Page 1

018 FASHIONMUSICARTDESIGN

ARALIK 2011 ÜCRETSİZDİR

NICOLA FORMICHETTI (110) CÉSAR BALDACCINI (14) HELNWEIN (22) JANE BIRKIN (44) LISA MARIE FERNANDEZ (48) BIZARRE (104) GIFT (138) MONARCHY (172) FLORENCE + THE MACHINE (178)


E v Ery r ol E x i s m ad E for g r E atnE s s . thE Cosmog r aph day ton a , i n t r o d u C E d i n 19 6 3 , w a s d E s i g n E d t o m E E t t h E d E m a n d s o f pr ofE s s ion a l r aCEC a r d r i v Er s a nd qui Ck ly E a r nEd it s i ConiC status. with its patEntEd Chronograph mEChanism and bEzEl with ta C h o m E t r i C s C a l E , i t a l l o w s d r i v E r s to p E r f EC t ly m E a s u r E E l a p s E d C i r C u i t t i m E a n d C a l C u l at E av E r a g E s p E E d .

t he cosmogr aph day tona


EDITO 006 NEWS 008 best of 080 ALBUMS OF THE YEAR 085 BIZARRE 104 NICOLA FORMICHETTI 110 I LOVE ALL THE GIRLS, I GET ALL THE GIRLS 124 GIFT 138 MUSIC 172 GAMES 192 MÜHİM OLAN İÇ GÜZELLİK 194 forecast 207 parısparıs 214 desıgn 220 agenda 232 party pıcks 237

photographer branislav jankic

İmtiyaz Sahibi CO Prodüksiyon Yayıncılık adına Cihan Şerbetcioğlu cihan@xoxothemag.net Genel Yayın Yönetmeni Olga Toraman olga@xoxothemag.net Yönetici Editör Sarp Dakni sarp@xoxothemag.net Yazı İşleri Müdürü Gözde Eyibilir gozde@xoxothemag.net Sorumlu Müdür Ruşen İnceoğlu Editörler Gazali Görüryılmaz, Sedef Kırdök, Dinçer Şirin, Adnan Yıldız, Samra Zeller İdari İşler Vadi Gengüç Grafik Tasarım Yavuz Aydın, Güneş Engin Fotoğraf Editörü Sezer Arıcı, Emir Sarısaç Katkıda Bulunanlar Erkan Altunay, Aslı Arduman, Mahizer Aytaş, Uğur Babürhan, Belkıs Boyacıgiller, Oben Budak, Onur Büber, Gökhan Çalışkan, Emre Doğan, Emre Doğru, Öykü Doğan, Gizem Dölçel, Can Duna, Murat Ekşi, Başak Dizer Fransez, Gökçe Gökçeer, Gökçe Gökçeer, İris Işık, Ayşecan İpek, Harun İzer, Branislav Jankic, Zülal Kalkandelen, Bahar Kongel, Seden Mestan, Seda Niğbolu, Beren Özel, Arda Savcı, Ziya Şanlı, Tuba Şatana, Yiğit Turhan, Arda Tümer, Erman Ata Uncu, Emre Ünal, Gökhan Ünal, Onur Yazıcı Reklam iris@xoxothemag.net İletişim 123@xoxothemag.net / +90 212 2590669 Baskı ve Renk Ayrımı Mas Matbaacılık San. ve Tic. A.Ş. Hamidiye Mahallesi Soğuksu Caddesi No:3 34408 Kağıthane. İstanbul, Türkiye XOXO The Mag’de yayınlanan yazı ve fotoğraflar kaynak belirtilmeden kullanılamaz.

SÜLEYMAN SEBA CAD. ACISU SK. NO 7/1 MaÇka İstanbul T:+902122590669


3 Kasım 2011 Sevgili günlük Fark ettim ki edito yazılarım tahmin ettiğimin çok daha üzerinde bir okuyucu kitlesine sahip. Şaşkınım; ne tuhaf! 4 Kasım 2011 Sevgili günlük Ofiste anlamlandıramadığım bir kalabalık var. Galiba önümüzdeki günlerde başımıza geleceklerin habercisi. 8 Kasım 2011 Sevgili günlük Seni çok ihmal ediyorum, biliyorum. Ama sana yazmaktan daha önemli işlerle uğraşıyorum. Aralık sayısını 240 sayfa yapmaya karar verdim. 11 Kasım 2011 Sevgili günlük Dün akşam çok güzel bir yemekteydik, sonrasında da fazla partilemeden eve döndüm. Yarın biraz alışveriş yapacağım. Biraz... 12 Kasım 2011 Sevgili günlük Yazılarımız bir bir akıyor. Herkes tatildeymiş duyduğuma göre. 14 Kasım 2011 Sevgili günlük Cidden çok bunaldım. Ofistekilere kılım! 16 Kasım 2011 Sevgili günlük Solo bugün çok huysuzlanıyor. Derginin de baskıya hazır hale gelmesi lazım. Hediye seçtirmek ne kadar zormuş. 17 Kasım 2011 Sevgili günlük Zafer sarhoşuyuz. İşlem tamam. 18 Kasım 2011 Sevgili günlük Edito yazmam lazım. Bir kopyasını üzerinde deneyeceğim izninle. Sevgili okurlar 18. sayımızda, size 2011’e nasıl baktığımızı anlatmakla uğraşmak yerine, klişeler içinde farklı olmaya çalışmakla meşgul oluyoruz. Kasım ayının intergalaktik bereketi, tüm yakın çevremiz üzerinde çok olumlu planlar peşinde. Size şimdi tek tek bunlardan bahsedemeyeceğim ama pozitif enerjinizi eksik etmeyin. Malum sene sonu geldi, ne kadar iyi düşünürseniz, o kadar iyi karşılanırsınız. Neyse, kapak konuğumuz Nicola Formichetti. Nokta. 2012’ye hoşgeldin, 2011’e hoşçakal diyerek, Ocak molamızdan sonra Şubat sayımızda görüşmek üzere. P.S. I LOVE NICOPANDA. OLGA TORAMAN


www.gunsal.com


news THEATRE

WAR HORSE

Kaybetme Korkusundan Görsel Şölen yazı uğur babürhan

En son 2001 yılında ünlü yönetmen Harold Prince’in (Broadway’deki lakabıyla, The God) ancak filmlerde gerçekleşebilecek kadar inanılmaz iş daveti için geldiğim halinden çok farklı değil Times Square. Bizim sektörün fuarı olarak nitelendirdiğim 15 günde 17 oyun izleme olimpiyatının beşinci günündeyim. Sardi’s Restaurant’ta yenilen erken bir akşam yemeğinden hemen sonra göreceğim oyun ise, West End tiyatrolarında uzun yıllar başarıyla sergilendikten sonra, Broadway izleyicisini de halen büyülemeyi sürdüren War Horse. 1982 yılında çocuklar için yazdığı bu romanın, geleceğin başarılı bir tiyatro metni ve usta yönetmen Steven Spielberg’ün yeni filminin senaryosu olması, eminim yazarı Michael Morpugo‘nun zamanında kafasını yastığa koyup, uykuya dalmadan önce kurduğu hayalleri arasındadır. Şimdi hepsi gerçek oldu. Daha önce bir köpekbalığı sayesinde tüm dünyayı uzun yıllar denize girip girmeme konusunda kuşkuya düşürmeyi başaran Spielberg, hiç şüphesiz War Horse’daki oldukça duygusal ‘at ve çocuk’ ilişkisini de akıllarımıza kazıyacak ve filmi izlerken, tıpkı tiyatroda olduğu gibi gözyaşlarımızı tutamadığımız anlar yaşamamıza sebep olacak. Gelelim oyuna; 1.Dünya Savaşı’nda bir milyondan fazla atın Fransa’nın güneyindeki cephelerde savaşta olması ve sadece 65 bin tanesinin evlerine dönebilmesiyle başlıyor öykü. Hatta yaralı olanlar kasaplara satılıyor. Kurulan at pazarında açık artırmada satın alınan yaralı at Joey ve alkolik bir babanın küçük oğlu Albert ana karakterlerimiz. Albert rölünde daha önce Gravity, Private Romeo, How To Kill A Mockinbird ve Blessed Is The Match gibi filmlerde izlediğimiz Seth Numric, sinemanın akustik versiyonu olan tiyatro sahnesinde kalbe

dokunan bir oyunculuk performansı sergiliyor. 16 yaşında The Juiliard School’un Drama Bölümü’ne kabul edilen en genç öğrenci olmasının bu günlerdeki meyvelerini toplamaya başlamış bile. Onu bu oyundan hemen önce, Broadway’de Al Pacino’nun başrolünü oynadığı Venedik Taciri‘nden War Horse’a transfer ettiren başarının sırrı, belki de bir röportajında söylediği gibi iyi bir tecrübe gözlemcisi olmasıdır. “Her gece kulisten yaptığı işi nasıl yapabildiğini anlamak için gözümü kırpmadan Al Pacino’yu izliyorum”. Bu yıl Tony Ödülleri’nde, En İyi Kostüm Tasarımı ödülünü alan Adrian Kohler ve Basil Jones, dev maketleri altı aylık yoğun bir çalışma sürecinde, bir atın tüm hareketlerini inceleyerek tasarlamışlar. Oyun sırasında geçen diyaloglarda, maket bir atın tepkisel olarak cevap verdiği tek bir kulak hareketinden dahi etkilenmemek neredeyse imkansız. Hatta atlarla oyun çıkışı fuayede karşılaşsak, içimizden gelen şeker verme dürtüsünü durdurmak oldukça güç. Lion King müzikalinden beri Broadway sahnelerinde bu kadar iyisine rastlamadığımız ve gerçeğini bize aratmayan hareketli hayvan kuklalarının akıl almazlığı, tasarımındaki büyük dehaya tanık olmak başlı başına bir keyif. Güney Afrika merkezli kukla ve maket tasarım şirketi Handspring Puppet Company, ileride daha birçok oyunda bizleri şaşırtmaya devam edecek gibi görünüyor. Hatta içimden kendilerine çok yetenekli, çok güzel, aynı zamanda çok zeki ve dakik bir star oyuncu maketi siparişi vermek geçmedi desem yalan olur. Müzikallerin büyüleyici dünyasından bir akşamlık vakit ayırıp Marianne Elliott and Tom Morris’in yönettiği bu önemli oyunu Lincoln Center‘da izlemek ve sevgiyi besleyen en önemli duygu olan kaybetme korkusunun nasıl bir görsel şölene dönüştürüldüğünü görmek isteyenlere keyifli seyirler.

XOXO The Mag


news TECHNOLOGY

iPHONE 4S SIRI

Bundan Sonra Adın Serena yazı yiğit turhan illüstrasyon güneş engin

Annem iki çocuğu olduğundan öyle emindi ki ben üç kardeş olduğumuzu her iddia ettiğimde bana bilgisayarı bir hafta boyunca yasaklardı. Çocuk aklımla uzun süre anlayamadım annemin Mario’yu neden bu kadar dışladığını. Üveydi hani belki ama sonuçta yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmez, sabah gözlerimi onla açar, akşam yine onunla kapatırdım. Az mı mantarlarla besledim Mario’yu da boyu uzadı keratanın, az mı kaplumbağa öldürdük beraber? Prensese ulaşacaktı da, günlerce gücü yetmedi ejderhayı öldürmeye. Kim koştu yardımına? Kim kırpmadı gözünü? Yine ben. Mario Kardeşler diye anılmıyorduk boşuna. Sonra aramız açıldı biraz, değişti Mario. Ben büyüdüm o çocuk mu kaldı nedir bilmiyorum. Ben hayal dünyamı Amiga’ya taşıdım, o Nintendo’da kalmayı tercih etti. Amiga bambaşkaydı. Yarış arabalarının vızır vızır etrafımdan geçtiği, süper kurbağanın dünyayı kurtarmaya çabaladığı, duvar ustalarının bombalarla duvar parçaladığı, askerlerin UFO peşinde koşuşturduğu ve gürültülü tilt makinelerinin gözümü kamaştırdığı bir dünyaydı. Küçükken sürekli anjin olan ben, annem ateşimi düşürene kadar dur durak bilmeden bu oyunlarda kaybederdim kendimi.

dilinden konuşmam lazım yani, hani İtalya’dayız, bir ‘ciao bella’ diye selamlayamayacağım ben Siri’yi. ‘‘İsmini beğenmedim, kaçak göçmen gibisin Siri; bundan sonra adın Serena olacak’’ diyemiyorum yani. ‘‘Siri Siri, söyle bana, en yakışıklı kim?’’ diyorum; o kadar para baydık, yağ çeksin istiyorum ama yok ‘‘Google’da bakmamı ister misin?’’ diye karşılık veriyor. ‘‘Ne oldu, beğenemedin mi?’’ diyeceğim, susuyorum. Tüm ajandam belleğinde, hayatımı bundan sonra o düzenleyecek, kavga etmeye gelmez, çirkefleşir diye korkuyorum. İkinci gece tersledim. Yolumu şaşırmışım, kaybolmuşum, soğuktan mı öleceğim bilmiyorum, ‘‘Nasıl eve giderim?’’ diye seslendim ‘‘İtalya’daki haritalara bakamıyorum’’ demez mi? O zaman Amerika’da kalsaydın be canım. Küfürü bastım basmasına ama kulağı bende ‘‘Lütfen diline dikkat et, hemen şu an!’’ diye çıkışmaz mı? Ah be George, 1984’de yazdıklarının önce Biri Bizi Gözetliyor’larla, şimdi de bu telefonlarla birer birer gerçekleştiğini görsen ne şaşırırdın… Kitabını okuduğumuz vakit lisede, sınıf arkadaşlarımızdan biri el kaldırmış, Orwell’in hangi uyuşturucuya bağımlı olduğunu sormuştu da gülmüştük. Meğer hakkı varmış rahmetlinin.

Sonrasında Commodore 64 geldi. 64 KB RAM belleği vardı, hatırlıyorum. En son aldığım iPhone’un belleği 64 GB. Yani yeni asistanım Siri, Commodore’la konuşmaya çalışsa kesin ‘Gerizekalı, sus da dinle’ diye çıkışacak. Babası Steve Jobs, malum. Araları da hızlı sardım hani; Alcatel’e geçiş, Nokia’ları elbise değiştirir gibi değiştirdiğimiz dönemleri es geçtim. Ellerimiz boş, özgürce büyümedik biz. Benim yaşıtlarımın elleri genelde ya telefonla ya kumandayla dolu, dikkatleriyse herhangi bir ekrana bağlıydı. Sessiz sakin bir ilişki içindeydik etrafımızdaki teknolojiyle. Ta ki Steve giderayak bize bu sekreter Siri’yi bırakana kadar. Kendisiyle geçen akşam tanıştım. Kibar gibi göründü önce, fakat baktım hava atıyor; sadece İngilizce, Almanca, Fransızca dinliyor beni. Onun

Öyle bir nesil olarak büyüdük ki, artık birbirimizle görüşmek yerine elektronik cihazlarla konuşmayı adet ediniyoruz. Zamanında kağıdı kalemi seçip, mektuplar yazıp yollayan biz artık Siri ve benzerlerine ‘‘Anneme de ki…’’ diye emirler yağdırıyoruz. Zamanımız daralıyor, işlerimiz çoğalıyor. Hükmetmek lüks olmaktan çıkıp ihtiyaca dönüyor. Ben düşünüyorum, Siri yapıyor ve böylece düzenli ve pratik fakat bir o kadar da hüzünlü bir ilişki içinde yaşlanıyoruz. “Merhaba” demek için sesimizi değil, harfleri hatta kendi yazdıklarımızı bile değil, dikte ettirdiğimiz harfleri kullanıyoruz. Yani böyle devam ededuralım, bir gün aynadaki aksimiz bile bize yabancı gelmeye başlayacak. Yazım bitti. Siri’ye rica etsem, Jobs’un mezarına bir çelenk yollayıp, ucuna da bu yazının İngilizcesini iliştirir mi ki?

XOXO The Mag


news BRAND

SHAVE YOUR STYLE

Stil Olmayınca Ne Yapsın Sakal

caption for pictures by ulrich grill

Uzun, çok uzun zaman önce Dünya adlı bu gezegende bir gün metroseksüel tabir edilen erkekler sakallarını stillerinin bir parçası haline getirdiler. Peki, sakalın ilginç hikayesi nasıldı? Binlerce yıldır Antik Yunan’dan Roma’ya, Hinduizm’den İslam’a, Yahudilik’ten Rasta felsefesine kadar sayısız din ve kültürün simgesi haline gelmiş olan sakal, Avrupa’da 18. yüzyıla kadar değişen politik rejimler ve onların bağlı bulundukları kiliselerin etkisiyle inişli çıkışlı bir periyod geçirdi. 18. yüzyılda erkekler onu yeniden keşfettiler ve yavaş yavaş bir stil tamamlayıcısı haline geldi. Derken 21. yüzyılda boyut değiştirdi ve erkeğin gündelik hayatının ayrılmaz bir parçası oldu. Unutmadan eklemeli, Greko-Roman kültüründe bir filozofun karakteristik özelliği sakaldı. Dolayısıyla sakal bırakan herkes filozof sanılırdı. Zaman içinde bu trajikomik durum kendi içinde metamorfoza uğrayarak ‘her sakallıyı dede sanma hali’ne dönüşmüş olmalı. Bugün yüzlerce farklı şekliyle sakal, artık dinsel ya da tarihsel bir motif olarak anılmaktan çok modern erkeğin ayrılmaz bir parçası oldu. Yani artık her sakallıya ‘dedeciğim!’ diye seslenmediğimiz gibi, stili olmayan bir sakalı da diğerinden rahatlıkla ayırabiliyoruz. Günümüzde sakalınızı basit birkaç hamle ile tarzınızın gerçek bir bütünleyicisi haline getirebilirsiniz. Mesela, Nick Burns ve Allan Peterkin’in imzasını taşıyan ‘The Style Guide to Shaving Face’ adlı minicik rehber kitapta işin sırları tüm basitliği ile anlatılıyor. Çoğu genç erkeğin okul ve askerlik gibi dış etkenler yüzünden ortalama 25/26 yaşına kadar sakal bırakamadığını söyleyen ikili, genç erkeklerin sakal bırakma deneyiminden mahrum

kalmaması adına kolları sıvayarak ellinin üzerinde sakal stilini bu cep kitabında detaylarıyla açıklıyor. Dahası Keanu Reeves, Jim Carrey, Brad Pitt, George Clooney ve Justin Timberlake gibi ünlüler dünyasının en güçlü yıldızları, film çekmekten fırsat buldukları anda sakal bırakıyor; ödül törenlerine çekinmeden sakallarıyla katılıyor ve belki de sinekkaydı imparatorluğuna bir son vermeyi amaçlıyorlar. Eğer sakal bırakmaya karar verdiyseniz yüzünüzün şekline, sakalınızın yoğunluğuna, cildinizin tonuna göre bir sürü farklı modeli uygulamanız ve bundan nefis sonuçlar almanız mümkün. Fu Manchu’dan The Horsehoe’ya, The Lampshade’den Soul Patch’e kadar tüm modellerin birbirinden cazip isimleri de var. Dolayısıyla dilediğiniz güzel ve genç hanımefendiye sakalınızın adıyla caka satabilirsiniz, ama bunu onların da artık bu modelleri yakından takip ettiğini unutmadan yapın. Bugün yüzlerce farklı tıraş makinesi, yüzlerce farklı tıraş stilini evde rahat rahat uygulayabilmenizi sağlıyor. Kitaplar, dergiler ve web siteleri sizi dünya erkeklerinin takip ettiği son trendlerden haberdar ediyor. Braun’un shaveyourstyle.com adlı bir web sitesi bile var. Günlük takip edebileceğiniz, hareketli bir blog mantığında işletilen bu sitede, sakal dünyasından son haberleri anında takip edebiliyor ve sakallı ünlülerle yapılan röportajları okuyabiliyorsunuz. Yani bir dijital sakal gazetemiz bile var, daha ne isteriz? Atalarımızdan kalan meşhur bir başka cümle daha vardır: Akıl olmayınca ne yapsın sakal? Torunlarımız onu, bundan sonra bambaşka bir şekilde söyleyecekler muhtemelen: Stil olmayınca ne yapsın sakal!?

XOXO The Mag


news ART

César Baldaccini

Modern Yağmacı yazı seda niğbolu

Yaşamı boyunca hakettiği saygınlığı kazanamadığından şikayet etse de bugün Fransa’dan çıkmış en büyük heykeltıraşlardan biri olan César’ın bu ay 13. ölüm yıldönümü. İşlerini bilmeyenler bile, Fransa’nın en mühim sinema ödülüne verilen ismini duymuştur. 1976 yılında bu ödülü tasarlaması istendiğinde, ülkesinde çoktandır kabul görmüş bir heykeltıraştı César. İki yıl sonra da şövalye olarak onurlandırıldı. Ezilmiş arabalarıyla, hurdadan yaptığı heykellerle, fantastik yaratıklarıyla herkesin görsel hafızasının bir köşesinde yer etmişti. Bugün Paris sokaklarında gezerken karşınıza çıkabilecek belki de en ünlü heykeli ‘Le Pouce’ ile devasa bir başparmak yaratacak kadar esprili ve iddialı; hurdaları her yerde bedava olarak bulunduğundan dolayı kullandığını söyleyecek kadar mütevazi ve tasasızdı. Provokatif işleri ve iddiası kimi sanat eleştirmenlerince yanlış anlaşıldı; ilgi meraklısı olarak topa tutuldu ama tüm bunlar sanat tarihinde kendine edindiği yerin önüne geçemedi. 1921 yılında Marsilya’nın fakir bir işçi mahallesinde doğan César’ın şarap fıçıcısı babasına yardım etmek için sonlandırdığı okul hayatı, annesinin teşvikiyle bir sanat kursunun gece derslerine katılmasıyla sürmüş. Önce çizim, sonra heykelle ilgilenmeye başlayan César’ın hayatındaki esas dönüm noktasıysa ‘40’ların başında Paris’e yerleşmesi olmuş. Orada Pablo Picasso ve Germaine Richier ile kurduğu dostlukların ve hatta bir dönem stüdyosunda yaşayıp hayatına dahil olduğu Alberto Giacometti’nin etkisini; Pablo Gargallo ve Julio González’in hayalgücünü, tuhaf hayvan, insan ve yaratık figürlerinde görmemek mümkün değil. İlk dönemlerinde alçı, kurşun, demir, seramik gibi alışılagelmiş malzemeler kullanan ve ‘50’li yıllarda artık yavaştan yerini sağlamlaştıran César’ın, sesini asıl duyurmasını sağlayan, hatta daha ileri gidersek heykele bakışını da değiştiren, sıkıştırmalar olarak adlandırdığı metal heykelleri

oldu. Parasızlıktan hurda toplayarak ve hatta çöpleri kaynatarak ortaya çıkardığı eserlerdi bunlar. 1960 senesinde Paris’te sergilediği ezilmiş arabaların ardından artık herkesin tanıdığı César’ı, modern yaşamın fenomenlerini düşlerine katan Yeni Gerçekçiler’in, Arman, Klein, Restany ve Tinguely’nin arasına sokan da bu heykellerdi. Aynı dönemde bir sanat eleştirmeni tarafından ‘modern folklorun yağmacısı’ olarak tanımlanmasına neden olan da… Klasik eğitimini bir yana bırakıp kendi deyişiyle malzemenin diline bıraktı kendini César. Metal heykellerinin ardından hayalgücü de mizahı da iyice genişledi. ‘Genişletme’ dediği teknikle yaptığı, poliüretandan renkli heykellere akışkan formlar denedi. Ve ‘çoğaltma’ tekniğiyle insan uzuvlarının devasa kopyalarını yaptı. Kocaman bir göğsün erotizmi de; paten kayan bir tavuğun absürdlüğü de aynı zihnin eseriydi. Her ne kadar kendi düşleri dadaizme yakın bir yerden kaynaklansa da dönemin Amerika’dan akın akın gelen dalgası pop-art’ın renkli ve fetiş objelerine de kayıtsız kalmadı César. Klein ve Tinguely ile sergiler verdi, pop-art’çıların, Yeni Gerçekçiler’i kendilerine yakın bulmasından yararlandı. Yaşamının son demlerinde kimi sanat eleştirmenlerince hiçbir zaman kabul görmediği Fransa’yı, Venedik Bienali’nde hurda arabalarıyla temsil etti. Ölümünün hemen öncesinde Fransa’da ilk retrospektifi sergilendi. Restany, yeni gerçekçiliğin sosyolojik gerçekle ilişkisinin herhangi bir tartışma yaratma içgüdüsünden uzak olduğunu söylese de César için geçerli olmadı bu. Kanserden öldüğünde Le Monde’da, hem sevildi hem tiksinildi yazıyordu hakkında. Pek az kişiye nasip olan bir ikilikle uğurlandı ve bugün pek az kişiye nasip olan bir mezarda yatıyor; Montparnasse’da. Üzerinde Picasso’ya adadığı yarı insan, yarı at figürü La Centaure var. Agresifliği ve kabalıklarıyla ürküten, düşselliğiyle büyüleyen yaratıklar, Picasso kadar César’ı da andırıyor.

XOXO The Mag


news SERIES

PAN AM

Retro Hoşluklar Muamelesi yazı erman ata uncu

İkonik bir kuruluşa odaklanmak, o ikonun ortaya çıktığı dönemin hikayesini anlatmaya yeter mi? ABD’li televizyon kanalı ABC’nin dizisi Pan Am, sadece ülkenin değil dünyanın geri kalanının da kafasına havaalanı ve havayolu imgelerini nakşetmiş, ‘Pan Am’ üzerinden erken 1960’lar ABD’sini perdeye taşıyor. Dönemin dergilerinde ve kartpostallarında 32 dişini birden göstererek sırıtmasına alışkın olduğumuz, çizilmiş gibi duran hostesler, köşeli suratlı ‘her şeyiyle Amerikan’ yakışıklı pilotlar, dönemin yumuşak hatlı uçakları, hepsi Pan Am dizisinin köşe taşı. Tabii hosteslerden birinin gizlice CIA için çalışmasından kaynaklı bir heyecan unsuru da var ama Pan Am’ın iddialı olduğu yer, hikayesiyle yarattığı heyecan değil; izleyicisine erken 1960’lar atmosferini layığıyla, bir paket halinde sunabilmek. Karakterlerin ve aralarındaki ilişkilerin dinamiklerinin keskin hatlarla çizilmesinden de belli bu. Christina Ricci’nin canlandırdığı ve Beatnik’lerle ‘takılmasından’, kurallarla arasının hiç de iyi olmadığı anlaşılan hostes Maggie, birisi maceraperest, diğeri daha çekingen ama cesarete hevesli kardeş hostesler Kate ve Laura, iflah olmaz romantik pilot Mike Vogel... Tüm bu karakterlerin derinliği birkaç kelimeyle çizilebilecek seviyede. Bu yönüyle de Pan Am, örneğin 1950’ler ABD’sinden kara mizahı ve sinik tavrı çok daha yoğun bir resim çıkartan ‘Mad Men’ yanında daha şekerli şurup kıvamında bir dönem anlatısıyla karşımıza geliyor. Ama zaten dizinin yaratıcılarının, ‘Pan Am’ gibi bir ikona odaklanması nasıl bir dönem hikayesi anlatmak istediklerini de az çok belli ediyor. Pan Am, bir dönemin hikayesini anlatmayı değil, bugünden o döneme bakınca görmek istediğimiz resimlerle, başka bir deyişle ‘retro’ hassasiyetlerimizle şekillenmiş bir atmosfer sunmayı amaçlıyor. Hosteslerin ve pilotların hikayesine Küba Krizi, Vespa’ların cirit attığı, dönemin İtalya manzaraları, hatta eşantiyon babında bir tutam Beatnik karakter gibi fark edilir edilmez 1960’ları akla getiren unsurların katılması da bundan sebep. Pan Am, şu aralar ‘retro’ hoşluklar muamelesi gören 1960’lar kartpostallarının hikayeyle desteklenmiş hali gibi. Ve en önemlisi de dizinin yaratıcılarının bunun farkında olması.

‘Gerçekçi bir dönem hikayesi’ anlatmak iddiasıyla ortaya çıkıp o döneme dair klişelere bel bağlayan yapımların düştüğü tuzaklardan da böylece kaçınabiliyor Pan Am. Diziyi seyrederken gerçekçi bir dönem hikayesi anlatılmaya çalışılmadığının bilincine varmamak imkansız. Sadece karakterlerin bilinçli bir şekilde belli şablonlar üzerinden kurulması ya da o döneme dair ne kadar tarihi referans varsa hikayeye doldurma refleksi de değil bu bilincin sebebi. Pan Am, bir kostüm dükkanından fırlamış gibi duran şirinlikteki kostümleri, karakterlerin kişiliklerine göre belirlendiği bariz fiziksel özellikleri (hınzır bakışları, ‘bilmiş’ edasıyla Christina Ricci’nin tabii ki dizinin asi hostesini canlandırmasından da anlaşılacağı üzere), müzik seçimleriyle de 1960’lardan bir hikaye yerine 1960’ları konu alan bir ‘tema parkı’ sunduğunu belli ediyor. Tıpkı yine bir başka ABC dizisi olan Desperate Housewives’ın, artık bir şaka olarak kabul edilebilecek denli klişeleşmiş ‘banliyölü ev kadını’ karakterlerden uzun süreli bir dizi çıkarması gibi, Pan Am de 1960’lara dair bildiğimiz ne kadar klişe varsa onları hiç utanıp sakınmadan seyircisinin üzerine boca ediyor. Pan Am’in de kendi kurduğu dünyayı ele alışında Desperate Housewives’ı anımsatan bir şeyler var. Nasıl ki Desperate Housewives’taki ‘katil kim’ anlatıları sadece olay örgüsünün devamı için gerekli boş ama eğlenceli unsurlarsa Pan Am’deki casusluk hikayesi de bu retro atmosferin tetikleyicisinden başka bir şey değil. Eğer arzu nesnesi olarak kodlanan hostesler, özgürlüklerini kısıtlamaya and içmiş erkek dünyasından intikamlarını böyle alacak, arada da hınzır laflarla karşıdakileri böylece ters köşeye yatıracaklarsa ne ala! Sigara tüketiminin en yoğun olduğu, herkesin elinden düşürmediği ve hatta uçaklarda bile içildiği bir dönem olan 1960’ları anlatırken sigara içilen tek bir sahnenin olmamasını ise bu ‘tema parkı’nın 2010’larda çatılmasına bağlayalım. Yeter ki sadece öyle olduğunun bilincini kaybetmesin. Biz her şeye rağmen bu ‘eksiklikleri’ de görmezden gelip olduğu gibi kabul ederek, Pan Am’in eğlencesine varabiliriz.

XOXO The Mag


news GUIDE

BİT PAZARI DEĞİL FLEA MARKET

Bit Sensin O Pazar da Seni Yesin

Bir kentleşme problemi olarak yer değiştirmeler, sürülmeler, renovasyon adı altında şehirden kültürel izleri silmeler, muhit temizlemeler gibi birçok manevraya alışığız. Bunların arasından beliren ve kimi zaman sorumlu tuttuğumuz komünler, örneğin Bobolar, bugünün hipster’ları ile yarışacak duruma geldi. Dünya ölçeğinde birçok büyük şehirde insanların nefret ettiği bu genç insanlar, bir şeylere kızgın değiller; farklı olmak derdinde hiç değiller, sadece bir kent dokusuna uyum sağlamak adına çokça keyif peşindeler. Parayı büyütüp hayatı genişletmek yerine ‘vintage store’da gördüğü o ayakkabının parasını haftasonu bir barın vestiyerinde çalışarak toplamak, küçük işlere kanaat eden hipster’ların hayatlarının yarısı anlamına geliyor. Kulüplere turistlerin olduğu günlerde gitmeyecek kadar keyifleri olması konusunda da bohemler... İstanbul’da hipster’ların karşılığını elbette mutenalaşan muhitlerin köşe başlarını tutan insan topluluklarından bileceksiniz. Ama onlar işin sadece başlangıcıydı ve hiçbir zaman bir ‘American Apparel Kuşağı’ olamadılar. Bu ay size kaynaklarda tam tanımına karar verilememiş, genç, girişimci, keyif insanı, Topshop gülü, kesinlikle kentli-bohem hipster olmanın temel kurallarından biri ‘bit pazarları’nda çok işinize yarayacak bir rehber sunuyoruz. Dress Code Daha önce hiç gitmediğiniz bir bit pazarı ise gidip önceden yeri kontrol edin. Giriş ve çıkışların neresi olduğunu iyice kavradıktan sonra oraya gideceğiniz zaman üzerine biraz düşünün. Sabah giderseniz sizin gibi birçok akıllının orada olduğunu göreceksiniz. Daha geç giderseniz bu sefer de iyi bir şey bulamayabilirsiniz. O yüzden ön hazırlık olur mu, demeyin,

hazırlanın. Saha araştırmasını bitirdikten sonra hava durumunu kontrol edin. Havanın iyi olduğu bir gün gidilecek bit pazarından kimseye hayır gelmez. Havanın kapalı olduğu, hatta etinizin morardığı soğuk havaları tercih edin. Böylece gerçek rakiplerinizle de tanışmış olursunuz. Oraya giderken tüm hipster kanıtlarını üzerinizden kaldırın. O yaz sıcağında bile pişik olmaktan çekinmeden taktığınız berenizi çıkarın. V yaka American Apparel’iniz yerine bohemlikte altın madalyaya erişeceğiniz eskilikte bir tişörtü gardırobun derinliklerinden kurtarın. Pantolonunuz ise grunge günlerine geri dönecek kadar eski olmalı ama oduncu gömleği niyetinizden derhal vazgeçin. No Price No Cry Olay yerine vardığınızda ilk olarak tüm alanı dolaşın ve hiçbir şey için çığlık atıp parayı ilk gördüğünüz şey için ezmeyin. İlk turun ardından başa dönüp tüm tezgahları tek tek dolaşın. Alma kararına erdiğiniz yüce mertebede derin bir nefes alın, ama asla fiyat sormayın. Zira fiyatı sorduğunuz an satıcı ile aranızdaki iktidar ilişkisinde siz ne olsa verecek bir pozisyon kazanmış oluyorsunuz. Sadece elinizle gösterin, o size meseleyi bir fiyattan açacaktır. Çok ucuz bulduğunuz bir şey karşısında şaşkınlığa düşmeyin, zira fiyatın bir ikinci emirde fahişlerde sekebileceğine şahit olabilirsiniz. İkincİ El Değİl, Vintage Konuşmanıza dikkat edin. Bir satıcının önünde asla ikinci el demeyin, alınıyorlar. Zaten gittiğiniz yer de ‘bit pazarı’ değil, ‘flea market’.

XOXO The Mag


tehlikesi. Erken terk etmeniz ayrıca sonradan gelecek olan arkadaşların sizi görmemesi anlamına da geliyor. Seçtiğiniz şeylerin kuru temizlemesi aldığınızdan pahalıysa iyi bir iş çıkarmışsınız demektir. Aldığınız şeylerin pahasını ölçmeye yarayan bu vintage kur hesabı alışveriş sırasında aklınızda olsun. Aldıklarınızı gençlik heyecanıyla herhangi bir sosyal medya kanalında paylaşmayın. Yoksa kaybettiğiniz arkadaşlıklar size çağrılmayacağınız partiler, açılışlar, gizli indirim günleri ve kutlamalar olarak geri dönecektir. Biz davet kaybetme korkusu taşımayan bir hipster ile daha önce karşılaşmadık. Varsa böyle bir yiğido ya da yiğida (İtalyan glamour’undan taviz vermeden) çıksın meydana.

Lütfen meseleleri bulandırıp kafaları karıştırmayın. Vintaj bir günde retro tatlara susamış bir kentli birey olarak satıcıya bayramlık ağzını açtırmadan, konuşmanın içine bolca ‘vintage’ ekleyin. Böylece satıcı kendini elinde mühim parçalar olan bir koleksiyoner sanacak ve gönlü indirdikçe indirecek. O indirirken siz de fiyatı indirip istediğiniz şeye sahip olabileceksiniz. Satış süresince arada geçen konuşmanın bu kadar iktidar öğeleriyle bezeli olduğunu hiç düşünmemiştiniz, değil mi? Siyaset giydiğimiz şeye kadar sızmış haberimiz yok. 
 Yalnız Kurt Size karından bağlı olan arkadaşlarınıza gideceğinizi önceden haber vermeyin. Bir gece önce çağrıldığınız her yere ertesi gün erkenden bir devlet dairesi işinizin olduğunu veya ailenizi ziyarete gideceğinizi söyleyerek onları atlatın. Nasılsa eve geç dönen bünyeler erken kalkmayı başaramayacaktır. Bunu başaran hırs dolması arkadaşlarınıza ise işinizi erken bitirdiğinizi belirtip aceleyle bir yere yetişmeniz gerektiği bahanesi ile tereyağda kalitenin altını çizebilirsiniz. Özetle, yalnız hareket edin. Buraya yalnız gitmeniz beğendiğiniz şeylerin üzerinize olmaması ihtimalini değerlendirecek arkadaşlardan kurtulmanızı sağlayacaktır. Bir hipster kuralı: Mazi kalbimde bir yaradır, deyip tüm ayarları ‘modernite acımaz’ konumuna getirip arkadaşlık kavramını bir daha düşününüz.

Aslında Ben Ben Değİlİm Ürünleri seçerken dikkat edeceğiniz bir diğer husus elbette yine kimseyle paylaşmayacağınız gizli işiniz… Asla giyemeyeceğiniz hasarlı bir Yves Saint Laurent elbiseyi nasılsa hasarlı ve bunu giyemem diyerek elinizden bırakmayacaksınız. Çünkü siz bırakırsanız birbirinizi gözlerinizden tanıdığınız diğer vampir ile o an karşılaşmanız olası ve siz karşılaşmalardan pek hoşlanmıyorsunuz. Hasarlı parçayı yapabiliyorsanız, varsa öyle yüksek dikiş maharetleriniz, kendiniz, yapamıyorsanız bir terzi yardımıyla tamir ediniz. Kuru temizleme ünitesinden çıkmış bu elbiseyi gidip asla ve kata ikinci el dükkanı olmayan ama vintaj rüzgarların estiği o kızgın kumlardan serin sulara kavuştuğunuz dükkana gösteriniz. Bir ‘anneannemin elbisesiydi’ hikayesiyle bu dükkana, orası vintage olduğu için, çok vintaj ve fahiş fiyata satınız. Kazandığınız parayı şimdi sizi daha çok hipster yapacak olan yeni bir dövmeye harcayabilirsiniz.

Bİt Pazarı Pİyasaları Kur Hesabı Beğendiğiniz parçaları aldıktan sonra olay mahalini erkenden terk edin. Görüp göreceğiniz bu zaten. Gerisi aslında kullanmayacağınız şeyleri alma 21


news ART

HELNWEIN

Kol Yoksa Donald Duck da Yok! yaz覺 sarp dakni

American Prayer, 2000, 213 cm x 187 cm, mixed media (oil and acrylic on canvas) XOXO The Mag


Mouse VI , 2006, 200 cm x 265 cm

ve kendisi gibi Viyanalı olan dört sanatçıdan derinlemesine etkilendiği bir gerçek. Bunlardan ilki performans sanatçısı Hermann Nitsch. Paramparça edilmiş hayvanlarla insanları tek bedene çeviren hatta onları bir de çarmıha geren Nitsch’in işleri kesinlikle her mideye göre değil. İkincisi ise Helnwein’e doğrudan ilham kaynağı olan hatta bazı işlerini neredeyse birebir kopyalamaktan çekinmediği Rudolf Schwarzkogler. Sadece 29 yaşında gizemli bir şekilde pencereden düşerek ölen Rudolf da tıpkı bir performansında Avusturya Milli Marşı’nı okurken masturbasyon yapan Günter Brus ve Otto Muehl gibi Viennese Actionism’in kurucuları arasındaydı. Bu dört isim ayrı ayrı Helnwein’in sanatının gelişmesinde büyük rol oynadılar. Yani Gottfried için bir çeşit sanatsal mirasyedi de diyebiliriz.

‘Sevgili Tanrım, sana bir kez daha yalvarıyorum. Tek istediğim Donald Duck ile buluşmak. Lütfen ama lütfen onu bana bağışla. Amin…’ Gerçek kolları olmadığı için tahta protezlerini yatağının üzerine dayayarak umutsuzca dua eden bu üzgün çocuk, Helnwein’in 2000 tarihli American Prayer adlı çalışmasında sanki kelimesi kelimesine bu duayı ediyor gibi görünüyor. Ona tanrının vereceği cevabın ‘Kol yoksa Donald Duck da yok!’ olmasını beklemek bu karamsar tabloya çok yakışabilir. Çocukluğumuza ters kroşe damgasını vurmuş o pek sevimsiz kurabiye paradoksu, kendi yerini semiyotik bir düzlemde Disney’in en sevimli kahramanlarından birine bırakıyor. Yarı Pinokyomsu bu duacının yüz ifadesindeki kusursuz mutsuzluk ise Helnwein’in tuhaf dehasını bizlere anlatmak için yetiyor hatta artıyor bile.

Elini attığı tüm disiplinlerde aynı başarıyı gösteren, hatta ‘gerçekten daha gerçek’ işler ortaya koyan sanatçının esas malzemesi çocuklar. Ve biraz da kendisi. Bunun üzerinden ortaya koyduğu şey ise acı, karanlık, sonsuz mutsuzluk, ölüm ve kaybolmuş masumiyet. Dünyanın en saf ve iyi yürekli çizgi karakteri Mickey Mouse’un içinde gizlenmiş korkunç canavarı tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktan çekinmeyen Helnwein’in önünde ‘Benim de portremi çek!’ diye sıraya giren Marilyn Manson gibi ünlüler de var. Gerçi Manson, Bukowski ve Burroughs gibi ‘tuhaf’lık kavramını varlıklarıyla yeniden tanımlayan

Dünya çapındaki büyük şöhretini kendisine duyulan tiksinti ve nefretin dışavurumuna borçlu olan, Carl Barks, Edgar Allen Poe ve Richard Wagner tutkunu, süper-gizemli/hiper-gerçekçi bir cesur Avusturyalı adam. Doğduğu günü Varyemez Amca’yla bir para yığınına daldığı ilk an olarak tanımlayan Gottfried’in nasıl bir çocukluk geçirdiği hakkında elde kesin veriler yok. Ama kendisinden sadece bir kuşak önce gelen 23


The Disasters of War 7 2007, 199 cm x 281 cm. mixed media (oil and acrylic on canvas), In Memory of Francisco de Goya

isimlerle olan dostluğu kimseyi şaşırtmamalı. Onu efsaneleştiren ve seriye dönüştürdüğü birçok çalışmasında model olarak kendi çocuklarını kullanması da sanatçının dışarıya oldukça kapalı olan dünyasından çıkmadan kendini korumak istediğini düşündürüyor. Model olarak başka çocukları kullandığında başına neler gelebileceğini önceden düşünüp tartacak kadar da akıllı bir adam. Çoğu sansürlenen, yasaklanan çalışmalarında dünyanın masumiyetinin kayboluşuna dikkat çekmeye çalışan Helnwein’in imzasını taşıyan albüm kapakları hatta tiyatro dekorları da var. Carl Orff’un Carmina Burana’sının bir uyarlaması için kostüm bile tasarladı. Dahası kendiyle özdeşleşen bandajlı otoportresiyle Time Dergisi’ne kapak oldu. ‘70’lerin başlarında Profil adında bir dergiye kapak olduğunda çoğunlukla abonelik sistemiyle yürüyen bu dergi üyelerinin büyük bölümünü kaybetti. Çoğu kişiye göre hastalıklı olan bu çalışmalar, zaman zaman halka açık galerilerde sergilendiğinde saldırıya uğradı ya da polis tarafından ortadan kaldırıldı. Ancak, arada güzel şeyler de oldu. Şair Wolfgang Bauer onun için ‘Song for Helnwein-Boulevard of Broken Dreams’ adlı bir şiir yazdı. Münih’te gerçekleştirdiği halka açık One Man Show performansını bir stadyumda aynı anda on binlerce kişi birlikte izledi. Eserleri en güçlü sanat koleksiyoncuları tarafından kapışıldı. En büyük galeriler onun çalışmalarını sergilemek için yarıştı. Sanatçı aynı hızla üretmeye devam ettiği için bu durum hala değişmiş değil.

Coca-Cola, ordu, gizli servis, nükleer santraller ve McDonalds gibi kendi deyimiyle kirli ve hastalıklı (ilginçtir hepsi Amerikan) olan her şeyi yasaklamak istediğini söyleyen sanatçının, Billy Wilder filmlerinin ve Walt Disney prodüksiyonlarının hastası olması da insanı adeta dehşete düşürüyor. Seneler önce yayınlanan bir röportajında ‘Dünya perilerden, cadılardan, elflerden, meleklerden, büyülü kalelerden ve saklı hazinelerden arındı. Hayal kurmak, bugünlerde çocukların beyni için kimyasal bir dengesizlik olarak görülüyor.’ diyen Helnwein’in evinde çocuklarıyla oynayan, arkadaşlarıyla içip sohbet eden son derece normal biri olduğunu, diğer yandan Nazi Almanya’sında çocukları acı çekmesinler diye yemeklerine zehir koyarak öldüren Dr Heinrich Gross’a adadığı resimleri bulunduğunu bilmek de öyle. Sanatçının belki de istemeden başına gelen en ironik şeyse Michael Jackson’ın ünlü çocuk tacizi davasından seneler önce, Helnwein’in çalışmalarını takıntı haline getirip hatta “HIStory: Past, Present And Future’’ adlı toplama albümünün kitapçığına ve Little Susie single kapağına kadar taşıması oldu. Sean Penn’in ‘Yaşayan en büyük sanatçı’ olarak tanımladığı Helnwein, bildiği yoldan şaşmadan gözlerine batırdığı çatallar ve kafasına doladığı kanlı bez parçaları ile gerçekliğe bir kör gibi yaklaşıp canının istediği tüm imgeleri hiper-gerçekliğe taşımaya devam edecek. Bizlerse geceleri Donald Duck için tanrıya yalvarmaya…

XOXO The Mag


Tarzını yarat. “Hayatı tuvaliniz haline getirin.”

Yeni

Emil Kozak, 29, Sanatçı

Emil‘ın kendini ifade biçimi için tıraş oluşunun, biçimlendirmesinin ve düzeltmesinin ayrıcalıklı görüntülerini seyretmek için tarayın. www.braun.com/cruZer Bu barkodu taradığınızda seçmiş olduğunuz barkod okuyucunun koşulları ve gizlilik politikası geçerli olacaktır.

cruZer

cruZer


news BRAND

BURT’S BEES

Crèmes d’Amouse Bouche yazı oben budak

Hayatım boyunca en çok kıskandığım hikayelerden biridir. İşte efendim, New York’a gidilir, indirim zamanı yakalanır ve hepsi önemli markalardan olmak üzere tanesi 10 Dolar’dan bir sürü tişört, 30’a ceket, 40’a da ayakkabı alınır; bavul doldurulur. Yani evet, Brooklyn’deki ikinci el cennetinden bu dediklerimi çok daha ucuz fiyata almayı ben de başardım ama yağız Amerikalıları aşıp, indirim zamanı 30 Dolar’a önemli bir koleksiyon parçası almayı başaramadım. Nasıl alacaksınız ki zaten; adamlar geceden dükkanların önünde yatıyor. İndirim olması beklenen sabahın önceki gecesinde 5. Cadde’de uyku tulumlarıyla yatanlar bile oluyor. Bu yüzden, ben indirimin ileriki günlerinde mağazalara gidip, yağmadan arta kalanlar arasında değerlendirmemi yaparım; çoğu zaman da başarılı olamayıp bir şey alamam zaten. İndirim şansı olanlardan değilim. Amerika söz konusu oldu mu, başka iki hastalığım daha ortaya çıkar. Birincisi çay dükkanlarını gezip bütün gün ürün deneyebilirim ki; yıl boyu kendi çay tüketimimin, küçük boyutlu bir çayhanenin müşterilerine dağıttığı çayla eşit olduğunu düşünüyorum, fena taktım bu konuya. Diğer bir konu ise tabii ki kozmetik. Amerika’ya gittiğimde de indirim kuyruklarında beklemem ama birçok Amerikan kozmetik dükkanı önünde saatler harcarım. İşte o markalardan biri olan Burt’s Bees artık Türkiye pazarına girdi. Kokladığınızda bir de yeme ihtiyacı duyduğunuz kremleri kolayca bulacak olmak güzel. Yediğimiz domatesten giydiğimiz tişörtün içindeki pamuğa kadar artık doğal olanını bulmak için çok uğraşıyor ve vakit harcıyoruz. İş, kimyasal tarafı bir hayli fazla olan kozmetiğe geldiğinde ise bu konudaki

tutumumuzu sürdürmemiz çok mümkün olmuyor belki ama Burt’s Bees’in yüzde yüze yakın bir oranının doğal içeriklerden oluştuğunu bilmek iç rahatlatıyor. 27 yıl önce markanın temellerini atan arı yetiştiricisi Burt Shavitz, ressam Roxanne Quimby’nin cilt bakım ürülerine ait eski bir formül kitabını keşfedince artık bir efsane halini alan Beeswax dudak kremini yaratmış. O günden sonra Amerika’nın 1 numaralı doğal kişisel bakım ürünleri markası olması çok uzun sürmüyor. Tüm ürünlerinin ne kadar doğal olduğunu sürekli reklamlarında hatırlatmaları ise, başarılı bir taktik. Sonuçta her dönem başka bir şeyle kafayı bozan Amerika halkı, bu ara doğallığa takmış, bunu yemeğinde de kozmetiğinde de görmeyi istiyor. Burt’s Bees de doğallık derecesini iddialı bir şekilde bebeklere kadar indirip güvenilirliğini kanıtlıyor. ‘Bebek Arı’ serisi sayesinde Amerika’da milyonlarca bebeğin bakımı sağlanıyor. Bütün bunlar olup biterken tuhaf gelişmeler de olmuyor değil. Mesela ürünlerin fabrikası Mart 2010’dan beri üretim sırasında çevreye hiçbir kimyasal atık bırakmıyor. 2020 yılına kadar gerçekleştirmeyi planladığı yeni hedefi ise %0 karbon salınımı yapan, çevre korumasına tam destek veren bir marka yaratmak. Ürünlerin hayvanlar üzerinde test edilmediğini söylememe bilmem gerek var mı? Ambalajlarının geri dönüşümlü malzemelerden üretilmesi de cabası. Bu arada adını aldığı arıları da unutmuyor marka. Topluma ve çevreye katkı sağlamak adına arıların neslini devam ettirmekten, ihtiyaç sahibi insanlara yardıma kadar birçok sosyal sorumluluk projesini desteklemekten de geri kalmıyor. Benden size tavsiye, Beeswax dudak kremiyle işe başlayın. Zaten onu birkaç sürüşte ısırma ihtiyacı duyup, hemen diğer ürünlere de geçeceksiniz.

XOXO The Mag


news Book

ALAN MOORE

Çizgi Roman Dünyasında Bir Anarşist yazı gökçe gökçeer

alan moore storyteller / ilex, gary spencermillidge, 320 sayfa

Özellikle anneler evlatlarının farklı olmasından rahatsızlık duyar. Okuduğu kitaplar, dinlediği müzikler, giydiği kıyafetler arkadaşları gibi değilse, büyürken gösterdiği davranışlar sıra dışıysa, bu tip çocuklar eni konu üzüntü kaynağıdır. Anne kafası başkadır çünkü. Çocuğunun ‘alışılmadık’ biri olması, onun mutsuz olacağını işaret eden bir lanet gibidir. Sylvia Moore, oğluna şu soruyu sorarken, yıpranmışlığını hissettiriyor bize: “Alan, neden hep farklı olmak zorundasın?” Bayan Moore’a bir anne serzenişiyle bu soruyu sordurtan şey, bizim için bir laneti değil, bir devrimi simgeliyor oysa. Çizgi roman dünyasına doğan büyük bir devrimciyi; Alan Moore’u… Batman: The Killing Joke, From Hell, Lost Girls, Promethea, The League of Extraordinary Gentlemen, Tom Strong, Top Ten, V for Vendetta ve Watchmen… Bunların arasından en az birkaç tanesini duymamış olamazsınız. Hele ki bir çizgi roman tutkunuysanız, Alan Moore sizin için bir ‘üst insan’dır kuvvetle muhtemel. Beslendiği Beat kültürünü çizgilere taşıyan bir anarşist, sakallarını kesmeye üşendiği için uzatan bir tembel, henüz 14’ündeyken H. G. Wells, H. P. Lovecraft ve Ray Bradbury’yi keşfeden karanlık bir edebiyat tutkunu, araba kullanmayı reddeden müzmin bir yaya... O, doğuştan cool! Alan Moore: Storyteller, Moore’un hayatını ve kariyerini ince detaylarla anlatan, incelikli, sıkı bir çalışma olmuş. Yazarı Gary Spencer Millidge, daha önce Alan Moore: Portrait of an Extraordinary Gentleman kitabına da imza atmıştı. Kendisi de bir çizgi roman yaratıcısı; Strangehaven’la tanınıyor. Kitabın önsözü ise, Michael Moorcock’a ait. Yedi bölümden

oluşan kitabın en önemli özelliği ise, Alan Moore’un hayatını okurken, onunla birlikte çizgi roman dünyasındaki gelişmeleri de okuma şansı vermesi. Yani bir biyografi kitabı olmasının yanı sıra bir döneme de ışık tutuyor. Biyografi yazmak başlı başına zor bir işken, bu tatta bir biyografi yazmak, hem iyi bir araştırmayı gerekli kılar, hem de güçlü bir kalem, iyi bir kurgu ve kocaman bir yürek ister. Gary Spencer Millidge bütün bu özellikleri bir araya getirmeyi başarmış bana göre. Storyteller, okuduğunuz en iyi biyografi kitabı olur mu bilemem ama okuyup okuyacağınız en iyi Alan Moore kitabı olacağına bahse girebilirim! Gelelim kitabın bölümlerine: Early Years: Embryonic Genius, British Marvels, UK Futures, American Gothic: In the Big Time, Blues and Taboos: Love, Death and Sex, Return to Glory: Extraordinary Stories, Psychogeographic Eye: Magic, Music, and Performance, Nothing Ever Ends: Alan Moore Knows the Score. İçlerinden hangisi en çok ilginizi çekecek bakalım; seçin, beğenin, alın! İnsan sırasıyla okuyamıyor zaten; daldan dala, konudan konuya atlıyor. Her bölümde başka bir detay ilgi çekiyor. Yine de sırasıyla okumakta fayda var. Okul yıllarında fanzinlerle başlayan ve hiç ilgilenmediği halde Hollywood’a kadar uzayan bir kariyer, hem öfke hem mizah yüklü bir beyin, yıllar içinde eğilip bükülmeyen dimdik bir duruş. 17’sinde LSD kullandığı için okuldan atılan alaylı Alan Moore’un hayatından öğrendiklerimiz bunlarla sınırlı kalmıyor. Gary Spencer Millidge alıntılarla, fotoğraflarla, çizimlerle dolu bir kitap hediye ediyor bize. Her yeni bölümde yeni bir bilinmeyen öğreniyoruz Moore hakkında. Ve bildiğimizi sandıklarımıza şaşırıyoruz. Arka kapağa ilişik duran CD ise, aynı zamanda bir müzisyen olan yazar Moore’dan güzel bir hatıra. Keşke küçük bir sihirbazlık gösterisini izleme şansımız da

XOXO The Mag


olsaydĹ‌



           

   


news MAGAZINE

The Plant Journal

Hulk Ruhu

Her şeyin bio’sunu almaya çalışıyoruz. GDO almış başını gitmiş; mısırlar artık mutant, yemiyoruz. Sütümüzü alıp kendi yoğurdumuzu mayalayabiliyoruz. Minicik balkonlarımızda domates yetiştiriyoruz, hiçbir şeyi atmıyoruz, onu permakültürde kat kat, ektiğimiz meyve sebzeye döşüyoruz. Geri dönüşüm için elimizden geleni yapıyoruz. Belki hayatımızı toptan değiştiriyoruz. Hepsi insan sağlığı için diyoruz, her ne kadar burada belli bazı insanların hayatını etkiliyor olsak da. Zira bio marketlerde satın aldığınız domatesin fiyatını bir günde para diye kazananlar var. Bir emeklilik uğraşı olarak değil de artık şehirli olmanın, şehrin defosunu üzerimizden atmanın bir yolu olarak bahçecilik, tüm bu bio yaşam biçiminin arasından sıyrılıp önümüzde parselleniyor. Bazı şehirlerin kullanılmayan, hadi diyelim bir kısım için koşu, bisiklet ve piknik alanı olarak kullanılan alanlarında başlatılan ‘urban gardening’ trendine gönlümüzü kaptırıyoruz. Kimi bir yerlerden bulduğu tahtaları birbirine birleştirip bahçesine çit çekiyor, kimisi kendine Zaha Hadid kesimli bir bahçe kuruyor, üzerine de bayrak dikiyor, bunu ulusal bir temsiliyete dönüştürüyor. Tüm bunun etrafında ise yeni arkadaşlıklar, birtakım bobo hikayeler dönüyor. Günün sonunda doğa ile ilgili öğrendiğimiz bir sürü şey olmuyor mu, oluyor. Dolayısıyla yeni bahçıvan prototipimiz de değişiyor. Desperate Housewife’lardan kendini bahçıvanı ile kaybeden ablayı hatırlayın ya da Douglas Sirk’ün ‘Far from Heaven’ına gidin, Türk sinemasından her şeyi elleriyle yapan Kadir İnanır’a kadar yolu uzatın. Bir an fark ettik de hiç kadın bahçıvan yokmuş TV’den örnek

seçtiğimizde. ‘Urban gardening’ yapan bir sürü kadın var artık oysa. Kısacası durum yeterince ‘neo’ ve ‘bio’. Bu ay da bu indie bahçecilik kültürüne konuşan bir dergiyle karşı karşıyayız. Bazı okulların botanik bölümlerinin çıkardığı bahçecilik yayınlarına ismen benzeyip içerik olarak çok da benzemeyen The Plant Journal, aslında tüm bu saydığımız organik yaşam biçimlerine bakıyor. İçinde bu yüzden yemek kültüründen, geri dönüşüme, hava kirliliğinden, az enerji harcamaya, DIY bahçelere kadar birçok şey var. Onu kentli ve niş bir yayına doğru çeken ise başka disiplinler ile kurduğu ilişki. Peyzajın elbette tasarım ile bir bağı olacaktır diye düşünüyoruz ve derginin içindeki Alman tasarım ikilisi Bless konusunu da anlayışla karşılıyoruz. Bunun yanında fotoğrafçı Jenilee Marigomen’in yeşile olan bağlılığı ve şehir ile doğanın karşılaştığı anların sekanslarını sunduğu fotoğraflarını da görmek, bir sub-genre ve yeni bir isim ile de karşılaşmanın sürprizini taşıyor. Ignacio Moralejo, Yukinori Maeda, Scheltens & Abbenes gibi sanatçıların bitkilerin izini sürerek dergiye özel ürettiği işler, bize derginin bildiğimiz Latince bitki isimleri dışında bugünün sanat ve tasarım ile olan bir aradalığından, tam da ‘urban gardening’ bir dil konuşuyor. Deve tabanına benzeyen ‘Staghorn Fern’ ağacına ise dergide bir monografi döktürülmüş. İyisi mi siz sebzelerin suyunu sıkıp dergiyi alıp koltuğa yayılın. Sebze suyu tadına rağmen sizi toksinlerden arındıracak. Dergi de ruha yararlı yeşil besinler içeriyor. Bu ay ruh sağlığınızı da temizliyoruz. theplantjournal.info

XOXO The Mag


news FASHION

MR. LANVIN: LUCAS OSSENDRIJVER

Elbaz’ın Kuzeyli Oğlu yazı başak dizer fransez

Jeanne Lanvin, 1898 yılında halihazırdaki butiğinde yeni markasını kurduğunda, gün gelip Lanvin Homme defileleri yapılacağını ve üstelik başında bir Kuzeyli’nin oturacağını hayal etmemiştir herhalde. Hele ki o kişinin Fransızların sofistike moda kültürüne uzak bir yaşam tarzına sahip olan, hatta özel hayatında sneaker’lar ile dolaşıp, bisiklet kullanan Lucas Ossendrijver olabileceğini hiç düşünemezdi. Masal gibi gelişen bu olaylar dizisine bir de Lucas cephesinden bakalım: 2001’den beri Lanvin’in yaratıcı yönetmeni olan Alber Elbaz’la yaptığı iş görüşmesi, Jeanne Lanvin’in bir zamanlar ofisi olarak kullandığı, Rue du Faubourg Saint-Honoré’deki Lanvin butiğinin hemen üstünde gerçekleşiyor. Ofis 1946 yılında Jeanne’ın ölümünden sonra hiç bozulmadan aynı şekilde korunmuş. Lucas, kimilerinin soluğunu kesecek kadar önemli ve ulaşılmaz olan bu görüşmeyi, Elbaz’a son derece samimi bir dille yazdığı kısacık mektubuyla ayarlamayı başarmış: “Çalışmalarınıza bayılıyorum. 15 dakikanızı ayırıp portföyüme göz atabilirseniz çok sevinirim”. Alber Elbaz görüşme boyunca portföyüne bakmıyor ama bol bol soru soruyor. Lucas da böylece, Hollanda’da lise sonrası Arnhem Sanat ve Moda Okulu’nda okuduğunu, sınıf arkadaşlarının Viktor&Rolf kardeşler olduğunu, hatta o sıralar tezinin bile erkek giyimi üzerine olduğunu anlatma şansı buluyor. O dönemlerde hem okula gidip hem de koleksiyon hazırlıyordu ama Hollanda eninde sonunda ona küçük gelince şansını denemek üzere rotayı Paris’e kırdı. 1997’de Kenzo’da erkek departmanında işe başladığında gerçek bir tasarımcı olmayı, profesyonel yaşamı ve tam gün çalışmanın ne olduğunu anladı. Üç yıl sonra bir gün, Hedi Slimane, Dior Homme’un henüz ikinci sezonunda, tam da erkek kıyafet anlayışını değiştirmek üzereyken genç Lucas’ı işe aldı. Doğrusu, Dior Homme, genç bir tasarımcı için harika bir başlangıç, ancak Lucas üretimden satışa

uzanan bu prosedüre dahil olamadığını hissettiğinde 2004’te Dior’dan ayrıldı. İşte bu noktadan sonra şans peşini bırakmadı ve Lanvin macerası başladı. İlk Lanvin Homme koleksiyonu, 2005 yılında Paris’te Hotel de Crillon’da sunulduğunda Lucas, kadife ve saten gibi zengin kumaşlar ve rahat kesimlerle antresini yapmış oldu. “Asla tek renk takım giymem ve mağazada satmam” diyen bu adam, Lanvin Homme’da kendi departmanını yarattı. O günlerde Lanvin Homme ise sadece özel dikim klasik takımlar, kravat ve gömlekten ibaret. Jeanne, Fransızları Lanvin Homme ile 1920’de tanıştırdıktan sonra hep klasik bir anlayış içinde yola devam etmiş. Lucas’ın tarzı ise defilelerinden hemen anlayabileceğiniz gibi bambaşka. Lanvin’in sneaker satışlarının üç sezondur pek sevindirici olması da işte tam bu yüzden. Belki de Kuzeyli ruhuyla Amsterdam’ın rahat ve lükse düşkün olmayan sade kültürünü biraz işin içine katmış olmalı. Alber Elbaz ile sanki bir baba-oğul gibi çalıştıklarını söylüyor. Beni esas şaşırtan ise Lanvin logosunun doğuşu. Jeanne Lanvin bu süreçte 1897’de doğan kızından aşırı derecede etkilendi ve tamamen ondan ilham aldı. Zaten kısa süre sonra da kendini Avrupalı anne-kızların şıklığına adadığını söyleyebiliriz. Daha o yıllarda bir devrim niteliği taşıyan çocuk ve genç kız koleksiyonları büyük ilgi gördü. Bu sayede uluslararası alanda çok tanındı. Bu derece köklü bir kadın moda markası olan Lanvin’in son 10 sezondur erkek koleksiyonunun da en az bu kadar tutması, sakin, sessiz ve oldukça kibar biri olarak tanınan Kuzeyli Lucas’tan başkasının işi değil. “Alber zaman zaman ofiste olamasa da onu hep yanımda hissediyorum” diyor Lucas. İşte o zaman, Paris’teki bu çarpıcı dünya biraz daha ruhani ve mistik geliyor bana. Bir zaman makinesinden fırlamış gibi görünen, onlarca yıl hiç değiştirilmemiş bu ofiste, Alber Elbaz ve Jeanne’in ruhunun devamlı sizinle olduklarını bir düşünün. Bana hak vereceksiniz.

XOXO The Mag


ceramic case

www.lacoste.com


news People

WALLIS SIMPSON

Lüks ve Savurganlık İçinde ‘Jet Set’ Düşes yazı arda savcı

İngiliz Kraliyet Ailesi için 2011 yılı bir hayli hareketli geçti. Açıkçası ben Prenses Diana’nın ölümünden beri gündemi bu kadar yoğun bir şekilde işgal ettiklerini hatırlamıyorum. Bu ilginin en büyük nedeni elbette Prens William’ın halkın bağrından kopup gelen havalı ve elegan nişanlısı Kate Middleton’la olan görkemli düğünü oldu. 29 Nisan’da her zamanki gibi Londra’daki Westminster Abbey’de gerçekleştirilen, son yılların bu en medyatik düğünü ister istemez kraliyet ailesini tüm unsurlarıyla mercek altına aldı. Haliyle akıllara ilk gelen, bu ayarda dikkat çeken son etkinlik olan Prens Charles’la Diana Spencer’ın düğünüydü. Karşılaştırmaların çoğu bu eksende gerçekleşti. Kraliyete dair tüm faaliyetler o kadar organize ve ince hesap ürünü ki, buketteki çiçeklerden gelinin arabadan inişine, sağdıcın mimiklerinden çalınan müziklere kadar hepsi gerçek anlamda ‘analiz’ edilebilir unsurlar olarak ekranlardan bize sunuldu. Kate Middleton’ı içeren bir başka karşılaştırma ya da daha doğru bir tabirle ‘benzetme’ ise bir kraliyet mensubunu halktan biriyle bir araya getiren en tanınmış ve büyük profilli evlilikle yapıldı. Yani Prens Edward’la Amerikalı dul Wallis Simpson’ın evliliğiyle. Kraliyet ailesine 2011’de rating kazandıran diğer iki gündem maddesi bu popüler ikiliyi dolaylı ve doğrudan bir biçimde beyazperdeye, ekranlara, sayfalara ve sohbetlere taşıdı. İlki bu yıl en iyi film, erkek oyuncu, yönetmen ve senaryo dallarında, Oscar’ın dört büyüğünü kucaklayan King’s Speech oldu. Filmin ana kahramanı Colin Firth’ün canlandırdığı, Kraliçe II. Elizabeth’in babası

VI. George’un, tahta geçiş sürecinde yaşadıkları, sosyal çekingenlikleri ve kekemeliği üzerine yoğunlaşan filmde tabii ki tüm bu olaylar silsilesinin başlamasına vesile olan gelişme Prens Edward’ın Wallis Simpson uğruna tahttan feragat etmesiydi. Dolayısıyla her ne kadar filmde fazla yer almasa da Bayan Simpson tüm bu zorlukların tetikçisi olarak aşina olduğumuz o olumsuz portreyle sinema izleyicisine bir kez daha aktarıldı. Wallis Simpson’ı gündeme taşıyan diğer bir unsur da hikayeyi çok daha farklı bir şekilde ele alarak, sinemada rüştünü tüm inatçılığıyla ispatlamaya çabalayan Madonna’nın W.E. adlı filmi oldu. O, dönemin Amerikan toplumu ve medyasının takındığı tavra paralel bir şekilde, Bayan Simpson hakkında olumlu bir portre çizip hiç bilmediğimiz yönleriyle bize tanıtmayı hedefledi. Madonna’yı birazcık tanıyanlar Wallis’la Edward’ın hikayesi ile kendi deneyimleri arasındaki paralellikleri vurgulamak istemiş olabileceği yönünde ciddi şüpheler taşıyordu. Ne de olsa kendisi de bir Amerikalı dul olarak, İngiltere sinemasının o dönemki prensiyle bir şatoda, görkemli bir düğünle evlenip Londra’da lüks ve sofistike bir yaşam sürmüştü. Hatta aksanına bile az biraz İngilizlik katmıştı. Aradan seneler geçti, Wallis Simpson’ın aksine Madonna boşandı ama onu unutmadı ve yönetmenliğini yaptığı son filminin ana karakteri yaptı. Filmi henüz izleme mutluluğuna erişemedim ancak özellikle İngiliz Kraliyet Ailesi’nin nefret etmekten haz duyduğu bu kaba Amerikalıyı farklı bir perspektiften, Edward’la aralarındaki aşkın perde arkasında

XOXO The Mag


Simpson’la birlikte olmaya başlamış ve boşanma gerçekleştikten bir süre sonra 1929’da İngiltere’de evlenmişler. Simpson çifti, Londra’da yaşadığı sırada saray çevresiyle içli dışlı olmaya başlamış. Wallis de Prens Edward’la bu esnada tanışmış. Yaşam tarzlarından ötürü ciddi maddi zorluk içine düşen Ernest ve Wallis Simpson’ın ilişkileri de çatırdamaya başlarken Wallis mutluluğu Edward’ın kollarında bulmuş. 1936’da Kral’ın ölümünü takiben Edward tahta geçerken hem kendi hal ve tavırları hem de Wallis Simpson’la olan aleni birlikteliği ile sadece kraliyet ailesinin değil, muhafazakar İngiliz Hükümeti’nin de tepkisini çekmiş. Kral olduktan sonra Wallis Simpson’la evlenme arzusu bu nedenle dönemin başbakanı Baldwin tarafından anayasal imkansızlıklar öne sürülerek reddedilmiş. Kurallara göre İngiltere Kilisesi’nin başı olan Kral’ın, kilise öğretilerine ters giderek iki eski kocası da hayatta olan dul bir kadınla evlenmesi imkansızdı. Bu nedenle de Edward ya tahtı ya da Wallis’i seçmek zorunda bırakıldı. Bu durumda da sevdiği kadının desteğini almadan krallık görevlerini yerine getirmenin ciddi bir yük oluşturduğunu dile getirdiği meşhur konuşmasını takiben üç kardeşinin huzurunda tahttan feragat belgesini imzaladı. Wallis Simpson ikinci kocasından boşandıktan sonra da 1937’de mutlu sona ulaştılar.

yaşananlar üzerinden anlattığını pek çok yerde okudum. Bu aktarımın doğruluğu ya da tutarsızlığı üzerine yorum yapabilecek bir noktada değilim ancak şu da bir gerçek ki Wallis Simpson’ın sevimsiz tarafları sevilecek yönlerinden bariz bir şekilde daha fazla. Öncelikle ‘Mrs. Simpson’ titriyle anılıyor olmasının nedeni ortada kanlı ve canlı bir Mr. Simpson olması. Yani sevgili Wallis, Prens Edward’la anılmaya başladığında gayet evli bir kadın kimliğine sahip. Üstelik ikinci kocasıyla. Tabii ki eleştiri oklarını üzerine çekmiş olmasında iki evlilik yaşamış olması yegane etken değil. Kendisi Amerikan Ordusu’nda pilot olarak görev yapan Earl Winfried Spencer’la evliyken Arjantinli bir diplomatla ilişki yaşamış, kocası Uzak Doğu’ya tayin olduğunda onunla gitmemiş, sonra bir Amerikan askeri gemisiyle Çin’e gidip ülkeyi turlamış, bu esnada daha sonra Mussolini’nin damadı olan bir İtalyan kontu ile yakın münasebetlerde bulunmuş. Bu gizemli Çin seyahati, ileriki dönemde Wallis’le ilgili pek çok dedikodunun da kaynağını oluşturmuş. Bunların en çarpıcı olanı Wallis’in Çin’de öğrendiği seks teknikleriyle Edward’ın aksayan cinsel yaşamını harekete geçirdiği ve onun üzerinde bu eksende büyülü bir etki sahibi olduğu üzerine. Tabii, bu ve benzeri dedikodular tamamen Edward’ı masum bir kurban, Wallis’i de hırslı ve para avcısı bir ‘femme fatale’ olarak gösterme yaklaşımının araçları olmaktan öteye gidememiş. Tekrar ilk iki evliliğine dönecek olursak; Spencer’la olan evliliğinin son aşamalarında Wallis, İngiliz asıllı Amerikalı armatör Ernest Aldrich

Bir kralın uğruna tahttan feragat etmesine neden olan Wallis, artık Windsor Düşesi titrini taşıyordu ve Edward’la olan ilişkileri dönemin İngiliz ve Avrupa medyasının yakın markajı altındaydı. İkilinin faşist 35


çevrelere olan yakınlığı 1930’ların sonlarında Avrupa’nın içinde bulunduğu konjonktürden ötürü özellikle İngiltere’de hem halkın hem de hükümetin tepkisini çekiyordu. Yine de bu, Edward’la Wallis’in lüks ve savurganlık içinde yaşadıkları ‘jet set’ hayatın, merakla takip edilmesine engel teşkil etmedi. Edward’ın 1972’deki ölümüne kadar Avrupa sosyetesinin önde gelen isimlerinden oldular. Medya tarafından sürekli takip edildiler. Şaşaalı yaşamları, müsriflikleri ve en önemlisi mücevher tutkuları 20. yüzyılın en önemli mücevher koleksiyonlarından birinin de oluşmasına vesile oldu. Windsor Düşesi Wallis’in bunama ve kalça kırıkları nedeniyle gözlerden ırak, inzivada geçirdiği yaşamı 1986’da son buldu. O güne kadar kocasının birikimleri ve Kraliçe’den aldığı harçlıkla yaşamını sürdürüyordu. Mirasının büyük bir bölümü Pasteur Enstitüsü’ne bağışlandı. Ancak tüm dikkatler mücevher koleksiyonu üzerindeydi. Edward bu koleksiyona o kadar bağlıydı ki Wallis’in ölümünden sonra başka kimse tarafından kullanılmamaları için yok edilmelerini emretmişti. Ancak bu arzusu yerini bulmadı. Koleksiyon 1987’de Sotheby’s tarafından düzenlenen bir açık artırma ile satışa sunuldu. Beklenen rakamın 7 katına, 45 milyon Dolar’a satıldı. Çiftin yakın arkadaşı Elizabeth Taylor’ın bu müzayedede, yıllardır çok beğendiği bir broşu manevi değerinden ötürü satın alması da olayın magazin boyutunu renklendiren unsurlardandı. Ve işte bu koleksiyon geçtiğimiz günlerde yeniden gündeme geldi. Muhtemelen geçtiğimiz yıla

damgasını vuran Edward-Wallis trendini göz önünde bulundurarak koleksiyonun daha da değerlendiğini düşünen ‘ismi gizli’ sahibi onu tekrar satışa çıkardı ve koleksiyon 12.5 milyon Dolar’a el değiştirerek yine ‘ismi gizli’ birinin oldu. Malum trend çerçevesinde öne çıkan unsurlardan biri de Kate Middleton’ın Prens William’la nişanlandıklarını açıkladıkları törende giydiği kıyafetti. Brezilyalı tasarımcı Daniella Helayel, Kate Middleton’ın üzerindeki bu mavi elbisenin yer aldığı koleksiyonun ana ilham kaynağının net bir şekilde Wallis Simpson olduğunu açıkladı. Bu açıklama Simpson’la tatlı-ekşi bir ilişki içerisinde olan kraliyet ailesi tarafından ne şekilde karşılandı bilemiyoruz ama Helayel’in düğün günü herkesin merakla beklediği o gelinliğin tasarımında rol almadığını artık dünya alem biliyor. Kısacası yüksek profilli iki kraliyet düğününün gelinleri olarak isimlerini duyuran Wallis ve Kate arasında benzerlikler kurmak ve ileriye dönük kehanetlerde bulunmak bu yılın popüler aktivitelerinden biri oldu. Ancak Kate ya da formal ismiyle Cambridge Düşesi Catherine’in her haliyle dolaylı halefinden çok daha olumlu bir tablo çizdiği kesin. Ne Wallis kadar gizemli ne de onun kadar gösteriş meraklısı. Ancak Wallis kişiliği, davranışları, yaşamı ve sebep olduklarıyla her zaman çok daha anlatılası bir hikayeye sahip olacak. Bizler de okumaktan ve izlemekten bıkmayacağız.

XOXO The Mag


news BEAUTY

FETİŞ

Rengi Kıpkırmızı yazı ayşecan ipek

Konum fetiş. Aslında bu yazıyı Tom Ford’un yazması gerekirdi. Ne de olsa kendisi, moda -ve şimdilerde güzellik dünyasının- en fetişist kampanyalarına imza atıyor. 2000 yılında Steven Meisel’le kafa kafaya verip zamanın balıketi ikonası Sophie Dahl’ı (bir insan nasıl bu kadar beyaz olabilir?) simsiyah saten çarşafların üzerine yatırdı ve beş harfli kelimeye yeni bir anlam kazandırdı. İngilizler fazla vakit kaybetmeden kampanya hakkında 730 şikayette bulundu. Opium için hamamda poz veren Karen Elson (o kampanyada parfümü içmeye mi çalışıyor yoksa kendi üzerine dökmeye mi, hala anlamış değilim) ve fazlasıyla sıradan bir iş çıkaran aktris Emily Blunt’a rağmen bugün, Opium dendiğinde akla ilk gelen görüntü yasaklanan reklam kampanyasına ait. Bu yazıyı yazarken Glenmorangie şişesine uzaktan bakmakla yetinmeyip kendime bir adet sek viski ısmarladığımı itiraf etmek isterim, bu vesileyle hepinizin yeni yılını da kutlarım. Şerefinize. Ne diyorduk? Evet, eğer ki fetiş konusunda birileriyle konuşmaya ihtiyacım olsaydı ilk çağıracağım kişi Tom Ford olurdu. Onun hemen yanına ‘Lolita’ gibi, şık ve ızdıraplı kurgusuyla pek çoğumuzun fetişi haline gelen bir roman yazdığı için Nabokov’u, devamında bu romanı benim sek viskim tadında beyaz perdeye yansıtan Adrian Lyne’i, büyük ustaya ve ‘orijinale’ saygıdan Stanley Kubrick’i, yasaklanan erotik kitabı sebebiyle Madonna’yı, -fetişin bünye tarafından kabulü için okkalı bir özgüven ve kendini

kabulleniş gerektiğini düşündüğümden olsa gerek- Gabrielle Chanel’i, Zeki Müren’i ve bir de masada çıkabilecek her türlü atışmayı tek bir cümlesiyle sonlandırması için Freud’u koyardım. Şarkı listemde tesadüf bu ya, ‘Sexual Revolution’ isimli eserini yanık sesiyle icra eden Macy Grey’i de ekleyiverirdim son anda. “Helmut Newton’sız fetiş mi olurmuş” diye de geçirirdim içimden. Fetiş: Bir obje, bir hal, bir tavır ya da vücudun bir bölümünün insanda uyandırdığı seksüel istekten ya da belki tatminden ibaret aslında. Kendine has, komik bir ironisi de var. Kolejli kız üniforması giymiş Japon kızlar, Amerikan erkeklerinin fetiş listesinde üst sıralarda yer alırken, kendilerini Japon erkekleri için arzu edilir kıvama getirmeye çalışan Japon kızlar, estetik üzerine estetikle gözlerini ve göğüslerini büyütmeye, tenlerini koyulaştırmaya, geniş çene kemiklerini daraltmaya çalışıyor. Sevgili Freud, sana soruyorum. Yani kendimizde olmayanın peşindeyiz. Hep aynı mesele. Bir de tabii sen ‘erkekler annelerinde, kızlarsa babalarında gördüğü çeşitli objeleri bir çeşit yumuşak başlı fetişe dönüştürür’ diyebilirsin. Bana göre beşi içinde en fazla fetişist tını taşıyan duyu, koku: Kibrit kokusu, isli puslu, tütsülenmiş, odunsu parfüm kokusu, bir yaz akşamında tenden yükselen tuz kokusu, L’Oréal Elnett saç spreyi kokusu. Sonra işitme: Kalın, buğulu ve karakterli ses. Sonra görme: Gözlük, konuşurken sağa sola hareket eden ve kendini neredeyse kelimelerden daha iyi

XOXO The Mag


ifade eden eller, İtalyan emlakçısı saçı… Sonra dokunma, sonra tat. Ama beni bırakalım da güzellik dünyasına çevirelim yüzümüzü. Gelmiş geçmiş en köklü fetişlerde kırmızıya rastlarız hep. Kırmızı ojeli ayaklar, peçeteye karalanmış telefon numarasının hemen yanında duran kırmızı ruj izi, bir restoranda o ruju uzun uzun, kimseye aldırmadan tazeleyen kadın… Mr. Ford, Private Blend ruj kampanyasında Lara Stone’un (kıpkırmızı) dudaklarının ve tırnaklarının hemen yanına yine kendisinin meşhur ettiği, artık ünlü ve seks sembolü model, Jon Kortajarena’yı yerleştirmişti. Kadraj daracık, dudaklar dolgun, cilt pürüzsüz. Hoşgeldin fetiş. Siz bu yazıyı okurken bir reklam kampanyası daha şikayetlere kurban gitmiş ve kaldırılmış olacak. Marc Jacobs’ın son kokusu Oh, Lola! Dakota Fanning’in bacakları arasında tuttuğu parfüm şişesi, İngilizler’in pek hoşuna gitmeyen bir şeyler ima etmiş olsa gerek… Açık konuşmak yerine ima etmek, tabii ki çok daha kışkırtıcı ve tehlikeli. Bu yüzden Helmut Newton’ın ‘Portraits’ kitabında Catherine Deneuve’ü tartan eteği, kırmızı bebe yaka bluzu, bluzuna uyumlu ruju ve bize bakmayan, kalem çekilmiş gözleriyle görüyoruz. Kendisine silah çekmiş o adama bakıyor çünkü. Tüm o sansürsüz çıplaklığın ve erotizmin arasında seçilmiş kapak fotoğrafı, pek edepli. 2012’de kendiniz için satın alabileceğiniz en ‘sözüm ona edepli’ parçalara geçelim hemen. Shu Uemura’dan takma

kirpik, Illamasqua’nın Theatre Of The Nameless koleksiyonundan herhangi bir malzeme (hazır siteyi tıklamışken alter ego galerisini de ziyaret edin ve hatta yolunuz Londra’ya düşecekse kendinize bir makyaj kursu ısmarlayın), NARS G-Spot Multiple (pembenin tonunu hayal gücünüze bırakıyorum) ve Dior Velvet Eyes Multi-Wear Adhesive Eyeliner Patches (yapışkanlı eyeliner=pratik fetiş) listenize girsin. Parfüm konusunu unuttum sanmayın, koku fetişlerimin baş müfettişi! Agent Provocateur’ün klasik esansından sıkılanlarınız Byredo markasıyla beni benden alan Ben Gorham’ın, Inez van Lamsweerde & Vinoodh Matadin eşliğinde, artistik ve oldukça fetişist ikilinin favori fotoğraflarından birini referans alarak yarattığı ‘Kirsten, 1996’ isimli parfümün peşine düşebilir. Into The Gloss’ta okuduğuma göre bu parfüm, fotoğrafçı ikilinin arkadaşlarına ‘sanat eseri’ tadında bir hediyesi olacak ve satılmayacakmış. Alın size yeni yılın ilk fetiş hedefi! Bakalım ele geçirebilecek misiniz? Gerçek hedefimiz ise (başarmış olanlarınız yine parfümün peşine düşebilir) kadınlığımız/erkekliğimiz/ doğamızla barışmak ve onu paşa gönlümüzün istediği her yerde özgürce sergilemek olmalı. Opium kampanyasında mücevher ve stiletto dışında bir şey giymeyen Sophie Dahl da bize katılıyor, merak etmeyin. Kendisi şöyle demiş: “O fotoğrafı çok güzel buluyorum… Kadınlara karşı bir hareket olarak algılandı, oysa ki kadının gücünü simgeliyordu.”

XOXO The Mag


news Brand

MIROIR, MIROIR!

Benden Daha Güzel Kokan Var mı?

Bir kar tanesi kadar saf ve beyaz olan Pamuk Prenses’e yapmadığını bırakmayan Kötü Kraliçe, sihirli aynasına şu fani dünyada “Benden daha güzel olan var mı?” diye sormayı bırakalı çok oldu. Kötü Kraliçe’den uzun zamandır pek haber yok, nereye gittiğini kimse bilmiyor. Kahrolan kadıncağız inzivaya çekilmiş olmalı. Sihirli ayna ise hala yerli yerinde. Diğer yandan, Pamuk Prenses hala dünyanın en güzel kadını mı bilmiyoruz. Onu da kerevetine birlikte çıktığı prens abiye sormak lazım. Ayağında camdan kundura muhtemelen dağ başında bir sarayda çoluk çocuğa karışan kızcağızın hali nasıl acaba? Biz şimdi Kötü Kraliçe’yi de, avcıyı da, prensi de, cüceleri de, zehirli elmayı da bir kenara bırakalım. Zira yapmamız gereken önemli işler var. Şimdi kendinizi keşfedeceksiniz. Sevgili aynaya sorulması gereken soru artık şu, ‘Ayna ayna… Söyle bana! Benden daha güzel kokan var mı?’ Eğer Thierry Mugler’in Miroir, Miroir! serisinden bir parfüm kullanıyorsanız cevap muhtemelen ‘Hayır efendim. En güzel kokan sizsiniz.’ olacaktır. Peki nedir bu koleksiyonu bu kadar farklı ve özel kılan… Doğru formül, tutku, mükemmellik ve cüretkarlık! Yani anlayacağınız eğer gerçekten en güzel kokan ben olmalıyım iddiasında iseniz, kendinizde bu özelliklerin olup olmadığını acil olarak test etmeniz gerekiyor. İçinizden gelen hisleri bir çalkalandırın bakalım ortaya neler dökülecek. Sonra aynanın karşısına geçin ve tıpkı Lewis Carroll’ın devam kitabında Alice’in yaptığı gibi içinden geçmeye çalışın. Eğer kendinizi diğer tarafta bulursanız siz bir ‘A Travers le Miroir’ kadınısınız demektir. Çiçeklerin en kışkırtıcısı ve dişi olanı hangisidir? Elbette sümbülteber. Aromatik ve çiçeksi bu koku güç ve kırılganlığın cinsiyet değiştirdiği bir boyuta yolculuk etmenizi sağlıyor. Kadınsı güçler/

erkeksi kırılganlık. Ya da aynanın arkasındaki gizemi görmeye çalışın. Gözünüze bir şeyler çarpıyorsa o halde kokunuz ‘Miroir des Secrets’ ile tanışın. Domitille Bertier imzalı aldehit bu koku acı/tatlı, heykelsi/havalı ve bir o kadar sofistike. Yok bu ikisi bana uymadı diyenler için üçüncü bir önerimiz daha var. Geçin aynanın karşısına. Kısa aralıklarla başka birini görüyorsanız o halde Dis-Moi Miroir kullanmalısınız. Fabrice Pellegrin’in yarattığı koku zambak, süt ve portakal çiçeği özleriyle besleyici ve çiçeksi. Çünkü siz farklı duygularınızı farklı şekillerde ifade edebilen birisiniz. Eğer gösteriş benim ikinci adım diyorsanız, gece ve gündüz tezatından doğan Miroir des Vanités tam size göre. Alexis Dadier’in ellerinden çıkma bu koku narenciye ve meyankökünün zıtlıklarla dolu birlikteliğinden doğan efervesan etkili odunsu bir havaya sahip. Bitmedi! Aynaya baktığınız an, güneşin altında biraz fazla kaldığınızda her ne kadar canınız yansa da burnumuza gelen o tatlı yanık kokusunu hissedebiliyorsanız Miroir des Envies yani Arzular Aynası’na doğru yönelmelisiniz. Çünkü siz arzularınız uğruna her şeyi göze alabilen birisiniz. Christine Nagel ve Louise Turner imzalı bu koku, tiryakisi olacağınız çiçeksi bir havaya sahip. Yok hala kendime göre olanı bulamadım diyenler için son bir sürprizimiz var: Mirror des Voluptés. Yani Zevkler Aynası. Zevk sarhoşluğu ve gizem girdabında kendinizi oradan oraya bırakmaya hazırsanız doğru yerdesiniz. Parlak cam ayakkabı bu noktada yerini Art Deco kristal bir şişeye, ve içinden süzülen kokuyla şehvet ve baştan çıkmaya bırakıyor. Nathalie Lorson ve Daphne Bugey tarafından yaratılan bu koku misk, sandal ağacı ve portakal çiçeği içeren odunsu bir oryantal. Şimdi lütfen kendinizi toparlayın. Aynanıza dönün ve... Harvey Nichols’da satışta.

XOXO The Mag


27


news PEOPLE

kadın dedİğİn...

Jane Birkin

röportaj erman ata uncu fotoğraflar galvezo sales, franck laguilliez

Jane Birkin gibi bir figürle röportaj yapınca insan konuya nereden gireceğini şaşırıyor. Serge Gainsbourg’la yaşadığı, etkisi bugüne kadar süren sansasyonel aşk ve dünyayı ‘sallayan’ düetleri ‘Je t’aime… Moi non plus’, Fransa’da Britanyalı bir model, oyuncu, şarkıcı olma durumu, yetenekleriyle parmak ısırtan kızları, Aung San Suu Kyi için sürdürdüğü mücadele, ‘Swinging London’ yılları vs. Buna karşın hiçbir zaman otobiyografisini yazmayacağını beyan edecek, hayatındaki başarıları sürekli çevresindekilere ithaf edecek kadar da alçakgönüllü. 1960’ların bu mütevazı ikonu, tsunamiden zarar gören Japonya’ya yardım için çıktığı ve Serge Gainsbourg şarkıları söyleyeceği turnesi kapsamında İstanbul’a geliyor. Konser öncesi kendisine bağlandık, 15 dakikalık kısacık telefon röportajı süresince bu yaşayan tarihten nasiplenmeye çalıştık.

XOXO The Mag


Son albümündeki şarkılardan birini Aung San Suu Kyi’ye ithaf etmiştin. Son olarak Aung San Suu Kyi’nin partisinin siyasete tekrar dönebileceği kararı çıktı. Sen ve dünya çapında birçok sanatçının Kyi’nin esaretine vurgu yapmasının bu kararda bir payı olduğunu düşünüyor musun? Bence çok heyecan verici. Aksini söylemek imkansız. Ama üzücü olan tek şey, yeterli olmaması. Şimdi geriye kaç mahkum kaldığını tam olarak bilmiyorum ama biz bu işin mücadelesini verirken 2 bin kadar vardı. Sanırım şimdi sadece birkaç yüzünü serbest bıraktılar. Diğerlerinin de serbest kalması için Aung San Suu Kyi’nin kazanması gerek. Bence o, ülkedeki etnik çeşitliliği en iyi anlayanlardan. Her şey çok komplike. Eğer olaylar yanlış bir yolda giderse, ülke iç savaşa bile sürüklenebilir. Bence bu yüzden de Aung San Suu Kyi’nin tavsiyesini istiyorlar. Herkesin düşündüğünden karmaşık bir durum var orada. Bunu ablukanın kaldırılması için mi yapıyorlar yoksa samimiler mi bekleyip görmek lazım.

Daha önceki görüşmemizde bana ‘Serge Gainsbourg olmasa ben de yoktum.’ demiştin. Gainsbourg’un üzerindeki bu uzun süreli etkisinin sebebi ne sence? Serge Gainsbourg’la tanışmamış olsaydım, İstanbul’a, Hong Kong’a, ABD’ye veya Avustralya’ya davet alamazdım. ‘Je t’aime... Moi non plus’ şarkısı ve Serge hayatımı değiştirdi. John Barry de kızım Kate’i bana vererek aynı ölçüde değiştirmişti hayatımı. Jacques Doullion da kızım Lou’yu vermişti. Entelektüel yoğunluğu olan filmlerde oynadım sayesinde. Ama Serge’le dünyanın en tanınan çiftlerinden, dolayısıyla dünyanın en tanınan kişilerinden biri oldum da denilebilir. Serge olmasaydı beni insanların tanıyacağını iddia edemem. Serge Gainsbourg gibi bir hayat arkadaşın vardı. Şimdi Charlotte Gainsbourg gibi bir kızın var. Böylesi bir ailede insanın şaşırma eşiği yükseliyor mu? Hiç şaşırmıyorum. 10’lu yaşlarındayken bile Charlotte’un şimdiki rollerini oynayacak büyük bir oyuncu olacağını biliyordum. Charlotte’un ilk filminde oynamasını ben sağladım, Lou’nun da ilk rolü için ben önayak olmuştum. Çok küçüktü. Gelecek yıl Lou’nun sözleri ve besteleri kendisinin yazdığı ilk albümünü duyunca çok şaşıracaksınız. Artık 27 yaşında ve babasının filminde oynuyor, aynı zamanda bir oyunda sahne alıyor. Bence gelecek sene Lou’nun yılı olacak. Diğer kızım Kate Berry de Fransa’nın en önde gelen fotoğrafçılarından. Bunlara şaşırdığımı söyleyemeyeceğim. Çünkü onların içinde böyle bir şey olduğunu hep biliyordum.

Aung San Suu Kyi’yle yüz yüze tanışmıştın değil mi? Evet, 15 yıl önce tanışmıştık. Bir konser için gitmiştim Burma’ya. Ve ancak Aung San Suu Kyi’yle tanışırsam bu konseri verebileceğimi söylemiştim. Beni tanıyan bir kültürel ateşe bunun mümkün olduğunu söyledi. Burma gazetelerinde ülkenin generallerine hakaret eden birisi olarak çıkmak istemediğimden gizli saklı verdim konseri. Hayatımda yaptığım en korkutucu şeylerden birisiydi. Sonra Aung San Suu Kyi’yle tanışma fırsatı buldum. O da bana yaptığım şeyi yapmaya 45


devam etmem gerektiğini söyledi. Ama bunu asla kendisi için değil, diğer politik hükümlüler için istiyordu. Bundan sonrasında 10 sene boyunca onun için mücadele ettim. Kocasının ikizi olan kayınbiraderi bana, Paris’e ondan mesajlar getiriyordu. Onun için çok mücadele eden insan vardı. Ben de Fransa’da bu mücadeleyi yürütenlerdendim. Çünkü Fransa’da kimse onun hikayesini bilmiyordu. Senin de ikonlarından olduğun 1960’lara bugünden bakıldığında politik bir bilinçle stil ikonluğunun yan yana gelebilmesi gibi sıra dışı bir durum var. Gayet pahalı ve ulaşılması güç bir Hermès çantasının isminle anılması nasıl bir his? Onun ilginç bir hikayesi var. Bir gün uçakta giderken yanımda şık görünümlü, kibar bir adam oturuyordu. Seyahatlerimde hep dağınık olduğumdan, çantamdaki, ajandamdaki her şey yere dökülmüş, adam da bol cebi olan bir ajanda almamı tavsiye etmişti. Ben de Hermès, öylesini yapmadığı için alamadım, Serge de bana bunu almıştı dedim. O da “Bana şu çantayı uzatabilir misiniz? Hermès benim” diye cevap verdi. Meğer, Hermès’in başındaki Jean–Louis Dumas’mış. “Başka fikriniz var mı?” diye sordu. Ben de bana normal çantadan daha büyük, ama bavuldan daha küçük bir çanta yapsa hiç fena olmayacağını söyledim. Kafamdakini çizip çizemeyeceğimi sordu, uçaktaki kağıtlara bir şeyler çiziktirdim. Bir ay sonrasında taslağını gönderdi, üzerinde birkaç değişiklik yaptım. Bu çantayı sizin adınıza çıkartabilirsek çok memnun oluruz dedi. Daha önce Grace Kelly’nin adıyla çıkan Kelly çantaları vardı. O yüzden Hermès’in adıma çanta çıkaracak olmasından son derece onurlandım. Çanta servet değerinde bir şeye ve bir fenomene, çok pahalı bir nesneye dönüştü. Hatta

ABD’de tanıştığım bazı insanlar “Aaa Birkin, çanta gibi mi?” diye sormaya başlamıştı. Sonrasında Dumas’ya, çantaların satışından benim seçtiğim bir yardım kuruluşuna bağış yapıp yapamayacağını sordum. Böylece çantadan gelecek para da iyi bir yere gitmiş olacaktı. Onlar da gayet nazikçe bu teklifimi kabul ettiler. Çantanın internetteki satışından elde edilen 163 bin Dolar’ın hepsi Japon Kızılhaçı’na gitti. Böylece bir zenginlik sembolü olan bu çanta, iyi bir amaca da yaradı. Bu sene içinde ikinci kez Türkiye’ye geliyorsun. Birkaç ay önce de Antalya Film Festivali’nin onur konuğu olarak geldin ve sahnede Tuncel Kurtiz’in elini öpmeye çalıştın. Nedir bu kadar saygıdeğer yapan Tuncel Kurtiz’i senin için? Bir de Babylon’da daha önce de konser verdin. Böylesi nispeten daha küçük ölçekli konser mekanları izleyiciyle daha da yakınlaşmak için bir şans mı? Yakın bir zamanda duyduğum hayat hikayesi yüzündendi. Ülkesinden uzak, sürgünde yaşadığını biliyordum. Büyük bir aktör olmasının yanı sıra öyle bir insanın karşısına geldiğimde cesaretini, zorluklarla geçen hayatını, ülkenize tekrar geri geldiğinde ne kadar saygı duyulduğunu düşünmeden edemedim. Konser konusuna gelince; hayır, küçük ya da büyük fark etmez, izleyici her zaman iyidir. İstanbul’da verdiğim bir konsere 6 bin civarında izleyici gelmişti ve çok güzeldi. Kuliste torunum vardı. Onun büyükbabası da Fransa’ya gitmek için Rusya’dan İstanbul üzerinden kaçmıştı. Yani zaten çok duygusal bir atmosfer vardı. 6 bin olsun, 2 bin olsun, küçük bir kabare olsun fark etmez. Bazen küçük bir kabareyi de izleyicilere daha yakın olduğum için daha heyecan verici buluyorum. Ama her şey bana da, benimle çalacak Japon orkestrasına da uyar.

XOXO The Mag


To&ether with Bernhard Willhelm shop.camper.com

İSTANBUL: AKBATI, AKMERKEZ, BEYOĞLU, CAPACITY, CITY’S, ERENKÖY, İÇERENKÖY CARREFOUR, İSTİNYEPARK, KANYON, MARMARA FORUM, PALLADIUM İZMİR: ALSANCAK, AGORA ANKARA: CEPA, PANORA BURSA: KORUPARK ANTALYA: TERRACITY ADANA: ZİYAPAŞA BULVARI


news PEOPLE

LISA MARIE FERNANDEZ

Ünlülerle İlgilenmeyen Ünlü Tasarımcı röportaj gözde eyibilir fotoğraf garance doré

‘Sadece yaptığım işle anılmak istiyorum’ klişesi, ironik bir şekilde Lisa Marie Fernandez’in durumunu oldukça iyi ifade ediyor. ‘Cool’ duruşu onu kısa sürede tüm dünyada bir stil ikonu haline getirse de Fernandez, aslında devrim yaratan mayolara imza atan çok başarılı bir tasarımcı.

XOXO The Mag


Şu anda nasıl bir yerdesin? Hava nasıl? Şu anda yaşadığım yerde, New York’tayım. Hava bugün fena değil. Ilık ve Sonbahar hissi veriyor.

olan şey insanların karakterleri. Çevremdeki ünlü olmayan birçok kişiyi karakter olarak daha ilginç buluyorum. Tasarımlarımı onların giymesi beni çok daha fazla mutlu ediyor.

Formunu nasıl koruyorsun? Malum genetik faktörler yüzünden fazla çaba harcamadığını düşünüyorum. Tabii, genetik faktörlerin de rolü büyük. Yine de klasik bir cevap belki ama yediklerime, içtiklerime dikkat ediyorum. Cildim için de fazla ürün kullanmam. Ama her gün mutlaka vücuduma organik jojoba yağı sürerim. Bu sayede cildimin kurumasını önlemiş oluyorum. Yüzüme de Dr. Alkaitis’in organik yağını sürüyorum.

Moda blog’larının dikkatini çeken bir giyim tarzın var. Kilit parçaların neler bu sezon? Genellikle ne istersem onu alırım. Bunların da sezon trendlerinin gerektirdiği şeyler olması şart değil. Resort koleksiyonlarına baktığımda birçok Céline silueti görüyorum ve koleksiyonların giderek daha iyi hale geldiğine inanıyorum. Yaz sezonu benim her zaman favorimdir. Yaz parçaları gardırobuma çok daha kolay bir şekilde entegre oluyor. Çoğunlukla da defileler için değil de giyilmek için tasarlanmış oluyorlar. Bu söyleyeceğim çok klişe gelebilir ama stili her zaman modaya tercih ederim.

Oldukça kapsamlı bir araştırma yapmamıza rağmen özel hayatınla ilgili çok fazla bilgiye ulaşamadık... Nasıl birisin? Kendimle ilgili çok fazla konuşmaktan, kendimi anlatmaktan hoşlanmıyorum sanırım. Şu kadarını söyleyebilirim, gençliğimde olduğum gibi şimdi de oldukça stressiz biriyim. Sakin ve telaşsız bir yapıya sahibimdir genelde.

Peki, bu sezon neler almamızı önerirsin? Gardırobumuzda olması gereken parçalar neler sence? Bence ne kadar baskılı şey varsa alın. Özellikle yeni sezonda harika baskılı parçalar var. Neden olduğunu bilmiyorum ama ben baskılı parçaları genellikle yazın giymeyi tercih ediyorum. Kışın daha minimal bir tutum içine girerim. Sanırım hava koşulları beni en çok etkileyen şey. Örnek vermem gerekirse, Céline’in çok güzel baskılı tasarımları var. Mesela ben şimdiden İlkbahar için Peter Pilotto imzalı, ne kadar kıyafet varsa gardırobuma sıraladım bile. Onunla İlkbahar sezonu için bir işbirliği yaptık. Gerçekten yaptığı işlere bayılıyorum.

Küçük bir kızken çirkin ördek yavrusu muydun yoksa kuğu mu? Şimdi düşünüyorum da gerçekten ikisi de değildim. Belki biraz küçük erkek çocuğu gibiydim. ‘Tom boy’ dediğimiz türden... Bir mayo markası yaratma fikri nasıl oluştu? Aslına bakarsan bu bir çocukluk hayali değildi. Hiç aklımda yoktu böyle bir iş yapmak; kazara oldu diyebilirim. Özellikle kendi markamı yaratacağım aklımın ucundan geçmezdi. Farklı olay ve koşullar beni bu noktaya getirdi.

Biraz da kozmetik dünyasından konuşalım. In to the Gloss’da The Top Shelf bölümünde güzellik malzemelerini gördük. Hala aynı ürünleri mi kullanıyorsun? İnan ki hala orada gördüğünüz ürünleri kullanıyorum. Bir şey işe yaradığında, ona bağlanmak gibi ilginç bir huyum var. Aslında listeme eklemem gereken yeni ürünler olacak elbette ama şimdilik neler olduğunu kestiremiyorum. Sadece, eskisi bitmek üzereyken yeni kozmetik ürünü alırım.

Mayolarını neoprene adlı bir kumaştan üretiyorsun. Ve bu kumaştan mayo üreten ilk kişi de sensin, değil mi? Nereden çıktı bu fikir? Evet, doğru. Neoprene kumaşını ilk kullanan benim markam oldu. En azından son 20 yıl içerisinde... Çünkü bildiğim kadarıyla 1980’lerde sörf mayoları üreten bazı firmalar bu malzemeyi kullanıyorlarmış. Fakat mayobikini modası anlamında bakarsak benden başka kullanan yok.

Bir kadını kadın yapan en önemli özellikler nelerdir sence? Dış görünüşün beni çok ilgilendirmediğini söylemek isterim. Bence önce kişiliği sonra da ne ya da kim olduğunu bilmesi kadını kadın yapan en önemli unsur. Başkası olmadığın ve kendine inandığın sürece gerçek bir kadın olabilirsin.

Peki, bu kumaşın ne gibi özellikleri var? Diğer mayo kumaşlarından ne ayırıyor onu? Neoprene kumaşın aslında benim bile bilmediğim birçok özelliği var. Ama en önemlisi vücudu bir kalıba sokması. Yani kumaş vücudu bir heykel gibi gösteriyor. Görüntü anlamında muhteşem bir malzeme. Tasarımlarında fermuar en çok dikkat çeken detaylardan. Bir sonraki koleksiyonunda da görecek miyiz bunu? Evet, kesinlikle! Çünkü artık fermuar benim imzam oldu. Benim artık asla vazgeçemeyeceğim bir detay haline geldi. Doğrusunu söylemek gerekirse birçok kişi mayolarımı bu sayede tanıdı. Şimdi nerede fermuarlı bir mayo ya da bikini görseler benim tasarımım olduğunu anlıyorlar.

Sıradan bir günün nasıl geçiyor? Bu aralar arkadaşlarınla neler yapıyorsun? Nerelere gidiyorsun? Günlerim genellikle çalışmak ve seyahat ile geçiyor. Çok yorulsam da bundan şikayet edemem çünkü seyahatlerim benim en önemli ilham kaynağım. Farklı şeyler görmeye bayılıyorum. Nereye gidersem gideyim araştırmacı biriyim ve tavsiyelere her zaman açığım. Ve hep keyif alınacak, eğlenilecek bir şeyler bulurum. Arkadaşlarım da seyahat eden insanlar. Bu sayede dünyanın birçok yerinden bir sürü arkadaşım var.

Yenilikçi bir mayo koleksiyonu yapmak hazır giyim koleksiyonu yaratmaktan nedense daha zor gibi geliyor bana. Buna katılmıyorum. Mayo koleksiyonu yapmayı, kesinlikle hazır giyimden daha kolay buluyorum. Hazır giyim yaptığınız zaman daha fazla malzemeye ve detaya ihtiyaç duyuyorsunuz. Üstelik her sezon değişmek zorunda olan detaylar bunlar. Mayo koleksiyonu yaparken daha az malzemeyle ve çok daha mükemmeliyetçi bir bakış açısıyla çalışabiliyoruz. Sonuçta fazla detaya gerek kalmayınca hata yapma payı da azalıyor. Ben her zaman tek bir konuya odaklanmayı, onu da mükemmel yapmayı tercih ederim.

İstanbul’u önceden ziyaret ettiğini biliyorum. Ne hissettirdi sana? Ah, İstanbul’a bayılıyorum. Birçok kez orada bulundum ve her seferinde farklı şeyler keşfettim. Böyle bir şehirde yaşamak, inanılmaz bir şans. Denize yakın olmak ve bizim New York’ta yaptığımız gibi sadece denizle iç içe olmak için şehir dışına çıkmaya gerek duyulmaması muhteşem bir şey. Ayrıca İstanbul’un yaratıcı zevkine de hayranım. Harika partilerin olduğu gece hayatı da mükemmel. Ama bence dünyadaki insanlar bunu çok bilmiyor. Birkaç sene önce iki haftalığına Bodrum’dan Göcek’e kadar yatla gitmiştim. Bu da çok etkileyiciydi. Kısacası Türkiye ile aşk yaşıyorum diyebilirim.

Mariah Carey, Rihanna, Katy Perry gibi ünlüler senin mayolarını giyiyor. Başka kimlerde görmek istersin koleksiyonlarını? Açık konuşmak gerekirse ünlülerle ilgilenmiyorum. Benim esas umrumda

Son olarak, bir gün tasarım yapmaktan sıkılırsan ne yaparsın? Büyük ihtimalle kendi otelimi açarım. Muhtemelen Akdeniz’de. Hatta belki de Türkiye’de! 49


news Brand

DIOR L’OR DE VIE

Kadına Yakışır...

Sabah uyanırsınız ve gece izlediğiniz filmin bazı sahneleri bir anda gözünüzün önüne gelir. İşte bu durum, o filmden ne kadar etkilendiğinizin kanıtıdır. Genelde bir süre sonra bu his tamamen ortadan yok olur. Fakat bazı filmler, izledikten sonra kaç yıl geçerse geçsin hiç düşünmediğiniz bir zaman ve yerde bir anda sizi yakalayıverir. İşte Death Becomes Her/Ölüm Kadına Yakışır, böyle bir film. Goldie Hawn, Bruce Willis ve her nasılsa ikisinden bile daha komik olmayı başaran Oscar kraliçesi Meryl Streep’in zaman zaman bir slapstick komedisine yaklaşan bu filmde harikalar yarattıklarını söylememize gerek yok sanırız. Filmi izleyen hemen hemen herkesin, (özellikle de kadınların) zamanında bu kadar etkilemesinin tek sebebi, sessiz kahramanı olan küçük cam bir şişe içerisindeki pembe renkli zehirden başkası değil. Tüm ölümlülerin hayali olan şey bu filmde gerçekleşiyor... Bahsettiğimiz iksiri içen Helen hiçbir zaman yaşlanmıyor. Bu mucizevi durumu fark eden arkadaşı Madeline ise Helen’in kocası Ernest’i elde etmek için iksirin peşine düşüyor. Güzellik için verilen kavgalar, hayatta kalmak uğruna yapılanlar bir yana filmin, çok önemli bir ana teması var aslında: Yaşlılık karşıtı olmak! Tıpkı Dior L’Or de Vie gibi... Bu altın kutu içindeki mucize, her ne kadar pembe iksir gibi ölümsüzlük getirmese de yaşlılığın önüne geçiyor. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri önemli bir bitki olan olan asma yaprağının, tam

kalbinde dolaşan öz, L’Or de Vie ile bir antioksidana ve yenileyici güce sahip 10 molekül içeren bir yaşam iksirine dönüşüyor. Sauternes’in yüksek tepelerinde bulunan üzüm bağları, Dior’ın 25 yıllık araştırmaları sonucunda bizi Yquem isimli asma yaprağıyla tanıştırıyor. Sıradan asma yaprağından ne farkı var dediğinizi duyar gibiyiz. Yquem, tıpkı Ölüm Kadına Yakışır’daki gibi zamanın etkilerini tersine çeviren bir güce sahip. Özellikle bin bir mimikle yaşadığımız stres dolu dünyada, kadınların en büyük sorunu olan göz ve dudak çevresi kremi La Crème Contour Yeux et Lèvres ile zaman tam anlamıyla duruyor. Her gece yatmadan önce mutlaka sürülmesi gereken ‘göz kremi tembelliğini’ ortadan kaldıran aplikatörüyle de hayatı resmen kolaylaştırıyor. İleride belki de atasözü haline gelecek ‘yaşlanmak yok yaş almak var’ sözünü kanıtlayan L’Or de Vie’nin en güzel yanı ise, içeriğindeki 10 molekülün etkisini kısa bir zamanda göstermesi. Zaman aşımını yalnızca anılarda değil ciltlerinde de hissettiği yaşlara gelince, kadınlar için makyajın yetersiz kaldığını hepimiz biliyoruz. Tıpkı filmin iyi niyetli ama talihsiz karakteri Helen’in de dediği gibi “Artık makyaj, önemli değil. Hiçbir işe yaramıyor”. Uyandığında, ayna karşısında gördüğü cilde gülümseyen kadın, yaşı sorulduğunda da aynı tepkiyi vererek ‘kadınlara yaşı sorulmaz’ klişesini ortadan kaldırır. İşte o kadının en büyük sırrı başucunda duran altın renkli bu iksirden başkası değil.

XOXO The Mag


nixonnow.com

nixonnow.com


news ART

Gaganheim(!) Museum

Bakışlarında Behlül yazı dinçer şirin

Bir Aşk-ı Memnu göndermesi ile başlayalım dedik. Onu da buradan anmış olalım. Kurumsal iletişimde yeni bir bakışma biçimi olarak ‘behlüling’ lügata gireli çok oldu. Bir ‘Küçük Emrah’ filminde görüp, kaşları hafif birbirine yaklaştırıp, yüzüne dram aromalı mağduriyet kazandıran bu bakış, yeni Batı bakışma kültürüne de eklendi. Şu sıralar Orta Doğu coğrafyasında en çok pratik edilen danslardan biri olarak da yeraltı kültürüne katkıda bulunmaya devam ediyor. “Dubai bitti, Abu Dhabi’de var ne varsa” diyenlerden, Sharjah Bienali’nde saç atanlara, delice eğlenenlere ve turizme bu büyük katkılarından dolayı networking’de kraliçe ünvanı alanlara kadar ‘orada bir köy var uzakta’, oraya odaklandık. Gözlerimiz ‘behlüling’, birbirine yaklaşıyor, mutsuzuz ve öğrenmeye açız. Doğu’da olanları anlamak için ilk önce mağduriyet çakrasını açıp oradan empatileyerek meselelere çivileme dalıyoruz. Sanatına sardık, ama önce biraz Beyrut da öğrenmek gerek, herkes soruyor, gitmedim demeyelim diye kalkıp gidelim, ucuzmuş da deyip sıraya girdik. Ne varsa görenin gözünde… Tarihsel olanın derinleştiği, başka yollara doğru uzadığı günlerde sanat turizmi, market ve daha nice iktisadi atılımın başını çektiği mesele ile oraya çapa attık. ‘Emerging market’ diyorlar, artık ne kadar belirecekse ve ayrıca zaten var olan nasıl belirsin, değil mi? Bu girişi neden yağdırdık açıklayalım. 24 bin metrekarelik (gerçekten Fondazione Oharazioni’nin katkılarıyla temiz bir OHA halayı çekmek istiyoruz) Guggenheim Museum’un Abu Dhabi’deki Saadiyat Adası’na yapılması söz konusu olduğundan beri, karşılıklı açık mektuplardan, durumdan haberdar ediliyoruz. Artık durum bir aşk-nefret ilişkisine,

yer yer BBG tadında bir voyörizmin kendinden geçtiği anlara kadar vardı. Mimarı Frank Gehry… Yaptığı Guggenheim Museum’un da meseleyle, adayla, coğrafyayla ilişkisi oldukça ‘Batıcan’ ve ‘Kurumsu’. Bu isimler çağın iki medeni adı olarak pekala sıralamada zirveleri tırmanabilir ya da Everest’e yeni bir kat çıkabilir kanımızca. Lafı dolandırıyoruz, kısacası binanın dış cephesinden de anlaşılacağı gibi kurumun enerjisi ağır. Taşıdığı ‘Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur’ misyonu, bize her şeyi öğretmek için, içindeki değerlerine sahip çıkan öğretmen personası ile de sanat tarihi karar vericileri iş başında. Neyse ki sanat tarihinin ağırlığından bizi kurtaran başka diskurlar üretiliyor bugün. Onları disko diye okuyup playlist’e alanlar, dinledikçe de duymaz olanlarımız da olmuyor değil. Bu kadar sızlanma neden diyeceksiniz, haklısınız. 2009 yılındaki Human Rights Watch’un yayınladığı raporda işçilerin çalışma koşullarının ziyadesiyle sömürü kokması sebebiyle bir grup sanatçı hemen bir bildiri yazıp durumu protesto etti, bir kere bu var. Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. “Sömürüden yapılmış bir kurumda sanatçılardan işlerini sergilemeleri beklenemez. Sanatçıların hak ettiği saygıyı onlar da hak ediyor” diyerek restin alası çekildi. Sonra da ortalık bir bulandı. Sular durulmadı. Kader Attia, Harun Farocki, Mona Hatoum, Shirin Neshat, Monica Bonvicini, Tania Bruguera, Janet Cardiff, Sam Durant, Sharon Hayes, Thomas Hirschhorn, Barbara Kruger, Matt Mullican, Trevor Paglen, Martha Rosler, Katharina Sieverding, Rirkrit Tiravanija, Andrea Fraser, Hans Haacke ve Alfredo Jaar gibi sanatçıların imzaladığı bildiriye Guggenheim Museum’dan

XOXO The Mag


Nancy Spector ve Richard Armstrong imzalı, ele başları Walid Raad ve Emily Jacir’e seslenen bir cevap geldi. Bir tek onlara hitap eden bu mektupta “Yapmayın, kurumun adını lekeliyorsunuz” meali taşıyan bir atarla kurumsal bazı duyarlılıklar belirtildi. Kimseyi de suçlamamak lazım, kurumlar hangimizi panterden kediye doğru giden bir gelişim sürecine hapsetmiyor ki! Üzerine Birleşik Arap Emirlikleri’nin Tourism Development and Investment Company’si de kendince işçilerin çalışma ve barınma koşullarını ballandıra ballandıra bitiremedi. Sürecin burasında yine bir es verildi ve müteahhit firmalarla ilgili bazı rakamsal karmaşalar ve karşılıklı kamaşmalar sonucunda müzenin açılış tarihi 2013’ten 2015’e çekildi. Ama zinhar, müzenin açılışı ertelenmedi, müze açılacak, sadece paranın akışı, dönüşümü ve dolayısıyla bu rakamların devamı olan tarihlerde bazı değişmeler oldu. Bunun dışında mimarlara paralarının ödenmediğine ve onların da işi bıraktığına dair dedikodularını takiben müzenin “Aslında biz orada ne döndüğünü de çok bilmiyoruz” gibi son derece talihsiz bir açıklamayla meseleyi özetlemesi de olimpik boyutlarda bir tebriği alına şaklattı. Bugün alnında ‘Destiny’s Child’ yazan herkes bu şaklamadan nasibini almıştır. Tüm bu detay bilgilerden sonra, sorulacak tek soru Abu Dhabi’nin Guggenheim Museum’a ihtiyacı var mı? Bir müzeye kuşkusuz ihtiyacı olabilir, her ne kadar bugün müzeler öyle çok da güvenilecek kurumlar olmasa da. Zira iş seyirci ile kurduğun ilişkiye bakıyor, ürettiğin serginin, söylediğin sözün kalitesi yerine sıkıcı bir hal alan programını acilen toparlayacak (aynen bir Demet Akalın şarkısı gibi-

gördüğünüz gibi düşük Türkçe pop tınıları, kurumlarda her zaman işe yarıyor) yeni bir direktörün bulup çıkarılması gerekiyor. Bu yüzden tekrar performansa sarmadınız mı ‘afedersin’? Bu yüzden performans sanatçılarının bazılarının, onlar bunun üzerine ‘Kariyerimin Zirvesine Bayrak Açtım’ adında bir romana başladılarsa da, sanat pratiğinin kanı emiliyor olsa da, sonuçta seyirciye karşı sorumluluğunuzu Lady Gaga’ya tercüme edip (Gaganheim Museum), pasta kesmediniz mi? Şimdi bu yüzden bu dilden anlayan kurum insanlarına ihtiyacımız yok mu? Bu öğrendiğimiz yeni seyirci geliştirme dilini de daha öğrenirken ‘deliren’ marketlerden ‘beliren’ marketlere kanalize etmek gerekiyor. Bunun dışında tarihin yazımını kontrol etmenin gerekliliğini de hatırlatmaya gerek yok sanırım. Velhasıl kelam, Abu Dhabi’de bir müzenin, coğrafyanın kendi arşivinden ve kişiselinden çıkaracağı, evet, kendini bireyselliği ile ayıracağı bir müzenin yolu açılabilecekken (Para Konuşur!) şehrin markalanması, paketlenmesi ve ambalaj sürecinden geçerken mutlaka uğraması gereken adresler olduğu ortaya çıktı. Frank Gehry gibi… Önerdiği binanın yağmurlu havalarda bacaklarda bir ağrı, sinirlerde ‘laçka’ adında bir gevşeme olarak belireceği, buram buram egzotizma kokan ağır kaplamaları içimize kan oturtuyor. Bu zehirli kanı da Avustralyalı sanatçı Tracey Moffatt’ın 2007 tarihli ‘Doomed’ isimli videosunda yıkılan Guggenheim Museum görüntüsü eşliğinde bünyeden atabiliyoruz. Böylece bu ay menüye siyaseten dolma da eklemiş olduk. Tadından yiyemediyseniz geri kalanını gulflabor. wordpress.com’dan tırtıklayabilirsiniz.

XOXO The Mag


news PERFUME

CHANEL N 5 O

Dile Geldi

Coco Chanel’in 1910’ların sonunda hayal ederek hayata getirdiği, karmaşık ve aykırı düzlemleri olan momentumlar üstü, hiç konuşulmamış duyguları yaşatan zamansız parfüm Chanel No 5’le oturup eski günleri konuştuk, dertleştik…

Merhaba. Hiç beklemeden 1921 yılına dönelim mi? Tamam, aslına bakılırsa 1921 yazında hazırdım ve Coco’nun beni satışa sunmadan önce güzel bir fikri vardı. Stratejisi herkeste merak uyandırmak ve adımın kulaktan kulağa yayılmasını sağlamaktı. Başlangıçta beni küçük şişeler halinde müşterilerine ve arkadaşlarına dağıtmaya başladı, sanırım amacı, beni adını bile hatırlamadığı küçük bir parfüm dükkanında tesadüfen keşfettiği intibası uyandırmaktı. Diğer taraftan, Chanel çalışanları da gelen müşterilere beni deneterek onların ne derece memnun kalıp kalmadığını gözlemliyordu. Komik olan şu ki, müşteriler Matmazel Coco’dan beni satın almak istediklerini söylediklerinde onlara masumca “Ben parfüm satmıyorum tatlım!”cevabını veriyordu. Haliyle, sonunda iş öyle bir noktaya geldi ki, formülümü bulan Ernest Beaux, ona artık satışa başlamaları gerektiğini söyledi. Gel zaman git zaman, sonunda Paris’te Rue Cambon, Deauville ve Biarritz’de bulunan Chanel butiklerinde satışa sunuldum. Hatırlıyorum da, kısa sürede çok büyük bir ticari başarıya imza attılar. Övünmek gibi olmasın, o günlerden beri zaman ve mekanın çok ötesinde kolektif bir hayalin ürünü olarak yaşamaya devam ediyorum. Hiç değişmedin diyebilir miyiz peki? Hem evet hem hayır. İlk halimle bugün arasında kimliğimde bir farklılık olmasa da dış görüntüm sürekli içinde bulunduğum çağın özelliklerini de taşıdı. Tasarlanan ilk şişem bugün benimle tamamen özdeşleşen bildiğiniz Chanel No 5 şişesi değildi elbette. Söylememe gerek var mı bilmiyorum ama daha yuvarlak hatlarım vardı. 1924 yılında daha sağlam ve hava geçirmeyen bir şişe üzerinde çalıştıkları günler hala gözümün önünde. Ah bir de, bu sırada nakliye ve dağıtımda da kolaylık sağlayabilmek adına daha köşeli olan bu aşina olduğunuz kare tasarım ortaya çıktı. Tıpkı bir elmasın üzerindeki köşeler gibi artık benim şişemin de düz hatları vardı yani. Bu şişeyle birlikte ben de bir efsaneye dönüştüm diyebilirim ve sonra New York’ta The MET’te bile sergilendim. Kenarları siyah ve beyaz olan bu kutu, modern ve zamansız bir şekli vurgulamak amacıyla ortaya çıktı. 1960’larda Andy Warhol seri çalışmalarından birinde beni kullanarak sanat dünyasında da varolmamı sağladı. 1997’de Chanel, dört adet sınırlı sayıda ürünü tanıttı. Bu ürünlerin kutuları da Warhol’un

kullandığı serigrafi renklerinde sunuldu. O yüzden küçük dokunuşlar dışında çok da büyük değişimler geçirmedim. Yaratıcın Ernest Beaux nasıl biriydi? Doğrusunu söylemem gerekirse, Ernest tüm hayatı zorluklarla geçmiş biriydi ama aynı zamanda gerçek bir beyefendiydi. Hatta işte size bir sır; benden önce bazılarına göre modern zamanların ilk parfümü olarak kabul edilen ‘Bouquet de Catherine’i yaratmıştı. Ama onu yaratmanın mutluluğunu gölgeleyen başka üzücü bir olay yaşamış. Savaşta görev yaparken karısı bu ayrılık sürecine dayanamayıp onu başkasıyla aldatmış. Hay Allah’ım! Neyse, sonra Ernest ondan boşanıp kendini işine vermiş. Bu dönemde, yani laboratuvarında çalıştığı sıralarda, Matmazel Chanel ile tanışmış, şansa bakın ki Ernest o dönemde sentetik bir parfüm üretmenin yollarını arıyormuş. Burada size küçük bir bilgi vereyim; parfüm o yıllarda sentetik fazla kullanılmadığı için çok pahalı ve zor bulunan bir şeydi. Onun disiplini ve yaratıcılığından çok etkilenen Coco ondan hem ucuz hem de kalıcı ve bir o kadar çarpıcı koku yaratmasını istediğinde beni yarattı. Daha sonra da hayatının sonuna kadar çalışmaya ve üretmeye devam etti. Günümüz modern parfüm endüstrisinin ona çok şey borçlu olduğunu düşünüyorum. Evet tam da bunu soracaktık, Coco Chanel seninle ilgili olarak Ernest’a ‘Kadınlara yapay bir parfüm sunmak istiyorum. Yani gerçek anlamda yapay bir parfümden söz ediyorum’ demişti. Sen gerçekten parfümün giysi hali misin? Coco ona ne istediğini açık ve net bir şekilde anlatmış aslında: “O güne kadar hiç yapılmamış bir parfüm. Harika kokan, ona yakışan, karmaşık ve aykırı düzlemleri olan, momentumlar üstü, hiç konuşulmamış duyguları yaşatabilecek, hafif ve aynı ölçüde kalıcı bir koku”. Yani kısaca ‘Kadın gibi kokan bir kadın parfümü’ diyebiliriz. Aynı zamanda lüks ve sınırsızca baştan çıkarıcı diye de eklemiş olmalı ki ben çıkmışım ortaya. Yapay olmasını rica etmesinin sebebi ise, seri üretime çok daha uygun olmamı istemesi aslında. Yani parfüm dünyasında bir devrim yaratmak niyetindeymiş. O dönemin moda koku anlayışı olan ‘tek çiçekli’ parfümlerin tam zıttı olmamı istediğini daha sonraları anladım.

XOXO The Mag


Bu durumda seni kullananların bir yaşı var mı peki? Ne ayıp! Hanımefendilerin yaşı sorulmaz değil mi? O yüzden beni kullananların yaşını bilmiyorum. Ancak şurası bir gerçek, beni kullanan herkes tıpkı benim kadar zamansız, güzel, alımlı ve göz alıcıdır. Bu noktada alçak gönüllülük yapmak hem bana hem de beni kullanan herkese haksızlık olur.

Coco’nun uğurlu sayısından yola çıkılarak adının koyulduğunu biliyoruz. Biraz da fiziksel özelliklerinden bahsedelim mi? Tasarımın, etiketin gibi… Matmazel tarafından özel olarak seçilen gösterişten uzak, sade ve geometrik şişem, tıpkı parfümün özünde olduğu gibi zamanının çok ilerisindeydi. Buna şüphe yok. Bu seçimi yapmasının arkasında yatan tutku, tıpkı daha önce tasarladığı tüysüz ve sade şapkalar ya da sonra ortaya çıkaracağı ‘küçük siyah elbise’ydi. Biliyorsun Chanel’de esas olan genel kodlarımız var. Sadece benim değil, diğer tüm parfümlerin, kıyafetlerin, aksesuarların, çantaların da… Bu yüzdendir, parfümü gölgede bırakmayacak son derece basit ve sade bir şişe tasarımı yapılmış. Anlayacağınız, Coco’nun moda sektörüne büyük bir cesaret örneği olarak getirdiği sadelik şişeye ve şişenin üzerindeki etikete de yansıdı. İnsanlar beni böyle sevdiler. Sade, kolay anlaşılır ama bir o kadar da çarpıcı…

Seni kullanan biri arada başka bir parfüm kullandığında buna alınıyor musun? Beni kullanmaya başlayan biri kolay kolay vazgeçemez. Bu yüzden arada sırada bir kaç gün dinlenip keyif yapmak hoşuma bile gidiyor diyebilirim. Peki yeni çıkan parfümlerle nasıl başa çıkarım diye endişeleniyor musun? Dünyada her 30 saniyede bir şişe Chanel No 5 satılıyor. Sence endişelenmeli miyim?

Söylediğin bir şeye geri dönmek istiyorum, yaratım sürecinde tamamen sentetik olman sana nasıl bir ayrıcalık tanıdı mı? İlk ‘tasarlanmış’ abstrakt parfüm… Bu ayrıcalığı iyi anlatabilmem için parfümün ilk doğduğu zamanlardan da bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. Sıkılmazsanız anlatayım!

Bir erkek parfümü olsaydın nasıl kokardın? Bu soruya yanıt vermem oldukça zor. Coco ve Ernest beni tamamen kadınsı duygular üzerine kurguladılar. Kesinlikle bir kadın parfümü olarak kalmayı yeğlerim.

Dinliyoruz… Bugünkü parfüm anlayışına en yakın olan ilk koku için 1300’lerin ortalarına kadar gitmemiz lazım. Döneminin en ünlü kadınlarından biri olan Macar Kraliçesi Elisabeth von Ungarn’ın yaşlanma korkusu sayesinde parfüm doğdu. İsmi ‘Macar Suyu’ydu. Alkol, biberiye ve gülsuyundan yapılmıştı. 500 yıl sonra, Berlin’de Ferdinant Tiemann’ın laboratuvarında vanilya ve menekşenin sentetiği üretildi. Sonra diğerleri geldi. Ve derken ben… Demiştim ya, Coco, Ernest Beaux’dan tamamen sentetik ve 24 saat kalıcı bir parfüm istemişti. Sonuç ortada… Parfüm ilk önce bir hayalin temeli, bir düşünsel imge ve parfümcünün elinde yavaş yavaş ortaya çıkan bir gerçekliktir. Emin olduğum bir şey var, Ernest Beaux, 1914-18 arasında, yani savaş yıllarının o zor şartlarında, bile geceleri göller ve nehirler müthiş tazelikte kokular yayarken beni zihninde hayal ediyordu. Şurası kesin ki, Gabrielle Chanel’in isteklerine karşılık verebilmek için, baskın doğal bir içerik gözetmeksizin koku duyusuna ait yeni bir yapı inşa etti. Benim tasarlandığım dönem parfümcülük bir zanaattan ibaretken bugün artık gerçek bir endüstri söz konusu. Benimle birlikte az sayıda parfüm bu büyük değişime ayak uydurabildi. Bu başarıyı Ernest Beaux’nun yarattığı sentetik ve aldehitlerden oluşan formülüme borçluyum.

En iyi anlaştığın Chanel parfümü hangisi? Ve ablası olarak Chanel No 19’a ne gibi tavsiyelerin var? Benden yaşça çok daha küçük olmasına ragmen No 19 çok tatlı biri. En az benim kadar cool ve kendine güvenen biridir. Ona bir tavsiyede bulunmama hiç gerek yok. Yeni kuşaklar onu da en az benim kadar sevdi ve benimsedi. Hatta Lisi Harrison’ın yarattığı şahane edebi karakter Massie Block bile her gün onu kullanıyor. Şanslı kız! Baz Luhrmann gibi efsane bir yönetmenin önünde Nicole Kidman’la ‘Diamonds Are A Girls BestFriend’ şarkısını söylemek nasıl bir duygu? Nicole kelimenin tam anlamıyla muhteşem bir kadın. Ama yine de onun gibi yıldızlarla bir arada olmaya alışkınım. Bu reklam filmini Baz, Monroe’ya bir saygı duruşu niteliğinde çekti. ‘Diamonds Are A Girls Best Friend’ şarkısını Marilyn’den sonra söyleyip insanları etkileyebilmek gerçekten zor iş. Çok büyük bir heykelin yapılsa nerede sergilenmesini istersin? Bu gerçekten eğlenceli bir soru. Aklıma sayısız yer geliyor ama sanırım doğduğum yerde Paris’te Palais Royal veya Palais de Tokyo’da sergilenmek isterdim.

Her dönemin en güzel kadını senin yüzün oldu. Carole Bouquet, Catherine Denevue ve Estella Warren. En doğru ismi bulma konusundaki sırrın ne? Ben onları aramıyorum, onlar her zaman beni aradıkları yerde buluyor. 1953’te Chanel ilk televizyon reklamlarına başladığında, rakipleri oldukça üzüldü. Benim modern ve dinamik görüntüm, diğerlerinin kurumsal kimliğinin tam karşısında duruyordu. 1955’in başlarında Matmazel Chanel, en gözde modellerinden biri olan Marie-Helene Arnauld’a dergi reklamlarında benim yüzüm olmayı isteyip istemediğini sordu. Bu zamanının en yenilikçi hareketiydi. Bu tarihten sonra döneminin çok sayıda ünlü kadını benimle birlikte anılmaya başladı.

Son olarak reklam filmini çekmek için iki yıl önce İstanbul’a geldin. Sen İstanbul’un kokusu olabilir misin? İstanbul’da inanılmaz güzel vakit geçirdim. Size jenerik bir laf olarak gelebilir ama, ben Paris’te doğmuş olsam da dünyadaki her kadının kokusu olabilirim ama bir şehrin kokusu olup olamayacağım konusunda iddialı laflar etmeyecek kadar da kendimi dizginleyebilen bir yapıya sahibim. Ah size Istanbul’a nasıl geldiğimizden de bahsedeyim. Yönetmen Jean-Pierre Jeunet başından beri Orient Express’i kullanmak ve bu trenin rotası üzerinde çekilecek bir lokasyon arayışı içindeydi. İstanbul diğer adıyla Byzantium bunun için oldukça ideal bir şehir oldu. Açıkçası, Coco Bizans kültüründen etkileniyordu ve sonuçta bu hoş bir tesadüf oldu.

İddialı bir soru olacak ama, sence neden kadınlar seninle bir ‘başka’ güzel? Matmazel Chanel ‘Parfüm kullanmayan kadının geleceği yoktur.’ demişti. Bazı kadınlar yürüyüş, duruş ve ifadelerinin parfümlerinden etkilendiğini söylüyor. Ben bu konuşulmayan dilin açık ifadesiyim. Çünkü, herhangi bir baskın elemente sahip olmayan bir kokunun, kendine özgü karışımı ve her tende farklı hissedilen bir yorumu vardır. Beni kullanan iki kadın bir araya geldiğinde hiç bir sorun yaşanmaz. Çünkü ben herkeste farklıyım. İşte bu da benim en büyük sırlarımdan biridir.

Şu anda neredesin? Ne yapıyorsun? Her yerdeyim ve kokuyorum. Bitirmeden, “normalde çok satan bir şey, çok değerli değildir” denir. Bu tezi nasıl yıktın? Değerin parasal olduğuna inanmıyorum. Bu yüzden ortada bir tez de görmüyorum. 59


DOCKS, FOR YOUR EYES & EARS

Belki de çoktan ihtiyacınız olanı aldınız ve değiştirmeyi planlıyorsunuz, belki de hala almadınız ve birçok üstün model arasında gidip geliyorsunuz, teknikten çok anlamazsınız ama en iyi sesi istersiniz. Tasarımdan çok iyi anlarsınız ve yine de estetik olan önerilere açıksınız. Araştırmacısınız ama vaktiniz yettiği kadar, en iyisini siz biliyorsunuz ama bu kadar çok seçenek olan bir dünyada  başkalarının fikrini duymaktan zarar gelmeyeceğine inanıyorsunuz, ya da belki de gerçekten konuyla yakından uzaktan alakanız yok ama müşkülpesentsiniz ve hataya mahal vermek istemiyorsunuz. Ya da en basit haliyle dönemsel hediye bulma krizindesiniz ve akla ihtiyacınız var, hangimizin yok ki? Bunlardan herhangi biriyseniz ya da daha fazlasıysanız, bizim anlatabildiğimiz şekliyle alttaki seçeneklere gömülün, nasıl olsa her yol Roma.

Bower&Wilkins Zeppelin Air

Bose SoundDock 10

Harman/Kardon MS 150

Beats by Dr. Dre Beatbox

Zaten hepinizin kalpten ezbere bildiği iPod dock’lardan biri olan Bower&Wilkins Zeppelin’in yeni versiyonu bu. Ses sistemleri alanında, birçok rakibinden farklı olarak sadece lüks segmente yönelen bir markadan bahsediyoruz. Dile kolay, ünlü Nautilus ses sistemiyle Urla’da denize sıfır bir mülk edinilebilir. Geri dönersek, yeni modeldeki kablosuz kullanma imkanına sahip olmanız size her türlü platformda yardımcı olacaktır. Kurulumu yapın, sonra iPod, iPhone, iPac, iPad vb. bir aletinizdeki iTunes’dan direkt ne istiyorsanız dinleyin. Kötü yanı kumandasının dizaynı, biraz çirkin sanki.

Harman/Kardon marka imajı itibariyle bu sayageldiklerimizden çok da geride ya da ileride değil. Her zaman iyi ses kalitesi vadeden ama teknik servis konusunda çuvallamış bir marka. Estetik olarak da çok ötede olmadıklarını zaten kanıksadık. Ama bir iPod dock olarak, ve yine yan fonksiyonlarını da cebinde taşıyan bir ürün olarak, kesinlikle değerlendirmeye alınmalı. Kötü yanı, genel anlamda kaba tasarımı.

Hala çevrenizde XOXO telefuzunda yeni yeni harikalar duyuyorsunuzdur. İşte biz de Bose’la ilgili aynı deneyimlemeye maruz kalıyoruz. Nedeni tabii ki basit; Bose’u herkes bilir. İlk iPod dock’lardan birini üretmelerini kenara koyalım, zaten marka olarak da her zaman ses için iyi şeyler yaptılar. Klasik sevenler için birebir, ayrıca çeşit çeşit de seçenekle, fiyat konusunda da baş ağrıtmaktan uzak. Yine de biz en gelişmişini, Bose SoundDock 10’u öneriyoruz. Sevmişken tam sevin. Kötü yanı ise henüz o çok sevdiğimiz Bose ses kalitesinin dock’larda henüz yakalanamamış olması.

Beats by Dr. Dre kulaklıkları şu sıralar en çok rağbet gören ürünlerden; herkes ne de çok sevdi anlatamayız. Eh, ‘bunu sevdiyseniz, bunu da seversiniz’ klişesini kullanmanın tam yeri çünkü Beats by Dr. Dre Beatbox da aynı tepkiyi vermenizi sağlayacaktır. Fiyat-kalite paritesine bakarsak da avantajlı olan sizsiniz yine. Kötü yanı fazla kullanıcı dostu olması. XOXO The Mag


Geneva Sound All-In-One

Bang&Olufsen BeoSound 8

JBL On Stage 400P

Roth MC4

Bang&Olufsen aşığıyız diye demiyoruz ama bunca iPod dock arasında belki de en gelişmiş sesi verebilen bu. Zaten tasarım inceliğini ve sofistike takririni söylememize bile gerek yok ama son dönemlerin en çok satan ürünlerinden biri olması rastlantı değil, emin olun fiyatına değiyor. Evinizde başka Bang&Olufsen ürünleri varsa da disk kumandasını biblo olarak kullanabilirsiniz, zira biliyorsunuz tek kumanda ile evdeki tüm sistemleri yönetebiliyorsunuz. Unutmadan, bahsettiğimiz bu ürünü diğerlerinden ayıran en büyük özellik, ekstra bir alete gerek kalmadan, ayarlanabilir başlığı sayesinde iPad için de kullanıma açık olması. Kötü yanı, bazen dock’un temassızlık etmesi.

İki sene önce ilk üst sınıf iPod dock’umu alayım niyetiyle süpersonik elektronik alet blogları ve websitelerini gezerken karşılaştım. Yani şöyle bir gerçek var, ses kalitesi çok iyi, tasarımı da zaten minimal duruşları sevenler için birebir. Çevrenizde de oldukça nadir karşınıza çıkar ama hayıflanmadan geçemeyeceğim, internet alışverişinin bu kadar rahatladığı bir dönemde, nasıl olur da İstanbul’a Geneva Sound’un herhangi bir ürününün shipping’i olmaz! Neyse yurtdışına çıktığınızda alırsınız, bizim önerimiz en üst modeli olan All-In-One Stereo, almışken CD çaları olan, line-in özelliği ve en önemlisi radyo dinleme fonksiyonu eklenmiş olanını alın.  Kötü yanı mid seslerde bas ve tizler kadar başarılı olmaması. 

Çok da bayılmıyoruz bu modele. Bunun belki de bilinçaltı baskısından kaynaklandığını da söyleyebiliriz zira. Ürün gamı bu kadar geniş olan bir markanın çok iyi sistemleri olduğu kadar vasat olanları da bolca ortalıkta. Kötü ses sisteminden kulağı çınlayan kulup gezginleri neden bahsettiğimizi anlar. Neyse, en azından seçtiğimiz ürün size, hem estetik bir görüntü hem de ortalamanın üstünde bir ses deneyimi vadediyor. Ayrıca erişimi de kolay. Kötü yanını ayrıca yazmamıza gerek yok, zaten belirttik.

Roth’u Can Hi-Fi vitrinlerinde birçoğunuz görmüşsünüzdür. Böyle, insanın içindeki vintage duygular kabarıyor, bir yandan da farklı görünümü sevenlere de tek olma imkanı sağlıyor. Biz bu iki grupta da değiliz; Ruth’u daha wok işlevsel kullanımı ve üstün ses tekniğinden dolayı listemize alıyoruz. Sadece iPod, iPhone için değil herhangi bir başka taşınabilir aletle de kullanabiliyor olmamız da paketin diğer bir hediyesi. Yetmez diyorsanız aynen Geneva Sound ALL-In-One Stereo’da olduğu gibi CD player işleviyle tatminkar müşteri sınıfında bir üste geçersiniz. Kötü yanı, arayın ki bulasınız. 61


Boston Acoustics Duo-iPlus

Vestel iBigBoy

Parrot Zikmu by Starck

Arcam RCube

Marka olarak, Boston Acoustics’i, şaşaadan uzak, kendi hamuruyla yoğrulan, piyasaya dengelerini değiştirmekten çok kendini iyi ifade edip ürününü satmaya çalışan mahallemizin sesçi çocukları olarak tanımlayabiliriz. Bu minvalde, iPod dock’ları da tasarımıyla değil işlevselliğiyle ve ses kalitesiyle öne çıkmaya çalışıyor. Üstelik iPod dock demek yerine öncelikle ben bir radyoyum diyor. Sonuçta Cenab Şahabeddin’den alıntı yaparak tanımlamamızı zenginleştirelim: Kadın olsun, kitap olsun, cildine aldanma münserecatına bak. Kötü yanı ise yurtdışı satış fiyatıyla Türkiye satış fiyatı arasında devasa fark olması.

Madem büyüklükten konu açıldı, devam edelim. Veteran tasarımcı, ilham kaynağı ve aynı zamanda İstanbul’a yatırım yapanlar listesinin bir parçası Philippe Starck Parrot için tasarladığı bu sistemle baya övgü kazandı. Her AppleStore’a girdiğinizde bir iç çekerek baktığınız, ateş pahası bu ürünün ses olarak sunduğuyla ya da tasarımsal olarak ne kadar övülmesi gerektiğiyle ilgili konuları geçerek hemen sona geliyoruz, kötü yanı fiyatı.

‘Önemli olan boyu değil’ klişesini kullanmayacağız. İnanmadığımızdan değil, doğru olmadığından. Neyse, Vestel bu klişeyi tersine çeviriyor. Ya da çevirmiyor; kafamız karıştı. En büyüğü benim olsun, sesi iyi olsun, fiyatı da makul kalsın diyorsanız, buyrun. BigBoy, adından mütevelli baya büyük, ofiste değil evde, ve yeterli alana sahip bir salonda kendi halinde su ve yemek olmadan yaşayabilir, üstelik hizmette de kusur etmez. Çokça servis desteği alacağınızı da aklınızın bir köşesine çiziverin. Kötü yanı ise genel anlamda tasarımı.

5 kiloluk bir şaheserle bitiriyoruz. Arcam çok modelle değil, en iyi olabileceklerle piyasada kendine yer buluyor. O yüzden bu markayla henüz tanışmamış olmanız doğal; kendinizde bulmayın suçu. Ama RCube almazsanız belki de suçlu sizsiniz. Çünkü ödüllü bir tasarım olması bir yana, hem düşük hem de en yüksek seste bile aynı ses kalitesini koruyabiliyor. Üstelik tasarımı da tam istediğiniz gibi olabilir; yokmuş gibi yani. Sanki eve girdiğinizde hep varmış gibi. Kötü yanına gelirsek, yine Türkiye satış fiyatı. İnsan sormadan edemiyor; nasıl olur bu trajik fark?

XOXO The Mag


XX


news PEOPLE

JUDY GEIB

Mücevhere Panzehir röportaj iris ışık fotoğraflar dirk vandenberk

Şansın kapıyı çalmasını ya da bir mucize gerçekleşmesini beklerken uzun bir hayatın çoktan geçip gittiğini farketmek oldukça üzücüdür. Hayatındaki beklenmedik işaretlere kulak veren Amerikalı mücevher tasarımcısı Judy Geib, uzun yıllar sanatın farklı dallarında çalışmış olmasına rağmen bir anda kendini bambaşka bir dünyada bulmuş. Plus Alpha adlı çok başarılı bir mücevher markasına sahip olan Geib’le Brooklyn’deki keyifli stüdyosunda tasarım, ilham ve macera dolu hayatı hakkında konuştuk.

XOXO The Mag


İşte bu yüzden de bu geçişi ‘beklenmedik’ olarak tanımladım. Aslına bakarsanız bu durumu başlangıçta bir başarısızlık olarak gördüm ama sonra ona başka bir gözle bakmaya başladım ve şimdi bundan büyük keyif alıyorum.

Günün nasıl geçiyor? Bugün hiç ilginç bir şey oldu mu? 22. Cadde ile Brooklyn’deki Williamsburg Bölgesi’nde her zaman ilginç olaylar olur. Her gün o kadar çok insanla selamlaşıyorum ki, mesela sürekli gülümsemeyi başaran Afro-Amerikan apartman görevlisi ve sokağın köşesinde kahve satın aldığım ilginç Pakistanlı adam ilk aklıma gelenler. Bir de bugün stüdyoya gelirken yolda İtalyan bir adam bana ortada hiçbir neden yokken aniden ‘‘8:53 tıpkı bir lokomotif gibi’’ dedi. Bu tip enteresan olaylar sık sık başıma geliyor. Sonra atölyemde yardımcım Nikollë ile sonsuzluk ve evren üzerine laflayıp bir yandan çalıştım. Bir de kafamda yeni oluşturduğum bir bilezik tasarımını nasıl somutlaştırırım diye düşündüm uzun uzun. Yarın onu yapmaya başlayacağım.

Bu beklenmedik geçişten önce yirmi yıla yakın bir süre resim yapmışsın. Mimarlık ve kitap tasarımı gibi alanlarda da çalışmaların olmuş. Yirmi yıl oldukça uzun bir süre… Takı tasarımına geçişinin sebebi neydi? Kolajlarımda kullanmak için büyük elmaslardan XEROX’lar yapıyordum. Bu kolajlar yavaş yavaş çok büyük takılara dönüştü. Daha sonrasında ise bu çalışmalarımı bizzat kullanmak istediğim küçük mücevher parçaları haline getirmek istediğimi farkettim. Tam olarak istediğim sonucu alabilmek için de bu işi kendim yapmalıydım.

Bir röportajında grafik tasarım okuduktan sonra kurduğun, şu anda bulunduğumuz bu stüdyonun beklenmedik bir şekilde mücevher atölyesine dönüştüğünü dile getirmişsin. Mücevher tasarlayarak hayatımı kazanacağımı hiç düşünmemiştim. Her zaman güzel sanatlarla ilgilenen bir sanatçı olmak istemişimdir. Aslında sanat ve zanaat kavramlarıyla hep sağlıksız bir ilişkim oldu. Sanatı, yoktan var etmek olarak görüyorum ama konu takı olunca bu durum değişiyor. Son zamanlarda bazı değişik deneyler yaptım ama yine de sanat dışında aslında birçok şeyi nedense küçük görüyorum.

Çalışmalarını, lüks ve kaba kavramlarının bir kombinasyonu olarak tanımlıyorsun. Bu zıtlık tasarımlarına nasıl yansıyor? Aniden gelen coşkun dürtülerimi kontrol altında tutmak için zıtlığı kullanmaya çalışıyorum. Vahşi fikirlerim oluyor ama bunları belli bir ayarda tutmak için aynı zamanda çok zarif duracak bir formla da koruyorum. Kontrolsüz fikirlerimi dengelemek ve sonunda şık bir mücevher tasarlamak için zıtlık kavramı bana oldukça yardımcı oluyor. 65


Politikadan olduğu kadar omurgasız hayvanlar ve mimariden de esinleniyorsun. Birbirinden oldukça uzak bu kavramlar arasında nasıl bir bağ var? Aralarında bir bağ olduğundan pek emin değilim ama hepsine ayrı bir ilgim var. Mısırın ana vatanı Pennsylvania’dan geliyorum yani gerçek bir ‘mısır’ kızıyım. Omurgasız hayvanları da seviyorum. Anemon çiçeğinin eriyip gittiğini izlemekten korkmasam, kesinlikle bir akvaryumum olurdu. Politika konusunda ise dünyada olup bitenleri takip ediyorum ve bu sisteme takı tasarımı ile nasıl yardımcı olurum, neresinden girebilirim diye hep düşünüyorum. Henüz bir cevap bulamadım ama başaracağıma eminim. Amerika’nın şu anki politik durumu ve Frank Lloyd Wright’ın mimarisinden esinlenenerek bir tasarım yapsan neye benzerdi? Açıkçası daha önce Bush yönetiminden oldukça rahatsız oluyordum. Şimdi ise her ne kadar kusursuz olmasa da Obama taraftarıyım. Bu görüşleri yansıtacak takılar tasarlardım herhalde. Politika oldukça zor; dünya eşitsizliklerin birbirine geçtiği bir yer oldu. Benim mücevherlerimi satın alacak insanların da paraya ihtiyacı olduğunun farkındayım. Zaten, para kazanmanın düzgün bir yolu var mı? Bu soruyu sorabilirdim. Aynı zamanda tutku ile yapılan el işi çalışmalarının bütünlüğüne inanıyorum.

Frank Lloyd Wright için zaten hali hazırda bir tasarımım var. Yine onun tasarımı olan Johnson Wax Binası’nın içine benzeyen bir çift küpe tasarımı... Mücevherlerini rakiplerinden ayıran üç farklı özellik nedir? İlk ve en önemli şey, tüm takılarımı büyük bir tutkuyla, ellerimle yapıyor olmam. İkincisi ise kendime tasarımlarım konusunda sürekli meydan okurum. Sürekli daha farklı ve daha ilginç neler yapabileceğimi araştırıyorum. Üçüncü maddeye gelince; zümrütleri binlerce parça arasından seçerek kendim Kolombiya’dan alıyorum. Diğer taşları Brezilya’da bir maden bölgesinde bulunan küçük bir kasabaya giderek ellerimle seçiyorum. Çok eğlenceli ve ilginç bir deneyim olduğunu söylemeliyim. 18 ayar altın kullanarak ve ezerek yapılan küpe ve bileziklerin; zümrütler, panzehir ve diğer taşlardan yapılan tasarımlardan oluşan oldukça zengin bir koleksiyonun var… Ezerek yapılan küpenin hikayesi şöyle; müşterilerimden biri sıra dışı bir yazardı ve bir gün Filigree Meanderer adlı bileziğimden satın aldı. Kocamla uyumumuzu görünce de bu uyuma benzeyen, aynı zamanda satın aldığı bilezikle birlikte kullanılabilecek bir küpe tasarlamamı istedi.

XOXO The Mag


İnternet sayfanda ‘Mücevher Şiirleri’ adlı bir bölüm var… Aslında onları yazan kişi ben değilim, eşim. Anonim bir şekilde yazıyor. Bir şair olmadığımı farketmem kısa sürdü. Eşim yazmayı çok seviyor ve benim en iyi eleştirmenim.

Kocam gerçek bir entelektüeldir. Yazar, anarşist ve politika/aktivizm ile yakından ilgileniyor. ‘Occupy Wall Street’ harekatını başlatanlardan biri de odur ve aynı zamanda Japon olduğu için ‘Fukushima’ sorunlarıyla da yakından ilgili. İşte bu noktalardan esinlendiğim gibi James Welling’in büyük, birbirine değen dairelerden oluşan siyah-beyaz fotoğrafları da ezilmiş küpelerin ayrı bir ilham kaynağı. Çok yakında tasarımlarımın arkasında yatan hikayeleri internet sayfamdan öğrenebileceksiniz.

Tasarımlarını kullanan biriyle karşılaşsan, aklından geçen ilk şey ne olurdu? Bu inanılmaz bir sürpriz olur benim için. Gerçekten! Ve, biraz küstahca ama ilk düşüneceğim şey ‘harika takılar’ olurdu.

Diğer yandan aksesuarlar da tasarlıyorsun. Deniz kabuğundan yaptığın çantalar oldukça sıra dışı ve hepsinin çok değişik isimleri var. Sadece tek bir çanta için bile çok fazla deniz kabuğuna ihtiyacın olduğunu ve bunun için iyi bir araştırma gerektiğini söyleyebilir miyiz? Evet, çantaların isimleri deniz kabuğu türlerinin Latince isimlerinden geliyor. Deniz kabuklarını önce Coney Island’dan gidip toplamayı denedim ama açıkçası bu yıllar sürerdi. Onun yerine Florida’da bir fabrika ile anlaştım. Doğruyu söylemek gerekirse deniz kabukları bile çevre koşullarından etkilenip kirlenebiliyor. Keşke içindeki canlılar büyüdükten sonra kabuklarını bırakabilseler ama canlılar daha içerideyken kabuklarını toplamaya başladıklarından şüpheleniyorum.

Kiminle birlikte bir tasarım yapmak isterdin? İşlerine bayıldığım Karim Rashid ile çalışmak benim için büyük bir meydan okuyuş olurdu. Geleceğin tasarımı konusunda inanılmaz bir örnek Rashid. İkimizin birlikte yapacağı tasarımların neye benzeyeceğini hayal bile edemiyorum! Ama şundan eminim ki bu tasarımlar çok şaşırtıcı olabilir. Son zamanlardaki en büyük keşfin… Kırmızı biber ve sarımsak kullanılarak yapılan Ayvar. Her gün yediğim sandviç için süper bir malzeme! 67


news FOOD

HAMBURGER YAPTIM

Yer misin? yazı ve fotoğraflar tuba şatana

Hava soğudu diye mi, can bu çeker diye mi, seviyoruz onu diye mi bilmem ama her gün olsa hamburger yiyebilirim! İlla ki bir bahane bulmak gerek mi, hayır tabii ki… Benim kadar gezip, benim kadar yemek yiyorsanız, gerçek hamburgerin özlemindesinizdir Türkiye’deyken. Ama bu çözülmez bir durum değil. Son senelerde yine iyi durumdayız. Eskiden işletmeler hamburger deyince, o ince dondurucudan çıkan hazır köfteleri pişiriverir, o kötü soslarla, o kötü ekmeğe hamburger yapıverirlerdi. Kağıdın tadı bile daha iyidir, o kendini et zanneden şeyin yanında! Şimdilerde bu sadece fast food satan yerlerde kaldı; onlara da hamburger değil, yemek bile degil, gıda hiç değil demek lazım. Kendini yemek sanan bazı maddeler… Gerçek gıda lazım, lezzet lazım bana; etinin nereden geldiğini bildiğim, mayonezi kendim yaptığım, bol hardallı, dilim kırmızı soğanlı, çıtır bir yaprak yeşillik ile… Hem ekmeği öyle kocaman pufidik olmamalı, ekmeğin aslında ilk görevi hamburger köftesini tutmak olmalı, sosları yalayıp yutmak bir de. Ama ısırınca ekmeğin tadı arka planda kalmalı, o az pişmiş, özsuyu içinde, ısırınca elimizden aşağı akan, içinde tüm lezzetleri barındıran et lazım bana. Hamburger lazım! Et lazım da, o eti elde etmek için bir kasap, kasabın da gerçek

kasap olması, etin neresine nasıl bıçak vuracağını, hangi parçanın nasıl hazırlanacağını, eti tarumar etmeden işlemeyi bilen, yaptığı işi seven, gerçek bir kasaptan bahsediyorum. O kocaman, her şeyi satan süpermarketlerden değil, mahalle kasaplarından, işi sadece et olanlardan… Müşterileri kendisinden yaşlı olan, en yeni müşterisi ben yaşta olan, bazen tatlı dilli bazen de dediğim dedik kasaplardan. Ben kasapta vakit geçirmeyi severim, muhabbet etmeyi, sıra beklemeyi, gelen gideni seyretmeyi ve onların kasap ile muhabbetlerine kulak misafiri olmayı da. Sıra bana gelince de çocuk gibi sevinirim, o zamana kadar vitrine göz gezdirmiş, hangi kesimlerde, hangi hayvanlardan et olduğunu öğrenmiş olurum. Zaten ‘bir kilo şu bu’ diye olmaz benim siparişlerim, hem kasabım beni iyi tanır, bakar bana ve o soruyu sorarım, benlik neyin var… Bu soru mühim, bu soru kritik, bu soru ödüllü! Bir şeyler gösteririr, hatta anlayana etleri vardır onun, o parçalardan çıkartır dolaptan. Alacağım etleri nasıl pişireceğimi tasarlarken, bazen sorar, ne yapacaksın bunu diye, anlatırım, beğenir. Yüzü güler. Benim de. Hamburger yapmak için bir kasap lazım, gerçek kasap. Sonra kıyma için kaburgadan et lazım, kuzu. İçine biraz da dana eti karıştırtabilirsiniz, (isteğe bağlı olarak), ama kuzu %70 oranının altına düşmesin bence,

XOXO The Mag


Aynı ızgarada mı ikisi de derseniz, Hecha’nın iki ocak üzerine sığan uzun dikdörtgen döküm ızgarasından bahsediyorum, bir kerede herşeyi pişirebilirsiniz.

bizim kuzularımız gibisi dünyada yok, tadını çıkarmak lazım. Alacağınız kıymanın etini çekilmeden önce görün, onaylayın, sorun kasabınıza, korkmayın, her kasap benimki gibi olmaz nitekim. Biraz yağlı olsun, kuru kuru hamburger olmaz. Madem hamburger yiyoruz, tam olsun!

Aman dikkat! Köfteler bastırılmayacak, ikide bir çevrilmeyecek. Bırakın bir 3 dakika, sonra çevirin, yine 3 dakika, ne kadar pişmiş yiyorsanız dakika o kadar çoğalacak. Ben yemem öyle kuru, çok pişmiş, tadı tuzu kaçmış şey, onun için ben az pişiriyorum, az pişmiş seviyorum. Bir iki dilim soğan, çıtır yeşillik, iyi bir hardal, hamburger ve bunların hepsi kızartılmış ekmeği arasında, yanına bir (kaç?) buz gibi bira ve ayrılmazı patates… Patates o arada zaten fırında pişiyordu, farketmediniz mi? Elde incecik dilimlenmiş, yıkanmış, kurutulmuş ve sonra koca bir kasede, üzerine bol zeytinyağı, bir iki damla limon, deniz tuzu, karabiber, rende sarımsak, bir iki dal taze kekik ile harmanlanmış. Bu patatesleri yağlı kağıda serip, sıcak fırına atmış ve mutfağa, sonra eve o güzel kokuların yayılmasını heyecanla beklemiş, üzerleri kızarmaya başlayınca da biraz daha biraz daha kızarsın diye olmayan sabrıma bir yeni sayfa açmıştım. İşte o patatesler…

Bir döküm tava lazım, oluklu veya bir uzun ızgara. Deniz tuzu lazım, taze çekilecek karabiber de. O güzel kıymaya tuz ve biberi ekleyin, ama etin tadını kapatacak kadar olmasın, kararlı olsun. Ekmek, ya ekmek… Ben klasik hamburger ekmeği yerine ya ekşi maya ekmek ya da ciabatta kullanmayı seviyorum. Çok şekerli olmayan iyi bir unla yapılmış hamburger ekmeği bulabiliyorsanız ve seviyorsanız o da olur tabii ki. Ama endüstriyel paketli ürün ben kullanmıyorum. Etiket hafiyesiyim ben. Tavayı iyice 10-15 dakika ısıtmak gerekiyor öncelikle, o arada hamburger köftelerine elimizle biçim verebiliriz. Ben kalın, büyük köfteler seviyorum, toplar yapıp avucumda biraz bastırıyorum ama gene de pişince az da olsa toparlanacağı için, en olarak ekmekle uyması lazım ki pişince içinde köfte aramayalım.

Kucağımda koca bir tepsi, içinde hamburger, patates, bira, limonlu salatalık turşusu, ekranda binlerce kez seyredip hiç bıkmadığım bir Hitchcock filmi… Fazla söze gerek yok!

Köfteleri sıcak döküm ızgaranın bir tarafına, ekmekleri de diğer tarafına koyunca, bir cızırtıdır, başlıyor, etlerin suyu ve yağı sıcak tavaya değiyor. 69


Bu bir iland覺r.

erkek raymod weil/ maestro kad覺n raymod weil/noemia


love mind is a state of INTRODUCING RAYMOND WEIL COLLECTION

realization olga toraman photographer emre ünal fashion editor mahizer aytaş fashion editor assistant umut yıldırım hair mehmet menteş saay kuaför make-up ufuk celep photographer assistants erdi doğan, abdullah inal


erkek raymod weil/freelancer kad覺n raymod weil/maestro


raymod weil/noemia


raymod weil/freelancer


erkek raymod weil/maestro kad覺n raymod weil/jasmine


erkek raymod weil/parsifal kad覺n raymod weil/parsifal


erkek raymod weil/parsifal kad覺n raymod weil/jasmine


erkek raymod weil/maestro kad覺n raymod weil/maestro


BEST OF hazırlayan sarp dakni

Aircasette

80’ler döneli çok oldu. Ama bu gidişle bir yere gideceği de yok gibi. Apple Store’dan iPhone’unuza yükleyebileceğiniz bu yeni aplikasyon sayesinde belki de çoktan çöpe attığınız kasetlerinizi mumla arayacaksınız. Bu son derece basit nostaljik aplikasyon sayesinde dinlediğiniz MP3’leri sanki bir kasetten dinliyormuş hissine kapılabilirsiniz. Üstelik kasetin üzerindeki etikete dinlediğiniz sanatçının adını ve şarkısını bile el yazısıyla yazıyor. O kadar gerçekçi ve etkileyici olmuş ki müzik dinlerken ağzınız bir karış açık kasetin usul usul dönüşünü de huşu içinde izleyebilirsiniz. Eh o halde, yeni kasetleriniz hayırlı olsun üstelik evinizde yeni bir plastik yığını da yaratmayacaklar.

adidas Originals Holiday 2011

Son senelerde iyiden iyiye kısalan ve varlığını hissetmekte zorlandığımız sonbahar ve ilkbahara üzülüyoruz. Küresel ısınma yüzünden yakında ilkokulların duvarlarında dört yerine iki mevsim posteri kalacak gibi görünüyor. Biz daha sonbahara merhaba bile diyemedik ama kışı düşünmenin vakti geldi. Arşivi a’dan z’ye bir kez daha yenilemek gerek. Ama önce geçen seneden beri el atmadığınız ve içi Pazar yerine dönen dolabınızın içini iyice düzenleyip, temizlemelisiniz ki yenilere yer açılsın. adidas ekibi de böyle düşünüyor olmalı ‘adidas Originals Holiday 2011’ koleksiyonunu mağazalarının vitrinlerine gönderdiler. Montlardan botlara kadar her parça tek kelimeyle arşivlik!

Ebony Poker Set

Pokersiz bir hayat düşünülemez! Kadın ya da erkek farketmeden büyük kitleleri peşinde sürükleyen bu efsanevi oyun daha uzun yüzyıllar hatta biraz daha ileri gidersek binyıllar hayatta kalacak bizce. Peki poker oynamanın da bir sanat olduğunu kabul edecek olursak kullanacağımız malzemenin de tasarım işi olması gerekmez mi? Dal Negro imzalı bu şahane poker seti tam da bahsettiğimiz şeyi işaret ediyor. Abanoz ağacından yapılmış zarif bir kutunun içinde farklı tutarlar için farklı renklerde 200 fiş ve elbette dokunmaya kıyamacağınız kadar muhteşem bir his veren iki kart destesi. Ödeyeceğiniz fiyatı göz önüne alacak olursanız, bu setle belki de sadece Woody Allen’la masaya oturmak isteyebilirsiniz.

Poulain Tape Dispenser

Hediye paketlemeye başlayacağınız günler çok yakın. Bazılarınız bundan inanılmaz keyif alıyor ama bazılarınız feci şekilde bunalıyorsunuz değil mi? Kağıdı katla ondan sonra elinle bırakmadan bantın ucunu kaldırmaya uğraş dur… Düşüncesi bile insanı terletiyor. İnanın elalem bunu bile düşünüyor. Poulain Tape Dispenser son zamanlarda rastladığımız en basit ancak bir o kadar eğlenceli tasarımlardan biri. Vintage bir fotoğraf makinesi görüntüsündeki bu bant taşıyıcı ile hediye paketlemek sizin için boğucu bir zaruriyet olmaktan çıkacak. Hatta kendisi o kadar güzel ki bir kağıda sarılıp sevdiğiniz birine yılbaşı hediyesi olarak verilmeyi bile hakediyor.

Hello Kitty, Neivz Jewellery

7’den 70’ye her kadının bitmek bilmeyen tutkusu ‘Hello Kitty’den başkası değil. Sadece yeni yetme küçük kızları değil yaşını başını almış zarif hanımları bile peşinden sürüklüyor. 1976 yılından beri tişörtünden çantasına, tokasından ayakkabısına kadar binlerce farklı ürün onun logosunu ve karakterlerini süslüyor. Madem sonu gelmiyor alın size yeni bir tane daha. Los Angeles kökenli mücevher markası Neivz imzasını taşıyan Hello Kitty yüzükleri hazır. Lazer kesimli bu yüzükler, tahta ve laminenin usta bir kombinasyonuyla oluşturulmuş. O kadar cazip görünüyorlar ki sadece bir değil her parmağınıza birer tane takmak isteyebilirsiniz. 35 yıldır milyonlarca kişi yanılıyor olamaz değil mi?

XOXO The Mag


Valentina

Valentino kadını denince aklınıza ne geliyor? Eşsiz, güzel, göz alıcı ve cazibeli... İşte tüm bu özellikleri bir şişeye dolduran Valentino’nun parfümünün adı Valentina. Olivier Cresp ve Alberto Morillas ikilisinin yarattığı Valentina, buram buram cüretkar bir güzellik ve geleneklerden sıyrılmış son derece cesur bir feminenlik kokan bir parfüm. Beyaz Alba trüfleriyle yumuşatılmış Calabria bergamutu, yasemin, Amalfi portakal çiçeği… Sedirin asaleti, amberin büyüsü ve yabani çileklerin asiliği… Kısacası gerçekten baştan çıkaran çok özel bir formülle karşı karşıya olduğunuzu bilin. Valentina’nın şişesi de en az kendisi kadar seksi hem de bir o kadar masum.

Geneva Model XS

Büyükannelerimizin baş ucunda duran, içinde bir elmas yüzük var sandığımız kırmızı deri kutunun içinde aslında bir çalar saat vardı. Geneva bu vintage modelden esinlenerek gerçek hi-fi ses kalitesinde ilk taşınabilir saatli audio sistemi geliştirdi. Bir çeşit uzaylı saatli maarif yani. The Model XS, yazının başında bahsettiğimiz küçük tatil saatlerinden esinlenerek oluşturuldu. Kutusunu açıp üst kapağa yaslıyorsunuz hepsi bu. Üstelik üç farklı renk seçeneği de düşünülmüş. Kırmızı, siyah ve beyaz. Bizim kalbimizi çocukluğumuzda uzaktan dikizlediğimiz ama hiç elleyemediğimiz o deri kutudan olsa gerek kırmızı olan çaldı. Siz de sözü bu noktada kalbinize bırakın.

Skullcandy X ROC Aviator Headphones

Eğer Amelia Earheart ya da Antoine de Saint-Exupéry bugün yaşıyor olsaydı muhtemelen bu kulaklıktan birer tane edinirdi. Vintage tasarımlar almış başını gidiyor ama bazıları gerçekten aklımızı başımızdan almaya yetiyor da artıyor bile. Skullcandy’nin Aviator kulaklıkları da onlardan biri. Ray-Ban’ın klasik modelinden ilham alarak oluşturulan bu kulaklıklar için Jay-Z ile bir işbirliğine gidilmiş. Belki de Beats’in Dr. Dre ile yaptığı koleksiyona bir yenisi ekleniyor olabilir. Skullcandy bu işi o kadar büyütmek ister mi bilmiyoruz. Ama bu kulaklığın 2012 yılında sadece performansı ile değil görüntüsüyle de tercih edileceği ve yeni bir moda yaratacağı kesin. Anlaşılan o ki, kulaklık koleksiyonumuza bir yenisi daha ekleniyor!

Gingerdead Men Cookie Cutters

Bu ay Best Of sayfalarımızda bol miktarda yılbaşı kelimesi görüyor olmanız son derece normal. Şimdi de yılbaşı gecesini evinde arkadaşlarını davet ederek geçirecekler için bir önerimiz var. Özellikle kurabiye yapmayı sevenler lütfen dikkat! İskeletleri ilk bakışta belli olan bu kurabiye adamların tüm arkadaşlarınızı gülmekten kırıp geçireceğini garanti ediyoruz. Üstelik size tüm ipuçlarını veren ve işinizi son derece kolaylaştıran bir set. Hatta biraz daha ileri giderek her birine isimler verebilir ve uygun olduğunu düşündüğünüz arkadaşınızın tabağına önceden bırakabilirsiniz. Herkes size onları nasıl yaptığınızı mutlaka soracaktır. Sırrınızı ele verip vermemekse tamamen sizin insiyatifinize kalmış.

Hot Rod Heated Travel Mug

Son zamanlarda en büyük eksiklerinizden biri kuşkusuz içinize sinen bir kahve kupası. Bu yılı da onu bulamadan geçirdiniz. Ama yeni yılda şeytanın bacağını kırıyorsunuz. Hot Rod Heated Travel Mug sadece ofis masanızda değil, uzun ya da kısa tüm yolculuklarınızda yanınızda olacak. İçkinin dozunu fena kaçırdığınız bir hafta içi gecesinin sabahını düşünmek bile istemezsiniz değil mi? Ama artık bu acıya son veren pek akıllı bir kupanız var. Arabanızda işe gelirken onu çakmak gözüne bağladığınızda kahvenizi sizin istediğiniz sıcaklıkta tutacak. Ofise girdiğinizde üzerinden dumanlar tüten bu kupa ile arkadaşlarınıza göz kırpıp masanıza gururla oturun.

81


The North Face Etip Gloves

Havalar giderek soğuyor. Hemen üşüyüveren sevgili ellerimiz yakında eldivenlerin içine saklanacaklar. Peki ama dokunmatik telefon kullanan biz faniler kışın o soğukta çalan telefonumuzu nasıl açıp karşımıza ‘Alo?’ diyebileceğiz. Yıllardır çözüm bekleyen bu problem nihayet The North Face tarafından çözüldü. Etip Gloves dokunmatik ekran üzerinde rahatlıkla hareket edip onu komuta edebiliyor. Yani artık eldivenlerimizi çıkarmamıza gerek kalmadı. Artık kışın en soğuk günlerinde ellerimiz donmadan, gelen telefonlara cevap verebilecek, mesaj atabilecek ve biricik sosyal paylaşım ağlarımızdan da uzak kalmayacağız. Çünkü bu eldivenin dokunmatik ekrana duyarlı parmak uçları canınızın istediği her şeyi rahatlıkla yapmanıza olanak veriyor.

Absolut Mode Edition

Absolut elbette yılbaşı gecesi için de boş durmuyor. Hamlelerinden biri Absolut Mode Edition. İlhamını bir moda tasarımından alan bu şişeyi bıraksanız uçacak! Absolut Mode Edition’ın şişesinde moda dünyasını bilim kurgu filmlerine taş çıkaracak tasarımlarıyla sarsan Gareth Pugh imzası var. Pugh’un 2007 yılında tasarladığı ve podyuma çıktığında izleyenlerin üzerinde şok etkisi yaratan ‘Hayalet Bombardıman Uçağı’ kollarından ilham alan şişe boyunluğu, onun dehasını bir kez daha gözler önüne seriyor. Absolute Mode Edition’ın Pugh imzalı giydirilmiş şişesinden sadece 75 adet üretildiğini belirtmeden geçmeyelim.

Jack Spade Card Leather Card Holder

Bir zamanlar annelerimizin sadece özel konken partileri için dolabın derinliklerinden çıkardığı o çok pahalı ithal oyun kağıtlarını kim unutabilir? Evde yalnızken yaptığımız ilk iş onları gizlendikleri yerden çıkarıp oynamak olurdu. Bazen bu plastik dokulu kartların kenarları kırılır ve ne yapacağımızı bilemezdik ama her seferinde onlara bulaşmaktan da geri kalmazdık. Artık büyüdük. Oyun kağıtlarına ilgimiz daha profesyonel. Tüm kartların arasında da en çok jokeri seviyoruz. Onu sürekli yanımızda taşımak istediğimizi düşünen Jack Spade, bizler için bu şahane cüzdanı tasarladı. İçinde kredi kartlarınız ve ehliyetiniz için altı cep ve iki büyük para bölmesi var.

I’m Watch

1979’da yayınlanan Buck Rogers in the 25th Century dizisiyle büyüyen bir kuşak için ‘saat’in gerçekten farklı anlamları var. Ona komutlar vererek yer ve zaman değiştirmenin mümkün olduğunu zannediyorduk. Gün geldi bunun imkansız olduğunu anlayıp üzüldük. Ama ‘I’m Watch’ sayesinde saate bakış açımız tekrar değişiyor. Dünyanın ilk ‘akıllı saati’ ile tanışmaya hazır mısınız? Bundan sonra e-postalarınızı onun üzerinden kontrol edecek hatta sosyal medya hesaplarınıza bile saatinizin üzerinden ulaşacaksınız. Akıllı telefonların işi fazlasıyla zorlaşıyor anlayacağınız. Hey gidi Buck Rogers hey!

Givenchy Printed Handbags

Bu kış hangi çantayı kullanacaksınız? Hala karar veremediniz mi? Eskilere mi döneceksiniz? Yoksa seçtiğiniz üç farklı çantadan birini mi alacaksınız? Kırmızı mı, turuncu mu? Büyük mü, küçük mü? Elde mi yoksa omuzda mı taşınmalı? Şimdi sakin olun ve derin bir nefes alın. Sizi bu büyük dertten kurtarıyoruz. Kasım ayı başında müjdelenen ve Aralık ayında kollarınıza kavuşmayı bekleyen bu çanta Givenchy imzalı. Tüm renklerine, desenlerine ve parçalarına ayrı ayrı bayılacaksınız.

XOXO The Mag


The Toast Strips

Hayatı boyunca önüne gelen tostu ya da kızarmış ekmeği hep bölerek yemiş ve kalanını da sağındakine solundakine ikram etme derdinde olan doğuştan rejimlileri pek mesut edecek bir şeyden bahsedeceğiz şimdi. Artık tostunuzu ikiye üçe hatta dörde bölüp çaresizce çevrenize ikram etmenize gerek kalmadı. Makineye koymadan hemen önce üzerine ‘The Toast Strips’ ile hafifçe bastırmanız yeterli. Böylece hem tuz ve şekerden sonra un’dan da ufak ufak kurtulmaya başlamış olacaksınız hem de canınızın istediği büyüklükte kızarmış ekmeğinizi afiyetle midenize indirebileceksiniz. Üstelik ekmeğin kenarlarını sevmeyenler bile düşünülmüş. Ekmekten asla vazgeçemeyen rejim düşkünleri için...

Camouflage Goggles Umbrella

Dedektiflik yapmaktan kendinizi hala koyamadığınızı itiraf edin. Küstüğünüz bir arkadaşınızı ya da kavgalı olduğunuz sevgilinizi yağmurlu bir akşamda uzaktan uzağa takip etmek istemediniz mi hiç… Ama bunu yapmak cesaret işi, yakalanırsanız karizmayı ortadan çok fena çizdirebilirsiniz. O halde ne yapmalısınız; hemen bir adet Camouflage Goggles Umbrella alın. Kafanız içinde kaybolacağı için gönül rahatlığı ile dedektiflik çalışmalarınıza devam edebilirsiniz. 25togo’nun tasarımı olan bu son derece eğlenceli ürün sadece haylazlık yapmak için değil elbet. Yoğun yağmur altında en azından saçlarınız ve omuzlarınız hiç ıslanmayacak.

Steel Ice Cubes

‘Ben buz almiim, buzlu içemiyorum!’ diyenleri bir kez daha düşünmeye davet edecek kadar ‘cool’ bir tasarımdan bahsedeceğiz şimdi. Normalde ya doğrudan buzu bardağınıza doldurursunuz ya da farklı şekillerdeki plastiklere hapsedilmiş suyu buzdolabında dondurarak elde ettiğimiz daha ‘yapay’ olanları da kullandığımız olur. Ama onları artık boşverin… İçi özel bir jel ile doldurulmuş ve paslanmaz çelikten imal edilmiş bu şahane küplerle içkiniz hem buzların erimesi ile suyla karışarak bozulmayacak hem de dışarıdan bakıldığında ışıl ışıl parlayan bardağınızla siz pek havalı görüneceksiniz. Dörtlü set halinde satılıyor. Kaç tane alacağınızı kendiniz hesaplayın artık.

David Yurman The Signature

Mücevher tutkusunun parfümle birleşmesi kaçınılmaz. Özel hayatlarındaki uyumu iş hayatına da başarıyla taşıyan David ve Sybil Yurman ikilisinin imzasını taşıyan ilk parfüm ‘The Signature’ hazır ve bize göz kırpıyor. Dünya çapında ünlenen markalarının kuruluşunu keyifli bir tesadüfe borçlu olan ikili, artık tesadüfler üzerinden ilerlemiyor. Yarattıkları koku da tıpkı mücevherleri gibi lüks ama gündelik hayatta kullanılmaya uygun. Markanın efsaneleşmiş kordon bileziğinden ilham alan usta Harry Fremont’un yarattığı ‘The Signature’, mücevherlerden oluşan akrabalarına son derece uyumlu bir şekilde tasarlandı. Hareket, esneklik ve ihtişamı aynı anda kucaklayan parfüm egzotik ağaçlar ve yumuşak miskten oluşan bir taban üzerine, mandalina, yeşil taç yaprakları ve kuş üzümü özlerinin eklenmesiyle doğdu.

Burton R2D2 Snowboarding Helmet

Kimse kızmasın. Yine ‘Yıldız Savaşları’ dünyasındayız. Zira girdiğimiz bu derinlikten çıkmak elde değil. Bu kez ne yapmışlar dersiniz? Bir snowboard kaskı.. Hem de R2D2’dan ilham alarak. Ortaya çıkan iş o kadar başarılı ki siz çevrenizde kar olmasını beklemeyin. Hatta bir snowboard tahtanız bile olmayabilir. Boşverin. Takın kafanıza sonra salın kendinizi dışarıya. Burton R2D2 Snowboarding Helmet ile olaya o kadar kaptıracaksınız ki, kendinizi Prenses Leia’nın ölümcül önem taşıyan mesajını Obi-Wan Kenobi’ye aktarmaya çalışırken, C-3PO ile kızgın çöllerde nereye gittiğinizi bilmeden umutsuzca dolaşırken ya da Anakin’in hemen arkasına konumlanmış çılgın bir çatışmanın tam ortasında bulursanız hiç şaşırmayın.

83


XOXO The Mag


music

ALBUMS OF THE YEAR BU YIL DA BİZE İLHAM VEREN, AKLIMIZDAN VE KULAĞIMIZDAN ÇIKMAK BİLMEYEN ALBÜMLERİ BİRARAYA GETİRDİK. Sİz Belkİ de Bunları Çoktan Edİndİnİz. Yİne de kulaĞINIZA Küpe olsun İstedİk. Sıncerely yours.


music

Best Of 2011

HARUN İZER Ane Brun - It All Starts With One: Bu kadının sesi beni rahatlatıyor, huzur veriyor, her dinleyişimde daha çok seviyorum

bu albümü.

Destroyer - Kaputt: Yılın başında yayınlanmasına rağmen, ilk andan itibaren yılın albümüdür demiştim, hala da öyle benim için.

Feist - Metals: Bu biraz gözü kapalı bir seçim oldu ama Feist yine çok güzel bir albüm yapmış. James Blake - James Blake: Eğreti elektronik seslerle dolu, çok güzel bir albüm. Benimsemek zaman alıyor ama değer. Metronomy - The English Riviera: Metronomy’nin hafif minimalist, hafif psychedelic bir rock tarzı var. Bu albümde de

iyice olgunlaşmış, seviyorum.

Miles Kane - Colour Of The Trap: Yılın en sıkı rock albümü. Şarkılar yerinde durmuyor ve tabii siz de öyle. My Brightest Diamond - All Things Will Unwind: Belki biraz gözden kaçtı ama Shara Worden yine muhteşem bir folk

albümü yapmış.

Patrick Wolf - Lupercalia: Patrick Wolf çok coşkulu, adeta epik bir müzik yapıyor. Albümü her dinlediğimde yerimden

fırlayıveriyorum.

PJ Harvey - Let England Shake: Güzel şarkılarla dolu, sakin ve kinayeli bir albüm, tam anlamıyla protest rock.

music

ONUR YAZICI Peter Bjorn and John – Gimme Some: Bilindik tarzından bir hayli uzaklaşan grup, garage, punk ve en çok da pop’a

yaklaşarak, bomba gibi hitlerle dolu bir rock’n roll albümü yapmış. Metronomy – The English Riviera: Bir önceki albümleri Nights Out ile kulaklarımın duyduğu en güzel albümlerden birine imza atan İngiliz topluluk, ivme kaybetmeden yükselişe devam ediyor. The Strokes – Angles: Birçok çevrenin de kabul ettiği üzere son on yılda çıkmış olan tek efsane isim The Strokes. On yıllık geçmişlerinin son beş yılını bizim gibi büyük hayranlarına Angles’ı bekleterek geçirdiler. Beklemeye değdi mi? Bence değdi. Friendly Fires – Pala: Grubun ilk albümünden bir gram eksiği olmayan Pala, ritmik yapısıyla kilo verdirecek bir albüm. The Horrors – Skying: İcra ettikleri müziğin ağırlığını ruhlarında taşıdıklarını Skying ile kanıtladılar. Miles Kane – Color of The Trap: Kane, Last Shadow Puppets’ta Alex’in arkasında kalınca bu yükü omzundan atmak için o kadar çok çabaladı ki; bu çabası ve hırsıyla gerçekten muazzam bir albüm çıkarttı. Tom Vek – Leisure Seizure: İlk albümündeki gösterişsiz başarısıyla adından pek söz ettiremeyen Tom Vek, yeni Leisure Seizure’a kadar geçirdiği sürede değişmekte olan indie akımlarını çok iyi gözlemleyerek, modaya uymamış. The Rapture – In The Grace Of Your Love: Geçtiğimiz yıl Phoenix’e can verip, Grammy kazandıran Zdar ile çalıştıklarını duyunca haliyle kendilerinden daha dance-punk bir albüm bekliyordum. Albüm çıktığında ise gördüm ki; sound beklediğimden daha ağırdı ama büründükleri bu yeni hal ise bir hayli tatmin ediciydi. The Wombats – This Modern Glitch: Bu albümü dinlediğinizde fark edebilirsiniz; The Wombats, oldukça başarılı ilk albümlerinin ardından This Modern Glitch ile başından sonuna kadar dinlenilebilir bir işe imza attı. The New Division – Shadows: Los Angeleslı The New Division, son günlerde kendilerinden oldukça fazla söz ettirmeyi başardı. Elektronik müzikle içli dışlı olmayı çok seven grup, post-punk’ı dijital dünya ile harikulade bir şekilde harmanlayarak gönlüme taht kurdu ve fark edildiği üzere listeme girebilen tek yeni grup oldu. XOXO The Mag


ASLI ARDUMAN Bon Iver - Bon Iver: Kalbimdeki yeri bambaşka. İkinci albüm de hayal kırıklığı yaratmadı. Bir numarasın Justin Vernon! Destroyer – Kaputt: Emin olduğum bir şey varsa o da bu albümü yaşlandığımda hala dinliyor olacağım. Dan Bejar su gibi akıp giden bir albüm yapmış, belki Rubies’den de güzel…

M83 - Hurry Up, We’re Dreaming: Daha ilk duyduğumda vurulduğum single ‘Midnight City’nin devamı da bir o kadar

müthiş. Hurry Up, 22 şarkılık, şahane bir double albüm; daha ne isterim ki? The Antlers - Burst Apart: Melankolik, bir o kadar da mutlu eden şarkılar… Cut Copy – Zonoscope: Beni Cut Copy kadar eğlendiren bir başka grup daha yok sanırım. Bir de canlı izlesem... Wild Beasts - Smother: Smother, Two Dancers gibi ilk dinleyişte çarpan bir albüm değil zamanla ısındım, daha da çok sevdim. Fleet Foxes - Helplessness Blues: İlk duyduğumdan bu yana sıkı bir Fleet Foxes hayranıyım. Neyse ki Helplessness Blues da ilk albüm kadar güzel. Robin Pecknold’un sesi her daim büyüleyici. WU LYF - Go Tell Fire to the Mountain: WU LYF bu senenin yeni gruplarından. Go Tell Fire to the Mountain bence çok iyi bir albüm. Tuhaf ve anlaşılmaz vokalleri başta yadırgar gibi oldum ama bir iki dinleyişten sonra da çok hoşuma gitti. Wye Oak – Civilian: Yaz boyunca hiç sıkılmadan dinledim. Wye Oak’un şimdiye dek yaptığı en iyi albüm. Florence + the Machine – Ceremonials: Senenin bitmesine yakın Florence Welch muhteşem sesiyle hayatımıza heyecan

EMRE DOĞAN GusGus - Arabian Horse: Kompakt sound’undan kaçışımız yok. Hepimizin duyguları var. Her parça ayrı ayrı hit sayılır ama, sanırım Over birazcık daha önde.

Discodeine - Discodeine: Yılın en iyi çıkışlarından biri olduğu gibi, sağda solda her duyduğumda yüzümde bir tebessüm

bıraktı. Matias Aguayo’lu ‘Singular’ albümün gözdesi. Pollyester - Earthly Powers: Güne başlamak için ideal. Ölçülü bir laubalilik, catchy melodiler, hem de Permanent Vacation ayrıcalığıyla. ‘Concièrge D’Amour’un yeri ayrı. Metronomy - The English Riviera: İhtiyacım olan gitar dozunu hissettirmeden verdi. Ayrıca radyoda bu kadar çalmasına rağmen hala baymaması da önemli. Videosunun yüzü suyu hürmetine ‘The Look’ diyorum. James Blake - James Blake: Bütün seneyi güle oynaya geçirmedik tabii ki. Kafamız düştüğünde James Blake’i kulağımıza fısıldarken bulduk. ‘I Never Learnt To Share’ muhteşem bir polifoni. WhoMadeWho - Knee Deep: Bu Kopenhaglı arkadaşların yaptığı kötü bir şey yok henüz. Depresif, zarif, dokunaklı bir albüm. 4.30‘dan sonraki epik yükselişiyle ‘Checkers’ kesinlikle başı çekiyor. Marian - Only Our Hearts To Lose: Freude Am Tanzen’in en şık pop hareketlerinden birisi. Dinlemesi kolay, sevmemesi çok zor. Empty Room’un çok naif bir hissiyatı var. SBTRKT - SBTRKT: Bir albümde aradığım her şey fazlasıyla SBTRKT’ta bulunuyor. Normalde uzak durduğum Britanya sound’unun en kabul edilebilir örneği. ‘Hold On’ ile ‘Pharoes’ arasında seçim yapamıyorum. Crazy P - When We On: Çok tadında bir house örneği, 2011’in ruhunu çok iyi yansıtıyor. ‘Your Dark Energy’ favorim. tUnE yArDs - WHOKILL: Müzik yaparken kendini bu kadar özgür bırakan, endişe ve korkularından arınan bir kadın ve inanılmaz tatlı bir albüm. ‘You Yes You’ senenin en sevimli parçası olabilir. 87


music

Best Of 2011

MURAT EKŞİ The Anntlers - Burst Apart: Harika sözler, harika besteler, bunlara en uygun, tabiri caizse cuk oturmuş düzenlemelerle

olgun ve karanlığı seven bir indie-rock.The Antlers, özlediğimiz klasik söz-beste düzeninde, kalbimizi kırılgan melodileriyle kazandı, dalıp gitmelerimizin yeni tanımı olmayı başardı. Metronomy – The English Riviera: İlk albümüyle zıpır bir bağımsız dans düzeni tutturan gruptan böylesine olgun bir albüm açıkçası bekleniyor muydu, emin değilim. Foster The People – Torches: Aynı anda hem gençlik dergilerine girebilecek kadar pop olmayı başaracak hem de bunu yaparken MGMT zekasına sahip olacaksınız. Pes! Ayrıntıları farketme yeteneğine sahip herkes için Torches’da bir şeyler var. M83 – Hurry Up, We’re Dreaming: Anthony Gonzales, electronic drone-synth sound’uyla düşlerin dünyasından çıkıp geldi yine. Grup, poptan, dansa, oradan dream-pop ve shoegaze’e uzanan çizgide ‘70’ler, ‘80’ler ve ‘90’lardan aldıklarını, yeni hislerle bütün olarak vermekte bir daha böylesine başarılı olabilir mi, söylemek zor. DEUS – Keep You Close: Tom Barman ve tayfası yılların geçip gitmesine aldırış etmeden yine yapacağını yaptı: Bağımsız ve alternatif rock sularında bir caz eseriymişçesine salınan, her anında sürprizler bulunan bir art rock klasiği. Orta Avrupa’nın müzikal duruşunu özlemişiz! Rustie – Glass Swords: Hip-hop, two-step, R’n’B ve pop. Dubstep düzleminde türleri dikkat çekici bir şekilde birleştiren Warp’un yeni yıldızı Rustie, dubstep’in heyecanlı ve hızlı tarafında bize eğlence vadediyor. Friendly Fires – Pala: Indie-dans’ı, sıcak Afrika ritimleri ve iç kaynatan ama Adalı olduğu anında belli olan melodilerle sunan grup, bu ikinci albümlerinde de formülü değiştirmedi. Pop seyreltisinde bağımsız dans ziyafetine hoş geldiniz. She & Him – A Very She & Him Christmas: Folk adamı M.Ward ile ekranların ve beyaz perdenin yeteneklerinden Zoey Deschanel’in She & Him’i, yılbaşı şarkılarından oluşan albümlerini yılın sonlarında(!) bizlere sundular. Bize de tatlı yılbaşı şarkıları eşliğindeki melankoli dalgalarında Deschanel’in sesiyle büyülenmek kaldı. Drive(OST): Nicholas Winding Refn’in yeni yıldızlardan Ryan Gosling’li filminin müzik seçimleri de, eski Red Hot Chili Peppers üyesi Cliff Martinez’in ürettikleri de harikaydı. Uzun zamandır müziklerin görüntüyü beyazperdede böylesine taşıdığına şahit olmamıştık. Wolves I The Throne Room – Celestial Lineage: Washingtonlı black metal grubu, ambient öğelerle süslü dördüncü albümlerinde, etkilendikleri Kuzey Avrupa sound’una nazire yaparcasına karanlık ve mistik melodilerle karşımıza çıktı. Wolves In The Throne Room, çok da belli etmeden gürültünün ve kaosun içinden bir metal başyapıtı çıkarmayı başarmış.

SARP DAKNİ Monarchy – Around The Sun: Dinlerken gerçekten güneşe yaklaştıracak kadar ayağımı yerden kestikleri için. Hercules and Love Affair – Blue Songs: Aerea Negrot’u vokal ekibine kattıkları için. Duran Duran – All You Need Is Now: Gelmiş geçmiş en iyi dönüş albümünü yaptıkları için. Hooverphonic – The Night Before: Yeni solistleriyle de dört dörtlük bir iş ortaya koyabildikleri için. Sophie Ellis Bextor – Make A Scene: Dans ettirmenin kitabını baştan yazdığı için. Class Actress – Rapprocher: Kendine bu kadar harika bir isim seçtiği için. Florence + The Machine – Ceremonials: İmkansız görünse de ilkinden çok daha iyi bir albüm yapabildikleri için. Erasure – Tomorrow’s World: Prodüksiyonu Frankmusik’e emanet ettikleri için. Wild Beasts – Smother: Bir kadeh içki eşliğinde akşamları dinlenebilecek en iyi albümü yaptıkları için. Feist – Metals: İçinde Undiscovered First ve Anti Pioneer adlı birbirinden leziz iki şarkı olduğu için. XOXO The Mag


ZÜLAL KALKANDELEN Deaf Center - Owl Splinters: Karanlık ve karışık bir labirentte keşfedilmeyi bekleyen pek çok sır barındırdığı için. Tam

anlamıyla duvara çarptı beni.

Future Islands - On the Water: ‘80’lerin new wave tarzını punk ve deneysel öğelerle buluşturan müziklerini ve vokalist Sam Herring’in sesindeki tutkulu melankolik hissi çok seviyorum.

PJ Harvey - Let England Shake: PJ Harvey’in hem bilinen sound’unu farklılaştırdığı hem de daha politik olduğu bir albüm. Bon Iver-Bon Iver: Minimalist çizgiden uzaklaşmayan yalın bir sound ve dinleyeni çarpan kırılgan bir romantizm var albümde.

Bon Iver saflığına tutulan bırakamıyor.

James Brewster - As a hovering insect mass breaks your fall: Atmosferik ses tasarımları ve minimalist yaklaşımıyla, sanki hiç bilmediğim bir evrene soktu beni. Doğaçlama seslerle anlattığı öyküler büyüleyici. Brian Eno & Rick Hollland - Drums Between the Bells: Brian Eno’nun dehasını yansıtan, yaratıcı ve yenilikçi bir albüm. Kurduğu ses manzaraları yıl boyunca birçok günüme soundtrack oldu. Other Lives- Tamer Animals: İnsanı içine çektiği yoğunluğunu takdir etmek gerekir. John Maus - We Must Become the Pitiless Cencors of Ourselves: Romantizmi karanlık sözlerle, ince esprileri entelektüel bir bakış açısıyla bir araya getiriyor. Radiohead - The King of Limbs: Grubun en sevdiğim dönemleri olan Kid A ve Amnesiac çizgisindeki bu albüm, dinleyeni çok sayıda farklı olasılıklar öneren, özel ve karışık bir ses dünyasının içine sokuyor. Zomby - Dedication: Beni en çok dans ettiren albüm. Karanlık ve hüzünlü bir sound’u, şaşırtıcı bir güzellikte dans pistine taşıyor.

BELKIS BOYACIGİLLER Jay-Z & Kanye West - Watch the Throne: Watch the Throne’la seneler önce başlayan bir hikayenin sonunu görme şansımız

oldu.

Florence + the Machine – Ceremonials: Florence’ın ilk albümü Lungs’daki dolu ve güçlü tarzı, Ceremonials ile daha da zenginleşmiş. Benim için Florence; kaliteli, fantastik, bazen karanlık bazen karanlığıyla beni yükselten bir power pop. Adele - 21: Senenin en iyi break-up albümü olabilir. ‘Turning Tables’ ve ‘Rolling in the Deep’ birer klasik olmaya aday. James Blake - James Blake: Son yıllarda piyasaya çıkan en yetenekli genç prodüktörlerden biri James Blake. ‘The Wilhelm Scream’ ve ‘Limit to Your Love’ gibi parçalarıyla donmuş kalplerimizi eritti. Feist – Metals: Uzun bir aradan sonra Leslie Feist tekrar bizim için müzik yapıyor. Feist’in içten gelen şarkı sözleri ve albümün genel sound’undan yola çıkarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; bu albüm 2021’de de dinleniyor olacak. Youth Lagoon - The Year of Hibernation: Bu albüm İstanbul’dan Barselona’ya taşınırken yolculuğumda bana eşlik etti. Eski günler için nostalji yaşamak istiyorsanız... Girls – Father, Son, Holy Ghost: Father, Son, Holy Ghost en sevdiğim ‘break-up’ albümlerinden biri oldu bu yıl. Vomit’, ‘Alex’, ve ‘Honey Bunny’ ise playlist’imden hiç çıkarmadığım şarkılar. Holy Ghost! – Holy Ghost!: Dans etmek mi istiyorsun? LCD Soundsystem’in yerini kim mi dolduracak? Cevap tabii ki Holy Ghost! Benim için senenin en iyi albümlerinden birine imza attılar. Destroyer - Kaputt: Pazar sabahları uyandığımda bu albümü dinlemeyi seviyorum. ‘Chinatown’, ‘Blue Eyes’, ‘Downtown’ gibi parçalarıyla ‘70’leri günümüze melodik ve sıcak bir şekilde taşıyor Destroyer. Bütün aile bu albümü beraber dinleyebilir. Metronomy - English Riviera: Baştan sona kadar dinleyip, sonra tekrar repeat’e bastığım çok oldu. 89


music

Best Of 2011

BEREN ÖZEL The Mountain Goats – All Eternals Deck: Bu zamana kadar beni hayal kırıklığına uğratmayan tek erkek John Darnielle

olduğu için.

Stephen Malkmus and the Jicks – Mirror Traffic: Kaldırımları genişlettiği, şiir okumanın güzelliğini hatırlattığı, geçmişin karantinaya alınamayacağının tekrar altını çizdiği için. Destroyer – Kaputt: Drinking Game’in tekrar oynanmaya başlandığı, şapkadan her seferinde başka bir tavşan çıktığı için. Stephin Merritt – Obscurities: Mükemmel pop şarkısının ne olduğunu hatırlattığı ama en çok ‘I Don’t Believe You/When I’m Not Looking You’re Not There’ için. Papercuts – Fading Parade: Cam fanus içinde geçireceğimiz günlere ve korunaklı rüya alemlerine taşıdığı için. Wye Oak - Civilian: Üçüncü kişilerin beklentilerinden sıyrılıp, kendi hayat çizgimizi belirleme sürecine girmemizin önemini sene başında gösterdiği için. Fucked Up – David Comes to Life: Aşk ile aşkın tamamlayıcısı trajediyi gürültülü bir şekilde sunduğu, haksızlığa uğrayanları teselli ettiği için. St. Vincent – Strange Mercy: Kadın olmanın özelliğini gözler önüne serdiği ve kırılganlık-güç dengesinin mimarı olduğu için. Parenthetical Girls – Privilege III-IV: Kendi kendini sabote etme becerisine sahip olanın tek ben olmadığımı hatırlattığı, bu senenin Goya tablosu olduğu için. Nirvana – Nevermind: ‘Smells Like Teen Spirit’in video klibini izlememiş, ‘Drain You’yu dinlememiş bir genç, yitik bir ergenlik dönemi geçirmiş bir genç olduğu için. Üzerinden yirmi sene geçti; hala etkisi ilk gün gibi / her seferinde etkisi bambaşka

CAN DUNA Thurston Moore - Demolished Thoughts: Bekarlığa dönüş. Sonic Youth dışında yapmış olduğu projelerdeki o bildiğimiz rock star Thurston Moore yok... Tam tersine, bol melodi ve ilginç üçüncü çalgılarla kaplı bir yeni albüm var.

Sonic Youth - Simon Werner A Disparu: Aşk asla ölmez derler, yalan. 27 yıl, bizim mükemmel diye gördüğümüz çift ayrılır

ve böylelikle Sonic Youth sona erer. LP olarak alınsın, e-bay’de satarsınız. J Mascis - Several Shades of Why: Üstat gitarist, yeni albümüyle doner... Yenilik dolu mu? Hayır. Ama onun sesi, gitarı yeter. Yenilik sizde kalsın. The Twilight Singers - Dynamite Steps: Afghan Whigs hayranlığı sonucu Greg Dulli fanatiğisiniz. Alın, yine o ses, yine o pop/ arabesk şarkı sözleri. Aman Allaaah. Stephen Malkmus and the Jicks - Mirror Traffic: Senatörler sakso severmiş. Stephen abimiz ise radyoda çalınabilmesi için sakso kelimesini, internet siteleri üzerinden yaptığı bir yarışma sonucunda ‘corn dog’a çevirdi. Şahane insan. Şahane. Jane’s Addiction - The Great Escape Artist: Gitarda öğrendiğim ilk şarkı ‘Jane Says’. Siz okuyuculardan bir kısmı muhtemelen doğmamıştı bile. Dinleyin, öğrenmeye değer. Nirvana - Nevermind: Bu yazıyı okuyup; ‘’Aaaa bunun ne işi var burada, Nevermind 1991 yılında yayımlanmamış mıydı?’’ dediyseniz lütfen dergiyi kapatınız ve balkondan atlayınız. Real Estate - Days: Sağ olsun müzik yapma isteği şahsi egolarından büyük de tekrar birleşip konser turnesinden sonra bir de albüm yaptı. Mogwai - Hardcore Will Never Die. But You Will: Hammersmith Appolo ve on binlerce watt’lık ses düzeni. Bir grup çıkar, öyle bir ses yaratır ki ne siz, ne de kulaklarınız bir daha aynı kalır. Albüm yeni, konsept basit. Doğaçlama bir yükseliş ve patlama. Eddie Vedder - Ukulele Songs: Siz de 90’larda İstanbul’da yaşadıysanız, muhtemelen Pearl Jam dinlemişsinizdir. Eddie Vedder kim, biliyorsunuz. Ukulele ne, onu da biliyorsunuz. Susuyorum. XOXO The Mag


ARDA TÜMER Metronomy - The English Riviera: Bu ufak ‘best of’ listemden İngiltere’ye uzanıp, Metronomy adı ile müzik icra eden

arkadaşlara bir soru sormak istiyorum; “Bu nasıl bir albüm, bu ne?” Modeselektor – Monkeytown: Gernot Bronsert, Sebastian Szary, yılın en usta işi. ‘Evil Twin’, ‘Shipwreck’ ve ‘Berlin’i üst üste dinleyin, Monkeytown’da müzik adına her şeyin olduğunu siz de göreceksiniz. Azari & III – Azari & III: Kesinlikle yılın en iyi disco albümü. The Vaccines – What Did You Expect From The Vaccines?: Vallahi pek bir şey beklemiyorduk ama öyle bir albüm var ki ortada, bundan sonra çok daha fazlasını bekleyeceğiz. Ra Ra Ra! Yuck – Yuck: Ben de mütemadiyen Londra havası solusam, Dinosaur Jr. ve Sonic Youth’un tüm pozitif yönlerini almış bir albüm yapabilir miydim acaba? The New Division – Shadows: Yılın en iyi çıkışı. Tycho – Dive: Scott Hansen, ambiyans müzikte gerçekten usta, bu seneki günbatımlarının albümü. M83 – Hurry Up, We’re Dreaming: Listeye girmesindeki en büyük sebep yılın iyi single’larından biri olan ‘Midnight City’. Tyler, The Creator - Goblin: Alternatif hip-hop’un bana göre en iyisi. Tyler Okonma henüz sadece 20 yaşında bir prodüktör ve üretkenliği ile sahne ismini kesinlikle hak ediyor. Crystal Stilts – In Love With Oblivion: Alight Of The Night’dan ‘The Dazzled’ ve ‘Departure’ı ben zaten ömrümün sonuna kadar dinleyecektim. Bir de üstüne bu albüm geldi. Yalnızca ‘Shame The Shackless’i dinlemek için bile edinilebilir.

GÜLŞAH GÜRAY Danger Mouse & Daniele Luppi – Rome: Çünkü Jack White neye elini atsa öper başıma koyarım. Ayrıca Danger Mouse dehasına da selamlarımı iletirim.

The Lost Notebooks Of Hank Williams: Senenin “canım benim” albümüdür. Sakinleşmek için, Bob Dylan’ın elinden geçmiş Hank Williams şarkılarını tavsiye ederim. Albümün hikayesi çok uzun, bir gün karşılaşırsak anlatırım.

dEUS - Keep You Close For Me: dEUS deyince; sevdiğimiz şarkının klibini izleyebilmek için gece yarılarına kadar televizyon

karşısında beklediğimiz saf ve müzikal anlamda eksiksiz günler aklıma geliyor. O yüzden daha ilk şarkısıyla insanı kitleyen dEUS’un yeri, listenin burasıdır. Eddie Vedder - Ukulele Songs: İlk çıktığı zaman bu albümü elimin tersiyle ittiğimi itiraf ediyorum. Demek ki daha baştan tavrını koymayacakmışsın. Ukulele hala favori enstrümanım değil ama Eddie Vedder’a haksızlık yapmamam gerektiğini öğreten acı bir tecrübedir benim için. The Twilight Singers - Dynamite Steps: Senenin karanlığın içinde kalmış, her an patlamaya hazır albümlerinden biri. Arctic Monkeys - Suck It And See: Alex Turner’ın yeni saç modelini çok beğendiğim için bu albümü senenin en iyileri arasına sokuyorum. Yoksa gerçekten aklıma bile gelmezlerdi listelemeyi yaparken. The Kills - Blood Pressures: Alsion Mosshart’ın botlarını ve uzun boyunu kıskanıyorum. Ayrıca kendisi son zamanların en çarpıcı seslerinden birine sahip. Yazdıkları şarkıların basit ama girişken halleri çok hoşuma gidiyor. Viva The Kills. Wanda Jackson – The Party Ain’t Over: Jack White’ın prodüktörlüğünde ve plak şirketi Third Man Records etiketiyle Wanda Jackson’ın eski şarkılarının yeniden yayımlanması, 2011’in vazgeçilmeyecek değeridir. Cat’s Eyes – Cat’s Eyes: The Horros solisti Faris Badwan’ın sesi, yeni neslin ergenlikten sıyrılamamışlarından çok farklı. Asıl grubu The Horros yerine, yan projesi Cat’s Eyes’ı listeye koymamın sebebi ise, ‘Face In The Crowd’ adlı şarkılarıdır. Santigold – American Dreaming: Arada bir tarzda oynamak iyidir. Tabii, ‘Go’ şarkısına eşlik eden Karen O’nun da hatrı var bu albüme ısınmamda. 91


MINI HOTLINE 0850 2522020

BAŞINI BELAYA SOKMANIN

EN HIZLI YOLU.

HIZLI KALP ATIŞI, SIK ARALIKLARLA YUTKUNMA. VE DAHA BİRÇOK YAN ETKİ. Şunu bilmeni isteriz ki, Yeni MINI Coupé herkese göre değil. Test drive için ayrıntılı bilgi tüm Borusan Otomotiv Yetkili Satıcıları’nda. Cesaretliysen seni de bekliyoruz. MINI Cooper S Coupé modelinin CO2 emisyonu 136 gr/km, ortalama yakıt tüketimi ise 5,8 lt/100 km’dir. XOXO The Mag


MINI asked:

what is a perfect

adventure? AND HERE ARE The answerS.

XX


Perfect adventure is doing whatever necessary to please yourself and taking smart risks. Sometimes people call it silly. MURAT SĂœYĂœR


A perfect adventure happens between real friends and in the wild. Wild is everywhere. EMRE ĂœNAL


Rules? No thank you! I’d rather dream my perfect adventure. CAMILLA ARMBRUST


AN Adventure is perfect only when you do the unexpected. EMİR SARISAÇ


My perfect adventure starts in the sea, and ends nowhere as long as i have the best company. YAÄžMUR KIZILOK


BIZARRE

Geçtiğimiz yüzyılın en başarılı fetiş fotoğraf, illüstratör ve bondage sanatçılarından biri bugün çok az kişinin hatırladığı John Willie’ydi. Özellikle 1946 ve 1959 yılları arasında yayınladığı Bizarre adlı kült fetiş dergisi, kulaktan kulağa yayılarak uluslararası çapta bir yeraltı hiti oldu. Aşırı yüksek topuklar, esaret, amputee fetişizmi, sadomazoşizm, korse ve vücut modifikasyonu üzerine çarpıcı fotoğraflar ve kurgusal okur mektuplarından oluşan bu dergi, farkında olarak ya da olmayarak zamanının çok ötesinde sanatsal bir çizgi yakalamayı başardı. Genelde sınırları zorlayan Bizarre’ın sayfaları arasından özel kareler seçtik. Basit beyaz bir gömlek, dar etek ve yüksek topuklu çizmelerin günlük hayatın sıradan anları içinde nasıl fetişe dönüşebildiğini kendi bakış açımızla göstermeye çalıştık. XOXO’nun bu sayfalarını, 1962 yılında beş parasız ve yapayalnız beyin tümöründen ölen John Willie ile onun unutulmaz karakteri ve Sir d’Arcy’e adıyoruz… reailzation olga toraman letters sarp dakni photographer sezer arıcı fashion editor erkan altunay hair mehmet menteş make-up ufuk celep model kvitka / joy models


gömlek blender originated/beymen etek lanvin ayakkabı vintage

mektup 1

Sevgili Bay Willie

Yoğun bir iş günü sonrasında eve girdiğimde onu bir sandalyenin üzerine çıkmış tavandaki ampülü değiştirirken buldum. Ne yaptığını sorduğumda durumu açıklayıp bana gülümsedi. Tüm günü evde geçirmiş olmasına rağmen her zaman olduğu gibi tepeden tırnağa giyinmişti. İpek gömlek ve eteği, diz üstü çizmeleri üzerindeydi. Lambayı değiştirip aşağı indi. O anda hiçbir neden yokken çizmesinin üzerindeki lekenin ne olduğunu sordum. Şaşırdı ve sandalyeye dayanarak çizmesine bakmaya başladı. Çizmelerinin üzerinde en küçük bir leke olmasına bile tahammül edemezdi. O, merakla asla varolmayan lekeyi ararken ben de kapıya yaslanıp onu izledim…


gömlek jil sander/beymen etek jil sander/beymen çizme sergio rossi/beymen ayakkabı giuseppe zanotti/beymen eldiven stefanel

mektup 2

Sevgili Bay Willie

Gwendoline’e dün doğum gününde aldığım uzun topuklu siyah deri çizmeleri bugün işten eve döndüğümde giymesini istemiştim. Ve işten çıkıp kan ter içinde heyecanla eve koştum. Apartmana girdiğimde dairenin kapısı aralıktı… İçeride büyükbabamdan kalma eski gramafonda cızırtıdan ne söylediğini bile anlamadığım bir kadının ince çığlıkları yükseliyordu. Kapıyı aralayıp içeri girdim. O, salonda değildi. Çalışma odasından koridora yayılan kehribar ışığı farkedip oraya yöneldim. İçeri girdiğimde onu sırt üstü yere uzanmış halde gördüm. Eteği kalçasına kadar yukarı toplanmıştı. O muhteşem çizmeler ayaklarındaydı. Başının altındaki minderin yanında kendi topuklu süet ayakkabıları da duruyordu. Bana doğru gülümsedi. Sigara içmezdi… Ama yine de elindeki olmayan sigaradan bir nefes çekti ve gülümseyerek bana üfledi…


gömlek ipekyol etek lanvin çizme sergio rossi/beymen eldiven uterque çanta dior/beymen kemer stefanel

p u t mek3 Sevgili Bay Willie

Bugün Gwendoline ile lüks bir restoranda akşam yemeğine çıktık. Ondan ipek gömleğini, deri eldivenlerini ve çok sevdiğim eteğini giymesini istedim. O siyah topuklu ayakkabılarını giymekte ısrar etti. Ama çizmeleri konusundaki ısrarıma yenik düştü. Saçlarını topladı ve koluma girdi. Restoranın kapısından girerken küçük aynada kendini gördü ve makyajını tazelemekte ısrar etti. Buna gerek olmadığını söyledim ama beni dinlemedi. Kapıdaki yakışıklı garsona tuvaletin nerede olduğunu sordu ve oraya doğru ilerledi. Onu tuvalette oturmuş makyajını tazelerken görme isteğine yenik düştüm. Arkasından gidip usulca içeri girdim. Neyse ki başka bir kadın daha yoktu. Beni farkettiğini ikimiz de biliyorduk. İstifini bozmadan makyajını tazelemeye devam etti…


gömlek ipekyol etek yves saint laurent ‘eski sezon’ çizme miu miu ‘eski sezon’ kemer stefanel

p u t k e m 4

ÜÇÜNCÜ MEKTUP

Sevgili Bay Willie

Gwendoline ile oturma odasında viskilerimizi yudumluyorduk. O, adını bile bilmediğim bir moda dergisini karıştırırken ben favori politika dergimin bu haftaki en popüler yazısını okuyordum. Derken arka bahçeden tuhaf sesler gelmeye başladı. İkimiz de birbirimize baktık ama sonra yine bir şey olmamış gibi okumaya devam ettik. Sesler yükseldi. Ben iki köpek yavrusunun birbiriyle oyun oynadığını anlamıştım. Ama o anlamadı. Cama doğru ilerledi. Perdeyi aralayıp dışarı bakmaya başladı. Farkında bile değildi ama aylardır onu bu kadar baştan çıkarıcı görmemiştim. Bana dışarıda karanlıktan bir şey göremediğini söyledi. Oluşan keyifli manzaramın bozulmaması için ona daha dikkatli bakmasını söyledim ve içkimden bir yudum daha aldım…


cover

ALL IN ONE Nicola Formichetti Sürekli bir yerlere uçup konarken onu sabit bir yerde yakalamak bizim için hiç kolay olmadı. Branislav Jankic işbirliği ile Paris’te yaptığımız özel çekim tarihe geçecek kadar zevkli oldu; röportajımız ise ayrı efsane. O zaman ipucu verelim; Nicola, yaptığı her şeyi tek seferde saymasını istediğimizde derin bir nefes alıp saymaya başlıyor: Mugler’in Yaratıcı Direktörü, Vogue Hommes Japan’in Moda Editörü, Uniqlo ve Lady Gaga’nın Moda Direktörü… Eh bunca şeyi birbirine karıştırmadan bu kadar iyi hayata geçirmek kolay değil ama gücünü nereden aldığını az çok biliyoruz artık; bundan 500 yıl önce bir Türk olarak yaşadığından, yarı Japon yarı İtalyan oluşundan ve benzersiz amatör/profesyonel ruhundan... Şimdi parmağınıza küçük bir ıslaklık kondurun ve buyrun, bir alana on bedava.

photographer branislav jankic interview olga toraman styling nicola formichetti make-up maki ryoke XOXO The Mag


cover

Seni takip etmek çok zor. Şu anda neredesin? Paris’teyim. Dün Japonya’daydım, birkaç gün burada kalıp sonra New York’a geçiyorum. Gerçekten çılgın bir takvimim olduğunu kabul ediyorum. Az önce bunu düşünüyordum. Birbirine bu derece uzak şehirler arasında sürekli seyahat halindesin. Gerçekten ait olduğun yerleri, alışkanlıkları ve hatta insanları özlemeye bile vakit bulamıyor olmalısın. Aslında benimki farklı bir durum, çünkü küçüklüğümden beri zaten böyle yaşıyorum. Babam pilot, annem hostesti. Japonya, İtalya, Tayland, Çin, Fransa ve daha birçok başka ülke arasında mekik dokuyarak yaşıyorduk. Haliyle sürekli uçuyordum. Küçükken onlara ileride pilot olmak istediğimi söylediğimde, bana ne istersem yapabileceğimi ama herhangi bir havayolu şirketinde pilot olmama asla izin vermeyeceklerini söylediler. Bu gezgin hayattan çok memnun olmadıkları ortada… Evet, kesinlikle. Sonuçta bunu çok uçarsam sağlığıma negatif etkisi olacağı için değil, sürekli bir yerlere gidip gelme durumunun kötülüğünden ve bunun psikolojik anlamda bende açabileceği zararları düşünerek söylemiş olmalılar. Ama şu anda ortalama bir pilottan bile daha fazla uçuyorum. Hayatım boyunca dünyanın her yerinde arkadaşlarım oldu ve aslını söylemem gerekirse kendimi tek bir yere ait hissetmiyorum, bana her yere aitmişim gibi geliyor. Ayrıca yakın çevremi özlemeye pek fırsatım olmuyor. Çünkü birçoğu zaten ya moda sektöründe ya da benimle çalışıyor. Diğer yandan moda sektöründe olmayan arkadaşlarımı, katıldığım defile ve partilere davet ediyorum. Hatta benimle seyahat etmelerini sağlıyorum. Günün sonunda otel odasında yalnız olmak gerçekten çok sıkıcı. Bu yüzden keşke bir köpeğim olsa diyorum bazen ama elbette bir köpekle bu kadar sık seyahat edemezsiniz. Her gittiğim şehirde havaalanında beni karşılayan ve benimle birkaç gün vakit geçiren bir köpek olsa ne güzel olurdu. Köpek servisi gibi. Komik olabilirdi. Tabii ki, insanlar köpek sahibi olmaya çalışıyor ama yoğun programları yüzünden yapamıyorlar. Bu çok iyi bir iş kolu olabilir. Üzerine düşünmek gerek. Peki, geçen sene ne kadar mil kazandığını biliyor musun? Bunu artık takip edemiyorum. Düşünsene aralarında British Airways, A&A, Delta ve Japanese Airways gibi firmaların olduğu birçok uçak şirketiyle uçuyorum. Dolayısıyla kazandığım milleri kontrol etmem neredeyse imkansız. Açıkçası yakın zamanda hepsini tatiller ve arkadaşlarım için harcamayı düşünüyorum. Evet, biliyorum oldukça sıradan gelecek, ama sormak zorundayım. Bu işe başlarken manifeston neydi? Doğrusunu söylemek gerekirse, profesyonel anlamda eğitimini almamış olmama rağmen kendimi bir anda bu işleri yaparken buldum. Belki de bu yüzden, hiçbir zaman kurallar içine sıkışıp kalmadım. Bazen uzanıp

düşündüğümde hala ne kadar çok şey yapmak istediğime karar verip her zaman aklımı açık tutarım. Para almadan karşılıksız yaptığım işlerin sayısı da belki bu yüzden bu kadar çok. Ama aynı zamanda teşekkür etmeyi biliyorum, beraber iş yapmanın gücüne inanıyorum, her zaman yeni şeyler bulup yapmaya çalışıyorum. Mesela birileri benimle çekim yapmak isterse buna azıcık vakit ayırabilecek olsam da hemen kabul ederim. Benim yerimde başkası olsa tüm bunları yapabilir miydi bilmiyorum. Söylemek istediğim, benim çok özel biri olduğum ya da ‘tek’ olduğum değil. Sadece bir insan bir şeyi gerçekten yapmak istiyorsa her zaman vakit bulabilir diyorum. Uzun lafın kısası, bir manifestom varmış gibi görünmüyor değil mi? Evet, yok! Peki, tasarım okulları ve eğitimi hakkında ne düşünüyorsun? Bugün hala gereklilikleri eskisi kadar muhafaza ediliyor mu? Kesinlikle. Keşke ben de bu konuda okulda eğitim alabilseydim, diyorum. Bu sektörde çalışmaya ilk başladığımda bunun eksikliğini de çektim sonuçta. Okula gitseydim, kısa yolları bilip daha hızlı ilerleyebilirdim. Ayrıca belki de aynı okulda olduğum insanlarla beraber tasarım alanında bir şeyler yapabilirdim. Sanatla bağın nedir? Hangi bağlamda sanatı işlerinde kullanıyorsun? Sanat benim her şeyim, hatta sanat bence her şeydir, diyebilirim. İlgilendiğim, beğendiğim ve hatta çalıştığım insanların hepsi ya sanatçı ya da sanattan ilham alıyor. Mesela çocukluğumda Roma’da da uzun süre bulunduğum için Caravaggio’dan çok etkilendim; sürekli geri dönüp ondan ilham almaya devam ediyorum. Onun resimlerine her bakışımda oldukça seksüel, karanlık ve kanlı bazı sahneler görüyorum. Sanatındaki tüm bu kavramlara bayılıyorum. Fotoğraf, heykel, resim gibi birçok disiplinle ve tabii sanat yapan insanlarla çok ilgiliyim. Dolayısıyla tamamen sanattan besleniyorum diyebilirim. Geleneksel resimden oldukça ilham alıyorum. Çağdaş sanata geldiğimizde de elbette işlerini sevdiğim birçok sanatçı var. Matthew Barney aklıma ilk gelenlerden… Bunun dışında TV’ye bakınca, aslında onun da artık sanat olduğunu görüyorsun. TV kültürünün sanat ile çok güçlü bir bağı var. Tiyatro’da da üretilen yeni işler bence muazzam. Peki, Japon sanatı? Çok emin değilim, ama tabii ki Japon fotoğrafçıları çok seviyorum. Özellikle Araki’nin çalışmalarını. Yayoi Kusama’nın işleri çok özeldir; hala ne kadar güçlüler… Japonya’da Irving Penn’in sergisine gitmiştim. Penn’in Issey Miyake fotoğraflarıyla biraz zaman geçirdim. Aradan bunca yıl geçmiş olmasına rağmen hala bugüne dair bir şey söylüyor, inanılmaz. Kısacası böyle bir sanat severim işte. Ondan her zaman yeni şeyler öğreniyorum. Yıllar önce üretilmiş işlerden ya da benden büyük sanatçılardan öğrendiğim gibi, ondan tamamen farklı olan dijital sanattan da çok şey öğreniyorum. İnsanların Tumblr’da yaptıklarına baksana! Orada üretilen şeyler de muhteşem. Avustralya’dan, Japonya’dan, dünyanın birçok yerinde var olan insanların yaptıklarıı ve üretimlerindeki ergen enerjisini çok seviyorum.

XOXO The Mag


97


cover

Gelelim modaya. Hangi formları beğeniyorsun? Pırıltılı modaya çok düşkünüm. Özellikle İtalyan modaevleri, Versace, o şaşaalı kıyafetler… Armani’yi de çok seviyorum bu anlamda. Annem aslında bu tip modaevlerinin yarattığı silüetlere çok düşkün. İtalyan modası seni bambaşka bir dünyaya götürüyor ve hayal ettiğin şeyi de ona göre şekillendiriyor. Orası bambaşka bir yer. Güzel bir elbise, şahane bir mücevher ve müthiş bir çanta gibi şeyler belli bir cinselliği çağrıştırıyor. Bu gibi şeyler aslında beni modanın sahte olan tarafından daha çok çekiyor. Benim yeni şeyler üretme tutkum daha çok zihin gücü, cinsellik, sanat ve duygu gibi şeylerle harekete geçiyor. Bazen de tabii moda dediğimiz şey tüm bu saydıklarımın dışında sadece forma dayalı oluyor. Orada sadece formun sana verdiğini alıyorsun, onunla ilişki kuruyorsun. Deneyimin, o formun bedenle ilişkisini belirliyor. Ama benim giyim tarzımı da şekillendiren bir sokak modası durumu da var. Çalıştığım markalardan Uniqlo, günlük giyim için verilecek en iyi örneklerden biri. Bazen sadece bir deri ceket ve bazı basit parçalarla giyinmenin de taşıdığı anlam ya da değerler söz konusu olabilir. Aslında bu anlattıklarından sonra bu konuya girmek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Yine de ortamı biraz karartalım. Moda dünyası genel anlamda gelmiş geçmiş içinde çalışılması en zor sektörlerden biri. Sen, birçok değişik markayla ve kişiyle aynı anda çalışıyorsun. Bu durumun seni doğrudan etkileyen sonuçları var mı? Bugüne kadar hiç, her şeyden tamamen vazgeçip, bırakıp gitmeyi düşünündün mü, düşünüyor musun? Hayır, asla. Bu işi hiçbir şekilde bırakabileceğimi düşünmüyorum, aksine fazlasını yapmam gerektiğini hayal edip duruyorum. Çok daha fazla ve uzun süreler çalışmak istiyorum. Tamam kabul, mesela İbiza’ya gidip bir hafta hiçbir şey yapmadan dinlenmek iyi geliyor; vücudumun buna ihtiyacı var. Ama itiraf etmeliyim ki, bu dinlenme zamanlarımda bile kafamda senaryolarla geziyorum. Peki, hiç negatif düşüncelerin olmuyor mu yaptığın işle alakalı? Mesela şu an gelen, daha doğrusu geleceği ilan edilen, ABD ve Avrupa merkezli büyük bir kriz var. Elbette etkiliyor. İş yapmak artık gittikçe zorlaşıyor. Markalar da aynı oranda zorlaştıkça özellikle gençler bundan olumsuz etkileniyor. Hepimiz yaratıcılık üzerine kurulu parçalardan çok kitlesel beğeniye hitap eden şeyler almak veya yaratmak durumunda kalıyoruz. Yapabileceğimiz şey ise çok basit: Buna direnmek, daha güçlü olmak ve aşmak için yeni yollar denemek. Fashion’s Night Out için geçenlerde Japonya’daydım ve gerçekten şok oldum. Tokyo’yu moda anlamında hiç bu kadar canlı görmemiştim. Vogue Türkiye’den de gelenler vardı destek için. Herkes

endüstrinin gelişmesi ve daha güçlü olması için çalışıyordu. Kişisel olarak hem kendi adıma ilerlemek hem de genç modacılara destek olmak için tüm yolları deniyorum. Lady Gaga bile bunun bir parçası aslında. Şu an hangi markalarla çalışıyorsun? Bir de senden duymak istiyorum tam ve eksiksiz listeyi. Tamam başlıyorum, Mugler’in yaratıcı direktörüyüm; hem kadın hem de erkek kısmı bana bağlı, bu ana işim. Vogue Hommes Japan’in moda editörüyüm, Uniqlo’nun moda direktörüyüm. Onlar için danışmanlık, kampanyalarının yönetimi, kumaş seçimi gibi görevleri yürütüyorum. Lady Gaga’nın moda direktörüyüm. Bunlar para kazandığım işler. Sanırım… Ayrıca fırsatım oldukça VMag, VMan ve daha genç dergilerle de çalışıyorum. Ayrıca MAC için çalıştım ve hatta Mavi ile de dört sene boyunca çok severek çalıştım. Hiç gizlilik problemleri yaşamıyor musun? Sonuçta, öyle ya da bölye, birbirine rakip markaların önemli pozisyonlarındasın. Hayır, zaten kontratlı çalışmıyorum hiçbiriyle. Şimdi söyleyeceğim biraz naif gelebilir ama işinizi tutku ve sevgiyle yaptığınız zaman kimse bu tip şeylerle uğraşmıyor ya da bunları aklına getirmiyor. Mugler’i sormak istiyorum. Senin gelişinle çok şey değişmiş gibi duruyor. Elbette markanın değerlerinden kopmadan. Evet, neredeyse bir sene oluyor onlarla çalışmaya başlayalı. Bir sene tahmin edebileceğin gibi hiçbir şey demek. Bir markayı sıfırdan oluşturmak için seneler geçmesi gerekiyor. Bizim hala bu değişim için yapmamız gereken çok şey var. Aynı zamanda, bu benim için muhteşem bir şey çünkü Thierry Mugler benim en çok beğendiğim tasarımcılardan biri. Onun izinden gitmek, Mugler’le çalışabilmek tanımlayabileceğim türden bir onur değil, çok daha büyük. Şu ana kadar her şey yolunda gitti bence. Her ne kadar yapmak istediklerimin henüz çok azını yapmış olsam da yapabileceklerimi düşündükçe heyecanım artıyor. Dijital medya sayesinde bu kadar hızlı ilerleyebildiğimizi de söylemem gerek. Biz küçük bir takımız ve her gün yeni şeyler deniyor, sonra anlaşıldığımızı fark edip mutlu oluyoruz. Amacımız özünde lüksü yeniden tanımlamak ya da yeni lüks diye tanımlanan kavramın içine kendi felsefemizi oturtmak. Artık lüks, logo veya özel olmak değil çok daha başka bir şey. Biz de bunu en doğru şekliyle hissetmeye çalışıyoruz. Mugler’in kozmetik departmanından da sen mi sorumlusun? Her ne kadar moda kadar işin içinde olmasam da tüm toplantılara giriyor, fikirlerimi söylüyorum. İlerleyen dönemde işin içine daha çok girmek istiyorum ama şu an önceliğim elbette moda.

XOXO The Mag


cover

Mugler, gelecek sene nerede olacak? İlham aldığın şeyler neler? Yeni yılın başlarında, ‘yeni lüks’ kavramını özümsemiş olacağımıza inanıyorum. Onu bir yandan da ben bulmak istiyorum. Sanki her şeymiş ama aynı zamanda hiçbir şeymiş gibi geliyor bana. Herkes senin Lady Gaga’nın moda direktörü oluşunla ilgileniyor, ama eskiden de başka isimlerle çalıştığını biliyoruz. Şu an var mı yenileri? İşin doğrusu, Gaga dışında bu kadar yakın çalıştığım başka ünlü olmadı. Bunca sene boyunca, kampanyalarda, dergi işlerimde ve çeşitli modayla alakalı durumlarda hatırlayamayacağım kadar çok aktör, müzisyen ve modelle çalıştım. Aslında ünlülerle çalışmak için yaratılmış olanlardan değilim, sevmiyorum hatta. Çünkü modellere çalışırken onları istediğiniz her şekle ve kimliğin içine sokabiliyorsunuz. Aktörler veya müzisyenler söz konusu olduğunda ise onların genel imajını düşünmek zorundasınız. Bu da stilistler için sıkıcı, sanki kıyafet seçici olmak gibi bir şey. Kapatalım bu konuyu. O halde, Pop-Up Dükkan’ın hakkında konuşalım. 15 Aralık’ta yenisini Tokyo’da açıyorum. Daha dün konfirme edildi ve o kadar mutluyum ki! Benim için Pop-Up Store, kendimi en iyi ifade edebildiğim yerdir. New York’ta ilkini açmadan iki hafta öncesine kadar içine ne koyacağımı bile bilmiyordum. Sonra düşündüm ki bu tip dükkanlara girdiğinizde, kısa zaman içinde neler almak isteyebilirsiniz, işte ben bunu sağlamalıyım. Gerçekten bu fikir işe yaradı ve ilki çok iyi geçti. Kim yüzüklerimden birini ya da bunlara benzeyen küçük şeyleri almak istemez ki? Çok tatlıydı yani. Aslına bakılırsa, ilk başta ürettiğim şeylerin, yani Panda ürünlerinin, satılacağı bir online dükkan açma planım vardı. Ama sonra bunu gerçek dünyada açıp gittiğim şehirlerdeki yerli halkın da kendinden bir şeyler bulabileceği hale dönüştürdüm. Moskova’da, Londra’da, Paris’te ve hatta sonra İstanbul’da bile olabilir. Hiç sergi hazırlamayı düşündün mü? Sonuçta aslında yapmaya başladığın bu şey ve yaptığın, yapıyor olduğun bunca şey sana bu fırsatı sunabilir. Belki bir on sene içinde. Gerçi bir kitap üzerinde çalışıyorum ve bu bir sergiyle beraber sunulabilir. Adı muhtemelen ‘Ten Years in Fashion’ olacak. Kimin basacağını sorma, söyleyemem. Kitap basmaktan bahsetmişken, hemen çalıştığın dergilerden bahsedelim. Hangisiyle çalışmak senin daha yaratıcı hissetmeni sağlıyordu ya da sağlıyor? Biliyorum biraz haksız oldu bunu sormam. Aslında yaratıcılıktan ne anladığınıza bakar. Londra’dayken Dazed&Confused, Another, AnotherMan’le çalışıyordum ve New York’a taşındığımda bana ‘Artık New York’tasın, daha ticari olacaksın, yaptıkların daha çok parayla alakalı olacak’ gibi şeyler söylediler. İşin aslı şu an daha yaratıcı hissediyorum, daha fazla imkanım var. V Magazine’le işbirliğimiz çok iyi ilerliyor. Ayrıca Vogue Hommes Japan benim dergim sayılır o yüzden ne yapmak istersem yapabiliyorum. Ama, Japonya’da daha çok kural olduğu için işlerinizi daha dikkatli yapmanız gerekiyor, bu da engelleyici olabiliyor bazen. Ama benim için asıl önemli olan dijital bir dergi yaratmak şu an.

Yeteri kadar iş konuştuk. Bence de! Çok partiliyor musun? Çünkü gördüğüm ve bildiğim kadarıyla sürekli bir partidesin ve nasıl hala canlı ve taze kalabiliyorsun? Fotoğraflarıma aldanma. Gösterdiğim ve hatta gösterildiğim kadar iyi görünmüyorum çoğu zaman. Partilemek dersek, benim için arkadaşlarımla buluşma vaktinden ibaret, sonuçta bunca seyahat sonrasında başka çareniz de kalmıyor. Eskiden eğlenmekten neredeyse çıldırıyordum, tüm gece partilerdim, uyumadan işe giderdim ama şimdi sıkıcılaştığıma eminim. Genel olarak yaptığım; davetlere, partilere katılıp bir kaç içki içip, toplantılara dönüşen, kimin ne giydiğini, ne iş yaptığının konuşulduğu yerlerde fazla kalmayıp, eve dönüp çalışmaya devam etmek oluyor. Herhangi bir insan tanımıyorum ki hala deli gibi parti yapıp genç görünsün. Ah özür dilerim, Kate Moss var! Kremlerin vardır ama? Hayır gerçekten yok. Yani tamam, buna karşı değilim ama ‘sürekli şunu kullanıyorum’ diyemem. Mesela geçen ay adını hatırlayamadığım bir krem kullanmaya başladım ve her tarafımda lekeler çıktı. Birlikte çalıştığım makyaj sanatçılarından kalanlar oluyor. Mugler ürünlerinden sürekli deniyorum. Cildimi temizleyip, zeytinyağı ile besliyorum. Denediğim şeyler elbette var. Ama unutmayın, yarı Japon olduğum için bu cilde sahibim. Bildiğim kadarıyla Serge Lutens parfümlerinden kullanıyorsun? Evet inanılmaz parfümleri var. Sert, kışkırtıcı, güçlü sanki güvenlik görevlisi gibi. Çok seviyorum. Ayrıca Mugler’in AMan’ine bayılıyorum, çok etkili, gençliğimden beri hala üzerimde ve bugüne kadar o kadar çok insan onu sordu ki... Başka, Comme des Garçons’un ürün gamına bayılıyorum. Her biri ayrı bir kişiliğe işaret ediyor. Sonuçta parfüm kullanmak ve en doğru olanı bulmak saçını kesmek ya da yeni kıyafetinle ortalığa çıkmak gibi, sana kendini daha güçlü hissettiriyor. Olmak istediğin kişiye daha da yaklaşıyormuşsun gibi. Peki sen olmak istediğn kişiye çok daha yakınlaşmak için kendi parfümünü tasarlamayı düşünüyor musun? Belki, belki, belki... Yani dışarıda o kadar çok güzel parfüm var ki, bilemiyorum. Çok zorlu bir uğraş ama yaparsam her gün farklı kokabilecek bir tanesi üzerinde çalışacağımı hayal ediyorum. Bazen tatlı, bazen sert, bazen çok ağır tarçın kokan... Bu arada artık gitmem lazım, toplantım başlıyor. Tamam, hemen söyle o zaman. Türkiye’den bahset, sonra... Deliriyorum Türkiye için, tam bir Istanbul aşığıyım. Bunu ilk defa söylüyorum, 15. ya da 16. Yüzyıl civarında bir Türk olduğuma eminim. Hatırlıyorum, Bali’de terapiste gittiğimde, yarı uyur bir haldeyken bana ne gördüğümü sorduğunda ona bunu anlatmıştım, özetle: “Üzerimde eski Türk resimlerinde gördüğüm kıyafetlerden var, sanki kafamda da türbanımsı bir şey... Bir gemideyim ve Türk mallarının ithalat ve ihracatını yapıyoruz. Sürekli bir Türk limanına gidip geldiğimizi biliyorum. Ve sonunda bu gemide öldüm.” Aslında bakarsan şu anda da Türk sayılırım, yarı Asyalı yarı Avrupalı’yım.

XOXO The Mag


111 57


i LOVE all the girls, i get all the girls

photographer emre ünal fashion editor mahizer aytaş hair serkan aktürk erkanakturk.com make-up gülüm fashion editor asistant umut yıldırım photographer asistants erdi doğan, abdullah inal post production sezer arıcı models robin-joy models victoria-joy models kvitka-joy models giselle-artroom models luna-new models beata-new models lara-ice models location studio close-up

soldan sağa robin pantolon levi’s victoria pantolon levi’s beata pantolon levi’s lara ceket ve şort levi’s giselle pantolon levi’s luna pantolon ve ceket levi’s photographer kvitka şort levi’sbranislav jankic interview olga toraman styling nicola formichetti make-up maki ryoke XOXO The Mag


İçİ dışı bİr realization olga toraman photographer emre ünal fashion editor mahizer aytaş fashion editor assistants umut yıldırım hair mehmet make-up ufuk celep photographer assistants erdi doğan,


XOXO The Mag


113

soldan sağa » elbise alexander wang/beymen victoria » hırka d&g, etek bcbg max azria, kemer massimo dutti, çanta a46, ayakkabılar kurt geiger lara » triko stefanel, külot intimissimi, botlar giuseppe zanotti luna » ceket atıl kutoğlu, pantolon atıl kutoğlu giselle » elbise alfabeta, çanta gazzas robin


XOXO The Mag


111 57

Soldan sağa kvitka ceket vakkorama, pantolon ipekyol beata » elbise guess, ayakkabılar atıl kutoğlu luna » ceket 3.1 philip lim/beymen, pantolon chloe/beymen, ayakkabı kurt geiger lara » yelek haute hippie/v2k designers, hırka guess, şort guess, botlar, giuseppe zanotti viktoria » etol beymen, hırka halston/v2k designers, büstiyer ng style, pantolon ipekyol giselle » kaban michael kors/beymen


soldan sağa victoria » hırka missoni/beymen, elbise h&m, kaşkol accessorize giselle » elbise missoni/ beymen, kaşkol accessorize lara » kazak missoni/beymen şort 3.1 philip lim/beymen robin » elbise missoni/beymen, kaşkol missoni/beymen, beata » tunik missoni/beymen luna » triko pinko, etek missoni,beymen, kaşkol accsessorize, kemer uterqüe


XOXO The Mag


97

soldan sağa lara » ceket commes des garçons/beymen, bluz stella mccartney/beymen, bot giuseppe zanotti beata » elbise h&m, ayakkabı atıl kutoğlu giselle » sweatshirt maison martin margiela/beymen, çorap penti, ayakkabı giuseppe zanotti robin » elbise commes des garçons/beymen luna » ceket h&m, tayt h&m, çorap penti victoria » triko pinko, etek marc jacobs/beymen, ayakkabılar h&m kvitka » elbise thierry mugler/v2k designers


XOXO The Mag


113

soldan sağa viktoria » bluz vakko, etek guess by marciano, kemer bcbg max azria, kolye gazzas, ayakkabı atıl kutoğlu beata » bluz zara, kemer bcbg max azria, çizme atıl kutoğlu, çanta gucci robin » bluz atıl kutoğlu, etek atıl kutoğlu, kemer bcbg max azria, çizme massimo dutti kvitka » triko ipekyol, palto guess by marciano, çanta pinko, ayakkabı atıl kutoğlu giselle » bluz machka, etek atıl kutoğlu, kemer massimo dutti, bilezikler gazzas lara » bluz massimo dutti, şort zeki triko, çanta gucci, çizme zara luna » ceket ipekyol, pantolon ipekyol, bluz zara, kemer uterqüe, ayakkabı atıl kutoğlu


XOXO The Mag


113

soldan sağa viktoria » elbise valentino/beymen luna » elbise atıl kutoğlu, ayakkabı atıl kutoğlu lara » ceket patrizia pepe, kazak h&m, iç çamaşırı zeki triko giselle » elbise atıl kutoğlu beata » bluz zara, gömlek bluemarine/beymen, çanta atıl kutoğlu, ayakkabı kurt geiger kvitka » elbise valentino/beymen, kemer uterqüe, çanta atıl kutoğlu, ayakkabı atıl kutoğlu


Esas itibariyle dergilerin fonksiyonu biraz da siz okuyucularımıza, tıkandıkları önemli/önemsiz mevzularda çıkış yolları sunmak ya da genel anlamda çıkış yolu olarak görülebilecek ilham kaynaklarını işaret etmek. Eh, bu yayından yayına değişiyor, temadan temaya da çeşitleniyor. Hayat tarzıyla ve olmak istediğiyle paralel, naçizane, biz de size kendi ellerimizde her bir parçasını çektiğimiz bu kısa bölümü sunuyoruz. Advertorial’larla soslanmış ama diğer yandan da değişen kredi kartı kalınlıklarıyla sabit çeşitli ürünlerin ürün olarak kaldığı, biraz da bilgilendirici bir bölümü… Hediye seçmek zorsa, özgün olmak derdindeyseniz, ya da yönlendirilmiş seçkileri ince uçlu keçeli kaleminizle dairelemekten haz duyuyorsanız tam üstündesiniz. İlerleyin de neler olduğunu daha iyi görebilin. Bu sayfalar sizin için.

XOXO The Mag


GIFT 23


GIFT

celebratıon

Siz, bu yıl yine her zamanki gibi gece yarısı olduğunda kuru kuru 10’dan geriye doğru sayıp mı yeni yıla gireceksiniz? Çok klişe! Bakın insanlar dünyada yeni yılı nasıl gelenek ve etkinliklerle karşılıyor...

TYBEE’DE DENİZE GİRMEK

KOZALAK VE ARIZONA

Tütsü yakıp meditasyon yapın ya da yılbaşında Tybee Adası’na gidip Atlantik Okyanusu’na dalın. Hangisini tercih ederseniz bilin ki negatif enerjiden böylece kurtulacaksınız. Ama illa ki kesin bir çözüm arıyorsanız bizim size tavsiyemiz yeni yıla girerken buz gibi soğuk okyanusa girmeniz. Bu yöntemin etkili olduğunun kanıtı da her yıl milyonlarca kişinin yılbaşında toplanıp Tybee Adası’na gitmesi ve Atlantik Okyanusu’na girerek yeni yılı karşılaması. Aslında oturup düşünüldüğünde mantıklı geliyor. Sonuçta hipodermi etkisiyle bırakın kötü enerjinin yok olmasını biranda tüm enerjiniz yok olabilir. Yeni yıla güzel enerjilerle girmek isteyenler için bu yöntem birebir!

Arizona’da çok fazla çam ağacı varmış. Halk da bu sebeple çam ağacı kozalağını yılbaşı sembolü haline getirmiş. Yeni yıla girerken nasıl yemeyi, içmeyi ve daha birçok şeyi abartıyorsak, sembolleri de abartabiliriz elbette. Flagstaff, Arizona da aynı fikirde ki sembolleri olan kozalağı büyütmüşler ve böylece bir yeni yıl geleneği sahibi olmuşlar. ‘Pine Cone Drop’ adından anlaşıldığı gibi yine kocaman bir cismin tepeden inmesini izlemeye dayanan bir gelenek. 32 kilo ağırlığındaki bu alüminyumdan yapılmış büyük kozalak, Weatherford Hotel’den yavaş yavaş aşağıya bırakıldığında bilin ki Flagstaff ’ta yeni bir yıla girildi.

ATLANTA ŞEFTALİSİ

DANİMARKA’NIN BULAŞIĞI

Genelleme yapacak olursak geleneklerde mantık aranmaz. Hele ki bu gelenekler yılbaşına özgü ise saçma bulunması da şaşırılacak bir durum değil. Mesela Atlanta’da 1989 yılından beri her yılbaşı gecesi yapılan ‘Peach Drop’ bu etkinliklerden yalnızca biri. Milyonlarca insan, fiberglas ve köpük malzemeden oluşan kocaman bir şeftalinin, kuleden aşağıya bırakılmasını görmek için Atlanta’yı ziyaret ediyor. Gece yarısı çanların çalmasına 58 saniye kala, 363 kilo ağırlığındaki şeftali 42 metreden aşağıya inerken çığlık atmak ve konfeti yağmuruna tutulmak, yeni bir yıl için iyi şans getiriyor-muş. Kötü ruhlu şeytanları kovmak ve yeni bir yıla şanslı girmek için Atlanta’ya gitmeye değer mi bilmiyoruz ama inançlı ve coşkulu insanları bir arada görmek umut verici olabilir.

Her yıl 1 Ocak sabahı Danimarka sokaklarında muammalı bir temizlik yapılıyor. Fakat bu bildiğiniz yılbaşından arta kalan konfeti temizliği değil, kırık tabak-çanak temizliği. Evde herhangi bir bardak ya da tabak kırıldığında ‘nazar çıktı’ geyiklerini hayatınızda mutlaka en az bir kere duymuşsunuzdur. Hatta nazara karşı bardak kırınlar bile gördüm ben. Demek ki bu gelenek yalnızca bize özgü değilmiş. Danimarkalılar da yeni yıla girerken kötü ruhları kovmak ve bu vesileyle eğlenmek amacıyla tüm gece sokaklarda tabak, bardak, ellerine ne geçerse kırıyorlar. Kulağa eğlenceli gelse de ertesi gün sokağı temizleyerek yeni yılın ilk gününü geçirenler için çok da mutluluk verici bir etkinlik olmasa gerek.

XOXO The Mag


FLORIDA’NIN SUSHI’Sİ

İSPANYA’NIN ON İKİ ÜZÜMÜ

Çocukluğumda geri sayım biter bitmez yüksek bir yerden atlardım. Böylece yeni yıla havada girmiş sayılırdım. Dünyada gerçekleşen yeni yıl etkinliklerinin birçoğuna baktığımızda görüyoruz ki yılbaşı gecesinin havada geçirileni makbulmüş. Florida Key West’te geri sayım başladığında kafaların yukarı çevrilmesi gerekiyor. Milyonlarca insan, Bourbon Street Pub’ın roof’una asılmış kocaman kırmızı bir ayakkabının içindeki ‘meşhur’ drag queen Sushi’yi izlemek için bekliyor. Saat tam 12’de Sushi, ayakkabının içinden aşağıda duran insanlara şampanya döküyor. Böylece yeni bir yıla ‘çılgın’ bir giriş yapmış oluyorlar. Çok mantıklı!

Listemizde bulunan geleneklerin en eskisi 1895 yılından beri yapılan İspanyolların ‘The Twelve Grapes’ geleneği. Yıllardır İspanya’da insanlar yeni yıla girerken çalan her çan sesinde bir adet üzüm yiyorlar. Böylece önlerinde uzanan 365 günün yedikleri üzüm kadar tatlı ve bereketli geçmesini umuyorlar. Her yıl, Puerta del Sol Saat Kulesi’nin etrafında insanlar toplanıyor ve yeni yılın gelmesini bekliyorlar. Bu manzarada garipsenecek bir durum yok fakat bir sürü insanın aynı anda üzüm yemesi biraz komik görünebiliyor. Geleneğin amacı söylediğimiz gibi; üzüm kadar tatlı bir yıl geçirmek. Peki ya üzüm çekirdekliyse?

MEKSİKA’DA YUMURTA SAVAŞI

YEMANJA’LI BREZİLYA

Küçükken karşı tarafa hiç de komik gelmeyen bir eğlencemiz vardı. Pencereden insanlara ve arabalara yumurta fırlatırdık. Bu aktiviteyi unuttuğumuz yıllarda bir arkadaşım karmasına yenik düştü ve intikamla yüz yüze geldi. O da yıllar sonra kafasına yumurtayı yemişti. Gerçek yumurtanın kafanızda kırılması tatsız bir durumdur. Fakat Meksika’da, yeni yılı karşılarken insanların birbirlerine fırlattıkları yumurtalar gerçekten eğlenceli. Cascarones denilen içleri konfeti dolu boyanmış yumurtalar, kafalarda kırıldığında etraf rengarenk oluyor. Geleneklere mutlaka sebep gerektiğinden bu etkinliğin de bir çıkış noktası var elbette. Yumurta yaşamı simgelerken içindeki konfetiler de rengarenk günleri sembolize ediyor.

Bir kez yeni yılı kutlamak için Rio de Janerio’ya gittiyseniz her yıl gitmek istermişsiniz. Öyle diyorlar. Duyduğum kadarıyla dünyanın en eğlenceli yeni yıl kutlamaları burada yapılıyormuş. Sıradan kutlamaların dışında ilginç gelenekleri de var tabii ki Brezilyalıların. Onların meşhur deniz tanrısı Yemanja’yı duymuşsunuzdur. İşte her yılbaşı gecesi tanrılarına saygılarından Rio de Janerio halkı bembeyaz giysiler içinde deniz kenarına gidiyor ve iyi şans için 7 deniz dalgasının üzerinden atlıyorlar. Sonrasında da Yemanja’ya çiçekler bırakıyorlar. Deniz kenarındaki milyonlarca insan bu ibadeti daha güzel bir gelecek için her sene tekrarlıyor. Bu geleneği garip karşılamamak lazım. Sonuçta ateşe tapanlar da var! 141


PACKAGINg Hediyenizi aldınız, dışındaki paketi yırttınız, kurdeleyi bir köşeye daha sonra kullanırım diye kaldırdınız ve içindeki asıl hediyeye ulaştıktan sonra her şeyi bir güzel buruşturup çöpe attınız. Sonuç israftan başka bir şey değil. O zaman bu duruma engel olmak için mutlaka Furoshiki’yle tanışın.

23 Aralık 2011, günlerden Cuma. Bu yıl Cumartesi gününe denk gelen yılbaşı akşamına bir hafta kala herkesin kıyafet seçenekleri muhtemelen hazırdır. Salonları süsleyen boy boy çam ağaçları çoktan yerlerini almış süsleri ile parıldarken ağacın altı hediye paketleri ile dolup taşmış. Ya da son bir hafta kala coşan alışveriş merkezlerinde herkes dön dolaş kime ne alayım diye; bardaktan muma, bereden atkıya daldan dala atlama maratonunda hızlı bir şekilde hediye görevini tamamlamaktadır. İşte tam burada, uzun bir es verip yılbaşı sezonunun sanırsak en şaşaalı ve mühim süslemelerinden biri olan ‘hediye paketleme’ ana başlığı altında, hem çevre dostu hem de oldukça keyifli olan Furoshiki’yi huzurlarınıza sunuyoruz. Batı kültüründe Noel sezonunda tüketilen kağıdın haddi hesabı yok. Örneğin, Amerika’da her yıl çöplerin 4 milyon tonunu işte bu hediye paketlerinin, kağıtlarının ve alışveriş poşetlerinin oluşturduğunu biliyor muydunuz? Bu rakamın sadece Amerika’yı kapsıyor olması biraz da korkutucu aslında. Hiç şüpheniz olmasın ama Avrupa’yı da katarsak bu rakamın her yıl hızlıca yükselişte olduğu kaçınılmaz bir gerçek. İşte bu ve bu gibi sebeplerden ötürü elimizi kolumuzu sıvadık ve bu duruma dur diyemesek de ‘azal’ diyebildiğimiz çevre dostu ve estetik olan hediye kaplama sanatı Furoshiki ile sizleri tanıştırmak; şayet daha önce tanıştıysanız bile böyle bir sezonda tekrar hatırlatmak istedik. Japonların kumaş katlama sanatı olarak adlandırdıkları Furoshiki işlemini yeni yıl sezonu olsun olmasın tüm hediye paketlerinizde kullanırsanız ne ala. Bir kumaş parçası ile yaratabileceklerinizin sonu yok. Parfüm şişesinden tutun, çantaya, kitaptan, şampanya şişesine kadar birçok ürünü Furoshiki’nin farklı teknikleri ile katlayıp hediyenize ayrı bir anlam yükleyebiliyorsunuz. Hem çevreye katkınız oluyor hem de bir taşla iki değil üç kuş vuruyorsunuz: Hediyenin kendisi, hediye paketi

olarak kullandığınız kumaş parçası ve çevreye kazandırdığınız yeni bir dost. Kaplamak için kullanılan kumaş parçası olarak ister şal ister eşarptan yararlanabilir, onu da hediyenin kendisi ile karşı tarafa armağan etmiş olursunuz. Yanına da küçük bir kart iliştirdiniz mi görevi tamamlıyorsunuz. Japonların her bir detayında olduğu gibi Furoshiki’nin de tarihsel ve kültürel kökleri var. Taa Edo Dönemi’ne uzanan bu geriye dönük yolculuk diyor ki: Japonlar hamama giderken kıyafetlerini taşımak için bu tip bir katlama işlemi ile bohçamsı torbalar yaparlarmış. Daha sonrasında tüccarlar eşyalarını taşımak için Furoshiki işlemi ile hem sağlam olduğu için hem de daha sonrasında kullanabilecekleri kumaş parçalarını katlayıp ürün transferlerini gerçekleştirirlermiş. İlerleyen yıllarda plastik poşetlerin icadı ve artması ile bu işlemlerin yerlerini pratik ve hızlı çözümler alırken Furoshiki tozlu raflara kalkmayıp hediye paketleme işleminde kullanılmaya başlandı. Japonya Çevre Bakanlığı’nın bu konuda yaptıkları takdire şayan. 2006 yılında özel Furoshiki kumaşları üreterek bu kullanımın sadece Doğu’da değil, tüm modern dünyada kullanımını artırmak için Japonya Çevre Bakanlığı kocaman bir adım attı. Tarihçesi, ismi ve tekniği ile Furoshiki sanırız kalplerinizi çoktan fethetti bile. Nereden kumaş alırım diyorsanız evinizde kullanmadığınız şalları ya da şirin yastık kılıflarını bile kesip hediyelerinizi Furoshiki tekniği ile paketleyebilirsiniz. ‘Nasıl yaparım?’ sorusuna ise cevabımız şu: Her şeyi olduğu gibi bunu da ‘avcunuzun içi’ gibi biliyor olmanız şart bu çağda. Akıllı telefonlar avucunuzun içinde ya da her şey dizlerinizin üstünde; yapmanız gereken tek şey Furoshiki yazıp tek bir tuşa basmak. Ya da Furoshiki ve hediyenin türünü yaz xx’e mesaj gönder nasıl yapıldığı avucunun içine gelsin, adlı bir kampanya da en kısa zamanda oluşturulabilir. Mutlu yıllar!

XOXO The Mag


Šyukarisweenydesign.blogspot.com 143


box setS The Social Network, King’s Speech, The Fighter, Black Swan, Inception, 127 Hours, True Grit. Akademi Ödülleri En İyi Film Adayları’nı düşündüğümüzde 2011 hiç de kötü geçmedi, haksızlık etmeyelim. Yılın ikinci diliminde de, Cannes, Venedik, ve Film Ekimi gibi festivaller de hiçbir zaman tükenmek bilmeyen sinema iştahımızı yeterli ölçüde karşıladı. 2012’yi ise, On The Road, Skyfall, The Dark Knight Rises, The Hobbit: An Unexpected Journey, The Bourne Legacy, Prometheus ile daha da iştahlı bir şekilde bekliyoruz. Hem bu bekleme süreci hem de görüntü kalitesinde kat edilen yoldan sebep, şartlı refleks olarak film satın almaya hücüm ediyoruz.

Charlie Chaplin: The Collection

The Andrei Tarkovsky Collection

Şair, filozof ve Sovyet sineması denildiği zaman Sergei Eisenstein ile birlikte akla gelen ilk sinemacılarından biri olan Tarkovsky’nin 7 filminden oluşan toplaması, dönemin kindar Sovyet otoriteleri tarafından sanatçıyı sürgüne mahkum etse de, kuşkusuz 2011’in en iyi boxset’lerinden biri. 2. Dünya Savaşı’na korku temasıyla yaklaştığı ilk filmi Ivan’s Childhood (1962), bir ortaçağ ressamının portresi olan başyapıtı Andrei Rublev (1966), Kubrick’in 2001: Space Odyssey’i ile aynı ringde dövüşen, ilk renkli filmi, Solyaris (1972), Ingmar Bergman’ın yakın arkadaşı Erland Josephson’ın sorunlu bir entelektüeli canlandırdığı Nostalgia (1983); hepsi ve daha fazlasıyla sahip olunması gereken bir şaheserler bütünü.

Onun için söyleyecek onlarca kelime var ancak sanırız tüm sıfatlar yetersiz kalır. Bugün sinema endüstrisinin Charlie Chaplin’e olan borcunu ödemesi imkansız. 18 ay gibi bir süreçte 12 film çekmiş bir insandan bahsediyoruz. İzlemekten asla vazgeçemeyeceğimiz klasikler, 14 Kasım’da piyasaya çıktı. Büyük Buhran döneminde Tramp’ın kötü yönetim politikasına bir gönderme olan Modern Times (1936), Nazi Almanyasını çok sert bir dille eleştirdiği The Great Dictator (1940), sesli film döneminden sonra yaptığı en büyük filmlerden biri kabul edilen City Lights (1931)’ın yanı sıra The Kid (1921), The Circus (1928), A King In New York (1957), bu 12 DVD’lik eşsiz toplamada yer alan filmlerden bazıları.

Britain’s Royal Weddings (1923-2005)

Mutlak Monarşi ile yönetilen ülkeler çok eskide kalsa da kraliyet mensuplarının şaşaalı hayatları, hakkında okuduklarımız ve gerek beyaz perdede gerek televizyonda izlediğimiz uyarlamaları, bir saniyeliğine de olsa kendimizi kral/kraliçe olarak düşlememize sebep. Bugün bazı ülkelerin, tam anlamıyla monarşik bir düzende olmasa da, kraliyet aileleri hala mevcut ve dolayısıyla onların görkemli yaşamı bütün dünya tarafından dakika dakika takip ediliyor; bilhassa İngiltere’nin kraliyet düğünleri bambaşka. 1000 yılı aşkın gelenekler, görsel detayların mükemmelliği insanı ekrana bağlıyor. Çiçeği burnunda gelin Kate Middleton ve Prens William’ın düğününe mest olanlar, Britain’s Royal Weddings (1923-2005) sizler için kaçırılmayacak bir fırsat. Yaşasın kral!

An Idıot Abroad Box Set

Ricky Gervais kuşkusuz son yıllarda adından en çok bahsettiren komedyenlerden biri. The Office’in yaratıcısı, İngiltere’de 2 sezon yayımlanan dizi ile Golden Globe ve BAFTA’da ödülleri topladıktan sonra projeyi Steve Carrell’e satmıştı. Bugün The Office, Amerikan versiyonu ile hala en çok izlenen komedi dizisinden biri. Karl Pilkington ile yolları ise, Pilkington’ın XFM’de yaptığı bir konuşma sonrası başladı. Stephen Merchant, Ricky Gervais ve Karl Pilkington’dan oluşan radyo programı, The Ricky Gervais Show, 2007’de en çok indirilen podcast olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi. Hayatı boyunca hep bir kaybeden olan, universitede aldığı derslerin birinde bile başarılı olamayan, sıra dışı karakteri ve fikirleri ile herkesi hayrete düşüren Karl Pilkington, An Idiot Abroad ile bütün dünyayı gezip, farklı kültürler hakkındaki akıl almaz cümleleri ve davranışları ile, İngiliz mizah anlayışını sevenler için biçilmiş kaftan. XOXO The Mag


Harry Potter 8 Film Collection Blu-Ray

Stanley Kubrick Limited Edition Collection Blu-Ray

Yakaladığı satış rakamlarıyla çığır açıp dünyanın en hızlı satan ve en çok satılan çocuk romanı unvanları ile edebiyat tarihine geçen, çocuklar için yazılmasına rağmen her yaştan insanı büyüleyen, J.K Rowling tarafından 7 kitap olarak yazılan fantastik romanlardan uyarlanan 8 film. Harry Potter, bir kitap veya bir film olmaktan öte bir çılgınlık olduğundan sebep, 11 Kasım’da çıkan Blu-Ray toplaması da kapış kapış gitti elbet. Hal böle olunca, bu minik büyücünün, Hogwarts’da Anahtarların ve Toprakların Bekçisi Rubeus Hagrid’in verdiği mektupla başlayan serüveninden çıkardığımız en büyük sonuç: Sihir satıyor!

Muhalif, fotoğrafçı, yazar, prodüktör, yönetmen, hayalci, mükemmeliyetçi, Hollywood’un sinematografisini, senaristliğini, karakter analizini, kısaca tüm öğelerini, tüm beyni ve kalbiyle reddederken, sinemada algı meselesini çok farklı boyutlara taşıyan ve herkesin önünde saygıyla eğildiği adam Stanley Kubrick’in Blu-Ray’de çıkan 9 filmlik boxset’i, bu dosyanın en nadide ve en güzede parçası. Dr.Strangelove, The Shining, Lolita, Full Metal Jacket, 2001: A Space Odyssey, Eyes Wide Shut, A Clockwork Orange, Spartacus, Barry Lyndon ve daha fazlası Blu-Ray kalitesinde, yakın sinema tarihinin en büyük ustalarından birinin önünde saygı ile tekrar eğilmemiz için bizleri bekliyor!

Star Wars Complete Saga Blu-Ray

Aslında hepimiz hikayeyi biliyoruz. ‘Uzun zaman önce çok uzak bir galakside’ diye başlayıp çoğumuzu kendine hayran bırakan fantastik bir fenomen. Star Wars iki ayrı üçleme olarak çekilir ve ilk üçleme, galaksiyi imparatorluk kuvvetlerinden kurtarıp Death Star’ı yok eden Darth Vader’ın oğlu Luke Skywalker’ın başından geçenleri ele alıyor. 2. üçleme ise, Tatooine gezegeninde bulunup büyük bir Jedi savaşçısı olduktan sonra, galaksiye barışı getirecek kişi olması beklenirken ‘Dark Side’a geçip Cumhuriyeti yıkan ve imparatorluğunun temellerini atan Anakin Skywalker’ın hikayesini anlatıyor. Star Wars hayranlarının sabırsızlıkla beklediği gün bu yılın 16 Eylül’üydü ve sonunda Star Wars The Complete Saga, Blu-Ray olarak satışa sunuldu. Görsel ve işitsel bir şölen. “May the Force Be With You”…

World War II in HD Blu-Ray

History Channel tarafından tam 70 senede, kılı kırk yaran bir çalışma ile hazırlanan WWII, bizi 2. Dünya Savaşı’nın karanlık tarafına sürüklüyor. 12 Amerikalı’nın gözünden savaş alanına, cephe ve cephe arkasındaki hayatlara ışık tutan belgesel, askerlerin üstlerinden gizli tuttukları günlüklere de dayanıyor. 3000 saatlik bu muazzam eser ile tarihin en önemli olaylarından birine, çok titiz teknikler ile düzenlenmiş görüntü kalitesiyle tanıklık ediyoruz. Onlarca masum insanın ölümüne sebep olan bu kirli savaşın görüntüleri bizi insan olmaktan utandıracak olsa da, ileriki nesiller için sevginin gücünü, iktidar sevgisinden üstün tutacak bir nesil oluşmasına biraz da olsa yardımcı olması tek temennimiz. 145


RIGHT ON TIME Cool Gift Suggestions from Nixon realization olga toraman photographer cihan 端nalan location studio boom

XOXO The Mag


Magnacon All Black

Bu bir iland覺r. nixonnow.com


Ceramic Player All Black, Ceramic Player All White

XOXO The Mag


81 XX

Trooper White Headphone, Ceramic 51-30 All Black, Ceramic 42-20 All White, Ceramic 51-30 All White


51-30 Chrono Matte Black/Dark Tortoise, 42-20 Chrono All Black/Tortoise, Time Teller Matte Black/Dark Tortoise, Shutter Tortoise, Apollo 3 Button Mic Gold/Black Headphone

XOXO The Mag XOXO The Mag


81 XX

Ceramic Kensington Navy, Ceramic Kensington Black, Capital Automatic All Black, Capital Automatic All Gold/Black


KIEHL’S GIFT SET Hediyelerinizi sadece Kiehl’s’dan almak zorunda olsanız, kime ya da kimlere hediye alabileceğinizi düşündük. Sonuçta ortaya altı farklı grup çıktı. Kız veya erkek arkadaşınıza, anne-babanıza, en iyi arkadaşınıza, bir Kiehl’s bağımlısına ve son olarak tanımlanamayan herkese. Şimdi bırakın hediye telaşını. Yıllar önce televizyondaki origami programında her nasılsa hep on adım önde katlayarak bizi sinir eden bilmiş teyzenin dediği gibi ‘Burada yapılmışı var!’ realization olga toraman photographer murat süyür

GIFTS FOR HIM

Ne zamandır kendine bakmadığından şikayet ettiğiniz sevgilinizi/kocanızı artık dize getirmenin vakti geldi. Bıraksın bu ‘‘Ben doğa çocuğuyum, bana bi’şey olmaz, krem de neymiş’’ kafalarını. Onların bile kendilerine bakmaya ve ciltlerini korumaya ihtiyaçları var. Kiehl’s kataloğunda şehirli ya da maceracı ayırmadan her erkeğe uygun bir ürün mutlaka var. Özellikle maceracılara yönelik Cross-Terrain ürünleri ya da son yıllarda daha çok erkeğin başucunda yeşermeye başlayan Facial Fuel serisi tam da ona göre. Önce siz beğenin. Erkeğinizi nasıl bir forma sokmak istiyorsanız, durumu hiç çaktırmadan onu tatlı tatlı dize getirin.

soldan sağa: all-in-one hair & body refueling wash , cross terrain deodorant , facial fuel moisturizer, closer shavers shave cream blue eagle , facial fuel scrub , facial fuel cleanser, ultimate man body scrub soap, facial fuel eye de-puffer, razor bump relief, cross terrain uv skin protection


Bu bir ilandır.

GIFTS FOR HER

Erkek arkadaşa hediye almak kolaydır. Ne alsanız beğenirler. Peki ya kız arkadaşlar? Eyvah! Şimdi gerçekten zor durumdasınız. İlişkinizin yeni yılda ilerleyeceği süreç ona bu gece vereceğiniz armağana yani bir yerde pamuk ipliğine bağlı. O halde ipinizi sağlam kazığa bağlayın. Kız arkadaşınız daha verdiğiniz paketi açarken Kiehl’s logosunu görünce ayakları Muhammed Ali misali yerden 10 cm yükselebilir. Onu öperken dudaklarının mis gibi kokması için birbirinden nefis Lip Balm’lar, hangisini seçeceğini şaşıracağı scrub’lar ve son olarak tenine son derece uyumlu şahane bir parfüm. Evet, sonunda dönüp bize teşekkür edeceksiniz.

soldan sağa: grapefruit gently exfoliating body scrub , pear gently exfoliating body scrub , pear tree hand&body lotion, pear tree liquid body cleanser, grapefruit hand & body lotion, grapefruit liquid body cleanser, rosa arctica reactivation cream , forest rain edt, lip balm #1 mango, lip balm #1 mint, lip balm #1 coconut


GIFTS FOR MUM&DAD

Kız arkadaş kadar zor olmasa da anneye hediye alma durumu da ciddi bir mevzu. Hatta babanıza hediye almasanız bile ‘Canın sağ olsun’ cevabı alacağınız neredeyse kesinken, anneniz ‘Ayy, çok teşekkürler evladım. Gerçi evde dört tane daha vardı ama olsun!’ diye hayalkırıklığı dolu bir serzenişle size dönebilir. Peki evde yüzlercesi olsa bile yenisine asla hayır demeyeceği şey ne olsa gerek. Elbette Kiehl’s! Biricik anneciğe birbirinden cazip vücut ve dudak kremleri, şampuanlar, babacığa ise onu daha genç gösterecek cilt bakım ürünleri. Fotoğrafta da görebileceğiniz gibi sol taraf anneye, sağ taraf babaya göre. Anneye biraz torpil yaptık. Ama sizin yüzünüzden bunca sene çektiği çile düşünülürse bu kadarını hakediyor doğrusu! soldan sağa: rosa arctica reactivation cream, olive fruit oil shampoo , superbly restorative argan hydrating dry oil, rare earth pore cleansing mask, olive fruit oil pak, calendula herbal extract toner, superbly restorative argan cleansing oil , lip balm #1, close shavers shave cream blue eagle, superbly restorative argan body lotion, blue astringent herbal lotion, ultimate man eye alert, amino acid shampoo, facial fuel transformer, ultimate mens after shave moisturizer


GIFTS FOR THE BEST FRIEND

Kokusunu bile yüzlerce metre öteden alacağınız, gözünüz kapalı tüm özelliklerini bir bir sayacağınız günün 24 saati dipdibe olsanız sıkılmayacağınız bir arkadaşınız olduğu için ne kadar şanslısınız. Ama iş ona bir yılbaşı hediyesi almaya gelince değişiverir. Öf’ler pöf’ler havada uçuşur, kafalar büyür. Şimdi küçültün o koca kafanızı! Bakın burada ne şahane şeyler var. Soya sütü ve bal özlü bir vücut parlatıcı ya da yağa kim hayır diyebilir. Kutunun içinden bir de ananas ve papaya özlü yüz temizleyicisi çıktı mı artık deymeyin kendilerinin keyfine! Dahası da var… Son günlerde yıldızı giderek parlayan anti-oksidan ürünlerden oluşan bir setle banyosunu süslemesini sağlayın. Bakalım bundan sonra sizden iyisi var mı?

soldan sağa: creme de corps soy milk & honey body polish, pineapple & papaya facial scrub, creme de corps soy milk & honey whipped body butter, açai damage-correcting moisturizer, açai damage-minimizing cleanser, açai damage-correcting toning mist


GIFTS FOR A KIEHL’S ADDICT

Evet kabul. En zor gruba geldik. Tüm Kiehl’s ürün kataloğu hakkında detaylı bilgiye sahip olanlarla karşı karşıyayız. Yani nasıl anlatsanız, nereden başlasanız bilemiyorsunuz. Onu alsanız denemiş, bunu kullanmış, şunu çok seviyor ama evinde en az yirmi tane daha var… Bermuda Şeytan Üçgeni’nin tam ortasında gibisiniz. Düşündükçe çırpınıyor, çırpındıkça daha çok dibe batıyorsunuz. Kayıp uygarlık Atlantis’in sırlarını çözmeye uğraşmak yerine işin kolayını tercih edin. Ona Kiehl’s etiketli en çok satan 10 ürün arasından özel bir seçki yapın. Hem bu 10 ürünü yıl boyunca zaten bizzat Kiehl’s hayranları listenin zirvesine taşımadı mı?

soldan sağa: powerful strength line reducing concentrate, midnight recovery concentrate, high-potency skin-firming concentrate, abyssine eye cream, avocado eye cream, cryste marine ultra riche cream, ultra facial cream, double strength deep wrinkle filler, ultra light daily uv defense, linereducing eye-brightening concentrate


GIFTS FOR ALL

Bu grubun adını ‘herkes’ koyarak ne demek istiyoruz önce onu size açıklarsak iyi olacak. Size çok yakın olmayan, fazla tanımadığınız ama yine de iş ya da özel bir sebeple hediye vermek durumunda olduğunuz her kim varsa bu listeye aldık, yani işinizi bir kez daha kolaylaştırdık. Samimiyeti çok abartmadan ama çok soğuk kalmadan hatta geleceğe dönük yeni bir yakınlığın/samimiyetin ilk işaretini vermek için ideal bir ürün grubu gördükleriniz. Creme de Corps gerçek bir klasik. Ona bayılmayacak bir kişi bile tanımıyoruz. Ah, bir de patrona ne alayım diye düşünenler için Ultimate Strength Hand Salve var. Bundan iyisi Şam’da kayısı!

soldan sağa: original musk bath and shower liquid body cleanser, original musk oil essence, original musk body lotion, creme de corps body lotion, lip balm #1 jar, ultimate strength hand salve, superbly efficient anti-persipirant & deodorant cream, ultra facial oil-free cleanser


THE VERY BEST OF 2011 Her yılbaşı gecesi öncesi aklımıza hep aynı soru takılır ‘Ama ben şimdi ona ne alacağım?’. Çok basit gibi görünse de yakın birine hediye almak her zaman çok zordur. Bu sevgiliniz, en yakın arkadaşınız ya da özellikle anneniz ise işiniz daha da zor demektir. Sizi bu dertten kurtarmak için oturup yıl boyunca çıkmış birbirinden ilginç ve eğlenceli ama bir o kadar basit seçenekleri aynı dosyada topladık. Okumaya başlamadan önce kime ya da kimlere hediye alacağınızı listeleyin. Okumayı bitirdiğinizde kime ne alacağınıza karar vermiş olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşayacaksınız. Bu da bizim size yeni yıl hediyemiz olsun. Mutlu yıllar!

Belvedere Helmet

Joystick for iPad

Vespa sahibi olmakla iş bitmiyor. En az Vespa kadar havalı bir kaskınız olması şart. Bu yılın ilk günlerinde satışa sunulan ve Ruby Helmets serisinin en başarılı işlerinden biri olan Belvedere Ginza Helmet, sahibini 2012’nin Steve McQueen’i ya da Ali MacGraw’ı yapabilir.

1970’leri Atari 2600, 1980’leri ise Commodore 64 ile kapatmış dönemin retro çocuklarını çok etkilemese de günümüz iPad jenerasyonunu deliye döndürecek metal görünümlü bu ufacık keyif çubuğu, iPad üzerinde oynanan binlerce dokunmatik temalı oyunla tamamen uyumlu.

3 Kağıtçı

Robot Headphone Splitter

Yüzlerce farklı renkli kağıt kullanılarak oluşturulan ‘3 Kağıtçı’ koleksiyonu yutkunmanızı sağlayacak kadar geniş ve tatmin edici bir kataloğa sahip. Büyük-küçük, renkli-siyah, çizgili-düz ne ararsanız herkese göre mutlaka bir defter var.

Zaggmate ipad Case & Keyboard

Zaggmate tasarımcıları kafa kafaya verip, iPad’inizi nasıl ufacık bir laptop’a dönüştürebileceğinizi bulmuşlar. Bluetooth ile çalışan ve üstü açık bir kasaya gömülmüş bu klavyeye cihazı ters şekilde koyup kapatırsanız 7inch’lik bir dizüstü bilgisayara sahipsiniz demektir.

Giona Aquarium Fish Bowl

Tasarımcı Alessandra Baldereschi, ilhamını kimden aldı bilemiyoruz. Belki biraz Carlo Collodi’nin Pinokyosu biraz da şu ünlü Yunus hikayesi… Evinizde sıradan bir cam fanus içinde balık besleyen arkadaşınıza yılın sürprizini yapmanın vakti geldi de çattı. XOXO The Mag

Diyelim ki sevgilinizle uzun ve romantik bir tren yolculuğu planladınız. Akıp giden harika manzaraya bakarken cebinizden çıkaracağınız bu minik ve tatlı robotun gözleri iki kulaklığa birden servis veren bir kablo dağıtıcıdan başka bir şey değil.

Sennheiser adidas HD 25-1-II

Profesyonel bir DJ’e bile mutluluğun resmini çizdirebilecek bir parça. Neredeyse hissedilmeyecek kadar hafif ve yumuşak özel bir malzemeden imal edilmiş. Verdiğiniz kişiye gözü gibi bakmasını söylemeyi unutmayın.

Thoido Abox

Askeri cephane kutusu mu dediniz? Doğru tahmin. Ancak bu amaca hizmet etmediğini ekleyelim. Thodio Abox aslında bir müzik kutusu. Yeniden şarj edilebilir pille çalışan ve yanınızda her yere taşıyabileceğiniz sağlam bir tasarım.


Yurbuds Sport HD Ironman Series

Brionvega Algol TV

Richard Sapper ve Marco Zanuso’nun ölümsüz tasarımı bu harika renkte ve şahane dokuda geri döndü. Yılın en iyi düşünülmüş hediye seçeneklerinden biri olduğuna şüphe yok. Elbette bütçenizi biraz yükseltmeniz birinci şart!

Ne hediye alsam diye dertlendiğiniz kişi bir sporcuysa ve müziği de çok seviyorsa şu an kesinlikle doğru yerdesiniz. Yurbuds’un en önemli özelliği terleme sonrası oluşabilecek bozulmaları önlemek için su geçirmez oluşu.

adidas Originals Ciero MID ST

Nixon Genie Watch

Beotime by Bang & Olufsen

Steve Jobs Official Biography

Silikon kayış ve polikarbonat kasasıyla birlikte son derece basit ama bir o kadar çekici hale gelen saatin en güzel yanı çok sayıda farklı renk seçeneği sunması. Yapacağınız tek şey karşı tarafın favori rengini tahmin etmek.

Bu koleksiyonun en göz alıcı parçalarından biri kesinlikle Ciero Mid St oldu. Yumuşacık süet dokusuyla, markanın bugüne kadar en çok satan kaykay modelinin günümüz versiyonu olarak kabul edilebilir.

Bu cihaz, hareket algılayıcı içeren özel zamanlayıcısıyla günün dilediğiniz saati sizi müzikle uyutabilir ya da uyandırabilir. Üstelik açma kapama derdi bile olmadan. Eh bunu da Mozart seven birine rahatlıkla hediye edebilirsiniz!

Muhtemelen yeni yılda sayısız Jobs biyografisi daha çıkacaktır. Ama size önereceğimiz bu kitap yıllarca süren bir araştırma ve Jobs ile birebir yapılan görüşmeler sonucu ortaya çıkmış. Marka yaratma tutkusu olan arkadaşlarınız için birebir.

Moncler V Leather Mountain Boots

Tivoli Radio Model One

Güç birliği sonucu ortaya çıkan işlere gerçekten bayılıyoruz. Fransız marka Moncler’in Japon moda devi Visvim’le kafa kafaya verip ürettikleri bu harika dağ botu, maceraperest biri için biçilmiş kaftan.

Dijitalden tamamen arındırılmış eski usul arama butonuyla çalışan ve fiyatıyla kıyaslandığında harika bir ses donanımına sahip olan Tivoli Radio Model One, aynı zamanda iPod ve diğer bazı müzik çalarlarla da uyumlu çalışabiliyor.

Emergency Phone Charger

Nikon Lens USB Speaker

Dağ başında peşinizdeki bir canavar ya da katili polise nasıl teslim edebilirdiniz? Adeta ilaç gibi imdadımıza yetişen bu son derece basit ve akıllıca tasarım, elektriğin olmadığı olur olmaz her yerde yanınızda.

Dev bir lens şeklinde tasarlanan bu USB speaker’lar fotoğraf sanatına düşkün herkesin yıl boyunca laptop’ının yanından ayırmak istemeyeceği cinsten. MicroSD kartları da destekleyen ürün ortalama dört saat canavar gibi çalışıyor.

159


Skywatch

Vaktin kış olduğuna bakmayın. Elbet günün birinde güneşin sıcaklığını hissederek kuma ve denize koşturacağız. Yaz coşkusu veen bu saatlerin en güzel özelliği sanki vücudunuzun bir parçasıymış gibi size uyum sağlayabilmesi.

Vans Minnie Mouse Kicks

Vans’in Minnie Mouse’larından haberiniz var mı? Mickey’in unutamadığı sevgilisi Minnie gibi dolaşmak isteyenler için özenle yaratılmış bu ayakkabılar, en az çizgi filmlerdeki kadar kocaman ve sevimli.

Jem & The Holograms

1980’lerde yeni yetme küçük bir kız olup Jem’e özenmeyen kaç kişi tanıyorsunuz? Uzun yıllar önce hafızalarımıza hapsettiğimiz ancak bir türlü resmi DVD’si yayınlanmayan Jam & The Holograms şimdi tüm sezonlarıyla birlikte tek kutunun içinde.

Wireless Bluetooth Headphones

Diğer Dre kulaklıkları gibi yine gösterişli bir tasarımla karşı karşıyayız. Bbluetooth mucizesi burada da devreye giriyor. Araba kullanırken tüm telefon görüşmelerinizi yapabilir ve müziğinizi dilediğiniz kadar yükseltebilirsiniz.

Head Porter Fall/ Winter 2011

Astro Boy G-Shock Watch

Üç farklı model her beğeni ve zevke göre özel olarak düşünülmüş. Biri mutlaka onun için. En yırtıcı ve seksi olanı Leopar desenli olanı. Puantiyeli olan daha neşeli birine ve son olarak klasik modeli de kendinden asla ödün vermeyenlere…

Vay canına! Astro Boy 60 yaşında. Bu unutulmaz çizgi karakterin 50’lerden bu yana hemen her kuşağı etkisi altında bıraktığı malumunuz. Casio da bunu G-Shock saatleri ile kutlamak istedi ve DW-5600’ı üretti.

Logitech Wireless Boombox for iPad

Irreverent by Carine Roitfeld

The Pocket Guide to Mischief

Throwable Panoramic Ball Camera

CD’lerin 2012 sonunda kaldırılacağını henüz haber almışken, Logitech’in Boombox konseptini uzay çağına taşıdığı bu nefis kablosuz üründen söz edebiliriz. Özellikle iPad için düşünülmüş, 6 saat dayanan pilleri de var.

Bart King’in kaleme aldığı ‘Yaramazlık Sanatı’nı cebinize attıktan sonra, canınız ne zaman istiyorsa çevreniz can sıkıntısı ve sinire boğulabilir. Cam kırmaktan tutun, egsoz borusu tıkamaya ne ararsanız bu kitapta. Utanmayın.

XOXO The Mag

Kendisi hakkında ne söylesek boş. Günümüz modern moda endüstrisinde kitlelerin ilham perisi olarak kabul edilen Carine Roitfeld’in bu sene yayınladığı kitap, bir moda tutkununa alınabilecek en güzel hediye değil de nedir?

Uzay gemisine benzeyen bu tanımlanamayan yeşil yuvarlak cisimle futbol oynamaya kalkmayın. Zira bu şeker şey içinde birbirine bağlı ufacık panoramik merceklerle donatılmış bir kamera. İşin ilginç yanı bir tez projesi olması.


Shit I Gotta Fucking Get Done Notebooks

THhe SD Photo Album Her ne kadar şu sıralarda bir çok kişi için çoktan ‘vintage’ hale gelse de SD’ler hala bir çok kişi için hayati önem taşıyor. Hem sizi eski usul bir zaman yolculuğuna çıkaracak hem de kitaplığınızda çok hoş bir görüntü yakalamanızı sağlayacak.

Bu minicik defterle olayı çözüyorsunuz. Üzerinde yer alan ve yüzünüze inen tokat gibi not sayesinde ‘yapılacak işler’ listenizde yer alan maddeleri birer birer çizmeye başlayabilirsiniz. Sansürsüz ve bir o kadar net!

adidas Star Wars Campus Wampa Shoes

Samsung MV800

Pixel Mouse

Polaroid PoGo Instant Photo Printer

180 derecelik ayarlanabilir LCD ekranı sayesinde kendi fotoğraflarınızı çektikten sonra da mükemmel sonuçlara ulaşabilirsiniz. 5x optik yakınlaştırma ve 16.1 megapiksel çözünülürlük ise içinizi tamamen rahatlatması için.

Yıldız Savaşları serisinde üzerimizde büyük etki bırakan karakterlerden biri olan Wampa adına yapılan bu ayakkabılar ilk görüşte kendine hayran bırakıyor. Üzeri de Wampa’nın kürkü ile aynı hissi verecek özel bir tüylü doku ile kaplı.

Bildiğiniz klasik Windows el ikonu ekrandan fırlıyor ve bir USB kablosu sayesinde mouse’a dönüşerek size hizmet vermeye başlıyor. Büyük işaret parmağı sol tuş ve hemen sağındaki parmak ise sağ tuş vazifesi görüyor.

Uzun yıllardır farklı tasarımları, fotoğraf makineleri ve diğer yan ürünleriyle bu kadar hızlı değişen sektörde son derece güçlü kalmayı başaran Polaroid’in bu minicik yazıcısı sayesinde, çektiğiniz fotoğrafları anında basabilirsiniz.

Scissors Spatula Pizza Cutters

Dynomighty Wallets

Hem cebinizi şişirmeyecek hem de tüm kimlik, kart ve paralarınızı rahatlıkla yerleştirebileceğiniz kağıt cüzdanlara bir uzanın lütfen. Üstelik para ödemek için cebinizden her çıkardığınız yerde herkesin dikkatini çekme garantili!

Pizzaya bayılıyorsunuz. Eh tabi ki dumanı üzerinde tüterken yapılacak ilk iş onu müthiş dilimlere bölmek. Fakat burada başlıyor bir sıkıntı. Bu basit makasla dilediğiniz büyüklükte bir dilim kesip servis edebilirsiniz!

Gorpo HD Hero Action Camera

The Karmasheetra

Uzun zamandır eski bir plak gibi seyreden yatak hayatınızı bütünüyle renklendirecek bumbastik bir önerimiz var. Ayaklarınızı, ellerinizi hatta poponuzu nereye koyacağınız bile belli. Gerisi sizin esnekliğinize kalmış.

Kaska monte edilebilir bu HD kamera, ekstrem spor tutkunlarının adrenalin patlaması yaşadıkları anları aksiyon çekimi ile profesyonel bir hale getiriyor ve kaydediyor. Sonrası gururla izletilen bu sahneleri sıkılmadan(!) izlemek.

161


Kodak Playfull Waterproof Video Camera

Skyumbrella

The Magic Wand Remote Control

Ion Audio Block Rocker

Zamanında Tatlı Cadı Samantha her şeyi burnuyla yapmaya çalışıyordu. Sizin sadece The Magic Wand’dan edinmeniz yeterli. Bu inanılmaz yetenekli çubuk, TV’den bilgisayara kadar evde ne varsa yönetiyor.

Ev partilerinde hep eksikliğini duyduğunuz daha iyi ve derinlikli ses sorununuz tamamen ortadan kalkıyor. Uzun süre dayanabilen şarj edebilebilir bir pille çalışıyor. O halde yılın ilk büyük çılgın partisini vermeye hazır olun!

Marvel Flexible Spatulas

Onion Bull Terrier Dog Light

Marvel kahramanlarının yüzleriyle süslü spatulalar. Yaptığınız omleti Örümcek Adam ya da Kaptan Amerika’nın yüzü yardımıyla çevire çevire pişirdiğinizi hayal edebiliyor musunuz? Teki ile yetinmeyip tüm seriyi alın.

Köpeğinizin bu yıl Noel Baba’dan en çok isteyeceği şey. Hem karanlıkta tek başına kalmayacak hem de aydınlatma koleksiyonunuza yeni bir parça daha eklemiş olmanın dayanılmaz hafifliğine kavuşacaksınız.

The Magazine Cover Pillow Case

Swear Bear

Dog Polar Trex Boots

Legarage Pierreblanc Ceramic Vases

‘Sky Umbrella’ dışarıdan bakıldığında klasik siyah bir şemsiye gibi görünüyor. Ama yağmurda açıp altına girdiğiniz zaman ışıl ışıl masmavi bir gökyüzüne eşlik eden pamuk bulutların altında yürümeye başlıyorsunuz.

720p HD video özelliği ile hem su altında hem de normal hava koşullarında kullanabileceğiniz bu ufacık kamerayla 3 metreye kadar dalış yapabiliyorsunuz. Çektiğiniz tüm görüntüleri de sosyal ağlarınıza ışık hızıyla gönderebilirsiniz.

Kafanızı yastığa koyduğunuzda en sevdiğiniz derginin kapağı olarak ışıldamak istemez miydiniz? Artık rüyalarınızda neler görürdünüz kimbilir. Bahsedeceğimiz bu komik yastık kılıfları, rüyalarınızı gerçeğe dönüştürmek için hazır.

Yılbaşı gecesi bir köpek sahibini hem de köpeğinden daha fazla nasıl mutlu etmenin yolu bu botlardan geçiyor. Dışarıdan gören her on köpek sahibinden dokuzu nereden aldığınızı sormazsa biz bu işi bilmiyoruz demektir.

The Mag

Dışarıdan bakıldığında son derece sevimli görünen bu tatlı ayıcığın tam göğsünde ‘Sarıl Bana!’ yazıyor. Ve bu yazıya bastığınız anda burada bir tanesini bile yazamayacağımız sayısız küfrü peşpeşe sıralamaya başlıyor.

Ve geldik annelerimize ne alacağımıza. Onları en mutlu edecek şeylerden biri rengarenk ve çiçeklerle süslü bir porselen vazo olsa gerek. Ama diğer yandan biz de hiç gelenekçi değiliz. O halde ne yapmalıyz?


YOUR BASKET IS EMPTY Yılbaşı yaklaştıkça ofisimize yağan ürün yağmurundan siz de faydalanın istedik. Haftalarca kare kare çektiğimiz fotoğrafları bu sayfalara sığdırmaya çalıştık. Şimdi elinize bir kalem alıp biraz da siz çalışn.

sensai the lipstick le rouge à levres

céline kırmızı kazak beymen

cartier delices de cartier parfüm

uterqüe boğazlı kazak

rouge dior by terry ruj rouge terrybly

narciso rodriguez for her in color parfüm

dior capture totale eyes essential 163

jansport sırt çantası


chanel coco mademoiselle pafüm

by terry blush terrybly rose allık

by terry laque de rose lip gloss

laura mercier fresh fig duş jeli

vans ayakkabı

by terry éclat de rose

narciso rodriguez for her parfüm

nina ricci ricci edp parfüm

penguin gömlek XOXO The Mag

narciso rodriguez for him parfüm


laura mercier krem göz farı

h&m kürk etol chanel rouge coco 80 étole cartier baiser vole parfüm

chanel no5 bath oil

stella mccartney deri bot beymen

vans ayakkabı ren moroccan rose otto bath oil

uterqüe deri eldiven

ysl güneş gözlüğü

vakkorama etek

dolce vita ayakkabı vakkorama

atıl kutoğlu etek

dior homme erkek parfümü 165

by terry ombre veloutée göz farı


valentino valentina edp 50 ml parfüm

rosé annan ayakkabı midnight express

h&m ayakkabı

uterqüe çanta

hermés terre d’hermés parfüm

elie saab le parfum 50 ml parfüm

opening ceremony ayakkabı v2k

vintage okuma gözlükleri

chanel quartz, peridot, graphite oje

h&m çanta XOXO The Mag

sorel bot


h&m çanta

fred perry cüzdan bilstore chanel coco duş jeli

chanel coco vücut losyonu

nixon the mellor kol saati

bee goddess tattwa kolye givenchy çanta beymen

nixon tortoise acetate kol saati

bee goddess atlas felek kolye

prada l’eau ambrée parfüm 167

nixon the 51-30 chrono kol saati


nixon the monopoly kol saati

paco robanne 1 million parfüm

uterqüe deri eldiven

paco robanne lady million parfüm

nixon the small player kol saati

vans ayakkabı

balenciaga parfüm kofre uterqüe deri eldiven

vakkorama kürk

vakko deri bot

calvin klein beauty parfüm kofre XOXO The Mag

chanel le vernis silver oje


marc jacobs bang parfüm kofre

carolina herrera 212 vip parfüm

bee goddess atlas felek kolyeler

ray ban güneş gözlüğü

adidas stella mccartney yün bere

bee goddess rosa mundi kolye

onur eraybay gümüş kurukafa bileklik midnight express

bee goddess atlas felek kolye

vans zebra desenli ayakkabı

yeni yılı nasıl

atıl kutoğlu kenarları beyaz şeritli siyah pantolon

seletti porselen taç midnight express 169


h&m yün panço

clarks ayakkabı

nixon time teller beastie boys kol saati

hermés un jardin sur le toit parfüm

nixon the rubber player kol saati

stella mccartney topukları taş detaylı ipek XOXO The Mag


uterqüe yün örgü kazak

lee içi kürklü jean mont

dior diorskin pudra, 3 couleurs smoky göz farı, diorskin forever fondöten

wrangler jean ceket

lee jean pantolon 171


music, röportaj gazali görüryılmaz fotoğraflar self portraits

monarchy

Mars’ta Zaman Kayması Yörüngemiz bir uydu çöplüğüne dönüşeli çok uzun zaman oldu, kabul. Fakat bu demek değil ki atmosfer dışına fırlatılacak bir şey kalmadı. Aman NASA duymasın, şu günlerde algoritma yazmadan da uzaya çıkabilenler oluyor.

XOXO The Mag


aşk acısı, ilişkiler ve tüm bu yaşananları anlamlandırma çabası. Şarkılarımızda hissettiğiniz duyguların temelini aslında bunlar oluşturuyor. Biz sadece yaşadığımız tüm bu duyguları Daft Punk, LCD Soundsystem, Phoenix ve tabii ki daha sayamadığımız birçok isimden aldığımız ilham ile birleştirerek elektronik müzik yapıyoruz. Sonuçta ortaya çıkan bu karışımın adı ise Monarchy.

Madem siz yüzlerinizi gizliyorsunuz, o zaman biz de Monarchy’nin kim oldu-ğundan ziyade grubun temsil ettiği konseptin ne olduğunu soralım. Neden bütün bu gizem? Grubu daha ilk kurduğumuzda yüzlerimizi gizlemiştik ve kısa süre içerisinde maskelerin arkasında olmanın kendimiz ve müziğimiz için doğru olduğunu hissettik. İşin aslı şu ki; ortaya herhangi bir ego koymadan sadece müzik için müzik yapıyoruz. Bu, bir şekilde daha sade olmamızı ve kendimizi rahatça ifade edebilmemizi sağladı. Bazen sanatçıların, kendilerini olması gerektiğinden fazla dışa açtıklarını düşünüyoruz. Hayatımızdaki sıkıcı detaylar hakkında tweet’ler atmak bize hiçbir zaman mantıklı gelmedi. Bu noktada da bazı sanatçıları sadece fotoğraflarına bakarak veya ağızlarını açmadan önceki halleri ile sevebiliyoruz. Eskiden gizemli olmak, sanatçının kendi sunumundaki en önemli detayken, şimdilerde plak şirketleri, kendi sanatçılarını o kadar çok göz önünde tutmaya çalışıyorlar ki, bu da bir noktada insanların gözünde sanatçının kişiliğinin yozlaşmasına sebep oluyor. Biz işleri tekrar eskiden gittiği yola yönlendirmeye çalışıyoruz. Kişiliğimiz üzerindeki bilinmezler, müziğimiz üzerindeki odağı daha da arttıracak diye düşünüyoruz.

Avustralya’dan Londra’ya taşınmanızın altında yatanın müzikal nedenler olduğunu tahmin edebiliyoruz. Genel olarak, farklı bir şehirde olmanın müziğe etkisi nasıl oluyor? Eğer hala Avustralya’da olsaydınız nasıl bir Monarchy dinliyor olurduk? Zor bir soru gerçekten. İkimiz de farklı zamanlarda Londra’ya taşındık ve orada tanıştık. Genel olarak Londra ve Avrupa’yı çok seviyoruz. Birçok kültürü bir arada görebilmek, yaşayabilmek ve bu farklılığı tek bir yerde konumlandırabilmek çok değerli. İkimiz de Avustralya’da iken Monarchy yoktu ve o kıtada da hiç olmayacaktı. Bu nedenle kendimizi bir Avustralyalıdan çok Londralı olarak görüyoruz. Müzikal etkileşimlerinizden bahsederken saydığınız isimlere bakılırsa, güncel müziği takip ediyorsunuz. Son zamanlarda en sık dinlediğiniz albümler neler? Hem yaşımız hem de müziği günlük hayatımızda konumlandırma şeklimiz nedeni ile elimizden geldiği kadar yeni işleri takip etmeye çalışıyoruz. M83’nin son albümüne bayıldık. Bir de Drive filminin soundtrack albümüne takılıp kaldık son günlerde.

Peki bu maskeleri bir moda objesi olarak da düşünebilir miyiz? Asıl amacı kimliklerimizi örtmesi ama aynı zamanda maskelerimizin stilimizi tamamlaması da bizim için önemli. İkincil kullanım şekli diyebiliriz. Bu konu üzerine oldukça kafa yorduk; bir ekranın arkasında konser vermek, hiç konser vermemek ya da kafamıza başka şeyler geçirmek. Sonuç olarak maskede karar kıldık.

Birçok DJ ve prodüktör şarkılarınıza remiks yapıyor. Hatta bazen parçalarınızın orijinallerini remikslerinden ayırmakta zorlanıyoruz. Peki diğer DJ ve prodüktörlere şarkılarınızı emanet ederken, tüm birikimleriniz sonucu yarattığınız şarkıların, ruhunu kaybetmesinden korkmuyor musunuz?

Monarchy’in sound’u belli ki yalnızca enstrüman kullanımına dayanmıyor. Yarattığınız bu ses karışımında kullandığınız elementler neler? Yalnızlık, insan olmanın verdiği acı, toplum içinde yer edinememe, 173


Farklı insanların müziğimizi alıp içinden bambaşka duygular çıkarmasını izlemek, dinlemek ve deneyimlemek hoşumuza gidiyor. Bu konuda bir endişemiz yok aslında. Sonuç olarak remiks yeni bir yaratım süreci. Mevcudun üzerinden yeni sesler yaratmak da en az sıfırdan prodüksiyon yapmak kadar zor ve değerli. Sonuçları dinlemek her zaman heyecan veriyor bize. Modacı Georgy Baratashvili ile bir ortaklığınız oldu. Birlikte çalışmaya nasıl başladınız? Yanlış hatırlamıyorsak ortak bir arkadaşımız aracılığı ile tanışmıştık ilk kez. Harika bir insan ve birlikte çalışması oldukça eğlenceli biri. Kafasındaki sıra dışı fikirleri gördükçe heyecanımız daha da arttı. O da bizim için oldukça güzel işler ortaya çıkardı. Moda, sanat ve tasarım dünyasında size başlıca ilham veren isimler kimler? Yine zor bir soru, çünkü o kadar çok isim var ki sayabileceğimiz. The KLF ile ortak çalışmalarından veya milyonlarca sterlini bir sanat projesine harcaması üzerine aldığı yorumlardan hatırlayabileceğiniz Bill Drummond’un zen anarşizmine aşığız. Martin Margiela’nın modellerinin yüzünü kapatmasını anlayabiliyor, Andy Warhol’a hayranlık duyuyor, Dior, Jil Sander ve Raf Simmons tasarımlarını delice kıskanıyoruz. Sesi sanat için bir araç olarak düşündüğümüzde, ortaya koyulabilecek eserlerin yalnızca insanın hayal gücüne bağlı olduğunu söylemek doğru olacaktır. Kimileri sesi belirli alanlarda sıkıştırarak enstalasyonlar yapıyor. Siz ise aksine, canlı performansınızı uzaya yayın yaparak onu daha da çok serbest bırakmak istiyorsunuz gibi. Nasıl gelişti bu sıra dışı fikir? Amacımız ilk canlı performansımızı çok özel kılmaktı. İnsanların hayali binlerce kişinin karşısında canlı çalmak olabilir. Biz ise performansın kime ulaştığından çok nasıl ulaştığı üzerine heyecanlanıyoruz. Sanki New York Metro’suna ufak kuklalar koymuşsunuz ve gerçekte orada yokmuşsunuz gibi. Müziğimiz şu anda çok uzaklarda bir yerde. Kim bilir

günün birinde belki bir yay çizer ve dolaştığı tüm karanlık boşluktan aldığı bozuntular ve kaos ile tekrar buraya gelir. Monarchy’nin sahip olduğu tüm bu bilim kurgusal imajın altında yatan nedir? Dinlerin ölümüyle uzay ve teknoloji, insanların kaçmayı ve sığınmayı tercih edeceği tek yer olacak. Uzayı boş bir kanvas olarak düşünüyor ve üzerine zengin bir resim çizebiliyoruz. Kendimizi istediğimiz yere, istediğimiz şekilde konumlandırma fikri bizi cezbediyor. Buradaki bilim kurgu, içe doğru bir yolculuğa çıkıp insanları daha iyi anlamak üzerine kurulu. Kusursuz uzay yolcuğunuzu tarif edebilir misiniz? Yenilenebilir enerji kaynakları ile dolu, dünya dışında farklı bir gezegene uzun bir yolculuk. İnsanoğlu Mars’a ulaşabilmiş olmasına rağmen hala burada yaşam alanı yaratmak imkansız görünüyor. Kısacası bu puslu gezegenden kaçmak en iyi uzay yolculuğu olacaktır. Stanley Kubrick’in Space Odyssey’i mi yoksa Ridley Scott’ın Blade Runner’ı mı? Seçmek zor, ikisi de muhteşem filmler. Bu filmleri, senaryosu, hissettirdikleri ve bilim kurgu üzerinden bu dünya ile etkileşimlerini düşündüğümüzde Blade Runner bir adım öne çıkıyor. Blade Runner’ın sorduğu psikolojik sorular bizi oldukça etkiliyor. Bu filmi hala izleyip ağlayabiliyoruz. Son olarak, yılbaşı gecesi için öneri ve uyarılarınız neler? Her yıl sonunda yaptığınız gibi kendinizi değişmeniz gerektiğine ikna ederek radikal kararlar alın. Yılın en güzel gecesini geçirmeyeceğiniz kesin. Bu nedenle kendinizi sokaklara atıp, gece boyunca gereğinden fazla para harcayarak, arkadaşlarınızı bulmaya çalışmaktan harap olmuş bir şekilde eve döneceğinize, gecenin başında evde olma konusunda kararlı olun. Tüm dostlarınızı arayın. Unutmayın, maskelerinizin arkasında yatan gerçek kimliği sadece onlar görebiliyor.

XOXO The Mag


XX


music, yazı seda niğbolu fotoğraflar sarah lee

COLDPLAY

Orta Yolun Yolcusu Pectoralz ismiyle 1996 yılında iki kişiyle yola koyulan Coldplay, yeni albümü Mylo Xyloto ile o hiç bitmeyen aşk şarkısını söylemeye devam ediyor. Coldplay’in Parachutes ile hayatımıza girdiği dönemleri düşününce şu an U2’nun hemen ardından dünyanın en büyük grubu olmaya oynadıklarına inanmak güç. O zamandan bu yana geçen yaklaşık 10 yıl içinde 50 milyon satmış dört stüdyo albümü ve kazanılan yedi Grammy var. Şimdiyse sırada beşinci albüm ‘Mylo Xyloto’. Peki ne oldu da ‘Yellow’ ile tatlı ve samimi bulunup ‘Trouble’ ile dram ihtiyacımızı klas şekilde karşılayan bu grup ismi -artık pek de esamesi okunmayan- Travis, Starsailor gibilerle anılan yeni İngiliz mucizesi olmaktan dünyanın en büyüğüne dönüştü? Son bıraktığımızda suya sabuna dokunmamalarıyla, rock’ı apolitize etmeleriyle eleştiriliyordu bu yeni kuşak İngiliz grupları. Brit-pop’un Pulp, Blur, Oasis gibi bir dönemki temsilcilerinin ne şahsi hikayelerine, ne keskin söylemlerine, ne de ilginç şarkılarına sahiplerdi. Ama işin ilginci, sönüp gideceklerine sıradanlıkta onlarla yarışan bir kuşak geldi arkalarından ve kralları da bu işi hala en ‘seviyeli’ ve profesyonel şekilde yürüten Coldplay oldu. Orta sınıf ahlakının eğitimli ve her daim ayık çocukları olarak rock yıldızı

tipolojisinin dışına çıkmaları, bu başarıyı asla tek başına açıklayamıyor, çünkü sıradan hayatlar sürüp çok daha iyi müzik yapanlar da hep oldu. GAP ve Coca Cola gibi firmaların milyonlarca dolarlık tekliflerini geri çevirmeleri, hayranlarına bedava sundukları canlı albüm, Chris Martin’in vejetaryen olması, ‘fair trade’i desteklemesi ya da özel hayatını gözlerden uzak tutmak için gösterdiği çaba… Sevilesi olmak için altlarında çok uygun bir zemin var ama tüm bu nedenler, albümlerinin satın alınması için yeterli değil. Büyük grup eksiğini kapatan hepsinden başka bir şey; çok belli formüllere sahip bir şarkı üretim şekli. Coşkulu, yankılı gitarlar, duygusal piyanolar, hep birlikte “oooooo” diye bağırmak üzere yaratılmış nakaratlar, titizlikle ayarlanmış duygu geçişleri ve dalgalanmaları. Ortalamanın üzerinde hiçbir şey yok, ama her zaman tutacağı garanti bir formülü kullanacak kadar sıradan olmayı akıl etti Coldplay. Hep o anın müzİğİ Artık genelde tüm ilginç fikirler ana akımdan değil minör oluşumlardan türediğinden ve büyük olmak endüstri kanunlarıyla barışık olmakla

XOXO The Mag


zıp zıplayan, seyircisiyle içlenen, piyanodan mikrofona abartılı jestlerle koşturan gerçek bir ‘frontman’. Bu esnada ağzından hiçbir ilginç kelime dökülmüyor oysa ki... Bu hiçbir şey dememe durumuna dair en sert eleştirinin diğer seçilmiş kişiden, yani Bono’dan gelmesiyse asıl heyecanlı olan. Liam Gallagher “Coldplay’den nefret ediyorum” dediğinde kimse şaşırmıyor ama Bono kendini tutamayıp küfrettiğinde durum başka. Katıldığı bir radyo programında Chris Martin için söyledikleri, her ne kadar sonradan özür dileyip kendisini ‘güzel bir ruh’ olarak tanımlasa da durumu anlamaya yardımcıydı aslında: “Harika melodiler yazan bir ‘otuzbirci’, işlevsiz bir karakter ve bir geri zekalı”.

neredeyse eş olduğundan, hem ilginç hem de dev olabilen çok da rock grubu kalmadı ortada. R.E.M. de hayatımızdan çıktı, ama onlar hiçbir zaman kelimenin gerçek anlamıyla stadyum grubu olmadılar zaten. Kalan son bir büyük grup var evet, o da dünyanın yarısının tanrılaştırıp yarısının nefret ettiği Bono’nun U2’su. Onların devliği ise daha meşru bir nedene, tüm falsolarına rağmen çok sağlam anlar barındıran bir müzikal geçmişe dayalı. Coldplay’in bu büyüklükle paylaştığı sadece iki ortaklık var: Chris Martin’in sahnedeki ‘seçilmiş kişi’ halleri ve kariyerleri boyunca başlarına gelen belki de en iyi şey olan Brian Eno ile -son iki albümdeçalışabilmeleri. İlk çıktığı günden bu yana aynı şarkıyı yazıyor Coldplay. Kimi zaman biraz daha gitarlı ve elektrikli kimi zamansa ağlamaklı piyano balatları şeklinde. Bazen 2008’in en çok satan albümü olan Viva la Vida da olduğu gibi daha renkli ve enerjik ifade yolları buluyor kendine, bazense X&Y’de olduğu gibi iç bayıcı ve unutulmaya mahkum siliklikte. ‘Lost!’, ‘Talk’ ya da ‘Charlie Brown’ gibi sevmeyenlerinin bile aklına kazınan epik melodiler yazmak hep yaptıkları şey ama yine de her şey o melodilerden ve onlara çekilen parlak prodüksiyon cilasından ibaret.

Ya kendine çok inanıyor Chris Martin ya da bu içerik sorununun farkında. Cevap herhalde ilki. Aksi halde Mylo Xyloto gibi sıradan bir pop-rock albümünü distopik bir ortamda geçen bir aşk hikayesi olarak paketlemesinin eğretiliğini fark ederdi. Nazi karşıtı Beyaz Gül Direniş Hareketi ve The Wire dizisi de albümün diğer ilham kaynakları arasındaymış. Mylo Xyloto kelimelerinin hiçbir anlamı yokmuş, çünkü bu kelimelerin albümdeki müzikle birlikte insanların kafasında kendi anlamını bulmalarını istiyormuş. Bunca anlamlandırma çabasının nihayetinde elimize geçense ‘kalbimi kırdın’ ve ‘kalbimi kırma’ arasında gidip gelen lirikler.

Romantik komediler ya da TV dramalarında bir doruk noktası vardır ya, yaşanan tüm kalp kırıklıklarının acıların ardından güneş yeniden doğar, hala iyilik, hala umut vardır dünyada, gözlerden yaşlar süzülürken evrende sizden büyük bir güç olduğunu hissedersiniz. O acı tatlı anın, duyguları daha çok kabartmasına yardımcı olan bir de müzik vardır hep. Coldplay tam da o anın müziğini yapıyor en başından beri. Ve nasıl filmlerdeki o an kitlelerin içini en ucuz yollardan ısıtıyorsa, Coldplay’e ve Chris Martin’in synth’lerden bile parlak olan vokaliyle eşlik ettiği duygulara da gözyaşlarıyla eşlik ediliyor.

Amerikan gençlik dizileri kadar ortalama Coldplay. Muhtemelen bu yüzden Amerikan gençlik dizileri kadar çok seviliyorlar ve muhtemelen yine bu yüzden sona erdiklerinde bir zamanlar var oldukları çok az kişi tarafından hatırlanacak. Aslında Chris Martin, Mylo Xyloto’nun son albümleri olabileceğini, yeni bir albümün nereden geleceğini şu an tahayyül edemediğini anlatırken, hayal gücünün kıtlığını ve kendini nerede gördüğünü de açık ediyor. Favori magazin malzemelerinden biri olduğu Daily Mail’e verdiği röportajda “Artık Justin Bieber ve Adele gibi rakiplerimiz var ve çok gençler. Onlar kadar enerji akıtmamız gerek işimize. Olmuyorsa olmuyordur, bununla yaşayabilirim” diyor. Sorun zaten olan biteni bir yarış olarak gördüğünü ele veren sahte mütevaziliğiyle kendini konumlandırdığı yerde. Yeni albümün hit adaylarından ‘Paradise’in Beyonce’nin ‘Halo’sunu hatırlatan nakaratını duyduktan sonra o yerin neresi olduğu artık çok belli.

İşlevsİz bİr karakter Parachutes’deki ‘Don’t Panic’ gibi güzel melodilerle, hiç de fena olmayan, sakız gibi uzamayan parçalarla yetinselerdi asla büyük olamayacakken, şimdi artık bir stadyum grubu Coldplay. Chris Martin ise son albümde Rihanna’ya vokal yaptırıp Jay-Z ile takılan bir esas adam. Müziğinin getirdiği düşük heyecan, fazla cila durumunu sahnede gayet iyi taşıyor. Zıp

177


music, yazı seden mestan fotoğraflar karl lagerfeld

FLORENCE + THE MACHINE

Bir Şekil Oyunu

Sesi öyle hemencecik geçiştirilemeyecek Florence Welch’i ilk dinlediğiniz günü hala hatırlıyor olmalısınız. Grubun ikinci albümü Ceremonials ise bu sene Ekim sonunda geldi ve artık şu gerçeği iyice kabullenmemiz gerekiyor ki dikkatimizi bu kadının üzerinden alıp başka bir yere yöneltebilmemiz mümkün değil!

XOXO The Mag


Londralı orta sınıf bir ailenin çocuğu olarak Florence Welch’in pek de sıra dışı bir hayat hikâyesi olduğu söylenemez. Sanat tarihi profesörü olan annesinin, üniversitede verdiği derslere katılmasıyla birlikte yazdığı şarkı sözleri de mitolojik hikâyeler ve insanoğlunun tüm eylemlerini belirleyen aşk, şiddet ve ölüm gibi temalar etrafında şekillenmeye başlar. Ayrılık acısı da Florence’ın şarkı sözlerinde kendine yer edinir elbette. Lungs adlı ilk albümünün kayıtları sırasında uzun yıllardır birlikte olduğu sevgilisinden ayrılması, albümdeki çoğu şarkının gidişatını belirler. Bahsi geçen eski sevgiliyle tam da işler yoluna girmişken, çift bu sefer de Ceremonials albümünün öncesinde tekrar ayrılır ve tabii ki sonuç yine aynı olur.

Aşırı alkolün bünyeye yaptırabilecekleri, ibretlik hikayeler olarak dilden dile dolaşır. Florence Welch’in o meşhur sarhoşluk hikayesi ise kendisini binlerce seyircinin izlediği konserlere ve peşi sıra gelen dünya çapında bir üne kavuşturduğundan ‘ibretlikler’ arasında değil de hayalperestlere umut malzemesi olacak bir tür şehir efsanesidir artık. Alınyazısı mı yoksa düpedüz alkolün etkisi mi olduğu farklı bakış açılarına göre yapılabilecek açıklamalardan sadece birkaçı ama şurası kesin ki o gün Florence tutup da ünlü menajer ve DJ Mairead Nash’i bir bar tuvaletinde sıkıştırmasaydı İstanbul’dan birileri kalkıp, Londralı Florence Welch hakkında şu satırları yazmaya koyulmazdı. Bunu söyleyen ilk biz olmayacağız elbette ama Florence + The Machine isminin yarattığı çağrışımlardan ötürü bu çok yerinde tespiti bir de biz tekrarlamazsak olmaz: Florence Welch, Kate Bush’un önünü açtığı acayip kadın müzisyenler ekolünün en genç ismi (Sadece 25 yaşında!). Kate Bush benzetmesi ikisinin de insanın aklının hayalinin alamayacağı kostümler içerisinde saçma dans figürleriyle kendilerinden geçmesi üzerinden yapılmış değil sadece. İnsanın kanını donduran sıra dışı vokaller ve kaynağını, Yunan mitolojisinden ya da gündelik hayattan alan güçlü şarkı sözleri bir önceki cümlede anlattığımız acayipliklerle birleşince ortaya çıkan benzerlik, Florence’ın bir ekolün takipçisi olduğu iddiasını da güçlendiriyor.

Florence’ın hısım akrabanın düğün ve cenazelerinde ya da ilk hayranı anneannesinin karşısında şarkı söyleyerek başladığı müzik kariyeri, Lungs adlı ilk albümünü yayınladığı 2009 yılından bu yana bizzat gözlerimizin önünde ilerliyor. Sağ olsun ana akım medya, Florence + The Machine’in başarısının erkenden farkına vardığından Florence’ı bir an olsun boşlamış değil. Tabii bunda daha ilk paragrafta adını andığımız menajeri Mairead Nash’in de az payı yok değil. Nash’in ev sahipliğini yaptığı bir partide kafası güzel olup, Nash’ten kendisinin menajerliğini üstlenmesini istemeyi kafasına koyan Florence, Nash’i kulübün tuvaletine kadar takip etmiş ve ne kadar iyi bir şarkıcı olduğuna Nash’i ikna edebilmek için Etta James’in 179


XOXO The Mag


With A Fist’ gibi parçalar defalarca dinlense bile tüyleri diken diken edebilecek bir kudrete sahip. Grubun, Ekim sonunda yayınlanan ikinci albümü Ceremonials için ‘olgunluk dönemi eseri’ gibisinden fecaat bir yorum yapmak yakışık almasa da Florence ve ekibi bu sefer işleri büyütmüş gibi. Albümden parçalar ‘Shake It Out’ ve Florence’ın yazar Virgina Woolf’un intiharından yola çıkarak yazdığı ‘What The Water Gave Me’ yaz sonundan beri radyolarda dönmekteydi zaten. İlk albümün rock ağırlıklı parçalarından sonra Ceremonials ile birlikte pop müziğin yer yer mistikleştiği bir albüm yaratmış Florence (Bu arada, ‘mistik’ ve ‘pop’ kelimelerini aynı cümlede görünce aklınıza yine Kate Bush gelmedi mi?).

‘Something’s Got a Hold on Me’ adlı parçasını söylemeye koyulmuş. Mairead Nash karşısındaki sarhoş kadını o anda başından savuştursa da birkaç gün sonra Florence’ı tekrar kulübe çağırmış ve şarkı söylerken bir daha dinlemiş. O gün kulübe Nash’in tabiriyle ‘Andy Warhol’a benzeyen’ babası ile birlikte gelen Florence bu sefer ünlü menajeri gerçekten de iyi bir şarkıcı olduğuna inandırmış ve Mairead Nash, Florence’ın kariyerine yön verme işini üstlenmeyi kabul etmiş. Florence’ın adının arkasına takılan The Machine, kendisinin uzun dönemli işbirlikçisi Isabella Summers’ın lakabı aslında. Florence And The Machine adı altında yollarına devam etmeye karar vermeden evvel Florence ve Isabella ikilisi birlikte sahne alırken Florence Robot/ Isa Machine ismini kullanırlar. Bunun bir sahne adı için fazla uzun olduğunu düşünmeye başladıklarında ise Florence And The Machine diye kısaltırlar. Arada Isabella Summers gruptan ayrılsa da –sonra geri döner ve başka müzisyenlerin de katılmasıyla birlikte büyüyen grupta klavyeleri üstlenirFlorence bu adı kullanmaya devam eder. Grubunun adının sonradan Florence + The Machine olarak yazılmaya başlaması ise bir şekil oyunu sadece.

Karşılaştırmalar, pop müzik tarihine yön vermiş efsane kadınların varlığında kaçınılmaz olsa da Florence Welch, günümüzün nevi şahsına münhasır bir müzisyeni olarak dinleyiciye kendisini kabul ettirdi bile. Sesi ve şarkılarıyla olduğu kadar kıyafet stiliyle de farkını ortaya koyan Florence’ın karşımıza çıktığı ilk günden bu yana sürekli değiştirdiği görüntüsü, takipçilerinin arasına ünlü moda markalarını da kattı. Ucuzcu kıyafet mağazalarından ve ikinci el dükkanlarından topladıklarıyla yarattığı tarzından vazgeçmese de ünlü modaevlerinin kendisi için diktiği kıyafetleri de reddediyor değil. Üzerindeki kıyafetlerin fiyatı iki basamaklı sayılardan dört, beş basamaklı sayılara doğru ilerlese de Florence Welch konser sonlarında kendisini seyircinin arasına bırakıveren o acayip kadın olarak kafa karıştırmaya devam edecek.

Florence + The Machine’in ilk albümü Lungs, çiğ gitar ve davul seslerinin Florence’ın gür vokallerini öne çıkarttığı bir albümdü. Şarkıların yalınlığı albümü daha da çarpıcı kılıyordu. ‘Girl With One Eye’ ve ‘Kiss 181


music, yazı beren özel fotoğraflar roger kisby

ANDREW BIRD

Mum Işığında Bir Yemek Çok marifet barındıran, geç keşfedilen, eksik anlaşılan, gözünün içi gülen ama hepsinden öte gerçekten iyi bir insan izlenimi veren yetenek Bird, şimdi de Norman’ın soundtrack’ine imza attı.

XOXO The Mag


sene sonra grup dağıldı. Sanatçı daha sonra her sene düzenli olarak yeni bir albüm yayınlamayı sürdürdü. ‘İşleyen demir ışıldar!’ sözü onun için söylenmiş olmalı.

Bazı insanların gelecekte büyük adam olacakları daha çocukken belli olur. Shin’chi Suzuki tarafından geliştirilen bir metotla dört yaşında keman çalmayı öğrenen Andrew Bird, Northwestern Üniversitesi’nde keman eğitimini tamamladığı 1996 yılında, ilk albümü Music of Hair’i kaydedip kendi imkanlarıyla piyasaya sürdü. Onu geniş çevrelere tanıtan tarzından tamamen farklı olarak, büyük ölçüde özellikle keman ve esinlendiği diğer müzik türlerine övgü niteliğinde bir albümdü bu.

Andrew’un şarkılarına imza attığı Norman adlı filmi henüz izlemedim. Film, yönetmen Jonathan Segal’ın ikinci işi. Oyuncu kadrosunda, Dan Byrd, Emily VanCamp, Richard Jenkins ve Adam Goldberg gibi gerek televizyon gerekse beyazperdeden fazlasıyla tanıdığımız isimler var. Filmin ana karakteri, Norman, yalnızları oynayan, okulda çok fazla arkadaşı olmayan ve müstesna zevkleri olan bir ergen. Varoluş bunalımı, kimlik algılaması gibi bocalamalar sırasında zaten fazlasıyla zor olan hayatı, annesini kaybetmesi ve babasının amansız bir hastalığa yakalanması ile iyice zorlaşır. Önce kapıyı çalan trajedi gelir sonra da tamamlayıcısı aşk. Monthy Python hayranı Emily’nin ortaya çıkmasıyla hayatı güzelleştiği gibi az biraz karmaşıklaşır. En azından sorunlarını anlamaya çalışan biri vardır artık. Yaşam, ölüm, var olmak, aşk gibi kavramlarla mücadele ederken melankoliyle huzur hali arasında gel git yaşayan Norman’ın hayatından bir bölüm. Dan Byrd hakkındaki önyargılar kenara

Bir yandan, Squirrel Nut Zippers’ın üç albümünde konuk sanatçı olarak yer alırken diğer yandan, Andrew Bird’s Bowl of Fire adlı grubun lideri sıfatıyla 1997 ve 1998’de peşpeşe iki albüm piyasaya sürdü. Folk, caz ve swing gibi müzik türlerinden etkilenmiş bu albümlerin şarkıları oldukça kalabalık bir hikayeler topluluğuna ev sahipliği yapıyordu. Yani, bugün Andrew Bird denince kulağımızda çınlayan melodilere en azından bir benzerlik söz konusu bu iki albümde. Grubun, 2002’de Şikago’da verecekleri bir konserde Bird, beklenmedik bir şekilde tek başına sahne aldı. Bu performans onun geniş çevreler tarafından tanınmasına sebep oldu ancak yaklaşık bir 183


atılabilirse, iyi bir öğleden sonra filmi olabilir gibi görünüyor. Norman’daki şarkıların adları da filmin gidişatına adeta ışık tutuyor. ‘Scotch and Milk’ ile yapılan başlangıç, ‘Nice Hat / Exit Sign / Angelo Speaks’ ile olayların gelişmesi ve ‘The Kiss / Time and Space / Waterfall’ ile aşkın oluşması ve ‘Afterspeak / Things Come to a Head’ ile çözümlenme, sona erme ve en nihayetinde ‘Darkmatter’ ile yapılan kapanış... Filmden bağımsız olarak, Andrew Bird’ün düzenlemelerini değerlendirecek olursak, beklenenden daha karanlık ve atmosferik olduklarını söylemek mümkün. Albümde onun alıştığımız klasik hikayelerine rastladığımız üç müstesna şarkı ise sırasıyla ‘Arcs and Coulombs’, başka zaman başka bir yerde olsak acaba ne olurdu sorgulamasını yapan ‘yeni-favoriaşk’ şarkısı ‘Night Sky’ ve daha önce Armchair Apocrypha’da da yer alan ‘Darkmatter’ oldu. Khaela Maricich, ‘S.O.S’ ile Norman’ın tek kadın sesi. Şartların el verdiği ölçüde ne kadar umutlu olunabilirse, o denli olumlu bir şarkı bu... Yardım çağrısı yapıp, ufak bir tebessümle beklemeye çekilmekten söz ediyor. Chad Van Gaalen imzalı ‘Rabid Bits of Time’, Bird’ün yarattığı atmosfere çok uygun hüzünlü ve melodramatik havayı devam ettiren bir başka şarkı. Burada yorgunluk, her şeye rağmen mevcut olan beklenti halini simgeliyor adeta. Albümün hiç şüphesiz en büyük sürprizi, aynı zamanda kendi

efsanevi albümleri ‘Apologies to the Queen’ Mary’nin de açılış şarkısı olan Wolf Parade’den ‘You Are a Runner and I Am My Father’s Son’. Sürpriz, çünkü ‘ayrıldık-aslında-ama-sizi-üzmekten-çekindiğimiziçin-bir-süreliğine-ara-verdik-diyoruz’, açıklaması yapan Wolf Parade’in ne kadar çok özlendiğini hatırlatıyor bize, hatta şarkıyı ilk dinlediğimiz yıllara yeniden dönüyoruz. Dahası, Spencer Krug’un son yıllarda keşfettiği yeni diyarlardan gelen esintinin etkisiyle şarkının marimba, akordiyon ve benzeri çalgılar eşliğinde başkalaşım geçirmiş versiyonu ile karşı karşıya olduğumuzu da ekleyelim. Norman (Original Motion Picture Soundtrack), filmin kendisinden bağımsız olarak ayakta durabilen bir albüm. Giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olan sağlam bir yapıya sahip. Aralara serpiştirilmiş hüzün ve umutsuzluk anları kadar ‘şeker’lik unsuru da genel havaya hakim. Başlı başına bir müzik ziyafeti. Aynı zamanda, Andrew Bird’ün yeni yıl başlarında piyasaya sürülecek albümünün sağlam bir habercisi! Mum ışığında bir yemek, sevgilinizin size sıkı sıkı sarılması ve tatil sonu eve dönüş yolunda size dönüp baktığında gözlerinin içinin gülmesi. Evet, her şey bu denli huzurlu olabilir. Norman’ın, Juno ve Garden State gibi hızla sevilebilir bir film olması da kuvvetle muhtemel. (Son olarak bazı dilekler: Wolf Parade yeniden stüdyoya girsin. Spencer Krug, Sunset Rubdown formatında yeni bir albüm çıkarsın. 2012, 2011’den çok daha güzel ve özel olsun.)

XOXO The Mag


XX


LPs

music

King Midas Sound Without You Hyperdub Dubtsep revizyonisti Kevin Martin, yani The Bug’ın dub köklerine sadık, vokal ve ‘spoken word’ ortaklıklı projesi King Midas Sound, yine Kode 9’ın şirketi Hyperdub’dan çıkan ikinci uzunçalarıyla döndü. Albüm, yeni parçalar yerine King Midas Sound’un ilk çalışması Waiting For You’daki şarkıların her biri farklı alanlardan müzisyenler tarafından getirilmiş yeni yorumlardan oluşuyor. İki yıl aranın ardından taze şarkılar yerine böyle bir albümle çıkagelmek bir yandan Kevin Martin’in bu parçalara yeni gözüyle baktığının, bir yandan da çalıştığı sanatçıların kendi enerjilerini King Midas Sound’a akıtmalarına tamamen izin verdiğinin bir göstergesi. Gerçekten de her parça farklı bir ruha, ayrıntıya sahip. Özellikle bas temelli müziğin sınırlarının dışından çekilen ayarlar beklenmedik. Kuedo’nun ‘Goodbye Girl’deki parıltılı synth’lerine, Flying Lotus’un ‘Lost’daki bleep’lerine ya da Gang Gang Dance’in ‘Earth A Kill Ya’daki video oyunu hareketlerine King Midas Sound’un ağır ve oturaklı dünyası içinde normalde yer yok. İşte bu yüzden de oldukça ilginç bir çalışma Without You. Mala, Kode 9 ve dBridge gibi o dünyaya daha yakın duranların getirdikleri yorumların tadı ise çok başka ve o noktada iş daha çok güçlerin birleşmesine dönüyor. Albümün sonunda Ras G & The African Space Program Rework’ün gürültüleri ve techno gurusu T++ ‘ın sadece plakta yer alan minimal düzenlemesiyle dub’a getirilen yorumlar iyice zenginleşiyor. seda niğbolu

Dusty Kid Beyond That Hill Boxer Recordings Paolo Alberto Lodde son yedi senedir techno sahnesinin önemli isimlerinden biri oldu. Müziğinde sıklıkla duygu yüklü melodilere ve bol notalı partisyonlara rastlanıyor olsa da, Dusty Kid’in en kuvvetli yönü bu değil kesinlikle. Onun asıl ilgi alanı sert müzikler ve bu alanda da başarısız olduğu söylenemez. 2000‘lerin ikinci yarısında Avrupa’nın birçok gözde kulübünü sabahlara kadar salladığına şüphe yok. Hele Duoteque projesi ile, iyice sert parçalar plaklarda vücut buldu. Özellikle Boxer etiketiyle çıkan EP ‘One’da gümbür gümbür parçalar vardı. Dusty Kid’in bu kuvvet aşkı, 2009‘da çıkan A Raver’s Diary ile doruğa ulaştı. Muhteviyatında bulunan biraz duygu ve yeterince akıl barındıran parçalar sayesinde bu albümü az dinlemedik. İki sene sonra yeni uzunçaları dinlerken Dusty Kid adına biraz üzüldüm. 9, 10 ve 15 dakikalık üç sert parça var. Need For Speed tarzı oyunlardaki midesiz techno parçaları anımsatıyor bunlar. Kısacık bir ambient denemesi var ki, çok eğreti duruyor. 24 dakikalık epik parçayı da 4 dakikadan fazla dinleyemiyorum. Yakınlarda 12” olarak çıkan ‘Polybolo’ ise oldukça çiğ. Koca albümde dinlemeye değer bir ‘Chentu Mizas’, bir de ‘Cheyenne’ var; ki bunların çok daha iyilerini Diynamic Music sakinleri yıllardır yapıyor. Dusty Kid maalesef 2012’ye yaklaşırken dans müziğinin izlediği yolu iyi okuyamamış. Üzülerek söylüyorum, böyle devam ederse soluğu ikinci kalite kulüplerde alacak. emre doğan

Make The Girl Dance Everything Is Gonna Be OK In The End Ministry of Sound/Warner

Make The Girl Dance, Greg Kozo ve Pierre Mathieu’den oluşan ve üç sene boyunca sayısız single yayınlayıp, dünya çapında birçok parti, az biraz festival ve benzeri etkinlikte kalabalıkları dans ettiren bir ikili. Şu ana kadar yazdıklarım size çok şey ifade etmediyse, ‘Baby, Baby, Baby’ adlı şarkı ve özellikle bu parçanın videosunu hatırlatmak isterim. Üç güzel ve çıplak Fransız kızı, Paris sokakları ve az biraz müstehcen sözler. Bugüne kadar yirmi milyondan fazla tıklanmış olmasına ve erkeklerin rüyasını süslemesine şaşmamalı. Electro, rock, hip-hop ve pop akımlarından etkilenen melodilerle, plajda başlayan parti, gece kulübüne taşınıyor ve her daim dans ettiriyor. ‘Hair Addiction’ ile yapılan yumuşak giriş, 1973 tarihli Clint Eastwood filmi Breezy’den diyalogların ön planda olduğu ‘Breezy’ ile devam ediyor ve albümün sonuna gelene kadar birçok şişe devriliyor, cüzdan/gözlük kaybediliyor. ‘Better Under Water’da, İstanbul’da içilen appletini’ler, bir takım insanlara gönderilen mesajlar, 300-500-disko-diskonun modern versiyonu ‘Rocker 33’ye ritim tutma çabası ve pek tabii ki ‘Baby, Baby, Baby’ eşliğinde olup bitenler. Hayat onlara güzel dediğimiz kişiler için bombastik bir geceden bahsediyoruz. Dışarı çıkmadan duramayan ama çıkınca da dans etmeyen kitlenin ne tepki vereceğini öngörmek güç, ancak mesaj belli: Haydi gençler, dans pistine! seden mestan

XOXO The Mag


Brite Futures Dark Past Warner Brothers Records Birkaç sene önce en ilginç grup isimleri listesinde tepelerde yer alan Natalie Portman’s Shaved Head’i kimler hatırlıyor? Natalie Portman’ın V for Vendetta’daki kel görüntüsünün üzerinden yıllar geçtiğinden midir yoksa esprili grup ismi anlayışlarının değiştiğinden midir bilemiyorum ama anlaşılan grup üyeleri bu isimden sıkılmışlar ve kabuk değişikliğine gitmişler. Amerikalı Brite Futures’un bu isim değişikliği müziklerine de yansımış ve Dark Past albümleri ile tam bir adalı gibi duyulmaya başlamışlar. İlk gözüme çarpan Natalie Portman’s Shaved Head’in elektronik ağırlığının Brite Futures ile yerini indie rock ve pop’a bırakmış olması. İsveçli The Sounds’un son iki albümdür kırptığı ve en güzel özellikleri olduğunu düşündüğüm synth’leri Dark Past’te fazlasıyla mevcut. Bu nedenle The Sounds’un eski günlerini arayanlar için keyifli bir referans Brite Futures. Birbirinden enerjik pop parçalarına sahip olan Dark Past, birden çok hit parçaya sahip olmasıyla da tek dinlemede su gibi akıp gidiyor. İçlerinden bir tanesi var ki; videosunu da şimdiden merakla beklediğim ‘Baby Rain’. Bu şarkı albümün en büyük bombası ve belki de son aylarda dinlediğim en tatlı gitar-dans, pop parçası. Ada tarafında The Automatic, The Rakes, Shitdisco, The Moths, The Hair, The Films, Parka ve benzeri isimlerin dağılmaları veya o eski kıvamlarını tutturamamaları sayesinde sekteye uğrayan bu müziği yapan grupların (menşei neresi olursa olsun) artıyor olması beni en çok mutlu eden şey. onur yazıcı

Billy Dalessandro Cracktime Soniculture Chicago doğumlu Billy Dalessandro oldukça çalışkan bir prodüktör ve meşgul bir DJ. 2000‘lerin başında türlü toplamalar dahilinde techno sahnesine giriş yaptı ve ilk EP’leri Force Inc. ve Resopal etiketleriyle yayımlandı. 2003’te ilk albümü Midievalization’ı tamamladığında ise kayda değer bir ağırlığa sahip oldu. Bunu çok sayıda plak, bolca remix ve üç albüm takip etti. Bu arada Slutbox ve The Shocker gibi projelerde Daniel Mnookin ile minimal ve tech-house türlerinde arayışını sürdürüyordu. Birleşik Devletler’de Site Holder, Portekiz’de de Soniculture üzerinden plaklarını hızla yaydı. Soniculture’ın dağıtımını Kompakt’ın yapmaya başlaması, sanatçının namının yayılmasını iyi yönde etkiledi. Öte yanda John Digweed ve Matthew Dear gibi isimler de Billy Dalessandro parçalarını Fabric setlerinde kullanmaya başlamıştı bile. Gui Boratto’nun yaptığı ‘Acidburn’ remix’i aslında 2009’a yakışmıyordu ama, adını anmamak doğru olmaz. Günümüze geri döndüğümüzde, Dalessandro beşinci uzunçaları ile yine karşımızda. Müziğinde hep var olan techno ve acid yoğunluğunu düşündüğümüzde Cracktime biraz daha evrilmiş, biraz daha törpülenmiş bir albüm. La Deux, groovy sample’larla hareketli hale getirilmiş ortalama bir tech-house parçası. Plak dönüp de iğne dışa doğru yaklaştıkça parçalar sertleşiyor, daha bir techno, daha bir acid ve daha arızalı synth’ler hakim oluyor. Kötü demeye dilim varmıyor ama, müziğin izlediği yolu ve geldiği yeri biraz ıskalamış sanki. emre doğan

Justice Audio, Video, Disco Ed Banger Ed Banger Records denince ilk akla gelen Fransız elektronik müzik ikilisi Justice, bazılarına göre rahatsız edici bir gürültü kaynağı, bazılarına göre ise son dönemlerde elektronik müzik piyasasının başına gelen en iyi şeylerden biri. Ben ikinci seçenek konusunda ısrar ediyor ve yeni albümleri Audio, Video, Disco’yu huzurlarınıza takdim ediyorum. Bir önceki albümleri ‘Cross’ ile dünya çapında büyük bir başarı yakalayan grup, yeni albümleri ile de başarısını sürdürmekte kararlı gibi görünüyor. 11 parçadan oluşan albüm aynı zamanda bir bonus şarkıya sahip. Albüm çıkmadan önce dinleme şansı yakaladığımız ‘Civilization’ ve rock/gitar alt yapılı ‘Canon’ albümün en çok dikkat çeken parçaları gibi görünüyor. Bu hard rock etkilerini biraz daha vokal katılmış haliyle ‘Helix’ ve tamamen gitar altyapısıyla dikkat çeken ‘Brainvision’da da görmek mümkün. Albüm, ‘Cross’ ile kıyaslandığında ‘Waters of Nazareth’ ya da ‘Stress’ gibi histerik dans müziği denemelerinden çok, gitar altyapılı parçalara odaklanmış gibi görünüyor. Ancak ritim ve tarz olarak birkaç parça dışında bildiğimiz, tanıdığımız Justice olmaktan çok da uzak oldukları söylenemez. Albümün bir diğer parçası ‘Ohio’da ise Justice’e Avustralyalı grup Midnight Juggernauts’tan tanıdığımız Vincent Vendetta eşlik ediyor ki kanımca bir önceki albümlerini ve tarzlarını anımsatan en belirgin parça ‘Ohio’. Sevgili Justice, geri döndüğünüz için mutluyuz ama üzerimizde farklı denemeler yapmadığınız zamanlar sizi daha çok seviyoruz. öykü doğan

187


LPs

music

Luke Haines – 9 1/2 Psychedelic Meditations On British Wrestling Of The 1970’s & Early ‘80s Fantastic Plastic Records Luke Haines, bildiğiniz gibi yıllardır ‘90’ların en mühim brit-indie-barok-pop topluluklarından The Auteurs’un beyni, sesi, sazı, sözü kısacası her şeyi oldu. Kah Black Box Recorder ile kah Baader Meinhoff ile karşımıza çıkan Haines, bazen de son yıllarda yayımladığı altı albümde olduğu gibi kendi ismi ile şarkı yazmaya devam ediyor. Bu yaratıcılık sürecinin neticesinde ortaya çıkan ve 2011’in son günlerine rastlayan yeni albümü için ise ne yazık ki söylenebilecek fazla bir şey yok. 90’larda esip gürleyen, ışıltısı ile ortalığı aydınlatan The Auteurs fırtınasının ardından, böyle bir albümle 2011’de varlığını sürdürmeye çalışmasının ne kadar doğru olduğu tartışılır. Keskinlikten ve yaratıcılıktan uzak besteler, yeni zamanlar ozanı tadında sözler ve herhangi birini tekrar dinleme isteği uyandırmayan şarkılardan oluşan albüm inanıyorum ki sizde de bende olduğu gibi 1993 tarihli muhteşem New Wave albümünü tekrar cd çalara koyma istediği uyandıracak. murat ekşi

Real Estate Days Domino Real Estate, 2009 tarihli ilk albümünde tıngır mıngır gitarlar eşliğinde, içinden çıktıkları banliyö yaşantısına dair hikâyelerini anlatıyor, basit ama etkili cümlelerle hayatın anlamını sorguluyordu. ‘Gelecek vadeden gruplar’ arasında sıralanmaları ve Deerhunter, Girls, Kurt Vile gibi isimlerle turneye çıkmaları için ise bundan ötesine gitmeleri gerekmedi. Yalın ve zorlama olmayan müziğiyle Real Estate’in dinleyeni kendine bağımlı kılmasını sağlayan, melankoli ile yoğun yaşama sevincini bir arada hissettirebiliyor olması. Her şekilde, grubun ilk albümünden alışık olduğumuz o tarifi zor huzur hali Days albümünde de karşımıza çıkıyor. Öyle bir his ki bu, albümü dinlerken saatlerce bulaşık yıkayabilir, örgü örebilir, yolda yürüyebilir ya da hiçbir iş yapmadan duvara bakabilirsiniz. Martin Courtney’nin heyecansız ama monotonlaşmayan vokalleriyle akıp giden Days, tüm o büyük prodüksiyonların gösterişlerinden uzak ve sırf bu yüzden de takdire şayan bir albüm. Albümün de açılışını yapan Easy adlı şarkıyı dinleyerek başlamanızı tavsiye ederiz. seden mestan

David Lynch Crazy Clown Time PIAS/Sunday Best Derginin müziğe ayrılan kısmının tamamını, David Lynch’e ve filmlerinde işittiklerimize ayırsak ancak toparlarız durumu. Bu sebeple, biz sadece yeni albüm Crazy Clown Time’dan bahsedelim. Bildiğiniz üzere ses tasarımı, Lynch’in gerçek üstü görsel işlerinin önemli bir öğesi. ‘Bilinç dışının Yönetmeni’ olarak bilinen sanatçının müziğe yaklaşımı da bu tanımla uyumsuz bir portre çizmiyor. Albüme herkesin kamaştığını söylemek güç, ancak takdir edilmesi gereken bir gerçek var ki, o da Lynch’in her işinde gösterdiği titizlik. Bilmiyorum kaç sanatçı ‘Good Day Today’ gibi bir parçada taramalı tüfek sesi kullanmaktan çekinmez. Yeah Yeah Yeahs’den Karen O’nun vokali ile ‘Pinky’s Dream de albümün en can alıcı parçalarından. Ekolu, ürpertici gitar tınıları, elektronik ortamda kasıtlı olarak yozlaştırılmış sesler ve Lynch’ın vocoder’lar ile yarattığı robotronik vokaller albümü genel hatlarıyla anlatmak için yeterli. Angel Badalamenti ve Julee Cruise ile Twin Peaks’e yaptığı soundtrack kadar başarılı olmasa da üretkenliği, cesareti ve kendine has oluşuyla, ustanın önünde bir kez daha saygı ile eğiliyoruz. arda tümer

Rustie Glass Swords WARP Bu senenin Hudson Mohawke’ına hoş geldin diyoruz. Bu hoş geldinimiz, pop seyreltisinin, mekanik vuruşların, bolca dans synth’inin ve hip-hop kültürünün dubstep’i andıran bir kılıfla sunulduğu elektronik bulamaç için. Benzer bir formülü son yıllarda uygulayan birçok grup var aslında. Yer yer seyreltik, bolca homojen bu karışımın neden bu kadar çok sevildiğini ve dinleyeni kendine bu kadar hızlı ve güçlü bağlayabildiğini anlmak zor değil. Rustie’nin müziği ne saf dubstep kadar durağan, ne de rap kadar takip edilmesi zor. Rustie, aksak ritimler, diğer bir değişle düz bir çizgide ilerliyormuşçasına hareket ediyor. Son derece zeki, yaratıcılığı kuvvetli, agresifliğini saklamayan, kışkırtıcı yeni dünya müziği bu. Elektronik müziğe bir şekilde bulaşmışsanız ve müziğin zaman içinde gelişerek bir kompozisyon haline gelmesine tanıklık etmek istiyorsanız, yılın en iyi albümlerinden birine kulak vermekte fayda var. Kim bilir, belki de geleceğin şifrelerini çözme konusunda bize yardımcı olabilir. murat ekşi

XOXO The Mag


EPs Glass Candy Warm In The Winter Italians do it better Italo Disco’nun ‘dünya yansa ben oynarım’ hafifliğiyle, alternatif gerçeklere kaçış hali yeni Glass Candy EP’sinde de olanca şiddetiyle sürüyor. İkili, bunu isimlerine uygun bir şekilde, neon renklerle, aydınlık synth’lerle ve de oldukça çocukça bir dans etme dürtüsüyle yapıyor. Sundukları pozitiflik kimi zaman o kadar abartılı ki kendinizi bir an için disko ışıkları altındaki o pespembe paralel evrenin varlığına inanıyor buluyorsunuz. Sanki biraz daha azı olsa naiflik hatta budalalıkla suçlanabilirlerdi ama bu kadarı da uyuşturucu etkisi yaratmaya yetiyor. ‘Warm In The Winter’ cidden soğuklarda ısıtma etkisine sahip ama yapay bir ısıtıcıya, hatta ‘Girls Just Wanna Have Fun’ın arsızca hafifliğinden alınan keyfe benziyor. Bu müziği ister çöpe atın ister onunla eğlenin. İkisi de yapılan işin doğasına uygun. Tüm bu abartıya en çok yakışan şey ise sahne performanslarını modern dans ve disco arası bir gösteriye dönüştüren Ida No’nun enerjik vokal ve çığlıkları. EP’nin ikinci yüzündeki vokalsiz versiyonlar çok da cazip değil o yüzden, A yüzünde takılıp kalabilirsiniz. seda niğbolu

Surfer Blood Tarot Classics Kanine Records Lise ve üniversite günlerinde keşfettiği ve o günlerden bu yana dinlediği gitar merkezli gruplara olan hayranlığını kaybetmeyen ve hala 90’lar MTV’sini mumla arayan bizler için Surfer Blood gerçek bir 21. yüzyıl hazinesi. Basit olduğu kadar güçlü melodiler, hep bir ağızdan eşlik edilen nakaratlar ve Florida Meltemi’nin hissedildiği anlarda sergilenen dans figürleri. Astro Coast’un takipçisi, ikinci albümlerinin de habercisi olan ‘Tarot Classics’, bir EP’den daha çok bir albüm niteliğinde. Ne kadar uğraşılsa da kaybedilen bir arkadaşlık (I’m Not Ready’), bitmeye yüz tutan bir ilişki ve onu yaşatmak için çırpınma hali (‘Miranda’) ve elektronik enstrümanlara yoğunlaşılan dört buçuk dakika (‘Voyager Reprise’) Sonrasında ‘Voyager Reprise’ ve ‘Drinking Problem’ın dört ana yemek, iki tatlıdan oluşan bir tadım menüsü tamamlanıyor. Yılbaşı partisi, en yakın arkadaşlarınızın bulunduğu bir eğlence. Tesadüfler silsilesi, uzun zamandır görmek istediğiniz arkadaşlarınızla geçirdiğiniz şahane bir gece. Sonu ise, bittiği için aslında sevindiğiniz, olması gereken başlangıçlar yapacağınız bir an. beren özel

The Magician I Don’t Know What To Do Kitsune Kitsune destekli yapılan işleri sevmeme ihtimalimiz pek de olası bir durum değil sanırım. Dolayısıyla Brüksel çıkışlı The Magician, bir diğer adıyla Stephen Fasano ile ilgili pek de olumsuz bir beklenti oluşmuyor insanın kafasında. “Kalabalık önünde çalma şansını bulabilene kadar tek yaptığım şey arkadaşlarım için mixtape hazırlamak ve kendim için çalmaktı” diyor. Daha önce yaptığı birçok remix ile aşina olduğumuz The Magician, bu sefer yeni EP’si ile karşımıza çıkıyor. Vokalde ise yine Kitsune aracılığıyla tanıştığımız Jeppe var. Stephen Fasano bu yeni EP’de tarzını “Piano House/Modern Disco” olarak tanımlıyor. Parçanın orijinal hali göz önünde bulundurulduğunda doğru bir tanımlama olduğu kuşkusuz olsa da, albümdeki birkaç farklı remix’i dinleme şansı bulduğunuzda, albüme asıl modern disco etkisini katan Plastic Plates mix’ini daha çok beğeneceğinizi tahmin ediyorum. Plastic Plates dışında Second Date ve Fabian mix’leri de mevcut. İlk tepkilere bakılırsa I Don’t Know What To Do, elektronik müzik piyasasına başarılı bir giriş yapmış gibi görünüyor. öykü doğan

Zimmer Horizontal Disco D.I.S.C.O. Texas Konu Disco Texas olunca, bazen neden diğer plak şirketleri de, bu kadar başarılı ‘genç yetenekler’ bulamıyor ya da neden aynı politikayı takip etmiyorlar diye soruyoruz kendimize. Bu sorunun cevabının, 11.11.11’de neler olabileceğini kestirip çok basit bir tweet atıp karşılığında da RT’ler beklemek kadar kolay olmadığı çok aşikar bir durum. Zimmer, Cruisin’den sonra aylık mixtape’leri ve edit’leriyle birlikte hayatımıza biraz daha yaklaşırken son olarak yayımladığı ilk EP’si ‘Horizontal Disco’ ile bizlere gerçek bir ‘Genç Mesih’ olduğunu kanıtladı. Ben E. King ve Midnight Star gibi isimlerden etkilenen genç Fransızın EP’sini, çağdaş zamanın ozanları Aeroplane, Moullinex ve Justin Faust gibi isimler de destekleyip, prodüktörlüğünü yaptı. EP’yi dinlerken içinizde yaz modundan nüanslar ortaya çıkabilir. Mesela ‘Bay Bridge’ ile ikindi çayı discosu’nun nağmelerini duyabilir, ‘Slave To Your Heart’da aşkın kölesi, hatta köpeği olunabileceğini anlayabilir ve ‘Bay Bridge’de ise mixtape’lerin değişilmez intro parçalarından birisi ile karşılaşabilirsiniz. Seçim sizin. onur büber

189


music

News

FRIENDSHERKESİN SIKI BİR DOSTA İHTİYACI VAR.

Google’a bir heyecanla Friends yazdığımızda bu derece az bilgiyle karşılaşacağımızı bilseydik, daha önceden kendimizi hazırlardık. Ama her neyse, ilk dinleyişte bizi vurabilen bir grupla karşılaştığımız için şanslıyız yine de. Brooklyn’in göbeğinden kopup gelen sevgili mi sevgili Samantha Urbani, bir tek sesiyle değil her klipte döktürdüğü yönetmenlik becerisiyle de 2011’de bize retro ruhu yaşatmayı başardı. ESG, Blondie, Lykie Li ve MIA gibi isimlere benzer bir yelpazede müzik yapan ve davranışlarıyla dikkat çekmeyi başaran Friends, aslında bizden bir grup. Lucky Numbers’dan çıkardıkları Friend Crush plağı yok satarken, ileride ne olacaklarını öngörmüş olmalılar ki çizdikleri yoldan bir adım şaşmışlar. Kendilerini weird pop yapan bireyler olarak tanımlayan Friends, ‘90’lara gönül verdiğini Ghost Town’un ‘My Boo’ adlı şarkısına yaptıkları cover ile kanıtladı. Altın vuruşu ‘I’m His Girl’ ile yapan Friends, bu şarkı için çektikleri video ile de cool tavrından taviz vermedi. Brooklyn sokaklarında yürürken, yerden 30 cm yükseklikte bir sahnede t-shirt’ünün belini kıvırmış bir kız ve birkaç çılgın tip görürseniz tereddüt etmeden durun, çünkü onlar Friends! Kendilerine güvenen tavırlarının altına gizledikleri mütevazılıkları her hareketlerinden

belli olan ekibin, henüz çiçeği burnunda sanatçılar Gotye, Darwin Deez, Caped Animals gibi isimler ile aynı plak şirketinden albüm çıkarması da çok şaşırtıcı değil. Friends ekibinin rahatlığı kendilerini tanıtırken koydukları isimlerden de anlaşılabiliyor. “Siz kimsiniz sevgili Friends?” dediğimizde verdikleri yanıtlar şu şekilde oluyor: Samantha “I’m on my way” Urbani, Lesley “I’ll be in the greenroom” Hann, Oliver “ Are there more drink tickets” Duncan, Nikki “No rules” Shapiro, Matthew “I gotta go” Molnar. Eğlencenin sonuna kadar hakkını veren grubun Eylül ayında yayımladıkları ‘I’m His Girl’ single’ı da kendilerine güvenlerinin son noktası oluyor sanırım: ”When you see me walking around with him / I’m not just another chick / I’m his girl”. Yeni kızımız Samantha Urbani, aramıza hoş geldin!

THE SOUND OF ARROWS İSVEÇ’İN NAİF POP’UNDAN

BİR ŞİMŞEK YAKLAŞIYOR

İskandinav topraklarının müzikal açıdan çok bereketli olduğu artık bir sır değil. Bu durumun kanıtlarından biri de Stockholm çıkışlı indie pop grubu The Sound of Arrows,. Müzikal geçmişleri birbirinden farklı olan Oscar Gullstrand ve Stefan Storm, 2006 senesinde Gävle’de tanışıp beraber müzik yapmaya karar verdikten sonra grubu başkente taşımaya karar verirler. Oskar önceleri house müzik ile haşır neşir iken, Stefan grafik tasarım ve animasyon ile uğraşır, bir yandan da çeşitli orkestralarda çalarmış. Amaçları bir iki şarkıdan öteye gitmek değilken, ilk yaptıkları parçalardan olan ‘Narrow Escape’ o kadar büyük bir ilgi görür ki, diğer bütün uğraşlarını bırakıp enerjilerini The Sound of Arrows için akıtmakta karar verirler. Labrador Records’da bu fırsatı kaçırmaz ve grubu hemen bünyesine katar. Hikayenin başlangıç kısmı bu kadar. Peki sonrasında neler oldu? Grup, ilk stüdyo albümleri için uzun süre uğraşıp, sonunda önümüze Voyage’ı koydu. Hakkını vermek gerek; Hurts’ün albümünden bu yana Monarchy ile beraber türünün en güzel örneği desek, sanırız kimseyi gücendirmiş olmayız. Çocuk koroları ve harika synth’leri ile bize romantik bir keyfe yelken açtıran ‘Magic’, kalp kırıklarımızı süpürdüğümüz halının altından çıkaran ‘Hurting All The Way’, reşit olduğumuz ilk gün gittiğimiz diskoda

sabahlara kadar dans ettiğimiz günleri hatırlatan ‘Wonders’ ve bu kadar başarılı bir ilk albüme yaraşır epic bir kapanış ‘There Is Still Hope’ sanırız The Sound of Arrows’un ne kadar iyi bir iş çıkardığını kanıtlamak için yeterli.

XOXO The Mag


SHINY DISCO CLUB DISCO ZATEN PARLAK BİR MÜZİK

DEĞİL MİYDİ? PEKİ NEDİR BU ADAMLARI FARKLI KILAN?

Son yıllarda formu iyice değişen elektronik müziğin house ve disco kanadında sınırlar iyice eriyip, birbiri içine yepyeni bir yapıda girmeye başladı. Bu formülün literatürde karşılığı olan french house, dünyada da birçok plak şirketi tarafından temsil ediliyor ve görünen o ki edilmeye de devam edecek. Peki bu bolluk içinde karpuzun kırmızısını, yoğurdun kaymaklısını nasıl ayıracağız? Kayseri mantısı nasıl Kayseri’de yenirse tadı bir başka güzel olur, french house da Fransa’dan çıkınca bir farklı duyulur. Bu önermeye göre yukarıda sorduğumuz soru da kendiliğinden yanıt bulmuş oluyor. Fransa’nın Lyon şehrinde örmeye başlayarak Toronto’ya kadar uzanan bir ağ

oluşturan Shiny Disco Club, 2011 yılı içerisinde french house’un en kaliteli örneklerine imza attı. Shiny Disco Club bünyesinde bulunan Viceroy, Hana Yori Kichou Na, Darius, Kartell, Mix Chopin, Cherokee, LeBatmen ve Drame gibi isimler, hem yılın en terletici dans şarkılarını yazdı, hem de house’u yatak odalarımıza kadar soktular. ‘80’lerin kıvrak ritimlerini, maksimum dozajda bir elektronik akımla birleştirdiğinizde sonucun ne olacağını merak ediyorsanız, buyurun sizi şöyle alalım.

NEW BUILD

LCD SOUNDSYSTEM VE HOT CHIP’TEN MODERN MİMARİYE ORTAK BİR YAKLAŞIM

LCD Soundsystem’ın dağılmasının ardından daha da iyi anladık ki, James Murphy yalnızca bir müzik grubu kurmamış, aynı zamanda yaratıcı bir kolektif oluşturmuş. Bu üretken ekip, Murphy’nin attığı havlu henüz daha kurumadan farklı sesler yaratmaya başladı. Şimdi de LCD Soundsystem’ın küllerinden kalan son zerreler Hot Chip’in üzerine yapışmış bir şekilde geliyor kulağımıza. Londra merkezli bu yeni grubumuzun ismi New Build. Hot Chip’ten ve LCD

Soundsytem’dan tanıdığımız Al Doyle, Felix Martin ve ses mühendisi Tom Hopkins’in temelini kurduğu grubun ilk kayıtlarında yine LCD Soundsystem’da da davul çalmış olan Pat Mahoney yer aldı. 2012’de adından sıkça söz ettirecek gibi duran New Build, ilk single’ı ‘Misery Loves Company’ Aralık ayının başında yayımlayacak.

191


games, hazırlayan emre doğan

Gitarınızın Tozunu Alın İnsanlar tam gitar ve müzik oyunlarından sıkıldı diyorduk ki, Ubisoft ilginç bir hamle yaptı. Rock Band 3’ün telleri olan gerçeğe yakın kontrolörler ile oynandığını ve beklendiği kadar tutmadığını biliyoruz. Artık kimse her yeni oyun için, yeni plastik gitar almak istemiyor ve bir sene sonra çöp olacak bir plastik için 150 Dolar ya da 300 Dolar vermek pek cazip sayılmıyor. Ubisoft’un hamlesi tam da bu noktada ilgi çekici hale geliyor. Çünkü Rocksmith, amfiye bağlayabildiğiniz (çivi jak girişi olan) -herhangi bir gitar- ile oynanabiliyor. Rocksmith, gitar çalmayı öğretme işini kendine görev bilmiş ve bunu en eğlenceli nasıl yaparım diye epey kafa patlatmış. Bilmeyenleri ürkütmemek için, zorluk seviyesini adaptif yapmışlar. Önce tek notalara basmak yeterliyken, ilerleyip geliştikçe akorlar başlıyor. Alıştığımız gitar oyunu modunu bu şekilde oynuyoruz, kendi hakiki gitarımızla. Black Keys’den Bowie’ye, Muse’den

Nirvana’ya, Sigur Ros’dan The XX’e kadar oldukça geniş ve güzel bir playlist var. Gitar çalmış olanlar hatırlayacaktır; gitara ilk başladığınızda bir dünya parmak egzersizi yapmak gereklidir. Bu hareketler hem yorucu, hem sıkıcı, bazen de kafa ütüleyici olur. Bu durumu değiştirmek, oyunu daha da eğlenceli hale getirmek için mini oyunlar hazırlamışlar. Oyunu netten alışık olduğunuz vasat flash oyunları ayarında, gitarınızla oynuyor olacaksınız ve farkında olmadan parmak koordinasyonunuz ve zamanlamanız iyileşiverecek. Rocksmith’in süperliği bununla da bitmiyor. Bir dünya para verip bilgisayara kurduğunuz amfi/ efekt yazılımlarının yaptıklarını da fazlasıyla yapıyor. Oyunun amfi modunda, farklı modeller ve tonlarca efekt pedalı hizmetinizde. Çal çalabildiğince. Rocksmith sayesinde, unuttuğum ve tozlanmış gitarımı yıllar sonra kılıfından çıkaracağım sanırım yeniden. Rocksmith [PC, PS3, Xbox 360]

Çete Savaşlarında Son Perde GTA, herkesin bildiği gibi dünyanın öncü oyunlarından. Vice City 2002’de çıktığında çok büyülendik, çok oynadık. Üreticiler de bunu farketti ve GTA-vari oyunların ardı arkası kesilmedi. Saints Row da bu varyasyonlardan bir tanesi. Hem de oldukça başarılı kabul edilmiş ve olumlu yorumlar almış bir seri. Serinin üçüncü oyununu heyecanla bekleyen kitle de azımsanacak gibi değil. Geçen oyunda rakip çeteleri tarumar eden azizler, ulusal kahramanlar haline gelmişler. Kendi enerji içecekleri, giyim markaları ve hayran kitlesi olan dev bir hareket olmuşlar. Rakip çete Syndicate ile büyük ve sert bir dalaşa girmek de kaçınılmaz olmuş. Kötü giden bir banka soygunu, karşılıklı verilen gözdağları, çatışmalar, racon kesmeler derken iki çete kanlı bıçaklı oluyor. Bu arada Syndicate de parçalı bir örgüt; silah tüccarı The Morning Star çetesi, kumar ve uyuşturucudan sorumlu Luchadore’lar ve

kara para aklayıcı hacker’lar The Deckers. Azizlerin de boş duracak, altta kalacak halleri yok; bu çetelerden haklarını söke söke alacaklar. Sokakta yürürken insanlara Amerikan güreşi hareketleri yapmak, hayat kadınlarıyla ‘dirty dancing’ yapmak falan eğlenceli tamam. Ama bazı noktalarda şiddet, abartılarak komikleştirilmiş. Mesela o dev yumruklarla yoldaki sıradan bir adama sıkı bir yumruk patlattığınızda, kendisi kırmızıbordo karışımı koyu bir sıvı ve et yığını olarak patlayıveriyor. Yine GTA’dan alışkın olduğumuz kill-frenzy’lerin benzerleri, Tank Mayhem’leri olarak yine karşımızda. Amaç, üç dakika içinde 150 bin Dolar mali zarara yol açmak. Araba çalmak neyse de, alev saçan ve güdümlü roket atan jet uçağı bile kaçırmak mümkün. Arkasında insan fırlatan, havan topu taşıyan, kedi suratlı kamyonet var ayrıca. Şaka değil. İnsanları duvara fırlatınca leke yapıyor doğal olarak.

Saints Row: The Third [PS3, Xbox 360, PC]


Suyunun Suyu Şu ana kadar kaç tane Star Wars oyunu çıktığını saymak, takip etmek oldukça güç. Lucas Arts biliyorsunuz öyle bir kitleye hitap ediyor ki, küçük-büyük-ihtiyar, kızlar-delikanlılar, hayatında oyun oynamış herhangi biri muhakkak bir Star Wars oyunu da oynamıştır. Dev holding Lucas Arts’ın bu seneki numarası da The Old Republic, bir MMORPG örneği. Bu masif online oyunların ilk dönemi, Ultima Online zamanlarına dayanıyor. Internet’in halka inmesiyle MMORPG’ler de coştu. Herkes asıl kırılmanın World of Warcraft ile olduğunu biliyor. Sonuçta South Park ve How I Met Your Mother gibi popüler dizilerde parodileri bile yapıldı. Ama aslında, WOW’dan bir sene önce Star Wars Galaxies çıkmıştı ve epey bir insan da oynuyordu. Anlatılanları hatırlıyorum, oyunda çok az Jedi varmış. İnsanlar daha küçük, daha sıradan, daha az aksiyonlu hayatlar sürdürüyorlarmış. Gezegene Jedi gelmesi olay oluyor, herkes

Dramatik Güreşçi Geçmişleri onu görmeye gidiyormuş. Köye milletvekili gelmesi gibi bir şey; Selamsız Bandosu kafası. Belki de bu ve bunun gibi detaylar yüzünden WOW altında ezildi SW: Galaxies. Knights of the Old Republic (KOTOR) ve KOTOR II: The Sith Lords da oldukça sıkı RPG’lerdi; ama online değildi. Onlar da belki turn-based oldukları için yeterince büyük kitlelere ulaşamadı. Hikayeyi çok anlatmaya girmemek lazım, diğer oyunlara yer kalmaz. KOTOR’lardan 300 sene sonra, filmlerden 3500 sene önce geçtiğini, Sith İmparatorluğu ile Galaksi Cumhuriyeti arasında 28 yıl süren Büyük Galaktik Savaş’tan Sith’lerin galip çıktığını, bu galibiyetten Jedi’ların sorumlu tutulduğunu söyleyelim. Oyuncu istediği tarafı seçebiliyor ve davranışlarına göre ahlak/moral puanları kazanıyor. Çok gezegenli, çok karakterli, zeki NPC’lerle bezeli çılgın bir oyun olacağa benziyor. Lucas ve tayfası, WOW’a kaptırdıkları sektörü geri alma peşinde.

Star Wars: The Old Republic [PC]

WWE oyunları 2000’den beri oynanıyor. Her sene sektirmeden yeni bir oyun çıkartabildiklerine göre, iyi de satıyor zahir. Yıllardır Smackdown başlığıyla oyuncuyla buluşan oyunun yapımcıları, bu sefer daha minimal bir isimde karar kılmış. Belki de Fifa, PES, NBA, NFL gibi bir marka olmanın satışlara daha olumlu yansıyacağına inanmışlardır. Neyse, biz isminden çok cismiyle ilgileniyoruz esasen.

bir spor olmadığı için, olayın müsabaka kısmından çok diğer yan bileşenleri satıyor. Dramatik geçmişler, güreşçiler arasında yaşanan entrikalar, şampiyonluğa uzanan yolda yaşanan ani çalkantılar, duygusal açmazlar ve sürprizler. Pembe dizi çizgisinden çok uzak sayılmaz. Arada bolca adele yığını, ter ve birbirini dövermiş gibi yapan koca koca adamlar, işi sıradan bir izleyici için heyecanlı hale getiriyor olsa gerek.

Oyunda 70’ten fazla karakter bulunuyor. Güreşçi manitaları eski kurt antrenörler de bu sayıya dahil. Bir kısmı da indirilebilir içerik olarak sunuluyor ve devamı gelecek gibi görünüyor. Işıltılı bir şekilde lanse edilen Predator Technology sayesinde hem görüntülerin, hem de oyun mekaniği ve dinamiğinin daha iyi olacağı söyleniyor. Açıkçası ben aradaki farkı anlayacak kadar bu oyunun hastası değilim. Ama iyi diyorlarsa iyidir herhalde.

WWE12’nin başka ilginç özellikleri de var. Alengirli TV sunumu sistemi sayesinde aynı televizyonda izleniyor hissi verebiliyormuş. Bu oyunların hayatı simüle etmesi durumunun geldiği yer, içler acısı. Çılgın ve tehlikeli bir macerayı canlandırmak yerine, televizyonda izlediğimiz bir şeyi canlandırmayı şiar edinmiş WWE. Bravo çocuğum, otur sıfır. Serinin hastası değilseniz hiç zahmet edip almayın, paranız cebinizde kalsın, seven bir arkadaşınıza gittiğinizde iki el güreşirsiniz. Ata sporumuz bir yerde.

Amerikan Güreşi dediğimiz olay aslında gerçek anlamda WWE’12 [PS3, Xbox 3, Wii]


cover

s端tyen philip limm/beymen

photographer branislav jankic interview olga toraman styling nicola formichetti make-up maki ryoke XOXO The Mag


parka burberry tişört h&m jean jbrand/v2k ayakkabı nine west kemer beymen şapka prodüksiyona ait

Mühim Olan İç Güzellik photographer emre doğru fashion editor bahar kongel hair orbay baş kum agency make-up ufuk çelep nars ürünleriyle photographer assistant mustafa çetin


XOXO The Mag


takım chloé/beymen gömlek etro/beymen kravat beymen blender mendil vakko

97


boxer calvin klein


mont h&m tişört fred perry şort topshop şapka h&m çorap american appereal ayakkabı converse


body la senza aksesuar agent provocateur

XOXO The Mag


tak覺m zara papyon lanvin/beymen g繹mlek network


içlik prodüksiyona ait fular topshop askı h&m bot prada


tulum ismont kazak franklin&marshall/beymen gรถmlek zara bot prada


deri aksesuar prod端ksiyona ait

cover

XOXO The Mag


mont acne/beymen gömlek zara pantolon isabel marant/beymen kazak zara ayakkabı stella mccartney/beymen şapka zara

111 57


FORECAST

hazırlayan

futureaudience@gmail.com

with BIJI DIVA Bülent Wongsoy olarak Ming Wong fotoğraflar: eirik lande 2011 boyunca Future-Audience tarafından tasarlanan Forecast’in son konuğu, Ming Wong. Singapur-Berlin arasında çalışan sanatçının pratiği, özellikle sinema tarihinden seçtiği ve yeniden ürettiği anlar, karakterler ve kurgular üzerine kurulu. Geçen sene NON Galeri’de gerçekleşen AH OH sergisinde, unutulmaz Fassbinder filmi ‘Angst essen Seele auf’u (1973) yeniden üretmesine tanık olmuş, sergi zamanı çıkan haberlerde ise kendisinin Bülent Ersoy hayranlığını duymuştuk. Son derece çalışkan bir sanatçı profili çizen Wong, Berlin’de gerçekleşen Tranzit Festivali’nde ise Bülent Ersoy’dan etkilenerek yarattığı Bülent Wongsoy karakteriyle ve ilk kez denediği canlı performansıyla herkesi şaşırttı. Ersoy’un hayatından ve ‘80’lerde çektiği filmlerden kesitler, canlı orkestra eşliğinde Türkçe ‘söylediği’ şarkılardan sonuncusunda ise annesini sahneye çıkararak, annesiyle düet yaptı. New York’ta bu sene gerçekleşen Performa 11’e ise, Persona (Iç Bergman) yorumuyla damgasını vurdu.

207


XOXO The Mag


209


XOXO The Mag


211


XOXO The Mag


213


parisparis, yazı ve fotoğraflar samra zeller

CEP MAĞAZASI İçinde az sayıda ürün olsa da bu ufacık butik, Comme

des Garçons’la ilgili tüm beklentilerinizi karşılıyor. Tabii mağazaya giriş yolunu bulabilirseniz… COMME DES GARÇONS POCKET ADRESS: 31 RUE DEBELLEYME 75003 PARIS FRANCE INFO: comme-des-garcons.com

Comme Des Garçons’un Play koleksiyonu alamet-i farikası kırmızı kalpleriyle şimdiden kült oldu bile. Hatta onları, Converse’in üzerinde görünce daha da mutlu oluyorum. Minik bir butik düşünün, içi kırmızı kalplerle dolu olsun, vitrininde de Comme Des Garçons Pocket yazsın. Açılalı aslında çok oldu bu cep paketi kıvamındaki mağazanın. 2008 yılında. Ama yan komşuları, alt sokak, üst sokak, paralelindeki havalı markalar derken rue Debelleyme Marais, Noma’nın yeni gözdelerinden olalı çok olmadı. Adından da anlaşılacağı gibi ufacık bir butik, çesit kısıtlı ama Comme Des Garçons’un günlük giyim parçalarının klasikleşen her formunu bulmak mümkün; gömlek, tişört, kazak, aksesuar ve parfüm serileri... Ben zaten Comme Des Garçons’un muhteşem görünümlü orijinal mağazasına ya bu kalpli tişörtleri almak için ya da Junya Watanabe koleksiyonuna göz atmak için girerdim. Eminim pek çok genç de sessizliği ve tasarımı ile göz korkutan ‘o’ mağazaya hala girmeye çekiniyordur. İtiraf ediyorum, ilk gittiğimde nasıl girileceğini bulamamış ve kapıda kalmıştım. Ama hırs yapıp ikinci kez gittiğimde benimle aynı anda mağazaya girmek isteyen bir genç kızla birlikte

içeri girebilmiş ve o sıkıntıdan kurtulmuştum. Meğer kırmızı duvar (ki sonradan kapı olduğunu anladım) tam önünde ve hafif yakın durunca açılıyormuş. Bir beyaz gömlek ya da tişört almak için her seferinde açıldı mı açılmadı mı yakın durmadım galiba stresine katlanmak gereksiz. Bir de marjinal bir kılık kıyafet içinde değilsem, adeta bilimsel giyinmiş satış danışmanlarının sen o ceketten ne anlarsın tarzı ezici bakışlarıyla karşı karşıya gelmek... Günün stresi. Ben bu ‘cep mağazası’ trendini çok sevdim. Bir de İstanbul’da o tişört ve parfümlerden bana sipariş veren o kadar çok arkadaşım var ki, kolayca ‘al-çık’... Bu beyaz küp şeklindeki mağazalar bana biraz da her hafta gitmek zorunda kaldığım laverie automatique mağazalarını hatırlattı, beyaz, sade ve işlevsel. Rue Debelleyme’in başka nimetleri de var, mesela St Germain des Pres’nin meşhur Poilane fırını ve önünde kuyrukların uzadığı La Cuisine de Bar’ı da bu sokakta açılmış, yani hemen Commes Des Garçons Pocket’in yanında. Mekan daha büyük olduğu için saatlerce kuyruk beklemeye gerek kalmadan La Tartine For’bon’u sipariş edip bir kadeh şarapla Noma’nın keyfini çıkarmaya devam edebilirsiniz.

XOXO The Mag


173 215


parisparis

HER ŞEYİ BİR HİÇE DÖNÜŞTÜREN ADAM Arkeoloji, urbanizm, mimari, modern şehir ütopyaları, vandalizm, doğa ve yıkım üzerine çalışmalar yapan Gaillard’ın polaroid izlerinde kalan yalnızca dünya. CYPRIEN GAILLARD
 ADDRESS: CENTRE POMPIDOU CEDEX 04 75191 PARIS FRANCE INFO: centrepompidou.fr

Gaillard, Paris doğumlu ancak Berlin’de çalışmalarına devam eden genç bir sanatçı. Fransızlar kızgın olsa gerek ama yine de 2010 FIAC fuarında en prestijli ödülllerden biri olan ‘prix marcel Duchamp’i kucaklamayı başardı. Gaillard’ın üzerinde çalıştığı ana temalar arkeoloji, urbanizm, mimari, modern şehir ütopyaları, vandalizm, doğa ve yıkım. Sorgulanan mimarinin, yıkılan binaların, eserlerin ve şehir hayatının doğa üzerinde, dolaylı olarak insan üzerinde bıraktığı izler… Çalışma alanı ise hayatın içinde: araziler ve şehirler. Sanatçının yoğunlaştığı temaların üzerinde Berlin’de yaşamanın etkilerini de unutmamak lazım. Kısa süren Almanya hayatım esnasında yalnızca Berlin değil, bütün Almanya’nın şehirlerinde yıkımı ve üstüne alelacele kurulan modern şehir hayatını gözlerinizle görmek, kalbinizle buruk bir şekilde hisssetmek mümkün. Centre Pompidou’daki sergisinde yer alan 900 polaroid sanatçının doğa, mimari, yıkım ve arkeoloji ile ilişkisini ortaya koymakta, ağırlıkla da yıkım ve etkileri. Ancak modern mimarinin ağırlığını hissettiğimiz binalara romantik bir tavır ile estetikler değerler katarak yaklaşmakta. Gaillard ünlü Fransız filozofu Denis Diderot’un yıkımı yüceleştiren felsefesini benimsemis. ‘‘Ey güzel, yüce yıkıntılar... Şu yıkık kubbeye,

onun üzerindeki kütlelere ne büyük bir hayranlıkla, ne büyük bir şaşkınlıkla bakıyorum! Bu anıtı yapan insanlar neredeler, ne oldular? Yıkıntıların bende uyandırdığı duygular çok büyük. Her şey bir hiçe dönüşüyor, yok oluyor, geçip gidiyor. Kalan, yalnızca dünya. Sürüp giden yalnızca zaman. İki sonsuzluk arasında yürüyorum. Nereye baksam, çevremdeki nesneler bir sonun varolduğunu haber veriyorlar ve beni, kendi sonuma boyun eğmeye yöneltiyorlar”. Polaroid’ler bal peteği şeklinde 9’ar gruplar şeklinde ahşap kutuların içinde yer alıyor. Fotoğrafların polaroid olması, bir laboratuarda değil de hemen orada o an o arazide ortaya çıkmış olmaları da sizi o yıkım alanlarına, doğa mekanlarına daha da yaklaştırıyor. Kutulara yaklaşıp dikkatlice incelemeye başladığınızda yıkımın sizin üzerinizdeki etkilerini de hissetmeye başlıyorsunuz. Sergi insanı hüzünlü duygulara, derin felsefi düşüncelere sürüklüyor. Çok yönlü sanatçının yalnızca polaroid’leri değil, enstalasyon ve heykellerine de aynı hayranlıkla bakıp endüstriyel ve modern şehir hayatımızı bir kere daha sorgulayarak Centre Pompidou’dan çıkıyoruz.


XOXO The Mag


175


parisparis

ŞEKERDEN KALP Pierre Hermé ve Ladurée’nin makaronlarından sonra son

dönemde Paris’teki en popüler lezzet, Popelini’nin nefis petits choux’ları. POPELINI ADDRESS:

29 RUE DEBELLEYME 75003 PARIS FRANCE

Fransa ve macaron... Pierre Hermé’de, Ladurée’de ve her köşede. Pierre Hermé’nin neredeyse deneyimsel ve farklı macaron’larını yerken her zaman kendimden gecerim. Ama macaron’un sarsılmaz tahtına göz diken yeni bir salgından bahsetmek istiyorum. Petits Choux ya da ‘pâte à chaud’... Tarihçesi 1450’li yıllara dayanıyor. İlk defa İtalyan kökenli pastane Popelini tarafından Paris’te satışa sunulan içi krema dolu minik yuvarlak topların ismi yıllar içinde değişti ve pâte à chaud oldu. Sonra da petits choux haline geldi. Türkçe karşılığı için işinizi kolaylaştırmak adına profiterollerin içi krema dolu topları diyebilirim. Popelini yüzyıllardır bu işi yapıyor yani işin ustası... Dükkandan dışarıya hatta bütün sokağa yayılan tarifsiz kokulardan anlaşılacağı üzere renk renk ve farklı aromalarda hazırlanıyor bu petits choux’lar. Bitter çikolata, Madagaskar vanilyası, tuzlu karamel, limon, çam fıstığı, ganache, sütlü çikolata, gül ve frambuaz gibi. Her gün, farklı aromalarla çıkıyor yani o güne özel sınırlı sayıda. Tiramisu, grand marnier, çilek-litchi, Earl Grey,

armut, rhum vanilya... Petit choux’ları tek tek tatmak, hele de farklı aromalara sahip olduğu düşünülürse aslında çok iyi bildiğimiz ancak o kadar da alışık olmadığımız bir şey. Artık Pierre Hermé kadar prestijli Popelini’nin Petit Choux’larını hediye olarak vermek daha orijinal. Tabii bu geleneksel ama farklı tatlarda Ladurée ve Plaza Athénée pasta şeflerinin de katkısı var. Macaron süperstar ise Petits Choux’lar da star. Colette’in WaterBar’ındaki trendy menüsünde yerini bile almış. Hatta süperstar olmak üzere bile diyebiliriz. Bu kış Popelini’nin kahverengipembe cool kutuları ile dolaşmak, renk renk pettis choux’ları denemek bir numaralı trend. Popelini’nin dahi sahibi Lauren Koumetz, ex-La Duree şefi Alice ile yeni aromalar yaratmaya devam ediyor. Lauren verdiği bir röportajda yaklaşık 30 yeni tat üzerinde çalıştıklarını söylemiş. Çocukluğuna ait tatları menüsüne katmak istiyor doğal olarak. Ne mi? Kinder Surprise… Tuzlu çesitler mi? Asla... Popelini bir pastane ve şeker onun kalbi!

XOXO The Mag


177


design, yazı gizem dölçel fotoğraflar diego ramos izniyle

Yukarı Tükürsem Çİkolata

İspanyol tasarımcı Diego Ramos’un canı biraz eğlenmek ve biraz da çikolata istemiş sanırız ki lezzetli kaytan bıyıklarla çıkmış bu kez karşımıza.

MR. CHOCOLATE MOUSTACHE DESIGNER: DIEGO RAMOS INFO: diegoramos.es

XOXO The Mag


Diyelim ki bıyıklarınız var ya da olsa nasıl olurdu diye arada düşünüyorsunuz. Bazen tıraş olurken ayna karşısında çeşitli modeller deniyorsunuz, hatta Hitler bıyık modelini deneyip panik olup, kendinizden korktuğunuzu da itiraf edebilirsiniz. Ya da hepimizin en az bir kere kostüm, maske dükkanlarına girip, takma bıyıkları dudağımızın üstüne yapıştırmışlığı vardır. Peki bizim bıyıkla derdimiz ne diye soracak olursanız da hemen açıklayalım. Şimdi farz edin ki bıyıklarınız var, ama öyle kıldan tüyden değil; çikolatadan. Yani

ola ki yalanayım falan derseniz önünü alamayacağınız cinsten. Barcelonalı tasarımcı Diego Ramos, Chocolat Factory ile anlaşarak 6 farklı model ve 24 farklı tatta çikolatalı bıyıklar tasarlamış. Dileyenler de Berlin’de 10 farklı İspanyol tasarımcının çalışmalarının sergileneceği Michelberger Hotel’deki Playdesign partide, Diego Ramos’un çikolatalı bıyıklarıyla fotoğraflarını çektirmişler. Ortaya da birbirinden komik ve ağız sulandıran fotoğraflar ortaya çıkmış. Günah falan işlemediniz ya da şeytanla işbirliği yaptıysanız da bunun 221


yargılayıcısı biz değiliz elbette. Ama Studiolav yeni tasarımıyla size göz dağı vermekten kaçınmıyor ve haç şeklindeki kalemleriyle çıkıyor karşımıza. Peki kim bu ilginç ve biraz da nostaljik tasarımın arkasındakiler? Loukas Angelou ve Vasso Asfi Central Saint Martins College Art of Design’da okurken tanışmışlar ve bir süre sonra da yaratıcılıklarını ve tecrübelerini birleştirmeye karar vermişler. Ortaya da Studiolav çıkmış. En son tasarımları da işte bu siyah ve

manidar kalemler. Manidar çünkü; üzerinde ‘Design is dead, long live the pencil.’ yazıyor. Yani tasarımı öldürüyor Studiolav tasarımcıları ve kalemin gittikçe kısalan ömrüne ufaktan başkaldırıyorlar. Kalemliğinize koyduğunuzda masanızda küçük bir mezarlık varmış hissine kapılmanız pek mümkün tabii, ama klavyeden biraz uzaklaşıp medyum havasına girip kağıdınıza kehanetlerde bulunmanız da cabası.

XOXO The Mag


XX


design, yazı sedef kırdök fotoğraflar annemarijne bax

REJENERASYON Abuk subuk tasarımlar yapan biri diyeceğim,

şaşıracaksınız, hatta belki ‘Ne diye yazdınız o zaman?’ diyeceksiniz. Ama Pepe Heykoop öyle şeyler tasarlıyor ki, yarattığı objeleri görünce sanki bir şeylerle dalga geçmek istediğinde kendini işine veriyor gibi hissediyorsunuz. Kabul edin şimdiden merak ettiniz bile.

SKIN FURNITURE COLLECTION DESIGNER: PEPE HEYKOOP INFO: pepeheykoop.nl

XOXO The Mag


Amsterdam’da staj yapmak istiyorsanız, Pepe’ye mail atın. Fikirleriyle onu etkileyecek birilerine ihtiyacı varmış. Durmadan bir şeyler yarattığı yetmiyor, bir de yanına genç beyinleri çağırıyor, bu çocuk. Çocuk diyorum, çünkü eğlenceden, muzurluktan kendini alamıyor. ‘Adam gibi’ bir şey kalıbına sokabileceğimiz bir tasarımı bile yok, ama hayatımıza renk katıyor. Boş verin, ne yapacaksınız aklı başında tasarımı? Zaten aklı başında bir sürü mimar, mobilya tasarımcısı ve onların tamamlayıcıları, mimardan olma tasarımcılar ve modacıdan

olma endüstriyel tasarımcılar var. Chanel ‘drip’lerine vurulup tanıdığım Pepe, her fırsatta tasarımcıların bir araya geldiği haftalara eğlenceli bir etkinlik sıkıştırıyor ve kendini hiç unutturmuyor. Londra Tasarım Haftası’nda sergilediği son ürün serisi çevreci, eskici ve biraz da şişirmeci. Pepe’yi tanımayanlar tanısın, bilmeyenler öğrensin ve herkes bakış açısını biraz da olsa değiştirsin diye anlatıyorum bu sefer. Yeni bir ürün tasarlamak için her şeyi sıfırdan yapmaya, Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Var olan objeleri bir araya getirerek, ya da 225


onlara ekleme çıkarma yaparak da birçok değişik obje oluşturulabilir. Bunu son yıllarda gündeme getiren tasarım gruplarından biri de Droog Design’dı. Onlar bir objeyi farklı fonksiyonlarda pozisyonlandırarak şaşırtıp gülümsettiler bizi. Örneğin bir gömlekten aydınlatma elemanı yapma, sandalyeleri kitaplık olarak kullanma gibi. Pepe’nin yapmak istediği ise daha konsept, daha filozofik bir şey. Mobilya üretiminde malzemelerin % 25-30 arasında bir değerde ziyan olması ilgisini çekmiş ve bu yüzden mevcut mobilyaların kalan deri parçalarını kullanarak ve doğanın en küçük parçası olan hücreden esinlenerek onlarca yeni deri, yeni birer ten tasarlamış. Sokak mobilyaları,

aydınlatmaları, banklar, sallanan sandalye ve diğer ofis gereçleri... Hepsi bu koleksiyonun içinde. Parçaları bir araya getirmekte değişik yöntemler deniyor her seferinde. Kimi zaman yapıştırıyor, kimi zaman ters yüz edip dikiş yaptırıyor objeler arasında. Bence deriyi de hem bu tasarımında hem de diğerlerinde oldukça sıra dışı ve bilinçli kullanıyor. Sanat eseri denilebilecek, bir eşi benzeri istense de olamayacak bu seriye bayıldım. Daha önce de belirttiğim gibi bakış açımı değiştirip başka bir diyara götürdü beni. Kimin sandalyesiydi bunlar acaba ya da hangi tasarımcıdan kalan derilerdi, kim dikti bu kadar parçayı birbirine? Hepsini bir gün soracağım Pepe’ye.

XOXO The Mag


design, yazı sedef kırdök fotoğraflar annemarijne bax

YENİ NESİL HAP KUTULARI Eczaneye gidip ilaç almak pek hoş olmasa gerek, hatta ne kadar az uğrasak o kadar iyi. Ama en azından gidip aldığımız ilaçların kutularında da küçük, sevimli mesajlar yazması gülümsememize engel değil.

HELP REMEDIES DESIGNER: PRODUCT: INFO:

PEPE HEYKOOP PACKAGİNG DESİGN FOR A MEDICINE BRAND pearlfisher.com

XOXO The Mag


için yeni bir bakış açısı getirmelerini istemiş. Baskın ve eşi olmayan, sadeliğin her şeye dönüşebildiği bir tasarıma ihtiyaçları olduğunu da belirtmişler. Fisher da bilindik eczane ünitelerinden farklı, eğlenceli, içince kendinizi daha da iyi hissedebileceğiniz oyun, deneyim ve şeker paketi kıvamında bir tasarım yapmış; yine her şey olması gerektiği gibi, dozajında. Eğlenceli ama ciddi paketler ve üzerlerinde de ihtiyacınıza uygun mesajlar yazılı. Mazeretinize göre seçip alıyorsunuz. İnsanlarla başka bir şekilde iletişim kuruyor bu paketler. Help Remedies’in yapmak istediği de bu zaten. Neticede herkes bir ağrı kesicinin adını ya da markasını bilmek zorunda değil. Hapın üzerinde ‘başım ağrıyor’ yazsa fena mı olur acaba?

Strateji gerçeği gösterir perdeyi aralar, bir görevi işi yerine geleceği yaratır. Sezgiler ile yaratılmış, aydınlatılmış bir tasarım; stratejiler ile damıtılır ise o tasarım gerçek hayata gelebilmiş olur. Sadece tasarımcılar. Yaptıkları iş bu: Güçlü marka doğrularını kendi stratejik çözümleri ile bağdaştırıp; müşteri için vazgeçilemeyecek, arzulanacak objeler yaratmak. Paketler ise genellikle uğraştıkları, vakit harcadıkları bir aktivite. Amaçları ise daha iyi bir gelecek yaratmak. Pearlfisher, böyle kuvvetli bir motto ile işe başlamış, bunun etik bir şekilde devamlılığını sağlamaya çalışan Londra tabanlı bir firma. Paketlerindeki sadeliği, dozajı yerinde ve kıvamında bulan, basit ilaçlar üretmeyi amaçlayan Help Remedies, Pearlfisher‘ı kendilerine yakın hissetmiş ve onlardan ilaç paketleri 229


design, ropörtaj sedef kırdök fotoğraflar emir sarısaç

BAĞIMSIZ TASARIM FORMLARI Kısa süresiyle

şehirde rüzgar gibi esip geçen All Design, dünya çapında çok sayıda ünlü ismi İstanbul tasarım dünyasıyla buluşturdu. Porsche müzesi ve Mozart Köprüsü çok konuşulan projelere imza atan Elke Delugan’la, tasarım sürecinde yaşadıklarını ve yeni projelerini konuştuk.

ALLDESIGN ISTANBUL DESIGNER: ELKE DELUGAN-MEISSL INFO: deluganmeissl.at

XOXO The Mag


Şu an hangi proje üzerinde çalışıyorsun? 2012 bahar aylarında bitirmeyi planladığım dört proje üzerinde aynı anda çalışıyorum. Almanya’da bir aile evi, Viyana’daki en büyük Funeral Parlour için bir merkez ofis ve iki kültürel bina. Kış festivalleri holü , Tyrol ve Amsterdam Eye Film enstitüleri. Bunların yanı sıra birçok proje de geliştirilmeyi bekliyor aslında. İki ev projesi, yaşlılarla ilgili bir sağlık merkezi ve ayrıca Hyundai için tasarım kriterlerini belirleyecek ve tüm dünyada uygulanabilecek bir kılavuz hazırlıyoruz. Bu komisyon ayrıca iç mimari, endüstriyel tasarım ve önümüzdeki yıllar için yeterlilik sağlayabilecek bir takım objeler üzerinde çalışıyor. Örneğin yaşlılar evi için enteresan bir simbiosis olacağını düşündüğümüz bir sandalye şu günlerde üretime geçmek üzere.

Antwerp’teki moda yaklaşımını çok tutuyorum. Son olarak ürün tasarımcılarından da Joe Colombo ve Ross Lovegrove’u söyleyebilirim. Tasarım stilini nasıl açıklarsın? Dahili ve harici... Bizim konseptlerimiz geleneksel sıralamaya, akıcı, fonksiyonel bir yaklaşım ekleyerek, uzamsal bir ardışıklık sağlar. Hacimler doğrudan vücutla kendi boyutlarında bütünleşerek yer çekimi ve geometriyle etkileşebilmeli. Bence bu durum açıkça tarif edilmeyerek , üstü kapalı bir şekilde anlatılmalı yani ima edilmeli. Bizim işlerimizde başına buyruk boyut ve fonksiyonlar tutarlı bir şekilde konsept ve teorik prensipler ile kesinleşir. Mimari projelerinde geometrik ve katı bir tasarım tutumu söz konusu, Endüstriyel tasarımlarında ise daha akıcı ve organik. Bu kurallar, uygulama ve ekonomik problemlerden kaynaklanıyor olabilir mi? Senin de söylediğin gibi fonksiyon ve çevre, merkezi mimarimizin parametrelerini belirtiyor. Tasarımlarımın formları ise eğer söz konusu olan iç mimari ve endüstriyel tasarımsa daha bağımsızdır. Daha önce de belirttiğim gibi mimari tasarımlarımızı gelecek beklentileri, kullanıcılar ve çevresel faktörler belirliyor.

İşlerine nasıl yaklaşıyorsun? Benim yaklaşımıma göre yönlendirilmiş ve özenli tasarımlar her zaman uzamsal algıya ve gelecekteki kullanıcılara bağlıdır. Mimari konseptlerimiz de var olan dokuların anımsatıcı ve organik uzantılarından başka bir şey değil. Her zaman çevreyle diyalog içinde olan bütünün ayrılmaz parçaları. Tasarım fikirlerini biriyle tartışıyor musun? Tasarım bence devamlılığı olan bir prosedür. Her bir faz özel ilişkiler ve aktif tartışmalara ihtiyaç duyar. Dolayısıyla oluşan ilk fikir ve konseptleri Roman’la (Delugan) aramızda tartışıyor, daha sonra iş ortaklarımızı devreye sokuyoruz. Uygulamalarımız her zaman açık bir strüktür içerir. İkimiz de kendimizi iç mimari ve endüstriyel tasarım gibi birçok yaratıcı alana adamış durumdayız. Bilim, sanat, müzik gibi disiplinler arasındaki etkileşimin yaratıcı ve şaşırtıcı bir ahenk oluşturduğunu düşünüyoruz. Çoğu zaman farklı alanlardaki uzmanlardan bilgi aldığımızda birçok değişik yaklaşım ve bağımsız görüşleri de tasarımımızın içerisine yerleştirebiliyoruz.

Şehrin bir parçasını, bir kasabayı ya da yaşanacak bir ortamı tasarlayıp, insanların gelecekteki yaşamlarını organize etmek zor olmalı… Yaşam alanları herkesin temek ihtiyacı. Ekibim ve ben bireysel yaşam durumlarını değiştirebiliyoruz, insanların yaşam kalitelerini gözlemleyip, kalitelerini arttırabiliyoruz. Mimari sosyal ve global gelişmeleri yaratabilecek temelleri oluşturuyor, mimarinin dışında çoğu zaman politik enstrümanları da kontrol ve idare etmeye çalışıyoruz. Üniversite hayatın nasıl geçti? Teknik üniversitede diğer öğrencilerle işbirliği içerisinde oldum. Bilgilerimizi birbirimize aktarır ve çalışma arkadaşlarımızı rahatça gözlemlerdik. Bu yaratıcı değişimden ve bir daldan diğer dala atlama sürecinden çok etkilendiğimi itiraf etmeliyim. O dönemde ileride beni nelerin beklediğine dair hiç bir şey hayal edemiyordum.

Peki Roman Delugan ile nasıl tanıştın? Wilhem Holzbauer ile beraber çalıştığımız dönemde tanıştık. Wilhem, Viyanalı bağımsız bir mimar ve aynı zamanda Roman’ın üniversiteden hocasıydı... Bugüne kadar diğerlerinden daha çok ilgi gösterdiğin, çalışmaktan çok zevk aldığın ya da seni en mutlu eden proje neydi? Üzerinde çalıştığım her bir projenin kendine has özellikleri var, hiçbirini diğerinden ayırmadım ya da özellikle favori projem olmadı.

İstanbul’da bir proje yapmak ister miydin? Ne gibi renovasyonlara ya da binalara ihtiyacı var sence? Hızla gelişen bu şehrin öncelikle bir çok planlama uzmanı ve mimara ihtiyacı var. Fakat bu ihtiyaçlar bir çok riski içinde barındırıyor. Bireysel ve tek başına yapılan projelerin, şehirdeki yapılaşma içinden referans almadan araya sızması gibi… İstanbul’un planlama çalışmalarında ve komisyonunda bulunmadığım için bu konuda daha fazla bir şey söyleyebilmem mümkün değil. Yine de spesifik planlamanın her zaman kendinden daha üstün bir konsept içerisinde olmak gerek. Şehrin uzun süreli de olsa takip edilecek bir temel planı olmalı. Mesela ben tarihi dokusunda değişikliğe sebep olacak bir tasarım yapmak isterdim.

Sana özellikle ilham veren bir şey sorsan bu ne olurdu? İngiliz tiyatro yönetmeni Peter Brook ‘un ‘’Hold on tightly – go on lightly ‘’ sözü ilk okuduğumda beni çok etkilemişti. Genellikle tüm sanatsal disiplinlerin etkileyici bir yanı var, her yeni deneyim bana ilham verir. Tasarım blogları arasında özellikle takip ettiklerin var mı? Bunun dışında şu sıralarda neler dikkatini çekiyor? Favori markaların neler? Boş zamanlarımda eğer yapabilirsem bazen blog ve diğer dijital dergilere bakıp dünyada olup biteni hızlıca takip etmeye çalışırım. Elbette daha çok tasarım ve mimari konularında yeni bilgilere ulaşmaya gayret ediyorum. En çok Architonic ve The Coolhunter ilgimi çekiyor. John Lautner ve Oscar Niemeyerin ‘in yaptıkları işi çok takdir ediyorum. Marka olarak, Rei Kawakubo nun Comme des Garcons’unu söyleyebilirim. Bence hala unutulamayacaklar arasında yer alıyor. Genç moda tasarımcılarını da elimden geldiği kadar takip ediyorum, mesela şu sıralarda özellikle

Aynı anda Viyana, Salzburg ve Stuttgart’ta olabilmeyi ve farklı disiplinler için bir şeyler yapmayı nasıl başarıyorsun? Bu karmaşa tasarımlarını olumlu ya da olumsuz etkiliyor mu? Dışarıda yürüttüğüm işlerin hepsi geçici. Şirket yapımız ve özgün zamanlama stratejimiz benim burada bulunma durumuma bağlı. Dışarıya yaptığım işlerden çok hoşlanıyorum. Değişik jürilerde yer almak, tavsiye veren bir kişi durumunda olmak ve başka projelere dışarıdan bir göz olarak bakabilmek, mimarı tavrıma ve düşüncelerime gerçekten çok şey katıyor. 231


agenda, hazırlayan sarp dakni

SANAT

4

BAHRİ GENÇ – YÜZLERDEN GİZLER

KONSER

4 Ocak’a kadar Piramid Sanat 

FM BELFAST

Portreler çoğu kişi için derin ve özel anlamlar taşır. Üstelik bu portreler yeni ve farklı bir üslupla yapılmışsa daha da büyük önem kazanırlar. Bu yazının konusu olan Bahri Genç işte böyle cesur ve çağdaş bir portre sanatçısı. Kendine has tekniğiyle döneminin diğer ressamları arasından kolaylıkla sıyrılıyor. Ağırlıklı olarak akrilik ve yağlı boya ile yaptığı portrelerden oluşan ‘Yüzlerden Gizler’ sergisinde soyutlamacı tekniğini bir adım daha öteye götürüyor. Her portreyi uzun uzun inceleyin.

8 Aralık

KONSER

3

4

Babylon

Her birinin ismi ayrı birer bilmece. Zaten hecelemenize ya da aklınızda tutmanıza imkan yok ama biz yine de sıralayalım, ayıp olmasın. Hanımlar beyler, karşınızda elektro-pop ve indie-tronica ustaları Lóa Hlín Hjálmtýsdóttir, Árni Rúnar Hlöðversson, Árni Vilhjálmsson ve Örvar Þóreyjarson Smárason! Ya da kısaca FM Belfast. Örvar’ı zaten Mum projesinden tanıyor olmalısınız. Geçen sene yine Babylon’da ve sonrasında Rock’n Coke’ta sahnenin altını üstüne getirmişlerdi. Festivale giden çok sayıda kişinin günler ve haftalarca grubun adını sayıkladığına ve geceleri uykularının kaçtığına tanıklık etmiştik. Neyse ki özlem çabuk bitiyor…

KONSER

3

DE LA SOUL

THE ANTLERS

9 Aralık

6 Aralık

Ghetto

Salon IKSV

Ertelene ertelene sanki hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi gelse de De La Soul konseri sonunda oluyor gibi. Hip hop dünyasının en köklü, en kaliteli ve espri anlayışı en gelişmiş ekiplerinden biri olan grup, 1980’lerin sonunda kuruldu ama uluslararası arenada ilk büyük çıkışlarını De La Soul is Dead albümü ve elbette milyonlarca kişinin diline marş olmayı başarmış Ring Ring Ring şarkısıyla yaptılar. O günden sonra da aynı kalitede ve aynı çizgide albümlerle kendilerinden ödün vermeden yola devam ettiler. Sadece hip hop değil, pop, caz, reggae ve saykadelik öğelere de uzanan grubun öncesinde ve sonrasında DJ kabininde Grup Ses var.

Burst Apart geçen Mayıs’ta piyasaya çıktığında aklını yitirecek gibi olan kalabalık gruba siz de dahil miydiniz? Eğer bu soruya ‘Evet!’ cevabı veriyorsanız bu gece iki eliniz kanda olsa bile SalonIKSV’desiniz demektir. Amerika Birleşik Devletleri’nin son senelerde çıkardığı en başarılı indie-rock gruplarından biri olan The Antlers, zamanında Peter Silberman’ın solo projesi olarak ağzımızda sular birikmesine sebep olmaya başlamıştı. Michael ve Darby katıldıktan sonra Hospice albümleriyle gönüllerde taht kurdular. Şimdi ise büyük bir sürpriz yaparak burnumuzun dibine geliyorlar. Yaşasın!

XOXO The Mag


KONSER

4

PACE PERCUSSIONS 9 Aralık  Borusan Müzik Evi 

Dünyanın dört yanından farklı müzisyenleri ağırlamayı ne kadar sevdiğimiz malumunuz. Bu kez Kopenhag’dan misafirlerimiz var. Artık bir Türk kahvesi mi ikram edersiniz yoksa birlikte nargile mi tüttürürsünüz bilemeyiz. Ama 9 Aralık gecesi gerçekleşecek Pace Percussions konserinde izleyicilerin arasında yer almayı ihmal etmemeniz gerektiğini iyi biliyoruz. Mathias, David ve yine Mathias adlı üç perküsyoncu arkadaş, tamamen kendi bestelerini oldukça değişik bir atmosferde ve enstrümanların onlara sağladığı özgürlüğü olabildiğince kullanarak çalıyorlar. Yani üçünden biri konser sırasında her an yanınızda bitebilir, haberiniz olsun.

SANAT

4

DRUGSTORE ve MINI MARKET OF HAPPINESS 15 Aralık’a kadar  Art On The Gallery 

KONSER

Şehre sürekli yeni sanat mekanları eklenmesinden daha mutlu edici ne olabilir? Bu yıl zincire eklenen yeni halka Art On The Gallery de onlardan biri. Aynı anda iki farklı sanatçıyı ağırlıyorlar. Amaçları hayatın içinde sıradanlaşan metaları tamamen çizgi dışı bir kurguyla sunmak. Ilgın Seymen ‘Mini Market of Happiness’de mutluluğu sorguluyor. Dikkatli bakıldığında mutluluk yerini rahatsız edici bir eleştiriye bırakıyor. Drugstore sergisinin sahibi ise Nejat Satı. Sanatçı kendi deneyimlerinden yola çıkıyor ve sergi mekanını izleyicisinin hayatına eklemlendirmek gibi oldukça farklı bir işe soyunuyor. Bir taşla iki kuş.

5

STRAUSS GECESİ 13 Aralık  İş Sanat 

Bildiğiniz gibi Aralık sayımızla karşınızdayız. Yani yılbaşı gecesine sayılı gün kala en çok beklediğimiz etkinliklerden biri de İş Sanat’ın adıyla özdeşleşen ve artık tamamen gelenekselleşen ‘Yeni Yıl Konseri’. Bu sene de Johann Strauss, Jr.’dan özel ve leziz bir seçki sunulacak. Viyana’nın sevilen senfonik topluluklarından biri olan Strauss Festival Orchestra üyeleriyle bir kez daha buluşuyoruz. Grup bir yandan 33. kuruluş yılını kutlarken diğer yandan konserlerine ışık hızıyla devam ediyor. Mükemmeliyetçi tavrı ile bilinen ekip bir yandan da mizah dolu şarkılar ve sevilen operet şarkılarıyla çok keyifli bir geceye imza atacak gibi. 232


agenda

KONSER

3

KONSER

3

DIEGO EL CIGALA

APPARAT BAND

17 Aralık

16 Aralık

Aya İrini

Babylon

İster bir konser isterse sanat etkinliği olsun, Aya İrini’ye gitmeye ve orada uzun uzun vakit geçirmeye bayılıyoruz. Bu mekanın özel bir ruhu hatta bir büyüsü var sanki. Bu ay yine bir konser haberi daha gelince sevindik, dolayısıyla sizinle de paylaşalım istedik. Flamenko türünün önde gelen isimlerinden biri olan Diego El Cigala. Dayısı Rafael Farina zaten adını Latin müziğe altın harflerle yazdırmış bir müzisyendi, Cigala ailesinin yüzünü güldüren diğer isim oldu. Çocuk sayılacak bir yaşta kendini sahnelere atan sanatçının şu sıralarda en büyük hayali bir senfoni orkestrasıyla çalmak.

Her yıl izlemekten sıkılmadınız mı diye sormak istediğimiz isimlerden biri de Berlin’den Sascha Ring yani Apparat. Ama yalnız gelmiyor, yanında ekibi de var. Yani onları Apparat Band diye çağırabiliriz. Ambient ve tekno arasında gidip gelen bir performans sergileyen Apparat’ın hem konserleri hem de DJ setleri dillere destan. Bir-iki yıl önce, geçen ay dergimizin sayfalarına da konuk olan Modeselektor’la güç birliğine giden Apparat’ın Moderat projesinden bahsetmemize bilmiyoruz gerek var mı? Moderat’ın başarısından sonra güçler birliğine bir süre ara verildi. Ama bundan şikayeti olan kimseyi görmüyoruz sanırız. Var mı?

SANAT KONSER

3

3

DOLANBAY – HEAVY PAINTINGS 17 Aralık’a kadar  PG Art Gallery 

ERIK TRUFFAZ QUARTET 16 Aralık  Tamirane

Bizler kendisini yıllardır pek sever, takip ederiz. İstanbul konserlerinde özellikle yakın dostu İlhan Erşahin’le birlikte görmeye alıştığımız Erik Truffaz bu kez ‘Quartet’ olarak karşımızda. Elektronika, drum’n’bass ve hip hop türleriyle aynı tencerede karıştırıp ikram ettiği caz sayesinde uluslararası arenada hem eleştirmenlerin hem de dinleyicilerin büyük beğenisini ve saygısını kazanan müzisyenin bugüne kadar yarım milyonun üzerinde albüm satması zaten durumu tescilliyor. Efsanevi Blue Note Records’a çok sayıda albümle emek veren Truffaz’ı oldukça samimi bir ortamda dinlemek ve izlemek isteyenlere duyurulur.

Okul hayatımız boyunca en çok karşımıza çıkan cümlelerden biri bu olmalı ‘Boşlukları doldurun…’ İşin en tuhaf tarafı bu boşlukları doldururken hiç bir zaman tam olarak özgür olamadık. Başı ve sonu belli olan bir cümlenin ortasının doğaçlamaya açık olmasına izin yoktu. Türkiye’de ilk kişisel sergisini gerçekleştiren Dolanbay da, bilinç adına çıktığı bir yolculuk sırasında karşısına çıkan boşlukları doldurmaya çalışıyor. Ama bu boşluklar aslında bilinmeyenler. Sergide sanatçının Emotion in Translation ve Performative Journeys adını verdiği serilerine Untitled Act adlı performans videoları da eklenmiş. Dolanbay sizi bilinenleri bilinmeyene indirgemeye davet ediyor.

XOXO The Mag


SANAT

4

VANS OFF THE WALL MUSIC NIGHT 23 Aralık

Salon IKSV

1970’lerin son günlerinde yurtdışından babama gelen en güzel armağanlardan biriydi Michael Jackson’ın Off The Wall albümü. Bahsedeceğim organizasyonun ismi beni aldı o parlak disko günlerine götürdü. Ama hem disko günlerine hem de o kadar geriye gitmesem iyi olur. Zira Off The Wall Music Night’a katılacak olan grupların hepsi yepyeni ve alternatif müzik dünyasından getirdikleri enerjiyi bizle paylaşmak istiyorlar. Bant Mag.’in de işin içine karıştığını söyleyecek olursak durumun ne kadar parlak olduğunu daha da iyi anlarsınız. Haossa, Kim Ki O, Hayvanlar Alemi, Grup Ses Beats ve Berk Çakmakçı’dan oluşan canavar gibi ekibi peşpeşe aynı sahnede izlemeye hazır olun!

SANAT

4

ÖZLEM ÖLÇER 30 Aralık’a kadar Milk Gallery 

Milk sayesinde keşfettiğimiz genç ve yetenekli sanatçıların ardı arkası kesilmiyor. 2008 yılında After the After Hours adlı sergisini kaçırdığımız için pek üzüldüğümüz Ölçer’in yeni sergisinin burada gerçekleşeceğini bilmek pek mesut etti bizi. Ölçerin çizgilerini birkaç kelime ile özetlemek kolay değil. Soyut ve somut imgelerin birbirine girdiği çalışmalarında, yeri geliyor bir Osmanlı padişahına rastlıyorsunuz yeri geliyor uzaya doğru yola çıkıyorsunuz. Reklamcılık geçmişi ve tasarım gücü sanatçının daha da etkileyici işler ortaya koymasını sağlıyor. Milk, kendisinin koleksiyonundan nasıl bir seçki hazırlayacak merakla bekliyoruz doğrusu!

SANAT

4

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ SERGİSİ 15 Ocak’a kadar  Santralistanbul

Son on yılın belki de en çok göz ardı edilen ama en önemli konusu… İklim değişikliği. 1800’lerin ortalarından bu yana dimdik ayakta olan Amerikan Doğal Tarih Müzesi’nin iki yıl önce New York’ta açtığı bu sergi yaklaşık 250 bin kişi tarafından ziyaret edilmiş ve bir rekora imza atmıştı. Dolayısıyla İstanbullulardan da benzeri bir performans bekliyoruz. Küresel Isınma konusunda son senelerde yapılmış en başarılı organizasyonlardan biri olan sergi 650 metrekarelik bir alana yayılmış sekiz bölümden oluşuyor. Peki 21. yüzyılın bu en içinden çıkılmaz mevzusu hakkında soru işaretlerini giderebilecek mi? 235


MINI COUPÉ


ABSOLUT MODE EDITION


FASHION MUSIC LIFESTYLE ART DESIGN

XOXO THE MAG’S LONG AWAITED, FREE TO HAVE IPAD VERSION IS AVAILABLE.


NEW PLACES ADDED...

360 49 21 8 Istanbul ADA MÜZİK AL JAMAL All Sports Ara Cafe ARTLIMITS ARZU KAPROL Assk Cafe BABYLON BABYLON NUBLU Backhaus BADEHANE BAHAR KORÇAN BALKON Bebek Kahvesi BEBEK KORU KAHVESİ BEJ BEYMEN BRASSERIE BLOOM BuIldIng BUKA BUTİK CAFFE NERO CasIta Cezayir CORVUS Cuba Cuppa ÇOK ÇOK DAI PERA Da MarIo DelIcatessen DELIRIUM DerinDIZZIADükkanBurger ECEAKSOYFLAVIOGALATTABRASSERIAGaleristGARAJİSTANBULGATE TATTOO Gezi Pastanesi Gölge Cafe Groove Haaz HabItat HAPPILY EVER AFTER Harvard Cafe HelvetIa HIllsIde CIty Club Etiler HIllsIde CIty Club İstinye HOME ROOM THE House Apart THE House Cafe House Hotel Istanbul CullInary INSTITUTE ISTANBUL MODA AKADEMİSİ JUKEBOX JOURNEY KAF:F KAKTÜS Kantin Kiki Kırıntı KItchenette KÖŞE BRASSERIE Kulp La BrIse Lastik Pabuç LaUndromat Lazy BoutIque LE PAIN QUOTIDIEN Leb-i Derya LEBLON LİLİ PUD Lokal Lucca Lush Hotel LUX Mahalle MangerIe MANO BURGER MASA MATCHBOX Mavra MESTA Meyra MEZZALUNA MIDNIGHT EXPRESS MIdpoInt MİNYON MIss PIzza Momo MONO CAFE BRASSERIE MÜGE ERESİN Münferit NAR PERA NON GALERİ OFF PERA OlIvIa Otto Santral Otto Sofyalı Otto Tunel OUTLET Pandora Kitapevi ParIsTexas Patika Kitabevi PI ARTWORKS PIcante PIola PLIEÉ PoInt Hotel Porte QUE TAL Rafineri REASURANS GALERİ ROBINSON CRUSOE ROOK Salomanje SALT BISTRO SİMAY BÜLBÜL Simurg Kitapevi Smyrna Soda Sosa Sugar SPOIL RESTAURANT Susam SushIco SUSHI EXPRESS Şimdi/Now Tabe Kıyamet Tamirane TAPS TGI FrIday’s Touchdown TRIBECA Ugly ULUS29 Urban Ümit Ünal Vogue W HOTEL WhIte MIll WITT SUITES ISTANBUL YILDIRIM ÖZDEMİR Zanzibar Zazie Zencefil On top, ask for us at cool hair salons and innovative art galleries!


www.chaneln5.com

XOXO The Mag  

December 2011 issue hosts Nicola Formichetti as the cover guest.

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you