1825 Belediye dairesindeki nikâhtan beri sana hiç bir şey yazmadım, kardeşçığim; hemen hemen sekiz ay oluyor. Sen de bir tek kelime bile göndermedin! Ma­ şallah, hanımefendi! O akşam

arabaya

binip

Macumer’in yüz alt­

mış fersah ötede, Loire kenarında Nivernais’de satm aldığı Chantepleurs şatosuna gitmek üzere yola çıktiK. Benim oda hizmetçimden başka bütün adamlarımızı önce göndermiştik; biz de, fevkalâde bir hızla er «.esi akşam vardık. Paris'te uyumuşum, Montargis’i hayli geçtikten sonra uyandım. Artık benim efendim, sul­ tanım, olan zat bir tek cesaret gösterdi; belimden tu­ tup başımı, birkaç mendili yastık gibi yerleştirdiği omuzuna dayamak oldu. Adetâ bir anne şefkatini an­ dıran, uykuyu da yenen bu şefkat doğrusu bana d e r a bir heyecan verdi. Onun kara gözlerinin ateşi altında uyuyup gene onların alevi altmda uyandım: hep o sı­ caklık, hep o aşk; ama o gözlerden bin bir düşünce geçtiği belliydi! îk i defa anlımdan öpmüş. öğleyin

kamımızı, Briare’de arabada doyurduk.

Ertesi akşam saat yedi buçukta, bir zamanlar seninle beraber konuştuğumuz gibi konuştuktan, Loire’m su-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

168

iarını seninle seyrettiğimiz gibi hayran hayran seyret­ tikten sonra iki tarafında ıhlamurlar, akasyalar, sı­ rlarlar, kara çamlar yükselen bir yola girdik: burası Chantepleurs şatosunun yoluymuş. Sekizde akşam ye­ meğini yedik: saat onda, çağımızın bütün türetileli ile bezenmiş sevimli gothik bir odaya çekildik. Felipeyi herkes çirkin buluyor, bana çok güzel göründü: iyili­ ğin, tatlılığın, şefkatin, nezaketin bütün güzelliği var onda. Aşkın

arzularından

bir iz bile

göremiyorum.

Yolda bana, on beş yıldan beri tanıdığım bir dost gibi muamele etmişti. Bana gönlünde kopan, fakat zap­ tetmesini bildiği için yüzüne vuramayan fırtınaları anlattı: bilsen ne güzel anlatıyor! Hep ilk mektubun­ da gözüktüğü gibi... Pencereye gidip baktım, parlak bir ay ışığı var­ dı; bin bir güzel kokunun yükseldiği, muhteşem bir bahçe önümde uzanıp gidiyordu. — Şimdiye kadar dedim, evlilik hayatında kor­ kulacak bir şey görmedim. Yanıma gelip belimden tuttu: — Korkulacak ne var? dedi. Sözümde durmaya­ cağımı gösteren bir tek hareketim, bir tek bakışım oldu mu? Bir gün sözümden döneceğimi mi sanıyor­ sunuz? Zannederim dünyanın hiç bir sesinde, hiç bir ba­ kışında bu kadar kudret olamaz: o ses vücudumun en küçük tellerini bile harekete getirip bütün hislerimi uyandırıyordu; bakışta da bir güneş kudreti vardı. — Ah! dedim, o sizin daimi köleliğinizde ne A rap­ ç a bir hainlik var!


İKİ GELİNİN HATIRALARI

169

Kardeşçiğira, ne demek istediğimi anladı. f ÎŞte, güzel meralciğim, birkaç aydır sana niçin ınektup yazmamış olduğumu artık öğrendin. Sana. ç*mdi olduğum kadım anlatabilmem için eski genç dazın bütün o garip geçmişini hatırlamam gerek. Reııee, artık sana hak veriyorum. Bahtiyar bir yeni gelin, bu saadetini borçlu olduğu evlilik hayatından ne en yakın arkadaşına açabilir, ne de annesine; belki onu kendi kendine bile açamaz. Bu hâtırayı salt ken­ dimiz için olan, bir ad bile koyamadığımız hâtıra­ larla birlikte ruhumuzun tâ derinliklerine saklamalıyız. N e? gönlün o lâtif çılgınlıklarına, arzunun karçı konulmaz çağrısına bir vazife mi demişler? Neden? Hangi korkunç kuvvet çıkmış da bizi, zevkin bütün inceliklerini, kadının bin bir hicabım ayaklar altına alıp da bu hazlan birer vazife kılmaya mecbur et­ m ek istemiş? İnsan, sevmediği bir adama ruhunun b u çiçeklerini, hayatının bu güllerini, coşmuş hisle­ rinin bu şiirlerini bahşedebilir m i?

Bu gibi hisleri

hakka, hukuka bağlamaya kalkmak!... Onlar ancak .aşkın güneşiyle doğup açılır; tiksinmenin, nefretin soğu k rüzgârları onların tohumunu bile kurutur! Bu g ib i mucizeleri yaşatabilmek ancak aşkın kârıdır!... E y benim büyük, yüce Renee'ciğim, senin yük­ sekliğini şimdi anladım! Senin kavrayışın, anlayışın karşısında diz çöküyorum. Evet, benim gibi nikâhı kanuna göre herkesin gözü önünde kıyılmış olsa da gene âdeta âşığı ile gizli gizli evlenmiş olmak iyi; ■fakat bunu yapamayan bir kadın, ayağının altında ■toprağı hissedemiyen bir ruhun göklere atıldığı gibi


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

170

kendini anneliğe atmalıdır!

Bana yazdığın mektup­

lardan çok yavuz bir hakikat meydana çıkıyor: sev­ menin ne olduğunu bu dünyada ancak üstün erkekler bilir. Neden öyledir, artık anlıyorum. B ir erkek iki emre itaat eder. Gönlünde ihtiyaçla his karşılaşır. Aşağı, ya da zayıf erkekler ihtiyacı, his sanırlar; üstün* erkeklerse ihtiyacı, hissin o harikulâde, insanı hav­ ran kılan kuvvetiyle örterler: his, şiddetiyle onları çekingenliğe, kadına tapmaya götürür. Bittabi duyganlık, iç âlemin kudreti ölçüsünde' bulunur, bunun için ancak dâhi bir erkek, bizim in­ celiğimize yaklaşabilir; o, kadını duyar, sezer, anlar;, onu, hissinin çekingenlikleriyle zaptedilmiş arzusunun* kanadlan üzerinde yükselir. Bunun içindir ki zekâ­ mız, gönlümüz, vücudumuz hep birden esrikleşip bızj. sürüklediler mi, biz toprağa düşmeyiz, göklere yük­ seliriz; ne yazık ki çok kalmak kabil değildir ora­ larda. işte, kardeşçiğim, evlilik hayatımın, ilk üç ayın­ da edindiğim felsefe. Felipe insan değil, melek. Onunla* konuşurken kendi kendime düşünüyor, düşündüğümü* yüksek sesle söylüyor gibiyim. O da bir başka bi­ çimde benim kendimdir dediğim zaman bir edebiyatı hevesine

düşüyorum,

mecazî bir

söz

söylüyorum*

sanma. Onun büyüklüğü insana hayret veriyor: arzusunu* giderince uzaklaşmıyor, bilâkis daha ziyade bağlılık: gösteriyor, bahtiyarlıkta, sevmek için yeni sebepler* buluyor. Ben onun gözünde kendi özünün en güzel., en yüksek kısmıyım. Görüyorum, anlaşmamak şöyıe* dursun, evlilik yıllan onun güvenini artıracak, d u y-


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

gulannda yeni yeni yetkiler

171

belirecek,

birbirimize

bağlılığımızı berkitecek. Ne güzel coşkunluk! Benim ruhum öyle ki zevk­ ler bende

kuvvetli

ışıklar

bırakıyor, beni ısıtıyor,

benliğimin tâ derinliklerinde

izleri

kalıyor.

Onları

.ayıran zaman, uzun günlerin kısa gecesi gibi. Ba­ tarken

tepeleri

yaldızlamış olan güneş, sabahleyin

•doğarken de onlan gene soğumamış, âdeta sıcak bu­ luyor. Hangi güzel tesadüf beni hemen böyle bah­ tiyar etti? Annem bende bin bir türlü korku uyan­ dırmıştı;

hiçbir

•olmamakla gözüken

Vourgeois'ca

beraber

küçüklükle lekelenmiş

bana bir kıskançlık eseri gibi

tahminleri doğru

çıkmadı; hakikat,

senin

korkularının da, annemle benim korkularımızın da .yersiz olduğunu gösterdi. Chantepleurs’de yedi buçuk ay, biri ötekini ka­ hırmış iki âşık gibi yaşadık. Zevkin gülleri aşkımıza bir çelenk oldu da biz bize geçirdiğimiz hayatı bezedi. H e r günkünden daha çok saadet hissettiğim bir sa­ bah birden kendime dönüp Renee'mi, onun salt top­ lum yasalarına boyun eğerek kocaya varmış oldu­ ğu nu düşündüm; senin hayatını anladım, onu yaşar «gibi oldum. Meleğim, niçin ikimiz ayrı ayn diller kul­ lanıyoruz?

Senin

sadece

•olan evlilik hayatınla

topluma göre bir nikâh

benim sadece mesut bir aşk

«olan evlilik hayatım birbirini nasıl anlayabilir? Sıznırlı sınırsızı anlayabilir mi hiç? Sen yer yüzünde dalıyorsun, bense gökteyim. Sen insanlar âlemindesin, ben tanrılar âleminde. Ben aşk kuvvetiyle sal­ tanat sürüyorum, senin saltanatın ise hesaba, bir de vazifeye dayanıyor. Ben o kadar yüksekteyim ki dü-


tK l GELİNİN HATIRALARI

172

şüversem bin parça olurum. Ama susmalıyım, çünktfe sana böyle bir aşk baharının görkemini, zenginliğini, o güzel sevinçlerini anlatırken utanıyorum. On günden beri Paris'de Bac sokağında cici b ir konaktayız; burayı da Felipe, Chantepleurs’deki köş­ kü

düzelttirdiği mimara düzelttirmiş. Rossini’nin o-

yüce musikisine tekrar kavuştum; vaktiyle kendim» de farkına varmadan aşkın kıvrandığı bir ruhla din­ lediğim o musikiyi bu sefer, mutlu bir evliliğin meş­ ru hazlan içinde açılmış bir ruhla dinledim. Ç o ğ a kimseler benim güzelleştiğimi söylüyorlar; bana m a aam e dediklerini duydukça bir çocuk gibi seviniyorum.

Cuma sabahı Renee'm, benim evliya tabiatlı güzelim, saadetimi bana daima seni düşündürüyor. Senin için kendimdeher zamankinden daha fazla bir şefkat duyuyorum tben senin vefalı bir kardeşin değil miyim? Senin ev­ lilik hayatının ilk günlerini, kendi evlilik hayatım la ilk günleriyle

karşılaştırıp öyle dindarca

inceledim;

seni o kadar asıl, o kadar yücelikle faziletli buluyo­ rum ki hiç bir zaman sana yetişemeyeceğimi kavrıyo­ rum. Ben senin yalnız bir arkadaşın değil, naçiz b ir hayranınım. Evlilik hayatıma bakıyorum, böyle olma­ saydı, karşıma başka türlü bir hayat çıkarsaydı emi­ nim ki ben yaşayamazdım. Halbuki sen yaşıyorsun; söyle bana, nasü bir hisle kabil oluyor?... Bunun için­ dir ki bundan sonra seninle alaya, bir şakaya bile kal­ kışmayacağım. Meleğim, alay bilmemekten gelir, in­ san bilmediği şeylerle alay eder. Şimdiye kadar ancaıc


tKt GELİNİN HATIRALARI

173

P aris’ten Fontainebleau’ya, Fontainbleau’dan Paris'e .gitmiş zavallı bir süvari yüzbaşısı olan comte de •Chaulieu: “Acemi erlerin güldüğü yerde görmüş ge­ lirm iş

askerler ciddi ciddi düşünür”

diyor. Bunun

içindir ki, benim sevgili kardeşçiğim, benden gizledi­ ğin, bana söylemediğin daha çok şeyler olduğunu an­ ladım. Evet, sen bana bütün dertlerini açmadın; göster­ m ek istemediğin yaraların var. Hissediyorum ki sen astırap çekiyorsun. Böyle uzaktan, ancak senin bana ^söylediğin bir parçacık şeylerle, hareketinin sebeple­ rini anlamaya çalıştım, kendi kendime birtakım esas­ sız fikirler edindim. Bir akşam içimden: “ Renee sa­ dece evliliği bir deneyeyim dedi, benim için bir saa­ d e t olan onun için bir ıstırap kaynağı çıktı. Feda etıtiği şeyler de yanma kâr kaldı, şimdi daha fazla şey­ le r feda etmekten kaçınıyor. Kederlerini, cemiyet ah­ lâkının pöhpöhlü belitleri (acriomeTan) altında gizle­ m ek istiyor” dedim. Renee’ciğim, zevkin asıl hayran olunacak tarafı dine, törene, büyük sözlere ihtiyacı olmamasında; o .kendiliğinden var, kendiliğinden her şey... Halbuki bi­ z i birer esir, birer cariye kılan o zalimce tertibatı ma­ z u r göstermek için erkekler bir yığın kuram, bir yı­ ğ ın ahlâk kuralları çıkarmışlar. Senin fedakârlıkla­ rında bir güzellik, bir yücelik varsa benim, kilisen m «o gümüş, o altın sırmalı nikâh örtüsü altına sığınan, kendini belediye başkanlannm en somurtkanına kut­ satan saadetimin nefret edilecek bir çirkinlik olması gerektir. Kanunların şerefini, seni, en çok kendi zevk-


İKt GELİNİN HATIRALARI

174

lerimln bütünlüğünü kurtarmak için senin bahtiyar olmanı istiyorum, Renee’cığim. Söyle, kardeşçiğim, seni taparcasına seven Louis. için artık senin gönlünde de biraz aşk belirdi, değil m i? Nikâh töreninin bir simge olan çerağı sana ancak bir karanlıklar ülkesi göstermekle kalmadı, ruhunda da aşk ateşini yaktı, değil m i? Yer için güneş ne ise* hisler âlemi için de aşk tıpkı odur, benim meleğim,, sana hep o Gün'den beni aydınlatan, yakıp kül ede­ ceğini hissettiğim ışıktan bahsediyorum. Renee’ciğim„ sen, manastırın bahçesinin tâ öbür ucunda, çardağın altında,

gönüldeşliğin

bulduğu

coşkunluklar

içinde

bana: “Louise, seni o kadar seviyorum ki Tanrı bana gözükse, bana hayatın bütün cefalarını, sana da bü­ tün sevinçlerini bahşetmesini dilerim. Evet, bende ıs­ tırap aşkı vardır!”

demez miydin? Bugün ben der

Tanrımdan, benim zevklerimi ikimize paylaştırmasını diliyorum. Anlıyorum ki sen yükselmek arzusundasm, fakat bu hırsım Louis de l’Estorade’m adı altmda gizlemek istiyorsun, önümüzdeki seçimlerde onun saylav olma­ sına çalış; o zamana kadar o da kırkına yaklaşmış» olur; meclis, seçimlerden altı ay sonra toplanacağın­ dan, siyaset hayatına girmek için gereken yaşa ermiş» sayılır. Daha fazlasını söylemeyeyim. Paris’e gelirsin. Babam da, benim

burada edindiğim dostlar da h iç

şüphesiz sizin kıymetinizi anlarlar; kayın babam meş­ ruta kurmaya razı edersen Louis için comte unvanın» alırız. Hiç değilse o kadarım elde etmiş oluruz! B iz de birbirimize kavuşuruz.


İk i

gelinin hâtiralari

175

X X V III

Hen&e de l’Estorade’dan Louise de Macumer’e Benim bahtinyar Louise’im, gözlerimi kamaştırdın mektubunu, batan güeşin ışıklan vurdukça üzerindeki .birkaç damla gözyaşımı parlatan mektubunu bir za­ m an elimden bırakamadım, kollarım kesilmiş gibiydi, küçük yalçın kayanın eteğine koyduğum tahta kanapede oturuyordum. Uzakta, tâ uzakta Akdeniz, bir çe­ lik safha gibi yanıyordu.

Kanape

kokulu

ağaçların

igölgesi altında: koca bir yasemin, hanımeli, birkaç da ♦katırtırnağı diktirttim. Bir gün gelecek, bütün kaya •sarmaşıklarla örtülecek.

Şimdiden

asma

büyümede.

A m a kış geliyor, bütün o yeşillik, eski bir halıya don'dü. Ben orada olduğum zaman, yalnız kalmak isteği­ m i bildikleri için, kimse gelip beni rahatsız etmez. O ♦kanepenin adım Louise’in kanepesi koydum. Anlıyor­ sun yal orada ben, yapayalnız olmakla beraber gene «de yalnız değilim. Senin için birer hiç olan bu şeyleri uzun uzun an­ latıyorum ; üzerine tesadüfün şemsiye gibi asılmış gü­ z e l bir çam ağacı getirdiği o çıplak, yüksek kayayı şimdiden bezeyen yeşil ümidimi uzun uzun anlatıyo­ rum; çünkü orası bana, gönlüme pek tatlı gelen ben­ zetm eler esinliyor. Senin evlilik hayatının böyle bir saadet olmasına sevindiğim, — Allah'ın bildiğini kuldan ne saklaya-yım?— seni kıskandığım bir anda yavrumun ilk oy­ nayışını duydum; hayatımın tâ özünden gelen bu ha­ ber ruhumun tâ özüne işledi. Hem bir zevk, hem bir


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

176

acı. hem bir vaat, hem de bir hakikat olan bu derin duygu; yalnız benim olan, benimle Allah arasında bir sır gibi kalacak olan bu saadet; bu hilkat muamması bana, kayanın bir gün çiçeklerle Örtüleceğini, orada bir ailenin sevinçli kahkahaları çınlayacağım, artık benim bir ana, bir hayat kaynağı olacağımı muştuladı. Yer yüzündeki vazifemin analık olduğunu hissettim t Canımın içinde bir can daha taşıdığımdan emin olun­ ca gönlüme rahatlık veren bir teselli geldi. Louis’y^ neşeyi

tattırmış olan o uzun fedakârlık günlerinim

mükâfatı olarak beni de büyük bir neşe kavradı. Kendi kendime: “ Fedakârlık, dedim, aşktan

da

büyük değil m i? O, hazlann en derinidir, çünkü soyut bir haz, imkânlar doğuran bir hazdır. E y fedakârlık! Sen neticeden de üstün bir kudret değil misin? Sen,, bütün dünyaların birer birer gelip geçtiği bilinmez b ir merkezde, hesapsız âlemler altına gizlenmiş bir tanın değil misin?” dedim. Hiç bir yabancı gözün değmediği,, kimsenin şüphe bile etmediği zevklerle, sessizce tadı­ lan zevklerle dolu olan, sırrım kimseye bildirmeyeni fedakârlık; kendine başka hiç bir şeyin tercih edil­ mesine müsaade etmeyen kahhar, daima yenen, kuv­ vetli bir tanrı olan; eşyanın tabiatından doğduğu içim hiç bir zaman tükenmeyen, kuvvetleri yayı İsa da hiçr bir zaman eksilmeyen fedakârlık, işte benim hayatı­ mın turası. Aşk, Louise, Felipe’nin senin üzerinde bıraktığı: bir tesirdir; fakat benim hayatımın aile üzerinde pa­ rıldaması, o küçük âlemin benim üzerimde her an bir* tesir uyandırmasına sebep olacaktır! Senin çabuk er­ diğin o güzel, altın rengi hasad, geçicidir; benimki îse>


İKİ GELİNİN HATIRALARI

177

daha geç elde edilmiş olmakla beraber daha sürekli olm ayacak m ı? O her an yenileşecek, her an tazele­ necek. Aşk,

toplum'un

tabiat’dan

çalabildiği en güzel

neydir; fakat annelik bütün gönenci ile tabiatlın tâ kendisi değil midir? Bir gülümseme göz yaşlarımı ku­ ruttu. Aşk Louis’ımi bahtiyar etti; evlilik beni ana etti, ben de bahtiyar olacağım! Bu düşüncelerle kalk­ tım, ağır ağır evime, yeşil pancurlu beyaz evime dön­ düm, sana bunlan yazıyorum. İşte, kardeşçiğim, biz kadınların en tabiî, en es­ rarengiz halimiz bende beş aydır başladı; fakat sana yavaşça itiraf edebilirim ki gönlümde de, düşüncele­ rimde de hiçbir yeni heyecan yok. Etrafımda herkesi bahtiyar görüyorum:

büyükbaba,

doğacak

torunun

haklarına el uzatıyor, âdeta bir çocuk oldu; babaya bir kat daha ağırbaşlılık, bir şeyler merak edermiş gibi haller geldi; hepsi de bana bakmak, en küçük arzularımı yerine getirmek için çırpmıyor, anne ol­ m ak saadetinden bahsediyorlar. Fakat benim bir şey duyduğum yok, bu duygu­ suzluğumu kimseye de açmıyorum. Onların sevinci, neşesi bozulmasın diye biraz yalan söylüyorum. Sana her şeyi olduğu gibi söyleyebilirim: itiraf edeyim ki bu geçirdiğim buhran günlerinde

annelik

duygusu

gönülde değil, ancak hayalde duyuluyor. Gebeliğime Louls de benim kadar şaştı.

Yani

senin anlayacağın, bu çocuk kendiliğinden geldi; ba­ bası onu pek istiyordu, daima da söylüyordu ama bundan başka bir davet olmadı.

Kardeşçiğim, an­

nelik tesadüfün işi. Doktorumuz bu tesadüflerin da-

12


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

178

ima tabiatın da arzusuna uygun olduğunu söylemekle beraber, hoş bir deyimle, “ aşk yavrulan” denen ço­ cukların daha güzel, daha zeki olduklannı da inkâr etmedi; annelerinin onlara gebe kaldığı gece parlak bir yıldız gibi ışınlarını saçmış olan saadet, çoğu za­ man hayatlarını da korurmuş.

Belki,

Louise’ciğim,

annelik sana, benim hiç bekleyemiyeceğim

zevkler

tattıracaktır. Belki bir kadın, senin Felipe’ye taptı­ ğın gibi sevdiği bir erkeğin çocuğunu, salt birtakım menfaatler kaygısiyle vardığı,

bir

kadın olmak için

kendini verdiği bir kocanın çocuğundan

daha çok

sever! îçimde sakladığım bütün bu düşünceler, umut halindeki

anneliğin

verdiği ciddiyeti bir kat daha

artırıyor. Fakat çocuksuz ailenin bir aile sayılmayacağım bildiğim için çocuğum bir an önce gelsin diye içim titriyor: hayatımın biricik erkeği olan aile zevkleri benim için ancak o zaman başlayacak. Şimdilik ha­ yatım, bir bekleme hayatı, sırlarla dolu bir hayat; bulantı veren bir ıstırap duyuyorum; belki de bu, kadım daha başka ıstıraplara alıştırmak içindir. Her halime dikkat ediyorum. Aşkı ile, şefkati ile benim için türlü rahatlıklar, türlü türlü

özenler

yaratan

Louis’nin bu emeklerine bakmayarak içimde anlaşıl­ maz birtakım

kaygılar

beliriyor, bunlara gebeliğin

aşyermeleri, helecanları, garip iştahları da karışıyor. Bilmem, belki seni annelik hevesinden soğutur, ama her şeyi olduğu gibi söyleyeceğim: bazı porta­ kalları canım pek çekiyor; bu garip iştahanın nere­ den doğduğunu anlayamıyorum. bana pek tabiî

geliyor.

Garip diyorum ya.

Kocam gidip Marsilya’dan


ÎKl GELİNİN HATIRALARI

179»

bana dünyanın en nefis portakallarım getiriyor; Malta’ya, Portekiz’e, Korsika’ya ısmarladı. Fakat onların h iç birinde gözüm yok. Marsilya'ya koşuyorum, hattâ bazan yaya gidiyorum, orada Belediye Konağının yanıbaşmda, limana giden

küçük bir sokakta, dördü

bir meteliğe satılan kötü kötü portakallardan alıyor, onları yiyorum; onların mavimsi, ya yeşilimtırak küf­ leri benim için birer elmas kesiliyor:

Sanki birer

çiçekmiş gibi bakıyorum, leş gibi kokularına aldır­ dığım yok; onlarda iştah açan bir lezzet, bir şarap harareti, nefis bir tad buluyorum. İşte o çirkin, kötü portakallar benim aşkım; hayatımda duyduğum ilk aşk hisleri. Hiç şüphesiz ki sen Felipe’yi, benim o çürüyüp kokmaya başlamış yemişleri istediğim kadar istemezsin. Bazan evden gizlice çıkıyor, ayağım kanadianmış gibi Marsilya’ya koşuyorum; sokağa yak­ laştığım zaman içimde haz titremeleri duyuyorum: o çürük portakallardan kalmadıysa diye korkuyorum; bulunca da hemen atılıp oracıkta, sokakta şapur şu­ pur yemeye başlıyorum. Benim için bu yemişler sanki cennetten gelmiş en nefis, en tatlı azık. Kaç defa Louis’nin kokudan iğrenerek başını çevirdiğini gör­ düm. Obermann'ın, okuduğuma pişman olduğum o gamlı, acı sözünü hatırladım. K ök ler, kokm uş

bir

sudan gıda alıyor! O portakallardan yediğimden beri bulantım kalmadı, sıhhatim düzeldi. Mademki kadın­ ların çoğu gebeliklerinde böyle iğrenç şeyler yemeye kalkıyor, demek ki bu zevksizlikler tabii bir şey, elbette bir mânası olacak. Gebeliğim pek belli ol­ maya

başlayınca

la Crampade’dan

çıkamıyacağun,

kimsenin beni o hadde görmesini istemem.


ISO

İKİ GELİNİN HATIRALARI

Annelik hissinin, hayatın hangi anında başladı­ ğını pek merak ediyorum.

Öyle bir hissin,

benim

korktuğum müthiş ağrılar, ıstıraplar arasında baş­ lamasına ihtimal verilemez. Allaha ısmarladık, benim bahtiyar kardeşçiğim! Ben sende tekrar doğuyorum. O güzel aşkları, bir ba­ kışın sebep olduğu

kıskançlıkları,

kulağa fısıldanan

sözleri; bizi bir başka kan, bir başka ışık, bir başka hayat gibi saran bütün o zevkleri senin sayende hayal edebiliyorum. Güzelim, aşkı ben de anlıyorum. Bana her şeyi, her şeyi söylemekten yorulma. Birbirimize ettiğimiz vaadleri tutalım. Ben de sana hiç bir şeyi söylemekten çekinmeyeceğim. Bunun içindir ki mektubumu, hüzünlü bir düşün­ ceyle bitirmekten kendimi alamayacağım: yazdıklarını tekrar okurken birden ürperdim, beni bir yılgı sardı. Bana öyle geldi ki senin o görkemli aşkın, Allah'ın gücüne gidecek. Ziyafetinizde kendisinin de bir yeri bulunmaması, bu dünyanın

mutlak

hâkimi olan fe-

lâket'i gazaba getirmeyecek mi? Hangi mağrur talih, sonunda onun sillesine uğramamıştır? Ah! Louise'cığim, saadetine kapılıp da Tanrı'ya tapmayı unutma. Etrafına iyilik et, fakir, fukaraya bak; başına gelecek belâları sadakayla, gönülsüzlükle savarsın. Bana gelince ben, kocaya vardığımdan beri, manastırdakinden de daha sofu oldum. Sen bana Paris'te dinin yeri ne olduğunu söylemiyorsun. Bana öyle ge­ liyor ki Felipe'yi boyıe taparcasına sevmekle atalar sözünün aksine olarak Allah'tan çok evliyaya başvu­ ruyorsun. Fakat şüphesiz beni kavrayan bu yılgı, sana olan sevgimin çokluğundan geliyor. Siz kiliseye gidi­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

181

yor, kimseye gösterip övünmeden çevrenize iyilik edi­ yorsunuz, değil m i? Belki mektubumun son satırlarını okurken benim pek de taşralı olduğuma hükmedecek­ sin; fakat düşün ki bu korkularınım altında büyük bir muhabbet, tam La Fontaine’in istediği gibi, bir rüya ile, henüz bulut halindeki bir fikirle meraka dü­ sen bir muhabbet gizlidir. Benim bu yeknesak, biraz neşesiz, fakat dolgun; ihtişamsız, fakat verimli taşra hayatında seni düşündüğüm gibi mademki sen de sa­ adetin içinde beni düşünüyorsun, bahtiyar olmaya lâ­ yıksın: berhudar ol” .

X X IX Monsieur de VEstorade’dan Baronne de Macumer’e Aralık 1825 Madame, Bizi meserretlere garkeden bir hâdiseyi sizin sa­ dece basit bir tezkereden öğrenmenize eşimin gönlü razı olmadı. Kocaman bir oğlumuz oldu, onun vaftizi­ ni, sizin Chantepleurs'e döneceğiniz vakte kadar ge­ ciktireceğiz. Renee de, ben de sizin zahmet edip La Crampade’ı teşrif buyurarak ilk çocuğumuzun vaftiz annesi olacağınızı ümit ediyoruz. Bu ümitle nüfus si­ ciline Armand - Louis de l’Estorade diye yazdırdım. Sevgili Renee’miz çok ıstırap çekti ama hepsine b ir melek sabrı ile katlandı. Siz onu bilirsiniz, anne­ liğin bu ilk ıstırabında ona, bizim hepimizi bahtiyar


183

İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

edeceği kanaati kuvvet verdi. Daha yeni baba olanla­ rın biraz gülünççe mübalâğalarına kapılmaksızın soy. lüyorum: küçük Armand çok güzel; yüzü de, gözleri de annesininkine benzediğini söylersem güzelliğine ina­ nırsınız. Annesine benzemiş olması da şimdiden akıllı olduğunu göstermez m i? Hekim de, ebe hanım da Renee için artık hiçbir tehlike olmadığını söylediler; şimdi çocuğu emzirme­ y e başladı, çocuk da memeye çabuk alıştı; sütü bol, tabiat Renee’ye her türlü meziyeti vermiş. Babamla ben de artık sevincimizden başka bir şey düşünmüyoruz. Madame, bu sevinç o kadar büyük, o kadar kuv­ vetli, o kadar tam ki, bütün eve o kadar hayat veri­ y or ki, sevgili kanmın hayatını o kadar değiştirdi Ki saadetiniz için yakında sizin de anne olmanızı dilerim. Renee bir daireyi, sayın misafirlerimizi kabule lâyık bir hale getirmek için çalıştı; burayı teşrifinizde ihti­ şamlı değilse de kardeşçe bir muhabbetle karşılana­ caksınız. Bizim için düşündüklerinizi Renee bana söylemiş­ ti. Bu fırsattan istifade ile size teşekkürlerimi suna­ rım, zaten şimdi tam da zamanı. Oğlumun doğması, babama ihtiyarların pek güçlükle razı oldukları bazı fedakârlıkları kabul ettirdi; yeniden iki toprak aldı. La Crampade şimdi yılda otuz bin frank getiren bir malikâne oldu. Babam, onu bir meşruta haline getir­ m em için kralın müsaadesini rica edecek, siz de onun için geçen mektubunuzda bahsettiğiniz unvanı almaya çalışmak lûtfunda bulunursanız vaftiz oğlunuzu şim­ diden minnettarınız etmiş olursunuz.


ÎKI GELİNİN HÂTIRALARI

m

Meclisin toplanma devrelerinde Renee'nLı sizinle beraber olmasını sağlayabilmek için ben de öğütleri­ nize uyacağım. Kendisinde özel yetkeler bulunan bir adam olmak için gücümün yettiği kadar gayret edi­ yorum. Fakat, benim cesaretimi küçük Armand’ımm sizin korumakta olduğunuzu bilmek artıracaktır. Bu­ rayı teşrif edip ilk oğlum için güzel, dilber, kalbi gibi zekâsı da büyük bir peri olacağınızı ümid etmeme müsaade ediyorsunuz değil mi Madame? Minnettarlığını, hürmet hislerini nasıl tarif ede­ ceğini bilmeyen naçiz bendeleri

Louis de VEstorade XXX

Louise de Macumer’den Rende de l’Estorade’a Ocak 1826 Macumer demin beni uyandırıp kocandan gelen mektubu verdi,, meleğim. Sözüme bir “ Evet” demekle başlayalım. Chantepleurs’e nisan sonuna doğru gide­ ceğiz. Seyahat etmek, seni görmek, ilk çocuğunun vaf­ tiz annesi olmak benim için zevk üstüne zevk olaca*. fakat Macumer’in de vaftiz babası olmasını isterim. Başka herhangi bir kimseyle benim aramda böyle dini bir bağ

bulunmasına katlanamam. Bunu kendisine

söylediğim zaman yüzünde beliren parıltıyı görmüş ol­ saydın o melek gibi adamın beni ne kadar çok sevdi­ ğini anlardın. — Felipe, dedim, La Grampade’a beraber gidece­ ğimize pek seviniyorum: orada belki bizim de bir ço­


IKI GELİNİN HÂTIRALARI

184

cuğumuz olur. Ben de anne olmak istiyorum... Gerçi •o zaman çocuğumu mu, seni mi daha çok sevdiğim belli olmayacak... Herhangi bir mahlûku, hattâ çocu­ ğumu sana tercih ettiğimi görürsen bilmem ne ya­ parsın. Medea1 büsbütün de haksızdı denemez: eski Yunanlar çok doğru şeyler söylemiz, çok şeyleri aniamış. Gülmeye başladı. Demek ki, meralciğim, sen aşkın çiçeğini görmeden meyvesini tattın, ben ise o çiçeği biliyorum da meyvesini görmedim. Talihlerimiz, bir­ birinin aksi olmakta devam ediyor. Ama biz oldukça feylesofuz, bir gün bunun

sebebini,

hikmetini arar

buluruz. Ben daha on aylık gelinim; itiraf edelim ki •daha vaktimi kaybetmiş sayılmam. Biz burada, bütün bahtiyar insanlar gibi eğlence­ lerle dolu, fakat tam bir hayat sürüyoruz. Günler bi­ ze daima pek kısa geliyor. Benim kadın oluverdiğimi gören kibarlar âlemi baronne de Macumer’i Louise de Chaulieu’den daha güzel buldu; gönlü

bahtiyar

«eden aşk, yüzü de daha sevimli kılıyor. Ocak ayının güzel

bir don gününde, parlak bir güneş altında,

Champs - Elysees’nin ağaçlarından yıldız yıldız beyaz salkımlar sarktığı saatte Felipe ile ben arabamızda, bütün P arisliler önünden geçip daha bir yıl önce ayn a y n dolaştığımız yerlerde şimdi beraber gezerken a s­ lıma binlerce düşünce üşüşüyor, senin de son mektu­ bunda söylediğin gibi, saadetime bu kadar güvenm e* Allahın gücüne gidecek diye korkuyorum. 1 Medea, kendisine ihanet eden kocasından inti­ kam almak için çocuklarım kendi eliyle boğmuştur* Burada Louise, onun çocuklarını kocasından kıskandı­ ğım söylemek istiyor.


ÎKİ GELİNİN HÂTIRALARI

185

Annelik neşelerini bilmiyorsam, onları bana sen söylersin, ben de seninle anne olurum; fakat bence askın hazlanyla karşılaştırılacak hiç bir şey yoktur. Sözlerimi garip bulacaksın ama bu on ay içinde belki •on defa, otuzumda ölsem, hayatın ihtişamı içinde, aşInn gülleri içinde, hazlar kucağında doyarak, hiçbir ümidin boşa çıktığım görmeden, bu güneşin altında, bu güzel havanın göğsünde yaşadıktan sonra, biraz da aşkın eli ile öldürülerek, tacımdan bir çiçek, bir ya dra k bile kaybetmeden, bütün tatlı düşlerimle gitsem diye dua ettiğim oldu. Köhne bir vücutta taze bir kal­ bin çarptığını duymak; herkesin, yabancıların bile bize güldüğü yerde bütün çehreleri sessiz, soğuk bulmak, yani artık sadece hürmet edilen ihtiyar bir kadın ol­ m ak nedir, düşün bir kere... Daha ölmeden cehenneme atılmak değil de nedir bu? Felipe ile ilk kavgamız bu yüzden çıktı. '‘Beni otuz yaşımda bana farkettirmeden uykumda öldür de bir rüyadan bir rüyaya geçeyim” dedim. Bu kuvveti göstereceğini va*detmesini istedim. Canavar razı ol­ madı. “Ben de seni hayatta yalnız bırakıp giderim” diye tehdidettim; sarardı. Zavallı çocukçağız! O baş­ bakan gerçekten çocuk gibi bir şey oldu, kardeşçiğim . Onda herkesten gizlediği öyle bir gençlik, öyle bir sadelik varmış ki inanılacak şey değil. Onunla da şimdi tıpkı seninle olduğu gibi konuşuyorum, yanı biribirimize bütün düşüncelerimizi sanki kendi ken­ dimize yüksek sesle düşünür gibi söylüyorum; onu da böylece sır dökmeye, dert dökm eyr ılıştırdığım­ dan biribirimizden duyduklarımıza hayran oluyoruz.


183

İKİ GELİNİN HATIRALARI

Kardeşçiğim, Felipe ile Louise, bu âşık ile ma­ şuk, yeni anneye bir hediye göndermek

istiyorlar*

Senin hoşuna gidecek bir şey yaptırmak isteriz. N e arzu ettiğini bize açıkça yaz, çünkü biz bourgeois’la r gibi beklenilmedik armağanlarla sevindirmekten hoş­ lanmayız. Daima işe yarayacak, kullanmakla aşınma­ yacak hoş bir şey olsun ki her gün onu gördükçe bizi ansın. Bizim en neşeli, en hararetli yemeğimiz, sabah kahvaltısı oluyor. Çünkü onu, başbaşa yiyo­ ruz; bunun içindir ki sana, üstü çocuk resimleriyle süslenmiş bir kahvaltı takımı göndermek niyetinde­ yim. Münasip buluyorsan bana cevabını çabuk yaz.. Sana onu kendim getirebilmem için şimdiden ısmar­ lamam gerek: bu Paris’in işçileri de ressamları da çok cembel şeyler. Doğum tanrıçası Locina’ya arma­ ğanım olsun bu benim. Allaha ısmarladık, kardeşçiğim; Allah sana an­ neliğin bütün zevklerini nasip etsin. Bana yazacağın ilk mektubu sabırsızlıkla bekliyorum. Bana onda her şeyi olduğu gibi yazacaksın, değil mi?

XXXI Renâe de VEstorade’dan Louise de M acumer’e Canım kardeşçiğim, kurtulalı beş ay olacak, sana» mektup yazmak için küçük bir lâhzecik bulamadım. Sen de mektuplarını seyrekleştirerek beni cezalan­ dırdın ama inşallah anne olursan halimi anlar, ben» mazur görürsün. Yaz bana, ciciciğim! Zevklerini an­


ÎKİ GELÎNIN HATIRALARI

187

lat, saadetini en güzel, en parlak renklerle belirtmek­ ten çekinme, ben kıskanıp keder etmem, çünkü şimdi bahtiyarım, hem senin hayal edebileceğinden çok, peK çok bahtiyarım. Bizim eski Provence ailelerinde âdettir: lohusaJıktan

kalkınca kilisede büyük bir tören yaptırılır.

Beni de alayla götürdüler. Bir koluma Louis’nın Da­ hası, bir koluma da benim babam girmişlerdi. Tan­ rım ın huzurunda öyle bir minnet coşkunluğu ile diz çöktüğümü

hiç hatırlamıyorum. Sana söylenecek o

kadar şeyler, anlatacak o kadar hisler var ki han­ gisinden başlayacağımı bilemiyorum. Fakat zihnimin bütün bu karışıklığı arasında, kilisede o günkü ha­ dim, en büyük bir saadet hâtırası gibi gülümsüyor. Kızken hayattan da, istikbalden de şüphe etti­ ğ im o yerde kendimi bahtiyar, neşeli bir anne olarak .görünce, mihraptaki Yüce Kız1 sanki başını eğmiş, bana çocuğunu gösteriyor, o tanrısal yavru da bana gülümsüyordu. Armand’ımızı, asıl vaftizden önce mu­ vakkaten vaftiz eden papazın kutsamasına sunarken bilsen içimden ne büyük bir göksül aşkm taştığını duydum. Ama bir gün sen gelip de beni Armand’ımla beraber göreceksin, değil m i? Yavrum! bak, şimdi sana da yavrum diyorum; bir annenin gönlünde, aklında, dudaklarında bundan «daha tatlı kelime olabilir mi?... Dinle, sevgili yavru­ cuğum ! Son iki ay içinde bahçemizde rehavetti re­ havetti, yorgun argın dolaştım; o iki ayın bütün zah­ metlerini unutup bu kadar seveceğimi, bu kadar tatil 1 Meryem heykeli.


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

188

bulacağımı bilmediğim yüküm beni eziyordu. İçim e öyle korkular, öyle yılınç ölüm düşünceleri çöküyor­ du ki yavrumun nasıl olacağını, ne olacağım merak bile edemiyordum. “ Tabiatın hiçbir isteğinde korku­ lacak bir şey yoktur” diye kendimi avutmaya, sükûn bulmaya çalışıyor, anne olmayı kendi kendime v a z e ­ diyordum, ama nafile, bana içimden minimini tek­ meler savuran o çocuğu düşündüğüm zaman gönlüm­ de sevgi duyamıyordum. Kardeşçiğim, çocuk, doğur­ muş bir kadın o tekmelerden belki hoşlanabilir; fakat ilk defasında o bilinmeyen canın çarpınmaları insana zevkten çok hayret veriyor. Ben ki ne müraiyim, ne de gösterişi severim, sana kendimden de, sevdiğim bir erkekten de çok Allahtan gelmiş (çocukları Allah verir)

meyvemden bahsediyorum. Ama bu

geçmiş,

ümidederim ki bir daha da gelmeyecek olan hüzün­ leri, gam lan artık bırakalım. Buhran anı geldiği zaman katlanmak için içimde öyle kuvvetler topladım, öyle ağnlara hazırlandım ki, o müthiş işkenceye

dayanışım

bütün

yanımdakileri

hayrete düşürmüş. Kardeşçiğim, bir saat kadar bir zaman mahvolmuş, bitmiş gibi idim; kendimi, rüyaya benzeyen bir hisse bıraktım. Sanki benliğim ikiye aynlm ıştı: bir yanda kerpetenlerle sıkıştınlan, parçala­ nan, işkence edilen bir vücut, bir yanda da sakin, ra­ hat bir ruh. Bu garip halet sırasında ıstırap, başım üzerine bir çiçek çelengi gibi kondu. Sanki kafa ta­ sımdan kocaman bir gül çıkıp büyüdü, beni sardı. B u kanlı çiçeğin kızıl rengi havada idi. Her şeyi kıpkızıl görüyordum. Vücud ile ruhun birbirinden ayrılır gibi olduğu o ana gelince öyle bir a ğ n başladı ki hemen


ÎK l GELİNİN HATIRALARI

189

öleceğim sandım. M üthiş feryatlar kopardım. Am a ye­

ni ağrılara karşı yeni kuvvetler buldum. Bu acı acı bağırm aları birdenbire içim de o küçü­ cü k mahlûkun gümüş çınlam asını andıran ağlamala­ rının yarattığı tatlı bir ezgi bastınverdi. H ayır, hiçbir şey sana o ânı anlatam az: bana, bütün dünya benimıe beraber bağırıyor, dünyada herşey ıstırapm ış, feryat­ m ış gibi geliyordu; fakat birdenbire o h afif çocuk sesi herşeyi kapladı. Beni tekrar büyük karyolaya getirdi­ ler; kendimde fevkalâde b ir bitkinlik duyuyordum, ya­ tağa cennete girer gibi girdim . G özleri yaşarm ış üç d ört neşeli yüz bana o zaman çocuğu gösterdiler. K ardeşçiğim , onu görünce ürpererek bağırdım : — Ne şebek şey! dedim. Bunun bir çocuk oldu­ ğundan emin m isiniz? diye sordum. Yanıma döndüm, içim de hâlâ annelik sevgisi duy­ m adığım dan çok üzülüyordum. O gece başım ın ucun­ dan ayrılm ayan annem : — İçini ferah tut, dedi. Doğurduğun çocuk dün­ yanın en güzel çocuğu. M ünasebetsiz kuruntulara lü­ zum yok ; bundan sonra sen, sütü gelsin diye ot yiyen inek gibi hiç bir şey düşünmemeye çalışacaksın. Ben de kendimi tabiatın istediğine bırakmaya ka­ rar vererek uyudum. Ah m eleğim , bütün o ıstıraplar­ dan. o karm akarışık duygulardan, herşeyin karanlık, ıstıraplı,

kararsız

gözüktüğü o ilk günlerden

sonra

uyanış ne zevkli, ne güzel oluyor! karanlıklar, yavru­ m un ilk ağlamasından da daha zevkii bir duygu ile dağıldı. Gönlüm, bütün varlığım , içim de bilm ediğim bir benlik, o ıstıraplı, o gamlı kabuğun içinden, güne*


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

190

şin parlak davetini duyup tohumundan yükselıveren bir çiçek gibi uyandı. Küçük

canavar mememi alıp

emmeye bağladı: işte “ Kün feyekû n ” sırrı. B irdenbire anne oldum. İşte saadet, işte sevinç; gerçi bazı acılan , ıstırapla n da var ama gene tadına doyum olmaz, anlatıl­ maz bir sevinç. Benim güzel kıskancım , ancak bizim le çocuğum uz, Allah arasında olan bir zevk kim bilir se­ nin de ne kadar hoşuna gidecektir. O küçük mahlûk, bizim mememizden başka h iç bir şey bilm iyor. Onun için dünyada o parlak noktadan başka hiç bir şey yok, onu bütün kuvveti ile seviyor, o hayat

çeşmesinden

başka hiç bir şey düşünmüyor, oraya koşuyor, ancak uyumak için çekiliyor, uyanınca da gene hemen oraya dönüyor. Dudaklarında tarif edilm ez bir aşk var; m e­ meye yapıştıkları zaman hem acıtıyor, hem de zevk veriyorlar: acıya kadar giden bir zevk, yahut zevke varan bir a cı; memeden başlayıp hayatın bütün kay­ naklarına kadar giden bu duyuyu sana anlatam am : sanki o merkezden binbir yol ayn lıp bütün gönlüm e, bütün ruhume zevk salıyor. Çocuk doğurmak bir şey değil; em zirm ek iş, her an yeniden doğurmak. A h! Louise’ciğim , dünyada hiç bir âşığın okşam aları o yavaş yavaş dolaşan, hayata tutunmaya çalışan o pembe ellerin okşaması kadar tatlı olm az. Çocuğun bir memeye, sonra bir de bizim yüzüm üze bakmasını bir görm eli! Hâzinesine dudaKları ile yapıştığım görünce insan neler, neler düşü­ nüyor! O yalnız vücudun

kuvvetlerini değil, aklın

kuvvetlerini de kullanıyor, hem kanı, hem de zekâsıyla


m

İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

uğraşıyor, sadece maddî arzularım doyurmaktan daha ileri gidiyor. Güneşin ilk ışını yer üzerinde ne tesir bıraktı ise benim üzerimde de o tesiri bırakan ilk ağlamasını «duyduğum gün tattığım fevkalâde hazzı, sütümün ağ­ zım doldurduğunu hissettiğim zaman da tattım ; bana ilk bakışını gördüğüm zaman da, ilk gülümsemesi ara­ sında ilk düşüncesini sezdiğim zaman da tattım . Ar­ tık gülücükler yapıyor. O gülme, o bakış, o ısırma, •o ağlama, sonsuz dört haz: yüreğim in tâ en derin nok­ tasına vanyor, orada, onlardan başka hiç b ir şey;n titretem eyeceği telleri titretiyor. Çocuk anne meme­ sinin her damarına nasıl bağlanıyorsa kâinat da Allah’a -öyle bağlanm alıdır: Allah büyük bir anne yüreğidir. İnsan gebe kaldığını görm üyor, anlam ıyor; hattâ gebelik sırasında da fazla bir şey görm üyor; halbuki çocuğu emzirmek her an bir saadet! Sütün ne olduğu görülüyor. E t oluyor, bir çiçeğe benzeyen, çiçek gibi narin olan o küçücük parm akların ucunda beliriyor; birer ince, şeffa f tırnak halinde büyüyor, tel tel çeki­ lip

saç

oluyor,

ayaklarla

beraber

tepiniyor.

A h!

ILouise’ciğim , çocuğun ayakları yok mu? bütün bir dil. Çocuk, meramını önce onlarla anlatıyor. Emzirmek, inşam hayretlere düşüren bir değişip •olgunlaştırmayı her dakika gözlerim izle takip etm ek •oluyor. Ağlam aları kulaklarınla değil, yüreğinle işiti­ yorsun;

gözlerin,

dudakların

gülücüklerini,

yahut

ayakların tepinm elerini, sanki Allah göklere ateşten harflerle çiziyorm uş gibi anlıyorsun! A rtık dünyada seni ilgilendirecek hiç bir şey kalm ıyor. Çocuğun ba­ bası m ı? Hele çocuğu uyandırmaya kalksın, öldürüve-


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

193

rirsin! N asıl senin için âlem yalnız çocuksa, sen rte tek başına çocuk için bütün âlem oluyorsun. Hayatı­ mıza bir kimsenin daha katıldığından em in oluyoruz; kendi başımıza çıkardığım ız üzüntülerin, çektiğim iz ıstırapların

m ükâfatım

fazlasiyle

görüyoruz.

Evet,

kardeşçiğim , ıstıraplar da var. A llah seni memende bir ardaklanmadan korusun! Gül dudakların açtığı, gayet zor iyileşen bu yara, güzelliğin en müthiş ceza­ larından biridir. İnsan çocuğun ağzından sütler aktı­ ğını görüp sevinmese canının bu acısından çıldırabilir. Louise’ciğim , kulağına küpe olsun: bu yara en narin, en ince tenli kadınlarda olurmuş. Benim küçük maymun, beş ay içinde, şim diye ka­ dar bir annenin sevinçli göz yaşları arasında yıkadığı, tem izlediği, taradığı, süslediği en güzel mahlûk oldu ; bu küçük çiçekler ne yorulm ak bilm ez bir aşkla süs­ leniyor, giydiriliyor, tem izleniyor, Tıkanıyor, çam aşırı değiştiriliyor, Öpülüyor, sana tarif edemem! Yani be­ nim maymun artık maymun değil, İngiliz dadının de­ diği gibi bir baby, pembe beyaz bir baby; sevildiğini hissettiği için de fazla ağlam ıyor; fakat doğrusu be­ nim de onun yanından ayrıldığım yok, onu canıma, canım ı ona sokacağım geliyor. Kardeşçiğim , Louis için de şimdi yüreğim de bir his uyandı: bu aşkın kendi olm amakla beraber, şef­ katli bir kadm kalbinde aşkı tam am layabilir. H attâ bana öyle geliyor ki bu şefkat, her türlü m enfaat his­ sinden âzade olan bu m innettarlık aşktan da üstün. Senin

söylediklerinden

anladığım a

göre

aşkta

peK

maddî bir şey var; halbuki bir annenin kendisine o uzun, o ebedî zevkleri bahşetmiş olan adama duyduğu


İKİ GELİNİN HATIRALARI

193

m uhabbet âdeta dinî, tanrısal bir duygu. B ir annenin m eserreti hem geleceği aydınlatan, hem de geçm işe vurup ona hâtıraların büyüsünü veren bir aşıktır. İhtiyar l’Estorade ile oğlu bana nasıl bakacakla­ rım bilem iyorlar; ben onlar için sanki yepyeni bir in­ san oldum : sözleri, bakışları tâ ruhuma işliyor, beni ne zaman görseler, benimle ne zaman konuşsalar et­ m edikleri iltifa t; etm edikleri ikram kalm ıyor. İhtiyar dede zannederim çocuklaşıyor; bana hep hayran hay­ ran bakıyor. Lohusa döşeğinden kalkıp da sofraya ilk indiğim gün benim bir yandan yem ek yerken bir yan­ dan da torununa meme verdiğim i görünce ağladı. H er zaman para düşüncesinden başka bir p a n ltı görülm e­ yen o iki gözde beliren yaş, yüreğim i o kadar ferah­ landırdı ki anlatam am ; bana öyle geliyor, sevincim i ihtiyar da anladı. L ouis'yi sorarsan o, bir oğlu olduğunu ağaçlara, yolun taşma, toprağına anlatacak. Çocuk uyurken ba­ şında oturup saatlerce baktığı oluyor. (<Buna ne za­ man alışacağım , bilem iyorum !'* diyor. Sevinçlerindeki bu aşırılık, vaktiyle geçirm iş olduğu korkuların, duy­ dukları kaygının ne kadar büyük olduğunu gösterm ez m i? Louis sonunda itira f e tti: kendi kendinden şüphe ediyor, hiç çocuğu olm ayacağım sanıyormuş. Benim zavallı Louis’ciğim

birdenbire

değişip

daha iyileşti,

şim di eskisinden de daha çok çalışıp okuyor. Çocuk, babasının yükselm e hırsım bir kat daha artırdı. Bana gelince, canım kardeşim, ben günden güne daha bahtiyarım . H er saat, bir anayla yavrusu arasın­ da yeni bir bağ kuruyor. İçim de duyduğum için *ÖiTi13


tK l GELİNİN HATIRALARI

m

yorum ki bu his mahvolmaz, tâbiidir, her anda can­ lıd ır; halbuki öteki hislerin, m eselâ aşkın böyle olm a­ dığını, arasıra kesilmeye uğradığım sanıyorum. İnsan ömrünün her ânında hep bir surette sevmez, hayatın o kumaşı üzerine işlenen çiçekler daima parlak olmaz, hem aşkın er geç bir sonu olu r; annelik sevgisinin hiç bir duraklamaya uğram aktan korkusu yoktur; o ço ­ cuğun ihtiyaçları ile artıp çocukla beraber gelişir. O sevgi hem b ir tutku, hem bir ihtiyaç, hem bir his, hem bir vazife, hem bir zaruret, hasılı saadetin tâ kendisi değil m idir? Evet, benim cici kardeşim, işte kadına mahsus olan hayat. Biz, annelikle, hem kendimizi ka­ nıktırıyor, hem de kıskançlığın o üzücü heyecanlarıy­ la karşılaşm ıyoruz. Zaten biz

kadınlar için

tabiatla

toplum un uz­

laştıkları biricik nokta, annelik değil m idir? Doğrusu toplum , bu hususta, tabiatı zenginleştirm iş, analık his­ sini aile ruhiyle, soyadını, kam, serveti devam ettir­ m ekle b ir kat daha artırm ış. B ir kadının, kendisine bu büyük sevinçleri ilk tattıran, ruhunun kuvvetle­ rini geliştiren, kendisine analık demlen büyük sanatı ilk öğreten sevgili m ahlûku büyük bir aşkla sarma­ masına im kân var m ı? İnsanların ilk kurduğu toplumlarda bile bulunan, dünya kadar eski olan "büyük oğu l haklan” , bence tartışm a konusu edilm em elidir. Bilsen bir çocuk anasına neler öğretiyor! Z ayıf bir mahlûka borçlu olduğumuz bu daimî koruma ça­ ğında bizim le fazilet arasında öyle vaitler oluyor ki bir kadın, ancak ana olduktan sonra gerçek benliğe eriyor diyebilirim ; biz ancak o zaman bütün kuvvet-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

195

lerim îzi geliştirip hayattaki bütün vazifelerim izi ya­ pıyor, hayatın bütün saadetlerini, neşelerini tadıyoruz. Ana olmayan bir kadın yarım kalmış, yanlış yaratıl­ m ış bir mahlûktur. Sen de bir an önce anne olm aya çalış, m eleğim ! Göreceksin ki o zaman, şimdiki saa­ detine benim duyduğum bütün hazlan da katm ış ola­ caksın.

23. V aftiz oğlunuz beyefendinin

ağladığını

duyunca

mektubumu bırakm aya m ecbur olm uştum ; onun ağla­ masını tâ bahçenin ucundan duyuyorum. M ektubu bir iki veda kelim esi de katmaksızın gönderm ek istem e­ dim ; bir kere de okuyayım dedim, anlattığım hissin alelâdeliği, sırf bana mahsus hiç bir şey olmaması be­ ni ürpertti. Benim hissettiğim i, bana öyle geliyor ki bütün anneler benim gibi hissetmiş, benim gibi söy­ lem işlerdir. Hani daima çocuklarında, kimsede görül­ medik bir hal bulan, onların zekâsından, güzelliğinden bahseden babalar vardır, herkes onlarla alay eder, sen de bunun gibi benimle alay edeceksin. Benim cici kardeşçiğim , işte mektubumun özeti, m ânası; ben, eskiden ne kadar bedbaht isem şim di de o kadar bahtiyarım . Bu köy evi, yakında bir malikâne, bir meşruta haline gelecek olan bu köy evi benim için ‘'Adanılm ış T oprak". A rtık aştım çölü. Bin bir şefkat, ciciciğim . Bana mektup yaz, saa­ detini anlatacak satırları artık içim burkulmadan, göz­ lerim yaşarmadan okuyabilirim . Şim dilik Allaha ıs­ marladık.


196

İKİ GELİNİN HATIRALAR]

xxxn Madame de M acum er'den Madame de VEstorade’a M art 1826 N asıl oldu da, kardeşçiğim , üç aydır ne sen bana bir şey yazdın, ne de ben sana?... B iliyorum ki kaba­ hatin büyüğü bende, mektubuna cevap verm edim ; fa­ kat benim bildiğim sen böyle şeylere pek bakmazdın. H er neyse! susmandan M acum er de, ben de, üstü ço­ cu k resim leriyle süslü kahvaltı takım ını kabul ettiğin manasım çıkardık; o cici şeyler hazırlandı, bu sabah M arsilya'ya gönderiliyor, ressam lar islerini tam altı ayda bitirdiler. F elipe: “ Kuyum cu sandıklan kapama­ dan bir de sen gelip g ör" deyince hayretim den sıçra­ dım : ısm arlayalı o kadar zaman geçti ki artık âdeta unutmuşum. Seninle beraber benim de kendimi anne hissettiğim m ektuptan beri birbirim ize bir şey yaz­ mamış olduğumuz da o zaman aklım a geldi. Benim özrüm Paris, bu müthiş P aris; ya senin­ k i?... Bu kibarlar âlem i denilen şey bir gayya kuyu­ su. Sana eskiden de söylem iştim ya ! insan Paris’in ne olduğunu ancak P aris'te anlıyor. Burada kibarlar âle­ m i bütün hisleri parçalıyor, insanın her saatini kap­ lıyor; dikkat etmesen kalbini yiyip bitirecek. M oliere'in şu Adamcıl'mdaki Câlimene yok m u? gerçekten ha­ rikulade bir buluş, b ir usta işi. O yalnız X IV üncü L ouis çağının değil, bugünün de, yannm da salon ka­ dının tâ kendisi. Çok şükür ki Felipe'ye olan aşkım beni bir kalkan gibi koruyor; o da olm asa halim ne


İKİ GELİNİN HATIRALARI

197

olurdu? Bu sabah bunları düşünüp kendisine de söy­ ledim : “Sen beni kurtardın!” dedim. Akşam larım ı hep müsamereler, balolar, tiyatrolar dolduruyor ama dönüşte aşkın zevklerine kavuşuyo­ rum, yüreğim açılıyor,

gönlüm de

kibarlar âlem inin

bıraktığı diş yaralan geçiyor. Ancak evim ize şu dost­ lar, ahbaplar denen insanlar geldiği akşam lar kendi sofram da yem ek yiyebiliyorum ; evim de ancak kabul günümde kalabiliyorum . Benim de şimdi bir kabul gü­ nüm var: çarşam baları, Madame d'Espard ile, Madame de M aufrigneuseTe, ihtiyar duchesse de Lenoncourt’la rekabetteyim , âdeta bir savaş! Bizim evin eğlenceli olduğu söyleniyor.

Basanlarım ın

Felipe’y i

memnun

ettiğin i görünce ben de kendimi modaya bıraktım . An­ cak sabahlarım ı F elipe’yle geçirebiliyorum ; çünkü sa­ at dörtten sabahın

ikisine

kadar

Paris’le uğraşmak

gerek. M acumer fevkalâde bir ev efendisi: hem hoşsoh­ bet, hem ağır başlı; o kadar gerçekten büyük ki, öyle mükemmel bir nezaketi var k i kendisine salt birtakım m enfaat düşünceleriyle varm ış bir kadını

bile aşık

ederdi. Babamla annem M adrid'e g ittiler: XVTL Louis’nin ölümünden

sonra

duchesse,

pek

sevgili şairini

de

attachâ olarak beraberinde götürm ek için kiralım ız X . uncu Charles’ı kolayca razı etti. Ağabeyim

duc

de Rhetore, bana üstün b ir mahlûk gibi bakm ak lû tfunda bulunuyor. A skerliğe keyif olsun diye giren com te de Chaulieu’ye gelince, onun bana ilelebet bir m innettarlık beslem esi gerek: babam buradan gitm eden önce be­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

198

nim bütün paramla ona, yılda kırk bin frank geti­ recek bir toprak aldı; Touraine’in en zengin ailelerin­ den M ortsauf’ların

kızıyla

evlenmesi de bugünlük,

yarm lık bir iş. K ıral, Lenoncourt hanedam ile G iv ıy ierin adlarım, unvanlarım, armalarım kullanmak hak­ kım bahşedecek. O ilk güzel armanın da, Facien sem per m onstram us gibi pek kahramanca b ir sözün de kay­ bolm asına cidden gönül razı olm azdı! Duc de L enoncourt - Givry’nin torunu, biricik m irasçısı olan M adem oiselle de M ortsauf’a yılda yüz bin franktan fazla gelirli bir servet kalacağı söyleniyor. Babam sadece Lenoncourt’lan n armasına, ChaulieuTerin armasımn da zem in teşkil etm esini şart koştu. B öylece ağabeyim duc de Lencourt olacak. Bütün bu servetin tabiî m irasçısı olan genç de M ortsauf veremden ya­ tıyorm uş, hastalığı son dereceyi bulm uş; akşama sa­ baha ölüyor diyorlar, önüm üzdeki kış, matem müd­ deti dolduktan sonra, düğün olacak. M üstakbel yen­ gem M adem oiselle M adeleine de M ortsaufun çok iyi, çok sevim li bir kız olduğunu söylüyorlar. Görüyorsun ki babam, bana çektiği nutuklarda haklıym ış. Bu neticeyi Öğrenince çok kim seler bana hayran oldu, akıllarınca benim M acum er'e niçin var­ dığım ı anladılar. Büyük anneme olan muhabbeti dolayısdyle prince de Talleyrand M acum erl de övüyor: yani artık

başarım ız tamam. K ibarlar âlem i önce

beni ayıplam ıştı ama şim di pek beğeniyor. Daha iki y ıl önce hemen hemen bir h iç olduğum Paris’te şim di âdeta saltanat sürüyorum . M acumer’in saadetini her­ kes kıskanıyor, çünkü ben Paris'in en zeki kadınt'ymu


İKİ GELİNİN HATIRALARI

199

B ilirsin ki Paris’te P aris’in en zeki kadım diye y ir­ miden fazla kadın vardır. E rkekler bana, dem çeken kum rular gibi, bir­ takım âşıkça sözler fısıldıyor, bazıları da bunu gö­ nüllü gönüllü bakışlarına söyletm ekle yetiniyor. İnsanı her yandan

sarıveren bu arzu, bu hayranlık

sunuş­

ları gerçekten koltuklarım ızı kabartacak şey; kadın­ ların bu pek narin, geçici zevkleri bir an daha tat­ mak için büyük m asraflara katlanmalarındaki hik­ m eti anladım.

Bu zafer gururumuzu,

kibrim izi, hâsılı b en lik ten

doğan

nahvetim izi,

bütün duygulan

okşayıp esrikleştiriyor. Erkeklerin bize böyle hep bir tannça gibi bakm alannda öyle başdöndürücü bir ha) var ki kadm lann, bu bayram havası içinde sade ken­ dilerini düşünmelerine, her şeyi çabucak unutup her şeye kapılıverm elerine artık hayret etm iyorum . Bu kibarlar âlem i, insanın başına vuruyor. da, gönlümüzün de

bütün

Zekâm ızın

çiçeklerini, en kıym etli

zamanımızı, en yüce gönüllü gayretlerim izi birtakım adamlara avuç avuç sarf ediyoruz; onlar da bizim güzel, süslü, hoş sohbet, herkese karşı nazik, sevim li olm ak arzularım ıza, bu çil altınlara karşılık bize o boş sözlerinin, iltifatlarının kalp akçesini dağıtıyor­ lar. Bu Pazar’ ın ne kadar pahalı

olduğunu,

orada

daima aldatıldığım ızı, bize oyun edildiğini biliyoruz ama ne fayda! Gene de kendim izi çekm ek kabil ol­ m uyor. A h! benim güzel meralim, bilsen insan dost bir yüreğe ne kadar susuyor; Felipe’nin aşkı, sadakati ne kadar kıym etli oluyor! Onu ne kadar seviyorum ! B ac sokağının da, bütün Paris salonlarının da bu


İKİ GELİNİN HATIRALARI

200

oyunlarından kurtulup Chamtepleurs'de dinlenmek iç i» bilsen ne kadar sevinçle hazırlanıyorum ! Son cm ektubunu tekrar okudum ; sana cennet denilen bu P a­ ris cehennemini bir tek sözle anlatabilirim : anne ol­ mak kabil değildir burada. P ek yakında kavuşacağız m eleğim : Chantepleurs*de en çok bir hafta kalıp mayısın onuna doğru sizde olacağız. Dem ek ki ik i y ıl hasretten

sonra

tekrar

birleşeceğiz. N e kadar da değişik! İkim iz de kızken kadın

olduk: ben sevgililerin en bahtiyarı,

annelerin en bahtiyarı.

Canım

kardeşim,

sen de m ektup

yazm adığım a bakma, seni unutmadım. Ya benim vaf­ tiz oğlum, o maymun gene güzel m i? Koltuklarım ı kabartacak m ı? Benim oraya geldiğim zaman o d o­ kuz ayım geçm iş olacak. Onun bu dünyada atacağı ilk adım lan görm ek isterdim ama M acum er en ça­ buk yürüyen çocuklann bale on aylıktan önce yürü­ m ediklerini söylüyor. Biz de ona göğüslükler dikeriz. Bakalım

söyledikleri doğru m u?

Çocuk doğurm ak

endam ı bozuyor m u? Ek. — Bana cevap yazarsan Chantepleurs'e gön­ d er; biz yola çıkm ak üzereyiz. X X X III Madame de VEstorade’dan Madame da M acu m efe Yavrucuğum , inşallah bir gün sen de anne olu r­ san, em zikliliğin ilk dokuz ayında mektup yazılabilir m ı?

yazılam az m ı? o zaman anlarsın. İngiliz dadı

M ary'm n de, benim de başım ızı kaşıyacak vaktim iz yok . Am a söylem em iştim sana, her şeyin kendi elim le


Je t GELİNİN HATIRALARI

SOI

elm asını istiyorum . GefoeHğimde kundağı kendi elim le dikmiş, takkeleri kendi elim le isleyip süslem iş tim. Ben geceli gündüzlü esirim , ciciciğim ! Hem Arm and - Lotus istediği zaman meme em iyor, daima da istiyor; sonra onu sık sık değiştirm ek, tem izleyip giydirm ek lâzım . Annelik bu! uyurken seyretm ek, ninniler söylemem, hava güzel oldu mu kucağım a alıp gezdirm ek o ka­ dar hoşuma gidiyor ki kendime bakam ıyorum . Senin için kibarlar âlem i vardı, benim için de çocuğum , ço ­ cuğum uz vardı, birbirim ize

m ektup

yazam adık! N e

zengin, ne dolgun hayat değil m i? Seni bekliyorum , kardeşçiğim , göreceksin! Am a korkarım ki dişleri yüzünden bağırır, ağlar bulacak­ s ın Şim diye kadar çok ağlam adı, çünkü ben hep ya­ nındaydım. Çocuklar, b ir ihtiyaçları olup da anlatam ayınca ağlarlar; ben hep, hep tetik davranıyorum. A h! m eralciğim , sen gönlünü o İtibarlar âlem ine kul edip küçültürken benim ki ne kadar genişledi! Ü c­ ra yerlerde yaşayanların sabırsızlığı ile bekliyorum . Beni, L ’E storade’ı nasıl bulacaksın dîye m erak için­ deyim , sen de elbette ben M acumer’i nasıl bulacağım , •onu m erak edersin. Sen konaklayacağın yerden bize haber gönder, bizim kiler şanlı m isafirlerine karşıcı gitm ek istiyorlar. E y benim Paris’in sultam kardeşçiğim , gel, bak burada ne kadar sevileceksin. X X X IV M adame de M acum er’d en V icom tesse de l’E storade’a Hisan 1826 Kardeşçiğim , mektubunun üzerindeki adres sana, ricalarım ın kabul olunduğunu öğretecek. K ayınbaba*


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

Z02

artık oomte oldu: com te de l’Estorade. Senin dilediği­ ni elde etmeden Paris'ten ayrılm ak istem edim ; sana bu mektubumu, emirnamenin m üjdesini kendi eliyle getirm ek lûtfunda bulunan adalet bakanının yanında yazıyorum . Yakında görüşürüz, kardeşçiğim .

XXXV Madame de M acum er’den V icom tesse de VEstorade’a M arsilya, Temmtut Benim böyle

birdenbire kaçıcım seni hayretlere

düşürecek; pek utanıyorum ama bilirsin ki yalandan hoşlanmam, seni de h iç eksilm eyen bir muhabbetle se­ verim ; bunun için işin aslım kısaca söyleyeyim : fena halde kıskanıyorum . Felipe sana çok bakıyordu. O se­ nin kayanın altında sessiz, sedasız konuşm alarınız yok m u? beni bitiriyor, kötü kişi ediyor, huyumu değişti­ riyordu. Senin gerçekten İspanyol kadınlarım andıran güzelliğin ona herhalde M aria Heredia’yı hatırlatıyor­ du; benim kıskançlığım yalnız bugüne değil, düne de karşı. Senin o camm kara saçların; o güzel kara göz­ lerin; üzerinde hem bir nur gibi annelik sevinçlerinin parladığı, hem de o nurun gölgesi gibi eski ıstırapla­ rının beliğ hâtıraları okunan alnım, benim sanşın ka­ dın beyazlığım dan da daha beyaz o güney kadını ta­ zeliğin: çizgilerindeki pürüzsüzlük; cici vaftiz oğlum bir meyva gibi sarktığı zaman tenteneler içinde par­


ÎK l GELİNİN HATIRALARI

203

layan m em en; bütün bur'*ır benîm gözlerim için de, gönlüm için de bîr azap oluyordu. Salkım salkım saçı­ larım a peygam ber çiçekleri taktım , sarı örgülerim in çiğliğini kiraz rengi kurdelelerle giderm eye çalıştım , hiçbiri kâr etm edi; bütün bunlar, o La Crampade de­ diğin vahada

bulacağım ı hiç ummadığım

Renee’nin

güzelliği yanında pek sönük kalıyordu. Felipe çocuğa da pek im reniyordu; adetâ garaz kesildim çocuğa. Evet, senin evini dolduran, canlan­ dıran, orada ağlayıp gülen o küstah hayat benim olsun istiyordum . M acumer’in gözlerinde esefler görür gibi oldum ; ona belli etm eden tam iki gece ağladım . Senin evde azap içindeydim . Sen çok güzel bir kadın, üstelik de bahtiyar bir annesin, ben senin yanında oturamam M üraîî bir de şikâyet ediyordun. B ir kere senin l’Estorade pek âlâ adam, konuşması çok ta tlı; kır saçları gözleri güzel; güney erkeklerine vergi tavırlarında in­ sanın hoşuna giden bir hal var. Benim görüp anladı­ ğım a göre o, er geç, Bouches-du-Rhöne saylavı olacak; m ecliste kendini tanıtıp ilerler; bittabi ben, sizin ar­ zularınızı yerine getirm ek için gene elimden geleni yaparım . Gurbette çektiği eziyetler ona bir dinginlik, ilim lilik verm iş. Politikanın yansını öğrenm iş demek­ tir. Bence, kardeşçiğim , politika adamı olm ak demek, vakarlı gözükebilm ek dem ektir. M acumer’e de söyle­ dim ya! senin kocan büyük bir devlet adamı olacağa benziyor. H er neyse, senin bahtiyar olduğuna kanaat getir­ dikten sonra p ır diye uçup gittim ; şimdi memnun memnun Chantepleurs'e dönüyorum ; F elipe çaresini bulup beni anne etsin, göğsüm de seninkine benzer gü­


204

ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

zel bir çocuk olm adan seni Ghantepleurs’e istemem, Sen şimdi bana ne desen haklısın: deli de, hain de bu dala de. N e yapalım ? insan kıskançlık çekti mi, dek de olur, hain de olur, budala da. Sana gücenm edim, ama ıstırap çekiyorum , o ıstıraptan kurtulm ak iste­ dim. îk i gün daha kalsaydım b ir m ünasebetsizlik ede­ cektim . Ama, zevksizce bir harekette bulunmak bile elimden gelebilirdi. Gönlümü Öfkeler kavrıyor ya, gene de geldiğim için memnunum; seni öyle güzel, Öyle bereketli bir anne olarak gördüm , benim aşkım içinde gene senin dostun olduğum gibi senin de annelik sevinçlerin için­ de bana olan m uhabbetini unutm adığım anlamak beni pek sevindirdi. Sim di M arsilya'da, senden biraz uzakta, seni düşünüp övünç duyuyorum, senin büyük bir aile annesi olacağım düşündükçe gömsüm kabarıyor. Ta­ biatın sana çizdiği yolu ne kadar da iy i anlamaşsm ! Ben nasıl annelikten çok aşk için doğmuşsam, bana öyle geliyor ki sen de bâr sevgiliden çok iy i bir anne olacaksın. Bazı kadınlar ne anne olabilir, ne de birer sevgili, ya çok çirkin, ya çok budaladırlar. îy i bir an­ ne, ya daima aşk ile sevilen bir eş olm ak için b ir ka­ dının ince bar zekâsı, sağlam bir muhakemesi olm ası, her an kadınlığın en güzel m eziyetlerini gösterebilm e­ si gerektir. Seni iyice

inceledim , kardeşçiğim ; seni

inceledim demek, sana hayran oldum demek değil mi­ dir? Evet, çocukların güzel olacak, terbiyeli olacak* gönlünün ışıklan ile okşanıp şefkatinin harareti ii* büyüyecek onlar. Louis benim niçin gittiğim i sorarsa söyle doğru­ sunu, fakat kaymbaban, hele senin babanla annen ö ğ -


tüCÎ GELİNİN HATIRALARI

205

yenmesinler, onlara münasip sebepler uyduruver. F elipe hareketim in sebebini bilm iyor; h içbir zaman da Öğrenmeyecek,

Sorarsa bir bahane bulup

söylerim .

Belki de senin beni kıskandığım söyleyiveririm . B öyle bir yalan uydurursam öfkelenm e: düzeltir işim i. A llaha ısm arladık. Bu mektubumun öğle yem eği vakti eline geçm esini istediğim için çabuk çabuk ya­ zıyorum , bizi buraya getiren arabacıyla göndereceğim . V a ftiz oğlum u benim yerim e b ol bol öp. Ekim de M a«cumer Sardunya'ya

gidip

topraklarının

işletilm esini

düzenleyecekm iş; dem ek kİ ben yalnız olacağım . Her­ halde şim diki niyet bu. FeMpe kendini, istediğini yap­ m akta hür sandığı için hep böyle işler düşünüp kol­ tuklarım kabartır; fakat onları bana söylerken öe hayli telâştadır. Allaha ısm arladık.

XXXVI V icom tesse de l’E storade’dan Baronne de M acum er’e Sabahleyin sizin gittiğinizi duyduğumuz, hele sizi M arsilya'ya götüren arabacı bana o çılgınca mektu­ bunu verdiği zaman hepimizin de ne kadar şaşırdığı­ m ızı anlatamam. Yavuz kız! kayanın dibinde, L ouise’in kanepesi’nâe konuşm alarım ız hep senin saadetin üze­ rin eydi; onlardan alınman kadar haksız bir şey ola­ m az. N ankör! seni ilk çağrışım da buraya koşup gel­ m eye mahkûm ediyorum . B ir otel kâğıdına karalayıverdiğin o kötü, çirkin m ektupta, nerede konaklaya­


206

İKİ GELİNİN HATIRALARI

cağını bildirm iyorsun; onun için cevabım ı Chantepleurs’e gönderiyorum . Dinle, benim kendi elim , kendi gönlüm le seçtiğim kardeşçiğim , bil ki benim dünyada en çok dilediğim şey senin saadetindir. Senin kocanda, L ouise'ciğim , öyle bir gönül, öyle bir düşünce derinliği var ki, tabiî ağır başlılığı, asıl

tavırları insanda saygı

duygusu

uyandırıyor; o zekâ taşan çirkinliğinde, kadife bakış­ larında gerçekten ihtişam lı bir kudret görünüyor; bu­ nun için kendisi ile hemen samimî olm ak kabil değildi, halbuki o sam im iliğe ermeden bir kim seyi iyice incele­ mek de pek güçtür. Hem o adam başbakanlık etm iş, sana Allaha taptığı gibi tapıyor; demek sırlarım sak­ lam asını b ilir; o diplom at kalbinin kayaları altında neler bulunduğunu anlayabilm ek için hem becerikli, hem kurnaz olm ak lâzım dı; ama sonunda, benim cici kardeşimin hatırından, hayalinden bile geçm eyen şey­ ler buldum. İkim izden sen Hayal olduğun gibi ben de AkıTım ; senin çılgın Aşk, benim ağırbaşlı Hak oldu­ ğum gibi. Ancak şahıslarımızda olduğunu sandığımız, bu çelişm eyi, felek alınlanm ızın yazısında da gösterdi. Ben, gözü son derece yukarılarda, ailesini ikbal yolu­ na götürm ek için didinmesi gereken zavallı bir köy vicom tesse'iyim ; oysaki senin kocanın bir Soria duc'u olduğunu herkes biliyor; sen, kim selerin, hattâ kral­ ların kolayca eğem edikleri P aris'te saltanat sürüyor­ sun. Senin koca bir zenginliğin var; Macumer, Sar­ dunya'daki büyük topraklarını işletm ek işini başarırsa bir kat daha artacak; o toprakların ne kadar değerli olduğunu M arsilya'da herkes söyler. İkim izden birinin ötekini kıskanmaya hakkı varsa, itira f et ki o hak.


tu

GELİNİN HATIRALARI

207

benimdir* F akat Allaha çok giikûr, ikim izin de gönlü­ m üz yüksektir, dostluğumuz da bu gibi bayağı küçük­ lüklerin üstündedir* Ben seni bilirim : beni bırakıp gittiğine şimdi utaoııyorsundur. Fakat sen istediğin kadar kaçmış ol, bugün sana kayanın dibinde söylem eye karar verm iş olduğum sözlerin birinden bile vazgeçm eyeceğim , hep­ sini yazacağım . Çok rica ederim, mektubumu dikkatle ok u ; çünkü M acum er'in sözü çok geçecek, ama ben a sıl ondan değil, senden bahsedeceğim . B ir kere, benim «cici kardeşçiğim , sen onu sevm iyorsun. îk i y ıl geçm ez, sen bu taparcasına sevmekten bıkarsın. Sen hiçbir za­ m an F elipe’ye bir koca diye bakm ayacaksın; onu hep b ir âşık sayıp bütün kadınların âşıklarına oyun ettiği g ib i sen de ona tasasızca oyunlar edeceksin. H ayır, sen onu saym ıyorsun; sende onun için, hakikî bir sev­ gilin in Tanrı diye baktığı erkeğe beslediği korku dolu şefkati, derin saygıyı görmedim . Şaşma, m eleğim , ben d e aşkı inceledim , ben de gönlümün uçurum larına son­ dam ı attım . Seni iyice incelediğim için em in olarak söyleyebilirim : sen sevmiyorsun. Evet, Paris kraliçesi sevgili Louise’im, bütün kraliçeler gibi sen de işveli b ir işçi kız sayılmak, ona göre muamele görm ek sevdasm dasın; sen kuvvetli bdr erkeğin hükmüne, sana tapacağına bir kıskançlık ânında kolunu tutup inci­ tecek bir erkeğin hükmüne girm ek istiyorsun. M acum er seni o kadar seviyor ki sana çıkışm ası da, karşı koym ası da kabil değildir. Senin bir tek bakışın, o gönül avlayıcı sözlerinden bir tanesi, onun en kuvvetli iradesini eritiverm eye yeter. Seni fazla sevdiği için sen, er geç, onu hor göreceksin. Yazık ki o sana çok


203

İKİ GELİNİN HATIRALARI

yüz veriyor; vaktiyle m anastırda ben de sana Öyle yüz vermez m iydim ? Sen dünyanın en çekici kadınla­ rından, tasavvur edebilecek en büyüleyici bir zekâya erişm iş insanlardan birisin. H ele doğruluğuna h iç di­ yecek yoktur; ama çoğu kibarlar âlem i, bizim kendi saadetimiz için bizden birtakım yalanlar, senin h içbir zaman tenezzül etm eyeceğim

yalanlar ister. M eselâ

âlem, bir kadının kocası üzerindeki nüfuzunu belli etm emesini diler. Toplum hayatında bir erkek, karı­ şım aşıkça sevse dahi onun âşıkı olarak gözükm em eye m ecbur olduğu gibi bir kadın da bir sevgili diye ortaya çıkm am alıdır. Oysaki siz ikiniz de bu kanunu hiçe sayıyorsunuz. Yavrum, senin söylediklerine bakı­ lırsa kibarlar âlem inin asıl bağışlam adığı şey saadet­ tir, demek ki onu saklam ak gerektir; ama o kadar Önemli değil bu. Sevenle sevilen arasında bir eşitlik vardır ki, bu, bence, bir kadınla kocası arasında asla görülm em eli­ d ir; yoksa toplum yıkılır, onarılm az felâketler ba$ gösterir. B ir hiç olan erkek, tüyler ürpertici bir şey­ dir; fakat ondan da yılınç bir şey vardır ki o da h içleştirilm iş erkektir. B ir gün gelecek, sen M acum er’i ancak bir erkek gölgesi olmaya mahkûm edeceksin: iradesi kalmayacak, artık kendi istediği değil, senin istediğin şekle soktuğun bir nesne olacak; sen onu o kadar tabiatına uyduracaksın ki sizin evde iki yerine bir tek kişi bulunacak, bu bir tek kişi de tabiatiyle eksik bir mahlûk olacak; bundan sen de ıstırap çeke­ ceksin, ama gözlerini açm ak tenezzülünde bulunduğun zaman iş işten geçm iş olacak. N e yaparsak yapalım , biz kadınlar hiç bir zaman erkeğe vergi olan m ezi-


İKİ GELİNİN HATIRALARI

209

yelleri edinem eyiz; bu m eziyetlerin de aile için gerekli olduğunu söylem ek yetm ez: aile

olm az onlar olm a­

yınca. Şim di gaflet içinde, ama M acum er geleceği se­ ziyor, aşkın kendisini küçülttüğünü, azalttığım hisse­ diyor. Sardunya’ya gitm ek istem esi, Öyle sanıyorum , uzun sürm eyecek, kendi kendini bulmaya çalışm ak için istiyor bunu. Sen, aşk sayesinde elde ettiğin nü­ fuzu kullanmaktan çekinm iyorsun. Bu nüfuz, bu yetki bir hareketinde, bir bakışında, birdenbire sesinde seziliverıyor. Kardeşçiğim , sen, annenin dediği gibi, b ir ev hanımı değil, çılgın bir aşk kadınısın. Benim Louis’den kat kat üstün olduğum u gözle­ rinle gördün, um arım ki sen de tasdik edersin; ama ben onun h iç bir sözüne itiraz ediyor m uyum ? Onu küçük düşürüyor m uyum ? H erkesin içinde kocasına, aile

kudretinin mümessili saygı gösteren b ir kadın

değil m iyim ? Sen bunlara m ürailik diyeceksin. Onun için faydalı olduğunu sandığım fikirlerim i, kanaatle­ rim i, Öğütlerimi ancak yatak

odasının

karanlığında,

sessizliği içinde bildiriyorum ; ama, inan olsun, m ele­ ğim , o zaman bile ona karşı h iç bir üstünlük takın­ mıyorum . Herkesin yanında olduğu gibi başbaşa ge­ çirdiğim iz

saatlerde

de kendim i itaatli bir eş diye

gösterm esem , onun nefsine güveni kalmaz. K ardeşçi­ ğim , bir kim seye edilecek iyiliğin en mükemmeli o kim seyi minnet altında bırakm ayanıdır, onda b ir kü­ çüklük duygusu uyandırm ayam dır; böyle gösterilm e­ den edilen fedakârlığın, Louis’y i her hususta pek be­ ğendin, onun m eziyetlerinin kendinde olduğunu san­ dın; bu, benim için büyük bir şeref, övünülecek b ir

14


210

İKİ GELİNİN HATIRALARI

şey değil m i? Zaten o da bir zam anlar felâketin, se­ faletin, yalnızlığın, şüphenin yüzünden kaybettiklerini iki yıldır rahat, saadetle üm it sayesinde yeniden elde etti. Gelelim gene sana: gördüklerim e bakılırsa sen şim di F elipe’y i kendisi için değil, kendin için seviyor­ sun. Babanın söylediği pek de yanlış

değilm iş: aşk

baharının çiçekleri sende benciliği, o ham m efendilere vergi benciliği ancak bir zaman için gizlem iş, silip sü­ pürmemiş. Gücenme yavrucuğum , sana bu acı haki­ katleri söyleyişim , seni çok sevdiğim içindir. Sana, bir gün kocanla konuştuklarım ızın sonunu anlatayım ; fakat bunu kendisine hiç açm ayacaksın,

duyduğunu

bildirm eyeceksin. Seni ikim iz de bir hayli övm üştük; benim seni sevilen bir kardeş gibi sevdiğim i görünce o da açılm ıştı. Kendisine sezdirm eden onu dertlerini dökm eye hazır bir hale getirdim , o zam an: — Louise daha hayatla çarpışm anın ne olduğunu bilm ez, dedim, talih onun bir dediğini iki etm edi. Fa­ kat siz onun için bir âşık olduğunuz gibi babalık da etm ezseniz bedbaht olur. — İm kân m ı var buna? dedi. Birdenbire durdu, sanki yuvarlanacağı uçurumu görüp korkm uştu. Fakat benim için yeterdi o kadarı. B öyle çabucak kaçıp

gitm eseydin

birkaç gün sonra

herhalde daha çok şeyler söyleyecekti. M eleğim , bir gün bu adam

kuvvetsiz

kalacak,

zevkten tiksintiye doyacak, kendisini — ağırlaşm ış dem iyeyim ama— senin karşında iradesiz, haysiyetsiz hissedecek; o zaman içinde duyacağı eza, kendisini bü­ tün yaptıklarından pişm an edecek; bu hal senin için


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

211

de ağır olacak, çünkü sen de kendini suçlu hissede­ ceksin. Sonunda, saymaya alışık olm adığın o adamı hor görm eye başlayacaksın. B unlan iyi düşün. H orgörm e, bir kadındakinin ilk şeklidir. Senin kalbinde asalet olduğu için, Felipe'nin sana ettiği fedakârlık­ ları hatırlarsın; fakat bu ilk ziyafette sana bütün var­ lığını, bütün kişiliğini ikram ettiği için yeni bir feda­ kârlığa imkân kalm ayacak. Birbirine her şeyi feda edip de yeni bir fedakârlığa im kân bırakmayan k an ile kocanın vay hallerine! Onlar için her şey bitm iş olur. Bilm em bu bizim için utanılacak bir şey midir, yoksa övünülecek bir şey m idir? Bu nazik noktayı ben çözem em : biz kadınlar ancak bizi seven erkeğe karşı titizlik gösteriyor, ondan çok şeyler istiyoruz. Louise’ciğim , daha iş işten geçm eden değiş, değiş­ tir

halini. Sen

ettiğim

de M acumer’e,

benim

l’Estorade’a

muameleyi göster, gerçekten üstün olan o

adamın gönlünde yatan aslanı uyandırırsın. Şim diki halinle sen onun üstünlüğünden öc alm ak istiyorsun. Bak, ben, orta bir adamı üstün bir adam ettim . Sen de büyük bir adamı bir dâhi etm eye çalışsan, yani nüfuzunu yalnız kendi iyiliğin için değil, onun için göstersen göğsün kabarmaz m ı? Sen buradan gitm em iş olsaydın ben bunları sana gene bir m ektupla

söylecektim ;

çünkü

konuşurken

beni nüktelerinle, o şampanya gibi köpüren zekânla m at etmenden korkardım ; fakat mektubumu okurken düşüneceğinden eminim. Canım, ruhum kardeşim ! A l­ lah sana, bahtiyar olm an için herşeyi bahşetmiş, sen de saadetini tepme, kasım ayı gelir gelm ez P aris'e dön. K ibarlar âlem inin bizi birtakım kayıtlar altına


tK l GELİNİN HATIRALARI

212

almasından, bizi sürüklemesinden şikâyet ediyordum ama bunlar sizin için lâzım , çünkü birbirinizle pek sıkıfıkı yaşıyorsunuz. Evlâ bir kadının da kendine gö­ re nazı, işvesi olm alıdır. A ilesi arasından ar aşıra sıy­ rılıp da kendini aratm ayan bir kadın bıkkınlık vere­ bilir. Benim birkaç çocuğum olursa — bunu saadetim için çok temenni ediyorum —, yem inle söyleyeyim ki onlar biraz büyüdükten sonra ben her gün birkaç sa­ atim i yalnız kalm ak için ayıracağım ; çünkü insan ken­ dini herkese, hattâ çocuklarına arattıım alıdır. Allaha ısm arladık, benim kıskanç kardeşim. B ilir m isin ki bayağı bir kadın, sende böyle bir kıskançlık uyandırdığı içdn övünç duyabilirdi. N e yapayım ki ben ancak acı duyuyorum, çünkü ben bir aile annesi, hem de samimî bir dostum . Binbir şefkat. B öyle kaçıverm iş olm am m azur gösterm ek için ne yaparsan yap: sen belki

Felipe'den

emin değilsin

ama

ben

Louis’den eminim.

xxxvn Baronne de Macumer’den Vicomtesse de VEstorade’a Cenova Benim cici güzelim, gönlüm biraz İtalya’yı g ö r­ mek istedi, M acumer’i buralara sürükledim ; Sardun­ ya’daki topraklan için düşündüklerini başka bir za­ mana bıraktı. Bu mem lekete bayılırım . Burada kiliselerin, hele küçüklerinin öyle zarif, öyle âşıkça bir halleri var


İKİ GELİNİN HATIRALARI

213

k i bir protestan kadınım bile imana getirip katolik eder. M acum er’e bayram ettiler, kral öyle bir adamı uyrukları arasında

gördüğüne pek sevindi. İstesem

F elipe’yi Sardunya'nın Paris elçiliğine tâyin ettirm ek kolay is; sarayda heskesten bana iltifa t iltifa t üstüne. Bana m ektup yazarsan Floransa'ya gönder. Benim sana her şeyi uzun uzun yazacak vaktim yok, P aris'e ilk geldiğim de

hepsini anlatırım . Burada bir hafta

kalacağız. Sonra L ivom a yoluyla F loransa'ya gidip bir ay Toskana’da, bir ay da N apoli’de kaldıktan son­ ra kasımda R om a'da olacağız. Ekim in ilk on beş gü­ nünü V enedik'te geçirdikten sonra M ilano ile T orin o'dan geçip aralık ayında P aris'e döneceğiz. B iz âşıklar gibi yolculuk ediyoruz: gördüğüm üz yerlerin yeniliği bizim düğünümüzü de yeniliyor. M acum er daha İtal­ ya’yı bilm ezm iş; biz de m em leketi önce o muhteşem C om iche yolundan gördük; sanki bir peri elinden çık ­ m ış. A llaha ısm arladık, kardeşçiğim . M ektup yazmaz­ sam bana kızm a; bu yolculuk günlerinde kendi işle­ rim e ayrılacak bir anım yok ; bütün vaktim görm ek, hissetmek^

gördüklerim in,

hissettiklerim in

lezzetine

dalmakla geçiyor. Onları da sana anlatm ak için hatı­ ranın renklerine bürünmüş olm alarım bekleyeceğim .

X X X V III

Yicomtesse de VEstorade’dan Baronne de Macumer’e Güzelim, M arsilya'dan yazdığın m ektuba cevap olarak sana, Chantepleurs'e oldukça uzun bir cevap


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

214

yazm ıştım . Sim di âşıkla sevgili gibi çıktığınızı söyledi­ ğin yokçuluk, o mektubumda anlattığım korkulan gi­ derm ek şöyle dursun, tam tersine, artırıyor; bunun için rica ederim , Nivernaîs’deki adamlarına yaz, sana o mektubu göndersinler. Söylediklerine göre hükümet, m eclisi dağıtm aya karar verm iş. Şimdiki m eclis krala sadıktı, son toplan­ ma yılını kralın nüfuzunu kuvvetlendirecek kanunlar hazırlam aya ayıracaktı: demek bu dağıtm a karsın kral için bir felâket oldu. Bizim de öyle: Louis, ancak 1827 de kırkına girecek. Çok şükür ki babamı saylav olm aya razı ettim , o da münasip zamanı gelince işin­ den çekilecek. V aftiz oğlun yürüm eye başladı, yazık ki sen bu­ rada bulunup da görem edin. Bilsen ne şekerleşti, ar­ tık bana, sadece meme emen bir makine, kabasaba bir varlık olm adığını, hisseden, düşünen bir ruh olduğunu gösteren ne cici oyunlar yapıyor. Onu aralık ayında memeden keseceğim . B ir yıl süt verm ek yeter. Çok em en çocuklar budala olurmuş. Ben halkın söyledi it­ lerine inanırım. K im bilir İtalya'da seni ne kadar beğenmiş, ne ka­ dar baştacı etm işlerdir! Bin bir se v g i X X X IX Baronne de Macumer’den V icom tesse de VEstorade’a Rom a, A ralik O haince mektubun nihayet geldi; C hantepleursdeka

kâhyamızdan

istetm iştim ,

o gönderm iş. A h!


ÎK l GELİNİN HATIRALARI

215

Renee.. Am a gene susayım da Öfkemin, dilim in ucuna getirdiklerini

söylem eliyim .

Sana

sadece

mektubu­

nun bıraktığı tesirleri anlatayım . E lçi bizim şerefi­ m ize bir balo verm işti; ben orada bütün şaşaalarımla parlam ıştım , M acum er de benden övünç duymuş, gu­ rurundan âdeta sarhoş olm uştu; senin o berbat mek­ tubunu işte o balodan döndüğümüz zaman kendisine okudum, hem de çirkin gözükm eyi gözüm e alıp ağ­ layarak okudum. Benim sevgili Îbni-Serrac’ım ayak­ larım a düştü, senin ne dediğini bilm ez bir kadın ol­ duğunu söyledi. Beni oturduğum uz sarayın balkonuna götürdü; buradan Rom a’nın büyük bir kısm ı görülü­ y or; o akşam parlak bir ay ışığı vardı. Fakat M acum er’in sözleri de,

ihtişam

bakımından,

önümüzdeki

manzaradan hiç de aşağı değildi. Biz îtalyancayı ol­ dukça öğrendik; tutkuyu belirtm eye pek uygun olan bu yumuşak dilde aşk üzerine söyledikleri bende doğ­ rusu pek ulu bir söylev etkisi bıraktı. Senin dedikle­ rin sonradan doğru çıksa bile kendisi için saadet için­ de geçecek bir gecenin, yahut o leziz sabahlarım ızdan birinin bütün bir hayattan daha kıym etli olduğunu; bu hesapla kendisini daha şim diden bin y ıl yaşam ış saydığım söyledi. Benim kendisi için bir sevgili olarak kalmamı istiyor, benim âşığım olm aktan başka bir di­ leği yok. Dedi k i: — Bana Tanrı gözüküp de "R enee de F E storadeın öğütlerine göre otuz y ıl daha yaşayıp beş çocuğun olm asını mı istersin, yoksa bugünkü aşk hayatında beş yıl daha yaşam ayı m ı istersin ?" dese bir an tereddüt etm em : senin sevdiğin gibi sevilip ölm eyi isterim .


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

216

Kolunu belim e dolamış, başım göğsüm e dayamış, bu sözleri kulağım a fısıldıyordu; tam o sırada, bir baykuşun pençesine düşmüş birkaç yarasanın acı acı bağrıştıklarını duyduk. Bu Ölüm çığ lığ ı beni o kadar örpertti ki bayılır gibi oldum ; F elipe beni götürüp yatırdı. M erak etm e! bu kötü fa l benim ta ruhuma işledi ama bu sabah iyiyim . Yataktan kalkınca F e lip e nin önünde diz çöktüm , gözlerim onun gözlen altında, elleri ellerim de ona dedim k i: — M eleğim , ben belki b ir çocuğum , ihtim al kİ Renee’nin hakkı vardır: benim sende sadece aşkı sev­ diğim doğru olabilir; ama şunu bil ki kalbim de başka h içbir his yoktur, ancak ben seni kendi h uyumca se­ viyorum . Benim yaptıklarım da, yaşamamın, ruhumun en küçük b ir halinde, senin benden beklediğine, um­ duğuna uym ayacak bir şey görürsen söyle, bildir! Se­ ni dinlemek, ancak senin gözlerinin nuruna uyup ha­ reket etm ek benim için en tatlı şey olur. Renee beni korkutuyor; beni çok sever! M acum er verilecek cevap bulamadı, hüngür hün­ gü r ağlıyordu. Şimdi sana teşekkür edenm , R enee: benim güzel, vefakâr M acumer’im in beni ne kadar sev­ diğini bilm iyordum . Roma sevgi diyarı; insanın kal­ binde bir aşk olunca, onun zevkini çıkarm ak için bu­ raya gelm eli; burada sanki bütün sanat eserleri de; A llah da insanın sevgisine yardım ediyor. V enedik'te Soria duc’ü ile duchesse’iıri göreceğiz. Bana mektup yazarsan Paris’e gönder: üç güne kadar Rom a’dan gidiyoruz. nuydu.

Elçinin

balosu, bir veda balo­


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

217

E k — Sevgili budala, mektubun da ispat ediyor ki sen aşkı ancak nazari olarak biliyorsun. Şurasını iyice aklına k oy: aşk denilen kudretin tesirleri daima o kadar başka başkadır ki h içbir nazariyenin on lan derleyip düzenlemesine im kân yoktur. Bunları, körsalı bâlgiçin kulağına küpe olsun diye söylüyorum .

XL C om tesse de VEstorade’dan Baronne de M acumefm O cak 1827 Babam saylav seçildi, kayın babam öldü, ben de yakında ikinci çocuğum u dünyaya getireceğim : iste bu y ıl sonunun başlıca olayları. Sana bunlan hemen söylem ekten maksadım mektubumdaki yas alâm etinin bırakacağı nahoş tesirin çabuk giderilm esi içindir. K ardeşçiğim , Rom a’dan yazdığın m ektubu okur­ ken doğrusu titredim . Siz ikiniz de çocuksunuz. Se­ nin Felipe'n ya asıl hislerini gizlem esini bilen bir diplom at, yahut ki seni bir aşk kadınım, kendisine ihanet ettiğini bile bile bütün servetini bırakmaya razı olduğu bir aşk kadınım sever gibi seviyor. Bu kadan yeter. Sîz beni ne dediğini bilm ez b ir kadın sanıyorsunuz, o halde ben de susarım . Fakat müsadenle şunu söyliyeyim ki seninle benim hayatım ızı incelem ek bana şu pek acı kanunu öğ retti: sevilm ek ister m isiniz? Sevm eyin. Kardeşçiğim . Louis umumi m eclis âzalığm a se­ çild iği zaman kendisine Lâgion d’Honneur salibi de


İKİ GELİNİN HATIRALARI

218

verilm işti. Umumi m eclise gireli üç ay oldu; m eclisin toplanm a günlerinde Paris’te herhalde göreceğin ba­ bam, damadı için L6gion d’Honneur nişanının o fficicr payesini istem iş; rica ederim , sen bu işi eline al da böyle şeylere kodamanlardan hangisi karışıyorsa ona bir kere kendin söyle. P ek muhterem babam C om te de M aucombe da kendisi için marquis unvanım ko­ parmaya çalışıyor ama sakın buna karışm a; sen n e iyilik edeceksen bana at, Louis m illetvekili olunca, yani önümüzdeki kış, Paris’e geleceğiz; orada yeri göğe katar, Louise’ye bir umum

müdürlük

verdiririz; bu suretle

alacağım ız

maaşla yaşayıp gelirim izi biriktirm ek kabil olur. Babam m ecliste m erkezle sağ taraf arasında otu­ ruyor; bütün arzusu m arquis olm ak; bizim soyum uz tâ kıral

Renee

zamanında

ünlüydü, kıral Onunca

Charles da bir M aucom be'un

dileğini reddedem ez;

fakat babamın, küçük ağabeyim için bir şey iste­ meye kalkmasından çabuk

korkuyorum ;

m arçuis*liği Öyle

koparamazsa daha iyi olur, çünkü o zaman

yalnız kendini düşünür. 15 Ocak A h! Louise’ciğim , cehennemden geliyorum ! Sana* çektiğim

ıstıraplardan

bahsedebilişim

seni de ken­

dim saydığım içindir. Am a bilmem o menhus beş gü­ nü düşünmem kabil olacak m ı? Sadece ihtilâç keli­ m esini söylediğim , ya

duyduğum zaman tâ ruhum

ürperiyor. Benim geçirdiğim beş gün değil, beş ıstı­ rap yüzyılı. B ir ana bu acıları

duymadıkça

acınm .


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

219

-elemin ne demek olduğunu bilem ez. Düşün, ne çıl­ gına dönmüşüm: çocuğun olm adığı için seni bahtiyar saym aya başlam ıştım. O müthiş günden bir gün önce hava ağır, âdeta sıcaktı, Arm and’cığım a

dokunduğunu

anladım. H er

zam an uslu olan, gülen, okşayan çocuk o gün huysuzlaştı. olur olm az her şeye ağlayor, oynamak isti­ y or, oyuncaklarım kırıyordu. Belki de çocuklarda has­ talıklar hep böyle huysuzlukla başlar. Bu garip hır­ çınlığa şaşırdım ; baktım , Armand bir kızarıyor, bir sapsan kesiliyordu; dört diş birden çıkanyor, ondan olacak dedim. Yanıma yatırdım , ben de ikide bir kal­ kıp bakıyordum . Gece biraz ateş bastı ama pek al­ dırm adım : hep dişten sanıyordum. Sabaha doğru: “A nne!” dedi; eliyle, su istediğini işaret ediyordu; fakat hareketinde bir ihtilâç, sesinde bir dolgunluk vardı: kanım buz kesildi. Hemen ya­ taktan fırlayıp şekerli su hazırladım ; fakat bardağı uzattığım

zaman baktım , hiç kıpırdam ıyor, sadece:

“Anne! A nne!”

diyordu.

Tüylerim

ürperdi, bu ses

çocuğun sesi değil, belki bir ses bile değildi. E lini tuttum , el açılm ıyor, kaskatı kesiliyordu. Bardağı ağ­ zına götürdüm , zavallı yavrucuk korkunç bir halde yutkuna yutkuna içti; su boğazından geçerken garip b ir ses çıkıyordu. Sanki bir üm itsizlik içinde kollan, bacakları ile bana sanldı, içinden gelen bir kuvvetle çekilen gözleri bembeyaz oldu, bütün vücudu sıcak b ir demir kesildi. Ben çığlığı kopardım Louis geldi: — ölüyor.

Koş, b ir hekim ! bir hekim ! diye bağırdım ,


İKİ GELİNİN HATIRALARI

220

Louis hemen gitti, zavallı AımancTcığım da ba m «m sık ı sarılarak bir kere daha: “ Anne! A nne!” dedL Ondan sonra bir annesi olduğunu bile bilm ez bir hale geldi. Alnının o güzel dam arları şişti, ihtilâç baş­ ladı. O canlı, pembe beyaz çocuk, gönlüm e neşe ve­ ren, gurur veren o çiçek,

doktorların

gelm esinden

bir saat Önce kucağım da bir odun parçası gibi kas­ katıydı. G özler de ne gözlerdi!

H atırım a geldikçe

titriyorum . Benim o cici Armand’cığım kararm ış, bü­ zülmüş, yam pirileşm iş, bir mumya kesilm işti. Louis’nin gidip M arsilya'dan

getirdiği iki hekim le bizim

köyün hekimi, birer uğursuzluk kuşu gibi dikilm iş duruyorlardı; onlan gördükçe titriyordum . B iri beyin hummasından bahsediyor, öteki çocuklarda böyle çır­ pınmaların tabiî olduğunu söylüyordu. Bizim köyün doktoru

zannedelim

ikisinden de daha akıllı, uslu

adam : hiçbir şey söylem iyordu. İkinci doktor: “ Diş­ tendir”

diyor, birincisi: “ Hayır,

hum m a!”

diyordu.

Sonunda çocuğun boynuna sülük, başına da buz koy­ maya karar verdiler. Ben kendimi ölüyor gibi hissediyordum . Orada, karşım da her zamanki gürültücü, canlı çocuğun ye­ rine hiç kıpırdamayan, m orarm ış bir ceset görm ek!..* B ir zaman geldi, o kadar kendimden geçm işim

ki

Öpüp okşadığım o güzel boynu sülüklerin ısırdığını,

o sevim li başa buz takkesi geçirildiğini görünce sinir gülm esi

geldi

sanki.

Buz koyabilm ek için o güzel

saçlan, hayran olduğumuz, senin okşamaya doyam adığın o güzel saçları kestiler. Benim doğurma ağrılarım da olduğu gibi her on dakikada bir ihtilâç başlıyor, zavallı yavrucak, bir


İKİ GELİNİN HATIRALARI

221

sapsan, bîr m osm or, kıvranıp duruyordu. E llen ayak­ la n biribirine çarptıkça tahtadanmış gibi bir ses çı­ kıyordu. Şim di öyle hissiz yatan m ahlûk daha dün bana gülümseyen, anne diyen, benimle konuşan çocuk değil m iydi?

B unlan düşündükçe m üthiş ıstıraplar

içim i kavuruyar, fırtınaların denizleri çalka]andırdığı gibi çalkalandınyordu; çocuğun gönlüm üze nasıl bağ­ larla ilişik olduğunu iste asıl o zaman anladım : Onun sarsılm ası beni de sarsm ıyor m uydu? Annem bana belki yardım eder, nasihat eder, ya­ hut beni avutabilirdi ama o da burada değil, Paris’te. Zannederim çocuklara gelen havaleleri anneler, hekim ­ lerden daha iyi anlıyor. D ört gün dört geceyi beni âdeta öldüren karar­ sızlıklar, korkular içinde geçirdikten sonra hekim ler çocuğa yaralar açacak pis bir merhem sürm eye karar verdiler. Daha beş gün önce gülüp oynayan, cici anne1 dem eye çalışan Armand’ım m vücudu yara bere için­ de kalacak! Ben razı olm adım : “ Tabiata bırakalım** dedim. Louis hekim lere inanıyordu, bana çıkıştı. E r­ kek kısmı, hasta çocuğunun başında da erkek oldu­ ğunu unutmaz. Öyle anlar var ki bu m üthiş hastalıklar ölüm şeklini alı veriyor; işte o anların birindeydi,

n efret

ettiğim o ilâç bama Armand’ım ın tek kurtuluş çaresi gibi

gözüktü.

Louise’ciğim , deri o kadar kuru, o

kadar sert, o kadar arıktı ki merhem tutm adı. Bunu görünce yatağın

başında

ağlam aya

başladım ; çok

1 Cici anne’yi, Fransızca m arraine (vaftiz an­ n esi) karşılığı olarak kullanıyorum .


İKİ GELİNİN HATIRALARI

222

ağlamışım,

göz yaşlarım dan çocuğun yastığı ıslan­

m ıştı. Hekim ler yam eğe gitm işlerdi; öyle zamanlar­ da karınlarım

doyurm ayı akıllarına getirebiliyorlar!

Odada yalnız kaldığım ı görünce yavrum u hekim­ lerin bütün icatlarından tem izleyip kucağım a aldım, deli gibiydim , göğsümde sıktım , alnım ı alnına daya­ dım, Tann'm a yakarıp benim ömrümü ona verm esini diledim ; ben de canımın ona geçm esine çalışıyordum . Onu böyle bir müddet tutm uşum ; h iç olmazsa ben de onunla öleyim , ayrılm ayayım

ondan

diyordum.

Kardeşçiğim , çok geçm edi, vücudunun yum uşadığını hissettim ; ih tilâç geçti, yavrum kım ıldandı, o çirkin, korkunç renkler kalm adı! Hastalandığını gördüğüm akşamki gibi bağırdım , hekim ler yukarı koştu, onlara Arm and'ı gösterdim . Hekimlerin en ihtiyarı: — K urtulm uş! dedi. Ne

tatlı söz!

sanki bir m usiki!

sanki gökler

açılm ıştı! Gerçekten iki saat sonra Armand hayata yeniden doğdu, ama ben bitkindim ; hasta olup ya­ tağa düşmedimse bu ancak sevinç denen merhemin sayesindedir. Ya R abbi! çocuğu anasına nasıl ağrılarla bağlı­ yorsun? Bu muhabbet yüreğim izde dursun diye nasıl çivilerle çakıyorsun! Bu çocuğun ilk cıvıltılarını du­ yup ilk emeklem elerini

gördüğüm zaman sevinçten

ağlayan ben; vazifelerim i hakkiyle yapmak, annelik denen bu tatlı sanatı öğrenm ek için çocuğum u saat­ lerce gözetleyen ben, daha yeterince ana değil m iy­ dim ki sen bu acıları, bu korkuları da çektirdin, göz­ lerim in önüne o tüyler ürpertici hali seriverdin?


IKÎ GELİNİN HATIRALARI

223

Ben sana bu mektubu yazarken, Arm and oynu­ yor, bağırıyor, gülüyor. Ben de, gene gebe olduğu­ m u düşünerek, çocukların bu müthiş hastalığının se­ beplerini araştırıyorum . Acaba bunu dişler m i yapı­ y o r? yoksa beyinde geçen hususî bir haletten m i ge­ liyor? Acaba böyle havaleye tutulan çocukların sinir­ ler takım ında m ı bir bozukluk var?

Bütün bunlar

beni, bugün için olduğu gibi yarın için de düşündü­ rüyor. Bizim köy hekim i, hastalığın, dişlerin sebep olduğu

bir

sinir

buhranından

geldiği

kanaatinde.

K eşki benim bütün dişlerim dökülse de Armand’ım ınkiler bir an önce çıksa! Diş etlerinin iltihaplanıp da o beyaz incilerden birinin başı gözükünce artık benim vücudumu

soğuk terler

kaplıyor. O sevgili

m eleğin bütün bu acılara kahramanlıkla katlanması onun da annesi gibi olacağım gösteriyor; bana bir bakışı var, insanın yüreği parçalanır! Çabucak başlayıp gene çabucak geçiveren, önüne geçilm esi de, iyileştirilm esi de kabil olmayan bu has­ talığın sebepleri üzerine hekim lerin büyük bir şey bildikleri yok. Tekrar ediyorum , muhakkak olan bir tek şey var: o da evlâdını çırpınm alar içinde gör­ m enin bir ana için cehennem azabından beter olduğu. Onu

görsen

ne hırsla

kucaklıyorum !

Kucağım da

uzun uzun gezdirip duruyorum. A ltı haftaya kadar gene doğuracağım , tam bu sırada bu acının çıkm ası bana daha büyük bir işkence oldu; kam ım daki için korkm aya başladım. Allaha ısm arladık, benim güzel, sevgili Louise*ciğim ! Sakın çocuk istem e, işte sana son sözüm.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

224

XLI

Baron*te de Macumer’den Comtesse de VEstorade'm Paris Zavallı

m eleğim ,

çektiğin

azaplan

öğrenince

M acıım erer de, ben de, geçen mektubunun o kötü •özlerini affettik. O çifte işkencenin tafsilâtını okur­ ken

titredim ; anne olm adığım a artık eskisi kadar

üzülmüyorum. Sana m üjdem var: Louis'nin işi oldu, artık officier gölcüğünü takabilir. Sen bir kız istiyor­ dun, bu seferki çocuğun inşallah kız olacaktır. Gene de bahtiyarsın, Reneeî Biz P aris'e döner dönmez ağabeyim le M adem oiselle de M ortsauf’un düğünleri de yapıldı. Ağabeyi­ min büyük kayınbabası duc de Lenoncourt - G ivry kralın

baş m abeyincisidir; gerçekten

çok y ü c e -g ö ­

nüllü olan kralım ız du c'e: — Bu vazife sizin unvanınıza bağlıdır, diyerek onu kardeşime vereceğini vadetmiş. Babamın yerden göğe kadar hakkı varm ış. Ben servetim den vazgeçm eseydim bunların hiçbiri olm a­ yacaktı. Babamla annem düğün için M adrid'den gel­ diler; benim yarın yeni evliler şerefine

vereceğim

balodan sonra da gene yerlerine dönecekler. Bu yıl karnaval çok parlak olacak, Soria duc'ü ile duchesse P aris'teler; onların burada bulunması beni biraz korkutuyor. M aria Heredia h iç şüphesiz Avru­ pa'nın en güzel kadınlarından b iri; Felipe'nin ona ba­ kışı hiç hoşuma gitm iyor. Bunun içindir İd ben de sevgiyi, şefkati bir k at daha artırdım . Gerçi F elipe'ye:


ÎKÎ GELİNİN HÂTIRALARI

225

“ O kadm seni benim kadar sevem ezdi!’’ demek tehli­ keye meydan okumak gibi olu r; ben de onu söylem i­ yorum , söylem iyorum ama biliyorum ki o her bakışım­ da, her hareketim de yazılı. Görsen ne kadar süslen­ dim, zarifleş tim ! kendimi güzel gösterip beğendirmem için elimden geleni yapıyorum . Dana dün madame d e M aufrigneuse: — Kızım , doğrusu hiç bir kadm size karşı çıka­ maz, dedi. Anlayacağın, F elipe’yi o kadar eğlendiriyorum k i h iç şüphesiz yengesini bana kıyas edince pek budala,, pek alık bulacaktır. Dünyaya bir İb n i-S erra c getirm ediğim e pek e se f etm iyorum , çünkü duchesse Paris’ te doğuracak, çir­ kinleşecek;

oğlan

olursa

adını,

gurbette

yaşamaya,

mahkûm amcasının şerefine Felipe koyacaklar. Tesa­ düfün cilvesine bak ki bu sefer de vaftiz anası bent olacağım . Allaha ısm arladık, kardeşçiğim . Bu yıl Chantepleurs'e erken gideceğim , seyahati­ m izde para su gibi aktı; m art sonuna doğru N ivem ais'ye çekilip orada m asrafım ı kısacağım . Zaten P aris'te sıkılıyorum . Benim gibi Felipe’nin de, başbaşa gezece­ ğim iz o büyük bahçemizi, serin çayırlarım ızı, kum lan altın pul gibi parlayan o eşsiz, emsalsiz L oire’ı göre­ ceği geldi. İtalya'nın debdebesinden, şatafatından son­ ra Chantepleurs bana kim bilir ne tatlı gelecek! İhti­ şam, ne de olsa sıkıyor insanı; bir âşık bakışı da b ir capo d'opera'dan, bir bel qnadro’dan elbette daha gü­ zeldir! Seni de Chantepleurs’e bekleriz, bu sefer kıskanç­ lık çıkarmam, M acumer’in gönlünü bildiğin gibi y ok 15


326

ÎKÎ GELİNİN HÂTIRALARI

la , esef mî ediyor? üzüntüleri mi var? bul, çıkar; sana *>onu ihtişam lı bir güvenle teslim ediyorum . Rom a’daki geceden sonra Felipe, beni eskisinden de fazla seviyor; bana dün, omuzumun üzerinden bakarak, yengesini, ^gençliğinin M aria’sını, eşki nişanlısını, princesse Heıredia’yı, hâsılı ilk hulyalannm

kadınım hayli abdal

’bıiîduğunu söyledi. Kardeşçiğim , ben oyuncu kızların­ dan da beter olmuşum, onun böyle aşağılanmasına se­ vindim. Felipe’ye yengesinin fransızcayı doğru dürüst •konuşamadığını, birtakım harfleri bir türlü becerem e'diğini söyledim ; doğrusu güzel ama zarafeti yok, ko­ nuşması falan da h iç tatlı değil. Kendisine biri b ir il­ tifa t etti mİ, böyle şeylere alışık olmayan kadınlar gibi -alık alık bakıyor. Ben Felipe’nin huyunu

bilirim , o

kadınla evlenseydi iki ay geçmez, bırakır giderdi. S o'Tia duc’u Don Fem ando kansm a tam uym uş; gerçi tabiatında asalet var ama şım artılm ış bir çocuk oldu­ ğ u besbelli. Zalim ce dedikoduya kalkışsam seni hayli güldürecek şeylerim var. Bugünlük sadece olup biteni ^söylemekle yetineceğim . Bin bir şefkat, meleğim.

XLÜ

RenĞe'den Louis’e Kızım iki ayını bitirdi; annem vaftiz annesi, 'iLouis’nin büyük dayılarından bir ihtiyar da vaftiz bavbası oldu; adını Jeanne-Athenaîs koyduk. Elim değer değmez Chantepleurs’e sizi görm eye geleceğim ; em zikli kadından da korkup şüphelenecek «değilsiniz ya ! V aftiz oğlun artık senin adım söylüyor


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

22*2?

ama Tc'yı becerem ediğinden M atvm er diyor; görsen çıl­ dırırsın. A rtık bütün dişleri çık tı; şimdi kocaman bir* delikanlı gibi et yiyor, keçi gibi koşup sıçrıyor. A m ben ona hep m erakla bakıyorum. Doğurduğum zamanı doktor bazı ihtiyat tedbirlerine lüzum gördü, kırk gün* odamdan çıkm adım, oğlum u da yanıma alam adığım için üzüldüm durdum. Yavrucuğum, insan doğurmaya alışam ıyor! Gene* çok ağrılar çekip çok korkular geçirdim . Ama (sakın; bu mektubumu Felipe’ye göstereyim dem e) bu kızını dünyaya gelm esini ben de istedim ; belki bunun için. Armand’dan güzel olacak. Babam Felipe’nin de, sen cici kardeşimin de birar^ zayıflam ış olduğunuzu söylüyor. Ama Soria duc’ü ile kansı gitm işler; demek ki kıskanıp üzülm e!, için se­ bep kalmam ış! Yoksa bir derdin var da bana yazmı­ yor

musun?

Mektubun, ne eski m ektupların kadar-

uzun, ne de onlardaki kadar muhabbetli düşüncelerle* doluydu. Yoksa bu da sadece benim günü gününe ben­ zemez kardeşçiğim in bir cilvesinden ibaret m i? Bu kadar yeter; bana bakan kadın, çok yazdığım ı için çıkışıyor, M adem oiselle Athenais de TEstorade’ın* da karnı acıkm ış. Hadi Allaha ısm arladık; bana uzun„ güzel, iyi m ektuplar yaz.

X L III L ouise’den Renâe’ye öm rüm de ilk defa olarak, Renee’ciğim , bir söğ ü t dibinde, tahta kanepeye yapayalnız oturarak ağladım ;.


IKI GELİNİN HÂTIRALARI

228

Chantepleurs’dekî uzun havuzun başındaydı, önümde nefis bir manzara... Fakat sen gelince bir kat daha güzelleşecek, çünkü burada her şey var, var ama gü­ lüp oynayan çocuk yok. Senin ham aratlığın bana ken­ di halim i düşündürdü: evleneli üç y ıl oldu da hâlâ çocuğum yok... Tanrım, Renee’nin Armand’ı doğurur­ ken çektiği acıların yüz katım çekm eye, yavrumu çır­ pınm alar

içinde

görm eye

razıyım ,

bana

o

küçük

Athenaîs’e benzer m elek gibi bir çocuk ver!... dedim, sen bana kızım anlatmadın ama ben onu buradan gö­ rüyorum : gün gibi güzel. N için bir şey yazm adığını bi­ liyorum , Renee’çiğim : ne kadar üzüldüğümü seziyor­ sun da yaralarım ı tazelem ek istem iyorsun. H er sefer Ümitlerimin boşa çıktığım görünce içim i kara bir kederdir kaplıyor. O zaman mahzun mahzun dönüp diyorum k i: “ Ben de bir gün küçük takkeler işlem eyecek m iyim ? Ben de bir kundak takım ı için kumaş beğenm eyecek m iyim ? K üçücük bir başı sarsın diye güzel güzel tenteneleri dikm eyecek m iyim ? Aca­ ba bir şirin çocuğun bana anne dediğini, eteğim den çektiğini, bana eziyetler ettiğini hiç mi görm eyeceğim ? K um lar Üstünde bir küçük arabanın izlerini seyret­ m eyecek m iyim ? Bahçemde kırılm ış oyuncaklar top­ lam ayacak m ıyım ? ben

Gördüğüm

de oyuncakçılara gidip

birçok kılıçlar,

anneler

gibi

bebekler,

oda

takım ları alm ayacak m ıyım ? Daha sevgili bîr başka F elipe olacak o meleğin, o canın doğup büyüdüğünü görm eyecek m iyim ?” B ir oğlum olsa da bir kadın âşığını, o âşığın gene kendisi sayılacak yavruda nasıl sever, anlasam diyo­ rum . Bu büyük bahçe, bu köşk bana ıssız, tenha geli­


ÎKI GELİNİN HATIRALARI

229

yor. H er yer zindan gibi soğuk, karanlık. Çocuksuz bir kadın yanlış yaratıkm ış bir mahlûka benziyor; biz kadınların dünyaya gelm emiz ana olmak için değil m i? Benim korsalı bilginim , sen hayatı görüp tattın. Za­ ten

kısırlık

her hususta fenadır. Hani

Gessner'in,

Florian’ın çoban hikâyeleri vardır, R ivarol onlardan bahsederken: “ İnsan bu kuzuların, koyunlann arasına bir kurt girsin istiyor” der, işte benim hayatım da böyle. Ben de kendimi bir insana sadakatle, fedakâr­ lıkla bağlam ak istiyorum . Kendimde, Felipe’nin ihmal ettiği kuvvetler duyuyorum ; anne olamazsam belki başım a bir felâket uydurup çıkacağım . Bunları be­ nim, Endülüslerden kalma kocama da söyledim ; göz­ leri dolu dolu oldu; sonunda: “ Yücesin ya, pek safsın, kocacığım !” dedim ; onun aşkı ile şaka etm eye hiç gelm iyor. Bazı günler oluyor, çocuğum

olsun diye dokuz

gün dualarına başlamak, ayazmalara, evliyalara git­ m ek istiyorum . Gelecek y ıl hekim lere danışacağım . Kendim e o kadar kızgınım ki fazla bir şey yazama­ yacağım . Allaha ısm arladık.

X L IV

Louise’den Renie’ye Paris, 1829 Maşallah, Renee! bana mektup yazm ayalı senesi oldu... Kırgınım , doğrusu. Her iki günde bir gelip be­ ni gören Louis senin yerini tutar m ı sanıyorsun? S e-


ÎKÎ GELİNİN HÂTIRALARI

230

sıin sıhhatte olduğunu, işlerinizin iyi gittiğini bilmem .yetmez, senin neler düşünüp neler hissettiğini de bil­ m ek isterim ; ben seni sevdiğim için senin paylamam da, ayıplamanı da, anlamamam da göze alarak bütün düşündüklerimi, bütün hislerim i birer birer anlatm ı­ y o r m uyum? B ir yandan lâkırdıları, bir yandan da sadakatiyle hayli nüfuz elde eden, m eclisin bu devresi bitince de h iç şüphesiz büyük bir m evkie geçecek olan com te de l’Estorade parlâm entoda

başarılar kazanırken senin

buraya gelip övüneceğine herkesten uzakta susup otu r­ man doğrusu beni hayli telâşa düşürüyor. Sen bütün ömrünü ona talim at verm ekle mi geçiriyorsun? N uma, Egeriasın’dan1 bu kadar uzak değilm iş... N e diye bu fırsattan istifade edip de P aris'i görm eye gelm e­ din? D ört aydır ben de sana kavuşmuş olurdum. Dün Louis senin yakında geleceğini, üçüncü ço­ cuğunu burada doğuracağım söyledi. B elli! sen yer­ yüzünü Estorade’larla kaplamaya karar vermişsin. Louis bir diplom at ya, gene de birçok suallerden, ahlardan, oflardan sonra, Athenals’in vaftiz babası olan büyük - dayısının çok hasta olduğunu söyledi. O ihti­ y a r, ana tarafından son akrabasıym ış; sen de soyunu sopunu

düşünürsün,

m illetvekilinin

söylevlerinden,

ününden istifade edip ihtiyardan iyi bir m iras kopar­ m aya çalışıyorsundur. Sen hiç merak etm e, Renee’ciğim , burada Lenoncourt’lar, Chaulieu’ler, madame de M acum er’ın salonu hep Louis için çalışıyor. M artignac onu sayıştaya yer­ 1 Efsaneye göre Rom a’mn ikinci kralı Nurma, bir orm ana gidip orada pen kızı E geri’aya danışırmış.


ÎKl GELtNÎN HÂTIRALARI

23H

leştirecek. Fakat niçin hâlâ köyde oturduğunu yaz­ mazsan kızarım. l'E storade ailesinde siyasînin sen ol­ duğunu gösterm ekten mi çekiniyorsun? Yoksa büyült -dayım n m irasını m ı kolluyorsun?

Paris’te

daha az:

doğurursun diye m i korkuyorsun? Yoksa P arislilere? kendini ilk defa gösterirken kam ının öyle büyük ol­ mamasını mı istiyorsun? öyleyse çok sevinirim doğ­ rusu, benim zarif kardeşçiğim

XLV RenĞe’den Louis'e M ektup yazmadığım. Paris’e gelm ediğim için ba­ na takaza ediyorsun ama, unutuyorsun ki ben kendi* başıma buyruk değilim ; beni idare eden, benim idare* ettiğim kara saçlı iki yavru var. Zaten burada kalıp* elâlem içine çıkm ak istem eyişim in sebeplerinden ba­ zılarını anlamışsın. Hem dayımız çok hasta, hem de* ben bir elim de dört yaşında b ir oğlan, bir elim de daha* üçüne gelmemiş bir kız, karnımda da bir çocukla Pa­ ris’e gitm ek istemedim . B öyle sürü-sepet akın ede­ rek seni rahatsız etm eye gönlüm razı olm adı, doğru­ sunu istersen senin hüküm sürdüğün bir yörede kü­ çük düşmek de işim e gelm edi; döşeli evlerde, otel­ lerde yaşamak ise pek fenama gider benim. Louis’nin büyük - dayısı, yeğeninin seçildiğini ha­ ber alır almaz bana, biriktirdiği paranın yansını, yani, iki yüz bin frank verdi; Paris’te bir ev alacağız bu­ nunla. Louis sizin taraflarda bir şey arayacak. E şya


232

İKİ GELÎNÎN HATIRALARI

için de annem bana otuz bin frank veriyor. M eclisin toplanm a devreleri P aris'e geldiğim zaman doğru ken­ di evim e ineceğim : anlayacağım , kardeşçiğim . sana lâ­ yık olm aya çalışacağım . Louis'ye ettiğin iyilikler için, onu saraya da, bü­ yüklere de tanıttığın için sana çok teşekkür ederim : M . de Bourm ont ile M. de P olignac Louis’yi hükümete almak istiyorlar ama ben onun bu kadar göz önünde olm asına razı değilim : büyük yerlerin derdi, dediko­ dusu da büyük olur.

Sayıştay

bence daha iyi, hem

orada azledilm ek de yok. Burada işlerim ize bakm a* için güvenilir adamımız var; kâhya her şeyi Öğrendik­ ten sonra ben de gelip Louis'ye yardım ederim, sen h iç m erak etm e. Uzun m ektuplar yazmaya gelince, artık elim de m i benim ? Bunda sana her günümü nasıl geçirdiğim i anlatm ak istiyorum ; fakat belki masamın üzerinde se­ k iz gün kalır. Armand da gelip onu alır, ya bir asker yapıp halılar üzerine sıra sıra dizdiği alaylara karış­ tırır, yahut da bir gem i yapıp banyosunda yüzdürdüğü donanmasına katar. Zaten bir günümü anlatm ak ye­ ter: çünkü hepsi birbirine benziyor; benim için de an­ ca k ik i Önemli olay var; çocukların hasta olm ası, va olm am ası. Bu köy

evinde, çocukların sıhhatte olup

olm amasına göre benim için dakikalar saat, yahut saatler dakika oluyor dersem, inan olsun, hiç de mü­ balâğa etmem. B irkaç tatlı saatlerim oluyorsa, onların uyuduğu, benim de birini sallamak, Ötekine masal söy­ lem ek zorunda kalm adığım zamanlarda oluyor... On­ ları yanıbaşım da uyutunca: “A rtık korkacak bir şey y ok " diyebilirim .


ÎKİ GELİNİN HÂTIRALARI

233

Bilm ezmisin, meleğim, gündüz vakti bir annenin aklına neler gelm ez! Tehlikeler icat edip durur. Ço­ cu k lar dizimin dibinde olm ayınca:

“Acaba Armand

b ir taraftan bir ustura aldı da onunla mı oynuyor? iSakm bir tarafı tutuşmuş olm asın? Sakın köpek ısır­ m asın? Düşüp de başı şişm esin? Havuza yuvarlanıp «da boğulmuş olm asın?” diye halden hale giriyorum . «Görüyorsun ki anneliğin de böyle tatlı, ya müthiş şiirleri var. H içbir saat yok ki bir sevinci, ya bir kor­ kusu olm asın. Am a akşam lan odamda hülya saati de geliyor, başlıyorum onlann istikbalini istediğim gibi düşünmeye. O zaman onların bütün hayatı, baş uçla­ rında gördüğüm m eleğin gülümsemesi ile aydınlanı­ y or. Bazan Armand sayıklayıp: “A nne!” diye bağırı­ y o r ; hemen yanına koşup uyandırmadan onun başım, kardeşinin de minimini ayaklarını öpüyor, güzellikle­ rin i dpya doya, göğsüm rum .

kabara kabara seyrediyo­

İşte benim sevinç anlarım ! Dün akşam

bana

m elekler m i haber verdi, nedir? geceyansı içim de bir m erak duyup Athenais’in beşiğine gittim ; baktım , ba­ ş ı pek aşağı kaym ıştı;

Armand’ın da üstü açılm ış,

ayaklan üşümüş, m osm or olm uştu. Uyanıp: “ Anneci­ ğim !” diye san lıverdi. îşte, kardeşçiğim , bu haller se­ min de hoşuna gitm ez m i? B ir anne için çocuklarını yanında bulundurmak me kadar faydalı! Bir hizm etçi, istediği kadar iyi al­ sım, ana yerini tutabilir m i?

müthiş bir kâbusun

uyandırdığı çocuğu kucağına alır, avutup tekrar uyu­ ta b ilir m i? Ç ocuklann da rüyalan var, kardeşçiğim ; onlara bu dehşetli rüyalann ne olduğunu anlatmak zor şey ; çünkü o sırada çocuk annesini y a n

uyur, yarı


234

İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

uyanık, şaşkın, hem akıllı, hem de alık denecek b ir halde dinliyor. İki uyku arasında bir point d'orgue. Bunun için benim uykum da pek h afif olur, iki yav­ rumu, göz kapaklarım ın tülü altından görüp duyuyo­ rum. Derin bir nefes alm aları, bir kıpırdanm aları ile uyanıyorum . İhtilâç heyulası sanki hep yataklarının» ucuna diz çökmüş, oturuyor. Gün doğunca çocuklarım da kuşlarla uyanıp cı­ vıldamaya başlıyorlar. Son uykunun tülleri arasından» onların p ıtır p ıtır konuşm aları bana sabah vaktinin» ötüşm eleri, kırlangıçların kavgaları, sevinçli, şikâyetJi kuş sesleri gibi geliyor; doğrusu ben onları kulakla­ rım la değil de gönlüm le duyuyorum. Athenaıs beşiğin­ den benim yatağım a gelm ek için elleriyle, ayaklarıy­ la, düşe kalka uğraşırken Armand bir maymun çevik­ liği ile hemen tırm anıveriyor. Benim yatağım ı bir oyun yerine çeviriyor,

benimle

de bildikleri gibi uğraşıp»

duruyorlar. K ız saçlarım ı çekiyor, boyuna meme em­ m ek istiyor, Arm an da kendi malıymış gibi göğsümü» ona bırakm ıyor. Bazı halleri, birdenbire kopuveren» Öyle kahkahaları var ki ben de dayanamıyor, gözleri­ m i açıp uykudan vazgeçiyorum . O zaman dev anası» oyunu oynuyoruz: ben dev anası olup o taze, beyaz, yumuşak eti okşam alarım la yem eye başlıyorum ; kur­ nazlıktan içleri parlayan o güzel gözleri, gül om uzlar» doymak bilmeden Öpüyor, öpüyor, sonunda birbirleri­ ni kıskandırıyorum ; bu halleri görsen bayılırsın, öyle* günler oluyor ki saat sekizde

çoraplarım ı

giym eye

kalktığım halde dokuzda daha bir tekini bila ayağıma» geçirem em iş oluyorum .


İKİ GELİNİN HATIRALARI

N ihayet

kalkıyoruz.

Giyinip

kuşanma

235 bağlıyor.

A rkam a sabahlığım ı alıyor, kollarım ı sıvıyor, muşam­ ba önlüğümü takıyorum ; sonra o iki çiçeğim i, Mary*~ cıin yardım ı ile yıkayıp tem izliyorum . Su sıcak mı, alık mı, ona yalnız ben karışıyorum , çocukların bağı­ rıp ağlamasında suyun ısısının çok etkisi var. K âğıttan gem iler, camdan kazlar, ördekler işte o zaman mey­ dana çıkıyor. Çocukları iyice tem izleyebilm ek için eğ­ lendirm en onlan. Yum uşacık süngerleri, bu m utlak hüküm darların vücutlarının her tarafına sürebilm ek için ne kadar eğlence icat etm ek lâzım geldiğini bilsen, annelik sanatım hakkiyle başarmak için ne kadar m aharete, ne kadar dirayete ihtiyaç olduğunu o zaman anlar, belki de korkardın. Yalvarm alar m ı istersin? paylam alar, vaidler, tehditler m i istersin? hepsi var; insan dalkavukluğa, şarlatanlığa m ecbur oluyor; hem de bunları açığa vurmamak, gizlem ek ister. Allah, ç o ­ cuğu kurnaz ettiği gibi annesini de kurnaz etm eseydi halim iz bilm em ne olurdu? Çocuk, büyük siyasîler gi­ bid ir; fakat büyük siyasîler gibi onu da avucumuz için e alm ak kabil... tutkularından yakalam ak şartiyle. Çok şükür ki bu m elekler her şeye gülüyor: bir fırçanın düşmesi, bir sabun parçasının elden kayması, kahkahaların kopuverm esi için yetiyor. G erçi zafer zor elde ediliyor ama doğrusu büsbütün de im kânsız ol­ m adığı için üm it kesilm iyor! Fakat o iki küçücük in ­ sanı giydirdikten sonra sabunlar, süngerler, leğenler, kurutm a kâğıtları, fanilalar, hâsılı bir çocuk odasının -bin bir eşyası arasında tertem iz görünce M ary ile bir­ birim ize nasıl bakıştığım ızı bir Allahım , bir de seninle m elekler bilirsiniz; babalarının bunlardan haberi bile


ÎKÎ GELİNİM HÂTIRALARI

236

yoktur. Ben çocuk bakımında İngiliz kadınlarına dön­ düm ; doğrusu ya! yalnız onların elinden geliyor bu ı$. Gerçi onlar çocuğu yalnız vücut istirahatı bakımından düşünüyorlar ama bütün icat ettikleri şeyleı de doğ­ rusu yerinde. Bunun içindir ki ben de çocuklarım ın ayaklarına hep fanilâlı kundura giydirip dizlerini açık bırakacağım . Onlan dapdaracık şeyler arasında sıkış­ tırm ayacağım ama yalnız da bırakm ayacağım . Fransız çocuğunun sargılar içine hapsedilmesi, anası serbest kalsın diyedir; işte işin iç yüzü. Halbuki gerçek bir ana asla serbest değildir; benim de sana mektup yazmayışımm sebebi bu; hem evim e barkıma bakıyor* hem de iki çocuk büyütüyorum. B ir kadının:

“ Ben annelik ilm ini bilirim " diye­

bilm esi için kendisinde hiç kim seye belli etm ediği, za­ ten gösterişe gelm ez birtakım m eziyetler, tükenmez, yorulm az bir fedakârlık gücü bulunması gerektir. A te­ şin Önünde pişen yem ekleri bırakmaya gelm ez. Sen beni,

dikkatten, itinadan

kaçınacak

insanlardan mı

sanırsın? Zaten her dikkatin, her itinanın da bir mü­ kâfatı var: çocuğun şefkati, memnunluğu. Yem eğini iyi bulan bir çocuğun gülücüğü öyle güzel bir şey ki doyum olm uyor!

Armand’ı, bir yem ekten hoşlandığı

zaman bütün bir aşk hayatına bedel baş sallam alar var. Athenals’i daha yedi ay Önce memeden kestim ; daha da arıyor; onun yiyeceği çorbayı üflem ek key­ fini dadıya nasıl bırakırım ? ya pek sıcak gelirse?^. B ir hizm etçi, çocuğun dilini dudaklarmı yakınca* koşup gelen anneye, çocuğun aç olduğu için ağladığım söyler. Hem çocuğun ağzına girecek kaşıklara pis bir nefesin değdiğini bilen nasıl rahat edebilir? gece n a-


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

23?

âil uyur? Tabiat ananın mem esiyle çocuk arasında bir aracı bulunmasına müsaade etm iş m i? Son dişlerini «çıkaran Athenaîs’in yiyeceği külbastıyı pişirm ek, son­ ara tam kıvamında ateşten kaldırılm ış bu eti patatesle karıştırm ak bir sabır işidir; sinirlenen, huysuzlanan b ir çocuğa yem eğini tam olarak yedirm ek ancak bir annenin elinden gelir. Evde istediği kadar uşak, hiz­ m etçi, İngiliz dadı bulunsun, çocukluğun kendine göre •kederlerine, acılarına

karşı

tatlılığın,

yum uşaklığın

açacağı savaşa annenin de bizzat karışm ası gerektir. Louise'ciğim , insan o masum yavrulara ruhu ile bakm alıdır;

onların

tem izliği, yiyecekleri, yatakları

hususunda ancak kendi gözlerine, kendi elinin bildir­ diğine inanmalıdır. B ir çocuğun ağlam ası, tabiatın is­ tediği gibi acıdan gelm iyorsa, muhakkak surette ya annenin, ya dadının bir kabahati olduğunu gösterir. Şimdi iki çocuğum var, yakında bir üçüncüsü do­ ğacak, artık gönlümde çocuktan başka ne olabilir? Sen de, çok sevdiğim sen bile, artık âdeta hâtıra oldun. S aat ikiyi bulduğu halde daha giyinm ediğim günler 'oluyor. Bunun içindir ki bir annenin, hem iyi anne ol­ duğu, hem de evinin eşyasını, yakalarım , elbiselerim , ,ufaktefeğini yerli

yerinde

bulundurduğu

söylenirse

inanmam. Dün, güzel bir nisan günüydü; yakında doğura­ cağım için çocuklarım ı bir defa gezdireyim dedim. B ir anne için çocuklarıyla dolaşmaya çıkm ak, dünyanın •en güzel şiiridir; buna can atar. Armand. siyah kadi­ fe ceketini, kendi elim le işlediğim

yakasım üzerine

horoz tüyü takılm ış îsk oçyalı şapkasım ilk defa ola­ ra k giyecekti; Nals’i de, başına bebek takkesi geçirip


t KÎ GELİNİN HATIRALARI

238

pembe beyaz süsleyecektik. O daha bir bebek, Ingili® dadının söylediği gibi bir baby; bu güzel adı, şim di kam ım ı

tekm eleyen, son çocuğum

olacağı için d e

adsız dediğim kardeşi doğduktan sonra kaybedecek. Karnımdaki

yavrumu

rüyamda gördüm, bir o ğ la »

olacak. Takkeleri, yakalan, ceketi, küçük çoraplan, mi­ nim ini patikleri, dizlere saracağım ız pembe kurdele­ leri, ipek işlem eli m uslin robayı, yatağım ın üzerine hazırlam ıştım . Birbiriyle pek iyi anlaşan ik i neşeli kumruyu hazırlayıp birinin saçlarım kıvırdıktan, öte­ kinin saçlarım pem beli beyazlı takkenin altından çı­ kardıktan sonra ayakkabılarım , patiklerini giyd irip bağladıktan sonra o küçücük ayaklar, çocuk odasında* başladılar koşm aya; o iki berrak yüz, o iki çift parlak göz: “ H aydi!" deyince sevincimden bayılacak gibi ol­ dum. Kendi elim izle yıkayıp kuruladığım ız o taze, pa­ muk gibi vücutları kadifeler, ipekliler içinde görm ek: şiirden de daha güzel bir şey oluyor! Sade bir yaka­ nın altında, en güzel kadınmkinden de daha güzel gö­ züken o boyunları insan öpm eye doyam ıyor; b ir daha,, bir daha Öpmek istiyor. H azırlığım ızı bitirip

çıktık,

benim

koltuklarım*

kabarm ıştı; Armand, kardeşinin elinden tutmuş, şu. senin bildiğin küçük yolun boyunca bir şehzade gibi yürüyordu. Tam o sırada bir araba geldi; çocukları yana çekm ek istedim , ikisi de çam ura yuvarlandı. Bü­ tün em eklerim , o saatlerce özene bezene giydirmem* boşa gitm işti. Dönmek, çocukların üstünü değiştirm ek lâzım geldi. Benim elbisem in de batıp m ahvolacağım aklım a bile getirm eden kızı kucağım a aldım , M ary de?


İKİ GELİNİN HATIRALARI

230

oğ la n ı aldı, eve gittik. B ir bebek ağlam aya başlayınca, &ir çocuğun üstü başı ıslanınca annesinin artık ken­ edini düşünecek hali m i k alır? zihni hep onlarla meş­ guldür. Bazan ben daha hiçbir iş görm eden yem ek saati »geliveriyor; benim onlarrn ikisini birden yedirmem, .peçetelerini bağlayıp kollarım sıvamam, ikisine birden (hizmet etm em nasıl kabil oluyor diyeceksiniz; ben ba z o r m eseleyi günde iki defa hallediyorum . Bütün bu ♦bitmez ebelem eler (ihtimamlar) arasmda çorapların, ♦elbiselerin çam ur olup yırtılm ası, tabakların kırılm ası g ib i m usibetler arasında evde unutulan bir tek insan va r, o da ben. Hele çocuklar söz dinlem eyip huysuz­ duk, hırçınlık ettiler mi, benim saçlarım ı bile tara­ nmaya vaktim olm uyor. Benim giyinip kuşanmam on­ la rın keyfine bağlı. Sana bu altı sayfalık mektubu ^yazabiliyorum ama onlar da benim nota defterlerim ­ deki resim leri kesiyor, kitaplarım dan, şatranç takım ı­ n ın taşlarından, sedef düğmelerden köşkler yapıyor­ la r; hele Naıs’in benim yün yum aklarım ı, ibrişim leri­ m i bir çözüp karıştırm ası var, görülecek şey! H iç se­ sini çıkarm adan,

bütün

zekâsını

sarfederek,

gayet

ciddî bir iş görüyorm uş gibi çalışıyor. Ama doğrusu şikâyetim yok ; çocuklarım gürbüz old u , geliştiler; onlan eğlendirm ek de öyle sanıldığı kadar güç değil. Ellerine ne versen memnun oluyoria r ; zaten onların istediği oyuncaktan ziyade serbest olm ak; şöyle uzaktan kollam ak yeter. B irkaç pembe, «a n , mor, yahut siyah çakıltaşı, bir iki deniz kabuğu, dbiraz kum buldular mı, keyiflerine pâyan yok B irçok Acüçük şeyleri oldu mu, zengin sayıyorlar kendilerini.


IKI GELİNİN HÂTIRALARI

240

Armand’a bakıyorum , çiçeklerle, sineklerle, tavuklar^ la konuşuyor, onların taklitlerini yapıyor; böceklerle arası pek iyi, hayran onlara! pek âlâ anlaşıyorlar. Za­ ten küçük olan her şey çocuğun hoşuna gidiyor, ilgi­ sini uyandırıyor. Armand artık her şeyin ne olduğu­ nu, sebebini sorm aya başladı;

vaftiz annesine neler

söylediğim i öğrenm ek istedi; onca sen bir perisin; gö­ rüyorsun ya! çocuklar daima herşeyin aslım buluyor. İnan ki, meleğim, bu saadetlerimden böyle uzun* uzun bahsedişim sana nispet olsun diye değil. Bak, sana vaftiz oğlunun tabiatım gösterecek bir hikâye anlatayım. Geçen gün arkamıza bir fıkara takıldı; fıkara kısm ı, yanında çocuklariyle sokağa çıkan bir an­ nenin sadakadan kaçınm adığım bilir. Armand, ekmek­ siz kalmanın, paranın ne demek olduğunu daha bilm i­ y or; ama geçenlerde bir borazan istem işti, alm ıştım ;, şahane bir tavırla onu ihtiyara uzatıp. — A l! senin olsun! dedi. F ıkara: — Müsaade eder m ısınız? Alayım m ı? diye sordu.. Dünyada öyle bir ânın zevkinden daha üstün neolabilir k i? Fıkara, ne kadar olduğuna pek bakmadan verdiğim parayı alırken: — Madame, dedi, benim de çocuklarım vardı. B il borazanı onun için saklayacağım!

B ir gün gelip Armand gibi bir çocuğu yatılı okula gönderm ek zorunda kalacağım ı, onu daha ancak üçbuçuk yıl yanımda alıkoyabileceğim i düşündükçe tüy­ lerim

ürperiyor.- Eğitim , her an

takdis ettiğim ou>

masumluğun çiçeklerini yolacak, bu cicilikleri, bu ca­ nım sam im iyetleri m ahvedip belki de çocuğa onların.


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

241?

aksini aşılayacak. Armand’ımm öpüp okşayarak bak­ t ım » tem izlediğim kıvırcık saçlarını kesecekler. Ys* ruhunu ne yapacaklar? Ya sen ne âlem desin? hayatından hiç bahsettiğin, yok. F elipe’yı hâlâ seviyor musun? O Arab oğlunum da seni sevip sevmediğini sormuyorum, ondan eminim. Haydi Allaha ısm arladık; Naıs şimdi yere düştü, ağ­ lıyor; gidip onu kaldırayım . Hem daha devam etsemı bu mektup bir cilt tutacak.

XLVT Madame de M acum er’den C om tesse de VEstorade’a Başıma gelen müthiş felâketi gazetelerde okumu­ şundur. Renee’ciğim ; sana birşeyler yazam adım ; yir­ mi gün yirm i gece baş ucunda bekledim, son nefesini) verdiği zaman yanındaydım, gözlerini ben kapadım,, rahiplerle beraber geceyi cesedin yanında geçirip ölü­ ler duasım okudum. Bu korkunç acılara, kendime cezai olsun diye katlandım ; ama ölümünden biraz Önce ba­ na bakarken dudaklarında beliren tatlı gülümsemeyigörünce anladım ki onu öldüren ben değilim , benim aşkım değil! Am a şim di o yok , ben ise yaşıyorum . Sen ki bizi pek yakından tamdın, sana başka ne söyleye­ yim ? Bu iki cüm le herşeyi anlatm ıyor m u? A h! bir kimse gelip de bana

onun gene

dirilm esi kabil ol­

duğunu söyleyebilse sadece bu vaadi dinlem ek için ah­ retim i bağışlardım , onu görm ek olurdu bu— îk i sa­ niyecik olsun ona kavuşabilmek, yüreğim e saplanan hançeri çıkarıp nefes alm ak olurdu! Sen gelip bana*

16*


İKİ GELİNİN HATIRALARI

5S42

bunu söylem ez m isin? aldatacak kadar sevm iyor mu­ sun b en i?.- Senden bunu bekleyem em ; sen bana onda derin yaralar açtığım ı söylem edin m i?... Bu doğru mu? Hakkın var kardeşim, ben onun aşkına lâyık değildim, o aşkı hak etmedim, çaldım . Saadetim i, çılgınca ku­ caklaşm alarla boğdum ! Sana bu mektubumu yazarken .artık deli değilim ama yalnız olduğumu hissediyorum ! R abbi! senin cehenneminde bu kelimeden, yalnız­ lıktan daha müthiş bir şey olabilir m i? Onu elimden alıp götürdükleri zaman onun can verdiği yatağa yattım ; ben de öleceğim i um uyordum : “Aram ızda bir kapı var sadece, onu itecek kadar kuv­ v e tim yok mu benim ?” diyordum ! Am a yazık ki pek gençm işim ; beni, kırk gün süren bir hastalık devre-sinde yavuz bir bilim in icadlan ile besledikten sonra, «buraya köye

getirm işler;

gözlerim i açtığım

zaman

«kendimi pencerem in önünde, onun benim için diktirip "baktırdığı çiçekler arasında buldum ; şimdi Önümde ı-muhteşem uzanan manzara üzerinde o da gözlerini gezdirm işti, burayı bulduğuna, benim hoşuma gittiği için ,pek memnun olurdu. Ah kardeşçiğim , yürek öl­ dükten sonra yer değiştirm enin

acısına hiç bir şey

benzemiyor. Bahçemin nem li toprağı beni titretiyor; ■toprak, büyük bir m ezar gibi, sanki O’nu çiğniyorum ! Bahçeye ilk çıkışım da korktum , olduğum yerde kala­ kaldım. O’nun çiçeklerini O'nsuz görm ek ne kadar acı şey!. Annemle babam îspanya’dalar, kardeşlerim in hal­ lerini bilirsin, sen de evinden ayrılıp gelem ezdin; ama m erak etm e:

benim yanıma iki m elek indi. S on a

-duc’ü ile duchesse, o iki eşsiz insan kardeşlerinin yat-


ÎK l GELİNİN HATIRALARI

24S^

nma koşup geldiler. Gerçekten asil, gerçekten büyük, benzerleri az bulunur, her hususta hepimizden üstün* olan insanlardan birinin öldüğü yatağın başında üçü­ müz de son geceleri sakin, sessiz bir ıstırap içinde geçirdik. Felipe’m ölüm e tanrısal bir sabırla katlandı.. K ardeşi ile Maria’yı görünce bir an ruhuna da, acı­ larına da bâr serinlik geldi. H er zamanki o sade hali: ile bana: —

Güzelim, dedi, Fem ando'ya M acum er baron­

luğunu verm eyi tekrar

unuttum,

yapm alıyım .

ölmeden

Kardeşim

vasiyetnamemi-

kusuruma

bakmaz;

sevmenin ne demek olduğunu bilir! Beni ölümden kaynımla eltim kurtardılar; şim di, alıp Ispanya’ya götürm ek istiyorlar! A h! Renee'ciğim , bu felâketin nerelere vardığını ancak sana

anlatabilirim . Simdi kabahatlerim i dü­

şünüyor, görüyor da eziliyorum ; sen bana söylem iş­ tin, söylem iştin ama ben dinlemedim! Şimdi gönlü­ mü sana açm ak ne acı bir teselli oluyor! Ben onu m üşkülpesentliklerim le, yersiz kıskançlıklarım la, son­ suz bir surette rahatsız ederek öldürdüm. İkim izde de hep bir ince hassasiyet bulunduğu için, ikim iz de hep bir dili konuştuğumuz için aşkım bir kat daham üthiş oluyordu: her şeyi inşam hayran edecek bir surette anlardı; çok defa benim şakalarım, kendim farkına bile varm adığım halde, onun tâ yüreğine iş­ le rd i O sevgili esirin itaati ne dereceye

vardığını

tasavvur edem ezsin: bozan ona yanımdan çekilip beni yalnız bırakmasını söylerdim , belki kendisine büyük bir ıstırap veren hevesimi münakaşa etm eden, h iç sesini çıkarm adan yerine getirirdi. Son nefesine ka~


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

244

dar beni kutsadı, benimle başbaşa geçirdiği bir tek sabahın, isterse M aria

Heredia olsun, sevdiği başka

herhangi bir kadınla geçirilen uzun bir öm re bedel -olduğunu söyledi. Sana bunları ağlayarak yazıyorum . Şimdi öğleyin kalkıp akşam yedide yatıyorum , .yemek yemem gülünç derecede uzun sürüyor, ağır ağır yürüyorum , bir otun karşısında bir saat durdurğum oluyor, yapraklara bakıyorum, birtakım hiçlerle ciddî ciddî, ehem m iyetli ehemmiyetli meşgul oluyo­ rum , gölgeyi, sessizliği, geceyi seviyorum ; hâsılı sa­ atlerle m ücadele ediyor, her birini, gam lı bir zevkle m aziye katıyorum . Büyük bahçenin sükûtundan baş­ ka hiçbir arkadaşa tahammülüm yok ; ben orada sa­ adetim in artık sönmüş hayallerini, kim selerin görm e­ diği, fakat benim için daima canlı, daima beliğ ha­ yallerin i buluyorum. B ir sabah kaynımla eltim e: —

Size tahammül edemiyorum. Siz Ispanyolla-

>nn ruhunuzda bizde bulunmayan bir büyüklük var! dedim. M aria boynuma atıldı. Ben ölmedimse,

Renee,

T ann

herkese felâketi

.ancak gücüne göre verdiği için ölm edim. Riyasız bir aşkı, kendi seçtiğim iz bir aşkı, zevkleri hem ruhu, hem de tabiatı kandıran sürekli bir aşkı kaybetti­ ğim iz zaman bu kaybın ne kadar büyük olduğunu ancak biz kadınlar bilebiliriz. Kendim izi küçültm e­ den, bayağılaştırm adan sevebileceğim iz kadar mezi­ y e tli bir erkeğe tesadüf etm ek kolay m ı? ö y le bir •erkeği bulmak en büyük saadettir, öylesini iki defa bulm am ıza da im kân yoktur.


t Kİ GELİNİN HATIRALARI

24$

Gerçekten kuvvetli, gerçekten büyük erkekler,, faziletleri şiire bürünen, ruhlarında yüksek bir le­ tafet bulunan, taparcasına sevilmek için yaradılm ış erkekler! Siz sakın sevmeyin, yoksa

hem

kadının»

başına, hem de kendi başınıza felâket getirirsiniz! Ben ağaçların arasında işte bunlan söyliyerek dolaşı­ yorum ! Ondan bir çocuğum da olm adı! Bana daima gülümseyen, yalnız çiçekler, sevinçler sunan, tüken­ mez bir kaynaktan coşan o aşk,

kısır

kaldı.

B en

lanete uğramış bir kadınım ! Yoksa m utlak olduğu zaman saf, şiddetli olan aşk da nefret gibi ürünsüz: m ü? Çöl kumlarının son dereceyi bulan sıcağı da, kutbun son dereceyi bulan soğuğu da hayata engel», olm uyor m u?... Acaba insan, bir aile kurabilm ek için,, ille Louis de l’Estorade gibi bir adama mı varm alı?.... Allah, aşkı kıskanıyor m u? A ffet, kardeşçiğim , saç­ malıyorum. Zannederim sen, benim şim di görüp konuşmaya* tahammül

edeceğim

tek

insansın;

gel,

matemli

Louise’in yamnda bulunman lâzım . Başıma dul ka­ dınlar tülünü örttüğüm gün ne müthiş b ir gündür Kendim i karalar içinde görünce bir koltuğa düştüm, gece oluncaya kadar ağladım ; şim di sana o müthiş, ânı anlatırken

gene ağlıyorum .

A llaha ısm arladık,,

yazmak beni yoruyor; düşüncelerim bana ağır geli­ yor, artık onları söyliyem iyorum . Ç ocukları da getir; küçüğü burada em zirip büyütebilirsin, artık kıskanç­ lık edemem; o artık burada yok. V aftiz oğlum u ya­ nımda görm ek de çok hoşuma gidecek; çünkü Felipe* hep o küçük Armand’a benzeyen bir çocuk isterdik Gel, gel de elem lerim den sen de payım al!...


rl46

İKİ GELİNİN HATIRALARI

xlvh

Renge’den Louisefe 1829 Kardeşçiğim , bu mektubum eline geçtiği zaman ben de çok uzaklarda olm ayacağım ; onu gönderdik­ ken biraz sonra yola çıkıyorum . Seninle yalnız ola­ cağız. Louis’nin burada. Provence’ta kalması lâzım , çünkü seçim ler yaklaştı, o gene m illetvekili çıkm ak istiyor; hürriyetçiler de şim diden onun aleyhinde en­ trikalara başladılar. Seni teselliye gelm iyorum K albine yoldaş olsun diye, yaşayabilmene yardım etsin diye kalbimi geti­ riyorum . Sana ağla demek için geliyorum : ona, A l­ lah'a doğru gidene b ir gün tekrar kavuşabilm ek sa­ adetini ancak bu suretle elde edersin; artık her at­ tığın adım seni ona yaklaştıracak. Yerine getirdiğin her vazife, sizi ayıran zincirin bir halkasını kopara­ cak. Louise’ciğim , sen kollarım arasında kalkınacak, onun yanına saf, asil bir halde, onun yerine edece­ ğin bütün iyiliklerle

gideceksin,

istem eden ettiğin

bütün kabahatlerin de affedilm iş olacak. B ir yandan sana alelâcele bu satırları yazarken bir yandan da hazırlanıyorum ;

çocuklar

çevrem de

dönüp dolaşıyor; Arm and: “ Cicianne! Cicianneye gi­ deceğiz!" diye bağrışıyor; o kadar ki âdeta kıskanı^ oru ra ; o sanki benim değil de senin oğlun.


ÎKÎ GELİNİN HÂTIRALARI

247

İKİNCİ KISIM xLvnı Baronne de Maeumer’den Comtesse de VEstorade'a

i

15 ekim 1833 Evet, Renee, duydukların doğru. Konağım ı sat­ tım, Chantepleurs köşkünü sattım , Seine-et-M am e'daki çiftlik leri sattım ; ama mahvolduğumun da, çıl-dırdığım m da aslı yok. B ir hesap edelim ! Rahmetli* M acum er'im den kalanları satınca elim e

bir milyona

iki yüz bin frank geçti. Sana, akıllı uslu bir kardeş» gibi bu paranın hesabım vereyim . B ir milyonu, yüzde üç faizli devlet tahvillerineyatırdım , tahvilleri de ellişer franktan aldım ; böylece şim di yılda altm ış bin frank gelirim var, oysaki topraklarım

ancak otuz bin getiriyordu.

ayı taşraya

gidip

kontratolar im za

Yılın a lti’

etm ek, parayı

canlan ne zaman isterse o zaman veren çiftçilerin*, hallerinden

şikâyetlerini

dinlemek, yağm ura

tutul­

muş bir avcı gibi sıkılıp esnemek, elim e geçen ürü­ nü yok bahasına satm aya m ecbur olmak, P aris'te on** bin frank getirebilecek bir konakta oturm ak, parayı^ noterlere yatırm ak, faizini beklemek, alacağım ı top­ layabilm ek için dâva açmaya, ipotek kanunlarım öğ­ renm eye

m ecbur olarak,

Saine-et-M am e'da,

N iver-

nais'de, Paris’te idare edilecek m allan olm ak; itiraf et ki bütün bunlar yirm i yedi yaşında bir dul kadın için kolay işler değildir: ağır, sıkıcı bir şey; üstelik inşam kandırıyor, parasını yiyorlar! Şim di servetim i*


ÎKf GELlNlN HATIRALARI

*248

devlet yönetiyor. V ergi vereceğim e her altı ayda bir gidip hâzineden otuz bin frank alıyorum . Bunun için hiç m asrafım olmadığından başka, her seferinde genç, .güzel bir memur beni güler yüzle karşılıyor. Otuz tane binlik kâğıdı elim e sayıyorlar. Ama sen: “Ya Fransa iflâs ederse?” diyeceksin. B ir kere ben “ felâketleri o kadar öncesinden hesaba ^katmam.”

Öyle bir şey olsa bile

devlet, gelirim in

ancak yansım kesebilir, yani olsa olsa gene eski ha­ lime dönmüş olurum.

Fransa iflâs edinceye kadar

da eski gelirim in iki katım alırım . Senin o iflâs fe­ lâketi dediğin yüz yılda bir olu r; demek ki o za­ mana kadar, param ı tutum la harcarsam, kendime bir sermaye daha kurabilirim . Com te de l'E storade da temmuz 1830 devriminden beri y a n cum huriyet sa­ yılabilecek Fransa K rallığının, âyanından değil m i? O

da, Fransızlar kralına halkın giydirdiği tacın da­

yanaklarından değil m i? D ostlanm dan böyle büyük bir m aliyeci varken, onun sayıştayda yüksek bir yeri varken ben ne diye korkayım ? Haydi bana gene deli de bakayım ! ttira f et ki ben de senin

Vatandaş -

K ra lım kadar hesabımı biliyorum . B ir kadına bu kadar akıllıca hesapçılık nereden ‘geliyor bilir m isin? A şktan! H eyhat! Kardeşçiğim , bütün dirayetinle, o her şeyi m erak edip anlamaya çalışan sevginle, bütün inceliğinle b ir türlü anlaya­ m adığın hareketlerim in esrarlı sebeplerini anlatm ak .sırası geldi artık. Ben. P aris'e yakın bir köyde giz-1 1 R oi-C itoyen; halkın 1830 temmuzunda X . «Charles'a isyanından sonra tahta çıkıp m eşrutî bir ıhükümdar olan Louis - Philippe'e verilen ad.


IKÎ GELİNİN HATIRALARI

249

lice evlenm ek üzereyim. Seviyorum, hem de sevili­ yorum . Aşkın ne olduğunu bilen bir kadın he kadar sevebilirse o kadar seviyorum . Bir erkeğin kendine vurgun bir kadmı ne kadar sevmesi gerekse o kadar seviliyorum . Renee’ciğim , bunları herkes gibi senden de giz­ lediğim

için beni affet. Louise’inin bütün bakışları

aldatm asını,

bütün

m eraklılardan

kaçınmasını hoş

gör. rahm etli M acumer’im için beslediğim aşk, beni öyle harekete m ecbur ediyordu. L ’Estorade da, sen de beni şüphelerinizle öldürür, sitem lerinizle sersem ederdiniz.

Doğrusu ahval ile şerait de size yardım

ederdi. A ncak sen benim ne derece kıskanç olduğumu bilirsin, beni boş yere üzerdin. Senin bir delilik di­ yeceğin bu işi ben kendi başıma, keyfim in, gönlümün dilediği gibi, babasiyle anasızım

baskısından kaçan

bir kız gibi yapm ak istedim . Sevgilim in van yoğu, otuz bin frank borcuydu, işte o kadar; onu ödedim. Tam incelenecek bir adam, değil m i?... Siz bana Gaston’un bir dalavereci olduğu­ nu ispat ederdiniz, kocan da çocukcağızın arkasım kollam aya kalkardı. Onu kendim anlamaya çalışm ayı daha doğru buldum. Yirm i iki aydır beni seviyor, is­ tiy or beni; ben yirm i yedi yaşındayım , o yirm i üçün­ de. Kadının erkekten böyle dört yaş büyük olm ası, ço k büyük bir fark sayılır. Bu da felâket kaynağı olur, değil m i? Dahası var: şair o, ancak çalışıp kazandığı ile geçiniyor, yani anlayacağın geçineceği yok. Bundan başka bu aziz şair kertenkelesi, basık odasının gölge­ sine kapanıp şiirler yazacağına güneşte oturup hülya kurarm ış. M üsbet işlere bağlı insanların çoğu da m u­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

250

harrirlerin, şairlerin, fik ir işleri ile uğraşanların Ka­ rarsız, vefasız olduğunu söylerler. Onlar heveslerine uyup hayalden hayale geçtikleri için bunun gönülleri üzerinde de etkisi olması tabii im iş; böyle düşünmek de caizdir... B orçlarım ödememe, yaş farkına, şiire bakmadım* gene de kendimi dokuz ay asilce müdafaa ettim , eli­ mi bile öptürm edim ; işte böylece tertem iz, güzel b ir aşktan sonra, birkaç güne kadar, evleniyoruz; fak at bu sefer, sekiz y ıl önceki gibi tecrübesiz, cahil, me­ raklı bir kız olarak kendimi teslim etm iyorum , ken­ dimi verm iyorum ; o da beni o kadar itaatla bekliyor ki, nikâhı bir y ıl sonraya atsam da sesini çıkarm az. Fakat bunda hiç bir bayağılık yok. Onun itaati uşak­ lık değil, sevgilisine kul olm a. Nişanlım ın asil kalbini, şefkatle gösterdiği zarafeti,

aşkta

gösterdiği içliliği,

kimsede bulm ak kabil değildir. Aslını öğrenirsen böy­ le olm asına sen de şaşmazsın. K im olduğunu kısaca anlatayım sana. Nişanlım ın adı sadece M arie Gaston, Lady B randon’dan bahsedildiğini duymuşsunuzdur; işte onun oğ­ lu, fakat kocasından değil, aşığından olm a oğlu. Lady" Dudley, intikam almak için Lady Brandon'u kederin­ den öldürmüş. Çok şükür k i sevgili çocuk bunlan bil­ m iyor. Ağası Louis Gaston onu Tours kolejine yaz­ dırm ış; M aria Gaston okulu 1827 de bitirm iş. K ardeşi onu okula yerleştirdiğinden birkaç gün sonra, —M arie Gaston’a ana baba gibi bakmış bir ihtiyar kadının söy­ lediğine göre— para kazanmak üzere bir gem iye bi­ nip gitm iş. Gem ici olmuş, arasıra gayet şefkatli, gü­ zel bir ruhtan gelen m ektuplar yazm ış ama hâlâ u zak-


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

251

Aarda didiniyormuş. Son mektubunda M ane Gaston'a A m erika cum huriye tlerinin birinde bahriye m iralaylı­ ğına- tâyin edildiğini bildiriyor: “ Ümidini kesme” di­ yorm uş. Am a üç yıld ır m ektuplar kesilm iş ;benim ker­ tenkele de kardeşini o kadar seviyor ki o da bir ge­ m iye binerek onu aram ak istem iş. Büyük m uharririm iz Daniel d'A rthez bu deliliğe bırakm am ış, M arie Gaston’a asilce bir ilgi gösterm iş; bizim şair şim di: “ O olm asaydı ben kaç defa aç susuz, sokaklarda kalacaktım ” diyor. Çocukcağız ne kadar perişan, ne kadar acınacak b ir haldeym iş! çabuk zen­ gin olm ak için en iy i çarenin deha gösterm ek olduğu­ nu sanıyorm uş; insanı yirm i d ört saat güldürecek bir kanış, değil m i? Bunun için 1828’e kadar edebiyat âle­ m inde ün kazanmaya çalışm ış; bittabi, akla gelecek helecanlar, Ümitler, didinm eler, m ahrum iyetlerle dolu hayatların en m üthişini sürmüş. Pek aşın bir şan şöh­ re t sevdasına kapılm ış, d’A rthez’in babaca Öğütlerini dinlememiş, borçlanın bir kar topu gibi büyütmüş dur­ m uş. Am a ben kendisini ilk defa M arquise d'Espard’ın konağında gördüğüm zaman adı tanınmaya başlıyordu. Kendisi farketm edi ama benim gönlüm de o gün on a bir m uhabbet uyandı. N asıl olm uş da şim diye ka­ d ar sevm em işler onu? Bana nasıl bırakm ışlar? Büyük b ir istidadı, zekâsı var, hisli, gururlu adam da ondan: böyle tam olan büyüklükler

kadınlan

korkutuyor.

Josephine, kocası büyük Bonaparte’ın büyük Napo&on olduğunu anlaması için yüz zafer lâzım gelm edi m i?.. M asum çocukcağız benim kendisini ne kadar sevdiği­ m i bildiğini san ıyor!' Zavallı Gaston! Gerçekten far­ kında değil; fakat ben hakikati sana söyleyeyim , se­


252

İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

nin bilmen gerek; çünkü, Renee, bu mektubum biraz da bir vasiyetnam edir. Sözlerim i iyice düşün. Şimdi ben sevildiğim den, bir kadının ne kadar sevilm esi kabilse o derece sevildiğim den em inim ; şim ­ diye kadar bilm ediğim bir aşkla girdiğim bu güzel, ulvî hayatın bir saadet olacağına da inanım var... A r­ tık gerçekten duyulan aşk tutkusunu, zevkini tadıyo­ rum ... Şim di bütün kadınların aşktan beklediklerini bana evlilik hayatı veriyor. Ben şimdi Gaston için, es­ kiden Felipe'nin gönlünde yaktığım sevda ateşini du­ yuyorum : Kendim e hâkim değilim , bir zamanlar İbni -S erra c oğlu benim karşımda nasıl titrediyse şim di ben de bu çocuğun karşısında öyle titriyorum . H âsıiı sevildiğim den fazla seviyorum ; her şeyden korkuyo­ rum, en gülünç korkulara kapılıyorum ; bir gün Gas­ ton beni bırakacak, o genç, güzel kaldığı halde ben ihtiyarlayıp çirkinleşeceğim , artık onun hoşuna gitm e­ yeceğim diye titriyorum ! Am a bu aşkı devam ettirm ek için değil, herkeslerden uzak, ücra bir yerde geliştir­ mek için lâzım olan zekânın, kabiliyetlerin, fedakâr­ lık ruhunun bende bulunduğunu sanıyorum . Başara­ mazsam, bu muhteşem gizli aşk rom anım ız bir gün biterse; bitm esi şöyle dursun, bir gün Gaston’un beni daha az sevdiğinin farkına varırsam , bil ki, Reneer ona değil, kendime kızarını. Bu, onun değil, benim ka­ bahatim olacak. Ben kendimin ne olduğunu bilirim : bende analık duygusu da aşktan üstün olamaz. Bunun için sana şimdiden söylüyorum , öyle bir şeyin farkına varırsam — çocuklarım rüm.

olsa bile—

kendimi öldürü­

Kendi kendime bu bağı vurmadan önce sana y a ı-


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

253

varıyorum , Renee, başıma böyle bir felâket gelirse ço­ cuklarım a sen annelik edeceksin, onlan sana emanet edeceğim . Senin vazifeye taassupla bağlılığım , emsal­ siz m eziyetlerini, çocuklara olan muhabbetini, bana olan şefkatini bildiğim için, hâsılı sen olduğunu bildi­ ğim için ölüm bana — tatlı diyemiyorum— daha az a cı gelecek. Kendim le gene kendim arasında olan hu ant, nikâhın ihtişamına bir de dehşet katacak; bunun içindir ki beni tanıyanlardan kimsenin bulunmasını is­ tem iyorum , nikâhım ı gizlice kıydırıyorum . İstediğim gibi titreyeceğim , senin o sevgili gözlerinde bir kaygı görm eyeceğim , yeni bir nikâh sözleşm esine imzamı koym akla idam kararım ı im zaladığım ı yalnız ben bi­ leceğim . Şim diki ben ile yarınki ben arasında olan bu anttan dönm eyeceğim ; sana bunları vazifelerinin ge­ nişliğini bilesin diye yazıyorum . Nikâh sözleşmesi, mal ayrılığı esası üzerine yapı­ lacak ; Gaston

benim,

ikim izi de rahatça

yaşatacak

kadar zengin olduğumuzu biliyor, servetim in tutarın­ dan haberi yok. Canım isterse bütün servetim i yirm i dört saat içinde keyfim e göre dağıtabilirim . Onun avu­ cumun içine bakmak gibi haysiyetini kıracak durum­ lara düşmesini istemediğimden onun adına, yılda bin iki yüz frank getirecek tahvilât aldım ; bu n lm , nikâh­ tan bir gün önce çekmesinde bulacak; Kabul etm ezse ben de her şeyden cayanm . Borçlarını ödememe mü­ saade etm esi için de, varmam diye tehdit etm em lâzım gelm işti. Sana bütün bunlan itira f etm ek beni pek yordu; öbür gün daha çok şeyler anlatırım , yarın köye gidip akşama kadar kalmaya mecburum.


iK l GELİNİN HATIRALARI

254

20 Ekim Saadetimi gizlem ek için bak ne gibi çareler dü­ şündüm; çünkü ben kıskançlığım ın uyanmasına fırsa t verecek

her

halden

kaçmmak

arzusundayım.

Hani

Italya'lı güzel bir princesse varmış, avının üzerine dişi bir aslan gibi çöker, aşkım giderm ek için gene dişi bir a r şları gibi İsviçre şehirlerinden birine koşarmış, işte

ben ona benziyorum. Sana, aldığım tedbirlerden bah­ sedişim senden bir lütuf daha bekliyorum da ondan; seni ben çağırm adan gelip

beni görm eye

kalkmam»

herkesten uzak yaşamak dileğim e hürm et etmeni rica ederim . ik i yıl oluyor, Ville - d’A vray gölcükleri üzerinde» Versailles yolunda, yirm i arpent kadar çayır, bir or­ man kenarı, bir de güzel yem iş bahçesi alm ıştım . Ça­ yırın tâ bir ucunda toprağı kazdırıp yüzü üç arpent tutacak bir havuz, adetâ göl yaptırdım ; bunun orta­ sında da zarif bir adacık bıraktım . Bu küçük vadinin iki tarafını kaplayan, üstü ağaçlarla örtülü iki şirin tepecikten süzülüp gelen sular benim bahçemden ge­ çiyor; mimar bunları çok hoş bir surette taksim ettir Bu sular, uzaktan uzağa bizden de görülen beylik ha­ vuzlara dökülüyor. Mimarın gerçekten zevkle resm et­ tiği bu büyük bahçenin etrafı, gereklerine göre, çit­ ler, duvarlar, hendeklerle çevrilm iştir; öyle ki man­ zaradan h iç bir şey kaybedilm edi. Tepenin eteklerine doğru, Ronce ormanları yanında gayet güzel bir yerde, havuza doğru eğilen çayırın tam karşısında bana bir köşk buldular ki bu, dışarıdan

bakılınca,

B rigg’de

Sion yolunda seyyahların bakmaya kıyam adıkları köş­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

255

kün tıpkısı; ben onu İtalya dönüşünde görm üş, bayıl­ m ıştım . İçine gelince, zarafeti, en meşhur köşklerinkinden bile kıyas kabul etm eyecek kadar üstündür. Bu köy köşkünden yüz adım ötede, ona bâr yeraltı y o­ luyla bağlı bir ev daha var; m utfak, uşak odaları, ahırlar, arabalıklar orada. Hepsi de tuğla olan bu ya­ pılara dışarıdan bakılınca etrafı ağaçlıklarla kaplanmış zarif, sade bir cephe görünüyor. Bahçıvanların dairesi de ayrı; o yem iş bahçeleri ile boşlanın başında. Bu arazinin kapısı, orm anlar yönünü örten duvar­ da, adetâ bulunamayacak kadar gizlidir. Şimdiden hay­ li büyümüş olan ağaçlar iki üç yıla kadar evlerin önü­ nü büsbütün örtecektir. Gezmeye gelenler oralarda ev bulunduğunu ancak, tepelerden baktıkları zaman du­ man tüttüğünü görünce farkedecekler, ya kışın yap­ raklar döküldüğü zaman anlayacaklardır. Benim köşküm , V ersailles’daki has bahçe örneğinde bir manzara içine kurulm uştur; fakat b ir yandan da havuzla adayı görür. H er taraftan tepeler küme kü­ me yapraklarım , yeni hazînenin doğrusu pek iyi bak­ tığı güzel ağaçlarım gösteriyor. Bahçıvanlarım a be­ nim evin civarında ancak kokulu çiçekler yetiştirm e­ lerini em rettim . Hem de bunlardan binlerce diktir­ dim , öyle ki o köşecik, âdeta kokulu bir züm rüt. Ça­ tısı bir asma ile kaplanmış olan köşk, türlü sarma­ şıklar içinde, tam m ânasiyle bir kafese dönmüş gibi: öm ürotu var, filbahar var, yasemin, hanımeli, ocak sarm aşığı var. Bunların arasından bizim pencereleri görebilecek göze aşk olsun! Bu köşk, kardeşçiğim , güzel, iyi b ir ev; yüz ayak m urabbaı toprağı b ir saray kurabilen yeni m im arî


İKİ GELİNİN HATIRALARI

256

onu kaloriferi ile, her türlü rahatlıklarıyla

kurdu.

B iri Gaston. biri de benim için iki dairesi var. Ka­ pıdan girilince ilk katta bir sofa, bir oturm a odası bir de yem ek odası. Üzerimizde üç oda var ki bunlar çocukların olacak. Beş güzel at, bir kupa arabası, bir de iki atlı fayton aldım ; çünkü bu evden P aris'e kırk dakika ya tutar, ya tutm az; canım ız bir opera dinlemek, yeni bdr oyun görm ek

isterse

yemekten

sonra çıkar, akşam gene yuvam ıza dönebiliriz. Yol güzel, bizim çitin gölgesi altından geçiyor. Adam larım , aşçım , arabacım , seyis, bahçıvanlar, oda hizm etçim gayet namuslu, terbiyeli insanlar; hepsini de bu son altı ayda arayıp buldum ; onlara benim ihtiyar Philippe baş olacak. de, boşboğazlık

G erçi

sadakatlerinden

etm eyeceklerinden de eminim

ama

onlan kendime m enfaatleri ile bağladım ; gerçi ay­ lıkları pek fazla değil, fakat yılbaşında dolgun bah­ şiş vereceğim . Hepsi de en küçük kabahatin, ağızla­ rını tutm adıklarından küçük bir şüphenin kendilerini hayli kârdan mahrum edeceğini biliyor. Âşıkların hiz­ m etçilerine, uşaklarına cefa değildir;

ettikleri görülm üş şey

âşıkta, tabiati gereği hoş görürlük olur;

bunun için adamlarınım da iyi hizm et edeceklerinden emmim. B ac sokağındaki kıym etli, güzel, za rif ne varsa hepsi şim di köşkte.

Rem brandt’ın tablosunu, şöyle

herhangi bdr resim miş gibi, m erdivene astık; H obbem an'ın tablosu ile Rubens’inki, onun çalışm a odasın­ da, karşı karşıya; eltim M aria'nın M adrid'den gön­ derdiği

Tiziano

tablosu küçük salonda;

Felipe'nin

seçtiği güzel eşya m isafir odasında, burayı mimar


t K î GELİNİN HATIRALARI

257

pek nefis bir surette süsledi. K öşkte her şey, insanı hayran eden bir sadelik içinde, ama yüz bin franga m al olan sadelik yok m u? İşte o. K öşk, beton zem ine oturtulm uş

değirm en

taşından bir

bodrum

üzerine

kurulduğundan, çiçekler, fidanlar arkasında kaybol­ muş. Hem nefis bir serililik var, hem de rutubet yok, havuzunda da bir sürü beyaz kuğu yüzüyor. Renöe’ciğim , bu vadi, ölüleri bile kıskandıracak bir sessizlik içinde. Sabahleyin inşam ancak kuşların cıvıltısı, yahut kavak ağaçlarım

hışırdatan

rüzgâr

uyandırıyor. M im ar, orm an tarafındaki duvarın te­ m ellerini kazarken bir pınar buldu; bunun suyu, dereotlan arasından, gümüş gibi bir kum

üzerinden,

havuza doğru akıyor: bilmem buna bir paha biçilebilir m i? A caba Gaston bu saadeti pek kusursuz bu* lup tiksinm eyecek,

kin

bağlam ıyacak m ı?

Burada

her şey o kadar güzel kı yüreğim titriyor: kurt, ye­ m işin en iyisine, çiçeğin en güzeline düşer. Ölüm kadar aç gözlü olan o çirkin kara kurt, ormanm en Övündüğü ağaca dadanmaz m ı?

Görünmez, kıskanç

bir kuvvetin, kusursuz saadetlere m usallat olduğunu da zaten

biliyorum .

K aç yıl oluyor sen yazm ıştın

bunu bana; doğru çık tı söylediklerin. Geçen gün köşkü gezm eye gitm iştim ; m im arın bütün

arzularım ı

anlam ış; her şeyi tam istediğim

gibi yapmış olduğunu görünce gözlerim yaşardı; he­ sap pusulasının üzerine: “Hemen ödensin” diye yaz­ dım . M im ar hayret edip: — Kâhyanız bu parayı vermez, madame, d ed i; ü ç yüz bin frank tutuyor. 17


tKÎ GELİNİN HATIRALARI

258

Ben, on yedinci yüzyıl Chaulieu’len n e yakışır b ir tavırla: —

H iç sesini çıkarm adan verir, dedim.

Sonra da: — Am a dedim, size gösterdiğim bu m innettarlığa b ir şart koşuyorum : bu binalardan, bu bahçeden kim ­ seye açm ayacaksınız. Bunların sahibinin adını kim se bilm eyecek; paranız hemen ödenecek ama siz de bu şarta uyacağınıza namusunuz üzerine söz verin. Benim öyle birdenbire, kim seye söylem eden gi­ dip gelm elerim in sebebini şimdi anladın m ı? O güzel eşyam ı sattığım ı sanıyorlar; nerede olduklarım sen artık öğrendin. Benim hayatım ın böyle değişiverm esinin büyük sebebini kavradın m ı? K ardeşçiğim , sev­ m ek büyük bir iş; sevmek isteyenin başka bir uğ­ raşacağı olm am alı. A rtık para için h iç bir tasam ol­ m ayacak; hayatı kolaylaştırdım ; ev hanım lığım ı şöyle bir kere toptan yapayım da bundan sonra her gün ihtiyar Philippe’e on dakika em ir verm ekten başka bor işim

kalmasın dedim. Ben hayatı da, tehlikeli

dönem eç noktalarını da iyice inceledim , anladım ; bir gün ölüm bana çok acı dersler verdi, onlardan isti­ fade etm ek istiyorum . A rtık benim bütün işim onun hoşuna gitm ek, onu sevmek, bayağı insanların pek biteviye bulacakları bir hayata her gün, onlann sezem iyeceği bir başkalık verm ek olacak. Gaston’un daha bir şeyden haberi yok. Benîm ricam üzerine o da, benim gibi, nüfus kaydını V ille d’A vre’ye çevirtti; yann köşke gidiyoruz. Orada çok m asrafım ız olm ayacak; fakat kendime tuvalet parası


tKÎ GELİNİN HATIRALARI

25»

olarak ne kadar ayırdığım ı söyleyecek olursam bana, pek nakli olarak: “Sen çıldırm ışsın!” dersin. N e ya­ payım ? Ö teki kadınlar nasıl her gün elâlem için süs­ leniyorsa ben de her gün onun için süsleneceğim K öyde tuvaletim için yılda tam yirm i dört bin frank harcayacağım ; elbiselerim in en pahalıları da gündür giyeceklerim

değil. O, isterse bir göm lekle gezsin!

Fakat benim bu hayatı bir savaş haline getirece­ ğim i, aşkı devam ettirm ek için kendimi m ahvedece­ ğim i sanm a: hiçbir şeyde kusur etm ek istem iyorum , işte o kadar. Benim güzel kadınlığım daha on üç y ıl sürer; on üçüncü yılın son günü de gizli düğünümün ertesi günü kadar sevilm ek isterim . Bu sefer h iç bir iğneli söz söylem iyeceğim , hep alçak gönüllü, hep m innettar görüneceğim ;

buyur­

m ak beni felâkete sürükledi, artık bir cariye olaca­ ğım . Renâe’ciğim , aşkın sınırsızlığım Gaston da be­ nim gibi anladıysa hep bahtiyar yaşıyacağım dan emi* nim. Köşkün etrafında tabiat çok güzel, korular g ö­ nül açıyor. H er adımda en serin manzaralar, uzayıp giden

ağaçlıklar

ruha zevk verip en tatlı fik irler

uyandırıyor. A h! A caba ben, kendi elim le, kendimi yakacak muhteşem b ir ateş m i hazırladım ? Öbür gün madame Gaston olacağım . Ya R abbi! B ir insanı bu kadar sevm ek sana isyan m ı acaba? Şim diye kadar işlerim e bakan vekilim , nikâhım a şahit diye gelecek; yaptıklarım da kanuna uygun ol­ mayan hiçbir şey bulunmadığım söyledi, param ı ne yaptığım ı görünce de: —

Ben bir m üşteri kaybediyorum , dedi.

Sen de, güzel m eral'im (sevgili meraTim dem eye


İKİ GELİNİN HATIRALARI

260

cesaret edem iyorum ): “ B ir kardeş kaybettim ” diye­ bilirsin. M eleğim,

bundan sonra

m ektuplarını Versailles

postahanesine, madame Gaston adresine gönder. B iz her gün postahaneye adam gönderip aldırtınz. Bizim kim olduğumuzu kimsenin öğrenm esini istem iyorum . Erzakım ızı da Paris’ten aldıracağız. B öylece, herkes­ ten gizli olarak yıldan beri

yaşayabileceğim izi

kendim

umuyorum. B ir

hazırladım o ıssız yeri,

orada

kim seler görülm edi; satın alma işini de temmuz devrim inden sonraki heyecanlı günlerde yapıp bitirdiğim için kim se farkına varm adı. Oralarda yalnız mimar görüldü: ancak onu tanıyanlar, o da bir daha gel­ m eyecek. Elveda, Rende. Bu kelim eyi yazarken kal­ bim de b ir acı, hem de bir sevinç duyuyorum ; bu da senden ayrıldığım a, Gaston’u sevdiğim

kadar üzül­

düğüm ü gösterm ez m i? XLXX M arîe Gaston’dan Danîeî d’A rth ez’e Ekim 1883 Azizim Daniel, nikâhım için iki şahit lâzım ; dos­ tum uz m elek yaradılışlı büyük Joseph Bridau’yu da yanınıza alarak yarın akşam bize gelm enizi rica ede­ rim . Alacağım kadının niyeti herkesten uzakta, kim ­ sece bilinmeden yaşam aktır; yani benim gönlüm de ya­ tan aslanı anladı. Geçirdiğim sefalet hayatında bana bakan, bin bir türlü iyilikler eden sizin bile aşkım­ dan, evleneceğim den haberiniz yoktu; fakat ne ya­ payım k i bunu bir sır olarak saklam ak zorundayım.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

261

B ir saldan beri pek az görüşm üş olm amızın sebebi işte budur. Nikâhtan sonra da sizden uzun m üddet için ayrılacağım .

Fakat, Daniel, sizin ruhunuz bü­

yüktür, bunu anlarsınız; ben, göz önünden ırak ol­ m akla gönlünüzden de ırak olm ayacağım dan eminim. B elki size bazan ihtiyacım olu r; gene de sizi gör­ m eyeceğim , h iç olm azsa evim de görm eyeceğim . O, bu hususta, bizim arzularım ızı biliyorm uş gibi hareket etti. T â çocukluğundan beri tanıdığı, bir kardeş gibi sevdiği bir arkadaşı varm ış, onu bana feda etti; ben de buna karşılık siz dostumu fedaya m ecbur oldum . Size bu

söylediklerim den

de anlayacaksınız Ki

onunla benim aramda sadece bir sevda yok, tam , bütün, ulu bir aşk var, biribirine bağlanan iki in­ sanın biribirini tam amiyle anlam ış olmasından doğan bir aşk. Saf, sonsuz b ir saadete erdim ; fakat feleK insanların, h iç bir keder, sıkıntı karışm amış bir sa­ adet tatm alarına müsaade etm iyor: ruhumda, tâ son kıvrım a göm ülü bir düşünce saklıyorum ki bu yalnız: bana ıstırap veriyor, onun haberi yok. Siz, benim daim î sefaletim de kaç defalar elinizi uzattınız; halim in ne kadar fena olduğunu bilirdiniz. Üm idin öyle sık sık söndüğü o zamanlarda ben ya­ şamak cesaretini hangi kaynaktan alırdım k i? Sizin geçm işinizden, beni avutan, incitm eksizin yardım ınızı esirgem iyen sizden değil mi, dostum ? E zici borçla­ rım vardı, alacağım kadın onlan da ödedi. O zengin, benim bir şeyim yok. Ben, tem belliğim in son haddi bulduğu

zamanlarda hani:

“ Ah bana varm aya razı

olacak bir zengin kadın olsa!” derdim... Ama bu b ir hakikat olunca tasasız gençliğin şakaları kalm adı;


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

262

eskiden, sefaletteyken, böyle şeylere aldınş etm eye­ ceğim i, kendimi besletm ekten hiçbir utanç duymaya­ cağım ı sanırdım, hiç de öyle olm adı. Nişanlım ın, gu­ rurum u okşayacak bin bir çareler icadeden bir şef­ kati var, gene de bir küçüklük duyup utanıyorum. Onun ruhundaki asaletten em in olduğum halde uta­ nıyorum . Utanmamın da aşkım a bir delil olduğunu bilerek utanıyorum . Benim irkilm eden bu hale ra 2i olduğum u, tenezzül ettiğim i gördü; bir erkek için bundan ağır bir şey olur m u? B ir erkek her hususta korum ayı düşünürken ben her hususta bilâkis ko­ rum a altındayım . İşte, dostum, içim i kem iren keder; bunu yalnız size açıyorum . Bu noktayı bir yana bırakırsanız, sanki bir şey benim en sevdiğim hülyalarım ı bir hakikat etm ek istiyor.

Lekesiz b ir güzellik,

kusursuz bir iyilikle

karşılaştım . H âsılı, dostum, gelin, insanın yüreğinde korku uyandıracak kadar güzel: şefkatte zarafet gös­ teriyor, aşkı yeknasaklıktan kurtaran bir büyüsü, bir letafeti var, iyi tahsil görm üş, her şeyi anlıyor; şirin sanşın, hem ince, hem de h a fif bir tom bulluğu var: sanki R afael ile Rubens birleşip bir kadın

vücuda

getirm işler! Bilm em, esm er b ir kadım da bir sanşm kadın kadar sevmeme im kân var m ıydı: Esm er ka­ dınlar bana, erkek olacakm ış da yanlışlıkla kız doğ­ muş gibi gelir. D ul; ilk kocasından çocuğu olm am ış; yirm i yedi yaşında. Şen, tezcanlı, yorulm ak bilm ez bir kadın, gene de m elalin verdiği o tatlı düşüncelere dalm ayı biliyor. Bu harikulade m eziyetleri halinde, tavırların­ da son derece bir asalet bulunmasını da önlem iyor;


İKİ GELİNİN HATIRALARI

insanın içinde saygı

uyandırıyor.

263

A saletiyle en çok

öğünen ailelerden birinin kızı, gene benim doğuşum* daki felâketleri de hoş gördü, beni o kadar seviyor. Gizli aşkım ız çok uzun sürdü; birbirim izi deneyip ta­ biatlarım ızı anladık; ikim iz de kıskancız, ikim izin dü­ şüncelerim iz de bir yıldırım ın parıltıları. ikim iz de ilk defa olarak seviyoruz; bu leziz ba­ harın sevinçleri içinde hayalin en gülüm ser, en tatlı, en derin yaratışlarıyla süslediği sahneleri bulduk. Duy­ gu bize çiçeklerini bol bol bağışladı. Bugünlerin her biri aşkım ızla dolu geçti; ayrıldığım ız zaman da bir­ birim ize şiirler yazdık. Gönlümde iğnesini hep duydumsa da bu parlak mevsimi arzu ile soldurm ak fik ri aklımdan bile geçm edi. Onun dul, serbest olduğunu bile bile gösterdiğim bu saygım ın bir aşk belgesi ol­ duğunu çok iy i anladı ve kaç defa muhabbetten, min­ nettarlıkla gözleri yaşardı. Yarın akşam ilk, belki de son defa olarak karşılaşacağım kadın, işte böyle üstün bir insan. Aram ızda aşkm ilk öpüşmesi bile olm adı; ikim iz de birbirim izden çekindik. — ikim izin de, dedi, esefle hatırlayacağım ız b irer sefaletim iz var. — Sizinki ne olduğunu bilem iyorum , dedim. — İlk evliliğim , diye cevap verdi. Siz ki büyük bir adamsınız, benim Arm ande’ım ı bulduğum kibarlar âlem inin en harikulade kadınların­ dan birini seviyorsunuz, nişanlımın ruhunu da, benim saadetim in de ne olacağım anlamamız için bu söz yeter. Dostunuz

Marie Guston


İKİ GELİNİN HATIRALARI

264

L Madame de VEstorade’dan MaSame de M acum er’e Dem ek ki, Louise, bir evlilik hayatında sevip se­ vilerek en derin, tâ gönlünü yaralayan acılan çektik­ ten sonra bir ikinci kocayla yalnızlık içinde yasamak istiyorsun. B ir tanesini salonlarda yaşayarak öldür­ dün, birini de bir köşeye çekilip kem irm ek mi isti­ yorsun? Kendine ne büyük kederler hazırlıyorsun!... Am a bütün yaptıklanndan anlaşıldığına göre, kara­ rından dönmene im kân yok, ikinci defa evlenm ekten nefret ettiğini bilirdim ; seni bu işe razı edebilen er­ kek hiç şüphesiz m elek ruhlu, ulu yürekli bir adam­ d ır; seni tatlı

hülyalarına

bırakmaktan

başka çare

yok ; fakat sen erkeklerin gençliği üzerine söyledikle­ rini, hepsinin de pis yerlerden geçip gönüllerinin te­ m izliğini en çirkin dört yol ağızlarında kaybettiklerini unuttun m u? Kim değişti? sen mi, onlar m ı? N e m utlu sana, saadete inanabiliyorsun: gerçi şefk at içgüdüsü söylüyor, ama

seni bu doğrusu,

evlenmeden saadete

vazgeçirm em i

inandığın için seni

ayıplam ıyorum . E vet, kardeşçiğim , yüz defa evet... Ta­ biatla toplum , tam saadetlerin varlığını mahvetmek için anlaşıyorlar; çünkü o saadetler tabiata da, top­ lum a da uygun değildir, belki de felek kendi hakla­ rın ı kıskanıyor. H âsılı nedir bilm iyorum ; fakat, kardeşçiğim , büyük, hudutsuz bir saadet seni ezecek. Had­ den aşkın sevince dayanmak, en ağır elem e dayan­ m aktan zordur.


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

265

Sana onun aleyhinde bir şey söylem iyorum : sen on u seviyorsun, ben de şüphesiz hiç görm em işim dir; «ama üm it ederim , işin olm adığı bir günde bana bir m ektupla o güzel, acaip mahlûkun nasıl bir şey ol­ duğunu anlatırsın. Görüyorsun ki hiç kim seyi, beni de görm em ek kala n n a isyan etm iyor, neşeyle karşılıyorum ; çünkü bal .ayından sonra sizin de, beraberce, herkes gibi yaşa­ m aya alışm ış olacağınızdan eminim. B ir gün, meselâ bundan iki yıl sonra, seninle ben gezerken yolum uz o •taraflara düşerse sen bana: “ Ben bu köşkten hiç çikanayacağımı söylem iştim , buna samimiyette inanmış~tım” diyeceksin, o güzel dişlerini göstererek o şirin igülm enle güleceksin Daha Louis’ye bir şey açmadım, onu kendimize ■güldürmek istem iyorum . Sadece evlendiğini, nikâhızıın gizli kalmasını istediğini haber vereceğim . Yazık ki gelin olduğun gece yanında annenin, ya kız karde­ şin in bulunmasına ihtiyaç yok. Şim di ekim ayındayız; y a n ı sen, cesaretli bir kadın olduğunu göstererek, işe Jaşın başlıyorsun. İşin içinde nikâh olmasa, boğayı «boynuzlarından yakalıyorsun derdim. Benim, senin için «daima sırlarına saygı gösteren, halden anlamaya ça­ lışan bir dost olarak kalacağım dan em in olabilirsin. .A frika’nın esrarengiz m erkezi şim diye kadar çok sey­ yahların başım yed i; bana öyle geliyor ki senin duygu -alanında atıldığın seyahat de, zenciler arasına düşüp, y a kum lar içinde kalıp kaybolan keşif seyahatlerine benziyor. Fakat senin çölün, Paris'ten kırk, elli dakiİca uzakta; o halde neşemi bozm adan: “ Güle güle git» jgüle güle g e l!" diyebilirim sana.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

866

U

Comtesse de l’Estorade’dan Madame Marie Gaston’f* 1835 N e âlemdesin, kardeşçiğim ? İk i yıldır hiç sesin çıkm adı; artık Renee’nin L ouise'i m erak edip sorm aya hakkı yok m u? Bak şu aşkın ettiklerine! Bizim ki gibi bir dostluğu bile yıkıp m ahvedebiliyor. Gerçi ben Jeçocuklarım a

taparım,

hattâ

onlan,

senin

G aston'u

sevdiğinden de aşkın severim ama itira f et ki an alık sevgisi, Ötekilerin azalmamasına müsaade edecek ka­ dar geniş; bir kadın, ana olm akla, sam im î fedakâr b ir dost olm aktan da çıkm ıyor. M ektuplarına da, senin o» tatlı, dilber yüzüne de hasretim . Senin ne olduğun­ dan haberim yok, bunun için sadece tahm inlerle, ta­ savvurlarla yetinm eye m ecbur oluyorum . B ize gelince, halim izi sana mümkün olduğu kadar kısaca anlatm aya çalışacağım . Geçen gün bana yolladığın m ektuptan b ir önce­ kim okuyordum ; onda, siyasî vaziyetim iz üzerine, ol­ dukça ağır sözler buldum. Com te'luk gibi Sayıştaydaki daire başkanlığım da bize X , Charles verdiği halde* onun düşmesinden sonra da o vazifeden çekilm em iş olm am ızla alay ediyordun; iyi ama ben, otuz bini b ir m eşru taya bağlı olan kırk bin frank gelirle Athenals’i* sonra küçük R ene'm i adam edip sıkıntıdan kurtara­ bilir m iydim ? Bizim aylığım ızla geçinip topraklarım ız­ dan gelen parayı biriktirm em iz lâzım

değil m iydi?

Yirm i yılda altı yüz bin frank kadar toplayacağız; h a


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

267

parayla kızıma bir drahoma, bahriyeye girm esini is­ tediğim , küçük oğlum a bir servet sağlayacağız. Za­ v a llı adsız’ım ın yılda on bin frank geliri olacak; buna ■bizden kalacak para da katılınca belki onun payı da k ız kardeşininki kadar tutar. M iralaylığa yükseldiği v a k it zengin bir kızla evlenip belki kibarlar âleminde, ıbüyük kardeşinin yerine eşit bir yer tutabilir. Bu akıllı uslu hesaplar bizim aileyi yeni düzeni •de kabule şevketti. B ittabi yeni hanedan Louis’ye âyan ü yeliği ile Lâgion d’Honneur nişanının g ra n d -o fficier pâyesini verdi. L ’Estorade, sadakat yem inini ettikten sonra, işini yarım yapam azdı; bunun için m ecliste çok büyük hizm etleri oldu. A rtık iyi bir m evkie yükseldi, •ömrünün sonuna

kadar rahatça

muhafaza eder. îş

hususunda çok becerikli; bir hatip olm aktan ziyade ta tlı konuşan bir adam, fakat bizim siyaset hayatından beklediğim iz de bu kadar; pek âlâ yeter. Gerek hükü­ m et, gerek idare işlerindeki inceliği, bilgisi herkesçe tak dir ediliyor;

bütün

fırkalar onu

muhakkak elde

•edilmesi lâzım bir adam sayıyorlar. Sana doğrusunu söyleyeyim : geçenlerde ona bir büyük - elçilik tek lif e ttile r; fakat

ben

reddettirdim .

Armand

şim di on

üçünde; Athenaîs on birine geliyor; onlann eğitim leri için P aris'te oturm aya

m ecburum

okum aya başladı; o da okullarım

Kene daha yeni bitirinceye kadar

buradan ayrılam am . Büyük evlât töresine sadık kalıp toprağım ıza dö­ nebilm ek için büyütülm ek, gelecekleri sağlanm ak ge­ reken üç çocuğum uz olm am alıydı. Bu zamanda bir ananın yalnız köyünü, ocağını düşünm ek doğru değil­ dir. On beş y ıl sonra l'E storade, Armand’ı Sayıştay a


İKİ GELİNİN HATIRALARI

268

yerleştirip kendisi iyi bir em ekli aylığı ile la C ram pade’a

(ek ilebilir. R ene’y i de bahriye h iç şüphesiz

bir diplom at edecektin Yum urcak daha yedisinde, şim­ diden ihtiyar bir kardinal kadar kurnaz. Ben talihli bir anaymışım, Louise’ciğim ! Çocukla­ rım bana gölgesiz sevinçler verm ekte devam ediyor (Senze

barma

sicure richezza.)

Armand IV . H enn,

colleg eİn e gidiyor. Onu beylik okula gönderm eye ka­ rar verdim ama yanımdan ayırm aya razı olam ıyorum ; ben de duc d’Orleans’ın Louis-Philippe olmadan öncer belki de Louis-Philippe olm ak için yaptığım yapıyo­ rum. H er sabah Lucas, şu senin bildiğin ihtiyar uşak, ArmandT ilk mütalâa saatinde C olU ge'e götürüyor, saat dört buçukta alıp getiriyor. Bizim le beraber otur­ mak üzere ihtiyar, bilgili bir m üzakereci tuttuk, ço­ cuğu

akşam lan

çalıştm yor, sabahleyin

öğren cilerin

kalktığı saatte uyandm yor. ö ğ le yem eğini de L ucas ile okula gönderiyoruz. B öylece ben Armand’ı ancak, akşam yem eğinde, gece yatm adan önce, bir de sabah­ leyin giderken görebiliyorum . O, gene senin bildiğin, sevdiğin Arm and; duygulu, şefkatli, fedakâr bir ço­ cu k ; evdeki hocası ondan memnun. N aıs'i de yanım­ dan ayırm adım ; en küçük de a n gibi uğuldayıp du­ ru yor; ama ben de onlar kadar çocuğum . Yavruları­ mın o tatlı tatlı okşamalarından mahrum kalmaya ra­ zı olamadım.

İstediğim zaman

Arm and'ın yatağına,

koşup uyumasını görm ek, o m eleği öpmek, yahut on a beni öpm esini söylem ek, benim için geçilm ez bir ih­ tiya ç; bundan mahrum kalınca yaşayamam gibi ge­ liyor.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

269

Am a, doğrusu, çocukları evde alıkoym ak, yatılı ok u la göndermemek hiç de doğru değil; birçok sakı­ n ılacak yönleri olduğunu deneyerek görüp anladım. T oplum da, tabiat gibi kıskanç; kanunlarına karşı gel­ m eye

müsaade etm iyor; onların,

düzenin bozulma­

lın a razı olam ıyor. Çocuğu yatılı okula gönderm eyip, evde alıkoydum mu. bu dünyanın, kibarlar âlem inin .ateşi ile karşılaşıyor, onun

tutkularını görüyor, iki

.yüzlülüklerini öğreniyor. Büyüklerin gözettiği farklax ı, uyduğu kuralları sezip anlayam adığı için arzuları­ n ı, isteklerini âlem e uyduracağına âlem i kendi duy­ gularına, kendi tutkularına uydurmaya kalkıyor; sah­ te parlaklığa heves ediyor; o sahte parlaklık da ger­ çek m eziyetlerden daha göz

kam aştırıcı,

çünkü hu

âlem her şeyin gerçeğinden çok yalancısını öne sürüp onu süslüyor. Bir çocuk, daha on beş yaşındayken, dün­ ya y ı bilen bir adamın kendine güvenini, ustaca tavır­ larını edindi mi, artık o çocuktan hayır gelm iyor, yir­ m i beşinde ihtiyara dönüyor; vaktinden önce edindiği hu bilgi onun, gerçek, ciddî istidatların tem eli olan şeyleri öğrenm esine im kân bırakm ıyor. Bu âlem bü­ yü k bir oyuncu, o da oyuncular gibi aldığını veriyor, h içb ir şeyi kendine saklam ıyor. Bunun için bir anne, «evlâtlarım yanından ayırm amak istiyorsa, onların ki­ barlar âlem ine girm esine de bırakm am alı, onların ar­ zularına da, kendi arzularına da hâkim olup belli et­ m em ek cesaretini gösterm eli. A frika fatihi Csipio’nun kızı C om elia, elm asları sorulunca çocuklarım göste­ rirm iş. Ben de çocuklarım ı elm aslarım gibi saklayaca­ ğ ım ; benim bütün hayatım değil m i onlar?


İKİ GELİNİN HATIRALARI

270

A rtık otuzum a geldim , demek ki artık günün e » ısılı zamanım, yolun en zor yerini bitirdim . B irkaç

yıl sonra ihtiyar bir kadın olacağım ; şim di vazifele­ rim i yapm ış olmak bana

büyük bir kuvvet veriyor*

Sanki bu üç yavru da benim ne düşündüğümü anla­ yıp kendileri de ona göre davranıyorlar. Benden h iç ayrılm adıkları için olacak, sanki aramızda bütün dü­ şüncelerim izi

birbirim ize bildiren

esrarengiz

bağlar

var. K endileri için neler feda ettiğim i biliyorlarm ış da onun m ükâfatını verm ek istiyorlarm ış gibi her gün. her an beni sevindirecek, bahtiyar edecek bir şey ya­ pıyorlar. Armand, okula gittiğinin ilk üç yılında, zihni al­ m ıyor, kafası işlem iyor gibiydi; m eraka başlam ıştım ; sonra birden açılzverdi. Çocuklar, kendilerini çalıştır­ maya alıştırm ak, zekâlarım inceltm ek, ruhlarına top lum lann tem eli olan itaati aşılam ak isteyen o hazır­ layıcı ilk yılların ereğini pek anlam azlar; Armand ni­ hayet anlamış olacak İd hemen değişti. Kardeşçiğim * geçen gün onun, Sorbonne’da herkes içinde yapılan ge­ nel yarışm alarda m ükâfat aldığım görünce, adetâ sar­ hoş edici bir sevinç duydum. Senin vaftiz oğlun kita­ bet m ükâfatım aldı. IV . Henri college’inin m ükâfat dağıtım ında da iki tane birincilik m ükâfatı aldı: biri nazımdan, biri de Lâtinceden. Onun adını okurlarken sapsan oldum, az kaldı: “ Ben onun annesiyim !” diye bağıracaktım . Naîs elim i acıtırcasına sıkıyordu; am a öyle bir zamanda insan acı duyuyor m u? A h! Louise’ciğim , sevmek, sevilm ek fırsatlanm kaybetm işim , n e çıkar, bunlar da aşk kadar tatlı değil m i?


İKİ GELİNİN HATIRALARI

*71

Ağabeysinin m ükâfatlar alıp alkışlandığım görün» c e küçük Rene’ye de bir heves geldi, o da collög e'e gitm ek istiyor. Bazan bu Üç çocuk evde bağrışıyor, ıkoşup oynuyor, insanm beynini patlatacak bir gürültü «d iyorlar. Buna nasıl dayanıyorum bilm em ; hem ben iıep yanındayım

onların; çocuklarım a bakmak işini

İdm seye, M ary’ye bile bırakmadım. Am a annelik sa­ n a tı insana ne büyük sevinçler veriyor! Çocuklarım ­ dan birinin, birdenbire içi kabarıp oyununu bırakarak bana sanlıverm esi yok m u? doyum olm uyor. Hem on­ la rı daha iyi inceleyebiliyorum . Annenin ödevlerinden biri de çocukların kabiliyetlerini, huylarını, istidatla­ rım daha küçük yaştayken anlam aktır; başka kimse­ nin, h iç bir eğitim cinin elinden gelm ez bu. Anneleri­ nin büyüttüğü çocuklar yolu, yordam ı daha iyi biliyor, daha terbiyeli, daha nazik oluyorlar, bunlar tabiî in­ celiğin yerini tutabilir ama tabii incelik, insanların annelerinden

Öğrendiklerinin

yerini tutam az. Salon­

larda gördüğüm erkeklerde bu farklar artık gözüm e çarpıyor, bir delikanlının tavırlarında, hareketlerinde, ana eğitim inin izlerini anlıyorum . B ir insan çocukla­ rım , böyle bir üstünlükten bile bile nasıl mahrum «d e r? Görüyorsun ki ödevlerim i yapm ış olm am bana hazineler açıyor, türlü hazlar veriyor. Eminim ki Armand en iy i bir memur, en namuslu b ir idareci, en vicdanlı bir m illetvekili olacak. Renâ •de dünyanın en gözü yılm az, sergüzeşte atılm aktan çekinm ez, hem de en kurnaz gem icisi... O yaramazda •demir gibi bir irade kuvveti va r; her istediğini bece­ riy o r; maksadına varm ak için bin çareye başvuruyor, h içb iri kâr etm ezse bm birincisini icat edebiliyor A r-


272

İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

mand’ım işlerin sebebini, hikm etini anlamaya çalışıp sükûnla razı olsa bile Rene kıyam eti koparıyor, ça­ balıyor, boyuna danışmalara girişip öteye beriye baş­ vuruyor, nihayet bir delik buluyor; oradan çakışım ı» ucunu geçirebildi mi, yetiyor o kadan, artık arabası da geçti dem ektir. N aıs'i sorarsan o kadar bana

benziyor ki etin»

etim den ayırd edemiyorum. Benim cici, canım kızım l Kendi elim le süslüyorum , zarif, şık olm asını istiyoru m ; saçlarını, kâküllerini öpe koklaya aşk düşüncelerim le tarayıp örüyorum : ancak sevdiği, kendisini sevecek bir erkeğe vereceğim onu. Fakat yüzüne pudra sür­ mesini seyreder, saçlan araşma nar çiçeği kurdele ge­ çirir, ufacık ayaklarını giydirirken aklım a beni çıldır­ tacak şeyler geliyor. K ızlarım ızın gönlü sanki bizim elim izde m i? Ya kendine lâyık olm ayan birini severse? Ya sevdiği adam onu sevm ezse? K aç defa ona bakar­ ken gözlerim yaşardı. Güzel bir varlığı, bir çiçeği, da­ lındaki konca gibi göğsüm üzde yerleştirip büyüttü­ ğümüz bir gülü, kaldırıp bir el oğluna verivermek..^ Yani bile bile en kıym etli m alım ızı bağışlam ak!... Se­ nin bana iki yıldır mektup yazmaman, sadece: “ Bah­ tiyarım !” demek için bir mektup yazmaman yok m u? benim gibi bir ana için kızım kocaya vermenin n e müthiş bir facia olacağım işte o öğretti. Allaha ıs­ m arladık! A rtık yeter; sana ne diye mektup yazdığı­ m ı ben de bilm iyorum , sevgim e lâyık benim Louise’ciğim , b ir cevap ver bana..

değilsin. A lıî


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

213

lh

Madame Gaston’dan Madame de VEstorade’a K öşkten İk i yıldır susuşum merakım uyandırmış, bana ni­ çin m ektup yazm adığım ı soruyorsun; ama, benim gü­ zel Renee'm , saadetimi anlatabilm ek için ne cümle, ne kelime, ne de dil var: ruhlarım ız bu saadete dayan­ mak gücünü gösteriyor, işte sana kısacası. Bahtiyar olm ak için en küçük bir gayret gösterm em ize de lü­ zum yok : her hususta anlaşıyoruz. Üç yıl içinde fcu ahengi bir an bozacak hiç bir şey olm adı, duyguları­ m ızın bildirilişinden en küçük bir uyuşm azlık görül­ medi, en küçük isteklerim izde bile en küçük bir ayı­ rım belirm edi. H âsılı, kardeşçiğim , bu bin gün içinde bir tanesi bile ancak kendisinin vereceği yem işi tat­ tırm adan geçm edi, keyfin lezzetini taşımayan bir an olm adı. Hayatım ızın hiç bir zaman tek düzenli, hep biteviye b ir hal alm ayacağından em iniz; fakat bizim tabiat kadar verim li, onun gibi bin bir yüz gösteren aşkım ız, bütün şiirlerini kapsıyacak kadar sürekli de olm ayacak. Hayır, hülyamızda hiç, h iç aldanmamışız! Birbirim izden, ilk gün olduğundan daha çok hoşlanı­ y or; birbirim izi sevm ek için her an yeni sebepler bu­ luyoruz. H er akşam, yem ekten sonra bahçede gezer­ ken ertesi gün P aris'e gitm eyi düşünüyoruz; fakat bizim “ P aris'e gidelim " dememiz, “ İsviçre'ye bir git­ sek " der gibi oluyor. Gaston: — Falan cadde düzeltiliyorm uş, M adeleine kilisesi bitm iş. Gidip de bir görm eli, diyor.

18


274

İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

ö y le ama ertesi sabah yataktan çıkm ıyoruz, kah» valtıyı odamızda ediyoruz; öğle oluyor, ortalık sıcak* hele bir uyuyalım ; sonra o bana: “ Bırak da sana b ir bakayım !” diyor, beni tıpkı bir resme bakar gibi sey­ rediyor; o bana hayran olduğu gibi, söylem eye hacet yok, ben de ona hayran oluyorum . O zaman gözlerim yaşarıyor, saadetimizi düşünüyoruz, titriyoruz. Ben hâlâ onun

sevgilisiyim ,

yani sevildiğim den

daha az sever gibi gözüküyorum . Bu aldatışta büyük bir lezzet var. Biz kadınlar için, duygunun arzuyu yen­ diğini, bize hâkim olan erkeğin henüz çekingenlikten kurtulm ayıp da tam kalınasım istediğim noktada dur­ duğunu görm ek kadar tatlı bir şey olur m u? Bana onun nasıl bir adam olduğunu soruyorsun; ama, RenĞe’ciğim , bir insanın sevdiği adamı anlatm ası kabil m î? ne söylese tam doğru olam az. Hem, ara­ mızda kalsın, yapma utanca kalkışmadan itira f edelim ki bizim âdetlerim izin garip, çirkin bir sonucu oluyor: kibarlar âlem indeki erkekle aşk erkeği birbirine hiç, hem hiç benzem iyor; aralarındaki fark o kadar bü­ yük ki, birinin, hiç bir hususta ötekini andırmaması kabil. M eselâ, akşamleyin, bir ocak başında bize bir aşk sözü söylem ek için en şirin büğmenin (rakkasın) en dilber tavırlarım takınan bir erkekte, b ir kadının isteyeceği gizli güzelliklerden h iç biri bulunm ayabilir. Bunun tersine olarak çirkin, kaba saba gözüken, kara bir abaya bürünmüş bir adamda, aşkın ruhuna erm iş, biz kadınların bütün dış letafetlerim izle m ahvolabi­ leceğim iz herhangi bir vaziyette gülünç olm ayacak b ir âşık bulunabilir.


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

275

Görünüşü ile oluşu arasında esrarengiz, tam bir uygunluk bulunan bir erkeğe; kimsenin verem ediği, kimseden öğrenilem eyen, ancak ilk-çağ sanatkârları­ nın elinden çıkm ış heykellerin iffetle, hazla birleşm e­ lerinde beliren letafetle doğmuş, bunu evlilik hayatı­ nın en samimî anlarında gösteren bir erkeğe; eskile­ rin şiirlerine koydukları, en çıplak zamanında büe ruh­ lar için elbisesi varmış gibi gelen tabiîliğin masum­ luğu ile bezenmiş bir erkeğe tesadüf etm ek... Benliği­ mizden

kopan,

şüphesiz

bütün

varlıkların

özlediği

âhenkler âlem inin bir yankısı olan bu ülkü, Gaston’da bir gerçek olm uş; o bütün kadınların hayalini işleten bu büyük sorunun canlı bir cevabı. A h! kardeşçiğim , aşkın, gençliğin, zekânın, güzelliğin bir araya gelm esi­ nin ne olduğunu bilmiyordum. Gaston'umun hallerinde asla yapm acık yok ; onda letafet tabiî bir halde, hiçbir gayret gösterm esine lüzum olmadan gelişiyor. A ğaçlar arasında eli belim e dolanmış, benim elim onun omu­ zunda, vücudu vücuduma, başı başıma değerek gez­ diğim iz zaman

adım larım ız, hareketlerim iz o kadar

bir, o kadar tatlı ki, geçtiğim izi görenler bizi, ağaçlık­ lı yolların kumu üzerinde, Hom eros’un ölm ezleri gibi, kayıp giden b ir tek insan sanabilirler. Bu ahenk ar­ zularımızda,

düşüncelerimizde, sözlerim izde... Bazan,

geçici bir yağmurdan sonra dalların henüz ıslak ol­ duğu, yeşil çim enlerin akşam ışığı altında parladığı saatte gezm eye çıkıyor, birbirim ize hiç bir şey söyle­ m iyor, ancak damlaların düştüğünü dinliyor, batan güneşin tepelere serdiği kızıl renkleri seyrediyoruz. H iç şüphesiz ki o anlarda düşüncelerimiz bahtiyarlı­ ğım ız için Tanrı’dan af dileyen gizli, perişan bir dua


276

İKİ GELİNİN HATIRALARI

oluyor. Bazan, yolun birdenbire dönüp de gözlerim iz önüne güzelliğine doyulmaz m anzaralar çıkardığı za­ man ikim iz de, sevinçle, coşarak bağırıyoruz. Bu mü­ barek tabiatın ortasında, adetâ çekinerek öpüşmenin ne tatlı, ne kadar derin olduğunu bilsen!... Sanki biz, sade böylece dua edelim diye yaratılm ışız. B öyle gez­ melerden, birbirim ize bir kat daha âşık olarak dönü­ yoruz. Karıyla koca arasında bu aşk, P aris'te toplum a bir hakaret gibi gözükür; bunun içindir ki, onu ni­ kâhsız gibi, ormanlar içine saklam ak gerektir. Erkli, istem li bütün erkekler gibi Gaston da ortaboylu; ne şişman, ne de zayıf; yakışıklı, vücudu uyum lu; hareketlerinde hem çeviklik, hem ustalık var, hendekleri yırtıcı bir hayvan hafifliğiyle atlıyor. H er ne vaziyette olursa olsun dengesini içgüdüsüyle bulu­ veriyor; düşüncelere dalmaya alışık kim selerde pek az görülür bu, sarışın değil ama beyaz. S açlan kuzgun! kara; boynunun, alnımn donuk beyazlığı ile şiddetli bir tezat teşkil ediyor. Başı, X H I. Louis’ninki gibi m elâlli bir baş. Bıyıklarım uzattı; alt dudağmda da birkaç tel bıraktırdım ;

fakat favori*leri ile sakalını

traş ettirdim : artık favori de, sakal de pek bayağılaştı. T alihli kadınmışım ki Gaston, sefaleti yüzünden, nice delikanlıları yitiren

pis konuşmalardan kurtul­

muş. Gayet güzel dişleri var, sıhhati demir gibi. Be­ nim için çekici bir tatlılığı olan koyu mavi gözleri, heyecan anlarında, yanıp parlıyor. Büyük bir zekâları olan bütün kuvvetli insanlar gibi o da her gün o huy­ da; günü gününe uymamazlık etm iyor, görsen sen de benim gibi şaşarsın.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

zn

Çok kadınların, aile hayatlarında çektikleri ıstı­ rapları acı acı anlattıklarını duydum; fakat kendi ken­ dilerinden hoşnut olmayan, ihtayarlam ayı istemeyen, yahut bilmeyen, gençliklerini çılgınca geçirdikleri için içlerini hep bir şeyler kemiren, damarlarında zehirler akan, gözlerinde hep bir keder bulunan, güvensizlik­ lerini gizlem ek için alaya kalkışan, bir saatlik sükûna karşılık günlerce kahreden, kendilerini sevdirem em elerinin acısını bizden çıkarm ak isteyen, güzelliğim ize gizli gizli kin bağlayan erkeklerin huysuzluğu, genç­ lerde gözükm ez; bunlar, karıyla koca arasında büyük bir yaş farkı bulunan ailelerin nasibidir. Sakın, kızını yaşlı bir kocaya vereyim dem e! İnce, zarif bir zekânın her an başka hal verdiği o daimî gülümseme, insanla adetâ konuşan, dudakla­ rın köşelerinde aşk düşünceleri, teşekkürler gizleyen, geçm iş sevinçleri şim diki sevinçlere ekleyen o gülüm­ seme bdlsen beni ne kadar çıldırtıyor! Aram ızda unu­ tulmuş hiç bir şey yok. Tabiatın en küçük şeylerini bile saadetimize alet ettik: bu büyülü ormanlarda her şey canlı, her şey bize kendimizi söylüyor. Yolun üze­ rinde, bekçinin evi yanındaki yosunlu meşe bize, bir gün gölgesinde oturduğumuzu, bana Gaston’un ayak­ larım ızın

dibindeki yosunlan

anlattığını,

bizim, bu

yosunlardan başlayıp bilimden bilim e geçerek nihayet bu

dünyanın

ereğinden, hikmetinden

bahsettiğim izi

söylüyor. Zekâlanm ızda öyle bir benzerlik, öyle bir kardeşlik var ki bir kitabın iki ayn nüshası dersin! B ak! ben de şairce konuşmaya başladım. İkim izde *le her şeyi bütün genişliği ile görm ek, onda her şeyi bul­ m ak âdeti, kabiliyeti var; birbirim ize, bu iç kabili­


278

İKİ GELİNİN HATIRALARI

yetim izi belirtm ek için gösterdiğim iz kanıtlar her an yeni bir zevk oluyor, yaradılışlarım ızdaki, zekâlarım ız­ daki bu birliği artık aşkım ızın bir tanığı saymaya bağ­ ladık; bir gün bundan mahrum kalırsak bu, bizim için, başka ailelerde eş üstüne yar sevmenin doğurduğu so­ nuçlan doğuracak. Benim zevkler içinde geçen hayatım ı anlatsam sana, en yorucu işlerle dolu gibi gelir. B ir kere şunu söyleyeyim , kardeşçığim : Louise - Armande M arie de Chaulieu yatağını kendi yapıp odasım kendi düzelti­ yor. B ir hizm etçinin, yabancı bir kadının, yahut kızın, odamın esranm öğrenmesini istemem. Benim dinim, ibadet için gereken şeylere yabancı ellerin dokunma­ sına bırakmaz, en önemsizine bile kendimizin bakma­ m ızı buyurur. Bu, kıskançlıktan değil, kendi kendine saygıdan geliyor. Bu sayede odam, genç, sevdalı bir kızın süslerine, elbiselerine göstereceği özenle düzel­ tiliyor. H er şeyi yerli yerinde, tam bir düzen içinde bulundurmakta da bir yaşlı kız kadar titizim . Giyin­ me odam karm akarışık değil, âdeta bir küçük salon. H iç bir şeyi gözden kaçırm ıyor, oluruna bırakm ıyo­ rum. Benim efendim , sultanım oraya dilediğinde gi­ rebilir; gözüne kötü görünecek, şaşırtacak, yahut be­ tine gidecek hiç bir şeyle karşılaşmasına im kân yok­ tu r: çiçekler, lâvantalar, tam bir zarafet... H âsılı nep gözü, ruhu okşayacak şeyler. Sabahleyin o daha uykudayken ben usulca kal­ kıyorum , daha hiç farkına varmadı, tuvalet odasma gidiyorum , soğuk suyla yıkanarak

uykunun

izlerini

gideriyorum ; bu hüneri, annemin tecrübeleriyle edin­ dim. İnsan uyurken derisi, kam kam çılayan kım ıl­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

279

danışlar daha az olduğundan, ödevlerini iyice yap­ m ıyor ; ısınıyor, üzerinde küçük kurtların görebile­ ceği bir sis, bir hava tabakası hâsıl oluyor. B ol sulu sünger kadını, bir genç kız ediveriyor. E ski Yunan­ lıların Aphrodite’y i sulardan çıktı diye gösterm eleri belki bunun içindir. Su bana, seher vaktinin çekici şirinliğini veriyor; saçlarım ı tarıyor, kokular sürü­ yorum ; uyandığı zaman efendim beni bir bahar sa­ bahı kadar süslü bulsun diye, tuvaletim i son derece dikkatle yapıp bitirdikten sonra yatağa gene sessiz sedasız sokuluyorum . O, bu yeni açmış çiçek tazeliğini görünce seviyor, bayılıyor, ama bunun nasıl olduğu­ nu bdr

türlü

anlayam ıyor.

Sonra

beni

fem m e de

cham bre’ım giydiriyor ama bu başka odada, giyinm e salonunda oluyor. Bittabi gece yatarken de tekrar hazırlanıp süslenmek lâzım . B öylece ben kocam için günde üç, bazan dört defa tuvalet yapıyorum ; bunun sebebini de Yunanlıların başka efsanelerinde aram alı. B irçok

da işlerim iz var. Çiçeklerim izle, limon*

lüğümüzün, ağaçlarım ızın o güzel varlıkları ile uğ­ raşıyoruz. B iz âdeta gerçekten birer bitki bilgini ke­ sildik; çiçeklere ateşli bdr ilgi gösteriyoruz; köşkün her yeri onlarla dolu. Çemenlerim iz daima yeşil; top top ağaçlarım ız, en zengin bankerin bahçelerindeki kadar bakım la büyüyor. Dünyada bizim bahçemizden daha güzel b ir yer bulmak zordur. Yemişe de çok düşkünüz, asmalarımıza, türlü türlü ağaçlarım ıza gö­ zümüz gibi bakıyorum Fakat sadece böyle toprak, ağaç işleri ile uğ­ raşm ak sevgilim in ruhunu doyurmaz, kendisine, se­ fa let günlerinde başladığı, gerçekten çok güzel olan


İKİ GELİNİN HATIRALARI

280

birkaç tiyatro piyesini sessizlik, yalnızlık içinde bi­ tirm esini tavsiye ettim .

Edebiyatta ancak bu gibi

eserleri bir bırakıp bir alm ak kabildir; çünkü bunlar için uzun uzun düşünmek lâzım dır, üslûbun bir mü­ cevher gibi işlenilm esine hacet yoktur. T iyatro ko­ nuşmalarını durmadan yazm ak kabil değildir; onlar için

Dirtakım nükteli, kısa, hemen tesirini yapacak

sözler bulmak lâzım dır; bunlan da zekâ, ağaçların çiçek yetiştirdiği gibi verir; onlar aranmakla değil, beklenm ekle bulunur. B öyle fik ir avcılığı benim de işim e geliyor. Gaston’uma yardım ediyorum , onu hiç, hayal ülkesinde dolaştığı zamanlarda bile bıraktığım olm uyor. Kış gecelerini nasıl geçirdiğim i

şim di

anladın

m ı? Hizm etim iz o kadar kolay, o kadar rahat ki şim­ diye kadar adamlarımıza bir kere bile çıkışm aya, sert bir söz söylem eye m ecbur olm adık. Bizim kim oldu­ ğumuzu soranlara, dirayet gösterip

doğruyu söyle­

m em işler; asıl efendilerinin seyahate çıktığım , Gaston’un kâtip, benim de evin hanımına can yoldaşlığı eder bir kadın olduğumu söylem işler. H iç bir dilek­ lerinin çevrilm eyeceğim bildikleri için izinsiz çıktık­ ları olm uyor. Zaten hepsi de hallerinden hoşnut, bir kabahatleri olmazsa vaziyetlerinin değişm iyeceğinden emin. Bahçıvanlara* sebzenin de, yem işlerin de faz­ lasını satm aları için izin verdik. Süt işlerine bakan kadın da sütün, kaymağın, tereyağının fazlasını sa­ tıyor. Ancak en iyilerini bize ayırm alarını söyledik, bunda kusur etm iyorlar. Onlar kazançlarından m em ­ nun; biz de, bir şeftahnin yüz frankın senelik geliri­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

281

n e m al olduğu o korkunç Paris’te h iç bir zenginliğin sağlayam ayacağı bir bolluktan memnunuz. Kardeşim , bütün bunların bir m ânası var: ben G aston için bir dünya olm ak

istiyorum ; dünyanın

türlü eğlenceleri vardır, o halde Gaston'un da bu ıssız yerde sıkılmaması lâzım dır. Ben sevildiğim , o sev­ g iy i de tasasızca karşıladığım zamanlar kıskanç ol­ duğum u sanıyordum ; halbuki seven kadınların kıs­ kançlığım , yani hakiki kıskançlığın ne olduğunu şimdi anladım .

Bunun içindir ki onun bir tek bakışında

kayıtsızlık görsem titrem eye başlıyorum . Bazan içim ­ den : “ Ya artık beni sevm ezse?” diyorum da tüyle­ rim

ürperiyor. B ir H ıristiyanın ruhu Allahı önünde

nasılsa ben de Gaston’un önünde öyleyim . A h! Renee’ciğim , gene çocuğum olm adı. Elbette foir zaman gelecek, bu ıssız yeri canlandırm ak için ana baba duygularına, bu ağaçların, bu çiçekli yol­ la rın arasından ya esmer, ya sanşın başların koşuş­ tuğunu, küçük

elbiselerin,

pelerinlerin

uçuştuğunu

görm eye ikim izin de ihtiyacım ız olacak. Ç içek açıp da yem iş verm eyen ağaç ne müthiş bir şey! Senin kurduğun o güzel ocak hatırım a geldikçe içim sızlıyor. Benim hayatım daraldı, seninki ise ge­ n işledi, dal budak

saldı.

Aşk, son derece

bencil;

an alık sevgisi ise duygularım ızı çoğaltıp kuvvetlen­ diriyor.

Senin o iyi, şefkatli mektubunu

okurken

bunu iyice anladım . Senin üç yürekte birden yaşa­ d ığın ı görünce saadetin beni im rendirdi! Evet, sen bahtiyarsın: sen cem iyet hayatının ka­ nunlarına uslu uslu uydun, ben ise her şeyin dışında haldim . Güzelliğini kaybetmiş b ir kadım ancak sev-


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

282

diğı, kendisini seven çocukları avutur. Yakında otu­ zuma geliyorum ; bu yaştaki bir kadında içten iç e şikâyetler başlıyor. G erçi daha güzelim , ama kadın hayatının sınırlarım artık görüyorum ; sonra ne ola­ cağım ? Ben kırkım a geldiğim zaman o kırkına gel­ miş olm ayacak; o, genç kalacak, bense ihtiyar ola­ cağım . Bu

düşünce

gönlüm ü

kavrayınca bir sa a t

onun ayaklan dibinde oturuyor, bana olan aşkı aza­ lınca bunu bana hemen söyliyeceğine yem in ettiri­ yorum . Ama o bir çocuk, aşkı h iç soğumayacakmış* beni hep sevecekm iş gibi yem in ediyor; o kadar güzeli ki... Anlıyorsun ya ! Sözüne inanıyorum. A llaha ısm arladık, m eleğim ; biz yıllarca biribirimize m ektup yazmadan m ı duracağız? Saadetin h e r günü birbirine benziyor, hep tekdüzenli, hep bitevi­ ye bir akışla geçiyor; seven ruhlara Dante’nin C en n etinde Cehennem9dekinden daha büyük gözükm esi b elk i onun içindir. Ben bir Dante değilim, ancak senin b ir arkadaşımın, seni sıkm ak istemem.

Sen bana yaz^

çünkü senin çocuklarında bulduğun saadet öyle tek­ düzenli değil, her zaman artıyor; benimkiyse... K a­ patalım artık bunu! Bin bir şefkat, bin bir sevgi* kardeşçiğim !

un Madame de l’E storade’dan Madame Gaston’a Sevgili Louise’im, mektubunu tekrar tekrar oku­ dum. her okuyuşumda, senin bir kadından çok bir ço­ cuk olduğuna b ir kere daha kanaat getirdim ; hiç de­ ğişm em işsin; sana bin defa söylediklerim i unutuyor­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

283

su n : Aşk, toplum hayatının tabiî hayattan çaldığı bir şeyd ir; tabiatta aşk o kadar geçicidir ki toplum ne .yaparsa yapsın, onun özündeki bu geçiciliğe mâni ola­ m az, ona bir çare bulamaz. G erçi büyük ruhlu insan­ la r o çocuğu bir erkek etm eye çalışm ışlardır; fakat başardıkları zaman bile aşk, senin dediğin gibi, tabi­ a ta da, toplum a da aykırı, korkunç bir şey oluyor. Kardeşçiğim , toplum un ereği üretici olm aktır. Aşk •denilen geçici çılgınlık yerine sürekli duygular koya­ ra k , insanın en büyük eserini vücuda getirm iştir: toplum lann tem eli olan aile; bu eseri için kadın gibi er­ k eğ i de feda etm iştir; çünkü, insafla düşünelim, aile babasının da bütün çalışm ası, kuvvetleri, varı yoğu k a n sı için değil m i? Süs, ziynet, zenginlik, hemen her şey kadının değil m i? Şan da, zarafet de, evin tadı ile çiçek leri de hep onun. A h! m eleğim , senin hayata bu ik in ci atılışın da yanlış oldu. Sevilmek, taparca sevil­ m ek bir kız için bir kaç bahar sürecek bir erek ola­ b ilir ama bir eş, bir ana olan kadın için öyle değildir. B ir kadının kibrini okşamak için, kendini taparcasına sevdirm ek elinde olduğunu bilm ek belki yeter. B ir eş, bir ana olm ak istiyorsan Paris’e dön. Sa­ m ı tekrar söyleyeyim : bazı insanlar nasıl felâketle m ahvolursa sen de saadet yüzünden

mahvolacaksın.

Sükût, ekmek, hava gibi yorm ayan şeylerin gönlümüz­ d e bir acılık bırakması kabil değildir, çünkü onların tad ı yoktur; fakat çok lezzetli şeyler arzularım ızı kam•çılaya kam çılaya yorar sonunda. D inle beni, yavrum ! Beni bugün bir erkek sevse, ben de onun için senin Gaston’a duyduğun aşkı duy­ sam bile gene sevgili ödevlerim e de, benim tatlı aile- ^


İKÎ GELİNİN HATIRALARI

284

m e de sadık kalabilirim .

M eleğim, bir kadın yü reği

için analık, hayatın esas unsurları olan o basit, tabiî,, verim li, tükenmek bilm ez şeylerden biridir. Biliyorum,, bundan on dört yıl önce benim sadakate sarılm am , gem isi batan bir adamın umutsuzca direğe sarılm ası gibi bir şeydi; fakat bugün, bütün hayatım ı gözönüne getirdiğim zaman anlıyorum ki hayatım ı baştan baş­ lam ak kabil olsa, ben gene o duyguyu, gene o nasibi tercih ederim, çünkü o hepsinden em niyetli, hepsinden bereketlidir. Senin, birtakım gönül şiirleri altında giz* lenmiş olm akla beraber gene zalim ce bir bencilik için­ de geçen hayatını görm ek, bana kararım da bir kat daha cesaret verdi. Sana bir daha bunlan söylem eye­ ceğim , fakat saadetinin, en müthiş felâkete de dayan­ dığını öğrendiğim bu sırada bir kere daha söylemem, gerekti. Senin şehirden uzakta yaşamanı da hayli düşün­ düm; bu, aklım a bir şey getirdi ki onu da sana söy­ lem eliyim . Gerek vücudun, gerek kalbin hayatı birta­ kım hareketlerden meydana gelir. Bu hareketlerde herhangi bir aşırılık ya bir zevke, ya bir acıya sebep olur; fakat zevk de, acı da ruhun bir ateşidir ki mu­ hakkak geçm eye m ecburdur, çünkü ona uzun zam an dayanılamaz. B ir insanın bütün hayatım aşırılık içiu de geçirm eye kalkması, hasta olarak yaşamak istem e­ si değil m idir? Sen, evlilik hayatında sakin, saf b ir kuvvet olm ası lâzım gelen bir duyguyu tutku halinde sürdürm ekle hasta yaşıyorsun. Evet, m eleğim , bugün teslim ediyorum : ailenin yü celiği sükûnda, karı ile kocanın birbirini derin bir surette

tanımasında, sevinçlerini de, kederlerini de


İKİ GELİNİN HATIRALARI

285

paylaşm alarında, çoğu bayağı alaylara konu olan bu şeylerde, yalnız bunlardadır. Büyük Sully’nin karısı duchesse de Sully’nin sözünü bilir m isin? Çok güzel» çok derindir; bir gün ona kocasının, görünüşünde id bütün o ağırbaşlılığiyle gene de bir m etresi bulunma­ sından çekinm ediğini söylem işler, o da: — Elbette, dem iş; ben evin şerefiyim , bir yosm a gib i bakılm ak ağırım a gider. Sende, şefkatten ziyade, haz sevgisi var; kocanın hem karısı, hem de m etresi olm ak istiyorsun. Gerçi zevkini nikâh dışında aram ıyorsun; fakat yaptıkların, m eşru olm akla beraber, gene doğru yoldan sapmak dem ektir; hâsılı sen, nikâh denilen kurağın (m üessesenin) özünü bozuyorsun. Ben, daha nikâh olmadan önce, saadete götürecek yollan kabul ettiğim için sen beni ahlâksızlıkla

suçluyor, bana çıkışıyordun. H er

şeyi kendi arzuna göre, işine gelecek şekle sokmaya kalktığın için bugün ahlâksızlıkla suçlanmayı asıl sen hak ediyorsun. Sen tabiatı da, toplum u da keyfine uy­ durm ak m ı istiyorsun? Hep olduğun gibi kalıyor, bir türlü bir kadın haline gelem iyorsun; sende hâlâ genç hevesleri, genç kız istekleri var; bununla beraber, tut­ kuna en ince, en “ bezirganca” hesaplar karış tırıyor»

sun; ziynetlerini pek pahalıya satm ıyor m usun? A ldı­ ğın bütün o tedbirler hep birer güvensizlik eseri de­ ğ il m i? A h! Louise’ciğim , annelerin, bütün şulelerine mer­ ham etli, şefkatli olm ak için kendi kendilerine ettikleri cebrin tatlılığını bir bilsen! yaradılışım daki bağım sız­ lık arzusu ile gurur bir arada eriyip tatlı bir m elal halini alm ıştı, bunu da annelik zevkleri m ükâfatını


İKİ GELİNİN HATIRALARI

vererek gid erd i Gerçi sabah vakti hayli sıkıntılı old u ; fakat akşam saf, sakin olacak. Senin için tam am iyle aksi olmasından korkuyorum . Mektubunu okuyup bitirirken, T ann 'ya dua ettim , seni bir gün bizim aramızda yaşatsın da aile kurm ak arzusunu uyandırsın dedim ; ailenin verdiği zevkleri tarif edemem, onlar devamlıdır, ölüm süzdür; ebedîdir,, çünkü doğrudur, sadedir, tabiata uygundur. Fakat se­ ni bahtiyar eden bir hataya karşı benim aklım ın n e kuvveti olabilir? Bu son sözleri yazarken gözlerim do­ lu dolu oluyor. B ir zam anlar senin, ailede sade aşkı aramaktan birkaç ay içinde doyup bıkacağım , daha akıllıca bâr yola gireceğini ummuştum; fakat görü yo­ rum ki sen doymak bilm iyorsun; bir âşıkrnı öldürdün, sonunda aşkı da öldüreceksin. Allaha ısm arladık, be­ nim yolunu şaşırm ış kardeşçiğim ; artık um ut kalma­ dı, çünkü sana saadetim i anlatan mektubumun seni toplum hayatına getireceğini umuyordum, halbuki o da senin benciliğini tanrılaştırm ak derecesinde övm en­ den başka bir işe yaram adı. Evet, senin aşkında yalnız sen varsın; Gaston’u, kendisi için olduğundan çok ken­ din için seviyorsun. L IV Madame Gaston’dan C om tesse de VEstorade’a £0 M ayıs Renee, felâket geldi; hayır, zavallı Louise’in üze­ rine bir saldırım hızıyla çök tü ; felâket deyince ne de­ m ek istediğim i anlıyorsun: şüphe. Yoksa şüphem in


ÎK l GELİNİN HATIRALARI

287

aslı olduğuna kanaat getirdiğim zaman artık felâket­ ten de bahsedemem, çünkü ölürüm . Geçen gün, sabahleyin ilk tuvaletimden sonra Gaston ’u her yanda aradım, yem ekten önce bir gezm eye çıkalım diyordum ; bulamadım. En sonra ahıra gittim ; baktım , kısrağı sırsıklam ter içinde; uşak, elinde bir bıçakla,

hayvanın

köpüklerini

kazıyordu, sonra da

kurulayacaktı. — F edelta'yı bu hale kim soktu? dedim. Ç ocuk: — Efendi, diye cevap verdi. K ısrağın bacaklarına baktım , Paris çamuru vardı; bu, köylerin çamuruna hiç benzemez. İçim den: “ P aris'e gitm ig olacak !" dedim. Bu düşünce aklım a bin bir şey daha getirdi, yüreğim de bir çarpıntıdır tasladı. Bana haber vermeden Paris’e gitsin, hem de bunun için be­ nim kendisini serbest bıraktığım saatten faydalansın!... O kadar da çabuk gidip gelm işti ki Fedelta'nın âdeta ayaklan kesilm işti!... Şüphe beni o müthiş kemendi ile sık tı; o kadar ki nefesim tutuluyordu. Birkaç adım öteye gidip tahta bir kanepeye oturdum , çarpıntım ı giderm ek istiyordum . Gaston beni orada buldu; bem­ beyaz kesilmişim,

adetâ

korkunç bir halim varm ış.

Bana: — Ne oldun? Nen var? dedi. Bunu o kadar telâşla, o kadar m erakla söyledi ki yerim den kalkıp koluna girdim ; fakat kollarım , dizle­ rim kesilm işti, hiç takatim yoktu ; gene outrm aya m ec­ bur oldum. Gaston beni kucağına alıp içeriye oturm a odasma götürdü; adamlarımız da korkm uşlardı, onlar da arkamızdan geldiler; fakat Gaston onları, elinin bir


İKİ GELİNİN HATIRALARI

işaretiyle savdı. Yalnız kaldığım ız zaman ben, h iç b ir şey söylem eksizin, odama çekilebildim ; kapım ı k ilit­ ledim, yalnız kalıp ağlam ak istiyordum . Gaston iki sa­ at kadar kapının önünde benim hıçkırıklarım ı dinledi; bir m elek sabnyla bana ne olduğumu soruyordu; ce­ vap vermedim. En sonunda. — Gözlerim in kırm ızılığı, sesimin titrekliği geçsin de sizi 9onra... dedim, sözümü bitirem edim . B öyle “ siz** deyişim onu evden dışan fırlattı. Yü­ züme gözüme su serptim , kapıyı açtım , gene gelm iş; ben onun ayak seslerini duymamıştım. — N e var? diye sordu. — H iç, dedim. Fedelta’nm yorgun dizlerine bak­ tım, Paris çamuru vardı; benden habersiz P aris'e git­ mene bir mâna veremedim ama serbestsin. — Senin bu zalim ce şüphelerin bir cürümdür, ce­ zasını vereceğim ; niçin gittiğim i sana ancak yarın an­ latacağım , diye cevap verdi. — H ele bana b ir bak, dedim. Gözlerim i gözlerine daldırdım : bir sonsuzluk b ir sonsuzlukla birleşti. H ayır, eşi üzerine kötülük etm e­ nin ruha yaydığı, gözbebeklerinin aralığını bozan bu­ lutu görem edim . Gerçi artık şüphem geçm iş gibi gö­ zükm eye çalıştım ama gene içim içim i yiyordu. Er­ kekler de bizim kadar yalan söylem esini, aldatmasını bilirler! A rtık birbirim izden ayrılm adık. A h! kardeşçiğim , ona bakarken anlıyorum ki ben ona çözülm ez, kırılm az bağlarla bağlıyım . B ir m üddet beni yalnız bıraktıktan sonra tekrar geldiği zaman içim de, tâ içim de ne tit­ rem eler duydum. Canım bende değil, onda. Senin o


İKİ GELİNİN HATIRALARI

28»

zalim ce mektubunu ben de işte böyle zalim ce hiçe in­ diriyorum . O tanrı gibi Ispanyola bu kadar, bu kadar bağlıkk duymuş m uydum ? Oysaki bu insafsız çocu k benim için neyse ben de o İspanyol için o değil m iy­ dim ? Bilsen kısrağa ne kadar kinim var! Evimde at. bulundurduğuma budalalık etm işim . Ama o kadarına varınca Gaston’un ayaklarım da kesmek, yahut onu köşke hapsetmek lâzım . Bu budalaca düşüncelerle uğ­ raştım durdum, anlıyorsun ya, ne kadar sapıtm ışım . Aşk bir kafes olamazsa, sıkılan erkeği tutm ak için hiç* bir şey para etm ez. Ona birdenbire sordum : — Benimle canın m ı sıkılıyordu? Bana, tatlı bâr merhamet dolu gözlerle bak tı: — O kadar boş yere üzülüyorsun k i! dedi. B ilâ­ kis, seni her zamankinden fazla seviyorum . — öyleyse,

benim sevgili meleğim, dedim, izin

ver de Fedelta’yı sattırayım . — S at! dedi. Bu söz beni sanki ezdi; Gaston'un halinde banar “ Bu evde zengin sensin, ben h iç bâr şey değilim , be­ nim iznimin sözü mü olu r?" der gibi bir şey vardı. B öyle bâr şey düşünmediyse bile bana öyle geldi* gene onun yanından ayn lıp yatağım a gittim : gece olm uştu. A h! Renee, yalnızlık

içinde

ruhu kemiren bir

düşünce insanı kendim Öldürmeye sürükleyebilir. Bü­ tün bu güzel bahçeler, yıldızlı gece, zaman zaman bütün çiçeklerim in kokusunu getiren o serinlik, de­ rem iz, tepelerim iz, her şey bana karanlık, kapkara, ıssız geliyordu. Sanki her uçuruma, salanlarla zehirli


IKI GELİNİN HATIRALARI

*290

bitkiler arasına yuvarlanm ıştım ; gökte artık T ann .görem iy ordum. B öyle bir gece bir kadım kocaltabi­ liy o r. E rtesi sabah Gaston’a : — Fedalta#ya bin, Paris’e git, dedim : satmaya­ lım onu; o hayvanı ben de seviyorum, seni taşıyor. Ama o, bu sözlerim e aldanm adı; gerçi içim deki •öfkeyi saklam aya çalışıyordum ama sesimden belliy•di. Sadece: — Bana güvenm elisin! dedi. Elini uzattı; bu hareketinde, bakışında o kadar •asalet vardı ki ben yerin dibine geçtim . — Biz kadınlar ne kadar küçük insanlarız! dedim. Beni göğsünde sıkarak: — Hayır, dedi; beni seviyorsun da ondan. Şüphelerimden artık

vazgeçtiğim i anlatm ak is­

ley en bir tavırla: — Haydi, dedim, bensiz P aris'e g it G itti; ben kalır sanıyordum. Çektiğim ıstırapları •anlatamam. Bende m eğer bir ben daha varm ış da benim haberim yokmuş. B ir kere bu gibi tartışm a­ larda, seven bir kadın için, âdeta acıklı bir tören h a li var kî bunun söylenilm esi kabil değil; bütün hayat o tartışm alar arasında insanın gözü önüne ge­ liveriyor da h iç bir ufuk gözükm üyor; h içlik her şeyi kaplıyor, göz bir kitap oluyor, sözler sanki parça iparça buz taşıyor, dudakların her kıpırdayışında bir ölüm yargısı okunuyor. Dem in gösterdiğim büyüklü­ ğün, asaletin m ükâfatı olarak onun dönmesini bekli­ yorum . Köşkün en üst katm a çıktım , onu, yolun üze­ ninde, gözlerim le takibettim . A h! R enee’ciğim , onun


İKİ GELİNİN HATIRALARI

291

y ılın ç bir hızla uzaklaştığını gördüm . İçim den: “ Na­ sıl da koşuyor*” dedim ; kendim de istem iyordum ama öy le yalnız kalınca gene acabalar cehennemine, şüj>h eler uğultusu arasına yuvarlandım . Bazan: “ Keşki, dyordum , onun beni aldattığından emin olabilseydim ! O zaman duyacağım ıstırap, bu şüphenin verdiği ıs­ tıraplar yanında bir merhem gibi kalır.” Şüphe, kendi kendim izle bir çarpışm adır, bize müthiş yaralar açar. B ir deli gibi bahçede oradan oraya gidiyor, köşke bir girip bir çıkıyordum . Gaston yedi sularında gitm işti, on birde döndü; halbuki S a in t-C lou d parkı ile Boulogne ormanından geçerek P aris'e yarım saatte varılır; demek ki Gas­ ton Paris’te üç saat kalm ıştı. Eve neşeli, kurumlu bir tavırla dönm üştü: bana sapı altın, kauçuktan bir kırbaç getirm işti. On beş gündür kırbacım yoktu ; eskisi kırılm ıştı.

Doğrusu

onun getirdiğinin işçiliğine ben de hayran oldum : — Beni bunun için m i üzüyordun? dedim. Sonra bu hediyenin de beni aldatm ak için oldu­ ğunu anladım ; fakat hemen boynuna atıldım , böyle b ir hiç için beni o kadar üzmüş olmasından dolayı .sitem ler ettim . Kendisini pek kurnaz sandı. Baktım , halinde,

tavırlarında, bakışında, bir kim seyi aldat­

m aktan

duyulan iç sevincinin

belirtileri vardı; bu

sevinç etkisiyle sanki ruhtan bir parıltı, bir ışın çıkar «da yüzün bütün çizgilerine yayılır. Biribirim ize, hiç b ir şey yokm uş gibi baktığım ız bir sırada o güzel k ırbacı göstererek: — Bu güzel şeyi kim e yaptır dm ? diye sordum. — Dostlarım dan bir sanatkâra, dedi.


tKÎ GELİNİN HATIRALARI

292

Fakat kırbacın üzerinde

dükkâncının

d a m ga »

vardı: — Demek, dedim. V erdier’ye sadece takm ak için verm iştim . Gaston çocuk gibidir: kızardı. Beni aldatmış ol­ duğu için utanmasına m ükâfat olarak onu türlü türlü tatlı sözler, iltifatlar, Öpüşmelerle oyaladım . H içbir şeyi farketmemâşim gibi gözüktüm ; o da her şey ka­ pandı sandı. 25 M ayıs Ertesi sabah saat altı sularında kalkıp at elbise sini giydim ; yedide V erdier’nin mağazasındayım. Ora­ da benim kırbaca benzer daha

birkaç tane vardı.

Elim dekini satıcılarından birine gösterdim , tanıdı: — Dün genç bir baya satm ıştık, dedi. Benim Gaston edepsizini tarif ettim , h iç bir şüp­ he kalmadı. Gerek P aris'e giderken, gerek mağazada alnınım yazışım öğrenirken, o sıralarda çektiğim yü­ rek

çarpıntılarım

anlatacak

değilim . Yedi buçukta

eve dönm üştüm ; Gaston beni arkamda sabah tuvale­ tim le, şen şâtır gezinir bir halde buldu; P aris'e git­ tiğim i, ihtiyar Philippe'ten başka kim se bilm iyordu; sırrım ın meydana çıkm ıyacağm dan em in olduğum için, gönlüm acı doluyken gene de tasasız bir tavır takm a bilm iştim . Havuzun çevresinde dolaşırken: — Gaston, dedim, ben bir tek kişi için yapılm ış bir sanat eseriyle, bir kalıptan çıkm ış, yüzlerce örneği olabilicek bir şey arasında farkı pek âlâ anlanm . Gaston sapsan kesildi; kendisine, kabahatim giz­ lem eye im kân bırakm ıyan korkunç belgeyi göstererek^


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

293

— Dostum , bu b ir kırbaç değil, arkasında bir sır­ rın ızı saklam ak istediğiniz bir paravana, dedim. Bunun üzerine baktım , bin dereden su getirdi, frir yalandan bir yalana geçip beni kandırmaya çe­ lişti, fakat bunların içinden kendi de çıkam az oldu; ^tırmanılacak bir duvar bulmak için yapm adığı kal­ m ıyordu

ama hasmmın ısrarı karşısında bir türlü

kurtulam adı. Sonunda sözlerine kanmış gibi bir tavır takındım ama, bilirsin ya! bu gibi kavgalarda insan daima birkaç kelim e fazla söyledikten sonra susar. Z aten annemin bana sakınmamı kaç kere tenbih et­ tiği hatâya düşmüştüm. K ıskançlığım ı açıkça meydana vurm ak, Gaston’a harp ilân etm ek dem ekti; artık •o da kendini korumak için gereken tedbirlere baş­ vurabilecekti. K ardeşçiğim , kıskançlık, Özü bakımından budala­ nca, hoyratça bir duygudur. Bunu düşünüp çektiğim .acıyı belli etm em eye, Gaston’un her hareketini takip «etmeye, işin aslını öğrendikten sonra ondan ayrılm aya, yahut felâketim e razı olm aya karar verdim . Terbiyeli b ir kadın için bundan başka yapılacak bir şey yoktur. Benden sakladığı nedir? Şüphesiz sakladığı bir .şey var. Hem b ir kadın m eselesi. Acaba gençliğinde başından geçen, şim di de utandığı bir aşk m ı? Acaba /ne? B u: '‘A caba n e?” sorusu, sanki her şeyin üzerin­ de ateşten harflerle yazılı. Havuzun bir ayna gibi parlıyan sularına, gökteki bulutlara, tavanlara, masaya, fraklarım ın çiçeklerine, ağaçlara, nereye baksam bu ısonıyu okuyorum . Gece uyurken bir ses bana: "A caba ine?” diye bağırıyor.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

294

O sabahtan beri hayatım ızda beni zalim ce ezen bâr muamma var; bir kadının yüreğini parçalıyacak şeylerin en acısiyle karşılaştım : sadakatinden em in olm adığım ız, hattâ üzerimize kötülük ettiğini bildi­ ğim iz bir erkekle yaşamak m ecburiyeti! Kardeşçiğim , bu hayat bir bakıma bir cehennem ; bir bakıma da bunda cennetin hazlan var. Ben şim diye kadar sa­ dakatle sevilmeye, tapılırca sevilm eye alıştım , ayağım ı da bu ateşe basmamıştım. İçim den: — B ir gün ıstırabın karanlık, yakıcı saraylarına girm ek m i istiyordun? diyorum. İşte duan kabul edil­ di, şeytanların pençesine düştün: yürü, artık, bedbahtı 80 M ayıs Şim diye kadar zengin,

tasasız sanatkârlar gibi

kendini h iç sıkmadan, acele etmeden, eserini âdeta okşayarak yazan Gaston, o günden beri kalem lerin­ den başka geçinecekleri olmayan yazarlar gibi çalı­ şıyor. İki tiyatro piyesini bitirm ek için her gün d ört saat uğraşıyor. — Demek ki para lâzım ona! Bunu bana içim den bir ses haykırıyor. Oysaki hemen hiçbir

m asrafı

yoktur; biz hiçbir şeyim izi

birbirim izden gizlem eyiz, onun çalışm a odasında her çekm eyi açıp bakmam, her köşeyi karıştırm am iste­ diğim anda kabildir. B ir yılda harcadığı iki bin frankı bulm az; bir çekmede de otuz bin frankı var ki bunu» kendi biriktirm edi. Ne demek istediğim i anlıyorsun, bir gece o uyurken kalktım , para yerinde duruyor mu diye gidip baktım . Çekm ecenin boş olduğunu gö­ rünce vücudumu buz gibi bir ter kapladı.


İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

295i

Gene bu hafta içinde b ir şey daha öğrendim : her* gün Sevres'e kadar gidip oradan m ektup alıyor; bun­ ları hiç şüphesiz okur okumaz yırtıyor, çünkü o ka­ dar aradım, ceplerinde bir şey bulamadım. K ardeşçiğim , kendi kendime ettiğim bütün vaitlere, yemin­ lere, kırbaç

yüzünden çıkan kavga günü verdiğim?

bütün kararlara aldırmadan, çıldırdım m ı, ne oldu7 B ir gün o, hızla postahaneye giderken ben de arka­ sına düştüm. M ektubu alıp parasım verdikten sonra», beni görünce ürperdi. Bana dik dik baktı, Fedalta’y* dörtnala sürdü; o kadar hızla gidiyordu ki tahta ka­ pının önüne geldiğim iz zaman ben bitkindim ; hal­ buki çektiğim ıstırabın şiddetinden olacak, vücutça hiçbir yorgunluk duym ayacağım ı sanıyordum ! Gaston» hiçbir şey söylem edi; çıngırağın ipini çekti, bekledik Ben Ölü gibi bir haldeydim. Ya haklıydım , ya hak­ sızdım ama haklı da olsam, haksız da olsam bir ada­ mı böyle casus gibi takibetm ek, Armande - Louise M arie de Chaulieu'ye yakışır bir hareket değildi. Bent artık toplum

hayatının en pis, çam ur gibi yerine

düşmüştüm; mahalle kızlarından da aşağıydım , yos­ malarla, oyuncu kızlarla, en

terbiyesiz yaratıklarla!

bir olmuştum. N e büyük ıstıraptı bu! Nihayet kapı açıldı; Gaston atını ispire verdi; ben de verdim, bana kollarını uzatm ıştı, gene sessiz sadasız yürüdük. A ttığım ız yüz adım bana sanki yüz: y ıl cehennem hayatı gibi geldi. H er adımda âdeta gözle görülüp elle tutulacak bin türlü düşünce birer* alev gibi çevrem i sanyor, ruhuma işliyordu; her bi­ rinin de başka bir iğnesi, başka bir zehiri verdi.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

296

İspir atlan götürdükten sonra Gaston’u durdur­ dum, yüzüne baktım , şim di senin pekâlâ göz Önüne getirebileceğin bir hareketle, sağ elinde tuttuğu mek­ tubu göstererek: — Ver okuyayım , dedim. V erdi; mektubu açtım , tiyatro yazan Nathan’danm ış; Gaston’a piyeslerinden birinin kabul edildi­ ğinin öğrenildiğini, provalan bittiğini, Önümüzdeki cu­ m artesiye de oynanacağını bildiriyordu. İçinde b ird e loca bileti vardı. Gerçi bu, benim için, cehennem aza­ bından kurtulup cennete erm ek gibi bir şey olma­ lıydı ama içim de bir şeytan, neşemi zehirlem ek ister gibi bağınyordu: — Ya otuz bin frank nerede? Unurum, şerefim , bütün eski benliğim , o anda dilim in ucuna gelen soruyu sormama bırakm adı; bi­ liyordum

ki düşüncem söz haline

gelince

kendimi

havuza atm aktan başka bir çare kalm ayacaktı; gene de söylem ek dileği içim i kem iriyordu. Kardeşçiğim , benim o anda çektiklerim b ir kadının dayancını aşkın şeyler değil m idir? M ektubu uzatarak: —

Burada

sıkılıyorsun,

Gaston’cuğum , dedim :

istersen Paris’e dönelim . — P aris'e m i? N için? dedi. Ben sadece bir tty a tro yazan olarak değerim olup olm adığını anla­ mak, rağbet, şöhret denen şaraptan tatm ak istedim ! Akşam onun çalıştığı sırada gidip çekm esini kanştırm ak, orada otuz bin frangı bulam ayınca şaşır­ m ış gibi bir tavır takınmak elim de ama neye yarar? Bana sadece: “ B ir dostumun paraya ihtiyacı vardı; ona

borç

verdim ”

gibi bir şeyler söyler;

ben

de


ÎKİ GELİNİN HATIRALARI

297

«usm aya m ecbur olurum. Gaston gibi zeki bir adam verilecek cevap mı bulam az? Bütün bu kıssanın hissesini sorarsan, kardeşçi£im , o da su : hani şim di Paris’te herkeslerin koşup gördüğü piyes yok m u? G erçi onun için yalnız N atfcan'ı alkışlıyorlar ama o asıl bizim eserim iz. Nathan’ın adından sonra gelen MM** deki iki yıldızdan biri benim, tik tem silde, en alt kattaki localardan birinin ibir köşesine büzülüp ben de bulundum. 1 Temmuz Gaston gene çalışıyor, gene P aris’e gidiyor; hem P aris’e gitm ek için bahane olur, hem de para getirir diye yeni

piyeslere

çalışıyor.

Uç piyesim iz

kabul

«edildi, iki tane de yenisini ısm arladılar. A h! kardeşçiğim , mahvoldum, karanlıklar içinde yürüyorum , işin aslım görüp anlayabilm ek için gerekirse evim i yak­ m aya hazınm . N edir böyle yapmasının m ânası? Parayı benden aldığına mı utanıyor? Ruhu çok büyüktür. Zaten Dir erkeğin

böyle şeyler

düşünmeye

kalkm ası

hemen

«daima gönlünde bir aşk olmasından ileri gelir. B ir erkek karısından her şeyi kabul edebilir; fakat ay­ rılm ayı düşündüğü, yahut artık sevm ediği bir ka­ dından hiçbir şey alm ak istem ez. Para kendi için olsa, hiç çekinmeden, istediği kadar benim kesemden a la b ilir; bu y ıl yüz bin frank kadar artırdık! Hâsın, m eralciğim , zihnim bütün ihtim aller âlem ini dolaştı, b e r şeyi iyiden iyiye düşündüm, eminim ki Gaston benim üzerime başka bir kadım seviyor. Am a beni İçimin için bırakıyor? B ir görm ek isterim o kadım.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

298

10 Tem m uz işi

öğrendim :

artık

mahvoldum,

kardeşçiğim

E vet Renee, daha otuz yaşım da, güzelliğim in en par­ lak vaktinde, zekâm ın bütün zenginliğine, elbiseleri­ min göz kam aştıncılığm a, tazeliğine, zarafetine tapa tapa kocam ın

hiyanetine

uğradım ; beni aldatıyor,

hem de bilsen kim inle!... K oca koca ayaklı, iri iri kem ikli, iri göğüslü bir Ingiliz kadınıyla... inek gibi bir şey. A rtık şüpheye yer kalmadı. Bu son günlerde başıma gelenleri sana bir anlatayım. Şüphe

içinde

yaşamaktan artık yorulm uştum :

Gaston, ahbaplarından birine borç verdiyse bunu bana çekinmeden söyleyebilirdi; bilâkis, bir şeyler söyle* m iyor, susması ile kendini suçlandırıyordu; durmadan da para hırsıyla çalıştığını görüyorum . N ihayet onun çalışmasına da dayanamadım; bazı çarelere başvur­ dum ki bu çareler beni, sana utanmadan anlataca­ ğım bir aşağılığa düşürdü. Üç gün önce öğrendim : Gaston Paris'te, V ille Leveque

sokağında

bir

eve

gidiyorm uş.

P a ris'te

kimsenin s im gizli kalmaz derler ama Gaston o evde aşkını

herkesten

saklayabilm iş.

Gidip

evin

kapı­

cısıyla konuştum, Öyle konuşkan bir adam değil, çok bir şeyler söylem edi ama beni param parça etm ek için o kadar da yetti. A rtık hayatım ı fedaya karar ver­ miştim, fakat her şeyi öğrenm ek istiyordum P aris'e gittim , Gaston'un atı ile o evin avlusuna girdiğini gözüm le gördüm . Çok geçm edi, müthiş bir şey daha öğrendim : otuz beş otuz altı yaşlarında kadar gö­ züken o Ingiliz kadını kendine Madame Gaston de­ dirtiyor. Bu, benim için, beynime inen bir yıldırım


JtKl GELİNİN HATIRALARI

299

oldu. Sonra o kadının, yanında iki çocukla, Tuileriesbahçesine gittiğini

gördüm ... A h! kardeşçiğim , ço­

cuklar sanki Gaston'un burnundan düşmüş. Bu ben­ zeyişin göze çarpması, kepazeliği meydana çıkarm a­ m ası kabil değil... N e de güzel çocuklar! Gayet süslü giyiniyorlar;

İngiliz

kadınlarının çocuklarım

süsle­

m ekteki ustalığını bilirsin... İşin aslı anlaşılıyor: Gaston bu kadını, kendisini baba ettiği için seviyor. 0 İngiliz kadım bir anıttan indirilm iş bir Yunan» heykeline benziyor; onda m erm erin beyazlığı ile so­ ğukluğu var. Güzel olduğu inkâr edilem ez, fakat bir harp gem isi gibi ağır. Üzerinde zarafetten, kibarlıktan eser yok ; hiç şüphesiz bir lady değil; İngiltere’nin uzak, vilâyetlerinin

küçük

bir köyünde

çiftçilik

eden bir

adamın kızı olacak; belki de fıkara bir proteston pa­ pazının on birinci çocuğudur. Paris’ten köşke döndüğüm zaman ölüyor gibiydim . Yolda bin bir düşünce, bin bir şeytan gibi üzerim e üşüştü. Acaba Gaston bu kadım nikâhla m ı alm ış? Onu benden önce mi tanıyorm uş? Yoksa bu kadın zen­ gin bir adamın m etresi m iym iş de o adam bıraktığı için Gaston’un başına kalm ış? Ç ocuklar işin iç yüzünü? pek âlâ anlatm ıyorm uş gibi, onlan gördükten sonraı daha düşünmeye hacet varm ış gibi birçok ihtim alleri gözönüne getirdim . E rtesi gün Paris’e döndüm, kapı­ cının eline epeyce bir para sıkıştırıp sordum : — Madame Gaston, Morjsieur Gaston’un nikâhlısı» m ı? — E vet rnadem oiselle1, dedi. 1 K apıcının Louise’e böyle “ M adem oiselle” dem e­ si, onu bir yosm a sandığım gösterir.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

300

15 Tem m uz O sabahtan sonra Gaston’a b ir kat daha yakınliK, b ir kat daha sevgi gösterdim ; o da her zamankinden daha ateşli; elbette, gençlik! K aç defa, sabahleyin ya­ taktan kalkarken ona: “ Sen beni V ille - Leveque so«kağındakinden de fazla m ı seviyorsun?”

diyeceğim

geliyor ama kendimi tutuyorum. Bu fedakârlığa nasıl arazı olduğumu ben de anlamıyorum . B ir sabah sordum : — Sen çocuk sever m isin? — Peki dedi; ama elbette bizim de çocuğum uz olacak ! — N asıl elbette olacak? — En büyük hekim lere sordum ; hepsi de bana iki a y kadar seyahate çıkm amı tavsiye ettiler. — Gaston, dedim, ben yanımdan uzak olan bir •adamı sevebilseydim , tekrar kocaya varmaz, bir ma­ nastıra kapanırdım. Gülmeye başladı, fakat seyahat kelim esi beni öl­ dürm üştü. B öyle her basamakta tutunmaya çalışarak m erdivenden yuvarlanmaktansa kendimi kaldırıp pen­ cereden atm ak elbette daha hayırlı olacak. Allaha ıs­ m arladık, kardeşçiğim , şöyle tatlı, zarif bir ölüm le öleceğim ; fakat muhakkak öleceğim , bunun için gere­ keni yaptım . Dün vasiyetnam em i de yazıp im zaladım ; a rtık beni görm eye gelebilirsin; köşke m isafir kabul etm ek yasağı artık kalktı. Gel de son bir defa görüp vedalaşalım , ölüm üm e de, bütün hayatım gibi, kibar­ lık ile zarafet damgası vurulacak; tam am iyle ölece­ ğim .


İKİ GELİNİN HATIRALARI

Elveda, kardeşçiğim ; sen

benim

3CR için daima b ir

kardeş ruhu taşıdın. Muhabbetin hiçbir zaman yüksel­ m edi ama h iç bir zaman da eksilm esi; ayın her zam an bir olan ışığı gibi gönlümü okşadı. Seninle aşkın coş­ kunluklarım tam dık ama onun zehirli acılığım da tat­ madık. Sen hayata akıllı, uslu gözlerle baktın. Elveda î L.V C om tesse de l’Estorade'dan Madame Gaston’a 16 Temmuz Louise'ciğim , sana bu mektubumu en hızlı vasıta ile gönderdikten sonra ben de senin köşke gelm ek üze­ re yola çıkacağım . Bırak bu sinirliliği. Son sözlerin bana bir delilik eseri gibi geldi; bunun içindir ki hep­ sini L ouis'ye anlatm ayı doğru buldum ; seni kendi elinden kurtam am ız lâzım dı. G erçi hayli çirkin çare­ lere başvurduk ama aldığım ız netice o kadar iyi ki, herhalde sen de bize darılmazsım Bu işe polisi de ka­ rıştıracak kadar alçaldım ; fakat bunu polis müdürün­ den, bizden, bir de senden başka kim se bilm iyor. Gaston m elek gibi bir adam, hiç bir kabahati yo kİ Bak, işin aslı neym iş: kardeşi Louise Gaston, K alküta’ da ölm üş; b ir ticaret gem isinde kaptanm ış; zengin­ miş, bahtiyarm ış, karısıyla Fransa'ya dönmek üzerey­ m iş. B ir İngiliz tüccarından dul kalan bir kadım al­ mış, böylece eline oldukça büyük bir para geçm iş. P ek sevdiği, üzülmesin diye de yazdığı m ektuplarda sıkın­ tılarından bahsetmediği kardeşine geçinecek kadar pa­ ra gönderm ek için on y ıl çalışm ış; nihayet m eşhur


İKİ GELİNİN HATIRALARI

302

Halmer’in iflâsı, onu da mahvetmiş. Dul kadının bü­ tün serveti uçmuş. Bu darbe o kadar şiddetli olm uş .ki zavallı Louis Gaston deliye dönmüş. B öyle kolu ka­ ynadı kırılınca hastalık da başgösterm iş, karısının son ufak tefeğini satmak için gittiği Bengale’de ölm üş. .Zavallı kaptan daha önce, kardeşine gönderm ek Üzere, bir bankaya üç yüz bin frank yatırm ışm ış; fakat H alm er’in iflâsı o bankayı da m ahvettiğinden bu parayı •da kaybetm işler. Senin kendine ortak sandığın kadın, Louis Gaston'<un karısı; Paris'e, iki çocuğuyla, on paraya muhtaç bir halde gelm iş. Elm aslarım satarak elde ettiği para ancak gem i navlununa yetm iş. Louis Gaston'un M ane *Gaston’a para gönderm ek için bankaya verdiği adresJe, kadıncağız kocam aram ış; fakat ancak eski otu r­ duğu yeri bulmuş. Senin Gaston, nereye gittiğini bil­ dirm eksizin ortadan kaybolduğu için Madame Louis ‘Gaston'u, olsa olsa ondan öğrenebilir diye, d'A rthez’e gönderm işler. D ört yıl önce Louis Gaston evleneceği sıralarda, dost olduklarım bildiği için, kardeşi hakkında d’A rtJıez'den bilgi istem iş, ondan, parayı M arie Gaston'a .ulaştırmak için en iyi çareyi sormuş. Ünlü yazarım ız bunları da bildiğinden zavallı taze dulun ilk ihtiyaç­ larım cöm ertçe karşılam ış. Louis Gaston, kardeşinin baronne de M acum er’Je evlenip artık sıkıntıdan kurtulduğunu, zengin olduğu­ mu da d'A rthez'in cevabından öğrenm iş, böylece, an­ elelerinin şahane bir hediyesi olan güzellik iki kardeşi — birini Hindistan’da, birini de P aris'te— sefaletten ^kurtarmış.


İKİ GELİNİN HATIRALARI

303

A cıklı bir hikâye değil m ı? B ittabi d’Arthez, ko­ cana bir m ektup yazıp yengesiyle yeğenlerinin ne hal­ de olduklarım , feleğin sillesine uğramadan önce, Louıs G aston’un kardeşine üç yüz bin frank yollam ak iste­ diğini bildirm iş. Senin Gaston’un da bunu öğrenir Öğ­ renmez, pek tabiî olarak, hemen Paris’e koşmuş. İşte kısrağı kan ter içinde koşturm asının sebebi! Beş yıl­ dır, kendisine zorla verdiğin paremin gelirinden eli* bin frank artırm ış; bunu yengelerine vermiş, yani on­ lar için, her birine yılda bin iki yüz frank getireceK esham alm ış. Sonra yengesiyle çocuklar için bir apart­ man tutup döşetmiş, kadına, her üç ayda bir üç bin frank vereceğini vadetnjiş. İşte tiyatro için çalışma­ sının, ilk piyesi rağbet görünce de sevinm esinin se­ bebi! Madame Gaston senin ortağın değil, eltin; o adı taşımakta onun da hakkı var. Gaston gibi asil, kibar bir erkek bunlan sana anlatam azdı; senin aşın bir cö­ m ertlik gösterm enden çekinm iştir. Kocan, kendisine verdiğin paraya kendisinin diye bakm ıyor. D ’Arthez, sizin evleneceğiniz sıralarda aldığı mektubu okudu; bunda Gaston, dostundan nikâha tanık olarak gelm e­ sini rica ettikten sonra ona, zengin olm adığı, borçları sana ödetm eye m ecbur kaldığı için üzüldüğünü an­ latıyor. Bu gibi duyguların belirm esini önlemek, temiz bir ruhun elinde değildir: bir insanda böyle duygular ya vardır, ya yoktur; olunca da pek tabiî olarak in­ şam birtakım şeylerden çekindirir, Gaston’un dul ka­ lan yengesine, kendisine parasından üç yüz bin frank gönderm ek istem iş olan kadına, münasip bir hayat


304

İKİ GELİNİN HATIRALARI

sağlam ak için çalışm ası, bunu sana açmamış olmasa şaşılacak bir şey değildir. O kadıncağız, güzel, iy i kalbli, kibar tavırları var, fakat pek zeki değil. O da bir anne; bunun içindir ki> kendisini çocuklarından birini kucağına almış, ötekini de bir lord evlâdı gibi giydirip süslem iş görünce he­ men sevdim. Evinin her yerinden anlaşılıyor ki bu kadın çocukları için varım yoğunu, canım fedaya ha­ zır. Görüyorsun ya! sevgili Gaston’una kızmaya hak­ kın yok, bilâkis, bu yüzden onu daha çok sevmelisin Onu ben de şöyle uzaktan gördüm : Paris’in en sevim li delikanlısı. E vet, yavrucuğum , onu görünce sana hak verdim : bir kadın onun uğrunda çıldırabilir; yüzü de ruhu kadar tem iz, ruhu kadar güzel. Ben senin yerinde olsam, o kadını da, çocuklarım da köşke getirir, onlar için bahçenin bir köşesinde gü­ zel bir ev yaptırır, çocukları da kendime evlât edi­ nirdim . A rtık Üzülme, kardeşçiğim ; sen de bu işi giz­ liden gizliye hazırlayıp Gaston’u birdenbire şaşırtıver.

LVT Madarne Gaston’dan C om tesse de VEstorade’a K ardeşçiğim , kardeşçiğim , La Fayette budalasının efendisine, kralına söylediği küstahça sözü bilirsin: A rtık çok geç! Benim için de iş işten geçti. Hayatım ı, benim güzel hayatım ı hangi hekim kurtarabilir? Ca­ nıma kıydım , kendimi muhakkak öldürecek bir hasta­ lığa uğrattım . Ben bir müddet parladıktan sonra sön­ m eye mahkûm havaî fişeği gibi bir kadm değil m iy­


İKİ GELİNİN HATIRALARI

305-

dim ? Göz yaşlarım sel gibi akıyor... Hem de ondan, uzak yerlerde ağlam aya m ecburum !... Ben ondan ka­ çıyorum , o beni an yor. Yeisim i içim e göm m eye m ec­ burum. Dante, Cehennem 1inde benim çektiğim işken­ ceyi unutmuş. Gel de benim ölümümde bulun.

LVn C om tesse de VEstorade’dan Com te de l'Estorade’a K öşkten , 7 A ğustos Sen beni beklem eden çocukları al, Provance’a gö­ tür; benim burada kalmam lâzım , Louise birkaç güife daha ya yaşar, ya yaşam az; böyle bir zamanda onu da, kocasını da bırakamam ; Gaston, zannediyorum çıl­ dıracak. Şu bildiğin küçük mektubu alıp yammda doktor­ larla V ill-d’A vray’e koştuğumdan beri o dilber kadı­ nın yanından ayrılm adım ; bunun için sana da mektup* yazamadım; tam on beş gecedir uyum aksızın onun baş uçundayım. Buraya

geldiğim

zaman onu

Gastonla

beraber

buldum; güzeldi, süslüydü, gülüyordu, bahtiyar gözü­ küyordu. N e kahram uıca, ne ulu bir yalan! O iki gü­ zel çocuk birbirlerine her şeyi söylem işler. Ben deGaston gibi anladım ; fakat Louise elim i sıkıp yavaşça: — Aman ona belli etm e, dedi, ben Ölmek üze­ reyim . Elinin ateş gibi, yanaklarının al al olduğunu g ö­ rünce buz kesildim. İhtiyatlı hareket ettiğim e iyi e t20


İKİ GELİNİN HATIRALARI

306

tnişim H ekim lere biraz ağaçlar altında gezinmelerim, benim kendilerini çağırtacağım ı söylem iştim , lo u ise ‘Gaston’a : — Sen bizi biraz yalnız bırak, dedi, beş yıldır bir­ ebirini görm eyen iki kadının anlatacak çok şeyleri bu­ lu n u r; Renee bana kim bilir neler söyleyecektir. Gaston çıktıktan

sonra

Louise

boynuma atıldı,

a rtık göz yaşlarını da tutam ıyordu. — N e var? dedim. H er halde ben sana Paris’ ;n «en büyük hekim iyle en büyük cerrahım

getirdim ;

JBianchon da geldi; hepsi dört kişi. — Beni kurtarabilirlerse, artık iş işten geçm ediy■se gelsinler! d ed i Beni Ölüme sürükleyen duygu, şim di d e yaşamak dileğini veriyor. — N e oldu? N e yaptın? dedim. — B irkaç gün içinde kendimi son dereceden ve/rem ettim . — N asıl yaptın? — Gece iyice terliyor, sonra da havuzun başına, Ikırağı altına gidiyordum . Gaston beni sadece nezle ol­ d u sanıyor;am a ölü yoru m — Sen onu hele Paris’e gönder; ben de gidip he­ kim leri getireyim , dedim Sonra bir deli gibi, onları bıraktığım yere koştum H ekim ler gelip baktılar, aralarında konuştular; c »bilgin adam ların h iç birinin ağzından um ut-verir bir söz çıkm adı; hepsi de Louise’in ancak yaprak dökümü­ me kadar yaşayabileceğini söylüyorlar.

Zaten

göğsü

^zayıfmış, verem e istidadı varm ış; gerçi daha uzun gnüddet yaşayabilirm iş ama birkaç gün içinde hasta­ lığ ı, önüne geçilm ez b ir hale koymuş.


İKÎ GELİNİN HATIRALARI

30T

Hekim lerin pek doğru olduğu anlaşılan bu söz­ lerini işitince içim de neler duyduğumu anlatacak de­ ğilim . Bilirsin ki ben kendi benliğim le yaşadığım ka­ dar Louise’in benliği ile de yaşardım . Vurulmuşa dön­ düm ; hekim leri kapıya kadar yolcu etm ek bile aklıma, gelm edi. Yüzüm göz yaşları içinde, uzun m üddet elem­ li, acı düşüncelere dalmışım. Bu uyuşukluktan tanrısal bir sesle uyandım ; Louise elini omuzuma dayam ış: — H iç bir üm it yok, değil m i? dedi. Beni oturduğum yerden kaldırıp

küçük salona*

götürdü; yalvarır gibi bir bakışla: — A rtk yanımdan ayrılm a e m i? dedi; çevremde* keder, yeis görm ek istem iyorum ; hele ona hiç bir şey i belli etm emek lâzım ; bu da elimden gelir, buna yete­ cek gücü buluyorum kendimde. Gencim, gücüm kuv­ vetim yerinde,

ayakta

öleceğim ... H iç bir şikâyetin»

yok, ben zaten hep böyle isterdim : otuz yaşımda, genç­ ken, güzelken birden ölm ek, tam am iyle ölm ek. “ Fakat görüyorum ki onu bedbaht ettim . Ben aş­ kım ın kurduğu tuzağa düştüm; tutulduğuna sinirle­ nen bir geyik gibi kendimi boğuyorum . Sana m eral derdim, asıl m eral benmişim... Hem de vahşi bir me­ ral!... Benim yersiz kıskançlıklarım onun gönlünü ya­ ralıyor, ona ıstırap çektiriyordu. Fakat her kıskançlık sonunda aldınşsızlıkla

karşılanır;

ben,

şüphelerim e

onun artık aldırm adığım gördüğüm gün, h iç şüphesiz ölürdüm. “ Ben hayattan arzumu aldım, ö y le insanlar var­ dır ki dünya işlerini altm ış yıl göz altında tutm uşlar­ dır ama aslını araşan belki iki yıl bile yaşamamışlar­ dır; ben ise gerçi otuzumda gözüküyorum , doğrusu,


İKİ GELİNİN HATIRALARI

308

altm ış yıllık aşk hayatı yaşadım . Bunun içindir ki öm­ rüm ün böyle bitm esi daha hayırlı... Hem benim için, hem de Gaston için daha hayırlı. “ Seninle bana gelince, iş değişiyor; sen, seni seven b ir kız kardeş kaybediyorsun, bu acının tesellisi ola­ m az. Bu evde benim için yalnız senin ağlaman doğru -olur.” B ir müddet sustu; ben onu ancak göz yaşlarım ın kurduğu tül arasından görebiliyordum ; sonra devam ^etti: — Benim ölümümden, dedi, b ir kıssa, acı bir ders çıkarm ak kabil. Benim korsalı bilginim in hakkı var­ m ış: evlilik hayatının tem eli tutku olamaz, hattâ aşk da olamaz. Senin güzel, asıl bir hayatın var: sen doğru yolunda yürüdün, Louis'yi her gün biraz daha çok sev­ din; halbuki bir kadın aile hayatına, son dereceyi bu­ lan bir ateşle başlarsa bu ateş, gün geçtikçe artm az, «eksilir. “ Ben iki defa da yanlış yol tuttum ; her iki defa­ sında da ölüm gelip, etleri düşmüş eliyle saadetimi to­ katladı. Dünyanın en asıl, en fedakâr erkeğini elim ­ den aldı; şim di beni en güzel, en sevim li, en şair ruhlu bir kocanın elinden alıyor. Fakat şikâyetim yok; çünıkü bir seferinde ruhun, bir seferinde de şeklin en yük­ sek güzelliğini, tanımış oldum. Felipe'nin ruhu vücu­ duna hâkim oluyor, onu değiştiriyordu; Gaston'da ise jgönül, zekâ, güzellik birbirinden üstün. “Tapılırcasm a sevildiğim bir zamanda ölüyorum ; daha ne isterim ?... Bundan sonra bir tek arzum ola­ b ilir: buyruklarım belki biraz ihmal ettiğim T ann'ya Jcendimi affettirm ek. Şim di gönlümün bütün aşkıyla


ÎKÎ GELİNİN HATIRALARI

309

on a doğru atılıyorum , ondan, o iki m eleğe bir gün be­ ni cennette kavuşturmasını niyaz ediyorum . Onlar ol­ mazsa cennet de bana çöl gibi ıssız gelir. “ H iç bir kadın beni kendine örnek edinmeye kalk­ masın. bedbaht olur. Benim halim ap-ayrı bir şeydi. Dünyada Felipe’lere, Gastonlara tesadüf etm ek im­ kânsızdır; bunun için

toplum

hayatı, evliliğin aşka

dayanmasını istem em ekle tabiatın kanununa da uy­ muş oluyor. Evet, kadın zayıf bir mahlûktur, nikâh altına girerken iradesini kocasına feda etm elidir; buna karşılık kocasının da ona benciliğini feda etm esi lâ­ zım dır. Kadınların

bu son

zamanlardaki

feryatları,

isyanları, iddiaları, hep birer budalalıktır; bu yüzden birçok feylesofların bize çocuk demekte yerden göğe kadar haklan vardır.” Bildiğin o tatlı sesi ile bu sözlerine devam etti; ağzında en akıllıca şeyler en zarif bir deyişe bürü­ nüyordu. N ihayet Gaston geldi: yengesiyle iki çocuk, İngiliz dadı da beraberdi; onlan getirm esini Louise rica etm iş. îk i çocuğu göstererek: — îşte benim güzel evlâtlanm , dedi. Ama ya­ nılm akta da haksız m ıym ışım ? Am calanna tıpkı ben­ zem iyorlar m ı? E ltisine son derece iltifa t etti; köşkü kendi evi bilmesini rica etti; onu tam

Chaulieu

hanedanına

lâyık bir surette ağırladı. Ben de hemen

duc de Chaulieu ile duchesse’e,

duc de R hetore’ye, duc de Lenoncourt'la M adeleine’e m ektup yazdım, iy i etm işim . Ertesi gün Louise son derece yorgun, m ecalsizdi; gezmeye çıkam adı; yata­ ğından ancak akşam yem eği için kalktı.

Madalein


İKİ GELİNİN HATIRALARI

310

de Lenoncourt ile ik i kardeşi, annesi, akşam üzeri köşke geldiler.

Louise’in Gaston’a varması üzerine

ailesi ile arasında bir soğukluk hâsıl olm uş, artık o da unutuldu. O akşamdan beri Louise’in iki kardeşi, ba­ bası her sabah gelip hatır soruyorlar; iki duchessede akşam lan köşkte geçiriyorlar, ölü m insanları birbi­ rinden ayırdığı kadar da birleşm elerine hizm et edi­ y or;

bayağı

tutkuları,

boş

kurum lan

susturuyor.

Louise’in güzelliği, zekâsı, sohbeti, duygarlığı hâlâ çok yüksek. Kendini ünlendiren ince zevkini son da­ kikasına kadar gösterecek;

Paris’in

kraliçeleri ara­

sında sayılm asına hizm et eden zarafetinin hâzinele­ rini bize son dakikasına kadar serpecek. Bir daha kalkmamak üzere yatağa düşeceği gün bana, o sırf kendine vergi gülümsemesi ile: — Ben tabutumda da güzel olm ak isterim ! de­ m işti. Odasmda

hastalığın

izi

görülm üyor:

şuruplar,

haplar, hepsi saklı. Güvenini kazanmış olan Sevres papazına geçen gün: — Benim ölümüm güzel oluyor, değil m i? dedi» Onun bu son günlerinden, birer hasis gibi isti­ fade etm ek istiyoruz. Gaston da bütün bu kaygılan, yürekler acısı hakikatleri görüp anladı; gerçi o da cesaret gösteriyor ama yüreğinden yaralandığı b elli: o da kansının

arkasından

dayanamayıp ölürse h iç

şaşmamalı. Dün bana havuz başında yeğenlerini gez­ diren yengesini göstererek: — Ben bu iki çocuğa babalık etm eye m ecburum , dedi. Gerçi bu dünyadan gitm ek için hiçbir şey y a p -


İKİ GELİNİN HATIRALARI

311

snayacağım ama sizden bir ricam var: onlara ikinci bir

ana

olacağınızı

vadedin.

Anneleri de,

ben de

Com te de l’E storade’ı anların vasisi tayin edeceğiz, lütfen bunu kabul buyursun. Bunlan söylerken sesinde h içbir yapm acık yoktu; kendisini ölüm e mahkûm bir adam bildiği belliydi. Yüzü, Louise’in gülüm sem elerine gülüm sem elerle ce­ vap veriyor; bunlar bir beni aldatm ıyor. O da Louise kadar cesaret gösteriyor. Louise

vaftiz

oğlunu

görm ek

istedi ama Ar­

anandan şimdi Provence’ta olm asına çok memnunum: Louise ona fazla bir cöm ertlik etm eye kalkardı, ben de sıkılırdım . Allaha ısm arladık, dostum. 25 A ğustos (onun isim günü) Dün akşam Louise, ateşten kendini kaybedip bir m üddet sayıkladı; fakat bu hezeyan gerçekten zarifti. E lbette, zeki insanlar öyle budalalar gibi, bourgeois’la r gibi çıldırm az. Sönük bir sesle İtalyanca olarak Puritani, Sommanbula, M ose operalarından havalar m ırıldandı. Biz hepimiz yatağın etrafında sessiz du­ ruyorduk; hepim izin, hattâ due de R hetore’nin, göz­ lerim iz yaşardı, çünkü ruhunun vücuttan uçm akta olduğu belliydi. A rtık bizi görm üyordu! O h afif seste, tanrısal b ir tatlılığı olan o seste , bütün hayatının gü­ zelliği vardı. Can-çekişme geç başladı. Sabahleyin yedide onu ben kaldırdım ; biraz kuvvet bulmuştu, penceresinin önüne oturm ak istedi, Gaston’un elini tuttu... Sonra,


312

İKİ GELİNİN HÂTIRALARI

dostum, bu yeryüzünde

görebileceğim iz

m eleklerin

en güzelinden ancak ruhsuz bir ceset kaldı. B ir gün önce papas gelip duasını etm işti; Gaston’un bundan haberi yoktu: Gaston, o müthiş tören yapıldığı sırada biraz yatıp uyumaya gitm işti. Louise ölürken bana, Fransızca olarak De Profundis duasını okumamı is­ tem işti; kendisi için yarattığı o güzel tabiatın kar­ şısında bunu dinlerken

sözleri

kendi de zihninden

tekrar ediyor, koltuğun yanında diz çökm üş olan ko­ casının da ellerini sıkıyordu. 26 Ağustos Yüreğim parça parça oldu. Onu bir kere de ke­ feni içinde gördüm ; bembeyaz olmuş, m or m or le­ keler de var. A hî çocuklarım ı

görm ek

çocuklarım ı! çocuklarım ı bana karşıcı

SON

istiyorum ! getir.

Honore de balzac iki gelinin hatıraları  
Honore de balzac iki gelinin hatıraları  
Advertisement