Page 1

say覺 5


Önsöz

Gecikmiş 5. sayının dosya konusu depresyon. Depresyonla ilgili olarak bu konuda bir kitap da kaleme almış olan Prof. Dr. Hakan Türkçapar’la bir söyleşi gerçekleştirdik. Bu konuda İmbat Taşkın, Şencan Taşkale, Burcu Gençer-Türk ve Alper Hasanoğlu’nun da katkıları oldu. Canan Eda kendi intihar girişimi deneyimini paylaşma cesaretini gösterdi. Kendisine teşekkür ediyoruz. Dosya dışında her zaman olduğu gibi Aydın Parmaksız Bir Varmış Bir Yokmuş köşesinde bir masalı inceliyor. Pelin Onat mırıldanmaya, Ceylan Özge Kunduz ise keçiboynuzunu kemirmeye devam ediyor köşesinde. Masallar bize çok şey anlatıyor. Eski Radikal yazarlarından öykücü Ümran Kartal da öyle düşünüyor olsa gerek ki kendisi bir masal yazdı ve yayımlamamıza izin verdi: Kemençe Bu sayıda bir yenilik yaptık ve bir öyküye yer verdik. Tolga Serim gençlik dönemi öykülerinden birini bizimle paylaştı ve erkek kadın ilişkilerine ironik bir ışık tuttu. Down sendromlu bir gencin annesi bize ebeveyn olarak yaşadığı zorlukları içten ve samimi bir dille yazdı. Daha sonraki sayılarda bu gençle de bir söyleşiye yer vermek istiyoruz. Böbrek yetmezliği nedeniyle birden dialize mahkum olan entelektüel bir öğretmen bu süreçle nasıl başa çıkmaya çalıştığını paylaştı bizimle. Bu sayıda okurlarımız yazar olarak çıkıyor karşımıza. Aslı Aktümen Bilgin Michael Jackson incelemesini, Sebahat Aslan mitolojik metaforlar üzerinden kurduğu bir denemesini gönderdi bize. Elvan Yavuztürk Aşktan Bu Kadar kitabının ona çağrıştırdıklarını yazdı. Mesut Atabek, Vedat Türkali’yi neden okumamız gerektiğinin yanıtını aradı. Önümüzdeki sayının konusu Direniş olacak. Bu konuda yazdığınız, yazacağınız yazıları bize (alper@alperhasanoglu.com) adresi üzerinden göndermenizi rica ediyoruz. Keyifle okumanız dileğiyle... Therapia

2

| Therapia Sayı 5


İçindekiler Dosya konusu Melankoliden depresyona... Prof. Dr. Hakan Türkçapar`la söyleşi - Alper Hasanoğlu Çocuklar depresyona girer mi? - Burcu Gençer-Türk Depresyon ve zihin - Şencan Taşkale Metal yorgunluğu - Canan Eda Depresyonun oluşumuyla ilgili kognitif modeller - İmbat Taşkın Bir varmış bir yokmuş: Aydın Parmaksız Mırıldanmalar: Pelin Onat Keçi boynuzu: Ceylan Özge Kunduz Kemençe – Ümran Kartal Neden Vedat Türkali okumalıyız? – Mesut Atabek Aşktan bu kadar mı? - Elvan Yavuztürk Michael Jackson. - Aslı Aktümen Bilgin Risus - Sebahat Aslan Nasıl hastalandım? - Emine Yazıcı Kirpi - Tolga Serim Bir dünyaya geliş öyküsü - Gülben Tırtıllıoğlu

Künye: Genel Yayın Yönetmeni: Dr. Alper Hasanoğlu Sanat ve Grafik: Dr. Doğu Çankaya Tasarım: Busy İstanbul Therapia Sayı 5 | 3


4

| Therapia Say覺 5


Söyleşi Hakan Türkçapar`la depresyon ve psikoterapi üzerine konuştuk alper hasanoğlu

Depresyon nedir, onun tanımını yaparak başlayalım mı önce? Depresyon teriminin günümüz psikiyatrisinde çok çeşitli anlamları vardır. Bunlardan en sık kullanılan üç anlam şunlardır: 1. Normal bir duygulanım (affect) olarak depresyon; bu anlamda depresyon her insanda rastlanabilecek normal bir duygu halini anlatır. Günlük dildeki karşılığıyla depresyon, insanın kendisi için önem taşıyan bir şeyini yitirdiği zaman yaşadığı hüzün durumudur. Üstelik depresif duygulanım normal insan yaşantısında çok sık bir şekilde ortaya çıkabilir. Hüzün, mutsuzluk, düşkırıklığı gibi depresyonla bağlantılı durumlar insanların günlük yaşamları içinde sık sık karşılaştığı duygulardır.

2. Ruhsal bir belirti (semptom) olarak depresyon: Psikiyatride depresyon günlük yaşamın üzgün geçtiği, hüzün ve mutsuzluğun egemen olduğu normal dışı bir duygudurumu (mood) anlatmak için kullanılır. Depresyon bu anlamıyla bir belirtidir ve birçok rahatsızlığa eşlik edebilir. Psikiyatri kliniğine bu yakınmayla başvuran hastaların çoğu tam bir depresif atağın özelliklerini taşımıyor olabilir ya da başka bir ruhsal rahatsızlığa tutulmuş olabilir. Depresif belirtiler başta psikiyatrik bozukluklar olmak üzere birçok nörolojik ve medikal hastalığa eşlik edebilir. Depresif belirtiler aynı zamanda bireyin çevresel değişikliklere ve yaşam olaylarına uyum sırasında verdiği bir cevap olabilir. 3.

Therapia Sayı 5 | 5


Bazı erken yaşam olayları kişiyi depresyona yatkın hale getirebilir, ama belli bir geçmişi yaşamak o kişinin mutlaka depresyona mahkum olduğu anlamına gelmez.

Psikiyatrik bir rahatsızlık adı olarak depresyon: Depresyon, üçüncü ve belki de şu anda bizim konumuzla en ilgili olan anlamıyla, daha önceleri melankoli de denen, belli bir grup belirti kalıbıyla giden ve bazen döngüsel bir nitelik gösteren bir ruhsal rahatsızlıktır. Depresif rahatsızlıklar bugünkü sınıflamalarda tek bir bozukluk şeklinde görülmemekte ve farklı antiteler olarak sınıflandırılmaktadır. Yani depresyon farklı türleri de olan bir rahatsızlıktır. Depresyonu mutsuzluktan nasıl ayıracağız? Bu ayrımı yapmakta üç nokta önemli: İlki normal bir hüzün veya üzüntüye göre süre ve şiddet olarak yoğun olması, ikinci olarak umutsuzluk yani bu durumun değişmeyeceği beklentisi ve son olarak da kendini kötü görme. Bunun yanı sıra duygudurumun normal hüzünde hissedilen üzüntüden ayrı bir nitelik göstermesi, bizim psikiyatrik terminolojide nonreaktif (tepkisiz) duygudurum dediğimiz çevre şartlarından ve olumlu olaylardan etkilenmeme yani olumlu olaylarda bile kişinin duygusunun değişmemesi ve sabahları daha kötü hissetme özellikle ağır depresyonlarda gördüğümüz ayırt edici özelliklerdir. Siz depresyonun giderek daha çok görülmesini ya da tanılanıyor olmasını nasıl yorumluyorsunuz? Bu gerçek bir artış mı yoksa tıp dışı etkenler de rol oynuyor mu bunda? Örneğin ilâç firmaları, psikiyatrların kolaycılığı, psikoterapi bilen psikiyatr sayısının azlığı vs.? Depresyonun giderek daha çok görülmesi tespitine ben katılamıyorum, ancak depresyonun daha çok tanılanıyor olduğu konusunda hemfikirim. Depresyon birçok psikiyatrik rahatsızlık gibi doğal bir sınıf veya antite değildir. Psikiyatrik bir tanıdır; birçok psikiyatrik rahatsızlık gibi bir sendromdur. Tanılar veya sendromlar belli belirti ve bulgular bir arada görüldüğünde verdiğimiz bir ad, bizim kişinin durumuyla ilgili bir varsayımımızdır. Bu nedenle bunları tıbbi hastalıklar gibi düşünmemeliyiz. Depresyonun daha çok tanılanmasının altında, ruhsağlığı konusunda bilincin artması, bu konuda çalışan insanların, ruh sağlığı profesyonellerinin sayısının

6

| Therapia Sayı 5

artması, toplumun bu konuda bilgisinin artması, yeni antidepresan ilaçların keşfi, ilaç firmalarının bu konudaki çalışmaları, insanların ruh sağlığı hizmetlerine daha fazla başvurması, depresyonun tanılanma oranını arttırmaktadır diye düşünüyorum. Sosyal etkenler (yoksulluk vs.), içinde bulunulan zor yaşam koşulları nedeniyle yaşanan mutsuzlukların, uyum sorunlarının (görülen benzer belirtiler nedeniyle) depresyon olarak değerlendirilmesine nasıl yaklaşmalıyız? Eğer depresyon demezsek bu insanlara nasıl yardımcı olabiliriz sizce? Bugünkü haliyle kullandığımız depresyon tanı etiketi belirti ve bulgulara dayalı olduğu için bu etiketin altında çok çeşitli farklı tablolar yer alabilir. Depresyon adını verdiğimiz belirti ve bulgu kümesi çok çeşitli etkenlerle ortaya çıkabilir. Depresyonun “nedeni“ anlamında sosyal ve kişilerarası etkenler, yaşam olayları (kayıplar); biyolojik, yapısal, genetik etkenler; kişilik özellikleri, davranışsal alandaki değişiklikler rol oynayabilir. Depresyon ne tamamıyla biyolojik bir hastalık ne de tamamıyla psikolojik bir tepkidir. Biyolojik etkenlerin de bazen neden bazen sonuç olarak yer aldığı psikososyal özellikleri de olan bir durumdur. Yine bazı erken yaşam olayları kişiyi depresyona yatkın hale getirebilir, ama belli bir geçmişi yaşamak o kişinin mutlaka depresyona mahkum olduğu anlamına gelmez. Bugünkü uygulamada birisine depresyon deyip demememizi belirleyen şey kişinin getirdiği belirtiler ve sergilediği bulgulardır. Dolayısıyla bu belirti ve bulguların bir yaşam olayından sonra çıkmasıyla durduğu yerde çıkması arasında tanı koyma açısından fark getiren bir durum yoktur. Ancak tedavinin biçimini belirleme açısından depresyonun nasıl ortaya çıktığı önem taşır. Psikososyal etkenlerin rol oynadığı depresyonlarda psikoterapi tedavide kullanılması gereken bir seçenek haline gelir. İkimiz de kognitif terapistiz ve bunu günlük pratiğimizde uyguluyoruz. Ama benim izlenimim kognitif terapinin


yavaş yavaş kendi dışındaki bütün ekolleri bilimdışı ilan etmek gibi bir havaya büründüğü. En azından bizim ülkemizde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Bugünkü şekliyle bilişsel davranışçı terapi psikoloji biliminin ortaya koyduğu öğrenme kuramları ve bilişsel psikoloji ilkelerine dayalı psikoterapi türüdür. Hedefi bu ilkelere dayalı olarak geliştirilmiş psikoterapötik yöntemlerle sorun olan duygu ve uyumsuz davranışların değiştirilmesidir. Ancak ilginç bir şekilde bilişsel terapiyi geliştiren ilk psikoterapistler, davranışçı terapistlerin tersine laboratuardan gelen kişiler değil klinikten gelen iki klinisyendi: Ellis ve Beck. Ellis 1955’te rasyonel Emotif Terapi ile ilk bilişsel terapiyi geliştirdiğinde, bunu psikoloji biliminin verileri veya ampirik çalışmaların etkisiyle değil kendi klinik tecrübesiyle geliştirmişti. Bir psikanalist olan Ellis kendi pratiği içinde psikanalizin işe yaramayan yanlarının verdiği huzursuzlukla, düşünerek araştırarak ve meraklı olduğu felsefe tarihine dönerek psikanalizin çözemediği, tıkandığı durumları bilişsel yöntemlerle aşmayı denedi ve buradan ağırlıklı olarak bilişsel bir terapi olan Rasyonel Emotif Terapi'yi kurdu. Diğer yandan ondan bir on yıl sonra bu kez bir başka psikanalist Aaron T. Beck, psikanalizin ampirik olarak da geçerli bir kuram olduğunu bilim dünyasına kanıtlamaya çalışırken elde ettiği deneysel verilerin (ve yine kendi klinik tecrübesinin) psikanalizi desteklememesiyle bilişsel terapiyi geliştirdi. Daha sonrasında bilimsel paradigmaya yani gözlem, hipotez ve bunların test edilmesine dayalı yöntem psikoterapiye girmiş oldu. Bu yöntem, yani psikoterapide kanıta dayalı yöntem özetle şu sırayı izler: 1.Özgül rahatsızlığa ilişkin klinik gözlemler yapma 2.Klinik verileri dikkate alan psikoterapötik yaklaşıma uygun kapsamlı bir psikopatoloji kuramı geliştirme 3.Psikopatoloji kuramının ampirik çalışmalarla sınanması 4.Psikopatoloji kuramında belirlenen sorunlara dönük anahtar müdahaleleri içeren tedavi protokolü geliştirilmesi 5.Tedavi protokolünün etkinliğinin randomize klinik çalışmalarla sınanması

6.Etkili olduğu gösterilen tedavi protokollerinin yaygınlaştırılması Diğer ekollerden bilimin psikoterapiye uyarlanmış bu temel mantığına uyanlar varsa onlar da tabiî ki kanıta dayalı veya bilimsel yöntemler olurlar. Ancak çoğu terapi bu temel algoritmaya uymaz; bu onların işe yaramadığı veya değersiz olmadığı anlamına gelmez ama onları bilimsel olmaktan uzaklaştırır. Bu anlamda son yıllarda psikodinamik psikoterapinin de en azından klinik yararlılık açısından kendisini test ederek kanıta dayalı bir psikoterapi haline gelmeye çalıştığını görüyoruz ki bu başlı başına önemli ve sevindirici bir gelişmedir. Türkiye’de antidepresan kullanımı reçeteye bağlı olmadığı için suistimale çok açık. Bu da gerçek depresyon hastalarının da antidepresanlara kuşkuyla bakmalarına yol açıyor. Bu konuda sizce ne yapılabilir? Depresyon tedavisinde hem ilaç tedavileri hem de psikoterapilerin etkili olduğu bugün için elde edilen deneysel çalışmalar ışığında kabul edilen bir görüş. Ancak seçilecek tedavi türü depresyon türüne ve şiddetine göre değişebiliyor. Bu da iyi bir klinik değerlendirmeyle mümkündür. Örneğin İngilizlerin tedavi rehberi NICE Guideline, hafif depresyonda egzersiz, kendi kendine yardım kitapları, bilgisayar destekli terapi programları gibi daha düşük yoğunluklu yöntemleri önerip, psikoterapi veya ilaç tedavisini orta şiddetli depresyonlarda öneriyor. O zaman dikkat edilecek olan şey antidepresanları uygun zamanda, uygun şekilde ve sürede kullanmaktır diyebiliriz. Her üzüntü veya sıkıntı da bir antidepresan kullanmak kadar, şiddetli ve ilaç tedavisi gerektiren bir depresyonda antidepresan kullanmamak da o denli zararlıdır diye düşünüyorum. Bunun yolu ise antidepresan kullanıp kullanmama kararını profesyonel bir yardım olmadan kişinin kendi kendine vermemesidir. Artık günümüzde etkisi azalmakla beraber ruhsal sorun yaşamayı veya bu konuda yardım almayı kabullenemeyen bir grup var. Bazen insanlar bu nedenle eş dost tavsiyesiyle veya kendileri

Therapia Sayı 5 | 7


araştırıp karar vererek antidepresana başlayabiliyorlar ki bence bunun yerine kişinin yetkin birisi tarafından değerlendirilip bu kararın verilmesi daha uygun. Depresyon tedavisinde psikoterapinin yeri nedir? Ne zaman ilaca baş vurmalıyız? Ne zaman ilaç psikoterapiyle desteklenmeli? Bu konuda bir bilişsel terapist olarak bilimin verilerine göre hareket etmeliyiz diye düşünüyorum; az önce adını andığım NICE Guideline ve Amerikan Psikiyatri Birliğinin Depresyon tedavi kılavuzlarını esas alırsak hafif depresyonda tek başına psikoterapi uygulanabilir; APA bu durumlarda istenilirse ilaç tedavisinin de kullanılabileceğini belirtirken, NICE Guideline ilaç tedavisini orta ve şiddetli depresyon vakaları için önermektedir. Psikoterapi bu ayrımın yanı sıra depresyon şiddeti ne olursa olsun belirgin psikososyal zorlanmalar, iç çatışmalar, kişilerarası güçlükler, veya eşlik eden bir kişilik bozukluğu veya sorunu olan, veya bu tür özellikleri olmasa da genel anlamda ilaç tedavisine cevap vermeyen hastalarda başvurulabilecek önemli bir tedavi seçeneğidir. Meslektaşlarımız arasında psikoterapinin felsefesine dair tartışmalar zaman zaman alevleniyor. Bunu bizim psikiyatri portalında da izleyebiliyoruz kimi zaman. Bir psikoterapi ekolünde uzmanlaşıp bu ekolü kullanarak yıllarca terapi pratiği uygulamadan psikoterapinin felsefesinin yapılmasına girişilmesini nasıl yorumlarsınız? Eleştiri konusunda herkes her şeyi eleştirebilir diye özgürlükçü bir şekilde düşünüyorum; ama iş bu eleştirilerin önem ve yararlılığına gelince eleştiriyi yapan kişinin birikimi, deneyimi ve tabii söylediği şeylerin içeriği önemli. Bilişsel terapi de aslında eleştiriden doğmuş bir kuram. Örneğin psikanalizin temel varsayımları, doğuşundan 1960’larda Beck’e gelinceye kadar hiç ampirik olarak sınanmamış ardından Beck bu sınama sonrası psikanalitik kuramın deneysel verilere uymayan 8

| Therapia Sayı 5

yönlerini reddetmiştir. Bu sınamayla gelen eleştiriden bilişsel terapi doğmuştur. Ellis’te psikanalize önemli bir eleştiri getirmiştir, o da Beck gibi psikanalisttir. Bu anlamda bence en anlamlı ve önemli eleştiriler o konuyu veya alanı iyi bilenlerden gelir; bu tür eleştirileri de her zaman heyecanla karşılıyorum; ama konuyu ve alanı bilmeyen kişilerin eleştirileri bu denli önemli ve etki yapıcı olmuyor diye düşünüyorum. Türkiye’de psikoterapi eğitiminin gelişimininin genel bir değerlendirmesini yapabilir misiniz? Türkiyede psikoterapi eğitimi son 10 yılda büyük bir ivme kazandı; bu hem bilişsel terapi eğitimleri hem de psikodinamik terapi eğitimleri için geçerli. 1960’lı yıllarda yurt dışında psikanaliz eğitimi almış birçok eğitim öğretim üyesi vardı. Ardından 1980-2000 arası göreli bir duraklama dönemi geldi, 2000 sonrası ise psikoterapiye olan ilgide, eğitici ve eğitimli terapist sayısında büyük bir artış söz konusu. Eğitim verilen kliniklerde giderek artan sayıda eğitici söz konusu. Başkanı bulunduğum Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler Derneğinin, Türkiye Psikiyatri Derneğiyle (TPD) işbirliği içinde yürüttüğü bir eğitici eğitimi programıyla eğitim kurumlarında çalışan yaklaşık 30 kişi 3 yıl süren bir eğitim sürecini tamamladılar. Bu kişiler de daha sonra TPD tarafından belirlenen bölgelerde eğitim verecekler. Psikodinamik terapilerde de dıştan izleyebildiğim kadarıyla eğitici sayısı giderek artıyor. Hem Ankara’da hem de İstanbul’da psikanalitik yönelimli kurumlar açıldı ve buralarda kıymetli eğiticiler görev alıyor. Yine İzmir’de psikodinamik yönelimli terapistler ve eğiticiler var. İnsanların psikoterapiye olan ilgisinin artmasını bir moda olarak mı değerlendirirsiniz yoksa ihtiyacın artması olarak mı? Bu bence olması gereken bir şeyin gecikmiş biçimde


Tanıştığınız bir insana yaşı mesleği cinsiyeti ne olursa olsun ısınmanızı ve güvenmenizi; daha sonra onunla tekrar görüşmek istemenizi sağlayan insani özellikler nelerse işte onlar bir terapinin başarıya ulaşmasını sağlayan nonspesifik etkenlerdir.

gerçekleşmesi; kesinlikle bir moda değil; eğer artan bir ilgi varsa bu aslında var olan bir eksikliğin kısmen kapanmaya başlamasına bağlıdır diye düşünüyorum. İhtiyaç bence her dönem vardı ancak imkanlar az olduğu için bu daha az karşılanıyordu, arayış da daha azdı. Türk psikiyatrisinin biyolojik psikiyatriye doğru kaymasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Belki bütün değil ama belli bir kesimde bu var; ancak bu değişen oranlarda psikiyatri topluluğunda hep var olan bir eğilimdir. Biyolojik psikiyatriye kayışta bu alanda yapılan çalışmalar, ilaç sektörünün bu alandaki araştırma destekleri; psikoterapinin büyük bir zaman emek ve tecrübeyle öğrenilmesi, uygulamasının da aynı şekilde emek ve zaman gerektirmesi de rol oynuyor olabilir. 1997 de Amerika’da eğitim aldığım dönemlerde bulunduğum psikoterapi enstitüsünde bir tıp doktoru olarak benim psikoterapiye olan ilgimin onlarda büyük hayret uyandırdığını hatırlıyorum. O dönemde enstitüde kadrolu olarak çalışan psikiyatrist ayrılmıştı ve yerine yeni birini bulamıyorlardı. Ayrılma gerekçesini sorduğumda psikoterapide 1 saatimi verip bir hasta göreceğime aynı sürede 3-4 ilaç hastası görüp çok daha fazla kazanırım gerekçesiyle enstitüden ayrıldığını söylemişlerdi. Bu tür olaylar tabii duyulan hayretin de kaynağını açıklıyor. Dolayısıyla bu trend özellikle psikiyatristler arasında her ülkede bir oranda var olan bir trend. Psikoterapinin psikiyatri ihtisasındaki yerinin bugünkü durumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Gerektiği oranda eğitimde yer almıyor. Ama bu sadece psikoterapi eğitimine özel bir durum değil bana kalırsa. Genel olarak Türkiye’de psikiyatri ihtisasının ortak bir standardı yok; psikoterapi eğitimi ise bu konudan en çok etkilenen yetkinlik alanı. Psikoterapi eğitimi maalesef o kliniğin öğretim üyesi kompozisyonu ve bilgi düzeyine bağlı, o alanda yetkin biri

yoksa maalesef psikoterapi eğitimi de yetersiz kalabiliyor. Ancak bu konuda yapılan, yürütülen çok önemli çalışmalar var ve giderek bütün uzmanlık programlarına belli bir ortalama standardın yerleşmesine çalışılıyor; gerek Türkiye Psikiyatri Derneği gerekse Tıp Uzmanlık Kurulu bu yönde bazı hazırlıklar yaparak temel bir içerik oluşturmuş durumda; şu anda iş bunun yaşama geçirilmesinde. Türkiye Psikiyatri Derneği de bu konudaki, eksikliği gidermek amacıyla eğitici eğitimleri düzenliyor. Psikiyatrlar ve psikologlar arasındaki gereksiz savaş hakkında bir şey söylemek ister misiniz? Aslında sizin sorunuzun içinde cevap da gizli. Bu gereksiz bir savaş. Bu tür savaşların temel nedeni meslek şovenizmi ve ilişkileri yatay düzlemde değil dikey düzlemde hiyerarşik görüp öyle konumlandırmamız. Ben böylesi bir savaşın sadece psikiyatrlarla psikologlar arasında değil; psikologlarla psikolojik danışmanlar; klinik psikologlarla “sade” psikologlar; psikiyatrlarla psikolojik danışmanlar vb arasında da olduğunu düşünüyorum. Son derece anlamsız bir durum. Ruh sağlığı alanında çalışan herkes bir takımın üyesidir. Bir takımın kalecisi, sağbeki veya sol açığı arasında bir astlık üstlük ilişkisi olmaması gibi psikolojik danışman, psikiyatr, psikolog, klinik psikolog, psikiyatrik hemşire arasında da yatay düzlemde eşit ve paylaşımcı bir ilişki olması lazım. Her ekip üyesinin kendi bilgi, tecrübe ve yetkinliğine göre üstlendiği benzer veya farklı görevler olabilir, bu onlardan birini diğerinin üstü veya altı yapmaz; önemli olan herkesin üzerine düşeni nasıl yaptığıdır. Psikoterapide etik davranmak deyince ne anlamalıyız? Bence ilk etik sorumluluk kişinin işini olabileceğin en iyi şekliyle yapmaya gayret etmesidir. Yani psikoterapistin psikoterapi uygulamalarında kendi uyguladığı yöntemi en iyi şekilde bilip uygulaması. İkinci önemli nokta psikoterapötik ilişkinin evrensel etik gerekliliklerine uymak; yani saygılı, empatik, nesnel olmak, terapi süresi dışında sosyal, kişisel Therapia Sayı 5 | 9


ilişki kurmamak, kendi özel sosyal toplumsal felsefi değer ve yargılarımızı hastaya-danışana yansıtmamak ve empoze etmemek, her insanın özünde iyi olduğuna veya iyi olma potansiyeline sahip olduğuna inanmak ilk aklıma gelen noktalar. Etik sorun yaşayan terapistlerin ise daha çok usta çırak ilişkisi ve disiplininden geçmemiş veya yeterli süpervizyon almamış terapistler olduğunu gözlemliyorum, maalesef bu tür etik sorunlar terapistin bilgisi ve tecrübesi ne olursa olsun görülebiliyor; bunun da temel nedeni terapistin kendisinin sahip olduğu kişilik sorunları. Sizce spesifik terapötik müdahalelerden bağımsız nonspesifik etkenler dediğimiz ve bir terapinin başarıya ulaşmasını sağlayan etkenler nelerdir? Bu etkenlerin başlıcaları empati, koşulsuz kabullenme ve saygı; aşırı baskıcı ve sahiplenici olmayan bir sıcaklıktır. Bunu şuna benzetebiliriz: Tanıştığınız bir insana yaşı mesleği cinsiyeti ne olursa olsun ısınmanızı ve güvenmenizi; daha sonra onunla tekrar görüşmek istemenizi sağlayan insani özellikler nelerse işte onlar aynı zamanda bir terapinin başarıya ulaşmasını sağlayan nonspesifik etkenlerdir. Ancak bunların genel anlamda neler olduğunu sayabilsek de kişiden kişiye uygun davranışın ve dozunun değişebileceğini unutmamak gerek. Bence kişiden kişiye dozu en fazla değişen nonspesifik etken yakınlık ve samimiyettir. Sosyal anksiyetesi veya obsesif kişilik özellikleri olan birisi için terapistin samimiyetinin daha az dozda olması idealken, bir agorofobik veya bağımlı hasta için daha fazla dozda samimiyet beklentisi olabilir. Terapötik ilişkinin kendisinin bir terapötik müdahele aracı olduğunu düşünyor musunuz? Eğer öyleyse terapötik ilişki nasıl etkili oluyor? Terapideki bu nonspesifik etkenler veya kısacası iyi terapötik ilişki olayın temeli, olmazsa olmazıdır. Bu olmaksızın hiçbir teknik bilgi veya beceri işe yaramaz. Genel tıptan örnek verirsem terapötik ilişki hastanın doktoruna güvenip onun verdiği ilacı kabul etmesi ve kullanmasıdır; teknik ise ona verdiğiniz ilacın ne olduğudur. Eğer hastanız size güvenip ilacı almıyorsa isterse verdiğiniz ilaç dünyanın en iyi ilacı olsun işe yaramaz. Ama ilacı aldığı noktadan sonra verdiğiniz ilacın gerçekten o rahatsızlığın ilacı olup olmadığı önem kazanır ki tekniğin önemi de buna benzer. Özellikle kişilik sorunları olan danışanlarda terapötik ilişki başlıca odak haline gelir. 10

| Therapia Sayı 5

Terapötik ilişkinin bir müdahale aracı olabilmesi için hastanın ihtiyaçlarından bağımsız olarak nasıl inşa edilmesi gerekir? Özellikle kişilik sorunu olan hastalar görünürde hangi sorunla başvururlarsa asıl sorunları olan karşılanmamış şematik gereksinimler terapinin konusu olmaya başlar ve giderek terapötik ilişki terapideki ana odak haline gelmeye başlar. Burada terapistin bu ilişkiyi nasıl yönetip yorumladığı ve kullandığı terapinin ne kadar iyi gidip gitmeyeceğini belirler. Terapistin yeterli dozlarda ilgi göstermesi ve değer vermesi olmaksızın terapi yürütülemez. Eğer siz ya da bir yakınınız bir terapiste gitmek zorunda olsa seçeceğiniz terapist nasıl bir terapist olur? Kısa olarak buna cevabım: Öncelikle “iyi” bir insan sonra da bilgili ve becerili bir terapist olmasına dikkat ederdim. İyi insan olmayı giriş kapısı gibi düşünebiliriz. Bu özelliğe sahip olanlar içindeyse yaptığı işte en iyi ve becerikli olanı tercih ederdim. Humor, empati, terapistin güven telkin etmesi, inandırıcılık, samimiyet, yaşı, cinsiyeti ne kadar önemli? Bunlar terapistin nonspesifik özellikleridir; güven, samimiyet, empati, saygı daha birincil, yaş ve cinsiyet ise bu anlamda daha ikincildir ve danışandan danışana bunların önem sırası değişebilir. Ancak bunların adının nonspesifik olması bizi yanıltmasın bunlar terapistte bulunması gereken olmazsa olmaz özelliklerdir. Terapi ekolleri belli bir süre sonra benzeşecek, hatta aynılaşacak mı yoksa kendi özgün yapılarını ve farklılıklarını koruyacaklar mı? Örneğin CBT’nin genişletilmiş bir şekli olarak kendini tanımlayan şematerapi, psikanalitik teoriden belli şeyleri alırken, Kernberg’in transferans odaklı terapisi de CBT’den belli müdahale tekniklerini alıyor ve borderline terapisinde benzer sonuçları alıyorlar. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Ben her terapi ekolünü bir dil gibi düşünüyorum ve her dilin kendi kuralları içinde gelişeceğine inanıyorum. Dolayısıyla psikoterapilerin entegre olacağı gibi bir beklentim yok. Belli bir dil olarak her terapi diğer terapilerden yararlanabilir, teknik eklektisizmi o dildeki bazı sözcükleri kendi içine alarak


gerçekleştirebilir. Ancak eklektisizmi, iki terapinin birbirine karıştırılması gibi almıyorum. Buradan da iyi bir şey çıkacağını zannetmiyorum. Yani iyi iki dil olan Fransızcayla, İngilizceyi birbirine karıştırarak daha iyi bir dil elde edemeyiz. Ortaya sadece karışık bir yığın çıkar o zaman. Maalesef bazı insanlar böyle yaparak psikoterapide eklektisizm veya bütüncül terapi yaptıklarını sanabiliyorlar. Her psikoterapini kendi içinde bir bütünlüğü ve ahengi vardır; bu da onun özgün yanıdır. Kerneberg’in bilişsel teknikleri kullanması ya da tersi bence o ekolün kendi içinde kalarak yaptığı teknik bir uygulamadır ve böyle uygulamalar o terapiyi zenginleştirir; ama Kernberg’in terapisini psikanalitik yönelimli psikodinamik psikoterapi olmaktan çıkarmaz. Başarılı bir psikoterapinin sırrı nedir? İnsanı sevmek; insanın dünya üzerindeki varoluşuna ilgi ve şefkatle bakmak, yaptığı işin önemine inanmak, iyi ilişki, o kişiye- insana ve sürece- psikoterapiye gerçek bir merak duymak bunları beslemek ve çalışmak. İyi bir terapistin yalnızca belli bir ekole bağlı olarak çalışması gerektiğini mi düşünüyorsunuz, yoksa farklı ekolleri kendi süzgecinden geçirip kullanabilir mi terapist? Psikoterapiyi yeni öğrenenlere tavsiyem belli bir türde terapiyi iyi bir şekilde öğrenmeleri, daha sonra da eksiklik çektikleri noktalarda diğer psikoterapilerden kimi teknikleri öğrenerek yine o iyi bildikleri psikoterapinin çerçevesi içinde kullanmalarıdır. Benim psikodinamik psikoterapi alanında hocalarımdan birisi olan sevgili Sağman Kayatekin’in bir sözünü unutmuyorum; “Eğer bir şeyi iyi öğrenmek istiyorsanız radikal bir şekilde ona inanmanız gerekir, başka türlü öğrenemezsiniz” derdi. İyi bir öğrenme süreci tamamlandıktan sonra ise eleştiri ve gerekirse eksik-yetersiz noktaları başka alanlardan takviyelerle tamamlama süreci gelir diye düşünüyorum. Terapistin bir ekolü seçmesine, kendini o yönde geliştirmesine neden olan nedir sizce? Koşullar, çevre ve o kişinin özelliklerinin bir karışımıdır diye düşünüyorum. Bazen kişi uygun bir çevre bulamadığında sahip olduğu potansiyeli açığa çıkartamaz ve geliştiremez. Bu anlamda bence bu seçimde en önemli ve belirleyici olan şey terapistin insanın doğasıyla ilgili dünya görüşüdür.

Prof. Dr. Hakan Türkçapar Türkiye’nin sertifiye etme yetkisi olan birkaç kognitif davranışçı terapi eğitmeninden biri. Depresyonun bilişsel davranışçı terapiyle tedavisi konusunda bir de kitabı var. Depresyon konusundaki söyleşiyi kendisiyle yapmamızın nedeni bu kitap. Türkçapar 1990 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. 1995 yılında psikiyatri uzmanı oldu. 1997’de Pensilvanya Üniversitesi'ne bağlı Beck Institute for Cognitive Therapy and Research’de bilişsel psikoterapi eğitimi aldı. 1999 yılında New York Ellis Institute’de Rational Emotive Behaviour Therapy eğitimini tamamladı. 2000 yılında Psikiyatri Doçenti oldu. 2002 yılında Ankara Üniversitesi'nde Sosyal Antropoloji alanında bilim uzmanı, 2009 yılında da doktorasını tamamlayarak Sosyal Antropoloji doktoru unvanını aldı. 2003 yılında Academy of Cognitive Therapy (ACT) tarafından Bilișsel Terapist olarak sertifiye edildi. Aynı yıl akademinin Fellow üyesi olan Dr. Türkçapar, 2005 yılından itibaren ACT’nin Uluslararası akreditasyon komitesinde yer almaktadır. 2005-2012 arasında Dışkapı Eğitim Hastanesi ve Etlik İhtisas Hastanesi Psikiyatri kliniklerinin şefliğini yürüten Dr. Türkçapar 2012 yılında da ACT tarafından eğitici/konsültan olarak sertifiye edildi. Dr. Türkçapar’ın, erken dönemde yazılmıș “Freud” ve “Antipsikiyatri” adlarında iki kitabının yanısıra, “Bilișsel Terapi Temel İlkeler ve Uygulama” ve “Klinik Uygulamada Bilișsel Terapi: Depresyon” bașlıklı iki kitabı ve sayısı yüzü așan bilimsel makalesi yayımlanmıștır. Dr. Türkçapar, halen H. Kalyoncu Üniversitesi Psikoloji Bölümü başkanlığı ve Bilișsel Davranıșçı Psikoterapiler Derneği bașkanlıklarını yürütmektedir.

Therapia Sayı 5 | 11


Çocuklar depresyona girer mi? Depresyon çocukları nasıl etkiler? Farklı yaşlardaki çocuklarda depresyon farklı belirtiler gösterir mi? Basit bir karın ağrısı çocuklarda depresyon belirtilerinden biri olabilir mi? burcu gençer-türk

12

| Therapia Sayı 5


Acaba çocuklar da depresyondayken yetişkinler gibi derin bir üzüntü yaşarlar mı? Onlar da kendilerini çaresiz hissederler mi? Yoksa öfkeli veya içe kapanık mı olurlar?

Günlük konuşma dilimize depresyon kadar giren başka bir psikolojik konu var mı acaba? Neredeyse her on kişiden biri depresyondan muzdarip. Hep bir yetişkin sorunu gibi algılanan depresyon artık çocuklar arasında da sık görülüyor. Aileleler bazen inanamayarak soruyorlar bana: ‘Çocuğun da depresyonu mu olurmuş? Ne derdi olacak ki onun?’ Çocukluk çağı depresyonu yıllarca tartışmalı bir konu olarak kaldı. Geleneksel psikoanalitik teori çocukların psikolojik gelişimi tamamlanmadığından depresyonun erken yaşlarda görülemeyeceği görüşünü savunurdu (Kauffman, 2005). Bazı araştırmacılara göre ise depresyon; öfke patlamaları, hiperaktivite veya öğrenme bozukluğu gibi başka tabloların ardına gizleniyordu. Günümüzde bu konudaki ortak fikir, çocukların yaşadığı depresyonunu pek çok şekilde yetişkin depresyonuyla benzeştiği yönünde. Ancak, çocuklar ve yetişkinlerin depresyonda aynı şeyleri deneyimlediklerini söylemek de pek doğru olmaz; ne de olsa çocuklar yetişkinlerin küçültülmüş versiyonları değiller. Onlar bize oranla hayatta daha deneyimsiz oldukları gibi, zihinsel becerileri de tam anlamıyla gelişmemiştir. Bu sebepledir ki, depresyonun neden olduğu sıkıntılar ve depresif kişide gözlemlenen davranışlar yaşa göre büyük değişimler gösterir. Günümüzde sıkça rastlanan yetişkin depresyonunun ne gibi belirtileri olduğu ve depresyonda neler yaşandığıyla ilgili artık herkesin genel bir fikri var. Ancak ailelerin en çok merak

ettikleri konu çocuklarının depresyonda olup olmadığını nasıl anlayacakları. Acaba çocuklar da depresyondayken yetişkinler gibi derin bir üzüntü yaşarlar mı? Onlar da kendilerini çaresiz hissederler mi? Canları hiçbir şey yapmak istemez, yapmaları gerekenleri yapacak enerjiyi bulamazlar mı? Yoksa öfkeli veya içe kapanık mı olurlar? Bu soruların cevabını çocuğun yaşını göz önünde bulundurarak vermek en doğrusudur. Çünkü çocukluk dönemi her yıl pek çok gelişimin yaşandığı değişken bir dönemdir. Ve depresyon belirtisi zannedebileceğimiz bazı davranışlar gelişimsel dönem özellikleri olabilir. Yapılan bazı araştırmalar yeni doğan bebeklerin bile depresyon belirtileri gösterebileceğini savunuyor (Goodman; Gotlib, 1999). Doğumu takip eden ilk hafta bebeklerin beyin aktiviteleri incelendiğinde, hamileliğinde depresyon yaşayan annelerin bebeklerinin diğerlerinden farklı olduğu bulunmuştur. Stres anında salgılanan kortizol, plasenta aracılığıyla bebeğe geçiyor ve bebeğin bilişsel işleyişini olumsuz etkileyebiliyor. Hamilelik kadar önemli bir başka dönem de bebeğin ilk iki yılı. Bu dönemde bebeğin fiziksel ihtiyaçlarını karşılayan, ona bol bol dokunarak şefkat ihtiyacını doyuran bir yetişkinin varlığı bebeğe güvende olduğunu ve sevildiğini öğretir. Bu deneyimden mahrum kalan bebeklerin depresyona benzer belirtiler gösterdiğini biliyoruz. Bu belirtiler içinde en çok fark edilen sosyal iletişimde eksiklik. Yeterli ilgiyi gören Therapia Sayı 5 | 13


Taşınma, yeni bir kardeşin dünyaya gelmesi, kavganın yoğun olduğu aile ortamı, boşanma, hastalık veya ölüm çocuklar için özellikle zorlayıcı deneyimlerdir. Ama tabii ki kötü bir deneyim yaşayan her çocuk da depresyona girmez.

bebekler etrafındakilerle iletişime geçmeye heveslidir. Onunla konuşan yetişkinlere gülerek, uzanarak, kucağına gitmeye çalışarak tepki verirler. Konuşmaya benzer sesler çıkararak ilgi çekme çabasında olurlar. Sosyalleşmenin ilk adımları olan bu davranışlar ilk altı ay içinde bebekte gelişmemişse bu birkaç nedenle olabilir. Anne bebek arasındaki bağlanma sorunları otizmden sonra en sık rastlanan nedendir. Bowlby’nin bağlanma teorisine göre, bebeğin yaşamının ilk iki yılında ona bakım veren insanla kuracağı sağlıklı ilişki gelecekteki insan ilişkilerinin ve kendiyle ilgili algısının temelini oluşturur (Bowlby, 1980). Böyle bir yetişkinin var olmaması veya annenin depresyon, hastalık sebebiyle bebeğine yaklaşmaması gelişimi sekteye uğratır. Beslenme, uyku sorunları, sosyal uyaranlara karşı ilgisizlik, gülümsememe, yüz ifadelerinde donukluk bu bebeklerde sıkça görülür. Hatta yeterince kucağa alınmayan, bire bir kişisel ilgi göremeyen yetimhanedeki bebeklerin fiziksel olarak büyümediği bile farkedilmiştir. Bu tip belirtileri bağlanma sorunlarından kaynaklanan bir bebeklik depresyonu gibi düşünebiliriz. Neyse ki bebekler ve küçük yaştaki çocuklar oldukça dirençlidirler ve kendilerini çabuk iyileştirebilirler. Belirtiler farkedildiği anda bağlanmayı güçlendirmeye yönelik yapılacak her girişim, onların kendilerini daha güvende ve sevilir hissetmelerine yardımcı olur. Eğer anne doğum sonrası depresyonu geçiriyorsa ve bebeğiyle ilgilenmekte zorlanıyorsa, devreye babanın veya büyükannelerin girmesi yerinde olur. Sık sık kucaklamak, beslenme, temiz olma gibi fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak, şarkı söylemek, konuşmak gibi sevgiyi gösteren davranışlar anneyle başarılamayan bağlanmanın yerini doldurabilir. Böylece depresif belirtilerde de azalma olur. İki yaşından itibaren çocuklar konuşmaya başladığında iletişim becerileri de oldukça artar. Artık isteklerini, ihtiyaçlarını, sıkıntılarını ifade edebilmek için ağlamaktan veya işaret etmekten başka bir yolları da vardır. Bu sayede bizler için de yaşadıkları depresif ruh halini tanımak kolaylaşır. Ancak

14

| Therapia Sayı 5

yine de dile henüz yeteri kadar hakim olmadıklarından bir yetişkin gibi ‘Ben çok mutsuzum.’ demelerini bekleyemeyiz. Bu noktada çevredeki yetişkinlerin olası işaretleri görebilmesi çok önemlidir. En belirleyici gösterge davranışlar ve fiziksel sıkıntılardır. Oyun, gezinti veya arkadaşlarla bir arada olmak gibi her zaman keyif aldığı aktiviteleri artık yapmak istemiyorsa, bir anda içine kapandıysa ve her zamankinden az hareketli ve konuşkansa depresyon ihtimali düşünülebilir. Çünkü yetişkinlerde olduğu gibi çocuklarda da depresyonun yarattığı en yoğun duygular üzüntü, çaresizlik, umutsuzluk ve hüzündür. Ve bu duygular da hayata karşı bir ilgisizliği, harekete geçmek konusunda bir yavaşlığı beraberinde getirir. Duygularını henüz yeteri kadar net tanımlayıp ifade edemeyen küçük çocuklar genelde fiziksel olarak kendilerini anlatmaya çalışır. Yeme düzenleri değişir, uykuya dalmakta zorluklar başlar veya uyudukça uyurlar. Hatta bazen tuvalet eğitimini tamamlamış çocuklar bu konuda dahi geri dönüşler yaşayabilir. Karın ağrısı, mide bulantısı, baş ağrısı şikayetleri bir anda artış gösterir. Tahammül etme sınırlarının düştüğünü gözlersiniz; veya en ufak bir terslikte ağlama ve öfke krizlerine girdiklerini. Okul çağındaki çocuklarda tüm bunlara ek olarak okula gitmek istememe, kendini başarısız görme ve kendine güvende bir azalma ortaya çıkabilir. Şimdi bu yazdıklarımı okuyan anne babaların ne düşündüğünü duyar gibi oluyorum: ‘E bizim çocuğumuzda bunların hepsi oluyor.’ Çocuklarda depresyonu doğru bir şekilde tanılayabilmek bu yüzden zor zaten. Çünkü depresif semptomlar sayılan bu durumlar aslında pek çok gelişimsel dönemin başlıca özellikleri. İki üç yaşlarında yaşanan meşhur öfke nöbetleri gibi. Elbette her çocuk dönem dönem bu belirtilere benzer şeyler yaşar. Her üzgün çocuk depresyonda değildir, veya iştahı kesilen her çocuk. Eğer işaretlerin pek çoğu bir aradaysa, üç haftadan daha uzun zamandır aralıksız devam etmekteyse ve son dönemde çocuğun hayatında başetmekte


zorlandığı olaylar gerçekleştiyse dikkatli olmakta ve bir uzmana danışmakta fayda var. Taşınma, yeni bir kardeşin dünyaya gelmesi, kavganın yoğun olduğu aile ortamı, boşanma, hastalık veya ölüm çocuklar için özellikle zorlayıcı deneyimlerdir. Ama tabii ki kötü bir deneyim yaşayan her çocuk da depresyona girmez. Bazen çok etkileneceklerini düşündüğümüz bir olaydan yarasız çıkarken, çok basit bir olumsuzluk karşısında depresyona girebilirler. Hayatlarında neler olduğunu ve hangi olaydan ne kadar etkilendiklerini anlamak için oyunlarından yardım alabiliriz. Sekiz dokuz yaşlarına kadar çocukları anlamanın en iyi yolu oyunlarını gözlemlemektir. Bu yaş grubu oyunu iletişim dili olarak kullandığından yaşadığı duygusal sıkıntıları oyunlarına yansıtır. Kardeşini kıskanan çocukların oyunlarında bir oyuncağın, oyundaki kardeşini dövdüğünü sıkça görürüz mesela. Ailevi sorunları olan çocuklar genelde oyuncak bebekleri anne baba rolüne sokup konuşturur. Bir yakınını kaybeden çocuk ölüm temalı oyunları seçer, cenaze töreni veya araba kazası gibi. Akademik başarısı düşük bir çocuğun oyununda öğretmen öğrenci rolleri baskındır. Oyunlarının konuları bize o anda kafalarının neyle meşgul olduğunu ve neye çözüm aradıklarını açıkça gösterir. Oyunlarına ve günlük konuşmalarına dahi konu olan travmatik olaylar sonucu çocukların bir süre yas tutması, normalden daha üzgün ve ilgisiz olmaları ve diğer tüm depresyon belirtilerini göstermeleri normal kabul edilmelidir. Yetişkinler bile çoğu zaman değişime kolay adapte olamazken, bizler kadar deneyimli ve sorun çözme becerileri gelişmiş olmayan çocukların depresif davranmasında garip bir durum yok. Her türlü bilgiye çok rahat ulaşabildiğimiz bu devirde çocuklarda yaşanan her türlü sıkıntı bir hastalık, bozukluk gibi algılanabiliyor. Dört yaşında koltukların tepesinde gezdiği için ailesi tarafından hiperaktif diye tanımlanan çocuklar tanıyorum. Oysa o yaşta onun işi bol bol hareket edip dünyayı keşfetmek.

Çocukluk dönemi kendini ve dünyayı anlamayı, gerekli başetme becerilerini geliştirmeyi içeren bir deneme yanılma süreci. Bu süreçte çocukların zaman zaman mutsuz, çekingen, isteksiz, yorgun hissetmeleri onların depresyonda olduğu anlamına gelmiyor. Depresyon, belirtilerin uzun süre devam ettiği ve gerekli yaşamsal işlevlerin yerine getirilemediği bir durum. Eğer çocuğunuz yemek, uyumak gibi fiziksel ihtiyaçlarını gidermekte sıkıntı yaşıyorsa, sosyalleşme, oynama, keşfetme, sorun çözme gibi becerileri isteksizlik yüzünden geliştiremiyorsa, okula gitmekten kaçınıyor, yaptığı hiçbir şeyden keyif almıyorsa işlevselliğinde bir sorun olduğu açıktır. Tüm bunların depresyona işaret edip etmediğini anlamak için de bir uzmandan yardım almak en doğrusudur. Dönem dönem depresif semptomlar gösteren her çocuğa kendimizce depresyon tanısı koymak yaşadıkları gelişim sürecine çok büyük haksızlık olur. Kaynaklar Bowlby, J. (1980). Attachment and Loss: Vol.3. Loss, sadness and depression. New York: Basic Books Goodman, S.H., Gotlib, I.H. (1999). Risk for Psychopathology in Children of Depressed Mothers: A Developmental Model For Understanding Mechanisms of Transmission. Psychology Review 106(3): 458-90. Kauffman, J. M. (2005). Characteristics of Emotional and Behavioral Disorders of Children and Youth. New Jersey: Pearson Prentice Hall.

Therapia Sayı 5 | 15


16

| Therapia Say覺 5


Depresyon ve zihin Ne büyük belleğin gücü, ne korkutucu, Tanrım, derin ve engin katmanlar; ve bu, zihin ve bu, benim. Augustinus, Aziz Augustinus’un İtirafları Şencan Taşkale

Depresyonda dikkat, konsantrasyon ve bellek süreçleri oldukça olumsuz etkilenir, bilgi işleme süreçleri yavaşlar. Depresyonun bu etkisi, özellikle çalışması, üretmesi, yetişmesi gereken bireyi epey zorlar. Çoğu zaman unutkanlık ve dalgınlık, depresif duyguları maskeleyen ve kişinin farkında olduğu, şikâyet ettiği tek belirti olabiliyor. Unutkanlık ve dikkat sorunlarının duyguların bastırılması, bilinçdışı yansımalar, yorgunluk, demans, diğer fizyolojik sorunlar, vb. çok çeşitli açıklamaları olabilir. Depresif duygudurum bunlardan önemli bir tanesidir. Depresif bireyler, günlük aktivitelerde işlerini yapmalarını engelleyecek derecede unutkan ya da dalgın olduklarından

yakınırlar. Zihinsel işlevleri inceleyen nöropsikometrik testlerde ise, bellek deposuna kalıcı kayıt ile ilgili sorun olmadığı görülür. Ancak kısa süreli hafıza ve anlık dikkat süreçleri ile ilgili güçlük belirgindir. Yani depresyon hali zihnin çalışma biçimini temelde hafıza kapasitesi üzerinden etkilemez ancak çalışma performansını düşürerek etkiler. Bazen de psikoterapilerde olumsuz olguları titizlikle tekrar tekrar ortaya koyan depresif kişiler, bu yakın ya da uzak anılara dair sorulara pek de net ve ayrıntılı yanıt veremezler. Yani depresyonda zihnin malzemesi ayrıntılardan yoksun olumsuz öğelerdir. Depresyon hem zihnin yöneldiği içeriği hem de performansını etkileyen bir durumdur.

Therapia Sayı 5 | 17


18

| Therapia Say覺 5


Depresyon zihnin performansını nasıl etkiler? Depresyon hemen her şeye karşı bir ilgisizlik ve hissizlik hali yaratır. Bu durum dikkat, konsantrasyon, hatırlama gibi bilişsel işlevlere de elbette etki eder. Bunun bir sebebi dikkatin, depresif içeriğe normalden fazla mesai harcamasıdır. Depresif birey unutkanlığını anlatırken, adeta bir “uçuşan zihin” den (vogue memory) bahseder. Gün içerisinde anlatılanları, az önce yapmayı planladığı işi, kime, neyi anlattığını, eşyaları nereye koyduğunu, iki dakika önce ne düşündüğünü unutabilir. Depresif duygulanımda dikkat süreçleri, bir sis perdesinin ardında gibi çalışır. Günlük yaşama dalgınlık ve konsantrasyon eksikliği olarak yansıyan bu uçuşmanın, depresif duyguyu maskeleyen bir koruma yöntemi olduğunu söyleyebiliriz. Depresyonda zihin olumsuz

bir içerikle başa çıkmaya çalışır. Bu durumda duygusal açıdan zorlanan benlik, dikkat ve düşünce süreçlerini adeta” flu”laştırır. Benlik-bellek sistemi organize biçimde dikkat ve belleği silikleştirirek, benliği korur. Ne var ki bu silikleşme, bir yandan “aşırı genelleyici” bir düşünce süreci başlatır. Aşırı genelleyici düşünme biçimi, depresif bir kısır döngü için zemin hazırlar. Bu durum acıdan kaçınırken, bir yandan depresyona daha yatkın hale gelmek olarak tanımlanabilir. Depresif düşünce içeriğinde sık rastlanan bir düşünce hatası olan “aşırı genelleme” yalnızca içeriğe değil, hafızaya kayıt ve hatırlama biçimine de etki eder. Örneğin, “reddedilme” durumu ile ilgili yakın zamandan spesifik bir yaşantı örneği istendiğinde; depresif olmayan kişi, “geçen hafta toplantıda

Therapia Sayı 5 | 19


bir fikrim reddedildi” örneğini verebilirken; depresif kişi “iş toplantılarında ne zaman fikrimi sunsam dinlenmiyorum” örneğini verebilir. İkinci cevapta, belli belirsiz birkaç anı aşırı genelleme yolu ile birbirine yapıştırarak hatırlanmaktadır. Aşırı genelleyici dikkat, ayrıntılı kodlamayı engeller. Ayrıntılı kodlama ve hatırlamada beynin sol frontal lobunun önemli rol oynadığı biliniyor. Birçok çalışma, depresyonda sol frontal lob aktivitesinin azaldığını gösteriyor(3). Bu durumda anılar, olumsuzluk ortak paydasında kategorize ederek saklanır. Depresyonun zihinsel süreçlerle ilişkisinden bahsederken, bu bilgilerin kaydedildiği uzun süreli depoya değinmekte fayda var. Otobiyografik bellek: Bana dair ne varsa... Otobiyografik bellek, yaşamın ilk yıllarından itibaren kendimiz ile ilintili her tür anı ve bilgiyi sakladığımız, kendilik duygumuzun oluşumunu sağlayan ve varoluşumuza anlam katan bellek depomuzdur (1). Otobiyografik anılar, her bir anıya ilişkin duygu harcı ile üst üste dizilen tuğlalar gibidir. Depresyona meyilli kişilerde negatif yüklü otobiyografik anıların, ayrıntılarından arınarak, adeta birbirine kaynaşmış şekilde kategorize edilerek saklandığını söyleyebiliriz. Uzun yıllar boyu biriken anılardan çıkan sonuç kendilik algısında olumsuz öğeler, düşünce içeriği ve duygu durumda depresif referanslardır. Otobiyografik kayıtlar “kendilik algısı”nın temel materyalidir. Kendine dair net bilgiler öz değerlilik inşasında rol alır(2). Örneğin; depresyona yatkın kişilerin değersizlik duyguları yoğundur. Paralel biçimde kendilik algıları belirsizdir ve çocukluklarına dair net hatıraları olmadığından yakınırlar. Duygu ve yanlı dikkat Dikkat, kaydolmuş bilgileri hafızdan geri çıkarma; yeni bilgileri algılarken süzgeçten geçirme ve düzenleme gibi işlevlere sahiptir. Dikkat, duyguduruma duyarlı bir süreçtir. Bu sebeple kayıt ve hatırlama işlevinde dikkat, duygudurum ile uyumlu, yani “tanıdık” materyale ayrıcalık tanır. Örneğin olumlu, olumsuz ve nötr kelimelerin verildiği bir testte depresif birey olumsuz kelimeleri, olumlu ve nötr kelimelere göre çok daha iyi kaydeder ve daha sonra sorulduğunda daha 20

| Therapia Sayı 5

iyi hatırlar. Depresyon keskin bir duygudurumdur ve dikkati kendi emrinde kullanmaya başlar. Bu olumsuz düşünce stili ve anıların genelleyici ve ruminatif (geviş getirir biçimde) zihne gelmesi de depresif duygudurumu besler. Bu durum depresif kısır döngüyü başlatır. Depresyonun en önemli semptomlarından biri olan çaresizlik ve umutsuzluk hissinin ise burada sahneye çıkması kaçınılmaz. Birbirini besleyen bu sıkı organizasyon karşısında, birey elbette pek de umutlu hissedemez. Depresyonda Bilişsel Kısır Döngü Klinik depresyon tanısı alsın almasın, herkesin dalgınlık ve unutkanlık şikâyetleri olur. Aşırı genelleyici kayıt/ hatırlama ve silikleşmiş dikkat herkes için bir paradoksal bir savunma sistemidir. Ancak, bilişsel süreçlerde baskın olması durumunda; depresyon için ciddi bir yatkınlaştırıcı olduğu düşünülebilir. Depresyonla başa çıkmada, işlevsel olmayan düşünce içeriğinin düzeltilmesi büyük önem taşır. Bu bilgilerin ışığında; dikkat süreçlerinde silikleşme ve aşırı genelleme eğilimini değiştirmenin, kaynaşarak iç içe geçmiş negatif yüklü hatıraların ayrışmasının da, depresif döngünün kırılmasında bir o kadar önemli olduğunu söyleyebiliriz.

1. Mark, J., Williams, G., Barnhofer, T., Crane, C. (2007). Autobiographical Memory Specificity and Emotional Disorder. Psychological Bulletin Vol. 133 No.1 2. Sedikedes, C., & Strube, M. J. (1997). Self-evaluation: To thine own self be good, to thine own self be sure, to thine own self be true, and to thine own self be better. Advances in Experimental Social Psychology, 29 3. Schacter, D. L., 1996 Belleğin İzinde, Beyin, Zihin ve Geçmiş. sf:313-316. YKY


Therapia Say覺 5 | 21


Metal yorgunluğu* Bardağı taşıran son damla...

Canan Eda

"Toplumsal açıdan önemli bir sorun olan intihar olgusu diğer bütün toplumsal olgulara göre farklı bir özelliğe sahiptir. Bütün toplumsal olguların temelinde insan yaşamını devam ettirebilme çabası vardır. Bir kişi, yaşamını devam ettirebilmek için basit bir hırsızlıktan tutun da diğer bir kişiyi öldürmeye kadar varan birçok eylemi yapabilmekte; kendisi için olumsuz olan şartları değiştirebilmek için elinden gelen tüm çabayı gösterebilmektedir. Fakat intihar eden bir kişi, tüm bu mücadele yollarını bırakarak, kendi yaşamına karşı bir eyleme girişmiştir. İşte intihar olgusunu diğer tüm olgulardan farklı kılan yön de budur: Kendi yaşamını devam ettirmeye çabalamamak...” * Bu yazıyı kaleme almaya karar verdiğimde ekrandaki beyaz sayfaya ne yazacağıma, nereden başlayacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Bu yüzden olsa gerek, bir tanımla başlamak istedim. Derginin diğer sayfalarında değerli bilim insanlarının rasyonel açıdan ele aldığı bu olgu, kişisel tarihimin önemli bir dönemecini oluşturmakta. Bu yüzden yazacaklarım ancak olaya 'masanın diğer tarafından bakan'ın deneyimleridir. Üniversiteyi kazandığım yıl, İstanbul'a dair en ufak bir fikrim yokken o cangılın içerisine yüzme bilmeden suya atılır gibi daldım. Başarılı bir öğrenci, aklı başında bir kızdım. En azından etrafımdaki yüksek çoğunluğun ortak kanaati buydu. Üniversite öncesi, liseye başladığım yıl ebeveynlerim sancılı bir boşanma süreci geçirmişlerdi. Temelde kadın-erkek 22

| Therapia Sayı 5

ilişkisindeki problemli süreçten payımıza düşen, zaten yoğun bir iş adamı olan babamla artık aynı çatı altında uyumuyor olmaktı. Kişiliğine, karakterine, duruşuna hayran olduğum rol modelim annem gibi, ben de ayaklarımın üzerinde dik durmak zorundaydım. Bunun gerekliliğine öyle inandırmıştım ki kendimi, Türk toplumunda yaşanan değişim süreciyle 90’lı yıllarda hız kazanmaya başlayan boşanma oranlarına rağmen, yaşadığım şehirde alışkın olunmayan bu durumla ilgili çevreme, arkadaşlarıma, hele de yaşıtlarıma "Yıkılmadım, ayaktayım!" imajını vermeye çabalıyordum. Medet umduğum düşünce: "Eğer yeterince uzun süre güçlü görünmeye çabalar ve buna diğer herkesi inandırmayı başarırsan, gerçekten güçlü olursun"du. Derken üniversite sınavı geldi çattı. İdealim net, hedeflerim belirlenmişti. Dilediğim bölümü İstanbul'da okuyacaktım. Nitekim annemin bütün ikna çabalarına rağmen sınav sonuç belgem benim İstanbul biletim olmuştu. İstanbul maceram oldukça keyifli başladı. O yılı şimdiye dek yaşadığım en yoğun ve en güzel yıl olarak nitelendirebilirim. Ailemden uzakta, kendi ayaklarımın üzerinde, gerçekten büyüdüğümü hissettiğim ilk yıl. Bütün bu olumlu gelişmelere rağmen ruh halim "yeterince güçlü görünmek"le, olduğum gibi görünmek arasındaki amansız çekişmede hırpalanıyordu. Ve ben bunu fark etmiyordum. Koca bir çınarı deviren kurtçuklar gibi o an gözüme önemsiz görünen, geçip gittiğim her ayrıntı sonrasında karşıma önü alınamayacak şekilde çıktı.


Nedeni, nasılı, ne zamanı önemli değil. Üniversitedeki ilk yılın ardından yaz tatili için ailemin yanına döndüğümde, babamla yaşadığımız ve esasında mevzu bahis edilmeyecek bir tartışmadan sonra canıma kıymaya karar verdim. Karar verdim demek ne derece doğru olur bilmiyorum, çünkü bu önceden düşünülmüş, hesaplı bir olaydan ziyade bir öfke patlaması sonrasında oluşan hınç duygusuyla nevrin dönmesiydi. Eylemi gerçekleştirirken aklımdan geçenleri net anımsıyorum: "Eğer hayatım bu şekilde devam edecekse ve ben buna müdahale edemeyeceksem, otokontrolüm zayıflayacak ve hatta yitecekse... Ben oynamıyorum!" Sonrasında uzun ve cidden sancılı bir hastane süreci, hayata yeniden dönüş, zihnimin bana oynadığı oyun: Dissosiyatif seçici amnezi ve yaklaşık 1,5 yıl süren sosyal hayata adaptasyon, yaşadığım hafıza kaybının flash-backlerle aniden ortadan yok olması, yaptıklarımın yaşadıklarımın farkına varmam, bu eylemi gerçekleştirmiş olmaktan doğan derin bir suçluluk, utanç ve sonrasında uzun yıllar devam eden kendini affedememe hali. Şu an, üzerinden geçen onca yıldan sonra dönüp baktığımda daha iyi anlıyorum ki bu bir nevi "metal yorgunluğu" idi: Oluşan strese direnebilme yetisinin zayıflaması, devam etme olgusuna karşı geliştirilen direnç ve biraz da burnunun dikine gitmeyi pek seven genç kızımızın "seçim yapma" iradesi(!)ni

kullanma ısrarı. Sonrasında geçirdiğim tedavi sürecinin yanı sıra kişisel arayışlarım, psikodrama, NLP, davranış bilimleri eğitimleri, yitip giden belleğime nispet hafıza teknikleri eğitimleri vs aslında bana şunu öğretti: Varlığımın taş dizilimleri yanlış ve ben yıktığım bu kuleyi, sağlam yapı malzemesi ve doğru taş dizilimleriyle yeniden inşa etmeliyim. Dipnot: Manidar bir tesadüf eseri yazıyı bitirirken bilgisayarımda çalmaya başlayan şarkı: "Should I give up? Or should I just keep chasing pavements?" - Chasing Pavements/ Adele * metal yorgunluğu: "Metal yorgunluğu, makinelerde, taşıtlarda ya da yapılardaki metal parçaların yinelenen gerilimlerin ya da yüklerin altında giderek dayanımını yitirmesi ve aslında dayanabileceğinden çok daha zayıf son bir gerilimin etkisiyle çatlayabilecek ya da kırılacak duruma gelmesidir." / Ana Brittanicca

Therapia Sayı 5 | 23


Depresyon oluşumuyla ilgili kognitif modeller Depresyonun kökenlerine dair bilişsel modeller nelerdir? Depresif birey hangi bilişsel hatalara sık sık düşer? imbat taşkın

Depresyon multifaktöriyel etiyolojisi, yaşamboyu %2’lik prevalansı, ciddi işlev kayıplarına yol açması, bireyin kendisi, ailesi ve toplum için sorun oluşturması, ayrıca intihara yol açabilmesi nedeniyle 21.yüzyılın en önemli sağlık sorunlarından biridir. Dünya Sağlık Örgütü, 2020 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde kardiovasküler hastalıklardan sonra depresyonun ikinci en sık rastlanan hastalık olacağını öngörmüştür. Yeterince tanınmaması, toplum sağlığı açısından koruyucu sağlık hizmetlerinin eksikliği, tedavisini de güçleştirmektedir. Burada depresyonu tanımak, etiyolojiyi açıklamak için yararlanılan bilişsel ve davranışçı modellerden bahsedilecektir. Davranışa odaklanan açıklama modelleri, depresyonun ortaya çıkması ve devam etmesinde güçlendiricilerin azalmasına ve etkinliklerin kaybolmasına büyük önem atfederken; bilişsel bozukluğu esas alan açıklama modelleri, yaşantıların, koşulların ve olayların kendisinden çok bireyin bunları algılayış, yorumlayış ve düşünsel olarak işleyişinin depresyon oluşmasına neden olduğunu vurgular. Günümüzde bilişsel ve davranışçı modellerin birbirini tamamladığı düşünülmektedir. Güçlendirme teorisine dayanan açıklama modelleri Lewinsohn, güçlendirme etkisine sahip davranışsal repertuar azlığının, depresyonun ortaya çıkmasına ve sürmesine neden olduğunu ileri sürmüştür. Güçlendirici davranışlarda, depresyonun ortaya çıkışıyla azalma meydana gelmektedir. 24

| Therapia Sayı 5

Pozitif güçlendiriciler; yaş, cinsiyet, bireyin yaşam deneyimleri gibi bireysel değişkenlerden etkilenebildiği gibi potansiyel güçlendirici yaşantı ve aktivitelerin kapsamından da etkilenir. Bireyin davranış repertuarı ve güçlendirmeye yatkın davranışlar gösterebilme becerisi, belirli bir zaman diliminde belirli koşullarda hazır bulunan, ulaşılabilen güçlendiricilerin kapsamı, yine pozitif güçlendirici miktarını etkiler. Birey genellikle yakın sosyal çevresinde stresli veya kritik bir yaşam olayını deneyimlediğinde, spontan bir afektif reaksiyon gelişerek, olumsuz anıları ortaya çıkaran bellek sürecini aktive eder. Kendine yönelik dikkatin artışı, başa çıkma mekanizmalarının devreye girmesi ile birey kendisine ve içinde bulunduğu duruma eleştirel bir tutum geliştirir. Böylelikle eylemleri kısıtlanır, bireyin davranışları adeta bloke olur. Aversif koşullarla artan kendine yönelik eleştirel dikkat hoşa gitmeyen yaşam koşullarını arttırarak pozitif deneyimlerin azalmasıyla sonuçlanır. Bu etkenlerle afektif reaksiyonlar, disforik duyguduruma dönüşür. Depresif duygudurum, süregiden eleştirel durumlar, giderek artan aversif ve azalan pozitif deneyimler nedeniyle depresyonun bilişsel, emosyonel, somatik, interaktif, motorik davranışsal belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Depresif davranış biçimi ise, bireyin yakın sosyal çevresinden gördüğü ilgi, destek gibi güçlendiriciler aracılığıyla belli bir süre boyunca devam edecektir. Depresif bireyler, olumsuz yaşam olayları üzerinde düşünme, dertlenme veya hiçbir şey


yapmadan oturup kalmak gibi pasif ve güçlendiricilik değeri olmayan aktivitelerle zaman geçirirler. Kendi aktivitelerini ‘az’ olarak değerlendirmeye meyillidirler ve duygularının arasındaki farkları yeterince ayırt edemezler. Bireyin duygudurumuyla, aktivite oranı arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Pozitif güçlendirici aktivitelerin desteklenmesi, bunlarla ilgili sosyal becerilerin öğrenilmesi, depresyon tedavisinin önemli bir parçasıdır. Uygun bir aktivite düzeyi, pozitif güçlendirmeyi arttıracaktır. Sosyal becerilerin kazanılması, depresyon tedavisinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Depresif birey bir konuşma sırasında, bu konuşmayı kendisi ve karşısındaki açısından hoşa gidecek biçimde şekillendirme becerisinden yoksundur. Tipik olarak yavaş, sessiz, göz kontağı kurmadan konuşur, mümkünse konuşmaya katılmamaya çalışır. Karşı tarafı anlamakta, ona anlayışlı davranmakta zorlanabilir. Olumsuz duygularını karşılarındakine ifade etmekte güçlük çeker, bu nedenle onlarda asık suratlı ve düşmanca biri izlenimi bırakabilir. Çoğu depresif birey, uygun olmayan ilişki

biçimlerini sürdürmektedir. Gündelik yaşamlarıyla ilgili sürekli yakınmakta, durmadan yardım talep etmekte, karşılarındakiyle empati yapamamakta, diğerlerinden gelen tepkileri yeterince algılayamadığından uygun reaksiyonlarda bulunmamakta, pozitif güçlendiricileri algılayamayıp karşı tarafa iletememektedirler. Oysa karşılarındakinde nasıl bir etki bıraktıklarını anlamaları gerekmektedir. Kısa süreli bir acıma ve yardım etme istediğinin ardından çoğunlukla diğerleri için bir ‘yük’ gibi algılanacak olan depresif birey, pozitif güçlendiricilerin ve arkadaş çevresinin giderek azaldığı bir yaşam ile başbaşa kalacaktır. Lewinsohn’un güçlendirici modelini temel alan davranışçı terapilerin hedefi, depresif bireyin pozitif güçlendiricilerinin arttırılmasını sağlarken yeni güçlendirici kaynakların bulunmasına da destek olmaktır. Terapötik müdahaleler özellikle sosyal olarak uygun davranış biçimlerinin desteklenmesi, güçlendirici yaşantı ve aktivitelerin arttırılması ve hastaya gereken sosyal becerilerin öğretilmesine odaklanır. Coyne ve Linden, Lewinsohn’un güçlendirici modelini Therapia Sayı 5 | 25


depresif bireylerin eş ilişkilerine uyarlamışlar, depresif bireyin ilişki içerisindeki davranışını, salt pasif bir davranış olarak değerlendirmemek gerektiğini belirtmişlerdir. Depresif davranış, başlangıçta kısa bir süre için ilgi ve destek gösterilmesini sağlayan bir pozitif güçlendirici olsa da, sonra depresif bireyin sosyal beceri eksikliği veya iletişim biçiminin bozukluğunun yol açtığı hatalı sorun çözme stratejileri nedeniyle, depresyonun kötüleşmesine yol açacaktır. Hincliffe ve Hautzinger; depresif bireyin yakın olduğu sosyal partneriyle ilişkisini tanımlamışlardır. Depresif bireyler, kendilerini sürekli olumsuz değerlendirmekte, duygudurumları üzerine olumsuz bildirimlerde bulunmakta, kötümser olmakta ancak sosyal partner ve onunla ilişkilerini olumlu olarak değerlendirmektedirler. Yakın oldukları sosyal partnerleri ise, ilişkilerinde olumlu, inisiyatif alan, aktif ve yardım sunan bir rol almakta ancak depresif partnerleri ve ilişkileri ile ilgili olumsuz yorumlar yapmaktadırlar. Depresif bireylerin çoğunun davranışları, ilişki içinde oldukları partnerlerinden, yardım, teselli, ilgi ve acıma duyguları uyandırmaya yöneliktir. Ancak hiç kimse bunları sürekli göstermeye hazır değildir. Bu nedenle depresif birey, davranışlarını, istediğini alana dek yoğunlaştırır. Böylelikle kendisi ilişki içinde partnerine bağımlı hale gelirken, partnerinde agresif ve düşmanca duyguların gelişmesine yol açar. Metakomünikasyon, yoğunlaşan depresyonla tamamen ortadan kalkacaktır. Hincliffe ve Hautzinger’e göre, depresif bireyin sosyal becerilerinin yanı sıra; dinleyebilmek, olumlu/olumsuz duygularını ifade edebilmek, tartışabilmek, çözüm bulabilmek gibi insanlar arası ilişki becerilerinin de geliştirilmesi gerekmektedir. Bilişsel teorilere dayanan açıklama modeli 1970’lerin ortalarına kadar depresyonda görülen bilişsel ve davranışsal defisitler, duygudurum bozukluğunun sonuçları olarak değerlendirilmiştir. Beck’in endojen olmayan unipolar depresyonu açıklamakta kullandığı modele göre, çocukluk çağında edinilmiş deneyimler, öğrenme yoluyla bazı temel düşünce, varsayım ve inanç sistemlerinin oluşmasına neden olur. Şema olarak adlandırılan bu temel varsayım ve inançlar, bireyin kendilerini, yaşadıkları dünyaya ilişkin algılarını ve davranışlarını değerlendirmekte kullanılır. Sağlıklı birey, kendi deneyimlerinden anlam çıkarabilir, 26

| Therapia Sayı 5

bunlardan yararlanarak öngörüde bulunabilir. Ancak şemalar katı, değişime dirençli, deneyimlerle orantısız özellikler gösteriyorsa, bireyin yaşamına katkıda bulunmayacak, aksine onu uyum, üreticilik ve işlevsellikten uzak bırakacaktır. Beck’e göre depresif birey ‘değersizlik’, ‘yetersizlik’, ‘başarısızlık’ gibi kendilik değerinin; ‘sevilmeme’ gibi toplumsal kabulün göstergesi olan şemalara sahiptir. Dolayısıyla, kendilik değeri ve toplumsal kabul ile ilgili herhangi bir durum veya yaşantı bunlarla ilgili düşünce ve inançları içeren şemalarla bağlantılı olarak yorumlanır. ‘Başarısızlık değersizliktir’ veya ‘kişi mutlu olabilmek için herkesi memnun etmelidir’ biçiminde düşünüldüğünde işlevsel olmayan şemalar ortaya çıkmaktadır. Depresyon, kişinin bilinçli olarak farkında olmadığı bu şemaların içeriğindeki varsayımları destekleyen yaşam olaylarının ardından gelişir. İşlevsellik ve uyum amaçlı olmayan çeşitli varsayımlardan oluşan şemaların harekete geçmesi, olumsuz otomatik düşünceleri ortaya çıkarır. Olumsuz otomatik düşünceler; üzüntü, umutsuzluk, öfke, suçluluk, kaygı gibi rahatsızlık veren duygulara yol açan, herhangi bir amaçlı düşünce zincirinin bir ürünü olmayıp kendiliğinden beklenmedik bir anda ortaya çıkan depresyon belirtilerinden sorumlu düşüncelerdir. Beck’e göre bireyin akla uygun gelen irrasyonel olumsuz düşüncelerle uğraşması, azalmış özsaygı, özeleştiri, intihar düşünceleri gibi kaçma ve kaçınma ifadeleri arasında deneyimlediği bilişsel bozukluklar, depresyonun bütün afektif, motivasyonel ve psişik belirtilerinden sorumludur. Çocukluk çağında oluşmuş şemaların önemli bir değişime uğramadan kalıcılık göstermesi; bunları destekleyen, besleyen kalıcılığını ve sürekliliğini sağlayan otomatik düşünceler aracılığıyla olur. Olumsuz otomatik düşünceler, ortaya çıktığı anda depresif birey tarafından yaşanan olayla uyumlu olarak değerlendirildiğinden, mantık dışı kabul edilmez. Otomatik düşünceler, kişinin içinde bulunduğu durumla ilgili bilgi ve verilerin işlenmesi sırasında oluşan gerçekliği sınanmamış verilerden oluşan bilişsel hatalar sonucu ortaya çıkarlar. Depresif bireyde sık rastlanan bilişsel hatalar: -Keyfi çıkarsama (Arbitrary inference): Yeterince kanıt olmadan kişinin yaşadığı olaylardan olumsuz sonuçlar çıkarmasıdır. -Seçici odaklanma (Selective abstraction): Kişinin içinde


bulunduğu durum veya deneyimlerin yalnızca olumsuz ve kötü yanlarına odaklanmasıdır. Tüm ilgi olumsuzluklar ve onların ayrıntılarındadır. -Kişiselleştirme (Individualization): Kişi kendisi ile çok az ilgisi olan veya hiç bağlantısı olmayan olayları kendisi ile ilgili olarak değerlendirir ve olayların olumsuz sonuçlarından kendisini sorumlu tutar. -Aşırı genelleme (Overgeneralization): Tek bir olaydan genel sonuçlar çıkartma eğilimidir. - Hep ya da hiç biçiminde düşünme (Dichotomous thinking): Her türlü deneyim ve yaşantı iki aşırı uç bağlamında değerlendirilir. Mükemmel olmayan her türlü performans değersizleştirilir. - Küçümseme ya da büyütme ( Minimization or magnification): Başarılanlar küçümsenir ve değersizleştirilir, hata veya hatalı olarak değerlendirilen davranışlar, büyütülür veya abartılır. - Akıl okuma (Mind reading): Kişinin kendi olumsuz düşüncelerini başkalarına atfetmesi, örneğin ‘benim aptal olduğumu düşünüyor’ şeklinde ifade etmesidir. - Falcılık (Fortune telling): Kişinin geleceği ile ilgili olumsuz beklentilere sahip olması , örneğin ‘asla iyileşemeyeceğim’. - Felaketleştirme (Catastrophization): Olayı olabilecek en kötü biçimde yorumlama, örneğin ‘öleceğim’. - Adalet yanılgısı (Fallacy of fairness) -Duygulardan yola çıkarak bilme (Emotional reasoning) -Cennet ödülü yanılgısı (Heaven’s reward) -Etiketleme (Stigmatization) Kişinin farkında olmadığı, sessiz bir şekilde duran şemaları, yaşanılan bir olayla birlikte aktive olduğunda algılamada, anlam çıkarma yetilerinde, şemalarla uyumlu bir bozukluğa neden olmakta ve bilginin çarpıtılmış bir şekilde hatalı olarak işlenmesine sebep olmaktadır. Hatalı bilgi işleme; Beck’in bilişsel üçlü (cognitive triad) olarak tanımladığı, kişinin kendisine, çevreye ve geleceğe olumsuz bakmasına neden olmaktadır. Beck’e göre bu üçlü depresyonda aktive olarak; kişinin kendisini başarısız ve değersiz hissetmesi, dış dünyayı düşmanca ve engellerle dolu olarak algılaması, geleceği ise umutsuz olarak değerlendirmesine yol açmaktadır. Günümüzde, kognitif üçlünün ‘dış dünyaya olumsuz bakma’ kısmı değişikliğe uğramış, bireyin kişisel dünyasındaki olumsuzlukları belirtmek amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.

Artık dış dünyaya olumsuz bakışın sebebinin, dış dünyanın tehlikeli ve tehdit edici bir yer olmasından ziyade bireyin dış dünyanın istek ve gereksinmelerine uyum sağlayamamasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Beck’in bilişsel modelinde üzerinde durduğu bir diğer kavram da biliş önceliği (primacy of cognition) kavramıdır. Buna göre depresyon, bir duygudurum bozukluğundan çok, bilişsel bir bozukluktur. Biliş duygulanıma öncülük eder. Olumsuz düşünceler depresyonun sebebi değil önemli bir özelliğidir. Bandura, bireysel yetkinlik (self efficacy) kavramıyla, kişinin kendisi ile ilgili olumlu düşüncelerinin, çeşitli ortamlarda olumlu sonuç alabileceğine olan inanç ve beklentileri ile orantılı olarak artacacağını belirtmiştir. Buradan yola çıkarak, Beck’in kognitif üçlü kavramıyla, Bandura’nın bireysel yetkinlik kavramı birbirlerine benzer yönleri olduğu düşünülebilir. Jacobson, davranışsal düzeyde depresyonu değerlenirirken, Beck’in modelini eleştirmiş ve depresif düşünceyi değiştirmenin yolunun performansı değiştirmekten geçtiğini, belirli davranışları arttırarak depresif ruh halinden çıkılabileceğini öne sürmüştür. Öğrenilmiş çaresizlik modeli Seligman reaktif depresyonun temelindeki en önemli bilişsel yapının öğrenilmiş çaresizlik olduğunu söylemiştir. Laboratuar koşullarında deney farelerinin kafeslerine önce kontrol edilemeyen şoklar verilmiş, daha sonra kontrol edebilecekleri koşullarda şoklar verildiğinde yine kontrol edemedikleri gözlemlenmiş. Bu kontrol kaybı; motivasyonel defisit (ileride karşılaşılacak stres etkeni üzerinde kontrol sağlamanın boşuna olacağı inancı/ deney faresinin şok verilmemesine rağmen kafesi açmaya çabalamaması); çağrışım defisiti (neden-sonuç ilişkilerini anlayamamaya bağlı ileride kontrol edilebilecek durumları tanıyamama) ve emosyonel defisite (şok durumunda duygusal tepkilerin azalması ve edilgenlik durumunun artması/ deney faresinin şoku almaya alışarak pasifize olması) yol açar. Birey eğer kişisel olarak önemli yaşam ve çevre koşulları üzerindeki kontrolünü kaybettiğini deneyimlerse; pasiflik, apati, vazgeçiş, iştah ve kilo kaybı, istemli reaksiyonlarda yavaşlama, öğrenme güçlüğü, kontrol kaybı duygusunun diğer durumlarla kendini göstermesi sonucu endokrin bozukluklar, immunolojik defektler ve Therapia Sayı 5 | 27


vejetatif yakınmalar geliştirebilir. İnsanlarda kontrol kaybı, hayvanlardakine benzer şekilde, sorun çözme yeteneklerini azaltmakta, edilgenliği arttırmakta ve çökkünlük belirtileri oluşturmaktadır. Depresif birey çevresini ve hayatını kendi davranış ve tutumlarıyla değiştirmesinin mümkün olmadığı duygusunu geliştirmiştir. Aversif, kontrol edilemeyen yaşantıların önemi ve miktarına bağlı olarak çaresiz ve buna uygun tutumlar geliştirilir. Kontrol edememe duygusu ve ön kabulüyle birey daha sonra öznel olarak önemli olan herhangi bir yaşantı sonrası gelecekte çaresiz kalacağı duygusuyla depresyon geliştirir. Burada belirleyici olan nesnel olarak kontrolün mümkün olduğu bir durumda dahi öznel olarak ortaya çıkan işlevsel olmayan bir biliş, yani çaresizlik yaşanacağına yönelik beklentidir. Öğrenilmiş bu deneyim, gelecekteki her türlü durumda ortaya çıkar. Başarısızlık ve kontrolsüzlükle ilgili bu deneyim, kişiye bu çaresizliğin nedenini sorgulatır. Depresif birey nedeni kendi beceri eksikliğine atfederek, emosyonel, motivasyonel, vejetatif ve bilişsel değişimlerin kalıcı hale gelmesine ve genelleşmesine neden olur. Öğrenilmiş çaresizlik modelinde, durumun kontrol edilebilir olup olmadığı değil; kontrol edilecek olayın önemini belirleyen bilişsel işlem süreci ve kişinin durumun kontrol edilememesi ile ilgili sorumluluğu kendisine yüklemesi söz konusudur. Seligman’a göre yaşantının travmatik olması değil, onun kontrol edilemez oluşu depresyon oluşumunda önemlidir. Günümüzde, travmatik yaşantının kontrol edilemez oluşu değil, bireyin onu böyle algılaması ve yorumlamasının depresyona katkıda bulunduğu düşünülmektedir. İnsanlara deney ortamlarında oluşturulan stres koşulları çözümsüz problemlerin verilmesi veya kontrol edilmeyen gürültüye maruz bırakma şeklinde olup hayvan deneylerinde uygulanan suda boğulma, elektrik şoku verme gibi stres koşullarından daha hafiftir, bu nedenle insanlara hangi ölçülerde genellenebileceği kesinlik kazanmamıştır. Günümüzde, insanların yalnızca kontrol edilemeyen stresle değil, stresin neye atfedildiği ile ilgili olarak depresyona girdikleri tahmin edilmektedir. Major depresif bireylerin açıklama gerektiren durumlarda atfetme süreçlerinin çok basit işlediği, bütün suçu ve sorumluluğu doğrudan üstlendikleri görülür. Durumla ilgili bilişler bireyin eylem gücünü bloke edecek şekildeyse, öğrenilmiş çaresizlik kısa sürede depresyonla kendini gösterir. Abramson, ‘öğrenilmiş umutsuzluk’ kavramını öne çıkararak; stres yaratan durumlardan kendi yetersizliğini sorumlu tutan (internal/içsel), stres nedeninin kalıcı ve değişmez olduğunu düşünen (stable/stabil), olumsuz yaşantıları genelleme eğilimi gösteren(global) bireylerin depresyona diğerlerine oranla daha yatkın olduğunu belirtmiştir. Öznel olarak önemli bir 28

| Therapia Sayı 5

yaşantının kontrol edilemezliğiyle ilgili deneyimler sonucu depresyon oluşurken; bu deneyimler içsel, stabil ve global faktörlerce işlenerek gelecekle ilgili bir başarısızlık beklentisine dönüşür, böylece depresif duygudurum daha kötüleşir. ‘Çaresizlik depresyonu’ ile anlatılmak istenen, depresyonun semptom düzeyinde diğer olgulardan farklı olmayıp oluşumunda sosyal destek eksikliği vb uygunsuz faktörler bulunmaktadır. Çaresizlik modeli yerini umutsuzluk modeline bırakmıştır. Umutsuzluk depresyonu (hopelessness depression) ise, çaresizlik ve kontrol kaybı algıları değil, kontrol çabalarının boşa olacağı inancı nedeniyle depresyonun ortaya çıktığını vurgulayan bir kavramdır. Depresyonun bilişsel modeline yönelik eleştiriler Beck’in bilişsel modeli’nin bilişsel üçlü, hatalı bilgi işleme (distorted information processing) ve işlevselliği bozuk şema (dysfunctional schema) kavramları, teori ve uygulama bazında çeşitli eleştirilere hedef olmuştur. Bilişsel üçlü kavramını destekleyen yeterli ampirik kanıt bulunmamaktadır. Hatalı bilgi işleme (distorted information processing) kavramı; Haaga, Dyck ve Ernst gibi bazı yazarlar tarafından, ‘hatalı’ (distorted) yerine ‘yanlı’ (biased) olarak olarak değerlendirilmiştir. Yazarlara göre depresif bireylerin yargılamalarında olumsuz yönde bir yanlılık olduğu konusunda kesin kanıtlar bulunmaktadır. Beck bu eleştirilere, depresif olmayan bireylerin düşünce biçimlerinde olumlu bir yanlılık (positive bias), depresyona geçiş yapanların düşünce biçimlerinin nötrleştiğini ve depresyondaki düşünce biçiminde olumsuz yanlılık (negative bias) gelişeceği şeklinde yorumlamıştır. Beck depresif düşünce biçimini ‘hatalı’ (distorted) olarak belirtirken, depresif olmayan düşünce biçimine herhangi bir atıfta bulunmamıştır ancak bu kişilerin hatalı düşüncelerini düzeltmek konusunda, depresif bireylerden daha başarılı olduklarına inandığını belirtmiştir. Bazı yazarlar; depresif olmayan bireylerin düşünce biçiminin, mantık üzerine değil, düşüncenin kullanılabilirliği ve geçerliliği üzerine kurulduğunu belirterek bu kavramı eleştirmektedirler. İşlevselliği bozuk şemalar (dysfunctional schema) ile ilgili bazı yazarlar, şemaların latent yapılar olup ancak içerikleriyle ilgili yaşam olaylarına dair konularda harekete geçeceğinden bunların ölçülüp değerlendirilemeyeceğini öne sürmüşlerdir. Beck’e göre çeşitli ölçeklerle değerlendirilenler, şemaların içeriğidir. Örneğin İşlevselliği Bozuk Tutumlar Ölçeği DAS (Dysfunctional attitude scale) şemaların temelini oluşturan işlevselliği bozuk düşünce ve inançları ölçerken, şemaları yeterince değerlendirmemektedir. DAS bazı yazarlar tarafından depresyon olmadan da yüksek


puanlar alınabildiğinden eleştirilmiş ancak bu bireylerde ileride depresyon geliştiğinden, bilişsel yatkınlık hipotezi desteklenmiştir. Şemaları oluşturan düşünce ve inançların depresif tablo ortaya çıkmadan önce mi sonra mı oluştuğu tartışmaya açıktır. Çünkü depresif duygudurum olmadan ortaya çıkan şemaya uyumlu bir bilgi işleme fonksiyonunun varlığı henüz kanıtlanmamıştır. Bazı araştırmacılar, bilişsel modelin çevresel ve sosyal faktörlere yeterince değinmediğini ileri sürmüşlerdir. Depresif bireylerin bazılarının yaşam olayları son derece olumsuzdur, bazıları sosyal çevresinden yeterince desteği alamamaktadır. Beck bu eleştirileri, otonom ve sosyotrop olarak adlandırdığı iki ayrı kişilik tipini tanımlayıp teorisine entegre ederek yanıtlamıştır. Otonom özellik gösteren bireyler, başkaları tarafından kontrol edilmek istemeyen, bağımsızlığına ve başarısına büyük önem veren kişiler olduklarından amaçları engellendiğinde ya da başarısızlık söz konusu olduğunda depresyon tablosu içine girebilirler. Sosyotrop kişilerse, sosyal bağların zayıflamasına,

ilişkilerin sonlanmasına, reddedilmeye aşırı duyarlı bireyler olduklarından bu durumları deneyimlediklerinde depresyona girebilirler. Bowlby de toplumsal bağların zayıflamasının depresyon oluşumunda önemli bir yer tuttuğunu belirttiğinden, Beck’in görüşü ile benzer noktaları bulunmaktadır. Bilişsel teorinin bu yeni biçimiyle Beck belli kişilik tipleri ve bunların duyarlı oldukları yaşam olayları arasında bir bağ kurmuş ve kişilikle yaşam olayları arasındaki etkileşimin depresyon oluşumundaki önemini vurgulamıştır. Not: Bu yazı Dr. Alper Hasanoğlu ve Prof. Dr. Mehmet Zihni Sungur’un ders notlarından faydalanılarak derlenmiştir.

Therapia Sayı 5 | 29


30

| Therapia Say覺 5


Masal... Bu sayıdaki masalımız önceki sayılardan farklı olarak, Doğu'dan, Doğu'nun gizemli ve büyülü dünyasından geliyor.

aydın parmaksız

Çok bilinmeyen, kitaplarda rastlamadığım bu masal, Sayın Prof.Dr. Oğuz Cebeci tarafından gelmiştir. Ağırlıklı olarak erkek çocuğun ödipal dönem meselelerine değinen bu güzel masal üzerinde çalışmanın, bir erkek çocuk babası olarak, ayrıca keyifli olduğunu söyleyebilirim. İyi okumalar... Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ülkelerden birinde yoksul bir karı kocayla oğulları yaşarmış. Bir ormanın kıyısında bir kulübeleri ve bir eşekleri varmış. Her gün eşekleriyle ormana gider odun toplar, odun satar geçinirlermiş. Gel zaman, git zaman oğulları büyümüş, karı koca kendi aralarında “Artık oğlumuzu evlendirsek” diye konuşmaya başlamışlar. “Şu eşeği satsak da oğlanı evlendirsek” derlermiş. Oğlan da evlendirileceği için heveslenirmiş. Fakat, bir türlü eşek satılamamış, oğlan da evlenememiş. Oğlan da ne yapsın, bir gün yayını okunu almış, anne babasının elini öpmüş, “Ben, kısmetimi aramaya gidiyorum” demiş. Ormana girmiş. Ormanda yürürken, yürürken, bir keklik vurmuş. Biraz sonra bir keklik daha vurmuş. “Hayırdır inşallah, bize bir misafir var galiba” demiş. O sırada bir de ne görsün, bir tilki. Tilki, elini bir yere sıkıştırmış, canı acıdığı için avlanamıyormuş. Aç kalmış. Bizim delikanlının ona verdiği kekliği yemiş, çok da memnun

kalmış. Gelmiş elini yalamış, “Sen artık benim efendimsin, sen ne dersen ben onu yapacağım” demiş. Olmuşlar iki kişi. O gece öyle geçmiş. Ertesi gün delikanlı yine ava çıkmış. Bu sefer, üç keklik vurmuş. “Hayırdır inşallah, bize bir gelen var herhalde” demiş. Biraz sonra, bakmışlar bir ayı. Ayı da bir ağacın kovuğundaki, yaban arılarının yaptığı baldan alacağım diye ağacın yarığına pençelerini sokmuş, fakat sıkışmış, çıkamıyormuş. Hemen ayıyı kurtarmışlar. Üçüncü kekliği de ona vermişler. Ayı kekliği yemiş, gelmiş, delikanlının elini yalamış. “Sen benim efendimsin, bundan sonra sen ne dersen ben onu yaparım” demiş. Ve böyle böyle bizim delikanlı her gün bir keklik daha fazla vurmuş, her gün bir hayvan daha buna katılmış. En sonunda bütün ormanın hayvanları bizim delikanlının çevresinde toplanmışlar. Tilki çok akıllıymış. Hayvanları toplamış ve demiş ki “Biz bu adamın bu kadar iyiliğini görüyoruz, fakat bu yalnız. Barınacak bir yeri yok, bir hanımı yok, ne yapalım?” Hemen, hayvanlar kendi aralarında iş bölümü yapmışlar, kimi ağaç kesmiş, kimi taşımış, bir saray yapmışlar. Fakat, sarayın içinde bir hanım yok. “Hanımı nereden bulacağız?”demiş hayvanlar. Tilki demiş ki, “Padişahın kızı ne güne duruyor? Ben giderim, sarayın bahçesinde yatarım, ben yatarken Sultan beni görür, bu ne güzel şey diye kürkümü okşamaya gelir, o sırada, Zümrüd-ü

Therapia Sayı 5 | 31


32

| Therapia Say覺 5


Anka kuşu gelir, yakaladığı gibi kaçırır”, “Peki” demişler. Tilki, hakikaten gitmiş, sarayın bahçesine yatmış, Hanım Sultan da görmüş, bakmış böyle güzel kürklü bir şey yatıyor, “Bu nedir? Ne güzel şeydir” diyerek onu okşarken, Zümrüd-ü Anka kuşu da gelmiş, yakaladığı gibi Prensesi, pırr diye uçmuş, götürmüş sarayın bahçesine. Delikanlı, tabii, çok memnun olmuş. Evlenmişler, barklanmışlar. Düğün, dernek kurulmuş. Fakat, Padişah pek kızmış. Öyle ya kızı kayboldu ortadan. Bir cadı kadın varmış. Cadı kadını çağırmış. “Ne olursa senden olur” demiş. “Kızımı bulursan sana şu kadar altın, bulamazsan boynunu vurdururum” demiş. Cadı kadın hemen remil atmış. “Sizin kızınız, ormanda, hayvanlarla çevrili bir sarayın içinde oturuyor” demiş. “Ben onu kurtarabilirim” demiş. Belinden kara saplı bir bıçak çıkarmış. Bıçağı eşiğe saplamış, ve demiş ki “Kızınızı kurtardım, kurtardım, kurtaramazsam ve benden haber çıkmazsa, ve bu kara saplı bıçaktan kan damlarsa, anlayın ki ben öldüm, yapacak bir şey yoktur”. Bir sihirli küpü varmış, küpün üzerine oturmuş, “Uç benim sihirli küpüm” demiş, küp havalanmış, doğruca gitmiş ormanda Sultan'ın geçeceği bir yolun kenarına oturmuş. Orada bir saç hazırlamış, güya gözleme yapıyormuş. Sultan oradan geçerken, “Ah, neneciğim, sen burada ne yapıyorsun kendi başına?” demiş. O da, “Evladım, gözleme yapacağım ama gözlerim iyi görmüyor, şu küpün içinde yumurta var, yardım et de yumurtaları çıkaralım” demiş. “Ah, tabii nineciğim” demiş Sultan. Eğilmiş küpün içine, o eğilince, cadı kadın gitmiş, bir tekme atmış, Sultan küpün içine düşmüş. O da küpün üzerine atlamış, “Uç benim sihirli küpüm” demiş. Doğru saraya gitmişler. “İşte, kızınızı getirdim” demiş. Akşam delikanlı hayvanlarla gelmiş, bir de ne görsün; Sultan yok! Ne oldu, ne oldu, anlamışlar ki, kızı kaçırmışlar. “Ne yapacağız?” demişler. Tilki demiş ki, “Ah, ne olacak, ben yine giderim saraya, beni görünce Sultan hemen gelir, Zümrüd-ü Anka kuşu da yakalar, götürür” “Tamam” demişler, gitmişler yine saraya. Tilki bahçeye yatmış, biraz sonra Sultan görmüş, koşa koşa tilkiyi okşamaya gelmiş, Zümrüd-ü Anka kuşu da kızı yakaladığı gibi pırr diye saraya götürmüş. Padişah yine kızmış. “Benim kızımı yine kaçırdılar, ne yapsak?” diye tekrar cadı kadını çağırmış,

demiş ki, “Kızımı yine kaçırdılar, ne olursa senden olur” Kadın yine belinden kara saplı bıçağı çıkarmış, “Getirdim getirdim, getiremezsem, bu bıçaktan da kan damlarsa, anlayın ki ben öldüm” demiş. Yine binmiş küpüne, pırr diye uçmuş, gitmiş sarayın bahçesine konmuş. Fakat, daha Sultan ile konuşma fırsatı bulamadan, hayvanlar cadının üzerine hücum etmişler, cadı kadın parça parça olmuş, ölmüş. Padişah, bir de bakmış, kara saplı bıçağın sapından kan damlıyor; “Eyvah” demiş, “bu cadı kadın da öldü, ben şimdi kızımı nasıl kurtaracağım?” Etrafındaki adamlar, kurnazlık düşünmüşler, demişler ki, “Biz bununla anlaşmış gibi yapalım, sonra nasılsa bir fırsatını bulur, öldürtürüz. Kızınızı da kurtarırız.” Elçiler gitmiş, demişler ki, “Damat olarak, Padişah sizi kabul ediyor” Delikanlı çok sevinmiş. Bütün hayvanlar, Sultan, Padişah da maiyetindeki insanlarla barışmak üzere biraraya gelmiş, yürüyorlarmış. Bu sırada, hayvanlar arasından ayı, en önden gidiyormuş. Tilki eliyle işaret etmiş, “Önden gidilmez, ayıptır, Padişah'ın arkasından yürü” diye. Ayı da, “bir pençe at da Padişah'ın kafasını kopar” diye anlamış. Hemen bir pençe atmış, Padişah'ın kafasını koparmış. Padişah ölünce, hemen bizim delikanlıyı Padişah yapmışlar. O da hayvanları da aldığı gibi, saraya gitmiş, Sultan ile ömrünün sonuna kadar mutlu yaşamış. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Çözümleme denemesi Masal, çocuğun evlenme meselesi ile başlar. Preödipal dönemin sonunda, ödipal evreye girerken çocuk annesi ile olan ilişkisini, birlikteliğini preödipal dönemde olduğu gibi sürdüremeyeceğinin farkındadır. Ancak farklı bir şekilde de olsa bu birlikteliği sürdürmek istemektedir. Ödipal evredeki meselelerin, kız çocuk için ve erkek çocuk için farklı güçlükler içerdiği, psikoseksüel gelişimlerinin farklı şekillerde ilerlediği bilinmektedir. Bizim masalımızda, kahramanımız erkek çocuk olduğu için, masaldaki temel meselelerin annenin aşkı için baba ile olan mücadele ekseninde seyredeceği öngörülebilir. Çocuk, kendinden daha büyük, daha güçlü bir rakip ile karşı karşıya olduğunun farkındadır. Erkek çocuk için ödipal dönemin, Oedipus Kompleksi ile hadım edilme tehdidinin Therapia Sayı 5 | 33


Masalı dinleyen çocuk, baba ile bir rekabete giremeyeceğini düşünüyor olsa da, masal kahramanının baba figürü ile girdiği ve mutlu sonla biten mücadeleden bir anlamda tatmin olacaktır.

karşı karşıya geldiği dönem olduğu söylenebilir. Freud’a (1) göre erkek çocuk için hadım edilme tehdidi, Oedipus kompleksinden çok daha güçlü bir etkiye sahiptir. Buradan yola çıkarak masal kahramanının iki temel sebepten ötürü evi terk ettiği söylenebilir; Birinci sebep, masalı dinleyen çocuğun hadım edilme korkusunu masalı dinlerken aşabilmesine, daha doğrusu etrafından dolaşabilmesine imkan tanımaktır. Freud’un da belirttiği gibi çocuğun ödipal arzuları, hadım edilme tehdidi karşısında bastırılmaktadır. Çocuk, anneye olan ilgisini ortaya çıkaramamaktadır. Dolayısıyla, masal kahramanı ile kendini özdeşleştirebilmesi için anneye olan ilginin başka birine, prensese yönlendirilmesine, en azından masal içerisinde bu şekilde sergilenmesine ihtiyacı vardır. İkincisi ise, ensest yasağıdır. Çok genel bir tabu olan ensest, bu yönlendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Buradan yola çıkarak masalda, baba ile yapılan mücadelenin evin dışına taşınması doğal bir sonuçtur. Masalı dinleyen çocuk, baba ile bir rekabete giremeyeceğini düşünüyor olsa da, masal kahramanın baba figürü ile girdiği ve mutlu sonla biten mücadeleden bir anlamda tatmin olacaktır. Tıpkı masalı dinleyen çocuk gibi, masal kahramanı da baba ile mücadeleye girememekte, babaya açıkça meydan okumak yerine evi terk etmektedir. (Burada bir rüya mekanizması olan ‘yer değiştirme’(displacement) kavramından söz etmek yerinde olacaktır. Masal dünyasında da, tıpkı rüyalar gibi bu yer değiştirme mekanizması türlü sebeplerden sıkça kullanılmaktadır.) Masalada öncelikle karşımıza çıkan evlilik meselesinin, bir boyutta anneye olan ilginin, anne ile olan birlikteliği sürdürme fikrinin bir temsili olduğu düşünülebilir. Buradan yola çıkarak, her ne kadar çocuk evi terk ederken anne ve baba ile bir sorunu yokmuş gibi görünse de, masalın ödipal meseleler üzerine yoğunlaşacağı, baba ile hesaplaşmanın henüz bitmediği, sadece

34

| Therapia Sayı 5

evin dışına taşınmış olduğu söylenebilir. Delikanlının, avladığı kekliklerin hepsini yemek yerine, bir kısmını paylaşmayı tercih etmesi, oral meselelerini bir seviyede çözdüğünü düşündürmektedir. Çocuğun bu tutumu, Kırmızı Başlıklı Kız’ın büyükannesine götürdüğü yemeklere el sürmemesi ile benzerlikler taşımaktadır. Her gün yemeğini bir başka hayvan ile paylaşması, hayvanların ona “Sen artık benim efendimsin” demesi, masal kahramanı çocuğun, alt benliklerini keşfetmesini ve onlarla uzlaşmasını simgelemektedir. Hayvanlar, rüyalarda olduğu gibi masallarda da, bilinç altındaki sembolik anlamları ile var olan unsurlardır. Melanie Klein, “The Psycho-Analysis of Children” adlı eserinde aktardığı bir vakada, beş yaşındaki bir çocuğa düşmanlarına karşı, kendi doğalarına uygun özellikleriyle yardım eden vahşi hayvanların, bazen de çocuğa düşman haline dönüşmesini ve bunun çocukta büyük bir kaygıya yol açmasını, tehlikeli bir düşman olarak kendi sadizminden duyduğu korkuya atfedilebileceğini söyler.(2) Klein’ın aktardığı bu vakadan da yola çıkarak, hayvanların oyunlarda, rüyalarda, ya da masallarda bazı bilinçdışı yönleri simgeledikleri söylenebilir. Masalda, kahramanımıza sadakat ve bağlılıklarını dile getiren hayvanların farklı özellikleriyle çocuğun farklı altbenliklerini simgeledikleri söylenebilir. Bu hayvanlar ortaya çıktıktan sonra çocuğun pek görünmemesi, masalda çocuğun bir noktadan itibaren altbenliğinin farklı yönlerini simgeleyen farklı hayvanlar aracılığıyla var olduğunu düşündürmektedir. Tüm aksiyonlar, ormanda inşa edilen saray, sultanın eş olarak bulunması, ormandaki saraya getirilmesi bu hayvanlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Çocuğun gidip hayvanların gelmesi, çocuğun baba ile yüzleşmekten kaçınmasını sağlayan bir “yer değiştirme” mekanizması olarak okunabilir. Freud, fobi


kaynaklı korkuların belirli koşullarda ortaya çıktığını, sadece korkulan obje algılandığında, tehlikeli bir durum geliştiğinde ancak ortaya çıktığını söylemektedir. Dolayısıyla, baba ortada yokken, hadım edilmekten korkmaya gerek yoktur. Ancak baba ortadan kaldırılabilecek bir şey de değildir. Ne zaman isterse ortaya çıkmaktadır. Ancak çocuk zihninde onu bir hayvan ile değiştirirse, artık çocuğun yakınlarında olmayacak ve o hayvanın varlığı da bir tehlike ve endişeye sebep olmayacaktır. Bu yer değiştirme, içselleştirilmiş korkuyu ortadan kaldıramayacak ancak başka bir yöne yansıtılmasını sağlayacaktır. Bu anlamda hayvan fobisinin, baba tarafından hadım edilme ya da yok edilme korkusunun bir yansıması olduğu düşünülebilir. Freud’un bu düşüncesinden yola çıkarak masalımızda baba ile karşılaşmak istemeyen çocuğun kendini hayvan dostları ile ifade ettiği söylenebilir. Bu düşünce, diğer masallarda negatif yönleriyle ortaya çıkan bazı hayvanların, bu masalda neden pozitif yönleriyle var olduklarını açıklamaktadır. Şöyle ki, tilki masallarda kurnazlığıyla bilinen, ve bu kurnazlığı kendi menfaatleri için genellikle de negatif amaçlar için kullanan bir hayvandır. Ancak bu masalda kurnazlığını pozitif yönde kullanmakta, planlar yaparak, diğer hayvanları organize ederek, hatta prensesin kaçırılmasında bizzat görev alarak kahramana yardımcı olmaktadır. Anka kuşu da bir yardımcı rol üstlenmiştir masalda. Hatta, kaba saba ve vahşi özellikleri ile tanınan ayının da bir yardımcı olarak önemli bir rolü vardır masalda. Freud’un kişilik kuramı (yapısal kuram) ışığında bakıldığında, masaldaki fonksiyonunu da göz önünde bulundurarak tilkinin, kahramanın egosunu simgelediği söylenebilir. Prensesin tilkiyi gördüğü anda ne olduğunu anlamaması, ancak onu beğenmesi ve kürkünü okşaması fallik bir çağrışım düşündürmektedir. Genç prensese tilkinin cezbedici ve merak

uyandırıcı görünmesi ışığında, prensesin preödipal dönemin sonlarında, ödipal evre başlangıcında bir çağda olduğu söylenebilir. Ancak, prenses preödipal meselelerini tam olarak çözememiştir ve henüz evliliğe hazır değildir. Masaldaki ayı, bir yardımcı rolündedir, ancak kaba saba bir yardımcıdır. Ayıya en çok ihtiyacın olduğu an, kaba kuvvete ihtiyaç duyulduğu andır. Ayı, kralı, bir anlamda baba sembolünü, kafasını kopararak öldürür. Kralın kafasının koparak ölmesi, çocuğun baba tarafından hadım edilme endişesinin bir yansıması olduğu düşünülebilir. Sinsi kralın/babanın bu şekilde ölmesi, hadım edilme korkusuyla evden ayrılan delikanlıyla benzer ödipal kaygılara sahip küçük dinleyicisine, bir seviyede rahatlama sunduğu söylenebilir. Sınırlı ama etkili rolü ile ayının, Freud’un kişilik kuramındaki idi simgelediği düşünülebilir. Kara saplı bıçak, masaldaki önemli sembollerden biridir. Bıçak, kılıç, kalem vs. gibi objelerin rüya dilinde penisi simgelediği düşünüldüğünde, bir ucundan kan damlayan bıçağın adet dönemini ve ilk cinsel birleşmeyi simgelediği söylenebilir. Cadı kadının preödipal anneyi simgelemesi ve bıçaktan kan damlamasının cadı kadının ölümüyle mümkün kılınması ile masal, ödipal evreye geçebilmenin ve gelişimin, preödipal anne ile olan güçlü bağın sonlanmasıyla ancak mümkün olabileceği mesajını taşımaktadır dinleyicisine. Bıçaktan kan damlaması, yani bıçağın işlevsel olması, ancak ve ancak preödipal annenin ölümü ile mümkündür. Bu sağlanana kadar, prenses tam anlamıyla evliliğe hazır olamayacak, gelişimin bir sonraki evresine geçemeyecektir. Gerçekten de ilk evlilik denemelerinin, prensesin preödipal anne ile bağının devam etmesi sebebiyle tam anlamıyla başarılı olmadığı görülür; cadı kadın ormana gidip prensesi bulduğunda, onu kandırmayı başarmaktadır. Anne rahmini simgeleyen küpün,

Therapia Sayı 5 | 35


36

| Therapia Say覺 5


genç prensese cazip gelmesi, prensesin küpün içine eğilmesi, anne ile olan sembiyotik yaşam biçimine duyduğu özlem anlamına gelebilir ki bu da prensesin henüz tam anlamıyla olgunlaşmadığını, gelişimin bir sonraki evresine geçmeye hazır olmadığını göstermektedir. Prenses, anne ile ilgili meselelerini çözdükten sonra tam anlamıyla gelişimin bir sonraki evresine, masalın diliyle, evliliğe hazır olabilecektir. Bu manzara, kötü kalpli kraliçenin ısrarlı bir şekilde Pamuk Prenses'i öldürmeye çalışmasını andırmaktadır. Kötü kalpli kraliçenin Pamuk Prenses'e ikram ettiği elmanın cazibesi ile bizim masalımızdaki küpün cazibesi benzer özellikler taşımaktadır. İkinci kez prensesin kaçırılması ve ikinci evlilik denemesinde bu kez cadı kadının evliliği engelleme çabaları vahşi bir şekilde cezalandırılması ile son bulacak, ve bıçağın sapından kan damlayacaktır. Bu, preödipal annenin ölümü, genç prensesin gelişimin bir sonraki dönemine geçişi anlamına gelmektedir. Artık prenses daha olgun ve evliliğe hazırdır. Diğer taraftan, delikanlının da baba ile olan meselelerini çözmesi gerekmektedir. Kralın ısrarlı bir şekilde evliliği engelleme çabaları, prensesin kral için sadece kızı olmasından öte bir anlam taşıdığını düşündürmektedir. Delikanlının gözünde, kral evliliklerinin önünde duran en büyük engeldir. Delikanlının, prensese ve mutlu sona kavuşması için kral engelini ortadan kaldırması, hiç istememesine ve sürekli kaçınmasına rağmen kral ile, ödipal baba figürü ile yüzleşmesi, baba ile arasındaki meselelerini çözmesi gerekmektedir. Sonunda, çocuğun kontrol edilemez, içgüdüsel altbenliği ‘id’i simgeleyen ayı, kralı -baba figürünü- öldürür. Babanın, hadım edilmeyi simgeleyen, kafasının koparılması yoluyla öldürülmesi, karşı cinsten rakibi alt etme fikrini de akla getirmektedir. Kralın öldürülmesi, kralın yerine geçme, kral ve prensesin kocası olma, ‘anneye karşı hissedilen aşk için babayla mücadele’ ödipal dönem motifiyle uyumlu bir olay örgüsüdür. Toparlamak gerekirse masalımız, delikanlının mücadelesi kapsamında ödipal meselelere eğilirken, prensesin yaşadıklarıyla da preödipal meselelere değinmektedir. Erkek çocuğun ödipal meselelerine odaklanan, preödipal – ödipal bir masal olduğu söylenebilir. Delikanlının baba ile olan meselesini evin dışına taşımasının iki ana sebebi vardır; ilki, anneye duyulan ‘aşk’tan ensest yasağı yüzünden açıkça bahsedilememesidir. İkincisi ise; masalı dinleyen çocuğa, babaya karşı hissettiği negatif duygularını,

güvenli masal ortamında, bir baba figürü olarak kral üzerinden ortaya koyarak bir anlamda tatmin sağlamasına imkan vermektir. Masalın sonunda, hem preödipal anne, hem de ödipal baba vahşi şekilde cezalandırılarak, dinleyicisi çocuğa içinde bulunduğu gelişim evresi ile ilgili meselelerine dair bir rahatlama sunulmaktadır. Masal, mutlu sonuyla dinleyicisi çocuğa gelişimin bir sonraki evresine geçişin ona daimi mutluluğu getireceği, hayatının daha iyi olacağı mesajını taşımakta, ve öfke, nefret gibi negatif duygularını gerçekleştirebileceği ve bundan tatmin duyabileceği güvenli bir ortam sağlamaktadır.

Therapia Sayı 5 | 37


B Planı Hesapsız kitapsız bugününü yaşayanlardan mısınız, yarınını düşünüp içten içe B planı yapanlardan mı?

pelin onat

Paylarına düşen hayal kırıklıklarının önemli bir kısmını yaşamış olanlar, hayatlarında bir B planı ile hareket etmeye alıştırırlar kendilerini. Bu bir nevi can simididir onlar için; düştüklerinde kanamasın diye dizlerini dirseklerini pamuğa sarma çabası; tekrar ayağa kalkabilme ümidi... Kişisel hayal kırıklıklarının yanısıra, bir de Türk ailelerinde çocuk yetiştirirken onu fazlasıyla koruyup kollama, evham içerisinde kötülüklerden uzak tutma eğilimi vardır malum. Bazılarımız yetişkinliğe adım atınca bile hâlâ o üzerimize zerkedilen evhamı içinde hisseder ve bu öğretilmiş korku sayesinde başımıza geleceklere karşı savunmasız kalmaktan ölesiye korkar. 38

| Therapia Sayı 5

Hal böyle olunca çözüm olarak biz de B planları yaparak onları devreye sokar, hayata karşı önlem almaya çalışırız. Ama asıl soru şu: B planı varken, A planı düzgün işleyebilir mi? Diğer bir deyişle aklımızın bir köşesinde kötü senaryoya karşı önlem almaya çalışırken, kendimizi şu an yaşadıklarımıza tamamiyle verebilir miyiz? Biz bir olaya kendimizi tamamen vererek yaşamazsak, kendi potansiyelimizi bütün imkanlarıyla ortaya koymazsak sonrasında yaşanacak olası hayal kırıklığı hayatın mı suçu olur, bizim mi? Öyleyse bu durumda B planının ne anlamı kalır? Yoksa bu sorunun cevabı, karşında ne olduğuna göre değişir


mi? Mesela ilişkilerde A planın iyiyse B planı aklına bile gelmez. Varını yoğunu o an sevdiğinle paylaşmaktan başka derdin olmaz. Oysa iş ilişkilerinde A planın ne kadar iyi olursa olsun her zaman bir B planın olmalıdır. Şartların ne zaman değişeceği belli olmaz ve kendi ayakların üzerinde durabilmek için alternatif çözümleri cebinde taşımalısındır. Görünen o ki kalbin hüküm sürdüğü yerde B planı barınamaz; zira hayat her gönül sınavından sonra bize temkinli olmayı öğütlese de insan ruhu hiç incinmemiş gibi yeniden inanmaya programlar kendini. Aklın hükümdarlığında ise B planları baş tacıdır. Tecrübelerden edinilen hayat dersleridir, bizi ileriye taşıyacak dayanaklardır. Yine de cevapları kategorize etmeye gelmiyor, gün geliyor ezberlerimize atılan bir çelmeyle doğru bildiklerimiz değişebiliyor. Akıp giden zaman içinde hesapsız kitapsız yaşamayı seçenler B planlarına, temkinli yaşayanlar hesapsızlığa sarılabiliyor. İnsanoğlu onunla kontrat yapmaya çalıştıkça, hayat bıyık altından daha bir hain gülümsüyor.

Pelin ONAT 1976 yılında İstanbul’da doğdu. 1998 yılında İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültür ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Hizmet sektöründe çeşitli alanlarda çalıştıktan sonra sinemacı ve yazar aile ferdlerinin etkisiyle reklamcılık dünyasına girdi ve 15 yıl boyunca ajanslarda yöneticilik yaptı. 2012 yılında kendi şirketini kurdu, markalara proje bazlı iletişim ve danışmanlık hizmeti veriyor. Bu kez kendi zaman yönetimini yaparak yazmaya, kitaplara, hayvanlara ve doğaya daha fazla vakit ayırabilen bir birey olarak hayatına devam etmek en büyük hayali. Therapia Sayı 5 | 39


Keçiboynuzu “Hayat bir kilo keçiboynuzu. Bir gram tat alabilene ne âlâ.”

ceylan özge kunduz

40

| Therapia Sayı 5


Dedem, yalnızca 3 yaşına kadar gördüğüm ama sakalını, bastonunun her adımda yere değen ucunu, gezmeye çıktığımızda tuttuğum elini hiç unutmadığım dedem şöyle dermiş: “Hayat bir kilo keçiboynuzu. Bir gram tat alabilene ne âlâ.” Film Festivali 32 yaşında… Festivalle bundan 13 sene önce tanışmıştım. Eski bir sevgilimdi ikimizi tanıştıran. O zamanlar, yani 2000 yılında Biletix falan da yoktu. Önce SESAM’a gider mukavvadan yapılmış formlardan alırdık sonra da istediğimiz filmleri işaretleyerek formu doldururduk. “Şu filme şu kadar bilet istiyorum, öğrenci istiyorum; şu seansa, şu sinemaya istiyorum” diye… Asıl heyecanlı kısım ondan sonra başlardı. Doldurulan formlar SESAM’a teslim edilirdi. Aradan bir hafta kadar geçtikten sonra gider sıraya girerdik. Görevli bize bir zarf uzatırdı ve “borcunuz şu kadar” derdi. Önceden hesap yaptığımız için bunun aşağı yukarı kaç filme denk geldiğini bilirdik. Tahminimizden çok aşağıda bir rakam çıktıysa bu, istediğimiz birçok filme bilet bulamadığımız anlamına gelirdi. O zamanlar her şey daha zordu ama hayat o zaman bu kadar karanlık değildi. Mesela Emek hâlâ yerindeydi. “Bir üst kata” taşınmamıştı. Kültür ve sanat bu derece ayaklar altına alınmamış, heykele ucube denmemişti daha. O dönemde de Türkiye güllük gülistanlık değildi (zaten ne zaman olmuştu ki?) ama umutsuzluk da böyle diz boyu değildi. Yıllar içinde birçok şey kötüye gitti. Beyoğlu’nun sokaklarında oturmak, içki içmek yasaklandı. Ne diye? Masalar sokaklardan geçişi kapatıyor diye. Çıkmaz sokaklar da dahil edildi bu yasağın kapsamına. Oradaki masalar da toplandı. Çıkmaz sokaktan nereye çıkacaksak? Sokakta yaşama özgürlüğünü de elimizden aldılar. Emek’te film seyretme lüksümüzü de. Festivalin ikinci gününde İstiklal’de yürürken gördüm. Yapı Kredi Kazım

Taşkent Sanat Galerisi ufacık kalmış. Koca bir kısmı Zara olmuş. Böyle başa böyle tıraş lafı geldi aklıma. Bizim neyimize sergi gezmek? Ne olacak iki resim, iki fotoğraf görsek. Zaten aynısını yapamaz mıyız o uyduruk resimlerin? Heykel de zaten ucube. Zara’nın, Mango’nun güzelim Çin işi mallarını seyretmek varken ne yapalım baldırı çıplakların boyadıkları tuvalleri? Emek de tüm çabalara, direnişlere ve protestolara, halkın azımsanmayacak bir kısmının hayır diye bağırmasına aldırış edilmeden alışveriş merkezine dönüştürülecek. Olsun. Böyle başa böyle tıraş. Yaşasın alışveriş merkezlerinin anısız, cansız ama çok konforlu, yepyeni salonları! Her şeye rağmen festival benim için hayata bağlanma, her şeyin daha iyiye gideceğine dair umut olmaya bu sene de devam etti. Festival zaten benim için bahar demek. Baharın geldiğini bir badem ve erik ağaçlarıyla bir de festivalle idrak ediyorum. Festival benim için her sene tekrarlanan bir ritüel. Her festivalde biletlerimi önceden alırım. Ne kadar yoğun bir dönemden geçiyor olursam olayım en az 20-25 filme bilet almaya çalışırım. Bilet almak için sıraya girmeyi hâlâ seviyorum. Biletix’in online sayfasından almıyorum. Hem bilet başına %15’lik bir ek bedel koydukları için hem de sırada beklemek benim için festival heyecanının bir parçası olduğundan. Genellikle filmlere yalnız başıma gitmeyi seviyorum. Arada birkaç filme birkaç yakın arkadaşla ya da aileden birileriyle de gittiğim olur. Sonra, her festivalde Atlas’ta birkaç filmin biletini mutlaka balkondan alırım. Hele ki balkonda yalnızsam, elimde de çayım varsa son derece mutlu olurum. Kaç kere filmi izlerken ağzımın kulaklarına vardığını ve içimden “ne kadar mutluyum” dediğimi hatırlıyorum. Sahiden düşününce, bu günlük hayatta ne kadar da az telaffuz edilen bir şey: “Ne kadar mutluyum!”. Senede en az bir kere, festivalde film seyrederken diyorum. En azından bir kere… Therapia Sayı 5 | 41


Festival… Yenilenme, sadeleşme, zenginleşme zamanı… Hayatın harala gürelesine ara verme ve yaşamaya kaldığım yerden devam etme zamanı... Yeni filmler yeni yaşamlar demek. Düşüncenin yeni pencereleri…

42

| Therapia Sayı 5


Atlas demişken, yıllarca Atlas’ın kantininde çay kahve aldığım beyaz saçlı, bıyıklı bir amca vardı. Bundan birkaç sene önce fark ettim ki artık yok. Soramadım da, korktum. “Kaybettik maalesef ” diyecekler diye. Bir gün cesaretimi toplayıp sordum. Neyse ki emekli olmuş, hayattaymış. Sonra yer gösterenler… Atlas’ta bu konuda sıkı bir düzen var. Kimse kendi başına geçip oturamıyor koltuklara. Birçok insan rahatsız oluyor bundan. Bahşiş vermemek için sanırım. Benim hiç itirazım yok. Küçüklüğümdeki gibi hissediyorum. Üsküdar’daki Sunar sineması geliyor aklıma. Orada da vardı yer gösteren görevliler. Anılar arka arkaya aklıma geliyor. Bir ara Atlas’ın arka kapısına çıkan pasajda (sanırım şu an restorasyonda) bir makarnacı vardı. Hem uygun fiyatlıydı hem bol kepçeydi. Hem de şahane sosları vardı. O da kapandı. Kim bilir ne ara… İnci de aynı Emek gibi kovuldu Serkil Doryan’dan. Onlara baktıkça, sahip olmaya devam edeceğimizi düşündüğümüz her şeyin, yanımızda kalacağını sandığımız herkesin aslında nasıl da geçici olduğunu görüyorum. O yüzden artık her güzel şeye endişeyle bakıyorum. Ya bir gün giderse diye… Köşedeki bakkal tutunamazsa, her yer market olursa… Yandaki evde kedilere bakan teyzenin evine müteahhitler göz diker de beslediği kediler, kargalar hatta kirpiler evsiz barksız kalırsa… Sevdiğim, sık sık gittiğim küçücük kafe el değiştirip kapanırsa... Evin önüne heyula gibi bir gökdelen dikerlerse… Bakmaya doyamadığım bir ağacı daha baharda yeni tomurcuklanmışken

gelip keserlerse… Tüm bu korktuklarım birer birer oluyor. Hiçbir güzel şey ayakta kalmıyor. Aynı şey film festivalimin başına da gelecek diye korkuyorum. Sevdiğimiz her şeyi bizden yavaş yavaş alacaklar gibi geliyor. Güzel olan, bizim için anlam ifade eden her şeye kafayı takıp yok edecekler. Demek ki artık düzen böyle. Demek ki artık bize rahat yüzü yok. Belki zamanın belki de yaşın getirdiği bir şey bu. Bu korku, kayıp korkusu… Korktuğum değişiklik değil. İstediğim de aynılık değil. Tek istediğim güzel şeylerin, bizim için anlam ifade etmiş şeylerin korunması. Ben yaşamasam, ben görmesem, ben parçası olmasam da orada kalması. Yaşamaya devam etmesi. Gelecek kuşaklar da görsün diye. Onlara da anlatacak bir şeyler kalsın diye… Festival… Yenilenme, sadeleşme, zenginleşme zamanı… Hayatın harala gürelesine ara verme ve yaşamaya kaldığım yerden devam etme zamanı... Yeni filmler yeni yaşamlar demek. Düşüncenin yeni pencereleri… Kadıköy Rexx’teki film sonrasında sevdiğim mantıcıya gitmek, Beyoğlu sinemasının eski koltuklarına gömülmek, Atlas’ın balkonunda kıs kıs gülüp “ne kadar mutluyum ya” demek… Film festivali bu sene de bitti. Bir çırpıda… Bir dahaki senenin Nisan ayını iple çekiyorum.

Therapia Sayı 5 | 43


44

| Therapia Say覺 5


Kemençe

Bazen kendi yazdığı masalı anlatmak ister insan. Yalnızca kendi masalını...

ümran kartal

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde, masalcı genç bir kız varmış. Bu kız, İstanbul’un vapurlarında yaşar, durmadan, bıkmadan, usanmadan masal anlatır, hayatını kazanırmış. O, masalını söylediği vakit, tatlı sözcükleri, fırından yeni çıkmış bir kekin dumanı gibi, vapurun içini sıcacık dolaşmaya başlar, annesinin kucağında bir küçük bebeğin ağlamasından tutun da gazete hışırtısına, geveze dudaklara, vurdumduymaz dedikoduların uğultusuna, uykulu gözlere, yorgun argın yüzlere, saçlara, başlara, ellere, kollara, çay kaşıklarının şıngırtısına, şen şakrak gülüşlere değermiş. Günlerden bir gün, diyelim ki bir sonbahar ikindisinde, güneş gökte kıvılcımlarını yumuşacık saçarken, ısıtırken ilikleri uysal uysal, Eminönü’nden kalkıp Kadıköy’e giden vapurda, üst arka güvertede, yine açmış kendine bir yer yolcular arasında,

anlatmaya başlamış. Bir varmış bir yokmuş, diyor; evvel zaman içinde kalbur saman içinde derken kendisi evvel zaman içine giriyor, neredeyse kendi varlığını unutuyor, masalıyla bütünleşiyor, onu yaşıyormuş. O kadar ki, bir sözcükten ötekine kulaç kulaç geçerken denizde açılmış da açılmış kız, açılmış da açılmış, az gitmiş uz gitmiş. O vardığı yer çok değişik bir alemmiş. Türlü türlü bitkiler, türlü türlü yosunlar, binbir dallı ağaççıklar, sarı, mor, mavi, turuncu, pembe, tiril tiril yapraklar varmış orada. Hepsi de suyun içinde o yana bu yana sallanıyor, irili ufaklı balıklarla dans ediyormuş. Masalcı kız da sözüyle birlikte kendini onların arasına salmış. Böyle dolanırken dolanırken allı pullu bir bahçede bir yunusun kumların üzerinde bir un çuvalı gibi yattığını görmüş. Kız, şaşkın bir ifadeyle yunusu seyrederken “O, göründüğü gibi bir Therapia Sayı 5 | 45


yunus değil,” deyivermiş iki yaprağın arasından pat diye beliren denizatı. “Nedir o zaman?” diye sormuş kız. “O aslında bir yeryüzü oğludur.” “Nasıl yani?” “Yıllar yıllar önce geldi bizim yanımıza,” diye anlatmaya başlamış çok bilmiş denizatı. “Yeryüzünden haberler getiren karabataklardan öğrendiğime göre eskiden İstanbul’da birçok Rum yaşarmış. Kadıköy’de, Fener’de, Galata’da, Pera’da. İstanbul mahallelerinin renkleriymiş onlar, dilleri ve dinleri farklı da olsa bir bütünün özbeöz parçalarıymış. Bu çocuğun ailesi de bu renklerden biriymiş. Kadıköy’de otururlarmış. Komşularıyla, günleri, geceleri, sevinçleri, kederi gayet güzel paylaşadursunlar, bir gün bir yerlerde birileri hır çıktı, anlaşmazlık var diye uyduruvermiş. Nedense birçok insan da buna inanmış. Hal böyle olunca, bir sabah evlerine bir asker gelmiş. “Gideceksiniz,” demiş. Yeryüzü oğlu bunu duyduğunda çok üzülmüş, güzel ela gözleri yaşlarla dolmuş. Evini terk etmek istemiyormuş çünkü. Evini çok seviyormuş. Bu yüzden düşünmüş taşınmış, ne yapıp etmiş, en nihayet İstanbul vapurlarından birine saklanmış. Yanına da, bir uğur, bir hatıra diye dedesinden yadigar kemençeyi almış. Annesiyle babası her yeri didik didik aramış, İstanbul’un altını üstüne getirmişler de küçük oğullarını bulamamışlar. O günden sonra yeryüzü oğlu, vapurun içinde Asya ile Avrupa arasında mekik dokuyup durmuş hep. Yolculara kemençe çalarak derdine derman bulmaya çalışmış. Gündüzse ta mavi gökyüzüne yükselirmiş tellerin tınısı, geceyse aya yıldızlara, iki yakaya serpilmiş ışıl ışıl odalara ulaşırmış. Ama her hâlükârda, denizin kıpır kıpır zümrütyeşiline, suyun şıpırtısına, vapurun peşisıra fokurdayan beyaz köpüklere, martıların kanat çırpıntısına, rüzgarın püfürtüsüne kah neşeyle kah hüzünle karışırmış güzelim ezgiler. Derken günler, aylar, yıllar, mevsimler geçmiş, bir an vapur dahi dar gelmiş kemençeci oğlana, acısını dindirmeye yetmemiş, çıkmış alt arka açıktaki demirlerin üstüne, kendini denize, canım mavi ışığın içine bırakmış. Bilirsin, yeryüzünden bir varlık denizler altında yaşayamaz, nefes alamaz...”

46

| Therapia Sayı 5

Tam burada masalcı kız denizatının sözünü kesmiş: “Peki ben nasıl nefes alabiliyorum?” “Bunun cevabı çok basit. Sen, şu anda, masalını anlatmaya devam ediyorsun. O ise battıkça batıyormuş. Gözlerini kapamış ölüyormuş. Köşkünün penceresinden bunu gören denizler ecesi hemen denizler perisini görevlendirmiş. Denizler perisi nefes iksirini hazırlayıp bir şişenin içine koymuş ve yeryüzü oğlunu kucaklamış. Kucakladığı gibi dudaklarının arasından iksiri boca edivermiş. Böylece yeryüzü oğlunu bir yunusa çevirmiş. Gider ailesini bulur diye düşünmüş. Ama nafile. Kemençeci hiç gitmemiş. Köşkün bahçesinde kalmış.” “Belki ben bir şeyler yapabilirim onun için,” diye zapt edilmez bir coşkuya kapılmış masalcı kız. “Bunu denizler ecesine sorman gerekiyor,” diye karşılık vermiş çok bilmiş denizatı. Tez vakit denizler ecesinin huzuruna çıkmak istemiş kız. Binbir çeşit deniz kabuğuyla süslü yedi kapıdan geçince, karşısında denizler ecesini bulmuş: “Sizden bir ricam olacak yedi kat masmavi denizlerin masmavi şanlı sultanı,” diye girmiş söze. “Ben, bahçedeki yunus için bir şey yapmak istiyorum,” dileğiyle devam etmiş. “Mesela?” diye sormuş denizler ecesi. “Masalları tersine çevirmek istiyorum,” diye cevap vermiş kız. “Nasıl becereceksin bunu?” “Mesela onu öpsem? Böylece eski haline döner, yeryüzüne kavuşur.” “Sen prens değilsin...” “Tamam işte bu yüzden... Uyuyan Güzel’de prens gelir, prensesi öper, prenses yüzyıllık uykusundan uyanır. Külkedisi’nde prens elinde ayakkabı prensesini arar, en sonunda onu bulur, fakir ve zavallı halinden kurtarır. Kırmızı Başlıklı Kız’da avcı gelir, kızı kurdun midesinden çıkarır... Bunun tersi de mümkün olmalı. ” “Böyle yapmakla tersine çevirmiş olmazsın, sadece tekrar etmiş olursun,” demiş denizler ecesi. “Ne yapmalıyım öyleyse?” “Onun derdi dede yadigarı kemençesi. Suyun derinliklerine bir çuval gibi batarken, kendi bir yana kemençesi bir yana


Therapia Say覺 5 | 47


Denizler perisi, masalcı kızı içeri buyur etmiş. Duvarlarının her biri turuncu, sarı, yavruağzı denizyıldızlarıyla bezenmiş bir odaya geçmişler. Yerler ve tavanlar yaldız yaldız parlıyormuş, dolunayın ışığı denizin üzerinde nasıl kıpırdanırsa, aydınlatırsa ortalığı öyle.

savruldu, suyun rüzgarı kemençeyi yuttu, denizler cadısına götürdü. Yeryüzü oğlu, yunus olduktan sonra kemençesini hiç arayamadı.” “Neden?” “Çünkü, yunuslar gerçi gezgindirler ama hiçbir zaman yalnız gezmezler.” “O halde ben de yunus olayım,” demiş masalcı kız. “İşte bunun için denizler perisine gitmen gerekiyor,” diye salık vermiş denizler ecesi. “Denizler perisinin rengarenk, gizemli, simli raflarından bir küçük şişe iksir bunun için yeterli olacaktır.” Derhal denizler perisine koşmuş kız. Denizler perisi, masalcı kızı içeri buyur etmiş. Duvarlarının her biri turuncu, sarı, yavruağzı denizyıldızlarıyla bezenmiş bir odaya geçmişler. Yerler ve tavanlar yaldız yaldız parlıyormuş, dolunayın ışığı denizin üzerinde nasıl kıpırdanırsa, aydınlatırsa ortalığı öyle. Raftan nefes iksirini almış denizler perisi, küçük şişeyi kıza uzatmış. Masalcı kız iksiri içmiş. İçer içmez bir yunusa dönüşmüş. Öyle heyecanlıymış ki tam yüzüp uzaklaşacakken denizler perisi onu kuyruğundan yakalamış ve şunları tembih etmiş: “Denizler cadısı yeryüzü masallarını hiç sevmez. Bilesiniz.” “Tamam,” anlamında yüzgeçlerini kırpıştırmış masalcı kız, ardından soluğu hemen yeryüzü oğlunun yanında almış. “Geldim,” diye hafifçe başını sallamış . “Seni gördüğüme sevindim,” diye hafifçe gülümseyerek karşılık vermiş yeryüzü oğlu. Yola düşmüşler hiç vakit kaybetmeden. Az gitmişler, uz gitmişler, o akıntı senin bu akıntı benim, sarmaşdolaş filizlerin, doludizgin bitkilerin, sade yaprakların, yamru yumru ağaççıkların, salkım saçak çalılıkların, hercai çiçeklerin, sapsarı, yemyeşil, tupturuncu, kıpkırmızı, masmavi, pespembe balıkların arasında salınmış, orkinos sürülerinin tam ortasından süzülmüş, fok balıklarına, kaplumbağalara selam çakmış, kanyonlardan, falezlerden geçmiş, kah su üstünde kah altında, karınları suyun yaldızını öpe öpe atlayıp zıplamış, pusulasını şaşıran gemilere yol göstermiş, teknelere, takalara, 48

| Therapia Sayı 5

kayıklara eşlik etmişler, onlara kemençeyi anlatmışlar kendi dillerince. Derken bütün canlı renkler gitgide solmaya, ortalık tenhalaşmaya, arka sokaklar gibi tekinsizleşmeye başlamış. Burası siyah-beyaz sular alemiymiş. Burada ne bir çiçek, ne bir ağaç, ne de çalı bulunuyormuş. Yeryüzünün bozkırları gibiymiş. Çorak ve çıplak. Kumlar pismiş ki hem de nasıl. Kemençeci ile masalcı kız bu koskocaman alanın girişinde bir o yana bir bu yana yüzmüşler. Birden ‘Dann!’ diye bir ses duymuşlar. Sonra bir ‘Dann!’ daha. Alanın sağ tarafında, kumların arasından iki kapı kanadının açıldığını görmüşler. Oraya doğru yaklaşınca kumlardan aşağı kuyu gibi inen karanlık mı karanlık bir tünel görmüşler. Ta içerden, sanki ta arzın merkezinden gelen paslı bir homurtu duyuluyormuş. Denizler cadısından başkası değilmiş bu. Tünelden içeri dalıp on, yirmi, otuz, kırk, elli, yetmiş, seksen metre yüzdükten sonra denizler cadısının mağarasına varmışlar. Burası koskocaman bir salonmuş. Duvarlarında sarkıtlar, dikitler varmış. Bu sarkıt ve dikitlerin uçlarında balık kılçıkları, solucanlar, kurtçuklar sallanıyormuş. Denizler cadısı iri bir kayanın üzerinde oturuyormuş. Sol omzundan, gözleri olmayan bir ıstakoz sarkıyormuş. Cadının hemen yanında tasmalı bir köpekbalığı, kırışık ayaklarının ucunda vıcık vıcık yuvarlanan denizanaları varmış. İki yunusu görür görmez, “Ne istiyorsunuz?” diye hiddetle bağırmış. “Kemençemi istiyorum,” diye karşılık vermiş yeryüzü oğlu. “Onu sana geri vermem,” diye çıkışmış cadı. “O, bana ait,” diye direnmiş yeryüzü oğlu. “Onu asla elde edemeyeceksin!..” diye kükremiş cadı. Yeryüzü ormanlarındaki aslanlar gibi öyle bir kükremiş ki, tam arkasındaki traverten havuz birdenbire aydınlanmış. Kemençe, işte bu turkuaz ışıklı havuzun içindeymiş. Yeryüzü oğlu, sevinçten deliye dönmüş.Tam kemençesine doğru bir hamle yapmışken, denizler cadısı “Ateeeeşşşş!” diye bağırmış. Ufaktan ufağa bir gıcırtı duyulmuş. Hani, yaz gecelerinde


ormanlarda, yaprakların arasından bir böcek öter ya, cırcır böceğidir, işte onun çıkardığı gıcırtıya benzer bir ses. Denizler cadısının bir sürü ateş eden karidesi varmış. Bir sürü de ne demek, milyonlarca. Bu su canlıları, kıskaçlarını hep bir anda birbirine çarptıkça ortaya çıkan basıncın etkisiyle kabarcıklar oluşmuş. Kabarcıklar fokur fokur kaynıyor, anafor gibi dönüp duruyor dönüp duruyormuş. Mağaranın içinde göz gözü görmez olmuş. Masalcı kızın aklına, denizler perisinin öğüdü gelmiş. Cadı, yeryüzü masallarını hiç sevmezmiş ya, masalcı kız, yeryüzü oğluna yardım etmek için masalının devamında arta kalan cümleleri daha yüksek sesle söylemeye başlamış. Yeryüzü oğlu, diyormuş, yeryüzü oğlu ne yapıp edip kemençesini geri almaya kararlıymış. Kabarcıklar teker teker patlıyormuş. Cadı ne yapacağını şaşırmış, dili tutulmuş, ateş diye bağıramaz olmuş. Kemençenin tam önündeki kabarcık da ortadan kaybolunca, yeryüzü oğlu kemençesini iki yüzgecinin arasına almış, onu sevgiyle kucaklamış. Bir alkış kopmuş güvertede. Masalcı kız, her masalından sonra yaptığı gibi başıyla bir selam vermiş. Vapur, Kadıköy iskelesine yanaşmak üzereymiş. Kız, üst arka güverteden alt güverteye inmiş. Sırtını vapurun beyaza boyalı, çelik duvarına yaslamış; elleri cebinde, kayıkları, dalgakıranın ucundaki feneri, deniz otobüslerini, yük gemilerini, gökyüzünde süzülen uçağı, karşı kıyıdaki evleri, iyice alçalan güneşi, güneşin denize değişini seyretmeye koyulmuş. Vapurun içindeki tüm yolcular yavaş yavaş inmişler. Onların yerine tıpış tıpış yenileri binmiş. Bu zaten gün boyu böyle kendini tekrar edermiş. Vapur yanaşır, vapura yolcular biner, vapur onları öteki kıyıya taşır, yolcular iner, yolcular biner, vapur bu yeni yolcuları diğer yakaya geçirir. Masalcı kız, yolcuların hepsinin bindiğini, vapurun hareket ettiğini görünce üst arka güverteye çıkıp masalını yeniden anlatmaya hazırlanıyormuş ki, bir tatlı tını çalınmış kulaklarına. Arkasındaki merdivenlerden bir koşu yukarı çıkmış, son basamağa gelince ne görsün. İç salondan güverteye açılan kapının hemen önünde genç bir adam duruyormuş. Göz

göze gelmişler. “Geldim,” anlamında kafasını hafifçe sallamış genç adam kemençesini gururla göstererek. “Seni gördüğüme sevindim,” diye hafifçe gülümsemiş masalcı kız. Çünkü yunuslar, kendi aralarında sadece kendilerinin anlayabileceği acayip bir frekansla anlaşırlarmış. Genç adam önce yolcuların arasında kendine bir yer açmış. Koymuş ardıç ağacından yapılma sazını iki dizinin arasına, tıngırdatmaya koyulmuş zil, sağır ve bamı inceden; kemençecinin sazı, masalcı kızın sözü birbirine karışmış.

Therapia Sayı 5 | 49


Neden Vedat Türkali okumalıyız? Vedat Türkali üzerine...

mesut atabek

50

| Therapia Sayı 5


Edebiyatımızın onuru ve namusudur Türkali. Bir klişe ile başlıyorum neden okumamız gerektiğine Türkali'yi. Yazarlar ve sanatçılardan beklenen, günümüzdeki ve geçmişteki kritik olaylara bakışta gerçeği aramalarıdır. Gerçeği ararken acıyla karşılaşmak insanın kişisel psikolojik tarihinde de kaçınılmazdır, toplumsal tarihimizde de. Bunu ve nedenlerini tespit etmek ve çözümler üretmeye çalışmak, acı verici yüzleşmeleri gerektirir.Bu yüzleşmeleri insanın iç konuşmalarıyla hemen hemen tüm kitaplarında olanca açıklığıyla görürüz yazarın. Bir romanı okurken kahramanlara ait gerçekler ( korkuları, zayıflıkları ve gariplikleri) romanın içine girmemizi sağlayan önemli ögelerdir. Kendimizi kahramanlarda görmek ve açıklamak tum kitaplarda aranan özelliklerdir. Bu bile Türkali'yi tek başına okunası kılabilir, insan kendini solda tanımlamasa bile. Kaldı ki kendini tanımlamaya çalışan ve yerini arayan insan dolayısıyla okuyan insan olacaktır ve bu tavır bile onun bu anlamda gerçeği aramasına yarayabilir. “Bir çocugun en doğal gereksinimlerini umutsuz özleme çeviren beş parasızlığı kim benden daha acı yaşamıştır” der Guven 'in başında Turgut. Temel ihtiyaçları karşılanmamış çocuklar değil midir toplumumuzu oluşturan bireyler? Toplumu değiştirmek, dönüştürmek gibi iddiaları olan insanların hayatlarından bahseder kitaplarında, dolayısıyla daha çok sosyalizmle ilgilidir. İddialı bir ideale ulaşmaya çalışan insanların mücadelelerinin insanca yaşanan tanıklıklarını ve ülkemiz tarihinde saklanan ve savsaklanan hukuksuzlukları bir kez daha görmemiz için gereklidir Türkali. Adalet duygusu çok önemlidir insan için. Gerçekleri göstermek ve dünyayı bunlar üzerinden açıklamaya çalışmak edebiyatın amaclarından biridir de. Bunu tarihsel bilgilerle donanımlı olarak yapmak işin cabasıdır. İkilemli konularda karşı tarafın davranışlarını açıkça ortaya sermek, taraflı bile olsa kendi gerçekliği içinde Hitler'e yakın olmanın 2. Dünya Savaşı'nda ne demek olduğunu gösterir bence ve o zamanlardan başlamış siyasi baskı ve hukuksuz gözaltılar ve gözaltında ölümlerden bahsederek gerçeğin çığlığı olabilir. Bunu anlatabilmek ve bunu göze sokmak ülkemizde belli bir cesaret gerektirir. Cesur olduğu için de okumalıyız Vedat Türkali'yi. Aşkı ve cinselliği anlatışı özgürlükler bağlamında ele alınınca oldukça etkilidir. Hemen sonra o aşkın toplum içindeki varlığı, saklanamazlığı ve “evlilik” gerekip gerekmediği gibi bu aşkın taraflarını sıkıntıya sokan psikolojik durumlarıdır kahramanlarını bize yaklaştıran. Çıkmazları yaratan psikolojik durumlarıdır. Herkesin yaşayabileceği ilişkilerdeki yakınlık uzaklık kendilik duygularını ortaya koyar aşka ait olarak. Oldukça kişisel kendilik durumlarını olanca açıklğıyla

yazması yazarın kendine ait yüzleşmeleri yaşadığını, bir psikolojik süreç geçirdiğini iddia ettirebilir. Aşkın öznelliği içinde yaşanan her türlü geri ve ileri gidişleri içeren iç konuşmalar ve "ya olmazsa" riskini yaşayan aşkın keskinliğini anlatabilmesidir belki de Türkali'yi okunur kılan. “Bir gün tek başına” da Kenan'ın midesi ağrır ve süt içer, gastrit semptomlarını bertaraf edebilmek için. Bence endoskopi yapılsa mide yüzeyinde bir problemi yoktur Kenan'ın. Psikosomatik bir semptomdur. Kenan'ın daha derin problemleri vardır. Çocukça hareketleri ve bunların sonuçlarında çektiği acılar ve sıkıntılar çağımız insanındaki nevrotik ve narsistik eğilimleri ortaya koyar. Sorunlar öyle kolayca çözülememektedir, günlük davranışlarındaki bireysel çıkışları bütünlük içermediği için bir süre sonra geri dönmektedir. Süt ise paradoksal olarak gastritik semptomlarda ters bir etkiye sahiptir; ilk önce şikayetleri geçirir ama süt bir süre sonra şikayetleri daha çok arttıracaktır. Romanlarında kahramanların çağrışımlarla düşüncelerini devam ettirmesi sonucu yüzleşmeler/yüzleşememeler ortaya çıkar.Vedat Türkali psikolojideki davranışçı-bilişsel gelişmeler ile ilgili midir; yoksa duyarlı bir yazar olmanın verdiği sanatsal bakış ile mi bunları yerine oturtabilmektedir? "Bir gün tek başına” romanı bir eleştirmenin kitapla ilgili makelesinde “Eylül” gibi psikolojik bir roman olarak nitelenmiştir Son zamanlarda Kürt sorunu ile ilgili olarak açıktır. Kürtler'in yaşadığı gerçekler dünyanın geri kalanından farklı değildir çünkü, Türkiye'nin geri kalanından farklı olmadığı gibi. Kimse bilemez çünkü genç insanlar dağlara gider birbirlerini vurmak için, aynı sokaktan, beraber gülle oynadıkları, beraber maç yaptıkları aynı sokaktan aynı güzel kıza sevdalandıkları aynı çıkmaz sokaktan aynı ölüme giderler. Bu sokak ise herhangi bir savaşın "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ( Im Westen nichts Neues) isimli Erich Maria Remarque'nın yazdığı, savaşın korkunçluğunu ve anlamsızlığını ele alan romandaki iki düşmanın beraber düştüğü kazılmış siper gibidir. Sadece erken düşülmüş siperdeki iki veya daha fazla çocuğun birbirine olan düşmanlığıdır. Oysa çocukların düşmanlığı en fazla bir saattir ve bir oyunla düzelir, çünkü çocuklar birbirini öldürmezler. Herhangi bir insan sevgiyle varolabilir çünkü yazar bunu içselleştirmiştir. Nazım'a atıfları boşa değildir. Sartre ya da Camus'ye olmadığı gibi. Kitaplarında kitaplardan bahseder, birçok kitaptan, her konuda. Kitap okumayı ve araştırmayı önerir. Kitap okumayı önerdiği için ve duyarlı olduğu için de okumalıyız Türkali'yi.

Therapia Sayı 5 | 51


Aşktan Bu Kadar mı? Aydınlıktan ateşten korkmam ne olursa bedel Değmez bir kalkanın ardına sığınmaya Yaşama sadakattir dayandığımız temel Arzulara da kulak vermelidir insan oysa

elvan yavuztürk

“Bir efsaneye göre Sostakoviç’in kafatasına saplanan bir şarapnel parçası, Eğer kafasını belirli bir şekilde eğerse onun müzik duymasını sağlarmış” Damdan düşen birini hayal edin. Biraz damdan düşer gibi oldu ama! Bu kişinin oraya nasıl çıktığı önemli değil. Ayağı kaymış düşmüş işte. Şans eseri kurtulmuş, hayatta. Üzeri yara bere içinde. Belki bir iki kırık çıkık ama hala yaşıyor ya… Yaraları çok yeni. Acıyı hemen sıcağı sıcağına hissetmese de, hissedecek birazdan.Ya da yaraları pansuman edilip sarılırken. İyileşme süresince ağrıları da olacaktır elbette. İhtiyacı olan 52

| Therapia Sayı 5

yardımlarla önce biraz doğrulur, sonra biraz daha destek derken, bakmış ki ayağa kalkmıs,yürümeye başlamış bile. Kırıklar kaynayıncaya, yaralar iyileşinceye, eski dengesini buluncaya kadar bir hayli zaman da geçmemiş hani. Kendi kendine "Geldi ve geçti" der. Kendini de alamaz “Ne işin vardı o damın tepesinde?” demekten ama yine de bir daha çıkamam diye de korkmaz nedense. Çünkü anlar ki öldürmeyen, daha da güçlendirmiştir onu. Aynı Nietzsche’nin “Beni öldürmeyen güçlü kılar.” sözünde olduğu gibi. Aşk konusunda yapılan açıklamalar "Kadın ile erkeğin başına gelen aşk durumunu, aşkın dönüşümü acı da olsa,


hayatımızda yaşanması gereken bir yaşanmışlık olarak kabul eder ve bu aşkın zor olmasına da neden olsa, yaşanacaklardan kaçınılamaz.” şeklindedir. Yani roller alınır, oynanır ve biter. Bir başka deyişle, birileri kollarına kanat takıp seni tepelere çıkartır, ayaklarını yerden keser ama bir bakmışsın ki başın dönmüş, düşmüşsün. Aynı onun gibi, bu kadar basit. Melih Cevdet Anday'ın da söylediği zaten bu değil midir ? “Hayatın zorluğu belki çok basit olmasındadır. Aşk da belki tahmin edemeyeceğimiz kadar yaşanabilecek kolay bir şeydir. Ancak sizlere birazdan bahsedeceğim. Herve Le Tellier’ in yazdığı“Aşktan Bu Kadar “romanında anlatılanlar bu kadar da basit değildir. Romandan geriye kalan duygu da daha

başında söylemek gerekirse özlemdir. Tıpkı Jurg Willi’nin de söylediği gibi “Aşkı yaşamanın ön koşulu aşka duyulan özlem, aşkı özlemektir.” Yine romanın önsözünde "Siz Aşkı bilenlerden ve hâlâ inananlardansanız, "Kadın ya da erkek, aşktan bahsedilmesini istemeyenler ya da bundan böyle bu kadar aşk yeter diyenler bu kitaba hiç bulaşmasınlar "diye açıklamada bulunur yazar. Bunu bilerek karar vermenizi tavsiye ederim. Çünkü içinde Çelişki+Matematik=AŞK, Sıradan olmayan+Bir şeye ait olmadan yaşamak+Özlem=AŞK, Güvenlik-Rutin=AŞKIN ÖLÜMÜ Saygı-Hayranlık=AŞK ETMEZ Yabancılık +Ulaşılamazlik=AŞK EDEBİLİR! Garantisi yok. Aşkı aşkmış gibi kurgulamak=AŞK Therapia Sayı 5 | 53


Aramızda hiçbir şeyin olmayacağını ima ettiğin her an aklımı kaybedecek gibi oluyorum. Seninle tanışmadan önceki yanızlığım aklıma geliyor.

DEĞİLDİR. Özlem+Özlem+Özlem=AŞK EDER. Çiftleşme+Coşku=Çiftleşme dürtüsü=DNA'sını geleceğe aktarma dürtüsü=AŞK ETMİYOR Baglılık+Oksitosin (Uzun süren evli çiftlerde görülür. Sakinleştirici etkisi yapar.)+gösterilen özen=Kimilerine göre AŞK Tatlı sözler+Armağanlar+Romantik Arzular+Ateşli dönem=Beynin delice sevdadaki sinirsel aktiviteyi sürdürememesi=DELİLİK HALİ İçiçelik+sahiplenme=AŞKIN SONU Herkesin birbirinin alanına saygı duyması+Özgür bırakarak sevme=AŞKIN SEVGİYE DÖNÜŞME HALİ OLABİLİR! Yenilik+Dopamin hormonu+Çekim=Gerilim=2. ve 3. Bulusmalara sebebiyet vermek (Mantık hatası olabilir!Ancak bilimsel açıklamasi bu şekilde) gibi matematiksel formüllerle açıklamalar vardır. Anlaşıldığı ya da anlaşılamayacağı gibi karışık ve aşk ile dolu bir romandır.Zaman zaman ara verdiginizde başınız dönebilir! Biraz daha abartıp kafanızı karıştırmak gerekirse, bu formülleri uyguladığınızda, alacağınız veriler kendinize has olacaktır ve bütün sorumluluk size aittir! Bu yüzden sorumluluk kabul edilemeyeceğini önceden bildirmekle, seçimlerinizi ona göre yapıp formülleri çok karıştırmadan, yerlerini değiştirmeden kullanmanız önerilir. Yabancılığı seçip, bunu bir şeye ait olmadan ile toplarsanız=Sonuç hiçbir sey de cıkabilir. Şimdi duyacaklarınız, bu formüller kadar kafanızı karma karışık yapıp sizi allak bullak edecek niteliktedir. O yüzden şöyle bir arkanıza yaslanın,ayaklarınız yerden kesilmeden, kemerlerinizi de bağladıysanız uçuş için hazırsınız demektir. "Şu Mazarine Caddesi'ndeki Tagliatelle al Pesto Ligure adlı İtalyan restoranında yemekteyiz.K im olduklarını bilmediğim bir yığın insanla çevrelenmişiz.Birbirimizi tanımıyoruz, ilgimi çekiyorsun, afallatıyorsun beni.Eğer bizimle oraya gelmeseydin, ben eve geçecektim. Yahudi soykırımından konuşuyoruz, toplama kamplarından. 54

| Therapia Sayı 5

Dayanamıyorum, üstelik bu anlattıklarımıza gözlerimden akan yaşları gizleyemiyorum senden. Sonraları bunun seni çok etkilediğini söyleyecektin.Birden şu sözcükleri söylüyorsun. “Eşim, çocuklarım" ben de "ya ne olacaktı ki?" diye düsünüyorum. Böyle bir kadın yalnız kalacak değildi ya”. Aramızda hiçbir şeyin olmayacağını ima ettiğin her an aklımı kaybedecek gibi oluyorum. Seninle tanışmadan önceki yanızlığım aklıma geliyor. Su götürmez gerçek ortaya çıkıyor. Tam bana göre bir kadın olduğundan artık şüphe duymuyorum.” Yıldırım aşkı" tanımlamısını ilk kullanan kişi sen oluyorsun. Ama daha sonraları Quinzaine'de yayımlanan bir özgeçmişim için gazeteci hayatımdaki on dönüm noktasını sorduğunda sonuncusuna "Bu yılın eylül ayı, yıldırım aşkına tutuldum.” yazıyorum. Yves Janvier, yirmi yaşında, tıp öğrencisi olarak, beyaz önlüğünü tüm zarafeti ile taşıyan kıvrımlı kadınsı bedenine leopar desenli elbiseler giyerek, taktığı sutyenlerle, biçimli göğüslerini ortaya cıkarmaktan ve uzun güzel bacaklarını göz önüne sermekten çekinmeyen, genelde pırıltılı ayakkabılar giyinen, dersleri kaçırmayı göze alacak kadar kendine güvenen, sınavları başarı ile veren zeki kadın ile kırklı yaşlara geldiğinde karşılaşacağını nereden bilebilirdi? Karşılastığı bu büyüleyici kadın, psikiyatr oldugu halde 12 yıldan beri, Dr.Thomas Le Gall’e, terapiye gidiyordu. En az on yaş genç gösteren Anna Stein, kendisi gibi Yahudi olan bir cerrah ile evliydi. İki çocukları olmuştu. Onların evlilikleri her evlilik gibiydi. Çocuklar ve isteksiz... Ama yine de seks hayatları iyi denebilecek durumdaydı.Ama Anna'nın zaman zaman tutulduğu ağlama nöbetleri vardı. Belki de onlarınki, bugün New York'ta, Central Park’a yakın oturan, 60 yaşına gelmesine rağmen hâlâ ince bedeniyle dikkat çeken antropolog, yazar Helen Fisher’in söyledigi gibi "İlişkilerin çoğu kez dört yılda bittiği, çünkü bir çocuğun aşağı yukarı bu süre içinde büyüyeceği, o insanı ışıl ışıl yapan,


Therapia Say覺 5 | 55


tutkulu, çılgın duygunun asıl gereksiminin cinsel ilişkide bulunmak değil,aynı zamanda üremek icin olduğu ve bununla birlikte bağlılık duygusunun eşleri aciz bir insan yavrusunu yetiştirmek için bir arada tuttuğu gerçeğiydi".Arzunun önde gelen isimlerinden olarak tanımlanan, Rutgers Universitesinde profösör olan Fisher aşkın iniş çıkışlarını rahatlıkla tartıştığı gibi , kendini aşkın şehvet baglılık tutku gibi tüm hallerini MR (Manyetik Rözonans ) görüntüleme aracılığı ile,bunların nasıl artıp azaldığına ilişkin tüm biyokimyasal verilerini araştırmaya vermişti.Fisher” Beynimizde, aşık olduğumuz zamanlarda üretilen ve aşk iksirinin bir parçası olduğunu düşündüğü dopaminin ,doğru oranda olduğu takdirde büyük dikkat yoğunlaşması,neşe,büyük bir enerji hatta büyük ödül kazanma motivasyonu yarattigini “söyler. Yine ona göre, bu yüzdendir ki yeni aşık olduğumuzda, bütün gece uyanık kalıp, güneşin doğuşunu seyredebiliriz, ya da kayak becerimiz olmadığı halde bir yokuştan aşağıya çılgınca kendimizi salıverebiliriz”.Ya da Yvesin Anna’ya yazdığı kitabında söylediği gibi şu aşk dolu sözleri içimizi titretebilir. "Senin dahil olmadığın seninle ilgili hatıralarım da var benim ,onları bilmene olanak yok tabii.Öylesine içimdesin ki,fiziksel yokluğun neredeyse hissedilmiyor.Bu senin ,sahilimde bıraktığın ayak izin,varlığın bana bagışladığı sessiz melodin. Sadece senin melodin.Sadece seni düsünüyorum.Bir önceki gün seni ilk defa kollarıma aldım ve beni o an istila ettin.Seni anlatan cümleler geliyor aklıma,not alıyorum amaçsızca.Bir efsaneye göre Sostakovic'in kafatasına saplanan bir şarapnel parcası,eger kafasını belirli bir şekilde eğerse onun müzik duymasını sağlarmış.Sen benim Sostakoviç'in kafatasına saplanan şarapnel parçamsın.Sostakoviç’in kafatasına saplanan şarapnel parcası güzel bir roman adı olurdu.Hayat sonsuz sayıda güzel roman adıyla doludur. Bu çarpıcı ve Yvesin Anna icin söylediği “Yabancı kalmak,o yanı güzel” sözleriden yola çıkarsak aşkın aşk olabilmesi için , acaba içimizdeki yabancılığı, yabancı kalmayı daima koruyabilmek olabilir miydi?Ayni Sostakoviç ‘in kafasina saplanan bir şarapnel parçası gibi.Orada bir yabancı gibi

56

| Therapia Sayı 5

kalmak.Hiç kımıldamadan.Bu sabitlik belki de yine Yves’in Anna’ya lafın arasında söylediği “Eğer sabit pozisyon istiyorsan kımıldamamalısın”şeklindeki ifadesi, bu dengeyi bozmamak icin gerekli miydi? Ancak belki de bu şekilde insanın beynindeki kimyasını altüst eden hastalıklı aşk halimizi doyasıya bitmeden yasama şansımız olurdu? Ya da kafamızı biraz daha karıştırıp romana da anlam yükleyen şiirdeki şu dizeleri okudugumuzda: Aydınlıktan ateşten korkmam ne olursa bedel Değmez bir kalkanın ardına sığınmaya Yaşama sadakattir dayandığımız temel Arzulara da kulak vermelidir insan oysa Sözlerini, aşkın çeliskili ifadesi olarak düşünüp, aşkı arzularımıza kulak verelim, aşkı korkmadan, saklanmadan yaşayalım, hatta ateşe atlamamız gerekiyorsa bedeli ne olursa olsun tam ortasına atlayalım, yanalım kül olalım, yeter ki aşk olsun deyip mi yasamalıyız yoksa? Aşki nasıl yaşarsak yaşayalım, aşkın diğer bir başka bilimsel açıklamasını karasevdanın biyokimyasını araşıtırmış İtalya’da Psikiyatri Profösörü olan Danatella Marazzitti yapar.“Romantik aşkın yol actığı, kimyasal olarak değişime uğramışlık durumunu, akıl hastalığına ,obsesif kompulsif bozukluğuna ya da uyuşturucu maddelerin verdiği havalarda uçma haline benzediğini söyler.”Yani aşk ile akıl hastalığı birbirinden ayırt edilemeyecek kadar birbirine yakındır” der. O ve meslektaşları yaptığı araştırmada, bu duruma maruz kalındığında, kandaki serotonin seviyesinin, normal aşık olmayan insanlarlarda bulunan serotonin seviyesinden %40 daha düşük olduğunu belirtirler”Bu tabi ki hic bir gönlün dinlemeyeceği fermandır onlar için. “Hepimiz aşık olur hatta tekrar tekrar aşık olabiliriz“Marazzitiye göre. Helen Fisher de “Kontrol edilemez tutku haline, kendini kaptıranlar icin bir umut olduğundan bahseder ve de bu Prozac'tır" der. Ama yine ekler "Boşanma aşamasına gelmiş bir çift tanıyorum. Kadın antidepresan kullanıyordu ve


Yazar Yves, okumayı öğrendiğinde üç yaşındadır ama yazmayı geç öğrenmiştir. 12 yaşından itibaren cebindeki not defterine işittiği cümlelerin, şiirlerin birkaç dizesini yazacaktır. kullanmayı bıraktı. Eşine duyduğu cinsel çekimin tekrar canlandığını hissetti ve tekrar birbirlerine aşık oldular." der. Ama biz yine de bütün bu mantıklı dedigimiz! açıklamalara rağmen, yazarın özel mantık yapısına gönderme yapmasından bahsedelim. Yazar kendi de bir matematikçi olduğu icin, Oulipo yani Gizil Edebiyat İşliği dediği edebi akımı, aynı Ouliponun genel özelliklerindeki gibi olasılık ve farklı matematik modellerini Abhanaz Dominosu Oyunu kuralına göre kurgulamıştır. 28 taşlık domino setinden oluşan bu oyunun en önemli özelliği, bir oyuncunun elinde oynayabileceği uygun taş kalmadığında, çekilecek taşlardan iki el daha çekip hâlâ oynayacak bir taş bulamamışsa önceden oynanmış taşı yerden alıp tekrar oynayabilme kuralına dayanır. (Bu oyunu bildiğimi düşünmeyin, kitabı okuduğunuzda ve araştırma yaptığınızda siz de aynı verilere ulaşabilirsiniz.) Yerden taş alındığında birbirine bağlı olarak oynamanız gereken iki oyun dizisi meydana geliyor. Çift oynayan her oyuncu bundan bağımsız başka oyun dizisi de oluşturuyor. Aynı kitaptaki ilişkiler gibi... Blöf, oyun, çekilecek taşlar bitene dek devam ediyor. Daha dört ana karakterin de olacağı, altı karakter ile oynanacak oyundaki her bir aşık domino taşındaki sayılardan birine karşılık düşer yine bu oyuna göre. Yardımcı karakterler boşlukta, yani sıfıra karşılık bulur. Boolean Matematiği adını Georga Boole’dan alır. 1 ve 0'lardan oluşur.Boolean Matematiği, kendisi gibi, yukarıda verilen matematiksel açıklamalar kadar karmakarışıktır diyelim ve isterseniz biz yine oyuna, domino taşlarındaki karakterlere dönelim. Anna, Dr Thomas'a kocasi Stanla Yves'in hemen hemen aynı yaşta, belki de Yves’in bir iki yaş büyük olduğunu söyler. Psikanaliz ile yaş arasında kuvvetli bir benzerlik vardır kitaptaki açıklamaya göre. Yves yazardır, Thomas danışanının söylediklerini sol tarafa, anlatılan hikayeyi sağ tarafa, anlattıklarından çıkardıkları olarak not alır. Anna’nın ekledigi "Yıldırım aşkı" ifadesi Thomas'ın hoşuna gider ve sağ tarafa elektrik ve boşalım diye yazar. Anna geciktiği icin özür diler ve küçük kızının ateşi olduğunu,

park yeri bulamadığını söyler. Divana yerleşir. İki gün önceye, bahsettiği Yves'le karsılaşmasına döner. Thomas önceki şemada yazdığı X'i siler ve yerine Y yerleştirir. Ardından Anna’nın etrafına onu ve eşi Stan'ı kapsayan ikinci yuvarlak çizer. En son yine Anna’yı kapsayan üçüncü bir yuvarlak daha çizer, ancak bu defa içine kendi adını yazar, Thomas’ı. Anna Stein bu üç halkanın tek keşisimidir ancak bundan böyle hiçbirisine bütünüyle ait değildir. Thomas da Anna ile olan seansından hemen bir kaç saat sonra yıldırımla tanışacaktır. O psikiyatrist olmaya, sevgilisinin, hamileyken bebeğini kaybetmesi ve intihar etmesi ile karar vermiştir. Thomas eski sevgilisi Piette’nin fotoğraflarına bakar, kadın 4 aylık hamiledir. Birkaç hafta sonra bebeğini kaybedecek ve bir yıl sonra intihar edecektir. Ama Thomas ondan önce okulu bırakmış, o olaydan sonra da saçları sıfıra vurdurup derslere geri dönmüştür. Sonra eski eşinin ve çocuklarının resimlerine bakar. Thomas’ı genç bir sosyolog olan Samy’nin ayda bir verdiği ritüel haline gelmiş yemeğe, bir arkadaşı onu kolundan tutup götürür. "Sıkılmazsın yahu, insanlarla tanışırsın, güzel kadınlar etkileyici tipler tanırsın der.” Derken açık renk gözlü, kısa saçlı, etrafı kalabalık bir kadın ilişir Thomas'ın gözüne. Konuşmalarından avukat olduğunu anlar ve kadının adının Louise Blum olduğunu öğrenir. O kendinden emin, kendisine kaçamak gülümsemesinin, onu kışkırttığını düşünür. Masada tesadüfen sandalyeleri de yan yanadır. Thomas Masada sessiz kalır Louise’in fiillere taktığı acelecilik hoşuna gider. Kendi mesleği için de “analist" der.Biraz daha konuşunca birkaç ortak sanatçı, gazeteci, tanıdık daha keşfederler aralarında. Sonra hemen senli benli olurlar.Louise'in 10 yıl beraber oldugu eşi ve çocukları ve önemli bir biyolog, dil araştırmacısı Romain Vidal ile evlidir. Bunu Thomas'a söyler ama sözlerinin söyleniş biçimi bir şey ifade etmez Thomas için. Louis ne ona ne de kendisine ümit vermek ister. Thomas'ın kafasında bir anda şimşek çakar, Anna ile Louise'in hayatlarının birbirine çok benzediğini düşünür. ”Bak şimdi ya Louise Blum, Anna Stein'ın sarışın ikiz kardeşiyse?" der kendi kendine. Louise’in verdiği telefon numarasını ve mail'ini alır "Bana böyle güzel

Therapia Sayı 5 | 57


bir akşam yaşattığın için teşekkür ederim” der ve tam havamda değildim başka bir yerde seni görebilirim yine buluşalım şeklinde mail atar. Tam o sırada Anna Stein randevu için kapıdan içeri girer. Anna’nın iştahı kesilmiştir "Bana neler oluyor anlamiyorum" der. Thomas'a. Yves'le tanıştığı gecenin ardından eve girer girmez kocası Stan’e her şeyi itiraf ettiğini sanır. Uzun bir süreden sonra onu allak bullak eden adamla karşılaştığını sürprizli bir ses tonu ile söylemiştir. Ama Stan ne diyeceğini bilemez ve konu değistirir. Oysa Anna kocasının tepki göstermesini, ona sımsıkı sarılmasını içgüdüsel olarak anlattığını bilsin ister. Stan ona sarılmaz.Ya da bu sözlerinin ağırlığı altına girmek istemez. Kendi arzularına açık kapı bırakır. Bu Anna'yı kızdırır, hayal kırıklığına uğratır aynı zamanda da memnun eder! Seans bittiğinde bilgisayarın ekranında Louise Blum'dan gelen maili görür Thomas. Nefes alışları hızlanır ve gerilir. Anna’ya kapıya kadar eşlik eder. Uzaklaşırken onun belirgin hatlarına bakarak onu güzel bulur. Anna’yı görünmez kadın yapmak her zaman zor olmuştur onun için. Tekrar bilgisayarın başına döner Louis'den gelen sıcak ama beklentilerini tam karşılamayan mesajını okur. Louise’in, önce onu kocası ve çocukları ile tanıştırıp arkadaş, ailece görüşecekleri dost statüsüne düşüreceğini sanır. Ama anında gelen cevapta “kahvaltı" yazar. Louise buluşma için kocasına yalan soylediğinden ve kocasında ,Thomas ona iki kızının annesinden bahseder. Louise ve Thomas beraber olurlar. Thomas, Anna’nın etkilendiği Yves'in verdiği kitabı okumayı düşünür çünkü psikanalizle yazı arasında kuvvetli benzerlik vardır. Thomas Yves’i kendisinin ikizi gibi hayal eder. Bir anda hikayenin Anna ile arasında cereyan etmesinden çekinir. Bu arada eski “renksiz" arkadaşı ile beraber olur. Aklı Louise'deyken, Anna Stan’in sözleri başka etki eder ve mesafeyi korumalı diye düşünür. Ama Anna’nın Stan’ı terk edeceğinden de korkar! Ama Anna da Yves'in parasız olduğunu düşündügünden, onunla birlikte sefil olacağından, sadece onun olursa sönmekten korkar. Yazar Yves, okumayı öğrendiğinde üç yaşındadır ama yazmayı geç öğrenmiştir. 12 yaşından itibaren cebindeki not defterine işittiği cümlelerin, şiirlerin birkaç dizesini yazacaktır. 32 yaşında kızının doğduğu ertesi günü eskiden yazdığı yazıların bulunduğu kutuyu attığına çok pişman olmuştur. O kendini çevreye farklı yapılarda tanıtmaktan hoşlanmıştır hep. Elli yaşından genç gösteren bu atletik yapılı adam, sevgilisi Ariane ile üç yıl önce, bir kitap fuarında pek de hoşlanmadığı şekilde, kitap imzalama sırasında şarabın 58

| Therapia Sayı 5

cezbedici sarhoşluğuna yenik bir durumdayken tanışmıstır. Yves Anna'dan daha genç olan sevgilisini daha önceden terk eder ancak Ariane bunu fark bile etmez. Çünkü görünüşte değişiklik yoktur. Yine beraber kahvaltı edip, beraber akşam yemeklerini yerler. Önceden de sık olmayan beraberlikleri vardır. Yine aynı sıklıkla beraber olurlar. Hâlâ şevkatle ve saygıyla el ele tutuşurlar. Yves Ariane’yi daha çekici bulur. Ama yaptığı hatayı! ileride Ariane’ye söyleyemez. Anna da Yves'i kocasına itiraf edemez. Romanın aynı aşkta olduğu gibi, çelişkilerle dolu halini, biraz daha ileriye alıp, oyununun da hızını arttırırsak: Anna kocası Stan’a, kuzeni Moureen ve Yves ile partiye gideceklerini söyler.O akşam Yves Anna'yı dışarı çıkartmak için evine gelir ve annesi ve babası da oradadır. Anna o gece Moureen ile Yves arasında bir şey olsun ister! Dönüşte Anna kocasına Yves'den hiç bahsetmez.Anna, Yves’in yeni evinde onunla beraber olur. Evde kocası Stan ve çocukları ile birlikte yemek yerler ama Anna bir şey belli etmez. Doğum gününü kocası ve çocukları kutlar. Bu arada Stan da karısı Anna'yı aldatır. Yves ve Anna tekrar beraber olurlar, hem de büyük hazla. Anna “beni neden seviyorsun” sorusuna daha ışık saçan bir cevap bekler hep.Bir alışveriş bağımlısı olduğu için alışverişe çıkar. Anna onun evinde yemek hazırlar. Konuşurken ayrılma konusunda kararsızlığı ortaya çıkar. Yves'in de Anna ile evlenmeye niyeti yoktur aslında. Anna, Thomas’a Yves ile kurduğu hayali anlatır. Thomas bunun hayal olduğunu söyler ona. Yves’in anne ve babası ölür. Thomas da babasını kaybeder. Anna Yves ile birlikte cenazeye gider. Orada kendini yabancı hisseder. Anna Yahudidir. Yves ise kibar biri. Louise’ in kocasi olan Romain Vidal önemli bir biyolog, dil araştırmacısıdır ve kocası Romain’e onu terk etmek için mektup yazar. Ama kayıt etmeden bilgisayarı kapatır. Louise Thomas'a terapiye gider. Kocası Romain’e ayrılmak isteyeceğini söyler Thomas'a ve bunu ona söyleyecektir. Kocasının konuşmacı olduğu bir semineri dinlemeye gider. Thomas ve beraber olduğu kadının kocasına hayranlık duyar. Aynı şekilde Stan da Yves'in konferansına gider. Dinlerken karısını da orada görür. Büyük bir üzüntü ve sıkıntı ile oradan ayrılır. Thomas Louise ve çocukları ile birlikte dışarı çıkarlar. Thomas Louis’in kızını ezilmekten kurtarır. Romain Thomas’a seansa gider ve görüşür. Yanından ayrılmadan önce kızını kurtardığı için ona teşekkür eder. Bu arada Stan da Yves'e kitap imzalatmaya gider. "Anna ve Stan için” diye yazmasını ister. Kitaptan konuşurlar. Stan soğukkanlılığını zorlukla gizlemeye çalısır.


Thomas Louise ve çocukları ile at yarışlarına gider. Ancak araları gerginleşir. Bir süre sonra da yine hep birlikte beraber tatile gitmeye karar verirler. Louise cocuklarına tatilde 2 aylık hamile olduğunu söyler. Yves Anna'ya kitap yazar ama kitap yarımdır. Kitap Anna'ya ait kırk hatıradan bahseder. Anna okur ve teşekkür eder. Yves Anna'ya şiir yazar. Sonra okumasını ister ve roman sona doğru yaklaşır. Yves'in Anna’ yı “Bir daha hiç kaybetmemek için” yazdığı 40 hatırasını ve diğer detayları hâlâ merak ediyorsanız tüm aşka dair halleriyle devamında diyelim ve…. Bunca Aşka dair Aşka tam uygun! Çelişkili ifadelerden sonra bir başka değişle matematiği de düşüncelerimizin kendisi olarak kabul edersek, bir düşünce biçimi olarak da, bir şey ile başka şey arasında, aynı sayılarda olduğu gibi, sonsuz mesafe ve ihtimal sayısının fazlalığından söz edebiliriz miyiz? Aynı ilişkilerdeki olasılıklar gibi… Size göre aşkın ifadesi nasıldır? Şimdi aşağıdaki seçeneklerden birini veya hiçbirini veya diğerlerini, istediğinizi özgürce seçebilirsiniz. Seçimleriniz ne olursa olsun sonunda mutlaka matematik Aşk +çeliski +özlem vardir=Alacağınız sonucun ne çıkacağı sizin yaptığınız seçimlerin sonucunu verecektir. Nasıl mı ifade edersiniz? 1-“Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin.”diyerek Tibet Atasözü 2-Yaşama heyecan ümit veren, belki de nereye sapacağını, hangi kavşaktan geçerken yavaşlaman ya da durman gerektiğini (bu kısmın tasarımı bana ait) sana önceden söyleyen Navigasyon aletine hiçbir zaman ihtiyaç duymadan, hayatı akışına bırakıp yoldan da çıkmadan, kaybolmadan, kendi yolunu kendin bularak özgürce ama sevgiyi de sevgiliyi de özgür sevip yaşamak. Aynı Can Yücel’in sözlerindeki sevgi gibi.” Sevgi emekmiş/ emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş.” diyerek. 3-Ya da Can Dündar’in söylediği gibi “Aşk Ayakkabı Gibidir . Aynen ayakkabınıza bakım yapmayıp hor kullandığınız zaman kolayca eskittigimiz gibi, aşkınıza da dikkatli davranmayıp özen göstermediğiniz zaman kısa sürede eskitirsiniz. Ve nasıl ki delik bir ayakkabıyı tamir ettirdiğinizde yalnızca bir miktar ömrünü uzatmış olursunuz delik bir aşkı onarmaya kalkıştığınızda da asla eskisi gibi olmayacaktır.” diyerek 4-İrlanda atasözünde olduğu gibi: "Bir adam, en çok sevgilisini, en iyi şekilde ailesini, en uzun da annesini sever.” diyerek 5- “Evlilik, bir kale gibidir. Dışarıdakiler oraya girmek için, içindekiler de dışarı cıkmak için uğraşır dururlar.” diyerek Tayland Atasözü.

6- Jack Nicholson, Diane Keaton “Aşkta Her Şey Mümkün” flimini seyredip“ Aşkta Her Sey Mümkün” diyerek 7-Aşk hakkında bunca söylenilenlere rağmen hâlâ ayaklarınızın yerden kesilmesini istiyorsanız: Frank Sinatra’ nın “Fly me to the Moon” şarkısını dinlerim şimdi ben diyerek 8-“Aslında kimseyi sevmeyiz yalnızca niteliklerin kendilerini severiz” (Paskal) diyerek 9-Aynı kitaptaki gibi: "Öyle içimdesin ki, fiziksel yokluğun neredeyse hissedilmiyor. Bu senin sahilimde bıraktığın ayak izin, varlığının bana bağışladığı sessiz melodin. Sadece seni düşünüyorum. Bir önceki gün seni ilk defa kollarıma aldım ve beni o an istila ettin. Seni anlatan cümleler geliyor aklıma, not alıyorum amaçsızca. Bir efsaneye göre Sostakoviç’in kafatasına saplanan bir şarapnel parçası, eğer kafasını belirli bir şekilde eğerse onu müzik duymasını sağlarmış. Sen benim Sostakoviç’in kafatasına saplanan şarapnel parçamsın. Sostakoviç’in kafatasına saplanan şarapnel parçası güzel bir roman adı olurdu. Hayat sonsuz sayıda güzel roman adıyla doludur.” diyerek 10-Yves'in Anna'ya yazdığı şiir gibi: "İstedim yazmayı bir villanelle/iz birakmaksızın akıp giden zaman hakkında / Anna’ya, varlığı çorak kalbime gelgeç bir sel/Keder ve zaman bazen dolanır birbirine bir güzel/Naif ve fani aşk da katılır onlara, İstedim yazmayı bir villanelle/Aydınlıktan,ateşten korkmam ne olursa olsun bedel/Değmez bir kalkanın ardına sığınmaya/İstedim yazmayı bir villanelle/Yaşama sadakattir dayandığımız temel/Arzulara da kulak vermelidir insan oysa/Anna’ya,varlığı çorak kalbime gelgeç bir sel/Dikenlidir yollar, çökebilir tünel/Dylan Thomas’ın çizdigi yolda/İstedim yazmayı bir villanelle/Anna’ya ,varlıği kurak kalbime gelgeç bir sel/Gel gör ki aşktan bu kadar.” mı ? Yves diyerek 11-Bunlardan hiçbiri ya da "Oradan öyle söylemesi kolay. Kolaysa sen yap” diyerek Her şeye rağmen hayatınızda aşk ve sevgi hep olsun. Ama serotonin dengeniz de çok oynamasın! Sevgilerimle

Therapia Sayı 5 | 59


60

| Therapia Say覺 5


Hüzünlü Bir Yaşam Öyküsü: Michael Jackson Müzik efsanesinin yaşamına derinlemesine bir bakış...

aslı aktümen bilgin

Therapia Sayı 5 | 61


Michael Jackson (MJ), 1958 yılında 9 çocuklu bir ailenin 7. çocuğu olarak dünyaya gelir. Babası Joseph bir işçiydi, müziği çok seven, amatör olarak gitar çalan, soğuk, mesafeli, gerektiğinde şiddet uygulamaya çekinmeyen, despot ve çapkın bir baba. Annesi ise daha sessiz sakin, uyumlu, dindar ve kibardı. Protestanlıktan bir mezhep olarak ayrılan Yehova şahitlerinden olan annesi, çocuklarını katı dini kurallara göre yetiştirmeye çalışıyordu. Zaman geçtikçe Michael, La Toya ve Rebbie içlerinde en dindarları olacaktı. Babasının ikinci evliliği, annesinin ise ilk ve tek evliliğinden 9 çocuk sahibi oldular. 1950, 1951, 1953, 1954, 1956, 1957, 1958, 1961 ve 1966... Son kardeş Janet hariç neredeyse her yıl için bir çocuk. Yoksul ve kalabalık bir aile... Annesi MJ’i ne kadar emzirdi, isteyerek mi, korunmadığı için mi bu kadar sık ara ile çocukları oldu bilmiyoruz. O dönem ile ilgili tek bildiğimiz şey, Katherina’ nın (Michael Jackson’un annesi) depresyonu ve Joseph’e karsı kendi sınırlarını ve duruşunu netleştirme çabası. Michael'ın annesi ile ilgili hatırladığı ilk anılar, annesinin kendisine sarılarak söylediği ‘You Are My Sunshine’ şarkısı. Babasını ise genelde kendisini döverken ya da azarlarken hatırlıyor. İlk evlerini ‘Ön kapıdan girip 5 adım attığınızda arka kapıya varmış olurdunuz’ diyerek anlatıyor MJ. İki odalı bir evin bir odasında annesi ve babası, diğer odada üç katlı bir ranzada tüm erkek kardeşler, karşısındaki çekyatta ise üç kız kardeş yatıyor. Küçücük bir evde, 9 tane çocuğa bakmaya çalışan bir anne... Çocukların doğum sıklığına baktığımız zaman, aslında hiçbir çocuğunu doğru düzgün emziremediğini, yeteri kadar aynalama yapamadığını ya da oral dönemin temel ihtiyaçlarının yeteri kadar karşılayamayacağını düşünürüz. Maddi olarak çok zor günler geçirdiklerini, yaşamakta çok zorlandıklarını hatırlıyor MJ. Bir gün ağabeyleri babasının gitarını alıp çalmaya ve babalarından gizlice şarkı söylemeye başlıyorlar. Anneleri oğullarını destekliyor ve sırlarını babalarından gizliyor. Michael Jackson o dönem için babasının 62

| Therapia Sayı 5

dışarıda diğer çocuklarla oynamalarına izin vermediğinden, ‘Asla diğer çocuklar gibi sokakta eğlenmeye iznimiz olmadı’ diyerek bahsediyor. Baba Joseph, bir süre sonra oğullarının müzikle ilgilendiğini öğreniyor, önce kızıp öfkeleniyor, yatıştıktan sonra, oğullarının yeteneği ile heyecanlanıyor. Joseph’in daima büyük hayalleri var, hırslı ve kinci bir adam. Lider olmak, en büyük olmak istiyor, çocuklarına yıllarca hep aynı öğüdü veriyor. ‘Dünyada kazananlar ve kaybedenler vardır, benim oğullarım asla kaybetmeyecek!’ Jacksonlar’ın müziği artık bir grup şeklini alıyor, 5 oğuldan oluşan bir grup. ‘Aile hiç bu kadar birbirine yakın olmamıştı’ diyor kardeşler. ‘Herkes sokakta takılır, gruplarıyla şarkı söylerlerdi, fakat biz izinli değildik. Çevredeki herkesten çok fazla soyutlanmıştık. Hiç arkadaşımız yoktu.’ Bu durum yıllarca Michael'ın arkadaş edinmesini ve yabancılara yaklaşmasını zorlaştırıyor. Ve çocukluğunda tanışamadığı, bulamadığı arkadaşlarını 25 yaşından sonra aramaya başlıyor. Ama yakın bir oyun arkadaşı için artık çok geç kalmış olduğunu inatla fark edemiyor. Joseph çocuklarını uzun saatlerce çalıştırıyor ve elinde kemeri ile karşılarında oturuyor. Yaptıkları en ufak bir hatanın sonucunu bildikleri için çocuklar sürekli çalışıyor. Michael'ın büyüdükçe Joseph’ten olabildiği kadar uzaklaştığı ve annesine giderek yaklaştığını biliyoruz. ‘Dokuz çocuğu olsa bile, her birine sanki tek çocukmuş gibi davranırdı’ diye söylüyor Michael 1991'de verdiği bir röportajda ve ekliyor, ‘Bir annenin sevgisi olmadan yaşamayı hayal bile edemiyorum’. Ancak çarpıcı ve belki de şüphe uyandırıcı olan, Michael'ın 3 tane çocuğunu anneleri olmadan yalnız yetiştirmesi. Gizemli ve karizmatik olmayı seven Michael'ın, aseksüel, homoseksüel ya da biseksüel olup olmadığı asla netliğe kavuşmadı. Bir çocuğun hayatında annenin önemini bu kadar bildiği halde, suni döllenme yoluyla sahip olduğu iki çocuğunu annelerine belli bir ücret ödeyerek, çocukları annelerinden


Kardeşler spora ve arabalara ilgi duyarlardı, Michael ise hiçbir zaman futbol ile ya da arabalarla ilgilenmedi. Bu konuda kardeşleri ile rekabet edemiyordu.

ayrı büyütmeyi tercih ediyor. Başka bir taşıyıcı anneden sahip olduğu diğer çocuğunun ise annesini hiç bilmeden büyümesine izin veriyor. "Acaba kendisini kadın gibi mi yoksa çocukların anneleri gibi mi görüyordu?" diye düşünmeden edemiyoruz. Özellikle çocukları doğar doğmaz plasentası ile adeta kaçırarak evine götürmesi, çocuklarının asla anneleri ile vakit geçirmelerine izin vermemesi, onun içindeki kadınla mı yoksa narsistik özelliklerinin sınırında olmasıyla mı ilgiliydi? Michael beş yaşında olmasına rağmen grup içinde enerji ve şov yeteneği ile göze çarpıyor. İlgi odağı olmayı çok seviyor. Grubun solisti olmasına karar verilince, ondan önce grubun solisti olan Jermaine’in duyguları inciyor (Jermaine 1956 doğumlu abisi) ve kendisini dışlanmış hissediyor. Erkek kardeşler arasındaki rekabetin üzerine bir de müzikal rekabet ekleniyor. Çünkü müzikal rekabet babalarının gözüne girmenin tek yolu. Hayatı boyunca Michael ile en çok rekabet eden ve onu en çok eleştiren de yine abisi Jermaine oluyor. Joseph diğer kardeşlere, özellikle dans konusunda Michael'ı örnek gösteriyor. Ama Michael bu durumdan hoşnut olmuyor, ‘Seçilmek istemiyordum, örnek olmak istemiyordum. Ağabeylerim bana gücenmiş gibi bakarlardı, çünkü gösterilen şeyi benim gibi yapamazlardı’ diye ekliyor. Bu durum, yani babanın gözdesi olan küçük Michael, diğer ağabeyleri öfkelendiriyor ama hiçbir zaman kavga boyutuna taşınmıyor. Kardeşler spora ve arabalara ilgi duyarlardı, Michael ise hiçbir zaman futbol ile ya da arabalarla ilgilenmedi. Bu konuda kardeşleri ile rekabet edemiyordu. Onun tek rekabeti dans ve müzikti, ‘Sevmiyorum beyzbolu’ derdi. ‘Bu kadar, başka hiçbir sebebi yok.’ Dindar olan annesi, ailenin önceliklerinin değişmesinden rahatsız oluyor, birden bire amaç eğlence için müzik yapmaktan, çalışmak için geçinmeye dönüşüveriyor. Joseph

çocuklarını sürekli yarışmalara sokuyor ve hafta sonları kulüplerde çıkmaya başlıyorlar. Girdikleri bütün amatör yetenek yarışmalarını kazanıyorlar, çünkü babaları hep aynı cümleyle onların menajerliğini yürütüyor. Joseph siyahi olmaktan çok gurur duyuyordu, bunu her fırsatta söylüyordu. Biz beyazlarla eşitiz, hiçbir farkımız yok, biz de yapabiliriz derdi. Michael'ın ten rengini açtırması, gercekten vitiligo ya da lupus olduğu için miydi? Yoksa beyaz mı olmak istiyordu? MTV'de videosu yayınlanan ilk siyahi şarkıcı o olmuştu ama istediği başarının önünde hep kara derisi mi duruyordu? Bir kere menajerine, ‘beyaz olsaydım, çok daha fazla satardım, kimse beni geçemez’ demişti. Ama asıl gerçek, babasının ırkçılık düzeyinde siyahi sempatisine sahip olmasaydı. Siyah olmak, babasının oğlu olmak demekti ama Michael Joseph’in oğlu değil, beyaz ve makyajlı bir zarafet istiyordu. Gece kulüplerinde sabahlara kadar çalan çocukların, zamanla babalarını başka kadınlarla görmeleri, alkol alınan her türlü ortamda bulunmaları biraz kafalarını karıştırıyordu. Özellikle de Michael en küçük olduğu için bu durumdan çok etkileniyordu. Babasının annesini defalarca aldattığını görmüş, ama bunu annesine söyleyememenin vicdan azabını duyar olmuştu. Annesi eve geldikleri akşamlar onları uyuturken Yehova şahidi olmanın erdemlerinden bahsediyor ve babasının neler yaptığını soruyordu. Michael hiçbir zaman ona gerçekleri söylemedi ama giderek babasından ve zaman ilerledikçe babası gibi her gece başka kadınlarla beraber olan ağabeylerinden, cinsellik konusunda nefret eder olmuştu. ‘Bunu nasıl yapıyorlar anlamıyorum’ diyordu. ‘Aynı gecede iki farklı kadına nasıl dokunabiliyorlar, ben evlenmeden kimse ile beraber olmayacağım’. Annesinin dediğini yapmıştı, idealize ettiği ‘iyi’ annesinin gözyaşlarını silmek için, eşcinsel olmanın dini inançlarına aykırı olduğunu her fırsatta söylemiş, Elvis Presley’nin kızı Lisa ile evlenene kadar bilinen hiç kadın sevgilisi olmamıştı. Therapia Sayı 5 | 63


64

| Therapia Say覺 5


Yıllar içinde Jacksonlar giderek ünlü oldular, 1968 yılında motown ile bir anlaşma yaparak, ilk albümlerini yaptılar. 70’li yılların başında Jackson 5, zenci pop ve soul vokal gruplarının dünya çapında bir numaralı temsilcisi haline gelmişti. Ancak ünlü olmak ve para kazanmak aileye çok da iyi gelmemişti. Joseph’ten nefret eden sadece Michael değildi tabii ki, diğer tüm çocukları aynı şekilde babasından öfke ve şiddet ile bahsettiler ve hemen hepsi çok erken yaşta evlenerek evden uzaklaştı. Hatta La Toya ileride yazacağı kitapta babasının kendisine cinsel tacizde bulunduğundan bahsedecekti. Oysa Michael uzun yıllar boyunca evden, annesinden bir türlü ayrılamadı. Hiç arkadaşı yoktu ve ‘Evden ayrılırsam ölürüm herhalde’ derdi. Meşhur Neverland’e taşınıp annesinden ayrılabilmesi, ancak 30 yaşında olabildi. Michael'ın anne rahmini terk edebilmesi için, gerçekten tüm varlığıyla ailesinden kaçmak istemesi gerekecekti. Çocukken daha girişken ve neşeli olan Michael, ergenlikte içine kapandı, utangaç ve çekimser olmaya başladı. Konuşurken kimse ile göz teması kurmuyordu. Ağabeylerinin arasında utangaçlığı ile hemen fark ediliyordu. Ama sahneye çıkınca tam tersi oluyordu, Michael sahnede açılıyor, çoşuyor ve durmadan gülümsüyordu. Dışarıdaki asosyal Michael’dan tamamen farklı bir genç adam oluveriyordu. ‘Asıl ailem sahne’ diyordu. ‘Kendimi en güvenli hissettiğim yer orası’. 5 yaşından beri sahnede olan bir çocuk için annesinden daha çok gördüğü şeydi spot ışıkları. Michael'ın hayatı boyunca da bu devam edecekti. Sahnede devleşen Michael yıllar içinde ünü ve serveti arttıkça, daha tuhaf ve daha içine kapanık olacaktı. Michael her ne kadar annesine çok düşkün, annesinden asla kötü bahsetmeyen, onu kutsal olarak ilan etmiş olsa da, onu babasının ellerine teslim ettiği için, babası Michael'ı döverken

araya girmediği için ona kırgın değil miydi? Sadece bir kez Joseph Katherina’ya şiddet uygulamaya kalkmış, onda da onu sert bir şekilde durdurmuştu annesi Katherina. Ama aynı şeyi çocukları için yapmamıştı. Yani bir şekilde çocuklarının babaları tarafından sürekli çalıştırılmalarına, okul hayatlarının bir şekilde bitmesine ve en önemlisi şiddete karşı dur dememişti, göz yummuştu. Michael'ın özdeşim nesnesi annesi miydi gerçekten, Diana Ross mu, Elizabeth Taylor mı? Zaman içerisinde kendisinden yaşlı, ünlü ve güzel kadınlara özenmeye başladı Michael. Onlar gibi kokmak- Michael hayatı boyunca kadın parfümü kullanmıştı- onlar gibi bakmak, onlar gibi muhteşem ve büyüleyici olmak istiyordu. Onlara benzemek istiyordu, zarif ve narin. Makyajlı, bakımlı ve güzel. Diana Ross yıllarca Michael'ı makyaj malzemelerini kullanmaması için uyarmıştı. Elizabeth Taylor gibi olmak için beyazladı, Diana Ross’un burnundan istiyordu gibi söylentiler daima oldu. Aslında Michael Jackson’ın estetik ameliyat çılgınlığı burun ameliyatları ile başlar, ondan fazla burun ameliyatı olur. Zamanla burnunda yeterli kıkırdak kalmayınca ek bir plastik takma burun yapılır, gözleri, yanakları, dudakları. Çenesinde bile estetik vardır. MJ’in kendi vücut algısı ile olan sorunları çocukluktan başlayarak herkesin Michael'ın burnunu babasının burnuna benzetmeleri ile başlar. Kardeşleri ona 'koca burun' demektedirler. MJ bundan çok rahatsız olur. Ama kaçacak yeri yoktur, çünkü MJ’in asıl adı, Michael Joseph Jackson’dır. Yani isminin içinde babasının adını taşır Michael. Her estetik ameliyattan sonra, ‘Babama benzemiyorum değil mi?’ diye sorar menajerine. ‘Ona benzemek istemiyorum, o olmak istemiyorum’. Ama yıllar içinde bazı kişilik özelliklerinin, hırs, inatçılık ve kin gibi

Therapia Sayı 5 | 65


babasına çok benzediğini fark edecektir. Babasından kaçıp, zarif ve güzel biri, zarif ve güzel bir beyaz ya da zarif ve güzel bir beyaz kadına benzemeye çalışır yıllar içerisinde. Aklın sınırlarını zorlar, kendi aklının sınırlarında gezinir. Yaşam hikayesiyle paralel gidecek olursak, bir dönem evden ayrılayarak Diana Ross ile beraber yaşar. Annesi hâlâ ilk evlerindedir ve yanlarına taşınmamıştır. Michael sürekli Diana Ross’u izliyor, ‘Tıpkı senin gibi olmak istiyorum Diana’ diyordu. Diana Ross sayesinde ünleri giderek arttı ve Michael o dönem kardeşlerine, ‘Erken yaşta anladım ki, eğer birisi bana benim hakkımda doğru olmayan bir seyler söylediyse, bu bir yalandı. Fakat birisi bana imajım hakkında doğru olmayan bir şeyler söylerse bunun adı halkla ilişkilerdi, reklamdı. Ve reklam her zaman ihtiyaçtı’. Michael bunları 12 yaşındayken söylemişti: Diana Ross’tan öğrenmişti. Hayatı boyunca da en çok konuşulan ünlülerden biri oldu ve reklamları neredeyse korkunçtu. Konserler, albümler ve artan ün ile Michael giderek ön plana çıkıyordu. Joseph bu durumdan çok rahatsızdı, ‘Bütün oğullarım eşittir, hepsi aynı yetenektedir’ diyerek ısrar etse de artık çok geçti, Michael'ın ışığı çok uzaktan fark ediliyordu. Ancak büyüdükçe insanlara tuhaf gelen davranışları oluyordu. Kemirgenlerle çok ilgiliydi, annesi bir kere yatağının altında bir kafeste 30 tane fareyi beslerken bulmuştu onu. ‘Hayvanlar benim dostum, beni anlıyorlar, insanlar gibi arkamdan vurmuyorlar’ diyordu. Giderek yalnızlaşıyor, yaşıtlarıyla hiç arkadaşlık kuramıyor, hep yetişkinlerle özellikle olgun kadınlarla arkadaşlık kurmaktan hoşlanıyordu. Daha ünlü ve zengin oldukça bu durum tam tersine dönmeye başlayacak, Michael Jackson giderek çocuklarla ve sadece çocuklarla arkadaşlık kurabilir hale gelecekti. Ünlü olmak, dünyada her istediğini elde edebilir olmak, onun giderek regresyonunu arttıracak, evde oyuncakları ile oynayıp, kendi oyun parkı Neverland’i kuracak, eve sürekli Disneyland’dan kostümlü oyuncular getirip masalları canlandıracak, Peter Pan kostümleri ile şarkılar söyleyecek, küçük arkadaşları ile kurabiye yiyerek süt içip aynı yatakta uyumaya başlayacaktı. Michael'ın çığlık atan kızlardan kaçması, cinsel kimlik karmaşası ile mi ilgiliydi; özdeşim nesnesi olarak iyi ve şefkatli kadınları seçmesi, babası gibi kastre edici erkekler ya da ağabeyleri gibi sporda rekabet edemeyeceği daha 66

| Therapia Sayı 5

yakışıklı ve kendine güvenli adamlar yüzünden miydi? Oral döneminde asla yeteri kadar ilgi göremediğinden temel güven duygusunun eksikliği hissedilse de, MJ’in yakın çalışanları onun obsesif özelliklerinden, anksiyetesinden ve anal dönem sorunlarını çağrıştıran biriktirme ve saklama özelliğinden bahsederler. Preödipal dönem sorunlarının çok açık olduğu MJ’in kimlik oluşumuna, ödipal dönem sonrası yaşanan çatışmalar ve travmalar eklenince, psikoz sınırlarında bir narsisizm, vucüt dismorfik bozukluğunu aratmayacak şekilde ayna karsısında geçirilen saatler ve estetik ameliyatlar, madde ve ilaç bağımlılığı ile tekrarlayan çok şiddetli panik ataklar eklenir. Aslında şimdi bütün hayatını bir sürü anısıyla birlikte araştırmış biri olarak, onun ne kadar katı bir süperegosu olduğunu daha net görebiliyorum. Hem oral dönem, hem de anal dönem sorunları olan insanların çok katı süperegoları olduğunu biliriz. Ancak MJ’in kendini dünyanın sahibi olarak gördüğü zamanlarda bile, süperegosu onun asla cinsel tercihini söylemesine izin vermedi. İçselleştirdiği dindar annesi ya da kastre edici babası mıydı bunun önündeki engel? Michael bir süre sonra ailesinden ayrılıp, kendi kanatları ile uçmaya başlar. Ama bu kolay olmaz, hem babası hem de ağabeyleri sürekli peşindedirler. Seneler boyunca hala Michael ile turne yapmak için uğraşılar ya da ondan ne kadar kazanabiliriz? diye düşünmeyi bırakmazlar. Michael'ın öz ailesine karşı duyduğu bu güvensizlik ve kullanılma duygusu paranoid bir şekilde aşırı değerlendirilmiş olarak tüm çalışanlarına ve çevresine yayılır. Evde 3 aydan uzun süre hiçbir hizmetçi çalıştırmamakta, sürekli telefonların dinlendiğinden ya da gözetlendiğinden şüphelenmektedir. Etrafına bir kabuk inşa ederek kimsenin kendisine çok yaklaşmasına izin vermemekte, bazen saatlerce durmadan kendi kendine konuşmaktadır. Zamanla sadece sahnedeyken iyi hissetmeye başlar, ‘Sahnedeyken açılıyorum ve hiç sorunum kalmıyor’ diyordu, ‘İşte burası sahne… Tanrının benim olmamı istediği yer’. Annesinin cümlelerini tekrarlıyordu, annesi onu böyle yıllarca avutmuştu çünkü. Michael Jackson Thriller albümü ile dünyada en çok satan albüm rekorunu hâlâ elinde tutuyor. Bu albüm ile büyük başarı kazandığı dönemde, kendi gücünün sınırlarını zorlar. Elvis Presley ile hayali bir yarışta, sürekli onu geçmeye,


Beatles’ın tüm şarkılarını satın alarak, Paul Mc Cartney ile arasının açılmasına sebep olsa da, artık kimseyi rakip olarak görmek istememektedir. ‘Ben gelmiş geçmiş en iyi şarkıcıyım, bir numarayım, neden Elvis’e kral diyorlar, asıl kral benim, aman tanrım ben Michael Jackson’ım’ diyerek yineleyen Michael’ın evlenmek için Elvis’in öz kızını seçmesi de bir tesadüf olmasa gerek. Bu evliliğin çocuk taciz olaylarını örtmek için yapıldığı, bir şekilde paravan bir evlilik olduğu söylense de, Michael’ın Lisa ile yakın bir ilişki kurabildiği, kollarlında huzuru yeniden bulduğu, ilk cinsel deneyimini Lisa ile yaşadığını anlatır. Ancak Lisa Marie Prestley, MJ’den ‘O küçücük bir çocuk’ diye bahseder. Michael Jackson yıllar içinde gelmiş geçmiş en büyük starlardan biri olur. Onun korkunç şöhreti ve serveti insanın başını döndürüp, herkesi biraz delirtmez mi? Ancak MJ’in, oksijen kabininde uyuyor iddiaları, yatak odasında bir sürü cansız manken bulunduğu, ölümsüzlüğün peşinden koştuğu, o çılgın şehvet dolu danslarının ve kasık hareketlerinin ardında, bastırılmış karmaşık bir cinsel kimliğin bulunduğu, çocuk tacizi iddaalarına inatla etrafındaki tüm o çocuklarla ilişkisini devam ettirdiği, anal bir agresyon gibi, asla kendi bildiğinden ayrılmayan, inatçı ve yalnız bir sona doğru sürüklenir Michael… İlk çocukluk çağında aile içinde ve toplumsal çevredeki önemli olumsuz değişikliklerin çocuktaki aynılık ve süreklilik duygusunu olumsuz etkilediğini bilmekteyiz. Michael gibi, tüm çocukluğu travmatik ve normal dışı olaylarla geçmiş biri için sürekliliğin tam da sağlanamaması şaşırtıcı değil. Bu açıdan baktığımızda, siyah küçük bir çocuk olarak doğan MJ’in, 50 yaşında beyaz bir erişkin olarak hayata veda etmesi göç değil de nedir? Tabiî ki önceden de bahsettiğim gibi MJ’in süreci sadece siyahlıktan beyazlığa değil, sayısız estetik ameliyat ve uğraşılan beden bütünlüğü ile de devam ediyor. Yıllarca diyet yapan Michael önce et yemeyi bırakmış, ardından özel sebze diyetleri için özel aşçılar getirmeye başlamış, anoreksik bir hastayı aratmayacak şekilde giderek daha az yemek yer, yemeğini parçalara böler, uzun süre masanın başından kalkamaz ve sürekli zayıflar. Bazen de durmadan kusar. Saatlerce aynanın karşısında kendisini seyreder çıplak olarak ama gördüğünden asla memnun olmaz. Yazımın sonunu o yalnız ve regresyona doğru sürüklenmiş

süper starın, hakkında ilk taciz iddialarında bulunmuş, Jordie Candler’in MJ ile aralarında yaptıkları gizli 6 maddeden oluşan bir anlaşma ile bitiriyorum. (MJ bu anlaşmayı yaptığını kendisi de kabul etmiştir) 35 yaşındaki MJ ve 12 yasındaki Jordie’nin gizli anlaşmasının 6 maddesi, 1-yosma, şıllık, orospu gibi laflar kesinlikle yok 2-mutlu olmaktan asla vazgeçme 3-sonsuza dek benimle birlikte Neverland'de yasa 4-en iyi arkadaşlarımdan bile daha yakın ol 5-asla değişme 6-asla büyüme Asla değişmeyen ve asla büyümeyen, hüzünlü bir yaşam öyküsü, Michael Jackson…

Therapia Sayı 5 | 67


68

| Therapia Say覺 5


Risus Bir ölümlünün Risus’a olan aşkı, Sentinus’a yakarışı… sebahat aslan

Olimpos dağında uyandım dün gece, Risus, neşe ve kahkaha tanrısı oradaydı, kalplerden kederi kovan acıları yatıştıran bir tanrı varmış, ben onunla tanışmıştım, hatta evet o olmalıydı başka bir suret ile bir insan bedenine bu kadar yakışabilirdi, benliği bir Tanrı’ın vasıflarına yaklaşabilir yakınlaştıkça bütünlüğü kavranabilirdi… Soğuk bir beden, hareket etmeye meyilli uzuvlar dışında coşkulu bir yaşam arzusu taşıyordu, sıcaktı ve dokundukça sen Sentinus’a yakarıyordun. Gelelim bu derin uyku miti ile ilk tanışıklığımıza ve benim neşenin zehrini yudumlayışıma… Çok tanıdık kalp çarpıntılarından öte kalp kaynayışı demek çok daha yerinde olurdu, gözlerinin rengi, sahip olduğu derin bakışları ile sana başka yöne bakmayı yasak eder gibi teninde geziniyordu, sen onu takip ettikçe yine seninle kenetleniyordu. Bu bakışsal döngüleri seni onu izlemekten başka bir şeye bakmaktan o kadar kolay alıkoyuyordu ki… Bakışları ilk zehri oluveriyordu… Sözleri, hangi dil o sözleri bu kadar gideceği, gidebileceği tüm yerin adresine vakıf bir şekilde kullanır ki, canının en deşilesi sesi olmaya başlar ve seni kendine yabancı kendine hayran kendine has kılar ki…İşte onun sözleri bir neşenin kahkahası kadar samimi bir hüznün gözyaşı kadar içten olabiliyordu, sen zırhlandığın zaman o seni kolayca sözleri ile soyuyor, sen soyunduğunda hızlıca sözleri ile üstünü örtüyordu. Nerede, ne zaman ne söyleyeceğini ve düşüneceğini kestirmek hep o kadar zordu ki…Sözleri ile ikinci zehri oluveriyordu… Davranışları ölçülü bir sakinlik içinde sana ruhunun kapılarını kapattıkça sen onunla dinginleşiyordun, ki o sana her

dokunuşunda aslında onun durmayı bilen beden hakimiyeti seni kontrol edilemez vücut taşkınlıklarına itiyordu, o biliyordu durmayı, seyrediyordu durmayanı, senin vücudunu kendi ile bütünleştirme arzusu seni onun içinde yok olmaya o kadar kolay razı ediyordu ki, o bedeni gülüşü ve kızgınlığı ile damarlarına kadar varım derken, sen bu iki zıt duruşu o bedende nasıl barındırdığını düşünüp duruyordun. Dokunuşu ile üçüncü zehri oluveriyordu…. Sesi, sesinin her an değişebilen tonu, kızgın, sevgili, arkadaş, merhamet, öfke ve güzel şarkı sözlerinin dillendiricisi… Sesi ile dördüncü zehri oluveriyordu…. Akıl işte burada onun zihnine yakınlaşmak, mayın tarlasında dolaşmaktan pek de farksız değildi, onun zihni bir anda seni parçalara ayırabilecek kadar şaşırtıcı ve seni ecelden kaçıracak kadar delice… Yok böyle bir zihin yok. Sığdırmak istediğin, isteyeceğin tanımların eksik kaldığı kurulu bir hükümdarlık gibi kendi yasaları olan kendi adaleti olan ve kendi yargılamaları olan, o hükümdarlığın buyruğu altına girmek istemen bile seni o çalışan çarka, onun zihin çarkına yaklaştırmayacaktır belki sadece yapman gerekenler ile yapmaman gerekenleri öğreneceksindir ki bununla yaşamak istersen. Aklı ile beşinci zehri oluveriyordu…. Aşk, merhamet, sevgi, neşe, arzu, şehvet bunlar sayısız zehir oluveriyordu, tattıkça, tatlandıkça… Ve işte bir ölümlü daha tatmıştı bu zehri... Risus’u tanıdım ben…

Therapia Sayı 5 | 69


Nasıl hastalandım? emine yazıcı

70

| Therapia Sayı 5


O sene Mayıs geldiğinde, kış aylarında dahi günlük yürüyüşlerini aksatmayan ben, sebepsiz yere bir yorgunluk hissettiğimden, sürekli dinlenmek istiyordum. Ayaklarım her seferinde geri geri gitmesine rağmen halsizliğimin bahar yorgunluğu olduğunu düşünüyor, günde en az bir saat yürümek için kendimle mücadele ediyordum. Tüm alışkanlıklarım değişiyor gibiydi; örneğin eskiden gündüz dinlenme imkânım olduğunda uyuyamazken, şimdi başımı koyar koymaz uyuyakalıyordum. Kendi terimin kokusunun arttığını hissettiğimden, günde iki üç kez duş almaya başlamıştım. Kendimle ilgili fark ettiğim bu ve benzeri olumsuz değişikliklere rağmen, doktora gitmeyi düşünmemiştim. ‘Bahar yorgunluğu’ yaşadığımı düşünerek mekan değişikliği iyi gelebilir önerileriyle İsviçre’ye çocuklarımı görmeye gitmeye karar verdim önce. Onlarla hasret gidermek moral vermişti başta ancak bedensel yakınmalarımda azalma olmamıştı. Türkiye’ye dönmemin hemen ertesinde yine aynı mantıkla, bir arkadaşımla beraber Bakü’ye gittiğimde, ortam çok güzel olmasına, ağrım sızım olmamasına rağmen bendeki yorgunluğun bir türlü geçmemesi daha çok dikkatimi çekmişti. Hâlâ ‘bahar yorgunluğu’nu düşündüğümden doktora gitmiyordum. Türkiye’ye döndükten birkaç gün sonra Eskişehir’e görev nedeniyle gidecek olan bir arkadaşıma yine havam değişir umuduyla eşlik etmeye karar vermiştim. Oraya varınca bize yöresel yiyeceği olan çiğ böreği ikram etmişlerdi. İşte o çiğ börekten sonra, sıkıntı veren yorgunluğuma bir de mide bulantısı eklendi. Gece dahi kalkıp yediklerimi çıkarttığım zor günler başladı. Bu bulantı ve kusmalar beni gastroenteroloji doktoruna gitmeye mecbur etmişti ki, bana önerilen hekimin kongre için yurt dışında olduğunu öğrendim. Asistanlarının muayene etmesini istemediğimden hemen geri döndüm. Bu şekilde geçen birkaç günün ardından gece gündüz hep uyuklamaktan kendimi alamıyordum. Gücümü biraz olsun toparladığımı hissettiğim bir günde, doktora gidip yorgunluğumun sebebini araştırmasını istedim. Tahlil sonuçlarım çıktığında, doktor kanımın düşük olduğunu bu değerlerin yorgunluğumu

açıklayabileceğini anlattı. İkinci bir görüş almak için eskiden tanıdığım bir doktora daha başvurduğumda onun da benzeri yorumlarıyla yorgunluğumu kan değerlerimin düşüklüğüne bağlamış ve kırmızı et tüketmemin önemine ikna olmuştum. Cumartesi günü geldiğinde kızım yorgunluğumu, halsizliğimi toparlama amacıyla bana gelmişti. Kırlara gezmeye gitmiştik. O gezide birden yorgunluğum çok artmış, kızım beni apar topar eve getirmek zorunda kalmıştı. Yine yatacakken, kızım kötü göründüğümden tansiyonumu ölçmek istemişti. İlk ölçümün ardından, yüzünde şaşkın bir ifadeyle ‘sanırım yanlış ölçtüm’ demiş, kendisininkini ölçerek kontrol etmişti. Maalesef tansiyon aleti yanlış göstermiyordu, benim tansiyonum çok yüksekti ancak tuhaf bir şekilde buna yönelik hiçbir şey hissetmiyordum. Apar topar bize en yakın hastanenin aciline başvurduk. Müdahalelere rağmen tansiyonum en fazla 180/90 mmhg’a kadar düşürülebilmişti. Taburcu oluşumun ertesinde ise tansiyonum hiç vakit kaybetmeden eski düzeyine yükselmişti. Aynı acil servise tekrar başvurduğumuzda doktor tarafından kardiyolojiye yönlendirildik. Kardiyoloji doktoru da tansiyonumu düşüremedi. Ek tahlillerin sonucunun iyi olmadığını doktorun halinden sezmiştim. Kızıma telaşla bilgi veren doktor, bana sorunumun böbreklerimle ilgili olduğunu ve Şişli Etfal Hastanesi bu konuda yeterli donanıma sahip olduğundan orada takip edilmemi önerdi. Hiçbir şeyi düşünecek halimiz olmadığından önerildiği şekilde Şişli Etfal Hastanesi'ne gittik. Bu hastanenin fiziksel koşulları oldukça kötüydü. Kızım zorlanarak bana kirli bir sedye bulduğunda üzerine kıvrılarak hemen uyuyakalmıştım. Uyanınca kızımın yakalayıp sedyemin başına getirdiği doktoru fark ettim. Yine kan alındı ve yine tahlil yapıldı. Ben sadece denileni yapıyordum, kızım Birinci Dünya Savaşı'nı aratmayan acil serviste sedyemi sağa sola çekip insanların bana çarpmasını engellemeye çalışıyordu. Adeta uyuşmuş gibi hissederken 10-12 kişinin yattığı, her hastaya en az iki refakatçinin eşlik ettiği kalabalık ve havasız bir odaya alınmıştım. Demek ki tahlil sonuçlarım çıkmış olmalıydı. Therapia Sayı 5 | 71


Serum takılı bir halde yatarken, korkunç bir baş ağrısı başlamış, beynimde oldukça yüksek bir basınç oluşmuştu. Acıyla sabahlarken o gece yaşadığım duyguları kızım ve ben hariç kimsenin anlayabileceğini sanmıyorum. Sonrasında, nefrolojiye yatırılmama karar verilmiş ve odam değiştirilmişti. Ailemde hiç böbrek hastası olmadığından neler olup bittiğinin halen farkında olmuyordum. Tüm bunlar geçecek, bu kabus bitecek gibi geliyordu. Eskiden beri sağlığıma güvenir, vücudumun onaramayacağı hiçbir rahatsızlığın olamayacağını düşünürdüm. Düzenli bir hayat yaşıyor, sağlıklı beslenmeye ve egzersiz yapmaya özen gösteriyordum. Düzenli uyuyordum, çalışan bir anneydim ama günlük yaşamın getirdiklerinin ötesinde beklenmedik bir stres yaşamamıştım. Başıma gelenlere bu nedenle anlam veremiyor, hâlâ ‘iyileşeceğim, düzeleceğim’ diye düşünüyordum. Hastanenin fiziksel şartlarının kötülüğü beni zorluyor ama doktorum bana güven verdiğinden katlanmaya çalışıyordum. Serviste yattığım süre içinde kanım alınmaya devam etti, idrar biriktirmem istendi. Öğrencilerime böbrek konusunu defalarca anlatmama rağmen kendi böbreklerimi görmezden gelmiştim, bu nedenle kendime kızıyordum. O sırada bunu geçici bir hastalık sanmıştım ama yine de öfkeleniyordum kendime. 3. günden sonra özel odaya geçtim. Kızım ve eşim işleri ve hastane arasında mekik dokuyorlar, ne kadar üzgün olduklarını bana fark ettirmemeye çalışıyorlardı. Hiç unutamayacağım o günde, doktorlar toplu halde vizit gezerken acı gerçekle karşılaşacaktım. Belki, hiçbir zaman bana neler olduğunu duymaya yeterince hazır olamayacaktım, ancak bir anda kronik böbrek hastası olduğumu, tedavinin ya böbrek nakli ya da ömrümün sonuna kadar diyalize girmekle mümkün olacağını duymak, beni mahvetmişti. Şoktaydım. Ağlamaya, asla diyalize girmeyeceğimi söylemeye başladım. ‘Ailem var benim, nakil olurum ama diyalize girmem’ diye bağırıyordum. Biraz daha kendi aralarında konuştuktan sonra olanca hızlarıyla odadan çıkan doktorların umurunda olmadığımı düşünüyordum. İşte acımla başbaşaydım, yapayalnız ağlıyordum. Güvendiğim bir doktor velim beni 72

| Therapia Sayı 5

telefonla arayıp hatırımı sorduğunda, ona olanı biteni bir çırpıda anlatıverdim. Telefonda, aslında vizitteki doktorların zamansızlıktan yapamadığını yaparak, bana diyalizin önemini anlattı. Sağolsun, ameliyat öncesi vücudumun neden diyalizle temizlenmesi gerektiğine beni ikna etmişti. Çok uyumamın sebebinin kanımda yükselen üreden kaynaklandığını da anlatmıştı. Kızım ve eşimle geldiklerinde bu gelişmeyi onlarla paylaşmama rağmen acım hafiflememişti. Aklım mahallemizdeki böbrek yetmezliği olan komşu teyzenin diyaliz sonrası merdivenleri nasıl sürünerek çıktığındaydı. Üstelik hâlâ çok yorgundum, sık sık uyuyordum. Uyurken kısa bir süre için hastalığımı düşünmüyordum ancak uyanınca her şey yeniden başlıyordu. Sürekli nasıl nakil olacağımı düşünmeye başlamıştım. ‘Annem bana sağlıklı böbreğini seve seve verir hem böbreği bana kesin uyar’ diye düşünüyordum. Onu fazla telaşlandırmamak adına böbrek taşı düşürdüğümü söyleyerek yanıma çağırdık. 78 yaşındaydı, sağlıklıydı ve aynı tahmin ettiğim gibi durumumu öğrenince hemen böbreğini bana vermek istedi annem. Ancak ona tahlil yapıldığında, kistik yapıda böbreklerinin olduğunu eğer alınırsa onu kaybedebileceğimizi öğrendik. Yine yıkılmış, çaresizce ağlamaya başlamıştım. Sık sık telefonla hatrımı soran kardeşlerim bana moral veriyorlardı. Doktorların tavrına her geçen gün ayrıca üzülüyordum. Biliyordum çalışma tempoları çok yoğundu ancak bu bir ‘günaydın’ ya da ‘nasılsınız?’ı benden esirgeyecek denli hızla odama girip hastalığım ve benim hakkımda anlamayacağım tıp dilinde konuşup odayı yine aynı tempoda terk etmeleri için bir gerekçe olamazdı. Onların tavırlarıyla moralim daha da bozuluyordu. Ertesi gün bir görevli gelerek beni aşağı götüreceğini söyledi. Aşağısı denen yer, diyaliz merkeziydi. Girmeden önce bir kağıt imzalatmak istediler. Okumadan imzalamayacağımı belirtince bana zaman verdiler. Bütün riskleri alt alta sıraladıkları sayfada, okumama rağmen imzalamak dışında bir seçeneğim yoktu. Farklı bir girişim düşünürken, müdahale odasında ayaküstü asistanın ‘bismillah’ fısıltılarıyla boğazıma kateter takılmıştı bile... Damarlarım görünüyordu, neden


boğazımı seçmişlerdi acaba? Bilmiyordum, anlamıyordum ama söylenenleri harfiyen uyguluyordum. Doğru dürüst düşünemiyordum artık. Hiçbir şey de hissetmiyordum. Kateterim mikrop kapmamalıydı, suya değmemeliydi. ‘Olsun’ dedim kendi kendime; nasılsa nakil olunca bunlardan kurtulacaktım, geçici bir süre için bu kabusa dayanabilirdim. Hem kardeşlerim her gün arayıp bana moral veriyorlardı. Geçen her günle kardeşlerimin gelmesini beklerken, bana böbrek vericisi için fazla umutlanmamamı söyleyen hemşire hanımlara için için öfkeleniyordum. Verdikleri örnekler içimi daraltıyordu, kendi kardeşlerimin başka olduğunu düşünüyordum. Öyle ya, onlarda kronik böbrek hastalığı tanısı konsaydı, ben böbreğimi hiç düşünmeden verirdim, tıpkı annemin yaptığı gibi… İlk diyalizim, yine o gelen görevliyle başladı. Ne olacağını düşünmeye fırsat vermeden beni bir makinaya bağlayıp yatırdılar. Canım acıyor, baş ağrısı ve bulantı ve kusmadan ‘herhalde birazdan öleceğim’ diye düşünüyordum. Bir ara hemşire hanımların tansiyonumun 240mmhg civarında olduğunu birbirlerine söylediklerini duydum, çok yüksekti. O gece 02.30’a kadar doktorlar benim tansiyonumu düzenlemek için uğraştılar. Diyaliz sonlandığında hâlâ tansiyonum düşmemişti. Meğer asıl yıkımı sonra yaşayacakmışım. Ne kardeşlerim ne de bir tanıdığım bana böbreğini vermediğinde… Nakil olamayacağımı anlayınca dünyam başıma yıkılmıştı, daha kötü ne olabilirdi ki?

Therapia Sayı 5 | 73


74

| Therapia Say覺 5


Kirpi tolga serim

“Bu, bir arada yaşayan bir kirpi topluluğuna benziyor. Kış vakti üşüdüklerinde, ısınmak için birbirlerine sokuluyorlar. Ancak, çok yaklaştıklarında, dikenleri batıyor birbirlerine. Canları yandığı zaman uzaklaşıyorlar, bu kez de üşümeye başlıyorlar. Her bir kirpi, tüm yönlerde hareket ederek, kendisi için en uygun konumu buluyor. Kimi zaman canı yanıyor, kimi zaman üşüyor.” Küçük siyah defterime bunları yazıyorum, nerede okuduğumu ya da nereden bildiğimi düşünüyorum… Bilmiyorum. Bildiğim şey ise kısa ve sert dikenlerim olduğu. Bir süredir ayrılmaya çalışıyoruz, daha doğrusu kurtulmaya çalışıyoruz birbirimizden. Bir süredir beceremiyoruz, bir süredir tek nedenimiz kaybetmemek, sahip olmak yalnızca. Ucuna kadar gittiğimizde, eğer hakikaten bunun “uç”

olduğunu fark edersek, biri geri dönüyor. Bir oyun. Egoların blöflerle çarpıştığı, kazanılacak bir şeyin olmadığı ve hep daha fazla yıpratan bir oyun. Kaybetmekten korkuyoruz, neyi? Karşındakini… Kavgalar üretiyoruz, akıllıca tartışmalar, kıskançlıklar. Eğer kavga şiddetli ve kurgusu iyi ise sevişmelerle bitiyor sonu. Sanırım bir ödül bu, deli gibi sevişmeler yani. Sonra bir süre daha sakinlik. Dünyanın en güzel şeyi bu diyoruz birbirimize, daha önce hiç olmadığı gibiler, seni benim gibi kimse sevmediler… Dün geceki o müthiş kavgadan sonra da böyle oldu. Sabaha kadar akıl almayacak şekilde. Yatakta roller yerine oturuyor. Ama ikimiz de farkındayız, bu kafede buluşmamızın nedeni bu. Sonunda sevişemeyeceğimiz bir yer. Kesin sonuç, ayrılık. Ben biraz erken geldim, kafamı toparlamak ve o keskin konuşmamı hazırlamak için. Artık özgür olacağım.

Therapia Sayı 5 | 75


Yazmayacağım diye söz vermiştim, işte yine notlar almaya başladım. Ne saçma, hep bir şeyler söyleyip haklı çıkmaya çalışıyoruz. Ben mutlu değilim ve bunu istemiyorum diye kesip atmak varken, olaylar, karşılaştırmalar, kıyaslamalar… Hep hayaller, olduğu gibi görmek değil de olacak diye düşlemek. Bir malt daha söylüyorum, birkaç damla serin su istiyorum içine; -Abi malt’a su konmaz! Diye ukalalık yapıyor komilikten bara yeni geçmiş ve yakında tekrar ve hızla komi olacak barçocuk. “Ulan o malt şişeye konduğunda, baban seni ananın rahmine …” demiyorum tabi. Birkaç damla maltın hoş kokusunu ortaya çıkartır, senelerdir uyuyan, kendine gelir diye güzel güzel anlatıyorum. -Haa! Tamam abi ben şey sanmıştım… Diye geveliyor. Kıyak olarak badem veriyor yanına. Saate bakıyorum, bir saatten fazla var, trafik mrafik iki saati bulur diye hesap yapıyorum, alkolü tadında almam gerek. Bu az almam gerekiyor demek, alkol benim beynimdeki tüm karşı çatışmaları süt liman yapıyor. Karşı tezlerimi okuldaki hocam gibi hiç sallamıyor beynim o vakit. Çok içersem, kıza, yaa boş ver ben hatalıydım, hayat çok kısa zaten, gel gidip sevişelim tarzında gayet acınası ve sahte laflar edebilirim. Hem zaten birazdan, eski sevgilim Zeynep gelecek. Yekta ile konuştum, o söyledi. Nereden biliyor tüm bunları, bazen hayrete düşüyorum. Eski sevgilin gelecek oraya dedi, hep takıldığı yer olduğu için mi? Keşke başka bir yer söyleseydim. Şimdi bir de karşılaşırlarsa… Aslında iyi olmaz mı? Aramızda nikâh yok, üç dakika almaz celse… Hem eski sevgili ne demeye geliyor? Eski karı lafını anlıyorum da, eski sevgili lafı garip geliyor. Bir malt daha istiyorum. -Abi her zamanki gibi mi? diye soruyor barkomi. Ulan ne her zamanı be, daha bir saat oldu tanışalı, sen bana topu topu iki servis yaptın, her diye bir zaman yok dangalak! Demiyorum 'tabii, evet lütfen' diyorum. Omzumda bir el, 76

| Therapia Sayı 5

-Aa sen burada ne yapıyorsun? Sonunun ünlem mi yoksa soru işareti mi ile bittiğini ayırt edemediğim bir cümle, ses zaten tanıdık, Yekta da söylemişti, ama şaşırmam lazım, -Aa Zeynep! Diyorum, kalkıp kocaman öpüyorum, arkadaşça ama göğüslerini hissedecek kadar sarılıyorum. O da kocasıyla buluşacakmış. -Sizi gidi sizi, sevişmemek için ha! Demiyorum tabi. Kocasını, evliliğini, çocuk düşünüp düşünmediklerini anlamsızca soruyorum. Bana ne be? Bana ne? Kocasının kariyerinden, yeni taşındıkları evden... Anlattıkça sinir oluyorum. Sanki kız durduk yere anlattı. Kafamı döndürüp yeni bir malt söylemek üzereyken, her zamankinden; -Abi yenge de bir şey alır mı? Diye sırıtan baryavşak masaya dek gelmiş, elinde adisyon ve kalem… -Ne yengesi be! Hem o senin eski yengen ve şimdi evli, senin bile, eskiliğinden anlayabileceğin gibi başkasıyla evli. Hem sana ne? Hem ben isteseydim evlenirdim onunla. Demiyorum tabi. En az onun kadar yavşakça sırıtıp; -Bir şey içer misin? diyorum -Hamfendiye bir cin tonik, bana da her zamankinden getir. Diyorum. Eski günlerden, anılardan, tatillerden, geçmişten bahsediyoruz. Geri dönüp bakınca insan sadece güzel şeyleri hatırlıyor, bir ara, ulan inek, madem her şey bu kadar güzeldi niye terk ettin kızı diye ufak bir sorgulama yapıyorum. O beni gördüğüne çok mutlu olduğunu falan anlatıyor, ben ilişkimden bahsediyorum, biraz sonra geleceğinden, çok iyi bir ilişkim olduğundan, aradığımı bulduğumdan… Yalan! Birazdan gelecek ve ben strese girdim bile. Telefon çalıyor, o! Trafikte takılmış. Müthiş konuşuyorum, Zeynep yanımda ya. Sanki yeni tanışmışız ve ben ona kur yapıyorum kadar tatlıyım telefonda. Yapmam gerekenin tam tersi. Boş bardağım alınıyor


Bir süredir ayrılmaya çalışıyoruz, daha doğrusu kurtulmaya çalışıyoruz birbirimizden. Bir süredir beceremiyoruz, bir süredir tek nedenimiz kaybetmemek, sahip olmak yalnızca.

yerine yeni bir malt konuluyor. - Abi bittiğini gördüm, her zamankinden getirdim diye sırıtıyor benim barkomik. - Aferin sana, beni sarhoş et de, gece sen ben Zeynep gidip toplu yapalım. Demiyorum tabi. Zeynep’in yanında bir eyvallah çekiyorum. Bir ara göz göze geliyoruz, kaçırıyoruz. Bana hadi gidelim, elalemin ayıp ve günah saydığı bir fiili sabaha kadar işleyelim dese, koşa koşa işlemeye geleceğimi biliyor. Ve bu fiil kalpazanlık değil. Zeynep’in de telefonu çalıyor, kocası geç kalacağı için yemek yenecek restorana direkt gidecekmiş. O da kalkmak eğiliminde. Benimkini de oraya göndersek, biz burada kalsak, sonra bize gideriz … Diye mırıldanıyorum. -Haa yok bir şey git tabii bekletme çocuğu, benimki de gelir şimdi, haberleşiriz nasılsa. Gibi anlamsız kelimeleri bir araya getirip daha da anlamsız bir cümle kurmayı beceriyorum. Herzamanki’lerin de cesaretiyle hoşgeldin'den daha sıcak bir öpücük ve daha göğüs hissettirici bir sarılma… Gidiyor… Neredeyse gelecek. Tuvalete gidiyorum, elimi yüzümü yıkıyorum, üstümü başımı temizliyorum. Bu şimdi Zeynep’in kokusunu da alır diye stresime stres ekliyorum. Oturuyorum yerime, kahve mi içsem diye düşünüyorum, durmuyorum, yazık olur son maltlara diye devam ediyorum düşünmeye. -Aşkım, çok bekledin mi?, diye bir ses. Öpüyorum, kokluyorum. Buna istediğim gibi sarılabilirim, öyle yapıyorum, dalağını hissedecek kadar bastırıyorum.

-Abi sende de gelen gidenin hesabı yok, ben bile hesap edemiyorum artık, her zamankinden mi? Gergin yüzler, kötü bakışlar, kırık kalpler, stres gani. Hassiktir be çocuğum, ne alakası var deminki sadece arkadaşımdı, bu esas yengen. Demiyorum. Sadece net, anlaşılır, güzel bir vurguya sahip, -Hassiktir! Çekiyorum. Kız kalkarken, - Eşyalarını yarın ben yokken al, cehenneme kadar yolun var diyor. Ekliyor; - Hassiktir! 'Masadan kalkıyorum, cehennem nere?' diye aklımdan geçiriyorum, eve mi gel demek istedi acaba? Bara yazılıyorum, ”enjoy the ride” çalıyor. Hayattan zevk alınması gerektiği, varılacak yerin değil de, yolculuğun önemli olduğunu, gölgelerin peşinden koşmak yerine gerçek hayatın yakalanması gerektiğini bildiren sözleri var. Nakaratı nakarken, aha diyorum, te işte hayatın kendisi, güzel bir kadın var, bir sandalye ötede, göz göze geliyoruz. Yaklaşıyorum, gözlerim sekiz numara bakıyor, buğulu, bugün en az bir paragraf Jung anlamış gibi çekici hissediyorum kendimi, - Sürüş zevkine beraber varalım mı? Gibi iğrenç ötesi bir çeviri yapıyorum. Demiyorum tabi. -Merhaba, ben kirpi! Diyorum. Ve ekliyorum; -Üşüyor musun?

Konu dönüp dolaşıp her zamanki konuya geliyor, kıskançlık, bu koku kimin diyor, bugün biriyle mi oldun diyor, sen adam olmazsın diyor… Hoppala, hani kirpileri falan anlatacaktım, Adler’den not almıştım bir dolu… Buyur buradan yak. İyi, bir sigara yakıyorum. Bedenimin üstünü döndürüyorum, alkol lazım… Benim barsalak ile yüz yüzeyiz neredeyse. Therapia Sayı 5 | 77


78

| Therapia Say覺 5


Bir dünyaya geliş öyküsü Down Sendromlu bir bebeğin annesinin ağzından dünyaya geliş öyküsü: 80'li yıllar gülden tırtıllıoğlu

Doktorların söylediği tahmini doğum tarihi 24 Temmuz idi. Ben çok emin değildim çünkü bir önceki ay regl gecikince hamile olduğumu sanmıştım ve tamamiyle hamile olarak hissetmiştim kendimi. 1-1.5 ay regl olmamıştım. 2. ayda yine de bir test yaptıralım demiştik ve test negatif çıkmıştı. Ertesi günü tüm tıp kurallarını ihlal ederek regl olmuştum. Bu yüzden bir sonraki ay geciktiğinde nasıl olsa değildir derken ben bu işte bir iş var korkusuna kapılmıştım çoktan. Bebek doğurmak için henüz erken olduğunu düşünüyordum ve korkularım vardı. Yine test yaptırdık ve bu sefer pozitif çıktı biz de bebeğimize hazırlanmaya başladık. Hamilelik genelde sorunsuz geçti. Temmuz ayı yaklaşırken benim psikolojim dışında herşey normaldi. Bende bir tedirginlik ve çok fazla ödem vardı. 9 Temmuz'da doktora kontrole gittiğimde her şeyin normal olduğunu bildirdi, ultrason da bunu destekliyordu. 15 gün sonra doğum bekleniyordu. Benimse o günün gecesinde tüm tedirginliklerim devam ediyordu. O gece doğru dürüst uyuyamadım, ertesi günü tekrar kontrole gitmek gereği duydum ve doktora her şeyin normal olmadığını ve bebeğin sıkıntıda olduğunu hissettiğimi söyledim. Hastanede biraz torpilli olduğumuzdan bizi geri göndermediler

ve benim tedirginliğimi gidermek için NST (non stress test) testi yapacağını söyledi doktorum. Asistanlardan biri de biz bu testi yaparız anneler kendini iyi hisseder, sen de kendini iyi hissedersin evine gidersin demişti. Ben de ona niye siz burada psikolojik tedavi mi veriyorsunuz demiştim, biraz atışmıştık. (Sonraları o asistan hep oda kapısının dışından bakıp hiç yanıma gelememişti.) 10 Temmuz tarihinde 11:00 gibi teste girdiğimde bebeğin kalp atışlarının zayıflamakta olduğu tespit edildi. Ayrıca plasenta yetmezliği, sıvı neredeyse kalmamıştı ve bebek hayatta kalma mücadelesi veriyordu. 12 civarında acil ameliyathaneye alacaklarını söylediler. Sedye üzerinde tavanları seyrederek bir sürü koridor geçip ameliyathaneye geldik moralimiz berbattı ve kısa süre sonra bebeğimiz sezaryenle doğdu. Odada kendime geldiğimde hâlâ yarı baygındım ama bebeği gördüğümde onun 1-2 hafta önce bir ansiklopedide gördüğüm mongol bebeklerden olduğunu hissettim (o yazıda öyle deniyordu) ve avcuna baktım, evet öyleydi. Tam ayılamadığım için hayal meyal hep bebeğime baktım ve hep anlamaya çalıştım yine de. Arada eşimi görüyordum gülümsüyordu ama biraz acı vardı yüzünde, ziyarete gelenler oluyordu, yüzlerindeki endişeyi görüyordum. Her şeyi sanki çok uzaktan bir sis perdesi

Therapia Sayı 5 | 79


arkasından izliyordum. Konuşmalar, odaya gelenler gidenler.. Günler geçiyordu ama ben tam ayılamıyordum. Bebek 2.5 kg. idi ve minicik hep uyuyordu. 15 gün erken doğmuştu ve sarılık giderek artıyordu. Emzirmeye çalışıyordum ama o hep uyuyordu. Süt fazlasıyla vardı ama emziremiyordum. Korku ve bilinmezlik içindeydim. Gece gündüz yoktu saatler yoktu. Sanki yüksek bir yerden aşağı düşmüşüm ve ağır hasar almışım gibi öylece kalmıştım ve kendime gelemiyordum. Konuşacak bir şey yoktu, soracak soru yoktu, umut yoktu peki neler olacaktı şimdi. Gece yarıları hastane koridorlarında tenha bir yerler bulup doyasıya ağlıyordum. Sanırım 4-5 gün daha geçmişti ve ben hâlâ yarı baygındım ve sonra da ateşim çıkmaya başladı. Doktorum neyse ki ilaç dayamadan biraz daha bekleyelim, süt etkisi olur dedi (sanırım psikolojik durumumu da dikkate alıyordu). Birkaç gün öyle ateşle yattım. Bu arada sütleri bir biberona koyup bebeğime içirmeye çalışıyorduk. Onu arada veriyorlardı çünkü bilirübin çok yükseldiğinden sapsarı bir halde ışının altında yatıyordu., Bebeğin topukları delik deşik olmuştu, belki kanını değiştirmek gerekecekti. 9-10 gün daha geçti. Hâlâ hastanedeydik. Ben epey ayılmıştım. Kimseyle konuşmak istemiyordum. Eşime ilk başta sen de hissettin mi, farkettin mi diye sormuştum o da evet ama test sonucu çıkmadan bir şey diyemeyiz demişti. Aslında test çoktan yapılmıştı. Bana tam iyileşinceye kadar söylemek istemediklerini anlıyordum ve ben de öyle istediğimden sonra hiç sormadım. Bebeğimize bakıyorduk, espriler yapıyorduk. Eşimin de gizli gizli ağladığını sonra öğrendim. 12 gün geçmişti. Bilirübin seviyesi kabul edilebilir düzeylere inmişti, ve ben de ayağa kalkabiliyordum artık. Taburcu olduk. Ailem bebeğimizi tam anlamıyla bağrına bastı. Çıktıktan sonra eşim test sonucunu öğrenmek istiyor muyum diye sorduğunda ona şimdi değil bana biraz daha süre verin demiştim. Bebeğimi alıp saklamak, kaçmak, uzaklaşmak, yanlız kalmak istiyordum. Kimseyi görmek istemiyordum. Saatlerce süt verme bahanesiyle bebekle yanlız kalıyordum. Hep onu seyrediyordum. Çok tatlıydı. Arada gözlerini

80

| Therapia Sayı 5

açıyordu, arada ses çıkarıyordu. Oldukça iyi süt emmeye de başlamıştı. 10 gün daha geçmişti sanırım, bir gün eşime sordum. 'Test doğruladı değil mi?' dedim. O da 'evet' dedi. (İnsan bilse de bildiğini kabul etmek zordu.) Ne tür bir şeymiş? Genetik bir şey yok, kromozom anomalisi, bilmem kaç binde bir olurmuş, trafik kazası gibi, erken ve geç yaşlarda olasılık artarmış falan filan. Peki ne olacakmış, nasıl olacakmış, bizi neler bekliyormuş..? Bilmiyorduk, kimse bilmiyordu. En kötü örneklerdi sadece bilinenler, rivayet gibi... Neredeyse 1 ayı geride bırakmıştık. Artık, bebeğimize daha yakındık, onunla çok eğlenir olmuştuk. Onu yıkarken minicik olduğundan kayıp düşürüvermekten korkuyorduk. Çok tatlıydı. O yaz Datçada güzel bir tatil yaptık. Her gün güneş, bol süt... Bembeyaz bir bebek olmuştu, artık sarılıklar filan kalmamıştı, topukları iyileşmişti. Ağlayıp haylazlık yapmaya bile başlamıştı. 2 aydan sonra hızla kilo almaya başladı. 4-5 aylık olduğunda normal çocukları yakalamaya bile başlamıştı. Annem severken onun nasıl gülüp konuşacağını, etrafta koşturacağını söylüyordu. İnanması güçtü, bilmiyorduk ama hayali bile hoştu. Eşim bana bu bebek iyi ki bizim bebeğimiz olmuş. Başka ailede olsa belki de onun için çok kötü olabilirdi. Kimse bizim kadar iyi bakamazdı demişti. Bu hep sonraları da aklımda oldu. O şanslıydı, biz de öyle. Ona neler verebileceğimiz ondan beklentilerimizden daha önemliydi. 10-11 aylıkken anne sütünü keserek katı gıdalara geçme aşamalarında kusma kanama gibi semptomlar başladı ve midesinde (duodenumda) bir darlık olduğu tespit edildi. Ameliyat oldu. 1 hafta daha hastanede kaldık. Çok ağlayıp burnundakileri çekip çıkardığından ellerini bağlıyorlardı. İçler acısıydı. Neyseki 10 gün sonra her şey tekrar normale dondü. Oğlumuz, 1.5 yaşlarında bizimle kendi dilinden konuşuyordu bile. Anneannesine “dada”, bana “da” , diyordu. Baba için “ba” diyordu, benim anneanneme “bü dada” (büyük dada) diyordu. Gülüyordu. 2-2.5 yaşında sıralamaya başlamıştı, elinden tutunca yürüyordu. Ailenin neşesi olmuştu. Onu


Biz iyiydik ama dışardaki insanlar? Onların hepsini nasıl eğitecektik? Onu arabasına koyup gezerken bakışlar rahatsız ediciydi. alıp her yere geziyorduk. O yaz Kaş kampingde çadırda tatil yapıyorduk ve tüm kampingin maskotu olmuştu. Herkesin kucağındaydı. Simidiyle denize atıyorduk, onu uyutup bara kaçıyorduk (yarım saatte bir kontrol ederek tabii). Sabahın 6'sında uyanıp bizi de ayağa dikmeye çalışıyordu. Artık her şey, oğlumuz ve biz normale gelmiştik. Annem diyordu ki, sevgi her şeyin üstesinden gelir. Hiç moralinizi bozmayın, her şey çok güzel olacak. Türkiye'de o tarihlerde danışabileceğimiz bir yer yoktu. Neyle karşı karşıya olduğumuzu hâlâ bilmiyorduk. Hacettepe'de ilk kontrol ve ilk bilgileri almıştık sonra İngiltere'de bir merkezle yazışmaya başladık. İngilteredeki merkez bize çok yardımcı oldu. Down Senromu'nu öğrendik, örnekler görebildik, diğer DS çocukların ve gençlerin yaşam hikayelerini öğrendik. Ona verebileceğimiz birinci en önemli şeyin sevgi ikincinin eğitim olacağını öğrendik. Her şeyi ilk yaptığında ilk cümleleri, ilk yürümesi, koşması, yaramazlıkları, heyecanlı, sevgi ve umut dolu günler biraz hüzünle birbirini kovaladı. Biz iyiydik ama dışardaki insanlar? Onların hepsini nasıl eğitecektik. Onu arabasına koyup gezerken bakışlar rahatsız ediciydi. Şimdi onlara çok kızamıyorum çünkü onlar hayatlarında ilk defa gördükleri bir şeyi anlamaya çalışıyorlardı. O yüzden öylece sürekli bakıyorlardı. Kimisi sonra gülümsüyordu, kimisi kaçıyordu, kimisi acıyıp beni teselli etmeye çalışıyordu. Kimisi cesaretini toplayıp “Çocuğun nesi var? Bir şeyi mi var?” diye soruyordu. Ben de "onun sarı saçları var, elinde oyuncağı var ona bakıyor, epikantusu var, arabası var, biraz nezlesi var, uykusu var, hırkası var..." deyip dalga geçiyordum. 4 yaşında normal bir kreşe başladı. Diğer çocuklar gibi kaydırakta kaydı, bisiklete bindi. Artık öğrenmiştik. Bir kez anlamadığında bir daha gösteriyorduk, bocalıyorsa bir kez daha... Sonunda yapıyordu. 8 yaşında ilkokula başladı. 2. yılında okuma yazma kurdelesini taktı. O yıllarda apartman görevlimizin aynı yaşlardaki kızıyla oynuyordu. Çoğunlukla bizim evdelerdi. Bir gün kız ben küstüm eve gideceğim o beni öpmeye çalışıyor dedi. Kızı zor ikna ettim. Oğluma da onu rahatsız edersen seninle oynamaz istemediği şeyi yapma filan deyip tekrar barıştırdım, oynamaya

devam ettiler. Yine zorluklar kendini gösteriyordu. Türkiye'de o yıllarda toplum bu konuda hiçbir şey bilmiyordu. Problemi olan çocukların eve kapatıldığı, insan içine çıkarılmadığı dönemlerdi. Arkadaşları eğit, öğretmenleri eğit, kasabı manavı eğit (en kolayıydı), toplumu, sokaktaki insanı eğit. Herkesi eğitiyorduk ama yasal durumlarla baş etmek mümkün değildi. Büyüdükçe daha farklı bir eğitime ihtiyaç duymaya başlamıştık. Okullar almıyordu artık. Eşim siyahi çocuğumuza beyazlar ülkesinde okul bulmaya çalışıyoruz demişti. Okullara paralar verdik olmadı, yeni yöntemler önerdik yasal engellere takıldık. Kabul etmediler. Okul kabul etti öğretmen etmedi, öğretmen kabul etti okul hayır dedi. Bir keresinde bir öğretmen “ben çocukları sınava hazırlıyorum, sınıf mevcudu 25 ise 25'inin de sınavı kazanması lazım, kimse bilmez niye 24 kişi kazandı denir” demişti (o yıllarda ilkokul sonunda sınav vardı). Bir kaç okul denedik. Bir okulda ana sınıfı vardı ve büyük şans ana sınıfı öğretmeni Down Sendromu'nu biliyordu. 2 yıl o okula gidebildi. Uyumsuz kaldığında ana sınıfına gidip özel eğitim alıyor veya küpleri üst üste koyuyor veya puzzle yapıyordu. Sonra o öğretmen başka okula gitti biz de oğlumuzu okuldan almak zorunda kaldık. Başka bir okulda bir öğretmen çocuğunuzda davranış bozukluğu var dedi. Onun DS olduğunu bu yüzden bazı kuralları hemen almayacağını birkaç kez iyilikle söyleyince yapacağını söyledik. Hayır dedi, inanmıyorum, kalemle oynama diyorum oynuyor yanına gidince de kalemi saklıyor, gerizekalı bir çocuk nasıl bunu akıl edip saklasın. Bu çocukta davranış bozukluğu var diye ısrar edince doktor raporu götürmek zorunda kalmıştık. Sonraları onu çok sevmiş ve çok iyi anlaşmıştı. O öğretmen de okuldan ayrılınca yine okuldan almak zorunda kalmıştık ve artık başka okul arayamadık çünkü yeni bir öğretmenle ve okulla uğraşacak halimiz kalmamıştı.

Therapia Sayı 5 | 81

Therapia mag 5  
Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you