Issuu on Google+

Tugay Kaban


Tugay Kaban

Sokrates’in En Zor Savunmasını Yazmak Bana Düştü

O kitabı okumadım. Belki içinizde okuyanda vardır ama en kısa zamanda okumayı düşünüyorum. Belki de siz bu cümleleri okurken çoktan okumuş ya da başlamış olacağım. Her neyse onu bulup getirinde şu adam bir bukle sussun artık.


Tugay Kaban

Savunma Birinci İki kişilik bir girdap yolculuğundan arta kalmış anlık duyguların ve anlık duaların duvarlara bulaşmış gözyaşlarını tekerrür ettirircesine ağlıyordum. Yıldızlar kaybolmuş, beden bir sigara dumanı gibi boğazdan ciğerlere yolculuk ederken onun gözlerinde, hiç unutulmayacak gibi gelen duyguların acısını soluyordu tenin yalnızlaşmış hali gibi tuzlu, köpüklü, ıslak. Kapatılmış bir kitabın adına yazılmış şarkılar. Sözlerin son bulduğu ve surun sesinin duyulduğu vakitte gözyaşlarıyla dolan bir lahitin duvarlarına kazınmış tüm sensizlikler. Edep ve ihanetin bir arada barınamayacak kadar birbiri içinde olmasıyla ilgili birkaç söz. Hepsinin baş harfi de senin gitmelerine taktığın lakapların kelleleri gibi. Limon suyu içerisinde bir limonata fabrikasına atılmış bir kıta büyülüğünde buzun erittiği tüm dertlerim. Sessizliğim artık buz tuttu güneş gözlerinde. Sensizliğe adamaya başladım tüm adanması caiz olmayan şeyleri.. Yağmur sadece gözlüklerime çarpan birkaç damladan ibaret. Senin yağmurların ve adını benim koyduğum yağmurlar. “Gözyaşlarım” Kaçıncı numarada çevrilmiş bir telefon ahizesindeki ses senin sesin kadar boğuk gelebilirdi. Ölüm haberi verir gibiydi. Gidişindeki tüm rüyalar. Kâbuslar etrafına çevrelediğim birkaç gülün yapraklarına yaslanmış, yasımı bir eş anlam ifadesiyle anlatıyorum. G-ittin. Benim için hiç gelmeyecek bir hayatın bölümlerinden kırpılmış gâvur saçlı bir siluet. Gâvur suratlı yanlış bir tabir mi olurdu? Betimlemelerimin beti ve benizleri içerisinde silip süpürdüğüm o ıslaklıklar aynı bir helezon çizgilerini hatırlatır artık bana, kulaklarımın kuyularına atılmış bir taş misali çizgi çizgi ve zerre zerre. Noktaları silinmiş, notaları ezilip bükülmüş ve daha bir es alamadan sol anahtarıyla kapatılmış bir kalbin haykırdığı seslerdim. Gittin işte.. G-ittin……


Tugay Kaban

Savunma İkinci Anlatılmazdı yazılanlar. „Çünkü‟sü yok. Olması da gerekmez bence. Ama bence..


Tugay Kaban

Savunma Üçüncü Anlatılır yazılanlar. Ama yazıyı yazanın anlatması şartıyla. Zira kim bilebilir ki yazılanın ne duygularla yazıldığını. Ya da yazılanın nasıl biri olduğunu. Belki de hiç olmayan saniyelik bir rüya idi. Belki de sadece yazanın gözünden bakılınca anlaşılabilecek bir güzelliğe sahipti o harflerin betimlediği Leyla.. Bende istemedim bu yüzden yazdıklarımın anlatılmasını çünkü dedim ya en iyi yazar anlatabilir yazdığını ve ben anlatmayı hiç bilmem. En iyi ben anlatabilirsem ve anlatamadığımı düşünüyorsam kimsenin de uğraşmasına gerek yok. Belki birazda olsa anlaşılsın diye bana teklifte bulunabilirler ama bir tek söz söyleyebilirim onlara. Siz nasıl gittiğini gördünüz mü? Hayır! Çünkü ben bile kendimde yoktum o saniyelerde..


Tugay Kaban

Savunma Dördüncü Şimdi yazı aldım kaleme gibi görünüyor Ama seni aldım kalbime ben bu yazıda sevgilim..


Tugay Kaban

Savunma Beşinci Komedi mi bu? Bilerek mi seçmişler bu kelimeleri? Aşkım, Bebeğim, Sevgilim, Herşeyim, Birtanem, Ömrüm, Yaldızım, Yıldızım vs. Eskiden derlerdi ya alfabede „O‟ gittiği için yirmi sekiz harf var diye. Bence „M‟ gitmeli. Tüm sevilenleri bitirdi diye.. Şimdide „gitme‟ diyerek öne „e‟yi sürüyor terbiyesiz.


Tugay Kaban

Savunma Altıncı Şimdi ben ölürüm herkes gibi. Şükürler olsun ki biliyorum ölümün bir nimet olduğunu. Vasiyetimdir! İyi dinleyin.. Başımı kıbleye getirin mutlaka/ akabinde kalbimi de O’na..


Tugay Kaban

Savunma Yedinci Otur otur insan sıkılıyor. Bazen aklına olur olmaz şeyler geliyor. Ya hadi her şey geldi de, gitmeyi özelliklemi seçtin kumbaranın içinden.. Dursaydın biraz birikseydi sonra bulamazdın nasılsa „gitmek‟ diye bir kelimeyi.


Tugay Kaban

Savunma Sekizinci Masaya dirseklerimi koydum. Aklıma nedensiz bir şekilde sen geldin. Zaten nedensiz bir şekilde gitmemiş miydin? Şimdide gidebilirsin.. Yok eğer kalacağım diyorsan buyur şöyle sağıma geç.. Sağıma..


Tugay Kaban

Savunma Dokuzuncu Bu caddenin adı ne olabilir? Ben bu caddeye ne zaman geldim? Cadde adından ne kazanmış olabilir? Ben caddenin neresinden sana bakıyordum da Bu kadar soruya tutuldum?


Tugay Kaban

Savunma Onuncu Hani filmlerde olur ya ayrılık sahneleri. Adam ağlar, kadın gider. Sende bunu mu denemek istedin. E kadın bilmez misin? O adamlar o sahnelerde dublör kullanıyor..


Tugay Kaban

Savunma Onbirinci Herkesin olur olmaz bir zamanda buldukları bir şey vardır. Bende buldum sen giderken.. Susmak Konuşmanın eksi yönde mastarlaşmış haliymiş aslında..


Tugay Kaban

Savunma Onikinci Şimdi bu satırları okurken bir saati düşünün. Akrep yelkovana bir ibre için yön tarif ediyor rakamlar arasından, çark ediyor tam o sırada zamanın pil ömrü.. Saatte ne cam kalıyor ne kordon, geçip giden yine benim ardından..


Tugay Kaban

Savunma Onüçüncü Bir şair ne demiş; ne demişse demiş banane diyorsan eğer okuma bu paragrafı gibi saçma bir cümle kuramam. Düşünsenize ya O‟da bana gitmeyi kaldıramıyorsan sevemeyebilirsin deseydi ne yapardım? Aslında hiç bir şey. Tıpkı üstü kalan bir hesabı uzatan garsonun aslında hiç bir şey yapamayacağı gibi. Keşke parayı bahşiş olarak verse ya da keşke gitmeyebilse. Keşke dememek için söz aldım bugün benim için hayatın anlamını tamamı ile kaplayan birinden. Ben olan ve hep benim olmasını istediğim birinden. Seviyorum işte. Ve ne kadar seversen sev mutlaka keşke diyorsun sonunda. Keşke şimdi onun yanında olabilsem..


Tugay Kaban

Savunma Ondördüncü Suç bende değil, bu cümlelerde. Bu cümlelerin dili ben olduğum için suçlu ben gibi görünüyorum. Bir arka plan resmi gibi. Ve o resmin üzerine yazılan resimlerin anlatmak isteyemedikleri vesaire. İştah aslında bende yazıya aksettiriyor kendini. Bedenini sıyırıp, soyunup tekrar giyiniyor cümleler. Oyun oynuyorlar bende. Onun adına savaşarak, her adımın manasını anlatarak. Sanki giderken çok iyi bir şey yapmış gibi birde böyle saçma şeyler için işlerini bırakmış koşuşturuyorlar kalemimin peşinden. Gitti işte gitti ve benim için bitti..


Tugay Kaban

Anlatılmamak Gerekir İnsanlara Örnek Alabilirler Yoksa Nasıl başlık ama? Berbat demi? Biliyorum. Neden böyle bir başlık koydum onu anlatayım isterseniz: Zamanın birinde bir zaman işçisi varmış denizin ortasındaki adanın içinde. İç içe geçmiş bir sürü saat yapar ve çarklarını zaman zaman bileylermiş iyi dönsünler diye. Bir gün bir gemi gelmiş o küçücük ufacık içi dolu turşucuk olan adaya. Ada turşu üretimiyle meşhurmuş çünkü etrafta. Gemiden inen inene. Zaman üreten adamı arıyorlarmış küçücük adada. Herkese sormuş soruşturmuşlar ama adamı bulamamışlar. Sanki adam balık olmuş denizin bir zerresinde. Gemidekiler tıklım tıklım geldikleri gibi gitmişler. Adam bir anda geri gelivermiş adaya gelenler geri gidince. Sormuşlar soruşturmuşlar. “Neredeydin Assat dede? Bir sürü kişi gelip seni sordu, seni ünlü yapıvereceklermiş, buralardan alıp götüreceklermiş, niye kayboldun da gitmedin onlarla?” diye sormuşlar. Assat dede adındaki adam şunları söylemiş hikayeyi bitiren o muhteşem cümlelerini dilinden zamana akıtarak. “Zamanı herkes üretemez, ya zamanı boş yere harcarlar ve bozarlarsa? Anlatılmamak gerekir bazen insanlara örnek alabilirler yoksa..”


Tugay Kaban

Işıksız Ama Karanlık Değil Hep çok uzun sürdü şiirleri okumak ve hep çok kısaydı hayat. Ben hep kısa anlattım yazılanları ki sadece ağlamalardan önce olsun uzun uzun gülmeler ve tebessümler. Aynı cümle içinde kullandım belki ama tebessüm her zaman bir adım öndeydi benim için bitiş çizgisine gülmelerden. Çünkü gülmek için bir hareket bir söz gerekliydi, tebessüm için ise bir bakış ve iki söz. Kiminle konuştuysam bu zamana kadar (zaman hışmına uğramış hayatların) hep beni alt ederdi karşımdakiler, şu anda yazdığım kelimelerin azabı gibi. Yenilirdim ve bir daha başlardım hikâyelerin bittiği en mutlu sonlar gibi. Hikâyelerin mutlu sonları ve benim yalnız bir şekilde hayallerimle başladığım hayatımın geri kalan bölümleri sadece sessizlikten ibaretti. Söylememi gerçekten istiyor musunuz bilmem ama hayallerim hiç hayal ettiğim gibi gerçekleşmedi. Hep tersi oldu düşündüklerimin ve yaşadıklarım hep aynısıydı gördüğüm rüyaların. Hiçbir zaman rüyalarımın tersi çıkmadı..


Tugay Kaban

El Âlem İnsan insana benzer derler ya ben hiç kendime benzeyen birine rastlamadım daha. Belki de ölmüştü bana benzeyen ya da ben ölecektim o doğarken. Ama ne kadar kaşı, gözü hatta saçları bana benzese bile benim kaderimin aynısı olmayacaktı (sadece bir tahmin ve bu düşüncemi şuna bağlıyorum). Her insanın kaderi farklıdır ve her kader sahip olduğu insana farklı şeyler yaşatır, farklı şeyler düşündürür. Demek ki benim ikizim (nerde olduğunu bilmiyorum, bilmek isteyip istemediğimi de düşünmek istemiyorum) benim yaşadığım şeyleri yaşamayacak. Bunun için o kadar mutluyum ki ağlayabilirim. Ve sen, bu satırları okuyan insan ilk paragrafta sana benzeyen yönlerim olmuş olabilir ve belki de aklından şunu geçirmiş olabilirsin “aynı ben gibi” sana şunu üzülerek söylemeliyim ki (sadece bir öneri) bu paragrafı bir daha oku.


Tugay Kaban

Sazan Çoğu hareketlerim arkadaşlarım tarafından çocuksu olarak görünüyor ve sinirlendiklerinde söyledikleri o sözü aklıma takmadan unutmaya çalışıyorum. “Aynı çocuk gibisin” Sanki kendileri hiç çocuk gibi davranmıyor ya da arkadaşlarıyla bir araya gelince çocuktan aşağı seviyeye düşmüyorlar. (bunu sinirlendiğim için ya da gerçekten öyle olduklarını belirtmek için söylemiyorum) Bir insanın en masum ve büyüklerini sinir krizlerine soktukları hayatlarındaki bence en güzel zaman çocuk oldukları zamandır. Saf, temiz ve o minicik elleriyle, emeklemeleriyle, ilk baba, dede veyahut anne demeleriyle tüm ağladıkları zamanları unutturan, büyüklerin kendilerini hatırladıkları, benliklerini hissettikleri canlılardır bebekler. Eğer bir gün sizde bir arkadaşınızı veya dostunuzu “Aynı çocuk gibisin” kelimesiyle ya da bu kelimeye benzer kelimelerle yargılamadan önce benliğinizi nasıl hissettiğinize bakın ve hatırlayacaksınız ki kendiniz o an gerçekten büyümüşsünüz.


Tugay Kaban

Karara Bağlanmamış Kopuk İpler Çok konuşurum ve belki çok önemli şeyler söylerim (çoğu insan böyledir) ama arada bir çocuksu gibi görünen hareket yaptığımda ya da sinirlendiğimde söylediğim birkaç kelime o önemli şeyleri beni dinleyenlerin aklından hemencecik silip atar. (böyle olduğunu beni dinleyen birkaç kişiden bizzat duydum) Peki benim suçum ne? Hep çok konuşup önemli şeyler mi söylemeliyim? Ya da hiç sinirlenmeden yaşamayı mı öğrenmeliyim? (soru üstüne soru, bir çekmeceyi boşaltsam ne çıkar ki ikincisi doluyor) Böyle bir şeyin olması imkânsız. Bence doğru söyleyen birini ya da birilerini dinleyen insanlar akıllarında kalması gereken ve unutmayacaklarını düşündükleri şeyleri anlatan insanın kişiliğine bağlamamalıdırlar. Çünkü unutuyorsan sana anlatılan doğru bir şeyi, o zamanı yaşamamış gibisindir. Tekrar söylemek gerekirse anlatıcı kişinin de insan olduğunu unutmadan, gerçekten dinlemeli ve unutmamalı insanlar.


Tugay Kaban

Dilden Kulağa Hep dinlenmeden yargılandım. Ya yalancı dediler ya dedikoducu. Ve yaptığım hep aynı hataydı. Cümlelerimi anlamayan kişilere benim için önemli olan kişileri anlattım. Sonra (cümlelerimi anlamayan) kişiler bir şekilde (benim için önemli) olan kişilere konuştuklarımızı ulaştırdılar ama ulaştırdıkları her şey ya eksikti ya da yanlış. Çünkü onlar basit insanlardı ve basitlik bu devirde bulaşıcı olamaya başladı bence. Ama bir şeyi daha anladım ki en büyük olayları başlatan hep basit insanlar oluyordu. Ve nedense beni yalancılıkla ve dedikoduculukla yargılayan benim için önemli olan kişiler (nedenini bilmiyorum ama insanlar genellikle önemsedikleri kişilere göz gezdirdiğinde aslında onların gözünde başkalarının ağızlarından çıkan laflarla bir anda değişebileceklerini görürler) hiç beni dinlemediler ve hep onlara anlatılan şeyleri dikkate alıp çoğu şeyleri yok ettiler aramızdan. Çoğuna (bu olayı o kadar çok yaşadım ki düşünün halimi) sonradan gerçekleri gösterdim ve yanlışlarını anlamalarını sağladım ama gerçekleri anlatamadığım kişiler hep aklımda kaldı. (vicdan azabı gibi bir şey, suçsuz olmadan kendini suçlu hissetmek) Elimden bir şey gelmiyordu. Sanki “kulaktan kulağa” oyunu oynuyorduk hayatta. Her şey o kadar çok değişiyordu ki dilden kulağa aktarılınca, insanların değişmemesi garip olurdu her halükarda.


Tugay Kaban

Aşk Hep anlatmak istediğim ama hep geç kaldığım bir konuydu “aşk”. Sadece sessizliğimi hissettiğim ama konuşmazken bile boğazlarımın ağırdığı, nefes alırken bile (susuz) boğulduğum, daha bebekken saçlarımın ağardığı, ölürken yeniden doğduğumu sandığım, kâğıda bir çizik bile atmazken kalemimin tükendiği, okurken yaşadığım bir konuydu “aşk”. Ne çok ağırdı teraziye koyduğunda ne de çok hafif. Tadına bile bakmaya çalıştım (ulaştığım bir sonuç vardı ama bu sefer) sadece ağzı ya da boğazları değil tüm bedeni yakabilecek kadar acıydı. Kokusunu, biçimini her şeyini merak ediyordum ama sorguladığım en önemli özelliği benim için rengiydi. Küçüklükten beri merak ediyordum ve cevap benim için çok önemli birinden geldi.


Tugay Kaban

Reng-i Aşk Düşmüştüm bizim mahallenin yollarına yırtık pantolonum, dağınık saçlarım ve her gün yaptığımız yüzlerce yaramazlığımın ardından kanlanmış dizlerimin acısıyla. O zamanlar her büyüğün ağzında sakız gibi söylenen bir söz duymuştum ve peşine düşmeye karar verdim büyük bir merakla. Daha hiç görmemiştim “aşk”ı ve eğer tatlı, yenilebilecek bir şeyse onu bulduğumda cezasını kendimi ödüllendirerek verecektim. Belki çok çocuksu bir fikirdi ama onu yemekten başka hayal gelmiyordu aklıma. Kısa zaman sonra kendi çapımda yaptığım araştırmalarda öğrendiğime göre yenilecek bir şey değilmiş “aşk”. Biraz üzülmüştüm aslında ama hala merak ediyorum ne olduğunu ve bırakmayacaktım bu işin peşini. Rengini öğrenmek istiyordum şimdi. Rengini bilirsem onu daha kısa zamanda bulurum diye düşünüyordum. Bu yüzden yeniden düştüm yollara. Çoğu arkadaşıma, arkadaşlarımın ağabeylerine ablalarına sordum aşkın rengini ama kimse bilmiyor gibiydi. Bu sakız gibi olan kelimenin ne için kullanıldığını öğrenmek benim için artık bir zorunluluk gibi görünüyordu. Her gördüğüm, tanıdığım (büyük olmalarına dikkat ediyordum çünkü en çok büyüklerden duyuyordum bu kelimeyi ve onlar cevap verebilirdi bana diye düşünüyordum) herkese sormaya devam ediyorum. Aşkın rengi nedir? Mahallemizin manavından başlamıştım bu kendi çapımdaki teste, manav amca bana sorunun cevabı olarak mavi dedi. Nedenini sordum peşinden ve bana şunları söyledi hayattan öğrendikleriyle. “Ben aşkı görmedim be çocuk ama sanırsam rengi mavidir. Baksana şu gökyüzüne masmavi, galiba aşkta oralarda bir yerlerde.” Sıra ev sahibim Hatice teyzedeydi. Hatice teyzede soruma karşılık şunları söyledi bana. “Aşkı bir zamanlar bende aradım senin gibi. Ve öğrendiğim kadarıyla rengi sarıymış. Güneşe bir baksana, şu ana kadar kimse gidememiş oraya ve galiba oralarda aşk denilen bu şey. Hem bizi ısıtıyor hem aydınlatıyor.” Günler geçiyordu ve aldığım cevaplar hem beni çok aydınlatıyor hem de bir çıkmaza sürüklüyor gibiydi. Karşı binamızda oturan yirmili yaşlardaki Yıldız ablaya sordum aynı soruyu ve öncekilerden daha etkili bir şekilde konuşarak vermişti bana cevabı. “Aşkın rengi beyazdır. Beyazsa temizliği, saflığı aynı zamanda en berbat kirliliği temsil eder. Bazen çok temiz olur karşındakini de temizleyecek kadar bazense o kadar kirli olur ki karşısındakiyle birlikte batırır tüm bedenini bataklığa.” Herkes başkaydı benim için annem başka. Ve anneme sordum bir kerede kucağında oturup bana sarılmış başımı okşarken. Anne aşkın rengi nedir? “Aşkın rengi,aşkın rengi, aşkın rengi.. Aşk ve renk.. Renk ve yalnızlık.. Nerden geliyor böyle sorular senin aklına diyerek tebessüm etti ve konuştu her zaman bal damlayan o ağzıyla. Aşkın rengi kırmızıdır evladım. Kıpkırmızı.. Senin, kardeşinin, arkadaşlarının rengi gibidir. Toprağın, canının, sol yanındaki yüreğinin rengi gibi. Ulaşılamayacak kadar uzaklıktadır. Hem temizliği temsil eder en güzel kişide hem pisliği temsil eder en kalleşte. Yalnızlığı anlatır kimi zaman kırmızı, kimi zamansa insanlar arası savaşları. Her şeyden önce bayrağının rengidir. Ve bunların hepsi aslında aşktır çocuğum. İlerde sana öğretecekler aşkın ne olduğunu. İki kişinin birbirini sevmesidir diyecekler ve bir tat ekleyip boyayacaklar istedikleri renge. Her şeyin karşılıklı olduğu gibi aşkı da karşılıklı bir şey gibi öğretecekler. Oyuncak edecek, şimdikinden daha da beter ağızda sakız etmeyi geçtim, ayaklar altında çiğneyecekler. Sakın izin verme evladım sakın! Bu rengi ezdirme ayaklar altında. Sakın başka renk sıçratma üstüne. En az iki kişiyle yaşanır aşk diyecekler oysaki aşkı yalnızda yaşarsın. Sen hep bağlı kal aşkına.. Ama asla bir şeyi de unutma. Her aşk geçicidir yerini sevgiye bırakmak şartıyla..” Başka hiç kimseye sormak istemedim annemin cevabından sonra. Belki yanlış yaptım küçük yaştaki aklıma göre ama zararı yok, şimdi büyüdüm ve soruyorum dünyaya.. Aşkın rengi nedir?


Tugay Kaban

Benim için O’ Leyla Mecnun için ne ise suretim için sureti de oydu. Ay karanlığa her hükmettiği gece, kalbim saçları gibi tel tel olur, ruhum bedenimde kaybolurdu. Ezberlerim bozulur, güneş her battığında doğduğu gece gibi varlıkta yok olurdu. Dilin konuşması için bir isme hacet yoktu ve ben onun ismini hiçbir zaman bilmedim. Gökyüzü gibiydi. Mavi görünür ama renksizdi. Deniz gibi bulutlu ama upuzun bir kayboluştu elleri. Ateş suya nasıl boyun eğerse öyle eğerdim boynumu sözlerinin önünde. Kan kalp için ne ise bedenim için toprakta oydu. O‟ benim içindi ben onu anlatmak için..


Tugay Kaban

Ayla Konuşma Sadece kitaplarda anlatıldığı kadarmış aşklar ya da herkes öyle sanarmış. Çünkü kimse cesaret edemezmiş yaşamaya, harfleri hayatına geçirmeye. Ve ben karar verdim, bir delilik yapıp ismindeki tüm harfleri seni seviyorumla birleştirip yaşamak istiyorum. Yıllardır kavga ederim. Hep sorar, söyletirdim nefesimdeki hırıltıların nedenlerini benliğime. Sonunda cevap verdi bana Ay, geceden bir ışıkla. “Çok hızlı yaşıyorsun” dedi. Her şeyi çok hızlı yaşıyordum gerçekten. “Çabuk yaşlanırsın dedi” ve sanki çabuk yaşlanıyorum. Çok hızlıydı gerçekten her şey. Sonra söyledim peki duygularıma ne olacak? “Yozlaşacak dedi.” “Bütün duyguların yozlaşacak ve aşk demiştik ya „O‟ sende artık olmayacak.” “Çok çabuk âşık oluyormuşsun gibi olacak, evet, gerçekten çok çabuk âşık olacaksın ama buna aşk denir mi bilinmez” dedi. Sustum. Konuşmadım ve kaderdi ya, yaşadım, halada yaşıyorum. Gitgide yaşlanıyor, saniyede âşık oluyorum. Belki bu yüzden çoğu kişinin kalbini kırıyorum ama elimde değil hiçbir şey, çünkü yok olamaya başlamış, konuşamıyor, sadece yazabiliyorum.


Tugay Kaban

Siz Adım Yas. Ben bir tüccarım. İşim çok güç ve her insanoğlunun dayanabileceği kadar kolay değil. Bir dükkanım var ıssız, karanlığın güneşe hükmettiği, denizlerin karaları yediği, yazıların simsiyah sayfalara yazıldığı, gökyüzünün her vakit kırmızı olduğu bir gezegende.. Ellerim hep kan içinde olur ve bel bağımda orta boylu bir hançerle beraber küçük kesici aletler taşırım. (işimin gerektirdikleri yüzünden) Ve ben.. İnsan kalbi alıp satarım. Dükkânımın her yeri kalplerle doludur. Ve siz.. Aşk satarsınız. (her saniye) Ben gerçeğini bulmak için tüccarım.


Tugay Kaban

Gündüz Yıldızları -

Ne için bekliyorsunuz bu gökyüzünde asılı kalmış gibi yıldızlar? Ne için yeryüzünde bir kazık gibisin insanoğlu?


Tugay Kaban

Hiç Olmadı ki Yanımda -

“Onu dinliyorum” deyince ne anlıyorsunuz? Onsuzluğu..


Tugay Kaban

Cevap O kadar cevap verdim ki hayatımda, çoğu yanlıştı aralarına serpiştirilmiş birkaç doğrudan başka. Bazen yanlışlarımı ve doğrularımı bu yerkürenin üstündeki insanlara benzetirdim. Gerçekten birkaç doğru insan, yalan insanların içine karışmış diye hissederdim. (birkaç dediğime bakmayın sonuçta bu dünyada on beş kişi yaşamıyoruz ve ben hayatımda on beş soruya cevap vermedim) Gerçekten hissederek söylediğim son doğru cevabımı size anlatayım belki size de bir şey uyandırır bu cevabım.

Sual Lise üçe gidiyordum. Matematik dersini pek sevmezdim ama o günkü derste karşılaştığım problem gerçekten beni anlatıyordu. (suali aynen yazıyorum) Problem: Erkek kıza kalbinin yüzde doksan dokuzunu kaptırır. Kız kalan yüzde birlik oranını da istediğinde, erkeğin kalbi ne kadar yaşayabilir en fazla? Büyük bir problemdi. Gerçek bir problem. O güne kadar ki matematik derslerindeki verdiğim ilk ve son doğru cevabımdı. Hiç..


Tugay Kaban

Dolantı (Tam Olarak Dünya Üzerinde Bir Yer) Hep birbiriyle yarıştaydı günlerim. Ay ve güneş peş peşe koşarlardı karanlığın bağrında. Birinci kim olacaktı ya da kim kazanacaktı bu yarışı bilinmez ama ben elenip kaybolmuştum. (bu kesindi) Bu fikre hep yerimde saydığım zamanlarda kapılmıştım. Çünkü farkındaydım ki bir günüm diğer günüme eşit olmadığında yarışın içerisinde hatta ön sıralardaydım. Ama durup gözüm bir şeylere takılsa yarıştan ayrılır, yabancılaşır, kayıplaşmaya başlardım. Çok hızlı geçiyordu zaman. Su gibiydi. Bir vardı bardakta, bir vardı karnımda. Sonra küçüklüğümde (daha dünmüş gibi hatırlıyorum) annemin ayaklarında sallanırken o su lıkır lıkır ben buradayım diye bağırırdı midemin bir köşesinde. Çoğu yaşlı kişi dinledim (başta dedelerim ve büyükannelerim var tabi ki) ağızlarında hep aynı şey gezer ve benimde bu yazıda bu bölümü yazmama sebep olduğu için hep etkilenirdim o sözden. “Hey gidi günler hey!” Çağırırlardı yaşadıkları zamanları yanlarına. Belki de gelip yanı başlarına oturarak anlatmalarını isterlerdi her şeyi. Sevgilerini, gülmelerini, güldürmelerini, ağladıkları her saniyeyi bile dinlemek isterlerdi. Çünkü zaman içindekilerle acıyı tattırmamıştı bence onlara. Sadece geçip gittiği için canları yanıyor ve özlüyorlardı. (düşündüm, sözlüklere yazılacak bir açıklama ama bulamadım) En iyisi herkesin kendine bir pay biçmesi daha güzel bitirir bu yazıyı. Yazgıyı hatırlarsınız belki. Birkaç saniyelik rüyalarınızı. Geçip giden şu anınızı.


Tugay Kaban

Yazılanlar Ama Unutulanlar Tek cümle kurdum ve oturdum karşısına. Ne şiir oluyordu devamında ne hikâye. Ne ben oluyordu ne sen. Ne de imkânsızları zorlayıp biz. Anlamsız ve anlamsızlaştırıp konuşuyordu her şeyi. Söylediği birkaç şeyi size aktarıyorum. Cümle: Vücuduma taş seriyorlar, nefes alamıyorum, gözyaşlarının üstüne yağıyorum, kış ve ben hayatımdan yarım bir mevsim siliyoruz, dualarım içinden seçiyorum siluetini, hazır cevaplardayım artık etkileyici ve bir anlık bitici, ruh halimi dolduruyorum ve fırlatıyorum gözlerinden Fırat‟a Dicle‟ye, ellerin simsiyah bir çay ile ellerimde küçük tebessümlerinle, konuşamıyorum yüzüne, uzaktan izliyorum bana hep kendimi hatırlatan suretini, kehanet hazırlıyorum yazılarımda, şifreler saklıyorum adına, ruhuma vurduğum her kelepçede seni anıyorum, her çizikte hatırlıyorum bedenime doğuşunu, büyük bir Mezopotamya çölünde sürünerek ulaşmaya çalışıyorum sana, tek ve her nefesimde adını haykırıyorum insanlara sonra, sonrası bitiyorum mezar taşlarının soğukluğuyla ve yeniden doğuyorum bastığın toprakta. Ne garip geliyordu artık güneş ve rüya. Ay ve hülya. Aynadan da silinmişti artık bedenim. Benliğim sendeydi ve ben oturmuş bir cümleden kendimi dinliyordum. Hep o anlatıyordu ama gözyaşlarım durmadı. Yazdıklarım unutulmuş, eskimiş belki de atılmıştı. Sildim o cümleyi bir daha yazmamak üzere. Sonsuza dek. Bedenimle, aklımla. Burada da bitmek için söylüyorum adınla. Seni seviyorum..


Tugay Kaban

Kısas “Sen aslında sevmiyorsun kimseyi çünkü hiç kimse senin kadar sevemiyor hiç kimseyi”


Tugay Kaban

A Kimse o kişi? Kimse kendini, benliğini unutmuş kişi o çıksın karşıma. Düşündüklerini bir bir söylesin her nefes arasında. Yoksa konuşmalarımı olacak nefeslerine ara bilinmez ama söz veriyorum sonuna kadar dinleyeceğim uykudan uyanmış, rüyaya bulanmış bir üslupla. En son ben konuşacağım sonra. Kafiyeli, umursamaz bir tavırla. Ağzından çıkan her baklaya, bir mana ekleyeceğim kafamda ve cevap vereceğim sonra, suratına bir sille gibi çarpacak cümlelerim ve kusacak bedeninden tüm ruhaniyetini aklım dediği o boşluğa. Yanlış olduğunu anlayacak belki sonunda. Ama zor olacak sonra. Çünkü benliği kaybolunca, kalbide kaybolur insanın ve bulamaz ki parçalarını birleştirsin bir daha. Tek çıkış yolu vardır, ellerini açıp Rabbine gönülden bağlanarak edecek bir dua.


Tugay Kaban

Gölgenin Mektubu “Bu şehir ağladığında güzeldi. Gözyaşlarıyla ıslattığımda kendimi, anlıyordum. İnsanlara sizde ağlayın diyordu belki de. Belki de insan ne halde olduğunu anlamak için ağlaması gerekiyordu. Her düşen damlanın gölgesiydi bu şehrin insanları. Ve hepsi gökyüzünden aynı zamanda ulaşırlardı toprağa. İçlerinden bir tek bendim düşmeyen, görevini yerine getirmeyen, benliğini kaybeden. Çünkü bana ait olan o gözyaşı damlası bu şehri kana boyardı. Bunu hiç istemedim. Diğerlerinin saflığını bozmak, onlara renk katmak, benim gibi onlarında gölgelerini öldürüp benliklerini kaybetmelerini istemedim. Suçlu bendim. Hep ben.” Sonunda gölgesini gökyüzüne gömdü o kişi. Sevdiği oralarda bir yerdeydi çünkü. Ve o damla düşecek sonunda toprağa, kıyamet günü.


Tugay Kaban

Ayr-ılık Gitmek gerçekten sadece gitmek olsaydı „ayrılık‟ diye bir acıyı neden dile getirip anlatıyordu herkes. Eğer gitmek sadece gitmek; ağlaşarak, son kez arkanı dönüp bir çift göze bakarak, bir daha dönecek miyim diye sorarak içten içe, arkadan dökülen bir kap suyun inandırdığı duyguyla olsaydı bana „aşk‟ı kim anlatabilirdi bin bir dille. Gitmek sadece gitmek olsaydı gözyaşı döken olmazdı. İp inceldiği yerden kopmayıp da başka bir yerinden kopsaydı işte o zaman gitmek sadece gitmek olurdu. Sende ey yaren imkânsızı başarıp gittiğinde sadece gittin benim için. Hem de kimsenin inanmayacağı bir sözü söyleyerek. “Bu ayrılık sana iyi gelecek sakin ve ılık..”


Tugay Kaban

Eski 1 Kayıp bir roman karakterinin ardından. Hani Leyla vardır ya, onun gibi. Evet, hiç bakmadım gözlerine ve belki de kader ya yanına gelirken ölürsem hiç bakamayacağım.. Ama o an elimi tutup açıkgözlerimi kapattığın da soğumaya başlayan bedenimin en sıcak olan yeri, kalbime elini koyduğunda anla.. Seni seviyorum.. İçimde bir burukluk kalır, gözlerinin rengini okumadan, sıcaklığını yazmadan, yanımda hissetmeden, benliğimi sana veremeden gidersem eğer sana doğru koşmak üzereyken, hep bil ki.. Seni seviyorum.. Her cümlenin sonunda böyle söyleyerek değerini eksiltmek istemiyorum bu kelimenin ama acizliğime ver, senin sesinde eridiğim ama dünyanın en mutlu insanıyken bitkinliğime bahane olsun.. Ellerimin titremesinin nedeni sana anlatamadığım her hissimin içimde büyüyüp beni etkilemesi yüzündendir. Sevdiğim.. Yazdığım ve yazacağım her harfin her çizgisine seni anlatıyorum, kalbimde ve aklımda sen varken yazıyorum tüm yazılarımı.. Seni anlatıyorum ama şunu da cümle alem bilsin ki,yanımda olduğun zamanları değil sesini duyduğumda bile hissettiğim duyguların zerresini dökemem ben bu sayfalara, canım çıkar ama kalemimin ucundan çıkmaz içimdeki duygular..


Tugay Kaban

Hoşça kal Sokak lambasının sarı ışığı altında bir sürü uçan küçük yaratıkların eşleriyle raks etmesi sokağın gördüğüm bölümünü daha değişik bir havaya sokuyordu. Yalnızlığımın sessizlikle tam arkamdaki halının üzerindeki dansını da hissedebiliyordum. Saatin içindeki iki sivri okun birbirini geçmek için yarıştıkları sırada kulaklarımın pasını silmek için dikkatle dinlediğim tik tak sesleri bazen çok boğuklaşarak bazen de sokaktan geçen insanların ayak seslerine daldığımda ince bir sese bürünerek kulaklarımdan giriyor ve odamın soğukluğuyla birkaç dakikada bir vücudumu hafif titremelere bırakıyordu. Dışarıdaki rüzgârın uğultusunu artık duymuyordum çünkü yaklaşık üç dakika önce karşıdaki binada oturan komşumun küçük çocuğunun bana bağırtılarını duymak için camı açmıştım. Bana çok tatlı bir tebessümle hoşça kal diyordu.. Hoşça kal.. O şimdi uyuyordu annesinin sıcacık ayaklarına uzanmış bir şekilde. Ben kaç aydır uykunun tadına bir gram bile varamamıştım. Belki de annemin ölümü bana hiçte hafif gelmemiş, annemin papatya kokulu yokluğuna yenilmiştim. O an karşı kaldırımdan geçen başındaki siyah kasketli, yırtık pantolonundan üşüdüğünü düşündüğüm adamı görüce anladım ki ölüm zamansız ve habersiz geliyormuş. Sağ tarafımdaki şömineye sonra üstündeki tozlanmış fotoğraflara sonra şöminenin arkasındaki duvarın üzerindeki resime baktım. Bir şey mi söylemeliydim. Dudaklarımı zorda olsa kımıldatarak şahadet getirdim, yıldız kaydı gökyüzünde ve ben bitirmiştim harflerimi. “Ne çabuk bitti” dedim. Sanki ayaklarımın uyuşuyor, ellerimi hissetmiyordum. Başımı zorla kaldırıp karşı binanın penceresine baktım. “Hoşça kal” dedim. Odadaki büyük gürültüden sonra ne acı vardı ne de kuru bir nefes..


Tugay Kaban

Eski 2

Karşı karşıyayız.. Ben, gecenin en sert karanlığında dolunayın şavkıydım gözlerinde, elindeki ıtır çiçeğinin yapraklarındaki su zerresiydim halsiz ve sessizce.. Sen, yağmur başlamadan önce papatyaların arasında kalan beyaz güllerin göz kamaştırdığı kadar etkileyici, ıslandıktan sonra kokan toprak kadar mutluluk verici, bulutların son yağmur taneleri yere inerken sonuna ve başına bir türlü ulaşamadığım gökkuşağı kadar rengarenk, ilk aldığım nefes kadar vücudumu yakan, son kez vereceğim nefes kadar inançlı, acı bir kahvenin tadı kadar kalıcı, yanımda olsan bile yetmiş bin alemin bilinemediği, ulaşılamayacak kadar uzak, yazdığım tüm şiirlere rağmen seni anlatamadığımı zannetmem kadar hüzünlü, aklımdaki senin bedenimdeki sessizliğinle ölçülemediği kadar ağır ve yazılarımın baş kahramanı olamayacak kadar küçük, bedenimi benliğimden uzaklaştıracak kadar acımasız, bana tüm kötülüklerini bir özür cümlesiyle unutturacak kadar sinsi, senin için öleceğime bilmene rağmen her kelimenle beni biraz daha uzaklaştıracak kadar kalpsiz, bana söylediğin küfürler kadar değersiz, bir çift sözün değil bin cilt sözün tesir edemeyeceği kadar ruhsuz bir şekilde karşımdasın.. Şimdi içimdeki bu düşünceleri yüzüne söylemeden kalk git.. Hani bir keresinde ayağımın altındaki kıvranan, ezilen toprak gibisin demiştin ya? Şimdi cevap veriyorum "Herkes gibi sende bir gün bana döneceksin"


Tugay Kaban

El Veda Her yaşayan insanın, hisseden her şeyin kaderidir ayrılık. Bir ölüm ya da kayboluştur sessizlikte sessizlikle birlikte göz önünden. Ne bir kap su çare olur geri gelmeye ne de mektuplar, pullar, telefondan haykırılan dön çağrıları.. Giden gitmiştir ve kaderdir değiştirilmez eğer geri gelmek yazılmışsa defterine işte o zaman kavuşur eller birbirine. Aslında ayrılan ne ruhlardır ne de rüyalar. Gidişte tek birleşemeyecek şeyler ellerdir. Bir annenin, babanın, kardeşin, sevgilinin, memleketinin eli.. O yüzden içinde tutamaz canlılar her ayrılıkta, her bitişte.. Hoşça kal diye haykırırlar sonra elveda derler sanki onaylarmışçasına, eller veda eder sevdiğine..


Tugay Kaban

Bozuk Bu yazıyı bilgisayarda yazıyorum ve bilgisayarda yazmak zorundayım. (nedenini boş verin) Klavyemin silme tuşu bozuk ve geri al diye bir seçenek yok yazı yazmak için kullandığım bu programda. (yazı yazacak başka programda kalmamış bilgisayarda, bu yazıyı da yazmak zorundayım unutmadan) Kendime söz verdim. (kendime verdiğim tüm sözleri tutarım) O‟nun adını anmayacağım ve ismini yazmayacağım bu kâğıda. (peşinden bir söz daha verdim kendime bir çıkış yolu olsun diye) O‟nun adını yazarsam dayanamayarak, unutarak her şeyi bir anda veyahut onu hatırlayarak (onu hatırladığımda her şeyi unutuyorum zira nefes alamadığım çok zaman olmuştur yaşantımda) önceki verdiğim sözleri iptal edebilirim ve kendimi affedebilirim adını silerek, kağıdı yıpratarak hatta yırtarak.. Başladım yazmaya. Daha birkaç kelime yazmıştım ve sonra farkına vardım ki hayatımda ilk kez kendime verdiğim bir söz tutamadım. Adını yazmıştım maalesef ve silme tuşu bozuktu. Kâğıdı yıpratabilir hatta yırtabilirdim ama o programı kapatamadım bile bilgisayar donmuştu ve ben kalakalmıştım öylece. Adında hep bir sır, büyülü özellikler olduğunu düşünürdüm ve karşılaştım sonunda adındaki mucizeyle ölmeden önce bu sensiz, yalan hayatta. Belki üç kelimeydi ama o günden beri silemiyorum aklımdan. Seni seviyorum..


Tugay Kaban

Edebimle Edebiyatım Yazdım, onu yazdım, bunu yazdım her yazdığımda biraz daha yanıldım. Gözlerden düştüm, dillere dolandım. Artık bir tellaldım..


Tugay Kaban

Üçüncü Şahıs Anıları İsim isim, ten ten, yürek yürek sıralarız düşüncelerimizi. Karanlık bastırır ve güneş uykuya dalmıştır artık. Masamız mumlarla kaplanırken bizde düşüncelerin açık tonlarındaki renklere bulanırız. Dillerimiz kurur ve çay bardaklarına damlayan bakışlarımız, göz kapaklarını ağırlaştırır. Bizde uyur kalırız, dünden kalmış gazete manşetlerinin yanaklarımızı boyaması artık birer kuraldır bizim için ve uyanırız musluk başlarında ellerimizin içine dolan suların yüzümüze saçılmasından sonra. Biz yıkamayız yüzümüzü çünkü uyuyoruzdur hala. Çünkü biz uykuya değil, uyku bize dalmıştır o anda.


Tugay Kaban

Kalpte Kadavra Kalbimi paramparรงa ettim, iรงinde yine sen yoktun.. Gerรงekten gitmiลŸsin..


Tugay Kaban

Assat Zaman geçiyor, Assat‟ın kalemleri gibi eksi yönde ilerleyerek. Ne korkuyor yazacaklarının sonrasındaki bütün şiddetlerden, ne de ölümden.. Kimse kıramıyor kalemlerini, çünkü kimseyle konuşmuyor ezelden beri. Sadece susarak anlatıyor tüm olup biteni. Birkaç şaire konu oluyor şiirlerinin üstünden geçerek. Geçtiği hiç bir şeyi de unutturmuyor hiç kimseye geçtiğini bildirerek. Zaman, diyor Assat‟ın kalemleri “susun” ve bazen bir sevgiliye sevdiğini hatırlatıyor aynı konu üzerine denk gelince. Ne akşamı tanıyor, ne de sabahı. Hiç konuşmuyor yine ama kim onun kalemlerini okusa akşamını sabahına değiştiriyor, sabahını akşamı üzerine kapatıp bekliyor.. Bekliyor ki Assat‟ın kalemleri göstersin tanımadığı sabahı, güneşi kapatan akşamı.. İnsanoğlu hiç sorgulayıp, söylemiyor adı üstüne birkaç kelime. Sen kimsin? Demiyor kimse, çünkü konuşmadan da çok şey anlatıyor aslında. Belki de “konuşmayın” diyor çoğu kişiye. “Bilmeden konuşmayın” ya da “ne biliyorsanız kaleminizi kullanın anlatmak için” “bu zamana kadar dil yordunuz boş boş konuşup, görevinizi yapıp kapayın çenenizi” diyor belki de. Düşündümdü ne söyleyebilir ki başka konuşmadan, sadece kalemlerini çevirerek. Dönerek, bir semazen, bir gezegen gibi.. Sevgili; suretini aradığım ay gibi dönerek ne anlatabilir ki başka..


Tugay Kaban

Yanlış Öğretilenlerin hiç birini yapmadılar. Onlar bu dünyada intihar edip ruhlarını, kemikten birer pinokyo oldular.. Kelimeleriyle hakikati değil, kendilerinden bile uzaklaşmış düşünceleri aradılar. Her cümlede birbirleriyle yatıyor, her cümlede biraz daha manalarından uzaklaşıyorlardı. Ne dedimse, ne haykırdımsa onları beğenenlerin yüzüne, onlar bana arkalarını dönüp gittiler. Ne bir ses vardı ağızlarında ne bir geri dönüş. Onlar yanlıştılar. Yanlış düşündü, yanlış beğendi, yanlış yolda yürüyüp gittiler. Geri getiremedim birkaç kişi haricinde kimseyi.. Şimdi onlar doğru oldular siz bu kelimeleri okuyunca cümlelerimin manalarında. Suçlu ve yanlış oldum ne yaptımsa. Hem sevdiğimde yanlıştım, hem de doğruya çevirmeye çalışırken.. Suçu örtemezsen, yanlışı doğruya çeviremezsen; yanlışta, suçta sen olursun bu dünyada..


Tugay Kaban

Aşkcanbazları Dudak bükümü kıvrımlarla dolu kalbimin üzerindeki çizgilerim. Dudaklarındaki kadar kıpkırmızı bir deri.. Dilinin merhametine kalmış hafif bir ıslaklığı bekliyorum kaldırmak için ayağa. Hor mu göreceksin yoksa kalbine her gelişlerinde geri gönderdiğin aşkbazlar gibi.. Bu dünyanın sirkleri az mı geldi sence onlara? Yoksa beni de onlardan mı görüyorsun sevgili? Ne yapsam anlarsın beni diye sordum kaç kere.. Kaç kere denizleri gezdim seni sorarak, kaç kez Hayal dağından tutup adını Kaf dağında bıraktım bedenimin üzerine.. Kaç defa sayıkladım adını buğulanmış kabuslarımın camlarına ismini yazarken.. Nerden bileceksin ki bu kadar şeyi demi? Sen beni hiç görmedin ki ya da ben hep sever kör müydüm de seni görmedim sevgili.. Hayır hayır soru değil bu cümle, edebimin sana oynadığı bir oyunun cevabı.. Hadi sevgili neyi bekliyorsun hala? Dilinle ıslatsana kalbimi..


Tugay Kaban

Kırmızı İşte kırmızı bir deniz içerisinden tutulan bir kaç kalp balığı. Ne yapmalı şimdi denizi? Bir kitabın adına betimlenen en uzun zincirleme kan tamlaması, bedenimin vazgeçilmez bir edebiyat anlayışıydı.. Ellerimde can çekişen cümlelerimde ne bir ses yumuşaması vardı magazinlere yansıyan Ne de hece düşmesi vardı uçurumdan intihar etmiş hissi uyandıran.. Cesetlerin başucumdaki gözlerimden, kulaklarımdan akan hayallere bulanmış yastığımın tam altındaydı, gel göm beni de cümlelerimle birlikte ağladıktan sonra gözlerinde oluşan gökkuşağının al rengine.. Durup dururken bu intiharda neyin nesidir? Gazetelerin baş makalelerinde bulunamayan bir insanlık hissiyatı gibiydi gidişin.. Bom boş.. Üçüncü sayfa haberine dönüştü en kırmızısından intihar vesilenin ismi. Ben-dim.. Kimseye kimseyi gösteremeyecek kadar sensiz.. Çilek en sevdiğin meyveydi, yaptığın resimlerde kullandığın o kırmızılığı hiç unutmuyorum, Dün akşam kağıda paralel bıraktığım başı kıblede kalemlerimi radyodaki şarkıya ithaf ederek kurban ederken adına, hediye ettiğin "ilk ceset medyası" tablona bakarken hatırladım.. Kan renginde bir kaç hatıraydı sadece.. Ve siyah renge daldırdığın itiraflarıma itham edeceğim hepsini, yokluğunu bir kırmızı kalemle yazarken. Gidişinden aşağıya ayağı kayıp düşen sensizliğimin göz yaşlarıyla.. Bence sil o denizi.. Kara toprak üzerine bir fidan dik, gökkuşağının kırmızı rengine bulanan..


Tugay Kaban

I.

Perde

Seninle bensizlik oturdular bir koltuğa iç içe.. Uzaktan izliyordum bende ikinizi sensizlikle birlikte.. Sen susuyordun yine yanı başımda Beni dinliyordun karşıda da.. Sonra kalktın gittin uzaklara her zaman ki gibi Üçümüz kaldık yine. Ben, bensizlik ve sensizlik.. Ama böyle bitmemeliydi bu perde Bende kalktım gittim uzaklara peşinden.. Bensizlikle sensizlik kalmıştı artık bir başına.. Sonrasını yazamadım çünkü elim çizemiyordu hiçbir şeyi. Çünkü sen orda bile yalnız bırakmıştın Utanmayarak bensizliği..


Tugay Kaban

100 Gram Ben Senlira Fark etmezdi ki senin yerine kendimi yazmam ya da kendimi senin yerine bir bir heceleyip, her parçanı beynimin gelişindeki oluşturduğu büyük ve dik uçurumlardan aşağı bırakmam.. Ne yaparsam yapayım sen yine giderdin geldiğin yollara serpiştirdiğin kalp parçalarını toplayarak.. Hangi çizgi kahramana özenmiştin? Sen hangi mutlu sonu bir bıçak gibi sözle keserek bana ayırabilirdin dilim dilim? "Sen krizim" yine tetikliyor kalbimi, birisi 736 yı arayıp bana aşkbulansı çağırsın! Ancak o kurtarabilir beni.. Artık basit değil hiç bir cümle problemleri.. Sen gittin gideli hiç bir ben/den sen çıkaramıyorum sevgili.. Yoksa gidişlerine alıştırma çözmedim de o yüzden mi özlüyorum bu kadar seni? Gözlerindeki maviye aşklama dalıyorum sevgili? Boğulursam sende kalırım bil.. Bu müzik çok ağır, bu ses seni bende parçalıyor bir edebiyat misali.. Gidiyor musun? Bekle.. Ben kalsın


Tugay Kaban

Gölgede Kadavra Bazen kalbimin gölgesine bakınca, aşk; Sen kadar bir bütünün b/e/n kadar parçalara ayrılması gibi görünüyor..


Tugay Kaban

Kırk Bir Kırk birinci odanın kırk birinci misafiriyim kırk birinci terk ediliş ayında. Kırk bir yaşındayım. Kırkta birini zekât veriyorum kalbimin parçasından yaklaşan ölüm yılına. Kırk bir yıldız var bugün gökyüzünde ve hepsini kırk bir gözle izliyorum sonsuzlukta kalan gözlerimle. Kırk bir parçaya ayrılmış bugün dünya ve ben kırk bir bacakla sana yürüyorum. Kırk birinci rüyadayım, şu gelen ses peşimden okunan kırk birinci El-Fatiha..


Tugay Kaban

Şair Gel zamanın birinde, git zamanın elinde yoğrulmaktaymış sözcükler.. Her derde çare imiş çareye dert aramaktan muzdarip bir şairin elinde.. Kış gelse sıcak yeller esermiş, yaz gelse mehtap daha erken görünürmüş karanlığın bağrında.. Her şey tersmiş aslında o şairin hayatında ama şair hiç bir tersliği terslememiş elinin arkasıyla.. Bir yıldız kayarmış ve gelir kalırmış bir yıldızın yanında.. Kuğuları görmemiş hiç bu şair, o yüzden o yıldızları bülbül yaparmış bir gül ağacının dikenleri üzerinde.. Dikenler o kadar uzunmuş ki, her birinden bir korkuluk olurmuş bu şairin bahçesine.. Ama o hiç bir dikeni yapmamış korkuluk çünkü tersmiş hayat onun nezdinde.. O dikenler kalemleriymiş şairin çünkü şair hiç kalem görmemiş hayatının hiç bir yerinde.. Ama terslememiş hiç bir tersliği elinin arkasıyla, çünkü bilirmiş, sevgili olan kendisi ve onu arayan bir Leyla'yı bekler her bülbülün sesi.. Şair olmak için sadece aşkı bilmeli insan ancak o zaman bulur gülünü..


Tugay Kaban

Kağıdın Kaleme Fısıltıları I. Yapma lütfen hep O'nu anlatmakla tüketemezsin O'nu.. Ya O her gidişinde beni tüketiyorsa?

Kağıdın Kaleme Fısıltıları II. Seviyor mu sence seni? Benim sevemediğim kadar evet..


Tugay Kaban

Kağıdın Kaleme Fısıltıları III. Kırmızıya sormuşlar; En çok hangi rengi seversin? "Al" demiş..

Kağıdın Kaleme Fısıltıları IV. Suskunluğuma emanet ediyorum kelimelerimi Ve o her susuşumda emanetime hıyanet ediyor kendisini..


Tugay Kaban

Kağıdın Kaleme Fısıltıları V. Yıldızlara kaymak istiyorum diyor bir şair; Sence ne tür bir dilek tutmalıyız?

Kağıdın Kaleme Fısıltıları VI. Nefesinde boğulmak istiyorum, Suni tenefüs yapar mısın?


Tugay Kaban

Kağıdın Kaleme Fısıltıları VII. Sakin bir duruşma salonunda bağrışmalara benziyordu Seni sevdiğimde anlatamadığım duygularım.. "Yaz kızım" dedi hakim.. Bu oğlan bu kızı çok seviyor..

Yanında Ölüm Seni seviyorum demeden önce gözlerinden gözlerimi hiç ayırmadan küçük bir tebessüm gösterirdim ya.. Nedenini hiç söylemediğim bir tebessümdü hani.. Şimdi söylüyorum.. Seni Seviyorum dedikten sonra bana gösterdiğin o tebessüme karşı bir tebessüm veremezsem diye önceden ödüyordum borcumu.. Ölüm bana bir tebessüm kadar yakındı yanında..


Bir Zamanda Seyrüsefer / Tugay Kaban