Page 1

ÜÇ AYLIK KÜLTÜR ve SANAT DERGİSİ

S AY I

Yıl : 15/2014

60

İZZETPAŞA VAKFI ADINA SAHİBİ ve YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ NİHAT ERİŞ Genel Yayın Yönetmeni NAZIM PAYAM Yazı İşleri KEMAL BATMAZ Tashih MAHMUT BAHAR Röportaj TANER NAMLI Dizgi-Tasarım-Kapak-Web AYDIN KARABULUT Hukuk Danışmanı Av. Şuay ALPAY Dağıtım İzzetpaşa Vakfı Danışma Kurulu Yavuz Bülent BAKİLER Prof. Dr. Ahmet BURAN Doç. Dr. Vefa TAŞDELEN Doç. Dr. Levent BAYRAKTAR Doç. Dr. Tarık ÖZCAN Yrd. Doç Dr. Metin Kayahan ÖZGÜL Dr. M.NACİ ONUR Uzm.Necati KANTER Ömer KAZAZOĞLU A. Faruk GÜLER Abone ve Reklam Yurt İçi: MUSTAFA YAVUZ Posta Çeki Hesap No:1285029 Yönetim Yeri İZZETPAŞA CAD. İZZETPAŞA VAKFI EK BİNA NO:16/4 ELAZIĞ Tel. 0 (424) 233 55 13 - 233 15 00 (114) Belgegeçer (faks) : 0 (424) 237 49 65 Baskı TDV Yayın Matbaacılık ve Tic. İşletmesi Tel. 0312 354 91 31 Yenimahalle / ANKARA Abone Şartları (Yıllık): Yurt İçi: 25 TL Yurt Dışı: 40 Avro Yıllık Kurum Abone: 70 TL Gönderilen yazılar basılsın basılmasın iade edilmez. Yayın Kurulu dergiye girecek yazılarda gerekli gördüğü değişiklikleri yapar. Yayımlanan yazıların fikrî sorumluluğu yazarlarına aittir. Bizim Külliye adı anılmaksızın alıntı yapılamaz. e-posta (e-mail) bizimkulliye@gmail.com www.bizimkulliye.com ISSN:1302-3500

3

Nazım Payam Bize benzer o kâinat akmış

5

Seval Koçoğlu Maden çağı

6

Ömer Kazazoğlu Bakışın sicilli gündüz

7

Serdar Arslan Şeyhe şiir

8

Hülya Argunşah röp. Beyhan Kanter

14

Alaattin Karaca röp. Taner Namlı

19

Vefa Taşdelen ...Samsatlı Lukianos

25

Milay Köktürk Estetiğin zamana verdiği can

27

Erdoğan Erbay Uzak tutulan iki yakın tarih ve edebiyat

31

Yahya Akengin Edebiyatla tarihin akrabalığı

33

Tayyip Atmaca Güz dayandı kapımıza

34

Nurettin Durman Nedir

35

Cafer Gariper Tarihin, edebiyat sinema ve...

39

Muhsin İlyas Subaşı Türk romanı ne zaman başlar...

46

Şemsettin Ünlü Yaşam tarih roman

48

Şerif Fatih Akkağıt Firavun inciri

49

İsmail Bingöl Aşk bizden uzağa düşer

50

Ebru Burcu Yılmaz Tarık Buğra romanlarda tarih anlatımı

54

Muhammed Hüküm Milletlerin ruh ve edebiyatı üzerine

60

Levent Bayraktar Türk düşüncesine dair

64

Taner Tatar Tarihin edepli canı

70

Nâzım H. Polat Yaşamak

71

M. Halistin Kukul Bedel-1912

72

Mahir Adıbeş Kalede bir bayrak vardı

73

Necati Kanter Şair

78

M. Naci Onur Bazı şairlerimizde tarih merakı

81

Mehmet Kurtoğlu Şehrin tarih ve felsefesi

84

Tarık Özcan röp. Kemal Batmaz

86

Süleyman Bektaş Şiirler...

87

Abdullah Satoğlu Şiir dünyamızda Halil Soyuer

90

Cengiz Aydın Yunus'a bahar

91

İsmail Çetişli Türk kültürü ve edebiyatına katkılarıyla Bizim Külliye

95

Yahya Akengin İki yazar iki kitap


Muhterem Okurlar, Bu sayımızda tarih ve edebiyat ilişkisini irdelemeye çalıştık. Elbette tarih yalnızca incelenilecek, araştırılacak bir bilim değil. Kendisinde saklı tutuğu anlamlar yığınını da çözmek gerekir. Bunu yansıtacak olan ise edebiyattır. Edebiyatın oluşumu esnasında birçok farklı düşünce ve bakış açısı, bir zamanların olay, olgu ve insanını yeniden inşa eder. Böylece “yaşantı” ve “yaşanmışlık”, “gerçek” ve “olasılık” üzerinde kaynaşmamız mümkün olur. Kuşkusuz tarihten yola çıkan edebiyatın çabası, “insanın varoluşu”nu aydınlatıcı unsurlara ulaşmaktır. İki duyurumuzu okurlarımıza iletmek istiyoruz: Edebiyat dergisi mutfağında bulunanların ilk sayıdan itibaren kat kat sorumluluk, kat kat sancı gerektiren asıl uğraşlarından biri de ‘Sanat Fidanlığı’ hazırlamaktır. Bu sayımıza kadar yükümüzü daha fazla artırmamak için böylesi bir sorumluluk üstlenmeye hazır değildik. Önümüzdeki sayıdan itibaren “Külliye Sanat Odası” ile genç kalemlerin hizmetindeyiz. Eleştiriye hazırlıklı gençlerin yazılarını şiirlerini bekliyoruz. İkinci duyurumuz: Dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Nazım Payam’ın Ses ve Yaz isimli eseri ESKADER ve Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2013 yılının deneme kitabı olarak ödüllendirilmişti. 26 Nisan 2014 tarihinde her iki Kurumdan ödüllerini aldı. Bizim Külliye ailesi olarak kendilerini kutluyor, sevincini paylaşıyoruz. Gelecek sayımızın dosya konusu Türk Dünyası Seyahatleri. Yeniden buluşmak ümit ve dileğiyle Allah’a emanet olunuz. Bizim Külliye

2

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Bize benzer o kâinat akmış NAZIM PAYAM

Y

dilerine süreklilik kazandırıyorlar. Tarih de öyle; benliğinden yararlanan edebiyatçıya kendisinin söyleyemediğini, kendisinde unutulanı söylettiriyor. Kanlı kavgalardan, iktidar mücadelelerinden edebiyat aracılığıyla dikkatleri mahremine çekiyor. Usta işi edebiyatın anlattığı tarih, belli bir zamana ait gerçeği, bütün zamanlara açıyor. “IV. Murat” oyunundan sonra IV. Murat’ın kabir ziyaretçilerinin arttığını Tarsus’ta A. Turan Oflazoğlu’ndan dinlemiştim. Bu oyundan sonra o zaman dilimini bilmek isteyen okur da çoğalmıştır. Yine İlber Ortaylı, bir tarihçi gözüyleVatan –yahut- Silistre’nin sahnelendiği günü “Avrupa ve Biz”de anlatıyor: “1875 yılının bir kış günü, Namık Kemal’in Vatan –yahut- Silistre başlıklı piyesi oynanıyor, millet sokaklara dökülüyor: “Vatan, millet, hürriyet” diye bağırıyor. Zaptiye üstlerine yürüyüp “Ne istiyorsunuz?” deyince “Allah Murad’ımızı versin” diyorlar.” Edebiyatta aranan tarihin muradı… Arif Nihat Asya’nın Fetih Marşı da tarihten sıcak bir selam, millet arzusunu dillendiren bir başka murat değil mi?

ıllar yıllar evvel yabancı bir filmde görmüştüm. İki güzel bayan, pastanenin önüne kurulu masalardan birine oturmuş, beyaz şarap yudumluyor, gelip geçenleri izlerken önyargıda bulunuyor, gülüşüyorlardı: “Bu çokbilmiş, bu ana kuzusu, bu mirasyedi, bu hoyrat, bu çapkın…” Çapkın dedikleri birkaç adım yürüdükten sonra dönüp onların gülüşüne tebessümle karşılık vermişti. Nedense tarihi o iki bayana benzetirim. Çapkını da edebiyata! Sanırım beni bu teşbihe yönelten, tarihin olayları, toplumları, hemen her varlığı ve kültür ürünlerini sebep-sonuç ilişkisiyle izlemesi, edebiyatın ise dönüp ona bakması. Edebiyatçılar, tarihi, tarihçiden de politikacıdan da daha fazla önemsiyorlar. Kulaklar onun derinlerden gelen sesinde, gözler onun şaşmaz yargısında. Ele aldıkları metni her fırsatta tarihin kokusu, rengi ve dekoruyla sunuyorlar. Varoluş bilinci mi oluşturulacak? Kadim bir olgu mu işlenecek? Bir kahraman mı gerekli? Telepatik, empatik ve estetik duygular mı geliştirilecek? Buyurun tarihe… Edebiyatçılar, hayata ilişkin olanı üretirken tarihin onayını alıyor, karşılığında ken-

“Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleymandır; Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan’dır; Haydi artık, uyuyan destanını uyandır!

3

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın… Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın!” Tarihin somutlaştırdığı anlayışı edebiyatın benimseyip yaygınlaştırmasından daha doğal ne olabilir ki! Tarihe kattığımız huşu duygusu da edebiyatla edinilir. Atalar katında vatana, millete, hürriyete atfedilen değerler, ilkin edebiyatın közüyle zihnimizde eriyor, oradan kalıcı sembollere dönüşüp kültürümüze karışıyorlar. Tarihin kronolojik bir yanlışı düzeltilebilir olmasına rağmen edebiyat vasıtasıyla kültür bilincimize karışmış tarihsel bir anlayış, bir olgu -yanlış da olsa- kolay kolay düzeltilemiyor. Rollo May, ‘Yaratma Cesareti’nde “çünkü” diyor, “…dönemin altta yatan tinsel anlamı ifadesini dolaysız bir biçimde sembollerle sanatta bulmuştur.” Edebiyatın sembolleri mazinin, inancın, yaşama biçiminin, dünyayı algılayışın, hayat tecrübesinin ve aşkın sembolleridir. Edebiyatın sembolleri karışık, karmaşık insan yığınından devasa bir millet çıkarmanın ve insanı kendisi olacak kundağa sıkıca belemenin sembolleridir. Edebiyatçılar için sağlam duruş, tarih aynasında değişmeyen duruştur. O iki güzel bayanın rolünü çapkın dediğimiz edebiyata devretsek yahut edebiyatçıyı zihnen yonta yonta tarihsel işlevlerden uzaklaştırsak bile -ki bu mümkün değil- yine edebiyatın işlevinde pek bir şey değişmeyecektir. Bizler ebeveynlerimizin çocukları olduğu kadar edebiyatımızın da çocuklarıyız. Sağlıklı bir içe bakış, eksik ve yetersiz köksüzlüğü hemen görecek, boşluk mutlaka doldurulacaktır. Haydi, diyelim bohem ve ya nihilistsiniz: Edebiyatın biyografisini, hikâyesini, romanını, şiirini, türküsünü tarihten; tarih bilincini edebiyattan soyutladınız. Peki, ya sonrası? Sonrasını hiç düşündünüz mü? Allah korusun! İşte o zaman toplumu, tahammülsüz, temayülsüz, payandasız bırakırsınız. Çeyizler adressiz kalır. Mensuplarınızda “ev”, “ata”, “sıla” mefhumuna muhabbeti azaltmış olmaz, hafızanın yaşanılanlara ilgisini, kutsalların kişiliğe tesirini engellemiş olursu-

nuz. Yüce erdemlerden mahrum evladınız, hırçınlığıyla acuzeleşir. Hakikatiniz sarsılır! Mesela; “Türk ailesi” tasavvurunu oluşturan ortaklığı paramparça edersiniz. Ve öyle bir an gelir ki siz herkesten fazla narsist, herkesten fazla değerci olursunuz. Tabiî sorumlu olduklarınıza dair bir kaygınız varsa. Aslında geleceği geçmişte arayanlar, geleceğe odaklaşanlar ve benim gibi teşbihle tespih çekenler, iyimserliğin, hoşnutluğun birikimiyle tarihi pastane masasında değil de nikâh masasında görelim, demeye getiriyorlar. Elbette evlenmeye namzet olana onlarca talip çıkacaktır. Ancak tarihe yakışan edebiyat! Zira edebiyata bir eş arandığında yine ilk akla gelen tarih olmuştur. İster yaşanılmış ister yaşanılacak olsun eğer arzuladığınız bir belge ve hayattan bir beklentiniz varsa bu iki âşığı birbirinden ayıramazsınız. Edebiyatın dili evrenseldir. Lakin onun çözümleyici özelliği bize ait özelin en küçük ayrıntılarına kadar iner. Buna, bebemize ninni söyleyen anne, bebemizin beşiği, yastığımızın kanaviçesi; buna, mutfağımızdaki kap kacak, genç kızımızın sofra hazırlayışı; buna, sokağımızdaki toz, dağımızdaki ot; buna uğraşlarımız; buna, esprimiz, ciddiyetimiz, kavgalarımız; buna, imtiyazlı ruhlara ait niyetleri tescillemek; buna, tedricen de olsa hakikatimizi aratan dilin olağanüstü sığınakları ve hayal ile telkin de dâhildir. Bugün, tarih yapraklarında adları, yaşadıkları bin bir tereddütle anılan milletlerin hâli; varlarını, sosyal düzeneklerini sanatla, edebiyatla ifade etmeyişlerinden. Kuşkusuz tarihin karanlık yönünü dolduranlar sanattan edebiyattan yoksun olanlardır. Edebiyata yüzlerce görev atfedebiliriz. Fakat onun başatı, hatırlatmaktır. İşte Yahya Kemal’in Itrî için söylediği:

4

“Mûsıkîsinde bir taraftan dîn, Bir taraftan bütün hayât akmış; Her taraftan, Boğaz, o şehrâyîn; Mâvi Tunca’yla gür Fırât akmış. Hüznümüz, şevkımiz, zaferlerimiz, Bize benzer o kâinât akmış…”■

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


MADEN ÇAĞI “ İnsan doğaya hâkim olabilen tek canlıdır.” -eğlendirici bilgiler kitabından…

Demirin sesini dinle önce Demirin sana ettiği büyük yemini. Elini ayağını unuttuğun günlerde bile Hatırla. Soğuktan, sıcaktan yandığında Suyla yer, seni yenecek (ölüm örneğinde olduğu gibi). Kaçıp, kendi yaptıklarına sığınacaksın Sığınma, “ insan” demek Zamanı geldi Tanıdığın hayvanlar doyurabilir seni (Yolculuk, karmaşa, kavga tam da açlara göredir Ya da biri diğerinin sonucu…) Dünya sana bir şeyler verince Evirip çevirip bakarsın ne işime yarar diye İşte demir, ot, kök, boya, kazan Devreye girer burada Seni kucaklar sarmalar Elinden çıkanlar, ellerini bağlamaya başlar Dövdüğün demirin, ördüğün ilmiğin Ürperirsin müşfikliğinden Toz duman içinde de olsan Yıkar bulanıklığını Tıknefes, şişman bir alacaklı Koşar peşinden Tanırsın hayatını…

SEVAL KOÇOĞLU

5

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


BAKIŞIN SİCİLİ GÜNDÜZ Ben bahtın denizinden geçtim gündüzüm tuzlu Kuru, esmer, yenilmiş bir coğrafya, yenilmiş bir çift göz ile Önceden görmüştü en uzun yorgunluğu Tarz-ı zaman sabahı beklerken yıldız kırıklarıyla Şafak nöbeti tutan bir lâleden süzülmüştü gül Durdu siyah, onulmaz, bir ah hikmeti, aşkını sordu Gündüzler bilir ay bilir toprak elbette bilir Senin dudaklarından dökülen gülün sicilindeki kanı Bu yüzdendir gecenin korkuyla baktığı güneşe Bu yüzdendir bunu önceden bakışın bilir Gündüz farklı değildir kör bir dilenciden Başına denizin düğümü sarılmaya görsün Kahve ve ay falından kaç gece gündüz çıkarır Falcının afrikası silinir mi elinden? Bahtın denizinden gündüz ile geçtim gece ve ten Bu yüzdendir bende gecenin müstesna bakışları

ÖMER KAZAZOĞLU

6

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


ŞEYHE ŞİİR azad et beni bu yükten, şeyhim, el ver sana ormanlar taşıyayım. dilime avlu kıl kitabeni içimin karası ve senin ışığınla beni kalbimden tanıyan bir ayna bağışla. bağdaş kurayım yanına sağ içimdeki uçurumları tepelerimi yont uyandır ölümü, dizinde uyut dirimi.

SERDAR ARSLAN

7

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


HÜLYA ARGUNŞAH ile tarih ve edebiyat ilişkisi üzerine

"...sanatın gerçeği ile tarihin gerçeği birbirinden farklı olsa da okuyucu bunları birbirine karıştırmaya meyyaldir. Çoğu zaman da eserin sanat değerinden çok tarih karşısındaki durumu, ne kadar tarihi yansıttığı ya da tarihe uymadığı tartışma konusu edilir."

BEYHAN KANTER

Hülya ERAYDIN ARGUNŞAH 1961 Eskişehir doğdu. 1983 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümünden mezun oldu. 1985'te yüksek lisansını, 1990'da doktorasını tamamlayarak Erciyes Ü. Fen Edebiyat Fakültesine yardımcı doçent olarak atandı. 1997’de doçent, 2003’te de profesör oldu. Edebî alanda otuza yakın eser sahibidir. Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı’nın bölüm yazarıdır. Bazı Türk edebiyatı tarihi çalışmalarına bölüm yazarı olarak katkılarda bulundu. Bunun dışında Yeni Türk Edebiyatı ve Türk Dünyası Edebiyatıyla ilgili makale ve bildirilerin sahibidir. Hâlen Erciyes Ü. Fen Edebiyat Fakültesinde Öğretim Üyesi ve Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalı Başkanı olarak çalışmaktadır.

Saygıdeğer hocam, tarihî romanın tanımı ile ilgili farklı görüşler ileri sürülmektedir. Özellikle bir yazarın kendi yaşadığı çağı anlatması ile tamamlanmış bir zaman dilimini anlatmasını tarihî romanın tanımlanması açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir roman yazarının bizzat yaşadığı zamanı anlatması ile sizin belirttiğiniz gibi tamamlanmış ve kendinden uzak bir zamanı anlatması birbirinden farklı deneyimlerdir. Birinde yazarın öğrendiklerini diğerinde ise tanık olduklarını anlatma durumu söz konusudur. Oysa tarihle ilgili romanlar başta olmak üzere bütün edebî türlerde (hatta sinema ve tiyatroda) belirleyici konum okuyucunun değil, yazarın anlatılan zamana olan uzaklığıdır. Zira okuyucunun durumu değişkenlik taşır. Örneğin, 1922 tarihinde yayımlanmış olan ve İstiklal savaşının bir cephesini anlatan Ateşten Gömlek romanını hemen yayımlandığı günlerde okuyan birisi tarihî bir zamanın ve dolayısıyla tarihî bir romanın karşısında değildir. Bu okuyucu romanda anlatılan zamanın bizzat içindedir, yaşanılanlara tanık olmuştur/olmaktadır. Oysa 8

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


"...tarihle ilgili türlerde tarihin bıraktığı boşluklar sanatçı tarafından doldurulur. Böylece sanatçı belgeyi yorumlar ve ona baskın bir dünya kurar. Oysa belgenin çokluğu yazarı sınırlamakta ve bu defa da belge/tarih malzemesi baskın bir dünya kurarak kurgunun önüne geçmektedir." Ateşten Gömlek romanını yayımlandıktan diyelim ki 50 yıl sonra okuyan birisi, o yılları yaşamış olsa bile kendisi için artık tarih olan bir zamanı anlatan bir romanı okuyor demektir. Ancak bir romanın bir dönemde tarihî roman olarak değerlendirilmesi, bir başka dönemde de tarihî roman olarak değerlendirilmemesi söz konusu olamayacağına göre, belirleyicinin yazarın romanda anlatılan zamana durumu/mesafesi olması gerekir. Yazarın bizzat içinde olmadığı ya da kendisine çok yakın bir zamanı, hatta kaynaklardan bilgi edinerek anlattığı/kurguladığı edebî türler ‘tarihîlik’ sıfatı taşırlar. Bunlara tarihî roman/ hikâye/şiir/tiyatro denir. Bunlarda romanın dünyası için şart olan ‘kurgu’ çok daha fazladır. Yazar tanık olmadığı bir zamanın pek çok ayrıntısını gözlemleri olamayacağı için –ki romanda çok fazla ayrıntıya ihtiyaç vardır- öğrendikleri ve daha çok da hayalleri yoluyla tamamlar. Peki Hocam, devir ya da çağ romanı dediğimiz eserlerde durum nasıldır? Yazarın içinde yaşadığı ya da etki alanı henüz tamamlanmamış bir zamanı anlattığı türlere çağ ya da devir romanı/hikâyesi/şiiri/tiyatrosu adı verilir. Henüz tamamlanmamış olmakla ilgili zamanın ölçüsünü kaynaklar bir nesil olarak koyuyorlar. Tartışmalı olsa da bir nesil için aşağı yukarı 70 yıllık bir zaman esas alınmaktadır. Yani yazarın eserinde anlattığı zamana uzaklığının 70 yıl kadar olması, eseri ‘tarihî’ kılmaktadır. Bu durumda kısacası bir romanın tarihîliğini belirleyen şartlardan biri, yazarın anlattığı zamana olan uzaklığıdır, denilebilir. Bundan başka belirleyici unsur var mıdır? Evet tabii var… Tarihî romanda bir milletin tarihindeki olumlu ya da olumsuz olayların veya kişilerin anlatımının hedef olarak seçilmesi şartı

da söz konusudur. Tarihî bir zamanda, bir milletin ya da insanlığın geçmişini ilgilendiren bir olayın ya da kişinin anlatımı gereklidir. Zaman tarihî olsa bile anlatılanlar bazen o eserin ‘tarihî’ olmasına yetmez. Zira yazar anlatmak istediği bir macera ya da kurgusal kimlik için, hatta vermek istediği bir mesaj için tarihten bir zamanı seçmiş olabilir. Bu tür eserlerde yazarın meselesi tarihi anlatmak değildir, fakat anlatmak istediklerini tarihî bir zamanda anlatmaktır. Örneğin, Mithat Efendi’nin Ahmet Metin ve Şirzat romanı veya Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında böyle romandırlar. Unutmamak gerekir ki kurgu bir dünyayı anlatan ‘tahkiyeli eserler’ için ‘zaman’, vazgeçilmez unsurlardandır. Yani bir vakanın bir kişi/kişilerin başından bir yerde ve bir zamanda geçmesi gerekir. Her ne kadar anlatmaya dayalı modern eserlerde durum biraz farklılık göstermeye ve bazı unsurların varlığı gereksiz görülmeye başlanmışsa da klasik anlayışta olay, kişi, zaman ve mekân eserin (roman/hikâye/tiyatro) olmazsa olmazlarıdır. Tarihle ilgili olan eserlerde seçilen zaman tarihleşmiş veya tarihleşecek zaman olmalıdır. Yazar tarihî romanda mutlaka tarih olmuş bir zamanı, devir/çağ romanında ise tarihleşecek zamanı yeniden kurguya tâbi tutar. Tarih, şahsî değil umumidir. Örneğin bir biyografik roman ya da bir aile tarihini anlatmak üzere yazılmış roman, tarihsel bir zamana oturtulmuş olsa bile ‘tarihîlik’ vasfını taşımaz. Çünkü tarihî roman/hikâye/tiyatro/şiir hatta sinemada asıl hedefte bizzat tarihin ya da tarihî kişiliğin yeniden kurgulanması yer almalıdır. Örneğin Cevdet Bey ve Oğulları’nın ya da İstiklal Savaşı yıllarında geçmesine rağmen, Çalıkuşu’nun tarihle ilgili birçok kullanımları olmasına rağmen asıl hedef tarih -bir anlamda tarihin yeniden yazımıolmadığı için bir tarihî roman veya devir romanı

9

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


man kişisi olarak tasarlanmasını getirir. Kısacası tarihle ilgili türlerde tarihin bıraktığı boşluklar sanatçı tarafından doldurulur. Böylece sanatçı belgeyi yorumlar ve ona baskın bir dünya kurar. Oysa belgenin çokluğu yazarı sınırlamakta ve bu defa da belge/tarih malzemesi baskın bir dünya kurarak kurgunun önüne geçmektedir.

sayılmazlar. Bir de tabii belgesel romanlar var. Şu Çılgın Türkler’de olduğu gibi yazar bu romanda daha çok belgelere bağlı kalır. Belki hangi belgeleri kullanacağını belirlerken seçici olabilir. Ama yine de bir tarihî veya devir/çağ romanında olduğu kadar muhayyilesini kullanmaz. Yani bu tür romanlarda kurgu unsuru çok daha azdır. Aynı durum, İpek Çalışlar’ın Halide Edib ve Latife Hanım romanları için de geçerlidir. Bunlarda yazar herkesin tanıdığı ve bizzat hatıralarını yazmış ve tarihe mal olmuş bir kişinin hayatını bir romanın dünyasında yeniden yazmaktadır. Ancak Halide Edib ve Latife Hanım’ın geride hatıralarının olması, onlarla ilgili pek çok bilgi ve hatıra hatta tanıyanın olması bu eserlerin romanlığını en azından bir biyografik roman olma durumunu tartışılır hâle getirir. Bunlarda tarihî malzeme kurgunun önüne geçmekte ve yazarın hayal kurmasını sınırlayacak kadar baskın olmaktadır. Oysa Tarık Buğra’nın Osmancık’ı da aynı zamanda bir biyografik roman özelliği taşımasına rağmen, Osman Gazi’den geriye onun hayatını yazacak kadar bilgi ve belgenin olmaması onu baştan itibaren bir ro-

“Romanın tarihîliği ve tarihin romanlaşması” arasında nasıl bir ilişki söz konusudur? ‘Romanın tarihîliği / tarihin romanlaşması’ aslında aynı şeyi anlatıyor gibi görünse de birbirinden farklı şeylere işaret eden biraz ‘ironik bir isimlendirme’dir. Ben bununla tarihin popülerleştirilmesini kastetmek istemiştim. Burada asıl anlatmak istediğim, tanımlamanın ikinci kısmında gizlidir. Ve o da tarihin kurgu karşısındaki durumunu, yazarın tarihi romanlaştırmasını nitelemektedir. Unutulmamalıdır ki edebiyat bütün türleriyle sadece estetik hazza yönelik değildir. Aynı zamanda eğlendirir ve öğretir. Bu durum edebiyatın daha geniş bir şekilde kullanılmasına yol açmaktadır. Eğlendirme ve öğretmenin birbiriyle neredeyse yarış ettiği, eğlendirme amacının öne çıktığı örneklerde (bunun örneklerini son yılların ilgi gören tarihle ilgili dizi filmlerinde görüyoruz) çoğu zaman tarihin ihmal edildiği hatta istismar edildiği görülür. Bu, okuduklarından/ seyrettiklerinden aynı zamanda bazı şeyler öğrenen, tarih karşısında konumunu belirleyen okuyucu açısından bakıldığında oldukça tehlikelidir. Tehlike nerede, neden tehlikeli görüyorsunuz? Bana göre tehlikelidir ve bence bu sadece tarihle ilgili türler için geçerlidir. Aslında bu durum başta edebiyat olmak üzere sanatın doğasına hiç de aykırı değil. Çünkü sanatın gayesi öğretmekten çok eğlendirmek ve estetik haz vermektir. Öğretmek ise çok dolaylı ve uzak bir hedeftir. Oysa tarih, yaşanmış ve yazıya geçirilmiştir. Karşısında alınan tavır, kesin olarak gerçek ve yaşanmış olduğu şeklindedir. Yaşanmış olması ihtimali taşıması ya da gerçeğe yakın olması hiç değildir. Yani okuyucu/seyirci elindeki romanın/eserin dünyasını tarih kitaplarıyla karşılaştırabilir. Oysa tarihle ilgili olmayan türlerde böyle bir gerçeklik durumu ve karşılaştırma söz konusu olmaz.

10

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Tarihle ilgili olmayan sanat eserlerinde okuyucu/ seyirci baştan itibaren bir kurgu dünya karşısında olduğunu kabul eder, gerçeğimsi bir dünya karşısında olduğunu bilir, okuduklarının ne kadar gerçek olduğunu denetleme yoluna gitmez. İşte sorun burada başlıyor. Dolayısıyla tarihten hareketle bir sanat eseri ortaya koyan bütün sanatçılar farklı bir duyarlılık taşımak zorundadırlar. Bu nasıl bir duyarlılık? Sanatçı, hayalini kontrol altında tutmalı mı demek istiyorsunuz? Bu duyarlılık sadece tarihe karşı bir duyarlılık olarak açıklanamaz. Çünkü okuyucu/seyirci eserin sanat değerinin bir kısmını tarihle olan münasebeti açısından verir. Tarihî gerçeklikle çelişki oluşturan sanat eserini de eleştirme hakkını kendinde bulur. Nedim Gürsel’in Boğazkesen’ini ve Yılmaz Karakoyunlu’nun Salkım Hanım’ın Taneleri romanını hatırlayalım. Her ne kadar sanat noktasından bakıldığında sanatın gerçeği ile tarihin gerçeği birbirinden farklı olsa da okuyucu bunları birbirine karıştırmaya meyyaldir. Çoğu zaman da eserin sanat değerinden çok tarih karşısındaki durumu, ne kadar tarihi yansıttığı ya da tarihe uymadığı tartışma konusu edilir. Bu durum sanatın özünü kaçırmak ve esere kıymet biçmek açısından sorunlu bir durum olduğu kadar tarih açısından da tehlikelidir. Eserin tarihe ne kadar uyduğu ya da uymadığı hatta yazarın neden böyle bir zamanı anlatmayı seçtiği konusunda yapılan tartışmalar eserin sanat değerini gölgeler. Belki eserin tanınırlığı artar ama bu pek de olumlu bir şöhret değildir değil mi? Oysa bir yandan da sanatın ve sanatçının özgürlüğüne inanırız. En azından özgür olması gerektiğine inanırız. Yani sanatçı/yazar, eserinde istediği zamanı ve insanı istediği biçimde anlatma hakkına sahiptir. Fakat söz tarihle ilgili sanat eserine geldiği zaman hemen bir kısıtlama koyarız. Hangi tarihî zamanın veya kişiliğin neden, nasıl anlatıldığıyla ilgili bir yığın soru sorar, yargılarız. Tarihle ilgili bilgilerimizin dışına çıkan, farklı bir yorum getiren sanatçıları ‘tarihi tahrif ’ etmekle suçlarız. Eserinin kurgu değerine bakmadan onu edebiyat tarihinin, sanatın dışına çıkarmayı bir yana bırakalım, ‘yıkıcı düşman’ bile ilan edebiliriz. Tam da bu noktadan bakıldığında kısaca şöy-

le söylenebilir: Tarihle ilgili bütün sanat kolları sorunlu ve bir o kadar da sorumludurlar. Çünkü bir milletin kodlarını barındıran, geçmişini kayıt altına alan tarih, ihmal edilemez. Bu yüzden sorumluluk söz konusudur. Ne kadar tarih, ne kadar kurgu, ne kadar sanat hatta hangi tarih –ki son zamanların en tartışılan konusu, tarihin de aslında bir kurgu olduğudur- konusu da sorunlu olan taraftır. Aslında hiç de öyle sorunluymuş gibi görünmüyordu… Peki, tarihî romanların ya da tarihle ilgilenen tiyatro sinema gibi sanatların gerçeklikle ilgisi nedir? Mesela, bir tarihî roman kesin bilgi ve belgelere dayanmalı mıdır, yoksa tarihî romanlarda aslolan kurmaca mıdır? Ben de bunu anlatmaya çalışıyorum. Tarihle ilgili bütün sanat alanlarının sorunu bu. Bir taraftan sanat oldukları için gerçekle yarışmaları gerekmiyor. Anlatılanların gerçek olması gerekmiyor. Tarih bir bilimdir ve gerçeğe dayanmak zorundadır. Kanıtlara, belgelere ihtiyacı vardır. Oysa roman romandır, sinema sinemadır, tiyatro da tiyatrodur. Yani sanattır. Gerçeklik intibaı oluşturması yeterlidir. Ama bilgi ve belgeye ihtiyacı yoktur. Ama konu tarih olunca durum değişiyor. Bana göre aslolan kurmacadır. Ben bu tür sanat eserlerinde ne kadar gerçek veya doğru olduğuna değil, nasıl anlatıldığına bakmaktan yanayım. Çünkü sanatın meselesi kurgu. Sanatçı bilinen bir tarihsel zamanı nasıl anlatıyor, buna bakmalı. Asıl yaratma ve ustalık da zannımca burada. Yoksa neden bir tarih kitabı okumaktansa sayfalar dolusu roman okuyalım ya da saatler boyu bir filmi seyredelim, değil mi? Hem daha kısa sürede hem de doğrudan bir tarih kitabı okumak daha kolay bir yol. Ama hiç de eğlenceli değil. Üstelik kalıcı da değil. Burada sanatı talep eden kitle olarak okuyucu/seyirci durumundaki insanın durumu, sanatı kendisine öğrenmek için tetikleyici olarak algılaması olmalıdır. Yani sanat eserinde öğrendikleri onu asıl bilgiye yönlendirmelidir. Ne geçmiş bir zamanı ne çok önce yaşamış bir insanı hatta ne de bu zamanın ve insanın ait olduğu milleti yargılama, karalama veya yükseltme yolu olmamalıdır. Örneğin, iki yıldır televizyon kanallarında gösterilen ve az çok da

11

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


ilgi gören Muhteşem Yüzyıl dizisinin seyircilerini Osmanlının Kanuni yıllarını, bu yılların önemli kişi ve meselelerini hatta Osmanlının bugünden sorun gibi görünen kardeş katli ve kavgasıyla, hanım sultanların devlet içindeki yerini öğrenmeye yönlendirmesi gerekirdi. Hatırla Sevgili ve Ben Onu Çok Sevdim adlı dizilerde olduğu gibi. Bunlardan ilki tarihîlik vasfı taşırken diğer ikisi devir/çağı anlatmaktadır. Yakın bir zamanı ve etkileri henüz geçmemiş bir zamanı sinema sanatı aracığıyla yeniden inşa etmektedir. Yahya Kemal “Tarih topyekûn sevilecek ya da reddedilecek bir şey değildir.” diyor hatırlarsanız. Bunu Tarih Musahabeleri adlı kitabında yazıyor değil mi? Çok doğru bir yaklaşım. Tarih, yarınları şekillendirmek için bilinmesi gereken bir şey. Peki Hocam, tarihî roman yazarının tarihe karşı sorumlulukları var mıdır? Evet, o kitabın ilk sohbetinde söylüyor. Bu yüzden romantik bir tarihçi olarak Yahya Kemal’in tarihte seçici olduğunu söyleyebiliriz. Yine tarihle ilgili sanat türlerinin tamamının sorunlu ve bir o kadar da sorumlu olduğu noktasından başlayalım. Tarihle ilgili sanatları talep eder kişiler, kendileri için sanatı öğrenme aracı olarak görüyorlarsa ‘yazar sorumludur’ demek zorundayız. Çünkü edebiyatta okuyucu, sinema ve tiyatroda seyirci talepkâr kitle olarak sanatın/ edebiyatın gerçeği ile tarihin gerçeğini birbirine karıştırmaktadır. Oysa bunlar birbirinden farklı gerçekliklerdir. Sanatın ve sanatçının özgür olmaları gerektiği konusundaki kabuller, herhangi bir sorumluluk alanı tartışmasına mahal bırakmazsa da herhâlde tarihçe kesin olan bilgilere uygunluğu da olmalıdır. Yani diyelim ki İstanbul’un fetih tarihi, fetih olayı ve Fatih değiştirilemez. Ama etrafına istendiği kadar insan ve olay yerleştirebilir. Bunların da tarihî gerçekliği aranmaz ve belgelerle ispatı gerekmez. Ama tarihten hareket eden sanat eserlerinde tarihin yanında mesela biyografiler ve otobiyografiler, hatıralar hatta efsanelere de müracaat edildiği ve bunlara da yüzde yüz gerçekmiş muamelesi yapıldığı için genellikle tarihbelge-sanat eseri ilişkisi kurulur. Oysa özellikle bu sözünü ettiğim şeyler sübjektiftirler, zamanın ve şahsiliğin değiştiriciliğiyle de malûldürler. Yani

tarihle ilişkili her sanat eserinin ne kadar tarih ve nasıl tarih olduğu daima tartışılan bir konu olmuştur, olmaya da devam edecektir. Durumu böylesine önemli ve içinden çıkılmaz yapan, tarihin milleti oluşturan temel unsurlardan, sanatınsa doğrudan insanın duygu ve düşünce dünyasına hitap etmesinden gelmektedir. Yani kolektif şuur altını oluşturan tarih çok önemlidir ve yabana atılacak gelişigüzel bir şey değildir. Bu durumda tarihle ilgilenen, eserini tarihten hareketle oluşturan sanatçı da tarihe ‘malzeme deposu’ olarak yönelmenin dışında bir tavır takınmalıdır. Bu hassas bir noktadır ve bunun seçimini sanatçı dikkatle yapmalıdır. Ancak okuyucu ve seyirci de bilgi değil, bilgiden hareketle oluşturulmuş bir ‘kurgu’nun karşısında olduğu bilincini taşımalıdır. Sanat bir bilgi değil, kurgudur çünkü. Tarihten hareket eden, tarihle ilgili sanat ise tam anlamıyla bir ‘gerçeğin etrafında bir yeniden inşa’dır. Peki, sanatçı eğer tarihten hareketle yani zaten var olan bir gerçeklikten/bilgiden hareket ediyorsa sanat nerede? Tarih bir bilgidir. Tarihle ilgili bütün sanat türleri bu bilgiyi yaşanılmış kılarlar. Sanatçının görevi işte burada. Bilgiye vücut biçmek, mekân kurmak… Yoksa tarih kitapları olayları anlatır. Ve bu olaylar devleti bazen de devletleri ilgilendiren olaylardır. Sanatsa bu olayın içindeki insana bakar. Onun dünyasını ortaya çıkarır. Sevinç Çokum’un Balkan Savaşları sonrasında Balkanlar’dan Anadolu’ya göçü anlattığı Bizim Diyar romanı gibi. Tarih insansızdır aslında. Tarih kitaplarına bakınca sanki ortada sadece savaşlar ve anlaşmalarla bunları yapan birkaç insan vardı gibi bir intiba oluşur. Mesela, roman bu sırada bu olaylardan diğer insanların ne kadar etkilendiğini, yarar ya da zarar gördüklerini anlatarak bunların gerçekten yaşanmış, insanların başından geçmiş olduğuna inandırır. Yoksa tarih kitaplarında sayfalar çevrildikçe yıllar hatta asırlar geçer. Düşünsenize bir tarih kitabına asırları sığdırabilirsiniz. Sanatsa bırakın sayfa ya da cümle aralarını, harflerin arasına yaşanmışlıkla ilgili ayrıntıları yerleştirir. Ve tarih birden soluk alıp vermeye başlar. İstiklal Savaşını anlatan Sevinç Çokum Ağustos Başağı’nda,

12

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Ayla Kutlu Bir Göçmen Kuştu O ve Emir Bey’in Kızları’nda, Tarık Buğra Küçük Ağa’da veya Kemal Tahir Yorgun Savaşçı’da; Çanakkale Savaşlarını anlatan Mustafa Necati Sepetçioğlu Ve Çanakkale…’de, Buket Uzuner Uzun Beyaz Bulut Gelibolu’da bunu yaptılar. Tarih sanatçılar için sonsuz sayıdaki eserin ilham kaynağıdır. Bu iki savaşın etrafına yazılmış daha birçok roman, hikâye, tiyatro, şiir ve senaryo yerleştirebiliriz. İnsanlık tarihi boyunca üretilecekleri ise tahminlere bırakıyorum. Hocam, son olarak popüler tarihî romanlara ya da genel anlamıyla sanat eserlerine ilişkin beklentiler nelerdir? Okuyucu ve yazarın durumu ne olmalıdır sorusunu yöneltmek istiyorum size… Anlaşılan insanlık var oldukça tarih bütün sanatları beslemeye devam edecek. Bu bir taraftan insanların ve milletlerin geçmişlerine duydukları merakla ilgili. Yani tarihi bilmek ve tarihe yönelmek tamamen insani bir ihtiyaçtır. Sanat da aynı şekilde bir ihtiyaç. Bu durumda bilgiyle estetiği birleştiren tarihî roman gibi türlerin modası hiç geçmeyecek ve insanlar bunlara daima yönelecekler. Bu yönelme bazen çok yoğun bazen de az olacak ama daima olacak. Fakat bu yönelişi iyi yorumlamak gerekir. İnsanlar geçmişlerine, milletler tarihlerine karşı birdenbire olması gerekenin üstünde bir ilgi gösteriyorlarsa üzerinde düşünülmesi gereken bir sorun vardır. Sosyolojik olarak bir durup analizini yapmak gerekir. Kısacası tarihe yönelme sosyolojik bir göstergedir. Kolektif şuuraltı ya içinde yaşanmakta olan zamandan şikâyet ediyor ve yaşanmış parlak zamanları özlüyordur. Ya da yaşanan zamana benzer bir zaman dilimine giderek ibret alınmasına zemin hazırlıyor demektir. Bu tarihle ilgilenen sanatçının gerçeğe sadık kalmanın ötesinde bir sorumluluk duygusuyla kaygılanmasını getirir. Bu yaşanmış zamana, tarihe karşı duyulan sorumluluktur. ‘Tarihe ne kadar sadık kalmalıdır ya da sanatçı tarihe sadık kalmak zorunda mıdır’ sorusu bana göre tek bir cevabı olan soru olmadığı gibi bitmeyecek tartışmalardan biridir. Çünkü son yılların tarih felsefecileri bize tarihin tartışılabilir olduğunu, tarihî gerçekliğin tek olmadığını ve tarihin tarihçiye göre değişebileceğini anlatmaya

çalıştılar. Bu ise sanatçının hangi tarihî gerçeğe sadık kalması gerektiğini düşündürmez mi? Bu durumda tarihle ilgili her eserin gerçeğin bir tarafını anlattığı esnekliğinden bakmalıdır. Burada sanatçıya düşen, en azından hangi tarihi, niçin böyle anlattığı tartışmasının dışında kalmak için kabul edilmiş tarih bilgisinin dışına düşmemek ve çelişki uyandırmamak olmalıdır. Bunun kolektif şuuraltının devamlılığı açısından önemi tartışmasızdır. Ama bence bu yol, sanatçının ve eserin, sanatın dışında olan ve tarihin gerçekliğini ilgilendiren bir tartışmayla gölgelenmemesi bakımından da tutulması gereken bir yoldur. Tarihten hareket eden sanatçılar bu sebeple ve çoğunlukla kamuoyunun kafasında kabul edilmiş bir kimliği anlatmaktan kaçınırlar. Genellikle bu türden tarihe mal olmuş kişileri anlatırken ikinci, üçüncü hatta daha sıradan insanlar üzerinden kurgu yaparlar ki oldukça doğru bir seçimdir. Çünkü tarihî kimlikler çoğunlukla mitleşirler ve birçok insanın zihninde onlarla ilgili kabuller oluşur. Bunların dışına çıkmak eseri tartışılır hâle getirir. Her ne kadar bu, sanatın dışında bir tartışmaysa da eserin sanat değerini görünmez kıldığını unutmamak gerekir. Gelelim okuyucunun durumuna. O şöyle veya böyle bir seviyedeki sanat eserinin yani bir kurgunun hatta bir şovun (sinema ve diziler için) karşısında olduğunu hiç unutmamalıdır. Kısacası tarihten hareketle oluşturulmuş sanat eserleri tarihi popülerleştirir. Tarihe mal olmuş bir kişi ya da zamanı yeniden düşünce alanına kazandırır. Bunun için de tarihî bilgiye yönelmek için bir başlangıç olarak algılanmalıdırlar derim. Fakat bu tür eserlerdeki tarih bilgisinin doğruluğundan çok tarih karşısında bir seçme, bir yorum olduğu hatırdan uzak tutulmamalıdır. Uzak ya da yakın tarihten hareket eden bütün eserlerin asıl hedefi türünün iyi bir örneğini ortaya koymaktır. Asla ortaya yepyeni/ başka bir tarih koymak değildir. Sanatçı da öyle sonsuz kurgulara izin veren bir malzemenin karşısında olmadığını, tarihten beslenmenin bir sorumluluk işi olduğunu zihninden bir an bile uzak tutmamalıdır. Sanatçının görevi tarihe koşut alternatif bir tarih üretmek ve zihinleri karıştırmak değil, tarihin düşünülecek ve ibret alınacak bir bilgi olduğunu muhataplarına daima hatırlatmaktır. ■

13

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


ALAATTİN KARACA ile tarih ve edebiyat ilişkisi üzerine

Devlet, bina etmek istediği kimlik ve kültüre uygun olarak tarihi yeniden ve kendine göre yazmaya kalktıkça, edebiyat da bu ‘tarih inşası’ndan kendine pay çıkarmaktadır ve çıkarmıştır.

TANER NAMLI

Edebi metinler üzerinde söyledikleriyle dikkatleri çeken bir akademisyensiniz. Edebi metinler üzerinden tarihle irtibatımızı işleyen birtakım çalışmalarınızdan var. Bu bakımdan yönelteceğimiz sorularla “Tarih ve Edebiyat” ilişkisi hakkındaki değerlendirmelerinizi öğrenmek istiyoruz. Öncelikle tarihini kavrayabilen ve içselleştirebilen bir toplum muyuz sizce? Tarih, özellikle bizim gibi, köklü rejim ve kültür değişikliklerine maruz bırakılmış ülkelerde oldukça sorunlu bir alan her şeyden önce. Türkiye’de tarih, tarih-iktidar, tarihsiyaset ilişkileri bağlamında en çok tartışılan, en çok müdahaleye maruz kalan bilim dallarından da biri. Çok iyi biliyoruz ki, tarih, iktidarı pekiştiren, meşru kılan, yayan, buna karşılık muhalefeti gayr-i meşru, hatta gayr-i kanunî kılabilen, hatta ötekileştirebilen bir araç da. Bu çerçevede tarih, devletin en önemli ideolojik aygıtlarından biri. Çünkü aidiyet ve kimlik inşasında önemli bir işlevi var. Tam tersi de mümkün, aidiyetleri yıkmak, kimlikleri tahrif etmek anlamında da kullanılmak istenen bir

ALAATTİN KARACA 1963 yılında Çorum’da doğdu. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1985). 1988’de Yüksek Lisansını, 1994’te ise Doktorasını aynı üniversitede, Türk Dili ve Edebiyatı, Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı’nda tamamladı. 1995’te Yüzüncü Yıl Ü. Eğitim Fakültesi, Türk Edebiyatı Bölümü’ne Yardımcı Doçent olarak atandı. 2006’da Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde Doçent oldu. 2011’de Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne Profesör olarak atandı. 2013’te aynı fakültenin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığı görevine getirildi. 2013 yılında geçici görevle Karamanoğlu Mehmet Bey Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Dekanlığı’na atandı. Hâlen Dekanlık görevini yürütmektedir; ancak kadrosu Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’ndedir.

14

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


araç. Bizim gibi köklü kültürel değişimlere maruz bırakılan toplumlarda, tarih ideolojik tercihlere göre, maalesef tahrif edilmiş, yeniden yazılmaya çalışılmıştır ve genelde de bu ideolojik tercihlere göre inkâra veya yüceltmeye dayanan bir alan olarak karşımızda durmaktadır. Bunun dışında tarihsel araştırma ve yöntemlerde de yeterli düzeyde olduğumuz söylenemez. Arşivlerin henüz tam anlamıyla kullanılamaması, belgelerin tasnifi ve araştırmacılara bütünüyle sunulamaması, teknik ve personel yetersizlikleri, yabancı dil alanındaki eksiklerimiz… Bütün bunlar da tarih biliminin ülkemizdeki eksiklikleri olarak görülmelidir. İşte saydığımız bu sebeplerden ötürü, tarihimizi doğru ve iyi bildiğimiz, içselleştirdiğimiz söylenemez. Popüler ve ideolojik söylemlerle de tarih kavranamaz. Tarih alanındaki bu tartışmalar ve eksiklikler nedeniyle de ülkemizde, sağlam, sahih, estetik açıdan zengin bir “tarih edebiyatı”, bir “tarihî sinema”nın eksikliğini sürekli duyuyoruz. Ve bu alanda yapılan sanatsal etkinlikler de işte bundan dolayı sürekli tartışma konusu oluyor. Türk edebiyatı üzerinden sağlam bir Türk tarihi okuması yapmak mümkün müdür? Tarihimizin, edebiyatımızda yeteri kadar konu edildiğini düşünüyor musunuz? Önce şunu söyleyelim: Edebî eserler bir tarihî belge değildir, ama bir dönemi, o dönemdeki toplumsal olayları ve değişimleri, edebî eserler aracılığıyla öğrenmek, hatta edebî eserlerden yola çıkarak, bir dönemdeki toplumsal değişim ve olayları yorumlamaya yönelik araştırmalar yapmak mümkündür. Edebiyat alanında bu tür pek çok çalışma da yapılmıştır. Türk romanında 12 Mart dönemi, Türk romanında Kurtuluş Savaşı, Türk şiirinde 1897 Türk Yunan Savaşı, Türk romanında Abdülhamit ve devri, Türk romanında İttihat ve Terakki vb. tarihle edebiyatın iç içe girdiği pek çok araştırma var. Yine Türk edebiyatı üzerinden zihniyet değişimlerini sağlıklı olarak okumak mümkün. Ancak edebî eser, bir belge olmadığı ve yazar/ şair, bir tarihî olayı kendi bakış açısına göre yorumladığı için, edebî eserleri tarihin kendisi gibi, bir belge gibi değerlendirmek de doğru değil.

Çünkü Kurtuluş Savaşı dahi, yazarlarca/şairlerce, ideolojilerine, inançlarına göre farklı biçimlerde yorumlanabilmekte. Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı/Kuva-yı Milliye Destanı’ndaki “Kurtuluş Savaşı” yorumu ile, Mehmet Âkif ’in, Tarık Buğra’nın Kurtuluş Savaşı yorumu arasında dağlar kadar fark var. Nazım, Kurtuluş Savaşı’nı emperyalizme karşı verilen bir ‘halk mücadelesi’ olarak görüyor. Savaşta iman gücünü, moral değerleri reddediyor, bu savaşı sosyalist bir başkaldırı olarak değerlendiriyor, buna karşılık Âkif ’te Kurtuluş Savaşı ile ‘cihat’ arasında bir paralellik kuruluyor, bu savaş İslâm’ın bir direnişi olarak veriliyor, cihat ruhuna ve dinî değerlere sık sık vurgu yapılıyor, aynı durum Tarık Buğra’da da var. Dolayısıyla edebiyattaki tarih hep tartışmalı olacaktır. İkincisi, yukarıda saydığım ‘tarih-iktidar” ilişkileri dolayısıyla, Türkiye’de tarih biliminin sağlıklı bir zeminde yürümekte zorlandığı da bilinmekte. Bu nedenle ‘sahih bir tarih’ olmadıkça, sağlam, her bakımdan güçlü bir “tarih edebiyatı”nın oluşamayacağı kanaatindeyim. Maalesef edebiyatçı için de, ‘tarih’ ülkemizde bir ideolojik kavga aracıdır. Devlet, bina etmek istediği kimlik ve kültüre uygun olarak tarihi yeniden ve kendine göre yazmaya kalktıkça, edebiyat da bu ‘tarih inşası’ndan kendine pay çıkarmaktadır ve çıkarmıştır. Bu bağlamda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin, M. Turhan Tan’ın, Sadri Ertem’in, Ziya Şakir’in Osmanlı’ya, Osmanlı tarihine ve padişahlarına eserlerinde nasıl olumsuz baktıkları meydandadır. Sinemamızdaki Osmanlı’ya ve sultanlara olumsuz ve karalamaya yönelik filimler de meydandadır. 1933’te Cumhuriyet’in 10.yıldönümü dolayısıyla yazılan/yazdırılan tarihî eserler de ortadadır. Bütün bunlar, bu tür eserler, edebiyat yoluyla da yeni bir tarih ve kimlik inşa edilmek istendiğini gösteriyor. Bu tür ‘çarpıtılmış tarih edebiyatı’ ile Türk tarihinin doğru biçimde okutabileceğine inanmıyorum. Türkiye’de ‘sarışın vakanüvis’ anlayışı yıkılmadıkça, sahih bir tarih edebiyatından söz etmek de zordur. Ama bunlara karşın, ‘karaşın tarihçiler ve tarihî edebiyat yazarları’ da yok değil. Şairlerden Ece Ayhan, romancılardan Kemal Tahir, Tarık Buğra hemen ilk akla gelen başlıca isimler…

15

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Tarihle yüzleşmenin en kolay yolu sanırım edebi eserler. Türk edebiyatçısı bu yüzleşmeyi sağlayabiliyor mu? Bu görevini yerine getirebiliyor mu? Yakın tarihimizin halen bir tabu olması, bu yüzleşmenin önünde bir engel midir? Önce şunu söylemeliyim: Gerek sığ ideolojik kavgalar, gerekse devletin/iktidarın tarihe yaptığı müdahaleler, gerekse bu alandaki teknik yetersizlikler nedeniyle, tarihle yüzleşmek, tarihî gerçekleri tartışmaya açmak zordur. Biz, Tanzimat’tan beri, köklü değişiklikler yaşayan, sürekli dışarıdan müdahalelerle tarihsel tabiî akışın kesintilere uğradığı/uğratıldığı bir ülkeyiz. Cumhuriyet’ten sonra hemen hemen her on yılda bir yaşanan askerî darbeleri de buna eklersek, tarihle yüzleşmenin neden güç olduğunu sanırım daha iyi anlarız. Bizim tarihimizde bir süreklilik sorunu var. Hemen her yeni gelen, maziyi retle, inkârla veya silmekle uğraşıyor. 1927’de Osmanlı binalarındaki tuğra ve kitabelerin silinmesi yasasını bile çıkardık. Bu durumda tarihle nasıl yüzleşebiliriz ki? Önce tarihe, tarihimize bakmaktan korkmamayı öğreneceğiz, bir de tarihi düzünden okumayı bırakacağız. Tarih ancak ‘ayağa kalkarak’ okunabilecek bir alandır. Bir tarihçi, hem şair hem tarihçi olursa bunu başarabilir. Ömer Lütfü Barkan, İdris Küçükömer, Şerif Mardin, Halil İnalcık, Ahmet Yaşar Ocak, Ali Birinci, keşke bir de şair olsalardı… Ama biliyoruz ki, tarihçiliğimizin ufkunu açtılar. Tarihin kavranmasında, romanın rolü nedir? Tarihi romanın, millî kavramların ve milli hafızanın oluşumuna katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslına bakılırsa tarih bilimi, tarihteki olayları araştırır, gerçeğin peşindedir, bu olayların sebeplerini, nasıl meydana geldiğini ve sonuçlarını, bilimsel bir dille ve belgeler ışığında okur, yorumlar. Tarih bilincinin, milli hafızanın oluşumunda elbette bu tür bilimsel araştırmaların payı vardır. Ancak, tarih bilinci, tarihî hafıza, kimlik inşasında, tarihî araştırmalardan, bilimsel eserlerden çok, sanatsal/edebî eserlerin daha etkili olduğu da bir gerçektir. Tarihçi, kendine özgü bir ‘bildirme’ diliyle tarihsel gerçekleri ortaya koyar, edebiyatçı ise bu tarih bilimcileri tarafından ortaya konulan eserlerden yararlanarak, yeni bir kurgu, yeni bir dil ve estetik bir form içinde tarihi yeniden yazar. Onun yazdığı, tarih bilimcininkine göre daha çok okura ulaşır, onun yazdığı, bilimsel esere göre daha fazla etkili olur. O nedenle tarih bilincinin oluşmasında, edebi eserlerin rolü, etkisi, tarih bilimine oranla daha geniş ve daha fazladır. Roman, herhalde tarih bilincinin oluşmasında en elverişli türlerden biri. Birtakım tarihi olayları, yer, zaman ve kişiler bağlamında daha geniş bir zeminde anlatmaya müsait bir formu var. Bu çerçevede Kemal Tahir’in, Nihal Atsız’ın, Tarık Buğra’nın, Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun, Abdullah Kozanoğlu’nun, Yavuz Bahadıroğlu’nun, İhsan Oktay Anar’ın, Nazan Bekiroğlu’nun romanlarının okurlarda bir tarih bilinci oluşturduğu muhakkaktır. Öte yandan belli bir dönemde, Cumhuriyet’in Osmanlı’ya olumsuz bakışını yansıtan tarihî romanların da yazıldığı/yazdırıldığı bir gerçek. Söz konusu romanların bir kesim üzerinde olumsuz etkileri olduğu da bir gerçek. Osmanlı’ya olumsuz bakışın en büyük kaynaklarından biri, tarihsel bilimsel eserlerden çok, işte bu tür edebî eserlerdir. Edebiyat bu bakımdan tarih biliminden daha güçlü bir etkiye sahip. Şimdi ise sinema ve tv, bu etkiyi yaratmada en güçlü araçlar. Tarihi romana belli bir işlev yüklemek doğru mudur? Hesaplaşma, sorgulama gibi… Başka bir deyişle Tarih biliminde ve edebiyatta ideolojiyi nereye oturtacağız? Baştan beri tekrarladığımız bir konu; tarihle ideoloji ve iktidarların yolu istesek de istemesek de bir noktada kesişiyor. Bu çerçevede tarih

16

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı/Kuva-yı Milliye Destanı’ndaki “Kurtuluş Savaşı” yorumu ile, Mehmet Âkif’in, Tarık Buğra’nın Kurtuluş Savaşı yorumu arasında dağlar kadar fark var. müdahalelere her zaman açık bir alandır. Çünkü tarih, insanın hafızası, milletin hafızası, bu yönüyle de aidiyetlerin belirleyeni durumunda. Tarih kişiyi bir geçmişe, bir millete ait kılıyor. Aidiyet bir bağdır, kopmaz bir bağ, insanı tâbi kılan bir bağ. Bu bağ tarih bilinciyle/bilgisiyle kuruluyor. Tarihin ve tarihî romanların elbette bu bağın kurulmasında, güçlendirilmesinde, pekiştirilmesinde önemli bir işlevi var. Tersi de olabilir, bağın kesilmesinde, zayıflatılmasında da bir işlevi olabilir. İktidarlar ya da ideolojiler, iktidarlarını/ideolojilerini pekiştirmek veya meşru kılmak için tarihe ihtiyaç duyarlar. Örneğin eski Mali’de, kral tahtına oturduğu zaman, kendisini krallar soyuna bağlayan bir kaside/ destan türü şiirin okunması geleneği vardır. Bu şiirle yeni kral meşru kılınır. Aynı şekilde, bizde Osmanlı’daki cülusnameler, padişahın tahta çıkması sebebiyle yazılan şiirlerdir, tahta çıkmanın yıldönümlerinde de sultanlara bu tür şiirler sunulur. Söz konusu şiirlerin de, Sultan’ın iktidarını hem meşru kılmak, hem pekiştirmek, hem duyurmak/yaymak gibi bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Aynı şekilde padişahlara, devlet adamlarına sunulan kasidelerin de bir iktidar pekiştirme rolü vardır. Bu gelenek, Cumhuriyet döneminde Atatürk’e yazılan övgülerle, form değiştirerek de olsa sürdürülmüştür. Aynı yıllarda Cumhuriyet dönemini öven şiirlerin de elbette iktidarı yayma, ilân etme, meşrulaştırma, pekiştirme gibi işlevleri vardı. Aynı tarihî olay, ideolojik bakışlardaki farklılıklar nedeniyle, edebî eserlerde farklı şekillerde yorumlanabilir. Nazım’ın Kurtuluş Savaşı’na bakışı ile Âkif ’in bakışı arasındaki dağlar kadar fark olduğu gibi. Tarihin edebi eserlerde kimi zaman müstehcenlik kimi zaman gerçeklerin saptırılması gibi kurgulamalarla örülmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Başka bir

deyişle tarihi gerçeklikle edebi kurgu nasıl dengelenmelidir? Edebiyat, elbette ki bir tarih bilimi gibi çalışmaz. Çalışma amaçları, yöntemleri, dilleri ve formları farklıdır. Tarihin amacı, tarihteki bir olayın gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktır. Tarihçi somut/nesnel gerçeğin peşindedir. Bu amaca ulaşmak için, belgelerden yola çıkar, belgelere dayanmak zorundadır. Belgeleri, kişi kaynaklarını karşılaştırarak gerçeğe ulaşmaya çalışır. Dili, “bildirme’ dilidir, soyut, mecazî, sanatsal bir dil kullanmaz. Ama sonuçta, tarih de, belgelere bağlı kalmak koşuluyla bir ‘yorum’a gelip dayanır. Çünkü belgeyi yazan da, okuyan da zamanın ve toplumsal koşulların etkisinden tamamıyla uzak kalamaz. Yani belge okuma da bir yorum işidir son kertede. Buna karşılık, tarihçi belgelerin izinden gider, belgenin olmadığı, bulunmadığı yerlerde, boşlukları diğer belgelerin ışığında doldurmaya çalışır. Dolayısıyla tarih de bir noktada, özellikle boşlukların kaldığı yerlerde bir ‘kurgusal’ çalışmaya ihtiyaç duyar. Oysa edebi eser, bütünüyle ‘kurgusal’ bir etkinliktir. Eğer bir edebî eser, tarihi konu ediniyorsa, işte o noktada tarih bilimiyle yolu kesişir. Çünkü tarihi konu edinen bir edebî eser, ister istemez tarih bilimcinin yazdığı eserle karşı karşıya gelecektir. Hatta gerekirse o da bir tarih bilimci gibi, eserinde ele alacağı tarihi olay veya kişilerle ilgili belgeleri, araştırmaları okuyacaktır, bunlardan yararlanacaktır. Ancak o, belgenin peşinde değildir, belgelerin yansıttığı somut gerçeğin peşinde değildir. O belge ve araştırmaların kendi zihninde oluşturduğu tarihsel atmosferi, tarihsel imgeleri, soyut, edebî ve okur üzerinde bir heyecan yaratacak biçimde, sanatsal bir dil ve kurguyla yeniden yaratır. Bu noktada edebiyatta ‘tarihsel gerçekliğe uygunluk’ her zaman tartışılagelen bir konudur. Örneğin, Devlet Ana, Osmancık, Yorgun Savaşçı, Küçük Ağa, İsyan

17

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


İkinci Yeni şiiri, o güne kadar gelen şiir mantığına, gerçeklik algısına, dil ve imge kuruluşuna olduğu gibi, genel geçer tarih anlayışına da ‘ters’ bir harekettir. İkinci Yeni ile birlikte, ‘sarışın vakanüvisler’in yazdığı iktidar tarihleri sarsılmış, hatta yıkılmıştır. Günlerinde Aşk, Şu Çılgın Türkler, İstanbul Kanatlarımın Altında, Muhteşem Süleyman gibi roman ve filmlerin tartışılma nedeni de budur. Ben, edebî eserin elbette kurgusal olduğunu biliyorum, bir hayal sanatıdır; ama eğer konu, olaylar, yer, zaman, kişiler bakımından gerçek bir tarihî olay ele alınıyorsa, edebiyatçının, yazarın/ şairin, bile bile gerçekleri tahrif etme, gerçeklerin tam aksini yazma/kurgulama, tarihî kişileri gerçeğin tersine resmetme hürriyeti yoktur. Bu tür tarihî edebî eserlerde temel gerçekler tahrif edilemez, bu edebî etik sorunudur. Ama temel gerçeklerden sapmadan, yazar boşlukları hayal gücüyle doldurabilir, doldurmalıdır. Ahmet Altan’ın İsyan Günlerinde Aşk’ındaki Abdülhamit portresinin bu bakımdan iyi bir örnek, tarihî roman kişisi olduğu kanaatindeyim. II. Yeni şiirinin tarih algısına değinebilir miyiz kısaca? Ece Ayhan özellikle dikkati çeken bir isim olabilir mi bu anlamda? İkinci Yeni şiiri, o güne kadar gelen şiir mantığına, gerçeklik algısına, dil ve imge kuruluşuna olduğu gibi, genel geçer tarih anlayışına da ‘ters’ bir harekettir. İkinci Yeni ile birlikte, ‘sarışın vakanüvisler’in yazdığı iktidar tarihleri sarsılmış, hatta yıkılmıştır. Öncelikle onların en büyük derdi Ece Ayhan’ın deyişiyle “bu kedimerdivenli Cümhüriyet’ledir. Bu şairler içinde iktidar tarihini sorgulayan, yerden yere vuran, cesaretle deşeleyen Ece Ayhan’dır. O keskin, kara ve saldırgan diliyle hem Osmanlı’ya hem Cumhuriyet’e sert eleştiriler yöneltmiş, Türk şiirinde ‘karaşın bir tarih’e sayfa açmıştır. Ece Ayhan, Türk tarihinde küçük adamların büyültüldüğüne, büyük kahramanlarınsa küçültüldüğüne inanır. “Padişah ile Aslan” şiirinde, sarışın vakanüvislerin tarihi nasıl saptırdığını anlatır. Ona göre, tarih düzünden okunamaz,

ayağa kalkmadan da okunamaz. İşte o nedenle şiirlerindeki ‘karaşın çocuklar’ “Tarihi düzünden okumaya” ayaklanmışlardır. Ona göre tarihin asıl kahramanları, Nadajlı Sarı Abdurrahman’dır, Şeyh Bedreddin’dir, Çanakkaleli Melahat’tır. Yahya Kemal’i iktidar tarihçisi olmakla suçlar, “Deniz Kıyısında Bir Otağ” ve “Anka” başlıklı şiirlerinde şiddetle eleştirir. Devletçe ve sarışın vakanüvislerce yazılmış “muhtasar ve nezih” kılınmış tarihin aksine, kara bir coğrafyada ezilmiş, ötekileştirilmiş, işkence görmüş, öldürülmüş, dışlanmış ‘karaşınlar’ın tarihine yönelir. Özetle “ Ece Ayhan’a göre “Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden” “daha yavuz bir” tarihî belge yoktur. Cumhuriyet’le pek bir şey değişmediğini, sadece başkentin İstanbul değil Ankara olduğunu, sultanın birken, Cumhuriyet’ten sonra çoğaldığını, Yeniçeri Ocağı’nın ise yalnızca adının değiştiğini, askerî vesayetin kakmadığını ileri sürer. O zaten edebiyatın “Çamlıca Tepesi”nden sokağa, çocuk yurtlarına, hal ve gidişi sıfır olanların mekânlarına inmesi düşüncesindedir. Kısaca İkinci Yeni her türlü iktidara olduğu gibi, iktidar tarihine de karşı çıkmış bir harekettir. Çoğu tarihî tabu onların şiirlerinde yıkılmıştır. Tarihi işleyişi bakımından önemli bulduğunuz romancılar kimlerdir? Hangi yönleriyle önemsiyorsunuz? Kemal Tahir, Tarık Buğra ve fantastik tarihî romanda ise İhsan Oktay Anar en beğendiğim isimlerden birkaçı. Kemal Tahir ve Tarık Buğra’yı tarihi düzünden okumadıkları ve tarihî atmosferi güçlü bir biçimde yansıttıkları için beğeniyorum. Anar ise, benim Osmanlı tarihinde, hatta insanlık tarihinde fantastik, hatta mistik bir gezi yapmama olanak sağlıyor.■

18

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Tarih ve edebiyat üzerine ilk örneklerden biri: Samsatlı Lukianos VEFA TAŞDELEN

Tarih ve edebiyat ilişkisinin ilk defa sorgulandığı eserlerden biri olan Tarih Nasıl Yazılmalı adlı eserinde, Lukianos, tarih ve edebiyat konusunda felsefi bir duyarlılık ortaya koyar. Temel sorun, bir tarih çalışmasının ne kadar edebiyat, ne kadar tarih, hangi açılardan tarih, hangi açılardan edebiyat olacağıdır.

Giriş

Doğada sessiz bir akış vardır. Bu akışın tarih olabilmesi için bilincin süzgecinden ve tanıklığından da geçmesi, ruhun yaşantısı hâline de gelmesi gerekir. İnsanın olmadığı yerde tarihten, tarihin olmadığı yerde de insandan söz edemeyiz. Tarih, bilincin yaşadığı zamandır. İnsanın bir tarihi olması, onu diğer canlılardan farklılaştırır. İnsan zamanı yaşayıp geçmez, zaman içinde kendisini de çoğaltır, kendisini de biriktirir. Bir yandan süreklilik içinde yaşar, bir yandan sürekliliği kurar. Bir yandan tarihi yaşar, bir yandan tarihi yapar. Her bir birey, güçlü ya da zayıf, bu akışın içinde yer alır, bu akışın bir parçasıdır; bu akıştan katkılar alır ve ona katkılar sunar. Bilim olarak tarihe ilgi duymayabiliriz, ancak bir varoluş alanı olarak tarihin içinde yaşarız; onu inkâr etsek de ondan kurtulamayız. Onu yok saysak da yok edemeyiz. Varoluşumuz, nerde olursa olsun, tarihin ürünüdür. Tarih neredeyse bizim kim olduğumuz ve nasıl birisi olacağımız sorularına cevap verir, özgürlüğümüzü ve tercihimizi belirler. Sorularımıza tarih içinde cevap bulabiliriz. Tarih, hava gibi kuşatır bizi. Ondan habersiz olsak da ayrı değilizdir hiçbir zaman.

19

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Bu dönemde geçerli olan bir başka tarih yazıcılığı da “eğitici öğretici” tarih anlayışında temelini bulur. Lukianos, tarihsel gerçekleri tahrif ettiği gerekçesi ile bu anlayışa da karşı çıkar. Nasıl ki eğlendirici olmak adına yazılan tarih kitapları gerçekleri tahrif ederse, aynı şekilde eğitici olmak adına yazılan tarih kitapları da, tarihsel gerçekleri çarpıtır Tarih ve edebiyat, her ikisi de bir “yaşantı” ve “yaşanmışlık”, bir “gerçek” ve “olasılık” üzerinde birleşir. Hem tarih, hem de edebiyat, insanın yeryüzündeki varoluşunun ifade araçlarıdır. Tarih de edebiyat da öykü anlatmayı seven türlerdir. Biri olmuş, diğeri olması muhtemel öyküleri anlatır. Olmuş da olsa, olması muhtemel de, fark etmez: her ikisinde de insanın varoluşu aydınlanır, insan nedir, ne yapar ve nasıl yaşar sorusunun cevabı ortaya çıkar. Tarihin bir bilgi değer vardır, ama edebiyatın da bir bilgi değeri vardır. Tekil olayları, tek bir defada olup bitmiş, bir daha asla tekrarlanmayacak olayları ele alır her ikisi de. Zaman içinde tekrarlarla sürüp giden ise insanlığın varoluş durumlarıdır. Benzer gibi görünse de asla birbirinin aynısı değildir. Tek tek hâdiselerden genel ilkelere, kuramlara ulaşılmaya çalıştıklarında felsefe ve sosyoloji hâline gelmeye de başlarlar. Tarih ve edebiyatı konuşmak, bir bakıma gerçeklikle edebiyatı konuşmak olacaktır. Zira tarih demek, bir bütün olarak “yaşanan gerçeklik” demektir. Yalnız, gerçeklik yazarın zihninde nasıl yeniden kurulur, nasıl yeniden bir form kazanırsa ve bu şekilde nasıl “türsel dönüşüm”e uğrarsa, aynı şekilde yaşanan gerçeklik olan tarih de böyle bir dönüşüme uğrar. Bu dönüşümden sonra artık kimse onu tarih olarak bilgi ve gerçeklik değerinden ötürü okumaz, edebiyat eseri olarak, estetik niteliğinden dolayı okur. Bu noktada onun “gerçeklik değeri” tartışma konusu olur. Onun sanatçısının imgelem evreninde dönüşüme uğraması kendisini gerçeklik boyutundan ziyade tasarım boyutuna yaklaştırır. İşte bu noktada başta epistemolojik ve etik olmak üzere pek çok sorun konuya eşlik eder. K. Kilburn’ün sekiz ciltlik Lukianus çevirisinin VI. kitabında How to Write History başlığı

ile Philon isimli, hakkında bilgi sahibi olmadığımız bir kişiye yazılmış uzunca bir mektupla karşılaşırız.[1] Aynı mektup, Nurullah Ataç’ın Lukianos’tan Seçmeler adıyla Kültür Bakanlığı Yayınları arasından çıkan seçkisinde de Tarih Nasıl Yazılmalı başlığı ile kısmen yer alır. Lukianus’un bu çalışması, tarih ve edebiyat arasındaki ilişki konusunu ilk ele alan ve konuyu sorunsallaştıran çalışmalardan biri olarak görülebilir. Aşağıdaki makalede cevap aranacak soruları şu şekilde sıralayabiliriz: Tarih ve edebiyat arasında nasıl bir ilişki vardır? Lukianus, söz konusu bu çalışmasında konuyu nasıl ele almış, nasıl sorunsallaştırmış, nasıl bir yaklaşım sergilemiştir? 1. Tarih ve Edebiyat

Sadece şimdiki zaman ya da gelecek değil, geçmiş de insanın ilgi ve merak konuları arasında yer almıştır. Yazının bulunuşundan önce de sonra da, rivayete dayalı olarak geçmiş hâdiselerin anlatılması, bu şekilde gelecek kuşaklara aktarılması, hem tecrübenin hem de geçmiş olayların bir ifadesi olarak, bilgilendirici, eğitici ve eğlendirici bir anlatım biçimi olmuştur. İlk Çağ felsefesinde, tarihsel bilginin konumu, insanın yapıp etmelerine ilişkin bir rivayet olarak şiirden sonra gelmiştir. Bunun en önemli gerekçesi yalnız bu bilgiyi elde etmedeki rivayet ve söylenti değil, bizzat tarihin kendi doğasından da gelir. Zira tarihsel bilgi tekil ve rastlantısal hâdiselere ilişkin, gelip geçmiş bir durumu yansıtır. Bu kültür ve felsefede üç tür bilgi öne çıkar: theoria, emperia ve historia. Theoria, aklın, emperia yaşantı, deney ve gözlem, historia ise geçmiş zamana, geçmiş olaylara ilişkin bilgidir. Platon, düşünü1. Lucian, The Works of Lucian VI, Tr. K. Kilburn, Harward University Press, Cabridge, Masschusetts, MCMLIX, s. 1-70.

20

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


lebilir evrenin episteme’sini, algılanabilir evrenin doxa’sından üstün görmüştü. Historia’nın bilgi değeri, “tekil” ve “rastlantısal” karakterinden dolayı daha alt düzeyde görmüştü. Gerçek bilgiyi tümelin bilgisi olarak gören, Organon’da bu bilgiye ulaşmanın yollarını araştıran Aristoteles, Poetika’da, şiiri, tümel konuları ele alışı açısından tarihten daha felsefi olduğunu söylerken bir bakıma historia’ya yüklenen bilgisel değeri açısından Platon’un yaklaşımını sürdürmüştür. İlk Çağdaki bu epistemolojik algıya karşın, yine de tarih yazıcılığının parlak örnekleri ortaya çıkmıştır. Heredot, Tukidides ve Ksenofanes gibi yazarlar, kendi dönemlerinin hâdiselerini kayıt altına alarak tarih yazıcılığının ilk örneklerini vermişlerdir. Tarih düşüncesi, ilk kapsamlı açılımına Hristiyan düşünce geleneği içinde bulmuştur. İlk Çağ felsefesindeki döngüsel zaman anlayışı yerine, Hristiyanlık Âdem’in cennetten düşüşü ile başlayan bir zaman ve tarih anlayışı ortaya koyar. Artık burada döngüsel zaman anlayışının aksine başlangıcı olan ve belirli bir ereğe doğru ilerleyen çizgisel, gelişimci bir zaman anlayışı ortaya koyar. Augustinus’un tarih felsefesi bu kaynaktan beslenir. Buna göre, yeryüzüne düşüş tarihin de başlangıcını oluşturmuştur.[2] Tarihin bir yazım türü olmaktan çıkıp bir bilim olarak temellendirilmesi, bir bilgi türü olarak epistemolojik bir zemine oturması İbn Haldun’a, oradan Vico’ya kadar gelir. İbn Haldun Mukaddime’de tarihi, “milletler ve kavimlerin birbirinden nakil ve rivayet ede gelmekte oldukları ilimlerdendir.” diye tanımlar. Şöyle der: “Tarih, insanların ve kavimlerin hâl ve durumlarının nasıl değişmiş olduğunu, devlet sınırlarının nasıl genişlemiş, kuvvet ve kudretlerinin nasıl artmış bulunduğunu, ölüm ve yıkılma çağı gelinceye kadar yeryüzünü nasıl imar ettiklerini bize bildirir. Bu, tarihin zahiri manasıdır. Tarihin içinde saklanan mana ise incelemek, düşünmek, araştırmaktan ve varlığın (kâinatın) sebep ve illetlerini dikkatle anlamak ve hâdiselerin vuku ve cereyanının sebep ve tertibini inceleyip bilmekten ibarettir. İşte bundan dolayı tarih şereflidir ve hikmetin içine dalmıştır. Bundan ötü-

rü tarih, hikmet = felsefe ilimlerinden sayılmaya layıktır.”[3] Vico’nun, “insanın kendi yaptığı ve ürettiği dünyayı doğal dünyadan daha iyi bilebileceği” yaklaşımı, İbn Haldun’un öncü çalışmasından sonra belirli bir yöntem fikri etrafında sosyal bilimlerin zeminini oluşturmuştur.[4] Bunun devamında Alman kültür ve felsefe tarihi içinde, Kant’tan Hegel’e, Hegel’den Schleiermacher’e, Schleiermacher’den Herder’e, Herder’den Ranke’ye, Humdolt’a tarihin her zaman önemli bir yeri olmuştur. Bunun temel gerekçesi, insanın kendini anlama çabasıdır. İnsan bir diğer insanı niçin anlamak ister, sorusu Dilthey’da, “çünkü başkasının yaşam deneyimleri bizi zenginleştirir, mutlu eder, kendi bilincime başkasında varırım.” diye karşılık bulur.[5] Alman kültür ve düşünce geleneğinin tarih üzerindeki odaklanma noktası, tarihin “tecrübe” yönü üzerine olmuştur. Geçmişi bilmek, sadece bir meraktan kaynaklanmaz. Geçmişi iyi bilirsek, geleceği de iyi inşa edebileceğimiz yönünde örtük bir “yarar”ı da var sayar. Buna göre geçmiş insan başarı ve başarısızlıklarının biriktiği bir alandır. Geçmişin deneyimini bize sunan tarihin anlamı, geçmişi araştırması kadar geleceğe de ışık tutmasıdır. Buna göre tarih geçmişin başarılarının tekrarlanması ve başarısızlıklarından korunulması yönünde bir çabadır. Tarihi bilirsek geçmişin başarılarını yeniden üretme ve başarısızlıklarından kaçınma imkânı buluruz.

2. Augustinus, İtiraflar, Çev. Dominik Pamir, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2007, s. 269-290.

Çev. Doğan Özlem, İstanbul: Paradigma Yayınları, 1999, s. 83, 86.

2. Samsatlı Lukianos’un Tarih ve Edebiyat Anlayışı

Lukianos, M.S. 125 yılında bugünkü Adıyaman sınırları içinde bulunan, dönemin Komagene Krallığına bağlı Samsat’ta doğmuştur. 14 yaşına kadar burada yaşamış, daha sonra İonya’ya oradan İtalya’ya, Mısır’a, ardından da Atina’ya geçmiştir. O, bilgeliğin bir tür seyyahlık olduğunu, özellikle ulaşımın ve iletişimin çok sınırlı olduğu zamanlarda seyahati göze alamayanların 3. İbn Haldun, Mukaddime I, Çev. Zakir Kadiri Ugan,, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1988, s. 4, 5. 4. Giambattista Vico, Yeni Bilim, Çev. Sema Önal, Doğubatı Yayınları, Ankara, 2007. 5. Wilhelm Dilthey, Hermeneutik ve Tin Bilimleri,

21

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


bilgelik halkasına katılamayacağını iddia edenler için iyi bir örnektir. Lukianos, retorik eğitimi almış, rapsodluk yapmış, ironi ve hiciv dolu oyun ve düz yazılarını Grekçe yazmıştır. Eserlerinden seçmeler ilk kez 1449 yılında Floransa’da yayımlanmıştır. Günümüze yetmiş civarında eseri kalmıştır. Batı uygarlığının ilk novelistlerinden biri olarak da kabul edilmektedir. Ama onun özgün yanları sadece bunlarla sınırlı değildir. Gerçek Hikâye’de, kurgusal bir tarz dener. Bilimkurgu türünün ilk örneği sayılabilecek şekilde Aya ve Venüs’e yapılan yolculuklardan ve gezegenler arası savaşlardan söz eder. Ölülerin Konuşmaları, Tanrıların Diyalogları gibi ünlü eserleri vardır. Kurgu ve gerçek konusu onu, bir yandan bilimkurgu türünde eserler vermeye sevk ederken bir yandan da tarihin nasıl yazılması gerektiği sorusu ile karşılaştırır. Tarih yazımında gerçekler mi, yoksa yazarın hayal gücü mü öne çıkmalıdır? Bir hikâye nasıl olursa tarih, nasıl olursa kurgu olur? Lukianos, bu çalışmasında, tarihin insan varoluşu açısından taşıdığı değer konusuna değinmez, tarihin anlamının ne olduğunu sorgulamaz; tarihin nasıl yazılması gerektiği konusu üzerinde durur. Kendi zamanını, tarih yazıcılığının revaçta olduğu bir dönem olarak görür. Yaşanan bazı savaşlardan, yenilgi ve zaferlerden sonra insanlarda bir tarih yazıcılığı merakı başlamıştır. “Baksana yazarlarımızın hepsi de birer Thukiydides, birer Herodotos, birer Xnephon kesildiler.” diyerek durumu açıklar.[6] Lukianos tarih yazımı derken daha çok savaşların ve beraberinde ortaya çıkan toplumsal olayların anlatılması konusunu anlar. Konuya daha çok yöntemsel açıdan ilgi duyar. O, “Tarih nasıl yazılmalıdır?” sorusuyla kendi zamanındaki tarih yazıcılığına eğilir ve konuyu felsefi düzeyde ele alır. Konuyu, sadece kendi zamanının bir sorunu olarak değil, evrensel bir sorun olarak da ortaya koyar. Amacının tarih yazıcılarına, “çorbada tuzu olsun diye” birkaç küçük öğüt vermekten, birkaç kuralı hatırlatmaktan ibaret olduğunu söyler. “Ama çorba piştikten sonra, ille benim de adım anılsın diye tutturmam: Bir

tutam tuzun lafı mı olur?” diye neşeli ve dalgacı söylemini sürdürür.[7] Tarih yazımı konusunda en çok yakındığı konu, tarih yazıcılığının hafife alınması, bu işe pek yalın, pek kolay bir işmiş gibi, sanki aklına geleni söyleyiveren herkesin yapabileceği bir etkinlik gözüyle bakılmasıdır. Ama işin aslı öyle değildir. Tarih yazıcılığı kolayca, emeksizce başarılacak bir konu değildir. İyi bir tarih çalışması, yazın türlerinin en çetinidir aslında; çalışanların uzun süre çalışmalarını ve derinlikli bir şekilde düşünmelerini gerekli kılar. Lukianos, kendisini, öğüt veren bir kişi olarak iki konuda yetkili görür. Bunlardan ilki, erdemleri (meziyetleri), diğeri de hata ve kusurları bulup ortaya çıkarmaktır. Kötü tarihçilerde görülen hatalar, beceriksizliklerinden kaynaklanan anlatım bozuklukları, dağınık ve kusurlu söyleyişleri bir yana, bu konudaki belli başlı hatalar şunlardır: Abartılı övgü ve yergi bu kusurların başında gelir. Tarih yazıcıları, bu hatalara kendi önderlerini, komutanlarını övmeye, düşmanlarını yermeye, kötülemeye, yerin dibine batırmaya başladıklarında düşerler. “Oysa tarih ile övgü arasında yalnız küçük bir çit yoktur, koskoca bir duvar vardır. Övgücü ancak övmeyi, övdüğü kişiyi eğlendirmeği, hoşnut etmeği düşünür, ereğine ulaşmak için yalana başvursa da olur. Ama hekim oğullarının dediğine göre soluk borusu nasıl bir damla suyu dahi almak istemezse bunun gibi tarih de en küçük yalanı götürmez.”[8] Lukianos, şiirin ve tarihin doğalarının birbirinden farklı olduğunu düşünür. Şiir hayalle, özgür bir şekilde kurgulamaya ve anlatmaya dayanır. Şairler bir kahramanı anlatırken öve öve göklere çıkarırlar, tarihçiler ise yalnızca gerçekleri yazarlar, anlatılarında gerçeklere bağlı kalırlar. Tarihin, şiirin yöntemini kullanarak hayale dayalı bir anlatımı benimsemesi, aşırı abartma ve yergi ifadeleri kullanması, kısaca hakikatin yalın güzelliği yerine sözdeki güzelliğe yönelmesi, onu kendi doğasından uzaklaştıracak, sahte, yanlış ve kurgusal ve yalan yanlış bir anlatım biçimine dönüştürecektir. Şiirin dili sanatsal bir 7. Samsatlı Lukianos, Lukianos, Seçme Yazılar, I-II-III, s. 388. 8. Samsatlı Lukianos, Lukianos, Seçme Yazılar, I-II-III, s. 389.

6. Samsatlı Lukianos, Lukianos, Seçme Yazılar, I-II-III, Çev. Nurullah Ataç, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1999. , s. 387.

22

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


dildir, görkemli ve süslü bir dildir. Abartır, yüceltir veya kötüler. Şiir tam bir özgürlük içinde olmayı gerektirirken, şair şiirini hayal ve kurgu ile istediği gibi kurmaya yetili iken, tarih alanında “olup bitene bağlılık” esastır. Tarihçi şair gibi istediğini istediği gibi yazamaz, olaylara eklemelerde ve çıkarmalarda bulunmakta özgür değildir. Zira “tarih en küçük yalanı bile götürmez.”[9] Şiir güzel söylemeye, tarih gerçekleri olduğu gibi söylemeye yönelir. Şiirin hakikati sözdeki güzellikte, tarihin hakikati ise gerçeklere bağlılıkta ortaya çıkar. Dolayısıyla şiir güzel söylediği, tarih de gerçekleri söylediği oranda amacına ulaşır. “Demek ki şiirde aranacak “erdem”lerle tarihte aranacak erdemleri birbirinden ayırmak, şiirin bezekleri sayılan masalın, övgünün abartmalarını (mübalağalarını) tarihe sokmaya kalkmak çok büyük bir yanlışlık olacaktır. Çınar gibi gürbüz, etleri sert bir güreşçiyi bir yosmanın al giysileriyle donatır, yüzüne üstübeç çalarsan ne olur? Söyle Herakles aşkına! Gülünç etmez misin? Onuru bir paralık olmaz mı o güreşçinin?”[10] Peki, güzel işler övülmeyecek midir? Lukianos, tarih yazıcılığında övgüye de yer verir. Ama bu övgünün dalkavukluktan ayrılması gerekir. Bu da övgünün hak edilmesi, sırası gelince gerçekleşmesi ve yapılan güzel işlerin gelecek kuşakların bilgisine sunulması şeklinde olması gerekir. Övgüyü dalkavukluk, eğlendirme, hoşa gitme düşüncesi ile tarih yazıcılığına sokanların yanlış bir iş yaptıkları görülür. Onlar bu hareketlerinden dolayı doğrulardan ve gerçeklerden uzaklaşarak kurmaca bir dünya içine girerler. Eğlendirmek, hoşça vakit geçirmek için tarih yazılmaz ve okunmaz. Tarih yazıcılığı yalnız ve yalnız hakikate, doğruya, gerçek ve asıl olana yönelir. Bir anlatım güzel olursa bunda da bir sakınca olmaz. Lukianos bunu güreşçinin gücüne fiziksel güzelliğin de eklenmesine benzetir ve bunda bir beis görmez. Ama anlatım güzelliğini sağlama adına hayali, fantezi, eğlendirici anlatımlara başvurmak, tarih yazıcılığının hakikat anlayışıyla bağdaşmaz. Lukianos, kendi zamanının tarih yazıcılığı 9. Samsatlı Lukianos, Lukianos, Seçme Yazılar, I-II-III, s. 389. 10. Samsatlı Lukianos, Lukianos, Seçme Yazılar, I-II-III, s. 390.

anlayışına, yukarıda sözü edilen “övgü” ve “yergi” dengesini koruyamadığından, bu nedenle de giderek bir çeşit “dalkavukluk” sanatına dönüştüğünden ötürü karşı çıkar. Dönemin tarihçileri gerçeği aramak yerine övgü ve yergiye, gereksiz abartı ve duygusal söyleyişlere yer vermişlerdir. Eğlendirici tarih, kendisini gerçeklere bağlılıkla sorumlu görmez. Onun amacı hoşa girmek ve eğlendirmektir. Bunu yapmak için de “övgü”yü ve “yergi”yi öne çıkarır. Bu da gerçeklerden uzaklaşma ile sonuçlanır. Övgücü tarih, gerçeklerden uzaklaşmış tarihtir. Oysa önemli olan gerçektir, hakikattir, doğruluktur. Lukianos’a göre, tarihsel bir anlatımı güzel ve güçlü kılan şey, güzel ve edebî bir dille ifade edilmesi değil, hâdisenin kendine özgü yapısıdır.[11] Gerçeğe uygun olan bir tarih, güzel anlatılmış bir tarihtir. Eğlenceye ve hoşlanma duygusunun tatminine yöneldiğinde kendi doğasından uzaklaşarak şiire, efsaneye, mitolojiye de dönüşür. Bu uyduruk tarihler, tarihi olayları tahrif ederler, gerçeği hiçe sayıp birtakım efsane kahramanlar uydurmanın derdine düşerler. Onların bu çabası tarihin değil, olsa olsa şiirin ve efsanenin doğası içinde yer alabilir. Peki, tarihçiler bunu niçin yaparlar? Bir takım insanlara yapmadıkları kahramanlıkları atfederek onları neden boş yere yüceltirler? Neden bazı kişileri göklere çıkarırlar, gerçek olup olmadığını düşünmeden hayali tarihler ve olaylar uydururlar? Kuşkusuz tarihi, geçmişte olup bitenleri doğru bir şekilde anlatmak için değil, kendilerine bir gelecek aramak ve övdükleri kişiler tarafından çeşitli ihsanlara kavuşturulmaları için yaparlar; bunun için kurguya başvururlar, övgü dolu sözler sarf ederler. Böylece tarihsel gerçekliği değil, kendi çıkarlarını düşünürler. Lukianos’un söz konusu bu çalışmasında ele aldığı eleştiri konularından biri de tarihsel olayları günü gününe yazma girişimidir. Onun eleştirdiği husus günü gününe olayları kayıt altına alma değil, bu işlemde kullanılan dilin bayağılığıdır. Bu tür bir çalışma hakkında şöyle der: “Öyle bayağı bir dille yazılmış ki, bir erin, bir işçinin yahut orduya katılmış bir satıcının kaleminden çıkmış sanırsın.” Lukianos, tarih yazımında, bir yazı dilinin kullanılması gerektiğini 11. Samsatlı Lukianos, Lukianos, Seçme Yazılar, I-II-III, s. 391.

23

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


düşünür ve önündeki örneği “sokak dili” ile yazıldığı, bayağı söyleyişlere yer verdiği için eleştirir.[12] Ayrıca bir başka eleştiri nedeni de, esere verilen addan dolayıdır: “ Altıncı Mızraklılar Alayı Hekimi Kallimorphos’un Parth Savaşları Tarihleri gibi bir başlık çok abartılı bir niteliktedir.[13] Bu hekimin, tarihi hekimlerin yazması gerektiği yönündeki görüşünü de alaylı bir dille eleştirir. Bir başka eleştiri konusu da, Lukianos’un ismini vermek istemediği bir filozof tarafından yazılan tarihe ilişkindir. O da tarihin filozoflar tarafından yazılması gerektiğini söylerken, aynı gereksiz iddiayı farklı bir açıdan yinelemiş olur.[14] Bu dönemde geçerli olan bir başka tarih yazıcılığı da “eğitici öğretici” tarih anlayışında temelini bulur. Lukianos, tarihsel gerçekleri tahrif ettiği gerekçesi ile bu anlayışa da karşı çıkar. Nasıl ki eğlendirici olmak adına yazılan tarih kitapları gerçekleri tahrif ederse, aynı şekilde eğitici olmak adına yazılan tarih kitapları da, tarihsel gerçekleri çarpıtır. Lukianos’un kendi zamanının tarih yazıcılığına ilişkin olarak eleştirdiği örneklerinden biri de Thukydes’i öykünen, onun gibi yazmaya çalışanlardır. Bunun olası nedeni özgün olamamaları ve öykünme nedeniyle anlattıkları savaş ve olayların kendilerine özgü yönlerini kaçırmalarıdır. Sonuç

Tarih ve edebiyat konusu, bir epistemoloji, dil ve gerçeklik sorunudur. İnsanın tarihe ilişkin ilgisinin temel sebeplerinden biri kendi kökeni hakkındaki merakı, diğeri de kutsal kitapların geçmiş hâdiselere yönelik sürekli hatırlatmalarıdır. Tarihsel bilginin, bilgi değeri açısından sorgulanması, metodolojisi, elde edilme yöntemleri üzerindeki, tartışmalar, İbn Haldun’u dışarıda tutarak söylersek, modern dönemde, tarihin bir bilgi alanı olarak ortaya çıkmasıyla birlikte olmuştur. Tarih, daha önce bir yazım türü olarak algılanmıştır; insanlara ibret veren, bilgi veren, kısmen de onları eğiten, duygulandıran ve eğlendiren bir tür olarak görülmüştür. Tarih ve edebiyat ilişkisinin ilk defa sorgu-

12. Lucian, The Works of Lucian VI, s. 59. 13. Samsatlı Lukianos, Lukianos, Seçme Yazılar, I-II-III, s. 393 14. Lucian, The Works of Lucian VI, s. 27.

landığı eserlerden biri olan Tarih Nasıl Yazılmalı adlı eserinde, Lukianos, tarih ve edebiyat konusunda felsefi bir duyarlılık ortaya koyar. Temel sorun, bir tarih çalışmasının ne kadar edebiyat, ne kadar tarih, hangi açılardan tarih, hangi açılardan edebiyat olacağıdır. Görünen o ki, Lukianos, her ikisini ayrı türler olarak kabul etmekte, tarih yazıcılığını edebiyat yazıcılığından ayırmakta, kendi zamanının övgücü tarih yazarlarını da tarihçiden çok kendi imgelem güçlerine dayalı olarak yazan şairler olarak görmektedir. Hakikati dile getirmek demek, gerçeği ifade etmek ve aydınlatmak demektir. Bu açıdan söylendiğinde imgelem dünyasına dayalı olarak yazan tarihçiler gerçeği aydınlatmak, görünür kılmak yerine onu zamanın derinliklerine gömmekten başka bir iş yapmazlar. Lukianos, bu metninde, belirli ölçütler çerçevesinde edebiyat olarak tarihle bilim olarak tarihi bir birinden ayırırlar. Edebiyat olarak tarihte, kurgulara, tasarımlara yer verilebilir. Çünkü onun amacı bir gerçeği anlatmak, bir gerçeği ortaya koymak değil, kurgusal bir eser ortaya çıkarmaktır. Tarih yazıcılığında ise durum farklıdır. Tarih yalnız gerçekleri yazmalıdır. Gerçeğe uygun düşmeyen övgü ve yergiler tarih değil olsa olsa kurgusal bir çalışma, bir masal ve hikâye olabilir. Lukianos, çağdaş bir tarih felsefecisi edasıyla, tarihte kurgu ve gerçeği birbirinden ayırır. İşin içine kurgu ve hayal, övgü ve eğlence girdiğinde, o zaman yazı, bir gerçeklik ve yaşanmışlık alanı olarak tarihten uzaklaşır; bir eğlence, övgü ve yergi sanatına dönüşür. Biz de, Lukianos’a özenerek, tarih ve edebiyat ilişkisi bağlamında, çorbada tuzumuz olsun diye konuya bir iki soru ile katkıda bulunacak olursak, şunu sorabiliriz: Tarihsel bir çalışma edebiyat, yani kurgu ürünü de olsa, o gerçekleri tahrif etme, olan bir şeyi olmamış, olmayan bir şeyi de olmuş gibi gösterme hakkına sahip midir? Tarih konusunda yazan bir edebiyatçı, kendi hayal gücünü konuşturmakta ne kadar özgürdür? Onun tarihe karşı, tarihsel olay ve kişiliklere karşı etik bir sorumluluğu yok mudur? İşte bunlar Lukianos’un eserinden hareketle sorulabilecek, hatta sormamız ve cevaplamamız için ondan bize miras kalan sorulardır.■

24

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Estetiğin zaman verdiği can MİLAY KÖKTÜRK

A

sıl anlamını kendisinin soyut cephesinde barındıran şey sadece şimdi ve burada gözlemlenen mevcudiyetiyle değil tarihi ile birlikte vardır. O şey, hele sanatsal bir ürün ise, bir kez imal edilip öyle kalmaz; o, kendisiyle karşılaşan insan ruhunda hep yeniden varlık kazanır ve insan ruhu ile varlığını sürdürür. Bunun en güzel örneği edebiyattır. Edebî olan, tarihsel olandır. Diğer ifade formları gibi edebî ifade formları da tarihsel süreçte üretilmiştir. Bitimli zaman dilimi, içine girdiği estetik formla her daim canlı kalabilme niteliği kazanmıştır. Sayısız zihin kendi içyapısını dışa aktarmak için sıradan ve güncel ifade biçimiyle yetinmeyip yeni ifade biçimleri aramış, mevcut formları genişletmeye çabalamış olmalıdır. İfade imkânlarını genişleten üç unsurdan ilki sayısız zihnin mevcudiyeti, ikincisi yüzlerce yıllık yaşanmış geçmiş, üçüncüsü de bu zihinlerin dışa aktarılacakların niteliğine göre ve ona uygun vasıta arama eğilimleridir. İnsanın sahip olduğu ifade imkânlarının kaynağı bunlardır. Dolayısıyla geçmiş ürünler hazinesi bilinmeden bugünkü ürün ve üretimlerin bilgisi ve kullanımı bir yönüyle hep eksik kalacaktır. Belki edebî söylem biçiminin tarihini izleyerek bu eksikliği gider-

meye çalışabiliriz. Ancak bu sözü edilen tarihi nasıl izleyeceğimiz hususu fevkalade önemlidir. Tarihten süzülüp gelen ürünler sadece geçmişin kalıntıları veya sıradan tanıkları mı? Onlar sadece kendi somut mevcudiyetlerini mi taşır? Bu ürünler “görünüşte ve gerçekten var olan” ayırımı yapılmaksızın anlaşılabilir mi? Varlıkları sadece “şimdi ve burada”ya dayanmayan, “artık var olmayan” çağların parmak izini de taşıyan bu ürün ve üretimler fevkalade kıymetli şeyler olmakla beraber, güncelin ruhunu, güncelin tasarım ve duygulanımının ötesinde kalan, el sürülmez nitelikli kutsal şeyler değildir. Her edebî olan tarihteki bir bilincin kurgusu ve kendi zamanının dile gelen sesidir. Bu şu demektir: Bir işaret sisteminin formlarına yerleşen ve onlara can veren bilinç sabitleşir ve ölümlülerin çağını aşar. Bilinçten çözülen ifade sabitleşmekle, akıcı yaşantının sonraki aşamalarında hep kendisi olarak varlığını sürdürür. Bu yönüyle de âdeta geçmişin bugüne hamlesi, tarihin bugüne uzanan elidir. Onların asıl mevcudiyeti, onlara asıl varlığını veren, onda içkin olan zihinselliktir. Bu görünümü aşar. Edebî formlar neden vardır?

25

İnsanın dünyaya “fırlatılmamış” olduğuna,

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


“yaratılmış ve öğretilmiş” olarak yeryüzüne bırakıldığına inanıyorsak, o zaman ilk bildirimin formatının ne olduğu sorusunu sormaksızın yapamayız. İlahi cepheden ona iletilen bildirim, ilahi olanın hürmet uyandırıcı kudretine uygun olarak, sıradan değil, seçkin olmalıydı. İnsanın karşı karşıya kaldığı ilk bildirim belki de sırf estetik olmaya uzanan yolun başlangıç noktasını teşkil etti. Belki de o ilk bildirim estetik varoluşun zirvesi idi! Buna kesin bilgi kipinde vakıf değiliz. İlk başlangıç ne ve nasıl olursa olsun, insanlığın varoluşuyla birlikte ete kemiğe bürünen bir süreç vardır. Bu sürecin devamı nasıl cereyan etmiş olabilir? Kendisini kalıcı kılmak isteyen zihin, buna imkân verecek bir ifade formu ile kendi içeriğini ötekilere sunmalıydı. Sıradan olma herkesin doğal hâliydi ve sıradan olan sıradanca mevcudiyetini kendi varlığının sona ermesiyle beraberinde alıp götürürdü. Sıradanlık kalıcılığın karşıtıydı. Öyleyse, kalıcılık için, zamanları aşan ve diğer bilinçlerde ilgi uyandıran bir ifade biçiminden başka yol bulunamazdı. Başka bir cepheden bakalım… Bir zihnin kendisini dışa açmasının nedeni sadece kendini ötekine bildirmektir. İfade ötekine bir kapı açtığı gibi, öteki de bu ifadeye en azından kapısını kapamamalıdır. Bunun ilk koşulu sıradanlığın dışına çıkmaktır. Bir ifade formunun seçkinliğini belirleyen en önemli özellik, onun yapı ve içerik olarak etkileyici olmasıdır. İşte bu noktada estetik form kavramına ulaşırız. Sanatın etkileyici gücünü burada temaşa ediyoruz. Tarihteki insan da ötekiler tarafından içselleştirilebilecek bir form olarak sanatın gücünü fark etmiş olmalıydı. Gerçekten de, bilincin karşı karşıya kaldığı sayısız uyaran arasından sadece estetik nitelikli unsurlar zihin üzerinde kalıcı etki icra etmektedir. Edebî olanın dile gelmesi tarihselin konuşması demektir. Gelecekten söz edilse bile bu böyledir. Yaşanmış geçmiş, edebî olan yoluyla henüz yaşanmamış zamanlara da elini uzatır. Bu bakımdan edebî olan, geleceği geçmişle, yaşanmışlıklar dizisiyle doldurur. Gelecek asla tek başına ve kendi hâline bırakılmaz. Bu da ancak edebî formla başarılabilir. Form doğal yoldan elde edilen veya el al-

tında hazır bulunan bir şey değildir. O, bilincin ürettiği, yapısı bakımından kendisine özgü, özel ve karmaşık bir şeydir. Bir bilinç onu kendi tekâmül sürecinin bir aşamasında üretebilir. Onun yapısı yanında işlevi de tam bilinçliliğin damgasını taşıyor olmalıdır. Edebî form ise bilincin gelişmişliği yanında derinliğini de işaret eder. Bilinç kendi çağının dünyasını edebî formlara yüklemiş olmalıdır. Bu nedenle ilk tarihsel anlatılar edebî üründür. Kayda geçen ilk söylem, kalıcı olmanın gereğini yerine getirebilir olmalıydı. Kalıcı olmanın diğer koşulu ise, üslubun özneler arası bir geçerlilik ve kabul düzeyine yükselmesidir. İşte böyle bir üslubu şiir taşır. Herder, şiiri insan neslinin gerçek ana dili olarak kabul etti. Bunun ilk nedeni, pür rasyonel ve doğuştan salt akılcı olmayan insanın doğal olarak bir duygu varlığı olmasıydı; duygular da ancak şiirsel söyleyişle dile getirilebilirdi. İkinci neden ise, şiirin iç dünyanın bütününden doğmasıdır. İnsanlığın kültür tarihinin başlangıçlarında akıl, duygu, dil ve düşünme, estetik dilsel ifade eğilimi bir ve bütün olmalıdır. Sonraki süreçte bu yetilerin ağırlıklı olduğu ürünler birbirinden net biçimde ayrışmıştır. Aslında hepsi dilsel ifade temellidir. Buradan çıkarılabilecek kurgusal sonuçlardan biri, insanlığın kültür tarihinin anahtar sözcüklerinin eylem ve söylem olması iddiasıdır. Tek başına biri veya diğeri değil ikisi birlikte mevcut olmalıydı. Her şey yaşanmış geçmişi dolduran eylemlerle ve bunların anlatımı ile oluştu. Şayet söylem eylemsiz olsaydı insan kendi varlığının sınırlarını genişletemeyecekti. Şayet eylem söylemsiz olsaydı, eylemekle olup bitmiş olacak, ama başkalarınca bilinemeyecekti. Mitolojik zihinle başlayan ve destansı anlatımla ilk etkileyiciliğini kazanmış olan zihnin edebî ifade biçimini kullanma ve onu tekâmül ettirme süreci, edebî ifadenin tarihsel yolculuğu devam etmektedir. Ortaya konan her edebî eser tarihe uzatılan bir köprüdür. Her edebî üretim tarihin kendini gösteriş yoludur. Bir edebî eserde tarihselliği yakalayabildiğimiz ölçüde, onda, bize başka bir anlam dünyasının kapısı açılır. Edebî ile tarihselin güzide karışımını ayrıştırmamak lazımdır.■

26

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Uzak tutulan iki yakın tarih ve edebiyat ERDOĞAN ERBAY

Tarih

Tarih, insanlığın ortak kaderi, medeniyetler akışının havzada biriktirdiği tecrübe edilmiş mirasıdır. Tarihin teşekkülündeki bu ortaklık ve birikimde, bazı devir ve milletler çok daha büyük roller oynarken, bazı devir ve milletler, tarihe daha az katkıda bulunurlar. Bu hüküm, tarihe yön verenlerle tarihin peşinde gidenler arasındaki farkı ortaya koyar. Yani, tarih, tarihi yapanlarla onlara yardımcı olanların inşa ettikleri alandır. Tarih nezdinde, yöneticilik ve yönetenler, tarihi yapanlar hükmüne tâbi iken, tarihin sürüklediği insanlar ve yönetilenler, tarihin peşinden koşanlar hükmüne tâbidir. Bundan dolayıdır ki, tarih, bazen büyük devlet ve kahramanların varlıkları sayesinde harikulâde parlak bir tecrübeye, bir mirasa şehadet ederken bazen de kaos ve felâketin yegâne sebebi olan topluluklarla sıradan insanların oyunlarını hayret ve ibretle dikkatlere sunan bir vazife görür. Ancak, tarih, yukarıda tasnife çalıştığımız ve insanlığın her iki yönünü oluşturan unsurları, yani bütün fertleri teker teker anlatarak yazılmaz. İnsanlığın tarihini organizede öne çıkmış kahramanlar ile bunlara karşı çıkan olumsuz tipleri vesile kılarak, bu iki tipin kimlikleri etrafında mitik/mitolojik bir algı oluşturarak, insanlık âleminin bütün özelliklerini yansıtan semboller şeklinde karşımıza çıkarır.

Tarih, büyük ölçüde önce yaşanan, sonra da muhtelif biçimlerde yazıya geçirilen bir özellik taşır. Beşeriyetin vücut verdiği, soyut ve somut, bütün bir tecrübenin adıdır. Fakat teşekkül ettirilen bu tecrübe, olumlu ve olumsuz bazı sembolik kahraman ve hâdiselerin, fizikî ve ruhî varlıkları üzerinden teşhis edilerek, beşeriyetin mazideki tecrübesinin bütün özellikleri, temsil kabiliyeti taşıyan kahramanların erdemleri ve ibretlik zavallıların zaafları aracılığı ile aktarılır. İnsanın, kendine dair, sosyolojik ve psikolojik koordinatlar çerçevesinde oluşturduğu bu ortak alan, sebep-sonuç ilişkisi çerçevesinde muhakeme edilerek, olay ve hâdiselerin, sebep ve sonuçlarından imkânlar dâhilinde, ölçü olmak üzere bir hüküm oluşturur. Tarihî olayların sebepleri olduğu gibi, sonuçları da çok önemlidir. Tarih dediğimiz ortaklık, maddi-manevi, somut-soyut her türlü vakanın varlık alanıdır. Tarih, insana ilişkin somut ve soyut tüm gerçek ve metafizik unsurların birlikteliğinden doğmuştur. Tarih, sebep ve sonuçları itibariyle, tarihi yapan birey ve toplumun dünyasına olduğu gibi, bütün insanlığın varlığına da tesir eder. Meydana gelen hâdiseler toplamı, bazen olumlu bazen de olumsuz karakteriyle dikkatleri üzerlerine çekerler. İşte bu yüzden tarih; insanlık için gelişme, değişme, refah ve medeniyet yolunda emniyet telkin eden müspet adımlara kapı aralayabileceği

27

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


gibi; duraklama, gerileme, çöküş ve nihayetinde felâketle yok oluş sarmalında vazife yaptığı da müşahede olunur. Bu yüzdendir ki, tarihin müspet ve menfi, her iki cephesi/görüntüsü, insanın tarihî yürüyüşünün şimdiki anına muhakkak olan tesiri, geleceğine de tesir eder. Tarih, zamanla kendi tabii şartları içerisinde cereyan eder ve yaşanılır olmak imtiyazından çıkarılıp yapılır ya da düzenlenir bir yapmacıklık köksüzlüğüne indirgenmiştir. Bu düzenlemeyi gerçekleştiren zihniyet, Kendi “yok tarihini” kurmak için, Öteki’ne ait olanı saptırıp onu tarihinden şüpheye sevk ederek, “efendi”nin dolaşıma soktuğu tarihi benimsetmeye ve kabul ettirmeye kapı aralamanın peşindedir. Tarih, bir daha yaşanamayacağı için, tarihî kimliği ruhsat altına alınarak herhangi bir şekilde belgelendirilememiş “efendi”nin, Öteki’nin bizzat yaşayarak yaptığı, dolayısıyla kaidelerini belirlediği süreci, sakat okumalarla, zihnî sapkınlığının düzmece çıkarımlarıyla tersyüz ederek lehine çevirmek için, yeniden yazımı denediği bir alandır. Her şeyin belgeye/vesikaya dayanma zorunluluğuyla birlikte, aklın doğruları dışında başka bir âlemin varlığını da inkâr eden zihniyet, tarihi, salt “bir kâğıt parçası” realitesine mutlak surette bağlayarak, belge/vesika dışında meydana gelen soyut tarihin hakikatini de inkâr yolunu tercih etmiştir. Edebiyat

Edebiyat, yeryüzünde yaşayan insanların meydana getirdikleri ürünleri, “sanat” yönlerini öne çıkararak, edebî olanın, şekil ve muhteva açısından gelişme ve değişmesini, kaideleri ve özellikleri bakımından anlatmaya imkân tanıyan bir alanın adı olmuştur. Edebiyat, sadece yazılı metinlerden meydana gelmez. Yani edebiyatın malzemesi, yazıya geçirilmiş nesnelerden ibaret değildir. Yazılı ya da sözlü olsun, edebiyatın yegâne vasıtası olan “dil” ile vücut verilmiş her edebî metin, her edebî meydana getiriş, edebiyatın hanesine kaydedilecek neticelerdir. Edebî metnin, tarihî süreç içerisindeki akışı, zaman ve devirlerde farklı varlık alanlarıyla karşılaşmıştır. 1440 yılına kadar, toplum ve milletler, his ve fikirlerini irticali/sözlü bir şekilde ortaya koymuşlar, 1440’dan sonra matbaa ile beraber, başlangıçta çok zor şartlar altında yazılıp basılır-

ken, basım ve yayın şartları kolaylaştıkça, “yazılı” şekilde basımı yaygınlaşmaya başlamıştır. Tarih yapamayan toplumlar, sanat, edebiyat ve estetik adına eserler de üretemezler. Rüya görmeyen ferdin, cemiyetin hatta tüm insanlığın rüyasını görmesi de imkân dâhilinde değildir. Olacağı şey’in rüyasını, hakikatte önceden görebilen fertler, şimdiden geleceği nasıl kuracaklarını da biliyorlar demektir. Bu rüya, gündelik hayatın, sıradan nesnelerinin şuuraltına sızmış komplekslerinin, bir kâbus olarak meydana geldiği, görüldüğü bir rüya değil, mesuliyetin tecelli ettiği hakikatin vuku bulma alanıdır. Sanat ve edebiyat üretmeyen cemiyetler, ya geçmişte gördükleri rüyanın tesiriyle, şimdiyi anlamlandırmak, çağa söyleyeceği ve söyleteceği ilahî ve insani erdemler coğrafyasından bizatihi uzaklaşmış olurlar ya da terakkinin önündeki engelin yani skolastiğin kuşatması altında hep geçmişi olduğu gibi yaşamayı düstur hâlinde devam ettirip dururlar. Sözlü ve yazılı biçimde, zihnî ve kalbî faaliyetlerinin diriliğini ispata kâfi mahsullerin varlığından mahrumiyet mıntıkasına düşen fert ve cemiyetler; başlangıca yani kökene bağlanma ya da varlığının başına dönme arzusu çerçevesinde, lüzumuna binaen sığındığı dünün kucağında varoluşunu sürdürmenin huzurunu duyarken; an’ın ayaklarının altından kaydığını, bir süre sonra da, kendisini büyük bir boşlukta bulacağının farkında değildir. Dün, yaşanmışlık olarak, bir imkândır, dolayısıyla inkâr edilemez. An’ın sağlam duruşu, dünün tecrübeleriyle sağlanmıştır. Ancak, her an, düne teslim edilmeye başlanınca, varlığa ait bir meselenin kapısı da aralanmış demektir. Çünkü davası olan bir medeniyet ve mensupları, varoluşlarının yegâne prensibi, mükemmele, en güzele ve sonsuza ulaşma/ulaştırma düşüncesinden uzaklaşmış, iddialarında atalete düşmüşler anlamına gelecektir. Tefekkürî bir endişe taşınmıyorsa eğer, uyulası gereken umdeler, başkalarının dayattıkları ifsat edici ideolojik esaslar olacaktır. Tarih ile Edebiyata

Tarih yazımı, başından itibaren an’anevî ve tahlilî manada iki esas üzerine konumlandırılmıştır: Bunlar, “gerçekçilik” ve “dokunulmazlık” ilkeleridir. Tarih için belirlenen ve tarih dediğimiz

28

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


alanı salt olgulardan ibaretmiş düşüncesini insan zihnine kazıyan, tahlilci ve kavram meraklısı bakış açısı, geldiğimiz noktada büyük oranda geçerliliğini yitirmiştir. Dolayısıyla, tarih için başta değişmez kurallar olarak ortaya konulan ölçüler aşınmış, belgelerin konuştuğu ve kesinlikten taviz vermemesi gereken tarih disiplini, bir çözümsüzlükle karşı karşıya kalmıştır. Aslında, hemen her zaman olduğu gibi, en yakın geçmişte yaşanan, ferdî veya umumi hâdiselerin dahi, yazılması esnasında, birçok farklı düşünce ve bakış açısı gündeme gelmekte, meydana gelen hâdisenin/vakanın, yeniden inşası söz konusu olmaktadır. Her yazma ve inşa meselesi, kasıtlı olmasa da, olanın hakikatini, bazen tamamen, bazen de kısmen ortadan kaldırmaktadır. Bu yüzden, hiçbir hâdise/ vak’a, araya giren zamandan kaynaklanan uzaklığa bağlı olarak, vuku bulduğu şekliyle aynen anlatılması mümkün değildir. Mesele bu noktaya geldiğinde, geçmiş/tarih, ona vücut veren, ferdî ve sosyal hâdiseler yekûnunu, vuku bulduğu andaki hakikatine uygun biçimde ortaya koymak imkânsız hâle gelir. Yani, tarih dediğimiz alanın, son yıllarda gelip dayandığı belirsizliğin temel nedenlerinden birisi hatta en önemlisi, tarihin, metodolojik olarak “gerçekçilik” kafesine mahkûm edilmiş olmasıdır. Shelley Walia, Edward Said ve Tarih Yazımı adlı çalışmasında dikkat çektiği bir husus, yukarıda ifadeye gayret gösterdiğimiz, yani, “tarihin mi edebiyata, edebiyatın mı tarihe doğru” gittiği meselesine ışık tutar: “Tarihin edebî bir eser ve tüm tarihsel kaynakların metinler arası olduğu düşüncesi, pozitivistlerin epistemolojik nosyonlarını sorgulanır hâle getirmiştir.”[1] Çünkü, pozitivist felsefenin kesinliği tartışılmaz determinist bakış açı, sebep-sonuç ilişkisi dışında, tarihte izah edilemeyecek şeylerin de vukua gelebileceğini yok saymıştır. Günümüzde, hakikaten bütün tarihin ve tarih metinlerinin, metinler arasılık başlığı altında, edebî türlere aktarılması, sayfalara yapıştırılması, birtakım denemelerin ardından elde edilen sonuçların, bazı kavram ve tahlillere zemin hazırlaması, pozitivist yol göstericinin, bilgi teorisi açısından ürettiği prensipleri sorgulanır hâle getirmiştir. Bu durum ise, tarihin, akli deliller 1. Shelley Walia, Edward Said ve Tarih Yazımı,

Everest Yay., İst. 2004. s.13.

vasıtasıyla beyan edilen makul neticelere hapsedilemeyecek bir alan olduğunu, yeni tarih kuramlarının tartışılması gerektiğini açıkça göstermiştir. Tarihin, edebiyat eserlerine nazaran, teorik temellendirme ve kuram çerçevesi açısından geride kalması, münekkidin, dolayısıyla kuram ve kuramı ortaya koyanın, her edebî metne gösterdiği ilginin, tarihçiler arasında rağbet görmemesinden kaynaklanmaktadır. “Belgesiz tarih olmaz” ön yargısının kör ettiği tarih yazarı, çoğu zaman, olaylar arasında tesadüf edilebilecek ilişkiler ağını da ıskalamış olur: “Esas olarak tarih, belgelerden edinilen bilgidir. Ancak, belgelerin hiçbiri olayın kendisi olamayacağından, tarihsel öyküleme bütün belgelerin ötesine geçer.”[2] Zira, geleneksel tarihçiler ile yirminci yüzyıl tarihçileri arasında farklılığı belirleyen ölçü de, geleneksel tarih yazarının tarihe yüklediği tarafsızlık, gerçekçilik ve hakikat algısının, gerekli ama vazgeçilmez olmadığı düşüncesinin ortaya çıkmış olmasıdır. Tarihi yapan unsurların, tarih yazımında da aynen geçerli olduğu, tarihî sürecin geride bıraktığı sözlü ya da yazılı metinlerle kurulacak, öğrenme ve anlama faaliyetinin gerçekleştiği ilişkiler toplamıdır, dersek yanlış olmaz: “Tarihin, tarih yazımından başka bir şey olmadığı, kültürel etkilerle inşa edilmiş bilgi, inanç, şifre ve âdet biçimlerinden oluşan bir kümeyi temsil eden mevcut metinlerle diyalektik bir ilişki içinde olan bir okuma pratiği matrisinden ibaret olduğu söylenebilir.”[3] Söz bu noktaya gelince, sorulması gereken soru da belirginleşmiştir. Mademki, tarihin işi, geçmişi anlatmak, peki, bu anlatımı ne şekilde yerine getirecek? Ya da, geçmişi araştırmak ve anlatmaktan vaz mı geçmelidir? Geleneksel olarak, kavrama yüklenen anlamları arayan ve beklenen görevleri yerine getiren bir bilim olmaya devam mı edecek, hakikatte, hiçbir peşin hükmün arkasına sığınmadan, geçmişte meydana gelen hâdiseleri anlatması mümkün olacak mıdır? Bu üç başlıkta sorulanları bir tarafa bırakıp tarih, bir sanat hâline mi dönüşecektir? Her ne şekilde olursa olsun, modern ya da postmodern, geçmişe dair yapılacak her araştırma, değerlendirme, kurma ve yıkma çabaları, olumlu-olumsuz sonuçları 2. Paul Veyne, Tarih Nasıl Yazılır?, (çev: Nihan

Özyıldırım), Metis Yay., İst. 2014, s. 19. 3. Shelley Walia, Edward Said ve Tarih Yazımı, Everest Yay., İst. 2004. s.15. (Keith Jenkins’den)

29

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


ile, bir yorumlama ve bilme eylemi olarak devam edecektir. Atılacak adımların tamamı, dünün daha sağlıklı bir şekilde günümüze taşınması noktasında dondurmadan sürecin işletilmesi olacaktır: “İnşa etme, yeniden inşa etme ve yapıbozumu, hepsi de geçmişin değerlendirilmesi faaliyetidir.”[4] Aslında, tarih ve edebiyat, öncelikle anlatıdır. Her iki alan da, insanla ilişkilidir. İnsanın yapıp etmelerini, kültürel birikimlerini, öznel ve farklı bakış açılarıyla sunarlar. İnsanı, tabii ki, ürettiği kültürel ve tarihî mirası, fizik bilimi gibi açıklamak yerine, anlamak üzerine kurulmuş bir bakış açısı belirlemişlerdir. Hatta şunu söylemek yanlış olmaz: Tarihin, edebiyatın alanına girdiği endişesi, aslında başlangıçta tarihe biçilen çerçevenin eksikliği ile alâkalıdır. Çünkü tarihin, bir kısım tarihçilerin yok saymalarına ve ısrarla karşı çıkmalarına rağmen, kurgu dünyasıyla zannedildiğinden çok daha fazla ilişkisi vardır. Aktörü insan olan tarihin, söylem geliştirirken kullandığı dil, insana ait olan dildir. Aynı şekilde, yegâne malzemesi dil olan edebiyatın, söylem geliştirirken temel hedefi de, insandır. O hâlde, tarihle edebiyat arasındaki bu ortaklıktan yola çıkarak, bir “söylem birliği” ortaya konulabilir. Her iki âlemi, kendi dünyalarına hapsetmek yerine, tek başlarına yapamadıklarını, birlikte başarabilecekleri noktasına taşımak yerinde bir davranış da olabilir. Özellikle, Tanzimat’tan bu tarafa, disiplinler arası temasın neredeyse yok edildiği bir anın sakatlığı da, bu vesile ile izale edilmiş olur, en azından atılacak bir adıma zemin hazırlanabilir. Yani, tarihle edebiyat arasındaki kurumsal sınırlar yeniden sorgulanır, münakaşa edilir bir duruma taşınabilir. “Tarih gerçek bir romansa”, tarihin edebiyata ya da edebiyatın tarihe doğru adım atması, yadırganmamalıdır. Tarih ve edebiyatı yapan insan ise, insan denilen varlığı rolünden uzaklaştırarak, türleri veya alanları anlatma imkânımız da yok demektir. Tarih ve edebiyatı birlikte oluşturan insan, her iki tarafta da varlığının dikkate alınmasını arzu eder. Dolayısıyla, insan merkezli iki alanın müşterek yönlerini de inkâr etmemek lâzımdır. Edebiyatın belgeye ne 4. Shelley Walia, Edward Said ve Tarih Yazımı, Everest Yay., İst. 2004. s.16.

kadar ihtiyacı varsa, tarihin de, estetik ve hayal gücüne o kadar ihtiyacı vardır. Kurumsal alanların ihlâl edilmezliği gibi bir dayatmanın, her iki kurumu da kendi alanlarına mahkûm ettiğini söylemek de bir hakikatin teslim edilmesidir. Sözü, genelden özele taşıyarak bir meseleyi daha münakaşa ve mütalaa etmek lâzımdır. Tanzimat’tan sonra, Osmanlı şiirinin uğradığı haksızlık, hatta bu edebiyatın reddedilmesi, kanaatimizce, tarih karşısında edebiyatın, ikinci sınıf varlık alanına itilmiş olduğu on dokuzuncu yüz yılın bir günahıdır. Edebiyat, kurumsal kimliğini inşa ederken geçmişten ana taşıyabileceklerine yüz çevirmiş, bundan dolayı, geleceği kurmak iddiasından da feragat etmiştir. Tarihi çalınan toplum, edebiyat da yapamaz hâle gelince, tarihi inkârı bir maksat olarak belirlemiş, üretemediği sanat ve edebiyatı da, başkalarına ait alandan taşıyarak yeniden ama tamamen temelden yapma ilkelliğine maruz kalmıştır. His ve hayalleri budanan insanımız, tarihî süreçte tabii olarak meydana getirdiği sanat ve edebiyat eserlerine vücut verme görevini de, aydın’a havale etmek durumuyla yüzleşmiştir. O gün inkâr edilen ve yok sayılanın, bugün postmodernizm adına yeniden hatırlanması, on dokuzuncu asırda hakkı elinden alınan edebiyatın, tarihten intikam alışı olarak yorumlamak bir noktaya kadar yanlış değildir. Çünkü modernizmin vaatleri ile kandırılarak, fizikî ve ruhi köklerinden koparılan insanoğlu, kapitalizmin yükünü çekebilmek için daha fazla çalışmak ve kazanmak derdinden başını alamadığı için, sanat, estetik ve edebiyat adına eserlere vücut veremez duruma düşmüştür. Bugün, sanat ve edebiyat eserlerine vücut vermek yerine, tarihe ait metinlerin, metinler arası ilişkiler bağlamında, ruhu yok edilerek, hatta, çoğu zaman dondurularak kullanılması; hatıra ve günlüklerin, yalnızca bir malzeme olarak takdim edilmesi, sahiciliğini kaybetmiş inanların, bir kökene tutunma gayretlerinden başka ne olabilir? Maddi manada üretmeden harcayanlar, kültürel manada da, tüketmenin peşinde koşmuşlardır. Tarih yapamayanlar, edebiyatta da muhtaçlığı derinden yaşarlar. Edebiyata muhtaç olan kimse, tarihini harcayarak yaşar. Dün tükenmişse, bundan böyle, yarın iddiası da ortadan kalkmış demektir.■

30

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Edebiyatla tarihin akrabalığı YAHYA AKENGİN

İ

lk ve ortaöğretim yıllarımızda tarih kitaplarında okuduğumuz konuların sonunda bazen “okuma” başlığı altında edebiyat metinleri yer alırdı. Bunun unutamadığım örneklerinden birisi, Yavuz Sultan Selim’in, hocalarından İbn Kemal’le atlarına binmiş yan yana seyir hâlinde olduğu bir sırada, İbn Kemal’in atının ayağından sıçrayan çamurun, Yavuz Selim’in hırkasına yapışması olayını anlatıyordu. Sultan Selim gibi titiz ve asabi bir şahsiyet için bu affedilmez bir durum olmalıydı. İbn Kemal bu duygu ve düşünceler içerisinde dalıp acı acı düşünürken Yavuz Selim durumu fark ederek Hocasına seslenir: “Üzülmeyin hocam, sizin atınızın ayağından hırkamıza sıçrayan bu çamur benim için şereftir. Bu hırkayı saklayacağım, ayrıca vasiyet edeceğim ki öldüğümde tabutumum üzerini sarsınlar…” Söz konusu hırkanın hâlen Topkapı Sarayı’nda padişah elbiseleri kısmında muhafaza edilmekte olduğunu da hatırlatalım. Bu tür “okuma” parçaları bizim hayal gücümüzü kamçılıyor, duygu dünyamıza zenginlik katıyor, tarihe olan merakımızı artırıyordu. Lisedeyken tarih hocamızın Yavuz Selim’in Mısır Seferini anlattıktan sonra aktardığı bir hikâyecik vardı. Sefer sırasında Yavuz Selim, çok sevdiği veziri Sinan’ı kaybetmiştir. Dönüş yolunda yanındakilere “Mısır’ı kazandık ama Sinan’ı kaybettik…” dedikten sonra gözyaşlarını tutamadığı ifade ediliyordu. Kıymetli bir devlet adamının büyük fedakârlıklarla fethedilen bir ülkeye eşdeğer tutulması, bizleri büyük olayların yanı sıra

büyük insanlar üzerinde düşünmeye götürüyordu. Tarihin konularına işte bu tür yaklaşımlarla ilgi çekilebiliyor, böylesi yöntemlerle tarihin sevdirilebileceğini anlamış oluyorduk. Söz Yavuz Selim’den açılmışken devam edelim. Lise yıllarımızda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin Yavuz Sultan Selim Ağlıyor isimli romanını okumuştum. Şehzade Selim, ülkesini nüfuz alanına dönüştürme faaliyetlerinden dolayı komşu ülke hükümdarına içerliyor ve bu yüzden babası İkinci Beyazıt’a karşı taht kavgasına hazırlanıyordu. Yavuz’un, Sancak Beyi olduğu Trabzon’dan bir gece vakti yola çıkmadan önce, gönlünü kaptırmış olduğu Rum dilberi Aspasya’yı bularak ona veda öpüşleri kondurduğu sahneyi gözümüzde canlandıran bu roman, içimizin derinliklerindeki romantizmi de harekete geçiriyordu. Söz konusu romanın biraz fantastik bir metin ve popüler tarih ürünü olduğu gerçeğini sonradan fark etmiş bulunmamız, tarihin o dönemi ile ilgili izlenimlerimize zarar vermediği gibi, farklı yanlarını da öğrenmemizin de yolunu açıyordu. Bilim açısından belgesi olmayan tarih olaylarını tarihten saymama yaklaşımına hak verilmesi gerektiğini düşünmekle beraber, sadece belgelerle sınırlandırılan tarihin de biraz kuru ve zevksiz kaçacağına inanırım. Hatta efsanelerin, tarihe bakış açımıza farklı boyutlar kazandırdığını, dolayısıyla bazen rivayetlerle iç içe sergilenen tarihin, fikir yürütme, analiz yapma alanı oluşturduğunu düşünürüm. Kronolojik tarihte insan gerçeği son planda kalır. Ama efsanelerin, rivayetlerin ve edebî metinlerinin

31

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


eşlik ettiği tarihte insan ön plana çıkar. Edebiyatla tarihin en güçlü akrabalığı da bu noktada kendini gösterir. Edebiyat tarihe, tarih de edebiyata davetiye çıkarır. Bu davetlere icabet etmeler neticesinde estetikle gerçekliğin, mantıkla olayların buluşması söz konusudur. Duygu ve düşünce dünyamızda böylece şölenler yaşanabilir. Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat Seferi anlatılırken cephelerde ve cephe gerisinde cereyan eden birçok olayın varlığını öğrenebiliriz. Ama Evlad-ı Resul Türbedarı, yoksul ve çileli Fuzuli’nin Cihan Padişahı ile bir türlü görüşemeyip yazdığı arzuhal sonucu Evkaf İdaresinden kendisine maaş bağlanmış olması bambaşka sayfalar açar önümüze. Bağlanan bu maaşı bir türlü alamayan Fuzuli’nin Hükümdara yazmış olduğu Şikâyetnamesindeki “Selam verdim rüşvet değildir deyu almadılar…” mısrası devrin ihtişamının suratında patlayan bir tokat gibi silkeler bizi. Kanuni Sultan Süleyman Devri, vakıflar ve rüşvet… Bir şiirin bir mısrası koca bir dönemin manzarasını, alttan alta çürüyen yanlarını bir roman hacminde sergiler niteliktedir. Biraz daha gerilere giderek on beşinci yüzyılda Eşrefoğlu Rumi’nin yakınmalarını hatırlayabiliriz. Eşrefoğlu, zamanının hâl ve gidişatını anlatırken “Makamların liyakate göre değil rüşvet ve iltimasla” dağıtılmakta olduğunu bu yüzden zamanın bozulduğunu söyler ki bu, günümüzün bazı hastalıklarının ne kadar derinde olduğunu bize düşündürür. Bir edebiyat eserinin kendisi de zamanla tarihin bir parçası olabiliyor. Mesela Yahya Kemal’in şiir ve yazılarında anlattığı İstanbul artık tarihten bir sayfadır. Eylül Sonu şiirinde tasvir edilen “Kanlıcanın ihtiyarları” artık geçmişte kalmış bir sosyal figürdür. Çünkü o nesil artık yok denecek derecede sahneden çekilmiştir. Peyami Safa’nın Mahşer romanındaki Çanakkale Savaşı sonrasının İstanbul’u da artık tarihten bir sayfadır. Yaşanan ve geride kalmış o devri, bu romanı okuyarak özümser, tarihin bir zaman aralığına süzülmüş oluruz. Tarihin aynasına baktığımızda yüzümüze mahcubiyet dalgaları yayan durumlar kadar kıvancını hissettiğimiz sayfalarını da yine edebiyatın kılavuzluğunda daha derinlikli algılarız. Necip Fazıl’ın “Hani Yunus Emre ki kıyında dolanıyordu/ Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu…” mısralarındaki devir de bizim devrimizdir ve iftiharımızdır. İvo Andriç’in Drina Köprüsü romanı üzeri-

ne lehte ve aleyhte çok şey yazılmış, söylenmiştir. Drina Köprüsü’ndeki Osmanlının hışmını da adaletini de sergileyen yazarın bence en önemli yanı “Osmanlı Barışı”nı simgeleyen şu hikâyedir: Drina Köprüsü’nün iki yakasında yer alan Vişegrad’da iki insan arasındaki muhabbeti ifade etmek için yaygınlaşmış bir söz nakledilir: “Biri birlerini öyle seviyorlar ki Hoca ile Rahip gibiler…” Andriç’in aleyhimizde sayılabilecek bazı anlatımlarının yanında ortaya koyduğu bu tespit, öne çıkmayı daha çok hak eder. Günümüzde misyonerliğin anahtarı olarak kullanılan “dinler arası diyalog”un doğrusunun “dindarlar arası diyalog” olduğunu böylece bir romanın dünyasında yeniden keşfederiz. Edebiyat eserlerinin, tarihin tercümanlığı görevini üstlendiklerine dair sayısız örnekleri sıralamak mümkündür. Yanı sıra tarihin de şair ve yazarlara işlenmesi gereken zengin hazineler sunduğunu da bilmeliyiz. Edebiyat eserleri bir kültür birikiminden beslendiği ölçüde değer kazanır. Bu kültürün önemli sütunlarından biri tarihtir. Ne var ki edebiyat ürünlerinin görevinin tarihi anlatmak değil, yansıtmak olduğunu da unutmamak gerekiyor. Anlatma ile yansıtmanın hem yol ayrımını hem yol kesişmesini tayin edici unsur ise estetik ögeler olmalıdır. Estetik ögelerden biri de dil ve anlatım zevki olsa gerek. Bu yazıyı otuz, otuz beş yıl önce bir Topkapı Müzesi ziyaretinin ardından yazmış olduğum şiirimle bağlama arzumun hoş karşılanması dileğiyle…

32

TOPKAPI’DAN Durur sırmalı kaftanlar camekânda Esir kafeslerinde elmas taşları Gülabdanlar şimdi gülsüz mekânda Nerede Yavuz Selim Han’ın gözyaşları Her biri bir devrin gülüşleri ile nakışlı, Mahzun kalmış bahçelere benzer çiniler Suskun saatler duvarlarda Viyana bakışlı Hürrem Sultan’dan Sarı Selim’e ninniler, Hangi sandıklarda gören var mı? Nil vadisinde türkü söyleyen yeniçeri, Budin’den gelme şu kabzada kalmış elleri Gördüm altın ışıklı şamdanların kuytusunda, Nefî’yi coşturan çeşmi bülbülleri Topkapı’yı saadetli uykusunda, Gezdiğim bir rüyadır yoran var mı? ■

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


GÜZ Nerde aşkı ansam orda hep karşıma sen çıkardın DAYANDI Sevdan ile yana yana tandırdan külüm çıkardın KAPIMIZA Derdin ile gamzedeyken tutup elimden çıkardın Cümleleri parçalayıp sözümden hüküm çıkardın Toz olmuş rüzgâr beklerken beni külümden çıkardın Sevmenin kıymeti olmaz dökmeyince gönül terin Yollarda şaşırıp kaldım kime sorsam demez yerin Haramiler yolu tutmuş bari başka yol gösterin Hangi köprüden geçeyim sular coşkun sular derin Aklım karma karış ettin geldin yolumdan çıkardın

TAYYİP ATMACA

Ne deryaları dolaştım ne de bahri olup yüzdüm Kâh dışıma çıkıp yattım kâh içimde ama gezdim Doksan dokuz defa hasret tespihini cana dizdim Say ki seni tanımadan çaresizdim kimsesizdim Düştüm heva kuyusuna tutup kolumdan çıkardın Görenler dışımı görür içimde yara kabarır Kapımıza güz dayandı yeşil yapraklar sararır Bazen kışlar yaman olur gövdeden dalı koparır Nere gidersem gideyim yalnızlığım önce varır İçerimi körük ettin ahı dilimden çıkardın Yer döşeğim taş yastığım gece yorgan oldu yattım Kendi kendime gücendim derdimi içime attım Zorla kervana yetiştim birkaç parça malım kattım Bedestende bezirgâna kıymetinden aza sattım Parmağın deldi göğsümü gamı telimden çıkardın   Ne ceylana nişan aldım ne de bir karaca vurdum Boş sözlerle şişirmişim zurnacı gibi avurdum Yüreğimi lime lime edip Leyla’ya kavurdum İçimde dolaştım durdum har vurup harman savurdum Dertli başım gezdirdiğim kendi çölümden çıkardın   Dünya malı kullandığım benim değil sakladığım Yarın suçum çıkar orda kendimden de sakladığım Verdiklerim önden gider azık kalır sakladığım Yüreğimde beslediğim büyüttüğüm sakladığım Kamış gibi oydun içim sesin telimden çıkardın   İnsandan insana kaçtım insan içimde dolaştım Bilemedim nasıl oldu nasıl bir derde bulaştım Aza razı olmak için çokça nefsimle dalaştım Yalan dünya dizisinde rol oynamaya çalıştım Düştü ihtiyar Atmaca avda bölümden çıkardın

33

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


NEDİR

Halin nedir senin söyle ey dünya Mutlak ırmakların sahibi kimdir Dolanıp duruyor içinde zaman Aldın mı sattın mı darası nedir? Kendini kendine küstüren rüya Nasıl bölünüyor geceyle gündüz Ah ile geçiyor ömürden günler Sarabilmiş olsak yarası nedir? Bir şey var her şeyin önde geleni Kendine bir mezar yapacak kadar İmtiyazı olur ancak dünyada Menzilden menzile arası nedir? Devir değişiyor insanlar tuhaf Gönülden gönüle varılamıyor İnsan insan ile kardeş değil mi? Beyazı, sarısı, karası nedir?

NURETTİN DURMAN

34

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Tarihin, edebiyat sinema ve televizyonda yeniden üretimi CAFER GARİPER

S

on yıllarda tarihin edebiyat eserlerinde, sinema filmlerinde ve televizyon dizilerinde geniş bir şekilde malzemeye dönüştürüldüğü kalem ürünleriyle ve yapımlarla karşılaşıyoruz. Şüphesiz bunda tarihin geniş bir malzemeye sahip olması kadar merak ögesi taşıyan öyküleri içinde barındırması da rol oynamaktadır. Her şeyden önce yazar, şair ve sinema yapımcısı için tarih, üzerinde çalışacağı, değiştirip dönüştürebileceği, farklı bakış açılarından yaklaşabileceği, ekleme ve çıkartma yapabileceği bir ana metinsellik özelliğine sahiptir. Bu da gerek yazar ve şairlerin gerekse sinema ve televizyon yapımcılarının önünde hayal gücünün üzerinde çalışabileceği, farklı bakış açılarından yaklaşabileceği, değişik söylemler geliştirebileceği, yorumlar getirebileceği hazır bir malzemenin bulunması anlamına gelir. Tarihe verili bir malzeme olarak yaklaşan sanatçı, ister tiyatro, opera ister roman, sinema yahut televizyon filmi vb. ortaya koymaya

Yazar, şair, televizyon dizisi ve sinema yapımcısı değişik amaçlarla tarihe yaklaşabilir. Bunları eğlencelik, ticari, sanatsal, ideolojik ve pedagojik amaçlar ve yazma/yapma biçimleri etrafında toplamak mümkündür. 35

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


çalışsın, sonuçta ortaya koyduğu eser yeniden üretim, yeniden yapma, yeniden yaratma yahut yeniden yazma şeklinde varlık kazanacaktır. Çünkü tarih, var olan, kayıtlara belirli bakış açılarıyla geçmiş bir anlatıdır, bir metindir. Tarihe yaklaşan kişi onu ya yeniden yazacak ya da göstergeler arasılık çerçevesinde kimi dönüştürmelere başvurarak başka bir sanat dalının ifade araçlarıyla yeniden üretecek/ yapacak, görünür kılacak, Paul Ricoeur’un ifadesiyle yeniden-biçimlendirmeye tâbi tutacaktır. Bu noktada tarihin şiir, hikâye, roman, tiyatro gibi edebî türlerden başlayarak resim, mimari, heykel, sinema, televizyon filmi gibi görsel sanatlara kadar geniş bir malzeme sunduğu bir durumla karşılaşılır. Tarihi, malzeme olarak kullanan sanat eseri, tarihi sanat eserine dönüştürürken tarih de sanat eserini tarihselleştirecektir. Böylece iki metne, biçime yahut forma ait özelliklerin kesiştiği ara bir ürün ortaya çıkacaktır. Sanat eseri ortaya koymaya çalışan kişi konusunu, biçimini ve söylemini, mitoslardan, yaşanmış bir olaydan, günlük hayattan, daha önce ortaya konmuş edebî metinlerden, kutsal anlatılardan alabilir, bu tür metinlerden yararlanabilir. Yahut kendisi yeni bir kurgu, konu, biçim, söylem icat edebilir. Ya da geniş bir açılıma sahip olan tarihten yararlanabilir. Önünde açılan seçenek çoktur. Tarihi malzeme olarak seçen kişinin tarihe yönelmesinde öncelikle itici bir gücün olması gerekir. Bu itici güç, birinci planda tarih merakı ve bilgisi, ikinci planda ise ideolojik algı (dünya algısı, olayları/ olguları değerlendirme biçimi) şeklinde belirir. Bu [ilk] aşamadan sonra kişinin tarihe yaklaşma amacı ve biçimi sanat eseri üretiminde etkili olur. Yazar, şair, televizyon dizisi ve sinema yapımcısı değişik amaçlarla tarihe yaklaşabilir. Bunları eğlencelik, ticari, sanatsal, ideolojik ve pedagojik amaçlar ve yazma/yapma biçimleri etrafında toplamak mümkündür. Yeniden yazma yahut yaratma/yapma yoluyla, 1. Tarih, eğlencelik bir malzeme sunabilir.

Aslında eğlencelik öge tarihten çok yazarın, yapımcının olay ve olguları değerlendiriş biçimiyle ilişkilidir. Yazar ya da yapımcı tarihte eğlencelik olay veya konu bulabileceği gibi tarihî dönemlerden çeşitli kesitleri, kişileri parodileştirip ciddi bir durumu komikleştirerek eğlencelik bir ürüne dönüştürebilir. Bunu yaparken de ortaya eğlencelik bir ürün koymayı amaçlar. Tarihin eğlencelik malzemeye dönüşmesini İhsan Oktay Anar’ın Yedinci Gün, Hakan Erdem’in Kitab-ı Duvduvani romanlarıyla Claude Zidi’nin yönetiminde çekilen Asterisk ile Oburisk ve Gani Müjde’nin senaryosunu yazarak yönettiği Kahpe Bizans filminde görmemiz mümkündür. 2. Tarih, ticari bir malzemeye dönüştürülebilir. Böyle bir uygulama tarihin geniş kitleler için merak ögesi olması durumunun kullanılması anlamına gelir. Entrik kurgu, aşk ve cinsellik ticari kaygıya bağlı yapımlarda veya eserlerde amaca bağlı sonucun elde edilmesine katkı sağlar. Ayrıca tarihî kişilikler etrafında oluşan kimi sansasyonel söylentiler de ortaya konacak ürünün geniş kitlelere sunulmasında yardımcı olur. Buna verilecek örnekler arasında konusunu tarihî dönemlerden alan çok sayıda roman, sinema filmi, dizi film bulmak mümkündür. Mevlâna ve Şems gibi kişilerle, İstanbul’un fethini veya akıncıları konu alan romanlar, Muhteşem Yüzyıl gibi dizi filmler ve kimi sinema filmleri hemen hatırlanmalıdır. 3. Tarih, ideolojik argümanlar için verili bir malzeme değeri taşıyabilir. Yazar ya da yapımcı verili malzemeden kendisine uygun bulduklarını belirli bir dünya görüşü çerçevesinde yorumlayıp bağlı olduğu ideolojik tezleri destekleme yoluna gidebilir. Böylece bağlı olduğu görüş için meşruiyet sağladığı duygusunun memnuniyetini yaşar. Diğer yandan öngördüğü dünya algısının geleceğe dönük göstergelerini tarihî geçmişte bularak gösterme yolunu seçer. Bu yönelimde idealize etme (yüceltme) yahut olumsuzlama öne çıkan başlıca iki yaklaşım tarzı olarak belirir. Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun romanları, Nâzım Hikmet’in Thomas Münzer’den hareketle kaleme aldığı Simavna Kadısı Oğlu

36

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Şeyh Bedrettin Destanı, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’nun Kara Davut romanı, Fetih 1453 filmi bunlar arasında sayılabilir. 4. Tarih, pedagojik bir amaç için de kullanılabilir. Böyle bir yola giden sanat adamının verili tarih bilgisinin gücünden yararlanması, onun için avantaj sağlar. İnandırıcılığını kuvvetlendirir. Televizyonlarda animasyonları, çizgi filmleri yapılan tarihî kişilikler yahut büyük olaylar bunlar arasında sayılabilir. Tarihten seçilen örnek kişilik çevresinde kimi zaman hikâye, tiyatro, şiir ve roman yazımları da gerçekleştirilir. Bunun örneklerine Ziya Gökalp’ın, Ömer Seyfettin’in kimi kalem ürünlerinde rastlamak mümkündür. 5. Tarih, sanatsal üretime elverişli kimi özellikleri ve entrik yapıları bünyesinde barındırır. Sanat merkezli yaklaşımla estetiği önceleyen sanatkâr için de tarih, bir malzeme olarak değer taşıyabilir. Çünkü onda sanat merkezli bir yaklaşımla eser üretmeye uygun hep bir öykü vardır. Bu öyküyü çoğu zaman insanlığın başını döndüren güç, iktidar, entrika, ihanet, aşk gibi ölümsüz temalar çerçeveler. Umberto Eco’nun Gülün Adı, Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanlarıyla Boleyn Kızı, Truva, Gladyatör, Nuh Tufanı, Cesur Yürek gibi sinema filmlerini sayabiliriz.

Kimi roman, film yahut resim ve heykelde bu maddelerden birinin veya birkaçının değişik seviyelerde geçerli olabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır. Çünkü sanatı amaçlayan bir üretim, yeniden yazma ve yeniden yapma, Paul Ricoeur’un ifadesiyle yeniden-biçimlendirme, içerisinde pekâlâ ideolojik argümanları yahut ticari kaygıları veya eğlencelik olma durumunu ikinci üçüncü dereceden öge olarak barındırabilir. Aslında çoğu durumlarda bu, kaçınılmaz olur. Konuya tarih-gerçeklik, tarih-sanat açısından da yaklaşmak gerekir. Her şeyden önce tarih gerçeğin peşindedir. Ön kabulü gerçeği bulup ortaya çıkarmak üzerine kuruludur. Sanatın iddiası gerçeklik değil güzelliktir. Sanat, güzelliğin yerine gerçekliği geçirmeye kalkıştığında kendinden taviz verir, tarih bilimine yaklaşır. Varlık gerekçesi olan estetikten yoksun kalır. Tarih yazımı da gerçekliğin yerine güzelliği geçirmeye kalkıştığında edebiyata yaklaşır, kendinden taviz verir. Sonunda inandırıcılığını ve güvenirliğini kaybeder. Şüphesiz tarihe yaklaşımda sanatkârların ve mensup oldukları medeniyet dairesinin, kültürel kimliğin kimi özelliklerinin yönlendirici rol üstlendiği söylenebilir. Medeniyet dairesine bağlı estetik algıdan başlayarak yazarın ya da yapımcının önceliğine kadar birçok öge yeniden

37

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


üretimde etki payına sahiptir. Mesela, istisnalar dışında, mağlubiyetlerin şiiri söylenmez, romanı yazılmaz, sinema filmi yapılmaz, dizisi çekilmez. Bunda bir tercih söz konusudur. Tercihte belirleyici öge moral değerlerdir. Moral değerlere bağlı kodlama olumsuzlukların öne çıkarılmasını, sanat eserinde işlenmesini çoğu zaman önler. Olumlu karakterler ve başarılar yazarın yahut yapımcının mensup olduğu kimlikle ilişkilidir. Nitekim tarihî dönemi canlandıran filmlerde genç ve yakışıklı kahramana Bizans prensesine âşık olur. Bunun tersi düşünülemez bile. Burada tarih-gerçeklik, tarih-sanat eseri ilişkisi de oldukça ilgi çekici bir problem alanı olarak karşımıza çıkar. Şüphesiz tarih, gerçekliği yansıtma iddiasındadır. Bu iddiayı taşımak zorundadır. Fakat tarihin gerçekliği bütünüyle yansıttığı tartışma götürür. Gerçeklik her şeyden önce bütünüyle kavranacak bir yapıda karşımıza çıkmaz. Tarih, geçmiş çağların ve dönemlerin gerçeğini geniş ya da sınırlı kalan belgeler ışığında kavrama uğraşında olacaktır. Kimi zaman belgeler yeterli olmadığı gibi, yanıltıcı da olabilir. Belgelerin yetersiz kaldığı yerde tarih yazıcısı, bilinenlerden bilinmeyenleri varsayımlarla kurmaya çalışacaktır. Bu da bir tarafıyla tarihi kurmacaya yaklaştıracak, yarı kurmaca yapacaktır. Ayrıca tarih metnini oluşturan kişilerin olayları, olguları ve kişileri kavrama ve anlamlandırma gücü de tartışmaya açıktır. Bunun yanında tarih yazıcısı, özne(l) varlığını devre dışı bırakamaz. Sonunda tarih de bir metindir. Belirli bir bakış açısından, belirli bir okuyucu kitlesi için yazılmış, yeniden kurulmuş, hatta kısmen kurgulanmış bir metindir. İşte sanat bu verili metne yaklaşırken onun gerçeklik iddiasının yerine kendi kurmaca dünyasını koymak refleksiyle hareket eder. Burada bir yer değiştirmece, yerine ikame etmeden söz edilebilir. Kimi zaman sanatkâr tarihin gerçekliğini kavradığı duygusuyla hareket edecektir. Oysa onun temelde gerçeklik iddiası yoktur, olmamalıdır. Bu konuda en iddialı sanat eseri bile gerçeğin değil gerçeğimsinin (gerçekmiş

gibi görünenin) peşindedir. Çünkü yeniden can vermeye kalkıştığı tarihî kişiliklerin, olayların ve olguların gerçekliğin kendisi değil bir illüzyonu olduğunun bilincindedir. O, canlandırdığı kişilere, dönme ve varlıklara, önemli bir tarafıyla, yaşadığı çağın içinden kendi bilincini, duygu ve düşünce dünyasını, korkularını ve sevinçlerini, nesne algısını yükler. Tarihin sunduğu gerçeklikle romanın, sinema filminin, resmin yahut heykel sanatının gerçekliği örtüşmeyebilir. Doğrusu, sanat gerçekliği ifade etmede ne kadar ileri adım atarsa atsın, gerçekliği yeniden üretmede çoğu kez ayrıntıda kalan ayrımlar hep olacaktır. Bu noktada sanat eserlerine gerçeği anlatmıyor hatta gerçekliği saptırıyor şeklinde yoğun itirazların yükseldiği durumlarla karşılaşılır. Daha önce de işaret ettiğimiz gibi, sanat eserinin gerçekliği ifade etme amacı olmadığı, varlık sebebi de böyle bir tez üzerine kurulmadığı için bu tür itirazlar romantik duyarlılığın ötesinde pek anlam taşımaz. Böyle bir öngörü tarihten ya da sanat eserinden birini gereksiz kılma refleksini içinde barındırır. Belki bu tür sanat eserleri hakkında tarihî gerçekliğe yaklaşan bir yapı kurmadığı ve gerçeğimsi izlenimi uyandırmadığı için tarihte yaşanmışlıklardan gelebilecek inandırıcılığı, sahihlik duygusunu kaybettiği gerekçesiyle etki gücünün zayıfladığı şeklinde bir eleştiri getirilebilir. Tarihe yaklaşımda ülkelerin/toplumların gelişmişliklerinin, kültürel kodlarının ve sanat eseri ortaya koyan kişilerin birikimlerinin de önem taşıdığını söylemek fazla iddialı olmaz. Sanatçının entelektüel birikiminin, ülke insanının kültürel seviyesinin tarihe yaklaşımı belirlemede rol üstlenmesi kaçınılmaz bir durumdur. Az gelişmiş ülke insanlarının ağırlıklı olarak tarihi ideolojik dönüştürmeye tâbi tutarken, gelişmiş ülke insanlarının sanat merkezli ürünler ortaya koyduğunu söylemek doğru olacaktır. Çünkü az gelişmiş ülke insanlarını motive eden güç, daha çok inanç sistemleri ve ideolojiler; gelişmiş ülke insanlarını motive eden güç ise daha çok bilim ve sanattır. ■

38

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Türk romanı ne zaman başlar ve bugün nerededir? MUHSİN İLYAS SUBAŞI

Türkiye’nin sosyal tarihini yazacakların başvuracağı en önemli ana kaynaklardan birisi kuşkusuz edebiyattır. Edebiyat malzemesi içinde de öne çıkan roman olacaktır. Bu bakımdan, üç beş kitapla; üç beş yazarın eseriyle koca bir roman ırmağında renk sahibi olmak kolay değildir.

“T

ü r k Romanı’nda kendi tarihini ve bu tarihi içinde Anadolu”yu değerlendirirken, kaynağını ana yurdun kültür ve irfanından alan romanımızın doğuşuna doğru kısa bir yolculuk faydalı olur diye düşünüyorum. Çünkü bizim ilk roman geleneğimiz kolektif duygu ve düşünceye dayanır: Halkın ortak ideallerinden beslenen halk hikâyeleri, aslında bu romanın başlangıç noktasıdır. Dünümüzü bilmeden, bugünümüzü anlamaya ve yarınımızı şekillendirmeye imkân yoktur. Çizilmiş bir yol haritamız var, roman okyanusuna akan ırmağın hızını, debisini ve kalitesini ancak böyle tayin edebiliriz. Roman, Avrupa’da 19. asırda ortaya çıkar. Bizde de aynı yıllarda Batı tarzı romanın ilk örneklerini görürüz. Tabii bu, günümüz romanı için açılan penceredir. Değilse, roman dediğimiz edebiyat türünü bizim tarihimizin derinliklerinde aramakta fayda vardır: Mesela M. Ö. 4. asırda yaşamış Saka Türklerinin beyi Şu’nun hayat hikâyesini anlatan “Şu Destanı” da bizim romanımızın başlangıcı kabul edilebilir. Çünkü 39

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


bu olayda Büyük İskender’in dünyayı istila hareketinde Türk bölgelerinde onunla yapılan savaşların hikâyesi anlatılmaktadır. Bu anlatım biçimi de roman kurgusuna oldukça uygundur. Nihat Sami Banarlı, bu destanı özetlerken şunları nakleder bize: “Arapların Zulkarneyn dedikleri İskender, Semerkand’ı geçip de Türk yurduna yöneldiği zaman Türklerin hükümdarı Şu idi. Şu, genç bir hükümdardı; elinde büyük ve kuvvetli bir ordu vardı. Balasagun yakınında, Şu kalelerini bu hakan yaptırmıştı. Her gün, Balasagun’daki sarayının önünde, ordu beyleri için 360 nevbet davulu vurulurdu. O zaman bu hükümdara diyorlar ki: -İskender yaklaştı, ne emredersin? Onunla savaşalım mı? Bize buyruğun nedir? Daha önce, Hucend suyu kıyılarına 40 kumandan gönderen Şu’nun gönlü rahattı. Bu 40 kişi kimseye görünmeden gittiklerinden ordunun bu tedbirden haberi yoktu. Bunlar, karakolları gezecek ve İskender’in yaklaştığını haber vereceklerdi. Hakanın gümüşten bir havuzu vardı. Bu havuzu her yere taşıtır, seferde bile yanında bulundururdu. Konakladığı yerde içine su doldurur, suya kazlar, ördekler salar yüzdürürdü. Kendisine; “Bize buyruğun nedir, ne yapalım, savaşalım mı?” denildiği zaman o bu havuzu

gösterirmiş: “Şu kazlara, ördeklere bakın, ne güzel suya dalıyorlar…” dermiş. Bu söz orada bulunanların yüreğine ateş düşürürdü. Sanırlardı ki, hükümdar savaşmak ya da bir yere çekilmek için hazırlıklı değildir. İskender Hucend suyunu geçince, gönderilen adamlar hızla gelip Şu’ya haber verdiler. Vakit gece yarısı idi. Hükümdar göç davulunu çaldırıp Doğu’ya doğru yürüdü. Önceden hazırlıklı görünmeyen Hakan’ın ansızın yürüyüşü halkı şaşırttı, halkın içine ürküntü düştü. Binecek hayvan bulanların kendilerini bu hayvanların sırtına bırakıp hükümdarın arkasından gittiler. Herkes birbirinin hayvanını almıştı. Sabah olunca ordugâh düz bir ovaya döndü. O çağlarda Türk illerinde “Taraz, İnsicab, Balasagun” ve benzeri şehirler kurulmamıştı. Halk çadırlarda yaşardı. Hakan, ordusuyla girince batıda aileleriyle birlikte 22 kişi kaldı. Bunlar gece yarısı yük yükleyecek hayvan bulamadıklarından gidememiş, orada kalmışları. Bunlar “Kınık, Salgur” ve başkalarıydılar. (Ki Oğuz boyları bu kalanlardan doğmuştu.) Bu 22’ler, yayan olarak gitmek veya oldukları yerde kalmak için düşünürlerken, yanlarına iki kişi daha geldi, 24 oldular. Bunlar, ağırlıklarını sırtlarına yüklemişler, aileleriyle birlikte gelmişlerdi. İlk 22 kişi, yeni gelen iki kişi ile görüşüp danıştılar. Onlara dediler ki: “Erler, İskender gelip geçici adamdır. Bir yerde durmaz. Nasıl olsa buradan gider. Biz de yurdumuzda kalırız.” Ve o iki kişiye; “durun, kalın, eğlenin”, manasında şu sözü söylediler: -Kalaç! Sonra bu iki kişi ile çocukları Kalaç diye anıldılar; iki kabile olan Kalaç’ların kökü oldular. Nihayet İskender geldi. O 22 kişiyi gördü. Baktı ki, bunlar uzun saçlı insanlardır, üzerlerinde Türk alametleri var, hiç kimseye sormadan

40

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


bunlar için: “Türk manende (Türk’e benziyor)”, dedi. Bu söz, de o adamlara ad oldu 24 kabile olan “Türkmenler” bu ismi taşıdılar, “Türkmen” diye anıldılar, Bununla beraber, adı Kalaç olan ikiler, onlardan ayrıldıkları için (tam) Türkmen sayılmazlar. Hakan Şu’ya gelince, o, ordusuyla birlikte Çin tarafına geçti. İskender, arkasından yürüdü. Çin’e, yani Uygur ülkesine yaklaştıkları zaman Şu, İskender’le vuruşmak için bir bölük asker yolladı. Gidenlerin hepsi gençti Vezir, Hakan Şu’ya: “Sen İskender’le çarpışmak için hep gençleri gönderdin, onlarla birlikte yaşlı ve savaşta denenmiş biri bulunmalıdır.” dedi. Hakan ‘çok yaşlı’ manasına: -Öge, dedi. Veziri: -Evet, dedi. Bunun üzerine gençlerle birlikte yaşlı bir adam gönderildi. İskender de öncü bir kuvvet göndermişti. Türkler, İskender’in öncülerini bir gece baskınında bozguna uğrattılar. Bir Türk, bir İskender askerini kılıçla ikiye böldü. Ölü, beline altın dolu bir kese bağlamıştı. Kemer parçalandı, kana bulanan altınlar yere döküldü. Ertesi gün Türkler, kanlı altınları gördüler. Birbirlerine “altın kan’” dediler. Bu söz orada o çevrede bir dağın adı oldu. Bugün oraya “Altun Han” deniliyor. Sonra İskender, Türk hakanıyla barıştı. Uygurlar için şehirler yaptı ve bir zaman kaldıktan sonra geriye döndü O zaman Şu, Balasagun’a geldi ve Şu ismiyle anılan şehri kurdurdu. Oraya öyle bir tılsım koydu ki, leylekler bu şehre gelir ve orayı açıp daha ileri gidemezler.1 Anlatılanlarda, zaman, mekân, olay kahramanları, kahramanların bir roman için gerekli olan, sosyal ve psikolojik davranışları ve yaşanan hâdiselerin detaylarına ait belirleyici ipuçları dikkate alınırsa, bu anlatılanların başlı başına bir tarihî roman kurgusunu ihtiva ettiği görülür. Bu olay, 2400 yıl önce yaşanmıştır. 10. Asırda yazıya geçirildiği belirtildiğine göre, bu zamana kadar

tam on dört asır ağızdan ağıza sözlü gelenekle taşınıp gelmiştir. Tabii, bu bizim tarihimizde ilk olay değildir. Daha sonraki yıllarda da benzer olayların anlatılıp korunduğunu ve günümüze kadar getirildiğini görüyoruz. Mesela “Dede Korkut Hikâyeleri” de başlı başına bir romandır. Dede Korkut’un Hz. Peygamber’in devrine yakın bir dönemde yaşadığı düşünülmektedir.2 Yani M. S. 7. asırda bizim kültürümüz böyle bir destanı oluşturabilmiştir. Bu destanın sözlü nakilden 14. asırda yazıya geçirildiğini görüyoruz Tabii bunlarla da sınırlı değildir; “Oğuz Kağan Destanı, Selçuknameler, Danişmendname”, 15. asırda yazılan “Saltukname”, de başlı başına bir roman serisi gibi düşünülmelidir. Ayrıca bizim “Ahmediyeler, Muhammediyeler, Battal Gazi Destanı, Gazavatnameler (cenk hikâyeleri)”, 16 yüzyıldan bu yana nakledilen “Kerem ile Aslı” macerası sözlü kültürümüzün roman şablonu içinde yer alacak ürünleridir. Belki bunlardan daha da önemlisi; Kur’an’da yer alan Peygamber kıssaları da yazılı metin olarak ayrı bir önem arz eder. İlk Peygamber Hz. Âdem’den başlayarak bugün ismi bize ulaşan Peygamberlerin hemen hepsinin roman malzemesi olacak yaşantılarından kesitler vardır. Hz. Âdem’in yasak meyveyi yemek suretiyle eşi Hz. Havva’yla ayrılması ve bu ayrılığın doğurduğu ruhsal ıstıraplar, Hz. İbrahim’in ateşe atılmaya kadar giden macerası, Hz. Nuh ve Hz. Lut’un kavimleriyle hatta eş ve çocuklarıyla olan dramatik mücadeleleri, Hz. İsmail’in kurban edilme ve susuzluk hikâyesi, Hz. Yusuf ’un kardeşleriyle yaşadıkları; Züleyha’nın kendisine tutkusu, Hz. Musa ve Hz. İsa’nın yine kavimlerinin zulümlerini görüşü ve nihayet Hz. Muhammed’in yaşadıkları bir anlamda roman kriterleri açısından toplumun sosyal hafızasında önemli yere sahip olmuş ve bu mücadeleler kendi disiplini içerisinde anlatılıp dinlenerek, yazılıp okunarak günümüze kadar getirilmiştir. Tabii, destan dinleyicisi ile roman dinleyicisi, peygamber kıssalarına ilgi duyan ile hikâyeleri

41

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


kovalayanların eğilimleri bir noktada birleşmeyebilir. Bu doğaldır, ancak bunlar birbirlerini besleyerek ve günümüzde bir roman okuyucusu kitlesinin oluşmasına zemin hazırlamıştır. Burada bir önemli hususa dikkat çekmek istiyorum: Sosyolog Sorokin, Batı’daki kültürel filizlenme döneminden bahsederken; ‘bunun edebiyat alanında İtalya’da 1290, İngiltere’de 1573, Almanya’da 1756, Fransa’da 1779, tarihlerinde ilk eserlerin verildiği görülmektedir’.3 der. Yukarıda sözünü ettiğimiz “Şu Destanı”, bu tarihlerin çok çok önündedir. Ve kendisine en yakın olan İtalya’dan bile 800 yıl ileridedir. Hatta diğer geleneksel halk hikâyelerimiz de öyle. Bu, şunu ifade etmektedir: Bizim ulaştığımız medeniyet merhalesi, Batı’nın sahip olduğunun neredeyse on asra, yani bin yıla yakın bir zaman ilerisindedir. Dolayısıyla roman kavramı da doğal olarak çok önceleri dikkate alınmış olmaktadır. Eski toplumlarda; nihayet çok değil, 50 yıl öncesine kadar daha çok kırsal kesimde insanların kış aylarındaki tek müracaat kaynakları bu tür hikâyelerdir. Dinden, tarihten ve aşktan beslenen konular romantik bir üslupla okunur, insanlar topluca büyük bir dikkatle dinlerlerdi. Bizde “halk irfanı” dediğimiz, o yüksek kültürel birikim böylece nesilden nesle aktarılarak günümüze kadar taşınabilmiştir. Anadolu insanını besleyen bu medeniyetin mayasından söz etmedikçe günümüzün romanında insanımızın kültürel dokusunu yorumlayamayacağımızı düşünüyorum. Şimdi bu ön şartın ışığı altında günümüze bakalım. Hepsi de birer romancı olan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tarık Buğra ve Peyami Safa, genel bir değerlendirme çerçevesi içinde bakarken, “Bugün Türk romanı olmadığından” söz ederler.4 Niye bunu söylüyorlar? Hemen üçünün de birleştiği nokta, bizim romanımızda seçkinlerin taleplerine göre eserlerin yazılmış olmasıdır. Bir anlamda resmî düşünceyi sevimli kılabilmek için roman önemli bir dayatma aracı olarak kullanılmıştır. Elbette, böyle bir roman sadelikten, saf-

lıktan ve dolayısıyla samimiyetten uzaklaşacağı için gerçek anlamıyla bizim kültürümüzün besleyici bir ana damarı olamayacaktır. Şimdi beni dinlerken, kendi kendine ‘Nobel aldığımızdan’ söz edenleriniz olacaktır elbette. Ah, keşke böyle bir tepkiye haklılık gerekçeleri bulabilseydik. Nobel Edebiyat Ödülü’nün açıklandığı gün Amerika’dan beni arayan bir Amerikalı dostum, “Havalarda uçuyorum, bir Türk romancısı Nobel aldı” diye sevincini ifade etmişti. Ben de, “Tam aksine, böyle bir ödüle seninle aynı sevinci paylaşamıyorum. Bu romancımız, ‘Türkler Tehcirde 1,5 milyon Ermeni’yi katletti, bugün de Kürtlere yaşama hakkı tanımıyor,’ gibi sözler etmeseydi bu ödülü herhâlde vermezlerdi.” karşılığını verdim. Biliyorsunuz, 1932 yılında Dünya Güzeli olarak Türk kızı “Keriman Halis” seçilmişti. Bu seçimi yapanların gerekçeleri düşündürücüdür: “İlk defa bir Müslüman Türk kızını soyundurduk.” Batı’da seçiciler değişse de mantık değişmez. Bu bakımdan edebiyatı siyasi zemine çekerseniz, o kendisine hizmet etmez, çekildiği zeminin bir parçası hâline gelir ve zamanla da orada paspasa dönüşerek kaybolup gider… Bakınız, ben size bazı iç sızlatıcı örnekler vereceğim. Bir romancımız, popüler bir romancımız, “Aşk” adıyla Mevlana’yı yazdı, ama onu akla hayale gelmeyecek yerlerde dolaştırdı. Son birkaç asrın yemek malzemesi olan patlıcanı sofrasına taşıdı. Onun kitabındaki çarpıklıklardan birkaçı: “Bizim tek mezhebimiz var: O da Allah.”5 Bâyezid-i Bistamî’ye “Ben kendimi tebcil ederim. Benim şanım yücedir. Zira hırkamda Allah var!” (s. 200) ifadesini kullandırıyor. Böyle bir ifadenin romana nakledilişi, önü ve arkası doldurulmazsa okuyanda onarılmayacak manevi tahribat yapmaz mı? Ayrıca, Kur’an’da Hz. Yusuf ’a aşkıyla anlatılan Züleyha’nın hikâyesini bu yazar; “Bir meleğe âşık oldu diye kim Züleyha’yı suçlayabilir ki?” (s. 381) ifadesiyle de bir başka ayıbını ortaya koyuyor. Belki, yazar, açıkça kendisini savunacaktır; ‘sözü edilen meleğin Yusuf olduğunu zaten söylüyorum’ diye. Doğrudur, romanda mübalağa

42

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Hepsi de birer romancı olan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tarık Buğra ve Peyami Safa, genel bir değerlendirme çerçevesi içinde bakarken, “Bugün Türk romanı olmadığından” söz ederler. olur, ancak bunu bir peygamber için yapılması doğru mudur? Bu roman, ‘çok satan’ bir kitaptır. Kendince mübalağayı- bence tahribatı- böylesine açıkça yapmasının, bizim kültürel değerlerimizi ve medeniyet dinamiklerimizi erozyona uğratabileceğini hesaba katması gerekmez miydi? Aynı Yazar’ın Mimar Sinan’ı anlatan romanında da benzer, ölçüsüzlükleri görüyoruz. Mukaddes Emanetleri İstanbul’a getiren Sultan Selim i ‘zilzurna sarhoş’6 göstermek bu büyük insanın şahsiyetine hadi hakaret demeyelim, ama saygısızlık olmaz mı? Sonra siz bir bayan yazarsınız, “Geceleri başımı döşeğe koyduğumda”7 ifadesi ne demek. Baş ne zamandan beri yastıktan alınıp döşeğe konuyor? İsterseniz bunları seküler kesimin yazarları olarak görelim, bu yaptıklarında maksatlı olsalar bile, edebiyat adına yapabilirler diye bakalım. Peki, bizim Müslüman, mütedeyyin, üstelik edebiyat alanında akademik kariyer sahibi, (Prof. Dr.) İskender Pala’nın, ”Od” isimli romanındaki manevi şaşılığa ne diyelim? Pala, romanında, Yunus’un şu halk arasında anlatılan aslı astarı olmayan efsanesini öylesine cezbeli bir şekilde naklediyor ki, Yunus’u gerçekten Peygamberden de ileride biri olarak kabul etmemek mümkün değil: Bir gün iki dervişle karşılaşır. Dervişler ilk günü Allah’tan yemek isterler, gökten bir sofra iner, ikinci günü ikinci derviş ister yine sofra iner. Üçüncü günü de bizim Yunus’a sıra gelir, o da, bitkin, perişan bir şekilde, “Rabbim bu insanlar kimin yüzü suyu hürmetine istediyse ben de onun adına istiyorum.” der ve bu defa gökten çok daha mükemmel bir sofra iner. Sonra bir mağaraya giderler, susuz mağarada Yunus’un parmaklarından sular fışkırmaya başlar.8 Böyle bir olayı

Nobel ödüllümüz Orhan Pamuk ya da Elif Şafak yazsa, dinî cehaletine yorumlar geçeriz. Bunu, İskender Pala yapınca, ister istemez içiniz sızlıyor. Bu Yazarımız, Kur’an’da, aynı olaya, benzer şekilde müşriklerin Hz. Peygamberden yemek ve su istemelerine karşılık, “De ki, Rabbimi tenzih ederim, ben ancak beşer bir kulum.” 9 cevabının verildiğinden haberi yok mudur? Yani, kendisine inanabilmeleri için böyle bir mucize isteyen muhataplarına karşı Yüce Yaratıcı kendi Peygamberine bu imkânı vermiyor, ama yüzyıllar geçtikten sonra böyle bir imtiyazı, Sayın İskender Pala’nın lütfuyla bizim Yunus’a bahşedebiliyor! Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz elbette. Sanırım yukarıda sözünü ettiğimiz üç önemli yazarımızın roman alanındaki kaygıları böyle dikkat yoksunluklarından dolayıdır. Değilse, ben de roman yazarıyım. Böyle bir yargıdan diğerleri gibi benim de rahatsız olmam gerekir. Çağdaş romanımızı nihayet bir, bir buçuk asırlık maziye bağlayan anlayış10 bir anlamda doğrudur. 1870’li yıllardan başlayarak yayın hayatına giren romanlarımızın tamamına yakını o dönemde modernleşme sancısını konu edinmekteydi. O tür romanda Anadolu insanı, daha doğrusu İstanbul’un dışındaki Türkiye pek yoktur. Şunu unutmamalıyız; bir romanı güçlü kılan, metni kadar onu okuyanın o metne gösterdiği ilgidir. Gerçi bu ilgiyi bir anlamda metinler sağlar, ama çoğu zaman çok kaliteli bir roman bakarsınız toplum hafızasında ortak değer olarak yer almayabilir. Sebebi; böyle küçük nüanslar da olsa yaşanmış hayat gerçeğini kendi mecrasından roman hatırına çıkarmaktan kaynaklanmaktadır. Hayatın realitesine, özellikle de tarihi dokular işlenirken, tarihin gerçeklerini yazar keyfi

43

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


şekilde tasarruf etmemelidir. Şunu kabul edebiliriz: romanı bir arayışın dili olarak görürsek, ön plana çıkan mesaj olur. Bu mesaj her yazanın anlayışına göre farklılıklar gösterecektir elbette. Romandan ideolojiye yürüyenler, romanla gerçeği takdime yönelenler, romanla bilgiyi paylaşmaya niyetlenenler, romanı eğlence aracı olarak görenlerin taleplerine göre roman oluşacaktır. Bu, bütün toplumlarda böyledir. Romanda yaşanmış tarihin detaylarını ya da şahısların biyografik niteliklerini ortaya getirenler elbette farklı dili kullanacaktır. Ancak biz toplumun talebine göre mi roman yazacağız, kendi edebi kavrayış ve kabiliyetimize göre mi? Birincisi sıradanlığa götürebilir insanı. İkincisinde ise, edebi hassasiyet romanın misyonunu yüklenici durumundadır. Kalıcı eserler bu türler arasından çıkar. Öyle olmasaydı, geçmişte bir yığın roman yazan insanların eserleri hâlâ başucu kitabı olabilirdi. Bugün bu tür eserleri bırakın, yazarlarının bile adından söz edilmiyor. Bu ülkenin kitapçı vitrinlerini işgal eden Rusya’nın ve Batılı yazarların bir asır öncesine kadar uzanan romanlarına rağmen, bizim aynı dönem içinde varlığından beslendiğimiz kaç romanımız vardır. İşte romanın olup olmadığını arayışımızın ana sebebi budur! Buradan Anadolu’da Roman ve Roman’da Anadolu ana başlığında ele alınan meseleye yönelebiliriz: ‘Anadolu’da Roman’ derken Anadolu kökenli yazarların romanını mı anlayacağız, Anadolu’da romanın kabul sınırlarına mı bakacağız, bunlar ayrı ayrı meselelerdir. Bana göre her ikisinin de önemi vardır. Günümüz romanının son elli yılını dikkate alırsak, piyasası İstanbul’da oluşsa, hatta İstanbul’da yazılıp yayınlansa bile, Anadolu kökenli yazarların romanda ciddi yer edindiklerini düşünebiliriz. ‘Roman’da Anadolu’ meselesine gelince, kabul etmek gerekir ki, bu yönde arzu edilen canlılık pek olmamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında Yakup Kadri, Halide Edip, Reşat Nuri, Tanzimat döneminin anlayışında Anadolu’ya açılan önemli roman yazarlarıdır. Esat Mahmut

Karakurt, Refik Halit Karay, Tarık Buğra, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Mehmet Niyazi Özdemir, Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi isimler Anadolu’yu eserlerinde konu edinen yazarlardır. Bunların arkasından gelen çok partili hayata geçiş döneminden itibaren orta kuşak ve günümüzde yeni nesil yazarlar kuşkusuz geleceğe bir şeyler bırakacaklardır. İskender Pala, Elif Şafak, Orhan Pamuk, Ahmet Ümit gibi roman yazarları, bugün medya desteğiyle ön plana çıkan isimler oldular. Burada bir düşünürümüzün önemli gördüğüm ilginç bir değerlendirmesinden söz etmek isterim: “(Kemal Tahir, Orhan Kemal ve Yaşar Kemal) Bu üç romancı birleştirilerek tek bir yazar hâlini alırsa ve sosyal olgulara dair benimsedikleri yaklaşım, anlayış ve değerlendirmeler tutarlı bir bütün hâlini alırsa Türk romanı mükemmelliğin en yüksek noktasına erişebilir.”11 Bu üç romancının tarihten folklora, günlük yaşantıdan sosyolojiye, felsefeden edebî disipline kadar farklı alanların bir bütün olarak eserlerinde yansıtamadıklarının açık ifadesi olan bu cümleler, aslında, beklentilerin nelerle sınırlandırıldığını da göstermesi bakımından önemlidir. Kemal H. Karpat da, yukarıda sözünü ettiğimiz romancılar gibi “Türk romanı henüz yazılmamıştır”,12 ifadesini kullanırken dayandığı ana sebep orta sınıfın modernleşme sürecini tamamlamamış olmasını gösterir. Burada yazarın göz ardı ettiği bir husus var, o da modernleşme ile Batılılaşmayı kastetmiş olmasıdır. Roman yazarının modernleşen toplumun kendi değerlerini koruyabilmesi için bağlandığı temeli çok iyi seçmesi gerekir. Bakınız Rus romanı Batılılaşırken Rus ve Hristiyan olma vasfını kaybetmemiştir. Bizim yanlışımız işte burada başlamaktadır, Türk romanını Batılılaştırırken Türk ve Müslüman kalabilme dikkati var mı, yok mu? Bunun sorgulanması ve romancılarımızın bu hassasiyete sahip olup olmadıklarına bakılması gerekir. Biz bunu, özellikle Osmanlının son döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında yazılan

44

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


romanlarda görmekteyiz. O tür romanlarda düşünce disiplininden ziyade, yeni hayata özendirici konular ön plana alınmıştır. Roman yazarı, böyle bir değişime öncülük ederken, kendi insanının değerler manzumesini dikkate almaz ve toptan retçi bir tavır sergilerse tabii bu tür romanlar fazla etkili olamayacaktır. Çünkü toplum üç beş yazarın yönlendirmesiyle kendi istikametini tayin etmiyor. Sosyal ve ekonomik şartlar ve hatta siyasi ortam değişimin ana belirleyicileridir. Roman yazarı burada sadece olayları dışarıdan takip edip nakleden bir vakanüvis durumuna düşmemelidir. Sonuç itibariyle; romanımız konusunda kaygılarımız olsa da, bir “Türk romanı vardır!” Bu romanın, Batı romanıyla tartılmak için yeterli görülmemesi; yukarıda alanın uzmanlarınca “yoktur”, kanaatini oluşturması samimiyetin itirafa dönüşmesi gibi bir algıdır ve daha açık ifadesiyle bir anlamda da özeleştiridir. Değilse, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur”u, Peyami Safa’nın “9. Hariciye Koğuşu” ve Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa”sını Batı standardında eserler olarak görebiliriz. Türkiye’nin sosyal tarihini yazacakların başvuracağı en önemli ana kaynaklardan birisi kuşkusuz edebiyattır. Edebiyat malzemesi içinde de öne çıkan roman olacaktır. Bu bakımdan, üç beş kitapla; üç beş yazarın eseriyle koca bir roman ırmağında renk sahibi olmak kolay değildir. Bunu belki de Anadolu insanın, yani orta sınıfın hayat karşısındaki davranışını aklın ve edebiyatın imkânlarıyla birleştirerek romana dönüştürebilsek başaracağız. Hızlı bir şekilde köyleri boşaltan insanların şehirlerin varoşlarındaki kültürel çatışma ve hatta çöküşü günümüzün romanında ciddi bir şekilde işlenmemiştir. Bir medeniyet algısı olarak şehirleşmenin getirdiği sancıları da romanımızda yeterinde göremedik. Halk irfanın romana taşındığına şahit değiliz. İnsanına inanan bir romancı, kendi zaaflarını değil, okuyucunun beklentilerini toplumu var eden değerlerinin yorumuyla cevaplandırmalıdır. Bizim, bugün 2500 yıla ulaşan olayları tahlil ve nakil geleneğimiz, son bir buçuk asır içinde yazıyla şekillenirken bu

sosyal dikkati hesaba katmalıdır. Batı’nın önümüze geçen başarısı işte buradadır! Bunun yanında belki en önemli problemlerimizden birisi de, roman okuyucusunun eğilimidir. Bizde romanı, bilgi sahibi olmak için okuyan insan çok azdır. Bizim insanımız, daha çok, zaman geçirmek ve farklı maceraların detayında kendisine heyecanlı anlar yakalamak için okumaktadır. Bu eğilim, roman yoluyla bilgi kalitesinin arzı konusunda ciddi bir problemdir. Hâlbuki roman bir duygusal arınmaya, temizlenmeye, yeni yönelişleri arayışa götürmelidir. İnsanı, cemiyetin farklı katmanlarına taşımalı, hayatın fark edemediği ayrıntılarında kendisini boğmadan daha sağlıklı değerlendirmeler yapacak kapılar açmalıdır. ■

Kaynakça 1. Nihat Sami Banarlı, Türk Edebiyatı Tarihi, MEB Yayını, İstanbul 1971; c. 1. s. 15. 2. Orhan Şaik Gökyay, Dedem Korkut’un Kitabı, Başbakanlık Kültür Müsteşarlığı Yayını, İstanbul 1973, s.1. 3. Sorokin, Bilge Yayınevi, İstanbul 1972. s. 27, 4. Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, MEB Yayınları, İstanbul 1969, s. 33. 5.Tarık Buğra, Düşman Kazanmak Sanatı, Ötüken Yayınları, İstanbul 1979, s.406. 6. Peyami Safa, Sanat, Edebiyat, Tenkit, Ötüken Yayınları, İstanbul 1978 s. 219. 5. Elif Şafak, Aşk, Doğan Kitap Yayınları, İstanbul 2010, s. 78. 6. _______ , Ustam ve Ben, Doğan Kitap Yayınları, İstanbul 2013 s.299 7. age. s. 218 8. İskender Pala, Od, Kapı Yayınları İstanbul 2013, s.206. 9. İsra Suresi, 90-93. 10. Herkül Milas, Türk Romanı, Sabancı Üniversitesi Yayını, İstanbul 2000. S. 9. 11. Prof. Dr. Kemal H.Karpat, Edebiyat ve Toplum, Timaş Yayınları, İstanbul 2009, s. 185.

45

12 ._____________________, age. s. 27.

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Yaşam tarih roman ŞEMSETTİN ÜNLÜ

K

endi istenciyle bu dünyaya gelmemiş olanlar iyilikleri, iyiliklerin de iyisini yaşamak isterler. İyiler, iyilerin iyisi olur; kimi de tersine gider beklentiler. Türlü etkinlikler; yılların birikimi alışkanlıklar, duyarlıklar hep, olanın iyisinin olması, işlerin tersine gitmemesi içindir. Sözü, yazma uğraşına gönül vermiş olanların, ömürleri başkaca beklentilere sürüp gidenlerinkinden ayrı olmadığına getirmek içindi bu giriş. Şiir, roman, öykü, oyun, anlatı... Derler ki; seçimi yapıldığı; seçilenin duygu, düşünce örgülerinin uyumu, dengesi, bütünlüğü gözetildiği; belirgin, esemeli (mantıklı), devingen bir tasarımla işe başlandığı süreçte, işleri aksamaz yazın sanatına gönül vermiş olanların. Gönüllüsü de olsa, seçtiği sanat dalı, bildiği, birikiminin elverdiği bir dal değilse, işi zordur yazın gönüllüsünün. Kendi yaşamından belleğinde kalanlar, yazarın bilgisinin, birikiminin yapı taşlarıdır. Yazarın, duygu, düşünce inceliklerinin, yaşam alışkanlıklarının, giderek ırasının (karakterinin), yapıtlarına yansımayacağını sanmak gerçekçi bir yaklaşım değildir. Ancak bu, yazıncının yaşamı ya da özyaşamından aktardığı alıntılarla yapıtlarından en iyilerini ortaya koyabileceği anlamına gelmez. Bir yazarın, düşlemleri, arayışları, dağarında bulabildikleri yanında; bükme, yontma, tersyüz edebilme yetileri de olmalı; bunlar,

Tarihsel olduğu savlanan bir romanda, anlatıcının, kimi de yazarın kendisinin, anlattığı döneme ilişkin tutumunun ne olduğunu irdelemek gerekir. Dönemin tarihsel gerçeklikleri ile anlatılanlar örtüşmüyorsa, o romana “tarihsel” demek, tarihe haksızlıktır. 46

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


yapıtlarını biçimlendirecek olan temel becerilerden sayılmalıdır. Özellikle roman yazarlığı konusu irdelenirken, romanın, masal, destan, söylence geleneğinin bir uzantısı olduğu gerçeği üstünde durmak gerekir. Konusuz olamayacağı gibi, kurgusuz da olmaz roman. Kurgu, olayların akışı, yer, zaman belirlemeleri yanında, insan seçimi yapmak, düş düşlemek demek ise dolantı, abartı, eğretileme, ululama, yerme yetileri de demektir... Kurgusu olmayan bir özyaşam anlatısı, içeriği, sanatsal duyumu ile okumadan edemeyeceğimiz bir “anı“ ya da “günce” olabilir. Kurgulanmış bir özyaşam anlatısı ise, iyi bir roman olabilir de olmayabilir de; özyaşam eklentisi gereksiz bir nitelemedir. Cervantes’in, Victor Hugo’nun, Oscar Wilde’ın, Dostoyevski’nin, Namık Kemal’in, Sabahattin Ali’nin, Orhan Kemal’in, daha birçok roman yazarının yaşamöyküleri, kimse için olağan sayılamayacak savrulmaların yaşandığı yaşamöyküleridir. Yazarın yerleşik düzenle bağdaşmayan doğasının; iyiyi, özgürce olanı arama tutkusunun olduğu denli, alışkanlıklarının, kendi seçimi serüvenlerinin yapıtlarına nasıl yansıdığı, ilginç araştırma konularıdır kuşkusuz. Türlü yorumları arasında, Cervantes’in, Donkişot’ta, çağının yaşamını olduğu denli, kendi yaşamını da alaya aldığını düşündüren yorumlar olmuştur. Konu seçimi ile işine başlayacak olan roman yazarının seçtiği konu güncel olabileceği gibi, elli yıl, yüz yıl, bin yıl önceki bir zamanda yaşanmış konulardan biri de olabilir. Romanın nasıl bir roman olduğunu belirleyecek olan, olayların yaşandığı zaman değil; insanın, toplumun, insan toplum ilişkilerinin, duygu düşünce özelliklerinin ağırlıklarıdır. Yüzyıl önceki bir savaşın kişilerini, olaylarını konu edinen bir roman, büyük olasılıkla bir savaş romanıdır; savaşın içindeki bir aşkın, bir serüvenin romanı da olabilir. Bu romana, “ tarihî roman”, “tarihsel roman” demek, güncelinde yazılmış bir savaş romanının, elli yıl sonra, yüz yıl sonra nasıl tanımlanması gerekeceği sorusunu ortada bırakır. Tarih, geçmişteki ekinsel, siyasal, toplumsal, ekonomik yapının, yaşanmış başlıca olayların belgelenmesi, doğrulanması çalışmaları ise; bilimsel olması, nesnel olması gereken bu çalışmalardan, herkes gibi roman yazarının da yararlan-

ması doğaldır. Bu anlamda, yazın sanatı yapıtları, yapıldığı dönemdeki tarihin önemli olgularından sayılır; tarihin kendi bölümü olur. İçeriği aşk ağırlıklı olan bir romana “aşk romanı” denildiği gibi, tarihsel gerçekliklerden yararlanılarak ortaya konulmuş olan bir romana da, “tarihî roman”, “tarihsel roman” denilmesi doğru olmayabilir. Tarihsel olduğu savlanan bir romanda, anlatıcının, kimi de yazarın kendisinin, anlattığı döneme ilişkin tutumunun ne olduğunu irdelemek gerekir. Dönemin tarihsel gerçeklikleri ile anlatılanlar örtüşmüyorsa, o romana “tarihsel” demek, tarihe haksızlıktır. ‘Tarihi tarihçilere bırakmak’ sözü, yadsınmaması gereken bir söz olmalı. Romanlaştırmak amacı ile tarihsel gerçekliklerin saptırılarak kurgulanması, hem tarihe hem de o tarihi yaşamış olanlara haksızlık edilebileceği olasılıklarını gündeme getirir. Roman sanatı adına olsa bile, yapılabilecek olan bu tür haksızlıklar taşınması güç haksızlıklardır; yanlış izlenimler bırakabilir. Romanlarında tarihsel gerçekliklerden yararlanmayı göze alan yazarlar, bire bir bu gerçeklikleri tanımak zorundadırlar. Tolstoy, Anatole France, Hemingway, Remarque, Karaosmanoğlu, tarihî gerçekliklerden yararlanarak yazdıkları romanlarda, gerçekliklere özenlidirler. Tarihsel gerçekliklerden yararlanmış oldukları için bu yazarların romanlarına “ tarihsel roman “ ya da “ tarihî roman” denilip denilmemesi önemli değildir. Tarihsel romanlar, başkaca türlerden biri içine koyamadığımız, o eski sarayların, soyluların; adları tarihte, söylencelerde kalmış, bire bir gerçek olmayan kişilerin yaşam serüvenlerini anlatan romanlardır belki de. Pardayanlar, Üç Silahşörler, Barbaroslar Geliyor... daha birçokları gibi. Yazının başına dönelim: Kendine özgü esemesi (mantığı), kısıtları, seçenekleri olan tasarımlardır sanat yapıtları. Yaşamöykülerinden ya da tarihsel gerçekliklerden yola çıktığında, seçeneklerinin azaldığı, kısıtlarının çoğaldığı daha dar bir alanda uğraş vermeyi göze almış olmalıdır yazın gönüllüsü. O sanatçı, yaratıcı düşlemlerinin önünü açık tutabiliyorsa, sıkışıp kaldığı bu dar alanlarda da, uyumu, dengesi, bütünlüğü, sanatsal duyumu ile “Oldu!“ diyebileceği yapıtlar koyabilir ortaya. Başka da ne ister ki!■

47

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


FİRAVUN İNCİRİ Denizi akarken gördüm Gördüm de dağlara gömdüm geceyi Gözlerin gökyüzünde açtığı yarayı gördüm bir de Buydu dedim ölüm öncesini yaşamak Şüphenin yalnızlığı var ellerimde, Alnı kırışık şafaklarda Sinek vızıltısından çürüyen sessizlikle Gündüzün boğazına düğümlenir aydınlığım Güneş her zamanki güneş Gökyüzü her zamanki gökyüzü Yüreğimde hep o aynı tekerleme Ben her zamanki ben Sevmekten yorulan yalnızdaş kalabalıkta Herkesin yarası benimle kanar, ıssız ve kırmızı Dudağımda taşan nehirler Saçımda güneşin yankısı Ben ki ötelerden çok uzak Ben ki kendi içimde ararım yalnızlığı Şimdi dönüp gelmeler terletir gözlerimi Ah ölüsünü kara gömenlerin içinde Yıkık duvarlarıyla terk edilen geçmişin Kırmızı zindanında bir firavun inciri büyüttüm Ve bir örümcek tırmanırken en sonsuz dallarına Ben gövdesini kazdım kırık eliyle zamanın Ah bu cesedi bulunamayan aşklar Ah yüzü peçeli aydınlığında odamın Gecenin diliyle konuştuğum hatıralar…

ŞERİF FATİH AKKAĞIT

48

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


AŞK BİZDEN UZAĞA DÜŞER Sardıkça geceyi aşk Saçlarına aklar düşen bir semenderim Etrafımda dile gelmez düşünce Yürek yangınında yeni çehreler Hüzün sarmaşıklarıyla bağlandıkça ellerim Gidişin bir ince sızıdır damarımda Bir kaybolmuşluk bir itilmişlik En koyu matemlerin eşliğinde Yeni bir şarkıyı hikâye eder Nasıl bir anlaşmadır bu Sustukça dile gelir sustukça ses verir Yine de duymaz yüreğin merhametsizi Aşk bizden uzağa düşer

İSMAİL BİNGÖL

49

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Tarık Buğra romanlarında tarih anlatımı EBRU BURCU YILMAZ

K

urmaca eserlerde tarihe ait malzemenin kullanılışı tarihî roman türünün ortaya çıkışını sağladığı gibi tarih ve edebiyat arasındaki ilişki iki farklı gerçeklik anlayışının ortak figürler etrafında birleşmesine imkân verir. Edebiyatın ifade imkânlarının genişliği tarihi, olayların sergilendiği bir sahne olmaktan çıkararak kişilerin iç yolculuklarını sosyal zamana ait tespitlerle bir arada sunar. Böylece tarihî roman didaktik bir tarzda belli bir tez ve ideolojiye yaslanırken aynı zamanda estetik bir hüviyet de kazanır. Türk edebiyatında tarihî roman sahasının önemli yazarlarından biri olan Tarık Buğra, tarihî olayları açıklamak gibi bir çaba gütmeksizin âdeta tarihin romanını yazar. Zamana bağlı olarak sınırları çizilen tarihî roman, “başlangıç ve sonucu geçmiş zaman içerisinde gerçekleşmiş olan hadiselerin, devirlerin ve bu devirlerde yaşamış olan insanların hikâyeleri” (Argunşah, 2002; 444) ile sınırlandırılır. Bu durumda Tarık Buğra romanları içerisinde tarihî roman kriterlerine uyan metinler olduğu gibi, yakın geçmişte yaşanan olayları konu alan devir romanları da yer alır. Buğra, tarihî gerçekliği tahrif etmeden olayların kişi ve topluma tesir eden yönlerine vurgu yapar. Osmanlı tarihinin yanı sıra Türk siyasi tarihine yön vermiş olan önemli dönemeçleri konu alan romanlarda devrin ruhunun toplumdaki etkisini ortaya koyar. Bu konuda akla gelen ilk örnekler Osmancık, Küçük Ağa, Firavun İmanı, Yağmur Beklerken ve Dönemeçte romanlarıdır. Ayrıca İtalya’da Mussolini dönemini konu alan Siyah Kehribar romanı da yazarın, tarih içinde birey ve toplumu ön plana çıkardığı romanlar arasında değerlendirilebilir.

50

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Vaka düzeninin iki çizgi halinde ilerlediği tarihî romanlarında Tarık Buğra, çerçeve vaka olarak seçtiği dönemi sosyal zamanı belirgin hale getirerek ön plana çıkarırken romandaki entrik kurguyu şekillendiren düğümler, arayış ve başkalaşım süreci içindeki bireyin niyet ve eylemlerine göre oluşturulur. Tarık Buğra, bireyi merkeze aldığı romanlarda tarihî olayları romantik ve duygusal bir yaklaşımla ele aldığı yönünde tenkit edilse de bu tercih roman türünün doğasına da uygunluk gösterir. Nitekim yüceltilmiş kimliklerin başrolde yer aldığı olay merkezli makro tarih anlayışı, tarihsel süreci yönlendiren insan ve toplum gerçeğinin etkileme/etkilenme boyutunu göz ardı etmek durumundadır. Bu noktada tarih anlatımını sosyal tenkitle birleştirerek romanlaştıran Tarık Buğra, kahramanlarını, geçirdikleri ruhsal büyüme macerasıyla birlikte ele alır. Böylece tarihî ve sosyolojik çerçevede ele alınan olay dizgesi içerisinde psikanalitik derinliğe sahip bir iç vaka ile roman derinleştirilir. Tarık Buğra, tarihin değişmez fotoğraflarını, insana dair ayrıntıları belirgin hale getirecek fırça darbeleriyle birer resme dönüştürür. Resmin çerçevesini oluşturan tarihî olaylardan hareketle roman kişilerinin bilinçlenme süreçlerini ve birey-toplum ilişkisinin tarihten aldığı etkileri ön plana çıkarır. Tarihi yorumlamaktan ziyade insanın tarihselliğine vurgu yapan Buğra’nın romanlarında tarihî kişilikler, yerini kişiliğin tarihine bırakır. Sözgelimi; Osmancık romanında cihan devletini kuran irade, şuur ve karakteri ortaya çıkarmaya çalışan Tarık Buğra, Osman Gazi Han’a dair bir oluşum romanı (bildungsroman) olarak okunabilen metinde Osmancık’ın içindeki insanî özü görünür kılmaya çalışır. Bu bakımdan yerel ve millî bir çerçeveden yola çıkılan romanda evrensel bir hakikat olan ruhsal büyüme macerası kurgulanır. Osmancık romanı, birçok tarihî kaynaktan ayrıntılı bir şekilde öğrenebileceğimiz Osmanlı Devleti’nin kuruluş öyküsünün arkasında yatan felsefeyi dikkatlere sunarken arketipsel sembolizm açısından çözümlendiğinde “kişisel bilinçdışının labirentinden büyük bir aşamayla çıkan kahraman(ı)” (Özcan, 2003; 109) Osmancık’ın şahsında somutlaştırır. Tarık Buğra’nın roman kişileri, amaç değerlerle araç değerler arasında sıkışan insanların yaşadığı bocalama süreci ve tercihlerinin altında yatan nedenleri sorguladıkları bir ruhsal büyüme süreci içinde

karşımıza çıkarlar. Ede Balı’nın Osmancık’a hitaben yaptığı konuşmalar ve Osman Gazi Han olma yolunda verilen mücadele aynı zamanda kişinin kendini kurma sürecine de ışık tutar: “Öfkenle avunuyorsun. Gücünü, kuvvetini öfkelerinle avutuyor, çürütüyorsun. (…) Ömrünü harcıyorsun; Allah’ın emanetine ihanet ediyorsun. Sokakta, pazarda, düğünde, dernekte, avda, seyranda bir laf atışması, hoşuna gitmeyen bir davranış olmaya görsün, tokadın, sillen, kılıcın, kaman hazır. Üç beş Rum, birkaç Germiyanlı tepeledin, yahut kaçırdın mı, yiğitsin gayrı… İşin tamam, için rahat. Çürüyorsun oysa.” (Osmancık, s.12-13) Yeniden doğuş düşüncesi Tarık Buğra romanlarında adeta bir monotematik olarak karşımıza çıkar. Osmancık gibi Küçük Ağa romanının başkişisi İstanbullu Hoca da geçirdiği ruhsal değişimle birlikte ele alınırken Kurtuluş savaşı yıllarında Kuvayı Milliye yanlıları ile bu harekete muhalif olanlar arasındaki çatışmalarda birleştirici bir figür olarak karşımıza çıkar. İstanbullu Hoca’dan Küçük Ağa’ya dönüşme süreci derin sorgulamalar sonucunda sancılı bir süreçle gerçekleşir. Olay örgüsünde başkişi kadar etkiye sahip diğer roman kişisi Çolak Salih ise dağılma dönemini yaşayan Osmanlı’nın kişi düzlemindeki görüntüsü olarak değerlendirilirken aynı zamanda Niko ile arasındaki mücadelenin sonunda yaşadığı yüzleşme ile metne psikanalitik bir derinlik kazandırır. Gerek İstanbullu Hoca gerekse Çolak Salih üzerinden anlatılan bireysel öykünün vurgusu, kendi gücünün sınırlarını fark eden insanın iç dünyasında düzen kurmasının gerekliliği düşüncesi üzerinde yoğunlaşır. Roman boyunca aksiyona dayalı bir gelişim çizgisinden ziyade, “olaylarla gelişen, olgunlaşan ve insanî zaaflarıyla erdemleri arasında zaman zaman çatışmalar yaşayan(…) bir insanın gelişimine tanık oluruz” (Korkmaz, 2011; 228). Tarık Buğra’nın tarih malzemesini kullandığı romanların günümüz okuyucusu için dikkat çekici olmasının bir sebebi de millet olma bilincinin taşıdığı öneme işaret etmesidir. Demokrasi tarihimize dair önemli ayrıntılar içeren ve çok partili hayata geçiş sürecinde bir kasabada yaşanan olayları konu alan Dönemeçte ve Yağmur Beklerken romanları siyasî atmosferin toplum üzerindeki etkilerini ve fırkacılığın sebep olduğu ayrışmayı konu alır. Yağmur Beklerken’de ele alınan susuzluk siyasî hırsların sebep olduğu toplumsal ayrışmaya göndermede

51

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


bulunur. Farklı fırkaları destekleyen insanların zamanla ortak yaşam alanlarını hatta ibadet ettikleri mescitleri bile ayırmaları, kasabaya gelen memurların görev bilincinden uzaklaşarak Şehir Kulübü adı verilen mekânda sorumluluklarına ihanet etmeleri romanda öne çıkan sosyal tenkidi belirgin hale getiren örneklerdir. 1940’lı yılların Türkiye’sinde çok partili hayata geçiş tecrübesi ve zaman içinde farklı partilere mensup olanlar arasındaki iletişimsizlik romandaki tenkidin ana çerçevesini oluştururken aynı zamanda yöneticilerin halkı değersiz görmesi ve küçümsemesi de siyasî yozlaşma teması ile gündeme getirilir: “Neye çınar değil de akasya dikerler? Çabuk böyür de ondan… görüversinler böyüdüğünü kendileri.(…) Dedelerimiz yol kıyılarına, meydanlara, mesire yerlerine bizim için çınarlar, kestaneler, ardıçlar, gürgenler dikmiş; biz de parklara kendimiz için akasyalar dikiyoruz” (Yağmur Beklerken, s.10-12). Geçmişin tecrübelerinin bugüne ışık tutacağı inancından hareket eden Tarık Buğra, tarihi yorumlamak ve tarihî olaylar üzerinde sorgulayıcı bir düşünsel tavır geliştirmek olarak tanımlanan tarih felsefesinin de gerekliliğine işaret eden romanlar kaleme alır. Gerek Küçük Ağa gerekse Osmancık’ta sağlam bir devletin temellerindeki harcı oluşturan en önemli unsurun kendisini içsel olarak kurmayı başarabilmiş insan olduğu vurgulanır. Yazar, tarihin zafer ve yenilgiler üzerinden tespitinden ziyade öznenin ruhsal inşasının hangi aşamalarla gerçekleşeceğini önemser. Yüceltilmiş kimlikler kadar sıradan insanlara da romanlarında yer veren Tarık Buğra’nın asıl amacı insanı yüceltmek ve onu eşref-i mahlûkât

olduğuna inandırmaktır. Bu amacı gerçekleştirmeye gayret ederken büyük ölçüde tarihten aldığı malzemeye başvurması, “edebî eserler(in), nesillerin belleklerine geçmişe ait birtakım değerlerin yerleşmesinde etkili ol(masıdır)”(Kavaz, 2012; 104). Tarık Buğra’nın romanlarında tarih anlatımı eleştirel bir bakış açısıyla yapılır. Tarihî gerçekliğe bağlı kalan yazar mikro tarih anlayışıyla temsilî karakterler kullanarak tarihimizdeki önemli dönemeçlerin toplum ve kimlik inşasındaki etkilerini dikkatlere sunar. Edebiyat sosyolojisi açısından değerlendirilmeyi bekleyen bu metinler bireysel ve toplumsal boyuttaki yozlaşmanın sebeplerini ortaya koymayı amaçlarken günümüzde sağlıklı ve demokratik bir toplum oluşturma idealine de olumlu katkılar sağlamaktadır. Örneğin 1970’li yılların aktüel zaman olarak seçildiği Gençliğim Eyvah romanında Tarık Buğra, mozaik tip olarak kurguladığı ve özel isim kullanmadan İhtiyar olarak nitelediği kişi ile Türkiye’deki anarşi ortamının bilhassa gençleri kullanarak emellerine ulaşma yollarını tenkit eder. Yazarın “anarşinin otopsisi” olarak tanımladığı roman, siyasî tarihin tespitleriyle uygunluk göstermekle birlikte olayların anlatımı ve karakter çizimi simgesel bir dille yapılır. Delikanlı ve İhtiyar gibi temsilî karakterlerin yanı sıra Sersemlikleri Koruma, Geliştirme ve Yayma Vakfı adıyla faaliyet gösteren bir cemiyet de kaotik ortamın oluşturulması için ihtiyaç duyulan köleleştirilmiş insanları hedef alan karanlık güçlere işaret eder. Romanda siyasî ortamın tasvirinde öne çıkarılan iki unsur, gençlik ve eğitimdir: “Çanakkale, pırlanta gibi bir genç kuşağı yok etti. Türkiye, bunun acısını hâlâ çekiyor.(…) Ona

52

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


göre nesiller yalnız savaş cephelerinde yok olmuyor, harcanmıyordu. Bunun için ille de saldırgan ordular gerekmiyordu. Gençliğimiz, Çanakkale’ye saldıranlardan daha sömürücü güçlerin ortaya koyduğu teneke madalyaların peşinde çürüyüp gidiyor” (Gençliğim Eyvah, s.291). Romanlarını kaleme alırken metnini hangi niyetlerle oluşturduğuna dair açıklamalar yapan Tarık Buğra, çeşitli vesilelerle romanlarının yazılma öykülerini anlatır. Daha ziyade ideolojik olmakla itham edilen romanlar için açıklama yapma ihtiyacı duyan yazar, niyetinin ideolojik bir telkin olmayıp ele aldığı devrin insanını tüm yönleriyle ortaya koymak olduğunu ifade eder. Bunu yaparken yakın çevresinden gözlemlediği kişilerden yararlanırken kimi zaman da kurmaca kişileri tercih eder. Örneğin; Çolak Salih karakterinin ortaya çıkmasında babasının bir arkadaşından esinlendiğini söylerken muhayyel bir karakter olan Firavun İmanı romanının Ali Yusuf’unun varlık sebebini şu şekilde izah eder: “Firavun İmanı, aslında Ali Yusuf’un Ali Yusuf’ların romanıdır. Bu karakteri ve bu karakterlerin ilişkilerini bir yana bırakıp da dönemi ve ortamı belirtmek için verilen epizotlara, konuşmalara, tiplere hele hele romandaki bazı kişilerin anlayış veya düşüncesine saplanıp da roman ve yazarı için genel bir yargıya vardınız mı yanılgıyı önleyemez, mesleğinizi zedeler, kısacası asıl haksızlığı kendinize yapmış olursunuz.” (Ergüzel, 1993; 32;) Buğra, “yaşanan tarih ile yazılan tarih arasında bir farkın bulunması gerek(tiği)” (Cansever, 2004; 33) düşüncesinden hareketle tarihten alınacak tek unsurun ibret olmadığını hatırlatır. Yazarın tarih anlatımında dikkati çeken bir yön de tarihî tespitler noktasında tartışmalı olan bazı konular üzerinde, sözünü emanet ettiği karakterler aracılığıyla görüş beyan etmesidir Bu beyanlar tarihî gerçeklikleri tahrif etmeden olayların farklı bir gözle de değerlendirilebileceği düşüncesinden kaynaklanır. Örneğin; Cumhuriyet dönemi Türk romanında yaygın bir şekilde karşımıza çıkan din adamı tipi genellikle dinî yozlaşmanın sebebi olarak görülen cehalet ve istismarın müsebbibi olarak tenkit edilirken, Buğra, İstanbullu Hoca ve Fakir Halit karakterleriyle farklı bir din adamı profili ortaya koyar. Karakterlerin yanı sıra Çerkez Ethem olayı ve tek partiye muhalif bir çizgide ortaya çıkan Serbest Fırka ile Demokrat Parti’nin politikaları üzerine yapılan yorumlar

da devrin hâkim temayüllerinin dışında bir bakış açısını yansıtır. Bu bakımdan Tarık Buğra’nın yakın ve uzak geçmişi konu alan romanlarından hareketle Osmanlı ve Cumhuriyet tarihimize dair eleştirel bir yaklaşımla entrik kurguyu şekillendirdiğini söyleyebiliriz. Edebiyatı, insanı anlama ve anlatma çabası olarak tanımlayan Tarık Buğra, romanlarıyla okuru kendisini sorgulamaya sevk eder. Devir romanlarında, kıssadan hisse çıkarmak mümkün olduğu gibi insana dair zaman ve mekânla sınırlandırılamayan durumların okuma zamanındaki güncelliği de dikkat çeker. İnsanı önceleyen bir yazar olan Tarık Buğra, kimlik inşasının temelinde manevî değerleri ve kendilik bilincini önemli bir mevkie yerleştirir. Bu sebeple günümüze yönelik ciddî mesajlar barındıran Tarık Buğra metinleri, roman teorisi bakımından başarılı olmakla birlikte tarihî olayların arkasındaki toplum psikolojisine de ışık tutar. Edebiyat dünyasına olduğu kadar tarih, sosyoloji ve psikoloji alanlarına da malzeme sağlayabilecek nitelikte zengin metinler kaleme alan yazar, bu yönüyle zamana yenik düşmeyerek gelecekte de ilgiyle okunacaktır. ■ Kaynaklar ARGUNŞAH, Hülya, (2002), “Tarihi Romanın Yükselişi”, Hece Dergisi Türk Romanı Özel Sayısı, S.65-67, s.440449. BUĞRA, Tarık, (1983), Osmancık, Ötüken Yayınları, İstanbul. -------------------, (2004), Firavun İmanı, İletişim Yayınları, İstanbul. -------------------, (2004), Yağmur Beklerken, İletişim Yayınları, (9.bs.), İstanbul. CANSEVER, Turgut, (2004), Tarihsel Roman Üzerine, Akçağ Yayınları, Ankara. ERGÜZEL, Mehdi, (1993), “Tarık Buğra ve Güneş Rengi Yapraklar”, Türk Edebiyatı, S.233, s. 20-33. KAVAZ, İbrahim, (2012), “Tarihselcilik Anlayışı ve Tarihî Romanlarda Gerçeklik Üzerine Bir Değerlendirme”, Bilig, S.63, s.93-108. KORKMAZ, Ramazan, (2011), “Rene Girard’ın ‘Üçgen Arzu Modeli’ Bağlamında Osmancık Romanı”, Tarık Buğra (Prestij Kitap), (2.bs.), T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara. s.225-242. ÖZCAN, Tarık, (2003) “Osmancık Romanının Arketipsel Sembolizm Bakımından Çözümlenmesi”, Bilig, S.26, s.103116.

53

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Milletlerin ruhu ve edebiyatı üzerine MUHAMMED HÜKÜM

B

Kemal Tahir’in çabası bir anlamda Türkiye’nin ruhuna nüfuz etmeye yönelik bir hamledir. “Türk romanı yazılabilir mi, yazılırsa nasıl bir roman olmalı?” sorusuna bir cevap araması onu yerli kaynaklara yönlendirir.

ilimin bugünkü yönelimleri somut, net, rakamsal verilere yöneliyor olsa da tabiattaki ve evrendeki belirsiz alanlar; yarattığı merak istenci ve dirençlerle hem bilimsel gelişiminin durmasını engelleyen bir isteklendirme kaynağı oluyor hem de gizemi çözülmüş bir dünyanın sıkıcılığına karşı insanlığı koruyor. Bahsettiğimiz belirsiz noktaların en önemlisi şüphesiz ki başlangıçla ilgili olan noktalar. Dünyanın başlangıcı, yaşamın başlangıcı, sanatın başlangıcı, şiirinle medeniyetin başlangıcı ve her gün ortaya çıkan yüzlerce, milyonlarca başlangıç… Bu başlangıçların birçoğunun bugün de belirsizliklerle dolu olması belki de dünyayı yaşanılır kılıyor. Örneğin eşinize âşık oluşunuzun başlangıcı ya da uyanıklıktan uykuya geçişinizin –tam olarak o anın- başlangıcı kesin ve net sonuçlarla ifade edilse de bu anları değerli kılan biraz belirsiz, biraz karanlık, biraz da karmaşık oluşudur. İşte tam burada sanatın, edebiyatın, şiirin ve başlangıç noktası üzerine düşünmek en iyi ihtimalle bizi iki uçlu bir tartışmaya sürükler. Bu iki uç, tüm tarihsel süreç boyunca derinden akan iki ırmak gibi omuzuna tarihi, coğrafyaları ve farklı ifade olanaklarını alarak ilerler. Tragedyanın doğuşunda Apollon ve Dyonisos[1] ara1. Nietzche “Tragedyanın Doğuşu” adlı eserinde Batı’da Yunan mitolojisi ile ortaya çıkan bu ikiliği Batı sanatının merkezine yerleştirir. Ona göre “Apollon; biçimin, uyumun ve kontrolün, Dionysos ise taşkın ve coşkun duyguların, tutkunun simgelendiği iki kavramdır

54

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


sındaki gerilimle ifade edilen bu ikilik, ideagerçek, Kant-Hegel, hayal-hakikat, gibi sanat ve gerçeklik arasındaki birçok gerilimin ana omurgasını oluşturur. Geleneksel edebiyat teorilerinin ve bazı noktalarda Doğu edebiyatının bu belirsizlik üzerindeki tartışmaları Batı’ya göre daha bütünlüklü bir odağa doğru yöneldiği gözlemlense de sanatın gerçekle olan ilişkisi sonuçta bizi bugünün edebiyatında sanat ve toplumsal yaşam arasındaki ilişkinin açıklanmasına ve anlaşılmasına götürecektir. Ve bu ilişkideki belirsiz noktalar toplumun ve edebiyatın ruhunun kaynağının araştırılması noktasında hâlâ temel belirleyici güçtür. Edebiyatın sosyal yaşamla ilişkisi de bu belirsizlik alanlarından biridir. Sanatın ve edebiyatın toplumsal koşullarla bazen paralel bazen zıt bir ilişki içinde olması belirsizlik alanının estetik duygusu ve güzellik istenci ile kesiştiği bir noktaya işaret eder. Edebiyatın yaşam ve gerçekle olan ilişkisi bugün edebiyatın “sosyolojik imkânı”nın ortaya çıkarılma çabası ile felsefi tartışmalardan ziyade somut bir alana oturtulmaya çalışılmakta. Edebiyat sosyolojisi “Toplum sorunlarının incelenmesi, açıklanması ve yorumlanmasında edebiyatın göz önünde bulundurulması gerektiğini öne sürmektedir[2].” Zira bir milletin binlerce yılda kendi öz dili ile oluşturduğu edebî eserlerin aynı zamanda o milletin kendi öz tecrübelerinin de tarihî ve sosyolojik olarak kaydını tuttuğu söylemek edebiyatın var oluş biçimine aykırı bir yorum olmayacaktır. Edebî eserlerin “kurgusal” oluşu onun resmî bir belge ve doğrudan bir gerçek olarak telakki edilmesine manidir; ancak kurgunun özündeki temel ruhun yazarın ideolojik tutumu ne kadar taraflı gibi görünürse görünsün, yaşamın gerçekliği hakkında ipuçları vermesi mümkündür. Bu vesile ile yazarın ve şairin dili, yaşamı ve kurguladıkları bir milletin ideolojik tutumundan öte o milletin ruhu hakkında derin ve geniş bilgiler vermeye müsait bir alan oluşturur. Türkiye’nin ruhu nerede?

Edebiyatın sosyolojik imkânının bir ülkenin

2. Köksal Alver, “Edebîyat Sosyolojisi”, Hece Yay.,2012, s.11.

ya da milletin ruhu hakkında en azından mülahazalarda bulunma hakkının edebî eserlerde ortaya çıkabileceğini söyleyebiliriz. Batı dünyasındaki büyük sosyolojik değişimlerin edebî ifade biçimleri üzerinde de ciddi etkileri olmuştur. Zira edebî eserler için “her biçim hayata dair bir değerlendirme, bir yargıdır. Biçim en temelde aslında her zaman bir ideolojidir. Gücünü de etkisini de buna borçludur. Dünya görüşü her biçimin biçimsel postülasıdır.[3]” bu yüzden belki de Avrupa edebiyat tarihinde en radikal biçimsel değişim romanın ortaya çıkışıdır. Roman; bireyci, rasyonalist, karmaşık ve esnek yapısı ile modern yaşamın biçimsel bir sonucu olarak Avrupa’da ortaya çıkmıştır. Bu meyanda bir ülkenin ruhu hakkında söz söyleyebilmek için tarih, medeniyet, iktisadi yapı gibi birçok veriden yararlanılabilir; fakat edebî metnin bu milletin öz dilinden ve kültüründen vücut bulması bu ruhu anlatma noktasında ona geniş bir hareket alanı sunar. Söz konusu olan Türk milletinin ruhunu yazılan edebî metinler içerisinde bulmak meselesi ise ve bu gerçeği aradığımız alan edebî metinler ise elimizde Oğuz Kağan Destanı’ndan, Fuzuli’nin gazellerine, Divan-ı Lügat’itTürk’ten bugünün saz şairlerine kadar çok geniş bir ifade alanı var. Fakat mesele Türkiye’nin ruhu olunca aklımıza gelen birkaç isim var. Bu isimlerden en önemlileri Kemal Tahir, Oğuz Atay ve Cemil Meriç’tir.[4] Bu isimlerin “Türkiye’nin ruhu” ifadesi etrafında birleşmesinin temel sebebi klişe çözümlere yüz vermeyip ideolojik saplantılardan öte bir gerçeklik arayışı içinde olmaları olarak izah edilebilir. Her ne kadar ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabil3. Franco Moretti, “Mucizevi Göstergeler” s.21 Postüla: İspat edilmeye gerek duyulmadan doğru olarak benimsenen önermeye verilen ad. 4. Kemal Tahir ile ilgili yapılmış çalışmaların çoğunda bu ifade kullanılır. Örneğin “Türkiye’nin Ruhunu Arayan Adam: Kemal Tahir (Hece dergisi Kemal Tahir Özel Sayısı), editörlüğünü Kurtuluş Kayalı’nın yaptığı “Türkiye’nin Ruhunu Aramak” adlı çalışma bahsedebileceğimiz eserler. Cemil Meriç için TRT tarafından hazırlanan belgeselin isminin de “Türkiye’nin Ruhu” olması, Oğuz Atay’ın tamamlayamadığı kitabının da adının “Türkiye’nin Ruhu” olması bu isimlendirme ortaklığının kaynakları hakkında bizi düşünmeye sevk ediyor.

55

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


mişlerse de Türk okuru için hâlâ Türkiye’nin ruhunu biraz olsun kavrama noktasında bir ufuk kaynağı olarak nitelenebilecek yazarlardır. Bu adlandırmanın bir başka nedeni de sağ-sol, gelenek-yenilik, Doğu-Batı gibi dilemmalarda inşa ettikleri gerçekliğin net ve kalıplaşmış çözüm önerilerinden çok ülkenin şartlarına ve milletin değerlerine yaklaşma gayreti içinde olan ve dahi belirsizlik içeren bir alana tekabül etmesidir. Kemal Tahir hem yaşadığı dönem ve yazdıkları itibarı ile hem de kendi yaşamöyküsü ile yeni kurulan Türkiye Cumhuriyet’i içindeki yazınımızda müstesna bir yere sahiptir. Bu müstesnalığın ilk önemli basamağı yerliliktir. Kemal Tahir romanlarındaki yerli olma istenci bu havayı yaratma konusunda yapay bir gayretten ziyade yazarın yaşamının, toprağının ve dilinin getirdiği doğal bir sonuçtur. Bu sonuç da yine çift taraflı bir problemin doğal sürece evirilmesinin getirdiği belirsizliği ifade eder. Kemal Tahir’in “babası II. Abdülhamit’in hünkâr yaverlerinden alaylı deniz subayı ve Yıldız Sarayı’nda Abdülhamit’in özel marangozu Tahir Bey’dir.[5] Kemal Tahir’in yaşamının onu tercihlerinde yerli olana sevk eden tarafı burada gizlidir. Bu bağlamda Kemal Tahir’in ruh dünyasının ve inşa ettiği Türkiye ruhunun iki tarafı da bu otobiyografik zıtlıkla açıklanabilir. Doğup büyüdüğü aile ortamı ve Sarı Mustafa-Nazım Hikmet-Kerim Sadi tesiri arasındaki zıtlık. II. Abdülhamit ve İttihatçılar arasındaki çekişmede II. Abdülhamit’i savunur görünmesi ve komünizm karşısında daha yerli bir uzlaşı noktası araması köklerinin sevk ettiği bir algılama biçimi izah edilebilir. Kemal Tahir’in sıkı bir komünist olduğu dönemlerde bile devletçi tutumu açıkça gözlemlenebilir. “Mete Tunçay’ın Kemal Tahir’e sorduğu “İyi ama siz bazı düşünceleriniz yüzünden devlet tarafından cezalandırıldınız, bunu da tasvip ediyor musunuz?[6] Sorusuna verdiği “Evet” cevabı Marksistler tarafından hep Kemal Tahir’in Marksizm’e ve kendi ruhuna ihaneti olarak değerlendirilmiş5. İskender Özsoy “Kemal Tahir’in 63 Yılı” Biyografya-4 Kemal Tahir, Bağlam Yay.,2004 s.9. 6. Sezai Coşkun, Esir Şehrin Hür İnsanı Kemal Tahir, Dergâh Yay., 2012.

tir. Kemal Tahir’in Türk solu ile ayrı düşmesinin temelinde de ülkenin ve devletin ruhu ile Marksizm’in ruhu arasındaki fikrî tercih zorunluluğunda ülkenin ruhunu öncelemesi yatar. Kemal Tahir’in 1930’lu yıllarda avukat kâtipliği yaparken kaldığı pansiyonda oda komşusunun Mustafa Börklüce (Nam-ı diğer Sarı Mustafa) olması sayesinde Kerim Sadi ve Nazım Hikmet çevresi ile tanışmıştır. Bu tanışıklık Kemal Tahir’in düşünce dünyasını derinden etkileyecek bir kadere gebe olacaktır. Daha önce Cumhuriyeti ve devrimleri ateşli bir biçimde savunan Kemal Tahir’in özellikle Nazım Hikmet’le tanışması sonrasında fikrî yolculuğunda yeni bir cephe açılır: Komünizm… Fakat Kemal Tahir, hem romancı olarak hem de bir aydın olarak kalıplaşmış ve değişime kapalı, kökü dışarda bir komünizme saplanıp kalmaz. Kemal Tahir’in hayatı boyunca devam eden ve her dönüşümden sonra “Yine yanıldık !” deme cesareti Türk aydının ülkenin ruhunu ararken sadece iki karşıt uç arasında kalışından ziyade çok uçlu bir gerçekliğin her köşesine nüfuz edebilme istencinin göstergesidir. Bir milletin ruhunun sadece ideolojik uçlar arasında değil din, dil, kültür, ekonomi ve daha birçok etkenle biçimlenen karmaşık bir yapıya sahip olduğunu izah etme noktasında Kemal Tahir’in Türk solu tarafından “savruluş” olarak nitelenen tutumunu örnek gösterebiliriz. Kemal Tahir’in Türkiye’nin ruhunu ararken dolaştığı alan objektiflikten ziyade birçok farklı durumun olabilirliği üzerine kuruludur. Örneğin, Esir Şehir üçlemesinde, Yorgun Savaşçı ’da ve Yol Ayrımı’nda daha önce Yakup Kadri’nin uğraşıp Porsuk Nehri’nin bataklık sularına saplandığı aydın- halk çatışmasına eğilir. Türkiye’nin bugünkü sosyolojik yapısında da etkileri olan bu çatışmada Kemal Tahir’i diğer Cumhuriyet dönemi romancılarından ayıran nokta, farklı olaylar ve durumları anlatırken aydının ve halkın seçimlerini kalıplaşmış ötekileştirici tutumlardan uzak durarak değerlendirilmesidir. Kemal Tahir romanlarında, İttihatçılıktan Kemalizm’e doğru evirilen süreçte II. Abdülhamit’in yetiştirdiği askeri kadronun (İttihatçıların) Osmanlı Devleti’nin kaderini etkileyen seçimlerde bulunuşu dönemin aydın

56

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


çevresinin İttihatçılar tarafından temsil edilmesine sebep olur. Bu bağlamda İttihatçıların 31 Mart Vakası, Balkan savaşları ve I. Dünya Savaşı’ndaki etkileri ilk dönem Kemal Tahir romanlarının ana omurgasını oluşturur. Özellikle 31. Mart Vakası; ülkedeki dinci-modernist hizipleşmesinin ana sebebidir. İstanbul’un ve İzmir’in işgalinde Enver Paşa’nın Osmanlıyı I. Dünya Savaşı’nda maceraya sürüklediğini, bu sebeple halifenin sözünden çıkılmaması gerektiği düşüncesi, halkın özellikle de dindar kesimin Millî Mücadeleye karşı olumsuz bir tutum geliştirmesine sebep olur. Bu durum Yaban, Vurun Kahpeye, Yeşil Gece gibi romanlarda keskin bir halk-aydın ayrımına yol açarken Kemal Tahir romanlarında yer yer halkın da bu tutumunda haklı olabileceği düşüncesi ile bir uzlaşı noktası bulunur. Örneğin, Yorgun Savaşçı romanında Enver Paşa, Mustafa Kemal, Yakup Cemil, Cemal Paşa gibi tarihî şahsiyetlere kahramanların ağzından çok farklı bakış açıları geliştirilir. Eski İttihatçı bir subay için Enver Paşa bir kahramanken bir diğer İttihatçı için maceraperest biridir. Romandaki bu çokseslilik hem Kemal Tahir’in bir romancı olarak da başarısının göstergesidir hem de oluşturulmuş düşünce kalıplardan öte geliştirilebilecek bir sosyolojik analizin habercisidir. Kemal Tahir, roman kahramanlarını iradesiz robotlar şeklinde oluşturmadığından, sosyal olgular ve olaylar karşısında onun kahramanları gerçekçi bir gösterge olma hüviyeti kazanır. Romancının entelektüel sorumluluğu ve muhaliflik

Bir yazar ya da romancı; millet için sadece bir sanatçı hüviyetini taşımaz. Sanatçı aynı zamanda münevver, aydın ve entelektüeldir. Edward Said’in de dediği gibi entelektüel: “sürgün, marjinal ve yabancıdır. [7]” Kemal Tahir’in sanatçı olarak profili özellikle muhaliflik üzerine kuruludur. Türkiye’de Marksizm’in Kemal Tahir’in yaşadığı dönem itibari ile adının anılması dahi sanatçıyı muhalif olma konumuna itmek için yeterlidir. Kemal Tahir’in muhalifliğinin ilk nüveleri Kerim Sadi ve Sarı Mustafa

7. Edward Said, Entelektüel: Sürgün, Marjinal, Yabancı, Ayrıntı Yay., (3. Baskı) 2009.

çevresi ile tanışması ile başlamış olsa da; “1938 yılında askeri isyana teşvik iddiasıyla kardeşi Nuri Tahir, Nâzım Hikmet, Hamdi Alev, Emine Alev, Hikmet Kıvılcımlı, Fatma Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Mehmet Ali Kantan, Seyfi Tekbilek ve Hüseyin Durugün›le beraber “askeri isyana tahrik ve teşvik” suçlanması ve yargılanması ile muhalifliği resmîleşmiştir.[8] Fakat aslında Kemal Tahir’i Türkiye’deki diğer Marksist yazarlardan ayıran ve ona özgünlük kazandıran Marksizm’e ve genel anlamda Türk soluna karşı da muhalif olabilmesidir. Ona göre Marksizm bir düşünce tarzı olarak ömrünün sonuna kadar vazgeçmeyeceği bir arayıştır. Fakat Türkiye’nin problemlerinin Batı’dan kalıp hâlinde alınmış düşünme biçimleri ile asla çözülemeyeceğini savunur. Bu yüzden komünizmin ve sosyalizmin de Türk solu tarafından bir düşünce geliştirme biçimi olarak algılanması gerektiğini savunur. Türk Marksistleri için: “bizim Marksistlerimiz (….) gözlerini Sovyetlere dikmişler, maymun gibi onları taklit ediyorlar. Sovyetler kerhane işletmeye kalksa, bizimkiler karılarını da sermaye yerleştirip bu işe başlayacaklar[9]” eleştirisi yerli düşünceyi ne kadar önemsediğinin göstergesidir. Türk Solunun Kemal Tahir’le arası pek iyi değildir. Kimilerine göre “ileriye yönelen gelişmelere çelme atan bir gerici, kimilerine göre sol gösterip sağ vuran bir dönektir.[10] Kemal Tahir’in tüm bu tartışmaların odağında romanlarının bulunması onun sanatçı kişiliği ile düşünür kişiliğinin kesiştiği noktada tartışmaların açılmasına olanak tanır. Bu sebeple Kemal Tahir, yaşamı, romanları ve ideolojik yönelimi ile Türk sosyal yapısının köklerinin araştırılması için bir kapı niteliğindedir. Bu bağlamda Kemal Tahir’in çabası bir anlamda Türkiye’nin ruhuna nüfuz etmeye yönelik bir hamledir. “Türk romanı yazılabilir mi, 8. Suçlanmasının nedeni astsubay olan kardeşi Nuri Tahir’e Sabahattin Ali’nin bir kitabını vermektir. Kemal Tahir, Donanma Davası” veya “Bahriye Olayı” diye adlandırılan bu dava nedeniyle Donanma Komutanlığı Mahkemesi’nde yargılandı, 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı. 9. İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri, Emre Yay., 1995. 10. Seçkin Sevim “Kemal Tahir ve Türk Solu” Biyografya- Kemal Tahir-4, Bağlam Yayınları, 2004.

57

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


yazılırsa nasıl bir roman olmalı?” sorusuna bir cevap araması onu yerli kaynaklara yönlendirir. Özellikle Devlet Ana’yı yazarken bin sayfanın üzerinde bir yekûn tutan notlar oluşturması, Osmanlı dönemi tarihlerinden yararlanması (Naima, Peçevî tarihleri gibi), Çorum ağzından ve dönemin Türkçesinin özelliklerinden yararlanması, dil ve tarih bilinci açısından yerliliği ön plana aldığının göstergesidir. Yazarlık çabası bu tür bir yerlilik çabası üzerine kurulmuşken Kemal Tahir, sürekli ideolojik tutumu ve görüşleri üzerinden eleştirilmiştir. Özellikle Yaşar Kemal’in İnce Memed (1950) eserinden sonra yazdığı Rahmet Yolları Kesti (1957) Türk solu ile yerli bir sosyalizm peşinde olan Kemal Tahir’in arasını açar. Yaşar Kemal’in mevcut durum ve devlet karşısında özgürlük ve kahramanlık mitini birleştirdiği İnce Memed tipi, Kemal Tahir için klişe bir kahraman yaratma çabasıdır. Nitekim Rahmet Yolları Kesti romanında eşkıyalığın siyasi bir simge olmadan önce ahlaki olarak değerlendirilmesi gerektiğini sorgular Kemal Tahir. Kemal Tahir yasadışılığın ve kural tanımazlığın ahlaki bir problem olduğunu tüm romanlarında ifade eder. Yorgun Savaşçı’da Çerkez Ethem ile ilgili kısımlarda da bu yasadışılığın yol açacağı problemler ayrıntılı olarak tartışılır. Ahlaki problem sadece eşkıyalık için geçerli değildir. Örneğin Kurt Kanunu romanında İttihatçıların (özellikle Abdülkerim Bey karakteri üzerinden) kanun bilincinden kurtulup bireysel isteklere ya da bir grubun isteğine yönelmesi yeni sistem içinde kendine yer bulamamasının temel sebebi olarak çizilir. Yine aynı durumda Enver Paşa karakteri çizilirken bir mefkûre olarak devlet düşüncesinden uzaklaşan kahraman maceraperestlikten öteye geçemez. Kemal Tahir, devlet kavramını yazılı bir kurallar manzumesi ile sınırlanmış bir olgudan öte insanların ahlaki olarak iyi ve doğru saydıkları kavramları koruyan ve düzenleyen ortak bir akıl olarak düşünür. Kemal Tahir’in savunduğu devlet düşüncesi bu bağlamda statüko değil kültürel bir varlık alanıdır. Fakat Türk solu bu tavrın Marksist anlayışla uzlaşmadığı düşüncesi üzerinden Kemal Tahir’e cephe almıştır. Özellikle 1959 yılında Pazar Postası Gazetesi tarafından düzenlenen “Beş Romancı Köy Romanı

üzerine Tartışıyor” açıkoturumunda Fakir Baykurt, Orhan Kemal ve Mahmut Makal’ın Kemal Tahir’in söyledikleri karşısındaki tavırları “herkes gibi düşünmeyen bir yazara haddinin bildirilmeye kalkışıldığı bu tuhaf açıkoturum Kemal Tahir’in 1950’li yıllarda Türk solu içindeki yalnızlığını gözler önüne sermektedir.[11]” Kemal Tahir’in Türk solu ile uzlaşmazlığı Bozkırdaki Çekirdek (1966) romanı ile devam eder. Köy Enstitüleri dönemin ve bugünün Türk solu açısından bakıldığında hep kolektif halkçı bir efsane olarak anılmıştır. Fakat Kemal Tahir’in enstitülere eleştirel bakışı Özdemir İnce, Vedat Günyol gibi yazarlarca Kemal Tahir’in cahillikle suçlanmasına sebep olmuştur. Kemal Tahir’in Köy Enstitülerinin köylünün ahlaki yapısı üzerindeki olumsuz etkilerini tartışmaya açması Türk Marksistlerince âdeta kutsanan enstitüler üzerinden de Kemal Tahir’in Türk solunun dışına itilmesine neden olan bir başka bir durum olarak göze çarpar. Kemal Tahir’in dışlanma süreci sadece Türk solu ile ilgili değildir. Başlangıçta Atatürk devrimlerinin sıkı bir savunucusu olarak tanımlayabileceğimiz Kemal Tahir, yine sahicilik arayışı ile ulusalcı-Atatürkçü entelektüellerle de görüş ayrılığına düşer. Kurt Kanunu romanında bir yandan Cumhuriyeti kuran kadronun çekirdeği olan eski İttihatçıların yozlaşmasını anlatırken öte yandan Atatürk’ün yeni kurduğu sistem içerisinden eski İttihatçıları tasfiye ediş süreci anlatılır. Bu durumda Atatürk’ün “İzmir Suikasti”ni kullanarak bu tasfiye sürecini gerçekleştirmesinin anlatılması ve İstiklal Mahkemelerinin romandaki kanunsuz tutumu, Atatürkçü entelektüelleri iyiden iyiye rahatsız eder. Atatürk’e dokunan bir kurgu Yol Ayrımı romanında da kendini gösterir. Serbest Fırka deneyiminin bir demokrasi denemesinden çok bir mizansen olduğu düşüncesi üzerinden hareket eden roman gerçek anlamda Sol-Kemalist kesimle Kemal Tahir’in ‘Yol Ayrımı’dır. Tıpkı Marksistlerin saplandığı gibi tabulaştırılmış kişilere ve olaylara kurguyla ışık tutmaya çalışan Kemal Tahir için eleştiri yine aynıdır: “Cehalet, tarihi çarpıtma ve döneklik…” oysa Kemal Tahir, Türk solunun Atatürkçü-laik çevreyle 11. A.g.e.

58

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


ilişkisinin sorgulamış olması bugünün Türk solunun açmazlarına da ışık tutacak niteliktedir. Özellikle “12 Eylül 1980 askerî müdahalesinin yarattığı travmayı bir türlü atlatamadığı için aktif bir politik mücadele yürütmekte zorlanan, Doğu blokunun çözülmesinden sonra ortaya çıkan yeni koşullara göre kendini dönüştüremeyen ve ülke sorunlarına esaslı çözüm önerileri getiremediği için Türk halkı nezdinde ciddi bir alternatif olamayan Türk solunun yerliliği esas alan bir perspektiften değerlendirme” olanağı tanır.[12]” Kemal Tahir’in Atatürkçü-laik entelektüelle ayrıldığı bir başka nokta Yorgun Savaşçı romanı üzerinden yapılan tartışmalarda kendini gösterir. Millî Mücadele’nin kahramanları yerine kurgusal dünyadan vücut bulmuş eski İttihatçı bir kahramanın “-Cehennem Topçusu Yüzbaşı Cemil-”in romanda başkahraman olarak kullanılması, sol-Kemalist aydınları rahatsız eder. Eleştiri yine benzerdir. Resmî tarihin doğrularıyla örtüşmeyen bir tarih anlayışı ve tarihi keyfi bir biçimde yorumlamak… Kemal Tahir ile solcu aydınlar arasındaki bağı tamamen koparan roman Devlet Ana romanıdır. Zira bu romandaki tartışma tarihsel anlatma biçimi ile ilgili biçimsel bir tartışmadan ziyade bir bakış açısı farklılığının su yüzüne çıkması ile ilgilidir. Genel olarak Kemal Tahir’in tüm romanları üzerinden ortaya çıkan bu görüş ayrılıkları: Osmanlı ve Türk tarihi ile barışık olmayan Türk solunun içeriden bir eleştiri ile karşılaşması; Sınıf farklılığı ve yağmacı devlet klişelerinin yerine “kerim devlet” düşüncesinin Kemal Tahir tarafından ortaya konulması; ATÜT’ün tartışmaya açılması ve Osmanlı toplumunda sermaye birikimi ve sınıf bilincinin olmayışının Kemal Tahir tarafından ifade edilmesi; Marksizmin temel argümanlarından biri olan özel mülkiyet kavramının Osmanlı devlet yapısı içerisinde vücut bulmamış olmasının Kemal Tahir’ce ifade edilmesi; Atatürk döneminin tabulaştırılması yerine

objektif bir gözle değerlendirilmesi; II. Abdülhamit’in ve İttihat- Terakki’nin tarih içinde objektif bir zaviyeden değerlendirilmesi şeklinde sıralanabilir. Bir romancının, Marksist bir entelektüelin Türkiye’nin sanat, edebiyat çevresinde bu kadar tartışılan eserler vücuda getirmesi oldukça önemlidir. Bir milletin sosyolojik yapısının edebî eserler üzerinden okunması taraflılık, dar perspektiflerden olaylara yaklaşılması, üslup problemleri ve daha birçok problemlerle hem okuru hem de yazarı yüz yüze getirir. Bu problemlerle yüzleşip her birini bileğinin hakkıyla karşılayabilmiş bir entelektüel oluşu Kemal Tahir’in bugün hâlâ neden Türkiye’nin ruhunu arayan okurlar için önemli olduğunu ortaya koymaya yeter. ■

12. Seçkin Sevim “Kemal Tahir ve Türk Solu” Biyografya- Kemal Tahir-4, Bağlam Yayınları, 2004.

59

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Türk düşüncesine dair* LEVENT BAYRAKTAR**

T

ürk düşüncesi veya Türk düşünce hayatının sadece bugünü değil, uzun da bir geçmişi vardır. Türk kültürünün hâkim olduğu, yaşadığı, yaşatıldığı her yerde ortaya konulmuş olan bütün entelektüel olaylar/ ürünler Türk düşünce hayatının kapsamına girer. Böyle bakıldığında Türk düşüncesi tabirinin bir oluşum ve gelişim çizgisinin olduğu görülür. Dolayısıyla Türk düşüncesi kavramının, Türklerin tarih sahnesine çıkışlarıyla beraber başladığı söylenebilir. Düşüncenin dil ile olan sıkı ilişkisi hatırlanarak, Türk düşüncesinin yazılı ve sözlü kaynaklardan beslendiğini vurgulamak gerekir. Sözlü kaynakların başında destanlar gelir. Yazılı kaynaklar ise; dikili taşlardan, Orhun Kitabelerinden itibaren başlayan, düşünceyi ve evren tasavvurunu ifade eden bütün eserlerdir. Tarihsel süreç içerisinde, Türklerin İslamiyeti benimsemiş olmaları ile birlikte, düşüncenin, Türk ve İslam düşüncesi başlığı altında geliştiğini, şekillendiğini görmek mümkündür. Böyle bakıldığında

Bir medeniyet eğer kendisi hakkında bir bilinç geliştirmek ve bir uyanış yaşamak istiyorsa önce bilgiyle ve özellikle de bilimsel bilgiyle, felsefi bilgiyle sahih bir ilişki kurması gerekir. Aksi takdirde teknolojinin transfer edilmesiyle o teknolojiyi var eden bilgiyi almış olmazsınız.

*Bu yazı Türk Felsefe Derneği adına 16 Mart 2013 tarihinde

Altındağ Belediyesi Kabakçı Konağında yapılan konuşma üzerine kaleme alınmıştır. **Doç. Dr. Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İTBF Felsefe Bölümü

60

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Farabiler, İbni Sinalar, Gazaliler, Biruniler, Uluğ Beğler ve daha nicelerinin bu düşünceye büyük hizmetler verdikleri görülür. Düşünce, daima bir ortam içerisinde, bir zemin içerisinde, bir kültür içerisinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla Türk düşüncesi dediğimiz bu alanın bir kültürel temelinin olması ve bu kültür içerisinde kendisini ifade edecek, anlamlandıracak zeminler bulmuş olması gerekir. Bu aynı zamanda konunun, kültürel bir bilinci beraberinde getirdiğini ve ister istemez resmî kurumsallaşma/müesseseleşme geleneği içerisinde anlam kazanmasını da ifade eder. Böyle olunca ‘düşüncenin kurumsallaştığı alanlar nelerdir’ diye sormak gerekir. Bunlar ilkin eğitim kurumlarıdır, bilim kurumlarıdır, kütüphanelerdir ve araştırma merkezleridir. Bu açıdan bakıldığında, Türk-İslam medeniyetinin Orta Çağlar boyunca kurucu bir rol üstlendiğini; bilim, felsefe, düşünce ve sanat alanlarında bayraktarlık yaptığını görmek ve tespit etmek mümkündür. Bu noktaya geldiğimizde bir hususu aydınlatmak gerekir: Orta Çağ kavramı ve Orta Çağ kavramına yüklenilen anlamlar. Biliyoruz ki en az iki tane Orta Çağ vardır. Bu Orta Çağlardan bir tanesi Türk-İslam medeniyetinin en parlak dönmelerini yaşadığı Orta Çağ, diğeri de Batı’nın adına ‘karanlık çağ’ demiş olduğu Orta Çağ. Kendi tarihimiz ve kültürümüzü tanıtırken, kendi özgün kaynaklarımızla ve kendi özgün ufkumuzla anlamlandırmaya mecburuz. Çünkü aksi takdirde, “Orta Çağ karanlıktır ve karanlık olan bir çağdan da insanlığın kurtulması esastır.” şeklinde oryantalistçe bir bakış açısının içerisine düşme riski bulunmaktadır. Öyleyse, hangi Orta Çağ karanlıktır sorusunu sorarak, Batı’nın ve Hristiyanlığın yaşamış olduğu Orta Çağla, Türk-İslam Orta Çağını birbirinden ayırmamız gerekir. Daha yakın dönemlere doğru geldiğimizde bizim Batı düşüncesi ile karşılaşmamız ve bu karşılaşma neticesinde, kendimizi konumlandırmamız söz konusudur. Batı’yla yeniden karşılaşmamız Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet süreçleriyle gerçekleşmiştir. Tanzimatçıların Batı’yı algılayışlarıyla, Meşrutiyetçilerin ve Cumhuriyetçilerin Batı’yı algılayışlarında da farklar vardır. Burada araya uzun mesafeler girmiştir ve kendi medeniyetimizin köklerindeki o düşünsel, ente-

lektüel faaliyetlerle aramızda bir kopukluktan da bahsetmek mümkün gibi görünmektedir. Oysa düşünce alanında herhangi bir boşluk kabul edilemez ve bu boşluk mutlaka bir başka düşüncenin etkisi ile doldurulur. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemi düşünce ortamının nasıl geliştiğine bakmak gerekirse; Osmanlının Batı karşısındaki toprak kayıpları ve askeri sahadaki mağlubiyetleri yüzünden bir özgüven eksikliği içerisine düştüğü görülür. Bu özgüven eksikliği kendi düşüncesi hakkında da, kendi bilinci hakkında da zaman zaman bir güvensizlik ve tereddüde sebep olmuştur. Bunun neticesinde de, Batı’nın kurumlarını, Batı’nın eğitim anlayışını almak ve artık aynı tarihin içerisine yerleştirmek gibi bir bakış açısının hâkim olduğu görülür. Bu anlayış, Osmanlının son zamanlarındaki bütün ıslahat hareketlerinin, bütün yenileşme ve modernleşme çabalarının da temel dinamiğini oluşturur gibidir. Fakat burada farkında olmak gereken bir husus vardır. O da, müesseseleri veya teknolojiyi ithal etmekle o müesseseleri veya teknolojiyi üreten bilgiyi ithal etmiş olunmadığıdır. Bir medeniyet eğer kendisi hakkında bir bilinç geliştirmek ve bir uyanış yaşamak istiyorsa önce bilgiyle ve özellikle de bilimsel bilgiyle, felsefi bilgiyle sahih bir ilişki kurması gerekir. Aksi takdirde teknolojinin transfer edilmesiyle o teknolojiyi var eden bilgiyi almış olmazsınız. Bu da bize şunu gösteriyor ki, temel bilimler ve felsefe insanlık tarihinin, medeniyet tarihinin dinamik motorunu oluşturmaktadır. Mesela Kâtip Çelebi, medreselerden felsefenin kaldırılması ile birlikte ilmin rüzgârının yatıştığını, dindiğini ve artık eskisi gibi kuvvetli esmediğini aktarır. Eğer siz eğitim kurumlarınızda felsefeyi ve temel bilimleri ikinci plana iterseniz, onların eleştirel ve itici gücünden de yararlanamamış olursunuz. Zira felsefi düşünce, bir medeniyetin, bir kültürün bilinci durumundadır ve o daima bir konu üzerine kendisini inşa eder. Ve bu husus bugünün Türk düşüncesini tasarlayanlar ve Türk düşüncesinin sorunları üzerine düşünenler için de ilham verici olmak zorundadır. Çünkü düşünce daima bir ortamda şekillenir ve bir konu hakkındadır. Felsefe kendisine geleneksel olarak varlık, bilgi ve değer alanlarını seçmiş olsa

61

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


da sanat, bilim, hukuk, ahlak, din, eğitim ve iktisat gibi alanlarla da yakından ilgilenmektedir. Bunların üzerine eğilmek, bunlar arasında bütünlüklü bir medeniyet tasavvuru oluşturmak, sizin kendi kültürünüzün sağlam temellere dayandırılmasında elzemdir. Acaba bizim bir medeniyet tasavvurumuz var mı? Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Nasıl bir toplum, nasıl bir devlet hayatı tasarlıyoruz? İnsanlık için bir tasavvurumuz var mı? Bunlar da bize şunu gösteriyor, eğer sizin düşünce hayatınız birbirinden kopuk alanlardan, kompartımanlardan oluşuyorsa ve her kompartıman kendisini müstakil bir yapı olarak algılıyorsa, orada düşüncenin dayanışmasından ve itici bir aktör olmasından bahsetmek çok da mümkün değildir. Şimdi konuyu yavaş yavaş günümüz açısından ve bugünkü Türk düşünce hayatının sorunlarının neler olduğuna getirmemiz gerekirse, şunu fark ediyoruz: Türkiye’de temel disiplinlerle, örneğin matematik, fizik, kimya, biyoloji, tıp gibi disiplinlerle sosyal bilimlerin arasında büyük bir boşluğun olduğu görülüyor. Yani sosyal bilimlerin fen bilimleriyle, onların tıp bilimleriyle aralarındaki irtibatsızlık bizim topyekûn bir medeniyet tasavvuru oluşturmamıza da engel teşkil ediyor. Bunları çoğu zaman yaşadığımız eğitim kurumlarında da görmemiz mümkün oluyor. Mesela Sosyal bilimler sanki olmasa da olur ya da keyfe keder bilim dallarıymış gibi algılanıyor. Bir başka meseleyi de şöyle tespit etmek mümkündür. Acaba Türk düşüncesi dediğimiz bu alan kendi tarihsel kökleri ile ne kadar ilişki kurabilmiştir? Buna bir müddettir ‘irtibat problemi’, ‘bağlantı problemi’ demeye çalışıyoruz. Ve Türk düşüncesinin bütün düşünce alanlarıyla bağlantısının kurulması gerektiğini söylüyoruz. Buna göre Türk düşüncesinin ilk önce kendi kültürel, toplumsal, tarihsel kökenleri ile irtibata geçmesi lazımdır. Zira düşünce, kendi geleneği içerisine yerleşilerek veya bir gelenek oluşturularak idame ettirilecek bir alandır. Ayrıca şunun da farkında olmak gerekir ki düşüncemiz mutlaka sanat hayatımızla, sanat geleneklerimizle, devlet hayatımız ve siyasi düşünce geleneklerimizle, bilim hayatı ve bilim geleneklerimizle de ilişki ve

iletişim hâlinde olmalıdır. Dil düşüncenin taşıyıcısıdır. Ve dil olmaksızın düşüncenin formüle edilmesi de ifade edilmesi de mümkün değildir. Bu husus Türkiye’de düşünce hayatını şekillendiren bütün kurumların ve bütün düşünürlerin üzerinde hassasiyetle durması gereken bir problemdir. Türkiye’de artık sadece tercüme ve Batı eserlerini basan kimi yayınevlerinin var olduğunu ibretlik bir hâdise olarak tespit edebiliriz. Onlara göre Türk düşüncesinde yeni, özgün, yaratıcı, dünyaya bir mesaj verecek eser ortaya konulamadığı için, bir düşünce ortamı yaratabilmek adına, ancak dışarıdan eserlerin tercüme edilmesiyle böyle bir zemin hazırlanabilir. Görülüyor ki Türkçenin bütün zamanlardaki kazanımlarını ve bütün zamanlarda ortaya konmuş olan ürünlerini kapsayacak eserler vücuda getirmek mecburiyeti vardır. Bu bize şunu gösterecektir: Zengin bir Türkçe, zengin bir düşünce dili, belli çağrışımları olan yeni eserlerin doğması için zemin hazırlayacaktır. Eğer sizin kuşaklar arasında uzlaşıya dayanan ve anlaşabileceğiniz bir ortak dil zemininiz yoksa -bu da düşüncenin önündeki büyük bir handikaptır - bunu da aşmak gerekir. Bu da ancak sözlük çalışmaları ve eski eserlerin yeniden basılmaları ve o terminolojiye bağlı olarak yeni eserlerin yazılmasıyla mümkün olabilir. Bunu söylemek, bir maziperestlik olarak algılanmamalıdır. Bu, bir düşüncenin kendisini ifade edebilmesi için bir köke, geçmişe ve şuura dayalı olma mecburiyeti kapsamında ele alınmalıdır. Eğer biz kendimizden önceki kuşakların ortaya koymuş oldukları eserleri kendimize mal edemiyorsak, onları anlamakta, algılamakta ve yorumlamakta zorluk çekiyorsak ve her nesil yeni baştan, sil baştan bir düşünce hayatı kurmaya çalışıyorsa elbette burada bir düşünce geleneğinden ve düşüncenin kurumsallaşmasından bahsetmek de oldukça güç olacaktır. Bu bakımdan bugünkü Türk düşüncesinin temel problematiklerinden bir tanesi mutlaka kendi tarihsel, kültürel kodlarıyla buluşmak, onları yeni baştan keşfetmek, onları içselleştirmek, yorumlamak ve bugünkü dünyanın ihtiyacı olan problemler karşısında yeni, özgün eserler vücuda getirebilmektir. Ayrıca mutlaka düşünce hayatımızda, klasik

62

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


manada bir tarihçilik zihniyeti de sorgulanmalıdır. Çünkü düşünce hayatı sadece tarihsel malzemenin üzerine de kurgulanmaz. Bunun ne kadar gerekli bir şey olduğunu ifade etmeye çalıştık. Ancak sadece tarihsel malzemeyi değerlendirmek ve yorumlamak da aktif, canlı bir düşünce hayatı için elbette yeterli olmayacaktır. Öyleyse bugün yapılması gereken şeylerden bir tanesi, bugünün dünyasının ve toplumunun sorunlarına çare olabilecek yeni bakış açıları, yeni kavramlar geliştirmek ve söylediğimiz sözün hem kendi toplumumuz için hem de bütün bir dünya için geçerli ve anlamlı olduğunu hissederek özgüven içerisinde bunu söylemektir. Nitekim tarih içerisinde oluşan Türk düşüncesinin evrenselleştirilebilir olmak ve bir ahlaki kaygı ekseninde şekillenmek gibi vasıfları olagelmiştir. ‘Bugünün Türk düşüncesi ve düşünce hayatının kazanması gereken özellikler nelerdir’ diye sorduğumuzda şu meselelerin devam ettiğini belirtmek gerekir: Türkiye’de düşüncenin ideolojik kuşatmalardan sıyrılamamış olması, hasbi düşüncenin kurumsallaşamaması ve düşüncenin araçsallaştırılması. Şüphesiz bu da bizi ister istemez özgün ve yaratıcı düşünce gelenekleri oluşturmak bakımından sıkıntıya sokmaktadır. Zira düşünce ortamınız ideolojik kaygılarla şekilleniyorsa kendi epistemik camianız ve cemaatiniz içinde hapsolmak gibi bir sıkıntıyla karşı karşıya gelirsiniz. Ve bir epistemik cemaat veya camiaya bağımlı iseniz bu ötekileri de öteki camialar olarak tanımlamanız anlamına gelmektedir. Oysa düşüncenin ihtiyacı olan şey ilişkidir, açık olmaktır, sorgulayıcı olmaktır, kritik olmaktır ve kuşatıcı olmaktır. Hatta bunların da ötesinde mutlaka bir hakikat endişesi taşıyor olmaktır. Yani Türkiye’deki düşünce hayatını ne zaman hakikat endişesi çerçevesinde şekillendirir ve onu ideolojik önyargılardan, kaygılardan arındırırız, işte o zaman dünya çapında bir düşünce ortamımız ve dünyaya söyleyecek sözümüz de olur. Gelinen bu noktada kavram oluşturmak gibi bir hususa da dikkat çekmek gerekir. Mesela filozof tariflerinden bir tanesi şudur: Kendi kavramlarıyla konuşan insan ya da kendi kavramlarıyla düşünen kişi olmak. Dolayısıyla biz bugün acaba kendi kavramlarımızla kültürümüzü, toplumumuzu ve dünyayı okuyabiliyor muyuz? Yoksa

tercüme kavramlarla mı düşünce hayatımızı idame ettiriyoruz. Bu da üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Tam da bu noktada genellikle tercüme kavramlarla düşündüğümüzü ve dahası genellikle Batı’nın geçirmiş olduğu süreçleri gecikmeli biçimde alarak, entelektüel bir hayat kurmaya çalıştığımızı itiraf etmek mecburiyetimiz var. Bu da entelektüel bir sıkıntı oluşturuyor. Elbette dünyayı takip edeceğiz, elbette çeviriler yapacağız ve başkalarının düşünceleriyle ilişkilere girerek, irtibata geçerek kendimiz de düşünce ürünleri ortaya koyacağız ama bundan daha önemlisi kendi toplumumuz, kültürel entelektüel sorunlarımız karşısında kendi çözüm yollarımız ve kendi kavramlarımızla bütün bunları yapmak ve bilinç oluşturmak zorundayız. Yerli, özgün ve yaratıcı düşünce geleneklerinin ihdas edilmesi hakkında kolektif bir bilincimizin ve gayretimizin olması gerekmektedir. Bunun için düşüncenin birbirlerine kapalı alanlardan kurtarılması gerekir. Bundan kastettiğimiz şey; hem bir alan taassubudur hem de düşüncenin yeteri kadar ortak platformlarda ve melez bir şekilde yürütülemiyor olmasıdır. Mesela Türkiye’de sosyal bilimciler kendi alanlarının sempozyumlarını, kongrelerini yapıyorlar. Kendi kongrelerinde, kendi içlerinde meselelerini görüşüyorlar. Oysa bütün bilim alanları, özellikle de sosyal bilimler düşüncenin oluşturulduğu, ifade edildiği ve aslında istişare edilerek geliştirilecek olan alanlardır. Öyleyse melez ortamlara ihtiyacımız olduğunun farkına varmalıyız. Yani edebiyat ortamımız pür bir edebiyat ortamı değil aynı zamanda felsefenin, psikolojinin, sosyolojinin içerisinde bulunduğu bir ortam olmalıdır. Aynı şekilde mesela tarih ortamı da; sosyolojinin, felsefenin, psikolojinin içinde bulunduğu bir ortam olmaya mecburdur, mahkûmdur. Böylece ortak dertlerimizin, ortak problemlerimizin aslında çözümsüz olmadığını da fark edeceğiz. Çünkü felsefi bakış açısı daha önce de değinildiği gibi mutlaka bir zemin üzerinde kendisi ifade eder. Ve bu zemin de daha çok kendi tarihsel, kültürel, entelektüel hayatımızdır. Ve ortak işler yaptıkça, ortak problemler sahibi olduğumuzu gördükçe, ortak bir dil geliştirmek ve ortak çözüm yolları bulmak da mümkün olacaktır. ■

63

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Tarihin edepli canı TANER TATAR

Allâh adın zikredelim evvela Vacib oldu cümle işte her kula

belerden tekbir, doldu kubbelere “âmin”.” (A.N. Asya)

Allâh adın her kim ol evvel anâ Her işi âsan eder Allâh anâ

Süleyman Çelebi, Türkçe yazdı bütün kâinatın tarihî gününü. Türk milleti, hayatının önemli her anının kutlulanması için vesilesi kıldı mevlidi. Biz de başladık söze, tarihin şereflendiği o saati yazan edepli kalemin Mevlidiyle; kutlulansın tarihimiz ve tabii ki istikbalimiz; her şeyin başlangıcı olan ol anın kutlu kelimeleriyle. Tarih, hilali görenlerin (İbranice “verrehe”) ilmi, geçmişe dair yaşanmışların “ne ise ne” diyerek nesnellikle kayıt altına alınıp taşınmasından müteşekkil bilgi; tarihin edebiyatı, evveliyatı ebediyete edeple kalbeden bilginin, zihne ve kalbe dolmasından mürekkep zamanın şuuru. Tarih, yaşanmışları günü gününe hıfzetmek; şuur, hatıraları hafızada hatırlı kılmaktır. Tarih, zamanda geriye gidip, gün ve yer göstererek geçmişi uzatmaktır; şuur, uzakları yakın edip geçmişi bugüne getirmektir. Tarih, bütün suçu geçmişe atmaktır; şuur, geçmişin aynasında kendine bakmaktır; geleceği geçmişe katmaktır. Tarih, tozlu arşivlerdeki sararmış vesikaları ak tenli sayfalara aktarmaktır; şuur, arşivin tozlarını latif nefesin rüzgârının önüne katıp savurmak, sararmış yaprakları gönül hanesinde tutuşturup, yanmaktır. Tarih, yalan söylemeyen taşların şahitliğinde,

Tarih yaradılışla başladı. Mahlûkat âleminin şerefli varlığı olan ve asumanın fanusuna sığmayan şulesiyle insan, halifelik makamıyla dünyaya indirildiğinde, ezelden yazılmış tarih, serencama koyuldu: Hak Teâlâ yaratınca Âdem’i, Âdem’le süsledi bütün âlemi. Mustafa nurunu alnına koydu, Habibimin nuru, bil bu nuru dedi. İlk yaratılan, sonra gelecekti. Bütün âlem onu hasretle bekledi. Tarihe karışanlar hüzünlüydü, bekleneni görememek ne hazindi! Ve o kutlu gün geldi, tarih asıl şimdi başlıyordu. Melekler gökten indiler saf saf. Başladı, “Sur”dan ses gelinceye kadar sürecek olan tavaf. Doğdu o saatte o sultan-ı din, Nura gark oldu, semavat ü zemin. Kâinatın ezelden tavaf eylediği Kâbe, sevinçle nur saçtı. “Mescit mümin, minber mümin, taştı kub64

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


geçmişe işaret etmektir; şuur, taş-u toprak arasında bile yapılırken, taşa toprağa can vermektir. Tarih, tarihi yapanları bilmektir; şuur, toprağı vatan kılan şahsiyetleri yaşatmak; Anadolu önlerinde Tuğrul ve Çağrı Beylerin birliğine dâhil olmak; Malazgirt’te Alparslan’la secdeye varmak; Melikşah’la şahlanmak; Kılıç Aslan’la haçları eğip hilal yapmak; ezcümle kilidi anahtarla çevirip kapıyı ardına kadar açmaktır. Tarih, olaylar hengâmesi ve meselelerin keşmekeşi içinde her bir şeyi bulmak ve sır bırakmadan ifşa etmektir; şuur, yaşanmışları gönülde damıtıp edeple söyleyebilmektir; Kürşad ve kırk yiğidinin kılıç şakırtılarını duymaktır; Seyyid Battal Gazi’yi Aşkar’ın sırtında uçarken görmektir; Sarı Saltuk’u dedesinin yolundan giderken takip etmektir; Şah ve Sultan kardeşlerin kavgalarını görüp, hüzünlenmektir; Yunus’un huzuruna varıp yetmiş iki milleti sevmektir; Karacaoğlan’ın pınarında su içip sevilmektir; Mecnun’un Leylasına gönül verip Fuzulî ile Mevla’da yok olmaktır. Tarih geçmişe bırakılmış, zamanın artıklarının kronolojisinden ibaret değildir. Gelecek kısaldıkça, geçmiş uzuyor. Ömür tarihin içine akıyor. Tarihsizlik, talihsizliğin en büyüklerinden. Zira tarih yoksa bunaklık var demektir. Tarih, en son atılmış adımdan öncekilerin izleridir. Öyle ki “Uçsuz bucaksız çöllerde / Yine izler gelenlerin; / Yollar gideceklerindir....” (Arif Nihat Asya). Gidebilmek için gelmiş olmak gerekir. Dün, yaşanmış yarın; yarın, öbür günün dünü değil midir? Öncesiz şimdi, geçmişin hışmına maruz kalanların hatırlamak istememelerinden; sonrasız şimdi, var olmayı geleceğin parıltısına tercih etmekten doğar. İnsan hafızasız olmadığı gibi, kendi zamanından bigâne de değildir. Zamanı, kendi nabzında çarptırmayı başaran ise Bahtiyar Vahapzade’dir: Öz köküme güvenmekle, Öz yurdumun, toprağımın evlâdıyım, Budak budak kollarımla, Çalım çapraz yollarımla Babamdan çok, Öz çağımın evlâdıyım. Geçmiş, meğerki geçip gitmemiş. Dünde kaldı denilenler, her günün tekrarındaymış. Tekrar etmek insanoğlunun âdetiymiş. İnsanın gözü

aynadaki görüntüyü değiştirebilecek kadar maharetliymiş. Meğerki bugününden ders alamayan insanın geçmişten ibret alması dile pelesenk bir masalmış: Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? ‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi? (Mehmet Akif Ersoy) Zaman, Dürer’in resmettiği “Mahşer’in Dört Atlısı”nın ayakları altında ezilip gidiyor. Atlar ve binicileri de zamanın hışmına uğruyor. Başladığı her şeye bir son veren Kronos, kendi çocuklarını yutuyor. Yuttuklarını kendi oğlu kusturuyor ve babasından aldığı mirası devam ettiriyor. Kendi kanından çocukları gömüyor, Tartarus denen kara yerin dibine ve ölüler mezarlığı oluyor geçmişimiz. Lakin “mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır” (S. Karakoç). Yorulanlar için konuşacak mezar taşları vardır: Bir zemân olsun bana seng-i mezârım tercemân Ben yoruldum söylemekten tercemânım söylesin (Muallim Nâcî) Ortega Y Gasset, “Tarih, benim hayatım olan gerçeğin sistematik bilimidir.” der. Ona göre insan tarihî bir varlıktır. İnsanın doğası yoktur, ancak kaçınılmaz ve eşsiz bir zincir oluşturan insan tecrübelerinin sistemi olan tarihi vardır. Peki, uzun tarihinin kısa hatırasında, neler oldu şu insanlara, neler geldi şu insanlığın başına! Güneş, yükseldikçe yükseldi doğuda; yer ile gök arasında yaratıldı insan, kişi oldu; İslam fıtratı üzere doğdu, eşref-i mahlûkat oldu. Hak Teâlâ çün yarattı Âdem’i; Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi; Âdem’le müzeyyen âlemde insan, hoşça baktı zatına ve zübde-i âlem oldu. Lakin her dem doğmaktan aciz kalınca istikamet şaştı, aklı karıştı, güneşe sırtını, aydınlanmak için ayın karanlık cephesine yüzünü döndü; kalbi tek dişi kalmış canavarın nefesinin üflediği karanlıkla doldu. Hâlbuki güneş, ufukta sarardı soldu; batıl tarihin kader çizgisinde insan, Olympos sakinlerine komşuluk yaptı, ilah oldu; cennetten kovuldu, kiliseye kul olup doğuştan

65

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


günahkâr oldu; kilisenin çanlarına ot tıkayım derken, ilahi mesajı dinlemedi de maymun oldu; ilerlemek için önce vahşi, sonra medeni oldu; öldürdü bütün değerleri, arzuların tepesinde inşa etti tahtını ve tekrar ilah oldu; aslında ne olduysa da hep bedbaht oldu. Gelin, milattan evvelki bir tarihe gidelim, sadece takvimin yapraklarını değil, kendisini de yırtalım ve seyre dalalım beş bin yıl öncesini: Artık hayal dahi edemediğimiz bir cennet mekânın içinde buluruz kendimizi. Tabiat denen bakire güzel letafetle gülümser, sarhoşluk kaplar bedenimizi. Böyle bir güzelliğe alışmamış gözlerimiz karanlıkta arar kurtuluşu ve atarız bir mağaranın içine kendimizi. Mağaranın duvarına işlenmiş bir av merasiminin resmi karşılar bizi. Önünde ceylan postundan elbise dikmektedir kadının biri. Kurt dişinden dizili bir kolye taşır boynu. Saçına takılıdır tavus kuşunun tüyü. Ses verir bize, söyleyiverir aşkına yaktığı türküyü. Kelimelerinin manasını kavrayamasak da anlarız dilini. Zira tektir sevdanın sesi. Hissetmemek mümkün mü, yürekte yanan ateşin alevli nefesini. Hızla bugüne getireyim tekrar sizi. Sisli dumanlı havanın içinde üstümüze yığılan heybetli binalar hayalden uyandırır bizi. Bu sefer ruhumuz daralır da içeride ararız kurtuluşu ve atarız kendimizi bir kapıdan içeri. Bir gökdelenin bulut manzaralı odasının duvarında Salvador Dali’nin eriyen saatleri karşılar bizi. Ojeli tırnakların değdiği klavyeden çıkan sesler uyandırır seyahatten yorgun düşmüş zihnimizi. İncecik bir boyunda dizili inciler alır gözümüzü. Kabartılmış saçlar karıştırsa da aklımızı, aynı sesi duyarız, hüzne boğar beş bin yıl sonra duyduğumuz aynı türkü bizi. Bunca zamandan ve zahmetten sonra neyin değiştiğini sormak hakkımız değil mi? Sonra, “geçmiş zaman olur ki hayâli cihân değer” dedi şair; şimdiki zaman viran oldu. Hayal kırıklıkları suçu feleğe yükledi. Hayal kuranlar masum kaldı hep. Hayaller çarpıştı umut meydanlarında. Muharebeden sağ çıkan hayaller, gerçek oldu. Mağluplar feleğe küstü, dert sahibi oldu. Bilmek, geçmişten gelen ama şimdiye has olanı, bugünde ağırlamaktır. Gelen de seyahattedir, bilen de. Her adımda yeni bir yer; her solukta yeni bir hava. Yer ile gök arasında insanoğlu; kendisi.

Geçmiş, sırtımızı dönsek de peşimize takılmış geliyor. Biz onu terk etsek de o bizi bırakmıyor. Hızlanmalıyız! Peşimizdekiler bizi yakalamak üzere! Hızlandıkça daha fazla uzaklaşmıyoruz, daha çok şeyi geride bırakıyoruz. Ve peşine düştüğümüz o şey her neyse bir türlü yakalayamıyoruz. Biz hızlandıkça istikbal bizden uzaklaşıyor. Durmayı düşünemiyoruz. Düşünemiyoruz zira durmuyoruz. Küreklerin aheste çekilemediği sularda, hızlandıkça geçmiş daha da köpürüyor. Durmak isteyenlere geride kalmasın diye kement atılıyor, yakalananlar sürükleniyor. Hep gelecek vaat edilince, gelecek nesiller için romanlaşmış bir geçmiş, kahramanlarla dolu bir destan miras olarak bırakılamıyor. Bugüne miras kalanlar da mirasyedilerce talan ediliyor. Viranelerin, hazinelere malik olduklarını anlayacakları gün, iştiyakla bekleniyor. En son, daha sonraki için atılmış bir adımdır. Yürüyüş, hep sonadır, hayal ise ebediyete! Tarihin çocuğu ve tarihe gebe anne! Edebiyat ne resimde donmuş bir görüntü ne de eğlencelik bir nesne! Kahramanın bedeni taşlaşmış bir put gibi resmedilmez. Tarihin putları, edebiyatta can bulur; kahraman olur. Kahramanın yüzünde beliren çizgiler, ruhunun aynasıdır. Kahraman, güler ağlar, mutlu olur, kedere boğulur, sever sevilir, üstünlükleri de vardır zaafları da. Bizden biridir, bize benzer ama aynı zamanda herkesten üstün ya da aşağı özellikleri vardır. Tarihin sayfalarında birey, içinde bulunduğu fiilin neticesine göre galip ya da mağluptur. Kişi kahraman da olsa “cansız”dır. Edebiyat ise serencama yönelir. Neticeye varıncaya kadar geçen süreçte kişi, fiillerinin muhtevası ve tarzıyla kahramanlaşır, neticesiyle değil. Sese makam ve düzen verilir; musiki olur. Taşa biçim verilir, üst üste dizilir; mimari olur. Mermer yontulur, parmakların arasında biçim bulur; heykel olur. Boya palette renklenir, tuvalde biçimlenir; resim olur. Kelimeler dil hazinesinden seçilir, sesine kulak verilir, ahenkle sıraya dizilerek kâğıda serilir; edebiyat olur. Kalem ehli, edepli olur; Eline sahip olur, Diline sahip olur, Beline sahip olur: Edebiyatçı olur. Edebiyatçının elinden, di-

66

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


linden ve belinden emin olunur. Eli uzun, dili kemiksiz, beli gevşek olan belki yazar olur ancak onun yazdıklarında aşırma, şehvet ve yalan çoktur; “edebî at” vardır lakin edebiyat yoktur. Edebiyatta kirâmen kâtibin meleklerinin tuttuğu kayıtlar dile gelir. Tövbesiz günahlar tekrar edilince kayda geçirilir. Kalem hep sevaptan yana eğilir. Meleklerin dili de kendileri gibi latiftir. Edebiyatçı birilerinin yaptığı kaba sığmayan, kendisini akıma bırakmayandır. Edebiyatçı, bizatihi kendisi akandır; kendisi gibi olanları da peşine takandır. Edebiyatçı başkasının imal ettiği kelimeleri süs diye kullanan değil; kendi takısını kendisi yapandır. Nihayetinde edebiyatçı, takıp takıştırır, okuyucu ona yakıştırır. Soruşturmak manasına gelen historein mastarının isim hâli historia ve hikâye karşılığı kullanılan story, kökenleri bir akrabalar. Tarih ve hikâyenin akrabalığından ise roman doğar. Kemal Efendi’nin ifadesiyle “Sûretâ nakl-i hikâyet görünür / Lâkin erbabına hikmet görünür”. Her tarih yazımı bir nevi hikâye kaleme almaktır. Her hikâyede ise bir tarih ve hikmet vardır. Zira “ ‘Cezmi’ tarihe müstenit hikâyedir” (N. Kemal). Roman yazarı göze hitapla gösteremediğinden, anlatarak yazıyla görünür kılmak ve yaşatmak durumundadır. Bu sebeple o, karakterleri sadece konuşturmaz, sesinin tonunu ayarlar, duruşuna çeki düzen verir, jest ve mimiklerini oynatır, velhasıl zihnimize görüntüsünü yansıtır. Tarih, edebiyatçının kaleminde kahramanların diliyle konuştuğunda gerçekliğe yaklaşılır, ancak edebiyatçının kendisi konuşursa gerçeklikten uzaklaşılır. Sanat eseri meydana getirebilmek için edebiyatçının konuşması gerekmez. Hatta sanat, yazar kendisini eserinde yok ettiğinde incelir. Zira okur, kahramanlar arasında yer alır ve esere dâhil olur. Olayların şahidi yazar değil okuyucudur. Yazarın nasihatlerine kulak vermek ya da şahitliğine güven duymakla değil, doğruyu kendisi bulmakla mutludur. Ancak nihayetinde aradan çekilmiş olsa da kahramanları konuşturan, karşı karşıya getiren, birliktelikler kuran, iyi kötü dünyalar inşa eden, yazarın bizatihi kendisidir. Okuyucuya unutturulsa da yazan o dur. Anlatmayı değil, canlandırmayı tercih eden yazar, kendisi taraf görünmez ama tarafları kendisi kurgular. Kendi tercihleri kahramanların şahsında can bulur. Okuyucu

ise hep anlatılandan daha fazlasını bulur. Tarihin diliyle söylenebilir olmayanlar, edebiyatın dilinde billur bir avize gibi akar. Tarihin dili kilitlendiğinde, edebiyatın dili açılır. Tarihçi, olaylara dışarıdan bakar; edebiyatçı olayların içine dâhil olur. Wellek ve Warmen’in belirttiği gibi “Edebiyat, sosyal olayların bir yansıması değil, bütün tarihin ruhu, özü ve özetidir.” Tarihle edebiyatı birbirinden ayıran ise üsluptur. Tarih, gerçekliği arar; edebiyat, gerçeklerden aldığı ilhamla geçmişten gelen yeni bir gerçek inşa eder. Tarihçi, hayallerini yok ettiği iddiasıyla belgeyi aklının sözleriyle yazar; edebiyatçı hayal gücünü hissettirme çabasıyla, hakikati gönlünde demlediği kelimelerle yazar. Belgelerde ve delillerde bulunan ham sözler, edebiyat ocağında pişer, dile düşer. Dil, dilden dile seyahatle geçmişten gelir. Kelimeler kendisine değen her dilden bir hafızayı ikram olarak alır. Konuşmak ve yazmak tarihe müracaatla gerçekleşir. Zira hatırlı kelimelerde, hatıra vardır: Hatırlı kelimeler, kırk yıl önce içilen kahvenin kokusunu bugüne getirir; acısını ise içimize. Sevda, yürekte kaynar; cezve, sinede. Fincanı elimize değer; pişiren eller dünyaya. Buharı gözümüzde tüter; hasreti gönlümüzde. Köpüğü dudağımıza değer; ışığına hapsolduğumuz kahvesi gözümüze. Her yudumda kendisi azalır; hasret artar, muhabbet çoğalır. Hayallerimizi gösterecek telvesi dibinde kalır; hatırası ise zihinde. Tarih ve edebiyat birer kurmacadırlar. Tarih, belgelerden ve delillerden yola çıkarak gerçek dünyanın bir eşini kurgulamaya çalışırken edebiyat kendi gerçek dünyasını kendisi kurgular. Edebiyat, tarihi gelenek çizgisinde konu edinir. Tarihin müzesinde toplanan cansız eserler, edebî eserde can bulur. Edebiyat bazen günümüzü geçmişe, bazen de geçmişi bugüne taşır. Tarihin kurgusu ve edebiyatın kurgusu bazen birbiriyle kesişir bazen de birbirinden iyice uzaklaşır. Hayden White, tarihçiyi bir romancı gibi düşünür. Tarihi vesikalar bir olay örgüsü içinde hikâye edilir. Bazı hâdiselerin önüne perde gerilirken bazıları öne çıkarılır. Bu sebeple bir kalemden trajedi damlar, başka bir kalemden kahkahalar dökülür. Kurulan bağlam, yazar için bağlayıcı olur. Yazar, bağlandığı gerçekleri kelimeleriyle çö-

67

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


zer. Çözülen her bağ, bir kurgu olur, okuyucuya sunulur. Her kurgu ise okuyan için yeni bir bağ olur. Beşer, bağlandıkça insan olur. Bir bağdan, başka bir bağa aranıp durur. Nihayet Allah’ın ipine sarılıp da bağlananlar kul olur. Alun Munslow’a göre de tarih bir çeşit edebiyattır. Tarihçi delillerden ve tarihin ham olgularından hareket eder, ancak bunları başka örneklerle ilişkilendirip bir öyküleştirme sürecine dâhil ederek açıklar. Deliller ve veriler örgütlenip düzenlenerek öykülendirildikçe ortaya anlam çıkar. Tarihçi, anlam arayışındadır. Buldukları ya da erişebildikleriyle anlamı kurar. Lâkin edebiyatçı bulmuş olduğu anlamı tarihî kahramanların şahsında kurgular. Anlam onların omuzunda yükselir veya ayaklarının altında ezilir. Yükselen de ezilen de anlamlıdır. Bazen her ikisi birden aynı zaman diliminde ve aynı mekânda boy gösterir. Bir şehrin esaretinden aynı anda bir taraftan faziletleriyle insanlar yükselir, diğer taraftan da rezaletleriyle ortaya çıkanlar alçalır. Aynı gemide yolculuk yapmak, aynı olmak demek değildir. Apayrı dünyalar ve bambaşka insanlar aynı gemiyi paylaşır ama aynı havayı solumaz. İhanetin zehrini yudumlayarak sarhoş olanlarla, vatan derdini içine çekip ciğerini paralayanlar bir terazide buluşurlar. Ama ayrı kefelerde tartılırlar. Bundan terazi bile hicap duyar. Yaşanmışlar yazılmış, yazılmışlar yaşanmış mıdır? Esasen tarihin bizatihi kendisi edebî bir eserdir. Her eser yazılmış mıdır? Yaşanıp da yazılamayanlar! Öyle ya “aşk kâğıda yazılmıyor”. Dert dile gelince kelimeler kifayetsiz geliyor. Derde düşen, derman arıyor: “Dermân arardım derdime, derdim bana dermân imiş” (Niyazi-i Mısrî). Ummanın sırrı, bir damla suyun içinde imiş. Edebiyatçı bazen belgelerden damlayan zehri içer, sayfaları petek eyler. Bazen de bal damlayan belgeleri yutar, sayfalara zehir kusar. Edebî atan kalemlerin satırları kendi günahlarına ayna tutup padişah ve annelerine aksettirir ayıplarını. Küçücük bir havuza yüzlerce cariye sığdırır, kaleminden kendi fantezilerinin rezaletleri damlar, sayfalar karalanır. İhanet, şimdiyle sınırlı değildir, geçmişten gelir, bugünde kokar. Sayfaları petek eyleyenler ise destan yazar. Her destan, dostun göğsünü gerer; lakin düşman, her kelimesinden korkar. Destan, içinde abartılı sunum ve tasvirler bu-

lunmakla birlikte gerçekler üzerine inşa edilmiş, hatıraların nesilden nesle hatırlı aktarımlarıdır. Destanların kahramanları büyük oranda gerçek şahsiyetlerdir. Aktarılan, kahramanların şahsında can bulan değerler ve meziyetlerdir. Abartılan hususlar, en çok değer verilenler ya da unutulması istenmeyen keder ve sevinçlerdir. Destan, satırlarda takip edilemeyen ve sayfalara sığmayan tarihin, yücel(til)miş isimlerde can bulmasıdır. Hayal ve hakikatin iç içe geçtiği destan, yüce gayelerin ve kutlu davaların inanç kaynağıdır. Kendisine yüce hedefler belirleyen bir toplumun, geçmişte inşa edilmiş geleceğinin tasviridir. Akla ve kalbe hitapla dillendirilen, imkânsızın imkânsızlığının, örneklerle ispatıdır. En nihayet destan, toprağın vatanlaşmasının, topluluğun milletleşmesinin, ruhun bedende can bulmasının ve bedenin ruhla dirilmesinin seyridir. Sümerli eline çiviyi aldı, kilden tabletlere hayatını sembol yapıp çaktı ve kurumaya bıraktı. Tabletler kuruyup aşındıkça tarih oldu; Gılgamış, krallara lâyık bir biçimde taşlaştı ve bir destan doğdu. Çanakkale ise tarih olmadan yazılan destan! Denizin iki yakasından tutup, “Seni küffara çiğnetmedik, çiğnetmeyeceğiz!” dediler. Toprak, açtı bağrını, yiğitleri sinesine sardı. Yahya Çavuş ve aslanlarını yüreğine bastı. Deniz, üzerinde taşıyamadı çelikten zırhlıları; Yüzbaşı Hakkı Bey’in gözünün içine bakıp ciğerini patlattı; çekti içine ve beş çayını İstanbul’da içmeyi planlayanların kara umutlarını yuttu. Seyyid Onbaşı’nın gülümseyen gözlerini gördü de haklı bir gururla kabardı. Cephenin bozulduğu an da oldu. Ehl-i salib ümitle doldu. İslamın son kalesinin alp-gazileri yeise boğuldu. Ciğeri yırtılırcasına haykıran Mehmetçiğin “Yetiş ya Muhammed, Kitabın elden gidiyor!” çığlığı duyulmuş ola ki, yeis topallayarak kaçarken, küffar kendi kanında boğuldu. Nihayet işgal son buldu. “Çanakkale Mahşeri” sonrası viran olmuş hanelerde Mücahitler, Muzafferler, Gazanferler doğdu. Tarih, mekânda ağlar, mekânda gülümser. “Tarihini aksettirebilsin diye çehren / Kaç fâtihin altın kanı mermerle karışmış” (Y. Kemal). Her metrekaresine bir destan düşen hâk-i vatan; toprak diyerek geçemeyeceğimiz vatan kalbinin attığı yer. Kulak verdiğimizde kahraman çocukların se-

68

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


sini duyarız da, ayaklarımızın değdiği yer titrer. En kesif orduların dördü beşi yüklenirken; silahlar, namlularından kan kusarken; tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya, çelikten donanmayla ufacık bir karaya sarılırken, devleşen gerçek ama atsız kahramanlar destan yaptı. Henüz tarih olmadan destan yazıldı. Kalemine mürekkep diye gözyaşını çeken Koca Âkif ’in abartı yapmak için hayal kurmasına gerek kalmadı. “Gömelim gel seni tarihe” diyemedi. Zira devler tarihe nasıl sığardı! Edebiyatın nice mahir kalemleri yazmak istedi, gözle temaşa edilen destan, kitaba sığmadı. Nice yazarlar bu sevdaya kapıldı, lakin kalemler öleyazdı; sayfalar taşıyamadı bu yükü, benzi sarardı. Onlardan kaldı bu toprak... Biz gezip tozmayalım mı? Yabanlar kıskanır diye Destan da yazmayalım mı? (Arif Nihat ASYA) Destan yazmış, saçı kınalı onbeşliler Biz toprağa düşen cemreleri baş tacı yapmayalım mı? Aklını haça gerenler kem gözlerini dikmişse Yüreksizler korkar diye Hilalin ışığında ferman da yazmayalım mı? Bu kaçıncı ferman! Ömer Seyfettin Peçevî tarihinden alır ilhamı. “Yıkılmaz bir ölüm seddi hâlinde, Kızılelma yolunu kapatan Zigetvar”ın karşısında bulunan Grijgal Kalesinden bakan Kuru Kadı’nın, başını vermeyen Şehit Deli Mehmed’in kahramanlıklarını Mevlid-i Şerif lisanıyla yazdığı destanı, hikâye eder. Şehit düşen arkadaşının başını kesen lâini görüp de kalkanını sallayarak avazı çıktığı kadar bağıran Deli Hüsrev’in sesini ölümsüz kılar ve çağlar sonrasına duyurur: -Mehmed, Mehmed!... Canını verdin! Başını verme Mehmed! Hz. Hüseyin mi imdada gider, bilinmez ama Mehmed’in başsız gövdesi can bulur ve başını geri alır lâinden. Öyle ya “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar” (Âli İmrân-169). Ömer Seyfettin, inciler arasından seçer kelimeleri, gerdana dizer. 1917 yılının hazanında, Mehmetçiğe geçmişten aldığı ışıkla, geleceği

aydınlık kılmak için umut aşılar. Nitekim onların istikbali, bizim ise geçmişimiz aydınlık günlerle baharlanır. Şehitler Allah’ın nimetleri ile rızıklanır. Destanlarda yaşanmaz belki ama destanlarla yaşanır. Millet olup da destan sahibi olmayan toplum yoktur. Bu sebeple milletleşme çabasında olup da destanları bulunmayan topluluklar, kendilerine destanlar uydurur. Çağın iletişim araçlarında ve kurgulara can verilen sinemada, destanlar üretilir. Bu yolla işlevsel bütünleşmeye ilave olarak mana etrafında bütünleşme de gerçekleştirilmek hedeflenir. Diğer taraftan sömürgeciliğin ışık hızında yayılmasına hizmet etmek üzere parlak ışıklara sığdırılmış bu uydurma destanlar bütün dünyaya ihraç edilmek için azametli bir çaba sarfedilir. Kendi destanlarını hikâye olarak görenler, söz konusu ışığın büyüsüne kapılarak bedenleriyle birlikte sürüklenir. Destanlarıyla birlikte yaşayanlar ise hakikat karşısındaki sahteye, seyirlik olarak bakmakla yetinir. Destan yazmış bir ecdadın torunlarının, hiç olmasa yazılan destanın bir hikâyeden ibaret olmadığının şuuruna varmaları beklenir. Ancak bir buçuk asra yaklaştı ki Tuna Nehri akmam diyor. Sakarya, yokuşlardan basamak basamak inerken; üzerinde Turnaların uçtuğu Tuna, gözlerden yaş diye akıyor. Sesi kısılmış Tuna gamlı, feryadını içinde yakıp Sakarya’ya hasretle bakıyor; Yaslı Sakarya ise Tuna’dan ayrı düşmekle daha da hırçınlaşıyor. Sakarya’da Battal Gazi; Tuna’da Sarı Saltuk!... Dede toruna, torun dedeye hasret; analar Yasin okuyor; mirasyedi nesil, keyfe batıyor; Sakarya çare arıyor. Oyunda oynaşta oyalanan nesle bakıp da İstanbul Boğazı’nda sular düğümlenirken hüzünden; aradığı cumhuru bulamadığı için gökte bulutlar kubbelerin üzerine ağlarken; edepli bir ses çağlar ve kendisine getirir boynu denizin akışıyla bükülmüş delikanlıyı: Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın! Bulutlar dağılır, mavi gök görünür ve yukarıdan seslenir Bilge Kağan: Üste mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir? Eller açılır göğe, geri gelmeyen dualar aranır ve Süleyman Çelebi’nin sesi duyulur: Mefhar -i Mevcudât, Hazret-i Fahr-i Âlem Muhammed Mustafâ râ Salevât. ■

69

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


YAŞAMAK Herkes bir şiir yazmaya gelir Çoğu, hissetmeden anlamsız yaşar. Atatürk’ten ve tâ Bilge Kağan’dan Sesler duymayan meramsız yaşar. Süleymaniye’yi, İshakpaşa’yı Ruh değil taş gören, pek kâmsız yaşar. Seyyit Nesîmî’nin, Âşık Kerem’in Derdini bilmeyen kelamsız yaşar. İnsanı et ve kan, kemik sananlar Taş gibi sabahsız selamsız yaşar. Nâzımı dinlemez, bilmez olanlar Bir “zâde” doğsa da hep namsız yaşar.

NÂZIM H. POLAT

70

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


BEDEL-1912 -Balkan ŞehitlerineYürekleri dağlayan, çağın, avazıyım ben! Nasıl böyle zulmete- mihnete razıyım ben? Ölsem de kin neslinin dinmez garazıyım ben. Ceddime yan bakanın kökünü kazıyım ben! O sefil ruhlarıyla, bana ait zerreye, Dokunanın, kim varsa, elbet, marazıyım ben! Asla geride durmam, azimle vuruşurum; İhanet melanettir; gafletin azıyım ben. Bende kaçmak yoktur ki, sızlanıp ağlayayım! Amansız sürgünlerin, mazlum enkazıyım ben! Yansam da, yakılsam da, kıyılıp kırılsam da; En ulvî sevdaların daima yazıyım ben. Ordumu dağıttılar, düştük birbirimize; Talan edilmiş yurdun garip ayvazıyım ben! Bir bedel ödüyoruz Türk ve Müslüman olan; Balkanlar’ın kanının, ballı şahbazıyım ben! Tarihin sayfasının ortasında bir nokta, Yazı mürekkebinin Rabb’e niyazıyım ben. Bir ok deldi bağrımı; fark etmez, Rum’un, Sırp’ın! Yine de doğruluğun sadık caymazıyım ben. Demlenen acıların ufacık yüreğimde, Topak topak kor olmuş dili- alazıyım ben! İhtişamlı bir neslin zamana va’zıyım ben!

M. HALİSTİN KUKUL

71

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


KALEDE BİR BAYRAK VARDI Göktürk Mehmet Oytun’a

Bir bayrak vardı surunda kalenin Dalgalanırdı esen gecelerin ardından O zaman daha ben çok küçüktüm Ona tâ uzaklardan el sallardım Ayına sevdalıydım Gönlümün gururuydun Sen gecelerimin nuruydun

Öz yavrundu sıcağında sinesi terlemiş Babamındı henüz ben doğmadan Kop Dağı’nda şehit haberi gelmiş Bir bayramda Gazi dedem anlattı Düşündüm Ya Rab o günler ne günlermiş Ateşle imtihan Gönülleri yaktın “Ulaşam” dedim çok çok ıraktın Bir at binip ahırdan heybesini alıp terkine Gadam gidiş o gidiş bir daha haber gelmemiş geriye Yer çatlamış gök yarılmış dağlar yıkılmış Ama o surdaki bayrak inmemiş yere Dalgalan Bu gökler senin Dalgalan sensin benim emelim Bir bayrak dalgalanıyordu surunda kalenin Bacıma dedim “İşte bu senin gelinliğin” İlmek ilmek tel tel hürriyet işlenmiş İliği ay Yıldızı düğme Sığmıyorsun gönüllere

Kına yakmış yiğitler düğün yapıldığı gece Söz verdik “Bayrak inmez baş düşmeyince” Sürmeli gelinler sevindi analar el salladı Anam alnımdan öpüp fısıldayınca inceden ince Gülümsedim “Yine ne var ana” deyince “Hani surda bir bayrak dalgalanıyordu ya” dedi “İşte o babanın kefeni bundan sonra Gündüz sen bekleyeceksin şehitler gece” Karanlık Kar yağıyordu Bilmem ki anam o gece neden ağlıyordu Oturdum bir taşın üstüne baktım surlara Sallanan bir el değil bin el uzandı bana Açtım heybeyi saçtım ortaya Kızıma hilâlden bir taç oğluma yıldız taktım Onlar babamdan emanetti Ayı-yıldızı onlara bıraktım Yol senin Yordam senin Gezindiğin vatan senin Yattığın toprak sarıldığın bayrak senin

MAHİR ADIBEŞ

72

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Şair NECATİ KANTER

K

ınalı kuyruğu topuklarına kadar uzanan kırat, ön ayaklarıyla eşelenirken bir yandan da başını sol yana çevirip homurdandı. Çifteler savurdu sonra. Üzerindeki süvariyi yere atmak için oraya buraya sıçrayıp kişnedi kesik kesik. Yağız at da öyle! O da huysuzlanmıştı. Kara giysili genç süvari ani bir devinimle dizginlerini çekince şaha kalktı, havada bir yarım daire çizip yere vurdu toynaklarını. Bir çift meşin şakladı sağrısında atların. “Deeeh!” sesleriyle birlikte kuyruklarını kaldırıp kanatlandılar. Gün ağarırken yola koyuldu iki fedai. Arkalarında yeşil vaha, önlerinde uçsuz bucaksız çöl ve kum tepeleri… … “O’na gidiyorum.” dedi Şair. Üzengiye taktı ayağını, tırısa kaldırdı atını. Geniş bir vadiyi geçip uçsuz bucaksız bir çöle daldı. Dur durak bilmeden at koşturdu saatlerce kavurucu güneşin altında, ince kumların üzerinde. Altında çöl akıp gidiyor, rüzgârın dağıttığı buğday tarlalarından geçtiği gibi geçiyordu. Kâh karayelin kâh poyrazın kâh lodosun içinden geçiyor, sonsuza yürüyordu sanki. Hiç ummadığı bir anda güneyden esen bir deli rüzgâr kum taneciklerini önüne katıyor, çölün dört bir tarafına savuruyor, birer birer kayboluyordu izler. Boğuk, kasvetli, puslu, ağır bir hava kapladı ansızın çölü. Uzaklarda görünen dağ görünümündeki yüksek kum tepelerinin üzerine boz bulanık bir toz bulutu çöktü, kızılca bir karanlık kapladı yeryüzünü. Göz gözü görmez oldu. Kuzeyden gelen bir kum fırtınasının ardından yer küresi sarsıldı, ortalık darmadağın oldu, tufan olup savrulan kum yığınları toz bulutuna dönüştü. Öyle bir an geldi ki artık atının üzerinde durabilecek ne gücü ne de takati kalmıştı Şair’in. Dizginleri salmış, yelesine yapışmıştı atının. Yarı baygındı. Atının başı ta yere değecekmiş gibi sarkmış, ayak inciklerini çarpa çarpa çölün kumları üzerinde takatsiz adımlarla yürürken beli biraz daha çökmüş, boynu biraz daha uzamıştı. Alt dudağı sarkmış, kulakları iyice düşmüştü. Tökezledi. Bükülen ön ayakları üzerine yığılırken öksürür gibi bir ses çıkardı, iniltili, kısık, acı bir kişnemenin ardından yere kapaklandı. Kumlar üzerinde ölü gibi yatan atının boynuna sarılan Şair, Cüşem’in dağlarında ağabeyinin okuduğu ayetleri anımsadı. “O gün yer kütlesi sarsılacak ve dağlar darmadağın edilecek... savrulan kum, yığınlar hâline gelecek... atılmış renkli pamuklar gibi olacak... toz duman hâline gelecek... bulutlar gibi hareket edecek, nihayet serap olacaktır.” Yorgunluktan kendinden geçmişti Şair. Uyuyordu. Rüzgârlı, dingin, serin ve ateşli bir uyku. Sayıklıyordu.

73

h azir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


“Sana dağları soruyorlar. De ki, Rabbim onları un ufak edip savuracak, yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün.” Hiç bitmeyecekmiş gibi uzun süren ya da öyle sandığı bu ölümcül bekleyişin sonunda o bunaltıcı o ölüm kusan canavar yavaş yavaş sakinleşti, uslu bir çocuk gibi gülümsedi, sonra da çölün kumlarını yalayıp sessizce yitip gitti. Atının yularından tutup yaya devam etti yoluna. Güneş tam tepede... Gökten yağan ateş, çölün kumlarını fokur fokur kaynatırken Şair’in bedenindeki son su zerrecikleri de buharlaşıyor, gökyüzünde bulutlara karışıyor, ateş olup yeniden düşüyordu yere. Attığı her adımda kumlara gömülen ayaklarını kaldırmakta güçlük çekiyor, yalpalıyor, durup zaman zaman arkasına bakıyor, can yoldaşının boynuna sarılıp yelesini okşuyor, gözlerini öptükten sonra kısa bir soluk alıyor, yeniden yürümeye çalışıyordu. Uzun bir yürüyüşün sonunda artık direnme gücünü de yaşama umudunu yitirmişti. Elini alnına götürüp uzaklara baktı. Ta uzaklara, görünenin ötesine… Bu uçsuz bucaksız kavurucu kum çölünün ortasında siyah bir nokta gibiydi. Ne gölgelenecek kuru bir dal ne kum tepesi ne de bir kaya yükseltisi... Gökyüzünde kanat vuran akbabalara yem olma korkusu sardı içini. Böyle düşündüyse de tek bir canlı bile yoktu görünürlerde. Ne havada kanat çırpan bir kuş ne bir sürüngen ne bir hayvan ne de börtü böcek! Bir iskelet takıldı ayağına. Durdu, uzun uzun baktı bu deve iskeletine, sonra dizlerinin üzerine çömeldi, hayvanın sahibini düşündü. Karmaşık yorumlar içerisinde ölümlerin en korkuncuyla pençeleşti. Batıya kayan güneşe bakıp kendisine bir yön çizmeyi düşünürken sol yanında bulunan atı önce homurdandı, sonra kulaklarını dikip başını yukarı kaldırdı, ardından da uzun, güçlü bir kişneme saldı çölün sonsuzluğuna. Uzaklardan gelen çan seslerini duyar gibi oldu Şair. Heyecanlandı .“Bu ses, bu ses!” dedi, sesin geldiği yöne dikti bakışlarını, “Kurtuluşumun muştusu…” Gözleri ışıldadı. Kollarını havaya kaldırdı, yekindi. Sanki dizlerinin bağı kopmuştu. Güçlükle kalkabildi ayağa. Belini doğrultup yumruklarını sıktı, öyle bir çığlık kopardı ki, azgın bir hecin devesinin böğürtüsünü andıran bu korkunç çığlığa kendisi de inanamadı. Korktu. Zangır zangır titriyordu

Şair. Korkudan mı sevinçten mi o da belli değildi. Diken diken oldu tüyleri. Sanki yanında birileri varmış gibi utandı, sağına soluna bakındı, kendi gölgesini gördü. Mahcup bir gülümsemenin ardından atının başını okşarken at başını yere düşürdü, kulaklarını salladı, kısa homurtuların ardından mecalsizce acı, kısık bir kişneme saldı boşluğa. Ağlıyordu sanki. Hayvanın terkisine uzandı, kırbasının dibinde kalan son damlacıklarla önce hayvanın sonra da kendinin dudaklarını ıslatırken gözlerini ufka dikti. Çan seslerinin ritmik melodisini dinlerken göğsü bir demirci körüğü gibi inip kalkıyordu. “Bu ses, bu sesler! Bu çan sesleri…” Derin bir iç geçirdi, çocukluk günlerini anımsadı. Koyunlarını ve develerini mümbit otlaklara götürürken şairliğinin esin kaynağı olan bu seslerin belleğinde yer etmiş bir yanılsama olabileceği kuşkusu boşa çıkardı yüreğinde yeşeren umutlarını. O anı düşündükçe sesler eriyip siliniyor, yok oluyordu sanki. Boşluğa söylenmeye başladı: “Olmayan develerin, olmayan kervanların, olmayan çanların sesleri, bu büyüleyici bu gizemli, bu kahredici sesler! Bir yanılsama, tıpkı, tıpkı yolda gördüğüm seraplar gibi!” İnanılmaz bir gevşeklik, belli belirsiz bir rehavet bedenini sarıp sarmalamış, uyku ile uyanıklık arasında kendinden geçmişti. Çölün ıssızlığında ağır aksak yürüyen tek hörgüçlü kızıl develerin boyunlarına asılan bu çan sesleri nedense ünlü bir şairin ölümünün arkasında yakılan bir ağıtı anımsatıyordu ona. Babasının öldüğü gün halası Hansa’nın söylediği o hüzünlü ağıt düştü aklına, birlikte okudular halasıyla bu acı ağıtı. Ağır ağır seslerin geldiği yöne doğru ilerlerken kum denizini yaran bir gemi gibi uzaktan görünen bir katarın güneye doğru ilerlediğini görünce durdu. İnanamadı. Umutsuzca inledi. “Serap, serap bu!” dedi. Gözlerini ovuştururken dizlerinin üzerine çömelip öylece kalakaldı dakikalarca. Zaman ilerledikçe sesler yaklaşıyor, katarın görüntüsü netleşiyordu. Yeniden umutlandı Şair. Uğuldayan rüzgâra, gözlerine doluşan ince kum zerreciklerine aldırmadan atına bindi koyuldu yola. İki atlı karşıladı Şair’i. Nereden gelip nereye gittiğini sorduklarında Mekke’de bir arkadaşını görmek için Gatafan’dan yola çıktığını kekeleyerek söyleyebildi Şair.

74

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Atlılardan genç olanı siyah sakalını kaşırken, omuzlarına kadar dökülen kirli saçlarını parmaklarıyla tarayan Şair’in gözlerinin içine kuşkuyla bakıp alaylı bir ses tonuyla sordu: “De bakalım yabancı! Şimdi senin haramilerin sinsi bir görevlisi olmadığını nasıl kanıtlarsın? İki elini açtı, umutsuz bir tebessümün ardından, “Kanıtım yok!” “Gel bizimle.” dedi öteki. Âdet olduğu üzere kervanlar günün sarı sıcağından sakınmak için şafağın kanatları altında, daha doğrusu sabaha karşı yol alırlardı. Gölgeler iyice uzamış, yerler koyulaşmıştı. Gün kavuştu kavuşacak. Mudaroğulları’nın toprakları üzerinde seyrek aralıklarla dikili sıra sıra zeytin ağaçlarının bulunduğu geniş alandaki kuyuların başına konaklama hazırlığındaki yetmiş iki deve, on bir at, kırk bir katır, on altı eşek ve yolda azık olarak yiyebilecekleri kadar davarı olan; ta Çin’den İran’a, İran’dan Turan’a kadar uzanan zengin bir kervanın katarına katılan Şair, geceyi burada rahatça geçirmenin kendisi için iyi bir şans olacağını düşündü. Çadırlar kuruldu, binitler dinlenmeye alındı. On üç çadırın her birinin önünde ikişer bakır sini üzerine lime lime edilmiş, içerisine Hint diyarından aldıkları çeşitli baharatlar karıştırılarak itina ile hazırlanan lezzetine doyum olmayan parça etler, hurma tatlıları, üzüm ve bal şerbetleri, önlerine tepe gibi yığılan ekmek ve yöredeki kuyulardan yeni çekilen serin sular günlerdir aç susuz, kızgın çöllerde bir başına yolculuk eden Şair’in canına can katmıştı. Yemekler yendikten sonra uzak ülkelerden gelenler o uzak ülkelerin uzun yol öykülerini, türkülerini şarkılarını da beraberlerinde getirmişlerdi. Yiğitliği, aşkı, sevgiyi, özlemi, çöl yaşamının zor koşullarını anlatan şiirler, kasideler, mersiyeler söylendi. Göçebe bedevilerin, deve çobanlarının, ‘ya leyli ile başlayıp yine ya leyli ile biten’ lirik nidaları, özlem türküleri okundu. Tefler çalındı, zılgıtlar çekildi, oyunlar oynandı. Harami baskınları ile ilgili ilginç öyküler, anılar anlatıldı. Çadırının önünde arkadaşları ile birlikte yarenlikler edip keyif çatan kervancıbaşı, kafilenin genç erkeklerini çağırtarak bir araya getirdi; kısa bir konuşmanın sonunda harami baskınlarından korunmak için dörder nöbetçi, ikişer saat arayla sabaha

kadar kervanı beklemeleri için görevlendirdi. Şair de bu ilk dört kişilik nöbetçiler arasındaydı. Uykusuz ve yorgunluktan gözleri yumulsa da ayakta durabilecek hâlde olmasa da kervancıbaşının seçimine karşı koyamazdı. Nöbetçilerden her biri silahlarını kuşanıp nöbet yerlerine dağılırken Şair, “Bu seçim benim için iyi oldu.” dedi içinden. “İki saat sonra sabaha kadar uyur, dinç ve dinamik olarak kalkar, kervanın ağır tempolu develerin tembel yürüyüşlerini beklemeden erkenden koyulurum yola!” Arkadaşlarından uzaklaştı, yöredeki zeytinliklerin ötesinde uçsuz bucaksız deniz görünümündeki çöle hâkim bir tepenin etrafında dolandı, sonra uygun bir yere oturup gökyüzünde ışıldayan yıldızlara baktı uzun uzun. ‘Zühre’ye takılıp kaldı. Tam başının üzerindeydi Zühre. Ağabeyinin anlattığı söylenceyi düşünürken Suad düştü aklına. Dolunaya baktı, “Suad” dedi, “ay yüzlü Suad!” Şiirler söyledi onun adına. “Ceylanların gözleri Suad’ın gözlerine benziyor.” dedi. Uykudaymış gibi sayıklıyordu Şair. Hurma kokulu Suad’ın çöl esintisiyle yele karşı savurduğu siyah saçlarını, gamzeli yanaklarını, dupduru bir su gibi aydınlık tenini, hep gülen izlenimi bırakan o büyüleyici bakışlarını düşledi. Mısralar dizdi sevgilisine. Ellerini göğsünde gezdirirken günlerdir koynunda sakladığı mektuba parmak uçları ile dokununca irkildi. Ayağa fırladı. Şiddetli bir ağrı saplandı yüreğine. Soğuk terler boşandı alnından. Üzerinde bulunduğu boz tepeden çölün sonsuzluğuna bakarken utancı, pişmanlığı, korkusu, umutla umutsuzluğu arasında bocalayıp durdu. İki atlı göründü uzaklarda tozu dumana katarak dörtnala gelen. Bu iki atlıyı kervanın iki yiğit koruyucusu karşıladı. Şair ve arkadaşı da yanlarına varınca adamlar atlarından indi, selam verip kervancıbaşı ile görüşmek istediklerini söylediler. “Kendinizi tanıtmadan gecenin bu vaktinde kervancıbaşıyla kolayca görüşebileceğinizi de nereden çıkarıyorsunuz?” dedi nöbetçilerden biri. Gatafan yönüne gitmekte olan iki yolcu olduklarını, geceyi burada geçirip gün ışığıyla birlikte yollarına devam edeceklerini söylediklerinde işkillendi Şair. Sormak istedi. “Kimsiniz, neden gidiyorsunuz Gatafan’a? Gatafanlıyım. Benden iyi bilen yoktur oraları!” Ama sormadı. Adamlar silahlıydı. Geri durdu. Nöbetçilerle birlikte mola yerine gönderilen bu

75

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


iki atlının arkasında, kuşkuyla bakıp mırıldandı Şair: “Fedailer!” “Ne?” Sesi titredi Şair’in: “Hiç!” Suç üzerinde yakalanmış bir çocuk gibi yanakları pembeleşti, başını önüne eğmekle yetindi. Karanlığın içinde bir atlı süzüldü doludizgin. Yanlarından rüzgâr gibi geçip gözden kaybolan bu atlının arkasından bakakaldı kervanın iki nöbetçisi. Sabah kafile toparlanırken Şair yoktu. Sanki bütün yollar oraya götürüyordu. Ona götürüyordu izler. Yüzünü kamçılayan rüzgâra aldırmadan at koşturuyordu Ebu Sülma’nın oğlu Şair Kâ’b b. Züheyr. Geniş bir vadiye girdi. Otlaklarında yayılan develer, koyun sürüleri ve bağlarında olgunlaşan üzümleri ile bereketli topraklardaydı. Çöl meyvelerinin rayihasıyla kokan nar, kayısı, elma, şeftali, incir ve hurma ağaçlarının büyüleyici manzarasıyla karşılaştı. Arkasına baktı geldiği yolları düşündü. Bir yanda kızgın çöl bir yanda yemyeşil bir vaha! Büyük bir inancın düşlerini süslediği uzun ve yorucu günlerin sonunda şehrin kapısına vardığında atının kendisini mahcup etmediğini düşündü. “Sana geldim ey Nebi!” Aşağılara indiğinde insanlar namaza gidiyorlardı. O gün cesaret edemedi Rahman’ın elçisine gitmeye. Geri döndü, kentin uzağındaki üzüm bağlarını geçip şırıl şırıl sular akan bir bahçeye girdi. Atını bir hurma dalına bağladı, kendisi de yüksek bir şemsiye gibi açılan geniş yapraklı bir palmiye ağacının altına sığındı. Harmanisini serip uyumaya çalıştıysa da uyku tutmadı. Ağabeyi ile birlikte çıktıkları yolculuk geldi aklına. Arada geçen bu kısa zaman içerisinde gördüklerine duyduklarına ve yaşadıklarına inanamadı. Hele o sapık şairlerle bir araya gelip hicviyeler yazdığı mısraları düşününce utancından yer yarılıp yerin dibine girmişti sanki. “Önce Büceyr’i bulup onunla konuştuktan sonra teslim olmalıyım. Ne de olsa ağabeyim! Hem teslim olup ‘Allah’a ve Muhammed’in onun kulu ve elçi-

si olduğuna’ inanırsan affedilirsin dememiş miydi? Demişti demesine de ben ne yaptım?” Ayağa kalktı, palmiyeler arasında gezinirken mırıldandı. “Dostum Cüheyni nerede? Onu mu bulsam?” Konuşuyordu kendi kendine ama çıkamıyordu bir türlü işin içinden. “Ben ne ödleğim ki hâlâ çekincedeyim. İnanıyorsan git! Ucunda ölüm olsa da…” Avucundaki incirleri uzaklara savurdu. Gözlerini kapadı, Allah elçisi için yazdığı yeni kasidenin bir bölümünü mırıldanırken derin bir düşüncenin koynunda gezindi. “Evet, bunlar başları dimdik gezen yiğit üstü yiğit Davud’a mahsus demir gömlektir zırh diye giydikleri Zırhları pırıl pırıl ve upuzun çelikten büklümleri öyle ki, Birbirine geçip kaynaşmış bir ayrıkotunun halkaları gibi Mızrakları devirse yere, gurur nedir bilmezler Yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yoktur ya yenildikleri.”* Gökyüzünün mavi yıldızlarla süslü berrak bir laciverte boyandığını ilk kez görüyormuş gibi “Güzel bir gece…” dedi. Sırtını ağaca yasladı, ellerini başının arkasında kavuşturup yıldızların en parlağı olan ‘Zühre’ye dikti gözlerini. Suad’a bakar gibi baktı Zühre’ye. İçinde bulunduğu zamanı yitirdi. Cuşem’in dağlarının eteklerinde onu görebilmek amacıyla gözlerini kıstı, ayak parmaklarının ucuyla ağır ağır yürüdü. Bir ceylan çıktı karşısına. Sessizce ceylanın yanına vardı, önünde diz kırıp oturdu. Hayvanın başını okşarken kayalar arasında kucağındaki ahu ile birlikte uyuya kaldı. Böyle düşledi Suad’ı nedense! Atının kişnemesi ile uyandı. Düşlerinden ayrılmanın kırıklığı ile iki damla yaş süzüldü yanaklarından siyah sakalı üzerine. Hüzünlü bir fısıltı düştü dudakları arasından toprağa. “Suad gitti!...” Şehre indi. Tanınmamak için harmanisini yüzüne sarıp Yesrib’in bilmediği tanımadığı tenha sokakların-

76

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


dan geçti. Altında serinlenen palmiye ağaçlarının bulunduğu “Sakife” gölgeliğinde sohbet eden insanları görmezden gelip selam vermeden geçerek iki sokak ötedeki pazar yerine kadar geldi. Pazarın kalabalığında kimse ile konuşmuyor, kuşkuyla ardına önüne bakarak geziniyordu. “Ağabeyim Büceyr, dostum Cüheyni ya da bir başka tanıdık yüzle karşılaşmam hiç de şaşırtıcı olmaz. Hangisi ele vermez ki? Ağabeyim bile!... Teslim olmaya geldim desem kim inanır?” Kuru yemiş satan bir satıcıyla ayaküstü sohbet eden genç bir adamı görünce iliklerine kadar titredi. Oydu. Cuşem’in dağlarına kadar gelip kendisine mektup getiren Zübyanlı ulak! Adama uzaktan baktı; bu kez üzerindeki siyah giysiler yoktu. Gri, tertemiz bir libas vardı. Ne omzunda sadağı ne yayı ne de hançeri belinde. Gülüyor, şakalaşıyordu karşısındaki genç satıcıyla. Yanına varıp ağabeyini sormak istediyse de; bağışlanamaz bir suç işlemenin korkusuyla geri döndü. Elini koynuna daldırdı, göğsünün üzerindeki mektuba dokundu. “Ebu Sülma’nın oğlu Kâ’b b.Züheyr’in görüldüğü yerde…” sesleri yankılandı kulaklarında. Ateş bastı yüzünü. Ucunda ölüm de olsa artık teslim olmanın dışında hiçbir seçeneğinin olmadığını, Yesrib’e bunun için geldiğini düşününce ürperdi. “Pazarın kalabalığından çıkıp ne yapıp edip arkadaşım Cüheyni’yi bulmalıyım.” diye düşündü. Ama içinde uyanan dayanılmaz bir arzuyla kendisine ağabeyinin gönderdiği mektubu getiren Zübyanlı ulakla konuşmak, koynunda sakladığı mektubu ona gösterip pişmanlığını söylemek için geri döndü. Daha birkaç adım atmıştı ki, kalabalık arasında iki adam girdi koluna. “Yürü, çıkalım buradan!” sesi ile irkildi Şair. Öylece bakıp durdu adamların yüzüne. Çaresiz, şaşkın… Bacakları titredi, terler boşandı alnından. Oysa cesurdu. En azından öyle bilinir öyle tanınırdı çevresinde. Soğukkanlılığını yitirmezdi kolay kolay. “Gel bizimle!” dedi öteki. Kollarına giren adamlardan sıyrılıp kaçmayı düşündüyse de artık yapabileceği bir şeyin olmadığını da anlayan Şair direnmedi. “Aç yüzünü!” “!…” “Şair bozuntusu!” Tanıdı bu sesi Şair. Başını kaldırdı, adamlara

baktı, derin bir soluk aldı, yeniden yıktı gözlerini ayak uçlarına. Mudaroğulları topraklarında karşılaşmıştı onlarla. “İki fedai” dedi içinden. “Kaldır başını!” “!…” “Kolayı var bunun.” dedi, fedailerden biri. Şair’in yüzündeki siyah peçeyi çıkarıp aldı, ayakları altında tekmeledi. “Vay vay vaay!” dedi diğeri. Yüz hatları gergin, bakışları tedirgindi Şair’in. “Demek bizi peşinden koşturan o hain haccav sensin!” “!…” “Elimizden kurtulacağını sanmıştın öyle mi?” Pazardan çıkıp tenha sokaklardan birine girmişlerdi ki karşısına Zübyanlı ulak çıktı. Durdular. Selam verdi ulak. “Tanışıyor musunuz konuğumla?” “Konuğun mu?” “Konuğum!” “Ama bu adam…” “Bana sığındı, onu ancak ben teslim edebilirim adaletin kollarına!” “Ama biz…” “Bak Süheyl!” “!…” “Törelerimizi biliyorsunuz.” “Biliyoruz affedersin!” Önlerine baktı iki fedai. Şair’i bırakıp bir kenara çekilen Medineli bu iki gençle Zübyanlı ulak arasında samimi bir sohbet başladı. Birkaç dakika sonra da çekip gittiler. Ağabeyini sordu Şair. Gatafan’a ailesinin yanına gittiğini söyledi Zübyanlı genç ulak. Kentin dışındaki hurma bahçelerine doğru yürürken Allah’ın elçisinin huzuruna nasıl ve ne yüzle çıkabileceğinin derdindeydi şimdi Ebu Sülma’nın oğlu Şair Kâ’b b. Züheyr. *Kaside-i Bürde”nin Sezai Karakoç çevirisi esas alınmıştır.■

77

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Bazı şairlerimizde tarih merakı M. NACİ ONUR

D

ivan edebiyatı geleneği içinde ebcet hesabıyla herhangi bir han, hamam, cami, okul bina vs. yapıların yapıldığı veya olayların olduğu tarihi belirlemek için tarih düşürme alışkanlığı vardır. Bunu genellikle şairler, ortaya koydukları şiirlerin içinde saklarlar. Ebcet hesabıyla düşürülen tarihler beyit içinde olduğundan, bir beyitte veya beytin bir mısraında yer alır. Ebcet hesabında Arap harflerinin her birinin rakamsal değeri vardır. Bu değerler toplandığı veya çıkarıldığında hicri tarihler ortaya çıkar. Harputlu divan şairlerinin kısmı de aynı geleneğe bağlı olarak getirdikleri manzumelerde ebcet hesabıyla tarih düşürmüşlerdir. Devirlerinde meydana gelen herhangi bir olaya, yapıya, padişahların tahta çıkışlarına, doğum tarihlerine işaret etmişlerdir. Divan şairlerimizden Harputlu RAHMÎ (1802-1884), kendisi gibi şair olan akrabası Hacı Hayri Bey’in doğumu münasebetiyle yazdığı Tarih-i Vilâdet başlıklı yedi beyitlik şiirinin son mısraında Hacı Hayri Bey’in 1860 yılında doğduğunu, bunun da Arap harflerinin noktalı olanlarının(cevherî) toplamında saklı bulunduğunu belirtir. O denlü mazhar-ı ilm ü ma’ârif ede ki Hak Kemâl-i ma’rifetinde bulunmaya eşbâh

Serinde cevheri ta’vîz Rahmîyâ târîh Hayırlı ad ala mehd-i zamânda Hayrullah 1277/1860 (Hak Taala onu (Hayri’yi) o kadar yüksek ilim ve marifetlere nail etsin ki, hüner olgunluğunda ona benzer kimse bulunmasın) (Ey Rahmi, o, başında değerli taşlardan yapılmış muskasıyla görününce, cevheri-noktalı harflerle- tarihle söyledim: Hayrullah zaman beşiğinde hayırlı ad alsın.) 1866 yılında zamanın valisi Osman Paşa oğlu Hacı Ahmed İzzet Paşa tarafından inşa ettirilen İzzetpaşa Camii’nin kuzey ve doğusunda iki ayrı taş ve mermer üzerine kazınmış aynı kitabedeki 5 beyitlik manzumenin noktalı harfler toplamı olan tarih beyti şöyledir. Geldi cevher gibi Rahmî kaleme bir târîh Oldu dünyâda eser Cami-i İzzet Pâşâ 1282/1866 Harputlu Rahmî’nin Sultan Abdulaziz’in tahta çıkışıyla ilgili olarak da bir tarih beyti vardır. 23 beyitlik manzume ve içindeki bu beyit, şairin matbu Divanı’nda bulunmuyordu, biz bularak neşrettiğimiz Divan’a ekledik.

78

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Levhe târîh-i cülûs Rahmîyâ yazdı kalem Nâmla Abdülazîz Hân oldu sultân-ı zamân 1277/1860 (Ey Rahmî,kalem levhe-yazılacak şeye- , tahta çıkış tarihini şöyle yazdı: Şan ve şöhretle Abdülaziz Han zamanın padişahı oldu.) Harput’ta Meydan Mahallesi’nde bulunan çarşıda 1868 yılında çıkan ve gece gökyüzünü aydınlatan büyük yangının çıkışını anlatan 17 beyitlik manzumenin tarih beyti de şu şekildedir. Rahmîyâ bu külün âteş-dem dedi târîhini Atdı top iflâsdan gerdûn yandı çâr-su 1283/1868 (Rahmî, bu külün kızgın zamanındaki tarihinişu sözlerle- söyledi: Dünya da iflastan top attı, çarşı yandı.) Hacı HAYRİ BEY (1860-1910), Çemişgezek ilçesinde bulunan ve II. Abdülhamid tarafından 1861-1862 yıllarında inşa edilen, fakat 1896 da yeniden tamir edilen Hamidiye Medresesi’nin kapısının üzerindeki taş üzerine 1896’da kazınmış tarih kitabesini yazmıştır. Noktalı harfler toplamı (cevheri) tarih beyti şöyledir. Yazdı cevherle de Hayri kulu târîh-i selîs Merkez-i feyz-i edeb ola bu Dârü’t-tedrîs 1311/1896 (Bu köle Hayri, noktalı harflerin toplamını ihtiva eden bir tarih yazdı, İnşallah edebin bol olduğu bu merkez bir eğitim ve öğretim ocağı olur.) Hayri Bey, Elazığ Hükûmet Konağı’nın Vali Enis Paşa zamanında inşa edilişi münasebetiyle de bir tarih düşürmüştür. Kilk-i zerrîn ile târîh yazılsın Hayri Menşe-i adl ede şu dâireyi Rabb-ı Mecîd (Hayri, bu tarih, altın kalemle yazılsın, Mecid olan Allah, şu hükûmet konağının başlangıcını-temelini- adaleti ile yürütsün.) Hacı Hayri Bey, Rahmî’nin Divan’ını tertip

ettikten sonra eserin sonuna da düzenleniş tarihini belgelemek için kendisi, bir tarih beyti ilave etmiştir. Son mısraın ebcet hesabıyla toplamı 1299 olup, 4 ilave edilmesi(ilhak) hâlinde 1303 olur. Senâ-yı çâr-ı yâr ilhâk olunca söyledim târîh Basıldı himmet-i yârân ile Dîvânı Rahmînin 1303/1886 (Çâr-yâr-dört halife- 4 rakamı katılınca bir tarih söylemiş oldum ve dostların gayretiyle Rahmî’nin Dîvânı basılmış oldu.) Sungur-zâde ABDÜLKERÎM EFENDİ’nin (1854-1923) , bir dostunun yaptırmakta olduğu mağazanın kapısı üzerine kazdırılmak üzere yazdığı tarih beyti şudur: İsm-i Hüdâ evvel gerek her kârdan Târîhi eyler hem zuhûr (tezkâr)dan 1321/1905 (Her işten evvel Allah’ın ismini zikretmek gerekir, devamlı hatırlamaktan da tarih ortaya çıkar.) Mahlası “Zekî” olan Abdülkerim Efendi’nin Ömer Hüdâyi Baba’nın ölümüne düşürdüğü tarih beyti de vardır. Dû destim ref edüp dedim Zekî târîh vefâtına Mukîm-i cennet-i ulyâ ola Rab Ömer Baba 1321/1905 (Zeki olarak iki elimi Allah’a yalvarırcasına yukarı kaldırdım ve onun ölümüne dair tarih düşürdüm. Allah Ömer Baba’nın makamını yüce cennet eylesin.) OSMAN BEDREDDÎN EFENDİ (18581924), Mahmud Sâminî Hazretlerinin ölümü üzerine yazdığı 5 beyitlik manzumesinin son beytinde tarih düşürmüştür. Bir aceb târîh olur tâdâd edersen nâmını Bedrîyâ erişdi bize Hace Mahmûd Sâminî 1314/1899 Kâmil-zâde AHMED FERÎD EFENDİ(1859-1916) ‘nin de Şair Muâllim Sâdî’nin

79

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


ölümü üzerine tarih beyti şöyledir: Söyledi ağlayarak fevtine târîh Ferîd Men arefa mektebine oldu Muâllim Sâdî 1332/1916 YUNUS REMZÎ, (1859-1926) Harput’un dinî şahsiyetlerinde Çabakçurlu Şeyh ismiyle tanınan Şeyh Ahmed Efendi’nin ölümünde sanatkârane tarzda yazmış olduğu 10 beyitlik manzumenin son beytinde tarih düşürmüştür. Dedi her mısraının evvel ve âhir harfi Mevtine târîh ola Remzî-i bî-çâreleri 1340/1921 (Çaresiz Remzi’nin yazdığı her mısranın ilk ve son harfi o değerli şeyhin vefatını belirten tarih olur.) BEDRÎ YÜCESU (1901-1998) , İstanbul’un fethi üzerine yazdığı 6 beyitlik manzumenin son beytinde tarih vardır. Geldi bir hatîf-i gayb mu’cem târîhi verdi haber Ferişteler de yâr oldu Fâtihin kıyâm emrine 857/1453 ORHAN KOLOĞLU(1926-….) üstadımız, yayınladığım “Harputlu Şâir Hacı Hayrî Bey” isimli eserimin yayınlanış yılına tarih düşürmüştür. Harput dâim fahreylesin Hayr ile Takdîr edilen şân ONUR bî-bedel Özgür yaşamış açmamış ömrünce İkbâl ve istikbâl için şâir el 1425/2004 Genç ve kabiliyetli şair İLYAS KAYAOKAY (1991-….) hocası Zülfü Güler’in yaş haddinden emekli oluşuyla ilgili yazdığı 4 beyitlik manzumenin son beytinde kurallara aykırı olarak, hicrî değil de milâdî tarih düşürmüştür. Bî-vefâdır İlyâs ammâ geldi ebcedle dile Hâme deyip tamâm edeb- efşân indi kürsîden M.2011■ 80

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Şehrin tarihi ve felsefesi MEHMET KURTOĞLU

Tanpınar Beş Şehir’de, şehri folklorcular gibi hikâyeci ve nakilci bir anlayışla anlatmamış, salt kuru bilgiye boğmamıştır. Tanpınar, şehirleri anlatırken, şehrin ruhuna rufuz etmiş, daha doğrusu her şehri kendi içinde kavramsallaştırarak bir şehir felsefesi, bir şehir edebiyatı yaratmıştır.

T

arihi ancak kavramsal açıdan incelendiği zaman bir karşılığı olabilir, yoksa bir övgü ve yergiden ileri gidemez. Bu yüzden bizde bir tarih felsefesi, bir tarih eleştirisi ciddi şekilde yapılmamıştır. İbn Haldun; “Geçmiş ve gelecek bu gibidir birbirine benzer.” derken, kavramsal olarak tarihe yaklaşılması, ondan hisse çıkararak günü ve geleceği kurgulamak gerektiğini ima eder. Ki ünlü eseri Mukaddime, birçok ilmi içine aldığı gibi tarihî kavramsal olarak incelediğinden dolayı tarih felsefesi olarak da kabul edilen bir eserdir. Bir ülkenin yahut bir şehrin tarihini göz ardı ederek tanımlayamazsınız. Bir ülkeyi yahut şehri tanımak istiyorsanız, oranın tarihini kavramsal olarak ele almak zorundasınız. Çünkü tarihî bir hikâye veya eskilerin kıssası olarak okuyup geçerseniz, Hayyam’ın deyişiyle uykuya dalıp ancak rüya görürsünüz… Bugün şehir kültürü ve tarihi üzerine öylesine çok kitap neşredilmektedir ki, bunların faydadan çok zarar getirdiğini, şehirleri tanımlamaktan daha çok kafa karışıklığı yarattığını görmekteyiz. Zira şehir kültürü ve tarihi bağlamında birçok eser folklorik bir bakışa açısıyla yazılmakta, yalan yanlış bilgilerle şehrin ruhundan uzak kitaplar yayınlanmaktadır. 81

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Şehir tarihi açısından önemli bir kaynak sayılan edebiyat ve folklor (halk bilim) ciddi bir disiplin içinde yapılmadığı takdirde şehre zarar vermektedir. Bilindiği gibi folklor bilimini sistemleştiren İngilizlerdir ve bunu sırf oryantalist kaygılarla oluşturmuşlardır. 17. Yüzyıldan itibaren Orta Doğu ve Afrika halklarının gelenek görenek ve yaşam tarzlarını derleyerek, toplumların düşünüş ve davranış biçimlerini okumaya çalışmışlardır. Böylece işgal edecekleri ülkeleri yakından tanıma imkânı elde etmiş oluyorlar. İngilizlerin işgal ettikleri ülke halkları tarafından büyük tepki almayışları bu yüzdendir. Folklor ilminden dahi bir felsefe çıkarmak mümkün iken, şehir tarihinden neden bir felsefe çıkarılmasın? Hızlı değişim ve dönüşüm yaşayan şehirlerimize baktığımızda, bu şehirlerimizin kuruluş mantalitesinden uzaklaşarak yeni bir şekle ve çehreye büründürüldüğünü, bulunduğu coğrafyanın ruhundan uzaklaştırıldığını görmekteyiz. Bunun nedeni şehir üzerine düşünen ve yönetenlerin, şehrin ruhuna sirayet edecek bilgi ve donanımdan uzak olmasıdır. Şehre kavramsal olarak bakamayanlar şehirle ilgili bir felsefe oluşturamazlar. Aynı şekilde bir şehrin ruhuna nüfuz edemeyenler, o şehri imar edemezler, şehrin sanat ve edebiyatını yapamaz, şehri tanımlayamazlar. Bugün ağır aksak bir şehir edebiyatımız varsa eğer; bu Yahya Kemal’in İstanbul’u kavramsal olarak ifade etmesinde, daha doğrusu ondan bir tarih felsefesi yaratmasından dolayıdır. Yine bu alanda ikinci bir kişi ve eserden söz edilecekse; bu hiç kuşkusuz Yahya Kemal’in peşinden giden Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Tanpınar Beş Şehir’de, şehri folklorcular gibi hikâyeci ve nakilci bir anlayışla anlatmamış, salt kuru bilgiye boğmamıştır. Tanpınar, şehirleri anlatırken, şehrin ruhuna rufuz etmiş, daha doğrusu her şehri kendi içinde kavramsallaştırarak bir şehir felsefesi, bir şehir edebiyatı yaratmıştır. Bugün şehir konusunda ciddi birkaç çalışma varsa eğer, bu Yahya Kemal’in açtığı yoldan ve Tanpınar’ın geliştirdiği şehir edebiyatı ve felsefesinden kaynaklanmaktadır. Tanpınar’ın Beş Şehir’deki ‘Ankara’ bölümüne bakınız; şehri anlatırken, Millî Mücadele üzerinden anlatır. Ama bu anlatışında kuru tarihî bilgiler, anlamsız övgüler yoktur. Yeni Ankara’yı tanımlarken; “belki Millî

Mücadele yıllarının bıraktığı bir tesirdir, belki doğrudan doğruya çelik zırhlarını giymiş ortada dolaşan bir eski zaman silahşoruna benzeyen kalesinin bir telkinidir; Ankara, bana daima dasitani ve muharip göründü.(…) Bazen geniş sağrısını rüzgâra vermiş bir harp gemisi gibi, zaman ve hâdiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer bazen bir iç kale, bütün ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur bazen bir kartal yuvası gibi erişilmesi imkânsız yükselir. Şehrin tarihi bu çehreyi yalanlamaz. O bütün Orta Anadolu’ya bir iç kale vazifesini görmüş eteklerinde daima tarihin büyük düğümleri çözülüp bağlanmıştır”[1] diye yazar. Tanpınar, bu ifadesiyle şehrin tarih boyunca göstermiş olduğu misyona dikkat çeker. Dönemin birçok yazarı gibi yeni Ankara’yı hamasi duygularla göklere çıkarmaz, onun tarih içinde yüklendiği misyona, bir kale şehir olarak kuruluş mantalitesine ve dün olduğu gibi bugün de görmüş olduğu işleve dikkat çeker. Bilindiği gibi büyük sosyolog Max Weber şehirleri mabet, kale ve çarşı olmak üzere üçe ayırır. Bu üçe ayırdığı şehirlerden mabet şehirlere “kutsal şehir”, kale şehirlere “garnizon şehir” ve çarşı etrafında kurulan şehirleri de “ticari şehir” diye tanımlar. Tanpınar, Ankara’yı Weber’in bu şehir tanımlamaları içinde kale, yani garnizon şehir tanımı içinde değerlendirir ve Ankara’nın tarih boyunca aldığı bu rolle hareket ettiğini belirtir. Tanpınar’ın bu bakışı kavramsal ve felsefidir. Şehirlere Tanpınar’da olduğu gibi kavramsal bağlamda yaklaşmadığımız sürece, hiçbir zaman şehrin ruhuna sirayet edemeyiz. Burada bir noktanın daha altını çizmek gerekir diye düşünüyorum. Tanpınar, Beş Şehir’i yazarken Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinden oldukça faydalanmıştır. Hatta diyebiliriz ki, şehir konusunda Tanpınar’ın ufkunu açan Evliya Çelebi’dir. Onun Evliya Çelebi’den faydalanması, folklorcular veya diğer şehir tarihçileri gibi nakilciliğe dayanmaz. Tanpınar, Evliya’dan aldığı birtakım bilgileri imgeleştirir. Örneğin, yukarıda Beş Şehir’den alıntıladığımız satırlarda Ankara Kalesi’ni Tanpınar bir gemiye benzetir. Aslında kaleyi gemiye benzeten Evliya Çelebi’dir. Ankara Kalesi görünüşte sanki direklerini dikmiş, başını süslemiş bir mavna ge1. A.Hamdi Tanpınar, Beş şehir, s.13, Dergâh yay. İstanbul, 2011.

82

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


misi gibidir. “Böylesine muhteşem bir kale olan Ankara Kalesi, elbette hükümdarların fethetmeyi arzuladığı bir kaledir.” diye yazar. Evliya’nın kale için yaptığı sadece bir benzetmedir, Tanpınar’ın yaptığı ise bir tanımlama ve bu tanımlama üzerinden şehre rol biçmedir. Tarih felsefesi dediğimiz olgu da o şehrin tarihî olaylarından bir kavram çıkarma, bir rol biçme değil midir? Osmanlı öncesi Anadolu’yu anlatan Claude Cohen, Ankara’ya “Ahi Cumhuriyeti” sıfatını yakıştırır. Gerçekten de ahilik Ankara ve iç Anadolu’nun şehirleşmesi ve idaresinde önemli bir olgudur. Cohen’in “Ahi Cumhuriyeti” tanımı ile Tanpınar’ın Ankara’yı kaleden hareketle; “tarihin büyük düğümlerinin çözülüp bağlandığı” tanımı özdeşleşir. Garnizon şehir savaşçı şehirdir. Ankara, ahilerle kurulmuş, ahilerle birçok savaşlara katılmış, Ankara Savaşı’nı yaşamış ve son olarak Millî Mücadeleye kucak açmıştır. Bütün bunlar şehrin tarihini ve kuruluş mantalitesini bilmekten ve kavramsallaştırmaktan geçmektedir. Bu bağlamda şehirlerimizin bir tarih felsefesi içinde okunmasına büyük bir ihtiyaç vardır. Zira ancak şehirler böylesine bakış açısıyla büyüyüp gelişirler. Bugün kadim şehirlerimizin ruhundan koparılarak değişim ve dönüşüme tabi tutulduğu bir dönemde, şehir tarihçilerinin yeni bir şey ortaya koyamamaları şehre folklorik açıdan bakmalarından, mimarların şehrin ruhuna uygun bir mimari dil geliştirememeleri ise, şehir ile ruh bağı kuracak felsefeyi bilmemelerinden kaynaklanmaktadır. Mimari, metafizikle buluşmadığı müddetçe şehrin ruhuyla örtüşmez. Şehir için mimari bir üslup, felsefi bir dil nasıl oluşturulabilir? Bu ancak o şehri tanımak ve içselleştirmekle mümkündür. Tekrar Tanpınar ve Ankara üzerinden gidersek; Tanpınar’ın, Ankara’nın kuruluş mantalitesini Kale’den başlatırken, gerçekte şehre bir istinat noktası belirlediğini, yeni kurulan Ankara’nın bu istinat noktasından hareketle ancak bir mimari üslup geliştirebileceğini söyler. Ayrıca yeni Ankara’nın İtalyan, Alman, Türk vs. mimarların yaptıkları binalarla belli bir peyzaj oluşturamadığını belirtir. Aslında Tanpınar, yeni kurulan Ankara’nın mimari olarak şehrin ruhuyla uyumlu olmadığını üstü örtülü olarak eleştirir. Çünkü bu devasa mimari yapıların her biri farklı bir ülkenin mimari anlayışını sergilemektedir. Bu

da yeni Ankara’yı bir Türk-İslam şehri anlayışından uzaklaştırmaktadır. Dolayısıyla yeni Ankara, eski Ankara’nın ruhundan uzaktır. O dönemde şehri iskân ve imar edenler, şehrin ruhunu kavramış, tarihiyle bir felsefe oluşturabilmiş olsaydılar, bugün Ankara’nın kendine mahsus bir ruhu olurdu. Ayrıca bugün her görenin “ruhsuz şehir” diye nitelemesine maruz kalmamış olacaktı… İbn Haldun, mukaddimede “Asabiyetle devlet kurulur, ama yönetilemez.” der. İbn Haldun’u bu tanımlamaya götüren şey, tarihî bilgi ve birikim olduğu kadar, onun uzun süre Arapların arasında yaşamış ve iyi bir gözleme sahip olmasından dolayıdır. İbn Haldun’un bu tanımı yalnızca asabiyeti tanımlamaz, aynı zamanda asabiyetin gücünü, konumunu, bundan nasıl faydalanılacağını ve asabiyetin ülke yönetimindeki rolünü açıklar. İbn Haldun, asabiyetin devlet kurucu rolüyle sınırlı tutabilirdi, ama devlet tecrübesi, Arap toplumunu gözlemi, bilgi birikimi onu daha ileri bir noktada düşünmeye sevk etti ve asabiyetin kurucu rolü olduğu kadar yıkıcı rolü olduğunu gördü. Çünkü içinde bulunduğu Arap toplumunun asabiyet çevresinde çok çabuk bir araya gelebildiklerini, ama yönetim aşamasında bunu beceremediklerini bizzat müşahede etti. Böylece geçmişle içinde bulunduğu zamanı değerlendirerek bir tarih felsefesine oluşturdu. Bu felsefi bakış onu Mukaddime gibi bir şaheser yazmaya zorladı. Şehirleri, özellikle de günümüz şehirlerini tanımlamada tarih felsefesi önemli bir rol oynamaktadır. Şehrin tarihini hikâyeci ve nakilci mantıkla okuduğumuz müddetçe, şehirlerimiz asıl ruhundan uzaklaşır ve varoluş mantalitelerini kaybederler. Hatta mimari bağlamda dahi sağlıklı şehirleşemezler. Sanat ve felsefe toplumları ihya ettiği gibi, şehirleri de imar eder. Şehirle konuşmanın yolu felsefe ve edebiyattan geçer. Bugün kadim şehirlerimizin modernite ile başının belada olmasının nedeni; geçmiş tecrübesini yorumlayamaması ve bir felsefe oluşturamayışıdır. Felsefesi olmayan şehirler efsaneden yalana, felsefesi olan şehirler ise efsaneden hakikate ulaşırlar. Şehirlerin tarihini efsane ve hakikat arasında bocalamaktan kurtarmak istiyorsak, felsefi dil oluşturmamız gerekir. Yoksa daha çok şehirlerin ruhunu kaybetmesine üzüntü ve kederle bakarız… ■

83

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


TARIK ÖZCAN ile şair ve şölen üzerine

"...bir bavul içerisinde çürümeye terk edilen bir kitap, seksen beş şarkı sözü ve dört dosya içerisindeki iki yüz elli şiirine ulaştık. Atılmaya yüz tutmuş bir dosyayı böylece son anda kurtardık. Sonrası iki yıl süren hummalı bir çalışmayı kapsıyor."

KEMAL BATMAZ

Hocam, Aykırı ve Şair İlhan Berk, Şair ve Sözün Mahşeri Oktay Rıfat, Şiirin Kıyısında Bir, Askıda Kalan Kimlik Oktay Rıfat’ın Roman Dünyası, Ömür Nurullah Ataç, Tevfik Fikret’in Şiirlerinde Trajik Durum ve son olarak Şair ve Şölen Süleyman Bektaş benzeri araştırma inceleme eserleriniz var. Ayrıca İkindi Işığı ile Kördüğüm sizin şiir kitaplarınız. Bu da gösteriyor ki akademisyenliğinizle yürüttüğünüz bir sanatçı yönünüz var. Kendinizden kısaca bahseder misiniz? 1955 yılında İstanbul’da dünyaya gelmişim. Aslen Elazığlıyım. İlkokul, ortaokul ve liseyi Elazığ’da okudum. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünden 1977 yılında mezun oldum. 1993 yılına kadar ortaöğretim kurumlarında öğretmenlik yaptım. 1993 yılından beri de Fırat Üniversitesi İnsani ve Sosyal Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktayım. Halen aynı bölümün Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında doçent doktor olarak çalışmaktayım.

Sayın Hocam, son çalışmanız, Şair ve Şölen Süleyman Bektaş isimli kitabınızla önemli bir çıkış yaptınız. Bu serüven hakkında neler söyleyebilirsiniz, Süleyman Bektaş’la nasıl tanıştınız? Biz söyleşimizi bu eserinizle yönlendirmek istiyoruz. Süleyman Bektaş’la tanışmamız Külliye dergisi genel yayın yönetmeni Nazım Payam aracılığıyla gerçekleşti. Nazım Beyle şiir üzerine konuşurken bana sık sık “Modern şiiri Süleyman Bektaş’tan öğrendiğini belirtirdi. Bu ifadeler, şahsımı bir hayli etkilerdi. Çünkü Nazım Payam Beyin şiir kültürünün zenginliğini yakından bilen bir kişiydim. Onu, bu kadar etkileyen şairi hep merak etmişimdir. Daha sonra Nazım Beyin Hazar Şiir Akşamları Güldestesinde yazdığı Ah Süleyman Bektaş Gitti ve Reşat Gündüz’ün onun hayatını anlatan yazıları konuya yönelmem hususunda beni cesaretlendirdi. Süleyman Bektaş’a giden yolculuğunuz kolay oldu mu? Yazının dünyasına giden her yolculuk gibi çok zor oldu. İki, üç yıl boyunca yaptığımız her yolculuktan eli boş döndük. Bir müddet sonra öğrencim Osman Gökkaya’ya bitirme ödevi ola-

84

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


rak yeniden verdim. Osman Gökkaya, Varlık ve Hisar dergilerinde yayımlanan otuz, kırk şiirini Sevgili Hocam Dr. M. Naci Onur Bey’den alarak çalışmasını bunların üzerine kurdu. Bu çalışma şevkini veren de bu şiirler oldu. Uzun bir araştırma safhasından sonra Bursa ilindeki yeğeni Ali Ekber Bektaş’a ulaşarak bir bavul içerisinde çürümeye terk edilen bir kitap, seksen beş şarkı sözü ve dört dosya içerisindeki iki yüz elli şiirine ulaştık. Atılmaya yüz tutmuş bir dosyayı böylece son anda kurtardık. Sonrası iki yıl süren hummalı bir çalışmayı kapsıyor. Yaptığınız çalışmadan memnun musunuz? Bizi bir şaire çeken sebepler vardır. Bunların en önemlisi değip değmeyeceğidir. Süleyman Bektaş’ın şiir coğrafyasına baktığımızda şiir kültürü ve zevki yüksek olan bir şairle karşılaşıyoruz. Türkiye sathında yapılan 1974 yılı İnönü şiir yarışmasında birinci, Kıbrıs’la ilgili şiir yarışmasında da mansiyon alması kayda değer bir başarıdır. Kaldı ki şiirlerinin dönemin hatır gönül tanımayan Varlık ve Hisar dergilerinde yayımlanması da onun kalitesi adına önemli notlardır. Otuz yıldır şiir yazan ve şiir üzerine araştırmalar yapan birisi olarak onun şiirine kefili olabileceğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Bu nedenle çok memnun olduğumu ifade etmek isterim. Süleyman Bektaş Şiirinde Ne Buldunuz? Bir kez Süleyman Bektaş şiiri Türkiye ölçeğinde bir şiirdir. Çok katlı ve çok anlamlı modern bir şiir olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yerel öğelerinden arınmış olan bu şiir, evrensel insan tecrübesini estetize edebilecek kadar donanımlı bir şiirdir. Devrin ideolojik sapmalarından oldukça uzak durmaktadır. Dönemin en güçlü şiir hareketi olan İkinci Yeni şiirine de mümkün oldukça mesafeli durmayı başarmıştır. İmge düzeni bakımından da bir hayli özgündür. Her insan Süleyman Bektaş’ın

şiirlerinde kendine has bir tarafını bulabilme şansına sahiptir. Süleyman Bektaş Türk şiirinde kalıcı olabilir mi? Sahip çıkılırsa rahatlıkla kalabilecek bir donanıma sahiptir. Her şeyden önce Elazığlıların kendi şairlerine sahip çıkmaları gerektiğine inanıyorum. Bu anlamda Fırat Üniversitesine büyük bir görev düşmektedir. Biz, bunun ilk adımını attık. Şiir dili bakımından Cahit Sıtkı Tarancı’dan daha kaliteli bir şairdir. Şiiri, modern görüntülere bağlamak hususunda da usta işi şiirler yazıyor. Bunun için kalıcı olacağına inanıyorum GÖK EZGİ Demedim mi sana oğul Yediveren acıların yayığında Göverir yedi veren yürek Salkım söğütler gibi Suyun yıldızını içerek Sana demedim mi oğul Bu kırağı gülleri Eski bir çınarı andıran gece Yeşerir bir gün Hüsnüyusuflar açar Yeni taylar gibi yüzünde Şiirden anlayan her insan, bu şiirin karşısında şapka çıkarır. Dilin mükemmelliği, imaj kompozisyonunun özgünlüğü ve ses akışı bakımından bir zirve şiirdir. Süleyman Bektaş’ın bu kıymette en az elli şiiri var. Bütün bunlar bir günde olmuyor. Bektaş’ın şiir atlasında Paul Eluard, Federico Garcio Lorca, Konstantin Kavafis, Rilke, Attila Jozsef gibi değerli şairlerin isimlerini sayabiliriz. Yerli kaynaklar bakımından da bir hayli zengin. Kısacası Süleyman Bektaş, ömrünü şiire adamış değerli bir şairdir.■

85

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


SİMGE Kalakaldı o çığlık gözlerinde Güneş moru bir çavlan gibi fışkırıp Yaşamın yüreğinden Var olmanın bengi çığlığıdır bu Ki yankır her yönde Çağlarca o türkü dilinde Dağ gülleri ya da Subaşında açan nergisler gibi Işıyan sözcüklerle Dönüşür özgürlüğe Kalakaldı o ölü yüreğinde De ki bir şafak vakti Yaşamanın en güzel vakti Kan kırmızı simgesiyle

ÇİÇEKLER DÖNEMİ Uyku çiçeği açar açmaz Düş aydınlığında gecenin Masal evlerde masal çocuklar Uzay boyu düşleri Mavi yeşil Pembe biraz

HÜZÜN Nazım Payam’a

Güneş çiçeği ışır ışımaz Güneş evlerde Güneş kadınlar Giyinir ışık giysileri Zambaklar gibi beyaz

Hüznün güncesine bir hüznü daha yaz Karanfil çekimli ya da Gül akmaları gibi Akşamın yıldızlığında Ateşten harflerle yazdın oysa Kaç kişi bilir ki Ateşin dilini Kopar o sayfayı Sulara ver gitsin

Rüzgâr çiçeği savrulur savrulmaz Bulut evlerde Bulut adamlar Yağmura dönüşür yüzleri Bir ötede yaz

Dünyanın gözbebeğine yaz Bu kez Bu hüznü Topraktan harflerle Toprağın dilini çünkü Çokları bilir

Ölüm çiçeği açılır açılmaz Ölüm evlerde Ölü çocuklar Güvercin sesleri Bir daha duyulmaz

SÜLEYMAN BEKTAŞ 86

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Şiir dünyamızda Halil Soyuer ABDULLAH SATOĞLU

Günümüzde, esasen son 60 yılda, halk tarzı şiirimizin en başta gelen ustalarından biri ve en velût şairi olarak temayüz eden Soyuer, 2003’te yayınladığı “Seninle” isimli kitabıyla, eser sayısını 20’ye çıkarmıştır.

B

enim şiir ve edebiyata karşı merak sarmamda, Behçet Kemal Çağlar’ın, 1949 yılında İstanbul’da, haftalık olarak çıkardığı, “Şadırvan” dergisi ile, Akın Karaoğuz’un, Zonguldak’ta çıkardığı “Doğu” dergisinin önemli etkisi olmuştur. Halil Soyuer imzasını ilk olarak, “Şadırvan” dergisinin, 8 Nisan 1949 tarihli, 2. sayısında yer alan; Kader kader öğüyüyor Bizi, bu değirmen bizi. Mezar mezar dağıtıyor Bizi, bu değirmen bizi. Sağı kolla, solu kolla Arkından geçilmez salla. Bizi, bu değirmen bizi. İçer musalla musalla Ne çarkı kırılmak bilir Ne arkı durulmak bilir Nereye saklansak bulur Bizi, bu değirmen bizi. Taşı döner, karnı doymaz 87

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Yılların telaşı ne? Şu dönen tekerlekler Beni gurbete ekler Sellerin telaşı ne? Yağmuru, toprak bekler Sevda, bıçaktan keskin Gönlüme etti baskın Ağaçlar kıştan küskün Dalların telaşı ne? Yağan kar, elbet erir Ömür, zamanda çürür. Tellerin telaşı ne? El oynar, mızrap vurur şiiri bulunuyordu… Daha sonra, Kayseri-Halkevi dergisi “Erciyes”te de, nefis şiirlerini okur olmuştuk. -2-

Yine, 1950’li yıllarda, Nihal Atsız’ın İstanbul’da çıkardığı, “ORKUN” dergisinin sayfalarında, birlikte şiirlerimiz yayınlanıyordu… Soyuer’in, o zaman yayınlandığında, büyük yankı uyandıran ve; Tahammül sona erdi, sabır son hadde girdi Ey Türk! Yine tarihe zaferlerin yazılır. Çünkü, senin dinine, yeni bir madde girdi; Bir Moskof öldürenin, sevâbı bin yazılır!

Gidenler kaç, diye saymaz. Bizi, bu değirmen bizi. Toprağın üstünde koymaz tarzındaki “Değirmen” isimli şiiri ile tanımıştım.. O yıllarda, evimizde elektrik olmadığından, ders çalışmak için gittiğimiz, Kayseri – Halkevi Kütüphanesi’ne, yurdun dört yanından, kitap ve dergiler gelir, biz onları, sıcağı sıcağına, zevk ve heyecanla okuma imkânını bulurduk. Bunlardan, “Doğu” dergisinin, Ağustos 1949 tarihli sayısında, Zonguldak’ta düzenlenen, bir Edebiyat Matinesi dolayısıyla, bir kısım şairlerin, kısa özgeçmişleriyle, fotoğraf ve şiirleri yer alıyordu… Halil Soyuer’in de, derginin o sayısında, “Telaş” isimli; Gidenler benden gitti Ellerin telaşı ne? Zaman beni eritti

diye biten şiiri, bütün bir gençliğin hâfızasına nakşedilmiş, meydan ve salonlardaki, kahramanlık günlerinde, heyecanla okunur olmuştu… Hele 1953 yılında, İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu’nda tanıştığımız ve dostluğumuzun, artarak devam etmesinden, engin haz duyduğum, merhum Hüseyin Çolak (Yurdabak) kardeşimin lütfettiği “Liman” isimli kitaptan sonra, Halil Soyuer’i, daha yakından tanıma imkânını buldum. “Liman”, Hüseyin Yurdabak ve Seniye Atasoy’un, 1950’de hazırladığı ve Halil Soyuer’in, şiirlerini ihtiva eden, ilk kitabıdır. 1940’lı yılların sonunda, geniş ilgi gören Ankara – Halkevi’ndeki “Şiir Günleri”nin, Behçet Kemal Çağlar’dan sonra, hazırlayıcısı ve sunucu olarak, şiir dünyamızın renkli simaları arasında yer

88

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


almağa başladı. 1955’te, MEB’deki memuriyet görevinden istifa ederek, gazeteciliğe başlayan Halil Soyuer, 1966’dan itibaren, üç yıl süre ile “Çaba” isimli aylık sanat-edebiyat dergisini yayınladı. 1982’de, “Adalet” gazetesi kadrosundan emekliye ayrıldıktan sonra, kalan ömrünü, şiire adamış, ülke çapında düzenlenen, şiir gecesi ve şölenlerinin, zevkle izlenen ve özlenen şairi olmuştur. Günümüzde, esasen son 60 yılda, halk tarzı şiirimizin en başta gelen ustalarından biri ve en velût şairi olarak temayüz eden Soyuer, 2003’te yayınladığı “Seninle” isimli kitabıyla, eser sayısını 20’ye çıkarmıştır. Eserleri arasında yer alan “Anılarla Şairler Albümü”nde, kendilerini yakından tanıdığı; Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Arif Nihat Asya, Osman Attila, Rıza Ümit, Cahit Sıtkı, Ömer Bedreddin ve Âşık Veysel’in de aralarında bulunduğu şairlerimizin, en güzel şiirleriyle, son derece ilginç ve bilinmeyen yaşantılarını, akıcı bir üslûpla dile getirmiştir. 200’den fazla şiiri, değişik bestekârlar tarafından bestelenen Soyuer’i, musıkî âlemiyle tanıştıran; “Hançer-i aşkınla ey yâr, sînem üzre vurma hiç Öyle bir derde giriftarım ki, hâlim sorma hiç !” tarzındaki güftesi olmuştur. Halil Soyuer’in; Aman, kollarını açıp gerinme Uyku, gözlerinde boyun bükmesin. Odandan dışarı çıkıp görünme Günde, beş on kere şafak sökmesin! -3-

Sen doğdun başladı bende erime Pek vakitsiz kurt düşürdün sürüme. Çarşıdan pazardan, geçme, yürüme Bir göle, bin ırmak birden akmasın! Saçlarını tel tel omzuna dağıt Dertleri, gönlünün taşında öğüt. Seni, kendisine yâr eden yiğit Karakışta bile, ateş yakmasın! gibi, aşk ve sevda deryasına dalıp dalıp çıkardığı, gerçek incilerden örülmüş şiirlerini, değerli edebiyat tarihçimiz Nihat Sami Banarlı; “Doğrudan doğruya, Anadolu’nun bağrından fışkıran, bir millî şiir realitesinin müjdeleri” olarak, vasıflandırmış-

tır… Soyuer’in, hayatını ve şiirlerini, 300 sayfalık bir kitapta toplayan Mustafa Ceylan’ın ifadesiyle; “O, çarpıcı nükteleri, süper buluşlarıyla, kelimelerle dans ederdi… Yalnız yazılarında ve şiirlerinde değil, özel yaşantısı içerisinde ve sohbetlerinde de, kelimelerle, âdeta, bir sihirbaz gibi oynardı…” Katıldığımız etkinliklerde, genellikle, çok sevdiği şiirlerinden biri olan ve ; Bizim memleketin dağ köylerinde Bataklık bilmezler, sazlık bilmezler. Her taraf ormandır, çamlık, meşelik Harman yeri hariç, düzlük bilmezler. Ağaç altlarında doğmuştur çoğu Çok iyi bilirler tepeyi, dağı. Elleri tutmamış viski bardağı Sahillerde, yazlık mazlık bilmezler… diye başlayan “Bilmezler”i okurdu. Gezilerimiz esnasında, onun, bazıları müstehcene kaçan ve etrafındakileri gülmekten kırıp geçiren esprilerini, günü gününe not defterime kaydediyordum… Yunus Emre Şiir Şölenleri’nden biri dolayısıyla, Eskişehir’e gittiğimizde, “Has Otel”e yerleşmiştik… amanın, şiire meraklı emniyet müdürü, telefonda; -Halil ağabey, neredeysen, araba gönderip aldırtayım, demişti. Halil Bey; -Hastayım, diye cevap verince, telaşlanan müdür; -Öyleyse, hemen bir doktor göndereyim. -Hayır, öyle hasta değil, Otel Has’tayım, Otel Hasta… diye esprisini patlatmıştı… O, kaç yaşında olduğunu soranlara; -Ne bileyim ben, her yıl değişiyor, diye cevap verirdi… -4-

Bayrak” şairimiz Arif Nihat Asya, Halil Soyuer’e, “Kova Burcu” isimli kitabını imzalarken, hangi burçtan olduğunu sormuş… Soyuer; -Keçi burcu, deyince, hoca şaşırmış; -Allah Allah, keçi burcu da mı var?

89

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


-Tabii, benimki “oğlak” burcuydu, büyüyünce “keçi” oldu. -Ya, öyleyse, benim burcum “kova” idi… Demek “fıçı” olmuş da haberim yok…diye takılmış… Bir gün, Kızılay’da karşılaştığı şair Hüseyin Yurdabak; -Ağabey, nasılsın ne yapıyorsun, diye sormuş… O da; -Gözüm kızarıyor, demiş… Hüseyin, şöyle bir gözüne baktıktan sonra; -Gözünüzde kızartı falan yok! deyince, Soyuer, kendine has tebessümle, cinaslı cevabını yapıştırmış; -Gözüm kızarmıyor, kız arıyor, kız!... Ankara-İbni Sina Hastanesi’nde, eşi Münevver Hanımla birlikte, tedavi görmekte iken, birkaç defa ziyaretine gitmiş ve her defasında, onun çok önceleri terennüm ettiği, “Hastanede Öldüğüm Gün” isimli şiirini hatırlamıştım… O şiirinde şöyle diyordu; Bir gün, ecel alır elbet beni de Bu yalan dünyada kim kalır? Fırın kadar sıcak yatak içinde Derisi buz tutmuş, bir cisim kalır.

YUNUS'A BAHAR Erik dalında üzüm yenir bu âlemde. Düşer eski takvim, yıldızlar yerde. Çılgın neşideler, geç kehribar güzelleri, Tutar ellerimden garip bir derviş dede. Papatyalardır sarı, dokunur tepelere. Gark olunur elif lam mim denizine Dikenler gül olur, Hak erenler yolunda Sımsıcak toprak, gönle kuytu mahalle.

CENGİZ AYDIN

Doktor, gelir der ki; Bu telaş niye? Üç kişi çağırır, kaldırın diye. Yavaşça koyarlar beni, sedyeye Yatağım, yorganım, su tasım kalır. Karıma dul derler, kızıma yetim Henüz çürümeden toprakta etim, Unutulur gider, mevcudiyetim Ne adım anılır, ne yasım kalır!... Ne yazık ki, bir ay içinde, önce eşi Münevver Hanım, sonra da 17 Ocak 2004 günü kendisi, hayata gözlerini yummuş, şiir dünyamızı yasa boğmuştur… Ruhu şâd olsun!■ 90

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Türk kültürü ve edebiyatına katkılarıyla Bizim Külliye İSMAİL ÇETİŞLİ*

D

ergiler, milletlerin kültür ve sanatlarının varlıklarını koruyup sürdürmeleri, gelişip zenginleşmelerinde önemli rol üstlenirler. Özellikle kültür, sanat ve edebiyat dergileri bu hususta ilk sırada yer alırlar. Çünkü dergiler bir taraftan toplumun mevcut kültür değerlerini tespit edip derleyip yeniden okuyucusuna sunarlarken; diğer taraftan mevcut kültürü işleyip yeni kültür unsurları yaratarak zenginleştirirler. Dergilerin genç yazar, şair ve düşünürlerin yetişmelerinde üstlendikleri “beşiklik” işlevini de bu çerçevede düşünmek gerekir. Bu bağlamda Malumât’tan Sevet-i Fünûn’a, Genç Kalemler’den Dergâh’a, Yeni Mecmua’dan Varlık’a, Büyük Doğu’dan Hece’ye, Hisar’dan Türk Edebiyatı’na pek çok derginin Türk kültürü, sanatı ve edebiyatına olan hizmetlerini unutmak mümkün değildir. Elinizdeki yeni sayısıyla on beş yaşını doldurmuş ve altmışıncı sayıya ulaşmış bulunan Bizim Külliye, yukarıda belirtilen çerçevede alanında rüştünü ispat etmiş; Türk dergiciliği tarihinde şimdiden yerini almış bir kültür ve edebiyat dergisidir. Aşağıdaki tespit ve değerlendirmelerin dışında, geride kalan on beş yıl içinde dergiye verilen; Türkiye Yazarlar Birliği Dergi Dalı Ödülü (2007), Balkan Aydınlar ve Yazarlar Birliği Türk Kültürüne Hizmet Teşekkür Plaketi (2008) sanırım bu başarının somut göstergelerinden biri olmalı. * Prof. Dr. Pamukkale Ü. Fen-Edebiyat Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

Yazarlarından biri olmakla iftihar ettiğim Bizim Külliye, 1999 yılı baharında (nisan) okuyucuya “merhaba” demişti. Derginin ismi başlangıçta “Külliye” olarak belirlenmiş; daha sonra bu ismin başına (2. sayı) “Bizim” zamiri eklenerek “Bizim Külliye”de karar kılınmıştı. İlk sayıdaki “Çıkarken” başlıklı takdim yazısında belirtildiği üzere, böyle bir isimlendirmede kelimenin (Külliye) “birleştirme”, “bir araya toplama” anlamı kadar Osmanlı-Türk kültüründeki “üniversite” anlamı da dikkate alınmıştı. İsimdeki kolektif birliktelik vurgusu ile “birleştirme” ve “bir araya toplama”dan kastedilen ise; Türkiye veya diğer coğrafyalarda yaşayan Türk insanının “inancı, kültürü, örfü, âdetleri, fikirleri, ilmi ve irfanı”nda birleşip yekvücut olmasıdır. “Bizim Külliye kadrosunun temel amacı kültürümüze ve edebiyatımıza hizmet etmek; uzayıp giden Tük kültür tarihi içinde bir kilometre taşı olabilmektir. Bize yakışan neferliktir... Başlıca davamız bu...” (S. 6) Bunun için asli amaç olarak belirlenen Türk kültür, edebiyat, sanat ve fikir hayatında üzerine düşen görev “zerre kabilinden de olsa”, Bizim Külliye kadrosu tarafından “büyük bir sorumluluk ve yüksek bir idrakle” ve bir “nefer” bilinciyle seve seve yerine getirmeye çalışacaktır. (S. 2) Dolayısıyla Bizim Külliye’nin “başlıca dava”sı; “üst perdeden edebiyat yapmak” değil; “anlamak, anlaşılmak”; “giderek zedelenen sosyo-kültürel zeminde, ‘uzlaşan’ insanlarla birlikte olmak”tır. Dergi yönetimi, bu doğrultuda “eli kalem tutan herkes”i sayfalarına çağırır. İstenir ki dergi, “milletin yüksek menfaatlerinden yana ta91

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


vır sergileyen aydınlarımızın fikir platformu hâline gelsin.” Bu konuda tek şart; “entel şıklık uğruna fikrî garabete” düşmemek ve “yaşayan Türkçeye gereken önemi vermek”tir. “Üç Aylık Kültür ve Sanat Dergisi” alt başlığı ile okuyucu karşısına çıkan Bizim Külliye, kabul etmek gerekir ki, “Çıkarken” başlıklı takdim yazısında da belirtildiği gibi, başlangıçta daha çok mahalliliği öncelemiş; “Kendi ekmeğimizi, kendi sacımızda, kendimiz pişirmek” arzusunu öne almıştır. “Çok uzun zamandan beridir Elazığ’da ilmî, edebî, fikrî ve kültürel sahadaki boşluğu doldurulacak nitelikte bir derginin çıktığına şahit olmuyoruz” tespiti, derginin bu amacını daha da berraklaştırır. Böylece daha önceki yıllarda Elazığ’da yayınlanan ve çoğu kısa ömürlü olan Yeni Fırat, Harput, Hedef, Nilüfer, Çağrı gibi dergilerin bıraktığı boşluğu doldurmak arzusu dile getirilir. Ancak Bizim Külliye, ilk üçbeş sayı sonra kendinsini mahalliliğin dar alanına hapsetmekten kurtarmış; ulusal bir dergi kimliği kazanarak bütün Türkiye’ye, hatta bütün Türk dünyasına hitap edebilecek bir yazar zenginliği ile muhteva ve üslup seviyesine ulaşmıştır. Aşağıdaki içerik incelemesi, sanırız bu gerçeğin bir abartı olmadığını ortaya koyacaktır. Bizim Külliye yayın hayatına 50 sayfalık bir hacimle başlar. İkinci sayıda 70 sayfaya çıkarılan hacim, dördüncü sayıdan itibaren 78’e yükselir. İlerleyen sayılarda bu hacim 90; son dönemde ise 112 sayfaya ulaşır. Hacimdeki bu gelişme, derginin hem şair ve yazar kadrosunun zenginleştiği hem yazıların daha geniş ve derin boyutlu hâle geldiği hem de okuyucunun dergiye olan ilgisinin arttığının ispatıdır. Bu arada derginin kâğıt, baskı, kapak kompozisyonu, mizampajı da giderek daha kaliteli, titiz, kusursuz ve estetik hâle gelmiştir. İmla ve yaşayan Türkçe hususunda gösterilen titizliği de burada belirtmemiz gerekir. Bizim Külliye’nin her geçen sayıda artan geniş bir yazar kadrosu mevcuttur. Bu husus öncelikle, derginin dar bir kadronun kalemine hapsedilmesinden zamanla doğacak tek seslilik ve kendisini tekrar etme tehlikesinden kurtarmıştır. Geniş yazar kadrosu aynı zamanda derginin “yerellik”ten millîliğe; hatta evrenselliğe ulaşması ve çok sesliliğe ulaşmasını sağlamıştır. Bizim Külliye’nin şair kadrosunu belirleyen isimler şunlardır: Yavuz Bülent Bâkiler, Yahya Akengin, Bekir Sıtkı Erdoğan, Dilaver Cebeci, Ali Akbaş, Ah-

met Tevfik Ozan,A.Vahap Akbaş, Bestami Yazgan, Halil Soyuer, Olcay Yazıcı, Hasan Ali Kasır, Nazım Payam, Ömer Kazazoğlu, Mahmut Bahar, Ali Öztürk, Bahtiyar Aslan, Yusuf Dursun, Ömer Demirbağ, Seval Koçoğlu, Kalender Yıldız, İsmail Aykanat, Nurettin Durman, Mehmet Aycı, Rıfat Ayaz, Mehmet Zeki Akdağ, Şerif Fatih Akkâğıt... Necati Kanter, A.Vahap Akbaş, Muhterem Yüceyılmaz, Ümit Fehmi Sorgunlu, Osman Koca, İmdat Avşar, Yasemin Akkuş gibi isimler derginin hikâyecilerini oluştururlar. Bizim Külliye’nin denemeden makaleye, metin tahlilinden kitap tanıtımına kadar uzanan yazılarını kaleme alan bir hayli zengin yazar kadrosu içinde en çok dikkati çeken isimler şunlardır: Hilmi Yavuz, Yahya Akengin, Olcay Yazıcı, İsmail Çetişli, Namık Açıkgöz, Nazım H. Polat, Nurullah Çetin, Naci Onur, Tarık Özcan, Köksal Alver, M.Kayahan Özgül, Mustafa İsen, D.Mehmet Doğan, Mustafa Miyasoğlu, Mehmet Nuri Yardım, Nail Tan, Kemal Batmaz, Taner Namlı, Beyhan Kanter, Vedat Tanyıldızı, Hasan Akçay, Şinasi Gülaçtı, Suat Bulut, Rıfat Araz, Vefa Taşdelen, Milay Köktürk, Turan Karataş, Cihan Okuyucu, Bayram Bilge Tokel, Muhsin İlyas Subaşı, Ömer Naci Soykan, M.Halistin Kukul, Mustafa Özçelik, Mahir Adıbeş, Mehmet Narlı, Süleyman Daşdağ, Levent Bayraktar... Sanırım dergide okuyucunun ilgi duyduğu önemli bir başka zenginlik, sahasındaki çalışma, eser ve fikirleriyle tanınmış kişilerle yapılan mülâkatlardır: Cengiz Aytmatov, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Bahaeddin Karakoç, Yavuz Bülent Bâkiler, Ali Akbaş, Ataol Behramoğlu, Nazan Bekiroğlu, Namık Kemal Zeybek, Talat Halman, Beşir Ayvazoğlu, Doğan Hızlan, Adnan Binyazar, Nurullah Genç, Hüseyin Hatemi, Lale Müldür, Mehmet Özbek, Ahmet Bican Ercılasun, İnci Enginün, Sadık Kemal Tural, Ahmet Vefik Alp, A.Turan Alkan, Nevval Sevindi, İskender Pala, Sadık Yalsızuçanlar, Ahmet Buran, İsmail Çetişli, Alemdar Yalçın, Abdullah Uçman, Hicabi Kırlangıç, Mustafa Miyasoğlu, Olcay Yazıcı, Reha Çamuroğlu, Nazım H. Polat, Nevzat Kösoğlu, Yılmaz Daşcıoğlu, Fulya Bayraktar, Enver Ercan, Şerif Aydemir kendileriyle mülâkat yapılan isimlerden bazılarıdır. Ayrıca dergide Türk Cumhuriyetlerinden soy-

92

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


daşlarımızın (Alimbay Borakaraev Bazılova B.K, Memmed Aslan vb.) ve bazı Batılı yazarların (Martin Warner, Patric Hogan,Laure Fortin, William Wordsworth, Edward Said, Walter Mosley, Sherman Alexie, Raymond Williams, Patric Colm Hogan, Detlef Hoster vb.) yazılarına da yer verilmiştir. Makale ve mülâkatlarıyla derginin içeriğini zenginleştirip derinleştiren kişilerin önemli bir kısmının “akademisyen” olması dikkat çekicidir. Sanatkârlarla zenginleşen bu kadro, derginin adına yakışır bir “Külliye” olmasını sağlamaktadır. Yukarıda bir kısmının isimleri zikredilen yazar ve şairlerin Bizim Külliye’ye büyük katkıda bulundukları muhakkak. Ancak bunca ismi dergide buluşturan, on beş yıl müddetince kesintisiz biçimde ayakta kalmasını sağlayan, üç ayda bir elimize somut bir dergi takdim eden “mutfak işçileri”ni unutmamak gerekir. Eğer yanılmıyorsam söz konusu hizmetlerde en önde yer alan “mutfak işçisi” Nazım Payam’dır. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Nazım Payam, aynı zamanda şair ve nâsir kimliğiyle de müstesna bir sanat adamı. Mahmut Bahar, Aydın Karabulut, Necati Kanter, M. Naci Onur, Ömer Kazaoğlu, Kemal Batmaz, Taner Namlı, Ahmet Faruk Güler gibi isimler derginin diğer mutfak işçileri. Adı geçen kişiler, aynı zamanda kalemleriyle de derginin içeriğini zenginleştirmektedirler. Bizim Külliye’nin varoluşunda belirtilmesi gereken bir başka önemli faktör, malî yükünün İzzet Paşa Vakfı tarafından üstlenilmiş olmasıdır. Bu tür bir serdengeçtiliğe soyunanlar çok iyi bilirler ki, büyük ideallerle çıkılan yolda “para”, kısa süre sonra ayaklara takılan önemli bir pranga oluverir. Türkİslam kültürüne “kayıtsız şartsız” sahip çıkmayı ilke edinen İzzet Paşa Vakfı adına derginin sahipliği ve yazı işleri müdürlüğünü Nihat Eriş’in üstlenmesi, Bizim Külliye’ye hayat vermiştir. *** Mevcut 60 sayıyı bir bütün olarak gözden geçirdiğimizde Bizim Külliye’nin -“kültür ve sanat” alt başlığına rağmen- öncelikle iki temel ayağı olduğunu görürüz. Bunlar; “edebiyat sanatı” ve “edebiyat bilimi” ayaklarıdır. Elbette bu iki ayak “kültür ve sanat”ın sınırları içinde yer alır; ancak edebiyatın dışındaki güzel sanat dallarının bir hayli zayıf kaldığı da bir gerçektir.

Derginin sayfalarında yer alan şiir, mensur şiir, hikâye, hatıra, seyahat ve deneme türü metinleri, doğrudan doğruya edebiyat sanatına dair eserleri oluştur. Bu noktada ön sırayı her zaman şiir almıştır. Derginin hemen her sayısında üçbeş şairin şiirlerine yer verildiği görülür. İkinci sırada hikâye türü yer alır. Bu bağlamda Bizim Külliye’nin saf bir edebiyat sanatı dergisi olduğunu söylemek zordur. Bizim Külliye’de sanat ve özellikle edebiyatın mahiyeti, niteliği ve çeşitli meselelerini ele alan makale, eleştiri ve mülâkatlar, edebiyat bilimi sınırları içinde kalır. Edebiyat bilimine dair yazı ve mülâkatlar da çok büyük ölçüde edebiyat teorisiyle alâkalıdır. Bunun yanında edebiyat eleştirisi, edebiyat sosyolojisi, edebiyat tarihi sahalarına da önemli yer ayrılmıştır. Derginin hemen her sayısında, özellikle özel dosya veya sayıların öne çıkmaya başlamasından itibaren edebiyat sanatının üzerine oturduğu zemini kendine ilgi alanı olarak seçen edebiyat teorisine geniş yer verilmiş; adı geçen disiplinin pek çok problemi derinlemesine işlenmiştir. Bizde uzun süre “edebiyat nazariyesi” (nazariyat-ı edebiye) tamlamasıyla karşılanan ve edebiyat felsefesi” olarak da düşünülebilecek olan bu dal, bir anlamda diğer dalların alt yapısını veya anahtarını oluşturur. Derginin söz konusu yaklaşımı, okuyucu kadar bizzat edebiyat sanatıyla uğraşan sanatkârlar için de önemlidir. Zira edebiyat teorisi konusunda fazla birikimi olmayan birinin, edebiyat sanatı ve bilimi sahalarında sağlıklı hükümler verebilmesi bir hayli zordur. Söz konusu içeriğin okuyucuya sunulması büyük ölçüde altıncı sayıdan itibaren yürürlüğe konulan “dosya” ve/veya “özel sayı”larla gerçekleştirilmiştir. Dikkatle seçilen dosya ve/veya özel sayı konuları ve bu konular etrafında kaleme alınan makale, eleştiri ve denemeler ile onunun uzmanı kişilerle yapılan söyleşiler, derginin neredeyse konuyla alâkalı müracaat edilmesi gereken “kaynak eser” seviyesine yükselmesini sağlamıştır. Edebiyat sanatı veya eserinin üzerine oturduğu güzellik zeminini, derin anlam katmanlarını, beslendiği düşünce dünyasını, tarih içinde varlığını sürdürürken yaşadığı serüvenleri, biricik ifade malzemesi olan dilin mahiyetini, belli başlı formlarını esas alan estetik (54), eleştiri (8), edebiyat ve mitoloji (51), edebiyat ve felsefe (46-47), edebiyat ve ideoloji (24), edebiyat ve politika (48), edebiyat ve tarih (39-40), edebiyat ve metafizik (50), edebiyat ve değişim (58), edebiyat ve gelenek (55),

93

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


edebiyat ve dil (Türkçe 30), edebî türler (38) dosya konulu sayılar bunun isbatıdır. Mesela iki sayı devam eden edebiyat ve felsefe (46-47) dosyasını incelediğimizde, 46. sayıda “Edebiyatın Varoluşsal Boyutu” (Vefa Taşdelen), “Türçenin Varlık, Uzam- Zaman Kavrayışları Üzerine Bir Deneme” (Ömer Naci Soykan), “Felsefe, İnsan ve Edebiyat Üzerine Bir Deneme” (Yahya Akengin), “Edebiyat-Felsefe İlişkisi Üzerine” (İsmail Çetişli), “Soru Soran ve Hayret Eden Bir Düşünür Olarak Divan Şairi” (Dursun Ali Tökel), “Felsefe ve Edebiyat Dünü, Bugünü, Yarını” (Martin Warner), “Edebiyat Bir Felsefe Midir? ” (Mustafa Çevik), “Aşkın Evrenselliği” (Necati Kanter), “Yesevî Düşüncesi ve Hikmet”, (AlimbayBorakaraev), “Âşık Veysel’in Felsefesi”(Ahmet Özdemir),“Süper Kahramanlı Fantastik Filimler Felsefesi” (Kemal Batmaz), başlıklı makaleler ve Abdullah Uçman, Ali Osman Gündoğan ile yapılan mülâkatlar; 47. sayıda ise “Müzik Üstüne Felsefi Bir Deneme” (Ömer Naci Soykan), “Dünyada Felsefi Romanın İlk Örneği Hayy bin Yakzan ve İbn Tufeyl” (Süleyman Doğan), “Edebiyat-Felsefe Kavşağında İlk Buluşmalar” (Nazım H. Polat), “Türkiye’de Felsefi Üretim: Edebiyat, Bir İmkân Olabilir mi?” (Hilmi Yavuz), “Felsefe ve Edebiyat Dostluğu” (Mustafa Miyasoğlu), “Edebiyattaki Felsefe Felsefedeki Edebiyat” (Vefa Taşdelen), “Hikemî Şair Nâbî” (M.Naci Onur), “Karacaoğlan’ın Felsefesi” (Ahmet Özdemir), “Bir Kuramsal Problem Olarak Edebiyat Portresi Türü” (Bazılova B.K), “Ne Felsefesiz Ne Denemesiz” (Selma Baş) başlıklı makaleler ve Ahmet İnam, Namık Açıkgöz, Kenan Gürsoy ile yapılan mülâkatlar yer almaktadır. İki sayıdaki makale, mülâkat ve değerlendirmeleri bir arada düşündüğümüzde, dosya konusunun ne ölçüde geniş ve derin biçimde ele alınıp izah edildiği açık biçimde görülür. Küreselleşme (23), doğu-batı (7), şehir (32-33), şehir ve şair (56), şehir ve kitap (57), Harput (10), yazarlar ve hatıraları (36), yayınevleri ve yazarlar (35), edebiyat ve dergiler (59) gibi özel dosya veya sayıların bir kısmı edebiyat sosyolojisine tahsis edilmiştir. Bu arada pek çok sayıda Türk edebiyatının değişik meseleleri dosya konusu yapılarak Türk edebiyatı tarihine önemli katkılarda bulunulmuştur. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu (22), Cengiz Aytmatov (34), Yavuz Bülent Bâkiler (44), Yunus Emre (52), Ahmet Kabaklı (37) gibi doğrudan doğruya bir sanatkâr veya kişiye; Kırgız edebiyatı (53) gibi bir toplumun

edebiyatına tahsis edilen sayılar, bu konuda ilk sırada yer alır. Bunların dışında kadın (6), çocuk (9), göç-sürgün (11), felek (26), ev (43) gibi tematik yaklaşımı; türkü (42) gibi edebî türü esas alan sayıları da bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Mesela Yavuz Bülent Bâkiler (44), özel sayısında yer alan; “Bizi Bizden Başka Kim Anlar” (Nazım Payam), “Yavuz Bülent Bâkiler” (kendi kaleminden hatıraları), “Mehdi Ergüzel ile Yavuz Bülent Bâkiler Üzerine”(söyleşi), “Bâkiler’in Şiirini Kuran Poetik Unsurlar” (Vefa Taşdelen), “Palandöken Dağı Şiir Açarken” (Hasan Akçay), “Yavuz Bülent Bâkiler” (Mustafa Miyasoğlu), “Şairimiz Yavuz Bülent Bâkiler” (Nurettin Durman), “Yavuz Bülent Bâkiler’in şiirlerinde Dinî Duyarlılık” (İsmail Çetişli), “Azerbaycan Yüreğimde Bir Şahdamar” .Halistin Kukul), “Sözün Ressama Gaspıralı’nın Yolunda” (Ahmet Uludağ), “Yavuz Bülent Bâkiler’in Şiirlerinde Azerbaycan” (İbrahim Çapan) “Yavuz Bülent Bâkiler’in ‘Büyük Destan’ Şiirini Tahlil” (Nurullah Çetin), “Türklüğün Yiğit Yürekli Oğlu” (Nurettin Özdemir), “Bir Şairin Ev Hâlleri” (Selçuk Karakılıç), “Şiirimizin Magrur UçbeyiYavuz Bülent Bâkiler” (Fatih Arslan), “Bâkiler ile Elazığ’da Üç Gün” (Kemal Batmaz) başlıklı makale, inceleme, tahlil ve hatıra arzı yazılarda adı geçen şair pek çok farklı yönü, şiiri ve şiirinin nitelikleri bakımından değerlendirilmiş; okuyucuya Bâkiler hakkında detaylı bir dosya sunulmuştur. Sonuç itibarıyla birinci sayıdan altmışıncı sayıya; kâğıt, baskı, kapak kompozisyonu, mizampaj bakımdan giderek daha kaliteli, daha titiz, daha kusursuz ve estetik hâle gelen; daha da önemlisi içerik bakımından giderek zenginleşip derinleşen Bizim Külliye, Türk kültürü, sanatı, edebiyatı ve düşüncesine önemli hizmetlerde bulunmuş ve bulunmaktadır. Bir başka ifadeyle Bizim Külliye, Türk dergiciliği tarihinde lâyık olduğu yeri şimdiden almış bir süreli yayın organı; Türk kültürü, edebiyatı ve dilinin müstesna bir “uç beyi”dir. Bu itibarla Nazım Payam’ın şahsında dergiye makale, deneme, mülâkat, şiir, hikâye, hatıra vb. yazılarıyla bilfiil katkıda bulunmuş bütün yazarlara; dergininin mutfağında cansiperane çalışan kültür ve sanat âşıklarına, Nihat Eriş’e ve İzzet Paşa Vakfı mensuplarına müteşekkiriz. Beklentimiz; Bizim Külliye’nin gelecekteki her sayısında çıtayı daha da yükselterek yayın hayatını ilânihaye sürdürmesi; bu doğrultuda gönlümüz ve zihnimizin ışığı olmaya devam etmesidir.■

94

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


İki yazar iki kitap YAHYA AKENGİN

Teknolojinin sürdürdüğü gelişmeler ulaşım ve iletişimde yeni bir devrin başlamasına dönüşünce İstanbul ve taşra kavramları anlam değiştiriyor, yurt sathında her yer merkez, her yer İstanbul oluyordu. Artık ücra bir beldede yapılan yayıncılık kamu geneline ulaşma şansını yakalıyor, herhangi bir taşra şehrinde yaşamakta olan şair ve yazarlar oyunun orta yerinde rollere kavuşabiliyorlardı.

B

ir zamanlar edebiyatta iki kavramın üzerinde hep durulurdu. Biri şehir, diğeri taşra. Daha özelde ise, taşralı sözü İstanbullu olmayanı ifade ederdi. Çünkü edebiyatımızın merkezi İstanbul’du. Matbaa İstanbul’da başlayıp kurumsallaşmış, gazete ve dergicilik de yine orada sergilenip gelişmişti. Bu böyle olmakla beraber bir Anadolu basım ve yayıncılığı bulabildiği imkânlar ölçüsünde adımlarını atıyordu. Ne var ki bu hususta Başkent bile İstanbul’la boy ölçüşmenin çok ötesinde kalıyordu. İstanbul dışında yayın hayatına girip direnen dergilerin başında gelen ise Hisar dergisi olmuştu (1950-1980). 1980’den sonra edebiyat ve sanat dergileri medya patronlarının gönüllü sığıntısı olmayı içlerine sindirmeye başladılar. Bir süre öncesine kadar sermayeyi ve patronları ideolojilerinin hedef tahtası yapmış olan bazı edebiyatçılar böyle bir sığıntılığı nasılsa kendilerine yedirebiliyorlardı. Kabul edilmesi gereken bir gerçek de şuydu ki teknolojideki gelişmeler amatör ruhla dergi çıkarmayı iyice zorlaştırmıştı. Ortaya çıkan bu tablo, bizim sol edebiyatçılarımızın direnç ve mücadele gücünde sanıldığı kadar olmadığının anlaşılmasıydı. Yani çok kolay devşirilmişlerdi. Hele sermaye ve patronların kitap yayıncılığına el atmaya başlaması bizim sol ideoloji kahramanlarımızın tabansızlığını daha belirgin hâle getirmiş oluyordu. Teknolojinin sürdürdüğü gelişmeler ulaşım ve iletişimde yeni bir devrin başlamasına dönüşünce İstanbul ve taşra kavramları anlam değiştiriyor, yurt sathında her yer merkez, her yer İstanbul oluyordu. 95

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4


Artık ücra bir beldede yapılan yayıncılık kamu geneline ulaşma şansını yakalıyor, herhangi bir taşra şehrinde yaşamakta olan şair ve yazarlar oyunun orta yerinde rollere kavuşabiliyorlardı. Yukarıdaki satırları bana yazdıran örneklerden biri, Elazığ’da on beş yıldan beri yayınını sürdüren Bizim Külliye dergisi oldu. İçeriğiyle, sadelik esaslı kalitesiyle güncel edebiyatımızın önemli adreslerinden biri durumuna gelmeyi başaran bu derginin editörlüğünü şair ve yazar Nazım Payam yapmaktadır. Bizim Külliye dergisi, Türkiye ölçekli çizgisini sürdürürken, Elazığ’ın bereketli kültürel köklerinden gelen Elazığlı şair ve yazarlar kadrosunu da Türk edebiyatı geneline bütünleştirmek gibi bir misyonu sürdürmüş oluyor. Tanıtmak istediğim iki yeni kitap da Bizim Külliye dergisi etrafında mayalanmış. Nazım Payam’ın “Ses ve Yaz”ı ile, Necati Kanter’in “Bizim Şehrin Divaneleri” SES VE YAZ’da bir edebiyat yolcusunun yaşadığı şehirden edebiyat hayatımıza bakışları, yazarı Nazım Payam’ın kendi edebiyat serüveninden çizgiler dile geliyor. Denemeler ve anılar çeşnisi ile sunulan bu yazılardan hem bir şehrin edebî kokusu hem de bir şair yazarın idealist duruşundan yansıyan hormonsuz estetik çizgiler peşinde oluşunun içtenliği yansıyor. “Yazarın önceliği, gonga kim, hangi duygu, düşünce, olay veya olgu vurduysa o sesin konusu ile ilgili salt kendisinin olabileceği, sözü ezgi kıvamında bir metin oluşturmaktı.” Bunun böyle olabilmesi içinse yazarın trans hâlinin bozulmaması gerektiğini ifade eden Payam, yazma anlarının katıksız bir inziva ortamı istediğini, ilgi çekici benzetmelerle vurguluyor. “Geç de olsa anladım, şehrimizin eylül tarafındaydık biz. Kolay para kazanmaktan, sanattan, zevkten, yaşadıklarımızın inceliğini yakalamaktan uzak, sarı solgun tarafında... Çocukluğum şehrin eylül tarafında kaldı.” Nazım Payam her ne kadar böyle diyorsa da şehrin eylül tarafında kalan çocukluğundan gelen izlenimler şiirlerini ve yazılarını beslemeye devam ediyor gibi geldi bana. Vaktiyle bir romanımda ifade etmeye çalıştığım gibi “çocukluğumuz ana vatanımızdır”. Yollar o çocuğu sadece “büyümüş çocuk hâline” getirmekten pek öteye gitmiyor.

Edebiyatçı olmak da böyle bir şey olsa gerek diye düşündürdü bana yeniden Nazım Payam.* BİZİM ŞEHRİN DİVANELERİ’nin yazarı Necati Kanter’in anlattığı “divaneler”de yine insanı çocukluk sılasına götürüyor. Sıradan insanlara benzemedikleri için bu divanelerin peşinde ve çevresinde çocuklar ordusunun kümelendiğini hatırlasak durum daha iyi anlaşılabilir. Necati Kanter, anlattığı “divane”leri ilahiyatçı bakış açısıyla mistik zeminlerine konumlandırıyor: “Divaneler, tasavvufi anlayışa göre Allah’tan kalplerine gelen varit ve tecellilerle akıl ve bilinçlerini yitiren kimselerdir. Bunlar yer, içer, maddi ihtiyaçlarından zaruri olanı karşılar, ancak akıl ve bilinçleri yerinde olmadıkları için dünya işleri ile ilgilenmezler. Bunlara Ukalayi Mecanin (deli görünüşlü akıllılar) denir. Zira divaneler akıllı ahmakları değil, deli görünümlü akıllıların doğru vizyonunu temsil ederler.” Ne var ki “deli görünümlü akıllı” ile gerçekten deli olanı ayırt etmek pek de kolay olmasa gerek. Hangisi delidir, hangisi divanedir sorusunun cevabı da oldukça müşküldür. Hani türkülerimiz vardır “aklını başından alan bir güzel”i terennüm ederler. Kulunun güzelliği aklı baştan alabiliyorsa Yaradan’ın güzelliklerinden birisi tecelli ederse ne olur o kişinin hâli diye düşünmek gerekiyor. Netice olarak bu divanelerin hâllerini okurken insan düşünmeden edemiyor. Hangisi ruhsal bir zelzelenin neticesini, hangisi biyolojik bir sarsılmanın/yarılmanın eseri olmayı temsil ediyor, cevap bulamak için düşündürürler bizleri. O hâlde bizleri düşündürmek gibi bir görev icra ettikleri kesindir. “Allah’ın hikmeti” deyip geçersek kolaya mı kaçmış oluruz? “Kader” dersek rahatlığı mı seçmiş oluruz? Bu iki kavramın dışında bir izah ararsak altından kalkabilir miyiz? Onlar “divane”likleri ile bir şehrin acı, tatlı, buruk renkleri olmaya devam ederken bizlere de ibret nazarıyla bakmak ve düşünmek düşüyor herhâlde. Necati Kanter divanelerle ilgili özlü sözleri aktarmayı da ihmal etmemiş. İşte onlardan biri: “Meczup’un Allah katında ki yeri, memedeki bir sabinin Allah katındaki yeri gibidir”.**■ *Ses ve Yaz, Nazım Payam, Ötüken Yayınları **Bizim Şehrin Divaneleri, Necati Kantar, Manas Yayınları

96

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 4

kulliye60  

edebiyat sanat kültür dergisi