Issuu on Google+


TAVlR

KÜLTÜR VE SANAT YAŞAMINDA YIL: 1

SAYI: 3

NİSAN 1980

50 TL.

TAVRIMIZ

139

TAVIR

GÖREVİMİZ GEÇMİŞİ GÜNIŞIĞINA ÇIKARMAKTIR

141

Mehmet AYDIN

GİRSİN YUVAYA MERMİ ÇEKSİN TETİĞİ ELLER

155

Kemal KORAY

SORUŞTURMA DÜNYA TİYATRO GÜNÜ

157

TAVIR

MAYAKOVSKİ «Kalemin Süngü Olmasını İsterdim»

169

Zeynep ERAY

SOL MARSI

175

MAYAKOVSKİ

RUHİ SU «Devrimci müzik müziğimizin çoksesliliğe gitmesi sorunudur»

177

Kerim BALKIR

BÜYÜK ÇAĞLARDIR Kİ ADI ÖMRÜMÜZE YAZILDI

186

Turhan OKTAY

SABAHATTİN ALİ YASIYOR

189

Yavuz TURAL

HAZIM BASKAYNAK

192

TAVIR

DEĞİNMELER

195

TAVIR

ÇAĞRI GELECEK SAYILARDA

200

TAVIR


TAVIR * Sahibi: Mustafa SÜLKÜ * Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Şevki ÖMEROĞLU * Abone Koşulları: Yurt içi; 6 Aylık 300 TL, 1 Yıllık: 600 TL., Yurt Dışı: ABD 25 Dolar, F. Almanya 40 DM, İngütere 10 Sterlin, Fransa 85 Frank * Posta Çeki: Mustafa SÜLKÜ 12094 4 * İlan. Tam Sahîfe 2500 TL, 1/2 Sahife 1250 TL, 1/4 Sahife 625 TL * Yazışma Adresi: Kurabiye Sokak, Akgün Apt. Kat 3 Taksim/istanbul * Dergimizde yayınlanan, yazı ve resimler, derginin adı gösterilerek kutlanılabilir. Gönderilen yazı, resim ve ilanların sorumlulukları sahiplerine aittir. Dizgi: Gazi Matbaası — Baskı: Öztürk Matbaası


Tavrımız... Önce, dergimize şair Ataol Behramoğlu'ndan gelen bir mektuptan bö­ lümler yayınlıyoruz: «Tavır Dergisi Yazı Kuruluna, Sevgili arkadaşlar, Derginizin 2. sayısındaki bir tutumunuzdan ötürü sizi kutlamak ama­ cıyla bu mektubu yazıyorum. Derginizde «Demir Yol» filmini eleştiren bîr yazı yayınlıyor, fakat aynı sayıda filmin yönetmeni Yavuz Özkan'la bir konuşmaya da yer veriyorsunuz. Bence bu olumlu, örnek bir davranıştır. Faşizme, emperyalizme, yerli ve yabancı sömürücülere karşı savaşta tüm illrici, demokrat, devrimci güçlerin işbirliği esastır. Bu işbirliğinin sağlanmasında üz sanat-kültür emekçilerine de büyük görevler düşüyor. Solun, ilerici hareketin farklı kesimlerinden, eğilimlerinden kişiler olarak ya da farklı sanat anlayışına sahip kişiler olarak birbirimizi kıyasıya eleş­ tirmekten elbette çekinmeyeceğiz. Fakat, bunu yaparken kişisel sataşma düzeyini aşmayan, karşımıza aldığımız kişiyi düşman gibi göstermekten kaçınmayan, soğukkanlılık ve nesnellik ölçülerini yitirmemeye elimizden ge­ len çabayı göstermeliyiz. (...) Sanatçıyı dar, örgütsel ya da fraksiyonel öl­ çütlerle değerlendirmek, sanata da, sanatçıya da bir saygısızlık, güvensiz­ lik duygusu içinde barındırmaktadır. Nazım Hikmet, Brecht, Neruda, Gorki, Mayakovski, Eluard, Vaptsrov, Ahmet Arif, Yılmaz Güney... vb. bağlandık­ ları siyasal örgüt ya da fraksiyon ne olursa olsun, bütün devrimcilerin ortak değerleridirler. Çünkü dar, fraksiyonel, örgütsel, pragmatik amaç ve ölçüt­ lerin egemen olduğu yerde sanat soluk alamaz, gelişemez. (...) Benim bu mektupla amacım, başlangıçta da belirttiğim gibi, eleştirdiğiniz bir yapıtın yaratıcısına söz hakkı tanımakla gösterdiğiniz örnek tutumdan ötürü sizi kutlamak, devrimci ödevinizin böyle bir tutumu hepimiz için zorunlu kıldı­ ğına ilişkin düşüncemi açıklamak, bu fırsatla da bir sanat yapıtının nasıl, hangi yöntemlerle değerlendirilmesi gerektiği konusundaki görüşlerimi iletebilmekti. Sanat olaylarını güncel pratiği, dinamizmi, devrimci harekete katkısı açısından ele almakla olumlu bir işlev göreceğine inandığım derginize başarı dilerim. Sevgi ve saygılarımla.» TAVIR/139


TAVIR'ı çıkartırken sürekli taşıdığımız bir kaygu özellikle aydın kesime karşı önyargılı gözükmemekti. Kafamızdaki şatolarm bnrçlarmdan dünyayı seyretmek yerine, doğrusuyla, yanlışıyla, sanat-kültür dünyasını öznel bir biçimde yansıtmak gerekliliğine İnanmıştık. Bn inançla, 2. sayıdaki, arkada­ şımız G. Yaman'ın «Demir Yol» filmi üzerine yazdığı bir eleştirel yazı ve söyleşide doğru tavra ilk adımı attık. Bu konuda bundan sonra da, daha duyarlı ve özenli olarak çaba göstereceğiz. Dergimizin yaynına başlama ilkelerinden elan devrimci hareket için­ deki kültür sorununa sol sekter ya da bananeci anlayışı yoketme konusun­ daki kuramsal görüşlerin yayımına mayıs sayısı için ara veriyoruz. İlk üç sayımızda çıkan kuramsal görüşlerin daha da ayrıntıya indirgenebilmesi ve okurlarımızın da görüşlerinin alınmasıyla geniş anlamda bir kollektif çabakollektif ürün olması kaygusuyla bu kararı aldık. Bu sayımızda süreç içinde tartışarak zenginleştireceğimiz kuramsal ya­ zımız «Görevimiz: Geçmişi Günışığına Çıkarmaktır»ı M. Aydın hazırladı. Dünya Tiyatro Günü ile ilgili olarak, tiyatromuzun değişik çevrelerinden görüşlerin yeraldığı bir soruşturmamız var. Müzik konusunda birçok ortak görüşümüz bulunan müzikçi Ruhi Su ile, Özgürlük Türküsü Topluluğu'ndan Kerim Balkır arkadaşımız devrimci müzik konusunda bir söyleşi yaptı. Bn sayımızda ayrıca, hem tanıtılmasında yarar gördüğümüz, hem de uğraşı­ larından öğreneceklerimiz olan şair Mayakovski ve öykücü-şair Sabahattin Ali'nin sanatçı kişilikleri tanıtılıyor. Devrimci selamlarımızla.

TAVIR 140/TAVIR


GÖREVİMİZ: GEÇMİŞİ GÜNIŞIĞINA ÇIKARMAKTIR Mehmet AYDIN

İnsanlığın kültür mirası, tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan sınıfların daima ileriye doğru dönen tarih tekerleğine uygun olarak yaşama pratikle­ rinin oluş-yokoluş süreci içinde yarattıkları her türlü maddi ve manevi de­ ğerlerin tümüdür. Ve tarih boyunca insanlık, bu değerlerden yararlanmasını bilerek, bunları gelecek kuşaklara aktarabilmiştir. Devrimci kültürün kaynakları, marksist teori ve devrimci mücadele alanları olduğu kadar, yaşamın üstünde yükseldiği bir temeli de vardır. O da, kültürel mirastır. Ve biz geleceği, ancak geçmişin ilerici, olumlu mi­ rasını değerlendirip, olumsuz yanmdan arındırmakla yaratabiliriz. Görevi­ miz insan düşüncesinin yarattığı kültürel değerlerden en yaratıcı biçimde yararlanıp, pozitif yanlarını almak ye marksizm ışığında yorumlayıp, yeni­ den halka kazandırmaktır. «Biz geçmişten kalma edebiyat ve sanat mirasının bütün mükemmel şeylerini devralmamalı, bu mirasta yararlı olan şeyleri eleştirici biçimde be­ nimsemeli, zamanımızın ve ülkemizin, halk yaşamından aldığımız edebiyat ve sanat malzemeleriyle yapıtlar yaratırken, bunları örnek olarak kullanTAVIR/141


malıyız. Eskilerin ve yabancıların mirasını, hattâ derebey sınıfını ya da burjuvazinin yapıtları olsa bile devralmayı, örnek olarak kullanmayı hiç reddetmemeliyiz.» (Mao). Bu durumun ne derece önemli olduğunu Lenin'in şu sözlerinde de görebiliriz: «Proleter kültür ne havadan kapma bir şeydir, ne de kendilerine proleter kültür uzmanları süsünü verenler tarafından yaratılmıştır. Bütün bunlar saçmalıktır. Proleter kültür, insanlığın kapita­ list, bürokrat, toprak ağalarından oluşan toplumun boyunduruğu altında biriktirdiği bilgi hazinesinin mantıksal gelişmesi olmak durumundadır. Bütün bu yollardan proleter kültüre gidilmiştir ve gidilecektir.»

KÜLTÜR VE EMEK Kültür, bir toplumun geçmişten aldığı ve yeniden oluşturarak geleceğe aktardığı birikimdir. Bu anlamda, geçmişin mirası olarak tarihsel, geleceğe miras olarak deviren bir olgudur. Toplumlar, tarihsel gelişim süreci içinde nasıl belli bir değişim ve ge­ lişme gösteriyorlarsa, kültür de toplumsal karakterinden dolayı aynı deği­ şim ve gelişmeyi gösterir. Kültürel gelişme, kültür öğelerinin daha ileri biçimler yaratmasıdır. İleri bir kültür biçimi ise, insanın doğaya olan ege­ menliğini ve etkinliğini artırmaya yarayan ve insanın toplumsal bir varlık olarak kendisini geliştirmeye olanak sağlayan bir biçimdir. En genel anlamıyla-kültür, insan toplumunun doğayla ilişkisinin ve etkileşiminin bir ürünüdür. Buradan da anlaşıldığı gibi kültürü, içinde biçim­ lendiği doğal ortamdan soyutlayarak incelemek olanaksızdır. Bunun için de insanın oluşumuna kadar gitmemiz gerekmektedir. 142/TAVIR


Yüzyıllar boyunca insan, kendisini çevreleyen nesnelerin özelliklerini dikkat ediyor, çalışma alışkanlıklarını biriktirebiliyor, ve zamanla da olay­ ları genelleştirmeyi ve olaylar arasındaki iç bağlantıyı bulup çıkarmaya çalışıyordu. İnsanlığın bu evreleri geçirmesinde ve olayları gözlemleyebilmesinde emeğin rolü büyüktür. Ayrıca insanları hayvanlardan ayıran şeyi Engels: «İnsanın kendi eliyle yaptığı iş araçlarının yardımıyla gösterdiği toplamsal çalışma eylemi olduğuna saptamıştır.» Marks ise, hem insanın evrimleşmesinde, hem de sanatın yaratılmasında ilk bilinçli eylemin üretim olduğunu, bu üretimin de hayvani üretimden farkını şöyle açıklamaktadır: «Hayvanlar yalnız kendilerine üretir, oysa insan, bütün doğayı yeniden üretir, onların ürünleri doğrudan doğruya kendi fiziksel gövdelerine bağlıdır, insan ise serbestçe kendi ürününe bakabilir. Hayvanlar, yalnız kendi tür­ lerinin ölçüleri ve gereksinmelerine göre üretirler,. İnsan, bütün türlerin ölçülerine göre üretir ve nesnenin kendi içinde yatan ölçüyü her yerde uy­ gulayabilir. Dolayısıyla insan aynı zamanda güzelliğin kurallarına göre ya­ ratır.» İnsanın, güzelliğin kurallarına göre kültürel değerleri yaratabilmesi için, en başta elini farketmesi gerekmiştir. Zamanla, emek eylemlerinin ilerlemesi, yalnız ellerin farkedilmesi değil, bunların çalışmasına, yetkin­ leşmesine ve düşüncesinin ve aynı zamanda bir amaca yönelmiş bir çalış­ mayı elverişli kılan bütün yetilerin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Engels, «İnsan eli böylelikle yalnızca çalışmayı yapan organ değil, aynı zamanda emeğin ürünüdür. Çalışarak yeni işlere ayarak, kasların, kas bağlarının ve daha uzun zaman sonra kemiklerin, bu işler sonundaki özel gelişmelerini miras alarak ve miras alman bu ilerlemeleri durdurmaksızın, gitgide karmaşıklaşan yeni işlerde kullanarak, insan eli iyice kusursuzlaşmış, Raphael' İn resimlerini, Thorwaldsen'in heykellerini, Paganini'nin müziğini yaratmayı başarmıştır.» Önceden de belirttiğimiz gibi j insanın oluşumunda, gelişmesinde emeğin büyük bir rol oynamasının yanında, insanın ruhsal yapısını yetkinleşmesie de büyük bir ölçüde yardım etmiştir. Doğanın Diyalektiği'nde Engels, sana­ tın doğuşunda işin en önemli etken olduğuna belirtiyor. Gerçekten de kül­ türün oluşumu, insanın gereksinimlerinin ve bu gereksinimlerin giderilme­ sinin bir sonucudur. Yani, insan kesiksiz bir evrim içinde hem kendisini, hem de doğayı geliştirerek kendisine doğal ortamdan daha farklı bir «ikincil or­ tam», yani kültürü yaratan sosyal varlık sahibi insanın ürünü olmasından­ dır. İnsanın doğa güçlerine ve yaşadığı dönemin toplumsal yapısının getir­ diği sorunlara karşı verdiği mücadele, onun kültürel yaşantısını oluşturur. Çünkü en geniş anlamıyla kültür, doğanın ve toplumsal yaşamın insan tara­ fından işlenmesi ve geliştirilmesidir. TAVIR/143


TOPLUMLAR VE KÜLTÜRÜN GELİŞİMİ İnsanlığın, yüzyıllar boyunca ortak çalışmasının ve emeğin üretkenliği­ nin artması sonucu ilk insan topluluğu oluştu. Her türlü emeğin kollektif olduğu ilkel toplumda, ortak çalışmanın sonunda insanlar arasında fikir alış­ verişinin ve ilişki kurmanın en üstün aracı olan dil ortaya çıkmış oldu. Dilin toplumun ilerlemesine çok büyük etkisi olmuştur. Çünkü, dil, insanların iş görme çabalarını bir araya toplamasına ve aynı zamanda da ortak çalış­ masının örgütlenmesinin geliştirilip, yetkinleşmesine yardım ediyordu. Dil, insan toplumunun örgütlenmesine hizmet ettiği kadar, kültürün oluşumunu hızlandırılmasında da etkin bir rol oynamıştır. Ayrıca, insan toplumunda bilgi, kuşaktan kuşağa dil yardımıyla geçmiştir. Bu anlamda bilgiyi iletme ve biriktirme aracıdır. Gorki, kültürü kuran ve her türlü fikri yaratan başlıca etmenin, insan­ ların emeği olduğunu ve bunun kavranması gerektiğini vurgulayarak, çağ­ lardan beri gelişen kültürü şöyle açıklamaktadır: «Eski zamanlarda, çalış­ ma yöntemlerinin ilkel olduğu ve insanların henüz kesinlikle efendi ve köle diye ayrılmadıkları devirlerde, çalışan insanların sözlü sanatı efsaneler ve halk masallarından şaşılası canlılıkta kurgular yarattı. Sözlü edebiyatın genel teması, insanın doğa ile veya doğanın gizlerini çözmüş sihirbazlar ile olan mücadelesini ve çalışan insanların günün birinde doğa güçlerini yenme umudunu içeriyordu. Bu evrensel bir temaydı.» Tarihsel gelişim süreci içerisinde, ilkel topluluğa özgü üretim biçimi ve düzem kaçınılmaz olarak sonuna varıyordu. İlkel toplumun bağrında or­ taya çıkan köle sahibi sömürücü sınıf güçlenip kölelik düzeni de geliştikçe, giderek kölelik toplumu da kurulmuş oldu. Toplumun sınıflara bölünmesiyle kültür de içinde bulunduğu üretim ilişkilerine göre yemden biçimlenmiştir. Marks, «Maddi hayatın üretim tarzı, hayatın sosyal, siyasal ve manevi süreçlerinin karakterini belirler.» der. Bu­ radan da anlaşıldığı gibi kültür içinde yaşadığı toplumsal yapıya uygun ola­ rak toplumla egemen olan sınıfların kültürüne etki etmekte ve her zaman bir sınıfm duygu ve düşüncelerine yansıtmaktadır. Toplumların sınıflara bölünmesiyle insanlık tarihi, bazı sınıfların yük­ seldiği, ötekilerin yok olduğu, acımasız bir sınıf savaşımının tarihi haline gelmiştir. Böylelikle kültür de sınıf mücadelelerinin gelişmesine paralel olarak gelişiyordu. Bu kültürel gelişimin olumlu yanları, insanlığın kültür mirası olarak kalmakta, olumsuz, gerici yanları ise ilerleyen zaman içe­ risinde çürüyüp yok olmaktaydı. 144/TAVIR


K ö l e c i i l i ş k i l e r k u r u l u p geliştikçe, bu gelişmeye uygun olarak özel b i r ideoloji oluşuyordu. B u , bazı dinsel ve f e l s e f i görüşlerden y a r a r l a n a r a k kendi egemenliklerini sürdürmek isteyen köle sahiplerinin ideolojisi o l d u . O dönemde halk, doğa ve sömürücüler karşısında güçsüzdü. Bu da, h a l k yığınlarının bilincinde, egemen sınıf ideolojisinin yerleşmesi i ç i n uygun b i r o r t a m y a r a t ı y o r d u . Bununla b i r l i k t e o zaman b i l e bu idealist dünya anlayışı çok güçlü değildi. Köleci toplumda dinsel öğreti çok güçlü olmasına karşın, bunu başlıca i k i etken baltalıyordu. B i r i n c i s i , ü r e t i c i güçlerin gelişmesi ve doğa yasalarının b i r b i r i arkasına keşfedilmesine olanak dağlaması, i k i n c i önemli etken ise egemen -ideolojinin geniş h a l k y ı ğ ı n l a r ı üzerindeki etkisini azaltan emekçilerin çetin yaşantısıdır. K ö l e c i toplumda köleler sefaletten süründükleri, her t ü r l ü haktan yoksun b ı r a k ı l d ı k l a r ı i ç i n yalnız köleci devlete k a r ş ı d e ğ i l , rahiplere k a r ş ı da a y a k l a n ı y o r l a r d ı . Gelişen bu sınıf m ü ­ cadelesi doğal o l a r a k sanata da yansıyordu. O dönemde yaratılan k ü l t ü r e l değerlere verilecek örnek, a n t i k başyapıtları arasında yer a l a n Homeros'un İlyada ve Odisseus destanlarıdır. Homeros, kendisinden önceki top­ l u m d a v a r olan h a l k ozanları tarafından yaratılmış olan t ü r k ü l e r i b i r e r îkültür m i r a s ı olarak almış ve ona yeniden b i ç i m vererek derleyip, canlanTAVIR/145


dırmıştır. 19. yy.'in Rus eleştirmeni V. Bielinski'nin bu durumu değerlen­ dirişi şöyledir: «Homeros'un sanat dehası işlenmemiş efsane ve halk tür­ küleri filizlerinin içinden geçerek işlenmiş altın biçiminde aktığı yüksek fırın oldu.» Ayrıca, köleci sistemin üst yapısını belirleyen ideolojik yapıyı oluş­ turan yasaların çoğu, Homeros'un destanlarından ezgi ve dizelerinden ata­ mıştır. Homeros'un işlediği din, aşk, adalet, güzellik ve her çeşit insancıl duygu, köle sahipleri tarafından alınarak tam bir disiplinle aileye, tanrıya, kurallara bağlılık öğretisi ile sonuçlandırılmıştır. Yani, egemen sınıflar Ho­ meros'un bütün ürünlerinden yararlanarak kendi sömürülerinin sürekliliğini sağlayan ideolojik yapının eğitim ve öğretim işlerinde kullanarak onu bir meta durumuna getirmişlerdir. Köleci toplumda giderek materyalist görüşler de ortaya çıkıyor ve in­ sanların bilincinde kendilerine bir yol açıyordu. Örneğin: Evrenin yapısı konusundaki dinsel anlayışları yalanlayan materyalist görüşler ortaya çıkı­ yordu. Antik çağın materyalist filozofları, herşeyin hareket halinde olduğu­ nu ve iki kozmik gücün, yani aydınlık ve karanlığın karşılıklı etki sonucu durmadan değiştiğini söylüyorlardı. Materyalizmin yanında diyalektiğinde ilk filizleri beliriyordu. Bilimde olduğu gibi bu gerçekçi dünya görüşü sanatta da kendini gös­ termiştir. Bunun ilk örneğini tiyatro yazarı Aiskhulos'ta görüyoruz. Gelişen toplumsal olayların nedenini araştırmak ve derinlemesine incelemek iste­ yen, ilk çağın ilk yazılı tiyatro metinlerini diyalektik yönteme göre yazan bir sanatçı Aiskhulos. Aiskhulos'un tiyatro metinlerindeki temel öğeler neydi, oyunlarında an­ latmak istediği ve kitlelere mesaj olarak iletmek istediği neydi? Bunların yanıtllrını en açık bir şekilde «Zincire Vurulu Prometeheus» adlı oyununda görebiliyoruz. Yaşadığı toplumun (köleci toplum) yapışım ve onun üst yapı kurumlarını eleştirmekte, diyalektik gerçekliğe göre toplumların değişebi­ lirliğini vurgulamaktadır. Ve oyun bu değişebilirliğin onurlu, yumuşamayan başkaldırışıdır. Aiskhulos, gerçekten de çağını çok iyi bir şekilde gözlem­ lemesinden, o zamanda ağır basan dinsel ve diğer bir takım önyargılardan arınmasını bilmesinden, köleci toplumun temelindeki sömürüyü kavrama­ sından dolayı, düzenlerin gelişimini diyalektik bir yapıya oturtmuştur. Bu bilgiler bize, onun antik çağın ilk diyalektikçilerinden biri olduğunu ve diyalektik dünya görüşünün sanatı güçlü ve olumlu biçimde etkilediğini öğretmekte ve kavratmaktadır. Ve bu bilgilerin ışığında bizler, sanatın ölümsüzlüğünü kavrayabiliyor ve en doğru biçimde biçimlendirip, yorumlayabiliyoruz. 146/TAVIR


Köleci toplumda, egemen sınıfın ideolojisine karşılık, halk yığınları da kendi öz ideolojilerim kendiliklerinden oluşturmaktaydılar. Bu, yönetime karşı bir protestonun, emeğin, ve küçük kişilerin ulululaştırılma ideolojisi olmuştur. Halk arasında yalnız krallar ve aristokratların değil, basit emek­ çilerin de ölümünden sonra tanrılarla eşit olabilecekleri-düşünülüyordu. Ancak edebiyat ve sanat, egemen sınıf tarafından imparatorluk ikti­ darının sürdürülmesi ve ululanması için kullanılmıştır. Buradan da anla­ şıldığı gibi her sınıflı toplumda iki kültür vardır. Halkın yarattığı kültür un­ surlar şeklinde olmasına karşın, sömürücü sınıfın kültürü egemen kültür bi­ çimindedir. «Her ulusal kültür, pek az gelişmiş olsa bile, demokratik ve sosyalist bir kültürün unsurlarını içerir. Çünkü her ulustan sömürülen bir emekçi yığını vardır. Bu kitlenin yaşam koşulları zorunlu olarak demokratik ve sosyalist bir ideolojiyi doğuracaktır. Ama her ulusta aynı samanda (çoğunIuyla aşırı-gerici ve yobaz bir nitelik taşıyan) bir burjuva kültürü de vardır. Üstelik bu kültür yalnızca unsurlar şeklinde değil, egemen kültür şeklinde yazar. Bu bakımdan «ulusal kültür» genel olarak büyük toprak sahiplerinin papazların ve burjuvazinin kültürüdür.» (Lenin). Köleci toplumda, iktisadi ve toplumsal alanlarda patlak veren bunalım ideolojiye de yansımıştır. Egemen sınıfın temsilcileri arasmda yayılmış olan felsefi ve dinsel sistemler gerici bir niteliğe bürünerek, artan bir kötümser­ liğin damgasını taşır olmuştur. Edebiyat da aynı şekilde felsefi-dinsel bir nitelik gösteriyor, egemen sınıf çemberinin beğenilerine uymaya gayret ediyor ve övgü niteliğini taşı­ yordu. Buna bağlı olarak, o dönemde edebiyat ve sanatın genel düzeyi his­ sedilir ölçüde düşmüştür. Toplumsal yapıda var olan bunalımların sonucu köle emeği, gittikçe teknik ilerleme ve toplumun evrimi için büyük bir engel haline geliyordu. Üretici güçlerin düzeyi, başka bir üretim ilişkilerini gerekli kılıyordu, İleri bir ekonomik ve toplumsal biçimlenmeye, yani feodal düzene devrimci bir geçiş kendini zorla kabul ettiriyordu. Çünkü, köleci toplumda hakim olan ürerim biçimi, doğal ve kapalı bir ekonomiydi. Bu da yeni üretim biçiminin öğelerinin serbestçe gelişmesini engelliyordu. Feodal biçimlenmeye geçişi tıkayan devlet ve üst yapının diğer kurumları yanında köleci biçimlenmeyi devrimci bir altüst oluş yıkabilirdi. Ancak feodal toplum, köleci topluma göre daha ileri bir ekonomik ve top­ lumsal biçimlemeyi yaratıyorsa da, köleci toplumda olduğu gibi temelinde yine sömürüye dayanan üretim biçimi hakimdi. TAVIR/147


Bu sömürüyü sürekli kılabilmek ve emekçi yığınlar üzerindeki egemen­ liklerini sağlamlaştırmak için, feodal senyörler sınıfı, iktisadî sömürü ve siyasal köleleştirme ile yetinmeyip, bunu ideolojik etki ile pekiştiriyorlardı. Bu ideolojik etki, onlar için en iyi silahlardan biriydi. Feodal toplumun ideolojisinde kesin rol dine ve kiliseye düşüyordu. Manevi yaşamın dinden esinlendiği bu çağda, kilise, varolan toplumsal düzeni ve halkın (emekçiler, köylüler, zanaatçılar) sömürülmesini kendi saygınlığı ile güven altına alı­ yordu. Bunun en güzel örneğini tiyatroya yansımasıyla görüyoruz, Din adamlarının yönettiği kilise tiyatrolarında ezilen sınıfı oluşturan kölelerin, topraksız köylülerin içinde bulundukları ekonomik koşulların ken­ di kaderleri olduğu, soylulara karşı gelmenin bir çıkar yol olamayacağı an­ latılıyor ve ahlak dersleri veriliyordu. Bu gerici, bağnaz ve sömürüye dayalı sanatın yanısıra, kaynağım o dönemde keskinleşen sınıf mücadelelerinden alan halkın yarattığı halk kül­ türü de vardı. Halk kültürünün bir öğesi olan ve verilen mücadeleyi yalın bir şekilde dile getiren kavga türküleri, o dönemde belli bir önem taşıyordu. Kendi toplumumuza baktığımızda da bu tür örnekleri görebiliriz. Anadolu'da feodalizmin hüküm sürdüğü dönemde, bey, paşa zulmüne karşı köyden köye dolaşarak bir haberci, bir ışık, bir umut olan Aşıklar vardı. Halkın sorunlarım, acılarını, dertlerini, sevgilerini dile getiren tür­ külerini Anadolu'nun dört bir yanma yaymışlardı. Anadolu insanı da bun­ ları yoğurmuş ve zenginleştirmiştir. Bu şekilde türkü tek bir aşığın malı olmaktan çıkıp, tüm halkın malı olmuştur. Pir Sultan Abdal, Dadaloğlu, Köroğlu gibi halk ozanlarımız, halk sanatımızın başkaldırıcı, kavgacı, ileri ve demokratik yönünü oluştururlar. Ve halkımızın yarattığı bu değerlerin günümüze kadar ulaşmasına karşın, bizlerin, devrimci sanatçıların üzerine düşen görev, bunları en iyi şekilde değerlendirip, özümledikten sonra, özün­ den bir şey kaybettirmeksizin yeniden yorumlayıp, halka maledilmesini sağ­ lamak olmalıdır. Yine, halk kültürümüzün pozitif yanlarının günümüze kadar ulaşmasının nedenlerini şu örnekle de açıklayabiliriz. Merkezi-Feodal Osmanlı dönemin­ de gelişen iki şiir türü vardı. Divan şüri, gerçeklere yüzçevirmiş, kendi ölçüleri içinde bile yeniliği olmayan, belli bir azınlığın şiiri idi. Bunun yanısıra divan şiirinden tamamen farklı, konusu, dili, duyguları, düşünceleri bakmamdan halka dayanan, gerçek düşünce ürünleriyle beslenen ve bütün Anadolu'ya uzanna bir halk şiiri vardır. Halk şiiri, bir çağın, belli bir azınlığın değil, bütün bir toplumun şiiri olduğu için, kendini sürdürmüş ve alanı genişlemiştir. Burada, büyük yazar Gorki'nin sözlerini vurgulamadan 148/TAVIR


geçmek olanaksız. Çünkü G o r k i , halkın y a r a t t ı ğ ı k ü l t ü r e l değerler i ş i n şöy­ le demektedir: «Onlar, bir tek kişinin f e r d i ilhamını değil, t ü m halkın kollekt i f , y a r a t ı c ı f a a l i y e t l e r i n i dile getirmektedirler.» A y r ı c a h a l k ş i i r i , kendi dışında gelişen, a y r ı b i r v a r l ı k anlayışının ü r ü n ü o l a n d i v a n şiirinden yararlanıp, onun k a v r a m l a r ı n ı , b i r çok sözlerini alıp, benimsemiştir. Yani, divan şiirinin b e l l i b i r birikiminden a l d ı k l a r ı m , kendi özünde e r i t m e y i , sindirmeyi ve kendinin y a p m a y ı b i l m i ş t i r . Kaynağım, yaşadığı dönemin toplumsal gerçeklerinden a l a n , t a m a m i y l e h a l k a d a y a l ı olan h a l k ş i i r i , özünün zenginliği nedeniyle, d e v r i m c i k ü l t ü r ü n yaratılmasında b i z i m i ç i n k ü l t ü r e l b i r mirastır. Onu, yeni b i r y o r u m l a , gerçek k ö k l e r i n e inen b i r anlayışla ele alıp, b i ­ l i m s e l dünya görüşümüze uygun b i r t u t u m l a değerletıdirebilmeliyiz. Sömürücü sınıfların i k t i d a r a gelip, i k t i d a r d a n düştükçe ve her sömürücü sınıf b i r d i ğ e r i n i düşürdükçe, k ü l t ü r e l değerler de yayılıp, yozlaşmıştır. Ortaçağın sonunda, emeğin üretkenliğinin hızla artması, ü r e t i m araç­ larının gelişmesi, y a n i ü r e t i m t a r z m d a k i gelişmeler sonucu feodal toplurn y e n i b i r sömürücü sınıfla k a r ş ı karşıya k a l d ı . Ancak bu sınıf , eskisinden daha y a r a t ı c ı b i r k ü l t ü r oluşturdu. Ü r e t i c i güçlerin gelişmesi, sanatın da serpilip, gelişmesine neden oldu. Çünkü k ü l t ü r , toplumun m a d d i yaşamından kaynaklandığı i ç i n , bu yeni ü r e t i m tarzından önemli ölçüde etkilenmiştir. Sınıf mücadelelerinin keskinleştiği, ulusal kurtuluş savaşlarının v e r i l ­ d i ğ i bu dönemde, önümüze açılan büyük i m k â n l a r ı , ancak geçmişin bu k ü l ­ t ü r değerlerini ve gösterdikleri i l e r l e m e l e r i incelemekle değerlendirbiliriz. K a p i t a l i s t toplumda, daha çok k ı r s a l alandaki köylüler ve t a r ı m i ş ç i l e r i kendilerine k a p i t a l i z m öncesi toplumlardan devrolunan, halk hikâyeleri, h a l k t ü r k ü l e r i , el sanatları g i b i k ü l t ü r geleneklerini b i r dereceye kadar koruma olanağmı b u l m u ş l a r d ı r . Buna karşılık, dolaysız olarak klpitalist ü r e t i m i l i ş ­ k i l e r i içerisinde bulunan p r o l e t a r y a , bundan bile yoksun bırakılmıştır. Pro­ l e t a r y a üzerindeki k ü l t ü r politikası, kapitalist sömürü gerçeklerini gizle­ mek, mevcut düzeni devanı e t t i r m e amacma yönelik ve kesinlikle k i t l e l e r i uyuşturucu n i t e l i k t e d i r . Ancak, sömürünün gittikçe artması ve kapitalizmin genel karakterinden dolayı devamlı b u n a l ı m içersinde olması, proleteryanın sınıf b i l i n c i n i uyan­ d ı r ı r . Onlar sömürülerinin ekonomik olduğu kadar ideolojik, maddi olduğu kadar da manevi olduğunu a n l a r l a r . İ y i yaşam ve çalışma olanaklarından yoksun b ı r a k ı l d ı k l a r ı g i b i , her tür­ l ü k ü l t ü r e l e t k i n l i k t e n d e yoksun kılınmışlardır. T e k e l öncesi, serbest rekabetçi dönemde burjuvazinin i l e r i c i durumda olması, ü r e t i c i g ü ç l e r i geliştirmesiyle, k ü l t ü r d e de d e v r i m c i b i r k a r a k t e r görürüz. TAVIR/149


Kapitalist üretim ilişkilerinin hızla gelişmesi, bilim ve tekniğin ilerle­ mesine hız kazandırmış ve aynı durum ideolojik alanda da kendini göstermiş­ tir. Yeni bir dünyl anlayışı, manevi ve ruhsal yaşamın her alanına, bilim edebiyat ve sanatlara biçim veriyordu. 0 dönemde bu durum ideolojik bir devrime neden olmuştur. Bu tarihte yeniden-doğuş anlamına gelen Röne­ sans'tır. Bunun öncüleri kendi ideolojik akımlarına hümanizm adını vererek, kişilerin değeri üzerinde önemle durmuşlardır. Gerçekten de bir Leonardo da Vinci, kimsenin erişemediği ressam ve heykelci Michel-Angelo Buonarotti, ressam Rafhael Santi, ozan Ludovico Ariosto, yazar François Rabelais'ler yaratmış oldukları değerlerle o dönemin büyük sanatçılarrdır. Ancak bu sanatçılar, aşırı dereceye götürülen bireycilik anlayışını, kişisel başarıya ulaşma isteğini övmekteydiler. Yani, sanatta ilerleme ve gelişme olmasına karşın, hizmet ettiği alan gene belli bir azınlık ve burjuva çevresiydi. Bu anlamda Rönesans'ın burjuva hümanizmi, proletaryanın gerçek hümanizm­ den temelden ayrılır. Tekellerin ortaya çıkması ile, yani emperyalizm döneminde burjuvazi, tüm ilerici yönlerini yitirmiştir. «Kapitalist üretim, kafa emeğinin bazı dal­ larına, söz gelimi şiir ve sanata düşmandır.» (Marks). Ekonomik olarak çöküntüye giren toplumun, kültür ve sanatı da bunun yansıması olarak çık­ maza girmiştir. Günümüzde burjuva sanatı, yoz, kitleleri pasifize etmeye yönelik bir niteliğe bürünmüştür. «Tekelci kapitalizm dönemi sanat ve edebiyatın değe­ rini daha da ucuzlatmış, onu bir işporta üretimi durumuna indirgemiştir. Bu­ na koşut olarak burjuvazinin yozlaştırılan vantuzları, toplumun her katma yapışmıştır. «Ahlaki ve manevi yozlaştırma» yaygınlık kazanmıştır. Bu kö­ tülüğün zararlı etkileri her yerde, ama özellikle de hâlâ emperyalizmin bo­ yunduruğu altında bulunan ve halk kültürünün geleneksel biçimlerinin sis­ temli olarak yok edildiği ülkelerde olanca açıklığıyla görülür.» (G. Thom­ son.) Emperyalizm, halkların kültürel gelişimlerim engellemeye, çarpılma­ ya ve kültürel yabancılaşmayı sağlamaya çalışır. Ayrıca, halk kültürünü, örneğin, halk ezgilerinin özünü ve biçimim çarpıtarak yenilik adı altında yozlaştırarak kendi amaçlan doğrultusunda kullanır. «Burjuvazinin egemenliği altında «bilim» bir üretici güç haline gelirken, «sanat» da bir meta olup çıkar. Bn meta da bir tüketim maddesidir.» Emperyalizm, tüketimi artırma aracı olarak, müzikten de yararlanır. Bu amaçla çeşitli ülkelerde festivaller, yarışmalar düzenler. Günümüz dün­ yasında burjuva müziğinin genel niteliklerine bakacak olursak, işlediği ko­ nularla (Aşk, kadercilik, seks) ve biçimiyle, burjuvazinin içinde bulunduğu durumu açık bir şekilde yansıtır. Kaynağını hiç bir zaman gerçek hayattan 150/TAVIR


değil de, hayale dayanan, gerçeklikle ilişkisi bulunmayan soyut kavram­ lardan alır. Bu anlamda, devrimci müziğin yaratılmasında, günümüz bur­ juva müziğinden yararlanmak olanaksızdır. Çünkü, o, tamamen gerici ni­ teliktedir. Fakat, tekel öncesi dönemdeki burjuva müziğinin ilerici, olumlu yanlarından yararlanılarak devrimci müziğin yaratılmasında kullanılabilir. Devrimci ustaların sürekli belirttikleri gibi, proletarya, insanlığın 2000 yıllık gelişimi sürecinde oluşan bütün kültürel birikimlerin mirasçısıdır. Bu anlamda devrimci sanatçıların görevi, kendi halkının kültürünün ilerici, de­ mokrat yönlerini geliştirmek olduğuna göre, devrimci müzikte de asü kay­ nak halk müziğidir. Ve bu temel üzerinde kurulursa, gerçek konumuna ula­ şabilir.

Emperyalizme bağlı geri bıraktırılmış yeni sömürge ülkelerde, kültürel karmaşanın bütün özelliklerini görebiliriz. Emperyalizm için bu tür ülke­ ler, hayati bir önem taşımaktadır. Çünkü bu ülkeler, hammadde, ucuz emek ve sürekli pazar kaynağıdır. TAVIR/151


Bu nedenle de emperyalizm, sömürüsünü sürekli kılabilmek amacıyla, bu ülkelerde ekonomik ve siyasal baskının yanında bir de kültürel baskıya başvurur. Amaç, geri bıraktırılmış ülke halklarının emperyalizme karşı tep­ kiye dönüşecek devrimci düşüncelerden uzak tutulmasıdır. Amilcar Cabral' ın da belirttiği gibi, «Bazı şartlarda yabancıların halk üzerinde egemenlik­ lerini kurmaları çok kolaydır. Fakat bu egemenlik, maddi görünümü ne olursa olsun, ancak halkın kültürel hayatının devamlı ve örgütlü bir şekilde baskı altında tutulmasıyla sürdürülebilir. Çünkü, ülkelerin kendisinin olan, kuvvetli bir kültür yaşantısı var ise, yabancı egemenliği hiç bir zaman egemanlığının devamlılığından emin olamaz. Herhangi bir anda, gözönüne alı­ nan toplumun evrimini tayin eden iç ve dış faktörlere bağlı olarak, kültürel direç (ki tahrib edilemez) yabancı egemenliğe bütünüyle muhalefet edebil­ mek için, yeni (siyasal, ekonomik, silahlı) biçimler alabilir.»

Bu nedenle emperyalizm, geri bıraktırılmış ülke halklarına gerici, ide­ alist, sömürü düzenini- örtbas etmeyi amaçlayan, bütün kültürel değerleri yozlaştıran, kendi kozmopolit kültür politikasını egemen kılmak ister. Diğer yandan da, o toplumun tarihsel gelişim süreci içersinde yaratmış olduğu, homojen olmamakla birlikte, o ülkeye özgü olan, içersinde demokratik ve 152/TAVIR


sosyalist öğeleri taşıyan kültürü sistemli bir biçimde tahrip etmeye çalışır. Bu nedenledir ki, geri bıraktırılmış ülkelerde, kültürel mücadele, devrimci kavgada özel bir önem taşır. Günümüz Türkiye'sinde, emperyalizmin hakim sınıflar ittifakı ile yay­ maya çalıştığı yoz, kozmopolit kültür politikasının yanısıra, varlığını, etkin­ liğini sürdüren diğer bir kültür, merkezi-feodal Osmanlı toplumunun temeli üzerinde kurulmuş olan feodal kültür kalıntılarıdır. Gerici, aşırı dinci öğe­ lerin hakim olduğu bu kalıntılar, kozmopolit kültür politikasının ulaşamadığı kırsal bölgeler halkının ideolojik olarak uyuşturulması işlevini üstlenmiştir. Diğer bir yanda ise, farklı sosyal sınıfların özelliklerini taşıyan halk kültürü, yüzyıllar boyunca üretici halk yığınları tarafından oluşturulmuş, zengin bir birikime ulaşmıştır. Bir yanıyla kaderci, uzlaşmacı, diğer ya­ nıyla başkaldırıcı, üretime yararlı, savaşçı, kitlelerin benimsediği bu kül-, tür, hiç şüphesiz devrimci kültürün yaratılmasında en zengin malzemedir. Bu zengin halk kültürü, her zaman egemen sınıf tarafından ve günümüzde emperyalizm tarafından kendi amaçları doğrultusunda, her yönüyle çarpıtı­ larak kullanılmaktadır.

BİZE DÜŞEN GÖREV :

Devrimci kültür mücadelesinde üzerimize düşen görev çok yönlüdür. Egemen sınıfların ideolojisiyle yoğrulmuş olan kültürün emekçi yığınlar üze­ rindeki uyuşturucu etkisini kırmak, Marksist dünya görüşümüze dayanan, ancak egemen sınıfların kültürü dahil, tarihsel gelişim süreci içersinde za­ manımıza kadar biriktirilmiş olan kültürel değerleri eleştirisel bir yakla­ şımla özümleyip, devrimci kültürün yaratılma sürecinde bir malzeme olarak kullanmak. Jdanov'un belirttiği gibi, «Burjuvazi edebiyat mirasını har vu­ rup harman savurmuştur, bize düşen görev, bu mirası toparlamak, incele­ mek ve eleştirici bir biçimde özümleyerek daha ileriye gitmektir.» Ayrıca, diğer bir görevimiz, halk kültürünün tahribedilmesini, giderek de yok edilmesini önlemeye çalışmaktır. «Proletarya burjuva, klasiklerini kendi dünya görüşüne göre yeniden yorumladıktan sonra, onların içerdiği tüm yaratıcı öğeleri özümleyecek ve onları zengin halk türküleri mirası içinde olmak üzere kendi sanat geleneği ile kaynaştıracaktır.» (G. Thomson). TAVIR/153


Bu nasıl olacaktır; ilk başta devrimci kültür mücadelesi de her alanda olduğu gibi devrimci siyasi mücadeleye tabi olmalıdır. «Her kültür veya edebiyat ve sanat, belirli bir sınıfa aittir ve belirli bir siyasal çizgi ile ilgilidir. Gerçekte ne sanat için sanat, ne sınıfüstü bir sanat, ne de siyasete paralel veya siyasetle hiçbir ilgisi olmayan bağımsız bir sanat vardır. Pro­ leter edebiyat ve sanat, proletarya devrimci davasının bütününün bir kıs­ mıdır. En geniş ve en basit anlamdaki bir edebiyat ve sanat olmadan, dev­ rimci hareket ilerleyemez ve zafer kazanamaz.» (Mao). İkinci olarak, bu alandaki örgütlenmeyi sağlamak olmalıdır. Emekçi sınıflar ve tabakalararası dayanışmayı oluşturacak ve güçlen­ direcek, devrimci alanda her türlü popülizmi, yılgınlığı, pasifizmi kırıcı, dev­ rimci siyasi mücadelenin temel görevleri doğrultusunda ürünler ve çalış­ malar ortaya koyarak, devrimci kültür mücadelesi geliştirilmelidir. Bu ürün­ leri ortaya çıkarabilmemiz için en başta geçmişin kültürel değerlerini miras olarak almamız gerekmektedir.

Yararlanılan Kaynaklar : 1 — İlkel Topluluk - Köleci Toplum - Feodal Toplum — Zubritski - Mitropolski - Kerov 2 — Kapitalist Toplum — Aynı yazarlar 3 — Ücretli Emek ve Sermaye — Karl Marks 4 — Doğanın Diyalektiği — P. Engels 5 — Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı — Karl Marks 6 — Sanat ve Edebiyat — Lenin 7. — Sanatta Sosyalist Gerçekçilik — Yeni Dünya Yayını 8 — Küçük Burjuva İdeolojisinin Eleştirisi — M. Gorki 9 — Kültür ve Kültür İhtilali — Lenin 10 — Sanat ve Edebiyat Üzerine — Mao 11 — Marksizm ve Şiir — G. Thomson 12 — Son Konuşmalar — A. Cabral 13 — İnsanın Özü — George Thomson 14 — Felsefe - Edebiyat - Müzik Üzerine — Jdanov 154/TAVIR


Kental KORAY GİRSİN YUVAYA MERMİ ÇEKSİN TETİĞİ ELLER Acıyı, sancıyı, safrayı getirdiler sevgiyi ve kavgayı doğurduk öfkeyle yoğurduk büyüttük adam ettik bilettik hazır ettik artık başaklar kızıla sürecektir. Bir yanda yumruklar vardır, solgun ince kuru yamru, yumru ve analar suskun çağlar mahzun ninniler titrek üç sinek, üç bin sinek yüzlerde pamuk kahpe sendika sarı ağa it umut gel-gitte körpe bedenlerde canlar cascavlak beden yalıncak çırılçıplak ve demiri döven, çarkı çeviren vida takan; iş gücüsü satan açtır ve çilyavruları, kanemiciler topları, tüfekleri özgürlüğe çevrili Bir yanda bomba vardır, kan vardır gökmen yiğitler, yağız yiğitler dizi dizi dizilir kuytularda sabah vakti kurşunlara dizilir. Onlar ki kaçakta maraşta, urfada aç açma TAVIR/155


topraksız ve az topraklı pamukta sefil, tütünde zavallı onlar ki öyle bir deniz ırmaklar taşıyorken azgınca köprüleri alıyorken amansız aç suya. On'lar ki kırıldılar kızıldere'de «mahir» idiler, «cihan» idiler bre «şahin» aman sekban sekban, güneç öyle pir idiler göğü tutsalar gök oynar taşa vursalar taş çatlar. 12 martını yaşadık amerikan zulümlerin cellatlar yel yeperek, yelken kürek omuzları çok yıldızlı cellatlar. Beden düşse de sessizce kavga sürer artağan kızıldere destan ölüm dirilir bin filizle Düş değil, masal değil katılalım kavgaya usul değil, yavaş değil inişten, yamaçtan tezgahtan, tarladan bir tek vücut, tek hücre anamalcıdan, ağadan işkenceciden, zahmdan sil baştan yeni bir dünyaya umut silahsa silahı süreriz ortaya girsin yuvaya mermi çeksin tetiği eller. (1975)

156/TAVIR


SORUŞTURMA :

DÜNYA TİYATRO GÜNÜ •

TAVIR

27 MART 1980, 19. DÜNYA TİYATRO GÜNÜ UNESCO örgütlülüğü içinde 1948'de kurulan Uluslararası Tiyatro Ensti­ tüsü (ITI) 1962 yılında 27 Mart'ı DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ilan eder. Son üç yıla kadar da üye ülkelerde okunmak üzere ünlü tiyatro ve sanat insan­ larına konuşma metinleri hazırlatır. Bunlar arasında Asturias, Peter Brook, Pablo Neruda, Laurence Oliver, Arthur Miller ve lenoscu gibi isimlere de rastlanır. Alınan bir kararla bildiriler üç yıldan bu yana ITI'ye bağlı ulusal merkezlerce ülkenin sanat ve tiyatro adamlarından birisinin görevlendirilmesi ile hazırlanmaktadır. Bu karar doğrultusunda ülkemizde ilk bil­ diriyi Muhsin Ertuğrul, ikinci konuşma metnini ise Haldun Taner hazır­ lamıştır. Tiyatroların, perdelerini ücretsiz olarak izleyicilerine açtıkları Dünya Tiyatro Günü'nde, oyun başlamadan önce sanatçılar tarafından 19 yıldan bu yana okunan bildirilerin genelde varolan bir ortak diliden sözedebiliriz. Sınıf kavgalarının giderek keskinleştiği, azgın emperyalist saldırganlığın dünyayı halkların zindanına çevirme çabalarının bir yanda, kurtuluş mü­ cadelelerinin bir yanda olduğu koşullarda birlikten, kardeşlikten ve barıştan dem vurulmakta. Sınıfların ve acımasızca bir sömürünün varolduğu toplumsal koşullarda birlik, kardeşlik ve barış çağrıları, sınıfların çıkar birliğini, kardeşliğini ve sınıflararası barışı emperyalist yapıda ve burjuva sınıf çıkarları doğ­ rultusunda istemek anlamına gelir. Demogoji yapılarak soysuzlaştırılmaya çalışılan bu kavramlarla sömürü gizlenmeye, devrim mlücadeleleri ve halkTAVIR/157


ların anti-emperyalist kurtuluş kavgaları karalanmaya çalışılmaktadır. Ti­ yatro sınıfların, sömürünün, baskına olduğu koşullarda birlik değil, kavga aracıdır ancak. Dünya Tiyatro Gününde yayınlanan bildirilerle, tiyatronun burjuva sınıf çıkarları doğrultusunda biçimlendirilmesi ve günün burjuva anlamda yo­ rumlanma çabalarına karşı devrimci ve demokratik yapılı tiyatrolar protesto metinleri ve ortak bildirilerle burjuva ikiyüzlülüğünün teşhire çalışmışlar­ dır. Bu yıl Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Türkiye Ulusal Merkezi konuşma metnini hazırlama görevini Bedia Muvahhit'e verdi. Ayrıca sanatçı örgütleri ve İAST'ta bu günde birer bildiri yayınladılar. Konuyla ilgili olarak Dergimiz, bugünün anlamı açısından dar kapsamlı da olsa bir soruşturma yaptı. TAVIR: Dünya Tiyatro Gününe yaklaşımınız nedir? Bu günde devrimci, demokratik yapılı tiyatrolar nasıl bir tavır geliştirebilir? Bildiri hazırlama görevi size verilseydi, neler söylerdiniz? MEHMET AKAN (TI-SAN Başkanı) Kadın yılıı çocuk yılı gibi tiyatro günün de yadırgadığım bir olay. Tiyatroya gitme ola­ nağı bulamayanlara yılın bir gününde para­ sız oyun sergilemek, kökeninde iyi niyete dayansa da bir avunma gibi sanki, biraz da günah çıkarma... Kadınların, çocukların so­ runlarını genel olarak toplumdaki çelişki­ lerin çözümünden ayrı düşünmek nasıl bir yanılgıysa, tiyatro sorununu yılın bir günü tiyatro günü ilân ederek çözmek olanaksız bence. Ama gene de yararlı olabilir böyle hatırlatma günleri, sorunları gündemde tut­ mak açısından. Dünya Tiyatro Gününde önce, tiyatronun düze çıkmasının, toplumun dü­ ze çıkmasıyla doğrudan ilişkili olduğunu belirtmek isterim. Bunun tersi de söz konusudur: Tiyatro, toplumun düze çıkması uğraşında görevlidir. Ti­ yatrocular sanatları, meslekleri için verdikleri mücadeleyi genel olarak de­ mokrasi ve özgürlük mücadelesi dışında tutamazlar. Açlığın, yoksulluğun, sömürünün ortadan kalktığı bir dünyada sanatçının özgür yaratmadan haz duyacağı dönemlere varma dileğiyle... 158/TAVIR


S. GÜNAY AKARSU (Oyun Dergisi Sahibi, Eleştirmen) 27 Mart'ın dünyada tiyatro günü sayılması­ nın ve bugün tiyatro konusunda bildiriler yayınlanmasının fazla bir değeri yoktur. Bir göstermelikten öteye geçmemektedir bu uy­ gulama. Nasıl geçsin k i , kapitalist-emperyalist düzenlerde yılda bir gün tiyatroya önem verilince, diyelim, tiyatroların kapı­ l a r ı gene varolan seyirciye açılınca, tiyat­ ro yapısal bir değişme mi geçirecektir; me­ ta olmaktan kurtulacak mıdır? Sorun bura­ dadır çünkü. Emeğe yabancılaşmış toplum­ larda meta durumuna düşürülmüş olan tiyatronun genellikle kime ve neye yararlı plduğu tartışılmaz biçimde ortadadır. Bu çemberi kırmaya yönelik olumlu ve dürüst tiyatro çabalarının varlığı, düzenden kaynaklanan genel yapıyı değiştirme­ yecektir elbet. Bu yüzden yılda bir günün tiyatroya ayrılması, gerçekte sonucu hiç etkilemez. Böyle bir günde bildiri sunma görevi bana verilseydi, bu görevi yuka­ rıda belirlediğim anlamda değil de doğruları kamuoyuna bir kez daha ulaş­ tırmak için üstlenir, günün koşulları içinde faşizme karşı bir çağrı fırsatına dönüştürürdüm. HAYATÎ ASILYAZICI (İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni) Konuya şöyle gireyim: Dünya Tiyatrolar Günü nedeniyle dünyanın her tarafında, 27 Mart'ta temsiller verildiğinden, biz de İBŞT olarak aynı gün çeşitli tiyatrolarımızda pa­ rasız oyun oynadık. Bu oyunlar sayesinde, tiyatroya gitme olanağı bulamayan ya da az bulan işçiler, ve diğer yoksul kesimler, üc­ retsiz tiyatro seyredebiliyorlar. Biz böyle günlerde, belli kurumlara davetiye göndlriyoruz ve o kurumlar, tiyatroya gidemeyen­ lere dağıtım yapıyorlar. Gelen kitleye ise özel bir oyun sergileyemiyoruz; re­ pertuarda ne varsa o oynanıyor. Gezici tiyatro kolumuz ise, çevre beledi­ yelerle ilişkiye geçerek bedava oyunlar sergiliyor. TAVIR/159


27 Mart'ın muhtevasına gelince; bugün tiyatro dalında ünlü bir adamın bildirisi olarak görülmekte. Eskiden uluslararası olarak yayımlanan bu bil­ diriler, şimdi ulusal (yerel) olarak hazırlanıyor. Tabii salt yılda bir kez bu tür bir gün nedeniyle ve böyle bir çağrı ile, ücretsiz tiyatro seyrettirme­ nin yeterli olmadığına da inanıyoruz. Geçmiş yıllardaki bildirilerde, özellikle Ionesco'nun bildirisinde (1976) tutuculuk ağır basıyordu. Nedeni, Ab­ sürd (soyut) tiyatro ile ün yapmış bir yazarın, tiyatro yazarlığı dışında tutucu bir politik-siyasal görüşü olması. Siyasal görüşü sakat. Soyut oyunda, politik görüşü ve kültürü öne çıkmıyor; siyasal bir mesaj vermiyor. Çağımızda, olaylara diyalektik açıdan bakılmadığında, sanatçı-yazarpolitikacı-ekonomist-toplumbilimci, hangi dalda olursa olsun, yanılgılara dü­ ­erler. Maddeci tarih görüşünden uzaklaşan bir sanat adamı, bir aydın, bu Çelişkiyi devamlı sürdürür. Diyalektik dünya görüşüyle yazılan bildiri, gü­ nümüze kadar ya bir, ya da ikidir. Bunların dışındakilerin toplumcu mesaj­ ları oldukça eksiktir. UNESCO'nun bildirilerinde apolitiklik göze çarpıyor. Salt yüzeysel ve insan ilişkileri açısından, hümanist bir dünya görüşü konuyor. Her hangi bir dünya görüşüne yer vermeyelim, «ortak birşey» olsun diyorlar. Evet, sanatı ve sanatçıyı nasıl ki politikacıdan soyutlayanlayız; sanata değin bir bildiriyi de politikadan soyutlayamayacağız tabii. Bu, ille de poli­ tika yapmak şeklinde anlaşılmamalıdır; ama bir dünya görüşü de olmalı tabi. Eğer böyle bir görev (bildiriyi hazırlama görevi) bana verilseydi, ko­ nuya diyllektik bir görüşle yaklaşırdım. Türkiye genelinde yaptığım bir de­ ğerlendirmeyle, kendi görüşümü uyumlu tutmaya çalışırdım. Kesinlikle yan tutmak gerekir. TANER BARLAS (Oyuncu) Sorun, Dünya Tiyatro Gününde yayınlanan bildiriyi kimin hazırladığıdır. Bugüne ka­ dar yayınlanan bildirilerde içerek yönünden gerici, siyasi olmayan, toplumsal ger­ çeklerden uzak metinler görülmektedir. Bil­ diriyi hazırlayan kişinin niteliği burada önem kazanmaktadır. Bugün de yapılacak olan, tiyatronun önemi­ ni bir kez daha vurgulamak olmalıdır. Çünkü 27 Mart tiyatroya gidemeyenlerin o gün ücretsiz olarak tiyatroya gitmelerini sağ­ layan bir gün olarak kalmıştır. Günün ma­ hiyeti bilinmiyor, bildiri ve bildirinin oku­ nup değerlendirilmesi yapılmıyor. Bunun çö160/TAVIR


tümü ise; tiyatroyu kitlelere sevdirmek, işçileri ve yoksul halkı tiyatroya getirip, ona siyasi gerçeklerden sözedip devrimci harekete katılımını sağ­ lamak olmalıdır. Hocamız M. Ertuğrul'un bu konuda yapmaya çalıştığı işçi­ lere, köylülere bedava gösteriler tertiplemek bugün içinde geçerlidir. Ya­ pılması gereken bu olmalıdır. Benim bugün için hazırlayacağım bir yazı, ülkenin içinde bulunduğu so­ mut şartlara bağlı ve kesinlikle onları yansıtan özde olacaktır. Bunu tiyat­ ro yoluyla gerçekleştirmek ise seyirciyi toplumsal sorunlardan haberdar etmek ve onda siyasi birikimi sağlamakla olur. Çünkü bugünkü tiyatro, se­ yircinin gerisindedir. Yani, onun sorunlarını dile getirmekten uzaktır. Yapıl­ ması gereken, seyircide politik birikimi sağlamak, seyirciyi işçi sınıfı ideo­ lojisi önderliğinde birleştirmek ve onu eyleme sokmak olmalıdır.

ONDOKUZUNCU DÜNYA TİYATRO GÜNÜNDE ULUSAL BİLDİRİ Biz, 3 parçadan oluşan bir sanatın insanlarıyız. Bu parçaların bir kısmı yazanlar, bir kısmı oynayanlar ve diğerleri seyredenlerdir. Bun­ ların biri eksik olsa tiyatro denilen sanat da olmaz. Bu, tâ bilinmeyen zamanlarda böyle teşekkül etmiş, sonunu bilemeyeceğimin zamanlara kadar böyle gidecektir. Sanatımız, barış ve sevginin birleşmesiyle doğdu. Ve biz, onun işçi­ leri, üstünde yaşadığımız kürenin her tarafına barış ve sevgiyle, ama birbirimizden ayrılmadan yayıldık. Ben Londra'da yaratılmış bir Desdemona'yı İstanbul'da canlandırır ve seyircilerime sevdirirken, aynı sevgi, aynı dostlukla Tokyo'daki sa­ natçı da aynı yazarın sözlerini benim ruhumun duygusuyla dile geti­ riyordu. Biz tiyatrocular, seyirciyle birbirimizin ismini cismini bilmiyoruz, yüzlerimizi görmedik, tanımıyoruz ama, adeta aynı ruhla yaşıyoruz. İşte sanatımız böyle sevgi bağlarıyla meydana geldiği için, bütün dünyayı kaplayan tiyatro bayramım yapabiliyoruz. Kutlu olsun bu sanatın yazarına, okuyucusuna, seyircisine! Böyle bir sevgi ve barış bayramı bütün dünya insanlarının üstüne olsun! Saygılarımla. Bedia Muvahhit

TAVIR/161


ZELİHA BERKSOY (Tiyatro Oyuncusu) Tiyatro sanatı, çağının insanına, çağına doğ­ ru değer ölçüleri ile bakmasını, bu doğru­ lardan giderek insanın insanca yaşayabil­ diği bir düzeni gerçekleştirmesini öğretme­ lidir. Bence çağlar boyu tiyatro sanatının saygın ve kutsal yanı bu. Ama günümüzde ne denli bu toplumsal görev yerine getirili­ yor... Dünya Tiyatro Gününde, çeşitli merkezler­ den yayınlanan bildirilerde, tiyatro sanatı­ nın dünya insanına barış getirmesi ve her kıtada eşitlik ve kardeşlik ilkesine dayalı bir kavganın öğretisi olması tek dileğim. GÜNGÖR DİLMEN (Tiyatro Yazarı) Konuşmalarımızdan anladığım kadarıyla, Dünya Tiyatrolar Günü dolayısıyla bugüne kadar yayımlanan bildiriler, sizi memnun et­ memiş. Bu çok doğal. Ben kendi payıma bu tür bildirilere pek meraklı olmadığım içio okur geçerim. Önemli birşey söylenmişse belleğimde kalır. Ya da arkadaşlarla tartı­ ­ırız. O kadar. Yani bu, yılda bir tiyatrocu­ ların bayramlaşması gibi birşey. 365 gün içinde başka günlerin ne kadar önemi var­ sa, o kadar. Ancak birgün bile iyi değerlen­ dirilirse yararlı olabilir. Ben tiyatroda tür zenginliğine inandığım için, 'tiyatro yalnız Söyle olmalıdır, çağımızın tiyatrosu ancak budur, bugüne kadar yapılanlar burjuva tiyatrosudur» kabilinden tekelci görüşlere hiç önem vermediğim için değişik tiyatro anlayışlarının sahnelerimizde ser­ gilenmesinden yanayım. Sorunuzun ikinci bölümünü anlayamadım. Demokratik kuruluşlar tiyatroya hangi gözle bakmalı? Bilmem ki. İyi gözle baksınlar, tiyatrolara toplu ola­ rak seyirci göndersinler yeter derim. 162/TAVIR


Bu tür bildirilere meraklı olmadığımı baştan söyledim. Varsayımlarla niye uğraşalım? Bildiri öyle değil, böyle olur diye şimdi size otulup bir bildiri mi yazayım? Söyleyeceklerim bunlar, derginize başarılar dilerim.

27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ NEDENİYLE SANATÇI ÖRGÜTÜ TEMSİLCİLERİNİN AÇIKLAMASI 1980'in 27 Mart Dünya Tiyatro gününde perdelerimizi nasıl bir güne açıyoruz... Düşünen kişiler acımasızca öldürülüyor; ekonomik yaşam koşulları altüst ediliyor; sanat ve kültür çalışanları baskıya uğruyor, kıyılıyor; tiyatro oyunları kovuşturuluyor. Günümüzde hangi solukla 27 Mart Dünya Tiyatro Gününü kutlayabiliriz? Tiyatro yaşamındaki çabalar, toplumun demokratik kesimindeki olgularla bütünleşmedikçe, etkisiz kalacaktır. Tüm tiyatro çalışanları, demokrasi güçleriyle birlikte, ülkemizin tüm baskı duvarlarım yıkıp, tüm halkımızı tek bir ilkede —demokrasi ve barışın aydınlığında— bir­ leştirecektir. Bunu anlayanlar, bugün tüm korkularım kusmaktadırlar; tüm politikalarını oynamaktadırlar; tüm işbirlikçilerini göreve çağır­ maktadırlar. Bilmezler ki; tiyatro onların değil, çalışanların ve halkınındır. Bil­ mezler ki; huzurlarınm kaçmasının nedeni, sanatm yozlaşmışlıklarını gözler önüne serici yenilmez gücüdür. Tüm antidemokratik uygulamalara karşın, biz tiyatro çalışanları bir kez daha halkımıza söz veriyoruz: Yılmadan, yorulmadan uğraşımızı sürdüreceğiz. Sanatımızın onur ve özgürlüğünü ve bağımsızlığını koru­ ma adına, ışıklanınız, —insanları doğruya, barışa, kardeşliğe, özgürlüğe çağıran ışıklarımız— her gece yeni bir dünya için yanmaya devam edecektir. Tüm Tiyatro Sanatçıları Birliği Tİ-SAN adına: Rutkay AZİZ Devlet Tiyatrosu Çalışlnları Derneği DETÇA adına: Cezmi GÖKALP Devlet Sanatçıları Birliği DEV-SAN-BİR adına: Alp ÖYKEN TÜM-DER Devlet Tiyatrosu Temsilciliği adına: Emine ORHUN İŞÇİ-KÜLTÜR Derneği adına: Yılmaz ONAY

TAVIR/163


GENCO ERKAL (Tiyatro Oyuncusu) Yılda bir gün, göstermelik olarak, bayram olsun diye, o güne kadar tiyatro seyretmemış olanlara tiyatroların kapısını parasız açmak neye yarar. Asıl bayramlar, pa­ ranın tümden ortadan kalktığı bir dünya­ da, nimetleri tüm insanların kardeşçe bö­ lüşeceği bir dünyada yaşanacak. O güne kadar biz tiyatroculara düşen görev, böy­ lesi bir dünyanın yaratılmasına, sanatımı­ zın olanaktan ölçüsünde katkıda bulunmak olacaktır. Selâm olsun bu yolda uğraş veren sanatçı­ l a r aydınlara, dünyanın tüm emekçile­ rine... CENGİZ GÜNDOĞDU (Oyun Yazarı) Önce şunu bilmek gerekiyor. Bu «gün»ler nereden çıktı? Ne demek «Anneler Günü», «Babalar Günü». Sonra «Körler Haftası», «Sakatlar Haftası». Daha sonra «Kadın Yı­ lı», «Çocuk Yılı»... Vietnam'da 60.000 çocuk sağır kaldı, ABD bombardımanı yüzünden. Sonra ABD bile çocuk yılını kutladı. Kapi­ talizmin doğuş döneminde yüzbinlerce çocuk makine başında öldü. Şimdi «Çocuk Yılı» kullanıyor. Günah çıkartır gibi... Bu «gün»lerin bu «hafta»ların böyle bir amacı var işte. Her şeyi insana karşı kul­ lanan kapitalizm, şimdi «insan»a yaklaşma savaşımı veriyor. Bu ince noktayı kavra­ mak zorundayız. Çocuğu, anayı, babayı, sa­ katı metalaştırdı. Çocuğa, anaya, babaya, sakata sorunlarıyla ilgilenirmiş gibi bir hava yaratmak istiyor. Hayır. İlgilenemez. Onlar, çocuğa, anaya, babaya, sakata «insan» gözüyle bakamazlar. Bakmazlar. Böyle günlerde, «ananıza», «babanıza», «çocuğunuza» ar­ mağan alın demeleri de bunu gösteriyor. Önce bu bilinmeli, bu bilinen teşhir edilmeli. 164/TAVIR


Tiyatro gününe gelince... Tiyatro ne? Bir sanat. Sanat bir insan etkin­ liği değil mi? Biri oturacak sanat yaratacak... Biri de bu sanatla ilgilenecek... Roman okuyacak... Tiyatroya gidecek... Resim, seyredecek... Ama bu böyle islemiyor. Çalışan insan, ne zaman tiyatroya gidecek, ne zaman resim seyredecek, ne zaman roman okuyacak, bir başka deyişle ne zaman kısan etkinliğinde bulunacak? Etkinlik yapayım desin isterse... Sanatın bile metalaştığı bu ortamda pek yapamaz .bunu. Sanatı bile metalaştırsın kapitalist. Şimdi «yılda bir gün, parasız tiyat­ roya gidin, oyun izleyin» diyor. Hani dilenciye para verir gibi bir şey. Bu konumda şunu söylemek gerekiyor. Tiyatro gününe değil, işte bu öze kargı çıkmalıyız. Bu özü teşhir etmeliyiz. Nasıl? Şöyle: «Dünya Tiyatro Günü» var. Bunu kutlayalım. Hadi kutlayalım. «Ferhat ile Şirinsin «Arturo Ui» nin, daha birçok oyunun yasaklan­ dığı Türkiye'de, icra şenliklerinin yapılmadığı Türkiye'de «Dünya Tiyatro Günü» kutlanmamalı, diyorum. O gün, bütün tiyatrolar kapansaydı, işte o zaman gerçekten kutlanırdı «Tiyatro Günü» Türkiye'de. TURAN OFLAZOĞLU (Tiyatro Yönetmeni) Bir toplumda tiyatroya ilgi yeterli ölçüde değilse, yılda bir günü tiyatroya ayırmak, bu ilginin yeterli düzeye gelmesini sağlaya­ maz ama bir katkısı da olabilir. Çünkü bu türlü eylemleri simgesel saymaktan başka çare yok. Dünya Tiyatro Gününde ünlü bir tiyatro adamı konuşuyor, konuşma ister is­ temez sınırlı oluyor. Bir, birbuçuk dakika­ lık bir konuşmada ister istemez fazla genel konulara değiniliyor. Bu türlü konuşmalar ve tiyatroların bir temsilini toplumun belli kesimlerine açık tutmalar hiç değilse ti­ yatro diye bir olgunun varlığını hatırlatma­ ya yarar. Ama toplum, her bakımdan ge­ lişir ve tiyatroya ilgi, özlenen düzeye ula­ şırsa, o zaman bu türlü kutlamaların gereği de kalmaz. Çünkü bütün tiyatro mevsimi sürekli bir tiyatro şenliği haline gelir. O günlerin bir an önce gel­ mesini dilerim. TAVIR/165


İAST'IN DÜNYA TİYATROLAR GÜNÜ BİLDİRİSİ 1980 Türkiyesinde her perdesini açan tiyatroya ve açılan her per­ deyle birlikte sahneye her çıkan tiyatroya selam olsun. Selam olsun, hergün oynadığı oyunla seyircisine birşeyler iletene. Selam olsun, ışıkçısından oyuncusuna, dekorcusundan yönetmenine, efektçisinden perdecisine. Selam, selam, selam... olsun, bugün aramızda olmayıp da bugüne kadar tiyatroya emek verene... Bugün 1980 Türkiyesinde 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü!.. Selam olsun baskılara boyun eğmeyip de, perdelerini açıp, seyircilerini selamlayanlara. Selam olsun, genel müdürlerin, bakanların hışmına uğrayıp, öde­ nekli tiyatrolardan atılan ama yılmadan savaşana. Evet, bugün 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü... Ve bugün biz, 1980 Türkiyesinde, tüm Türkiyeli tiyatrocular baskılara göğüs geriyoruz, olanaklarımızı zorluyoruz, herşeye karşın perdelerimizi açıyoruz. Anla­ tıyoruz insana insan olduğunu ve sonra bütünleşiyoruz tüm insanlarla. Düşü, yalanı kovarak doğruyu gösteriyoruz insana. Barışa, sevgiye, dostluğa hasret tüm insanlığa anlatıyoruz neyin ne olduğunu. Ve bugün, 1980 Türkiyesinin 27 Mart günü haykırıyoruz hep birlikte: SELAM OLSUN, TÜM DÜNYA TİYATRO EMEKÇİLERİNE!.. İAST Çalışanları HALUK ŞEVKET (Kadıköy Şehir Tiyatrosu Sanat Yönetmeni) Biz UNESCO'nun seçtiği dünya yazarların­ dan, düşüncesi çağdışı olan yazarların bil­ dirilerini yayınlamıyorduk. Biz, 27 Mart akşamı Bedia Muvahhit'in bildirisiyle bir­ likte, arkadan İAST'ın bildirisini okuduk. Onu okuturken de, ikinci bildirinin (İAST'ın bildirisinin) birinciden daha fazla tiyatro sanatına yakın olduğunu söyledik. Bizce önemli olan, mesajın içeriğidir. Bu mesajın işlevi, dünyayı değiştirmeye ye­ terli olmadığı takdirde bizce önemli değil dir. Bizim tiyotro görüşümüz açısından, Ka­ dıköy Şehir Tiyatrosu'nun Sanat Yönetmeni olarak söylüyorum ki; sevgi, kardeşlik, ba­ rış gibi sözler bizim gibi toplumlarda soyut kalıyor. Bunları somut hale getirecek or166/TAVIR


tamı yaratmadan, tiyatro sanatında bunları işlevsel kılmak mümkün değil­ dir. Çünkü tiyatro, organik bir yapıyı içerir. Giderde etki-tepkiyi ortama getiren bir sanattır. Dolayısiyle etki-tepki çelişkilerini de birlikte sergile­ meli ki, tiyatroda diyalektik bir yapıyı oluşturalım. Yoksa, seyirciyi dura­ ğan bir şekilde uyuşturup, koltuğunda uyutmaktan başka bir şey yapamayız. Maalesef Türk Tiyatrosunun bugünkü görünümü budur. Türk Tiyatrosunun çizgisi yozdur genellikle. Toplumun ekonomik ve sosyal gelişimi, insanda tavır ve eylem birliğini getirmeli. Sosyal ve ekonomik gelişimin gerisinde kalmış bir tiyatro, top­ luma birşey kazandırmaz. Gönlümüzce çağdaş bir tiyatro yapabilmemiz için, şimdiki olanaksızlı­ ğın, olanak haline dönüşmesi gerekir ki bu da devrim demektir. HAŞMET ZEYBEK (Şehir Tiyatroları Oyuncusu, Oyun Yazarı) Dramın (tiyatronun) tarihi; uygarlığın, kül­ türün, düşüncenin özetle, insanlığın tarihi­ dir. Orada insan, bütün evrensel boyutlarıyladır; çirkinliği - güzelliği - uzunluğu _ kısalığı aşkları ve kıskançlıkları - mutluluğu, umu­ duyla umutsuzluğu - düşüyle gerçeği - öz­ gürlüğü, erdemi ile vardır. Önemli olan, bulunduğumuz noktada basit ten karmaşığa doğru, geçmişi ve geleceği doğru biçimde yorumlamaktır. Antik Çağda tiyatro konularım mitolojiden alırdı. Kişileri tanrılar ve tanrıçalardı. Al­ tın Çağda felsefeden, filezofiden yararlanı­ lırdı. Ortaçağda, çağma uygun olarak, tek t a n r ı l ı dinin (bir başka deyişle düşüncenin) emrine girdi. Uzun bir süre tüm evreni, varoluşu tek bir ne­ dene bağladı, açıkladı. Rönesansla yeni bir canlılığa ulaştı insanlık. Tanrı yerine onun yeryü­ zündeki temsilcilerinin hizmetine girdi. Krallar, rahipler, soylular; bu var­ lık zincirinde şövalyeler, askerler ve en alt basamakta halk da gözükmeye başladı. Aydınlanma Çağında aşağıdakiler, yukarıdakileri sıkıştırmaya başladı. Onlar da tarihin sahnesine çıkmaya başlıyorlardı. TAVIR/167


Eleştirel gerçekçilik yıldırımlarım üst katlara yöneltti. Derken tahtaravalli dengeye geldi. Sosyalist gerçekçilikte işçilerden, köylülerden yana ağır basmaya baş­ ladı. Tiyatro da bu kesimin hizmetine girdi. Büyük Proleter Kültür Devriminde tamamen kendini yeni insanın yara­ tılmasına verdi. İşte bu gelişim içinde binlerce kültür emekçisi, tiyatro işçisi, geçmişin karanlığını yırtarak aydınlık geleceğe perdelerini açıyor. Gönül ister ki, çağımıza uygun olarak kültür emekçileri ile sanayi ve tarım proletaryası kaynaşsın ve kopmaz bir bütünün parçalarım oluştur­ sunlar. Kitlelerin hizmetine girsinler. 27 Mart "Dünya Tiyatrolar Gününde genel olarak çağımızın, özel olarak tiyatronun güncel ve kuramsal sorunlarının canlı bir biçimde gündeme ge­ tirsin, tartışmayı başlatsın.

HALK OYUNLARI ŞENLİĞİ

OYUN Aylık tiyatro dergisi 2. YILINDA ABONELERİNE BÜYÜK İNDİRİM YAPIYOR (50 TL.'lık dergi 30 TL.) Yıllık: 360 TL., 6 aylık: 130 TL. Adres: İZLEM YAYINEVİ (Tel.: 28 03 47) Çemberlitaş, Piyerloti Cd. Saka İşhanı No. 10 İstanbul

168/TAVIR


MAYAKOVSKİ: Kalemin süngü olmasını isterdim

Zeynep ERAY

Mayakovski dendiğinde akla «tüyler ürpertici» nitelikte, «kurşunlarla», «süngülerle» donanmış dizeli haykırışlar gelir. Mücadele içinde, çağın yeni bir topluma geçiş sürecinde, şiirinde, devrim ateşiyle atan yürekleri yan­ sıtmış, kitlelere kitle şiirini ulaştırma yolunda kalemini kendi deyişiyle bir süngü gibi kullanmıştır. Kim daha üstün, şair mi yoksa insanlara pratik yarar sağlayan teknisyen mi? İkisi de. Yürek de bir motordur çünkü ve ruh, onun çalıştırıcısı. Eşitiz bizler şairler ve teknisyenler. TAVIR/169


Mayakovski, şairin fabrikada üreten emekçilerden farklı olmadığını, şairin de bir fabrika, yüreklere üretim yapan bir fabrika olduğunu söyler. Ve şöyle devam eder: Vücut ve ruh emekçileriyim aynı kavganın içinde. Ve ancak ortak emeğimizle bezeriz evreni marşlarımızı gümbürdeterek... Kitleleri şiiriyle kavramak, yüreklere kürek kürek ateş vermek, ve her kürekte ateşi, devrim ateşim daha bir kızıllaştırmak, daha bir yükseltmek... tşte «devrim şairi» Mayakovski... 1893'de küçük bir Kafkas kasabasında doğar. Bir orman bekçisi olan babasının ölümü üzerine, Moskova'ya yerleşir. 15 yaşında Sosyal Demokrat Partisine yazılır. Bildiri dağıtmaktan, hapisteki devrimci kadınların kaçı­ rılmasını örgütlemeye katılmaktan üç kez tutuklanır. Moskova'da resim eğitimi görür, «fütürist» şairler topluluğuna katılır. Mayakovsi'nin fütürizmi İtalyan faşist Marinetti fütürizmi olmayıp, şiirde yeni estetiği kullanma, başkaldırma istemleri doğrultusunda bir fütürizmdir. 1923'de ilk şiir kitabı «Ben!»i yayınlar. 1915'de, en iyi sesleri arasında sayılabilecek «Pantolonlu Bulutsu yazar. «Savaş ve Evren», «Omurgalı Fülüt», «Böğürtü Kadar Basit», «İnsan», «Sanat Ordusuna Buyruk», «150.000. 000», «V.İ. Lenin» birbirini izler. Mayakovski'nin şiiri gerek özü, gerekse biçimi açısından «meydanların alanların» şiiridir. Şiirlerinin bazı bölümleri halk deyişleri ve sloganlar haline gelmiştir. İsyanın ayak sesi, alanları döv! Yukarı, gururlu başlar dizisi! Biz, ikinci Nuh tufanıyla Yeniden yıkayacağız dünyanın tüm kentlerini! Şiirindeki içtenlik, ateşli tutku, söylevci edanın şiire getirdiği çok sesli ritm öğeleri yansıtılan olayları duyguları derinlemesine verebilmiş, şiire yeni vurgular getirmiştir. «Sözcük alanında da sözlüğün her katmanından gözüpekçe yararlanarak yeni sözler türetmiş, şiir dilini zincirinden boşalt­ mıştır.» Mayakovski'yi Mayakovski yapan, 1917 Ekim Devrimidir. Mutluluğa, özgürlüğe giden yolun kanlı, acılı ve fedakârlıklar isteyen mücadelelerden geçeceğine inanmış bir şairdir. 170/TAVIR


Saflaran Sola çark - marşla açılın! İleri atılın! Hey, boşboğaz! Cehennemdir yerin! Hatipler yavaş! Mavzer yoldaş söz sizin... Yapış düşmanın boğazına sıkı tutn Parmaklar çelik, Göğüsler tunçtan Enginlere dik flamayı bayrağı Doğru at ayağı! Hey kimdir orda sağ adımını atan? Rotamız en doğru yol! Sol! Sol! 1923-25 yıllarında LEF (Sol Sanat Cephesi) adlı dergiyi çıkartır. Bu dergi etrafında Ayzenştayn, Meyerhold, Babel gibi birçok büyük devrimci sanat­ çıyı toplar. Lenin, Mayakovski'nin şiirini özellikle biçim açısından eleştirmiş, şiir­ lerinin anlaşılmazlığını «zırvalık»la ve saçmalıkla suçlamıştır. Ancak Ma­ yakovski'nin toplamaların ateşli izleyicileri için yazdığı dizeleri okuduktan sonra da şunları söylemiştir: «Şiir konusunda yetkili olmadığınım kesinkes bilincindeyim gerçi, ancak Mayakovski'nin şiir yeteneğine hayran olanlar arasında bulunmadığımı da söyleyebilirim. Ama itiraf etmeliyim ki, uzun süredir siyasal ve yönetimsel açıdan bana böylesine zevk veren bir şiir okumamıştım.» (Sanat ve Edebiyat, sy. 164) Stalin ise Mayakovski'yi yüceltmiş, onu örnek yazar ilan etmiştir. Mayakovski'nin gürlerinde dikkati çeken bir nokta da, deyişlerindeki o ince ve acı alaycı tutumdur. Bu tutum, zamanla partiden ve bazı yazarlar­ dan gelecek eleştirilerde etkileyici bir rol oynamıştır. «Partinin emrinde yaz­ mazla» kendi kendini görevlendirmiş, Partiye duyduğu güveni, güçbirliğini övücü dizelerle dile getirmiştir. TAVIR/171


Dayanarak ve güçvererek birbirimize geliriz üstesinden en olmayacak şeylerin Parti belkemiğidir işçi sınıfının. Parti davamızın ölümsüzlüğü demektir. Partidir bana ihanet etmeyecek tek şey. Beynimiz gücümüz sanımız, parti budur işte. Mayakovski'nin partiye olan bağlılığı salt partiye övgüler düzme düze­ yinde kalmaz. Bürokratlar, «tahtakurularıyla» (devrimin parazitleri) mü­ cadele eder, bunun üzerine geniş tepkiler olur. Yavan polemikler içinde kalır. Bu tepkiler önceden eleştirdiği RAPP (Rusya Proleter Yazarlar Birliği) örgütüne girdikten sonra daha da artar. Gerek bu içinde bulunduğu örgüt* ten, gerekse bu örgütte (RAPP) bulunduğundan dolayı çevresinden gelen eleştiriler şairi yıpratır. Bu yıpranma ve kendi içinde körüklenen çatış­ malar onu intihara dek sürükler. «Bağışlayın beni. iş değil bu, biliyorum, kimseye de öğütlemem» diye başlayan son mektubunu şöyle bitirir şair: Aşkın küçük sandalı hayat ırmağının akıntısına kafa tutabilir mi? Dayanamayıp parçalandı işte sonunda... Acılan mutsuzlukları karşılıklı haksızlıkları hatırlamağa bile değmez: Ödeşmiş durumdayız kahpe felekle Ve tizler mutlu olun yeter. 172/TAVIR


Kendi intiharından beş y ı l önce, Yasenin'in intiharını kınamış, intiharın marifet olmadığını söylemiştir. Bunları söylemesine rağmen, kendisi de beş y ı l sonra intihar etmiş, zorluklara teslim olmuş, yani yenilmiştir. Mayakovski'yi yıpratan, tüketen eleştiriler, ölümünden sonra daha da yoğunlaşır. Şiirinin tam anlamıyla değerlendirilebilmesi için uzun süre bek­ lemek gerekecektir. Bugün Afrika'dan, Amerika'ya değin şiirleri ellerde dolaşıyor, devrime olan tutkusu, inancı, içtenliği, kavganın bu destansı tanımasını heryere ulaştırıyor. «Toplumsal buyruğu anlayabilmek için bir şairin olup bitenlerin orta­ sında olması gerekir.» diyen Mayakovski, devrimci sanatçılık kıstasmı dev­ rime hizmet, mücadeleye katkı prespektifiyle geliştirdiğinden, burjuva sa­ natçılarını da kıyasıya eleştirir. Haydi! laf fırtınalarından ayıralım kendimizi bir dalgakıranla, İş basma! Canlı ve yepyeni bir çalışmadır bu. Ve ağzı kalabalık söylevci takımı Değirmene yollansın doğru! unculuğa değirmen taşı döndürmeye laf suyuyla! Mayakovski, şiirin dışında sinemayla ve ağırlıkla tiyatroyla ilgilenir. «Misteriya-Buf», «Tahtakurusu» sözü edilmesi gereken oyunlarındandır. Mayakovski, ürettikleriyle, çağımızın büyük devrimci ustalarının yetiş-. mesinde esinleyici, cesaret alıcı, dolayısıyla etkileyici bir r o l oynamıştır. Bu ustalar arasında Neruda'yı, Aragon'u, N. H i k m e t i sayabiliriz. Bugün Moskova'da kendi adım taşıyan meydanda bir anıtı var Mayakovski'nin. Anıtlar; salt o bir kişi adına meydanlara dikilen, bronzdan, mer­ merden, demirden gösterişli heykeller, taş yığınları... Ama bu, Mayakovski; «Birey, ne saçma şey»in şairi bu. TAVIR/173


Ağır bronz anıtlar bana vız gelir... Savaşlarla kurulan sosyalizm hepimiz adına dikilen bir anıt olsun... Ölümünün 50. yılında devrimin şairi Mayakovski'yi Sovyet şairi Marina İsvetayeva'nın dizeleriyle selamlıyoruz. HAÇLARDAN BACALARDAN YÜKSEK VAFTİZ EDİLMİŞ, ATEŞTE VE DUMANDA; AĞIR ADIMLI MELEK SELAM VLADİMİR, SELAM YÜZYILLARA!

(*) Fütürizm: Sanatla teknoloji arasında bağıntı kuran fütürizm ilkin gele­ neksel sanata başkaldıranlarm elindeydi. Kısa bir süre sonra siyasal bir niteliğe büründü ve İtalya'da faşizmin destekle» yicisi oldu. Marinetti'nin «Manifesti del Futurismo» adlı ya­ pıtı, sanayii dinamizmini yüceltme bahanesiyle İtalya halkı­ nın savaşa sevgi duymasını sağlamaya çalışır. KAYNAKÇA: — Milliyet Sairler Antolojisi — Sovyet Edebiyatı — Sovyet Şairleri Antolojisi — Sanat ve Edebiyat — Felsefe Ansiklopedisi — Yeni Dergi (s. 21, 6/1966) — Şiir Nasıl Yazılır? — 150.000.000 174/TAVIR


MAYAKOVSKİ

SOL MARŞI Saflara! Sola çark - marşla açılın! İleri atılın! Hey, boşboğaz! Cehennemdir yerin! Hatipler yavaş! Mavzer yoldaş söz sizin Neymiş Adem'le Havva'dan kalma kanunlar Tarih bir sütçü beygiri yerinde sayıyor Sen yeni hayata hazırlan hazır ol! İleri arkadaş! Sol! Sol! Hey, mavi yakalar! Seyir feneri yandı Yapışın Halatlara! Serenlere! Enginlere! Omurga mı limanda paslandı? Taçlılar sivri dişini gösterse Britanya arslanı kükrese de Komün yenilmez! Rotamız - doğru yol! Sol! Sol! Hayat senin! Ez geç açlığı Keder dağları ötesine Güneş ülkesine TAVIR/175


doğru milyonlarca adım at! Hayat sizin! Serin hayatı! Kiralık korsanlar kuşatsa bizi erimiş çelik kussa da üstüne yenilmezsin, komündür siperin rota doğru, alalım yol arkadaş at adımı! Sol! Sol! Zayıfladı mı kartal gözlerin? Ne hayrı var eski günlerin? Onları unut! Aklından at! Yapış düşmanın boğazına sıkı t u t ! Parmaklar çelik, göğüsler tunçtan Enginlere dik flamayı bayrağı doğru at ayağı! Hey! Kimdir orda sağ adımını atan? Rotamız en doğru yol! Sol! Sol! (Çeviren: G. Bozkaya)

176/TAVIR


«Devrimci müzik, müziğimizin çoksesliliğe gitmesi sorunudur»

Konuşan: Kerim BALKIR

«HALK MÜZİĞİMİZ TEKSESLİDİR. BÜYÜKLÜĞÜ, H A L K I N BÜTÜN SO­ RUNLARINI YÜKLENEN BİR MÜZİK OLMASINDADIR. KLASİK SANAT MÜZİĞİMİZ G İ B İ BİR KONUYU İŞLEMEMEKTE. YANİ, YALNIZ AŞK KO­ NUSUNU İŞLEMEMEKTEDİR. HALKIN KORKULARINI, SEVİNÇLERİNİ, KAHRAMANLIKLARINI, NEYİN ÖZLEMİNİ ÇEKİYOR, NEDEN ŞİKAYET EDİYORSA, ONLARIN TÜMÜNÜ İÇEREN BİR MÜZİKTİR. BUNDAN DO­ LAYI DEVRİMCİ MÜZİK NİTELİĞİNİ TAŞIMAKTADIR.» Soru — Müziğin toplamsal değişimdeki işlevi sizce ne olabilir? RUHİ SU — Müziğin toplumsal değişimdeki işlevi, toplumun koşullarına, içinde bulunduğu ortama göre değişebilir. Ve edebiyatın işlevi neyse, tiyat­ ronun işlevi neyse, müziğin işlevi de ondan başka bir şey değildir. Yerine göre eğlendirmek, dinlendirmek, toplumun estetik değerlerini, zevkini geliş­ tirmek işlevini de üstlenebilir. Toplum bir savaşımın içindeyse, o savaşıma da katkıda bulunabilir. İşlevi, koşullara bağlı olarak böylece gelişir. Karşı­ lıklı etki-tepki kanunlarına da bağlıdır bu. Koşullar değiştikçe, toplumun sanatı da değişir. Bu etkilenme, koşulları da değiştirebilir. Bu ilişki karşı­ lıklı olarak birbirini daima değiştirerek, geliştirerek sürer. TAVIR/177


«BUGÜNKÜ VAROLAN MÜZİĞİMİZE GÖRE DEVRİMCİ MÜZİK, BİZİM İÇİN, BİZİM TOPLUMUMUZ İÇİN ÇOKSESLİ BİR MÜZİKTİR. YANİ, MÜZIGIMİZİN ÇOKSESLİLİĞE GİTMESİ SORUNUDUR DEVRİMCİ MÜZİK.» Soru — Devrimci müziğin kaynağı ne olmalıdır? RUHİ SU — Devrimci müziğin kaynağını düşünürken, yine sanatları tü­ müyle beraber düşünmek sözkonusu. Bütün sanatları geliştiren esaslı unsur neyse, devrimci müziğin gelişmesi için kaynak da odur, diyebiliriz. Burada halkın özlemlerini bilmek, devrimci müziğimizin gelişmesine çok yardımcı olur. Bu özlemler nereden öğrenebiliriz? Türkülerinden; türkülerde çoğun­ lukla halkın ne istediği yatmaktadır. Yani, ekmekten aşka kadar, neyin öz­ lemini çekmekteyse onu türküleriyle anlatmaktadır halk. Devrimci müziği­ mizde bu bir kaynak olabilir. Bir de, bugün mevcut müziğimize göre, dev­ rimci müzik nedir, sorusu çıkabilir burada. Bugünkü varolan müziğ'mize göre, devrimci müzik, bizim için, bizim toplumumuz için çok sesli bir mü­ ziktir. Yani, müziğimizn çok sesliliğe gitmesi sorunudur devrimci müzik. O zaman çok sesliliğe gitmiş olan müzikler de bizim için bir kaynak olabilir. Yani çok sesliliğin kendisi devrimi yaratmaya yetmeyebilir. Bugün batıdaki kapitalist toplumların tümü hemen hemen çoksesli müziğe sahiptir ama, oradaki toplumların hepsi devrimci koşullara gelmiş değildir. Kapitalist düzenden daha ile bir devrim düşünüyorsak, demek ki çokseslilik orada yet­ miyor. Ama sosyalist düzende çoksesli müzik mutlaka devrimci müzik nite­ liğini taşır. O açıdan bizim bugünkü müziğimize göre devrimci müzik, çok­ sesli müziktir, denilebilir, daha ileri bir adım olduğundan. Halk müziğimiz tekseslidir. Büyüklüğü halkın bütün sorunlarını yükle­ nen bir müzik olmasındadır. Klâsik sanat müziğimiz gibi bir konuyu işle­ memekte," yani yalnız aşk konusunu işlememektedir. Halkm korkularım, sevinçlerini, kahramanlıklarım, ney'n özlemini çekiyor neden şikâyet ediyor­ sa onların tümünü içeren bir müziktir. Bundan dolayı devrimci müzik nite­ liği taşımaktadır. Soru — Halk türküleri yorumlanırken nelere dikkat edilmeli? RUHİ SU — Türküler, sözlü müzik olduğuna göre, yorum, sözün kendi­ sinden çıkar. Söz neyi söylüyorsa, o zatan yorumu kendiliğinden getirir. Hani 'ağzından çtkan lâfa dikkat et' derler. Türküyü söyleyen, söylerken ağzından çıkan lafa dikkat ediyorsa, o bir yorum getiriyor demektir. 178/TAVIR


Soru — Müzik açısından neler söyleyebiliriz? Örneğin, sizin yorumla­ yarak söylediklerinizin otantik olandan farklılıkları var. Daha doğrusu bir ileri olma durumu var. Bunu yaparken neye dikkat edilmelidir? RUHİ SU — Bir türküyü, bir şarkıyı rahat yorumlayabilmek için, mü­ ziğin ve sözün kurallarını bilmek gerektiği gibi, sesin de o yorumu yapabi­ lecek nitelikte olması gerekir. Yani herkes bir yorum yapmak ister, fakat sesi buna yetmeyebilir. Konuşmada bile öyledir. Nasıl konuşulmak gerek­ tiğini duyar, fakat sesiyle o şeyi yapamaz. Şarkı söyleyen insan için de bu böyle. Anladığı şeyi sesiyle verebilmek için, sesinin o şeyi verebilmeye uy­ gun bir nitelikte olması gerekir. Yani, ben isem sözkonusu, ses eğitimi gördüğüm, müzik kurallarım bildiğim için, söz kurallarını biraz bildiğim için, halkın bu türküleri neden, nasıl söylediğim biraz bildiğim için bu yo­ rumu yapabiliyorum. Bunlar gerekli. Şimdi, benim bildiğimi bilen her insan bunu yapabilir mi? O da başka birşey. Yani, diyelim ki, Devlet Konserva­ tuarını bitirdim ben. Her Devlet konservatuarını bitiren, böyle söyleyebilir mi, böyle yorumlayabilir mi? Yok, bunu diyemem. Ama, böyle yorumlaya­ bilmek için mutlaka bir ses eğitimi gereklidir. Bunun dışında, benim bu yorumumu beğenen, izleyen birçok arkadaşlarımız oldu, biliyorsunuz. Onlar, yapabildikleri yere kadar yapıyorlar. Eğer ondan öteye gidemiyorlarsa, bu, dediğim bazı şeyleri bilmediklerindendir. Ben türküleri yorumlarken, tür­ künün ana çizgisini, karakterini bozmadan ve sözün istediğini vermeye çalı­ şarak söylüyorum. Türküleri en iyi halkımız söyler diye kesin bir kural yok. Çoğu zaman, halkımızın kendisi de bazı türküleri bozabilir. Yani, hal­ kın içinden bazı söyleyiciler, türküleri doğru söylemeyebilir. Ezgilerde bo­ zulmuş olarak yayılmış olabilir. Zaten gelenek bu. Hep bozularak yeniden yapılır halk müziği dediğimiz müzik. Otantik de donmuşluk anlamına gelmez biliyorsunuz. Otantik de, daima değişen koşullarla değişen, yaşanmaya de­ vam eden bir gerçek. Yani, bugün giysilerinden tutun, diline kadar, tür­ küleri söyleyişine kadar, şöyle bir iddiada bulunamayız: Bugünkü söyle­ nilen türküler, bundan bin yıl evvel de böyle söyleniyordu. Halkımızın dili de değişmiş, giysileri de, zevki de değişmiş. O halde otantiklik denilen şey de ancak değişerek yaşamasını sürdürebilir. Soru — Bir türküye yozlaşmış diyebilmemizin ölçütü nedir? RUHİ SU — Söylediğim anlamda bir türkü içeriklerine ve ezgi yapışma uygun biçimde söylenmiyorsa, ona yozlamış diyebiliriz. Bu yozlaşma, hal­ kın kendisi tarafından yapılabilir, ya da bugün bildiğimiz bazı sanatçılar tarafından da yapılabilmektedir. Halkın kendisinin yaptığı yozlaşmaya bir TAVIR/179


örnek verelim size: Ağıtlar niçin yapılır bilirsiniz. Ya bir yakını ölmüştür bu ağıtı söyleyenin, ya da büyük bir insan ölmüştür, onun ölümü üzerine hemen söylenmiştir. Böyle bir olay içinde söylenmiş bir türkü, bakıyorsunuz bambaşka bir şekil alıyor. Ağıtlar, tümüyle bir oyun havası değildir. Ama şöyle ağıtlar da vardır. Diyelim ki, Kastamonu'nun Sepetçioğlu Zeybeği. Sepetçioğlu isminde halk tarafından sevilen bir adam vurulmuş. Onun üze­ rine yakılmış bir türkü ve o türküye bağlı olarak bir de zeybek bu. Şimdi böyle ağıtlar olduğu gibi, oyunsuz söylenen, söylenmesi gereken ağıtlar da var. Oyunlu olanda da söz kısmı ağıt halindedir. Ama, oyun kısmı ağır bir zeybektir. Adeta baleleştirilmiş, balesi yapılmış o ölümün. Başka bir tür­ küyü alalım: «Hem okudum hemi yazdım Yalan dünya senden bezdim Dağlar koyağım gezdim Yiten yavru bulunur mu?» diye bir türkü var, biliyorsunuz. El veriyor, el veriyor Orta direk bel veriyor Döndüm baktım sol yanıma Mehemmedim can veriyor. Evin direği çöküyor anlamına söylenmiş bir sözü içeren bir ağıt. Böyle bir ağıdı düşünün. Buna çıkıp oyun oynarlar» Kimbilir ne kadar zaman geç­ miş üzerinden. Şimdi bir oyun havası gibi söylenir halk arasında, işte bu bir yozlaşmadır. Hafif Türk Müziği sanatçıları da alır, hiç içeriğine uyma­ yan bir biçimde söyleyebilirler. Bu da yozlaşmadır. Yozlaşmanın bir başka sanatı, daha güzel bir sanatı meydana getirmesi de olanaklı. Bir türküyü alıp, onu bozar, ama ondan, onun üzerinde çok yeni bir sanat kurabilirsiniz. Bu anlamda da bir yozlaşma olabilir. Ama bu, olumlu bir yozlaşmadır. Soru — Halk türkülerinin batı sazlarıyla çalınması konusunda düşün­ celeriniz? RUHİ SU — Türk Sanat Müziği olsunı halk türkülerimizin olsun, şimdiye kadar batı sazlarıyla seslendirilmesi geleneği zaten kurulmuş. Halkımızın içinde de var bu, sanat müziğinde de. Örneğin, sanat müziğimize piyano 180/TAVIR


girmiş. Bu piyanonun tam karakterine uygun olarak çalınıyor mu, çalınmı­ yor mu, ayrı bir sorun. Ama piyano, klâsik sanat müziği orkestrasın var. Halk müziğimizin içinde de klarnet var, akerdeon var. Aşağı, yukarı yüz seneden beri halk müziğimize girmiş bu çalgılar. Batı müziği çalgıları, teknik açıdan daha olanaklı çalgılar. Daha ileri bir müziğe uygun çalgılar. Müziğimizi bu çalgılarla seslendirmek olumludur. Biz bu çalgıları eninde scounda kabul edeceğiz, etmişiz zaten. Yani bunda olumsuz bir yozlaştırma yok.

«TÜRKÜ EZGİLERİ, EZGİ KALIPLARI ORTANIN M A L I , HALK DA. HER GELEN KUŞAK, YA DA SONRADAN GELEN HALK OZANLARI, Y E N İ BİR SÖZ SÖYLEYEN İNSAN, BUNU MÜZİKLENDÎRMEK İSTEDİĞİ ZA­ MAN, BU EZGİLERİN BİRİSİNDEN YARALANIR. YANİ, HERKES VAR­ OLAN EZGİLERİ KENDİ SÖZLERİNDE KULLANMIŞLARDIR. SONRA DEVRİMCİ BİR KUŞAK GELMİŞ, ONLAR DA K E N D İ SÖZLERİNİ BU EZGİLERE YÜKLEYEREK SÖYLEMİŞLERDİR.» Sora — Devrimci müziğimizin kaynağı, halk müziği olmalıdır, dedik. Bir ezgiyi alıp, ona günümüz koşullarını, mücadeleyi anlatan sözler yazarak ya da varolan sözlerini bu yönde değiştirilmesi biçiminde yapılan çalışmalar hakkında düşünceleriniz? RUHİ SU — Yani, devrimci içerikli sözleri varolan türkülerden birine bağlayarak söylüyorlar. Şimdi, bu yalnız bizde değil, bütün halklarda olu­ yor. Bu türkülerin geleneğinde var aslında. Türk ezgileri, ezgi kalıpları ortanın malı, halk da. Bu ezgiler kurulmuş, konmuş ortaya. Her gelen ku­ şak ya da sonradan gelen halk ozanları (ister ismi belli olsun, ister olma sın), yeni bir söz söyleyen insan (koşullar nasıl bir sözü gerektiriyorsa), bunu müziklendirmek istediği zaman, bu ezgilerin birisinden yararlanır. Bu­ gün, ozanlarımızın çoğunun deyişlerini biliyorsunuz değil mi? Karacaoğlan, Dadaloğlu, Yunus Emre ve birçok ozanlarımız var. Bunların şiirleri de bir­ takım ezgilerle söyleniyor. Bu, bu ezgileri aynı zamanda o ozanlar ortaya koydu anlamına gelmez. Yüzde doksanbuçuk, bu ezgiler zaten vardır. Kara­ caoğlan gelmiş, sözlerini bir tür ezgilerle söylemeyi koymuş ortaya, varolan ezgilerle, uzun havalarla. Dadaloğlu, Aşık Veysel gelmiş ve bu hep böyle olmuştur. Yani, herkes varolan ezgileri kendi sözlerinde kullanmışlardır. Sonra, devrimci bir kuşak gelmiş, onlar da kendi sözlerini bu ezgilere yük­ leyerek söylemişler. Bunda birşey görmüyorum. Eğer söz ezgiyle bir uyum içindeyse pekâlâ olur. Bu geleneği yürütelim. TAVIR/181


Soru — Örneğin, sizin olumlu bir çalışmanız var: Semahlar; müzik açı­ sından olsun, anlatmak istediği şey açısından olsun. Ancak «slogan» tülün­ den sözlerin kullanılmamasına dikkat etmek gerekiyor herhalde. RUHİ SU — Ben onun için dedim k i ; uyumlu ise. Ezgiyle söz uyumlu ise, hiçbir zararı yok. Ama değilse, zaten kendiliğinden biri, diğerini red­ deder. Soru — Kitlenin tepkisi, yapılan bu işin kalitesini açığa çıkarır mı de­ mek istiyorsunuz? RUHİ SU — Evet. Sevilir ya da sevilmeyebilir. Bir defa söylenir, unutulur. Yani, layık olduğu tepkiyi görür dinleyiciden. «DEVRİMCİ OZANLARIMIZIN ŞİİRLERİNİ ASIL KOMPOZİTÖRLERİMİZ BESTELEMEYİ, MÜZİKLENDİRMEYİ PEK DÜŞÜNMÜYORLAR. AMA TOPLUMUN İÇİNDE DEVRİMCİ BİR SAVAŞIM DA VAR. VE BU SAVAŞI­ MIN İÇİNDE BULUNMASI GEREKİYOR. O ZAMAN ASLINDA KOMPOZİ­ TÖR OLMAYAN BU ARKADAŞLAR, BU İŞİ YAPMAK YOLUNA GİDİYOR­ LAR.» Soru — Bugün devrimci ozanlarımızın şiirlerini müziklendirme konusun­ da yaygın çalışmalar var. Örneğin, Nazmı Hikmet'i alalım; herkes onun şiirlerini müziklendirme peşinde. Sizce bu çalışmalarda neye dikkat etmek gerekir? RUHİ SU — Evet, bu nedense böyle yaygınlaşıyor. Aslında bu bir kom­ pozitörün işidir. Buna belki kompozitörler bu sorunun üzerine gitmediği için herkes başvuruyor. Yani devrimci ozanlarımızın şiirlerini —sözkonusu bu olduğu için söylüyorum— asıl kompozitörlerimiz bestelemeyi, müziklendirmeyi pek düşünmüyorlar. Ama toplumun içinde devrimci bir savaşım da var. Ve bu savaşımın içinde müziğin de bulunması gerekiyor. O zaman as­ lında kompozitör olmayan bu arkadaşlar bu işi yapmak yoluna gidiyorlar. Bunlarm bir kısmı çok uydurma oluyor kuşkusuz. Ama ne yapalım, işte bu da oluyor. Demin söylediğim gibi bunların da başarısızları kenara atılıp gidecektir. Başarılı olan varsa, o zaten sürer gider. Ama ister kompozitör olsun, ister olmasın, devrimci ozanların şiirini, yalnız devrimci ozanların değil, bütün ozanların şiirini müziklendirecek insanın biraz söz tadını ve 182/TAVIR


Şiirin ne olduğunu bilmesi gerekiyor. Yani, müzikten bilmesi, edebiyattan an­ laması gerekiyor. Müziği nasıl uygular? O şiir nasıl bir müziği gerektirir. Kısaca, bu tür çalışmalarda müziğin ve sözün kurallarının bilinmesi gerekir. Bilmediği zaman her şey sırıtıyor, çirkinleşiyor. Bu soruyu sorduğunuza göre, herhalde siz de bunlardan rahatsızsınız. Bu, tabi yasaklanamaz. Kimse bunun önüne geçemiyor. Ama asıl cezayı yapılan işin kendisi beraberinde getiriyor. Bir süre sonra toplum, devrimci kuşaklar, bu işin farkına varı­ yor, bıkıyor bundan. Halk rahatsız, oluyor ve o kuşaklar asıl yapmak iste­ dikleri şeyin bu olmadığını anlıyor, bırakıyor, unutuluyorlar. Çok insan —isim vermeye gerek yok— geldi geçti bu deneyden değil mi? Birçok halk ozanı, doğru dürüst türkü söylemek varken, onu bıraktılar, slogan söyle­ meye, nutuk çekmeye başladılar. Sonra birer birer sahneden çekildiler. Ne­ den? Herkes dinlemez bir hale geldi, bıktı. Sora — Çokseslilik, müzikte ileri bir aşamayı gösteriyor. Halk türküleri çok seslendirilmeli midir? RUHİ SU — Müzik anlatımında, müziğin anlatım gücünü geliştirme açı­ sından çok seslilik ileri bir adımdır. Halk türküleri, yapılmış bir müziktir. Çokseslendirilebilir de, olduğu gibi de söylenebilir. Tek sesli söylenmesinin bir sakıncası yoktur. O yine ilerici niteliğini taşımakta devam eder. İleri olmanın kıstası, teksesli veya çoksesli olmasında değil, verdiği mesajdadır. Ayrıca, müzik örgüsünün ezgi yapısının kuruluşu da daha ilerici bir müziğe yatkın olmasından dolayı da ilerici, devrimci bir nitelik taşır. Sora — Bir halk sazları orkestrası kurulabilir mi? RUHİ SU — Halk sazları orkestrası kurulabilir. Bu hiç yapılmamış da değildir ülkemizde. Televizyonda, radyoda, halk sazları topluluğu zaten var. Ancak, halk sazları topluluğu hep aynı ezgiyi çalmamak, bazı grupları ikinci bir sesi duyurmak anlamında olursa daha da ileri bir adım atılmış olur. Yoksa, bir sazın çaldığım elli saz çalar, bu da ses çoğalmasından başka bir şey olmaz. Ancak, bu yine de yararlı bir şeydir. Hani, bir elin nesi var, iki elin sesi var anlamında bir birlikteliğin kurulması açısından önemlidir. Çünkü, bizim toplumumuz için bir türküyü birlikte çalıp, birlikte söyleyebilmek de ileri bir adımdır. Toplumumuz buna da alışık değildir. Soru — Halk arasında birlikte türkü söylememe, tek söyleme geleneği­ nin kökleri nereye dayanır sizce? RUHİ SU — Dinsel açıdan beraber söylenilen ilahiler var. Ama dinin doğru görmediği zamanlar da olmuştur müziği. Onun etkisi olmuştur, belki TAVIR/183


başka ahlâk kurallarının etkisi olmuştur. Toplumumuzda bu gelenek, toplu olarak türkü söylemek geleneği kurulmamıştır. Ancak, radyolarımızda, te­ levizyonlarımızda, okullarımızda bu iş yürümüş ve gittikçe, özellikle gençlik arasında yaygınlaşmaya başlamıştır. Sora — İş türküleri diyebileceğimiz ve iş esnasında çalışanlar tarafın­ dan söylenen türküler var. Birden çok kişinin söylediği türküler. Ama bun­ lar herhalde belirleyici olmuyor? RUHİ SU — O, iş türkülerinde var, işte beraber söyleme. Solo ve koro olarak ekin biçerken, demir döverken, bulgur çekerken, ya da hah dokurken. Gemilerde ya da'bir takım topluluklar tarafından söylenen müziğimiz de var. Sora — Oyun türkülerinde... RUHİ SU — Oyun türkülerinde bazen olur. Sora — Çalışmalarınıza ilişkin sorularla söyleşimizi sürdürmek istiyoruz. Çok seslilik, müziğin kendi gelişimi içinde, ileri bir aşama dedik. Siz, koroyla yaptığınız çalışmalarda iki sesten daha ileri gitmiyorsunuz. Bunun neden­ lerini açar mısınız? RUHİ SU.— Nedenlerden biri şu: Benim çalıştığım koro, son derece amatör. Yani, arkadaşlarımızın çoğu müzik yazısını bile bilmiyor. Yalnız kulaktan öğreniyoruz türküleri. Arada bazen solfej yapma olanağı buluyo­ ruz. Zamanımız da yok. Bu arkadaşlarla bir ikinci sesi ne ölçüde duyurabilirsek, ancak o ölçüde duyuruyoruz. Bir de şu var: Üzülerek söyleyeyim, henüz çok seslilik ortamına halkımız girmiş değil. Çok çabalar var bu ko­ nuda. Ancak, çok sesliliğin tadını, hele türkülerde, armonize edilen türkü­ lerde çok sesliliğin tadını, halkımız alamamakta. Sora — Böyle bir çalışma yaparken, halkın kültür düzeyini mi gözönünde bulundurmak gerekir? RUHİ SU — Halkın içinde bulunduğu koşullar, eğitim düzeyi buna uy­ gun değil. Çok seslilik bir kültür ve eğitim sorunudur aynı zamanda. Bizim toplumumuz, çok seslilik geleneği olmayan bir toplum içki en azından bir üniversite eğitimi görmüş olma işidir. O da yine bu müziği dinleye dinleye, buna bir alışkanlık biriktire biriktire olabilir. Bu yadırgatmayacak biçimde neyi ne kadar duyurabilirsek o kadarla yetinme isteğimizden oluyor. 184/TAVIR


Soru — Şöyle diyebilir miyiz: Halkımız henüz çoksesliliği algılayacak düzeyde olmadığından? RUHİ SU — Tedirgin olmadan ne kadarını algılayabilirlerse, o kadarını. Tabi ana kuralımız asıl ezgiyi çok sesliliğin içinde kaybetmemek. Kaybol­ masına olanak bırakmamak. Soru — Sizin çalışmalarınızda ses ön planda, saz ise ikinci planda. Bu konuyu da biraz açar mısınız? RUHÎ SU — Ben sazı bir eşlik çalgısı olarak aldım daima. Yani esas işi sesimle görüyorum. Saz buna eşlik ediyor. Ezgiyi bazen-duyurarak, ba­ zen, biraz duyurarak, kimi zaman da bazı akorları duyurarak eşlik eden bir çalgı halindedir bende saz. Yani asıl amacım saz çalmak, güzel saz çal­ mak değil. Benden çok daha güzel saz çalanlar var. Virtüözler var. Benim asıl işim, sesimle türkü söylemek. Sazımı da böyle bir eşlik çalgısı halinde kullanmak. Soru — Diğer halk sazlarını kullanmamanızın nedeni? RUHİ SU — Biliyorsunuz, türküler toplumumuzda genellikle sazla söy­ lenir, bağlamayla söylenir. Elazığ, Diyarbakır ve bazı bölgelerde klarnet de kullanılabilir. Ama, türkülerin asıl çalgısı sazdır. Diğer çalgılar ise ona yardımcı olabilir. Mey ve kemane dediğimiz keman gibi. Benim açımdan türkü söylemeye en uygun çalgı, bir halk çalgısı kullanacaksam, sazdır. Onun için sazı seçtim. Hem klarnet çalıp, hem türkü söyleyemem. Soru — Kısıtlı da olsa, çok az da olsa bir renk vermesi açısından, diğer çalgıları da kullanabilir miydiniz? RUHÎ SU — Hep sazı kullandım. Bir âşık geleneği gibi. O yolu izledim; ve bütün yaptıklarımı sesimle yaptım. Yani, ileri anlamda, yeni anlamda ne yaptımsa sesimle yaptım. Başka sazları kullanmayı düşünmedim. Biraz daha ilerisini yaptığın zaman, sonra daha da ilerisini yapmak gerekir. Onu da orkestra kurallarıyla kompozisyon kurallarını bilen bir insanın yapması gerekir, diye düşündüm. İyi yapabildiğim bir işi yapıp sürdürmek istedim. Şu da olsun, bu da olursa daha iyi olur diye bulandırmak istemedim. Yani, kendimi, yeteneklerimi aşan bir şeyi yapmak istemedim. TAVIR/185


TURHAN OKTAY

BÜYÜK ÇAĞLARDIR ÖZGÜRLÜK Kİ ADI ÖMRÜMÜZE YAZILDI I Emeğin rahmine günün bağrına canan üzre nice nice can içine çağlardır döl atan acı! çağlardır semiren zulüm! soy soylayan boy boylayan işkence! seni zorlu seni korkunç vuracak kendi güzelliğince halkımın sevdiceği ki adı yıllardır yüreklere kazındı. Mertliğin korkuyu kesip attığı dağlarda doğdu ol sevdalımız. Meneviş gölgesinde katmer katmer gökçe yiğitliğin çatıklığı namusla dağlarımda benim. Yel yeperek yelken kürek indi düze şahanlaştı ufkunda ovalarımın Bir koca sabır oldu bir koca öfke ve umut oldu palazlanmadan halkımın sarmaş dolaş yüreklerinde ki adı üşümüş demirlerin sıcaklığıyla belleğimize kazındı. 186/TAVIR


II Kozalarla dalgalanan kızlar Borcu burca sevda tüter içleri Korkunç aklığında pamuğun açsa da al kanları biri dil vermez Öyle görkemli onurlu ve zorludur sevmeleri döşlerinde saklı duran canları as'lolan canan sahandır ki adı tutmalı ahulara yazıldı. III Bıçkın delikanlılar yağız onatlar tekmilinin eli vurgun eli tutkun silahı sırtlarında çapraz durur mavzerler kol bacak verirler sınır boyunda Ya mermi yağmuru ya mayın... en çok doğu sınırlarında kalleştir toprak doğu sınırlarında hayın vermez yiğidi geri ağıt yakılır türkü takılır gayrı şafağına ovalarımın Ağlamak yaraşmaz oysa mertliğine halkımın Fakat bir giz vardır bu ezgilerde açık seçik gümbür gümbür savrulan ki adı ölümlere yazıldı. TAVIR/187


IV Ezilmişler vardiyasında en bilen eller kavgayla büyümüş yetmiş bu güne yetmiş de çoğalmış ormanlarca Düzen aşıp tüfek çatıp kaşlarında sual açarlar şimdi hesap sorarlar çarklarda mahzun yollarda suskun duran damla damla kan adına. Tomuran sabahın izdüşümünde vurur tanyeli şakağımıza Ardımızda yağmurlanmış umutlar idam sehpaları sahte yorgunlar alay alay tabur tabur serilmiş ol yarimizin başı göklere ermiş. Yakamıza ilk kez takılan sevinç dilimize konan muştu aşkımızın hüneri Aşkımız ki bağımsızlıkla kardeş ve adı ömrümüze yazıldı.

TURHAN OKTAY

188/TAVIR


SABAHATTİN ALİ YAŞIYOR

Yavuz TURAL

Türkiye'de yeni bir düzenin kurulduğu yıllar. Cumhuriyetin ilanın­ dan önce savaşa katılmayıp, ambarlarını bekleyen ticaret burjuvazisi İzmir İktisat Kongresiyle Ankarayla bağlantı kurmayı başarır. Milli­ leşme adı altında yabancı firmalarla anlaşmalar yapılıp, yabancı ser­ mayenin Türkiye'de palazlanabilmesi için bütün ortamlar hazırlanır. Devletin iktidarını uygulayan siyasal organ da tek partilidir. İki taba­ kadan oluşur: Eşraf ve Aydınlar. 1950'ye kadar devam eden tek parti dönemi, CHP yıllarıyla en acımasız şeklini alır ve artık o dönemden başlayarak tekelci sermaye yaratılmaya çalışılır. İşte Sabahattin Ali'nin yaşadığı dönem. Bu yapıda gelişir onun ya­ zarlığı. Dönemin zor koşulları ve bu zorluklar karşısmdaki halkının suskun direnci onun kalemini biler. Ve o toplumsal çatışmaların odak noktasını gösterir eserleriyle. Bugün yasaklanarak gözden uzak tutul­ maya çalışılan eserleriyle, halkına, sorunlarının nedenlerini ve bunun karşısında kurtuluş için verilecek mücadelenin yollarını göstermiş eleş­ tirel gerçekçiliği aşan ilk sosyalist gerçekçi yazarlarımızdandır.

TAVIR/189


«Benim kanımca sanat, insana insanı ve yaşamı ve bunların anlamını öğretmekle yükümlüdür. Ancak bu böyle olunca, geniş bir kitlede daha çok insancıl olmak,daha iyi bir yaşama varmak istekleri belirir. Sanat, bütün ayrıntılarıyla yaşamı içermeli, insanda yaşamak, insan gibi yaşamak iste­ mini, hattâ gereksinmesini uyandırmalıdır. Özetlersek, sanat, amaç değil, amaç yaşamaktır. (Sabahattin Ali'nin, M. Behçet Yazar'a 1938'de yazdığı bir mektuptan.) Halkçılık, devletçilik adı altında baskı yönetimlerine demokrasi süsü veren, acımasızca uyguladıkları yöntemleriyle sendikaları kapatan, hapisanelerde insanlara işkenceler eden, hümanist yazarlara bile tahammülü ol­ mayan bir düzen. Ve bu baskı düzenine karşı toplumun, eleştiriye fazlasıyla sudadığı bir dönemin yazarıdır Sabahattin Ali. Edebiyat adına çığırtkanlık yapıp, bu baskı yönetimine gönül veren bir sürü düzen yandaşçısı yazarın arasından O, halkının yanında taraf almış ve edebiyatta safım belirleyerek sonraki devrimci yazın kuşağına yön verecek bir edebiyatçı olmuştur. Ta ki, ilk hikâye kitabının yayımlandığı 1935 yılın­ dan, öldürüldüğü 1948 yılma kadar. Döşün çizgisinde, gerçekleri daha anlamlı kavrayışında en önemli et­ kenlerden birinin Almanya'ya yaptığı gezi olduğunu, bu geziyle oradaki insanlarla kendi ülkesinin, insanları arasındaki farklı yaşamın nedenlerini, dolayısıyla geri kalmışlığımızı kavradığım söylüyor yazar. İşte bu andan başlayarak onun gerçekçi yazın yaşamındaki gelişimi durmadan yükselen bir gelişim çizgisi izler. 1931'de Aydın Erkek Sanat Enstitüsü'nde öğretmenlik yaparken düzene karşı propaganda yaptığı öne sürülerek tutuklanır. Aydın cezaevinde on ay hapis yatmasından sonra da çeşitli nedenlerle 1932'de Konya'da ve öldürül­ düğü yıl olan 1948'de İstanbul'da tutuklanır. Çalışanların yaşamını, acılarını, kısaca halkının sömürüsünü «iliğinde kemiğinde» duyabilmiş, eserlerinde, sınıf çelişkisini, köyden kente göçen­ lerin sorunlarını, topraksız köylünün acısını, aydınların çirkef yanlarım, bu düzende kadının yerini, yani düzenin getirdiği isanla insan, insanla doğa ara­ sındaki çelişkiyi ve yabancılaşmayı işlemiş bir yazardır. «Ayran» ile «Kağnı» hikâyesinde sınıflı toplumlarda analık hukukunu anlatırken, «İçimizdeki Şeytan»da o Ömer ile yarı-aydın küçük burjuvanın 190/TAVIR


bunalımlarını kafamızda çizer. «Kanal»da «Kuyucaklı Yusuf»ta ve «Kağnı» da topraksız köylümüzün sorunları dile gelir. Ve «Hanende Melek»le bu dü­ zende meta haline gelen kadın anlatılır. Ve toplumsal eleştiri, sorunlara aktif bir sosyal gerçeklik'le bağlanış onun yazın yaşanımda «Sırça Köşk» kitabıyla doruğa ulaşır. Yaşamı ve doğayı anlatışı, döneminin bir çok yazarında olduğu gibi hasta, yorgun ve yılgın değildir. Her öyküsü içinde sağlıklılığı, bilinçli bir gücü ve iyiye, güzele kavuşmak uğrunda mücadeleyi verir. Hikâye yazarlığı yanında güçlü bir ozandır Sabahattin Ali. Duygusallığını güçlü bir gerçekçilik çevreler. Ve acıyı ızdırapla değil isyanla verir dizelerinde. Dışarda mevsim baharmış / Gezip dolaşanlar varmış / Günler su gibi akarmış / Geçmiş günler geçmiyor. (Hapisane Şiirleri - Aldırma Gönül), İlk dönem şiirleri olan Çakır ve Me­ lankoli vs. Onun özden ziyade estetiği birinci plana aldığı şiirleridir. 1934'de yayınlanan ilk şiir kitabı «Dağ­ lar ve Rüzgâr» çektiği işkenceler so­ nunda iyi ve dürüst bir yaşama ve gelecek günlere duyulan özlemin şiirle­ ridir. «Şehirler bana bir tuzak» der, çevresindeki insanlardan ve kokuşmoş düzenden duyduğu tiksintiyi anlatmak için. Güçlü bir insan ve doğa sevgisi yatar, yine de bu şiirlerde. Doğa ve insin birbirini kucaklar onun dizelerin­ de.

Sabahaddin Ali davasında göze çarpan üç ihtimal

/ Başım dağ saçlarım kardır / Deli rüzgarlarım vardır / Ovalar bana çok dardır / Benim meskenim dağlardır / Ve yaşamı 1948'de 42 yaşında öldürül­ mesiyle noktalanır. Gazeteler Bulgar sınırında kaçarken vuruldu derler, o hapishanede işkencede can verirken. TAVIR/191


HAZIM BAŞKAYNAK (1954-1976)

TAVIR

Bir karikatürcü düşünün. Küçük yaşta başlıyor karikatür çizmeye, ço­ ğumuz aynı yaşlarda resim çizmeye uğraşırken. En büyük tutkusu o beyaz kâğıt ve kalem oluyor. Okuyor bir yandan, kitaplar, dergiler, kitaplar. Orta okulda «Profesör» ü ekliyorlar adının önüne. Sürekli gözlüyor çevresini, tüm çelişkileri, dünyanın dört bucağındaki olayları sürekli çiziyor kâğıtlara. Ve yine pek çok karikatürcünün karikatürü tam olarak tanıdığı yaşta ayrı­ lıyor aramızdan. «Zaten adımın tersten okunuşu da mizah oluyor ya» derdi, diyor annesi. 192/TAVIR


Hazım Başkaynak, 12 Eylül 1954 yı­ lında doğdu. Tüm öğrenimlerini doğ­ duğu kent olan İstanbul'da yaptı. Bey­ oğlu Ticaret Lisesi'ni bitirdi. Mezun olduğu okulda memurluk yaparken Sultanahmet İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ne girdi. 13 Kasım 1976'da 22 yaşındayken yakalandığı menenjitten kurtulamayarak aramızdan ayrıldı. Hazım Başkaynak'ın geride bıraktığı yüzlerce karikatürü, izlerken gördük ki, ilk karikatürünü 1963 yılında çiz­ miş. 0 günden, ölüm tarihi olan 1976 yılma kadar sürekli geliştirmiş ken­ dini. Beyoğlu Ticaret lisesi ikinci sınıfında iken katıldığı Liselerarası Kari­ katür Yarışmasında aldığı birincilik ödülü bir dönüm noktası olmuş Hazım için. Ülkemizde, yurt dışında çeşitli yarışmalara katılmış. İtalya'da Marosöca yarısmasmda, 1974 yılında üçüncü olmuş. Karikatürcü kişiliğini kitlelere yansıtmak istediği 1970'li yıllarda tekelci sermayenin karikatürcülere gazete kapılarım kapaması, O'nu istediğinden başka çizmeye zorlaması, ancak bir iki dergide kendini gösterebilecek kadar alanını daraltmış Hazım'ın. Yeni yollar aramış kendine ve yarışmalar do­ lusu çizmiş. Tüm çizdiklerinin küçük bir kısmı ulaştı kitlelere. Yapıtları, ölümün­ den sonra Karikatürcüler Derneği ve TÖB-DER'de sergilendi. Şimdi geride sadece lisesindeki köşesi kaldı. Çizdiklerinde bir lezzet, güzel bir öz-biçim dengesi, sağlam mesajlar var. Öğrenilecek pek çek- şeyi de beraberinde getiriyor yüzlerce karikatürü. O, kolayca, karalama yapar gibi çizdiği, ama özenli karikatürleri. Hazmı Başkaynak içinden geldiğince çizdi. Sermayesi ile, emperyalizmi ile, devrimcileri ile, binbir sorunu ile dolu dolu karikatürleri. «SEVDİĞİ İNSANLAR» için. TAVIR/193


DEĞİNMELER HABERLER OLAYLAR KAMU DÜZENİN BOZUCU BİR FİLM DAHA: DÜŞMAN G. YAMAN Uluslararası 30. Berlin Film estivali'nde «Toplum hayatını en iyi dile getiren film» olarak gösterilip 2 ödül verilen «DÜŞMAN»», ülkemizde 'kamu düzenini veya ulusal güvenliği zedele­ yici' görülerek oynatılması sansürce ya­ saklandı. Güney Film Basın Bürosu'nca bu konuda yapılan açıklama şöyle:

«Senaryosu Yılmaz Güney tarafın­ dan yazılan ve Zeki Ökten tarafından yönetilen filmimiz «DÜŞMAN», Ulus­ lararası 36. Berlin Film Festivalinde iki

ödülle değerlendirildi. Festival süresince gerek izleyicilerin ve gerekse basının büyük ilgisini çeken ve oynatıldığı sine­ mada biletleri birkaç gün öncesinden bi­ ten «DÜŞMAN» filmi, festival sonunda, «insanî değerleri ve toplum yaşamını en iyi dile getiren senaryo» bulunarak jüri özel «EN İYİ SENARYO» ödülünü aldı. Berlin Film estivali'nin tüm bölümlerine katılan filmler arasında bir değerlendir­ me yapan, Uluslararası Katolik Film Or­ ganizasyonu —OCİC—, en iyi film ödülünü «DÜŞMAN»a verdi. Ödül öncesi ve sonrası «DÜŞMAN» ın oynatıldığı sinemada Güney Film ta­ rafından festivale iletilen mesaj, okun­ ması sırasında seyirciler tarafından uzun süre alkışlandı. Filmimizin Berlin Film Festivalinde uluslararası ödüllerle değerlendirildiği günlerde, Türkiye'de sansür kurulu «DÜŞMAN»ı oybirliğiyle «Kamu düze­ nini veya ulusal güvenliği zedeleyici» bularak oynatılmasını yasakladı, «DÜŞMAN» uluslarası bir festivalde «Toplum hayatını en iyi dile getiren» bir film olarak değerlendirilirken, Tür­ kiye'de «Kamu düzenini bozucu olarak» değerlendirilmesi çok anlamlıdır... Sansür kurulunun sadece «DÜŞMAN»a değil, «DÜŞMAN»ın şahsında bütün demokrasi güçerine yönelik olan bu yasakçı tutumunu protesto etmek ve bu yasakçı anlayışa karşı mücadele et­ mek bütün demokrasi güçlerinin bir gö­ revidir...» TAVIR/195


«YUSUF İLE KENAN» OLAYININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ, YA DA «KÖPEKLİ KÖYDE, DEĞNEKLE GEZMEK GEREKİR» «Kocamustafapaşa İstanbul Sinema­ sında vizyona giren Ömer Kavur'un son filmi 'Yusuf ile Kenan' ikinci gösterimin­ den sonra filmi seyreden faşistlerin si­ nema sahibini tehdit etmeleri üzerine vizyondan kaldırıldı.» İşte, haber bu denli basit, yalın. Benzeri bir olayı 'Sürü'nün bombalan­ masında da yaşamıştık. Sorun, bu gibi olaylardan nasıl bir ders çıkaracağımız­ da; ne yapacağımızı düşünmekte. Ba­ zıları, 'Sansür kalkar, sinemanın derdi biter diyorlardı. Bazıları da, yadsına­ maz ekonomik sorunlarını temel sorun olarak gösteriyorlardı. Yıllarda yasalar­ la boğuştu tüm ilerici sinema adamları; sansürü Danıştayla nötralize ettiler, 'İyi­ liksever' sermayedarlardan bir ölçüde destek gördüler. Filmler gerçekleşti, kit­ lelerle kucaklaşmaya hazır bir duruma geldi. Ancak, bir de bakıyorsunuz ki, filmi oynatmanın koşutları kalmamış, sivil faşistler sinemayı basmışlar. Şimdi ne düşünülmelidir? Düzenin sinema sa­ natı üzerindeki baskıları, yasaları o denli aşmış ki, kendi yasaları ile ilerici sanat­ çıları geriletemeyenler, şimdi köpeklerinin tasmalarını çıkartma arefesindeler. Ne yapılmalıdır? Yapılacak iş açık ve klişeleşmiştir adeta: Mücadeleyi, süregeldiği gibi devrimcilerden bağımsız de­ ğil, onlarla içiçe sürdürmek. Gerek bu­ dur artık Ya da pasaport kuyruğuna girmek gerekecek. Çünkü, halkın bu tür­ den insanlara gereksinimi, bağ'ayacak umutları yoktur. Ya gerekeni yapmalı­ dır, ya da çekilmeli, bu alanı boş bırak­ malıdır. Devrimci hareket, doğacak boş­ luğu doldurmasını bilecektir. Devrimci­ lerle birleşmek, onlarıla yararcı değil, devrimci ilişkilere geçmek gerekir. Ar­ tık kuru protesto yazılarının bir işlevi kalmamıştır. Yapılacak olan, tarihin biz­ 196/TAVIR

lerden istediğidir. Sinema, gelişen poli­ tik mücadele doğrultusunda kullanıldı­ ğında, devrimcilerin önemli bir silahı olacaktır. Sinemacılarımız, sinema sanatı­ nı bu yönde kullanmayı öğrenmelidirler. Devrimci mücadeleyi anlatan, faşizmin yüzünü açkça teşhir eden filmler yapılmalıdır. Sinema, kitleleri ajite et­ mek, propaganda yoluyla bilinçlendirmek, kısaca politik olmak zorundadır. Malzeme olarak halkı kullanan, ancak sonuçta ayakları yerden kesilen «Yüksek düzeyde san'atvarî denemeler', acemi­ likten öteye birşey değillerdir. Sinema bir kategori olayı değildir. Bu yüzden sinemayı türlere ayırmak da, aslında bir kaçış yöntemidir. Bu yapılanmaların var­ lığı kesinlikle yadsınamaz. Ancak bazı dönemlerde, bu türlerin temel ya da tâli olarak kullanılması gerekir. Çünkü, sanat toplumsal değişmeleri kavramak ve bun­ ların bilincine vardıktan sonra, haz yo­ luyla iletişim sağlama aracıdır. Günümü­ zün toplumsal şartları da politik sinemayı gerektirmektedir. Böylelikle, Yeşilçam da varolan ilerici nicel birikim, nitel bir değişme göstererek devrimci-politik si­ nemayı oluşturacaktır. İşte, bütün bun­ lar için de örgütlü olmak, bir ön-koşul olarak sinemacılarımızın karşısına çık­ maktadır. SİNEMATEKTE ZOLTAN FABRİ FİLMLERİ GÖSTERİME GİREBİLDİ Türkiye Sinematek'i, evvelce prog­ ramladığı, ancak Macar Konsolosluğundan kaynaklanan bazı aksaklıklar nedeni ile gösteriye sokamadığı Zoltan Fabri filmlerini, üç haftalık bir program da­ hilinde seyircilerine Sundu. İki haftalık süre konulan gösterim, ilgi görmesi üze­ rine bir hafta daha uzatıldı. Oldukça il­ ginç olan filmler, böyle bir gösterimin gerekliliğini somut olarak bir defa daha gözler önüne serdi. Bu türden gösterimler ve bundan sonra titizlikle seçilerek sunulmasını ar­ zuladığımız filmler, elbette sinema kül-


türünden öte bizlere yaşamın gerçekle­ rini öğretme, gösterme açısından büyük önem taşıyor. Türkiye Sinematek'i 15-20 Nİsan ta­ rihleri arasında «TÜRKİYE SİNEMATEK' İYLE DAYANIŞMA HAFTASI» düzenlen­ miştir. Yapılan duyuruda «Sinematek'in varlığına inanan ve işlevini sürdürme­ sinden yana olan herkesi bu kampan­ yaya katılmaya çağırıyoruz» denmekte­ dir. Hafta boyunca, 1953 «Dünya Ba­ rış Ödülü» alan ve Bulgar şairi Vaptsarov'un yaşamını konu alan «İNSANA ADANAN ŞARKI», Ayzenştay'ın «PO TEMKİN ZIRHLISI», Mihail Romm'un «SIRADAN FAŞİZM» ve V. Cein'in «ANAHTAR» adlı fimleri izlenebilecektir. Ayrıca 18 Nisan günü 18.00'de «SİNEMATEK'İN İŞLEVİ VE DURUMU» konulu söyleşide, Sinematek üye'eri ile Sinematek'in durumu üzerine tartışacaktır. KİMİ ONURLANDIRIYORSUNUZ? Sinema Yazarları Derneği 29 Mart cumartesi günü Türkiye Sinematek'i sa­ lonunda geçmiş yıllarda sanat eleştir­ menliği yapmış yazarlara onur belgesi verdi. SİYAD'ın ödüllendirdiği-kişiler şunlar: Nijat ÖZÖN, Çetin ÖZKIRIM, Rekin TEKSOY, Halit REFİĞ, Oktay AKSAL; Burhan ARPAD, Vehbi BELGİL, Hüsamet­ tin BOZOK, Tarık DURSUN K., Salah BİRSEL, A. Şerif ONARAN, Tuncer OKAN, ve SİYAD Başkanı Atilla DORSAY'ın törendeki tanımlaması ile «iş ha­ yatındaki başarılarını, sanat yaşam nda da sürdüren sayın Şakir ECZACIBAŞI» Sinema bir-, akımlar va ideolojiler karmaşası, birkaç entellektüelin geveze­ lik sahası olarak görülüp, devrimci yanı da kokteyllerde tartışılıyorsa, SİYAD' a hak vermek olası tabi. Yok, eğer, demokrasiyi kurma, devrim mücadelesinin kültür ve sanat cephesinde sinema ya­ pılanması olarak var isek biraz dikkatli olalım. Hedef saptırmanın, kafaları bulanıklaştırmanın faturası kolay kolay ödenmez.

Sinema Yazarları Derneği demokrat, ilerici sinema yazarlarının yer aldığı bir yapı. Fakat SİYAD ne yapıyor? İMF'nin baskılarının güç geçtikçe arttığı ülke­ mizde, İMF sanat- galerilerinde sergiler açan, emperyalizmin iğrenç suratını renkli fotoğraflarıyla maskelemeye ça­ lışan, emperyalizmin işbirlikçisi Şakir Eczacıbaşı'nı onurlandırıyor. Sinemaya gerçekten emeği geçmiş Nijat Özön'lerin, Rekin Teksoy'ların yanında Eczacıbaşı' na da ödül vererek sinemanın gerçek emekçilerine karsı suç işliyor. Egemen sınıfların devrimcilere, de­ mokratlara ve halka karşı yönelttiği sal­ dırılarının ilk ödülünü SİYAD verdi. Ya­ kın tarihte bir çok örneği görülen «fa­ şizmin kendisinden olmayan herkese düşman olması» olgusunu bir atasözüy­ le bütünleştirelim. «Korkunun ecele faydası yoktur.» Sabancı'lara, Koç'lara, Has'lara ödül verme adaylarına duyurulur. TOPLANTILAR İŞÇİ SINIFI - EDEBİYAT İLİŞKİSİ KONULU AÇIK OTURUM VE HATIRLATTIKLARI Selim BODRUMLU Türkiye Yazarlar Sendikası 27 Mart perşembe günü Muhsin Ertuğrul Tiyat­ rosunda İ.B. Şehir Tiyatro'arı ile birlikte programladıkları açık oturumlardan ikin­ cisini düzenledi: İşçi sınıfı - Edebiyat ilişkisi. Cengiz Gündoğdu'nun yönettiği açık oturuma yine TYS'den Asım Bezirci, S. Günay Akarsu, Demirtaş Ceyhun, DİSK'ten Kemal Akar ve Sefahattin Uyar katıldılar. Asım Bezirci, yazınımızda işçileri ko­ nu alan romanların tüm yazılı eserlerin ancak yüzde 1 'ini oluşturabileceğini açıklarken, geriye kalanların tamamiyle TAVIR/197


gelişecek ve devrimin coşkusunu yaşa­ tacaktır. Bugün ise önder doğru devrim­ ci çizgi ile gelişecek, devrim mücadele­ sinde devrimci coşku ve kararlılığı sü­ rekli kılacak burjuva ideolojisine, küçük burjuva eğilimlerine savaş açacaktır. İşçi sınıfı - Edebiyat ilişkisi, bu ar çık oturumla sonuçlanmaması gereken bir tartışma platformu. küçük burjuvaların bunalımlarını anlatan eserler olduğunu söyledi. İlericilik ölçütünü diyalektik materyalizme bağ­ layan Bezirci, bu açıdan işçileri konu alan her «sere de ilerici denilemeyeceğini savundu, «işçiler için özel olarak basitleştirilmiş edebiyatı reddederken «her insanın anlayabileceği bir edebi­ yat» öne süren Asım Bezirci, Gorki, Na­ zım ve Enver Gökçe'nin eserlerini .bü­ tün ülkelerin halklarının benimsediğini, sahip çıktığını anlattı. Bezirci, DİSK'i de eğitim programına roman, hikâye, şiir alınmaması konusunda eleştirdi. S. Günay Akarsu işçi sınıfı - tiyatro ilişkisi konusunda örgüt ve sendika ti­ yatrolarını geliştirme gereğinden söz ederek sanatçıları bu doğrultuda örgüt­ lenmeye çağırdı. Selahattin Uyar ve Demirtaş Cey­ hun da farklı açılardan konuya yakla­ şarak, parti edebiyatı düşüncesini savun­ dular. Bu tür açık oturumların yapılmasını ve devamın» olumlu karşılıyoruz. Düşüncemize göre devrimci edebiyat küçük burjuvaların sızlanmalarını, intiharlarını anlatmak kadar basit, özensiz bir olay değildir. Geniş emekçi yığınlara yönel­ diği için o zor ve karmaşıktır. Bu yüz­ den devrimci edebiyat proletarya ideolojisi önderliğinde yürüyen devrimci mü­ cadeleden doğabilir. Halkın sosyalist öz­ lü edebiyatı proletaryanın savaşçı par­ tinin yönlendiriciliğinde biçimlenecek. 198/TAVIR

GÖSTERİLER V. SAĞLIK HAFTASI'NDA SANAT FESTİVALİ

Nermin EREN

14 Mart, bu yıl da «Tıp Bayramı» yerine «SAĞLIK HAFTASI» olarak kutlan­ dı. 14-21 Mart tarihleri arasında düzen­ lenen haftanın 5.sinin bir özelliği de çeşitli» kültürel ve sanatsal etkinlikleri de programına almasıydı. Sağlık Hafta­ sı ve Sağlık Kurultayı ile ilgili olarak çıkarılan kitapta yer alan Sanat ve Tıp başlıklı yazı sağlık haftasındaki «Sanat Festivali» konusuna şu şekilde açıklık getiriyor. «Sanatçı herşeyden önce bir gözlemcidir. Doğayı, insanlar», toplumu sürekli gözlemektedir. Tıp mesleği de çok büyük ölçüde gözleme dayanmakta­ dır, insan yaşamındaki değişim eri, be­ den ve kafaca sağlıklı bir yaşam için toplum-insan ilişkilerini gözlerken heki­ min sık sık yaratıcı bir güce gereksinimi olmaktadır. Beslenmeden, çevre sağlığı­ na kadar tüm sorunlarla o'an ilişkisi he­ kimi toplumcu bir bakış aç sından olay­ lara bakmaya zorlamaktadır. Sanatın da hem biçim, hem de öz açısından sürekli olarak özgürlüğü ara­ dığı, onu savunduğu ve bu nedenle sık sık sınıfsal çelişkilerin, kökeninde yatan sorunlara indiği gözlenmiştir. Gözlem yeteneği, bu yeteneği belirleyen en önemli öğelerden biri ölen kültür ve bilgi


birikimi, toplumun yapışı ve birey top­ lum ilişkileri, özgürlük kavramı, sanatla tıbbı birbirine yaklaştıran olgulardır. Sa­ nat ile tıp arasındaki bu ortak noktalar, hekimin sanata bir hobi olarak yaklaş­ masından çok, onu benimsemesi, kendi yapısına uygun bulmasını getirmektedir.» Hafta süresinde yer alan sanatsal etkinlikler şöyleydi: 14 Mart 1980 AKM'de resim, min­ yatür süsleme karikatür, fotoğraf ça­ lışmalarından oluşan karma sergi. 16 Mart 1980 AKM'de Klasik Batı Konseri. 17 Mart 1980 Zeynep Kâmil Kültür Merkezi'nde İstanbul Belediye Konservatuvarı Halk Müziği Korosu, İstanbul Üniversitesi H.O.T., arkadaşımız Stj. Dr. Ferda Ereren, Sanatçılar Birliği H.O.T. Stj. Dr. Serdar Sözeri ve FOTEM ekibi­ nin gösterileri. 18 Mart 1980 Zeynep Kâmi Kültür Merkezi'nde Melike Demirağ, Timur Selçuk, Ruhi Su müzik şöleni. 21 Mart 1980 Tepebaşı Gazinosu'nda Özgürlük Türküsü Topluluğu, Stj. Dr. Ferda Ereren, Stj. Dr. Serdar Sözeri din­ letileri, İ.Ü.H.O.T. ve Sanatçılar Birliği H.O.T. ekiplerinin gösterilerinin yer al­ dığı V. Sağlık Haftası Dayanışma Gecesi. Hafta boyunca süren Sanat Festiva­ linin en çok eleştirilen yönü 16-17-18 Mart günlerindeki etkinliklerin 500 TL karşılığı izlenebilmesi ve doğal olarak

çoğunluğunu doktorların oluşturduğu sı­ nırlı kitleye sunulmasıydı. Tıp Fakültelerindeki devrimci öğren­ cilerin çabalan sonucu düzenlenen ve 25 TL'ya izlenebilen Dayanışma Gecesi, özrenciler, velier, sağlık çalışanları (işçi memur), bazı öğretim görevlilerinin deyer aldığı geniş bir kitlenin katılımıyla) gerçekleşti. Doktorlar, öğretim üyeleri, öğrenci­ ler ve tüm sağlık emekçilerinin birlikteyer alacağı bu gösterinin düzenlenme­ sinden çeşitli kaygıları olan İstanbul Tabib Odası ve Türk Tabibler Birliği, 16-1718 Mart günleri ayrı etkinlikler düzen­ lemeyi uygun gördü. Kollektif bîr çalışma sonucu oluştu­ rulan ve disiplinli bir şekilde sonuçlan­ dırılan Dayanışma Gecesi, ümit ederiz ki, istanbul Tabib Odası ve Türk Tabip­ ler Birliği'nin. kayguiarının yok olmasın, gelecek yıllarda sağlık alanındaki tüm ilerici, devrimci ve yurtseverlerin bir­ likteliğinin sağlanmasında bir araç olan sanat festivallerini, 500 TL. biletlere ge­ rek duymadan birlikte kutlanmasını sağ-

TAVIR/199


ÇAĞRI Dergimiz, sanat ve kültür yaşamında tutarlı, güncel mücadelenin gerek­ lerine uygun bir tavır oluşturmayı Imaçlayarak yayınlanmaya başlıyor. Bu anlayışı benimseyen, kültür alanındaki devrimci çalışmaların zorun­ luluğunu ve önemini kavrayarak toplumsal çelişkilere Marksizm ışığında çözüm yolları gösterebilen tüm okurlarına açık olacaktır. Okurlarımız; kültür ve sanata ilişkin araştırma, inceleme yazılarını, şiir, hikâye, öykü ve romanlarını, karikatür, grafik, resim ve fotoğraflarını, halk bilimi hakkın­ daki derlemelerini, kısacası kültür ve sanata ilişkin ellerindeki veya bulabilecekleri tüm verileri ile bizlere yardımcı olurlarsa, bu alandaki çelişki­ lerin gerçek çözümünün de devrimle olacağı gerçeğini kavrayan bizlerin başarısına katkıda bulunmuş ve hatalarımızın en aza inmesini sağlamış, daha da önemlisi, alandaki mücadele kollektif olarak başarıya ulaştırılmış olacaktır. GELECEK SAYILARDA Dergimizin yayma başladığında da açıklandığı gibi, amacımız kendi bil­ gilerimizle yetinerek, içine kapanık bir dergi olmak değil, okurlarımızdan gelen eleştiri ve önerilerle dergiyi geliştirmekti. Bunu sağlamak amacıyla derginin bir sonraki sayısında yer alacak ana yazı konusunda genel hatları içeren bir yazı yayınlanıyor; okurlar, bu konuda araştırmaya yönlendiri­ lerek, konu hakkında hazırlıklı olmaları sağlanıyordu. Böylelikle, okurlar, dergide yazılanları olduğu gibi kabullenmek yerine, kendi ürettikleri ile karşılaştırıyor; değerlendirmelerini bize göndermekle de derginin çıkışın­ daki kollektif çabaya katkıda bulunmuş oluyorlardı. Bu sayımızdan sonra dergide «Gelecek Sayıda» yazıları, periyodik olarak yer almayacak, gerekti görüldüğü zamanlar yayınlanacak. Bunun nedeni kısaca şöyle: İlk üç sayıda tutarlı bir kültür politikasının oluşturulmasında tartışma ortamı yaratacağı düşüncesi ile ve kültürel alana teorik yaklaşı­ mımızı içeren genel yazılar yayınlandı. Bundan sonra yayınlanacak olan temel yazılar, bu üç yazının alt başlıklarının somut örneklerle açıldığı yazı­ lar, konuların daha detaylı olarak incelendiği yazılar olacaktır. Örneğin; Emperyalizmin kültür politikasını; sinema, edebiyat, müzik gibi konulara yansımalarını, emperyalizmin gelişimine bağlı olarak ele alıp incelemek. Ya da geçmişin olumlu mirası olarak değerlendirdiğimiz Pir Sultan, Karacaoğlan, Dadaloğlu vb.lerini her yönleriyle tanıtmak, halk bilimini incele­ mek, araştırmak. Okurlarımızın dergiye ilişkin eleştiri ve önerilerini sadece gelecek sayı­ da yazılan kapsamı içerisinde sınırlandırmadıkları bildiğimizden, derginin değerlendirilmesi konusundaki yazılarını göndermelerini bekliyoruz.

TAVIR 200/TAVIR



1980 3 nisan