Issuu on Google+

YAZI-YORUM

Sayı 3 / 15 Mayıs 2012

         

Yazı-Yorum’dan… Frantz Fanon ve Yabancılaşma Teknolojik Denetim ve Depolitize olan Gençlik Medya ve İdeolojiler Bağlamında Kadın Ölmek-Öldürmek Üniversitede Ayna var Geceye Övgü Bir Film : Şarküteri (Delicatessen) Aşkın ikinci Hali (öykü) Karikatür


YAZI-Yorum’dan Merhaba sevgili arkadaşlar YAZI-YORUM un 3. sayısıyla sizlerle beraber olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. İlk an ki heyecanımızdan hiç bir şey kaybetmeksizin hatta heyecanımızın kat be kat arttığı fanzin çalışmamız emekleme süreci olarak nitelendirdiğimiz 3 aylık bu kısa süre zarfında önemli bir yol kat etti. Daha şimdiden Balıkesir Üniversitesi öğrencilerinin hatırı sayılır ilgisine mazhar olan YAZI-YORUM içinde barındırdığı gelişim dinamiklerini daha da kavrayarak ve sizlerden gelecek olan olumlu olumsuz eleştirileri de bünyesinde toplayarak gelişim ivmesini daha da yukarıya çıkaracaktır. Evet dostlar yürüyüşümüz bu sayıyla daha da güçlenmiştir. YAZI-YORUM ’un biz Balıkesir Üniversitesi öğrencilerinin akademik-demokratik, sosyal ve kültürel yaşamında önemli bir kitle iletişim aracına dönüşmesi için mevcut yürüyüşümüz güçlendirilmelidir bu bakımından her birimizin bu yürüyüşe katkı sunması önemli ve elzem olandır. Bu sayımız bu eğitim yılı içerisinde çıkaracağımız son sayımız olacak bu bakımdan bu sayımızı içerik bakımından daha zengin hale getirmeye çalıştık. Bu yıl içinde edindiğimiz tecrübelerimizden öğrenerek eksikliklerimizi tespit edip eksikliklerimizin üzerine yürüyerek önümüzdeki seneye daha profesyonel ve daha yaygın bir fanzinle Balıkesir üniversitesi öğrencilerinin öz kitle iletişim aracı olma iddiamızı ve ısrarımızı sürdüreceğiz. Bu duygularla sizleri yeninin simgesi olan baharın coşkusuyla bir kez daha selamlıyor. Hepinizi Balıkesir üniversitesi öğrencilerinin özgür çığlığı olan YAZI-YORUM’u daha da güçlendirmeye sahiplenmeye çağırıyoruz. Görüşmek dileğiyle Hoşçakalın Yazı ile kalın.

baugazetesi@gmail.com

2


Frantz Fanon ve Yabancılaşma ‘‘Siyah derili kardeşlerimin gazabını üzerime çekeceğimi bilsem de söyleyeceğim: Siyah-insan, insan değildir.’’ Frantz Fanon bir Fransa sömürgesi olan Martinik’in başkenti Fort-deFrance’de 20 Temmuz 1925’te orta sınıf bir siyahî ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Martinik’te doğan, tıp ve psikiyatri eğitimini Fransa’da tamamlayan ve psikiyatrist olarak Cezayir’de çalışmaya başlayan Fanon kısa sürede Fransa’nın bölgedeki kolonyal projesine karşı çıkan devrimci bir kimlik edinmiş ve “Yeryüzünün Lânetlileri”, “Siyah Deri/Beyaz Maske”gibi çığır açan kitaplarıyla Avrupa-merkezci psikoloji anlayışını, köle-efendi diyalektiğini ve tahakkümün psikolojik arka planını sorgulamıştır. Ve bu kitaplar sömürge karşıtı mücadelenin ve üçüncü dünyanın özgürlük manifestosu olarak bilinmektedir. Fanon, Afrika’daki ulusal kurtuluş hareketlerinin ve ABD’deki Kara Panter örgütünün esin kaynağı olmuştur. Frantz Fanon Cezayir’e geldikten sonra oradaki ulusal kurtuluş savaşına ilgi duymuş ve kısa zamanda Cezayir ulusal kurtuluş savaşının en önemli liderlerinden biri haline gelip, Fransız sömürgeciliğine, ırkçılığına, eğitim sistemine karşı savaşmıştır. Fanon’a göre sömürgecilik sadece ekonomik, siyasi ve askeri yönden değil, psikolojik olarak da ele alınmalıdır. Fanon sömürgecilik ve sömürgeciliğin insan üzerindeki tahribatına değinir. Çünkü sömürgeci, sömürge insanın psikolojisini tahrip eder. Ona göre sömürgeciliği nasıl açıklarsak açıklayalım sömürgeciliğin özü şiddettir ve bu şiddet insanı insanlıktan çıkarıp onu bambaşka bir kişilik haline getirir. Şiddet ise salt fiziksel yok oluş olmayıp bunun da ötesinde psikolojik bir yok oluş sürecidir. Çünkü sömürgeciler pazarını daimi hale getirmek için o ülkenin insanını kendisine benzetir. Ve bunu yapması için de sömürgeciler eğitime çok önem verir çünkü sömürgecilik eğitimle kalıcı hale gelir. Böylece beyinler işgale uğrar, işgale uğrayan beyinler ise korkak, edilgen, pasif ve hastalıklı bir şekilde yaşar. Fanon, Siyah Deri Beyaz Maske adlı eserinde sömürgeci beyaz adamın, siyah insanın dünyasını nasıl işgale uğrattığını ve bu işgalin yarattığı etkileri anlatır. Antil toplumun nevrotik ve kendini sürekli beyaz adamla kıyaslayarak

3


insan kalabileceğine inanan bir toplum haline geldiğini ve bu durumun Antilli gençler arasında daha yoğun bir şekilde yaşandığını vurgular. ‘‘Antilli gençler arasında, kendini ifade etmesini, Fransızca’yı iyi konuşmasını becerebilen biri, kendisinde adam akıllı çekinilen biridir; ona şöyle tartarak bir bakın, hemen hemen bir beyaz olduğunu rahatlıkla söyleyebilirsiniz. Kitap gibi konuşuyor derler Fransa’da; Martinik’te de Beyaz adam gibi konuşuyor derler böyleleri için.’’ Fanon siyah insanın sömürgeci ülkenin kültürel değerlerini edinebildiği oranda insan sayılabileceğini vurgular. Çünkü siyah insan emperyalist bir sistemde büyür ve ona öğretilen şey Avrupalının üstün olduğu kendilerinin ise her zaman aşağılık olduğudur. Beyaz adama göre siyah insan bu sitemi kabul ettiği zaman artık bir insan kategorisine kavuşur. Sömürgeci düzen ilk önce kendi kültürlerinden ve dillerinden utanılması gerektiğini öğretir ve böylece yabancılaşmış bir şekilde ülkesine dönen Zenci artık bambaşka biridir. Selam verişi, sesi bile bir başka, kendi kültürünün değerlerine o kadar uzak ve yabancıdır artık. Kendi dilini konuşmak basit bir insan haline gelmektir. Bu dili konuşanlar ise eskiden ait olduğu basit halktır. Fanon eğitim görmüş Zencinin, kozmik ve spontane Zenci mitinin bu budala figürünün, belli bir noktadan sonra ırkının artık onu anlayamadığı hissine kapıldığını, bu kadar yabancılaştığını saptar. Çünkü halkının anlamadığı şeyleri öğrenmiş, ileri gitmiş, Beyazlara yakınlaşmış, kendi halkına tepeden bakması için nedenleri olmuştur. Fanon, aslında bu durumda, Zencinin, bizzat kendisinin, ırkını anlamayan biri olduğunu söyler. Ve Zenci kendi benliğini ve kültürünü unutup emperyalist kültürü benimsemeye çalıştığı andan itibaren yabancılaşmaya başlar. Sömürgecilikle ilgili Frantz Fanon ile aynı görüşe sahip olan İsmail Beşikçi ise Kürt aydını ve gençleri için şunu söyler: ‘‘Kürt aydını ve gençleri Kürtçenin serbest olmasını, anadilleri Kürtçede eğitim görmek istediklerini ve bunun için mücadele ettiğini söyler ama bu isteklerini ise hep Türkçe yapar, hep Türkçe konuşur ve Türkçe yazar. Artık Kürt gençleri kendi aralarında Kürtçe yerine Türkçe konuşur ve yer yer Türkçeyi iyi konuşamayan gençlerle alay eder, bu gençleri hor görür bu ise dünyanın en büyük yabancılaşmasıdır.” Frantz Fanon bu tür sömürgeci sistemleri ortadan kaldırmak için ilk önce sömürge insanı kendi dilini kullanmalıdır der çünkü; “Sömürgecinin sömürgeleştirdiği insanı anlatmak için kullandığı dil zoolojik bir dildir” diye belirtir (Bugün Kürt sorununda Türk siyasetçilerin ve kendine aydın

4


diyen kişilerin kullandığı dil gibi). Fanon’a göre anti-sömürgeci devrimci bir şiddet bu olumsuzluğu ortadan kaldırabilecek bir şiddettir. Ancak sömürge halkın elinde bir silaha dönüşen şiddetin aslında sömürgecinin uyguladığı şiddetten kaynaklandığını söyler Fanon. Efendinin köleye uyguladığı şiddet, kölenin de şiddeti bir kurtuluş ideolojisi olarak keşfetmelerini sağlar. Ve bu şiddet üçüncü dünya halkları için özgürlüktür. Şiddetin devrimci rolünü keşfeden sömürge halkı için artık yapılacak tek şey vardır: Her ne pahasına olursa olsun eldeki tüm olanakları kullanmak ve sömürgeciyi ortadan kaldırmak. Sömürge halkı için doğru hareket tarzının ne olduğunun önemi yoktur. İyi ve doğru olan tek şey basitçe sömürgeye zarar verendir. Özgürleşmek için sadece Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılmak da yeterli değildir. Sömürge insanı bizzat şiddet pratiğine girerek kendisini yeniden yaratacaktır. Bu sömürgeciliği ortadan kaldırmak için Fanon ‘‘İlk Kurşun Teorisi’’ diye bir teori ortaya koymuştur. Bu teoriye göre sömürgecilere karşı savaşan bir militan ilk kurşunla birlikte militanın köle kişiliği, ezik kişiliği ölür. İlk kurşun bunları öldürür. İnsan ilk kurşunla yeniden doğar. Yepyeni bir insan olarak doğar. Artık kendine, ailesine, akrabalarına, halkına güven duyan bir kişidir. Yarınına, geleceğine güvenir, gelecekten beklentileri vardır. Kendini, düşmanın karşısında olağanüstü derecede küçümsemez. Düşmanını olağanüstü derecede büyük görmez. İlk kurşunla birlikte kendi ezik kişiliğini, kimliksizliğini, korkuyu ve paniği öldüren bu insanın bundan sonraki kurşunları artık emperyalistler içindir, sömürgeciler içindir. Yani ilk kurşun sadece düşmanı öldürmez, ilk kurşun kendisini de öldürür. Sonuç olarak geride bir ölü bir de özgür insan kalır. Fatih AKİKOL

5


TEKNOLOJİK DENETİM VE DEPOLİTİZE OLAN GENÇLİK Reşat Nuri Yılgın İletişim kuramcısı ve pedegog olan Neil Postman “Çocukluğun Yokoluşu”nda TV’nin okulla yarışır bir hale geldiğini ve zamanla okulun yerini alacağını ileri sürer. Bu ise çocukların da artık yetişkinler gibi sırları bilebileceğini ve beraberinde çocukluğun yok olacağının habercisidir. “Amerikan toplumunun yaşamına giren televizyonun yaklaşık 300 yıl bu toplumun gidişatını belirlemiş olan kitabın yerini aldığı, bunun da düşünce ve yorum merkezli bir hayatı, hızla seyir ve eğlence merkezli bir hayata dönüştürdüğünü” anlatan Postman, her şey hakkında artık fikrin değil görüntünün üretildiği sorunlu bir dünyaya geçişin ortaya çıkardığı kültürel çelişkilere işaret ederek, “siyasetin, dinin, eğitimin, sanatın, acının, dehşetin, aşkın, şiddetin, eğlencelik olarak sunulduğu bir dünya”da gençliğin yaşadığı topluma ve dünyaya yabancılaşmasının önüne geçilmesinde başta eğitimciler olmak üzere konunun bütün muhataplarından ciddi atılımlar gerçekleştirmesini beklemektedir.”1 Postman, “kitap”a ve dolayısıyla yazılı iletişime, nitelikli bir kamusal

söylemin

oluşturulmasında

etkin

rol

oynadığı,

düşünmeyi

derinleştirdiği, ciddilik, tutarlılık, süreklilik ve bütünlük gibi kavramlara ve değerlere yaşama imkânı sağladığı için ayrı bir önem atfetmiş ve matbuat kültürünün hakim olduğu tarihsel devirleri “yorum” çağı olarak nitelemiştir. Günümüz toplumları ise bilhassa televizyonun ve daha sonraları da internetin icat edilmesinden sonra görsel kültürün, gösteri (Show) kültürünün etkisi 1

Atay, T. (2004b). Yaşasın Meşhuriyet Çağı. Popüler Kültürden Kitle Kültürüne Türkiye İzlenimleri. Epsilon Yayınları. İstanbul

6


altında bu özelliğinden yoksunlaştırılmıştır. Bu kültür daha çok hızlı tüketimin ve süreksizliğin, kalıcı olmayan ürünlerin ve buna dayalı insan ilişkilerinin ortaya çıkardığı bir toplumsal ve ekonomik dönüşümün ürünü olarak insanı nesneleştirmekte (şeyleştirmekte) ve düşünceyi, anlamayı, eleştiriyi, yorumu ve buna dayalı entellektüel üretimi engellemektedir.2 Çocuğun sosyalleşmesinin büyük ölçüde TV ve internet ile sağlandığı ve McLuhan’ın

“küresel

köy”,

Foucault’un

“disiplin

toplumu”, Bell’in

“bilgi/enformasyon toplumu, profesyoneller toplumu”, Lyotard’un “pstmodern toplumu”, Toffler’un “üçüncü dalga uygarlığı” olarak adlandırdığı günümüz toplumunda ise okulun yerini giderek internet ve bilgisayarlar almaktadır. Artık hemen hemen her evde bir tane bilgisayara rastlanmakta olup artık bütün iş ve işlemler bilgisayar ve internet aracılığıyla olmaktadır. Öyle ki sanayi devrimiyle nasıl sanayi

toplumuna geçiş

sağlandıysa,

elektronik devrimiyle

de

enformasyon toplumuna geçilmekte olduğu işret edilmektedir. Bu değişimle toplumun ve insanın değiştiği, bilgisayarların yaşama yoğun bir şekilde girdiği, iletişimin ve dolaşan enformasyonun arttığı, dünyanın her tarafından bilgi alma imkanının insana sağlandığı vurgulanmaktadır. Gözetim ve buna bağlı olarak disiplin olgusu, önemli bir denetim türü olarak insanlık tarihi içinde hep var olmuştur. İlkel toplulukların nüfüsu kayıt altında tutulmasıyla kendini gösteren gözetim, modern toplumlarda daha 2

Şahin, M. Cem. Türkiye’de Gençliğin Toplumsal Kimliği ve Popüler Tüketim Kültürü. GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 25, Sayı 2 (2005) 157-181

7


teknik bir hal almış daha çok kamusal alanda bürokrasi gözetimin niteliğinde belirleyici olmuştur. Günümüz toplumlarında ise gündelik yaşamı hem kitlesel hem de bireysel açıdan gözetleyen gözetim türü ise “enformatik” yani teknolojiye dayalı gözetimdir. Aydınlanmayla birlikte Teknolojiyi ve bilimi ele geçiren sanayi toplumu, kaynaklarından her zaman daha etkili biçimde yararlanabilmek için insana ve doğaya her zaman daha etkili bir biçimde egemen olmak üzere düzenlendi. Bu düzenleme de ise “gözetim” olgusu iktidarın en önemli aygıtıdır. Çünkü gözetim geçmişten günümüze iktidarın gücünü destekleyici bir işlev görerek toplumsal yaşamın sistematik bir denetimini sağlama işlevi görmüştür. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte işçiler üzerindeki denetim günümüzde teknolojini ilerlemesiyle toplumun çocuk, genç, yetişkin, kadın, erkek hemen hemen bütünü üzerinde kendini göstermektedir. Bu bağlamda “total kurumlar”3 bu sistemin işlemesine ve denetim mekanizmasının kurulmasına yardımcı olmaktadır. Modernliğin bünyesinde var olan “çelik kafes” bireyi ve toplumu denetim altına almaktadır. Özellikle teknolojik alanda yaşanan gelişmeler bu denetim ve tahakküm süreçlerine daha da hız katmaktadır. Teknolojinin hayatın her alanında yaygınlaşıp gelişmesi gençlerin sürekli bir denetim altında tutulmasını beraberinde getirmektedir. Batı’nın kurduğu ve kendi kontrolünde tuttuğu kapitalist ilişkileri tehdit edebilecek önemli güç olan gençler ise çeşitli manevralar ve mekanizmalarla özellikle 1980’lerden bu yana istisnalar olmakla beraber bütün Dünya’da depolitize edilmiştir. Dünyayı değiştirmek yönündeki tasa ve enerjilerini artık 3

Çakı, Fahri, Batı-Dışı Toplumlarda Gençlik Ve Beden İmajı

8


gençler kendi bedenlerini değiştirmek yönünde kullanmaya yöneltilmişlerdir. Diğer bir deyişle, gençlerin beden imajları üzerindeki kaygıları onların depolitize edilmişliklerinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.4

4

Atay, T. (2004). Yaşasın Meşhuriyet Çağı. Popüler Kültürden Kitle Kültürüne Türkiye İzlenimleri. Epsilon Yayınları. İstanbul.

9


MEDYA VE İDEOLOJİLER BAĞLAMINDA KADIN İlk komünal toplumlardan 19. yüzyıla kadar tarih sahnesinde adı dahi geçmeyen adsız kahramanlar olan kadınlar için 20. ve 21. yüzyıl bir dönüm noktasıdır. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında yapılan kadın çalışmalarıyla birlikte ilginin odağında olmaya başlayan kadınlar, hukuksal ve sosyal alanda elde ettikleri haklarında bir getirisi olarak yeniden dizayn edilen bu dünyanın birer parçası haline gelmiştir. “Toplumsal Sözleşmeciler”den bu yana erkek alanı diye formüle edilen kamusal alanın içinde de yer almaya başlayan kadınlar, ideolojiler tarafından şekillenmekte erkek egemen bir alanda çoğu zaman kadınsı özellikleri manipüle edilerek ancak bu şekilde var olabilmektedir. Günümüzde ise kadınlar tüketimin merkezinde bir seks objesi olarak resmedilmektedir. Sovyet veya Cumhuriyet kadınlarının ellerinden alınan dişilik özellikleri, gündelik hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak kabul görmüş medyanın aracılığıyla kadına geri verilmiştir. Fakat bu noktada ise kadının yaşamındaki değişmeler ve yeni sorunlar medya tarafından ihmal edilmiş, toplumun ve medyanın çizdiği kadın profili dışına çıkan her kadın marjinalleştirilmiştir. Aynı zamanda medya, kadına yönelik her türlü şiddeti dayaktan, cinsel tacize ve tecavüze değin, kadınlara atfedilen “kışkırtma’” ya da erkeklere atfedilen “cinsel dürtülerinin engelleyememe” açıklamaları ile sunmakta ve cinsiyetçi bakış açısını daha da güçlendirerek meşrulaştırmaktadır.

10


Medyanın kadınlık durumuna ilişkin kurgulamaları, kadınların toplumdaki eşitsiz konumlarının analizinden ya da çözümünden ziyade bu eşitszliği yeniden üretir. Örneğin; filmlerde yer alan pasif ya da aile yıkan kadın imajı ya da “ev kadınlığı” ve “annelik” görevlerini yerine getirmeyen kadınların “ceza”yı hak ettikleri mesajı sık sık verilir. Kadının kendi için çizilen rol kalıplarının dışına çıkmasıyla birlikte de “şiddet” devreye girer. Kocası, babası ya da kardeşi tarafından ağlatılan, acı çektirilen, dövülen hatta öldürülen kadınlar, artık normal, gündelik hayatın bir getirisiymiş gibi büyük bir olağanlık içinde gösterilmektedir. Daha da ilginç olanı toplumun bu tarz filmleri talep edip, izlemesidir. Sadece filmler değil, önemli bir gelir kapısı olan reklamlarda da bu durum pek fazla değişmemektedir. Reklamlarda, kadının şiddet eyleminin hedefi olarak sunulmasından ziyade daha çok cinsel bir nesne olarak sunulması söz konusudur. Hayatın tadı, erkeğin zevki üst başlığı altında kadınlar bedene indirgenerek, bedenleri üzerinden sömürülmektedir. Çikolata reklamlarında çikolatayı yerken zevkten gevşeyen kadınlar veya araba reklamlarında iç çamaşırlarıyla arabanın içinde ya da üstünde yer alarak cinsel dürtüleri harekete geçirmeye çalışan kadınlar bedenlerini kullanarak kendilerine yeni bir ekonomik kazanç alanı oluşturmaktadır. Böylelikle aslında birçok kadının erkeğin cinsel arzularını tatmin eden bir “meze” olmaktan dolayı rahatsızlık duymadığını söylemek mümkündür.

11


Gerek tüketimin gerekse tüketilmenin merkezinde yer alan kadınlar genellikle temizlik, vücut bakım ürünleri ve şampuan reklamlarında yer alarak “güzel” bedenlerini erkek bakışına sunmakta bir yandan da ideal kadın (zayıf, canlı, sağlıklı, formda) niteliklerini kazandıracak ürünleri seçmektedir. Kadınların hem tüketen hem de tüketilen bir konuma indirgenmesi sadece reklamlarla sınırlı olan bir şey değildir. Magazin ve kadına yönelik programlarda da ideal kadın imgesi pekiştirilmekte ve kurgusallaşmış bu imge üzerinden toplum biçimlendirilmek istenmektedir. Kısaca, insanlık tarihinden bu yana kadınlar duygusal, irrasyonel ve pasif olarak görülmekte ve aile içine hapsedilmektedir. Onlardan beklenen ideal bir eş ve anne olmalarıdır. Sanayi devriminin bir getirisi olarak da aile içindeki yeniden üretimin dışına çıkan kadınlar üretimde yer almaya başlamışlardır. Fakat kapitalizmin kökleşmesiyle birlikte kadın bedenlerinin bir kazanç alanı olarak kullanılması ve medyanın bundaki dönüştürücü etkisi kadını “erkeği memnun etmesi” gereken bir varlık olarak göstermiştir.

Roza Süleymanoğlu

12


ÖLMEK-ÖLDÜRMEK Vicdani ret özü olarak kişinin din, ahlak ve politik açıdan askerliğe gitmeme, itaat etmeme, ölmeyi öldürmeyi reddetmesidir. Kişinin politik düşüncesi gereği askerlik haricinde silahı savunması, silahlı mücadeleye katılması gayet doğaldır ve bu vicdani redde ters düşen bir durum değildir, ikisi karıştırılmamalıdır. Vicdani reddin tarihine bakarsak ilk vicdani retçi Maximilian’dır. Maximilian Kuzey Afrika’da Numidiya ülkesinden 21 yaşında bir gençtir. Roma ordusu tarafından askerliğe çağrılmış olan Maximilian, askerliği reddetmiş ve Romalılar tarafından idam edilmiştir. İlk vicdani retçiler genellikle dinleri gereği askerliğe karşı çıkmışlardır. Çünkü dinlerde yer alan ’’insan öldürmenin kötü olduğu’’ söylemi onlar için daha ağır basmıştır. Vicdani reddin tarihi bu kadar eskiye dayanmasına rağmen ülkelerdeki resmileşme süreci ise çok uzak değildir. Dünyada ilk olarak vicdani ret 1916 yılında İngiltere’de anayasaya dâhil edilmiştir ve İngiltere’yi 1917’de Danimarka, 1920’de İsveç izlemiştir. I. Dünya Savaşı’na döndüğümüz zaman birçok ülkede vicdani ret bir tehlike haline gelmiştir. Dinleri gereği vicdani retçi olan savaş karşıtlarının yanına sosyalistlerde eklenmiş ve bu durum politik bir olay haline gelmiştir. Bu durum sonrasında savaşlarda insan sayısının (güç bakımından) önemli olduğu ülkelerde askerliğe katılımın bir ‘’vatani görev’’ olduğu safsatası ortaya atılmıştır. Büyük ülkelerin ise vicdani redde karşı tutumuna bakacak olursak eğer hep bir baskı gördüğümüzü söylemek mümkündür. Yargılanmalar, hapis cezaları, işkenceler, kurşuna dizilme (vb.) bakımından ve vicdani ret konusunda bugün en ileride diyebileceğimiz ülkelerden biri olan Almanya, vicdani retçileri akıl hastanelerine kapatmıştır. Fransa’da vicdani retçilere 20 yıl, Rusya’da ise 46 yıl arası hapis cezası verilmiştir. Vietnam savaşında ABD’de binlerce genç savaşı haksız bularak askere gitmemişlerdir. Bu durum dünyada büyük bir yankı uyandırmış ve diğer ülkeleri de etkilemiştir. Örneğin; ABD’de savaşa gitmeyenler arasında eski ABD başbakanı Bill Clinton’da yer almaktaydı. Vicdani reddin yasal olduğu ülkeleri toplarsak eğer iki elimizin parmak sayısını geçmediğini görürüz. Bu utanç verici durum Türkiye için de geçerlidir.

13


Türkiye’de vicdani reddi deklare edenler için Türk Ceza Kanunu’nun 318. maddesine göre ’’halkı askerlikten soğutma’’ gerekçesiyle dava açılmakta ve vicdani retçiler hapis ya da para cezasına çarptırılmaktadır. Bunun örnekleri Türkiye’de fazlasıyla bulunmaktadır. Bunun ilk örneği 1989 yılında vicdani reddini açıklayan Tayfun Gönül ve Vedat Zencir’dir. Sivil mahkemede yargılanan Tayfun Gönül 3 ay hapis cezası almıştır. Daha sonra ise hapis cezası para cezasına dönüştürülmüştür. Bir başka örnek; 2009 yılında dini düşüncesi gereği vicdani reddini açıklayan Enver Aydemir’dir. Aydemir, 10 aydan fazla tutuklu kalmış ve hakkında 20 yıla kadar ceza istemiyle yargılanmıştır. Enver Aydemir ‘’Ben bir Müslüman’ım ve bir Müslüman’ın bir Müslüman kanı dökmesine karşıyım’’ diyerek askerliği reddetmesinin nedenini açıklamıştır. TSK ve burjuva medya bu durumu örtbas etmek için uğraşmış ve en sonunda Aydemir’e çürük raporu verilmiştir. Genel olarak ise Türkiye’de 300’ün üzerinde vicdani retçi vardır ve birçoğu askeri mahkemede yargılanmakta ve tutuklanmaktadır. Vicdani ret sadece askerlik çağı gelmiş kişilerin bu kararını açıklamasından ibaret değildir. Kadınların, askerliğini yapmış erkeklerin kısacası; savaş karşıtı, anti militarist insanların yürekli bir şekilde tavrını ortaya koymasıdır. Kapitalist devletlerin kar hırsları için insan öldürmeyi meşrulaştırdığı ve bunu sanki güzel bir şeymiş gibi göstermesinin teşhir edilmesi gerekmektedir. İnsanın, kapitalist devletlerin çıkarları ve insan yaşamını hiçe sayanlar için ölmesi kadar vicdansız bir durum olamaz. Bizden istenen bizim gibi olan insanları öldürmemizdir. Peki kim için, ne için? Militarizmin keskin kokusu her gün daha fazla artmakta ve insanların kardeşlik, yaşam, barış gibi duygularını körelterek vahşileştirmektedir. Günümüz Türkiye’sinde barış sözcüğü yabancılaşmaya başlamaktadır. Devlet; burjuva gazeteleri, televizyon programları ve her türlü basın-yayın aracılığıyla toplumun milliyetçi damarına basarak ırkçılığı had safhaya çıkartmak için elinden geleni yapmaktadır ve başarılı olmaktadır. Kendilerini ilerici, demokrat gören düzen partileri, askerlerin ölümleri söz konusu olduğunda kendimizi nasıl daha çok milliyetçi gösterebiliriz diye sanki sidik yarışına girmektedir. Ve bu da kardeşlik naraları atan düzen partilerinin gerçek yüzünü ortaya çıkarmakta, rant sağlamak için savaş çığırtkanlığını olabildiğince yükseltmektedir. Dikkat

14


ederseniz Türkiye’de savaşın kızgınlaştığı dönemlerde milliyetçi partilerin oy oranı artış göstermektedir. Bu tehlikeli bir durumdur. İç Anadolu ve Batı’da yaşayan Kürtler’e yönelik linçler, aşağılamalar, Kürtlere ait dükkânlara saldırılar ve Kürt işçileri sürgüne zorlamalardaki artış milliyetçi duygunun topluma etkisinin bir göstergesidir. Tabi ki bunlar devletin desteği olmadan gerçekleşmemektedir. Geçtiğimiz sene İstanbul-Zeytinburnu’nda Kürtlere saldırı olduğunda emniyet amirinin çıkıp ırkçı faşistlere ‘’siz gidin biz onlara yeteriz’’ demesi devletin rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Başka bir örnekte oğlu askerde ölen bir babanın ’’bir oğlum daha olsa onu da askere gönderirim, vatan sağ olsun’’ demesi Türkiye’de militarizmin geldiği noktayı göstermektedir. Bu tarz örnekler günümüzde sık sık yaşanmaktadır. Türkiye’de militarizmi yıkacak olan Türk’lerdir. Türk gençleri sokağa çıkıp barış için haykırmalı, askere gitmeyeceğim, kardeşimi öldürmeyeceğim demelidir. Yaşanan bu kirli savaşın gerçek yüzünü ortaya çıkarmalı, masum insanların ölümüne sebep olanları teşhir etmelidir. Ben bu savaşın içinde olmayacağım, kardeşimi öldürmeyeceğim ve ‘’SAVAŞA İNAT YAŞASIN HAYAT’’ diyebilmelidir.

Mahir PALA

15


ÜNİVERSİTEDE AYNA VAR Bugün biz üniversite öğrencilerinin yaşadığı birçok sorundan biri de okullarımızdaki düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlı olması hatta neredeyse hiç olmamasıdır Bu özgürlükler sorunu ülkemizin bir realitesidir ve üniversite sıralarına sirayeti daha sistemli ve kapsamlıdır. Üniversite sıralarında okuyan biz gençlerin yaşadığımız ülkedeki kimi sorunlara karşı bir tepki göstermesi bu sorunları ve sıkıntıları başımıza musallat eden zat-ı muhteremleri rahatsız ediyor ve kendilerini okuduğumuz alanlarda bizlere karşı daha kapsamlı saldırıları planlamaya itiyor. Bizlere karşı uygulanan bu saldırı furyalarının başında ise okullarımızın karakollara çevrilmesi geliyor.Bu uygulamayı da pişkin bir şekilde üniversitelerde düşünce özgürlüğünün güvence altına alınması için hayata geçirdiklerini söylüyorlar.Gerçekten de bu ifadeleri tam bir güler misin ağlar mısın misali bir olaydır ve bizleri bu coğrafya da yaşayan insanları ahmak yerine koymanın birçok örneğinden de birisini ifade ediyor..Malum biz onlar için taklacı güvercinlerden farksızız ve bu ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içtiğimiz için yeri geldiğinde takla atmalı ve bizleri ahmak yerine koydukları söylemlerine de kayıtsız şartsız itibar etmeliyiz. Sormak gerekir en ufak hak talebinin dahi karşısına yüzlerce tam teçhizatlı polisi çıkaran ve bu talepleri dile getiren insanları ortaçağı aratmayacak bir biçimde, insanlık onurunu ayaklar altına alan uygulamalarla sindirmeye çalışanların kafalarına saksımı düştü de üniversiteleri düşünce ve ifade özgürlüğünü güvence altına almak için karakollara çeviriyorlar.Adeta polisler ile iç içe olduğumuz bir gerçekken ,kimi polisler tarafından tehdit edildiğimiz bir gerçekken, düşünce ve ifade özgürlüğü karşısında destek değil bir köstek oldukları alenen ortadayken açık açık fişleme yapmak ve üniversitelerdeki özgür düşünce fikrinin gelişmesini engellemek için siyah camlı odalarda pusuya yattıkları herkesçe malumken bu ikiyüzlülükleri egemenlerin gelenekselleşmiş huylarıdır.Ve hepimizce de malumdur CAN ÇIKMADAN HUY ÇIKMAZ..

16


Üniversitelerde hayata geçirilen ve sermayenin üniversiteler üzerindeki hakimiyetini pekiştiren Bologna projesi kapsamında sermaye ve onun bekçileri okulları ticarethane ve biz öğrencileri de müşteri görüp eğitimi kar hırsları itibariyle şekillendirmeye çalışıyorlar..Bu şekillendirme dolayısıyla bizleri de şekillendirmeyi kendilerinin akıbeti açısından zorunlu kılıyor.Bologna projesi kapsamında karlarına kar katacak olan sermaye üniversitelerde ki biz emekçi çocuklarının bu duruma tepki göstereceğini bildiğinden direk bir şekilde çelişkinin yoğun yaşandığı üniversite kampuslerini polis ve jandarma kışlalarına çevirerek oluşacak muhalefeti engellemeye çalışıyor, bizleri psikolojik ve örgütsel anlamda sindirmeye çalışıyor.Bu yönüyle de polis ve jandarmanın düşünce özgürlüğünü güvence altına almak için değil sermayenin çıkarlarını korumak ve biz emekçi çocuklarının sermayenin göz diktiği haklarımıza sahip çıkmak için verdiği ve vereceği mücadeleleri engellemek için üniversitelerimize sokulduğunun hepimizce bilince çıkarılması gerekmektedir.. Belirtmek gerekir ki üniversitelerimizin sermayeye peşkeş çekilmesi ve karakollara dönüştürülmesi gibi hukuksuzluklar karşısında belirleyici olan bizlerin bu hukuksuzluklara karşı takındığı tutumdur. Genelde tüm yaşam alanlarımıza özelde de üniversitelerimize sahip çıkmalı üniversitelerimizi düşüncelerin ve fikirlerin özgürce ifade edildiği alanlara çevirmeliyiz. Bu bakımdan öncelikle okullarımızda bulunan POLİS-YÖK –SERMAYE ablukasını dağıtmak sorumluluğuyla karşı karşıyayız Bu bilinçle yaşamımıza dönük saldırılar karşısında emeğimize ve geleceğimize sahip çıkmak için bulunduğumuz her alanda mücadele yürütmek tarihsel bir sorumluluktur.

17


GECEYE ÖVGÜ Gece amansız apansız bir hesaplaşmadır… Gece yalnız adamın yüreğinin dehlizlerinde mahkeme kurup bütün acımasız savcıları bütün acımasız hâkimleri karşısına alıp yargılamasıdır kendini acımasızca… Yargıladıkça dokunmasıdır yaşama… Gece hiçbir zaman mahkûm olmak değildir karanlığa… Aksine umutların katledildiği sokakların yaşamın kirletildiği caddelerden özgürlüklerin talan edildiği alanlardan firar edip “bir günlüğüne özgür kalmış tutsağın özgürlüğüdür”… Gece bütün ihanetlerin, bütün yalnızların karşılıksız aşkların, düşlerini satanların, insafsızların mağdurudur aynı zamanda… Mevsimler değişirken, devirler, aşklar hatta yalnızlıklar değişirken hayatın yeni getirdikleriyle. Hayat özgürlük gülüşlü iyi çocukları, anıları, yaşamları söküp alırken insanların ellerinden… Kiminin anılarından yitiverirken eski düşler; kimi ölüp öldürürken düşlerini vermemek için, kimininse dermanı kalmamışken direnmeye, olan geceye oldu yine. Çünkü en çok o görür düşlerini satanları, üzerinde rant sağlayanları, pazarlığa oturanları. Olan en çok geceye olur, çünkü o kucaklamak zorunda kalır aşk acısıyla kıvrananları, insafsızları, düşlerini satanları çıldırtan yalnızlıkları… El uzatmamışken daha hiç kimseler, o tutup uyuttu koynunda düşsüzü, düşü için ölmüşü, güçlüyü güçsüzü koynuna alıp emzirdi teker teker… Olan geceye oldu en çok. Yardım istendi oydu yine derman veren. Sıradan bir yalnızlaşmanın faili meçhul sebebi olabiliyordu o. Küskünlüklerin bile küskünlüğü terk etmeye başladığı devrimizde tek ayakta kalan yine o. Kaybolmuş insanların her daim kendilerini gecede bulmalarının sebebi beklide sırf bu. Bu yüzden yıkılanların mağlup olanların dünyasındaki tek sığınak, tek tapınak beklide… Gece amansız apansız bir hesaplaşmadır… Gece yaşamın sahte figüranlarının, hayatı ıskalayanların, martıların maviliklerle dansını anlamayanların, beyni ve yüreği betonlar arasında betonlaşanların gerçek özgür ve anlamlı bir yaşama en yakın olduğu andır çünkü… Eğer gecelerin koynunda umutlarını kuşanıp özgürlük şafağında yaşama dokunmamışsa yalnız adam ve yalnız kadın , bilin ki uyuşturulmuş uykulara uyumuştur ihanet ederek yaşama ve geceye…

18


Bilin ki bundandır, bundandır sokak çocuklarının bütün sokakları pusuya çevirip her defasında parçalanmış hayatlarına pervasızca saldırmaları. Bundandır kar yağarken sokaklar mahkûmluk. Bundandır yalnızlığın asilliğinden nasibini alamamış üniformalının dili yasak kendi olmaktan sabıkalı çocuğa duyduğu bu insanı insanlıktan eden öfke… Gece şairin kara yüzlü bir çocuğun isyankârlığı kuşanıp kafa tutmasıdır insanı insanlık eden bu lanet kuyusu dünyaya… Gece eli ayağı sözcük, ağzı yüzü dize içinde kalmış şairin kuytu bir amed sokağından çıkıp puştluğa isyan küçük bir çocuk gibi burnunu çekip bağırmasıdır: Ey yaşamın sahte figüranları! Hayatı ıskalayanlar, Ey martıların maviliklerle dansını anlamayanlar, Umudunu yitirenler, Ey yüreği ve beyni betonlar arasında betonlaşanlar, Durun ve kendinize bir şeyler söyleyin. Hepinizin biraz ktil olduğu birer cesettir şimdi Roboski’de 34 çocuk! Çekin artık gölgelerinizi gecelerimizden! METİN BİLGİN

19


Şarküteri/Delicatessen -1991-Fransız Jean Pierre Jevnet adlı yönetmenin sinemaya sunduğu ender rastlanan bir başyapıttır. Filmin genel seyiri hakkında biraz bilgi verecek olursak; kıyamet sonrası bilim kurgu olarak adlandırılan post-apokaliptik dünyada yemek çok az bulunur hale gelmiştir. Bu nedenle bazı insanlar çok farklı , çok tuhaf yemek alışkanlıkları geliştirmiştir. Önceleri sirklerde bir çok gösteri yapmış olan palyaço, şarküteriye iş başvurusunda bulunur ve dükkan sahibinin kızına aşık olur. Dükkan sahibi aynı zamanda palyaçonun ev sahibidir. Ev sahibinin palyaçoyla ilgili hiç de hoş olmayan başka fikirleri vardır. Bu plana engel olmaya çalışan genç kız bir çözüm yolu olarak isyancılar -daha sonra isyancılardan bahsedeceğiz- denilen bir gruptan yardım ister. Filmin genel seyiri bu yöndedir. Howard Verron bu filmde şarküterinin sahibi olan kasap rolündedir. Kasap filmin ana karakterlerinden biridir. Filmi izlerken fark edeceğimiz, ister istemez çağrışım yaparak yorumlayacağımız bir karakterdir. Kapitalizmin habercisi, aynı zamanda ta kendisidir. Fiziksel özelliklerinde dahi bunu görebiliriz. Gerek uzun boyu gerek kilosu ve fiziksel gücü, en güçlünün o olduğu hissini verir. Kasabın şarküterisinin yanında kendisine gelir getiren bir de apartmanı vardır. Yazımızın en başında bahsettiğimiz post-apokaliptik dünyada kasabın yemek sorununa getirdiği çözüm apartmandaki yaşayanlar arasında en zayıfını bulup bu kişiyi kesmektir. Böylelikle şarküteride et satışlarını devam ettirir. Palyaçoyu da buna benzer bir son beklemektedir. Bunun farkında olan genç kız (kasabın kızı ) babasının palyaçoyu öldürmesine engel olmak için isyancılar denen grupla iş birliği yapmaya karar verir. İsyancılar kanalizasyonda yaşayan ve her fırsatta yağmacılık yapan anarşist olmakla birlikte dönemin marjinal bir grubudur.

20


Palyaço, kasabın yapmak istediklerinden habersiz görünse de içinde bulunduğu durumun farkındadır. Bu durumdan kurtulabilmesi için gerekli olan beceri, zekâ ve yeteneğe sahiptir. Sonuç olarak film kötülerin cezalandırıldığı iyilerinse ödüllendirildiği bir klişe ile son bulur. Şarküteri /Delicatessen, kült filmin en belirgin örneklerindendir. Kült film, sadık ama görece az sayıda bir hayran kitlesine sahip filmler için kullanılan bir terimdir. Kült filme örnekler vererek yazımızı bitirmeyi uygun bulduk. - Amelie/Le Fabuleux Destin d’Amelie Poulain (2001) - Ejdercenkname/Tabberwocky (1977) - Şaman/Chamane (1996)

21


AŞKIN İKİNCİ HÂLİ Sırtından yediği iki kurşunla yere serildi, dişlerinin arasında çocuksu gülümseyiş… Muhakkak ki boşuna değildi ölümü. Çocukluğunun sıkıştırılmış ülkesinin darca sokaklarında çabuk eskimesindi diye ayakkabıları, çıkartıp yalınayak koştururken yamalı plastik bir topun ardından ve henüz başlamamışken ilk mektebe sökmüştü alfabeyi, duvardaki işaretlerin varmak istiyordu esrarına ve köşe başlarında sıkça rastlaştığı esrar satıcılar, esrar yiyiciler, et tüccarı pezevenkler… Çarçabuk serpilmiş, 10 yaşında büyümüş koca adam olmuştu. O günlerde okuduklarını bugünlerde anlamlandırır olmuştu. Laf aramızda tütüne de başlamıştı. Sırtından giren ilk kurşunla, dedesinin paltosundan binbir zahmetle aşırdığı izmariti beyaz renkte sigarasını, herkesten kaçarak bir kuytuda soluk soluğa kalmış bir aceleyle tersten yaktığı, boğulacakmış gibi olduğu, hırsından elindekini çamura atıp dahası üzerinde tepindiği, gün boyu suratsız gezip de kimselere asık suratının sebebini açamadığı, hırsından çatladığı o günü anımsamıştı. Ölüm değil de ne güzeldi ölümü çocuksu bir gülümseyişle karşılamak... Önceleri gördüğü ve tekrar tekrar baktığı her kadından… Vazgeçmişti bu huyundan. Şimdi yalnızca o serin yaz gecesi yüzünde bir avuç çil, iki elâ göz ve tütün sarısı saçlarıyla yüreğinde Gulf Stream’i hissettiren o Gürcü kız vardı. İmânı pekişmişti. Üstelik secdeye lâyık buluyordu artık Tanrı’yı. O gece, o asfaltı eriten cehennem sıcağı gündüzün ardından, güneşin batışıyla serinleyen o gece, ilk kez takıldığında ona gözleri gayri ihtiyâri “ne kadar da güzel bir…” diyecekti ki birden suratı asıldı, küstü, kızdı kendine. O dönemler henüz tanışmamıştı beyitleriyle Fuzûlî’nin. Bilseydi, hani güneşin o mâh yüzlü dilberi görünce utancından ışığını alıp yere çaldığını, başkaca bir sebepten değil tam da bundan gece olduğunu anlattığı o beyiti dökülecekti dudaklarının arasından. Bu yüzdendir ki çok sonraları okuduğunda, o mâh-rû hep onun Gürcüsü olmuştu. Bir çift elâ göz , avuç dolusu çil ve bir tutam tütün sarısı saç, yani şiir, yani öykü… Hâsılı Dicle dökülmüştü dudaklarından. “Yere urmuş âf-ı tâbın Mâh-ı tâbânum görüp”

22


Bir kez olsun gözlerinin derinlerine bakamamış, dudaklarından öpememiş ve henüz tutup ellerinden birlikte sinemaya gidememişken ayırdı onları yollar. Yollar, mayınlı yollar Yıllar, paramparça yıllar Avuçladığı gül bahçesinden her zamanki monotonluğuyla bir diken düşmüştü payına. Bir koca gülistana baktı, döndü avucundaki dikene baktı: güldü. Sonraları pek çok kadınla beraber olduğunu sandı, yanılıyordu. Aslı şuydu ki pek çok kadın onunla birlikte olmuştu. Bir avuç çil yüreğine ektiği, göz yaşlarıyla sulanıp bire yüz bire bin vermişti. Yüreğinden taşmış damarlarından Fırat’la buluşmuş, feyzi Nil’e varmıştı… Nehirler… Uçurumun kenarından dolanan nehirler Yücelere, en yücelere astığından beri yüreğini, sevdalandıktan sonra doruklara, yoldaşı olduktan sonra yolların ve yılların, geçip gittiği nehirlerin yün kokulu eşiğinde bırakmıştı özlemlerini. İçinde dayanılmaz bir hal alan ve günün birinde karşı koyamayıp hücrelerine, o gece, o serin yaz gecesi gözlerine vurulduğu yere gittiğinde yüzündeki tatlı çilleriyle ne de benziyordu kızı sevdiğine. Annelik ne de yakışmıştı o elâ gözlere..! Sizin hiç sevdiğiniz kadının başkasından olan çocuğunu sevdiğiniz oldu mu? Onun oldu. Sırtına varmamışken henüz o iki kahpe kurşun ve saplanmamışken tüm ihanetiyle bedenine, o bunu da yaşadı. İyiki de oldu ve iyiki de yaşadı o bunu. Uzaktan, hiçbir emek vermeden sadece sevmenin kaçınılmaz koşulu bundan başka ne olabilirdi ki? Ne bekliyor, ya da ne sanıyordu ki kendini? Gayrı haddini bilsindi ! Geldiği yere, geldiği gibi sessizce geri döndü, tilkinin kürkçü dükkanına dönüşü bir nevi. Unutmaya hiç mi hiç çalışmadı. Hep sevdi, hep sevdi… Bir kadının sevgisini, ülkesinde yaşadı. Önceleri uluslaşmadan yanaydı, ilk fırsatta enternasyonal oldu. Yürüdü, yürüdü… İşgalcilerin peşine düştüğü o gece artık koşmaya başlamıştı. Muhakkak ki boşuna değildi ölümü. Sırtından giren ikinci kurşunda ne mi düşünmüştü ? Ercan DENİZHAN

23


24


Yazı-Yorum - Sayı 3