Page 1


Dizgi - Baskı - Yayımlayan: Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş. Kasım 1997


BATICILIK, ULUSÇULUK VE TOPLUMSAL DEVRİMLER -

1

-

NİYAZİ BERKES

Cumhurlyef

GAZETESİNİN

OKURLARINA ARMAGANIDIR.


GİRİŞ Türkiye'de son on beş yıllık gelişmelerin bugüne vardırdığı durumun en göze çarpan yam, mutlu azınlık denen ve Türk toplumunun büyük kitlelerinin yaratabile­ ceği ve taşıyabileceği ekonomik gücün çok üstünde, Batı toplumlarının yaşama seviyesinin gerektirdiği bir tüketim ekonomisini Türk toplumunun sırtına yükleten bir burju­ va sınıfının doğmuş olmasıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşı 'nın yarattığı toplum ve kal­ kınma görüşü a� lında bir sosyalist devrimin toplumcu görüşü değildi; fakat gelişmenin büyük halk kitlelerinin aleyhine giden bir dengesizlik tutumu ile böyle bir sınıfı güçlendirmesini öngörmüyordu. Kurtuluşun verdiği ide­ alizmin etkisi ile onda asıl önem verilen şey, toplumsal ekonominin ulusal bütünlük, dengelilik ve eşitlik çerçe­ vesi içinde kalkınması, toplumsal sınıfların ancak bu çer­ çevenin sınırlarına göre gelişmesi idi. Statik anlamda ha­ yalci olan bu görüşün, Türk toplumunun Batı boyunduru­ ğundan kurtulma çabalarının özelliklerinin zorunladığı 5


bir sürekli devrimler teorisi ile desteklendiği takdirde bir gerçekçiliği olabilirdi. Çok geçmeden bu dönemde de toplumsal gelişme­ mizin Batının etkilerinden serbest bir şekilde olamayac�­ ğı sezilmeye başladı. Batılılaşma çığın bir süre bağımsız­ lık milliyetçiliğinin koruyucu etkisi ile şuurlu ve seçmeli bir yolda devam etti. Fakat daha ikinci Cihan Savaşı baş­ lamadan bu çığırı açan görüşü statikleştiren zorlamalar başladı. Devrimler bitti dendi. Daha savaş gelmeden önce Alman kapitalizminin Nazi ideolojisi altında yakın doğu­ ya doğru başlayan ekonomik hegemonyası Kemalist dev­ rimciliği statikleştirıneye uğraşan çıkar zümrelerini· kı­ mıldatmaya başladı. O zamandan beri dış şartların gene ekonomik ve politik yapımızı çarpık şekilde etkilemesi olayı harekete gelmeye başladı. Savaşın başlamasıyla bir­ likte bu kımıldanışlann yankısı, faşist taklidi azgın bir ırkçı milliyetçilik akımı şeklinde ortaya çıktı. Bu akımın düşman olduğu hedef Kemalist devrimciliği idi. Savaş yıllarının kargaşaları içinde bu akım çok başarılar kazan­ dı; Atatürkçülüğü halkın ve gençliğin gözünden düşür­ meye muvaffak oldu. Milliyetçiliği Faşizm'den çalınan fikirlere boyayarak, Tük tarihinin geleneklerine ve dev­ rim amaçlarına karşıt fikirlerin zoru altında, Kemalist milliyetçiliği ve devrimciliği kızıllıkla suçlandırıldı. O zamanın aydınlan bunun karşısında ilgisiz ve sorumsuz seyirci kaldı. 6


Savaş sonunda Alman ve İtalyan faşizminin yıkıl­ ması bu akımın sonu demek olacak sanılmıştı. Öyle ol­ madı. İçerideki gelişmelerde bunları tutan kuvvetler ol­ duğu iyice meydana çıktı. Düşün hayatında aydınların dünyadan habersizliği, Türk toplumunun yakın tarihinin şartlarından kopuklukları, politikacıların demokratik ge­ lişmelerden korkuları yüzünden tasfiye edilmemiş olan gericilik eğilimlerini körüklemeleri sayesinde az önce Nazizm'den ve faşizmden aşırılmış olan milliyetçilik ko­ laylıkla kılık değiştirdi. Her yerde gizli ve karışık işleri perdelemeye yarayan kızıl histerisinin gerdiği duman perdesi altında Türkiye'yi daha soğuk savaş başlamadan savaş sonrasının ilk örnek peyk namzedi haline getirdi. Türkiye ikinci cihan savaşının alıp verme kavgalasının dışında kalmışken, şerefli bağımsızlık ve dengeli dış si­ yaseti ile ün almış bir memleket halinde iken, onu kendi savunması ile, kesintiye uğrayan kalkınması ile zerre ka­ dar ilgisi olmayan soğuk savaş siyasetinin oyuncağı hali­ ne getirmeye muvaffak oldular. Ondan sonra gelen on yıllık süre, tarihimizde bu ki­ tapta misalleri görülecek olan bir peykçilik dönemi oldu. Bir yandan Atatürk çığırını dejenere eden Halk Partisi bu hareketi ile Türk siyasi tarihine kendini gömerken çıkarcı sınıf Menderes rejimi şeklinde Türk toplumunup üstüne çullandı. Bu-süre ve bu rejim Ulusal Kurtuluş Savaşı ile dış kuvvetlerden kazanılanları birer birer geri verdi; yapı-

7


lanlan birer birer yıktı. Kurtuluş Savaşı'nın bütün değer­ leri tersine çevrildi. Dünyanın birçok ulusları bağımsızlı­ ğa kavuşurken, bağımsızlığını çoktan kazanan Türkiye ekonomi, maliye, endüstri, siyaset, fikir ve kültür alanla­ rında tabi', bağımlı bir memleket haline getirildi. İşte bu bağımsızlaşmanın biricik başarısı olarak ortaya bütün çı­ karları ve istekleri dış çıkarların oltalarına bağlı bir bur­ juva sınıfı gelişti. bugün gördüğümüz ve yazarların komprador burjuvazisi adını taktığı bu sınıfın gelişmesi böyle oldu. Şimdi bu sınıf Batıya bağlanriıadan, Batıya borçlan­ madan, Batıdan dilenmeden, ulusal gelişmenin her mese­ lesini Batı çıkarlarına göre bir özüme bağlamadan bu ulusun yaşamayacağı teorisine sımsıkı yapışmıştır. Ger­ çek bir ekonomik ve toplumsal değişme programını yü­ rütmenin kendilerinden ne fedakarlıklar istediğini gören yöneticileri bu yola gitmenin Atatürk'ün başlattığı dev­ rimsel değişiklikler yoluna dönmeyi gerektiren bir iş ol­ duğunu gördüklerinden bu dış yardım teorisine var kuv­ vetleriyle sarıldılar. Böylece, asıl gericilik Batılılaşma id­ diasında olan sınıfın değişmeye karşı direnmesinin bir eseri oldu. Bunlar halkta, aydınlarda ve gençlikte ulusal benlik, güven ve dayanışma duygularını yıkan, sınıf ayn­ lıkları ve düşmanlıkları yaratan bir "milli dilencilik" ide­ olojisini yıllardan beri güdüyorlar. Dünün Batılılaşma ve ilerleme düşmanı ırkçı milli-

8


yetçilerinin işini şimdi bu "milli dilencilik" ideolojisi "Batı medeniyetçiliği" adı altında yürütecektir. Türki­ ye' nin geri kalmış bir toplum olduğunu bütün Türk va­ tandaşlarına tabii ve gerekli bir olay gibi kabul ettirdiler. Ondan sonra her geri kalmış toplumun Amerikan yardı­ mı ile kalkınabileceği iddiasını kolaylıkla yayarak Batı peykçiliğinin yeni bir döneminin kapılarını açmaya çalı­ şıyorlar. Geri kalmış toplumların kalkınma meselelerinin in­ celenmesi zamanımızda yepyeni bir ekonomik analiz ala­ nı açmıştır. Bu alanda yapılanların incelenmesi ilerledik­ çe dış yardım siyasetlerinin bu toplumları kalkandırama­ yacağını, tersine kalkınabilmeleri için ne imkan varsa onu da yok edeceği görülüyor. 200 Yıldır Neden Bocalı­

yoruz? adlı kitabımızda, bu gerçeğin Türk tarihine uygu­ lanması gösterilmişti. Bugün Avrupa'da ve Amerika'da bunun aksini iddia edebilecek ciddi ve namuslu ekono­ mist yoktur. Varılan bu sonuç ideolojik bir iddia değildir; olayların, sayıların, deneylerin açık açık gösterdiği ger­ çektir. Şimdi tarihimizde bir kere daha, değişik şartlar al­ tında Batı ile özel bir karşı karşıya geliş durumu içinde­ yiz. Batı ile ilişkilerimiz, Menderes modeli Batıcılığın

da

ötesine giden bir döneme girmek üzeredir. Önümüzdeki seçimler bu döneme girilip girilmeyeceğini belirleyecek­ tir. Bu seçimlerde Türk halkının oy vereceği dava gerçek-

9


te budur. Onun karşısına çıkacak olan politikacıların hiç­ biri ona bunu söylemeyecek, onu avlayacak ve korkuta­ cak sözler yuvarlayacaktır. Fakat aslında dava budur. Bu yeni dönem artık sadece dünyanın en kudretli Batı devle­ tinin siyasi peyki olmak dönemi değildir. Bu yeni dönem bir siyasi peyklik değil, Türk tabiatının ve Türk insanının yabancı sermayenin sömürüsüne sunulması, açılması dö­ nemi olacaktır. Bunu, işlerin içyüzünü bilmediğine inanı­ lan Türk seçmeninin kendi eliyle atacağı oylarla kararlaş­ tırmasını istiyorlar. Yarının büyük sorumluluğunu onun iradesine yükleteceklerdir. Seçimlerden sonra Türk halkı bunu kendisi istedi diyeceklerdir. Bu seçimlerin büyük önemi bundandır. Türk seçmeni bu oyuna gelirse yalnız anti-kapitalist değil, fakat onun kaynağı olan anti-emper­ yalist bir savaşla karşılaşmış olduğunu ancak seçimler­ den sonra gelecek olan gelişmeleri görünce anlayacaktır. Halka ve gençliğe bedihi bir gerçek gibi sunulan "dilencilik milliyetçiliği" teorisinin tersinin gerçek ol­ ması, ulusçuluk ve Batıcılık kavramları üzerinde yeniden durmamızı, bunların anlamlarının bugünkü siyasi ve eko­ nomik şartlar altında geçirdiği değişmeleri tespit etme­ mizi, bugünkü Türk toplumunun karşılaştığı meselelerle olan ilgilerini gözden geçirmemizi gerektiriyor. Yalnız bir ekonomik ve siyasi buhran içinde değiliz; değerler ve gerçeklerle ilgili bir düşün buhranı içindeyiz. Bu düşün buhranının en önemli yam Batıcılık ve ulusçuluk kav-

10


ramları etrafındadır; bu iki kavramın alışılmış şekilleri etrafında yerleşmiş olan düşün ve akımlar her gün olaylar tarafından yalanlanmaktadır. Bugün Batıcılık ulusal var­ lığı satılığa çıkarmak, ulusçuluk gelenekçiliğe yapışmak anlamlarına sokulmuştur. Bu anlamlarıyla bunlar dıştan birbirlerine karşıt gibi gözükürler. Oysa bugünkü şartlar altında birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Özel teşebbüsçü -Batı medeniyetçisi ortaya aynı zamanda gerici gelenek­ lerin timsali olarak çıkıyor. Batıcılık da, ulusçuluk da, bu kitapta görüleceği gibi, başlangıçlarından bu sonuca ka­ dar Türk aydınının elinde peykçilik ve gericilik denizinin yüzüne çıkamamıştır. Peşinden sürüklendikleri olayların etkisi ile gerçek milliyetçiliğin ve modernleşmenin bir­ leştirici ve ilerletici anlamlarını bulamamışlardır. Türk aydını yeni bir fikir akımı ve toplum görüşü etrafında bunları değiştirmek zorundadır. Bunda ulusal bağımsızlık ve toplumsal ilerleme birbirine karşıt, birbi­ rine zıt Batıcılık ve ulusçuluk şeklinde olmayacak, aydın ya Batıcı ya da ulusçu bölünmelerine kendini sokmaya­ caktır. Bu kavramlar yerlerini yeni bir görüşe, toplumcu­ luk görüşüne vererek milli benlik ve bağımsızlık davası ile toplumsal kalkınma davasının gerçek yollarını bula­ caktır. Türk aydını toplumun kalkınması meselesini, ulu­ sal varlığını, egemenliğini, bağımsızlığını koruma dava­ sını artık eski aydın Batıcılığı, ırkçı veya dinci ulusçulu­ ğu fikirleri ile savunamıyacaktır. Bugünün gençliği bun-

11


lann ikisine de isyan etmektedir. İkisinin de, ilerleme ve bağımsızlık gibi iki kelimede toplanan amaçlara ne kadar zıt anlamlara gelmekte olduğunu görmektedir. Fakat bu görmenin güç ve acıtıcı yanlan, aydının Türk toplumunda aldığı yer açısından taşıdığı çelişmeleri vardır. Bu, Türk aydınının kendi köklerinin de bu komp­ rador burjuvazisinin gelişiminde olmasından ileri geliyor. Türk aydınım, şiddetle bir kendini eleştirme zorunluluğu ile karşılaştıran budur. Geri kalmış toplumların kendi güçlerini kalkınma yönünde seferber etmesi yolunu bul­ maktansa kolay ve avantalı görünen yola yani bu güçleri yabancı devletlere devretme karşılığında onlardan yar­ dım alma yoluna gitme istekleri, Batı ekonomisinin etkisi altında gelişen sınıfın okumuşlarının hazır uygarlık alma özlemlerinin bir eseridir. Bu sınıfın okumuşları, geri kal­ mış halkın geleneksel değerlere sarılma şeklinde kendini gösteren tepkilerinin nedenlerini anlayamadıklarından kalkınmanın Batılılaşma dedikleri zoraki bir yolla olaca­ ğına saplanmışlardır. İkinci Dünya Savaşı 'ndan sonra zengin Batı devletlerinin çekici maddeler ve usullerle or­ taya çıkan yardım faaliyetleri, okumuşların o Batılılaşma eğilimlerini daha da canlandırmıştır. Türk aydını da yal­ nız yetişmesi bakımından değil, düşünü bakımından da bu ağın içine girmiştir. Halbuki o, yalnız düşününü değil, yaşayışını ve eylemini de bu kendi kökünden gelme bağ­ lılıktan söküp kurtaramadıkça toplumun önderi, halkının 12


insanı olamayacak, Batılılaşmanın şimdi aldığı şeklinin esiri bir parazit olmaktan öteye gidemeyecektir. Aydın ol­ manın gerçek, sorumlu ve tarihsel anlamı bu gücü gös­ termektedir. Okuyacağınız bu kitapta Türk aydınının bu anlamda düşün tarihimizde kaç kere tökezlediğini, kaç kere bu tarihsel sorumluluğun gerisinde kaldığını göre­ ceksiniz. Ulusçuluk akımının tarihi, Batılılaşma ve Batı­ cılık akımının başlaması ile doğmuştur. Onun için bunla­ rın oluşumlarını incelerken sözünü ettiğimiz çelişkilerin kaynaklarının önce Batı meselesi ve Batıcılık konusu et­ rafında toplandığını göreceğiz. İkisinin de kaynağı Türk toplumunun osmanlı İmparatorluğunun çöküşü dönemin­ de Batı ile karşılaşmasından başlar. Bu tarihi gözden ge­ çirdiğimiz zaman, bu çelişikliklerin ta baştan bugüne ka­ dar sürdüğünü, bunun altında da Batı ile Türk toplumu­ nun münasebetlerindeki uygunsuzlukların, tutarsızlıkla­ rın, karşılıksızlıkların baş rolü oynadığını göreceğiz. Bu, bugün de böyledir. Bizim ulusal hedeflerimizle Batı yar­ dımının hedefleri birbirine zıttır; aralarında hiçbir uyuş­ ma ve beraberlik yoktur. Bundan sonraki sahifeler bunun tarihteki misallerini vermekle başlıyor.

13


I PEYKÇİLİK MODELİ BATICILIK Türkiye'nin Batı ile politik ve ekonomik münasebet­ lerinin başlangıçları üç özellik gösterir: 1 . Türk toplumu­ nun değişme ve kalkınma işleri, Batı devletlerinin siyasi çatışmalarına mütemadiyen karıştırılmıştır. (Batıyı işleri­ ne karıştırmadan, hatta onu kendi modernleşmesi için kullanan toplumlar vardır. Japonya ve Rusya gibi; Atatürk devri Türkiyesi gibi. O süre müstesna, bizde hep bunun tersi olmuştur.) 2. Batıyı anlamanın, Batıdan etkilenme­ nin, Batıya dönmenin hep tersineliklerle, zamansızlıklar­ la, karşılıksızlıklarla dolu bir tarihi vardır. 3. Batıya dönü­ şün, içeride toplumsal değişme reformlarının zorunlukla­

rından kaçınma amacıyla son dakikada kurtuluş yolu ola­

rak Batıya "denize düşenin yılana sarılması" cinsinden olması Batıcılığın peykçilik modelini kurmuştur.

BATIYA !LK DÖNÜŞ Ilu özellikleri kendinde toplayan ilk dönüş, Türki-

15


ye'nin dünyanın yeni gidişinden ayn kalan bir imparator­ luk bozuğu haline gelmesi ile başlar. Batılılaşma tarihi onu, Batının çok eskiden beri ilgili olduğu bir yerde bu­ luyor. Önsekizinci yüzyılın başında bu ilgi eskisinden de kuvvetli bir hale gelmiştir. Gelişen Batı, ekonomik ve si­ yasi gelişmeleriyle onun her yanını yıkmaya namzet bir duruma gelmiştir. Bu durum karşısında devlet adamlarının Batı anlayı­ şı, Batı ile bizim aramızda başlayan karşılıksızlik halinin ilk ipuçlarını bize verir. Bu anlayış iki kelimenin hülasa ettiği bir anlayıştır. Bu iki kelime "kafir" ve "frenk" ke­ limeleridir. Bunların ikisi de Türk icadı değildir; biri Araplardan, öteki Rumlardan gelme.

HIRiSTIYAN DÜNYASI OLARAK BATI "Kafir" kavramı Osmanlı devletine onaltıncı yüzyıl başlarında dünyayı Müslüman-Kafir diye ikiye ayıran Arap ortodoksisinin üstün gelmesiyle yerleşti. Bunu, Rumlardan gelen "frenk" kavramı tamamladı.(1) ( 1) Bizans ile Batı Avrupa Katolik Hıristiyanlığı arasındaki mücadeleler sonucunda Rumlar "Frankoi" dedikleri Batılılardan nefret ederlerdi. Bugün bile bunun izleri hala yaşamaktadır. 1870 yıllarında Anadolu'da seyahat eden lngiliz yazan Palgrave "frenk" kelimesinin bir nefret kavramı olarak Müslü­ manlara Rumlardan geçtiğini görüyor. Mesela, bir gün Anadolu'da bir Rum köyüne varır. Köyün Rum ağası ile görüşecek. Yanındaki rehberi Rumca bildi­ ğine aldırmadan içeri şöyle seslenir: "Efendimiz, bir Frenk Köpeği geldi, sizi görmek istiyor." Bu münasebetle Palgrave şöyle der: "Türklerden bağımsız­ lıklarını almalarına o kadar yardım ettiğimiz bu ırkın dilinde biz Batılıların adı olarak Frenk Köpeği teriminden başka kelime yoktıır."

16


Osmanlı devletinin gerileme devrinde Batı demek kesin olarak "frenk küffarı" demek olmuştur. Devletin manevi işleri kafir düşmanlarının, siyasi işleri de frenk düşmanlarının yani Fenerlilerin elindedir. Bu iki kavra­ mın gerdiği perde yüzünden on sekizinci yüzyıla kadar Batı ile hemen hemen bütün ilgiler kesilir. Orada olup bi­ ten, dini, teknolojik, ekonomik, bilimsel gelişmelere kar­ şı mutlak bir ilgisizlik vardır. Batının dini rengi değişmiş, ticaret ve merkantilizm devletleri kurulmuş, siyasi ve ekonomik müesseselerde büyük değişiklikler olmuş, Batı kendi dışındaki dünyaya yayılmaya bile başlamıştır. Orada böyle önemli gelişmeler olan bir dönemde Os­ manlı imparatorluğunun da benzer meseleleri vardı. Çün­

kü Batı Avrupadaki değişiklikleri zorlayan aynı tarihi kuv­ vetler bu imparatorluğa da çarpmış; onun da düzenini boz­ muş, onu da yeni bir düzene geçmeye zorluyordu. Fakat, Batıdakinin tersine bütün çabalar yeni bir düzene doğru gelişme şeklinde değil, bozuluştan önceki eski düzene dönmeye doğru yönelmişti. İrtica yani gericilik ya da mu­ hafazacılık ta onsekizinci yüzyıl başına kadar sürdü. İşte, uzun süredir zorlandıkları reformları eski düze­ ne dönme şeklinde başaramıyacaklannı kavradıkları za­ mandır ki, devlet adamları nihayet frenklere döndüler. Bunların eski kafirlerden farklı olduklarını sezmiş bulun­ malarını, hatta üstün yanlan bulunan bir uygarlıkları ol­ duğunu anladıklarını gösteren alametler var. Bunu, ilk 17


döndükleri frenk devletine yani Fransa'ya bakışlarından anlıyoruz.

FRANSIZ PEYKL!Gi O zamanki Fransa'nın Yakındoğudaki rolü, şimdiki Amerika'nın rolüne benzer bir roldü. Avrupa'nın en kud­ retli devleti idi. Osmanlı devleti çok geçmeden bu devle­ tin bir peyki haline geldi. Kurulan dostluk, diplomatik ve askeri plandan öteye geçemedi. Amaç, Batı uygarlığının yeniliklerini kavnyarak ve bunları uygulamanın yollarını bularak ekonomik ve kültürel hayata yeni bir yön vermek olmadı. Toplumsal reformlar işi bir yana bırakılarak Fransız diplomasisinin isteklerine göre sırf onun askeri yardımlarından faydalanma umudu ile Moskof yenme amacı haline çevrildi. Toplumsal reformlar yolunda giri­ şilmek istenen her şey, bu Frenk-Moskof kavgasına sü­ rüklenmenin yarattığı felaketli olaylar içinde padişahtan vezirlere, ummadan derebeylere kadar bütün kuv vetler tarafından sabote edildi. Bu tutumun sonucu, kafirlik Batısı anlayışı modeli­ nin üstün gelmesi ve daha da kuv vetlenmesi.oldu. Batıya ve Batılılaşmaya karşı ilk tepki şeriatçılık tepkisi halinde ilk defa olarak o zaman ortaya çıktı. Bu şeriatçılık tepkisi ta ulusçuluk tepkisinin çıkışına kadar devam etti. Batının yani frenklerin açısından da gerçek amaç

18


Türklere yardım etmek, kalkınmalarını sağlamak değildi. Çoğu saten onların kalkınamıyacağına inanıyordu; bir kısmı da kalkınmalarını Fransız çıkarlarına aykırı bulu­ yordu. Yapılan şey, Türklere biraz askeri yardım yaparak bu imparatorluğun belirli yerlerini kendi ellerine geçirin­ ceye kadar Moskoflan oralara sokmamaları için onlara biraz direnme kabiliyeti vermekti. İşin tersine biryanı da Fransızların gerçek amaçlarının bu olduğunu Batıcılar­ dan ziyade gericilerin görebilmiş olması, bunun etkisi al­ tında Batılılaşmaya daha da kuvvetle karşı gelm�leri, re­ formcuların "gavurlara satılmış" kimseler olduğunu hal­ ka ispat etmeleri oldu. Batının Türklere karşı bu davranışı, o zamandan be­ ri değişmemiş bir gelenek olarak kalmıştır. O zamandan beri Batının Türk toplumunun Batılılaşması ile ilgili ol­ duğu zamanlar olmuşsa bu, sırf ilgilenen Batı devletinin kendi çıkarları ile ilişkili işlere Türkleri sokmak şeklinde kendini gösterir ve en garibi bu işlerde daima Türklerin kendileri asıl hedefin kendisi olur. Bu ilk Batı yardımının ekonomik ve toplumsal kal­ kınmaya zerre kadar faydası olmadı. Tersine, yarattığı olaylar yüzünden bu kalkınmaya çok zararları oldu. Bu yardımın askeri yanı bile ters sonuçlar yarattı. On doku­ zuncu yüzyıl başına gelindiği zaman Osmanlı devleti he­ men hemen askeri kuvvetten yoksun bir hale gelmiş bu­ lunuyordu. Yardımın diplomatik sonuçlan da ters sonuç-

19


lar oldu. Moskof meselesine ilaveten üstüne İngiliz-Fran­ sız rekabetini çekti. Bütün bunlara ekli olarak, hesapta olmayan ağır masraflara ve mali buhranlara da yol açtı. Eriyen altın stoklarının yarattığı para değeri düşmesi ve fiyat fırlamalarına çare olarak vezirler şamdanları bile eritmeye başladılar. Böyle bir zamanda hiç bir Batı dev­ letinden, ne Fransa'dan ne de o zaman para babası olan Hollanda'dan beş para bile alınamadı, ileri sürülen şartlar çok ağırdı. Nihayet günün birinde, Fransızlar Osmanlı toprakla­ rına orduları, alimleri ve Napolyonları ile çıkagelince Ba­ tı peykçiliği sonuçları bir rezalet halinde ortaya çıktı. Devlet ne yapacağını, halka ne diyeceğini bilemedi. Yani Osmanlı devletinin topraklarına hücum edip onun bir parçasını işgal eden ilk Batı devleti, Batıdaki ilk dost Fransa oldu! O zaman Osmanlı devletinin ilk resmi itti­ fak aktettiği devlet de onun geleneksel düşmanı sayılan Rusya oldu! (2) Frenk Batısı ile bu ilk münasebetin ulaştığı bu so­ nuç, denize düşenin yılana sarılması siyasetinin ilk per­ desini de teşkil eder. Halk arasında Batıcılığın ihanet ve "gavurlaşma" olduğu kanısı da o zamandan başlar. Peyk­ çilik Batıcılığının böyle rezaletle sonuçlanması halko­ yunda o kadar derin bir karışıklık ve şaşkınlık yaratmıştır

(2) Ondan önce lsveç ve Prusya ile muahedeler yapılmışsa da bunların hiç biri anlattığımız anlamda Batıya karşı bir ittifak haline gelmemişti.

20


ki zamanın aklı başında yazarları bile olup bitenleri doğ­ ru

dürüst anlatamıyorlar, sap derken saman diyorlar. Me­

sela, tarihyazar Asım bile bu işleri yorumlamak için uğ­ raşıyor, uğraşıyor; nihayet bunları Fransız peykçiliğine bağlayarak şöyle diyor: "Bizlik duygusundan yoksun çı­ kar düşkünleri, kendilerini dost diye inandıran frenklerin fikirlerini benimsemeden oldu bütün bu işler." İkinci perde, ortaya İngiltere'nin çıkmasıyla başlar. Buna geçmeden önce azıcık durup biriki noktaya işaret edelim. Sözünü ettiğimiz Batı ile münasebetlerdeki za­ mansızlık ve karşılıksızlık noktasını daha iyi kavnyaca­ ğız. Fransız peykçiliği yıllan içinde gerçekte asıl dönü­ lüp bakılmaya değer Batı memleketi İngiltere idi. O za­ man Fransa'nın bile en ileri düşünürleri model olarak İn­ gilitere'ye bakıyorlardı. Biz kırallık Fransa'sına bel bağ­ ladığımız zamanların sonucu olarak, Batının tarihinde yeni bir devir açacak olan Devrim düşünüşünün farkında bile olmadık. Az çok bir şeylerden haberleri olanlar ağız­ larına Volterlik diye bir şey tutturdular. Son zamanlarda Rusya'da devrim oldu diye Avrupalıların dediklerine ba­ karak, hatta onlardan daha ileri giderek "ne aile var ne ahlak, efendim; her şey hayvanlık" diyenlerimiz gibi bunlar da Fransız Devrimi ve fikirleri için "dini yıkıyor­ lar; kiliseleri yakıyorlar; insanlığı hayvanlaştırıyorlar" gibi sözlerle birdenbire Hıristiyanlık ve kilise aşıkı kesil­ diler. Bu yüzden bu Devrim sonrası düşünüşünün top-

21


luınsal ve siyasi fikirlerinden düşünürlerimizin ancak ya­ nın yüzyıl sonra, yani İngiltere peykçiliğinin sonuçlan görülmeye başladığı zaman. Yeni Osmanlıların Tanzima­ ta tepki gösterdikleri yıllarda haberi olabildi.

lNG!LlZ PEYKL!Gl Devam edelim. Napolyon savaşlarının Rusya yö­ nünden İngiltere yönüne dönmesi Osmanlı İmparatorlu­ ğunu yok olmaktan kurtardı. Fakat bu savaşların ardından ortaya zamanın en kudretli devleti olarak İngiltere çıktı. Batı devletleri dünyaya hükmedecek kudrette oldukları zaman zayıf devletler için büyük bir tehlikedirler. Fransa ile İngiltere arasındaki savaşmalann Türkiye sahnesinden uzaklaşması ile mümkün olan bir tarafsızlık siyaseti sa­ yesinde Mahmut

II, Osmanlı devletini yok olmaktan kur­

tardı, hatta bazı reformlar bile başardı. Fakat çok geçme­ den dış yardım şeklinde başlayan İngiliz siyaseti, evvelce Fransa ile olduğu gibi gene peykçilikle sonuçlandı. Bu devlet şimdi on sekizinci yüzyıl Fransasından daha da tehlikeli bir dünya kudreti olmuş. Buna karşılık, asıl şimdi Fransa dönülüp bakılacak, tanınacak, birçok şeyler öğrenilecek Batı memleketi haline gelmiş. Kendisi de reform sıkıntıları içinde. Edebiyatı harikalar yaratıyor. Onun yanında Alman ve Amerikan ilmi delikanlılık adımlarını atıyorlar; ikisi de yarının büyük teknolojik

22


devrimlerini yapmaya hazırlanıyor. Fakat biz, hiç oralı değiliz. Batının bu gelişmelerinden haberimiz yok. Vik­ torya İngilteresinin geri milletleri sömürmeden gelen ser­ vetlere dayanan bayat, ilhamsız, verimsiz ve hatta geri fi­ kirlerinin kırıntılarıyla reform yapmaya kalkıyofl!Z. Reşit Paşa düşündüğü reformları İngiltere Başbakanı Palmers­

ton 'la kararlaştırıyor. Lord, ona sıkı tenbihte bulunuyor: "meşrutiyete hiç lüzum yok; Hıristiyan tab'aya serbestlik verin, yeter. Sizin asıl muhtaç oluduğunuz şey askeri yar­ dımdır" diyor. Bunu da sağlamayı vadediyor, yalnız or­ dunun başına İngiliz veya Polanyalı kumandanlar konma­ sında nedense ısrar ediyor. Hülasa, örnek bir İngiliz pey­ kiyiz. O kadar ki İngilizlerin Hindistan 'a yerleşmelerinde

bile hizmetimiz geçiyor. 1 857'de Hindistan'da yaman bir isyan çıkmıştı. İngilizlere çok korkulu günler yaşattı. İs­ yanda Müslümanların önemli bir rolü vardı; çünkü isyan başarılırsa sağ olan son Moğul hükümdarı etrafında Hin­ distan birleşerek, İngilizler koğulacaktı. Abdülmecit hali­ fe sıfatıyla dostu İngiliz sef irine Hint Müslümanlarına

hitaben bir ferman verdi; bunda " sakın ha, ingilizler

Müslüman dostudur, size iyi bakacaklar" diye hülasa edilebilecek nasihatler verdi. İsyanın felaketle sonuçlan­ masında şüphesiz sadece bunun rolü olmuş değildir; yal­ nız Hindistan'ın kurtuluş savaşında Müslümanlarla Hin­ dular arasındaki ayrılma o zamandan başlamış; Müslü23


manlar davayı bırakarak bir hilafet davası peşine düşmüş­ lerdir. İsyanın kanlı bir şekilde bastırılmasından, Moğul hükümdarının sürgün edilmesinden sonra Hindistan İngi­ liz İmparatorluğunun bir parçası oldu ve Kıraliçe Viktor­ ya halifemizin de yardımı ile Hindistan İmparatoriçesi ilan edildi. Padişahın halifeliği yalnız İngilizlerin işine yaraya­ cak ölçüde idi. Türkiye'de Batı medeniyetçisi bir hüküm­ dar olmak rolünde idi. Avrupa dergilerinden kestiği şi­ mendifer resimlerini çerçeveleterek karşısına geçer, "be­ nim de böyle şimendiferlerim olsun isterim" diye yaban­ cılara medenileşme isteklerini anlatırdı. O zaman İngilte­ re'nin, adı eski harflerle "kanin" yani köpek dişi şeklin­ de yazılan Canning adında gayet ısırıcı bir elçisi vardı. Babıali'de ısırdığını koparır, paşaları titretirdi. Bu ısırıcı Batılının aracılığı ile İngiliz uygarlığından edinilen istifa­ deler şunlar oldu: Kının harbi, istikrazlar, Osmanlı Ban­ kası, Berlin Muahedesi, Kıbns'ın verilmesi ve nihayet Düyun'u Umumiye. Abdülmecid'in istediği şimendifer­ lerde çok geçmeden geldi. Fakat İngiliz endüstri ve tekni­ ğinden, biliminden ve kültüründen edinilmiş, uygulan­ mış, öğrenilmiş bir şey yok. Yalnız Namık Kemal'in ka­ vanozu dışından yalamak cinsinden, Londra'da iken gör­ düğü medeniyet tasviri kalmış, edebiyatımıza bunun şöy­ le hafif bir serpintisi olmuştu. O da Kemal'in tumturaklı laflan arasında edebiyat örnekleri kitaplarında kaldı.

24


Demek ki bir daha dönülmiyecek yere dönülmüş; dönülecek, bakılacak yerlere dönülmemiş, bakılmamış. O sıralarda bizim gibi Batı uygarlığına dönmüş olan Ja­ ponlar ise büsbütün başka yollardan gidiyorlar, büsbütün başka metodlar kullanıyorlardı. Bizden daha sonra başla­ dıkları halde, on dokuzuncu yüzyılın sonunda bir endüst­ ri memleketi haline geldiler. Batı peykçiliği siyasetinin fikir alanındaki yankılarını ileride daha ayrıntılı olarak tartışacağız; bunun modern uygarlığı anlamada nasıl ağır yanılmalara sebep olduğunu daha iyi göreceğiz.

ALMAN PEYKLİGJ VE "SATILIK MEMLEKET" REJ1M1 Tanzimat döneminden sonra buraya kadar ana çizgi­ leriyle gördüğümüz peykçilik modeli Batıcılığın tersine­ likleri, zamansız ve karşılıksızlıkları hızlanmaya başlar. Tanzimatın bütün ekonomik kalkınma teşebbüsleri, bu­ gün de güdülmekte olan liberal siyaset yüzünden iflas eder. Bir sürü devlet yatırımı teşebbüsleri yüzüstü, seril sefil terkedilir; bütün teşebbüsler yabancı sermayeye de­ vir ve teslim edilir, Bunların yarattığı yoksullaşmalar çok geçmeden Tanzimat modeli Batıcılığa yol açar ve Batıya karşı yeni bir tepki yaratır. Bu tepkinin kuvveti ile Ab­ dülhamit devri gelir. Fakat Batı medeniyetçilerinin açtığı kapılar ardına

25


kadar açık kalır. Abdülhamit rejimi polis ve hafiye teşki­ latı ile ve din kuvvetine dayanarak bu Batı medeniyetinin yapacağı etkilere karşı Türk toplumunu tecrit etme derdi­ ne düşer. " Satılık memleket" rejiminin bütün gerekleri işte asıl o zaman en korkunç şekilleri ile gerçekl� şirler. Bunların yaptığı yıkımları ne Meşrutiyetin gelmesi önler, ne de son çare olarak o zamanın en kükreyen devleti olan Almanya'nın peyki olmak. Bu Alman peykçiliğinden de "Alman irfanı" diye bir alay hezeyan, Almanya'daki ca­ hil popüler yazarların yaydığı kan, ırk, dünya egemenilği gibi ne kadar zırva varsa hafızalarda ancak bunlar kalır. Ne Alman endüstrisinden, ne biliminden, ne sanat ve fel­ sefesinden bir iz kalır. Bu peykçilik modeli Batıcılığın Türk toplumunu ne hale getirmekle sonuçlandığı, daha dün denecek kadar yakın olaylarla hepimizin bildiği bir şeydir. Bunun yarat­ tığı yarı-sömürülgen olma halinden bütün Batı emperya­ lizmine karşı, başta o eski dostlar, Fransa ve İngiltere ol­ mak üzere hepsinin birleştiği bütün Batı cephesine karşı bir kurtuluş savaşı verilmeden kurtulmak mümkün olma­ dı, verilecek başka hiç bir şey kalmamıştı. Tarihimizde Batıcılığın bütün hikayesi bundan iba­ ret değildir. Fakat bundan sonra anlatacağımız daha ay­ rıntılı yanların hepsi bu peykçilik Batıcılığının genel te­ meli ve fonu içinde cereyan ettiği, ondan boyuna etkilen­ diği için önce bu fonu kısa ve genel çizgileri ile belirt26


mek gerekti. Şimdi Batılılaşma ve Batıcılık meselelerinin diğer yanlarını ve onlarla birlikte ulusçuluk fikir ve akımlarının virajlarını ayn ayn ele alıp inceleyebiliriz. EMPERYALiZM OLARAK BATIYA KARŞI SAVAŞ Osmanlı İmparatorluğunun 1720'den 1 920'ye kadar süren iki yüzyıllık Batı politikası, yani son dakikada de­ nizde boğulmaktan kurtulmak için bir Batı devletinin po­ litikasına sarılmak güdümü aynı Batı devletlerinin elinde parçalanması, bölüşülmesi ile sonuçlandı. Bu imparator­ luğun idarecileri onun temel unsuru olan Türk toplumun­ da, modem dünyanın gereklerine uygun hiç bir reform yapamadıkları için bu siyasete sarılmışlar; bu siyasete sa­ rıldıkları için hiç bir reform yapamamışlar; yapmaya kal­ kıştıklarını da gerçekleştirememişlerdir. Bu yüzden, bu fasit daire içinde denize düşenin yılana sarılması siyase­ tini güde güde nihayet yılanların içinde kaybolup gittiler. Bununla, Türk toplumun zararı bir imparatorluk kaybetmiş olmak değildi. Çünkü, çoktanberi bu irİıpara� torluk zaten onun değildi, onun sırtında bir yüktü . Bu im­ paratorluğun asıl sömürücüsü Türk toplumunun sömürül­ düğü bu imparatorluk kaynaklarına elkoymuş olan Batının ileri ekonomisi idi. Kayıp sadece bir imparator­ luk olsaydı, bu, belki bir kazanç bile sayılabilirdi. Önem­ li olan nokta şudur ki bu imparatorluğun yıkılması tarihi, 27


Türk toplumunun sefalete düşmesi, büsbütün geriliğin dibine gömülmesi tarihidir. Bunun için, Türk toplumu­ nun meselelerini ele alırken boyuna bu imparatorluğun tarihine dönmekten kendimizi kurtaramıyoruz. İlk Batıcılık politikasının bizim için en önemli so­ nucu bu oldu. Bundan kurtuluş, Batı devletlerinin pençe­ sinden topyekun bir kurtuluş savaşı vermeden mümkün olmadı. KURTULUŞ SAVAŞl'NIN BATI ANLAYIŞI Ulusal Kurtuluş Savaşı, Türk halkına politikada Batıya karşı toplumunun ne olacağını da gösterecekti. Bu kurtuluşun verdiği en büyük ders, Batı denen şeyin em­ peryalizm denen bir yanı olduğunun anlaşılması oldu. Osmanlı imparatorluğu, Batı peykçiliği siyaseti ile kendi­ ni Batının karşısına o şekilde koydu ki (bunun nedenleri­ ni ilerde tartışacağız) o Batı onun karşısında derhal em­ peryalizm denen şey haline geldi. Japon kalkınması böy­ le bir şey bilmiyor; böyle bir şeyle karşılaşmadı. Demek ki Türk toplumu Batıdan bağımsız durumda kalmadıkça Batı onun karşısına mutlaka bir emperyalizm şeklinde olacaktır. Bu bir ekonomik kanundur; lakırdı ve­ ya keyf işi değil. Bunun en tehlikeli yanı modem çağ uy­ garlığına kendi yapısını uygulayacak şekilde değiştirmek imkanını yitirmesidir. Batıdan bağımsız olmayan hiç bir 28


geride kalmış toplum Batılılaşamaz, ilerleyemez, reform veya devrim şeklinde kendine çeki düzen veremez. Sade­ ce sele kapılmış saman çöpü gibi sürüklenir durur. Bu da ekonomik bir kanundur, durup dururken bağımsız olma­ ya kalkma hevesi işi değildir. Ulusal bağımsızlık, üstün ekonominin egemenliğine girmiş geri toplumları bunun elinde askeri ve siyasi güçle ayırmak, ona kendini ilerlet­ me imkanlarını sağlayacak bir ortamı zor kuvvetiyle ha­ zırlamaktır. Geri kalmış toplumların Batılılaşmasını iste­ yen Batılılar bunlara karşı gelmekle çelişikliğe düşmek­ tedirler. Sadece bir sınıfın zengin olmasıyla bütün toplu­ mun ekonomice kalkındığını ı-ıanan bugünün özel teşeb­ büsçülerinin de bu noktayı kavramak ödevleri vardır; bu­ nu kavrayamayanlar o kadar sözünü ettikleri ulusçuluk davasının kendisini baltalamaktadırlar. "Yerli/yabancı" ikizi sözüne gerçek ulusseverlerin şiddetli tepki göster­ mesi bundandır, Ahmet Bey'in veya Mehmet Bey'in ma­ lına, servetine göz dikmekten değil. Tekrar edelim: Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın verdiği ders şudur: Türkiye ancak Batıya rağmen Batılılaşabilir. Türkiye Batıya karşı gelmedikçe Batıdan bağımsız ola­ maz, kendini de düzeltemez. Kurtuluş Savaşı'nın getirdiği yeni kafa, bu fakir ve geri Türkiye'nin kendi toplumsal gelişme ihtiyaçları için Batı uygarlığına düşman olması düşüncesinden uzaktı. Biliyoruz ki Kurtuluş Savaşı yıllarında bile bunu böyle 29


anlamayanlar vardı. Bunları anlayışının bugün€? hediyesi olan meşhur "tek dişi kalmış canavar" benzetişi bu anla­ yışta olanların görüşünü yansıtır. Bunlar Kurtuluş Sava­ şı'nın pençeleştiği canavarın Batı veya modern uygarlık anlamındaki Batı olduğu sanısında idiler. Hatta Kurtuluş Savaşına bu uygarlığı benimseme hastalığından hiç bek­ lenmedik bir zamanda çıkagelen bir kurtuluş mucizesi gibi bakıyorlardı. Demek ki daha böyle bir savaş içinde iken Türk dü­ şünüşü çok önemli ve aynı zamanda anlamı iyi kavran­ mazsa çok tehlikeli olabilecek bir ayının yapmanın, yeni bir Batı anlayışını kavramanın eşiğinde bulunuyordu. Şimdiye kadar ki, "Hıristiyan dünyası olarak Batı'', "Av­ rupa devletleri olarak Batı" ve nihayet "emperyalizm olarak Batı" kavramlarından sonra "uygarlık olarak Ba­ tı" kavramının üstün kavram haline gelmesi olayı ile kar­ şılaşıyoruz. İleride, o zamanın aydınlarının bunu yap­ makta ne kadar güçlük çektiklerini, bir kısmının kavramı ne kadar ileriye götürüp soysuzlaştırdığını, bir kısmının da tersine ondan ne kadar uzaklaştığını, Türk düşünürü­ nün Batıcılık v� Ulusçuluk gibi birbiriyle ilişiği kalma­ yan iki yönde alabildiğine gittiğini ve böylece sözünü et­ tiğimiz kurtuluş savaşı kafasından ne kadar uzaklaşıldığı­ nı göreceğiz. A sıl konumuz budur. Fakat buna daha iyi hazırlan­ mak için

30

uzunca

bir dolaşma yapacağız. Çünkü, "uygar-


lık olarak Batı" kavtamı sözünü ettiğimiz dönemden çok önce çıkmıştı. Onun ciddiye alınması ve yön vericilik ro­ lünü oynaması kurtuluş savaşından sonradır ve bunun da ilerde tartışacağımız nedenleri vardır. Bunun yanında Ulusçuluk kavramı için de aynı şeyi söyleyebiliriz, çünkü o da çok daha öncelerden çıkmıştır. o da gerilerdeki sey­ rini sürerek bu döneme geldiği şekil ile gelip Batıcılık kavramı ile karşı karşıya gelmiştir ve ilk defa olarak o zaman ikisi elele verebilmiştir. Gerek bunu gerek daha sonra aralarının açılması nedenlerini iyi kavramamız için dediğimiz gibi uzunca bir tura çıkmamız gerekecektir. Üzerine tekrar eğileceğimiz asıl konuyu unutmamamız için meseleyi bir daha hatırlatayım: İlk defa olarak kurtu­ luş savaşı döneminde Türkiye'nin baş davasının Batıcılık ya da ulusçuluk değil, toplumsal devrimcilik davası oldu­ ğu meydana çıkmıştır; Batıcılık ve ulusçuluk ancak bu açıdan anlam ve yer almıştır.

31


il UYGARLIK OLARAK BATI ANLAYIŞI NASIL BAŞLADI? Düşünüş tarihimizde Avrupa'da bizdekinden farklı ve örnek olabilecek bir sistem olduğu anlamında Batılı­ laşma fikri Tanzimat'ta doğmuştur. Gerçi, bundan en aşağı yüzyıl önce Avrupa'da farklı bir uygarlık olduğu fikri sezilmeye başlamıştı. Zaten Av­ rupa 'da da aşağı yukarı aynı dönemde "Hıristiyanlık dünyası", "Hıristiyanlık birliği" gibi kavramlar yerine "uygarlık" kavramı gelmişti. "Civilisation" terimi önce Fransızcada, az sonra İngilizcede on sekizinci y,üzyıl or­ talarında kullanılmaya başlıyor. Fransızca'da lugatlara 1766'da, İngilizcede 1772'de girmiş bulunuyor. Ondan önce, Reformasyon'dan sonraki dönemde bi­ le hala "Hıristiyan Birliği Dünyası" kavramı hakimdi. Mesela, İngiliz filozof Bacon gibi modem çağ düşünüşü­ nün öncesi sayılan bir zat bile yazılarında Türklere karşı

33


bir Hıristiyan haçlı seferi açılması gereğini ciddi ciddi tartışıyordu. Ondan daha ünlü A lman filozofu Leibniz, Avrupa hükümdarlarının birbirleriyle savaşıp Hıristiyan birliğini bozmalarını önleme fikriyle zamanının Fransa kralına Osmanlı İmparatorluğu'nun bölüşülmesi konu­ sunda mufassal bir proje sunuyordu. Fakat on sekizinci yüzyıl sonlarına doğru Avrupa'da böyle fikirlerin modası geçer. Bu defa Avrupa'da bir bü­ tün olarak var olan şeyin ayn bir uygarlık olduğu anlayışı gelir. Onun dışındakiler, beğenilmese de (bazen beğenil­ diği de oluyordu) bunların ayn birer uygarlık olduğu dü­ Şünülmeye başlanır. İşte buna benzer şekilde, bizde de on sekizinci yüz­ yılda Avrupa'da ayrı bir sistem olduğu kabul ediliyor, ama bu yüzyılda bu gene de Frenk hatta bazılarına göre Kafir uygarlığıdır.

Bu kafa ile dönülen Batı politikasının verdiği so­ nuçları yukarıda gördük. Bu dönemde bu uygarlıktan ge­ len şeylerin hepsi ya yüzeyde kaldı ya da kötü tepkiler yarattı. Tarihyazar Asım'ın o kadar çattığı Frenkleşmiş, Frenk siyasi fikirlerini almış kişilerin Fransız Devrimi'ne karşıt doğan ve ta 1830'lara kadar süren devamlı gericili-, ğe karşı seslerini hiç duymuyoruz, bazı alametlerden var­ lıklarını hissetmemize rağmen. Bu bize o "Frenkleşmiş­ ler" makulesinin ne kadar az olduğunu ya da ne kadar önemsiz ve rolsüz olduğunu gösterir. 34


Zaten yerleşik bir Batı uygarlığı kavramı da henüz yok. Osmanlı camiasındaki Hıristiyan halklar bile kendi­ lerini henüz daha Batı uygarlığından saymıyorlar. Avrupa'da bir Batı uygarlığı olduğunun kavranmaya başlaması Napolyon savaşlarından sonra ve Buhar'ın gel­ mesiyle başlar. (3) Bugün Atom veya Feza uygarlığı bize ne demekse o zaman da bu Buhar uygarlığı Tanzimat'ta o demekti. Bu­ har kudretinin azameti, dünyayı Müslüman-Hıristiyan işi şeklinde görenlerin üstünlüğünü allak bullak etti. Tabii şunu da kolayca tahmin edebiliriz ki biz bugün Atom uy­ garlığına kıyasla nerede isek, o dönem de Buhar uygarlı­ ğına kıyasla orada idi. Bu karşılaşmanın en önemli etkisi, Avrupa'da bizde­ ki usullerden farklı usullerle yürüyen bir "uygarlık" ol­ duğunun anlaşılması oldu. Hatta bu kavramın terimi "medeniyet" şeklinde ve Fransızca Civilisation teriminin karşılığı olarak (hatta bazen eski harflerle "sivilizasyon" şeklinde) kullanılmaya başladı. Fakat daha· önemlisi, bu medeniyetin örnek olabileceği fikrinin doğması'oldu. Yeni anlayışın iki özelliği var: Avrupa uygarlığına karşı imrenme, bugün medenilik alameti saydığımız tüke­ tim maddelerinden ziyade yaşayış biçimine, usullere ve (3) Buhara önceleri, Fransızcanın etkisiyle "vapör" deniyordu. Buhar en çok gemilerde görüldüğünden zamanla ve eski harflerle yazıla yazıla kelime ''vapur'' şekline girdi. Yanılmıyorsam, İngilizceden de gene buhar demek olan "steam" kelimesi "istim" şekline girdi ve o da gemicilik dilinde yerleşti.

35


prensipleredir. bugün çoğumuza göre Batılılaşmış olmak Batının tüketim ekonomisinin kapışıcısı olmak, hatta çöp­ lenicisi olmaktır. Bundan farklı ve buna üstün bir görüşün Tanzimat'ta ortaya çıkmış olmasının nedeni, sanıma göre bir yandan Avrupa uygarlığının henüz bugünkü kadar, ki­ şinin (özellikle kadın kişilerin) başını döndürecek, ağzının suyunu akıtacak çeşitte ve bollukta tüketim eşyası uygar­ lığı haline gelmemiş olması; öte yandan da, onu görenle­ rin çoğunda henüz bu eşyaya karşı iştahların kabarmamış olmasıdır. Gelen tüketim eşyası da (1830 yıllarında bile makarnadan ayakkabıya kadar çok şey gelmeye başladı) henüz daha bizde el ile de olsa yapılabilecek şeylerdi. Gerçi tüketim eşyasının hayatta, özellikle dış görünüşler­ de etkileri belli olacak hale gelmişti. Ahmet Vefik Paşa gibi aklı az çok ekonomiye yatık birinin yerli malı kullan­ ma gayretleri bir antikalık şeklinde kaldı. Daha o zaman­ dan, Batı etkisi altında kalmış halklar arasında en çok Türkler dış görünüşte en çok değişmeye başladılar; özel­ likle kılık-kıyafet, sakal-bıyık "devrimleri" dönem dö­ nem tekrarlanmıştır. Halbuki, Japon, Rus, Hint toplumla­ rına etki, bu derecede olmadı veya buna fırsat vermediler. Bugün çatal bile ne Hint toplumuna, ne de Japon toplu­ muna iyice girip yerleşememiştir. Fakat Tanzimat'ta tüketim eşyasından ziyade Batı uygarlığının başka bir yanı daha etkileyici bir yandı. O zaman Avrupa'da görülen teknolojik uygarlık geniş ölçü36


de üretim ve sermaye eşyası yaratmakla meşguldü. Va­ purlar, demiryollar, binalar, caddeler, fabrikalar, üniversi­ teler, limanlar, köprüler vesaire gibi. Yabancıların asıl gözünü kamaştıran, onlara Namık Kemal'in dediği gibi "veleh ve hayret" veren bunlardı. Bunun yanında ikinci farkına vardıkları önemli bir şey yaşayış, sivil idare ve münasebetler, kanunların uygu­ lanması ve özellikle amme hizmetlerini yapan yepyeni bir bürokrasinin doğması gibi şeylerdi. Bunlar ise, bu uy­ garlığı gerç�kten ayıran, o zaman başka hiçbir yerde ra­ kibi olmayan yeniliklerdi. Bunları asıl gören gözlemciler "Yahu, biz uyuyormuşuz" demekten kendilerini alamadı­ lar ve bunların hemen o zamandan damdan düşer gibi oluverdiğini sandılar. Bu noktaya ileride geleceğiz. Avru­ pa 'daki bu uygarlığa "medeniyet" dediler ve "medeni­ yet" Avrupa'daki yaşayış demek olmaya başladı. Şu hal­ de, medenileşmek Avrupalılaşmak demek olacaktı. Buhar devrinin yeni başladığı Avrupa uygarlığı, he­ nüz modernliğinin balayında idi. Asıl büyük davalar, iç sınıf çatışmaları, ulusçuluk ve sömürgecilik savaşları, sı­ nıf ve ulus ekonomisi rekabetleri henüz daha bizim göz­ lemcilerin farkedeceği ölçüde ve şiddette değildi. Kilise ve gericilik sindirilmiş, ortalığa faydacılık, maddecilik, müsbetçilik, ilim ve fen kafası hakimdi. Avrupa' ya gi­ denler de bunun etkilerini hissediyorlardı. Avrupa uygar­ lığı, kusursuz, mükemmel, ideal bir uygarlıktı. 37


Tanzimat devrinde bu uygarlığı görenler veya varlı­ ğını uzaktan öğrenenler takdir ve hayranlık duygularını tutamamakta haklı idiler. Fransız Devrimi'nden yeniçeri­ lerin kaldırılmasına kadar ki dönem onlar için bir yıkım dönemi idi. Türk düşününde bir çeşit afazi hastalığı dö­ nemi olan bu dönem her şeyin koptuğu, devrildiği, yıkıl­ dığı ve birbirine girdiği bir dönemdir. Şimdi böyle bir dönemden çıkanlar kendilerinin gerçekten o kadar geri olduklarını görüyorlardı ki yeni şeyler özenmeye bile ce­ saretleri yoktu. "Geri kalmış olma" kavramı o zamandan başlamıştır. "Terakki" kavramı da o dönemde gelmiştir. Avrupalılaşma veya başka bir deyimle medenileşmenin, daha önceki dönemlerde anlaşılan bir Avrupa devletinin eteklerine yapışma anlamındaki peykçilik Batıcılığı ol­ madığı meydandadır. TANZiMAT'IN "MEDENi YET" KA VRAMI

Böyle uzun bir koma halinden kalkıp ansızın Avru­ pa uygarlığı ile tanışmanın Türk gözlemcilere hazırladığı kötü bir sürpriz vardı. Bu yeni Avrupa uygarlığında şim­ di Osmanlı uygarlığı veya T ürk toplumu hakkında bam­ başka bir görüş vardı. Bununla, Tanzimat döneminde on sekizinci yüzyılda yani Batı peykçiliği içinde yuvarlandı­ ğımız yıllarda en keskin zirvesine varan T ürk düşmanlığı gibi bir düşmanlık vardı demek istemiyorum. Tersine, 38


Tanzimat'ın özellikle ilk döneminde Batıda Türk'e karşı şiddetli bir düşmanlık yoktur. Hatta az çok iyi gözle ba­ kanlar var. Yalnız bunlar yeni Batı uygarlığının gidişatını beğenmeyen, akla dayalı daha iyi bir uygarlık düzenlen­ mesini isteyen hayalciler arasında görülür en çok. Mese­ la, Fransız Saint-Simoncular Mahmut II'nin reformları ile ilgilenmişlerdi (4). Reşit Paşa zamanında Fransız filo­ zofu A uguste Comte Tanzimat reformlarından büyük ümitlere kapılmıştı. Paşa'ya yazdığı mektuplarda eğer pozitivizm esaslarına göre reformlarını yaparsa ona dün­ yada ilk pozitivist toplumu kurma şerefini bahşedeceğini vadediyor. Paşa ona cevap verdi mi bilmiyorum; ancak muhakkak olan şey bizim Tanzimatçıların Avrupa uygar­ lığını yeterli görmeyen bu hayalcilerin ne istediğini anla­ yacak durumda olmadıklarıydı. Bunların dışındakiler arasında Osmanlı devletine veya Türklere karşı sadece bir umursamazlık ve bunu ka­ zıyınca altında yeni uygarlığın geri kalmış uygarlıkları şimdi nasıl görmekte olduğunu belli eden bir davranış vardı. On altıncı, on yedinci yüzyıllarda böyle değildi. Av­ rupalılar (özellikle İtalyanlar, Avusturyalılar, Fransızlar

·

(4) içlerinden bir grup kalkıp ta lstanbul'a kadar gelmiş; fakat bir türlü padişahın yanına sokulamamışlar. Bir gün bir geçit esnasında acayip renkli kı­ yafetleri ile padişahın göreceği bir yerde toplanınışlar; bunun sonucu olarak emniyet kuvvetleri tarafından yakalanarak takalara bindirilip İstanbul' dan uzaklaştınlmışlar.

39


ve İngilizler) Osmanlı sisteminde kendilerini ilgilendiren üstün yanlar olduğuna inanıyorlardı ve bu yanlan anla­ maya çalışıyorlardı (5). Bu ilgiye karşılık, Osmanlı dev­ let adamları da on yedinci yüzyılın başına kadar Avrupa siyasi meselelerinin içinde bulunan adamlardı, bazı me­ seleler onlarsız halledilemezdi. Kendilerini Avrupalı say­ mamakla beraber, Avrupa işlerini çok iyi bilirlerdi. On yedinci yüzyıl Avrupa'ya kapanış yüzyılıdır; on sekizinci yüzyılda geçen bölümde gördüğümüz peykçilik başlar. Şimdi on dokuzuncu yüzyıla gelince Osmanlt Devleti ve Türk toplumu Avrupa işlerinde cim karnında bir nokta olur. Avrupa artık bu devleti, Osmanlı veya İslam uygar­ lığını yalnız Avrupa uygarlığının dışında görmekle kal­ mıyor, onun varlığını bile yersiz, anlamsız buluyor. Bu­ nunla beraber, bu anlayışta uygarlık dışı başka toplumlar gibi o da bulunsun, müzelik gibi bir şey olarak kalsın fikri var. Tanzimatçıların anlayışında olduğu gibi onların düşünüşünde de medeniyet ile Batı uygarlığı aynı şeydir. Ondan olmayan her devlet ya da toplum medeniyet dışı­ dır. Batı uygarlığı Türkler hakkında verdiği hükmü bütün İslam, hatta bütün Şark dünyasına da teşmil etti. Türkler, Müslümanlar, Şarklılar medenileşemez, değişemez, te(5) Fransı:t yazan Braudel, lngiltere Kralı Henry VIll'in Kanuni Süley­ man zamanında Türk hukuk sistemini incelemek üzere lstanbul'a Jıir heyet gönderdiğini kaydeder.

40


rakki edemez deniliyordu. Bu görüşü şiirde, hatta felsefe­ de anlatmaya çalışan düşünürler vardı. Demek ki Şark ile Garp arasındaki zıtlık sadece te­ mel prensiplerde ayrı, fakat her biri kendine göre gene de bir medeniyet olma farkı değildir. Şimdi dünya ikiye ay­ rılıyor: Biri Batı uygarlığı, diğeri onun dışında kalan in­ sanlık. Çeşit düşünürler kendi alanlarına göre bunları dü­ zenledikleri kademelere bile yerleştiriyorlar. Fakat asıl ayırım şuna dayanır: Medeniyet yani Batı uygarlığı deği­ şebilme, ilerleyebilme kabiliyetine dayanır; ötekiler deği­ şemeyiş, duruş temeline dayanır. Birinin esas prensibi te­ rakki; ötekininki gelenektir. On dokuzuncu yüzyıl ortala­ rında Batı düşünüşünün en önemli kavramı "evrim" yani daha yükseğe doğru gelişme kavramıdır. Onun dışındaki toplumların evrim kabiliyeti olmadığına inanılır. On dokuzuncu yüzyıl ortalarına doğru bizde Avru­ pa'yı görenler de işte bu temelli farkın iki uygarlık ara­ sındaki zıtlık olduğunu görmeye başladılar. Fakat Tanzi­ mat' a karşı gelen tepkinin bir kolunun temsilcisi olan Namık Kemal gibi olanlar, bundan ileriye doğru bir adım daha attılar. Bunlar, hem Batılılardan hem ilk Tanzimat­ çılardan farklı olarak bu değişmez sanılan toplumlardaki insanların da değişebileceği sonucuna vardılar. Hatta, bunda Avrupa uygarlığının genişlemesinin rolü olacağını da sezdiler. Eski sistemin kilit kavramı olan "nizam" kavramını bırakıp "telakki" kavramını buldular: "Gele41


nek" kavramını bırakıp "akıl" kavramını benimsediler. Onların düşünüşünde, açık veya kapalı olarak, "gelenek" ve "akıl" iki ayn ve birbirine zıt kavram olarak bulunur. Batılıların Şark hakkındaki kanısının zıddına yani Batının " Şark terakki edemez" kanısına karşıt olarak "Terakki edebilir, etmelidir, etmezse yaşayamaz" dediler. Gerçekten cesur ve ileri bir görüş! Bu bakımdan Tan­ zimat aydınlan daha birçok kuşaklar diğer birçok Müslü­ man ve Şark toplumlarının aydınlarından daha da ileri bir durumdadırlar. "Terakki" kavramını almadaki bu üstün­ lüklerine ra�en, Tanzimat aydınlan Avrupa uygarlığının öZünü, niteliğini anlamada büyük bir başarısızlık gösterdi­ ler. Bu yüzden Tanzimat döneminde Batı uygarlığının, gö­ rüntüleri üzerindeki ilk düşünceler bu uygarlığın niteliği hakkındaki yanılmalar dizisinin başlangıcını teşkil eder. TANZiMAT'IN BATILILAŞMA ANLAYIŞI

Ondokuzuncu yüzyıl ortalarına doğru ve ondan son­ ra Avrupa'yı görenler gördükleri uygarlıkta en çok iki şe­ ye saplandılar: 1) Bu uygarlığın kişiye sağladığı mutlu­ luk ve özgürlük; 2) Bunların devlete sağladığı güç. Bu uygarlığın bu iki yanı, Batı uygarlığından olmayan bir toplumda gerçekleşebilecek olsa, birinin diğerine karşıt nitelikte şeyler olacağını göremediler. Böyle bir şey ola­ bilseydi ya Batı uygarlığının devleti güçlendiren yanlan 42


alınacak ve (Japonya'da olduğu gibi) kişi mutluluğu ve özgürlüğü ona feda edilecek, ya da kişi mutluluğunu ve özgürlüğünü sağlayan yanların alınmasiyle devletin ta­ mamiyle değişmesi, hatta imparatorluğun tasfiyesi yolu tutulacaktı. (Bildiğimiz gibi, bu dilemmanın çözülmeme­ si yüzünden bunların ikisi birden oldu; yani ne kişi kurta­ rılabildi ne de devlet). Tanzimatçılar, aşağıda açıklanacak nedenlerle, bu çelişmeyi göremediklerinden Batıda gör­ dükleri şeylerin hepsini bu iki amacın ikisini birden sağ­ layacak araçlar sandılar. Onlarca Batı uygarlığı kişilere birey olarak özgür­ lük ve mutluluk veren; devleti güçlü yapan bir uygarlıktı. Araçlar, amaçlara varmak için alınıp kullanılacak yön­ temlerdi. Batı uygarlığında bir yandan devleti güçlü ya­ pacak, diğer taraftan bireyleri aydın ve mutlu yapacak araçlar hazır duruyor. mesele bunları "almak" meselesi­ dir. Batılılaşma bu maddi mutluluk, askeri veya siyasi güçlülük araçlarını almak, bunlarla zırhlanmak işidir. Ki­ şi özgürlüğü davası ile devletin askeri veya siyasi güçlen­ mesi arasında bir karşıtlık değil, bir uygunluk görüyor­ lardı. İki görüntünün asıl arkasında bulunan şey, onlarca toplum değil, "kişi kafası", "kişi aklı" idi. İlk Tanzimatçıların Batı uygarlığının en önemli iki görüntüsünü seçmelerindeki başarılarına karşılık, arkada­ ki şeyin toplumun kendisinde aranacağını görmemek gibi büyük yanılmaları o zaman başlamıştır. Hindistan Müs43


lümanlan arasında da bunun aynını görürüz. Bizim Tan­ zimat dönemine rastlayan sıralarda lngiltere'ye giden ilk Hint düşünürü Seyyid Ahmet Han, bir kelime İngilizce bilmeden gördüğü Londra'dan memleketine şöyle yazdı : "Bunların uygarlığının yanında bizim neden köpek kadar aşağı olduğumuzu şimdi anlıyorum." (O zamana kadar Hind Müslümanları kendilerini hala kafirlerden üstün sa­ yarlardı). Memleketine dönünce, "bireylerin aklını ay­ dınlatmalı" düşüncesiyle İngiliz modeli Aligarh kolejini kurdu. Ben, altı yıl önce bu kolejde bulunduğum zaman neden kimsenin aklını aydınlatamadığını anladım: Seyyit Ahmet Han topluma değil, bireye baktığından kolejini Hindistan ' ın en koyu zemindar feodalitesinin göbeğinde kurmuş; bu yüzden bu aydınlanma merkezi, tersine Müs­ lüman gericiliğinin merkezi haline geldi. Japonya'da ise tam bunun tersini gördüm: Önce toplum değişmey� baş­ ladığından bütün aşılar tutmuş. Tanzimat görüşünde Batı uygarlığının Avrupa top­ lumu ile zaruri bir ilişkisi yoktur. Demek ki bu uygarlığın alınması, Türk toplumunda temelli bir değiştirmeyi ge­ rektiren bir iş değildir. Görünüşü görmedeki isabete kar­ şılık, temeli görmedeki bu yanılmanın sonucu olarak ma­ arif yolu ile Batının fen ve sanayiini almak yoluna gidil­ di . Tanzimat' ın maarif yazılan "fen'', "sanayi" kelimele­ ri ile doludur. Fakat, bu "fen" ve "sanayi" şimdi bizim Avru44


pa'dan gelirken fotoğraf makinesi veya kürk getirmemiz gibi alınıp getirilecek bir şey sanılıyordu. Avrupa'ya ilk gönderilen öğrenciler fen öğrenimine gönderildiler; fakat bunlar geldikten sonra edindikleri fenlerden bir endüstri doğmadı. Gerçi Tanzimat bir endüstrileşme hareketi baş­ latmışsa da bu, devletin Avrupa'dan mühendis, usta hatta işçi getirtmesiyle olmuş bir şeydir. Avrupa'da fen öğre­ nenlerin yaptığı şey "aydınlatma" işi olarak kaldı. Yeni açılantdaha doğrusu açılmasına kalkışılıp da anlatmak istediğimiz nedenden ötürü hiç bir zaman gerçekten ku­ rulamayan Fenler Evi (Darül-fünun) de halka açık dersler vermeye başladılar. Hazırlanmış öğrenci yoktu, yegane öğrenci kitlesi medrese öğrencileri idi. Fenler Evi 'ne bunları çekmek için açılan umuma mahsus dersler Şey­ hul-İslam'ı küplere bindirdi. Açık derslere kalemden çık­ tıktan sonra gelen memurlar, dükkanını kapattıktan sonra gelen esnaf, medreseliler, belki birkaç çoluk çocuk gelip bu fen deneyleri yapan Avrupa'da okumuş fencileri Pro­ fesör Zati Sungur'un hokkabazlık deneyleri gibi seyretti­ ler; çok eğlendiler, çok da hayret ettiler. Batı Avrupa ha­ kikaten bir hokkabazlık işi, dediler. Fakat bu uygarlık si­ hirbazları bir süre geçtikten sonra paşa, vali, idareci, ve­ zir oldular. Fenler Evi'nde hiç yoktan Cemal Efendi adın­ da nereden geldiğini kimsenin bilmediği ve sonradan kendine Afganlı diye şüpheli bir ad takan bir mollanın ulemayı kızdıran yersiz sözlerinin yarattığı olaydan sonra 45


oraya kimse uğramaz oldu. Fenler Evi kapatıldı mı kapa­ tılmadı mı, bugün bile bilen yok. Sebebi, kapatılmasına bile lüzum kalmadan ölmüş olmasıdır. YAPISI DEGIŞMEYEN TOPLUMA MODERN UYGARLIK GiYDiRME

Toplumun ekonomik temeli, üretim teknolojisi ve kapasitesi, Tanzimat'ın endüstrileşme programının esası olarak başlatılıp da (evvelce anlattığımız peykçilik politi­ kasının tahribatı altında) iflas eden teşebbüsler bir yana, olduğu gibi durmaktadır. Fenlerin, hatta o fenlerin yarat­ tığı endüstrileşmenin toplum denen şeyin yapısı ile yapı­ şık bir ilgisi olduğu düşünülmüyordu. Uygarlıkla olduğu gibi kalan geleneksel toplumun yanyana duracağı sanılı­ yordu. Bu yüzden bütün emekler, büyük masraflar boşa gitti. Tanzimat dönemi Batıcıları, Avrupa'da görülen araçlar uygarlığı neyin yaratığıdır? Bunlar gökten inme­ mişse akıldan nasıl çıkmıştır? Yoksa bu insanlarda bizde­ kinden başka bir akıl mı vardı? Avrupa hep böyle bir uy­ garlıkta mı idi? Bu soruların tarihsel kaynaklarını, eko­ nomik temellerini, onları uygulayan ekonomik siyasetleri ve nihayet ekonomik kavramları akıllarına getirmemiş­ lerdir (O zaman Batıda ekonomi bilimi artık "ekonomi politik" yani devlet ekonomisi diye biliniyordu, bizde ise 46


hala Adam Smith 'in kitabının adı olan "İlm-i Servet-i Milel " adının kullanılmakta olması, Avrupa'dan giren ekonomi bilgisinin bile ne durumda olduğunu gösterir). Onlar için bu uygarlık, toplumun yapısı ile ilişkisi olmayan, Avrupa'daki mağazaların camekanlarından alı­ nıp getirilecek medeniyet mallan idi. Bunu böyle görenle­ rin toplumun hangi tabakalarından gelme kimseler oldu­ ğuna bakarsak bunun nedenini kavrarız: Bunların çoğu ya hükümet memuru, ya dünyadan konyadan habersiz genç­ ler, ya da azbuçuk şark edebiyatı, biraz da yabancı dil bi­ len kimselerdi. Hiç biri, toplumun ekonomik yapısındaki yeri dolayısiyle iiretim süreci ile tanışıklığı ve ilişikliği olan kişiler değildi. Bunlar, Batı uygarlığının ulusal eko­ nomilerin yapısı içinde derilen mahsuller olduğunu göre­ mezlerdi. Bu okumuş insanlar yerine, köylüden, esnaftan derilmiş gençler gönderilseydi ve bunlar İngiliz, fransız, Prusya ve Avusturya üniversitelerine değil, endüstri mer­ kezlerine ve müesseselerine gönderilmiş olsalardı Batı uygarlığında olan işlerin kişi kafası işi değil, toplum gü­ cünün ve iş bölümünün yaratığı olduğunu, ikisinin de bambaşka usullere göre düzenlenmiş ve yönetilmiş oldu­ ğunu farkedecekler, pek muhtemel olarak bunların altında başka bir toplum düzeni olduğunu anlayacaklardı.

47


BATILILAŞMIŞ AYDIN TiPi DOGUYOR Bizde hala bugün bile bu üretici sınıflar uygarlık dediğimiz şeyle tanıştınlmamıştır. Tanışık olanlar ya top­ lumdan sökülüp başka çevrelere düşerler ve orada üreti­ cilikten çıkarlar, ya da bugün gördüğümüz gibi oluk gibi dışarıya akarlar. Esnaf ve köylü tabakaları Batı uygarlığı ile tanışır da toplumun değiştirilme zorunluğunu anlarlar diye ta Tanzimat'tan beri gelen bir korku vardır. O zaman böyle bir fikri söyleyecek biri çıksaydı, eminim Tanzimat akl-ı evvelleri buna bayıla bayıla güle­ cekler; "efendi, sen aklını mı oynattın; medeniyet denen şey akıl, aydınlanma, irfan işidir. Köylü, esnaf oraya yol­ lanır mı? Bu hödükler o medeniyetten ne anlayacaklar? Biz zaten hep cehaletten değil mi ki geri kaldık?" diye­ ceklerdi. Onun için devlet avuç dolusu para harcayarak aylak sınıflardan derilmiş toy çocukları fen tahsili için Avrupa'ya, (ve bugün) Amerika'ya yollamaya devam ediyor. Buna karşılık ekonomik üretim içinde yetişmiş genç işçileri kendi hesaplarına, kendi güçlerini ve alın terlerini satarak para kazanıp memlekete döviz sağlasın­ lar diye mal ihraç eder gibi Avrupa'ya ihraç eden dönem­ lere kadar geldik. Yani işçi kütlesinin emeğinin yarataca­ ğı ekonomik değerlerle aylak sınıf yetiştirmeyi boyuna finanse ediyoruz. Bunlar, zaten işçisi kalmamış bir mem­ lekette görevlendirilecekleri ekonomik kalkınma işlerin-

48


de yarın çalıştırılamayacakları için istemeseler de aylak olacaklardır. Reşit Paşa teknisyen yetiştirmek için Avrupa'ya ze­ naat ve tarım delikanlıları yollayacağına, tersine, Avru­ pa'dan teknisyen, mühendis, usta, hatta işçi ve makineler getirterek sanayi kalkınması yapacağını düşünüyordu (eğer gerçekten üstünde düşünmüşse). Bununla ilgili ola­ rak kalktı, Şinasi'yi Avrupa'ya "ulum-u iktisadiye ve maliye" okumaya yolladı. Reşit Paşa ustaları ve makine­ leri getirtirken, o da iktisat ve maliye fikirlerini nerelerde iseler yerlerini keşfedip, alıp getirecekti. Şinasi Avrupa'da iktisat ve maliye okuyacağına ede­ biyata daldı. Tanıdığı kadarki Osmanlı toplumu ile bu ik­ tisat ve maliye fikirleri arasında bir ilgi göremediği için olacak ki bu bilimler onu sarmadı. Oryantalistlerle tanış­ tı; onlardan Müslümanlığa, şarklılığa, Osmanlılığa dair belki o zamana kadar duymadığı şeyler duydu. Dil, yazı, basın gibi meseleleri, belki o zamana kadar bilmediği şeyleri öğrendi. Bunların, uygarlık denen şeydeki önemi­ ni kavradı. Belki de bu memleketin medenileşmesi için önce endüstri değil, bunlar gerektiği kanısına vardı. Belki bunu Sylvestre de Sacy gibi oryantalistlerden duydu. Sır­ küpü gibi bir adam. Avrupa medeniyetinden gördüklerini kendinden önce Paris'e giden Mısırlı Rifaa Bey kadar ol­ sun yazamadı. Onun zamanında Tanzimatçılar hala bu cin fikirli Mısırlının kocaman bir cilt tutan eserinin T ürk49


çesini okumakta idiler. Çünkü Rifaa, Mehmet Ali'nin ye­ tiştirdiği bir köylü idi. Şinasi, ihtimal ki Batı uygarlığının iktisat ve maliyesinden önce Osmanlı toplumunun ulusal bir toplum olmanın çekirdeğinden bile mahrum olduğu­ nu görüyordu. Dönüşünden sonra iktisat ve maliyeden hiç laf etmedi. Ettiği kadarı bile başını derde soktu. Acı deneylerden sonra · sanısı daha da kuvvetlendi; her şeyden önce insanların kafaları aydınlatılmalı, eğitilmeli, dedi. TOPLUMCU GÖRÜŞ YOKULGU

Fakat aydınlatılacak sadece kişilerdir, toplum değil. Toplumda bir iş yapılması gerektiği henüz kimsenin aklı­ na gelmiyor. Daha uzun yıllar, ta Meşrutiyet öncesine ka­ dar kimsede "ulusal toplum" veya "modern toplum" kavramı yoktur. "Toplum" kelimesi bile yok; "camia-i insaniye", "içtimaat-ı beşeriye" gibi yuvarlak, kaypak terimler var. Osmanlı Müslüman insanının bir ulus olma amacı ile yapısında ve müesseselerinde reformlar yapıl­ ması gerektiği de kimsenin hatırına gelmiyor. Toplum ve geleneksel müesseseler sarsılmamış, "nizam" kavramı­ nın kanununa bağlı duruyorlar. Gerçi, Şinasi'de belirsiz bir şekilde bir "millet" kavramı kımıldıyor. Şinasi'nin iktisat ve maliye yerine edebiyata dalmasını, ayıplamak için söylemiyorum. Ter­ sine, Şinasi'nin teknoloji Batılılaşması yerine ondan ayn 50


sayılan ve o zamandan beri hep ayn kalan diğer bir me­ seleye yani toplumsal veya ulusal kimlik arama işine, bi­ reycilik açısından olmak şartıyla, ilk dönmüş adam oldu­ ğunu göstermek için zikrettim. fotoğraflarına bakın, biz­ de ilk Avrupalı görünüşlü adamdır; ne çenesinde sakal var, ne başında fes ve sırtında İstanbulin. Fakat tek başı­ na, yapayalnız bir birey, Yüzünde de bunun hüznü oku­ nuyor. Tanzimatta "medeniyet" ile "biz" arasında bir uz­ laşma yapmaya kalkanların kafasında ikisine ait mesele­ ler daima ayrı olarak kaldı. Toplumcu görüş sadece olumsuz anlamda, gerici yani bu Batılılaşmayı isteme­ yenler safındadır. Düşünür toplumun ve müesseselerin kişinin hayatında oynadığı rolü kavradığı ölçüde toplum­ cu olur. Fakat bu role verilen değer, muhafazacı rol oyna­ mak yönünde ise toplumcu görüş muhafazacı ya da geri­ ci görüş olarak kalır. Tanzimatçı görüş ise toplumcu de­ ğil, bireyci olmuştur. Toplumcu açıya kapılır gibi oldu mu, o zaman görüşü muhafazacı olmaya eğilimli olur. Bizde ilerici toplumcu görüşü, gerici de bireyci görüşü ancak son zamanlarda benimsemeye, yani roller değiş­ meye başlamıştır. İleride göreceğimiz gibi, Gökalp'in toplumculuğu bile ilerici olamamıştır. Uzun yıllar gerici­ nin ilericiye üstünlüğü, ilericinin bireyciliğine karşı başa­ rılı şekilde toplumcu olmasında idi.

51


IH BATICILIGA KARŞI TEPKİ OSMANLICILIK TEPKİSİ Tanzimat'ın fen ve sanayi Batılılaşması anlamında 1850'den itibaren iflası, uygarlık ve Batılaşma davasına karşı şiddetli bir tepki yarattı. Bu tepki, bir yandan "biz" hakkında henüz daha üzerinde kesin bir anlayışı doğma­ mış olanlarla, "onlar"ın bu "biz"i baştakilerin peykçi gi­ dişleri yüzünden zararlandırmakta olduğunu görenlerin tepkisi idi. TANZ!MAT'A KARŞI lLK TEPKl

Onun için tepki karma bir tepki oldu. Bir yanda "Müslümanlar Tanzimat'tan zarar gördüler" diyenlerin bugün bize gericilik gibi gözüken tepkisi, öte yanda "Tanzimat Batıcılığı Osmanlılığı modernleştiremedi" di­ yenlerin bugün bize ilericilik gibi gözüken tepkisi. Tari­ himizde "Kuleli Vak' ası" denen ilk siyasi kımıldanış 53


olayını, daha sonraki yazarların bir kısmının gericililk, bir kısmının ilericilik hareketi olarak görmeleri bu kar­ malılığı seçememiş olmalarından ileri geliyor. O zamana kadar toplumu kalkındırma yönünde bir değişme anlamında Batılılaşma diye bir şey yoktu. En ileri sayılabilecek kimselerin bile bundan anladıği şey Batı uygarlığının mahsullerinin alıcısı, tüketicisi ve borç­ lusu olmaktan öteye geçmiyordu. Halk arasında Avrupa­ lılaşmak bizim kaldıramayacağımız bir lüks, bir birey alafrangalığıdır. Bugün Menderes modeli Batıcılığın yı­ kıma doğru koşan gidişi halkın bu görüşünün haklı oldu­ ğunu gösterir. Batıcılar halkın sağduyusundan gelen alaf­ ranga düşmanlığı ile iste<\}kleri kadar alay etsinler, bu böyledir. Onun için, sözünü ettiğimiz ilk siyasi kımılda­ yışta konu olan şey modernleşmek, ilericilik davası de­ ğildir. Bu ilk tepki Tanzimat'ın endüstrileşme siyaseti ile terakki etme çabasının iflasının hemen arkasından geldi. Halk, terakki adına yapılan şeylerden ne elde edildiğini sorduğu zaman, ortada devletin Avrupa maliyecilerine borçlanmasından, Hıristiyan halkın Avrupa ticaretinden zenginleşmesinden, Türk halkının, zenaat erbabının su­ kuttından, köylüsünün sefalete dü�esinden, devlete Er­ meni ve Rum sarraflarının, özel teşebbüsçülerinin hakim olmasından başka bir şey göremiyordu. Evet, medeniyet geliyordu; fakat medeniyet geldikçe Türk daha çok onun

54


dışında kalıyor; üstelik bu medeniyet onun üstüne bir çe­ ki taşı gibi çöküyordu. Şu halde, bunların tepkisi ne ileri­ ciliktir, ne de gericilik; bir gerçeğin karma�anşık şekilde ifadesidir. İçinde ·ne sadece ulusal, ne sadece dinsel duy­ gular var; belki de her ikisi de ham bir şekilde vardı. İşte bunun arkasındandır ki "biz" meselesi düşün hayatına girmiştir. Ulusçuluk düşününün ilk tohumları oradan başlar. Bu akım, modernleşme davasından ayrı, hatta ona karşıt bir mesele gibi çıktı ve daha sonraları ulus toplumu kavramı daha da çok belirlendiği halde, ile­ ride göreceğimiz gibi, ulusal kurtuluş savaşına kadar bu ikilik devam etti. ÜÇ GÖRÜŞ BELiRMEYE BAŞLIYOR

Batılılaşma meselesi ile "biz" meselesi arasında ça­ tışkan bir ilişiklik olduğu fikri ortaya çıkınca, Tanzimat Batıcılığının görüşündeki sakatlıklar da ortaya çıkmaya başladı. Batı uygarlığının cici-bicilerinden faydalanmak hoş bir şey; fakat bunlar toplum üzerine olum!\,UZ etkiler yapıyor. O halde Batılılaşmak iyi bir şey mi? Yoksa kötü bir şey mi? Toplumu ona göre değiştirmek söz konusu olmadığına göre toplumu bu etkilere karşı sarıp sarmala­ mak, tecrit etmek gerekmez mi? soruları ortaya çıkmaya başladı. Demek ki, şimdi yalnız Batı uygarlığının ne olduğu55


nu, özellikle onun toplumsal dokusunun ne olduğunu an­ lama probleminin yanına onun kadar önemli bir soru da­ ha çıkıyor: "Biz" neyiz? Sonra bu soru sorulunca "biz" ile Batının sınırlan nerede başlar, nerede biter? sorulan geliyor. Batılılaşmanın faydalı etkileri ile zararlı etkileri­ ni sınırlayacak ölçü nedir? Bu üç soru arasında, özellikle ikinci ile üçüncü arasında sıkı bir ilişiklik var; biri hak­ kındaki görüş, öteki hakkındaki görüşe de tesir ediyor. Bu sorular karşısında yavaş yavaş üç davranış belir­ meye başladı. Bunları şu şekilde kısaltabiliriz: A) İlerlemenin yöntemi Batılıların yaptıklarını yap­

maktır; bunları almak ve taklit etmektir. İlerleme bu an­ lamda Batılılaşmaktır. B ) Hayır, bu olamaz, çünkü hem mümkün değil, hem olması lazım değil. C) İşin bir sınırını çizelim: Batılılaşacağımız yanlar­ la Batılılaşamayacağımız yanlan ayıralım; ona göre bir parça Batılılaşalım, bir parça da "biz" olarak kalalım. Bu üç tez gerçekte iki kavram etrafında dönüyor: "Batı" ve "biz". Türk düşünüşü ta ulusal kurtuluş sava­ şına kadar bu soruların içinde yuvarlandı. İlerleme fik­ rinde herkes birlik. Fakat ilerlemenin kapısını açacak anahtar ve kilit birbirine uymuyor. Bunların ikisinin de ilerleme problemini çözecek anahtar ve kilit olmadığı ta Mustafa Kemal'e kadar görülemiyor. Eğer anahtar eldeki kilide uysa ya da eldeki kilide göre bir anahtar bulunsa 56


düşjinürleri kim dinler; Japonya veya Rus toplumunda olduğu gibi toplum alabildiğine değişmeye başlayacak; düşünürlerin tartışmalarının üstünden atlayıp atlayıp gi­ decek; düşünürler olayların ardından nefes nefese zar zor yetişecek. Halbuki bugün bile bu çeşit düşünler topluma etki yapamıyor ve aydın kabahati topluma yüklüyor. Os­ manlı İmparatorluğu'nun yıkılı�ına kadar aydın paslı kilit ve yanlış anahtarı birbirine geçirip terakki kapısını aç­ makla uğraştı. Bu yüzden üç kampa ayrılan düşünürlerin yaptıkla­ rı, dönem dönem tekrarlanan bir köşe kapmaca oyununa benzer. Bir süre biri, bir süre öteki moda olur; bazı süre­ lerde de üçü birden. Bu üçüncüsü en gürültülü olan dö­ nemlerdir. Bunların her birini ayn ayn göreceğiz. TOPLUMSAL KiMLIK BUHRANI

Tanzimat Batılılaşmasına karşı çıkan ilk tepki, yani "Kuleli Vak'ası"nın temsil ettiği ilk siyasi hareket "biz" anlayışı üzerine karışık ve dolaşık da olsa yeni bir şeyler sezilmeye başladığını göstermekle beraber, bu, Batıcılığa karşı ne Osmanlıcılığı ne de İslamcılığı yansıtır. Çünkü "biz" kavramı henüz belirli bir kavram haline gelmiş de­ ğildir. Bugünün kuşaklarına, bugünün Türk ulusal birliği­ ni tabii bir olay olarak anlayan bizim kuşaklarımıza bu­ nun böyle olması yadırganacak bir şeydir. Ama gerçek 57


şudur ki on dokuzuncu yüzyıl ortasında bizim cedleri­ mizde ulusal birlik kavramı yoktu. Türklerde geleneksel olarak ırk, din, kan, şecere, hatta dil birliği toplumsal birlik temeli olmamıştır. Türk­ ler bunların hepsinde tekçiliği değil, çokculuğu kabul et­ tiklerinden toplumsal birliklerinin temeli ya zenaat birliği ya da devlet birliği olmuş ve Türk tarihte en çok bu iki kavramla varolmuştur. Türkler hiçbir zaman teokrasi, aristokrasi, ırkçılık rejimleri kuramamışlardır. Devlet bir­ liği kurmadıkları zamanlar çoğunlukla · hayvancılık, çift­ çilik, zenaatçılık birimleri ve kardeşlikleri halinde yaşa­ mışlar, devlet kurdukları zaman da ne ırk prensibine ne de kan veya din prensibine yer vermişlerdir. On sekizinci yüzyıldan önceki Osmanlı devleti bunun en son örnekle­ rinden biridir. Bu açıdan Türkler gerçekten tarihin en dikkate de­ ğer, dünyanın en medeni ve insancıl toplumlarını kuran insanlardır. Fakat bu özellikleri onları iki olay karşısında çok kritik bir duruma düşürür. Biri, ekonomik hayadan sarsıldığı zaman, diğeri devletleri sarsıldığı zamandır. Ekonomileri ve devletleri yıkıldı mı darmadağın, perişan, yönsüz bir hale gelirler. Bugün de buna benzer bir du­ rumdayız. On yedinci yüzyılla on sekizinci yüzyılın ilk yansında Osmanlı Türklüğü bu iki yandan çok darbelen­ di ve evvelce kullandığım bir teşbihe başvurursak, on se­ kizinci yüzyıl sonundan on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyre58


ği sonuna kadar süren bir koma haline girdi. Bu süre içinde eski Osmanlı toplumunun ekonomik ve politik dü­ zeni allak bullak oldu; kişiler ne olduklarını bilemez ol­ dular. Ancak Mahmut il zamanında, Napolyon savaşları­ nın İngiltere yönüne çevrilmesi ile bir mucize kabilinden bu halin sonucu olan Batı peykçiliğinden kurtulma müm­ kün olunca, toplum bu koma halinden çıkıp tekrar hır devlet olarak dirilmeye muvaffak oldu; bunda yavaş ya­ vaş bir yeni "biz" kavramı belirmeye başladı. On doku­ zuncu yüzyıl ortasında bu, henüz yeni ve belirsizdir. MiLLiYET KA VRAMI BELiRSiZ VE KARIŞIK Durumu anlatmak için, Abdülhamit zamanında Av­ rupa'da bulunan bir Jön Türk'ün anılarında naklettiği bir hikayeyi zikredeyim. Birkaç arkadaşı ile Paris'te bir kü­ tüphaneye dadanmış. Oraya bakan memur veya müdür, onları ilgi ile izlermiş. Nihayet bir gün sormuş: - Siz nesiniz? demiş. Bizimkiler bakışmışlar, hepsi birden: - Müslümanız, demişler. Fransız: - Bu, sizin dininiz. Milliyetiniz ne? Bizimkiler cevap vermişler: - Biz Osmanlıyız, demişler. Adam gene tatmin olunmamış:

59


- Bu, sizin tabiiyetiniz. Fakat milliyetiniz nedir? - Bakın, demiş, şuradakini görüyor musunuz. Ona sordum, "Ermeniyim" dedi. Bir de şurada oturan var; o da Rum olduğunu söyledi. Siz de Rum veya Ermeni ola­ mazsınız ya! Jön Türk, bu ya hayali ya gerçek hikayeyi anlattık­ tan sonra: - İşte o zaman T ürk olduğum aklıma geldi, der. Dikkat edersek görürüz ki onun bu son cevabı Avru­ palının, tahlile .zorlayan sualleri karşısında, düşünerek bulunmuştur. Tanzimata karşı uyanan "biz" anlayışının içinde, bu hikayede olduğu gibi, bir parça Müslümanlık, bir parça da Osmanlılık var. Fakat bu ikincisi bile yenidir. Batının baskısı karşısında düşün yolu ile bulunmuş bizci­ liğin ilk ifadesidir. Asıl kuvvetli olan birincisidir. Fakat Müslümanlıkta ve İslam hukukunda Türk gele­ neğine uygun örgütsel bir "biz" kavramı da yoktur. Müs­ lüman ümmeti üç kişi de olabilir, üç milyon kişi de; bunla­ rın bir devlet birimi olmaları şart değildir. O zaman "mil­ let" diye yalnız Müslüman olmayan kişilerin din toplumu­ na denirdi. Müslüman Türk'ün örgütsel biz varlığı ancak devlet çerçevesi içinde mümkündür. Bu örgütsel toplum olarak devlet, İslam hukukundan değil, T ürk "kanun" ge­ leneğinden doğmuş bir şeydir. İslam hukuku sadece ina­ nanlar arasındaki bireysel münasebetlerle ilgilidir. . 60


Müslüman Türk'ün Osmanlı devletinin ekonomik birimleri ve siyasi temeli darbelenmeye başlayınca şeriat­ çılar ortaya çıkarak, birey hukukundan başka bir şey ol­ mayan İslam şeriatı ile örgütsel Türk toplumunu kurtara­ cağız iddiası ile onu daha da dağıtmaya sebep oldular; devlet-bizliğinden yoksun şeriata kalmış bir toplumun başındaki idare kolaylıkla Batı peyki haline geldi. Ba­ ğımsız bir devlet altında bir millet olma bizliğinden yok­ sun her Müslüman toplumu Batının ya peyki olmuş ya da tüm onun esiri haline gelmiştir. Batının ekonomik ve si­ yasi kudreti karşısında bu toplumlar paramparça olmuş­ lardır. Moğul İmparatorluğu'nda Hindular zaten bundan yoksundular; fakat bu imparatorluğun bozulması ile Müslümanlar da ovalara yayılmış kuzular haline geldiler; hiçbir örgütsel bizlikleri ve birlikleri olmadığından Batının önünde sapır sapır döküldüler. Müslümanlıkları, şeriata bağlılıkları çok kavi olduğu halde bunun onlara faydası değil zararı oldu. Endonezyalılar bundan da daha kötü duruma düştüler; çünkü onların ufak ufak sultanlık­ ları birer birer Hollanda kuklası haline geldikten sonra, milyonlarca insan Hollanda ekonomisinin önünde muaz­ zam bir koyun sürüsü haline geldi. Ulusal birlik şuuru o kadar yok edildi ki bu koca millet hata bugün bile bir ulus olarak kendini bulamıyor. Bu misallere karşıt misal olarak Japon toplumunu zikredeceğim. Batı, bu toplumu, örgütsel bir toplum olarak karşısında kaya gibi buldu; bu 61


toplum Batıdan istediğini eline geçirip kullanma, hatta istismar etme marifetini gösterdi. NAMIK KEMAL'IN OSMANLI M1LL1YETÇ1L1G1 Osmanlı-Tük toplumu kuvvetli devlet geleneği sa­ yesinde yukarıdaki misaller haline gelmekten kurtuldu. Bununla beraber, orada bile Tanzimat'ın peykçiliğe deje­ nere edilmiş olmasına karşı uyanan ilk tepkide Osmanlı­ lıktan ziyade Müslümanlık vardır. Çünkü bu tepkinin bir kısmı Batı peyki haline gelen devlete karşı olmakla bera­ ber daha önemli olan kısmı Hıristiyana yani Batı peykçi­ liğinden asıl faydalanan "millet"lere karşı idi. Fakat, şimdi görüşlerini ele alacağımız, modem ça­ ğımızın gerçek ilk düşünürü olan bir vatanseverin elinde bu İslam-Osmanlı unsurlarının yoğrulmasından Batıcılı­ ğa karşıt yeni bir "biz" anlayışına doğru ilk adım atılmış oldu. Bu düşünür Namık Kemal'dir. O, Tanzimat siyaseti­ nin mahsulü olan Osmanlı kavramını alıp ondan, tabir caizse, bir Osmanlılık Milliyetçiliği yaratan adamdır. Onun için, önce onun zamanındaki bazı olayları gözden geçirdikten sonra, Namık Kemal'in Batı, Batılılaşma, Biz ve Bizleşme ve Toplumsal Değişme veya "Terakki" hak­ kındaki fikirlerinin eleştirmesine geçeceğiz Unutmaya­ lım ki geçmişteki büyük adamların fikirlerini eleştirme, bir "put yıkma" işi değildir. Tarihte insanların fikirleri 62


duraksız bir oluşum halindedir; onun için Namık Ke­ mal'in fikirlerini eleştirmek onu yıkmak ya da kötüle­ mek değil, toplum ve düşün tarihimizin geçirdiği oluşu­ mun dönemlerini tanımak demektir. NAMIK KEMAL PEYKÇiLiGE KARŞI

Namık Kemal'in bizim asla unutmayacağımız bü­ yüklüğü, bizde Menderes modeli Batıcılığa ilk karşı ge­ len ve buna karşı bir milliyetçilik şuuru yaratmaya çalı­ şan adam olmasındadır. Bu çeşit Batılılaşmanın toplu­ mun ekonomik temellerini ve örgütlerini yalnız çökert­ mekle kalmayıp onların yerine yenilerinin geliştirilmesi­ ne imkan vermediğini de ilk gören ve anlayan odur. Batının kuklası haline gelmiş hiçbir toplum bu halden çıkmak için kendine çekidüzen verecek reformlar yapa­ mamıştır. Yapamadığından bu halden kurtulmak için ulu­ sal ·bir savaşı kazandıktan sonra bu gelişememe haline ancak devrimsel değişmeler yaparak girmek zorunda kal­ mıştır. Namık kemal'in karşı geldiği durumun başlangıçları Tanzimat'ın ilanından bir yıl öncesine gider. 1838'de Londra'da uzun müzakerelerden sonra, aslında Mısır vali­ sine karşı İngiltere ile ittifak isteme şeklinde başlayan bir iş alelade bir ticaret antlaşması ile sonuçlanmıştı. İngiltere kesin olarak böyle bir ittifaka yanaşmadı. Bunun yerine bir 63


ticaret antlaşması yapmakta ne var? diyeceksiniz. Gerçek­ te bu, pek olağan bir şey; ama bu 1838'de olan, o olağanla­ ra

hiç benzemiyor. Kısaca söyleyelim: Tarihimizdeki ilk

"satılık memleket " vesikası olan bu antlaşma ve ondan sonraki yıllarda diğer ileri gelen Avrupa devletleriyle de yapılan benzeri antlaşmalar gereğince Avrupa mamul maddeleri gayet düşük gümrük tarifeleriyle girecek, bu ta­ rifeleri değiştirmek hükümetin elinde olmayacak; yabancı iş adamları her yere gidebilecek, her istediği işi yapabile­ cek, kazandığını istediği zaman alıp götürebilecek; ticaret ve zenaat serbest olacak, devlet müdahalesi ve tekelleri ol­ mayacak, yani devlet ekonomik siyaset hükümranlığından mahrum olacaktı. Her türlü ham madde, hatta yiyecek maddelerini, hatta bir harp halinde devletin milli müdafa­ ası için lazım bile olsa devlet tarafından (daha çok fiyat verip alabilecek olan) yabancı özel teşebbüsçünün ihraç etmesine mani olunamayacaktı. İngiliz Başbakanı Lord Palmerston, büyük elçi Lord Ponsonby ve Türkiye'de durmadan liberalizm propagan­ dası yapan David Urquhart (Ahmet Vefik Paşa'nın "en tehlikeli T ürk dostu" dediği adam) bir yandan bu kadar avantalı bir antlaşmayı yaptıklarından ötürü birbirlerini tebrikler ederken bir yandan da T ürk devlet adamlarının ahmaklığının bu derecesine şaşıyorlar, Lord Palmerston bu millete bayağı acıyordu. Padişah Mahmut hasta yatağında, uğradığı yenilgi64


lerin ıztırabı içinde bu antlaşmayı imzalamak istemedi. Yapacağı zararlar hakkında ileri sürdüğü itirazlara Reşit Paşa, hiç sevmediği ve Lord Palmerston'a müstebit diye kötülediği Mahmud'u "Sanayi kuracağız, Avrupa'dan makinalar, ustalar getirteceğiz; o zaman bu mahzurlar kalmayacak, buna mukabil bu antlaşma ile Mehmet Ali'yi mahvedeceğiz" diye diller dökerek kandırdı. T ürk köylüsünün, esnafının, endüstrileşmesinin ve nihayet Türk devletinin idam fermanını elde etti. Otuz yıl içinde bu antlaşmanın neler ettiğini anlamak

isterseniz Namık Kemal'in yazdıklarını okuyun. Dünya­ nın bir yerinde görülmedik bir liberalizm rejimi başlayın­ ca Avrupa ekonomisi bir çığ gibi geldi. Menderes modeli "görülmedik refah" başladı. Gene aynı dönemde bizim gibi Batı meselesi ile uğraşan Japonlar, tersine kapılan, pencereleri sımsıkı kapatarak, kemerleri sıktılar, sert bir devletçilik siyaseti tutturdular; o tarihten itibaren yolları­ mız ayrıldı; aynı yüzyılın sonlarına doğru Japonya Avrupa ayarında bir endüstri memleketi haline geldi. Reşit Pa­ şa'nın endüstrileri ise sabun köpüğü gibi söndü; üstelik sı­ kılmadan "Devlet eliyle ekonomi olmaz; bırakın bu işi Zarifi mi olur, Mr James Jones mu olur, yoksa ikisi birlik­ te mi olur, istedikleri gibi onlar yapsınlar" dediler. Men­ deres modeli görülmedik refah devrini yerli/yabancı özel teşebbüsçülük rejiminin insafına havale ettirdiler. T ıpkı bugün olduğu gibi. Sadece hacım ve kemiyet farkı var. 65


NAMIK KEMAL'IN BATI ANLAYIŞI Namık Kemal'in hücum ettiği şeye, işte böyle so­ nuçlar yaratan Menderes modeli Batı medeniyetçiliğidir. Böyle bir durumda olan bir düşünür, ister istemez; "Batı nedir?", "Batılılaşma nasıl olur?", "Batı karşısında biz neyiz?", "Toplumun yenilenmesi, terakkisi nasıl müm­ kündür?" sorularıyla karşılaşır. Bu bakımdan o, bizde Batıcılık, Ulusçuluk ve Toplumsal devrim sorusunu ilk ele alan adamdır. Onda, aynı zamanda, ilk defa olarak Batıcılık ve bizcilik karşıtlığının ve ikiliğinin doğuşunu, böyle bir karşıtlığın meydana gelmesi yüzünden toplumsal değiş­ me ve kalkınma davasının olumsuz, hatta muhafazacı yö­ ne çevrilişinin ilk örneğini de göreceğiz. İleride görece­ ğimiz gibi, Atatürk müstesna, daha sonraki kuşaklarda gelen başlıca düşünürlerimiz hep bu ikiliğe ve olumsuz­ luğa düşmüşlerdir. Namık Kemal'in düşünüşünün dokusu hakkında bir fikir vermek için önce Avrupa uygarlığını anlatan yazıla­ rından birinin özetini vermek isterim. Meşhur Terakki adlı yazısında şöyle anlatır: "Gökteki yıldızlardan bir kişi gelse" der (adeta ken­ dini kasdediyor) "ve bu mahluk Avrupa'yı görse, insan gücünün yarattığı eserler onu hayretler içinde bırakacak­ tır. Yalnız Londra'da göreceği harikalar aklına korku ve-

66


recektir" diyerek bu harikaları birer birer anlatır: Parla­ mento, mahkemeler, okullar, ticaret, müzeler, hayvanat bahçeleri, rasathaneler, kütüphaneler, tiyatrolar, basın. (Bunlar, o zaman hiçbiri bizde olmayan şeyler). Peki, bunları yaratan sebepler nedir? Şunları sayar: Özgürlük (hürriyet), eşitlik (müsavat), iş bölümü, ekonomi bilimi, buhar kuvveti, elektrik. Bu kaideler ve araçlar sayesinde insan medeni memleketlerde tabiatı hükmü altına almış­ tır, terakki yolunu bulmuştur. Fikirler çalışmaya ve bili­ me yönelmiş, refah dünyası yaratılmıştır. Namık Kemal'in anlattığı bu Avrupa medeniyetini ve terakkisini o zaman okuyanlar acaba onu nasıl belli­ yorlardı? Avrupa'da insanlar çalışıyor, bilgi edinmişler, siyasiler de akil mi akil; onun için özgürlük var, eşitlik var. İşte bu kadar. Namık Kemal'in Avrupa medeniyetini anlayışı, kendisinden yirmi yirmi beş yıl önceki ilk Tan­ zimatçıların anlayışından ileri gidememiş. Biraz tarihe gidebiliyorsa da ancak Fransız Devrimi'ne kadar. O da ona toplumsal devrimler yam ile gözükmüyor, bu devrim sadece akılda yapılmış bir devrim olarak gö:<;üküyor. Sonra, bu Fransa'da olan devrim nasıl olmuş da Lond­ ra'da medeniyet yaratmış? Namık Kemal'in okuyucuları, Batı Avrupa'da daha Fransız devriminden çok öncelere giden bir toplumsal değişme olduğunu, bu medeniyet de­ nen şeyin bu değişme boyunca kah yavaş, kah hızlı ve sarsıntılı çalkalanmalarla bir yapı ve örgüt değişiklikleri 67


sonucu olarak meydana geldiğini öğrenmiyorlar. Bu uy­ garlığın kendi toplumunun tarihi ve o zamanki durumu ile ilgisini ve tabii olarak onunla ne münasebeti olabile­ ceğini de anlayamıyorlar. Her şey iki noktaya gelip tıka­ nıyor: Akıl veya bilim, bir de çalışma (say'). Bu Avrupalı gerçekten soyut bir mahluk, tıpkı onu görmek için gök­ lerdeki yıldızın birinden kalkıp gelen mahluk gibi. "Av­ rupa kafası" diye o zamandan beri bir efsane kalıyor. Medeniyet bu Avrupa kafasının işi; o kafayı alıp omuzla­ rımızın üstüne takmadan medenileşmek mümkün değil. Namık Kemal, Batı uygarlığını tarih ve toplum şart­ larından o kadar soyut şekilde anlıyor ki o uygarlığın içinde cereyan eden bazı toplumsal olayları gördüğü hal­ de, bu olaylarla uygarlık denen şey arasında bir ilişiklik görmüyor; uygarlığın bir kafa işi olduğuna saplanmış. Gerçi insan gücünden ve hatta iş bölümünden, ekonomi biliminden de söz ediyor, fakat okuyucu bunlar arasında ne münasebet var göremiyor. Sözünü ettiği toplumsal olaylar arasında bilmeden çok önemli şeylerin üstüne ba­ sıp geçiyor da üzerinde durup bakmıyor. Mesela, bu akıl­ lara korku veren medeniyette üç önemli kusur bulundu­ ğunu kaydeder: Sınıf farkları ve imtiyazları; konsolide oyunları dediği mali spekülasyonlar; akıl hükümlerine aykırı adet ve gelenekler. Hatta daha da ileri gidiyor: Haksızlık ve zulüm de kalkmış değil, diyor; birçok insan­ lar açtır; siyaset çoğunluğun çıkar isteklerine göredir (ço68


ğunluk mu acaba?), akıl işlerine din işleri karıştırılmıştır, diyor. Hatta, Avrupalı düşünürlerin ilerde bunların büyük bir devrime yol açacağından bahsettiklerini söylüyor (belli ki sosyalistleri kastediyor). Fakat bütün bunlara rağmen, bunlar olsun bu uygarlığın üstünde oturduğu toplumsal rejimle onun arasında sıkı bir ilişiklik olduğu­ nu ona anlatmıyor. Uygarlık denen Avrupa medeniyeti o kadar tarih ve toplumdan soyut bir akıl işi ki kusur diye gördüğü olaylar tuhaf tesadüfler olarak görülüyor. De­ mek ki toplum ile uygarlık arasında zaruri bir ilişki yok­ tur. Uygarlığı yapan toplum değil, bireydir. İkisi arasında bir ilişki söz konusu olsa bile, bunda uygarlık topluma etki yapıyor, toplum uygarlığa değil. Demek ki on sekizinci yüzyıl sonu tarih yazarı Asım boşuna hayıflanıyordu. Frenklerden siyaset öğren­ diğini sandığı aydınlar, Fransız Devrimi'nden, bizdeki gericilerin açtığı Volterilik, dinsizlik suçlamaları yüzün­ den, belli ki siyaset ve tarih görüşünde hiç etkilenmemiş­ ler. Bir şeyler öğrenilmişse bile Osmanlı tarihinin koma devri dediğim dönemde o da unutulmuş. Osmanlı kafası tarih şuurundan yoksun cascavlak kalmış. Onun için, Na­ mık Kemal, Londra'da Karl Marx'tan bir iki blok ötede yaşarken şimdi Fransız Devrimi düşününün çok daha ötelerine gidildiği bir devirde, o düşünün tavşanın suyu­ nun suyu gibisi kalmış ikinci üçüncü el kitaplardan onu öğrenmeye çalışıyordu. Hem de tanıdığı sosyalistler ol69


duğu halde. (Birinci Enternasyonale Marx'tan sonra baş­ kanlık etmiş olan tanınmış bir sosyalist Yeni Osmanlıla­ rın hareketine ve fikirlerine yardım etmiş bir zattı. Öyle olduğu halde, Yeni Osmanlıların uygarlık görüşünde top­ lumculuk yanı hiç yoktur.) NAMIK KEMAL'IN BATILILAŞMA ANLAYIŞININ ELEŞTIRlSI

Toplum açısından Namık Kemal'in Batı uygarlığın­ dan alınacak şeyler konusundaki fikirlerine gelirsek bu bireyci düşünüşün etkilerini görürüz. Batı uygarlığında "biz" için önemli yalnız iki şey var: Hürriyet, aydınlan­ ma. Zamanla bunlar "Kanun-u Esasi" ve "Maarif" oldu. Yani, anayasa yapılırsa, okullarda bireyler okutulursa bizde de uygarlık olacak. Avrupa uygarlığının, üstünde oturduğu toplumsal sistem bizi ilgilendirmez. Çünkü bu sistem "biz"deki sistemden her noktada farklıdır. O, bir defa Hıristiyanlıktır; "biz"de ise Müslümanlıktır. Onda hükümetin esası çoğunluğun isteğidir; "biz" de fıkıhdır. Onda sınıflar vardır; "biz"de sınıf diye bir şey yoktur. "Biz"in hukuku ve devleti gibi ahlakı da farklı ve üstün­ dür. Demek ki Avrupa'da ne kadar noksanlık varsa onlar­ da "biz" hep üstündür. "Biz"de olmayan biricik şey me­ deniyettir, Avrupa yalnız bunda üstündür. Mesele basitle­ şiyor: Eksik olan yanı Avrupa'dan almak. 70


Şu halde Namık Kemal'in anlayışında bu Batı uy­ garlığının karşısında olan şey yani "biz", Müslümanlık ve Osmanlı devletidir. İkisinde de, Batı uygarlığından ol­ mak için çok devrimsel değişmeler gerektiği aklından bi­ le geçmiyor. Anayasa işi Osmanlı devlet düzeninin başka şekle sokulması meselesi değil, Müslümanlığın ve "itila" devrindeki Osmanlılığın düzenidir. Anayasanın biricik fazladan yapacağı şey, birey özgürlüğünü (hürriyet) sağ­ lamaktır ki bu da medeniyeti almak için lazım olduğun­ dandır. Onun dışında Namık Kemal, Tanzimatçılara bile tuhaf gelecek iddialarda bulunur. Mesela, Tanzimatçıların kanunlar yapmak için Av­ rupa kanunlarını aktarmalarını kınar; buna karşı gerekli ve doğru tenkidi yapacağına, yani bunların toplumsal ekonomik değişmeleri kolaylaştıracak ve dürtecek nite­ likte olmaları davası açısından bu meseleye bakacağına, kalkar, ortaya: "Fıkıh ile her şeyi yapabiliriz" gibi koca­ man bir iddia atar. Böyle bir iddia ile fıkhın hem ulusal toplum olma davasındaki yetersizliğini, hem de uygarlığa doğru toplumsal değişmeyi hazırlamak veya kolaylaştır­ mak işindeki yetersizliğini yani kısaca hukuk ile toplum arasındaki ilişikliği anlamadığını açıklamış oluyor. Dahası var: Namık Kemal'in "Özgürlük rejimi ile bilgi ve çalışma işi anlamında Batı uygarlığını yaratacak toplumsal temeller bizde zaten var" gibi daha da koca­ man bir iddiası var. "Biz" görüşü onu, bilmeden toplum71


sal değişme meselesi karşısında adım adım muhafazacılı­ ğa yaklaştırıyor. "Biz"deki üstünlüğe, Batının üstünlüğü­ nü yani medeniyeti katarsak "terakki"yi katmerli yap­ mak bile mümkün. Bu buluş, Namık Kemal'i zaman za­ man coşturur; "Bu, hele bir olsun " der, "Hele özgürlük rejimine bir de bilimi ve çalışmayı katalım, bakın neler yaparız? " Onun "biz "i, T ürk ulusal toplumu değildir, Batının uygarlık esareti altına girmiş olan Osmanlı İmpa­ ratorluğu'nun bağımsız bir imparatorluk olmasını istiyor. Toplum ona T ürk ulusu ve bağımsızlık ona ulusal bağım­ sızlık olarak gözükmüyor. Osmanlılık fikrinin o kadar et­ kisi altındadır ki bu kadar mütevazı bir amaç ona tenez­ zül edilmeyecek kadar küçük gözüküyor. Hele Osmanlı İmparatorluğu camiası Avrupa devletlerinin siyasi ege­ menliğinden bir kurtulsun, bir de bireylerinin kafası Av­ rupa'nın "şa'şaa-i medeniyeti" ile cilalansın, bakın o za­ man ne büyük bir kudret olacaktır; eski Osmanlı "sat­ vet "inin parlak günleri nasıl gelecektir! Fakat bu olabilir miydi? Ekonomik temellerden mahrum bir emperyalizm olur mu? Bu, onun tarihi roma­ nında anlattığı insan-üstü faziletlerin yaratabileceği bir şey midir? Eski Osmanlı-İslam sisteminin en önemli iki müessesesi, toprak rejimi ile esnaf rejimi ve bu iki teme­ lin yaratığı olan iki askeri kuvveti, sipahi teşkilatı ile ye­ niçeriler teşkilatı, bir tarihçi olarak kendisi de pek iyi bi­ lir ki çoktan yok olmuştur. Namık Kemal bizde modern 72


historiyografiye doğru ilk adımdır; fakat İslamcı ve Os­ manlıcı ütopiasının etkisi ile bir de Avrupa tarihçilerine kızmasının verdiği mübalağacılığı yüzünden ve askeri plandaki yok oluşun imparatorluk ekonomisi planındaki köklerini kendisine gösterecek toplumcu bir görüşü ol­ madığından top ve zırhlı Avrupasının cilası ile paçavrala­ ra gömülmüş Türk halkı, onu soymakla meşgul Ermeni sarrafı, devleti dolandırmakla meşgul Rum banker, ulusal varlığının dünya siyaset ve ekonomisindeki önemini sez­ meye başlayan Arap el ele verecek de bir Osmanlı İmpa­ ratorluğu olarak dünyanın karşısında celadet gösterecek diye umut besliyordu. Bu umutla Namık Kemal bu camiayı yaşatmak için ister istemez eski düzenin iki müessesesini, saltanat ve hilafeti ve onların altında yaşayan fıkhı ve dini, yeni Os­ manlı bireyciliğinin temelleri olarak alır. Kişi özgürlü­ ğünden o kadar söz ettiği halde bu müesseselerin onlarla uyuşmazlığını görmüyor. Avrupa uygarlığındaki birey "sa'y-ü gayret"inden ve kazanma zihniyetinden, bizde ise halk yığınlarının kanaatkarlık zihniyetinden o kadar yakındığı halde Ortaçağ İslam ahlakının üstünlüğünde direniyor. Ekonomik terakkiden, o günün kudretinin bu­ har ve elektrik oluşundan o kadar söz ettiği halde Os­ manlı İmparatorluğu ethos'u onda hala gaza ve fütuhat ethos'udur. . Bunun, bilmeden onu sürüklediği şey gerçek Türk ulusal birliği ve kalkınması olmaktan çıkıp padişah 73


ve halifenin patemalist ve dastani önderliği altında em­ peryalist bir kalkınmadır. O zaman uygarlıklaşma, gele­ neksel toplum düzeninde temelli değişiklikleri gerektiren bir dava olmaktan çıkıp bu düzenin üstüne bir Avrupa medeniyeti cilası vurmakla yetinilecek bir iş h<ftine geli­ yor. Uygarlıklaşma toplumsal bir yoğrulma, bir evrim ve­ ya devrim davası değil, mihaniki bir iştir. Bunun sonucu şudur: İki şey, yani Batılılaşma ve "biz" davası veya medeniyet ve Osmanlılık davaları te­ melde birbirinden bağımsız iki ayrı şey olarak görülmeye başlıyor. Batı uygarlığını alma işi, Müslüman toplumu­ nun şeriatı, fıkhı, halifesi ve medresesi ile olduğu gibi kalmasına engel değildir. Yenilenme sadece bunların üs­ tüne bir medeniyet cilası vurmakla mümkündür. Bu yüz­ den Namık Kemal'in Osmanlılık idealizmi erişilmez, ki­ şilerin ulaşamayacağı, adeta ilahi faziletler işi olarak ka­ lıyor. Piyeslerinde gördüğümüz kahramanlar bu yüzden bize reel kişiler olarak gözükmez. Bütün bunların altında, Namık Kemal'in Batıyı an­ lamadaki eksikliklerinin altında, yani "biz" görüşündeki muhafazacılığının ve "terakki" işinde ikisi arasındaki çözümü bulamayışının altında ondaki toplumcu görüşün yokluğunu buluruz. Demek ki ileride tekrar göreceğimiz gibi bir ikilik, bir çatlaklık bu büyük insanın, bu büyük savaşçının fikirlerini de sakatlamıştır. Türk toplumu ka74


dar toplumculuk görüşünden bir an uzaklaşmaması gere­ ken başka bir toplum düşünemiyorum: O, onun hem ta­ rihsel varoluşunun temeli, hem ulusal birliğinin zafiyet­ ten düşüşünün ilacıdır. Bireycilik, Türk toplumunun ze­ hiridir. Birey özgürlüğünün ve devlet bağımsızlığının bu ilk kahramanı çok savaştı, çok ıztırap çekti, bu memle­ ketin kalkındığını görmeden mi öleceğim diye inleye inleye gitti. Nur içinde yatsın; savaşlarını hiçbir zaman unutmayacağız . Fakat biz hala onun bıraktığı yerdeyiz. Onun o kadar çok istediği, o kadarı ile kanaat ettiği bi­ rey özgürlüğünü bile, zamanından beri nice anayasalar yapıldığı halde, hala elde edemedik. Onun o kadar çok istediği Batı boyunduruğundan kurtuluşu, onun adını ta­ şıyan birinin önderliği altında gerçekleştirdiğimiz halde bir kere daha, onun o kadar tenkit ettiği Tanzimat paşa­ larının yeni kopyalarının ihaneti yüzünden-gene yitir­ dik. Anlıyoruz ki onun vardığı görüşlerin bize göstere­ ceği yol yeterli değilmiş. O, içinde yaşadığı şartlar al­ tında bunu bilemezdi; onu kınayamayız; çünkü biz bunu bugün bile öğrenmiş değiliz. Bugün onun insan aklının son sözü dediği Avrupa medeniyeti de çok değişti. Onun o kadar sevdiği Osmanlı İmparatorluğu'na, ölü­ münden kırk yıl bile geçmeden, son verdi; onun Os­ manlılık altında toplanaı:ağına inandığı milletleri hallaç

75


pamuğu gibi dağıttı. Bugün o medeniyet, onu görsün de şaşsın diye göklerden getirttiği mahlukun bulunduğu Feza'daki yıldızlara gitmek üzere; fakat biz, o medeni­ yetin seviyesine onun zamanında olduğundan fazla yak­ laşabilmiş değiliz.

76


iV İSLAMCILIK TEPKİSİ Tanzimat Batıcılığına karşı tepkinin temsilcilerin­ den biri olarak Namık Kemal'in Batılılaşma ve toplumsal devrim hakkındaki görüşüne göre yapılan en önemli re­ formun, yani Kanun-u Esasi rejiminin kaçınılmaz sonucu Abdülhamit rejimi oldu. Abdülhamit rejimi, bizdeki genel bir sanının zıddı­ na, Namık Kemal'in görüşünün bir devamından, huku­ ken yerleştirilmesinden başka bir şey değildir. Namık Kemal gibi düşünenlerle Abdülhamit arasındaki çatışma, Batılılaşma ve "biz" ile ilgili meselelerden değil, üzerin­ de uzlaşılmış olan saltanat ve hilafet anayasası düzeninde egemen iradenin toplumun temsilcisi parlamento mu, hükümet mi, yoksa sultan - halifede mi olacağı mesele­ sinden çıkmıştır. Bizim konumuz olan meselede Namık Kemal, Mithat Paşa, Abdülhamit gibi zatlar arasında bir

77


ayrılık yoktur. Abdülhamit'in anayasa karşıtı olduğu son­ radan çıkma ve Türk toplumunun karşılaştığı baş mesele­ nin bir anayasa meselesi olduğu sanısının devamından doğma bir şeydir. Bu kişilerin temsil ettiği çatışmalar bu baş meselenin kendisi üzerinde değil, istenen yasalı dü­ zende egemenliğin kullanılması meselesindeyai. Nite­ kim, bu meselede Namık Kemal ile Mithat Paşa arasında da temelli bir ayrılık olduğunu birçok alametlerden çıka­ rabiliriz, fakat işler o merhaleye gelmediğinden bu ayrı­ lık patlak vermemiştir. Namık Kemal'in, padişah ve hali­ fe altında merkeziyetçi bir devlet, Mithat Paşa'nın ise adem-i merkeziyetçi bir devlet taraflısı olduğunu göste­ ren izler vardır ve Abdülhamit bu meselede Namık Ke­ mal'in kendi tarafını tutmuş olmasını sonradan istismar ederek Kemal'i anayasaya aleyhtar bir kişi olarak göster­ meye kalkmıştır. Bunun gerçekteki anlamını kavrarsak, Namık Kemal 'in traj edisini daha iyi kavrarız. Çünkü, doğruyu söylemek gerekirse, ana davada tutulan görüş açısından tutarlı olan Namık Kemal değil, Abdülhamittir. Namık Kemal, kendi fikirlerinin yarattığı rejimin kurbanı oldu. Abdülhamit rejimi, ne eski Osmanlı -İslam, ne de yeni Batıcı- Tanzimat rejimine benzer. Namık Kemal'in

78


Batı ve "biz" konusunda muhafazacı kalışı yüzünden Abdülhamit rejimi başka bir "biz"cilik görüşünün yeni İslamcılık anlayışının zaferi ile sonuçlandı. Abdülhamit rejiminin üstün görüşü İslamcılık oldu. Bu rejimin, Türk toplumu için ne felaketli bir rejim olacağını, anayasa re­ formu ile önleneceği sanılan yıkımın nasıl otuz üç yıl da­ ha süreceğini kimse kestiremedi. Şimdi, Namık Kemal'in Batıdan gelen tabii haklar nazariyesi ile "biz"den alınan fıkıh nazariyesinin yan-ya­ nalığından doğan bu Abdülhamit rejiminin özelliklerine bakarak hem bu İslamcılık tepkisinin temel görüşünü, hem de Batı etkisi meselesinin ne hale geldiğini, Batılı­ laşma ile "biz"leşmenin nasıl birbirine büsbütün aykırı ve çelişik hale geldiğini, birinin ötekini nasıl karşılıklı olarak topluma zararlı olacak şekilde ittiğini göreceğiz. Batılılaşma ile "biz"leşme arasında o devirde gördüğü­ müz çatışıklığa benzer eğilimlerin nasıl bugünkü döne­ mimizde de bulunduğunu göreceğiz. iSLAMCILIGIN UYGARLIK GÖRÜŞÜ İslam uygarlığıdır. Daha doğrusu böyle idi. Osman­ ne mümkündür, ne de gerekli. Batının uygarlığı hıristi-

79


yan uygarlığıdır. Halbuki biz İslam uygarlığındanız. İs­ lamcıların anladığı İslamlık, sadece bir din değildir, bir uygarlıktır. Demek ki "uygarlık" kavramı onların arasına da girmiş, uygarlık Avrupa'ya özgü bir şey olmaktan çı­ karılmıştır. Nasıl Batı uygarlığı her şeyi ile bir hıristiyan uygarlığı ise, İslamlık da müesseseleri ile, kanunları ile, değerleri ile bir İslam uygarlığıdır. Daha doğrusu böyle idi. Osmanlılık, daha sonra Tanzimat bu uygarlığı, din­ dev let ayırımı yapmak suretiyle bozmuştur. Ş imdi Batıdan uygarlık almaya kaU�ışılacağına eski, klasik İs­ lam uygarlığına dönüp onu diriltmeli, gerçekleştirmeli­ dir. Tanzimat'ın peykçi Batıcılığından Namık Kemal' in ilkelliğine geçtikten sonra, şimdi birincinin salt Batıcılı­ ğının zıddı olan İslamcı görüşe gelmiş oluyoruz. Bu görüşe göre, Batı uygarlığının ilmi, fenni, en­ düstrisi, kişi çalışması ve özgürlüğü varsa İslam uygarlı­ ğının da var. Zaten Tanzimatçı Batıcıların Avrupa'nın sandığı medeniyet aslında Müslümanlardan alınmadır, çünkü onların hıristiyanlığı batıl olduğundan o bir uygar­ lık yaratamaz, ancak karanlık yaratabilir. Vakta ki hıristi-:­ yanlar müsJümanlıktan uygarlık almaya başladılar, o za­ man karanlıklardan kurtulmaya, terakki etmeye başladı­ lar. Yani medeniyetin kaynağı bizde. Şimdi onu kaptırıp

80


hıristiyanlardan medeniyet almaya kalkıyoruz. Biz, yal­ nız şeriatı uygulayan Osmanlı müslümanlığının sırf şeri­ atı uygulamamış olması yüzünden, sonra da Tanzimat'ta Batılılaşma sevdasına düşüldüğünden kendimizi hıristi­ yanlara esir ettik. Çare İslam uygarlığına dönmede, özel­ likle onun ruhu olan şeriatı, kanun filan gibi şeriat dışı şeyleri bırakıp, yüzde yüz uygulamakta. Demek ki bu alafranga İslamcıların anladığı İslam­ lık Osmanlı, T ürk, hatta Ortaçağ müslümanlığı değil, Hazreti Ömer, hatta Peygamber zamanına kadar getirdik­ leri hayali bir müslümanlıktır. Onların sanısı zıddına, bu müslümanlık tarihte hayatın her yanını kaplayan bir din olmaya kalktığı zaman daima ilim ve fenne, hatta devlete aykırı olmuştur. Türk geleneklerinde ise hayatın ve dev­ letin her yanından ayrılarak, sadece bir hukuk veya hal­ kın ibadet ve örfü şekline konduğu zamanlarda ilim, fen ve felsefe ilerleyebilmiştir. İslamcıların, tarihe baştanba­ şa aykırı olan görüşleri İslamlık adına bireyci ve akılcı bir ideoloji düzmek istemelerinden ileri gelir. Bugün bile bu ideolojinin ileri sürüldüğü Pakistan'da buna İslamlık değil, İngilizce olarak (çünkü bunun hiç bir müslüman dilinde karşılığı yoktur, yani tamamen sonradan uydurma bir şeydir) "Islamic Ideology" denmektedir. 81


Bu görüşe göre, şeriat bir devlet için araç değil, amaçtır. Şeriat, Avrupa'da olduğu söylenen uygarlığa karşıt prensipleri olan ayn bir uygarlığın ifadesidir. Tan­ rı'ya inanmaktan, ilme, fenne, hatta yıkanmaya veya diş fırçalamaya kadar içinde herşey var. Namazın ve orucun bile ilmi ve fenni hakikatleri vardır. Avrupalılar bu haki­ katlerden gafil olduğundan bunları deney yolları ile bulu­ nan şeyler sanırlar. Halbuki peygamberimiz bütün bunla­ rı hazırca bize bildirmiştir. Evvelce söylediğimiz gibi, İslam anlayışında örgütlü toplum görüşü yoktur. O, bireyler yığını ile ilgilidir. Hangi aileden, kavimden, dilden, hatta devletten olursa olsun inançta birliktir. Onun için tarihte çok müslüman hükü­ metleri olduğu halde, hiçbir zaman İslam devleti olmamış­ tır. Devlet şekilleri İslamlıktan çıkmamış, ondan önce gel­ miş ve aldığı İslamlığa da ona göre şekil vermiş, din ile toplum arasında ancak bu şekilde bir örgütleme meydana gelmiştir. Halbuki, şimdi bu lslamcılar nazarında İslam uygarlığı bir inanan kişiler yığını ve sözde İslamlıktan ge­ len uygarlık araçları yığınıdır. Bu kadar hayali ve tarih ger­ çeklerinden yoksun yapma, bireyci ve akılcı bir "biz" gö­ rüşünün, yalnız Osmanlı İmparatorluğu' nda değil bütün dünyadaki müslümanların toplumsal örgütlerinin ve 82


"biz"liklerinin allak bullak olduğu bir devirde, ne kadar yıkıcı ve dağıtıcı bir rol oynama tehlikesi taşıdığını, bunun Osmanlı İmparatorluğu'ndaki uygulanmasında göreceğiz. BATI ISLAM UYGARLIGININ GÖBEGINDE

Bu dönemde, din ve şeriatın bol bol lakırdısı edildi­ ğine, Batı uygarlığına karşı yazarların islam uygarlığının üstünlüklerinden atıp tuttuklarına bakarak, bütün kapıla­ rın "gavur" uygarlığına kapandığını, toplumun, Batı et­ kisinden kurtularak, sözü edilen islam uygarlığını yarat­ ma işine koyulduğunu sanmamalıyız. Bu bireyci uygarlık görüşü herhangi bir toplum örgütü ve özellikle toplum değişmesi görüşünden tamamiyle mahrumdur. Bundan ötürü, bireyciliğine ve akılcılığına yani alafrangacılığına rağmen, toplum ve devrim meselelerine geldi mi Namık Kemal'den de daha gerilere döner. O, gözünü böyle arkaya çevirmiş bakarken, Batı uy­ garlığı, fırsat bu fırsat, elini kolunu sallaya sallaya, Tan­ zimat ' ta olduğundan da daha derinlere, her yere girer. Batı ekonomisinin hükümranlığı, hilafet imparatorluğu­ nun başkentinin göbeğinde Düyun-u Umumiye İmpara­ torluğu şeklinde yerleşir. 83


Tanzimat'ın peykçilik devrinde, Menderes modelin­ de olduğu gibi, devletin siyasi bağımsızlığı yoktu, fakat o zaman Düyun-u Umumiye İmparatorluğu diye bir şey de yoktu. Şimdi, Abdülhamit zamanında durum bunun tersi. Batının artık dış kaleye ihtiyacı yok. Peykçilik devri ka­ lenin içine girişi hazırlamış, kaleye girilmiş, ondan sonra devlete: "Siyasette bağımsızsın, ister Rusya' ya dön, ister Prusya'ya; biz içeride yerleştikten sonra, istediğin yere dön" diyorlar; bizim halkımız da buna bakarak Abdülha­ mit'in yedi düvelden bağımsız olduğunu sanırdı. Bütün dünya müslümanlığında Abdülhamit'in siya­ sette en bağımsız İslam hükümdarı olduğu sanısı olan de­ virde Batı, her türlü temsilcisi, her türlü aracı ile bu İs­ lam İmparatorluğu'nun içinde cirit oynamaktadır. Tek gi­ remedikleri yer Mekke ile Medine." (6)

O devirde bir Türk İstanbul'dan Halep'e bile zor gi­ derdi. O da Cevdet Paşa gibi bir devlet adamı ise. Eğer aydınsa, Bursa'ya bile zor giderdi. Eğer halktan ise, en kabadayısı mahallesinin ötesine ancak gidebilirdi. İmpa­ ratorluğun topraklarında asıl trafik Batılıların elinde. İn(6) Bu da bizim sanımız. Gerçekte çeşitli yollarla oraya bile giren Batı­ lılar olmuştur. Bunların en meşhuru, Hollandalı şarkiyatçı ve Hollanda hükü­ metine müşavirlik yapan Snouck-Hurgronje Mekke hakkında tek bilimsel kita­ bı yazan adamdır.

84


giliz, Alman, Fransız, Rus mühendisleri, arkeologları, seyyahları, coğrafyacıları, haritacıları, bitki ve hayvan bilginleri dolaşıyor. Ellerinde aletler, dağını taşını ölçü­ yorlar, haritalarını çiziyorlar, madenlerinden, petrollerin­ den örnekler alıyorlar. Topraklarını . kazarak, tabaka taba­ ka medeniyetler çıkarıyorlar. altlarında katır, sırtlarında çadır, bizim müslümanlıkla meşgul aydınlar gibi yol yok, geçit yok demeksizin, el atmadık yer, karıştırmadık köşe bırakmıyorlar. Adamlar hayretler içinde; dünyanın tarih­ çe, uygarlıkça, kaynaklarca en zengin bir bölgesinin üs­ tünde atıl ve fakir bir millet oturuyor. Bu böyle olmaz, yağma yok demeye başlıyorlar. Bir Alman basit bir şelale karşısında bile konuşuyor: "Bu su böyle akar?" diyor. "Ya, böyle akar" diyorlar. "E, siz böyle bakar?" diye ba­ ğırıyor adam. Batı, İmparatorluk topraklarının üstünde mühendis, zoolog, coğrafyacı ve madenci olarak ayaklanmış böyle . dolaşırken, Batıcıların o kadar özlediği "hürriyet " ile "maarif", biri Meclis-i Mebusan şeklinde yokedilmi�, diğeri de korku ve şüphe hedefi haline gelmiş. Bunlara karşı olumsuz davranış alabilen devlet, Düyun-u Umumi­ ye 'ye yan bakmak şöyle dursun, onun önünde eğilmiş, ondan medet umuyor. Bugün nasıl A ID teşkilatı, devlet 85


teşkilatından fazla canlı ve faal ise o zaman da bu D.U. Türkiye'nin köşesini bucağım, hesabını kitabım Türkler­ den daha iyi biliyor. Devletin yegane derin nüfuz sahibi olan, eli her yere uzanan teşkilatı hafiye ve emniyet teş­ kilatıdır. Onun dışında en önemli işlerde Batı uygarlığı­ nın kalesi D.U. ön safta. Maliye, nafia ve önemli yatırım işleri tamamiyle onun sahası. Bütün kaynaklara el kon­ muştur. İşte, İslam uygarlığının Batı uygarlığı karşısındaki gerçek durumu. Bu uygarlığın, sanımca, en münasip adı "teneke uygarlığı "dır. Esası, içindeki petrolü boşaltılmış gaz tenekesidir. Halk onu alır, evinin damım veya duvarı­ m yamar; onun içinde su taşır; onun içinden su içer; onun içinde yıkanır. Hatta "tenekecilik" adında bir de mesleki farklılaşma meydana getirmek suretiyle bu maddenin ekonomik gelişmeye de bir faydası olur. Bu teneke uygarlığı içinde yaşayan toplum karşısın­ da devletin çok itina ile, çok titizlikle üstünde durduğu şey, tenekeyi Batı uygarlığının tesirlerine karşı galvanize edecek bir totalitercilik kurmaktır. Liberalizm yalnız Ba­ tılılara mahsustur. Onun için bu liberalizm uygarlığının etkilerinin sızdığı okumuş kafasına uygarlık ideali, inadı­ na, bir bireycilik ve liberalizm şeklinde bir kurt gibi su-

86


nulur, onu için için kemirmeye başlar; herhangi bir top­ lumcu görüşün yeşermesine hiç imkan bırakmaz. fSLAMCILIGIN JAPON MODEL! EFSANESi

Bu dönemin özelliklerinden biri de yenilenme, kal­ kınma isteklerini kökünden baltalayan bir gelenekçilik fikriyatının yerleşmesi, bunun en su götürmez delili ola­ rak da düşün hayatımızdan bir türlü sökülüp atılamayan bir "Japon Efsanesi"nin yaratılması oldu. Batı uygarlığı­ nın karşısında ayakta durabilmek için toplumsal yapıda değişiklikler gerektiği fikrine karşı İslamcı gelenekçiler şöyle diyorlardı: "Uzak doğuda bulunan Japonlar bir do­ ğu toplumu olarak kendi toplum yapılarında ve gelenek� terinde bir kılı bile kıpırdatmadan pekala Avrupa'nın il­ mini ve fennini alabilmişlerdir. Japonlar Avrupa'nın yal­ nız maddi medeniyetini alarak bununla geleneksel mües­ seselerini kuvvetlendirdiler." Bu efsane, Tanzimat'ın başlattığı, Namık Kemal'in bilmeden pekleştirdiği "takma Avrupalılaşma" nazariye­ sinin, geleneksel gövde üstüne ilim ve fen takma müm­ kündür nazariyesinin resmileşmiş şekli oldu. Japon uy­ garlaşması hakkında hiçbir şey bilmeden, Japon toplumu 87


hakkında tam bir bilgisizliğe dayanarak ileri sürülen bu iddia gerçekte doğru mudur sorusu da kimsenin aklına gelmemiştir. İslamcı tezine uyduğundan herkes onu bir gerçek olarak kabullenmiştir. Ben de, fikir tarihimize muvaffakiyetle sokuşturulmuş böyle bir fikrin etkisi al­ tında Japonya 'ya gittiğim zaman böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu öğrenmeyi çok merak ediyordum. 1 959 yılında Tokyo'ya varışımdan bir iki saat sonra, ran­ devumuz gereğince, beni ziyarete gelen ve benim kafam­ da neler dolaştığından haberi bile olmayan Japon tarih profesörünün anlattıkları, Japon efsanesi hakkında bil­ diklerimin baştan başa yanlış olduğunun ilk ipuçlarını verdi. Daha sonra, memleketi gördüğüm, Japon tarihini ve değişimini bizimki ile karşılaştıra karşılaştıra incele­ meye koyulduğum zaman anladım. Japon modeli, özellikle Japon değişiminin, bizim Tanzimat'tan

az

sonra başlayan döneminden önceki dö­

nemini incelememiş olan kimseleri üstünkörü bakışla yanlış ve ters sonuçlara vardıracak özellikler taşır. Fakat bizim tarihimizi gözönünde tutarak bunu inceleyenler için bu özelliklerin niteliği daha kolaylıkla meydana çı­ kar. Japon efsanesi yalnız bizde değil, bütün İslam dün­ yasında hala yaşamaktadır. Fakat hiçbir İslam yazan ve88


ya düşünürü merak edip de bu memleketi ne görmüştür, ne de tarihini ve oluşumunu incelemiştir. Sadece her yer­ de gericiler ve gelenekçiler, efsane şekline sokulmuş Ja­ ponya'yı dillerine dolarlar, "Efendim, Japonlar. . . " diye başlarlar, kendi kafalarındaki inançları bu efsane ile is­ patlarlar. qerçekte, Japon misali İslamcı ve gelenekçi tezini ispatlamaz; tersine, onu yalanlar. Bunun ayrıntısına bura­ da giremeyeceğiz. Bu eserde yer yer Japonya'ya atıflar yapılmaktadır. Daha sonraki sahifelerde de zaman zaman yapacağımız kıyaslamalarla bu noktayı aydınlatmaya ça­ lışacağız. ISLAMCILIGIN SONUÇLARI Abdülhamit rejiminin efsaneye ve yalana dayanan ideolojisi gözönündeki gerçeklerin rağmına, kahramanca bir inatçılıkla otuz üç yıl sürdü; Türk toplumu Batı uy­ garlığının şahmerdan altında sıkıştınla sıkıştınla teneke gibi kupkuru, ipince bir hale getirildi. Türk toplumunu bu hale getirdikten başka toplumsal düşün hayatını da kuruttu; üstelik Batıcılığı da, Osmanlıcılığı da, İslamcılı­ ğı da adamakıllı dejenere ederek üçünün de iflasını mey-

89


dana çıkardı. Üçünün de T ürk toplumunun kalkınmasına yetersizliğini, ona hiçbir faydası olmadığını ispat etti. Batıcılığın da, İslamcılığın da anlamsızlıklarını kavra­ mak isteyenler bu devri her açılardan incelemelidirler, ondan çok şeyler öğrenebilirler. Burada çok kısaca bun­ ları birer birer kaydedelim: 1) Abdülhamit döneminin Batıcılığı, Tanzimat'ın başlattığı Menderes modeli Batılılığın daha da kötüsü olarak devamı oldu. Menderes zamanında olduğu gibi, tüketim Batılılığı şeklinden sömürgenlik Batılılığın sınır­ larına kadar gelindi. Batı uygarlığının eserleri sadece dar sınıfların tüketimi için, ulusunun emeği ve mülkünün ta­ biat kaynaklan, Batı uygarlığının kendi üretimi için tüke­ teceği maddeler oldu. Devlet de, toplum da ekonomice . Batı uygarlığının kölesi haline geldi. Peykçilik politikası­ nın kucağında başlayan Tanzimat Batıcılığı, böylece Av­ rupa uygarlığının ağırlığı altında can verdi. 2) Abdülhamit döneminin İslamcılığı da aynı dere­ cede iflas etti. Kapıları Batı ekonomisine apaçık duran bir toplumda bir İslam uygarlığı bile kurulamayacağını korkunç bir şekilde ispat etti. İslamcılığın guya Batı siya­ si kudretine karşı gelecek diye İslam aleminde yürütül­ mek istenen kampanyası, Batı uygarlığına karşıt bir İs90


lam Enternasyonali yaratma yerine, Hindistan'a mı olur, Arap memleketlerine mi olur, nereye gittiyse, ne hikmet­ se, oralarda T ürk hilafetine düşman İslam milliyetçilikle­ ri yarattı. Elbette, emperyalist Avrupa'nın valileri, oryan­ talistleri ve okulları armut toplamı�orlardı. 3) Abdülhamit dönemi Osmanlıcılığı da iflas ettirdi. Balkanlarda Bulgar, Sırp, Yunanlı ayaklanmaları, Rum kilisesinin azgınlıkları, Ermeni nasyonalistlerinin çete ve tedhiş hareketleri ile çiçeklendi. T ürk'ten gayrı bilcümle tab'a-i şahane, Çerkeslere varıncaya kadar milliyetçilik sevdasına koyuldu. Avrupa'da Hıristiyan katliamcısı bir kızıl sultan efsanesi yaratılmasına yol açan olaylarla bü­ tün Türk ulusuna dünya ölçüsünde kötü bir şöhret kazan­ dırıldı. T ürk aydını tuhaf bir duruma düştü: İstibdat aley­ hine çalışırken kendini başka milliyetlerin istiklal davala­ rına hizmet eder durumda buldu. En ünlü hürriyet şairi­ miz, Avrupa tab'alı ve bir Avrupa sefirinin himayesinde olan bir Ermeni nasyonalistinin attığı bombayı takdis eden bir şiir yazmak mevkiinde kaldı. "Biz"in ne acayip, ne anlamsız bir kavram haline geldiğini düşününüz! Bu gibi hürriyet şiirlerine karşılık, Türk aydını tek bir dev­ rim şiiri yazamamıştır!

91


v

AYDINLAR TOPLUMSAL DEVRİM DAVASIYLA KARŞILAŞIYOR Abdülhamit rejimine karşı açılan savaşın sloganı devrim değil, hürriyetti. Bu savaşta dava gene dönüp do­ laşıp, hürriyetin, kanun-u esasinin getirilmesi davası oldu. Toplumsal devrim, hatta reform fikri büsbütün unutuldu. ABDULLAH CEVDET VE PRENS SABAHA TTiN Gerçi Abdülhamid'e karşı savaşanlar arasında iki adam vardı ki bunlar, davanın Abdülhamid'in inmesi, anayasanın gelmesi davası olmayıp toplumsal devrim da­ vası olduğunu söyleyip durdular. Bunların biri, daha son­ ra Batılılaşma davasının �n ateşli güdücüsü olan Abdul­ lah Cevdet, diğeri Prens Sabahattin idi. İkisinin birlik ol­ duğu fikir şuydu: "Türk toplumunda devrimsel değişik93


likler olmadıkça Abdülhamid' i düşürsek de onun arka­ sından daha çok Abdülhamit' ler gelecek." Sonraki olay­ lar, bu hükmü doğruladı. Fakat bunların fikirleri ilgi kazanamadı. Çünkü, bi­ rincisinde boyuna devrimden söz edildiği halde bu devri­ min toplumsal yanlarına dair hiçbir fikir yoktur. Abdul­ lah Cevdet, Namık Kemal' in akılcılığını ve aydınlanma­ cılığını ele almış, daha da ifratlara götürmüştür. Bütün dert, dönüp dolaşıp, hurafelere inanmak, kanaatkarlık, cehalet vesaire yakınması işi oluyor. Bunlar neden doğu­ yor? Nasıl kandırılabilir? Ne bu sorular var, ne de cevap­ lan. Bunlar, toplumsal nedenlerin eseri olarak değil, top­ lumsal geriliğin nedenleri olarak görülüyor. Abdullah Cevdet' in anladığı Batıcılık biraz daha ifratlara götürü­ lürse, varılacak mantık sonucu Türk toplumunu Avrupa­ lıların eğitici eline vermek, onun toplumsal işlerini onla­ rın düzenlemesini istemek olurdu. Nitekim, onun gibi düşünenler arasında "Bu toplumu biz düzenleyemeyiz, en iyisi müstemlekecilikte şöhret kazanmış İngiliz veya Fransız valilerinden birin seçip ona havale edelim" di­ yenler oldu. Demek ki, "manda" zihniyetinin kenarına kadar gelinmiş! Bu yüzden, Abdullah Cevdet' in fikirleri, uyarıcılık hizmetine rağmen, kendine şüphe ve hatta nef94


ret kazandırmıştır. Kendisi de özellikle İslamcılar tarafın­ dan toplumsal benlik duygusundan yoksunlukla suçlan­ mıştır. Sabahaddin'e gelince, onun düşünüşünde toplumsal devrim konusunda daha derine giden fikirler vardı. Hat­ ta, Batı, "biz" ve değişme (terakki) konularında ilk defa olarak toplum yapısı denen şeyin üstünde duran odur. Fa­ kat onun buluşuna göre mesele nedir, bakın: Bütün sakat­ lık T ürk toplumunun yapısının bireyci değil, toplumcu olmasında! Bu, bireyciliğin gelişmesine imkan vermeyen bir toplumculuktur. O halde, yapılacak şey bu toplum içinde kişileri bağımsız bireyler haline getirmek, toplu­ mun toplumculaştırıcı müessese ve değerlerini yoket­ mektir. Bunu da bir koldan Anglo-sakson eğitimi, bir yandan da "teşebbüs-Ü şahsi" yani özel teşebbüsçülük yapacak. Çünkü, Batı uygarlığı bireyciliğe ve özel teşeb­ büsçülüğe dayanırmış. Prensin diğer önemli bir fikri de, vaktiyle Midhat Paşa'nın taraflısı olduğu, Namık Kemal'in karşıt olduğu, fakat evvelce söylediğimiz gibi çatışma konusu haline gelmemiş olan bir fikri canlandırmasıdır. Bu da impara­ torluğa bir adem-i merkeziyet idaresi verme fikridir. Bu 95


ikinci fikir prense karşı o kadar tepkiler yarattı ki, birinci fikri bir daha ilgi yüzü göremedi. Doğrusunu söylemek gerekirse, prensin birinci fikri Namık Kemal' in görüşünün bir yanının uzatılmasından ibaret olmakla beraber, "biz" hakkındaki muhafazacı gö­ rüşle ilgisi bakımından daha tutarlı bir görüştür. Eh, ma­ dem ki Avrupa uygarlığının temeli birey veya bireycilik­ tir, madem ki terakkiyi bireyin "say' i" ve "marifet"i ya­ pacaktır, öyleyse Sabahaddin Bey' in istediği gibi, en mantıklısı, toplumsal bağları gevşete gevşete kişileri salt birey haline getirmek, ondan sonra onları hayata atarak yahut da bugün yaptığımız gibi Avrupa ' ya dehleyerek " Haydi, başının çaresine bak, çalış, kazan, bize döviz sağla da biz de bireylerinin toplumu ile ilgisi kalmamış olan devlet dolabını döndürelim" demek olacaktır. Buna karşı, "Peki, biz'den ne kalacak?" sorusuna prensin zamanında açık cevap verilemezdi; çünkü verile­ cek cevap ne İslamcı toplum isteğine, ne Osmanlıcı top­ lum isteğine uyardı. O zamankiler için bunun gerçek an­ lamı A nglo-sakson eğitimi ile Müslümanlığı ve adem-i merkeziyet idaresi ile Osmanlı devletini ademe yollamak olacaktı. Bu anlamlara geldiğinden ötürü, prensin fikirle-

96


ri Abdülhamit aleyhine savaşanlar arasında hiç tutunma­ dı, hatta düşmanlık kazandı. BATI MANDASJNIN SlLUETl BELlRlYOR!

Demek ki geride henüz daha bilinmeyen, henüz da­ ha adı konmamış olan bir varlık, bir "biz" vardı, onun kaybedilmesinden korkuluyordu. Bazı Türk aydınlan ara­ sında, adeta bir içgüdü gibi, bu "manda" ya da müstem­ leke olma yollarına karşı bir irkilme doğmuştu nihayet! Türk düşününde artık "manda" ve "sömürge" siluetleri ufuklarda belirmeye başlamıştır. Şimdi bunu sezinlemeye başlayan aydının, Meşrutiyet'in gelmesiyle, nasıl kendini toplumsal sorumluluk davasının içinde bulduğunu incele­ meye geçeceğiz. Bugünün aydınını özellikle ilgilendir­ mesi gereken bir konu. "HÜRRiYET" DAVASJ'NDAN "DEVRlM" DAVASl'NA

1 908'e kadar Abdülhamit idaresinin mahpesi içinde aydınların idealindeki kavram "devrim" değil, "hürri­ yet"ti. 1 908 olayına "devrim" yani "inkılap" denmesi 97


olaydan sonradır. O zamana kadar toplumsal devrim (iç­ timai inkılap) kavramı da yoktu. Aydınlar arasında "toplum"a dönme, peykçi Batıcı­ lığın şartları altında şekillenmiş olan batcılık fikirlerinin, Türk toplumunun dağılışına işaret eden yönlere dönmesi­ ne karşı bir tepki olarak 1 908 'e doğru doğmaya başladı. 1908'den sonra gelen hürriyet rejimi, Namık Kemal'den kalan hürriyet ideoloisini yalanlayınca, "devrim" (inkı­ lap) kavramı kuvvetlenmeye, "toplum " a doğru dönüp bakma eğilimi de şiddetlenmeye başladı. O zamandan iti­ baren, eski "içtimaat-ı insaniye", "camia-i beşeriye" gi­ bi komik terimlerin yerine düpedüz "toplum" (cemiyet) terimi de serbest serbest kullanılmaya başladı. !Ki YEN! TERiM ÇIKIYOR

Bugün olduğu gibi, o zaman da dilimizdeki "dev­ rim" kelimesi belirli bir anlam taşımıyordu. Hatta o za­ man şimdiki tek kelime yerine üstelik iki kelime vardı: Biri "ihtilal", diğeri "inkılap". Birincisi ile daha ziyade bir darbede yapılan hükümet değişikliği; ikincisi ile daha ziyade toplumsal hayatta meydana getirilen değişiklikler anlaşılıyordu. Fakat her iki kavramda da değişme, toplu98


mun bir sınıfının veya sınıflarının veya halk yığınlarının yapacağı şey olarak anlaşılmaz. Birincisi ya ordu ya da ordu ile birleşmiş siyaset adamları tarafından yapılan hü­ kümet darbesidir. Bu yolda yapılan ilk deneme evvelce sözünü ettiğimiz Kuleli Vak'ası'nda başarısızlıkla sonuç­ lanmış, fakat daha sonra Abdülaziz'in düşürülmesinde başarı ile sonuçlanmıştı. Abdülhamid'in en çok korktuğu da bu idi. Onun asıl korktuğu kuvvet halk değildi; halkın kendine sadık olduğundan emindi; Tanzimat' ın yıkım Batıcılığından perişan hale gelen halk, halifesine dört elle sarılmıştı. Abdülhamid'in asıl korktuğu sivil aydınlar de­ ğil, subaylarla siyaset adamları idi. Çeşitli usullerle bunla­ rı 1 908'e kadar kontrolü altında tuttuktan sonra korktuğu­ nun başına geleceğini görünce, Abdülaziz'den daha usta davranıp anayasayı iade edeceğini ilan edince halk ve ay­ dınlar bayram ettiler ve mesele kalmadı sandılar. İkinci terime yani " inkılap" kelimesine gelince. Bizde bu çeşit değişiklikler yapmada akla ancak iki yol gelebilir: 1 ) Kanunlar yaparak değişiklikler sağlama, 2) Alıştırma yolu ile yani eğitim, propaganda, telkin usulle­ ri ile yeni kuşakların yeni fikirlere göre yetiştirilmesini ya da eski kuşakların yeni fikirlere ısındmlmasını sağla­ mak suretiyle değişiklikler yapma. 99


DEVLET VE DEVRlM

Fakat gerçekte bunların ikisi de tek bir yola çıkar: İkisi de iktidarda bulunan bir önder ya da bir hükümet ve onun organlan tarafından yapılacak bir iştir. Eğer önder, mesela Atatürk gibi, toplum füçüsünde prestij kazanmış bir kişi ise onun devrimci hareketleri de prestij kazanır; hatta halk onları anlamasa veya istemese bile kabul eder, zamanla alışır. Fakat hükümetler böyle önderlerin elinde değil de değişiklikleri istemeyenlerin elinde ise ya da bugün oldu­ ğu gibi yarım ağızla isteyenlerle hiç istemeyenlerin kar'

ması kimseler elinde ise o zaman hiçbir devrimsel adım atılamaz. Türkiye'de bunlardan başka devrim şekilleri görül­ memiştir. Demek ki devrim kavramı Batıda kullanıldığı anlamdan farklı anlamlarda kullanılır. Türkiye'de Batı anlamında, yani ister ansızın, ister sürekli olarak toplum­ sal sınıfların itişi ile ve onların isteğine göre toplumun yeni baştan kurulması şeklinde devrim geleneği yoktur. Bizde bu anlamdaki hareketler yalnız gericilik geleneği içinde yer almıştır.

1 00


AYDIN VE DEVRiM

Buna karşılık, Türkiye'de, toplumsal devrim mese­ lelerinde Batıda fazla bir rolü olmayan bir grup vardır. Bütün geri kalmış toplumların değişme işlerinde bu gru­ bun olumlu ya da olumsuz bir rolü olmuştur. Bu da oku­ muş, aydın grubudur. Abdülhamit devrinde olduğu gibi okumuş, muhafazacı bir önderin veya hükümetin kulu haline gelirse orada devri_m imkanları yok olur. Böyle ol­ madığı zamanlarda bizde aydın genel olarak ilerici ve devrimcidir. Özellikle Türkiye'de aydın, gericilikten ziya­ de ilericilik yanını tutmuştur. Bazı geri kalmış toplumlarda okumuşların çoğu top­ rak ağası sınıflarından geldiği için muhafazacıdır. Müs­ temleke veya peyk haline gelmiş memleketlerin Batıda okutturulmuş aydınları da genel olarak muhafazacıdır. Bizde, peykçilik sürelerimize rastlayan zamanlarda Avru­ pa 'da veya Amerika'da okutulmuş aydınların çoğu bu eğilimdedir. Böyle sürelerde, Batıda okumamış olan ay­ dınların, bütün eksikliklerine rağmen, düşün hayatımızda oynadığı devrimci rol daha üstün orandadır. Genel olarak diyehlliriz ki, Türk aydınının, özellikle hükümet değişme istemeyen kişiler elinde olduğu zamanlar eğilimi ilerici 101


olmuş, okumuş kitlesi ile hükümet arasında daima bir gerginlik bulunmuştur. AYDININ KARŞILAŞTIGI ANOMALlLER

Fakat Türkiye'deki aydın kitlesinin, başka geri kal­ mış toplumlara kıyasla daha ilerici eğilimde olmasına karşılık, onun çok önemli bir eksikliği vardır: Okumuş­ lar kütlesi, istediği değişikliklerin yapılmasında kendini etkili yapacak bir kuvvetten yoksundur. Bugün bile bir­ çok geri kalmış toplumların uğraşılarında aydınların gösterdiği örgütlü uğraşı geleneğinden Türk aydınları şaşılacak ölçüde yoksundur. Mesela, Hindistan'da silah ve kuvvet kullanma imkansızlığından ötürü okumuşla­ rın çabaları ile büyük bir ulusal kurtuluş gerçekleştiril­ miştir. Türk aydını, bu gibi çabalara ve başarılara ya il. gisizlikle ya da istihkarla bakar. Mesela, son zamanlar müstesna, hiçbir Türk aydını Gandhi 'yi ciddiye alma­ mış, ona pısırık milletlere özgü gülünç bir uğraşı sem­ bolü olarak bakmış, hatta onu çıkrıkçılık, keçi sütü ile beslenme gibi muhafazacılık güdücüsü olarak anlamış­ tır. Gandhi 'nin yarı çıplak kıyafetinden, yarı aç yaşama şekline kadar kendini tam bir halk sembolü haline koy1 02


masına bakarak onun devrimci yanına dikkat etmemiş­ lerdir. Gandhi halka tam anlamıyla girebilmiş, milyonları sıska kollan ile yerinden oynatabilmiştir. Bizim geleneği­ mizde bu, bir romantizm gibi gözükürse de aydının dev­ rim davasında yapayalnız kaldığı zamanki durumu bun­ dan daha da hazin bir romantizmdir. Türkiye'deki aydın ilericiliğinin, toplumculuktan uzak veya toplumculuğun sadece lakırdısı edilen bir doktrincilik olarak kalışı, ona özgü bir anomali olan bireyciliği bundandır. Aydının kendisi toplumsal bir kitle teşkil etmediği gibi, toplumun sınıfları da kendisiyle birlik değildir. Sonuçta aydının işi, sadece bir fikir yayma işi olarak kalıyor. Bu fikirler ne kadar yayılıyor, ne kadar etki yapıyor, bilinmez ve aran­ maz, sadece okumuş arasında etki yaptığı muhakkak. AYDIN VE DEVLET

Aydın toplumsal etkisizliğini anlayınca ister istemez umudunu gene hükümete bağlar ve burada bizim toplu­ ma özgü ikinci bir anomali ile karşılaşır: Hükümet ne ka­ dar toplum sınıflarından bağımsızlaşırsa devrim şansı o kadar artar; ne kadar sınıfların etkisi altında olursa bu 1 03


şans o ölçüde azalır. Bunu, Meşrutiyet devri aydınının "hürriyet" ve bugünkü aydının "demokrasi" ideallerine uygulayarak ifade edersek şöyle olur: Hükümet ne kadar aydının istediği bireyci hürriyeti vermeyen ya da halkın iradesine dayanmayan bir hükümet olursa devrimci olma şansları fazladır; hükümetin hürriyetçi ve demokrasici ol­ duğu zamanlarda ise bu şanslar azalır! .. İşte bu iki anomali, ilk defa olarak Meşrutiyet dev­ rinde farkedilmeye ve bunun sonufunda ilk defa olarak aydın, kendisi ve halk ile ilgisi konqsu üzerinde düşün­ meye başladı. Gerçi Tanzimat döneminde de okumuşlar, hükümete karşı değişiklik uğruna savaşa başlayınca, istediklerini gerçekleştirme kudretinden yoksun olduklarını görmüş­ lerdi. Avrupa'da bulunan Yeni Osmanlılar, kendilerine para yardımında bulunan zengin Mısır Paşası hükümetle uzlaşıp parayı kesince, ne yapacaklarını şaşırdılar. O za­ man anladılar ki kendileri devrimcilik şanslarından mah­ rumdurlar. Kimisi umudu iyi bir padişahın gelmesine, ki­ misi iyi bir sadrazamın tayin edilmesine bağlayıp birer birer memlekete dönmeye başladılar. Hiçbirinin hatırına halk gelmiyordu. Çünkü reayalıktan yeni çıkmış halkta siyasi bir rol görmedikleri gibi okumuşun istediği deği104


şiklikleri (bu değişikliklerin İslamlığa tıpatıp uygun ol­ duğuna inandıklarından) halkın da istediğine, ancak hü­ kümetin istibdadı veya cehalet yüzünden bu isteklerini gösteremediklerine inanıyorlardı. Namık Kemal, bunu ispat etmek için yazdığı pi­ yesle ancak bir tiyatro dolusu halkta vatanseverlik heye­ canının yarattığı coşkunluğa bakarak bu sanısında ileri gitti. Bu vak'a üzerine sürgüne gidişlerini anlatan bir sürgün arkadaşının tasviri cidden göz yaşartıcıdır: Ke­ mal ve arkadaşları kendilerini götürecek vapura bindi­ rilmek üzere zaptiyeler arasında Sirkeci 'ye getirilir. Ge­ len geçen, aşçı dükkanlarından çıkan esnaf ve halk kal­ dırımlardan seyrederler; kimisi güler, kimisi "kim bun­ lar, ne yapmışlar?" diye sorar. Birkaçı " Galiba efendi­ mize ubudiyette kusur etmişler" gibi bir şeyler söyler veya bunu anlatana öyle gelir. Fakat Kemal, halktan emin, belki de zaptiyelere hücum edip ellerinden ala­ caklarına inanıyor. Arkadaşlarının maneviyatını kuvvet­ lendirecek sözler söylüyor. Vapur kalkar, sürgünler gü­ vertede kendilerinden uzaklaşan karaya ve halka bakar­ lar; Kemal hata sarsılmamış; Marseyyezi mırıldanıyor; gemi Sarayburnu'nu döner; Marmara'ya dalar; İstanbul sisler.içinde belirsizlenmeye başlar ve Kemal, o her za105


man cesur, o her zaman iyimser adam bir çocuk gibi gözlerini mendiline gömmüş ağlıyor. Abdülhamit dönemine gelince, bu dönemde Namık Kemal o devrin okumuşlanna kıyasla gerçekten bir kah­ raman, bir dev gibi kalır. Bununla beraber, bu devirde okumuş azalmış değil, tersine çoğalmıştır. Türk okumuş­ luğunun asıl folluğu bu devirdir. Bu devrin okumuşlara verdiği vasıflar zamanımıza kadar kaybolmamıştır. Tan­ zimat'ın peykçilik döneminden sonra gelen Abdülha­ mid'in sömürgelenme rejimi dört çeşit okumuş kütlesi ve geleneği yarattı: 1 ) Kapıkulu okumuşlar, 2) Toplumdan kaçan bireyci, hayalci, sanatçı okumuşlar, 3) Tüm kök­ süzleşmiş yabancı kuklası züppe veya alafranga okumuş, 4) Polisin devamlı ilgisi sayesinde hiç gelişemeyen, göz

açamayan ciddi aydınlar.

106


İÇİNDEKİLER Giriş

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

1. Peykçilik Modeli Batıcılık

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

5

15

il. Uygarlık Olarak

Batı Anlayışı Nasıl Başladı?

.33

111. Batıcılığa Karşı Tepki:

Osmanlıcılık Tepkisi iV. İslamcılık Tepkisi

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

53 77

V. Aydınlar Toplumsal Devrim

Davasıyla Karşılaşıyor

.

.

.

.

9:

107


Niyazi Berkes: Batıcılık, ulusçuluk ve toplumsal devrimler 1.Cilt  
Niyazi Berkes: Batıcılık, ulusçuluk ve toplumsal devrimler 1.Cilt  
Advertisement