Issuu on Google+

ehir Aratrmalar Dergisi Yl 2016 • Say 1 • Aktüel Hakemli Dergi • 4 ayda 1 Yaymlanr

»

Şar: Ankara Şehir Araştırmaları Merkezi Neyi Amaçlıyor? Ankara: Hacı Bayram

» “Çalab’ım Bir Şâr Yaratmış”Mısrasıyla Başlayan Şiirden Hareketle Hacı Bayram-ı Veli’de Şehir Tasavvuru » Prof. Dr. Canseyit Tüymbayev: “Ankara Şu Anda Tüm Şehirler Arasında Örnek Bir Şehir” » Anadolu Tarihinin Bilge Şahidi: Anadolu Medeniyetleri Müzesi » Cer Modern: Bir Mavi Tren Bizi Sanatın Kalbine Götürecek » Nallıhan: Malazgirt’ten Köroğlu’na, Tapduk’dan Bizim Yunus’a Medeniyet ve Kültür Değerlerine Bir Gezinti » Ankara Taşı: Andezit’in Hikayesi » Ankara’da Kent Kültürü Ve Kentlilik Bilinci » 21. Yüzyıl Kentlerinin Yabancılaşma Sorunu » İdeal Kentler Zirvesi » Beton Duvarlar Arasında Veli’yi Yetiştiren Şehir

Güller Açtı 15 Temmuz Gecesi Ankara

Dosya Toplantısı: ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI MELİH GÖKÇEK İLE ANKARA VE 15 TEMMUZ’A BAKIŞ

Üç Kelime ile Ankara:

Feraset

Cesaret

Metanet


Şehrin kapıları, yolunuzun nereye varacağını haber eder. Zaferi, cesareti simgeler.

1922

İzmir’den Ankara’ya gelecek olan TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’yı karşılama hazırlığı 2 Teşrinievvel 1338 Türk Tarih Kurumu Arşivi


2 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

SUNUŞ

A “İnsan ile mekân arasında kuvvetli bir bağ vardır”

nkara; coğrafi konumu vesilesiyle önemli bir ticaret, ziraat ve kültür merkezi olarak uzun bir tarihi geçmişe sahiptir. Milli Mücadelenin merkezi olan Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olmuş, Anadolu şehir geleneği ile modern şehir anlayışını başarı ile bir araya getiren uygulamaları ile Türkiye’de modern şehirleşmenin öncülüğünü yapmıştır. 13 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı ile başkent ilan edilen Ankara sadece coğrafi konumu gereği değil aynı zamanda sahip olduğu büyük potansiyel ve Anadolu ruhunu yansıtması sebebiyle başkent olarak seçilmiştir. Kurtuluş Savaşı’mızın kritik cephelerinin birçoğu Ankara hudutları içerisindedir. Bu cephelerde kazanılan zaferler Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinin en önemli aşamalarındandır.


Milletimizin destansı zaferi Kurtuluş Savaşı’mızın ardından da Başkent Ankara’mızda istiklal mücadelesi ruhunun daima diri olduğu 15 Temmuz 2016’da görülmüştür.” Milletimizin destansı zaferi Kurtuluş Savaşı’mızın ardından da Başkent Ankara’mızda istiklal mücadelesi ruhunun daima diri olduğu 15 Temmuz 2016’da görülmüştür. FETÖ’cü hainlerin alçak darbe girişimi esnasında Başkent Ankara tüm yurtta sergilenen kahramanca mücadeleye başrol olmuş, Ankaralılar 15 Temmuz gecesi bir an olsun düşünmeden canları pahasına mücadeleye koşmuşlardır. O menfur gecede şehit verdiğimiz vatan evlatlarının ekseriyeti Ankara’dandır. Milletimizin mülkü olan uçaklarımızı, helikopter ve tanklarımızı devlete ve millete karşı kullanmaya çalışmış olan hainlere yine en güzel dersi yine milletimiz vermiştir. TÜRKSAT’a, Özel Harekât Daire Başkanlığı’na, Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, Cumhurbaşkanlığı Külliyesine ve sokaklardaki sivil vatandaşların üzerlerine yağdırılan bombalar ve kurşunlara, Milletimiz cesareti ve yüreğindeki iman gücüyle karşı koymuştur. Vatan ve millet uğruna verilen mücadelede düşman bir kez daha hezimete uğratılmıştır.

Milletimizin vatan toprağımıza sahip çıkması, başka bir deyişle insanımızın mekânımıza, yaşadığı toprağa sahip çıkması göstermektedir ki insan ile mekân arasında kuvvetli bir bağ vardır. Başka bir deyişle tarih, siyaset, kimlik, dil ve fikir, insan ve mekân arasındaki kuvvetli bağı oluşturur. Dolayısıyla, merkezinde insan olan mekânlar, millet için insan için kutsaldır ve bu bağlamların her birinde ayrı ayrı tahlil edilebilir. Tahlil süreci mekânın tüm boyutlarını kapsayacak hedefleri içermeli ve farklı bakış açılarını bir araya getirmelidir. Şehir Araştırmaları Dergisi (ŞAR Dergi), merkezinde insan olarak mekânı farklı disiplinlerden yaklaşımlarla her boyutuyla incelemeyi hedefliyoruz. Dergimiz, Ankara özelinde şehir düşüncesinin fikri yönünü, uygulamaya ilişkin çalışmaları, şehirlerin geleceklerine dair öngörüleri konu edinen yarı akademik bir dergi olarak yayın hayatını sürdürecektir. ŞAR Dergi şehir yaşamının bileşenlerini, ortaya çıkan sorunları

ve bu sorunların çözümlerini inceleyerek Başkent Ankaramıza katkı sağlayacaktır. Yüksek yaşam standartlarına sahip bireyler olarak hayatlarını sürdürdükleri bir şehrin imkânını konu edinen ŞAR Dergi, Ankara Şehir Araştırmaları Merkezi’nin yayını olarak sizlere ulaşmaktadır. Ankara Büyükşehir Belediyesi Araştırma Tanıtım ve Belediye İçi Ulaşım Hizmetleri Dairesi Başkanlığımız koordinasyonunda çalışmalarını yürüten Merkezimiz, Ankara’yı tarih, kimlik, şehircilik ve kalkınma odaklı disiplinler arası bakış açısıyla ele alacak araştırmalara ev sahipliği yapacaktır. Yürütülecek çalışmaların Başkent Ankara’yı daha iyi anlamamıza, daha iyi öğrenmemize ve daha iyi tanıtmamıza katkı sunmasını temenni ediyorum. Araştırmalarıyla şehir geleceğimize ışık tutan, Ankara’ya değer katan herkese ve tüm akademisyenlerimize teşekkür ediyor ve başarılar diliyorum.

İ.MELİH GÖKÇEK Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

3


6 Ankara: 12 “ÇALAB’IM BİR 32 ŞÂR YARATMIŞ” ŞAR:

Ankara Şehir Araştırmaları Merkezi Neyi Amaçlıyor?

Hacı Bayram Veli’yi Yetiştiren Şehir

Mısrasıyla Başlayan Şiirden Hareketle Hacı Bayram-ı Veli’de Şehir Tasavvuru

44

Prof. Dr. Canseyit TÜYMBAYEV: “Ankara Şu Anda Tüm Şehirler Arasında Örnek Bir Şehir”

58 CER MODERN: 66 NALLIHAN: 86

ANADOLU TARÙHÙ.ÙN BÙL'%äÚ!HÙ$Ù: Anadolu Medeniyetleri Müzesi

Bir Mavi Tren Bizi SanatÛn Kalbine Götürecek

Malazgirt’ten Köro͛lu’na, Tapduk’dan Bizim Yunus’a Medeniyet ve Kültür De͛erlerine Bir Gezinti

100 ANKARA’DA 106 21. YÜZYIL 122 KENTLERÙ.ÙN Ù$%!L 130 ANKARA T!Ú):

Andezit’in Hikayesi

Kent Kültürü ve Kentlilik Bilinci

YabancÛSH΅ma Sorunu

Kentler Zirvesi

136

BETON DUVARLAR ARASINDA GÜLLER AÇTI 15 Temmuz Gecesi Ankara

Devletin ve hükümetin merkezi olarak Ankara 15 Temmuz darbe girJƾJNJOJOBOB hedefiydi.


74

Dosya Toplantısı: Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek İle Ankara ve 15 Temmuz’a Bakış

Üç Kelime ile Ankara: Feraset, Cesaret, Metanet

ehir Aratrmalar Dergisi

ISSN: 2547-9709

Yl 2016 • Say 1 • Aktüel Hakemli Dergi • 4 ayda 1 Yaymlanr

Ankara Büyükehir Belediyesi Adna Sahibi

Recep TEZCAN

Genel Yayn Yönetmeni

Prof. Dr. Birol AKGÜN hsan Yamur MEK Zeliha YAYKIRAN Prof. Dr. Ahmed Cahid HAKSEVER

Editörler

Yayn Koordinatörü ve Sorumlu Yaz leri Müdürü

Nedim MERAL

Yayn ve Danma Kurulu

Birol AKGÜN (Prof. Dr.) Yusuf AHN (Prof. Dr.) Asm BALCI (Doç. Dr.) Çidem ULUSOY (Doç. Dr.) Mehmet Akif KREÇC (Doç. Dr.) Mehmet Akif SARIKAYA (Doç. Dr.) Yusuf TEKN (Doç. Dr.) Derya ÇALAR (Dr.) Hasan TAÇI (Dr.) hsan AKTA Talha KÖS

e-mail

bilgi@ sehirarastirmadergisi.org Uur Mumcu Sk. No:24 Çankaya/Ankara

Adres Telefon

0312 448 1142

AR Proje S. Bilal NUR

AR Proje Koordinatörü Kapak Görseli

M.Fatih KARA

Yapm ›ƒ’Ǐǡ ƒŒƒ•ǡ ŠƒŽŽƒ‹Ž‹ç‹Ž‡”

58

66

Yapm Koordinatörü

Mehlika GDER Mustafa CNGÖZ

Görsel Yönetmen Adres

Kemer Sk. No: 10/A GOP/Ankara

Telefon

0312 446 85 65

Bask

Semih Ofset Ankara

Adres

Büyük Sanayi Çilingir Sk. 26/47 skitler/Ankara 0312 341 40 75

Telefon Yayn Türü:

100

106

Ylda 3 say yaymlanr. Yerel süreli yayn. Ücretsizdir.

Dergimizde yaynlanan yazlardan kaynak belirtmeksizin tamamen veya ksmen alnt yaplamaz. Dergimiz Basn-Yayn ilkelerine uymay taahhüt eder. Dergimizde yaynlanan yazlarn doruluu, sorumluluu yazarlarna aittir.

si rmalar Dergi li ehir Arat Hakem

Aktüel ay 1 • 16 • S Yl 20

ayml da 1 Y • 4 ay

Dergi

a: Hacı Bayram ıyor? Ankar Merkezi Neyi Amaçl Başlayan Şiirden Araştırmaları ış” Mısrasıyla Şar: Ankara Şehir ’ım Bir Şâr Yaratm yit Tüymbayev: Şehir “Çalab Prof. Dr. Canse Veli’yi Yetiştiren nin e Şehir Tasavvuru Anadolu Tarihi Bayram-ı Veli’d Bir Şehir” Hareketle Hacı Arasında Örnek Mavi Tren Bizi Tüm Şehirler Modern: Bir Anda Cer Şu a i “Ankar ’dan Bizim iyetleri Müzes Anadolu Meden Köroğlu’na, Tapduk Bilge Şahidi: an: Malazgirt’ten Andezit’in Ankara Taşı: Götürecek Nallıh Bir Gezinti Sanatın Kalbine rinin erine Kentle Değerl 21. Yüzyıl iyet ve Kültür Yunus’a Meden Ve Kentlilik Bilinci lar Arasında a’da Kent Kültürü Beton Duvar Zirvesi Hikayesi Ankar İdeal Kentler Sorunu Yabancılaşma Ankara Temmuz Gecesi Güller Açtı 15

»

»

122

130

anr

»

»

»

»

»

»

»

»

»

: Toplantısı

Dosya BAŞKANI BELEDİYE BÜYÜKŞEHİR15 TEMMUZ’A BAKIŞ ANKARA A VE K İLE ANKAR MELİH GÖKÇE

Üç Kelime ile

Ankara:

Feraset

Cesaret

Metanet www.sehirarastirmadergisi.org


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

6

ŞAR:

Ankara Şehir Araştırmaları Merkezi Neyi Amaçlıyor? Prof. Dr. Birol Akgün / ŞAR Bilim Kurulu Başkanı


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

7

“Halkın değerlerini, kimliğini ve beklentilerini de dikkate alarak şehrin sorunlarını ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik akademik araştırmalar yapmak, çözüm önerileri geliştirmek ve böylece Türkiye’nin entelektüel birikimini Ankara’nın hizmetine sunmayı amaçlamaktadır.”

Ş

ehir Araştırmaları Merkezi (ŞAR) Ankara Büyükşehir Belediyesi bünyesinde yeni kurulan bir merkez olup, Başkent Ankara’nın sosyal, ekonomik, kültürel ve idari dönüşüm dinamiklerini incelemek; halkın değerlerini, kimliğini ve beklentilerini de dikkate alarak şehrin sorunlarını ve toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik akademik araştırmalar yapmak, çözüm önerileri geliştirmek ve böylece Türkiye’nin entelektüel bi-

rikimini Ankara’nın hizmetine sunmayı amaçlamaktadır. Türkiye’nin son yarım asırlık süreçte kırsal-şehir nüfusu dengesinin radikal biçimde yer değiştirdiği ve hükümetlerin ve yerel siyasetin karşılaşılan sorunlara el yordamıyla çözüm bulmaya çalıştığı dönemler artık geride kaldı. Evet, Ankara dahil pek çok yerde çarpık şehirleşmenin ortaya çıkardığı alt-yapı eksikliğinden eğitime, sosyolojik entegrasyondan ekonomik eşitsizliklere kadar pek çok devasa sorunun çözümü konusunda Türkiye son yıllarda çok önemli düzeltici mekanizmaları devreye soktu ve ciddi ilerlemeler sağladı. Fakirliği azaltmada, modern altyapıya sahip konut stoku üretmede, hızlı ve ulaşılabilir ulaşım imkanlarının artırılmasında, şehir sakinlerinin

toplumsal entegrasyonunu hızlandıracak demokratik katılım imkanlarının artırılmasında önemli adımlar atıldı. Örneğin bazıları eleştirse de, TOKİ eliyle konut üretimi Türkiye’de önemli bir ihtiyaca cevap verdi. Kentsel dönüşüm politikaları ile 1970’li yıllardan itibaren oluşan fakirlik ve yoksunluk alanları ortadan kaldırıldı. Şehirlerde belediyeler eliyle açılan mesleki eğitim kursları hızlı şehirleşmenin kurbanları olan “çevrenin” sakinlerine toplumda kendilerinin tutunmasını sağlayacak iş bulma fırsatları sundu. Ancak günümüz Türkiye’sinde yaşayan dijital çağın çocukları için, geçmişten devralınan bu toplumsal sorunların çözülmesi yeterli görünmüyor. Şehirleri-


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

8

mizde yükselen yeni orta sınıfların, yani refah toplumunun çocuklarının beklentileri farklılaşıyor. 1960 ve 1970’li yıllarda başat sorun olarak görünen ve gelişme, ilerleme ve modernleşme paradigmasının amacını oluşturan barınma, ulaşım, sağlık ve eğitim gibi imkânların herkese olabildiğince eşit biçimde sunulabilmesini önceleyen yaklaşımlar toplumun bazı kesimleri için hala önemini korusa da, elinde tabletlerle büyüyen bilgi-toplumunun yeni (post-modern) nesli

bunların ötesinde şeyler de bekliyor. Yeni nesiller modern şehrin imkanlarını bir nimet olarak değil, zaten olması gereken doğal hizmetler olarak algılıyor. Onlar medya üzerinden duydukları, gördükleri akıllı şehir, dijital ya da ideal kent konseptiyle büyüyorlar. Bilgiye hızla ulaşmak istiyorlar. Şehirlerde yeni kütüphaneler açılmasından, kendi tarihi ve kültürel kimliklerine uygun mekan ve konut tasarımına kadar geniş bir hayal alemleri ve beklentileri var.

Ankara-ŞAR yalnızca dünyadaki şehirler, şehirleşme, şehirlileşme alanındaki trendleri ve tecrübeleri takip eden, akademik ve siyasi tartışmaları ülkemize taşıyan bir akademik merkez olarak kalmayacak; Türkiye’deki şehircilik tecrübesini dünyaya aktaracak bir vasat teşkil edecektir.


Bu anlamda Ankara, geleneğin mutlak etkisinde olan İstanbul’dan biraz farklı olarak, Anadolu’nun tarihsel değerleriyle modern bir şehrin nasıl inşa edilebileceğini gösterme fırsatına sahiptir. Geleceğini dünyasını ise kuracağımız şehirler ve şehir modelleri belirleyecek. Batıdan ve doğudan başarı örneklerini taklit etmek ve daha iyisini yapabilir hale gelmek çok ve çok önemli bir mesafeyi aştığımızı gösteriyor. Şimdi kendi özgün şehir tasarımımızı geliştirmek ve bunu yaparken de kendi tarih ve medeniyet kaynaklarımıza yönelmek durumundayız. Bu anlamda Ankara, geleneğin mutlak etkisinde olan İstanbul’dan biraz farklı olarak, Anadolu’nun tarihsel değerleriyle modern bir şehrin nasıl inşa edilebileceğini gösterme fırsatına sahiptir. Kendi medeniyet terkibini bu şehirde kurmak, yaşatmak ve dünyaya örneklik ede-

9 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Dolayısıyla Türkiye’de 1990’larda başlayan kalkınmacı-modernleşmeci yerel siyaset ve belediyecilik anlayışı ve bunlara ilave olarak 1990’lı yıllardaki sosyal belediyecilik yaklaşımlarının Türkiye’ye kazandırdığı tecrübeler elbette ki hala çok önemli. Ancak 21. Yüzyılda küresel sistemdeki güç değişimleri ve sosyo-ekonomik değişim trendleri Türkiye’yi yeni paradigmalar geliştirmeye zorluyor. Bir yandan şehirlerdeki mühendislik harikası, büyüleyici ve göz kamaştırıcı kalkınma projelerine devam ederken, diğer yandan da şehirlerimizi nasıl daha insani ve yaşanabilir hale getirebiliriz tartışmasını yapmalıyız. Zira Türkiye bugünlerde dünya devletler liginde iddia sahibi bir ülke olarak adından çokça söz ettiriyor.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

10

bilme imkânı vardır. Unutmayalım ki, şehirler hem yükselen medeniyetlerin ana rahmidir hem de medeni değerlerin taşıyıcısı ve yeniden üretildiği mekânlardır. Böylesi kritik bir tarihsel konjonktürde Ankara Büyükşehir Belediyesi bünyesinde bir araştırma merkezinin kurulması son derece isabetli bir siyasi karar olduğu gibi, Ankaralılar ve aslında tüm Türkiye adına büyük bir fırsat olarak da görülmelidir. Artık üniversitelerde kentsel tasarım bölümlerinin açıldığı ve şehirleşme alanında özel yüksek lisans programlarının oluşturulduğu bir dönemde, Ankara-ŞAR yalnızca dünyadaki şehirler, şehirleşme, şehirlileşme alanındaki trendleri ve tecrübeleri takip eden, akademik ve siyasi tartışmaları ülkemize taşıyan bir akademik merkez olarak kalmayacak; Türkiye’deki şehircilik tecrübesini dünyaya aktaracak bir vasat teşkil edecektir. Aynı zamanda ŞAR,

şehircilik alanındaki Anadolu’nun insan odaklı değerler sistemini inter-disipliner çalışmalarla araştırıp bugünkü şehirlerimizi yöneten siyasi kadroların hizmetine de sunacaktır. Artık geçmişin toplumsal travmalarını arkamızda bırakmalıyız. Amacımız geleceğin Türkiye’sini inşa ederken, Farabi’nin idealize ettiği “Erdemli şehirleri” ve Aristo’nun ifade ettiği “yaşanabilir toplumu” nasıl kurabileceğimize odaklanmak olmalıdır. Anadolu topraklarının insani birikimi ve tarihimiz bize cesaret vermektedir.

Merkezin ismi nereden geliyor? Araştırma merkezinin isminin ŞAR olması tesadüfi değildir. Ankara’nın Müslüman Türk kimliğini kazanmasındaki kurucu aklı ve geleneği temsil eden ve şehrin Piri ve manevi mimarı sayılan Hacı Bayramı Veli’nin meşhur şiirinden ilham alınarak bu isim seçilmiştir. Pir der ki:

Çalabım bir şar yaratmış İki cihan arasında Bakıcak didar görünür O şarın kenaresinde Nagihan bir şara vardım Anı ben yapılır gördüm Ben dahi bile yapıldım Taş ve toprak arasında Şakirtleri taş yonarlar Yonup üstada sunarlar Mevlanın adını anarlar Taşın her paresinde Ol şardan oklar atılır Gelür sinem batılır Aşıklar can satılır Ol şarın bazaresinde Şar dedikleri gönüldür Ne alimdür, ne cahildür Aşıklar kanu sebildür Ol şarın kenaresinde Bu sözüm arif anlar Cahiller bilmeyüp tanlar Hacı Bayram kendi banlar Ol şarın banaresinde


Tarih boyunca her medeniyetin kendi inceliklerini ve kültürel değerlerini mekânsal bağlamda ancak kendi şehirlerinde insanlığa sunduğunu ifade etmek gerekir. Şehirler aynı zamanda bir kültürün nesilden nesile aktarıldığı ve harmanlandığı yerlerdir. Bir medeniyetin, kültürün ve değerler sisteminin ürettiği rafine dil, konuşma, davranış kalıbı ve ince zevklerinin öğrenilmesi sürecidir şehirlileşme. Ankara’nın şehriara’sı (şehrin süsü) olan Hacı Bayramı Veli, Nagihan bir şara vardım/Anı ben yapılır gördüm. Ben dahi bile yapıldım/Taş ve toprak arasında derken tam bu harmanlanmayı anlatır. Gelip kendi postunu eski Roma medeniyetinin şehirdeki zirve eseri sayılan Agustus tapınağının yanına sermiş ve kendinden önce bu şehirde yaşamış ve iz bırakmış bir medeniyetin değerleri ile yüzleşmekten kaçınmamıştır. Bu derin tevazu içindeki ince başkaldırı, kendi değerlerine duyulan güvenin ve imanın tezahürüdür. Geliştirdiği insan yetiştirme metodoloji ve tevazu içindeki müthiş bir direniş ruhuyla kendi yaşadığı çağda Moğol tehdidinin yarattığı hercü merc ve siyasi kaosa rağmen Anadoluyu dimdik ayakta tutan Horasani fütüvvet ruhunu Ankara’ya nakşetmiştir o.

Yeni Türk devletinin temelleri bir Cuma günü Hacı Bayramın huzurunda okunan hatmi şerifler ve dualarla atılacaktır.

Ankara’ya üflediği, bazı kitaplardaki ismiyle Hacı Paşa’nın medeniyet ruhu gün gelecek yeni bir devlet kurulurken kurtuluş savaşını yönetecek olan komutanlara ilham kaynağı olacak, yeni Türk devletinin temelleri bir Cuma günü Hacı Bayramın huzurunda okunan hatmi şerifler ve dualarla atılacaktır. Yine gün gelecek, beylikler dönemindeki ya da fetret devrinde Anadoluyu siyaseten ayakta tutan o kurucu ruhun aşıladığı direniş bilinci, 2016’nın 15 Temmuz gecesinde aniden nüksedecek ve içimizdeki hainlerin suratına balyoz gibi inecektir. Uçaklar, tanklar ve helikopterlere karşı çıplak elleriyle direnen ve 147 şehit vererek darbeyi durduran Başkent Ankara’nın direniş motivasyonunun nereden kaynaklandığını merak edenler şehrin/şar’ın derin toplumsal köklerini araştırmaları ve Pirler piri Hacı Veli’nin bu topraklara ektiği iman, irfan ve vatan sevgisinin tohumlarını hatırlamaları yeterlidir. Kökleri Türkistan’da atılan Yesevi irfan geleneğinin Anadolu’daki devamı ve sosyal bir tezahürü olan ahilik ve fütüvvet ruhunun temayüz etmiş müşahhas temsilcisi olan Ankara’nın manevi mimarı Hacı Bayramı velinin, “Bu sözüm arif anlar” mısraındaki arifleşme sürecini belki de insanın şehirlileşmesi yani tekamül süreci olarak da okumak gerekir. Bu olgunlaşma ve Ankara’nın irfan ruhunu yeni nesillere aşılama/mayalama rolü ise halen devam ediyor. Cumhuriyetimizin başşehri olarak Ankara, bugün Türklerin on asırdır yürüttüğü İslam aleminin ve tüm insanlığın manevi yükünün taşıyıcısı olma sorumluluğunu üstlenmiş durumda. ŞAR bu ruhu keşfetmek ve daha ileriye götürmek için kurulmuştur. Hayırlı olsun.

11 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Büyük Pir o günün şartlarında Türkler arasındaki “şehir” kelimesinin yaygın söylenişi olan “şar” sözünü kullanır ve şarı/şehri de insanın gönlüne ve kalbine benzetir. Şehir insana kendi ruhu ve kimliği ile çepeçevre sararken, insan da taş ve toprak üzerine kurulu şehri sabırla yonta yonta, ilmek ilmek işleye işleye kendi medeniyet değerleri ile bezer. Karşılıklı bir etkileşim vardır şehirle insan arasında. Bazen şehirler insanlara kendi imkânlarını sunarak yeteneklerini geliştirirler (olgunlaştırırlar) ve zamanla tanınır, bilinir hale getirirler; yani meşhur ederler. Kimi zaman da insanlar ürettikleri eserleri ile şehirleri imar ve inşa ederek meşhur ederler. Zaten şehir kelimesinin sözlüklerdeki bir başka anlamı da “çok bilinen”, şöhretli şeydir. Şehir ile şöhret arasındaki bu semantik bağlantının belki de günümüz Türkiye’sindeki yansımalarından biri “şehirli” olmak sözünde mündemiçtir. Esasen şehirli olmak, şehirleşmek ve şehirlileşmek kavramları derin anlamlar içeren ve değer yüklü kavramlardır. Tıpkı Arapçadaki medeniyet ve Medine (şehir) arasındaki ilinti gibi. Medeniyetler, medinelerde yani şehirlerde doğar ve yaşarlar; karyelerde (köy) değil. İngilizcede şehir için kullanılan city kavramı ile eski Yunandaki şehir devletlerini ifade için kullanılan polis sözcüklerinin özünde de hep civilite yani uygarlık anlamı vardır. Yanlış anlaşılmamak adına şehir ile medeniyet arasındaki zorunlu bağlantı mutlaka Yunan, Roma, ve Batı eksenli olarak okunmamalıdır. Tam tersine tarih boyunca her medeniyetin kendi inceliklerini ve kültürel değerlerini mekânsal bağlamda ancak kendi şehirlerinde insanlığa sunduğunu ifade etmek gerekir. İstanbul’un, Medine’nin, Bağdat’ın temsil ettiği gelenekler ile New York’un ve Londra’nın temsil ettikleri gelenekler aynı değildir, olamaz da.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

12

Ankara:

Hacı Bayram Veli’yi Yetiştiren Şehir Prof. Dr. Seyfettin ERŞAHİN Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

1. Uluslararası Hacı Bayram-ı Veli Sempozyumunda sunulan tebliğin tam metnidir. Sempozyum, 25-26 Mayıs 2016 tarihlerinde Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin destekleri ile Kalem Eğitim Kültür Akademi Derneği tarafından düzenlenmiştir.

Özet Hacı Bayram Veli, Türkiye Türk tarihinin, hassaten de Ankara’nın önemli şahsiyetlerinden biridir. Hacı Bayram’ı yetiştiren şehir Ankara’dır. Tarihin en kadim şehirlerinden olan Ankara, sosyal, ekonomik, kültürel yönlerden büyük adamlar yetiştirmiştir. Hacı Bayram bunlardan biridir. Biz bu çalışmada, Hacı Bayram’ın yetiştiği zaman dilimindeki Ankara’nın, etnik, dini, ekonomik, kültürel yönlerini; aynı zamanda bir Müslüman Türk şehri haline gelmesini ortaya koymaya çalışacağız.

Giriş Hacı Bayram Veli (1352-1430), Ankara

Çubuk Suyu/Çayı’nın sol kıyısındaki Solfasol (Solfasıl veya

Zülfazıl) köyünde 14. Yüzyılın ikinci yarısında doğan bir Türk mutasavvıfıdır. Osmanlı Ankara’sında yaşamıştır. Ancak Ankara’nın Osmanlılardan önce Sel-


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

13

çuklulardan başlayıp Ahiler İdaresi’ne kadar uzanan bir Müslüman Türk hâkimiyeti dönemi vardır. Hacı Bayram Veli’nin Ankara’sını maddi ve manevi ba-

kımdan şekillendiren büyük ölçüde bu zaman dilimi olmuştur. Biz esasen Hacı Bayram’a yurt/vatan olan, onu yetiştiren Ankara’dan, kısmen de Hacı Bayram’ın

inşa ettiği Ankara’dan bahsedeceğiz. Başka bir ifade ile “Acaba Hacı Bayram nasıl bir Ankara’ya doğdu ve onu maddi-manevi olarak nasıl imar etmeye çalıştı?”


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

14

Ankara Savaşı

https://i.ytimg.com/vi/SKTLoo14UoM/maxresdefault.jpg

sorusuna cevap arayacağız. Bir anlamda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu bakışına muttali olmaya çalışacağız:

Derebeylik (feodalite) rejiminin hüküm sürdüğü Avrupa; büyük çapta dini, siyasi sosyal ve ekonomik sorunlarla boğuşmak durumunda, Yüzyıl Savaşları (1337-1453), Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasında mücadeleler ve büyük mezhep ayrılıkları (13781429) yaşamaktaydı. Çok defa Ankara ovasına bakarken Hacı Bayram’ın ömrünün sonuna kadar müritleriyle ekip biçtiği tarlaları düşünürüm. Acaba hangi tarafa düşüyordu? Belki de kendi yattığı camiin bulunduğu yerlere yakındı. Bütün ova onun zamanında imece ile işleniyordu. An’ane Hacı Bayram’la İstanbul fethinin manevî ve nu-

ranî yüzü olan Akşemseddin’i bu ovada karşılaştırır.1 Anadolu’nun en kadim yerleşim yeri ve şehirlerinden olan Ankara’nın, kuruluşundan 14. yüzyıla kadar Romalılaşma, Bizanslaşma, İslamlaşma-Türkleşme gibi geçirdiği dönüşümler siyasi ve kültürel yapısı yanında sosyo-ekonomik yapısını ve kentleşmesini önemli ölçüde etkilemiş ve değiştirmiştir. Söz konusu ettiğimiz zaman dilimi Anadolu ve Ankara’da bir dönemin bitişi, bir dönemin başlangıcıdır. 11. Yüzyılda başlayıp 13. Yüzyılda kemale eren Selçuklu devri bitmiş, 14. Yüzyılın başlarından itibaren bir cihan devletine doğru giden altı asırlık Osmanlı devri başlamıştır.

14.-15. Yüzyıllarda Dünyanın Durumu Hacı Bayram Veli’nin Ankara’sını anlamaya yardımcı olması bakımından o dönemin dünyasına bir göz atmak istersek; Ortaçağ kıskacından çıkmaya çalışan Avrupa devletleri ve toplumları he-

nüz dahili ve harici çekişmelerini tamamlayıp siyasi, sosyal ve dini birliklerini temin edememişlerdi. Konstantinopolis civarında adeta bir şehir devleti gibi sıkışıp kalmış, Bizans, Doğu Avrupa’da birbirleriyle mücadele halinde Sırp, Bulgar ve Macar Krallıkları; Arnavutluk, Bosna, Hersek, Eflâk, Boğdan ve Erdel Beylikleri, Lehistan Krallığı, Litvanya Dükâlığı, Moskova Knezliği; Orta Avrupa’da Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu; İtalya Yarımadasında Venedik ve Ceneviz Cumhuriyetleri, Napoli Krallığı; İspanya’da Müslüman Beni Ahmer Devleti yanında, Hıristiyan Kastilya ve Aragon Krallıkları, Batı Avrupa’da İngiltere ve Fransa devletleri vardı. Rusların bir kısmı da Altınordu Devleti’nin hâkimiyetinde idiler. Derebeylik (feodalite) rejiminin hüküm sürdüğü Avrupa; büyük çapta dini, siyasi sosyal ve ekonomik sorunlarla boğuşmak durumunda, Yüzyıl Savaşları (13371453), Ortodoks ve Katolik kiliseleri arasında mücadeleler ve büyük mezhep ayrılıkları (13781429) yaşamaktaydı. Bununla


Uzak Doğu’da, Japonya önemli bir varlık gösteremese de Çin’de Ming Hanedanı (1368-1644) ticari gemilerini büyük denizlere açacak düzeyde yeni bir gelişme hamlesi başlatmıştı. Kuzey Amerika’da Aztekler Tenoçtitlan’ı kurmuşlar(1325), Güney Amerika’da İnka İmparatorluğu en parlak dönemi yaşıyordu. Afrika’da Benin İmparatorluğu (1440-1897) gelişmesini sürdürürken Müslüman Timbuktu medeniyeti de ortaya çıkmıştı.

Yıldırım Bayezid döneminde,Osmanlının Avrupa ilerleyişini Timur Ankara Savaşıyla bir süre durdurdu. Bunun akabinde Fetret Devri yaşandı. I. Mehmed (Çelebi) yönetimini güçlendirerek Osmanlı Devletini toparladı. II. Murad döneminde Osmanlı Devleti tekrar büyümeye başladı. İslam Dünyasında bu dönemde Endülüs’te Müslümanlar parçalanmış, İspanyollar Reconquista’da (yeniden fetih) önemli mesafe kat etmişlerdi. Kuzey Afrika’daki küçük Müslüman hanedanlar varlıklarını sürdürüyorlardı. Hindistan’da Tuğluklar yaklaşık 1320’den 14. yüzyılın sonuna kadar varlığını koruyan güçlü bir devlet kurmuştu. Orta Doğu’da etkili olan Memlükler, zaman zaman Fırat ve Torosları geçerek Anadolu’ya yönelmişlerse de bu hamleleri güneydoğu Anadolu ile sınırlı kalmıştı. Anado-

lu’da üç devlet birlik ve beraberliği sağlama yolunda adımlar atıyorlardı. Bunlardan Karamanoğulları Selçukluların varisi oldukları iddiasıyla ortaya çıkarken Eratnaoğulları İlhanlıların devamı şeklinde kendini gösteriyordu. Osmanlılar ise meşruiyetlerini daha ziyade “gâzâ” üzerine kurmaya çalışıyorlardı. Doğu Anadolu’da Karakoyunlular ve Akkoyunlular gibi güçler de hükümranlık mücadelesine girmişlerdi. Timur Türkistan’dan büyük bir güç olarak çıkıp İran, Anadolu, Batı Hindistan, Orta Doğu ve Altınordu topraklarının önemli bir kısmında hâkimiyet kurmaya girişmişti. Bu arada Osmanlılar  Trakya’ya geçip 1361’de Edirne’yi başkent yaptılar. Yıldırım Bayezid döneminde (1389-1402) Osmanlının Avrupa ilerleyişini Timur Ankara Savaşıyla (1402) bir süre durdurdu. Bunun akabinde Fetret Devri (1402-1413) yaşandı. I. Mehmed (Çelebi) (1413-1421) yönetimini güçlendirerek Osmanlı Devletini toparladı. II. Murad (1421-1451) döneminde Osmanlı Devleti tekrar büyümeye başladı.

Ankara Adı Bir coğrafyanın, şehrin veya yerleşim yerinin mensup olduğu kültür ve medeniyeti gösteren önemli işaretlerden biri adıdır. Ankara adı, (Ankyra, Ancyre, Ankras, Angara, Angora, Engürü, Engüriye) bir iki ses değişikliği

ile bugüne kadar gelmiştir. Kadim dünyanın pek çok yerinin adlandırılmasında, 7. Yüzyıldan itibaren İslam medeniyetinin ortaya çıkmasıyla hegemonya kısmen kırılmış olsa da Batı’dan GrekRoma, Doğu’dan Farslar binyıllardır birbirleriyle mücadele etmişlerdir. Ankara için de bu söz konusudur. Her ne kadar Frigyalılar zamanında “Ankyra” adının “gemi çapası” anlamına gelen “anker”den türediği söylense de hemen Grek-Roma geleneği devreye girerek şehri Galatların kurduğunu ve Mısırlılarla yaptıkları deniz savaşında zafer ganimeti olarak aldıkları gemi çapasından esinlenerek şehirlerine de Ankyra adını verdiklerini ileri sürer. Fars geleneği ise bu adın üzüm manasındaki Farsça “engür” sözcüğünden geldiğini iddia eder.2

Selçuklular döneminde kalın surlarla çevrili olması ve askeri öneminden dolayı Daru’l-hısn adıyla da anılan Ankara’nın bir diğer unvanı da Darü’l-celal idi. Danişmendnâme’de (11. Yüzyıl) ve Battal Gazi Destanı’nda (12. Yüzyıl) Ankara Mamuriye, Engüri ve Engüriyye adları ile de anılmıştır.

15 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

birlikte 15. Yüzyılın başlarında ortaya çıkan Rönesansla birlikte Afrika’yı keşif gezileri (1430’lar), ilk matbaanın kuruluşu (1450) gibi Avrupa’da kurtuluş girişimleri vardı.


16 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

burada kaydetmek yerinde olacaktır: “Ankara şehrinin kadim adında tarihçilerin görüşleri muhtelif olup bazıları Amâriya, bazıları Amâriyye, bazıları Angara, Engüriye ve Kala’a-i Selâsil ve bazıları dahi Amûdiye olmak üzere görüşler ileri sürmüşlerse de Ravzatu’l-Ahbab’ın muhtevasını içeren Kâmus söz konusu şehrin kadim adını Amûr adındaki zata nispetle Amûriye olmak üzere tetkik etmiştir ki bu Amûr’un nesep zinciri dokuzuncu nesilde Hz. Nuh (as)’ın oğlu Sam’a ulaşır. Amûr’a nisbeti söz konusu şehrin kıdemine delalet eder.”6

Ankara ve çevresi, Türkler için, Kale’nin askeri ve stratejik önemi yanında tarım ve hayvancılığa elverişli coğrafyasıyla da önem arz ediyordu. Ahi Şerafeddin Türbesi

http://www.panoramio.com/photo/49648108

Bu bağlamda Müslümanlar Ankara’yı fethettikten sonra adlandırmada bazı adımlar atmışlardır. Eski Müslüman coğrafyacılarda şehrin adı Ankara şeklinde geçmekle beraber kimi Müslüman müellifler buraya, kalesinin bir kaç kademeli olmasından dolayı olsa gerek “Zatu’s-Selasil” veya “Selasil” demişlerdir. 13. Yüzyıl başlarında Yakut ve İbnu’l-Esir’de “Ankira”, “Anguriya” ve “Engüriya” imlaları da görülür. Bu

gelişme Türklerin dilinde Fars kaynaklı Engürü şeklini almıştır.3 Selçuklular döneminde kalın surlarla çevrili olması ve askeri öneminden dolayı Daru’l-hısn adıyla da anılan Ankara’nın bir diğer unvanı da Darü’l-celal idi.4 Danişmendnâme’de (11. Yüzyıl) ve Battal Gazi Destanı’nda (12. Yüzyıl) Ankara Mamuriye, Engüri ve Engüriyye adları ile de anılmıştır.5 Osmanlının Ankara’nın adını, bir peygamber soyuna, Hz. Nuh’a bağlayan resmi duruşunu

Ankara’nın Müslüman Türklerin Hâkimiyetine Girmesi İslamiyet’in doğduğu yıllarda Doğu Roma (Bizans) yönetimindeki Ankara, Müslümanların ulaşmak istediği şehirler arasındaydı. Abbasi halifesi Mehdi’nin 775’te bir ordu göndermesiyle başlayan Müslüman seferleri daha sonraki dönemlerde de devam etmişse de kalıcı zafer ancak Müslüman Türklerle başarılmıştır.7 11. Yüzyılın son çeyreğinde Türklerin hükümranlığına giren Ankara bir Müslüman Türk şehri


Ankara ve çevresi, Türkler için, Kale’nin askeri ve stratejik önemi yanında tarım ve hayvancılığa elverişli coğrafyasıyla da önem arz ediyordu. Büyük bir siyasi ve askeri güç olarak Türkistan’dan, batıya ilerleyen Selçuklu Türkleri, Malazgirt Zaferi’nden (1071) iki yıl sonra Ankara’ya girmişlerdir (1073). Şehri ilk fetheden Türk komutanının bir Danişmendli olması yanında bizzat Selçuklu sultanı olması da söz konusudur. Türkler I. Haçlı Seferi sırasında, 1101’de Bizanslılara terk etmek zorunda kaldıkları Ankara’ya Danişmendli Türkleri önderliğinde tekrar girmişler ve kalıcı hâkimiyetlerini kur muşlardır (1127).8 Selçuklu sultanı I. Mesud (11161156) Ankara’yı kendi hâkimiyetine almıştır (1143). Şiir ve sanatı seven Sultan, edebiyatçı ve sanatçıları toplayarak burayı bir ilim ve kültür merkezi yapmaya çalışmıştır. II. Kılıç Arslan (1156-1192), ülkeyi oğullarına ikta olarak taksim ettiğinde Ankara Muhyiddin Mesud’a düşmüştür. Şehir bir süre Muhyiddin ile kardeşi Süleyman Şah arasındaki iktidar mücadelesine sahne olmuştur. I. İzzeddin Keykavus’un (1211-1220) Selçuklu tahtına oturmasına razı olmayan küçük kardeşi I. Alâeddin Keykubad (1221-1237) da mücadelesinde yaklaşık üç yıl Ankara’da kalmıştır. Selçuklular döneminde Ankara’da umumiyetle hep bir şehzade bulunmuştur.

Anadolu 13. Yüzyılda önemli değişim ve dönüşümlere sahne olmuştur. Türkmen gruplarının desteklediği Baba İshak isyanı (1240) Anadolu Selçuklu Devleti’nin gücünü ve otoritesini sarsmıştı. Bu arada 13. Yüzyılın ilk çeyreğinde İslam dünyasına yönelen Moğollar Kösedağ Savaşı’nda (1243) Selçuklu ordusunu yenerek Anadolu’nun önemli bir kısmını ele geçirmişlerdir. Moğol istilası sonrasında II. Gıyaseddin Keyhüsrev (1237-1246), kısa bir süre Ankara’yı hareket merkezi edinmiştir. Moğolların Müslüman coğrafyaları işgali İslam dünyasında etkileri yüzyıllarca devam eden siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik ve dini sonuçlara yol açmıştır. Bu istiladan kaçan Oğuz-Türkmen boyları yoğun olarak Anadolu’ya yönelip daha çok o zamanlar “uc” denen Batı Anadolu’daki Bizans sınırlarını yurt tutmuşlardır. Bu olgu Anadolu’nun sonraki siyasi, kültürel, dini, sosyal ve ekonomik haritasını belirleyecek olan süreci başlatmıştır.9 Ankara’da Selçuklu hâkimiyetinin fiilen ne zaman sona erdiği tam olarak bilinmemektedir. Ancak, Osmanlı Devleti’nin kurulduğu yıllarda (1299) burada III. Alâeddin Keykubad’ın (1298-1302) hükmünün geçtiği, 1304’lerde ise Moğol-İlhanlı yönetimine girdiği ileri sürülmektedir. Ankara, bu tarihten, son İlhanlı genel valisi Hasan Celayir’in 1341’de Anadolu’yu terk ettiği yıla kadar Moğolların boyunduruğu altında kalmıştır. Moğolları takiben bölgede bir süre Eratnaoğulları ve Germiyanoğulları hâkimiyet kurmuştur. Bununla beraber söz konusu hükümranlıklar resmen olsa da aslında Ankara’da yönetim Ahiler hükümetindeydi (12901354).10

17

Osmanlılar Ankara’ya başlangıçta güvenlik penceresinden bakmışlar ve yol kavşağı olması sebebiyle stratejik konumundan yararlanmışlardır. Ankara Ahilerinin Osmanlı Devleti’ne Katılması Ankara, Hacı Bayram’ın çocukluk yıllarında Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. Bu şehrin Osmanlı mülküne katılması çok önemliydi. Osmanlılar Ankara’ya başlangıçta güvenlik penceresinden bakmışlar ve yol kavşağı olması sebebiyle stratejik konumundan yararlanmışlardır. Alâeddin Keykubad’ın Ertuğrul Gazi’ye Ankara civarındaki Karacadağ’ı yurtluk olarak vermesi gibi tarihi-nostaljik hatıraların yanında, söz konusu şehir Anadolu Beyliklerine karşı sağlam bir kaleydi. İç Anadolu bölgesindeki Eratnalılar ve Karamanlılar Osmanlılarla bölge için hâkimiyet mücadelesi veriyorlardı. Ankara, özellikle, Osmanlı-Karamanlı nüfuz mücadelesinin kırmızı hattıydı. Dahası Osmanlılar doğudan gelen kalabalık Türk boylarına yeni yerleşim yerleri bulmak için batıya, Avrupa’ya doğru ilerlemek zorundaydılar. Bu amaca yönelik olarak Orhan Gazi, oğullarından Süleyman Paşa’yı batı yönünde fetihlerde görevlendirdi. 1345’te Rumeli’ye geçen Süleyman Paşa’nın Osmanlı’nın bu yöndeki hâkimiyetini kalıcı kılabilmesi için Anadolu’daki otoritesini tartışmasız ve rakipsiz hale getirmesi gerekiyordu.

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

olarak orta zamanlarda önemini sürdürmüştür.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

18

Ahi Elvan Camii http://www.3boyutlumekanlar.com/ulke/turkiye/ankara/detay_ahi_elvan_camii_(ankara-altindag).htm

Bütün bu mülahazalarla, Süleyman Paşa 1354’te Ahilerin elindeki Ankara’yı aldı. Bu arada Ahilerin de yardımı ile tahta geçen ve kendisi de bir ahi olan I. Murad (1362) Anadolu’da egemenliğini tam olarak sağlamak için yola çıktı. Eratnalılar ve Karamanlılar tehlikelerini bertaraf ettikten sonra Ankara kalesini Ahilerden teslim aldı.11 Osmanlı tarihlerinde konuyla ilgili ilginç kayıtlar bulunmaktadır. Mesela Mehmed Neşri olayı şöyle anlatmaktadır:

tikbal ederek kaleyi teslim ettiler. Sultan Murad şehre girdiği zaman, Ahiler üzerine akçeler saçtılar. Kullar o akçeleri yağmalaştılar.”12 Hoca Sadeddin Efendi’de de şu kayıtları düşmektedir: “Onların bu tutumu (anahtarları teslim etmeleri) padişahlık merhametine, şahlık yüceliğine uygun düştüğünden, hepsi de devlet hizmetine alındılar.”13 Bu kayıt, Ahilerin Osmanlılar tarafından devlet hizmetlerinde istihdam edildiklerini, dahası Ankara’nın resmi ve fiili yönetiminin önemli bir kısmının onlara verildiğine işaret etmektedir. Ankara Osmanlı yönetimine geçtikten sonra bir müddet daha serhat şehri olma özelliğini sürdürmüştür.

I. Murad

https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Murad#/ media/File:Murat_H%C3%BCdavendigar.jpg

“... Derler ki, o zaman Ankara kalesi Ahilerin elinde idi. Sultan Murad yaklaşınca Ahiler ona is-

Burada Çubuk Ovası’nda Yıldırım Bayazıd ve Timur arasında 1402’de vuku bulan savaşı Osmanlı kaybetmiştir. Ankara ve civarı bu savaştan siyasi, sosyal ve ekonomik olarak büyük zarar görmüştür. Yönetimde çok başlılık başlamış, Candaroğulları Ankara’nın kuzey ve kuzeybatısında hâkimiyet kurmuşlardır. Osmanlı tarihinde Fetret dönemi (14021413) olarak adlandırılan tarihi

süreç yaşanmıştır. Ancak Ankara yine de bir Osmanlı şehridir. Bu süreç Çelebi Mehmed ve II. Murad’ın gayretleriyle atlatılarak Osmanlı’nın tarihteki yolculuğu devam etmiştir. Bu yolculukta Ankara Osmanlı için bir süre eyalet merkezi daha sonra da sancak merkezi olarak önemini korumuştur. Anadolu’da istikrar sağlandıktan sonra Ankara şehir gelişmesi hızlanmıştır. Bu cümleden olarak İçkale’nin güney ve batısındaki yerlerde, cami ve mescidlerin etrafına yeni mahalleler oluşmuştur. 14. Yüzyıl sonu ile 15. Yüzyıl sonu zarfındaki bir asırlık dönemde Ankara, şehir gelişimi ve ticarette bir önceki yüzyıla göre önemli bir gelişme kaydetmiştir.14

Ankara’nın Müslüman Türk Şehrine Dönüşmesi 1. Türkleşmesi ve İslamlaşması Ankara, Türk hâkimiyetinden önce gayrimüslim Rum, Ermeni ve Yahudilerin yaşadığı bir şehirdi. Müslümanlar yönetimlerindeki gayrimüslimlere zimmi/ güvenceli statüsünde dini, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel haklarını temin etmişlerdir. Söz konusu unsurların Ankara’da ne zamandan beri var oldukları bi-


Ankara’nın nüfus olarak Türkleşmesi ve din olarak İslamlaşmasının esasen 13. Yüzyılda gerçekleştiği sanılmaktadır. Bizans’ın son zamanlarında Ankara’nın nüfusu savaşlar ve iktidar mücadeleleri sebebiyle oldukça azalmıştı. Bu niteliği, serhatte stratejik bir garnizon olarak görülmesi sebebiyle Türklerin eline geçtikten sonra da bir müd-

det devam etti. Anadolu’ya Türkler, belli zamanlarda belli aralıklarla belli topluluklar halinde geldiler. Türklerin Anadolu şehirlerine yerleşmesi, ağırlıklı olarak 12. Yüzyılda vuku buldu. Ankara’nın nüfus olarak Türkleşmesi ve din olarak İslamlaşmasının esasen 13. Yüzyılda gerçekleştiği sanılmaktadır.16 İbn Cübeyr (ö. 1214) ve İbn Said (ö. 1274) gibi Müslüman seyyahların kayıtlarına göre Ankara’yı da içine alan Kastamonu-Denizli-Muğla hattında büyük kitleler halindeki Türkmenlerden bahsederler.17 Bu cümleden olarak Ankara ve çevresinde 300 bin Türkmen kitlesinden söz edilmektedir. Oğuz boy adlarından 49 tanesine 14. Yüzyıl belgelerine göre Ankara’da rastlanmaktadır. Zaten Moğol istilasından önce, 12. yüzyılda Diyar-ı Rum/Anadolu’dan kastedilen Ankara-Konya arasındaki Türkmenlerdir.18 Anadolu’da askerler ve yöneticilerle başlayan şehirlere yerleşme 13.-14. Yüzyıllar boyunca, tüccar, esnaf, zanaatkâr, ziraatçı gibi çeşitli grupların katılımı ile artmıştır. Tabiidir ki İslamlaşma ve Türkleşme her

19

zamanda ve mekânda aynı yoğunlukta olmamıştır. Ankara civarı, şehir merkezi için söylenemese de Türk(men)lerin rağbet ettiği yerlerdendi. Bu sebeple şehir merkezinin Türkleşmesi, özellikle Moğol istilası sırasında Türkistan’dan çıkan yerleşik Türk unsurlarının gelmesi ve daha önce gelen göçebelerin bir kısmının yerleşik hayata geçişlere bağlı olarak artmıştır denilebilir. Ankara ve çevresindeki Ala-Yuntlu, Avşar, Bayad, Bayındır, Çavundur, Çepni, Döger, Dodurga, Eymür, İğdir, Karakeçilü Kayı, Kınık, Kızık, Karkın, Peçenek, Ükdüz, Yazır, Yüreğir, Yaylalu, Yuva gibi köy adlarından 18 Oğuz boyu adı tespit edilebilmektedir.19 14. yüzyılın başlarından itibaren bölgenin kuvvetle Türkleşip İslamlaştığı, Türkmen dalgalarının Ankara ve çevresini yurt tutmalarıyla açıklanabilir.

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

linmemekle beraber 1522 tarihli Tahrir Defteri’ne göre Ankara’da 2000’den fazla Müslüman, 120 Hıristiyan ve 30 civarında Yahudi evi/hanesi kaydedilmiştir. Evliya Çelebi de 1648’de Ankara’da Rumların, Ermeni ve Yahudilerin daha fazla olduğunu belirtir.15 Bu kayıtlar ve Cumhuriyet dönemine kadarki gayrimüslim varlığı Ankara’da Türklerin kendinden önceki halklara bir etnik, kültürel veya dini temizlik uyulamadan yüzyıllarca beraber yaşadıklarını göstermektedir.

İşaret ettiğimiz gibi Osmanlıların atası Ertuğrul Gazi’ye Ankara civarı - Karacadağ yurtluk verilmiş o da buraya boyuyla yerleşmişti. Ankara şehir merkezi ve çevre kasabalarda / köylerde “ehl-i fü-

Hacı Bayram Hamit Yalçın


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

20

tüvvet”den olan ahiler de zaviyeler kurmuşlardı. Mesela, Ahi Elvan, Ahi Evran, Ahi Hüsameddin, Ahi Şerefeddin, Ahi Yakub, Ahi Murad, Ahi Doğan, Ahi Çomak, Ahi Mahmud, Ahi Mamak, Ahi Ören ve Ahi Mesud bunlardandır. Hüsameddin (ö. 1296) ile “sultanu ehli’l-fütüvve ve’lmürüvve ahi muazzam” Şerefeddin (1350) bunların en önemlilerdir.20 I. Murad Ankara’yı alınca şehir merkezinde imar faaliyetlerini başlatmış bu cümleden olarak önemli Türkmen beyleri, ahi reisleri ve gazi-dervişlere “tımar” mülkleri vermiştir. Turasan Bey, Elvan Şeyh, Şeyh İvaz, Şeyh Abdurrahman, Şeyh Aziz, Yahya Bey, Şeyh Hasan, Şeyh Şemseddin, Oruç Gâzi, Baba Kıbel, Gül Baba, Şeyh Bahşayiş, Aydın Şeyh, Şeyh Mahmud, Ahi Durak, , Ahi Mahmud, Paşacık, Ahi İsmail, Ahi Mesud, Yağmur Şeyh, Mehdi Şeyh, Şeyh Yağmur, Hacı Tuğrul, Basri Şeyh, Şeyh Ahmed, Şeyh

Ali gibi bey ve dervişler zâviyeler kurmuşlar, Ankara’da çok sayıda medrese açılıp eğitim-öğretim faaliyeti gelişmiştir.

Ankara örneğinde olduğu gibi, eski şehirlere yerleşen ve gittikçe sayıları artan Türkler, yerli gayrimüslim halk içinde asimile olmadan, yerleşir yerleşmez kendi köylerini, mahallelerini, camilerini, tekkelerini, zaviyelerini vb. kurumlarını oluşturmuşlardır. 2. Müslüman Şehir Yerleşke Unsurlarının Oluşması Ankara bir ova kenarında yer alır. Bent Deresi, İncesu ve Çubuk Suyu bu ovada, şehre yakın bir noktada birleşirler. Ankara ve

çevresinde yükseltileri 10001200 metre arasında değişen ve vadilerle derin bir biçimde yarılmış yaylalar ile üstlerindeki birkaç yüz metre yükseklikte sırtlar ve tepeler vardır. Nispeten dar olan Bent Deresi vadisi, Kale’nin bulunduğu tepeyi, ovadan ayırarak, savunmaya elverişli hale getirmiş, şehrin yeri Hititlerden Osmanlılara kadar pek değişmemiştir. Türklerin Anadolu’ya yerleşmeye başlamasıyla şehir ve kasabalarda yeni bir yerleşme modeli ortaya çıkmıştır. İlk dönemlerde Bizans’tan intikal eden yerleşim şekli genellikle korunurken zamanla gelişmeye paralel olarak yeni bir yapılanma kendini göstermiştir. Bu süreç Anadolu’nun Türkleşmesi ile sonuçlanmıştır. Ankara örneğinde olduğu gibi, eski şehirlere yerleşen ve gittikçe sayıları artan Türkler, yerli gayrimüslim halk içinde asimile olmadan, yerleşir yerleşmez kendi köylerini, mahallelerini, camile-


rini, tekkelerini, zaviyelerini vb. kurumlarını oluşturmuşlardır. Bu mekanlar zamanla madde ve mana olarak İslamlaşmış ve Türkleşmiştir. Şehir, meskünlarının tarım dışı mal ve hizmet ürettiği ve bunları

Prof. Jansen Planları

yakın veya çevrelerinde pazarladığı kalabalık nüfuslu idari yerleşim birimleri olarak tanımlanır. Osmanlıda şehir ve kasaba, “Cuma kılunur ve bâzârı durur” yerleşim yeridir.21 Söz konusu dönemde yukarıda ifade edilen hususiyetlere sahip olan Ankara

http://ankaraarsivi.atilim.edu.tr/shares/ankara/images/Birkaç camii.jpg

Evliya Çelebi’nin kayıtlarına göre Müslüman şairler Ankara Kalesi’ni şu beyit ile ifade etmişlerdir: “Ra’eynâ kal’ate’d-dünyâ cemî’an ve lâkin mâ ra’eynâ misle hâzâ” (Dünya kalelerinin tamamını gördük, fakat böyle bir şey görmedik.) Eski Ankara, dış görünüşü ve iç bünyesi itibarıyla birbirinden oldukça farklı Kaleiçi ve Kaledışı olmak üzere iki bölümden oluşur. Hisar tepesinde yer alan Kaleiçi ile bu tepenin orta yamaçlarından ovaya doğru yayılan ova surları içindeki mahalleler vardı. Augustus Mabedi, Roma Hamamı kalıntıları, Osmanlı döneminden kalma camiler gibi tarihi yapıların çoğu şehrin bu eski kesiminde yer alır. Ankara kalesi, tepenin yüksek bölümünü kaplayan bir iç kale ile çevresini kuşatan dış kaleden oluşur. Dış ve iç kale

21 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Osmanlı şehrinin fizikî özelliklerini yansıtıyordu. Her şeyden önce Ankara Müslüman şehrinin temel unsurlarından olan camimedrese, çarşı-pazar ve hamama sahipti.22 Yine iç kale, şehristan ve rabaz’dan oluşan Türkistan Türk şehrinin unsurları Ankara’da da vardı. Bedesten ve Uzun Çarşı’nın merkez oluşturduğu zanaat ve ticaret mahalli, esnaf çarşıları ile bütünleşerek şehrin hâkim unsuru durumuna gelmişti.23 Bu oluşum ve dönüşüme ahilerin de büyük katkısı olmuştur.24 Esnaflar niteliklerine ve faaliyetlerine göre, ahilikten kalma bir gelenekle lonca usulü ihtisas çarşıları oluştururlardı.25 Şehirlerde esasen ortada merkez/ulu cami, bedesten veya çarşı/kapalı çarşı birimleri vardır. Cami-dükkan ikilisi şehir hayatının neredeyse merkezindedir. Dini hayatın yanında kültürel ve ticari hayat da buralardadır.26


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

22

surları arasındaki alan ile iç kalenin kuşattığı alan, dar sokaklar boyunca dizilmiş eski evlerle kaplıdır. Evliya Çelebi’nin kayıtlarına göre Müslüman şairler Ankara Kalesi’ni şu beyit ile ifade etmişlerdir: “Ra’eynâ kal’ate’d-dünyâ cemî’an ve lâkin mâ ra’eynâ misle hâzâ” (Dünya kalelerinin tamamını gördük, fakat böyle bir şey görmedik.)27

Ankara, Bizans ile Türkler arasında, her ne kadar 11. Yüzyılın son çeyreğinde Türk nüfus yerleşmeye başlasa da genellikle bir serhat/sınır şehri idi. Bu sebeple Anadolu’nun diğer şehirleri ile mukayese edildiğinde Selçuklu döneminde ileri düzeyde bir mamuriyetten söz edilemez. Bu dönemden kalan başlıca mimari eserler Alâeddin Camii, Seyfeddin

Kızılbey Camii, Çubuk Suyu üzerindeki Akköprü ve Çaşnigir Köprüsü’dür.28 Moğol istilasından doğrudan etkilenmeyen Ankara’da, ahilerin kurduğu medreseler çoğalmış, eğitim gelişmiştir. Şehirde bu dönemde Kızıl Bey, Ahî Yakub, Ak Medrese, Melike Hatun (Kara Medrese), Yeşil Ahî ve Saraç


Ankara hanları, ağırlıklı olarak şehrin asıl ticari merkezi konumundaki Yukarı Yüz’de “Atpazarı” olarak adlandırılan semtte yer alıyordu (Saat Kulesi’nin bulunduğu kalenin güney yüzündeki ana kapı çevresi Atpazarı olarak bilinmektedir). Bu bölgedeki hanlar, Mahmut Paşa Bedesteni’nden (bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi) başlayarak kale kapısına doğru yayılıyordu. “Hanlar Bölgesi” adı da verilen bu alanda kale kapısının hemen karşısında, günümüzde restore edilen Çengel Han ve Çukur Han da dahil olmak üzere çeşitli hanlar bulunuyordu. Şehrin ikincil ticari merkezi konumundaki Aşağı Yüz’de ise Sulu Han, Tahtakale Hanı ve Taş Han gibi hanlar vardı. Osmanlıda hanlar, ticari işlevlerinin yanı sıra cami, medrese gibi vakıf yapılarına gelir sağlamayı da amaçladıklarından devlet han yapımını teşvik ediyordu.31

Sinan medreseleri faaliyet göstermiştir.29 Osmanlı Ankara’sında şehir, Hisar / Kale ve onu çevreleyen iki sıra sur içindeydi. 16. yüzyılda en dıştaki sur üzerinden şehre girişi sağlayan 3 kapı bulunuyordu. Kale kapıları dışında kurulan açık pazarlar canlı ticari hayata işaret ederken, şehir içinde

inşa edilen bedesten ve hanlar da ticari merkezler olarak öne çıkıyordu. Bu yıllarda şehir, kaleden başlayarak kabaca “Yukarı yüz” ve “Aşağı yüz” olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı. “Yukarı Yüz” İç Kale çevresi ile Mahmut Paşa Bedesteni, hanlar bölgesi ve Uzun Çarşı’nın bir kısmını içine alıyordu. “Aşağı Yüz” ise, bugünkü Anafartalar Caddesi’nin

Orta zamanlarda bir Osmanlı şehrinde oturan âyân-eşraf, memurlar ve esnaf-tüccar olmak üzere başlıca üç zümreden söz edilebilir.32 Şehir ahalisi esasen geçimini ticaret, zanaat ve sanayi vb. işlerden temin eden kimselerden oluşuyordu. Genelde esnaf olarak adlandırılan bu kesimler, “lonca” denilen teşkilatları aracılığıyla idarede söz sahibi olmuşlar, devlet ekonomisine de vergileriyle katkıda bulunmuşlardır. Özellikle şehirlerdeki esnaf teşkilatları tarafından, ahiliğin bir gereği olarak mal standardının temini ve tüketiciyi koruma düşüncesi, ekonomik hayatın canlı kalmasına katkı sağlamıştır.33

23 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

altında kalan ve Hacı Bayram Camisi’nden Karacabey Külliyesi’ne kadar uzanan alanı kapsıyordu. Bu adlandırma uzun yıllar kullanıldı, hatta Cumhuriyet dönemi sonrasında bile kısmen varlığını korudu.30


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

24

Müslüman Türk şehrinde ve mahallesinde isimler önem taşımaktadır. Mahalleler, ifade ettiğimiz gibi genellikle ya bir cami ya da bir mescid; medrese ya da sur kapılarına göre isimlendirilirlerdi. a. Ankara Mahalleleri  Mahalle kendi içinde bir hayat alanı olduğu için temel ihtiyaçlar da orada karşılanırdı. Mahallenin asli unsurları cami/mescid, dergâh/tekke/türbe, bakkal, marangoz, berber ve tamircilerdi. Mescid mahallenin fiziki-mimari şekillenmesinde önemli bir role sahip olmanın yanında siyasi, sosyal, fikri, hukuki bir merkez olarak da önem taşıyordu. Müslüman Türk şehrinde ve mahallesinde isimler önem taşımaktadır. Mahalleler, ifade ettiğimiz gibi genellikle ya bir cami ya da bir mescid; medrese ya da sur kapılarına göre isimlendirilirlerdi.34 Bu hususta A. H. Tanpınar’ın şu tespiti ne kadar yerindedir:  Hakikaten bir şehrin semt ve mahalle adları tıpkı bizim gibi muayyen bir zaman içinde yaşamış birtakım insanların anıldıkları isimler midir? Hepsinin mazi dediğimiz o uzak masal ülkesinden toplanmış hususi renkleri, çok hususi aydınlıkları ve geçmiş zamana ait bütün duygularda olduğu gibi çok hasretli lezzetleri vardır. Hepsi, insanı hayat ve zaman üzerinde uzun murakabelere çeker, hepsi zihnin içinde küçük bir yıldız gibi yuvarlanırlar ve hafızanın sularında mucizeli terkiplerinin mimarisini altın akislerle uzatıp kısaltarak çalkalanırlar. (Beş Şehir, s. 109110).

Oluşum yılları ayrı bir araştırma konusu olmakla birlikte Ankara şehrinde mahalleler, ya bir dinî yapı etrafında oluşmuş veya meslek gruplarından bazılarının veya aynı dinî inanç ve gelenek etrafında toplananların bir arada oturma istekleri sonucunda ortaya çıkmışlardır. İncelediğimiz dönemde Ankara mahalle isimlerine baktığımızda bu durum açıkça görülmektedir. Ankara’da Müslüman mahallelerinin oluşumunda 14.-15. Yüzyıllarda hızlanmıştır. Bunu mescid sayısından anlayabiliyoruz. Mesela Kebkebir-i Müslimin mahallesi yanında Boyacı Ali Mescidi, Kızılbey Mahallesi’nde Hacı Doğan Mescidi, şehrin kuzeyinde Ali Yakup Mescidi ve Şeyh İzzeddin Mescidi, doğusunda Molla Büyük Mescidi, güneyinde Poyracı Mescidi, Kızılderviş Mescidi ve Hacettepe Mescidi bu döneme aittir.35 Mesela 1523 ve 1571 tarihli defterlerde hemen hepsi bir mescide nispetle, Kale’de Güzeloğlu Mescidi Mahallesi, Dudîran Mescidi Mahallesi, Aşağıkapu Mescidi Mahallesi, Yazıcı Şihabüddin Mescidi Mahallesi, Câmi Mescidi Mahallesi adında beş Müslüman mahallesi ile bir gayrimüslim mahallesi vardı. Şer’iyye sicillerine göre, 16. yüzyıl sonunda Kale’nin dış hisarında Fişenkoğlu Mescidi, İç Kale’de Misafir Mescidi, Suluk Mahallesi, Şemseddin b. Ramazan Mahallesi vardı.36 Bir dini-sosyal kurum etrafında oluşan mahalleler: Ak Medrese, Alaca Mescid, İmâret-i Karaca Bey, Mescid-i Kureyş, Hacı Mescid-i Melike Hatun, Mescid-i Şemseddin, Minâre-i Belkıs. Bir meslek grubunun adını alan mahalleler: Baklacı, Bostancıyân (Bostancılar), Boyacı Ali, Börekciler, Buryacılar (Hasırcılar), Celal Panbuğî (Pamukçu Celal), Debbâğân (Dericiler), Ekinci (Acıca), Hallâc Mahmud, Helvacıyân (Helvacılar), Kattanîn (Pamuk tacir-

leri), Kâzûrân (Çamaşırcılar), Keyyâlin (Kileciler; ölçücüler), Kirişçiyân (Kirişçiler), Koyun Pazarı, Rüstem-i Na’âl (Nalbant Rüstem), Sâbunî (Sabuncular), Yakub-ı Na’âl (Nalbant Yakub), Yusuf-ı Habbâz (Ekmekçi Yusuf), Dellâl Karaca, Yakub-ı Harrât (Oymacı Yakub).37

b. Ankara’da Yönetim Osmanlı idari taksimatında taşrada esas birim sancaktı. Birkaç sancağın birleştirilmesiyle “eyaletler” oluşturulmuştu. Sancaklardan birisi “paşa sancağı” adıyla eyalet merkezi olarak seçilirdi. 14. Yüzyılın ikinci yarısına kadar eyaletin baş yöneticisine “beylerbeyi” sancağınkine ise “sancak beyi” denmiştir. Osmanlılar Ankara’yı alıp sancak merkezi yaptılar. Yıldırım Bayezid’in, 1393’te Rumeli’ye giderken Kara Timurtaş Paşa’yı Ankara’da Anadolu Beylerbeyi olarak bırakmasıyla bu eyalet/beylerbeylik kurulmuş oldu.38 Bu sancak 1462’ye kadar Anadolu Eyaleti’nin sancak merkezi olarak kaldı. Bu tarihte Osmanlılarda eyalet merkezi Kütahya’ya taşındı. Ankara’ya Kırşehir, Yozgat, Çorum ve Kayseri gibi sancaklar bağlandı.39 Ankara’nın çevresinde Turasan Bey Memleketi, Binari İli, Yaban Ovası, Mudrıb, Çubuk Ovası, Murtad Ovası, Bacı ve Ayaş gibi idari birimler kurularak Ankara Sancağı’na bağlanmıştır. 16. Yüzyılda ise bağlı kazalar Ayaş, Çubukabâd, Murtazaabâd (Murtad Ovası), Yabanabâd (Kızılcahamam-Çamlıdere), Bacı, Yörükânı Ankara (Polatlı çevresi) olarak görülmektedir. 40 Şunu kaydetmeliyiz da ki Ankara, Osmanlı sistemindeki merkezçevre yapılanması ve ilişki biçiminde bir çevre şehridir. Bu cümleden olarak merkezde/başşehirde oturan padişah ve saray erkanı taşrayı valilere, büyüklüğüne ve önemine göre kimi zaman da tecrübe kazanmaları için şehza-


delere bırakırdı. Ancak Ankara hiç bir zaman şehzade sancağı olmamıştır.

d. Ankara’da Dini Hayat Hacı Bayram Veli Ankara’sındaki dini hayatı anlamada yardımcı olması bakımından o dönemde bölgedeki dini hareketliliğe bakmakta yarar vardır. Türklerin İslamiyeti kabul süreci, amilleri, içeriği ve niteliği üzerine çalışmalar devam etmekle birlikte kahir ekseriyetinin Ehl-i Sünnet çizgisinde olduğu bir vakıadır. Büyük Selçuklu Devleti Sünniliği adeta bir devlet politikası olarak almıştır. Anadolu Selçuklu Devleti de siyaseten ve idareten Büyük Selçuklu’ya bağlı olduğu gibi bölgenin şartları gereği, kurduğu medreseler ve diğer kurumlar yoluyla bunu izlemiştir. Osmanlı Devleti’nin de aynı yolda devam ettiğini söyleyebiliriz. Bununla beraber Türk dönemi Anadolusu’nda daima dini bir müsamaha ortamı varolagelmiştir.41 Gayrimüslim inançlar yanında Yeseviler, Mevleviler, Ahiler, Kalenderiler, Bektaşiler, Haydariler, Melamiler vb. tasavvufi zümrelere daima hürmet gösterilip faaliyetlerine imkan sağlanmışlardır.42 Genel kanaate göre Anadolu’da Türklerin gelmesiyle birlikte başlayan İslamlaşmada şehirler, medrese ve tekkesiyle Sünnilik-Hanefiliği tercih ederken köyler ve göçebe Türkmen çevreleri batıni eğilimli daha samimi, taşkınlığa daha müsait tavırları ile dikkat çeken tasavvufi anlayışa mey-

letmişlerdir. Nitekim dervişler, 13. yüzyıl başlarından itibaren küçük köylerin ve aşiretlerin arasına girerek onlara batıni fikirlere dayalı Müslümanlığı telkin etmişlerdir.43

“Bilâd-ı Rum (Anadolu) halkı, İmam-ı Azam Ebu Hanefi Hazretlerinin mezhebindendir. Aralarında ne Kaderi, ne Rafızi, ne Mutezili, ne Harici ne de başka bir sapkın bulunmaktadır. Allah onları bu faziletleriyle diğer insanlardan üstün kılmıştır. Ünlü Müslüman seyyah İbn Batuta 1340’larda, yani Hacı Bayram Veli’nin doğumundan yaklaşık on yıl önce, Anadolu’daki dini durumu şöyle tavsif etmektedir: “Bilâd-ı Rum (Anadolu) halkı, İmam-ı Azam Ebu Hanefi Hazretlerinin mezhebindendir. Aralarında ne Kaderi, ne Rafızi, ne Mutezili, ne Harici ne de başka bir sapkın bulunmaktadır. Allah onları bu faziletleriyle diğer insanlardan üstün kılmıştır.”44 Türkmenlerin bir kısmı batıni inançlarla gelmişler, Anadolu Selçuklu Devleti kısmen bunu Sünnilikle dengelemeye çalışmışsa da Babailer isyanıyla başarısızlığa uğramıştır. Arkasından Beylikler de konuyu tabi seyrine bırakmışlardır. Babailer isyanının bir

Osmanlı Ankara’sı, Osmanlı yönetimi ve Osmanlı dini hayatı için Hacı Bayram Veli’nin konumu ve fonksiyonu, bu cümleden olarak onun özellikle II. Murad ile ilişkileri ayrı bir araştırma konusudur. Bununla beraber şunu kaydedebiliriz ki Hacı Bayram Ankara’nın önde gelen genç alimlerinden biri olarak Ak Medrese (bugünkü Hacı Bayram Camii bitişiğindeki Augustus Mabedi) ve Melike Hatun Medresesi/Kara Medrese)’nde (bugünkü Karyağdı Türbesi’nin güneyinde Eyne Bey Hamamı arkasında) müderrislik  yaptığı46 dönemde Yıldırım Bayezid bir süre Ankara’da kalır. Bazı kaynaklarda Hacı Bayram-ı Veli’nin Yıldırım’ın “kapıcıbaşılığı” (özel kalem)nı yaptığı söylenir. Bunun yanında Hacı Bayram, yönetimden halka yerli

25 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Hattat Aydın Köse

uzantısı ve benzeri Simavna kadısı oğlu Şeyh Bedreddin önderliğinde Osmanlılara karşı yaşanmıştır.45 Batıni sufi anlayışın merkezi otoriteyi sarsma ve yıkma noktasına getirme gibi siyasi-askeri sonuçları yanında toplumda meydana getirdiği ayrışma da dönemin siyasi otoritelerini harekete geçirmiştir. Osmanlı büyük güç olma yönünde adımlar atmaya karar verdiğinde yönetimde merkeziyetçiliği ve dini anlayışta Sünniliği öncelemeye başlamıştır. Bunun ilk izlerini 14. Yüzyıl sonlarında Yıldırım Bayezid zamanında görüyoruz. Fetret Devri bu girişim ve eğilimleri geciktirmişse de Çelebi Mehmet ve özellikle II. Murad söz konusu politikayı devletin ve milletin bekası olarak görmüştür. Ankara’yı bu bağlamda okuduğumuzda onların aslında bu hızlı dönüşüm ve değişimin krizlere yol açacak toplumsal, dini ve kültürel kırılma ve kopmalara yol açmadan gerçekleşmesini sağladığını söyleyebiliriz. Hacı Bayram’ın Ankara’sı hayatın içinde üretim halinde Sünniliktasavvuf dengesini kurup koruyup yaygınlaştırabilmiştir.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

26

Aslanhane Camii

http://www.eba.gov.tr/gorsel/bak/50724a127ef87b0df42e08bd8d2761e9682c25ce5a228

yabancı herkesin dikkate aldığı Ankara’nın hatırı sayılır şahsiyetlerindendir. Yıldırım 13912’de Candaroğulları’nın Kastamonu emiri Süleyman Paşa’nın üzerine yürür. Bu seferde, Osmanlı vasalı durumundaki Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos da vardır. Bölgeyi başarı ile Osmanlıya katarak Ankara’ya gelir ve kışı Ankara’da geçirir. Manuel Palaiologos, mektuplarında, Ankara’da adını vermediği bir “müderris”in evinde kalarak İslamiyet ve Hıristiyanlık hakkında dini konularda 26 oturum münazarada bulunduğunu kaydeder. Bu müderrisin şehirde çok hatırlı bir kişi olduğunu, yöneticilerin dahi onun sözüne itibar ettiklerini anlatır. Söz konusu müderrisin Hacı Bayram olduğu sanılmaktadır.47 Bu olay Ankara’da farklı dini inanç mensuplarının bir arada yaşadıkları gibi bir araya gelerek medeni bir düzeyde en derin dini meseleleri konuşabilme ortamının olduğuna işaret etmektedir. Aynı zamanda Ankara gibi orta düzeyde hatta serhat şehri konumundaki bir Müslü-

man şehrinde derin ilahiyat meselelerini konuşup tartışabilecek alim ve ariflerinin bulunması Türklerin Anadolu’daki maddi gücü yanında manevi gücünü de göstermektedir.

Osmanlıların Ankara'yı aldıkları yıllarda, bu şehrin önemli bir ulusal ve uluslar arası ticaret ve tekstil merkezi olduğu görülmektedir. 3. Ankara Ekonomisi Değindiğimiz gibi, Türklerden önce Ankara, savaşlar ve mücadeleler sebebiyle nüfus ve ekonomik bakımdan zayıflamıştı. Tekrar canlandırılması için uzun sayılabilecek zaman gerektirmiştir. Ankara’da hükümran olan Selçuklu ve Osmanlı yönetimleri Türk devlet geleneğinin genel siyasetini izleyerek ekonomik faaliyetlerin tamamını, reâyânın sıkıntıya düşmeden, bolluk içinde

yaşamasını sağlamaya yönelik olarak düzenlenmişlerdi. Ahilerin gayretleri Ankara ekonomisini önemli ölçüde düzlüğe çıkarmıştı. Osmanlıların Ankara’yı aldıkları yıllarda, bu şehrin önemli bir ulusal ve uluslar arası ticaret ve tekstil merkezi olduğu görülmektedir. Bu dönemde 40 civarında meslek grubunun ahilik çatısı altında faaliyette bulunduklarını biliyoruz. Osmanlı tarihçilerinden Hoca Sadeddin, Ankara’nın bu yıllardaki ekonomik hayatını şöyle aktarmaktadır: Bu güzel şehir, yani Ankara, pek çok geliri olan bir beldedir. Tarım ürünleri yanında zırh yapımıyla da tanınmıştır. Ayrıca, sof, muhyer (moher) ve daha başka nefis kumaşlar burada dokunur, İran, Arabistan, Bizans ve Frenk diyarlarına yollanırdı.48 Ankara dahil, klasik toplumlarda ekonomi tarım-hayvancılık, sanayi-madencilik ve ticaret olmak üzere üç temele dayanıyordu. Ankara ve çevresi, konum, iklim ve tabiat şartları gereği toplumun


Tiftik keçisinin yününden dokunan sof adlı kumaş ülke içinde ve ülke dışında pazar bulduğu için Ankara’nın geniş bir ticaret ağı olagelmiştir. Ankara’nın ekonomisi bağlamında bir başka husus ta şu ki, şehir sosyolojisi ve tipolojisi uzmanlarına göre şehirlerin yakın çevresiyle, daha ülke içi geniş çevresiyle ve ülkeler arasında uzak diyarlarla olmak üzere üç önemli ilişkisi vardır. Bu ilişkilerin hepsi her şehirde olmamakla birlikte birçok ünlü şehir, bunlardan ikisini veya üçünü aynı anda sürdürmüştür. Ankara da bu nitelikte bir şehirdir. Zira yakın çevresine idare ve tarım dışı üretim hizmet götürürken çevresindeki kırsal alandan beslenmiştir. Ancak daha da önemlisi yakın çevresini aşan geniş bir alanla, sadece bu bölgede görülen tiftik keçisinin yününden dokunan sof adlı kumaşın üretimi ve ticareti vasıtasıyla ilişki kurmuştur. Hatta söz konusu kumaş, ülke içinde ve ülke dışında pazar bulduğu için Ankara’nın geniş bir ticaret ağı olagelmiştir. Elbette bu üç ilişki ağı tabiatları gereği farklı farklı teşkilatlanmalar ve farklı hayat tarzları oluşturmuştur.49 Diğer Osmanlı şehirlerinde olduğu gibi Ankara’da da hirfet, zanaat ve ticaret örgütleri vardı. Bu örgütler hem şehrin kendisine hem de çevresine

yani komşu şehirlere, hatta sof üretimi örneği gibi, kıtalararası hizmet veriyorlardı. Şehirde üretime katılanlar üretim veya hizmet dalında ekonomik, mali, idari ve sosyal yönleri bulunan bu birliklerine üye idiler. Bir tür lonca sistemi olan bu örgütlenme Ankara’da ahilik olarak gelişmişti. Ankara’da ahilerin yaptırdıkları büyük yapıların veya zaviyelerin çoğu şehrin o zamanki merkezi olan Atpazarı civarındaydı. Bu yapılar; kuşkusuz buralara yakın mahallelerin ve ticaretin gelişmesini etkilemiştir. Özellikle ahi yapılarının yeri ve yapım tarihleri bu konuda bize bir fikir verebilir. Söz gelişi, Ahi Şerefeddin (Aslanhane) Camii 1290’da yapılmıştır. Bu camiin bir süre Ankara ahi örgütlenmesinin merkezi olduğu bilinmektedir. Yeşil Ahi Mescidi 1347-1392 tarihleri arasında, Ahi Elvan Camii 13311389 tarihleri arasında, Ahi Yakub Mescidi 1391’de inşa edilmiştir. Söz konusu yapılar Ahiler dönemine aittir ve Hacı Bayram’ın yetişme yıllarına tesadüf etmektedir. Bu bağlamda şu da ifade edilmeli ki bu yapılar Kale surlarının dışındadır ve şehrin bu aşamadaki gelişmesinin ilklerdir. Ticari faaliyetler bu eserlerin etrafında gelişmiş, ahi ve sonraları lonca örgütlenmesi ile ekonomik hayatı düzenlenmesine katkı sağlamıştır. Elbette ahiler döneminde Ankara’da sof üretimi yanında, debbağlık/de-

ricilik ve bunun işlenmesi olan saraçlık/at eğeri ve koşumları ve kunduracılık vardı.50

Türkülere de konu olan Ankara bağlarında temel ürün olan üzüm yanında iklime uygun meyveler yetişirdi. a. Tarım ve Hayvancılık Ankara ve çevresinde ziraat, bağbahçe tarımı ve hububat olmak üzere iki alanda yoğunlaşmıştı. Ankara’nın hemen çevresindeki Keçiviran/ören), Ayvalı(k), İncirli(k), Esat, Ayrancı, Balgat, Çankaya, Çinçin, Cebeci, Dikmen, Samanlık, Seyran, Abidinpaşa, Solfasıl, Kayaş, Yuva, Karacakaya, Bağlum vb. bölgelerdeki bağlar ve bahçeler önemli bir geçim kaynağı idi. Türkülere de konu olan Ankara bağlarında temel ürün olan üzüm yanında iklime uygun meyveler yetişirdi. Ancak 38 çeşidiyle armut başa gelirdi.51 1288/1871 tarihli Ankara Salnâmesi’ne Hacı Bayram Veli (ks) Camii Şerif hatibi merhum Hafız Mehmed Efendi Ankara’da 50 çeşitten fazla armut, elma, üzüm gibi sair meyve ve mahsuller bulunduğunu söylemiştir.52

27 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

bütün kesimlerine hitap etme kapasitesi taşıyan hem ticaret, hem zenaat, hem de ziraat şehriydi. Köylerde hayvancılık ve ziraat yapılır, şehir merkezinde ise ticaret, sanat ve zanaat icra edilirdi. Kısacası 14-15. Yüzyıllarda Ankara, iktisadi yönden gelişen bir şehirdi.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

28

Ankara Kale Pazarı

http://www.eba.gov.tr/gorsel/bak/45454a127ef87b0df42e08bd8d2761e9682c25ce5a274

Salnâmelerde Ankara’nın bağları ve suları şöyle yer almaktadır: “Doğudan batıya doğru akarak şehir sakinlerini suya kandıran ve fazlası Zir kazasına doğru akan ve Ak Köprü yakınında Çubuk Çayı denilen nehre katılan küçük nehir (Hatip Çayı) ile iki tarafı tarihlerde meşhur olan Kayaş Bahçeleri ve şehrin güney, batı ve kuzey yönleri çok çeşitli meyve ağaçları ile dolu bağlar ve bahçeler ve güzel havası sebebiyle halkın sıhhatini koruma vasıtası olmak üzere yazın nakl için mezkur bağlar gönül ferahlatan kasırlar ile süslüdür. Şehrin batı yönünden akan İnce Su nehri dahi şehrin önünde nice bostanlar ve takriben dört bin kadar hayvan idaresine yeterli çayırları sulayarak Orman Çiftliği ile Akköprü arasından Çubuk Çayına dökülür.”53 (sadeleştirme tarafımızdan) Yakın çevrede de sebze-meyve tarımı önemli bir ekonomik faaliyetti. Bunun yanında doğu, batı ve güney taraflarındaki ovalarda (Çubuk Ovası, Murtad Ovası, Polatlı Ovası gibi) yoğun tarım

yapılmaktaydı.54 Ankara’ya tekrar dönen Hacı Bayram Velî de şeyhinin emri üzerine tarımla uğraşmıştır.

Ankara keçisi üretilmek üzere başka coğrafyalara götürüldüğünde kısa sürede niteliğini kaybettiğinden Ankaralılar bunu Hacı Bayram Veli’nin kerametine bağlarlar. b. Hayvancılık-Ankara Keçisi Ankara’da hayvancılık denince, ekonomik değerdeki çeşitli türler yetişmekle beraber ilk akla gelen, 13. yüzyılda Hazar Denizi’nin doğusundan Türkler tarafından getirilen Ankara Keçisi’dir. Bu keçi cinsi, Orta Anadolu’nun kurak iklimi, toprağı ve bitki örtüsü ile bağdaşarak gelişmiş, bölgeye has önemli bir gelir kaynağı olma özelliğini günümüze kadar sürdürmüştür. Ankara keçisi üretilmek üzere başka coğrafyalara

götürüldüğünde kısa sürede niteliğini kaybettiğinden Ankaralılar bunu Hacı Bayram Veli’nin kerametine bağlarlar.55 Evliya Çelebi, bu konuda şu kayıtları düşmektedir: Frenk veled-i zinâları bu Engürü keçilerinden Frengistan’a götürüp hayyâl iplik eğirip sûf dokumak murâd edindiler. Bi-emrillah keçiler bir senede bayağı tüğlü keçiler oldu ve dokudukları şeyleri sûf olmayup mevc vermeğe kadir olmadılar. Âhir Engürü’den eğrilmiş sûf ipliği alup Firengistân’a götürüp sûf idelim dediler, olmayup âhir ruhbânlar içün hâlâ sûf gibi hayyâl mevcsiz siyâh nıkla şâlı dokurlar. Ahâlî-i Engürü, Hacı Bayrâm-ı Veli’nin kerametidir ve âb-u hevâmızın letâfeti hükmüdür, derler. Hakkâ ki rub’-ı meskûnda nazîri yok sûfları olur ve muhayyeri dahi meşhûrdur. Ve Engürü kerpiçi dahi meşhûrdur. Ve halkı ekseriyyâ tüccâr-ı berr u bîhârdır. İzmir’e ve Frengistân’a ve Arabis- tân’da, Mısır’da ve yedi iklimde sûf makbûl olmağıla halkı seyahat ile ticâret ederler.


Ankara halkı soflarının özelliğinin, Hacı Bayram Veli’nin kerameti ile Ankara’nın suyunun, havasının güzelliğinden ileri geldiğini söylerler. Gerçekten de Ankara sofunun yeryüzünde eşi benzeri yoktur ve Ankara’nın muhayyeri de ünlüdür. Ankara’nın kerpiçi de tanınmıştır. Halkı çoğunluklakara ve deniz tüccarıdır. İzmir, Frenk ülkesi, Arabistan ve Mısır ile yedi iklimde sof makbul tutulduğu için, halk buralara giderek ticaret yapar.”56 Ankara’yı Selçuklulardan itibaren ön planda tutan unsurlardan biri de tiftik keçisi olmuştur.57 “Süt gibi beyaz”, “ipek gibi yumuşak”, “ipekten âlâ” “elmas gibi parlak”58 Ankara Keçisi tiftiğinden (angora, mohair/muhayyer) dokunan sof veya sali denen kumaşı özellikle cilbab ve kaftanlar için çok elverişli olduğundan hem içeride hem de dünya pazarlarında aranan meşhurdu.59 Bu dokumaların en iyileri saraya, geri kalanları içeride İzmir ve İstanbul’a, bir kısmı da Mısır, Avrupa’ya satılırdı. Ankara’da sof üretiminin ne zaman başladığı ve hangi dönemde hangi miktarlara ulaştığı konusunda elimizde kesin belgeler bulunmamaktadır. Ancak bir fikir vermesi bakımından; 16. Yüzyıl sonlarında tiftik tezgahı 4-5 bine ulaşmıştı.60 Hacı Bayram’dan yaklaşık bir asır sonra Ankara’dan geçen Michele Membre şehri “Sof yapılan yer” olarak kaydetmektedir. Yine 1555’te şehri ziyaret eden Busbecq buradaki tif-

tik keçilerinden ve tiftik ürünlerinden sitayişle bahseder.61

c. Ticaret Batı Anadolu’daki Sardeis (Sardes) ile İran’daki Susa kentleri arasında uzanan Kral yolu üstünde yer alan Ankara, Persler döneminde önemli bir konaklama ve ticaret merkezi haline gelmiştir. İpek Yolu’nun Bursa-Tebriz hattının bir kolu da, Ankara-Çankırı-Çorum-Amasya güzergâhından Erzincan ve Erzurum’a oradan da Aras Vadisi’ne uzanıyordu. Öte yandan, Konya üzerinden Antalya limanına, oradan da deniz yoluyla İskenderiye’ye bağlanıyor; Afyon-Sandıklı hattından İzmir limanına ulaşıyordu.62 Ulaşımın ve pazarlama imkânlarının uygunluğu, Ankara’da ticaret, sanayi ve zanaatların gelişmesine imkân sağlamıştır. Şehirde, zamanına göre, bu sektörler halkın ihtiyacını sağ lamanın yanında, dış pazarlara da ürünler ihraç etmiştir. Ankara, Selçuklularla birlikte Türklerin eline geçince ticari niteliği kısmen öne çıkmıştır. Müslüman Türk devletleri orta çağların ulaşım vasıtası olan kervanla için gerekli her tedbiri almışlardır. Kervan ticaretinin iki temel ihtiyacı yol emniyeti ve konaklamadır. Bu amaca yönelik genellikle bir günlük yolculuk mesafelerine han veya kervansaraylar inşa edilmiştir. Genellikle yol cephesinden girişi olan büyük iç avlu etrafında iki katlı bu konaklama tesislerinde mescid yanında, zahireci, nalbant, araba tamircisi vs. kervanın ihtiyaçlarını karşılayan birimler bulunurdu. Ankara’da da bu hanlardan vardı.

Değerlendirme İç Anadolu’nun kuzey-batısındaki ovalar arasında, kuzey-güney, doğu-batı yollarının kesiştiği noktada, savunmaya elverişli bir mevkide kurulan Ankara bu ko-

numu ile tarih boyunca canlı bir siyasi ve ekonomik hayata sahne olmuştur. Müslüman Türkler Ankara’nın bu tarihi birikimi ve mirasına sahip çıkarak yapıcı bir tavırla zenginleştirip geliştirmişlerdir. Hatta Osmanlı’nın 14. Yüzyılda Avrupa-Balkanlara yöneldiğinde buralarda tutunabilmek için Ankara’nın da içinde bulunduğu Anadolu Türklüğüne daha da önem verdiğini söyleyebiliriz. Ankara-Anadolu Müslüman Türklüğü, Türkistan’dan gelen Türklerin bu topraklarda Bizans’ın maddi ve manevi kalıntıları arasında yok olmadan ayakta kalmasını sağlamıştır. Ankara, bu süreçte yerli gayrimüslim unsurlarla “çok uluslu”, “çok dinli”, “çok kültürlü” bir şehir haline dönüşmüştür. Bu dönüşümde başat olan Müslüman Türk kültürü olmuştur. Bunu siyasette, yönetimde, sanatta, ekonomide, dilde, düşüncede vb. alanlarda açıkça görebiliriz. Zaten o dönemde başta yönetimler olmak üzere Müslüman Türklerin hepsi bu tarihi sorumluluğun farkında olup bir ölüm kalım meselesi olduğunun bilicindedirler. Bunun en açık göstergesi II. Murad ile başlayan neredeyse her alanda yaşanan toparlanma dönemdir. Bu dönemde milli kültür iyice belirgin, görünür hale gelmiştir. Bu kültürün temel dinamiklerini ise İslamiyet, Türklük ve mahallilik oluşturmuştur. 14-15. Yüzyıllarda Ankara toplumuna baktığımızda önemli bir değişim ve dönüşümle karşılaşıyoruz. 11. Yüzyılın sonlarından itibaren büyük çoğunluğu alperen ve gâzi olarak gelen Türkler 14. Yüzyılda artık söz gelişi Ankara gibi bir ticaret şehrinde şehirli olarak gayrimüslimlerle beraber yaşamaya başlamışlardır. Hatta Ankara Türkleri, Anadolu’nun kimi yerlerinde gördüğümüz dini, siyasi, ekonomik veya diğer bazı sebeplerle meydana gelen ayak-

29 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Sadeleştirmesi: “Frenkler, bu Ankara keçilerinden Frenk ülkesine götürüp iplik eğirip sof dokumak istediler. Allah’ın emriyle keçiler bir yılda bayağı tüylü keçilere dönüştü ve dokudukları da sof olmadı, kumaşa hare vermeyi başaramadılar. Sonra, Ankara’dan eğirilmiş sof ipliği alarak Frenk ülkesine götürüp sof dokumak istediler, yine olmadı. Şimdi papazlar için sof gibi görünen ama hareli olmayan siyah rukla şalı dokuyorlar.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

30

lanmalara da teveccüh etmemişler, daima otoritenin, istikrarın, huzurun ve barışın yanında yer almışlardır. Özellikle Osmanlı’nın adeta ikinci kuruluş döneminde bu arada Anadolu Müslüman Türklüğünün yeniden ihya ve inşası sırasında bu girişime büyük destek vermişlerdir. Bu meyanda Osmanlının “cihan devleti” olma

yolundaki yürüyüşüne önemli katkıları olmuştur. Ankara Türk toplumunun başarılarından biri de şehirde inisiyatifi alabilmiş olmasıdır. Türkler Anadolu’ya gelip yerleşmekle birlikte sanayi ve ticaret büyük oranda gayrimüslimlerin elindeydi. Ankara Türk toplumu tarım-hay-

vancılık yanında ahilerin teşkilatlarıyla şehirde sanayi, zanaat ve ticaret işletmelerinde de varlıklarını hemen hissettirmişlerdir. Osmanlının, kültürel ve ekonomik olarak toparlanarak cihan devletine giden yolculukta Hacı Bayram Veli ve Ankara’nın güvenilir, önemli bir muharrik güç olduğunu söyleyebiliriz.

KAYNAKÇA 1

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Beş Şehir”, Ankara, 1960, s. 16.

2

Basim Darkot, “Ankara”, MEB İA, c.1, s. 437-8; Sagon Erdem, “Ankara”, DİA, c.3, s. 202.

Kitap, haz. Zekeriya Kurşun- S. Ali Kahraman- Yücel Dağlı, Yapı-Kredi yay, İstanbul, 1995, s. 223-224. 28

Abdülkerim Özaydın, “Ankara”, DİA, c. 3, s. 203-204.

Avram Galanti, Ankara Tarihi, İstanbul, 1950, s. 6-8; Darkot, s. 443.

29

Özdemir s. 207.

Mehmet İpşirli, “Anadolu”, DİA, c.3, s. 123; Rifat Özdemir, “Ankara”, DİA, c. 3, s. 206.

30

Bk. Tunçer, s. 19 vd.

31

Tunçer, s. 19.

32

Tabakoğlu, s.151.

33

Yusuf Halaçoğlu, XIV. – XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı, TTK, Ankara, 1991, s.93.

34

Ankara Vilayet Salnamesi, 1288/1871-2, I, Ankara Büyükşehir yay, haz. Süleyman Solmaz, 2014, s. 77. (Transkribe edilen metinde okuma ve imla hataları olduğundan dolayı asli metni kullandık.)

Bk. Şeref Erdoğdu, Ankara’nın Tarihi Semt İsimleri ve Öyküleri, Kültür Bakanlığı yay, Ankara, 1999.

35

Başkan, s. 5.

36

Erdoğan, s. 253.

7

Darkot, s. 437-440; Erdem, s. 201-203.

37

Tunçer, s. 101; Erdoğan, s. 256.

8

Darkot, s. 441-2.

38

9

Bk. Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı, Dergah yay, İstanbul, 1980.

Halil İnalcık, “Eyalet”, DİA, c.11, s. 549. Mehmet İpşirli, “Beylerbeyi”, DİA, c.6, s. 69. Ortaylı, s. 184.

10

Tuncer Baykara, Hacı Bayram-ı Veli ve Dönemine Umumi Bir Bakış”, IV. Vakıf Haftası, Ankara, 1987, s. 15-18.

39

Özdemir, s. 207-208.

40

Özdemir, s. 207.

41

Bkz. M. Fuat Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, TTK, Ankara, 1972, s. 161-162; Cebecioğlu, s. 8-9.

42

Bk. M Fuat Köprülü, “Anadolu’da İslamiyet”, Darulfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, IV-VI, 1338-1340; Ocak, s. 35-56; Cebecioğlu, s. 12-24; Eyüp Öztürk, Velilik ve Delilik Arasında: İbnu’s-Serrac’ın Gözüden Muvelleh Dervişler, Kitap yayınevi, İstanbul, 2013.

43

Günay, s. 40.

44

Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta Tanci, Seyahatnâme, çev. A. Sait Aykut, Yapı Kredi yay, İstanbul, 2000, c.I, s.402.

45

Bedreddin’nin aslında Sünni gelenekten geldiği ifade edilmekteyse de isyanı sırasındaki fikirlerinin Sünni anlayıştan oldukça farlılık arz ettiği bilinmektedir. Hareketin hedefinin esasen artan merkeziyetçi ve Sünni eğilime karşı çevrenin bir tepkisi olduğu belirtilmektedir. Günay, s. 38.

3 4

5

6

Ali Akar,  “Bir Danişmendname Nüshası: Mirkatü’l-Cihad” http://www.aliakar.com/paylasim1.html Erişim: 10.10.2014; Necati Demir, Mehmet Dursun Erdem “Türk Kültüründe Destan ve Battal Gazi Destanı”, Turkish Studies International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 1/1 Summer 2006, s. 106-159.

11

Halil İnalcık, “Murad I”, DİA, c. 31, s. 157; İsmail Çiftçioğlu, Ankara Ahileri Devleti ve Dönemi, yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Blimler Enstitüsü, Konya, 1995, s. 14.

12

Mehmet Neşri, Neşri Tarihi, hz. M. Altay Köymen, Kültür ve Turizm Bakanlığı yay, Ankara, 1983, c. I, s. 95.

13

Hoca Sadeddin, Tacu’t-Tevarih, hz. İsmet Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı yay, Ankara, 1992, c. I, s. ll0.

14

Seyfi Başkan, Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camii ve Türbesi, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1998, s.5.

15

Darkot, s. 444.

16

Özdemir, 206.

17

Faruk Sümer, Oğuzlar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, yay, İstanbul, 1992, 135.

18

Sümer, s. 118, 135; Yusuf Halaçoğlu, “Osmanlı Döneminde Türkiye’nin Nüfus Yapısı ve Aşiretler”, Tarih Boyunca Anadolu’da Türk Nüfus ve Kültür Yapısı, Türk Yurdu yay, Ankara, 1995, s. 40-52.

46

Kamil Şahin, “Ankara’lı Şeyh İzzeddin Vakıfları ve Ak Medrese (Ogüst Mabedi)”, Vakıflar Dergisi, XXIX, s. 47; Abdülkerim Erdoğan, Unutulan Şehir Ankara, Akçağ yay, Ankara, 2004, s. 252-253.

19

Faruk Sümer, Oğuzlar, 149; Şeref Erdoğdu, Ankara’nın Tarihi Semt İsimleri ve Öyküleri, Kültür Bakanlığı yay, Ankara, 1999, s. 6.

47

20

Darkot, s. 443; Bk. Çiftçioğlu, adı geçen tez.

21

Özer Ergenç, “Osmanlı Şehirlerindeki Yönetim Kurumlarının Niteliği Üzerinde Bazı Düşünceler”, VIII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara 1981, c. II, s.1265; Emine Erdoğan, “Tahrir Defterlerine Göre Ankara Şehri Yerleşmeleri”, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, C. 6, Sayı 1, (2005), s. 250.

Bk, Fuat Bayramoğlu, Hacı Bayram-ı Veli, Ankara, 1983, I, s. 17-18; Cebecioğlu, s. 36; Mustafa Daş, “XIV. Asırda Dinler Arası İletişim: Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos ve Hacı Bayram-ı Veli’nin Ankara’da Yaptıkları Tartışma / Osmanlılar ve Avrupa Seyahat Karşılaşma ve Etkileşim”, Osmanlılar ve Avrupa, İSAM, İstanbul, Kasım, 2010, s. 345-355; Michel Balivet‚ “1391’de Ankara’da İlahiyat Konulu Bir Münazara: Hacı Bayram Veli ve II. Manuel Paleologos” Bizans Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar, Editör: Annie Pralong, çev. Buket K. Bayrı, İstanbul 2011, s. 239-246.

22

Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, Dergah Yay, İstanbul, 1998, s.151-152.

48

Hoca Sadeddin, c. I, s. lll.

23

Özer Ergenç, “16. yüzyıl Ankara’sı: Ekonomik, Sosyal Yapısı ve Kentsel Özellikleri”, Tarih İçinde Ankara, (ODTÜ Eylül 1981 Seminer Bildirileri), Ankara 1984, s.108.

49

Hülya Taş, XVII. Yüzyılda Ankara, Doktora tezi, A.Ü, Sosyal Blimler Enstitüsü Tarih (Yeniçağ Tarihi) Anabilim Dalı, Ankara, 2004, s. 9-10.

50

24

Tabakoğlu, s. 151.

Tunçer, s. 23.

51

Erdoğdu, Ankaram, s. 148.

52

Ankara Salnamesi asli metin, s. 78.

53

Ankara Salmamesi, asıl metin s. 78.

54

Özdemir, s. 206; Erdoğdu, Ankara’nın Tarihi Semt, s. 14-46.

55

Darkot, s. 444-5.

25

26

27

Gönül Tankut, “Osmanlı Şehrinde Ticari Fonksiyonların Mekansal Dağılımı”, VII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, TTK yay. Ankara, 1973, s. 773-779. Mehmet Tunçer, Ankara (Angora) Şehri Merkez Gelişimi (14.-20. Yy), Kültür Bakanlığı yay. Ankara, 2001, s. 16. Bk. Evliya Çelebi b. Derviş Mehmed Zıllî, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 2.


Zuhuri Danışman, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Kardeş Matbaası, İstanbul, 1970, c. IV, s. 226; Erman Tamur, Ankara Keçisi ve Ankara Tiftik Dokumacılığı, Ankara Ticaret Odası yay, Ankara, 2003, s. 34-35’den naklen.

57

Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İçtimai ve İktisadi Tarihi, I, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1979, s. 30.

58

Darkot, s. 444.

59

Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken yay, İstanbul, 2013, s. 235.

60

Bk. Erman Tamur, Ankara Keçisi ve Ankara Tiftik Dokumacılığı, Ankara Ticaret Odası yay, Ankara, 2003; Erdoğdu, Ankaram, s.8-10, 151-154.

61

“Bu kumaşlardan giyinmek yüksek mevkilerdeki yaşlı Türkler için kibarlık alametidir. Sultan Süleyman bile bundan başka bir kumaştan elbise giymek istemez.” Ogier Ghisain de Busbecq, Türk Mektupları, hz. Recep Kibar, Kırkambar yay. İst. 1993, s. 39.

62

Özdemir, 206, Ayrıca bk. Orhan Cezmi Tuncer, Anadolu Kervan Yolları, Vakıflar GM yay, Ankara, 2007; Tuncer, s. 27.

Abdullah Bakır, “Tevarih-i Al-i Selçuk Oğuznâmesi”, Turkish Studies, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, V.

3/7 Fall 2008, s. 163-199. Abdülkerim Erdoğan, Unutulan Şehir Ankara, Akçağ yay, Ankara, 2004. Abdülkerim Özaydın, “Ankara”, DİA, c. 3. Adem Ceyhan, Bedri-i Dilşad’ın Muradnamesi I-II, MEB yay, İstanbul, 1997. Ahmed Akgündüz, Said Öztürk, Bilinmeyen Osmanlı, OSAV Yay, İstanbul, 1999. Ahmed Tevhid, “Ankara’da Ahiler Hükümeti”, Tarih-i Osmanî Encümeni Mecmuası, Cüz. 19, İstanbul 1329. Ahmet Davutoğlu, “İslam Dünyasının Siyasî Dönüşümü: Dönemlendirme ve Projeksiyon”, Divan 2002/1. Ahmet Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Ankara, 1960. Ahmet Tabakoğlu, Türk İktisat Tarihi, Dergah Yay, İstanbul, 1998. Ahmet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı, Dergah yay, İstanbul, 1980. Ali Akar,  “Bir Danişmendname Nüshası: Mirkatü’l-Cihad” http://www.aliakar.com/paylasim1.html Erişim: 10.10.2014. Ali Murat Yel – M. Sabri Küçükaşcı,“Mahalle”, DİA, c: 27. Ankara Vilayet Salnamesi, 1288/1871-2, c. I, Ankara Büyükşehir yay, haz. Süleyman Solmaz, 2014. Avram Galanti, Ankara Tarihi, İstanbul, 1950 Basim Darkot, “Ankara”, MEB İA, c.1. Bilal Dedeyev, “Safevî Tarîkatı ve Osmanlı Devlet İlişkileri”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, c. 1/5, 2008. Ebu Abdullah Muhammed İbn Battuta Tanci, Seyahatnâme, çev. A. Sait Aykut, Yapı Kredi yay, İstanbul, 2000, c.I. Emine Erdoğan, “Tahrir Defterlerine Göre Ankara Şehri Yerleşmeleri”, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, C. 6, Sayı 1, (2005). Erman Tamur, Ankara Keçisi ve Ankara Tiftik Dokumacılığı, Ankara Ticaret Odası yay, Ankara, 2003. Ethem Cebecioğlu, Hacı Bayram Velî, Kültür Bakanlığı yay, Ankara, 1991. Evliya Çelebi b. Derviş Mehmed Zıllî, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 2. Kitap, haz. Zekeriya Kurşun- S. Ali Kahraman- Yücel Dağlı, Yapı-Kredi yay, İstanbul, 1995. Eyüp Öztürk, Velilik ve Delilik Arasında: İbnu’s-Serrac’ın Gözüden Muvelleh Dervişler, Kitap yayınevi, İstanbul, 2013. Fahameddin Başar,  Osmanlı Eyalet Tevcihatı  (1717-1730), TTK, Ankara 1997. Faruk Sümer, Oğuzlar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, yay, İstanbul, 1992. Fuat Bayramoğlu, Hacı Bayram-ı Veli, I, Ankara, 1983. Gönül Tankut, “Osmanlı Şehrinde Ticari Fonksiyonların Mekansal Dağılımı”, VII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, TTK yay. Ankara, 1973, s. 773-779. Halil İnalcık, “Eyalet”, DİA, c.11. Halil İnalcık, “Murad I”, DİA, c. 31. Halil İnalcık, “Murad II”, DİA, c.31. Hamdi Kızıler, “Osmanlılarda İlk Yerel Manevî Oluşum: Hacı Bayram Velî ve Bayramiyye Ekolünün Anadolu’ya Etkisi”, OTAM, 32/Güz 2012, s. 67-80. Hoca Sadeddin, Tacu’t-Tevarih, hz. İsmet Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı yay, Ankara, 1992, c. I. Hülya Taş, XVII. Yüzyılda Ankara, Doktora tezi, A.Ü, Sosyal Blimler Enstitüsü Tarih (Yeniçağ Tarihi) Anabilim Dalı, Ankara, 2004. İlber Ortaylı, Türkiye İdare Tarihi, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi

Enstitüsü yay, Ankara, 1979. İsmail Çiftçioğlu, “Ahiler Döneminde Ankara’daki Bazı İlim ve Fikir Adamları”, Sosyal Bilimler Dergisi, http://www.aku.edu.tr/aku/ dosyayonetimi / sosyalbilens/dergi/II2/3-ismail%20ciftcioglu.pdf erişim 24.08.2014. İsmail Çiftçioğlu, Ankara Ahileri Devleti ve Dönemi, yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 1995. Kamil Şahin, “Ankara’lı Şeyh İzzeddin Vakıfları ve Ak Medrese (Ogüst Mabedi)”, Vakıflar Dergisi, XXIX. M Fuat Köprülü, “Anadolu’da İslamiyet”, Darulfünun Edebiyat Fakültesi Mecmuası, IV-VI, 1338-1340. M. Fuat Köprülü, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, TTK, Ankara, 1972. Mehmet Genç, Osmanlı İmparatorluğu’nda Devlet ve Ekonomi, Ötüken yay, İstanbul, 2013. Mehmet İpşirli, “Anadolu”, DİA, c.3. Mehmet İpşirli, “Beylerbeyi”, DİA, c.6. Mehmet Neşri, Neşri Tarihi, hz. M. Altay Köymen, Kültür ve Turizm Bakanlığı yay, Ankara, 1983, c. I. Mehmet Tunçer, Ankara (Angora) Şehri Merkez Gelişimi (14.-20. Yy), Kültür Bakanlığı Yayınları. Ankara, 2001. Michel Balivet‚ “1391’de Ankara’da İlahiyat Konulu Bir Münazara: Hacı Bayram Veli ve II. Manuel Paleologos” Bizans Yapılar, Meydanlar, Yaşamlar, Editör: Annie Pralong, çev. Buket K. Bayrı, İstanbul 2011, s. 239-246. Mustafa Akdağ, Türkiye’nin İçtimai ve İktisadi Tarihi, I, Tekin Yayınevi, İstanbul, 1979. Mustafa Daş, “XIV. Asırda Dinler Arası İletişim: Bizans İmparatoru II. Manuel Palaiologos ve Hacı Bayram-ı Veli’nin Ankara’da Yaptıkları Tartışma / Osmanlılar ve Avrupa Seyahat Karşılaşma ve Etkileşim”, Osmanlılar ve Avrupa, İSAM, İstanbul, Kasım, 2010, s. 345-355. Necati Demir, Mehmet Dursun Erdem “Türk Kültüründe Destan ve Battal Gazi Destanı”, Turkish Studies International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 1/1 Summer 2006, s. 106-159. Nihat Azamat, II. Murad Devri Kültür Hayatı , Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Doktora Tezi , İstanbul 1996. Ogier Ghisain de Busbecq, Türk Mektupları, hz. Recep Kibar, Kırkambar yay. İst. 1993. Orhan Cezmi Tuncer, Anadolu Kervan Yolları, Vakıflar GM yay, Ankara, 2007. Özer Ergenç, “16. yüzyıl Ankara’sı: Ekonomik, Sosyal Yapısı ve Kentsel Özellikleri”, Tarih İçinde Ankara, (ODTÜ Eylül 1981 Seminer Bildirileri), Ankara 1984. Özer Ergenç, “Osmanlı Şehirlerindeki Yönetim Kurumlarının Niteliği Üzerinde Bazı Düşünceler”, VIII. Türk Tarih Kongresi Bildirileri, Ankara 1981, c. II. Özer Ergenç, Osmanlı Klasik Dönemi Kent Tarihçiliğine Katkı XVI. Yüzyılda Ankara ve Konya, Ankara Enstitüsü Vakfı yay., Ankara. (1995). Raif Okudan, “Hacı Bayram Veli’nin Şiirinde Şehir Metaforu”, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl, 2012/2, S. 16, s. 265-278. Rifat Özdemir, “Ankara”, DİA, c. 3. Ruşen Keleş, Şehirciliğin Kuramsal Temelleri, Ankara 1972. Sagon Erdem, “Ankara”, DİA, c.3. Seyfi Başkan, Ankara Hacı Bayram-ı Veli Camii ve Türbesi, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1998. Şeref Erdoğdu, Ankara’nın Tarihi Semt İsimleri ve Öyküleri, Kültür Bakanlığı yay, Ankara, 1999. Şeref Erdoğdu, Ankaram, Kültür Bakanlığı yay, Ankara, 1999. Tuncer Baykara, Hacı Bayram-ı Veli ve Dönemine Umumi Bir Bakış”, IV. Vakıf Haftası, Ankara, 1987. Tuncer Baykara, Osmanlı Taşra Teşkilatında XVII Yüzyılda Görev ve Görevliler (Ankara), Vakıflar GM yay, Ankara, 1990. Ünver Günay, “XV. Yüzyıl Osmanlı Toplumunda Sosyo-Kültürel Yapı, Din ve Değişme”, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi S. 14, 2003/1. Yusuf Halaçoğlu, “Osmanlı Döneminde Türkiye’nin Nüfus Yapısı ve Aşiretler”, Tarih Boyunca Anadolu’da Türk Nüfus ve Kültür Yapısı, Türk Yurdu yay, Ankara, 1995, s. 40-52. Yusuf Halaçoğlu, XIV. – XVII. Yüzyıllarda Osmanlılarda Devlet Teşkilatı ve Sosyal Yapı, TTK, Ankara, 1991. Zuhuri Danışman, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Kardeş Matbaası, İstanbul, 1970, c. IV.

31 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

56


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

32

“ÇALAB’IM

BİR ŞÂR YARATMIŞ” Mısrasıyla Başlayan Şiirden Hareketle Hacı Bayram-ı Veli’de Şehir Tasavvuru Yrd. Doç. Dr. Sıtkı NAZİK Fırat Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

1. Uluslararası Hacı Bayram-ı Veli Sempozyumunda sunulan tebliğin tam metnidir. Sempozyum, 25-26 Mayıs 2016 tarihlerinde Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin destekleri ile Kalem Eğitim Kültür Akademi Derneği tarafından düzenlenmiştir.


Özet Bu çalışmada, Hacı Bayram-ı Velî’nin “Çalab’ım bir şâr yaratmış” mısraıyla başlayan meşhur şiiri bağlamında, şehir tasavvuru, dolayısıyla da gönül üzerinde durulmuştur. Mutasavvıflar nazarında önem arz eden gönlün, inşa edilmekte olan şehir olgusuyla anlatılmasının muhtemel sebeplerine değinilmiştir. XIV-XV. yüzyıla ait mutasavvıflardan biri olan Hacı Bayram-ı Velî’nin yaşadığı dönem, Anadolu’da tasavvufun önemli fonksiyonlar icra ettiği bir dönemdir. Bu itibarla söz konusu şiirde kalbin şar ile ifade edilmesinin tasavvufî yönü olduğu gibi, tarihî ve sosyal bir yönünün olduğunu da söylemek mümkündür. Zira bu dönemde Osmanlı Devleti yeni yeni ayakları üzerinde durmaya başlamış, hatta fetret devri yaşamış bir devlettir. Tıpkı gönül gibi Devlet de inşa edilme sürecindedir. Halk ise Anadolu’yu daha yeni yurt edinmiş ve bu coğrafyanın Müslümanlaşma süreci hâlâ devam etmektedir. Hacı Bayram-ı Velî’yi ve söz konusu şiirini daha yakından tanımak maksadıyla yapılan bu çalışmada, önceki dönemlerde yaşamış olan Yunus Emre gibi diğer mutasavvıfların da şehir ve gönül bağlantısına vurguda bulunan şiirlerinden yararlanılarak, şairin bu şiirinde ne anlatmak istediği meselesi ele alınmıştır. Bir bakıma şiir, şerh metodu kullanılarak, tasavvufî, tarihî ve sosyal yönden şerh edilmiştir. Gönül şehrini anlatan şiirde, aynı zamanda bir şehir tasavvuru oluşturulduğu nazara sunulmuştur. Anahtar Sözcükler: Hacı Bayram-ı Velî, şehir, gönül, tasavvuf, tarih

Giriş

Hacı Bayram Çilehanesi/Hamit Yalçın

Hacı Bayram-ı Velî Ankara şehir merkezindeki Altındağ ilçesine bağlı bir mahalle olan Solfasol Köyü’nde dünyaya gelmiştir. Doğum ve ölüm tarihine dair değişik görüşler bulunan Hacı Bayram Hazretleri’nin (Erdoğan, 2015: 12), bazı kayıtlarda 1340’lı yıllarda dünyaya geldiği ve 1430 dolaylarında öldüğü (Cebecioğlu, 2013: 9), bazı kayıtlarda ise 1352-53’te doğduğu ve 1428-29’da vefat ettiği bildirilmektedir (Ekinci, 2013: 15).

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

33


34

yapmıştır (Cebecioğlu, 2013: 11).

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Tasavvuf yoluna girene kadar müderrislik vazifesini sürdürmüş olan Hacı Bayram-ı Velî, 139293 yıllarında ve yaklaşık kırk beş yaşında iken Kayseri’ye giderek Ebu Hamid Hazretleri’ne bağlanmıştır (Cebecioğlu, 2013: 12, 13). Daha sonra Ebu Hamid Hazretleri’yle birlikte Hacı Bayramı Velî de Bursa’ya gelmiş, şeyhi ekmek satmakla geçimini sağlarken, o da Çelebi Sultan Medresesi’nde müderrislik yaparak ailesinin geçimini temin etmiştir (Cebecioğlu, 2013: 19). Ancak Bursa Ulu Camii’nin ibadete açılması esnasında hatiplik vazifesini üstlenmek durumunda kalan Somuncu Baba, açılışta Fatiha Suresi’ne yedi kat mana vermiş, böylece sırrı açığa çıkmış ve halkın aşırı teveccühü karşısında rahatsız olup, Bursa’yı terk etmiştir (Aynî, 1986: 85-86). Çok sevdiği müridi Hacı Bayram-ı Velî ile birlikte 1400 yılında Bur-

Ankara Gravürü

http://ankaraarsivi.atilim.edu.tr/shares/ankara/images/12(1).jpg

Ankara’nın manevi mimarlarından olan Hacı Bayram’ın gençlik yıllarında ciddi bir medrese tahsili gördüğü, Tefsir, Fıkıh, Hadis, Tasavvuf, Matematik, Astronomi, Felsefe, Arapça, Farsça ve Edebiyat gibi muhtelif ilimleri okuyup icazet aldığı belirtilmektedir. Tasavvufa geçişi sırasında ilk defa Hamid-i Aksarayî ile bir kurban bayramında karşılaşmalarından dolayı şeyhi tarafından “Bayram” olarak isimlendirilen Hacı Bayram-ı Velî’nin asıl adı Numan’dır (Bayramoğlu, 1989: I/11). Hacı Paşa, Kapıcıbaşı, Ahî Sultan, Veli, Molla, Şeyhu’r-Rûm gibi unvanları da vardır (Ekinci, 2013: 27-29). Ankara’nın manevi mimarlarından olan Hacı Bayram’ın gençlik yıllarında ciddi bir medrese tahsili gördüğü, Tefsir, Fıkıh, Hadis, Tasavvuf, Matematik, Astronomi, Felsefe, Arapça, Farsça ve Edebiyat gibi muhtelif ilimleri okuyup icazet aldığı belirtilmektedir.

Dinî ilimlerin yanı sıra müspet ilimleri de tahsil etmiş olan Hacı Bayram-ı Velî, Ankara’da dönemin eğitim kurumu olan Kara Medrese’de ve ayrıca Bursa’da Çelebi Sultan Mehmet Medresesi’nde müderris olarak görev


Şeyhinin vefatını müteakip Hacı Bayram-ı Velî birkaç müridiyle birlikte memleketi olan Ankara’ya gelmiş ve 1415 senesinde tekkesini inşa ettirmiştir. Böylece onun kurduğu Bayramîlik tarikatı Anadolu’da hızla yayılmıştır. Halkın, kendisine ve tarikatına olan aşırı rağbeti devlet yönetiminin dikkatini çekince, Hacı Bayram Hazretleri II. Murat döneminde padişahın daveti üzerine Edirne’ye gitmiş, burada iki ay kadar kalıp, ettiği vaz u nasihatlerle halkın büyük ölçüde sevgisini kazanmıştır (Cebecioğlu, 2013:

23-28). Akşemseddin Hazretleriyle memleketine sağ salim dönen Hacı Bayram-ı Velî öğrenci yetiştirmeye devam etmiştir. Onlarca insan onun manevi terbiyesinden, ilim ve irfanından feyiz almıştır (Bursalı Mehmed Tahir, 2012: 20-21). O, bir yandan halkı irşat etmiş bir yandan da ahi teşkilatının çalışmasını andırır tarzda bir yardım sandığı oluşturup bağışlar toplayarak fakirlere, muhtaçlara ve kimsesizlere kol kanat germiştir (Cebecioğlu, 2013: 33). Kaynaklardan edinilen bilgiye göre, dört şiiri ve iki mektubu bulunan Hacı Bayram-ı Velî (Bayramoğlu, 1989: II/227-241), Türk diliyle eser vererek Türkçe’nin kullanımını Anadolu’da önemli ölçüde etkilemiş, şiirlerini sade ve coşkun bir dille ifade etmiştir. Yunus Emre’ye yakın bir dönemde yaşayan Hacı Bayram Hazretleri, Yunus tarzında şiirler

söylemiştir (Ekinci, 2013: 101). Nitekim gayet anlaşılır ve akıcı bir dil kullanılarak söylenmiş olan dört şiirden üçü, iki eşit parçaya bölününce koşma gibi kafiyeli dörtlükler oluşturmaya müsait bir şekilde (musammat) düzenlenmiştir. Bu da Hacı Bayram-ı Velî’nin dil ve üslup açısından Yunus Emre’yi andırdığını göstermektedir.

Hacı Bayram-ı Velî’nin, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen, günün gidişatına uymayıp, Türkçeye rağbet ederek Anadolu Türkü’nün dilini kullanmış olması, millî birliği sağlamaya yönelik bir gayeye matuftur. XIII. yüzyıldan itibaren başlayan Türk dilinde eser verme geleneğinin önemli bir halkasını oluşturan Hacı Bayram-ı Velî’nin, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen, günün gidişatına uymayıp, Türkçeye rağbet ederek Anadolu Türkü’nün dilini kullanmış olması, millî birliği sağlamaya yönelik bir gayeye matuftur. Bu bakımdan dil, Hacı Bayram Hazretleri’nin yaşadığı dönemde Anadolu Türk’ünü birliğe götüren bir araç olmuştur (Cebecioğlu, 1994: 161). Nitekim edebî ve ilmî sahada dilin Türkçe olarak yaygınlık kazanması, büyük devlet olma idealiyle hareket eden Osmanlılara, millî birliğin oluşturulması açısından kayda değer faydalar sağlamıştır (Cebecioğlu, 1994: 159). Hacı Bayram-ı Velî’nin, “Çalabım bir şâr yaratmış” ifadesiyle başlayan şiiri Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendi, Abdülhay Üsküdarî Celvetî, İsmail Hakkı Bursevî, Suhufî Mehmed Efendî (SaAnkara Gravürü

35 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

sa’dan ayrılan Ebu Hamid Hazretleri, önce Şam’a, akabinde hac vazifesini ifa için Hicaz’a, ardından da Anadolu’ya gelerek bir süre Darende’de kaldıktan sonra Aksaray’a yerleşmişlerdir. Velayet sırrını Hacı Bayram’a teslim eden Ebu Hamid Hazretleri 1412’de Aksaray’da vefat etmiştir (Cebecioğlu, 2013: 21-22).


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

36

hafî), Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî gibi zatlar tarafından şerh edilmiş meşhur bir şiirdir (Kılıç, 2006: 49; Yıldırım, 2008: 41). Kaynaklarda bazen dörtlükler bazen de beyitler halinde verilen bu şiirin metni aşağıda sunulmuş ve daha sonra da şiirle ilgili değerlendirmeler yapılmıştır.

Çalabım bir şar yaratmış iki cihan aresinde Bakıcak Dîdar görünür ol şarın kenâresinde Nâgihan ol şara vardım anı ben yapılur gördüm Ben dahi bile yapıldım taş u toprak aresinde Şâkirdleri taş yonarlar yonup üstâda sunarlar Tanrının adın anarlar her bir taşın pâresinde Ol şardan oklar atılur gelür sîneme dokunur Aşıklar canı satılur ol şarın bazâresinde Şar dedikleri gönüldür ne âlimdür ne câhildür Aşıklar kanı sebildür ol şarın kanâresinde Bu sözümü ârif anlar câhiller bilmeyüb tanlar Hacı Bayram kendi banlar ol şarın minaresinde*

Hacı Bayram-ı Velî’nin Şiiri ve Bu Bağlamda Şehir Tasavvuru Ses ve imla bakımından dahi birbiriyle yakın özellikler arz eden şiir ve şehir, gerçekte de bir hayli irtibatlı iki unsur olarak karşımızda durmaktadır. Genel olarak şiir şehirde daha kolay yazılmaktadır. Yani şehir şair için ilham kaynağıdır. Şehir ise şiirle anlatılmakta, çeşitli yönleri ve güzellikleriyle tasvir edilmektedir. Öte yandan şiir, başlı başına bir şehir imajını aksettirmektedir. Bilhassa nazım birimi beyit olan klasik Türk şiiri bağlamında şiire baktığımızda, ev anlamına gelen

“beyt” ile şehrin en küçük yapı birimi olan evler arasındaki irtibat oldukça manidardır. Zira beyitlerin bir araya gelmesiyle bentler, şiir ve divan/eser meydana gelirken; evlerin bir araya gelmesiyle de sokaklar, mahalleler ve şehir oluşmaktadır. İnci veya tespih taneleri gibi sıra halinde dizilmiş olmak, şiiri oluşturan beyit ile şehre ait evler arasındaki benzerliğin bir başka tarafıdır. Nitekim şehrin yolları, caddeleri boyunca birbirini takip eden ev dizilerinin tezyinî, düzeni adeta bir beytin iki mısraı gibi birbirini tamamlamaktadır. Klasik şiirde mısra yerine beytin, şiirin ana unsuru olmasının önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Zira iki mısraın birbirini tamamlaması, tek bir mısraa göre varlığı ve kimliği daha belirgin bir şiir birimini oluşturmaktadır (Cansever, 2010: 174). Dolayısıyla birbirini tamamlayan iki mısra ve beyitlerin bütünlüğü sayesinde şiir anlam kazanırken, yol boyunca dizilmiş evler de

şehrin bütünlüğünü sağlamakta, şehir bunlarla anlam kazanmaktadır.

Gönül şehrinden bakınca ilahî cemalin görülebileceği ifade edilen bu beyitte, Allah’ın isim ve sıfatlarıyla âlemde tecelli ettiği ve insanda bunun idrakine varabilecek bir gözün olması gerektiğine işaret edilmektedir. Bir mutasavvıf olarak Hacı Bayram Hazretleri’nin temsili anlatım yoluyla gönlü şehir bağlamında ele aldığı mezkûr şiirinde, bir yandan tasavvufa dair meseleleri somutlaştırarak daha anlaşılır hale getirirken, diğer yandan bir şehir tasavvuru oluşturduğu görülmektedir. Şiire bakıldığında, bu fikri destekleyen ipuçlarıyla karşılaşmak müm-


kündür. Bu bakımdan aşağıda, şiirin kendisi ve düz cümle halinde anlamı verilerek, bazı ifadelerden hareketle şiirdeki şehir tasavvuru ele alınmıştır.

Çalabım bir şar yaratmış iki cihan aresinde Bakıcak Dîdar görünür ol şarın kenâresinde (Allah’ım, iki cihan arasında bir şehir yaratmış. Bakınca, o şehrin kenarında Dîdâr görünür.) Bazı kaynaklarda dörtlükler halinde verilen bu şiirin, şekil itibariyle musammat gazeli andırdığı görülmektedir. Musammat gazel denince de akla Yunus Emre gelmektedir. Dolayısıyla Yunus Emre etkisinin şair üzerinde hissedildiği anlaşılmaktadır. Hacı Bayram-ı Velî, “İlahi Taksim” olarak isimlendirilen şiirinin ilk beytinde, Rabbinin, iki cihan arasında bir şehir yaratmış olduğunu, bakınca o şehrin kenarında Dîdâr’ın, yani ilahî cemâlin

Şiirin anlam dünyasına baktığımızda, iki cihan arasında Allah Teâlâ’nın bir şehir yaratmış olduğu ifade edilmektedir. İki cihandan kastın, vahdet-kesret, dünya-ahiret, zahir-batın, hakhalk, ana-baba, taş-toprak, suateş, ruh-beden, celal-cemal gibi ikili âlemler olduğunu söylemek mümkündür (Kılıç, 2006: 50). Hatta iki cihan sembolünden doğu-batı, kuzey-güney gibi coğrafî yönler de anlaşılmaktadır. İki cihanı coğrafya bağlamında ele aldığımızda, Anadolu’nun stratejik konumu akla gelmektedir. Nitekim Asya ve Avrupa arasında bulunan Anadolu hem coğrafya hem de tarih ve medeniyet itibariyle önemli bir yere sahiptir. Bir tarafta Orta Asya ve İran, diğer tarafta Mezopotamya ve Mısır, bir diğer yanda da Yunan gibi köklü medeniyetlere komşu olan Anadolu, kendi bağrında da beslediği birçok medeniyetle birlikte, adeta dünyanın kalbi konumundadır. XIV-XV. yüzyıllara bakıldığında ise bu kalbin İslam medeniyeti ile inşa edilme sürecinde olduğu görülmektedir. Bu hususun söz konusu şiirde de hissedildiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla gönlü merkeze alan şiir, şehir

imajını aksettirdiği gibi, tarihî olaylara da göndermede bulunacak bir çağrışım dünyasına sahiptir. Yüz, çehre, görme, görüşme ve tasavvufta Allah’ın cemâli (Doğan, 2010: 217) gibi anlamlara gelen “dîdâr” kelimesiyle genelde ilahî sevgili kastedilmektedir. Ancak mecazen diğer sevgililerin cemâli için de kullanılmaya müsaittir. Bu bakımdan “dîdâr” ifadesiyle Hz. Peygamber, devrin padişahı, mürşit veya beşeri bir sevgiliye de göndermede bulunulması mümkündür. Dîdâr, Hz. Peygamber’in cemâli olarak düşünülürse, “şar” Medine olsa gerektir. İki cihan ise şehrin hicretten önceki ve sonraki ismiyle bağdaştırılabilir. Önceki ismi Yesrib olan bu şehir, Hz. Peygamber’in orayı şereflendirmesiyle Medine olarak isimlendirilmiştir. Medine olmak, medeniyete temel teşkil etmek demektir. Hicretle birlikte Medine peygamber şehri olma payesine erişmiş ve İslam medeniyetinin beşiği olmuştur. Dîdâr ile padişahın kastedilmesi durumunda ise iki kıta arasındaki Anadolu’da devletin yer edinip, sultanın kendini gösterdiği, yani otoritesini pekiştirdiği anlaşılabilir. Söz konusu kelime mürşit olarak düşünülürse, bu defa da

37 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

göründüğünü söylemektedir.

Hacı Bayram-ı Veli Camii Çilehanesi Hamit Yalçın


38 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Nâgihan ol şara vardım anı ben yapılur gördüm Ben dahi bile yapıldım taş u toprak aresinde (Aniden o şehre vardım, onu ben yapılır gördüm. Taş ve toprak arasında ben bile yapıldım.)

Tasavvufî eğitim yoluna girdiğini belirten Hacı Bayram Hazretleri, kalbin sürekli bir gelişim ve inşa halinde olduğunu görmüştür. Yapılır gördüğü şehre ansızın girdiğini, taş ve toprak arasında kendisinin dahi yapıldığını söyleyen şair, gönül şehrinin yapılışını müşahede ettiğini belirtmektedir. Aniden bu şehre, yani tasavvufî eğitim yoluna girdiğini belirten Hacı Bayram Hazretleri, kalbin sürekli bir gelişim ve inşa halinde olduğunu görmüştür. Yapılmak, inşa ve imar olunmak olumlu bir mana içermekte, kalbin kötülüklerden ve günahlardan arınarak olumlu vasıflar kazanmasını ifade etmektedir (Cebecioğlu, 2013: 44).

Hamit Yalçın

Hacı Bayram Velî’nin, hem tasavvufî hem de sosyal yönden, merkezî bir yer olan Ankara’da faaliyette bulunduğu, kendini halka arz ettiği sonucu çıkarılabilmektedir. Gönül şehrinden bakınca ilahî cemalin görülebileceği ifade edilen bu beyitte, Allah’ın isim ve sıfatlarıyla âlemde tecelli ettiği ve insanda bunun idrakine varabilecek bir gözün olması gerektiğine işaret edilmektedir. Nasıl ki, kılık değiştiren bir sultan

şehrin meydanında gezindiğinde onu tanıyanlar yine bu haliyle de gördüklerinde, bu gezen kişinin sultan olduğunu fark ederlerse, Allah Teâlâ da celal ve cemaliyle âlemde kendini izhar etmekte, bunu anca işin ehli olanlar bilmektedir (Aynî, 1986: 113114). Buna göre şehre, dünyaya ve âleme Allah’ın azametinin ve cemâl sıfatının tecelli ettiği yerler ve insanların idrak edeceği alanlar olarak bakmak gerekmektedir (Cansever, 2012: 8).

Gönül şehrinin inşa ve imarı ile yaşanılan bir şehrin inşa ve imarı arasındaki benzerlik dikkate değerdir. Nitekim bir şehrin imarı için taş, tuğla, kum ve toprak gibi inşaat malzemelerine ihtiyaç duyulması misali, gönül şehrinin imarı için de ibadet, zikir, tefekkür ve murakabe gibi birtakım amellere ihtiyaç duyulmaktadır (Cebecioğlu, 2013: 104). Gönlün bir benzeri olarak bu inşa ve imar edilme durumu Anadolu ve Ankara için de geçerlidir. Osmanlı Devleti, birçok beylik tarafından parçalanmış olan Anadolu’da yavaş yavaş beylikleri kendi topraklarına katıp birliği oluşturmaya çalışmış, an-


Yoğurup pişirdiği ekmekler misali kemale ermiş bir yol eri olan Somuncu Baba’nın en büyük eseri 15. yüzyılın büyük velisi Hacı Bayram Hazretleri olsa gerektir. Şâkirdleri taş yonarlar yonup üstâda sunarlar Tanrının adın anarlar her bir taşın pâresinde (Öğrencileri/çırakları taş yonarlar, yonup üstada sunarlar. Her bir taşın parçasında Allah’ın adını anarlar.) Yoğurup pişirdiği ekmekler misali

kemale ermiş bir yol eri olan Somuncu Baba’nın en büyük eseri 15. yüzyılın büyük velisi Hacı Bayram Hazretleri olsa gerektir. Geçimini ekincilikle sağlayan Hacı Bayram’ın yetiştirdiği Akşemseddin Hazretleri ise değirmencidir. Meslekî açıdan icra ettikleri görevler itibariyle de aralarında yoğun bir irtibat olan bu üç zatın, yetiştirdikleri halifeleri ve dervişleri ile diğer tarikatlar bu güzel yurdu gönül bağlarıyla sımsıkı bağlayıp, yüzlerce yıldan beri bir ve bütün halinde tutmaktadırlar. Adeta Hacı Bayram Ankara ve Anadolu toprağında insan hasat etmiş, Akşemseddin onları öğütüp inceltmiş, Somuncu Baba da pişip olgunlaşmalarını sağlamıştır. Bir tarafta gönül şehrini yapmak için üstatlara iş düşerken, diğer tarafta da talebelere iş düşmektedir. Nitekim böyle bir şehirde talebeler taş yonmakta, yonup üstada sunmaktadırlar. Yonttukları taşın her bir parçasında ise Allah’ın adını anmaktadırlar. Bir önceki beyitte de geçtiği üzere taş, insandaki olumsuz vasıflar sertlikler veya celale dair yönleri; toprak da yumuşaklık, iyilik ve güzellikler veya cemale dair yönleri temsil etmektedir. Hatta topraktan ruhun tekamülü, taştan da nefsin tekamülü anlaşılabilmektedir (Cebecioğlu, 2013: 44). Dolayısıyla müritler nefsi terbiye etmek için amelde bulunup onu mürşide sunmakta ve kemale ermek için zikir yapmaktadırlar. Bu durum, çırakların bina inşa etmek için taş yontup duvar örmelerine ve bu meziyetlerini ustanın nazarına sunmalarına benzediği gibi, askerlerin taş gibi muhkem kaleleri fethetmek suretiyle komutanın yahut sultanın övgüsüne mazhar olmalarına da benzemektedir. Hacı Bayram-ı Velî’nin yaşadığı döneme bakıldığında da toparlanan ve hızla büyümeye çalışan bir Osmanlı’nın cihat anlayışıyla Bizans’a karşı giriştiği mücadele, büyük

cihat olarak görülen nefisle mücadeleyi (Aclunî, 2000: I/481482) çağrıştırmaktadır. Öte yandan yapılan bu savaşlarda da Allah Allah nidaları yükselmekte, topraklar fethedilmek suretiyle askerler düşmana karşı zafer kazanmış olmaktadır. Böylece gönül şehri kötü hasletlerden temizlenirken, Anadolu şehirleri de şirk ve küfür cenderesinden kurtarılıp İslama bağrını açmaktadırlar. Buna göre gönül şehrinin imarında izlenen yol ile İslamlaşma sürecindeki Anadolu şehirlerinin imarında izelenen yol birbirine benzemektedir.

Ol şardan oklar atılur gelür sîneme dokunur Âşıklar canı satılur ol şarın bazâresinde (O şehirden oklar atılır, gelir sineme dokunur. O şehrin pazarında âşıkların canı satılır.) Gönül şehrinden atılan bela oklarının gelip sinesine dokunduğunu ve o şehrin pazarında âşıkların canının satıldığını ifade eden Hacı Bayram-ı Velî, gönül şehrinin mamur bir hale getirilmesi esnasında zaman zaman sıkıntıların yaşandığını belirtmektedir. Gönül şehrini sevgiliye açan âşık, bazen aşk yolunda belalara maruz kalabilmekte, sevgiliye olan aşkı bu vesileyle test edilmektedir (Cebecioğlu, 2013: 45). Gerçek âşık, bu durumdan şikâyet etmek şöyle dursun, sevgiliden gelen eza ve cefayı bir nimet sayarak başım gözüm üstüne diyebilen, “kahrın da hoş, lütfun da hoş” anlayışıyla hareket edebilendir. Yine gerçek âşık sevgilisi uğruna canını hiç çekinmeden feda edebilendir. Buna göre, bela oklarıyla gönlü pür dağ olmuş âşıkların canı, sevgili için gönül şehrinin pazar yerinde satılmaktadır. Öte yandan can maddi yönü, yani kesreti temsil etmektedir. Sevgiliye vuslat için bunun aradan çıkarılması gerekmektedir. Bu bakımdan âşıklar

39 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

cak 1402’de yaşanan Ankara Savaşı yenilgisi bu birliğin sağlanmasını geciktirmiştir. Bu yenilginin ardından taht kavgaları yaşanmış, Çelebi Mehmet’le birlikte tekrar toparlanma sürecine giren devlette, yaralar sarılmış, Anadolu ve özelde Ankara’da, Timur’un çekilmesi ve taht kavgalarının da sona ermesinin ardından inşa ve imar faaliyetleri hız kazanmıştır. Öte yandan Ankara’da sosyal ve manevi birliğin oluşmasında Hacı Bayram Hazretleri’nin büyük hizmetleri olmuştur. Müritlerini el emeği ile geçinmeye yönlendiren, kendisi de buğday, arpa, burçak yetiştirerek onlara örnek olan Hacı Bayram, bu şekilde halkın toprağa bağlı yaşamasını teşvik ederek Anadolu’ya Orta Asya’dan gelen Türk göçerlerin yerleşik hayatı benimsemesini sağlamış, Anadolu’da kalıcı Türk birliğinin oluşmasında ve Osmanlı Devleti’nin medeniyet yolunda aşama kaydetmesinde önemli rol oynamıştır (Ekinci, 2013: 46-47). Adeta kalbin, sahibi yahut mürşit tarafından inşa ve imar edilmesi misali, o da Ankara’nın ve hatta Anadolu’nun birlik ve dirliği için çaba sarf etmiştir.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

40

Ankara Gravürü

http://ankaraarsivi.atilim.edu.tr/shares/ankara/images/7(2).jpg

canlarını satmakla, aradaki bütün engelleri kaldırıp sevgiliye vuslatı gerçekleştirmiş olmaktadırlar.

İnsan, Allah’ın kahır ve lütfu arasında fark görmeyip, her şeyin Allah’tan geldiğini bilerek O’nun nimeti kadar belalarına da “hoş geldin” diyebilmek durumundadır Gönlün pazara teşbihi ve orada canın satılmasına istinaden bu beyitte, “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasını almak için kendini feda eder.” (Bakara, 2/207) ayetine telmih vardır. Nefsini Allah’a satma olayı, Allah’a yakın olma (kurb) makamındaki sâlikin çeşitli belalara maruz kalması şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu makama eren

insan, Allah’ın kahır ve lütfu arasında fark görmeyip, her şeyin Allah’tan geldiğini bilerek O’nun nimeti kadar belalarına da “hoş geldin” diyebilmek durumundadır (Kılıç, 2006: 52). Pazarda canların satılması, Allah’ın razı olduğu kimseler hakkında takdir ettiği alışveriş olayına da bir hayli benzemektedir. Nitekim ayette, “Allah, müminlerden, mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alış verişinden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) en büyük kazançtır.” şeklinde buyurulmakta (Tevbe, 9/111), Allah yolunda cihat edenlerin alışverişe benzetilen bu amellerinin ne ka-

dar kazançlı olduğu açıklanmaktadır. Canla başla yapılan mücadeleler neticesinde gerek sultan olan sevgilinin, gönül şehrinde/ülkesinde taht kurması gerekse fethedilen topraklar ve kalelere İslam hâkimiyetinin yerleşmesi büyük bir zaferdir. Sâlik mücahede sürecinde gurur, kibir, riya gibi birtakım manevi tuzaklarla karşılaşırken, asker ise yaptığı cihatlarda ölmek, yaralanmak ve esir düşmek gibi tehlikelerle yüz yüze gelmektedir. Buna göre yukarıdaki beyitte, şakirdi asker, taş yontmayı gaza anlayışıyla hareket edip diyar-ı Rum’u fethetmek, üstadı padişah, âşıkların canının satılmasını da tebaanın sultan uğrunda kendini feda etmesi olarak düşünmek imkân dâhilindedir. Yine âşıklar sevgili uğrunda, mücahitler Allah yolunda canlarını bir pazar metaı gibi satışa sunarken, şehirdeki


Bütün günah kirlerinden ve kötülüklerden arınmış, marifetin yerleştiği gönül, bu haliyle dört başı mamur bir şehri, daha da ötesi cenneti andırmaktadır. Öte yandan, içinde yaşayanların sergilediği güzel hasletler ve güzelleriyle, gayet muntazam evleri, köşkleri ve diğer yapı elemanlarıyla, bahçeleri, yeşillik alanları ve düzenli-tertemiz bir çevresiyle şehir de adeta bir cennettir. Zaten şehir imajı, İslam kültürlerinde cennet tasavvurunun bir yansımasıdır (Cansever, 2010: 24; 2012: 110).

esnaf da mallarını dükkânlarda ve pazar meydanlarında satmaktadır.

Şar dedikleri gönüldür ne âlimdür ne câhildür Âşıklar kanı sebildür ol şarın kanâresinde (Şehir dedikleri gönüldür, ne âlimdir ne cahildir. O şehrin kenarında âşıkların kanı sebildir.) Mahalleleri, sokakları, meydanları, camileri, dükkânları, pazar yerleri, evleri, oyun alanları, okulları ve benzeri unsurlarıyla şehir her tarafı kapsayan büyük bir mekândır. İnsanın gönlü de tıpkı bir şehir misali her şeyi içine alabilecek kadar geniştir. Nitekim hiçbir yere sığmayan Allah Teâlâ, mümin kulunun kalbine sığmıştır. Ancak gönülde ilim ve cehalete yer yoktur. Orada irfan bulunmakta ve Allah bu sayede bilinebilmektedir. Dolayısıyla gönlün, âlim veya cahil olmayışının

Başta Yunus Emre olmak üzere, birçok mutasavvıf gibi Hacı Bayram Hazretleri de gönlü şehirle irtibatlandırmıştır. Nitekim bir beyitte Yunus, “Gönlümüz oldu ulu şehir, o şehir gibi ya nerde var? Hazinesinden cevher aldım, dükkân yüzünü süsler oldum.” demekte; son derece büyük olan gönlü, vitrini inci ve mücevherlerle bezenmiş dükkâna benzetmektedir. Bu haliyle gönül, içinde barındırdığı hazinelerle adeta şehrin kuyumcularını çağrıştırmaktadır:

Gönlümüz oldı ulu şâr o şâr gibi yâ kanda var Haznesinden aldum gevher dükkân yüzin bezer oldum (Y. Emre, 222/4) Gönül şehre benzetildiği gibi, dünya da bir şehri andırmaktadır. Nitekim aşağıdaki beyitte bu dünya bir büyük şehre teşbih edilmekte, insan ömrü ise çabucak kurulmuş bir pazara benzetilmektedir. İnsan ömrü şehri andıran dünya pazarında çarçabuk tükenen bir meta gibidir. Dolayısıyla deruni manada gönlü temsil eden şehir, dışa açılan yönü bakımından bir mekân ile

hatta topyekûn dünya ile ilişkilendirilebilmektedir:

Bu dünyânun meseli bir ulu şâra benzer Velî bizüm ömrümüz bir tîz bâzâra benzer (Yunus Emre, 69/1) Âşıkların canı, gönül şehrinin pazarında satıldığı gibi, yine aynı şekilde sevgili ve aşk uğrunda kanları da sebil olmuş, bu yolda feda edilmiştir. Kalbin marifet mahalli ve bilme fiilinin icra merkezi olmasından ötürü, marifet makamında iken yaşanıp da gizli kalması gereken bazı haller, kendinden önceki mutasavvıflardan Hallac, Nesîmî ve İbn Arabi gibiler tarafından açıklanınca, idam edilmişlerdir. Böyle kimselere atıfta bulunurcasına Hacı Bayram, Hakk’ın tecrübesi sırasında yaşanan olaylar ve elde edilen sırların, tasavvufî derinlikten yoksun olanlara anlatıldığında, âşığın iptilaya uğrayacağına ve kanının akıtılabileceğine işaret etmektedir (Kılıç, 2006: 53). Şehirden kastın gönül olduğu ifade edilen bu beyitte, şehirle gönül arasında birçok yönden benzerlik bulunduğu anlaşılmaktadır. Üstelik âşıkların kanının sebil oluşu dikkat çekmektedir. Zira sebil, yol, büyük cadde, su dağıtılan yer, hayır kabilinden parasız dağıtılan su gibi anlamlara gelmektedir (Doğan, 2010: 1083). O şehrin bir tarafında âşıkların kanının hayır için dağıtılan su misali aktığı belirtilmek suretiyle bir çeşme imajı oluşmaktadır. Nitekim şehirde diğer yapı elemanlarına ek olarak çeşmeler de önem arz etmektedir.

Bu sözümü ârif anlar câhiller bilmeyüb tanlar Hacı Bayram kendi banlar ol şarın minaresinde (Bu sözümü arif anlar, cahiller bilmeyip garipser. O şehrin minaresinde Hacı Bayram’ın kendisi bağırıp durur.)

41 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

sebebi, aklın değil, kalbin faaliyet alanı olmasındandır. Zaten akıl ile değil, kalbî bilgi olan marifet ile Allah’a ulaşılacağı kabul edilmektedir (Cebecioğlu, 2013: 46).


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

42

Tasavvuf, tatmayanın bilmediği bir hal ilmidir. Buna göre elde edilen marifeti ancak arifler anlayabilmekte, cahiller ise afallayıp durmakta, hatta bu gibi sözlere ve sahiplerine tan etmektedirler. Dolayısıyla tasavvufî tecrübeleri yaşamış ve söz konusu şiirinde insanlara anlatmış olan Hacı Bayram Hazretleri, bu sözünü ehlinin anlayabileceğini söylemektedir. Nitekim gönül evinin ne olduğunu idrak eden veya gönül şehrinin mahallelerini, sokaklarını, caddelerini ve evlerini öğrenen Hacı Bayram-ı Velî, şehrin minaresine, yüksekçe bir yere çıkarak, yani şeyhlik makamına ulaşarak bu öğrendiklerini, vardığı hakikatleri insanlara duyurmak üzere müezzin gibi dünyanın dört bir tarafına var gücüyle haykırmaktadır (Cebecioğlu, 2013: 48).

Bir İslam şehri için evler, sokaklar, caddeler, meydanlar ve çarşı pazarlar ne kadar önemli ise, minareleriyle birlikte camiler de o kadar önemlidir. Kalp şehrinin minareye benzetildiği beyitte, sanki gönül sahibi insanların hepsi bu vesileyle tasavvufa davet edilmekte; yani minare, kalp şehrine davet yeri olarak tasvir edilmektedir (Kılıç, 2013: 54). Öte yandan minare cami çağrışımını uyarmaktadır. Camiler de yerleşim alanlarına ve dolayısıyla şehre ait önemli yapılardır. Zira bu yerlerde hem ibadet yapılmakta hem de birtakım sosyal ve idari faaliyetler yürütülebilmektedir. Bu bakımdan bir İslam şehri için evler, sokaklar, caddeler, meydanlar ve çarşı pazarlar ne kadar önemli ise, minareleriyle birlikte camiler de o kadar önemlidir.

Hacı Bayram-ı Velî’nin, şehrin minaresine, yüksek bir yere çıkarak insanları hakikate davet etmesini, hâkim-merkezî bir konumda bulunan Ankara’dan Anadolu’ya seslenişi şeklinde düşünmek mümkündür. Nitekim kurucusu olduğu Bayramîlik, Anadolu ve hatta Balkanlar gibi geniş bir coğrafyada etkili olmuş, varlığını günümüze kadar devam ettirmiş bir tarikattır. Bu itibarla Hacı Bayram Hazretleri tecrübe ettiği güzellikleri, bir bakıma gönül şehrini temsil eden Ankara’dan ve Ankara’nın adeta kalbi olan kalesinden Anadolu’ya, hatta bütün bir dünyaya ilan etmiştir. Hacı Bayram-ı Velî’nin Ankara’ya atfettiği önemin, bazı ifadelerden hareketle birtakım çıkarımlara dayandığını belirtmek gerekmektedir. XVIII. yüzyıl şairlerinden Abdüllatîf Râzî’nin Ankara için yazdığı methiyede ise bu önemin, daha bariz bir şekilde ortaya konduğu görülmektedir. Nitekim söz konusu methiyeye ait aşağıdaki bentlerde Râzî, o dönemde kendi halinde mütevazı bir yer olarak bilinen Ankara’yı, Osmanlı mülkü içinde bir “şehbâz” (bir cins iri ve beyaz doğan)’a benzetmektedir. Allah’ın, Ankara’yı her yönüyle mümtaz eylediğini, seçip yükselttiğini belirtmekte ve devlet yıldızı Ankara’ya sırdaş olsa buna şaşılmayacağını söylemektedir. Ankara’nın gül bahçelerinin cennet misali olduğunu ifade eden şair, hâlen üstünde Türk bayrağı dalgalanan tarihî Ankara Kalesinden de söz etmektedir. Râzî’ye göre kale, her taşı cevher gibi süslü ve İskender Seddi gibi sağlam kurulmuştur. Ankara’nın güzellerini “hûrî-sîretli” (huri gibi temiz ahlâklı) olarak vasıflandıran şair, bunların Hz. Yusuf gibi “pâk-dâmen” (iffetli, namuslu) olduklarını söylemektedir. Ankara’nın her köşesinin âlim, ilim ve hakikatler mahzeni olduğunu ifade eden şair, bilhassa Ankara’nın, hatta bütün Anadolu’nun manevî mi-

marlarından Hacı Bayram-ı Velî’nin burada yattığını vurgulamaktadır. Bu yüzden Ankara yükselse ve feleğin üstünde uçsa yeridir. Hâsılı Râzî, bu şiirle adeta bir keramet göstermiş, Ankara’nın başına devlet kuşu ve yıldızının konacağını, her yönüyle mümtaz olacağını haber vermiş, bunun için dua etmiştir. Şiirin yazılışından 224 yıl sonra Râzî’nin duası kabul edilmiş, böylece kerameti zahir olmuş, yani Cumhuriyet’in ilanıyla Ankara devlet merkezi yapılmış ve her yönüyle seçilip yükselmeye başlamıştır (Erdoğan, 1997: 358). Başşehir olan Ankara, cumhuriyet döneminden itibaren gözde bir şehir olma payesinde erişmiş, hızla gelişip büyümüştür:

Ey mülûk-i Âl-i ‘Osmân içre şehbâz Engüri Eyledi Hak seni her veçhile mümtaz Engüri Olsa tan mı necm-i devlet sana hem-râz Engüri Her seher güyâlarun eyler serâgâz Engüri Gülşenün cennet misâli oldı demsâz Engüri Âferîn o şâruna her taşunı gevher gibi Zeyn idüp kurmış binânı sedd-i İskender gibi Dâ’imâ bir âb-ı safî anlayup içer gibi Kal’anun dervâzesine yüz sürer kemter gibi Hizmete bil baglamışdur kış eger yaz Engüri Hürî-sîretdür ser-â-pâ cümle mahbûbun senün Pâk-dâmen olmada Yûsuf-ı sânî ma’denün ‘Âlim ü ‘ilm ü hakâyık kûşe kuşe mahzenün Bâ-husûsâ Hacı Bayrâm-ı Velî’dür medfenün Var yüri evc-i felekde eyle pervâz Engüri (Erdoğan, 1997: 359)


14-15. yüzyılda yaşamış olan Hacı Bayram-ı Velî, ilmî, tasavvufî ve edebî yönden önemli bir isimdir. Müslüman Türk nüfusun Anadolu’da kök salma sürecine tanıklık etmiş ve bu süreçte aktif rol almış biri olarak o, tarihî ve sosyal yönden de mühim bir konuma sahiptir. Bütün bu özellikleriyle etkisini hâlâ devam ettiren söz konusu mutasavvıfın, “Çalab’ım bir şar yaratmış” diye başlayan şiiri, sembolik anlatımın hâkim olduğu bir şiir olması bakımından dikkate değerdir. Söz konusu şiirden hareketle Hacı Bayram-ı Velî’de şehir tasavvurunun ele alındığı bu çalışmada, her ne kadar şiirde geçen şardan/şehirden kastın gönül olduğuna vurgu yapılmış olsa da, coğrafî ve tarihî yöne sahip bir şehir tasavvurunun oluşturulduğu da görülmüştür. Nitekim böyle bir şehirde imar ve inşa (yapılma) süreci devam etmekte, pazarlar kurulmakta, sebiller akmakta, minarelerden çağrıda bulunulmaktadır. Üstelik bu oluşum aşamasındaki şehir, Ankara olabileceği gibi, topyekûn Anadolu da olabilmektedir. Şiirde geçen âlim, arif ve cahil gibi

kelimelerin de şehirle irtibatının olduğu görülmektedir. Nitekim bir şehirde âlim, arif ve cahil olmak üzere üç değişik kategoride insan yaşamaktadır. Âlim medreseyi, arif tarikatı, cahil ise sıradan halkı temsil eder niteliktedir. Hatta bu vesileyle şehre ait eğitim kurumlarına da işarette bulunulduğunu söylemek mümkündür. Birçok unsuru içine alan geniş mekânlar olmak bakımından şehir ve gönül arasında bir hayli benzerliklerin olduğu anlaşılmaktadır. Adeta gönül deruni bir şehir, şehir ise dışa açılan bir gönül gibidir. Gönül şehrinde manevi faaliyetler gerçekleşirken, asıl şehirde ise daha çok müşahede edilebilen olaylar vuku bulmaktadır. Hacı Bayram-ı Velî şiirinde ferdî olarak insanı idare eden gönül şehrini anlattığı gibi, insanların toplum halinde yaşadığı ve üstlerine düşen görevleri yerine getirmek suretiyle hayatlarını idame ettirdikleri bir şehrin varlığını da zihin dünyamızda hissettirmektedir. O gün için bu şehir bir devlet bazında Anadolu olabileceği gibi, başlı başına bir şehir bağlamında ise Ankara olsa

gerektir. Zira Anadolu Müslüman Türk nüfusun iskân etmekte karar kıldığı bir coğrafya iken, Ankara da bu coğrafyanın ortasında bulunan muhkem bir karargâh konumundadır. İnsanın karar kıldığı organı kalp, Müslüman Türklerin karargâhı ise merkezî bir yerde olan Ankara’dır. Nitekim Râzî’nin övgüsü ve duasına mazhar olan, cumhuriyetle birlikte de başşehir yapılan Ankara, merkez-karargâh olma düşüncesini fiili olarak da göstermiştir. Gönlü, temsilî anlatım yoluyla şehir bağlamında ele alan Hacı Bayramı Velî’nin, aynı zamanda bu şiirinde medeniyete temel teşkil eden medine (şehir) tasviri oluşturduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ancak şairin hem gönlü anlatmak hem de bir şehir tasviri oluşturmak maksadıyla böyle bir şiir söylediğini iddia etmek güçtür. Çünkü şairle görüşüp, meramını anlama imkânımız yoktur. Sadece birtakım verilerden hareketle -makul bir yorum çerçevesindeşairin, aynı zamanda tarihî, coğrafî ve sosyal yönü olan bir şehre de atıfta bulunduğuna dair kanaate varılmıştır.

KAYNAKLAR * Bu şiirin beyit sayısı ve beyitlerin yerleri bazı kaynaklarda değişiktir. (bkz. Bursalı Mehmed Tahir, 2012: 32-33; Aynî, 1986: 111).

Cebecioğlu, Ethem (1994). Hacı Bayram Velî ve Tasavvuf Anlayışı, Ankara: Muradiye Kültür Vakfı Yayınları

Ontolojik Varlığı ve Olgunlaşması Süreci”, Ta-

Aclûnî -İsmâîl b. Muhammed el-Aclûnî- (2001). Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs I-II, Thk. Yûsuf b. Muhammed el-Hac Ahmed, Dımeşk: Mektebetü’l-İlmi’l-Hadîs

Cebecioğlu, Ethem (2013). Hacı Bayram Veli, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları

savvufi Görüşleri, Çukurova Üniversitesi Sosyal

Doğan, Ahmet (2011). Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, Ankara: Akçağ Yayınları

Lisans Tezi)

Aynî, M. Ali (1986). Hacı Bayram Velî, Sadeleştiren: H. R. Yananlı, İstanbul: Akabe Yayınları

Erdoğan, Abdülkerim (2015). Ankara’nın Manevi Mimarı Hacı Bayram-ı Veli, Ankara: Ankara Büyükşehir Belediyesi Yayınları

Bayramoğlu, Fuat (1989). Hacı Bayram-ı Veli III, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları Bursalı Mehmed Tahir (2012). Hacı Bayram-ı Veli, Haz. Metin Çelik, İstanbul: Özgü Yayınları Cansever, Turgut (2010). Osmanlı Şehri, İstanbul: Timaş Yayınları Cansever, Turgut (2012). İslam’da Şehir ve Mimari, İstanbul: Timaş Yayınları

Ekinci, Yusuf (2013). Hacı Bayram-ı Velî, Ankara: Akçağ Yayınları Karaman, Hayrettin - Özek, Ali - Çağrıcı, Mustafa - Dönmez, İbrahim Kâfi- Gümüş, Sadrettin Turgut, Ali (2010), Kur’an-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli, Ankara: TDV Yayınları Kılıç, Cevdet (2006). “Hacı Bayram Velî’de İnsanın

savvuf Dergisi, Yıl: 7, Sayı: 16, s. 41-63 Yıldırım, Ayşe (2008). Hacı Bayram-ı Veli ve TaBilimler Enstitüsü, Adana (Basılmamış Yüksek

Tatcı, Mustafa (2011). Yunus Emre Divan ve Risaletü’n-Nushiyye, İstanbul: H Yayınları Erdoğan, Mustafa (1997). “Abdüllatif Râzî ve Ankara Methiyesi”, Türk Dili, S. 550, s.356359. http://www.tdk.gov.tr/images/css/TDD/1997s 550/1997 s550_20_M_ERDOGAN.pdf, Erişim Tarihi: 04.06.2016 http://aksarayfx.mekan360.com/iys_unlulerimi z.html, Erişim Tarihi: 04.06.2016

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

43

SONUÇ


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

44

Prof. Dr. Canseyit TÜYMBAYEV:

“ANKARA ŞU ANDA TÜM ŞEHİRLER ARASINDA ÖRNEK BİR ŞEHİR” Röportaj

Doç. Dr. Mehmet Akif KİREÇCİ ŞAR Bilim Kurulu Üyesi

Prof. Dr. Canseyit TÜYMBAYEV Kazakistan Cumhuriyeti’nin Ankara Büyükelçisidir. 8 Temmuz 1958 tarihinde Güney Kazakistan Eyaleti Albağas ilçesi Kaynar köyünde doğan Canseyit Tüymbayev, Kazak Devlet Üniversitesi’nde Filoloji, Moskova Devlet Üniversitesi’nde ise Hukuk eğitimi görmüştür. Tüymbayev, Doktora derecesini SSCB Bilimler Akademisi Dil Bilimleri Enstitüsü’nden almıştır. Filoloji alanında sayısız eseri bulunmaktadır. Prof. Dr. Canseyit Tüymbayev daha önce de Kazakistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri ve İstanbul Başkonsolosu olarak görev yapmıştır. Akif Kireçci: Sayın Büyükelçim, öncelikle Şehir Araştırmaları Dergisi’nin ilk sayısında yayınlanmak üzere bu mülakatı gerçekleştirmeyi kabul ettiğiniz ve destek verdiğiniz için çok teşekkür ederiz. Dergimiz yılda üç sayı çıkacak ve her sayısında bir büyükelçi mülakatı yer alacak. İlk sayımız için de sizin gibi değerli bir devlet ve bilim adamı ile görüşmek istedik, siz de kırmadınız. Canseyit Tüymbayev: Sağ olun, teşekkürler.

AK: Öncelikle okuyucularımız için biraz kendinizden bahseder misiniz, Canseyit Bey kimdir? Bildiğimiz kadarıyla yaptığınız çalışmalarda da etkisini gösteren bir akademisyen kimliğiniz var, sürekli kitaplarla iç içesiniz.

CT: Evet, sizin de söylediğiniz gibi çalışma hayatıma akademisyen olarak başladım. Sovyetler Birliği dağılana kadar Kazak Devlet Üniversitesi’nde ilk olarak öğretim görevlisi daha sonra da Doçent Doktor olarak Türkoloji


Mehmet Özgür Yılmaz

alanında çalıştım. Malumunuz, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, 1993 yılında, Kazakistan Dışişleri Bakanlığı’nda bir genişleme gerçekleşti. Bu genişlemeyle birlikte ben de Ortadoğu Daire Başkanlığı’nda göreve getirildim ve

Daire Başkanı oldum. 1994 yılında Kazakistan’ın ilk büyükelçiliği Türkiye’de açıldığında buraya atandım. Burada 1997 yılına kadar görev yaptım. Daha sonra Kazakistan’a dönerek 1999 yılına kadar Kazakistan Cumhurbaş-

kanlığı’nda çalıştım. Ocak 1999’da Kazakistan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu’nun açılışını da gerçekleştirip 1999 yılının sonuna kadar burada Başkonsolos olarak görev yaptım.

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

45


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

46

1999 yılı sonunda Kazakistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Protokol Genel Müdürlüğüne getirildim. 2006 yılına kadar yaptığım bu görev esnasında tüm düyayı görme imkanı buldum. Bu dönemde cumhurbaşkanları, başbakanlar arası zirvelerin organizasyonları vesilesiyle çok kez Türkiye’yi de ziyaret ettik. Ocak 2006’da Kazakistan Cumhuriyeti Moskova Büyükelçisi olarak atandım.

AK: Ne zamana kadar bu görevde kaldınız? CT: 2007’ye kadar Moskova’daydım. 2007 yılında akademik geçmişim olduğundan haberdar olan Sayın Cumhurbaşkanımız beni Kazakistan Cumhuriyeti Milli Eğitim ve Yüksek Öğretim Bakanı olarak tayin etti. 2010 yılının sonuna kadar bu görevi icra ettikten sonra Kazakistan Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi olarak atandım, yani neredeyse altı yıldır buradayım. Üçüncü kez Türkiye’de uzun süreli bulunuyorum. Türkiye’yi seviyorum. Burada pek çok dostumuz var.

AK: Teşekkür ediyoruz, sevginiz karşılıksız değil Sayın Büyükelçim. Bizler de sizleri ve Kazakistan’ı seviyoruz. CT: İki kızım bir oğlum var ve oğlum Ankara doğumlu.

AK: Oğlunuz kaç yaşında acaba? CT: Oğlum 21 yaşına girdi. İngiltere’de okuyor ama Ankara’da doğduğunu hatırlaması için burayı da görmesini istedik, Ankara’da doğduğu hastaneye kadar gösterdik kendisine. Bu bir nevi ortak geçmiş bizler için; akademik çalışmalarımda da çokça değindiğim gibi… 1996 yılında Kazakistan-Türkiye: Dostluk ve İşbirliğinin 5 Yılı” başlığıyla yayınlanan kitabımda değinmiştim bu ortak geçmiş hususuna, şu anki görevim esnasında da “Kazakistan - Türkiye Dostluk ve İşbirliğinin 20 Yılı” kitabım yayınlandı.

AK: Doğrusu o kitaplardan ben de edinmek isterim. CT: Tabi, sizin için hazırlatalım. Bu kitapların dışında da kitap-

larımız ve dergilerimiz yayınlandı. Bir de Sayın Cumhurbaşkanımızın şiir kitabını hazırladık.

AK: Evet, biliyorum o kitabı. CT: Kazakistan şair ve yazarlarının kitaplarının Türkçe’ye çevirilerini yaptırdık burada. Bence basım yayım faaliyetleriyle ülkeleri tanıtmak çok önemli ve bu alanda Büyükelçilik olarak çalışmalarımız devam etmekte.

AK: Sayın Nazarbayev’in size olan itibarı gözden kaçmıyor. Hem kendisi ile yakın çalışmış hem de yine kendisi tarafından önemli görevlere gönderilmişsiniz; Rusya ve Türkiye görevleriniz gibi. Bu tecrübelerinizi de göz önünde bulundurarak TürkiyeKazakistan ve Rusya ilişkilerine yönelik olarak neler söylersiniz? CT: Benim bir Türkolog olmamda, doktora çalışmalarımı Moskova’da yapmış olmam sebebiyle Rusya’nın çok büyük etkisi oldu. Doktora esnasında ilmi danışmanım Sovyetler Birliği Akademisi’nin Dil Bilimi Enstitüsü’ndendi; bu okulu duymuşsunuzdur.

AK: Tabi, çok meşhurdur. CT: Evet, işte o okulda meşhur Prof. Dr. Edhem Tenişev benim ilmi danışmanımdı. Dünyada Türkoloji alanında yapılan çalışmaları takip edenler bilir ki Moskova ve Sen Petersburg’un bu alanda yeri ayrıdır.

AK: Bir ekoldür değil mi? CT: Bu alandaki bilim adamlarını bir araya getiren merkez gibidir. Örneğin, Türkiye’de Türk Dil Kurumu eski Sovyet Bilim adamlarının kitaplarınının çevirilerini yayınlıyor. Hem Türkiye’de hem de Rusya’da uzun süre bulunduğum için bu konulara yönelik incelemelerde bulunma fırsatı buldum; bu incelemelerime binaen söylüyorum. Moskova’da


AK: Sizin gibi yakını olarak gördüğü bir kimseyi Türkiye’ye büyükelçi olarak atamasından Sayın Nazarbaye’in Türkiye-Kazakistan ilişkilerine verdiği önemi görebiliyoruz.

Son olaylarda da görüldüğü üzere Sayın Cumhurbaşkanımız Türkiye’ye çok önem veriyor ve benim de bu yüzden bu görevde olduğum düşünülebilir.

malarımız çok iyidir. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da diğer devletlerdeki bilim adamları ile bağlantılarımızı yayınlarımız, konferans ve sempozyumlarımız aracılığıyla devam ettiriyoruz. Bu konuda alt yapımız iyidir. Bu sebepledir ki sizin de bildiğiniz gibi 2010 yılında Türk Dünyası Akademisi Kazakistan’da açıldı. Bu Akademi’nin kurulmasına ilişkin karar 2009 yılında Türk Devlet Başkanları zirvesinde Nahçıvan’da alınmıştı. Ortak manevi değerlerin araştırılmasına yönelik çalışmalar yapılması isteniyor, Kazakistan’a özgü değil.

AK: 2010 yılında faaliyete geçti, değil mi? CT: Tabi, Büyükelçiliğimiz ilk açıldığında burada çalışmış olmam, daha sonra ilk Türkiye Başkonsolosu olarak görev yapmam ve tabii bir Türkolog olmam bunda etkiliydi… Son olaylarda da görüldüğü üzere Sayın Cumhurbaşkanımız Türkiye’ye çok önem veriyor ve benim de bu yüzden bu görevde olduğum düşünülebilir.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da diğer devletlerdeki bilim adamları ile bağlantılarımızı yayınlarımız, konferans ve sempozyumlarımız aracılığıyla devam ettiriyoruz. EĞİTİM ve ARAŞTIRMA AK: Son olaylar kısmına tekrar dönelim ama yeri gelmişken Kazakistan’da Türkiyat ve Türkiye konusunda yapılan çalışmalardan da biraz bahseder misiniz? CT: Sovyetler Birliği zamanlarından beri dil, bilim, edebiyat, tarih, etnoloji, kültüroloji çalış-

CT: Evet, 2010 yılından bu yana Kazakistan Cumhuriyeti bu kuruma yönelik devlet bütçesinden harcamalar yapıyor. Yalnızca büyük Türk Devletleri değil bütün Türk milletlerinin bilim adamlarına yayın imkanı sağlanıyor; örneğin, Tataristan’la ilgili bir araştırma da bu kurum aracılığıyla yayınlanıyor ve araştırmacıların emeklerinin karşılıksız kalmaması sağlanıyor.

AK: Telif anlamında, değil mi? CT: Tabi ki. Burada Türk Dünyası Edebiyatı, Türk Dünyası Tarihi gibi alanlarda çok önemli araş-

tırmalar yapılıyor. Yani ortak payda Türklük… Dil alanında Karşılaştırmalı Türk Dilleri, Türk Dilleri Sözlükleri, Türk Dilleri Gramerleri çalışmaları yapılıyor. Türk Dünyasının çıkardığı çok önemli bilim adamları var biliyorsunuz, bunların klasikleşmiş eselerinin basımı da burada yapılıyor. Bunların yanında Altayska Türkoloji dergisi gibi yayınlarımız var. Bu Akademi, Türk Konseyi, TÜRKSOY gibi bir merkez haline geldi yani artık. Türk Akademisi’nin başkanı da sırayla farklı Türk Devletlerinden tayin edilecek. Bu sayede hem Türk Devletleri birbirlerini hem de dünya bizim manevi zenginliğimiz olan Türk Dünyasını tanımış olacak.

AK: Evet, bu gerçekten büyük bir imkân. Entelektüel altyapı da ancak iyi liderlik sayesinde gelişme imkânı buluyor. Sayın Nursultan Nazarbayev’in bu konulara desteklerini de hakikaten takdire şayan buluyoruz. Yine konusu açılmışken, bölgedeki diğer ülkelerle kıyasladığımızda, Kazakistan ciddi kaynakları olan bir ülke ve bu kaynakları kendi halkına da yansıtabildiğini görüyoruz; özellikle eğitim alanında. Bu bize de gurur veriyor. Son 25 yılda bu alanda nasıl gelişmeler yaşandığını bizlere anlatabilir misiniz?

47 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

da bağlantılarımız çok geniş ve ilişkilerimiz çok iyi.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

48

Bağımsızlığımızın ilanından sonra eğitim alanında her fırsatı değerlendirmeye odaklandık. 1994 yılında yapılan devlet programı sayesinde yetenekli gençlerimizi yurdışında yüksek öğrenime göndermeye başladık. CT: Öncelikle eğitim alanında, sonra da genel olarak neler yapıldığını anlatayım. Gelişmiş ülkelerde reformlar yapılacağı zaman eğitim alanı çok önemsenir. Sovyetler Birliği döneminde çok kapalı bir yapı vardı; yalnızca Moskova ile etkileşimimiz olabiliyordu eğitim alanında. Bağımsızlığımızın ilanından sonra eğitim alanında her fırsatı değerlendirmeye odaklandık. 1994 yılında yapılan devlet programı sayesinde yetenekli gençlerimizi yurdışında yüksek öğrenime göndermeye başladık. Çeşitli bakanlıklarımızın önerileri ile hangi alanlarda uzmanlaşmak üzere öğrencilerin yönlendirileceğine karar veriyoruz. İngilizce yeterliliği olan öğrenciler arasından yapılan seçimlere göre çoğunlukla teknik alanlarda ve tıp alanında eğitim almak üzere öğrencilerimizi yurtdışına gönderiyoruz.

Başarılı olmalarını ve geri döndüklerinde de eğitimini aldıkları alanda en az beş yıl hizmet etmelerini bekliyoruz.

AK: Zorunlu hizmet süresi 5 yıl yani. CT: Evet, devlet bütçesinden eğitim ücretleri ve eğitim süreçlerindeki diğer ihtiyaçları karşılanıyor. Her yıl yaklaşık üçbin öğrenci Kazakistan Devlet Bursu’ndan yararlanarak yurdışındaki üniversitelere gidiyor.

AK: Gidecekleri üniversiteler ya da ülkelere dair bir kriteriniz var mı? CT: Dünya Üniversiteleri Akademik Sıralaması’nı (ARWU) bilirsiniz, onsekizbin üniversite arasından en iyi beşyüzünü sıralayan listedir. Biz bu listedeki ilk ikiyüz üniversiteye öğrenci gönderiyoruz. Çoğunlukla Amerika, Japonya, Çin, Rusya, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerine öğrencilerimiz gidiyor. Bunların yanı sıra otuzbin dolayında öğrencimiz de kendi imkanlarıyla yurdışında eğitimlerine devam ediyor.

AK: Otuzbin mi? CT: Evet, Rusya’da onbeşbin civarında öğrencimiz var. İngiltere’de beşbin, Amerika’da ikibin, Avrupa ülkelerinde yine birkaç bin öğrencimiz var.

AK: Hakikaten bu çok güzel. CT: Sizin de katkıda bulunduğunuz UNESCO’nun EFA raporu var, 129 ülkenin eğitim durumları, zorunlu eğitim ve okuryazarlık oranları ile ilgili. Dikkat ederseniz her sene Kazakistan o raporda ilk beşte yer alır. AK: Evet, bu sene de beşinci sıradaydı. CT: Okuma yazma oranımız %99,5. Kız ve erkeklerin eşit imkân bulması, zorunlu eğitim süreleri, ilkokuldan sonra eğitime devam oranları gibi sıralamalarda hep üst sıralardayız sizin de bildiğiniz gibi.

AK: Evet, doğrusu bu çabaların sonucunu görmek çok güzel. CT: Sayın Cumhurbaşkanımızın girişimleriyle ülkemizde Kazakistan-Amerika, Kazakistan-İngiltere, Kazakistan-Almanya Üniversiteleri kuruldu. Nazarbayev Üniversitesi var. Bunlar çok başarılı şekilde devam ediyor eğitim faaliyetlerine. Bakanlığım döneminde ben de kırk üniversiteye çift diploma programı başlattırdım. Bu sayede bütçeye ağır yük olmaksızın öğrencilerimiz iki yıl Kazakistan’da iki yıl da başka bir ülkede okuyarak iki diploma sahibi oluyorlar.


AK: Peki bu kadar insan eğitim alıp döndükten sonra Kazakistan’da iş bulabiliyor mu? CT: Yani siz de biliyorsunuz, günümüzde üniversite mezunlarının da iş bulması eskisi kadar kolay değil. Ancak bu eğitimin çok iyi bir şey olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ülkeleri eğitim özgürleştiriyor. Eğitim sosyal düzen açısından da katkı sağlıyor. Ayrıca severek okuyan bir öğrencinin iş bulması da aslında o kadar zor değil.

AK: Evet, severek okuyanların iş hayatında da başarılı olacakları söylenir hep. CT: Evet, herkesin devlet personeli olması da gerekmiyor zaten.

ŞEHİRCİLİK

AK: Bu planlara riayet edilebiliyor mu her zaman? CT: Tabi, yani planlar açıkça görülüyor ve uygulanıyor. Sadece eğitim amaçlı tesisler de değil spor, kültür faaliyetlerinin gerçekleştirileceği alanlar da bu çerçevede planlanıyor. Bu da insanların iyi yaşamasını sağlıyor. Bunun bir etkisini Rio Olimpiyatları örneğinde görebiliriz; Olimpiyatlara katılan yaklaşık ikiyüz ülke arasında toplamda yirmiüçüncü sırayı aldık. Bu önemli bir gösterge. Tabi bir yandan da şehirlerde eğitim seviyesi çok yüksek; okullar kaliteli, üniversiteleri de konuştuk.

AK: Başşehirin nüfusu ne kadar arttı? CT: Taşınmadan önce, 1997 yılında nüfusu ikiyüzseksenbin civarındaydı. Şu an sekizyüzbinin üstünde başşehirimizin nüfusu.

AK: Efendim müsaadenizle konuyu “şehir” olgusuna getirmek istiyorum. Biliyorsunuz Ankara ve Astana kardeş şehir ilan edildiler. Astana adeta yeniden doğan bir şehir diyebiliriz. Biraz Astana’dan bahsedip sonra da Ankara’ya gelelim. Astana’nın geçmişiyle bugününü karşılaştırabilir misiniz? Nasıl bir dönüşüm yaşandı? Sanki Kazakistan’ın 25 yıllık dönüşümü Astana’da sembolleşti gibi, ne dersiniz?

AK: Taşınma olayını da biraz anlatır mısınız rica etsem?

CT: Şehirleşme Kazakistan’da Sovyetler zamanında başladı. Dünyayı gezip gördüğümde de anladım ki Sovyetler döneminde başlayan bu şehir planlaması güzel bir şeymiş. Mesken, ısıtma, elektrik, altyapı ve yolların iyi planlanması. Bu planlar yapılırken eğitim kurumları gibi binaların inşaasının da planlanması çok önemli. Bizde de örneğin,

AK: Sıkışmış gibi mi geliyor?

CT: Kazakistan bildiğiniz gibi büyük bir ülke, arazisi geniş. Toprak büyüklüğü açısından 8 milyon 720 bin kilometre kare ile dünyada dokuzuncu sırada yer alıyor. Sadece Rusya ile yedibinbeşyüz kilometre sınırımız var. Eski başkentimiz Almaatı, koca ülkede Tanrı Dağları’nın yanında bir köşede duruyor.

CT: Kırgızistan’ın yanında, duvarın dibine sıkışmışız gibi. Başşehrin iletişim, ulaşım ve saire açısından merkezde olması gerekiyor; adı üstünde merkez.

AK: Peki şu an en yakın şehir Astana’ya ne kadar mesafede? CT: Batı da Doğu da yakın, yani

hepsi aynı mesafede. Ben de başşehir olduktan sonra oraya taşındım.

AK: Muazzam bir proje gerçekten, suni bir şehir gibi değil mi? CT: Evet, öyle. Bazen misafirlerimiz Las Vegas ya da Dubai’ye benzettiklerini söylüyor. Ama çok önemli bir eser gerçekten, Sayın Cumhurbaşkanımızın eseri...

AK: Peki projesi hazırlanırken bir yere benzemesi amaçlandı mı? CT: Projeyi Japon bir mimar yaptı, özgün bir çalışma. Önümüzdeki sene de EXPO2017 düzenlenecek Astana’da. Gelenler beğenecek inşallah.

AK: Şehir Araştırmaları Merkezi’nin akademisyenlerden müteşekkil bir bilim kurulu var; farklı ülkelerden şehirleri gezip yerinde inceleyen. Belki de önümüzdeki sene heyet olarak Astana’yı ziyaret ederiz bu etkinlik vesilesiyle. CT: Tabi, memnuniyet duyarız.

49 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Ülkeleri eğitim özgürleştiriyor. Eğitim sosyal düzen açısından da katkı sağlıyor.

bir cadde inşa edilirken her iki yanına da yaya yolları muhakkak yapılır, yeni bir yerleşim yeri inşa edilirken okulu, anaokulu, kreşi yapılır.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

50

AK: Peki bu şehir inşa edilirken ne gibi sorunlarla karşılaşıldı? Finansman bu işin sadece bir bir vechesi ama doğrusu insan merak ediyor ne kadara mal oldu? Ne kadar zamanda tamamlandı proje? Her şey planlandığı gibi mi gerçekleşti? CT: Tabi kolay olmadı, büyük emek verildi.

AK: Halen inşaat halinde olan bölgeler de var, değil mi? CT: Evet, var. Her ilimiz gelişiyor Kazakistan’da ama ağırlığı buraya verdik. Devlet Başkanımız yatırımcıları davet etti, onların da büyük emeği var. Özel sektör Astana’da çok gelişmiş durumda.

AK: Özel yatırımlar dış yatırımcılardan mı yerli mi? CT: Her ikisinden de. Biliyorsunuz 1992’den itibaren Kazakistan’a büyük şirketler yatırım yapmaya başladı. Bu ülkeler arası ilişkilerin artmasında da çok etkili oldu. Sonunda da ortaya her şeyiyle mükemmel bir şehir çıktı.

AK: Yaşayanlar da mutlu mu? CT: Mutlu tabi. Modern, çağdaş, dünya standartlarında bir şehirde yaşıyorlar.

AK: Sizin Kazakistan’da geçirdiğiniz zamanınızın çoğu Almaatı da geçti, Astana kurulurken yurtdışındaydınız. CT: Evet Türkiye’deydik. Döndüğümüzde biz de Astana’ya taşındık.

TOKİ Kentsel Dönüşüm Programı’na vurgu yapmayı gerekli görüyorum. Kendi adıma çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Kendim dolaştım, gezip inceledim Belediye Başkanı ve dostalarımızla. Aynı zamanda kendi ülkemizde de kullanmak üzere bu modeli teklif etmeyi düşünüyorum. ANKARA AK: Peki Ankara’nın sizin hayatınızdaki yeri nedir? Tabi Türkiye genelinde de soruyoruz bu soruyu, İstanbul tecrübeniz de var ama biz hususi olarak Ankara ile ilgili düşüncelerinizi merak ediyoruz. CT: Ankara bana sıcak görünüyor.

İlk büyükelçiliğimiz burada, Ankara’da açıldı. Ben hatırlıyorum. Atakule’nin yanında Ebu Ziya sokaktaydı o zaman, bir villayı kullanıyorduk. Rahmetli Turgut Özal ve Süleyman Demirel’i ağırlardık orada. Türkiye Kazakistan ilişkileri açısından yoğun bir dönemdi. 20 yıl geçti aradan, Ankara çok büyüdü. Modernleşti, çağdaşlaştı, iyileşti. Çok işler yapıldı Ankara’da da. Büyük bir şehir haline geldi. Altyapı güçlendi. Yeni semtler inşa edildi, yollar, kavşaklar, alış veriş merkezleri, kültür - spor merkezleri inşa edildi, ormanlık alanlar oluşturuldu. Şahsen TOKİ Kentsel Dönüşüm Programı’na vurgu yapmayı gerekli görüyorum. Kendi adıma çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Kendim dolaştım, gezip inceledim Belediye Başkanı ve dostalarımızla. Aynı zamanda kendi ülkemizde de kullanmak üzere bu modeli teklif etmeyi düşünüyorum. Ankara şu anda tüm şehirler arasında örnek bir şehir; gerek yaşam, gerek eğitim gerekse eğlenmek için.

AK:Yaşamak İstanbul’a göre daha kolay Ankara’da. CT: Evet, bence de.

AK: İstanbul’da da yaşamış biri olarak Ankara’nın en çok nesini seviyorsunuz? CT:Ankara’nın sakinliğini seviyorum. Kuru havası da önemli bence (nemli olmaması). Kuru havası sakinliği yani özel bir çalışma havası var…

AK: Peki sevmediğiniz yönleri? CT: Sevmediğimiz pek bir yönü yok. Zaten her alanda çalışmalar yapılıyor, her sene yeni bir şeyler ekleniyor.

AK: Peki hanımefendi ne düşünüyor, İstanbul’da yaşasaydık daha iyi olurdu diyor mu?


AK: Hanımfendinin sergilerinden de biraz bahsedebilir misiniz? CT: Ankara’da ve İstanbul’da pek çok sergi düzenledi. Kazak sanatçıların eserlerini burada sergilemeyi seviyor, Kazak sanatını tanıtmada da çok yardımcı oluyor.

AK: Sayın Büyükelçimiz ve ailesi en çok ne tür yemekleri seviyor ve nerede yiyor? Ankara’da özel olarak gitmeyi sevdiğiniz bir restoran var mı? CT: Balık yemeklerini ve balıkçıları seviyoruz ailecek.

AK: Herkes bilmez ama Ankara’nın balıkçıları İstanbul’dan daha iyidir. Çok taze gelir buraya balıklar. Hatta İstanbul’un en iyi balıkları bile Ankara’ya gelir.

CT: Evet, ben de duymuştum. Kırmızı et kültürü Kazakistan’da da çok gelişmiş olduğu için burada farklılık olsun diye balığı tercih ediyoruz. Sur Balık, Tiryaki, Yelken gibi restoranlara gitmeyi seviyoruz. Misafirlerimiz geldiğinde onları buralara, çoğunlukla da Tiryaki’ye götürüyoruz.

AK: Onlar da memnun kalıyorlar mı efendim? CT: Evet, balık restoranına getirdiğimiz için seviniyorlar.

AK: Ankara’nın ilçelerinden hangilerini ziyaret etme imkânı buldunuz? İlçe Belediyeleri ile ilgili gözlemleriniz de var mı? CT: Ankara içerisinde bizim özellikle Keçiören, Etimesgut Belediyeleri, Çubuk Belediyesi ve Çankaya Belediyesi ile ilişkilerimiz çok iyi. Çok aktif çalışıyorlar.

AK: Pekiyi, Türkiye’nin diğer illerini gezmeye vaktiniz oldu mu? CT: Türkiye’nin kırkbeş civarında ilini çalışma ziyaretlerim esnasında gezdim. Karadeniz Bölgesini, Akdeniz Bölgesini, Güneydoğu Anadolu ve İç Anadolu bölgelerini gördüm. Türkiye’nin her tarafı ayrı güzel, bir mozaik gibi.

Toprak mahsülleri açısından da kültürel açıdan da çok zengin, her ilin kendi yemek ve halk kültürü var.

Her ülkenin başkentinde eğitim almak iyidir. Sürekli hareketlilik vardır başkentlerde; siyasi, iktisadi, kültürel, eğitim ve sporla alakalı hareketlililk... Gelişmeye devam eder başkentler. AK: Pekiyi, Türkiye’ye öğrenim için Kazakistan’dan gelen öğrenciler muhtemelen çoğunlukla İstanbul’u seçiyorlardır ama siz onları Ankara’ya yönlendirmek adına hangi özelliklerini vurgulardınız? CT: Her ülkenin başkentinde eğitim almak iyidir. Sürekli hareketlilik vardır başkentlerde; siyasi, iktisadi, kültürel, eğitim ve sporla alakalı hareketlililk... Gelişmeye devam eder başkentler. Öğrencilerimizin Ankara’da olmasının bir başka faydası da Büyükelçiliğimizde düzenlenen siyasi, ti-

51 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

CT: Hanım da Ankarayı seviyor açıkçası. Kendisi sanatla ilgilendiği için sergi işleri ile kendisi ilgilenebiliyor. Tiyatrolara, konserlere gidiyor sürekli. Kendini rahat hissediyor. Sağ olsunlar Büyükelçiliğimize tahsis edilen yer Oran’da olduğu için havası çok güzel. Merkezden daha serin de oluyor.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

52

cari, kültürel heyet ziyaretleri gibi etkinliklere katılma imkânı bulabilmeleri olur. Yani yalnızca eğitimleri açısından değil sosyal ve profesyonel açıdan gelişmelerine de katkısı olur Ankara’da olmalarının.

AK: Kaç öğrenciniz var Türkiye’de öğrenim gören? CT: Türkiye’de yediyüz öğrencimiz var, bunların ikiyüz kadarı Ankara’da.

AK: Pekiyi Ankara ile ilgili sizden daha özel bir kaç şey duymak istesek? CT: Bazen eşimle birlikte Eymir Gölü civarına gideriz. Orada atçılık kulübü var, ata bineriz. Ahlatlıbel tarafında golf sahası açıldı geçtimiz yıl, orada da golf oynuyoruz. Kış aylarında da misafirlerimizle birlikte kayak merkezlerine gittik bir kaç sefer, bu çok sık olmuyor.

AK: Pekiyi, Ankara’daki diğer diplomatik temsilciliklerden dostlarınızla da biraraya gelme imkânı bulabiliyor musunuz? CT: Herkes yoğun bir biçimde çalıştığı için çok fırsat olmuyor tabi ama biz Bağımsız Devletler Topluluğu büyükelçileri olarak sık sık bir araya gelmeye çalışıyoruz. Etkinliklere de bizleri beraber davet ediyorlar genelde. Yani Türk Cumhuriyetleri büyükelçileri ile daha yakınız diğer dev-

letere nazaran. Yani bir insan nasıl dost seçerse biz de ilişkilerimizi bu şekilde kuruyoruz.

AK: Türkiye’den Kazakistan’a gitmek isteyen öğrencilere hangi şehre gitmelerini ve hangi üniversitelerinizi tavsiye edersiniz? CT: Türkiye’den eğitim için Kazakistan’a giden öğrenci sayısı artıyor. Mevcut öğrencilerin büyük çoğunluğu Kazakistan’ın güney bölgesindeki Türkistan şehrinde yer alan Uluslararası Yesevi Kazak Üniversitesi’nde. Almaatı ve Astana da tercih edilebilir.

AK: Ülkenizde Türkiye’den kaç öğrenci var, biliyor musunuz? CT: Yaklaşık beşyüz öğrenci var. HOCA AHMET YESEVİ ULUSLARASI TÜRK KAZAK ÜNİVERSİTESİ

AK: Yeri gelmişken biraz da Hoca Ahmet Yesevi Türk - Kazak Üniversitesinden bahsetmek isterim. Prosedürler göz önünde bulundurulduğunda hayli zor bir proje olmasına karşın sonunda ortaya çok güzel, örnek bir iş çıktı. Daha sonra Kırgızistan’la da benzeri bir proje gerçekleştirildi ve şimdi de Türkmenistan’la düşünülüyor sanıyorum. Yesevi Üniversitesi’nin böyle güzel bir örnek olarak ortaya konmasında sizin de çok emeğiniz var. Sayın Başkan Musa Bey de çok gayretli çalışıyor, Üniversite kısa zamanda iyi yerlere geldi. Yayın sayısı hızla artıyor. Bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz? CT: Bağımsızlığımızı ilan ettikten sonra ilk diplomatik temaslarımızı bildiğiniz gibi Türkiye ile kurduk. Özellikle Turgut Özal

zamanında ilişkilerimiz çok tempolu ve heyecanlı idi. Bu üniversite eğitimi konusu ile ilgili de heyetler sıkı sık gidip geliyorlardı. Tüm Türk Cumhuriyetlerinden Türkiye’ye öğrencilerin gelmesine yönelik bir proje gündemdeydi, bu büyük bir proje. Daha sonra da sizin bahsettiğiniz Hoca Ahmet Yesevi Türk - Kazak Üniversitesi açıldı Türkistan şehrinde iki devlet başkanının ortak kararıyla. Aslına bakarsanız Türkistan şehri büyük bir şehir değil, bu da projenin zorluğunu artıran bir etkendi, yine karar bu yönde oldu ve proje başarıyla gerçekleştirildi.

AK: Zor bir projeydi ancak başarıyla gerçekleşti. Ne mutlu... CT: Geçen süre içerisinde sizin de dediğiniz gibi Türk – Kazak Üniversitesi adını duyurdu. Şu an kampüsünün büyüklüğü bakımından ülkemizdeki en büyük üniversite o. Kampüs yaşantısı açısından da durumu gayet iyi; kampüs içerisinde dersliklerin olduğu binaların yanı sıra yurt binaları, kütüphaneler ve büyük bir botanik bahçesi var. Türkistan aynı zamanda Yesevi babamızın türbesinin bulunduğu şehir. Bu sebepten çok fazla turist çekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı gibi devlet büyükleri de resmi ziyaretleri için Kazakistan’a geldiklerinde Astana ve Almaatı’nın yanı sıra Türkistan’a da gidiyor. Musa Bey Üniversite’ye rektör olarak atandığında böyle bir manevi yükü de sırtlanmış oldu yani. Rektör ve mütevelli heyet başkanı olarak da çok ciddi emek sarf ediyor; öğretim görevlilerinin ve öğrencilerin kalitesini artırmaya çalışıyorlar, uluslararası araştırma enstitüleri kuruyorlar. Yalnızca sosyal bilimlerde değil tıp fakültesinin geldiği nokta, fakülteye bağlı son teknoloji cihazlarla donatılmış bir hastanenin olması da Türk – Kazak ilişkileri için harcanan emeğin bir göstergesi.


15 TEMMUZ AK: Efendim uygun görürseniz biraz da Sayın Nazarbayev’in son ziyaretinden bahsedelim. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Türkiye’ye gelen ilk devlet başkanı Sayın Nazarbayev oldu. Sağ olsun, bu destek bizim için çok önemliydi. Bizi çok mutlu etti. Siz de 15 Temmuz’da Ankara’da mıydınız? Sizlerin de maruz kaldığınız istenmeyen olaylardan ötürü peşinen özür dileyerek 15 Temmuz ile ilgili neler düşündüğünüzü, hissettiğinizi öğrenebilir miyiz? CT: O gece biz de Ankara’daydık. Bizler için de tabi ki beklenmedik bir olaydı. Gece boyu gelişmeleri takip ettik ancak Türkiye’nin bu badireyi de atlatacağından emindik. Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Başbakan, Sayın Meclis Başkanı, bakanlar, Sayın Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri ile gece boyu telefon görüşmelerimiz oldu. Girişimin savuşturulduğunu öğrendiğimizde de çok memnun oldum. Sayın Cumhurbaşkanımızın ziyareti ise önceden planlıydı.

AK: Sayın Nazarbayev’in ziyareti planlı mıydı? CT: Evet, planlanmıştı. 27 Haziran’da Türkiye – Rusya ilişkilerindeki sorunların çözülmesine yönelik atılan adımın arka planında Sayın Cumhurbaşkanımız önemli rol oynadı ara bulucu olarak. Bu konu ile ilgili görüşmeler kapsamında biz 5 Ağustos’da gerçekleşmek üzere bu ziyareti planlamıştık. Basında da yer aldığı için artık bunun gizliliği kalmadığı.

AK: Bu konuya dair biraz daha ayrıntı vermenizi rica edeceğim ama öncesinde 15 Temmuz’la ilgili söyleyeceğiniz başka neler olduğunu öğrenebilir miyiz? Böyle bir olaya daha önce başka bir yerde şahit oldunuz mu? CT: Amerikan filmlerinde görüyorduk böyle şeyleri, gerçek hayatta karşılaşınca hakikaten şaşırdık. Türkiye Cumhuriyeti’nin köklü bir tarihi, devlet tecrübesi var. Bunun için büyük bir devlet, bu yüzden o gece de sorunun çözüleceğine dair tereddüt duymadık. Kısa zaman içerisinde de

herşey yerli yerine geri konuldu. Devlet Başkanımız, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne ve halkına, Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a ve siyasetine desteğini göstermek amacıyla, önceden 5 Ağustos tarihine ayarlanmış olan resmi ziyaretini ertelemedi ve ziyaret gerçekleşti. Yapılan görüşmelerin ardından gerçekleştirilen basın toplantısında tüm düyaya “Biz dostuz ve kardeşiz. Her zaman beraberiz” mesajı açıkça verildi.

AK: Müteşekkiriz. CT: Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve halkı, dünyada kendimize en yakın gördüğümüz devlet ve halktır. Bu yüzden her zaman devleti ve halkıyla Türkiye’nin ileri gitmesini, bir yıldız gibi parlamasını isteriz.

AK: Sağ olun, var olun. Pekiyi, darbe girişimi başarılı olsa neler olabileceği sorusu aklınıza hiç geldi mi? CT: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Hükumeti ve kurumlarıyla oturmuş bir devlet. Biz bu girişimin başarılı olmasını imkân dâhilinde


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

54

görmüyor, başarısız olacağına inanıyorduk.

Her ikisiyle de ilişkileri iyi olan bir devlet olduğumuz için Türkiye – Rusya ilişkilerinin bozulmasının yükü bizim, Sayın Devlet Başkanımızın omuzlarına düştü. Sadece siyasetçiler de değil, bilim adamlarından iş adamlarına her zümreden dostlarımız bu durumun sebep olduğu sorunların çözümüne ilişkin girişimlerde bulunmamız adına bizlere ricada bulundu.

RUS UÇAĞININ DÜŞÜRÜLMESİ AK: Sayın Nazarbayev’in Türkiye–Rusya ilişkilerinin normalleşmesine ilişkin şahsî girişimleri ile süreçte oynadığı role gelecek olursak, gizlilik arz etmeyen hususları bizlerle paylaşır mısınız? CT: Uzun bir süreçti. Rus uçağı düşürüldükten sonra Aralık Ocak ayları gibi başladı süreç. Açıkçası uçağın düşürülmesine bizler çok üzüldük. Biri komşumuz diğeri kardeşimiz olan iki devletin ilişkilerinin bozulması bizim için üzücü ve zor bir durumdu. Her ikisiyle de ilişkileri iyi olan bir devlet olduğumuz için Türkiye – Rusya ilişkilerinin bozulmasının yükü bizim, Sayın Devlet Başkanımızın omuzlarına düştü. Sadece siyasetçiler de

değil, bilim adamlarından iş adamlarına her zümreden dostlarımız bu durumun sebep olduğu sorunların çözümüne ilişkin girişimlerde bulunmamız adına bizlere ricada bulundu. Bu sorunu çözebilecek tek insanın Sayın Nazarbayev olduğunu söyleyen ve selamları ile birlikte ricalarını iletmemizi isteyen çok dostumuz oldu. Ancak bildiğiniz gibi olayın hemen akabinde Rus Devlet Başkanı da kızgındı ve basında çok sert açıklamaları yer alıyordu.

AK: Evet, biliyorum. CT: Malum, kolay meseleler değil. İki sıradan insan dahi birbirlerine kızdığında hemen barışmak istemez, ilişkilerin normale dönmesi için biraz da zamana ihtiyaç vardı. Nitekim zamanla bazı görüşmeler yapılmaya başlandı.


AK: Siz bire bir bu konuda görüştünüz mü? CT: Evet, Şubat ayının başında özel olarak bu konu için bizzat giderek Sayın Cumhurbaşkanımzla birebir görüştüm.

AK: Peki o sırada bizim Türk Hükümeti’nden size bu konuya ilişkin bir talep geldi mi? CT: Hayır, kendi kararımızla harekete geçtik çünkü Ocak ayında meyve sebze siparişleri ve otel rezervasyonları iptal edilmeye başladığında bir şeyler yapılmazsa sorunun daha da zorlaşacağını gördük. Bunun üzerine durumu Ocak ayının sonu, Şubat ayının başı gibi Kazakistan’a giderek Sayın Cumhurbaşkanımıza aktardım. Daha sonra da bildiğiniz gibi 5 Şubat’ta Türkiye Hükümeti Başbakanı ve beraberinde şu anki Başbakan Sayın Binali Yıldırım ve Başbakan Yardımcısı Sayın Tuğrul Türkeş’in ve diğer bakanların da aralarında bulunduğu bir heyetle Kazakistan’a ziyaret gerçekleştirdi.

AK: Yalnızca bu konu mu görüşüldü? B: Özel olarak bu konuşuldu görüşüldü evet, Sayın Cumhurbaşkanımıza tekrar açıklandı durum.

AK: Pekiyi, ya sonra? CT: Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Putin’le sürekli bağlantı halinde biliyorsunuz. Yalnızca ikili olarak da değil, Avrasya Birliği, Bağımsız Devletler Topluluğu, Şangay İşbirliği Örgütü toplantılarında da sürekli görüşüyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımız bu vesilelerle Sayın Putin’le konuyu çok kez ele aldı. Daha sonra İslam İşbirliği Organizasyonu zirvesine katılmak için 12 Nisan’da Türkiye’ye geldi. 12– 14 Nisan tarihlerinde zirve öncesi

çalışma ziyaretlerimiz oldu, Yıldız Sarayı’nda Sayın Erdoğan ile görüştüler. Nisan’a kadar krizden kaynaklı yeni birçok sorun daha oluşmuştu biliyorsunuz; çalışma izinlerinin iptali, inşaat, tekstil, kimya sektörlerinde işlerin durdurulması gibi. O görüşmede bunları tekrar ele aldık, durumun iç yüzü anlatıldı ve bunun üzerine Sayın Nazarbayev harekete geçti. 9 Mayıs’ta 2. Dünya Savaşı Zafer Kutlamaları’na katılmak için Rusya’ya gitti. Sonra Sen Petersburg Dünya Ekonomik Forumu’na gitti. Bu ziyaretler esnasında özel görüşmeler oldu. Tüm bu görüşmeler esnasında Sayın Cumhurbaşkanımız sorunun çok derin olduğunu anlattı.

AK: Sayın Putin’i uzlaşmaya Sayın Nazarbayev mi ikna etti yoksa Rusya tarafının da uzlaşma niyeti var mıydı? CT: Yani ikna ettiği de söylenebilir açıkçası ancak sorun her iki tarafa da zarar veriyordu ve bu yüzden Rus tarafının da niyeti olduğu söylenebilir. Şangay İşbirliği Örgütü Zirvesi 22-23 Haziran tarihlerinde Taşkent’te düzenlenecekti, Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan Devlet Başkanları katılacaktı Zirve’ye. Zirve’den önce beni arayıp Sayın Putin’e Türk tarafından bir mektup iletilmesinin zamanın geldiğini söylediler. Bu tür durumlarda resmi mektup yazılması icap eder çünkü. Sonra ben durumu Dışişleri Bakanı Sayın Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Sayın İbrahim Kalın’a anlattım; acil bir şekilde bir mektup hazırlanması ve gönderilmesi gerektiğini söyledim. Bu mektubun aslını Taşkent’e Sayın İbrahim Kalın’ın götürmesi kararlaştırıldı. O iki gün de hayli hareketli, gece gündüz uyumaksızın geçti.

AK: Tabi böylesi mühim bir konu olunca... CT: Bu mektubun teslimi ayrı bir maceraydı açıkçası. Sayın Ka-

lın Taşkent’e geldiğinde kendisini bizim Büyükelçimiz karşıladı ve Zirve’nin gerçekleştiği yere götürdü. Burada Sayın Kalın, Sayın Cumhurbaşkanımızla görüştü. Sayın Nazarbayev de Sayın Putin’in yardımcısı, Sayın Uşakov’u çağırıp Sayın Kalın’la görüştürdü. Bu ikili görüşme sonucunda mektubun Rus tarafına elektronik posta yoluyla iletilmesi kararlaştırıldı. Rus tarafı konuya ilişkin açıklamayı 27 Haziran tarihinde yapacağını açıkladı ve denildiği gibi de oldu. Burada önemli olan sorunun çözülmüş olması.

AK: Evet efendim, teşekkür ederiz. Mülakatımızın sonuna geliyoruz, siz Türkiye Kazakistan İlişkileri bağlamında ya da “şehir” bağlamında bir şey eklemek ister misiniz? CT: Yani, Türkiye Kazakistan devletlerarası ilişkilerinde şehirler, belediyeler arası ilişkiler çok önemli. Faaliyetlerin önemli bir kısmı bunlar üzerinden gerçekleştiriliyor. Yüksek tempolu, iyi ilişkilerimiz var ama iki tarafın da şu anki imkânlarına kıyasladığımızda biz bunu yeterli görmüyoruz, artmasını istiyoruz. Biz kardeşiz, bu bağımızı fırsat bilmeli ve çok iyi kullanmalıyız. Örneğin, Türkiye’den iş adamları Kazakistan’a gittiklerinde kendilerini hiç yabancı hissetmiyorlar, Kazakistan’dan Türkiye’ye gelenler de öyle. Ortak kimlik, iyi ilişkilerin alt yapısını tesis ediyor; bizim dil, tarih, din, gelenek, örf adet hususlarında ayrılığımız yok. Hepimiz aynı kökten geliyoruz. Bu yüzden daha yoğun ilişki halinde olmamız, daha sık birbirimizi ziyaret etmemiz lazım. Böylece, ekonomi, eğitim ve kültür alanlarında ilişkilerimiz artmalı. İki tarafın da bu hususta gayret göstermesi gerekiyor.

AK: Zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum efendim, sağ olun var olun.

55 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Ben Sayın Cumhurbaşkanımızla görüştüm, o da Rusya tarafı ile görüşmeler yaptı.


Kuzey Ankara


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

58

ANADOLU TARİHİNİN BİLGE ŞAHİDİ:

ANADOLU MEDENİYETLERİ MÜZESİ Dr. Derya ÇAĞLAR ŞAR Bilim Kurulu Üyesi

Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Anadolu’da yaşamış uygarlıkların toplumsal, ekonomik ve kültürel özelliklerini simgeleştirerek kurumsal bir yapılanma ile ziyaretçileri ile paylaşmak amacı ile kurulmuştur.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

A

https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/f/ff/Musem_Of_Anatolian_Civilisations_Ankara.JPG

nadolu kelimesi Yunanca güneşin doğduğu yer anlamına gelen “Anatoli”dan doğmuştur ve “Doğu ülkesi, Ege’nin doğu kıyısı ile Fırat nehri arasındaki ülke” sözcüğünden alıntıdır. Bizans İmparatorluğu döneminde orta Anadolu’nun bir kısmı imparatorluğun merkezine göre doğuda kaldığından buraya doğu toprağı anlamında Thema Anadolia demişlerdir.

Anadolu isminin bir bölge adı olması ise Selçukluların Anadolu’ya gelmesiyle başlamıştır. Günümüzde, Türkiye’nin Asya’da kalan topraklarına Anadolu denmektedir. Anadolu Karadeniz ile Akdeniz arasında çıkıntı yapan büyük bir yarımadadır ve çoğu zaman bir köprüye benzetilmektedir. Bunun yanında araştırmacılar köprü benzetmesine katılmayarak, Anadolu’nun sunduğu

zengin olanakları ve kendine has kaynakları ile uygarlıkların bir merkezi ve önemli bir yerleşim alanı olduğu vurgusunu yapmışlardır (Akurgal 1995). Anadolu pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış, birçok uygarlığın yerleşim alanı olmuştur. Müze, Uluslararası Müzeler Birliği (ICOM) tarafından yapılan tanıma göre; kar amacı gütme-


yen, toplumun gelişmesine hizmet eden, halka açık, çalışma, eğitim ve eğlendirme amacı ile insanlığın maddi ve manevi mirası üzerine araştırma yapan, bunları toplayan, saklayan, koruyan, işleten, aynı zamanda eğitim ve inceleme amacı ile sergileyen sürekli bir kurumdur (ICOM 2016). Anadolu Medeniyetleri Müzesi, işte bu kavramlara dayanarak,

X X X

X X

X X

X

X X X X

X

X X

X X

X X X X X X X X X

X X X

X

X X X X X X

X

X

X X X X

Anadolu’da yaşamış uygarlıkların toplumsal, ekonomik ve kültürel özelliklerini simgeleştirerek ku-

X

X X X

X

X

X X

X X X X X X X X

rumsal bir yapılanma ile ziyaretçileri ile paylaşmak amacı ile kurulmuştur. Anadolu Medeni-

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Lydia Uygarlığı

Urartu

X

Frig

X

Geç Hitit

Hitit

Eski Tunç

Kalkolitik

Asur Kolonileri

Acemhöyük Adilcevaz Ahlatlıbel Alacahöyük Alişar Altıntepe Anıtkabir Arslantepe Beycesultan Boğazköy Bolu Canhasan Çatalhöyük Çavuştepe Elmalı Emirdağ Eskiyapar Etiyokuşu Ferzant Gordion Hacılar Hasanoğlan Havuzköy Horoztepe Ilıca İkiztepe İnandık Kalınkaya Karain Karaoğlan Karayavşan Karaz Kayalıdere Kargamış Köylütolu Kültepe Mahmatlar Merzifon Patnos Pazarlı Sakçagözü Sultanhan Tilkitepe Toprakkale Ünye Van

Neolitik

Kazı Yerlerinin İsmleri

Paleolitik

59


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

60

Türkiye Kazı Alanları Haritası

yetleri Müzesi’nde Anadolu’nun farklı yerlerinden gelen farklı çağlara ve medeniyetlere ait eser ve buluntular sergilenmektedir (Şekil 1) Müze binasının tarihi bir bina olması da Medeniyetler Müzesi kurgusuna doğrudan bir katkı yapmaktadır.

Bölgesi olarak bilinen eski kent dokusu içinde, Ankara Kalesi’nin dış duvarının güney doğu kıyısında, yeni işlev verilerek düzenlenmiş iki Osmanlı yapısında yer alır. Bu yapılardan biri Mahmut Paşa Bedesteni, diğeri Kurşunlu Han’dır.

Cumhuriyetin kuruluş döneminde başta Hitit olmak üzere Anadolu uygarlıklarına ait eserler Ankara’ya gönderilmeye başlanmış ve 1921’de Ankara Kalesi’nin Akkale olarak isimlendirilen kısmında kurulan ilk müze yeterli olmayınca geniş mekanlara sahip bir müze binası gerekli görülmüştür. Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Çıkrıkçılar Yokuşu ile Atpazarı Yokuşu arasında Hanlar

Tarihi eserlerin yapılış tarihi, eseri yapan, yaptıran hakkındaki bilgilerin yazılıp, eserin herhangi bir yerine konulan kitabe, Mahmut Paşa Bedesteninde bulunmamaktadır. Bu sebeple Bedestenin Fatih Dönemi baş vezirlerinden 1464 - 1471 tarihleri arasında görev yapan Mahmut Paşa tarafından yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Padişahların kumaşı olarak tabir edilen ve Ankara

Mahmutpaşa Bedesteni https://farm8.static.flickr.com/7453/12966669183_3e2c1eb718.jpg

Tiftik keçisi yünlerinden elde edilen sof kumaşlarının bu bedestende ticaretinin yapıldığı tarihi kaynaklarda yer almaktadır. Klasik tipteki bu yapıda, ortada 10 kubbe ile örtülü¸ dikdörtgen planlı kapalı mekan, karşılıklı yerleştirilen üstü beşik tonozlarla örtülü 102 dükkandan meydana gelen bir arasta ile çevrilmektedir. Kurşunlu Han, tahrir defterlerine ve sicil kayıtlarına dayanan son araştırmalara göre Fatih Dönemi baş vezirlerinden Mehmet Paşa’nın İstanbul’un Üsküdar semtindeki imaretine vakıf olarak yaptırılmıştır. Kitabesi bulunmayan yapının 15. Yüzyılın ilk yarısında var olduğunu, 1946 yılında bulunan sikkeler kanıtlamaktadır. Han, Osmanlı devri hanlarının tipik plan karakterinde olup, ortada avlu ve revak sırası ile bunları çeviren iki katlı odalardan oluşur. Zemin katta 28, birinci katta 30 oda yer alır. Yapının batı ve güney yönlerinde yer alan bodrum katta “L” tipinde bir ahır kısmı mevcuttur. Hanın kuzey cephesinde 11, doğu cephesinde 9 ve giriş eyvanı içerisinde karşılıklı yerleştirilen 4 dükkan yer alır.


Kurşunlu Han’da araştırmacı odaları, kütüphane, konferans salonu, laboratuvar ve iş atölyeleri yer almakta, Mahmut Paşa Bedesteni ise teşhir salonu olarak kullanılmaktadır. Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin, 2010 yılından bu yana devam eden restorasyon ve teşhir-tanzim çalışmaları 2014 yılı itibari ile tamamlanmıştır. Bugün idari bina olarak kullanılan Kurşunlu Han’da araştırmacı odaları, kütüphane, konferans salonu, laboratuvar ve iş atölyeleri yer almakta, Mahmut Paşa Bedesteni ise teşhir salonu olarak kullanılmaktadır.

R.Temizer’in 1966 Yılında hazırladığı Müze Planı

Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin Mevcut Planı

Müze yapısı 1968 yılında son şeklini almıştır. Başlangıçta sadece Hitit dönemine ait eserlerin sergilendiği Müze, daha sonra diğer medeniyetlere ait eserlerle zenginleşerek Anadolu Medeniyetleri Müzesi haline gelmiştir. Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han’da 1938 yılından 1968’e kadar devam eden bir restorasyon çalışması yapılarak

Anadolu Medeniyetleri Müzesi o zaman ki adıyla “Eti (Hitit) Müzesi” kurulma çalışmaları başlatılmıştır. Bedestenin orta bölümünde yer alan kubbeli mekanın büyük bir kısmının onarımının 1940 yılında bitirilmesi ile eserler, Alman Arkeolog H. G. Guterbock başkanlığındaki bir heyet tarafından yerleştirilmeye başlanmış, 1943 yılında binaların onarımı devam ederken, orta bölüm ziyarete açılmıştır. Müze yapısı 1968 yılında son şeklini almıştır. Başlangıçta sadece Hitit dönemine ait eserlerin sergilendiği Müze, daha sonra diğer medeniyetlere ait eserlerle zenginleşerek Anadolu

Eski eserleri koruma kaygısı ve milli bir kimlik yaratma amacı Cumhuriyet’in ilk yıllarında müzelerin kurulma amaçlarıdır. Bu nedenle Türkiye’de müzecilik daha çok arkeoloji ve etnografya alanlarında gelişmiştir. Avrupa‘da da 19. yüzyıl başında kurulan yeni devletler, kendi kimliklerini oluşturmaya çalışırken, müzeleri birer araç olarak kullanmışlardır. Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde vurgunun tarih öncesi çağlar ve ilk çağda olmasıyla Anadolu’nun eskiliğine ve ulus-devlette paylaşılan kültürün önemine vurgu yapılmaktadır (Shaw 2007). Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde, Anadolu’nun arkeolojik eserleri Paleotik Çağ’dan, Osmanlı dönemine kadar kronolojik sıraya göre sergilenmektedir. Bedestenin yan salonlarında kronolojik düzen içinde, Paleolitik, Neolitik, Eski Tunç, Asur Ticaret Kolonileri, Hitit, Frig, Urartu dönem-

61 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Medeniyetleri Müzesi haline gelmiştir.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

62

lerine ait Karain, Çatalhöyük, Hacılar, Canhasan, Beyce Sulta, Alacahöyük, Karaz, Mahmutlar, Eskiyapar, Elmalı, Kültepe, Acemhöyük, Boğazköy, Gordion, Pazarlı, Altıntepe, Adilcevaz, Patnoz kazılarından gelen çeşitli koleksiyonlar ve Yunan, Roma, Bizans dönemlerine ait örnekler; Bedestenin orta salonunda, Hitit İmparatorluk (Alacahöyük) ve

Geç Hitit (Malatya, Karkamış, Sakçagözü) kentlerinin giriş kapılarına ait taş kabartmalar kazıda bulundukları biçimde sergilenmektedir (Şekil 2). Orta holde sergilenen ortostatlar ile aynı mekanı paylaşan pek çok büyük taş heykel bulunmaktadır. Erkmen’e (2010) göre orta hol bu bağlamda yan salonlarda sergilenen eşyaların kimler tarafından

üretildiği ve kullanıldığının görselleştirildiği bir mekandır. Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin alt katında bulunan önemli bölümlerden birisi de “Çağlar Boyu Ankara” sergisidir. Burada Ankara ve çevresinde gerçekleştirilen çeşitli kazılarda ele geçirilen eserler sergilenerek Ankara‘nın zengin tarihi geçmişi vurgulanmaktadır (Şekil 3).

Son restorasyon ile Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde her bir bölümde o bölüme ait “hayatın izleri, değişen teknoloji, yerleşimler, öne çıkanlar, Anadolu Kültürü” başlıklarında bilgiler yer almaktadır Günümüzde Türkiye’de müzecilik hızla gelişmekte ve kazı alanlarının bağlı olduğu illerdeki arkeoloji müzelerinin sayılarında artışlar olmaktadır. Bununla birlikte Anadolu Medeniyetleri Mü-


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

63

http://ankaraarsivi.atilim.edu.tr/shares/ankara/images/DSC_8959.JPG

zesine Ankara dışındaki kazılardan gelen buluntu ve eser sayıları da azalmıştır ki bu da müzenin Ankara ölçeğine yöneldiğini göstermektedir (Erkmen 2010). Türkiye’de yaygın olarak görülen kronolojik sergi tasarımı Anadolu Medeniyetleri Müzesinde de karşımıza çıkmaktadır. Eser ve buluntular zamansal sıralamalarına göre, geçmişten şimdiye göre yapılan bir sıralama ile sergilenmektedir. Giriş yönünden başlayan geçmiş, çıkış yönüne doğru bugüne yaklaşmaktadır. Erkmen’in (2010, s.122) belirttiği gibi “Anadolu Medeniyetleri Müzesi‘ndeki tarihsel anlatı, Anadolu Medeniyetlerinin ortaya çıkış ve gelişim süreçlerinin bölgesel olarak bir bütün oluşturdukları vurgusu üzerine kuruludur”. Kronolojik sergileme; gezi rotası çizme, ziyaretçiyi yönlendirme ve tarihi akışı anlatma gibi avantajlarının olmasının yanında bazı çekinceleri de barındırmaktadır. Öncelikle objelerin tematik yaklaşımlarının zayıf olması objelerin olgular yığını algısını oluştur-

makta, tarihsel ve kültürel gelişimin neden-sonuç ilişkileri ve birbirlerini tamamlama nitelikleri zayıf bir şekilde anlatılmaktadır (Shaw 2007, Erkmen 2010). Kronolojik sergileme eser ve buluntuları coğrafik orijinlerinden soyutlayarak bir sanat anlatısına dönüştürmesine rağmen Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde bu anlatı ulusal birlik anlatısına dönüştürülmüştür (Shaw 2007). Ziyaretçiler tarih öncesi çağlardan Helenistik çağa ilerlerken Anadolu’nun her yerinde yaşamış insanlara ait düzgün bir tarihsel ilerleme duygusu alır (Shaw 2007). Son restorasyon ile Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde her bir bölümde o bölüme ait “hayatın izleri, değişen teknoloji, yerleşimler, öne çıkanlar, Anadolu Kültürü” başlıklarında bilgiler yer almaktadır ki bu bilgilerle kronolojik sergilemenin yarattığı yığın algısından uzaklaşılarak tematik yaklaşımlar sağlanmıştır. Temelde topluma tarih ve kimlik bilincinin kazandırılmasını amaçlayan Anadolu Medeniyetleri Müzesi ayrıca yoğun bir kültürel ve bilimsel etkinlik alanıdır. Her ayın son perşembesi çeşitli konularda konferanslar verilmektedir. Müzede düzenlenecek kültürel etkinlikler Kültür ve Turizm Bakanlığı alan tahsisi yoluyla belirlenmektedir. Anadolu Mede-

niyetleri Müzesi’nde eğitim faaliyetleri Müze Müdürlüğü’ne bağlı bir birim olarak çalışan “Eğitim Bölümü” tarafından müze eğitiminin amaç ve programları doğrultusunda devam etmekte; Müze de gösterimler, sergiler, yayınlar, videolar, çizim yapma, konuşma, drama, konferanslar gibi eğitim faaliyetleri yapılmakta ve bu etkinliklerin bazıları için atölyelerden yararlanılmaktadır. Farklı kaynaklara göre müzelerin fonksiyonları incelendiğinde dört temel fonksiyon tanımlanabilir; toplamak, korumak, araştırmak ve iletişim kurmak. Toplama fonksiyonu; eser satın alma, kazılar sonucu eser elde etme, eser bağışı, eser değiş tokuşu, yurtdışına kaçılan eserlerin geri alımı gibi işlevleri kapsamaktadır. Koruma fonksiyonu; buluntu, numune koleksiyonlarını ve bunların konservasyon, restorasyon ve depolama işlevlerini içermektedir. Araştırma fonksiyonu nesneler üzerinde yürütülen araştırmaları kapsamaktadır daha öncesinde bu müzelerin temel ve en önemli görevleri arasında yerini almıştır. Fakat 20. Yüzyılın sonlarına doğru bu görev akademi tarafından üstlenilmiştir. Son olarak, iletişim fonksiyonu ise insanların hem bu nesnelere hem de onlara ilişkin araştırma sonuçlarına yaklaşmalarını sağlayan her türlü sergi, yayın, kül-

Anadolu Medeniyetleri Müzesi


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

64

Anadolu Medeniyetleri Müzesi

http://ankaraarsivi.atilim.edu.tr/shares/ankara/ images/DSC_8976.JPG

Anadolu Medeniyetleri Müzesi hem kendi mimari ve mekanı ile hem de sahip olduğu koleksiyonlarını, doğru ve başarılı yöntemleri entegre ederek ziyaretçileri ile paylaşmaktadır.

kartılması yatar. Müze artık ziyaretçileri kendine çekmeli, entelektüel gereksinmelerini keşfetmeli ve karşılamalıdır (Akyol vd. 2003). Anadolu Medeniyetleri Müzesi hem kendi mimari ve mekanını ile hem de sahip olduğu koleksiyonlarını, doğru ve başarılı yöntemleri entegre ederek ziyaretçileri ile paylaşmaktadır. Müzede yer alan buluntu ve eserler tarihi bir mesaj vermekle kalmaz, bina ve çevresinin mimarisi ve havası ile doğrudan ve bütünsel bir deneyim sağlanır.

20. yüzyılın müzecilik anlayışında müzelerin fonksiyonları arasından toplayan, koruyan ve araştıran işlevlerinden öte iletişim kurma fonksiyonunun öne çı-

Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde eğitim faaliyetleri Müze Müdürlüğü’ne bağlı bir birim olarak çalışan “Eğitim Bölümü” tarafından müze eğitiminin amaç ve programları doğrultusunda devam etmektedir. Amerikan

türel etkinlik, akademik etkinlik, katalog, reprodüksiyon, poster, yıllık, hediyelik eşya satışı gibi uygulamaları içermektedir (Onur 2003, Barker 2010, Erkmen 2010).

Müzeleri Derneği de müzelerin kamu hizmeti rollerinin merkezine geniş anlamda eğitimi koymaları ve faaliyetlerinin eğitim rolleri çevresinde yoğunlaşması gerektiği vurgusunu yapmaktadır (Barker 2010). Anadolu Medeniyetleri Müzesi Eğitim Bölümü vasıtasıyla; ziyaretçilerin ilgi ve gereksinimleri ile müze koleksiyonları ve mekânı arasında ilişki kurarak ve etkileşim sağlayarak paylaşan ve eğiten müzecilik anlayışının başarılı olduğu müzelerden birisi olmuştur. Hem küresel hem de yerel ölçekte müze endüstrisi yeni ticari girişim ve stratejilere uyum sağlamalı ve onlarla bütünleşmelidir. Bu yeni yönlenme, müzelerin programına direkt olarak etki etmekte ve onların şehirlerdeki kurumsal rollerini belirlemektedir. Özel ya


65

Anadolu Medeniyetleri Müzesi Ankara’da bu perspektiften önemli bir yere sahiptir. Müze Ankara ile bütünleşmesinin yanında Ankara’nın hem ulusal hem de uluslararası arenada tanıtımı üstlenen bir yer haline gelmiştir. Müze bir “turist mıknatısı” olarak şehrin turizm ekonomisine önemli bir katkıda bulunmakla birlikte, koleksiyonlarını ve programlarını devamlı geliştirmesi ve yenilemesi ile birlikte şehirde bir cazibe merkezi haline gelmiştir. Son zamanlarda devam eden Ankara Kalesi, Hacı Bayram ve Ulus Tarihi Kent Merkezi restorasyon ve yenileme çalışmaları ile bu misyonu daha bir önem kazanmaktadır.

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

da kamu müzeleri fark etmeksizin, müzeler şehirlerde girişimcilik, yayılmacılık, oyun yaratan ve kar getiren yeni deneyimler elde etme amaçlı sergiler, etkinlikler düzenlemelidir (Alonso 2011, Luppescu 2012).

http://ankaraarsivi.atilim.edu.tr/shares/ankara/images/DSC_8982.JPG

BİBLİOGRAFYA Akurgal, Ekrem. 1987. Hatti Uygarlığı. İçinde Remzi Oğuz Arık’a Armağan, Ed. Rıdvan Çongur. Ankara Üniversitesi DTCF Yayınları, Ankara. Akyol, Ali Akın, Koman, Ezgi, Baysuğ, Aslı, Yılmaz, Mehmet Onur, Özel, Claire Thomas ve Demirdelen, Halil. 2003. Anadolu Medeniyetleri Müzesi Eğitim Seksiyonu Projesi. Çocuk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi (ÇOKAUM) IV. Ulusal Çocuk Kültürü Kongresi, 15-17 Ekim 2003, Ed. Müge Artar, ÇOKAUM Yayın No: 11, Ankara, Türkiye, s. 437-446. 

Araştırma ve eğitim Genel Müdürlüğü, Ankara. Fuentenebro Alonso, Pablo. 2011. New Urban Spaces Museums, Architecture and the Cultural Economy of Cities. University of California Los Angeles. Doktora Tezi, Los Angeles, ABD. Luppescu, Caroline. 2012. A Question of Context the Museum and the Urban Environment - Paris and Abu Dhabi. Contemporary Art Sotheby’s Institute of Art. Yüksek Lisans Tezi, New York, ABD.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi 2016. http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ Erişim Tarihi: 18.06.2016.

Milletlerarası Müzeler Konseyi (ICOM) 2016. http://icom.museum/the-vision/museum-definition/ Erişim Tarihi: 18.06.2016.

Barker, A. 2010. Exhibiting Archaeology: Archaeology and Museums. Annual Review of Anthropology, 39, 293-308

Onur, Bekir. 2003.  Müze Eğitimi: Temel İlkeler ve Politikalar. Müze Eğitimi Seminerleri (I), Yayına Hazırlayan: Suna-İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü, Antalya.

Bayburtoğlu, İnci. 1991. Müze Belgelerine Göre Kuruluşundan Günümüze Kadar Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Ankara Dergisi , 1, 96-125. Erkmen, Serkan Emir. 2010. Kamusal Alanda Tarih ve Uygarlık Müzelerinde Tarihin Yorumlanması: Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Uzmanlık Tezi. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı

Shaw, W. 2007. Museums and Narratives of Display from the Late Ottoman Empire to the Turkish Republic. Muqarnas, 24, 253-279. Temizer, Raci. 1966. Ankara Arkeoloji Müzesi, TTK Yayınları, Ankara.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

66

CER

MODERN:

BİR MAVİ TREN BİZİ SANATIN KALBİNE GÖTüRECEK Dr. Can Eyüp ÇEKİÇ


Günümüzde özellikle modern döneme ait kültürel mirasın sergilendiği birçok yapı yine modern döneme ait mimari mirasın birer parçası sayılmaktadır ve kentsel dönüşüm projelerinin önemli birer parçası haline gelmiştir.

O

ndokuzuncu Yüzyıl’ın başından itibaren İngiltere’de başlayan ve ilerleyen dönemde tüm dünyada yaşanan endüstrileşme hareketi,

üretim aşamalarına ev sahipliği yapacak olan yeni nesil mimari yapıları da beraberinde getirdi. Bu süreçte inşa edilen fabrika, atölye, santral, hangar ve depo binaları, mimarlığın ve tasarımın ufkunu genişletti ve Avrupa’nın yeni endüstri merkezlerinin fiziki çevresini belirledi. Özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren daha erken dönem endüstrileşme sürecinde inşa edilen yapılar, teknolojik gelişmeler sonucunda işlevini yitirmeye başladı. Ancak, bu tür yapılar yıkılmak yerine endüstri mirası olarak kabul edildi ve dünyanın dört bir yanında bu yapılara

başta müze ve sanat galerileri olarak tekrar işlev kazandırıldı. Günümüzde özellikle modern döneme ait kültürel mirasın sergilendiği birçok yapı yine modern döneme ait mimari mirasın birer parçası sayılmaktadır ve kentsel dönüşüm projelerinin önemli birer parçası haline gelmiştir. Londra’da bulunan ünlü modern sanat müzesi Tate Modern bir elektrik santralinin, sergi mekânı haline dönüştürülmesi sonucunda ortaya çıktı. Paris’te 1900 yılında inşa edilen gar binası ise platformlarının giderek uzayan tren boyutlarına uygun olmaması nedeniyle daha 1939’da iş-levini büyük ölçüde kaybetti ve 1986’da

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

67


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

68

Musée d’Orsay adıyla sanat müzesi olarak yeniden işlev kazandırıldı.1 Bu süreçte önce Osmanlı İmparatorluğu sonra ise Türkiye Cumhuriyeti döneminde İstanbul, Bursa, İzmir ve Ankara gibi üretim merkezlerinde endüstri binaları inşa edildi. Erken Cumhuriyet Dönemi’nde, Ankara’nın başkent olmasıyla kent, ortaya çıkan gereksinimlere yanıt vermek için adeta bir şantiye halini aldı. Ankara yirminci yüzyılda tanık olduğumuz Pretoria, Brasil, Canberra, İslamabad gibi planlı başkentler arasında yer almaktadır. Bu kentlerin temel özelliği planlanan fiziksel çevrenin ve toplumsal yaşamın, bulundukları ülkenin çağdaşlaşma ve uluslaşma sürecine katkıda bulunmaları amacıyla tasarlanmış olmalarıdır.2

Dönemin maddi zorluklarına rağmen inşa edilen yeni gar yapısı, Ankara’ya gelen ziyaretçilere sembolik olarak yeni kurulan devletin gücünü göstermeyi amaçlamaktaydı. Ankara Tren Garı ve buna bağlı yapılar, Ulus merkezli kent planlamasının merkezi unsurlarını oluşturdu. Erken cumhuriyet döneminde gerek Ankara’nın Anadolu demiryolları hattı içerisindeki merkezi konumu, gerek cumhuriyetin ilanından sonra başkente gelen ziyaretçi sayısının artmasıyla yetersiz kalan eski istasyon binasının yerine yeni ve görkemli bir gar binası inşa edildi. Dönemin maddi zorluklarına rağmen inşa edilen yeni gar ya-

pısı, Ankara’ya gelen ziyaretçilere sembolik olarak yeni kurulan devletin gücünü göstermeyi amaçlamaktaydı. Bu dönemde dünya genelinde inşa edilen gar yapıları, demiryollarının ana ulaşım aracı olması dolayısıyla kentlerin önemli mimari yapıları olarak değerlendirilmekteydi.3 İstasyona bağlı bulunan bakım hangarı da bu kompleksin bir parçasıydı. Bu tren bakım hangarı ve yine bölgenin yakınında bulunan Maltepe Havagazı Fabrikası, Ulus semti çevresinde inşa edilen devlet binaları ve bankalar yanında, erken cumhuriyet döneminin ve Ankara’nın endüstri mirası olarak görülmektedir. Ankara Garı kompleksinde bulunan ve 2010 yılından itibaren Cer Modern adlı modern sanat müzesine ev sahipliği yapan tren bakım hangarları, erken cumhuriyet döneminde demiryollarının


69

Kompleks, 11.500 m2 üzerinde kurulmuş olup, sergi alanı, konferans salonu, fotoğraf salonu, kütüphane, mağaza, sanatçı odaları, stüdyolar, kafeterya, heykel parkı ve otoparktan oluşmaktadır. Tren bakım hangarlarının çağdaş sanatlar merkezine dönüştürülmesine 1995 yılında karar verildi. Ancak yapının Cer Modern olarak

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

millileştirilmesi ve yaygınlaştırılması sürecinde inşa edildi. Cer, çekmek veya sürüklemek anlamına gelir. Bu hangarlar, vagonların çekildiği yer anlamına gelecek şekilde Cer Atölyeleri olarak da anılır. Dört dikdörtgen birimden oluşan atölyeler, kültürsanat ve spor yapılarının içinde bulunduğu Atatürk Kültür Merkezi Bölgesi’nde, 1958’de inşa edilen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası binasının bitişiğinde bulunmaktadır. Orkestra için inşa edilmekte olan yeni yapı da yine bu alanda bulunmak- tadır.4

yeniden işlevlendirilmesine 2010 yılında başlanabildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği) ortaklığıyla hazırlanan kompleks, 11.500 m2 üzerinde kurulmuş olup, sergi alanı, konferans salonu, fotoğraf salonu, kütüphane, mağaza, sanatçı odaları,

stüdyolar, kafeterya, heykel parkı ve otoparktan oluşmaktadır.5 Müzenin kuruluş amacı başkentin modern sanat merkezi olmak dışında, yerli ve yabancı eserleri meraklılarıyla buluşturmak ve birbirinden farklı disiplinlerde sanat üretimine yardımcı olmak.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

70

Bu nedenle kurum, sergiler dışında, atölyeler, seminerler, film gösterimleri ve çeşitli sanat performanslarını Ankaralı’ların beğenisine sunuyor. Bunun yanısıra, yapının bir kısmı yerli ve yabancı sanatçıların kullanımına açık stüdyolardan oluşuyor. Cer Modern’in amacı sadece sanat galerisi işlevi görmek değil, her yaştan sanatseverin, sanat üretiminin her aşamasına tanıklık etmesini ve katılmasını sağlayarak, geliştirilen projeler yoluyla Türkiye’de sanat eğitimine katkıda bulunmak. 1 Nisan 2010’da faaliyete başlayan Cer Modern’in ana salonlarında müze ekibinin derlediği sergilerin yanında, yabancı galeriler ile işbirliği halinde sunulan eserler teşhir edilmektedir. Cer Modern’in 4.500 m2’lik alanıyla Türkiye’nin en büyüğü durumnda bulunan sergi salonu, yılda dört sergiye ev sahipliği yapmakta. Salonun faaliyete geçtiği 2010 yılında ev sahipliği yaptığı ilk sergiler arasında bulunan Yüzyılın Sergisi: Ziraat Bankası Ko-

leksiyonu adlı sergi, bankanın elinde bulunan sanat eserleri koleksiyonu yoluyla, Türkiye’de çağdaş sanat hareketlerinin tarih içerisinde yaşadığı dönüşümleri gösteren önemli bir örnektir. Sergide ünlü Türk ressam İbrahim Çallı’dan (1882-1960) 21. Yüzyılın başlarında ortaya çıkan genç sanatçılara dek Türk resim sanatının bir izdüşümünü görmek mümkündür. Sergi salonu 2011 yılında mimarlık tarihçisi Aydan Balamir tarafından hazırlanan Clemens Holzmeister sergisine de ev sahipliği yaptı. Başkent Ankara’nın imarında önemli katkısı bulunan Avustruryalı mimarın, Anadolu gezileri sırasında yaptığı resimler, mimarın çalışmaları hakkında düzenlenen bir panel ile desteklendi. Yine aynı yıl düzenlenen Türk Hava Kuvvetleri’nin 100’üncü Kuruluş Yıldönümü sergisi ile Cer Modern, devlet kurumlarının koleksiyonlarını günışığına çıkarmaya devam etti. 2012 ve 2013 yıllarında düzenlenen Van Gogh, Salvador Dali,

Munch/Warhol sergileri, dünyaca ünlü ressamların eserlerini Ankara’daki sanatseverler ile buluşturdu ve büyük ilgi gördü. Bu dönemde eğitim kurumları ile daha sıkı işbirliğine giren kurum, Bilkent Üniversitesi Grafik Tasarımı Mezunları Sergisi, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Mezuniyet Sergisi, Gazi Üniversitesi Mezuniyet Sergisi, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Mezuniyet Sergisi gibi sergilerle, Ankara ve çevresinde bulunan üniversitelerde öğrenim gören sanat öğrencilerinin eserlerini kamuoyunun beğenisine sunmaya başladı.

Bu dönemde Japonya, Katar, İspanya, Kore, Polonya gibi ülkelerde görülen çağdaş sanat hareketleri de Cer Modern’in sergi salonlarında izleyici ile buluştu.


Cer Modern kurulduğu dönemden itibaren film gösterimlerine de ev sahipliği yapmaktadır. Filmler, eski tren rayları üzerine konulmuş tahta platform üzerinde konumlanan avluda gösterilmektedir. Yıl boyu gösterilen, genellikle bağımsız filmlerden oluşan bir seçki dışında, yaz ayları başında bir hafta süren ve 2016’da

yedincisi gerçekleşen açıkhava film günleri etkinliği de geleneksel hale gelmiş durumdadır. Kurum, sadece gösterimler yoluyla değil, film stüdyosu gibi projeler ile ünlü Türk yönetmen ve oyuncuları izleyici ile buluşturarak sinemanın üretim süreçlerinin ele alındığı söyleşi ve atölyeler düzenlemektedir. Cer Modern, sinema ve görsel-işitsel sanatlar alanındaki faaliyetlerini, Cava isimli proje çerçevesinde film yapımı, senaryo yazımı, oyunculuk ve eleştirmenlik eğitimlerinin verileceği bir atölye programıyla da desteklemektedir. Yönetmenliğini ünlü tiyatrocu ve yönetmen Erdal Beşikçioğlu’nun yaptığı George Orwell’in Hayvan Çiftliği adlı eserinin uyarlamasıyla, 2012 yılında başlayan sahne sanatları programı yoluyla genç tiyatrocuların izleyiciyle buluşmasını sağlayan gösterimler de düzenlenmektedir. Bunun yanında yine aynı alanda konserler düzenlenmektedir. Açık hava caz günleri dışında yılboyunca yerli ve yabancı müzisyenler bu alanda sahne almaktadır.

Görsel sanatlar dışında kurum bünyesinde, CerEdebiyat adıyla bir atölye programı da düzenlemektedir. Tüm edebi türlerin tartışılması ve üretilmesine katkıda bulunmayı amaçlayan atölye çalışması kapsamında yazarlar okurla buluşmakta ve edebi üretim alanlarının diğer sanat faaliyetleri ile işbirliğini gözeten çalışmalar yapılmaktadır. Teorik ve uygulamaya dönük çalışmalar içeren program kapsamında, Roman ve Öykü Atölyesi, Fantastik Öykü Yazarlığı Atölyesi, Uygulamalı Yazma Atölyesi gibi farklı alanlarda, katılımcıların edebiyat üretimine ait süreçlere ortak olmaları hedeflenmektedir. Her yaşta sanat eğitiminin önemine vurgu yapan kurum, her haftasonu CerÇocuk projesi kapsamında, 2011 yılından bu yana, 7-11 yaş arası çocukların bilişsel, zihinsel, duygusal ve sanatsal gelişimlerine katkıda bulunmak amacıyla atölye çalışmaları düzenlemektedir. Çocukların, hayalgüçlerini kullanmaya, yeteneklerini keşfetmelerine ve yaratıcılıklarını ortaya çıkarmalarına dönük çalışmalar aracılığıyla, er-

71 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

2013’te GAP Bölge Kalkınma İdaresi Başkanlığı ve AFSAD (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) tarafından ortaklaşa hazırlanan AMİN AMEN: Güneydoğu Anadolu’da İnançlar ve İnanışlar adlı fotoğraf sergisi büyük ilgi gördü. Sergide, bölgenin gelenek ve görenekleri, antropolojik bir bakış açısıyla meraklılarına sunuldu. Bu dönemde Japonya, Katar, İspanya, Kore, Polonya gibi ülkelerde görülen çağdaş sanat hareketleri de Cer Modern’in sergi salonlarında izleyici ile buluştu. Yakın zamanda sergi salonu, disiplinlerarası bi bakış açısıyla Nuri Bilge Ceylan ve Abbas Kiarostami gibi fotoğraf ve sinema arasında sıkı bir bağ kurmayı başarmış yönetmenlerin fotoğraflarına ev sahipliği yaptı.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

72

ken yaşta algılama, keşfetme ve kompozisyon haline getirme alışkanlığı kazanmaları hedeflenmektedir.

Bir ila altı ay arasında bu stüdyoları kullanan sanatçılar, randevu alan sanatseverlere çalışmaları hakkında bilgi vermektedir. Kurumun Türkiye’nin sanat merkezleri arasında öncü bir konuma gelmesini sağlayan bir başka uygulaması da CerSip sanatçı istihdam projesi adıyla hayata geçirdiği sanatçı konaklama programıdır. Program dahilinde, ana binada bulunan üç adet stüdyo,

başvuru ya da davet yoluyla, ulusal veya uluslararası sanatçıların kullanımına açılmıştır. Bir ila altı ay arasında bu stüdyoları kullanan sanatçılar, randevu alan sanatseverlere çalışmaları hakkında bilgi vermektedir. Bunun yanında program, misafir sanatçılar arasındaki işbirliğini geliştirmeyi amaçlamaktadır.

başka etkinlik ise Yoga@Hub. Sanat ve yoganın, belirlenmiş ve dayatılmış çevrenin ötesine çıkma fırsatları olarak birbirine benzer bakışaçılarına sahip olduğu fikrinden çıkan bu etkinlik, haftanın üç günü katılımcılarını, Cer Modern içerisinde belirlenmiş bir alanda ruhun derinliklerine inmeye çağırıyor.

Cer Modern binasının zemin katı, kurumun en önemli hedeflerinden biri olan Türkiye’de sanat eğitimine katkı yapmak düşüncesiyle bir sanat kütüphanesinden oluşmaktadır. Burada, modern sanatlar, performans sanatları ve sanat teorisine dair kaynaklar, sanatçıların ve sanatseverlerin kullanımına açılmıştır.

Cer Modern ayrıca, genellikle sergilere katkıda bulunan sanatçıların eserlerinden esinlenmiş eşyaların satıldığı bir mağazaya da ev sahipliği yapmaktadır. Bunun yanında, ana yapı içerisinde ziyaretçilerin kullanımına açık bir kafe-restaurant da bulunmaktadır. Pazartesi günleri kapalı olan Cer Modern, diğer günler 10:00 – 20.00 arasında ziyarete açık.

Kurumun ev sahipliği yaptığı bir

1

Michael F. Hein & Katie D. Houck, “Construction Challenges of Adaptive Reuse of Historical Buildings in Europe,” International Journal of Construction Education and Research, Vol. 4, No. 2 (2008), s. 116.

2

Gönül Tankut, “Ankara’nın Başkent Olma Süreci,” ODTÜ Mimarlık Fakültesi Dergisi, Vol. 8, No. 2 (1988), s. 94.

3

Segah Sak, Formation of the City Image: the Role of the Train Station in the Image Formation Process of Ankara, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enst., Temmuz 2008, s. 52.

4

Selcan Tezer, Endüstri Yapılarının Yeniden İşlevlendirme Sürecinde Aydınlatma Tasarımı: Ankara Cer Modern Örneği, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İTÜ Fen Bilimleri Enstitüsü, Haziran 2013, s. 76-7.

5

Selcan Tezer, , Endüstri Yapılarının Yeniden İşlevlendirme Sürecinde Aydınlatma Tasarımı, s. 85.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

74

Dosya Toplantısı: ANKARA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI MELİH GÖKÇEK İLE ANKARA VE 15 TEMMUZ’A BAKIŞ

Feraset, Üç Kelime ile Ankara: Cesaret, Metanet


ar Dergi’nin ilk sayısı için bir aradayız. Şar Dergi yılda 3 sayı olarak yayınlanması planlanan, şehir temalı dosya konuları içerecek, şehre ilişkin düşünsel bir arka planı olan yazarların katkılarıyla kültür hayatımıza katkı sunacak bir dergi. Şehrin tarihi, kültürel, sosyal yönlerini ele alan akademik çalışmalar yanında entelektüel gündemi yakından takip eden değerlendirme metinleri, şehrin siyasi gündemine ilişkin yazıları ve şehrin kuramsal boyutuna dair görüşleri içermesini planladığımız Şar Dergi için yoğun bir hazırlık safhasını geride bıraktık. Dergi kapsamında belirlediğimiz dosya konularını her sayıda konunun uzman isimleri ile birlikte ele alan, tartışan, değerlendiren görüşmeler gerçekleştireceğiz. Şar Dergi’nin ilk sayısı için planladığımız dosya konusu “Gelenek ile Modernliğin Buluştuğu Şehir Ankara” idi. Bu başlık altında, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek ile bir araya gelip görüşlerini alarak, geleneği ve modernliği büyük bir uyum ile bir araya getiren Başkent Ankara’ya ilişkin bir değerlendirme toplantısı yapmayı hedeflemiştik. Fakat gelin görün ki tüm planlamalarımızı alt üst eden bir süreç yaşadık. 15 Temmuz hain darbe girişimi tüm gündemimizi ve önceliklerimizi değiştirdi. Şükürler olsun ki Milletimiz ülkesine, demokrasiye sahip çıktı. Bugün bu toplantıda ben Birol Akgün ve ŞAR Bilim Danışma Kurulu Üyelerimiz Doç Dr. Akif Kireçci, Dr. Derya Çağlar, İhsan Aktaş ile birlikte Sayın Başkan Melih Gökçek’le yine başkent Ankara’yı konuşacağız, tartışacağız ancak ana temamız 15 Temmuz olacak. Fakat 15 Tem-

Şehir Araştırmaları Merkezi kısa adıyla ŞAR; atölye çalışmaları, çalıştaylar, şehir dersleri, yayın faaliyetleri gibi çalışmalar yürütecek. Ankara özelinde şehre dair akademik nosyonu olan, şehrin hafızasına hem entelektüel hem kültürel hem de uygulama yönüyle kalıcı bir katkı yapmayı hedefliyoruz. Atölye çalışmalarında 3 temel konumuz olacak. İlk konumuz “Ankara Yönetim Modeli” başlıklı bir çalışmadan oluşuyor. Ankara’nın son 25 yıldaki değişimini, dönüşümünü özgün yönetim modeli tartışması üzerinden analiz eden, saygın katılımcıların yürüttüğü araştırmalarla desteklenen bir çalışma olacak. Özellikle uygulamaya ilişkin çalışmaların gerçekleştirilme sürecini incelemeyi planlıyoruz. “Ankara tecrübesinden bir yerel yönetimler modeli çıkartılabilir mi?” sorusundan hareketle şekillenen bir atölye çalışmasının faaliyetlerine başlamış durumdayız. İkinci atölye konumuz “Kentsel Dönüşüm: Ankara Deneyimi” başlığını taşıyor, malumunuz bu alana ilişkin uygulamaların akademik bir perspektifle değerlendirilmesi konuya ilişkin zenginlik katacaktır. Ankara’nın başarılı kentsel dönüşüm çalışmalarının disiplinler arası bir bakış açısıyla ele alınmasını hedefliyoruz. Üçüncü atölye konumuz ise “Göç, Kentleşme, Kentlileşme, Aidiyet” başlığını taşıyor. Aslında atölye başlığı olanca açıklığı ile tüm meramını ortaya koymakta. Bu çalışmalara ilaveten daha pratik hedefler benimseyen bir çalıştay başlığımız var “Şehir Ekonomileri ve Ankara Potansiyeli”. Tüm bu çalışmalar sadece Ankara’yı değil bütüncül bir yaklaşımla Şehir konusunu ele alıyor.

75 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

muz’a ilişkin değerlendirmelere geçmeden önce Ankara Şehir Araştırmaları Merkezi ile ilgili kısa bir bilgi vermek istiyorum.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

76

İ.Melih Gökçek: Ankara özelinde şehir konusunda çalışmalar yapan bir merkezin varlığını önemsiyorum, çalışmalarınız hayırlara vesile olur inşallah… Ankara Şehir Araştırmaları Merkezi için kullanılacak kısa bir isim arayışındaydık, acaba baş harflerden hareketle bir kısaltma mı yapsak diye düşünürken Ankara’nın manevi önderlerinden Hacı Bayram-ı Veli’nin şiirinde geçen ve şehir anlamında kullandığı ŞAR kelimesinin uygun olacağına karar verdik. Şar, şehir anlamına geliyordu değil mi?

Evet, şehir anlamında. Hatta dergimizde bu şiiri analiz eden akademik çalışmalar mevcut. Güzel bir bağlantı oldu, dergimiz

demişken aslında burada bir arada bulunma gerekçemizi de izah etme şansı yakalamış oldum. Sayın Başkan bizlere vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum. 15 Temmuz ve Ankara konusundaki değerlendirmelerinizi merak ediyoruz. Allah’a hamdolsun. Öncelikle bunu söylememiz lazım, çok şükür. Ülkemiz büyük bir badire atlattı ve bu olayın sonuçları hayrımıza olan bir olay. Biz ilk başta şer gibi görüyoruz ama hayrımıza olan bir olay ve şunda

hiç şüphe yok ben yarım saatle kurtarıyorum, Cumhurbaşkanı 15 dakika ile Başbakan 5 dakika ile. Bu tamamen rahmet-i ilahi. Allah bizi bir taraftan koruyor, bir şeyler yapıyor ve bunları aşikâr ortaya çıkarıyor. 40 yıl hazırlanmışlar bu darbe için ama 40 saatte tepetaklak oluyorlar. 40 yıllık planları varmış bu hain fetö terör örgütünün ama Allah’ıma şükürler olsun ki, 40 dakikada perişan oldular. Bu olay olmamış olsaydı böylesi köklü bir temizlik yapılabilir miydi?


15 Temmuz gecesi en çok merak edilen konular Sayın Cumhurbaşkanımızın açıklaması, Başbakanımızın ve Hükümetimizin tavrı idi. Bir diğer konu ise sizin konuya ilişkin açıklamalarınızın ne olacağıydı? Ben normalde çalışma ofisimden gece 3-4 gibi çıkarım. 15 Temmuz akşamı işlerimi tamamlayınca biraz da temiz hava almak için dışarı çıkmaya karar verdim, gidip evimin bahçesinde dinleneyim düşüncesiyle saat 10 sularında Belediye binasından ayrıldım. Yolda giderken Ankara semalarında uçak sesleri öyle bir yankılanıyor ki, farklı bir şeylerin olduğunu anlıyorsunuz ama aklınıza gelir mi memleketin kendi silahlarının, uçaklarının bir terör örgütünce ele geçirileceği ve vatandaşa saldırılacağı? Ben endişelendim ve hemen telefona sarıldım, ulaşabildiğim arkadaşlarıma sordum, ne oluyor, ne bitiyor diye. İlk gelen bilgi kesin olmamakla birlikte darbe oluyor herhalde dediler. Bu arada eve varmış oldum ama yolda vakti anlamadım.

BTK Başkanı Fatih Sayan aradı. Başkanım twitter erişimini kısıtladık siz twitter’ı aktif kullanıyorsunuz diye sizi haberdar edeyim dedi. Aman dedim, sakın, twittera erişimi kısıtlamayın. Bu gece vatandaşımızla iletişim kurmak için tüm imkânlara ihtiyacımız var.

Osman’ı çağırdım oğlumu, darbe oluyor dedim ve mücadele etmemiz lazım. Osman’ın ilk aklına gelen televizyona gitmek oldu. Televizyona gidecek, canlı yayına çıkacak planı o ama dur dedim, sen canlı yayına çıksan çıktığın anda gelirler seni vururlar. E madem mücadele edeceğiz nasibimizde varsa şehit oluruz baba dedi. Bakın bunu neden anlatıyorum biliyor musunuz? Bu ülkede birçok evde bizim konuşmalarımıza benzer konuşmalar yaşandı babalar ile evlatları arasında, analar ile evlatları arasında. Dedim madem gidiyorsun sadece on dakika konuş ve hemen binayı terk et. Tamam dedi, helalleştik gitti. O yoldayken ben canlı yayına telefonla bağlandım. Sonrasında Osman canlı yayına çıktı. on altı dakika konuştu canlı yayında. Çok sert bir açıklama yaptı. Bu arada ben de bir yandan hem telefon ediyorum hem de twitterdan mesaj atmaya çalışıyorum. Ama mesajlarım gitmiyor bir türlü. O sırada beni BTK Başkanı Fatih Sayan aradı. Başkanım twitter erişimini kısıtladık siz twitterı aktif kullanıyorsunuz diye sizi haberdar edeyim dedi. Aman dedim, sakın, twitter’a erişimi kısıtlamayın. Bu gece vatandaşımızla iletişim kurmak için tüm imkânlara ihtiyacımız var. Çok şükür kısa sürede yazdığım tweetleri gönderebilmeye başladım. Bakın kontrol edelim, ilk tweeti attığımda saat 23:07 idi.

Bu noktada 15 Temmuz gecesi attığınız tweetleri ve bu tweetlere ait istatistiklerini bizimle paylaşmanız mümkün müdür? İlk tweeti 23.07’de atmışım. “Şu anda paralel yapı son şans olarak darbe teşebbüsünde bulunuyor.”

77 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

HSYK, Anayasa Mahkemesi, diğer mahkemeler, bütün kurumlar kurtuldu çok şükür. Önceden bunları görevden aldığında lastik top gibi geri dönüyorlardı kısa sürede. Her şey imtihan, insanlar bütün olan biteni gördüler, şahit oldular.

Sonrasında saat 23.15’de “Bütün Türkiye sokağa… paraleli tükürükle boğmağa.” 23:17 de 3. Tweet atmışım “RT herkes sokağa”. 1. Tweet 2.350 retweet, 2.667 beğeni almış. 2. tweet ise 2.196 retweet, 3.072 beğeni almış. 3. Tweet ise 3.237 retweet, 4.036 beğeni almış. Asıl dikkat çekici istatistikler ise görüntülenme sayılarında. 1. tweet 672.678 görüntüleme, 24.462 etkileşim almış. 2. Tweet 694.548 görüntülenme 45.047 etkileşim alırken RT herkes sokağa tweeti 844.207 görüntülenme, 71.036 etkileşim almış.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

78

Ankaralıların havaalanı yoluna gitmesi bu darbeci hainlerin de Cumhurbaşkanının Ankara’ya geleceğini zannetmesine sebep oldu.

Bu arada hala konutunuzda mısınız? Konuttan ayrıldım, çalışma arkadaşlarımızdan bir tanesine ait bir gecekonduya sığındım. Gecekondunun sahipleri daireye taşınmışlar, gecekondu kullanılmıyor. Bizim için iyi bir iletişim merkezi oldu. Canlı yayına da o gecekondudan bağlandım telefonla. Daha sonra Başbakanımız bağlandı, çok güzel bir açıklama yaptı, çok açık, net. Sonrasında da malumunuz Sayın Cumhurbaşkanımız bağlandı. Ben de bu süre zarfında ilk Beyaz’a bağlandım sonra TGRT, HaberTürk, A Haber’e bağlandım. İmkân bulduğum her kanala bağlandım. Bu arada unutmadan Başbakan’ın açıklamasından sonra TGRT’ye İstanbul İl Başkanı bağlandı. Sayın Cumhurbaşkanımızdan sonra zaten bütün millet sokaklara döküldü.

Ben Hasan Doğan’ı aradım. Merak etme rahat ol hiçbir şey olmadı dedi öyle deyince dünyalar benim oldu zaten. Cumhurbaşkanımız ayakta olduktan sonra Allah’ın izniyle bu millet yıkılmaz dedim.

Siz Sayın Cumhurbaşkanımızdan bir haber aldınız mı yayına bağlanmasından önce? Size bir haber ulaştı mı? Tabi tabi haber geldi, ben Hasan Doğan’ı aradım. Merak etme rahat ol hiçbir şey olmadı dedi öyle deyince dünyalar benim oldu zaten. Cumhurbaşkanımız ayakta olduktan sonra Allah’ın izniyle bu millet yıkılmaz dedim.

Ama bu hain fetöcüler öyle bir plan yapmışlar ki, talimat vermişler, listelerinde 40-50 kişi var, hemen gördükleri yerde infaz edecekler direndi diyecekler. Bu liste yazılı olarak da ortaya çıktı. Özel Harekat Daire Başkanı, Bekir Bozdağ, Turgut bey ve benim ismim listede var.

O zaman Ankara’da sizi bulmak için de bir ekip görevlendirmiş olmalılar. Sizin konutunuza ya da ofisinize gelen olmuş mu? Bu konuda kesin bir bilgi elimde şu an için yok. Sivil olarak gelen ekiplerden söz ediliyor ama zaten bu süreçte öncelikli derdimiz Cumhurbaşkanımıza bir şey olmaması. Hasan Doğan ile konuşurken bana dedi ki milleti havaalanına gönder.

Hemen aradım bütün ekibi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreterini, daire başkanlarını. Ulaşabildiğim her kim varsa. Asım bey dedim havaalanı yoluna gidin diye. Havaalanı yolu bitti tıkandı iptal oldu. Hâlbuki en büyük yanlışlarımızdan birisi bu oldu ama Ankaralıların havaalanı


yoluna gitmesi bu darbeci hainlerin de Cumhurbaşkanının Ankara’ya geleceğini zannetmesine sebep oldu. Ama biz bunu olayın sonucuna göre söylüyoruz tabi. Havaalanı yoluna tanksavar filo olarak giden iş makinaları, sivil araçlar, o kalabalık, mahşeri bir kalabalık oldu orada.

Bir yandan twitter, bir yandan havaalanı yolu, bir yandan canlı yayın bağlantıları. Bütün bu kargaşada Ankara çok büyük bir mücadele gösterdi. Hakikaten çok çetin bir mücadele oldu. Her yerden bağlantı kurmaya çalışıyoruz, her yere yetişmeye çalışıyoruz Belediye olarak. Sonra Emniyetle konuşmaya başladık. Ankara Emniyetinden çok cesur bir kardeşimiz aradı. Başkanım dedi buraya acil adam

gönderin bir de esas kamyon, kepçe, dozer ne varsa gönderin. Tanklar Tomaları itip geçiyor, biz kamyonların içine toprak, hafriyat artık o anda ne bulduysak doldurduk gönderdik. Sonra beni arayan Emniyet yetkilisi ile konuştum. Başkanım diyor 5 dakika ile kurtardık, 5 dakika daha gelmeseydiniz girmişlerdi Emniyet’e. Girmişler zaten, 3 tane zırhlı araç bizimkiler önü kapatınca içeride kapalı kalmış. Vatandaşlarımızdan kaç tane şehit olan var orada, görüntülerde gözüküyor, sivil vatandaşlara ateş ediyor alçaklar, polise ateş ediyorlar, önlerine çıkan her kim olursa ateş ediyorlar. Gözü dönmüş hainler. Orayı teslim aldı bizimkiler elhamdülillah, devamlı oradan telefon açıyor çocuklar bilgi veriyorlar bize.

Bizim çalışan arkadaşlarımıza, şoför kardeşlerime dedim ki gideceksiniz yolları tıkayacaksınız, park edin kamyonlarınızı, anahtarları alın üzerinden, hemen ayrılın sonra. Ayrılmaları lazım tabi, yoksa tabancayı basar alırlar. Çok şükür bu planımızda işe yaradı. Sonra Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nden aradılar, giriyorlar Külliye’ye acil vasıta ve adam gönderin dediler. Bu sefer oraya yöneldik. Bizim çalışan arkadaşlarımıza, şoför kardeşlerime dedim ki gideceksiniz yolları tıkayacaksınız, park edin kamyonlarınızı, anahtarları alın üzerinden, hemen ayrılın sonra. Ayrılmaları lazım tabi, yoksa tabancayı basar alırlar. Çok şükür bu planımızda işe yaradı. Kapattık yolları. Bu arada bizim bütün çalışma arkadaşlarımız güçlerinin yettiğince, ellerinden geldiğince çalışmaya devam ediyor. Benim Meclis Başkanvekilim Ali İhsan Ölmez durumdan vazife çıkarıp başbakan-

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

79


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

80

lık köşküne gitmiş, Çankaya’ya. 7 tane tank varmış Çankaya Köşkü’nün orada. Zor kullanmadan ikna ederek, bağırıp çağırarak, rica minnet göndermişler tankları. Tabi kimse cepheleri terk etmiyor bir de nerede sorun varsa oraya intikal ediyor. Ali İhsan Bey Çankaya’dan TRT’ye gitmiş. Bizim oğlan da canlı yayından sonra arkadaşları ile birlikte TRT’ye gitmiş. O sırada telefon geldi bizim başka bir polis kardeşimiz arıyor, Başkanım TÜRKSAT’ı teslim aldılar acil yardım istiyoruz adam gönder ne olur dedi. Gölbaşı ilçe başkanını aradım dedim ki TÜRKSAT’a desteğe gidin. 5 tane körüklü otobüs götürmüşler. TÜRKSAT 12 km falan Gölbaşı’na. 500 kadar da sivil vatandaş gitmiş desteğe. Polisimiz sivil vatandaşları da görünce çok büyük moral kazanmışlar.

Halk resmen teslim alıyor gittiği yerleri. Bunları anlatırken duygulanmamak elde değil. Bu ne kahramanlıktır, bu ne cesarettir, bu ne vatan aşkıdır… Sanırım asıl hedef ülke içerisinde büyük çatışmalar çıkartarak askeri müdahaleyi meşru kılmaya

yönelik bir algı oluşturmakmış. Halkın meydanlara, sokaklara inmesi, kritik noktalarda desteğe gitmesi süreçte çok büyük bir etki yarattı. Kaos senaryolarında halkın bu denli dirayet göstereceğini hesaba katmamışlar. Halk resmen teslim alıyor gittiği yerleri. Bunları anlatırken duygulanmamak elde değil. Bu ne kahramanlıktır, bu ne cesarettir, bu ne vatan aşkıdır… Bu süreçte bizim iş makinalarımız çatışmalarda en öndeler. Mesela en son Jandarma’nın önünde yaşanan olay. İçeride 2 sniper, sivil-polis ayırt etmeksizin ateş ediyor vatandaşlara. Biz 4 kepçe gönderdik, şoför kardeşlerimize çelik yelek giydirmişler, duvarları yıkmışlar kepçelerle ve içeriye girmeye muvaffak olmuşlar.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin önü, Kızılay, Külliye’nin orası. Ankara’da birçok noktada aslında büyük bir mücadele var. Meydanların dolması büyük bir moral üstünlük sağladı. Tabi tabi Kızılay’da büyük bir kalabalık toplandı. Bütün milleti yığdık. Kızılay’da da ayrı bir mücadele var. Ama en önemli mücadelelerden birisi Kazan’da yaşandı. Akıncılar’a Kazan Belediye Başkanı sağ olsun çok ciddi müdahale etti. Çok iyi organize oldu Kazan halkı. Cumhurbaşkanımızı aradım, konuştum. Ankara’daki

hava hareketliliğini kesmenin tek yolu Akıncılar’daki pistleri bombalamak dedim. Fazla konuşma hadi kapat dedi. Hemen talimat vermiş Eskişehir’e, oradan gelip bombaladılar. Yani böyle bir mücadele oldu elhamdülillah. Allah korusun o gün Ankara düşseydi, Cumhurbaşkanı İstanbul’da güven içinde kalmış olsa bile durum ne olurdu?

Bu söylediğinizin benzerini çok yakın bir dönemde gördük. Libya’da iç savaşı bu şekilde çıkarttılar. Bingazi ve Trablus’u birbirinden ayırdılar. İç savaş senaryosunu Graham Fuller yazısında açıkça kaleme aldı. İç savaş senaryosuna dair farklı bilgiler de gün yüzüne çıkıyor zamanla. Bu noktada yeniden Ankara’ya dönecek olursak Ankara darbe geceleri dediğiniz zaman en şanssız şehirlerden birisiydi. Genel Kurmay ışıkları yanıyor mu yanmıyor mı diye sorulur, konuşulurdu. Ama bu kez öyle olmadı, geçmişteki darbe girişimlerinden farklı bir durum ortaya çıktı. 15 Temmuz’da Ankaralılar bu imajı yerle bir etti Ankaralıların bu kahramanca mücadelesinin temel motivasyonu sizce neydi ne onları sahaya sürdü? Türkiye’de inandıkları bir lider var, senelerden beri oy verdikleri, peşinden koştukları, icraatlarını takip ettikleri Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan var. Vatandaşlarımız bu darbe girişiminin Cumhurbaşkanına, bayrağa, inançlara karşı olduğunu ilk anda kavradılar. Özellikle Cumhurbaşkanımızın sokağa dökülün ifadesi olayı bitirdi ve onun neticesinde bütün Ankara, bütün memleket, bütün şehirler sokağa döküldü. Sokağa döküldükten sonra tabi lojistik destekler gerekiyordu o lojistik destekleri biz Ankara’da Ankaralı olarak elimizden geleni yaptık o gün polisle, valiyle, halkla bizim kendi personelimizle inanılmaz bir diyalog kurduk.


Tüm gücümüzle, tüm çalışanlarımızla sahadaydık. Noktalanış itibariyle ve sabaha karşı artık işin hâkimi haline geldiğimiz, millet olarak darbeyi bastırdığımız belli oldu. Ondan sonra iş Allah’a hamdolsun tersine dönmeye başladı. Bu arada Ankara’da çok güzel işler olmuş sonradan öğreniyoruz Ankara Başsavcısı Harun Kozalak daha olay ilk anda olur olmaz Emniyet Müdürünü arayarak talimat veriyor. Derhal darbeyi yapanları tutuklayın emri veriyor. Efendim yazılı mı vereceksiniz emri diye sorulunca da şu anda şifahi veriyorum yazılı hale getireceğim derhal herkesi tutuklayacaksın diye talimatı yineliyor Savcının böyle bir talimat vermesi çok yürekli bir iş. Ondan dolayı savcıya da çok ciddi anlamda Ankara’nın bu anlamda borcu var. Tabi polisimizi de unutmamamız lazım. Arkasında devletin ve halkın gücünü hissettiği zaman morali bir kat daha yükseliyor, şunu kabul etmek lazım polis çok güzel mücadele etti, polise en büyük des-

81 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

İnsanların 15 Temmuz gecesi sokağa çıkmasında temel noktalardan bir tanesi son yıllarda özellikle son 15 yılda vatandaşlarımız belli bir yaşam seviyesine geldiler. Ekonomik olarak olsun, sosyal yönden olsun bir gelişme kaydedildi. 80 darbesinde yaşanan tecrübe, ya da diğer darbelerde sosyal, ekonomik olarak yaşananları bildikleri için insanlar kendi hayatlarına sahip çıktılar 15 Temmuz’da. Kendi yaşam standartlarını korumak, hayat standartlarını korumak aslında kendileri derken de ülkenin ulaştığı standartları kast ederek söylüyorum bunu. Meydanlar çok açık bir şey söyledi, benim ülkem, benim milletim, benim hayatım, benim bayrağım. Hazır meydanların söylediklerinden bahsetmişken Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin de 15 Temmuz gecesi tam kadro sahada olduğunu söylemeliyiz.

teği de halkımız verdi. Halk inanılmaz şekilde polisi motive etti ve polis ile halk beraberce mücadele etti.

Bu süreç aslında devlet kurumlarının vatandaşlar ile kurdukları ilişkinin boyutunu da bir anlamda değiştirmiş oldu. Vatandaş kendi yanında olan vatansever güvenlik güçleri ile birlikte mücadele etti. Bu mücadele süreci çok öğretici bir süreç oldu. Bakın, bizim halkımız en zor koşullarda dahi pratik düşünür, bir yol bulur. Neler duyduk neler ettik vatandaş tankları esir almak için hangi metotları uygulamışlar ben dinledikçe yeni yeni şeyler öğreniyorum. Siz öğrenmek dediniz ya, bakın açık söylüyorum, bir daha birileri darbe yapmak için tankları sokağa çıkartsalar o tanklar bir adım ilerleyemez. Vatandaşı psikolojik olarak yıldırmak, korkutmak için tanklara güvendiler ama dedim ya destan

yazdı resmen halkımız. Tankların içlerine çubukları sokmuşlar, taşları sokmuşlar, paletleri çıkartmışlar. Yetmemiş sprey boyayla camları boyamışlar, yetmemiş branda geçirmişler, yetmemiş yangın söndürme aletleri ile müdahale etmişler. Tişörtlerini, elbiselerini, kılık kıyafetlerini egzozun içine sokmuşlar. Egzoz gazını içeri verince herkes dışarı çıkmış. Kadınların kullandığı sprey var ya, korunmak için biber gazı, biber gazını ön namludan içeri attın mı felaket, bitti geçmiş olsun ondan sonra bitiyormu�� olay, onu da yapmışlar. Dolayısıyla yani tankların çalışma şeyi yok. Gözünüzle seyrettiniz mi bilmiyorum, zırhlı aracı teslim alıyorlar, zırhlı araç bir yere kıpırdayamıyor, çıkın içeriden diyorlar, çıkmıyorlar, spiral getirmiş kapağı kesiyorlar, kapağı kestikten sonra içeriden adam çıkartıyorlar. Yani bu millet acayip bir millet.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

82

Tankların karşısına çıkan halk bilinçli şekilde hareket etti. Psikolojik üstünlüğü hiç kaybetmedi. Belki de bunun adına vatandaşın kriz yönetme becerisi diyebiliriz. Bu durum, bu bilinç kendiliğinden ortaya çıkmadı. Teslim aldığı darbe girişimcilerini götürüp polise teslim ettiler. Sivil önceliklerin gelişmesinin açık bir tezahürüdür bu. Bu bağlamda Türkiye’nin ciddi bir gelişme kaydettiğini söylememiz gerekiyor. Kendi halklarına sahip çıkmak için ölmekten korkmadan hareket eden bir millet var Türkiye’de. Buradaki inanç önemli. Ben şunu gördüm: Mesela daha dün, ondan önce birkaç gün daha aynı şeye rastladım. Şehit olan kardeşlerimizin aileleri ile bir araya gelme imkânım oldu, üzülene rastlamadım. Ben diyor şehit babasıyım Melih Bey, üzülmek yok, şehit babasıyım ben diyor, inşallah bize şefaat edecek diyor. İşte şurada yatıyor bak başkanım diyor ve bunu söylerken büyük bir metanet ile söylüyor. Bunun adı adanmışlık. Bilinç var. Yanında oturdum dün akşam bir şehit ailesinin, biz şehit olmanın ne anlama geldiğini bilen kişileriz başkanım, hamd ediyoruz bundan dolayı diyorlar.

Belediye çalışanlarından, personelinizden şehit olan var mı? Var. Bizim belediye personelinden 3 şehit var. Ayrıca 9 gazi var, bir de çalışanlarımızın yakın çevresinden, ailelerinden şehitler var. Mesela Kızılcahamam’dan 3 kişi beraber Ankara’ya doğru yola çıkmışlar, 3 tane akraba.

Bir tanesi bizim personelimiz. Sen gelme diyor babasına, sen kal burada, biz şehit olmaya gidiyoruz diyorlar. Aynen tabir bu, biz şehit olmaya gidiyoruz. Külliyede yukarıdan ateş açarak tarıyorlar ya, görüntülerde görmüşsünüzdür. Bu 3 yiğit kardeşimiz orada şehit oluyorlar. Yani bu ne büyük metanettir, ne büyük teslimiyettir. Babaları anaları üzülmüyor. Kızılcahamam’da anlatıyorlarmış, bizim diyormuş yaşlı amca, bizim köyden de hiç şehit çıkmamıştı, şimdi şehidimiz var. Yani bir meziyet olarak bizim köyümüzden de hiç şehit yoktu, şimdi 3 tane şehidimiz var yani üzülerek değil övünerek söylüyor bunu, iftihar vesilesi diyor. Üzülerek değil sevinerek söylüyor. Allah’a hamdolsun bu idrak milletimizde mevcut.

15 Temmuz bir yandan da toplumsal konsensüs açısından bir milat oldu. Toplumsal bütünleşme açısından farklı görüşlerin bir araya gelmesine zemin sağladı. Tabii, bu olaylar bazen diyoruz ya ne hayırdır ne şer onu sadece Rabbülalemin bilir, siyasal partilerin hepsinin birleşmesine vesile oldu tepki olarak ortaya konması açısından. Anketler yapıyorsun, belli konularda yüzde 80’ler, 90’lar arası yani bu kadar bir yüzde 91 gibi rakam koyuyorsun yani bu kadar milleti birleştiren top atsan olmaz yani işte oldu Elhamdülillah. Sabahtan akşama kadar mezhepçilik yapan, çatışma içerisine giren insanlar dahi bu suni ayrımların hepsini unuttu. 15 Temmuz’da başarısız olunca mezhep çatışması çıkartabilmek için uğraşmaya başladılar. Bu alçaklar muvaffak olamadılar, bundan sonra yapacakları Alevi-Sünni, Türk-Kürt çatışması başka malzemeleri kalmadı, nitekim teşebbüsleri de oldu. Kürsüye çıkıyorum. Hadi bakalım bağıralım hep beraber Alevi-Sünni kardeştir, Türk-Kürt kardeştir, başlıyorum slogan at-

tırmaya. Meydanlarda bunları duyunca ailelerin çok hoşuna gitmiş, çok olumlu geri dönüşler aldık. Bakın meydanların bu kardeşlik sözlerini hep bir ağızdan haykırması çok önemli. Bu konuda da çok farklı bir şey yaptık. Canlı yayınla meydanlara bağlandığımızda, bir gün TGRT’de bir gün Beyaz Tv’de, meydandaki vatandaşlarımıza hitap ettik. Televizyon stüdyosundan canlı yayında 15 Temmuz Kızılay Demokrasi Meydanına bağlandık, bizim görüntümüzü meydandaki ekranlara aktardılar. Meydandaki kardeşlerimizle hep birlikte bütün Türkiye’ye, dünyaya mesaj verdik. Ben stüdyodan Alevi-Sünni kardeştir dedikten hemen sonra meydandaki kardeşlerimiz de hep bir ağızdan tekrarladılar. “Alevi sünni kardeştir.” Kardeşlik ortamının meydana gelmesi çok güzel oldu. Özellikle MHP ile Ak Parti arasında buzlar eridi, yüzde 95 eridi ve bu arada Sayın Bahçeli’nin çıkışları mükemmeldi. Ben hem Sayın Bahçeli’yi hem de Sayın Kılıçdaroğlu’nu Kızılay’a davet ettim. Milletin birlik beraberliği için inanılmaz güzel bir mesaj oldu.

Dünyada bir çağ değişimi oldu. Artık iletişim çağının dinamiklerine göre şekillenen bir hayat anlayışı hâkim. Sayın Cumhurbaşkanımız dünyada bu iletişim çağını doğru okuyan tek liderdir. Bu sözümü iddialı bulabilirsiniz ama kapalı kapılar ardında yapılan politik pazarlıklar orada kalmıyor, er ya da geç ortaya çıkıyor, 3 gün sonra veya 5 gün sonra ortaya çıkıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız siyasetin bütün meselelerini halkın önünde konuşup halkın önünde tartıştı hatta bazen parti iç meselelerini bile yani zamanın ruhunu kavramış birisi olarak siyaseti siyasetçiler kadar halka da öğretti. Halkın neye nasıl tepki göstereceğini, neye refleks vereceğini sadece siyasetçiler değil artık vatandaşlar


Aslında bu süreçte enteresan bir şey daha oldu. Bir dönem karşı olduğumuz, yanlış bulduğumuz twitter, facebook bizim camiaya çok şey öğretti. Öteki taraf tamamen bununla hükmeden insanlar konumundaydı. Gelişen süreçte bizimkiler bunu hobi olarak almaya başladı ve bu hobiyi iyi değerlendirdi.

Yapılan araştırmalara göre Gezi Olaylarından sonra Türkiye’den 3 milyon yeni kullanıcı katılmış sosyal paylaşım platformlarına. Gezi olayları sırasında sabah akşam milleti twittera davet ettim. Hiç unutmam Kazan’da bir olay yaşadık. Salondakilere dedim ki, Millet dedim içinizde herkesin bir twitter hesabı olacak, ona göre. Hiç unutmam bir tane yaşlı amca elinde telefonunu sallayarak ayağa kalktı. Melih Bey benim twitter hesabım var biliyor musun? dedi. O amca o gün salondaki herkese çok iyi bir örnek vermiş oldu aslında. Tabi twitter kullanımını teşvik ettiğimiz için

yal medyanın etkisi oldu. Ama bizde darbeye karşı milletin direnişinde etkili oldu, onları kendi yöntemleri ile avlamış olduk.

hep övgü almıyoruz, beni şikâyet de ediyorlar. Güzel bir anı olduğu için anlatayım. Gezi Olaylarından 1 ay önce MKYK toplantısında beni o dönemki Başbakanımız olan Recep Tayyip Erdoğan’a şikâyet ediyorlar. Bir belediye başkanı var tweet atıp duruyor, şu adama söyleyin ayıp oluyor yakışmıyor, ne biçim işlerle uğraşıyor bu adam şeklinde şikâyetlerde bulunuyorlar. Lütfen söyleyin, twitterı bıraksın, sosyal medyada olmasın gibi telkinlerde bulunuyorlar. Gezi Olayları oldu, beni şikâyet edenlerin çoğu Melih ya şunu da yaz twitterda, bunu da yaz twitterda demeye başladılar. Sosyal medyanın ne kadar etkili olduğunu 15 Temmuz da bir kez daha gördük. Son dönemde dünyada gerçekleşen bütün bu devrim adı atındaki başka ülkelerde hükümet değiştirmeye yönelik sokak hareketlerinde sos-

Twitterda 3 milyon 440 bin civarında takipçim mevcut. Tirajı çok yüksek bir gazetem varmış gibi neredeyse. Bir de aktarmak istediğimiz bilgiyi, mesajı, fikri herhangi bir aracı kullanmaksızın aktarabiliyor olmak çok önemli. Aslında bu durum, vatandaşından geri bildirim almayan, vatandaşın istek ve taleplerini dikkate almayan belediyecilik anlayışının da tarihe karıştığını gösteren bir durum. Sizin twitterda diğer kullanıcılarla olan etkileşiminiz de çok fazla. Aslında bir anlamda mekânsal bir birliktelik olmasa bile iletişim açısından çok iyi bir imkân sağlanıyor. Benim attığım 6-7 tweet 620 bin ile 840 bin arasında görüntülenme sayılarına ulaşıyor. Birçok haber sitesinin ya da ulusal basın kuruluşunun böylesi bir etkileşimi mevcut değil. Twitterda 3 milyon 440 bin civarında takipçim mevcut. Tirajı çok yüksek bir gazetem varmış gibi neredeyse. Bir de aktarmak istediğimiz bilgiyi, mesajı, fikri herhangi bir aracı kullanmaksızın aktarabiliyor olmak çok önemli.

Mesajı doğru aktarabilmek çok önemli tespitinizden hareketle bir başka konuya geçmek istiyorum. Şimdi daha iyi anlıyoruz ki, darbe girişimi başarılı olmuş olsaydı, yurt içinden ve yurt dışından birçok isim Türkiye aleyhine kamuoyu oluşturmak için hazırlanmışlardı. Dış dünyaya 15 Temmuz’u doğru anlatabilmek için yoğun çaba sarf edilmesi

83 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

da çok iyi biliyor. Sokaktaki bir adam parti iç meselelerini ayrıntıları ile biliyor. Şu adam önem kazandı, şu adam geriye düştü şeklinde değerlendirme yapabiliyor. Sosyal medyanın gelişimi bu konuda büyük etki yaptı.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

84

gerekiyor. Sizin bir de İngilizce twitter hesabınız mevcut. Bu bağlamda Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yabancı kamuoyuna yönelik bir çalışması oldu mu? İşte bu çok önemli, biz millet olarak nasıl kenetlendiysek Türkiye düşmanları da öyle kenetlenip bizim aleyhimize propagandaya başladılar. Arkadaşlarımla bir durum değerlendirmesi yaptık ve yabancı gazetecilere 15 Temmuz’u anlatmak için bir program düzenledik. 30-40 arası yabancı gazeteciye basın toplantısı yaptım. Sunum için iyi başlıklar belirledik ve o gecenin görüntülerini sansürlemeden, fotoğrafları buzlamadan ekrana yansıttık. Fotoğraflar o kadar üzücü ki, bazı katılımcılar gördükleri fotoğraflardan dolayı dayanamayıp salondan dışarıya çıktılar. Çünkü çok acayip görüntüler var ben bunları göresiniz ve inanasınız diye gösteriyorum ve ister kullanın ister kullanmayın ilgilendirmiyor beni dedim ama yaşananlar tam olarak bunlardı dedim. Program öncesinde yabancı gazetecilerden gelecek sorular konusunda bir beyin fırtı-

nası yaptık, gelebilecek tüm sorulara ilişkin yazılı ve görsel materyalimizi hazır ettik. Toplantının soru-cevap kısmına geçince biraz şaşırdık açıkçası. Ne ters soru sordular, ne de Batı basınında çıkan haberlerdeki gibi yanlı yorum yaptılar. Fotoğraflar, videolar 15 Temmuz gecesini o kadar net anlatıyordu ki, yabancı gazetecilerin düşüncelerinde büyük etki uyandırdılar.

Derdimizi doğru anlatacak mekanizmaları kurmadığımız müddetçe bizim aleyhimizdeki propagandaları etkisiz hale getirme şansımız yok. Bu sebeple Ankara Şehir Araştırmalarının nitelikli çalışmalar yapmasının gerekliliğini de vurgulamış olalım. Aslında bu söyledikleriniz ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın tavrını da açıklar nitelikte. Biden da Türkiye’ye geldikten sonraki telaşı konuşmasına yansıdı. Özür

diler bir tavrı vardı çünkü gerçekliği görmüş oldu. Yabancıların Türkiye konusundaki yanlı düşünceleri aslında 15 Temmuz açısından farklı bir etkiyi de tetikledi. Milletimiz bu darbe girişimini bir dış işgal olarak algıladı. Kuvay-i Milliye Ruhunu tetikleyen bir yönü oldu 15 Temmuz gecesinin. Tabi ki ama derdimizi doğru anlatacak mekanizmaları kurmadığımız müddetçe bizim aleyhimizdeki propagandaları etkisiz hale getirme şansımız yok. Bu sebeple Ankara Şehir Araştırmalarının nitelikli çalışmalar yapmasının gerekliliğini de vurgulamış olalım.

Sayın Başkan, Ankara Şehir Araştırmaları Merkezi’ne vakit ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Çok verimli bir toplantı gerçekleştirdik. 15 Temmuz gecesi yaşanan olayların hatırlanmasında, ayrıntıların netleşmesinde büyük katkı sağlayacak bilgiler verdiniz. Çalışmalarınızda kolaylıklar diliyoruz. Bir başka dosya toplantısında bir araya gelmek dileklerimle…


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

86

Malazgirt’ten Köroğlu’na, Tapduk’dan Bizim Yunus’a Medeniyet ve Kültür Değerlerine Bir Gezinti:

Nallıhan: Meliha ÖZBEK – Mehmet ÖZBEK – Mehmet Özgür YILMAZ

Mehmet Özcan


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

87

Mehmet Özcan

merkezine bir buçuk, Bolu ve Eskişehir illerine ortalama bir saatlik karayolu mesafesindedir.

Abdülkerim Erdoğan

N

allıhan köklü tarihsel geçmişi, zengin kültürel kimliği ve doğal değerleri ile kültür ve doğa turizminin önemli bir destinasyonudur. İstanbul’a 300 km mesafede, Ankara, Bolu ve Eskişehir üçgeninin ortasında yer alır. Doğusunda Beypazarı, batısında Eskişehir, kuzey batısında Göynük, kuzeyinde Mudurnu ve Seben, güneyinde Mihalıççık vardır. Bolu’ya 95, Eskişehir’e 120, Ankara’ya 163 km mesafededir. Ankara il

Nallıhan; Başkent Ankara’nın bir ilçesi olmasına rağmen, diğer ilçelerden belirgin özelliklerle farklılıklar göstermektedir. Denizden yüksekliği ortalama 625 metredir. Sarıyar köyünün rakımı 400, Yenice köyü ve civarının ise 240 metredir. Yüz ölçümü 1938 km2’dir Nüfusu köyleriyle birlikte 29.500’dür. Başta farklılık iklim ve bitki örtüsünde görülmektedir. Nallıhan; İç Anadolu, Batı Karadeniz, Marmara iklim bölgelerinin kesişim noktasında yer almaktadır. Nallıhan da bu üç iklim bölgesinin özellikleri görülür ve yaşanır. Sakarya Nehri üzerinde kurulan Türkiye’nin ilk hidroelektrik santralı, Hasan Polatkan barajı ve Gökçekaya, Yenice Barajları Nallıhan sınırları içerisindedir. Bu üç baraj Nallıhan’ın iklimini ve bitki örtüsünü önemli bir şekilde etkilemektedir. Bu üç baraj, halk arasında Ankara’nın denizi olarak adlandırılmıştır.


88 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

İki Emre’nin Hikâyesi

1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu kapıları Türklere açılmış, Oğuz boylarından bazılarının (Beydili, Eymir, Dodurga) yerleşim yeri olmuştur. Nallıhan’da Tarih Nallıhan toprakları; Tarih çağları boyunca Hititlerin, Friglerin, Britinya Krallığının, Pers, İskender, Roma ve Bizans İmparatorluklarının hâkimiyetinde bulunmuş, Müslüman Arapların İstanbul Seferleri sırasında iki defa da Müslüman Arapların eline geçmiştir. 1071 Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu kapıları Türklere açılmış, Oğuz boylarından bazılarının (Beydili, Eymir, Dodurga) yerleşim yeri olmuştur. Yörenin Türkleştirilmesi çalışmaları başlamıştır. Haçlı Seferleri sırasında yeniden Bizanslıların eline geçmiştir. Daha sonraları yeniden Türklerin hâkimiyetine giren bu topraklar önce Danişmentliler’in, daha sonraları da Anadolu Selçukluları’nın idaresinde bulunmuş, Anadolu Selçukluları’nın

Bacım Sultan Türbesi

Mustafa Bektaş

Kuraklık ve kıtlığın Anadolu’da yaşamı güçleştirdiği bir dönemde Suluca Karahöyük’te yaşayan Hacı Bektaş adında bir zatın yoksullara yardımda bulunmak adına buğday dağıttığını duyan Yunus, dağı tepeyi geçip Hacı Bektaş’ın kapısına varır. Eli boş gitmemek için dağdan topladığı alıçları sunan Yunus’un manevi istidadını fark eden Hacı Bektaş, Yunus’a buğday yerine ‘nasip’ vermeyi teklif eder. Bunun ne olduğunu bilmeyen Yunus ısrarla buğday ister ancak alamaz ve dergâhtan mahzun bir halde ayrılır. Dönüş yolunda yaşadığı bir takım olaylar neticesinde ‘nasip’ denilenin ne olduğunu idrak eden yıkılmasından sonra 1308’de Candaroğulları Beyliği sınırları içinde kalmıştır. Orhan Bey zamanında da Osmanlı Beyliği topraklarına katılmıştır. O dönemin önemli ticaret yollarından olan Bağdat yolu (İpek Yolu) üzerindedir. Hindistan’dan gelen Baharat Yolu ile Çin’den gelen İpek Yolu’nun İstanbul’la bağlantısıdır. Osmanlı Veziri Nasuh Paşa Osmanlı - İran savaşlarının antla-

Yunus, Hacı Bektaş’ın yanına pişmanlık içerisinde geri döner ve ‘nasip’ almak için yalvarır. Kendisine ‘nasip’ anahtarının bir başkasına teslim edildiği, ona ermek için Tapduk Emre’ye gitmesi söylenir. Böylece Yunus, Tapduk Emre’nin yanına varır ve talebesi olur, yıllarca dergâhta şevkle hizmetlerde bulunur. Öyle ki, bir seferinde Yunus’un taşıdığı odunların hepsinin kalem gibi dümdüz olduğunu gören şeyhi Tapduk Emre kendisine neden hiç eğri odun taşımadığını sorar. Yunus Emre de “Burası öyle bir Hak ve doğruluk kapısı ki, buraya değil eğri adam, eğri odun bile giremez” diyerek Tapduk Emre Hazretleri’ne olan hürmetini ve muhabbetini ifade etmiştir. şılarak sonuçlanmasının ardından İstanbul’a dönerken 1595 yılında yöreye uğramıştır. Mezralarda dağınık halde bulunan halkı bir araya getirmek için han, hamam, camii yaptırmıştır. Camii ve han halen varlığını sürdürmetedir fakat hamam yıkılmış, günümüze kadar varlığını koruyamamıştır. Yöremizde bulunan tarihi değeri olan eserler ise aşağıda detaylı olarak açıklanmıştır.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

89

Juliopolis Antik Kenti A.Erdoğan

Juliopolis Antik Kenti Roma İmparatoru Augustus Dönemi yazınlarından (M.Ö. 27 – M.S. 14) Frigler döneminde kurulduğu anlaşılan Juliopolis antik kenti ülkemizdeki büyük nekropol alanlarından biridir. Bu bölgede 2009 yılından bu yana kazılar yapılmaktadır. Çalışmalarda, ev kalıntıları, 43 adet mezar, tarihi mücevherler bulunmuştur. Bölge tarih meraklılarının ve turistlerin ilgisini çekmektedir. Juliopolis antik kentinde bulunan eserler incelemelerin ardından Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne gönderilerek burada sergilenmektedir.

Tapduk Emre Türbesi Türklerin Anadolu’yu bayındır kılmakla yetinmeyip manen de inşa ve ihya etme gayretlerine

bir misal Tapduk Emre Hazretleri’nin yaşantısı ve hizmetleridir. Nallıhan’a Türkistan’dan Selçuklular döneminde gelip yerleşmiş olan Tapduk Emre, Sakarya Nehri yakınlarında bulunan ve bugün Emremsultan Köyü olarak anılan yere yerleşmiş ve orada yaşamıştır. Nallıhan’da postunda oturduğu dergâhta çok sayıda derviş ve ozan yetişmiştir. Şiirleri, divanı milletimizin kurucu metinlerinden sayılan Yunus Emre Hazretleri de bu dergâhta kırk yıl Tapduk Emre’nin manevi talim ve terbiyesinden geçmiştir. Tapduk Emre’nin Türbesi de Nallıhan’da yaşadığı Emremsultan Köyü’ndedir. Yurdun dört bir yanından ziyaretçilerin uğrak mekânı olan Türbe, 1991 yılında restore edilerek bugünkü haline getirilmiştir.

Bacım Sultan Türbesi Bacım Sultan Tapduk Emre’nin kızıdır. Babası gibi kendisi de Nallıhan civarında yurt tutmuştur. Yardımseverliği ile tanınır bilinir, hanesine ihtiyaç sahipleri çokça gelip gider olmuştur. Zamanla yardımseverliği gibi irfanından da istifade edebilmek adına ahali Bacım Sultan’ın hanesi etrafına evlerini taşımaya başlamıştır ve böylece günümüzde Tekke Köyü olarak bilinen köy oluşur. Bacım Sultan’ın türbesi de Nallıhan’a 14 km uzaklıktaki bu köyde bulunmaktadır.

Bu handa halk kahramanı Köroğlu da konaklamıştır; rivayete göre Köroğlu Kocahan’dan ayrılırken atının nalı düşmüş ve hancı tarafından bu nal Han’ın girişine asılmıştır. Bu vesileyle Kocahan, “nallı han” olarak anılır olmuştur. Nallıhan İlçesi de adını buradan almıştır. Kocahan

Kocahan

Mehmet Özgür Yılmaz

Halep’ten İstanbul’a dönerken bugün Nallıhan ilçe merkezinin


90 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

okul olarak kullanılmıştır ve 2009 yılında aslına uygun olarak restore edilmiştir. İlçenin sosyal hayatında önemli bir yer tutan Merkez bugün, tiyatro gösterileri, konserler ve sergiler gibi kültürel etkinliklere ev sahipliği yapmaktadır. Turistler için de konaklama hizmeti sunulan Merkez’in içerisinde ayrıca Nallıhan’ın meşhur iğne oyası örneklerinin sergilendiği bir müze ve “Nallıhan Fotoğrafları Sergisi” bulunmaktadır.

Nasuh Paşa Camii Yine Sadrazam Nasuh Paşa tarafından 1599 yılında Nallıhan’da yaptırılmış bir eserdir. Yöremizde sık rastlanmadığı düşünüldüğünde Osmanlı mimarisinin bir örneği olarak da önem taşır. Cami yakın geçmişte iki kez restorasyon görmüştür; bunların ilki 1911’de aslına uygun olarak gördüğü köklü restorasyon ikincisi ise 2006 yılında gördüğü restorasyondur.

Yakın Tarihte Nallıhan

Nasuh Paşa Camii

Mehmet Özgür Yılmaz

bulunduğu vadide konaklayan ve vadinin güzelliğinden etkilenen Sadrazam Nasuh Paşa, İpek Yolu’nu kullanan kervanların konaklaması için buraya 40 odalı büyük bir han inşa ettirmiştir. Kocahan olarak anılan bu handa halk kahramanı Köroğlu da konaklamıştır; rivayete göre Köroğlu Kocahan’dan ayrılırken atının nalı düşmüş ve hancı tarafından bu nal Han’ın girişine asılmıştır. Bu vesileyle Kocahan, “nallı han” olarak anılır olmuştur. Nallıhan ilçesi de adının buradan almıştır. Han, yakın geçmişte restore edilerek turistik amaçla kullanılmaya başlamıştır. Kocahan’ı ziyaret ettiğinizde el sanatları sergilerini görebilir, yöresel ürünleri, şifalı

bitkileri ve Nallıhan’a dair hediyelik eşyaları satın alabilirsiniz.

Pirinç Alanı Tarihi Nallıhan diye anılan bölge ile Cumhuriyet Meydanı arasında kalan alan Pirinç Alanı’dır. Tarihi konaklar ve dükkânlarla çevrili bu alanda günümüzde kafe, restoran ve mağazalar turistlere hizmet vermektedir. Burada da el emeği yöresel ürünleri bulabilir, alanda sıkça düzenlenen kültürel etkinlere katılabilirsiniz.

Nallıhan Kültür Merkezi Nallıhan’lıların kendi imkânlarıyla inşa ettirdikleri bu merkez Nallıhan Meydanı’nda yer alır. Yöreden toplanan taşlarla inşa edilmiştir. Geçmişte Halkevi ve

Her ne kadar Anadolu’nun kadim yerleşim yerlerinden biri olmasıyla dikkat çeken bir ilçemiz olsa da yakın tarihimize tanıklık etmiş önemli şahıslardan da Nallıhan’da yaşamış ya da yaşıyor olanlar vardır. Örneğin, Cumhuriyet döneminde kurulan beş sınıflı ilkokullardan mezun olan ilk kız öğrenci olan Akkadın Nine Nallıhan’ın Doğandere Köyü’ndendir ve bugün de Nallıha’da ikamet etmektedir. Bunlara bir başka güzel örnek olarak da Çanakkale Deniz Muharebeleri esnasında Seri Cebel Topçu Birlikleri’nde görev yapan Nallıhanlı Durmuş Çavuş gösterilebilir. Durmuş Çavuş, Yüzbaşı Mustafa Ertuğrul’un komutasındaki birliği ile Akdeniz kıyılarının tahkimine yönelik görev icra ederken Fransızların Paris II ve Alexandra zırhlılarını batırmak gibi çok önemli vatan hizmetlerinde bulunmuştur.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

91

Nafiz Bey Konağı Hüseyin Tırıl

Ağa Kızı evi olacağı için büyükçe olması düşünülen konağın temeli de buna göre büyük tutulur ancak 19. yy’ın sonlarında ülke genelinde yaşanan ekonomik sorunlar nedeniyle konağın inşasında aksaklıklar yaşanır. Nafiz Bey Konağı Nafiz Bey ve ailesi Nallıhan’a Emirtoz mevkiinden gelip yerleşmiş köklü bir ailedir. Nafiz Bey’in dedesi Abdülhamid Han döneminde orduda seyis ağalığı yapmıştır. Nafiz Bey’in babası Aziz Bey ise bir semer ustasıdır. Aziz Bey, semer yapımında ham madde olarak kullanılan kamış bitkisini Sakarya Nehri kenarlarından toplamaya her gittiğinde, evvelce Hacı Halit Ağa Konağı’na gelin gitmiş olan ablasının yanında konaklamıştır. Gel zaman, git zaman bu konağın ağaların-

dan birinin kızı olan Dilbaze Hanım’a gönlünü kaptıran Aziz Bey büyükler tarafından damatlığa münasip görülür. Ancak evlendikten sonra ikamet etmeleri için Aziz Bey’e babasından miras kalan ev Emirtoz’da olduğu ve bir ağa kızının oturmasına uygun olmadığı düşünüldüğü için Aziz Bey ve Dilbaze Hanım’a Nallıhan’da bir konak inşa edilmesine karar verilir. Ağa Kızı evi olacağı için büyükçe olması düşünülen konağın temeli de buna göre büyük tutulur ancak 19. yy’ın sonlarında ülke genelinde yaşanan ekonomik sorunlar nedeniyle konağın inşasında aksaklıklar yaşanır. Hatta bir seferinde, Duyun-u Umumi idarecileri beraberinde Jandarma ve Saray Habercileri ile Hacı Halit Ağa Konağı’na geldiklerinde yeni inşa edilen konağa götürülmek üzere kağnılara yüklenmiş odunları görüp onların da bir kısmını vergi olarak almak istemiş ancak Hacı Halit Ağa buna mani olmuştur. Bu sorunlar nedeniyle konağın tamamlanmasının hayli güç olduğu anlaşıldığında düğünün daha fazla geciktirilmemesi adına,

konağın doğu cephesindeki bir oda tamamlanmış, gençler evlendirilip buraya yerleştirilmiştir. Daha önce gelen Saray Habercilerinden öğrenildiğine göre bu yıl, yani konağın kısmi de olsa kullanılmaya başlandığı yıl 1886 yılıdır. Aziz Bey ve Dilbaze Hanım’ın evliliklerinden Ali Ragıp ve Nafiz adlarında iki oğulları olur. Ali Ragıp Bey Balkan Savaşları’nda cepheye gitmiş ancak geri dönmemiştir. Nafiz Bey, Aziz Bey ve Dilbaze Hanım’ın vefatlarından sonra yalnız kalır. Nallıhan beylerinden Hakkı Bey’in Kızı Ayşe Hanım’la evlenen Nafiz Bey bu konakta ikamet eder. Böylece konak da Nafiz Bey Konağı olarak anılmaya başlar. Nafiz Bey ve Ayşe Hanım’ın biri kız üç çocukları olur; kızlarına Mürüvvet, ilk erkek çocuklarına ise Abdülaziz adlarını verirler. Nafiz Bey, ağabeyi Ali Ragıp Bey’in adını verdiği üçüncü çocuğunun doğumu esnasında ise, eşi Ayşe Hanım’ı kaybeder. Bunun ardından birkaç defa daha evlenen Nafiz Bey’in Mahmut Nedim adını verdiği bir


92 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

oğlu daha olur. Ayrıca, Nafiz Bey’in ilk çocuğu olan Mürüvvet Hanım da Hafız Mustafa (Sümer) Bey ile evlenir ancak kısa bir süre sonra vefat eder. Acı da olsa hatıralarla dolu olan konağın inşasını tamamlamayı çok isteyen Nafiz Bey sonunda diğer mallarının bir kısmını satarak bu arzusunu gerçekleştirir. Nafiz Bey’in vefatının ardından, dede mesleği olan semerciliğe devam eden Abdülaziz ve Ali Ragıp Beyler konakta ikamet etmeye devam etmiş, en küçük kardeş olan Mahmut Nedim Bey ise Ankara’da yüksek tahsil görüp serbest muhasebeci olarak çalışmıştır. İki büyük kardeş evlenip çocuk sahibi oldukça konağın genişletilmesi ihtiyacı hâsıl olmuş ve 1944’te ek bir bina inşa edilmiştir. Konak, 2012 yılında restore edilene kadar bu halde kalmıştır. Soyadı Kanunu’nun ilanından sonra aile “Özkan” soyadını almıştır. 2012 yılında Ali Ragıp Bey’in oğlu Hakkı Özkan ve damadı, Nallıhan Turizm Gönüllüleri Derneği Başkanı emekli öğretmen Mehmet Özbek’in çabaları sonucu Konak, varisleri tarafından

Kuş Cenneti ve Gelinkız Tepesi

Mehmet Özcan

Nallıhan Belediyesi’ne bağışlanmış ve Ankara Kalkınma Ajansı’nın destekleriyle restore edilmiştir. Konak bugün konukevi ve kafeterya olarak misafirlere hizmet vermektedir.

Nallıhan’lı hanımların ellerinden çıkan yöresel yemek ve tatlılar tarihi köy evinin samimi ortamında ziyaretçilerin beğenisine sunulmaktadır. Köy Sofraları Çeşitli köylerde restore edilerek turizme açılan tarihi köy evleri bulunmaktadır. Bunlara Karacasu ve Akdere köylerinde bulunan köy evleri örnek gösterilebilir. Nallıhan’lı hanımların ellerinden çıkan yöresel yemek ve tatlılar tarihi köy evinin samimi ortamında ziyaretçilerin beğenisine sunulmaktadır.

İpek İğne Oyası Özenin ve zarafetin bir sembolü haline gelmiş, geleneğimizin inceliğini yansıtan ipek iğne oyası

günümüze kadar gelmiş bir el sanatıdır. Doğanın insana sundukları ile insanın el emeği bir araya geldiğinde ortaya çıkabilecek güzelliklere bir örnek niteliğinde olan ipek iğne oyası Nallıhan başta olmak üzere yurdumuzun dört bir yanında geleneksel çeyiz sandıklarının da vazgeçilmezlerindendir. Nallıhan’ın ipek iğne oyasının ünü geçmişte de hayli yayılmış ve Osmanlı Saray erkânı tarafından da beğenilip kullanılmıştır. Geleneksel olarak yaşmak, tülbent gibi örtüleri tezyin etmede kullanılan ipek iğne oyası, günümüzde küpe, bileklik gibi takıların yapımında da kullanılır olmuştur. Bu sayede ipek iğne oyasının ayrıca Nallıhan’ın önemli geçim kaynaklarından biri haline geldiği de söylenebilir. İpek iğne oyası sanatının yörede bu denli gelişmiş olmasında hiç şüphesiz Nallıhan’ın İpek Yolu üzerinde bulunması etkilidir ancak yörede de ipek üretimi yapılmaktadır. İpek Yolu canlılığını kaybetmesine rağmen, ham madde bağımsızlığı, bilgi ve sanatın nesilden nesle aktarılması ve emek sayesinde bu zanaat varlığını devam ettirebilmiştir. Bu yönüyle


93 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

de ipek iğne oyası bize küreselleşme karşısında yerelleşmenin de ekonomik faydaları olabileceğini göstermektedir.

Nallıhan’da Doğa Nallıhan’ın kurulduğu alan genel itibariyle engebelidir. Dağlar, tepeler ağaçlarla kaplıdır. Ormanlarında sansar, geyik, domuz, kurt, tavşan gibi hayvanların yanı sıra vaşak ve ayı gibi nispeten ender rastlanan yaban hayvanlarının da olduğu tespit edilmiştir. Nallıhan’ın doğal hayatı ile ilgili olarak günümüzde ön plana çıkan bir sorun ise bilinçsiz avlanma nedeniyle tavşan, çulluk, bıldırcın ve keklik sayılarının giderek azalmasıdır.

Gelinkız Tepesi Benzerine ender rastlanır jeolojik yapısıyla ilgi çeken Gelinkız Tepesi Nallıhan’ın merkezine 24 km uzaklıkta bulunmaktadır. Üst üste tekrarlanan sarı, kahverengi ve kırmızı tabakalardan oluşan tepe büyük bir görsel zevk sunmaktadır. Çökelme ortamının etkilerini yansıtan bu tepe bilim insanlarının olduğu kadar fotoğraf meraklılarının da ziyaret ettiği bir yer haline gelmiştir.

Mehmet Özcan

Nallıhan’da Hangi Hayvanlar Bulunur? Nallıhan yaban hayatı açısından oldukça zengindir. Anadolu Yaban Koyunu, dünyada sadece Ankara-Nallıhan ve Konya – Bozdağ’da bulunmaktadır. Yaban koyununun beş türü vardır ve ortalama yaşam süreleri 15-18 yıldır. Tipik yaşam alanı kurak ve yumuşak topraklardır. Neredeyse nesli tükenen bu yaban koyunları Nallıhan’da kolaylıkla görülebilir. İlçede ayrıca Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından işletilmekte olan Yaban Koyunu Üretim Çiftliği bulunmaktadır. İlçe sınırları içerisinde yaban koyunu, geyik, karaca neslinin üretilmesine çalışılmaktadır.

16. - 18. Yüzyıllar arasında Avrupa’nın yün ve keçe ihtiyacı Nallıhan, Beypazarı, Kızılcahamam da üretilen tiftik keçilerinden elde edilen tiftiklerle karşılanmıştır. Küçükbaş hayvancılığın yaygın olduğu ilçemizde tiftik keçisi (Ankara keçisi) bulunmaktadır. Bu keçi türü Selçuklular tarafından Anadolu’ya getirilmiştir.16.18. Yüzyıllar arasında Avrupa’nın yün ve keçe ihtiyacı Nallıhan, Beypazarı, Kızılcahamam da üre-

tilen tiftik keçilerinden elde edilen tiftiklerle karşılanmıştır. Ayrıca kıl keçisi de yetiştirilmektedir. Her köyde çeşitli ölçeklerde besicilik yapılmaktadır. Bilhassa, Ayman Köyü (Hıdırlar), Nallıdere, Sobran, Eymür, Atça, Çayırhan köylerinde sürüler halinde açık alan küçükbaş hayvancılığı yapılmaktadır. Atalarından gördükleri haliyel hayvancılık mesleklerini hala sürdürmekte olan Ayman Köylüleri ile ilgili şu ilginç hikaye anlatılmaktadır; gelir kaynakları sadece tarım ve hayvancılığa dayalı olduğu için Bolu Beyi zamanında, Aladağlar’dan sürülerini otlatmak amacıyla yaylak alanı almışlardır olan Aymanlılar Bey’in buyruğunu ceylan derisine ferman halinde yazdırmışlardır. Bu fermanda Hıdırlar köyünden Bolu Aladağlar’daki Ayman yaylasına kadar hayvanlarının geçecekleri yolları dahi adım adım belirtilmiştir. Böylece Aymanlılar, diğer köylerin arazilerinden yaylaya gelip giderken hayvanlarının vermiş oldukları zarar ziyanı ödemekten kurtulmuşlardır. Açık alanda büyükbaş hayvancılığı yanında, kapalı alan besi hayvancılığı da yaygındır. Kümes hayvancılığı da yavaş yavaş yaygınlaşmaktadır. İlçemiz ekonomisinde fenni arıcılığında önemli yeri olduğunu söyleyebiliriz. Arıcılık oldukça yaygınlaşmaktadır.

Tiftik Keçisi


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

94

Uyuzsuyu Şelalesi

Hüseyin Tırıl

Uyuzsuyu Şelalesi Sarıçalı Dağı eteğinde yer almaktadır. Çobanlar hayvanlarını bu suda yıkadıklarında kaşıntılarının geçtiğini düşündüğü için adı Uyuzsuyu kalmıştır. Uyuzsuyu Şelalesi Suyun indiği yerde oluşan mağaralar ve kayalar üzerinde olu-

Nallıhan’da Neler Yetişir? İlçenin tarıma elverişli geniş düzlükleri bulunmaktadır. İlçe sınırları içerisinde üç tane baraj olmasına rağmen, bu barajlar Ye-

şan yosunlarla perçinlenen güzelliği ile görenleri kendine hayran bırakan Uyuzsuyu Şelalesi Sarıçalı Dağı eteğinde yer almaktadır. Çobanlar hayvanlarını bu suda yıkadıklarında kaşıntılarının geçtiğini düşündüğü için adı Uyuzsuyu kalmıştır. 60 m yükseklikten dere yatağına akan şelalenin bir diğer ilgi çekici özelliği ise suyunun yıl boyunca 36 °C akmasıdır. Doğa yürüyüşü ve fotoğraf meraklılarının uğrak yeri haline şelale ayrıca suyunun deri hastalıklarına iyi geldiğini düşünenler tarafından da ziyaret edilmektedir. nice Köy ve çevresi haricindeki bölgeleri sulamada kullanılmamaktadır. Ayman Kırı, Eymür Kırı, Çayır Kırında arpa, buğday, soğan, kavun, karpuz, Aladağ

Çayı’nın suladığı Akçabayır Çiftliğinde, arpa buğday, çeltik, karpuz yetiştirilir. Sakarya, Nallı Çayı, Aladağ Çayı havzalarında rakım ve iklim özelliklerinden başarıyla yararlanılmaktadır. Karaköy, Uluköy ve Davutoğlan’da tahılın yanında sebze ve çeltik yetiştirilir. Sarıyar’da sebzecilik yaygındır, özellikle de iri ve yöreye özgü şekli ve tadı olan Sarıyar domatesi meşhurdur. Ayrıca besicilik de yapılmaktadır. Nallı Çayı boyunca çeltik, ceviz, kiraz, sebze, başta domates, meyve çeşitleri yetiştirilir. Akdere Köyü’nün ‘çömlek patlatan pirinci’ yanında köye has kokulu domatesi, dağ köylerinde kiraz ve ceviz başta olmak üzere çok çeşitli meyveler yetiştirilir. Bozyaka, Eymir ve Çamalan göletleri sulama amaçlı yapılmıştır. Rakımı düşük olan Yenice bölgesinde sıcak ve ılıman iklim bölgelerinde yetişen bitkilerin yetiştirildiğini gözlemlemek mümkündür. Yenice yöresinde sebze - meyve tarımı ve ipek böcekçiliği yapılmakta, az da olsa pamuk üretilmektedir. Genel olarak Nallıhan ve köylerinde domates, biber, salatalık, kabak, dolmalık asma yaprağı, soğan, sarımsak, üzüm, ceviz, kiraz, kavun karpuz bol yetiştirilmektedir. Daha önceleri bol miktarda susam, pancar, pamuk yetiştirilirken, bugün bu ürünler yok denecek kadar az miktarda yetiştirilmektedir. Yöremizde bulunan doğal güzellikler ise aşağıda başlıklar halinde incelenmiştir. İlçe merkezinde her pazartesi günü pazar kurulur. Köylülerin yetiştirdiği türlü ürünler burada satışa sunulur. Pazarda, meyve, sebze, salça, turşu, yaprak sarması, tereyağı, yoğurt, peynir, çökelek, keş, sebze kurularını bulma imkânı vardır. Sabah erkenden başlayıp akşam vaktine kadar devam eder.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

95

Şenol Uzunoğlu

rüyerek gezip görme imkânı tüm doğaseverlere sunulmaktadır.

Sakarya Nehri Havzası üzerinde 425 hektarlık büyüklüğünde olan alan 1994 yılından beri koruma altındadır. Nallıhan Kuş Cenneti Aladağ Çayı’nın Sarıyar Barajıyla birleştiği havzada bulunan ve doğanın çok çeşitli güzelliklerinin görülebilir olduğu sulak bir alana kurulu Kuş Cenneti’nde 180’den fazla kuş türü bulunmaktadır. Sakarya Nehri Havzası üzerinde 425 hektarlık büyüklüğünde olan alan 1994 yılından beri koruma altındadır. 24 saat canlı olarak kuşları gözlemleyebilecek şekilde kameralarla donatılmış olan kuş cennetinde kuş türleriyle ilgili bilgilendirici araçlar da yerleşiktir. Ayrıca alanda oluşturulmuş yürüyüş yolları da mevcuttur, doğanın tüm bu güzelliklerini yü-

Kuş cenneti çok çeşitli habitatlar ihtiva ettiğinden kışlayan ve üreyen kuşlar için de elverişli koşullar sunmaktadır. Meraklılar, eşsiz gözlem ve görüntüleme fırsatları yakalayabilmektedir. Alan aynı zamanda soyu tükenmekte olan karaleylek türünün Türkiye’de sayıca en çok bulunduğu yerdir. Ankara il merkezine bir buçuk, Bolu ve Eskişehir illerine ortalama bir saatlik karayolu mesafesinde bulunan çok sayıda turist ve doğaseverin ziyaretine ev sahipliği yapmaktadır.

Anadolu Yaban Koyunu Dünyada yalnızca Ankara–Nallıhan ve Konya Bozdağ’da görülebilen Anadolu Dağ Koyunu’na Nallıhan’da yapacağınız kısa bir doğa yürüyüşü esnasında rast gelme ihtimaliniz hayli yüksektir. Dağ koyunlarının ortalama yaşam süresi 15 ile 18 yıl arası değişmektedir ve toplam beş türü bulunmaktadır. Bölgede Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından işletilen Yaban Koyunu Üretim Çiftliği bulunmaktadır.

Çayırhan Çayırhan Nallıhan’a 35 km uzaklıkta bir yerleşim yeridir. Maden ve enerji kaynakları ile bilinen bu yerleşim yeri ayrıca turizme de açılmıştır. Sarıhan Hasan Polatkan Barajı’nın bulunduğu bölge, Ankara’da su sporları yapılmasına olanak tanıyan tek bölge olma özelliğine sahiptir. Bölgenin tüm güzelliklerini görüp seyretme imkanı sunan tekne turları Nallıhan’a 35 km uzaklıkta olan Çayırhan maden ve enerji kaynakları gibi ekonomik kaynaklarının yanı sıra turizme de açılmış bir yerleşim yeridir. Sarıyar Hasan Polatkan Barı da bu bölgededir.


96 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Ankara’da su sporlarının yapılmasına imkân tanıyan tek bölge olma özelliğine sahip baraj gölünde aynı zamanda 7 saat süren ve bölge güzelliklerinin tümünü görüp seyretme imkânı sunan tekne turları düzenlenmektedir. Ayrıca, Çayırhan’ın tarihi Gül Şehri bölgesinde çok sayıda kaya mezarlıkları bulunmaktadır.

açık dinlence alanları ve çeşmeler de mevcuttur. Bu alanda görülebilecek doğal güzelliklerin en önemlisi hiç şüphesiz dünyanın en büyük ikinci ardıç ağacı olma özelliğini taşıyan anıt ardıçtır.

rıçalı Dağı bölgesi çokça anıt ağacın bir arada yaşadığı, adeta doğal bir müzedir. Yaşları 480 ile 1070 arasında değişen Karaçam tipi anıt ağaçlar burada görülebilir. Sarıçalı Dağı’nın bir diğer yama-

Kayıkbaşı Mevkii Hasan Polatkan Barajı havzasının muhteşem bitki örtüsü seyretme imkânı sunan Kayıkbaşı mevkii Sarıyar’da bulunan bir mesire alanıdır. Balıkçı teknelerinin bağlandığı iskele ve göl manzarasıyla görülmeye değer bir manzara sahiptir.

Hoşebe Hoşebe mesire alanı adını bu alanda bulunan Hoşebe Türbesi’nden almaktadır. Doğasıyla ziyaret edenleri büyüleyen, Nallıhan’a 3 km mesafede bulunan Hoşebe’de tarihe tanıklık etmiş görkemli ardıç ağaçları ile kaplı ormanlık alan günübirlik kır gezileri ve karavan seyahatleri yapan doğaseverler için bir uğrak noktasıdır. Burada konaklamak için bir diğer imkân da bölgede hizmet veren oteldir. Ayrıca halka

Hoşebe Mesire Alanı

http://www.nallihan.gov.tr/index.php?b=QsO2bMO8bWxlcg==&s=71

Nallıhan’da Anıt Ağaçlar 20 metre boyu, 2,8 metre çapı, 10,5 metre çevre genişliği ile 750 yaşındaki Kaba Ardıç Ağacı güzelliğini doğaseverlere Nallıhan’ın Meyil Hacılar Köyü’nde sergileyen bir anıt ağaçtır. Denizden yüksekliği 1740 metre olan Sa-

http://www.nallihan.gov.tr/Blok/19772d072ed5d5cd9c8b97e69e7a0839.JPG

cında ise Türkiye’de bilinen en büyük Fındık Ağacı yaşamaktadır. Yine aynı bölgede anıt ıhlamur ağaçları da görülebilir. Sarıçalı Dağı’nın zirvesinde ise çevre genişliği 5 metreye kadar çıkabilen, 300 ile 500 yaşlar arasında Meşe ağaçları ile anıt Kavak ağaçları bulunmaktadır.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

97

Şenol Uzunoğlu

Sarıçalı Dağının tepesinde 1710 metre yükseklikte 1076 yaşında karaçam, ayrıca Uluhan’da 832 ve 750 yaşlarında karaçamlar bulunur. Danişment Köyü’nde 605 yaşındaki saplı meşe, 665 yaşında kokulu ardıç, 595 yaşında boylu ardıcı, 465 yaşında sakız ağacı, 555 yaşında ayı fındık ağacı, 400 yaşında mor dut ağacı bulunmaktadır.

Soğukkuyu Şelalesi İçerisinde antik çağlardan kalma hayvan tasvirlerinin de görülebildiği Soğukkuyu Şelalesi de Nallıhan civarında yer alan doğal güzelliklerdendir. 30 metreden akan suyun güzelliği kadar altında bulunan mağaraların gizemleri de ziyaretçileri etkilemektedir. Etrafında bulunan güzelliklerle dolu alanı geçip Soğukkuyu Şelalesi’nin yanına varıldığında su ve kuş seslerinden başka ses duyulmaz olur.

Sarıçalı Dağı ve yürüyüş alanı, zengin botanik çeşitliliği, eşsiz manzarası ve barındırdığı sayısız anıt ağaçla bir doğa harikasıdır. “Evliyalar Ardıcı” olarak bilinen ağaç dünyadaki en büyük anıt ardıç ağaçlardandır. Sarıçalı Dağı Sarıçalı Dağı ve yürüyüş alanı, zengin botanik çeşitliliği, eşsiz manzarası ve barındırdığı sayısız anıt ağaçla bir doğa harikasıdır. “Evliyalar Ardıcı” olarak bilinen ağaç dünyadaki en büyük anıt ardıç ağaçlardandır. Sarıçalı Dağı’nda bulunan bir diğer doğal güzellik ise Tek Çift Dilek Kuyusudur. Rivayete göre, bu kuyudan bir avuç taş alınır, sonra bir dilek tutulur. Daha sonra taşlar ikişer

ikişer kuyuya geri atılır. Eğer geriye taş kalmazsa dileğin gerçekleşeceğine, tek taş kalırsa ise gerçekleşmeyeceğine inanılırmış. Dağ’ın en yüksek noktası olan yer ise Ezan Kayası olarak bilinmektedir. Geçmişte civardaki en yüksek yer olduğu için ezanlar bu kayanın üstüne çıkılarak okunurmuş. Ayrıca yağmur ve bereket dualarının da bu kaya etrafında yapıldığı rivayet edilmektedir. Dağ’ın fındık ağaçları ile kaplı olan tarafında ise Kırk Kızlar Mağarası bulunmaktadır. Efsaneye göre bir savaş döneminde ahali kızlarını korumak için bu mağaraya saklarlar ancak savaşın hengâmesinden fırsat bulup da mağaradakilere erzak takviyesi yapılamayınca kızların hepsi burada hayatlarını kaybeder ve böylece mağara Kırk Kızlar Mağarası olarak anılmaya başlar.

Sarıçalı Dağı


EskiĹ&#x;ehir-Konya Yolu


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

100

ANKARA TAŞI:

ANDEZİT’İN HİKAYESİ

Doç. Dr. Mehmet Akif SARIKAYA ŞAR Bilim Kurulu Üyesi

İlkçağlarda yerleşim yerleri için üç ön koşul Ankara’da mevcuttu; korunmak için yüksek ve sarp bir kayalık, beslenmek için düz bir ova ve tabii ki su.


Aşağıdan yukarıya masif kaya blokları şeklinde göğe yükselen bu sütunlar aslında bir yanardağın bacasından çıkan lavların hava ile temas ettikten sonra soğuması sırasında oluşan yapılar. Evet, Ankara taşı olarak da bilinen bu kayalar bir zamanlar yerin derinliklerindeki erimiş kayaların yeryüzüne çıkmış halleri. Kaleye tırmanmaya devam ettiğinizde nihayet Ankara kalesinin surları gözünüze çarpar. Burçlarında ise şanlı bayrağımız. Biraz daha dikkat ederseniz aslında kale duvarlarındaki kesme taşların da buradaki andezitlerden yapıldığını görürsünüz. Aslında Ankara taşı sadece kalenin duvarlarında ve burçlarında değil, onun çevresindeki sokaklarda, parklarda, bahçelerde hülasa Ankara’nın pek çok yerinde var. Sanki tüm Ankara’ya bu taş, buradan yayılmış; ustaların elinde yüzyıllardan beri şekil alagelmiş.

Yer yüzünde bir volkan bacasından patlamayla depolanan kayaçlar olduğu gibi, akarken katılaşanlar da vardır. Akarken katılaşanlara lav adı verilir. Andezit lavları da bu türden kayaçlardandır.

101 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

S

ıcak bir yaz günü Ankara kalesinin basamaklarını yavaş yavaş tırmanırken, soluklanıp bir ağacın gölgesinde dinlenmek istediğinizde, başınızı kaldırıp kalenin duvarlarına bakmışsınızdır. Ne kadar da yüksek? Eski Ankara’yı Ankara yapan bu kaledir aslında; ve üzerinde yükseldiği andezit kayalıkları. İlkçağlarda yerleşim yerleri için üç ön koşul Ankara’da mevcuttu; korunmak için yüksek ve sarp bir kayalık, beslenmek için düz bir ova ve tabii ki su. Belki de bu kayalıklar burada olmasaydı Ankara diye bir yer olmayacaktı! Kaleye tırmanmaya devam ettiğinizde andezit sütunlarını görmeniz mümkün.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

102

Kızgın Lav

https://www.reddit.com/r/pics/comments/1hqva6/folding_lava/

Andezitin yapı taşı olarak kullanılmasına geri döneceğiz, ancak isterseniz ilk önce jeolojik olarak bu kayacın nasıl oluştuğuna ve günlük hayatımıza nasıl girdiğine bir göz atalım. Andezit, magmadan itibaren oluşan, volkanik kayaç grupları içerisindedir. Magma, yerin derinliklerinde ergimiş halde bulunan kayalara verilen bir isimdir. Eriyik haldeki işte bu magma, yer kabuğunda kendine çatlak ve zayıf zonlar bulduğunda yer yüzüne doğru yükselir. Yer yüzüne ulaştığında ise bazen sakin bir akıntı şekilde bazen de şiddetli patlamalar halinde fışkırır. Başlangıçta sıcak olan bu kayalar atmosferle karşılaştığında aniden soğuyarak katılaşır. Yer yüzünde bir volkan bacasından patlamayla depolanan kayaçlar olduğu gibi, akarken katılaşanlar da vardır. Akarken katılaşanlara

Andezit Taşı Ocağı

www.stonecontact.com/quarries-1041/andesite-stone-quarry

lav adı verilir. Andezit lavları da bu türden kayaçlardandır. Andezitler, Güney Amerika’daki And Dağları’nda bolca bulunduğundan, adını bu dağlardan almıştır. Andezit içerisinde yüksek oranda (%57-63) silis bulunur. Başlıca mineralleri plajiyoklaz, piroksen ve hornblend’dir. Bozunma sonucu bazı kil mineralleri de andezitler içerisinde sonradan yer alabilir. Türkiye’de ve dünyada yaygın bir dağılıma sahiptir. Pasifik okyanusu etrafında, Japonya’da, hemen hemen tüm yanardağlarda yer alır. Türkiye’de ise Doğu Anadolu’da, Orta-Kuzey Anadolu’da, Afyon ve Balıkesir çevresinde bolca görülür. Ankara ve çevresindeyse, Galatya Volkanik Provensi olarak adlandırılan alanda yer alan andezitler,

bundan yaklaşık 22 milyon yıl önce (Erken-Orta Miyosen’de) başlayan volkanik faaliyetler sonucunda oluşmuştur (Varol vd., 2003). Galatya volkanizmasının kayaçları Gerede’den Çamlıdere’ye oradan Gölbaşı ve Mamak’a kadar geniş bir alanda yer alırlar. Bu volkanizmanın en genç ürünleri ise 10 milyon yıl önce Güvem tarafında yüzeye çıkmıştır (Varol vd., 2003). Bu konuda üniversitelerimizde bir çok akademik çalışma yapılmıştır. Bu volkanizma iki kıtanın çarpışması sonucu oluşan zayıflık zonlarında gelişmiştir. Aradan geçen uzun zaman sonunda artık volkanizma etkisini kaybetmiştir. Ancak Çamlıdere, Kızılcahamam ve Haymana civarında görülen sıcak yeraltı suları hala bu volkanizma ile irtibatlandırılmaktadır. Andezitler, Ankara şehir merkezinin özellikle doğu ve kuzeyinde Mamak, Kayaş, Karapürçek, Pursaklar, Etlik ve Keçiören’de yaygın bir dağılıma sahiptir (SalomonCalvi, 1940). Ankara’da nereye baksanız andezit görebilirsiniz. Örneğin Hüseyingazi tepesi andezittir. Eskişehir yolu üzerinde Temelli civarındaki Kargabedir tepesi de andezitlerden oluşmuştur. Ankara civarındaki andezitleri renklerine göre üç grupta incelemek mümkün (Kasapoğlu, 1982). İçerdiği mineral yapısı ve bozunma derecesine göre andezitler bazen mavimsi gri, bazen pembe gül kurusu, bazen de siyahımsı mor şekilde bulunurlar. Mavimsi gri renkli olanlar, Çubuk Vadisi içerisinde, İncirli, Hasköy, Samanpazarı ve Abidinpaşa bölgelerinde; pembe renkli olanlar, Piyamitepe, Aşağı Eğlence, Kalaba, Solfasol, Timurlenk Tepe, Kale, Şafaktepe ve Mamak bölgelerinde; siyahımsı-mor olanlar ise Hüseyingazi, Karşıyaka ve Dededoruk Tepe bölgelerinde bulunurlar (Ercanoğlu ve Aksoy, 2004).


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

103

Hüseyin Gazi Tepesi

Bazen bir çeşme başında, bazen bir camii duvarında bazen de bir Arnavut kaldırımı olarak karşımıza çıkan bu kayaların bir zamanlar kor gibi sıcak olduklarını bilmek ne kadar ilginç. Ankara’daki başlıca andezit ocakları Hıdırlık Tepe, Mamak, Cebeci, Hüseyingazi, Solfasol, Gölbaşı, Temelli ve Haymana civarında yer alır. Lavların soğuması ile yeryüzünde katılaşan bu kayalar çatlaklarından veya uygun kısımlarından kesilerek bloklara ayrılır. Daha sonra kullanım amacına göre daha ufak boyutlarda kesilerek şekil verilir. Yüzeyleri çekiçleme, honlama, ateşle yakma, eskitme, kumlama ile estetik görünüm kazandırılır. Bazen bir çeşme başında, bazen bir camii duvarında bazen de bir Arnavut kaldırımı olarak karşımıza çıkan bu kayaların bir zamanlar kor gibi sıcak olduklarını bilmek ne kadar ilginç.

Andezitik özellik taşıyan ve Ankara taşı olarak bilinen bu kayacı hayatın her alanında görmek mümkün. Şehrin ara sokaklarında kaldırım kenarlarında, park ve bahçe düzenlemelerinde, duvar kaplamalarında her zaman karşımıza çıkar. Ama fazla dikkat etmeyiz açıkçası. Andezit aslında yüz yıllar boyu Ankara’nın doğal yapı taşı olarak kullanılmış (Babal, 1994). Ancak 20 yıl öncesine kadar önemini kaybetmişti ve yerini yapay kaplama betonlarına bırakmıştı. Yağmurlu bir günde kaldırımlardaki bu yapay blokların arasında giren suların her adımda etrafa fışkırdığını hatır-

larsınız. Ankara’nın iklim şartlarına uygun olmayan yapay bordürlerin yerine son zamanlarda Ankara taşının önemi bir kez daha fark edildi ve artık bu ekonomik, sağlıklı ve uzun ömürlü taş günlük yaşamımızda yerini aldı. Sedat Hakkı Eldem, Akademi dergisinin 1973 yılı sayısında cumhuriyet mimarisini anlatır. 1930-1940 yılları arasında Ankara’da yeni uygulanan Kübik mimariyi tasvir ederken şöyle diyor. “…dam, kiremit ve saçak da ortadan kalkıyordu. Bina, modern olmak için şapkasız olma-

http://www.ankara.edu.tr/wp-content/uploads/sites/6/2013/07/355.jpg

Dil Tarih Coğrafya Fakültesi


104 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Hacı Bayram camii çevre düzenlemesi, Altınpark, Vedat Dalokay Parkı, Atatürk Bulvarı ve Esenboğa havalimanı çevre düzenlemelerinde Ankara taşı yaygın bir şekilde kullanılmıştır.

Güven Heykeli

lıydı. Bu mimarinin daha ziyade Ankara’da uygulanması yüzünden, eskiden olduğu gibi taklit taş sıva yapılacağına, orada bulunan malzeme ile çalışılmaya başlandı. Bu sayede Ankara taşı yani koyu renkli taş kullanılageldi…” diyor (Eldem, 1973). Gerçekten de Ankara’nın cumhuriyetten sonraki mimari yapılarında Ankara taşı bolca kullanılmış.

Eski meclis, bakanlık binalarının çoğu, başbakanlık binası, Sümerbank, Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi binası, Tren garı bunlardan bazıları. Bunun yanında diğer sanat eserlerinde de Ankara taş işçiliğini görmek mümkün. Örneğin Güven Park içindeki Güvenlik Anıtı da Andezit taşından yapılmıştır.

Son zamanlarda özellikle bordür taşı olarak yollarda, park ve bahçelerde kent süslemesi şeklinde, havuz kenarlıklarında, binaların giydirilmesinde andezit kullanımı yaygınlaşmıştır. Hacı Bayram camii çevre düzenlemesi, Altınpark, Vedat Dalokay Parkı, Atatürk Bulvarı ve Esenboğa havalimanı çevre düzenlemelerinde Ankara taşı yaygın bir şekilde kullanılmıştır. Andezit kar, yağmur, güneş ve don gibi tabii ve iklimsel şartlara dayanıklı olduğu için daha çok dış mekanlarda kullanılmaktadır. Erime, ufalma, dağılma ve deforme özelliği olmadığından yer zeminlerde kullanıldığında kaymayı önleme özelliği vardır. Ayrıca kullanıldığı yerin nemini ve kokusunu emerek oksitlenir, böylece sürekli sertleşerek kendini yenilemektedir. Kanserojen madde içermez, insan sağlığına zarar vermediğinden dolayı önemli bir yapı malzemesidir.


kullanılması büyük önem arz eder. Örneğin, Avrupa’nın bir çok kentindeki tarihi ve modern binalar o şehrin yakınlarındaki taşlar kullanılarak yapılmıştır. Örneğin, İsviçre’nin Bern şehrindeki eski binaların neredeyse tamamının kaplaması o bölgeden çıkarılan gri renkli bir kumtaşı ile yapılmıştır. Bu da o şehre dış-

tan bakıldığında bir kimlik kazandırmaktadır. Ankara’nın kimliği ise Ankara taşı ile oluşturulmalıdır. Park ve bahçelerde, kaldırımlarda bolca kullanılan andezit, yeni yapılacak binalarda da kullanılarak kent kültürünün gelişmesine kendine göre bir katkı koyabilir.

KAYNAKÇA Babal, M., 1994. Ankara Kent İçi Yollarındaki Andezit ve Yapay bordür Taşlarının Karşılaştırılması, Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi. Eldem, S. H., 1973. Elli Yıllık Cumhuriyet Mimarlığı, Mimarlık Dergisi, s. 11-12, 5-11. Ercanoğlu ve Aksoy, 2004. Ankara Kalesi ve Civarındaki Kaya Şevleri İçin Potansiyel Duraysızlık haritası, Yerbilimleri, v. 29, 97-114.

Kasapoğlu, K.E., 1982. Ankara Kenti Zeminlerinin Jeo-Mühendislik Özellikleri, Yerbilimleri, v. 9, Ankara. Salomon-Calvi, W., 1940. Ankara Civarında Jeolojik Geziler, MTA Dergisi, 21. Varol, vd., 2003. Early Miocene Adakite-like Volcanism in the Balkuyumcu Region, Central Anatolia, Turkey: Petrology and Geochemistry, Journal of Asian Earth Sciences, v. 30, 613-628.

105 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Yüzyıllardır evlerimizde, sokaklarımızda kullandığımız bu doğal taş, hem estetik görünümü hem ekonomik ve uzun ömürlü olması, hem de Ankara çevresinde bolca bulunmasından dolayı Ankara’nın ekonomik ve kültürel miraslarından birisidir. Kent kültürünün yerleşmesinde o bölgedeki doğal kaynakların yerinde


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

106

ANKARA’DA KENT KÜLTÜRÜ VE KENTLİLİK BİLİNCİ İhsan AKTAŞ ŞAR Danışma Kurulu Üyesi

Özet: Kentlilik bilinci; bireyin yaşadığı kentle kurduğu ilişkiye dair bilinç durumunu tanımlar. Kentle birey arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Kısaca, kişinin kendini kente karşı sorumlu ve kenti de kendisine ait hissetme durumunu kentlilik bilinci olarak tanımlayabiliriz. . Bir kentin sahip olduğu doğal, tarihi, ekonomik ve kültürel değerlerin bütünü kentli bilincin inşasında büyük önem taşır. Bu bağlamda, bir kentte yaşayanların demografik yapılarının değişiminin, yaşadıkları kenti nasıl algıladıkları ve kente nasıl entegre olduklarının bilinmesi, kentlerin geleceği açısından son derece önemlidir. Bu makalede, 2.370 kişiyle gerçekleştirilen “Ankara’da Kent Kültürü Kentlilik Bilinci Araştırması”nın bulgularından hareketle; Ankara halkının kentle ve eğer göç etmişlerse geldikleri yörelerle ilgili aidiyet tanımları, kente gelmeden önce sahip oldukları ve kente taşıdıkları değerleri, alışkanlıkları; Ankara’da edindikleri değerler, kenti sahiplenme duyguları, kentte kendilerini temsil biçimleri, sosyal dayanışma birimlerinin sosyal bütünleşmeye etkisi gibi konulara bakışları tespit edilmeye çalışılmıştır.

Ankara Gravürü


Bütün göç alan kentlerde, kentlerin değerlerine sahip çıkılması, ancak kentlilik bilincinin oluşturulması ve geliştirilmesi ile mümkün olabilecektir. Bu çerçevede, kentte yaşayanların kentlilik bilinci düzeyi, kentlerin sürdürülebilir geleceği açısından büyük bir öneme sahiptir.”

GiRİŞ Türkiye’de 50’li yıllarda tarımın makinalaşması ile birlikte başlayan, 70’li yıllardan itibaren de hızlanan kırdan kente göç hareketleri günümüzde de artan bir ivmeyle devam etmektedir. Geldiğimiz noktada Türkiye nüfusunun nüfusun %86,7(66.488.105)si kentsel (20.000 ve üstü nüfusun yaşadığı yerleşim yerleri) alanlarda yaşıyorken, sadece %13,3 (10.179.759) kırsal alanda (20.000’den az nüfusun yaşadığı yerleşim yerleri) yaşamaktadır. Kentsel nüfusun hızlı artışı beraberinde kontrolsüz bir kentsel büyümeyi de getirmektedir. Kentlerin doğal yapısına ve kaynaklarına da zarar verebilecek bu büyümenin önüne yalnızca yasalar ve sınırlamalar ile geçebilmek mümkün görünmemektedir. Bütün göç alan kentlerde, kentlerin değerlerine sahip çıkılması, ancak kentlilik bilincinin oluşturulması ve geliştirilmesi ile mümkün olabilecektir. Bu çerçevede, kentte yaşayanların kentlilik bilinci düzeyi, kentlerin sürdürülebilir geleceği açısından büyük bir öneme sahiptir. Bu süreçte Hızla kentleşen illerden biri de Ankara’dır. Ankara’nın Türkiye’nin kentleşme sürecinde ayrı

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

107


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

108

bir değeri, özgün bir konumu, öncü bir işlevi bulunmaktadır. Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne değin, ülkede gözlenen kentsel gelişme eğilimlerinin tümü bir biçimde başkent için alınan kararlardan etkilenmiş, bir anlamda Ankara, bugün içinde yaşadığımız kentsel durumun olumlu ve olumsuz yönlerinin ilk ortaya çıktığı yer olmuştur. (Keleş, Duru; 2008, 27) Ankara, bir yandan, ilk modern kent planına, ilk yapı kooperatifine, ilk kamu konutlarına, ilk yaya bölgesine tanıklık ederken, bir yandan da ilk düzensiz kentleşmeye, ilk gecekonduya, ilk gecekondu affına ev sahipliği yapmıştır.

Ankara’nın bir memur ve bürokrat kenti olmasının kentli duyarlılıklar konusunda daha bilinçli bir nüfus yapısının doğal olarak oluşumuna hizmet ettiği düşünülebilir. Ankara’nın Cumhuriyetin ilanı sürecinde üstlendiği rol ve Başkentlik işlevini üstlenmesi ardından yüklendiği görev ve sorumluluklar, süre içinde metropoliten nitelik gösteren bir merkez oluşumunu hazırlamıştır. İç Anadolu bölgesinin en büyük kenti ve ülkenin nüfusu en yüksek ikinci kenti haline gelen Başkentte, il sınırlarındaki nüfusun çok önemli bir yoğunluğu, metropoliten kent olarak adlandırılabilecek çekirdek bölgede yaşamaktadır. Ankara ilinin nüfus gelişimi irdelendiğinde, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, ülke ortalamasının üzerinde bir nüfus artış hızı yakalandığı görülmektedir. Ankara ilinin, 1927 – 1935 döneminde yıllık nüfus artış hızı ‰34.7 iken 1990 – 2000 döneminde yıllık nüfus artış hızı ‰21.4 olarak tespit edilmiştir. 1927 –2000 döneminde Ankara ilinin nüfusu sürekli artış göstermektedir.

Hızlı bir nüfus artışının gözlendiği 1927 – 1975 döneminde Ankara ilinin nüfusu yaklaşık 6 kat artış göstermiştir. (Web1) Ankara’da kent nüfusu olarak nitelenen nüfusun 2000 yılı itibariyle %90’a yaklaştığı görülmekle birlikte, 2004 yılında yürürlüğe giren 5216 Sayılı Kanun’un genişleyen belediye sınırları içinde orman köyleri hariç köy tüzel kişiliklerini kaldırarak, belediye sınırı içine mahalle olarak bağlaması kararı ile, kentleşme oranları, İstanbul ve Kocaeli’nde %100’e, Ankara’da da %93 düzeyine yaklaşmış biçimde görünmektedir. Ancak, bu Kanun’dan kaynaklı artış, gerçek bir kentleşmeyi göstermemekte olup, belediye sınırı içinde kırsal nitelikli yerleşmeler oluşumunu beraberinde getirmiştir. (Web1) Ankara Cumhuriyetin ilanından sonra, devlet kurumlarının Ankara’ya taşınmasıyla hızla bir bürokrat ve memur şehri haline gelmiştir. Ankara’nın hali hazırdaki algısı ve durumu da buna uygundur. Ankara’nın bir memur ve bürokrat kenti olmasının kentli duyarlılıklar konusunda daha bilinçli bir nüfus yapısının doğal olarak oluşumuna hizmet ettiği düşünülebilir. Nitekim araştırmada bu tezimizi doğrulayan bulgulara ulaşılmıştır Bu çalışma Ankaralıların kentlerine dair algıları ve kentle kurdukları ilişki biçimlerine dair önemli veriler sunmaktadır. Araştırma bulgularını incelemeye başlamadan önce bazı kavramların açıklanması yararlı olacaktır.

2. KAVRAM VE TANIMLAR 2.1. Kent Pek çok sosyoloğa göre kent; tarımsal olmayan üretimin yapıldığı ve daha önemlisi hem tarımsal hem de tarım dışı üretimin dağıtımının kontrol fonksiyonlarının toplandığı belirli teknolojik gelişme seviyelerine göre büyüklük, heterojenlik ve bü-

tünleşme düzeylerine varmış yerleşme birimleri olarak tanımlanmaktadır. (Kıray, 2007). Kent; sanayi, ticaret hizmet gibi ekonomik etkinliği olan, tarımsal ürünler de dâhil olmak üzere her türlü ürünün dağıtıldığı, sınırları belirlenmiş bir alanda yoğunlaşmış nüfusun sosyal bakımdan tabakalaştığı, dikey ve yatay hareketliliğin yaygın olduğu, sivil toplum örgütlerinin etkinliğinin gittikçe arttığı, insan ilişkileri açısından ancak belirli nüfusa sahip toplumlarda karşılanması mümkün olan, her ülkenin kendi özelliklerine göre kriterlerini belirlediği fiziki yerleşme alanıdır (Bal, 1999, İspir, 1991).

Kentleşme tarım dışı etkinliklerin özellikle sanayileşmenin gelişmesi sonucu nüfusun kentlerde toplanması ve kentsel alanların genişleme sürecidir 2.2. Kentleşme Kentleşme üzerinde çalışan araştırmacılar, farklı yaklaşımlarla konuyu ele aldıklarından, tanımlamalar da çeşitlilik göstermektedir. Bunlardan birisi teknolojik ölçüte dayalı olarak, Ozankaya tarafından şöyle tanımlanmaktadır: “Kentleşme tarım dışı etkinliklerin özellikle sanayileşmenin gelişmesi sonucu nüfusun kentlerde toplanması ve kentsel alanların genişleme sürecidir ”şeklindedir. (Ozankaya, 2008) Kentleşmeyi demografik ölçütü ön planda tutarak tanımlamaya çalışanlara göre kentleşme, kent olarak kabul edilen yerleşim birimlerinin sayıca artışı olarak nitelendirilmektedir. Gökçe’ye göre kentleşme: “Belirli bir zaman aralığında şehir olarak kabul edilen yerleşme birimlerinde nüfus artışı ile birlikte görülen ekonomik ve toplumsal yapıdaki değişmeyi belirleyen süreçtir.” (Gökçe,


Keleş de kentleşmeyi dar anlamıyla, kent sayısının ve kentlerde yaşayan nüfusun artması olarak tanımlamaktadır. Kentleşmenin ekonomik, toplumsal ve siyasal boyutlarını da hesaba katan, geniş anlamda bir tanımı belki şudur: Sanayileşmeye ve ekonomik gelişmeye koşut olarak kent sayısının artması ve bugünkü kentlerin büyümesi sonucunu doğuran, toplum yapısında, artan oranda örgütleşme, işbölümü ve uzmanlaşma yaratan, insan davranış ve ilişkilerinde kentlere özgü değişikliklere yol açan bir nüfus birikimi sürecidir. (Keleş, 2002, S:20) Kentsel nüfus bir yandan doğumların ölümlerden fazla olması sebebiyle, öte yandan da köylerle kasabalardan gelenlerle, yani iç göçlerle artmaktadır. Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde de kentsel alanlarda doğurganlık eğilimi azaldığından, kentleşme daha çok köyden kente doğru olan akımlarla beslenmektedir. Kısaca, kentleşme zaman içindeki bir değişmeyi, bir süreci anlatan devingen bir özellik taşır. Kentleşme olgusunu bir yandan ekonomik, sosyal ve teknolojik değişmelerin, diğer yandan bunlara bağlı gelişmeler sonucunda toplumun yapısında ve insanın tutum ve davranışlarında meydana gelen değişmeler açısından ele alan Kartal, kentleşmeyi iki boyutlu olgu olarak: “Birincisi, birtakım ekonomik, sosyal, siyasal ve teknolojik değişmelerin sonucu olarak ortaya çıkan bir olgudur. İkincisi, toplumun ekonomik, siyasal ve sosyal yapısında ve insan tutum ve davranışlarında değişmelere yol açabilme gücüne sahip bir olgu” (KARTAL, 1987) şeklinde tanımlamaktadır.

2.3. Kentlileşme Kentlileşme; çoğu kez kentleşmeyle

karıştırılmakla birlikte ondan ayrı olan ve kentleşme akımı sonucunda, toplumsal değişmenin insanların davranışlarında ve ilişkilerinde, değer yargılarında değişiklikler oluşturması sürecidir (Keleş, 1998). Kentte olmak ile kentli olmanın aynı şey olmadığının farkında olarak kentleşme; fiziki ve demografik açıdan nüfusun belli noktalarda yoğunlaşmasını gösterirken, kentlileşme; sosyal ve psikolojik içeriklere sahip bir kavram olarak kentli kültürünün ve kentli değerlerin benimsenmesini ifade eden bir yaşam biçimidir (Parlak, 2011). Kısaca kentlileşme, bir toplumsal değişme, uyum ve bütünleşme süreci olarak kente göç eden nüfusun yeni koşullara uygun ilişkiler biçimi geliştirerek kentin bir öğesi olma süreci, bireylerin kentsel yaşam içindeki etkileşimleriyle ortaya çıkan bir kültür değişmesidir (Erkan, 2010). Kırdan kente göç eden nüfus, zaman içinde kırın ekonomik ve sosyal özelliklerinden kurtulurken kentin ekonomik ve sosyal özelliklerini edinir. Bu değişim kısaca, “ekonomik ve sosyal bakımdan kentlileşme” olarak adlandırılır. Başka bir anlatımla, “kentlileşme”nin iki yönü vardır: Ekonomik bakımdan kentlileşme ve sosyal bakımdan kentlileşme. “Ekonomik bakımdan kentlileşme”, kişinin geçimini tamamen kentte veya kente özgü işlerle sağlıyor durumuna gelmesiyle gerçekleşir. “Sosyal bakımdan kentlileşme” ise, kır kökenli insanın kentlere özgü tavır ve davranış biçimlerini, sosyal ve psikolojik değer yargılarını benimsemesi ile gerçekleşmektedir (Kartal, 1983). Kentlileşme; kente göç edenlerin yeniden sosyalizasyon sürecini anlatır. Sosyalizasyon bireyin içinde bulunduğu sosyal grubun ve giderek toplumun değernorm sistemini, davranış kalıplarını içselleştirmesidir. Kente göç edenler kent toplumunun değer-norm sistemini kentli insanın düşünme, davranış biçimlerini ve giderek yaşama biçimlerini benimserler. Bu süreç her bireyin ya da grubun geçmiş yaşam tecrübesiyle, kentte bu-

lunma süresiyle, etkileşim halinde olduğu sosyal çevreyle, yaptığı iş, eğitim vb. birçok değişkenle ilişkilidir. Doğal olarak genel bir kentli insan ideal tipi oluşturulsa da esas olarak zamana, topluma, kente bağlı olarak gerçekleşen bir kentlileşme süreci ve bunun sonunda kabul gören bir kentli insan prototipi oluşur (Bal, 1999).

Kentlilik bilinci; kişinin kendini kente karşı sorumlu ve kenti de kendisine ait hissetme durumudur. Kentlilik Bilinci Kabaca kentlilik bilinci, kentte yaşamanın bilincinde olmak, kentli olmanın bilincine varmak demektir. Kısaca kentlilik bilinci; kişinin kendini kente karşı sorumlu ve kenti de kendisine ait hissetme durumudur. Bir başka tanıma göre ise kentlilik bilinci; kentte yaşamaktan kaynaklanan bilgilerimizin oluşturduğu tutumlar, değerler ve davranışlardır. (Güçlü, 2002) Kentlilik bilincine sahip bir birey; kentte olup bitenlere ilgili ve duyarlı, bir kentli olarak kentte aynı zamanda bir aktör olduğunun farkında olarak kenti için sorumluluk alan, kente özgü tutum ve davranışlar sergileyen kişi demektir. Kentte yaşayandan, kentliyi ayıran göstergelerden biri sorumluluktur. Kentli kentini benimseyen ve ona karşı sorumluluk duyan kişidir. Bir diğer anlatımla kentli insan; kentsel örgütlerin yoğurduğu, şekillendirdiği, örgütler içinde doğan, eğitilen, çalışan, boş zamanlarını değerlendiren, kendini kentli olarak duyumsayıp kentine sahip çıkan, kentsel karar alma mekanizmalarına katılıp destek veren, yerel bilinci gelişmiş insandır (Güçlü, 2002). Tanımlarda da görüldüğü üzere, kentlilik bilinci; yaşanılan kentle ilgili olarak “farkındalık”, “aidiyet” ve “sorumluluk” kavramlarını içerisinde barındır-

109 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

1977) Bu tanımlamada Gökçe, kentleşmeyi nüfus artışına bağlı sayısal ölçütlere göre değerlendirmektedir. Aynı zamanda, sosyal ve ekonomik yapıdaki değişmeyi belirleyen bir süreç olarak da kentleşme bu tanım içerisinde yer almaktadır.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

110

maktadır. “Kentte yaşayan” ile “kentli”yi birbirinden ayıran ana faktör; “farkındalık”, “aidiyet” ve “sorumluluk”u bünyesinde barındıran “bilinç” kavramında gizlidir. Kentlilik bir bilinç durumudur ve aktif çaba ister. Çoğu araştırmacı tarafından Kentlilik sonradan da kazanılabilecek bir olgu olarak değerlendirilmektedir. Kentliliğin sonradan kazanılabilecek bir vasıf olarak görülmesi modern kenti oluşturan düşünce yapısıyla da paralellik göstermektedir. Modern kent tanımı kenti bireyin kendi çabası, eğitimi ve yetenekleriyle kendine toplumsal bir konum edindiği mekân olarak tanımlamaktadır. Bu iki soruya verilen cevaplar, kentli olmak için o kentin fiziksel sınırları içerisinde yaşıyor olmanın yeterli olmadığını kentle bütünleşmenin ve kentin değerlerinin farkında olmanın gerekli olduğunu vurgulamaktadır (Keskin-Cindoruk, 2013).

3. ANKARA KENT KÜLTÜRÜ VE KENTLİLİK BİLİNCİ ARAŞTIRMASI Türkiye’de son 50 yılda, sanayileşmenin de etkisiyle yaşanan göç, kentlerin fiziki, sosyal ve ekonomik olarak hızlı bir dönüşüm sürecine girmesine yol açmıştır. Kırdan alınan yoğun göçle kentlerde demografik yapının değişmesi kentsel alan içerisinde, çatışmalara, yeni imkanlara, ve büyük bir sosyal hareketliliğe sebep olmuştur. Bu aşamada yeni kentlilerin kentle uyum içerisinde varlıklarını devam ettirebilmesi araştırmacıların temel sorunlarından biri haline gelmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’de de oluşan yeni durumda kentlere has dinamikleri anlayabilmek için son yıllarda kentlilik bilincinin belirlenmesine yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Türkiye’nin ekonomik potansiyel ve nüfus bakımından ikinci büyük kenti olan Ankara hızlı dönüşüm geçiren kentlerden biridir. Ankara’nın kentte yaşayanlar bağlamında mevcut durumunu anlayabilmek ve geleceğine ilişkin vizyon

belirleyebilmek için, Ankara kentlilik bilinci araştırması önemli bulgular ihtiva etmektedir.

3.1. Araştırmanın Metodolojisi Bu araştırma; Ankara’da yaşayan insanların ‘kentle olan duygusal bağları, kente davranış biçimleri, kentliye davranış biçimleri, ortak kullanım alanlarına davranış biçimleri, geldikleri yörelerle ilgili bağları, kente dair gelecek tasarıları, kendilerine dair gelecek tasarıları, Ankara algıları, Ankara’da edindikleri değerler, kentteki “ben algıları”, kenti sahiplenme duygularını’ belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu araştırmada kantitatif araştırma yöntemi ve bu yöntemin yüz yüze anket tekniği kullanılmıştır. Ankara genelinde 9 ilçede gerçekleştirilen araştırmada 18 yaş ve üzeri toplam 2370 kişi ile görüşülmüştür. Ana kütleyi en iyi biçimde temsil edebilmek için saha uygulamasında kota takibi yapılmıştır. Kota bilgileri; yaş, cinsiyet, eğitim ve ilçelerdeki 18 yaş üzeri nüfus gibi demografik bilgilerden oluşmaktadır. Araştırma kapsamında yer alan ilçelerde yapılan anket sayısı ile ilgili ayrıntılı bilgi aşağıdaki tabloda yer almaktadır.

Ankara’yı asıl memleketleri olarak belirttikleri görülmektedir. Katılımcıların 6,7’sinin asıl memleketi Çorum; %4,5’inin Yozgat; %4,3’ünün Kırşehir; %4,2’sinin ise Sivas’tır. Daha düşük oranlarda diğer iller sıralanmaktadır. Tablodan da anlaşıldığı üzere Ankara’ya göç, daha ziyade İç Anadolu ve Ankara’ya yakın illerden olmuştur. Ankara’nın Cumhuriyetin ilk yıllarından beri özellikle çevresindeki iller için bir çekim merkezi olduğu bilinmektedir. Bu veriler de tespitimizi doğrulamaktadır.

ASIL MEMLEKET Frekans

Yüzde

ANKARA

821

34,6

ÇORUM

158

6,7

YOZGAT

107

4,5

KIRŞEHİR

102

4,3

SİVAS

99

4,2

ÇANKIRI

78

3,3

ADANA

69

2,9

ERZURUM

61

2,6

KARS

47

2,0

AKSARAY

46

2,0

KIRIKKALE

44

1,8

K.MARAŞ

42

1,8

İSTANBUL

39

1,7

KAYSERİ

35

1,5

MALATYA

32

1,3

Frekans

Yüzde

BOLU

26

1,1

ÇANKAYA

500

21,1

ADIYAMAN

23

1,0

KEÇİÖREN

444

18,7

ELAZIĞ

23

1,0

YENİMAHALLE

327

13,8

KONYA

23

1,0

MAMAK

300

12,7

DİĞER

458

19,0

ETİMESGUT

260

11,0

CEVAP YOK

37

1,7

SİNCAN

241

10,2

2.370

100

ALTINDAĞ

176

7,4

PURSAKLAR

62

2,6

GÖLBAŞI

60

2,5

2.370

100

Tablo.1

3.2. Araştırma Bulguları Görüşülen bireylerin asıl memleketleri sorulduğunda, %34,6’sının

Tablo.2

Ancak insanların asıl memleket tanımlamalarıyla her zaman doğulan ili kastetmedikleri anlaşılmaktadır. Özellikle birinci ve ikinci kuşaklar asıl memleket olarak hala anne ve babalarının doğum yeri olan illeri dile getirmekte, bu yöndeki aidiyet ilişkisi üçüncü kuşakta zayıflamak-


Ankara’yı bir ev olarak düşündüğünüzde kendinizi bu evin nesi olarak görüyorsunuz? Frekans

Yüzde

1.623

68,5

Evin kiracısı olarak görüyorum

478

20,2

Evin misafiri gibi görüyorum

190

8,0

Evin yabancısı görüyorum

59

2,5

Cevap yok

20

0,8

2.370

100,0

Evin sahibi gibi görüyorum

DOĞUM YERİ Frekans

Yüzde

1.818

76,7

ÇORUM

73

3,1

KIRŞEHİR

36

1,5

YOZGAT

35

1,5

İSTANBUL

32

1,4

ERZURUM

29

1,2

ÇANKIRI

27

1,1

KARS

25

1,1

ADANA

21

0,9

İZMİR

17

0,7

KIRIKKALE

16

0,7

KAYSERİ

16

0,7

SİVAS

15

0,6

AKSARAY

13

0,6

182

7,5

16

0,7

2.370

100

ANKARA

DİĞER CEVAP YOK

Tablo.3

Ankaralıların “Ankara’yı bir ev olarak düşündüğünüzde kendinizi bu evin nesi olarak görüyorsunuz?” sorusuna %68,5 oranında “evin sahibi olarak görüyorum” cevabını vermesini de bu kapsamda değerlendirmeliyiz. Her ne kadar Ankara’da doğan Ankaralıların dahi büyük bölümü memleket düzeyinde kendilerini ebeveynlerinin memleketiyle ilişkilendirseler de Ankara’yı sahiplik derecesinde benimsedikleri görülmektedir.

Tablo.4

Kendisini Ankara’da “kiracı” ya da “misafir gibi” görenlerin oranına “yabancı” gibi görenleri (%2,5) de eklediğimizde, deneklerin yaklaşık %31’inin Ankara ile aidiyet anlamında bir bağ kurmakta zorlandıkları anlaşılmaktadır. “Yabancı gibi” görmek oldukça keskin bir uyum-

suzluk göstergesidir. Bunları “mutlak uyumsuzlar olarak nitelemek mümkündür. “Misafir gibi” görmek geri dönme arzusunun canlılığına “kiracı gibi” görmeye nazaran daha yüksek oranda bir işarettir. Her şeye rağmen, % 68,5 oranında Ankaralıların kendilerini “Ankara’nın sahibi hissetmeleri olumlu bir durumdur ve Ankaralıların büyük çoğunluğunun kentli duyarlılıklar konusunda iyi bir noktada durduklarını gösterir. Mesleki dağılımda hemen hemen tüm meslek gruplarında Ankara’ya yönelik sahiplenme hislerinin güçlü olduğu görülmektedir. Ancak emekli olduğu halde çalışmak durumunda olanların arasında kendilerini Ankara’nın sahibi olarak görenlerin oranı diğerlerine kıyasla oldukça düşüktür. Emekli ama halen çalışanların %37,3’ü kendilerini “ev sahibi” gibi görmektedirler. Kente dair hayaller ve beklentilerin bu konudaki algının oluşmasında etkili olduğu varsayılabilir. Tablo.5

Ankara’yı bir ev olarak düşündüğünüzde kendinizi bu evin nesi olarak görüyorsunuz? Evin kiracısı olarak

Evin sahibi gibi

Evin misafiri Evin yabancısı gibi

Emekli ama şuan çalışıyor

43,6%

37,3%

18,2%

0,9%

100,0%

Emekli, çalışmıyor

18,0%

75,4%

6,0%

0,5%

100,0%

İşsiz, şuan çalışmıyor, düzenli ek geliri yok

22,6%

66,7%

6,5%

4,3%

100,0%

Ev kadını, ek geliri yok

16,1%

74,0%

7,0%

2,9%

100,0%

Ev kadını, düzenli ek geliri var

17,7%

73,0%

4,3%

5,0%

100,0%

Öğrenci

21,7%

65,5%

9,3%

3,5%

100,0%

İşçi/hizmetli/düzenli işi olan

19,9%

69,0%

7,9%

3,2%

100,0%

Yönetici olmayan memur / teknik eleman / uzman vs.

16,7%

68,3%

12,5%

2,5%

100,0%

Tek başına çalışan, dükkan sahibi, esnaf

17,6%

72,5%

6,6%

3,3%

100,0%

Yapılan iş

111 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

tadır. Asıl memleketlerinin Ankara olduğunu söyleyenlerin oranı bir önceki tabloda %34,6 iken Ankara’da doğanların oranı çok daha yüksek, %76,7’dir. Ankara’da doğsalar bile Ankaralıların önemli bir bölümü kendilerini ebeveynlerinin memleketleriyle aidiyet ilişkisi içerisinde tanımlamaktadırlar. Ancak bu veriler değerlendirilirken Türk toplum yapısında aile bağları ve geleneksel akrabalık ilişkilerinin güçlü olduğu akılda tutulmalıdır. Bu itibarla bireylerin aile köklerine referansla kimlik tanımlarında bulunmaları normaldir.


Daha düşük eğitim düzeyine sahip bireylerin sahiplik ilişkisi bağlamında Ankara’yla daha güçlü bir bağ kurdukları görülmektedir. Ancak eğitim düzeyinin bu konuda belirleyici olduğuna ilişkin net bir bulgu araştırma sonuçlarına yansımamaktadır. Bu konudaki iki istisna, Açık öğretim mezunları ve Lisansüstü eğitim alanlardır. Bu iki grupta sahiplik ilişkisi diğer gruplara oranla oldukça düşük kalmaktadır. Ankara’nın bir memur kenti olduğu düşünülürse, Açık öğretim mezunlarının iş bulma konusunda normal üniversite mezunlarına kıyasla zorlandıkları düşünülebilir.

Asıl memleketlerinin Ankara dışında başka bir il olduğunu belirtenlerin, %76,7’si kendilerini Ankaralı olarak hissetmektedirler. *Bu soruya 53 kişi yanıt vermemiştir.

Grafik-1

Eğitim durumu

Evin sahibi gibi

Evin misafiri gibi

Evin yabancısı

Ankara’yı bir ev olarak düşündüğünüzde kendinizi bu evin nesi olarak görüyorsunuz? Evin kiracısı olarak

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

112

Okuryazar değil

19,0%

67,2%

3,4%

10,3%

100,0%

İlkokul terk ve daha az eğitimli

20,0%

71,7%

6,7%

1,7%

100,0%

İlkokul mezunu

17,6%

72,3%

8,7%

1,4%

100,0%

Ortaokul / İlköğretim mezunu

15,7%

72,6%

9,4%

2,2%

100,0%

Normal Lise mezunu

22,5%

67,9%

7,6%

1,9%

100,0%

Meslek Lisesi mezunu

21,2%

64,4%

10,2%

4,2%

100,0%

2 yıllık yüksekokul mezunu

19,0%

73,2%

5,6%

2,1%

100,0%

Üniversite (Açık öğretim) mezunu

23,9%

55,4%

13,0%

7,6%

100,0%

Üniversite (normal) mezunu

22,9%

66,6%

7,5%

3,0%

100,0%

Yüksek lisans / Doktora

45,8%

45,8%

8,3%

100,0%

Tablo.6

Yaklaşık %77 oranında katılımcının kendisini Ankaralı hissetmesi bireylerin adaptasyon ve uyum süreçlerini kendiliklerinden tamamladıklarını ortaya koyuyor. Kendilerini Ankaralı hissetmeyenlerin oranı %23,3’e ulaşmaktadır. Bu oran içerisinde yer alan Ankaralıların %7,8’i ise kendilerini Ankaralı hissetmek istemediklerini ifade etmektedirler. Açıkça uyumsuzluk isteği belirten bu grubun aslında bir anomi ve sosyal çözülme sürecinde oluşları dikkate alınmalıdır. Toplumsal anomi durumu ilgili toplum için en tehlikeli sosyal süreçtir. Hiçbir değer yargısının ve değer yaşantısının anlamının olmadığı anomi durumu Ankara için düşünüldüğünde %7,8’lik bir oran ilgilileri en yüksek perdeden uyarması gereken bir nispeti ifade eder. Bir kısım Ankaralı kendilerini henüz Ankaralı hissetmemektedir. Bu durum aynı zamanda bu kesimin bir hissetme sürecine girebileceğinin göstergesidir. Bu grupta yer alan bireylerin kendilerini henüz Ankaralı hissetmiyor olmaları açık bir olumsuzluk işareti değildir. Kendisini “henüz” Ankaralı hissetmeyen bireylerin parçası oldukları süreç yukarıda da ifade edildiği üzere bireylerin taşıdıkları değerlerin ortalama Anadolu değerleri olması sebebiyle hissediş sürecini bir zenginleştirme sürecine dönüştürebilir. Açıktır ki bu Ankara için bir avantajdır.

Memleketinize gittiğinizde Ankara’yı özlüyor musunuz? (Bu Soru, Asıl Memleketi Ankara Olmadığını Belirtenlere Sorulmuştur)

Grafik-2


Daimi olarak memleketinize dönmek istiyor musunuz? (Bu Soru, Asıl Memleketi Ankara Olmadığını Asıl Memleketle Çapraz Belirtenlere Sorulmuştur.)

Ankara’da Yaşamaktan Mutlu Musunuz? Frekans

Yüzde

Hiç mutlu değilim

221

9,4

Mutlu değilim

210

8,9

Ne mutluyum ne mutlu değilim

549

23,3

1.107

47,0

269

11,4

2.356

100

Mutluyum Çok mutluyum

Ortalama

3,42 Puan

Tablo.7

Grafik-3

Asıl memleketleri Ankara olmayanların %68,5’i daimi olarak memleketlerine dönme düşüncesi taşımamaktadırlar. Süreç içerisinde kent hayatında ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkiler yeniden kurgulanmakta ve kişi kendisini söz konusu ilişkiler aracılığıyla var kılabilmektedir. Aradan zaman geçtikçe bireysel kaygılar yerini çocuklar ve aile ile ilgili kaygılara bırakmakta ve kentte girilen süreç kalıcı hele gelmektedir. Asıl memleketi Ankara olmayanların bile üçte ikiden fazlasının Ankara’yı kalıcı olarak yaşamlarını kurguladıkları mekân olarak kabul ettikleri görülmektedir. Bu durum Ankaralıların büyük çoğunluğunun kente entegrasyon konusunda sorun yaşamadıklarını da göstermektedir ve kentin geleceği açısından önemli bir veridir.

Ankaralıların %58,4’ü Ankara’da yaşamaktan dolayı mutlu olduklarını kesin ifadeyle belirtmektedirler. Mutlu olduklarını belirtenlerin %11,4’ü ise çok mutlu olduğunu söylemektedir. Kesin ifadeyle mutsuz olduğunu belirtenlerin oranı toplamda %18,4 düzeyinde kalmaktadır. Bu verilerden yola çıkarak Ankara’yı Ankara’da yaşayanlar açısından mutluluk endeksi yüksek bir kent olarak değerlendirebiliriz. Bir kentte yaşayanların o kentte yaşamaktan dolayı kendilerini mutlu hissetme oranı kent ve birey ilişkisini belirleyen en önemli faktördür. Kentlilerin kendilerini mutlu hissetmeleri, kentle aidiyet ilişkileri ve kente dair düşüncelerine pozitif etki sağlamaktadır.

Yaşanılan kentin bir ferdi olmaktan dolayı gurur duymak bireyin kente ilişkin bağlarının güçlü olduğunun göstergesidir. Doğum yeri veya asıl memleketi Ankara olan yanı kendilerini doğrudan Ankaralı olarak tanımlayan bireylerin yaklaşık %60’ı Ankaralı olmaktan dolayı gururlu olduklarını ifade etmektedirler. Bir kente kök saldıkça o kente aidiyet hissinin pekiştiği pek çok sosyal araştırmanın ortaya koyduğu bir gerçektir. Türkiye’de aile bağları ve geleneksel akrabalık ilişkilerinin güçlü olduğu düşünülürse, bireyleri bir kente bağlayan unsurların başında ailenin gelmesi şaşırtıcı olmamalıdır. Nitekim aşağıdaki tabloda da görüldüğü üzere Ankaralıları Ankara’ya bağlayan nedenler arasında “aile” ilk sırada gelmektedir. Ankaralıların %36,3’ü kendilerini Ankara’ya bağlayan en önemli nedenin aileleri olduğu belirtmektedir. Ankaralıları Ankara’ya bağlayan nedenler arasında “iş” %9,5’lik oranla ikinci sırada yer almaktadır. “Ankara’nın yerlisi olmam”; “Doğup büyüdüğüm yer olması”; “kendi memleketim” gibi doğrudan aidiyet bildiren gerekçeler ileri sürenlerin oranı toplamda %13,7’yi bulmaktadır.

Ankaralı olmaktan gurur duyuyor musunuz? (Bu soru, Doğum Yeri veya Asıl memleketi Ankara olan bireylere sorulmuştur.) Frekans

Yüzde

Hiç gurur duymuyorum

110

8,0

Gurur duymuyorum

119

8,6

Ne gurur duyuyorum ne duymuyorum

328

23,8

Gurur duyuyorum

618

44,8

Çok gurur duyuyorum

205

14,8

1.379

100

Ortalama Tablo.8

3,50 Puan

113 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Asıl memleketlerinin Ankara olmadığını belirten Ankaralılar arasında memleketlerine gittiklerinde Ankara’yı özlediklerini ifade edenlerin oranı %68,3’tür. Memleketine gittiğinde Ankara’yı özleyenlerin diğerlerinden fazla olması, göç edenlerin büyük oranda kentsel uyum sürecini tamamladıklarını veya bu sürece girdiklerini göstermektedir.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

114

ANKARA ALGISI Sizi Ankara’ya bağlayan, Ankara’yı asla bırakamayacağınızı düşündürten en önemli neden nedir?

Görüşülen bireylerin Ankara algısı büyük oranda Ankara imajı ve gerçekliğiyle örtüşmektedir. Ankara ile ilgili kent tanımlamaları sorulduğunda katılımcıların %71,9’u Ankara’yı bir memur kenti olarak tanımlamışlardır. Haklı olarak Ankara’yı üniversite kenti olarak tanımlayanların oranı ise %13,8’dir.

Frekans

Yüzde

Ailem

599

36,3

Kendi işimin burada olması

156

9,5

Ankara’nın yerlisi olmam

142

8,6

Doğup büyüdüğüm yer olması

64

3,9

Memur kenti

Sosyal çevremden dolayı

45

2,7

Alışkanlık

39

2,4

Sakin olması

37

2,3

Uzun zamandır burada yaşıyor olmamız

34

Ulaşım rahatlığı ve büyük bir şehir olması

32

Eğitim olanakları çok iyi

31

1,9

Arkadaş çevremden dolayı

28

1,7

Çok güzel bir şehir olması

23

1,4

Kendimi burada geliştirebilecek olmam

23

1,4

Kendi memleketim

20

1,2

Beni Ankara’ya bağlayan bir şey yok

20

1,2

Düzenli bir şehir olması

18

1,1

Kültürel çevre

17

1,1

Büyük şehir olması

16

1,0

Diğer

150

8,6

Cevap yok

158

9,6

1.652

100,0

Tablo.9

Ankara’yı aşağıda size sayacağım ifadelerden hangisiyle tanımlarsınız? Frekans

Yüzde

1.703

71,9

Üniversite kenti

328

13,8

Sanayi kenti

157

6,6

Kültür kenti

89

3,8

Turizm kenti

66

2,8

Hepsi

3

0,1

Hiçbiri

2

0,1

Fikri yok

4

0,2

18

0,7

2.370

100

2,1 2,0

Cevap yok

Tablo.10

Ankara’yı diğer kentlerden farklı kılan temel özellik katılımcıların %42,2’sine göre onun bir başkent olmasıdır. Anıtkabir’in Ankara’da olması da katılımcıların %10,7’si tarafından kentin ayırt edici özelliği olarak kabul edilmektedir. Dikkat edilirse Ankara için ayırt edici özellikler kabul edilen konular Ankara’nın Başkent statüsü dolayısıyla verilmiş olan özelliklerdir. Ankara’nın ayırt edici özellikleri içerisinde doğal olarak yer tutmuş, folklorik, kültürel değerler ya da kentin sağladığı imkanlar daha düşük oranda dile getirilmektedir. Bu durum Ankaralılar nezdinde Cumhuriyet başkenti olarak kurgulanmış Ankara’nın statüsü gereği temellük ettiği özelliklerin ayırıcı vasıflar olarak kabul gördüğüne işaret etmektedir.


Frekans Başkent olması

Yüzde

1.000

42,2

255

10,7

Memurlar şehri

78

3,3

Tarihi dokusu

77

3,2

Siyasetin merkezi olması

75

3,2

TBMM olması

63

2,7

Düzenli bir şehir olması

50

2,1

Coğrafi özelliği

49

2,1

Büyükşehir olması

48

2,0

Yeşil alanların çok olması

45

1,9

Ulaşımın düzenli olması

40

1,7

Eğitimde en iyi şehir olması

30

1,3

Soğuk havası olması

28

1,2

Kalabalık olması

26

1,1

Atatürk’le özdeşleşmiş bir şehir olması

25

1,1

Oyun havaları

22

0,9

İnsanların dost gibi yaşaması

21

0,9

Resmiyet olması

15

0,6

Yatırımın çok olması

14

0,6

151

6,3

Fikrim yok

19

0,8

Cevap yok

239

10,1

2.370

100

Anıtkabir’in olması

Diğer

Tablo.11

Ankara'yı bir şehir olarak seviyor musunuz?

Frekans

Hiç sevmiyorum

Yüzde

86

3,7

Sevmiyorum

190

8,1

Ne seviyorum ne sevmiyorum

581

24,9

1.181

50,4

302

12,9

2.340

100

Seviyorum

Çok seviyorum

Ortalama

3,61 Puan

Tablo.12

Daha önceki tablolarda yer alan Ankara’yı diğer şehirlerden ayıran özelliklerin ne olduğu sorusuna yüksek oranda Ankara’nın başkent oluşu ve Anıtkabir cevaplarının verildiği görülmüştü. Aşağıdaki tabloda ise Ankara’nın en çok hangi özelliğini sevdikleri katılımcılara sorulmuştur. Katılımcıların bu soruya daha öznel ve hayatlarını ilgilendiren konuları öne çıkararak cevap verdikleri görülmektedir. görüşmeye katılanların %10,9’u en çok Ankara’nın sakinliğini sevdiğini ifade etmektedirler. Ulaşımın ucuz ve rahat olması en çok sevilen özellikler arasında ikinci sırada gelmektedir. Herkese kucak açan bir şehir olması, büyük şehir olması, düzenli olması Ankara’nın en sevilen diğer özellikleridir.

115 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Her şehir kendine has bir özellikle ön plana çıkar. Sizce Ankara’yı diğer şehirlerden ayıran, ön plana çıkaran özellik nedir.

Katılımcıların %63,3’ü kesin ifadelerle Ankara’yı sevdiklerini ifade etmektedirler. Ankaralıların yaklaşık %13’ü ise Ankara’yı çok sevdiğini belirtmektedir. Ankara’yı kesin ifadelerle sevmediğini belirtenlerin oranı %11,8’dir. Bu oranlar Ankara’da yaşayanların kahir ekseriyetinin Ankara’yla duygusal açıdan tam bir aidiyet ilişkisi içerisinde olduklarını ortaya koymaktadır. Kentlilik bilinci açısından, kenti sahiplenme noktasında son derece olumlu bir tablo karşımıza çıkmaktadır. Bu durum kentin geleceği açısından umut vericidir.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

116

İNSANLAR YAŞADIKLARI ŞEHİRLERİN BELİRGİN ÖZELLİKLERİNİ Siz Ankara’nın En Çok Hangi Özelliğini Seviyorsunuz? Baz: 1483 Kişi Frekans

Cevapların Yüzdesi

Deneklerin Yüzdesi*

Sakin bir yer olduğu için

162

10,0

10,9

Ulaşım ucuz ve rahat olduğu için

123

7,6

8,3

Kendinden olmayanlara bile kucak açtığı için

100

6,2

6,7

Başkent ve büyük şehir olduğu için

96

5,9

6,5

Düzenli olduğu için

95

5,9

6,4

Doğduğumdan beri burada olduğum için

91

5,6

6,1

Aileler için uygun bir şehir

87

5,4

5,9

İş imkanları iyi olduğu için

76

4,7

5,1

Gezecek çok yer olduğu için

75

4,6

5,0

Yaşam şartları daha iyi olduğu için

58

3,6

3,9

Her şeyiyle çok sevdiğim için

51

3,2

3,4

İklimini sevdiğim için

44

2,7

3,0

Çevre düzenlemesi yapıldığı için

32

2,0

2,1

Kalabalık olmadığı için

32

1,9

2,1

Eğitim olanakları çok iyi olduğu için

30

1,9

2,0

Kültür şehri olduğu için

28

1,7

1,9

Her şeye ulaşma imkanı olduğu için

28

1,7

1,9

Karmaşık bir yapısı olduğu için

27

1,7

1,9

Gelişmiş ve merkezi olduğu için

24

1,5

1,6

Doğal ve samimi insanlar olduğu için

23

1,4

1,6

Alışkanlık olduğu için

22

1,3

1,5

Fazla kalabalık olmadığı için

19

1,2

1,3

Temiz havası olduğu için

19

1,2

1,3

Diğer

153

9,5

10,3

Cevap yok

125

7,6

8,4

1.620

100,0

109,1

Tablo.13

Katılımcılara göre Ankaralıların en beğenilen hal, tavır ve davranışları yardımsever olmaları, sıcakkanlı olmaları, saygılı olmaları ve samimi olmalarıdır. Dikkat edilirse Ankaralıların beğenilen özellikleri arasında sıcakkanlılık ve samimiyet, yardımseverlik gibi insani konular öne çıkmaktadır. Ankaralılarla özdeşleştirilen bu özelliklerin öne çıkması Ankara’nın yöresel özelliklerinin ön plana çıktığı bir kent olmadığının göstergesidir. Daha az koz-

mopolit ve nüfus hareketlerinin yaşanmadığı illerde aynı soruya bölgesel, folklorik ve kültürel özellikleri öne çıkaran cevaplar verilmesi muhtemeldir. Bu çerçevede örneğin Ankaralıların en beğenilen özellikleri arasında “şiveleri” %2,6; “oyun havaları” %2,2 oranında zikredilmektedir. Aslında Ankara’nın otantik kabul edebileceğimiz son derece özgün bir folklorü bulunmaktadır, ancak anlaşılıyor ki, metropol bir kent olan Ankara için katılımcıların büyük çoğunluğuna göre ayırıcı özellikler olarak görülmemektedir.


Yardımsever olmaları

327

Cevapların Yüzdesi 10,9

Sıcakkanlı olmaları

221

7,4

9,3

Saygılı olmaları

199

6,7

8,4

Samimi olmaları

189

6,3

8,0

Birbirlerine bağlı olmaları

127

4,2

5,4

Misafirperver olmaları

116

3,9

4,9

Beğendiğim davranışları yok

108

3,6

4,6

Sevecen olmaları

101

3,4

4,3

Eğlenceli olmaları

96

3,2

4,1

Güler yüzlü olmaları

77

2,6

3,2

Saygın olmaları

64

2,1

2,7

Dürüst olmaları

64

2,1

2,7

Şiveleri

62

2,1

2,6

Doğal olmaları

61

2,0

2,6

Herkesi sahiplenmeleri

56

1,9

2,4

Oyun havaları

53

1,8

2,2

Hoşgörülü olmaları

48

1,6

2,0

Komşuluk ilişkileri

41

1,4

1,7

Vatan sevgisi

39

1,3

1,7

Düzenli olmaları

37

1,2

1,6

Çalışkan olmaları

34

1,1

1,4

Mert insanlar olmaları

33

1,1

1,4

Çağdaş olmaları

28

0,9

1,2

Kültürlü olmaları

27

0,9

1,2

Uyumlu olmaları

23

0,8

1,0

Diğer

356

11,9

14,9

Cevap yok

408

13,6

17,2

2.995

100,0

126,5

Baz: 2370 Kişi

Frekans

Tablo.14

ilişki olduğunu düşünmektedirler. Şehir hayatına uyum sağlamak (%23,9); Kültürlü olmak (%6,2); medeni olmak (%6,2); kendini geliştirmek (%5,2); yaşadığı yeri korumak (%3); gibi nitelikler kentliye dair özellikler olarak sıralanmaktadır.

KENTLİLİK ALGISI Sizce Bir Şehirde Yaşayan Herkes Şehirli Midir? Katılımcıların %63,1’i şehirde yaşayan herkesin şehirli olduğu kanaatindedir. Aslında katılımcıların büyük oranda katıldığı bu görüş, kent tanımına da uymaktadır. Şehir farklı kültürlerin, inançların yaşam imkânı bulabildikleri, açık mekânlardır. Bu nedenle kentte yaşayan herkesin kentli olduğuna dair görüş pek çok düşünür tarafından yapılan kent tanımlarına da uygundur.

Deneklerin Yüzdesi* 13,8

Grafik-4

Kimlerin şehirli olduğuna ilişkin soruya katılımcılar farklı cevaplar vermektedirler. Katılımcıların ağırlıklı bir bölümü kentli olmakla bir takım davranış kalıpları arasında

Öyle görünüyor ki, katılımcıların büyük bölümü, kentte yaşamanın aynı zamanda bireye bazı sorumluluklar getirdiğinin farkındadır. Şehirli bireyin; alışkanlıkları, kentle ve kentliyle ilişkisi konusunda ayırıcı vasıflara sahip olması gerektiği katılımcıların büyük çoğunluğu tarafından kabul görmektedir.

117 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Ankara’da yaşayan biri olarak Ankaralıların en beğendiğiniz hal, tavır, hareket ve davranışları nelerdir.


118 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Sizce kimler şehirlidir?

Sizce kentli olmak ne demektir?

Frekans

Yüzde

Şehir hayatına uyum sağlayan

206

23,9

O şehre ait hisseden

98

11,3

Şehirde yaşayan

73

8,5

Kültürlü olan

54

6,2

Medeni olan

53

6,2

Şehirde doğup büyüyen

51

Kendini geliştiren

Frekans

Yüzde

Kentte doğup büyümek

206

8,7

Şehre uyum sağlamak

204

8,6

Kenti benimsemek

181

7,6

Kentte yaşayabilmek

174

7,3

Kültürlü olmak

149

6,3

6,0

Modern hayata uyumlu olmak

105

4,4

44

5,1

Kent bilincine sahip olmak

95

4,0

Kent bilinci olan

34

3,9

Medeni olmak

86

3,6

Yaşadığı yeri koruyan

26

3,0

Kurallı yaşamak

61

2,6

Mesleği olan

19

2,2

Sosyal olmak

53

2,2

Köy alışkanlıklarından uzak olan

Eğitimli olmak

53

2,2

17

2,0 Yaşadığınız yeri sevmek

45

1,9

Maddi durumu iyi olmak

44

1,9

Kendini yetiştirmek

40

1,7

Kalabalığa alışabilmek

36

1,5

Kenti korumak

33

1,4

Her olanaktan yararlanmak

27

1,1

Köy alışkanlıklarından uzak olmak

27

1,1

Sağlık imkanlarından yararlanmak

5

0,2

Özgür olmak

3

0,1

Fikrim yok

53

2,2

Cevap yok

690

29,4

2.370

100,0

Her olanaktan yararlanabilen

13

1,5

Rahatlık içinde olan

9

1,0

Doğadan uzak olan

1

0,1

Fikrim yok

16

1,9

Cevap yok

149

17,2

863

100

Tablo.15

Benzer bir tabloyla, kentli olmanın ne demek olduğu ile ilgili soruya verilen cevaplarda da karşılaşmaktayız. %8,7 oranında kentte doğmanın kentli olmak için yeterli olduğunu düşünen katılımcının dışındaki denekler, bu soruya da kentsel bir takım davranış kurallarını ve kalıplarını öne çıkararak cevap vermektedirler. Şehre uyum sağlamak, kenti benimsemek, kentte yaşayabilmek, kültürlü olmak, modern yaşama uyum sağlamak, kent bilincine sahip olmak, medeni olmak gibi bireye sorumluluk yükleyen değerlendirmeler öne çıkmaktadır.

Tablo.16


Ankara’nın harekete geçmeyi bekleyen en büyük potansiyeli katılımcılara göre genç ve girişimci nüfus potansiyelidir. Diğer cevaplar incelendiğinde sosyal sermayenin ön plana çıkarıldığı görülmektedir.

ANKARA’NIN TARİHİ VE KÜLTÜREL YAPISI Tanımak amacı ile Ankara’yı gezdiğiniz oluyor mu?

Size göre Ankara’nın harekete geçmeyi bekleyen en büyük potansiyeli nedir? Frekans Yüzde Grafik-5

“Kentli olmak ne demektir?” ve “şehirli kimdir?” soruları çerçevesinde yapılan değerlendirmelerden sonra; katılımcılara yaptıkları değerlendirmeleri dikkate alarak, Ankaralıları kentli olarak niteleyip niteleyemeyecekleri sorulduğunda, katılımcıların %51,9’unun Ankaralıları kentli olarak değerlendirdikleri görülmektedir. Kimlerin Ankaralı olduğu sorusuna ise, katılımcıların nesnel değerlendirmeler yapmaktan kaçındıkları; davranış kalıplarını öne çıkaran cevaplar vermedikleri görülmektedir. Katılımcıların %40,6’sı kendini Ankaralı hisseden herkesin Ankaralı olduğu görüşündedir. Ankara’da yaşayan herkesin Ankaralı olduğu katılımcıların %28,8’i tarafından kabul görmektedir. Katılımcıların %19,9’una göre ise Ankara’da doğmak Ankaralı olmak için yeterli bulunmaktadır.

Genç ve girişimci nüfusu

852

36,1

Üniversite sanayi işbirliği kültürü

383

16,2

Sosyal sermayesi

283

11,9

Yenilikçiliği ve rekabetçiliği

223

9,4

Üretim teknik kapasitesi

172

7,2

Tarihi ve kültürel mirası

160

6,7

Beşeri sermayesi

159

6,7

Doğal kaynakları ve güzellikleri

69

2,9

Geniş ve verimli toprakları

59

2,5

Fikri yok

4

0,2

Cevap yok

6

0,2

2.370

100

Grafik-7

Tablo.18

Seçme şansınız olsa yine Ankara’da mı yaşamak isterdiniz?

Sizce kimler Ankaralıdır? Frekans Yüzde Kendini Ankaralı hisseden herkes

961

40,6

Ankara’da yaşayan herkes

683

28,8

473

19,9

232

9,8

2

0,1

19

0,8

2.370

100

Ankara’da doğan herkes Birkaç nesildir Ankaralı olanlar Fikri yok Cevap yok

Tablo.17

Grafik-6

Ankaralıların %74,9’u seçme şansları olması durumunda yine Ankara’da yaşamak isteyeceklerini ifade etmektedirler. Kuşkusuz bu tablo bir kent için son derece olumludur. Daha önce de defaaten ifade edildiği gibi Ankaralıların kentleriyle ilgili aidiyet ilişkisinin oldukça güçlü olduğunu göstermektedir.

Ankaralıların büyük kısmı tanımak amacı ile Ankara’yı, arada bir ya da sürekli gezdiklerini ifade etmektedirler. Bir kenti tanımak kenti sevmenin de ön koşuludur. Grafikten yola çıkarak, Ankaralıların kentlerini tanıma konusunda oldukça duyarlı oldukları ileri sürülebilir.

SONUÇ Ankara kentlileşme süreci açısından bazı avantajlara sahipti. Bir başkent olarak adeta baştan kurgulanmış bir şehir olması, kurumlar çerçevesinde yapılanan memur ve bürokrasi ağırlıklı demografik dönüşümü daha eğitimli bir nüfus hareketliliğinin yaşanması söz konusu avantajlardan bazılarıdır. Kentleşme iki yönlü işleyen bir süreçtir. Bir yönüyle “uygarlaştırıcı” etki yaratırken bir yönüyle de geleneksel kültürel değerleri ve yaşam tarzını aşındırmaktadır. Kentleşmenin yarattığı sosyokültürel sorunlar, uygarlaşma işlevinin yavaş seyretmesi ve buna karşılık, aşınan geleneksel kültürel değerlerin yerine ikame edilecek alternatif değerler konulamamasından kaynaklanır. Öte yandan, kentlerde uygarlık kazanımlarının edilmesi ve kente özgü tutum ve davranışları biçimlendiren kültürel değerlerin kazanılmasıyla kentlileşme başlar.

119 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Yaptığınız bu tanıma göre Ankaralıları kenti buluyor musunuz?


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

120

Özellikle birinci ve ikinci kuşaklar asıl memleket olarak hala anne ve babalarının doğum yeri olan illeri dile getirmekte, bu yöndeki aidiyet ilişkisi üçüncü kuşakta zayıflamaktadır. Asıl memleketlerinin Ankara olduğunu söyleyenlerin oranı bir önceki tabloda %34,6 iken Ankara’da doğanların oranı çok daha yüksek, %76,7’dir. Ankara’da doğsalar bile Ankaralıların önemli bir bölümü kendilerini ebeveynlerinin memleketleriyle aidiyet ilişkisi içerisinde tanımlamaktadırlar. Ancak bu veriler değerlendirilirken Türk toplum yapısında aile bağları ve geleneksel akrabalık ilişkilerinin güçlü olduğu akılda tutulmalıdır. Bu itibarla bireylerin aile köklerine referansla kimlik tanımlarında bulunmaları normaldir. Ankaralıların “Ankara’yı bir ev olarak düşündüğünüzde kendinizi bu evin nesi olarak görüyorsunuz?” sorusuna %68,5 oranında “evin sahibi olarak görüyorum” cevabını vermesini de bu kapsamda değerlendirmeliyiz. Her ne kadar Ankara’da doğan Ankaralıların dahi büyük bölümü memleket düzeyinde kendilerini ebeveynlerinin memleketiyle ilişkilendirseler de Ankara’yı sahiplik derecesinde benimsedikleri görülmektedir. Yaklaşık %77 oranında katılımcının kendisini Ankaralı hissetmesi birey-

lerin adaptasyon ve uyum süreçlerini kendiliklerinden tamamladıklarını ortaya koyuyor. Kendilerini Ankaralı hissetmeyenlerin oranı %23,3’e ulaşmaktadır. Bu oran içerisinde yer alan Ankaralıların %7,8’i ise kendilerini Ankaralı hissetmek istemediklerini ifade etmektedirler. Açıkça uyumsuzluk isteği belirten bu grubun aslında bir anomi ve sosyal çözülme sürecinde oluşları dikkate alınmalıdır. Toplumsal anomi durumu ilgili toplum için en tehlikeli sosyal süreçtir. Hiçbir değer yargısının ve değer yaşantısının anlamının olmadığı anomi durumu Ankara için düşünüldüğünde %7,8’lik bir oran ilgilileri en yüksek perdeden uyarması gereken bir nispeti ifade eder. Bir kısım Ankaralı kendilerini henüz Ankaralı hissetmemektedir. Bu durum aynı zamanda bu kesimin bir hissetme sürecine girebileceğinin göstergesidir. Bu grupta yer alan bireylerin kendilerini henüz Ankaralı hissetmiyor olmaları açık bir olumsuzluk işareti değildir. Kendisini “henüz” Ankaralı hissetmeyen bireylerin parçası oldukları süreç yukarıda da ifade edildiği üzere bireylerin taşıdıkları değerlerin ortalama Anadolu değerleri olması sebebiyle hissediş sürecini bir zenginleştirme sürecine dönüştürebilir. Açık-

tır ki bu Ankara için bir avantajdır. Ankara’yı Ankara’da yaşayanlar açısından mutluluk endeksi yüksek bir kent olarak değerlendirebiliriz. Bir kentte yaşayanların o kentte yaşamaktan dolayı kendilerini mutlu hissetme oranı kent ve birey ilişkisini belirleyen en önemli faktördür. Kentlilerin kendilerini mutlu hissetmeleri, kentle aidiyet ilişkileri ve kente dair düşüncelerine pozitif etki sağlamaktadır. Araştırma verileri Ankaralıların Ankara’da yaşamaktan dolayı mutlu olduklarını göstermektedir. Araştırmadan çıkan bir başka çarpıcı sonuç, bireylerin kentte yaşamanın getirdiği sorumlulukların farkında olmasıdır. Şehirli bireyin; alışkanlıkları, kentle ve kentliyle ilişkisi konusunda ayırıcı vasıflara sahip olması gerektiği katılımcıların büyük çoğunluğu tarafından kabul görmektedir. Araştırma esas olarak Ankara’da kentlilik bilinci üzerine kurulmuştur. Bu çerçevede araştırmanın temel amaçlarından birisi, Ankara’da kentlilik bilincinin ne düzeyde olduğunun tespiti idi. Genel olarak değerlendirildiğinde Ankaralıların Kentlilik bilinci konusunda oldukça ileri bir düzeyde oldukları araştırma bulgularından çıkarılabilecek en önemli sonuçtur.

KAYNAKÇA BAL, H.(1999), Kent Sosyolojisi, Turhan Kitabevi Yayınları, Ankara. ERKAN R.(2010), Kentleşme ve Sosyal Değişme, 3.b.,Bilimadamı Yayınları, Ankara.

Sayı: 261 Ankara KELEŞ, Ruşen (2002), Kentleşme Politikası, İmge Kitabevi, 7. Baskı, Ankara, Nisan

GÜÇLÜ S. Ö. (2002), Kentlileşme ve Göç Sürecinde Antalya’da Kent Kültürü ve Kentlilik

KESKİN, E. B.- CİNDORUK, Y.O. (2013), “Kentleşme Sürecinde Bursa İçin Bir Sosyal Dönüşüm Projesi: Kentimiz Geleceğimiz”, Bursa’da Kentleşme Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Uludağ Üniversitesi Yayınları, Bursa, ss.181-197, 22-23 Eylül 2011, Bursa, Türkiye.

İSBİR E. G.(1991), Şehirleşme ve Meseleleri, 2.b., Gazi Büro Yay. Ankara.

KIRAY M. B.(2007), Kentleşme Yazıları, 3.b., Bağlam Yayınları, İstanbul.

KARTAL S. K.(1983), Ekonomik ve Sosyal Yönleriyle Türkiye’de Kentlileşme, Yurt Yayınları.

OZANKAYA , Özer (1975), Toplumbilim Terimler Sözlüğü, T.D.K. Yayınları, Ankara.

KARTAL, S. K. (1987), Kentleşme ve İnsan, T.O.D.A.İ.E. Yayınları, Ankara.

PARLAK B. (2011), Kamu Yönetimi Sözlüğü, MKM Yayıncılık, Bursa.

KELEŞ, Ruşen, Duru Bülent (2008) Ankara’nın Ülke Kentleşmesi Üzerindeki Etkilerine Tarihsel Bir Bakış, Mülkiye Dergisi, C. 32,

Web 1: https://www.ankara.bel.tr/files/3113/4726/7225/5-sosyodemografi.pdf

GÖKÇE, Birsen (1977), Gecekondu Gençliği, Hacettepe Üniv. Yayınları, Ankara.


Suluhan


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

122

21. YÜZYIL KENTLERİNİN YABANCILAŞMA SORUNU Arş. Gör. Vildan ARMAĞAN Aksaray Üniversitesi İİBF

Kentlerde var olan bir dizi sorunla her gün mücadele etmek zorunda kalan birey, içinde bulunduğu kente yabancılaşmakta, bireyin kente duyduğu aidiyet yok olmakta, kent kültür ve değerlerinden kopuş meydana gelmektedir.

İ

çinde bulunduğumuz yüzyılda dünya nüfusunun önemli bir kesimi kentlerde yaşamaktadır. Kentte yaşam pek çok yönden köyde olduğundan farklıdır. Kentin kültürel, ekonomik, örgütsel, demografik ya-

pısı kent toplumunu köy topluluğundan ayırmaktadır. Kentin sahip olduğu bu yapı, sanayileşmeyle birlikte, kente has sorunları da taşımaktadır. Gecekondulaşma, toplu ulaşım sorunları, kirlilik, yeşil alan yokluğu, plansız

yapılaşma, güvenlik kentin sorunlarından bazılarıdır. Son yıllarda bu sorunlara eklenmesi gereken önemli bir başka husus ise “yabancılaşma”dır. İnsan toplulukları temelde “ce-


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

123

maat” ve “cemiyet” olarak iki farklı özellikleri taşıyan gruplar şeklinde sınıflandırılır. Bazı teorisyenler tarafından cemaatler folk cemiyetleri ya da etnik cemiyetler, cemiyetler ise karmaşık cemiyetler ya da demotik cemi-

yetler olarak da adlandırılmıştır. Cemaat olarak nitelenen gruplar, ırk, etnik menşe ve kültür bakımından farklılaşmamış bireylerden meydana gelir. Bireyler arasındaki şahsi, sıcak, samimi bağlantılar üzerine kurulmuş olan

küçük homojen ve mahrem topluluklardır. Cemiyet olarak nitelenen gruplar ise ırk menşe, sosyo-ekonomik statü ve kültür sistemleri bakımından farklılaşmış, geniş ve heterojen topluluklarıdır.


124 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Burada cemaat özelliği taşıyan gruplar köy topluluklarında cemiyet özelliği taşıyan gruplar ise şehir toplumunda görülmektedir. Cemaat grupları, genellikle akrabalık ilişkilerine dayanan, kendi kendine yeten, dayanışmanın inanç ve kültür sistemleri ekseninde geliştiği, gelenek ve görenekleri sürdüren, arkadaşlık ve komşuluktan ileri gelen kuvvetli bağlara sahiptir. Cemiyet grupları, nüfus ve nüfus yoğunluğunun artmasıyla kendi kendine yetemeyen, giderek artan karşılıklı bağlılık, iş birliği ve iş bölümü ile gelişen bağlara sahiptir. Menfaatler ve işbirliği üzerine kurulmuş yapılardır. Bunlara bağlı olarak yabancılık kavramı cemiyetler içerisinde görülür. Kent mekan birimi olarak ise, kendisini çevreleyen kırsal alan ile olan politik, ekonomik ve sosyal ilişkiler bütünüdür. Kent, toplumsal açıdan bir örnek olmayan insanların görevli olarak geniş bir alanda, yoğun bir şekilde ve sürekli olarak bir yere yerleşmiş olması biçimidir. Kentler teorisyenler tarafından bu şekilde tanımlanmıştır. Peki, bugün kentleri ya da şehirleri

Kuzey Ankara Camii

https://www.ankara.bel.tr/index.php?cID=5545

tanımlarken neler söylenebilir? Türkiye kentleri için kent olma, kentleşme, sanayileşmenin köylere olan etkisi, sanayileşmenin kentlere olan etkisi, devamında gelişen kentleşememe veya çarpık kentleşme, gecekondulaşma öyküsünün başlangıcı Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar götürülebilir. Peki, neler değişti ve gelişti şehirlerde, özellikle büyük şehirlerde, dünden bugüne? 13 Ekim 1923’de Ankara başkent oldu, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilan edildi. 1930’da ilk belediye kanunu, 1966’da ise Gecekondu Kanunu yürürlüğe girdi. 1970’li yıllarda büyük kentlerin (o yıllarda İstanbul, Ankara ve İzmir) artan şehirleşme sorunları oldukça ciddi boyutlara ulaştı. Bunun neticesine 1982’de Anayasa’nın 127. Maddesine: “Kanun, büyük yerleşim merkezleri için özel yönetim biçimleri getirebilir.” bir hüküm eklenerek, büyükşehir yönetimi başlamıştır. 1999 yılına gelindiğinde ise ilk kentsel dönüşüm projesi örneği olan Ankara Dikmen Vadisi Kentsel Dönüşüm Projesi’nin birinci etabı tamamlandı. Halen farklı illerde kentsel dönüşüm uygulamaları devam etmektedir.

Bugün yaklaşık 78 milyon nüfusa sahip Türkiye’nin yaklaşık 72 milyonu kentlerde yaşamaktadır. Bunlar gibi, dünden bugüne bir dizi yasal düzenleme ve uygulamalar ile kentleşme süreci yönetilmek istenmiştir. Tüm bu gelişmelerle birlikte kent nüfusu ilk nüfus sayımının yapıldığı 1927 yılından itibaren her yıl artmıştır. Bugün yaklaşık 78 milyon nüfusa sahip Türkiye’nin yaklaşık 72 milyonu kentlerde yaşamaktadır. Köyden farklı bir toplum ve yaşam tarzına sahip kentler, pek çok farklı etmen ile gelişen “yabancılaşma” sorunu ile karşı karşıyadır. Yabancılaşma, sosyolojide insanın kendi doğasının bazı temel yönlerinden ve toplumdan uzaklaşması ya da kopması durumu olarak tanımlanmaktadır. Büyük şehir insanlarının başkalarına yönelik davranışları resmiyet ve çekingenlik içerir. Bunun sebebi yabancılık duygusundan ileri gelmektedir. Kırda yapılan geçim mücadelesi, kentte


125 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

insanlar arasında kazanma ve rekabet hırsına dönüşmüştür . Kentlerde var olan bir dizi sorunla her gün mücadele etmek zorunda kalan birey, içinde bulunduğu kente yabancılaşmakta, bireyin kente duyduğu aidiyet yok olmakta, kent kültür ve değerlerinden kopuş meydana gelmektedir. Toplumsal çevrenin içinde bulunduğu fiziksel çevreden etkileniyor olması literatürde kabul görmüş bir gerçektir. Kent, kalabalık, geniş ve heterojendir. Kentte işbölümü belirgin, ilişkiler resmidir. Kentte yaşayanlar paylaştıkları mekân içinde birbirlerine çok yakın ama manevi ve duygusal açıdan çok uzaktır. Bu değişiklik kentin büyüklüğüne, yoğunluğuna ve heterojenliğine bağlıdır. Diğer bir ifade ile nüfus arttıkça bireyler arası farklılaşma da artmaktadır. Kentlerde insanların büyük bir kısmının birbirine yakın civarlarda ve birbirlerini kişisel olarak tanımadan yaşamaktadır. Günümüzde kentli insan para ekonomisinin de egemen olduğu, herkesi ve her şeyi sayıya indirgeyerek; dakiklik, hesaplanabilirlik ve kesinliğin egemen olduğu, kendisi için hiçbir şeyin özel bir anlamının olmadığı, “bezgin tutum”un yaygın olduğu bir yaşam tarzı içerisindedir. Bu yaşam tarzının ilk unsuru para, pazarlama, tüketim ve rekabet olarak ekonomiktir. Ekonomik durum, insanlar arasında mesafeyi eşitleyen ve insanları nesneleştiren ve insanlar arasında gayri şahsi ilişkiyi oluşturan bir araçtır. Üreticiler tanımadığı tüketiciye yönelik üretim için kendi çıkarlarını ve müşterilerinin isteklerini hesaplamak zorundadır. Kentlerin büyümesi ve pazarların genişlemesiyle modern insan gittikçe daha hesapçı olmaktadır. Diğer unsur, kentte birbirinden farklı kültürlerin bir arada yaşa-

nıyor olmasıdır. Zamanla benzer kültürler bir araya gelerek kapalı topluluklar oluşturmuş ve diğer farklı topluluklardan kendilerini ayırarak, korunma amaçlı kayıtlıksızlık davranışı geliştirmiştir. Hakim kültür içerisinde ve belli noktalardan ondan bağımsız olarak gelişen alt kültür, kentler için söz konusudur. Kentte yaşayanların, kişisel özelliklerinin,

mesleklerinin, kültürel yaşamlarının ve düşüncelerinin, bu yüzden kırsal kesimde yaşayanlarınkine göre daha ayrı kutuplara ayrılmış olduğu gözlemlenebilir. Bu kutuplaşma insanlara çoğu zaman karşıdakinin yabancı olduğunu hissettirir. İş, meslek veya çalışma tarzları da farklılaşmaktadır. Geçmiş za-


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

126

manlardaki çalışma yaşamı, daha çok fiziksel emeğe dayalı, zahmetli ve yorucu olarak tanımlanabilir. Bunun yanında daha fazla ustalığa dayalı, kendi kendine yeten ve daha kolay kontrol edilebilen işlerdi. Bugün modern üretim tesisleri, büyük ofis ortamları, çağrı merkezleri ya da fastfood restoranları daha az fiziksel emeği gerektirebilir, ancak daha fazla kontrol sunmaz. Bundan dolayı yüksek oranda yabancılaşma yaratmaya devam eder.

Kent hayatının “mahallesi” diyebileceğimiz siteler ya da apartmanlar, bizlere toplumdan izole edilmiş hayatlar sunmaktadır. Kentte yaşayanların, ekonomik, mesleki ve toplumsal açıdan pek çok uyarıcıya, prosedüre ve soruna maruz kalması, kentte sinirleri hızla değişen bezgin ve tahammülsüz kişilerin artmasına neden olmuştur. Bu tahammülsüzlük ve bıkkınlık hali özellikle büyük ve kalabalık kentlerin sayısız dış temaslarının hem de insanların bizzat tanımadığı kişilere yönelik güvensizliklerinin getirdiği ihtiyatla açıklanır. Kentler daha çok üretim değil tüketim merkezidir. Üretim başka yerde gerçekleşir, kentler deyim yerinde

ise alışveriş merkezleri haline gelir. Köy cemaati için geçer olan herkesin herkesi tanımış olması gibi bir durum kentte büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Bu da mümkündür ki sosyal ilişkilerin niteliğinin değişmesine sebep olmuştur. İnsanlar birbirleriyle köyde olduğu gibi bir bütün olarak ilişkiye geçecek yerde kimliklerinin yalnızca bir parçası ile mesela öğretmen olarak, memur olarak satıcı ya da alıcı olarak vb. temas kurmaya başlamışlarıdır. Akrabalık, komşuluk hatta hemşerilik gibi gruplardan uzak olmak, yabancılaşan ruh haline neden olmuştur. Aynı zamanda çok sayıda insanın sıkış tepiş, dar bir mekân içerisinde yaşıyor olması sinir gerginliklerine neden olabilmektedir. İnsanların birbirine yabancılaşması sadece büyük ve kalabalık şehirler de değil şehirleşmeye yüz tutmuş tüm dünya kentlerinde aynıdır. Bugün New York’ta da sokakta saldırıya uğrayan bir kimseye insanlar kayıtsız kalmakta, Antalya’da da boğularak hayatını kaybeden birinin olduğu yerde, bir yanda yas tutulurken diğer yanda insanlar eğlenmeye devam edebilmektedir. Bu örnekler pek çok kent için çoğaltılabilir. Ancak amaçlanan, kentleri yaşanmaz bir mekân gibi gösterip; karamsar bir tablo çizmek

değil; yaşadığımız kentlerde bizim de bir parçası olduğumuz yabancılaşmaya dikkat çekmektir. Kentte yaşayan insanların sıradan bir gününü gözlemlediğimizde, sabahın erken saatlerinden itibaren bir koşuşturmacanın içerisinde ve her zaman bir yerlere yetişmek zorunda olduğunu görürüz. Kent adeta her gün muazzam bir hızla iki kez yer değişikliği yaşar, sabah ve akşam. Sabah toplu taşıma araçlarına binerken ya da trafikte ilerlerken, öğle yemeği molasında, akşam dönerken, kısaca evden çıkılan ilk dakikadan itibaren pek çok kişi ile muhatap olur, fakat yine pek çok kimseyi hiç tanımayız. Her gün gazete aldığımız, bilet aldığımız kimseler de, belki bir göz aşinalığının dışında, bizleri tanımazlar. Çünkü kurulması gereken ilişki geçici, tüketime dayalı ve resmidir. Şehir ekonomisi ve kurumları bunu gerektirir. Örneğin bir marketteki kasiyer ile hiç konuşmadan alışverişinizi sonlandırabilir, taksicinin yüzüne bile bakmadan seyahat edebilirsiniz. İnsanlar kendilerini, birbirlerine karşı gardını almış her an gelebilecek tehlikelere karşı tetikte olmak zorunda hissederler. İşte bu yabancılaşmış ruh hali, kişileri aynı zamanda birbirlerine karşı duyarsızlaştırmaktadır. Karşısındakinin kim olduğunu bilmemek yardımca muhtaç olana her hangi bir durumda


127

Daha da ötesi kent hayatının “mahallesi” diyebileceğimiz siteler ya da apartmanlar, bizlere toplumdan izole edilmiş hayatlar sunmaktadır. Artık, maalesef, pek çok kimsenin “Ev alma, komşu al.” gibi bir derdi yok, denebilir. Çünkü pek çoğumuz aynı site hatta aynı apartmanda yaşadığımız kimselere, tesadüfen karşılaştığımızda bile, selam vermekten imtina ediyoruz. Karşıdakini tanımıyor olmak, kimilerine göre, selam vermeyi gereksiz görmek için yeterli hale gelmiştir. Oysa sosyal medya hesaplarımızda onlarca kişiyi takip edebiliyor, onların yorumlarına vakit ayırabiliyoruz. En yakınımızda duran kimseleri tanımak, tanışmak için en ufak bir çaba harcamazken dünyanın diğer ucundan bir “takipçimizin” olması bizi çok mutlu edebiliyor. Bir yandan kentlerin “markalaşması” muazzam çaba harcanmakta, bölgesel, ulusal ve uluslararası cazibesi artırılmaya çalışmaktadır. Öte yandan ise o kentte yıllardan beri ikamet eden insanlar, yaşadıkları yerin tarih ve kültür mirasından bihaber, gezilip görülesi yerlerine dahi, bir kez olsun gitmemiş olabilmektedir. Kente aidiyet ve kentli

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

yardım etmemek için oldukça geçerli bir neden olarak görülmektedir.

olma bilinci azaldıkça, kent sakinlerinin birbirlerine ve yaşadıkları yere olan yabancılaşması artmaktadır. Günümüz kentleri, hızlı yaşam, yoğun çalışma temposu, kentin sorunları, tüketim alışkanlıkları ya da tüketimin başlı başına bir alışkanlık olması, artan nüfus, betonlaşmanın artması, izole edilmiş siteler, apartmanın mahremiyet duygusunu karşılamaması gibi pek çok unsur nede-

niyle, kişileri ister istemez bir yabancılaşma duygusuna ve sinir bozukluğu durumuna itmektedir. Bu yabancılaşma hali, yaşanılan kente ve diğer insanlara karşı duyarsızlaşma ile gözlemlenmektedir. Kent sakinleri her baş etmek zorunda olduğu sorunu bir tarafa bırakıp, yaşadığı yere biraz daha ait olmak için çaba harcamadığı sürece, yabancılaşma nesilden nesle aktarılacak gibi görünmektedir.

KAYNAKÇA Armağan, V. (2014). Toplum Mekan İlişkisi Açısından Kensel Dönüşüm: Yeni Mamak Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Projesi Örneği. Ankara: Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı. Borden, (. J. (2011). Mekanın Ötesi: Georg Simmel’in Yazılarında Mekansallık ve Kent. J. Ö. Dirlikyapan içinde, Georg Simmel Sosyolog, Sanatçı, Düşünür (s. 155-185). Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Güllüpınar, F. (2012). Kent Sosyolojisi Üzerine Bir Literatür Değerlendirmesi. Çağdaş Yerel Yönetimler Dergisi, 1-29. Türk, S. M. (2015). 20. Yüzyıl Kent Kuramları. Gazi Üniversitesi sosyal Bilimler Dergisi, 42-63. Weber, M. (2012). Şehir Modern Kentin Oluşumu. İstanbul: Yarın Yayınları. Yörükan, A. (2006). Şehir Sosyolojisinin ve İnsan Ekolojisinin Teorik Temelleri. Ankara: Nobel Yayıncılık.

Giddens, A., & Sutton, P. W. (2014). Ankara: Phoenix Yayınları. Giddens, A., & Sutton, P. W. (2014). Sosyolojide Temel Kavramlar. Ankara: Phoenix Yayınları.

Yörükan, T. (2012). Sosyolojik ve Sosyal Psikolojik Görüş Açısıyla Şehir, Konut, Mahremiyet. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları.


Hamamönü


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

130

İDEAL KENTLER ZİRVESİ Talha KÖS ŞAR Danışma Kurulu Üyesi

İdeal Kent; insanın içinde yaşamaktan mutlu olduğu, ferdin, ailenin ve toplumun fiziksel, sosyal ve manevi ihtiyaçlarının karşılandığı bunun yanı sıra bireyin diğer bireylerle, toplumla ve mekânla sağlıklı iletişim kurabildiği şehirdir.

B

ir ülkenin gelişmesi şehirlerin gelişmesi ile mümkündür. Günümüz dünyasında artık ülkelerden ziyade şehirler anılmaktadır. Bu çerçevede ülkemizin kat edeceği uzun bir süreç vardır. Bu süreçte ne yapabileceğimizi düşünüp

planladığımız 1. Uluslararası İdeal Kentler Zirvesi 11-12 Mayıs 2016 tarihlerinde Ankara Rixos Otel’de başarıyla gerçekleştirildi. Ev sahipliğini Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Melih GÖKÇEK’in üstlendiği Zirve’de

dünya şehirlerine damgasını vurmuş konukların katılımlarıyla özellikle kentsel dönüşüm sürecine katkı sağlayacak fikir müktesebatının en yetkin kurumlara ulaştırıldığını görmenin mutluluğunu yaşamaktayız.


müşahede etme şansına sahibiz. • Türkiye’de kentsel dönüşüm hamlesi doğru değerlendirilirse devrimsel nitelikte sonuçlar alınabilir. • Dünya şehirlerinde gerçekleştirilmiş başarılı uygulamalar bir referans ve çıkış noktası olabilir. Türkiye şehirlerinde ortaya konulacak vizyon ve hamlelerin, bölgesel yaşam tarzına toplum kültürüne özgün bir modelleme olması zaruridir. • Başkent Ankara’da gerçekleştirilen projeler, başta ANKAPARK olmak üzere, şehrin gelişimini tetikleyen ve adeta domino etkisi yaratan ‘’’Kentsel Gelişim Odağı’’ olma özelliğine sahip model bir uygulamadır. Bu yaklaşım ve vizyon Türkiye ölçeğinde ele alınıp geliştirilmelidir. • Türkiye Şehirleri nüfus dinamizmi açısından çok önemli bir avantaja sahiptir, bu bir güçtür ve iyi değerlendirilmelidir. • Şehirlerimiz geleceğimizdir. Şehirlerimizin gelişmesi ülkemizin gelişmesi demektir. Bu yüzden hepimiz elimizi taşın altına koymalıyız. Gerçekleştirdiğimiz İdeal Kentler Zirvesi’nde iki gün boyunca, toplam on bir saat süren müzakere ve sunumlar yapıldı. Bu programda Dünya’nın en iyi kentsel tasarımcılarının, mimarlarının ve planlamacılarının göz-

lemlerinden öne çıkan başlıkların bir kısmı şöyle: • Kentsel dönüşüm hamlesi Türkiye’nin geleceğidir. Sadece İstanbul’u ve Ankara’yı bile ele aldığımızda dünyanın en büyük organizasyonlarından birini

• Mesele milli bir meseledir, klasik tabiriyle memleket meselesidir. Bu yüzden şehirlerin doğru bir şekilde imarı ve ihyası için sadece yerel idareler değil tüm kurumlarımız, STK’lar hatta her bir vatandaşımız mesuliyet makamına ortak olmalıdır.

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

131


132 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

var olan planlama sistemi gerçekten amacına hizmet ediyor mu? Eğer ediyorsa şu soruların cevaplarını verebilmeliyiz; Şehirlerimizde aynı alanlarda neden periyodik olarak yenilemeler yapılıyor? Sadece kaldırımlarımızın defalarca yenilenmesi, planlama anlayışımızda devrimsel nitelikte değişimler yapmamız için yeterince güçlü bir sebep değil mi? • İdeal Kent; insanın içinde yaşamaktan mutlu olduğu, ferdin, ailenin ve toplumun fiziksel, sosyal ve manevi ihtiyaçlarının karşılandığı bunun yanı sıra bireyin diğer bireylerle, toplumla ve mekânla sağlıklı iletişim kurabildiği şehirdir. • Sadece binaların dönüşümüyle kentlerin dönüşmeyeceği gerçeğiyle mesafe almalıyız. • Dönüşümün önce zihinlerde başlaması gerektiğini çok iyi bilerek sürecin ilerlemesini sağlamalıyız. • Tüm bunların yanında ülkemizin mevcut şartları göz önünde bulundurduğumuzda iki önemli unsurun belirleyiciliğini gözlemlemekteyiz;

Diyalog ve toplumsal uzlaşı Geleceğin şehirlerinin inşasında ve ihyasında uzlaşının esas alındığı toplumsal mutabakatı ihdas etmek zorundayız. Meselelere tarafgirlikle yaklaşarak, bir yere varamayız. ‘’Bendensen her yaptığın doğru, benden değilsen ne yapsan bir önemi yok’’ anlayışıyla mesafe alamayacağımızın ve geleceğin şehirlerini mahkemelerde şekillendiremeyeceğimizin idrakine varmak suretiyle; medeniyet tasavvurundan neşet etmiş şehirlerimizin inşasını gerçekleştirebiliriz.

Koordinasyon Kentleri oluşturan başlıca ögeleri şu şekilde sıralayabiliriz; eğitim alanları, enerji yatırımları, altyapı, toplu konut, ulaşım, spor, sağlık yatırımları ve dahası. Ve bunların hepsi farklı kurumların yetkisinde olabilir. Bu çerçevede önümüzdeki süreçte, özellikle kurumlar arası koordinasyonun daha işlevsel hale getirilmesi adına düzenlemeler yapılması zaruridir. Uluslararası İdeal Kentler Zirvesi’nin en önemli özelliği; katılımcıların tamamının uygulamacı olması, tecrübe ettiği gerçek deneyimleri bu platformda paylaşması idi. Ülkemizdeki şehircilik anlayışına dair bu zirveden elde ettiğim şahsi gözlemlerim maddeler halinde şu şekilde sıralayabilirim:

Onlarca yıllık yanlışlar silsilesinin ortadan kalkmasının en önemli şartı, ülkemiz koşullarına uygun bir planlama devriminden geçer. PLANLAMA Şehircilik denince akla ilk gelen kavram planlamadır. Ülkemizde

Plansızca yapılan işler yüzünden ülkemizde bir savaşın verdiği zayiattan daha fazlasını kabullenmiş olmuyor muyuz? Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde seçimlerde aday olan belediye başkanı, kendi imar politikalarından bahsedemez, bahsederse de gülünç duruma düşer. Zira gelişmiş ülkelerdeki her şehrin adeta bir anayasa gibi kabul edilmiş planları ve yönetmelikleri vardır. Mesela Türkiye’de yol yapım işi hiç bitmez. Çünkü plansızlığın yanında, asfalt politikası sorunludur. Hâlbuki malzeme ve uygulama standartları değiştirilse sorun çözülecek, milyarlarca dolarlık zarardan Türkiye kurtulacaktır. Bizim şehirlerimizde var olan ilkel planlama anlayışından vazgeçmeden geleceğin şehirlerinin imarı ve ihyasında tam anlamıyla muvaffak olmamız mümkün değildir. Aynı eylemleri yaparak farklı sonuçlar alamayız. Yeni çözümler geliştirmeliyiz. Onlarca yıllık yanlışlar silsilesinin ortadan kalkmasının en önemli şartı, ülkemiz koşullarına uygun bir planlama devriminden geçer. Burada eleştirimiz bir kurum ya da kuruluşa değildir. Sistemin sil baştan ele alınması zaruridir. Şehirlere iki boyutlu bakan bir anlayışla, araziyi tam analiz etmeden masa başında yapılan imar planı uygulamaları, şehirlerimizi bugünkü kimliksiz haline getirmiştir.


133 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

İdeal Kentler zirvesinde müşahede ettiğimiz en önemli husus; Uzman yabancı konuklarımızın anlattıklarını kendi sistemimiz içerisinde değerlendirme kabiliyetine sahip olmayışımızdır. Ne merkezi hükümet kurumlarının ne de yerel idarelerin tam yetkili olmayışına, kurumlar arası koordinasyonsuzluğu da eklediğimizde işe sistemdeki tıkanmışlıkların ve eksikliklerin teşhisiyle başlamamız gerekiyor.

3 BOYUTLU KENTSEL TASARIM ANLAYIŞI Şehirlere iki boyutlu bakan bir anlayışla, araziyi tam analiz etmeden masa başında yapılan imar planı uygulamaları, şehirlerimizi bugünkü kimliksiz haline getirmişken bu yanlışta ısrar edilmemelidir. Artık ülkemizin başına bela olmuş, ilkel imar planı anlayışından bir an önce kurtulmalıyız, 3 boyutlu planlama ve kentsel tasarım anlayışına geçmeliyiz. Belediyelerde yapılan ilkel imar planı uygulamalarında, arazide binanın nasıl konumlandırılacağı, çekme mesafeleri, kat yükseklikleri gibi belirlenmiş maddeler var. Peki, bu binalar 3. boyutta nasıl olacak? Cepheleri nasıl şekillenecek? Biz şehirleri tasarım disipliniyle ele almıyoruz. Sadece nelerin yapılıp yapılamayacağına ilişkin kuralları belirtiyoruz.

STRATEJİK PLANLAMA Stratejik planlama olmadan yapılan fiziksel planlamanın ayaklarının yere basmayacağını İdeal Kentler Zirvesi katılımcılarından Bologna Belediyesi Planlama Koordinatörü Francesco Evangelisti’nin sunumunda ortaya koyduğu 2025 Bologna stratejik planlamasının genel kriterlerinden görebiliyoruz;

yenilikçi ekosistem

Fırsatlar

• Stratejik konum

Ekonomik güvenilirlik artışı

• Tarihi ve sanatsal mirasın, özel bir kentsel donanımla buluşması

Stratejik planlamanın, birleşik finans mekanizmalarına kabul edilmesinde bir araç olarak kullanımı

• Kapsamlı bir sosyal güvenlik ağı • Uluslararası düzeyde alt yapı olanakları

Küresel ve yerel zorluklar Küresel ekonominin yeniden yapılandırılması Ulusal yatırım engelleri Yaşlanan nüfus ve işgücü

• Pek çok sektörde Bologna’nın liderliği

Sosyal hizmetlere artan talep

• Güçlü akademik altyapı ve

Kamusal fonlamadaki azalma

Üretimdeki düşüş

Markaların başarısını daha fazla kazanıma dönüştürme Sadece bu örnekte bile kentsel planlamadan önce stratejik planlamanın ne kadar önemli bir parametre olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

KENT KİMLİĞİ İdeal Kentler zirvesinde yapılan sunumlarda tüm başarılı örneklerin temelinde kent kimliği kaygısını hissedebiliyoruz.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

134

Şehrin imajını etkileyen; her şehirde farklı ölçek ve yorumlarla kendine özgü nitelikler taşıyan; fiziksel, kültürel, sosyoekonomik, tarihsel ve biçimsel faktörlerle şekillenen; şehirliler ve onların yaşam biçiminin oluşturduğu; sürekli gelişen ve sürdürülebilir şehir kavramını yaşatan; geçmişten geleceğe uzanan büyük bir sürecin ortaya çıkarttığı anlam yüklü bütünlüğün korunmasındaki hassasiyet şehirlerin kimliğinin oluşmasındaki en önemli faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Kent kimliği, yaşadığımız kentin diğerlerinden ayrılması ve tanınmasını, yapılacak yatırımların standartlarının yükselmesini, hatta toplumsal duyarlılığın artmasını sağlayan en önemli unsurdur.

Zirvemizin bir diğer katılımcısı Danimarka, Kopenhag’dan Mimar Lone Wigers’da Bologna sürecine uyum sağlamak adına şehirlerdeki binaların kültürel mirasına, değerine sahip çıktıklarını belirtti. Eski binaları yenilerken kültürel kimliklerinin zarar görmemesine önem verdiklerini belirtti. Kopenhag’da kent kimliğinde önemli yer tutan bina yapılanmasını anlattı. Wigers, bazen tek bir binanın bile kendi içinde bir şehri barındırabileceği anlayışıyla sağlıklı, yaşanılabilir, sosyalleşme imkânları sağlayan, fonksiyonel tasarımlara önem verildiğini belirtti. Binaların içinde ulaşılabilir yeşil alanların önemine değindi. Ayrıca binaların içinde barındıracağı kafeler, kütüphaneler, atölyeler geleceğin yapılarının yegâne sos-

yalleşme merkezleri olacağını belirtti. 16. Yüzyıl’dan kalma binaların kültürel değerlerine zarar vermeden günümüze bütünleşmiş edildiğini bildirdi. Gerekli düzenlemeler yapılırken ortaya çıkan park sorununu ise otopark alanlarını bina altlarına yaparak çözümlediklerine değindi. Kopenhag’da denizden gelen rüzgâr ve halka açık yerlerin binalar tarafından gölgelenmemesini dikkate alarak imar düzenlemesinde bulunduklarını belirtti. Binaları etkili bir şekilde kullanmak için sıcaklığı içeri almadan gün ışığından azami derecede yararlanmayı hedeflediklerinden bahsedildi. Ayrıca binaların toplu taşıma merkezlerine ve havaalanlarına yakinliğini da önemsemişlerdir. Hem trafiği hafifletmek hem de sağlıklı yasam adına Kopenhag’da halkın bisiklet kullanmasını desteklemek için yolcuların trenlere bisikletleriyle binmelerine izin verilmiştir. Yeniliğe her zaman açık olduklarını, istenmeyen bir durumla karşılaşmamak için önceden planlamanın önemini, ayrıca bundan sonraki düzenlemelerinde hep küçük ve pratik yasamı hedeflediklerini belirtti.

SONUÇ Biz yoldaki taşı alıp kenara koymanın sadaka olarak kabul edildiği anlayışa sahip bir milletin mensuplarıyız. Her şeyi devletten ve belediyelerden beklemeyip, fert olarak mesuliyete ortak olduğumuz gün çok şey değişecektir. Bir hasta vücudunda problem olduğunu kabul etmezse, doktor onun tedavisine yardımcı olmakta zorlanır. İşte şehirlerimizde böyledir. Problemlerin doğru bir şekilde tanımlanmasıyla başlamalıdır her şey. Doğru teşhis beraberinde doğru tedaviyi getirir.

arkasında yatan sebeptir. Ülkemizde kentsel nüfus artışına ve daha fazla göçe maruz kalacak şehirlerimiz olacağı öngörülmektedir. Bu durum önümüzdeki yıllarda çevre, konut ihtiyacı, kirlilik, doğal alanların kaybolması, işsizlik, ulaşım ve trafik gibi çözüme muhtaç problemleri daha sık ve ağır bir biçimde karşımıza çıkartacaktır. Şehirlerimizin gelişimi adına, gelecek nesiller adına hepimiz ayrı ayrı fertler olarak mesuliyet makamının bir parçasıyız.

Zirve katılımcılarından Rotterdam Belediyesi’nden Hamit Karakuş’un belirttiği üzere 2050 yılında nüfusumuzun %70’i kentlerde yaşıyor olacak. Bunun sebeplerini tahmin etmek güç değildir; sanayileşme, eğitim, hizmet sektörünün gelişmiş olması. Özetleyecek olursak insanların daha iyi bir gelecek beklentisi kentsel nüfusun artmasının

Şehirlerimizin geleceğine ışık tutulan 1.Uluslararası İdeal Kentler Zirvesi’ne ev sahipliği yapan ve desteklerini esirgemeyen Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Sn. Melih GÖKÇEK’e zirve koordinatörü olarak, İcra Kurulu Başta olmak üzere tüm emeği geçenler adına teşekkür ediyorum.


Kore'de Savaşan Türkler Anıtı


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

136

BETON DUVARLAR ARASINDA GÜLLER AÇTI 15 Temmuz Gecesi Ankara Selim YALÇIN

Devletin ve hükümetin merkezi olarak Ankara 15 Temmuz darbe girişiminin ana hedefiydi.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

137


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

138

B

u mütevazi yazının başlığı rahmetli Erdem Bayazıt’ın 1966 yılında Nuri Pakdil’e ithafen yazdığı Birazdan Gün Doğacak şiirinde geçen bir beyitten mülhemdir. Rahmetli Bayazıt sanki elli yıl önce 15 Temmuz’un kahramanlarını müjdelemiş gibi yazmış şiirini Maraş’ın seyre koyulduğu yüksek bir tepesinden... Ruhu şad olsun! Şimdi siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü Çatlayacak yalanın çelik kabuğu Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu.

Aslında normal bir Temmuz gecesiydi. Birçok insan yaz tatilindeydi; tatilde olmayanlarsa işlerinden dönmüşler haftanın yorgunluğunu atmak üzere akşam dinlenmeye hazırlanıyorlardı. Saatler dokuz buçuğa doğru ilerlemeye başladığında bazı TV kanallarında Boğaz Köprüsü’nde askerî birliklerin tanklarla yolları kestiği garip görüntüler yayınlanmaya başladı.

Ne olduğunu anlamaya çalışanlar sosyal medyada tahminler yarıştırmaya başlamıştı. Uçakların gece vakti Ankara semalarında ses duvarını zorlayan dalışlara başlaması, yaşanan anormal durumun bizi kabul edilmesi zor bir gerçekliğe götürdüğünü haykırıyordu: Darbe oluyordu! Yirmi birinci yüzyılın 16. yılında Türkiye’de yine darbe oluyordu. Darbeye aşina olan nesiller “Allah

Saatler dokuz buçuğa doğru ilerlemeye başladığında bazı TV kanallarında Boğaz Köprüsü’nde askerî birliklerin tanklarla yolları kestiği garip görüntüler yayınlanmaya başladı.

Birazdan Gün Doğacak Nuri Pakdil’e Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana O inanmışlar çağının. Zaman akar yer direnir gökyüzü kanat gerer Siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde Karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz Soluğunuz umutsuz ceylanların gözyaşına sünger.

Bizi tutan bir şey varsa dirilten o sensin Üzerinde uyuduğumuz yavru kuşların tüy renkli sıcaklığı. Ey damarlarımızda donan buz yüzlü heykeller beldesinden Yıkıntılar sonrası sığındığım şefkat anası Ey dağları yerinden oynatan ses ey mermeri toz eden rüzgar Ey alemi donatan ışık toprağa can veren el. Gün olur toprak uyanır uyanır böcekler Sarı bozkır titrer çıplak dağlar yeşerir gök yıkanır kirli dumanlardan Su coşar deniz kabarır canlanır ölü şehirler Yemyeşil bir rüzgar eser yıldızlar arasından.

Gün doğar rüzgar eser bulut dolanır Rahmet şarkısı söyler yağmurlar Alnınız en soylu isyandır demir külçelere Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde.

Şimdi siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü Çatlayacak yalanın çelik kabuğu Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu.

Ey bizim sabır yüklü toprağımızın kutsal ağacı Sen bize hayatsın umutsun mezarlar kadar derin

Erdem Bayazıt (Güzlek, Kahramanmaraş 1966)


139

Devletin ve hükümetin merkezi olarak Ankara 15 Temmuz darbe girişiminin ana hedefiydi. Darbe girişiminde öncü rol üstlenen birliklerin çoğu Ankara ve çevresindeki birliklerden oluşuyordu. Sonradan anlaşıldığı üzere darbenin komuta merkezi de yönetim erkinin yer aldığı binalara bir kaç kilometre mesafede ülkemizi düşman saldırılarından korumak üzere en gözde birliklerin yer aldığı Akıncı Hava Üssü idi. Ankara semalarını Ankaralılara karşı işgale girişmiş olan Türk F16’ları milleti korkutma aşamasını geçip artık etrafa bombalar bırakmaya başladıklarında bu darbenin, milletimizin maruz bırakıldığı diğer darbeler silsilesinden bayağı farklı ve “düşmanca” olduğu ortaya çıkacaktı.

Ankara’da darbecilerin ilk hedefi Gölbaşı’ndaki Polis Özel Harekât merkezi oldu. Milletimizin ödediği vergilerden alınan ve milletimize hizmet etsinler, ülkemizi düşmanlara karşı korusunlar diye yıllarca özene bezene yetiştirilen pilotlarımız yine milletimizi korumakla görevli Özel Harekât Kuvvetlerine lazer güdümlü bomba atarak 52 polisimizi şehit ettiler. Darbe harekâtının ilk sahnesi Genelkurmay Başkanlığı idi. İçerde yaşanan karmaşa; üst düzey komutanların darbeye katılmaması ile başlayan kırılma anı dı-

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

kahretsin, yine mi?” “yok artık, daha neler!” diğerleri “ama neden” diye şaşkınlıklarını gizleyemezken; ülkemizin darbe tarihini bilmeyen yeni nesiller “darbe ne?” “kendi ordumuz mu?” “nasıl yani?” gibi naif suallerle şaşkınlıklarını gizleyemediler.

şarıya taşan çatışma sesleri, ambulanslarla halka yansımıştı. Ankara’da darbecilerin ilk hedefi Gölbaşı’ndaki Polis Özel Harekât merkezi oldu. Milletimizin ödediği vergilerden alınan ve milletimize hizmet etsinler, ülkemizi düşmanlara karşı korusunlar diye yıllarca özene bezene yetiştirilen pilotlarımız yine milletimizi korumakla görevli Özel Harekât Kuvvetlerine lazer güdümlü bomba atarak 52 polisimizi şehit ettiler. Ardından hedef Ankara Emniyet müdürlüğü idi; orası da bombalandı. Bu arada Milli İstihbarat Teşkilatı da ateş altına alınmış; bir grup helikopter de orayı kuşatma altına almıştı. 15 Temmuz gecesi Ankara’da darbe girişimi işte böyle başladı. Halkımızın hangi siyasî fikir ve görüşte olursa olsun sözleşmiş gibi beraber hareket ederek sokaklara çıkmaya başlaması, Cumhurbaşkanımızın zamanlı çağrısı bu süreçte yerel ve sivil güçlerin hızla organize olarak insanları yönlendirmeyi başarması darbecilerin karşısına çok hızlı bir şe-

kilde sivil bir kitle çıkmasını sağladı. Cumhuriyet tarihimizde olmayan bir şey daha oluyordu; Türk halkı kendisine darbe yapmaya çalışan ordudaki bir başka kitleye karşı koyuyordu. Silahsız bir şekilde, bayraklarla... Bu kritik noktalarda yaşananlar Ankara’nın 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra tekrar bir darbeyle yüz yüze geldiğini gösteren tarihi anlardı. Türk ordusu kendi halkına, sivillere, güvenlik güçlerine, meclisine silah sıkıyor bombalar atıyordu. Bu görüntüyü veren ordu mensuplarının Ordumuzun hepsini temsil etmediği, içerdeki FETÖ mensuplarının bir kalkışması olduğu anlaşıldı anlaşılmasına ama artık millet kendi ordusu ile karşı karşıya gelmişti. Ayakta, sokakta, meydanlarda olan halktı – darbeye silahsız karşı duran. Ankara Cumhuriyet tarihinin demokrasi tecrübesinde darbelerin organize edildiği şehir, darbeye maruz kalan şehir, darbeler sırasında ele geçirilmek istenen şehir, devletin beynini misafir


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

140

ettiği için darbelerle acı çeken bir şehir olarak olumsuz tecrübeler yaşamıştı. Cumhuriyet tarihimizdeki darbelerin “anası konumundaki 1960 darbesi Ankara’yı gafil avlayıp kansız ele geçirmişti ama daha sonra akıttığı kanlar bütün siyaseti ve milletin maşeri vicdanını öyle derinden yaraladı ki kimse o günleri hatırlamak istemedi on yıllarca. 1980 darbesi de yine bir gece vakti hayata geçmiş yönetime yani Ankara’ya el koymuş, 1960 darbesinde olduğu gibi Yüce Meclis’i de kapatmıştı. Hayır, daha doğrusu bu darbeler bir taraftan Atatürkçülük adına Gazi Mustafa Kemal’e Atatürk sıfatını veren Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni kapatmışlardı. Milli Mücadele’nin yürütüldüğü Meclis’in darbelerde ilk hedef olması, milletin iradesine kilit vurulması bir tesadüf olmasa gerek. 2016 yılında yapılan darbe girişimi Meclis’i kapatmayı bile düşünmemiş olsa gerek ki birkaç defa bombalamayı tercih etmişti. FETÖ kendi meclisini bombalayarak tarihe geçen tek cunta olsa gerektir.

Kendisi de gazi ünvanını bir kez daha hak eden yüce meclis İstiklal Madalyası’nı Ankara’ya tevdi ederek 15 Temmuz gecesi yaşanan dramatik mücadeleyi tarihe perçinlemelidir. 15 Temmuz gecesi hem cumhuriyet tarihimiz açısından hem de demokrasi tarihimiz açısından tam bir dönüm noktası oldu. Bu dönüm noktasının merkezi de kuşkusuz Ankara’ydı. En şiddetli ve kapsamlı saldırıların yaşandığı yer olan Ankara, 15 Temmuz gecesi darbeye ve darbecilere direnirken en çok şehidi veren ilimiz oldu. En çok yaralı da yine Ankara’daydı. 15 Temmuz gecesi Ankaralılar demokrasi tarihine

altın harflerle geçecek bir direnişin kahramanları oldular. Gazi Mustafa Kemal’in başkent olarak seçtiği ve Gazi Üniversitesi’ni hediye ettiği Ankara artık gazi bir şehirdi. Bu anlamda eğer 15 Temmuz gecesi mücadelesi bir hürriyet mücadelesi ise, ki öyle, Ankara 21. yüzyılın istiklal madalyasını hak etmiştir. Kendisi de gazi ünvanını bir kez daha hak eden yüce meclis İstiklal Madalyası’nı Ankara’ya tevdi ederek 15 Temmuz gecesi yaşanan dramatik mücadeleyi tarihe perçinlemelidir. 15 Temmuz gecesi Ankaralılar ve tabi ki bütün Türkiye, demokrasiyi, özgürlüğü, insan gibi yaşamayı, kendi kaderini tayin etme hakkını en az diğer gelişmiş demokratik ülke vatandaşları kadar hakettiklerini bütün dünyaya göstermişlerdir. Bunun için verilen canlar bu toprakların ve milletimizin hakettiği hürriyetin ebediyete uzanan şehadetleridir. 15 Temmuz gecesi ve 16 Temmuz günü yaşananlar Ankara’da bir darbenin gerçekleşmesinin önüne geçen olağanüstü olaylar zinciriydi. Ankaralılar o gece bir yandan Meclis’lerine koştular; Birinci Dünya Savaşı sonrasında ülke işgal altındayken Milli Mücadelenin yürütüldüğü gazi meclislerini korumaya... Meclis bom-

balanırken milletvekilleri içerdeydi milletin kendisi de dışarda darbeye direniyordu...

O gece bütün Türkiye’de olduğu gibi Ankaralılar Hacı Bayram Veli’nin torunları olduklarını, tarihten gelen onurlu kimlik ve şahsiyeti hâlâ dipdiri içlerinde tuttuklarını yine tarihimize ispat ettiler. Bir yandan da Cumhurbaşkanlığı külliyesine koştular - siper oldular; Emniyet Müdürlüğü binasına yürüdüler, Genelkurmay’ın önüne yığıldılar tankları durdurmaya çalıştılar; havalanına koştular Cumhurbaşkanı Ankara’ya inerse diye... Askeri birliklerin önüne yığıldılar tanklar kardeşlerimizi vurmasın diye; Kazan’da tarlalarını ateşe verdilerduman olsun darbeciler uçak kaldırıp milleti bombalayamasın istediler. Ankaralılar 15 Temmuz gecesi sabaha kadar bütün demokratik dünya başkentlilerine örnek olacak bir fedakârlıkla, kahramanlıkla hürriyetlerine ve devletlerine sahip çıktılar. O gece Ankara sokaklarında olanların şahitlerinden birisi şöyle anlatıyordu:


O kara gece başladığında CNN’de bir tartışmayı izliyordum. Yine her zamanki gibi partiler arası kavga ve ülkenin içine düştüğü terör sarmalını konuşuyorlardı. Birden uçak sesleri duymaya başladım. 14 yaşından beri Türk ve Dünya silahlı kuvvetlerini ve savunma sanayilerini çok yakından takip ediyorum. Konu hakkında büyük bir bilgi birikimine sahip olduğumu düşünüyorum. Bu ses genelde Ankara üzerinde duyduğumuz yolcu uçağı sesi değildi. Bu F16 sesiydi. Gecenin bu saatinde uçuyor olması çok garipti. Daha da garibi uçak sayısının birden fazla olmasıydı. Alçak uçuş yapmıyorlardı ama sanki şehir üzerinde eğitim uçuşu yapıyor gibiydiler. Ama bu imkansızdı. Ankara üzerinde bir savaş uçağının bu şekilde uçması ancak Zafer bayramında olabilirdi. ... Son dönemde yaşanan terör eylemlerinden sonra sıranın TBMM’de ya da Başbakanlık’ta olduğuna dair dedikodular dolaşıyordu Ankara’da. Sesler birden yoğunlaşmaya başladı. Uçakların sayısı her geçen dakika artıyordu. Bu arada gözüm ekrana kaydı tekrar. TV’de konuklar konuşurken birden ekran ikiye bölündü ve boğaz köprüsünde köprünün gidiş kısmını kapatan tanklar göründü. Uçaklar tanklar neler oluyor böyle? Bu nasıl bir terör önlemi diye kendi kendime sormaya başladım. Resmen darbe oluyordu. O sırada uçaklar alçalmaya ve hızlarını arttırmaya başladı. Dikmen semalarından Kızılay’a doğru hızla alçalıp yükselmeye başladı. Hemen aşağıya indim. Bahçeye çıktım. Sesler korkunçtu. Uçağın biri alçalıyor, bir diğeri yükseliyordu. Bahçenin Kızılay’a doğru olan köşesine gittim. Genel Kurmay kavşağında ambulansların yanıp sönen ışıklarını gördüm. Onlarca ambulans ve polis arabası… derken polis araçları Dikmen yokuşundan aşağı sirenlerle geçmeye başladı. Onları peşi sıra ambulanslar takip ediyordu. Bu sırada arkadaşlarımı aradım. Çocuklarımı, eşimi babama emanet ettim. Helallik istedim. Sabah bambaşka bir ülkeye uyanabilir, ölebilir yada tutuklanabilirdim. O sırada garip bir şey oldu. Dikmen yokuşundan aşağı ellerinde bayraklar bulunan insanlar araçları ile aşağı doğru gitmeye başlamışlardı. Bu dediğim sayın Cumhurbaşkanımızın çağrısından önce idi. Bu arada çatışma sesleri iyice artmaya ve F16 ların uçuşları ve dalışları artık doruk yapmaya başlamıştı. O sırada TRT’yi basan hainler darbe duyurusu yapmışlar; haberler sosyal medyadan akıyordu. Başbakanımızın ve Cumhurbaşkanımızın konuşmalarını dinledim. Emir gelmişti. Meydanlara inecektik.

Eşime böyle bir ortamda telefon dinlenmesi yapılabileceğini, kendisini benim arayacağımı söyledim. Böylece onları daha fazla telaşlandırmayacaktım. Evden çıkıp aşağıya doğru yürümeye başladım. Uçaklar acımasızca tepemizden süratle geçiyordu. Halk aşağıya akıyordu. Arabalarıyla, motorlarıyla, otobüslerle ve yürüyerek. Korna çalıyorlardı, tekbir getiriyorlardı. Yüz ikiyüz metre yürüdüm bir baktım bir minibüs süratle geliyor. Durdu. Herkesi topluyordu. Hadi diyordu hadi çabuk doluşun. Uçaklar Kızılay’a Meclis’e doğru dalışlar yaparken minibüsler, arabalar motorsikletler de meydanlara akıyordu. Hepimiz tekbir getiriyorduk. Allah-u ekber! Allah-u ekber! Korkmuyordum. Garip bir duygu. Düşündüğüm tek şey bugün başaramazsak yarın ülkemin olmayacağı idi. Başaramazsak evlatlarım ailem olmayacaktı. Bugün ölmeyeceksem yaşamanın ne anlamı vardı ki. Evlatlarımın yüzüne, beni buraya getiren adamın yüzüne nasıl bakardım ki. Hayır korkmuyordum. Bugün korkma günü değil ölme günü idi. Böyle indim Meclis yakınlarına. İner inmez başladı hengame. Meclisin üzerinde kapkara bir Sikorsky. İnmeye çalışıyordu. Aşağıda polis arakadaşlar ellerinde ne varsa helikoptere sıkıyordu. İnemedi, geri çekildi. Dikmen kapıya gittim. Yaklaştırmadı güvenlik, içeriye almadılar. Yolun ortasında dikildim, bağırdım, küfürler savurdum bize silah sıkanlara, yuhladım hainleri ve ihanetlerini. Genel Kurmay kavşağı resmen yanıyordu, halk demirlerine dayanmıştı. Çatışma çok ağırdı. O sırada bir F16 öyle süratli ve alçaktan uçtu ki, sonik patlama oldu. Duvarın dibine sindik. Sokak lambaları patladı. Yaklaşık iki üç dakika sonra bir Cobra helikopteri geldi. Ve bizi taramaya başladı. Biliyor musunuz Cobra’nın topu 20 mm dir. Dakika da bin mermi atabilir. Her beş mermiden biri izli mermidir, parlar. On belki de yirmi parlak mermi saydım. Yani yüzden fazla mermi attı hain. Herkes yere yattı. O anda yanımdaki biri ayağa kalktı ve helikoptere doğru çığlıklar atmaya başladı “sık durma sık ...” diye bağırdı. Aşağıda Genel Kurmay çevresindeki halk helikopteri yuhaladı. Daha bir cesurlaştı herkes. Kalktım çok sevdiğim bir dostumu aradım “bu adamlar vatanın evlatlarını öldürüyor. Bizi biçiyorlar” diye bağırdım. Sonra Genel Kurmaya doğru inmek istedim. Duvarın dibinden aşağıya doğru yaklaştım. Tam o sırada karşı caddede bir adamı gördüm. Sağında solunda kimse yoktu; öylece yürüyordu. Adamcağız birden yere düştü. İnlemeye başladı. Karın kısmından vurulmuştu ve yerler kan içindeydi. Hemen oraya doğru hareketlenme oldu. Adamcağızı yerden alıp bir araca taşıdılar. Çok canım yandı o anda. Sonra telefonumla kavşağı ve olanların görüntülerini kaydetmek istedim. Adamcağızın vurulduğunu görünce Dikmen kapıya doğru çekilmiştim. Telefonumun video kısmını açtım ve çekime başladım. Daha henüz sekiz on saniye geçmemişti ki bir F16 korkunç bir gürültü ile alçaldı ve ardından inanılmaz bir patlama oldu. Savruldum ve duvara çarptım. Kendimi kontrol ettim, iyiydim. Afalladım ama hemen ayağa kalktım. Her yer mavi gri bir duman içindeydi. Dikmen kapıdaki polisler yerlere savrulmuşlardı, inleme sesleri geliyordu. Sendeledim tekrar. O anda aşağıdan ağır makinalı tüfek sesleri gelmeye başladı. Halk polisi destekleyen sloganlar atıyordu.

141 ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

* Ankara’da üç büyük patlamaya tanıklık ettim. İstanbul’da yaşananları duydum. Acı çektim, öfkelendim, ağladım. Düşman hep tekti; PKK veya DAEŞ. “Devletim güçlüdür, hepsinin hakkından eninde sonunda gelecektir” diye düşündüm hep. Ama o gece yaşadıklarım tamamen başkaydı. Kendi elinle yetiştirdiğin, yurdunu korusun diye milyarlarca para döktüğün, canın gibi esirgediğin ordunun içine sızmış bir örgüt yine tüyü bitmemiş yetimlerin hakkıyla alınan ve kendilerine emanet edilen uçaklarla, tanklarla seni can evinden vuruyordu. Aklın, yüreğin alacağı bir şey değil.


ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

142

İşte 15 Temmuz gecesinin bende bıraktığı hatıra. 5.5 yaşında bir kızın o geceyi Ankara’da sokaklarda geçiren babasına çizip gönderdiği resim.


Bize düşen bunu hep hatırlamak ve o gece Ankara’nın darbecilere karşı verdiği mücadeleyi bizden sonraki nesillere hakkıyla taşımaktır. Tekrar Erdem Bayazıt’ın şiirlerinden birine dönecek olursak. 15 Temmuz gecesi Ankara ve tabi bütün Türkiye’de yaşananlar bir dirilişi muştuladı bize.

Diriliş Saati Ey bir emre hazırlanan simsiyah gecede Karanlığı emip emip de gebe kalan Ey her depremden sonra biraz daha doğrulan Herkesin Veba girmiş bir şehrin hem halkı Hem seyircisi olduğu bir günde Kızılay Meydan Fotoğrafları

Ahmet Bulat

143

Damla damla değil oluk oluk kan aktı o gece zafere götürdü milletimizi, yeniden dirilişin kapılarını araladı. Zifiri karanlık bir geceyi, silahlarla, depremlerle savrulan bir geceyi muştuya dönüştürdüler. Damla damla değil oluk oluk kan aktı o gece zafere götürdü milletimizi, yeniden dirilişin kapılarını araladı.

Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke. Her damlası bir zafer müjdecisi Bir posta eri gibi Yağmur yüzümüze değince Çıkacağız yola. Çıkacağız yola Hesap günü gelince Yağmur yüzümüze değince Güneş bir mızrak boyu yükselince. Erdem Bayazıt

ŞEHİR ARAŞTIRMALARI MERKEZİ

Ankaralılar 15 Temmuz gecesi demokrasinin yukardan inme bir fantezi olmadığını; Türkiye tecrübesinin bir taklit değil organik bir tavır olduğunu dünyaya gösterdiler.


Şehrin kapıları, şehrin kültürünü, kimliğini, ufkunu yansıtır. Ziyaretçilere zarif bir merhaba der.

2014

Esenboğa Giriş Kapısı

Ankara’yı dünyaya bağlayan kapı



ŞAR DERGİSİ