Issuu on Google+

kapak 7 copy_Layout 2 3/11/11 3:16 PM Page 1

Yaklaşan seçimler ve devrimci taktik politika Perspektif Sf. 12-13-14 Aleviler İzmir’de buluştu Ankara ve İstanbul’dan sonra binlerce Alevi İzmir’de de bir araya gelerek taleplerini haykırdı. sf 22

Düşünce özgürlüğüne ilişkin doğru perspektifi olmayanlar bu durum karşısında ne yapacaklarını bilemezler. sf. 04-05

Halkın Günlüğü

10-20 MART 2011 Yıl: 1 Sayı: 7 Fiyatı 1.5 TL www.halkingunlugu.net

e-posta: halkingunlugu@hotmail.com

Vardık, varız, var olacağız! Metalde saflar netleşiyor g EMEK Sayfa 9 Toplu sözleşme masasında anlaşma sağlayamayan metal işçileri, Birleşik Metal-İş Sendikası öncülüğünde greve gidiyor. Grev kararları fabrikalara asıldı.

ANA LİZ

Ortadoğu üzerine 1 Ortadoğu ve Afrika’da yaşanan halk isyanları meşrudur. Ancak bir devrim olarak yorumlanamaz.

SAYFA 18

GÜNCEL 6-7

Tutuklu Kürt siyasetçilere 150 yıl hapis cezası Kürt siyasetçilerine yönelik ülke genelinde “KCK operasyonu” adı altında yapılan gözaltı saldırılarının ardından, legal eylemler ve BDP’nin yapmış olduğu demokratik çalışmalar, illegal örgüt çalışması olarak yansıtılarak hazırlanan iddianame ile 14 Kürt siyasetçiye, toplam 150 yıl hapis cezası verildi. Gazetecilere açıklama yapan BDP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan, yargılamanın formalite olduğunu söyledi.

gEmekçi kadının birlik ve mücadele çağrısı olan 8 Mart, bütün kızıllığı ile alanlara yansıdı. Kavga bayrağını dalgalandıran emekçi kadınlar, hep bir ağızdan haykırdıkları “kadın olmadan devrim olmaz, devrim olmadan kadın kurtulmaz” şiarıyla alanları doldurdular.

gDünyanın dört bir tarafında yükselen mücadele sesleri, emekçi kadının kavgada temsil ettiği iradeyi yansıtmaktadır. İnsanlığın kurtuluş mücadelesinde en ön saflarda dövüşen emekçi kadın, 8 Mart’ın kızıl direngenliği ile devrimi bayraklaştıracaktır.

Newroz başkaldırı çağrısıdır Demokrasi safsatalarıyla, devrimcidemokrat kurum ve kişiler başta olmak üzere toplumun bütün kesimlerine karşı gelişen saldırı furyasına karşı, birlik ve mücadele zeminini güçlendirmek ve devrimci savaşı geliştirmek ana meseledir. Ezilen halkların Newroz ateşiyle harlayacağı isyan, egemenle-

rin korkulu rüyası haline gelmelidir. Egemen sınıfların zulmüne karşı esas başkaldırı, devrimci savaş içerisinde vücut bularak, kurtuluş bayrağı dalgalandırılmalıdır. Ezilen emekçilerin kurtuluş ateşini Newroz alanlarında harlayarak, devrimci savaşın dinamik ruhunu kuşanmak görevdir.


2-3_Layout 2 3/11/11 10:42 AM Page 1

02 güncel Yaşasın devrimci dayanışma Gazetemiz çalışanlarına ve DHF üyelerine dönük tutuklama terörü ülkede ve dünyada protesto edilmeye devam ediliyor. 23 Şubat tarihinde gerçekleşen ev ve kurum baskınlarının ardından yazı işleri müdürümüz ve DHF faliyetçisi toplam 8 kişinin asılsız nedenlerle tutuklandığı, gözaltı ve tutuklama terörü ülkemizde ve Avrupa’da protesto edilmeye devam ediliyor. Mersin’de devrimci, demokrat kurumların katılımıyla toplu bir şekilde gazetemizin dağıtımı gerçekleştirildi. Hamburg ve Fransa’da tutuklama terörü protesto edildi.

Hepimiz DHF’liyiz 2 Mart günü Mersin’de Taş Bina önünde bir araya gelen ilerici kurum faaliyetçileri çarşı merkezinde gazetemizin dağıtımını gerçekleştirdi. Sesli ajitasyonlar eşliğinde yapılan gazete dağıtımında “gözaltı ve tutuklama terörüne karşı mücadele bayrağının daha da yukarıya çekileceği” belirtildi. Gazete dağıtımının ardından KESK binası önünde açıklama yapıldı. Eylemde “İnadına hepimiz DHF’liyiz”, “Yaşasın devrimci dayanışma”, “DHF’li tutsaklar serbest bırakılsın”, “İçeride dışarıda hücreleri parçala” sloganları atıldı.

Avrupa’da eylemler sürüyor Avrupa Demokratik Hak-

lar Konfederasyonu (ADHK), Avrupa Demokratik Kadın Hareketi (ADKH), Avrupa Demokratik Gençlik Hareketi (ADGH), “Devlet terörünü kınıyoruz” şiarıyla çıkarttığı bildiri ile gazetemize ve DHF’ye yönelik saldırıları protesto etti. Hamburg’da bulunan TC. Başkonsolosluğu önünde bir araya gelen Demokratik Kitle Örgütleri Platformu (DEKÖP) bileşenleri, tutuklama terörünü protesto etti. DEKÖP adına yapılan açıklama Türkçe ve Almanca okundu. Açıklamada Türk devletinin demokrasi yalanları teşhir edilirken, demokratik haklar mücadelesinin suç olmadığıı ve bu faaliyetlere katılanlar ve destek sunanların suçsuz olduğu ve derhal serbest bırakılması istendi. Eylemde “Yaşasın devrimci dayanışma” ve “Politik tutsaklara özgürlük” sloganları atıldı.

Devlet terörü Paris’de protesto edildi! ADHK üyeleri Paris sokaklarında tutuklanmaları protesto etti. Paris sokaklarında Fransızca ve Türkçe olarak dağıtan bildiride gözaltı terörü teşhir edildi. Ardından Kemer Önü olarak bilinen alanda eylem düzenlendi. ADHK bayraklarının açıldığı pretesto eyleminde, “Devlet terörüne son-Tutuklanan yoldaşlarımız serbest bırakılsın-Fransa DHF “ imzalı Fransızca yazılı pankart açıldı. Eylemde DEKÖP’ün tutuklama terörünü kınayan bildirisi Türkçe ve Fransızca okundu.

Halkın Günlüğü 10-20 MART 2011

9. Ağır Ceza’da 2009 yılında İstanbul’da IMF toplantısına karşı yapılan protesto gösterileri sonrası polisin kurmaca senaryosu sonucunda gözaltına alınıp tutuklanan, DHF temsilcisi Ali Haydar Ben, DHF tarafatarı Erdem Taş ve Sebeki Özün tutuklu olarak yargılandığı davanın 8 Mart günü görülen duruşmasında Türk yargısının gerçek yüzü birkez daha ortaya çıktı.

8 Mart günü İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bir acayip “adalet oyunu” oynandı. Görülen duruşmada avukatların ve savcının taleplerine rağmen mahkeme keyfi yorumlarla yargılananlar hakkında beraat kararı vermedi. 2009 yılının Kasım ayından bu yana sözde “terör örgütü üyeliği” ile yargılan DHF üyelerinin görülen duruşmasından tahliye kararı çıkmadı. Duruşmada Cumhuriyet savcısı Selim Berna Altay mahkemeye sunduğu mütalaasında Ali Haydar Ben ve 6 kişi hakkında beraat talebinde bulunmasına rağmen mahkeme, ‘suç’ olarak öne sürülen iddia olmamasına rağmen tahliye ve beraat kararı vermedi.

Kurgular zorlama Sistem karşıtı muhalif güçlere ve öznelerine yönelik ülkemizde devlet politikası olarak sürdürülen “adalet oyunu” bu davada da titizlikle sergileniyor. Evlerinin bir gece ağır silahlı polisler tarafından basılmasına, insanların yıllarca tutuklu yargılanmalarına ve ceza almalarına neden olan iddialar, devletin sözde yasal olarak güvence altına aldığı eylemler. Erdem Taş ve Sebeki Özün hakkında hazırlanan iddianameye delil olarak sunulan polis fezlekesinde, kişilerin yasadışı örgüt üyesi olarak gösterilmesine, demokratik haklar mücadelesini desteklemek ve bu özgüldeki eylemere katılmak olarak öne sürülüyor. Taş ve Özün 16 aydır tutuklu kalmalarına gerekçe olarak

gösterilen “yasadışı örgüt üyesi olma, propaganda yapma ve patlayıcı madde bulundurma” iddiasını güçlendiren delil ise boş şişelerin bulunduğu poşette el izlerinin olması.

Komplo merkezleri iş başında Demokratik Haklar Federasyonu komplo merkezlerinin iş başında olduğunu açıklayarak, “DHF ve devrimci, demokratik kurumlar, yeni ‘terör örgütü operasyonları’na hedef yapılmak isteniyor” dedi.

DHF, gazetemiz çalışanlarına, DHF üyelerine ve devrimci-demokratik kurumlara yönelik artan devlet terörünün, hakim sınıflar tarafından yürütülen planlı stratejinin bir parçası olduğunu belirtti.

‘Yapılan haber komplo merkezlerinin icadıdır’ DHF tarafından yapılan yazılı açıklamada şunlara değinildi: “DHF ve Halkın Günlüğü gazetesine dönük 23

Şubat 2011 tarihinde gerçekleştirilen gözaltı ve tutuklama terörünün ardından, yaptığımız açıklamada, hâkim sınıfların, DHF’ye dönük kapsamlı bir komplo hazırlığı içerisinde olduğunu ifade etmiştik. www. habervaktim.com internet sitesinde ‘Genelkurmay Başkanı’na Suikast!’ başlığı ile yapılan ‘haber’in, bir anda birçok internet sitesine birden taşınmış olduğu görülmektedir. Söz konusu iddianın ve ‘habercilik’

Halkın Günlüğü

KARDELEN BASIM-YAYIM REKLAM GÖSTERİ ORGANİZASYON LİMİTED ŞİRKETİ Sahibi ve Yazı İşleri Müdürü: Hıdır Gürz Yayın Türü: Bölgesel Süreli Yönetim Yeri: Şehit Muhtar Mah. Süslü Saksı Sokak NO: 11 Kat: 4 BEYOĞLU/İSTANBUL

Teknik Hazırlık: Kardelen Yayımcılık Mahmut Şevket Paşa Mah. Sivas Sok. No:2 Kat:3 Okmeydanı/İSTANBUL Tel-Fax: (0212) 238 37 96

Baskı: SM. Matbaacılık Adres: Çobançeşme Mah. Sanayi Cad. Altay Sokak NO:10 ABlok Yenibosna Bahçelievler-İST Tel ( 0212) 654 94 18

BÜROLAR

1 YILLIK ABONELİK ÜCRETİ: Yurtiçi 54 TL Yurtdışı 108 EURO HESAP NUMARALARI Ertaş ÖZTÜRK adına İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (TL) 1002 30000 1153314 İş Bankası İst. Aksaray Şubesi: (Euro) 1002 301000 1107308 İş Ban. İst. Aksaray Şubesi: (CHF) 1142699 İş Bank. İst. Aksaray Şubesi: (Sterlin) TR110006400000210021174906 İZMİR: Şehit Fethi Bey Cadde No: 13 Eski Eshot İşhanı Kat:4 Konak/İzmir Tel-Fax: (0232) 482 01 63 ● MERSİN: Çankaya Mahallesi 4702. Sok. No:8 KAt:3 Akdeniz/Mersin ● AMED: İskender Paşa Mah. İnönü Cad. MA-GÜL İşhanı Kat:4 No:10 Dağkapı/Amed ● ATİNA: Spiro trikoupi 21 10683 eksarxia GREECE/Yunanistan e-mail: devrimcidemokrasi_yunanistan@yahoo.com.tr ● YD TEMSİLCİLİĞİ: Kaiser-Wilhelm Str. 275 47169 Duisburg/DEUTSCHLAND e-mail: d.demokrasi@googlemail.com


2-3_Layout 2 3/11/11 10:42 AM Page 2

güncel

03

‘adalet’ oyunu zenlediği Türk Telekom işçilerinin grevine destek ziyaretinde bulunmak gösteriliyor. Yine aynı kapsamda diğer 6 kişinin de, Valilik izni ile düzenlenen 1 Mayıs, 8 Mart, YÖK ve İMF karşıtı mitinge ve basın çıklamalarına katılmaları yasa dışı örgüt üyeliğine iştirak etmek olarak gösteriliyor. Polis fezlekesinin ardından hazırlanan iddianamede 6 kişi on binlerce insanın katıdığı bu “yasa dışı” eylemlerden dolayı 7 yıldan 33 yıla kadar değişen hapis cezalarıyla yargılanmaları isteniyor.

Mahkeme direniyor İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada savcı Selim Altay, “Terör örgütü üyesi olmak, örgüt propagandası yapmak ve patlayıcı madde bulundurmak” iddiasıyla yargılanan Ali Haydar Ben’in de aralarında bulunduğu 6 kişi hakkında beraat ve tahliye talebinde bulundu. Buna karşın mahkeme ise avkuatlarında ısrarla talep ettiği beraat kararına karşı direndi. Savcı Selim Altay, bir önceki duruşmada olduğu gibi bu duruşmada da söz konusu fiilin, DHF temsilcisi Ali Haydar Ben tarafından yapıldığına ilişkin delilin bulunmadığını ve atan kişinin bileziği ile Ben’in kullandığı bileziğin benzetilmesinin ise suça ispat şeklinde sunulamayacağını mahkemeye tekrardan sundu.

Polis fezlekesi, molokof kokteyli hazırlama iddiasının güçsüz olmasından kaynaklı, Özün veTaş’ı yasadışı ilan etmek için delilelerini “yasa içi” olaylarla pekiştiriyor. Taş ve Özün yasadışı gösterilmelerine kuvettli delil olarak, DHF’nin dü-

harikasının, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ve karanlık komplo merkezlerinin icadı olduğu çok açıktır. 23 Şubat operasyonlarına konu olan ilgili davada, arkadaşlarımıza yöneltilen suçlamalar, katıldıkları meşru, demokratik eylem ve etkinliklerle sınırlı iken, ve söz konusu haberlerde zikredilenlerle ilgili tek kelime dahi geçmezken; bu yalan haberin, ilerleyen süreçte DHF’ye dönük daha kapsamlı bir saldırının hazırlıkları olmaktan öte bir anlam taşımadığı kuşku götürmezdir. 23 Şubat günü, birçok ilde gerçekleştirilen operasyonlarda tutulan hiçbir tutanakta yer almayan ancak habervaktim.com internet sitesinde ise böyleymiş gibi lanse edilen belgede; sadece DHF değil, halk gençliğinin meşru ve demokratik hak alma eylemlerinde yer alan Demokratik Gençlik Hareketi (DGH) ve Öğrenci Kolektifleri de

Yine Erdem Taş ve Sebeki Özün’ün avukatları söz konusu suça ilişkin herrangi bir delinin bulunmadığını belirterek müvekkilerinin tahliyesini talep etti. Mahkeme ise Ben, Taş, Özün hakkında iddaların boşa düşürülmesini göz önünde bulundurmadı ve keyfi bir şekilde tutukluluk kararının devamına karar verdi.

illegal bir partiyle ilişkili gösterilmek istenmiştir. İlgili ‘habercilik harikası’nda, DHF’nin operasyonları teşhir eden açıklaması ise, hiçbir maddi kanıtı olmayan bu iddiaya ‘kanıt’ olarak sunulmaktadır (!)

‘Yapılan haber acizlik örneğidir’ İşçilerin, köylülerin, emekçilerin ve ezilenlerin ekonomik, sosyal ve siyasal demokratik hak talepleri mücadelesi içerisinde yer alan önemli bir politik güç olarak DHF, elbetteki karşılaştığı saldırılar karşısındaki duruşunu ve değerlendirmesini kamuoyuyla paylaşacaktır. Bu kadar “aciz” bir noktadan, yapılan “haber”in temellendirilmeye çalışılması dahi, tek başına, halkın devrimci, demokratik ve ilerici güçlerine, öncülerine dönük kapsamlı “terör örgütü operasyonları”nın nasıl hayata geçirildiğini gözler önüne seren yeni bir ibret vesikasıdır!”

Çukurova DHD’den dayanışma etkinliği Çukurova Demokratik Haklar Derneği düzenlediği etkinlikle taraftarlarıyla buluştu. Etkinlikte bir konuşma yapan DHF temsilci ülkemiz egemenlerinin DHF üyelerine ve gazetemiz çalışanlarına son süreçte yaptığı saldırılara dikkat çekerek, saldırının temel nedeninin, DHF’nin ülkemiz emekçilerinin, ezilenlerinin özgürlük mücadelelerine omuz verdiği, egemenlerin sömürü üzerine

kurulmuş sistemlerinin teşhirini yaptığı için olduğunu ifade etti. DHF temsilcisi özgürlüğün hiç kimse tarafından verilemeyeceğini, ancak ve ancak halkın kendi kolektif emeğiyle, kolektif iradesiyle yaratılacağı, örgütlü mücadelesiyle elde edileceğini belirterek örgütlü mücadelenin önemine dikkat çekti.

SINIF TAVRI

ismail uçar

‘ŞIRACI’DA DEĞİL KONTRA TETİKÇİ!

G

azetemizde dahil yeni demokrasi güçlerine yönelik gerçekleştirilen saldırı ve yazı işleri müdürümüzle birlikte 8 kişinin tutuklanmasının ardından Fatih Karakaya imzalı bir haber yayınlandı.

“Genelkurmay Başkanı’na suikast!” başlığıyla basına servis edilen ilgili haberde gazetemiz yazı işleri müdürü ve Mersin büro temsilcimizin yanı sıra Demokratik Haklar Federasyonu’ndan 23 kişinin gözaltına alınması “örgüt operasyonu” olarak verilerek <Terör örgütü MKP’nin eski bir Genelkurmay Başkanı’na ses getirecek bir operasyonla suikast planladığı ortaya çıktı. Esrarengiz kuyumcu ve PTT soygunlarını da MKP’nin organize ettiği saptandı... > gibi ifadelerle demokratik kurumlara yönelik saldırı manüple edildiği gibi <bozacının şahidi şiracı>nın da ötesinde siyasi polisin yönlendirmesiyle Fatih Akkaya, <ŞOK SUİKAST PLANI, İNFAZ GÖRÜNTÜLERİNE ULAŞILDI, MKP’DEN ÖĞRENCİ KOLLEKTİFLERİNE DESTEK, DGH VE DHF LEGAL FAALİYET ALANLARI, PTT SOYGUNLARININ ESRARI ÇÖZÜLDÜ> benzeri sansasyonel başlıklarla <gazetecilik> adı altında kontra tetikçiliğini konuşturmaktadır. Siyasi polisin hazırladığı fezlekede 2009’da MKP tarafından cezalandırılan Emeki Albay Aytekin İçmez olayınında <failleri> olarak gösterilen gözaltı ve tutuklamalar Akkaya kontrasının basına servis ettiği haberle birleştiğinde benzer saldırıların önümüzdeki dönemde de geleceğinin işretlerini vermektedir. Yeni demokrasi kuvetleri benzer saldırıları yen yaşıyor değildir. Genelde yeni demokrasi kuvvetleri özelde ise gazetemiz devletin ve devletin güdümündeki (ünvanı ister gazeteci ister başka şey olsun) kontraların yakın <ilgisi> ve markajı altında olmu��tur. Sayısız kere <operasyon> adı altında siyasi polis tarafından gazetemiz basılmış Osmanlı yağmacılığını aratmayacak marifetlerle bürolarımız talan edilmiş, <yasa dışı örgüt> bağlantısı kurularak çalışanlarımız gözaltına alınıp tutuklanmıştır. Dolayısıyla yabancısı olmadığımız bu bildik saldırı ve hedef göstermelerin yeni demokrasi kuvvetleri açısından düşman saldırısı dışında hiç bir hükmünün olmadığı-olmayacağı alenidir. Ki asıl dikkat çekmek istediğimiz nokta da bu değildir. Kurumlarımıza yönelik gözaltı-tutuklama ve akabindeki komprador medyada yer alan haberlerin güncel anlamdaki hedefleri daha kapsamlıdır. Bunlardan birincisi bugün bu saldırılarla yeniden güncellenmeye çalışılan Albay Aytekin İçmez’in cezalandırılması eylemiyle demokratik kurumların ve çalışanlarının ilişkilendirilmeye çalışılmasası, siyasi polisin eylem özgülündeki çaresizliğini-başarısızlığını aklamaya yöneliktir. Burada bir not olarak ifade edelim ki, gayemiz siyasi polisin başarı, ya da başarısızlığını tartışmak değildir. Ancak İçmez eyleminin <ne alaka> dedirtecek şekilde demokratik kurumlarla ilişkilendirilmeye çalışılması objektif olarak polisin çaresizliğini göstermektedir. İkincisi ise; demokratik kurumlara yönelik gerçekleştirilen saldırı furyası yeni demokrasi güçleri ve diğer devrimci demokratik güçlerin yurt içi ve yurt dışında yapmış oldukları kitlesel eylemlerle protesto edilmiş, devletin demokratik haklar mücadelesini engelleme, geniş kitleleri sindirme hedefli saldırısı kurumlarımızın ve gözaltına alınanların kitlesel sahiplenilmesiyle boşa çıkartılmıştır. Polis fezlekesine dayanarak gözaltına alınanlardan 8 kişinin tutuklanmasının hiçbir dayanağı ve iddia edildiği gibi <yasa dışı> örgüt bağlantısı bulunmamasına karşın <bir yıl süren teknik takip>, <6 ilde eş zamanlı operasyon> gibi janjanlı beyanlar eşliğindeki saldırının dayanağı yapılmaya çalışılmaktadır. Bir yıl sürdürülen teknik takip denilerek şişirilen operasyonda bütün <belge> ve <delillerin> demokratik haklar mücadelesinin sınırları ve hedefleri arasındaki eylem ve etkinliklerden ibaret olduğu ortadayken, Fatih Akkaya kontrasına da ihalenin basın ya da bilinen rolüyle psikolojik savaş kısmı havale edilerek, yeni bir saldırı planı içerisinde olunduğu anlaşılmaktadır. Yeni demokrasi güçlerinin kitleler içerisindeki etkisi ve giderek daha etkin bir güç olma potansiyeli yine gazetemiz özgülünde son süreçteki periyodun kısaltılmasıyla daha geniş okur kitlesine ulaşma gayreti, faşist devletin fazlasıyla dikkatini çekmiş ve ezilmesi gereken düşman katagorisinde saldırıların hedefine alınmış durumdadır. Zira ne faşist devletin ezelden beri <başı ezilmesi gereken güç> ilan etmesi ne de Akkaya örneğinde olduğu gibi kontra düzmece ve fantastik kurgular eşliğinde geliştirmeye çalıştığı yeni saldırılar, geri çekilmenin, bir an olsa dahi herhangi bir tereddütün vesilesi olamazlar. Hakim sınıfların geçmişten bu yana belge ve beyanlarından da bilindiği gibi onlar açısından yeni demokrasi kuvvetleri stratejik bir tehklike olarak saldırılarının hedefindedirler. Gelişmelere göre bu saldırılar bugün olduğu gibi daha pervasızca artmaktadır. Buna tek cevabımız <kabulümüzdür> diyerek kitle faaliyetinde daha fazla yoğunlaşmak ve olanca güçümüzle pratiğe yüklenmek olmalıdır.


4-5_Layout 2 3/11/11 3:17 PM Page 1

04 güncel

Halkın Günlüğü 10-20 MART 2011

İfade özgürlüğü Düşünce özgürlüğü konusunda egemenler arasında hakim olan tavır “benim istediğim gibi konuşacaksan istediğin kadar konuş” tavrıdır. Bu tavra uymayanlar ise sistemin yasalarıyla karşılaşmaktan kendini kurtaramazlar. Son tutuklanan gazetecilerle birlikte düşünce özgürlüğünden çokça söz edilmeye başlandı. Özellikle Ergenekon operasyonu kapsamında tutuklanan gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık’la birlikte bu tartışmalar daha da alevlendi. Bu tür tartışmaların yapılması için çok neden var. Mesele bu tartışmaların hangi zeminde ve nasıl yapıldığıdır.

Dink ailesi duruşmaya katılmadı Samast hakkında 18 Agos gazetesi ile 24 yıl arasında Genel Yayın Yöhapis isteniyor netmeni Hrant İstanbul 14. Ağır Ceza Dink cinayetinin Mahkemesi’nde Erhan Tuncel ve Yasin Hayal’in davası 28 Şude aralarında bulunduğu bat’ta İstanbul 20 sanığın yargılandığı davanın 25 Ekim Çocuk Mahke2010’daki duruşmasında, mesi’nde görüldü. tutuklu sanık Ogün SaDuruşmaya Dink mast’ın suç tarihinde 17 yaşında olduğu gerekçeailesi katıllmadı. siyle 6008 sayılı Terörle Duruşma öncesi Gülhane’deki mahkeme önünde gazetecilere açıklama yapan Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin, “Mahkemelerin görevi, maddi hakikatleri ortaya çıkarmaktır. Şekli hakikatle yetinmez. O nedenle ceza yasası çeşitli olanaklarla donatılmıştır. Ancak, Hrant Dink cinayetinde yargılama süreçleri bugüne kadar bazı beklentileri karşılamaktan çok uzaktır. Adalet taleplerini karşılamaktan çok uzak bir görünüm ve seyir izlemiştir. Bu görünüm hem adalet taleplerini karşılamadığı gibi hem de bu konuda toplumsal vicdanı sızlatan ve acıları çoğaltan bir seyir izlemiştir. Bu nedenle bu duruşmayı Dink ailesi ve diğer katılanlar izlemeyeceklerdir.” dedi.

Mücadele Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun uyarınca dosyası ayrılarak ‘’görevsizlik kararı’’ ile İstanbul Çocuk Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmişti. Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de gazete binasının önünde silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetmesiyle ilgili iddianamede, saldırıyı gerçekleştirdiği ifade edilen Samast’ın ‘’Hrant Dink’i öldürme’’ suçlamasıyla, yaşının 18’den küçük olduğu da dikkate alınarak 18 yıl ile 24 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması talep ediliyor. İddianamede, sanığın, ‘’terör örgütüne üye olma’’ ve ‘’ruhsatsız silah taşıma’’ suçlamalarıyla da 8,5 yıl ile 18 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması isteniyor.

Bugün düşüncelerinden dolayı hapishanede olan yazar ve gazeteciler var. Bugün gazeteci olmasının yanısıra darbe planları içinde olduğu iddiasıyla hapishanede olan gazeteci ve yazarlar var. Bugün iktidara karşı oldukları ve muhalif kimliklerinden dolayı çeşitli ‘yasa dışı’ organizasyonlarına yamanarak hapse atılan gazeteci ve yazarlar var. Bu karmaşanın içinde taşları yerli yerine oturtmak meseledir. Düşünce özgürlüğüne ilişkin doğru perspektifi olmayanlar bu durum karşısında ne yapacaklarını ve nasıl bir duruş sergileyeceklerini bilemezler. Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı Mustafa Balbay’ın durumuna kurban edebiler. Ya da hepsini aynı kefeye koyarak düşünce özgürlüğünün gerçek manasından koparabilirler. Her şeyden önemlisi birkaç gazeteci ve yazarın meslek faaliyetlerinin dışında bir takım işlere karışmasını kendine dayanak yapan AKP hükümetinin kendisine karşı olan her türlü düşünceye karşı sindirme girişimleri görmeyebilirler. Bu konuda Maoistlerin tutumu nettir. “Burjuvazi ve küçük burjuvazi kaçınılmaz olarak kendi ideolojilerini yansıtacaklardır. Siyasi ve ideolojik sorunlarda ister istemez her yola başvurarak kendi düşüncelerini inatla dile getireceklerdir. Başka türlü yapmaları da beklenemez. Düşüncelerini açıklamalarını engellemek için baskı yöntemi kullanmamalı, tam tersine düşüncelerini açıklamalarına izin vermeli ve aynı zamanda onlarla tartışmalı, onlara yerinde eleştiriler yöneltmeliyiz. Hiç kuşkusuz, her türlü yanlış düşünceyi eleştirmeliyiz. Eleştiriden kaçınmak, yanlış düşüncelerin dizginsiz bir biçimde yayılmalarına ve ortalığı sarmalarına göz yummak elbette doğru olmaz. Hatalar eleştirilmeli, ayrık otlarıyla her bittikleri yerde savaşılmalıdır.” * Düşünce özgürlüğü konusunda egemenler arasında hakim olan tavır “benim istediğim gibi konuşacaksan istediğin kadar konuş” tavrıdır. Egemenler devrimci ve sosyalist düşüncelere karşı her türlü baskı ve önleme başvururlar. Ama kendi aralarındaki çıkar kavgalarında devrimci ve sosyalistlere karşı uyguladıklar yoğun baskı kadar olmasa da benzer baskı ve yaptırımların tercih edildiğine şahit oluyoruz. Son yaşananlar bunu gösteriyor. Bugün iktidarda olan AKP böylesi bir tutum içindeyken

Devletin Kaypakkaya korkusu devam ediyor

AKP öncesi Kemalistler de aynı tavır içindeydi. Bazı üst düzey askerlere ilişkin yazı yazdığı için Vakit gazetesi ve yazarlarının on milyarlarca lira para cezasına mahkûm edilirken, sesini çıkarmayanlar sıra kendilerine gelince en yaman düşünce özgürlükçüsü kesildiler. Bu olanlar karşısında bugün de İslami basın sesini çıkarmamaktadır. Bırakın İslami basının tepki vermesini tutuklamalara meşru sebepler bulmak için özel çaba içine girmişlerdir. Bu iki kesimin düşünce özgürlüğü konusunda ikiyüzlü davranışlarını bu yaşananlar daha iyi gösteriyor. Bunların iki yüzlülüklerini anlatmak için her dönem devrimci ve sosyalist basının uğradığı saldırılar karşısında sessiz kalmalarını hatırlatmaya gerek bile yoktur.

Başbakan gözlerimizin içine baka baka yalan söylüyor Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “Tutuklanan, gözaltına alınan gazeteciler üzerinden, kampanya başlatanlara da açık açık sesleniyorum. Hangi gazeteci hükümeti eleştirdiği için bugün tutukludur? Hangi gazeteci, basın faaliyetinden dolayı tutukludur?” sözleriyle gerçekleri çarpıtan sorular sorarak muhalif kimliğinden ve düşüncelerinden dolayı hapishanede olan gazeteci ve yazarları inkâr eden şu sözleri sarf etti. “Tutuklu ve hükümlü olarak, mesleği gazeteci olarak kayda geçen 27 kişi var. Bunların arasından bir tanesi bile gazetecilik yüzünden cezaevinde değil. Anayasal düzeni zorla değiştirmeye kalkışmak, silahlı terör örgütüne üye olmak, cinsel istismar, ateşli silah bulundurmak, resmi belgede tahribat. 27 kişinin cezaevlerinde bulunma gerekçeleri bunlar.” Ne kadar rahat ve pişkince söyledi bu sözleri. Hapishanede olan gazeteci ve gazetelerin sorumlu yazı işleri mü-

Kaypakkaya’yı övdüğü gerekçesiyle aydın, sanatçı ve DHF temsilcilerine açılan davalar, verilen cezalar daha gündemden düşmeden, birçok ilde onlarca DHF faaliyetçisi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı. Şimdi de Dersim’de 2010 1 Mayıs’ına katıldığı ve Kaypakkaya sloganı attığı gerekçesiyle 2 DHF taraftarına “suç ve suçluyu övdükleri” iddiasıyla dava açıldı.


4-5_Layout 2 3/11/11 3:17 PM Page 2

güncel

10-20 MART 2011 Halkın Günlüğü

ama herkese

deki küçük burjuva gazeteciler ve yazarlar sosyalist ve devrimci basına yönelik saldırıları hep görmezden geldiler. Ne zaman ki kendilerine dokunuldu o zaman utangaç bir şekilde ‘öteki’ basına yönelik saldırıları görme ihtiyacı duydular. Onlar istediği kadar bu gerçekleri gizleseler de devrimci ve sosyalist basına yönelik saldırılar sistematik bir şekilde devam ediyor. Her gün devrimci ve sosyalist basına yönelik davalar açılmakta bu gazeteler kapatılmakta ve çalışanları devlet terörü altında görevlerini yapmaktalar. Hapishanelerde onlarca devrimci sosyalist basın çalışanı tutulmaktadır. Bu tutuklulara her gün yenileri eklenmektedir.

Son 1 ay içinde tutuklu gazeteci sayısında artış var Son tutuklanan gazeteci ve yazarlara ilişkin başta İstanbul, Ankara ve İzmir olmak üzere ülkenin birçok yerinde protesto eylemleri yapıldı. 4 Mart günü Taksim Meydanı’nda bir araya gelen basın örgütleri, siyasi partiler ve dernekler “Cezaevinde gazeteci istemiyoruz”, “Sansüre baskıya, baskına hayır” dövizleriyle Galatasaray Meydanı’na yürüdü.

dürlerini yok sayarak söyledi bu sözleri. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu (TGDP)’nun yaptığı açıklamaya göre Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasıyla birlikte tutuklu-hükümlü gazeteci ve yazarların sayısı da 53’e yükselmiş oldu. Bu rakamların Başbakan için bir anlam yok ise 166.5 yıllık hapis cezasıyla yargılanan ve halen tutuklu bulunan Azadiya Welat gazetesi Yazı İşleri Müdürü Vedat Kurşun’nun durumunun bir anlamı olmalıdır. Halen hapiste olan İşçi-Köylü gazetesinin Yazı İşleri Müdürü Barış Açıkel, 14 aydır tutuklu bulunan Aram Yayınları imtiyaz sahibi Bedri Adanır, düne kadar hapiste olan Devrimci Demokrasi gazetemizin eski Yazı İşleri Müdürü Erdal Güler ve daha iki hafta önce tutuklanan gazetemiz yeni Yazı İşleri Müdürü Hıdır Gürz’ün hapiste olmasının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan için bir anlamı olmasa da, bu konuya ilişkin sorduğu soruları ve inkârcı tutumunu yeterince anlamsız kılıyor. Ama devrimci ve sosyalist basına karşı çıkardıkları o meşhur Terörle Mücadele Yasası (TMY) ve TCK’nın düşünceyi yasaklayan maddelerinin arkasına sığınarak bol keseden atacaklarsa diyecek bir şeyimiz yok. Sadece diyeceğimiz şu: “sizin yasalarınıza göre egemenlerin düşüncelerinin dışında ki her türlü düşünce suçtur.”

Benzer bir açıklama da giderayak Adalet Bakanı Sadullah Ergin’den geldi. Ergenekon soruşturmasındaki son tutuklamalarla ilgili konuşan Ergin, ‘’Gazeteciler sadece gazetecilikten dolayı gözaltına alınmış olsaydılar basına darbe olurdu’’ dedi. Bozacının şahidi şıracı da üstüne düşen görevi yaparak inkâr ve çarpıtma siyasetinde uyumsuzluğa mahal vermedi.

Basına yönelik saldırılarda büyük bir artış var Başbakan hazır inkara başlamışken şu anda düşüncelerinden dolayı yargılanan ve hapis cezası alan gazetecilerin olmadığını da söyleseydi hiç fena olmazdı. Örneğin düşüncelerinden dolayı Sosyolog İsmail Beşikçi, ÇHD’nin “Çağımızda Hukuk ve Toplum” dergisinde çıkan bir yazısı nedeniyle 15 ay hapse mahkûm edildi. Dergi yetkilisi ve avukat Zeycan Balcı Şimşek’e de 16 bin 660 TL ceza verildi. Öte yandan yazar Temel Demirer’in Ceza Yasasının (TCK) 301. maddesinden yaklaşık dört yıldır yargılandığı dava 3 Haziran tarihine ertelendi. Bunları da yok saymak Başbakan için birkaç dakikalık iş olurdu. Ama asıl gözlerden kaçırılan devrimci ve sosyalist basına yönelik saldırılardır. Bugün hakim sınıfların devletin siyasal yapısını yeniden yapılandırma sürecinde zarar gören ve siyasi bakış açıları farklı renkler-

DGM tabelasının değiştirilerek özel görevli ağır ceza mahkemesi tabelası asılan Malatya Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesi’nin talimatıyla açılan dava ilk değil ve öyle görünüyor ki devlet “demokratikleşme” yolunda ilerledikçe de son olmayacak. Daha önce Temel Demirer, Pınar Sağ, Ferhat Tunç, Mehmet Özcan ve birçok DHF üyesine de aynı mahkeme tarafından benzer iddialarla davalar açılıp cezalar verilmişti.

Eylem basın açıklamasını okuyan Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Ercan İpekçi şunları söyledi: “Bugün itibarıyla cezaevlerinde 54’ü tutuklu, 7’si hükümlü toplam 61 basın mensubu bulunuyor. Bu sayılara, dün gözaltına alınan gazeteciler Ahmet Şık, Nedim Şener, Doğan Yurdakul, Mümtaz İdil, İklim Bayraktar, Sair Çakır, Müyesser Yıldız ve Coşkun Musluk ile yazar Yalçın Küçük dahil değildir. Bu uygulamalar, basın ve ifade özgürlüğünün açıkça ihlali anlamına geliyor. Gazeteciler üzerindeki baskıların giderek artmasından duyduğumuz endişeler artık tahammül edilemez bir noktaya ulaştı. Cezaevlerindeki gazetecilerin mesleki faaliyetlerinden değil de, terör örgütü üyeliği ya da propagandasından tutuklu olduğunu iddia edenler, ‘iftira’ suçu işliyor. Haklarında kesin delillere dayanan bir suçlama olmayan meslektaşlarımızın evlerinin ‘isnat edilen’ suçlar için ‘kanıt bulmak’ ya da ‘kanıt yerleştirmek’ amacıyla aramaya tabi tutulması hukuk dışıdır. Gazeteciler üzerinde yaratılan baskı, korku ve sindirme ortamını ortadan kaldıracak demokratik adımların atılmasını, ceza yasalarında köklü değişikliklerin acilen yapılmasını bekliyoruz. Cezaevlerindeki gazetecilerin derhal özgür bırakılmasını talep ediyoruz.” * Mao Zedung- Kültür, Sanat ve Edebiyat Üzerine, Kaynak Yayınları, sf:96

05

Önder Babat’ın katilleri bellidir Bundan 7 yıl önce 3 Mart 2004 tarihinde İstanbul Beyoğlu’nda bulunan Devrimci Hareket bürosundan çıktığı sırada başından vurularak katledilen Devrimci Hareket dergisi okuru Önder Babat, dostları ve yoldaşları tarafından anıldı. Babat’ın katledildiği saat olan 18.45’te İmam Adnan Sokak’ta başlayan anma etkinliğine Devrimci Hareket Dergisi okurlarının yanı sıra; BDSP, İHD, DHF, ÖDP, Türkiye Gerçeği, SODAP, Emek ve Özgürlük Cephesi de katıldı. DHF, İHD ve ÖDP temsilcilerinin de konuşma yaptığı anma atılan sloganlarla başladı. Katılımcılar adına açıklamayı okuyan Devrimci Hareket Dergisi Yazı işleri Müdürü Eray Sargın, Babat’ın katledilişinin üzerinden geçen yedi yılda, onu katledenlere karşı duyulan öfkenin artığını ve hesap sorma bilincinin daha da keskinleştiğini ifade etti. Devrimci-demokrat kurumlara yönelik yoğunlaşan saldırılara, emperyalizmin gerici planlarına ve ülkemizdeki sosyal yıkım politikalarına değinilen açıklamada, “ Bugün burada bulunan tüm dostları ve yoldaşları, devrimcilerin katledilerek yok edilemeyeceğini; aksine binlerce yeni Önder’in doğmakta olduğunu bir kez daha dosta da düşmana da göstermiş oldu.” denildi.

Erdal Süsem’e müebbet hapis Erdal Süsem'e, 2000 yılında 'Anayasal düzeni değiştirme' suçundan açılan dava Yargıtay'da onandı. Yargıtay, Adli Tıp Kurumu'nun işkence gördüğünü belgelemesine karşın Süsem'e verilen müebbet hapis cezasını onadı. Süsem, 21 Mart 2000 tarihinde Kartal'da bir çay bahçesinde otururken, şüpheli olduğu gerekçesiyle gözaltına alınmıştı. Karakolda itirafçı olmaya zorlanan ve itirafçılığı kabul etmeyince işkence gören Süsem, Maoist Komünist Partisi (MKP) adına faaliyetlerde bulunduğu iddiasıyla, 'Anayasa'yı zorla değiştirme' suçundan ömür boyu hapse çarptırılmıştı. 2007'de müebbet hapis cezasına mahkûm edilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi, kararı bozup Süsem'i tahliye etmişti. Muhabbet Kurt’a müebbet hapis Muhabbet Kurt’un 12 yıl tutukluluğunun ardından bir buçuk ayı bile bulmayan özgürlüğü Yargıtay'ın onama kararı ile sona erdi. Muhabbet Kurt, İsmail Yılmaz, Azimet Ceyhan, Barış İnan, İnan Ulaş Gezici'ye ağırlaştırılmış hapis cezası verildi. Yıllarca hukuksuzluklarla ilerleyen davada, 5 devrimci hakkında “Marksist Leninist Komünist Partisi üyesi olduğu” iddiasıyla ağırlaştırılmış müebbet cezası verildi. 1998 yılında tutuklanan ve gözaltındayken polislerin tecavüzüne maruz kalan Muhabbet Kurt'un polisler hakkında verdiği suç duyurusu ise adliyenin tozlu raflarında hiç dokunulmadan duruyor.


6-7_Layout 2 3/11/11 10:51 AM Page 1

06 güncel Sincan F tipinde hak gaspı Ankara Sincan F Tipi Hapishanesi’nde devrimci tutsaklara yönelik keyfi uygulamalar devam ediyor. Sincan F Tipi Hapishanesi’nde devrimci tutsakların birbiriyle 10 saatlik görüşme hakkı 6 saate düşürüldü. Ayrıca siyasi tutsakların haftada bir aileleriyle yaptığı telefon görüşmeleri kesildi. Siyasi tutsaklar hapishane idaresinin dayattığı hak gasplarına ve tecrit koşullarına karşı sohbet ve telefon görüşmesine çıkmayarak, baskıları protesto ediyor. Tutsaklara yönelik uygulanan tecrit uygulamaları içerisinde devrimci yayınların ve mektupların engellenmesi de mevcut.

Kürtçe sayfa nedeniyle gazetemiz tutsaklara verilmiyor Bu zamana kadar birçok siyasi tutsağa açıklama dahi yapılmadan tamamen idarenin eline verilen yetkilerin keyfiyetine göre şekillenen davranışlarla engelenen gazetemiz şimdi de Kürtçe sayfasından dolayı engelleniyor. Bilindiği üzere gazetemiz yeni yayın hayatına başladığı günden bu yana arka kapağını Kürt ulusuna yönelik uygulanan asimilasyon saldırına karşı yürütülen mücadelelere destek vermek için Kürtçe çıkartıyor. Bazı hapishanelerde Kürtçe çıkardığımız sayfa sorun olmaz iken birçok hapishanede ise Kürtçe sayfadan dolayı gazetemiz siyasi tutsaklara verilmiyor.

“Sakıncalı yayın” giremez Devrimci tutsaklara yönelik ülkenin farklı hapishanelerinde geliştirilen keyfi uygulamalara yenileri eklenerek devam ediyor. Uzunca bir zamandan beri Edirne F Tipi Hapishanesi’nde devrimci yayınlara keyfi gerekçelerle el koyarak, “sakıncalı yayın” olduğu iddiasıyla devrimci tutsaklara bu yayınları vermeyen hapishane idaresi, Özgür Düşün dergisinin 50, 51 ve 53. sayılarını tutsaklara vermedi. Hapishane idaresinin bu keyfi uygulamasına itiraz ederek suç duyurusunda bulunan devrimci tutsaklar, Özgür Düşün’ün sudan gerekçelerle kendilerine verilmediğini belirterek gerekli tüm hukuki yolları zorlayacaklarını belirttiler. Yapılan itirazın ardından 28 Şubat 2011 tarihinde Özgür Düşün’ün 53. sayısı tutsaklara teslim edildi. Tüm bu keyfi uygulamalara boyun eğmeyeceklerini ifade eden devrimci tutsaklar, devrimci basından duyulan korkunun, hapishane idaresi tarafından Özgür Düşün’e uygulanan sansürde de bir kez daha kendisini açığa çıkardığını ifade ettiler.

Halkın Günlüğü 10-20 MART 2011

Kürt siyasetçilere 150

Kürt siyasetçilerine yönelik ülke genelinde “KCK operasyonu” adı altında yapılan gözaltı saldırıların ardından devreye giren yargı bir bir hüküm vermeye başladı. 14 Kürt siyasetçiye 150 yıl hapis cezası verildi. KCK adı altında yapılan gözaltı saldırısının ardından yargılanan BDP Iğdır Belediye Başkanı Mehmet Nuri Güneş ile BDP il yöneticileri ve belediye meclis üyelerinin de aralarında bulunduğu 14 kişiye toplam 149 yıl 9 ay hapis cezası verildi. Kararı değerlendiren BDP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan, ‘’hükümetin barıştan yana değil, savaşın devamını istediğini’’ belirtti. Iğdır Belediye Başkanı Mehmet Nuri Güneş ile BDP il yöneticileri ve belediye meclis üyelerinin de aralarında bulunduğu 30 kişi hakkında “KCK operasyonları” adı altında “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla açılan davanın 8. duruşması Erzurum Özel Yetkili 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Sanık avukatlarından Sinan Tanrıkulu, müvekkili Güneş hakkında iddianamede yer alan dosyadaki gizli tanık beyanları ve telefon kayıtlarının gerçeği yansıtmadığını söyledi. Tanrıkulu müvekkili ile yapılan telefon görüşmelerinin Kürtçe olduğunu ve Türkçeye çevirilerinde oluşan hataların yanlış anlaşılmaya neden olduğunu söyledi.

Mahkemede Kürtçeye tahammülsüzlük Mehmet Nuri Güneş savunmasını Kürtçe yapmak isteyince Mahkeme Başkanı “Anlamıyorum seni” diyerek sözünü kesti. Bunun üzerine Güneş, 5 sayfa Türkçe, 4 sayfa Kürtçe olan savunmasını yazılı olarak mahkemeye verdi. Güneş’ten sonra İsmail Tikit’e söz verildi. Ancak Tikit Kürtçe olarak konuşmaya başlayınca Mahkeme Başkanı bir kez

daha ‘sanığın duruşma dili dışında, mahkemece anlaşılmayan bir dille konuştuğu için savunmasını alamadıklarını’ söyledi. Nusret Aras ve Mecit Başdaş da Kürtçe savunma isteğinde bulundular, mahkemeye yazılı olarak Kürtçe ve Türkçe savunmalarını sundular.

150 yıllık ceza Mahkeme heyeti, “örgüt üyesi olmak” iddiası ile Alaaddin Ham, Turan Kaya, Şebap Çelik, Mehmet Haşimoğlu’na 6’şar yıl 3’er ay, Mehmet Nuri Güneş, Saim Erkmen, İsmail Tikit’e 8’er yıl 9’ar ay; Necip Beş-

taş’a 15 kez “örgüt üyeliği” iddiası ve “kişi hürriyetini tehdit” iddiası ile toplam 45 yıl; Nusret Aras’a 2 kez “örgüt üyeliği” iddiası ve “kişi hürriyetini tehdit” iddiası ile 10 yıl, Aziz Çan’a “örgüt üyesi olmak” ve 6 kez “kişi hürriyetini tehdit” iddiası ile 13 yıl 6 ay, aynı gerekçe ile Abdulbari Tenik’e, 12 yıl 6 ay, “örgüt üyesi olmak” iddiası ile Resul yıldız 9 yıl, aynı gerekçe ile Tuncer Kanyar’a da 7 yıl hapis cezası verildi. Mahkeme, Resul Yıldız, Aziz Çam ve Abdulbari Tenik hakkında ise tutuklama kararı çıkarttı.

Devletin katilleri serbest Muş’un Bulanık İlçesi’nde DTP’nin kapatılmasını protesto eylemlerinde Metin Bilen ve Turan Bilen’in eylemlere katılanların üzerine ateş açması sonucu 2 kişi ölmüştü. Olaylar sonrası biri çocuk sekiz kişi hakkında Bulanık Asliye Ceza Mahkemesi ve Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde iki ayrı dava açılmıştı. Van 4. Ağır Ceza Mahkemesi görülen duruşmada sanıklara “Örgüt talimatıyla eylem yapmak” gibi bir gerekçe ile 8’er yıl hapis verirken, Bulanık Asliye Ceza Mahkemesi de aynı olaydan dolayı “Gösteri ve Yürüyüş Kanunu’na muhalefet” gerekçesiyle 5 yıl iki ay hapis verdi.

Halka hapis katillere tahliye Halkın üzerine ateş açarak 2 kişinin ölü-

müne yol açan korucu Turan Bilen’le kardeşi Metin Bilen’ın asıl sanıklar olduğu Bulanık davasında, serbest bırakıldıklarını hatırlatan avukat Kadir Karaçelik, büyük olasılıkla sanıklar hakkında beraat kararı çıkarılacağını ancak eylemlere katılan halka cezalar yağdırıldığını ifade etti. Ülkede hukukun işlemediğini belirten Karaçelik, aynı olayla ilgili iki farklı dava açılarak bilinçli olarak fazla ceza verildiğini anlattı. 11 Aralık 2009 yılında kapatılan DTP’nin kapatılmasını protesto eden halkın üzerine 15 Aralık’ta ateş açılmış korucu Turan Bilen ile kardeşi Metin Bilen, Necmi Oral ile Kemal Ağca’yı öldürmüştü. Olayın ardından ‘güvenlik nedeniyle’ Samsun’a alınan davada kapatılan DTP’nin siyasi yasaklı Eş

Başkanı Ahmet Türk mahkeme çıkışında yumruklu saldırıya uğramıştı. Daha sonra Ankara’ya alınan dava Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 2. duruşmada sanıkların tahliye ve beraatini istemiş, mahkeme heyeti de davanın 3. duruşmasında savcının mütalaasına uyarak 2 kişinin ölümüne neden olan korucu Turan Bilen ile kardeşi Metin Bilen’i tahliye etmişti. Protesto eylemlerine katılan kişilerden aralarında Atilla Taş, Fevzi Demirdağ, Mehmet Kaya, Murat Çelik, Kutbettin Yalçın, Ferzende Aslan’ın da bulunduğu 8 kişi hakkında, “Örgüt üyesi olmak”, “Örgüt propagandası yapmak” ve “Devlet memuruna mukavemet” gerekçeleriyle 8 ile 11 yıl arasında hapis kararı verildi.


6-7_Layout 2 3/11/11 10:51 AM Page 2

güncel 07

10-20 MART 2011 Halkın Günlüğü

yıl hapis

Belediyenin çöp toplaması ‘KCK talimatı’ oldu Van’da 15’i tutuklu 19 kişi hakkında yürütülen soruşturma sonucu hazırlanan iddianamede, BDP’nin ilde yaptığı tüm çalışmalar “KCK faaliyetleri” olarak yansıtılırken, mahalle komisyonlarının belediyeden çöpleri toplama talebi de “KCK’nın talimatı” olarak değerlendirildi. Asılsız iddilarla dolu iddianame Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Van’da Referandum seçiminden bir gün önce yapılan baskınlarda gözaltına alınan 15’i tutuklu toplam 19 kişi hakkında yürütülen soruşturma tamamlandı. Van Cumhuriyet Savcısı Selçuk Kocaman tarafından hazırlanan iddianamede, BDP’nin bütün toplantıları “örgütsel toplantılar” olarak yer alırken, BDP Yerel Yönetimler Komisyonu’nun bölgedeki çalışmaları ise, “KCK’nın Serhat Eyalet çalışmaları” olarak öne sürüldü. Bütün yerel yönetim faaliyetleri suç

‘Karar önceden verildi’ BDP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan gazetecilere yaptığı açıklamada, davanın siyasi olduğunu belirterek, başlangıcından beri bilinen kararın bugün devreye konulduğunu söyledi. Bu kararla hükümetin barıştan yana değil, savaşın devamından yana olduğunu belirten Buldan, ‘’Iğdır Belediye Başkanı, halkın iradesiyle seçilmiş bir halk temsilcisi, 9 yıla yakın bir ceza aldı. Bu da gösteriyor ki bugüne kadar bu insanların burada yargılanması hep formalite icabıydı. Bizler buraya bu davaları izlemeye formalite icabı geliyor ve gidiyorduk. Çünkü karar başından beri belliydi. Verilecek olan karar başından beri verilmişti’’ diye konuştu.

KCK adı altında yürütülen diğer soruşturmalarda kullanılan suçlayıcı ifadeler bu iddianameye de kes, kopyala yapıştır şeklinde iliştirildiği gözlemlendi. KCK yapılanmasının geniş olarak yer verildiği iddianamede, KCK açıklamalarının tamamı dosyada, “sanıklara isnat edilen suçlara” dayanak oluşturuldu. 240 sayfalık iddianamenin büyük bölümü KCK yapılanmasından oluşurken, bir bölümü de, telefon ve mahalle toplantıları ile ilgili çalışmalardan oluşuyor. İddianamede, BDP mahalle komisyonlarının mahallede bulunan çöplerin alınmasına yönelik belediye yetkilileriyle yaptığı görüşmeler de ‘KCK’ talimatı olarak yer aldı. İddianamede, Seyit Fehim Arvasi Mahallesi Özgür Halk Evi Derneği Başkanı Ayhan Çevik’in Belediye Temizlik İşleri Sorumlusu Hıdır Duman’la yaptığı, “Hıdır Dayı geçenlerde biz mahallede toplantı yaptık. Özelikle Lütfiye Binnaz İlköğretim Okulu yanında bulunan kadınların şikayetleri vardı. Çöplerin toplanmadığından şikayetçidir” şeklindeki görüşme de ‘KCK’ talimatının verilmesi olarak değerlendirildi. İddianamede, BDP’li Belediye Meclis Üyeleri’nin yaptıkları grup toplantılarıyla ilgili birbirlerine çektikleri mesajlar da suç unsuru olarak kabul edildi. Özelikle tutuklu olarak yargılanan Belediye Meclis Üyesi Giyasettin Gültepe’nin telefonuna gelen mesajların büyük bölümüne iddianamede yer verildi. Gültepe’ye gelen meclis toplantısının yapılma saati bile “suç” delili olarak sunuldu.

Kadınlara 8 Mart hediyesi (!) Bursa’da, “cinsel istismar” suçundan 13 yıl 1 ay 15 günlük hapis cezası Yargıtay tarafından usulden bozulan Hüseyin Üzmez tahliye edildi. Bu tahliyenin 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’ne denk gelmesi dikkat çekiyor. Duruşmada, iki tarafın avukatları Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nden gelen ve “Üzmez’in akli dengesinin yerinde olduğu” ifade edilen rapora itirazları olmadığını ifade ettiler. Cumhuriyet Savcısı, Üzmez’in, “hürriyeti tehdit” suçundan beraatini, “cinsel istismar ve küçük yaştaki çocuğun ruh sağlığını bozma” suçundan da Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddesince cezalandırılmasını isterken, yattığı süre göz önüne alınarak tahliyesini talep etti. Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan duruşmada Üzmez’e yine 13 yıl 1 ay 15 günlük hapis cezası verildi. Mahkeme, temyiz sürecini dikkate alarak yaklaşık 2 yıldır tutuklu bulunan Üzmez’i tahliye etti.

Mahkeme, aynı davada tutuksuz yargılanan B.Ç’nin annesi Livaze Ç. hakkında da beraat kararı verdi.

‘Sıfır değer kazandı’ Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yaptığı açıklamada, kadına yönelik şiddetin ve tacizlerin azaldığını ve tacizcilere karşı ‘sıfır tolerans’ gösterildiğini iddia etti. Basının bu tür olayları abartarak verdiğini söyleyen Erdoğan, basına ‘aba altından sopa’ göstererek daha dikkatli haberler yapın uyarısı yaptı. Ancak başbakanın yaptığı abartı ise rakamların dahi dizilişini bozdu. Mantık sınırlarını altüst eden Başbakan ve onunla aynı zihniyetten beslenen Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi, verdiği kararla tacizci Hüseyin Üzmez’i tahliye ederek erkek egemen sistemin kadına bakışını bir kez daha tescillemiş oldu.

KCK ateşkesi sonlandırdı KCK “AKP hükümetinin izlediği inkar-imha politikaları nedeniyle geçerliliğini yitirdi” ifadeleri ile 13 Ağustos’tan bu yana devam eden eylemsizlik sürecini sonlandırdığını açıkladı. KCK, eylemsizlik sürecinin bitmesinden AKP hükümetini sorumlu tuttu. ‘Hükümet hiçbir adım atmadı’ KCK, 13 Ağustos 2010’dan bu yana devam eden eylemsizlik sürecini sonlandırdığını açıkladı. KCK Yürütme Konseyi tarafından yapılan açıklamada 13 Ağustos’tan bu yana devam eden son eylemsizlik süreci ile daha önce ilan edilen ateşkesler hatırlatarak, tüm bu süreçler karşısında hükümetin hiçbir adım atmadığı ifade edildi. KCK açıklamasında, Kürt ulusal sorununun çözümü için uygun ortamın oluştuğunu, demokratik-barışçıl çözüm yönteminin esas alındığını ancak Türk devletinin Kürt halkını yok sayarak tasfiyeyi dayattığını vurguladı. Devletin imha ve inkar politikalarına rağmen demokratik-siyasal seçeneğin hayat bulması için ateşkese gittiklerini ifade eden KCK, AKP’nin bu fırsatları değerlendiremediğini dile getirdi. AKP’nin kökleşmiş inkar

zihniyetinden kurtulamadığını ifade eden KCK, “AKP’nin sistem içi ittifak ve oluşturduğu yeni gladyosuna dayalı siyasetiyle özgür Kürt iradesini marjinalleştirme ve tasfiye konseptindeki ısrarı neticesinde ateşkes süreci heba edilmiştir” diye belirtti. KCK, ateşkesin sonlandırılmasının ardından gerillanın kendisine yönelik saldırıları etkin bir şekilde cevaplayacağını açıkladı.

Demirtaş: AKP ateşkesi bozmak için elinden geleni yaptı Ateşkesi değerlendiren BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, “AKP bu süreci değerlendirmektense gerilimi yükseltmek için ateşkesi sonlandırmak için elinden geleni yapmıştır. Şu an bölge illeri barut fıçısı gibi bir hale gelmiş durumda. Biz bu konudan ciddi anlamda kaygı duyuyoruz. Kürt halkı, inisiyatifi eline alarak, kendi sorununu kendi çözecektir” dedi. Demirtaş, “Anladığımız kadarı ile eylemsizlik sürecinin kendileri açısından anlamını yitirdiği, topun hükümette olduğu, sürecin hükümetin tavrı olduğu şeklinde bir açıklamadır. 8 yıllık iktidarı döneminde AKP, kesinlikle hiçbir dönem barış konusunda samimi davranmamıştır. Sadece kendi oyunu arttırabilecek kendi egemenliğini sürdürebilecek bir zemin yaratmıştır. Bu vicdansızlıktır. Türkiye toplumuna karşı da büyük bir iki yüzlülüktür” diye konuştu.


8-9_Layout 2 3/11/11 3:18 PM Page 1

08 güncel

Halkın Günlüğü 10-20 MART 2011

Süleyman Cihan 60 yaşında aramızda Ahmet Cihan ve Şair Mehmet Çetin tarafından kaleme alınan ve komünist önder Süleyman Cihan’ın yaşamının anlatıldığı ‘Komünist bir önderin yaşamı’ adlı kitapın yayınlanması dolayısıyla İstanbul Taksim’de etkinlik yapıldı Süleyman Cihan “Komünist Bir Önderin Yaşamı” adlı kitap Belge Yayınları tarafından yayımlandı. Süleyman Cihan’ın kardeşi Ahmet Cihan ve Mehmet Çetin tarafından yazılan kitap Süleyman Cihan’ı tanıyan insanlar ve mücadele arkadaşlarının anlatımlarından oluşuyor. 5 bölümden oluşan kitap “Sınırsız ve sınıfsız bir dünya için mücadele sürecinde işkence gören, aç ve açıkta bırakılan, kovulan, sürgün edilen, zindanlara atılan, bu uğurda yaşamlarını yitiren düş yoldaşlarına, saygıdeğer anılarına, onlar için yüreği yanarak çırpınan anne ve babalarına” adandı. Kitabın tanıtım etkinliği İstanbul Taksim’de Hil Oteli’nin konferans salonunda 6 Mart 2011 saat 15.00’da yapıldı. Dersim Dernekleri Federasyonu’nun organize ettiği etkinlik Mehmet Çetin’in açılış konuşmasıyla başladı. Konuşma sırasında Süleyman Cihan şahsında devrim şehitleri için saygı duruşu yapıldı. Sunumunu yaptığı etkinlikte Süleyman Cihan’ın yaşamına ve mücadelesine değinen Çetin, Dersim Dernekleri Federasyonu Genel Sekreteri Özer Tekinoğlu’nu kürsüye çağırdı. Tekinoğlu konuşmasında 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası döneminde özgürlük mücadelesinin en önde gelenlerinden Süleyman Cihan’ın şahsında yüzlerce devrimci ve komünistin işkence tezgahlarından geçtiğini ve bu süreçte çok güçlü direniş gelenekleri yaratıldığını ifade etti. Süleyman Cihan’ın da bu dönemde komünist kişiliğiyle örtüşen mücadele anlayışıyla her zaman en önde olduğunu ifade etti. Dersimliler Derneği’nin kuruluşu sırasında büyük emekleri olan Süleyman Cihan’ın özverili, kararlı duruşu ve mücadele azmi anlatıldı. Süleyman Cihan’ın yaşamını anlatan bir kitabın yayınlanmasının önemli olduğu ifadelerinin yer aldığı konuşmada, Süleyman Cihan’ın babası Ağa Cihan’ın oğlunu ararken verdiği mücadeleye de değinildi. Daha sonra Süleyman Cihan’ın yaşamından kesitlerin olduğu sinevizyon gösterisi yapıldı. Kitapta yer alan fotoğrafların gösterildiği sinevizyon gösterisi sonrasında Ahmet Cihan kürsüye çıktı. Ahmet Cihan konuşmasında “Biz kazansaydık zaferin türkülerini söylemiş olacaktık. Fakat AFC kazandı. Kuşkusuz bu geçici bir kazanımdır” dedi. 12 Eylül’ün devrimci ve komünistlere yönelik azgınca saldırılar içerisinde olduğunu anlatan Cihan, Süleyman Cihan’ın da onlardan biri olduğunu ifade etti. O dönemlerde mücadelenin gerekliliğinin bilincinde olarak hareket ettiklerini ifade eden Cihan, yenilgiyi hiçbir zaman düşün-

Süleyman Cihan, ilk ve ortaokulu Ovacık'ta bitirdi. Lise öğrenimini Elazığ'da tamamladı. 1973 yılında MKP’nin önceli TKP(ML)'nin aldığı 1. örgütsel yenilgi sonrası ilişkileri kopma noktasına geldi. 1974'te İstanbul'a geldi. Belli bir süre kurucusu olduğu Tunceli Kültür ve Dayanışma Derneği'nin başkanlığını yürüttü. Aynı yıl illegal mücadeleye atıldı ve Batı Anadolu Bölge Komitesi (BABK)'ne seçildi. 1976 yılında Koordinasyon Komitesi hizbinden sonra, merkezi örgütlenmeye önderlik etti. 1. Konferans'ta MK Siyasi Büro üyesi seçildi ve Örgütlenme Komitesi'nde yer aldı.12 Eylül AFC’siyle birlikte hakkında “vur” emri çıkartılan Cihan, bu yoğun saldırı döneminde 1981 Şubatı’nda 2. Konferans’ın yapılmasında önemli röl oynadı. Süleyman Cihan bu konferansta Parti Genel Sekreterliği’ne seçildi. Süleyman Cihan 28 Temmuz 1981 tarihinde yakalandı. İki ay Gayrettepe işkencehanelerinde kızıl direnme ruhuyla büyük bir direniş gösterdi. Onun direnişi karşısında acizleşen devlet, çareyi onu katletmekte buldu.

mediklerini, aldıkları sorumlulukları taşımak için çalıştıklarını, Süleyman’ın da bu kişilerden biri olduğunu ifade etti. Ahmet Cihan konuşmasında, “Acıya alışılır diyorlar. Acıya alışılmaz. Yakalandığını ve öldüğünü duyduğunda alışamadım. İçten içe kanayan bir yara gibi” dedi. Önderlerin yitirilmesini kabullenmenin zor olduğunu ifade eden Cihan, yitirilenlerin mücadelesinin gelecek kuşaklara aktarılmasının ve unutulmamasının önemli olduğunu belirtti. Süleyman Cihan’ın yaşamının ve mücadelesinin anlatılması için bu kitabın önemli bir katkı sunacağına inandığını söyledi. Onur Vakfı adıyla bir vakıf kurulacağını, bu ismin Süleyman Cihan’ın mücadelesinin unutulmaması için seçildiğini ifade etti. Belge Yayınları sahibi Ragıp Zarakolu’na da teşekkür eden Ahmet Cihan sistemin hala değişmediğini ve eski uygulamaların farklı biçimlerde devam ettiğini söyledi. Daha sonra Süleyman Cihan’ın öğretmeni Özer Hoca kürsüye gelerek Cihan’ın öğrenci olduğu ve saz çaldığı dönemleri anlattı. John Stenbeck’in Bitmeyen Kavga romanında meyve işçilerinin mücadelesi sırasında şehit düşen insanlardan bir komünisti Süleyman Cihan’a benzeten Özer Hoca, Cihan halk edebiyatından farklı örneklerin işlendiği oyunlarda rol aldığını anlattı. Konuşmasını bir yazarın sorduğu so-

ruda “ Bir insan ne zaman ölür?” dediğini ve yine yazarın sorunun cevabını vererek “Eğer o insandan hiçbir yerde söz edilmiyorsa o insan gerçekten ölmüş demektir” dediğini belirterek Süleyman Cihan’ın unutulmadığını ve gerek kişiliğiyle gerekse de mücadele azmiyle hatırlandığını doğalında aramızda yaşadığını ifade etti. Mehmet Çetin yeniden kürsüye gelerek sunumuna devam etti. İnsanların iki kez dünyaya geldiğini bunlardan birinin annesinin doğurmasıyla diğerinin de halkının kalbinde yaşamasıyla olduğunu anlattı. Yılmaz Güney’in Yol filminin yapılmasıyla ilgili Süleyman Cihan’ın büyük katkılarının olduğunun Yılmaz Güney tarafından anlatıldığını ifade etti. Daha sonra aynı mahallede yaşayan ve kendi çocukları gibi gördükleri Süleyman Cihan’ı anlatmak için M. Ali Eren kürsüye geldi. Cihan’la 15 yaşından ölümüne kadar geçen sürede bir çok kez görüştüğünü anlatan Eren, Cihan’ın paylaşımcı kişiliğine değindi. Kitapta anlatımları olan kişilerden M. Ali Baykara kürsüye gelerek Süleyman Cihan’ın Tunceliler Derneği’nin kurulması ve yaşatılması mücadelesinde katkılarından söz etti. Süleyman Cihan’ın yakalandığı zaman öldürüleceğini bildiğini ifade eden

Baykara’dan sonra kürsüye Zeynep Eren çıkarak Süleyman Cihan’ın hem gençlik yıllarına hem de mücadele içerisindeki azmine ve kararlılığına değinerek Cihan’ın yaşamından farklı örneklerle kişilik özelliklerine dair bilgiler verdi. Süleyman Cihan’ın fedakar bir insan olduğunu anlatan Eren, kendisinden çok yoldaşlarını ve arkadaşlarını düşündüğünü söyleyerek bu duruma örnek oluşturan arandığı zaman yaşadıkları bir olayı anlattı. İfadelerini halen yaşayarak anlatıyor olması ve Cihan’ı uzun zamandır yakından tanıyor olması anlatımını güçlü ve etkili kılıyordu. Daha sonra mücadele arkadaşları söz alarak Süleyman Cihan’ı komünist bir kişilikle bütünleştiren özellikleri farklı örneklerle anlattılar. Türkülerin söylendiği etkinliğe ara verilerek Süleyman Cihan’ın katledilişi sonrasında avukatları olan Mihriban Kırdök ve Kemal Yılmaz kürsüye çıkarak birer konuşma yaptılar. Yapılan konuşmaların ardında Grup Munzur, Süleyman Cihan’ın mücadelesine sahip çıkma çağrısı yaparak ezgilerini dinleyicilerle paylaştı. Süleyman Cihan’ın yaşamına ve mücadelesine tanıklık edenlerin konuşmalarının ve anlatımlarının yer aldığı etkinlik kalabalık bir kitle tarafından izlendi.


8-9_Layout 2 3/11/11 3:18 PM Page 2

emek 09

10-20 MART 2011 Halkın Günlüğü

Metalde saflar netleşiyor

15 bin metal işçisi toplu iş sözleşmesindeki uyuşmazlık nedeniyle grev kararı aldı. Birleşik Metal-İş’in örgütlü olduğu 20 işyerinde grev kararları asılmaya başlandı. Metal işçisi en son 21 yıl önce greve gitmişti.

Yüz bine yakın metal işçisini ilgilendiren metal işkolu grup toplu iş sözleşmesinde, 1983 yılından itibaren devlet tarafından kurulmuş bir düzen var. Bu düzen, tüm metal işçilerinin aleyhine işliyor. MESS’in (işveren sendikası) yönlendirmesiyle, iş kolunun en küçük sendikası olan Türk-İş sendikasına bağlı Türk Metal bir gecede iş kolunun en kalabalık sendikası haline getirilerek toplu sözleşme masalarına oturtuldu. Devletin 12 Eylül darbesi sonrası kapattığı DİSK örgütlü olduğu iş yerlerindeki örgütlülüğünün yerine bir gecede Türk Metal sendikasını getirmesinin amacı, metal işçilerinin hak arama mücadelesini kontrol altına alıp bastırmaktı. 28 yıldır sermayenin çıkarlarını koruma amacı güden düzen içi sendikalar ile sürdürülen işbirlikçi ve dayatmacı toplu sözleşme düzenine karşı DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası, 20 fabrikada greve gitme kararı aldı. Birleşik Metal-İş Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu yaptığı basın açıklamasıyla, işveren sendikasının dayatmalarını kabul etmeyeceklerini ifade etti. MESS ve Türk Metal’in grup sözleşmesini bir gece yarısı işçilerden kaçırarak imzaladığını belirten Serdaroğlu şöyle devam etti: “Sözleşmeye göre alınan yüzde 5.35 zam oranı, farklı işyerlerindeki işçilerin farklı zamlar alması ve toplu iş sözleşmesinin imzalandıktan sonra tarafların dışında değiştirilme tehlikesi MESS’in teklifini reddetmemizin gerekçeleridir. İşçiler, sendikamızla birlikte almış oldukları grev kararı dışında bir tutum içinde olmayacaklardır.” Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS) ile sürdürülen görüşmelerde Türk Metal sözleşmeyi imzalarken Birleşik Metal-İş karşı çıktı. DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Başkanı Adnan Serdaroğlu grevin 22 Marta

Ontex işçisine destek büyüyor Ontex’te 2011-2013 dönemini kapsayan toplu sözleşme 11 Şubat 2011 tarihinde imzalandı. Bu sözleşmede işçilerin talepleri dikkate alınmadı. 16 işçi işten atıldı. Toplu sözleşme sürecinde sendika yöneticileriyle işverenin işbirliği sonucu, 16 işçi 17 Şubat tarihinde işten atılmıştı. İşten atılan işçiler direnişe başlamışlardı. İşten atılan işçiler Ontex önünde kararlılıkla direnişlerine devam ediyor. İşçiler devrimci, demokratik kurumlar başta olmak üzere tüm ilerici güçlere destek çağrısı yapıyor. İşçilerin bu destek çağrısı yurt içinde ve yurt dışında karşılığını buluyor. Yurt içinden gelen desteğin yanı sıra, yurt dışından da destek gelmeye devam ediyor.

başlayacağını belirterek otomotiv, yan sanayi, enerji ve kablo sektörlerini kapsayan 20 işyerinde greve gideceklerini açıkladı. Sözleşmede zammın yüzde 5,35 olduğunu belirten Serdaroğlu, “Zam, saat başı ücreti düşük olan işyerlerinde 20, yüksek olanda 40 kuruş. Adaletsizlik yaratıyor” dedi. Serdaroğlu işyerlerinde yaşanan büyümenin yüzde 70’ini otomotiv ve metalin sağladığını ve büyümeden pay istedikleri için greve gittiklerini söyledi.

Serdaroğlu, grev kararı almalarını şu üç maddede ifade etti. 1- Yüzde 5,35 zam oranı düşüktür. Düşüktür, çünkü 2008 krizi şirketlerin büyük kısmının hükümetten aldıkları teşviklerle sıkıntı yaşamadıkları ama işçilerin gerek çalışma gerek yaşam koşullarının geriletildiği bir kriz olmuştur. Düşüktür, çünkü 2009’un ikinci yarısından itibaren ama özellikle 2010 yılında metal işkolunda gerçekleştirilen büyümenin hiçbir şekilde karşılığı değildir. 2- Ücret zam yöntemi grup sözleşmesinin prensiplerini ortadan kaldırmış, her işyerine farklı zam uygulaması, aynı saat ücretini alan ancak farklı işyerlerinde çalışan işçilerin farklı zamlar almalarına neden olmaktadır. 3- İş Yasası’ndaki değişiklikler ve hükümetin taslakları, toplu iş sözleşmesinin imzalandıktan sonra tarafların iradelerinin dışında değişmesine yol açma tehlikesi taşımaktadır. Çünkü toplu iş sözleşmemizde İş Yasası hükümlerinin geçerli olduğunu söyleyen maddeler vardır. Yasadaki değişiklik, altına imza attığımız metni otomatik olarak değiştirecektir. Bu toplu sözleşme düzeni açısından uygun bir durum değildir, çünkü toplu iş sözleşmeleri tarafların kendi iradeleriyle imzaladıkları metinlerdir ve

taraflar kendi iradelerinin dışında değişmesi ihtimal dahilinde olan metinleri imzalamamalıdırlar. Bu üç gerekçe, MESS teklifinin reddedilmesinin gerekçeleridir ve bunun dışında bir gerekçe yoktur. Bu üç başlık çerçevesinde gelecek her türlü öneri sendikamız tarafından değerlendirilecektir.

MESS, grev silahını etkisizleştirmek istiyor Metal işçilerinin kararlı duruşları sonrası MESS’in grev kararlılığına karşı sarıldığı “Lokavt” ve “Yüksek Hakem Kurulu” ise 12 Eylül darbesinin ardından iş kanunlarına sokuldu. Böylelikle grev silahı, etkisizleştirilmek istendi. 2822 Sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Yasası’na göre lokavt, greve çıkan işçilerin patron tarafından çalıştırılmaması veya iş sözleşmelerinin askıya alınması anlamına geliyor. “Yüksek Hakem Kurulu” ise grev oylamaları ve hükümetlere tanınan grevi yasaklama hakkını uygulama zemini kazandırmak için kullanılan bir yöntemdir. Ülke genelinde binlerce metal işçisi yaptıkları yürüyüş ve basın açıklamalarıyla, Birleşik Metal-İş sendikasının almış olduğu grev kararlarını fabrikalarına astı Bugüne kadar grev kararı alan işyerleri şunlar; Demisaş, Süsler Doruk (Eskişehir Şube), Kroman Çelik, Sarkuysan, Çayırova Boru, Yücel Boru, Areva, Arfesan, Bosal Mimaysan, Poly Metal (Gebze Şube) Bekaert, Standart Depo (Kocaeli Şube), Aksan Metal, Remas (İstanbul 1 No’lu Şube), Çimsataş, Başöz Enerji (Anadolu Şube), RSA, Paksan Makine (İstanbul 2 No’lu Şube), Prysmian, SCM (Bursa Şube)

Direnişteki içileri 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde ziyaret eden devrimci, demokrat kadınlar, destek mesajlarını sundular. Direnişin başarıya ulaşması için çaba içerisinde olacaklarını vurgulayan kadınlar, direnişi 8 Mart’ın kızıllığıyla selamladıklarını ifade ettiler. Kadınların ziyareti direnişeki işçilere moral verirken, bu ziyaret esnasında yurt dışından gelen destek mesajı da işçilere iletildi. BİR-KAR/Bielefeld tarafından Ontex işçilerine destek mesajı geldi. Mesajda birlik ve dayanışma çağrısına vurgu yapılarak şu ifadelere yer verildi: “Sendika yöneticilerinin işbirliği ile 16 Şubat 2011 tarihinde işten atıldığınızı ve 17 Şubat’ta bu saldırıyı direnişle karşıladığınızı kamuoyuna bildirmiş bulunuyorsunuz. Direnişinize yur tiçi ve yurt dışında haklı ve onurlu bir destek talep ediyor ve dayanışma bayrağını yükseltme çağrısında bulunuyorsunuz. BİR KAR’da direnişinizi yurt dışına taşımak için bir kampanya sürecine girmiş bulunuyor. Bizde BirKar Bilefeld olarak direnişinizi coşkuyla karşılıyor ve tam bir dayanışma içerisinde olduğumuzu bildiriyoruz. Direnişinizi, haklı ve onurlu davanızı, mücadele kararlılığınızı, bulunduğumuz ülkedeki sınıf kardeşlerimize, ilerici-devrimci kurumlara ve göçmen işçilere taşımanın çabası içerisinde olacağımızı bilmenizi istiyoruz. Direnişinizin, politk desteğin yanı sıra maddi desteğe de ihtiyacı olduğunu biliyoruz. Bunun için de ilk elden topladığımız miktarı tarafınıza iletiyoruz. Önümüzdeki günlerde direnişinizi devrimci güçlere, sendikalara, çeşitli ilerici kurumlara taşıma ve onların desteğini alma çabası içerisinde olacağız. Son olarak, direnişinizin güçlenerek başarıya ulaşacağına inanıyoruz. Yüreğimiz, bilincimiz ve inancımızla sizlerle birlikteyiz.”


10-11_Layout 2 3/11/11 2:49 PM Page 1

10 röportaj

Halkın Günlüğü 10-20 MART 2011

Ocaktan çıkacağımın

garantisi yok

Bugün Zonguldak geneline baktığımız zaman her evde bir tane maden şehidi vardır. Bu ölümlere kader demek doğru olmaz, önlem alınmıyor. Kimsenin ocaktan çıkma garintisi yok. Resul Timurtaş Maden İşçisi

fKaç yıldır maden ocaklarındasınız?

yapıyoruz sadece.

2006 yılının Eylül ayında KPSS sınavından sonra Zonguldak’ta iş başı yaptım.

fÖzellikle son dönemde artan grizu pat-

fŞuan kadrolu musunuz? Evet, kadroluyum. Bizim buraya geldiğimiz zaman ilk kez Zonguldak’a, yer altı işçisi olarak, KPSS ile dışardan eleman alındı. İlk girenler bizleriz.

fBurada günlük çalışma koşullarınız na-

Her gün biraz daha çoğalıyor, ölüme yakın duranların sayısı. Onlar yer altında, yerin üzerini ısıtıyorlar. Koskoca bir dünyayı yerin altında kazma ve kürekleriyle inşa ediyorlar.

sıl? Ben Doğu’dan geldim. Aslında buraya yer altında çalışmak için gelmemiştim, ailemde burada yer altında çalıştığımı bilmiyordu. Ben torna tesviye bölümü mezunuyum ve sanat okulu olduğu için buraya başvurduğum zaman tornacı olarak işe alındım. Daha sonra da yer altında çalışacağımızı öğrendik ve şu an yer altında çalışıyoruz. Aslında işimiz yer altında çalışan arkadaşlarımızdan daha rahattır. Mesela onlar üretimde çalışıyor. 8 saat boyunca kazma kürekle kömür çıkartıyorlar. Biz, onların kullanmış olduğu makinaların bakımını

lamaları, iş güvenliği noktasında yaşanan sorunlar ve taşeronlaştırma noktasında neler anlatmak istersiniz? Son olarak yanılmıyorsam mayıs ayında bir grizu faciası olmuştu. Ve yaklaşık otuz tane arkadaşımız yer altında kalıp şehit olmuştu. Geçen hafta iki arkadaşımızın cenazeleri çıkartıldı. Tabii üzücü bir olay, özellikle TTK bünyesinde faaliyet yürüten bir yerde böylesi bir olayın olması daha da düşündürücü. Bunlar tedbir alınarak çözülecek şeyler fakat ihmal var, tedbirsizlik var. Bir de taşeronun vermiş olduğu bir gevşeklik var. Bunların zamanla düzeleceğini umuyoruz ama ne zaman düzelecek bilmiyorum.

fŞu an itibariyle burada kaç kişi çalışıyorsunuz? Kozlu bölgesinde 2150, TTK bünyesinde toplam 11.000 işçi var çalışan.

fBildiğiniz gibi her yıl grizu patlamala-

rında onlarca işçi ölüyor ve yaşanan her ölüm sonrası devlet yetkililerinden ‘kader’ vb. açıklamalar geliyor. Sizce bu ölümler bir kader midir? Kader deniliyor... Bugün Zonguldak geneline baktığımız zaman her evde bir tane maden şehidi vardır. Babası geçmişte grizu patlamasında ölen ve şu anda kendisi maden de çalışan birçok arkadaşımız var. Aslında yaşanan ölümlere kader demek doğru olmaz ama elden de bir şey gelmiyor. Tedbir alınması lazım ama oda ne kadar alınıyor belli değil.

fMaden işçilerinin yer altındaki dünyaları nasıl? Şimdi ben burada ne kadar anlatsam da, yaşanmadan bilinmez. Çok zor bir yaşam ama. Bu insanlar her sabah evden çıktıklarında eşleriyle helalleşerek ayrılıyorlar. Sonuçta ben bugün ocağa indim, akşam çıkacağımın garantisi yok. Herkes te bilir ki madencilik dünyanın en zor mesleklerinden biridir. Her insanın yapabileceği bir iş değil zaten.


10-11_Layout 2 3/11/11 2:49 PM Page 2

emek

10-20 MART 2011 Halkın Günlüğü

11

Patentli kıyım Türk Patent Enstitüsü’nde 10 yılı aşkın süredir taşeron şirketle çalışan 110 işçi, enstitünün yeniden ihaleye çıkmaması ve işçilerin iş akitlerinin dolması gerekçeleriyle 8 Mart’ta işten çıkarıldı. Eş ve çocuklarıyla protesto ettiler Egemenlerin yasal düzenlemelerle adım adım hayata geçirdiği güvencesiz çalışma modelinin çalışma yaşamındaki icraatlarına her geçen gün yenisi ekleniyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde işsiz kalan DİSK’e bağlı Sosyal-İş Sendikası’nda örgütlü 64’ü kadın 110 işçi eylem yaptı. Türk Patent Enstitüsü önünde eşleri ve çocukları ile bir araya gelen, işten atmaları ve taşeronluk sistemini protesto eden işçilere, DİSK ve KESK’e bağlı sendikalar, kadın örgütleri, demokratik kitle örgütleri, siyasi parti temsilcileri ve kurumda çalışan emekçiler de destek verdi. 8 Mart’ta işsiz kalan kadın işçilerle dayanışma ve kadın cinayetlerine vurgu yapan dövizlerinde taşındığı eylemde, alkış ve ıslıklarla işten çıkarmalar protesto edildi. “İşten atılanlar geri alınsın”, “Yaşasın 8 Mart”, “Herkese iş, güvenli gelecek” sloganlarının sıklıkla atıldığı eylemde ilk konuşmayı Sosyal-İş Sendikası Genel Sekreteri Celal Uyar yaptı.

İşe iade davası açıldı

Bize destek verin

Uyar, taşeron sisteminin güvencesiz çalışma ve işsizlik anlamına geldiğini söyleyerek 8 Mart’ta sıcak salonlarda kadınlarla ilgili nutuk atan hükümet yetkililerinin kışın ortasında kadın işçileri işsiz bıraktığına dikkat çekti. İşten atılan işçilerin mücadelesinin süreceğini söyleyen Uyar, işe iade davası ve kuruma sözleşmeli personel alımına dair yürütmenin durdurulması için dava açtıklarını, süreci titizlikle takip edeceklerini belirtti.

Özelleştirme sonucu binlerce işçi ya işlerinden atıldı ya da taşeron firmalarda sefalet ücretleriyle yaşamaya mahkum edildi. Çoğu zaman maaşlarını dahi alamıyorlar.

DİSK Ankara Kadın Komisyonu adına işten atmaları değerlendiren Evrim Aydoğan Aydın, Türk Patent Enstitüsü işçilerinin, yıllardır verdikleri emeğin yok sayıldığını, işçilerin haksız ve hukuksuz bir şekilde işten çıkarıldığını belirtti. Yaşanan işten çıkarmaların yıllardır dayatılan taşeronlaştırma ve güvencesizleştirmenin sonucu olduğunu vurgulayan Aydın, iş güvencesinden yoksun çalışma anlamına gelen taşeronlaşmanın en çok kadınları vurduğunu söyledi. 64 kadın işçinin 8 Mart’ta işsiz bırakılmasının manidar olduğunu sözlerine ekleyen Aydın, bunun bir son olmadığını, mücadeleyi daha da yükseltmenin bir başlangıcı olacağını ifade etti.

Gerekirse Ankara’ya kadar yürüyeceğiz. Şu anda Ankara’da arkadaşlarımız var. CHP vekilleri ve Kemal Kılıçdaroğlu’yla görüşmeye çalışıyor. Dediğim gibi gerekirse Ankara’ya kadar yürüyeceğiz. O da olmazsa açlık grevine başlayacağız. Haklı bir neden için direnişteyiz. Karşı tarafın tutarsız davranışları morallerimizi bozmak yerine daha fazla yüreklendiriyor. Çünkü baskılar bizi yıldıramaz, işçi sınıfını asla… Tarihte yazmıştır. İşçi sınıfı bir el bombasından, bir mayından hatta atom bombasından daha güçlüdür. Bir kıvılcımı Türkiye’ye ve dünyaya yayılır. Çünkü işçiler her yerde, bu yüzden işçi sınıfının sabrını taşırmasınlar. Bir direnişin sembolü işçidir, işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı ne kadar örgütlü olursa başarı süreci o kadar kısalır. Şunu çok iyi biliyoruz, rehavete kapılmayacağız. Sendikalı ve daha güvenceli iş koşullarına sahip olana kadar eylem yerimizi terk etmeyeceğiz ve sonuna kadar sürdüreceğiz.

Mücadelemizi sürdüreceğiz İşten çıkarılan Türk Patent Enstitüsü işçilerinden Nejla Karaş ise şöyle konuştu: “8 Mart’ta işimize son verilmesini hiçbir şekilde hak etmedik. En güzel günlerimizi bizler buraya verdik, ama şimdi kapıya koyulduk. Bizi işimizden ederek, ekmeğimizi, geleceğimizi, umutlarımızı, gülen yüzümüzü; her şeyimizi elimizden aldılar.” Her şeye rağmen mücadeleyi sürdüreceklerini vurgulayan Karaş, “Bizler üretenleriz, emek verenleriz, emeğimize sahip çıkacağız” dedi. Destek konuşmaları ve gönderilen dayanışma mesajlarının ardından işten atılan işçiler, işyerindeki işçi kardeşleriyle vedalaşarak hep birlikte Ankara Kadın Platformu’nun düzenlediği 8 Mart mitingine katıldı.

Özelleştirme politikalarının sonucu olarak işsiz kalan binlerce kişi iş bulma kurumlarının önünde uzun kuyruklar oluşturuyor. Çoğu kişi de artık bu kurumlardan umudunu keserek, taşeron şirketlerde yaşam mücadelesi vermeye çalışıyor. Kamu teşebbüslerinin özelleştirilmesiyle birlikte, bu işletmelerde yapılan işler taşeron firmalara devredildi. Bu şirketlerde çalışan işçilerin ise aldıkları ücretlerin düşüklüğü bir yana, çoğu zaman maaşlarını dahi düzenli alamıyorlar. İzmir Konak Belediyesi bunlardan yalnızca bir tanesi. Konak Belediyesi’ne bağlı taşeron şirkette çalışan 75 işçi iki aydır maaşlarını alamıyor. Bu durumu kabullenmeyen 75 işçi, belediye binası önünde hak ve talepleri için direnişe başlamışlardı. Gecegündüz belediye binasının önünde bekleyen işçiler, taşeron şirketin tüm baskılarına ve saldırılarına karşı sürdürdükleri direnişlerine kararlılıkla devam ediyor. Direnişelerinin 12. gününde, direnişteki işçilerden Mehmet Demirci ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

‘Çalışmayan defolup gider’ fHangi nedenlerle direnişe başladınız ve talepleriniz nelerdir?

Hakan Tartan’ın bize vermiş olduğu bir söz vardı. “Altyapısını oluşturuyoruz. Size sosyal güvenceli iş sağlayacağız, sizi sendikalı yapacağız.” demişti. Biz 18 ay çalıştığımız bir taşeron şirketten başka bir şirkete aktarıldık. Sonradan geçtiğimiz firma bizim sigortamızı ve maaşımızı gecik-

tirdi. Hakan başkanın yanına gittik. “60 gündür maaşımızı alamıyoruz ve sigortamız yatırılmadı” dedik. Hakan Tartan ise bize “Ben sizi taşerona verdim, ben sizi tanımıyorum. Gidin ne derdiniz varsa Efekent şirketi ile görüşün.” dedi. Biz ise üzerimizde iş kıyafetlerimizde Konak Belediyesi amblemi olduğunu söyledik. Bize “Sosyal güvenceli iş” imkânının altyapısını oluşturuyoruz dedi ama bu yönde atılan bir adım görmedik. Daha sonra bize ‘siz CHP’yi karalıyorsunuz’ vb. şeyler söyledi. Biz de CHP üye kartlarımızı gösterdik. Daha sonra bize “Dışarıda 700 milyona çalışmak isteyen adam çok, 700 milyona çalışan çalışsın, çalışmayan defolup gitsin.” dedi. Bunun üzerine sendika hakkımız ve sosyal güvenceli bir iş için burada 12 gündür direnişteyiz. Bizim taleplerimiz sendika ve sosyal güvenceli bir iş. Bundan başka bir şey istemiyoruz. fBelediyenin ve taşeron şirketin size karşı tavrı nasıl? Belediye başkanının bize karşı tutumu iyi değil. Efekent şirketi ise paralı adamlar tutarak bizi sopalarla darp ettirdi. Üç tane bayan arkadaşımız dövüldü, diğer arkadaşlardan da dövülenler var. Bizi dövdükten sonra kendi kendilerine vurarak, bizim onlara saldırdığımızı iddia ettiler. Aslında onların bu tutumu bizim direncimizi daha da arttırıyor. Çünkü biz haklıyız ve haklı bir mücadele veriyoruz.

Atom bombasından daha tehlikeliyiz fBeklentileriniz karşılanmazsa önümüzdeki sürece dair ve direnişiniz hakkında neler söyleyebilirsiniz ?

fDevrimci, demokratik kurumlardan beklentileriniz nelerdir? Biz burada emek mücadelesi veriyoruz. Biz burada işçi sınıfı olarak dayanışma içerisindeyiz. Bu dayanışmada kim olursa olsun herkesin desteğini bekliyoruz. Halktan herkesin bize destek vermesini istiyoruz.


12-13_Layout 2 3/11/11 1:13 PM Page 1

10-20 MART 2011 Halkın Günlüğü

Yaklaşan seçimler ve de Komprador düzenin her genel seçim serüveni istisnasız olarak aynı ana döngüyü takip eder… Bir kez daha hakim sınıfların hangi kesiminin (hangi kliğin) halk kitlelerini ayakları altına alıp ezeceğine karar verilecektir. İktidar pastasından aslan payını hangi komprador bürokratik burjuva klik kapacaktır; hangi klik devlet bürokrasisini klik iktidarı ve bencil çıkarları için manivela edip egemenliğine alarak sömürü imtiyazları için kullanacaktır. Tasfiyeci süreci stratejik devrimci duruşla göğüslemenin seçim taktiği Boykot Tavrıdır! 2011 yılı Haziran ayında yapılacak olan genel seçimlere aylar kaldı. Düzen partileri seçim propagandalarına zımni veya açıktan start vermiş durumdadır. Egemen sınıfların seçim planları, stratejileri, taktikleri ve bunlara bağlı çalışmaları alenen izlenmekte veya bilinmektedir. Yazımızın akışı içinde bunlara değineceğiz. Ama seçimler süreciyle alakamız yalnızca egemenlerin ne yaptığı, ne amaçladığıyla sınırlı olamaz. Burjuva seçimlere karşı sınıf tavrımız, taktiğimiz ve görevlerimiz nasıl biçimlenmeli sorusu, yanıtlayacağımız asıl temadır. Yapılacak genel seçimlere ilişkin izlenecek devrimci politika ne olmalıdır? Bu politikanın

Faşizmin yüzündeki peçe parlamento

stratejik ve taktik dayanakları nelerdir, sürecin doğruladığı taktik siyaset nasıl ele alınmalı, bu taktiğin tespit edilmesinde rol oynayan nedenler nelerdir ve proleter devrimci tavır nasıl biçimlenmelidir? Bu sorular stratejik duruşa paralel olarak vücut bulan devrimci politikanın taktik mecrada yükselen iskeletinin eklemleri olacaktır. Bu iskeleti açığa çıkarmak için nesnel zemini tarif ederek başlamak doğru olacaktır.

Burjuva seçimlerin genel anlamı ve somuttaki amacı Kaba burjuva parlamenterizmi ile maskelenmiş faşist düzenin istikrarsızlığına bağlı olarak, genellikle “erken seçim” biçiminde tezahür eden ama rutin peryotlarla oynanan demokrasicilik oyununda yeni bir sahne daha sergileniyor. Seçimlerin baş aktörleri Türk komprador hakim sınıflarının siyasi partileri olan AKP ve CHP iken; MHP kemikleşmiş oy tabanını korumaktan aciz olarak, DP ise son kongresinde genel başkanlığına seçtiği N. Kemal Zeybek ve Halkın Sesi Partisi (HAS Parti) de Numan Kurtulmuş ile çıkış yapma iddiasıyla seçime hazırlanıyorlar. BDP Kürt ulusal kimliği itibariyle kendi cephesinden seçimlerin ayrı bir aktörü ve özgün halkasını ifade ediyor. Kendi zemininde esas olarak rakipsiz adaydır. Geriye kalan irili-ufaklı düzen partileri(“Kızıl Elmacı” milliyetçi-şoven, gerici-faşist ittifak olan İP dahil) ile devrimci sınıf kökeninden demokratik ve reformist zemindeki yasal partilerin (ÖDP, EMEP, ESP, TKP, SDP, HAKPAR vs.) ise, dağınık kalıp blok olarak seçime katılmadıkları taktirde ve özellikle mevcut durumda ciddi bir varlık gösteremeyecekleri söylenebilir. Seçimlerin esasta iki ana sınıf cephesi vardır. AKP, CHP, DP, MHP ve diğer gerici faşist düzen partileri bir cephede; Kürt ulusal hareketi siyasi partisi ile devrimci sınıf katmanlarına mensup (yasal-demokratik, reformist ve illegal devrimci) partileri ikinci cephededir. Bu ikinci cephe kendi içinde iki farklı stratejik ve taktik eğilimle ikiye ayrılır. Bunlardan, komünist ve devrimci tavır parlamento-seçimlerini taktik mücadele biçimleri değerinde gö-

Türk hakim sınıflarının parlamentosu şeklen(ama sadece şeklen) burjuva parlamenterist sistem olup, özünde faşist diktatörlükten bozmadır; faşizmi maskelemekle ünlüdür. Sisteme dair kararlar kapalı kapılar ardında emperyalizmin buyruklarına uygun olarak devlet erkine sahip olan komprador güçler tarafından alınarak, kompradorların meclis ahırında halkın gözünü boyamaya dönük formel oylamalar sonrası onaylatılarak meşrulaştırılırlar. Parlamentoda yürütülen tartışma ve oylamalar formalite icabıdır; zira kararlar ve uygulanacak politikalar emperyalist kurum-kuruluşlar tarafından belirlenip MGK’da mühürlenmiştir. Ordunun siyaset dışına çekildiği kanısı yanılgıdır. Siyasete müdahale eden, ultima-

rürken; demokratik cephede yer alan yasalcı-reformist eğilimler ise stratejik değerde ele almaktadırlar. Kısacası seçimler, bir taraftan burjuva düzen partileri arasındaki siyasi iktidar dalaşının arenası olacak ve burjuva tercih bu düzen partileri arasında yapılacaktır; diğer tarafta ise, düzen partilerinin dışında Kürt ulusunun siyasi partisinin damga vurduğu irade ve demokratik eksendeki tercih ile parlamenterizm karşısındaki stratejik ve taktiksel duruşla komünist devrimci tavrın temsil ettiği alternatif irade olarak üçüncü cephe gündemde olacaktır. Ki, komprador bürokratik burjuva ve büyük toprak ağaları sınıf cephesine karşı, alternatif sınıf duruşu esasta komünist devrimci tavırda billurlaşmaktadır.

Resimdeki bu kavga her hangi bir yerde degil parlamento ahırındaki alışıla gelmiş yumruklaşmalardan bir kare

Peşinen söyleyelim ki seçimlerin neticesi,

ABD emperyalizmi ile Türk hakim sınıfları arasında gizli anlaşmalarla ve efendi-uşak ilişkisi içinde sağlanan konseptle, koalisyon hükümetine geçilmesi şimdiden uygun görülerek çözüme bağlanmış denebilir ve hatta (daha iddialı konuşarak) bu sonuç şimdiden kararlaştırılmıştır dersek kehanette bulunmuş olmayız. Zira, oluşturulacak hükümet veya

tomlar veren, tehditler savurup siyasi vazifeler üstlenen, yeri geldiğinde muhtıralar veren ordunun siyasetin göbeğinde olduğu saklanamaz. Onlarca darbe girişiminin ifşasından açığa çıkan gerçek; ordunun siyasetteki rolüne işaret ederken, faşist darbelerin tarih olduğu iddialarını da yalanlar durumdadır. Darbe eğilimi ortadan kalkmış değil, ama günümüzde emperyalizminABD‘nin TC’nin önüne koyduğu konsep başta olmak üzere ve bu konsepte bağlı olarak oluşturulan yeni iktidar(ın)a karşı darbenin yapılmasını engelleyen fonksiyon olarak da beslediği ve tahakkümünün tesisinde maşa olarak kullandığı temsilcisi durumundaki klik iktidarda inisiyatif kazanarak güçlendiği için somut darbe giri-

şimleri önlenmektedir. Bu anlamda demokratikleşme-sivilleşme-darbeler döneminin kapanması-parlamenter sistemin gerçek burjuva demokratik temellere oturduğu, yani parlamenter sistemin egemen olduğu iddiaları gerçeği yansıtmamaktadır. Burjuva klikler arasındaki oluşan mevcut statülergüç dengeleri parlamentonun fırlatılıp atılmasına izin vermediği için bu eylem gerçekleşmemiştir. Bu durum parlamenter yönetimin stratejik bakımdan egemen olduğu anlamına gelmez. Öte yandan hakim sınıflar gerçek yüzlerini parlamento maskesi altında saklamayı bilinçli bir tercih ve ihtiyaç olarak görmekte; bu biçim altında yönetmeyi çıkarlarına uygun gördükleri için parlamentoyu muhafaza etmektedirler. Ancak bu,


12-13_Layout 2 3/11/11 1:13 PM Page 2

perspektif

devrimci taktik politika 1 kutuplaşma ve gelenekçi Kemalist ve tüm faşist ırkçı-milliyetçi cephenin muhalefetiyle sürecin fiilen engellenmesi-başarısızlığa sürüklenmesi, en azından geciktirilmesiyle de ortaya çıkmıştır; bu bir realitedir. Dolayısıyla koalisyon hükümeti en uygun çözüm olarak kararlaştırılmıştır. Bu belirlemelerden hareketle; “madem seçimlerin sonucu belli, hatta koalisyonun nasıl kurulacağı bile belli ise, çabamız boş ve gereksizdir” diye düşünülebilir. Biz bu düşünceye katılmamakla birlikte, bilakis bu durumun komünist ve devrimcilere daha keskin, daha berrak görevler yüklediğini düşünmekteyiz. Maddi sonuçlar değil; asıl önemli olan halklarımızı hedefleyen gerici oyun ve saldırılar karşısındaki sorumluluk ve sınıf tavrıdır; devrimci alternatifin doğru ilke ve taktiklerle pratik örgütlenmesini hedefleyen devrimci duruştur!

iktidarlar esasta emperyalist güçlerin (esas olarak ABD’nin) nüfuzundan bağımsız olamayacağı gibi, yürürlükte olan emperyalist projenin sürdürülmesi de bir koalisyon hükümetini şart koşmaktadır. Bu kesin olmayan bir öngörüdür ve bu öngörünün yeterli kanıtları vardır; tüm gelişmeler bu savı (koalisyonun kurulacağını) doğrulamaktadır. Eldeki verilere göre, AKP-CHP koalisyonu güçlü olasılıktır. Bütün bunların en büyük delili; ABD emperyalizminin TC devleti veya hakim sınıflarına dikta ettiği devletin yeniden yapılandırılması sürecinin başarılı olarak yürütülmesinin zorunluluğunda yatmaktadır. CHP üzerinde gerçekleştirilen operasyonlar ve CHP’nin diriltilmesi için verilen hatırı sayılır uğraş da onu hükümete taşıma hazırlığının başka bir göstergesidir. Uluslararası tekelci sermaye güçleri ulusal pazarlarda kendi çıkarlarını en iyi dü-

gerektiğinde parlamentoyu fes etmeyecekleri anlamına gelmez. Parlamento, hakim sınıflar için bir peçe ve halk kitlelerinin aldatılıp oyalanması işleviyle kullandıkları bir araçtan ibarettir. Faşizmi peçeleme aracı olmakla kaba ve uydurma olmayı geçmeyen parlamento, gerici egemen sınıfların istediklerinde fırlatıp bir kenara attıkları bir oyuncaktır. Bu eğreti-oyuncak parlamento yeteneğiyle oynanan oyunlardan biri seçim düzmecesidir. Halk kitlelerini yalnızca bir oy deposu olarak gören gerici hakim sınıfların seçimler oyunundaki bayat repliği, demokrasi havariliğine çıkma ve hiçbir zaman yerine getirmedikleri-getirmeyecekleri boş va-

zeyde temsil eden iktidarı tesis edecektir. Uşaklık ilişkisiyle ipleri emperyalizmin elinde olan yerli egemen sınıfların buna karşı koyma şansı gerici sistem şartlarında mümkün değilken, buradaki dengeleri esas olarak emperyalist güçler ve sermaye belirlemektedir. Seçimlerin bir demokrasi oyunu olduğu gerçeği esasta bu girdaptan çıkar. Evet, AKP iki dönem büyük bir çoğunlukla tek başına hükümet olmayı başarmış, belli bir siyasi istikrar yakalamış (seçimlerin zamanında yapılması bu istikrarın bir göstergesidir) ve şimdi de tek başına iktidar olmaya yeterli oyu alabilir. Dolayısıyla tek başına hükümet kurabilir. Fakat bunun devletin yapılandırılması projesinin yürütülmesi için yeterli bir hükümet olmadığı ve olamayacağı, referandum sonuçlarıyla da, yaşanan toplumsal

atler nakaratıdır. Seçim klasiği olarak tekrar eden bu demode taktikle vaatler torbasının ağzını bonkerce açıp, yağmur gibi sahte sözler yağdırıp, bu yolla halk kitlelerini aldatıp peşlerine takma hilesi, burjuva mantığın tabi uzantısı olarak bu seçimlere doğru yaklaşırken de sahnelenmektedir. Halkçı-popülist demogoji ve sahte demokratik söylemler her zaman olduğu gibi, bu seçimler döneminin de popüler değerleri ya da araç ve argümanları olarak halk kitlelerinin manipüle edilmesi için kullanılmaktadır. Yaratılan bu manipülasyonla, tek tek klikler oy avcılığı veya dilenciliğiyle sırtlarını sağlama almaya çalışmakla birlikte, esasta da halk kitleleri düzen parti-

Komünistlerin seçimlere ilişkin tavrı ve somut koşullarda benimsiyecekleri taktik politikanın ne olacağı şüphesiz ki önemli bir sorudur. Bu sorunun yanıtı, parlamento ve seçimlere stratejik yaklaşım ile bu stratejik duruşa hizmet eden taktiğin açığa çıkarılmasıyla tespit edilmek durumundadır. Taktik ile stratejinin diyalektik ilişkisi atlanamaz ve bu ilişki somut şartların dışında keyfi analitikle mütala edilemez. O halde stratejik duruş ve tavır, somut şartları gözeterek taktik tavra dönüşmek zorundadır. Tersinden de taktik politika stratejik duruşa bağlanmak, onun tipiklerine göre biçimlenmek zorundadır. Proleter devrimci politikanın seçimlere dair taktik-stratejik saptamalarına geçmeden önce; gerici egemen sınıfların göstermelik parlamenter sistem seçimlerinin ne anlama geldiği, işlevinin ne olduğu ve benzeri hakkında birkaç not düşmek yararlı olacaktır. Proleter devrimci politikanın şekillendiği zemin ve tavrını biçimlendiren gerekçeler bütünü, ancak parlamento-seçim ve işlevleri-anlamları çemberindeki bu çerçevenin fragmanlarını sunmakla daha iyi anlaşılmış olacaktır. Seçimleri iki ayrı açıdan okumak mümkündür. Birincisi biçimsel boyutta yansıyan hali; ikincisi ise stratejik temelidir. Her ikisinde de burjuva

lerinin desteklenmesi suretiyle düzene bağlanmakta ve hakim sınıf partileri şahsında devlete güvenleri tazelenmektedir. . Seçimlerin en özlü anlamını şöyle ifade etmek mümkün: Komprador düzenin her genel seçim serüveni istisnasız olarak aynı ana döngüyü takip eder… Bir kez daha hakim sınıfların hangi kesiminin(hangi kliğin) halk kitlelerini ayakları altına alıp ezeceğine karar verilecektir. İktidar pastasından aslan payını hangi komprador bürokratik burjuva klik kapacaktır; hangi klik devlet bürokrasisini klik iktidarı ve bencil çıkarları için manivela edip egemenliğine alarak sömürü imtiyazları için kullanacaktır; hangi klik

düzenin kutsanmasının derin izleri ile komprador ve büyük toprak ağası sınıf kliklerinin iktidar imtiyazına dair ana gayesi vardır. Ve tabii ki, özel mülkiyet iştahının dayanılmaz iktidar hırsıyla koşullanan kokuşmuş burjuva ahlakın olağan yansımaları bunu takip etmektedir. Alışılagelmiş seçim hileleri, alışılagelmiş mizansenler ve alışılagelmiş iktidar dalaşlarıyla seyreden bol demokrasi, insan hak ve özgürlük vaatleri… Her defasında bakırı kalaylarcasına cilalanmış, neredeyse aynı tümcelerle tekrarlanan bildik teraneler… Komprador bürokratik burjuva klik partileri-sözcüleri arasında karşılıklı küfürleşmeler, restleşmeler ve çirkeflikler… Halkçılık popülizmi, özgürlük ve demokrasi adına ahkam kesmeler… Yoksulluğun aşağılayıcı onursuz rüşvetlerle sömürülmesi ve oyların satın alınması, çalınması… İşte seçimlerin tanıdık biçimi bu manzaralarla izlenir. Teşhir olmuş yüzlerin teşhir olmamış veya daha az teşhir olmuş yüzlerle değiştirilmesi, devlet iktidarı erkinin siyasi sözcülerinin “halkın oyuyla seçilme” formalitesi ve parlamento denen ahırın halka çare olarak sunulup, düzen partileri şahsında devlete güvenin tazelenip pekiştirilmesi… Demokrasi oyunu ile peçelenen faşist düzenin bekası için halkın kandırılarak sandık başında oyalanması… Sömürü ve zulüm çarkının hangi komprador kesim tarafından bir dönem kontrol edeceğinin kararlaştırılması… Hükümet etmenin el değiştirmesi veya el değiştirmeden devamının onaylanması… Gerici faşist düzen ve iktidarların meşrulaştırılması ya da ömrünün uzatılması… Halkı aldatmak suretiyle oylarını almak ve halkın oylarıyla alınan yetkiyle takrar halkı ezip sömürmek, halk düşmanlığında sınır tanımamak… Aralarındaki iktidar dalaşında halkı bencil çıkar ve iktidar emelleri uğruna riyakarca kullanmak, halkı ezmek için halktan oy istemek… Burjuva seçimlerin aşağılık fonksiyonu burada toplanır… İşte burjuva parlamenterizmi altındaki seçim düzenbazlığının tarihsel işlevi, özü ve en gerçek anlamı-hükmü budur. Bu da seçimlerin stratejik arka planı ya da ana amacıdır.

devlet iktidarını elinde tutan egemenlerin siyasi sözcülüğünü üstlenmeyi hak edecektir; emperyalist sermayenin memuriyetini hangi kesim yürütecektir, hangi klik ülkeyi tekellere peşkeş çekmenin karşılığında kasasını dolduracaktır; talan, hırsızlık, sömürü ve zulmün şampiyonluğunu hangi klik üstlenecektir; emperyalizmin uşaklığında hangi klik başa geçecek ve yerliyabancı büyük sermayenin, uluslar arası tekellerin çıkarlarını hangi klik temsil edecektir; siyasi inisiyatif hangi komprador bürokratik burjuva kliğin elinde toplanacaktır; işte genel seçimler komedisinde bütün bunlara karar verilecektir.

Devamı sayfa 14’de


14-15_Layout 2 3/11/11 1:18 PM Page 1

14 perspektif

Halkın Günlüğü 10-20 MART 2011

Devrimci politika açısından seçimlere bakış maktan ileri geçmez. Somut şartlar gerektirdiğinde taktik bir araç olarak ondan yararlanma, ama somut şartlar tersini işaret ettiğinde ise boykot etme tavrını kullanma, onun taktik öneminden ileri gelir. Bütünlüklü koşullar değerlendirilerek her iki taktikten biri kullanılır. Bu taktiklerin her biri doğru kullanıldığı taktirde aynı değerde devrimci amaçlarımıza hizmet eder. Birinin az devrimci, ötekinin çok devrimci taktik olduğu şeklinde bir ayrıma gidilemez. Bu, tamamen somut duruma ve somut duruma denk düşen taktiğin kullanılması yeteneğiyle ilgilidir.

Baştarafı sayfa 12-13 Yukarıdaki özetlemeden sonra, bu seçimlere has olan özgün muhtevaya dair bir noktanın daha altını çizmek gerekli, zorunlu bir ihtiyaçtır. Bu seçimler rutin seçimlerin temel karakterini taşımakla birlikte; özü devletin yeniden yapılandırılmasına dayanan emperyalist tasfiye sürecinin yürütülmesi hedefiyle yeni bir hükümet-iktidarın oluşturulması bakımından dönemsel olarak özel önem kazanmaktadır. Yani bu seçimlerle kurulmak istenen hükümet; emperyalist tasfiye sürecini derinleştirip yürütme görevini üstlenecektir; bu planın özel hükümeti olacaktır. Devletin yeniden yapılandırılması sürecinin önündeki engelleri düzelterek süreci yürütecek, dolayısıyla da devrimci hareketi tehdit eden tasfiyeciliği daha da derinleştirecek bir hükümet formülü bu seçimlerle gerçekleştirilmiş olacaktır. Bütün bunlardan hareketle, seçimlere ilişkin politika ve tavır tasfiyeciliğe karşı duruş anlamına da gelecektir. O halde proleter devrimci çizgi seçim taktiğini stratejik duruş ve argümanlarla inşa etmeyi göz ardı edemez, tasfiyeciliğe karşı stratejik tutumdan bağımsız olarak kurgulanamaz-kurgulayamaz. Proleter devrimciler amaç ve ilkelerine aykırı olmamak kaydıyla devrimci uğraşlarına hizmet eden her türlü mücadele biçimini kullanır, örgütlenmelerinde her türlü uygun araçtan yararlanırlar. Araç-amaç ilişkisini titizlikle gözetirler. İlke olarak hiç bir mücadele biçimini reddetmeme formülasyonu bu zemine oturur, anlam kazanır. Devrimci stratejilerine hizmet eden bin bir taktik politikanın kullanılmasından sakınmaz, bilakis büyük önem atfederler. Parlamento ve seçimlere yaklaşımını da bu ana görüşlerine bağlı olarak düzenlerler. Komünistlerin parlamento ve seçimleri nasıl ve hangi taktikle kullanacakları mütala edildiğinde, seçimlere katılma/seçimleri boykot etme şeklinde iki biçim ön plana çıkar. Bu iki taktikten hangisinin kullanılacağı veya hangisinin isabetli olacağı ise, tamamen somut şartlara, siyasal gelişmelere, devrim ile karşı-devrimin içinde bulunduğu durum ve koşullara, içinde bulunulan sürece ve hepsinin toplamında hangi taktiğin devrimci çalışmalarımıza yarar sağlayacağının objektif ya da nesnel olarak açığa çıkarılmasıyla doğru tespit edilebilir. Seçimlerin stratejik bakımdan gerici karakterine karşın, komünist devrimciler; toplumsal kitleleri ilgilendiren, siyasi gündem olarak kitleleri kavrayan, onları yoğun tartışma atmosferi içine çeken ve halkın yaşamını bizzat etkileyen seçim gibi bir siyasal sürece kayıtsız kalamazlar. Dahası, seçim minderini hakim sınıflarla hesaplaşmanın bir parçası olarak kullanırlar. Seçimler zeminini nasıl kullanacakları ise, tamamen taktik bir sorun olup, katılma ya da boykot taktiği olmak üzere her iki biçimde de devrimci ajitasyon-propaganda aracı olarak halk kitlelerinin bilinçlendirilmesi ve gerici düzenin teşhir edilmesi açısından ele alırlar. Nitekim her sınıf kendi penceresinden perspektif sunarak kitlelerin dahil olduğu bu eylem veya siyasi sürece müdahalede bulunur. Hakim sınıfların halk kitlelerin önüne sürdüğü bu oyunu önemsiz sayarak devrimci gündemimizin dışında göremeyiz. Halk kitlelerini ilgilendiren her meselede, devrimci politikayla müdahil olmak ve karşı-devrimci sınıfların amaçlarını teşhir edip kitlelere gerçekleri açıklamak siyasi mücadelenin temel bir muhtevasıdır. Gerici siyasi süreçlere karşı komünist devrimci politikanın geliştirilmesi ertelenemez görevdir. Seçimler süreci, kitlelerin hakim sınıflar tarafından yoğun bir şekilde kuşatmaya

aldığı canlı politik atmosferdir. Komünist ve devrimciler hiçbir gerekçeyle kendilerini bu atmosferden tecrit edemezler. Bilakis tarihsel misyonlarına uygun olarak geliştirdikleri politikalarla, devrimci sınıf cephesinden söz konusu siyasi sürecin öznesi-belirleyen inisiyaatifi olmaya çalışırlar. Seçimler süreci de komünist devrimci politikanın nüfuz etmesi gereken kitlesel zeminlerden biridir. Dolayısıyla devrim ile karşı-devrimin çatışması tüm keskinliğiyle burada da komünistler tarafından omuzlanmak ve temsil edilmek durumundadır. Ama hangi taktikle ve nasıl? Bütün mesele budur. Proleter devrimci bakış açısı, kesinlikle parlamenterizm ile parlamentodan bir kürsü olarak yararlanma taktiğini bir birinden ayırır. Komünist devrimcilerin parlamentodan stratejik bir beklentileri olamaz. Komünist devrimci tavır, parlamenterizmi reddetmekle birlikte, parlamentodan yararlanma taktiğini benimser; parlamento ve seçimlere girmeyi ilkesel olarak reddetmez. Parlamentoyu taktik yönelim esasıyla kullanır, stratejik bir araç ya da mücadele biçimi olarak ele almaz. Parlamento ve hakim sınıflar ile düzenlerinin teşhir edilmesini bu taktiğinin esasına oturtur; bu amaçla parlamentoyu bir araç olarak devrim mücadelesinde kullanmayı benimser. Burjuva parlamentosu tarihsel olarak miadını doldurmuş olsa da politik olarak fonksiyonunu korumaktadır. Yığınlar öyle ya da böyle sandık başına gidip oy kullanmakta, şu veya bu düzen partisini desteklemektedirler. Parlamento (ve seçimler) objektif olarak halk kitlelerini oyalama işlevini sürdürmekte ve onları düzen içinde tutan bir fonksiyon olarak rol oynamaktadır. İşte bu durum komünist ve devrimcilere parlamentonun teşhir edilmesi görevini en etkili yollarla yürütme sorumluluğunu yüklemektedir. Devrimci sınıf alternatifinin yükselmesi veya güç olması durumunda halk kitlelerinin bu alternatifle birleşmesinin zemini güçlüdür.

Komünistler parlamento seçimlerine girerken, bilinçli veya bilinçsiz olarak, asla onu meşrulaştırma, halk kitlelerine umut olarak sunma, halk kitlelerinin arayışlarını parlamento ve seçimlere yönlendirme aymazlığına düşemezler. Bunun gibi, burjuva parlamenter sistemin mükemmelleştirilmesi veya bu mekanizmanın içten iyileştirilmesini de hedeflemezler. Bunun tersi, kendini inkar ve red demektir. Dolayısıyla parlamento ve seçimler hakkındaki stratejik yaklaşımlarını ve taktik politikalarını da devrimci çizgiye bağlı olarak hasıl ederler. Seçimlere girildiğinde buna yön veren fikir; iktidarın bu yolla ele geçirilmesi veya iktidarın zor dışında ele geçirilmesi hayali olamaz-değildir de. Burjuva demokrasisine duyulan güven ve buna inanmak da değildir. Milletvekilleri kazanarak parlamentoda çoğunluğu ele geçirip sistemi bu yolla değiştirme, orayı taktik unsur olarak görmekten öteye vaz geçilmez bir araç olarak görme ve oradan düzenin değiştirilebileceği bilinci değildir. Hatta milletvekili çıkarmaya endeksli veya bu amaca kilitlenmiş bir seçim politikamız da olamaz. Milletvekili çıkarmanın bir sakıncası yoktur ancak, parlamento veya milletvekillikleri geçici olarak kullanacağımız kürsülerdir. Ana amaç düzenin teşhir edilmesi ve siyasi hedeflerimizin geliştirilmesidir. Proleter devrimci yaklaşımın en sağlam fikri, ilkesel olarak hiç bir mücadele biçimini reddetmemek ve bu bakımdan da devrimimiz yararına kullanılabilecek olan ama ilke ve amaçlarımızla uyum içinde olan her aracı devrim çıkarına kullanmaktır. Proleter devrimci politika bunu asla öteleyemez. Somutta da burjuvazinin yasal boşluklarından devrimci örgütlenme ve ajitasyon-propagandamız yararına istifade etmektir. Komünist ve devrimcilerin siyasi iktidar uğruna mücadelesinde burjuva parlamentosu ve seçimlerine ilişkin en ileri fikri, onları devrimin hizmetinde taktik bir unsur olarak kullan-

Bir çıkarsama yaparsak; komünistlerin seçimlere ilişkin stratejik yaklaşımı ve seçimlere bakış açısı ile seçimleri kullanma doğrultuları baz alındığında, katılma taktiği ile boykot taktiği arasında özde bir farkı yoktur denebilir. Esasta taktiksel fark vardır. Çünkü, iki taktik politikada da değişmeyen temel yaklaşım, ya da iki taktikte de geçerli olan ana hedef; seçimlerin devrimci ajitasyon-propaganda ve örgütlenmemiz esasıyla kullanılması ve bununla birlikte parlamento da dahil hakim sınıflar düzeninin teşhir edilmesi amacı için kullanılmasıdır. Bu seçenek dışında başka saiklerle seçimlere katılma veya seçimleri boykot etme tavrı izah edilmediğine göre, iki taktik de özünde aynı kapıya çıkar. Bundan, şu veya bu taktiği benimsemenin bir anlamı yoktur sonucu çıkmaz-çıkarılamaz. Her taktik ya da biçim ille de bir strateji veya öze hitap eder. Bu bakımdan taktiğin isabetle seçilmesi ve belli bir stratejiye bağlanması kaçınılmazdır. Dolayısıyla taktiğin ne olduğu sorusu başlı başına önem kazanır. Taktik stratejiye tabi olup uyum göstermek durumunda olduğu gibi, gelişmelerin niteliğiyle beliren somut koşullar taktiğin belirlenmesinde etkendirler. Hangi taktiğin-biçimin ne için kullanıldığı, hangi stratejiye hizmet ettiği, hangi bulgulara dayandığı ve hangi gerekçelerle ele alındığı tayin edici ayraçtır. Bu bağlamda taktiğin-biçimin ne olduğu önemsiz değil, önemlidir. Özünde aralarında uçurumlar olmasa da, biçimde-taktikte izlenen hattın stratejiyle yakın münasebeti nedeniyle, taktiğin K ya da B olması es geçilecek mesele değildir. Her süreç bir stratejiyi ihtiva eder ve bu strateji veya süreç oldukça fazla ve karmaşık biçimlerle-taktiklerle beslenir. Kısacası, her stratejinin bağrında bin bir taktiğin yattığı ve aynı zamanda her taktiğin de belli bir stratejiden beslendiği düşünüldüğünde, taktik politika tespitinin alalede bir şey olmadığı ve taktiğin son derece hayati bir rol olup, izlenecek taktiğin biri değil de öteki olması gerektiğinin de önemi açığa çıkar. Taktik stratejiye hizmet eden etkili bir rol olarak devreye girmelidir. Taktik, referans aldığı strateji ve somut koşullara uygun tespit edilip, pratik politika olarak uygulandığında genel süreçlerin iteneğidir. Bu, taktiğin tespit edilmesinde; stratejik doğrultu ve devrimci duruş ile somut şartların bilimsel bağını kurarak seçicilikle belirlenmesini emreder. Muhtemel yanlış taktikler stratejik hedeflere dönük çalışmaları zayıflatır ve hatta stratejiyi baltalar. Hatalı taktik politikaların özellikle sistemlilik veya tutarlılık arzettiği durumda, taktiğin stratejiyi kemirmesi kaçınılmazdır. Strateji siyasetlerle-ve politikalarla can bulduğu için, siyesetler sistemli ve genel eğilim olarak yanlış tespit edildiğinde stratejinin giderek dönüştürülmesi ve dolayısıyla da reformist ve benzeri kulvara girilmesi rastlantı olamaktan çıkarak mümkün hale gelir. Bu anlamda taktiğin doğru tayin edilmesi asla küçümsenemez. Önümüzdeki sayı devam edecek


14-15_Layout 2 3/11/11 1:18 PM Page 2

f

10-20 MART 2011 Halkın Günlüğü

gençlik haber 15

Üniversiteden, öğrencilere zam müjdesi! Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ile Kocaeli Üniversitesi arasında imzalanan protokoller sonucu geçtiğimiz günlerde Kent Kart uygulamasına geçildi.

Eğitim Müdürlüğü ve Kocaeli Üniversitesi arasında imzalanan protokoller sonucu geçilen bu uygulamanın mağdurları şoförler ve yolcular, birbirlerine düşürülerek, yaşanan tepkilerin muhataplarıymış gibi yansıtılmaya çalışılıyor. Hatta okullardan alınan Kent Kartların paraları dolum cihazlarından ilk yüklemede alınarak, Kocaeli Üniversitesi ve İl Milli Eğitim yönetimleri aklanmaya çalışılmaktadır.

Getirilen bu uygulamaya göre otobüslere Kent Kart ile binişler zorunlu kılınmış ve bu kartlar öğrencilere 10 TL’den sivil halka ise 5 TL’den satılmakta. Yine bu uygulama ile otobüs ücretlerine kartlı binişlerde %15 oranında zam getirilip, kartsız binişlerde ise öğrenci-sivil fark etmeksizin 2 TL olarak belirlendi. Üniversitelerin en büyük bileşeni olan öğrencilere söz hakkının tanınmadığı ve üstüne bizzat öğrencilerin hayatını etkileyen kararları alan üniversite yönetimi, maliyeti oldukça ucuz olan fakat 10 TL’den satılan kartların dağıtımını, öğrenci bilgi sistemine yerleştirerek, üstlenmiştir. Öğrencilere zam uygulamasını, müjdeli havadislerle “Kent Kart ile Öğrenci Kartları Birleşti!” şeklinde duyuran üniversite, ticarethane mantığıyla hareket ederek, sayısı 70 bine yaklaşan üniversite öğrencilerinin üzerinden dönecek rantları düşünüyor. Yine aynı üniversite yönetimi bileşenleri geçtiğimiz sene içerisinde üniversite öğrencilerinin kimlik bilgilerini yapılan anlaşmalar sonucu İş Bankasına vermiş, öğrencilerden habersiz bir şekilde öğrenciler adına İş Bankası hesap numaraları açtırılmış ve öğrenci kimlik kartlarının arkasına banka

Hak gasplarının yaşamın her alanında devam ettiği bu günlerde, Demokratik Gençlik Hareketi faaliyetçilerinin de “Demokratik haklarımız için örgütleniyoruz, özgürlüğümüz için başkaldırıyoruz!” şiarıyla aralarında bulunduğu Kocaeli Üniversitesi Öğrencileri, yaşanılan ulaşım sorununa ilişkin eylem ve etkinlikler yapmaya devam ediyor.

kartları yerleştirilmişti. Hatta öğrencilerin banka kartlarını aktifleştirmeleri için yaptırıcı önlemler alınmış ve yemekhanedeki yiyecekler nakit 4 TL’den, İş Bankası kartları ile 2 TL’den satılmaya başlanmıştı. “Ulaşımda gereksiz beklemelere son!” reklamlarıyla sunulan kartlı sistem uygulaması ile yolculuk sürelerinde hiçbir değişikliğin olmaması, bir buçuk milyonu aşkın nüfuslu şehrin belediyesinin milyonlarca liralık rant getirisini sağlamayı, “nitelikli ulaşım” adı al-

tında yaptığının apaçık belirtisi haline gelmiş durumdadır. Ayrıca kartın uygulamaya konulmasının bir diğer sebebi ise araç sahipleri tarafından şoförlerin denetlenmesini sağlamak ve ilköğretim öğrencilerinin ders devamlılığını(!) kontrol etmek. Emekçi halkın, öğrencilerin, şoförlerin mağdur oldukları bu uygulama asıl olarak karlarına kar katmak isteyen kesimlerin yeni arayışlarının bir sonucu olarak ortaya çıkıyor. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, İl Milli

Pazartesi ve salı günleri üniversite yemekhanesi ve sınıflarında üniversite öğrencileri tarafından yoğun bildiri dağıtımı yapılarak, bu uygulama teşhir edildi. Alınan Kent Kart ücretlerinin iade edilmesi, yeni kart alacaklara bu kartların ücretsiz verilmesi, otobüs seferlerinin arttırılması, zamların geri çekilmesi ve belediye otobüslerinin ücretsiz olması talepleri ile yürütülen çalışma, önümüzdeki hafta içi Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Yerleşkesi yemekhane önünde başlayıp, üniversite otobüs duraklarına kadar yapılacak yürüyüş ve basın açıklamaları ile devam edecek.

GENÇ YORUM f sinan çakıroğlu Eylemsizlik Süreci ve “Umut” Dolu Konsensüs İçin “Demokratik” “Seçim” Ortamı

1

2 Haziran seçimleri öncesi, seçimlere dört elle sarılan, seçimleri umut abidesi olarak değerlendiren kesimler, kendi cephelerinde envai çeşit taktikler denemektedirler. Tartışma götürmez bir gerçek vardır ki bu tablonun yaratıcıları arasında Türkiye-Kuzey Kürdistan’ın ilerici güçleri de bulunmaktadır. Dost ilerici güçler, “mukaddes bir toplum için” “demokratik ulus” bağlamında, seçimleri bir çözüm olarak ele alıp, hazırlık telaşesine girdiler. Bu hazırlığın birden fazla yanı var. Ama biz, son hafta yaşanılan, ateşkes sürecinin “bitirilmesi” üzerine durmakla yetineceğiz. Hepimizin malumunda olan bir açıklamayla, KCK, hükümetin son zamanlardaki yönelimini Kürtleri tasfiyeye yönelik olduğunu ve bu tasfiye planının boşa çıkarılması için, 12 Haziran’a kadar sürmesi gereken ateşkesin sonlandıracağını beyan etti. Kimi çevrelerce “intihar” kimileri açısından “yerinde bir karar” olarak dillendirilen bir tartışma gündemi işgal etmeye başladı. “Yerinde olan kararın” “intihar” boyutuyla ama her şeyden de önce, neyin ateşkes neyin “son” olduğunu iğdiş eden bir değerlendirmede bulunmak boynumuzun borcu oldu. Mademki “yeni” bir süreç yaşanıyor(!), bu sürece devrimci komünistlerin kayıtsız kalması beklenemez. Daha önce defalarca yapılan ve son olarak seçimlere kadar uzatılan ateşkesin mahiyetine ilişkin, Kaypakkayacı gelenek olarak görüşlerimizi detaylı bir şekilde ortaya koymuştuk. Ateşkes olarak adlandırılan olgunun, BOP merkezli tasfiye planına yedeklenmenin, çokça dillendirilen tasfiyeciliğin ilerici-devrimci saflardaki uzantısı olduğunu anlatmıştık. Ve bu durumunun bir ateşkesten ziyade tabi olma durumu olduğunu söylemiştik. O yüzden kavramları yerinde kullanarak,

“son”a erdirilen ateşkesin niteliğinin ne olduğunu iyi anlamamız gerekir. Ateşkesin niteliğini anladıktan sonra cevap verilmesi gereken başka bir soru vardır; nasıl bir sonlandırma? Eğer bu sürecin gerçekten bir ateşkes olduğunu söylemiyorsak, var olan “ateşkesin” mantığı ne olabilir? Bu tavır neden “intihar” ve “yerinde bir karar” olabilir? Kısaca şöyle izah etmeye çalışalım; Öcalan’ın ‘Demokratik Toplum Projesi’nde ifadelendirdiği ‘Demokratik Vatan’ kriterinin toplumsal ön koşulunun oluşabilmesi için, seçimlere “barış” havasında girilmesi gerektiğini söylemişti. Sonraki gelişmelerde ‘mutabakat’ sağladığını belirten Öcalan, “ateşkes” süresinin 12 Haziran’a kadar uzatabileceğini dikkat çekmişti. Neticede öyle de oldu. Ama sınıf mücadelesi bir çizgiden ibaret değildi. Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin devrimci dinamiğini tasfiyeye yönelik saldırılar derinleşmeye devam etti. KCK davalarında mahkûmiyetler alındı. Anadilde savunma katiyen tanınmadı. BDP belediye başkanlarına cezalar verildi. Tüm bu gelişmeler “ateşkes” denilen olgunun tabi olma durumu olduğunu iyice kanıtlamış oldu. Diğer taraftan ise AKP Kürdü projesi alabildiğince ilerledi. Bu koroya bilindik isimler de katılmaya başladı. Şivan Perver, Kemal Burkay şahsında yaşanılanlar, “çözüm” yolunda hâkim sınıfların elini güçlendirdi. Bu durumdan Kürt ulusal hareketinin öznelerinin memnun olması beklenilemezdi. Hâkim sınıfların hamlelerini boşa çıkarmak ve de “demokratik vatan” kriterinin toplumsal önkoşulunu yaratmak için, KCK, Mart ayı itibariyle “ateşkese” son vereceğini söyledi. Yapılan açıklamanın bir yanına dikkat çekmek istiyoruz. “Ateşkes sonlandırılmış ama devrimci savaşa işaret edilmemişti. Zira KCK; bunun bir

savaş ilanı olmadığını, etkili savunma yapılarak saldırının gerçekleşmeyeceğinin de altını çizmişti. Askeri bir kavram olan ateşkes, zaten bir eylemsizlik süreci olup ama savunmaya yönelik gard alma, güç toplama ve soluklanma dönemidir. Ateşkes süreçlerinde dahi savunma olmazsa olmaz bir askeri ilkedir. O yüzden, saldırmadan etkili savunma yapma ve buna rağmen eylemsizlik sürecine son verme bir dizi kafa karışıklığına yol açmaktadır. 30 yıldır başarılı bir savaş yürüten Kürt ulusal Kurtuluşunun öznelerinin bu kavramları yeterince bilmediğini iddia etmiyoruz. Aksine birçok noktada kendilerinden öğreneceğimiz bir devrimci savaş geleneğine sahipler. Söylemek istediğimiz şudur; hakim sınıfların hamlelerini boşa çıkarmak ve ezilen Kürt halkı üzerinde etki gücünü korumak için ‘aba altından sopa’ gösterme siyaseti ‘eylemsizlik kararını bozma’ olarak betimlendirilmiştir. Yani mutabıklar arası siyasal hesaplar, kendilerini bu tür zorlamalarla göstermektedir. KCK açıklaması sonrasında, İmralı’ya yol alan avukatlar, yeni haberler ile döndüler. Yeni haberler, aslında KCK’nın kararının Öcalan’dan bağımsız olmadığını ve koordineli gerçekleştiğini göstermiştir. Öcalan, görüşmesinde AKP hükümetine yönelmiş, CHP’de “olumluluklar” görmüş ve hala “umutlu” olduğunu söylemişti. O yüzden eylemsizlik kararının bozulmasını, Mart ayına kadar askıya alınması gerektiğini, 8 Mart ve Newroz etkinliklerinde, devletin tavrına göre tekrardan değerlendirilmesi gerektiği açıklamaları arasındaydı (Öcalan’ın son görüşme tutanaklarında “yeni” yol haritasına ilişkin açıklamalarda mevcut. Ama yazımızın ekseninden çıkmamak için “yeni” yol haritasının irdelenmesini başka sefere bırakacağız). Bu tavrı iyi gören hakim sınıflar, seçim sürecine kaos ortamında girmemek, ezilen Kürt ulusunun dinamiklerine nüfus edebilmek için harekete geçti. 8 Mart

Kadıköy mitinginde, çiçeklerle bekleyen polisler, burjuva feodal devlet adına, adeta şu mesajı vermekteydi; ‘Aba ve sopa görülmüştür! Durmak yok, yola devam’ Açıklamalarında ‘kavramsal, kurumsal ve ilkesel’ çerçeveyi çizen Öcalan, “Gerillaya özel olarak çağrım, bu süreçte çatışmalara girmekten mümkün olduğunca kaçınsınlar. Bu süreçte demokratik çözüme destek vermelerini bekliyorum” diyerek, hem hakim sınıfların yüreğine su serpmekte hem de ‘asıl muhatabınız benim’ demenin dolaylı yolunu kullanmaktadır. KCK’nın bu tablonun dışında hareket edebileceği asla düşünülmemelidir. Newroz kutlamalarını sorunsuz gerçekleştirmek için yapılan bu taktik, yapılacak devasa gövde gösterileriyle, Kürt halkını umutlandıracak ve Kürt milletvekili adaylarının oyunun artmasına uygun koşulları hazırlayacaktır. Öcalan’ın, ‘Demokratik blok halinde girilebilir’, ‘barajı aşabiliriz’ ‘potansiyelimiz bu değil’, ‘ azla yetinilmemelidir’ uyarıları, iyi gözlemlenmelidir. Parlamentoyu tek çözüm yolu olarak gören stratejinin taktiksel manevraları, ‘yerinde bir karar’ olarak açıklanamaz. Emperyalizmin, sermayenin yeniden yapılandırılması birçok yanıyla devam etmektedir. Temel mesele, dost ve ilerici güçlerin izlediği siyasetin, dünya gericiliğinin yönelimine mesafeli duran, boşa çıkaran ya da yedeklenen bir güzergâhta olup olmadığıdır. Komünizm perspektifli Demokratik Halk Devrimi yürüyüşü gerçekleştirenlerin izlediği yöntembilim, ne yazık ki, dostlarımızın bu minvalde hareket etmediklerini göstermektedir. O yüzden sorumluluk ve zorunluluklarımız dostlarımızı ikna ederek, gerici güçlerle hesaplaşarak, ülke gerçekliğinin acil görevlerini merkezi görevlerimizi bir an dahi ertelemeden ilerlemektir. Bu imkansız değil ama kolay da değildir!


16-17_Layout 2 3/11/11 11:55 AM Page 1

16 kadın

Halkın Günlüğü 10-20 MART 2011

Sınıfsız bir dünya MKP’den 8 Mart çağrısı: Komünizme kadar savaşalım Her alandaki erkek egemen anlayışın yıkılması için iktidar perspektifiyle kadın örgütlenmelerini yaratarak mücadele edelim. ‘Kadının yaratıcı gücünü açığa çıkarmalıyız’ Maoist Komünist Partisi Merkez Komitesi-Siyasi Bürosu tarafından kaleme alınan açıklamada ataerkil erkek egemen iktidarlarda, özel mülkiyetin bütün biçimlerinde, saldırı ve savaşlarda, ideolojik ve psikolojik kuşatmada en çok etkilenenin kadınlar olduğu dile getirildi. Sömürü ve zulüm politikaları karşısında halkların örgütsüz ve doğru devrimci-komünist önderliklerden yoksun oluşu ile kitlelerin özel mülkiyet dünyası içerisinde farklı arayışlara girmesine sebep olduğunun ifade edildiği açıklamada, “Tam da bu noktada hem dünya düzleminde hem de Türkiye-Kuzey Kürdistan’da ideolojik ve politik olarak okun sivri ucunu uzlaşmacı tasfiyeci reformizme yöneltmek zorunluluğu kendini açığa vurmaktadır. Aynı düzlemden özde farklı olmayan komünist ve devrimci saflardaki erkek egemen anlayış da ne yazık ki geçmişten bu yana içimizde önemli oranda sirayet etmektedir. Bu gerçeklik üzerinden ezilen ve sömürülen kitleler içerisinde kadının yaratıcı gücünü açığa çıkarmak için tarihin ve toplumların tüm süreçlerini doğru ve bilimsel bir şekilde muhasebe ederek bugünkü zayıflıklarımızın temellerini ortaya koymamız gerekmektedir.” denildi.

‘Kadın örgütlenmelerini yaratarak mücadele edelim’ Meşru ve demokratik zeminde kadın mücadelelerinin önemsenmesi gerektiğine dikkat çekilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi; “Bunun için toplumdaki erkek egemen anlayışta dahil bütün zulüm ve sömürü iktidarların yıkılması için iktidar perspektifiyle kadın örgütlenmelerini yaratarak mücadele edelim. Bu bilinçle tarihten gelip tarih yaratarak günümüze kadar kadın direnişi ve mücadelesini zengin deneyim ve tecrübelerle bizlere bırakan bütün emekçi, ilerici, yurtsever, devrimci ve komünist kadınları ve 8 Mart’ı, sınıf kardeşliği ve komünist duygularımızla selamlıyoruz. Başta kendisi olmak üzere tüm insanlığın kaderlerini ellerine almak üzere kadınlar örgütlenmeli, savaşmalı ve kazanmalıdır. Özel mülkiyet dünyasının bencil ve yoz, ataerkil ve bireyci kültürü üzerinden yükselerek kadınların üzerine Ağrı Dağı gibi çökerek hükmünü sürdüren cinsel, sınıfsal, ulusal ve her türlü sömürü ve zulüm düzenine karşı her gün ve her an sel olup birleşerek özgürlük ırmağı gibi çağlayalım. Her alandaki erkek egemen anlayışın yıkılması için iktidar perspektifiyle kadın örgütlenmelerini yaratarak mücadele edelim!”

Kadınlar, 8 Dünya Emekçi Kadınlar Günü eylemlerinde devrimci mücadelede ölümsüzleşen kadınların resimlerini taşıyarak, 8 Mart’ın örgütlülük çağrısı olduğunu haykırdılar. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde alanlara çıkan kadınlar, “Vardık, varız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyayı yaratana kadar var olacağız” dediler.

ADANA: Her gün 8 Mart, hergün mücadele! DKH’nin de içinde yer aldığı 8 Mart Platformu 8 Mart programını gerçekleştirdiği yürüyüşle tamamladı. 8 Mart günü 5 Ocak Meydanı’nda biraraya gelen platform İnönü Parkı’na doğru sloganlarla yürüdü. Burada kurumlar adına yapılan açıklamada, 8 Mart’ın tarihsel süreci anlatılarak hakim sınıfların bu günün anlam ve önemi açısından içini boşaltmak için her türlü uğraşlarının boşuna olduğu ifade edildi. Öte yandan Adana Devrimci 8 Mart Platformu, Karataş Hapishanesi’ndeki kadınlar başta olmak üzere tüm devrimci tutsak kadınları, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla selamladı.

İSTANBUL: Kadının kurtuluşu devrimde İstanbul-Kadıköy’de yapılan 8 Mart mitingi hava muhalefetine karşın coşkulu bir şekilde geçti. Devrimci Demokratik kurumların organize ettiği miting, Tepe Nattilus önünden yürüyüşle başladı. Kadıköy İskele Meydanı’nda toplanan kitle adına, Kürtçe ve Türkçe açıklama yapıldı. Açıklamada, kadının verdiği mücadelenin tarihsel gelişimi ve 8 Mart’ın emekçi kadınların mücadelesi ile yaratıldığına dikkat çekilerek, “Bugün bu alanda bir araya gelen kadınların, işçilerin, emekçilerin mücadele tarihinin nefesi burada. Emekçi kadınların can mücadelesi ile yaratılan o tarihsel günün ateşi ve kadınla-

Kavgada biz de varız

rın bugüne uzanan mücadele birikimi burada” denildi.

ANKARA: Özgür demokratik kadın için mücadeleye Devrimci 8 Mart Platformu’nun Ankara’da gerçekleştirdiği yürüyüş ile 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün devrimci ruhu selamlandı. DKH, ÇHD Ankara Şube, BDSP, Alınteri, Halk Cephesi, Kızıl Hareket, Mücadele Birliği, Yeni Demokratik Kadın, 78’liler Girişimi’nin bileşeni olduğu Devrimci 8 Mart Platformu, Kolej Kavşağı’nı trafiğe kapatarak yürüyüşe başladı. 8 Mart’ı yaratan emekçi devrimci kadınların resim ve posterlerinin taşındığı eyleme DKH “Yeni kadını yaratma iradesiyle özgür demokratik kadın için mücadeleye” şiarlı pankartla katıldı. Eyemde “Kadınsız devrim, devrimsiz kadın olmaz” vurgusu öne çıktı.

DERSİM: Devrime meşale bizim kadınlarımız Dersim’de 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü yoğun yağışa rağmen coşku ile karşılandı. DKH, Demokratik Haklar Derneği önünde toplanarak

etkinliğin yapılacağı alana yürüdü. Yoğun yağışa rağmen yüzlerce kadınla alanlara akan DKH taraftarları yürüyüş sırasında sık sık “Yaşasın 8 Mart”, “8 Mart kızıldır kızıl kalacak”, “Koca vuruyor devlet koruyor” sloganları attı. Sanat Sokağı’nda platform bileşenleri DKH, Yeni Demokrat Kadın, Halk Cepheli kadınlar, Emek ve Özgürlük Cepheli kadınlar buradan sloganlar eşliğinde etkinliğin yapılacağı Ömür Düğün salonuna doğru yürüyüşe geçti. Salon etkinliğinde tiyatro gösterimi sunulurken, kadınlar daha sonra davul ve zurna eşliğinde halaya durdu.

Ovacık: 8 Mart Ovacık’ta kadınlar tarafından kitlesel olarak sahiplenildi.Yoğun kar yağışı nedeniyle köylerden katılım olmazken Ovacık merkezde oturan kadınların yapılan etkinliğe ilgisi büyüktü. Demokratik Kadın Hareketi’nin de bileşeni olduğu Ovacık Demokrasi Platformu tarafından organize edilen etkinlikte tiyatro gösterimi sunularak şiir dinetisi verildi.

MALATYA: Jin Jiyan Azadi DKH’nin de bileşeni olduğu Malatya Demokratik Kadın Platformu tarafın-

Avrupa’da kadınlar 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününü coşkuyla karşıladılar. Alana çıkan kadınlar, kavgada biz de varız dediler. Köln: Avrupa Demokratik Kadın Hareketi (Köln), Kadın Kurtuluş Hareketi, Sosyalist Kadınlar Birliği, Frauenverband Courage ve MLPD (Köln) ortak etkinlikle 8 Mart’ı coşkuyla karşıladı. 8 Mart’ın 100. yılı olması vesilesiyle birlikte olmanın ve mücadeleye devam etmenin coşkusunu yaşayan kadınlar ortak sloganlarla kavgada biz

de varız dediler. Duisburg: Duisburg’ta da 8 Mart diğer illerde olduğu gibi coşkuyla karşılandı. ADKH, KKH, Frauenverband Courage, MLPD-Duisburg, REBELL’in ortak düzenledig ̆i miting saat 16.00’da Dünya Kadın Konferansı’nın selamlanmasıyla başladı. Daha sonra kadınlar yürüyüş yapmak üzere kortejler oluştur-


16-17_Layout 2 3/11/11 11:55 AM Page 2

kadın 17

yaratacağız önüne doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş sırasında “Kadın olmadan devrim olmaz, devrim olmadan kadın kurtulmaz”, “8 Mart kızıldır kızıl kalacak” sloganları atıldı.

İZMİR: Özgür kadın örgütlü kadındır DKH, Alınteri, BDSP, Devrimci Hareket, Halk Cepheli kadınlar ve Yeni Demokrat Kadın tarafından örgütlenen meşaleli yürüyüşle 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü İzmir’de kutlandı. Gümrük Telekom önünde bir araya gelen devrimci kurumlar “Cinsel, ulusal, sınıfsal sömürüye karşı kadın erkek birlikte mücadeleye!” yazılı pankart açtılar. Gümrük Telekom önünden eski Sümerbank önüne yapılan yürüyüşün ardından Kürtçe ve Türkçe açıklama yapıldı. Açıklamada kadınların özgün sorunlarına değinilerek mücadeleyi yükseltme çağrısı yapıldı.

KOCAELİ: Başaracak gücümüz var

dan coşkuyla karşılandı. SES Şube Binası’nın önünde başlayan yürüyüş boyunca sık sık “Jin Jiyan Azadi”, “8 Mart kızıldır, kızıl kalacak”, “Cinsel, ulusal, sınıfsal sömürüye son” sloganları atıldı. Merkeze gelindiğinde kadınlar adına yapılan açklamada örgütlü mücadelenin önemine dikkat çekildi.

AMED: Kadınlar kendini ve toplumu özgürleştirecek Diyarbakır İstasyon Meydanı’nda düzenlenen ve binlerce kadının katıldığı 8 Mart mitingi Urfakapı’dan meydana kadar yapılan yürüyüşün ardından başladı. Mitingde davul ve zurnalar eşliğinde halaya duran kadınlar, Kürtçe sloganlar atarak sorunlarını dile getirdi. Mitingde kitleye seslenen DEP eski Milletvekili Leyla Zana konuşmasını Kürtçe yaptı. 8 Mart’ın “Dünya kadınlar direniş günü” olduğunu belirten Zana, “Ancak günümüzde 8 Mart ‘Kürt kadınlar direniş gününe dönüştü” dedi. “Özgür yarınlar yakındır” diyen Zana, kadınların sadece kadınları değil tüm toplumu özgür kılacağını söyledi.

ANTALYA: 8 Mart kızıldır kızıl kalacak DHF ve Halk Cephesi 8 Mart günü ortak bir etkinlikle, “8 Mart kızıldır kızıl kaacak” şiarını haykırdı. 8 Mart günü Eğitim-Sen binası önünde bir araya gelen kitle Kale Kapsı Aspendos heykelinin

du. Yürüyüşe geçen kitle oldukça coşkuluydu. Eylemde halaylar çekildi, hepbir ağızdan marşlar okundu. ADKH’nın kortejinde sürekli “8 Mart kızıldır kızıl kalacak”, “Yaşasın 8 Mart” , “Yaşasın enternasyonal dayanışma” sloganları atıldı. Hamburg: Hamburg’da 8 Mart yürüyüşüne yaklaşık 300 kişi katıldı. Avrupa Demokratik Kadın Hareketi, Kadının Kurtuluşu Hareketi, Sosyalist Kadınlar Birliği, Nujiyan Kürt Kadın Merkezi, Frauenverband Courage, Peru Kadın Komitesi, MLPD- Hamburg, İtalyan Kadın Grubu, Die Linke ve Şehrazat Transkültürel Kadın Merkezi’nin ortak düzenlediği yürüyüşle 8 mart coşkuyla karşılandı.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla saat 18.00’da Kocaeli Merkez Bankası önünden İnsan Hakları Parkı’na meşaleli yürüyüş düzenlendi. Yürüyüş sonrası İnsan Hakları Parkı’nda basın açıklaması okundu. Açıklamada “Biz kadınlar bize reva görülen şiddeti, eşitsiz ve insan onuruna yaraşmayan uygulamaları kabul etmiyoruz. Ataerkilliğe, kapitalist sömürüye, eşitsizliğe, milliyetçiliğe ve savaşlara karşı çıkıyoruz. Barış içinde eşit ve özgürce yaşamak istiyoruz, örgütlenirsek bunu başaracak gücümüz olduğunu biliyoruz!” sözleri ile son buldu.

EDİRNE: Kavganın yarısıyız Tahmis Meydanı’nda bir araya gelen DKH, Ekim Gençliği ve Demokratik Özgür Kadın Hareketi bir yürüyüş gerçekleştirdi. Tahmis Meydanı’ndan başlayan yürüyüş Saraçlar Caddesi’nin girişinde sonlandırıldı. Kurumlar adına yapılan açıklamada “Yıllardır işçi ve emekçi kadınlar işçi sınıfının ve ulusal mücadelenin birçok hakkını kazanmak için yaşamın yarısı oldukları gibi kavganın da yarısı olmuşlardır.” ifadeleri kullanıldı.

ÇANAKKALE: Çanakkale’de kötü hava şartlarına rağmen Bankalar Caddesi’nde bir araya gelen DKH, BDP, Çanakkale Gençlik Derneği Girişimi, ESP-SKM, EMEP, EDP, YDG-Kadın Komisyonu “Özgür Kadın Örgütlü Kadındır, Yaşasın 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü” yazılı pankart açarak yürüyüşe geçti. DKH “Ya Kölelik Ya Özgürlük... Kölelik Düzenine Karşı Emekçi Kadınların Mücadelesini Yükseltelim” pankartı açtı. Eylemde sık sık “Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez”, “Önderimiz İbrahim, İbrahim Kaypakkaya” , “8 Mart kızıldır kızıl kalacak”, “Cinsel, ulusal, sınıfsal sömürüye son” sloganları atıldı.

Frankfurt: ADKH, KKH, SKB, Bir-Kar ve demokratik kitle örgütleri ortak bir yürüyüş düzenledi. Yürüyüş öncesi sahne etkinliğinde kurumların ortak açıklaması okundu.Yaklaşık 200 kişinin katıldığı yürüyüş oldukça canlı geçti. Yürüyüşte kadınlar sorunlarını dile getiren ortak sloganlar attı. Hannover: 8 Mart‘ta kadın örgütleri ve politik kurumlar Hannover sokaklarında eylemdeydi. Hannover kentinde bulunan kadın örgütleri ve siyasi kurumların oluşturduğu 8 Mart İnisiyatifi tarafından 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yürüyüş düzenlendi. Eylemde çekilen halaylar ve söylenen marşlarla kadınlar coşkulu anlar yaşadı.

ÖNCÜ KADIN rojda demir

ZİNCİRLERİ KIRMA ÇAĞRISIDIR 8 MART

K

adın cephesinde bir yıl içinde çok şeyler yaşandı. Köylü kadınların HES’lere karşı mücadelesi, TEKEL işçisinin yargı aldatmacasında işinden olanlar, Torba Yasası eyleminde kafatası gaz bombasıyla kırılan Serap Turan, özgürlük mücadelesinde beli kırılan Kürt milletvekilleri, demokratik haklar mücadelesinde tutuklanan devrimci kadınlar.

Karelere takılan birkaç görüntü imajlardan silinmeyecek şekilde yer edindi. Berfo ninenin işkenceyle katledilen oğluna ısrarla sahip çıkışı, Haseki Hastanesi’nde Türkçe bilmediği için tedavi edilmeyen 70 yaşındaki Ferzi Melek Turanlı’nın Zilan katliamıyla başlayan yaşam hikayesinde, köyüne dönmek istediğinde devletin kamulaştırıp, Afganlıları yerleştirdiği ve kendilerinin ise boşaltılan Ermeni köyüne yerleştirilmesi, 12 yaşındaki çocuğu pazarlayan iki kadın ve cinsellik arzularını düşürülmüşlüğün en alt sınırında ‘işkenceye sıfır tolerans’la yaşayan emniyet güçlerinden okul idarecilerine kadar sistematik alçakların parası oranında, insanı, kadını, doğayı kirletebilmenin sınırsızlığı… 8 Mart günlerinde ayrımcılık yapan ve şiddet uygulayan “alçaktır” diye açıklama yapıp, kadınlara her gün faşist saldırılarla yönelen ağalarpatronlar, kadın istihdamının düşük olduğunu söyleyen patroniçeler, cinsel, ulusal ve sınıfsal sömürüdeki alçaklığı sürdürüyorlar. Kadın haklarını savunurmuş gibi her gün demeçler yağdıranlar, cinsel taciz ve tecavüzleri kamu görevlilerin 12 yaşındaki bir çocuğa iki yıl boyunca yaptıklarını “bağımsız yargı” ile temizlediklerinden, vicdanı ak siyasetçiler, kadın milletvekili sayısını arttırarak 12 Haziran’da sandığı garantilemektedirler. İşte bütün bu gerçekleri cinsiyeti, kimliği ve yaşamda adı olmayan emekçi kadınlar üzerinden yaparak, ‘kader’lerine terk edilmiş insanları, çeyiz sandığından oy sandığına gömenler alçaklığın daniskasını yapıyorlar. Tarih boyunca hakim sınıfların kutsal gösterdikleri aile, özel mülkiyetin ve kadın üzerinde cinsel baskının sistematik olarak uygulandığı, sınıfsal sömürünün en merkezi yeridir. Yarı-feodal sistemin bütün gerici değerlerin hedefinde en pervasızca sömürüye uğrayan, aşağılanan, hor görülen, taciz ve tecavüzle “en sevdiği erkek”ler (koca, baba, kardeş, baba-devlet) tarafından, ortaçağ çağrışımındaki vahşeti andırarak yaşam hakkı elinden alınmaktadır. Burun, kulak, el, ayak ve boğaz kesmeye kadar varan “sevgi işkence”leri, diri diri ateşe atıp yakmaları eskinin, gericiliğin ve çürümüşlüğün yeni temsilcileri işbaşındadırlar. Cennet anaların ayağının altındadır diyerek “ayakları ıslanmasın” diye öldükleri bilirkişi raporuyla yargıda karara bağlanan ve ölen işçi kadınların Pameks patronundan 110 ile 190 bin “kan parası” alarak sevdiklerinin ölümüne razı oldukları ve vicdan, din maskesi kullanan egemenlerin de baskısından kurtulamamaktadır kadın. Genelde istatistiklere göz attığımızda görüntüsel bir adı olmakla birlikte, aslında kadının adı yok yaşamda. 21. yüzyılın kadını fikirsel anlamda yaşamın farkında, ama köleci toplumdaki yaşam koşullarındaki kadından farksız. Kapıyı aralayarak gelen bu katliamlar artık sıradan karı-koca kavgasına indirgenmiş ve neo-liberal politikaların getirdiği yaşam koşulları Türk devletinin bir dönem uyguladığı tüm işkence yöntemlerini en yakınındaki sevdiğine uygulamaktadır. Son iki yılda kadına yönelik baskı, şiddet, işkence ve ölümler Diyarbakır zindanlarını çağrıştırıyor. Dayakla başlayan ve ölümle biten bedel neyi karşılıyor o da bilinmiyor. Güpegündüz boğazı kesilen devletin kadın öğretmeni, kurşunlanarak, bıçaklanarak, pencereden atılarak yaşanan ölüm şekilleri, 12 Mart, 12 Eylül’ü aratmayacak derecedeki işkencelerden direnerek hayatlarından olan kadın portreleri… Kadına yönelik baskı ve işkenceler karşı cinsi tarafından en üst boyuta taşınırken, hakim sınıflar da ezilen işçinin, köylünün, kadının, gençliğin, örgütlü bir halk olarak mücadele yürütmesinden yana saf tutanların üzerine karabasan gibi operasyon üstüne operasyonlarını devam ettiriyor. Sanal dünyanın sanal senaryolarıyla sayfalar dolusu düzmece polis fezlekeleri ve iddianamelerle insanları kitlesel tutuklatabiliyorlar. Tıpkı Brezilya, Arjantin dizileriyle 12 Eylül’ün işkencelerinin unutturulması ihtiyacı gibi. Ülkenin işkence mağdurlarının televizyon başlarında futbol başta olmak üzere, diğer felek çarklarına kapılan çıplak kızlar, pop yıldızlar, ışıklı stüdyolar ve sporseverler yaratılması misali. 8 Mart hikayeleri de böylece toplumun sanallaşmasıyla farkında bile olmadan şovenist, ırkçı, cinsiyetçi bir tabuyla direk egemen sınıfların içini boşaltma hamlesiyle karşı karşıya. 8 Mart 2011 Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde, direnerek eşit işe eşit ücret yüzyıllık taleplerini haykıran 129 işçi-emekçi kadının yaşam nefesi olacağız. Halk düşmanı diktatörlerin siyasi iktidarlarını yerinden edeceğiz ki; kitlesel tutsak edilen bedenleri özgürleştirelim. Kölelik zincirlerimizi parçalayıp özgür dünyaya yelken açacağız ki, teslim alınamamış devrimci-komünist iradeyle devrimci savaşı sürdürelim. Sömürücü efendilerin ezilen emekçi kitlelere bahşettikleri kölelik zincirleri, proleter enternasyonalist bilinçle parça parça kırılacaktır. Direnen halklar eninde sonunda kazanacaktır. Şimdi devrimi omuzlamak için fotoğraf karelerinde G-20’lerin baş sömürücü katillerin dişlerini göstererek verdikleri pozları, parçalama kararlığıyla 129 dokuma işçisi kadının yüzyıllardır silinemeyen tarihsel, sınıfsal, ulusal ve cinsel sömürüye karşı direnişlerini kuşanan emekçi, Maoist komünist kadının iradesiyle yeryüzünü aşkın yüzü kılmaya. Demirci Kawalarla omuz omuza özgür dünyayı yaratmaya...


18-19_Layout 2 3/11/11 3:19 PM Page 1

18 dünya analiz

Halkın Günlüğü 10-20 MART 2011

Ortadoğu üzerine ❶

Ortadoğu ve Afrika’da gelişen halk isyanları, kitlelerin birikmiş öfkesini yansıtırken, bir devrim doğuyor yaklaşımı abartılı ve yersiz bir bekleyiştir.

D

ünyanın fırtına merkezleri olan üçüncü dünya ülkelerindeki kıpırdanış, emperyalist haydutlara korku salarken, kitlelerin yıkıcı gücünü açığa çıkarmaktadır. Herhangi bir bölgede gelişen ve iktidara ve onun zor gücüne karşı girişilen alt etme hali ilerici bir nitelik taşımakla birlikte, haklı bir zemine yaslanmaktadır. Dünyanın kırlarında yaşanan son gelişmeler uyuyan devin yıkıcı gücünün kıvılcımlarıdır. Daha önceki yazılarımızda bu gelişmelere dair yazılan çeşitli yazılar, öz itibariyle bu hareketlerin, haklı zeminine işaret ederken niteliğini de belli hatları ile ortaya koymaktaydı. Bu hareketlere yaptığımız atıflar onun ilerici, haklı zeminine ışık tutarken, ancak gelişim seyri ve hedefleri noktasında da geleceği duruma da işaret etmekteydi. Gelişen halk ayaklanmalarının (veyahut isyanlarının), niteliği ve zemini doğru tahlil edilmediğinde bu hareketleri doğru tanımlayamayız ve yüklediğimiz misyonda durumu abartan bir beklenti hali yaratır. Gelişmeleri kısaca özetleyerek ve yaptığımız tahlillere dair açıklık getirmeye çalışalım. Öncelikli olarak belirtmek gerekirse bu gelişmeler son 3-5 ay ya da bir yılın ortaya çıkarmış olduğu öfke seli değildir. Her biri bulunduğu ülke içerisinde en az 25 yılını doldurmuş iktidarlara karşı adım adım gelişen ve bir patlamaya neden olan gelişmelerdir. Bu anlamıyla kendi öncüllerine yaslanarak bulundukları dönemin tarihsel gelişimi içerisinde ortaya çıkan, sosyal yaşam koşullarına itirazı barındıran, bundan kaynaklı da (isterse emperyalizmin güdü-

münde olsun) mevcut iktidar yapısına yönelmiş bir isyan dalgasıdır. Buradan bu hareketlerin rejim karşıtı ve özel mülkiyet dünyasını hedef alan pratikleridir sonucu çıkarılamaz. Tunus’la başlayıp, Mısır, Cezayir, Libya, Yemen, Bahreyn gibi Ortadoğu ve Afrika ülkelerine yayılan bu dalga, kitlelerin, sosyal ve ekonomik yaşam koşullarına bir itirazın ürünü olmakla birlikte toplu bir altüst oluş ve mülkiyet ilişkilerinde köklü bir değişim içermez, içermemiştir. Bu tespite varmak sonuçtan hareketle değil, isyana neden olan sosyal, siyasal ve ekonomik olguların gerçek niteliğini ve hedefleri noktasında önderlik etkisinin tayin edici rolü olduğunu söylemek yanlış bir tespit değil, bilakis isabetli bir tanımlamadır. Bu tanım burada isyan eden kitlelerin, haklı ve ilerici yönünü küçümseme anlamı taşımaz. Ortak bir talep ekseninde bir araya gelmiş ve iktidara karşı yönelmiş halk kitlelerinin haklı taleplerini desteklemek, onlarla birlikte hareket etmek ve aynı saflarda buluşmak, demokratlığın, devrimciliğin ve hatta komünist olmanın olmazsa olmazıdır. Dolayısıyla Afrika ve Ortadoğu’da ayağa kalkmış halkların direnişini, isyanını ve yıkıcı gücünü selamlamak, bu öfke selini desteklemek görevdir. Ancak bu görev bu gelişmelerin niteliğini ve evrileceği yeri tespit etme durumunu engellemez. Bu hareketlerin niteliğini açığa çıkarmak beklentileri ve geleceği evreyi iyi tanımlamamızı sağlar.

Önderlik tayin edicidir Önderlikten (elbette burada bahsettiğimiz komünist bir önderliktir) yoksun olmaları bu isyanları haksız kılmaz. Sadece tayin edici eksikliğin varlığını ortaya koymak

olur. Bugün bu halk isyanlarının temel sıkıntısı, tayin edici eksikliği önderlik sorunudur. Ve sonuç itibariyle de yani burjuva iktidar yaratmanın ötesine geçmez. Elbette devrim kitlelerin eseri olacaktır. Kitlelerin yıkıcı gücünü arkasına alamayan oraya yaslanmayan bir kalkışma yeni burjuva diktatörlüklerin doğmasına neden olur ancak kitlelerin çıkarlarını temsil eden bir devrim olmaz. Bu durum tersi için ifade edecek olursak, doğru sınıfsal önderliğe sahip olmayan kitle hareketleri de yeni burjuva iktidarların yaratılmasına neden olur. Kitlelerin çıkarlarını garanti altına alan bir devrim doğurmaz. Bu beklenti abartılı ve gerçekliğin ötesindedir. Kuşkusuz yaşam koşulları eskisinden daha kötü olmayacaktır. Hatta birçok talep yeni iktidarlarda yaratılan panik havasından kaynaklı direk kabul görecektir. Ve göreli bir düzelme yaşanacağı ortadadır. Ancak bundan ötesine geçmeyecektir. Dolayısıyla bu hareketlere dair gerek köşe yazılarında gerekse konu üzerine yazılan analiz yazılarında ve çeşitli makalelerde vurgulamaya çalıştığımız temel mesele bundan ibarettir. Haddinden fazla manalar yükleyerek bir devrim beklentisinde olmadığımızı bu vesileyle bir kez daha vurgulayalım. İlerici muhtevalar taşıyan bu hareketler, orada bulunan ve burjuva devlet aygıtının yeniden inşaasını sağlayacak güçler tarafından hızla kendi potasına doğru akıtılmakta ve bu grupları iktidara yerleştirmektedir. Bekleyip görmeye gerek yok. Kitleler somut talepler üzerinden hareket edeceklerdir (ki bu vaadler şimdiden bu ülkelerde bulunan gerici güçler tarafından dillendirilmeye başlandığı ortada) ve bu vaadlere karşı destek içerisinde olacaklardır. Ancak bazı siyasi çevreler ve

bazı entellektüel yazarların, bu gelişmelere kendi gerçekliğinin ötesinde abartılı bir anlam yüklemesi tam da işaret ettiğimiz durumun yansımasıdır. Halkın isyan etme, ayaklanma ve kendi iktidarlarına karşı savaşma hakkı kimsenin tasarrufunda ya da tekelinde değildir. Haklıdır, çünkü halkın bu diktatörlere karşı giriştikleri çatışma, demokrasi ve özgürlük taleplerinin yansımasıdır. Bu, klikler arası çatışmanın veya emperyalist oyunların sonucu da olsa son halkın talepleri üzerinden bir yansıma bulmaktadır. Ancak nevarki bu hareketlerin geleceği yeri yine aynı iktidar aygıtının başka klikler ya da gruplar tarafından inşası ile bitecektir. Eskiye göre bir ilerlemeden bahsedilse de, bir devrim beklentisi rüyanın etkisinde kalan popülist bir yaklaşımdır. Zira bu hareketler sınıf önderliğinin somut talepleri ile kendi kurumsal aygıtlarını yaratan bir nitelikte değildir. Mevcut devlet aygıtı içerisinde var olan iktidar aygıtlarına yeni uşak iktidarlar gelecektir. Kitlelerin açığa çıkan yıkıcı gücü yeni burjuva kliklerin önderliğinde devlet aygıtının yeniden yapılandırılmasından öte bir gerçekliğe sahip değildir. Entellektüel yazarların ifade ettikleri gibi mülkiyet dünyasında köklü bir değişimin ve burjuva devlet aygıtının köklü olarak değiştirilmesini içeren bir gelişim söz konusu değildir. Bu haliyle de bu hareketlerde ortaya koyduğumuz ilerici yönleri, niteliği ve evrileceği noktaya dair ifade ettiklerimiz görünen somut gerçekliğin tanıtlanmasıdır. Görünen durum bunu işaret etmektedir. Yapılan eleştirilerde ifade edilen olumsuzlama tavrının neden olduğu somut söylemler ve bunlar etrafında şekillenen mevcut gerçeklik, özetlemeye çalıştığımız gibidir.


18-19_Layout 2 3/11/11 3:19 PM Page 2

f

10-20 MART 2011 Halkın Günlüğü

dünya haber 19

Kıbrıslılar; ‘elini çek’

Göçmenlere saldırı!

Kıbrıslılar, kendi kendilerini yönetme talebiyle başlattıkları toplumsal varoluş mitingleri Türk devlet erkanını rahatsız etmeye devam ediyor

Tüm göçmenlerin sorunlarına dikkat çekmek için, 25 Ocak’ta Atina Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 250, Selanik’te de 50 göçmen süresiz açlık grevine başlamışlardı. Birbuçuk ayı geride bırakan direnişe Yunanistan polisi saldırdı ve açlık grevindeki eylemcilere zorla müdahalede bulundu. Oturma ve çalışma izinlerinden yararlanmak ve insanca yaşama talebinde bulunan göçmenlerin, bütün göçmenlerin sorunlarına dikkat çekmek için başlattıkları süresiz açlık grevine Yunanistan hükümeti zorla müdahale etti.

Daha önce 28 Ocak tarihinde sendikal platform, DKÖ ve siyasi partiler tarafından düzenlenen “Toplumsal Varoluş Mitingi” çeşitli tartışmalar yaratmış, Türk devletinin tepkisine neden olmuş ve başbakan da “beslemeler” tabiriyle halka hakaret etmişti.

Açlık grevinde olan 300 göçmenden 100’ünün durumu kötüye gitmeye başlayınca polisin saldırısıyla karşılaştılar. Devlet hastanelerine kaldırılan göçmenlere sağlık personeli tarafından zorla müdahale edildi. Hastaneye kaldırılan göçmelere yapılan zorla müdahalenin, yaşam tehilkesi ve sakat kalma olasılığına neden olacağı ifade ediliyor. Açlık grevinin yapıldığı Selanik’teki işçi merkezi ise hastane gibi çalışıyor.

Yine aynı bileşen tarafından birincisinin devamı olarak 2 Mart’ta organize edilen miting öncesi, demokratik kurumlara saldırılar düzenlenmiş, faşist gruplar provakatif eylemler yapmış, Afrika gazetesine silahlı saldırıda bulunulmuştu. İkincisi düzenlenen “Toplumsal Varoluş Mitingi” provakasyon ve engelleme çabalarına rağmen kitlesel bir katılımla gerçekleştirildi. Lefkoşa İnönü Meydanı’nda coşkulu bir şekilde başlayan mitinge sendikalar, siyasi partiler, DKÖ’ler, Liseli, Üniversiteli öğrenciler ve halkın bütün kesimleri yoğun ilgi gösterdi. TC Hükümetinin dayatmalarına ve onun kuklası olan UBP (Ulusal Birlik Partisi) hükümetine karşı tepkilerin dillendirildiği mitingde, devletin ekonomik paketlerine de rest çekildi. Kendi kendini yönetme talebinin öne çıktığı mitingde taşınan pankart ve atılan sloganlarla tepkilerini dile getiren Kıbrıslılar, “kimse bizi yoksayamaz” dedi. Türk

f

devletinin Kıbrıs’dan elini çekmesini isteyen Kıbrıslılar, bizleri besleme diye nitelendirenler, beş verip on almaktadır. Biz kendimizi yönetiriz, size ihtiyacımız yok dediler. Günler öncesinden, katılımı engellemek

için korku senaryoları oluşturulan ve provakasyon yapılacağı, bomba patlayacağı, karşıt görüşlerin, TC yanlılarının alanı zapt edeceği şeklinde yalan bilgiler yayılmasına rağmen kitlesel ve coşkulu başlayan miting, aynı coşku ile sona erdi.

ahmet hacalişi k.

Tüm yasal hakların kendilerine de tanınmasını isteyen göçmenlerin büyük bir çoğunluğunu Afrikalı göçmenler oluşturuyor. Göçmenler oturma izniyle birlikte çalışma izinlerinin de kendilerine verilmesini talep ediyorlar. Buna karşılık hükümet, altı aylık geçici oturum izni verme teklifinde bulundu ancak bu teklif kabul edilmedi. Göçmenlerin mücadelesine aydın, yazar, sanatçı, kitle örgütleri ve çeşitli siyasi partiler destek veriyor.

EKSEN

Adına ağıtlar yakılan Yemen

4

00 yıl boyunca Osmanlı için bataklık olan ve ağıtlar yakılan Usame Bin Ladin’in anayurdu Yemen’de isyan ateşi yayılıyor. Dikkatlerin Kuzey Afrika’ya yöneldiği Arap coğrafyasında, ülkeyi 30 yıldır yöneten Ali Abdullah Salih’in tahtı sallanıyor. Dikkat çekici olan ise ABD elebaşılığındaki emperyalizmin diğer Arap ülkelerindeki değişim rüzgarlarına destek verip otoritertotaliter rejimlere karşı muhalif güçleri desteklerken konu Yemen olduğunda sus-pus olması. Halk defol Salih diye bağırırken Washington “Aman göstericilere şiddet uygulamayın” demekten öteye gidemiyor. Yemen 1539’dan itibaren yaklaşık 400 yıl boyunca Osmanlı sömürgesi olarak kaldı. 1839’da Aden’i işgal eden İngilizler önce Güney Yemen’i sömürgeleştirdi.1918’de de Osmanlının 1.paylaşım savaşı yenilgisi sonrası Kuzeye el koydu. 1. paylaşım savaşında çökmekte olan imparatorluk 4 cephede birden savaşırken bölgede petrolü keşfeden İngilizlerin gelecekte Suudi Arabistan’ı kuracak Suud ailesinin başını çektiği Vahabi aşiretleri desteklemesiyle birlikte Yemen’de çıkan isyan Osmanlı devletine 5. cepheyi açtırdı. 130 bin asker Yemen çöllerinde kayboldu. Bölge 1960’larda ilerici ve gerici güçler arasındaki iç savaş sonucu ikiye ayrıldı. Kuzey Yemen’de 1962’de “Yemen Arap Cumhuriyeti”

kuruldu. Güney Yemen ise 1963’te başlayan işgal karşıtı gerilla hareketlerinin etkisiyle 1967’de İngiltere’den bağımsızlığını ilan etti.1970’de SSCB, Mısır, Irak’ın desteğiyle Güney Yemen’de Arap dünyasının ilk sosyalist devleti olan Marksist-Leninist çizgideki “Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti” kuruldu. Kuzey Yemen’in, güneydeki petrol kaynaklarına ulaşmaya yönelik baskısı, güneyde parti içindeki anlaşmazlıklar ve Sovyetler Birliğinin dağılması sonucu şiddetlenen ekonomik kriz, Güney Yemen’i kuzey ile birleşmeye mecbur etti. İki Yemen 1990’da birleşse de bu birleşme sorunları daha da artırdı. Yeniden başlayan iç savaş sonunda Kuzey Yemen bütün Yemen’i yönetimi altına aldı. 1978-1990 yılları arasında Kuzey Yemen’in Devlet Başkanı olan Ali Abdullah Salih birleşmenin üzerinden geçen 20 yılda iktidarını korudu. Yaklaşık 24 milyon nüfusa sahip ülkede, Müslümanların yüzde 60’ını Sünniler, yüzse 40’ını ise Şiiliğin Zeydi mezhebi mensupları oluşturur. Salih kendisi de Zeydi olmasına rağmen ülkenin kuzeyinde yaşayan ve Sünniler tarafından baskı uygulandığı için isyan eden Zeydilere karşı bugün ABD ve Suudi Arabistan ile işbirliği yapıyor. Suudi Arabistan da tüm Ortadoğu’daki muhalefet gruplarına olduğu gibi, önce Güney Yemen’deki komünistlere, sonra da Zeydilere karşı Vahabizmi ülkede yaymaya çalışıyor.

11 Eylül saldırılarının ardından “terörle savaş” söylemiyle önce Afganistan daha sonra da Irak’ı işgal eden ABD, bu defa gözünü El Kaide’nin yeni sığınağı olarak nitelendirdiği Arap Yarımadasının en yoksul ve adı savaşlarla anılan ülkesi Yemen’e dikmiş durumda. ABD’nin bölgeye yönelik ilgisi de yeni değil. Afrika boynuzu’nda etkinliğini artırmaya çalışan Washington, Arabistan Yarımadası’nı güneyden çevreleyen Somali’ye1993’de BM şemsiyesi altında müdahale etmiş ancak kayıplar artmaya başlayınca 1995’de çekilmek zorunda kalmıştı. ABD şimdi bir kez daha Yemen’de artan askeri varlığı ile operasyonlara katılıyor. Ülkenin kuzeyindeki Şii isyanı, ülkedeki etkisini korumak isteyen ve ABD’nin desteğiyle bölgede Vahabiliği yaymaya çalışan Suudi Arabistan ile Zeydileri (Husileri) destekleyen İran’ı da karşı karşıya getirdi. Böylece Irak işgali sonrasında bölgede Şii-Sünni dengelerinin değişmesi sonucu etkisini artıran İran ile ABD destekli Arap ülkeleri arasındaki rekabet Yemen’e de taşınmış oldu. Iran ve Suudi Arabistan’ın karşı karşıya geldiği stratejik açıdan önemli ülkede, ABD’nin savaş dışında kalması zaten beklenmiyordu. ABD’nin Yemen’deki varlığının tek nedeni El Kaide değil.Birinci neden stratejik. ABD hem Kızıldeniz’den Hint Okyanusu’na açılan Aden Körfez’inde, hem de Hürmüz Körfezi’ne uza-

nan bölgede petrol ve enerji hatlarını kontrol etmeyi amaçlıyor. İkinci neden ise daha çok güvenlikle ilgili. ABD Afrika Boynuzu’nda, aralarında El Kaide’nin de bulunduğu İslamcı hareketleri engellemek istiyor. Bu ABD’nin son 5 yıldır Kuzey Afrika ve Büyük Sahra bölgesinde, terörle mücadele bahanesiyle eski Fransız ve İngiliz sömürge alanlarını etki altına alma politikasıyla da çakışıyor. Fas, Tunus, Cezayir gibi ülkelerle işbirliğini geliştiren ABD, ticari olarak bölgede giderek güçlenen Çin’in de önünü kesmeye çalışıyor. Bir üçüncü neden olarak El Kaide’de sayılabilir. 1990’larda Somali ve Yemen, militanlar için daha ziyade bir geçiş bölgesi idi. Ancak örgüt Irak ve Afganistan’da fazla başarılı olamayınca yeni bir coğrafi üs bölgesi olarak Yemen’i seçti. 2005’den itibaren Afganistan ve Irak’tan gelen militanlar Yemen’in orta bölgelerinde yığınak yapmaya başladı. El Kaide olsa da olmasa da ABD enerji hatlarındaki rekabet çözülmediği sürece Yemen’den çıkmayacaktır. Enerji hatlarının kontrolü ise kolay çözülecek bir mesele değil. ABD uzun süre, üçe bölünmüş ülkede bugün El Kaide yarın Husiler, öbür gün başka bir şeyi gerekçe göstererek ülkedeki varlığını koruyacaktır. Aç ve huzursuz kabileler birleşip sadece Salih’e değil ABD elebaşılığındaki emperyalizme karşı da mücadele etmedikçe kurtuluşa ulaşamayacaklardır.


20-21_Layout 2 3/11/11 2:48 PM Page 1

güncel 20

ANTAGONİZMA muzaffer oruçoğlu

KİM HAKLI raplar bu kez karanlığa dalgalar halinde lambalarıyla girdiler. Küresel krizin ve iletişim teknolojisinin doğurduğu kollektif bilinç, sıradan bireysel bilinci ayağa kaldırarak dünyanın dikkat merkezine dikti. Sebeplerin, illetlerin, zilletlerin ve de killetlerin zincirlerinden kurtularak sokaklara çıkan yığınları dünya seyretmek ve dinlemek zorunda kaldı. İş ciddiydi, rüyalar, gayb aleminin ya da binbir gece masallarının hazinelerinden şehir meydanlarına açılmıştı. Fitneyi, helâkı, mekri sezen, büyük kalabalıklar, kendilerini ezen diktatörleri, alt edebileceklerini şeytani bir zekâ ile sezmeye başlamışlardı. Mafsalları birbirinden ayrılmış, duyguları parçalanarak köleleştirilmiş, hayat sahrası karartılmış insancıklar, Adem Aleyhisellam gibi Dar-ı Selamda daimi kalacağını sanan sabitlerin koltuklarını sallıyorlardı. Dünya hayretler içindeydi. Yıkayıcının elindeki meyit, canlanmış, ayağa kalkmıştı.

A

Gelgelelim ki bir yığın “ileri” insan, hala bu durumu kavramakta güçlük çekiyor. “Bunun arkasında kim var, bundan ne çıkar?” diye sorup duruyor. Hayat bize, “Kim varsa var, bundan ne çıkarsa çıksın, ben, ‘velâyet halini sezdim, hakikate erdim!’ diye bağırarak, devletle çatışan kalabalıklara bakarım!” diye bağırmasına rağmen… Bana öyle geliyor ki bunlar, sabrını şükürle değil, isyanla noktalayan ve kendini ezen güçlerle çatışan halkın derinliğine pek bakmıyorlar. Hâl ve makam sahiplerinin koltuklarındaki titremenin derecesine bakmıyorlar. Bir ölü, dini ve cemaatı şaşırtacak bir şekilde musalla taşından cılcıbıldak dirilip ayağa kalkmış mı kalkmamış mı ben buna bakarım. Ayrıyeten, bu tip mucizeleri de severim. Bu ölüyü ayağa imamın duası mı kaldırdı, şeytanın şerri mi? Buna da bakarım, ama bilahare. Yaşlılık dönemimin bir eğilimi midir bu, bilemem. Garip bir yıkıcılık eğilimi. Aslında garip de değil. Her şeyi yıkan hayatın mizacına uygun bir eğilim. Devletlere, devletler gibi katı ve dimdik duran insanlara, eşyalara, düşüncelere karşı bir yıkıcılık. Şehir meydanlarına dikilen, taştan, betondan, bronz veya demirden şefleri (sıradan insanları değil, zaten böylelerinin heykellerini de dikmezler) görünce huzuru kaçıyor insanın. Devletli hiçbir sisteme ısınamıyor insan. Ayağa kalkanlara kayıyor bakışları. Diyelim ki bir yerde Proletarya diktatörlüğü var ve milyonlar bu diktatörlüğe karşı bir kıvılcımla ayağa kalkmışlar. Toplum, proletarya diktatörlüğünün pek muhterem hâl ve makam sahipleriyle (parti, ordu, kızıl bürokrasi) asi milyonlar şeklinde ikiye bölünmüş. Hiç tereddütsüz, milyonların safına geçiyor insan. Şükür yolunda değil, şirk yolunda yürümek rahatlatıyor onu. Bütünün içindeki parçalara, tek tek olgulara bakıyor. Doğru mu, değil mi? Parçadaki doğru, bütüne ya da temel prensiplere ters düşse de, o doğru, çekiyor insanı. Dar pratiğin, dar kafalı adamı diyebiliriz böyle bir insana; ama bir anlam ifade etmiyor bu. Düşünüyorum da, Cumhuriyetçi Kemal’e karşı şeriatçı Şeyh Sait’i; İngiliz Kralına karşı, Emir Emenullah Han’ı, Sovyetlere karşı Mücahitleri, Amerikancı Şah’a karşı Humeyni’yi, Bush’a karşı İmam Ömer’i destekledim. Bunların görüşlerini mi? Hayır. Bunların önderlik ettikleri hareketin haklılığını… “Hangisi modern, hangisi geri?” sorusunu sormadım hiç. Tavrımı, haklı olandan yana koydum galiba. Ben bu kafayla 150 yıl yaşasaydım, tavrımı Lenin ve Troçkiye karşı, Kronstadlıllardan; Stalin’e karşı, Kırım, Kafkas ve Orta Asya halklarından; Mao’ya karşı, Tibet ve Uygur halklarından yana kordum. Hiçbir kutsal ilkeden korkmamak; “ileri ile geri” arasındaki savaşa bakarken, tayin edici ilk soruyu,“Kim haklı?” sorusunu sormak, haklıyı desteklemek. Matem karanlığı ya da iğfal edilmiş ürkütücü bir boşluk gibi görünen, ama kendisini kolektif bir çabayla aşarak ve de çoğaltarak cömertçe geri veren büyük uğultuları anlamak. Mesele budur.

Çok ses, tek yürek Ankara Tabip Odası performans uygulamasını Numune Hastanesi bahçesinde protesto ederek 13 Mart’ta yapılacak mitinge katılım çağrısında bulundu Ankara Tabip Odası, hekimlere uygulanan sağlıkta performans uygulamasının çalışma hukukuna aykırı olduğunu belirterek protesto etti. Bu uygulamanın hastaların sağlığına zarar verdiğini belirten Ankara Tabip Odası üyeleri, Ankara Numune Hastanesi’nin bahçesinde toplanan sağlık emekçileri, “Tüccar değil hekimiz”, “Performans sağlığa zararlıdır” şeklinde sloganlar attı. Ankara Tabib Odası adına açıklama yapan genel sekreter Selçuk Atalay, sağlıkta uygulanan yıkım politikalarına karşı 13 Mart’ta bir miting yapacaklarını söyledi. “Çok ses tek yürek” mitingine bütün hastanelerde çalışmalar yürüterek çağrı yapacaklarını ifade eden Atalay, Sağlık

Kentsel ranta hayır Mahalleli adına basın açıklamasını Mesut Özkeskin okudu. Basın açıklamasında, kentsel dönüşümle ilgili yapılan kanun değişikliklerinin sonuçlarının yıkıcı olduğu ifadeleri kullanıldı. 5393 sayılı kanunun kentsel dönüşümü düzenleyen 73. Maddesinde yapılan değişikliklerin sonuçlarına Yenimahalle halkının da katlanmak durumunda kaldığı belirtildi. Yenimahallede imar sorunlarının

Bakanının para için eylem yapacaklar şeklindeki açıklamalarının inandırıcılıktan uzak olduğunu belirterek, esas parayı isteyenin devlet olduğunu, bakanlığın hastalara yapılan her müdahaleyi puanlandırarak karşılığında belli bir ücret talep ettiğini söyledi.

13 Mart’ta alanlara Atalay, devletin hekimleri, büyük kar hedefiyle yola çıkan sermaye çevrelerine ucuz iş gücü olarak kullanmaya çalıştığına dikkat çekti. Sağlık emekçilerinin, hekimlerin, harcadıkları emeğin karşılığını istediklerini vurgulayan Atalay, “Tüm ülkede hala susturulmaya çalışılan tüm sağlık çalışanları 13 Mart’ta bu uygulamalara karşı gereken cevabı

yıllardır devam ettiğini anlatan Özkeskin, insanların barınma hakkını ve çalışma koşullarını düzenleyen bilimsel bir imar planı yapılmadığı sürece sorunların devam edeceğini ifade etti. Polatlı’nın Yenimahalle yönüne doğru genişleme zorunluluğunun rant hesaplarını da beraberinde getirdiğini açıklayan Özkeskin, halkın yaşam alanlarını savunmak için mücadeleye devam edeceklerini belirtti. AKP’li Belediye Başkanı Yakup Çelik’in, halkı düşünerek hareket ettikleri biçiminde yalanlarla halkı oyalamaya çalıştığını ifade eden Özkeskin, bu ifadelerin inandırıcılıktan uzak olduğunu söyledi.

Çelik halkı aldatıyor Mahalle halkına hakaret edildiğini belirten Özkeskin, açıklamada Belediye Başkanı Yakup Çelik’in, evleri, arsaları, dükkânları, işlerini

verecektir” şeklinde konuştu. 13 Mart mitingini şu kurumlar organize ediyor; Ankara Tabip Odası, SES Ankara Şube, Türk Radyoloji Teknisyenleri ve Teknikerleri Derneği, Ankara Diş Hekimleri Odası, Ankara Eczacıları Birliği, Türk Hemşireler Derneği, Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası İç Anadolu Bölge Temsilciliği, Çevre ve Sağlık Derneği, Sağlık Hizmetleri Sınıfı Çalışanları Derneği, Sağlık Memurları Derneği, Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanlarının Sözü, Sağlık Teknisyen ve Teknikerleri Derneği, Sosyal Hizmet Uzmanları Derneği, Tıbbi Laboratuvar Teknisyenleri ve Teknikerleri Derneği, Tüm Radyoloji Teknisyenleri ve Teknikerleri Derneği

koruyan insanlara “rantçı”, “parazit” “provakatör” gibi ifadeler kullandığını, barınma hakkını kullanan bu insanlara karşı bu tür suçlamaların bu kadarına da pes dedirtecek kadar şaşırtıcı olduğunu anlattı. Kentsel dönüşüm projelerini rantçı çevrelere imtiyaz sağlamak için kullanan belediye başkanının halk üzerinde de baskı kurmaya çalıştığını ifade etti. Devlet yetkililerinin kentsel dönüşüm ve uygulama esaslarının derhal yürürlükten kaldırılmasını talep ettiklerini belirten Özkeskin, mahalleli için bilimsel ve adil bir imar planı yapılarak Yenimahalle’nin ve Polatlı’nın önünün açılması gerektiğini anlattı. Belediye meclisinin halkın aleyhine karar verdiğinin ifade edildiği açıklamada mahalle meclisleri kurulduğunu, isteyen herkesin bu meclislere üye olarak mücadele edebileceğini belirtti.


20-21_Layout 2 3/11/11 2:48 PM Page 2

kadın 21

10-20 MART 2011 Halkın Günlüğü

Dünya Kadın

Konferansı sonuçlandı Venezuella Dünya Kadın Konferansı sorunlara ve aksaklıklara rağmen sonuçlandı. Yaklaşık dört yıldır sürdürülen çalışmaların ürünü olan Venezuella Dünya Kadın Konferansı, 4-8 Mart tarihleri arasında yapıldı. 8 Mart’ın 100.yıl vesilesiyle örgütlenen konferansa 37 ülkeden 102 delege ve 7 kurum temsilcisi katıldı. 4-8 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilen Venezuella Dünya Kadın Konferansı Neveo Cırco stadyumunda yapılan açılışla başladı. Konferans için dünyanın dört bir yanından gelen kadınların hep bir ağızdan söyledikleri enternasyonal marşı ile açılışı yapılan konferansın açılış konuşmasını Venezuella’nın tanınmış kadın örgütlerinden olan ve aynı zamanda konferansın örgütleyicisi olan Ana Soto’nun temsilcisi yaptı. Ayrıca konferans hazırlık komitesinde olan Ekvator’dan bir temsilci ve Almanya’dan Monica Engel de birer konuşma yaptılar. Konuşmalarında kadının kurtuluşunun ancak sosyalizmle mümkün olacağını ifade ederek “Bugün Clara Zetkin yaşıyor olsaydı eminiz ki burada aramızda olacaktı ve yine biz biliyoruz ki o hep bizim içimizde yaşıyor’’ diye devam etti. Yapılan konuşmaların ardından etkinliğe Clara Zetkin’in hayatı okunarak devam edildi. Venezuella’nın geleneksel danslarıyla renkli ve coşkulu bir gösteriyle açılış programı sona erdirildi. 4-8 mart tarihlerinde Simon Bolivar Üniversitesi’nde gerçekleşmesi planlanan konferansa, son anda üniversitenin verilmemesinden kaynaklı devam edilemedi. Gerekçe olarak üniversitede devam eden eğitim gösterildi.

Konferansta aksaklıklar yaşandı Konferansın, en başından itibaren kadınların bağımsız inisiyatifiyle devletlerden, hükümetlerden ve erkeklerden bağımsız örgütlenmesi planlanmış ve bu doğrultuda hareket etmeye özen gösterilmeye çalışılmıştı. Ancak konferansın Venezuella’da düzenleniyor olmasından kaynaklı Venezuella Hükümeti’nden lojistik

destek istenmiş ve bizzat Venezuella Başkanı Chavez’in desteği ile konferansın Caracas’ta Simon Bolivar Üniversitesi’nde gerçekleştirilmesine ve yine konferansa katılan kadınların kalacak yer sorununu giderebilmek amacıyla kullanılmasına karar verilmişti. Verilen sözlere karşın geçen süre içinde hiçbir hazırlık yapılmamış, hükümet resmi olarak desteğini geri çektiğini belirtmese de filli olarak konferansın zamanında ve sağlıklı yürütülmesi noktasında aksaklıkların nedeni olmuştur. Yapılan görüşmeler neticesinde ancak 5 Mart tarihinde konferansa başlanabilmiştir. Ortadoğu delegelerinin konferansın örgütlenmesiyle ilgili yaşanan sorunların tartışılması ve bu tartışmanın ardından konferansa devam edilmesi önerisi üzerine yaşanan gergin atmosfer sonucunda Kürt Kadın Hareketi geri çekilme kararı aldı. Bu kararın ardından Türkiye-K.Kürdistan delegeleri (Demokratik Kadın

Hareketi, Yeni Demokrat Kadın, İmece, Sosyalist Kadın Meclisi, EMEP’li Kadınlar) tüm delegelerin katıldığı genel meclis toplantısında bir deklarasyon yayınlayarak Kürt Kadın Hareketinin ve delegelerinin çekilmesine neden olan anlayışı eleştirmiş, yeni bir görüşmeyle konferansa dahil edilme çabasının verilmesi talebinde bulundu. Bir çok ülke delegelerinin de bu deklarasyona destek vermesi sonucu organizasyon komitesinin 6 Mart tarihinde Kürt delegelerle görüşme yaparak konferansa dahil etmesi kararı onaylandı. Yaşanan tartışmalar, esasta konferansın hazırlık komitesinin konferansın belirlenen işleyiş ve ilkeleri ile belirli noktalarda çelişen tutumları, pratikleri ve konferansın örgütlenmesine ilişkin yaşanan sorunların nedenlerini tüm delegelerle açıkça ve tüm nedenleriyle tartışmaması, delegelerin bu konferansın örgütlenmesine ve sorunlara müdahale etme sorumluluğuna aktif olarak dahil edilmesini engelleyen tutumları

üzerineydi. Bu eleştiriler genel olarak birçok delege tarafından dile getirilen eleştirilerdi.

Konferans 8 Mart’ta yapılan yürüyüşle sonlandırıldı Konferansın yapıldığı Bolivar Üniversitesi’nde seminer ve atölyelerde 3 gün boyunca yoğun tartışmalar yürütülen konferans 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yapılan kitlesel yürüyüş ile sonlandırıldı. Yaşanan sorunlarla birlikte önemli deneyim ve tecrübe aktarımlarının yaşandığı Dünya Kadın Konferansı’nda yürütülen tartışmalar sonucunda kadın mücadelesine dair önemli kararlar alındı. Yayınlanan deklarerasyona göre; *İkinci Dünya Kadın Konferansı 5 yıl sonra yapılacak. Bu süre içerisinde yerel, bölgesel ve kıta konferansları toplanacak. *Mevcut koordinasyon görevini sürdürecek, konferans sonuçlarını hazırlayarak kamuoyuna sunacak. Bir yıl sonra örgütlenecek geniş katılımlı toplantıda ise her kıtadan iki temsilciden oluşan yeni bir koordinasyon seçilecek. *İkinci Konferans daha geniş katılımla örgütlenecek. *25 Kasım, 8 Mart ve 1 Mayıs, kampanyalar şeklinde örgütlenecek. *1 Mayıs'ta neo liberal politikalara ve kapitalizme karşı eşit işe eşit ücret talebi öne çıkarılacak. *Sosyalizmin zaferini garantilemek için kadınların özgürlük mücadelesini esas almak ve yoksul kadınları sosyalizm mücadelesine dahil etmek. *Enternasyonal bir web sitesi kurulacak ve iletişim ağı oluşturulacak. *Emperyalizme, kapitalizme, faşizme ve sömürgeci savaşlara karşı enternasyonal kadın mücadelesi ve dayanışması örgütlenecek.


22-23_Layout 2 3/11/11 11:05 AM Page 1

22 güncel

Halkın Günlüğü 10-20 MART 2011

İzmir’de Büyük Alevi Mitingi Alevi Bektaşi Federasyonu Ankara ve İstanbul’un ardından 6 Mart’ta İzmir’de gerçekleştirdiği mitingle “demokratik anayasa ve eşit yurttaşlık hakkı” istedi.

A

levi Bektaşi Federasyonu tarafından “demokratik anayasa ve eşit yurttaşlık hakkı” şiarıyla örgütlenen miting kitlesel bir katılımla gerçekleşti. Gündoğdu Meydanı’nda yapılan mitingde binlerce Alevi buluştu. Mitinge destek olan devrimci, demokratik kurumlar Basmane Meydanı ve Eski Sümerbank önünden yürüyerek miting alanına girdi. Sivas’ta yakılanların şahsında yapılan 1 dakikalık saygı duruşunun ardından ilk sözü alan ABF Genel Başkanı Ali Balkız kitleyi selamladıktan sonra; “Mücadelemiz dün başlamadı. Mücadelemiz; zorunlu din dersleri kaldırılana kadar, Diyanet İşleri

DHF’den Mitinge Kitlesel Katılım Alevi mitingine katılmak için Eski Sümerbank önünde bir araya DHF’liler “Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz” yazılı pankart açtı.. Son dönemde DHF’ye yapılan saldırıları sesli ajitasyonla teşhir eden DHF faaliyetçileri yürüyüş boyunca halka seslenerek devletin katliamcı yüzünü teşhir etti. Maraş, Sivas, Çorum, Gazi katliamlarına, değinilen konuşmada “Biz biliyoruz ki onların demokrasisi bugün Manisa’da yaşayan yoksul Romanların saldırıya uğrayıp sürgün edilmesidir. Onların demokrasisi Kürt ulusuna yönelik imha-inkar asimilasyon politikalarının devam ettirilmesidir. Şerzan Kurt’un Aydın Erdem’in ve daha nice öğrencinin polis kurşunuyla katledilmesidir. İşte tamda bu nokta da onların demokrasisi zorunlu din dersinde ısrar,Alevi yurttaşlarımıza yönelik aşağılama ve asimilasyon politikalarına devam etmektir. O yüzden diyoruz ki Bozuk Düzende Sağlam çark olmaz.” ifadelerine yer verildi.

kaldırılana kadar, Madımak Oteli müze olana kadar, kutsal mekanlar Alevilere teslim edilene kadar, Dersim’in adı iade edilene kadar devam edecek. Munzur, Pülümür ve Karadeniz’in vadilerinde HES’lerden vazgeçilene kadar mücadelemize devam edeceğiz.” dedi. Devletin Alevilere yaklaşımına değinen Balkız; “Devlet diyor ki bize; ‘yoksunuz, ne

anayasada ne tüzüklerde varsınız’. Devlet bizim DNA’mızla oynuyor, bize dede yoktur, cemevi yoktur diyor. AKP bir vakıf kuracakmış, bizim dede adaylarımızı kendine göre yetiştirecekmiş.” dedi. 12 Eylül darbesinin Aleviler için farklı bir anlamı olduğunu ifade eden Balkız şöyle konuştu: “12 Eylül’le birlikte zorunlu din dersi uygulaması, Alevi köylerine cami yapımı başladı. AKP

bu politikaları devam ettiriyor. Devlet bizi yok etmeye çalışıyor yok olmadık olmayacağız. Bizi besleyen pınar Munzur’un gözeleri gibidir.” Pir Sultan Abdal Dernekleri Başkanı Fevzi Gümüş ve Alevi Kültür Dernekleri Başkanı Selahattin Özel’in konuşmasının ardından Ferhat Tunç ve bir çok halk ozanının seslendirdiği türkülerle miting sona erdi.

Temiz bir çevrede sağlıklı yaşama hakkı Egemenler, doğa ve yaşam ilişkisine bakış açılarının sırf kar ve rant odaklı olmasından kaynaklı, bu kaynakların kullanımı ve dönüşümünde ağa ve patronlar sultasının çıkarlarına uygun adımlar atmaya devam ediyor.

dilmeye çalışılıyor.

Ülkemizde yenilenebilir enerji kaynakları ve doğaya zarar vermeyecek enerji kaynağı projelerinin hayata geçirilebileceği şartlar mevcutken devlet eliyle bir avuç para babasının insafına terk edilen doğa, onu işleyen, ona sahip çıkan emekçi halkın itirazlarına rağmen hunharca katle-

Sonuna kadar direneceğiz

Samsun’da Sivaslılar Köyü’nün, yıkılıp yerine termik santral ve 5 adet tersane yapılması planı da bu talancı zihniyetin açık bir kanıtı. Sivaslılar Köyü’nün bulunduğu alan da dahil 35 hektarlık alanın, Kıran Holding-Shipyard firmasına bedelsiz tahsis edildiği öğrenildi. Firma ise bu alana bir termik santral ve 5 adet tersane yapmayı planlıyor. Termik santral ve tersaneleri istemeyen köy halkı imza kampanyası başlattı.

Samsun Sivaslılar Köyü Derneği’nin çağrısıyla ve halkın geniş katılımıyla düzenlenen yürüyüş bu planı bozma kararlılığı ile gerçekleşti. Gençlik örgütleri, ilerici demokratik kurumlar ve sendikaların da

destek verdiği eylemde Sivaslılar Köyü Derneği Başkanı Sefa Yıldırım yaptığı konuşmada, köy halkının santral ve tersane istemediğini söyledi. Köylerinin göçmen kuşlarının dinlenme ve göç yolları üzerinde olduğunu ifade eden Yıldırım, “Yüz yıllardır onlarla birlikte yaşıyoruz” dedi. Halkla birlikte temiz bir çevrede sağlıklı yaşama haklarına sonuna kadar sahip çıkacaklarının altını çizen Yıldırım, bu hakkın sürdürülebilmesi için devletin de görevini yerine getirmesi gerektiğini söyledi. Yıldırım konuşmasını kirlilik üreten, yaşamlarını ve doğalarını tehdit eden termik santrale karşı sonuna kadar direneceklerini belirterek bitirdi. Konuşmanın ardından köy içinde gerçekleştirilen yürüyüşün ardından düzenlenen etkinlikle eylem sona erdi.


22-23_Layout 2 3/11/11 11:05 AM Page 2

güncel haber 23 Avrupa’da Mazgirt’le dayanışma kampanyası f

10-20 MART 2011 Halkın Günlüğü

Mazgirt Belediyesi tarafından başlatılan “Daha güzel ve yaşanabilir bir Mazgirt için, umudumuzu ve emeğimizi birleştirelim” şiarıyla başlatılan kampanyanın Avrupa ayağı devam ediyor.

Fransa’da dayanışma toplantısı

Mazgirt Belediyesi tarafından başlatılan Mazgirt’le dayanışma kampanyasının Avrupa ayağında etkinlikler yapılmaya devam ediliyor. 4 Mart Cuma gün saat 21.00’da sanatçı Veli Aydın’ın sunduğu “Göç” programına konuk olan Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel, DEDEF Genel Başkanı Özkan Tacer, ADHK Temsilcisi Ali Şahin ve diğer konuklar Dersim’de yaşanan sorunlar, Mazgirt Belediyesi’nin gerçekleştirdiği çalışmalar ve kampanya hakkında bilgi verdiler.

Dayanışma gecesi başarıyla gerçekleşti Almanya Ludwigsburg Alevi Merkezi salonunda ADHK ve Göktepe Köyü Güzelleştirme Derneği’nin önderliğinde, “Mazgirt Belediyesiyle Dayanışma Gecesi” başarıyla gerçekleşti. 600’e yakın Dersimlinin ve Dersim dostunun katıldığı etkinlikte, Mazgirt Belediyesi’nin yaptığı çalışmaların önemine dikkat çekildi. Gecede Mazgirt Belediye Başkanı Tekin Türkel ve DEDEF Genel Başkanı Özkan Tacer birer

f

Tekin

konuşma yaptı. Pınar Sağ, Ozan Emekçi, Tolga Sağ, Hasan Sağlam, Onur Olgun, Mesut Agircan ezgilerine başlamadan önce, Mazgirt ve Dersimlilerin bu atılımını selamlayarak, her zaman destek olacaklarını belirttiler. Ozan Emekçi, Mazgirt ve Hozat’ın daha güzel bir ülke yaratma mücadelesinin bir parçası ola-

rak sahiplenilmesinin önemine vurgu yaptı. Gecenin sunuculuğunu yapan Erkan Karakaplan ise Hozat, Mazgirt, Pertek, Samandağ ve BDP belediyelerinin önemine dikkat çekti. Tekin Türkel gecenin sonunda geceye katılan ve emeği geçen herkesi selamladı ve Mazgirt’e davet etti.

ADHK öncülüğünde gerçekleştirilen Mazgirt Belediyesi’yle dayanışma etkinlikleri Avrupa’nın farklı ülke ve kentlerinde mart ayı boyunca devam edecek. Kampanya çerçevesinde Fransa’da dayanışma toplantısı düzenlenecek. 19 Mart Cumartesi fünü yapılacak toplantıya Tekin Türkel, Özkan Tacer konuşmacı olaTürkel rak katılırken, sanatçı Mehmet Özcan ve Sinan Şanlı ise dinleti verecek. Toplantı saat 16.00’da Foyer Saint Nicolas, 204 Grand’Rue67500 Hagenau adresinde gerçekleşecek.

ELEŞTİRİ SİLAHI

emrah cilasun

Onların modeli mi? Bizim modelimiz mi?

A

rap coğrafyasında muhteşem başkaldırı bütün süratiyle devam ederken, isyan ateşini derhal söndürmek telaşında olan emperyalistkapitalist dünya, Arap halklarına model önermekte de gecikmedi. Modelin adı, Türkiye. “Kelin merhemi olsa başına sürerdi” misali, bu “örnek” gösterilen modelin, ne menem bir model olduğunu, şu son günlerdeki kadın katliamları üzerinden ya da, daha geniş anlamda, modern Türkiye’de, kadın meselesine nasıl bakıldığı üzerinden münakaşa etmek, yerinde olur kanısındayım. Türkiye’de kadın cinayetleri, Adalet Bakanlığı’nın verdiği rakamlara göre, 2002’den 2009’a yüzde 140 oranında artmış. 2002’de 66 kadın öldürülürken, 2009’un ilk yedi ayında ise 953 kadın öldürülmüş. 2011’in ilk iki ayında ise daha şimdiden 23 kadın öldürülmüş. (7 Mart tarihli Akşam gazetesi) Siz bu rakamlara bir de kayıt dışı, tecavüz, taciz ve şiddeti ekleyin. Ortaya, rezil mi rezil bir tablo çıkmaktadır. İşte Arap halklarına, örnek model olarak sunulan Türkiye, budur. Bu kanlı tablo, kaçınılaz bir tablodur. Çünkü, meşhur tarihçi Prof. Feroz Ahmed’in de dediği gibi, son yıllarda Türki-

ye’de, “muazzam bir ataerkilleşme söz konusudur”. Üst yapıdaki ataerkillik, iktisadi ve siyasi olarak bir zemine dayanmaktadır. Bu zemini, Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ayşe Buğra şöyle tanımlıyor: “Türkiye’de 1980 sonrası tarım hayatı önemini yitirdi. Tarımdan çıkan işgücü şehirde iş bulamadı. Siyasi İslamın yükselişi ve muhafazakarlaşmayla durum daha da kötüleşti.” (8 Mart tarihli Akşam gazetesi) Üretim ilişkilerinin feodalizme nazaran ilerlemeciliği (kapitalistleşmesi) tabii ki, tek yönlüdür. Sermayenin kendi ihtiyacına göredir ve tabii ki, doğası gereği de gericidir.Ayşe Buğra’nın, yaptığı araştırma sonucu elde ettiği bulgular, yukarıdaki siyasi tespiti destekler nitelikte: “... Erkek iş gücü arzının fazla olduğu yerlerde kadınların ikinci plana atılması da söz konusu. Mesela göç alan illerde yeterli kol gücü bulunduğu için kadın işgücüne olan talep de çok fazla olmuyor. ... Çalışma koşulları o kadar ağır ki! Kadınların koşullara adapte olması çok zor. Ayrıca genel bir emek fazlası var ve ucuz kadın emeğine rağbet fazla değil.” (agy) O halde, geriye ne kalıyor? Üretim ilişkileriyle diyalektik bağı içerisinde, ideolojik üst yapı kurumu olarak, toplumsal kültür. Bakalım, mevcut toplumsal kültür, gerçek hayatta kendisini nasıl yan-

sıtıyor muş? Ayşe Buğra’ya kulak vermekte fayda var: “Muhafazakarlığın kadın istihdamını iki kanaldan etkilediğini söyleyebilirim. ‘Taciz’ ve kreş’”. “Sizce taciz niye bu kadar yaygın” sorusuna, Buğra, devamla şu yanıtı vermiş: “Nedenini kadınlarla erkeklerin bir arada yaşamaya alışık olmamasına bağlayabileceğimizi düşündüm. Bu da muhafazakarlıkla ilgili bir durum. Erkekler kadınlarla ilişkilerinde cinsel göndermelerde bulunabiliyor, kadınlar da kendilerini koruyamıyor. “Muhafazakarlığın ikinci tezahürü ise sosyal politika kanalıyla gerçekleşiyor. ‘Kadın çocuklara bakar’ varsayımıyla sosyal politika önlemleri biçimleniyor. Kreş olmadığı için kadınlar çalışamıyorlar. Sosyal politika önlemlerinin çoğu ‘kadınlar evde oturur’ düşüncesiyle hazırlanmış.” (agy) Hakim sınıflara ve onların yıllardır erkek egemen eğitimi ile yoğrulmuş, kandırılmış ve hatta erkek şovenizmini benimsemiş erkeklere göre; bu üretim ilişkilerine isyan eden, bu mülkiyet ilişkilerinin ideolojik ve kültürel istibdatına başkaldıran kadının vay haline! Arap coğrafyasının mutfaklarını süsleyen Beko’dan ötürü, Irak Kürdistanı’nın da yatak odalarını donatan İstikbal’den ötürü, Kuzey Afrika’da oturma odalarına giren

Vestel’den ötürü, Türkiye’nin kompradorları kabarabilir; efendileri, onları, model olarak sunabilirler. Fakat Arap başkaldırılarının vazgeçilmez parçasını oluşturan, özelliklede genç kadınlar, bu modeli ellerinin tersiyle itmeliler. Kadınların, Türkiye’de neye maruz kaldıklarını duymakla kalmamalı aynı zamanda, muhteşem başkaldırılarının ardından, ülkelerinde, Türkiye’nin model olarak benimsenmesi halinde, bunun, kendileri açısından tamamen bir felaket olacağını bilmeliler. Dünyanın dört bir yanındaki hem cinsleri için başkaldırının modeli olmalılar. Zira, İranlı ve Afganlı kadınların 8 Mart Örgütü’nün, Türkiye’deki taraftarlarının yayınlamış oldukları Kadınlar Günü bildirisinde de belirtildiği gibi, “Sınıfsal düzenlerin kaldırım taşlarını kadın köleliği oluşturuyor (ister İslami, ister yarı İslami, yarı Batılı veya Batı demokrasisi şeklinde olsun). Gelin birleşelim ve bu baskılara karşı durmaya birlikte karar verelim. Gelin devrimci kadın hareketlerini başlatalım. Herşeyin bol bol üretildiği ama zulüm, ayrımcılık, adaletsizlik ve kayboluşun hüküm sürdüğü bu çağda, gelin devrimin gürleyen sesi olalım. Zincirlerimizden kurtulup insanlığı kurtaracak güç olalım.” Geçmiş 8 Mart’ımız kutlu olsun.


24_Layout 2 3/11/11 12:17 PM Page 1

Rojaneya Gel Serhildan meşrû ye! Newroz; li hemberê zilm û zextan serhildan e, dîroka heviyê me yên ku nû ve hêşîn dibe ew e. Newroz di dema Kawayên Hesinkar de heta vê rojê neteweyên ku zordarî ser wan çêbûne, li hember van zordariya û li hember Dehaqê modern divê bibe sîmga têkoşînê.

g

Newroz pîroz be Mirovên ku hebûna dirokê kiriyê, têkiliya wê ya hişmendî ye. Ev têkiliya çelîşkiya serdest-bindest, ango di nava têkoşîna çînî de şênber dibe. Têkoşîna bindestan ku hemberê serdesta dane, li gorî qezençkirinê pratîk bûye sedemên pêşveçûyîna dîroka mirovahiyê û veguherîna dema. Di nava vê têkoşînê de rojên ku bûne sîmge, referansa dîrokî ye. Yên ku gelên bindest bi quwet dike jî xwedîderketina vê dîrokê ye. Gelên bindestê ku li dîroka xwe xwedî derketine, têkoşîna hemberê çîna serwer de her dem qezenç kirine û ev bi vê têkoşîna xwedîderketî ve avakirina cîhana nû jî teqez destê gelên bindest da ye. Teslîmkirina vî miratî jî, di mercên vê demê de girêdayî çawaniya têkoşînê ye. Newroz referans û sîmgeya dîrokî ya waha ne. Dema borî gelên bindsetê ku li hember Dehaqê zalim têkoşîn daye, îro jî li hemberê Dehaqê modern ev têkoşîna didome. Serhildana gelên Rojhilata Navîn û Afrika’yê, bersiva hemberê zilm û zextan e. Bêguman çawaniya vê tevgerê girêdayî pirsgirêka pêşewa û pêşewatiyê ye. Lê belê di nava vê tevgarê de pêşewayeke çînî tinebejî, mafê wan nayê winda kirin. Îro serhildana gelekî ku li hemberê dîktatorê xwe dike, mafên wanê xwezayî ye. Ji ber vê yekê ye ku ev mafa hêla hinekê din ve nayê dayîn. Çim ev mafê xwezayî ye. Sedan sale erdnîgariya Kurdistanê bûye navnîşana van zilma. Di dema borî vir de neteweyên bindest li hember neteweyên serdest têkoşîn kiriye û ev têkoşîna, têkoşîna xwezayî ye. Her çikas jî rawestandina tevgerê nezîkê tasfiyê be jî, ew têkoşîna, mafdarbûna xwe tu tişt winda nake. Bi vî awayî têkoşîna neteweyê Kurd ku li hemberê Dehaqa dide, mafdar û meşrû

ye. Îro jî neteweyên ku ji bo kesayetiya xwe li hember Dehaqê modern şer dikin, weka şerê dema borî meşrû û mafdar e. Sîmgeya dîrokî û refesansa dîrokî; ango Newroz di nava vê têkoşînê de divê vicût bigire. Bi paqişiya serdestan ve bindestê xilasbûna xwe ya rastî wê destxin. Bi vê awayî hem xilasbûna gundî-karker û kedkarên bindest, hem jî xilasbûna netewe û netewatiyên bindest girêdayî dawîbûna hakimiyeta çîna serwer e. Li hemberê Dehaqê modern, ewê Kawayên modern şerê şoreşger pêşve bibin û li hemberê zilmê serhildan, têkoşîneke teqez e.

Li hemberê îmha û înkarkirinê şerê şoreşgerî Li hemberê polîtîkayê zilm, zext zordariyê, têkoşîna ku gelên bindest dane, divê ev têkoşîna bi tevahî mîratê paşerojêva bibe. Têkoşîna ku neteweyên Kurd li hember polîtîkayên dewletê îmha, înkarkirin û bişavtinê dide, di vê tekoşînê de hê jî neteweyên Kurd rastê van polîtikaya tê. Bi derewên Demokrasiyê ve serî de li ser sazî û mirovên demokratê-şoreşger, êriş dibe ser hemû beşên civakê. Li hember van êrişan pêşvebirina şerê şoreşger û têkoşîna bi hevre meseleya herî giring e. Divê neteweyên Kurd jî li hember van êrişan, di têkoşînê de bi agirê Newrozê ve cîh bigre. Divê gurkirina agirê Newrozê ve serhildana gelên bindest bila serweran re bibe xwena xerab. Li hemberê zilma çînên serwer serhildana rast, di nava şerê şorşgerî de pêl rakirina ala xilasbûnê ye. Zilma serweran wê bidomê, lê belê cîhê ku zilm heye, serhildan meşrû ye.


10-20 Mart 2011