Page 1

içindekiler - editörden

Editörden...

İçindekiler

Değerli Okuyucu,

GÜNDEM

Bir ay aradan sonra yeni sayımızla tekrar sizinle beraberiz... Bu sayımızı çıkardığımız günlerde dünya egemenliği için dünyanın değişik bölgelerinde halklara karşı savaşlar yürüten ABD emperyalizmi, Katrina felaketine "yenik" düştü... Katrina diğer felaketlerde de olduğu gibi yine en çok yoksulları vurdu, yoksullar içerisinde en çok siyahları... Bir kez daha emperyalizmin, kapitalizmin yoksullara düşman yüzü açıkça kendini gösterdi... Bir taraftan milyarlarca dolarlar başka ülkelerin halklarına karşı yürütülen savaşlara aktarılırken, diğer taraftan yaşanan bir felakete karşı ilk tedbirler almaktaki "acizlik"! Katrina felaketinin televizyonlardan yansıyan resimleri sömürü ve kara dayalı bir sistemin barbarlıktan başka bir şey olmadığını çok net gösterdi... Bu barbarlıktan ezilen halkların ve emekçilerin bir tek kurtuluş yolu var: Sosyalizm! Hiçbir zaman sosyalizm bugünkünden daha acil bir ihtiyaç olarak kendini dayatmadı. Bu sayımızda yer verdiğimiz Hiroşima ve atom bombasına ilişkin yazılarda da emperyalizmin bu barbar yüzünü net bir biçimde görmek mümkün. Barbarlık Türkiye' de de yaşanıyor... Her ne kadar egemenlerin bir kesimi AKP aracılığıyla Kürt sorununa liberal çözüm arayışlarına gitmeyi denese de, bunun karşısında geleneksel devlet politikalarının engeli duruyor... Dergimizin baskıya gireceği günlerde gerçekleşen olaylarda, önce Tutuklu Hükümlü Aileleri Hukuk Dayanışma Dernekleri (TUHAD-FED)'in düzenlediği Gemlik yürüyüşü yasaklandı, ardından da yürüyüşten geri dönenlere devlet gözetiminde faşist linç girişimi tezgahlandı... İşçiler ise ne yazık ki tüm bu gelişmelere sessiz kalıyor. İnsanlığ ın önündeki " Ya Barbarlık, Ya Sosyalizm!" seçeneği hiç bir zaman bugünkü kadar berrak değildi. Yeni sayımızda görüşmek üzere... 05.09.2005, Yeni Dünya İçin ÇAĞRI

GERÇEK VE KALICI BARIŞI KAZANMANIN TEK YOLU VAR: DEVRİM ! . . . . . . . . 3 Terör emekçileri vuruyor – egemenlere yarıyor!. . . . . . . . . . . . . . . . . 6 Atom bombasının 60. yıldönümü… . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 8

YENİ İŞÇİ DÜNYASI 2005 Kamu Toplu İş Sözleşmeleri . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 12

Özel­leş­tir­me­le­re Kar­şı Ey­lem­ler . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 15 YENİ KADIN DÜNYASI AB işçi ve emekçi kadınların umudu mu? Kötünün iyisi çözüm değildir! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 17

KLASİKLERİMİZDEN ÖĞRENELİM Bolşevik devrim dışında kurtuluş yoktur! V. İ. LENİN . . . . . . . . . . . . . . 18

PANORAMA

Faşist devletin devrimcileri hücrelerde tecridine karşı çık, hesap sor!

ALMANYA “Sisteme oy yok!” . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 19 İRAN “Atom” görüşmeleri ve savaş kışkırtıcılığı… . . . . . . . . . . . . . . . . . . 21 IRAK-GÜNEY KÜRDİSTAN Anayasa pazarlıkları sürüyor... . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 22 KIBRIS Siyaset masasında birilerinin elinde koz olmak…. . . . . . . . . . . . . . . . 24

GÜNCEL Almanya Sosyal Forumu yapıldı…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 26

HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN

Dikkat!

Dergi büromuz Eylül ayı başından itibaren aşağıdaki yeni adrese taşınmış olacak: Mahmut Şevket Paşa Mah. İmranlı Sok. No: 8 Şişli - İstanbul (Okmeydanı) İrtibat: (0533) 636 03 95

“Aydın”lardan açıklamalar…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 27

OKUYUCU MEKTUPLARI BİR İŞKENCE ÖYKÜSÜ ÜZERİNE. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .29 İstanbul- Sarıgazi’de jandarma bir genci katletti . . . . . . . . . . . . . . . . 31 İBRETLİK . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .33 BULMACA. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 35

UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ!

GELECEK YEN‹ EK‹MLERDE! YEN‹ EK‹MLER GELECEK! 

www.ydicagri.com


gündem

GERÇEK VE KALICI BARIŞI KAZANMANIN TEK YOLU VAR:

H

DEVRİM !

er yıl 1 Eylül geldiğinde burjuva siyasetçiler, kurumlar… yayınladıkları bildirilerle, yaptıkları açıklamalarla savaşı lanetler; ne kadar “barış” yanlısı olduklarına yemin billah eder; kitlelerin barış isteğini/talebini dile getirerek “ne kadar barış yanlısı olduklarını” göstermeye çalışırlar. Hemen her yıl yapılan aynıdır: “Barış meleği” pozlarına girmek! Bu yıl da durum esasta değişmeyecek. Ancak son yıllarda emperyalist saldırganlığın boyutları dikkate alındığında onların “barış melekliği”ne eskisi kadar fazla “değer vermediklerini” de tespit etmek gerekiyor. Bugün egemenler artık “barış”a yaptıkları vurgu kadar da savaşa vurgu yapıyor; “barışı getirmek/barışı korumak için savaş yürütmeyi” kendilerine hak görüyor; bu “hakkı” tepe tepe kullanıyorlar… Onlar çıkarları temelinde yer yer “haklı savaş/haksız savaş” tanımını da yapıyor ve kendi çıkarlarının zedelendiği her noktada karşılarına çıkan ülkeyi “şer” ilan ederek bir yandan dünya kamuoyunu kendilerinin “haklılığına” inandırmaya çalışıyor, diğer yandan “şer” ilan ettikleri ülkelerin tepesine biniyorlar. Yine örneğin “ABD çıkarları için savaşmak” gibi saldırgan emperyalist çıkar savunuculuğu eskiye göre gayet rahat yapılabiliyor. Bu yanıyla onlar, söylemde “barış”a değinseler de, bunun yanında “kötüye karşı mücadele eden demir yumruk olduklarını/olacaklarını” söylemekten/uygulamaktan geri durmuyorlar. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin 60. yılı olması nedeniyle bu yıl “barış” söylemlerine yenileri eklenecek; emperyalizmin “barış” edebiyatı biraz daha “zenginleştirilecek”… İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesinin 60. yılında “barış meleği” gösterileri çok daha katmerli bir biçimde gündeme getirilecek. Ancak dünyanın bugünkü durumuna, olgulara baktığımızda tüm bu “barış” söylemlerinin ucuz birer yalan; “barış yanlısı görüntünün” sahtekârlıktan öte birşey olmadığını görmek mümkün. İşte dünyanın hemen her kıtasında süren yerel/bölgesel savaşlar… İşte

hazırlanmakta olan yeni savaşlar… İşte her geçen gün artan silahlanma yarışı… İşte kimyasal silah üretimindeki artış, bunun birer tehdit olarak kullanılması, güya bu tehdidi ortadan kaldırma adına yeni işgal hazırlıkları… İşte savaşın gerçek yaratıcısı olanların daha fazla kâr, en fazla kâr elde etmek için halkları birbirlerine boğazlatmak için yaptıkları… İşte dünyanın uluslarını, milliyetlerini birbirine karşı kışkırtma çabaları; işte dünya işçilerini, emekçilerini dinine, diline, milliyetine, cinsiyetine, yani akla gelebilecek ne kadar farklılık varsa; bu farklılıklar temelinde onları birbirine düşürme çabaları… İşte açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalan ve sayıları milyarlarla ifade edilen yığınlar; bunun karşısında dünyada yaratılan zenginliğe el koyan, bu zenginliği yeni sömürülerin, yeni savaşların kaynağı, sürdürücüsü olarak kullanan/kullanacak olan dünya nüfusuyla karşılaştırıldığında bir avuç denebilecek sömürücü takımı… İşte dünyanın emperyalist güçler tarafından yeniden paylaşımı; bu paylaşımdan en büyük payı alabilmek için oluşturulan/güçlendirilen güç birlikleri, üretilen projeler (“Büyük Ortadoğu Projesi”, “Kültürler Savaşı” vd.) ve yeni egemenlik alanı çatışmalarına, bu paylaşım çerçevesinde ortaya çıkabilecek yeni bölgesel savaşlara hazırlık…

İşte ilk bakışta dünyanın “barış” hali! Emperyalist efendiler, onların anlı şanlı kurumları, kuruluşları istedikleri kadar “barış” meleği pozlarına bürünsünler dünya üzerinde emperyalist, gerici, karşıdevrimci savaşlar sürüyor…

SAVAŞ HEMEN ÖTEDE!

ABD’nin İngiltere başta olmak üzere bir dizi güçle “demokrasi ve insan haklarını götürme”, “uluslararası terörizmle mücadele” adına Irak’ta başlattığı işgal sürüyor. Irak halkları ABD ve müttefiklerinin tam boyunduruğu altına alınmak isteniyor. Her gün onlarca Irak'lı işçi ve emekçi gerek emperyalistlerin ve onların Irak’taki yerli uşaklarının saldırıları, gerekse Irak’taki direnişçi güçlerin saldırıları sonucu yaşamını yitiriyor. Sadece bir günlük Irak savaşının bilançosunu verelim: 17 Temmuz günü Irak’ta çeşitli kentlerde yapılan direnişçi saldırılarında toplam 115 kişi öldü, 200 civarında insan yaralandı. Ve bunların önemli bir bölümü sivil! Merke z i İs v iç re’ de bu lu na n Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü Irak’ta savaşın başladığı 20 Mart 2003’ten bu yana çatışmalarda ölen sivil insan sayısının 39 bin olduğunu açıkladı daha geçenlerde… Bu araştırmanın verilerine dayandığı ileri sürülen İngiliz tıp dergisi Lancet ise bu rakamı yüzbine kadar çıkarıyor, kimileri de bu sayıyı 25 bin olarak

veriyor… Irak’ta savaşın sonucu sadece ölen sivil insan sayısıyla ölçülmüyor… Savaşın başka etkilerini de gözardı etmemek gerekiyor. Örneğin ABD ve müttefiklerinin Irak cezaevlerinde yaptıklarının bir bölümünün resimleri hâlâ hafızalarda… Örneğin Irak’ta kadınlara ve özellikle çocuklara yönelik taciz ve tecavüzün arttığı medya organlarına yansıyan bilgiler arasında… Örneğin kullanılan kimyasal silahların kalıcı etkilerinin dünya kamuoyuna yansıyan/yansıtılandan çok daha kapsamlı olduğu konusunda yapılan açıklamalar… ABD ve müttefikleri bir yandan işgal altında tuttukları Irak’ı talan ederken, diğer yandan talanı kalıcı kılmak, kendi çıkarlarını garantiye almak ve Ortadoğu’da etkinliği elde tutabilmek için kendilerine bağlı yönetimi oluşturmaya/pekiştirmeye, kendi çıkarlarını sağlama alacak önlemleri oturtmaya çalışıyor. Bunun andaki somut adımlarından birisi, uzun süredir üzerinde tartışılan anayasa taslağı. Ancak Irak’ın geleceğinin şekillendirilmesi açısından önemli olan bugünkü pazarlıklarda Irak’ın içindeki üç önemli güç –Şiiler, Kürtler ve Sünni Araplar– farklı beklentilere sahipler. ABD şemsiyesi altında uzlaşıp uzlaşamayacakları bir tarafa, kesin olan şey, yapılan işin emperyalistlerin ve onlarla işbirliği içindeki yerel güçlerin/yerli hakim burjuvazinin kendi çıkar ve iktidarları için halkların gelecekleriyle oynama hakkıdır ve bu günümüz dünyasının gerçekliklerinden birisidir. Diğer yandan ABD ve müttefiklerinin işgaline karşı yürüyen, her geçen gün daha da örgütlü sürdürülen bir direniş var. Bu direniş eylemlerinde esas hedef ABD ve onların müttefikleri olsa da, “intihar saldırıları” türünden eylemlerde patlayan bombalarla “kurunun yanında yaş” da yanabiliyor. Irak’a yönelik işgal ve halihazırda süren savaşın bilançosunu salt savaşın Irak toprakları üzerinde yaşanan gelişmelerle, ölü ya da yaralı sayısıyla sınırlamak yanlış. ABD’nin müttefikleriyle birlikte 11 Eylül eylemi sonrası Afganistan’la başlattığı, Irak’la




gündem devam ettirdiği; bunun yanısıra İran gibi kimi ülkeleri tehdit altında tuttuğu “yeni durum” karşısında başta Ortadoğu’da olmak üzere dünyanın kimi bölgelerinde/ülkelerinde ABDİngiliz karşıtlığı/düşmanlığı yoğunlaşmaktadır. Bu karşıtlığın önderliğini radikal İslamcı örgütler çekmektedirler. ABD ve onun en yakın müttefiki İngiltere’ye karşı bu gruplar yer yer bu ülkelerdeki sivil insanları hedef alan eylemlere başvurmakta; emperyalist metropoller –emperyalist bu güçlere karşı mücadele adına– vurulmaktadır. Geçtiğimiz günlerde Londra’da patlatılan ve onlarca insanın ölümüne yolaçan bombalama olayları bunun en somut örneklerinden birisidir. Artık sadece Ortadoğu, Irak, Filistin değil; Avrupa ülkeleri de savaşın etkilerini yaşamaktadır. Bu tür eylemlerin başka sonuçları da var şüphesiz: Son Londra eylemi sonrasında olduğu gibi suçluları yakalama adına estirilen yoğun bir devlet terörü ve bunun sonucunda kimi suçsuz insanların “yargısız” katledilmesi, tutuklanması; ırkçı-ayrımcı kışkırtmanın yükseltilmesi; “terörizmle mücadele” adına kazanılmış demokratik hakların budanması, iç faşistleşmeye kayış vb. gibi… Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’nın bir dizi ülkesinde yürüyen/yürütülen, İran gibi ülkelere yönelik hazırlanan gerici karşıdevrimci savaşlarda rol oynayan emperyalist aktörlere, onların yerli uşaklarına karşı mücadele burjuvazinin “barış” ufkunu aşmayan pasifist bir “barış” talebiyle sınırlandırılamaz. Görev; emperyalizme ve onun yol arkadaşı gerici-haksız, karşıdevrimci savaşlara devrimci savaşlarla karşılık vermek; onların dünya hegemonyasını parçalamaktır… Görev tutarlı antiemperyalist mücadeleyi yükseltmektir. Görev; emperyalist barbarlığın tek ve biricik alternatifi olan devrim ve sosyalizm için çalışmaktır!

“İÇERDE” SAVAŞ YÜKSELİYOR…



Bölgemizde savaş olgusu yalnız varolan “sınırların ötesinde” değil; sınırların berisinde de sürüyor. Uzun bir süre önce “süresiz ateşkes”le susan silahlar yeniden konuşmaya başladı; “düşük yoğunluklu savaş” olarak da adlandırılan o “eski günlere” yeniden dön ülmeye başlandı. Bu savaşın temelinde yatan şey Türk hakim sınıflarının ve onların devletinin tüm Cumhuriyet tarihi boyunca sürdürdükleri inkâr ve imha siyasetidir. Bu siyaset bugün de sürmektedir. Bu siyasete karşı çıkan, kendi hak ve özgürlüklerinin, kendi kimliğinin,

kendi kültürünün tanınması… talebiyle harekete katılan Kürt ulusundan işçi ve emekçilere yönelik sürdürülen, 1990’larda doruğa çıkan, kimi çevrelerin geçmişte “düşük yoğunluklu savaş” olarak adlandırdıkları savaşın seyri 1990’lı yılların sonları ile 2000’li yılların başlarında, özellikle de PKK lideri Abdullah Öcalan’ın uluslararası bir komplo sonucu yakalanması ve yargılanması sonrasında değişmişti. Bunda PKK’nin izlediği reformist ve pragmatist çizgi ve buna uygun attığı adımların da etkisi olmuştu. Türk burjuva siyasetinde açılımlar yaparak emperyalist sisteme daha açık, liberal bir çizginin hakim kılınmasını isteyen Türk büyük burjuvazisinin desteğini kazanmış AKP

hükümetinin kurulması sonrasında Türkiye’de hakim sınıf klikleri arasında bir iktidar dalaşı açıkça ortaya çıktı. Bir yanda AKP hükümetinin, diğer yanda “derin devlet” olarak adlandırılan ordu merkezli Kemalist “laik” güçlerin bulunduğu bu dalaşta “derin devlet” yanlıları, özellikle AB’ye uyum yasalarını “demokratikleşme” adı altında meclisten geçiren AKP hükümetinin çıkardığı bu yasaların bir bölümünün kendi hareket sahasını daraltmasından rahatsızlık duymaktadırlar. Ordu merkezli “derin devlet” kendi iktidarına tehdit olarak gördüğü siyasal İslamın partisi AKP karşısında inisiyatifi ele almak, dahası AKP hükümetinin siyaset sahnesinden çekilmesini sağlamak için çeşitli yollara başvurmak

zorundaydı/zorundadır. Türkiye’de bugünkü şartlarda darbe yapılması olasılığının düşük olduğunun görüldüğü, “demokratik yollar”ın da AKP’nin işine yaradığı bilindiği noktada “derin devlet” ırkçı-şoven siyasetin geliştirilmesi, buna bağlı olarak savaşın tırmandırılması gibi edimleri zorlamaya başladı. Mersin’deki “bayrak krizi”, Trabzon’daki linç girişimi vd. düğmeye basılmışçasına gündeme geldi, getirildi. “Derin devlet”in AKP hükümetini zayıflatmak için elindeki kozlarından birisi içte savaşın yükselmesi ve hükümetin ülkeyi yönetemediğini gösteren olayların gelişmesidir. “Ülkenin yönetilemediği yerde” “derin devlet”in çizdiği çerçevede siyaset yapanlara yönetime geçme yolu açılacaktır… Hesap budur. Bu hesap çerçevesinde tekrar 1990’lardaki duruma doğru yol alınmaya başlandı. Savaş yükseltilmeye PKK güçleri daha yoğun çatışmalara çekilmeye çalışılıyor. Sonuçta savaşın yükseltilmesi sonucu gelen asker cenazeleri yeni ırkçı-şoven dalganın bir unsuru olarak işlev görüyor.

“DERİN DEVLET” “TOPYEKÜN SAVAŞ” İSTİYOR!

1 EYLÜL DÜNYA “BARIŞ” GÜNÜ! 1 Eylül 1939‘da Nazi İmparatorluğu Polonya‘ya saldırarak İkinci Dünya Savaşı'nı resmen başlattığı tarihtir. Milyonlarca insanın ölmesine, sakatlanmasına, milyonların yerinden yurdundan sürülmesine yolaçan İkinci Dünya Savaşı altı yıl sürdü. Bu kanlı savaşın başlangıç tarihi olan 1 Eylül, savaşın bitiminden sonra Birleşmiş Milletler tarafından “Dünya Barış Günü” ilan edildi. “1 Eylül Dünya Barış Günü” dünyada yürüyen gerici, karşıdevrimci savaşların, haksız savaşların kapitalizmin-emperyalizmin ürünü olduğu gerçeğinin üzerini örtmek, haksız ve gerici savaşlara karşı olunduğu izlenimi yaratmak, dünya işçilerini ve emekçilerini kendilerinin “barış havariliği”ne inandırmak için emperyalist burjuvazi tarafından kullanılan bir gündür. Her yıl 1 Eylül‘de emperyalist burjuvazi “barış yanlısı” olduğunu propaganda ediyor, kitlelerin barış beklentilerini/isteklerini dile getirerek gerçek ve kalıcı barışın kapitalist-emperyalist sistemde mümkün olamayacağı gerçeğinin üzerini kapamaya, dünya işçilerinin, emekçilerinin barış özlemlerini kendi potalarında eritmeye çalışıyor. Sınıf bilinçli işçilerin, emekçilerin görevi “1 Eylül Dünya Barış Günü”nde de gerici-haksız savaşların kaynağının kapitalist-emperyalist sistem olduğunu, gerçek ve kalıcı barışın gerici, karşıdevrimci savaşlara karşı devrimci savaşlarla, devrimlerle kazanılacağını propaganda etmek, kapitalist-emperyalist sisteme karşı mücadeleyi yükseltmektir.

Ama yapılanlar bunlarla sınırlı değil… “Derin devlet” yanlıları geçtiğimiz dönemde “terör” konusunda hükümete brifing adı altında “ince ayar” da çekmekten geri durmuyor; somut olarak Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde kaybettikleri kimi “yetkileri” yeniden elde etmek istiyorlar. Bunun yanında ordu çevrelerinden “teröre karşı topyekün savaş” çağrıları geliyor. Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök Ağustos başında yaptığı bir açıklamada “Terörle mücadelenin halk, yönetici ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla topyekün yapılması gerektiğini” söylemesi bu çağrının somut bir örneği… Bir diğer örnek Genelkurmay İkinci Başkanı (yeni Yüksek Askeri Şura kararlarıyla Birinci Ordu Komutanlığına getirildi) Org. İlker Başbuğ’dan… Org. İlker Başbuğ yaptığı basın toplantısında “Terörle mücadelenin temel esaslarını şöyle ifade edebiliriz” diyor ve ilk sırada “Mücadelenin devlet ve toplumun bütün güçleri ile topyekün olarak, kararlılıkla ve koordineli bir şekilde yapılması…”nı sayıyor. Gündeme damgasını vuran açıklamalarında Başbuğ; ordunun çıkarılan yasalardan duyduğu rahatsızlığı da “Diğer bir zorluk ise; demokratik haklar ve hukuki düzenlemelerle güvenlik ihtiyaçları arasındaki dengenin tam sağlanamaması ve bunun


gündem neticesi olarak da, bu hukuki durumdan teröristlerin faydalanmasıdır.” şeklinde ifade ediyordu. Buna bağlı olarak Başbuğ, somut olarak “TMK gözden geçirilmeli, gerçekten ihtiyaca cevap verecek bir hale getirilmelidir. Batı ülkelerinde olanlar olsun, yeter. ” talebini getirdi. Bir dizi başka tedbir de sayan Başbuğ’a –ve orduya göre– “Terörizmle topyekün mücadele için yeni bir kuruluşa ihtiyaç vardır. Terörün, güvenlik, istihbarat, psikolojik harekat, sosyal, ekonomi, eğitim, boyutlarını inceleyecek, yapılacakları makro seviyede planlayacak, icracı makamlar arasında gerekli koordineyi sağlayacak, takip edecek, Başbakanlığa bağlı bir kuruluş.” düşünülmelidir. Böylece savaşın yükselmesinden AKP hükümeti de “nasibini” alacak, bir yandan bugüne kadar izledikleri “demokratik açılım”, “yasal düzenlemeler” vs. ile çelişkiye düşecek; diğer yandan “terörü önleyemeyen” bir hükümet olarak yıpranacaktır. Savaşta “açık taraf ” olduğunu çeşitli defalar söyleyen ordu, “topyekün savaşta” medyaya da görev yüklemektedir. İlker Başbuğ yaptığı basın toplantısının gerekliliğini aktarırken diğer şeylerin yanında şöyle demektedir: “Daha da önemli olan neden ise, yaşadığımız her olay ve her durumda medya, medyanın tutumu ve duruşunun çok önemli ve çoğu zaman da hayati oluşudur. Zaten bu nedenle de yaygın benzetme olarak medyanın dördüncü güç oluşunda herkes hemfikirdir. Bu gücünü de sanırım yalnızca haber vermekten almıyor, insanların ve toplumun düşünce ve algı çerçevelerini belirlemekten de alıyor. Bu nedenle, terörizmle mücadelede doğru ve gerektiği gibi, medyayla birlikte hareket edebilmemizin önemine inanmaktayız. Teröre karşı yürütülen topyekün mücadelede sizlere de büyük sorumluluk düşüyor.” Özlenen tablo, asker açısından açıktır: Emireri medya daha da aktif olmalı, topyekün savaşta komutanlarının yanında yer almalıdır. Emireri medyanın kendisine yüklenen görevi seve seve üzerlendiğinden/üzerleneceğinden kuşkumuz yoktur. Bunun yanında İlker Başbuğ, ordu olarak çıkarılan yasaların basın açısından –özellikle yurtsever, devrimci, demokratik ve komünist basın açısından– sağladığı kimi olumlulukların ortadan kaldırılmasını da talep etmektedir. “Örgütün sahip olduğu veya örgütün mesajlarını yayan yandaş medyanın rahatça yayın yapmasını ve dağıtılmasını önleyecek tedbirler alınmalıdır.” sözleri Başbuğ’undur. Bu açıklama açıkça

komünist, devrimci, demokrat, yurtsever basın yayın organlarına yönelik yeni bir saldırı kampanyasının hazırlığıdır.

AKP HÜKÜMETİ “KÜRT SORUNU”NU TANIDI MI?

Avrupa Birliği görüşmelerine az bir süre kala AKP hükümeti ordunun bu manevrasına daha önceden de gerek Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz gibi siyaset sahnesinden çekilmiş siyasetçilerin denediği bir uygulama ile karşılık verdi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önce kimi “aydınlarla” ve kimi sivil toplum örgütü temsilcileriyle biraraya gelerek görüş alışverişinde bulundu, ardından Diyarbakır’a giderek “Kürt sorunu

nusu “aydınlara” ve son dönemde yapılan açıklamalara verip veriştirerek “tavrını” ifade etti. Yine basına yansıyan haberlere göre 23 Ağustos’ta yapılacak MGK’da askerlerin “Kürt sorunu” söylemine yönelecekleri, bunun belli birtakım sorunlar yaratacağını söyleyecekleri; yine bu tür söylemlerin daha önce devletin belli birimlerinde koordine edilerek, belli bir plan ve stratejiye dayanarak söylenmesini isteyecekleri belirtiliyor. Hakim sınıf ların kendi iç dalaşlarına alet edilmeye çalışılan “Kürt sorunu”nun andaki örgütlü ve önder gücü olan PKK ise Diyarbakır gezisinin ardından yaptığı açıklamada bir aylık ateşkes ilan ettiğini açıkladı. Bununla PKK, hükümete belirli bir

olduğu”nu söyleyerek sorunun çö- fırsat tanımış oluyor: AKP hükümeti zümü yönünde adımlar atılacağını tanımış olduğu “Kürt sorunu” konusöyledi. sunda “çözüm”e yönelik adım atmaAslında tanınan bir sorun yok… lıdır; tanınan süre bunun içindir. “Kürt sorunu”nun varlığının Türk Diğer yandan PKK’nin ateşkes hükümetlerince, ya da devlet yetkili- kararı, AKP hükümeti için AB gölerince kabulü yeni değildir. Erdoğan rüşmeleri öncesinde ayrıca önem da tüm diğer devlet yetkililerinin taşımaktadır. Böylece hükümet AB inkârcı siyasetini sürdürmekte, so- ile görüşmelerde karşısına gelmesi runun ulusal bir sorun olduğu ger- muhtemel “terör olayları” konusunda çeğini gözardı etmektedir. Erdoğan “sorunun çözümü için çalıştıkları”, için de sorun, ancak “tek devlet, tek “bunun için adımların atıldığı” vs. bayrak, tek millet” anlayışı çerçeve- söylemiyle çıkabilecektir. sinde ele alınabilecek bir sorundur. Bir taraftan “içte” “topyekün savaş” Erdoğan’ın Diyarbakır’da “Kürt so- ilan edilip PKK’nin çökertilmesinin runu” var demesi onun gerçek bir bir parçası olarak “sınırötesi harekât” demokrat olmasından kaynaklanmı- yapılması tartışılırken, diğer yandan yor. Hayır; Erdoğan’a “Kürt sorunu da sorunun çözülmeye çalışıldığı gövardır” dedirten, “derin devletle” ik- rüntüsü verilmektedir. Bu bağlamda tidar dalaşında onun böyle bir taktik “yeni” yapılması düşünülen “sınıröçıkışa gereksinim duymasıdır. tesi harekât”/ların öncekilerinden Başba ka n’ı n bu tav r ı “ la i k ”- farklı bir yanı var/olacak: Bugün Kemalist kesimin kimi sözcüleri Irak’ta ABD var! ABD’nin kendisitarafından –ordu tarafından– tep- nin –ve desteklediği güçlerin– dek iyle karşı landı. Birinci Ordu netimindeki bölgeye böyle bir “sınıKomutanlığı’ndan emekliye ayrılarak rötesi harekât”a tepkisi ne olacaktır? görev devreden Org. Hurşit Tolon de- Yani yeni bir sınırötesi harekât Türk vir teslim töreninde Başbakan Recep hakim sınıfları açısından eskisi kaTayyip Erdoğan’ın konuştuğu sözko- dar kolay bir iş değildir. Bu yüzden

gerek ordu, gerekse AKP hükümetinin sözcüleri bu konuda temkinli davranmaktadırlar.

“ÇÖZÜM” VE KALICI BARIŞ…

Yirmi yılı aşkın bir süredir Türkiye’de bir “savaş” yaşanıyor. Sorun bellidir. Türk hakim sınıfları sorunu en alt düzeyde “çözer” gibi yapıyor ve ama özüne inmiyorlar. Bırakalım en demokratik taleplerin karşılanmasını, kültürel kimi talepler bile –söylemde, yasada kimi düzenlemelere gidilse de–, uygulamada yok sayılıyor, yasakçı anlayış sürdürülüyor. Sorunun burjuva çerçevede çözülmesi bile gerçekleşemiyor. Sorun da burada: Bizzat sorunun yaratıcılarından sorunu “çözmeleri” beklenemez. Zaten hakim sınıfların en azından bir kanadı açısından bugün Kürt ulusal sorununun çözümü değil, “çözümsüzlüğü” geçer akçedir ve Kürt ulusal sorunu ve bunun sonuçlarından birisi olan “savaş” olgusu objektif olarak hakim sınıf ların kendi aralarındaki dalaşın önemli bir unsuru olarak algılanmaktadır. Bugüne kadar bir dizi hükümet sorunun altında ezilip kalmıştır; eğer AKP hükümeti de gerekli açılımları sağlayamazsa –ki bugünkü ortamda bu oldukça zor görünmektedir!– siyaset sahnesinden –bunun da etkisiyle de– çekilmek zorunda kalacaktır. PKK son manevrasıyla AKP hükümetine bir “fırsat” tanımıştır. Ancak bugünkü koşullarda ve güçler dengesinde izledikleri reformist-pragmatist politikanın, bu bağlamda yapılan tek taraf lı “ateşkes”lerin sorunun “çözüm”üne fazla bir getirisi olmayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Hayır, günümüz dünyasında ulusal sorunun gerçek çözümü mevcut koşullarda ve sistemden beklenemez. Onların “barış”ı olsa olsa yeni gerici, haksız, karşıdevrimci savaşlara hazırlık için, halklara karşı yeni saldırıların planı için, halkları birbirine düşürmenin yeni hazırlıkları için birer nefes alma dönemleri olabilir. Ama kalıcı barış, kâr, daha fazla kâr için, dünyanın yeniden paylaşımı dalaşlarının yeniden yeniden yapıldığı bu sistemde mümkün değildir. Eğer dünya üzerinde kalıcı barış isteniyorsa emperyalizmin/kapitalizmin egemenliğine son vermek gereklidir. Gerek dünyada, gerekse coğrafyamızda kitlelerin özlemini duyduğu barış, emperyalistlere ve onların yerel işbirlikçilerine karşı verilecek ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleriyle, devrimlerle kazanılacaktır. “Barış” ve “halkların kardeşliği” ancak haklı, devrimci savaşlarla kazanılacaktır! 20 Ağustos 2005 ✓




gündem

L



Terör emekçileri vuruyor – egemenlere yarıyor!

ondra’da iki hafta arayla üstüste aynı şekilde gerçekleşen bombalı saldırılar 80’i aşkın insanın ölümüne ve yüzlercesinin yaralanmasına yolaçtı. İslami gericiliğin hanesine yazılan bu saldırılar, işine gücüne gitmek için metro ve otobüsleri kullanmak zorunda olan Londra halkını dehşet ve paniğe düşürdü. Hiçbir ayrım yapmadan, rastgele insanları hedef alan, onların ölümünü ve yaralanmasını göze alan terörist saldırılar ne adına yapılırsa yapılsın dünya halklarını vuruyor. Hem de birçok açıdan: * 7 Temmuz’da Londra’da gerçekleşen ilk bombalı saldırı, İskoçya’da yapılan en büyük emperyalist haydutlar toplantısı “G8 Zirvesi”ne rast geliyordu. Bombalar patlayınca, bu zirvenin emperyalistlerin dünya halklarına yeni saldırı plan ve pazarlıkları için yapıldığı gündem de arka plana düştü. Ekrana çıkan İngiltere Başbakanı Blair, Bush ve Chirac’ı da yanına alarak terörizme lanet okudu. Bombalı saldırı ne yazık ki, bu haydutlara kendi haydutluklarının, barbarlıklarının üstünü örtmelerine fırsat verdi. İkiyüzlülüğün, utanmazlığın haddi hesabı yoktu. Dünya halklarının gözünün içine baka baka Blair şu sözleri sarfediyordu: “Özellikle Afrika’daki yoksullukla mücadele ve iklim değişikliğiyle ilgili problemlerin ele alındığı bir toplantı sırasında böyle bir saldırı yapılması barbarca. Bizim kararlılığımız, onların masum insanları öldürüp veya zarar vererek dünyaya ekstremizm yayma kararlılığından daha büyük.” (Milliyet, 8 Temmuz 2005) Afrika halklarını yoksulluğa ve açlığa terkedenler bizzat kendileri! Emperyalist kârları için doğa ve çevre katlinden geri durmayan, iklim problemini yaratanlar bizzat kendileri! Burjuva bilim adamları, araştırmacılar ve çevreciler “İklim felaketi yaklaşıyor, önlem alınmak zorunda!” diye onyıllardır haykırırken, inatla önlem almamakta direnenler yine kendileri!!! Irk, milliyet, din, mezhep, cins ayrımıyla dünya halklarının arasında düşmanlık tohumlarını ekenler bizzat kendileri!!! Bütün bunlar unutturulmaya çalışılıyor! En büyük barbarlar, kendi yarattıkları terörist-

olduğunu, insanların kendisine hiç çekinmeden şüpheyle baktıklarını, her davranışını izlediklerini anlatıyor. Bu durumun yarattığı rahatsızlık içinde kıvranırken, sırt çantası aklına geliyor. Rahatsızlığı öyle bir noktaya geliyor ki, daha fazla dayanamıyor ve sırt çantasını açıp insanlara gösteriyor ve bakın, bende bir şey yok diye feryat ediyor. Durum çok ciddi boyutlarda!

Londra’da sorgusuz yargısız infaz! leri barbarlıkla suçlarken televizyon ekranlarında aldıkları masum-üzgün pozlarla dünya halklarına masal anlatıyorlar. * Londra’da üstüste patlayan bombalar, Mısır’da turizm beldesi Şarm El Şeyh’teki bombalı saldırı ve yeni saldırıların takip edeceği tehditleri emekçiler arasında güvensizlik, korku ve düşmanlıklar yayıyor. Suçsuz insanların ölümünü göze alan bu –evet– barbarca saldırılar, emperyalistlere “teröre karşı küresel mücadele” adı verdikleri ve Irak’ta, Afganistan’da gördüğümüz gibi emperyalistlerin halklara karşı işgal ve saldırı savaşlarını fütursuzca sürdürme noktasında daha da fırsat veriyor. Halklara karşı yürüttükleri haksız saldırılarını “haklı” çıkarma fırsatı veriyor. * Bu terör olaylarını kullanan emperyalistler “kendi” ülkelerinde burjuva demokrasisini bu duyor, demokratik hakları adım adım rafa kaldırıyorlar. Londra’da bombaların patlamasının ardından şehirde resmen ilan edilmemiş olsa da sıkıyönetim yaşanıyor. Bir günde bütün şehir polisle doldu. Şehrin ve sokakların efendisinin kendileri olduklarını hissettirerek insanlara hükmediyor, onları yönlendiriyorlar. İç güvenliğin sağlanması adına polisin yetkileri artırıldı. İnsanların tam kontrol altında tutulması amacını güden gözetleme ve fişleme tedbirlerinin hızla yasallaşması gündeme geldi. “Elekronik parmak iz”li pasaport ve nüfus cüzdanı dönemine geçmeyi yasalaştırmasına karşın, buna ayrılması gereken muazzam kaynak konusunda muhalefet tarafından en-

gellenen Blair hükümetinin işi kolaylaştı. Yaşam korkusunun ağır bastığı yerde, kitleler demokratik hakların kısıtlanmasına razı olma noktasına geliyorlar. * Saldırıların İslamcı gericilik kaynaklı olduğunun belirlenmesi, Batılı emperyalist metropollerde gündemde olan ırkçı-ayrımcı kışkırtmaya daha da ivme kazandırdı. Bunu yaparken her zamanki gibi ikili oynuyorlar. Bir yandan sözümona bütün “Müslümanları” aynı kefeye koymamak gerektiği laflarıyla ırkçı kışkırtmalarını perdelemeye çalışırken, diğer taraftan gayet açık bir şekilde halk içindeki korku ve tedirginliği kullanıyor ve ırkçı-milliyetçi-Hıristiyan şovenisti yaklaşımları güçlendiriyorlar. Londra’da insanlar tedirgin. Herkes birbirinden korkuyor. Ve tedbirli olmak adına televizyon kanallarından bu korku besleniyor. İnsanlar öyle tedirgin ki, otobüs ve trene bindiklerinde şöyle etrafta bir göz gezdirmekten kendilerini alamadıklarını ve gözlerinin sürekli şüpheli aradığını anlatıyorlar. Ve “şüpheli” kategorisine kimlerin alındığı da gayet açık: Müslüman olduğu tahmin edilen herkes! Asyalı tipindeki herkes ve esasen İngiliz ya da Batı Avrupalı “beyaz” olmayan herkes! BBC kanallarından insanlar karşı karşıya oldukları ırkçılığın bu yeni boyutunu anlatıyorlar: Asya kökenli bir İngiliz vatandaşı, metroya bindikten kısa bir zaman sonra üzerinde bir rahatsızlık hissettiğini, kafasını kaldırıp etrafına bakındığında ise üzerine bir sürü gözün dikilmiş olduğunu farkettiğini anlatıyor. Gerçek anlamda göz hapsinde

Bu kadarla da kalmıyor. “Teröre karşı savaş” adına hak ve özgürlüklerin bir çırpıda bir kenara itilebildiği, İngiliz polisinin kelimenin gerçek anlamıyla savaş hali içinde hareket ettiği çok geçmeden görüldü. Terörist “avı”ndaki İngiliz polisi, “şüpheli” gördüğü bir kişiyi gözünü kırpmadan 5 kurşunla öldürdü. Görgü tanıkları, polisin “esmer ciltli” bir adamın peşine düşerek onu nasıl “av” durumuna düşürdüğünü, bu insanı nasıl köşeye sıkıştırdığını ve adam yere yatmış olmasına, dolayısıyla kendisini yakalama imkânı varken, nasıl silahı çekip beş el ateş ettiğini BBC televizyonuna açıkladı. Polisin resmen sorgusuz-sualsiz infaz uyguladığı o kadar açıktı ki!!! Buna rağmen ilk yapılan açıklamalardan itibaren polisin yaptığı savunuldu. ‘Sırtında kabarık ceket vardı.’, ‘Kemerinden kablo sarkıyordu’. ‘Dur emrine itaat etmedi, kaçtı.’ türünden açıklamalarla katledilen kişinin terörist olduğu şüphesini güçlendirmeye çalışsalar da sonu boş çıktı. Öldürülen kişi Brezilyalı ve Hıristiyan kökenliydi. Terörist de değildi. Paniklediğinden kaçmıştı. Ve polis düpedüz suçsuz bir insanı öldürmüştü. Bu olay bir kez daha batının sözümona “uygar”, “ileri” ülkelerindeki “burjuva demokrasisi”nin kaygan zeminini gözler önüne serdi. Emperyalist devletler “iç güvenlik”in sağlanması vb. adına anında bütün o –zamanı geldiğinde çokça övündükleri– demokratik kuralları, hak ve özgürlükleri çiğneyip, kendi çıkarları gereğince hareket edebiliyorlar. Burjuva demokrasisi ile faşist uygulamalar arasında Çin Seddi yok. İkisi


gündem yanyana olabiliyor, birinden diğerine kolaylıkla geçilebiliyor. Londra’da, salt esmer ciltli olduğu için katledilen Brezilyalı genç adama sıkılan kurşunlar iç faşistleşmede erişilen yeni boyuta işaret ediyor. Polisin “terörizme karşı savaş”ta adam öldürme, şüpheli gördüğünü sorgusuz-sualsiz vurma yetkileriyle donatılmasının zemini hazırlanmış oluyor. Polisin yaptığı hata çok açık olduğundan, Blair hükümeti ve polis şefleri bunu kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak, hemen ardından “terörizme karşı savaş”ta böyle şeylerin olabileceğini de eklemekten geri durmadılar. Bunun da bahanesi hazırdı: Teröristlerin daha büyük bir insan kitlesini, suçsuz insanları öldürmesini engellemek esas olduğundan, bir tek suçsuz insan kaybını göze almak gerekirmiş. “Terörizme karşı mücadele” adına emperyalist ve gerici devletlerin uyguladığı devlet terörünü daha da artırmak, daha da sistemli hale getirmek için kullanıyor. Örneğin Blair’in açıklamalarına göre yeni bir y asal düzenlemeye gidilecek. Bu yeni yasal düzenlemeyle “terörle mücadele” adına gizli duruşmalı “gizli terör mahkemeleri” kurulacak, “terör” zanlıları haklarını bilmeden üç ay gözaltında tutulabilecek, “terörü” öven veya teşvik edenler “vatana ihanet” suçuyla yargılanabilecek. Blair’e göre; “terörle mücadelede oyunun kuralları değişecek”tir! Bütün bunlar İngiltere’de (ve diğer emperyalist metropollerde) emekçi kitlelerin ideolojik olarak daha da zehirlenmesine yolaçıyor: Terörist bomba saldırısına uğramaktan korkan, kendilerinin ve yakınlarının yaşamları için tedirgin olan insanlar, bu ideolojik bombardıman altında yapılan bu türden açıklamalara onay veriyorlar. Ve ne yazık ki, “Terörizme karşı savaş” adı altında demokratik hak ve özgürlüklerin tırpanlanmasına gerekli tepkiyi göstermiyorlar. Emperyalistlerin terörist saldırıları kullanarak bilinçli olarak körükledikleri bu ortamda ilerici güçlerin ırk-milliyet-din-cins ayrımıyla uygulanan böl-yönet politikasını teşhir etmeleri, dünya halklarının çıkarı için ırkçı-şoven-gerici koroyu aykırı seslerle bozmaları büyük önem kazanıyor. Barbarlık barbarlığı doğuruyor. Dünya halklarını barbarlıklardan kurtaracak olan emperyalistlerin “terörizme karşı savaş”ı değil; dünya ezilenlerinin barbarlığın kaynağını kurutmak için yükseltecekleri mücadeledir. Barbarlığın tek ve gerçek alternatifi sosyalizmdir! Ağustos 2005 ✓

Em­per­ya­list si­lah­lan­ma ya­rı­şı kı­zı­şı­yor!

Ka­lı­cı ba­rış ça­ğı” ya­la­nı­nın em­ per­ya­list­ler­ce dün­ya ça­pın­da ya­yıl­ma­sı­nın üze­rin­den he­nüz 15 yıl ka­dar bir za­man geç­ti. Dün­ya halk­la­rı­nı bir­kaç yıl avut­ma­ya ça­lış­ tık­la­rı bir ya­lan... Ama ip­li­ği çoktan pa­zar­a çıkan bir ya­lan. Şim­di­ler­de da­ha az bah­se­der ol­du­lar, “ka­lı­cı ba­rış ça­ğı”ndan. Si­lah­lan­ma­la­rı­nı ve dün­ ya­nın dört bir ya­nın­da yü­rüt­tük­le­ri sa­vaş­la­rı hak­lı çı­kar­mak için baş­ka ya­lan­la­ra, baş­ka ba­ha­ne­le­re baş­vu­ru­ yor­lar. Em­per­ya­list si­lah­lan­ma­nın ve yü­rü­tü­len he­ge­mon­ya ve kâr sa­vaş­la­ rı­nın ye­ni kı­lı­fı “te­rö­riz­me kar­şı mü­ ca­de­le” ol­du! Ba­rış Araş­tır­ma Ens­ti­tü­sü SİP­ Rİ’nin yap­tı­ğı sa­yı­ma gö­re, şu an yıl­da en az 1000 ki­şi­nin ölü­mü­ne yo­la­çan 19 “bü­yük çap­lı si­lah­lı ka­pış­ma” ya­şa­ nı­yor. Bun­lar­dan Irak, Su­dan-Dar­fur ve Al-Ka­ida’ya kar­şı yü­rü­tü­len “an­titö­rör sa­va­şı” on yıl­dan az bir sü­re­dir gün­dem­de. An­cak, bir di­zi “si­lah­lı ça­ tış­ma” ya da sa­vaş, ör­ne­ğin Ne­pal ve Ugan­da’da ol­du­ğu gi­bi on­yı­lı aş­kın sü­re­dir gün­dem­de… Uzun la­fın kı­ sa­sı, em­per­ya­list dün­ya­da bı­ra­ka­lım “ka­lı­cı”lı­ğı, si­lah­lar sus­ma­dı ki, hiç­ bir za­man! Da­ha­sı var: Em­per­ya­list­le­rin ken­di ara­la­rın­da­ki çı­kar çe­liş­ki­le­ri art­ tık­ça, si­lah­lan­ma ya­rı­şı da kı­zı­şı­yor. İş­te ve­ri­ler: Sipri Ba­rış Araş­tır­ma Ens­ti­tü­ sü’nün açık­la­ma­sı­na gö­re 2004 yı­ lın­da dün­ya ça­pın­da si­lah­lan­ma­ya ya­tı­rı­lan pa­ra mik­ta­rı 1 katrilyon 35 mil­yar do­la­rı bu­la­rak ye­ni bir re­ kor se­vi­ye­ye ulaş­mış du­rum­da. Tek ba­şı­na ABD as­ke­ri büt­çe­si dün­ya ça­pın­da si­lah­lan­ma­ya ya­tı­rı­lan pa­ra­ nın yüz­de 47’si­ni oluş­tu­ru­yor. Si­lah­ lan­ma kı­zı­şı­yor ve si­lah te­kel­le­ri­nin aza­mi kâr yıl­dız­la­rı par­lı­yor. Öy­le bü­ yük pa­ra­lar dö­nü­yor ki, dün­ya­nın en ön­de ge­len 100 bü­yük si­lah te­ke­li­nin ci­ro­su, dün­ya­nın en fa­kir 61 ül­ke­si­ nin brüt sos­yal ürü­nü­ne eşit olu­yor. Em­per­ya­list­ler diş­le­ri­ne tır­nak­la­rı­na ka­dar si­lah­lan­mak­la kal­mı­yor, si­lah ti­ca­re­tiy­le ka­zanç­la­rı­na ka­zanç sağ­lı­ yor­lar. Tek tek ül­ke­le­rin si­lah­lan­ma­ya ya­tır­dık­la­rı pa­ra­nın ül­ke büt­çe­si­ne gö­re ora­nı da de­ği­şi­yor. ABD’nin as­ ke­ri büt­çe­si­ne ayır­dı­ğı oran yüz­de 3,8 iken, Erit­re brüt sos­yal ürü­nü­ nün yüz­de 19,4’ünü, Oman yüz­de 12,2’si­ni, Ku­veyt yüz­de 9,0’ını, Ür­ dün 8,9’unu si­lah­lan­ma­ya ya­tı­rı­yor.

Si­lah it­ha­la­tı 2004-2005 (mil­yon ABD do­la­rı ola­rak)

Ge­nel ola­rak ba­kıl­dı­ğın­da Or­ta Do­ ğu’da ül­ke ge­li­rin­den si­lah­lan­ma­ya ay­rı­lan pa­yın oranının bü­yük ol­du­ğu gö­rü­lü­yor. Ulus­la­ra­ra­sı si­lah ti­ca­re­tin­de Rus­ya en bü­yük si­lah ih­ra­cat­çı­sı ola­ rak ye­ri­ni sağ­lam­laş­tır­mış ve ABD’yi ikin­ci­li­ğe it­miş du­rum­da­dır. On­la­rı Fran­sa, Al­man­ya ve İn­gil­te­re iz­le­mek­ te­dir. Si­lah ti­ca­re­tin­de­ki top­lam ci­ro­ nun yüz­de sek­se­ni bu beş ül­ke­nin he­ sa­bı­na ya­zıl­mak­ta­dır. Si­lah ih­ra­ca­tı 2000-2004 (mil­yon ABD do­la­rı ola­rak) Rus­ya

26.925

ABD

25.930

Fran­sa

6358

Al­man­ya

4878

İn­gil­te­re

4450

Uk­ray­na

2118

Ka­na­da

1700

(Kay­nak: Sip­ri Ye­ar­bo­ok 2005, Frank­fur­ter Rundsc­hau, 8.6.2005; Sip­ri ra­po­ru hak­kın­da da­ha ge­niş bil­gi için bkz. www.sip­ri.org) Si­lah sa­tın alan ül­ke­le­rin ba­şın­da 11 milyar 667 mil­yon do­lar­la Çin ge­ li­yor. Onu Hin­dis­tan, Yu­na­nis­tan, İn­ gil­te­re ve 5. sı­ra­da Tür­ki­ye iz­li­yor.

Çin

11.677

Hin­dis­tan

8526

Yu­na­nis­tan

5263

İn­gil­te­re

3395

Tür­ki­ye

3298

Mı­sır

3103

Al­man­ya

575

İs­viç­re

291

Avus­tur­ya

185

(Kay­nak: Sip­ri Ye­ar­bo­ok 2005, Die Pres­se, 8.6.2005) Ve­ri­ler or­ta­da... Bun­la­ra da ge­rek yok as­lın­da. Dün­ya halk­la­rı iz­li­yor her gün te­le­viz­yon­lar­dan em­per­ ya­list­le­rin kış­kırt­tık­la­rı ve Irak’ta Af­ga­nis­tan’da ol­du­ğu gi­bi biz­zat yü­ rüt­tük­le­ri sa­vaş­la­rı! Ba­rış ge­ti­re­ce­ğiz di­yor - vu­ru­yor­lar, in­san hak­la­rı ve de­mok­ra­si di­yor – vu­ru­yor­lar, ka­dın hak­la­rı di­yor, vu­ru­yor­lar!!!! Em­per­ ya­list çı­kar­la­rın­dan baş­ka bir­şey gö­ zet­mez­ken dün­ya halk­la­rı­nı ya­lan­la uyut­ma­ya, avut­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Evet, dün­ya ba­rış is­ti­yor! Evet, dün­ya­nın bü­tün ezi­len­le­ri ba­ rış öz­le­mi çe­ki­yor! Fa­kat şu­ra­sı açık: Dün­ya yü­zü­ne ba­ rı­şı em­per­ya­list­ler ge­ti­re­mez! Ha­yır, dün­ya yü­zün­de ba­rı­şı dün­ ya­yı em­per­ya­list­ler­den ve her tür­den ge­ri­ci­ler­den te­miz­le­yen ulus­la­ra­ra­sı pro­le­tar­ya ve ezi­len halk­lar fi­liz­len­di­ re­cek. 11 Ağustos 2005 ✓




gündem

Atom bombasının 60. yıldönümü…

“Hiroşimada öleli oluyor bir on yıl kadar Yedi yaşında bir kızım, büyümez ölü çocuklar.” (Nâzım Hikmet)

H

iroşima ve Nagazaki’de sayısı tam olarak belirlenemeyen yüzbinlerce insanın atom bombasının kurbanı olmasının üzerinden 60 yıl geçti. Atom bombaları, silahları ve değişik kitlesel imha silahlarının sayısı çoğaldıkça çoğaldı ve insanlık ile doğayı barbarlığa sürükleyecek tehlike her geçen gün daha da büyüdü! Emperyalist dünyanın egemenleri, sosyal emperyalist blokun dağılmasını “barış çağına” geçiş, savaş nedeninin ortadan kalkması olarak göstermeye çalışsalar da, 2005 yılında dünyanın barbarlık içinde çöküşe sürüklenmesi tehlikesi, 1945’ten daha da büyüktür. Gelinen yerde kimi burjuva yazarların bile tespit ettiği gibi: “Ya biz atom silahlarını yok edeceğiz, ya da onlar bizi yok edecek. Eğer bugün değilse, o zaman yarın.” Evet, çok kısa ifade edilirse, “ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm” şiarı ve seçeneği “büyük insanlığın” önünde hiç bir dönem olmadığı kadar günceldir. Eğer “büyük insanlık” tüm silahlarıyla birlikte emperyalist barbarlığa son vermezse, emperyalist barbarlık tüm insanlığı ve dünyayı barbarlık içinde çöküşe götürecektir. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının 60. yıldönümünde, atom barbarlığının kurbanlarını anarken her şeyden önce bilince çıkarılması gereken düşünce budur.

HİROŞİMA VE NAGAZAKİ… KISA BİR BİLANÇO…



Hiroşima ve Nagazaki Ağustos 1945’e kadar İkinci Dünya Savaşı döneminde Japonya’nın bombalanmayan büyük şehirlerinden ikisiydi. Kimileri bu şehirleri diğerlerinden daha ”güvenlikli” sayıyordu. 6 Ağustos sabahı Hiroşima’da kısa süren alarm sirenlerinin uyarısı fazla ciddiye alınmamış, ”tehlike geçti” sanılarak kısa süre sonra alarma son verilmişti. Alarma son verilmesinden çok kısa süre sonra atom bombasının Hiroşima’ya

atılacağından hiç kimsenin haberi yoktu, olamazdı da… İnsanlık tarihi o güne kadar atom bombası diye bir kitlesel imha silahını tanımıyordu. Atom bombasının ilk denemesi 16 Temmuz 1945’te ABD emperyalistleri tarafından gerçekleştirilmiş ve sözkonusu patlama kamuoyuna silah cephanesinde meydana gelen şiddetli bir patlama olarak gösterilmişti. ABD emperyalizminin egemenleri ikinci denemeyi ”canlı hedef ”te deneme ve bu denemenin de daha önce bombalanmamış bir Japonya şehri olmasına ve böylece bombanın gerçek etkisinin ne olacağını öğrenmeye karar vermişti… 5 Ağustos öğle sonrasında verilen emirle 3.05 metre uzunluğunda, 74 santim çapında ve 4400 kilo ağırlığındaki ”Little Boy” adı verilen atom bombası, B-29 Nr. 82 ve ”Enola Gay” adı verilen uçağa yüklendi… 6 Ağ ustos 1945 saba hı, saat 8.15’e yaklaşırken ”Enola Gay” ve onunla birlikte uçuş yapan uçaklar Hiroşima’nın üzerinde uçuyor, birbirlerine anlaştıkları sinyali verdikten sonra ”Little Boy” şehrin üzerine bırakılıp acil biçimde geriye uçuşa geçiyorlardı. Saat 8.16’da bomba patladığında her yanı ”cehennem ateşi” sarmış, insanlar neye uğradığını bile anlamadan onbinlercesi katledilmişti. “Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. Bir avuç kül oluverdim, külüm havaya savruldu.” (Nâzım Hikmet)

Evet, Nâzım’ın da dile getirdiği gibi, sayısı belli olmayan onbinlerce insan “bir avuç kül oluverdi” ve “külü havaya savruldu”… Patlamanın ve basıncın etkisi azalan alanlarda anında ölmeyenler ise ya çok kısa süre sonra yaşamını yitirmiş ya da ömrü boyunca atom bombasının izlerini vücudunda taşımış, somut olarak da radyasyondan kaynaklanan hastalıkları gelecek kuşaklara devretmiştir. Hiroşima’ya atılan atom bombasının katlettiği insan sayısı konusunda değişik veriler var. Fakat genelde üzerine anlaşılan rakamlar, atom

bombasının atılmasıyla yaşamını yitirenlerin sayısının 70 bin, yıl sonuna kadar ise 140 bine çıktığı, 1950’ye gelindiğinde ise bu sayının 200 bini bulduğudur. Hiroşima’nın o dönemdeki nüfusunun büyük bölümü yaşamını yitirmiş, diğer bölümü ise yaralanmış, sakat kalmıştır. Hiroşima’ya atılan bombanın Uran-235 Bombası olduğu ve 12.500 ton TNT patlama gücüne sahip olduğu söylenmektedir. 9 Ağustos 1945 tarihinde, saatler 11.02’yi gösterirken bu sefer ”Fat Man” adı verilen bombayı taşıyan B-29 tipi ve ”Bock’s Car” adı verilen uçak Nagazaki üzerinde uçuyor ve 540 metreden bombayı atıyordu. Kimi anlatımlara göre havanın biraz sisli olması, bombanın şehir merkezine atılmasına olanak vermediği ve bu sayede ilk anda katledilen insan sayısının Hiroşima’dakinden az olduğudur. Bu sefer atılan bomba Plutonium-239 Bombası’ydı. Bu bombanın 22 kiloton TNT patlama gücüne sahip olduğu tahmin edilmektedir. Bombanın atıldığı ilk anda yaşamını yitirenlerin sayısı 25 bin ile 36 bin arası tahmin edilmektedir. Bu sayı yıl sonuna kadar 70 bine, 1950’ye kadar ise 140 bine çıkmıştır. Böylece beş yıl içinde doğrudan atom bombasının atılması sonucu ölenlerin sayısı 340 bini geçmiş, yine yüzbinlerce insan uzun süreli hastalıklara yakalanarak sonraki yıllarda atom bombası barbarlığını gözler önüne seren canlı tanıkları olmuşlardır. 60 yıllık süreçte bu iki atom bombasının doğrudan sonuçlarına kurban giden insan sayısı milyon(lar)

olarak tahmin edilmektedir.

SOĞUK SAVAŞIN BOMBASI…

ABD emperyalistleri bu barbarlığı savaşın sona erdirilmesinin bir gerekliliği ve yüzbinlerce ABD askerinin ölümlerini engellemenin bir önlemi olarak şirin göstermeye çalıştılar. Japonya’nın 15 Ağustos’ta yenilgiyi kabul etmesi ve 2 Eylül’de ise teslimiyeti imzalaması da, savaşın bitirilmesinin de atom silahlarının atılması sayesinde olduğunu anlattılar kamuoyuna. Oysa gerçekler, Japonya’ya karşı savaşta müttefik güçlerin zaferi için, atom bombasının atılmasına gerek olmadığını göstermektedir. Japonya da ha Temmuz ay ı son la r ı nda, Ağustos ayı başlarında SSCB’nin Japonya’ya karşı daha savaşa girmediği ve Potsdam Konferansı’nın yapıldığı dönemde, SSCB’den savaşa son vermek için arabuluculuk talebinde bulunmuştu. Savaşın hâlâ sürdüğü durumda, SSCB’nin de Yalta Konferansı’ndaki anlaşmaya göre Japonya’ya karşı savaşa gireceği de bilindiğinde, Japonya’ya karşı savaşın kazanılacağını, o dönemin askeri yetkilileri, önde gelen siyasetçileri de kabul etmektedir. Churchill anılarının altıncı cildinde, “Japonya’nın kaderinin atom bombası tarafından belirlendiğini kabul etmek yanlış olur. Onun yenilgisi atom bombası atılmadan önce açığa kavuşmuştu.” tespitini yapmaktadır. ABD emperyalizminin baş askeri yetkililerinden Amiral Leahy de benzeri görüşü savunmaktadır. 1950’de yayınlanan tavrında şunu söylemektedir: “Görüşümce,


gündem Hiroşima ve Nagazaki’de bu barbar silahın kullanılması Japonya’ya karşı savaşımımızda bize önemli bir yardımı olmamıştır.” Bu bağlamda ABD emperyalizminin esas hedefi ve hesaplarının içinde, savaşa son verilirken esas olarak dünyadaki nüfuzunu genişletmek, sosyalist kaleye saldırmak ve Çin’de gelişen devrimi engellemek vardı. Kimi burjuva siyasetçiler bile sözkonusu atom bombalarının İkinci Dünya Savaşı’nın son patlamaları olmaktan çok, “soğuk savaşın ilk bombaları” olduğunu teslim etmektedirler. Yalta Konferansı, 4-11 Şubat 1945’te gerçekleşti. Sovyetler Birliği, ABD ve Büyük Britanya arasında “Uzak Doğu” ile ilgili bir anlaşma yapıldı. Buna göre Sovyetler Birliği, Avrupa’da savaşın bitmesinden, Almanya’nın teslim olmasından iki-üç ay sonra müttefik güçlerle birlikte Japonya’ya karşı savaşa girecekti. Bilindiği gibi 8 Mayıs 1945’te Almanya’nın teslimiyetiyle İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da son bulmuştu. Alman faşizminin yenilgiye uğratılması ve Avrupa’da, özellikle de Doğu Avrupa’da birçok ülkenin faşizm boyunduruğundan kurtarılması, Sovyetler Birliği’nin dünya halkları arasındaki nüfuzunun gelişmesine, sosyalizmin çekiciliğinin her zamankinden daha da güçlü hale gelmesine yol açtı. İkinci Dünya Savaşı öncesinde tek sosyalist ülke olan Sovyetler Birliği’nin yanında sosyalizme doğru ilerleyen yeni ülkeler, halk demokrasisi ülkeleri doğmaya başlamıştı. Bu gelişmeler kuşkusuz ki dünyayı paylaşmak isteyen emperyalistlerin, somutta da İkinci Dünya Savaşı döneminde Sovyetler Birliği ile müttefik olan ABD ve İngiliz emperyalizminin işine gelmiyordu. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’nda belli bir tarihten sonra Sovyetler Birliği ile ittifak kursalar da, ABD ve İngiliz emperyalistlerinin planında sosyalizme ve somutta da sosyalizmin kalesi Sovyetler Birliği’ne karşı mücadele hiç bir dönem gündemlerinden çıkmadı. Sovyetler Birliği ile ittifak kurmalarının perde arkasında bile, esas olarak Sovyetler Birliği’nin nüfuzunu sınırlama, sosyalist, komünist düşüncelerin dünya halkları arasında yayılmasını engelleme amacı vardır. Nazi Almanyası’nın teslimiyetinden sonra İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’da son bulması, zaferin Sovyetler Birliği tarafından sağlanması, doğal olarak Sov yetler Birliği’nin halklar arasındaki etkisini de güçlendiriyordu. Gündeme müttefik güçlerin savaş sonrası

Avrupası’nın durumunu belirleme sorunu yerleşmişti. Bu koşullarda müttefik güçlerin katıldığı Potsdam Konferansı, 17 Temmuz-2 Ağustos 1945 tarihlerinde gerçekleşti. Daha önce bu konferansın ertelenmesine yol açan ABD Başkanı Truman, 16 Temmuz’da atom bombasının denenmesi sonrasında –Sovyetler Birliği temsilcilerinden, somutta da Stalin’den gizleyerek de olsa– bunu pazarlıklarda koz olarak kullanmaya ve Sovyetler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesinden önce atom bombasını kullana-

değildir. Bu, esas olarak ABD emperyalizminin egemenlerinin dünya hegemonyası planlarını gerçekleştirme hesaplarının bir sonucudur. Sonuçta bombalanan da sivil halk olmuştur esasta. Birçok “bilir” kişi gibi İngiliz profesör Blackett de, atom bombasının kullanılmasının İkinci Dünya Savaşı’nın son askeri edimi olmaktan çok, Sovyetler Birliği’ne karşı diplomatik soğuk savaşın ilk eylemleri olduğunu tespit etmektedir. Sadece Blackett değil, daha başka yetkili kişiler de aynı düşünceleri savunmaktadırlar.

Hiroşima, 6 Ağustos 1945

Üstte: "Little Boy" Altta: "Fat Man"

rak Japonya’yı teslim almaya yönelik planlarını gerçekleştirme çabası içine girdi. Potsdam Konferansı döneminde A BD, Büy ü k Brita nya ve Çi n Japonya’ya koşulsuz teslim olmasını da içeren bir ortak deklarasyon yayınladı. Sovyetler Birliği Japonya’ya karşı savaşa girmediği için bu tarihte sözkonusu deklarasyonu imzalama durumunda değildi. ABD emper ya lizmi Sov yet ler Birliği’nin Japonya’ya karşı savaşa girmesi ve Japonya’ya karşı savaşın kazanılması durumunda, mümkün olduğunca Sovyetler Birliği’nin etkisini azaltma, rolünü küçük gösterme ve kendi etkisini güçlendirmenin planlarını da yapıyordu. Böylece Japonya’ya karşı savaşın kazanılması durumunda, Japonya’nın savaş sonrası durumu üzerine Sovyetler Birliği’nin etkisi engellenmek isteniyordu. 2 Ağustos’ta Potsdam Konferansı biter, 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya ilk atom bombası atılır. Aslında atom bombasını atanlar ve bunların bilgilendirdiği kişiler dışında atom bombası kimsenin bilincinde değildir. Atom bombasının atılmasını belirleyen askeri güç durumu, zorunluluğu

Gerçekten de atom bombası, esas olarak Sovyetler Birliği’ne karşı diplomatik savaşın bir parçası, İkinci Dünya Savaşı ertesinde dünya hegemonyasını sağlamanın bir aracı olarak kullanılmıştır. ABD emperyalizminin “sahibinin sesi” basını, radyosu ve kimi siyasetçileri atom bombasının atılmasından sonra saldırgan biçimde dünyayı atom silahıyla korkutmanın propagandasını yapmaya başladılar. Bu arada Sovyetler Birliği, Yalta Konferansı’ndaki anlaşmaya uygun davranarak 8 Ağustos’ta Japonya hükümetine, müttefik güçlerle birlikte Japonya’ya karşı savaşa girdiğine dair açıklamayı verir ve Japonya’ya karşı savaşı başlatır. Sovyetler Birliği’nin savaşı başlattığı gün, 9 Ağustos 1945’te ABD emperyalizmi Nagazaki’ye atom bombası atar. Hiroşima’daki gibi Nagazaki’de de hedefte askeri alanlar, hedefler yoktur. Katledilenlerin esası yine sivil halktır. Japon emperyalizminin egemenleri kendi aralarında yenilgiyi kabul etmenin koşulları üzerine tartışırlar. Sonuçta İmparator Hirohito, imparatorluğun korunması şartıyla Japonya’nın teslim olmasında

karar kılar. Aslında çelişkili görünse de atom silahlarının atılması İmparatorun Japon halkı içinde kendi nüfuzunu koruyarak ve teslim olmayı Japon ulusunun yok olmasını engellemek amacıyla kabul ettiği düşüncesiyle kitlelere yutturmanın aracı olmuştur. Bu bağlamda atom bombaları sivil halkı katlederken, Japon emperyalizminin egemenlerinin de işine yaramıştır. Japon emperyalizminin egemen sınıfları, somutta da imparator yanlıları ile ABD emperyalizminin Sovyetler Birliği’ne ve onun şahsında komünizme karşı olması, anda savaşan iki gücün (ABD ve Japonya’nın) belli noktada ortak tavıra sahip olmasını beraberinde getirmiştir. Japonya İmparatoru Sov yetler Birliği’nin askeri güçlerinin savaş nedeniyle Japonya’ya girmesi durumunda iktidarının tümüyle yıkılacağından korkmaktadır. ABD emperyalizmi ise, Japonya’yı Sovyetler Birliği olmadan kendi egemenliği altına almak amacındadır. ABD emperyalizmi için yenilgiyi kabul eden bir İmparator ile muhatap olmak, Sovyetler Birliği ile muhatap olmaktan iyidir… Japonya İmparatoru 15 Ağustos’ta yenilgiyi kabul ettiklerini Japon halkına yaptığı bir konuşmayla açıklar. İkinci Dünya Savaşı, Japonya’nın 2 Eylül’de teslimiyet belgesini imzalamasıyla son bulur. Sovyetler Birliği savaşın son bulmasını, müttefik güçlerin Japonya’ya karşı savaşı kazanmasını selamlar. Elimizdeki belgelerden hareketle Japonya’ya yönelik olarak atom silahının kullanılması konusunda Sovyetler Birliği’nin herhangi bir görüşü yok. Ancak savaşın bitmesinden kısa süre sonra Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombaların sonuçlarının biraz da olsa ortaya çıkmasından sonra, böylesi bir silahın yasaklanması için temaslara başlanır.

ATOM SİLAHLARININ YASAKLANMASI MÜCADELESİNDE SOVYETLER BİRLİĞİ’NİN TAVRI… 1945 Ara lı k ay ı nda, Sov yet ler Birliği, ABD ve İngiltere Dışişleri Bakanları’nın katıldığı Moskova’daki konferansta atom bombası ve atom enerjisi üzerine görüş alışverişi yapılır, tartışılır. Bu tartışmalara bağlı olarak BMÖ’ne bağlı bir Atom komisyonu kurulması kararlaştırılır. 24 Ocak 1946’da yapılan BMÖ Genel Toplantısı’nın Birinci Oturumu’nda BMÖ Atom Enerjisi Komisyonu’nun kurulması kararlaştırılır. Komisyon BMÖ’ne üye 11




gündem

10

ülkenin ve Kanada’nın bir temsilcisi olmak üzere 12 kişilik bir komisyon olarak oluşturulur. Komisyon, 1946 Haziran ayı ortalarında çalışmalarına başlar. Sovyetler Birliği, bu süreçte en başından itibaren Atom bombasının yasaklanması için mücadele eder. Her tür kitlesel imha silahının yasaklanmasından yanadır. Sovyetler Birliği kitlesel imha silahlarının, somutta da öncelikle atom silahlarının yasaklanması için mücadele ederken, genelde silahsızlanma, askeri güç sayısını azaltma mücadelesini de vermektedir. BMÖ toplantılarında, tartışmalarında hep yeniden atom silahlarının yasaklanması için karar tasarıları sunulmakta ve atom silahlarının saldırganlığın silahları olduğunu, savunma silahları olmadığını da doğru olarak tespit etmektedirler. Molotov BMÖ’nün toplantısında yaptığı bir konuşmada, atom bombasının savunma silahı olmadığını anlatırken, ”eğer devletimizi koruma ve savunma zorunluluğundan bahsedersek şu konuda açık olmak zorundayız ki bu görev öyle atom bombalarının yardımıyla çözülebilecek cinsten değildir. Bilindiği gibi atom bombası yabancı bölgeler içindir, kendi bölgeni korumak için belirlenmiş değildir.” düşüncesini de savunmaktadır. Sovyet temsilcilerinin bu konuda karar tasarılarında savundukları temel düşünce atom silahlarının üretimi ve kullanılmasının yasaklanması, kitle imha silahlarının tümünün üretimi ve kullanımının yasaklanması; üretilmiş olan ve üretimine başlanmış ama bitmemiş olan tüm atom ve kitlesel imha silahlarının yok edilmesi /imha edilmesi; bu yasaklanmanın uygulanmasını garantilemek için de uluslararası sıkı bir denetimin sağlanması düşüncesidir. Sovyetler Birliği yöneticileri atom enerjisini barışçıl amaçlar için, kitlelerin hayat seviyesini yükseltmek için kullanılmasını da savunurlar. Böylece atom enerjisinin kullanımı ile atom silahları üretimi arasında ayrım yapmaktadırlar. Kitlesel imha silahlarına karşı çıkışlarının temelinde, evet bu silahların kitlesel imha gücüne sahip olmaları yatmaktadır. Sözkonusu dönemde henüz atom bombasının ve evet bu silahların yaydığı radyoaktif ışınlarının insanlara ve doğaya verdiği zararın, bunun uzun vadeli zararlarının ne olduğu tam bilinmemektedir. Olgu olarak bunun bilincinde değiller. Bilim henüz bunu tanıyacak seviyede gelişmemiştir. Öncelikle ABD emperyalizmi, fakat onunla sıkı işbirliği içinde İngiliz

emperyalistleri de atom silahlarının ve genelde kitlesel imha silahlarının yasaklanmasına karşı olan bir siyaset izlerler. ABD emperyalizmi atom bombasının sırrına sahip olan tek devlet olarak kendisini görür ve atom silahı tekelini elinde tutarak dünyaya egemen olma siyasetini, öncelikle sosyalizmin kalesi olan Sovyetler Birliği’ne ve emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesi vermekte olan ülkelere karşı tehdit unsuru olarak kullanmaktadır. Molotov’un 1947 sonlarına doğru ”atom bombasının sırrı yoktur” biçimindeki açıklamaları ABD emperyalizmi tarafından blöf olarak değerlendirilir. 1949 sonbaharına gelindiğinde ABD Başkanı SSCB’nin de atom silahı ürettiğini ve ”atom bombası sırrının” olmadığını kabul etmek zorunda kalır. Çünkü Sovyetler Birliği de atom bombası üretmiş, denemesini yapmıştır bu arada. Sovyetler Birliği’nin atom bombası üretmesi ilk bakışta Sovyetler Birliği’nin atom silahları başta olmak üzere tüm kitlesel imha silahlarının yasaklanması için mücadele etmesi tavrıyla bir çelişki varmış gibi görünmektedir. Fakat, Sovyetler Birliği kendisi de atom bombası üretmesine rağmen, bombayı ürettikten sonraki süreçte de atom bombasının, kitlesel imha silahlarının yasaklanması, üretilmiş olanların imha edilmesi için mücadele etmiştir. Böylesi bir durumda mademki yasaklanmasına karşı ise o zaman niye üretiyor ki? biçiminde sorular gündeme gelmektedir. Sovyetler Birliği’nin yaklaşımı ve atom silahı üretmesinin gerekçesi, Stalin’in “Bir Pravda muhabirinin atom silahı üzerine sorularına yanıt”ta ortaya çıkmaktadır. 6 Ekim 1951 tarihli Pravda’da yayınlanan tavır şöyledir: “ S or u: Bug ünl e rd e S o v ye tl e r Birliği’nde yapılan bir atom bombası denemesi üzerine yabancı basında koparılan gürültü hakkında ne düşünüyorsunuz? Yanıt: Gerçekten de ülkemizde kısa süre önce bir atom bombası denemesi yapılmıştır. Çeşitli çaplarda atom bombalarının denenmesi, AngloAmerikan saldırgan bloğunun saldırısına karşı ülkemizin savunulması planına uygun olarak bundan sonra da sürdürülecektir. Soru: Atom bombası denemesiyle bağlantılı olarak ABD’nin önde gelen şahsiyetleri alarm veriyor ve ABD’nin güvenliğinin tehdit edildiğine ilişkin yaygara koparıyorlar. Böylesine telaşa kapılmak için herhangi bir neden var mı? Yanıt: Böyle bir telaşa kapılmak

için herhangi bir neden yok. Sovyetler Birliği’nin sadece atom silahının kullanılmasına karşı olmakla kalmayıp, yasaklanmasını, üretiminin durdurulmasını savunduğunu, ABD’nin bu önde gelen şahsiyetlerinin bilmesi gerekir. Bilindiği gibi Sovyetler Birliği çeşitli kereler Atom silahının yasaklanmasını talep etmiş, fakat her defasında Atlantik Paktı güçlerince reddedilmiştir. Bunun anlamı, ABD’nin ülkemize saldırdığı durumda, ABD egemen çevrelerinin atom bombası kullanacağıdır. Sovyetler Birliği’ni, saldırganları donanmış olarak karşılayabilmek için atom silahına sahip olmaya zorlayan durum işte tam da budur. Elbette saldırganlar, Sovyetler Birliği’ne saldırdıklarında Sovyetler Birliği’nin donanmış olmasını istemiyorlar. Ne var ki Sovyetler Birliği bu

görüşte değildir ve saldırganları tam donanmış olarak karşılamak gerektiğini savunmaktadır. Buna göre, eğer ABD Sovyetler Birliği’ne saldırma niyetinde değilse, ABD’nin etkili şahsiyetlerinin telaşı gereksiz ve ikiyüzlü bir telaş olarak değerlendirilmelidir, çünkü Sovyetler Birliği, ABD ya da başka bir ülkeye saldırıyı düşünmemektedir. ABD’nin önde gelen şahsiyetleri atom silahının sırrına sadece ABD’nin değil, başka ülkelerin, özellikle de Sovyetler Birliği’nin sahip olmasından hiç hoşnut değiller. Atom bombası üretiminin ABD’nin tekelinde olmasını ve böylece başka ülkeleri ürkütme ve bu ülkelere şantaj yapma olanağını sınırsızca kullanmayı çok isterlerdi. İyi ama neden, hangi hakla böyle düşünüyorlar? Acaba barışın korunması böyle bir tekeli mi gerektiriyor? Bunun tam tersini, yani barışın korunması için bu tekelin ortadan kaldırılması ve sonra da mutlaka atom silahının yasaklanmasının gerektiğini söylemek daha doğru değil mi? Ben, atom bombası taraftarlarının, atom bombasının yasaklanmasını, sadece bu konuda tekelin kendilerinde olmadığını görünce kabul edeceklerine inanıyorum.

Soru: Atom silahlarıyla ilgili olarak uluslararası bir denetim hakkında ne düşünüyorsunuz? Yanıt: Sovyetler Birliği atom silahının yasaklanmasından ve üretiminin durdurulmasından yanadır. Sovyetler Birliği atom silahının yasaklanması, üretiminin durdurulması ve şimdiye kadar üretilmiş atom bombalarının tamamen sivil amaçlarla kullanılması üzerine karar alınmasından ve bunun titizlik ve özenle uygulanmasından yanadır. Sovyetler Birliği işte böyle bir denetim istemektedir. Amerikalı önde gelen şahsiyetler de, aynı şekilde “ denetim” den söz ediyorlar, fakat onların “denetim”i atom silahı üretimine son vermekten değil, bu üretimin sürmesinden, hem de şu ya da bu ülkenin sahip olduğu hammadde miktarı ölçüsünde sürmesinden hareket eden bir denetim. Dolayısıyla Amerikalıların “denetim”i atom silahının yasaklanmasından değil, legalleştirilmesinden, onaylanmasından hareket etmektedir. Böylece savaş kundakçılarının atom silahının yardımıyla onbinlerce, yüz binlerce barışsever insanı yoketme hakkı onaylanmaktadır. Bunun denetim değil, denetimle alay etmek, halkların barış özlemine ihanet etmek olduğu açıktır. Elbette böyle bir “denetim” atom silahının yasaklanmasını, üretimine son verilmesini amaçlayan barışsever halkları doyurmayacaktır.” (Stalin Eserler, Cilt 16, sayfa 246-248, İnter Yayınları) St a l i n’ i n sor u la r a ya n ıt la r ı, Sovyetler Birliği’nin soruna hangi yaklaşım temelinde yaklaştığını, atom silahlarının yasaklanmasından yana olmasına rağmen neden kendilerinin atom bombası ürettiğini ortaya koymaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde ABD emperyalizmi başta olmak üzere emperyalistlerin Sovyetler Birliği’ne karşı saldırganlığı; bu saldırganlıkta atom bombası ve daha sonra hidrojen bombası gibi kitlesel imha silahlarını tehdit unsuru olarak kullanması, Sovyetler Birliği’nin atom tekelini ABD’nin elinden, atom bombasını üretebilme bağlamında almasının, ABD emperyalizminin saldırganlığını frenleme rolünü oynama vb. olgulara bakıldığında; buna bir de radyoaktif ışınların vb. uzun vadede doğaya, insanlığa vereceği büyük zararın bilincinde olmamak eklendiğinde, Sovyetler Birliği’nin tavrı anlaşılırdır. Biz geriye dönüp gelişmeleri değerlendirebilecek durumdayız. Bilim bugün 1945-50’li yıllara göre çok çok daha gelişmiş ve sadece atom bombalarının, genelde kitlesel imha silahlarının barbarlığını değil, atom


gündem santrallerinin doğaya verdiği, vereceği zararın kısa ve uzun süreli etkilerinin neler olabileceğini değerlendirme, görme imkânlarını sunmaktadır. Tarihsel gelişme, Stalin’in, atom silahlarının yasaklanmasının, ABD emperyalizminin tekelinin elinden alınarak sağlanabileceği beklentisini boşa çıkardı. Yasaklanması yerine, rekabet gelişti. Bu, bir yandan ABD ve onunla birlikte hareket eden İngiliz emperyalistlerinin komünizme karşı mücadele ve dünya hegemonyası için mücadelenin ve aynı zamanda, Sovyetler Birliği temsilcilerinin BMÖ toplantılarında ortaya koyduğu gibi, atom silahlarının, bombasının saldırı silahı olduğu gerçeğinin de doğal bir sonucudur.

REKABETİN KİMİ VERİLERİ…

1949’da Sovyetler Birliği’nin de atom bombasına sahip olması, ABD emperyalizminin daha önce başlattığı hidrojen bombası vb. kitlesel silahların üretimini daha da hızlandırdı. 1953’de Britanya, 1964’te ise Fransa ile Çin atom bombasına sahip oldular. Bu beş devlet BMÖ Güvenlik Konseyi’nin daimi üyesi olan devletlerdi. ABD ve Sovyetler Birliği’nden sonra Fransa, Britanya ve Çin Güvenlik Konseyi’nde sahip oldukları veto hakkını kullanarak kendilerinin atom bombası üretmesine yolu açtılar. Anda atom silahlarına sahip devletler ABD, Rusya, Çin, Fransa, Britanya, Hindistan, Pakistan, Kuzey Kore, İsrail’dir. İsrail atom silahına sahip olduğunu resmen kabul etmiş değil. Güney Afrika da atom silahına sahip bir ülkeydi. Apartheid rejiminin sonuna doğru uluslararası alanda yeniden kabul görmek için 1991’de atom silahlarını sınırlayan uluslararası anlaşmaya imza atarak 1994’e kadar atom silahları tesislerini sökerek atom silahı üretimine son verdi. Resmi açıklamalara göre Güney Afrika şimdi atom silahına sahip olan ülkeler arasında değil. İran’ın atom silahı üreteceği varsayımıyla özellikle son bir-iki yıldır pazarlıklarla birlikte ABD emperyalizminin ve İsrail’in sürekli tehditleriyle bir süreç yaşanmaktadır. Atom silahı üretimine ve denemelerine gelince basına yansıyan kimi verilere göre durum şöyledir: 19 6 0 ’t a A B D ’n i n S o v y e t l e r Birliği’nin atom silahlarından 12 kat daha fazla atom silahı vardı. Özellikle Brejnev döneminde atom silahı rekabeti iyice kızıştırıldı. 1980’li yılların başlarına gelindiğinde sosyalemperyalist SSCB’nin ABD emperyalizmi-

nin atom silahlarının iki katı kadar silahı vardı. Genel olarak ele alındığında ama ABD emperyalizmi daha fazla atom silahı üretmiştir. Büyüklü küçüklü 70 değişik türden silah çeşidi geliştiren ABD emperyalizmi 1945’ten beri yaklaşık olarak 70.000 atom silahı üretmiştir. Buna karşın SSCB / Rusya 1949’dan beri yaklaşık 55.000 atom silahı üretmiştir. Dünya çapında ise yaklaşık 128.000 atom silahı, nükleer başlıklı silah üretilmiştir. İnternet sitelerine ve basına yansıyan kimi verilere göre –atom silahlarının imha edilen kesimleri çıktıktan sonra– anda dünya çapında 30.000 civarında atom silahı vardır. Bunun ülkelere göre dağılımı –kesin rakamlar belli olmamakla birlikte– şöyledir: ”Rusya 16.000 civarında, ABD 10.300 civarında, Çin 410, Fransa 350,

Büyük Britanya 200, İsrail 100-170, Hindistan 75-110, Pakistan 50-110, Kuzey Kore 1-6” civarında. Atom denemelerinin sayısı ise şöyledir: ABD 1030, SSCB/Rusya 715, Fransa 210, Britanya 45 ve Çin 43 kere atom denemesi yapmıştır. Burada yine tam sayı belli değil. Buna rağmen ama her atom bombası denemesi en başta doğayı katletmektedir, yaşanmaz kılmaktadır. Kimi verilere göre sözkonusu denemelerin patlama gücü Hiroşima’ya atılan bombanın 34.000 katıdır. Ki bu da verilen zararı en düşük düzeyde göstermeye çalışan bir hesapla belirlenen bir orandır. Yeryüzünde yapılan 528 denemenin (yani denizaltında değil, doğrudan karadan yapılan deneme) atmosfere yaydığı radyoaktiv ışınların sonucunda yüzbinlerce insan öldürücü kanser hastalağına yakalanmış-

Atom silahlarının yapımının ve kullanımının yasaklanması Elde olan tüm bombaların yokedilmesi

Gromykos’un 19 Haziran 1946 tarihli kararnamesi Da ha Birleşmiş Millet ler Örg ütü (BMÖ) Atom Enerjisi Komisyonu’nun 19 Haziran 1946 tarihindeki ilk toplantısında SSCB temsilcisi “Atom enerjisine dayalı silahların yapımının ve kullanımının yasaklanmasına dair uluslararası anlaşma taslağı” başlıklı şu kararnameyi sundu: “Bu bilimsel buluşların insanlığın çıkarlarına karşı kullanılmasını engellemek gerekliliğine tam inançla, imzası olan devletler, atom enerjisinin kullanımına dayalı silahların yapımını ve kullanımını yasaklayan anlaşmayı kabul eder ve bu amaçla yetkililerini atar … (bunu yetkililerin listesi izliyor / ÇN) …, itimatnamelerini sunduktan ve bunlar onaylandıktan sonra yetkililer şu noktalarda birleşir: Madde 1: Anlaşmayı imzalayan taraf lar, atom enerjisinin kullanımına dayalı silahların yapımını ve kullanımını yasakladıklarını resmen açıklar ve buna ilişkin olarak şu yükümlülükleri kabul ederler: 1. hiçbir şart altında atom silahını kullanmayacaklarını; 2. atom silahlarının yapımını ve sahip olmayı yasakladıklarını; 3. bu anlaşmanın yürürlüğe girmesini izleyen üç ay içinde elde olan tüm atom silahlarını –yapımı bitmiş ya da yarım olsun– yokedeceklerini temin ederler. Madde 2: Anlaşmayı imzalayan taraf lar,

anlaşmanın 1. maddesine uyulmamasının insanlığa karşı işlenmiş ağır bir suç olarak kabul edileceğini açıklarlar. Madde 3: Anlaşmayı imzalayan taraflar bu anlaşmanın yürürlüğe girmesini izleyen altı ay içinde bu anlaşmanın hükümlerine uyulmamasını ağır bir şekilde cezalandıran yasalar hazırlayıp karar altına alacaklarını açıklarlar. Madde 4: Bu anlaşma sınırsız bir süre için kabul edilir. Madde 5: Bu anlaşma BMÖ üyesi olsun olmasın, tüm devletler tarafından imzalanabilir. Madde 6: Bu anlaşma, güvenlik konseyi tarafından onaylandıktan ve tüm BMÖ üyeleri dahil olmak üzere imzacı devletlerin yarısı tarafından Şartın 23. maddesi gereğince onaylandıktan sonra yürürlüğe girer. Madde 7: Bu anlaşma yürürlüğe girdikten sonra tüm devletler için –ister BMÖ üyesi olsun, ister olmasın– bağlayıcıdır. (“Atom bombası mı yoksa atom barışı mı?” Desanti/Haroche, Dietz Verlag Berlin, 1951, s. 128-129, Almancadan çeviri bize ait)

tır. Kimi profesörlere göre bu nükleer denemelerin kurban sayısı üç milyon civarındadır. Anda varolan atom silahları dünyamızı sayısız kez yok edecek güçtedir. Tekniğin gelişmesiyle birlikte atom bombasının boyutu küçültülmüş ama patlama gücü daha da yükseltilmiştir. Atom silahları belli sınırlamalara rağmen yasaklanmadı. Dünyanın ve insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. Emperyalistler atom silahını sorun olarak görmemektedir. Sorun olarak gördükleri şey, atom silahlarının kendilerinin istemediği güçlerin elinde de bulunmasıdır. ABD emperyalizmi gelinen yerde ”uluslararası terörizme karşı mücadele” adına ”mini atom” silahlarını kullanmanın propagandasını yapmaktadır. Kuzey Kore, İran gibi ülkelere, ya da kendilerinin ”şer ekseni”ne katacakları ülkelere, ”terörizmi engelleme” adına atom bombalı saldırının zeminini hazırlamaktadırlar. Örneğin ABD emperyalizminin cumhuriyetçi partiden kongre üyesi Tony Tancredo, ”islamcı teröristlere” karşı ”dişe diş, göze göz” mücadelede atom silahının kullanılmasını açıkça savunmaktadır. Almanca yayınlanan ”Der Spiegel”in aktarımına göre Tancredo şöyle demektedir: ”Ben her yere atom bombası atın demiyorum. Sadece: Onların kutsal kentlerini yerle bir edin diyorum.” Evet bu açıklamaya ve emperyalistlerin yaklaşımlarına baktığımızda dünyamız hızlı biçimde barbarlık içinde çöküşe doğru ilerlemektedir. Peki ama emperyalist barbarlığı engellemek için umut yok mu? “İşler, atom reaktörleri, işler, yapma aylar geçer güneş doğarken ve güneş doğarken hiç umut yok mu? Umut, umut, umut, umut insanda.” (Nâzım Hikmet) Evet umut insanda! Nâzım’ın dediği gibi umut ”büyük insanlıkta”. Dünyanın işçileri, emekçileri, ezilen halkları emperyalist barbarlığa karşı birleşip, mücadeleye katıldığında; emperyalist barbarlığı yıkma gücündedir. Sorun işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların kendi güçlerinin bilincine varması ve emperyalist barbarlığa karşı devrim mücadelesini yükseltmesi ve sınıfsız, sömürüsüz toplumu yaratmak için birleşmesidir. Seçenek ”Ya barbarlık içinde çöküş, ya sosyalizm!”dir. 6-9 Ağustos 2005 ✓

11


yeni işçi dünyası

2005 Kamu Toplu İş Sözleşmeleri ve Türk-İş Yönetiminin Çevirdiği Dolaplar

T

12

emmuz 2005 başında kamu kesimi toplu iş sözleşmeleri üzerine Türk-İş ile hükümet arasında bir “Çerçeve Anlaşma Protokolü” imzalandı. İmzanın altında hükümet adına Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in, Türk-İş Genel Yönetim Kurulu adına ise Genel Başkan Salih Kılıç’ın, Genel Sekreter Mustafa Kumlu’nun, Genel Mali Sekreter Erg un Ata lay’ın Genel Eğ itim Sekreteri Mustafa Türkel’in ve Genel Teşkilat Sekreteri Çetin Altun’un imzaları var. Hükümet ile Türk-İş arasında i m z a la na n “Ç erçeve A n la şma Protokolü”nün amacı ve kapsamı daha protokolün başlangıcında ortaya konmuş: a) Türk-İş üyesi sendikalarla hükümet arasında 2005 yılı içinde olan kamu kesimi toplu iş sözleşmelerine açıklık getirmek. b) Çeşitli işkollarında yürüyen bu toplu sözleşmeleri “sonuçlandırmak”. c) Çeşitli işkollarında yürüyen toplu iş sözleşmelerini bir “protokol” çerçevesinde çözmek. İster “Çerçeve Anlaşma Protokolü” altına imza atanlar olsun, isterse de konuyla ilgili kamuoyu olsun herkes bilmektedir ki, hükümet ile Türk-İş arasında imzalanan bu tür çerçeve anlaşmaları yalnızca kamu işyerlerinde en çok üyeye sahip Türk-İş ve üyesi sendikaların toplusözleşme görüşmelerini değil, pratikte kamuda örgütlü tüm işçi sendikalarını da, yani DİSK ve Hak-İş’e bağlı sendikaları da bağlamakta ve ilgilendirmektedir. Hatta ücretler ve haklar konusunda bir çerçeve koyduğundan, bu tür “çerçeve anlaşma protokolü” işçi statüsünde olmayan kamu personelinin örgütlü olduğu “memur” sendikalarını da yakından ilgilendirmekte, onların da ücret ve hakları ile ilgili görüşmelerine bir çerçeve koymaktadır. Bu yüzden “Çerçeve Anlaşma Protokolü”ne imza atan Türk-İş Yönetim Kurulu üyeleri kamuda örgütlü tüm işçi ve memur sendikası üyesi işçilerin gelir ve çalışma şartlarının kaderi ile ilgili bir anlaşma yaptıklarını bilmeleri ve

bu sorumluluğa uygun davranmaları gerekirdi. Fakat Türk-İş Yönetim Kurulunun amacının bu olmadığı hemen görülmektedir. Kamu işvereni (sermayenin kamu sözcüsü) nitelik olarak herhangi bir patrondan farklı değildir. Kamu işvereni ile kamu işletmelerinde çalışan işçiler arasındaki ilişki sömürücü sermaye sahibi ile sömürülen işçiler arasındaki ilişki ile belirlenir. Kamu işvereni de işte bu yüzden, aynı tek tek özel işyeri sahibi patronlar gibi, kârını mümkün olan en fazla düzeyde artırmak amacı ile işçiye mümkün olan en az ücreti ödemek için çalışır. Bu gerçeği her kamu toplu iş sözleşmesi döneminde her kamu işçisi ve her sendika yeniden yaşar, görür. Burada sorun “kamu işvereni”nin kendi sınıf çıkarına uygun davranması noktası değil; işçileri, emeği temsil ettiği iddiasında olan sendika yönetimlerinin, Türk-İş yönetiminin kendini gerçekte her defasında toplu sözleşmelerde işçilerin, emeğin temsilcisi olarak değil, işverenin, kamu işvereninin bir tür yardımcısı ve destekçisi olarak görmesi ve bu biçimde hareket etmesidir. Sözkonusu 2005 yılı kamu kesimi toplu iş sözleşmeleri bağıntısında da Türk-İş yönetimi aynı biçimde hareket etmeyi sürdürmüştür. Kamu kesiminde örgüt ve çeşitli konfederasyonlara üye sendikaların “kamu işvereni” ile toplu sözleşme görüşmeleri sürerken ve az sayıda da olsa bazı sendikalar biraz daha fazla ücret ve

hak talebi için karşı tarafı zorlamaya çalışırken, Türk-İş yönetimi bu tür ileri adımları engellemek amacı ile “kamu işvereni” ile birlikte oturup bir “Çerçeve Anlaşma Protokolü” imzalamaktadır. Bu yüzden de protokolün amacı açıkça ifade edilmekte ve yürüyen toplu sözleşme görüşmelerini “aşağıdaki esaslar dahilinde sonuçlandırmaları” karar altına alınmaktadır. Bu tavır çok açık bir biçimde daha fazla ücret ve hak talebinde bulunan, bunun için mücadele etmeye hazır sendikalara, herşeyden önce kamu işçilerine ihanet etmek, onları arkadan hançerlemektir. Bu saydığımız nokta hükümet ile Türk-İş yönetimi arasında imzalanan “Çerçeve Anlaşma Protokolü”nün esas yönü ve rolüdür. Fakat buna rağmen hiç de önemsiz olmayan ve yasal ve işlerlik açısından önemli olan bir başka nokta daha vardır: Hükümetle Türk-İş yönetimi arasında imzalanan bu anlaşma biçimsel olarak toplu iş sözleşmesi değil de, “Çerçeve Anlaşma Protokolü” olarak adlandırılsa da düzenleniş biçimi ve içeriği bakımından gerçekte bir toplu iş sözleşmesi anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın kapsamı (ücret zamları, ücrete bağlı ödemeler-oransal ödemeler, maktu ödemeler, yeni hak ve düzenlemeler, istek dışı emeklilik, farkların ödeme zamanı) ve içeriği tümüyle kanunda belirtilen toplu iş sözleşmesinin temel özelliklerini barındırmaktadır. Burada şu soru ortaya çıkmakta-

dır: Türk-İş’in ve hükümetin adına “protokol” dedikleri bu tür “çerçeve” toplu iş sözleşmesi imzalama hakları ve yetkileri var mıdır? Sendikaların hak ve yetkileri çalışma yaşamı, özellikle Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu’ndan (TİSGLK) çıkarılabilir. Bir işverenin, özellikle de bir sendikanın hem toplu iş görüşmesi yürütmesi ve bu görüşmeler sonucunda bir toplu iş sözleşmesi imzalayabilmesi için, kanunda belirtilen niteliklere sahip yetkili bir sendika olması gerekmektedir. Bir sendikanın yetkisi için aranan niteliklerin başında “kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde onunun (tarım ve ormancılık, avcılık ve balıkçılık iş kolu hariç) üyesi bulunduğu işçi sendikası, toplu işçi sendikası, toplu iş sözleşmesinin kapsamına girecek işyeri veya işyerlerinin herbirinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının kendi üyesi bulunması halinde bu işyeri veya işyerleri için toplu iş sözleşmesi yapmaya yetkilidir.” (TİSGLK, Madde 12) hükmü gelmektedir. Yasanın hükmüne göre herhangi bir işçi sendikasının yetkili olduğu toplu iş sözleşme görüşmeleri ve toplu iş sözleşme anlaşması ancak bir işkolu çerçevesinde yapılabilir ve bir işçi sendikası ancak bir işkolu çerçevesinde toplu iş görüşmesi yapmaya ve işveren tarafı ile anlaşırsa, bir toplu iş sözleşmesini imzalamaya yetkilidir. Türk-İş yönetimi ile hükümet temsilcisinin imzaladığı toplu iş sözleşmesi birden fazla işkolunu kapsayan bir toplu iş sözleşmesi (pardon, “Çerçeve Anlaşma Protokolü”!!!) olduğundan hem yetkili olmadıkları işyerleri açısından hem de yetkili olmadıkları işkolu bakımından kanuna aykırı ve geçersiz bir anlaşmadır. Sendikaların ve konfederasyonların faaliyetleri ve yetkileri Sendikalar Kanunu’nda açıkça gösterilmiştir. “Sendikaların ve Konfederasyonların Fa a l i ye t le r i ” b a ş l ı k l ı Bi r i nc i Bölüm’de, 32. Maddede, “Sendikalar (konfederasyonlar değil) aşağıdaki faaliyetlerde bulunabilirler” denir ve sendikaların faaliyetleri sıralanır: 1. Toplu iş sözleşmesi akdetmek,


yeni işçi dünyası 2. Toplu iş uyuşmazlıklarında, ilgili makama, arabulucuya, hakem kurullarına, iş mahkemelerine ve diğer yargı organlarına başvurmak. 3. Çalışma hayatında, mevzuattan, toplu iş sözleşmesinden, örf ve adetten doğan hususlarda işçileri ve işverenleri temsilen veya yazılı başvuruları üzerine, nakliye, neşir veya adi şirket mukaveleleri ile hizmet akdinden doğan hakları ve sigorta haklarında üyeleri ve mirasçılarını temsilen davaya veya bu münasebetle açtığı davadan ötürü husumete ehil olmak.” Burada da kanun koyucu açıkça toplu iş sözleşmesi akdetmeyi tek tek işçi sendikaların yetkili olması ile sınırlamış ve sendika konfederasyonlarına bu tür bir yetki vermemiştir. Buna rağmen bir işçi sendikası

konfederasyonu, Türk-İş, kendi yetkilerini aşarak, açıkça kanuna karşı davranmıştır. Mücadeleye atılan işçilerin mücadelesini kırmak için hep “Aman kanunlara karşı gelmeyelim!” gerekçesini öne sürenlerin işlerine geldiklerinde nasıl kanunların üstüne çıktıkları ve bunu yaparken de, işi kitabına uydurmak için imzaladıkları çerçeve toplu iş sözleşmesine “protokol” adını vermeyi uygun gördükleri açıkça görülmektedir. Bu sorunun başka bir yanı, Türk-İş üyesi sendikaların kendilerine ait bir yetkiyi, yetkili olmayan, açıkça yasaları çiğneyen Türk-İş yönetimine karşı tavır almamaları, bu kanunsuzluğa karşı yasal haklarını kullanıp itiraz etmemeleri, işçileri Türk-İş yönetiminin bu tavrına karşı harekete geçirmemeleridir. Bunu yapmadık-

ları yerde ve ölçüde sendika yönetimleri de bu suça ortak olmaktadırlar. Aynı kanunsuzluğu, çifte standardı “kamu işvereni” de yapmakta; kamu sermaye temsilcisi de aynı suça ortak olmaktadır. “İş kolu çerçevesinde yetkili olabilen ve ancak bu çerçevede imzalanabilecek olan toplu iş sözleşmesi için yetki sendikalara bir devlet kurumu tarafından, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından verilir.” (Bakınız TİSGL Kanunu, Madde 16) Hiçbir işçi sendikası ilgili bakanlığın yetki belgesi olmadan resmi toplu iş görüşmesine oturma ve bir toplu iş sözleşmesini imzalama hak ve yetkisine sahip değildir. Bunun tersini yapan işçi sendikası ve “işveren” açıkça kanunsuzluk yapıyor demektir. Kanunda da yetkinin an-

cak işkolu sendikasına verilebileceği açıkça yazıldığından, yetkisi olmayan Türk-İş ile devletin, hükümetin bir başka temsilcisi oturup toplu sözleşme imzalayabilmektedir. Devlet temsilcisi, hükümetin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı kendi kanunlarının üzerine çıkabiliyor. Bu ne biçim devlet, bu ne biçim hükümet? Bu nasıl bir hukuk devleti, nasıl bir demokrasi? Kendisinin temsil ettiği kanunları işine geldiğinde devletin, hükümetin kendisi bir kenara atabilecek, ama işçiler sözkonusu olduğunda “kanunları çiğneyenlere en ağır ceza” verilmesi talep edilecek!

KAMU İŞÇİLERİNE SADAKA! Ya p ı l a n

“ç erç e ve

anlaşma

SENDİKA BÜROKRASİSİNİN YENİ BİR İHANET BELGESİ 2005 Yılı Kamu Toplu İş Sözleşmeleri

Çerçeve Anlaşma Protokolü

Y

ürürlük başlangıç tarihleri 2005 yılı içinde olan Kamu Kesimi Toplu İş Söz leşmeler i ni n (TÜRK-İŞ Konfederasyonuna üye sendikaların örgütlü bulunduğu ve yetki aldığı iş yerlerine ilişkin olarak) aşağıdaki esaslar dahilinde sonuçlandırılmaları kabul edilmiş ve işbu protokol düzenlenerek imza altına alınmıştır. 1. Ücret Zamları: a) Birinci Yıl Zammı: İşçilerin toplu iş sözleşmesinin yürürlük başlangıç tarihindeki saatlik/ günlük/aylık brüt çıplak ücretlerine, yürürlük başlangıç tarihinden itibaren geçerli olmak üzere birinci yıl %10 (yüzde on) un altına düşmemek kaydıyla seyyanen 120,00 (Yüzyirmi) YTL/AY (Günlük ücret sisteminde: 4,00 (Dört) YTL, Saatlik ücret sisteminde; 53 (Elliüç) YKr zam yapılacaktır. b) İk inci Yıl Birinci Altı Ay Zammı: İşçilerin toplu iş sözleşmesinin birinci yılının son günündeki saatlik/ günlük/aylık brüt çıplak ücretlerine, ikinci yıl birinci altı ayının birinci gününden geçerli olmak üzere % 3 (yüzde üç) oranında zam yapılacaktır. Ancak, TC Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsünün 2003=100 Temel Yıllı Tüketici Fiyatları Türkiye Geneli Haziran 2006 indeks sayısının, Aralık 2005 indeks sayısına

göre değişim oranının % 3’ü aşması halinde, aşan kısmın 0,80’i İkinci yıl ikinci altı ay ücret zammı oranına ilâve edilecektir. (Bu örnek; yürürlük başlangıcı 01.01.2005 tarihi olan toplu iş sözleşmeleri için yapılmıştır. İkinci yılın birinci altı ayında gerçekleşecek enf lasyon oranı; her toplu iş sözleşmesinin yürürlük başlangıç tarihi dikkate alınmak suretiyle iş bu örneğe uygun biçimde T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 2003=100 Temel Yıllı Tüketici Fiyatları Türkiye Geneli İndeks sayısındaki altı aylık değişim oranına göre belirlenecektir.) c) İkinci Yıl İkinci Altı Ay Zammı: İşçilerin toplu iş sözleşmesinin ikinci yılının birinci altı ayının son günündeki saatlik/günlük/aylık brüt çıplak ücretlerine, ikinci yıl ikinci altı ayının birinci gününden geçerli olmak üzere % 3 (yüzde üç) oranında zam yapılacaktır. Ancak, TC Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 2003=100 Temel Yıllı Tüketici Fiyatları Türkiye Geneli Aralık 2006 indeks sayısının, Haziran 2006 indeks sayısına göre değişim oranının % 3’ü aşması halinde, aşan kısmın tamamını İkinci yıl ikinci altı ayın son günündeki ücrete takip eden ayın birinci gününden geçerli olmak üzere ilave edilecektir. (Bu örnek; yürürlük başlangıcı 01.01.2005 tarihi olan toplu iş sözleş-

meleri için yapılmıştır. İkinci yılın ikinci altı ayında gerçekleşecek enflasyon oranı; her toplu iş sözleşmesinin yürürlük başlangıç tarihi dikkate alınmak suretiyle iş bu örneğe uygun biçimde T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü’nün 2003=100 Temel Yıllı Tüketici Fiyatları Türkiye Geneli İndeks sayısındaki altı aylık değişim oranına göre belirlenecektir.) Not: Yukarıda belirlenen zam oranları her toplu iş sözleşmesinin madde metni esas alınarak düzenlenecektir. 2. Ücrete Bağlı Ödemeler-Oransal Ödemeler: Ücrete bağlı olan (ikramiye vb.) ödemeler ile ücretin % si (ücretin yüzdesi) ile ifade edilen ya da ücret artışına bağlı olarak artan ödemelerde herhangi bir artış yapılmayacaktır. 3. Maktu Ödemeler: Toplu iş sözleşmelerinde yer alan maktu ödemeler (ücrete bağlı olmayan ödemeler-sosyal yardım, doğum, evlenme yardımları, yemek yardımı, prim ve tazminat gibi) toplu iş sözleşmelerinin ücret zamları oranında ve ücretin zamlandığı tarih itibariyle artırılarak ödenecektir. 4- Yeni Hak ve Düzenlemeler: İşçi ve İşveren Sendikaları tarafından yeni getirilen teklifler toplu iş sözleşmelerinde yer almayacaktır ve müktesep haklar korunacaktır.

5- İstek Dışı Emeklilik: Hükümet, istek dışı emekliliği gündeme getirmeyecektir. 6- Geçici Madde ( ) : Farkların Ödenme Zamanı: Toplu İş Sözleşmelerinin Birinci yılının birinci altı aylık döneminde oluşacak ücret ve diğer tüm ödemelere ilişkin farklar dönem içinde ödenmeyecek; bu farklar toplu iş sözleşmesinin on üçüncü ayının sonunda ödenecektir. Ancak, Geçici 1. Maddeden yararlananlar ile sözleşmenin imzası tarihinden sonra herhangi bir nedenle hizmet akdi sona erenlere, varsa sözleşme farkları on üçüncü ayın sonunu beklemeksizin hizmet akdinin sona erdiği tarih esas alınarak kendilerine veya kanunî mirasçılarına ödenir. Mehmet Ali Şahin Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Türk-İş Genel Yönetim Kurulu Salih Kılıç – Türk-İş Genel Başkanı Mustafa Kumlu – Türk-İş Genel Sekreteri Ergun Atalay – Türk-İş Genel Malî Sekreteri Mustafa Türkel – Türk-İş Genel Eğitim Sekreteri Çetin Altun – Türk-İş Genel Teşk. Sekreteri

13


yeni işçi dünyası protokolü”nün içeriği, tek tek maddeleri de uygulanan yönteme tümüyle uygundur. Biraz da bunların içeriğine bakalım:

Ücret “zamları”

14

Ücret “zamları” süre olarak üç aşamaya yayılmış. Birinci yıl zammı, brüt çıplak ücretlerine yüzde 10’un altına düşmemek kaydıyla “seyyanen (herkese eşit biçimde / BN) 120,00 (Yüzyirmi) YTL/ay” olarak belirlenmiş. İkinci yılın birinci altı aylık “zammı” ile ikinci yılın ikinci altı aylık zammı, yine brüt olarak ve çıplak ücretlere, “yüzde üç” oranında belirlenmiş. Ücret zammında taraflar esas olarak resmi enflasyon rakamlarını ve resmi enf lasyon beklentisini çıkış noktası almışlar ve güya bu orana ve beklentiye uygun “zam” konusunda birleşmişler. Enflasyon oranı işçinin eline geçen ücretinin eriyen kısmını belirten orandır. Enflasyon oranı düzeyinde ücret “zammı”, ücret zammı değil, en iyi halde var olan ücretin korunmasıdır. Fakat üzerinde anlaşılan ücret zammı brüt ücret zammı olduğuna göre, işçilerin eline geçen, gelirlerine yansıyan gerçek net ücret zammı enflasyon oranının altında olacaktır. Bu demektir ki, anlaşma ile ücret zammı konusundaki anlaşma aslında net ücret kaybı anlaşmasıdır. Ücret kaybına “zam” dendiğini Türkİş ağalarından öğrenmiş oluyoruz. İkinci nokta, resmi enf lasyon oranlarının çıkış noktası alınmasıdır. Devletin resmi enflasyon oranlarını mümkün olduğunca düşük göstermekten çıkarı olduğu (örneğin ücret ve maaş artışlarını aynı oranda düşük tutmak için) ve bu yüzden bu resmi rakamlara güvenilemeyeceği bilinmektedir. Buna rağmen resmi enflasyon verilerinin çıkış noktası alınması başından, gerçek enflasyon oranının altında ve ücret kaybına yol açan bir anlaşmaya imza atmak demektir. Ücret zammı konusunda ücret sendikacılığının ufku genelde enflasyon oranı ile sınırlıdır. Bu sınırlılık, eğer işçiler sendika bürokrasisinden bağımsız yüksek ücret taleplerini sermaye kesimine kabul ettiremezse, sürekli olarak işçilerin gerçek ücretlerinin düşüşünü beraberinde getirmektedir. Bu tür reformist, sarı sendikacılık anlayışına sahip olanların pratikte oynadıkları rol, sınırlı ücret sendikacılığını bile başarılı olarak yapamadıklarıdır. Türk-İş tam da bu noktada ücret sendikacılığını bile yapma özelliğine sahip olmayan bir sendikal kuruluş olduğunu göster-

miştir. Türk-İş’in kendi yayınladığı aylık açlık ve yoksulluk sınırı istatistikleri vardır. Bu istatistikler laf olsun diye değil de, sendikal çalışmaya, örneğin toplu iş sözleşmesi görüşmelerine yön versin diye yapılmıyorsa, ne değeri vardır ki?! “Çerçeve Anlaşma Protokolü” ile kamu işçilerine seyyanen verilen 120 milyon brüt artış, aylık net 94 milyon civarında bir nominal artıştır. Devlet işletmelerinde aylık 425 milyon net aylıkla çalışan bir işçinin eline bu zamla geçecek olan net aylık 520 milyon civarındadır. Türk-İş’in kendi verilerine göre dört kişilik bir ailenin Temmuz 2005 verilerine göre açlık sınırı 530 YTL’dir ve yoksulluk sınırı 1.611 YTL’dir. Kendi yayınladıkları verilere bile sahip çıkmayanlar, bu verileri toplu sözleşme görüşmelerinde ve anlaşmalarında en acil hedef olarak bile koymayanlar, objektif olarak milyonlarca açlık ve yoksulluk çeken işçinin ve ailelerinin açlığının ve yoksulluğunun sorumluluğunu taşıyor demektir. Fakat bu tür sorumluluklar Türkİş yöneticilerini niye ilgilendirsin ki?! Seçildikleri son kongrenin hemen ertesinde kendi yüksek maaşlarından ve arpalıklarından sorumlu olduklarını düşündükleri için onların ilk işleri hemen yöneticilerin ücretlerine yeni yüksek zamlar yapmak olmuştur. Kendi maaş zamları konusundaki titizliğin % 1’ini de işçilerin maaş zamları konusunda da göstersinler ya! Ücret “zammı” ile ilgili 1. maddenin ayrıntılarında da aynı teslimiyetçi tavrı görmek mümkün. Çerçeve toplu sözleşmesinin “geçici maddesi” olarak kararlaştırılan, “Farkların Ödenme Zamanı” ile ilgili 6. maddesinde, “toplu iş sözleşmelerinin birinci yılının birinci altı aylık döneminde oluşacak ücret ve diğer tüm ödemelere ilişkin farklar dönem içinde ödenmeyecek; bu farklar toplu iş sözleşmesinin onüçüncü ayının sonunda ödenecektir.” Demek ki işçiler 13 ay boyunca ücret “zammı”nı bekleyecekler ama bedavadan kamu patronuna 13 ay boyunca kredi verecekler! Anlaşmaya göre işçilerin ikinci yılının ikinci altı ayı için öngörülen ücret zammı enflasyon oranının % 3’ü aşması halinde “aşan kısmının tamamı” ilave edilmesi kararlaştırılırken, ikinci yılın birinci altı aylık zammı, enflasyon oranı % 3’ü aştığı taktirde, aşan kısmının tamamı” değil, “aşan kısmının % 80’i” “zamma” eklenecektir. Niye enflasyon oranının tamamı değil de, ancak % 80’i

ücret “zammı”na yansıtılıyor? Sizin % 3 zammın içindeki geri kalan % 20 zammı alacak kadar bile gücünüz ve yeteneğiniz yok mu? Yoksa sizin yönetim sorumluluğunda işiniz ne?! Dikkat edildiğinde görülen bir başka “ayrıntı” da, ikinci yılın ikinci altı ayının enflasyon oranının % 3’ü aşması halinde, aşan enflasyon oranının ücretlere “ikinci yıl ikinci altı ayın son günündeki ücrete takip eden ayın birinci gününden geçerli olmak üzere ilave edilecek” olmasıdır. Açıkça ikinci yıl ikinci ücret “zammı”nın enflasyon oranının % 3’ü aşması durumunda aşan oran ancak bu altı ayın sonunda ücretlere yansıtılacaktır! Bu açıkca kamu işçilerinin kamu patronuna bedavaya ve faizsiz kredi açmasıdır. Eğer işçinin belirlenen ücret zammı patron tarafından geciktiriliyorsa, bu işçiye “gecikme zammı” ya da “gecikme faizi” ile niye ödenmiyor? Ticaret kuralları patronlar arasında ya da patronların ve kuruluşlarının işçilere kredi aştığında çalışıyor da, işçiler patronlara kredi açtığında niye çalışmıyor?!

sahip çıkmak isteyen işyeri işçi temsilcileri, şube ve sendikaların yönetimindeki yöneticiler ister kamuda isterse de özelde olsun toplu sözleşmelerin kaderini sendika üst yönetimindeki sınıf işbirlikçisi, teslimiyetçi yöneticilere bırakmamak için elinden gelen herşeyi yapmalıdır. Sendikaların başını tutan sendika ağaları bırakalım işçilere gelirlerini artırmayı, yeni haklar mücadelesini vermeyi, var olanı bile koruma niyeti ve niteliğine sahip değillerdir. Bunu yapma yeteneğine sahip tek güç işçilerin kendi görev ve taleplerine sahip çıkması, kendi kaderlerini, kendi hak mücadelelerini kendi ellerine almasıdır. İşte o zaman aynı zamanda ücretlerde de gerçek ilerleme ve kazanım sağlanabilir. Ağustos 2000 ✓

Ücrete Bağlı Ödemeler Oransal Ödemeler ve Yeni Hak ve Düzenlemeler Bu her iki madde de sendikaların ve işçilerin elini kolunu bağlayan maddelere imza atılmış ve çok açık bir biçimde Türk-İş üyesi sendikalara ve kamu işçilerine yürüyen toplu sözleşmelerde ikramiye gibi ücrete bağlı ödemeler ile ücret artışına bağlı ödemelerde “bir artış yapılmayacağı” ve yine sendikaların getirdikleri yeni tekliflerin “toplu iş sözleşmelerinde yer almayacağı”, sadece “müktesap hakların korunacağı” hükme bağlanmıştır. İşte Türk-İş yöneticiliği! İşte ihanetin yeni somut belgesi!!! Yetkin olmadığı halde tut, yetkili imiş gibi, bir çerçeve toplu iş sözleşmesi imzala ve bu toplu iş sözleşmesi ile de işçilerin, daha fazla hak mücadelesi vermek isteyen sendikaların bu imkânını –kamu patronu ile elbirliği yaparak– engelle! Bu sarı sendikacıların bırakalım mücadeleci bir sendikacılık yapmalarını, ücret sendikacılığını bile yapabilecek nitelikleri ve niyetleri olmadığı çok açıktır.

SONUÇ Aslında Türk-İş’in niteliği, onun bu somut imzaladığı “çerçeve toplu iş sözleşmesi” kadar açık. Sınıf bilinçli işçiler, mücadeleci sendika şubeleri ve sermayeye karşı kendi onuruna ve sorumluluğuna

Sey­di­şe­hir Alü­min­yum CE-KA Fir­ma­sı’nda …

U

zun sü­re­den be­ri fab­ri­ka­la­rı­ nın özel­leş­ti­ril­me­si­ne kar­şı di­re­nen Sey­di­şe­hir Alü­min­ yum iş­çi­le­ri, sen­di­ka ağa­la­rı­nın yal­ nız bı­rak­ma­sı ve gü­ven­lik güç­le­ri­nin bas­kı­sı so­nu­cu iş yer­le­ri­ni ter­ket­mek zo­run­da kal­dı­lar. Fab­ri­ka­yı sa­tın alan CE-KA fir­ma­sı ile gö­rüş­me ya­pan Çe­lik-İş Sen­di­ka­sı yö­ne­ti­ci­le­ri, iş­çi­le­rin ey­lem­le­ri­ni da­ha ra­hat kır­mak için des­te­ği­ni çek­ti. Sen­ di­ka yö­ne­ti­ci­le­ri­nin, iş­çi­le­re sun­duk­ la­rı se­çe­nek­ler ise, iş­ve­re­nin is­te­di­ği ko­şul­lar­da ça­lı­şır­sın ya da fab­ri­ka­yı terk eder­sin an­la­yı­şı ol­du. Bu­na gö­re, Sey­di­şe­hir Alü­min­ yum Fab­ri­ka­sı’nda özel­leş­ti­r­me­nin ar­dın­dan iş­çi­le­rin bü­yük ço­ğun­lu­ğu CE-KA fir­ma­sıy­la ça­lış­ma­ma ka­ra­rı alır­ken, emek­li­lik sü­re­le­ri do­lan 400 ka­dar iş­çi de emek­li­ye ay­rıl­mak zo­ run­da kal­dı. Ge­ri­ye ka­lan ba­zı iş­çi­ler ise, iş akit­le­ri fesh edi­le­rek ala­cak­la­rı kı­dem ve ih­bar taz­mi­nat­la­rı­nın ar­ dın­dan söz­leş­me­li ola­rak CE-KA fir­ ma­sıy­la ça­lış­ma­ya de­vam ede­cek­ler. Fab­ri­ka özel­leş­ti­ril­di­ği ta­rih­te 2300 ka­dar iş­çi­yi is­tih­dam edi­yor­du. 20.08.2005 ✓


yeni işçi dünyası

Özel­leş­tir­me­le­re Kar­şı Ey­lem­ler

“Asgari ücreti kıralım; keyfimize daha iyi bakalım!”

Z T

e­le­kom ça­lı­şan­la­rı yurt ge­ne­ lin­de özel­leş­tir­me ve ta­şe­ron­ laş­tır­ma­ya kar­şı yü­rü­yüş ve ba­sın açık­la­ma­la­rıy­la pro­tes­to ey­lem­ le­ri­ne baş­la­dı. Te­le­kom ça­lı­şan­la­rı, hü­kü­me­ti özel­leş­tir­me ve ta­şe­ron­laş­ tır­ma­dan vaz­geç­me­ye ça­ğır­dı. Ka­tı­lı­ mın yük­sek ol­du­ğu ey­lem­ler­de, Te­le­ kom’un özel­leş­ti­ril­me­si ip­tal edi­le­ne ka­dar ey­lem­le­rin de­vam ede­ce­ği me­ sa­jı ve­ril­di. İs­tan­bul, An­ka­ra , İz­mir, Mer­sin, Di­yar­ba­kır baş­ta ol­mak üze­re çe­şit­li il­ler­de de­vam eden ey­lem­le­re di­ğer iş kol­la­rın­dan da des­tek ve­ril­mek­te. Öte yan­dan Te­le­kom ça­lı­şan­la­rı, ken­di­le­ri gi­bi özel­leş­tir­me­ye kar­şı mü­ca­de­le eden Sey­di­şe­hir Eti Alü­ min­yum iş­çi­le­ri­ni des­tek­le­me ey­le­mi yap­tı­lar. İs­tan­bul’da, Te­le­kom İl Mü­ dür­lü­ğü önün­de ya­pı­lan ey­lem­de, Ha­ ber-İş 1 No’lu Şu­be, Ha­ber-Sen, Türk Ha­ber-Sen, Bir­lik Ha­ber-Sen ve EMO üye­le­ri özel­leş­tir­me­le­re kar­şı ya­pı­lan

ey­lem­le­rin or­tak ya­pıl­ma­sı üze­ri­ne vur­gu yap­tı­lar. Ha­ber-İş 1 No’lu Şu­be Baş­ka­nı Le­ vent Do­ku­yu­cu, “Te­le­kom ça­lı­şan­la­rı ola­rak özel­leş­tir­me­ye kar­şı di­re­nen Sey­di­şe­hir Eti Alü­min­yum’da­ki iş­çi kar­deş­le­ri­mi­zin mü­ca­de­le­si­nin ya­ nın­da ol­du­ğu­mu­zu ve özel­leş­tir­me­ye kar­şı bir­lik­te mü­ca­de­le et­ti­ği­mi­zi bir kez da­ha gös­ter­mek için top­lan­dık” de­di. Do­ku­yu­cu, Te­le­kom ça­lı­şan­la­ rı­nın ver­di­ği mü­ca­de­le ile Sey­di­şe­hir iş­çi­le­ri­nin mü­ca­de­le­si­nin ama­cı­nın or­tak ol­du­ğu­nu di­le ge­tir­di. Te­le­kom, TÜP­RAŞ, PET­KİM, ER­DE­MİR, Sey­ di­şe­hir’in va­tan ol­du­ğu­nu, bu ül­ke­ nin emek­çi­le­ri ola­rak va­ta­na sa­hip çık­ma­nın bo­yun­la­rı­nın bor­cu ol­du­ ğu­nu söy­le­yen Do­ku­yu­cu, İs­tan­bul ve Tür­ki­ye’de­ki sen­di­ka­la­ra da çağ­rı ya­pa­rak oluş­tu­ru­la­cak plat­form­lar­la or­tak mü­ca­de­le­nin yük­sel­til­me­si­ni is­te­di. 10.08.2005 ✓

Coca Cola işçilerinin Coca Cola Boykotu...

S

endikalaştıkları için işten çıkarılan Coca Cola işçileri üç aydan beri yılmadan bıkmadan mücadelelerini sürdürüyorlar. Mücadelelerine hiç ara vermeden devam eden işçilere patronla işbirliği içerisindeki devlet güçleri saldırılarını yoğunlaştırıyor. 20 Temmuz’da işveren temsilcileri ile görüşmek üzere aileleri ile birlikte fabrikaya gelen işçilere çevik kuvvet coplarla ve kapalı alanda olmasına karşın gözyaşartıcı bombalarla saldırdı. Coca Cola işçilerinin örgütlü oldukları Nakliyat İş Sendikası devletin bu çirkin saldırısını protesto ederek suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda devletin patronlarla işbirliği içerisinde olduğu teşhir edilirken, DİSK olarak Coca Cola’nın boykot edilmesi hazırlıklarının yapıldığı da kamuoyuna duyuruldu.

13 Ağustos’ta Coca Cola işçileri Taksim Gezi Park’ta, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, DİSK/ Tekstil üyesi Örsan işçileri, Lastik İş, Basın İş, Genel İş, Tümka-İş, Sosyalİş, Tekstil ve Belediye İş yöneticilerinin de destek verdiği bir Basın Açıklaması yaptılar. Basın Açıklamasında bir yandan Rock’n Coke festivaline alternatif olarak düzenlenen Barışarock festivaline çağrı yapılırken, diğer taraftan Çelebi yaptığı konuşmada DİSK olarak Coca Cola’yı boykot kampanyasını başlattıklarını ilan etti. Bunun için Türk İş, Hak İş ve KESK’e çağrı yapacaklarını belirtti. Tüm okurlarımızı haklı mücadelelerini kararlıca sürdüren Coca Cola işçilerine destek vermeye çağırıyoruz. ✓

aten “ölmeye çok yaşamaya az!“ asgari ücretin bugünkü seviyesi bile sermaye kuruluşlarına çok geliyor. Patronlar ve kuruluşları asgari ücretin ülke çapında seviyesini mümkün olduğunca düşük tutmak amacı ile ellerinden gelen herşeyi yapıyorlar. Asgari ücretin açlık sınırının çok altında olduğunu bile bile daha da aşağılara çekilmesi için sayısız gerekçeler sıralıyorlar. Basit birer meta olarak gördükleri ama diğer yandan kârlarının kaynağı olduğunu bildikleri işçinin işgücünün en ucuza satın alınması onların varlık şartları. Bir kapitalistin niyetinin kötülüğünden bağımsız olarak, her kapitalist kapitalizm şartlarında, anarşik kapitalist ekonomi şartlarında işçi üzerindeki sömürü ve baskısını artırmak zorunda. Bu zorunluluk yalnızca ekonominin kötü gittiği zamanlarda değil iyi gittiği zamanlarda da hep görülür. AKP hükümetinin iş başına geldiği süreden bu yana Türkiye’de ekonomi patronlar için önceki dönemlerle karşılaştırıldığında çok kıyak işlemektedir. Tam da bu dönemde sermaye sözcüleri ve kuruluşları işçilerin genel olarak ücretlerinin, özel olarak da asgari ücretin düşürülmesi amacı ile baskılarını daha da artırmışlardır. Patronların son iki yılda asgari ücretin düşürülmesi yönündeki gerekçeleri peşpeşe sıralanmıştı. Bu gerekçe ve oyunların son dönemde öne çıkanı “bölgesel asgari ücret” talebidir.

İlk defa Ankara Sanayi Odası’nın (ASO) basına da yansıyan bir raporla tartışmaya açması ile gündeme gelen “bölgesel asgari ücret” patron talebine, sermayenin hükümeti olduğunu ispat etme gayreti ile hükümet temsilcileri de hemen olumlu tavır takınmış; Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen en yetkili hükümet temsilcisi olarak “bölgesel asgari ücret” önerisine destek vermiştir. Hemen arkasından Uluslararası Para Fonu Türkiye Temsilcisi Hugh Bradenkamp, İSO’ya yaptığı bir ziyarette bu öneriye destek verdi. Böylece sermayenin yerlisi ve yabancısı işçi sınıfının asgari ücretinin düşürülmesi önerisi olan “bölgesel asgari ücret” talebinde tek bir cephede birleşiverdiler. Ne “yurtsever”dir “bizim” sermayedarlarımız ve onların hükümetleri! Kendi çıkarları sözkonusu olduğunda el ele vermeyecekleri, dost olmayacakları hiçbir güç yoktur!!! Diğer yandan ama aynı güçler işçilere “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur!” türünden yalanlarını yayarlar. Türkiyeli işçilerin tüm ülkelerin işçileri ile gerçek ortak çıkarlar temelinde gerçek bir uluslararası ailede birleşmesini engellemek için her türlü yalan ve demagojiye başvururlar. Kendi ülkesindeki işçinin bir lokma ekmeğinde gözü olanlar, bu ülkenin işçilerinin dostu olması imkânsızdır. Bunlar işçilerin, emekçi sınıf ların ancak düşmanı olabilirler! 14 Ağustos 2005 ✓

Bur­sa Nak­li­yat İş­çi­le­ri­nin Söz­leş­me­si So­nuç­lan­dı

H

a­zi­ran ayın­dan bu ya­na de­vam eden Nak­li­yat İş­ve­ren­le­ri Sen­di­ka­sı (NAK-İŞ) ve TÜM­TİS ara­sın­da sü­ren top­lu iş söz­leş­me­si gö­rüş­me­le­ri an­laş­may­la so­nuç­lan­dı. İş­çi­ler ya­pı­lan söz­leş­me­d e or­ta­la­ma yüz­de 18 ora­nın­da zam al­dı­lar. An­laş­ma ko­nu­su olan di­ğer bü­tün mad­de­ler ise, bir ön­ce­ki söz­leş­me­de­ki gi­bi yü­rür­lük­te kal­dı. Ya­pı­lan iki yıl­lık söz­leş­me­ye ge­re­ğin­ce, 636 mil­yon li­ra üc­ret alan bir iş­çi 750 mil­yon li­ra ma­aş ala­cak. İkin­ci yıl için ise, bir iş­çi­nin ala­ca­ğı ma­aş 860 mil­yon li­ra ola­rak be­lir­len­di. Toplu iş söz­leş­me­sin­de se­vin­di­ri­ci ge­liş­me ola­rak de­ğer­len­di­ri­len ve söz­leş­ me­de yer alan bir baş­ka mad­de de: 1 Ma­yıs ve 8 Mart’ın üc­ret­li ta­til ola­rak ka­bul edil­me­si­dir. 06.08.2005 ✓

15


yeni işçi dünyası

Çukurova Tekstil işçileri açlık grevinde lışan arkadaşları tarafından dahi yeterli desteği görmemişlerdi. Bugün de patronun işçilere yönelik saldırısı devam ediyor. Ancak bu defa Teksif sendikası işçilerin yanında eylemlere katılıyor.

Ayrıca edindiğimiz bilgilere göre Teksif Sendikası Tarsus Şube yöneticilerinin bazı akrabalarının Çukurova Tekstil ile ticari ilişkileri bulunuyor. 18.08.2005, YDİ Çağrı Adana ✓

De­ri İş­çi­le­ri Di­re­niş­te

M

16

ersin’in Tarsus ilçesinde kurulu bulunan, M. Emin KarameHmet ’in sahibi olduğu (Turkcell, Yapı Kredi Bankası aynı gruba ait) Çukurova Tekstil işçileri alamadıkları maaşları için açlık grevindeler. 2002 yılından bu yana düzenli olarak maaşlarını alamayan, 15 maaş tutarında alacakları biriken işçiler eylemlerini açlık grevine dönüştürmüş durumdalar. Fabrika önüne kurdukları çadırda eylemlerini sürdüren işçiler, 2002 yılından bu yana düzenli maaş alamadıklarını, 2004 yılına gelindiğinde ise içerde 15 ay alacaklarının biriktiğini ifade ediyorlar. Ziyaretlerimiz sırasında görüştüğümüz işçiler; “2004’ün Şubat ayında sendika (teksİF) ile işveren bir protokol imzaladılar ve biz o günden bu güne ücretli izinde görünüyoruz. Bu olayın üzerinden yaklaşık 20 ay geçmesine rağmen, işveren içerdeki paramızı vermediği gibi çıkışımızı da vermiyor. Bizlerde gelişen bu olaylara karşılık geçen 20 aylık sürenin sonunda açlık grevi eylemine başladık.” dediler. Ağustos ayı ortalarında işçiler seslerini duyurabilmek için 5 kişilik bir grup oluşturarak Ank ara’ya yürüdüler. Sendikanın patronu mahkemeye verdiğini belirten işçiler, “mahkeme sonuçlanana kadar eylemimize devam edeceğiz” dediler. Ayrıca işçiler ne daha önceki eylemlerinde, ne de açlık grevine başladıkları süreçte “ağaçta kalan kedinin kurtarılışını haber yapan” medyanın kendilerini görmezden geldiğinden ve Tarsus halkından da yeterli destek göremediklerinden şikayetçiler. Kendileri fabrika önünde çadırlarında, aileleri ise evlerinde açlığa terk edilmiş Çukurova Tekstil işçileri işverenden “ya fabrikayı

üretime açmasını ya da çıkışlarının verilip tazminatlarının ödenmesini” talep ediyorlar. Yaklaşık 2 yıl öncesinde de işten atılan bir grup işçi eylem yapmıştı. Bu süreçte örgütlü bulundukları Teksif sendikası işçileri desteklememiş, Teksif Sendikasının Genel Merkezi de işçilere kapılarını kapatmıştı. İşçiler Eğitim-Sen Tarsus şubesinin de desteği ile eylemlerini sürdürmüşlerdi. O dönemde işten atılan işçiler, bizzat işyerinde ça-

B

alı­ke­sir’in Gö­nen il­çe­sin­ de­ki de­ri iş­let­me­le­rin­de, iş­çi­le­rin sen­di­kal ör­güt­ len­me yap­ma­la­rı­nı ba­ha­ne eden iş­ve­ren­ler, iş­çi­le­ri iş­ten at­ma­ya de­ vam edi­yor. De­ri iş­çi­le­ri, iş­ve­ren­le­ rin bu tav­rı­na kar­şı­lık, hak­la­rı­nı ala­bil­mek için iş­yer­le­ri­nin önün­de di­re­ni­şe baş­la­dı­lar. Gün­de 12-16 sa­at ara­sı me­sai yap­mak zo­run­da bı­ra­kı­lan ve kö­tü ko­şul­lar­da ça­lı­şan iş­çi­ler, al­dık­la­rı sen­di­kal bi­linç sa­ye­sin­de ör­güt­

Mersin Liman işçileri direnişlerini sürdürüyor...

Ö

zelleştirme saldırısı ile karşı karşıya bulunan Mersin Liman işçileri işyerini terk etmeme eylemlerini sürdürüyorlar. 13 Temmuz 2005 tarihinden beri işyerini terk etmeme eylemi gerçekleştiren işçiler 11 Ağustos’ta 24 saat iş bıraktılar. Sık sık ziyaret ettiğimiz ve direnişlerini desteklediğimiz işçileri CHP, İP gibi partilerin yanı sıra diğer devrimci kurumlar ve işçi/memur sendikaları da ziyaret etmekteler. Limanların özelleştirilmesi ile işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa mahkum edilecek olan ve 44 gündür işyerini terk etmeyen Liman işçileri özelleştirme saldırıları karşısında sonuna kadar direneceklerini ve işyerlerini “Çetelere Teslim Etmeyecek”lerini belirtiyorlar. Bizler de Ydi Çağrı okurları olarak işçilere “Özelleştirmeye Karşı Mersin Liman İşçilerinin Eylemi Sürüyor!” başlıklı hazırladığımız bildirileri dağıttık. Son yıllarda işçi ve emekçilerin haklarına yönelik en büyük ve kapsamlı saldırıları özelleştirme ile gerçekleştiren burjuvaziye yanıt, işçi ve emekçilerin birliği ve örgütlülüğü ile verilebilir. Maalesef bugün birlik ve örgütlülük istenen düzeyde değil. Bu durum aşılmadığı, işçi ve emekçiler burjuvaziye karşı tek vücut olmadığı sürece saldırılar devam edecek, direnişlerin başarıya ulaşma şansı zayıflayacaktır. Görev; bu birliği sağlamaktır! 25.08.2005, Ydi Çağrı/Adana ✓

le­ne­rek hak ara­ma mü­ca­de­le­si­ne baş­la­dı­lar. Ge­liş­me­ler­den ra­hat­sız olan iş­let­me sa­hip­le­ri ise, so­ru­nu çöz­mek için ça­re­yi ba­zı sen­di­ka­lı iş­çi­le­ri iş­ten çı­kar­mak­ta bul­du. Gö­nen’de iri­li ufak­lı 35 ka­dar iş­ let­me­de 800 ka­dar iş­çi ça­lış­mak­ta; bun­la­rın 500 ka­da­rı sen­di­ka­ya üye ol­du. Sen­di­ka­lı iş­çi­le­rin 150’si iş­ ten atıl­mış du­rum­da. Ge­li­nen aşa­ ma­da iş­ten atı­lan iş­çi­ler her gün iş­yer­le­ri­nin önün­de di­re­niş­le­ri­ni sür­dü­rür­ken, di­ğer yan­dan ça­lı­şan iş­çi­ler de iş ya­vaş­lat­ma ey­le­miy­le ar­ka­daş­la­rı­na des­tek ver­mek­te­ler. Ay­rı­ca, ay­nı iş ko­lun­da ça­lı­şan Tuz­la’da­ki de­ri iş­çi­le­ri “Gö­nen De­ri İş­çi­le­ri”ni des­tek­le­me yü­rü­ yü­şü ya­ptı. Tuz­la, De­ri-İş Şu­be baş­ka­nı Ha­san Son­ka­ya, des­tek ama­cıy­la önü­müz­de­ki gün­ler­de Gö­nen’e gi­de­cek­le­ri­ni bil­dir­di. İş­ve­ren­ler ise, ken­di­le­ri açı­sın­ dan kö­tü gi­di­şa­tı leh­le­ri­ne çe­vir­ mek için iş­ten at­tık­la­rı iş­çi­le­re: “Sen­di­ka­nız­dan is­ti­fa edin, iş­ba­şı ya­pın.“ çağ­rı­sın­da bu­lu­na­rak, atı­ lan iş­çi­le­ri ik­na­ya ça­lış­mak­ta­lar. Sen­di­ka­sız ça­lış­ma­nın es­ki gün­ler­ den da­ha olum­suz ko­şul­lar­da ça­lış­ mak an­la­mı­na ge­l­di­ği­nin far­kın­da olan iş­çi­ler, do­ğal ola­rak pat­ron­la­ rın bu ta­lep­le­ri­ne olum­suz ya­nıt ver­mek­te­ler. Öte yan­dan Gö­nen ve Çor­lu’da iş­le­rin­den atı­lan de­ri iş­çi­le­ri­ni des­tek­le­mek ama­cıy­la ba­sın açık­ la­ma­sı ya­pıl­dı. TÜM­TİS, TEK­SİF, Tez Ko­op-İş 2 No’lu Şu­be, gi­bi sen­ di­ka­la­rın yap­tı­ğı açık­la­ma­da, “Sen­ di­ka­laş­ma hak­kı­nı kul­la­nan iş­çi­ler jan­dar­ma dip­çi­ği ve po­lis co­puy­la kar­şı kar­şı­ya bı­ra­kı­lı­yor, gö­zal­tı­na alı­nı­yor­lar. Ana­ya­sal bir hak olan sen­di­ka­laş­ma hak­kı en­gel­len­mek­ te­dir. Bu uy­gu­la­ma­lar kar­şı­sın­da AKP kör, sa­ğır ve dil­si­zi oy­na­mak­ ta­dır.” de­ni­le­rek tüm sen­di­ka­lar ve kamuoyu, sal­dı­rı­la­ra kar­şı du­yar­lı ol­maya ça­ğrı­l­dı. 08.08.2005 ✓


yeni kadın dünyası

AB İŞÇİ VE EMEKÇİ KADINLARIN UMUDU MU?

T

Kötünün iyisi çözüm değildir!

ürkiye’de burjuva kadın hareketinin önemli bir bölümü, Avrupa Birliği’ne (AB) “eleştirel” temkinli bir umutla yaklaşıyor. Her ne kadar ‘biz kimseye değil, kendi mücadelemize, kadın mücadelesine güveniyoruz’ türünden tavırlar içine giriyorlarsa da, yaptıkları son tahlilde Avrupacılık oluyor; AB süreci içinde kadınlar için bir takım hakları elde etme peşinde koşma oluyor. Burjuva kadın hareketi, kadın mücadelesini sistem içi mücadeleye hapsettiğini AB sürecini “reddetme lüksü”ne sahip olmadıklarını açıkladıklarında teslim etmiş oluyor. Peki yapmak istedikleri ne? AB uyum yasaları çerçevesinde Yeni Medeni Yasa, Türk Ceza Yasası gibi yasal düzenlemelerin –eksiklikleriyle de olsa– yapılmasını önemli olumluluk ve yer yer de ‘kendi başarıları’ olarak değerlendiriyor ve kendilerine yeni mücadele alanı olarak bu düzenlemelerin hayata geçirilmesi için çabaları seçiyorlar. Evet, AB uyum yasalarına bağlı olarak Türk Medeni Yasası ve Türk Ceza Kanunu değişti. Bunun yanısıra 50 bin nüfuslu her belediyede kadın sığınma evi açılması gibi yasal düzenlemeler de yapıldı. Ancak, defalarca tespit ettik ve ediyoruz: Bu değişiklikler esasta kâğıt üzerinde değişiklikler olarak kalıyor. Bu yasal değişikliklerin gerçek yaşamda hayat bulması için maddi koşulların yaratılması (ekonomik ve sosyal olarak) hayal olarak kalıyor.

AB ülkelerinde kadın erkek eşitliği yok! AB’nin işçi ve emekçi kadınlar açısından ‘umut’ olarak gösterilmesine biz kesinlikle karşıyız. Çünkü bu gerçekliğe uymuyor. AB’nin en eski ve “gelişmiş” ülkelerinde dahi kadın-erkek eşitliği yok. AB sözümona “kadınlara yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırma” iddiasına sahip. Bu konuda bir dizi sözleşmelere sahip. Bunların en önemlileri şunlar: * CEDAW (Kadınlara Karşı Her Türlü Ay rımcı lığ ın Önlenmesi Sözleşmesi) * Parlamentolar Arası Birliğin Eylem Planı (1994) * Birleşmiş Milletler, Avrupa E konom i k Kom i s yonu (A EK)

dir. AB ortalamasına göre, güvencesiz, düşük ücretli, kısmi çalışanların % 80’ini kadınlar oluşturmaktadır.

Sosyal alanda büyük kısıtlamalar kadın-erkek toplumsal eşitsizliği derinleştiriyor…

Bölgesel Eylem Platformu’nun bazı bölümleri * Pekin Eylem Platformu ve Planı (1995) Kritik Alan G * Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu’nun ‘Yönetim ve Karar Vermede Kadının Yerine İlişkin Benimsenen Sonuçlar’ kararı (1999) * Avrupa Konseyi, Kadın-Erkek Eşitliği Dek larasyonu (İstanbul 1997) * AB ve Konsey Tavsiye Kararı: ‘Karar Verme Sürecinde Kadın ve Erkeğin Dengeli Katılımı’ * AB Üye Devletleri Konferansı (1999) Bu kararlarda kadın-erkek eşitliği için sözleşmeyi imzalayan ülkelerin yapması gerekenler ayrıntılı bir şekilde sayılıyor. Ancak, bu sözleşmelerin birçoğu bağlayıcılığı olmayan tavsiye kararları niteliğinde. Yani en baştan kulağa hoş gelen sözler, kâğıt üzerinde kalacak iddialar olma özelliğini taşıyorlar. Bunu ispatlamak için öyle çok uzun boylu incelemelere de gerek yok. AB’nin kadın-erkek eşitliği iddiasına kendisinin ne kadar uyduğunun bir göstergesi AB ülkelerinde kadınların formel siyasi temsil oranlarıdır. AB’ye üye ülkelerin parlamentolarında kadınların temsil oranı Avrupa ortalaması olarak %16’dır. En yüksek kadın temsil oranı %43 ile İsveç ve %37 ile Finlandiya’dadır. Bunları %37’yle Danimarka, %36’yla Hollanda, % 31’le Almanya, %28’le Avusturya, %25’le Belçika, %22 ile İspanya, %18’le İngiltere, %14’le Portekiz, %11’le Fransa, %11’le İtalya ve %6 ile Yunanistan izlemektedir. Avrupa Konseyi’ndeki görevli kadın

oranı %6 ve Avrupa Komisyonu’nda %10’dur. Yani siyasi temsil ve üst düzey kamu görevlerinde kadınların temsil oranı hâlâ oldukça düşüktür. AB ülkelerinin önemli bir bölümü çok uzun yıllara dayanan bir kadın mücadelesi geçmişine sahip olmasına karşın kadın-erkek eşitliği noktasında erişilen nokta işte bu kadardır. Bu siyasi temsil ve kamu hizmet üst görevlerinde yeralan kadınların üst ve orta sınıf burjuvazinin kadınları olduğu da bilinçte tutulmalıdır.

Peki, işçi ve emekçi kadınlar açısından AB’de durum nedir? AB ülkelerinin bütün sosyal ve hukuk politikası sermayenin çıkarları ve emekçilerin sömürüsü temelinde düzenlenmiştir. Buna bağlı olarak işçi ve emekçi kadınların ücretli çalışması ve sözümona ‘eşitliğe yönelik’ kimi düzenlemeler de esasta kadın iş gücünün sermaye tarafından kullanımının güncel çıkarları üzerinde yükselmektedir. Bu, sermayenin ihtiyacına göre kadın işgücünün iş alanlarına çekilmesi ya da yine sermayenin ihtiyacına göre iş alanlarından dışlanması anlamına gelmektedir. AB ülkelerinde yaklaşık olarak son on yıldır “sistemin reformu” adı altında işçi ve emekçilerin mücadelelerle kazanılmış haklarına muazzam bir saldırı sözkonusudur. Bu işçi ve emekçi kadınların çalışma ve yaşam koşullarının ciddi bir şekilde kötüleşmesi anlamına gelmektedir. Bu “reformlar” zincirinde örneğin kadın emeğinin korunmasına ilişkin geçmişten kalan “kadınların gece çalışmasını yasaklayan” yasa kadın-erkek eşitliği adına kaldırılmıştır. Eşit işe eşit ücret AB ülkelerinde bir hayal-

AB ülkelerinde emekçi kadınların toplumsal eşitliği gerçekleşmekten oldukça uzaktır. Kadın işgücü sermayenin ihtiyacına göre iş alanlarına çekilir ve yeniden dışlanırken, yeniden üretim esasta kadının sırtında olmaya devam ediyor. Çocuk bakımı ve yeniden üretim alanının örgütlenmesi bağlamında kaydadeğer ilerleme yok, tam tersine gerileme var. Devletlerin sosyal alanda yaptığı kısıtlamalara bağlı olarak çocuk, hasta ve yaşlı bakımında toplumsal değil, bireysel çözümlerin güçlendirilmesi sözkonusu. Çocukların, hastaların, yaşlıların bakımının aileye yüklenilmesinin açıktan propagandası yapılıyor. Aile içinde de varolan erkek egemen işbölümüne uygun olarak bu yükler kadınların omuzuna biniyor. Emekçilerin çocuklarının okul ve meslek eğitiminin ciddi bir şekilde kötüleşmesi de sözkonusu. Bunun yerine Türkiye’den tanıdığımız zenginlerin çocuklarına her türden fırsatı tanıyan, emekçilerin çocuklarını ise bir an önce ‘hayata atılmayı’ zorlayan paralı eğitim yönünde bir gelişme sözkonusudur. Bu alanda deyim yerindeyse uyum AB ülkelerinin Türkiye’ye ‘uyması’ yönünde sağlanmaktadır. AB ülkeleri erkek-egemen kapitalist yapılarını korumaya devam etmektedir. Onlarca sözleşme, yasal düzenleme başka, gerçek hayat başka konuşmaktadır. Bunun bir diğer göstergesi de kadınlara yönelik şiddete karşı mücadele alanıdır. AB ülkelerinde de kadınlara yönelik şiddet oranı oldukça yüksektir. AB ülkeleri içinde eşitlik ve sosyal haklar bağlamında hâlâ ileri seviyede olan İsveç’te dahi yılda en az 16 kadın şiddet nedeniyle yaşamını yitirmektedir, her yıl 10 binden fazla kadın şiddete maruz kaldığını söyleyerek polise başvurmaktadır. Almanya’da her dört kadından birinin şiddete maruz kaldığı tespit edilmektedir. Durum bu iken, devletin kısıtlama politika-

17


klasiklerimizden öğrenelim sından ilk etkilenenler yine mağdur durumda olan kadınlar olmaktadır. AB’nin en zengin ülkelerinden biri olan Almanya’da ‘para yok’ gerekçesiyle kadın sığınma evleri peşpeşe kapatılmaktadır.

AB ırkçı-şoven milliyetçiliği körüklüyor! Milliyetçilik, ırkçılık ve cinsiyetçiliğin birbiriyle ilişkisini gören ve teşhir eden burjuva kadın hareketi, bu açıdan da AB sürecine haketmediği bir olumlulukla yaklaşıyor ve boş umut dağıtıyor. Bunların kimi sözcülerine göre, AB’nin güçlenmesi ulus devletlerin yokolması, dolayısıyla milliyetçiliğin de aşılmasını beraberinde getirecektir. Bu gerçek duruma uymayan bir tespittir. Ulus devletlerinin ‘yokolması’nın, AB içinde birleşme sürecinin hiç de milliyetçiliği geriletmediğini görüyoruz. Tam tersi. Bir yandan yerel milliyetçilikler güçlenirken diğer taraftan ve bununla yanyana Avrupalı kimliğinin oluşturulmaya çalışıldığı yerde “Avrupalı” olmayanlara yönelik bir ırkçılık ‘kültürel üstünlük’ taslama, ırkçılığın yeni görüntüsü olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer taraftan, kadınların ezilmesine ve sömürülmesine ideolojik dayanak sağlayan din propagandası da ağırlık kazanmaktadır. AB’li kimliğinde ortak bir dine sahip olmak, “Hıristiyan” olmak da sözkonusudur. ‘Diğer dini azınlıklar’ın haklarının da korunması üzerine ne kadar sahte vurgu yapsalar da, son yıllarda özellikle “radikal-fanatik Müslümanlığa” karşı mücadele adı altında ırkçı-şoven kampanya yürütülmektedir. Bunları alt alta dizdiğimizde ortaya çıkan tablo açıktır: AB pederşahi-emperyalist-kapitalist yapıya sahiptir. AB’nin erkek egemenliğinin aşılması gibi bir amacı yoktur. Bütün gelişme “aile”yi güçlendirme, çocuk doğurmaya teşvik vb. yönündedir. AB’nin öngördüğü, kadınların toplumsal konumlarının değişmediği, ev içindeki görev bölümlerinin eşitsiz bir şekilde olduğu, kadınların baskı altında olduğu bir düzendir. Kadınların ezilmesinin devam ettiği bir düzendir. AB sürecine boş umutların bağlanması işçi ve emekçi kadınların kurtuluş mücadelesinin önünde engeldir. Bizi AB değil, erkek-egemen kapitalist sistemi yerle bir etmeyi ve onun yerine sınıfsız sömürüsüz bir dünyayı kurmayı hedefleyen mücadelemiz ileriye götürecektir! 18

15 Ağustos 2005 ✓

Klasiklerimizden Öğrenelim

Bolşevik devrim dışında kurtuluş yoktur! V. İ. LENİN

E

mperyalist savaşlar sorunu, bugün dünyaya ha k im olan; ve kaçınılmaz bir şekilde yeni emperyalist savaşlar yaratan, kaçınılmaz bir şekilde zayıf, geri ve küçük halkların bir avuç “ileri” güç tarafından ulusal bakımdan ezilmesini, yağmalanmasını, soyulmasını ve boğulmasını duyulmamış ölçüde artırmayı beraberinde getiren finans-kapitalin uluslararası politikası sorunu, işte bu sorun 1914’ten beri dünyanın tüm ülkelerinin tüm politikasında bir köşe taşı olmuştur. Sorun, burjuvazinin gözlerimizin önünde hazırladığı, göz göre göre kapitalizmden kaynaklanmakta olan gelecek emperyalist savaşta, (1914-1918 savaşında ölen 10 milyon insan ve bugün hâlâ sürüp gitmekte olan tamamlayıcı “küçük” savaşlarda ölenlerin yerine) 20 milyon insanın yokedilip edilmemesi, (kapitalizmin sürüp gitmesi halinde) kaçınılmaz bir şekilde yaklaşan savaşta (1914-1918 yıllarında sakatlanan 30 milyon insan yerine) bu kez 60 milyon insanın sakatlanıp sakatlanmaması sorunudur. Bu sorunda Ekim Devrimimiz dünya tarihinde yeni bir çağ açmıştır. Burjuvazinin uşakları ve bunların Sosyal-Devrimciler ve Menşevikler kılığındaki, bütün dünyanın güya “sosyalist” küçükburjuva demokrasisi kılığındaki uzantıları, “emperyalist savaşın iç savaşa dönüştürülmesi” şiarıyla alay ettiler. Fakat bu şiarın tek gerçeklik olduğu, kuşkusuz hoş olmayan, kaba, çıplak, insafsız, ve fakat en ince şovenist ve pasifist yalanlar denizi içinde biricik gerçeklik olduğu görüldü. Bu yalanlar şimdi yıkılıyorlar. Brest Barışı’nın ne olduğu ortaya çıktı. Ve Brest barışına göre çok daha kötü bir barış olan Versailles barışının anlam ve sonuçları her geçen gün daha acımasız bir şekilde ortaya

çıkıyor. Ve, dünkü savaşın ve yaklaşmakta olan savaşın nedenleri üzerine kafa yoran milyonlarca insanın önünde daha açık, daha belirgin, dahası su götürmez bir şekilde şu acı gerçek ortaya çıkıyor: Emperyalist savaştan ve bunu kaçınılmaz şekilde yaratan emperyalist barıştan, emperyalist dünyadan, bu cehennemden, Bolşevik mücadele ve Bolşevik devrim dışında kurtuluş yoktur. Bırakın burjuvalar ve pasifistler, generaller ve küçük-burjuvalar, kapitalistler ve filistenler, tüm imanı bütün hıristiyanlar, İkinci ve İkibuçukuncu Enternasyonal’in bütün şövalyeleri bu devrime kızgınlıklarını kussunlar. Onlar, yüzlerce ve binlerce yıldır ilk kez kölelerin, köle sahipleri arasındaki bu savaşa, “Köle sahiplerinin ganimeti paylaşmak için sürdürdükleri bu savaşı, tüm ulusların köklerinin, tüm ulusların köle sahiplerine karşı savaşına dönüştürelim!” şiarıyla açık bir şekilde cevap vermesini, bu tarihsel gerçeği hiçbir kızgınlık, iftira ve yalan seliyle değiştiremeyeceklerdir. Yüzlerce, binlerce yıldır ilk kez bu şiar, anlamsız ve zavallı bir şiar olmaktan çıkıp, açık ve kesin bir siyasi program halini aldı, proletaryanın önderliğinde, ezilen milyonlarca insanın etkili bir mücadelesine, proletaryanın ilk zaferine, savaşların yokedilmesi yolundaki ilk zafere, sermaye kölelerinin zararına, ücretli işçilerin zararına, köylülerin zararına, emekçilerin zararına hani şu barış imzalayıp savaş yapan çeşitli ülkelerin burjuvazisinin ittifakı üzerinde bütün ülkelerin işçilerinin ittifakının ilk zaferine dönüştü. Bu ilk zafer, nihai zafer değil henüz, Ekim Devrimimiz bu zaferi emsalsiz cefalar ve güçlükler, işitilmemiş acılar içinde, ve kendi payımıza büyük başarısızlıklar ve hatalarla gerçekleştirdi. Sanki

başarısızlıklar olmaksızın, hatalar yapılmaksızın, tek başına geri bir halk, dünyanın en güçlü ve ileri ülkelerinin emperyalist savaşlarının üstesinden gelebilirmiş gibi! Hatalarımızı kabul etmekten korkmuyoruz ve biz bunları, bu hataları düzeltmesini öğrenmek için soğukkanlılıkla değerlendireceğiz. Fakat olgu şudur ki: yüzlerce, binlerce yıldır ilk kez köle sahipleri arasındaki savaşa, kölelerin bütün köle sahiplerine karşı bir devrimle “cevap vermek” için verilen söz tamı tamına yerine getirildi — ve tüm güçlüklere rağmen yerine getirilecek. Biz başlangıcı yaptık. Ne kadar zamanda, ne zaman, hangi ulusun proleterleri bu eseri sonuna kadar vardırırlar, bunun önemi yok. Önemli olan, buzun kırılmış, yolun açılmış ve gösterilmiş olmasıdır. “Anavatanı koruyoruz” diye ikiyüzlülüğe devam edin bütün ülkelerin kapitalist efendileri — Japon’un anavatanını Amerikan’ınkine, Amerikan’ınkini Japon’unkine karşı, Fransız’ınkini İngiliz’inkine karşı vs. vs.! İkinci ve İkibuçukuncu Enternasyonal’in şövalye efendileri, bütün dünyanın pasifist ve küçük-burjuvaları ve filistenleri ile birlikte, yeni “Basel Manifestoları” ile (1912 Basel Manifestosu örneğini izleyerek) emperyalist savaşa karşı mücadele sorunundan “sıyrılmaya” devam edin! İlk Bolşevik devrim dünyadaki ilk yüz milyon insanı emperyalist savaştan, emperyalist dünyanın elinden kurtardı. Bundan sonraki devrimler bütün insanlığı bu savaşlardan ve dünyanın elinden çekip kurtaracaktır.” (V. İ. Lenin, “Ekim Devriminin Dördüncü Yıldönümü Üzerine”, 14 Ekim 1921, Seçme Eserler Cilt 6, İnter Yayınları, sayfa 520-522, Başlık bize aittir.)


panorama

ALMANYA

“Sisteme oy yok!” İşçi ve emekçi kitleler sosyal hakların kısıtlanması ve sermayenin azami kâr dürtüsüyle saldırılarında giderek arsızlaşmasından rahatsızlık duymaktadırlar. Şimdi ortaya çıkan “Sol Parti” işte tam da bu rahatsızlığı kendisi için oya dönüştürmeye ve kendini ezilen yığınlara alternatif olarak sunmaya çalışmaktadır.

A

lmanya Eylül ayında gene l s e ç i m le re g id i yor. “Sosyaldemokrat”–Yeşiller koalisyon hükümeti, “Ajanda 2010” sloganıyla seçimlerden bu yana uygulamaya koyduğu sistem reformuyla tökezlediği ve skandallarla yıprandığı için çıkış yolunu güven oylamasına gitme ve böylelikle erken seçim yolunu açmada buldu. “Sosyaldemokrasi” önderliğindeki hükümetin sözümona işsizliğin artışını engellemek ve hatta işsizliği düşürmek için başvurduğu ve Almanya’da işçi sınıfının haklarına saldırı, ücretlerin düşürülmesi ve bir bütün olarak çalışma koşullarının kötüleştirilmesi saldırısına temel olan “Hartz” programlarının mucidi bay Hartz’ın fuhuş skandallarına adının karışması bardağı taşıran son damla oldu. İşçilere, emekçilere kemer sıkmayı öğütleyenler rüşvet ve fuhuş bataklıklarında debeleniyorlardı. “Hartz” programlarına karşı işçi, emekçi ve işsizler ordusunda varolan tepki bunun üzerine daha yüksek sesle ifade edilmeye başlandı. Sağcı muhalefetin bastırdığı, kitlelerin de homurdanmalarının giderek arttığı ve sosyal demokrasi içinde ciddi bir muhalif kopuşun yaşandığı bu ortamda Başbakan Schröder ve SPD yönetimi, kaleleri olarak gösterilen Kuzey Ren Vestfalya (NRW) bölgesinde yapılan eyalet seçimlerinde partinin ağır bir yenilgiyle çıkmasının da sonucu olarak erken seçime gitme taktiğine başvurdu. Başbakan Schröder ve partisi eyaletlerde gücü elinde bulunduran muhalefet karşısında “rahat” bir iktidar yürütemeyeceğini anlamıştı ve tabanın iyice erimesini engellemek için yeni bir çıkışa

ihtiyaç duyuyordu. Eylül ayında genel seçimler yapılacak ve bu seçimlere Almanya, “sosyaldemokrasi”nin “solu”nda yeni bir “Sol Parti”yle girecek. Bu seçimlerin en önemli özelliği de bu olacak. Sosyaldemokrat Parti’den ayrılan Lafontaine’in Doğu Almanya’da önemli bir güç olan Gysi önderliğindeki PDS ile seçim ittifakı temelinde oluşturduğu “Sol Parti”nin önemli bir çıkış yapması ve ilk çıkışta %12’lik bir oy patlamasıyla kendisini göstermesi beklentileri yaratılıyor. Bu beklenti gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin, Almanya’da dikkate alınması gereken bir gelişme sözkonusudur: “Sosyaldemokrasi”nin sağa kayışına ve emekçi kitlelerin değil, sermayenin çıkarlarını savunduğu noktasında teşhir olmasına bağlı olarak kendi tabanındaki desteğini kaybetmekte, tabanda bir yandan muhafazakârlara yöneliş gerçekleşirken diğer taraftan da daha solda arayışlara açılma yönünde bir ayrışma yaşanmaktadır. İşçi ve emekçi kitleler sosyal hakların kısıtlanması ve sermayenin azami kâr dürtüsüyle saldırılarında giderek arsızlaşmasından rahatsızlık duymaktadırlar. Şimdi ortaya çıkan “Sol Parti” işte tam da bu rahatsızlığı kendisi için oya dönüştürmeye ve kendini ezilen yığınlara alternatif olarak sunmaya çalışmaktadır. Gerçekte hiçbir parti sosyal hakların budanmasına karşı gerçek bir programa sahip değildir. “Sol Parti” de değildir. Kaldı ki, şimdi “Sol Parti”nin bileşeni haline dönüşen PDS, bu hükümet döneminde bazı eyaletlerde koalisyon ortağı ve dolayısıyla “Ajanda 2010”un uygulayıcısıydı. Diğer partilerden özde bir

farkı olmayan “Sol Parti”, burjuvazi için ezilen yığınları sisteme bağlı tutma rolünü üstlenmiş bulunuyor. Almanya’da bir dizi sol grup ve bunlar arasında DİDF gibi Türkiyeli göçmen örgütleri de “Sol Parti”yi destekleme yönünde bir tavır belirliyorlar. Halbuki, bu seçimlerde Almanya’da demokrat, devrimci, sosyalist muhalefetin görevi, “Sol Parti”nin gerçek anlamda işçi ve emekçilerin çıkarlarını savunma diye bir programının/seçim programının olmadığının teşhiridir. Kitlelerin kazanılmış hakların budanmasına, işsizliğe ve giderek artan yoksulluğa karşı olan tepkisini sisteme karşı mücadeleye doğru yönlendirmeye çalışmaktır. Kazanılmış hakların savunulması, sermayenin işçi ve emekçi yığınlara yönelik saldırılarının durdurulması tabandan yükselecek ör-

gütlü mücadeleye bağlıdır. Almanya’da komünist faaliyet yürüten Bolşevik İnisiyatif gayet doğru olarak, bu seçimlerde sistem partilerinin teşhirine, özellikle de işçi ve emekçi yığınların sermayenin saldırılarına karşı artan öfkesini kendisine oy potansiyeline dönüştürmeye, onları sisteme bağlamaya çalışan “Sol Parti”nin teşhirine yükleniyor ve “Sisteme oy yok!” şiarıyla seçimleri boykota çağırıyor. Bolşevik İnisiyatif’in ajitasyonpropagandasında Almanya’da emekçiler arasına ekilen düşmanlık tohumlarının, göçmenlere ve Hıristiyan olmayan dini azınlıklara karşı ırkçı şoven kışkırtmaların, “teröre karşı mücadele” adı altında demokratik hakların budanmasının teşhiri önemli bir yer tutuyor. 12 Ağustos 2005

Aşağıda Almanya’daki seçimlere ilişkin Bolşevik Parti İnşası için yayınlanan “Trotz Alledem” ("Herşeye Rağmen") dergisinin seçim bildirisini yayınlıyoruz. Burada seçimlere ilişkin takınılan tavır bizim de Yeni Dünya İçin ÇAĞRI olarak doğru bulduğumuz bir tavırdır. YDİ Çağrı

Almanya’da Federal Parlamento Seçimleri 2005

Schröder mi, Lafontaine mi? Merkel mi yoksa Gysi mi? Hepsi bir gerçekte… Bunlar arasındaki tercih bizi kimin ezip soyacağı noktasında tercihtir! Hangi domuzcuğu tercih ederdiniz? Bir zamanlar televizyonun çok seyredilen bir yarışma programında Robert Lembke’nin yarışmacılara sorduğu bu soru bugün federal seçimlerde gerçekte emekçilerin önünde duran soru. Bugün seçimlerde emekçilerden oy isteyen partilerin tümü geçmişte biz emekçilerin değil, sermayenin çıkarlarını savunduklarını yüzlerce kez kanıtlamış olmalarına rağmen bugün hâlâ emekçilerin büyük çoğunluğu bu partilerin birine yeniden oy vermeyi düşünüyor.

Kırmızı-Yeşil mi? Yoksa Kara-Sarı mı? Yedi yıldır hükümeti oluşturan “patronların yoldaşı” olan Kırmızılar ve Yeşil, lafta dünya hallerini düzeltme şampiyonları, izledikleri işçi-emekçi düşmanı siyasetlerle normlar koydular. Yeni hükümet ister Kara-Sarı isterse başka renklerden oluşsun, işçi

düşmanı siyasetleri Kırmızı-Yeşilin getirdiği noktadan alıp sürdürecektir. Kırmızı-Yeşil Alman emperyalizmini yeniden savaş katılımcılığı konusunda etkin ve hazır hale getirmeyi kendi hanesine yazabilir. Alman askerleri şimdi Hindikuş’ta güya “bizim özgürlüğümüzü” savunuyor ve başka halklara kurşun sıkıyor. Londra’da, Mısır’da… vb. yerlerdeki bombalama eylemleri egemenler tarafından temel hakları kısıtlamak için bulunmaz fırsatlar olarak değerlendirilip, kullanılıyor. Antifaşistler, devrimciler kriminalize ediliyor, özel hayatın özelliği telefon

19


panorama dinlemeleri vb. yollarıyla kaldırılıyor. Emekçilerin hoşnutsuzluğunun eylemlere dönüşmesi olasılığı karşısında Alman ordusunun ülke içinde kullanılmasının yolu açılıyor. İslama karşı haçlı seferi mantalitesi canlandırılıyor. Irkçı demagoji bütün burjuva siyasetçilerinin günlük silahlarından biri. On yıllardan beri Almanya’da yaşayan ve yaşamlarının merkezi Almanya olan milyonlarca göçmen kadın ve erkeğin seçim panayırına katılma, seçme-seçilme hakkı bile yok hâlâ. Burjuvazinin demokrasi anlayışı o kadar geniş değil. Bizler Almanya’da yaşayan her yetişkin insanın seçme ve seçilme hakkı olmasının en basit bir demokratik hak olduğu görüşündeyiz. Tüm göçmenler için seçme-seçilme hakkını, parlamentarizm hayranı olduğumuz için istemiyoruz. Hayır! Göçmenler için de seçme seçilme hakkını isterken, sonucu önceden belli olan, bir burjuva parti veya koalisyonunun, bir başka burjuva parti veya koalisyonla yer değiştirmesi ile sonuçlanacak bir seçimin, ister Alman ister göçmen olsun kadın-erkek işçiler ve emekçiler için gerçek bir alternatif olmadığının bilincindeyiz.

lizme karşı yönelmiyor. Tersine onlar sistem içinde yönetime katılma, ekonominin demokratikleştirilmesi, daha hakça bir dağılım, asgari ücret vb. taleplerle yetiniyor. WASG’ın internet sitesinde açıkça “Parti (…) sosyalist vizyon ve hedeflere sahip değildir.” deniyor. WASG açıkça burjuva demokrasisinden, pazar ekonomisinden, özgür girişimcilikten ve kazançtan yana tavır takınıyor. Bu partinin başına geçen SPD eski başkanı Lafontaine SPD içinde neoliberal siyasetlerin savunulmasında başı çekenlerden biriydi. 1980’li yılların sonunda o hafta sonu tatilinin kaldırılmasından ve çalışma saatlerinin, ücretler aynı seviyede kalmaksızın düşürülmesinden yana

taşımaktadır. Federal Konsey’de (Bundesrat) PDS, Kırmızı-Yeşil Hükümetin “vergi reformu”nu ve ırkçı göçmen yasasını onaylamıştır.

Öyleyse, böyle bir “Sol Parti”den ne bekleyebiliriz? Şimdi Lafontaine ve PDS seçim programlarında kimi “sol” laflar etseler ve mesela Hartz IV’ün iptal edilmesini talep etseler bile, bunlar hükümette oldukları her yer ve zamanda söylediklerinin tersini uyguladıkları ortadadır. Bunların seçim talep ve vaatlerini ciddiye alsak bile ve mesela bunların en fazla kazananların daha yüksek oranda vergilendirilmesi, Hartz IV’ün gözden geçirilmesi taleplerinin ciddi olduğunu

“Sol Parti” Alternatif mi?

20

Bizim kapitalist sisteme yönelttiğimiz eleştirilerle hemfikir olduklarını söyleyen ve “Seçimler özde bir şey değiştirmez” diyen bir çok, genç isyancı insan, eleştirici işçi ve sendikacılar da bir noktada kocaman bir “FAKAT” ekliyorlar sözlerine: “Sol Partiyi seçsek, ona oy versek, devletçi partilere bir ders vermiş olmaz mıyız? Sol Partiye verilen oylar solu güçlendirir. Bir CDU-FDP koalisyonu bugünkü Kırmızı-Yeşil hükümetten de, olası bir SPD-Grüne-PDS/Linke hükümetinden de daha kötü olacaktır.” vs. vb. Burada şu unutuluyor: Kötülerin içinde daha az kötüye verilen oy da, bu somutta “Sol Parti”ye verilen oy da sonuçta sisteme verilen bir oy olacaktır. “Sol Parti”nin gerçekte nesi, neresi sol? “Sol Parti”, bilindiği gibi WASG ile PDS adlı iki partinin bir seçim ittifakı ve bu ittifakın öne çıkan isimleri Gregor Gysi ve Oskar Lafontaine. Kimi eski SPD’ liler, k imi eski PDS’liler, kimi sendikacılar, ATTAC, kimi işsizler inisiyatifleri vb. de bu ittifak içinde yer alıyorlar. WASG, PDS ile birleşene dek, parti değil bir “toplanma hareketi” olma iddiasında idi ve “…biz ortanın solunda duruyoruz.” diyordu. “Sol Parti”nin açıklamaları kapita-

lere katılan tüm partiler pazar ekonomisi ve kapitalizm temeli üzerinde hareket etmekte, bu temele sahip çıkmaktadır. Gerçek çözümler bugünkü sistemin kökten sorgulanmasını ve reddini gerektirir. Bunun bizim için anlamı bu seçimlerde “kötülerin içinde daha az kötü olan”ı seçmenin yanlış olduğudur. Bu seçimlerde “seçmek” gerçekte egemenlerin sunduğu alternatifler arasında tercih belirtmek anlamına gelmektedir.

Seçimimizi yaptık: Seçim boykotu! Seçimler konusunda takınılacak doğru tavır, boykottur. Herkese şunu açıkça söylüyoruz: “Ben sunulan alternatif lere oy vermiyorum. Seçimlerle özde değişecek bir şey yok.” Egemenler bizden önümüzdeki 4 yıl için onay istiyor. Önümüzdeki dört yıl demokratik meşruiyet istiyor. Onlara bu meşruiyeti vermeyelim. Burjuva partileri açısından “seçmen oyları için mücadele” seçimlerin yapılmasıyla biter. Biz ise bir şeyleri değiştirmek istiyorsak gerçekten mücadele etmeliyiz. Son yıllarda adım adım elimizden alınan bir sürü sosyal hak –örneğin 8 saatlik işgünü, hastalık halinde ücret ödenmesinin sürmesi, toplu iş anlaşmaları vb.– zorlu ve uzun mücadeleler sonucu kazanılmış haklardı. Bunları bizden geri alabildiler, çünkü direnişimiz yeterli derecede güçlü ve örgütlü değildi.

Yalnızca Seçim Boykotu… Yeter mi? tavır takınmıştı. 1990’lı yıllarda iltica hakkının SPD tarafından kaldırılmasında başı çekenlerden biriydi. Mart 2002’de Almanya’ya Doğu Avrupa’dan Alman kökenlilerin göçünün sınırlandırılmasından yana tavır takınmıştı. Lafontaine bu seçim kampanyası sırasında bir miting konuşmasında şunları söylüyordu: “Devlet, ucuz işgücü ülkelerinden gelen yabancı işçiler işlerini ellerinden aldığı için işsiz kalan aile babalarının ve kadınların bu duruma düşmesini engelleme yükümlülüğüne sahiptir.” O Avrupa’ya göçü engellemek için Kuzey Afrika’da kontrolü AB’nde olan “Kaçak Kampları” kurulmasından ve “önleyici işkence”den yanadır. İttifakın büyük ortağı PDS de pazar ekonomisinden yanadır. PDS, Berlin ve Mecklenburg-Vorpommern’de hükümet ortağıdır ve sosyal hakların budanmasında, Hartz IV programının uygulanmasında aktif rol almakta, kimi göçmenlerin yurtdışı edilme yoluyla işkence ve ölüme gönderilmesinin sorumluluğunu

varsaysak, bunlar bile bu partileri reform partisi yapmaz. Reformları ciddiye alan bir işçi partisi kapitalizm şartlarında örneğin ücretlerde bir düşüş olmaksızın çalışma zamanının radikal bir şekilde kısaltılması ve yeni işçi istihdamını talep etmek zorundadır. Reformları ciddiye alan bir işçi partisi kapitalizm şartlarında örneğin en yüksek kazanç grubundakilerin vergilendirilmesinin en az % 75 oranında olmasını talep etmek zorundadır. Gerçekte neredeyse 10 milyona yakın insanın işsiz olduğu bir ülke ve ortamda ücretler aynı kalmak kaydıyla 30 saatlik iş haftası talebini bile seçim programına yazamayan bir parti reform partisi olarak bile ciddiye alınamaz!

Ne olacak şimdi? Ne yapmalı? İşsizlik, pahalılık, iç faşistleşme, savaşlar, çevre talanı, ırkçılık ve daha bir dizi gerçek sorunda seçimlere katılan hiçbir parti çare değildir, bize gerçek çözüm sunmamaktadır. Bu sistem içinde bugün bu seçim-

Tabii ki hayır! Seçim boykotu ile yalnızca sistemin bizi kendi temsilcileri arasında tercih yapmaya zorlamasına hayır demiş oluruz. Bizim alternatiflerimiz başka yerdedir. Haklarımızı işyerinde, yerleşim yerlerinde, sokakta, her alanda protestolarla, direniş eylemleri ile, grevlerle, gösterilerle savunmalıyız, taleplerimizi mücadele ile söke söke almalıyız. Sömürü ve baskıya karşı, iç faşistleşmeye karşı durmaksızın mücadele: Bizim siyasetimiz bu olmalıdır. Bunun için bir komünist örgüte ihtiyacımız vardır. Haydi, devrim için örgütlenmeye! Komünizm için örgütlenmeye! Sistemi seçimlerle değiştirmek, aşmak mümkün değildir. O sınıf mücadelesiyle, devrimle yıkılacak, aşılacaktır! Biz seçim boykotunu, sınıf mücadelesini seçiyoruz! Emperyalist sisteme oy yok! Seçimimizi yaptık: Devrimi, komünizmi seçtik! ✓


panorama

İRAN

“Atom” görüşmeleri ve savaş kışkırtıcılığı…

Ayetullah Ali Komeini: "Amerikalılar en büyük yenilgilerini yaşayacaklardır..."

A

ğustos ayı başlarından beri İran’ın “atom programı” sorunu üzerine tartışmalar gündemi daha fazla işgal etmeye başladı. Buna paralel olarak başta ABD emperyalizminin İran’a yönelik tehditleri, savaş hazırlığı ve İran’ı suçlamak için ileri sürülen iddialar da çoğalmaya başladı. Medyaya yansıyan kimi haberlere göre Pentagon, İran’a yönelik savaş planlarını, savaşın nasıl yürütüleceği, hangi adımlar atılacağı vb. biçimde daha da somutlayan planlar yapmış durumda. ABD emperyalizminin İran’a yönelik tehditlerinin, bugün ya da yarın hemen savaş biçimine dönüşeceği, savaşın kısa sürede başlatılacağı gibi bir durum olmasa da, ABD emperyalizminin İran’a yönelik saldırı planlarının varlığı, en azından son iki-üç seneden beri bilinmektedir. İran, ABD emperyalizmi için “şer ekseni”nde olan ve “terbiye” edilmesi gereken bir ülke durumunda. ABD emperyalizmi önderliğinde başlatılan saldırganlığın doğrudan bir ürünü olan savaşın, Afganistan ve Irak’tan sonra İran’a henüz ulaşmamış olması, ABD emperyalizmi istemediğinden değil, somut koşulların buna elvermemesinden kaynaklanmaktadır. Bunun da birçok değişik nedeni, kaynağı var. ABD emperyalizminin özellikle Irak bağlamındaki hesaplarının yanlış çıkması, emperyalist diğer güçlerin

kendi hesaplarına denk düşen farklı tavırları ve esas olarak sorunu “diplomatik” görüşmeler temelinde çözme yanlısı görünmeleri; İran’ın, atom programı bağlamında AB-Üçlüsü (İngiltere, Fransa, Almanya) ile görüşmeleri sürdürmesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) ile görüşmelerde onların kontrol etme taleplerine uygun davranmaya çalışması siyaseti vb. olgular, gelişmeler sözkonusu nedenlerden öne çıkanlarıdır. Bunlara rağmen ama ABD emperyalizminin İran’a yönelik siyasetinden özde bir değişiklik yoktur. Tersine her geçen gün daha fazla savaşa temel hazırlanmaktadır.

AB-ÜÇLÜSÜ İLE GÖRÜŞMELERDE SON DURUM… Andaki durumu aktarmadan önce birkaç noktayı hatırlatmakta yarar var. ABD emperyalizmi İran’ı açıkça savaşla tehdit ederken, İngiltere, Fransa ve Almanya “diplomatik” görüşmeler, pazarlıklar yoluyla İran’ı kendi istedikleri “hizaya” getirmeye çalışmaktadırlar. İşin özüne bakıldığında emperyalistler arası çelişkilerde yol ve yöntemlerde de farklılıklar gündeme gelmektedir. ABD kırbaç siyaseti yürütürken, AB-Üçlüsü havuç siyaseti gütmektedir. İşin ilginç yanı, bu emperyalistler arasındaki çıkar dala-

şına rağmen, “gizli bir ortaklık” sözkonusu olmaktadır. Evet bu ortaklık İran’ı istedikleri hizaya getirmektir. İran ama öyle kolay kolay bunların öngördüğü hizaya gelmiyor. Bu emperyalist güçler atom silahlarına karşı değildir. Karşı oldukları şey, İran gibi “şer ekseni” içinde gösterilen bir devletin atom silahına sahip olma olasılığıdır. Genel formüle edilirse, emperyalistlerin karşı olduğu şey, atom silahlarının istemedikleri güçlerin elinde olmasıdır. Bu bağlamda İran’ın atom silahı üretme olasılığına karşı çıkmalarını atom silahlarına karşı olma biçiminde göstermeleri büyük bir sahtekârlıktır. Değişik yol ve yöntemler kullansalar da, emperyalistlerin İran’a yönelik siyasetin temel köşe taşlarından biri, İran’daki petrol ve doğalgaz kaynaklarına nüfuz etmek, egemenlikleri altına almaktır. Bu dalaşta sadece ABD, Fransız, İngiliz, Alman emperyalizmi yer almıyor. Rusya, Çin ve Japonya da işin içindeler. ABD emperyalizmini yer yer açıktan destekleyen Kanada ve Avustralya bile bu dalaşın içinde yer alan güçler arasında. Bu noktaları hatırlattıktan sonra İran ile AB-Üçlüsü arasındaki görüşmelere bakabiliriz. Bilindiği gibi İran, 22 Kasım 2004 tarihinde, bu AB-Üçlüsü ile görüşmelerin devamının “sağlıklı geçmesi” amacıyla uranyum zenginleştirme çalışmalarını geçici olarak durdurmuştu. İran yönetimi sözkonusu kararın “nihai bir anlaşma sağlanması amacıyla AB ile görüşmeler devam ettiği sürece geçerli” olduğunu da açıklamıştı. Bu temelde yürütülen görüşmeler, esas olarak AB-Üçlüsü’nün somut bir plan, öneri sunmamasıyla Temmuz 2005 sonuna doğru bir çıkmaza girdi. Kasım 2004 ile Temmuz 2005 arası dönemde görüşmeler yer yer kopma durumuna geldi ama ipler tam olarak koparılmadı… İşin belki de ilginç yanı, sözkonusu görüşmelerde İran sorunu çözme yanlısı bir resim çizerken ve emperyalistlerin ortaya koymuş olduğu uluslararası kurallara uygun davranmaya çalışırken, AB-Üçlüsü işi sürüncemede bırakma siyasetini gerçekleştiriyor ve karşılıklı görüşmelerin ilerlemesi için yapması gereken önerileri yapmıyordu. Öngörülen zaman içinde sözkonusu öneriler yapılmayınca İran yönetimi, 2004 Kasım ayında durdurduğu uranyum zenginleştirme çalışmalarına yeniden başlayacağını açıkladı. Hatta, çiçeği burnunda İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, gö-

revi devraldığında yaptığı konuşmada kitle imha silahlarının dünya çapında imha edilmesi çağrısında bulundu. AB-Üçlüsü ise gecikmeli de olsa bir öneri paketini 7 Ağustos’ta sundu. Sözkonusu öneri paketi İran yönetimi tarafından kabul edilmez bir öneri ilan edildi. İran yönetimi ABÜçlüsü’nü uluslararası anlaşmalara, özellikle de Paris anlaşmasına aykırı davranmakla suçladı. İran, sözkonusu görüşmelerde, atom enerjisinin barışçıl amaçlarla kullanılmasına izin veren uluslararası anlaşmaya uygun olarak, kendilerinin de barışçıl amaçlarla atom enerjisini kullanma hakkına sahip olduğunu, bu hakkın kabul edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Buna bağlı olarak da İran, atom enerjisini barışçıl amaçlar için kullandığını ispat etmek için, şimdiye kadar olan uluslararası kontrolden daha fazla bir kontrole hazır olduğunu ilan etmiştir. Ayrıca ABD ve İsrail’in İran’a, atom santrallerine saldırmayacağının garanti edilmesini de istemektedir İran yönetimi. Bu garantiyi içermeyen bir öneri paketinin, ticari açıdan bir çok öneriyi içerse de, ciddiye alınmayacağını da açıkladılar. Buna karşın ama başta ABD olmak üzere, AB-Üçlüsü de İran’ın tamamen ve tüm zamanlar için uranyum zenginleştirme çalışmalarından vazgeçmesini istemektedir. Bu talep aslında kimi burjuva yorumcular tarafından da, İran’a yönelik bir “haksızlık” olarak değerlendirilmektedir. İran ile AB-Üçlüsü arasındaki görüşmelerin çıkmaza girmesinin andaki ilk sonucu, İran’ın uranyum zenginleştirme çalışmalarını yeniden başlatması oldu. İran bunu yaparken bile, IAEA’nın iznini alarak atom santralindeki kilitleri söktü ve çalışmaları başlattı. IAEA, İran’a uranyum zenginleştirme çalışmalarını başlatmadan önce, kontrol için santrale uzaktan kumandalı kameralar yerleştirme talebinde bulundu ve İran bu talebe uygun davrandı. Sözkonusu kameralar yerleştirildikten sonra ise çalışmaları başlattı. B u nu n ü z e r i n e A B -Üç lü s ü IAEA’nın toplantısına karar taslağı sundu ve sözkonusu tasarı kimi değişikliklerle karar haline geldi. Tasarıda İran’ın nükleer programını dondurması istenirken, sorun şimdilik BM Güvenlik Konseyi’ne devredilmedi. IAEA toplantısında El Baradey’e 3 Eylül’e kadar İran ile ilgili yeni bir rapor hazırlaması görevi verildi.

21


panorama Bu gelişmelere bakıldığında emperyalist güçlerin tavırları aslında –görüşmelerle çözme yanlısı görünülse de– savaşı kışkırtan, savaşa temel hazırlamada ABD emperyalizmine dolaylı destek veren tavırlardır. Görüşmeler şimdilik çıkmazda ama yeniden başlanmayacağı anlamına da gelmiyor. Genel bir tespit yapılırsa eğer, doğrudan savaş gündeme gelmediği sürece görüşmeler değişik biçim ve düzeylerde sürecektir. ABÜçlüsü savaş istemiyorsa, o zaman İran’a belli tavizler verme –yani somut olarak uluslararası anlaşmalarda tüm ülkelere tanınan hakkın, İran’a da tanınması bağlamında taviz verme, atom enerjisinin barışçıl amaçlarla kullanılması hakkını kabul etme– durumunda kalacaktır. Böylesi bir durumda bu güçler ABD emperyalizmiyle karşı karşıya gelme durumunda olacaklardır. Gelişmeler böylesi bir durumu dıştalamasa da, esas olarak sorunun BM Güvenlik Konseyi’ne gönderilmesi ve İran’a değişik yaptırımların gündeme getirilmesine çalışılacağına işaret etmektedir. Eğilim, ABD emperyalizminin savaş hazırlığı istemine uygun biçimde gelişme yönünde. Kuşkusuz ki ABD emperyalizmi kendisini hazır gördüğünde, sorunu BM Güvenlik Konseyi’nin olası savaş karşıtı tavrına rağmen kendi bildiği biçimde “çözmeye” çalışacaktır.

ABD EMPERYALİZMİNİN KİMİ HESAPLARI…

22

ABD emperyalizminin İran’a yönelik saldırganlığının kaynağında, Humeyni’den sonraki İran yönetiminin esas olarak ABD’nin istemlerine uygun davranmaması ve bunun da sonucu olarak ABD emperyalizminin İran üzerindeki nüfuzunu kaybetmesi; İran’ın petrol ve doğalgaz kaynaklarına hükmedememesi gerçeği vardır. Bu durum ABD emperyalizminin temsilcilerini iyice kızdırmaktadır… Aynı zamanda “şer ekseni” içinde ilan ettiği bir devletin atom silahı üretme olasılığına sahip olması da istenir bir durum değildir. Saddam rejiminin yıkılmasıyla ABD emperyalizminin Ortadoğu’ya yönelik projesinin önünde engel olan ülkelerin başında da İran gelmektedir. İra n’ı n durumu ne Afganistan’ınkine, ne de Irak’ınkine benzemektedir. Hem askeri güç olarak, hem de rejimin kitlesel desteği bağlamında İran’daki durum ABD emperyalizminin işini zorlaştırmaktadır. Bunun da doğrudan bir sonucu

olarak ve ABD emperyalizminin Irak hesaplarının yanlış çıkmasına da bağlı olarak gündeme gelen savaş planları, karadan işgalden çok belirlenmiş hedeflerin bombalanmasının planları olmaktadır. ABD emperyalizmi İran’a yönelik havadan saldırıda atom silahlarının da kullanılmasını planlamaktadır. Bu planlar içinde İsrail’in de tehditleri yer almaktadır. Savaşın hangi yol ve araçlarla yürütüleceği hesapları, İran’ı içten karıştırma, rejimi zayıflatma, hatta İran’ı bölme planları ile tamamlanmaktadır. Basına yansıdığı kadarıyla öne sürülen iddialar ABD emperyalizminin İran’ın nükleer faaliyetlerini sürdürdüğü tesisleri yoğun biçimde bombalayacağı, İran rejimine muhalif olan Halkın Mücahitleri örgütünün desteğiyle askeri eylemler gerçekleştireceği, örneğin çeşitli tesislere yönelik sabotajlar yapılacağı; Fars ulusu dışındaki ulus ve azınlıkların ayaklanmasının teşvik edileceği vb. biçimindedir. ABD emperyalizminin, İran’ın güneybatısında bulunan ve petrol yataklarının yoğun olduğu Kuzistan bölgesini İran’dan koparıp bir Arap Cumhuriyeti kurmak istediği de öne sürülen iddialar içindedir. Kuzistan’da yaşayanların esas olarak Şii Arap kesimi olduğu, bunların Irak’taki Şii Araplarla yakın bağları olduğu da söylenmektedir. ABD emperyalizminin planları, hesapları içinde Doğu Kürdistan’daki Kürtler de var. Bilindiği gibi son dönemde İran yönetimi Kürtlere yönelik saldırılarını yoğunlaştırmış durumda. PKK’nin siyasi görüşlerine yakınlığıyla bilinen PJAK güçleri ile İran devletinin kolluk güçleri arasında sık sık çatışmalar yaşanmaktadır. ABD emperyalizmi bu durumu kitlelerin desteğini elde etmek ve İran yönetimini zayıflatmak için kullanmaya çalışmaktadır. ABD emperyalizminin İran’a yönelik ileri sürdüğü bir suçlama ise Irak’ta işgale karşı direniş gösteren güçlerin kullandığı silahların bir bölümünün İran kaynaklı olduğudur. Şimdilik açıktan İran devleti, hükümeti bunu yapıyor demeseler de, bu konu İran’ın “terörizme destek veren” bir devlet olarak tespit edilmesinin temel taşlarından biridir. İran’ın Suriye ve Irak’ın andaki yönetimiyle yakın ilişkileri de ABD’yi rahatsız eden bir gelişmedir. İran’ın Irak’taki Şii kesim üzerindeki etkisi, ABD’nin hem Irak’taki hesaplarını, hem de İran’a yönelik hesaplarını zorlaştıran bir etken durumundadır.

Andaki durum özetle böyle. Bunun beraberinde neler getireceğini, emperyalist saldırganlıkla dinci gericiliğin ortak noktada buluşma zemini bulup bulmayacağını, ya da savaş tam tamlarının ne kadar sesli çalınacağını zaman bize gösterecektir. İşçiler, emekçiler, tüm ezilenler için esas sorun, emperyalist barbarlığa ve

her türden gericiliğe karşı mücadeleyi yükseltmektir. İşçilerin, emekçilerin, ezilen ulus ve milliyetlerin sorunlarına ne emperyalistler ne de faşist mollalar çözüm getirebilir! Çözüm işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların kendi ellerindedir. 22 Ağustos 2005 ✓

IRAK-GÜNEY KÜRDİSTAN

Anayasa pazarlıkları sürüyor...

ABD

emper yal i z m i önderl iğ i nde Irak’a yönelik başlatılan savaş ve işgalin sonuçları, işgale karşı direniş ve yerli işbirlikçilerin kendi çıkarları için hesapları vb. olgular, emperyalistlerin savaş öncesindeki hesaplarının tutmadığını her geçen gün daha da açık biçimde göstermektedir. Sözkonusu hesaplarının yanlış olduğunu gördüklerinde ise yeni yol ve yöntemlere, araçlara başvurmaya yönelmektedirler. Örneğin direnişi bastırmak için nasıl ki BAAS rejimi döneminin asker, polis ve yönetici kesimleriyle birlikte çalışmaya yöneldilerse, İslam dininin Irak’ın anayasasının dayanacağı bir temel olmasını da kabul etme durumundadırlar. Irak’ın anayasasının oluşturulması üzerine yürüyen pazarlıklar sürecinde yeniden gündeme gelen sorunlar, ABD emperyalizminin beklentilerinin Irak-Güney Kürdistan gerçekliğine çok uzak olduğunu göstermektedir. İşgalci güç ve yönetimde belirleyici güç olmasına rağmen ve sorunun özünü değiştir-

mese de, ABD emperyalizmi isteklerinden taviz verme, geri adım atma durumunda kalıyor. Örneğin ABD emperyalizmi Irak’a yönelik savaş ve işgali haklı gösterme propagandasında “Irak’ı laik ve modern bir ülke” haline getirmek istediklerini kitlelere empoze ediyordu. Gelinen yerde İslam dininin de referans alındığı bir anayasanın çıkarılmasına onay verme durumundadır. Anayasa taslağının 15 Ağustos’ta parlamentoya sunulması planlanıyordu. Taraflar arasındaki çelişmeler şimdilik bir haftalık ertelemeyi beraberinde getirdi ve taslağın 22 Ağustos’ta parlamentoya sunulması kararı alındı. Anayasa taslağını oluşturmak için 71 kişilik bir Anayasa Komisyonu oluşturulmuştu. Bunların içinde seçimleri boykot eden Sünni kesimin temsilcileri de vardı. Bu kesimin komisyona katılması, işgalci güçlerle yerli işbirlikçileri tarafından başarı olarak kabul edildi. Anayasa Komisyonu’nun çalışmalarında daha önce taraflar arasında varolan ve her seferinde çözülmeden


panorama ertelenen sorunlar, taraflar arasında anlaşmazlığın temelini oluşturdu. Komisyonun bir Kürt üyesi olan Dr. Mahmut Osman’ın açıklamasına göre de ABD ve İngiliz yetkilileri soruna “inanılmaz müdahale”de bulunuyordu. Aslında anayasanın taslağı komisyon üyelerinin önüne konmuş, sadece onaylamaları bekleniyordu… Fakat çelişkiler bu emperyalistlerin müdahalesiyle de öyle kolayca ortadan kalkacak çelişkiler değildi. Şiilerin kendilerine göre, Sünnilerin ve Kürtlerin de kendilerine göre vazgeçmeyecekleri talepleri, yaklaşımları vardı. Komisyonda yer alan kimi Sünni temsilcilerinin öldürülmesine tepki olarak Sünni temsilcilerin komisyondan çekilmesi de komisyonun çalışmalarını zorlaştıran bir etkendi. Görüşmeler sonucunda Sünni temsilcilerin ikna edilerek yeniden komisyon çalışmalarına katılmalarının sağlanmasıyla en azından bu sorun giderildi. Fakat, federasyon, laiklik ya da şeriatın savunuculuğu, buna bağlı olarak İslam dininin anayasanın temel dayanağı olup olmayacağı sorunu, Kerkük’ün durumu, peşmergelerin durumu ve Kürtlerin sekiz sene sonra kendi kaderlerini tayin için referandum talebi, kadınlara tanınacak haklar meselesi, petrolden elde edilecek gelirlerin paylaşımı vb. sorunlar tartışmaların gidişatını belirliyordu. Anayasa taslağına son biçimi verilip yayınlandığında bu konularda somut olarak neler savunulduğunu göreceğiz. Fakat daha şimdiden bu anayasanın “Geçici İdare Kanunu” olarak da adlandırılan geçici anayasadan daha geri bir konumda olacağı tespit edilebilir. Dinci kesimin daha güçlü olmasının da sonucu olarak onların taleplerinin anayasada daha fazla yer alacağına kesin gözüyle bakılabilir. Örneğin kadın haklarına yaklaşım bağlamında oluşturulmaya çalışılan anayasada, geçici anayasada yer alan kadınların %25’lik seçim kotasının kaldırılacağı, bunun da ötesinde kadının evlenirken ailesinin rızasını alma zorunluluğu ve kocasının üç kez “boş ol” demesiyle boşanabileceği gibi yasaların da anayasaya konacağı söylenmektedir. 13 Ağustos’a gelindiğinde, basına yansıdığı kadarıyla 18 maddeden sadece üçü üzerinde anlaşma sağlanmıştı. 14 Ağustos tarihli gazetelerde Şiilerle Kürtlerin birçok konuda anlaştığı ama Sünnilerin sorun çıkardığı haberi veriliyordu. Üzerinde uzlaştıkları söylenen birkaç konu şöyledir:

“Irak’ın resmi adı Federal Irak Cumhuriyeti olacak. İslam, yeni Irak’ın dini olacak. Petrol gelirleri Federal Hükümette toplanacak ve gelirler her eyaletin nüfusuna göre pay edilecek. Kerkük’ten Saddam döneminde zorla göçe zorlanan Kürtler geri dönecek, ya da tazminat ödenecek. Peşmerge güçleri ‘Kürdistan Güvenlik Güçleri’ olarak kalacak.” Bu üzerinde anlaşıldığı söylenen konulara bakıldığında da anayasanın oluşturulmasında fazla ilerleme olmadığını söyleyebiliriz. Buna rağmen ama 22 Ağustos’ta taslağın parlamentoya sunulması isteniyor. Normal koşullarda, gidişata ve taraf lar arasındaki çelişkilere bakıldığında, anayasa taslağı üzerinde anlaşmanın 22 Ağustos’a kadar da gerçekleşemeyeceği açıktır.

Formel olarak da olsa anayasa taslağının parlamentoya sunulması ve üç ay sonra da referanduma gidilmesi, esas olarak ABD emperyalizminin planlarını uygulama görüntüsü vermeye yaramaktadır. Bu “geçiş takvimini” dayatan ABD emperyalizmidir. ABD emperyalizminin Afganistan’da İslam temeline dayalı bir anayasaya onay verdiği gerçeği bilindiğinde, Şiilerin taleplerine onay vermesinin önünde engel yoktur. Şiiler hem şeriat istemine, hem de kendilerinin çoğunlukta olduğu bölgede “federal bir devlet” kurma istemlerine sahiptir. Federal bir devlet kurmaları talebi Kürtler tarafından savunulmakta, ama Sünniler tarafından reddedilmektedir. Şeriat bağlamında ise Sünniler Şiilerle ittifak ku-

Bu noktada başka “çözüm”ler araya girmektedir… Ya süre yeniden uzatılır ve pazarlıklarda karşılıklı daha çok tavizler verilir; ya da üzerinde anlaşamadıkları konuları yeniden erteleme, mücadeleyi örneğin Anayasa referandumu dönemine sarkıtma, hatta referandumla Anayasa’yı reddetme mücadelesi yoluna başvurulabilir. Her iki durumda da ama çelişkiler varlığını koruyacak, sadece ertelenmiş olacaktır. Geçici Anayasa’da esas olarak Kürtler için düşünülen veto hakkı; 18 eyaletten üçünde çoğunlukla reddedilmesi durumunda anayasanın da reddedilmesini içerdiğinden, bu hem Şiilerin hem de Sünnilerin etkin olduğu eyaletlerde anayasayı reddetmesi imkânını da içermektedir. Basına yansıdığı kadarıyla taraflar arasındaki çelişkiler kısa sürede ortadan kaldırılacak çelişkiler olmadığını göstermektedir. ABD emperyalizmi de içinde olmak şartıyla taraflar birbirlerine belli tavizler verseler de, herkesi tatmin edecek bir anayasanın oluşturulması zor görünüyor.

rabilir ama Kürtler laik bir Irak’tan yana olduklarını savunmaktadırlar. Bu tavırlar kendi içinde Irak’ın üçe bölünmesi potansiyelini de barındırmaktadır. ABD emperyalizmi esas olarak Irak’ın “toprak bütünlüğünü” ve bir federal devlet yapısını savunmaktadır. Fakat taraflar arasındaki uzlaşma sağlanmaz ve Irak’ın bölünmesi ABD’nin çıkarlarına uygun görülürse, o zaman da ABD emperyalizmi bu yolu seçebilir. S o n u ç o l a r a k I r a k- G ü n e y Kürdistan’da kartlar hâlâ karılmaktadır. Bu durumda Irak-Güney Kürdistan’daki gelişmelerin hangi yönde olacağı kesin biçimde söylenemez. Yapılan tespitler esas olarak andaki duruma bakarak olası gelişmelere dikkat çeken tespitlerdir. Irak-Güney Kürdistan’ın işgalinde öne çıkan kimi olgular ise şöyledir.

KİMİ VERİLER VE GELİŞMELER… U lu s l a r a r a sı K ay ıpl a r a K a r ş ı Mücadele Komitesi (ICAD) Irak’ta gözaltında kayıpların arttığına dikkat çekerken durumu şöyle ortaya

koymaktadır: “Saddam diktatörlüğü döneminde alışık olduğu baskılar, ABD ve Büyük Britanya öncülüğündeki işgalci güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından artarak devam etmekte. İşkenceler, katliamlar, kaçırma ve gözaltında kaybetmeler günlük yaşama damgasını vurmakta.” (2 Temmuz tarihli basından) Bu olgu tespiti bile emperyalistlerin, işgalci güçlerin halklara “demokrasi, özgürlük” “ihraç” edemeyeceğinin somut bir kanıtıdır. Saddam rejiminin emperyalist güçler tarafından yıkılmasından dolayı emperyalist güçleri selamlayan ve “demokrasi” adına onların savunuculuğunu yapanların, gerçekte küçük hayduta karşı büyük hayduttan yana tavır takındıkları da bir başka gerçekliktir. Aslında burjuva anlamda da olsa demokrasi, işgalle, işgalci güç olma olgusuyla bağdaşmayan bir şeydir. Sorun bu gerçeğin kitlelere anlatılması, kavratılması sorunudur. IrakGüney Kürdistan’da siyaset arenasındaki temsilcilerin büyük bölümü, bu gerçeğin üzerini örten, işgalci güçlerle işbirlikçiliğini şirin gösteren bir konumdadırlar. İşkenceler, gözaltında kayıplar, katletmeler Irak-Güney Kürdistan’da son dönemlerin günlük yaşamının parçası haline gelmiş durumda. İşgale karşı direnişin en alt düzeyde olduğu ve “sükunetin en fazla” olduğu söylenen Güney Kürdistan’da da işkenceler, gözaltında kayıplar, katletmeler yaşanmaktadır. Örneğin ABD askeri güçleri tarafından da resmen kabul ve tespit edilenlere göre son dönemde 180 civarındaki olayda Arap ve Türkmen kökenliler hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklanmıştır. Arap ve Türkmenler ise bunun 600 civarında olduğunu söylemektedirler. Türkmen ve Araplara karşı terörize etme, kaçırma, tehdit etme olayları da son aylarda giderek yoğunlaşmıştır. Tutuklananların da gizli biçimde başka bölgelere sürgün edildiği basına yansıyan bilgiler arasındadır. Gelişmeler bağlamında tavır takınan YNK’nin Kerkük’teki lideri Cafer, yaşananları haklı çıkarmak için bu yönlü olayların “bütünüyle ABD askeriyle çalışmaktan” kaynaklandığını savunmaktadır. Yani YNK Kerkük temsilcisi de böylesi olayların yaşandığını kabul etmektedir. Savaş ve işgal sürecinde öldürülen insanların sayısı bağlamında da değişik hesaplamalar yapılmaktadır. Daha önceki sayılarımızda da

23


panorama belirttiğimiz gibi kimi verilere göre savaş ve işgal sürecinde öldürülen Irak-Güney Kürdistanlı’nın sayısı 100.000 civarındadır. Bu rakam, 2526 Haziran tarihlerinde İstanbul’da toplanan “Irak Dünya Mahkemesi” katılımcıları tarafından da verilmektedir. Savaşın ve işgalin resmini biraz da olsa “düzeltmeye” çalışan kimi araştırmalara göre bile sözkonusu süreçte Irak’ta 25 bin insan öldürülmüştür. Öldürülen ABD askerinin sayısı ise 1800 civarındadır. “Irak Dünya Mahkemesi” katılımcıları tarafından yapılan açıklamaya göre 60 bin civarında insan işgalci güç ve onun işbirlikçileri tarafından zindanlarda tutulmaktadır. İşkence günlük, sıradan bir olay haline gelmiştir. Gözaltında kayıplar, –yukarıda da dikkat çektiğimiz gibi– giderek artmaktadır. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre, ABD emperyalizmi savaş ve işgal sürecinde Napalm bombası da kullanmıştır. Almanca yayınlanan “Junge Welt” (Genç Dünya) gazetesine göre bu süreçte 30 adet MK-77Napalm Bombası atılmıştır. Geçen sene Kasım ayında Felluce’ye yapılan saldırıda da bu bombanın kullanıldığı söylenmektedir. Bu gelişmelerin yanısıra yer yer işçilerin ücret mücadelesi eylemleri de gündeme gelmektedir. İşçilerin ücretlerinin artırılması mücadelesine önderlik eden sendikalardan biri Irak Sendikalar Birliği’dir (IFTU). Bu sendika ABD emperyalizminin işgaline onay veren ve işbirliği yapan güçler arasında yer alan “Irak Komünist Partisi”nin ve bir süre önce Başbakanlık yapan Allawi’nin partisinin etkisi altındaki bir sendikadır. Sendika işgalci güç ABD tarafından resmen tanınan tek sendika konumundadır. Örgütlü insan sayısı 200 bin olduğu söylenmekte, fakat bu sayının “hayali üye” kaydıyla –Türkiye’de olduğu gibi– olduğu da belirtilmektedir. Bu sendika aynı zamanda Güney Kürdistan’da KDP ve YNK denetiminde olan Kürt İşçi Sendikaları ile de yakın ilişkiler içindedir. Mücadelesi işgale karşı değildir. Fakat ücretlerin artırılması için de olsa, Irak-Güney Kürdistan’da işçilerin mücadelesi de yer yer gündeme gelmektedir. Anayasa üzerine yürütülen pazarlıkların nasıl sonuç vereceğini ve Irak-Güney Kürdistan’da nelerin yaşanacağını ise önümüzdeki süreçte hep birlikte göreceğiz. 24

19 Ağustos 2005 ✓

KIBRIS

K

Siyaset masasında birilerinin elinde koz olmak…

ıbrıs sorunu sorun olarak varlığını koruyor. Konuyla ilgili olarak yayınladığımız makalelerde Kıbrıs sorununun adadaki emperyalist ve işgalci güçlerin kendi siyasi çıkarlarının bir aracı olarak kullandıkları bir sorun olduğunu; bu güçlerin sorunun gerçek anlamda “çözümünü” istemediklerini, her gücün “çözüm”den anladığının kendi uluslara rası çı k a r ı ç e rç e ve si nd e bir “çözüm” olduğunu sık sık belirtmiştik. Annan Planı’nın referandum sonucu Güney Kıbrıs tarafından reddedilmesi ve Güney Kıbrıs’ın AB’nin yeni üyesi sıfatını kazanmasının ardından Kuzey Kıbrıs açısından sorun daha da çetrefil bir hal almıştı. Çünkü gerek Kuzey Kıbrıs yönetimi, gerekse de bu yönetimin hamisi Türk devletinin andaki hükümeti açısından son yıllarda ortaya atılan Annan Planı çerçevesinde “Birleşik Kıbrıs” olarak Avrupa Birliği üyeliği dışında önemli bir seçenek yoktu. Bu seçenekle istenilen sonuca varılamamıştır.. Dahası AB üyeliği için müzakerelere başlayacak olan Türk devleti açısından yeni AB üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin (Güney Kıbrıs) varlığı bugüne kadar izlenen siyasetin açmazlarına takılmak gibi bir sonucu beraberinde getireceği âşikârdı. Nitekim beklenen oldu ve AB 3 Ekim’de başlaması düşünülen üyelik görüşmeleri öncesinde Türkiye’nin; a) Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasını da öngören “Ek Protokolü” imzalaması gerektiğini; b) AB’ye uyum yasaları çerçevesinde kimi eksik yasaların çıkarmasını şart koşuyordu. Bu şart çerçevesinde yasaların çıkarılması onca önemli değildi, çıkarıldı. Önemli olan ama ek protokolün imzalanmasıydı. Ek protokol önemliydi; çünkü 17 Aralık 2004 kararıyla ek protokolü imzalamakla yükümlendirilen Türkiye bu protokolü imzalarsa Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıma

gibi bir pozisyona düşecekti. Bunu gören Türk devleti “Gümrük Birliği’nin bir parçası olarak ek protokolü imzalayacağı”, ancak “bunun ötesinde çekinceleri olduğu”; “Rum kesiminin sadece Rumları temsil ettiği”, “Türkiye’nin garanti haklarının korunması gerektiği”, “KKTC ile ilişkilerini sürdüreceği ama bunun yanında çözüm için uğraşacağı” yönlü bir politika izlemeye başladı ve bu yönlü bir şerhle ek protokole imza atacağını söyledi. Türk devletinin bu politikası o dönemde AB’nin belirli bir kanadı tarafından rahatsızlıkla karşılansa da üyelik tarihinin önüne engel olarak çıkarılmamıştı. Türkiye adada çözüm bulunmadığı sürece kendi deyimleriyle “Rum yönetimini” tanımaması üyelik görüşmelerinde şart olarak ileri sürülmeyecekti. Türk devleti bu ek protokolü ek şerh notuyla Temmuz ayında imzaladı. Ek protokolün imzalanması sonrasında hükümet adına konuşanlar yaptıkları açıklamalarda “Rum tarafının ve çok kısaca ifade edilecek olursa Türkiye’nin taraflarca kabul edilecek bir çözüm bulunana kadar Rum yönetimini resmen tanımadıklarını” beyan ettiler. Ancak kazın ayağının öyle olmadığı kısa zamanda görüldü.

FRANSA “TAŞ KOYUYOR”… Üyelik müzakerelerinin başlayacağı 3 Ekim tarihi yaklaşırken Türkiye’nin

ek protokol hesabı ve buna uygun attığı adımlar da ilk yaralarını almaya başladı. Fransa Başbakanı Dominique de Villepin bir açıklama yaparak “Türkiye Kıbrıs’ı tanımadan 3 Ekim’de müzakerelerin başlaması düşünülemez” dedi. Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ise Kıbrıs Cumhuriyeti lideri Tasos Papadopulos’a bir mektup yazarak bu görüşü resmileştirdi. Chirac mektubunda; “Türkiye’nin önüne 3 Ekim’de Kıbrıs’ı tanıma şartı koyacaklarını” yazdı. Bu Türk hükümetinin izlediği Kıbrıs politikasını tabiri caizse “altüst etti”. Türkiye’de imzayla birlikte –şerh notuna rağmen!– “Kıbrıs Rum kesiminin tanındığı-tanınmadığı” tartışmaları başladı. Muhalefet “uluslararası hukuka göre tanımadığınız bir ülkeyle anlaşma, protokol gibi şeyler imzalandığında bunun fiilen tanıma anlamına geldiğini”, hükümetin tam da bunu yaparak “Kıbrıs Rum kesimini bal gibi tanıdığını”, “Kıbrıs davasını sattığını” vs. söylerken; hükümet kanadı “Kıbrıs davasının satılması gibi bir durumun sözkonusu olmadığını”, “Kıbrıs Türklerinin her zaman olduğu gibi bugün de arkasında durulduğunu”, “artık AB’den Türkiye’nin uzlaşmazlığına dair herhangi bir itiraz gelmeyeceğini”, “müzakerelerin önündeki önemli bir engelin ‘onurluca’ geçildiğini” vs. işliyorlar. Yani hükümet ile muhalefet arasında; diğer bir deyişle “AB üyeliğini sonuna kadar savunan liberal burjuva kanatla” “laik” görünen tutucu Kemalist kanat arasındaki çatışma bu alanda da sürüyor. Bu çatışmada ilginç olan Kuzey Kıbrıs yönetiminin ikili tavrı… Gittikçe Denktaşlaşan ve hizaya getirilen Mehmet Ali Talat bir yandan Erdoğan ve hükümetinin ek protokolü imzalamasını olumlu bulup Annan Planı çerçevesinde başlatılan AKP-CTP yakınlaşmasının sürdüğü mesajını verirken diğer yandan anda “kalıcı” görünen diğer devlet kademeleriyle –Cumhurbaşkanı, ordu gibi– ilişkilerini de –karşılıklı olarak– düzeltme peşinde koşuyor. Bu noktada Mehmet Ali Talat “Denktaş’ın izlediği eski Kıbrıs davasının miyadını doldurduğu”na vurgu yaparken bunun yerini “yeni bir Kıbrıs davasının aldığını”; “Türkiye’nin AB ile yapılacak görüşmelerde AB tarafından gelebilecek olası bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nin açıkça tanıma talebinin kabul edilmemesinin bu yeni davanın temel görüşlerinden birisi olduğunu” ifade ediyor.


panorama

HERKES ÇIKARINI DÜŞÜNÜYOR… Buraya kadar aktardığımız gelişmeler son birkaç aylık Kıbrıs bilançosunda ortaya çıkan kimi başlıklar. Gelişmelerden görülebileceği gibi Kıbrıs sorunu emperyalist ve işgalci güçlerin çıkarları temelinde şekillenen/şekillendirilen; bir nevi egemenlerin ellerinde kullandıkları bir koz olarak gündeme geliyor, getiriliyor. Herkesin bir hesabı var: AB, Türkiye’yi üyelik görüşmelerinde köşeye sıkıştırmak ve mümkün olduğunca oyalamak için Kıbrıs sorununu da gündeme taşıyor. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasını önkoşul olarak ileri sürüyor. Bu bağlamda ek protokolün imzalanması –Türk burjuva siyasetinde muhalefetin de dediği gibi– objektif olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıma anlamına geliyor. Bu konuda varolan tereddütler Fransa yönetiminin yaptığı gibi iç politikanın ve önümüzdeki dönem Avrupa politikasının nasıl şekilleneceğine ilişkin kaygı ve planlarla birlikte ele alınıyor. Fransa Türkiye’ye bir kez daha ve açıktan “Kuzey Kıbrıs’ı tanıma” şartı getiriyor. Bununla andaki Fransa yönetimi bir yandan içte muhalefetin Türkiye karşıtlığı kozunu elinden almak istiyor; dışta ise Türkiye’ye AB içinden destek veren İngiltere’ye yönelik “ben varım” mesajı veriyor. Yine Fransa’nın bu tavrı Almanya seçimlerinde olası Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine karşı çıkan bir yönetimin seçilmesi durumunda birlikte hareket etmeye kapıyı açan bir tavır olarak değerlendiriliyor. Türk hakim sınıfları açısından AB üyelik görüşmelerine başlama konusunda alternatifler bellidir. Türk hakim sınıf ları ya imza, ya üyelik görüşmelerin belirsiz bir tarihe ertelenmesi talebi karşısında imzayı atmıştır. Ancak bu tavırda da önemli olan Kıbrıs sorununun Türk devleti açısından da alabildiğine masaya sürülmesidir. Son dönemlerde Türk hakim sınıf ları KKTC üzerindeki ambargonun kaldırılması için çaba harcaması, Kuzey Kıbrıs’ın kimi ülkelerle –örneğin Azerbaycan, örneğin İsrail– ilişkilerinin gelişmesine destek vermesi Kıbrıs kozunu güçlendirmek içindir. Kıbrıs Cumhuriyeti ve bu cumhuriyetin “hamisi” Yunanistan hesapkitap konusunda çok rahat bir pozisyondadırlar. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üye sıfatıyla “veto” hakkını elinde bulundurduğu, Türk devletinin AB üyeliği için önüne konulan şartları

–er ya da geç– yerine getireceği hesabı içinde bu rahatlık anlaşılırdır. Kimi çevrelerin dillendirmeye devam ettikleri “Birleşik Kıbrıs” türünden bir çözüm konusunda da Kıbrıs Cumhuriyeti aceleci değildir. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğini destekleyen ve dönem başkanlığını yürüten İngiltere, bu avantajını da kullanarak görüşmelerde mesafe alınmasını istemekle birlikte bu konuda karşı çıkışları engelleyip engelleyemeyeceğini önümüzdeki dönemde göreceğiz. Ancak onların Kıbrıs konusunda hassas davranmalarını mümkün kılan adadaki üsler gibi, garantörlük gibi çok daha özel nedenleri vardır. Bu bağlamda da Kıbrıs sorunu İngiltere’yi yakından ilgilendirmektedir ve Kıbrıs sorunu ne zaman gündeme gelse İngiltere de bir çeşit devreye girmektedir. Benzer tavır ABD açısından geçerlidir. Çıkarları doğrultusunda ABD Kıbrıs sorununa burnunu sokan önemli güçlerden birisidir. KıbrısTürkiye-AB üçgeninde ABD, gerek “Birleşik Kıbrıs”, gerekse “AB üyesi Türkiye” siyasetinin gerçekleşmesi için uğraşmaktadır. Bu siyasetin gerçekleşmesi AB içerisinde ABD yanlısı bloklaşmaya hizmet edeceği noktasında ABD’nin çıkarınadır. ABD açısından da Kıbrıs çıkarlara, buna uygun politikaların hayata geçirilmesinde kullanılacak bir araçtır. Tüm bu hesap-kitap içerisinde Kıbrıs halklarının durumu/konumu gerçek temelinden uzak bir şekilde gündeme gelmektedir. Güney Kıbrıs halkları AB’ye üye olmakla “sorunun ortadan kaldırıldığı”, “çözüldüğü” yanılgısına kapılmışlardır. Kuzey halklarının önemli bir kesimi de “çözümün” AB’ye üyelikten geçtiğine inandırılmışlardır. Yani Kıbrıs halklarının önemli bir bölümü anda emperyalist ve işgal güçlerinin çıkarlarına endeksli siyasetin kuyruğuna takılmışlardır. Görev bu noktada gerçek çözümün emperyalist ve işgalci güçlerin, bunların adadaki uzantılarının politikalarıyla gerçekleşmeyeceğinin çeşitli ulus ve milliyetten Kıbrıs işçilerine ve emekçilerine anlatılması, onların gerçek çözüm olan devrim ve sosyalizm davasına kazanılmasıdır. Görev, emperyalistlerin ve işgalcilerin adadan defolmasının propagandası ve bu temelde mücadelenin yükseltilmesidir. 20 Ağustos 2005 ✓

Aşağıda Kıbrıs Sosyalist Partisi Merkez Komitesi adına yayınlanan bir basın bildirisini yayınlıyoruz. Basın bildirisini “Kıbrıs’ta Sosyalist Gerçek” adlı gazetenin 154. sayısından aldık.

BASIN BİLDİRİSİ Kıbrıs halkı, TC ile “KKTC” arasında imzalanan ekonomik ve mali işbirliği protokolü ile yeni bir yıkımla karşı karşıyadır. Protokol, tam bir sömürgeci dayatmasının ve sömürgeci-sömürge ilişkisinin örneğidir. Protokol, Kıbrıs halkının barış ve birleşik ortak vatan özlem ve talebinin tam tersine, güney ekonomisi ile sözde rekabet edebilecek ve dolayısıyla de ayrılıkçı bir ekonomik yapı öngörmektedir, ve böylece de taksimci politik çizgi güçlendirilmeye çalışılmaktadır. Var olan cılız üretime de darbe vurularak tamamen TC’ye bağımlı ve avuç açan bir ekonomik yapı öngörülmektedir. TC’nin liberal ve halk düşmanı ekonomi politikalarının Kıbrıs’a izdüşümü, yerli ve yabancı sermayedarların egemenliklerinin perçinlenmesi ve kâr kapılarının ardına kadar açılması, başta Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) olmak üzere hayatın birçok alanında özelleştirmeler ile yeni hükümet tarafından yaşama geçirilmektedir. TİK Un Fabrikası, TAŞEL , Kıbrıs Türk Tütün İşletmeleri, ETİ, Cypfruvex ilk etapta özelleştirilecek kurumlar arasında yer almaktadır. Dünyanın dört bir yanında işçiler ve emekçiler, özelleştirmeye karşı protesto eylemleri ve direnişler örgütlerken, kendisini işçilerin ve emekçilerin yanında olan bir parti olarak gösteren CTP’nin, halkı yıkıma uğratacak olan yeni protokole kayıtsız şartsız imza koyması, taşların yerine oturduğunu göstermektedir. Protokolde, ülkede yaşanan seçimler ve referandum sürecinden dolayı bu tür ekonomik uygulamaların gerçekleştirilmediğinin belirtilmesi, bu iddiamızı haklı kılmaktadır. Tüm devlet kurum ve kuruluşlarında yapılan “CTP operasyon”, emperyalistler tarafından planlanan Kıbrıs’taki şekil değişikliğinin tamamlanmasının ve liberal politikaların bundan sonra CTP hükümeti ile gerçekleştirileceğini göstermektedir.

Serbest piyasa ekonomisinin sınırlarının genişletilmesi, kamu kuruluşlarının hızla özelleştirilmesi ve bununla ilintili olarak yabancı ve yerli burjuvalara imtiyazlar ve olanakların sınırsızca tanınması, emekçi halkımızın yararına değil, zararınadır. Halkımız özelleştirmenin, şu anda ayakta kalabilmiş birkaç üretim tesisinin de tasfiyesi ve kapanması anlamına geldiğini Sanayi Holding’in özelleştirilmesi deneyiminde yaşamış ve görmüştür. Özelleştirmeler, ve dolayısı ile de tesislerin tasfiyesi ile hâlâ daha büyük bir sorun olan işsizliğin daha da artacağı, turizmin, sanayinin geliştirilmesi maskesi altında yerli ve yabancı burjuva-emperyalist güçlere Kıbrıs’ın tüm yeraltı ve yerüstü zenginliklerini talan etme hakkı tanındığı gözle görülür bir gerçekliktir. Bu meyanda Kıbrıs Sosyalist Partisi (KSP), “Ankara Ne Paketini, Ne Para nı, Ne Memurlarını İstemiyoruz!” sloganını tüm yurtsever, ilerici örgüt ve bireylerimizin kararlılıkla savunması gerektiğini belirtir. KSP, Kıbrıs sorununu TC başta olmak üzere Anglo-Amerikan emperyalistlerinin çıkarları doğrultusuna endeksleyen ve yağma ve talana dayalı ekonomik politikalarla ülkemizin emekçilerini yıkıma ve darboğaza sürükleyen CTP-DP koalisyon hükümetini şiddetle protesto eder. KSP, halkımızı kendine sosyalist diyerek sermayenin çıkarları doğrultusunda halkımıza zarar verenlere karşı uyarır, ve tepki koymaya çağırır. KSP, Kıbrıs sorununun ve işçi, emekçi halkımızın gündelik sorunlarının TC işbirlikçisi sağcı politikalarla değil, TC başta olmak üzere tüm emperyalist güçlere karşı mücadele edilerek çözülebileceğini tekrardan ilan eder. Kıbrıs Sosyalist Partisi Merkez Komitesi(a) Genel Sekreter Kazım Öngen 6.6.2005

25


güncel

Almanya Sosyal Forumu yapıldı…

A

26

lmanya Sosyal Forumu 21-24 Temmuz tarihleri arasında bir eski Doğu Almanya şehri olan Erfurt’ta gerçekleştirildi. 4 gün süren foruma katılım 2.500 kişi ile beklenenin altında gerçekleşti. Bunda 4 gün boyunca havaların yağmurlu ve soğuk geçmesinin payı vardı kuşkusuz. Ama bununla birlikte katılımın kötü olması elbette organizasyonla ve böyle bir oluşuma genel yaklaşımla da alakalı idi. Almanya Sosyal Forumu tıpkı Avrupa Sosyal Forumu gibi Dünya Sosyal Forumunun bir parçası olarak oluşturuldu. Bilindiği gibi Dünya Sosyal Forumları “Başka bir Dünya Mümkün!” sloganıyla, Dünya Ekonomik Forumu’na alternatif olarak gündeme getirilen bir oluşum. Almanya Sosyal Forumu’nu ATTAC örgütü düzenledi – kuşkusuz bir dizi kitle örgütünün katılımı ve desteği ile. Almanya Sosyalforumu’na katılan 300’ün üzerinde kitle örgütü, 300’ün üzerinde konferans, seminer ve atölye düzenledi. Konular insan haklarından, çalışma yaşamı koşullarına ve Almanya’nın globalleşme ve Avrupa Birliği içerisindeki yerine kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsıyordu. Dünya Sosyal Forumları’nda olduğu gibi alt Sosyal Forum’larda da egemen olan düşünce globalleşmiş olan dünya kapitalizminin dizginlenebileceğini. Yani biraz daha dizginlenmiş, aşırıklarından arındırılmış bir kapitalizm – yeni bir dünya mümkün sloganındaki yeni dünya böyle bir yeni dünya. Diğer taraftan sosyal ve muhalif hareketleri düzen içi mücadeleye bağlama görevine sahip olan Sosyal Forumların devrimciler tarafından gözardı edilmemesi gereken iki önemli özelliği daha var: birincisi bu forumlara – parti ve dini kurum olamaması koşuluyla – her kurum katılabilir ve görüşlerini yayabilir; ikincisi bu forumlara katılanların büyük bir bölümü sosyal forumları gerçek anlamda yeni bir dünyanın savunucusu olarak görmekte ve bu nedenle onlara katılmaktadır. Yeni Dünya İçin Çağrı dergisi olarak Sosyal Forumlara bizzat katılarak içinden mücadele yürütmenin mümkün, gerekli ve doğru olduğu düşüncesini ilk olarak üyesi olduğumuz ILPS içerisinde dile getir-

dik. ILPS’in geçmişteki tavrı Dünya Sosyal Forumları’na bizzat katılarak devrimci görüşlerin mücadelesini yürütmek yerine, onun dışında kalarak ve ona alternatif forumlar düzenleyerek onun yanlışlığını göstermek oldu. Bu tavrın sonucu olarak Selanik ve Mumbai’de gerçekleşen uluslararası etkinliklere alternatif forumlar düzenlendi. ILPS 2. Kongresinde bizim de yürüttüğümüz mücadele sonucu geçmişteki bu tavır üzerine tartışıldı ve özeleştirel bir yaklaşım benimsendi. Almanya Sosyal Forumu’nun parti ve dini kurum olmaması koşuluyla katılıma sınır koymaması ve katılan kitlenin büyük bir çoğunluğunun gerçekten yeni bir dünya özlemiyle bu foruma katılması olguları, bizim de Yeni Dünya İçin ÇAĞRI gazetesi olarak Almanya Sosyal Forumunun düzenleyicilerinden birisi olarak katılmamızda önemli bir rol oynadı. 21-24 Temmuz tarihleri arasında Erfurt’ta gerçekleştirilen Almanya S o s y a l F o r u mu’n d a “Av r u p a Birliği’nde Türkiye?” başlıklı bir atölye çalışmasıyla yer aldık. Bunun yanı sıra bir dizi konferansa, seminere ve atölye çalışmalarına katıldık. Açtığımız sokak standında Almanca’ya çevrilmiş dergilerimiz yer aldı. Bizim gerçekleştirilen yürüyüş dahil bütün Sosyal Forum etkinliklerinde ön plana çıkardığımız düşünce ve attığımız slogan şu oldu: “Başka Bir Dünya Mümkün – Sadece Sosyalizmde!”. Bu sloganımızı sözde sosyalizmi yaşamış olan, ve şimdi kapitalist batıyla birleşmiş olan eski Doğu Almanya’nın Erfurt kentinde atmamız yer yer şaşkınlıkla karşılandı. Yerel bir gazeteci sosyalizmi kötü bir deneyim olarak yaşamış bir halkın içinde sosyalizm sloganının atılmasını tuhaf ve kışkırtıcı bulduğunu söyledi. Buna karşılık verdiğimiz cevapta, bu sloganı atmaktaki amaçlarımızdan birinin de sosyalizmin hala kapitalizme tek alternatif olduğunu göstermek olduğunu söyledik. Bir bütün olarak değerlendirdiğimizde bu Sosyal Foruma katılmamız bizim açımızdan olumlu geçmiştir. Bundan sonra da Çağrı olarak bu tür platformlara imkan ölçüsünde katılıp çözümün devrimde ve Sosyalizmde olduğunun propagandasını yapmamız son derece önemli. ✓


halkların kardeşliği için

HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN

“Aydın”lardan açıklamalar…

Türkiye’de kendini aydın sayanların büyük bölümü kemalisttir. Bunlar gerçek anlamda burjuva

demokratı bile değiller. Toplumun ileriye doğru gitmesinin, halkın aydınlanmasının önündeki en önemli engellerdendirler. Demokratik kimi hakların savunuculuğunu yaptıklarında bile en temel yaklaşımları, Türk şovenizmiyle yoğrulan devlet iktidarını savunma düşüncesidir. Kısacası bunlar işçi ve emekçilerin, ezilen halkların demokratik haklarını savunmuyorlar. Onlar “aydın”lığın değil karanlığın temsilcileridirler.

T

ürkiye’de son dönemde giderek artan silahlı çatışma, bombalama gibi olaylar karşısında kimi aydınlar kamuoyuna açıklamalarda bulundu, bulunuyor. Kimi Prof ’lar kendilerinin “aydın” olmadığını ve kendilerine “aydın” yerine “düşünür” denmesini istese de, sözkonusu açıklamalara imza atanlar kamuoyu tarafından da, medya tarafından da “aydın” olarak kabul edilmektedir. Soruna işçi ve emekçilerin, ezilenlerin çıkarları bakış açısıyla yaklaşıldığında, gerçekten de Türkiye’de “aydın” olarak kabul edilenlerin büyük bölümünün “aydıncık” bile olmadığını söylemek gerçeği tespit etmektir. Türkiye’de kendini aydın sayanların büyük bölümü kemalisttir. Bunlar gerçek anlamda burjuva demokratı bile değiller. Toplumun ileriye doğru gitmesinin, halkın aydınlanmasının önündeki en önemli engellerdendirler. Demokratik kimi hakların savunuculuğunu yaptıklarında bile en temel yaklaşımları, Türk şovenizmiyle yoğrulan devlet iktidarını savunma düşüncesidir. Kısacası bunlar işçi ve emekçilerin, ezilen halkların demokratik haklarını savunmuyorlar. Onlar “aydın”lığın değil karanlığın temsilcileridirler. Kuşkusuz ki Türkiye’de az da olsa ezilenlerin haklarını savunan demokrat aydınlar da var. Tüm takibatlara, tehditlere, cezalara rağmen kendi kimliğini korumayı sürdüren ve az da olsa işçi ve emekçileri demokrasi mücadelesi için de olsa aydınlatan aydınlar –tüm görüş farklılıklarımıza rağmen– sahip çıkıp desteklenmesi gereken aydınlardır. Türkiye’deki somut duruma baktığımızda da görünen şey aydın olarak tanımlanan insanların da taraflı olduğudur. Yani aydın var, aydın var! Burjuvazinin iktidarını savunanlar,

faşizmin savunucuları ya da burjuva demokrasisinin savunucuları var; burjuvaziye karşı işçi ve emekçilerin çıkarlarını savunan, demokrat, devrimci, komünist aydınlar var. Aydın olarak tanımlananların hangi sınıfın, ya da hangi cephenin çıkarlarını savunduğu, temsilciliğini yaptığı ise, kuşkusuz ki takındığı somut tavırda ortaya çıkar. Bu yaklaşım temelinde yapılan üç açıklamayı karşılaştırabiliriz. Olayları takip eden herkesin bildiği gibi, özellikle son dönemde Türkiye’de silahlı çatışmalar, eylemler giderek yoğunlaşarak gündemi işgal etmektedir. Bunun perde arkasında iktidarı elinden giderek kayan “derin devlet”in AKP hükümetini zayıflatma, düşürme planları, hesapları var. AKP hükümeti de kuşkusuz ki bu iktidar dalaşında kitle desteğini en azından elde tutma, hatta Kürt seçmenin de desteğini alarak kitle desteğini güçlendirme çabası içindedir. Derin devlet “terörizme karşı mücadele” adına savaşı yoğunlaştırıp tırmandırırken AKP ise “demokrasicilik” oyunu oynamaktadır. Kısaca tespit edilirse, Kongra-Gel (PKK) güçlerine karşı savaşı tırmandıran derin devlettir. Türkiye’deki silahlı eylemlerin önemli bölümü de devletin hesabına yazılması gerekir. Kongra-Gel (PKK) durmadan “bize saldırmazsanız biz çatışmayız, savaş istemiyoruz” açıklamaları yapmakta, yaptığı eylemleri “meşru savunma eylemleri” ya da “misilleme eylemleri” olarak açıklamaktadır. Gerçekten de eğer devletin güçleri onlara saldırmasa, silahlı eylemler yapma durumunda değiller. Yani özcesi: Çatışmaların kaynağı, sorumlusu, suçlusu devlettir. “Çatışmalardan kaygı duyan”, “barış isteyen”, “insanlarımızın ölmemesini” talep eden ve bunun için tavır

takınan aydınların, herşeyden önce bu gerçeği tespit etmeleri ve buna uygun tavır takınmaları gerekir. 15 Haziran 2005 tarihinde 150 civarında “aydın” tarafından imzalanan ve bir basın açıklamasıyla kamuoyuna bildirilen, 16 Haziran tarihli gazetelerde yayınlanan açıklamada ise bu yaklaşımın izi yoktur. Kendilerine “Türk aydınları” diyen imzacıların tavrı şöyledir: “Son günlerde yoğunlaşan çatışma ortamından derin kaygı duyuyoruz. 15 yıl süren ve 30 bini aşkın insanımızın kaybına yol açan, taraflarca ‘düşük yoğunlukta çatışma’ veya ‘kirli savaş’ olarak adlandırılan dönemin acıları, milyonlarca insanımızı derinden yaraladı. Artık insanlarımız ölmesin. Barış için adil yaşam sürelim. PKK’nin silahlı eylemlerine derhal ve ön koşulsuz son vermesini istiyoruz. Hükümetin kalıcı barışın sağlanması ve herkesin demokratik hayata katılabilmesi için gerekli yasal düzenlemeleri gerçekleştirmelerini de talep ediyoruz.” (16 Haziran tarihli Hürriyet) Barış istemi, çatışmaların durması, insanların ölmemesini istemek kendi başına ele alındığında iyi niyetli bir tavırdır. Fakat kendisine “aydın” diyenlerin iyi niyetlerini belirtmeleri yetmez. Çatışmaların gerçek kaynağını ortaya koyması ve talebini örneğin: “Devletin silahlı güçlerinin Kürt halkına karşı saldırılarına son vermesini, Kürtlerin en temel demokratik haklarını tanımasını istiyoruz” biçiminde ortaya koyabilmeleri gerekir. Koymuyorlar. Türk şovenizminin yağız savunucularını kızdıran “taraf larca” ifadesiyle sorunun iki tarafı olduğunu ifade etseler de, onlara göre çatışmaların kaynağı Kongra-Gel (PKK)’dir. Onun için de silahlı eylemlere önkoşulsuz son vermesini talep ediyorlar. Bu arada silahlı eylemlerine son vermelerini talep etmelerinin, somut

olarak “devletin silahlı güçleri size saldırdığında kendinizi savunmayın” çağrısı anlamına geldiğini gözardı etmektedirler. Devletten, pardon hükümetten utangaçça istedikleri ise bir “genel af”tır. Sözkonusu “aydınlar” o kadar tek yanlı ki, bu taleplerini önce af sonra PKK silahlı eylemlerine son versin biçiminde bile sıralama durumunda değiller. Takındıkları bu kısa tavır içinde birçok noktada gerçekleri tersyüz etmekte ve kitlelerin bilincini karartmaktadırlar. PKK’nin silahlı eylemlerine son vermesi ve hükümetin “herkesin demokratik hayata katılması için gerekli yasal düzenlemeleri” yapması durumunu “kalıcı barışın sağlanması” olarak göstermektedirler. PKK bugün sadece silahlı eylemlere son vermeyi değil, silahlarını teslim edip kendisini lağvetse de, sözkonusu yasal düzenlemeler yapılıp onlara legal siyaset alanı açılsa da “kalıcı barış” sağlanamaz. Savaşın kaynağı varlığını koruyor. Sadece devlet olarak değil, sistem olarak da. Evet, savaşın kaynağı kapitalist sistemdir, bu sistemin koruyucusu ve kollayıcısı Türk devletidir. Kalıcı barışın sağlanmasını gerçekten isteyenlerin, kaynağın kurutulması için mücadele etmesi gerekir. “Türk aydınları”nın esas görevi Türk devletinin Kürtlere ve milli azınlıklara uyguladığı ulusal baskılara, zulme karşı mücadele etmesidir. Sömürgeciliğe karşı mücadele etmeyen, Kürtlerin kendi kaderini tayin etme hakkını savunmayan kimse, ne demokrat olur ne de aydın. İmzacıların tavrı sonuç itibariyle ezenlerden yana olan bir tavırdır; aydın tavrı değildir. “Türk aydınları” olarak kendilerini ayırmaları bile, bunların doğru bir konumda olmadığının işaretidir. “Türk aydınları” bu tavrı takınır-

27


halkların kardeşliği için

28

ken kendisini “Kürt aydınları” olarak gören 260’tan fazla imzacı “Türk aydınları”nın açıklamasını destekleyen bir tavır takındılar. Yukarıda aktardığımız açıklamayla birlikte şunu belirtmektedirler: “Biz aşağıda imzası bulunan Kürt Aydınları; 15.06.2005 tarihinde, ülkemizin değerli bilim adamları, aydınları ve sanatçılarının kamuoyuna sundukları aşağıda metni bulunan açıklamaya katıldığımızı ve desteklediğimizi kamuoyuna duyuruyoruz.” (indymedya) Bu kesim için de şimdilik söylenmesi gereken şey, bunların da “Türk aydınları”nın yanlışına ortaklık ettikleridir. Bunlar da çatışmaların kaynağının, sorumlu ve suçlunun, sömürgeci Türk devleti olduğu gerçeğinin üzerinin örtülmesine hizmet

havadan ve karadan bombalıyor; Ankara’nın göbeğinde kelepçelediği ve ayağından yaraladığı genci kurşuna dizerek naklen infaz gerçekleştiriyor. Devlet şovenizmi kışkırtıyor; Kürt halkını ‘sözde vatandaş’ olarak anıyor; Trabzon’ da faşistlerin öncülüğünde sahnelenen linç girişimlerini cesaretlendiriyor. Başbakan ve ana muhalefet partisi başkanı, linççilerin ‘hassasiyet’ini anlayışla karşıladığını söylüyor. Solcugericiler, faşist saldırganlığa ‘ulusalcı’ mazeretler uyduruyor. Faşist hareket kışkırtılıyor. Devlet anadilde eğitimi savunduğu için Eğitim-Sen’i tasfiye etmekle tehdit ediyor. Devlet, topluma resmi ideolojiyi dayatıyor; 1915 Ermeni tehcirinin gerçek boyutlarını kabul etmek bir yana, Türk Tarih Kurumu (TTK) ve Yüksek

yatın ve toplumun aydından beklediği sorumluluğu yerine getirmekten kaçınmayacağımızı duyuruyoruz. İşçi sınıfı hareketini, tüm demokratik kitle örgütlerini, emekçileri ve toplumun bütün ezilenlerini birleşik bir cephe gibi davranmaya, birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.” (indymedya)

etmektedirler. Ulusal baskının varlığı olgusunu bile gözardı eden bir tavırın “aydın” bir tavır olamayacağı açıktır. Sonuç itibariyle çatışmalara karşı olma, barışı isteme, suçsuz insanların ölmesine karşı gelme iyi niyetiyle takınılan tavır, kölelere köleliklerini kabul etmeyi vaaz eden bir tavır olmaktadır. “ Tü r k ayd ı n l a r ı” ve “Kü r t aydınları”nın açıklamaları dışında yapılan bir açıklama da 98 aydının, demokratın imzaladığı açıklamadır. Sözkonusu açıklamanın tümü şöyledir:

Öğrenim Kurulu (YÖK) bünyesinde oluşturduğu sözde komisyonlar aracılığıyla gerçekleri çarpıtıyor, ezen ulus milliyetçiliğini yeniden üretiyor. Kaynağı bizzat devletin kendisi olan şiddetin sorumluluğunu başka adreslerde aramak, aydının vicdanıyla da, bilimsel gerçekçi kimliğiyle de bağdaşmaz. Nitekim 1990’lı yıllarda JİTEM hesabına çalışan itirafçıların son haftalarda yaptıkları açıklamalar, organize şiddetin ilk ve dolaysız sorumlusunun devlet olduğunu bir kez daha göstermektedir. Kaçırıp kaybetme ve yargısız infaz gibi kontrgerilla uygulamalarının ayrıntıları, bizzat kontrgerilla tetikçileri tarafından açıklanmasına karşın, devletin ilgili birimlerinin suçluları yargılamaya dönük hiç bir girişimde bulunmaması, saldırganlığın yeniden başlamasını özendiriyor. Bizler, halklarımızın ufkunun karartılmasına izin vermeyeceğimizi, ha-

liğe göre ayırmamalarıdır. Kısaca değerlendirilirse, bu açıklamada sözkonusu olan gerçekler ortaya konmaktadır. “Devlet savaş politikasında ısrar ediyor.” “Devlet militarizmi körüklüyor.” “Devlet şovenizmi kışkırtıyor.” “Şiddetin kaynağı devletin kendisidir, sorumlusu devlettir.” vb. vs. Bu “aydınların” açıklamalarında işçilerin, emekçilerin çıkarları ve mücadelesi için umut veren, “Türkiye’de demokrat aydınlar da var” dedirten bir açıklamadır. Bilinmelidir ki, savaşa, insan ölümüne karşı çıkmanın kendisi tek başına demokrat olmanın, aydın olmanın ölçüsü değildir. Bu açıklamaların yapıldığı süreçte kimi başka gelişmeler de yaşanıyor. “Türk aydınları” Başbakan Erdoğan tarafından kabul edilip, “Kürt sorunu” üzerine görüş alışverişi yapılıyor. Başbakan Erdoğan Diyarbakır’a gidip “Kürt sorunu benim sorunum”,

“AYDINLARIN BİLDİRGESİ -Militarizme ve Şovenizme karşı– Halklarımızın ufkunda kara bulutlar dolaşıyor. Bunun sorumlusu devlettir. Devlet, militarizmi körüklüyor; Tunceli’ de sivil ve silahsız insanları

Bu açıklama, çatışmaların, savaşın, ölümlerin kaynağını, suçlu ve sorumlunun kim olduğunu gösterme ve bunlara karşı mücadele etme çağrısını işçi sınıfı hareketine, demokratik kitle örgütlerine, emekçilere ve genelde ezilenlere yöneltmesiyle, diğer “aydınların” açıklamalarından nitelik olarak ayrılmaktadır. Yine temelde farklı olan bir yanı, imzacıların değişik milliyetlerden olması, kendilerini şu ya da bu ulusal kim-

“demokratik cumhuriyet çerçevesinde çözülecek demokrasi sorunudur” vb. türünden açıklamalarda bulunuyor ve bu konunun tartışılması Türkiye’nin gündemini işgal ediyor. Bu gündem içinde burjuva medyada yürütülen tartışmalarda iki eğilim kendisini gösteriyor. Birincisi, “Türk aydınları” ve “Kürt aydınları” tarafından savunulan ve bu tavırların destekçilerinin görüşü, “vatanın ve milletin birliği ve bölünmez bütünlüğü” yaklaşımı çerçevesinde “80 yıllık bir sorunu çözmek”, Kürtlere belli demokratik haklar tanımak gerektiği biçimindeki yaklaşımdır. Bu yaklaşım aslında liberal burjuva yaklaşımı olarak da tanımlanacak olan ve esas olarak keskin AB’ci kesimin yaklaşımıdır. Gerek sözkonusu “aydınların” açıklamalarının etkisi, gerekse de Başbakan Erdoğan’ın bu açıklamayı yapanların temsilcileriyle görüşmesi ve ardından Diyarbakır’a gidip “Kürt sorunu vardır” vb. tespitlerini yapması; Türk devletinin egemen sınıflarının bir bölümünün TC’nin Kürtleri bütünüyle inkâr siyasetini yumuşatmaktan yana olduğunu ve bunun için adımlar atmaya çalıştığını göstermektedir. İkinci eğilim ise, TC’nin kuruluşundan beri varolan inkarcı, açık şoven, kafatasçı yaklaşımıdır. Bu görüşün medyadaki temsilcileri, “taraflar”dan, “halklar”dan bahsedilmesini bile hazmedememekte, bunun TC’nin ve Türk milletinin “birliğine ve bölünmez bütünlüğüne” ters olduğunu savunmaktadırlar. Kısaca vurgulandığında, bu iki eğilim de Türk şovenizminin, egemenliğinin savunuculuğu temelinde yükselmektedir. Her ikisi de sorunun bir ulusal sorun olduğunu reddetmekte ve adını açıkça koymamaktadır. Aralarındaki fark, “vatanın bölünmez bütünlüğünün” daha fazla baskıyla, yok etmekle mi korunacağı, yoksa belli haklar tanınarak mı… İkinci eğilim giderek güçlenmektedir. Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’daki açıklamalarına da bu bakış açısıyla bakılmalıdır. Bu ikinci eğilim giderek güçlenirken, iktidar dalaşının daha fazla kızışmasını da beraberinde getirmektedir. Sınıf bilinçli işçilerin, emekçilerin bu, temelde aynı olan iki eğilim arasından birini seçme zorunluluğu yoktur. Türkiyeli işçi ve emekçilerin görevi, Türk devletinin uyguladığı inkâr siyasetine, ulusal baskının her türüne karşı, ezilen ulus ve milliyetlerin özgürlüğünden yana tavır takınması ve bunun için mücadele etmesidir. 15 Ağustos 2005 ✓


okuyucu mektubu

B

BİR İŞKENCE ÖYKÜSÜ ÜZERİNE

u yazı hayali bir olayı değil, yaşadığım ve başımdan geçen olayları ifade etmek için kaleme alınmıştır. Yazılanlar bir gerçeği ifade etmektedir. Burası Türkiye, bu ülkede her şey olabiliyor ve yaşanabiliyor. Bu ülkede binlerce insan gibi, ben de işkence gördüm, hapishaneye atıldım, en temel haklarım çiğnendi. İnsan ister istemez biraz hukuk diyor, altında mantık arıyor. Ama hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı sadece basit söylemlerden ibaret. Hukuk yerine karşımıza guguk çıkıyor. Türkiye bir hukuk devleti mi, guguk devleti mi, anlamak gerçekten zor. İşkence mağdurlarının kimliğinin bir önemi yoktur. Çünkü Türkiye’de herkes işkence mağduru olabilmektedir. İşkencenin başlayıp bittiği yeri saptamak mümkün değil. İşkencenin görüntüleri değişebilir. Ama bir toplumun ruhunu kemirecek, kişiliğini belirleyecek kadar yaygınlaşmış olan işkence, her adımda farklı kisvelere bürünerek sürecektir. İşkencenin sadece yöntemleri değişmiştir. Bugün esas olarak iz bırakmayan ve psikolojik işkence uygulanmaktadır. İşkencenin kapalı kapılar ardında ve yaşamın her alanında uygulanmaya devam ettiği bir gerçektir. Bu kapıların anahtarı, işkenceye uğramış, tanık olmuş ya da kendilerine işkence vakaları anlatılmış kişilerin ellerinin altındadır. Anahtar bilgidir. Eğer bilgi anahtarsa, işkence gören insanların suç duyurularında bulunmaları, yaşadıklarını kaleme almaları ve insan hakları kuruluşlarına başvurmaları gerekir. Bir işkence mağduru olarak tam da bunu yapmaya çalıştım, çalışıyorum. 9 Temmuz 2002 tarihinde araba ile seyahat ederken, İzmir Menemen Asarlık beldesinde Mehmet Bakır ile birlikte gözaltına alındım. Aylardan Temmuz, günlerden Salı. Hava sıcak olduğu için üzerimde bir tişört, kısa pantolon ve ayağımda sandalet var. İzmir çıkışı Menemen Asarlık beldesi trafik ışıklarında yolumuz elinde makinalı tüfek olan bir polis tarafından kesiliyor. Sağa çekmemizi işaret ediyor. Önce rutin bir trafik kontrolü olduğunu düşünüyoruz. Arabayı sağa çekmemizle birlikte, sivil ve resmi polislerin sayısı artıyor. Önce kimliklerimiz kontrol ediliyor. Araba aranıyor, ama bir ‘suç’ oluşturabilecek herhangi bir şey bulunamıyor. Bize nereden gelip, nereye gideceği-

İzmir çıkışı Menemen Asarlık beldesi trafik ışıklarında yolumuz elinde makinalı tüfek olan bir polis tarafından kesiliyor. Sağa çekmemizi işaret ediyor. Önce rutin bir trafik kontrolü olduğunu düşünüyoruz. Arabayı sağa çekmemizle birlikte, sivil ve resmi polislerin sayısı artıyor. mizi soruyorlar. Kuşadası’ndan gelip Altınoluk’a gideceğimizi söylüyoruz. Bunun bir trafik kontrolü olmadığını hemen anlıyoruz. Telsizlerle sürekli konuşuyorlar. Mehmet’e cep telefonunu kapatmasını söylüyorlar. Kendi aralarında gerçek isimlerle hitap edilmemesi için birbirlerini uyarıyorlar. Bir süre sonra beyaz renkli bir dolmuş geliyor, içinde sivil polisler var. Ben ve Mehmet’e dolmuşa binmemiz söyleniyor. Bu arada arabanın anahtarını da alıyorlar. Bize, verilen emir üzerine merkeze götüreceklerini söylüyorlar. Nedenini soruyoruz. Herhangi bir bilgilerinin olmadığını söylüyorlar. Dolmuşu kullanan polis diğer polislere neden Menemen değil de, İzmir’e götürüyoruz diye soruyor. Dolmuşa binmemizle birlikte ayrı ayrı koltuklara oturtuluyoruz. Birbirimiz ile konuşmamamız gerektiği söyleniyor. Dolmuş hareket ediyor Mehmet polislere merkezde ne kadar kalacağımızı soruyor? ‘Bilmiyoruz’ yanıtını veriyorlar. Mehmet ‘herhalde uzun sürmez’ diyor. Yolda giderken ekip şefi telsizle ‘misafirleri aldık geliyoruz’ anonsunu yapıyor. Yeşilyurt Devlet Hastanesi’ne geliyoruz. Hastanede ne işimizin olduğunu soruyoruz. Hastanede muayene olacağımızı, bu uygulamanın lehimize bir uygulama olduğunu anlatıyorlar. Hastane girişinde sol tarafta küçük bir oda var. Tek tek içeri alıyorlar. Doktor tişörtü kaldırıp göğüs ve sırt bölümüne bakıyor. ‘Darp ve cebir izi yoktur’ cümlesini rapora yazıyor. Hastaneden sonra dört gün kalacağımız İzmir Bozyaka ‘Terörle Mücadele Şubesi’ne götürülüyoruz. Binanın önüne geldiğimizde arabamızın orada park edildiğini görüyoruz. Polisin biri arabayı kimin kullandığını soruyor. Ben olduğumu

söylüyorum. ‘Arabanın yanına gel’ diyor. Arabada ne olduğunu soruyor. Arabada bir şeyin olmadığını söylüyorum. Oysa arabayı yolumuzu keserken ince bir aramaya tabi tutmuşlardı. Mehmet’i apar topar yukarı çıkarıyorlar. Arabayı yeniden ince bir şekilde aradıktan sonra, teyp kasetlerinden bir kaçını alıyorlar. Polis eşliğinde en üst kata çıkıyorum. En üst iki katın ‘Terörle Mücadele Şubesi’ olduğunu anlıyorum. Çok acele ediyorlar. Nezarethane polisi üstümü aradıktan ve eşyalarımı aldıktan sonra bir kağıdı imzalamam gerektiğini söylüyor. İmzalayacağım kağıdı okumak istiyorum. Buna gerek olmadığını, imzalanacak belgenin gözaltına alındığıma ilişkin bir kağıt olduğunu, bunun bir kopyasını da bana vereceğini söylüyor. Göz gezdirdikten sonra imzayı atıyorum. Çok acele ediyorlar. İmza attıktan sonra, ‘tamam bunun işi bitti, alabilirsiniz’ diye diğer polislere sesleniyor. Kapının önünde kısa boylu, hafif kilolu bir polis, yurtdışında ne iş yaptığımı soruyor? Çifte vatandaş olup olmadığımı soruyor? Oracıkta kırmızı bir bezle gözlerim bağlanıyor. Koluma giren bir polis ‘yürü’ diye sesleniyor. Kısa bir yürümeden sonra sorgu odasına geldiğimi anlıyorum. Plastik bir sandalyeye oturtuluyorum. Önce kısa bir sessizlik yaşanıyor. Sonra etrafımda dolaşmaya başlıyorlar. Ayak seslerinden 5-6 kişi olduklarını tahmin edebiliyorum. Kısa bir sessizlikten sonra birisi adımı, soyadımı soruyor. Ben adımı ve soyadımı söylüyorum. Soyadımı bilinçli olarak yanlış telâffuz ediyorlar. Ben Desde diyorum, onlar defter vb. şeklinde söylüyorlar. Sorgu odasında sol yanımda fan ile soğuk hava veriliyor. Sağ yanımda ise kuvvetli bir ışık yüzüme vuruyor. Bu yüzden konuşurken, dudaklarımın hemen kuruduğunu fark ediyorum. Işığın etkisi ile gözbağının altında karşımda bir masa olduğunu

ve masanın arkasında birisinin oturduğunu görüyorum. Bu kişinin sorgucu timin şefi olduğunu tahmin ediyorum. Bu kişi kalın sesiyle, önce bana bir nutuk çekiyor! Kendilerine dağda kurşun sıkanların bile burada konuştuğunu, kendileri ile açık konuşmam gerektiğini, aksi taktirde burada alacağım darbelerin etkisini yaşam boyu üzerimde taşıyacağımı söylüyor. Sorgucu başı ısrarla, 7 gün zamanları olduğunu, benim 7 gün boyunca orda kalacağımı söylüyor. Ben söylenenlerden hiçbir şey anlamadığımı, neden gözaltına aldıklarını ve suçumun ne olduğunu soruyorum. ‘Hakkında ihbar var, onun için tahkikat yapıyoruz’ diyor. Sorgucu sürekli tehdit ediyor. Beni bir bidona koyacağını ve üzerine beton dökerek ege denizine atacağını söylüyor. Sorgucu başı ailem ile ilgili sorular soruyor. Nerede oturduğumuzu, kaç kardeş olduğumuzu, kardeşlerimin ne iş yaptığını ve ne zaman Almanya’ya gittiğimi soruyor. Sorduğu bütün bu sorulara cevap veriyorum. Neden Alman vatandaşı olduğumu soruyor? Alman vatandaşı olmak sanki bir suçmuş gibi soruna yaklaşıyor. Israrla benim Alman vatandaşı olmadığımı, taşıdığım kimliğin sahte olduğunu söylüyor. Sahte kimliği açığa çıkaracaklarını belirtiyor. Kimliğimin sahte olmadığını söylüyorum. Sorgucu, sahte kimliği ortaya çıkaracaklarını belirtmeye devam ediyor. Sorgucu başı her şeyi bildiklerini, benim örgüt üyesi olduğumu, MK’da yer aldığımı, kendilerini fazla uğraştırmadan her şeyi anlatmam gerektiğini, aksi taktirde beni konuşturacaklarını söylüyor. Sorgucu başı sürekli buraya gelen herkesin konuştuğunu, benim işkenceye dayanıp dayanmayacağımı soruyor. Ben söylenenlerden hiçbir şey anlamadığımı, örgüt vb. işlerle ilgimin olmadığını söyleyince, enseme darbeler inmeye başlıyor. Avuç içi ile vuruyorlar. Vuran kişinin sorgucu başı mı yoksa başkası mı olduğunu ayırt edemiyorum. İçlerinden biri “bunu pikniğe götürelim” diye sesleniyor. Beni ayağa kaldırıyorlar. Kolumdan tutan biri ‘kuzu etini mi, yoksa tavuk etini mi seviyorsun?’ şeklinde bir soru yöneltiyor. Cevap alamadıktan sonra şunu “kamyonun arkasına atalım” dedikten sonra “yürü ulan” diye sesleniyor. Bu arada polisin biri “Bolşevik Parti”nin hangi kanadından oldu-

29


✉ okuyucu mektubu

30

ğumu soruyor. Hiç bir kanadı ile ilgimin olmadığını söylüyorum. Kısa bir yürümeden sonra göz bağım açılıyor. Hücrenin önündeyim. Hücreye girmemle birlikte kapı kapanıyor. Öncelikle hücremi incelemeye başlıyorum. Hücrenin küçük kamera ile izlendiğini farkediyorum. Aylardan Temmuz, günlerden Salı idi. Temmuz sıcağının hücreye nasıl yansıdığını anlatmak istemiyorum. Hücrede pencere yok, kapının üzerinde mazgal var. Mazgal deliklerinin üzerinden hücreye kuvvetli bir ışık yansıtılıyor. Işığın hücreye vurması ile sıcağa dayanmak dayanılmaz bir hal alıyor. Su verilmiyor, ilk gün yemek için hiçbir şey verilmedi. Gecenin ilerleyen saatlerinde, hücrenin kapısı açılıyor. Gel diye işaret ediyorlar. Gözlerim bağlanmıyor. Bir alt kata iniyoruz. Merdivenin hemen sağ yanında bir odaya alınıyorum. Odanın kapısının üzerinde ‘Şube Müdürü’ levhası var. Odanın içi sivil polisler ile dolu. Bir kişi büro masasının arkasında oturuyor, etrafındaki polislere talimat veriyor. Bu yüzden bu kişinin Şube Müdürü olduğunu anlıyorum. Şube Müdürü beni neden odasına çağırdığını anlatmaya başlıyor. Herkesi odasına çağırmadığını, benimle konuşmak için odasına çağırdığını, Türk polisinin güçlü olduğunu, her şeyi bildiklerini, benim ‘parti üyesi’ olduğumu, ‘MK’da yer aldığımı ve İzmir ‘sorumlusu’ olduğumu söylüyor. Şube Müdürü konuşmamın kendi yararıma olacağını, burada insan hakkının olmadığını, Amerika’nın bile Afganistan’a saldırırken insan hakkı gözetmediğini, insan hakkı savunucusu kesilen kimi ülkelerin bile, Amerika’nın Afganistan’da yaptıklarına ses çıkarmadığını söylüyor. Şube Müdürü sürekli bana işkenceye dayanıp dayanmayacağımı soruyor. Buraya gelen herkesi konuşturduklarını, konuşmamam halinde alacağım darbelerin etkilerini yaşam boyu üzerimde taşıyacağımı söylüyor. Bana bazı isimler söylüyor. Bu kişilerin bilmem hangi örgütün MK’sında olduklarını ve burada konuştuklarını söylüyor. Ben sürekli söylenenlerden hiç bir şey anlamadığımı, örgüt vb. şeylerle ilgimin olmadığını, konuşacak hiç bir şeyin de olmadığını söylüyorum. Bu konuşma faslından sonra, tekrar hücreye götürülüyorum. Gece saat 02.00’de yeniden Şube Müdürünün odasına götürülüyorum. Şube Müdürü bana hakaret ediyor. Kişiliğime, insanlık onurumu zedeleyen küfürler ediyor. Kafama bir tokat atmayı da ihmal etmiyor. Diğer polislerle birlikte hakaret ediyorlar.

‘Bunlar hepsi ibne, birbirlerinin karılarını ayarlıyorlar’ diyor polisin biri. Şube Müdürü Türk polisinin ne kadar güçlü olduğunu anlatmaya başlıyor. Üç evi tespit ettiklerini, diğerlerinin de kısa sürede alınacağını söylüyor. Konuşmam halinde, ceza indiriminden yararlanacağımı söylüyor. Ben konuşacak bir şeyin olmadığını söylüyorum. “Bunu götürün” diye polise sesleniyor. Böylelikle 9 Temmuz 2002 tarihi geride kalıyor. 10 Temmuz 2002: Saatim alındığı için, saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Tahminen öğlen sonrası olabilir. Hücreden çıkarılıyorum. Gözlerim bağlandıktan sonra, bir odaya götürülüyorum. Odanın sorgu odası olduğunu hemen anlıyorum. Oda da birileri sorgulanıyor. Kim olduğunu bilmiyorum. Sesinden Şube Müdürünü tanıyorum. “Oğlum” diyor bana, arabayı kimden aldığımı soruyor. Arabayı otel sahibinden ödünç olarak aldığımı söylüyorum. Tamam geri götürün diye polise sesleniyor. Koluma giren polis, bana hakaret ediyor. Yarım saat zamanımın olduğunu, sorguya alınacağımı, her şeyi açık açık anlatmamı ve kendilerini fazla uğraştırmamamı söylüyor. Yarım saat içinde düşünmemi, isteklerini yerine getirirsem, birlikte çay, kahve içip eve gidebileceğimi söylüyor! Tekrar hücreye geri geliyorum. Kendimi işkenceye hazırlıyorum. Bu defa elektrik ve diğer işkence metotlarını uygulayabileceklerini aklımdan geçiriyorum. İşkenceye hazırım, ama gelmiyorlar. Polisin verdiği süre çoktan sona ermişti. Gözüm kapıda, her an geleceklerini düşünüyorum. Akşam saatlerinde saatin kaç olduğunu bilmiyorum. Hücrenin kapısı açılıyor, gel diye işaret ediyorlar. Gözlerim açık, kapısında “Bölücü Terörle Mücadele Şube Müdürü” yazılı tabelanın olduğu bir odaya alınıyorum. Bir kağıt ve kalem veriliyor. Özgeçmişimi yazmam gerektiği söyleniyor. Kısaca nerede doğduğumu, nerede oturduğumu ve nasıl yakalandığımı yazdıktan sonra, başka yazılacak bir şeyin olmadığını belirttikten sonra imzalıyorum. Hücreye geri dönüyorum. Aradan belli bir zaman geçtikten sonra yeniden çağrılıyorum. Bir polis kağıt, kalem uzatıyor. Alfabede yer alan 29 harfi yazmamı istiyor. Bunların ne işe yarayacağını soruyorum. ‘Dosyana koyacağız’ diyor. Harf leri yazıyorum. Rakamları da yazdıktan sonra imzalıyorum. Tekrar hücreye geri dönüyorum. Gecenin geç saatlerinde sorgu odasına götürülüyorum. Kalın sesli sorgucu başı konuşmaya başlıyor. Önce bana nutuk çekiyor. Kendisinin

ne kadar başarılı olduğunu, şimdiye kadar istediği her şeyi yaptığını, kendisine hayır cevabının verilmesinden hiç hoşlanmadığını, buraya gelen herkesin konuştuğunu, benimle de konuşmak istediğini söylüyor. Ben bildiğim konularda sordukları sorulara cevap verdiğimi, başka konuşacak bir şeyimin olmadığını söylüyorum. İşkenceci çok sinirleniyor, adeta küplere biniyor. Odada bulunanlardan biri “Dur komutanım sinirlenme onu biz konuştururuz” diyor. “Konuşacak mısın?” diye soruyorlar. Hayır cevabından sonra üzerinde oturduğum plastik sandalye çok hızlı bir şekilde çekiliyor. Betona yığılıyorum. Betona yığılmamla birlikte, gelebilecek darbelerden korunmak amacı ile öncelikle kafamı tutuyorum. Yerde sağlı sollu tekmelere maruz kalıyorum. Yere yığılmamla birlikte bilmediğim bir cisim ile karın sol alt kısmında bir çizik meydana geliyor. Sağlı sollu tekmeler yedikten sonra yeniden kaldırılıyorum. Plastik sandalyeye oturuyorum. Biri konuşmaya başlıyor. O ana kadar bu kişi hiç konuşmamıştı. Tanıyorum bu sesi. Şube Müdürü konuşuyor. Artık her şeyi bildiklerini, ... nın her şeyi anlattığını, benim konumumun açığa çıktığını, istersem göz bağımı açabileceğini, inanmıyorsam ...yı getirip yüzleştirebileceğini söylüyor. ...nın anlattıklarını bana anlattıktan sonra, birisini daha alacaklarını söylüyor. Ben gözbağının açılmasını ve ... kişi ile yüzleşmeyi reddediyorum. Konuşacak hiç bir şeyin olmadığını ...nın anlattıklarının doğru olmadığını söylüyorum. Şube Müdürü devamla; işkenceye dayanıp dayanmayacağımı soruyor ve ekliyor. “Şimdi seni soyacaklar, biz hepimiz erkeğiz, bu duruma dayanamayız” diyor. Sorgucu başı sürekli tehdit ediyor. Konuşmazsan buradan sağ çıkamazsın diyor. Sorgucu başı konuşurken, genç bir ses kulağıma eğilip ‘şimdi seni soyup sinkaf edeceğiz’ diyor. Sorgucu yeniden “konuşacak mısın?” diye soruyor. Hayır cevabını aldıktan sonra göğsüme ve sırtıma darbeler inmeye başlıyor. Gözlerim bağlı olduğu için neyle vurduklarını tam olarak çıkaramıyorum. Vurmaya devam ediyorlar. Her vuruşta konuşacak mısın? diye soruyorlar. Hayır cevabından sonra kuduruyorlar. Kalk ulan ayağa soyun diye bağırıyorlar. Zorla soyunduruluyorum. Beni zorla domal pozisyonuna getiriyorlar. İçlerinden biri cop sokalım diyor. Anüsüme göremediğim sert bir cisim sürüyorlar. Tecavüz etmekten son anda vazgeçiyorlar. Kalk ulan ayağa diye sesleniyorlar. Kalkıp giyinmeye çalışıyorum. Sorgucu başı

yeniden yatırın bunu diye komut veriyor. İçlerinden biri kısa pantolonu tuttuğu gibi düğmesini koparıyor. Beni yere yatırıyorlar. Biri kollarımı sıkı bir şekilde tutuyor. Ağzıma çaput yerleştiriliyor. Biri ayaklarımı sıkı bir şekilde tutuyor. Öyle bir duruma getiriliyorum ki hareket etmem mümkün değil. Nefes almakta zorlanıyorum. İşkencecilerden biri hayalarımı sıkmaya başlıyor. 10-15 dakika hayalarımı sıkmaya devam ediyorlar. Hayalarımı sıkarken diğer yandan da “konuşacak mısın?” diye bağırıyorlar. Hayır yanıtından sonra daha da kuduruyorlar. İşkence seansından sonra beni yeniden kaldırıyorlar. Bu bir başlangıç, seni pikniğe götüreceğiz diyorlar. Git elini yüzünü yıka yeniden sorguya alacağız diyorlar. Polis eşliğinde tuvalette elimi ve yüzümü yıkıyorum. Yeniden gözlerim bağlanıyor. Koluma giren polis beni koridorda dolaştırıyor. Daha sonra hücreme götürülüyorum.. Bunun bir taktik olduğunu anlıyorum. Nezarethane polisine saatin kaç olduğunu soruyorum. Saatin gece 02.00 olduğunu öğreniyorum. Müthiş acılar içinde kıvranıyorum. Nefes almada zorluk çekiyorum. Her nefes alışımda müthiş ağrı hissediyorum. Nefes almak için ağzımı açık tutuyorum. Kımıldayacak durumda değilim. Yarı baygın şekilde ölü gibi yatıyorum. Hücre kamera ile izleniyor. Durumun ciddiyetini gören nezarethane polisi sık sık beni kontrole geliyor. Böylece 10 Temmuz 2002 tarihi de geride kalıyor. 11 Temmuz’da yeni bir güne başlıyorum. Müthiş ağrılarım var. Yeniden sorguya alıyorlar. Sorgucu başı dün kaldığımız yerden devam edeceğiz diyor. Tekrar ailemle ilgili sorular soruyor. Bu soruları daha ilk günde sormuşlardı. Sorgucu baklayı ağzından çıkarıyor: “Bunlar yemek yapmanın ön hazırlığı idi” diyor. “Şimdi sıra yemek yapmada” diyerek, konuşmaya devam ediyor. Neden Alman vatandaşlığına geçtiğimi soruyor. Alman vatandaşı olmak bir suçmuş gibi soruna yaklaşıyor. Sorgucu başı tam burnumun dibinde konuşuyor. Sürekli tehdit ediyor. Seni pikniğe götüreceğiz diyor. Bugün konuşmaktan başka seçeneğin yok diyor. Ben bilmediğim konularda konuşmayacağımı söyleyince kızıyor, bağırıyor. Tabi vurmayı ihmal etmiyor. Yine göğsüme ve sırtıma yassı bir cisimle vuruyorlar. Kafama çok dikkatli vuruyorlar. İşkence faslından sonra hücreye dönüyorum. 15.08.2005 MEHMET DESDE (Devam edecek) ✓


okuyucu mektubu

S

İstanbul- Sarıgazi’de jandarma bir genci katletti

uat Kandemir adlı 19 yaşındaki inşaat işçisi, 15 Ağustos 2005 günü mahallede yanında iki kardeşi ile birlikte özel otolarıyla gezerken jandarma tarafından tek kurşunla beyninden vurularak komaya girdi. Ölümle pençeleşen genç üç gün sonra, 18 Ağustos günü akşamı yaşamını yitirdi. Bu katliamı protesto etmek ve kamuoyuna duyurmak için İstanbul İHD Şubesi’nde 18 Ağustos 2005 günü bir basın açıklaması yapıldı. Olay anında orda olan iki kardeşi ile annesi, ağabeyi ve akraba çevresinin katıldığı bu basın açıklamasında verilen bilgiye göre; ehliyetsiz olan Suat, jandarmayı görünce otosunu bir sokağa çekerek kardeşleriyle yaya olarak mahalleye çekilirler. Bir süre sonra jandarmanın gittiğini düşünerek kardeşi Fuat ile otolarının yanına gelirler. Otoya binip çalıştıracakları sırada jandarma sokağın başında “Dur!” ihtarında bulunmadan arabadaki gençlerin kafalarına nişan alarak ateş eder ve direksiyondaki Suat’ı vururlar. Fuat, jandarmaya ağabeyinin vurulduğunu ambulans çağırmalarını söyler. Fakat onlar buna hiç aldırış etmeden Fuat’a yaralıyı bırakarak kü-

fürlü bir şekilde yere yatmasını emrederler. Daha sonra buna uymayan Fuat’ı dipçik, tekme tokatla yere yatıran Jandarma, ellerine kelepçe takıp, ayaklarını ise kendisinin kemeriyle bağlayarak orada işkence yaparlar. Bununla yetinmeyen jandarma hastanede de elleri ayakları bağlı Fuat’a işkence yapar, yerlerde dakikalarca sürükleyerek üzerindeki elbise ile birlikte omuzunda derileri yırtılmasına neden olurlar. Suat’ı vuran ve 16 yaşındaki Fuat’a bu şekilde davranan Jandarma 24 saat boyunca aileye haber vermez. Bingöl’den zorla göç ettirilmiş olduğunu belirten aile fertleri ve Suat’ın annesi Hazal Kandemir büyük bir acı içinde “Bu ne biçim adalet? Bunu müslüman müslümana yapar mı?” şeklinde sorular soruyor, hakkını sonuna kadar arayacağını katillerden hesap soracağını söylüyor, hesap sorulması için herkesin üzerine düşeni yapmasını istiyordu. Küçük yaşta babaları ölen çocuklarını yetim büyüttüğünü belirten anne, “Şimdi de bu yoksulluğumuzla yetim bırakılan iki çocuğa yaşlı ve hasta bir kadın olarak nasıl bakacağım?” diyerek gözyaşı döküyordu.

1 Eylül Dünya Barış Günü kutlamalarına Diyarbakır’da izin verilmedi....

D

iyarbak ır Demokrasi Platformu’nun 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla yaptığı başvuru Valiliğin yasaklamasıyla karşılaştı. Saat 18.30’da meşaleli olarak gelen kitle Koşuyolu parkındaki “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” anıtı önünde bir basın açıklaması yaptı. “Barış İçin Görevdeyiz!” (DDP) ve “Biji Aşiti! (Yaşasın Barış) pankartları açıldı. Barış isteklerinin dillendirildiği çeşitli dövizler de taşıyan, yaklaşık olarak 1500 kişi “Barış hemen şimdi!”, “Yaşasın halkların kardeşliği...” sloganlarını attılar. Basın açıklamasında günün anlam ve önemine vurgu yapıldı. Gerillanın ateşkesine devletin karşılık vermesi gerektiğine vurgu yapıldı. Uzatılan barış eline bir el daha uzatılmalı dendi. Basın açıklamasında beyaz balon ve güvercinler “barış elçisi” olarak gökyüzüne uçuruldu. Açıklama sonunda parkta açılan “barış çadırına” doğru yüründü. Burada Öcalan lehine atılan sloganlara polis “yasadışı” olduğu gerekçesiyle izin vermedi, kitle sloganlarda ısrar etmedi. Hemen şimdi barış isteyenler, ya da

barış eli uzatanlar karşılık bulmayan uzlaşı siyasetlerinde ısrar etmeye devam etmektedirler. Başbakanın sözde Kürt sorununu dillendirdiği zaman üzerinden çok geçmeden böylesi anlamlı bir günün Diyarbakır’da kutlanmaması devletin ne kadar demokrasi istediğinin bir göstergesidir. Sözde atılan adımların cevabını Diyarbakır halkı pratik adım atması yönünde bir uyarı olarak vermiştir, tüm sansasyonel girişimlere rağmen halk başbakanı dinlemeye gitmemiştir. İnkar, askeri tedbirler ve parçala-bölyönet politikalarına devam eden devlet bugün sözde “Kürt realitesi” vardır noktasına gelmiştir. Ama bu noktada da kendi çıkarlarının elverdiği inkarda ısrar etmeye, ona uygun adımlar atmaya devam etmektedir. Sorunun bir yönüyle devletin bazı kurumları tarafından da dillendirilmesinin temelinde bilinçli bir ulusal uyanış ve onun tamamlayıcısı gerilla kuvvetinin varlığı yatmaktadır. Bugün barış gününe bile tahammül etmeyerek etkinliğe izin vermeyen militarist devletin, bir halkın kendi kade-

Bu olay devletin nasıl bir demokratik hukuk devleti olduğunu gösterdiği gibi keyfi gözaltılar, tecrit, işkence, yargısız infazlar v.b. şeklindeki saldırılarının da olanca hızıyla devam ettiğini gösteriyor. Gözaltılar, yargısız infazlar, yaşlı çocuk denilmeden insanlar katledilmesi bugün de devam ediyor. Devrimci tutsaklar tecrit hücrelerinde ağır işkencelere tabi tutularak tabutluklara atılıyorlar. Şimdiye kadar binlerce yargısız infaz yapıldı. Bunların yüzde kaçı hakkında soruşturma açıldı? Hangimiz “tipi teröriste benziyordu” gerekçesiyle cadde ortasında devletin güvenlik görevlileri tarafından kurşunlanmayacağımızdan emin olabiliriz? Ceza yasasında idam yok. Egemenler için yargılamanın zahmetli iş olarak görüldüğü, idamın kaldırılmasından bu yana yargısız infaz ve gözaltında kayıpların sayısının artışına bakılınca anlaşılıyor. Bütün bunlar hükümet ve devletin

en yetkili ağızlarından dillendirilen “demokrasi”, “özgürlük”, “kardeşlik”, “demokratik sosyal hukuk devleti” demagojileri eşliğinde yapılıyor. Bunlar, bugün de hala devletin faşist karakterinin devam ettiğini gösteren olgulardır. Şimdiye kadar “demokratikleşme” adına yapılan değişikliklerin yüz katı daha değişim yapsalar dahi bir halklar hapishanesi olan bu topraklara özgürlük, demokrasi, eşitlik ve halkların kardeşliği ancak işçi sınıfı önderliğinde, işçilerin köylülerin devrimci-demokratik iktidarıyla gelir. Demokratik haklarımızı korumak ve yenilerini elde etmek için birleşelim, örgütlenelim! Ancak başarılı olmak istiyorsak mücadelemizi devrim hedefi ile yürütmek zorundayız! Unutmayalım; emperyalizmin işbirlikçisi büyük sermayenin kanlı saltanatı altında bizlere rahat yüzü olmadı. Bundan sonra da olmayacaktır. Ağustos 2005 ✓

Aşağıda enternasyonalist dayanışmanın güzel bir örneği olarak, Avusturya’lı KOMAK-ML (Komünist Aksiyon- Marksist Leninist) örgütünden yoldaşlarımızın bize bağışladıkları 500 Euro ile birlikte gönderdikleri mektubu okurlarımızın bilgisine sunuyoruz. YDİ Çağrı

Değerli kadın ve erkek yoldaşlar! Kadın ve erkek işçilerin ve diğer emekçilerin devrimcileştirilmesi konusundaki çabalarınızda başarılar dileriz. 2005’in ilk yarısında Avusturya’da derginizle dayanışma kampanyası başlattık. Bu kampanya çerçevesinde derginize Türk devleti tarafından sürekli uygulanan baskılar konusunda bilgi verdik. İlkbaharda Avusturyalı Sandra Backutz’un tutuklanmasıyla ve onu takip eden terörizme karşı dava ile Türkiye/Kuzey Kürdistan’daki koşullara ülkemizdeki ilgi hızla arttı. Bu durumdan, derginizi ve özellikle de onun Almanca baskısı “Aufruf”u daha da tanıtmak için faydalandık. 28 Mayıs 2005’de Viyana’da gerçekleştirdiğimiz Çağrı-DayanışmaEtkinliği Çağrı kampanyamızın zirvesi ve sonu oldu. Elbette derginizin propagandasına ve yaygınlaştırılmasına bundan sonra da devam edeceğiz. Ajit-Prop buluşmalarımızda işçiler arasında gerçekleştirdiğimiz bağış kampanyasının ve örgüt bağışımızın bir sonucu olarak topladığımız 500.Euro’yu mücadelenize küçük bir maddi katkı olarak gönderiyoruz. Devrimci selamlarımızla Komak-ml

www.komak-ml.tk rini tayin hakkına tahammül etmesini düşünmek saflık olur. Bu anlamda Kürt halkının temsilcileri uzlaşıcı sistem içi politikalarından arınmalıdır. Tehlike böyle devam ederse Kürt ulusal hareketi gelecekte bugün barış için hareket ettirdiği gücü arkasında bulamayacaktır. Devletin iki yüzlü politikalarından medet umar bir noktaya çekilen hareket küçülmeye mahkumdur. Bu hareket devlete karşı haklı başkaldırıyla nasıl bir kitle hareketi olduysa, bu gücün önemine uygun politikalarla pratik yansımasını bulacaktır. Yoksa harcanan onca emek ve bedelin ka-

zançlısı devlet olacaktır. Dünya barış günü olarak tüm dünyada kutlanan bu günde halkları yeni bir dünya kurulana kadar mücadele beklemektedir. Böylesi bir günün emek cephesi için anlamı tüm dünya emekçileri ve halklarının kardeşliğini ve birliğini geliştirmektir. Gerçek barış haklı savaşlarla gelir, onun için haklı devrimci savaşları geliştirmek, emperyalist savaşların son bulması için olmazsa olmaz bir koşuldur. Diyarbakır’dan bir YDİ Çağrı okuru ✓

31


✉ okuyucu mektubu 28-31 Temmuz tarihinde yapılan Munzur Doğa ve Kültür Festivalinden izlenimler ...

H

er yıl geleneksel olarak yapılan festivalin bu yıl altıncısı yapılacaktı. Güvenlik gerekçesiyle bu yılki festivalin Valilik tarafından 45 gün ertelendiği gerekçesi!?. eskiden yapılan bir dizi etkinliğin yapılamamasına neden oldu. Resmen olmasa da festivalin yapılmaması anlamına gelen karar yasaklamayla aynı anlama geliyordu. Sivil toplum örgütleri ve Belediyenin resmen olmasa da festivalin yapılmasını tüm kamuoyunun desteklemesini istemesiyle ve il dışından çok sayıda insanın destek için Dersim’e akın etmesiyle kısmen de olsa festival yapılmaya çalışıldı ve halk tarafından sahiplenilerek ilgiyle karşılandı. Olağanüstü-hal koşullarını aratmayan bir önlemin alındığı Dersim’de devletin bütün olumsuz tutumuna rağmen müzik dinletileri ve paneller yapıldı. Munzur’un doğa ve barışın simgesi olması için herkes elbirliği etmişçesine çaba gösterdi. O eski görkemli konserler yapılamasa da TUDEF (Tunceli Dernekleri Federasyonu) ve dergi çevreleri ve Belediyenin de desteğiyle halkın katıldığı kimi etkinlikler tüm engellemelere rağmen yapıldı. Ayın 28’inde misafirlerin Pertek’te karşılanması engellemeler üzerine yapılamadı. Gelen TUDEF arabalarını bekleterek geri dönmeleri için baskı oluşturan devlet güçleri bunda başarılı olamadılar. Yıldırma çabaları

sonuç vermedi ve 13 saat çeşitli yerlerde bekletilen misafirler, sonunda ile gelebildiler. Bütün baskılara rağmen birlikte hareket ederek Dersime girdiler. Aynı gün kitle örgütleri ve dernekler tarafından 20.30’da yeraltı çarşısında bir basın açıklaması yapıldı. Katılımcılar Tunceli girişinde bekletilen TUDEF’li misafirlerin girişi sağlanmadan dağılmayacaklarını belirttiler. Yaklaşık beş bin kişilik kitlenin katıldığı bu basın açıklaması girişimleri hızlandırdı. Belediye Başkanı Songül Erol Abdil “Gelen misafirler kitlenin dağılmasından sonra ilimize alınıp misafir edilecektir.” demesine rağmen, yeterli duyarlılık göstermediği gerekçesiyle ‘yuhalandı’. TUDEF’li yöneticilerin araya girmesiyle alkışlar ve sloganlar arasında kitle dergilerin kurduğu standlara gelerek halaylar çekmeye başladı. Devletin kolluk güçlerinin tüm provokatif davranışlarına rağmen olumlu davranış gösteren kitle herhangi bir olayın gelişmesine meyil vermedi. Saat 23.00’da misafirler ile alındı, misafirlerin bir kısmı kitleyle buluşma noktasına ulaştı, alkışlarla karşılandı. Dersim’de festivalin ikinci gününde yapılması planlanan paneller yapıldı. Program dahilinde açılması gereken kadın-evinin açılışı yapıldı. Açılış Grup Yorum ve diğer sanatçıların katıldığı bir konserle devam

etti. Çeşitli sloganlarla festivalin ertelenmesi kınandı. Akşam saatlerinde standların yanında yine bir basın açıklamasıyla vali ve erteleme kınanırken devrim şehitleri anıldı. Üçüncü gün kutlamalar programa uygun olarak devam etti. Saat 9.00’da “Munzur’da barajlara ve siyanürle altın çıkarmaya” karşı kitlesel bir katılımla Dersim merkezden Ovacık yolu üzerindeki Dikilitaş’a kadar yüründü. Yürüyüşte barajlar ve siyanürle altın çıkarmaya karşı halktan destek istendi, Dikilitaş’ta yapılan basın açıklamasından sonra kitle kortejler halinde geri geldi. Böylece Dersimliler Munzur’a sahip çıkarken siyanürle altın çıkarılmaya karşı da yek vücut olacaklarını belirttiler. Yaklaşık olarak beş binin üzerinde kitle bu yürüyüşe katıldı. Akşam saatlerinde sanat sokağının açılışı Belediye Başkanı Songül Erol Abdil tarafında yapıldı. Ferhat Tunç ve diğer sanatçıların katıldığı bir konser yapıldı. Dördüncü gün Gençlik Merkezi’nin açılışı yapıldı, sanatçıların katıldığı bir konser Otogar’da yapıldı. Kapanış konuşmasının ardından kitle yeraltı çarşısına doğru yürüyerek burada bir basın açıklamasının ardından dağıldı. Polisi, jandarması ve sivil kolluk gücüyle şehrin her yanı abluka altına alınarak en üst düzeyde ‘güvenlik’ önlemleri alınmıştı. Tabi ki halkın güvenliği değil, kendi güvenlikleri için bu önlemleri almışlardı. Çünkü halk oluşturulan güvenlikten rahatsızdı, buna ihtiyaçları da yoktu. Bu arada şehir merkezindeki ka-

palı salon toplantıları kararlaştırıldığı gibi yapıldı, diğer ilçe kapalı salon toplantıları yapılmadı. Etkinlik programında olan tiyatro gösterileri ve akşam konserleri yapılamadı. Bir çok sanatçı ve aydın programladıkları gibi etkinliğe katıldı. Bir kısmı da katılmadı. TUDEF kendi inisiyatifinde ikinci gün Nazımiye programı ve üçüncü gün Ovacık programını kararlaştırdığı gibi yaptı. Festivalde iki Partizan okuru bildiri dağıttıkları için alıkonuldu, 3 insan da sivil araçlarla evlerinden ya da evlerine giderken gözalıtına alındılar. (Basından) Ertelemenin yasaklamayla aynı anlama geldiği bir durumda, bir konser tüm duyarlı kitlenin desteğinde ve Dersim halkının büyük çoğunluğunun katılımıyla kısmi de olsa engellemelere rağmen yapıldı. Yasaklara rağmen, devrimcilerin ve kitlenin desteği sayesinde, standların açılması ve yasaklı bir festivalin yapılması başarılmıştır. Devrimciler ve demokrat kitleler sahiplendiklerinde engeller engel olmaktan çıkmaktadır. Munzur’un doğasının korunması ve talan edilmemesi için, daha güzel bir çevre bilincinin yaratılmasına hizmet etmesi için, özgür bir dünyada daha özgür festivallerin yapılabilmesi için örgütlü bir toplum yaratmamız gerekiyor. Birleştiğimizde ve örgütlendiğimizde engellemeler kağıttan kaplan olacaktır. Munzur’un özgür akması için tek yol devrim. Özgür Dersim, YDİ Çağrı okuru ✓

Yayınevimizden çıkan Eğitim Broşürleri Dizisini okudunuz mu?

32

İsteyin!

Tanıtın!

Okuyun!

Tartışın!


ibretlik haberler

ATAT Ü R K K Ö Ş E S İ

!

AYIN KUPÜRLERİ

Tatbikat böyleyse gerisini düşünün artık!

İyi değil; hiç iyi değil! Efendim; uzun bir süreden beri yazmıyordum. Bir vesile ile tekrar karşınızdayım. Vesile şu yukarıdaki gazete kupürü. Ne yazıyor, iyi bakın… ‘Atatürkçülük’ dersleri artırılmış! Peki bu manşetin altında ne yazıyor? “Genelkurmay Başkanlığı’nın önerisi üzerine ilköğretimde T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersleri 2 saatten 3 saate çıkarıldı” Evet aynen böyle! İyi bir şey diye düşünebilirsiniz, haberi okuduğunuzda… Ama hayır; bu hiiiç iyi bir şey değildir!!! Nedeni var mı? Herşeyden önce böyle bir şeyin yapılması için illa Genelkurmayın öneride bulunması mı gerekiyor? Hükümet bunu düşünemiyor mu? Görüldüğü kadarıyla düşünemiyor; ki Genelkurmay emrediyor; şey yani öneriyor!!! Bu meselenin bir yanı! Diğer yandan yapılan ders sayısı beni pek ikna etmedi… Ne demek haftada iki ders? İki saatlik dersle biz Atatürkçü gençlik yetiştirebilir miyiz? Elbette hayır! Hayır, üç saate de çıkarılsa yetmez! En iyisi bütün dersleri kaldırıp bunların yerine T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersi okutmak lazım! Matematik, fizik, kimya, biyoloji falan filan öğrenen çocuk kendini bile koruyamaz ama Atatürkçü çocuk vatanı dahili ve harici bedhahlara karşı koruyabilir! Talebim bütün derslerin yerine Atatürk dersinin okutulmasıdır; Genelkurmay bunu en kısa sürede Milli Eğitim Bakanlığı’na öneri olarak emretmelidir!

ABD şimdi mahvoldu işte!

Koç gibi bakanın kupürlerinin yanında diğer kupürler hiç kalır! İşte bazıları…

En Atatürkçü Yazar Sıddık Niyetinibozar

SÖZ MECLİSTEN DIŞARI… “Şakşuka Efe sözünün bir anlamı yok. Ben şakşukanın hem şarkısını hem yemeğini severim. Ama ben şakşuka değilim, ben hünkârbeğendiyim. Çünkü beni halkım da, sayın Genel Başkanım da çok beğeniyor.”

Atilla Koç — Kültür ve Turizm Bakanı, Bir CHP milletvekilinin kendisini “Şakşuka Efe” olarak tanımlaması üzerine verdiği demeç, 29 Haziran 2005 tarihli gazeteler 33


!

ibretlik haberler

Türk turizmine katkımız!

H

abere göre Beyoğlu Platformu ve Beyoğlu Belediyesi yabancı turistlere Türk kültürünün tanıtılması amacıyla kampanya başlatmış… Kampanya kapsamında yabancı turistlere nazar boncuğu takılacak, geleneksel Türk tatlıları sunulacak, Türk kahvesi, isteğe göre ince belli bardaklarda çay veya isteyene şerbet veya boza ikram edilecek, Türk lokumu tattırılacak, otelden ayrılan turistlerin arkasından su dökülecekmiş… Çoook iyi bir girişim… Aynen destekliyoruz… Yalnız haberi okuduğumuzda turistlere gösterilecek Türk gelenek göreneklerinin eksikliğini farkettik. Gidermek için hemen kaleme kâğıda sarılarak önerilerimizi sıraladık. Öyle ya, Türkiye’de durumdan vazife çıkarmak kültürümüzün önemli bir taşıdır! Aşağıda durumdan çıkardığımız vazifenin naçizane sonuçlarından birkaçını yayınlıyoruz: — Yabancı turiste “bugün git yarın gel” denilmelidir… Eğer turist gelme kararlılığını gösterirse o zaman diğer örf ve adetlerimiz devreye sokulmalıdır. — Yabancı turistler daha havalimanında yapılacak törenle, kesilen kurbanlar eşliğinde karşılanmalı; hırsızlık ve trafik kazası olaylarına karşı orada efsunlanmalı, okunup üflenmelidir. İsteğe bağlı olarak kurşun dökülmesi turiste nazar değmesine birebir gelecektir. — Erkek turistlere sünnet elbisesi giydirilerek sünnet edilmelidir. Bu yapılırken otel odası Türk gelenek göreneklerine göre süslenmelidir. “Maşallah” lafının ne anlama geldiği özel olarak anlatılmalıdır. — Yabancı kadın turistler müze, sergi salonları gibi kamusal alanlarda başörtüsü takmalıdırlar. Takmayanlar buraya alınmamalıdır. — Yabancı turistlerin isimleri Türkiye’de kaldıkları süre için değiştirilmelidir. Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma gibi geleneksel isimlerimiz yabancı turistlere pek de uyacaktır. Bu arada ismini değiştirmeyenlerin isimlerinde q, x, w gibi harfler olanlar hakkında koğuşturma açılmalı, daha da olmazsa sınırdışı edilmelidir. — Turizmi ciddiye almak gerekir… Mesela kahve verilecekmiş turiste… Yetmez… Turistlere sunulacak kahve sonrası fincanlarını ters çevirmeleri söylenip fallarına da bakılmalıdır. Bunun için yabancı dilde fal yorumu yapabilecek insan kaynakları değerlendirilmeli; devlet falcı kadrosu açmalıdır. Falcıların Türk kültürüne uygun fala bakıp bakmadığı oluşturulacak falcı denetimcileri tarafından kontrol edilmelidir. Kontrolcülerin denetimi ise Devlet Denetleme Kurulu tarafından yapılmalıdır. — Gelen yabancı turistlere kültürümüzün önemli bir parçası olan polis dayağı ikram edilmelidir… Olmazsa olmaz! — Kültürümüzün diğer önemli parçaları olan cezaevi, hücre ve işkence kültürünü tanıtmak boynumuzun borcudur. Bizi bu özelliklerimizle tanıyıp memleketimize gelen turistleri bu özel gelenek ve göreneklerimizden mahrum bırakmak ne misafirperverliğe ne de insanlığa sığar! — Ülkemize çift olarak gelen yabancı turistlerin kadın olanı “hem severiz, hem döveriz” haykırışları eşliğinde eşek sudan gelinceye kadar dövülmelidir. Erkek turiste ise “karının karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” lafı bi güzel anlatılmalı, sıpa işi erkek turiste bırakılmalıdır. — Turist kadınlara tecavüz geleneğini hatırlatmaya gerek yok; zaten yapılıyor. Ancak bu konuda işi ilerletip belki bir festival düzenlemek; en iyi tecavüzcüyü seçmek filan gibi işler yapmak gerekir. — Turist kazıklama geleneğini de hatırlatmaya gerek yok; çünkü turistin ilk öğrendiği geleneklerimizden birisi budur… — Yabancı turistlerin çocuklarını boş bırakmamak gerek. Tatillerini bir kaportacının, berberin, marangozun yanında çıraklık yaparak geçirmeleri için her türlü önlem alınmalı, çırak yeri bulamayanlara birer boya sandığı, simit tablası, su bidonu tedarik edilerek tatillerini verimli geçirmeleri sağlanmalıdır. Eminiz turist çocuklar iş hayatı içinde karşılaştıkları çocuklarla bayağı kaynaşacak, Türk çocuk kültürünün tanınmayan yönlerini tanıyacaklardır. — Yabancı turistler mevsimine göre eğer uyarsa üniversite seçme sınavlarına sokulmalıdırlar. Öyle ya, üniversite seçme sınavlarına girmek Türk kültürünün en önemli bir parçasıdır! Bunu turistten gizlemek ayıp kaçacaktır! — Gelen yabancı turistlere askeri ve siyasal gelenek ve göreneklerimizi göstermek boynumuzun borcudur. Mesela otelin etrafı silahlı kuvvetlerce sarılmalı, yer yer bombalanmalı; daha da olmazsa tank geçidiyle turiste balans ayarı yapılma-

34

lıdır. Eğer mümkün olabilseydi darbe geleneğimizden de tattırsaydık iyi olurdu ama şimdilik bu geleneğimizden vazgeçtiğimiz için turistten özür dilenmelidir. — “Allahuekber” bağırtıları arasında oteller taşlanmalı, eğer uyarsa ateşe verilmelidir … Malum iyi bir gelenektir! Hem yerli turiste uygulayıp, yabancı turiste uygulamamak Anayasanın eşitlik ilkesine aykırıdır, olmaz… — Turiste asgari ücretle nasıl geçinilebildiği konusunda onyıllardır oluşturduğumuz geleneğin özellikleri sayılmalıdır. Dahası Türkiye’de geçirecekleri sürede ellerine o kadar para bırakıp gerisine giderken verilmek üzere el konulmalı; turistin asgari ücretle yaşamaya çalışması sağlanmalıdır. Böylece bu geleneğimiz uygulamalı olarak kavranmış olacaktır ki; kalıcı olan budur. Tabii eğer uygulama sonunda turist yaşıyorsa çok büyük bir deneyim elde etmiş sayılacaktır! Valla, aklımıza ilk gelen öneriler bunlar… Aslında daha çok da yerimiz yok… Eveeeeet… Biz gelenek ve göreneklerimizi hatırlatıp görevimizi yaptık… Uygulanıp uygulanmayacağına ilgililer karar versin… Yaparlarsa turizm kalkınır, yapmazlarsa kendileri bilir…

Ne farkeder? Aşağıdaki telsiz konuşması Galiçya kıyısındaki İspanya Denizcilik İstimdatı ”Costa de Fisterra” tarafından 16 Ekim 1997’de kaydedilmiştir. Galiçyalı: (arkada hışırtı) ... A 853 konuşuyor, çarpışmayı engellemek için lütfen rotanızı 15 derece güneye doğru kaydırın... Doğrudan üzerimize geliyorsunuz, mesafe 25 deniz mili... Amerikalı: (arkada hışırtı) ... Çarpışmayı engellemek için biz size rotanızı 15 derece kuzeye kaydırmanızı tavsiye ederiz. Galiçyalı: Olumsuz yanıt. Tekrarlıyoruz: Çarpışmayı engellemek için rotanızı 15 derece güneye değiştirin. Amerikalı: (başka bir Amerikalının sesi) Burada Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetlerinin bir gemisinin kaptanı konuşuyor. Israr ediyoruz: Çarpışmayı engellemek için derhal rotanızı 15 derece kuzeye kaydırın. Galiçyalı: Biz bunu ne yapılabilir ne de gerekli görüyoruz, çarpışmayı engellemek için rotanızı 15 derece güneye kaydırmanızı tavsiye ediyoruz. Amerikalı: (oldukça sinirli emredici bir tonla) BURADA, AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ DENİZ KUVVETLERİNİN İKİNCİ BÜYÜK SAVAŞ GEMİSİ “USS LİNCOLN” UÇAK GEMİSİNİN KOMUTANI KAPTAN RİCHARD JAMES HOWARD KONUŞUYOR. BİZE, BİZİ HER ZAMAN DESTEKLEMEYE HAZIR, İKİ ZIRHLI GEMİ, ALTI TAHRİP GEMİSİ, BEŞ SEFER GEMİSİ, DÖRT DENİZALTI VE ÇOK SAYIDA GEMİ REFAKAT EDİYOR. ASKERİ BİR MANEVRAYA HAZIRLIK VE IRAK’A KARŞI SALDIRI İÇİN İRAN KÖRFEZİNE DOĞRU YOL ALIYORUZ. SİZE TAVSİYE ETMİYORUM... SİZE ROTANIZI 15 DER ECE KUZEYE DOĞRU DEĞİŞTİRMENİZİ EMREDİYORUM!!!! EĞER BUNA UYMAZSANIZ, UÇAK GEMİSİNİN VE DENİZ KUVVETLERİNİN EMNİYETİNİ SAĞLAMAK İÇİN GEREKLİ ADIMLARI ATMAK ZORUNDA KALACAĞIZ. SİZ MÜTTEFİK BİR DEVLETİN ÜYESİ, NATO’NUN ÜYESİ VE BÖYLELİKLE BU ASKERİ GÜCÜN ÜYESİSİNİZ... LÜTFEN DERHAL EMRE UYUN VE YOLUMUZDAN ÇEKİLİN!!!!!! Galiçyalı: Burada Juan Manuel Salas Alcantara konuşuyor. Biz iki kişiyiz. Bize köpeğimiz, yemeğimiz, iki bira ve şimdi uyuyan Kanarya adalarından bir adam refakat ediyor. Denizcilik isdimdatı kanal 106’nın ve Cadena Dial del la Coruna’nın tam desteğine sahibiz. Hiçbiryere doğru yol almıyoruz, çünkü size karadan konuşuyoruz. Biz Galiçya kıyısındaki A853 Finisterra fenerindeyiz. İspanya fenerleri arasındaki rütbemizin ne olduğu umurumuzda bile değil. Ve siz de boktan uçak geminizin emniyetini sağlamak için isteğiniz adımları atabilirsiniz. Yalnız haberiniz olsun, birazdan geminiz Galiçya kıyılarında kayalara çarpacak ve parçalanacak. Ve bu nedenle bir kez daha ısrar ediyoruz ve size sesleniyoruz, siz ve adamlarınız için en iyisini, en sağlıklısını ve en akıllıcasını yapın; çarpışmayı engellemek için rotanızı 15 derece güneye kaydırın.... (Yukardaki telsiz kayıdının yayınlanmasına Mart 2005’te İspanya askeri makamları tarafından izin verilince tüm İspanya gazeteleri bunu yayınlamıştır. İspanya halklarını kahkahaya boğan, internetten aldığımız bu telsiz konuşmasının okurlarımızı da eğlendireceğini düşünerek çevirdik.)


bulmaca

1 SOL­DAN SA­ĞA — 1– Le­onar­do da Vin­ci’nin “La Gi­ocon­da” ya da “La Ja­ kond” da de­ni­len tab­lo­su (re­sim); Bir ki­ta­bın bö­lüm­le­rin­den her bi­ri; 2– Ya­ pı­sın­da­ki gaz do­lu kü­çük boş­luk­lar ne­ de­niy­le süt­sü gö­rü­nüm­lü olan si­lis mi­ ne­ral­le­rin­den kris­to­ba­li­tin de­ğer­li taş ola­rak kul­la­nı­lan tü­rü; Bir cüm­le­yi ar­ ka­dan ge­len bir cüm­le­ye tür­lü il­gi­ler­le bağ­la­mak için kul­la­nı­lan edat; Ağır­lık kal­dır­mak için kul­la­nı­lan diş­li araç; 3– Ter­si; ile­ri sü­rü­len ye­ni bir dü­şün­ce, sav; De­ğiş-to­kuş et­mek; Ter­si, Tür­ki­ye’nin pla­ka işa­re­ti; 4– Dün­ya; Ge­niş ol­ma­yan, sı­kı; Bir tür de­niz ta­şı­tı; 5– Her bey­tin so­nun­da uyak­tan son­ra yi­ne­le­nen söz­ cük; Ma­te­ma­tik­te sa­bit bir sa­yı; 6– Bir şe­yi an­lat­ma, an­la­tım; Ter­si, ko­bal­tın sim­ge­si; 7– Bir çi­çek tü­rü; Ter­si, ya­ban­cı; 8– Ye­din­ci sa­nat; Vi­la­yet; 9– Bir tür mü­ zik ale­ti; Al­tı ayak­lı bir­ta­kım uçu­cu bö­ cek­le­rin ge­nel adı; Ter­si, Le­sot­ho’nun pla­ka işa­re­ti; 10– Bir dev­le­ti ya da bir ken­ti ta­nı­tan re­sim, harf ya da çiz­gi­den ku­rul­muş olan işa­ret; Bir tür ka­dın el­ bi­se­si; 11– Dün­ya­nın uy­du­su; Ter­si, ya­ ba­ni hay­van ya­ka­la­ma işi; İla­ve; İşa­ret; 12– Atın yav­ru­su; Av­ru­pa ta­ri­hin­de 14. yüz­yı­lın so­nuy­la 15. ve 16. yüz­yıl­la­rı kap­sa­yan dö­ne­mi ta­nım­la­mak­ta kul­ la­nı­lan, Es­ki Yu­nan ve Ro­ma kül­tü­rü­ nün can­lan­dı­ğı, dü­şün­ce­de, ede­bi­yat­ta, re­sim­de, hey­kel­de, mi­mar­lık­ta bü­yük de­ği­şik­lik­le­rin ol­du­ğu dö­ne­me ve­ri­len, Fran­sız­ca­da ye­ni­den do­ğuş an­la­mı­na ge­len söz­cük.

YU­KA­RI­DAN AŞA­ĞI­YA — 1– Ki­mi cins­le­ri ze­hir­li olan, iri bir si­nek tü­rü; Ter­si, lit­yu­mun sim­ge­si; Za­ma­nı gös­ter­ me­ye ya­ra­yan araç; 2– Pet­rol İh­raç Eden Ül­ke­ler Ör­gü­tü’nün kı­sa ya­zı­lı­şı; Ar­ go­da boş, an­lam­sız; 3– Do­ğa­dan baş­ka ger­çek­lik ol­ma­dı­ğı­nı sa­vu­nan fel­se­fe öğ­ re­ti­le­ri­nin ge­nel adı; 4– Kır­mı­zı; Se­bep; Su; 5– Ter­si, ede­bi­ya­tın kı­sal­tıl­mı­şı; Mü­ zik­te du­rak­la­ma imi; Sa­nat; 6– İs­tenç­li; Ha­tay sı­nır­la­rı için­de bir ova; 7– Baş; Kı­sa za­man sü­re­si; Ge­niş­lik; 8– Ge­lir ge­ ti­ren mülk; İş ba­şar­ma gü­cü, bir di­ren­ me­yi yen­me gü­cü; 9– Ter­si, stron­si­yu­ mun sim­ge­si; Ter­si, ara­ba­lar­da hay­van ko­şu­lan düz, uzun bö­lüm; 10– Biz­mu­ tun sim­ge­si; Yu­nan mi­to­lo­ji­sin­de şid­det tan­rı­ça­sı; 11– Es­ki­çağ­lar­da kent­le­rin ku­rul­du­ğu te­pe­nin üze­rin­de bu­lu­nan “ken­tin yu­ka­rı bö­lü­mü” an­la­mı­na ge­len ilk yer­le­şim bö­lü­mü­ne ve­ri­len Yu­nan­ca isim; Man­ga­ne­zin sim­ge­si; 12– Er­ken Rö­ne­sans dö­ne­mi­nin en ün­lü res­sam­la­ rın­dan­dı. 1445-1510 ta­rih­le­ri ara­sın­da ya­şa­dı. Ger­çek adı Ales­sand­ro di Ma­ ri­ano Fi­lip­pe­pi’ydi. İtal­ya’nın Flo­ran­sa ken­tin­de doğ­du. Bir ku­yum­cu­nun ya­ nın­da çı­rak­lık yap­tı. Da­ha son­ra dö­ne­ min ün­lü res­sam­la­rın­dan Fra Fi­lip­po Lip­pi’nin çı­ra­ğı ol­du. Us­ta­sı öl­dük­ten son­ra sa­nat­çı­la­ra des­tek ve­ren Me­di­ci ai­le­si­nin ya­nın­da re­sim ça­lış­ma­la­rı­na de­vam et­ti. 1481’de Pa­pa ta­ra­fın­dan Ro­ma’ya çağ­rıl­dı. Bu­ra­da di­ni içe­rik­li du­var re­sim­le­ri yap­tı. İki yıl son­ra ye­ni­ den Flo­ran­sa’ya dön­dü ve bir­çok ki­li­se

2

3

4

5

6

7

8

9

10 11 12

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 ve şa­pe­lin du­var­la­rı­na re­sim ve fresk­ler yap­tı. En bü­yük ya­pıt­la­rı­nı Ro­ma’dan dön­dük­ten son­ra­ki sü­reç­te ger­çek­leş­ tir­di. “Ve­nüs’ün Do­ğu­şu” ile “Mars ve

Ve­nüs”’te ken­di­ne öz­gü bir renk uyu­mu ya­rat­mış ve Rö­ne­sans re­sim sa­na­tı­nın ge­liş­me­si­ne ön­cü­lük et­miş­tir.

91. SAYIDAKİ BULMACANIN ÇÖZÜMÜ SOLDAN SAĞA: 1– METİN ALTIOK; 2– ULAM; LA; EM; 3– HAMASET; LA; 4– LN; MANİ; ED; 5– CEREN; MI; 6– SOL; MN; SAS; 7– AN; KA; BUNAMA; 8– BO; BARAN; 9– ASIM BEZİRCİ; 10– RA; UN; ALA; 11– SRİ LANKA; KİP; 12– USLAMLAMA; KA. YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1– MUHLİS AKARSU; 2– ELAN; ON; SARS; 3– TAM; CL; BI; İL; 4– İMAME; KOMELA; 5– SARMA; AM; 6– ALENEN; BE; NL; 7– LATİN; BAZUKA; 8– SURİNAM; 9– ANAR; 10– SANCAK; 11– KELEM; İLİK; 12– MADIMAK; APA.

karika [türlü] BÖLGESEL ASGARİ ÜCRET GÜNDEMDE… YAYIN TÜRÜ: YEREL SÜRELİ YAYIN

ASGARİ ÜCRETLİ

BÖLGESEL ASGARİ ÜCRETLİ

ÇAĞRI Basın Yayın Ltd. Şti Adına Sahibi ve Yazıişleri Müdürü: Aziz Özer ◆ Yönetim Yeri ve Adresi: Hüdavendigar Caddesi Saffeti Paşa Sokak, Nuri Bey İşhanı, No: 11, Kat: 2, Daire 5 34112 Sirkeci - İstanbul Tel.: (0212) 519 81 78 Fax: (0212) 519 81 79 e-mail: mail@ydicagri.com www.ydicagri.com ◆ Banka Hesap No: Türkiye İş Bankası Galatasaray-İstanbul Hesap No: 1022 0 738654 ◆ Yurtdışı Temsilciliği: Güney Kitabevi Frohlinder Strasse 60 44577 Castrop-Rauxel Tel.: (02305) 542846 Fax: (02305) 542845 ◆ SAYI: 92 · EYLÜL 2005 ISSN 1301-692X92 ◆ Türkiye: 2 YTL (KDV DAHİL) Yurtdışı: 2,50 Euro ◆ Baskı: Senfoni Matbaası (493 37 60)

35

Çağrı - 92  

Dergi büromuz Eylül ayı başın- dan itibaren aşağıdaki yeni adrese taşınmış olacak: Mahmut Şevket Paşa Mah. İmranlı Sok. No: 8 Şişli - İstanb...

Read more
Read more
Similar to
Popular now
Just for you