Page 1

ÜÇ AYLIK KÜLTÜR ve SANAT DERGİSİ

S AY I

Yıl : 16/2015

3

İZZETPAŞA VAKFI ADINA SAHİBİ ve YAZI İŞLERİ MÜDÜRÜ NİHAT ERİŞ Genel Yayın Yönetmeni NAZIM PAYAM Tashih MAHMUT BAHAR Röportaj Yrd. Doç. Dr. TANER NAMLI Dizgi-Tasarım-Kapak-Web AYDIN KARABULUT Basın ve Medya GIYASETTİN DAĞ Hukuk Danışmanı Av. Şuay ALPAY Dağıtım İzzetpaşa Vakfı Danışma Kurulu Yavuz Bülent BAKİLER Prof. Dr. Ahmet BURAN Doç. Dr. Vefa TAŞDELEN Doç. Dr. Levent BAYRAKTAR Prof. Dr. Tarık ÖZCAN Yrd. Doç Dr. Metin Kayahan ÖZGÜL Dr. M.NACİ ONUR Uzm.Necati KANTER Yrd. Doç. Dr. A. Faruk GÜLER KEMAL BATMAZ Ömer KAZAZOĞLU Abone ve Reklam Yurt İçi: MUSTAFA YAVUZ Posta Çeki Hesap No:1285029

Nazım Payam Gelin tanış olalım

7

Friedrich Nietzsche Kadeh kaldırma hitabı çev. Senail Özkan

8

Reiner Maria Rilke Hz. Muhammed'e nübüvvetin gelişi çev. Senail Özkan

9

Mahmut Bahar Avareyiz amma azade değiliz alemde

Namık Açıkgöz Edebiyat ve evrensellik

42

Dursun Ali Tökel Bir deliliğe övgü olarak Leyla vü Mecnun

48

10

11

İbrahim Şahin röp. Taner Namlı

19

Ömer Naci Soykan Felsefede yerellik ve evrenselik üstüne

23

Vefa Taşdelen Edebiyatta evrensellik sorunu

Tel. 0 (424) 233 55 13 - 233 15 00 (114) Belgegeçer (faks) : 0 (424) 237 49 65

28

Abone Şartları (Yıllık): Yurt İçi: 30 TL Yurt Dışı: 40 Avro Yıllık Kurum Abone: 80 TL Gönderilen yazılar basılsın basılmasın iade edilmez. Yayın Kurulu dergiye girecek yazılarda gerekli gördüğü değişiklikleri yapar. Yayımlanan yazıların fikrî sorumluluğu yazarlarına aittir. Bizim Külliye adı anılmaksızın alıntı yapılamaz. e-posta (e-mail) bizimkulliye@gmail.com www.bizimkulliye.com ISSN:1302-3500

39

Mustafa Sever Yönetenleryönetilenler bağlamında evrensel ilkeler... Levent Bayraktar röp. Aydın Karabulut

Yönetim Yeri İZZETPAŞA CAD. İZZETPAŞA VAKFI EK BİNA NO:16/4 ELAZIĞ

Baskı TDV Yayın Matbaacılık ve Tic. İşletmesi Tel. 0312 354 91 31 Yenimahalle / ANKARA

36

Hüseyin Özbay Dilin evreni ve evrensel açılım

54

Mahir Adıbeş Edebiyat özbeöz millidir

57

Taner Tatar Evren ve edebiyat...

61

Mustafa Özçelik Edebiyat ve evrensellik

64

Mehmet Nuri Yardım Milay Köktürk Edebiyatımız 'iyi'dir Edebiyatın ufku

31

Seval Koçoğlu Duvarın lüzumu üzerine

32

İsmail Aykanat Biricik sevgili 2

33

Serdar Arslan Bilinmeze ağıt

34

Erdoğan Erbay Varlığın kökü birdir....

66

Cafer Gariper Evrensellik ve Türk Edebiyatı

68

Hicabi Kırlangıç Edebiyat ufku

70

Ramazan Çiftlikçi Yaşar Kemal ve evrensellik

64 73

Yahya Akengin Çanakkele'nin martıları

74

Nurettin Durman Parantezin içindeki

75

Kalender Yıldız Bürütüs

76

Sezin Seda Altun Sanı

77

Süleyman Bektaş Yaz yorgunu

78

Muhsin İlyas Subaşı röp. Kemal Batmaz

82

Ergin Altay röp. M. Milat Özçelik

84

İshak Meşbeşe Mühürlü Alyans çev. Meretiko Metin

85

M. Milat Özçelik Dünyanın en güzel aşk şiiri

87

Asuman Demir Meydan

89

M. Hâlistin Kukul "Sözün Doğrusu"

92

Ebru Burcu Yılmaz Günümüz öyküsüne anlamlı bir katkı: ismigül

96

Osman Suruoğlu


Muhterem Okurlar, Kültürel hareketliliğin elzemi beslenme kaynakları ve o kaynaklara olan ilgidir. Sizin, yazar ve şairlerimizin destek, teşvik ve ilgileri devam ettikçe mutfaktakilerin nitelikli dergicilik anlayışı da elbet devam edecek ve ödüllendirme olacaktır. 2007’de Türkiye Yazarlar Birliği, 2008’de Balkan Aydınlar ve Yazarlar Birliği tarafından siz okurlarımızın, yazar ve şairlerimizin sayesinde yılın dergisi seçilmiştik. Yine Türk Dünyası Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) kuruluşundan beri her yıl düzenlediği ‘Uluslararası Türk Dünyasına Hizmet Ödülleri’ne bu yıl Bizim Külliye’yi de dâhil etti. Güven tazeleyici, onurlandırıcı ödülümüzü Kazakistan Ankara Büyükelçiliğinde aldık. Evet, bütün bu güzellikler, siz okurlarımız, edebiyatçılarımız, felsefecilerimiz ve dergimizin hamisi İzzetpaşa Vakfı sayesindedir. Elinizdeki sayımızın dosya konusu “Edebiyat ve Evrensellik” Gelecek sayımızın dosya konusu ise “Poetika” Yeniden buluşmak ümit ve dileğiyle Allah’a emanet olunuz. Bizim Külliye

2

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Gelin tanış olalım NAZIM PAYAM

Erbap meclisine, gönlü gani kişiye de ihtiyaç duyuyor insan. Belki de eksikliği gidermenin en zevkli en kolay en dostane yanı, böylesi meclislerin müdavimi olmak, tarihi, sanatı, siyaseti ve dünyanın gidişatını uzmanından, gönüllü çilecilerden dinlemek…

M

e h m e t Kaplan’ın Zeynep Kerman tarafından derlenip tanzim edilen “Edebiyat Bahçesinde Dolaşırken” isimli eserini üç gecede bitirdim. Gündüzler alamamıştım elime. Akşamları odama çekiliyor, başımı kitaba gömmekten alamıyordum kendimi. Tekrarlarla okuduğum sayfalar oldu. Nedense Hocamızın Cumhuriyet Devri Türk Şiiri’ndeki şiir tahlilleri bu kadar sarmamıştı beni. Edebiyat Bahçesinde Dolaşırken salt Mehmet Kaplan’nın kendisini gördüm. Onun duygu ve düşünce dolgunluğunu, dili işleyişini, insan sıcaklığını, samimiyetini hissettim. Çokları umursamayabilir; bir düşünceden bir kitap tanıtımından yola çıkarak üniversite dışında oturup kaldığı edebiyat mahfillerine içten içe imrendim. İşte her hafta gittikleri Nurettin Topçu’nun Gedikpaşa’daki evinin denize bakan odasında birkaç isim; Birinci TBMM milletvekillerinden Hüseyin Avni Ulaş ve Yusuf Kemal Tengirşenk; arkeolog Remzi Oğuz Arık, sosyal psikoloji âlimi Mümtaz Turan. Orada bulunanlar, “Memleketin hâlihazır durumu üzerine” konuşuyorlar. Kaplan Hoca, on3

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Soldan sağa: Kadir Koçdemir, Kemal Batmaz, Nazım Payam.

ların arasında, “dışarıdan kimsenin bilmediği ve hiçbir vesikanın yazmadığı tarihin kalbinin gizli köşelerini görür gibi” oluyor. Yine asistanlarıyla evinde; Ahmet Hamdi Tanpınarlarla, Erol Güngörlerle, Ekrem Hakkı Ayverdilerle ayrı ayrı mahfillerde. Bilgi, görgü, tecrübe yalnızca izlemek, okumak ve yaşamakla edinilmiyor. Erbap meclisine, gönlü gani kişiye de ihtiyaç duyuyor insan. Belki de eksikliği gidermenin en zevkli en kolay en dostane yanı, böylesi meclislerin müdavimi olmak, tarihi, sanatı, siyaseti ve dünyanın gidişatını uzmanından, gönüllü çilecilerden dinlemek… Evet, Mehmet Kaplan’nın mahfillerinden ziyadesiyle etkilendim. Taşra, dedikleri bu mahrumiyette olsa gerek. Arzu ettiğim lakin gerçekleştiremediğim öylesi mahfillerin ateşi hâlâ alevlidir bende. Issız yolcuya yol ışıldağı

Kültür sanat dergisi Bizim Külliye’yi yayın dünyasına katışımızın on altıncı yılı. Amaçlarımızdan biri de Elazığ’da edebiyat atmosferi oluşturmak idi. Ancak edebiyat zümresiyle ne hanemizde ne de hane dışında periyodik diyebileceğimiz bir birliktelik sağlayabildik. Dergi müdavimlerinin sayısı ise hâlâ üçü geçmez. Onlar da mutfaktakiler. Hayatı, edebiyat diliyle yorumlamaya yeltendiğimizde bir başına kalmayı öğrendik. Hele ilk beş yılımız tamamıyla ötelenmişti. Kimi hemşerilerimiz bizleri mevki makam heyecanında, siyasi iti-

bar peşinde sanıyordu. Onların bu sanılarından, sorgulayıcı tavrından kurtulamıyor, susmayı yeğliyorduk. Kimileri uğraşımızın dışındaydı, zaten varlığımızı da yokluğumuzu da umursamıyorlardı. Sokakta, caddede rastlaştığımız “eski” arkadaşlarımızın sorduğu sorularsa şu minvaldeydi: “Kaç para kazanıyorsunuz?” ya da “Yapacak başka iş mi bulamadınız?” Talihin bir tebessümü; Bizim Külliye’nin en şenlikli yıllarını 2004’te halk katında devlet adamı niteliğiyle sevilen Valimiz Sayın Kadir Koçdemir gerçekleştirdi. Dergimize her gelişlerinde ufkumuzun sınırlarını gerdi, genişletti. Düğümlerin çözümünde tahammülümüzü gürleştirdi. Gündeme getirdiği konularla oluşturmaya çalıştığımız toplantılar kendiliğinden canlandı. Onun sayesinde şehrimizin renkli simaları, çevreye amacımızı hissettirdi. Saygınlık yolunu kısalttı. Kısacası Valimiz, hem ıssız yolculuğumuza yol ışıldağı hem de çabamızın tescili oldu. Unutmamız mümkün mü? Daha ilk ziyaretlerinde söze Karamanoğlu Mehmet Bey’in cümlesiyle başlamış, fakat tamamlamamıştı. Odadakilere göz gezdirdiğinde, cümleye noktayı biz koymuştuk. Yüzünde tebessüm; “Gâvurların bir sözü var.” demişti. “Tek bir cümleyle ifade edilemeyen şey, henüz hakikat mertebesine yükselmemiş demektir.” Ardından dil merkezli sorular yöneltmişti. Dergiciyiz ya! Türkçeye olan muhabbetimizi

4

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Yunus’u anlatırken, olumsuz manada Ziya Paşa’yı zikrederdi: Hırslı, doyumsuz, bedduacı... Edebî eserin huzuru, sıhhati kendi zemininde aratması kişiye başlı başına bir sağaltmadır. Özümsediğimiz edebiyatçı, sorunları belirlediği kadar çözüm tarzını da belirler. sezmeye dayalı şahsi cevaplar gerektiren sorulardı bunlar. Perdeyi kaldırmadan anlaşacağımızın sinyalini karşılıklı vermiştik. Bir hafta sonraki iadeyi ziyaretimizde “Bu akşam müsait iseniz dergide buluşalım.” teklifinde bulunmuştu. Mesai saati dışında, dergide buluşmalarımız aralıklarla iki yıl sürdü. Sayın Valimiz Kadir Koçdemir, okur yetenekliydi. Bazen dergimizin eski sayılarında yer almış şiirleri irdeler, bütünlük içermeyen metinleri eleştirir; tartışılacak noktaların altını çizer ve dosya konumuzun eksiklerini vurgulardı. Bazen dergimizde işlenmesi gereken konular üzerinde durur, o konuların getirisini açardı. Mesela “Edebiyatımızda Felek” onun tavsiyeleriyle gerçekleşmiş bir dosyadır. Bazen de bir sonraki çalışmamız için önemli eserlerin ismini âdeta içeriklerini maddeleştirerek belirtirdi. Bibliyografya bilgisi bizleri hayrete düşürürdü. Bilgi edinme ve edinilen bilginin kana karışmasında “Okyanus orada duruyor, önemli olan bizim kabımızın ölçeği ve su tutma kabiliyetinin ne olduğu.” derdi. Çevresinde ona hayranlık uyandıran bir başka yönü ise imla ve noktalamaya olan vukufu ve titizliğiydi. Mahiyetinde bulunanları, yanlış yapma korkusuyla en fazla tedirgin eden konu buydu. Onun keşke herkes evinde bir sözlük, bir imla kılavuzu bulundursa temennisi, memuruna gelince mutlaka dayatmaya dönüşürdü. Yazıya hürmeti, düşünceye saygısındandı. Noktalama ve imla için dergimizin bir metnini ele almaya görsün tashihçimizin yüzü peşinen kızarırdı. Sayın Valimiz, Küreselleşme-Koordinatları Okumak ve Millî Devlet ve Küreselleşme isimli iki eserin yazarıydı. Konumuz Küreselleşmeyse; bir kitabın iki kapağı arasına yerleşmiş fikirlerin asıl söylenmesi gerekenlere sadece küçük bir teşekkül ve teşebbüs olduğunu onun sohbetlerinde bir kere daha anlardık.

O, Küreselleşme üzerine konuşmasını dergide buluşma akşamlarına bölmüştü. İlkin ‘küreselleşme’ kavramını, ekonomik, kültürel, politik, ekolojik, teknolojik boyutlarıyla açmıştı bize. Sonra “anlamı değişen sınırlar”ın kurduğu örgün ilintilere, işsizliğe, olumsuz rekabete, üreten ve tüketenlerin doğurduğu ilişkilere değinmişti. Bir başka akşam küreselleşmenin, iç ve dış güvenlikte, ekonomik faaliyetlerde millî devletlerin karar alma mekanizmalarını nasıl zayıflattığını, üstte uluslarüstü teşekküllere, altta bölgesel otonomi ve yerel özerkliklere niçin yol açtığını örnekleriyle anlatmıştı. Temellendirdiği bilgi, direkt zihnimizin yorum gücüne vuruyor, sarsmayan fakat sık titreşimlerle dikkatlerimizi küreselleşme ideolojisi ile değerler kaynaklı evrensellik arasındaki ayrıntılara çekiyordu. Oradan ve ondan ayrıldıktan sonra da düşünüyorduk. Nitekim eşcinsellerden anarşistlere; aşırı solculardan milliyetçilere kadar birbirleriyle zıt grupların aynı meydanda toplanarak farklı istekler sunmalarına rağmen çözümde bulunmayışları bizleri niçin düşündürmesin ki? Hem Valimizin arzusu da düşündürmek değil mi? Bunu, daha ilk adımda Küreselleşme’nin ‘Takdim’inde anlıyoruz. “Bu insanların hepsi kendi kaderlerini ilgilendiren irade oluşturma ve karar alma süreçlerinde katılamamaktan, söz hakkı sahibi olmamaktan şikâyetçidir. Başka bir deyişle, kararlarla ilgili çok ciddi, derin ve ağır bir meşrutiyet krizi vardır. Millî devletin karar alma ve biçimlendirme alanı daralmaktadır. Karar alma süreçleri ülke dışına kaydırılmaktadır.” Evet, Neden, niçin “karar alma süreçleri ülke dışına kaydırılmaktadır?” Konumuzla ilgili son konuşmasında, ‘suyu akarına bırakacak olursak’ küreselleşmenin bilgi temelleri ve sosyal kaygıları zayıflamış, aksine bir o kadar da egosu gelişmiş bireyleri çoğaltacağın-

5

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


dan bahsetmişti. Bu bahse dayanarak edebiyatın tanımlayıcı, sorgulayıcı işlevini; genç edebiyatçıların toplumdan kaçış nedenlerini ve sorundan çıkış yollarını tartışmıştık. Sonuçta, edebiyatın da edebiyatçının da vereceği insan kumaşıdır. İnsan kumaşı eskimez, yıpranmaz sevgi ölçüsüne uygun olmalıdır. Edebiyatçının beslenme kaynağı sevgiyse elbette sevgi tasasız olmaz. Kendi avucuna kapanmak da olmaz, kanaati paylaşılmıştı. Dünyayı kucaklayacak kuvvet; insanları değersiz görmek, dışlamak, sınıflara ayırmak, acze düşürmek yahut düş ürünü dairede vakit geçirmek midir? Hayır! Edebiyatçıya düşen, dünyayı tüketim felaketleriyle tepen ve akabinde parçalayıp yutan küresel iştaha karşı, her canlının her canlıya sevgisini, yaşama direncini artıracak dayanırlık derecesi yüksek kültürel unsurların hükmünü icra etmektir. Valimiz sosyal-psikolog Erol Güngör’ü düşüncesinden referansla mesela demişti; “(bizde) pek çok şey değişse de, bir arada yaşamanın temel gerekleri geçerliliğini korumaktadır.” “(Küreselleşme ideolojisine karşı) …halkın temsil ettiği yerli kültür büyük ölçüde ayaktadır. Türk insanı kültürünü koruma ve devam ettirme konusunda şaşırtıcı reflekslere sahiptir. O, bilmese bile sezerek birçok tahribata müsaade etmez.” Her şairde Yunus’u arardı

Onun ezel ve ebet şairi Yunus Emre idi. “Gelin tanış olalım/ İşi kolay kılalım/ Sevelim sevilelim/ Dünya kimseye kalmaz” dizelerini içselleştirdiğimizde, yeryüzündeki bütün insanlara aynı mesafeden ve bilakayduşart aynı muhabbetle bakabileceğimizi diline pelesenk etmişti. Halis niyet, buzları eritir, dağları aşırtır, sohbeti kıvamında kurdurur insana. Halis niyetin ocağı genelde yerlinin közüyle tüter. O, her şairde Yunus’un yerliliğini, Yunus’un tanışma üslubunu arardı. Ona göre Yunus, her insana hane içinden biri olmaya namzetti. “Eğer evrensel şahsiyet aranıyorsa Yunus’u işaret etmemiz yeter.” diyordu. Ve sorular ekliyordu: Yunus nelere sahip? Muhataplarına ulaştırmak istediği ne? Muhatapları ondan ne alır? Ona ne verirler? Ona bakmalı. Yunus şahsiyetinde dil fettanlığı, kurnazlık, fırsatçılık yok; menfi istekleri meşru kılmak yok. İnsanı ve inancı istismar yok. Doğal. Sevgi dolu. Sözü ve sevgisi aynı

ışıltıda! İnkârdan milyon kere milyon uzak… Yunus’u anlatırken, olumsuz manada Ziya Paşa’yı zikrederdi: “Hırslı, doyumsuz, bedduacı...” Edebî eserin kişiye huzuru, sıhhati kendi zemininde aratması başlı başına bir sağaltmadır. Dilini, sorunlarını benimsediğimiz edebiyatçının çözüm tarzını da benimseriz. Onun elinde temel bilgileri kalınlaştıran bir proje yoktur belki. Ama insan ışığı, insan inceliği vardır. Yeni duygu ve düşünce açılımları için onlarca kitap okumaktansa bölmeyen, yozlaştırmayan, bayağılaştırmayan birkaç edebiyatçının eseri yeter bize. Şu cümle Sayın Valimizin şairlerimize itirafıdır: “Yunus, bana ait olduğum bütünü, durduğum yeri, ezelden ebede yolculuğumdaki seyir defterimi, sözün mahiyetini ve gücünü hatırlatıyor.” Herkes gibi Valimiz Kadir Koçdemir’e de mutluluk, sevdiğine hizmetten geliyordu. O, Eskişehir’e atandığında 1954’ten beri her yıl düzenlenen Uluslararası Eskişehir Yunus Emre Kültür ve Sanat Haftası’nın çehresi birdenbire değişti. Anlatayım: Yunus Emre tiyatro ve sinema senaryosu yazdırmaya öncülük etti. Yunus Emre roman yarışması düzenledi. Yunus Emre Divanı’nın İngilizce basımını; yabancı dillerde yayınlanmış olan Yunus Emre’yle ilgili yayınların Londra’daki sergisini destekledi. Yunus Emre Oratoryosu’nu New York ve Washington’da dinletti. Onun Almancası, Almanca yazılmış felsefe kitaplarını tercüme edecek düzeydeydi. Omzunda Bizim Yunus’un eserleri Almanya’ya yürüdü. Döndüğünde Bizim Külliye, Varlık, Türk Edebiyatı, Türk Yurdu ve Kardeş Kalemler benzeri fikir, kültür, sanat dergilerine Yunus Emre’ye özel sayı hazırlama tavsiyelerinde bulundu. Şimdiye dek yalnızca ‘Yunus’ ismiyle yetinenlere Yunus’un eserlerini dağıttı. “Eskişehir Yunus Emre Şiir Dinletisi” davetlisiydim. Randevu aldım. Görüştük. Sözü yine Yunus’a çattık. Yunus’un “Kişi bile söz demini Demeye sözün kemini Bu cihan cehennemini Sekiz uçmağ ede bir söz” dörtlüğünü okudu ve ekledi: “İnsanın bunlar yazıldıysa yeni şiire ne hacet diyesi geliyor.” ■

6

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Trinkspruch, Frage eines Wassertrinkers An Hafis

Die Schenke, die du dir gebaut, ist größer als jedes Haus, Die Tränke, die du drin gebraut, die trinkt die Welt nicht aus. Der Vogel, der einst Phönix war, der wohnt bei dir zu Gast, Die Maus, die einen Berg gebar, die — bist du selber fast! Bist alles und keins, bist Schenke und Wein, bist Phönix, Berg und Maus, Fällst ewiglich in dich hinein, fliegst ewig aus dir hinaus –¬ Bist aller Höhen Versunkenheit, Bist aller Tiefen Schein, Bist aller Trunkenen Trunkenheit — wozu, wozu dir — Wein?

KADEH KALDIRMA HİTABI, BİR SU İÇİCİNİN SORUSU Hafız'a

Bina ettiğin meyhane, Her evden daha büyük, Mayaladığın içkiyi Bütün dünya içip bitiremiyor. O eski zamanların anka kuşu, Misafirdir sende, Dağ doğuran fare, Şimdi –bizzat sensin nerdeyse!

Friedrich Nietzsche Çev. Senail Özkan

Sen her şey ve hiçbir şeysin, saki ve meysin Sen ankasın, dağ ve faresin Ebedi kendi içine düşersin, Ebedi kendi içinden kanatlanırsınSen bütün yüksekliklerin verdiği sarhoşluksun, Sen bütün derinliklerin görüntüsüsün, Sen bütün sarhoşların sarhoşluğusun -neye, neye lazım sana –şarap?

7

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


MOHAMMEDS BEREFUNG. Da aber als in sein Versteck der Hohe, sofort Erkennbare: der Engel, trat, aufrecht, der lautere und lichterlohe: da tat er allen Anspruch ab und bat bleiben zu dürfen der von seinen Reisen innen verwirrte Kaufmann, der er war; er hatte nie gelesen – und nun gar ein solches Wort, zu viel für einen Weisen. Der Engel aber, herrisch, wies und wies ihm, was geschrieben stand auf seinem Blatte, und gab nicht nach und wollte wieder: Lies. Da las er: so, daß sich der Engel bog. Und war schon einer, der gelesen hatte und konnte und gehorchte und vollzog.

HZ. MUHAMMED'E NÜBÜVVETİN GELİŞİ İnzivaya çekildiği o mağaraya girince, Yüce varlık, anında tanınan melek, Samimi, saf ve o nuranî varlık nice: Kibir ve gösterişten ırak, rica ile, Destûr istedi huzurunda; o, bir tacirdi Yolculuktan ötürü hem de pek dalgındı; Ümmî idi, okumamıştı hiç – fakat şimdi Ziyâdedir o bilgeye böylesine bir söz. Fakat melek, buyururcasına, ona tekrar Kâğıt üzerinde yazılı olanı gösteriyordu, Vazgeçmiyor ve yine, Oku! diyordu. O vakit okudu: Öyle ki melek önünde eğildi. Ve sanki o çoktandır okumuş birisiydi Başardı ve itaat ile yaptı söyleneni.

Reiner Maria Rilke çev. Senail Özkan 8

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


avareyiz amma azade değiliz âlemden herkesin konuştuğu yerde sus herkesin sustuğu yerde konuş böyle mi başlamıştır belagat bekçiliği bu yüzden midir söze çifte su üstünde sözlüğe adanmış kelimelerin gölgesi müsveddelerini temize çeker hayatın sesler kılçığından ayrılacak üflenecek harflerin tozu bir virgüle boyun bükse de mana şiiri şairinden dik duracak çünkü his yoldaşı fikrin çünkü hayal hakikatin yokuşu olan şu kur ’ası çekilmiştir ezelden şiirle müjdelenen şairin hissesine bir mısra düşer - avareyiz amma azade değiliz âlemden

MAHMUT BAHAR

9

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


LEVENT BAYRAKTAR ile edebiyat, hikmet ve evrensellik üzerine

Türklerin töresinde “adalet” merkezî kavramdır. Gök nizamı, kutup yıldızı etrafında muntazam bir şekilde nasıl tesis edilmişse, yeryüzünde de yer nizamını kurmak ve kollamak Tanrı’dan “kut” almış olan ve adaletle hükmetmek zorunda olan, dahası bunun bilincinde olup bunu erdem olarak yaşayan Türk hükümdarının vazifesi ve borcudur.

AYDIN KARABULUT

Levent Bayraktar 1972'de

Ankara'da

doğdu.

İlk, Orta ve Lise tahsilini burada tamamladı. 1989'da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne girdi. Buradan sırasıyla 1993'te lisans, 1997'de yüksek lisans ve 2003'te de doktora derecelerini aldı. 1995'te mezun olduğu Fakülte ve Bölümde araştırma görevlisi, 2004'te Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde yardımcı doçent ve 2011'de de Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Felsefe Bölümünde doçent oldu. Bölümün kuruluşunda rol alarak 2011-2014 yılları arasında Felsefe Bölümü Başkanlığı görevini yürüttü. Hâlen Felsefe Tarihi Anabilim Dalı Başkanlığını sürdürmektedir.

Hocam merhaba, ilkin dosya konumuz olan “edebiyat ve evrensellik” hakkında söyleşi talebimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Siz bir felsefecisiniz ve çağdaş felsefe ile Türk düşüncesini birlikte ele almaktan yana olduğunuzu çalışmalarınızdan gözlemliyoruz. Sohbetimize başlarken Türk edebiyatı ile Türk düşüncesi arasında bir münasebet kurulabilir mi diye sorsak neler söylersiniz? Öncelikle teşekkür ediyorum. Her şeyin hızla yozlaştığı ve insanoğlunun kendisini yalnız ve pusulasız hissettiği bir ortamda her sayınız ile hem hikmet ve hakikati hatırlattığınız hem de bunu Türkçe ve Türk kültürü içinden ifade etme gayretinde olduğunuz için. Türk edebiyatı, başlangıcından bu yana, kesintisiz bir biçimde Türk hikmetinin aktığı nehir yatağı gibidir. Türk hikmet geleneği, güzel ve anlamlı sözü, güzel bir form ve ahenk içerisinde, evrensele yönelen bir dikkat ve hassasiyetle dile getirmek üzerine inşa edilmiştir. Amaç sadece güzel söz söylemek değildir. Edebî türler ve formlar içinde eser vermek de değildir. Temel amaç insanı, insanın değerlerini, toplumu, devleti ve hatta bütün bir insanlığı kuşatacak ve yaşatacak hikmeti ve hakikati gösterebilmektir. Edebiyat kavramı ile hikmet ve hakikatin aynı 10

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


cümle içerisinde kullanılmasına pek alışık olduğumuz söylenemez. Sizce edebiyat bir tefekkür alanı mıdır? Edebiyat tarihçisi veya bir edip olmadığımı itiraf ederek bir parantez açmak istiyorum. Bizde edebiyat, ‘edeb’ kavramından türetilmiştir. ‘Edeb’ ise en yalın ifadesiyle kişinin kendisini bilmesidir. Fakat bu söylendiği kadar kolay elde edilebilecek bir durum ya da farkındalık hâli değildir. Böyle bakıldığında Türk edebiyatı tarihini insanın kendini bilmesi, insan-insan, insan-toplum, insan-devlet, insan-tabiat ve insan-Tanrı ilişkilerinin bütünü olarak tasavvur edebiliriz. Bütün bu ilişkileri incelemek ve irdeleyebilmek ise hikmet ve hakikat eksenli bir okuma, anlama ve anlamlandırma faaliyetini zorunlu kılar. Peki, bu aşamada edebiyat ve bilgi ilişkisi de gündeme geliyor mu? Şüphesiz. İnsanın bütün anlamlı eylemlerinin temelinde bilgi vardır. Bilgi basitten karmaşığa, fizikten metafiziğe doğru bir seyir takip eder. Dolayısıyla edebiyatın hikmet ve hakikat ile ilişkisini irdelemek ve sorgulayabilmek için öncelikle insanoğlunun bilgi ile ilişkisini tanımak gerekir. Bilgi, insanda açığa çıkar. Bilgi bir tabiat nesnesi değildir. Bilgimizin konusu tabiat ve onun tek tek nesneleri olabilir fakat nesne başka, bilgi başkadır. En sade tanımı ile bilgi, insanın (bilen özne) kendisine veya kendisinin dışındaki varlığa bilinçli yönelimi sonucu açığa çıkan üründür. Bu yüzden insan ve onun bilinçli yönelimi olmadan bilgi söz konusu değildir. Her türlü bilginin insanın bilinçli yönelimi sonucu açığa çıktığını söylediniz. O zaman edebiyat da bilinçli bir eylem olarak bilgiye dayalıdır demek gerekir. Evet, fakat çok daha fazlası. Özellikle de Türk edebiyatında, meselenin hikmet ve hakikat boyutunun da olduğunu görüyoruz. Buna değinmiş, ancak bunu ayrıntılı olarak dile getirmemiştik. Getirelim dilerseniz ne kast ediyorsunuz

hikmet ve hakikat ile? Hikmet çok zengin tarihselliğe ve muhtevaya sahip bir kavramdır. Başlı başına hikmetin ne olduğu ve tarih boyunca hangi dillerde ne anlama geldiğini araştıran bir eser kaleme almaya kalksak hacmini başlangıçtan tasavvur etmek neredeyse imkânsızdır. Türkçe literatürde bu konuda kapsamlı bilgi edinmek isteyenler için Hocam Mübahat Türker-Küyel’in etütlerini tavsiye edebilirim. Bu literatüre dayanarak “hikmet”in yazılı en eski metinlerde “doğru yol”, “hayvanı doğru yola sokmak”, “sevk etmek” gibi anlamlara geldiğini görüyoruz. Bu tanım ya da betimlemenin bilgi ile doğru bilgi ile ilişkisi açıktır. Zira doğru yolu diğerlerinden tefrik etmek için bilmek gerekir. Türkİslam düşüncesinin kurucu atalarından Farabi, hikmetin ilkin Kaldeliler’de (Sümerlilerle akraba bir Mezopotamya kavmi) ortaya çıktığını oradan Mısır ve Yunan’a sonra da İslam medeniyetine geçtiğini söylemektedir. Yunancada “hikmet” yani “sophia” Pithagorasçılarda karşımıza çıkmakta ve Tanrılara ait bir bilgi ve vasıf olarak betimlenmektedir. Bu yüzden onlar kendilerine “bilge” demek yerine “bilgeliği seven” anlamında “Philosophos” demişler ve bu terim Arapçaya “filozof ” olarak geçmiştir. Dolayısıyla felsefe de hikmet ya da bilgelik arayışı ve sevgisi anlamına gelmektedir. Farabi’ye İslam dünyasında muallim-i sânî denilmesinin sebepleri de anlaşılıyor böylece. Farabi, Türk-İslam medeniyetinde gerçek bir “kurucu ata”dır. Aristoteles muallim-i evvel sıfatıyla kendisinden önceki bilim ve felsefe tarihini gözden geçirerek kendi sistemini kurmuş ve mantık, metodoloji, bilim ve felsefe alanlarında kendisinden sonra otorite kabul edilmiştir. Aristoteles’in otorite ilan edilmesi, bir yandan onun bilgisine saygı duyup itibar etmeyi getirmiş olsa da, bir yandan da adına Orta Çağ zihniyeti denilen “skolastisizm”i doğurmuştur. İslam medeniyetinin doğuşu bu skolastisizmin aşılması ve modern dünyanın kurulması için muazzam bir kaynak ve hamle oluşturmuştur.

11

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Kut, töre, adalet ve hatta gönül ve edeb kavramları Türklerin tarih boyunca bilgi-inanç-eylem arasında gördükleri karşılıklı münasebetler ile evrenselleştirilebilir bir düşünceye sahip olduklarını göstermektedir. Burada evrenselleştirilebilir olmak, adaletin kozmik ve aşkın bir biçimde tanımlanması ve temellendirilmesi ile alakalıdır. Adalet, Türk hükümdarının boynunun borcudur. İslamiyet ile dünyanın kültür ve medeniyet alanlarında bir transformasyon/dönüşüm yaşadığına tanık oluyoruz. Bu dönüşümün felsefe, bilim ve edebiyat alanlarındaki yansımaları nasıl olmuştur? Teşekkür ederim, tam da oraya gelmek istiyordum. İslamiyet, ilk ayeti “oku” diye başlayan semavi bir kitap dinidir. Doğrudan doğruya insanı muhatap alır ve kilise gibi bir teşkilatlanması yoktur. Vahiy, akla ve akil olana hitap eder. Onu mükellef kılar. İnsanın kendisine ve kendisinin dışındaki varlığa yönelmesini, onu bilmesini, tanımasını, hikmet ve hakikate vasıl olmasını emreder. Böylece Türk hikmeti ile İslam hikmeti de buluşmaktadır. Zira her ikisinde de insanın gücü yettiği kadar kendisini tanıması, haddini bilmesi ve varlığın hikmet ve hakikatini elde etme gayesi ve mefkûresi vardır. Burada İslam öncesinde Türklerin kut, töre ve adalet kavramlarını nasıl tanımladıklarını hatırlamak yerinde olabilir sanırım. Zira onlar da adaletin aşkın ve evrensel bir temeli olması gerektiğine inanıyorlardı. Eski Türk hikmetine ve töresine baktığımızda; Türklerin İslamiyetle karşılaştıklarında niçin çok da yabancılık çekmediklerini anlıyoruz. Çünkü İslamiyet öncesi Türklerin töresinde “adalet” merkezî kavramdır. Gök nizamı, kutup yıldızı etrafında muntazam bir şekilde nasıl tesis edilmişse, yeryüzünde de yer nizamını kurmak ve kollamak Tanrı’dan “kut” almış olan ve adaletle hükmetmek zorunda olan, dahası bunun bilincinde olup bunu erdem olarak yaşayan Türk hükümdarının vazifesi ve borcu-

dur. Kut, töre, adalet ve hatta gönül ve edeb kavramları Türklerin tarih boyunca bilgi-inanç-eylem arasında gördükleri karşılıklı münasebetler ile evrenselleştirilebilir bir düşünceye sahip olduklarını göstermektedir. Burada evrenselleştirilebilir olmak, adaletin kozmik ve aşkın bir biçimde tanımlanması ve temellendirilmesi ile alakalıdır. Adalet, Türk hükümdarının boynunun borcudur. Oysa başka komşu medeniyetlerde adalet, hükümdarın borcu değil lütfu olarak betimlenmiş ve tanımlanmıştır. Bu yüzden, yer nizamı ile gök nizamı arasında münasebet kurulmuş olması ve adaletin kozmik bir yasa olarak konulmuş olması, Türk hikmet tarihi boyunca Orhun Abideleri’nden Kutadgu Bilig’e, Ahmet Yesevî’nin Divan-ı Hikmet’inden Farabi’nin Erdemli Şehir’ine, Yunus Emre’nin Divan’ından Mevlana’nın Mesnevi’sine ve Mehmet Âkif ’in Safahat’ından Atatürk’ün Nutuk’una kadar kesintisiz bir akış ve bilincin varlığına delil teşkil eder. Geldiğimiz bu noktada aslında edebiyat ile hikmet ve hakikat arasında veya diğer bir deyişle edebiyatla felsefe arasında sıkı bir münasebet olduğunu fark ediyoruz. Sizce felsefe ve düşünce hayatımız bu kaynaklardan yeterince beslenebiliyor mu? Çok zor fakat sorulmuş olması bile bir o kadar gerekli bir konuyu gündeme getirdiniz. Türk düşüncesi tarihini yazmaya girişenler bunun Türk edebiyatı tarihine müracaat etmeden mümkün olamayacağını

12

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


fark ederler. Çünkü yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi Türkler, varlık, bilgi, değer, kozmoloji, devlet, siyaset ve insan hakkındaki düşüncelerini genellikle edebî üslup ve formlar içerisinde ifade etmişlerdir. Aslında bu bir nakısa değil, bir zenginliktir. Nakıs olan şey; bu zenginliğin yeteri kadar farkında olmamak ve üzerine eleştirel bir titizlikle eğilip bu alanı felsefileştirememektir. Mesela Cumhuriyet dönemi Türk düşüncesi söz konusu olduğunda “Dergâh” dergisi etrafında oluşan “Dergâh Çevresi” önemli bir referans noktası veya edebiyat ve felsefe etkileşimi bağlamında bir laboratuvar gibidir. Zira bu derginin yazar ve konu kadrosuna bakıldığında, deyim yerindeyse, “çokluk içinde birlik” görülür. Derginin başarısı da buradadır. Tarih, edebiyat, felsefe, sosyoloji, pedagoji, sanat tarihi, estetik ve şiir alanlarında bugün için de hâlâ değerli ve anlamlı bir terkip oluşturulmuştur. Yazarları farklı ekollerden ve dünya görüşlerinden olsalar da ortaya koymayı başardıkları husus; yeni bir medeniyet hamlesi yapmak zorunda olduğumuz ve bunu yapabilmek için millî, manevi ve entelektüel varlığımızın temellük ve tevarüs edilmesi ile birlikte çağdaş olanın terkip edilmesi tespiti ve teşhisi olmuştur. Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın medeniyet, tarih, imtidad (süreklilik) fikirleri ile Mustafa Şekip Tunç, İsmail Hakkı Baltacıoğlu ve Mehmet Emin Erişirgil gibi Bergsoncuların gündeme getirdikleri yaratma, yenilik, oluş, müddet (süre), hafıza, benlik ve şahsiyet gibi kavramlar hem gelenekle bağların yeniden tesis edilmesine hizmet ediyor hem de hayat ve ruh alanlarında mekanizm ve determinizmin katı madde sahasında olduğu gibi işlemediği inancını getiriyordu. Saydığımız bütün isimler kendi ihtisas alanları ne olursa olsun sanatla ilgilenmiş ve felsefi-edebî veya felsefi- estetik bir kaygı ile çalışmalarını meydana getirmişlerdir. Mesela Yahya Kemal için kim ‘sadece şairdir’ diyebilir? Onun sanatı; mimari, musiki, tarih ve estetik birliktelik kurulmadan nasıl anlaşılabilir? Keza Tanpınar’ın sanatı! Mustafa Şekip ise ne salt bir psikolog ne de salt bir felsefecidir. Onun

tefekkürü de başta felsefe, psikoloji ve pedagoji olmak üzere şiir, resim ve estetikle bütünleşmiş bir tefekkürdür. Baltacıoğlu’nu anmadan ve anlamadan Türk düşüncesinden nasıl bahsedilebilir? O ilkin bir pedagog olarak görülür: pek çok “usul-i tedris” yani metot kitabı kaleme almıştır. Coğrafyadan tutun, el işlerine ve yazı öğretimine kadar. Aynı zamanda güzel yazı yani hüsn-i hat alanında bir mucittir. Adına “alev yazısı” dediği bir yazı stili icat etmiştir. “Türk’e Doğru” adını verdiği medeniyet projesi ile etik, estetik, manevi bir terkip peşinde koşmuş ve bunu din, dil, sanat, musiki, felsefe, mimari, şehircilik, tiyatro, eğitim ve daha da çoğaltılabilecek kültür ve medeniyet alanlarında sayısız eserler vererek işlemiştir. Baltacıoğlu bugünün aydınlarına ve yetişmekte olan nesillerine işlenmiş bir dil ile millî, manevi ve evrensel olanın birlendiği insani bir mefkûre bırakmıştır. Erişirgil de Dergâh çevresi düşünürlerinden olarak bir yandan Descartes, Leibniz, Kant, Durkheim, James, Bergson ve Boutroux gibi filozofları derslerine, kitaplarına ve makalelerine konu yaparak Türkçeye kazandırmış bir yandan da Darülfünun ve Mekteb-i Mülkiye’de hocalık ve yöneticilik yapmıştır. Ziya Gökalp ve Mehmet Âkif ile çok yakın mesaide bulunarak, millî olanla evrensel olanın en sağlıklı birlikteliğini kurmaya gayret etmiştir. Görülüyor ki Dergâh dergisi Cumhuriyet döneminde edebiyat ve felsefe buluşması açısından nadide bir örnek oluşturuyor ve ihtiyaç duyduğumuz bir model teşkil etmeye devam ediyor. Umuyor ve diliyoruz ki düşünce tarihçiliğimiz örneklerini vermeye çalıştığınız şekilde edebiyatla felsefenin ya da yine işaret ettiğiniz gibi hikmet ile hakikatin buluşturulduğu yeni ve özgün eserlere kavuşabilir. Bizim Külliye ailesi olarak biz de hem dile getirmiş olduğunuz tespit ve önerileriniz hem de zaman ayırıp sorularımızı cevaplandırdığınız için yürekten teşekkür ediyoruz. Estağfurullah, asıl ben teşekkür ederim. Öncelikle nazik davetiniz ve ardından da “Bizim Külliye”yi bir irfan mektebine dönüştürme azminiz için. Yolunuz açık olsun.■

13

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


İBRAHİM ŞAHİN ile evrensellik üzerine

Edebiyatın inşa malzemesi dil olduğuna, dil de daha başta millî bir karakter arz ettiğine göre, bu dilin evrensel bir kullanım biçimi ile takdimi gerekir. Dilin evrensel insani kaygıları, evrensel bir sunumla dile dökebilmesi için, yine evrensel olan başka bir sunuma itibar etmesi gerekecektir.

TANER NAMLI

Hocam, çalışmalarınız biyografinizde belirlenmiş. Ben doğrudan soruya yöneliyorum. Bir edebiyat eserinin, “evrensel” duyuş ve düşünüş tarzını yakalayabilmesi neyle ve nasıl mümkündür? Sadece edebiyat değil, genel olarak bütün sanatların evrensel duyuş ve düşünüş ile –sizin ifadenizle–bağının kurulabilmesi, eseri hangi malzeme aracılığıyla inşa etmiş olmak yanında, bizatihi inşa tarzının kendisi ile ilgilidir. Evrensel olanı yakalayabilmenin yolu evrensel olan üzerinden gitmekle ilgili bir durumdur. Evrensel olanın ne olduğunun cevabı ise, şüphesiz öncelikle klasiklerin ısrarla üzerinde durdukları insani meseleler, evrensel hususlardır. İnsandan daha evrensel bir malzeme yok. Ancak insanın evrensel olan yanı iç dünyasıdır. Ressam ya da müzisyen veya şair, insana dair değişmeyecek/değişmemekte olanı yakalayabilmeli. Fakat sadece insanın asli yanını yakalamış olmak evrensellik için muhakkak ki yetmeyecektir. Edebiyatın inşa malzemesi dil olduğuna, dil de daha başta millî bir karakter arz ettiğine göre, bu dilin evrensel bir kullanım biçimi ile takdimi

İbrahim Şahin 1963’te doğdu. İlk ve orta tahsilini 1980’de tamamladı. 1984 yılında Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. Aynı sene aynı üniversitede lisansüstü eğitimine başladı. Doktorasını Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1984 yılında tamamladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde araştırma görevlisi doktor olarak iki yıl çalıştı. 1994 yılında aynı üniversitenin Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsünde yardımcı doçent olarak göreve başlayan Şahin, 1999’da doçent, 2005’te profesör oldu. Hâlen Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde görev yapmaktadır. Tevfik Nevzat, Cengiz Dağcı, Selanikli Fazlı Necip ve Ahmet Hamdi Tanpınar (Haz ve Günah: Bir Tanpınar Yorumu) hakkında kitapları bulunan Şahin’in değişik dergilerde yayınlanmış makaleleri bulunmaktadır.

14

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


gerekir. Dilin evrensel insani kaygıları, evrensel bir sunumla dile dökebilmesi için, yine evrensel olan başka bir sunuma itibar etmesi gerekecektir. Burada kastedilen edebî sanatlardır. Genel olarak dil oyunları diyebileceğimiz edebiyat sanatları, bütün diller açısından benzer kurgularla düzenlendiğine ve insanın dil oyunları karşısındaki duyarlığı aşağı yukarı aynı olduğuna göre, evrensel bir metnin formel düzeydeki gerekliliği dil oyunlarıdır. Fakat büyük sanatkâr olmanın ölçüsü evrensel duyarlıkla ilgili olduğuna göre, evrensel kategorilerle edebî dilin bağının da kurulması gerekir. Bu bağ, kökenle ilgidir. İnsanlığın mistik kaynakları yani kökeni müşterek olduğundan mitoloji ve din gibi kökene ilişkin kaynaklarla sanat eserinin bağını kurabilen bir sanat eserinin evrenselleşmesi artık doğal bir süreçtir. Görüldüğü gibi, sadece gördüğünü bildiği dille dile dökmek, ne sanatkârlık için ne de evrensel olabilmek açısından yeterli görünmektedir. Yukarıda başlıklar hâlinde takdim etmeye çalıştığım evrensel kurgunun doğasına ilişkin tespitlerin yanına mutlaka sanatkârın bilgi birikimini, kültürünü ve duyarlığını eklemek gerekecektir. Bu konuda ben biraz Jung’a biraz da Eliot’a yakın hissediyorum kendimi. Geniş bilgi ve kültürel birikimini, dil oyunları konusundaki kabiliyetle, şahsi duyarlıkla birleştiren bir sanatkârın evrenselin doğasını keşfetmiş olacağını düşünüyorum. Konunun, sanatkârın ele aldığı konunun aktüelle ilgisinin olup olmaması ile herhangi bir ilgisi yoktur. En aktüel konular bile, mistik bir söylem üzerinden- mistik söylemin esası çok anlamlı dildir-dile getirilebilir. Eser ortaya koyarken millî ve evrensel çizgiler ne denli göz önüne alınmalı? Sanat eserinden anlam çıkaran çoğu zaman okuyucunun/seyircinin/dinleyicinin kendisidir. Sanatkârın eserde kastetmediği bir yığın anlamı, okuyucu –ya da seyirci ve dinleyici- kendi bilgi birikimine, duyarlığına göre çoğaltabilir. Fakat daha işin başında, her sanat eserinin millî bir karakteri vardır. Eserin mübdei belli bir kültürün ve cemiyetin mensubu olduğuna göre, bu mensubiyetin ilham ettiği bir millîğin görünmesi kaçınılmazdır. Kaldı ki dil varlığı, şartları ve kuralları açısından zaten millîdir. Di-

lin millîliği en başta lügat kabiliyeti itibarıyladır. Fakat bu dilin- ya da her dilin- imkânlarını sanatkâr ve halk genişletir. Eserin evrensele doğru açılan anlamı, sözünü ettiğimiz imkânların, sanatkâr tarafından kullanılma becerisiyle ilgilidir. Şiir gibi tercüme edildiğinde yeniden yazılmak zorunda olan bir sanat biçimi, dönüştürülemez şekilde millîdir. Bir başka dile aktarılması, şiirin, yazıldığı dilin imkân ve kabiliyetinin, öteki dilde yeniden kurulmasının güçlüğünden kaynaklanmaktadır. Ancak roman ve hikâye gibi nesir sanatlarının başka bir dile aktarılması, orijinal dilindeki imkân ve kabiliyetlerinin, öteki dille tekrar kurulması nispeten daha kolaydır. Bütün sanatlarda imge esas olduğuna ve dil de imge üzerinden işlerlik kazandığına göre, kişisel düzeyde, kişisel bir anlam dünyası oluşturan imgenin, kavram, metafor ve sembol gibi alanlara dönüştürülmesi, millî olandan evrensel olana doğru yürüyüşün aşamalarıdır. Edebiyat sosyolojisinin imkânları bakımından “millîlik” ve “evrensellik” kavramlarının birleştiği ve ayrıldığı noktaları görüşleriniz ışığında değerlendirebilir miyiz? Edebiyat sosyolojisinin imkânları ifadesi ile kastettiğiniz sanırım, günümüzdeki yayın, basım ve tanıtım imkânlarıdır. Fakat bunların hiç birisinin, üzerinde konuştuğumuz sanat eserinin evrenselliğine doğrudan katkısı olduğunu sanmıyorum. Bu imkânlar ancak, tanınmayı, bilinmeyi sağlar; daha da açıkçası, çok satmayı sağlar; hatta nispeten okunmayı da sağlayabilir. Ancak saydığım hususların hiç birisi evrensellikle ilgili değildir. Bir ülkenin siyasi, ekonomik, askerî ve kültürel hegemonyası da sanatkârın tanınmasını, eserinin çok satmasını, birkaç dile çevrilmesini sağlayabilir. Oysa bunların hiç birisi “evrensel” olmanın ölçüsü değildir. Evrensel olmak, evrence bilinmekle ilgili değildir; evrensel olmak, insanlığın ortak bilinçdışından konuşabilmektir. Dostoyevski, Goethe, Shakespeare insanlığın ortak bilinçdışından konuştukları için evrenseldir. Demek ki evrensel olmak, edebî metnin- aslında umumi olarak sanat eserininnerden konuştuğu ile ilgili bir durumdur. Sorun keşfedilip keşfedilmemekle ilgilidir. Eserin

15

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Modern Türk edebiyatının, başka kültürlerin/dillerin büyük eserleri ile yarışabilecek eserleri var. Onların bu kabiliyeti tamamen yazarlarının dili kullanma kabiliyetinden kaynaklamaktadır. Edebiyatın muhatabı olan akademi, okuyucu ve üçüncü sınıf gazete köşe yazarları, edebiyat tarihimize biraz göz gezdirseler asıl ölçünün ne olduğunu göreceklerdir. yazıldığı dili konuşan ülkenin siyasi ve ekonomik gücü, uluslararası alandaki belirleyici rolü tesirsiz olduğu için, romancımızı ya da şairimizi, başka kültürler tanımamış olabilir; ama bu o sanatkârın ya da sanat eserinin evrensel olmadığı anlamına gelmez. Üstelik günümüzün reklam imkânları, basını elinde tutan edebiyat mafyaları, örneğin birkaç cahil gazete köşe yazarı, neyin, hangi eserin popüler olacağını belirleyebilir ki maalesef bugün Türkiye’de durum aynen böyledir. Ama unutmayınız ki asıl belirleyici olan eserin zengin tabiatıdır ve bir gün o zengin tabiat kendini var kılar. Çıkar ilişkileriyle, ideolojik yakınlıklarla, eş dost muhabbeti ile yürüyen sanat hayatının aktüel görüntüsü daima aldatıcıdır. Klasikleşmeyi evrensellik olarak okumak mümkün mü? Şayet öyleyse, Türk edebiyatı gerçekçi bir gözle evrenselleşmeye, klasikleşmeye namzet ürünler verebildi mi? Yahut evrenseli kimlerle yakaladı? Onları evrensel kılan taraflar nelerdi? Evrensellikle benim kastettiğim tam da klasikleşmektir. Fakat Aragon’un o meşhur sözünü de unutmayalım: “Klasik olmak demek, okunmamaktır.” der Aragon. Ben okunmayı kastediyorum tabii ama klasik ile kadim bilgi/köke ilişkin bilginin modern bir formda yeniden üretilmesidir benim kastettiğim. Edebiyat bütün insanî faaliyetlerin merkezinde bulunur. Dili böyle bir avantaja imkân verir çünkü. Mitoloji, din, felsefe, psikoloji, sosyoloji ve estetik gibi alanlarla bağı yeniden üretilmiş eser, şüphesiz büyük eserdir. Bir edebiyatın klasikle bağını kuran biraz da edebiyat eleştirisidir. Maalesef,

hem teorik hem de pratik anlamda modern Türk edebiyatının en büyük sorunu edebiyat tenkididir. Ucuz ilişkilerle elde edilmiş gazete köşelerinde, ucuz zevkle tayin edilmiş eserler üzerindeki yorumlardan büyük eleştiri, büyük sanat eseri çıkmaz. Bize önce eleştirmen lazım. Adam gibi, bilgisi, kültürü, zevki ile büyük eseri bilen ve dahi sezen eleştirmenler olmadıkça Türk edebiyatından bir şey olmaz. Sorunuzun ikinci kısmının cevabını nispeten yukarıda verdim. Ama aynı sorunun şu kısmını cevaplayayım: Modern Türk edebiyatının, başka kültürlerin/dillerin büyük eserleri ile yarışabilecek eserleri var. Onların bu kabiliyeti tamamen yazarlarının dili kullanma kabiliyetinden kaynaklamaktadır. Edebiyatın muhatabı olan akademi, okuyucu ve üçüncü sınıf gazete köşe yazarları, edebiyat tarihimize biraz göz gezdirseler asıl ölçünün ne olduğunu göreceklerdir. Yayınlandığı zaman kıymeti fark edilmeyen hangi yazarlar ve eserleri, acaba yıllar sonra hangi sebeplerle keşfedilmişler? Bu sorunun cevabını görseler, bugün görmezlikten geldikleri eserlerin, ilerde onların zevksizliğine ve samimiyetsizliğine inat, dirileceklerine tanık olacaklardır. Bugün, bütün bir edebiyatımızda evrenseli yakalayan, klasikleşmeye aday yazarlarımız kimlerdir? Sorunuza vereceğim cevap ister istemez spekülatif olacaktır. Modern Türk edebiyatının roman sahasında klasikleşebilecek, kısacası, dünya edebiyatının büyük eserleri ile yan yana gelebilecek fazla romancısı yok. Sizin de benim de bildiğim Tanpınar başta olmak üzere, birkaç ya-

16

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


zardır. Fakat Türkçe şiirde daha güçlü. Ama bu hükümler modern edebiyatın son otuz yılı için geçerli değildir. Dikkat ederseniz 1980 sonrası, edebiyat açısından eskileri keşfetmek anlamında faydalı olmuştur. Ne şiirde ne romanda, son otuz yılda kaleme alınmış büyük, kalıcı, evrensel bir roman ya da şiirin varlığından söz edebiliriz; en azından ben edemiyorum. Bu durumun birçok sebebi olmakla beraber, roman ya da şiir heveskârlarının dil konusundaki kabiliyetsizliklerini ve tefekkür noksanlıklarını ilk anda göze çarpan iki sebep olarak sayabilirim. Edebî eserin dille üretildiğini ve her yazarın ya da şairin öncelikle, diller arasında kendi dilini bulması gerektiğini, bu gerekliliğin de ciddi bir tefekkür çilesini şart kıldığını fark edemiyor heveskârlar. Öte yandan, günümüzün iletişim araçları, birtakım ilişkiler kolay ve çabuk şöhret olmayı sağlıyor. Bu kolay şöhret imkânı bence onların en büyük düşmanı. Cengiz Aytmatov evrensel bir yazar mıdır? Mesela Cengiz Dağcı’yı nereye koyabiliriz? Yazma biçimleri itibarıyla, çok ayrı yerlerde duran iki yazar, Aytmatov ile Dağcı. Yukarıdan beri izah etmeye çalıştığım ölçülür bakımından Aytmatov evrensele daha yakındır. Çünkü onun dili, siyasal ve sosyal şartlar bakımından ve aynı zamanda şahsi kabiliyetinin kâinatı simgesel kavrama gücünden dolayı, simgesel bir dildir. Ancak Aytmatov romanlarını 1990’dan önce ve sonra diye ikiye ayırmak gerekir. Önceki eserleri çok daha çoğul anlamlı metinlerdir. Dağcı’nın durumu daha özel. Çünkü Dağcı, dili kullanma biçimi itibarıyla, simgesel, dil oyunlarına, metaforik söyleme itibar etmemiştir. Dağcı’nın trajedisi, bireysel değil toplumsaldır. Sanatın nahiv ve pozitif estetik üzerine kurulu düzeni Dağcı’yı tatmin etmez. Hem şahsi geçmişi hem mensup olduğu coğrafyanın ve toplumun trajedisi onu daha berrak yazmaya sevk etmiştir. Bu yüzden negatif estetiktir Dağcı. Onun romanları hakkında konuşurken, insan “haz”dan söz edemez; hazdan söz etmek utanç verici bir şeymiş gibi gelir. Ama yine de o romanlar etkileyicidir, güçlüdür. Gücü sanıyorum dilindeki “samimi sade”likten gelmektedir. Trajedi anlatmanın

mühim noktası, neyi ne kadar anlatacağınıza dair sezgiyle bulduğunuz ölçüdür. Cengiz Dağcı’da bu ölçü dengelidir. Abartılı bir gerçeklik değil; trajik çaresizlikten kaynaklanan bir sadelik vardır. Dilinin sadeliği ile kastettiğim kelimelerin anlamına ilişkin değildir; edebî dilindeki “oyunsuzluk”tur. O zaman bazı yazarlar “oyunları” ile bazı yazarlar da “oyunsuzlukları” ile büyüktür. Nobel alanlar, dünya listelerinde çok satanlar, evrenseli yakalamış sayılabilirler mi? Çok satmak, bilinmek evrensel olabilmek için bir ölçü olamaz sanırım? Bu noktada edebiyat piyasası da ekonomik anlamda belirleyici bir unsur olarak görülebilir mi? Bence de ödüller edebî kaliteyi belirlemez. Yukarıda da söylediğim gibi, popülerliğin samimiyetle değil, samimiyetsizlikle yakın ilişkisi var. Bilhassa günümüzde, parasal karşılığı olmayan edebî haz yerine, parasal karşılığı olan bir metaa, kapitalizmin piyasa şartlarına uydurulmuş bir sanat ve sanatkârlık ölçüsü varken… Günümüzde yapmanız gereken, büyük sanat eseri yazmak değil, görünür olmanın yollarını bilmektir. Görüntü çağı diyorlar günümüze, o yüzden. Görünmenin yolu ise, ilişkilerle ilgili elbette veya aktüel konuları çalakalem yazmakla. Kitapçılarda öyle komik romanlar görüyorum ki, bu kadar seviyesizliği bu cemiyetin nasıl kaldırabildiğine şaşıyorum. Piyasa şarkıcısı gibi romancılar türedi günümüz Türkiye’sinde. Altı ayda bir roman çıkarmak zorunda sayıyorlar kendilerini romancı dediklerimiz. Yoksa unutulmaktan –aslında satamamaktan yani para kazanamamaktan– korkuyorlar. Onun için, elli yıl sonra, edebiyat tarihçileri bu döneme baktıklarında, mevcut seviyesizliği görüp şaşacaklardır. Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında yazdıklarınız, farklı yaklaşımınız dikkat çekiyor. Sizce Tanpınar, Türk edebiyatına neler getirmiş, hangi boşluğu doldurmuştur? Tanpınar, birçok bakımdan bir ölçüdür. Hem hayatıyla hem de eserleriyle bir ölçü, bir seviye… Kendi zamanının ona ilgisizliği ile dahi, bugünün seviyesizliğine bir uyarıda bulunmaktadır. Maalesef Tanpınar’ı anlatırken,

17

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Tanpınar’ı dikkatli okuyanlar, dikkatlerini ne anlattığına değil, nasıl anlattığına çevirenler, onun Türkçenin imkânlarını genişlettiğini, şahsi deneyimle evrensel olanı birleştirdiğini, bireysel, yerel ve evrensel üzerinden bir edebiyat inşa ettiğini göreceklerdir. Tanpınar sadece bunları getirmedi. kendi ifadesiyle “sükût suikastına” uğratıldığından şikâyet edip, “ah Tanpınar, vah Tanpınar” diyenler, hem Tanpınar’a hem eleştiri tarihimize hem de okuyucuya kötülük ediyorlar. Bir edebiyat eseri karşısında, akademisyenin, belki de eleştirmenin demeliyim, temel sorusu edebîliğe ilişkin olmalıdır. Tanpınar’ın ya da Oğuz Atay’ın çiçekten ya da böcekten söz edip etmediğini okuyucu zaten, romanı okuduğu takdirde görecektir. Tanpınar’a ilişkin çalışmamda, yazılarımda –aslında sadece Tanpınar’a ilişkin de değil- temel sorum “edebîlikle” ilgili olmuştur. Bir yazar kendi edebî dilini nasıl bulur, bulduğu dil edebî hazzı içerir mi içermez mi, içeriyorsa neden? Böyle bir soru ile yola çıkıyorsanız, metnin dünyasını edebiyat dışı bir yığın alanla ilişkilendirmek zorundasınız. Edebiyatı sadece konuya ve temaya indirgeyen bugünün eleştirmeni, kendi diline ihanet ediyor bence. Türkçenin bin yıllık tecrübesini yok sayıyor demektir. On dokuzuncu yüzyıldan kalan bu alışkanlık, cemiyet davalarının kürsüsü hâline getirilen edebiyatı, bir estetik nesne olmaktan uzaklaştırır. O yüzden bugünün cemiyeti nasılsa, eleştirinin seviyesi de budur. Öte yandan, edebiyatı insani faaliyetlerimizin merkezine koyup metni diğer alanlarla zenginleştirerek yorumlamak asıl amaç olmalıdır. Kaldı ki yakından takip etmemiz gereken Batı’daki eleştirel yaklaşımlar, söylediğim edebî yorum biçimini elli yıldan fazla bir zamandır yapıyorlar zaten. Tanpınar’ı dikkatli okuyanlar, dikkatlerini ne anlattığına değil, nasıl anlattığına çevirenler, onun Türkçenin imkânlarını genişlettiğini, şahsi deneyimle evrensel olanı birleştirdiğini, bireysel, yerel ve evrensel üzerinden bir edebiyat inşa ettiğini göreceklerdir. Tanpınar sadece

bunları getirmedi. Tanpınar öncelikle edebiyata bir sanat olma haysiyet ve şerefini yeniden kazandırdı. Birkaç yerde de söylediğim gibi, dün olduğu gibi bugün de Tanpınar, modern edebiyatın “en kültürlü” yazarıdır. Okur ve okuduğunu metinlerinde kullanır. Okuduğu metinleri edebî eserlerinde bu kadar kullanan ve okuduklarını bu kadar samimiyetle içselleştiren bir başka romancı tanımıyorum ben. Belki de bugünün insanı Tanpınar’dan “dikkati”; kendisine ve kâinata dikkati öğrenmelidir. Evrensel olabilme yolunda Tanpınar’ı en azından bundan sonra bir kaynak olarak değerlendirebilecek ve sunabilecek miyiz? Sanat eserinin didaktik tarafı, pedagojik olmamakla beraber, kendimizi kavramamız yolunda bize kılavuzluk etmesiyle ilgilidir. Her insanda sonsuz kâinat gizlidir. Yeter ki o kâinatı görebilecek bir bakış açımız, dikkatimiz ve tefekkür kabiliyetimiz olsun. Tanpınar’ın evrensellik yolunda, bugünün sanatkârına kaynaklık etmesi, sanat heveslilerinin, onun yazma biçimini kavramaları ile ilgilidir. Ama maalesef kimse, Tanpınar’ın dili nasıl kullandığı üzerine konuşmuyor; hâlâ onun hangi konuda ne düşündüğünden söz ediyoruz. Kolaycılık… Tembellik… Tefekkür korkusu… Entelektüel çileye talip olmamaktır bu. Dil felsefesinin, dilbilimin, mitolojinin, psikolojinin, dinin ve estetiğin Tanpınar dili ile –tema ya da konu değil–bağını kurmadan, Tanpınar’dan bir şey öğrenemeyiz. İmgenin kabiliyetini, üzerinde düşünüldükçe genişleyen kavramların, metafora ve simgeye doğru giden zenginliğini ve bütün bunların edebî hazzın – edebîliğin- feda edilemez şartları olduğunu kabul etmeden Tanpınar bize bir şey öğretmez. ■

18

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Felsefede yerellik ve evrensellik üstüne ÖMER NACİ SOYKAN

K

Her sözcüğün kendi ayrı kök veya gövdesi olması, bunların değişmemesi, son eklerin belirli anlamlar üretmesi özelliğiyle Türkçe, zaman üstü bir özelliğe sahiptir. Bugün eğitimsiz birinin bile bundan yedi yüz yıl önce söylenmiş Yunus Emre’nin şiirlerini rahatça anlayabilmesi bunun bir kanıtıdır. Sanırım, bu zaman üstü oluşundan dolayı bazı yabancı dilbilimciler Türkçeye “Tanrı dili” demişlerdir.

esin bir inancımla başlamak istiyorum söze: Sorunu ya o, ya bu ikileminde ortaya koymak yanlıştır. Çünkü birincisi: “yerel” denilen ne varsa onda, hele günümüz koşullarında daima yerel olmayan, dolaylı dolaysız dışarıdan alınmış bir şeyler vardır. Ancak dışarıya tamamen kapalı bazı ilkel kültürler, bu söylediğimin dışında kalır. Onları “ilkel” yapan da bu dışa kapalılıktır. İkincisi: Dün de bugün de insan, dünyanın neresinde, hangi renkte hangi kılıkta olursa olsun, hangi dilde konuşursa konuşsun insandır. Bu doğal ortaklık, evrenselliğin ilk olanağını verir. Bir şey, yerel olmadan önce evrensel, evrensel olmadan önce yerel olamaz. Yorumbilgisel bir döngü tarzında ortaya koyduğum bu düşüncemi felsefe açısından açmaya çalışayım. Aşağıda açıklanacağı gibi “evrensel felsefe” diye bir şey yoktur. Bu adı biz de burada kullanmakla birlikte, onu dünya felsefesi anlamında kullanıyoruz. Dünya felsefesini bütün olarak aldığımızda her bir kültürün felsefesi, bu bütünün bir parçası olarak anlaşılır. Parça, yani yerellik; bütün, yani evrensellik yorumbilgisel döngüsünde; parçadan önce bütün, bütünden önce parça gelir. Her bir parça bütüne katılmakla bütün oluşurken tam da bu esnada her bir parçada da bütünden izler vardır. Bu döngü felsefeyi zenginleştirir. Yerel ile evrensel, hele de birkaç yüzyıldır Batı ile yakın ilişkide bulunan bizim kültürümüzde öylesine iç içe geçmiştir ki onları birbirinden ayırmanın olanağı yoktur. Ayrıca bu döngü, öncelik-sonralık soru19

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


nunu da ortadan kaldırıyor. Heidegger’in anlamanın döngüsel yapısı[1] dediği anlamaön anlama döngüsünü de buraya katarsak, yereli mi, evrenseli mi daha önce anlamamız ve almamız gerektiği sorusuna da gerek kalmıyor. Batı felsefesinin dünya felsefesini temsil etmeye hakkı olduğuna inanıyorum. Felsefe yapan, dünyanın geri kalan ülkelerindeki felsefelerin daima Batı felsefesiyle ilgi içine girerek kendi felsefelerini oluşturması, bu inancımın bir kanıtıdır. Bir başka kanıt da şudur: Batı, eski Yunan’dan devraldığı felsefebilim mirasını, Hristiyan Orta Çağı dâhil kesintisiz olarak zenginleştirerek bugüne dek getirmiştir. Oysa aynı mirası devralan İslam dünyası, parlak bir Orta Çağ yaşamasına karşın yarı yolda kalmıştır. Orada burada sık sık duymuşumdur: “Biz kendi topraklarımızdaki kültürden yola çıkalım!” Öneri kulağa hoş geliyor. Kaldı ki felsefe yaparken kendi kültürümüzü, kendi dilimizi göz ardı edemeyiz. Üstelik benim gibi Türkçenin felsefesine özel bir önem veren, bu alanda Türkçede ve yabancı dillerde yayın yapmış bir felsefecinin kendi kültürüne kayıtsız kalması düşünülemez. Aşağıda bu konuda daha geniş açıklamalarda bulunacağım. Ancak şimdilik şu kadarını söyleyeyim: Sorun, kendi kültürümüzü evrensel felsefe, eş deyişle, dünya felsefesi düzeyine nasıl çıkaracağımızdadır; öyle ki diğer ülkelerin felsefecileri de bizim yaptıklarımıza kulak kabartsın, kültürümüz ve felsefemiz evrensel boyut kazansın. Bir de soruna Batı açısından bakalım. Örneğin, günümüzün bir Alman veya Fransız felsefecisi, Kant’ı da, Descartes’ı da arkasında bulur, onlara yaslanır, birini diğerinden ayırmaz. O, ”Ben kendi kültürümden hareket edeceğim.” demez. Çünkü filozofların kendisi, belli bir kültürle sınırlı kalmayıp evrensel olunca, hangi kültürden olursa olsun bir felsefeci onları kendisine mal edebilir. Kant’ı kim 1. Bkz. Gadamer, Hans-Georg, Wahrheit und Methode, s. 250, J.C.B. Mohr (Paul Siebeck) Tübingen, 1975.

alıyorsa, onundur; yeter ki nasıl alınacağı bilinsin. Karşı çıkmakla birlikte “evrensel felsefe” deyişinden vazgeçmeyişimin nedeni şudur: Evrensel felsefe yoktur; ama felsefe sorunları evrenseldir. Onlar her bir kültürde ve dilde o dil ve kültürün belirleyici özelliklerini taşır. İnsan tanımları, çoğu kez, ona en yakın canlı olan hayvanla onun karakteristik ayrımları belirtilerek yapılır: “İnsan konuşan hayvandır.” “İnsan toplumsal hayvandır.” vb. Sorunumuz açısından önemli olan böyle bir tanımı, felsefi antropolojisinin temeline koymuş olan Takiyettin Mengüşoğlu yapar: “Hayvan çevrede, insan dünyada yaşar.”1[2] İnsanın hayvandan varlıksal ayrımını belirten çevre-dünya karşıtlığının insan dünyası içindeki bir karşılığı, “burada ve her yerde” olarak dile gelir. Belli bir coğrafyanın (çevrenin) sınırladığı yerellik ile insanın tüm coğrafi sınırları aştığı, dünyada, her yerde yaşadığı evrensellik durumu. Eğer insan dünyada yaşıyorsa, kendini belirli bir coğrafi, siyasi sınır içinde kültürel olarak da hapsedemez. Demek ki evrensellik, insanın doğasından, eş deyişle yapısından kaynaklanır. Günümüzde ülkemizde sıkça tartışılan, benim de yaklaşık çeyrek yüzyıldan beri üzerinde durduğum kimlik-kişilik sorununa yerellik-evrensel açısından da bakılabilir. Çevrede yaşamak, çevrenin belirlediği kimlik sınırları içinde kalmak demektir. Oysa hayvandan farklı olarak çevresini aşıp dünyada yaşayan insan için kimlik yeterli değildir. Onun kimliğini terk etmeden kişiliğe sahip olması gerekir. Ancak kişilikli olan, dünyada yaşar. Her birey bir kimlik sahibidir. O, belli bir toplumda, belli bir ana babadan, belli bir etnik ve dinsel özelliklere sahip olarak dünyaya gelir. Bunlar onun kimliğini oluşturur. Kimlik insanın kendi çabasıyla edindiği bir şey değil, ona dışarıdan verilmiştir. Dolayısıyla yalnızca 2. Bkz. Takiyettin Mengüşoğlu, İnsan ve Hayvan, Dünya ve Çevre, 1979. (Aynı kitap “İnsan Felsefesi” adıyla 1988’de Remzi Kitabevi’nce basılmıştır.)

20

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


kimlikle yetinen insan, bu dış koşulların belirleyiciliğinde yaşar. Onun özgür olduğu da söylenemez. Ancak kimi düşünürlerin öne sürdüğü gibi insanın kimliksiz, yersiz yurtsuz göçebe olması da savunulamaz. Göçebe dünyanın her yerinde göçebe olduğu için, sanki bizim “dünyada yaşamak” deyimimizle aynı şeyi söyler gibidir. Ama göçebenin bir dünya tasarımı yoktur. Böyle bir tasarımı olmak için dünyanın belli bir yerinden ona bakmak gerekir. Bizim sözünü ettiğimiz kişi, belli bir kültürel çevrede olmak, belli bir kimliği, yurdu olmakla göçebeden tümüyle farklıdır. Kişi belli bir dinsel, etnik, politik vb. gruba dâhil olmakla birlikte kararlarını, gruba uygun olsun olmasın kendi başına verir ve öyle eyler. Kişinin daima grup karşısında bir sınırı vardır. Bu kişilik sınırı, onun özgürlüğünün teminatıdır. Bu suretle kişi, dâhil olduğu grubu aşarak dünyada yaşar. Ama o, aynı zamanda grubun koruyuculuğundan yoksun kalmakla tehlikelerle de karşı karşıya kalır. O, bu tehlikelere tek başına göğüs germesini bilir. Yalnızca kimlik sahibi biri, örneğin “Ben bir Türk’üm.” derken ben ile ben olmayanın özdeşliğini kurar. Onun ben’i kendisi olmayan başka benlerle, başka Türklerle, yani ben olmayanla özdeş olur. Oysa kişilik sahibi biri, “Ben bir Türk’üm”den önce “Ben bir insanım.” der. İnsan kavramında Türk olsun olmasın tüm ben’ler özdeş olarak bulunmakla, içinde hiçbir ben olmayan bulunmamakla o, “Ben benim” demiş olur; eş deyişle, kendi kendisiyle özdeş olur. Kısacası, kişi kendisi olandır. Tüm önemli filozoflar kişidir. Onlar her ne kadar belli bir ulusal kimlik içinde iseler de düşünceleriyle tüm insanlara seslenir, evrensel olur. Felsefe yapmak, konuşmayı sürdürmektir; elbette mantıksal bağlarla birbirine kenetlenen konuşmayı. Schleiermacher söylüyor: “Yunancada en güzel çağda dialesthai, konuşmayı sürdürmek ve felsefe yapmak demekti, felsefenin aracı diyalektik. (...) O hâlde felsefe de ulusal bir felsefe olmak zorundadır ve genel geçer bir felsefe ortaya koymak yanlıştır. (...) Biz, Yunan politikasının bir ögesini olduğu gibi, onun felsefesinin bir ögesini de o denli az tamlıkla yeniden geri getirebiliriz.”[3] Dediğim gibi, elbette evrensel bir felsefe yoktur. 3. Schleirmacher, F. D. E., Hermeneutik und Kritik, Sf. 367, Suhrkamp 1977.

Bu nedenle ben “dünya felsefesi” demiştim. Her felsefe yapan kişi, kendi dilinden, kültüründen hareketle felsefe yapar. Ancak bu felsefe başka kültürlerdeki felsefecilere de hitap ederse, o zaman o dünya felsefesinin malı olur; bu anlamda ona “evrensel felsefe” denebilir. Dil, algılama ve düşünmeyi belirler. Her doğal dilin, nesneleri, olayları kendine özgü algılama tarzı var. Örneğin, Türkçede bakmak-görmek ayrımının Batı dillerinde olmaması ve bu nedenle, “aspekt” sözünün hem bakış açısı hem görünüş anlamına gelmesini bizim tuhaf bulmamız. Orada bakmak, aynı zamanda görmektir. Bu nedenle “aspekt” hem bakış açısı hem de görünüş anlamına gelir. Başka bir örnek için “çağlayan” verilebilir. Türkçe çağlayanı kulakla işitilen bir şey olarak adlandırmasına karşın, Batı dilleri, aynı nesneyi gözle görülen bir şey olarak “düşen su” (Wasserfall/ waterfall) diye adlandırır. Farklı algılamalarla elde edilen farklı tasarımlar arasında tüm insanlarda aynı olan akıl, doğallıkla farklı bağıntılar kuracaktır. Bu da farklı tarz düşünme demektir. Düşünmeyi algı, algıyı dil önemli ölçüde belirler. Wittgenstein “Bir şeyin ne tür obje olduğunu dilbilgisi söyler.”[4] derken daha da ileri gider. Ve yine o, başka bir yerde, nesneleri bölümlemenin, sınıflamanın dilin doğasında olan bir şey olarak bize dille verilmiş olduğunu belirtir. “Bunlar, bütün düşünmemizin üzerlerinde seyrettiği sağlam raylardır ve demek ki bizim yargılarımız ve eylemlerimiz de onlara göre olur.”[5] Düşünmemizden yargılarımızı ve eylemlerimize dek neredeyse tüm yaşamamızı dilin belirlemesi, doğrusu bana aşırı bir sav gibi geliyor. Çünkü o zaman bir yabancı dili hem öğrenmemiz çok zorlaşır hem de öğrendiğimizde sanki iki ayrı insan oluruz. Örneğin, ben Almanca konuştuğumda dünyayı başka türlü algılayacağım, başka türlü eyleyeceğim. Bu farklılık o kültürde yaşadığımda daha çok kendisini gösterir. O zaman kendime sorarım: Nesneleri hangi dilde algılayacağım, olaylar karşısında hangi dile göre eyleyeceğim? Bu, bir kişilik parçalanmasına varır. Sonuçta ben bu kültürün insanıyım. 4. Wittgenstein, L., Philosophische Untersuchungen, 373, Suhrkamp 1969. 5. _________, Bemerkungen über die Philosophie de Psychologie, II, 679, Suhrkamp 1982.

21

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


İnsanlarda akıl ve mantık aynı olmakla birlikte dil ve dilbilgisi farklıdır. Gerçi eski Yunanda akıl, düşünme, dil, aynı sözcükle, yani “logos”la karşılanıyordu. Çünkü onlar için Yunanca biricik dildi. Kuşkusuz bugün hiç kimse böyle bir şeyi kendi dili için öne sürmez. Akıl ortaklığından dolayı her dilin dilbilgisi için de ortak yönler vardır; örneğin, her dilde öznenin yalın hâlde olması, bir yargının bir özne-yüklem birliğini gerektirmesi vb. Farklı algılama tarzları arasındaki farklılığın, diller arasında her zaman geçerli olmaması ve yine aynı olan akıl nedeniyle diller arasında geçişlilik de vardır. Bu nedenle, belli bir dildeki bu ayrılık, başka bir dilin sözleriyle o dilde dile getirilebilir. Bazı çok özel kültürel ögeler bir istisna oluşturabilir. Her felsefe, elbette belli bir dille yapılır. Söz konusu dilsel-kültürel ayrımlardan dolayı ortaya konan felsefelerde de farklı renklerin bulunması felsefesinin zenginleşmesini sağlar. İngiliz felsefesinin deneyci Alman felsefesinin spekülatif, Fransız felsefesinin biçimci olması buna örnektir. Bu açıdan bizim felsefemizi nereye koyacağız? Bu, daha çoğu geleceğe yönelik bir sorudur. Ama bugünden bazı ipuçlarını ortaya koyabiliriz. Her dil gibi Türkçe de kendine özgü bir dünya resmi verir. Ama bu resim hazır olarak bize verilmez. Biz onu dilden çıkarmalıyız. Bu resim, nesneler, olaylar, kararlarımız ve eylemlerimiz hakkında bir tasavvurdur. Dil, kendisinden nesnelerin bilgisini edinmek için elverişli bir araç değildir. Bunun için deneysel bilimler vardır. Bilimin bir nesne hakkında ortaya koyduğu bilgi ile dilin kendisinden çıkarılan bilgi birbiriyle çelişirse, elbette biliminki tercih edilir. Bu nedenle dilden edinilecek olan bilgi değil, tasavvur adını alır. Dolayısıyla biz dilden dünya nesnelerinin bilgisini değil, fakat bir dünya tasavvuru elde ederiz. Bu tasavvur, insanın dünyada kendi yerini belirlemesi bakımından önemlidir. Ancak elbette bilimi de bir yana bırakacak değiliz. Bilimin bilgisiyle birlikte doğal dil tasavvurunun üstüne temelleneceği bir dünya ve doğa görüşü vazgeçilmezdir. Türkçenin çizdiği resim hakkında başka yerlerde ayrıntılı olarak verdiğim bilgilerin bazılarına burada değinmek istiyorum. Yetkin sözdizimsel yapısı dolayısıyla Türkçe, olayları oluş, zaman sırasına göre betimleyebilir. Bu suretle olaylar

arasında bulunan neden-sonuç bağıntısı, sıradan bir betimlemeyle verilmiş olur. Örneğin, “Dün gece çok yağmur yağdı, yollar kayganlaştı, birçok trafik kazası oldu.” Bu cümlede, yağmurun yağması yolların kaygan olmasına, bunun da trafik kazasına yol açtığı, aralarında bir neden-sonuç bağıntısı bulunduğu yalnızca sıradan bir betimlemeyle verilmiş oldu. Nesnel bağıntıların dile âdeta kendiliğinden yansıması karşısında insanın, “Türkçe konuşunca kendiliğinden mantıklı konuşulur, düşünülür.” diyesi geliyor. Her sözcüğün kendi ayrı kök veya gövdesi olması, bunların değişmemesi, son eklerin belirli anlamlar üretmesi özelliğiyle Türkçe, zaman üstü bir özelliğe sahiptir. Bugün eğitimsiz birinin bile bundan yedi yüz yıl önce söylenmiş Yunus Emre’nin şiirlerini rahatça anlayabilmesi bunun bir kanıtıdır. Sanırım, bu zaman üstü oluşundan dolayı bazı yabancı dilbilimciler Türkçeye “Tanrı dili” demişlerdir. Bilindiği gibi dillerin başlangıçta ses taklitleriyle oluştuğu söylenir. Ses taklidi nesnenin çıkardığı seslerin taklididir; çağlayanın “çağlaması”, çakmak taşının “çak” etmesi gibi. Bu taklitlerle oluşan sözcükler Türkçenin zaman üstü özelliğinden dolayı günümüze dek gelmiştir. Kuşkusuz bu tür sözcükler her dilde vardır, vardı. Ama onlarda bu zaman üstü özellik olmadığı için o sözcükler zaman içinde değişmiş, tanınmaz hâle gelmiştir. Felsefi bakımdan bunun önemi şuradadır: Heidegger gibi bazı filozoflar, “şeyin dili”nden söz eder ve bunun felsefe yapmak için ne denli önemli olduğunu belirtirler. Eğer filozof şeyin kendisini konuşturuyorsa, şeyin diliyle felsefe yapıyordur. Belirttiğimiz özelliklerinden dolayı Türkçe bu tarz felsefe yapmada elverişli bir araçtır. Köklere inen bir araştırma, nesne ve olayları, onları ilk biçimiyle veren sözcüklerin kurulmasıyla gerçekleşir. Yine bu tarz felsefede, kökenbilimsel araştırma yapmak, felsefesini bu araştırmalara dayandırmak söz konusudur. Nesne, olay ve eylemlere ad vermede doğal ve yansımalı seslere dayanan ve bunu tarih boyu yitirmeyen Türkçenin sözcüklerin kök anlamlarını açıkça gözümüzün önüne koyması, aslında biz Türk felsefecileri için bir nimettir. Eğer bu nimetten yararlanamıyorsak, kabahati kendimizde bulmalıyız, Türkçede değil. Her dil, kendi özelliklerinin kullanılmasıyla felsefe yapmayı bekler. ■

22

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Edebiyatta evrensellik sorunu VEFA TAŞDELEN

İnsanın varoluşunun çok farklı renk ve tonlarıyla görünüşe çıktığı bütün o üstün yetenekli yazarlar bizi niçin ilgilendirir? Bu soruya bir cevap vermeye çalışmak, edebiyat niçin evrensel bir nitelik taşır sorusuna da dolaylı yönden cevap vermek anlamına gelecektir.

E

“Güzel olan kavram olmaksızın evrensel olarak haz verendir.” Immanuel Kant

vrensellik, bilimsel ve felsefi bir kategori olarak, bütün yer ve zamanlarda bütün insanlar için geçerli olan anlamında kullanılır. Bu hâliyle, daha çok doğa bilimleri, mantık ve matematik önermeleri için uygun gibi görünmektedir. Sosyal ve beşerî bilimlerin nesnel ve evrensel olup olamayacağı, öteden beri tartışılagelen bir konudur. Her yerde her toplumda geçerli olan, bütün insanları aynı derecede kucaklayacak olan sosyal ve beşerî bilimlerden söz edilebilir mi? Edebiyat söz konusu olduğunda, evrensellik daha da tartışmalı hâle gelir. Peki, öyleyse, edebiyatta evrensellik nedir? Edebiyat evrensel olabilir mi? Bilimdeki evrensellik nosyonu ile edebiyattaki aynı anlama mı gelir? Edebiyattaki evrensellik, nereden kaynaklanır: biçimden mi, içerikten mi? 1. Edebiyatta evrensellik

Edebiyatın içinden çıktığı ortam, çağ ve koşullar, yerli nitelik taşır. Edebiyat eseri öncelikle bir ulusun dili ile yazılır ve dil yerli bir unsurdur. Duyuş, yaşayış ve hissediş biçimleri de yerlilik niteliği taşır. Daha çok, bilimde, matematikte ve mantıkta kullanılan evrensellik kategorisi, 23

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


İçerik, basit olarak bir konu, bir anlam, bir kavram değildir; basit olarak tema değildir. Bir sanat eserinin ruhunu, dokusunu oluşturan her şey, içsel tasarımdır. Dış dünya ile temas sonucu oluşan duyumlar, zihinde, temalar, kavramlar, şemalar, kategoriler bağlamında algıya dönüşür. aydınlanmanın bir ideali gibi görünmektedir. Bu yaklaşıma göre, insan aklı her yerde aynıysa, o zaman bir kişi için geçerli olan diğer insanlar için de geçerli olacaktır. Romalı komedya yazarı Terentius’un “Ben insanım; insana ait hiçbir şey bana yabancı değildir.” (homo sum; humani nihil a me alienum puto) sözü, bir insan için geçerli olan her bir şeyin diğer insanlar için de geçerli olacağını ifade etmesiyle, aklın yolunu bire indiren aydınlanmanın evrensellik idealine uygun düşer. Günümüzde, modern bilimin öne çıkan değerlerinden olan evrensellik, insan bilimleri söz konusu olduğunda daha temkinli kullanılmaktadır. Bu durumda şöyle bir soru sorulabilir: Bilimdeki evrensellikle edebiyattaki aynı anlama mı gelmekte, aynı kapıya mı çıkmaktadır. Yoksa bilimde ve edebiyatta iki farklı evrensellik biçimleri mi söz konusudur? Ya da şu: Edebiyatta evrensellik nedir? Evrensellik kategorisi, edebiyat eserinin değeri açısından önemli bir gösterge midir? Bir edebiyat eserindeki evrensellik özelliği onun daha değerli olduğu anlamına mı gelir? Daha çok evrensel olan, daha mı değerlidir? Öncelikle şunu söyleyebiliriz: Bilimde de edebiyat ve sanatta da bir tür evrensellik söz konusudur; ancak onlardaki evrensellik, nitelik olarak bazı farklılıklar gösterir. Bilimde nesnel bilginin, edebiyatta ise öznel bilginin evrenselliği söz konusudur. Bilimde doğru, edebiyatta ise güzel değerinin, estetik beğeninin evrenselleşmesi söz konusudur. Bilimde bilgilerin, yöntemlerin, sonuçların, edebiyatta ise edebî formların evrenselleşmesi söz konusudur. Bilimdeki evrensellikte olgulara ve nesnelere yönelik dilin, edebiyatta ise insan varoluşuna ilişkin durumların evrenselleşmesi durumu söz konusudur. Dolayısıyla, nes-

nenin düzenli ve öngörülebilir doğasından söz eden bilimin evrenselliği ile insanın karmaşık, düzensiz ve öngörülemez dünyasından söz eden, üstelik bir kültürün ve ulusun dilinde varlık kazanan edebiyatın aynı derecede evrenselliğinden söz etmek anlamlı olmayacaktır. Ya da bilimdeki evrensellik gibi edebiyatın evrenselliğinden söz etmek uygun düşmeyecektir. Ama şunu da söylemeliyiz: Biliminkiyle aynı nitelikte ortaya çıkmasa da, edebiyatta da, kendine özgü bir evrensellik bulunur; bunu söylemek uygun görünüyor. Bu ikisini birbirinden ayıran özelliğin ne olduğu sorulduğunda ise, bilimin evrenselliğinin nesneye dayandığı ve katı olduğu, edebiyattaki evrenselliğin ise özneye dayandığı ve esnek olduğu söylenebilir. Tabi, bir evrensellik nosyonundan söz edilecekse bunun ne kadar ve nasıl esnek olabileceği de ayrıca tartışılabilecek bir konudur. Konuyu biraz daha somuta indirgeyerek sürdürmekte yarar olabilir: Edebiyatın evrenselliği üzerinde düşünmek, aslında hemen her yerde ismine rastladığımız yabancı klasiklerin bizi niçin ve ne anlamda ilgilendirdiğini sormak anlamına gelir: Dante bizi niçin ilgilendirir, Mevlâna niçin ilgilendirir, Shakespeare niçin ilgilendirir, Goethe, Balzac niçin ilgilendirir, Dickens, Zola niçin ilgilendirir, Tolstoy, Dostoyevski niçin ilgilendirir? İnsanın varoluşunun çok farklı renk ve tonlarıyla görünüşe çıktığı bütün o üstün yetenekli yazarlar bizi niçin ilgilendirir? Bu soruya bir cevap vermeye çalışmak, edebiyat niçin evrensel bir nitelik taşır sorusuna da dolaylı yönden cevap vermek anlamına gelecektir. Evet, bu yazarlar ve yazdıkları eserler bizi ilgilendirir; çünkü:

24

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


• Bizim hikâyemizi anlatırlar. • Onları okurken kendimizi tanırız, insanlığı tanırız. • Empati duygusu kazanırız. • Hayatı, insanları ve insan tiplerini tanırız. • İnsandaki duygusal çeşitliliği tanırız. • Değer duygumuz gelişir. Etik ve estetik değerler konusunda incelmiş bir beğeniye sahip oluruz. Bu değer duygusuyla kendi davranışlarımızı sorgulayabiliriz; kendimizi ve çevremizi algılayabiliriz. • Hayatın ve dünyanın güzelliklerini keşfedebiliriz; keşfetmekle kalmaz koruma, geliştirme ve yeniden üretme duyarlığı kazanırız. • Etik ve estetik değerlerde kazanmış olduğumuz duyarlık; duygu, düşünce ve yaşayış açısından ayrıntıları yakalayabilen, incelmiş, rafine olmuş bir dikkate sahip kılar; insanlarla olan ilişkilerimizde ölçülü, duyarlı ve empatik bir tutum kazanırız. • İnsan dünyasındaki duyguların çeşitliliğini ve zenginliğini fark ederiz, insanların farklılığını görürüz, farklı insan tiplerini tanırız. • Kendimizi geliştirir ve gerçekleştiririz. • Başkalarının yaşam deneyimi ile zenginleşiriz. • Kendi duygularımız üzerinde özdenetim kazanırız. • Dünyanın birikimini tanırız. • Özgün, orijinal eserlerle tanışırız. • Onları okumak hoşumuza gider. Güzel ve hoş vakit geçirmemizi sağlar. • Dili tanırız, dilin güzelliklerini fark ederiz, dil zevkimiz gelişir… Kant, modern dünyanın sanat anlayışını da ifade edecek şekilde, estetik faaliyeti, “amacı kendi içinde olan” (autotelos) bir etkinlik olarak tanımlamıştı. Bu maddelere baktığımızda, salt sanatsal bir ilginin söz konusu olmadığını görebiliyoruz. Onlarda sadece estetik değil, etik, epistemolojik, varoluşsal, hatta pragmatik tutumların olduğunu görebiliyoruz: Bu eserlerle ilgileniyorum, çünkü insanlığı tanımak istiyorum, empati duygusu kazanmak istiyorum, kendimi geliştirmek istiyorum, iç dünyamı arındırmak istiyorum; yani ilgim salt estetik değil. Bu eserleri okuyorum, çünkü başkalarının varoluş

deneyimi hayatımı zenginleştiriyor, varoluş sorunları karşısında beni güçlendiriyor. En önemlisi, onlardan hoşlanıyorum. Demek ki, sanat eserindeki evrensellik, yalnız sanatsal ve estetik olmasından kaynaklanmıyor, aynı zamanda sosyal, bilgisel tutumlar taşıması da estetik kaygıya eşlik ediyor. Bu da içerik ve form, etik ve estetik çerçevede ortaya çıkıyor. Duyumdan algıya, içerikten biçime, yerel olandan evrensele, insandan insanlığa, tekil olandan evrensele; her bir aşamada form ve içerik birbirine eşlik ediyor. 2. Duyuların Estetik Biçimlenişi

Kant, sanatın evrenselliğini, insandaki güzellik duygusunda, ortak duyuda (sensus communis), estetik beğeninin amacı-kendinde olan bir faaliyet oluşunda bulmuştu. Sanatın evrenselliğini onun niçin’inde, telos’unda değil, oluşum sürecinde, nasıl’ında aramak da uygun olabilir. Bunu da yine Kant’ın bilgi felsefesinden alınacak duyusal verilerin (eindrücke) algıya (erkenntnis) ve kavrama (begriff ) dönüşüm süreci ile çözümlenebilir. Yalnız, estetik algı kavrama, felsefeye, bilime dönüşmeden sanatın yolunu tutar. Bu da sanatçının, edebiyatçının duyuları algıya, algıları ürüne dönüştürmesi ile ilgili bir süreçtir. Arıların kırlardan, bahçelerden polenlerle dolu dönmesi gibi, sanatçı duyarlığı da, varoluşu daha derinden hisseder ve algılar. Duyular özel bir bilinç ve tutumla biçimlenirken, bilginin ve felsefenin yolundan ayrılıp sanatın yoluna da girilmiş olur. Böylece bilim, felsefe, sanat ve edebiyat, daha duyuların algıya dönüşme aşamasında birbirinden farklılaşır. Hep denilegeldiği üzere, edebiyat eseri biçim ve içerikten oluşur. Onun ontolojik bütünlüğünde başlıca bu iki unsur bulunur. Biçim derken, onun formunu, tasarımını, örgüsünü, biçimlenişini ifade etmiş oluruz. İçerikte ise sanat eserinin yaşantı ve anlam boyutu vardır. Her varoluş deneyimi gibi, o da belirli bir zaman ve mekân çerçevesinde gerçekleşir; kültürün ve geleneğin izlerini taşır. Ama salt yerel bir nitelik sunmaz; ortaya çıkan insani duyarlık evrensel bir niteliğe bürünebilir; insanın yaşantısı, duyguları, düşünceleri, tutumları, sanatsal tasarım ve kurgu içinde evrensel bir değer ve bakış açısıyla ortaya konulabilir. İçerik, basit olarak bir konu, bir anlam,

25

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


"...evrensellik, bir eklemlenmedir. Eklemlendikçe başkalarına açılır, başkalarına ulaşırsınız. Eklemlendikçe, bir yazar olarak sadece kendiniz için yazmaz, sadece kendi çevreniz ve toplumunuz için, nihayetinde kendi diliniz ve kültürünüz için yazmaz, bütün diller ve insanlar için yazarsınız. Eklemlendikçe kendi bedeni olan dilden de sıyrılır metin; gittikçe evrensel bir duyarlığa bürünür."

bir kavram değildir; basit olarak tema değildir. Bir sanat eserinin ruhunu, dokusunu oluşturan her şey, içsel tasarımdır. Dış dünya ile temas sonucu oluşan duyumlar, zihinde, temalar, kavramlar, şemalar, kategoriler bağlamında algıya dönüşür. Bu dönüşüm süreci, edebiyatçının özgünlüğünün, üslubunun, kimliğinin ortaya çıktığı bir süreçtir. Bu şekilde saf doğaya ait olan duyu, zihinsel süreç sonucu belirli bir anlam düzeni içinde ortaya çıkar. Sanat eseri, böyle bir işlemden böyle zihinsel bir süreçten geçer. Sanat eserinin en çok yerel nitelik kazandığı yer, içerik boyutudur; zira içerikteki anlam ve his boyutu belirli ölçüde yerli nitelikte ortaya çıkar. Form ise içeriğe oranla daha evrensel bir nitelik gösterir. Duyudan algıya, histen forma geçiş, öncelikle bir “dile dönüşme”dir. His, doğaya ve topluma ait bir yansıma olmaktan çıkarak gönülden ve zihinden geçerek tinsel bir form olan kelimelerde, cümlelerde bedenleşir. Yazının dibindeki duyarlık, biçime yansır, bir kategori olarak algıyı belirler; onların şiir, öykü ya da deneme olarak ortaya çıkmasını sağlar. Bir duyum şiir, bir duyum deneme, bir duyum roman, bir duyum daha farklı bir edebî forma dönüşür; eğer yazı konusunda bir duyarlık kazanılmamışsa, bir şema oluşturulmamışsa, o zaman duyular bedensiz kalır, anın akışı içinde gittikçe soğur ve uzaklaşır. Duyuların algıya dönüşmesi, insanın kendisinde zaten önsel olarak bulunan (a priori) kategorilerle gerçekleşmez; insanın bizzat kendisinin, kendi çabalarının ve yaşam deneyimlerinin oluşturduğu kategorilerle gerçekleşir. Bu algılayış biçimi, bu kategori, bir edinimdir; olguları, nesneleri şiir, öykü, roman, deneme şeklinde algılamaya başlar, bunu yapabilmeyi öğrenir; zira hiç kimse, denemeci olarak, romancı ya da şair olarak doğmaz; bu kategoriler doğuştan kendisinde bulunmaz; onları daha sonra kendi çabalarıyla edinir; yeteneği, bilgi ve deneyimle birleştirir. Bu çerçevede, daha ham duyudan algıya dönüşme sürecinde bir biçimleniş söz konusu olur. Fenomenin duygusu, algıya dönüşürken, yazarın öznel dünyasında, tümüyle onun bilincini ve ruh hâlini taşıyan bir nitelik de kazanır. Bu nedenle, iki farklı sanatçı, diyelim ki şair ve romancı, aynı hâdiseye tanıklık ettikleri hâlde, aynı şekilde algılamazlar; hatta iki şair bile aynı şekilde algılamaz; tanıklık birinde roman, diğerinde şiir, diğerinde daha farklı bir şiir formuna dönüşür. İçerikten forma dönüşüm, orijinaliteyi de berabe26

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


rinde getirir ve form, yazar sayısınca çoğalır; bu nedenle tek bir formdan değil, yazar sayısınca farklı formlardan söz etmek gerekir. Bu nedenle her yazar, yazarlığı boyunca kendi formunu arayıp durur. İçeriğin doğumu, duyuların bir dilde bedenleşmesi ile gerçekleşir. Bu cisimleşme, önemli bir aşamadır. İçerikten forma geçiş, bir dil ve edebî form içinde bedenleşme süreci ile gerçekleşir. Bu süreçte içerik, belirli bir tür, o türün kuralları içinde görünür. İçeriğin bu ritmi, önemli ölçüde formu belirler. İçerik, salt yaşanmışlık değildir. Bu yönüyle tarihten ayrılan edebiyat eseri, kurguyla özgürlüğe kavuşur, kendi formuna doğru kanat çırpar. Bu da içeriğin forma dönüşmesinde etkin olur. Duyuların, sanatçıda algıya dönüşmesi, kelimelerde ve cümlelerde bedenleşmesi, daha derin bir hissediş biçimini gerektirir. Zira o, gördüklerini kayda geçiren basit bir gözlemci değildir; dünyayı, hayatı, evreni, insanı, kelimeleri derinden hisseden, yeniden yaşayan bir kişidir. Ateş kelimesi onu yakabilir, acı kelimesi kendisine ıstırap verebilir. Yeniden inşa, yeniden yaşamadır. Duyuların algıya dönüşmesi, böyle double bir deneyimi beraberinde getirir. Bir yazardaki, empati ve hissediş gücü, onun yazarlık gücüyle doğru orantılıdır. Büyük sanat eserlerinde, insanlık durumlarının daha derinden hissedilişi söz konusudur. Sanatçı, sırdan bir algılama gücüne sahip değildir. Onda, duyuların algıya dönüşmesi, farklılaşmaya uğrar. Eğer duyuların algıya dönüşüm süreci, herkeste olduğu gibi sıradan olsaydı, farklı anlam ve yorumlar oluşmasaydı, yazması için de bir neden kalmazdı. Onun tanıklığı daha derindir. Yaşarken, hissederken, kimi zaman gerçeği yakalar, özü hisseder, olağanüstüyü görürü gibi olur. Peki, bu aşırı duyarlılık normal bir şey midir? Kesinlikle değildir. Ve bu normal olmayan şey, kimi zaman derin mutluluk, kimi zaman derin acıdır; ama her hâlükarda sanat için gerekli olan ileri derecede bir duyarlık, yeti ve donanımdır. Bu yeti ve donanım şairdeyse, duyuların biçimlenişi şiir formunda; romancıda, denemecide, öykücüde ise roman, deneme ve öykü formunda gerçekleşir; bu şekilde form tutar. Burada merkezde olan hâdisenin görünüşünün şairin iç dünyasına yansımalarıdır. Duyuların nesnel yapısı, algıya

dönüşüm sürecinde öznelleşir. Bu öznel temel giderek sanattaki evrenselliğin kaynağını oluşturur. Bu da demektir ki, yazar sayısınca duyuların farklı algılanışı, dolayısıyla öznellik, öznellik sayısınca da evrensellik biçimi vardır. Sonuç

Evrensellik, yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı gibi, yalnız biçimden ya da yalnız formdan oluşmaz: hem içerikten hem de formdan oluşur. Eğer içerik zayıfsa, biçim de zayıftır; içerikteki evrensellik zayıfsa, biçimdeki evrensellik de zayıftır. Biçim ve içerikteki evrensellik, bir arada ortaya çıkar. İçeriğin algılanışı, evrenselliği de doğurur, duyuyu evrensel dile de çevirir. Edebiyat eseri saf duyu temelinden ayrılıp işlendikçe, evrenselleşir. Duyu temelinde kaldıkça, ham duyuya geri döner. Bu nedenle bazı yazarların eserlerinde evrensellik unsuru daha fazla, bazılarında ise daha azdır. Burada yazarın önündeki amaç, eserini daha çok evrensel dile taşıyabilmek, bu yönde çaba sarf etmek ve bu yöndeki deneyimini geliştirmektir. Bu onun yerel, kültürel, öznel temeli yitirdiği anlamına gelmez; aksine bu temelde kaldıkça kendine özgü bir duyarlılık geliştirebilir, kendine özgü bir algılama formu ortaya koyabilir. Edebiyatın görevi, saf duyu temelinden ayrılıp, bir varoluş ortamının rengi, kokusu ve koşulları temelinde algıya dönüşerek evrensel duyarlığa katılmaktır. Bunun yolu da biçim ve içerik alanında özgün bir duyarlık oluşturabilmek, içerik ve form olarak duyulardaki doğal hâli aşabilmektir. Eser, bu şekilde bir insandan çıkar ve bütün insanlığa mal olur. Sonuç olarak, evrensellik, bir eklemlenmedir. Eklemlendikçe başkalarına açılır, başkalarına ulaşırsınız. Eklemlendikçe, bir yazar olarak sadece kendiniz için yazmaz, sadece kendi çevreniz ve toplumunuz için, nihayetinde kendi diliniz ve kültürünüz için yazmaz, bütün diller ve insanlar için yazarsınız. Eklemlendikçe kendi bedeni olan dilden de sıyrılır metin; gittikçe evrensel bir duyarlığa bürünür. Ancak bu ruhun oluşabilmesi için, güçlü bir öz dokunun, güçlü bir yerel ve kültürel havanın olması gerekir. Bu, evrensellikten daha öncelikli ve daha elzemdir. ■

27

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Edebiyatın ufku MİLAY KÖKTÜRK

“U

fuk” kavramı farklı anlamlarda kullanılmaktadır. Çerçevesi çizilmediğinde ise bu kavramın anlamı belirsizleşmektedir. Ufuk kavramını burada herhangi bir ürün veya etkinliği içeriği, etkisi ve bilfiil yaygınlığı anlamında kullanıyoruz. Buna göre, ufuk kavramını içerik bakımından ve yaygınlık açısından ele almış oluyoruz. Ufuk nereye kadar uzanmışsa, ürün veya etkinlik de o nispette mevcudiyet kazanmış demektir. Ufkun sınırları onu kurgulayan yahut temaşa eden zihinlerce çizilir. Her zihin kendine göre ufuk çizer. Sayısız ufuktan söz edilebileceği gibi ufuksuzluktan da söz etmek mümkündür. Bazen ufuk erişilebilen tüm sathı kuşatmaya, hatta onun üzerine çıkmaya aday olur. Bu, evrensellik iddiasıdır. Böyle bir iddia yapay ve kurgusal temele dayanabileceği gibi, onun ortaya çıkışı olgunun doğasından da kaynaklanabilir. Bu da onun sınırlılıktan evrenselliğe yönelişinin itici gücüdür. Zamanları, mekânları ve bilinçleri aşmayı talep etmek evrensellik arzusuyla dolup taşmaktır. Bunu başaran da gerçek anlamda evrensel olmuş olur. İnsanların hepsine hitap etme iddiası taşıyan her ürün veya etkinlik, doğası gereği insanlık

Bir çevrenin edebiyatı durduk yere evrensel olmaz. Gerçi tek tek edebiyat eserleri başka dillere çevrilerek “dünya ölçeğinde eser” hâline getirilebilir. Buna bir de çağın reklam gücünü eklersek… Fakat bu, o çevrenin edebiyatını evrenselleştiremez. Sadece eser dünya ölçekli “kılınmış” olur. 28

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


dünyasının tamamında geçerlilik talep eder. Onlar bunu, “dil”leri ile yapar. Çünkü dil, onları görünür kılar ve öteki tarafından ulaşılabilir hâle getirir. Bazıları bu hedefe ulaşır da! Acaba hangileri bu düzeye erişebilir? Örneğin, asıl konumuz olan edebiyatın ufku belli bir toplumsal dünyanın ötesine uzanıp “evrensel” olabilir mi? Olabilirse hangi yönüyle? Bu bağlamda ortaya çıkan problemler nelerdir? Dil kullanımı, evrensellik bağlamında önemli bir kıstas ve değerlendirme açısı gibi görünüyor. Çeşitli dil kullanımları üzerinde düşünelim… Edebiyatın, bilimin veya felsefenin dili nasıl bir ortak dünya oluşturur? Hangi dil kullanımı evrensele bir kapı açabilir? Aslında gerçek anlamda evrensellik bilimin dili ile oluşur. İnsan ve eşya somut mevcudiyet bakımından hep aynıdır. Bilim bu ilişkiyi kayda geçirir. Fakat bilimin çizdiği resimde sadece eşya ilişkileri vardır ve başkaca da bir dünya tablosu yoktur. Edebiyatın dilinde egemen unsur ise duygusal bağlamlardır. Bu dilin dünyası baştan aşağı insan ilişkilerinden örülür. Oradaki insan, “nesnedeki temel”i keşfe çıkan insan değil, “duygu sahibi insan”dır. Yani edebiyatın dili, insan ilişkilerini, insan dünyasının olay ve olgularını öne çıkaran, fakat bu dünyayı duyan, düşünen ve hisseden insandan bakarak anlatan bir dildir. Dili kullanım biçimleri kendine özgü bir ortak dünya oluşturur. Bu dünya genel geçerli, öznel ve göreli, derin veya yüzeysel, yaygın yahut sınırlı, kuşatıcı veya yerel olabilir. Her birimiz kendimize özgü kendi dünyamız yanında müşterek dünyalarda da yerimizi alırız. Tasarımlarımız mümkün dünyalar içerir. Herkes kendi dünyasını kurmakla bu imkân dâhilinde olanlar kümesinden birini bilfiil gerçekliğe dönüştürür. Edebiyatın dünyası acaba mümkün olanlardan birini herkesçe kabul gören bir gerçekliğe dönüştürebilir mi? Bunu yapabilmesi onun evrensele eğilimini gösterir. Evrensellik ise hangi biçimiyle olursa olsun gerçekten de büyük bir iddiadır.! “Doğası gereği evrensel olma” ile “genel kabul/ilgi görme” iki farklı evrensellik biçimidir. İlki, tüm zaman ve mekânlar için gerçekten doğru kabul edilmeyi ve geçerli olmayı anlatır.

Bu, öznelerüstü olmak demektir. İkincisi ise, onun kendinde taşıdıklarının içinden çıktığı kültür çevresinin dışında da onaylanması, ona ilgi gösterilmesi yahut başka zihinlerce onun deneyim nesnesi hâline getirilmesidir. Edebiyat belki ikinci anlamda evrensel olabilir. Örneğin, Raskolnikov’un bunalımlı dünyası bizi de içine alır; onun eylemi bizi de etkiler. Elbette bu, dile getirildiği kadar kolay ve basit değildir. Edebiyatın evrenselliği sorununda ilk başta karşımıza çıkan husus, edebiyat çevresi sınıflamalarıdır. Bir dünya edebiyatından söz edilmektedir. Bu da ilk başta “edebiyat evrensel olabilir” yargısına götürür. Lakin dünya edebiyatı kavramının/teriminin kullanılıyor olması, edebiyatın evrensel olması demek değildir. “Dünya edebiyatı nedir?” sorusunun cevabı bizi aydınlatır. Dünya edebiyatı -gerçekten varsa eğer- belli bir edebiyat mıdır? Yoksa ona dünyada var olması bakımından mı “dünya edebiyatı” denilmektedir? Şayet dünyada var olması bakımından, bu sözü edilen ürünlere topluca bir adlandırmayla “dünya edebiyatı” deniliyorsa, o zaman bu adlandırmadaki evrensellik kavramının hakikat olmadığı; bu adın, ürünün yaygınlık, geçerlilik, evrensellik kıstaslarına göre verilmediği sonucu çıkar. Diğer yandan, bir dünya edebiyatının varlığı onaylansa bile, bu kez de bu varoluşun edebiyatın evrenselliği anlamına gelip gelmeyeceği sorusunu sorma gereği doğar. Çünkü edebiyatın evrensellik iddiasında, edebî etkinliğin doğasından kaynaklanan bazı sorunlar barınmaktadır. Evrensellik iddiasının taşıdığı ilk güçlük, edebiyatın daima bir kültür çevresinden filizlenmesidir. Edebiyatçı belli bir kültürden kalkarak konuşur. O, ya kendi kültür dünyasının sadık bir mensubu ya da başka dünyalarla da iç içe olan bir kültürlerarası varlıktır. Daha önemlisi, edebiyatçı, farklı kültürlerle ilişkisi ne olursa olsun, her şeyden önce, belli bir dilde yazmaktadır. Bu da onu belli bir edebiyat çevresine ait kılar. Diğer bir husus; edebiyatın duygu, tasarım ve hayal dünyası belli bir kültür temeli üzerine yükselir. Bu doğal ve mantıklıdır da. Çünkü o, önce kendi dünyasındakilere o dünyanın herhangi bir bireyinin bilincini açmaktadır. Başka

29

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


dünyanın bireyleri onu nasıl anlar? Sadece konuştuğu için değil. Onu anlayanlar, kendi içlerindeki/zihin dünyalarındaki anlam parçalarını ötekinde/onda da yakaladıkları zaman ve bu nedenle anlar. Anlama, anlam halkalarının ele geçirilebildiği kadarıyla gerçekleşir. Edebî eser başka kültür çevresi bireylerinin de yakalayabileceği anlam örgüleri oluşturabildiği takdirde yaygınlık kazanır. Edebiyat ve evrensellik ilişkisinde diğer bir sorun da gelenektir. Edebiyatçı içinde yaşadığı kültürün formlar hazinesini veya anlam dünyasını kullanır. Bu da onu geleneğe bağımlı kılar. Hiçbir şairin yahut sanatçının tek başına değil geçmiştekilerle ilişkisi bakımından değerlendirilebileceğini söyleyen Eliot haklıdır. Belki her edebiyatçı, gelişimin tarihsel boyutu itibarıyla, geleneğin demir pençesini yahut formlar cennetini her daim içinde hisseder. “Gelenek asıl formunu bugünde değil geçmişte kazanmıştır. Bu bakımdan, geleneksizlik köksüzlükle eş değerdir. Diğer yandan gelenek, bireylerin birbirine kapı aralamaları anlamına gelir. Çünkü geçmişten akıp gelen, sadece benim için ve benimle akıp gelmemiştir. O, geniş kitlece taşınarak sınırlı zamanları aşmıştır. Dolayısıyla gelenek özneler arası dünyaya ait bir şeydir. Gelenek içinde var olmak, ötekini tüketerek değil, öteki ile birlikte var olmaktır.” (Bizim Külliye, sayı: 55) Bu türden formların oluşmadığı -ilkel diye de adlandırılan- topluluklardan büyük edebî eserler çıkmaz. Her şeyden önce, dilsel ifade imkânları, duygulanım ve tasarımları edebî formda dile getirebilecek kadar gelişmiş olmalıdır ki o çevrede edebî eser ortaya çıkabilsin! Bu topluluklarda bu anlamda ve yönde gelişmişlik yoktur. Bu toplulukların deneyim ve tasarım dünyası “edebî/derinlikli” değildir. İfade vasıtasının gelişmesi için geçmişten bugüne, sınırlarını genişleten bir akışın olması lazımdır. Bu, yerelin iç hareketidir. Evrensellik ise yerelin çok ötesinde, üstünde ve dışında olmaktır. Akıp gelen, gelenek olmuş olan yerel olduğuna göre, burada bir gerilim doğması kaçınılmazdır. Bu nedenle, belli bir toplumsal dünya ve toplumsal durum için olumlu rol oynayan gelenek, evrensellik söz konusu olduğunda prangaya dönüşebilecek potansiyele sahiptir.

Buraya kadarki kısa değerlendirmeler gösteriyor ki, edebiyatın evrenselliği basit bir yaygınlık kazanma değildir. Bunun olabilirliği çetin bir sürecin geride bırakılmasına, engellerin bertaraf edilmesine bağlıdır. Bu bağlamda iki yol mevcut gibi görünmektedir: Bunlardan biri, edebiyatın içerik bakımından entelektüel bir yapı kazanması, tüm akılları kuşatacak bir deneyim ve tasarım dünyası inşa etmesi; diğeri de tüm insanlara yönelik bir estetik form ortaya koyması… Entelektüellik dünyaya dönük olmanın, estetiklik ise çekiciliğin zemini olabilir. Edebiyatçı tüm kültür dünyalarına yönelik bir form ortaya koyarsa, bununla, yerel/belli bir kültüre ait olmanın olumsuz etkisinden kurtulur. İçerik bakımından da böylece kendi kültür dünyasında yaşanan deneyimi “genel insan dünyası”yla birleştirir. Edebiyat tüm insanlığa hitap edebilecek bir içeriğe kavuştuğunda artık evrensel olmuş, yani sınırlı coğrafyaları aşan bir kabul düzeyine yükselmiştir. Fakat edebiyat sadece belli bir coğrafyanın öznelerini konu alır da dünyasını onlar üzerine kurarsa, formu ne kadar estetik olursa olsun, evrensel kabule konu olamaz. Örneğin, Dostoyevski, müşterek insani trajedi yanında Rus insanının trajedisini de yazmıştır. Orada yaşayan, duyan ve düşünen, Rus kültürünün bireyi olduğu kadar, içimizden herhangi biridir de! Bir çevrenin edebiyatı durduk yere evrensel olmaz. Gerçi tek tek edebiyat eserleri başka dillere çevrilerek “dünya ölçeğinde eser” hâline getirilebilir. Buna bir de çağın reklam gücünü eklersek… Fakat bu, o çevrenin edebiyatını evrenselleştiremez. Sadece eser dünya ölçekli “kılınmış” olur. Bunun kalıcılığını ise reklam sağlayamaz. Eserin kalıcı yeri ancak onun yetkinliğiyle gerçekleşir. Bir kültür çevresinden ne kadar çok eser bu düzeye erişirse, o edebiyat çevresi o kadar evrensele kapı aralamış demektir. Müşterek olarak onaylanan ve benimsenen bir “form” vasıtasıyla bir kültürün tasarım dünyasının öteki kültür dünyasına taşınması, onun diğerlerince de tanınıp kabul görmesidir. Dünya/insanlık ölçeğinde bir yüksek kültür böyle oluşur. Farklı edebiyatlar evrensellik kazandıkça insanlığın yüksek kültürü gelişir. ■

30

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


DUVARIN LÜZUMU ÜZERİNE MÜHİM BİR HATIRLATMA Bir İtalyan filminde iki çocuktan kız olanı Kararan göğe bakar “savaş yaklaşıyor” der Hep akşamüstleri bastırır çünkü Erkek çocuk daha büyüyecektir Oturduğu duvar üstünde Sadece ceplerini yoklamaktadır Şimdilik Bir Hint ağıtı sapsarı giysili genç bir kadının Dünyaya tekrar geldiğinde Bulamayacağı yitik sevgili üzerine Duvarlarına çarpa çarpa tüm tapınakların Kulaklarını bulamasa da içinden seslenecektir Bilinir ki bir ağıt Sözlerin ağır ağır intihar etmesidir Böyle bir film çekilmedi Bütün çocuklar kuşatmalardan uzaktaydı yani Hintli bir kadın da üzülmedi Tekâmülü detaylıca biliyordu şüpheden uzak Tek gerçek duvar kaldı Her koşulun sağlayıcısı Affedicisi bariz hataların Derleyip toparlayıcısı Duvarın başkişisi tuğla Duvar her neredeyse Kapanır üstüne Varlık soğuk bir masal O saatten sonra

SEVAL KOÇOĞLU

31

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


BİRİCİK SEVGİLİ 2

bana senden gelinir sana benden gidilir hayal haberlerinde kaynayan bir kalbin var bana sensiz gelinmez ölüm duvağını takarsın saçına kim örter üstümüze hayal gazetesini senin kalbin var ya o yeter bana sınır boylarında kalalım aşka yaşamak ümidiyle dolalım rüyalarımız bile ölüm ihtimalinden uzakta kalsın ozansam bundandır tutkunluğum bundandır aşıklığım yerli yersiz duruşum biraz sarhoş et beni gitme hep başımda kal kelimelerden yapalım düğünümüzü uzun ömürlü olsun olsun olsun elbette kelimelere güvenmem yine de ama dokunmak istemedim yanındaydım vücudun sende kaldı sende kaldı bütün öfke konuşmadın kelimeler annesinde kaldı trenlere bindim ilk kez uçağa kelimelersiz edebildim zafer usulca kanamayı gerektirir aç telefonunu konuşmak sürgünlüğüm olsun bağışla hatalarımı aç bağrını emzir beni saçlarına dola beni vahşete düşelim seninle iki rekatta biteriz zehir olsa yenir de senin elinden pizza kaç zemheri devirdim gözlerinden saklanarak gözlerinsiz edemem ki bırak o saltanat senin olsun bir bahar kapısında sahipsiz günahlar olalım dalgın imgeler denli bulurum saçlarını ilmi bendedir bakmanın ve dokunmanın hazzı derinden kime baktıysam tekmil bendedir zafer bir sana bakmayı bilemiyorum yeni kelimeler yığma önüme daha farklı bir şiir yazamam ki sana gözlerime değince gözlerin kendimi akşamda bulurum

ordasın hâlâ hayat buysa ben yokum kapanmayı unutmuş bir yaradır umutlarım ne zaman gidecekmiş gibi olsan sana olan ilhamdan bir sayfa eksiliyor bu beni eksiltmektir yapma canhanım gitme bir dağ mı vermeyecek seni ki korkuyorsun ben öbür dağım gitme canhanım gitme İSMAİL AYKANAT ikimize de yetecek bir kalbim vardır 32

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


BİLİNMEZE AĞIT dağ oturmuş ağlıyor ah, bunu bir bilseler. bilmezler çocukluğunu bildiğim ağaçlar göğe nasıl sıçrar. nasıl tutuşur her sabah güneş hangi nefes körükler alevi bilmezler. kızgın demirdir insanın tuttuğu savrulur hemen oysa taş gediğindedir hep insan yaşar bir ömür ölüm toprağı eşeler.

SERDAR ARSLAN

33

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Varlığın kökü birdir, o hâlde dili de ortaktır: Edebiyat, bizatihi evrenseldir ERDOĞAN ERBAY

İ

nsan, bilen varlık olarak yaratıldığına göre, kendisine bilinmesi gerekenin ne/neler olduğu da öğretilmiştir. Yani, insan için bilmek, bir mükellefiyettir. Söz konusu bilme mükellefiyetinin keyfiyeti ise, her şeyi bilen Mutlak Bilgi tarafından belirlenmiştir. İlmi, her şeyi kuşatan ve “Her şeyi hakkıyla bilen” Allah, yarattıklarının temel iki görev ve sorumluluğuna dikkat çeker. Bunlardan birincisi, “Cinin ve insin Allah’a ibadet etsinler diye yaratılmış” olması; ikincisi ise, “İnsanın, tanışıp bilişmesi için, kabileler hâlinde var edilmiş” olmasıdır. O hâlde, insan, öncelikle yaratanını, ardından da, yaratanından dolayı da, yaratılanı bilmek ve tanımakla mükelleftir. İnsanlar, farklı dil, din ve ırklara mensup olsa da, aynı cevherin cüzleridir. Ritüellerin şekli ve yerine getirilişi farklılık arz etse de, ritüellerin bağlı olduğu kökün aynılığı, başlangıçtaki aşinalığa işaret eder. Öz, aynı olunca, parçalar ne kadar çoğalırsa çoğalsın, her cüz, özden yüklendiği özelliklerden dolayı, her durumda öze ait ölçüler de taşır. Varlıklarını, bütünün varlığına borçlu olan her cüz, fıtrî ve ferdî vasfını muhafaza ederken, parçası olduğu bütünün ve tekin değerlerini de taşır. İşte, insanoğlu, özünde bulunan, soyut ve somut varlığın manasını kavramak ve elbette, bu manayı, muhtelif fiil ve farklı tezahür şekilleriyle ortaya koymak için, tarih boyunca, her şart ve durumda, çıkış yolları aramıştır. Bu arayışın biçimi ve usulü zaman zaman değişip farklılaşsa da, insanla birlikte var olmuş, yeryüzünde insan varlığı devam ettikçe de bu arayış nihayete kadar sürecektir. Bu noktada, insanın yeryüzünde bulunuş gayesi dikkate

alınmalıdır. O, hem kendisi hem de kendi dışında ama kendisinin de içinde bulunduğu âlemin düzeni ve bu düzenin işleyişine memur edilmiştir. Bu memuriyetin birçok unsurları varsa da, temelde, fitne ve fesadın, kaos ve kargaşanın ortadan kaldırılması gibi, hem insan şahsiyetini hem de sosyal hayatı ilgilendiren hususları öne aldığı bir gerçektir. Bu vazife, bir “misak”la insanın uhdesine yüklenmiş, bu “misak”, insanın “bana ne” diyemeyeceği kaideler çerçevesinde belirlenmiş ve ardından söz konusu sorumluluk alanına hakem tayin edilmiştir. Bir taraftan, bu sorumluluk, hakemlik, düzeni sağlamak gibi, yerine getirilmesi gerekenleri tatbike güç yetirebilmeyi; diğer taraftan da, kaos, kargaşa, fesat ve ahlâksızlığı ortadan kaldırabilme direnişini icra edebilme erkini, neredeyse sadece insanı anlatan, edebiyatın varlığına raptetmiş denebilir. Her milletin ürettiği, kendi varlığını diğerlerinden ayıran, kendi renk ve özelliklerini yansıtan, bazı yönleriyle tamamen ait olduğu toplumun karakteristik sıfatlarını öne çıkaran, bazen de, dışarıdakine yaklaşan ortak yönlerin varlığıyla karşımıza çıkan, dolayısıyla bu iki uç arasında gidip gelen salt bir millî edebiyattan söz etmek mümkün müdür? Evet! Yeryüzünde varlığını sürdüren her milletin, devraldığı mirasla birlikte, teşekkülüne zemin hazırladığı, ürettiği ve her hücresine kendi varlığını sindirdiği bir edebiyatı vardır. Diğer taraftan, öteki ya da yabancı diye adlandırdığı, şahıs, kavim ve milletlerin vücut verdikleri edebiyat gelenekleri de söz konusudur. Bu noktada, özel ve genel olanın bir araya gelmesi, birlikte olması mümkün müdür? Herkesin, kendine ait olanı dillendirdiği bir büyük

34

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


yapıyı meydana getirmek bir ideal olarak ortaya atılabilir. Ancak, böyle bir faaliyetin gerçekleşmesi ütopik bir bakış açısından öteye gidemez. Çünkü şahsi olanın inşa alanını yok eden bir ekseriyet, şahsiyetin mahremiyetine hürmet göstermediği için, hiç kimse, kendisine ait olan ve millî vasıf taşıyan hiçbir unsuru feda etmez, edemez. Edebiyat, tarihî süreçte iki ana kaynakla birlikte ve onlardan beslenerek yol almıştır. Bu iki ana kaynak, sözlü ve yazılı gelenektir. Sözlü edebiyat, bir gelenek olarak, daha eski ve her zaman daha yeni olan yazılı edebiyata öncülük etmiştir. Ancak, bugün geldiğimiz noktada, edebiyatı yazılı metinlerden ayrı ve onları dikkatten uzak tutarak, değerlendirmek mümkün değildir. O hâlde, bu iki gelenek, dün olduğu gibi, bugün de, zaman zaman karşılıklı olarak birbirlerini besleyecekler, zaman zaman biri önde diğeri arkada, değişimli olarak varlıklarını idame ettireceklerdir. Sözlü gelenek, şahsi ve umumi üretime devam ederken, yazılı gelenek, üretilen malzemeyi kayıt altına alacak, bunları hem muhafaza edecek hem de zamanın, insan hatıra ve hafızasına karşı yürüttüğü unutturma alışkanlığına karşı hiç olmazsa, bir tedbir almış olacaktır. Fakat ne olursa olsun, bu iki gelenek arasındaki tesir ve kültürel alışveriş varlığını devam ettirecektir. Bugün, üzerinde yaşadığımız dünya insanının bulunduğu durum, önümüze çözümsüz başka bir meseleyi daha koyuyor. Siyasi, sosyal, askerî ve kültürel manada, emperyal güçlerin belirledikleri alana mahkûm edilmiş insan, kavim ve milletlerin varlığı, bunların sahiplik ettikleri mirasın inkârı, millî olanla evrensel olanın münakaşasını başka bir zemine taşımaktadır. Millî olmayı, fıtri ve verili olanla kavramaya kalktığımızda; evrenselin, belki daha doğru ifade etmek lâzım gelirse, emperyalin kabul etmediği şey, milletlerin kendi aidiyet ve mensupluklarının inkârı ve kimliklerini belirleyen kodların yok sayılması meselesidir. Durum böyle olunca, millî olanı savunmak hem zorlaşmakta hem de yaşadığı asrın büyük yapısından da bir şekilde kopmaktadır. Belki, bu noktada, karşılaştırmalı edebiyatın açacağı bir yol mümkün görünmektedir. Ancak, bu alanın samimi olarak benzerlik ve farklılıkları, olması gerektiği gibi ortaya koyduğu hangi şartlar içerisinde ifade edilebilir? Başkasına ait olan değeri, değiştirip dönüştürerek aktaran bir usule, karşıda duranlar ne ölçüde itimat edebilirler?

Bu da düşünülmesi gereken önemli bir husustur. İnsanlık ve sanat bir bütünlük teşkil ediyorsa, edebiyat da, hangi medeniyet ve millete ait olursa olsun, bir bütündür. Zira bugün, insan ve insanlığın sahiplik ettiği, güzel sanatlara ait değerler ile tarihî, siyasi, sosyal ve edebî metinler, tecrübe ile ân’ın aynı zeminde var oluşlarının belgeleridir. Mazi kitabının arasından devşirilen kıymet hükümleri, ân’ın canlılığı ile bir araya gelerek, başlangıçtan sona kadar dil/lerin ortaklığına şehadet etmiş olurlar. Farkında oluş, farklı bulunuş ve duruşun neredeyse yegâne sebebidir. Sebebin bir netice doğurması ise, niyete ve hedefe bağlıdır. Edilen niyetle kendisine doğru adım atılan hedefin fizikî ve metafizikî âlemlerden hangisine müteveccihen fiiliyata geçirildiği, maksuda nailiyet muvacehesinde ehem olan hâdiselerdendir. O hâlde; farkındalık, sıradan-oluş durumunu var-oluş-bulunuş makamına yükseltmenin, elbette ki, yücelmenin hem ilk basamağı hem de nihai noktasıdır. Farklı oluş, farklı-bulunuşun varlığına da işaret edeceği için, bilinişi ima edecek ve bilişmenin ezelî oluşuna da kapı aralayacaktır. Bilişmek ezelî ise, yabancılık, sonradandır ve arkadan gelir. Sonradan meydana gelen ya da cereyan edenin, oluş ve bulunuşun öncesine gitmek arzusu da yerinde karşılanmalıdır. Zira yabancılık hudus ise, aşinalık mebde’e ait bir hâldir. Hudus olanın bidayete yönelmesi ya da o hâli merak etmesi, bidayetteki bilişmenin muhabbetidir. Ayrılma ve uzaklaşmanın oluşturduğu yabancılık ve ıraklığın bertaraf edilmesi, mebde’in müşterek âlemine yeniden dönmekle mümkün kılınacaktır. Bu da, mebde’in cihanşümul bir gayeye memur ettiği insanı, me’ada da aynı şuurla adım atmaya mecbur bulunduracaktır. Bidayette bilişen ve aşina ruhlar, yabancılık gurbetini tattıktan sonra, attıkları adım ve hatırladıkları şey, biliniş ve aşinalığın ezeliyetidir. İşte, farklı meşrep ve mezhebe mensubiyetin, insanın zihniyet ve şahsiyetinden uzak tuttuğu durum, başlangıcın birliği, başlangıçtaki birlikteliktir. Bidayette bir ve beraber olan ruhlar, fıtrî hasletlerine vâkıf olmaları için, farklı makam ve durumlarla sınanırken, ya sadece kendilerinin ya da bütün ruhların dillerini kullanırlar. Köken birse, ağacın dalları ve yaprakları ne kadar çok olursa olsun, söylenen ve tebliğ edilende birbirini çekecek benzerlikler de kaçınılmaz bir şekilde bulunacaktır.■

35

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Dilin evreni ve evrensel açılım HÜSEYİN ÖZBAY

Kubbeler; evrenin, uzayın, gök kubbenin mimari sanatımıza yansıması değil midir? 15. yüzyılın başlarında Uluğbey elindeki gök aletleriyle yıldızlara, sınırsız uzaya bakarken büyük heyecan duyuyordu. Semerkant Rasathanesi uzayı keşfetme, uzayı tanıma iddiamız değil miydi?

W

itgenstein’ın sözünü her hatırlayışımda daha doğru buluyorum: “ Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” der bu

filozof. Dil kendi sınırlarında ve derinliğinde çabalar. Dünyanın sınırlarını zorlaması onun yatay açılımını hatta uzayı da dâhil edersek sonsuzluğunu zamanın sınırlarında dolaşması ise derinliğini işaret eder. Dil yatay ufuklarda gezer dikey derinliklere iner. Dilin özellikle yükselen değerlerde hem zamanı hem de mekânı içermemesi beklenemez. Kelimelerin de toprakları, vatanları, duran omurgaları, yürüyen ayakları, düşünen beyinleri, atan kalpleri vardır. En canlı, en renkli, en hızlı evrendir; kelimeler evreni. Bütün görgülerimizi, bütün anılarımızı, bütün heyecanlarımızı, bütün tarihimizi, bütün kültürümüzü saklar, açıklar, hatırlatır, çağrıştırır bu evren. Kelimelerin götürdüğü yerleri iyi bilmek iyi algılamak gerek. Bunun içindir ki Ahmet Hamdi Tanpınar; “Önce kelimeleri tanıyoruz, sonra anlamlarını öğreniyoruz.” der. Ayaküstü tanışırız birisiyle ama onu anlamamız için onunla yürümemiz, dolaşmamız, birlikte zaman geçirmemiz gerekir ya, aynen öyledir kelimelerle ülfetimiz de. 36

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Bugün de bir evren felsefemiz, bir “uzay bakışımız” olmalıdır. Evrende denizi ve ummanı sınır; güneşi tuğ; göğü çadır olarak gören en eski atalarımızda bu felsefe vardı. Bu noktadan hareket edilirse söylenecek ilk şeylerden biri de edebiyatın dilin sonsuz kombinasyonuyla hem uzamda hem zamanda hem de mekândaki iletim hızı ve etkisinin inanılmaz işlevidir. Böyle bir malzemeyi kullanan her yazarın açıklansa da açıklanmasa da birinci amacı yazdıklarıyla zamana dayanmak ve evrene ulaşmaktır. Biz Türkler tek vatanla kalmadık, yeryüzünün büyük kısmını arşınladık âdeta. Yeryüzünün en dinamik devletlerinin ve vatanlarının sahibi olduk. Bugün adını bildiğimiz küçük büyük devletlerin neredeyse tamamı bugün de tarihten kuruldukları yerlerdedir. Çin Pekin’de, İngiltere, Londra’da, Fransa Paris’te, Almanya Berlin’de şekillendi hep. Peki, Türkler nerede karar verip kaldılar? Urumçi’de, Taşkent’te, Astana’da, Bişkek’te, Hive’de, Buhara’da, Kırım’da, Sibirya’da, Semerkant’ta, İdil Ural’da, Kazan’da, Bakü’de, Tebriz’de, Üsküp’te, İstanbul’da… Bütün bu mekânlarda tarihte de vardık bugün de varız. Tek yerde değiliz. Evrensel açılım ve evren merakı bizim tarihsel kaderimizde ve doğamızda vardır zaten. Bu saydığım yerler ve diğerleri zaten büyük bir evren değil midir? Başkaları için merak, sömürge iştahı ve keyfiyet olan evren ilgisi, Türkler için doğal bir zorunluluktur. Albert Sorel’in, “Fransız milletini bin yıllık Fransız coğrafyası yarattı.” demesinin sebebi de sabit vatanlar fikri ve kavramıdır. Bu sözü amentü kabul eden Yahya Kemal’in Türk milletini de Malazgirt’ten bu yana üstünde yaşadığımız toprak oluşturdu zehabına kapılması ve şiirini de düşüncesini de bunun üzerine inşa etmesi bundan olsa gerektir. Oysa biz Türkler tarih boyunca sadece bir vatanda kalmadık, keşfetmeyi onun için de dünyaya ve uzaya açılmayı düşündük, hep uzay bakışı ve evrensel algı, milletimizin ve onun güzel edebiyatının ve tarihsel tezinin de varlık sebebidir.

Keza, Orhun Yazıtları’nda denizlere dayandığımız anlatılır. Yine en eski Türk şiirlerinden birinde ırmaklara, denizlere dayandığımız, gök kubbenin bize çadır, güneşin tuğ olduğu anlatılır: Takı talay takı müren/ Kök kurikan kün tug bolgıl Gök kubbenin çadır güneşin tuğ olması bir evrensellik iddiasıdır. Daha sonra kabul ettiğimiz İslamiyet de evrensel bir dindir. Bir kavme değil evrene, âleme inmiştir. Bu felsefeyledir ki Türkler, “İ’la-yı Kelimetullah” aşkına “cihan hâkimiyeti mefkûresi”ne inanmışlardır. İnsanın balçıktan (su ve toprak) yaratılması da âlemde olan anasır-ı erbâ ile ilişkilendirilir. Hacı Bektaş Veli ünlü Makalat adlı eserinde insan -kozmik âlem arasındaki bu alakayı ilginç tasavvurlarla anlatır. Hz. Âdem yaratılırken dünyanın her tarafından toprak getirilir. Uzvu getirilen bu toprakların özelliğine göre şekillenir. Büyük ve derin anlamıyla insan toprağı, evrenseldir. Bu nedenle mikro-kozmos olan insan ile makro-kozmos olan evren organik bir bütünlüktür. Hem tarihi kaderimiz hem de bugünkü dijital dünya evrenselliği zorunlu kılmaktadır. “Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen/ Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen” diyen Şeyh Galip de insan karakterinin kainatın özü, özeti olduğunu söyler. İnsan evrenin gözü, evrenin kalbi, evrenin şuurudur. Bir Müslümanın evrene açılmaması yaratıcısını idrak etmemesi olur. Hele hele suyun ve toprağın yatay sınırları ile semavatın sonsuz denebilecek muazzam uzamı arasındaki tahayyül, hayret ve hayranlık, her insanı olduğu gibi dille kendi dünyaları arasında sınırları daima gevşek tutan ve heyecanların en büyüğünü bu algıda yaşayan edebiyatçıları nasıl etkilemez? Ziya Gökalp Turan ülküsünü “müebbet ve ebedî bir ülke” olarak ta-

37

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


nımlarken bu evrensel heyecanı ve algıyı ta derinlerinde duymuştur herhâlde. Gerçekten de dil ve edebiyat sınır tanımaz. Hayaller, düşünceler ve ihtiraslar da. Kâinatta duvarlar ve gümrük yoktur. İnsanın yaradılışına uygun bir edebiyat açılımı bunun için bir doğal zorunluluktur. İnsanoğlunun uzayla merakı en eski zamanlardan beri vardır. Uluğ Bey, Türkistan’da elinde teleskop hayret ve hayranlıkla mehtaba bakarken uzayda sınır görmüyordu. İnsanoğlunun büyük merakı sınır tanımaz bir atılımı gerçekleştirdi. Romancımız Alev Alatlı Schrödingerin Kedisi (Rüya) romanında “astronomik arkeolojimiz”i çok iyi anlatır. Astronomik arkeolojisi, bir “uzay bakış”ının ve “evren savı”nın bütün araçlarını verir. Bugün de bir evren felsefemiz, bir “uzay bakışımız” olmalıdır. Evrende denizi ve ummanı sınır; güneşi tuğ; göğü çadır olarak gören en eski atalarımızda bu felsefe vardı. Rahmetli şairimiz Osman Türkay uzay ve kâinata seslenişin büyük heyecanıyla Besmele’yi şöyle yorumlar: Besmele Bu gece düşüme girdi Her sabah yeni doğan güneş Bu gece güneşten koptu bir ayrı dünya Bu gece uzaya fırlatıldı ilk yapay uydu Küçücük bir ay Bu gece evrende bir başka hız var Toprakta uzay, uzayda ateş, ateşte yıldız var Bu gece dünyamızın yörüngesinde Uydular uçar Bu gece madensel bir besmele ile vurdu saat Bu gece besmele ile çağırdı kalem: Esirgeyen bağışlayan Tanrı adıyla Kalktım yataktan Ne ün, ne onur, ne san Besmele besmele büyüdü kafam Ne bulut ne ufuk ne yıldız Besmele besmele gerindi akşam Ne sinir, ne pazu, ne kemik, ne kan Besmele besmele uzadı kollarım bacaklarım Ağzım, gözlerim, kulaklarım Alıcı ve verici cihazlarım Besmele besmele başıboş cihazlarım

Yapayalnız esirgeyen bağışlayan Tanrı adıyla Uzanıp samanyoluna yatıyorum Esirgeyen bağışlayan Tanrı adıyla Uzaylılara mısralar satıyorum Ve sizi anlatıyorum Esirgeyen bağışlayan Tanrı adıyla Yeryüzüne güneşten bakıyorum Ve yıldızları bir salkım üzüm gibi koparıp Şarlatanların başına fırlatıyorum. Uzayla besmele arasındaki bu “sıra dışı bağdaştırma” yeni dilin, yeni mistik anlayışın ve evren görüşünün parıltılı bir işaretidir. Şiir aralarında onun masal ve metafizik evreninde dolaşıp duran Osman Türkay, uzaydaki uzamı şiirinin atlası yaptı. Bugün yaşadığımız dünyada ve zamanda hissiyatımızın, inançlarımızın, evrene bakışımızın, ruhsal hâllerimizin aradığı dil kısmen budur. Ona dünya şiir çevreleri “ Uzay Şairi” dediler. Osman Türkay millîyi evrensele taşıyan ve oradan millîye bakabilen “evrensel şair”dir aynı zamanda. O uzayın sonsuz sınırsız boşluğundan Kıbrıs ve Türkiye’den asla savrulmadan evrene de baktı. Besmele şiirinde uzayda bu sesi duydu, uzaydan Göktürk atalarımıza gitti. Şiir estetiği ile masalı ve ütopyayı birleştirdi. Pergelinin sabit ucu Kıbrıs, Beşparmak Dağları ve Türkiye idi. Böylece de uzaya ve evrene açıldı duyguları ama savrulmadı, çakılıp kalmadı. Bizim hem evren hem de uzay görüşümüz üstelik yeni değildir. “Kün tuğ bolgıl, kök kurikan” ne demektir? Bir evren görüşü, bir evren iddiasıdır. Kubbeler; evrenin, uzayın, gök kubbenin mimari sanatımıza yansıması değil midir? 15. yüzyılın başlarında Uluğbey elindeki gök aletleriyle yıldızlara, sınırsız uzaya bakarken büyük heyecan duyuyordu. Semerkant Rasathanesi uzayı keşfetme, uzayı tanıma iddiamız değil miydi? Çağdaş Kırgız şairi Süyünbay Eraliyev de “Cıldızlarga Sayakat”ta (Yıldızlara Seyahat) bunun edebî açılımını sergiler. Aytmatov’un tarihî ve yerel bir Nayman Ana söylencesinden Mankurt güncellemesi imajı çizmesi, evrensel edebiyata ve insanlığa büyük armağan değil midir? Uzay ve evren ilgimiz, bizim için aynı zamanda derin bir lirizmin de yeni metafizik hassasiyetin de edebî açılımın da göstergesi olacaktır.■

38

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Edebiyat ve evrensellik NAMIK AÇIKGÖZ

Edebiyatta “tip” ve “karakter” ile ifade edilen şahıs kadrosu, aslında, his ve hasletlere bindirilmiş yapay insanlardan başka bir şey değildir. O insanların hepsi yapaydır ama o insanların her his ve hasleti, gerçektir.

E

debiyat sanatı, dillerin ulusal-etnik yönü hariç, insanlığın ortak malıdır. Esas malzemesi insan ve insanla ilgili his ve hasletler olan edebiyat, genel olarak “tip” ve “karakter”ler etrafında oluşan bir “hikâye etme” sanatıdır. Araç olarak kullanılan dil, kendi içinde birtakım yerel zenginliklerle, edebiyatın oluşumuna doğrudan etkide bulunursa da, bir araç olarak diğer dillerdeki dilsel ve kavramsal doğurganlığı teşvik etmesiyle de edebî metnin zenginleşmesine katkıda bulunur. Fakat bütün bu etkisine rağmen dil, edebiyatın belirleyici unsuru değil, nihayetinde bir araçtır ve belki de edebiyatın oluşmasında doğrudan etkisi olmasına rağmen diller, edebiyatın evrenselliğin önündeki tek engeldir. Fakat bu da tercümelerle giderilir ve metinde anlatılan mutlak insanla yüz yüze gelinerek, metin-okuyucu ilişkisindeki “insan ortak paydalılığı” ortaya çıkar. Farsça yazan Ömer Hayyam, her ne kadar bir Fars şairi ise de, bütün dillere tercüme edildiğinde, o insanlığın ortak şairidir. Geothe, Dostoyevsky, Shakespeare gibi edebî şahsiyetlerin her biri dil veya ulus mensubiyetiyle anılırsa da, dil engeli kaldırıldığında, bunların hepsi, insanlığın ortak metnidir. Dil engeli ortadan kaldırılmış edebî metinlerde, 39

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Nasıl “biyolojik insan” tek ve bütün dünyada aynı ise, edebiyatçının ele aldığı insan da bu insanlardır. Bütün insanlar acıkır, susar, konuşur, güler, uyur, yürür, araçlara biner... Gerçek insanın ortak özelliği nasıl evrensel bir hakikatse, edebiyatçının insanın da aynı özelliği yüzünden evrenseldir. evrensellik üç boyutta tecelli eder: 1) Dil kullanma tekniğinde evrensellik (retorik teknik) 2) Beşerî his ve hasletlerin işlenmesinde evrensellik 3) Olayların işlenişinde evrensellik Dil kullanma tekniğinde evrensellik (Retorik teknik)

Bütün dillerde, basit ve nitelikli iletişim kurma yolları vardır. Pratik-pragmatik dil kullanımı, edebiyatın belirleyici özelliği olmamakla beraber, bir üst dil olan edebî dil kullanımı, bütün dillerde neredeyse aynıdır. Mesela işlenmiş veya işlenmemiş de olsa bütün dünya edebiyatlarında, edebiyat dilinin oluşumunda, kelimeler metaforik kurgulama tekniğine göre kullanılır. Yani, mecaz sanatı sadece Türkçede, Farsçada ve Arapçada değil, İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca, Rusça, İtalyanca gibi dillerde de, adını duymadığımız kabilelerin dillerinde de vardır. Bütün bu dillerde, kelimeler arası ilişki kurulurken, iki kelime arasındaki renk, şekil, muhteva, mahiyet, fonksiyon gibi ilişkiler göz önünde bulundurulur. Mesela bütün şiirlerde sevgilinin yanağı bir çiçeğe veya yiyeceğe benzetilirken, her dilde, yanak ile ilişkilendiren kelimenin yanakla, renk, şekil, muhteva, mahiyet ve fonksiyon ilişkisi göz önünde bulundurulur. Bütün dillerde- metaforik teknik müşterekliğinde olduğu gibi- diğer retorik tekniklerde de bir ayniyet söz konusudur. Yani, tezat, bütün dillerde tezat olarak kullanılır; teşbih, teşbih; telmih, telmih... Müslüman toplumlarda, İslamiyetin meşhur bir şahsiyetine veya kavramına yapılan atıfla, Musevilik veya Hristiyanlığın önemli bir şahıs

veya kavramına yapılan atıf tekniği, retorik olarak aynı tekniğin kullanılmasıyla elde edilir. Neredeyse bütün dillerde meydana getirilen edebiyatlarda, âşık ile bülbül arasındaki ilişki aynı retorik teknikle kurulur. Şunu demek istiyoruz: Edebiyatta kullanılan dile hangi dil olursa olsun, onu edebî bir dil olarak kurgulama tekniğinin yasaları ve teknikleri aynıdır. Böylece edebiyatın “oluş şekli” evrenseldir. Beşerî his ve hasletleri işlemede evrensellik

Temel malzemesi doğrudan veya dolaylı olarak da olsa insan olan edebiyatta, insana bakış ve onu bütün boyutlarıyla ele alış da evrenseldir; yani insanlığın ortak paydasıdır. Edebiyat metinleri, roman da olsa hikâye de olsa şiir de olsa nihayetinde insanı anlatır. Aslında anlatılan tek insan değil, insanlığın ortak özelliğini taşıyan şahıslar, tipler ve karakterlerdir. Edebiyatta “tip” ve “karakter” ile ifade edilen şahıs kadrosu, aslında, his ve hasletlere bindirilmiş yapay insanlardan başka bir şey değildir. O insanların hepsi yapaydır ama o insanların her his ve hasleti, gerçektir. Adı, Mehmet, George, İvan, Hans... Ne olursa olsun... Adları ve milliyetleri farklı olan bu insanların tek ortak özellikleri, birbirinin aynısı olan his ve hasletlere sahip olmalarıdır ve edebî metinde yer alanlar Mehmet, George, İvan ve Hans değil, o his ve haslettir. Biraz daha açalım. Edebiyat metinlerinde anlatılan insanın beşerî his ve hasletleri aynıdır ve edebiyat eserini yazan kişi, bu his ve hasletlerin hikâyesini yazar

40

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


aslında. Bu his ve hasletler kıskançlık, ihtiras, fedakârlık, merhamet, vefa, vefasızlık, sadakat, ihanet, kin, nefret, takdir, mahviyetkârlık, istiğna, bencillik, doğru sözlülük, riyakârlık gibi daha arttırılabilecek olan his ve hasletlerdir. Edebiyat sanatçısı, metninde, yukarıdaki his ve hasletleri işler aslında. Edebî eserde, fedakârlıkla bencilliğin; sadakatle ihanetin, ihtirasla istiğnanın, erdemle erdemsizliğin, riyakârlıkla doğru sözlülüğün mücadelesi/çekişmesidir anlatılan. Yoksa bu his ve hasletlerin giydirildiği şahısların hikâyeleri değildir... Tetikleyicisi ve ortaya çıkma sebebi, yerel olabilir ama yaşanan duygular, bütün dünyada birbirinin aynısıdır. Kıskançlık ve bunu besleyen diğer duyguların işleyişi, bütün insanlıkta birbirlerine yakın bir şekilde tezahür ve tecelli eder. Edebiyatçının yazdığı insan da aslında bu his ve hasletlere sahip kişilerdir. Nasıl “biyolojik insan” tek ve bütün dünyada aynı ise, edebiyatçının ele aldığı insan da bu insanlardır. Bütün insanlar acıkır, susar, konuşur, güler, uyur, yürür, araçlara biner... Gerçek insanın ortak özelliği nasıl evrensel bir hakikatse, edebiyatçının insanın da aynı özelliği yüzünden evrenseldir. Demek ki, edebiyatçının ele aldığı insan da, biyolojik boyutuyla beraber ve bu boyutun içindeki his ve haslet yönüyle dünyada reel olarak bulunan insanlardır ve bu insanların bütün his ve hasletleri de ortaktır. Böylece, edebî metinde işlenen his ve hasletlerin de evrensel olduğunu söylemek gerekir. Olayların işlenişinde evrensellik

İnsanlar ve toplumlar arası olaylarda, temel saik her ne kadar millî-ulusal etkiler söz konusuysa da nihayetinde, insan merkezli bütün olaylar, bütün insanlığın ortak paydasıdır. Edebiyatçının yazacağı olaylar da, sebep-sonuç ilişkisi kurma tekniğindeki şahsiliğin dışında, bütün insanlıkta ortaktır. Bazı metinlerde, olaylar, kültürün şekillendirdiği sosyal ortamlarda gelişebileceğinden, yerel-kültürel özellikler ta-

şırlar. Fakat bu özellikler o metni evrensellikten uzaklaştırmaz; bilakis o metin, o yerel zenginliğiyle evrensel insanlık kültürünü zenginleştirir. Milletlerin özgün kültürel zenginlikleri, nitelikli bir edebiyat sanatçısının elinde, insanlığa mal olabilecek bir insani zenginliktir ve o edebî metin, o zenginliği insanlığa kazandırdığı için değer kazanır. Mesela Tagore olmasaydı Ganj Nehri çocuklarının özgünlüğü ve zenginliğinden insanlık haberdar olmayacak ve haberdar olmadığı için de bu açıdan fakir/eksik kalacaktı. Aynısını Japon Yazar Yasunari Kawabata, Mısırlı yazar Necip Mahfuz, Yugoslavyalı Yazar İvo Andriç ve Romanyalı yazar Ionesco için de söylenebilir. Mesela Dostoyevski veya Tolstoy olmasaydı, insanlık “Rus insanı” his ve hasletlerini tanıyarak zenginleşmekten mahrum kalacaktı. Sonuç olarak şunu söylemek gerekir: Edebiyat, araç olarak kullanılan dilin yerelliği dışında, işlediği beşerî his ve hasletler, dili kullanma tekniği ve yaşanan olaylar açısından, insanlığın ortak değerlerinin yansıtıldığı bir sanat alanıdır. Bütün edebî tür ve şekillerde işlenen insan ve insani özellikler, bir üst dil olan “edebiyat dili” olgusu teşekkülünde de evrensel bir tavır sergilenir. Bu “edebiyat dili” kurgulamasında da yazılı olmayan, zımni bir evrensel anlaşma söz konusudur. Dil kullanma tekniği de olsa, beşerî his, haslet ve olayların işlenişi de olsa, belki de aslolan o “zımni anlaşma”nın doğurduğu evrenselliktir.■

41

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Bir deliliğe övgü olarak Leyla vü Mecnun DURSUN ALİ TÖKEL

E

debiyatın evrensel olma niteliğine vurgu yapılacaksa bu, edebiyat tarihinin evrenselliğine mi bir vurgudur, yoksa edebî metnin taşıdığı içerik ve göndermelere mi bir vurgudur? Edebî metnin evrenselliği tartışılacaksa, burada arketiplerin, arketiplerde de din veya mitlerin rolü milletlere göre nasıl tespit edilecektir? Bir milletin anlatısında yer alan bir arketip, bir başka milletin dinî kaynağı veya mitsel anlatısının bir derin içeriği olursa buradaki metaforik kaymalarda hangi zemin esas alınacaktır? Edebiyat ve evrensellik ilişkisini yazmaya kalkışmak cevaplardan çok daha fazla soruların yer aldığı bir vadiye dalmak demek. Goethe’nin kullandığı “Weltliteratur” kavramının Dünya Edebiyatı olarak çevrildiğini söyleyen Wellek/Warren, bu kavramın bütün dünya edebiyatını incelemek anlamında kullanılırsa çok abartılı olacağını, hâlbuki Goethe’nin bu kavramla “bir zaman bütün edebiyatların tek bir edebiyat hâline geleceğini” belirtmek için kullandığını söylüyor. Ve Goethe’nin idealini şöyle açıklıyorlar: “Bu, bütün edebiyatların bir büyük bütün içerisinde, her milletin kendine ait bölümü icra ettiği büyük bir konser hâlinde birleşme-

Erasmus Hristiyanlığa, Papalığa, Krala, devlet adamlarına yapılan eleştirilerin en ağır bir şekilde cezalandırıldığı Ortaçağ Avrupa’sında, muhayyel bir deli karakteri yaratarak bu delinin ağzından sisteme, yanlış din algısına, papalığa en ağır eleştirileri yapmıştır. 42

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


leri idealiydi.”1 Wellek/Warren’e göre Goethe’nin kendisinin de bu idealin gerçekleşmesi için çok uzun zamana ihtiyacı olduğu söylemişti. Temelde vurgu yapılan, bir edebiyatın millî ve yerel kalması hâlinde içine kapanarak yok olup gideceğidir. “Evrensel Edebiyat tarihi kavramı, hangi güçlüklerle karşı karşıya gelirse gelsin, edebiyatı bir bütün olarak düşünmek ve edebiyatın gelişmesini ve yayılmasını, dil farklarını dikkate almadan incelemek gerekir. Mukayeseli ve genel edebiyatlar veya sadece edebiyat hakkında ileri sürülecek önemli bir iddia, kendi içine kapanık bir millî edebiyat fikrinin tamamen yanlış olduğudur.”2 Dünya edebiyatını bir bütün olarak düşünmek şimdilik bir hayal olsa bile Batı edebiyatlarının büyük bir çoğunluğu için bu kavram kullanılmış bile. Wellek/Warren, “Hiç yoksa Batı edebiyatını bir bütün meydana getirir.” diyerek şöyle devam ediyor: “Yunan ve Roma edebiyatları, Batı Orta Çağ dünyası ile önemli modern edebiyatlar

arasındaki bir devamlılıktan kimse şüphe edemez ve Doğu’dan gelen tesirlerin, özellikle İncil’in tesirinin önemini küçümsemeden, bütün Avrupa’yı, Rusya’yı, Amerika Birleşik Devletleri’ni ve Latin Amerika edebiyatlarını içine alan tam bir birliğin varlığı kabul edilmelidir.”3 Bir milletin edebiyatının dünyaya açılmak, insanlığın ortak ideallerine katkıda bulunmak, ortak sorunlara çözüm önerileri sunmak yerine, kendi içine kapanarak o büyük faydadan uzak kalmasının nasıl bir kayıp olduğuna en iyi örnek belki de Alberto Manguel’in Tanpınar üzerine söyledikleridir. Tanpınar’ı Fransızcaya çeviren çevirmen Manguel’e Tanpınar’ı muhakkak okumasını salık verir. O güne kadar Tanpınar’ı hiç duymayan Manguel tavsiye üzerine okur ve hayranlığını ifade edecek kelimeler aramaya başlar. Zira Tanpınar onu derinden etkilemiştir: “Kitabı bitirdikten sonra hayatım boyunca Tanpınar gibi bir yazarı duymadığıma inanamadım. Bu kadar büyük bir yazar olmasına rağmen ondan habersiz olmama çok şaşırdım… Bernard Shaw gibi bir seviyede duruyor benim için Tanpınar. Tanpınar’ı okumak bir yazarı okumak değil, bir kütüphaneyi okumak gibi benim için. Yani Tanpınar tek bir kitap değil, muazzam bir kütüphanedir… Tabii ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü. Ben 20. yüzyılın en büyük klasiklerinden biri olduğunu düşünüyorum bu kitabın.”4 Devletimizin çok önemli ve yerinde bir kararla, büyük yazar ve şairlerimizi dünyanın önemli dillerine çevirme projesi, evrensele açılan yerel ve millî edebiyatın hangi yerde durduğuna/durması gerektiğine çok önemli bir gösteren olacak. Kendi millî eserlerimizi, Manguel’in yaptığı gibi dünyanın büyük klasikleriyle karşılaştırsak acaba bizi neler beklemektedir? Mesela Erasmus’un dillere destan olan ve her daim yeniden okunan Delililiğe Övgü kitabıyla, bu kitapla aynı çağda yazılan Fuzulî’nin Leyla ile Mecnun’unu bir mukayese etsek acaba neyle karşılaşırız? Leyla ile Mecnun, deliliğe methiye olarak okunabilir mi?5 Aşk mesnevisi olmayan bir mesnevi olarak Leyla ile Mecnun

Bir gün bir grup genç, delilikle ilgili bir site kuracaklarını, postmodern yönelimlerin, modern

43

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


insanın iktidar karşısındaki ezilmişliğini protesto için en etkili dil olarak delilikin dilini seçtiklerini ve kendilerinin de bu dili edinmek için kaynaklar taradıklarını ve bana yardımcı olup olmayacağımı sordular. Ben de herhangi bir kaynak bulup bulmadıklarını sordum ve en iyi kaynağın yüzyıllar boyunca Erasmus’un Deliliğe Övgü adlı eseri olduğunu bu eseri incelediklerini söylediler. Mutlak otoriteye başkaldırı sadedinde asırlardır kült bir metin olan bu eseri ben de biliyordum. Erasmus, aklı ve akıllığı yerin dibine batırmış ve deliliği kutsamıştı. Bu eser Papalığı, Hristiyanlığı, kralı eleştirenlerin diri diri yakıldığı bir çağda, bütün bunların derin eleştirisi üzerine yazılmıştı ve Erasmus bütün bu eleştirileri hem de en ağır şekilde yaptığı hâlde hiç bir cezaya maruz kalmamıştı, aksine ödüllendirilmişti. Peki, bunu nasıl başarmıştı? Dâhiyane bir buluşla: Söyleyeceği her şeyi bir deliye, hatta daha da soyut bir çıkarımla delilike söyletmişti. Gençlere dedim ki “Bizde de en az Erasmus kadar kuvvetli akıl ve delilik üzerine kurulmuş mükemmel bir metin vardır. Deliliğe methiye ve akla zemmiye olarak Erasmus’la beraber bu metni de inceleyelim.” Gençler şaşırdılar ve bu metnin ne olduğunu sordular. Onlara Erasmus’la aynı çağda yaşayan ve yazan Fuzulî’nin Leyla ile Mecnun adlı eseri olduğunu söyledim. Doğal olarak inanamadılar! Ne alakası vardı, bu eser bir aşk mesnevisi değil miydi? Olsa olsa tasavvufi bir eserdi. Beşeri aşktan ilahi aşka geçişi anlatıyordu! Leyla vü Mecnun’u Erasmus’un Deliliğe Övgü’sü bağlamında akıl ve delilik üzerine kurulmuş felsefi bir metin olarak okuyabilir miyiz? Umberto Eco, “Bir roman, yorum üreten bir makinedir.”6 diyor ve romanları öyle inceliyor. “Anlatı, olayları ve kişileriyle bir dünya kurarken, bu dünya ile ilgili her şeyi söyleyemez. Belli şeylere değinir ve kalanı için okurdan bir dizi boş alanı doldurarak işbirliği yapmasını ister. Bir metin, alıcının anlaması gereken her şeyi söylese mahvolurduk”7 öyleyse okuyucu aslında yazarın bıraktığı o boşlukları dolduran kişidir. Eco, büyük sanatkârların yazmakla neyi amaçladıklarını açıklıyor: “Neden tıpkı gerçek dünya gibi karmaşık, çelişkili ve kışkırtıcı anlatı dünyaları kurmaya çalışmayalım?... Dante, Rabelais, Shakespeare, Joyce tam olarak bunu yapmış-

lardır.”8 Roland Barthes “Anlam, anlatının ‘ucunda’ değildir, onu baştanbaşa aşar...”9 derken anlamın çoğul hatta sonsuz yapısına, çeşitliliğine işaret etmektedir. İtalo Calvino, Borges’in hayli girift bir kurgusu olan ünlü hikâyesi Yolları Çatallanan Bahçe için şunu söyler: “Sonunda, okuduğumuzun, bir casusluk görüntüsü altında, felsefi bir öykü, hatta zaman fikri üzerine bir deneme olduğunu fark ederiz.”10 Divan şiiri metinleri böylesi bir çoğul okumayla incelendiğinde neler görebiliriz? Erasmus ve Deliliğe Övgü

Erasmus 1466-1536 yılları arasında yaşamış en önemli Avrupalı reformist ve hümanistlerden birisidir. Pek çok eseri olmakla beraber 1506 yılında kaleme aldığı Deliliğe Övgü adlı eseri asırlar boyu önemimden, değerinden, şöhretinden bir şey kaybetmemiş ve yazıldığı günden bu yana Avrupa aydınlanmacı düşüncenin en önemli metinlerinden biri sayılmıştır. Yukarıda değindiğimiz gibi Erasmus Hristiyanlığa, Papalığa, Krala, devlet adamlarına yapılan eleştirilerin en ağır bir şekilde cezalandırıldığı Ortaçağ Avrupa’sında, muhayyel bir deli karakteri yaratarak bu delinin ağzından sisteme, yanlış din algısına, papalığa en ağır eleştirileri yapmıştır. “Erasmus’un Deliliği, birinci tekil şahısta, okurla konuşan bir karakterdir. Yazar dramatik bir sahneleme kurgular ve kadınsı özelliklerle donatılmış bir kahraman ağzından birçok önemli konular işler: Akıl konusuna tek yönlü ve önyargılı bakmayan, bilginin sınırlarını ve değerini anlayan ve en önemlisi de insan hayatını belirleyen davranışların erdemlerini sorgulayan bir karakterdir Delilik. Hoppa ve çekici olduğunu söyler. Asla okurla polemiğe girmez, tek amacının eğlendirmek olduğunu sık sık yineler. Okurdan beklentisi ise, eğlenmenin ötesinde, hayali seyircileri gibi ondan yana olarak, onun fikirlerini anlamamızdır. Dilini sakınmayan, aklı bir karış havada olmasına rağmen çok da çekici ve arzu doludur sunduğu karakter. İlk başta yapılması gereken, o bilgelerinin elinden cehaleti küçümseme ve yok sayma silahını almaktır. Zira yoksul ve eğitimsiz halk, her söylediklerini doğru kabul ettiği kilise babaları

44

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


tarafından yönetilmekteydi; oysa halk kendince erdemlere sahipti fakat bunlar soylular ve din adamları tarafından hiçbir zaman erdem sayılmadılar. İki önemli tema üzerine kuruyor Erasmus eserini: 1) Gerçek bilgelik, deliliktir. 2) Kendini bilge sanmak, deliliktir. Birinci temaya baktığımızda, akla fazla prim vermiş insanlığa yeni bir pencere açılır gibidir. Rasyonel davranış aşırı yüceltildiği için insan kendi doğasından uzaklaşmıştır. Yeniden doğasının gerektirdiği “çocuksuluğu” bulması, tam da Rönesans felsefesinin temelindeki düşüncelerden beslenir. İkinci tema ise, Orta Çağda okuma yazma bilenlerin sadece soylular ve din adamları olduğunu düşünürsek, onların nüfusun geri kalanı üzerinde baskı ve zorbalık yapma hakkı bulmalarıdır eleştirilen.”11 “Nasılsa deliye her şeyi konuşmak serbest ” diyerek ortaçağ felsefesine, önyargılara ağır eleştiriler yapan Erasmus’un eleştiri oklarının ana hedefi; menfaatçiler, yağcılar, riyakârlığa prim veren idareciler, yapmacık tutum ve davranış içinde olanlar, kendini bilmezler, kibirliler, çağının bilim adamları, krallar ve kilisedir, yani hemen hemen herkes… Deliliği konuşturma ve deliliğin kendisini övme maskesi altında bağnazlığın her türlüsüne eleştiri yönelten kitap bu özelliği ile çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuş ve bu özelliği ile kalıcılığını bugüne kadar korumuştur12 Fuzuli’nin Mecnun’u

Şimdi de deliliğe övgü ve akla eleştiri sadedinde Leyla ile Mecnun’a bir bakalım: Erasmus’a göre “Yaşamda ancak deliliğe yakalanmış olana gerçek anlamda insan denebilir.”13 Fuzuli, Mecnun’un babası aracılığıyla aklı konuşturur ve Mecnun da ona cevap verir. Mecnun şöyle diyor:

di (2616) Bir müddet olsun delilik mülkünü seyran etmeyenler, akıl meydanın bir bela zindanı olduğunu bilmezler? Akl, gönül aynasını bulandırır, tozlandırır. Akl bir tedbirdir amma temeli yoktur. Aklın tarz ve uslübu Fuzuli’yi melül etmiştir. Fuzuli, cünun derdine derman aramakla hata etmiştir.

lar

Göñül mir’âtını eyler mükedder akl teklîfi Hoş ol bî-bâkler kim terk-i nâm ü neng tutmuşEy Fuzûlî aşk men›in kılma nâsihten kabûl Akl tedbîridir ol sanma ki bir bünyâdı var

Hatta Fuzuli aklına bile “Bendeki belalardan kaçarak kurtul.” demektedir. Fuzuli, âlemin dert ve kasvetlerinden cünunun feyzleri sayesinde kurtulmuştur. Taşlara dögüb başımı rüsvâ gezer oldum Ey akl kaçıp kurtula gör derd-i serimden Ey Fuzûlî reviş-i akl melûl etti beni Sehv kıldım ki cünûn derdine dermân ettim Babası Mecnun’u akıllı olmaya davet eder. Babasının Mecnun’u akla davet etmesine Mecnun’un cevabı şu oluyor: Ben akla teveccüh eylerim çok Sevdâ yolumu tutar ki yok yok (2070) “Ben çok kere akla yöneldim fakat akıl her seferinde “yok, yok!” diye benim sevdâ yolumu kesti” Mecnun’un babası tıpkı Erasmus’un filozofu gibi konuşur. Erasmus’un filozofu, Erasmus’un aksine deliliğin mutsuzluk olduğunu söyler: “Şimdiden filozofların itirazlarını duyuyorum: ‘Deli olmak, mutsuz olmaktır; bozulmuşluk, cehalet içinde yaşamaktır.”14 Mecnun’un babası da aynısını söyler. Deli olmak, toplum dışında ve mutsuz olmaktır. Kınanmak, ayıplanmaktır. Deliye kız vermezler, onu insan kabul etmezler. Babası, çok istediği Leyla’ya kavuşması için Mecnun’un akıllı olması gerektiğini işaret eder.

Akl meydânını zindân-ı belâ bilmez henüz Kim ki bir müddet cünûn mülkini seyrân etme45

Mecnûn’a dedi ki ey cefâ-keş Hâcet biter olmagıl müşevveş

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Farz eyle ki mâle oldu vâlî Gitdi yine gayra kodu mâli

Akl ile açılur ol muammâ Leylîyi sana verirler ammâ Şartı bu ki olasın hired-mend Erbâb-ı hiredden alasın pend Ref ’ ola allâme-i cünûnun Akl ola hemîşe reh-nümûnun 1030 Babası dedi ki, ey oğlum, sana Leyla’yı vermeyi kabul ettiler amma, senin akıllı olmanı istiyorlar. Muammalar ancak akılla açılır. Akıllı olman ve akıllı insanlardan öğüt alman, cünunu yok etmek ve daima aklı rehber edinmen şartıyla Leyla’yı sana verecekler: Babasının bu sözleri üzerine Mecnun, divane olmanın kendi istediğiyle olmadığını, ihtiyarı olsaydı divane olmayacağını, artık kendisinde bu derdin ilacının bulunmadığını söyler ve babasına şu teklifte bulunarak aklın çaresizliğini çok güzel izah etmiş olur. Madem akıl her derdin ilacıdır ve akıllanmakla sorun kalmayacaktır. O zaman akıl sahibi babası kendi derdine aklıyla bir deva bulsun ve o da kurtulmuş olsun!

Fuzuli, burada Mecnun’un ağzından çok etkileyici bir mal sevdası eleştirisi yapar. Mecnun, babasının tek evladıdır. Baba da “Eğer ben ölürsem malım mülküm kime kalacak?” korkusu vardır. Bu korkusu belki de vehmi Mecnun hissetmiş olmalı ki yukarıdaki beyitle bu korkuyla alay eder ve babasına der ki: “Farz et ki ben senin mallarına yönetici oldum, malının mülkünün varisi oldum. İyi ya, ben ölünce o mallar ne olacak, yine başka birilerine kalmayacak mı?” bu sözler babaların endişelerinin ne kadar sığ olduğunu gösterir. Mecnun’un vahdet yolunda, bütün dünyayı sırtını dönerek fena ve bekaya kavuşma isteği yanında babanın isteği ne kadar basit, hatta yavandır. Burada aynı zamanda “akıllıların” neyin peşinde olduğuna veya “akıllı” deyince ne anlaşılması gerektiğine dair de ipuçları ve dolayısıyla bu hâle de eleştiri vardır. Budur kereminden itlimâsım Kim tutasın öldüğümde yasım Her lahza edüp figân u zârı Toprağıma edesin güzârı Teklîf-i neşât u ıyş kılmam Kim sen deyesin bu resmi bilmem Feryâd u mâtemdir asl-ı mâtem Sen hod bu revişdesin müsellem Öz âdetin ile nâle eyle Ecrini bana havâle eyle Budur garazım ki dost u düşmen Görsün seni eyleyende şiven Bî-kesliğim olmaya bana âr Ma’lûm ideler ki vârisim vâr15

Sen ehl-i hiredsin eyle tedbîr Tedbîrin ede meğer ki te’sîr (1040) “Tavk-i zencîr-i cünûn dâ’ire-i devlettir” diyen Mecnun’a göre asıl mutluluk deli olmakta yatmaktadır. Akıllılar kimler ve dertleri ne?

Fuzuli, Mecnun’un şahsında delileri dillendirirken, Mecnun’un babası aracılığıyla güya Mecnun’u akıllı olmaya çalışan insanları konuşturur ve onları bütün sığlığıyla resmeder: Fuzuli, Leyla vü Mecnun’da, artık aklını yitirip çöllere düşen oğlunu aramaya giden babayı anlatır. Baba uzun aramalardan sonra oğlu Kays’ı (Mecnun) bulmuştur. Onun o perişan hâline acır; eve, şehre, akıllı olmaya bir evlat olarak malının mülkünün başına geçmeye davet eder. Aralarındaki diyaloglar çok dramatiktir. Mecnun babasına kim olduğunu sorar, yani babasını bile tanımaz bir hâldedir. Hatta kendisini yalnız bırakmasını geçip gitmesini ister. Babanın ısrarlı davetleri hiç bir işe yaramaz. En son Mecnun şu beyti tekellüm ederek susar:

Mecnun’un annesinin isteği de babasından farklı değil. Anlaşılıyor ki onlar çocuklarını değil kendi itibarlarını düşünüyorlar. Annesi, Mecnun’a ailelerinin itibarını düşünmesini, kendisinin bir Arap beyi olduğu gerçeğini göz ardı etmemesini söyleyerek asıl kaygının Mecnun ile değil de itibar kaybını engellemek ilgili olduğunu belli etmiş olmuyor mu?

46

Şânında riyâset-i Arap var Miras- şecâat u edep var

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Etvârı mülûku tut hemişe Âyin-i şecâat eyle pîşe Bizleri eserler üzerine düşündürmeyenler, metinlerimizi sadece soracakları çoktan seçmeli soruların test parçalarına indirgeyenler, tanımları; tanımlanabilir olanların bir yüzü olarak değil de hakikatin ta kendisi olarak pazarlayanlar, metinlerimizin evrensel konumları üzerine de bir şeyler söylemeyeceklerdi, söylenenleri de, söyleyenleri de boğacaklardı. Leyla ile Mecnun mesnevisini sadece bir aşk hikâyesi olarak değil de; insanın aramasının hikâyesi, bir Bildunsroman metni, hakikat âşığı insanların Hakkı ve hakikati bulma macerası; kadının yüceltilmesinin evrensel başlangıç metni, aklı putlaştıranlara inat akla ve akıllılara eleştiri ve deliliğe övgü olarak da okuyabiliriz. Her okuma, yaratıcı okuma ediminin bir basamağıdır. Metni evrensel sahneye çeken, metnin kendi değil, bizim onu okuma, anlama, sunma biçimimizdir. Tam olarak meramımızı anlatmak için kısa bir alıntı yaparak bitiriyorum yazımı: Shakespeare’in MACBETH adlı eserini Türkçeye çeviren mütercim kitabın girişinde okurlarına şöyle sesleniyor: “Yaşadıklarınız hakkında, aşk hakkında, müzik ya da yaşlılık hakkında söyleyecek anlamlı bir şeyler bulamıyorum diyorsanız bu konuda Shakespeare’e güvenebilirsiniz. Sevgilinizin gururunu okşamak ve onu yüceltmek istiyorsanız Büyük şair’in ‘Bir yaz gününden farkın nedir, bilir misin sevgilim’ diye başlayıp “ama sendeki sonsuz yaz hiç solmayacak… Nefes aldıkça insanlar, gördükçe gözler bu şiirim yaşayacak ve seni de yaşatacak’ diye biten 18. Sonesinden yardım alabilirsiniz. Bu dünyanın çivisi çıkmış diyorsanız ve tak etmişse canınıza artık dünyadaki yolsuzluklar ‘vaz geçtim bu dünyadan. Tek ölüm paklar beni’ diye başlayıp devam eden 66. Sone duygularınıza tercüman olur belki de. Evlatlarınızın vefasızlığından canı yanmış bir ebeveynseniz, ‘vefasızlığın keskin dişlerini, tam yüreğime sapladı bir akbaba gibi. Nankör bir evlada sahip olmak daha da can yakıcı keskin bir yılanın dişlerinden’ diyerek dert ortağınız olabilir Kral Lear...”16 Bir Türk okuru, kendi duygularını ifade için 16. yüzyıldaki bir İngiliz’e başvurmak yanında 16. yüzyıldaki bir Türk şairine başvursa nasıl olur?

“On altıncı yüzyıldaki bir divan şairi 21. yüzyıldaki benim duygularıma nasıl tercüman olabilir ki?” mi diyorsunuz? Sizinle aynı dili konuşan ve aynı medeniyetin insanı on altıncı yüzyıldaki bir Türk şairi size tercüman olamıyor da, on altıncı yüzyıldaki bir İngiliz şairi mi tercüman olabiliyor? ■

Kaynakça 1. Rene Wellek-Austin Warren, Edebiyat Biliminin Temelleri, (çev. Ahmet Edip Uysal), s. 59. 2. _______________________, age., s. 60. 3. _______________________, age., s. 60. 4. http://www.yenisafak.com.tr/pazar/bes-sehiri-birde-manguelden-oku-582930. 5. Bu metin, 5-6 Mayıs 2014 tarihinde Şanlıurfa’da yapılan “Prof. Dr. Abdülkadir KARAHAN anısına III. Milletlerarası Klasik Türk Edebiyatı Sempozyumu”nda sunulan “Divan Şairleri Niçin Yazardı” başlıklı tebliğimizin bir kısmından yararlanılarak hazırlanmıştır. 6. Zeynel Kıran-Ayşe Kıran, Yazınsal Okuma Süreçleri, Seçkin yay., Ankara 2000, s. 11. 7. Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, (çev. Kemal Atakay), Can Yay., İstanbul 1995, s. 9. 8. ___________, age., s. 133. 9. Roland Barthes, Göstegebilimsel Serüven, (çev. M. Rifat-S. Rifat), YKY, İstanbul 1993., s. 88. 10. İtalo Calvino, Klasikleri Niçin Okumalı, (çev. Kemal Atakay), YKY., İstanbul 2008, s. 260. 11. http://edebiyatelestiri.blogspot.com/2008/05/ erasmus-delilie-vg.html.22.02.2012. 12. http://diamon.blogcu.com/erasmus-delilige-ovgu/2905913, 22.02.2012 13. Stefan Zweig, Rotterdamlı Erasmus: Zaferi ve Trajedisi, (Çev: Ahmet Cemal), Can Yay., İstanbul 2013, 4. basım, s. 78. 14. Erasmus, Deliliğe Övgü, (Çev: Hasan İlhan), Alter Yay., Ankara 2008, s. 72. 15. Fuzûlî, Leylâ vü Mecnûn, (Haz: H: Ayan), Dergah Yay., İstanbul 1981, s. 287, 2099-2105 beyitler. 16. Shakespeare, Macbeth, (Çev: Safiye Gül Yazıcı), Paraf Yay., İstanbul 2011. Girişten

47

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Yönetenler-yönetilenler bağlamında evrensel ilkeler ve Kutadgu Bilig MUSTAFA SEVER

Evrensel bir ilke olarak adaletle uygulanan yasa/töre, hangi memlekette olursa, o memleket düzene girer. Güneş nasıl temiz veya kirli, iyi veya kötü demeden her şeye aydınlık ve ısı verir, canlılar arasında fark gözetmeksizin ısı ve ışığını onlara ulaştırırsa, yasanın/ törenin uygulanması da böyledir; ondan herkes nasibini alır.

Giriş

Bilindiği üzere insanın iki cephesi vardır. Bunlardan biri akıl cephesi, diğeri duygu cephesidir. Akıl cephesi, bir açıdan insanın nesnelliği, dahası evrenselliği, duygu cephesi ise, insanın özeli, yereli ve millîliğidir. Hz. Peygamber›in «İlim Çin’de de olsa gidip alınız.” hadisi, insanın akıl yönüne hitap ederek maddi veya manevi evrensel değerleri benimsemesini, elde etmesini işaret eder. Tabii ki burada işin olumlu yönünden bakıyor ve insani olanını kast ediyoruz. Çünkü evrensel sözü, günümüzde -evrensel değerlere aykırı olarak- küreselleşmeyi de işaret edebilir veya öyle de anlaşılabilir. Evrensel, A. Timuçin’in (2004:207) bilgilerine göre, bağsız ve koşulsuz genelgeçer olandır;

* Prof. Dr., Gazi Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi

genel olan değildir. A priori olan, yani akli olan evrenseldir ve bir toplum hâlinde yaşayan insanların ortak akıl ve mantıkları ile benimsedikleri, bütün insanlık için de öngördükleri değerlerdir. Bu yönüyle her yerde ve her zaman insanlığın bütünü için geçerlidir ve ideal olandır. Muhtevasında evrensel değerlerin sergilendiği eser, meydana getirildiği çevredeki insanlar için olduğu kadar, bütün insanlık için de mevcut ihtiyaçlara cevap olabilen, geçerli ve yönlendirici eserdir. Zaman açısından da sadece meydana getirildiği yüzyıl için değil, sonraki yüzyıllar için de geçerliliğini yitirmez ve dolayısıyla içinde bulunulan devrin sorunlarına çözüm olabilirliği devam eder. Bu yönleriyle evrensel eser, klasiktir. Bu bilgiler ışığında bakıldığında Kutadgu Bilig, yazıldığı dönemde (1069/70) olduğu gibi, günü-

48

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


müzde de geçerliliğini, yönlendiriciliğini ve insanlığın huzur ve mutluluğu için gerekli ilkeleri va’z etmesiyle evrensel değerde bir eserdir. Yusuf Has Hacib eserinde, Tilekim söz erdi ay bilge bügü Kidin keldeçike özüm sözlegü (192)[1] [Dileğim (bu) sözdür, ey akıllı bilge (kişi)/Sonsuz geleceğe benden kalacak] sözleriyle eserinin kendi zamanından sonra da geçerli olacağını belirtir. Kutadgu Bilig’de insanlar arasında adaleti, insanların huzur ve mutluluğunu tesis etmekle görevli bir devlet düzeni anlatılır. Bu özellikleriyle tasvir edilen devlet, bugün de ulaşılması için çaba sarf edilen bir hedef olan evrensel devlettir. Bu çalışmada, Kutadgu Bilig’de yönetenlerin ve yönetilenlerin birbirlerine karşı yerine getirmeleri gereken ödevler üzerinde durulacak, eserde insanın insanca yaşamasının gerekleri olan evrensel ilkeler incelenecektir. Kutadgu Bilig

Kutadgu Bilig, Türk kültürü ve devlet yönetme ve dolayısıyla toplumsal hayatı düzenleme siyaseti açısından Türklerin İslam medeniyeti dairesinde meydana getirdikleri edebiyatın bilinen ilk eseridir ve Türk dilinde, kültüründe, yaşayışında önemli gelişme ve değişmelerin yaşandığı bir dönemin tanığıdır. Eser, Yusuf Has Hacib tarafından yazılmıştır. Yusuf, kitabına “okuyana kutlu olsun ve ona yol göstersin” (350) diye “Kutadgu Bilig” adını koyduğunu belirtir. Kavram olarak “kutlu bilgi veya kutlu olma bilgisi” olarak Türkiye Türkçesinde söyleyebileceğimiz Kutadgu Bilig, muhtevası göz önüne alındığında devlet yönetiminde “erke, egemenliğe sahip olma bilgisi” anlamına gelmektedir. Eserin mensur ve manzum mukaddimelerinde (Arat 1991:1-7) verilen bilgilere göre, bu kitap “çok aziz” bir kitaptır. Çin hakîmlerinin hikmetleri ile bezenmiş ve Maçin âlimlerinin şiirleri ile süslenmiştir. Bu kitap, faydalı bir kitaptır; ancak her okuyan yazan anlayamaz; sadece kitabın izahını duyanlar anlayabilir. Bu kitabın

1. Numaralar, “ARAT, Reşit Rahmeti, Kutadgu Bilig I 1991” adlı eserdeki beyit numaralarını işaret etmektedir.

sözleri insana yardım edici ve yol göstericidir; her iki dünyadaki işleri düzenler. Türk, Çin ve maşrık illerinde, dünyada bunun gibi başka bir kitap yoktur. Çin ve Maçin hakîmlerinin hepsi bu kitabın güzelliğini övmüşlerdir. Türk dilinde bütün hikmetleri toplayan bu kitaptır (73). Müellif, bunu Buğra Han zamanında ve han dili ile söylemiştir. Her memleketin hakîmleri, o diyarın usulüne göre buna ayrı ayrı adlar takmışlardır. Çinliler ona Edebü’l-Mülûk derler; Maçinliler onu Enisü’l-Memâlik diye adlandırırlar. Maşrık ilinin büyükleri buna Zînetü’l-Ümerâ, İranlılar buna Şehnâme, Turanlılar ise Kutadgu Bilig diye anarlar. Bu kitabı yazan kişi, insanlar arasında ileri gelen, hünerli bir kimsedir; türlü faziletler ve meziyetlerle kendisini süslemiş ve bahtiyar bir hayat sürmüştür. Yaşadığı yer Kuz-Ordu (Balasagun), memleketi olup asil bir aileden gelmiştir. Kitabını doğduğu yerde yazmaya başlamış, nazma çekmiş, tamamladıktan sonra memleketinden ayrılmış, Kaşgar ilinde son şeklini vererek hanlar hanı Tavgaç Kara Buğra Han’ın huzurunda okumuştur. Hükümdar, Yusuf ’u takdir ederek onu “Has-Hacib”[2] unvanı ile ödüllendirmiş, onu yakınları arasına almıştır. Kutadgu Bilig’de yöneten ve yönetilenler

Kutadgu Bilig’de yönetenler (bey ve saray mensupları) ve yönetilenlerden (avam/kara bodun ve çeşitli iş kollarına mensup âlimler, tabipler, efsuncular, rüya tabircileri, müneccimler, şairler, çiftçiler, satıcılar, hayvan yetiştiricileri, zanaat erbabı, vd.) meydana gelen bir topluluktan söz edilir. Yusuf ’un yaşadığı çağın toplumsal hayatında işbölümü gelişmiş, yöneten ve yönetilenler belirli zümreler hâlinde belirginleşmiştir. Bugün çağdaş devletlerde olduğu gibi, Kutadgu Bilig’de de yönetenlerle yönetilenler arasında uyumun, eşgüdümün gerekliliği ve sağlıklı işlerliği üzerinde durulur. Yönetenlerin ve yönetilenlerin karşılıklı ödev ve sorumluluklarının ne olduğu belirtilir. Yönetenin/hükümdarın uyması gerekenler, Ögdülmiş’in dilinden hükümdara hitaben şöyle belirtilir: Beylik makamına sen isteyerek gelmedin; onu sana Tanrı lütfetti (5469). Hâlis gönül ve temiz

2. Has Hacib: Kapıcılar başı.

49

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


kalple Tanrı’ya ibadet et; halka da merhamet ve şefkat göster (5471). Akıl ve bilginle heva ve hevesini yen, istek ve arzularının esiri olma, zira heva ve nefs din hırsızıdır (5475). Hazineni halkın yararına harca (5479). Düşmanlarını mağlup etmek istiyorsan hizmetindekileri memnun et, onlara değer verip överek şevke getir. Savaşta elde ettiklerinle hazineni çoğalt (5487). Halka huzur ve rahat sağlayacak bir düzen kur (5491). Zalim olma, zulmü kötülere uygula, memleketi kötülerden temizle (5505). Kötüleri yanına yaklaştırma, daima uyanık ol ve doğru insanlarla yaşa (5508). Kötü ve zalim olanları yükseltme, onlara memlekette nüfuz verme (5521). İşi, iş bilen kimselere ver (5534), değmeyen kişilere rütbe verme (4074). Memleketin faydasını kendi menfaatinden üstün tut (5536). Memleket içinde halka zulüm edenleri yok et, yol kesen eşkıya bırakma (5547). Yönetilenlerin senin üzerinde üç hakkı vardır. Bunlardan biri memleketinde gümüş temiz kalsın; onun ayarını koru. İkincisi halkı adil kanunlar ile yönet; birinin diğerine tahakküme kalkışmasına meydan verme, onları koru. Üçüncüsü bütün yolları emin tut; yol kesici ve haydutların hepsini ortadan kaldır. Böylece yönetilenlerin hakkını ödedikten sonra, sen de onlardan kendi hakkını isteyebilirsin. Senin de yönetilenler üzerinde üç hakkın vardır. Bunlardan biri halk senin emirlerine hürmet etmeli ve bu emir her ne olursa olsun onu derhal yerine getirmelidir. İkincisi hazine hakkını (vergileri) gözetmeliler ve bunu vaktinde ödemeliler. Üçüncüsü senin dostuna dost, düşmanına düşman olmalılar. Böylece sen onlara karşı vazifeni yapmış olursun; onlar da senin hakkını ödemiş olurlar (5574-83). Görüldüğü üzere hükümdar, halkın adil kanunlarla yönetilmesi, asayişin ve yol güvenliğinin sağlanması, iktisadın düzenlenmesi, para ayarının korunması gibi görevleri yerine getirdiği müddetçe Tanrı vergisi kuta/yönetme erkine layık olabilir. “Hakanın kanun koyma ve mevcut kanunları yeni şartlara uygun olarak düzenleme yetkisi ile o kanuna riayet mecburiyeti, eski Türk devletlerinin kanun hâkimiyetine dayanan, şahıslar-üstü bir idare karakteri taşıdığını ortaya koyar. Burada artık ferdî irade ve keyfilik değil, fakat adil, faydalı, eşitlikçi ve üniversal kanundan kuvvet alan bir idare tarzı bahis konusudur.” (Kafesoğ-

lu1980:30). Günümüz devletlerinin, hangi tür bir yönetim olursa olsun, önemle üzerinde durdukları husus, ekonomik açıdan belli bir yeterliliğe ulaşmak, paralarının değerini istikrarlı şekilde korumaktır. Bu sebeple her ülke, geliri ile gideri arasında bir denge oluşturmaya, hatta gelirini artırmaya, giderini azaltmaya çalışır. Parasının değeri istikrarlı olan ülkelerin üretim-tüketim ilişkilerinde de bir istikrar vardır. Çünkü para bir ölçü ve değer belirtme aracıdır. Üretimde ve tüketimdeki mallar, hizmetler para ile ölçülür. En basit şekliyle paranın alım gücü (mal ve hizmetleri), zaman içinde değişmiyor, istikrarlı şekilde sürüyorsa, paranın değeri korunuyor demektir. Böyle ülkelerde ekonomik bir düzenlilik söz konusudur. Ekonomik düzenlilik içinde yaşayan insanlar, gelecekleri hususunda endişesiz, güven içindedirler. Yusuf, hükümdara bu düzenliliğin sağlanması ve dolayısıyla milletin huzur ve refah içinde yaşaması şartlarından birinin paranın değerinin korunması olduğunu belirtir. Halkın adil kanunlarla yönetilmesi, evrensel olarak insanı, insana yaraşır şekilde yaşamayı, insanın ve toplumun huzurunu, mutluluğunu tesis etmeyi hedefleyerek yapılmış kanunların geçerli olmasıdır. Böylesi yürürlüğe konulan kanunların evrensel bir ilke olarak haklı ile haksızın ayırt edilmesinde, dolayısıyla ödüllendirme ve cezalandırmada tarafsız şekilde uygulanması, kanunların adil olmasıdır. Evrensel bir sembol olarak adaletin dengede duran iki kefeli bir terazi olarak düşünülmesi; tarafsızlığı, bir kefesi haklıya hakkını, diğer kefesi de haksıza verilmesi gereken cezayı işaret etmesindendir. Kutadgu Bilig’de Yusuf Has Hacib, Küntogdı’yı “Bu kün togdı tigli törü ol köni / Bu Küntogdı dediğim doğrudan doğruya töredir.” (355) şeklinde tanıtır. Yasa/Töre, Küntogdı adıyla somutlanmıştır. Âlim, Küntogdı’nın tabiatını güneşe benzeterek bu adı vermiştir (824). Güneş ile töre/yasa benzerliği, eşliği hususunda Küntogdı’nın dilinden Yusuf Has Hacib şöyle konuşur: Güneş,333 bütünlüğünü daima muhafaza eder, parlaklığı hep aynı şekilde kuvvetlidir. Törenin/Küntogdı’nın tabiatı da güneş gibidir, doğruluk ile doludur ve bu doğruluk/adalet, hiçbir zaman eksilmez. Güneş nasıl doğup da dünyayı

50

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


ısıtıp aydınlatırsa, ısısını ve aydınlığını bütün insanlara eriştirir de kendisinden bir şey eksilmezse, törenin/Küntogdı’nın hükmü de böyledir, ortadan kaybolmaz ve bütün halk için aynıdır. Evrensel bir ilke olarak adaletle uygulanan yasa/töre, hangi memlekette olursa, o memleket düzene girer. Güneş nasıl temiz veya kirli, iyi veya kötü demeden her şeye aydınlık ve ısı verir, canlılar arasında fark gözetmeksizin ısı ve ışığını onlara ulaştırırsa, yasanın/törenin uygulanması da böyledir; ondan herkes nasibini alır. Diğer yıldızlardan farklı olarak güneşin burcu sabit, temeli sağlamdır. Burcu aslandır ve bu burç yerinden kımıldamaz; yerinden kımıldamadığı için evi bozulmaz. Yasanın/törenin de burcu sabittir ve herkes için aynıdır, değişmez; tavır ve hareketlerinde kimseye ayrıcalık yoktur (825-35). Kutadgu Bilig’de yasanın/törenin pek çok beyitte nitelikleri veya olması gereken özellikleri dile getirilmiştir. Bu özelliklerin başında törenin temelinin doğruluk olduğu belirtilir. Töre/yasa doğru olursa, adil şekilde uygulanırsa dünya huzura kavuşur (819); doğruluk yolu beyliğin esasıdır (821). Her kim hâkim/hükümdar olursa, onun tabiatı yumuşak, tavır ve hareketi asilane olmalıdır (546). Küntogdı, törenin özelliklerini Aytoldı’ya şöyle açıklar: “Hükümdar üç ayaklı gümüş bir tahtta oturuyordu ve elinde büyük bir bıçak tutuyordu; solunda bir acı ot ve sağında şeker bulunuyordu (771-72). İşte bak ben de doğruluk ve töreyim; üzerinde oturduğum tahtın üç ayağı vardır, bu üç ayağın her üçü düz durdukça taht sallanmaz. Üç ayaktan biri yana yatarsa, diğer ikisi de kayar ve üzerinde oturan yuvarlanır. Bak, benim tabiatım da yana yatmaz doğrudur; eğer doğru eğilirse kıyamet kopar. Ben işleri doğruluk ile hallederim; insanları bey veya kul olarak ayırmam. Elimdeki bu bıçak, biçen ve kesen bir alettir. Ben işleri bıçak gibi keser atarım; hak arayan kimsenin işini uzatmam. Şekere gelince, o zulme uğrayarak benim kapıma gelen ve adaleti bende bulan insan içindir. O insan benden şeker gibi tatlı ayrılır ve sevinir. Zehir gibi acı olan bu Hint otunu ise, zorbalar ve doğruluktan kaçan kimseler içer. Ben hüküm verince Hint ilacı içmiş gibi yüzlerini ekşitirler. Benim bu sertliğim asık suratım bana gelen zalimler içindir. İster oğlum ister yakınım veya hısmım olsun, ister yolcu, geçici ister misa-

fir olsun, kanun karşısında benim için bunların hepsi birdir; hüküm verirken hiçbiri beni farklı bulmaz. Bu beyliğin temeli doğruluktur; beyler doğru olursa dünya huzura kavuşur. Doğruluk yolu beyliğin esasıdır. Bey doğru olur ve ülkeye böyle hüküm ederse bütün dileklerine kavuşur.” (800-822). Burada üç ayaklı gümüş taht ile hükümdarlık makamından beklenen üç temel işleve işaret edilir: Doğruluk ile hüküm verme, haklıyı ödüllendirme ve haksızı cezalandırma. Hükümdar, hükümranlığının bu üç ayağına aynı ağırlığı, önemi vermelidir ki ülkesi, barış ve huzur içerisinde yaşayabilsin. Hiç kimsenin ayrıcalığı olmadan yasa/töre karşısında eşit olarak hak ettiği ödüle kavuşması veya cezaya uğraması, törenin güvenilirliğini, hükümdarın adaletine olan inancı sağlamlaştıracaktır. Günümüzdeki çağdaş, demokratik devletlerin de temel özellikleri bu şekildedir. Kutadgu Bilig’e göre toplumsal barışı tesis edecek nizam, Hz. Âdem’in dünyaya indiğinden beri daima anlayışlı insanlar tarafından uygulanagelmiştir (219). Halkı idare edecek kişi, işle ve sözle her vakit iyilik etmelidir (230). İyi nizam koyanlar ve iyilikte ileri gelenler bilgili beyler olmuştur (252). İki türlü insan vardır. Bunlardan biri eline kılıç alan ve halkı itaat altında tutandır. Diğeri ise eline kalem alan, doğru yolu gösteren kişidir. İyi nizam bu iki kişiden miras kalmıştır (265-69). Hükümdar, halkın yükünü yüklenmiş bir kişidir. Bu nedenle düşünerek hareket etmeli, gafil olmamalıdır. Sürüsünü aç kurtlardan koruyan kahraman bir çoban gibi halkını korumasını bilmelidir. Çünkü memlekette bir kimse bir gece aç kalırsa, onun hesabını Tanrı, hükümdardan soracaktır. Hükümdar bir meşale gibi yanıyorsa, ışığı halkı içindir (5163-66). Hükümdar, iyiye kıymet vermeli ki böylece bütün halk iyi olsun (5283). Her vakit doğrulukla hüküm etmeli; çünkü beylik, kanun ile ayakta durur (5285). Gücü yettiği kadar kanunu uygulamalı ve halkın hakkını vermeğe çalışmalıdır. Eğer kusur ederse, Tanrı’dan affını dilemeli ve her gün tekrar tekrar tövbe etmelidir. (5288-89). Kanunlara riayet eden doğru bey, gerçekten bir saadettir; onun saadetinden herkes kendisine hisse alır (3461). Adalete istinat eden kanun göğün direğidir. Ka-

51

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


nun bozulursa gök yerinde duramaz. Bu kanun koyan beyler hayatta bulunmasalardı, Tanrı yedi kat yerin nizamını bozmuş olurdu. Adil beyin yüzünü gören kutlu olur; sevaba alır ve günahtan kurtulur (3463-65). Adil beyin, dolayısıyla törenin rahatsız olduğu, hoşlanmadığı şeylerin başında yalan gelir. Daha sonra halka zulüm edenler gelir. Haris tabiatlı, gözü doymaz, olgun olmayan, aceleci davranan, her işte hiddet gösterenler, içkiye düşkün olanlar, çalıp çırpanlar törenin/ Küntogdı’nın hoşlanmadığı, işe yaramaz bulduğu, zararlı insanlardır (848-51). Memleketin bağı ve kilidi, uyanıklık ve yasadır/töredir. Hangi bey, memlekette adil yasa/töre uygularsa, o memleketini düzenlemiş ve aydınlatmıştır (2015-17). Yöneticilik (beylik), zulüm ve ihmalkârlık ile bozulur (2024). Zalim, uzun süre beyliğe sahip olamaz; zalimin zulmüne halk uzun müddet dayanamaz. Zulüm, yanan bir ateştir; yapanı, yaklaşanı yakar. Töre sudur, akarsa nimet yetişir (2030-32). Yöneticiye cömertlik ve alçakgönüllülük lâzımdır; alçakgönüllülük ile birlikte tabiatı da sakin olmalıdır (2049). Yönetici, acelecilikten, cimrilikten, hiddetten, inatçılıktan, yalancılıktan uzak durmalıdır (2062). Yönetici, içki içmemeli, fesatlık yapmamalıdır; bu iki hareket yüzünden ikbal elden gider. Yönetici şaraba alışırsa, memleket ve halk çok acı çeker. Vaktini kumara verirse, devlet işleri ihmal edilir, memleket bozulur, (2091-94). Nerede fesat olursa, kut oradan kaçar; fesat şüphesiz her yerde beyliğe halel getirir. Kut ve ikbal temizdir ve her yerde temizlik ararlar. Kut durudur ve ancak saf olanı destekler. Halkın bütün olumsuzluklarını, uygunsuzluklarını beyler düzeltir; bey uygunsuzluk ederse, onu kim yola getirir? Beyler örf ve töreye nasıl riayet ederlerse, halk da aynı şekilde örf ve töreye itaat eder (2103-11). Halka baş olan beye himmet[3] lâzımdır; bu himmetle birlikte mürüvvet[4] de bulunmalıdır. Bey himmet ve mürüvvetle şöhret bulursa, dileğine erişir ve av ayağına gelir. Himmeti ile beraber bir de siyaset lâzımdır; siyaset

3. Kalbin bütün kuvveti ile Cenab-ı Hakk’a vesair mukaddesata yönelmesi. Kalp isteği ile gösterilen ciddi gayret. Allah indinde makbul ve mübarek bir kimsenin manevi yardımı ile birisini koruması, yardım etmesi. 4. İnsaniyet. İnsanlığa uygun olan şeyi yapmak. Güzel ve iyi şeyleri alıp, kötü şeyleri ve hâlleri bırakmak

için de beylik şartlarını haiz bir beyin riyaseti[5] lâzımdır. Bey, memleketi ve yasayı/töreyi siyaset ile düzene koyar; halk hareketini onun siyasetine bakarak tanzim eder. Beylerin kapısını siyaset süsler. Bey, siyaset ile memleketini düzene koyar (2124-30). Eğer bey, halkını adil yasa/töre ile yönetmezse, halkını koruyamaz, o halkın içine ateş atmış olur; memleketi bozulur ve hiç şüphesiz yönetimin temeli yıkılır. Bir yöneten olarak hükümdar, hizmetkârlarının hâllerini bilmeli; aç mıdırlar, tok mudurlar, bunlar ile daima ilgilenmelidir (2564). Hizmetkârların hükümdardan daha hizmete başlamadan önce bir alacağı vardır ki o da yiyecek, içecek ve hizmet esvabıdır (2958). Bey, hizmetkârların hakkını ödemeli, onlara şefkatle muamele etmelidir (2965). Beyler, hizmetkârını iyi gözetlemeli, işe yaradığı oranda ona ihsanda bulunmalı, hakkını ödemelidir (2974). Bey, kuldan fakir adını kaldırmalı (2983), yani toplumsal refahı artırmalı, halkı huzura kavuşturmalıdır. Zayıflar da kuvvetlenmeli, kurt ile kuzu eşit olmalıdır. Bu da iyi kanunlar va’z etmekle olur (3093-96). Yöneten ve yönetilenlerce birbirlerine karşı ödev ve sorumlulukların yerine getirilmesi, o toplumda huzuru ve refahı sağlayacaktır. Görüldüğü üzere, Kutadgu Bilig’de yasaya/töreye büyük önem verilmekte ve yasanın/törenin her şeyin üstünde olduğuna vurgu yapılmaktadır. Eserde Yusuf ’un hükümdarı “doğrudan doğruya töre” olarak adlandırması buna işarettir ki yasa yapıcı hükümdardan sıradan bir insana kadar herkes, yasalar karşısında eşit ve imtiyazsızdır. Bu da günümüz çağdaş devletlerinde hukukun üstünlüğüne olan evrensel inancı ve verilen önemi göstermesi bakımından önemlidir. Yasanın/törenin ayrım gözetilmeden uygulanması, yönetilenlerin yönetenlere karşı inanç ve güvenini pekiştirir. Günümüzün sosyal devletinin ve dolayısıyla evrensel hukukun hedefi, yasaların insanlar arasında fark gözetilmeden uygulanmasıdır. Bu yönüyle yasa/töre, yöneticilerin keyfiliğine de izin vermeyip onun erkinin sınırlarını çizer. Bir yerden bir yere gitmek, seyahat etmek, ticari faaliyetlerde bulunmak açısından yolların eminliği, Yusuf ’un yaşadığı çağda bir sorundur. Zira Yusuf ’un sözlerinden anladığımıza göre yol5. Reislik. Bir işi idarede başta bulunmak.

52

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


larda yol kesiciler, haydutlar vardır. Deve kervanlarıyla bir yerden başka bir yere insan, hayvan, mal götürmek, ticari faaliyetlerde bulunmak, belli tehlikeleri göze almak demektir. Kervanların saldırıya uğramaları, can ve mal kayıpları yaşamaları sıradan olaylar durumundadır. Bu durum, ticari faaliyetlerin zayıflamasından insanların huzursuzluğuna, toplumsal barışın ve ülke ekonomisinin bozulmasına kadar bir dizi soruna sebep olacaktır. Bu sebeple Yusuf, yönetilenlerin hükümdar üzerinde yolları emin hâle getirmesi, yol kesici haydutları bertaraf etmesi gibi hakları olduğunu söylemektedir. Yolların emin hâle gelmesiyle insanlar korkusuzca bir yerden başka bir yere gidebilecek, ticari faaliyetlerde bulunabilecek, bu da toplumsal hayatın canlanmasını, halkın refahının artmasını ve dolayısıyla huzur ve mutluluğun tesisini sağlayacaktır. Günümüzde de yönetenlerin, halkın serbestçe ve emin olarak seyahat etmek ve faaliyetlerde bulunmak üzere başka coğrafyalara gidebilmelerinde yol güvenliğini sağlamak gibi bir yükümlülükleri vardır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de ülke ekonomisinin canlı ve sağlıklı işlemesinde yol güvenliğinin önemi büyüktür. Kutadgu Bilig’de devlet yönetiminde görev verilecek kişilerin seçimi, günümüzün çağdaş devlet yönetimlerinde de -uygulanıp uygulanmamasındaki eksiklikleri, yanlışlıkları bir yana bırakalımbir ideal ilke olarak liyakat esasına dayanır. Akıllı, bilgili, gözü tok, uyanık, işinin ehli, tedbiri elden bırakmayan, doğruyu yanlıştan, faydalıyı faydasızdan ayıran (2236, 2603) kişilerin görevlendirilmesinin gereği ve hak etmeyen kişiye rütbe verilmemesi (4074), hizmete talip olanın denendikten sonra işe alınması (1755) üzerinde durulur. Aytoldı’nın ve ardından Ögdülmiş’in vezirliğe getirilmesi, bu liyakat düşüncesinin, yani işin ehline verilmesi düşüncesinin ürünüdür. Diğer yandan Kutadgu Bilig’de gerek devlet işlerinde gerekse gündelik hayatta yapılacak her işin acele edilmeden (5648), akıllı bilgili kişilere danışılarak yapılmasına (5649-59) işaret edilir. Zira hükümdar alacağı kararlarda, yapacağı işlerde Aytoldı’ya, o ölünce de Ögdülmiş ve Odgurmış’a danışarak hareket ederken Ögdülmiş ve Odgurmış da birbirleriyle meşveret içinde hareket ederler. Burada, devlet yönetiminde kurumlar arasında görüş alışverişinin, eşgüdümün olmasının gerekliliği işaret

edilmektedir. Sonuç

Kutadgu Bilig, 11. yüzyılda telif edilmiş bir eserdir. Eserde mevcut ve müstakbel yöneticilere devlet yönetiminde nasıl hareket etmeleri gerektiği, kadim Türk kültürü ve İslam kültürü temel alınarak va’z edilmiştir. Yusuf ’un mesajı, mevcuda olmaktan çok, geleceğe yöneliktir ve aklidir ki bu da eserin evrensel olmasını sağlamaktadır. Yusuf, eserinde yönetenler ve yönetilenler bakımından ideal devleti ve ideal toplumsal düzeni tasvir eder. Bu devlet, adil yasalarla yönetilen, yani günümüzdeki biçimiyle hukukun egemen olduğu bir devlettir. Kurumlar arasında istişarenin, eşgüdümün geçerli olduğu, kararların alınmasında ve uygulanmasında akla ve mantığa dayanma söz konusudur. Eserde, yönetenlerin ve yönetilenlerin birbirlerine karşı hak ve ödevlerinin ne olduğu tanımlanmıştır. Buna göre yönetenler, yönetilenlerin hakkını, hukukunu koruyacak, güvenliğini sağlayacak, uygulayacağı ekonomi ile paranın değerini düşürmeyecek ve dolayısıyla yönetilenlerin refah içinde yaşamasını sağlayacaktır. Yönetilenler de hukuka saygılı olacak ve riayet edecekler, devletlerine ve milletlerine bağlı, devletleri ve milletlerinin çıkarını düşünen insanlar olarak vergilerini ödeyeceklerdir. Böylesi bir görev ve sorumluluk paylaşımı ve karşılıklı yükümlülüklerin olması, 11. yüzyılın devleti için genel geçer, evrensel kurallar ise, bugünün çağdaş, sosyal hukuk devleti için de değerini koruyan kurallardır. Son söz olarak Kutadgu Bilig, sadece Türklere değil, bütün insanlığa huzur ve refahı sağlayacak bir toplumsal düzenin nasıl kurulacağını gösteren evrensel hukuk ilkelerini öneren bir eserdir. Bu sebeple eserin değerinin bilinmesi, içeriğinin idrak edilerek günümüzde hayata geçirilmesi, toplumsal hayatımızda uygulanması, bir ihtiyaç, bir zorunluluktur.■ Kaynaklar ARAT, Reşit Rahmeti (1991), Kutadgu Bilig I, TDK Yay., Ank. KAFESOĞLU, İbrahim (1980), Kutadgu Bilig ve Kültür Tarihimizdeki Yeri, Kültür Bak. Yay. İst. TİMUÇİN, Afşar (2004), Felsefe Sözlüğü, Bulut Yay., 5.baskı, İst.

53

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Edebiyat özbeöz millîdir MAHİR ADIBEŞ

“Hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala hem de alçaktır. Bir adamın ‘benden başka herkes aldanıyor’ demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?” (Daniel de Foe)

B

Edebiyat eserleri duygu ve ahlak üzerine bina edilirler. Bir başkasıyla ne ses ne ruh ne de düşünceleriyle benzerler. Temsil cihetinde nereye giderse gitsin alındığı yöreye aittirler, ait olduğu milletten örnekler sayılırlar.

izim hikâyemiz, şiirimiz, türkümüz, halk oyunlarımız, gelenek ve göreneğimiz, töremiz deriz ya, hakikat bu işte. Var olmak için gerekli, bunlara “milletin harcı” deniyor, aksi takdirde rüzgârın önündeki kuru yaprak gibi savrulur, ortada ne millet olur ne de yurt. Menfaat için uzanan elleri dost belleme, derler. İnsanın yaratılışında da var, kendinden olana meyletmek. Hiç kimse kıymetlisini başkasıyla paylaşmaz, biz bizim olanın kıymetini bilmeliyiz. “Çarşıya pirince giderken evdeki bulgurdan olmak” da vardır işin sonunda. Bilge Kağan, “Üstte gök basmasa altta yer delinmese senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk titre ve kendine dön!...” sözleriyle var olmanın hikmetinin kendi özünde olduğunu vurguluyor. İster bunu gör/duy istersen oralı olma; gerçekler değişmez. İnsanlar benzerlikleriyle birbirlerine yaklaşırlar. Akrabalık, hemşerilik, vatandaşlık ilgiyi/yakınlığı artırır. Buradaki etki, başlangıçta “anlaşma”dır. Bunun dışındaki benzerlikler insanları yakınlaştırsa da çok sağlam bağlar sayılmaz. Geçmişi olmayanlar da çıkar ilişkileridir. Böyle durumlar sadece birbirlerini tanıyıp anlama olarak kabul edilir ya da mecburiyetten oluşur, ticari ilişkiler gibi. Kültürel benzerlikler uzaklaştıkça ötekileştirme, yabancılaşma ve düşmanlıklar başlar. Kültürde evrensellik söz konusu bile olamaz; en küçük zerresine kadar millîdir. Kültürel değerler basit bir iletişim olarak değerlendirilemez, çok daha etkili bir konudur. Bu değerler milletlerin yaşama/yaşatma, var olma hakkıdır. Evrensel olan ilimdir, teknolojidir; aranır, bulunur ve alınır. Peygamber Efendimizin buyruğudur: “İlim, müminin yitik 54

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


malıdır, nerede bulursa alır.” ve “İlim, Çin’de de olsa alınız.” Bunun dışındaki “evrensellik” tamamen bir çıkar ve sinsi dönüştürme hareketi olarak uydurulmuş bir emperyalist harekettir. Emperyalist devletlerin hâkimiyet ve sömürü politikası olarak zuhur etmiştir. Kapitalizmin insanları ruhsuzlaştırma, makineleştirme ve mankurtlaştırma operasyonları böylece sürüp gider. Yok edilmenin karşısında en büyük engel “kültürdür” yani “dil”. Kapitalizmin yeni ihracatı kültür evrenselliği! İşgal ettiği ülkelerde ilk bombaladığı yerler müzelerdir. Var mı bu vahşeti Asya ya da Afrika’da dillendiren bir millet? “Evrensellik” ne onursuz bir söz; renksiz, melez, gayrimeşru, kalleş ve devşirme; “Küreselleşme” ise sömürgecinin yeni misyonu, yayılmacı hareketi; akçeyle ilgili ve onun arkasında insanları bağımlı hâle getirmek için sinsi bir köleleştirme düzeni. İlahi bir emirmiş gibi allayıp pullayıp çıkarıyorlar insanlığın karşısına. Alkışçısı ise bir sürü dalkavuk. Bir bakıyorsun çoğunluk taraf hepten kabullenmiş gibi. Bütün insanlığı ilgilendiren, cihanşümul olan ilahi bir emir, karşı çıkanlarsa günahkâr sayılıyor! Ne farkı var Orta Çağ karanlığından? İşte dayatma bu. Argonun milliyetsiz metalik sesleri her yerde haykırıyor arsızca bunu. Kulun kurduğu düzen nasıl olur da ilgilendirir bütün insanlığı, var mı yeryüzünde bir örneği? Bütün maddi manevi kültür hazinelerini yok etmek değil mi emeli? Bu uğurda kaç millet silinip gitti yeryüzünden. Şimdi mezar kazıcılar bunların izlerini arıyor, kat kat yerin altında. Aristokrat yapılanma zamanında bile tutmamış bu aşı. Rus tarih felsefecisi Danilevsky, “Bir medeniyet başka bir medeniyete biçim değiştiremez.” diyor. Kokuşmuş olan “Batılılaşma” fikrinin arkasından “çağdaşlaşmak” yoluna girdi zihni karışan/çıkarcı zayıf yürekliler. Sanki yeni bakire bir geliş “evrensellik”. Antropolojik çalışmalarla bir milletin başka milletin kültürüne dönüştürmek isteyenler, bunu asla başaramadıklarını görmüşlerdir. Dönüştürülmek istenen milletler ya yok olmuş ya da kimliği belirsiz başka toplum hâline getirilmiştir. Kültürsüz tek kutuplu bir toplum hâline getirilmek isteniyor insanlık. Bu gidişle insanlıktan/medeniyetlerden izler taşıyan yerel bir kültür kalmayacak. Kültür özbeöz millîdir; ait olduğu milleti

temsil eder, onlardan izler taşır; zamana göre gelişir fakat kolay değişmez. Hele bahsi geçen konu dil, edebiyat, müzik, halk dansları ise bu iş nasıl olacak? Hafızalar silinmeden olmaz; bir milletin değerlerinin, başkasının indinde hiçbir anlamı yoktur. “Sözümüz ana sütü kadar ak ve temiz.” Şüphesiz “dil” kültürün en önemli unsurudur. Şive, ağız yapısı, lehçe, aksanlarıyla mensup olduğu yöre/toplum/milletin izlerini taşır. Bu konuda Cemil Meriç, “Kamûs, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.” diyor “Bu Ülke”de, kararlı bir bakışla. Müzik, asla evrensel olamaz çünkü onun bir dili vardır ve doğduğu yörenin, milletin dilinde, duygularıyla şekillenir. Birbirine uzak toplumların da hoşuna gitmesi müziğin dilini evrensel yapmaz. Güzel icralar başkalarının da hoşuna gidebilir elbet ama aslını temsil eder. Halk dansları, ait olduğu toplumların desenleriyle, figürleriyle işlenmiştir. Kurtuluş Savaşı’nı canlandıran efelerin duygu yoğunluğu yüklü gösterilerini başka millete hissettirmek mümkün mü? Bunları başka milletlerin yapması bu unsurun bütün insanlığa hitap etmesi anlamına da gelmez. Üzerinden zaman geçse de araştırmacıların bu desenlerden o milleti bulup ortaya çıkarması mümkündür. Bayrağın temsil kabiliyeti olduğu gibi diğer sembollerin, desenlerin de aidiyeti vardır. Bunlar somut kavramlardır. Soyut kavramlar da (inanç sistemleri, davranış gibi) en az somut kavramlar kadar hissedilen etkili ve geçerli sebeplerdir. Bayrağı olmayan toplumların da kültür farklılıkları sebebiyle, bulundukları toplumlardan ayrıcalıkları söz konusu olabilir. Bu bazen çok renklilik bazen de uyumsuzluk, ayrılma, çatışma sebebini doğurur. Bunların hepsi bir tanıma, hazım ve kabullenme sebebi olarak görülür. Edebiyatın geleneğinde mensubiyet olmalı; Türk edebiyatı, Rus edebiyatı, Fransız edebiyatı, İran edebiyatı gibi. Bunu daha küçük parçalara indirgememiz de mümkündür. Türk hikâyesi,

55

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


İran şiiri, Hint masalları, Rus romanı, Fransız denemeleri diye özelleştirebiliriz de. Aynı milletin içindeki folklorik farklılıkları da sayabiliriz; bunlar uzak ya da yakın akraba olabilir. Bazen bölgeler, şehirler hatta köyler arasında bile farklılıklar ortaya çıkar. Birçok halk kültürü köyden şehre inişte bile değişime/gelişime uğrar. Bu zenginlikler kök itibariyle incelenir. Bütünüyle sayılan bu edebiyat türleri birbirlerinden etkilenecektir de. Eğer aynen diğeri alınırsa bu alan milletin adıyla değil, alındığı yörenin/halkın/milletin adıyla anılacaktır. Edebiyat eserleri duygu ve ahlak üzerine bina edilirler. Bir başkasıyla ne ses ne ruh ne de düşünceleriyle benzerler. Temsil cihetinde nereye giderse gitsin alındığı yöreye aittirler, ait olduğu milletten örnekler sayılırlar. Bu konuyu bir misalle açıklayacak olursak; dünya roman tarihinde Kırgız yazar Cengiz Aytmatov önemli bir şahsiyettir. Fakat mühim eserlerini Rusça yazdığı ve Kırgızcaya çevrildiğinden bu eserler Rus roman geleneğini temsil eder. Bunlar çıkış itibariyle, içsel ögeleriyle tamamen Rus edebiyatından izler taşır, bu bir mantık, kurgu, duygu, düşünce anlayışıdır. Edebiyat uzun ömürlü bir canlı gibidir; kökü çok derinlerde ve asırlar ötesinden yaşadığı zamana ait bilgiler taşır. Elin adamı ne anlasın şu türkünün sözlerinden? Duyunca aval aval bakar sadece. Neden? Çünkü bu sözlere duygu yükü, gönül meselesi girmeyince anlaşılmaz:. “Şafak söktü yine sunam uyanmaz Hasret çeken gönül derde dayanmaz Çağırırım sunam sesim duyulmaz Uyan sunam uyan derin uykudan.” Evrensellikten bahsederseniz edebiyatta elinizde ne türkü kalır ne de bamtelinizi titretip “cız” ettiren duygu yüklü sözler. Metalik seslerle sadece sallanırsınız! Ondan sonra birileri çıkıp Türklüğünüzü tartışırlar, başınıza çalarlar İstiklal Marşını. Milleti millet yapan unsurların başında dil ve onun ürettiği edebiyat gelir. Edebiyat aritmetik formülleriyle izah edilemez, doğrudan zekâyla ilgilidir. Marksistler “Edebiyat hayattan soyutlanamaz.” diyerek haklı bir noktaya işaret etmekte-

dirler. Erol Güngör Hoca, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, adlı kitabında; “Edebiyat ile hayat arasında sıkı bir münasebet bulunduğunu hepimiz kabul ederiz, ama bu münasebetin birçok yönleri hakkında pek az bilgimiz vardır. … Edebiyat hayattan ayrılamaz, ama bu ikisi arasında bağlantının mahiyeti nedir, hangi hâl ve şartlarda nasıl değişir, asıl mesele bunların bilinmesidir.” demektedir. Edebiyatın hangi dönemlerde öne çıktığı hangi dönemlerde geri planda sönük kaldığı incelenmelidir. Türk milletinde geçmişte okuyan kesimin birçoğu edebiyatla ilgilenmekteydi. Şiirler, hikâyeler, romanlar yazılıyor ve bunların çoğu da okunuyordu. En radikal siyasi organlarda bile edebiyata yer veriliyordu. Türkiye’de okuma oranı düşük olmasına rağmen okuyan kesimin okumalarında ağırlıkta edebiyat yer almaktaydı. Günümüzde okuma oranının iyice düşmesiyle birlikte edebiyat eserlerine ilgi daha da azalmış bulunuyor. “Türkiye’nin şu sırada bir dönemden geçtiğini gösteriyor, fakat bu dönemin özelliklerini kolay kolay tespit edemiyoruz. Çoğumuzun aklına ilk gelen nokta, edebiyata ayrılacak zaman bulunmadığı bir hayat girdabına düşmüş olmamızdır. Türkiye hem siyasi hem sosyal bir istikrarsızlık içindedir; her tarafta kargaşalık hâkim olmuş…” sözleriyle Erol Güngör Hoca, gidişata dikkat çekmektedir. Bu kafa karışıklığı günümüze daha da olumsuz olarak yansımaktadır. İthalat mantığıyla, edebiyatta evrensellik, toplumu kültür bunalımı sonucu kimlik sorgulamasına götürür. Edebiyat bir zihin işidir, yani entelektüel dediğimiz insanların eseridir. Zihin hayatını ilgilendiren bazı meslekler klasik kültüre fazla ihtiyaç duymadan yürütülebilir; belli bir tekniği öğrenerek onu maharetle icra edebilir, hatta ilim adamı bile olabilirsiniz. Fakat edebiyat yapabilmek hazmedilmiş bir klasik kültürle mümkündür. Dilin bütün inceliklerine hâkim olacaksınız, beşer kültürünün büyük eserlerini okuyup onlardaki meseleleri ve görüşleri kavrayacaksınız, yalnızca devam ettirdiğiniz geleneği değil, karşı çıktığınız geleneği de çok iyi bileceksiniz; ayrıca iyi bir düşünce terbiyesi, ‘sabır, disiplin, dikkat vs.’ almış olacaksınız. Bütün bu bilgi ve maharetler sağlam bir kültürün içinde, iyi yetişmekle elde edilebilir. Evrensellik bunun neresinde?■

56

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Evren ve edebiyat: Sala binip sele gitmek ya da evreni sele çevirmek TANER TATAR

E

Kâh çıkarım gökyüzüne, seyrederim âlemi Kâh inerim yeryüzüne, seyreder âlem beni. Nesimi

debiyat zamandan ve mekândan münezzeh değil. Her edebî eserin doğduğu bir zaman, üzerinde doğrulduğu bir mekân var; hiçbir eser boşlukta değil. Kimi eser, zamanın hışmına uğrar, tozlu raflar mezarlığına defnedilir. Kimi ölü doğar, sırtını yaslayacak bir hemcins dahi bulamaz kendine. Kimi ise cilalı raflarda istirahate bile vakit bulamaz; yaprağına el, satırlarına göz değer; sürekli hatırlanır, hatırlı olur; gözden düşmez, gözde olur; dünya onunla birlikte döner durur. O yerinde dursa da gözler ona yönelir, şirinlik etmek gibi bir yola düşmez, sözler ondan gelir, gözler ona yönelir, istikamet onadır, seyahat onunladır. Evren, onun doğduğu ve durduğu yerden halelenir. Evrenin seline kapılmaz, evren ona döner; sel olur. Lakin bütün bunlar olmasa da olur. Zira fark, diğerlerini kendisine mesafeli kılabilir. İçinde değerin, güzel ahlâkın, manevi idrakin olmadığı, konusunu insanların değil, onların gölgelerinin teşkil ettiği, sanarak yaşayan insanların sanal eserleri ile fehmederek yaşayanların hakikatli eserleri arasında birbirine çekilemez uçurumlar bulunabilir. Uçurumdan aşmak için maddenin ağırlığını sırtından atıp uçmak gerekir. Uçmağa varmadan evvel

uçanlar, gökten yağar, kar gibi. Karın yağdığını görünce Kar tutan toprağı anlayacaksın Toprakta bir karış karı görünce Kar içinde yanan karı anlayacaksın (Sezai Karakoç) Sayfalarına dokunulmamış defter alınır ele. Kalem yazmaya başladığında onu tutan ellerin ahengine bırakır kendisini. Eller kelimelere; kelimeler latif nefese; latif nefes ise ‘kimse’ye tabidir. Kimse tarafından yazılan eser, satırlarında kendisine dokunan parmakların izini taşır. Parmak izi, kimliği aşikâr kılar. Eserin içinde kim var? Eğer kimliksiz soyut bir insanlık iddiası proje değilse, o bir vehimdir. Zira her cemiyetin insan anlayışı birbirinden farklılık arz eder. Antik Yunan mitolojisinde ilahlar insanlaştırılır, Kilise ise bir insanı tanrılaştırırken diğerlerini doğuştan günahkârlaştırır; filozoflar ise insanı bütünüyle kâh bencil, yıkıcı ve zalim; kâh boş bir levha; olmadı melek gibi masum ilan eder. Edebî eserlerde de bunlar boy gösterir. Bizim insanımız bunun neresinde? Yok

57

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


ise evrensellik nerede? Eserin esas mahalli, yazarın kalbi ve zihnidir. Kalp ve zihin birbirinden ayrı ve kopuk değilse, artık o mahal gönüldür. Zaten Türk olmak için gönlünün maya tutması gerekir. Yalçın Koç’un ifadesiyle “Yesi’den gelen Türkçe kelâmla gönüllerini mayalayanlar” ve gönüllere maya çalanlar, edebiyatın gönüllüleridir. Böyle bir gönül mahal olmanın ötesinde makamdır. Gül yüzünde göreli zülf-i semen-sây gönül Kuru sevdâda yeler bî-ser ü bî-pây gönül Dimedüm mi sana tolaşma ana hây gönül Vây gönül vây bu gönül vây gönül ey vây gönül (Ahmet Paşa) Sevdün ol dilberi söz eslemedün vây gönül Eyledün kendüzüni âleme rüsvây gönül Sana cevr eylemede kılmaz o pervây gönül Cevre sabr eyleyimezsin nideyin hây gönül Gönül ey vây gönül vây gönül ey vây gönül (Fatih Sultan Mehmed) Bütün evreni kuşatabilmek için evvela kendi evrenine seslenmek gerek. Seslenmek dil iledir. Kendi dilinin manasına ve sesine vakıf bir eser, bütünüyle kendi evrenini kuşatır. Merkezin esaslı ve vasıflı inşasıyla oluşturulan evren, merkezden halelenerek, dalga dalga evrene sel olabiliyorsa ne ala. Yoksa kendini başka merkezlerde inşa edip de evrenin seline kapılmak, başka mahallerde yer tutmaya çalışmaktır. Mekân, edebî eserin yeşerdiği topraktır. Dünyada Türk milleti kadar geniş bir coğrafyada yaşamış, eserleriyle hafıza mekânları inşa etmiş, toprağı adıyla sanıyla kendisinin kılmış bir başka millete rastlamak mümkün olmasa gerek. Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan, ufku hayalleri bile aşan geniş bir alanda, bir uçtan diğer uca sadece Türkçe konuşarak seyahat edebilmenin mümkün olduğu çağlar, devirler, diyarlar gördük. “Ya seyahat” denildiğinde gezmekle her yerine ulaşmanın bir ömre sığmayacağı evreni, gökyüzünü kendimize çadır eyleyerek kurduk. Dünyanın medeniyetler mezarlıklarında ilkbahar rüzgârları estirdik. Her ne kadar hazanını yaşadıksa da, yalan söylemeyen taşlarla döşeyip, gönül tohumlarımızı serptik yeryüzüne. Ölü

topraklar üzerinde, hoşgörü, vefa, muhabbet çiçekleri yeşerdi. Âlem nizam buldu, adalet hükmünü buyurdu. Seyahatimiz kıvrılan nehirler gibi yollar, dağlar, çayırlar, bağlar aşarken dokunduğumuz her karış topraktan parçalar aldık, kendimizde bütünledik. Har, har üstüne gelip canımıza dokunduğunda; al, al üstüne özümüzden damlalar döktüysek de gül üstüne gül derdik. Satır satır yollar açtık, yolu ipekten harflerle dokuduk. Ne rüzgârlar esti üzerinden! Dalgalandı ise de ipekten şalımız, silinmedi satırlarda hâlimiz, ahvalimiz, hayalimiz. Ya seyahat!

Yeryüzü vatan, gökyüzü çadır! İkisi arasında yaratılan Türk; ufka bakar, at koşturur. Yeryüzünü vatan kılmak için konar ve göçer. Yer durur, kendi durmaz; yurt edinir üç kıtada; adalet terazisini elinden bırakmaz. Nizam bulur âlem, zulüm zalimin yanına kalmaz. Bu destanı şimdi efsaneler bile yazmaz: “Bir gün kılavuz, önümde “Kurd”um vardı! Bir gün, benim üç kıt’ada yurdum vardı! Hâkanlara hâkan idim, ey fân’iler; Ey yeryüzü, yer götürmez ordum vardı!” (A.N. Asya)

Toprak, şühedayla yoğruldu, beş vakit alınlarımızla mühürlendi, vatan oldu. A.N. Asya’nın kalemiyle söylersek: “Vatan ettim sizi ey topraklar/ Beş vakit damgalayıp alnımla”. Duygularım taş plağa dönmüş; sislerin dağılmasını bekliyorum, kara bahtımla. Vatan, ne Türkiye’dir Türklere ne de Türkistan; elbette ki büyük ve müebbed bir ülkedir ki adı: Turan. Gaspıralı’nın özlü sözüyle “dilde, fikirde, işte birlik”tir Türk dünyasını canlı kılacak olan. Kutlu Türkistan’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan Rumeli’ye toprakla birlikte canı cana bağlayıp gönülleri de fethedenlerin destanlaşan serencamını dile getirirken, bidayette ve nihayette söz odur ki; Aşk ola! Pir-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî, Yesi’de doğup da gönlüne kelâm dolduğunda, yüzyıllar boyunca süren ve bizatihi kendisi destan olduğu

58

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


için ayrıca destan yazmaya ihtiyaç bırakmayan bir süreç başladı. Garip ve yetimlerin gönüllerini nişangâh yapan bu ‘Kul’lar, dünyevi arzuları ayaklarının altına alıp dünyaya tapanlara yüz çevirerek derya olup taştı. Aşktan gayri duranların hem can hem de imanlarının olmadığı; âşıkların ise ölmediği inancıyla Türkistan’dan Adriyatik Denizi’ne kadar aşk ile yakılan meşale, Evliya Çelebi’nin kalemiyle elden ele taşındı. Fetihleri fatihler yapar. Gönüller fetholununca, ayak bastığımız yer, taşıyla toprağıyla vatan olur. Tarih, gökyüzünün altını vatan bilen Türkler için fatihlerle doludur. O fatihler ki sadece bizi değil, bütün insanlığı “ol”durur: Diri bir hücre kalmadı bedenimizde; ölmeden önce mezara girdik işte. Yesevî ile gönlümüz mayalandı, imanımız aşkımız oldu. Surette şah idi, sirette derviş; Türkçeye sultan oldu Hüseyin Baykara. “Vâh ki könglüm nâlesi her dem bozulgan cân ara / Gûyiyâ bir cuğd irür feryâd iter viran ara”. Ali Şir Nevaî ile Türkçenin zarafetini keşfettik; hem destan yazdık, hem gönül verdik: “Köngül vermiş sözümge Türk, can hem / Ni yalguz Türk belkim Türkman hem”. Timur’un atları şahlanıp iskeletler üzerinde yürürken; ehlibeytin adaletinin tecellisi için süvari olduk. Fuzuli’nin kapısına vardık, Leyla’ya gönül verirken, kara gözlerinde yok olup “âşık-ı sadık” olduk. O gözlerin içinde yok olurken Mevla’ya kul olduk. Uluğ Bey’den aldık eli, kâh çıktık gökyüzüne seyreyledik âlemi; Piri Reis ile kâh indik yeryüzüne âlem seyreyledi bizi; kâğıda çizilenler yeni seyirler için haritamız oldu. Ali Kuşçu’nun rasathanesinden yakından baktık hilale, yıldızla buluştuğunda nazlı hilal; birbirinden ayrılmayacak birliği inşa ettik gökyüzünde. Ebediyete kadar ışık saçacak nazlı hilal; başımızın üstüne kondu, sinesindeki yıldız; gönlümüze ışık oldu. Hastalandığımızda İbn Sina tedavi etti bizi; külliyatı doğunun güneşini batıya taşıdı, insanlık yazılarında şifa buldu. Bütün medeniyetlere meydan okurken, medinenin faziletlerini Farabi söyledi; faziletli şehirler kuruldu. Nagehan vardık ol şehre, Hacı Bayram

Veli tuttu elimizi, insanlar dahi yapılır oldu. Şah Cihan Türk sanatının başına taç koydu; Taç Mahal’de ebediyete yatan Mümtaz sevdamız, harikalar diyarına sanat oldu. Üstatlar zevkiselim ile dünyayı güzelleştirmeye koyuldu. Yeryüzünün üstüne Selimiye’nin kubbesi kondu. Baki kalan hoş sedalar elif inceliğinde doğrulan minarelerden okundu. Adımızı, sanımızı verdi; aldı eline kopuzu, tarihimizi hikâye etti. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu söyleyen; nasihat ve duamızı eden dedem; Korkut oldu: Sert yürürken cins bir ata nâmert yiğit binemez, binince binmese daha iyi. Çalıp keser öz kılıcı nâmertler çalınca çalmasa daha iyi. Misafiri gelmeyen kara evler yıkılsa daha iyi. Atın yemediği acı otlar bitince bitmese daha iyi. İnsanın içmediği acı sular sızınca sızmasa daha iyi. Baba adını yürütmeyen hoyrat oğul baba belinden inince inmese daha iyi, ana rahmine düşünce doğmasa daha iyi. Baba adını yürütünce devletli oğul daha iyi. Yalan söz bu dünyada olunca olmasa daha iyi. Gerçeklerin üç otuz on yaşını doldursa daha iyi. Üç otuz on yaşınız dolsun, Halk size kötülük getirmesin, devletiniz devamlı olsun hanım hey! Dava için gelmediğimiz şu dünyada Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmeyi Yunus öğretti bize; biçare dese de kendisine, derdimize çare sundu; hamdık, piştik, yandık elhamdülillah; derdimiz bize derman oldu. Gideni döndürmek için ihtiyacımız olan gücü Mevlana verdi; ümitsizlik ve çaresizlik yabancı kelimeler oldu, dönene açık kapı oldu evimiz, kitaplıkları Mesnevi doldurdu. İri olduk, diri olduk, gönül verip Hak gerçeğine, Bir’in biri olduk. Diri gönüllerin tahtına Hünkâr Hacı Bektaş Veli kondu. Denizler çıktı önümüze, karadan yürüttük gemileri; Hasanların diktiği sancakla kaleler fetholundu; çağ açıp çağ kapatan Mehmed Han oldu. Hararetle vardık pınar başına; zülfü perişanlar melül kaldılar, kana kana içtiğimiz aşk testimizi ela gözlüler doldurdu; kadim sevdanın yeni sevdalıları için Türkü söyleyen Karacaoğlan oldu. Bindiğimiz dalı kesip göle maya çalarken; aksakalıyla gözümüzün içine gülümseyip gül-

59

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


dürürken düşündüren, küçükten büyüğe herkese ders veren Hoca, Nasreddin oldu. Kalktı göç eyledi Avşar elleri; ağır ağır giden ellerin, yüce dağdan aşan yolların bizim olduğunu söyleyen Dadaloğlu oldu. Bizim eller, yaban ellerin saldırısına maruz kalınca; millet, istiklalini Atasıyla buldu. Geldikleri gibi gideceklerini müjdeleyen Gazi oldu. Bu şafaklarda yüzen al sancağın sönmeyeceğini, İstiklâlin Hakk’a tapan milletimizin hakkı olduğunu gönüllerimize, Koca Âkif’in sözleri doldurdu. Süleyman Çelebi söze “Allâh adın zikredelim evvela / Vacib oldu cümle işte her kula” diyerek başladı; Arif Nihat Asya’nın kalemi “Seccaden kumlardı…” diye yazdı; Dursun Ali Erzincanlı “Sen, kâinatın yüreğinden hasretle kopan âhsın / Karanlık gecelerimize sabahsın” diye aydınlattı; Sezai Karakoç “Ey Sevgili / En Sevgili” diye söze başlarken sanki Türkistan’dan gelen Mahdum Kulu Firaki’nin sesi Anadolu’da yankılandı. Firaki, en sevgiliyi nasıl sevdiğini anlatmak için en sevdalıları yazısına kattı:

Yeryüzünde Anadolu’nun bütün ovalarını gezip dolaşsan, Hakk’ın borcunu veren Kamber’in Arzu’yu sevdiği gibi sevmişim seni. Dünyayı sevmeyen (ya da dünyada mekân tutmayan), dünyada dostu sevdiği kalmayan, tıpkı Tahir’in Zühre’yi sevdiği gibi sevmişim seni. Bu dünya kimi koymuştur ki? (Bu dünyada kim kalmıştır ki!) (Öyleyse dünyadaki) beş günlük zamanı iyi geçirin. Âşık Garib’in Şah Senem’i sevdiği gibi sevmişim seni. Mahdumkulu dünya fani. Geçti gitti (Zaloğlu) Rüstem(ler) hani? Ay, güneş, yer ve göğün seni sevdiği gibi sevmişim seni”. (Mahdumkulu Firaki)

İbrahim (Ethem) gibi bütün İran’ı seyretsem, gezsem dolaşsam da onun sarayını sevdiği gibi sevmişim seni.

Türkistan’dan Anadolu, Anadolu’dan Rumeli’ne edeple yazan kalemler gönüller dokudu; gönülden gönle uzanan yollar, uzakları yakın eyledi. Mekândaki mesafe arttıkça hasret alevlendi, alevli kalpler hemdert oldu. Aynı ruh, farklı kelimelere can verdi; kelimeler evrende sınır tanımayıp candan cana seyahat ederken, mana, tayy-i mekân eyledi. Dede ile torunu birbirine kavuşturan, tayy-i zaman eyleyen aynı kelimelerdi. İşidin ey yarenler; hasretteki hararetinin ilacı edepli kelimeler! Dinledikçe dinlenen; dinlendikçe dinleten kelimeler! Dinledikçe ümit, ümitlendikçe hayale sevk eden kelimeler! Hayali hakikate kalbedecek gayretin kuvvetli kelimeleri, ümidimiz o ki, bir gün yine âlemi hayrete gark ettirecek; evren, sel olup kendisine meyledecek:

Kenan’ı yurt edinen Yakup peygamberin oğlu Yusuf, Mısır sultanı olmuştu. Ben işte Yusuf ’un Züleyha’yı sevdiği gibi sevmişim seni. Bütün bu yalan dünyaya şöhreti yayılan aşkın temeli Mecnun’un peri yüzlü Leyla’yı sevdiği gibi sevmişim seni. Sevdiğine kavuşmak için dağları delen Ferhat’ın Şirin’i sevdiği gibi sevmişim seni. Dünya malı beni eğdi(ği için) aşkım kemâle ermedi. (Fakat) Seyfü’ l-Melek’in Mâh Cemâli sevdiği gibi sevmişim seni. Muhabbet neşesiyle, Yemen’in dört kösesini dolaşan Varka’nın Gülşen’i sevdiği gibi sevmişim seni. İhtiyarı elinden giden, sabrı kararı kalmayan Vamık’ la Azrâ’nin birbirini sevdiği gibi sevmişim seni.

Anadolu’ dan doğrulsam göğe, Açsam ellerimi iki yana, Doğunun ve batının iki yakasından yapışıp, Bir araya getirsem; Ecdadım gibi. Önüm arkam sobe deyip Kuzeyi güneyin güneşiyle buluştursam; Atam gibi. Tekbir alsam göklerden, Başımı Kâbe’nin ayaklarına kadar uzatsam; Evliyam gibi. Derinlere dalıp kök sürsem toprakta, Kendi suyumu bulsam, Ab-ı hayatı içip kana kana, Boy versem semaya; Devlet-i Âliyyem gibi.■

“Ey Sevgili! Sen gerçekten Hak resulüsün. Dervişlerin Kadir gecesini sevdiği gibi sevmişim seni.

60

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Edebiyat ve evrensellik MUSTAFA ÖZÇELİK

Edebiyat, her şeyden önce dildir. Türkçe, Yunus Emre’den itibaren millî ve evrensel eserler verecek kabiliyet ve imkâna sahip bir dil iken ne yazık ki daha sonraları onun bu kapasitesi ve özellikleri geliştirilememiştir.

S

öz konusu edebiyat ise akla gelen ve zaman zaman tartışılan konulardan biri de edebiyatın millîliği ve evrenselliği meselesidir. Şüphesiz, bu konuda fikir beyan eden herkes, kendi zaviyesinden bakarak tarih boyunca çok şey söylemiştir. Ortaya çıkan görüşlerden genel kabul göreni “Millî olunmadan evrensel olunamaz.” şeklinde olanıdır. Bunun aksine sayıları az da olsa “Evrensel olunmadan millî olunmaz.” şeklinde düşünenler de vardır. Bu görüşlerden hangisi haklılık payına sahiptir? Bu, şüphesiz hayli uzun sürecek ve muhtemelen de içinden çıkılamayacak bir tartışmanın konusudur. İşte tam da bu noktada Hz. Mevlâna’nın “pergel metaforu” bize aydınlık bir kapı açabilir. Öyleyse önce bu metafordan söz edelim. Diyor ki Hz. Mevlâna “Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde, ama diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım.” Bu ifade “Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız din üzerinde sağlamca durur, öteki ayağımız yetmiş iki milleti dolaşır.” şeklinde de söylenmektedir. 61

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Yunus Emre, hem kendi insanına hem de bütün insanlığa hitap edebilmeyi başarmış, dolayısıyla hem millî hem de evrensel olabilmeyi gerçekleştirmiş bir isimdir. Bunun da en büyük kanıtı hem kendi coğrafyasında hem de bütün dünyada ilgi görüyor olmasıdır. Onun anlattığı aşk, ölüm, hasret, gurbet gibi temalar sadece Türk insanını değil bütün insanlığı ilgilendirir. Asıl olan millîlik

Hz. Mevlâna’nın bu sözü, şüphesiz ki insanın yeryüzü serüveninde kurtuluş için tutması gereken yolu, yöntemi ifade etmektedir. Buna göre pergelin yani insanın sabit duracağı nokta din yani şeriattır. Burası merkezi ifade eder. Öyleyse insanın ayağı merkezden ayrılmadığı sürece buradan aldığı güç ile bütün bir âleme yani yetmiş iki millete açılabilir. Sözün doğruluğu şuradan bellidir. Hz. Mevlâna, bizzat kendisi bu ilkeye bağlı kaldığı için hem yetiştiği kültürün çok seçkin bir insanı olmuş hem de evrensel bir nitelik kazanarak bütün coğrafyalarda kabul görmüş, sevilip benimsenmiştir. Konuyu işte tam da bu noktada edebiyata getirdiğimizde şunu söylemek gerekecektir. Bir ağacın kökü yoksa gövdesi, dalları ve meyvesi de olamaz. Bu yüzden esas olan millîliktir. Yazarın sabit duracağı nokta kendi kültürü, coğrafyası ve insanıdır. Böyle bir köke, merkeze, kaynağa bağlı olduğu zaman ortaya o kültürün dilini, düşüncesini, hissiyatını ifade eden seçkin eserler ortaya koyabilir. Biz, o zaman böyle bir sanatkâra “millîlik” vasfını verebiliriz. Zira o sanatkâr, eserleriyle kendi milletinin dili olur. Eserler, o milletin hakikatini yansıtan bir aynaya dönüşür. Ama bu noktada da kalmaz. Bir adım sonrasında bu ayna sadece o milleti değil, bütün insanları yansıtma özelliği de kazanır.

Genişleyen halka: Evrensellik

Önce evrensellikten ne anlaşılmalıdır, ona bakalım. Genel manada evrensellik “Bütün insanlığı ilgilendiren, âlemşümul, cihanşümul, üniversal” olmak demektir. Böyle bir yazarın eserleri de

tüm insanlığı ilgilendiren nitelikte eserler demektir. Burada şu soru akla gelebilir: Türkçe yazılan ve bu dilin konuşulduğu coğrafyanın insanlarını ve onlara ait olan her ne varsa onları anlatan bir eser nasıl olur da bütün bir dünya insanını ilgilendirebilen, onların da ilgisini çekebilen bir esere dönüşebilir? Bu soruya verilecek cevap şudur: Mesela Türkiye’ye gelen bir yabancı için ilgi çekecek, örnek alınacak, sevilecek olan İstanbul’daki gökdelenler değildir. Zira onlar, İstanbul’un tarihi, kültürel, sanatsal gerçekliğini yansıtmaz. Benzerleri her ülkede görülebilecek yapılardır. Ama Osmanlıyı ifade eden bir konak, bir sokaktır o yabancının ilgisini çekecek olan. Böylece o eserlerdeki yerli ruhu görerek kendi zihin ve gönül dünyasına bir şeyler katabilir. Bu noktada denilebilir ki aslında en evrensel olan eserleri en millî olanlardır. Bu yüzendir ki İstanbul’a gelen bir yabancı bir plazadan değil Sultanahmet Camiinden etkilenecektir. Diğer yandan insan, hangi dili konuşursa konuşsun, hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, hem beden hem de aklı, kalp özellikleri itibariyle aynı özelliklerde yaratılan bir varlıktır. Bahattin Karakoç’un ifadesiyle söyleyecek olursak “Aslında mahallinin de, millînin de, evrenselin de özünde insan vardır.” Öyleyse bir yazar, eserini kurarken sabitlik noktasında kendi milletini dikkate, merkeze alarak ne kadar millî olabilirse aynı ölçüde evrensel de olabilir. Zira o kendi insanında bütün insanlığı görür. O yüzden Yunus Emre, hem kendi insanına hem de bütün insanlığa hitap edebilmeyi başarmış, dolayısıyla hem millî hem de evrensel olabilmeyi gerçekleştirmiş bir isim-

62

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


dir. Bunun da en büyük kanıtı hem kendi coğrafyasında hem de bütün dünyada ilgi görüyor olmasıdır. Onun anlattığı aşk, ölüm, hasret, gurbet gibi temalar sadece Türk insanını değil bütün insanlığı ilgilendirir. Şunu da söylemeliyiz ki her yazar, böyle bir noktaya gelemez. Zaten gelebilenler hem millî hem de evrensel olabilmeyi başaran isimlerdir. Evrenselliğin neresindeyiz?

Bu konuda öncelikle olmamız gereken yer ve noktada olmadığımızı üzülerek ifade etmeliyiz. Evrensel bir din ve Allah anlayışına sahip bir inancın yazarlarının ne yazık ki okunma alanları kendi insanlarıyla sınırlıdır. Bu yüzden eserleri pek çok dünya diline çevrilen yazarlardan maalesef mahrumuz. Bunun tek sebebi yazarlarımızın bu nitelikte olmayışları değildir elbette. Bu konuda pek çok farklı sebepten söz edebiliriz. Ama bu durumun en önemli sebebi dil ve kültürde son iki asırda yaşadığımız kendi köklerimizden kopma yani pergelin ucunun sabit durması gereken noktadan uzaklaşmamız yahut uzaklaştırılmamız, böylece kimliğimizi kaybetmiş olmamızdır. Bir diğer önemli sebep ise küresel kültürün siyasi ve kültürel emperyalizmle birleşerek bütün dünyada sadece kendisini hâkim ve etkili kılma çabası ve bunun karşısında doğru bir mücadele yürütemememiz ve kendimizi ifade edemeyişimizdir. Evrensellik denildiğinde kendimizi sadece Yunus Emre ile Mevlâna ile sınırlandırmamızın en önemli sebebi budur. Eğer bu engeli aşabilseydik pekâlâ pek çok divan, halk ve tekke şairimiz, bir Yahya Kemal, A. Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Necip Fazıl, Sezai Karakoç eserleri dünya dillerine çevrilerek evrensel yazarlar listesine katılabilirdi. Burada bugün için adlarını burada anmayı gerekli görmediğimiz fakat eserleri pek çok dünya diline çevrilen birkaç Türkçe yazan yazarı neden bu özelliklerine rağmen evrensel saymadığımız sorusu akla gelebilir. Hemen söyleyelim. Bunlar, millî yazarlar olarak düşünülemeyecek isimlerdir. O zaman “Millî olmadan evrensel olunamaz.” tezimizle bir çelişkiye düştüğümüz söylenebilir. Bu konuda cevabımız şudur: Bu isimler, bir projenin ürünüdür. Kapitalizm, kültür ve edebiyatta da

“marka”nın gerekli olduğuna inanır ve özellikle etkili olmak istediği ülkelerde böyle “marka yazarlar” imal eder. Bunun için bir yazarlık kabiliyetine sahip olmak da gerekmez. Eserinizde küresel planlara güç verecek söylemler varsa, mesela Ermeni tehciri meselesinde onlar gibi düşünürseniz, kendi tarihinizi, kültürünüzü aşağılarsanız küresel mantık sizi makbul yazarlar olarak lanse eder. Evrenselliğin imkânları

Edebiyat, her şeyden önce dildir. Türkçe, Yunus Emre’den itibaren millî ve evrensel eserler verecek kabiliyet ve imkâna sahip bir dil iken ne yazık ki daha sonraları onun bu kapasitesi ve özellikleri geliştirilememiştir. Fakat Türkçe bütün olumsuzluklara rağmen hâlâ bu potansiyele sahiptir. Öyleyse edebiyatın öncelikle bir dil meselesi olduğunun farkına varalım. Zira dil, bizi beslendiği düşünceye yani pergelin sabit duracağı düşünceye götürecek, millî yapacaktır ama evrensel olabilmemiz için bütün âlemlere de açılmak gerekecektir. Bu da ufuk, birikim meselesidir. Henüz kullanamadığımız ve farkında olamadığımız önemli bir imkânımız da şudur: Bizim geleneğimizde insan algısı, insanın maddi ve manevi bütün gerçekliğini kapsayan bir algıdır. Öyleyse evrensel olmanın önemli bir imkânıyla karşı karşıyayız demektir. Bizim oluşturacağımız millî edebiyat, insanın hem aklına hem gönlüne seslenen/seslenmesi gereken bir edebiyattır. Yine bizim algımızda hayat ve ölüm iç içedir. İnsan, yaratıcısından kopuk değildir. Kısacası edebiyatımızın millî ve evrensel olması için gerekli bütün imkânlara sahibiz. Gerisi çalışmaya, ufka, bilince ve kendimizi iyi ifade etmeye ve tanıtmaya kalmıştır. Başlangıç noktası olarak da şunu söyleyebiliriz. Her ürünün yetiştiği bir toprak vardır. Oradan kaliteli ürün elde edebilirsek bunun dünyada ilgi görmemesi diye bir şey olamaz. Öyleyse bu tarlanın bizim geleneğimiz olduğunu düşünmeliyiz. Fakat bunu yaparken de zamanın ruhunun iyi kavranması gerekmektedir. İşte gelenekten beslenme pergelin sabit noktası, çağın ruhunun okunması ise diğer ucun bütün âlemleri gezmesidir. ■

63

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Edebiyatımız 'iyi'dir MEHMET NURİ YARDIM

M

İnsanlara iyiliği telkin etmek, onları kötülüğün dikenli ve çamurlu yollarından uzaklaştırır. Onları daha aydınlık bulacağı, daha ferah göreceği ve daha mutlu olacağı ana yollara sevk eder.

imarimizde iyilik nişaneleri olarak “Darülaceze”, “Kuşevleri” ve “Sadaka Taşları”nı görebiliyoruz. Peki ya edebiyatımızda? Aslında bu gözle bütün bir edebiyatımız kanaatimce ele alınmış değildir. Bu, elbette çok zor ama o ölçüde de gerekli bir araştırma konusudur. Zira bizim eski ve yeni edebiyatımız, istediğimiz kadar inkâr edelim din merkezlidir ve inançtan beslenmektedir. Yıllar önce bir klasik edebiyat uzmanı hocamız, “Divan edebiyatı İslami edebiyattır.” demişti. Divan şiirimizin özüne baktığımızda aslında, metinlerin çoğunun iyilik ekseni etrafında döndüğünü görürüz. “Sizin en hayırlınız insanlara en çok faydalı olanınızdır.” düsturunu hayatına hâkim kılan bir toplum, elbette iyilik kavramını önce şahsi hayatında benimseyecek sonra da bu anlayışın toplum hayatında yaygınlaşması için büyük bir gayret harcayacaktır. Yıllar önce Reşat Nuri Güntekin’in “Bir Yudum Su” isimli hikâyesini bulmuş ve büyük bir heyecan içinde okumuştum. Romancımız o hikâyesinde ‘iyilik’ teması üzerinde duruyor ve ‘sevabına’ bir çeşmenin önünde durarak gelip geçen yolculara su ikram eden bir genç kızın inanç zenginliğini dile getiriyordu. Abbas Sayar’ın Yılkı Atı nedir peki? Baştan sonra iyilik teması üzerinde duruluyor. İnsanlara hizmet etmiş olan atların, ‘yılkı’lığa atılmaması ve ölüme terk edilmemesi gerektiği vurgulanır. Son derece çarpıcı bir üslup ve iyi bir hikâye ile. Keşke bu konuda araştırmacılarımız derinliği olan bir çalışmaya imza atsalar. Mesela, romanlarımızda, şiirlerimizde ve hikâyelerimizde işlenen konuları tek tek ele alsalar. Ziya Osman Saba’nın şiiri ve hikâyeleri baştan sona iyilik temalıdır. Ya Hamit Macit Selekler? O da iyilik kokan şiirlerin şairidir, bilen bilir. Yahya Kemal, yoksul mahalleleri, semtleri anlatırken ne kadar da bizden ne kadar da yerlidir. ‘Oruç Hüznü’nü ondan daha iyi kim anlatabilir? Tarık Buğra’nın romanlarında, Mehmet Niyazi’nin eserlerinde, Mustafa Kutlu’nun hikâyelerinde hep bu ‘iyi’ ve ‘iyimser’ havayı koklar dururuz. Mukayeseli edebiyat çalışanlar acaba bu temaları ele almış mıdır? Mesela, bir kilise papazı ile bir camii imamı arasındaki bariz farkları görebilmişler midir? Bizim medeniyet odaklı edebiyatımızın temel unsurları, sacayakları hep iyilik etra-

64

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


fında dönüp durmuştur. Bu duyguları taşımayanlar ise iyi şair ve yazar olamamışlardır. “Balkon”u yazan üstat Sezai Karakoç da, “Sivas’ta Yoksul Çocuklar”ı unutmayan Yavuz Bülent Bâkiler de aslında aynı çeşmeden su içen ve bu bereketli iyilik suyunu bakraç bakraç millete dağıtan kültür sakileri sayılmazlar mı? Elbette ki sadece yeni edebiyatımızda veya günümüz şiiri ile nesrinde bu duygu hâkimdir demek de pek insafa sığmaz, vicdana uymaz. Destanlar devri Türk edebiyatından Osmanlı devri edebiyatına, tasavvuf edebiyatından halk edebiyatına, Tanzimattan Cumhuriyete ve günümüz edebiyatına varıncaya kadar neredeyse bütün şair ve yazarlarımız iyilik motiflerini bir dantel gibi eserlerinde işlemişlerdir. Romanların, hikâyelerin ve tiyatro eserlerinin kahramanları genelde iyilerden seçilmiş, kötüler mağlup edilmiştir. Mayasında iyilik bulunan aziz milletimizin destanlarında, menkıbe, efsane ve söylencelerinde hep iyilik damarı ağır basmış, iyiler şerlilere karşı muzaffer olmuşlardır. Bu anlayış Dede Korkut Hikâyeleri’nden başlar günümüze kadar gelir. Son dönem edebiyatçılarımızın bir kısmını gözümüzün önüne getirelim: Ahmet Midhat Efendi, Muallim Naci, Mehmed Âkif, Halit Ziya Uşaklıgil, Yahya Kemal, Faruk Nafiz, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl Kısakürek, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Yavuz Bülent Bâkiler, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer ve daha birçok şair ve yazar… Hepsi de mensup oldukları soylu milletin “Yaradılanı hoş gör, Yaradan’dan ötürü” bakış açısına sahip olmuşlar ve bu asil duyguyu, faziletli hissi eserlerinde işlemişlerdir. Çalıkuşu romanında halkına hizmet etmek isteyen idealist bir öğretmeni görüyoruz. Feride bir bakıma fedakâr öğretmenlerimizin ilk temsilcilerinden biri olmuştur. Ve daha nice kahraman… Edebiyat tarihimiz, başından sonuna kadar

‘erdem’in, ‘iyi’liğin ve ‘doğru’luğun mücadele tarihidir. Şöyle genel olarak baktığımızda kitap isimleri bile bu kanaatimizi teyit eder mahiyettedir: Huzur, O ve Ben, Gün Eksilmesin Penceremden, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, Aziz İstanbul, Fatih-Harbiye, Dualar ve Aminler, Boğaziçi Mehtapları, Memleket Hikâyeleri, Çocuk ve Allah, Bir Yağmur Başladı, Taha’nın Kitabı, Yeşil Çağ, Sevmek Varken, Güvercin Uçurmak, Duvak, Küçük Ağa, Güzel Hayat, Beyaz Bir Kıyı, Hilâl Görününce, Fetva Yokuşu, Çiçekler Büyür, Güzel Ölüm, Gül Yetiştiren Adam… Sözün özü, kâinattaki olayları güzel gören, güzel değerlendiren ve güzel hükümler çıkaran kalem erbabı, eserlerinde daha ziyade bardağın dolu tarafını görmüş, insanlara ümit veren metinlere imza atmışlardır. Türk sinemasının o büyülü filmlerinde finalin hep iyilerin zaferiyle sona ermesi boşuna değildir. Romanlarımızda, tiyatro eserlerimizde, hikâyelerimizde iyiler her zaman galip gelmiş ve okuyucuya huzurlu saatler yaşatmış, rahat nefes aldırmışlardır. İnsanlara iyiliği telkin etmek, onları kötülüğün dikenli ve çamurlu yollarından uzaklaştırır. Onları daha aydınlık bulacağı, daha ferah göreceği ve daha mutlu olacağı ana yollara sevk eder. Öyleyse durumdan vazife çıkarmak gerekirse, yazarlarımız ve şairlerimiz acıları, kederleri, hüzünleri yazsalar da iyilik kapısını, erdem penceresini her zaman bir nebze açık tutmalılar ki, okuyucu ümitsizlik girdabına düşüp boğulmasın, arayışı ve kurtuluşu karanlık dehlizlerde aramasın. Bu da hakiki aydın olması gereken edebiyatçıların aslî görevi olsa gerek. Hani vefat edenlerin ardından cemaate sorulur ve mevtanın iyi hâli istenir, bu konuda şahadet beklenir ya! Allah ömrünü uzun ve güzel eylesin edebiyatımız için de böyle bir sual sorulduğunda vicdanlı olan hemen hemen herkesin “Nasıl bilirsiniz?” sorusuna “İyi biliriz.” diyeceklerine inanıyorum. Evet, biz de edebiyatımızı ‘iyi’ biliriz.■

65

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Evrensellik ve Türk edebiyatı CAFER GARİPER

E

vrensel kavramı hukuktan etiğe, teolojiden sanata kadar birçok alanda kullanılmaktadır. Diğer alanlarda olduğu gibi sanat/edebiyat alanında da evrensellik tartışmaya açık bir yapı gösterir. Her şeyden önce evrenselliğin ölçütlerinin gereğince belirginlik kazanmadığı bir yapıyla karşı karşıya olduğumuz gerçeği göz ardı edilemez. Bu sebeple de evrensellik, üzerinde konuşulan, fakat sağlam bir ölçü çerçevesine konamayan kavramlardan biri olarak belirmektedir. Evrensel kavramı için Felsefe Sözlüğü’nde Ahmet Cevizci, “evrenin bütününe yayılan, evrenin bütünü ve evrendeki her şey için geçerli olan. Hiçbir istisna kabul etmeyen.” dedikten sonra “bir düşünce, ilgili tüm insanların, onun doğruluğunu teslim etmesi anlamında evrenseldir.” yargısında bulunur. Cevizci, “Evrenselcilik”i tanımlarken de “[g]enel olarak, geçerliliğin ve doğruluğun ölçütü olarak tüm insanların onayını temele alan, tüm insanların onayı dışında hiçbir otorite kabul etmeyen görüş.”[1] demektedir. Ahmet Cevizci’nin editörlüğünde hazırlanan Felsefe Ansiklopedisi’nde ise evrensellik için şunlar söylenir: “Tüm zamanlar ve koşullarda bütün insanlara veya şeylere uygulanan doktrin ya da kavramlara gönderme yapan evrenselcilik, genel olarak geçerlilik ve doğruluğun ölçütünün tikel ve tarihsel fenomenlerden bağımsız bir temele sahip olduğunu, bu yüzden tüm insanların onayını zorunlu kıldığını ileri sürerken; sadece epistemo1. Ahmet Cevizci, Paradigma Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayınları, İstanbul 2005, s. 664.

lojik ve bilimsel değil, fakat ontolojik, etik, politik ve teolojik içerimleri de olan felsefî görüş şeklinde tanımlanabilir.”[2] Öncelikle burada birinci tanımda tartışmaya açılması gereken evrenin bütününe yayılan, evrenin bütünü ve evrendeki her şey için geçerli olan ve evrensel kavramının tüm insanlar için geçerli olduğu, hiçbir istisna kabul etmediği öngörüsüdür. Bu öngörüler tartışmaya açıktır. Çünkü evrenin bütününe yayılan ve geçerli olan, hiçbir istisna kabul etmeyen şey, insanın bir ön kabulü yahut varsayımı olmaktan öteye geçmez. Diğer yandan bütün insanların belirli bir doğruda buluştuğunu söylemek de güçtür. İnsanların genel olarak yani çoğunlukla ortak bir paydada ve algıda buluşması mümkündür. Fakat bütünüyle bir doğruda buluşması pratikte mümkün görünmemektedir. Çünkü insanların hayat anlayışları, bakış açıları, kültürel kodları, insani arzuları ve özellikleri farklı yönelimleri gerekli kılar. Bu da farklılıkları, sapmaları getirir. Şu hâlde birçok kavram gibi görece bir anlam taşıyan evrensel kavramı, insanların genel olarak üzerinde anlaştığı ortak bir yargıyı ve algıyı ifade eder. Bu yargı ve algı, kendisini evrenin merkezine koyan insanın yargısı ve algısı olacaktır. Böyle bir girişim sonuçta insanın evreni kendi çevresinde yorumlaması anlamına gelir. Yukarıda ikinci tanımda yer alan “tüm zamanlar ve koşullarda bütün insanlara veya şeylere uygulanan doktrin ya da kavramlara gönderme yapan 2. Kasım Küçükalp, “Evrensellik”, Felsefe Ansiklopedisi, (Ed. Ahmet Cevizci), C. 5, Ebabil Yayınları, Ankara 2007, s. 959.

66

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


evrenselcilik...” şeklindeki yaklaşım da düşünce planında doğruluk payı taşıyabilir. Fakat insanın değişen zamana ve şartlara göre farklı bakış açıları geliştirdiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Bu sebeple insanlar için her çağda ve her şart altında mutlak geçerli doğrulardan söz etmek yerine genel geçer doğrulardan ve gerçekliklerden söz etmek daha sağlıklı olacaktır. Bu önermeden hareketle evrensel kavramı içerisine insanlar için anlam ifade eden temel doğruları ve gerçeklikleri almak gerekecektir. Sonuçta bu da bir kabullenmeye bağlı seçme olacaktır. Evrensellik, sanatın bu arada sanatın alt dallarından edebiyatın önemli konularından biridir. Dünyaya açılmak isteyen hemen her sanat/edebiyat yerellikten millîliğe, millîlikten evrenselliğe yükselme arzusunu ve/veya iddiasını taşır, taşımalıdır. Bu da insani özü keşfetme ve sanat eserinde temellendirme çabasını gerektirir. Bunu şu veya bu seviyede insanın temel konuları ve problemleri üzerinde duran her sanat/edebiyat yapar. Fakat asıl olan ortak kriterlerle büyük sanat/edebiyat eserleri ortaya koyabilmektir. Bunun için de, - kalıcı olanı yakalamak, - geçerlilik taşımak, - farklı kültür dairelerindeki insanları kuşatmak, - değer üretmek gibi kimi özelliklere sahip olmak gerekir. Bir edebiyatın evrensel değerlere yükselen söylem düzlemini kurması çok kere tek başına bir şey ifade etmez. Onun bir şekilde geniş bir temsil alanı bulması gerekir. Evrensellik, başka kültürlerde de var olma, insanlığı kuşatma anlamına gelir. Çünkü evrensellik, yerelliğin ve millîliğin aşılması, bir üst basamağa çıkılmasıyla mümkün olacaktır. Konuya Türk edebiyatı çerçevesinde yaklaşıldığında Türk edebiyatının evrensellik konusunda pek de sağlam bir zemin kurabilmiş olduğu söylenemez. Bunda çeşitli sebeplerin rol oynadığı söylenebilir. Türk edebiyatının dış etkiye fazla açık olması, kendi kaynaklarından beslenen bir yapı kuramaması, beslendiği kaynakların üzerine çıkamaması gösterilebilir. Denebilir ki, bu sanat/edebiyat Uygur döneminden itibaren yaklaşık bin üç yüz yıldır başka kaynaklardan besleniyor, fakat kendine mal ederek büyük bir yapı kuramıyor. Hint’e yönelen edebiyatın güçlü Hint edebiyatının, Fars ve Arap edebiyatına yönelen edebiyatın Fars ve Arap edebiyatının, Batı’ya yönelen edebiyatın Batı edebiyatlarının önüne çıkarak

evrensel bir yapı kazanması mümkün olamamış görünüyor. Şüphesiz evrensel plana yükselebilmek için felsefî arka plana ihtiyaç vardır. Felsefî arka plan kuramayan bir edebiyatın evrenselliğe yükselmesi güç görünmektedir. Türk edebiyatının bu noktada da yeterli ve gerekli zemin oluşturmaktan uzak bulunduğunu söylemek fazla iddialı olmayacaktır. İnsani özü gereğince işleyemeyen bir edebiyatın evrensel değerler üretmesi kolay değildir. Türk edebiyatında bu noktada da yeterli ve gerekli alt yapı bulmak güçtür. Çünkü hümanist damardan gereğince beslenememiştir. Evrensellik, yerelliği ve millîliği aşmayı gerektirir. Fakat bu, yerellikten ve millîlikten hatta folklordan beslenerek daha üst bir dünya algısına yükselmek anlamına gelir. Türk edebiyatı yerellik ve millîlik üzerinden bir insanlık değeri üretme sürecini yeterince yaşamış değildir. Önemli olan folklorda, yerellikte ve millîlikte yer alan evrenseli bulup çıkarmak, onu geliştirebilmektir. Evrensel alana yükselmek isteyen sanatın/edebiyatın mensubu olduğu toplumun bir iddiasının olması, insanlığa sunacağı değerler bütününün olması gerekir. Var olma mücadelesi veren, ekonomisi zayıf, siyaset üretemeyen bir toplumun dünyaya değerler bütünü teklif etmesi pek düşünülemez. Sanatkârlardan birkaçının evrensel değerleri yakalamış olması da fazla bir şey ifade etmez. Evrensellik, önemli bir tarafıyla medeniyet problemiyle ilişkilidir. Yüksek bir medeniyet atılımı içinde olamayan toplumların evrensel değerler üretmesi, bu arada sanat/edebiyat kurması da kolay olmayacaktır. Evrensellik kavramı çerçevesinde ilk akla gelen adlar Mevlana ve Yunus Emre’nin Selçuklular ve takip eden yıllarda ortaya çıkmış olması tesadüfî değildir. Bu adlar bir medeniyet hamlesinin sonucu olarak düşünülmeye müsaittir. Edebiyat, medeniyet hamlesinden ayrı düşünülemez. Bir gün büyük medeniyet hamlesinin içerisinde olunduğunda insanlığa sunulacak büyük ve evrensel sanatın/edebiyatın olması da mümkün görünmektedir. Bütün bunlardan sonra şu söylenebilir: Bir ülkenin sanatının/edebiyatının evrenselliğe yükselebilmesi için her şeyden önce böyle bir hedefinin ve hayat algısının olması gerekir. Günümüzde hendekleri kapatmayı, sınırları kaldırmayı hedefleyen postmodernizmin böyle bir algıya sahip olduğunu söylemek mümkün görünmektedir. ■

67

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Edebiyat ufku HİCABİ KIRLANGIÇ

B

ugün dünya edebiyatlarına baktığımızda neredeyse aynı görünümlerin başka başka dillerde tekrarlandığını görürüz ve hayret etmeyiz. Bu görünüm aynılığının veya benzerliğinin kaynağı konusunda pek de dile getirilmeye ihtiyaç duyulmayan yaygın kanaat, Batı edebiyatının son bir iki asırda bütün dünya üzerinde tahakküm kurduğunu işaret eden bir kanaattir genelde. Bu kanaati sarsacak veya değiştirecek bir iddiaya sahip değil bu satırların yazarı. Hatta bu kanaati yanlış da bulmamaktadır. Böyle bir girişle yazıya başlamamın sebebi, günümüz edebiyatının durumunu tartışmak da değil. Diyelim ki günümüz dünyasında edebiyat, Batı edebiyatının oluşturduğu bir nehir yatağında akıp gidiyor. Bir dilde ortaya konulan edebî eserlerin dikkate değer kabul edilmesini, Batı’daki edebî mahfillerde takdir edilmesine bağlıyor çokları. Bu kanaatin açıkça ifade edilmesi gerekmiyor; ahval bunu gösteriyor. Oysa hakikat şudur ki iyi olan, bilinip tanınmasa da, takdir edilmese de iyiliğinden bir şey kaybetmez. Dolayısıyla bir edebiyat eserinin iyi olmasının ölçütü, bazı mahfillerce takdir edilmek olmamalıdır. Sanatçı, eserini bambaşka saiklerle var eder ve öncelikle eserin iyi olma ölçütü, sahibi tarafından eser olarak nitelenmek ve takdim edilmektir. Bu böyle olmakla birlikte sanatçı, bilinmek ve takdir edil-

mek de ister. Dolayısıyla eserin bizatihi iyi olması son derece önemli olmakla birlikte takdir görmesi de arzulanır. Pek az istisna dışında sanatçı bilinmek ister. Kültürümüzde sıkça duyduğumuz “Marifet iltifata tabidir.” sözü, sanırım burada da meramı ifade etmede işe yaramaktadır. Bu girişten sonra gelelim yazının ana meselesine. Dünya edebiyatı denince ne anlaşılır veya ne anlaşılmak gerekir? Bütün dünyada edebiyat namına ortaya konulan eserlerin bir toplamı mı kast edilir bu kavramla? Yoksa dünyaca tanınmış edebî eserler mi? Belki her ikisi de. Her iki seçenek de kabul edilebilirse de ikinci seçenek daha dikkate değer görünmektedir. Çünkü bütün dünyada tanınır bilinir olmak, genel bir kabule ulaşmak herhâlde sanatçıyı daha tatmine ulaştırıcı bir yön olsa gerek. Sanatçının, yazarın, şairin daha yüce erekleri olduğunu gözden ırak tutmadan söylemeliyiz bunu. Zira birçoklarının yüce hedefler uğruna kalem oynattığını biliyoruz. Süfli erekler güdenler de yok değil elbette. Her halükârda pek az sanatçı tanınır bilinir olma duygusundan varestedir. Bu nedenle denilebilir ki çoğu sanatçı, hangi esas ereği taşırsa taşısın, tanınır bilinir olmayı da gönlünün bir köşesinde barındırır. Kimileri bunu belli eder, kimileri gizli tutmaya çalışır. Dolayısıyla burada şu soruya geçmek abes olmayacaktır: Sanatçı hangi yollardan tanınır bilinir

68

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


olabilir? Yukarıdaki cümlelerimizle ve bu son soruyla bağlantılı bir soru: Dünya edebiyatında ön saflarda yer bulmanın, başka bir ifadeyle, dünyaca tanınır bilinir olmanın yolu nereden geçer? Bunun en kestirme ve aynı zamanda zorunlu cevabı, kendi dilinde iyi bir eser ortaya koymaktandır. Bu cevap, aslında yolun başlangıcını gösterir, bütün yolu göstermez. Devamında kendi dilinde tanınır bilinir olmak, edebiyat mahfillerinde beğenilmek ve dahası gündemi işgal etmek gereklidir. Nice iyi ve güzel eserler vardır ki tanınır bilinir olma ve beğenilme imkânından mahrum kalmıştır. İyi eserlerin çoğu, kimi zaman geç de olsa, eninde sonunda bu imkâna kavuşur. Fakat tanınıp beğenilen eserler arasında iyi olma niteliğine pek de layık göremeyeceklerimiz de bulunabilir. Bu durumda beğenilmede bir kasıt olduğunu düşünebiliriz. Konunun aslına dönecek olursak, dünya edebiyat mahfillerinin gündemine gelebilmek için bir eserin öncelikle kendi dilinin mahfillerinde gündemde olması, üstelik uzun süre gündemde kalması gerekebilir. Dahası, bir edebî eser için edebiyat adamlarınca örnek görülen bir eser hâline gelmek de lazımdır. Konuyu kendi edebiyatımıza getirelim ki zaten bu yazıdan maksat bu. Türkçe edebiyat dünya edebiyatı mahfillerinde ne derece gündemde olabilmiştir? Geçmişte ve günümüzde durum nedir? Bilindiği gibi Türkçe edebiyat kavramı oldukça geniş bir coğrafyayı ilgilendirmektedir. Hangi Türkçe, sorusu anlamlıdır burada? Sınırlandıralım ve diyelim ki Selçuklulardan itibaren Anadolu’da şekillenen, sonra da İstanbul’da iyice yetkinleşen Türkçeden söz ediyoruz. Bu Türkçenin edebiyat alanında hicrî 7. asırdan bu yana faal olduğunu söyleyebiliriz. Başlangıç döneminden bugüne kalmış ve aynı zamanda dünyaya mal olmuş eserler az değildir. Bu eserlerin başına Yunus Emre’nin divanını yerleştirmeliyiz. Azımsanamayacak kadar Türkçe eser dünya edebiyatının seçkin eserleri arasında yer alsa da bu edebiyatın takipçisi olduğu Farsça edebiyata ait daha çok eser dünya edebiyatında ön saflara geçebilmiştir. Kanaatimce Türkçe edebiyat, Farsça edebiyat seviyesine gelmişse de onu geçecek daha esaslı bir hamleyi gerçekleştirememiştir. Bu büyük bir eksiklik sayılamaz yine de. Bütün dünyayı göz önünde

bulundurduğumuzda farklı dillerdeki edebiyatların şöyle veya böyle kendi çevresinde daha önceden yola koyulmuş edebiyatlardan etkilendiği görülür. Dahası, bütün dünya edebiyatı çeşitli dönemlerde birbirine benzer. Bugün de durum böyledir. Burada bir dili konuşanlar için gurur okşayıcı olan, o dilin edebiyatının diğer dillerin edebiyatlarını etkilemiş olmasıdır. Türkçenin de bir şekilde bu gururu yaşatan dillerden olduğunu düşünenlerdenim. Ne ki bunu tartışmayı bu yazı içinde yapmak, asıl meseleden uzaklaşmaya yol açacağından geçelim. Daha önceki sorumuza şu soruyu ekleyelim: Bugün Türkçenin edebî ürünlerinin dünya çapında önemsenen eserler olması neye bağlıdır? Başka bir ifadeyle, günümüzde edebiyatımız nasıl evrensel olacaktır? Yerel olmayı buna cevap olarak sunanlar çıkacaktır. Yerel olduğumuz zaman, evrensel olmayı da hak ederiz, denilebilir. Bu cevabın mutlak yanlış olduğunu söyleyemeyiz. Yerel olmak tabirinin ne anlattığını tartışmalıyız öyleyse. Öz birikimden beslenen, kendi toprağına köklerini salmış ve kendi güneşiyle suyundan gıdalanan bir edebiyat. Yerel olan bu mudur? Yoksa daha yöresel konuları, görenekleri ve olayları mı kast ediyoruz bununla? Veya her ikisi birden mi? Bunları tartışmak önemlidir. Fakat bence bunlardan daha önemli olan yeni olmaktır; yeni bir tür ortaya koymaktır, bu olmuyorsa yeni üslup ortaya koymaktır. Başka bir söyleyişle, şimdiye dek üretilmemiş bir eser üretmek veya bir eseri şimdiye dek denenmemiş bir üslupla üretmek. Biz geçmişte büyük İslam medeniyetinin içerisinde bizden önce yola koyulanların birikimlerinden yararlanarak edebiyatımızı kurduk. Bir iki deneme hariç, yeni bir tür ortaya koymadık. Olsa olsa mevcut türlerde yeni bir üslupla eserler var ettiğimiz görülmüştür ve bu da nadirdir. Bugün ise Batı’ya yüzümüzü döndük döneli onların türlerini özümsemeye çalışıyoruz. Bugüne kadar yaptığımız, Batı’nın belki de bizim geçmiş birikimlerimizden de yararlanarak geliştirdiği türleri alıp gene onların geliştirdiği üslupları şablon yaparak eserler üretmek oldu. Şiiri bundan kısmen hariç tutabiliriz; tamamen değil ne yazık ki. Son soru şu: Biz yeni bir tür geliştirebilecek miyiz veya mevcut türlere yeni bir ruh verebilecek miyiz? Pergeli iyi yerleştirmeden buna cevap veremeyiz.■

69

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Yaşar Kemal ve evrensellik RAMAZAN ÇİFTLİKÇİ

Neden mahalli dilde yazmadı? Yaşar Kemal’in mahalli dili, standart Türkçesine nazaran kıttı. Çünkü Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir köyde doğmuştu ve sadece ev halkı arasında mahalli dilde konuşuluyordu. Köyde ise halis Türkmen Türkçesini (Toros Türkmenlerinin) duyarak dünyasını genişletiyordu.

“E

vrensel” kavramına herkes ayrı anlam yükleyebilir. “Üniversal” sözcüğünü çağrıştırsın diye türetilen bu sözcük Türkçe Sözlükte (TDK Yay. 10. Baskı, Ankara, 2005, s.669) sıfat olarak gruplanmış ve üç anlam verilmiş: Evrenle ilgili, Bütün insanlığı ilgilendiren, âlemşümul, cihanşümul, üniversal: Bilim, evrenseldir. Dünya ölçüsünde dünya çapında. Bu sözcükten 7 tane daha sözcük türetilmiş. Merak edenler inceleyebilirler. Gelelim Yaşar Ağabey’in evrenselliğine… Önce Yaşar Kemal’in gerçekleşmeyen bir arzusunu belirteyim: Nobel Edebiyat Ödülü. 20 yıl önce bana şakayla karışık, “100 yıl yaşayacağım ve Nobel’i almadan gitmeyeceğim.” diye espri yapmıştı. Yaşar Ağabey, Celal Bayar (Sn. Cumhurbaşkanımız) gibi 100’ü deviremedi ama Nobel’den daha büyük bir okuyucu beğenisi kazandı. Bu ödül onlarca Nobel Ödülü’nden üstün bir ödüldür. Peki, Nobel Edebiyat Ödülü neden Yaşar Kemal’e değil de genç kuşaktan gelen bir yazara verildi? Karar politik miydi? Öyleyse Nobel Ödülü politik bir ödüldür. Fakat Nobelciler ödül gerekçesinde Orhan 70

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Pamuk’un farklı roman tarzlarında başarılı bir romancı olduğu için bu yazara ödül verildiğini açıklamıştır. Yaşar Kemal’in Fransa’da Best Seller oluşunu Hilmi Yavuz, nasıl yorumluyor acaba? Nuriye Akman’la Zaman’ın Pazar sohbetlerinden birinde Hilmi Yavuz, biraz da kırsal kesimin sorunlarını merak eden Avrupalı aydınların çokluğuna ve Yaşar Kemal’in anlatımına, dil işçiliğine bağlıyordu. Bilkent Üniversitesi Yaşar Kemal Sempozyumu’na İnönü Üniversitesinden katılan tek akademisyen ve Yaşar Kemal uzmanı olmam dolayısıyla fiili görevli olarak katılmış ve Ağabeyle ilgili olarak Prof. Dr. Erman Artun Bey’in hazırladığı “Adana Köprü Başı” adlı kent monografisinde Adana’nın yetiştirdiği iki değeri Yaşar Kemal– Orhan Kemal dostluğunu gündeme getirmiştim. Bu sempozyumda da Yaşar Kemal’in evrenselliği vurgulanmıştı. Pensilvanya’dan sonra Bilkent de Yaşar Kemal’i yücelten üniversiteler arasına katılıyor ve 10’a yakın ülkeden fahri doktoralar Yaşar Ağabeyi taçlandırıyordu. Aldığı ödülleri sıralasak sayfalar dolar. Ansiklopedi maddelerinde ve internet ortamında bunların detaylarına erişmek mümkün. Onu evrensel kılan bu aldığı ödüller aynı zamanda. Ansiklopedi deyince Türkiye’nin ve alanında dünyanın en büyük ansiklopedisine Diyanet İslam Ansiklopedisine Yaşar Kemal maddesini naçizane ben hazırladım. Ağabeyi tanımak ve nasıl bir insan olduğunu anlamak için bu maddeyi atlamamak lazım. Ermeni sorununun, çözüm sürecinin ve Alevi Çalıştaylarının, Gezi Olaylarının Ergenekon ve Balyoz sürecinin yaşandığı 2000’li yıllardan önce 12 Eylül darbesi gibi çok netameli dönemlerde yazar olarak, aydın olarak ülkemiz sorunlarıyla yakından ilgilendi. Hatta Der Spigel’de yayımlanan bir yazısında fikirleri yüzünden 20 ay mahkûmiyet aldı. Bu da bir yazar için o günlerin ödülüydü… Eşi Tilda Hanım onun eli koluydu, mütercimiydi, biricik eşiydi. Hem Karacaoğlan’ı tanıyor hem de mükemmel İngilizce biliyordu. Yıllarca ablamızın Safarad Yahudilerinden olduğu söylendi. Oysa İslami geleneğe uygun olarak defnedilmeyi vasiyet etmişti. Yaşar Kemal ile aynı mezarlığa defnedilmek istemişti, aynı vasiyette. Biricik

çocukları Raşit Gökçeli, Toros yayınevindeyken doktora tezime çok yardımcı olmuştu. Yaşar Kemal, evrensel sözcüğünün tam hakkını veren ender yazarlardan biridir. Türkiye’de eserleri 40 dile çevrilmiş bir başka yazar, aydın, devlet adamı var mı? Neden mahalli dilde yazmadı? Yaşar Kemal’in mahalli dili, standart Türkçesine nazaran kıttı. Çünkü Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir köyde doğmuştu ve sadece ev halkı arasında mahalli dilde konuşuluyordu. Köyde ise halis Türkmen Türkçesini (Toros Türkmenlerinin) duyarak dünyasını genişletiyordu. Zala’nın Ağıtı kendi annesi Nigar Hanım’ın ne kadar hoşuna gitmişti. Anlatmakla bitiremezdi. Âşıklığa özenmişti gençlik döneminde Âşık Kemal mahlasıyla hatırı sayılır şiirler yazdı, söyledi, okudu… Ağıtlara, halk hikâyelerine, Köroğlu, Karacaoğlan geleneğine yöneldi. 50 ciltlik eserlerinin bir bölümünü bu derlemelerinden yararlanarak oluşturdu. Dilin ayrıntılarını bilmeden sanat eseri meydana getirmek oldukça zordu. Röportajda iddialıydı. Romandaki başarısı şüphesiz röportajlarını aştı. Halkbilimci yönü ise ayrıca tarafımdan İlhan Başgöz, Pertev Naili Boratav gibi hocalarım ve Svetlene Uturguari gibi Sovyet Türkologları tarafından da irdelendi. Kitaplar, tezler hazırlandı, bir kısmı da Türkçemize aktarıldı. Sadece Rusya’da değil Fransa’da da Yaşar Kemal çalışmaları 1960’lı yıllarda başlamıştı. İlk etapta Sarı Sıcak, Güzin Dino Hanımefendi Hocamız tarafından Fransızcaya çevrildi. Anadolu’dan bir yazar, Sarı Sıcak hikâyeleriyle birlikte Fransızlara tanıtıldı. Fransız basınının yorumu: “Türkiye’den bir şair tanıyorduk: Nazım Hikmet. Artık bir romancı da tanıyoruz: Yaşar Kemal.” cümleleri bu yıllarda çıktı. Paul Dumont’tan sonra Nedim Gürsel’in, Seza Yılancığlu’nun Fransa’daki araştırmaları dilimize de çevrildi (Adam Yay. Yaşar Kemal’i Okumak, İst. 1998). Nedim Gürsel “Bir Dönüşümün Romancısı” adıyla yayımladı makalelerini; “Bozkırdaki Yabancı” adlı eserinde de yer verdi Yaşar Kemal’e. Çözüm sürecini de Türkiye’de yaşayan ve Türk olmayan tebaanın, sadece tebaanın mı, Türklerin de daha insancıl haklar kazanması için mücadele

71

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


ediyor. Türkiye işçi Partisi saflarında ve Başkan Mehmet Ali Aybar’ın yanında Anadolu’nun en ücra köşelerini dolaşıp parti toplantıları, kongreler düzenliyor, bir yandan gazetecilik görevini yürütüyor; yazarlık ve şairliği de ihmal etmiyordu. Bilkent’teki sempozyumda Yaşar Ağabey, Zülfü Livaneli Bey ve ben tuvalette tesadüf bir araya düştük. Yaşar Ağabey, öfke dolu bir gürlemeyle, “Ramazan duyduğuma göre sen faşist olmuşsun!” demesin mi? “Estağfurullah, biz Kemalistiz.” deyince Atatürk Kemalizm’i anladığından mıdır nedir bilmiyorum, “Ne Kemalizmi? Şimdi de Kemalizm mi çıktı?” diye tekrar parlayınca ben yine pişkinliğe vurarak ve ağabeyi daha fazla öfkelendirmemek için “Ağabey biz Yaşar Kemalistiz” der demez kahkahayı patlatmış ve gönül rahatlığıyla sahneye yönelmiş, Zülfü Livaneli’nin davetiyle türkü bile söylemişti. Kimler yoktu ki salonda?… Ne kadar seveni vardı! Allah’ım, acaba istemeyenleri de var mıydı? Asım Bezirci’den tutun İlhan Başgöz’e, Doğan Hızlan’dan Hilmi Yavuz’a, Konur Ertop’tan Rauf Mutluay ve Fethi Naci’ye kadar… Fransa Cumhurbaşkanının da bir Yaşar Kemal hayranı, okuyucusu olduğunu unutmayalım. 1990’lı yıllarda onu anlatan bir doktora çalışması yaptığımı duyan can u gönülden yardımcı oluyordu. Varlık Yayınevi görevlilerinin eski Varlık dergisinin sayfalarındaki yazıların kopyalarını, Asım Bezirci’nin ise onun eski periyodiklerdeki yazıların kopyalarını verirken gösterdikleri çaba ve fedakârlık sadece beni değil, bana yardımcı olanları da şaşırtmıştı. Fakir Baykurt’a bu çalışmamı 1999’da Antalya’da sunduğumda gözleri yaşarmış ve “Acaba bir gün benim hakkımda da böyle bir çalışma yapılacak mı?” diye sormuştu. Ben de emin olmasını, bu çalışmayı benim yaptıracağımı söylemiştim. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Öğretim Üyesi M. Fetih Kahraman’a bu konuyu vermiştim. Çok şükür, çalışma başarıyla tamamlandı. Fakir Baykurt’la ilgili bu ilk doktora tezini yöneten İbrahim Kavaz’ın da kulakları çınlasın. 2000’li yılların başıydı. Bir gün işyeri telefonum çaldı. Hatta Doğan Hızlan. NTV’deki “Karalama Defteri” programının bir haftasını Yaşar Kemal’e ayırmıştı. Türkiye’den beni; Fransa’dan da Nedim Gürsel’i konuşmacı olarak

programa davet ediyordu. İstanbul Maslak’ta bulunan NTV stüdyolarındaki çekime davet ediyordu. Hemen Malatya’dan İstanbul’daki çekimlere katılmak üzere Maslak’taki stüdyoya geçtim. Doğan Hızlan bir akademisyen olarak bana soruyordu: “Yaşar Kemal neden sadece bir köy romancısı değildir?” Dilim döndüğünce anlattım: “Yaşar Kemal ülkemizdeki köy romancılığının kurduğu şablonları aşmış ve sadece köye takılıp kalmamıştı.” En önemli romanı belki de son romanı Anavarza’da “Akçasaz’ın Ağaları”nın düğümünü çözecek ve bütün dizi romanlarında tek tek ortaya attığı tezleri bütünlüğe kavuşturacak, hepimize kılavuzluk edecekti. Ne yazık ki ölmeden önce bu eserini yayımlayamadı. Belki de “Bir Ada Hikâyesi”nden sonraya ertelediği için bu son romanını yazamadan aramızdan ayrıldı. Kim bilir terekesinden başka neler çıkacak? Acaba bu romanın karalamalarına ulaşabilecek miyiz? Yoksa zihninde yazıya geçirilemeden öteki dünyaya mı götürdü? Bilemiyoruz. Belki bu sorunun cevabı ileride aydınlanır. Sadece ülkemize değil, dünya kültürüne 50 cilt kitap armağan eden, bu elli ciltlik eseri öncelikle Fransızca, İngilizce ve Almancaya sonra da Rusçaya çevrilerek bu ülkelerde ve kırka yakın ülkede kitapları 200’den fazla baskıya ulaşan ve dünyanın en iyi 100 romanı içine “İnce Memed” adlı eseriyle katılan Yaşar Kemal, bir dünya yazarıdır, evrensel bir yazardır. Türk yazarı olarak tanınmış ve ülkemiz edebiyatını sadece Batıda ve Kuzeyde değil, Çin, Japonya gibi Uzak Doğu ülkelerinde ve İran, Irak, Suriye gibi Orta Doğu ülkelerinde de tanınan ve sevilerek okunan bir yazardır. Bir kitabının –Ağrı Dağı Efsanesi- Irak’ta Kürtçe olarak basıldığını kaç kişi biliyor? Bir yazara bu kadar onur verilmesi azdır. Kuşkusuz Yaşar Kemal evrensel bir yazar olarak bunlardan daha fazlasına hakkıyla layık olan bir yazardır. Türk edebiyatının 20. ve 21. yüzyılına damgasını vurmuş; yüzlerce yıl yaşayacak eserlere imza atmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin bazı dil ve edebiyat hocalarına rağmen, onlar Yaşar Kemal’i romancı saymasalar ve onu “1500 kelimeyle roman yazıyor.” diye eleştirseler de Yaşar Kemal yaşıyor ve yaşayacak.■

72

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


ÇANAKKALE’NİN MARTILARI

Martılar yeter bizi bu sahilden, Alıp götürmeye yüz yıl evveline Dokunarak denizin maviliklerine, Karışıyorum o lekesizler âlemine Dedeleri var bu akça kuşların da, Bu suyun bu toprağın altında Bizim de var kefensiz, Martı beyazlığında tertemiz Geceleyin ötmez ve uçmaz ki martılar, İzi bilinmesin limanda Nusret’in Cehennem ateşleri göndersin, Bildirsin haddini şu vahşetin İnleşirler öbek öbek, çığlık çığlığa, Kanat nöbetleriyle bu sahillerde böyle Barbaros rüzgârlı bulutlarla, Karışarak köpüklerine Marmara’nın Aşarak üstünden Anafartalar’ın, Selamını taşıyorlar kartalların Conkbayırı’ndan Çimentepe’ye, Bitmeyen minnetleri var martıların Ezel makamında bestenin ezgileriyle, Geleceği seyretmişler gökçe gözlerinde, Uzaklara bakan Yarbay Mustafa’nın… O’nun şehitler uyuyan dizlerinde, Dermanı var Seyit Onbaşıların Nöbetinde yerin, göğün ve denizin, Fatihalar okur, martıları Çanakkale’nin Yoldaş olurlar sevdalı güvercinlere, Gülüp geçerler, Boğaz geçilir diyenlere

Kim bilir cennetin çarşılarından Kanatlı kefenler giyip havalanan, Siperlerini seyretmek için dönen, Göklerde aşk ile dönen şehitlerdir, YAHYA AKENGİN Bu akça kuşlar, belki o yiğitlerdir.

73

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


PARANTEZİN İÇİNDEKİ Sakındığın şeye bak Çıkılır mı yola böyle Bir ırmaktan geçerken Üstün başın yağmur kuşu Sonrasında şakayık gibi Dolaştırsın kendini rüzgâr Şöyle bakınca dışarı Baharda bir rüya gibi Masmavi bir deniz ile Nasıl da girmiş içeri Helal olsun dedim ama İnadına ağrıyor başım Sessiz bir yalnızlıkla Kalbimi alıp yanıma Bir serçe kuşu misali Kanatlanmak istiyorum Çocukluğum, çocukluğum Günahsız rüyalarım benim Doğrusunu kim bilebilir Bu kadar yanlış varken hayatta.

NURETTİN DURMAN

74

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


bürütüs kanlar içinde sezar hırıltılı bir ses boğazında “sen de mi bürütüs” hep yanlış biliriz bu hikâyeyi ihanet yakışmaz bürütüs’e sırtından değil göğsünden belki bakarak gözlerinin içine kim çeker hançerini en sevdiğini öldürmek için kim vurur taştan ellerle sezar’ına adı bürütüs çok sevdiği halkı için en sevdiği düşmanına gözünü kırpmadan yüreği ateş topu vurur hançerini yeni bir dünya için

kalender yıldız

75

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


SANI

aynı anda yak şamdanları tutuştur sözleri sessiz kalan yerlerinden geceyi dök üstüme öyle git kitaplar yarım kalmadı mı zaten bardaklar kirli, masada öylece bırakılmış kolonya şişesi tutup yerine koysam ne olacak üst üste duran terlikleri evle ben başımız dönüyor şimdi gürültülü bir kara tren üstümüze gelirken sanki çürüyor aynalara her yansıyan çatılarda yüreği sıkışmış kuşların zor nefesleri zamanı taşıyorum her an gövdemin en dik yamacında geçmişe düşmeye yazılı bu taş zavallı bir Sisifos her defasında sen duydun sözü, ben kandım sen geldin yolları, ben vardım Giden hangimiz şimdi?

SEZİN SEDA ALTUN

76

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


YAZ YORGUNU Uçuşur yaz göğünde çocuk uçurtmaları Güneşi indirir yeşil alanlara çocuklar Cıvıldar yaz kuşları Pencereler pencerelere yanaşır sevgi dolu Karanfil kokuyor elleri aşkı sağar Yaz evleri Gözüm yolda kaldı Nerdesin

SÜLEYMAN BEKTAŞ

77

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


MUHSİN İLYAS SUBAŞI ile edebiyat ve evrensellik üzerine

Şiir, mahiyeti itibariyle evrensel dili kullansa da özeldir. Şairin kendine göreliğini içinde barındırır. Çünkü her şair kendi ortamının mahsulüdür ve çoğunlukla da kendisini anlatır. Evrensel şiirden kastınız, Amerikalının, ya da İngiliz’in, Fransız’ın, Alman’ın kabul edeceği tarzda şiir yazmaksa, bu, şiirin ruhuna aykırıdır.

KEMAL BATMAZ

Muhsin Bey, Prof. Dr. Erdoğan Erbay sizin için “Bir milletin, miras yoluyla devreden, dünya ve ahiret ölçülerini, hayırlı bir halef sıfatı ve sadakatiyle taşımaya ahdetmiş Hakk’ın has kulu milletin bir ferdidir. Şiirden romana, poetikadan şehir monografisine kadar kalem oynatmıştır.” diyor. Birçok türde kalem oynatma hâli kendiliğinden oluşan bir durum mu, yoksa bir tercih mi? Efendim, genellemeden söylersek, ülkenizin ve insanınızın meseleleri üzerine düşünüyor, kafa yoruyor ve bu yönde kendi sorumluluğunuzun idraki içinde katkı sağlamak istiyorsanız, bu kendiliğinden oluşan bir hâl değildir, olmamalıdır da. Türkiye’nin son iki asır içerisinde, kendi aydınından gördüğü ihaneti telafi etmek için sadece bir alana hapsolup kalmak mümkün değildir. Düşünen her insan için yalnızca şiirde kalmak, çevremizde olup bitenlere duyarsız kalmak demektir. Büyük şairlerimize bakın, hepsi şiiriyle birlikte nesrini ve tefekkürünü de ortaya koymuştur. Bu, ressamda da öyledir, tezhip ustasında da, tiyatro ve sinema sanatçısında ya da bunlara hizmet eden düşünce adamında da. Bu bakımdan,

MUHSİN İLYAS SUBAŞI 25 Temmuz 1942'de Şarkışla’da doğdu. Tahsilini Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü'nde tamamladı. Bir süre gazetecilik (1961-73), ardından çeşitli liselerde öğretmenlik (1973-95) yaptı. Gazetecilik mesleğini edebiyat çalışmalarıyla birlikte sürdürdü. Edebiyat ve Basın Dalında çok sayıda ödül aldı. Birçok uluslararası edebiyat toplantılarında Türkiye'yi temsil etti. Edebi kişiliği ve eserleri üzerine yapılan doktora tezi, “Ortak Değerlerimizin Dili Muhsin İlyas Subaşı” adıyla Dr. Esra Kürüm tarafından 2014 yılında kitaplaştırıldı. ESERLERİ: OYUN: Alparslan (1962) ŞİİR: Vuslat Türküsü 1968); Aydınlığın Gözleri (1979); Bu Yüreğin Ülkesinde (1981); Sevgi Donanması (1982); Deryâdil (1985); Sevdâkâr (1988); Bir Sır Gibi (1991); Aşkistan (2005); Gül Seferi, (2013). DENEME: Şiirden Şuura (2004); Şehirname (2011). ROMAN: Ahtapot (1995); Güneşe Uçan Kelebek (2001); Aşkta Yanan Dede (2003); Ben Onurumu Çiğnetmem (2004); Aşk Prensesleri de Öldürür (2011) BİYOGRAFİ: Kayseri’nin Manevî Mimarları (1995); Taşla Konuşan Deha (1996); Ağırnaslı Sinan (2004); İki Mevlevî (2005); Batıdaki Mevlana (2007).Toprağın Dili (2013). ARAŞTIRMA-İNCELEME Dünden Bugüne Kayseri (1986); Bu Şehrin Hikâyesi (2003); Batı İslam'ı Tanıdıkça (2008); Batı Türk'ü Tanıdıkça (2008); Batıdaki Hz. Resül (2015). HATIRA: Gülükten Gültepeye Yalnız Yürüdüğüm Sokaklar.(2014)

78

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


yaşadığımız ortamın bir sorumluluk bilinciyle size açtığı ve kendiliğinden altyapısını hazırlayan talep, aslında kendi tercihine de sizi zorunlu kılmaktadır. Edebî türler içerisinde kendinizi en çok hangisine daha yakın buluyorsunuz? Edebiyata şiirle başladım, şiirle de devam ediyorum. Bu bakımdan doğal olarak şiirin yakınındayım. Neden ille de şiir? Çünkü şiir insanın duygularını yeniler, ruhunu yıkar. Aydınlık ufukların kapılarını açar. Şiiri, hayalin ve ihtirasın emrine vermezseniz, mutlak surette, insanın kendisini idraki konusunda yol açıcı olur. Has şiirde bir mısra bütün meyvelerin usaresini bünyesinde toplayan yenileyici bir ilaç gibidir. Şöyle de dersek abartmış olmayız: Şair arıdır, bütün çiçeklere konar, onlardan alabileceği kadar polen alır ve sonra özümseyerek kendi balını yapar. Şair, hayatın görünmeyen tarafında kalan sırla sohbet eden adamdır. Şiirlerinizde evrensele ya da yarına bir mesajdan ziyade tarihi, mekânı ya da insanı tekrar hissi var? Yanılıyoruz mu yoksa? Sizce evrensel olmanın ölçütü nedir? Şiir, mahiyeti itibariyle evrensel dili kullansa da özeldir. Şairin kendine göreliğini içinde barındırır. Çünkü her şair kendi ortamının mahsulüdür ve çoğunlukla da kendisini anlatır. Evrensel şiirden kastınız, Amerikalının, ya da İngiliz’in, Fransız’ın, Alman’ın kabul edeceği tarzda şiir yazmaksa, bu, şiirin ruhuna aykırıdır. Bakınız enteresan bir örnektir; Fransa’da bir 1940’lı yıllarda ‘Dünya şiiri Antolojisi’ yapılmaktadır, bizden de şiir istenir. Dönemin yetkilileri, ‘Garip Akımı’nın, ‘İkinci Yeni’ şairlerinin eserlerini gönderirler. Bir süre sonra bu şiirler iade edilir ve üzerine şöyle bir not düşülür: “Bu şiirlerin orijinalleri bizde var, siz kendinize ait olanı gönderiniz.” diye. Sonra ‘Divan Şiiri’nden örnekleri kendileri seçip koyarlar. Bu neyi ifade eder? Taklit ettiğin şeyin iyisini de yapsan, o aslının yerine geçemez. Unutmamak lazım, bugünün yazılan şiirini birkaç asır sonra okuyacak bir talep beklentisi varsa, bu şiirin evrenselliğinden ziyade kalitesiyle ilgilidir. “Tarih,

mekân ve insan” kavramı meselesine gelince; doğal olarak geçmişe yaslanmazsanız, ağacı toprakla buluşturmadan meyveye tutmuş gibi olursunuz. Bugün günümüzün modern şiiri maalesef bu hâle geldi. Alın bir yeni tarz şiiri, rahatlıkla bir başka ülkenin şiiri olarak da yayınlayabilirsiniz. Bu niye böyle? Çünkü şiirde, millî duyarlılık yok. Hani; ‘Batılı şort ve atletle sokağa çıkıyor, ben de çıkarım’ der gibi bir şeydir bu. Böyle bir tavır kendimizi kaybetmeye doğru sürüklenen bir kültürel erozyon olarak algılanmalıdır. Eskiden beri, bütün dünya şairlerinin ortak görüşü şuydu: Şiir tercüme edilemez. Niye edilemiyor, her şiir kendi insanının ve kendi ülkesinin dilidir. Onu bir başka kalıba aktarmak mümkün değildir. Bakın mesela, benim şiirlerimi İngilizceye çevirme girişimi oldu, bir yere geldi tıkandı. Çeviriyi yapan Amerikalı Türkolog; “Sizin şiirinizdeki mistik ve metafizik, (daha doğrusu tasavvufi) terimlerin İngilizcede karşılığı yoktur. Bunları çevirirsek şiir olmaktan çıkar, berbat bir hâle gelir, şiirinize bu kötülüğü yapma hakkımız yoktur.” dedi. Bizim şiir çınarımız köklü bir geçmişe dayanacaktır. Onun gıdası, onun toprağı tarihimizdeki irfan birikimidir. Onu bulacağımız gerçek sera ise tarihtir. ‘İnsanı tekrar’, meselesine gelince; eh, artık Yüce Yaratıcı da insanı her nesilde tekrar ettirmiyor mu? Şair bu tabii devridaimin dışında kalabilir mi? İnsana meseleni anlatabilmek için onun anlayışındaki nüansları dahi dikkate alacaksınız. Şairin asli görevi söyleyip geçmek değil, neyi söylediğini, kime söylediğini, neden söylediğini bilerek hareket etmektir! ‘Yarına mesaj’dan anladığım kadarıyla, bugün hiç kimse yarının insanı için şiir yazmıyor, Yazarsa kehanette bulunuyor demektir. Şair müneccimse, bunu yapsın. Ancak şu olur, siz bugün yazarsınız, ama yarının nesli de bunda kendini bulabilir. Bunun örnekleri çoktur, Âkif ’in “Çanakkale Şehitlerine”, Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı,”, Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” ve benzeri şiirler... Böyle bir kabul alanına girmek, şairin yazdığı şiirinin kalitesiyle ilgilidir. Sonra, bir şey daha var; şimdi açık konuşmak gerekirse, yukarıda sözünü ettiğimiz şairler ve diğerleri, okulların ders kitaplarında anlatılmasaydı, acaba toplumun ne kadarı bunlardan haberdar olacaktı? Bir Burhan Toprak çıkıp Yunus’un divanını yayınlamasaydı, sadece kabul

79

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Üniversite hocasıdır, akademik kariyeri vardır, Yunus’u roman olarak işliyor, ancak, Kuran’da müşriklerin Hz. Peygamberden istedikleri ‘gökten yemek getirtmesi, parmağıyla su akıtması’ mucizesini, bizim derviş Yunus’a yaptırabiliyor. bakımından, Yunus acaba bugünkü güç çapına kavuşabilecek miydi? Meseleyi böyle bir zeminde değerlendirerek şiire gömlek biçmek bence daha tutarlı bir yol olsa gerektir! Yazdıklarınıza bakınca sürekli izah etme çabası içinde olduğunuz hissi uyanıyor. Ne dersiniz? Aslında bütünüyle öyle değil. Böyle bir his, meseleyi etraflı izah etme zaruretinden doğuyor olmalıdır. Sizin yazdığınız şiire yabancı bir toplum profili varsa, doğal olarak bazı şeyleri izah etme ihtiyacı doğacaktır. Biz, okuyan değil dinleyen bir toplumuz. Maalesef geleneksel kültürün malzemeleri hep sözlü olarak taşınmıştır. Köy odalarında bir kişi ‘Sîret’ okur, onlarca kişi dinler. O insanlar, ‘bu metni ben de kendi başıma okuyayım’ diye bir kaygı taşımaz. Çünkü çoğu bunu okuyacak yeteneğe de sahip değildir. Bu kültürden geldiğimiz için, telkin bizde esas unsur hâline geliyor. Sonra; yazdıklarınızda, meseleyi detaylandırarak vuzuha kavuşturma içgüdüsü, vereceğiniz bilginin kalıcı olması için gereklidir de. Ayrıca, belki de daha önemlisi, yazdıklarınızı anlayacak bir toplum seviyesine ulaştık mı acaba? Bu ülkenin ne kadarı üniversite mezunudur? Bu oran, Avrupa’da yüzde 37, bizde ise yüzde 11’dir. Böyle bir topluma hitap ederken, eğer yazıp anlattıklarınız, biraz da ilgi alanlarının dışında kalıyorsa, doğal olarak izah ihtiyacınız olacaktır. Gençliğimizin bir solukta ve tekrar tekrar tükettiği günümüz romanlarına baktığımız zaman (Harry Poter, Yüzüklerin Efendisi, Açlık Oyunları…) birçoğunun konu bakımından insan gerçeğini ele almayı bırakın teğet bile geçmediğini görüyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz? Bir toplum, neye inanıyorsa, onu yaşar.

Batı’da roman, uğradıkları manevi erozyona bağlı olarak yıkımdadır. Hedonist bir anlayışa çekilip; haz ahlakıyla çöküşe sürüklenen Batı, ‘macera ve aşk’, kalıpları içine çekilmektedir. Sözünü ettiğiniz türden çok sayıda roman vardır. Burada insan yok, insanı istismar eden erotizm vardır. Yalnızlaşan kalabalıklar, romanda erdemin ve düşüncenin değil, maceranın peşine takılmaktadır. Görünen o ki, tüketim toplumunda roman, eğiten değil eğlendiren, daha doğrusu zamanı, dolayısıyla hayatı öğüten bir kültür dişlisine dönüştü. Meselesi insan olmayan bir roman, işte yukarıda sizin sözünü ettiğiniz soru içindeki eserleri doğuruyor. Hâlbuki farklı varlık ‘insan’dır. Merkeze insanı, insanın erdemini, o erdemi bölüştürecek besleyici unsurları alırsanız roman size bir şeyler verebilir. Sizce Türk romanı bunların neresinde? Piyasada kabul gören romanlara dair söyleyecekleriniz var mı? Çok ilginç bir durumdur, izniniz olursa bundan söz edeyim: Üniversite hocasıdır, akademik kariyeri vardır, Yunus’u roman olarak işliyor, ancak, Kuran’da müşriklerin Hz. Peygamberden istedikleri ‘gökten yemek getirtmesi, parmağıyla su akıtması’ mucizesini, bizim derviş Yunus’a yaptırabiliyor. Şimdi meseleyi aklın ve vahdaniyet şuurunun sınırları içerisine çekelim: Kur’an’da, Yüce Yaratıcı, Elçisi, için “Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” diye buyurur. Bu, insanüstü vasıfların en son imtiyaz ölçüsüdür. Bakınız Kuran’da Rabbimiz, (İsra; 17/ 90-93) Müşriklerin Peygamber’den; “Yerden fışkıran kaynak sularını getirmesini, gökten üzerlerine nimetler yağdırmasını” istemişlerdir ve Peygamber de böyle bir şeyi onlara gösterememiştir. Onun bunlara karşı verdiği cevap ayet mealiyle aynen şöyledir: “De ki: rabbimi tenzih ederim. Ben sadece

80

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


beşer (insan) bir elçiyim (İsra; 17/93).” Bu vahim hataya işaret ettiğim de, birçok dostumdan ‘romandır canım, olur böyle şeyler’ şeklinde tepki aldım. Bu ne demektir, yani bizim okuyucumuz romancıya güvenemiyor, dolayısıyla onun romanını da ciddiye de almıyor. Romanda böyle bir kurguyu sıradan bir romancı yapabilir, belki onu anlayabiliriz. Ancak bir akademisyen yazar nasıl yapar? Magazinleşmiş Batı kültürü için bunu yadırgamıyorum, aynı tehdidin bizde de baş gösterdiği endişem vardır. Reklamla vitrine çıkarılan birçok isim çok satabilir, ama niteliği tayin bakımından umut verici değildir. Romana tayin edilen misyon bu olunca, kaliteyi nerede arayacaksınız? Sonra adam kapı kapı gezip televizyonlarda kitabını da eline alarak reklamını yapıyor. Bunun satılması, eserin kalitesinden değil, magazinleştirilmiş niteliğinden doğmaktadır. 19. asırda, 20. Asırda Rus ve başta Fransız romancıları olmak üzere Batılı yazarlar romanda felsefeyi öne almış ve bunda da hayli başarılı olmuşlardır. Bunun içindir ki, Batı kültürü baskın gözüküyor ve bizdeki birçok yazar onları taklit ederek bir yerlere gelmek istiyor. Romanda olsun, şiirde olsun, özünde insanının arayışına cevap yoksa hiçbir yazar bir yerlere varamaz. Aklı hayale teslim edenler tarih boyunca hep hüsrana uğramışlardır. Bizim ilk dönem romancılarına bakın, bunların hazin örneklerini görebilirsiniz. Siz, bugüne kadar 5 roman yazdınız, bazıları da defalarca basıldı. Peki, böyle bir değerlendirme içinde siz kendinizi nereye oturtuyorsunuz? Benim kendime keyfiyet gömleği biçmem elbette ki doğru değildir. Bunu zaman ve okuyucunun takip gücü gösterecektir. Ben romanlarımda hep şuna dikkat etmişimdir: İşlediğim konu hayatın gerçeğiyle, roman kahramanlarının kendi gerçekleriyle ne derece örtüşüyor? Bunun için de romanda ütopik bir dünya oluşturmak yerine, var olanın takdimine özen gösterdim. Biz, yaşanmış hayatın bize verdiği malzemeden kendimize tecrübe dersi çıkarmayı öğrendiğimiz gün, yazarımız da okurumuz da bir şeyler kazanacaktır. Son bir soru: Amerikalı Yazar Katharine Branning, ‘Ay Sultan’ isimli romanını size

ithaf etmiş. Bu, Türk yazarları arasında pek fazla yaşanmış bir şans ya da imtiyaz değil. Branning’in size ilgisi nereden kaynaklanıyor, ne dersiniz? Çok uzun bir hikâye, ama kısaca şöyle arz edeyim: Bu hanım, bundan on yıl kadar önce, benim bir kitabımı alıp okumuş ve bana Amerika’dan mektup yazarak tanışmak istediğini bildirmişti. Kabul ettim, geldi, tanıştık, sanırım 2003’ten bu yana da evimde misafir ederim. Böylece Türk ailesini, aile yapısını yakından tanıdı. Bir gün de, kendisine, Lady Wordley Montagu’den söz ettim. Bu Bayan, 1716 tarihinde kocasının elçiliği göreviyle İstanbul’a gelmiş ve burada kaldığı kısa süre içerisinde, İstanbul’dan dostlarına yazdığı mektuplarını daha sonra, ‘Türkiye Mektupları” adıyla kitaplaştırmış. “Siz de 1978 yılından bu yana yaz aylarında hep Türkiye’ye geldiniz. Gördüklerinizi kitaplaştırsanız, ilgi görür diye düşünüyorum.” dedim. Bu teklifimi önce anlamsız bulduğunu söyledi, sonra ülkesine dönünce oturup hatıraların yazdı. “Bir Çay Daha Lütfen” adıyla da kitaplaştırıldı. Hem İngilizcesi hem Almancası hem de Türkçesi yayımlandı, çok da ilgi gördü. Bu defa, bir kadının bir kadına bakışını hatırlatarak, Selçuklunun Kanuni’si kabul edilen Alâeddin Keykubad’ın hanımı Hunat Hatun’un romanını teklif ettim. Bu hanım, Keykubad’ın eşi olarak onun öldürüldüğü tarihe kadar takriben 18 yıl Hristiyan olarak yaşadı. Oğlu tahta çıkarılınca da Müslüman oldu ve çok önemli hayır eserlerinin inşasına öncülük etti. Bu teklif de ilginç geldi kendisine, oturup birkaç yıl çalışarak bunu da hacimli bir kitap olarak çıkardı. Bakınız aziz dostum, Batılı ‘vefa’yı biliyor. Kendisini yazı hayatına kazandırdığım için bu eserini bize ithaf etme nezaketini gösterdi. Onları ileri taşıyan bu ortak değer yargılarıdır. Bize bakın, ben adamın kitabını bastırdım. Adam döndü, benim eserimin yayınını durdurdu. Biz birbirimizle uğraştığımız zamanı eser üretmeye ayırsak çok daha farklı noktalara gidebiliriz. Ne yazık ki, bu yönde olumsuz ve dolayısıyla da korkunç bir kuşatma altındayız. Bizim ayağımızı bağlayan da budur! Efendim, teşekkür ederim. Ben de bu teveccühünüz içen teşekkür ederim aziz dostum.■

81

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


ERGİN ALTAY ile çeviri üzerine

Bir seyahatim sırasında Olimpos kalıntılarına gitmek için ana yoldan saptığımda otostop yapan Amerikalı üniversite öğrencisi birkaç genci arabama almıştım. Sohbet sırasında konu Rus klasiklerine gelince hiçbirinin Dostoyevski’nin de Tolstoy’un da adını duymamış olduklarını gördüm.

M. MİLAT ÖZÇELİK

Ergin Altay 1937'de Edirne'de doğdu. Babasının devlet memuru olması nedeniyle

çocukluğu

Anadolu'nun

çeşitli kentlerinde geçti. 1953’te Kuleli Askerî Lisesine girdi. Orada kendi isteğiyle yabancı dil olarak Rusçayı seçti. 1956'da DTCF Rusça bölümünden mezun oldu. Askerî Lisede Rusça öğretmenliği yanında Rusçadan Türkçeye çeviri ile ilgilenmeye başladı. İlk çeviri olan Zoşçenko'nın bir öyküsü, Yusuf Ziya Ortaç'ın "Akbaba" dergisinde yayımlandı. Daha sonraları özellikle Dostoyevski ve Tolstoy başta olmak üzere çeviriler yaptı. Puşkin, Gogol, Çehov, Gonçarov, Lermontov, Gorki, Bulgakov, Turgenyev çevirdiği

diğer

yazarlardandır.

Mesleğini günümüzde de sürdürmektedir.

Rusçadan Türkçeye çok sayıda kitap çevirdiniz. Neredeyse tüm klasik Rus edebiyatını sizin çevirilerinizden okumak mümkün. Bu çeviriler için neler söylemek istersiniz? Mütemadiyen karşı karşıya kaldığınız sorunlar var mı? Rusçadan Türkçeye çeviride benim ve sanırım öteki çevirmen arkadaşların da karşılaştığı en önemli sorun Türk ile Rus dillerinin gramer yapısının değişik olmasından kaynaklanmaktadır. Rusça uzun bir cümlenin Türkçeye, anlamda bir kayıp olmadan çevrilmesi zordur. Anlam kaybına göz yumar, okuma ve anlama kolaylığı sağlamak adına cümleyi bölebilirsiniz. Ancak ben zor anlaşılma riskini göze alıp bu yola başvurmuyorum, okurun zorlanacağı tehlikesini kabullenip uzun cümleleri bölmüyorum. Türkçenin sözcük hazinesinin Rusçaya oranla farklılığını ise Rusça bazı sözcükleri Türkçede birkaç sözcükle vererek gidermeyi yeğliyorum... Everest Yayınları tamamı Mehmet Özgül tarafından çevrilmiş olan Çehov külliyatını bastı. İletişim Yayınları ise neredeyse tüm Dostoyevski külliyatını sizin çevirinizle yayımladı… Bu örneklerin bir Rus yazarının tüm eserlerinin özenli bir baskısı işinden ibaret olmadığı inancındayım ya da bana öyle geldi! Siz ’37, Mehmet Özgül ise ‘36 doğumlu… Hem Mehmet Özgül hem de diğer Rusça çevirmenlerimiz ile ilgili düşüncelerinizi almak isterim. Neler 82

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


söylemek istersiniz? Rusça çevirmenlerimizin, küçük ve özel bir aile olduğunuzu düşünmüşümdür hep! Meslektaşlarımdan birkaçıyla ancak telefonda, görüşebiliyorum. Bazıları ile olumlu bazılarıyla olumsuz -elbette, mesleki yönden, çevirilerinin beni tatmin etmediği, bunu yazara ve Türk okuruna bir ihanet olarak gördüğüm içindüşüncelerim vardır. Şiirin çevrilebileceğine inanmayanlardan mısınız? Biliyorsunuz, yalnızca ülkemizde değil, tüm dünyadaki okur çevrelerinde belli bir ölçüde de olsa kabul gören bir kanı bu… Bildiğim kadarıyla şimdiye değin yayımlanmış onlarca çeviriniz içinde hiç şiir yok. Neler söylemek istersiniz? Örneğin Şavkar Altınel “Şiir çevrilebilen metindir!” der… Siz ne dersiniz? Şiir belki çevrilebilir, ama ben çeviremem. Attila İlhan bir gün benden örnek olarak birkaç şiir çevirmemi istemişti. Bu işi beceremeyeceğimi söylediysem de, ısrar etmişti. Örnek bir şiir çevirimi kendisine götürdüğümde “Haklısın, ama bu örnek gene de bende kalsın.” demişti. Örneğin, Puşkin’in “Yevgeniy Onyegin” manzum romanını çevirmek için birkaç kez elime aldım, iki üç sayfadan sonra pes ettim, bıraktım. Oysa aynı eseri birileri Türkçeye çevirdi, nasıl olduğunu bilmiyorum. Zira aynı eserin hiçbir dile çevrilemeyeceği konusunda dünya edebiyatçılarında yerleşmiş bir kanı söz konusudur. Tuhaf olduğu ölçüde kendimce anlaşılır bulduğum bir şey var: Yalnızca biz değil, tüm dünya ulusları -özellikle 19. yüzyıl Rus Edebiyatına karşı bir yakınlık ve alaka gösteriyor? Sizce nedir bunun sebebi? Ayrıca; bu büyük edebî damarın Bolşevik İhtilali sonrasında bıçak gibi kesildiğini görüyoruz. Neler söylemek istersiniz? Ben klasik Rus edebiyatının bütün dünyada bizde olduğu kadar ilgi gördüğü kanısında değilim. Bir seyahatim sırasında Olimpos kalıntılarına gitmek için ana yoldan saptığımda otostop yapan Amerikalı üniversite öğrencisi birkaç genci arabama almıştım. Sohbet sırasında konu Rus klasiklerine gelince hiçbirinin Dostoyevski’nin de Tolstoy’un da adını duymamış olduklarını

gördüm. Henüz çevirmediğiniz ama çevirmeyi çok istediğiniz bir yazar/ kitap varsa bizimle paylaşır mısınız? Ek olarak şunu da sormak istiyorum: Her okurun özel bir bağ kurduğu yazarları/ kitapları vardır. Sizinkiler kimlerdir, nelerdir? Gogol’ün, Dostoyevski’nin eserlerinin hemen hepsini çevirdim, şimdi Turgenyev’i çeviriyorum. Gorki’in, Bulgakov’un belli başlı eserlerini çevirdim. Çeviri benim için bir hayat biçimidir. Beethoven’in Beşinci ve Dokuzuncu Senfonilerini, Çaykovski’yi dinlerken duyduğum hazzı çeviri yaparken de duyuyorum. Dolayısıyla çeviriyi bırakamam. Rus ve Türk ulusları arasında bir benzerlik buluyor musunuz? Bizim Rus edebiyatına duyduğumuz yakınlığın karşılıklı olup olmadığını öğrenmek istiyorum! Ruslar Nâzım Hikmet dışında hangi yazarlarımızı biliyor, okuyor? Rus ve Türk halkları arasında doğal bir yakınlık var. Bizlerin Rus klasik eserlerine ilgimiz bundan kaynaklanıyor olabilir. Nazım Hikmet konusu değişik. Aziz Nesin de çevrildi Rusçaya. Başkaları da çevrilmiş olabilir. Bildiğiniz gibi yazarlarımızın başka dillere çevrilmesiyle ilgili son yıllarda birtakım iyi gelişmeler var -özellikle de Orhan Pamuk’un Nobel almış olmasının bundaki etkisi yadsınamaz. A. H. Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ romanı Penguen Yayınları’nın Klasikler serisinden yayımlandı... Öğrenmek istediğim şey şu: Hangi yazarlarımızın hangi kitaplarını diğer dünya dillerinde görmeyi isterdiniz? Elbette, bütün yazarlarımızın. Sizce iyi bir okurun -kime iyi okur denir, iyi okur kimdir sorularını bir kenara bırakarak soruyorum- - ulaşamadığı, yahut kısa yoldan, bilmediği için diyelim, orijinalini okuma şansı bulamadığı bir dilden çevrilmiş bir esere/ metne/ kitaba “iyi” diyebilme, bir değer biçme, hatta başka çevirilerle kıyaslama şansı/hakkı var mıdır?

83

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Çevirilerin kıyaslanmasından daha doğal bir şey olamaz. Çevirinin kötülüğü eseri sıfırlar. Hem yazara hem okura ihanettir. Şimdilerde bazı yayınevleri başka bir çevirmenin çevirisini alıp biraz değiştirerek basıyorlar. Rusça bilmeyen biri önemli bir yapıtı değiştirerek yayınevine veriyor, yayınevi de bunu bilerek basıyor, okur da ucuz olduğu için alıyor. Bir yayınevi sahibi benden çeviri istediğinde, onun çalışma şeklini bildiğim için o şartla kendilerine çeviri yapamayacağımı söylediğimde bana şöyle cevap vermişti: “Ben de senin çevirilerini alır, Rusça bilmeyen birine verir, birtakım değişiklikler yaptırarak basarım…”

Çevirilerin bir ülkenin edebiyatı, kültürü için ne denli önemli, yararlı olduğu tartışılamaz bir gerçektir. Ancak, her türlü çeviriyi böyle değerlendirmemiz de olanaksızdır. Zira yalnızca bizim ülkemize özgü bir çeviri çeşidi vardır ki, önemi ya da yararı bir yana, toplum için son derece zararlıdır da. Kitapçı raflarında üç beş liraya satılan klasik eserleri görmeyenimiz yoktur. Yazara da, Türk okuruna da bir çeşit ihanet sayabileceğimiz bu kitapları, ucuz oldukları için alan, sonra da o eseri okuduğunu sanan insanlarımız çoktur.

Genelde şairlere sorulan bir sorudur, daha önce bir çevirmene sorulduğuna hiç şahitlik etmedim ama ziyanı yok, pot kıralım: Beğendiğiniz genç çevirmenler var mı? Varsa kimlerdir? Elbette, iyi çevirmenlerimiz var.

Çeviri ve evrensellik konusundaki düşünceleriniz nelerdir? Çevirinin evrenselliği konusunda söylenecek tek şey, bu sanat dalının insanlara, başka diyarlardan hemcinslerinin duygularıyla, dünya görüşleriyle, yaşam biçimleriyle, toplumsal sorunlarıyla, her şeyleriyle tanışma olanağını sağlamasıdır.

Çevirilerin edebiyatımıza katkısı nedir? Bunu biraz açar mısınız?

Bizi Külliye dergisi adına teşekkür ederim. ■

MÜHÜRLÜ ALYANS* Güzel bir akşamında hayatın Yanıma geliyorsun Karanlık olsa da gecelerin Yıldızlar gibi parlıyorsun.

Sence ay bir söz olursa Asılı kalsın gökte parmağım Soğuk gümüş arama Sana sıcak güneşi veriyorum.

Öyle olsan da, alyansım İşte, yüzünü açar aydınlık ay Al onu, kabul et benim için Mühür gibi sağlam, parmağında kalsın.

Düşüncemiz, gönlümüz bir Sözümüz beraber, hayatı seviyorum Öyle düşünsem de, akar su hızlıdır Bir köprü yok üstünde, çekiniyorum.

İSHAK MEŞBEŞE(ADIGE)

* Seçme Şiirler, Yön Yayınları, çev. Meretiko Metin 1995, s.44

84

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Dünyanın en güzel aşk şiiri M. MİLÂT ÖZÇELİK

Y

ıllar evvel, Türk Edebiyatı dergisinin şimdi hatırlayamadığım bir nüshasında 20. yüzyılın en önemli Fransız şairlerinden Louis Aragon imzasını taşıyan bir yazı okumuştum. Yazı, “Dünyanın En Güzel Aşk Hikâyesi” başlığını taşıyordu. Aragon, gençliğinde, kızgınlıkla andığı Nobelist yazar Rudyart Kipling’in “Dünyanın en güzel hikâyesi” adında bir öyküsünü başlığın vaat ettiği ihtişama eşdeğer bir beklenti içerisine okuyuşundan ve yaşadığı hayal kırıklığından bahsediyordu uzun uzun. Yıllar yılları kovalıyor, Aragon, dünyanın en güzel aşk şiirlerinden birini yazsa da (Sana Büyük Bir Sır Söyleyeceğim), “dünyanın en güzel aşk hikâyesini” okuyamamanın eksikliğini hep içinde taşıyor. Bir vesileyle o yıllarda Fransızcaya ilk kez çevrilmiş ve gelecek vaat eden genç bir Kırgız yazarın bir kitabını okuyor. Kitabın adı Cemile, yazarı Cengiz Aytmatov. “İşte,” diyor, Aragon, “işte, dünyanın en güzel aşk hikâyesi bu.” Ve başlıyor anlatmaya, uzun uzun! Bu ‘beklenti’ benim de içimde yer etmiş olacak, ilgi duyduğum tüm sanat dallarında (resim, sinema, fotoğraf, edebiyatın tüm kolları…) hep bir “dünyanın en güzel …” yaratısını aradım. (Bayezid-i Bistamî’nin o güzel sözünü hatırlamanın vaktidir: “Aramakla bulunmaz; ancak bulanlar daima arayanlardır.”) Bu, bir yerde, sanatı hayatımın biricikliğine sunmak, özgünlüğüne katmak, onunla daha anlamlı ve anlaşılır, daha kendiliğinden ve sahtelikten uzak bir ilişki kur-

ma girişimiydi benim için. Bunu yıllarca -ve en başta- edebiyatta aradım. Yüceler yücesi bir dağın zirvesinde yapayalnız ve tek ayağı üzerinde durmaya mahkûmken bile hayatta kalmaya çalışan bir insanın hikâyesi bile bana “işte dünyanın en güzel …”sı dedirtmedi! Hayır, o ben değildim. Gözyaşları içinde kendini boşluğa bırakırken kaderine sitem eden kusurlu adam olsaydı belki, ama o ben değildim… Edebiyatın o güne değin beni mahrum ettiği şeyi sinemada buldum ya da şöyle mi demeliyim: Bunu bana sinema verdi. (Naili’nin dediği gibi: “Lutf u keremi Hazret-i Mevlâ ile geçtik.”) ‘Karhozat’, Macar yönetmen Bela Tarr’ın -aynı zamanda doğduğum yıl olan1988’de gösterime girmiş olan ilk filmi. Türkçe adıyla, Lanet. Artık tabiileşmiş bir alaka ve merak duygusuyla izlemeye başladığım film, dehşete kapılmış bir bedenin korkuyla inip kalkan göğüs kafesi yüzünden beni gece boyu uyutmadı ve bana hakikatimi suratımda patlayan bir baba tokadıyla eşdeğer bir öfke ve merhametle beyan etti. Razıydım. Çok üzülmüş, ağlamış ama geç ve beklenmedik bir zamanda bile olsa gelen bu mesaj için Rabbime minnettardım. Bu yazıyı Mevlit Kandilini idrak ettiğimiz bir gecede, 2 Ocak 2015’te yazıyorum. Diyebilirim ki Lanet’i izlediğim gece, ilk defa o gece, ilk vahyin ağırlığı ile üzerine örttüğü kat kat yorgan altında titreyen peygamberimi anladım. Ona olan sevgim kâinatın sınırlarını aşmış, hakikate yaslanıyordu artık. O sevgi, beni büyük bir boşluktan çıkarıp

85

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


gerçek anlamda evrensellik bilimin dili ile oluşur. İnsan ve eşya somut mevcudiyet bakımından hep aynıdır. Bilim bu ilişkiyi kayda geçirir. Fakat bilimin çizdiği resimde sadece eşya ilişkileri vardır ve başkaca da bir dünya tablosu yoktur. Edebiyatın dilinde egemen unsur ise duygusal bağlamlardır. Rabbimin rızasını kazanmak için çabalayacağım bir hayat tasavvuruna götürecekti. İnsanın karşısına ne zaman, neyin çıkacağı çok mu muğlak? Hani, insan kendi kaderini kendi yazandı. Yazılırken yaşanılan bir tarih çok da öngörülemez olmasa gerek. (Uyarı: Bu söylenene Hz. Hızır’la karşılaşmalar dâhil değildir.) Benim için hayat, sanat kadar sürprizlerle dolu değil. Öte türlü İshak Meşbeşe ya da nâm-ı diğer Adıge ile ve onun “Mühürlü Alyans” şiiriyle karşılaşamazdım. Hayat bize nesneyi sunuyor sadece, ona anlam katmak yılların süzgecinden geçerek kazanılmış bir şahsiyetin işi. Benim “Mühürlü Alyans” isimli şiire yüklediğim anlam, Aragon’un Cemile’ye yüklediği anlamdan farklı değil. “Mühürlü Alyans” benim için “dünyanın en güzel aşk şiiri”dir. İshak Meşbeşe Çerkes halkı için çok önemli bir şair. Hatta Çerkezlerin Mehmet Âkif ’i denilmesinde hiçbir sakınca yok gibi. Anavatanlarından sürülmüş olan Çerkezlerin hâli hazırda kullandıkları millî marşlarının da şairi Adıge. (“Adıge”, Çerkez halkı arasında yaygın bir biçimde kullanılan genel bir lakap, bir hitap şekliymiş. Adını bilsin bilmesin, Çerkezler arasında birbirlerine “Adıge” diye seslenmek, hitap etmek bir saygı ve yakınlık belirtisi aynı zamanda. Her Çerkez bir Adıge!) Sovyet okullarında eğitim görüyor Meşbeşe. Parti komiserleri ile yakın bir ilişkisi oluyor hep. Sovyetler içinde gelişen kültürel atmosferin her zaman bir şekilde içerisinde oluyor. Ama mensubu olduğu halkla ve onun acılarla dolu makûs talihiyle ilişkisini hiçbir zaman kesmiyor; kaleminden Çerkezlerin şarkıları, ağıtları eksik olmuyor hiç. Mehmet Âkif ’le bu yüzden bir bağ kurdum zaten aralarında. Bir ulusun varlığını kendi varlığı gibi sahiplenen, kendi bedenini ulusunun değerleri uğruna siper eden,

bunun için yalnızca kalem savaşları değil, bir ruh cihadı yapan, yapabilen şairler vatan şairi olarak kabul görüyor zaten. Yine de sevmem dava şiirlerini. İster Mehmet Âkif yazsın, ister Nâzım Hikmet… Birinin Berlin Hatıraları ve o hatıraları yazarken, düşünürken gurbet elde oturduğu kafeteryada etrafına hayret ve hüzünle bakan güzel insan daha çok ilgimi çekerken, bir diğerinin hapishanede bile olsa çalışarak, üreterek karısına bakmaya çalışan ve her gün aynı saat diliminde ona duyduğu büyük özlem için Saat 21-22 Şiirleri. “Ben gelmedim davi için” diyen bir Yunus’tadır hep kulağım. Her ulusun zor zamanları olmuştur ve her zorluk, darlık kendisini bulacağı bir sese gereksinme duymuş, ona yaslanmıştır, onun ruhaniyetinden güç almaya çalışmıştır. Bu Macarlarda Sandor Petöfi iken, Türklerde Mehmet Âkif ’tir. Senegallilerde Léopold Sédar Senghor iken, Çerkezlerde İshak Meşbeşe’dir… Antropologların inanma ihtiyacı duyan bir insan topluluğu için kullandıkları argümanlar bu noktada da devreye girer sanki. Yazının sonunda tamamını okuyacağınız Mühürlü Alyans şiirini daha ilk okuyuşumda onun dünyanın en güzel aşk şiiri olduğunu büyük bir sevinç ve şükran duygusuyla fark ettim. Defalarca okudum; yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya, karışık!... Şiirin bana söyledikleri kadar benden sakladığı vardı. Hâlen öyle… Her okuyuşumda bir kapı açıldı. Açılan her kapı kilitli başka bir kapıya çıktı. Şüphesiz bu şiir, benim şiirimdi, benim hakikat evrenimdendi. Her dimağın bu şiirden benimle aynı tadı alamayacağını biliyorum, bu benim hikâyem! İşbu yazının yazılış gayesi de bu noktada kendini ele veriyor işte: Şiirini, öyküsünü, filmini arayan okur! Aramak, evet. Benim arayışım “Soğuk gümüş arama/ Sana sıcak güneşi veriyorum.” diyen bir şiirle, bitti.■

86

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Meydan ASUMAN DEMİR

B

azı insanlar komiktirler. Duruşlarında, susuşlarında komiklik vardır. Onlara bakıp saatlerce gülebilirsiniz. Sanırım şimdi de önümden öyle biri geçti. Meydan oldukça kalabalık, konuşma sesleri, ayak tıkırtıları ile ahengini tamamladıkça burayı daha çok sever oluyorum. Uzun zamandır kaçıp geldiğim bu yer huzurumu arttırıyor. Oldukça kalabalık olmasına karşın; yalnızım. Hava güzel. Bahar kendini ağırdan ağıra hissettiriyor. Güneş, yazdan kalma bayat bir sıcaklıkla iliklerimde. Kuşlar, kötü haber tellalı gibi cıvıldamaya başladı. Ağaçlar kıştan çıkma bir görgüsüzlükle yaza giyiniyor. Karın eriyen suları ile yollar aklanıyor ve meydan kalabalık. Ayırt edemediğim karışık sesler topluluğunda bana en yakın sedayı arıyorum. Arkalardan gelen bir çocuk ağlaması içimin derinliklerine işliyor. Bahara ve bunca kalabalığa rağmen sessiz bir gün aslında. Önümden bir adam geçiyor. Dizlerine kadar uzanan bir montu var. Yalancı bahara kanmayan insanlardan olsa gerek. Koyu renkte bir pantolon ve botlar… Onlar da kışa uygun. Uzun ve ince yüzündeki anlam keskinliği ürpertiyor. Acelesi varmış gibi hızlıca geçiyor. Sokaktakilerle göz münakaşasına dahi girmiyor. Ardından bir sürü insan geçiyor. Ben ise kendime yakın ya da uzak gördüklerimi kuyumcu inceliği ile seçiyor, akıl süzgecimden geçiriyorum. Diğer kadınlardan farksız bir kadın... Az önceki adamın aksine gözleri arayışta. Yanındaki arkadaşı ile hararetli bir konuşmaya giriyor. Meydanın uğultusuna kahkahalarını dâhil eden kadın iticiliği ile gözlerimi yoruyor. Menfaatçi bir tarafı var. Nereden kestirdiğimi bilemesem de menfaatçi olduğu konusunda en ufak bir şüphem yok. Yıllardır meydana gelip gittiğimden artık insanları çehrelerindeki ifadeler ile tanır oldum. Yüzleri ile onları tanımak hiç de zor değil. Çünkü insanlar, hırslarını, heveslerini, sevinçlerini, üzüntülerini ve daha da önemlisi kişiliklerini yüzlerinin her bir hattında gizlerler. Ve bu giz, kalabalık ortamlarda yani gizlenen bir sürü duygu içinde aşikâr bir şekilde sırıtır. Bir anda genzimi yakan bir tütün kokusu alıyorum. Dükkânların içleri farklı, dekorları da, fakat insanlar aynı. Kimi son dönemin en güzel renklerini giymiş. Lakin bana kapkaraymış gibi geliyor. Salına salına yürüyor kadınlar. Ceplerinde tek kuruş yoksa 87

h azir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


da gözleri vitrinlerde. Asfaltın kardan arınmış güneş gören yüzü kızıyor, bir kadın kahkahası daha ve meydan kalabalık. İnsanlar, yüzlerini zar zor bulunan güneşe dönüyor. Güneş ise çoktan yola koyuldu. Bir kız, bana göre herhangi biri, kendine göre biri olanın tutarak elini ve basarak çiçeklere ayrılıyor az ötemden; ağır bir vasıta gibi. Bir garı andıran bu yerden zincirleme kazalar ile kalkıveriyor insanlar. Kimi yolun sağını tercih ediyor kimi solunu ve farkında olmadan varıyorlar aynı yere. Karşı bankta bir kişi oturuyor. Bilinmeyen bir kimse iğne değdirse tenine “ha ağladı ha ağlayacak” derken yola çıkmaya hazırlanan herkes teker teker değiyor kıza. Kız ağlamıyor. Dağlardan gelen rüzgâr çamların arasından geçerek geliyor kızın yanına, usulca gezdiriyor ellerini saçlarında; kız yine ağlamıyor. Donuyor göz pınarları, içine bir ıstırap batıyor, kısık ve hafif çekik gözleri çehresine gömülüyor. Küçülüyor ağzı ve büyüyor burnu, etraf toprak

kokuyor. Batan güneş sırtına vuruyor ve gölgesi geziniyor çimenlerde, bir çocuk oynuyor gölgenin üzerinde. Yerden zıplayan çamurlar ulaşabildikleri kadar yukarı sıçrıyor ve leke bırakıyorlar çocukta; bir su ile temizlenebilecek fakat arkasında kaldığı için mevcudiyetini idrak edemeyeceği lekeler. İşaret ve orta parmakla sayılabilecek kadar kişi kalıyor. Bir çocuk, bir kız ve varlığını inkâr eden yarım parmak. Bir nar tam orta yerinden kesiliyor ve gökyüzünde çıkmayacak izler bırakıyor. Taneler düşüyor bulutların üstüne lakin bulutlar dingin. Kız kalkıyor. Tozu toprağı bir sille ile savuruveriyor. Adımlarını sayıyorum: bir, üç, dört, yedi… Kız elini cebine atıyor, bir iki nar tanesi düşüveriyor yere. Göğe bakıyorum “mai bir gece”. Hâlen sayılmıyorum varlık listesinde ve bir çocuk hâlâ koşuşturuyor meydanın orta yerinde.

88

Meydan tenha.■

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Yavuz Bülent Bâkiler'den; "Sözün Doğrusu" M. HÂLİSTİN KUKUL

B

Biz; Türk Milleti olarak, Türkiye Türkçesinin, ‘Türk Dünyası Türkçesi’ olarak zenginleşmesini ve yaygınlaşmasını hedef almak zorundayız. Bu bakımdan, başta üniversitelerimizin ilgili bölümleri, millî eğitim ve kültür bakanlıkları olmak üzere, bir ‘millî dil hedefi’nin tespit edilip faaliyete geçilmesine acilen ihtiyaç vardır.

ütün ilmî eserlerin, edebiyat türlerinin ve hâliyle musikinin de esas unsuru olan ‘lisan’ hakkında yazılmış fazla kitabımız yoktur. Olanları da okuyanımız çok sayılmaz. Bilhassa, güzel Türkçemizle ilgili makale ve eserlerin az oluşu, maalesef, bizim, ‘kelimeler’ üzerinde fazla düşünmememizin neticesi olarak karşımıza çıkar. “Sözün Doğrusu”; doğrusunu söylemem gerekirse, bu hususta, okuduğum nadir eserlerden biri olup kıymetli şair, edip ve hatip Yavuz Bülent Bâkiler Bey tarafından yazılmıştır. “Sözün Doğrusu”; iki cilt hâlinde ve “Yakın Plan Yayınları”nın ‘büyük’ bir hizmetidir. Bu ‘hizmet’, hem yazan için hem de yayınlayan için “’büyük’tür. Çünkü bir milletin varlığını devam ettirmesi diliyle mümkündür. Millî birliğin korunması, gelişmesi / geliştirilmesi ve devam etmesi/ ettirilmesi yolunda yapılan her faaliyet, bir ‘hizmet’tir ve böyle bir hizmet ise, çok değerlidir. Kitabın birinci cildi 256, ikinci cildi ise, 238 sayfa olup; toplamda 494 sayfalık bir şaheserle muhatap olmaktayız. Birinci ciltte 91; ikinci ciltte ise, 80 makale yer alıyor. Yani; Türkçemiz hakkında, toplam 171 yazı. Az bir rakam değil!... Yavuz Bülent Bâkiler Bey; eserine, “Başlar89

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Gönlüm arzu ederdi ki, bu tarz eserlerle insanımızı uyarma vazifesini üstlenen, sadece Türkçe sevdalısı, gönüllü birkaç edip ve yazarımız değil, en azından, edebiyat ve lisaniyat sahalarında kürsü sahibi olan çok sayıda kişimiz de bulunsun.

ken…” diye yaptığı takdiminde şunları söylüyor: “Dünyada, alfabesi ve dili üzerinde en çok oynanan milletlerden birisi, belki de birincisi biziz. Her milletin bir alfabesi vardır. Dünyada yirmi dokuz ayrı alfabeyle okuyup yazan tek millet biziz; neden acaba? Dünyada yanlış bir dil ve eğitim siyaseti yüzünden bir önceki neslin edebiyatını okuyamayacak, anlayamayacak nesilleri de biz yetiştiriyoruz; niçin acaba? Türkiye dışındaki Türk topluluklarıyla aramızdaki ortak kelimeleri dilimizden çıkarıp atan resmî ve hususi kuruluşlar sadece bizde var; garip değil mi? (...) Tarih, siyasi istiklâllerini kaybeden milletlerin, kültürlerini, yâni dillerini, dinlerini, tarih şuurlarını, gelenek ve göreneklerini kaybetmedikleri takdirde, bin yıllık, hatta iki bin yıllık bir esaretten sonra bile yeniden derlenip toparlandıklarını, yeniden istiklâllerine kavuştuklarını örnekleriyle gösteriyor. Ama tarih, kültürlerini kaybeden milletlerin yeniden bağımsızlıklarına kavuştuklarına dair bir tek örnek bile vermiyor. (...) Kültürün en önemli iki kaynağı dil ve din! Din, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) ifadesiyle nasihat olduğuna göre dini anlatabilmek için de güzel, doğru ve zengin bir dile ihtiyacımız var.”(bk. Sözün Doğrusu 1-2, Yavuz Bülent Bâkiler, Yakın Plan Yayınları, İstanbul 2012, s. 9-10) Gaflet’ten ihanet’e kadar tahlil etmemiz gereken bu satırlar, binlerce senelik Türk tarihinden almamız gereken ‘ibret’in de bir hulâsasıdır. Ne zaman ‘gaflet’e dalmışız ve ne zaman yapılan ‘ihanetler’e karşı durmasını bilmemiş / bilememiş -vurdumduymaz olmuşuz- başımıza gelmedik ‘musibet’ ve çekmediğimiz ‘eziyet’ kalmamıştır. Hâlâ çekmekteyiz! Söz buraya gelmişken, bir hususu açıklığa kavuşturmak istiyorum. Kur’ân-ı Kerim’de, Rûm suresinin 22. ayet-i kerimesinde Yüce Rabbimiz, bize -mealen- şöyle buyurmaktadır: “Göklerin ve yerin yaratılışı ile, dillerinizin / lisanlarınızın ve benizlerinizin / renklerinizin değişik olması da onun ayetlerindendir. Elbette bunda bilenler için ibretler vardır.” Şunu bilmek ve unutmamak lazımdır ki, bu duruma göre, dilimizin yani güzel Türkçemizin korunması, yaşatılması ve geliştirilmesi, aynı zamanda bize verilmiş ‘dinî bir emir’dir. Millî kültür değerlerimizi yaşatabilmek için, lisana mutlak surette ehemmiyet vermek ve onu, bütün yabancı tesirlerden ve iç fitnelerden uzak tutarak korumak gerekir. “Sözün Doğru”; hakikaten, bütün bu hususlarda, teferruatlı bir şekilde örneklerle ve açıklamalarla doludur. 90

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Türkçemize yapılan ve yapılmakta olan iç ve dış müdahaleleri, Türkçemiz üzerinde oynanan oyunları, bilerek veya bilmeyerek yapılan yanlışlıkları sadece meydana çıkarmakla kaymayıp, ‘doğrularını’ da samimi bir üslupla tavsiye etmektedir. Gönlüm arzu ederdi ki, bu tarz eserlerle insanımızı uyarma vazifesini üstlenen, sadece Türkçe sevdalısı, gönüllü birkaç edip ve yazarımız değil, en azından, edebiyat ve lisaniyat sahalarında kürsü sahibi olan çok sayıda kişimiz de bulunsun. Yine gönlüm arzu ederdi ki, Türk dili hakkındaki bu tespit, teşhis ve çareleri, asıl mesleği ‘avukatlık’ olan bir fikir adamından önce, üniversitelerimizin Türk Dili ve Edebiyatı kürsülerindeki salahiyetliler ve mesuller dile getirsinler, Türkçenin meselelerine vâkıf, Türkçenin istikbalini ışıklandırabilecek öğretmenler yetiştirsinler. Ve yine gönlüm arzu eder ki, “Sözün Doğrusu” nu, eski ve mevcut bütün salahiyetliler ve mesuller ile bu salahiyet ve mesuliyetleri üzerine almaya talip ne kadar hevesli var ise, onlar okusun! Bilhassa, millî eğitim ve kültür meselelerinin taliplileri okusun!... Profesörler, paşalar, doktorlar, hâkimler, öğretmenler, edebiyatçılar, mühendisler... Üniversite öğrencileri ve Türkçeye sevdalıyım diyen ‘herkes’, okusun! Şairlikte, hikâyecilikte, romancılıkta, tiyatro yazarlığında, hatiplikte iddia sahibi olanlar okusun! İnanıyorum ki, “Sözün Doğrusunu” okuyan herkesin, Türkçeye, Türkiye’ye, Türk dünyasına ve dünyaya bakışında, müspet yönde muazzam değişiklikler olacaktır. Ve aynı zamanda, bu okuyuş; hem Türkçe hem millî kültür, hem millî şuur ve hem de tarih şuuru bakımlarından fevkalâde tesirli olacaktır. “Sözün Doğrusu”ndaki birçok hususu, geçen zaman içeresinde, ben de, hem Yavuz Bülent Bâkiler’in televizyon konuşmalarında, hem gazete yazılarında hem konferanslarında ve hem de kendileriyle yaptığım hususi sohbetlerimde okumuş ve dinlemiştim. Fakat ‘yazılı’ metinlerden -topluca- okumanın bambaşka olduğunu söylememe gerek olmadığını da düşünüyorum ve bununla da, “Sözün Doğrusu”nun, baştan sona, âdeta bir ilmî eser okunur gibi okunarak, bilgilerin şuuruna ve zevkine vâkıf olunmasını da arzu ederim.

“Sözün Doğrusu”ndaki 171 başlığı yazma imkânım yoktur. Ancak; bir ‘anafikir’ vermek ve bilgi sahibi olunmasını temin bakımından, bazı başlıkları naklediyorum: “Ana Dil mi, Ana Dili mi?, Avustralya’da İngilizleşen Türkler, Azerbaycan Türkçesi Türkiye Türkçesi, Başka Dil Var Diyenin Başka Bir Emeli Var, Çırpınırdın Karadeniz Bakıp Türk’ün Bayrağına, Dilde Birlik Fikirde Birlik İş’de Birlik, Divan Edebiyatımız Üzerine, Güzel Bir Dili Çirkin Kullanmak, Kırım Türklerine Kurulan Tuzak, Kitapsız Kütüphanesiz Ev Olmaz, Millet mi Ulus mu, Neden İkinci Bir Dil, Öz Türkçe Çıkmazı, Şark Meselesi, Türk İnsanı da Ne Demek?, Yabancı Dille Eğitim, Adından Korkan Bakanlık: M.E.B., Atatürk’ün Türkçesi, Avrupa’da Dört Milyon Türk, Dedem Korkut’u Yeniden Okumak, Dil-Lehçe-Ağız, Güneş Dil Teorisi, İmparatorluk Dili, Neden Türkistan-Neden Azerbaycan, Tarihimizden Kopmak, Türkçe Bilen Aranıyor, Yabancı Dille Eğitim, Türkiye ve Türkçe Üzerinde Oyun...” Yavuz Bülent Bâkiler; ‘Sözün Doğrusu”nda, kendisine mahsus şairane üslubuyla, bir ‘dünya dili olan Türkçemizin nasıl yozlaştırılmaya ve yalnızlaştırılmaya çalışıldığının ve ihmâl edildiğinin hazin macerasını anlatmaktadır. Evet, tam bir macera!... Çünkü bir canlı varlık olarak bir dilin başından ancak bu kadar hâdise geçebilir. Buna rağmen, bu dil; hâlâ ihtişamlıdır amma, “Sen, benim öz malımsın, varlık şartımsın!” diyenleri de -maalesef- çok az olan bir dildir! Biz; Türk Milleti olarak, Türkiye Türkçesinin, ‘Türk Dünyası Türkçesi’ olarak zenginleşmesini ve yaygınlaşmasını hedef almak zorundayız. Bu bakımdan, başta üniversitelerimizin ilgili bölümleri, millî eğitim ve kültür bakanlıkları olmak üzere, bir ‘millî dil hedefi’nin tespit edilip faaliyete geçilmesine acilen ihtiyaç vardır. Türkçe’nin gelişmesi hususunda ‘öncülük’ yaparak, millî bir vazife şuuruyla bu kıymetli eseri hazırlayan mümtaz şairimiz Yavuz Bülent Bâkiler Bey’i ve onu basarak Türk fikir hayatına takdim eden Yakın Plan Yayıncılığı tebrik ediyorum. Ve bu vesileyle; Türk dili ve Türk edebiyatı sevdalılarına seslenerek: “Bu başucu kitabını sakın yanınızdan ayırmayınız!” diyorum. Lütfen! Lütfen! Lütfen!■

91

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Günümüz öyküsüne anlamlı bir katkı:ismigül EBRU BURCU YILMAZ*

“Güzel söz, kökü yerin derinliklerinde sabit, dalları ise göğe doğru yükselmiş bir ağaç gibidir ki Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir.” İbrahim Suresi-24

D

ünya, insanın önünde okunmayı bekleyen bir kitap gibi dururken iyi bir okuyucunun aynı zamanda kendisini ve kâinatı iyi ifade eden bir yazı ustası olması edebî eserlerin üretilmesine vesile olmuştur. Kuramlar ve poetikalar edebî eserin kaynağına dair çeşitli teoriler ortaya koymakla birlikte aslında insanın kendisini ifade etme ihtiyacı karşısında söze tutunması ve zihnindeki sorulara cevap ararken güzergâhını insan öyküleri üzerinden çizmesi söz konudur. Çoğu zaman gündelik dildeki kullanımından hareketle asıl işlevi göz ardı edilen yahut hafife alınan hikâye, anlatma ihtiyacının en eski dışavurum vasıtalarından biridir. Kur’ân-ı Kerim, kıssaların insanın tefekkür etmesini sağlayan işlevine dikkat çekerken aynı zamanda anlatıların insan üzerindeki dönüştürücü etkisine de gönderme yapar. Doğu medeniyetinin tahkiye geleneği ile Batı’nın öyküleme tarzını sentezleyerek bir hikâye çizgisi oluşturan Türk edebiyatı,

(ismigül) Doğu medeniyetinin zengin hikâye birikimine yaslanarak günümüz Türk öykücülüğünde geleneksel anlatılarla modern öykünün başarılı bir sentezini ortaya koyma noktasında da önemli bir çalışma olarak değerlendirilmelidir.

*Doç. Dr., İnönü Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (ebru.yilmaz@inonu.edu.tr)

92

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


Necati Kanter’in yeni yayınlanan hikâye kitabı İsmigül ve Kanter’in hikâyeciliği Malatya İnönü Üniversitesinde düzenlenen bir programla tartışıldı. Yrd. Doç Dr. Taner Namlı, Doç. Dr. Ebru Burcu Yılmaz, Yrd. Doç. Dr. A. Faruk Güler

günümüzde çeşitli ve özgün metinlerden oluşan zengin bir repertuvara sahiptir. Öykü, modernizmin çilesini çekmekle birlikte postmodern bir dönemi de aynı anda yaşamak zorunda kalan günümüz insanının duygu ve düşünce dünyasına, yaşam pratiklerine en uygun tür olduğu için aynı zamanda da okuyucunun ilgisini her daim cezbetmiştir. Hayatın küçük ayrıntılarında saklı derinlikleri okumaya çalışan her disiplinin ortak ilgi alanında yer alan öykü, hem asıl hem de usul yönünden günümüz Türk ve dünya edebiyatında ilgi uyandıran bir türdür. Günümüz öykülerine baktığımızda kimi metinlerin okurun zekâsına hitap eden, anlamın perdelendiği, kişi ve eşyanın bilinçdışının diliyle konuştuğu kapalı ve yoğun anlamlı bir form ve muhteva ile kurgulandığını görürüz. Olay âdeta bir fon gibi öykünün arka planında ilerler. Buna karşılık bazı metinler de gündelik hayatın pratiklerinden hareket eden, köşe başında çarpışabileceğimiz, her gün yanı başımızdan geçen aşina kişi ve hayatlar üzerine kurgulanır. Temelde ortak hakikatlerden yola çıksalar da söyleme biçimleriyle birbirlerinden farklı anlatma tarzlarına sahip olan günümüz öykü metinleri dikkate değer bir çeşitlilik arz etmektedir. 2015 yılının Ocak ayında yayımlanan İsmigül adlı öykü kitabıyla Necati Kanter de Türk öykücülüğündeki bu nitelikli çeşitlilik içerisinde anılması gereken önemli katkısıyla bu yazının kaleme alınmasına vesile olmuştur. Bu vesile ile İsmigül içerisinde yer alan yirmi öykü arasından seçtiğimiz örnekler üzerinden yapacağımız değerlendirmelerle öykünün doğası ve insan hayatındaki yeri üzerine bir kez daha dü-

şünme imkânı bulacağız. Necati Kanter öykülerini tanımlarken kullanacağımız ilk sıfat sadelik olacaktır. Ancak bu sadelik okuyucuda tek etki oluşturmaya hizmet eden tekdüzelikten uzak bir açıklık olarak yorumlanmalıdır. Bunun yanı sıra bazı öykülerinde ise tıpkı Hemingway’in buzdağı teoreminde olduğu gibi okuyucunun sezgi ve tecrit kabiliyetine hitap eden metinler de kaleme alır. Öykülerdeki yaygın temalar, insanın içsel yolculuğu, yoklukla imtihanı, ruhsal arayışları, geçmiş ve bugünün mukayesesi, köy ve kent hayatı gibi insanı merkeze alan konulardan hareketle oluşturulur. “Kent Okulunda İlk Gün” başlıklı öykü, öğretmen olan başkarakter İsmail’in, okulun bahçesindeki bayrak töreninde geçmişe yaptığı yolculuk, kayıplar ve özlemlerinin verdiği hüznü yansıtan ifadelerle sunulur. Aynı kişinin hem çocukluk dönemindeki hayata bakışı hem de bir yetişkin olarak kendisine geçmişin hissettirdikleri kahramanın yaş ve statüsündeki değişim dikkate alınarak aktarılır. Gücünü ve öfkesini kontrol etmekte zorlanan, çocuk İsmail, öykünün sonunda, hayatın geçiciliğini ölüme yüz tutan bir akasya ağacı üzerinden okuyan olgun bir öğretmene dönüşür. “Gece” öyküsü, diğerini hedef alarak hayatta kalmaya çalışan hayvanlar arasındaki mücadele üzerine kuruludur. Bir kedinin dağın öte yakasına ulaşmak için yaptığı yolculukta başından geçen tehlikeler ve tanık olduğu olaylar anlatılırken ilk bakışta fiziksel ve coğrafî bir yolculuk gibi görünen bu süreç, insanın evrendeki varoluş mücadelesinin hikâyesini resmeden bir tablo hâlinde mücessem kılınır. Yazar, dışa bakış ve içe bakışı

93

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


birbirini derinleştiren iki pratik olarak kullanır. Öyküdeki çevre tasvirleri okuyucuyu, bakıştan temaşaya doğru boyut kazanan anlam katmanlarıyla karşılaştırır. Metindeki göstergelerin çağrışımları öykünün son paragrafında belirginlik kazanır. İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözünün işaret ettiği mekân ve insan arasındaki ilişki modern öyküde karakter çiziminde bir çıkış noktası olarak benimsenir. Necati Kanter öykülerinde de mekân olayların yaşandığı yer olmanın ötesinde kahramanın kaderine tesir eden bir güce sahiptir. “Raci” öyküsünde yazar, simit satan bir çocuğun şehirdeki tutunma macerasını anlatırken şehrin, insanı yutan mütehakkim tavrını “güzelliklerin ve merhametin sürgün edildiği sokakların kederle yıkandığı bu koca kent” ifadesiyle ortaya koyar. Öyküde geniş yer tutan tasvir cümleleri şehirdeki yoksul ve çaresiz çocuğun dramıyla birleşerek okuyucuya duygusal bir gurbet türküsü söyletir. Necati Kanter’in anlatmaya değer bulduğu öykü kişileri, hayatı tekdüze yaşamayan, duygusal, fedakâr ve bilinçli insanlar arasından seçilir. Toplumun meczup ya da deli diye nitelediği kişiler bile bu öykülerde sahip oldukları insanî duyarlılıkla ele alınır. Toplumun hemen her kesiminden insan tiplerine yer veren yazar, kişi kadrosunu sadece insanlarla sınırlı tutmaz. Örneğin, “Ölüm Kanatlarımın Altında” öyküsünde bülbül, “Gece” öyküsünde kedi başkarakter olarak karşımıza çıkar. Bunun yanı sıra kleptoman bir çocuğun gözünden, sahip olma tutkusunu ve pişmanlık duygusunu yansıtmaya çalışırken eşini kaybeden bir kadın ya da evladını özleyen bir babanın çaresizliğini başarılı bir şekilde aktarır. Fiziksel portrelerden ziyade kişilerin iç dünyalarını resmetmeye çalışan yazar rüya, hayal, iç konuşma ve tasvir gibi teknikler yardımıyla metinlerine derinlik kazandırır. Günümüz öykülerinde âdeta bir izlek olarak benimsenen susku izleği, yazarın karakter çiziminde kişiyi konuşturmadan tanıtmasını gerektirir. İsmigül’deki “Siyah Gül” başlıklı öykünün karakteri bu duruma örnek teşkil eder. Burada kişiden ziyade kişinin hikâyesi aracılığıyla öykü derinleştirilir. Karakterin bu tavrı bir sessizlik değil, söylemenin farklı bir biçimi olarak okunabilir. Çevresindeki insanların kimilerinin deli,

kimilerininse veli olarak nitelediği öykü kişisi, hayat hikâyesi başkasının ağzından aktarılsa da okuyucuya ruh dünyasının incelikleriyle tanıtılır. İsmigül, Kur’ân-ı Kerim’e, Mesnevi’ye ve İslam medeniyetinin önemli yapıtlarına selam gönderen metinlerarası bağlantılar kurarak, bu konuda hazırlıklı okuyucunun mevcut öykülere gizlenen alt metinleri okumasını sağlar. Epigraf olarak kullanılan bir türkü ya da tasavvufi remizlerle örülü bir metin karşısında okuyucu sahip olduğu okuma kültürü nispetinde öyküden nasiplenebilir. Yalın ve gerçekçi öyküler kaleme alan Kanter, bilinç ve bilinçaltının dile dökülmesinde zaman zaman diğer edebî türlerden de yardım alır. Şiirsel ifadelerin ön plana çıktığı öykülerde imgesel dile başvuran yazar, özenli ve anlaşılır bir Türkçe kullanır. Örneğin; “Yoluna Düştü Yolum” başlıklı öyküde soyut gerçekliği ifade ederken şiir dilinden yararlanan yazar, nazım ve nesrin bir arada olduğu bir metin kurgular. Kaside-i Bürde’nin hikâyesini anlattığı “Sevgili Uzaklaştı” ve modern bir Leyla ve Mecnun hikâyesinden hareket ederek İslam medeniyetinin zirve noktasından bugünün Orta Doğu gerçeğine düşüşü eleştirel bir üslupla anlattığı “Gülüşün Yüreğime Damladı” başlıklı öyküler okuyucuya mecazın kapılarını açan şiirsel üslubun en belirgin şekilde hissedildiği metinlerdir. Edebiyat, sakladıklarıyla da gösterdikleriyle de insanın ilgisi çeken bir alandır. Öyküler, kendisi ve hayata dair sorularına cevap bulmaya çalışan insana söyledikleri ve sezdirdikleriyle derinlikli bir kavrayışa kapılarını açar. Bu gerçekten hareketle günümüz Türk öykücülüğüne anlamlı bir katkı sunan Necati Kanter’in İsmigül adlı öykü kitabı, iç gerçekliğini kavrayarak ruhsal bütünlüğe ulaşmayı hedefleyen, dünya serüvenini anlamlandırmaya çalışan ve tarihî çizgisel bir düzlemde değil bugünü inşa eden bir olanaklar hazinesi olarak gören okuyucunun ilgisini çekecek metinlerden oluşmaktadır. Hayatın edebiyattaki yansımasını okuma imkânı sunan bu öykü kitabı, Doğu medeniyetinin zengin hikâye birikimine yaslanarak günümüz Türk öykücülüğünde geleneksel anlatılarla modern öykünün başarılı bir sentezini ortaya koyma noktasında da önemli bir çalışma olarak değerlendirilmelidir.■

94

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


TÜRKSAV 19. Uluslararası Türk Dünyasına Hizmet Ödülleri Kazakistan Ankara Büyükelçiliğinde sahiplerini buldu. Bizim Külliye dergisinin ödülünü de Genel Yayın Yönetmeni Nazım Payam aldı.

95

h az ir a n-temmuz-a ğustos 2 0 1 5


96

h az ir a n-temmuz-a Ä&#x;ustos 2 0 1 5

Külliye 64  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you