Issuu on Google+

BORGES DEFTERİ::POETIC MIND


'Nietzsche and Philosophy' Gilles Deleuze IIX. Chapter

Kara Vicdan ve İçe Dönüş Çev. Nazan Başgan

Her iki hınç biçiminin amacı da hıncın fiziksel var oluş koşullarının etkin gücünü yok etmektir; böylelikle söz konusu duygunun doğurabileceği eylemler kesin surette engellenir. Ancak, etkin gücün doğurabileceği eylemler imgesel olarak engellenmiş olsa da, bu kurmaca sonucunda etkin gücün başına birtakım şeyler gelir. Bu bakımdan, sorumuz yankılanmaya devam ediyor: gerçekte etkin güç neye dönüşüyor? Nietzsche'nin cevabı son derece nettir: etkin gücün tahrif edilmesinin, var oluş koşullarının yok edilmesinin ve doğurabileceği eylemlerin engellenmesinin nedeni ne olursa olsun, etkin güç içe döner, kendisine muhalif olur. İçselleşme, kendisine muhalifleşme - bu şekilde etkin güç gerçekte tepkisel hale gelir. "Kendilerini dışa vurmayan tüm içgüdüler içe döner - insanın içselleştirmesi olarak adlandırdığım olay budur ... 'kara vicdan'ın kökeni de budur" (GM II 16 pp. 84-5). Bu anlamda, kara vicdan, hıncın işlevini devralır. Çünkü hıncın korkunç bir çağrıdan, şeytana uymaya teşvikten, bir mikrobu yayma arzusundan farklı bir şey olmadığını daha önce belirtmiştik. Nefretini çok cazibeli bir aşkın arkasına gizler: Ben seni suçluyorum, bu, senin iyiliğin içindir; bana katılasın, benimle birleşesin, acı veren, hasta, tepkisel bir varlık, iyi bir varlık olabilesin diye seni seviyorum... "Hınç duyan insanlar intikamın nihai, en zarif, en yüce


zaferini ne zaman alır? Hiç şüphesiz kendi mutsuzluklarıyla, tüm mutsuzluklarıyla mutlu olanların vicdanlarını zehirlemeyi başardığında; böylece bir gün mutlu olanlar mutluluklarından utanç duymaya başlayıp birbirine şöyle der: bu kadar mutsuzluk varken, mutlu olmak çok ayıp!' " (GM III 14 p. 124). Hınçta tepkisel güç kendisini suçlar ve kendisine yönelir. Eğer hınç kendi kendini suçlayan kişinin hatalarını itiraf etmesine, "kendisine dönmesine" yol açmasaydı hiçbir şey olamazdı: etkin güçlerin içe yansıması, dışa yansımanın tersi değildir, aksine tepkisel yansımanın sonucu ve devamıdır. Kara vicdanı yeni bir tür olarak görmemeliyiz: olsa olsa, hıncın neredeyse saf durumda olduğu somut türler olarak tepkisel türü, köle türünü keşfedebiliriz; kara vicdanın gelişimini tamamlayıp hıncı örtbas ettiği diğer türleri keşfedebiliriz. Tepkisel güçler, zaferlerinin ardıl aşamalarından geçmeye devam eder: kara vicdan hıncı büyütür, bizi bulaşıcı hastalığın yayıldığı bir alana götürür. Etkin güç, tepkisel hale gelir; efendi, köleleşir. Doğurabileceği eylemlerden muaf tutulan etkin güç buharlaşmaz. Kendisine dönerek acı üretir. Artık mutlu olamaz ve acı üretir: "ruhun esrarengiz, son derece neşeli halinin artık kendisiyle arası açıktır, bu da kendisinin acı çektirmekten duyduğu hazdan dolayı acı çekmesini sağlar. (GM II 18 p. 87), "sonunda mutluluk, standartlara uymama, harap olma, acı, şanssızlık, çirkinlik, kendi isteğiyle mahrum kalma, kendini küçük düşürme, kendi kendini cezalandırma ve fedakârlık duygularında hissedilir ve aranır" (GM III p. 118). Acı, tepkisel güçler tarafından düzenlenmekten ziyade ilk bahsedilen etkin güç tarafından üretilir. Bu da garip, anlaşılmaz bir olaya neden olur: acının çoğaltılması, kendi kendine acı çekme, aşırı acı üretme. Kara vicdan, acısını çoğaltan, etkin gücü kendisine geri döndürerek acı imâl etme yöntemini keşfeden bir vicdandır: iğrenç bir fabrika. Gücün içselleştirilmesi veya içe yansıması yoluyla acının çoğaltılması - bu, kara vicdanın birinci tanımıdır. 9. Acı Sorunsalı Bu, kara vicdanın birinci yönünün, topolojik yönünün, ham veya maddesel durumunun tanımıdır. İçe dönüş, karmaşık bir kavramdır. Başta içselleştirilen şey etkin güçtür; ancak içselleştirilen güç zamanla acı üreticisi haline gelir ve acı daha fazla üretildikçe, içe dönüş "derinlik, genişlik ve yükseklik" kazanır, dipsiz bir kuyu olur. Bu da, sonrasında, söz konusu acının içselleşmesi, şehvanileşmesi, tinselleşmesi anlamına gelir. Peki, bunlar neyi ifade ediyor? Acının yeni bir anlamı, içsel bir anlamı, ruhsal bir anlamı icat ediliyor: acı bir günahın, bir hatanın sonucu görülüyor. Acı ürettin, çünkü günah işledin, acı üreterek kendini kurtaracaksın. Manevi bir hatanın sonucu ve içsel kurtuluş mekanizması olarak algılanan acı, üretildiği kadar hızla içselleştirilen acı, "suçluluk, korku ve ceza hislerine dönüştürülen acı": (GM III 20) bu, suçluluk duygusu olarak kara vicdan, kara vicdanın ikinci yönü, topolojik yönüdür. Bu icadın doğasını anlamak için daha genel bir sorunu ele almalıyız: acının anlamı nedir? Var oluşun anlamı tamamen ona bağlıdır: var oluşun acısının bir anlamı olduğu ölçüde var oluş anlamlıdır (UM III, 5). Şu halde, acı bir tepkidir. Bu nedenle, bu tepkiyi gösterebildiği veya en azından sınırlayabildiği ve başkası bu tepkiyi gösterebilene kadar çoğalmasını önlemek için izlerini tecrit edebildiği ölçüde anlamlı olacaktır. Dolayısıyla, acının etkin anlamının dışsal bir anlam içerdiği aşikârdır. Acının etkin oluş bakımından değerlendirilmesi için, dışsallık unsuru dahilinde değerlendirilmesi gerekir. Bunda tam bir sanat, efendilerin sanatı vardır. Efendilerin bir sırrı vardır. Onlar, acının tek bir anlamı olduğunu bilirler: acının birilerine haz vermesi, acıya neden olanlara veya acıyı planlayanlara haz vermesi. Bu şekilde, etkin birey kendi acısını ciddiye almayabilir, çünkü her zaman acısının birilerine haz verdiğini tahayyül eder. Bu düşünce boşuna değildir, bu tür bir tahayyül Yunan dünyasının etkin tanrılarına duyulan inançta da vardır: " 'Tanrıyı hatırlatan her kötülük haklıdır' ... Truva Savaşlarının ve diğer trajik olayların esas anlamı nedir? Hiç şüphe yok ki: onlar, tanrıların


festival eğlenceleri olarak planlandı" (GM II 7 p. 69). Acıyı var oluşun karşı tezi olarak düşünme eğilimi vardır; bu düşünüş şekli, bizim değer verdiğimiz tepkisel düşünme biçimini doğrular. Kendimizi sadece acı çekenin yerine koymakla kalmayıp, artık tepkilerini göstermeyen hınç içindeki bireyin yerine de koyarız. Acının etkin anlamına başka perspektiflerden bakılmalıdır: acı, yaşamın karşı tezi değildir, aksine yaşamaya karşı teşvik edici, "yaşamın bir cazibesi", yaşamın lehinde bir tezdir. Acı çekme veya acıya neden olma, etkin yaşamın bir yapısı, etkin yaşamın bir tezahürüdür. Acı doğrudan yaşamın lehinde bir anlama sahiptir: dışsal anlam. "Kibarlığımız ve dahası ikiyüzlü dindarlığımız ... ilkel insanların festival eğlencelerini zulmün terkip ettiği ve eğlencelerinin neredeyse tümünün bileşim maddesinin zulüm olduğu gerçeğinin idrak edilmesini önler ... Zulüm yoksa festival de yoktur: en uzun ve en eski insanlık tarihi öğretisi – ceza varsa bir o kadar da şenlik vardır!" (GM II 6 p. 66 ve p. 67*). Bu, Nietzsche'nin özel olarak ruhsal bir soruna yaptığı katkıdır: acının ve ıstırabın anlamı nedir? Kara vicdanın bu ilginç icadını şimdi daha çok takdir etmeliyiz: ıstırabın yeni anlamını, içsel anlamını. Bu artık acıyı yaşama veya etkin hale getirme sorunu değildir. Aksine, birey acıya karşı tutkuyla hissizleştirilir. "En zalim olma tutkusu": acı, bir hatanın sonucu ve bir kurtuluş yolu olarak görülür; acı daha fazla acı üretilerek, daha da içselleştirilerek iyileştirilir; birey yarayı bulaştırarak unutmaya, acısını iyileştirmeye çalışır (GM III 15). Nietzsche Tragedyanın Doğuşu'nda önemli bir sav ortaya koymuştu: drama içsel bir çatışma haline geldiği ve ıstırap içselleştirildiği anda tragedya ölür. Fakat acının içsel anlamını kim icat eder ve belirler? 10. Kara Vicdanın Gelişimi: Hıristiyan rahip Gücün içselleştirilmesi, daha sonra acının kendisinin içselleştirilmesi: kara vicdanın birinci yönünden ikinci yönüne geçiş, hıncın iki yönünün bağlantısında olduğu kadar aşikar değildir. Rahibin müdahalesi burada da gerekir. Rahip bu ikinci müdahalesinde Hıristiyandır: "Rahibin, suçluluk duygusu içindeki artistin ellerinde biçim buldu" (GM III 20 p. 140). Hıristiyan rahip, kendi ham, hayvansal durumundan kara vicdanı çıkarır, acının içselleştirilmesini yönetir. Doktor rahip, yarayı bulaştırarak acıyı iyileştirir. Artist rahip ise kara vicdanı bir üst biçimine çıkarır: acı, günahın sonucu. - Ancak buna nasıl varır? "Birisi rahiplerin var oluşlarının değerini en kısa şekilde ifade etmek isteseydi, şöyle derdi: rahip hıncın yönünü değiştirir" (GM III 15 p. 127). Doğuştan acılarla dolu olan hınç içindeki bireyin ıstırabının nedenini aramakta olduğu hatırlanacaktır. O, yaşamındaki etkin her şeyi suçlar. Rahip burada ilk biçimindedir: suçlamayı yönetir, organize eder. "Kendilerini iyi zanneden şu insanlara bak, sana söylüyorum: kötü olan onlar." Dolayısıyla, hıncın gücü tamamen ötekine, ötekilere yönlendirilir. Ancak hınç patlayıcı bir maddedir: etkin güçleri tepkisel hale getirir. Bu durumda hınç da kendini bu yeni koşullara adapte etmelidir; yön değiştirmelidir. Tepkili birey artık ıstırabının nedenini kendisinde bulmalıdır. Kara vicdan, bu nedeni "kendisinde, bazı suçlarında, geçmişte araması gerektiğini, ıstırabını bir ceza olarak algılaması gerektiğini" anımsatır (GM III 20 p. 140). Ve rahip bu yön değişikliğini yönetmek için ikinci kez ortaya çıkar: "Haklısın, koyunum! bunun için birileri suçlanmalı - yalnızca kendini suçlamalısın!" (GM III 15 p. 128). Rahip günah kavramını icat eder. " 'Günah' ... hasta ruhun geçmişinde bugüne kadar yaşanan en büyük olay: bünyesinde dini yorumun en tehlikeli ve kaderi belirleyici oyununu barındırır" (GM III 20 p. 140). "Hata" kelimesi artık benim işlemiş olduğum hatayı, kendi hatamı, suçumu ifade eder. Bu şekilde acı içselleştirilir: bir günahın sonucu olarak şimdi sadece içsel bir anlama sahiptir. Musevilik ve Hıristiyanlık arasındaki ilişki iki bakış açısından değerlendirilmelidir. Bir tarafta, Hıristiyanlık, Museviliğin sonucudur. Onu takip eder, onun projesini tamamlar. Hıncın tüm gücü zayıf, hasta ve günahkâr olanların Tanrısı ile birlikte sona erer. Nietzsche,


bazı meşhur pasajlarda, kindar St Paul karakteri üzerinde, Yeni Ahit üzerinde durur (AC 4243, 46). İsa'nın ölümü bile Musevilik ile ilgili değerlere geri götüren dolambaçlı bir yoldur: bu ölüm aracılığıyla aşk ve nefret arasında suni bir zıtlık oluşturulur; aşk, sanki nefretten bağımsızmış gibi, daha cazibeli hale getirilir (GM I 8). Pontius Pilate'nin keşfettiği gerçek ise saklı kalır: Hıristiyanlık Museviliğin sonucudur, Hıristiyanlığın tüm savları Musevilikte de yer alır, Hıristiyanlık sırf bu savların sonucudur. - Ancak, başka bir bakış açısından, Hıristiyanlık yeni bir çan çalar. Bu, hıncı tamamlayacak bir katkı değildir, hıncın yönünü değiştirir. Yeni icadı empoze eder: kara vicdan. Ancak, burada da, hıncın yeni yönünün, yani kara vicdanın birinci yöne ters olduğu düşünülmemelidir. Bir kez daha, ek bir ayartma, ek bir cazibe ile karşı karşıyayız. Hınç "senin hatan" derken, kara vicdan "benim hatam" der. Ancak hınç gerçekte sadece bulaşıcı hastalığı yayıldığında yatışır. Hıncın amacı yaşamın tamamının tepkisel olması, sağlıklı olanların hasta olmasıdır. Suçlamak yetmez, suçlanan birey kendisini suçlu hissetmelidir. Hınç, kara vicdanda kendini bulur ve bulaşıcı gücünün zirvesine ulaşır: yön değiştirerek. Tüm dünya bu üzüntü verici nakaratı özümseyene ve yaşamdaki etkin her şey bu suçluluk duygusunu hissedene kadar "Benim hatam, benim hatam" diye bağırır. Bunlar, rahibin gücünün önkoşullarıdır: rahip, doğası gereği, acı çekenlerin efendisidir (GM III 15). Tüm bunlarda Nietzsche'nin arzusunu keşfederiz; diyalektikçiler her durumda keşfedilecek başka nüansların, değerlendirilecek daha derin koordinasyon ve bağıntıların olduğunu göstermek için antitez veya karşıtlık sunar. Yalnızca bir belirti olan Hegelyan mutsuz bilinç yerine kara vicdan! Kara vicdanın birinci yönünün tanımı şöyleydi: gücün içselleştirilmesi yoluyla acının çoğaltılması. İkinci yönünün tanımı ise şöyledir: hıncın yönünün değiştirilmesi yoluyla acının içselleştirilmesi. Kara vicdanın hıncın işlevini devraldığını vurgulamıştık. Ayrıca kara vicdan ile hınç arasındaki koşutluklar üzerinde de durmalıyız. Sadece bu türlerin her birinin iki yönü, topolojik ve tipolojik yönü yoktur; aynı zamanda bir yönden diğerine geçiş, rahibi her iki duruma da götürebilir. Ve rahip her zaman kurgu üzerinden hareket eder. Hınçtaki değerlerin ters dönüşünün temelinde yatan kurguyu analiz etmiştik. Ancak bir sorun çözülmeyi bekliyor: acının içselleştirilmesi, kara vicdanda hıncın yönünün değişmesi hangi kurguya dayanıyor? Nietzsche'ye göre, bu sorun, kültür adı verilen olgu sahneye çıkarıldığından beri çok daha karmaşık bir hal almıştır. 11. Tarih Öncesi Bakış Açısıyla Kültür Kültür, eğitim ve seçim anlamına gelir. Nietzsche kültür hareketine "töre ahlakı" adını verir (D9); bu ikincisi, demir halkalardan, işkenceden, insanı eğitmek için kullanılan dehşet verici yöntemlerden ayrı tutulamaz. Ancak soy bilimciler bu vahşi eğitimde iki unsuru fark eder (BGE 188): 1) Bir halk, ırk veya sınıf içinde riayet edilen şey her zaman tarihi, keyfi, garip, aptalca ve sınırlayıcıdır; bu genelde en kötü olan tepkisel güçleri temsil eder. 2) Ancak ne olursa olsun riayet edilen şeyde halkların, ırkların ve sınıfların ötesine geçen bir prensip ortaya çıkar. Sırf kanun olduğu için kanuna uymak: insan üzerine uygulanan ve insanı eğitme görevi gören belirli bir etkinlik, belirli bir etkin güç, kanun anlamına gelir. Tarihsel olarak ayrılamaz olsalar bile, bu iki yön birbiriyle karıştırılmamalıdır: bir tarafta, bir Devletin, bir Kilisenin, vb. asimile etmeyi amaçladığı bireyler üzerindeki tarihi baskısı; diğer tarafta, bireyin soysal bir varlık olarak, insan türü olarak etkinliği. Nietzsche "ilkel" "tarih öncesi" kelimelerini bu bağlamda kullanır: töre ahlakı, dünya tarihine baskın gelir (D 18); kültür soysal bir etkinliktir; "içinde barındırdığı şiddete, zulme, aptallığa ve budalalığa rağmen ... insan ırkının var oluşunun büyük bir kısmı boyunca kendisi üzerinde sarf ettiği emek, tarih öncesi emeği" (GM II 2 p. 59). Her tarihi kanun keyfidir; keyfi olmayan, tarih öncesi ve soysal olan şey ise kanunlara uyma kanunudur. (Bergson, Les Deux Sources'da tüm


alışkanlıkların keyfi olduğunu ancak alışkanlık edinme alışkanlığının doğal olduğunu belirttiğinde bu tezi yeniden açıklayacaktır.) Tarih öncesi, soysal demektir. Kültür, insanın tarih öncesi etkinliğidir. Ancak bu etkinlik ne içeriyor? Kültür, her zaman insana alışkanlık kazandırma, insanın kanunlara uymasını sağlama, insanı eğitme meselesi haline gelmiştir. İnsanı eğitme, onu, kendi tepkisel güçlerini uygulayabileceği hale getirme anlamını taşır. Kültür etkinliği, esas itibariyle, tepkisel güçler üzerinde uygulanır; kültür bu güçlere alışkanlık kazandırır ve bu alışkanlıkların uygulanmasını kolaylaştırıcı modeller empoze eder. Kültür bu şekilde birçok yönde uygulanır. Bilinçsiz kişilerin tepkisel güçlerine ve sindirim ve bağırsak ile ilgili en gizli güçlere bile saldırır (Freud'un büzgen kasların eğitimi adını vereceği rejim ve benzeri bir şey - EH II "Neden Bu Kadar Zekiyim?"). Ancak asıl amac�� bilinci güçlendirmektir. Tahriklerin geçiciliği ile tanımlanan bu bilince, unutma yeteneğine dayanan bu bilince kendisinde bulunmayan tutarlılık ve istikrar kazandırılmalıdır. Kültür, bilince unutma yeteneğinin tam zıttı olan yeni bir güç verir: bellek.²² Ancak burada sözünü ettiğimiz bellek izlerin belleği değildir. Bu orijinal bellek artık geçmiş değil, gelecek ile ilgili bir fonksiyondur. Duyarlılığın değil kararlılığın hafızasıdır. İzlerin değil, kelimelerin belleğidir.²² Geleceğe söz verme, vaatte bulunma yeteneğidir, geleceğin belleğidir. Verilen sözün hatırlanması, o sözün geçmiş bir zamanda verildiğinin hatırlanması değil gelecek bir zamanda yerine getirilmesi gerektiğinin hatırlanmasıdır. Bu kültürün özel amacıdır: insanın söz verebilmesini ve gelecekten yararlanmasını, özgür ve güçlü bir birey olmasını sağlama. Sadece böyle bir insan etkindir; tepkilerini gösterir, böyle bir insandaki her şey etkindir veya etkin hale getirilir. Söz verme yeteneği, insanın insan üzerindeki etkinliği olarak kültürün bir etkisidir; söz verebilen insan, bir tür etkinliği olarak kültürün ürünüdür. Kültürün, esas itibariyle, neden her tür şiddetten çekinmediğini anlıyoruz: "belki de gerçekten insanlık tarihi öncesinde belletmeceden daha korkunç ve tekinsiz bir şey yoktu ... İnsan, kendisi için bellek oluşturma ihtiyacı duyduğunda, kan, işkence ve kurban olmadan yapamadı" (GM II 3 p. 61). Kültür, amacına (özgür, etkin ve güçlü insan) ulaşmadan önce tepkisel güçleri eğitmek, bu güçlerin etkinleşmesini önlemek için ne kadar işkence yapılması gerekir? Kültür her zaman aşağıdaki aracı kullanmıştır: acıyı bir mübadele vasıtası, bir değişim aracı, bir karşılık olarak görmüştür; unutmanın, neden olunan sorgulamanın, tutulmayan sözün tam karşılığı (GM II 4). Bu araç bağlamında kültüre adalet adı verilir; aracın kendisi de ceza olarak adlandırılır. "Açılan yara = çekilen acı" - bu, insanın insanla olan ilişkisini belirleyen ceza denklemidir. İnsanlar arasındaki bu ilişki, denkleme göre, borçlu ve alacaklı ilişkisi olarak belirlenir: adalet, insanı borçtan sorumlu tutar. Borçlualacaklı ilişkisi, kültürün eğitim ve biçimlendirme işlemi esnasındaki etkinliğini ifade eder. Tarih öncesi etkinliğe karşılık gelen bu ilişki, "toplumsal örgütlerin kökenlerinden" bile önce gelen "bireylerin en ilkeli" insanla insan arasındaki ilişkidir.²³ Ayrıca "en zalim ve en ilkel toplumsal oluşumlar için" bir model görevi görür. Nietzsche, toplumsal örgütün ilk örneğini değişimden ziyade alacak olayında görür. Açtığı yaranın bedelini acıyla ödeyen birey, borçtan sorumlu tutulan birey, tepkisel güçlerinden sorumlu tutulan birey: bunlar, kültürün amacına ulaşmak için kullandığı araçlardır. - Bu nedenle, Nietzsche bize aşağıdaki kalıtımsal bağlantıyı sunar: 1) Tarih öncesi veya soysal bir etkinlik olarak kültür, eğitim ve seçim sistemi; 2) Bu etkinlik tarafından kullanılan araç, ceza denklemi, borç ilişkisi, sorumlu birey; 3) Bu etkinliğin ürünü: etkin, özgür ve güçlü bir birey, söz verebilen insan. 12. Tarih Sonrası Bakış Açısıyla Kültür Kara vicdan sorununu ortaya koyduk. Kültürün kalıtımsal bağlantısı bizi çözüme yaklaştırmış gibi görünmüyor. Aksine: kara vicdanın veya hıncın kültür ve adalet sürecine müdahalede bulunmadığı aşikardır. "Dünyadaki bitkilerimizin en esrarengiz ve en ilginç olanı 'kara


vicdan', bu topraklarda yetişmez" (GM II 14 p.82). Bir tarafta, intikam ve hınç adaletin kökeni değildir. Ahlakçılar, hatta sosyalistler bile adaletin tepkisel bir histen, derinden hissedilen bir suçtan, intikam ruhundan veya hukuki bir tepkiden türediğini kabul eder. Ancak böyle bir türeyiş, başkalarının duyduğu acının nasıl bir intikam tatmini, intikam telafisi olduğunu açıklayamaz. Üçüncü bir terim ortaya atmadıkça, bu zalim "açılan yara = çekilen acı" denklemini anlayamayacağız - acıya neden olmadan veya acıyı planlamadan alınan keyif.²4 Ancak bu üçüncü terim, acının dışsal anlamı, intikamdan veya tepkiden tamamen farklı bir kökene sahiptir: etkin bir bakış açısını, tepkisel güçleri dilediği gibi eğitme görevi verilen etkin güçleri yansıtır. Adalet, insanın tepkisel güçlerini eğiten, bu güçleri etkinleştirmeye uygun hale getiren ve insanı bu eylemden sorumlu tutan soysal bir etkinliktir. Hıncın ve dolayısıyla kara vicdanın oluşum biçimini adaletin karşısına koyabiliriz: tepkisel güçlerin kazandığı zafer, bu güçlerin etkinleştirilmeye uygun olmayışı, etkin olan her şeye duydukları nefret, gösterdikleri direnç ve temeldeki adaletsizlik kanalıyla. Bu nedenle, adalet kökeninin çok uzağında kalan hınç, "adalet ruhunun fethedeceği en son ülkedir... Etkin, saldırgan, küstah insan hala adalete tepkisel insandan yüz adım daha yakındır."²5 Hıncın adaletin kökeni olmadığı gibi kara vicdan da cezanın ürünü değildir. Cezanın birçok anlamı olsa da bir tek anlamı hiçbir zaman olamaz. Ceza, suçlu insanda suçluluk hissi uyandıramaz. "Suçlular ve mahkumlar arasında vicdan azabı çok nadir görülür; hapishaneler ve cezaevleri, bu kemirici kurt türünün üreyebileceği yuvalar değildir... Genel olarak, ceza, insanları sert ve soğuk hale getirir; yabancılaşma hissini yoğunlaştırır, şiddetlendirir; direnme gücünü kuvvetlendirir. Ceza, hayati enerjiye zarar verirse ve bezginliğe ve bayağılaşmaya neden olursa, böyle bir sonuç cezanın olağan etkilerinden daha az memnuniyet vericidir - katı ve iç karartıcı bir ciddiyet ile tanımlanan etkilerinden. Bunları insanlık tarihinden bin yıllar önce ele alırsak, tereddüt etmeden, suçluluk hissinin gelişiminin tamamen ceza yoluyla engellendiğini ileri sürebiliriz - en azından üzerinde cezalandırıcı gücün uygulandığı kurbanlarda" (GM II 14 pp. 81-82). İnsanın, çektiği acı pahasına, kendi tepkisel güçlerinden kendisini sorumlu hissettiği kültür durumunu ve aksine insanın kendi etkin güçlerinden dolayı kendisini suçladığı ve bunların suç teşkil ettiğini düşündüğü kara vicdan durumunu ayrıntılı olarak karşılaştırabiliriz. Bununla beraber, biz, içerisinde her zaman biçimlendirici bir etkinliğin uygulandığını gördüğümüz kültürü veya adaleti hıncın ve kara vicdanın karşıtı olarak görüyoruz. Kültürel etkinliğin ürününü ele aldığımızda bu etki daha da güçleniyor: özgür ve etkin birey, söz verebilen insan. Nasıl ki kültür, insanın tarih öncesi bir unsuruysa, kültürün ürünü de insanın tarih sonrası unsurudur. "Kendimizi, ağacın en sonunda meyve verdiği, toplumun ve töre ahlakının en sonunda neye aracı olduğunun ortaya çıktığı bu dehşet verici sürecin sonuna koyarsak, en olgun meyvenin, töre ahlakından yeniden azat edilmiş, bağımsız ve ahlak üstü ('bağımsız' ve 'ahlaki' kavramları birbirini dışlayan niteliktedir), kısaca kendi bağımsız, sonsuz iradesi ve söz verme hakkı olan, muhtemelen sadece kendisine egemen birey olduğunu keşfederiz (GM II 2 p. 59). Nietzsche, kültürün ürününü kültürün kullandığı araçlarla karşılaştırmamamız gerektiğine işaret eder. İnsanın tür etkinliği, insanı kendi tepkisel güçlerinden sorumlu addeder: sorumluluk borcu. Ancak bu sorumluluk sadece bir eğitim ve seçim aracıdır: devamlı olarak tepkisel güçlerin etkinleştirmeye uygun olup olmadığını ölçer. Tür etkinliğinin son ürünü, sorumlu insanın kendisi ya da ahlaki insan değil, bağımsız ve ahlak üstü insandır, yani gerçekte kendi tepkisel güçlerini etkinleştiren ve kendisinde tüm tepkisel güçlerin etkin hale geldiği insandır. Kendi başına "söz verebilir", çünkü artık herhangi bir mahkemeye karşı sorumlu değildir. Kültürün ürünü, kanunlara uyan insan değil, kendisi üzerinde, kader üzerinde, kanunlar üzerinde sahip olduğu güç ile kendini tanımlayan egemen ve kanun koyucu bireydir: özgür, umursamaz, sorumsuz. Nietzsche'ye göre, sorumluluk kavramı, daha üst formunda bile, basit bir aracın sınırlı olan değerine sahiptir: bağımsız birey artık kendi tepkisel güçlerinden dolayı adalete karşı sorumlu değildir,


kendisinin efendisi, egemen, kanun koyucu, yazar ve aktördür. Artık konuşan odur, cevap vermek zorunda değildir. Sorumluluk borcunun tek etkin anlamı, insanın azat edildiği hareket içinde kaybolmasıdır: alacaklı, efendilerin hakkına katkıda bulunduğu için azat edilir, borçlu ise kendi şehveti ve acısı pahasına kendisini azat eder: her ikisi de kendilerini eğiten süreçten kendilerini azat eder (GM II 5, 13, 21). Bu, kültürün genel hareketidir: üründe kaybolan araçlar. Kanun önünde sorumluluk olarak sorumluluk, adaletin kanunu olarak kanun, kültür aracı olarak adalet - bunların hepsi kültürün ürününün kendisinde kaybolur. Töre ahlakı, kanunun ruhu, kanundan azat edilmiş insanı doğurur. Bunun sonucunda, Nietzsche adaletin intiharından bahseder.²6 Kültür, insanın tür etkinliğidir; ancak, bu etkinlik seçmeli olduğundan, kültür son amaç olarak türün kendisinin sindirildiği bireyi üretir. 13. Tarihsel Bakış Açısıyla Kültür Kültürü tarih öncesinden tarih sonrasına doğrudan geçiyormuş gibi ele aldık. Kültürü, tarih öncesi uzun süren çabanın ardından tarih sonrası ürününe, yani bireye ulaşan bir tür etkinliği olarak gördük. Gerçekte de bu, etkin güçlerin tepkisel güçler üzerindeki üstünlüğüne uygun olarak kültürün özüdür. Fakat önemli bir noktayı atladık: aşağı ve tepkisel güçlerin gerçekte kazandığı zafer. Tarihi atladık. Kültürün hem uzun süre önce kaybolduğunu hem de henüz başlamadığını belirtmeliyiz. Tür etkinliği geçmişin karanlığında kaybolurken, bu etkinliğin ürünü geleceğin karanlığında kaybolur. Tarihte kültür, tamamen farklı yapıdaki ilginç güçler tarafından zapt edilerek kendi özünden çok farklı bir anlam kazanır. Tarihteki tür etkinliği, kendisini ve ürününü saptıran bir hareketten ayrı düşmez. Üstelik tarih tam da bu saptırmadır, "kültürün yozlaşması" ile aynı anlamdadır. - Tarih bize tür etkinliğin yerine ırkları, halkları, sınıfları, Kiliseleri ve Devletleri armağan eder. Tür etkinliğine, tepkisel karaktere sahip toplumsal örgütler, dernekler, cemiyetler, bu etkinliğin üzerini kaplayan ve emen parazitler aşılanmıştır. Tür etkinliği aracılığıyla - tepkisel güçlerin tahrif ettiği hareket - tepkisel güçler Nietzsche'nin "sürüler" adını verdiği topluluklar oluşturur (GM III 18). - Tarih, bize adalet ve adaletin intihar süreci yerine, saptırma niyeti taşımayan ve kendi kanunlarının üzerinde herhangi bir şeyi hayal edemeyen toplumları armağan eder. Bu tür devletler Zerdüşt'ün öğüdüne kulak verecektir: "Kendini bırak ki devrilebilesin" (Z II "Büyük Olaylara Dair"). Tarihte kanun, çok daha ağır ve daha aptalca olan diğer içeriklerin yararına olmadıkça, kendisini belirleyen içeriğe, dengesini sağlayan ve kaybolmasını önleyen tepkisel içeriğe karışır. - Kültürün ürünü olarak egemen bireyin yerine, tarih bize kendi ürününü, tarihin meşhur anlamını bulduğu evcil insanı armağan eder: "büyük başarısızlık", "sürü halde yaşayan hayvan, uslu, hastalıklı, aşağı varlık, günümüzdeki Avrupa" (BGE 62. GM I 11). Tarih, kültürün tüm şiddetini, halkların, Devletlerin ve Kiliselerin meşru mülkü olarak, güçlerinin tezahürü olarak sunar. Gerçekte, tüm eğitim prosedürleri uygulanır, ancak tersyüz edilir, çarpıtılır, değiştirilir. Ahlak, Kilise, Devlet hala seçim kurumları, hiyerarşi kuramlarıdır. En aptal kanunlar, en sınırlı topluluklar hala insanı eğitmek ve tepkisel güçlerinden yararlanmak ister. Ancak bu güçlerden ne için yararlanmak istiyorlar? Hangi eğitimi, hangi seçimi gerçekleştirmek için? Eğitim prosedürleri kullanılır ancak insanı sürü halinde yaşayan, uslu ve evcil bir hayvan haline getirmek için kullanılır. Eğitim prosedürleri kullanılır ancak güçlüyü kırmak, zayıf, ıstıraplı veya köle olanları ayırmak için kullanılır. Seçim ve hiyerarşinin yönü değiştirilir. Seçim, etkinlik bakış açısına göre tam tersi duruma düşer, artık sadece tepkisel yaşamı koruma, düzenleme ve yayma aracıdır (GM III 13-20 BGE 62). Bu nedenle tarih, tepkisel güçlerin kültürü ele geçirdiği veya kültürün seyrini kendileri lehine değiştirdiği eylem olarak görünür. Tepkisel güçlerin zaferi, tarihte bir kaza değildir, "dünya tarihinin" prensibi ve anlamıdır. Kültürün tarihsel yozlaşması fikri, Nietzsche'nin çalışmasında önemli bir yer tutar: Nietzsche'nin tarih felsefesine ve diyalektiğe karşı verdiği


savaşta savunduğu bir tezdir. Nietzsche'nin hayal kırıklığının kaynağıdır: kültür "Yunan" başlar ancak "Alman" olur... Nietzsche, Zamansız Meditasyonlar'dan itibaren, kültürün nasıl ve neden kendisini saptıran tepkisel güçlere hizmet ediyor hale geldiğini açıklamaya çalışır.²7 Zerdüşt daha da ileri giderek muğlak bir sembol geliştirir: ateş-köpek (Z II "Büyük Olaylara Dair"). Ateş-köpek, tür etkinliğinin imgesidir, insanın dünyayla ilişkisini ifade eder. Ancak, dünyanın gerçekte iki hastalığı vardır: insan ve ateş-köpeğin kendisi. İnsan evcilleştiğinden, tür etkinliği deforme olur, tepkisel güçlere hizmet eden, Kiliseye ve Devlete karışan yapay bir etkinlik haline gelir. - " 'Ya kilise?' sorusuna şöyle cevap verdim, 'Kilise bir Devlet türü ve gerçekte en uydurma türü. Ama sen ikiyüzlü köpek, kes sesini! Kendi türünü elbette en iyi sen bilirsin! Devlet de senin gibi ikiyüzlü bir köpek; o da sen gibi boş laf konuşup böğürmeyi senin gibi gerçekleri konuştuğuna inandırmayı seviyor. Çünkü devlet dünyadaki en önemli hayvan olmak istiyor, ve öyle olduğuna da inanılıyor!' " (Z II "Büyük Olaylara Dair", p. "154). - Zerdüşt bir diğer ateş-köpeğe seslenir, "Bu gerçekten dünyanın kalbinden konuşuyor". Peki burada hala tür etkinliğinden söz edilebilir mi? Yoksa, bu sefer, tarih öncesi unsur tarafından zapt edilmiş, insanın tarih sonrası unsurda yer aldığı ölçüde uyduğu bir tür etkinliği mi söz konusu? Bu yorum yetersiz olsa bile dikkate alınmalıdır. Nietzsche daha önce Zamansız Meditasyonlar'da "kültürün tarihsel olmayan ve tarih üstü unsuruna" (kendisi bunu kültürün Yunan anlamı olarak adlandırır) olan güvenini açıklamıştır (UM II 10, 8). Aslında henüz cevaplayamadığımız belirli sorular vardır. Kültürün bu iki unsurunun durumu nedir? Gerçek midir? Yoksa Zerdüşt'ün "görüşlerinden" biri değil midir? Kültür, kendisini saptıran ve tepkisel güçlerin hizmetine sokan hareketin tarihinden ayrı tutulamaz; ancak kültür tarihin kendisinden de ayrı tutulamaz. Kültürün etkinliği, insanın tür etkinliği: bu basit bir fikir değil mi? İnsan esasında (yani soysal olarak) tepkisel bir varlıksa, nasıl bir tür etkinliğine sahip olabilir, hatta tarih öncesinde nasıl bir tür etkinliğine sahip olabilirdi? Etkin bir insan tarih sonrasında bile nasıl var olabilir? İnsan esasında tepkisel ise, etkinliğin insanın dışında bir varlığı ilgilendirmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Aksine, insan bir tür etkinliğine sahipse, bunun sadece kazara deforme olabileceği anlaşılmaktadır. Şimdilik, Nietzsche'nin tezlerini sadece sıralayabiliriz, tam anlamları daha sonra ele alınmalıdır: insan esasında tepkiseldir; bununla beraber, insanın bir tür etkinliği vardır, ancak ister istemez deforme olan, amacını gerçekleştiremeyen, evcil insana neden olan bir etkinlik; bu etkinlik başka bir düzlemde, kendisinin ürettiği, ancak insandan başka bir şey ürettiği düzlemde yeniden ele alınmalıdır... Ancak, tür etkinliğinin neden tarihe yenik düştüğünü ve tepkisel güçlere hizmet ettiğini açıklamak mümkündür. Zamansız Meditasyonlar'daki şema yetersiz ise, Nietzsche'nin çalışması, çözüme ulaştırabilecek başka yönler sunar. Kültürün etkinliğinin amacı, insanı eğitmek yani tepkisel güçlerin hizmet etmesini, etkinleşmesini sağlamaktır. Ancak hizmet etmeleri, eğitim boyunca çok muğlak kalır. Çünkü aynı zamanda, tepkisel güçlerin kendilerini diğer tepkisel güçlerin hizmetine sokmasına, diğer tepkisel güçlere bir etkinlik görünümü, bir adalet görünümü vermesine, onlarla birlikte etkin güçleri yenen bir kurgu oluşturmasına izin verir. Hınçta belirli tepkisel güçlerin diğer tepkisel güçlerin etkinleşmesini önlediği anımsanacaktır. Kara vicdan ise aynı sona neredeyse zıttı bir araçla ulaşır: kara vicdanda bazı tepkisel güçler, diğer tepkisel güçlere etkin görünümü kazandırmak için kendi etkinliklerini kullanır. Bu prosedürde hınç prosedüründen daha az kurgu yoktur. Bu şekilde, tür etkinliğinin altında tepkisel güç ortaklıkları oluşur. Bu ortaklıklar tür etkinliğine aşılanır ve ister istemez onu gerçek anlamından saptırır. Eğitim, tepkisel güçlere, bir ortaklığa girmek, tür etkinliğini gasp eden ortak bir tepki oluşturmak için olağanüstü bir fırsat sunar. 14. Kara Vicdan, Sorumluluk, Suç


Tepkisel güçler bu şekilde tür etkinliğine aşılandığında, etkinliğin "bağlantısını" koparır. Yine burada bir çıkıntı araya girer. Çıkıntı yapılan ve bu çıkıntıda etkinliğin doğasını değiştiren şey borçtur, borçlu-alacaklı ilişkisidir. Tür etkinliği bakış açısına göre, insan kendi tepkisel güçlerinden sorumlu tutuluyordu; kendi tepkisel güçlerinin etkin bir mahkemeye karşı sorumlu olduğu düşünülüyordu. Artık, tepkisel güçler diğer tepkisel güçler ile karmaşık bir ortaklık oluşturmak için eğitimlerinden yararlanıyor: kendilerini bu diğer güçlere karşı sorumlu hissediyor, bu diğer güçler ise kendilerini tepkisel güçlerin hakimi ve efendisi hissediyor. Bu nedenle, tepkisel güçlerin ortaklığı, borç dönüşümü ile beraber gerçekleşir; bu, "tanrıya", "topluma", "Devlete", tepkisel kurumlara karşı bir borç haline gelir. Bu durumda her şey tepkisel güçler arasında gerçekleşir. Borç, insanın özgürleşmesinde oynadığı rol nedeniyle etkin karakterini kaybeder: borç, yeni formu içinde, tüketilemez, ödenemez hale gelir. "Burada amaç, ilk ve son olarak, karamsarca, kesin ibra olasılığını engellemektir; burada amaç, umutsuz bir şekilde, imkansız olan demir bir şeyden parlak ve kükürtlü mineralin çekilmesini sağlamaktır; burada amaç, ‘suç’ ve ‘görev’ kavramlarını geri döndürmektir – peki kime karşı? Hiç şüphesiz: her şeyden önce ‘borçluya’ karşı… en sonunda ‘alacaklıya’ karşı da geri döndürülürler” (GM II 21 p.91). Hıristiyanlığın “kefaret” inancını inceleyin. Borçtan kurtulma değil, borcun derinleşmesi söz konusudur. Borç ödemeden değil, bireyin borca zincirlenmesinden, sürekli borçlu hale gelmesinden duyulan ıstırap söz konusudur. Istırap artık sadece borcun faizini öder; ıstırap içselleştirilmiş, sorumluluk borcu sorumluluk suçu haline gelmiştir. Bu nedenle alacaklı, borcun sorumluluğunu kendisi üstlenmeli, borcun büyük kısmını yüklenmelidir. Bu, Hıristiyanlığın dahice bir fikridir, der Nietzsche: “Tanrı, insanlığın suçu için kendisini kurban eder, kendisine ödemede bulunur ve insanı itfa edilemez şeyden kurtarabilecek tek varlıktır (GM II 21 p. 92). Sorumluluğun iki biçimi, sorumluluk borcu ve sorumluluk suçu arasında nitel bir fark görebiliriz. Biri kültür etkinliğinden kaynaklanır; bu etkinliğin tek aracıdır, acının dışsal anlamını geliştirir, güzel bir sorumsuzluğa yol açmak için üründe kaybolmalıdır. Diğerinde ise, her şey tepkiseldir: kökeni hıncın ithamıdır, kendisini kültüre aşılar ve kültürü asıl yönünden saptırır, hınçta bir yön değişikliği yaparak artık birilerini suçlamak için dışarıya bakmaz. Acıyı içselleştirdikçe aynı zamanda kendisini yaşatır. – Daha önce demiştik: rahip, hıncın yönünü değiştirerek acıyı içselleştiren kişidir; bu şekilde kara vicdanı biçimlendirir. Daha önce sormuştuk: hınç nasıl oluyor da nefret ve intikam özelliklerini koruyup yön değiştirebiliyor? Yukarıdaki uzun ve ayrıntılı analiz bize uygun cevaplar vermektedir: 1) Tür etkinliğinin altında yer alan ve bu etkinliği gasp eden tepkisel güçler ortaklıklar (sürüler) oluşturur. Belirli tepkisel güçler eylemde bulunuyor gibi görünürken, diğerleri de madde görevi görür: “Nerede bir sürü varsa, onu organize eden şey zayıflık içgüdüsüdür" (GM II 18 pp. 135-6). 2) Kara vicdan, bu ortamda oluşur. Tür etkinliğinden soyutlanan borç, tepkisel bir ortaklığa yönelir. Borç, her zaman borcun faizini tüketmeye devam edecek olan bir alacaklıya her zaman ödeme yapmaya devam edecek olan bir borçlunun ilişkisi haline gelir: “Tanrıya olan borç”. Borçlunun acısı içselleştirilir, borcun sorumluluğu bir suçluluk duygusu haline gelir. Bu şekilde, rahip hıncın yönünü değiştirir: biz, tepkisel varlıklar, suçlu olanları dışarıda aramamalıyız, hepimiz kendimize karşı, Kiliseye karşı, Tanrıya karşı suçluyuz (GM II 20-22). 3) Ancak rahip sürüyü bozmaz, aksine sürüyü organize eder, korur. Çoğalan, içselleştirilen acıya dayanmamızı sağlayan bir yol icat eder. Ortaya çıkardığı suçluluk duygusuyla yaşamamıza olanak sağlar. Açık bir etkinliğe, açık bir adalete, Tanrının hizmetine katılmamızı sağlar; bizi ortaklığa bağlar, bizde "toplumun başarısını görme arzusu" uyandırır (GM III 18-19). Küstahlığımız, kara vicdanımıza çare olur. Ancak, her şeyden önce, hınç, yönünü değiştirerek tatmin olma kaynaklarından, ötekilere kin duyma ve ötekilerden nefret etme kaynaklarından hiçbirini kaybetmemiştir. “Benim


hatam”; bu, aşkın verdiği azaptır; bu yolla, baştan çıkarıcı olan bizler ötekileri kendimize çeker ve yollarından saptırırız. Kara vicdan sahibi insanlar, hıncın yönünü değiştirerek, intikam almanın, bulaşıcı hastalığı yaymanın en iyi yolunu bulmuştur: “birine ödetmek için nasıl da hazırolda bekliyorlar; cellat olmaya nasıl da can atıyorlar…”²8 4) Tüm bunların sonucunda, hıncın biçimi gibi kara vicdan biçiminin de bir kurgu içerdiği görülecektir. Kara vicdan, tür etkinliğini saptırmaya, bu etkinliği bozmaya, borcu yansıtmaya dayalıdır. 15. Sofuluk İdeali ve Dinin Özü Nietzsche, bazen iki, hatta daha çok din tipinin ayırt edilmesinin mümkün olduğunu söyler. Bu bağlamda, dinin hınç veya kara vicdan ile bağlantısının olması gerekmeyecektir. Dionisos bir Tanrıdır. “Çok çeşitli tanrı türlerinin olduğuna şüphem yok. Belirli bir umursamazlıktan, belirli bir dinginlikten ayrılamaz gibi görünenler yok değil. Aldırmazlık belki de tanrının vasıflarından biridir" (VP IV 580). Nietzsche daima etkin ve müspet Tanrıların, etkin ve müspet dinlerin olduğunu söyler. Her seçim bir dine delalet eder. Nietzsche, favori yöntemini uygulayarak, dini ele geçirebilen birçok güce bağlı olarak dinin pek çok anlam içerdiğini tespit eder: bu nedenle, son derece seçici, eğitici bir anlam içeren güçlülerin dini söz konusudur. Dahası, İsa’yı kişisel bir tür olarak ele alırsak — toplu tür olan Hıristiyanlıktan ayırarak – onun hınçtan, kara vicdandan ne kadar yoksun olduğunu tespit etmeliyiz; kendisini müjde olarak tanımladı, Hıristiyanlığın bize İsa ile ilgisi olmayan bir din sunması gibi o da bize Hıristiyanlık ile ilgisi olmayan bir yaşam sunar.²9 Ancak tüm bu tipolojik söylemler, ana hususu bizden saklamaktadır. Tipoloji ana husustur, ancak tek iyi tipoloji, aşağıdaki prensibi göz önünde bulundurandır: güçlerin daha yüksek derecesi veya vasfı. ("Her şeyde sadece daha yüksek dereceler önemlidir.") Din, kendisini ele geçirebilen güçler kadar çok anlama sahiptir. Ancak din, kendisini ele geçiren ve kendisinin ele geçirdiği güçler için az ya da çok vasıflı bir güçtür. Din, farklı doğaya sahip güçler tarafından ele geçirildiği derecede yüksek mertebeye ulaşmaz, hala bir araç olmayı sürdürecektir. Aksine, aynı doğadaki güçler tarafından fethedildiğinde veya bu güçleri ele geçirdiğinde ve büyüyünce, doğduğundan beri kendisine hükmedenlerin boyunduruğundan kurtulduğunda, yüksek mertebede kendi özünü bulur. Ancak, Nietzsche bize ne zaman etkin bir dinden, güçlülerin dininden, hınç veya kara vicdan olmayan bir dinden söz etse, dinin kendisini kendisinden tamamen farklı bir doğaya sahip güçler tarafından zapt edilmiş bulduğu ve gerçek kişiliğini ortaya çıkaramadığı bir devletten bahseder: “filozofların elinde seçim ve eğitim prosedürü” olarak din (BGE 62). İsa örneğinde bile, inanç veya iman olarak din sadece “ilahi olma hissini” veren bir uygulamanın gücü tarafından zapt edilir (AC 33). Diğer taraftan, din kendi başına egemen güç olarak davranmaya başladığında, diğer güçler varlıklarını sürdürmek için maske takmak zorunda kaldığında, din kendi özünü bulsa bile daima “ağır ve korkunç bir bedel” ödenir. Bu nedenle, Nietzsche'ye göre, dinin ve kara vicdanın bir bağlantısı olması gerekir. Ham hallerine bakıldığında, hınç ve kara vicdan, dinin unsurlarını etkin güçlerin boyunduruğu altından kurtarmak için bu unsurları zapt eden tepkisel güçleri temsil eder. Olgun hallerinde ise, hınç ve kara vicdan, dinin kendisinin fethettiği ve yeni egemenliğini uygulayarak geliştirdiği tepkisel güçleri temsil eder. Hınç ve kara vicdan – bunlar, bu bağlamda, dinin yüksek mertebeleridir. Hıristiyanlığın mucidi İsa değil, kara vicdan sahibi, hınç sahibi St. Paul’dur. (“Hangisi” sorusu Hıristiyanlık için sorulur.³0) Din sadece bir güç değildir. Din bir arzu, tepkisel güçleri zafere götüren bir arzu tarafından canlandırılmasaydı, tepkisel güçler zafer kazanıp dini en yüksek mertebeye ulaştıramazdı. Nietzsche, hıncın ve kara vicdanın ötesinde üçüncü bir aşama ile ilgilenir - sofuluk ideali. Ancak sofuluk ideali en başından beri vardı. Asıl anlamı itibariyle, sofuluk ideali hıncın ve


kara vicdanın bileşimini gösterir: birini diğeriyle kesiştirir, birini diğeri ile pekiştirir. İkincil olarak, hıncın hastalığının, kara vicdanın ıstırabının katlanılabilir olduğu, daha doğrusu organize olduğu ve yayıldığı biçimleri açıklar; sofu rahip aynı zamanda bahçıvan, çiftçi, çoban ve doktordur. Son olarak, ki bu onun en derin anlamıdır, sofuluk ideali, tepkisel güçlerin zafer kazanmasını sağlayan arzuyu ifade eder. “Sofuluk ideali bir arzuyu ifade eder” (GM III 23). Tepkisel güçler arasında temelde var olan suç ortaklığı (bir kimlik değil, bir suç ortaklığı) fikrini ve güç arzusunun bir biçimini ortaya çıkarırız.³1 Tepkisel güçler, çıkıntıları geliştiren, gerekli kurguları organize eden bir arzu olmadan egemen olamazdı. Sofuluk idealinde öteki dünya kurgusu: hıncın ve kara vicdanın aşamalarına eşlik eden budur, yaşamın ve içerisinde etkin olan her şeyin değersizleşmesine izin veren budur, dünyaya varlık veya hiçlik değeri kazandıran budur. Başka bir dünyanın kurgusu, diğer kurgularda da olabilirliğin koşulu olarak hali hazırda mevcuttu. Aksine, hiçlik arzusu, tepkisel güçler gerektirir: sadece tepkisel bir biçimde yaşama müsamaha göstermez, aynı zamanda yaşamın kendisiyle çelişmesini, kendini inkar etmesini, kendini yok etmesini sağlayacak bir yol olarak tepkisel yaşama ihtiyaç duyar. Tepkisel güçler hiçlik arzusundan ayrılsa ne olurdu? Hiçlik arzusu, tepkisel güçler olmasa ne olurdu? Belki de düşündüğümüzden tamamen farklı bir şey olurdu. Bu nedenle sofuluk idealinin anlamı şu şekildedir: tepkisel güçlerin vasfını hiçlik ile ifade etmek, hiçliği “tepkisel güçlerin “motoru” olarak ifade etmek. 16. Tepkisel Güçlerin Zaferi Nietzsche tipolojisi, “derinliklerin” veya “oyukların” psikolojisini kullanıma sokar. Özellikle tepkisel güçlerin zaferinin her bir momentine karşılık gelen mekanizmalar, Freudyen düşünce sistemi ile karşılaştırılması gereken bilinçaltı kuramını oluşturur. Bununla birlikte, Nietzsche’nin kavramlarına özel psikolojik bir anlam yüklememeye dikkat etmeliyiz. Tür yalnızca biyolojik, sosyolojik, tarihsel ve siyasal bir gerçeklik değildir, metafizik ve bilgi kuramı tipolojiye aittir. Nietzsche, aynı zamanda, bu tipoloji aracılığıyla, kendi görüşüne göre, eski metafizik ve deneyüstü eleştirinin yerini alması ve insanlık bilimine yeni bir dayanak oluşturması gereken bir felsefe geliştirir: kalıtımsal felsefe, yani güç arzusunun felsefesi. Güç arzusu sanki bir güdüden dolayı güç istiyormuş gibi psikolojik olarak yorumlanmamalıdır; aynı şekilde, soy bilim de sadece felsefi bir oluşum olarak yorumlanmamalıdır (bkz. Arka sayfadaki özet tablo).


Kara Vicdan ve İçe Dönüş