Issuu on Google+

/56

e t e z r e niv

ü

larız! a p b o a t b k i n u _Pikn en seve sır bir oyunc k k ı n a _Biz uy hsına münha şa _Nev-i

zete


Sayı: 56 / 2014 Genel Yayın Yönetmenleri Günseli Naz Ferel Yazı İşleri Ali Berhan Memişoğlu

PİKNİK TOP

Demet Açıkgöz Oğuzhan Karakaş Yazılar Nesil Arıyürek, Berkay Öktem Selin Tunca, Mert Ofluoğlu Efe Metin Demiralp Merve Kocakıran

BİZ UYANIKKEN SEVEN BABALARIZ!

Arka Kapak: Demet Açıkgöz

NEV-İ ŞAHSINA MÜNHASIR BİR OYUNCU

Teşekkür Sarper Durmuş Halil Nalçaoğlu Aylin Dağsalgüler Tasarım Erdal Özbek

İNGİLİZ KOMEDİSİ SEVENLERE

İletişim Fakültesi Öğrencileri tarafından hazırlanmaktadır. Üniverzete’yi Takip Edin: Twitter: http://goo.gl/4WDwpo

Facebook: http://goo.gl/jx7hxb

/ifbilgi

@ifbilgi

AŞK KOKUSU

LADY GAGA DA BİZİ GÖRECEK Mİ?


Türkiye siyasetinde kavga gürültü bitmiyor. Demokratik siyasetin en tabii hak olarak tanıdığı toplantı ve protesto hakkı hükümet tarafından her alanda gasp ediliyor. Artan gerilim yalnızca Euro ve Dolar kurunu yükseltmiyor, kaybedilen canları da çoğaltıyor. Kutuplaşmadan ve gerilimden siyasi yakıt ikmal edenler, 31 Mayıs 2013’ten beri kaybedilen her canın baş sorumlusu olarak karşımızda duruyor. Türkiye yine gergin bir işçi bayramı yaşayacak. Başbakan Tayyip Erdoğan başta olmak üzere devletin tüm birimlerinin Taksim’de 1 Mayıs mitingini yaptırmama adına teyakkuz halinde olması endişe verici sonuçlar doğurabilir. Gezi olaylarında gördüğümüz kadarıyla bu şiddet sarmalından rahatsız olan polis memurları emniyet teşkilatı içinde mevcut. İşçileri birbirine kırdırmaya müsaade etmemeli. Ay başında banka hesaplarına bakan herkesin beyaz yakalı, mavi yakalı ve her ne unvan taşırsa taşısın işçi olduğu bilinciyle, tüm emekçilerin 1 Mayıs bayramını kutlarız.

üniverzete


4

Piknik Top Havaların ısınmasıyla birlikte herkesin kendini dışarıya attığını görüyoruz. Hem doğayla iç içe olmak hem de az parayla güzel bir gün geçirmek isteyenler içinse piknik yapmak adeta bir nimet. İstanbul’un betonlaşmışlığından arınmış mini piknik listesi için buraya buyrun! Nesil Arıyürek

Şüphesiz tüm piknikseverlerin vazgeçilmezi Caddebostan Sahili’ne Avrupa Yakası’nın en uç noktasından bile koşa koşa gittiğimi bir ben bilirim. Aklınızda piknik yapma fikri yoksa bile yakınlardaki marketten birkaç şey alıp hemen piknik moduna geçebiliyor oluşunuz Caddebostan Sahili’nin en önemli artılarından fakat etrafınızdaki tam teşekkürlü piknikçileri kıskanmak da buna dahil oluyor. Özellikle bisiklet, paten sürüşü ve evcil hayvan gezdirmesi için de çok ideal bir yer olduğu için mini listemizin başında elbette burası yer alıyor. ‘’Büyük havuzun orada mı buluşalım, yunuslu havuzun orada mı?’’ Belki birçoğunuz direnişten önce Gezi Parkı’nın varolduğunu bile bilmiyordunuz ama daha sonra çadırlı günleri özlediğinize eminim. Dünyanın sayılı direnişleri arasına giren bu tarihi olayın bir parçasıydıysanız o günleri hatırlamak


5

Caddebostan Sahili

ve tekrar yaşatmak istemek de en doğal hakkınız oluyor. Bu yüzden hazırladığınız yiyecekleri yemek, kitap okumak, doğayı seyretmek, eski günleri unutturmamak için Gezi Parkı’nı ikinci sıraya alıyoruz. Belgrad Ormanı’nın her köşesi ayrı güzelliklerle dolu ve özellikle koşmak, tempolu yürümek, bisiklet sürmek isteyen insanlar bu güzelliklerin her metrekaresinden faydalanma imkanı buluyor. İstanbul’un neredeyse en yeşil ve büyük ormanlarından biri olan Belgrad’dayken büyük bir metropolde yaşadığınızı unutabilirsiniz bile. Farklı farklı konseptleriyle her piknikseverin en az bir kere uğraması gereken bir yer. Maçka’da buluşmak isteyen herkesi Maçka Demokrasi Parkı’na bekliyoruz. İçerisindeki kocaman ‘’süs’’ havuzu içine girme isteği uyandırdığı için piknik yaparken kendinizi tutmanız biraz zor olabilir fakat size

Gezi Parkı


6

Belgrad Ormanı

güveniyorum. Ayrıca köpekli piknikseverler için ek olarak köpek sosyalleştirme alanı da mevcut. Ulaşım konusunda da oldukça kolay bir yer olmasıyla birlikte şehrin yoğunluğundan kaçmak için çok iyi bir fırsat. Ortaokul yıllarında okul gezilerinin en popüler yeri olan Büyükada haftasonu çok kalabalık olması nedeniyle pek tercih edilmese de haftaiçi kaçamağına elverişli olan insanlar için güzel bir seçenek. Hem küçük bir tatil havası yaratmak için hem de günübirlik doyasıya bisiklete binmek için oldukça tercih edilen bir yer ve piknikçiler için de özel bir yeri olması sebebiyle listemizin sonunda yeralıyor.

Büyükada


7

Ma癟ka Demokrasi Park覺


8

BİZ UYANIKKEN SEVEN BABALARIZ! Yirmi yaşındayım ama onunla tanışıklığımız on küsur yılı bulur. Yani benim Metin ağbim, benim öncemi bilir. Ben küçüktüm tabii onu tanıdığımda, o da bayağı büyük. Yani o hep büyüktü. Merak ettim ben de onun bilmediğim öncesini, yani çocukluğunu, babasıyla ilişkisini. Sonra onun ilk kez baba oluşunu, kendi çocuklarıyla ilişkisini. Dedim ya, ben onu tanıdığımda çocuktum, o hem abi, hem mizahçı, hem yazar, şairdi. (Aynı zamanda bir döneme damga vurmuş Öküz, Hayvan gibi dergileri çıkararak ezberi bozmuştu. Şimdi de Ot dergisiyle başka bir kanal açıyor.) Ben daha fazlasını merak ettim; bilmediklerimi. işte geriye kalanlar. Berkay Öktem


9

Abi sen benim çocukluğumu biliyorsun ama ben senin çocukluğunu bilmiyorum. Biraz çocukluğundan bahseder misin? Ben o dönemdeki çoğu çocuk gibi gurbetçi çocuğuydum. Erzincanlıyız. Babam İstanbul’da çalışıyordu. Bayramlarda gelirdi, o zamanlar görüşürdük. Daha sonra babam köye yerleşti, ben İstanbul’a geldim. Zaten erken öldü babam, onunla yaklaşık beş yılı birlikte geçirdik. Çekirdek aile tadı yaşayamadık. Beş yıl gördüm ama hani derler ya çocuğunuza kaliteli zaman ayırın diye, kendiliğinden öyle bir durum oldu. Babamın her halini gördüm. Az geldi ama öz oldu. Babanı az görmenin çocuklarına davranışında bir etkisi oldu mu? Çok erken yaşta tam bir aile kurma arzusu oluştu bende. Tam tersi, ben daha çok birlikte olayım diye uğraştım ve daha çok arkadaş muhabbetine yakın bir şey gelişti çocuklarımla aramda. İşim gereği zaten klasik bir baba olamadım. Ben kendimi öğüt verirken ya da kızarken gördüğümde; içimden gülmeye başlıyorum zaten, olmuyor. O eski babalar gibi değil de, başka bir baba oldum. Tabi o sürecin de etkisi oldu. Metin ağbicim, eski babalar dedin de; eski babalarla şimdi ki babalar arasında bir fark var mı? Eski babalar çok ciddiydi. Belki bayramdan bayrama öpüşürdünüz. Belki sevdiğini falan hissederdin ama ciddi olma gereksinimi vardı onların. Baba höt deyince falan, korkardın. Şimdi öyle değil ; özellikle bizim nesilde hiç öyle bir baba yok. En azından şehirlerde diyelim. Yine belki


10

köylerde öyle höt deyince korkutan babalar vardır. Daha doğrusu, sevgisini göstermeyen babalar. Ben onlara çocuklarını uykudayken seven babalar diyorum. Biz uyanıkken seven babalarız. Annelik içgüdüsel bir şey, babalık sonradan öğrenilen bir şey mi? Babalık hikaye, sanat yönetmenliği gibi bir şey babalık. Bir bakıma artistliktir babalık. Hakikaten annedir asıl, “Analar çeker yükü kimsenin bilesi yok” diye bir şarkı var ya... Babalık şöyle; bir malzemeye birisi şekil veriyor, büyütüyor falan, sen o malzemeyi süslüyorsun, eğer yapabilirsen. Şimdiki nesilde babalar daha çok dayı gibi oldu. Eskiden dayılara böyle dert yanardın, onlardan harçlık falan alırdın. Dayı anne yarısıdır falan ya. Baba da dayı gibi oldu. Bankamatik, ATM gibi. Bu nesil çocuklar da bunun farkında ve çok güzel de kullanıyorlar. Genel olarak baba; öğüt, nasihat veren, olayın maddi boyutunu destekleyen bir nevi sponsor kişi gibi. Mesleğim gereği komikliğin bir türevini yapıyorum. Mesela bir palyaço ya da komedyen evde ne kadar sert olabilir ki ? Ya da sert olmaya gerek var mıdır? En azından bizim sülalede benim modelim tek olduğu için biraz acemilik çektim. Ama çocuk doğduktan sonra şöyle ya da böyle büyüyor zaten. Babalığın tadı, çocuğun ergenlik zamanında çıkıyor; senden öğüt almaya geldiği zaman! 4-5 yaşına kadar sadece abuk sabuk konuştuğu için seviyorsun çocuğu ama çocuk birey olmaya başladığı zaman işler karışıyor. İlk dört yıl çok keyifli, ondan sonrası biraz ailelere göre değişiyor. Zaten babalık, annelik o ilk dört yıldaki keyfin ceremesini çekmek gibi bir şey. Ondan sonrası, bizim

ülkemizde yatırım gibi. Çocuğa yaptığın yatırımla Toki’ye girsen 3-4 daire alırsın. Toplumumuzda insanlar çok sevdiği kişilere “baba” lakabı takıyor. Müslüm Baba, Orhan Baba, Erkin Baba gibi... Bu, erkeği çok güçlü gösterme çabası olabilir mi? Halbuki erkek de korkabilir, ağlayabilir. Bu durum erkek için baskı oluşturan, ezici bir şey değil mi sence? Bu terim sadece erkeklik anlamında değil, ustalık anlamında da kullanılır. Mizah alanında daha çok abi derler. Mesela Oğuz abi. Yemiş yutmuş, bitirmiş... Bu işin kompetanı anlamında. Yoksa, baba dediğin, saydığın isimlerin erkekliği zaten kadayıf olmuş durumda. Oradaki manevi bir şey. Ben sadece şuna çok şaşırırım: Arabeskin babası denir de, arabeskin anası denmez mesela. Burada belki seyirciyle ilgili bir şey var. Erkeklik olayı değil yani, başka bir şey. Olgunlukla, olmuşlukla ilgili bir şey. Kadının olmuşuna da “çok baba” diyebilirsin. O kelimede çok başka anlamlar var. Peki mizah dergilerindeki usta - çırak ilişkisini baba-oğul ilişkisine benzetebilir miyiz, yoksa daha çok abi-kardeş ilişkisi mi? Daha çok abi kardeş ilişkisi ama baba oğul ilişkisine de benziyor. Mesela bizim dergilerin içinden, başka dergiler çıkar. Yani bizim yetiştirdiğimiz çocuklar gider dergi çıkarırlar. Biz bu durumu kendi içimizde; çocuklar ayrı eve çıkmaya karar verdi, diye değerlendiririz. Buradaki duygu tam bir ebeveynlik halidir. Çünkü aynısını biz de yaptık Oğuz abiye karşı. Oğuz abi aldı yetiştirdi bizi, biz ise başka dergiye geçtik. İşin doğası böyle. Yani baba oğul ilişkisine


11

benziyor. Çocuk başka eve geçip kendini ispatlamak ister ailesine karşı. Her çocuk ayrı eve çıkmak zorundadır ve iyidir bu. Biz kötü bakmayız buna; ama üzülürüz, vaktinde çıksalardı diye. Çünkü anne babaların gözünde çocuklar hep küçüktür. Bizim işimizde ağbi kardeş ilişkisi de var, baba oğul da ilişkisi de... O yüzden belki de, Türkiye’de bir sürü gelenek bittiği halde bu gelenek devam ediyor Gırgır dergisinden beri. Arkadaşlık da önemlidir.

Mesela dergide odalar vardır; her oda aynı zamanda bir arkadaş grubudur. Eski küçük sanayi sitelerindeki usta- çırak ilişkisine çok benzer. Genelde sokaktan, mahalleden gelen çocuklar olduğu için ortak bir dil bulurlar, bir dil bulamasalar bile mizahın ortak bir dili vardır, o dili konuşurlar. “Biz bir aileyiz,” kalıbına çok güleriz ama öyle bir durum da var aslında. Ama kimin baba olacağı belli değildir. Yaşça küçük biri baba ya da abi olabilir.


12


13

İşte o abilik tamamen karşındakini usta olarak görmekten kaynaklanıyor. Adımı Met- Üst diye kısalttım, hep genç kalayım, Metin abi diyemesinler diye. Bu sefer de Met- Üst abi diyorlar. Sen kendine abi ya da baba dedirtemezsin, insanlar seni o mevkiye koyar. Hareketlerinizle, tavırlarınızla, hayata karşı duruşunuzla o mevkiye gelirsiniz. Baba kriterleri Kopenhag kriterleri gibi karışık. Sen ilk kez baba olduğunda ne hissettin? Kafanda bir baba figürü var mıydı? İyi bir baba olabildin mi? Çok beklemediğim zamanda baba oldum; neslimizin çoğu babası gibi. Proje çocuk yapmak çok saçma bir şey. Taksitim bitsin, bir ev alalım sonra da o eve bir çocuk koyalım falan. Çocuklarımın hiçbiri proje olmadı. Çocuğum olduktan sonra hayatım çok değişti, çok bohem, serseri biriyken birden bambaşka bir adam oldum. Belki okur gözündeki Met-Üst çok zarar gördü. Serseri, olay çıkaran, bağıran çağıran bir adamken evcimen biri oldum. Hatta bir gün Meryem ve iki çocuğumla yolda giderken genç bir bir kız beni görünce şaşkınlıkla “Aaaa Met-Üst,” dedi. Ben olsam ben de şaşırırdım. Yani MetÜst çocuk arabasıyla parka gidiyor falan. Ama çocuklarıma verdiğim en baba öğüt şudur: Doğanın verdiği şeyler üzerinden gitmeyin, her türlü ilişkinizde kendinize mutlaka bir şey katın... Özellikle ergenlik zamanlarında, manita ilişkilerinde hep bana sorarlardı ama ben onları hiç yönlendirmedim. İkisi de beni hiç kullanmadılar. Met-Üst konusu geçtiği zaman, onun üzerinden prim yapmadılar hiç. Güzel ekmek yenebilecek durumdu aslında, benim öyle bir babam olsa belki ben kullanabilirdim.

Bir yerden sonra mecburi tarafları var: Bu annelik, babalık, çocuk bezi külliyatını geçtikten sonra, anneye babaya horozlanma, delirme durumlarını atlattıktan sonra karşında çok şahane insan tipi çıkıyor ve sana çok benziyor. Ben hala çocukları karşıma alıp konuşurken, öğüt verirken, “Ulan insan kendi spermiyle konuşur mu?” diyorum. Mantığım almıyor. Peki, çocuklarının sana bakışı nasıl? Yani onların ilişkisi senle nasıl? Onlar büyüdükçe arkadaşlarından dolayı beni yeniden keşfediyorlar. Onlara göre ben evde sürekli uyuyan, kitap okuyan bir adamım. Hep dergide sabahladığım için nasıl çalıştığımı görmüyorlar. Ulan ne kadar kolay işi var adamın, diyorlar. Ünlü isimlerle çalıştığımı gördükçe, sen nereden tanıyorsun onu diyorlar. Onlar daha çocukken Ece Ayhan bizde kaldı, fotoğrafları var, onu görünce şaşırıyorlar. Ben evde Met-Üst olmadığım, onların donla atletle dolaşan babaları olduğum için büyüdükçe arkadaşlarımdan, çevremden dolayı beni yeniden tanıyorlar. Aaa, onu da yapmışsın, bunu da yapmışsın diyorlar. Biz çünkü evde çok iş konuşmayız. Evde sıradan çekirdek aileyiz. Baba nasıl olunur sorusunun cevabını, bence herkes “Aşk nedir?” sorusunun cevabı gibi kendisi bulmalıdır. Her aşk iki kişiyle nasıl yeniden tanım kazanıyorsa, babalık da öyledir. Ortak noktaları kıyamama, koruma ve sevmedir. Karşılıksız, aşırı derecede sevme! Diyelim sen 80 yaşına geldin, o da 50 yaşında; yine de o hep kavun kafalı çocuk olarak kalacaktır. Babalık böyle bir şey. Aşka benzettim ama; aşk bitebilir, oysa babalık biten bir şey değil.


İngiliz Komedisi Sevenlere Ünlü yazar Ernest Hamingway ve eserlerinden esinlenerek yaratılan “Dom Hamingway” İngiliz suç komedilerinden hoşlanan izleyiciler için tam anlamıyla biçilmiş kaftan bir film. Selin Tunca

Ülkemize 1 sene rötarla vizyona giren İngiliz yapımı “Dom Hamingway” de Jude Law’ın performansına gerçekten doyabilirsiniz. Neden mi? Çünkü film baştan sona Dom’un (Jude Law) git gelli ruh halini ve12 yıl hapis yatıp dışarı çıktıktan sonra yaşadığı trajikomik bazen de duygusal bir şekilde işliyor. Yönetmenliğini ve senaristliğini Richard Sheapard’ın yaptığı film ülkemizde henüz beklenen ilgiyi göremese de yönetmenin en başarılı yapıtlarından


15


16

Filmde Dom’un kızını canlandıran Emilia Clarke beklenenden çok az sahneye sahip. Filmin ana konusu Dom’un hapisten çıktıktan sonra kızının kalbini kazanmaya çalışması olsa da Clarke’ın filmde toplam 10 dakika görünmesi filmin en büyük soru işaretlerinden.

sayılabilir. Baş kahramanımız Dom, çok yetenekli ve kendine aşırı özgüveni olan bir hırsız, kendine o kadar güveniyor ki karşılığında alacağını umduğu servet uğruna 12 yılını hapisane de geçirerek ölen karısından ve büyüdüğünü göremediği kızından ayrı geçirmeyi kabullenebiliyor. Ancak dışarı çıktığında işlerin hiçte beklediği gibi yolunda gitmemesi onu çileden çıkartıp her şeyini kaybetme noktasına kadar gelse de kızına karşı olan sorumluluğunun aklına gelmesine sebep oluyor.

Filmde Jude Law’ın başarılı oyunculuğundan bahsederken Hollywood’un efsane aktörlerinden Richard E. Grant’tan bahsetmeden olmaz tabiî ki. Dom’un en yakın arkadaşı Dickie rolüyle bazı sahnelerde Law’dan rol çalmış olması tecrübesinden ve son derece soğukkanlı Dickie karakterinden kaynaklanıyor. Özellikle Dom’un sinir krizi geçirdi bölümlerdeki diyalogları İngiliz mizah anlayışına göre biraz belden aşağı kalsa da seyirciyi güldürmeyi başarıyor. Filmde aynı zamanda hapisten yeni


17

çıkan bir insanın sivil hayattaki durumlara ve kişilere ayak uydurma çabasına şahit oluyoruz. Dom’un hapse girmeden önceki dostlarından ve aynı zamanda suç ortaklarından olan Mr. Fontaine’in (Demian Bichir) sahneleri filmde hiç beklemediğiniz trajik bir şekilde sona eriyor. Ve bu biraz filmin bir türlü toparlanamayan temasına büyük gölge düşürecek nitelikte. Bu tip kara komedilerin alışık olunan tarafı karakterlerin biranda senaryodan çıkarılması veya izleyicinin kafasında gereksiz soru işaretleri yaratması kuşkusuz. Mr. Fontaine karakterinde de aynen böyle oluyor. Filme girişi ne kadar etkileyici ve merak uyandırıcı ise çıkışı bir o kadar anlamsız ve trajikomik olmuş. Filmin bir diğer detaylarından biri de Jude Law’ın film için o kadar kilo alıp çirkinleşmeye çalışmasına rağmen bunu başaramayıp suratında çeşitli plastik makyaj müdahalelerine başvurulmuş olması. Özellikle

torunuyla birlikte yer aldığı sahnelerde bu yaşlandırma işleminin pek başarılı olunmadığı görülüyor. Çünkü dede, torundan çok baba, oğul gibi bir görüntü seyirciye ulaşıyor. Tabi bu kadar olumsuz detaydan bahsederken Jude Law’ın hayran olduğumuz İngiliz aksanı, o konuşmaya başladıktan itibaren tüm bu olumsuz detayları görmezden gelmemize yardımcı oluyor. Dom Hamingway, izlenmeye değer ama yeterince başarılı sayılamayacak nitelikte suç- komedi tarzına sahip bir İngiliz yapımı. Yalnız İngiliz yapımı oluşunu vurgularken yönetmenin New York’lu oluşu onun bu tarzı ne kadar iyi bildiğini kanıtlıyor ve bu konuda Richard Shepard kesinlikle alkışı hak ediyor. Jude Law hayranları kuşkusuz filmi beğenecekler ancak senaryodaki eksiklikler ve sonu belirsiz olaylar filmin başarısına biraz gölge düşürecek gibi gözüküyor. İyi seyirler.


18


19

NEV-İ ŞAHSINA MÜNHASIR BİR OYUNCU Her sezon iddialı projelerle evlerimize konuk olan Bennu Yıldırımlar’la buluştuk. Büyük finale doğru giden “Umutsuz Ev Kadınları” ile ilgili ipuçları almaya çalıştık. Kızıl saçlarının ortaya çıkış öyküsünü de anlattı. O açık sözlü, sevecen, samimi, tatlı dilli, mütevazı ve… kesinlikle çok yetenekli! Çünkü karşımdaki Bennu’nun bugüne dek canlandırdığı ve en akılda kalan Elif, Fikret ya da Nermin karakterleri ile hiçbir şekilde alakası yok. Mert Ofluoğlu

“Umutsuz Ev Kadınları” ile başlayalım… Dizi bu sezon bitiyor mu? Bennu Yıldırımlar: Dizi bu sezon bitiyor… Artık çekim açısından son dört haftamıza geldik. Sekiz bölüm mü oluyor yani? Bennu: Evet, biz altmışardan iki bölüm olarak Fox TV’ye geçmiştik. Onlar (“Desperate Housewives”ı kastediyor) sekiz sezon çekmişler. Biz de şu an yedi ve sekizi birleştirerek finale doğru gidiyoruz. İzleyiciyi orijinalindeki gibi bir son mu bekliyor? Bennu: Orijinaline yakın diyeyim ben. Yazarlar gerçekten de bu topluma ve bu coğrafyaya daha uygun bir hale getirdiler. Bizim toplumun benimseyebileceği bağlantılarla gidiyorlar. Gerçekten iyi bir adaptasyon o açıdan. Biz tabii onların yaptığı şeyleri

yapamayacağımız için (Gülüyor), bizim topluma uygun şeyleri uygulamaya çalışıyoruz. Siz “Desperate Housewives”ı izler miydiniz ya da bu diziden sonra izlemeye başladınız mı? Bennu: Daha öncesinde, yani Cnbce’de yayınlandığı dönemler alt yazılarını okurken doğal olarak uyuyakaldığım, ama ilginç bulduğum ve sevdiğim bir diziydi. Uykudan öncesi dizimdi yani! Ben tabii böyle bir şeyin içinde yer alacağımı bilmiyordum. Sonrasında da özellikle orijinaline bakmadım, çünkü bizde epeyce farklılıklar var. Toplumsal farklılıklarımızdan dolayı her şeyi uygulayamama durumumuz var. Bu Amerikalılarla ortak bir yapım. Ortada Amerikan ve Türk versiyonları var. Bize yakın ülkeler örf ve adetlerine yakın olduğu için bizimkini tercih ediyorlar. O yüzden oldukça değişim yapılıyor. Ama ana hatlarıyla ve olay örgüleri açısından aynı gidiyor. Canlandırdığınız Nermin karakteri mutfakta pek hamarat… Diziden öğrendiğiniz bir yemek tarifi var mı? Ya da diziye eklediğiniz? Bennu: Yok (Gülüyor)! Hiç yapmadığım yemekleri yapıyorum. İkimizin hayattaki amaçları farklı, yani Nermin’le benim (Gülüyor)!


20

Belki diğer özellikler açısından kesiştiğiniz noktalar oluyordur… Mesela siz de onun gibi titiz ve düzenli misiniz? Bennu: Ben de düzenli bir insanım, düzensiz değilim. Fakat her tarafı temizleme duygum yok! Bu ülkede yaşayan her kadın gibi, özellikle mutfağın ve banyonun temiz olmasına dikkat ederim. Ama bu bizim ülkemizde zaten genel bir şeydir, yani bunu yapıyor diye bir kadına ekstra garip bakılmaz. “Umutsuz Ev Kadınları”nın bir özelliği de repliklerin çok doğal, samimi ve hayatın içinden olması… Sizin de senaryoya yaptığınız eklemeler oluyor mu? Bennu: İlk sezon bu kadar büyük eklemeler yapılamadı. Daha işin başında olduğumuz için o kadar rahat değildik. Şimdi, ekleme derken doğaçlama ya

da başka bir şeylerin üretilmesinden bahsetmiyorum. Hem ağza yatkınlık hem oyuncu olarak derdini anlatmak açısından hafifçe bir değişim oluyor, ama zaten yazılanı takip ediyoruz. İlk sezon daha motamottuk, ama bu karakterin içine girememe durumundan dolayıydı. Ben geçen hafta dizinin çekildiği Gül Çıkmazı’nı gidip gördüm… Gül Çıkmazı’nın gerçek sakinleriyle sizin aranız nasıl? Bennu: Gül Çıkmazı gerçekten güzel bir yer. Yani orada yaşayan insanların mutlu olduğuna inanıyorum. Bizleri de seviyorlar. Mesela bizim oturduğumuz apartman olarak gösterilen apartmanda, girişte bir Gül Hanım var, orada gerçekten de günler falan yapılıyor. Geleneksel! O kadar güzel şeyler pişiriyorlar ki biz de onlardan yiyoruz (Gülüyor)!


21

Peki Nermin için içlerinde hem değerlerine en bağlısı hem de onlardan bir o kadar uzaklaşabileni diyebilir miyiz? Bennu: Nermin sanırım ne yaşadığını fazla dışarıya vurmamak üzere geliştirmiş karakterini. Ama sonuçta her şey ona patlıyor, bir şeyler oluyor yani (Gülüyor)! Elinden gelen her türlü yardımı gösterdiği halde, başka şeyler de gelişebiliyor. Kızıl saçlarınız çok karakteristik… Ama dizilerde bu saç rengine sahip olanları genelde daha vamp ve kötü kadın rollerinde görüyoruz. Gerçi sizin de “Gökten Üç Elma Düştü” diye bir filminiz oldu. Yine de size gelen roller daha çok “iyi ev kadını” rolleri. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz? Bennu: O vamp kadın kötü değildi zaten. Kötü olmadığı için oynadım onu. Karakter olarak nedenleri vardı. Nedenlerine inandığım şeyi yapmak isterim tabii. Ama kızıl saç ve vamp… Bilmiyorum yani. Sarışın da öyle o zaman, başka renkteki insanlar da öyle. Zaten “Gökten Üç Elma Düştü” tam “Yaprak Dökümü”nün olduğu

sıradaydı. Daha farklı bir şey de olabilir hayatta diye yapmak istedim. Ama tabii medyanın başka türlü gösterme duyguları var. İşte “Fikret soyundu, Fikret bilmem ne yaptı!” diye. Siz oyuncu olarak başka bir şeyi de yapabileceğinizi kendinize kanıtlamaya çalışırken, onlar böyle algılıyorlar. Böyle sunmaya çalışıyorlar. Yanlış bir algı oluşturuyorlar. Orada böyle kötü bir durum yoktu. Bu kızıl saç durumu da, çok daha önce, “Saygılı Yosma” oyununda oynarken, saçın rengi tiyatrodaki ışıkla biraz daha kızıl görünsün diye oldu… Tam kızıl değil benim saçım, ama o zamandan beri böyle gidiyor. Yani bu dizi için de olmadı. Hatta “Umutsuz Ev Kadınları”ndan önce “Artık kurtuldum bu saç renginden!” dedim, tekrar beni bu renk istediler. Zor bir renk. On günde bir kuaföre gidiyorum. Çok çabuk uzuyor saçım ve rengini de tutturmak gerekiyor. Böyle bir derdim var. Dizi bittiği an kumral rengime dönmek istiyorum. Çünkü on günde bir kuaföre gitmek beni gerçekten çok sıktı. GÜL ÇIKMAZI’NDA ÇEKEMEYECEĞİMİZ SAHNELER VAR Peki sizce bizde de artık öyle cesur sahnelerin rahatlıkla çekilebilmesi gerekir mi? O seviyeye gelindi mi? Bennu: Yanlış anlaşılmaya çok uygun bir toplum yapısı içindeyiz. Bir defa orijinalinde zaten villalarda yaşayan, birbirlerinden en azından bahçelerle ayrılan bir konumdalar. Biz Gül Çıkmazı’nda apartmanlarda altlı üstlü oturan, hani müstakil olanı da var, ama daha buranın insanına uygun


22

sildiği için basılmamasını isteyen bir Türk annesine kimse “Yeter anne, senden nefret ediyoruz!” demez. Böyle hafif çelişkilerimiz var tabii, izleyenler görüyor. Oradaki karakterin buraya birebir uygulanması mümkün değil. Bu sefer başka bir algılama olur. Sonuçta zaten sattığımız ülkeler belli, onu da kaldıramazlar. O zaman Amerikalılarınkini alırlar daha iyi!

bir şekilde yaşıyoruz. Böyle yapmak durumunda kalıyoruz doğal olarak. Geçen anlattılar da orijinalindeki Macide sabah altıda kahvesini dışarıda içen bir kadınmış ve benim oynadığım karakterin bir dönemi var işte, devamlı eve erkek alıyor. Kadın eve alıyor erkek arkadaşlarını ve sabah saat beşte çıkmalarını istiyor ki daha sonra altıda kahvesini içen komşusu görmesin. Bu sahneyi göremeyeceğiz belli ki, ama buna denk bir sahne olacak herhalde? Bennu: Hayır! Böyle bir şey yapabilir misin? Yani şimdi bizim o Gül Çıkmazı’nda bunu yapamayız. Zaten Nermin’in karakteri de dinine daha düşkün, kuralları daha iyi bilen bir insan olarak yansıtıldığından dolayı bunların hepsi uygulanamıyor işte. Orijinalinde Katolik bir yapı, Katolik baskıcı bir anne, bu yüzden bunalan ve “Yeter anne, senden nefret ediyoruz!” diyen çocuklar varken; bizim yapımızda bu kadar temizlik ve titizliğine özen gösteren, halıların uçlarını

Şimdi tam da bu konuya geliyordum: Sizin oynadığınız dizilerin Orta Doğu’da da yayınlanıyor olması gibi bir durum var. “Yaprak Dökümü” ve “Umutsuz Ev Kadınları” gibi. Sosyal medyadan da geri dönüşler aldığınızı görüyorum. Onlar ne düşünüyor sizinle ilgili? Bennu: Seviyorlar elbette… “Yaprak Dökümü”nde daha fazla yorum alıyordum ama, açıkçası çok da bilmiyorum çünkü bazı siteleri çok da takip etmiyorum. Eşiniz Bülent Emin Yarar’la aynı yazarın (Duşan Kovacevic) farklı tiyatro oyunlarında oynuyorsunuz? Bununla ilgili evde konuşuyor musunuz? Bennu: Konuşuyoruz tabii (Gülüyor)! Ben Kovacevic’in üç tane oyununda oynadım. Bülent “Profesyonel”e hala devam ediyor. Kapalı gişe, bilet bulamıyoruz! Bennu: Eee, tabii, iyi oyun, güzel oynanıyor. Bizim de işte “İntiharın Genel Provası” ile başladı. Ondan sonra “Buluşma Yeri” ve en son da “Dar Ayakkabıyla Yaşamak”. Biz Kovacevic’i seviyoruz. O da bizi seviyor, geldi, gördü.


23

Aaa, gerçekten mi? Bennu: Evet . “Dar Ayakkabıyla Yaşamak” adlı oyunun prömiyerine geldi. Şu anda da “Buluşma Yeri” ile “Dar Ayakkabıyla Yaşamak”a devam ediyoruz. Her yerde karşımıza çıkan bir oyuncusunuz… Öyle ki, İstanbul Modern’deki sinema perdesinde de yine sizin suratınızı görünce hiç şaşırmadım! Gülsün Karamustafa’nın “Meydanın Belleği” adlı bir video çalışması… Ona katılımınız nasıl oldu? Bennu: Gülsün Hanım rica etti, güzel projeydi, benim de kafama yattı, o yüzden katıldım. Biz o dönemler onunla iki tane video çalışması yaptık. Senin dediğin Taksim’in hikayesi üzerineydi, çok ilginçti. Diğeri de yer değiştiren milletler hakkındaydı. Balkanlardan Anadolu’ ya ya da Anadolu’dan Balkanlar’a gidenlerle ilgili çok hoş bir şeydi o da. Yani bu sizin izlediğiniz şey ve benim bahsettiğim şey bütün dünyayı dolaştı. Japonya da dahil

olmak üzere. Böyle bir sanat dalı var: Video art. O da onu iyi yapıyor. Gülsün Karamustafa aslında iyi bir sinemacı ama sinemacılar hemen her yıl üretim içinde olan insanlar değil… O da keşke sinema filmi de çekebilse… Özellikle kadın yönetmenler açısından… Çok fazla yoklar ya… Biz de çalışsak… Ama böyle böyle diyerek senelerimiz geçiyor işte. Keşke daha fazla film çalışmasında bulunabilse oyuncu! Ama böyle bir ülkede yaşamıyoruz. Oyunculuk biraz yanlış bir meslek bu ülkede… Her yerde olma durumuna gelince… Sadece televizyon yapan bir insan değilim. 1988’den beri Şehir Tiyatroları’nda çalışmaktayım. Yani birincil görevim tiyatro. Peki tiyatro-dizi-sinema sıralamasını nasıl yaparsınız? Bennu: Önce tiyatro tabii. Dizi işi oluyor, ama devam edip etmeme durumu belli değil. Ne derler… Neyin ne olacağı konusunda bilgimiz olmuyor. Beş altı bölümde de bitebilir. Sinema tabii insanın hayatta olmasını istediği bir şey, ama tabii dediğim gibi bu ülke standartlarında devamlı film çekilmediğini de biliyoruz. Arada bir şeyde yer alırsanız ne ala! Sizinle ilgili dikkatimi çeken bir başka şey de, sürekli aynı göründüğünüz! Yani her projede sanki aynı yaştasınız… Bennu: Gerçekten mi! Genetik sanırım. Bir süre daha idare edebilirim (Gülüyor)! Mert: Uyguladığınız bir güzellik formülünüz var mı peki?


24

Bennu: Tabii ki cilt bakımlarına önem veriyorum. Ben pek makyajlı dolaşan bir insan değilim. Zaten hemen hemen her gün makyaj yapılıyor. Ama temizliğime ve bakıma önem veriyorum. Spor da yapıyorum. Böyle koşuşturmalı bir hayatın içinde durup da aşağı inme şansım olmuyor. BENİM HAYATIMDAN GAZETECİLERE BİR ŞEY ÇIKMIYOR Sizi magazinde göremiyoruz? Bu bilinçli bir seçim mi yoksa siz saklanmıyorsunuz ama gazeteciler mi sizi bulamıyor? Bennu: Benim hayatımdan bir şey çıkmıyor onlara bence. Bir de insanlar çıkarmak istedikleri şeylere doğru da yönlendirebilirler gazetecileri. Her şey karşılıklı bence! Set dışında nerelerde vakit

geçiriyorsunuz? Gittiğiniz ve bize tavsiye edebileceğiniz bir semt var mı? Bennu: Ben on yıl Kuzguncuk’ta oturdum. Şimdi birazcık daha ilerisine gittim ama Kuzguncuk kopulacak bir yer değil. Zaten gençler de biliyordur bunu. Üsküdar, Kadıköy… Tiyatrolar var… Anadolu Yakası düzen, temizlik ve tarihi dokuyu koruma açısından bence Avrupa Yakası’ndan daha iyi. Sıkışık değil. İnsanın nefes alacağı noktalar var. Ama bir olanağım olsa, yaz kış Büyük Ada’da yaşamak isterim. Böyle bir olanak olamıyor, çalışma saatlerinin bitiminden dolayı… Yaz geliyor. Tatil rotanızda nereler var peki? Bennu: Biz çeşitli yerlere gidiyoruz. Asos’ta kalma durumu biraz daha uzun oluyor, ama ben o kadar uzun kalmıyorum. Sonra annemlerin yanına Ayvalık’a gitme falan derken işte


25

bütün yaz geçiyor. Bir oyuncu olarak sizin yerli ya da yabancı izlediğiniz diziler var mı? Bir de beğendiğiniz oyuncular tabii… Bennu: Ben bu tip soruları sevmiyorum. Bir şeyi sonuna kadar takip ettiğim söylenemez. Ama denk gelince izlediğim şeyler oluyor. Özellikle yabancı yapımlar. İsim vermenizi, nokta atışı yapmanızı istesem? Bennu: Mesela en son “Lie to Me” diye bir dizi vardı, belki dikkatinizi çekmiştir. Ona denk geldikçe baktım. O hoşuma gitti. “Game of Thrones”… Yani bütün o sizin de bildiğiniz şeylere zaman buldukça bakıyorum. Son dönemlerde genelde sabah akşam haber dinliyorum. Çünkü ülkenin g��ndemi… Takip etmek zorlaşıyor. Böyle bir gündemi olan bir ülke daha yok sanırım. Çok özel bir ülkede yaşıyoruz! HAYATIMDA NERMİN GİBİ BİR KADIN YOK “Umutsuz Ev Kadınları”nda unutamadığınız, çok sevdiğiniz, güldüğünüz ya da sizi zorlayan bir sahne var mıydı? Bennu: Karşılıklı eğlendiğimiz çok sahne oluyor. Zorlanmaya gelince… Nermin ile benim yaşam tarzımız hiç uyuşmuyor. Birçok şeyi karakterinizin şartları altında arka arkaya yaparken bazı anlarda zorlanabiliyor insan. Ben yaptığım bu karakterle hayatımda karşılaşmış bir insan değilim! Bir sahne vardı mesela, önce namazını bitiriyor, çocuklarını arıyor, hepsiyle hiçbir şey söylemese de kendince bir vedalaşma

yaşıyor, sonra bir sürü hapı içmeye çalışıyor, kapı çalıyor, kapıda Yasemin, kapıyı açmadan konuşuyor işte “Ben ölmeyi hak ediyorum!” gibi şeyler söylüyor… Bunların hepsinin üst üste olması kendi karakterime, kendi yaşadığım Bennu karakterine ters. Hepsini yapmak beni zorladı. Zorlandığım noktalar oluyor yani. Nermin’i anlamak açısından üç yıldır ben de kendimce bir savaş veriyorum. Çünkü bu tarz bir kadın yok hayatımda, olmadı. Dizi bittikten sonrası için, yani önümüzdeki sezon adına netleşen projeleriniz var mı? Sinema, tiyatro ve yeni bir dizi olarak? Bennu: Benim oynadığım oyunlar açısından tiyatro bu sezon bitecek. Önümüzdeki sezon için tiyatro anlamında henüz bir şey yok. Televizyon açısından da bir şey yok. Ama mutlaka bir şekilde görüşmeler yapılacaktır. Ben uzun zamandır non-stop çalıştığım için yine bir ikilem içinde kalacağım sanırım. Sinemacılar da biraz apar topar geliyorlar, geçen yaz iki tane gelmişti, kabul edemedim çünkü gerçekten çok yorgundum. Sonra çekilmiş hallerini gördüm. Peki kendi dizinizi izliyor musunuz? Bennu: Denk geldikçe izliyorum. Ama bana haber sorsan sana daha çok bilgi verebilirim. Bu içten cevaplarınız için çok teşekkür ederim! Bennu: Ben teşekkür ederim. Röpor tajın devamını www.kafadergi.blogspot .com adresinden okuyabilirsiniz.


26


27

Lady Gaga da Bizi Görecek mi? Her geçen yıl kendini bir basamak üste çıkaran Lady Gaga, Türkiye’ye gelmesi gündemde. Peki önce kim ona bir göz atalım. Efe Metin Demiralp

İlk albümüyle birçok eleştiri almasına rağmen akılda kalıcı şarkılarıyla 2009’da müzik dünyasına giren Lady Gaga, çoğu radyoda “Poker Face” ve “Just Dance” tanındı. Gaga’nın hit şarkıları Akon tarafından farkedilmesini ve destek görmesini sağladı. Hatta Akon, ilk klibi olan “Just Dance”de kendisine eşlik etti. Bu şekilde müzik piyasasına

başarılı bir giriş yapan Gaga daha sonrasında; “Bad Romance”, Beyonce’lu “Telephone” , “Judas” ve “Applause” singlelarıyla müzik listelerinde uzun süre yer aldı. Şarkıları kadar kliplerine özen gösteren Gaga’nın bazı klipleri 7-11 dakika arasındadır. The Fame albümünden sonra The Fame Monster, Born This Way ve son olarak da Artpop albümüyle geçtiğimiz kasım ayı müzikseverlerle buluştu. Sanatçı, albümü yayınlamadan önce iki single’ı; “Applause” ve R. Kelly ile düet yaptığı “Do What You Want”, ile hayranlarını heyecanlandırdı. Ancak 2 yıl bekledikten sonra Gaga’nın yeni


28

albümünün piyasaya sürülüş tarihinin doğru yapılıp yapılmadığı uzun süre tartışıldı. “Applause” single’ı, Katy Perry’nin “Roar” adlı single’yla ardı arda piyasaya sürüldü. Her iki tarafın hayranları da uzun zamandan beri şarkı bekliyorlardı bu da ikisini kıyasıya bir mücadelenin içine soktu. Gaga, şarkıcı kimliğinin yanı sıra hayırsever derneklerinde yardımda bulunuyor. “Born This Way Foundation” adlı, gençlere yönelik zorbalıklara karşı onların hakkını savunmak için bir kurum oluşturdu. Ayrıca Lady Gaga, LGBT savunuculuğunda önemli bir derecede rol oynuyor. Bundan dolayı birçok eşcinsel onun hayran kitlesi oluşturuyor. Gaga’nın kostümlerini ve performanslarını hazırlayan, Haus of Gaga da çalışanların çoğu eşcinseldir. Sanatçının, artık kalıplaşmış bir duruşu var.

Lady Gaga’nın stili de, müziği kadar konuşuldu. Çıkış döneminden bu yana alışılmadık kıyafetlerle karşımıza çıkıyor bu da sanatçının bir sürü gazetede manşet olmasına ve eleştiri oklarına maruz kalmasına neden oluyor. Başta olmak Michael Jackson ve Madonna olmak üzere, Beatles ve Quenn gibi grupların üyelerinin kostümlerinden ilham alan kıyafetleriyle de çok konuşuldu. Birçok yerde etten yapılmış bir kostüm giymesine dair haberler yayımlandı. Bunun yanı sıra performansları da medyada olay yarattı. 2009 yılının MTV müzik ödülleri gecesinde en iyi performanslarından birini, “Paparrazzi” şarkısıyla ve o gece kanlı bir şov sunarak sergiledi. Gaga’nın, 13 MTV Ödülü ve 5 Grammy Ödülü bulunuyor.


29

En son yaptığı “G.U.Y.” filmi, Mart ayının 22.gününde Amerika’dan canlı olarak yayınlandı. Film, 11 dakika uzunluğunda olması dolayısıyla bir proje gibi algılandı. Filme dair esas tartışılan konu ise, sonunda bulunan 5 dakikalık credit bölümü. “G.U.Y.” filminde 4 farklı şarkı bulunuyor. Başlangıçta Artpop, Venus, GUY ve Manicure şarkıları var ki bunlar en son yaptığı albümden. Manicure bölümü dışında her bölümde farklı bir hikâye anlatılıyor ve bu hikayeler devamlılığı ele alan hikâyeler. GUY kısmında “Kendi İnsanları Tarafından Öldürenler” adlı bir bölüm yer alıyor. İsa, Michael

Jackson ve Gandhi bu bölümün içinde bulunan ünlü isimlerden. Gaga, yakında turneye çıkacak. Her bir şarkısına klip çekemeyeceği için birkaç şarkısını bir klipte topladı. İşte “An Artpop Film”i: http://www.izlesene.com/video/ lady-gaga-guy-an-artpopfilm/7254119# Sadece “G.U.Y.” klibini izlemek isteyenler için: http://www.izlesene.com/video/ladygaga-guy-only-version/7257869# Turne demişken, son zamanların en iyi çıkış yapan sanatçılarından biri olan Lady Gaga’nın, gideceği yerlerin listesinin bir bölümü açıklandı. Amerika kıtası dışında Kore, Tokyo ve Yunanistan açıklanan listelerde yerlerini aldı, tabi bilinen Avrupa ülkeleriyle beraber. Açıklanması beklenen ülkelerin arasında Türkiye de bulunuyor. Geçen yıl bir sözü üzerine bu turnede gitmediğe yerlere gideceği söyleyen Gaga’nın, Türkiye’ye gelme olasılığının yüksek olduğu görülüyor. Ancak sanatçının kendi resmi sitesinde daha onaylanmadığı görülüyor. Türk hayranları olarak heyecanla bekliyoruz.


30

Kenan Doğulu şarkıları sayesinde kıpır kıpır ve güzel başlayan fakat ilerledikçe sıkan, bitmesini istediğimiz bir oyunla karşı karşıyayız Merve Kocakıran


31

Duygusal, daha hayata karşı açılmamış, anarşist yazar Devrim(Onur Şenay) ve ona yazması için ortam hazırlayan idealist, kurallara uyan İlker (Cemal Hünal). Dünyayı değiştirme istekleri asla bitmeyen iki dost. Hayalleri uğruna adımlar atan bu dostlar hayatlarındaki eksiklere rağmen mutlulardır ta ki kurallara inanılmaz bağlı, muhafazakar, bekar Çağla(Aslı Şahin) komşuları olana kadar. “Yeter” dedirtti.. Kenan Doğulu’nun “Aşk Kokusu” şarkısı ile aynı adı paylaşan iki perdelik romantik komedi türünde olan bu oyunun üzülerek beğenilmeyen yanlarının güzel yanlarından daha çok olduğunu söyleyebilirim. 2011’den beri sahnelenen bu oyun gündeme göre değişmiş ve repliklere siyasi espriler eklenmiş. Neredeyse oyunun yarısında Gezi Parkı olayları ile ilgili yapılan espriler bu olaylara destek veren veya karşıtı olan diye ayrım yapmadan bütün izleyenleri “yeter” dedirtecek konuma getirdi. Gerçekleri zekası sayesinde esprilerle izleyenlere aktarmak isteyen yazar başlarda takdir kazansa da maalesef bir süre sonra izleyenlere kabak tadı verdi. Kenan Doğulu şarkıları sayesinde kıpır kıpır ve güzel başlayan fakat ilerledikçe

sıkan, bitmesini istediğimiz bir oyunla karşı karşıyayız. Senaryoya değil ama oyunculuklara saygı… Daha önceden ekranlarda görmediğimiz, oyunun başrol oyuncularından biri olan Onur Şenay’ın oyunculuğuna söylenebilecek laf yok. Abartma huyu, şımarıklığı yüzünden itici gelen, yaşına rağmen ergen olan bir role bürünen Onur Şenay rolünün hakkını vermiş. Bu rolün tek dezavantajı oynadığı karakter yüzünden bazı seyircilere abartılı gelmiş olması. Herkesin Issız Adam filmiyle tanıdığı Cemal Hünal bu sefer bir tiyatro oyunu ile karşımıza çıkıyor. Sempatikliği, duruşu ve rolünün beraberinde getirdiği coollukla izleyenlere kendini tekrar sevdirdi. En yakın iki arkadaşında aşık olduğu Çağla rolünde oyuncu değişikliği yapılmadan Akasya Asıltürkmen oynuyordu. Akasya Asıltürkmen’i bu rolde görmeyi bekleyen bütün seyirciler çok şaşırsa da yerine gelen Aslı Şahin’in hakkı kesinlikle yenmemeli. Oyunun en çok beğenilen karakterini canlandıran Aslı Şahin’in oyunculuğu oyunun tek elle tutulur yanı. Senaryo yüzünden zaman kaybı diyebileceğim bir oyun olmasına rağmen oyunculuklara saygı gösterilmeli. Sevilen oyuncularla komik olması dışında bir özelliği olmayan bu oyun izlenebilir kılınmaya çalışılmış. Cemal Hünal hayranlarının daha çok gittiği bir tiyatro oyunu olan Aşk Kokusu beklentiler yüksek tutulduğu için maalesef tam bir hayal kırıklığı oluyor.


e t e z r e niv

ü Fotoğraf: Demet Açıkgöz (Zararsız Haller)

zete


UNIVERZETE 56