Page 1

Sayý: 1 Nisan 2012

ISSN: 2146-2151 1,5 TL

GÜVENLİ GELECEK İÇİN 1 MAYIS’TA SUSMA HAYKIR TAŞERONA BAŞKALDIR!

Çapa Taşeron İşçilerinin Ortaya Çıkardığı Yeni Mücadele Olanakları

2

Kölelik Düzenine, Taşeron Sistemine Son!

Siyasi İktidar Herkese Şehitlik Vaad Ediyor

3

İspanya: Emekçiler Hükümete Genel Grevle Yanıt Verdi!

11

Bırakın Artık Çanakkale Edebiyatını!

4

Biz Bitti Demeden Bu Dava Bitmez!

12

‘Yarın Yine Newroz Olsa ve Yine Yasak Olsa, Yeniden Vurulacağımı Bilsem de Giderim’

5

Şiddet Yasasıyla Kadınlar mı Korunacak, Aile mi?

13

AKP’den Dindar-Kindar Bir Nesil İçin Son Hamle: 4+4+4

6

Fabrikalardan... İşyerlerinden... Fabrikalardan... İşyerlerinden...

8-9

14-15


İşçilerin Sesi

ÇAPA TAŞERON İŞÇİLERİNİN ORTAYA ÇIKARDIĞI YENİ MÜCADELE OLANAKLARI

AKP hükümeti ve Çalışma Bakanlığı’nın, taşeron sistemini daha da kalıcı hale getirecek, İş Yasasının 2’inci maddesini değiştirecek girişimleri hızlandırmış olması da, mücadeleyi sıkı tutmamız gerektiğini gösteriyor. Çapa taşeron işçileri birbiriyle bağlantılı olarak ikili bir mücadele yürütüyor. İlki, işten çıkarılan işçilerin geri alınması: Ocak ayında 43 işçi Cerrahpaşa’dan çıkartıldı, bugün Çapa da dâhil toplam 196 işçi çıkartılıyor. Aralık ayı sonunda Çapa’dan çıkartılan sekiz röntgen teknisyenini de sayarsak, toplam 247 işçinin çıkışları verildi. İkinci mücadele ise, Çalışma Bakanlığı müfettiş raporları ve 4’üncü İş Mahkemesi kararını uygulatarak, İstanbul Üniversitesinden taşeronu kovmak. Rektörlük hastaneden taşeronu değil, işçiyi kovuyor. İşçiler ise, işçiyi üniversitede, işinde tutarken, taşerona “çek git!” diyor. Dolayısıyla, ortada sadece bir hukuk yorumu ve görüş farklılığı gibi bir sorun yok. Öyle olsaydı, İstanbul Üniversitesi gibi hukuk alanında, yasalar ve anayasalar konusunda yapıcı rol almış bir kurumda, ilgili hocaların görüşleri alınarak sorun çözülebilirdi. Hukuki gibi gözüken bu anlaşmazlığın arkasında, çıkarları birbirine zıt iki sınıfın, sermayenin ve işçi sınıfının çıkarları var. Taşeron çalıştırma sistemi, kapitalizmin krizine karşı sermaye sınıfının geliştirdiği ve emekçileri daha az ücret ama daha uzun saatler boyunca çalıştırma; örgütsüz, sendikasız şartlara maruz bırakmanın adıdır. Sermaye sınıfı için çok yüksek kar, işçi sınıfı için ise güvencesiz, esnek ve sendikasız çalışma demektir. Taşeron çalıştırma sistemi, siyasi bir karar olduğu içindir ki, İstanbul Üniversitesi hukuk dışı davranma hakkını kendinde bulabiliyor. Üniversite ve başhekimlik yargı kararlarını, müfettiş raporlarını yok sayabiliyor. Siyasi iktidarı, Çalışma Bakanlığını, sermaye lehine çalışan hukuk profesörlerini yanına alarak, taşeron işçilerine saldıra-

biliyor.

mücadele etmek gerekli.

İstanbul Üniversitesi, tek bir örnek. Patronların tamamına yakın bölümü mevcut iş yasalarını, toplu sözleşme yasalarını, işçilerin kazanılmış tazminat, yıllık izin, mesai ücret haklarını, sendikalarda örgütlenme haklarını tanımak istemiyor. Hak arayanı işten atıyor. Nitekim, iş mahkemeleri işçilerin işe iade ve alacak davalarıyla dolu.

Çapa’da bu bakımdan yeni bir deneyim yaşanıyor. Henüz cılız. Ancak bu farklı deneyim, işçilerin mücadele hedeflerinin ne olması gerektiğini, işçi sınıfının sorunlarını ortaya koydu, olanaklarını ve eksiklerini de ortaya çıkarttı.

AKP hükümeti ve patronlar, Türkiye ekonomisinin büyümesiyle övünüyorlar. Patronların ekonomisinin büyümesinin ardında taşeron çalışma sistemi var. Bu sistemde sermayenin karları arttırılırken, işçiler ölümüne çalıştırılıyor, sömürülüyor ve örgütsüz kılınarak hak aramalarının önü kesiliyor. Kamu ya da özel olsun sermaye sınıfı işçi sınıfına düşük ücret, süresi belirsiz iş saatleri, sigortasız çalışma, keyfi ücret artışı, iş güvencesi olmadan çalışmayı dayatıyor. Yasal haklar, patronların keyfiyetinde; işçilere birer yeni hakmış gibi sunuluyor. Anayasal bir hak olan sendika üyeliği, emekçiler için ancak işsizliği göze alarak mümkün olabiliyor. Hükümet işçilere hak veren yasaları değiştirerek, yasa dışı uygulamaları patronların yararına güvenceye alıyor. Kıdem tazminatlarının fona devredilmesi girişiminin anlamı başka ne olabilir? İş Yasasında, Toplu İş İlişkileri Yasasında, Kamu Emekçileri Sendikalar Yasasında ve Kamu Personel Rejimi Yasasında yapılması planlanan değişiklikler, işçilerin kazanılmış haklarının ellerinden alınmasına yönelik. Sendikaların bürokratik yöneticileri bütün bunları görse de, harekete geçmiyorlar. Öte yandan taşeron çalışma sisteminin yol açtığı tek sonuç, işçilerin iş güvencesi ve çalışma hakkına ilişkin değildir. Taşeron sistemi bazı işkollarında işçilerin doğrudan canına kast ediyor. Esenyurt’ta yanarak ölen 11 işçi, tersanelerde son 10 yılda ölen yüzlerce işçi taşeron firmalarda çalışıyordu. Madenlerde, barajlardaki iş cinayetleri taşeron şirket çalışanları arasında ölümlere yol açıyor.

Çapa taşeron işçilerinin özlük hakları, üniversite işçisi olarak çalışma talepleri için yürütülen mücadele, bu yazı yazıldığı sırada 42’inci gününü geride bırakmıştı. Kuşkusuz, taşeron sisteme karşı yürütülen ilk mücadele değil bu. Son da olmayacak.

Taşeron işçilerinin kamudaki sayısı 500 bini bulmuş durumda. Hem bu işçilerin örgütlenmesi hem de taşeron sistemini ortadan kaldırmak için

Çapa’da yeni bir deneyim yaşanıyor. Henüz cılız. Ancak bu farklı deneyim, işçilerin mücadele hedeflerinin ne olması gerektiğini, işçi sınıfının sorunlarını ortaya koydu, olanaklarını ve eksiklerini de ortaya çıkarttı.

2

İlk adımda, İstanbul Tıp Fakültesi (Çapa ve Cerrahpaşa) taşeron işçileri, hukuk mücadelesini fiili mücadeleye çevirdiler. Şimdi de, Çapa merkezli mücadelelerini üç ayaklı bir mücadeleye çevirme ihtiyacını hissediyorlar. Mücadelenin ikinci ayağı Cerrahpaşa hastanesi olacak. Ardından mücadelenin diğer hastanelere yayılarak, genişletilmesi sağlanacak. 1 Mayıs’a doğru giderek yayılan, örgütlenen ve taşeron sisteme son verilmesini talep eden bir mücadelenin örgütlenmesi, bu yılki 1 Mayıs’a da taşeron sisteme son verilsin, talebinin damgasını vurmaya hizmet edecektir. Tıpkı TEKEL işçilerinin 2010 yılı 1 Mayıs’ına damgasını vurması gibi. Çapa işçilerinin mücadelesi, birleşik mücadele zeminini de sağlıyor. Taşeron İşçileri Derneğinin başlattığı mücadeleye sendikalar (SES, Tezkoop-İş, Dev Sağlık-İş), İstanbul Tabip Odası da aktif olarak dahil oldu. Siyasi partiler (CHP, MHP, HAS Parti’den HDK ve BDP’ye), devrimci kurumlar farklı düzeylerde de olsa, mücadeleye destek veriyorlar. AKP karşısında tıpkı TEKEL işçileri gibi bir çekim merkezi oluşturma olanağı var. Taş İş Der, İstanbul Tabip Odası, SES, Dev Sağlık-İş, Tezkoop-İş arasında demokratik ilişkiler içinde kararlar alınıyor. Sağlık Hakkı Meclisi aracılığıyla öğretim üyelerine, öğrencilere, asistanlara ulaşıldı. Sadece sağlık işçileri değil, temizlik ve büro işçileri; tüm işçi ve memur statüsünde çalışanlar taşeron sisteme karşı birlikte harekete geçiyor. 28 Mart Çapa-Beyazıt yürüyüşü bunu gösterdi. “Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz İçin” şiarı da budur zaten. Şimdi, yeni bir mücadele dönemini hedeflemek, örgütlemek; mücadeleyi büyütmek için çalışmalıyız. Taşeronlaşmaya karşı mücadelenin etrafından bir araya gelen işçilerin ve destek veren kurumların, dayanışmacı ve birleştirici bir tarzı benimseyerek hareket etmeyi sürdürmeleri beklenir. İşçilerin katılımı ve denetimi sayesinde yeni bir mücadele deneyimi yaşamış olacağız. Bu ortak deneyim, mücadelenin hedeflerine ulaşmak kadar önemli sayılır. İşçilerin örgütlenmesini, sendikalaşmasını; AKP ve sermaye karşısına daha güçlü çıkabilmelerini hiçbir ön şart ileri sürmeden, mücadelenin etrafında birleşen bir işçi hareketi başarabilir.


İşçilerin Sesi

SİYASİ İKTİDAR HERKESE ŞEHİTLİK VAAD EDİYOR Yakında iş kazaları (cinayetleri) sonucu ölen emekçileri de şehit kategorisine dâhil ederlerse hiç şaşırmamak gerekir. İşte o zaman, Mehmet Akif’in belirttiği gibi, ülke toprakları, içinden şehit fışkıracak hale gelir! Necdet Seçer Mehmet Akif Ersoy, ilk iki dörtlüğü İstiklal Marşının sözlerini oluşturan, uzun şiirinin bir dizesinde, “Şüheda(şehitler) fışkıracak toprağı sıksan şüheda” diyor. Bu dizeyle, 1910–1918 yılları arasında, Osmanlı Devletinin içinde yer aldığı savaşlarda, milyonlarca kayıp verilmesine vurgu yapıyor. Öyle ki, 1927 yılında yapılan Cumhuriyet tarihinin ilk nüfus sayımında, ülke nüfusunun 13,5 milyon civarında olduğu tespit edilmişti. Onuncu yıl marşının dizelerinden, 1933 yılında bu rakamın ancak 15 milyona ulaştığını anlıyoruz. PKK ile çatışmaların yanı sıra, artık Afganistan’dan da “şehit haberleri” gelmeye başlamasına rağmen, bugün durum o dönemdeki kadar vahim değil. Buna karşın geçtiğimiz haftalarda, hükümet, “şehitlik” kapsamını genişleten, şehit ailelerine yapılan yardım ve sağlanan olanakları geliştiren bir yasa tasarısını Meclise getireceğini duyurdu. Buna göre artık siviller de şehit ilan edilebilecek. Ayrıca şehitlerin geride kalan yakınlarına yönelik iş olanakları arttırılacak. Bu gelişme çerçevesinde, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in, Hrant Dink ya da Uludere-Roboski’de bomba-

lanarak katledilen Kürt köylülerin de şehit sayılabileceği yönündeki açıklaması, ortalığı iyiden iyiye karıştırdı. Kimileri “şehit” sayılabilmek için Müslüman olmak gerektiğini savunurken, karşı görüştekiler, Müslüman olmayan T.C vatandaşlarının da askerlik yaptığını belirterek, bunlar görevleri sırasında hayatlarını kaybederlerse ne sayılacaklarını sordu. Yakında iş kazaları(cinayetleri) sonucu ölen emekçileri de şehit kategorisine dâhil ederlerse hiç şaşırmamak gerekir. İşte o zaman, Mehmet Akif’in belirttiği gibi, ülke toprakları, içinden şehit fışkıracak hale gelir.

değil de kitlesel sivil ölümlerine yol açması mı öngörülmektedir? Kürt sorununda çözümsüzlüğü dayatan, dış politikada batılı emperyalistlerin bölge politikalarına angaje olan siyasi iktidarın, savaşı kışkırtıcı bir rol oynadığı söylenebilir. Yine her türden muhalife baskı ve şiddet uygulayarak, sesini kesmeye çalışan siyasi iktidarın, adeta bir savaş hükümeti gibi davrandığı da ileri sürülebilir. Ancak her şeye rağmen, en geniş kitleleri ölüme hazırlamak, şehit olmaya ikna etmek anlamına gelecek yasal tedbirlere başvurulması, endişe vericidir.

Böylesine anlamsız bir tartışmaya girilirken, bu tasarının, durup dururken, nereden çıktığını hiç kimse sorgulamadı. Öyle ya; savaş ortamında değilken, asker, polis ve sivil ölümlerinde bir tırmanma yaşanmıyorken, böylesi bir adım atmaya neden gerek görülmüştür? Yoksa siyasi iktidar ile Kürt siyasi hareketi arasında tırmanan gerilimin, silahlı çatışmaların yoğunlaşmasını, dolayısıyla ölümlerin artmasını mı getireceği düşünülüyor? Suriye ve belki de daha sonra İran’a karşı savaş hazırlıkları yapılıyor da, kamuoyu buna alıştırılmaya mı çalışılıyor? Yoksa her ikisi de olasılık dâhilinde mi? Bu çatışmaların sadece asker ve polisleri

Kapitalist sınıf için, yoksulların ve emekçilerin hayatları değersizdir. Emekçilerin, onların siyasi çıkarları için savaşlarda, kârları için işyerlerinde ölmesi doğaldır. Egemen sınıflar ve siyasi temsilcileri için, yoksul emekçilerin canlarının küçük bir maddi bedeli vardır. Bu bedel ödenmek ve “şehitlik” gibi paye verilmek suretiyle, onların hayatlarını feda etmeleri sağlanabilir. Tüm emekçiler, bu anlayışa, barış ve adalet için mücadeleyi yükselterek, karşı koymalıdır. Egemen sınıfların siyasi ve ekonomik çıkarları için yaşamlarını feda etmemelidir.

EMPERYALİSTLERLE İŞBİRLİĞİ BÜYÜKLÜK DEĞİLDİR Türkiye’nin, Afganistan ve diğer ülkelerdeki NATO görevi çerçevesinde askeri görevler üstlenmesi ve birçok ülkeye askerlerini göndermesi, “büyük devlet” olmasından değil, siyasi iktidarların emperyalist işbirlikçisi politikalarından kaynaklanmaktadır. Necdet Seçer Afganistan’da, Türk subayları taşıyan askeri helikopterin düşmesi sonucu, 12 subayın hayatını kaybetmesi, kamuoyunda, “Türkiye’nin Afganistan’da ne işi var?” tartışmalarına yol açtı. Başbakan Erdoğan ise, Afganistan’da asker bulundurmayı, Türkiye’nin “büyük devlet” olmasıyla açıkladı. Türkiye’nin “butik devlet” olmadığını söyleyerek, siyasi literatüre “butik devlet” kavramını soktu. Büyük devlet olmanın gereği olarak, nasıl Somali, Bosna, Kosova, Lübnan

gibi ülkelerde, bir görev çerçevesinde asker bulundurulduysa, aynısının Afganistan’da da yapıldığını belirtti. Ancak bu askeri varlığın neyi amaçladığına ve kimlere hizmet ettiğine hiç değinmedi. Rusya, Çin, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika vb. büyük devlet değil mi? Onlar neden Afganistan’da asker bulundurmuyor? Açıklamada bu sorulara da cevap yok. ABD emperyalizmi, 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak gösterdiği El Kaide örgütünün Afganistan’da barındığını ve bu ülkeyi yöneten Taliban

rejimi tarafından desteklendiğini iddia ederek, Afganistan’a askeri müdahalede bulundu. Taliban rejimini devirerek, işbirlikçi Hamit Karzai yönetimini işbaşına getirdi. Aslında ABD emperyalizminin amacı, El Kaide örgütünü etkisizleştirmekten çok, bu ülkede işbirlikçi bir rejim oluşturarak, Çin’i ve İran’ı kuşatmaktı. Bu çerçevede NATO’ya da, Taliban direnişini bastırmak ve işbirlikçi yönetimin ülkede istikrarı sağlamasına yardımcı olmak görevi verildi. Batı emperyalizminin askeri örgütü NATO görevi çerçevesinde, çeşitli batılı emperyalist ülkelerle birlikte, Türkiye de bu ülkeye 1850 asker gönderdi. Afganistan’daki yabancı askeri güç içinde Türk birliği özel bir önem taşımaktadır. Çünkü işgalci güç içinde yer alan biricik Müslüman ülke askeridir. Bu konumuyla, ülkedeki yabancı askeri varlığı, Afganistan halkının gözünde meşrulaştırma işlevini üstlenmiştir. Yine bu işlevinin gereği olarak “iyi polis” rolüne soyunmuş; doğrudan askeri operasyonlara katılmak yerine, Kabil’in güvenliğinin sağlanması ile bu ülkede bayındırlık ve imar faaliyetlerinin koordinasyonu ile görevlendirilmiştir. Türkiye’nin, Afganistan ve diğer ülkelerdeki NATO görevi çerçevesinde askeri görevler üstlenmesi ve birçok ülkeye askerlerini göndermesi, “büyük devlet” olmasından değil, siyasi iktidarların emperyalist işbirlikçisi politikalarından kaynaklanmaktadır. Eğer illa bir “büyüklükten” söz edilecek olursa, Türkiye ordusunun, asker sayısı bakımından, NATO’nun ikinci büyük ordusu olduğunu vurgulamak gerekir. Siyasi iktidarlar, bu kalabalık orduyu emperyalistlerin çıkarları doğrultusunda seferber ederek, emperyalistlerle işbirliğini geliştirmekte bundan siyasi fayda elde etmektedirler. Amerikalı para babası George Saros’un, “Türkiye’nin en önemli ihraç ürünü, askeridir” tespiti, bu gerçeği olanca açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Bu stratejinin sonucu ise, sayıları giderek artan, dünyanın dört bir yanından gelen “şehitler” olmaktadır ve olmaya devam edecektir. 3


İşçilerin Sesi

BIRAKIN ARTIK ÇANAKKALE EDEBİYATINI! Kürtler, Cumhuriyetle birlikte kendilerine dayatılan statüyü, daha doğrusu statüsüzlüğü, artık kabul etmiyor. Yeni bir toplumsal sözleşme ve kurucu anlaşma talep ediyor. Yeni anayasanın bu yeni kurucu anlaşmanın belgelendiği bir metin olması için çaba harcıyor. Aykut Özer Yakın geçmişte büyük can kaybının yaşandığı Çanakkale Muharebe ve Deniz Savaşları, Kürt sorununa ilişkin tartışmalarda, siyasi argüman olarak kullanılıyor. İlginç olan, Kürt meselesinde birbirine zıt görüşlere sahip olanlar bile, aynı olguyu, kendi görüşlerini savunmakta kullanıyorlar. Egemen devlet anlayışının savunucuları, Kürtlerin hak taleplerine, “Çanakkale’de Türk-Kürt omuz omuza savaşıp, birlikte ölmedi mi? Şimdi nereden çıktı bu ayrı, gayrılık?” biçiminde karşı çıkarken, bazı Kürt siyasetçiler de, “Dün Kürtler Çanakkale’de bu vatan için çarpışıp öldü ama bugün en doğal kültürel ve siyasi hakları bile reddediliyor” şeklinde konuşuyorlar. Osmanlı Devleti, farklı milliyetlerden halkları içinde barındıran bir imparatorluktu. Çanakkale Savaşlarının gerçekleştiği sırada, Türkler, Kürtler ve diğer milliyetlerden halklar da Osmanlı İmparatorluğunun tebaasıydılar. O nedenle, doğal olarak, onun çağrısı üzerine imparatorluğun çıkarları adına, omuz omuza savaştılar. Hatta savaşın gerçekleştiği 1915 yılında, bir yandan Anadolu’da yüz binlerce Ermeni devlet tarafından katledilir ve yaşadığı toprakları terk etmeye zorlanırken, on binlerce Ermeni’nin Çanakkale’de aynı devlet için ölüme gittiği tartışılmaz bir gerçekliktir. Bu durum, imparatorluğun karakterinin bir sonucudur. Esas ve önemli olan, o imparatorluğu oluşturan farklı milliyetlerden halkların ulusal çıkarları değil, bir bütün olarak imparatorluğun çıkarlarıdır. İkinci olarak, imparatorluğun farklı milliyetlere mensup tebaasının, gönüllü olarak, bu savaşta yer aldığını ileri sürmek hayalcilik olur. Savaş döneminde askerden kaçmanın cezası idamdır. O nedenle, bir yandan aynı imparatorluğun tebaası olduklarından diğer yandan savaştan kaçmayı göze alamadıklarından, Türkler ve Kürtler, zorunlu olarak, Çanakkale’de omuz omuza savaşıp ölmüşlerdir! O günkü koşulların gereği olarak ortaya çıkan bu gerçekliğe farklı anlamlar yüklemek ve bugünün siyasi meselelerini çözümlemede araç olarak kullanmak yanlış olur. Cephenin diğer tarafına bakıldığında da benzer bir manzara görülür. Savaş bir Osmanlı- İngiltere (Britanya) savaşıdır, ancak Britanya İmparatorluğu adına savaşanlar ANZAK lardır. Yani o dönem Britanya İmparatorluğunun sömürgesi olan Avustralya ve Yeni Zelanda’ya mensup askerlerdir. Kendi ülkelerinden on binlerce kilometre uzakta ve kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir savaşta, kitlesel olarak can vermişlerdir. Bugün hâlâ, Avustralyalı gençler, savaşta ölen büyük dedelerini anmak için, her yıl Nisan ayı ortalarında Çanakkale’ye gelirler.

İmparatorluklar Dağıldı, Ulusal Devletler Doğdu Şimdi bir an için, Avustralya ve Yeni Zelanda halkı, Britanya’dan bağımsızlıklarını talep ettiklerinde, İngiltere yöneticilerinin “1915 yılında, on binlerce Avustralyalı ve Yeni Zelandalı, ülkelerinden çok uzakta, Çanakkale’de, bu imparatorluk için savaşıp, şehit düşmediler mi? Şimdi ayrılmak ve bağımsızlık ta nereden çıktı?” dediklerini düşünelim. Muhtemelen 4

böyle bir şey söylememişlerdir. Söyleselerdi de bir etkisi olmazdı. Çünkü bu ülkelerin halkları uluslaşma sürecine girmişler ve imparatorluktan koparak kendi ulusal devletlerini kurma yönünde harekete geçmişlerdi. Benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Örneğin 1990 lı yıllarda Sovyetler Birliği dağılır ve eski Sovyet Cumhuriyetleri birer birer bağımsız devletlerini kurarken, Rusya yöneticileri çıkıp, “Hitler faşizmine karşı birlikte savaşıp can vermedik mi? Şimdi neden ayrılıkçılık yapıyorsunuz?” deselerdi, herhalde gülünç duruma düşerlerdi. Ya da Gürcülere dönüp, “Sadece Sovyetler Birliğinin değil, bütün Rusya tarihinin en güçlü ve etkili devlet adamlarından biri (Stalin) Gürcüydü, Sovyetler Birliği’nin son Dışişleri Bakanı da (Şvernadze) bir Gürcüdür; o halde neden ayrılıyorsunuz?” şeklinde karşı çıksalardı, bu Gürcüleri etkiler miydi? Doğal olarak etkilemezdi. Çünkü Sovyetler Birliğinde farklı uluslardan ülkeleri bir arada tutan ekonomik ve siyasi sistem dağılmıştı; bunun sonucu olarak, uluslar kendi kaderlerini tayin etme yoluna gitmişlerdir.

Çanakkale’yi Bırak Kürtlerin Taleplerine Bak Osmanlı İmparatorluğunun yıkıntıları üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, ulusal bir devletti; Türk ulusuna dayanıyordu. Diğer ulusal azınlıkları etkisizleştirerek ya da asimile ederek(Türkleştirerek) bu hedefe ulaşmayı amaçlıyordu. Bu politika esas olarak Kürtleri hedef aldı. Kürtlere yönelik inkâr politikası izlendi, ulusal kimlikleri kabul edilmedi, tanınmadı. Kürtler bu politikaya karşı direndiler. Defalarca ayaklandılar. Ancak bu isyanlar yerel düzeyle sınırlı kaldı, genelleşip, büyüyemedi. Bunun bir nedeni, hâkim olan feodal yapı nedeniyle uluslaşma sürecinin gecikmesi, dolayısıyla ulusal bilincin yeterince kök salmaması ise, diğer nedeni Kürtlerin yaşadığı toprakların, dört egemen devlet arasında bölünmesiydi.

Türk devleti, baskı ve şiddet politikasıyla Kürtleri sindirmesine karşın, onları asimile edemedi. Kürtler bugün, milyonlar olarak, ulusal hak talepleri için mücadele ediyorlar. Devlet her ne kadar, sonuçta Kürt dilini ve kimliğini tanımak zorunda kaldıysa da, bunun gereklerini yerine getirmemekte direniyor. Kürtlerin, anadilde eğitim ve kendi kendini yönetme gibi taleplerine halen şiddetle karşı çıkıyor. Başa dönecek olursak; ne Türkiye Cumhuriyeti artık eski Osmanlı İmparatorluğudur, ne de Kürtler bu devletin bir tebaasıdır. O nedenle “Çanakkale retoriği” eskidi ve geçersiz hale geldi. Artık Kürtler, eşit yurttaşlar olarak kendi ulusal kimlikleriyle tanınmak ve özerk olarak kendilerini yönetmek istiyorlar. Buna karşın, siyasi iktidar ve devlet, hâlâ “Çanakkale”yi kullanmaya, “Çanakkale Zaferi” ile Newroz’u örtmeye, gizlemeye çalışıyor. O nedenle hükümet, “Çanakkale Deniz Zaferi” ve “Deniz Şehitlerini Anma Günü” ile çakışan İstanbul ve Diyarbakır Newroz kutlamalarına izin vermiyor, şiddet kullanarak engellemeye çalışıyor. Diyarbakır Valiliğinin, Çanakkale Savaşı anması nedeniyle kentte astırdığı afişlerde, Kürtçe ve Türkçe olarak, “Kucaklaşmamız bayramları olacak” ibaresi boy gösteriyor. Buna karşı Kürtler, “Çanakkale Zaferine” karşı Newrozu öne çıkartıyor. Newroz, uzunca bir süredir, “Çanakkale”nin antitezidir. “Çanakkale”, Kürtlerin devlete tebaalığını öne çıkarırken, Newroz, Kürt uyanışının simgesi haline gelmiştir. Sonuç olarak, Kürtler, Cumhuriyetle birlikte kendilerine dayatılan statüyü, daha doğrusu statüsüzlüğü, artık kabul etmiyor. Yeni bir toplumsal sözleşme ve kurucu anlaşma talep ediyor. Yeni anayasanın, bu yeni kurucu anlaşmanın belgelendiği bir metin olması için çaba harcıyor. Devlet ve siyasi iktidar da, Kürtlerin taleplerine, Çanakkale edebiyatı ile karşı çıkmaktan vazgeçmeli, bunların yeni Anayasada yer almasını kabul etmelidir.


İşçilerin Sesi

YARIN YİNE NEWROZ OLSA VE YİNE YASAK OLSA, YENİDEN VURULACAĞIMI BİLSEM DE GİDERİM 18 Mart 2012 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilmek istenen Newroz kutlamalarında, polis saldırısı sonucunda gaz bombası ile başından vurularak ağır yaralanan Abdullah Aspar’la ise kısa bir söyleşi yaptık.

2012 Newroz kutlamaları, AKP hükümeti eliyle uygulanan devlet politikalarının savaş konseptine kurban edilmek istendi. Diyarbakır gerçeğine toslayarak paramparça olan savaş politikalarının AKP şarapneli, metropollerde ölüm ve yaralanmalara yol açtı. İstanbul’da polis saldırısı sonucunda kafasına gelen gaz bombası ile yaralanan Hacı Zengin, darbenin ve gazın etkisiyle hayatını kaybetti. Gözaltına alınan “kara” görünümlü ve “Kürt illeri doğumlu” gençler karakol bahçelerine kadar taştı. Hastaneler sadece polis saldırısında yaralananları değil, güdümlü faşist güruhların bıçaklarıyla kesilen Kürt gençlerini de tedavi etmek zorunda kaldı. Şişli Etfal Hastanesi’nde görüştüğümüz Kürt genci İbrahim, Zeytinburnu’nda kendisisine saldıran faşist grubu, dört yerinden bıçaklanmasını, götürüldüğü klinikteki dayağı, “sivil polislerin gözü önünde hem beyaz önlüklü bir doktor tarafından hem de ülkücüler tarafında yaralı halde defalarca dövüldüm” diyerek anlattı.

18 Mart 2012 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilmek istenen Newroz kutlamalarında, polis saldırısı sonucunda gaz bombası ile başından vurularak ağır yaralanan Abdullah Aspar’la ise kısa bir söyleşi yaptık. Aspar ile ilk görüşmemiz yaralandığı günün akşamında oldu. Çapa Hastanesi’ne getirilmiş ve tetkikleri yapılıyordu. Ambulans ile hastane içindeki başka bir bölüme taşınırken kendisine eşlik ettik ve röntgen çekimleri sırasında yanında olduk. Gözlerini açamıyor, kafasından kan sızıyor, ara sıra “ölüyorum” diyen kısık sesi duyuluyordu. Yerde duran sedyenin yanına diz çöküp “ölümü asla düşünme, yaşayacaksın, daha seninle ne Newroz’lar kutlayacağız” dediğimizde inlemesi durdu. Dikkatle dinliyordu. Hafızasının yerinde olduğu anlaşılıyordu. “İyileşeceksin kardeşim, iyileşeceksin ve seninle Diyarbakır’da Newroz kutlayacağız” dediğimizde moral bulmuştu. Yanındaki yakınlarından biri duygulanmış ağlıyordu. Aspar’ı 19 Mart günü yeniden gördük. Eşi yanındaydı. Biraz daha iyi görünüyordu. 20 Mart’ta gittiğimizde ise artık yarı oturur bir vaziyetteydi. Konuşabiliyor, yaşadıklarını anlatıyordu. Önceki gün söz verdiğimiz gibi kendisiyle kısa bir sohbette bulunduk ve konuştuklarımızı, anlattıklarını kaydettik. Yaralı, ama kararlıydı. “Bayram bizim bayramımız” diyor, “on defa vurul-

sam da, yaralansam da yine Newroz’a giderim” diye ekliyordu. İşte Aspar’la kısa söyleşimiz: Bize Newroz günü yaşadıklarını ve yaralanışını anlatabilir misin? Ben Abdullah Aspar. 1975 Tatvan Bitlis doğumluyum. Evli, üç çocuk babasıyım. 18 Mart pazar günü saat 11’de Bağcılar Gülsuyu mahallesinden yola çıktık. Zeytinburnu’na ulaştığımızda bütün yollar tutulmuş, polislerce kapatılmıştı. Yoldan aşağıya inerek kitleye yetişmeye ve katılmaya çalıştık. Yaklaştığımızda çevik kuvvet polisleri müdahale ettiler ve saldırdılar. Çok miktarda biber gazı, gaz bombası atıldı. Biz de geriye doğru çekilerek kaçmaya çalıştık. Bombalar üstümüze yağıyordu. O sırada kafama bir şey çarptı ve sonradan gaz bombası ile kafamdan vurulduğumu anladım. Yüz üstü yere düştüm. Düştükten sonra da üstüme geldiler ve vurdular. Duyuyor ve hissediyordum. Cop, tekme, bir şeylerle vuruyorlardı. Duyuyordum hepsini ama göremiyordum. Bomba kafama gelmiş, gazıyla yüzüm yanmış, gözlerim kapanmıştı. Gelen arkadaşlar müdahale ettiler ve “insanlık öldü mü?” diyerek engel oldular. Beni alıp kurtardılar. Oradan hastaneye getirdiler. Fatih Medical Park Hastanesi’ne. Üç dört saat sedyede öylece beklettiler, hiçbir müdahalede bulunmadılar. Ailem akrabalarım hastaneye geldiler, “niye müdahale etmiyorsunuz?” diye tartıştılar. Daha sonra vekilimiz Sırrı Süreyya Önder geldi ve beni ambulansa bindirerek buraya, Çapa Hastanesin’e getirdi. Burada gereken müdahale yapıldı.

N. Cemal

Biz seni Çapa’da ilk gün gördük ve konuşmaya çalıştık. Durumun kötüydü. Kafana aldığın darbe nedeniyle kusuyor ve konuşamıyordun. Dün geldiğimizde ise daha iyiy-

Düştükten sonra da üstüme geldiler ve vurdular. Duyuyor ve hissediyordum. Cop, tekme, bir şeylerle vuruyorlardı. Duyuyordum hepsini ama göremiyordum. Bomba kafama gelmiş, gazıyla yüzüm yanmış, gözlerim kapanmıştı.

din, sevindik. Bugün ise artık seninle rahatça konuşabiliyoruz. Kendini nasıl hissediyorsun? Çapa’ya gelirken dahi kimseyi göremiyordum. 19 Mart sabahı kendime geldim. Çekilen filmler ve testlerle kontrol altında tutuluyorum. Kafatasımda kırık var. Çeliklerle beş dikiş attılar. Üç damla kan beynime gitmiş. Onun da şu an fazlaca bir tehlikesi olmadığını söylediler. Kafamın sağ tarafı komple yanık, biber gazının kafamda patlamasından dolayı. Emniyet tarafından ifaden ne zaman alındı? Bugün, bir saat kadar önce ifademi aldılar. Yaşadıklarımı, polisin müdahalesini ve atılan biber gazı bombasının kafama geldiğini anlattım. Kafama, bilerek ve yukardan aşağıya atıldığını söyledim. Newroz, yasaklama, polis saldırıları ve kafandan vurularak yaralanman. Bütün bunların ardından ne diyeceksin? İçişleri bakanının demeçleri ve yasaklamalar olmasaydı bunların hiçbirisi olmazdı. İçişleri bakanının dediği ve uygun bulduğu tarihte de gidip Newroz’u kutlayacak olan onların partisinin kitlesi olmayacaktı. Yine bizim partimizin kitlesi ve bizim insanlarımız Newroz’a gidecekti. Açık bir şekilde provoke yaptılar yani. Bundan sonrası için neler diyeceksin? Valla benim diyeceğim şu ki yasaklar çare değildir. Hiçbir zaman da çare olmamıştır. Ben bununla ikinci defa darbe almış bulunuyorum. On defa da olsa, yasaklar da sürse yine gideceğim. Hiçbir şey engel olamaz. Yarın yine Newroz olsa, yine yasak olsa, yeniden vurulacağımı bilsem bile yine giderim. Gideceğim de. 5


İşçilerin Sesi

AKP’DEN DİNDAR-KİNDAR BİR NESİL İÇİN SON HAMLE: 4+4+4 Eğitimin piyasalaştırması AKP ile başlamadı, sınava odaklı ve dershaneleri zengin eden sistem 1980’lerden beri adım adım örüldü. Tıpkı özelleştirme alanında olduğu gibi eğitimde de AKP, kendinden önce gelen bütün hükümetleri aşan bir performans sergiliyor. AKP, MİT-yargı krizi sırasında ortaya çıkan iç çatışmasını gizlemek ve ortak düşman karşısında birlik sağlamak için 4+4+4 olarak ifade edilen kesintili eğitim sistemini beklenenden daha erken gündeme getirmek zorunda kaldı. Birkaç yıldır düzenlediği sözde eğitim şuralarında bu sistemi “ısıtıyor”, belli ki bir seçim yatırımı olarak hazırlıyordu. AKP, eğitim sisteminin ihtiyaçlarından çok (krizi olarak nitelemek daha doğru olacak) partinin politik ve ideolojik amaçlarına karşılık geldiği için bu değişikliği yaptı. Düzenleme, eğitim süresini uzatmaktan çok, eğitimde yaşanan ticarileştirme ve dinselleştirme uygulamalarının önünü tamamen açmaya yönelik. Eğitimin, 12 yıla çıkarıldığı söylense de, uygulama aksine olacak. Öğrencilerin okula devam süresi ortalama 6,5 yıldır. Kademeli sözde zorunlu eğitim uygulaması, bu sürenin daha da azalması sonucunu getirecek. Yasal düzenlemenin ana başlıkları, AKP’nin niyetini açıkça ortaya koyuyor: “İlköğretim devlet okullarında parasızdır” ifadesi mevcut yasadan çıkarılarak, ilköğretimin tamamen paralı hale getirilmesinin önü açılıyor. Bizzat Bakanlık bugüne kadar okul öncesi eğitimi (6 yaşında başlıyordu) çok önemlidir vurgusu yapmasına karşın, okulöncesi eğitimi, zorunlu eğitimin dışında bırakmıştır. Getirilen “açık öğretim” sistemi nedeniyle, 8. sınıftan itibaren öğrencilerin okul dışına kayma tehlikesi bulunuyor. İlk 4 yılın “ilkokul”, ikinci 4 yılın “ortaokul” olarak tanımlanması nedeniyle, sınıf öğretmenlerinin en az yüzde yirmisinin “norm fazlası” haline gelmesi ve bakanlık tarafından başka şekilde görevlendirilmesinin önü açılıyor.

Bir yandan da bu düzenleme, çocukları 9 yaşından sonra mesleğe yönlendirilecek olması nedeniyle, yönlendirme sınavı, özel ders gibi uygulamaların daha erken yaşlarda başlamasına neden olacak. Çocuk işçiliğinin ve çocuk gelinlerin ağırlıklı olarak 13, 14, 15 yaşında olduğu düşünüldüğünde mevcut düzenleme ile hem mesleki eğitim adı altında “çocuk işçiliğinin” önü açılmakta hem de “çocuk gelinler” uygulaması, bizzat AKP tarafından tarafından kademeli zorunlu eğitim uygulaması ile açıkça desteklenmektedir. Zorunlu din dersinin kaldırılması ve anadilinde eğitim taleplerini karşılaması yönündeki taleplere karşın, seçmeli din dersleri getirilmiştir. Arapça, fıkıh ve Kur’an derslerinin ikinci 4 yılda “seçmeli” hale gelmesiyle bütün okullarda fiilen imam hatip modeline geçilmesinin önü açılmış oldu. Diğer yandan, kademeli eğitim sistemiyle, eğitimin piyasa ile ilişkilenmesi, meslek okulu açacak firmalara öğrenci başına destek sunulmasıyla sermayeye ucuz işgücü sağlanıyor. Düzenlemeden önce stajyer öğrenci çalıştırma oranı yüzde 10 ile sınırlıydı, bu oran tamamen kaldırıldı ve patronlara sınırsız sayıda öğrenciyi “stajyer” adı altında sömürmesinin önü açıldı. AKP hükümeti seçme sınavlarının ve dershanelerin kaldırılacağı iddia ederken, kademeli eğitim uygulaması ile çocukların daha erken yaşlarda dershaneye gitmeleri teşvik edildi. AKP, sağ kamuoyundan destek alabilmek için 8 yılık kesintisiz eğitim uygulamasının, 28 Şubat müdahalesinin bir dayatması olduğu demagojisi yaptı. Bu bir yalandır, ilköğretimin “zorunlu” ve “kesintisiz” süresinin uzatılması ve öncelikle sekiz yıla çıkarılması için çalışmalar 1973’te başlanmış ve 1981–1982 öğretim yılında üç ilde pilot

Ufuk Demirci

AKP’nin eğitim alanına bu müdahalesinin siyasi ve sosyal sonuçları kısa vadede olmasa bile, birkaç yıl içinde ortaya çıkacak. Sağ muhafazakârlığın güçlenmesi, dinin toplum içindeki baskısının artması, laik düşünce ve hayatın dışlanması gibi olguların yaşandığını göreceğiz.

6

uygulamaya geçilerek sekiz yıllık kesintisiz eğitim uygulaması yapılmıştı. Bakanlığın bütün raporlarında ve kararlarında 8 yıllık kesintisiz eğitimin, esas olduğu vurgulanıyordu. Eğitime başlama alt sınırı 60 aya (5 yaş) çekilirken, üst sınır 72 ay oldu. Aralarında pek çok yönden önemli farklılıklar bulunan hem 5 yaş hem de 6,5 yaş grubu çocukların aynı sınıfta olmaları söz konusu olacak. Düzenleme ile 5 ve 6 yaşındaki çocukların birinci sınıfta aynı eğitim sürecinden geçmeleri onların eğitim süreci içinde daha sonraki yıllarda ciddi sorunlar yaşamalarını beraberinde getirecek. 4+4+4 modelini uygulamak için herhangi bir müfredat (ders plan ve kitapları) hazırlığı söz konusu olmadığı gibi, yeterli altyapı çalışmaları yapılmadan ve eğitim sisteminin ihtiyacına uygun bir düzenleme gündeme getirilmedi. Eğitimin piyasalaştırması AKP ile başlamadı, sınava odaklı ve dershaneleri zengin eden sistem 1980’lerden beri adım adım örüldü. Tıpkı özelleştirme alanında olduğu gibi eğitimde de AKP, kendinden önce gelen bütün hükümetleri aşan bir performans sergiliyor. TKY (Toplam Kalite Yönetimi, okulu bir işletme öğrenciyi bir müşteri gibi gören bir uygulama) gibi piyasa eksenli kurullara yenilerinin eklenmesi, Bakan Hüseyin Çelik döneminde çıkan 100 temel eserle okul kitaplıklarına, ardından ders kitaplarına ve müfredata yapılan gerici müdahaleler, OKS’nin kaldırılıp ilköğretimin ikinci kademesinin her basamağına getirilen sınavlar, öğretmen atamalarında sayının giderek düşürülmesi ve ücretli, sözleşmeli öğretmenliğin yaygınlaştırılması gibi güvencesizleştirme eksenli adımların hepsi, 4+4+4 kesintili eğitim uygulamasını önünü açan aşamalar olmuştu. AKP’nin eğitim alanına bu müdahalesinin siyasi ve sosyal sonuçları kısa vadede olmasa bile, birkaç yıl içinde ortaya çıkacak. Sağ muhafazakârlığın güçlenmesi, dinin toplum içindeki baskısının artması, laik düşünce ve hayatın dışlanması gibi olguların yaşandığını göreceğiz. Kesintisiz 8 yıllık eğitim, hem içerik olarak (ne bilimsel ne demokratik ne de ana dilde eğitimi kapsıyordu) hem de uygulama bakımından sorunluydu. Eğitim emekçileri tarafından taraf olunacak bir sistem değildi, buna karşın yeni kesintili eğitim, mevcudun da altına düştüğü gibi, dini gericiliğin de önünü açtığından, sonuna kadar mücadele edilmesi gereken bir yasal düzenlemeyi içeriyor.


İşçilerin Sesi

KAPİTALİZM İŞ CİNAYETLERİNE DEVAM EDİYOR! Güvenceli iş güvenli gelecek mücadelesi aynı zamanda da iş cinayetlerine son verme mücadelesidir. Kölelik düzenine ve taşeron sistemine son diyen işçilerin mücadelesinin aynı zamanda bir yaşam kavgası olduğu unutulmamalıdır. Bunun yolu ise örgütlü mücadeleden geçiyor. O. Öznur 24 Şubat 2012 tarihinde Adana Kozan’da baraj inşaatında çalışan 10 işçi, baraj kapağının patlaması sonucu sel sularına kapılarak ölmüştü. Ölen işçilerden 5’inin cenazelerine halen ulaşılamadı. 11 Mart 2012 günü akşam saatlerinde ise İstanbul Esenyurt’ta eski Tatilya eğlence merkezinin bulunduğu yerde yapılmakta olan Marmara Park AVM inşaatında çıkan yangında 11 işçi hayatını kaybetti. İtfaiye raporuna göre; şantiyedeki çadırlardan birinin üzerindeki elektrik kabloları tutuşmuş, ardından da çadırdaki sünger yataklar yanmaya başlamış. İşçilerin soğuktan korunmak için yataklarla çadırın arasına koydukları battaniyeler alevleri hızlandırmış. Polyester çadırı saran alevler, rüzgârın da etkisiyle diğer iki çadıra da yayılmış ve 1 no’lu çadırda sıkışan 11 işçi birkaç dakika içinde yanarak ölmüş! Meslek odalarının yaptığı incelemede, 4 bin işçinin çalıştığı inşaattaki işçilerin önemli bir bölümünün taşeron firmalar tarafından günlük ya da belirli bir süreyle çalıştırıldığı ve ücretlerinin genellikle günlük yevmiye olarak ödendiği belirlendi. Çalışma ve barınma yerlerinin iç içe geçtiği, 20-30 işçinin aynı çadırda ranzalarda kaldıkları ve sigortalarının belirsiz olduğu tespit edildi. Pek çok iş cinayeti vakasında görüldüğü gibi, işçilerden ikisinin sigorta giriş işlemleri öldükten sonra yapıldı! Fabrikalarda, tersanelerde, madenlerde ve barajlarda “kaza” adı verilen iş cinayetlerinde olduğu gibi,

Esenyurt’taki alışveriş merkezi inşaatında yanarak katledilen işçiler de kapitalizmin kâr hırsının ve sömürü çarkının kurbanlarıdır. Patronların vahşi kâr hırsıyla girdikleri rekabet, maliyetleri daha da düşürmelerini gerektiriyor. Bu nedenle işçi ve emekçilere taşeron, esnek, güvencesiz ve örgütsüz çalışma dayatılıyor. İş cinayetlerinin bu denli yaygın hale gelmesi, patronların rekabet edebilmek ve sermayelerini artırabilmek için başvurabilecekleri son kozu da ortaya koyuyor: İşçilerin canları pahasına çalıştırılması.

Patronların Çıkarları Ortak 11 işçinin yanarak ölümünün ardından Marmara Park inşaatının ortakları açıklandı: Ece Türkiye, Deutche Bank’a ait DWS şirketi, Finansbank, İş GYO ve Kayı İnşaat. Deutche Bank’a ait DWS, bilinen bir Alman bankasının yatırım şirketi. Finansbank, Yunanistan’daki NBG bankasına ait. İş GYO ise İş Bankası’na ait yatırım şirketi. Ece Türkiye 16 ülkede faaliyet yürüten, dünya genelinde 137, Türkiye’de ise 10 alışveriş merkezi yöneten bir şirket. Kayı İnşaat ise 25 farklı bölgede faaliyet gösteren, hidroelektrik santral projelerinin de yürütücüsü olan bir firma. Bu tablo, patronların dünya genelinde daha fazla ve daha kolay sömürebilmek için yaptıkları çıkar ortaklığını göz önüne seriyor. AKP hükümetinin de bu ortaklıkta payı var. Başbakan Erdoğan, Tortum’da halkın karşı çıkmasına rağmen yapımı süren hidoelektrik santralle gündeme gelen ve 11 işçinin öldüğü inşaatın ortaklarından olan

THY SÖZLEŞMESİ "UYUŞMAZLIK" DÖNEMİNDE: İŞ GÜVENCELİ İŞ İSTİYORUZ! “Gökkuşağı Günlüğü” Bülteninden 23. dönem TİS süreci iki aylık yasal süre tamamlanmadan 19 Martta uyuşmazlık zaptı tutularak yeni bir aşamaya girdi. Görüşmelerin bir yıl geç başlamasını kâr sayan THY yöneticileri, uçakların dışını resimlerimizle süslerken, masaya emeğimize saygı duymadığını gösteren tekliflerle gelmekten çekinmedi! Bundan sonra, “yasal süreler”, “hükümetin atayacağı arabulucu”,“yeni görüşmeler”, “uyuşmazlıklar” vs ile sürecek olan, iki oyunculu, iki perdeli bir tiyatro sahnelenecek! Sabrımızı tüketen bürokratik oyunlarla, önce eşeğini kaybettirip sonra bulduran ve bizlere “ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye” çalışan, bildiğimiz bir oyundur bu. Bizlerden de bu oyuna müdahil olmadan sadece sessiz izleyici olmamız isteniyor!

Önce Kaybet Sonra Buldur! Sendikamız Hava İş uyuşmazlık zaptını bizlere duyururken, işverenin %3 ücret artışı önerdiği ve

mevcut kazanılmış haklarımız olan, bayram, tatil günleri ve fazla mesailerdeki zamlı ücretlerimizde indirimler istediğini, çalışma sürelerinde aleyhimize düzenlemeler talep ettiğini vurgulayarak bu haklardan geri gidişe razı olunmayacağını söylüyor. Oysa, kazanılmış haklardan geri gidişe onay verilmemesi aksi düşünülemeyecek kadar doğal bir şeydir. Örneğin uçucuların aylık 8 boş günü zaten yönergedeki yıllık 96 günün karşılığı olarak ortalama aylık boş gün sayısıdır ve 7 güne düşürülmesi pratik olarak da mümkün değildir. İşverenin bütün bu sözde tekliflerini sonradan geri çekmek üzere koz olarak kullanmaya çalıştığını en yeni işçi arkadaşımız bile değerlendirebilir. Buradaki inceliği iyi görmeliyiz. İşverenin teklif ettiği %3 zam oranının %5+5'e çıkartılması ve kazanılmış haklara getirilen indirim tekliflerinin geri çektirilmesi durumunda “İşveren çalışanların isteklerini kabul etti!” “Sendika bunları başardı!” diye servis edilecektir. Bu manevraları daha önce defalarca izlediğimiz için bu oyuna “tiyatro” diyoruz...

Kayı İnşaat’a 2007 yılında “başarılı müteahhitlik firması” ödülü vermiş ve törende şöyle demişti: “Özel sektörümüzün ayağına takılan her türlü prangayı çözeriz”. Gerçekten de AKP, iktidara geldiği günden itibaren sermayenin ihtiyaçları ve talepleri için pek çok adım attı. Bu adımlardan biri de esnek ve taşeron çalışmayı temel çalışma biçimi haline getirmektir. Bunun için sürekli olarak yasalarda değişiklikler yapılıyor ve mücadeleler sonucunda elde edilmiş haklar tek tek geri alınıyor. AKP’nin patronların “prangaları”nı çözme isteği, iş cinayetlerini, meslek hastalıklarını ve sakatlıkları artırıyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre, 2012 yılı Ocak ayında 62, Şubat ayında ise 42 işçi “iş kazası” sonucu öldü, öldürüldü. Mart ayındaki ölü sayısı ise henüz belli değil. Esenyurt’ta ölen 11 işçinin hemen ardından, 19 Mart günü Amasya Suluova’da bir maden şirketine ait kömür ocağında iki işçi metan gazından zehirlenerek hayatını kaybetti, bir işçi yaralandı. 21 Mart gecesi ise Zonguldak Gelik’te özel bir maden ocağında meydana gelen göçükte bir işçi hayatını kaybetti, cesedine 77 saat sonra ulaşıldı. Bunlar yalnızca basına yansıyanlar. Güvenceli iş güvenli gelecek mücadelesi aynı zamanda da iş cinayetlerine son verme mücadelesidir. Kölelik düzenine ve taşeron sistemine son diyen işçilerin mücadelesinin aynı zamanda bir yaşam kavgası olduğu unutulmamalıdır. Bunun yolu ise örgütlü mücadeleden geçiyor.

Ana Talep İş Güvencesidir! Hava İş yönetiminin işçilerin ana talebinin iş güvencesi olduğunu çok iyi bilmesine rağmen, şu anda izlediği taktik işçiler adına endişe vericidir. İşverenle açtıkları beyaz sayfaların bedelini geçmişte olduğu gibi bizler ödemek istemiyoruz. O nedenle bu bültenle dikkatinizi çekmek istiyoruz. Geçen dönem yaptıkları gibi TİS imzalandıktan sonra işveren bildiğini okuyup yüzlerce arkadaşımızı işten atarken, TİS maddelerini uygulamazken sendikacılar yine arkalarını dönecek ya da sendika avukatına bizleri yönlendirmekle yetinecekse bu nasıl iki tarafça da imzalanmış bir “sözleşme” olacaktır? İşçilerin öncelikli talebi iş güvencesidir. Şirket büyürken ve yeni işçiler alınırken artık işçi kıyımına tahammülümüz yoktur. Aynı şekilde yeni birimlerin taşerona devredilmesi ve bu yolla emeğimizin ucuzlatılmasına da izin vermemeliyiz. Kabin hizmetlerinin taşerona devri konusunda işçilerden gizli olarak hazırlıklar sürmektedir. Bu, 6000 kabin memuru arkadaşımızı olumsuz etkileyecek uygulamaya karşı yargı yolundan başka şimdiden örgütlü, yasal, mücadele biçimleri vardır. Sendikayı bu konuda göreve davet ediyoruz. 7


İşçilerin Sesi

KÖLELİK DÜZENİNE, TAŞERON SİSTEMİNE SON! Remziye Sılam Örs “Muvazaa raporları ve iş mahkemesi kararları uygulansın. Taşeron işçi çalıştırmaya son. Hileli çalışmaya da hileli işten çıkartmaya da geçit vermeyeceğiz. Kadrolu çalışma hakkımız verilsin” diyen Taşeron İşçileri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nden Remziye Sılam Örs’le söyleştik. İstanbul Üniversitesi Çapa Hastanesi Direniş Çadırında omuz omuza sürdürdüğümüz mücadelenin içinden sürece dair görüş ve düşüncelerini aldık. - N.Cemal

Türkiye Gerçeği 1,5 ay kadar önce hastanemizin bahçesine Bilgilendirme ve Uyarı Çadırı kurmuştuk. Amacımız, hakkımız olan işimizi ve ekmeğimizi savunmak, mahkeme kararını uygulatmaktı. İşçi haklarına saygılı bir üniversite yönetimi ve hükümet işbaşında olsaydı, bu çadıra inanın ki hiç gerek kalmazdı. Elimizdeki raporlar ve mahkeme kararının gereğini yaparlardı. İşçi haklarına saygı duymadıkları için, işimiz, özlük haklarımız, onurumuz için bu çadırı kurduk. Yasal haklarımızı bile mücadele ederek arıyor olmamız, Türkiye’nin ayıbı ve de gerçeğidir. Çalışma Bakanlığının İş Müfettişlerinin 2008 yılından buyana devam eden işyeri denetimleri sonucunda taşeronda çalışan işçilerin, hastanenin asıl işini yaptıkları resmen belgelendi. Hastanenin asıl işini taşeron işçisi yapıyor. İş Yasası ise asıl işlerin taşeron firmalar eliyle yapılmasını suç sayıyor. Taşeron firmalardaki kölece çalışma koşulları iş yasalarına da, insan haklarına da aykırıdır. 3 ayda bir sözleşme imzalatılarak, yıllık izinlerimiz, mesai ücretlerimiz, kıdem ve ihbar tazminatlarımız verilmeden çalıştırılmamıza üniversite rektörlüğü, dekanlık ve başhekimlik ses çıkartmıyor. Hastanenin bütçesinden çıkan ve işçinin alınterinin karşılığı olması gereken paralar, aracı şirketlere, taşeron firmalara dağıtılıyor. Bizler bu kölelik düzenine ve taşeron sistemine son vermek için mücadele ediyoruz. Çadırımızı da bu nedenle kurduk. 1,5 aydır sesimizi tüm Türkiye duydu. Türkiye Büyük Millet Meclisi duydu. Çalışma Bakanı duydu. Medya duydu. Rektörlük ise sesimizi duymamak için özel çaba sarf ediyor. Muvazaa raporlarını ve mahkeme kararlarını keyfi biçimde görmezden geliyor. Suç işliyor. Bu gidişe dur demek için bir araya geldik. Dernek çatısı altında örgütlendik. İş mahkemelerinde çeşitli davalar açtık. Haklar kazandık.

Yine ve Yeniden Hileli Bir Yöntem Devrimci Sağlık İş Sendikasının başvurusuyla hastanede iş müfettişlerinin yaptığı incelemelerde, 2004

yılından buyana, 8 yıldır kanunsuz ve hileli bir çalışma yapıldığı, işçi çalıştırıldığı ortaya çıktı. Elimizde iş müfettişi raporları, üniversitenin ve taşeron firmaların raporlara itirazını reddeden 4. İş Mahkemesinin kararı var. Bu kararlar, hastanede hileli biçimde işçi çalıştırılmaktadır ve bu hileli çalışma sonucunda işçilerin hakları ödenmemektedir diyor. Kurum olarak üniversite zarara uğratıldığı için para cezaları kesildi. Üniversite, hapis cezası yolu da açık olan para cezaları karşısında ne yaptı? Hastanenin asıl işlerini taşeron firmalara vermeye, suç işlemeye devam etti. Diğer yandan da müfettiş ve mahkeme kararını boşa çıkartmak üzere, hileli bir başka yola daha başvurdu: Muvazaa raporlarında isimleri yazılı işçilere KPSS’yi zorla dayattı. Puanı yetenlerin bir bölümünü işe aldı, diğer bölümünü işten çıkarttı. İşçi arkadaşlarımızın hileli yollardan “sizi 4 B’ye geçireceğiz” diyerek işten çıkartılmasını yasadışı buluyoruz. Asla kabul etmiyoruz. 4 B, bir başka tür hileli çalışma biçimidir. Taşeron çalışmayı ortadan kaldırmayan, sözleşmeli ve geçici işçi çalıştırma biçimidir. Muvazaa raporları ve mahkeme kararı ise bizleri, üniversitenin asıl işini yaptığımız için, hastanenin kadrolu işçisi saymıştır. Bu sebeple, üniversitenin asli işçisi olan bizlere, hileyle işçi çalıştırdığı kesinleşen taşeron fir-

SEN KABUL ETTİN BİR KERE... İstanbul Üniversitesi Çapa Hastanesi Başhekimi Mehmet Akif Karan bir fıkra anlatarak, taşeron işçilerine yönelik olarak “sen kabul ettin bir kere” demiş ve kölelik sistemine mahkûm olduklarını ilan etmiştir. Başhekim Karan’ın kara mizahı ve taşeron işçilerine neyi layık gördüğü fıkra aynen şöyle: Kafeste iki aslan varmış. Birine et, diğerine ise muz vermeye başlamışlar. Muz verilen aslan 8

bir süre sonra dayanamayarak, “ona et veriyorsunuz da bana niye muz veriyorsunuz?” diye itiraz etmiş. Aslan terbiyecisi ise, “sen kabul ettin bir kere” diyerek, et yerine muz yemeye devam etmek zorunda olduğunu söylemiş. Dervişin fikri ne ise zikri de odur misali, Başhekim Karan işçilerin taşeron sistemine ve kölece çalıştırılmaya mahkum olduklarını söylemiştir. Taşeron işçileri anlatılan fıkraya da Karan’a da tepkililer.

malar eliyle işten çıkış verilemez. “Taşeronda çalışmaktansa 4 B’li çalışmak iyidir,” diye düşünenler olabilir. Elimizde iş müfettişi raporları, raporları doğrulayan iş mahkemesinin kararı varken neden taşeronlarda çalışmaya razı olalım ki? Neden 4 B’li sözleşmeli çalışmayı kabul edelim ki? Üniversite, iş yasasında olmayan bir işlem yaparak suç işlemiştir. Üniversite, hileli işçi çalıştırarak işçiyi ve üniversiteyi kurum olarak zarara uğratmıştır. Taşeron firmalar üniversitenin asıl işlerini hileli olarak yapmıştır. Bizler üniversitenin asıl işlerini yapan asli işçileriz. Bunun gereği yapılmalıdır.

Mücadelemizi Büyüterek Sürdüreceğiz Laboratuar çalışanından röntgen teknisyenine, kayıt elemanından temizlik çalışanına kadar tüm sağlık hizmeti veren ekibin, hakları olan kamu işçisi statüsünde çalışmaları ve güvence altına alınmaları gerekiyor. Güvenceli İş, Güvenli Gelecek!” şiar ve talebimizin açılımı budur. Artık yeter diyoruz ve sınırsız süresiz 4 D kamu işçisi statüsü istiyoruz. Taşeron çalışma sistemi tamamen son bulmalıdır diyoruz. Derneğimizin kuruluş amacı da budur. Şu anki acil talebimiz ve çadırımızın kuruluş nedeni işten atma bildirimlerinin önüne geçebilmektir. Bu konuda Devrimci Sağlık İş Sendikasıyla ortak mücadele etme kararı aldık. Direniş Çadırımız, İstanbul Üniversitesi Çapa Kampüsü Meclisinin desteğiyle kuruldu. İstanbul Tabip Odası, SES, Tezkoop-İş, Dev Sağlık İş, tıp öğrencileri, hasta yakınları, İstanbul Sağlık Hakkı Meclisi, emekten yana tüm kurumlar dayanışma ve desteklerini sunuyorlar. Örgütlenip, büyük yürüyüşlere ve grevlere hazırlanıyoruz. Kazanacağımızdan eminiz. Kadrolu ve iş güvenceli çalışma hakkını elde edene kadar mücadelemizi büyüterek sürdüreceğiz. Biz Haklıyız, Biz Kazanacağız! - 30.3.2011


İşçilerin Sesi

YAŞASIN ÇAPA DİRENİŞİMİZ! Kadir Ağsu* 28.3.2012 Çarşamba günü yapmış olduğumuz yürüyüş ile Çapa’da kurduğumuz direniş çadırımızdan yola çıkarak Beyazıt’ta bulunan İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne kadar yürüdük. Basın açıklamamızı Rektörlük önünde okuduk ve 37 gündür direniş çadırımızda toplamış bulunduğumuz dilekçelerimizi topluca verdik. Dilekçelerimizle, müfettiş raporlarının ve mahkeme kararının uygulanmasını, yani 4D’li olarak üniversitenin kadrolu ve daimi işçileri olarak çalışmak istediğimizi bildirdik. Çapa’dan Beyazıt’a kadar gerçekleştirmiş olduğumuz yürüyüşümüzde, halkımızı sağlık haklarına sahip çıkmaya çağırdık. Sağlık Hakkı Meclislerine ve bizim gibi sağlık emekçilerinin mücadelelerine destek olmaya çağırdık. Taşeron sistemini anlatarak, “Sağlıkta Taşeron Ölüm Demektir” diye vurguladık. “Susma Haykır Taşerona Baş Kaldır” sloganları eşliğinde, yürüyüşümüze destek veren tüm sınıf dostlarımıza teşekkürlerimizi ettik. İstanbul Tabip Odası, SES Aksaray Şubesi, Tez Koop İş 5 No’lu Şube, Dev Sağlık İş ve derneğimiz Taş İş Der’in ortak gerçekleştirmiş olduğu bu yürüyüşümüz boyunca, birlikteliğimizi defalarca dile getirdik. ”SES’li memur arkadaşlarımızla yürüyoruz, Tez Koop İş’li işçi dostlarımızla yürüyoruz, Dev Sağlık İş’le yürüyoruz, İstanbul Tabip Odasından doktorlarımızla yürüyoruz. Taşeron sistemine baş kaldıran asi ruhu ile bu kölelik düzenini yıkmak için yola çıkan Taşeron İşçileri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneğimizle yürüyoruz” dedik.

gelerek yürüyüşümüze destek veren HEY Tekstil direnişçilerinin pankartını en ön sıralara alarak, sınıf dayanışmalarına teşekkür ettik. Yalnız olmadıklarını vurguladık. Önceden belirlediğimiz sloganlarımızla taleplerimizi dile getirdik.

le ediyor ve “Güvenceli İş Güvenli Gelecek” diyerek kavgamıza devam ediyoruz. Yürüyüşümüz boyunca da, dosta ve düşmana bunu ilan ettik. “Bir olalım, birlik olalım, kölelik düzenini, taşeron sistemini yok edelim” dedik.

Yürüyüş komitemizce aldığımız kararlar uyarınca, “bizi desteklemeye gelen siyasi kurumların bayrak ve pankartlarını açmamalarını” rica ederek kendilerine teşekkür ettik. Bizlerle dayanışmaya

İşten atmalara karşı hiçbir zaman sessiz kalmayacağız. Bugün mücadele etmemiz gerekiyor. Ama bizler sadece bugünü kurtarmak için mücadele etmiyoruz. Yarınlarımızı kurtarmak için de mücade-

Bugün yanımızda ve mücadelemizde olmayan sınıf dostlarımızı da uyarıyoruz; Sınıf dostlarımız, emekçi arkadaşlarımız, değerli taşeron işçileri, birlik ve beraberlik temel ilkemiz olsun. Taşeron sistemine karşı hep birlikte baş kaldıralım ve bu kölelik düzenini yıkalım.

HEY TEKSTİL İŞÇİLERİ ÇAPA DİRENİŞ ÇADIRINDA Çapa direnişinin 37. Gününde HEY Tekstil işçilerinden dayanışma ziyareti gerçekleştirildi. HEY Tekstil işçileri direniş çadırında bulunan sanatçı Pınar Sağ ile de sohbet ettiler. HEY Tekstil işçilerinin konuşma metni şöyle: “Biz HEY Tekstil işçileriyiz. 420 işçi işten çıkarıldık. 3 – 4 aylık ücretlerimiz ödenmedi. 15 – 20 yıllık tazminatlarımız ödenmedi. İş kanununun 17. Maddesinden kaynaklı tüm haklarımızın verileceği söylendi. Ama hiçbir hakkımız verilmedi. Bugün direnişimizin 50. Günü. 50 gündür sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Ne patronlarımız, ne hükümet, ne de yetkililer sesimizi duymadılar. Sesimizi duyurma olanak ve araçlarını bile engelliyorlar. Merkezi medyayı direniş alanımıza, topluca beklediğimiz alana göndermediler. Eylemlerimizin haberleri dahi merkezi medyada yer almadı. Bugün İstanbul Üniversitesi Çapa Hastanesinde direniş çadırı kuran taşeron işçilerinin yanındayız. Çapa ve Cerrahpaşa’da bulunan işçi arkadaşlarımızda işsizlik tehdidi ile karşı karşıyalar.

* TaşİşDer Yöneticisi ve Çapa Direnişçisi

Onlarla dayanışma içindeyiz. Aynı sorunları yaşıyoruz. Dayanışmalarla birbirimize güç veriyoruz. Haklarımızı istiyoruz: Acilen tüm haklarımızı verin diyoruz. Faturalarımızı ödeyemiyor, her gün daha fazla borçlanıyoruz. Güç koşullarda hak arama mücadelesi veriyoruz. Sesimizi duyurabilmek bizim için çok önemli. Katkı sunan herkese teşekkür ediyoruz. Birleşe Birleşe Kazanacağız! Yaşasın Sınıf Dayanışması!” HEY Tekstil işçileri daha sonra Çapa direnişçilerinin Beyazıt’ta bulunan Rektörlük binası yürüyüşlerine de katıldılar. 9


İşçilerin Sesi

SURİYE “KURTLAR SOFRASINDA” M. Eker 1 Nisan”da, İstanbul”da “Suriye”nin Dostları” toplantısı yapıldı. Suriye üzerinde baskı oluşturmak ve gerektiğinde emperyalist müdahaleye zemin hazırlamak amacıyla, ABD, İngiltere ve Fransa’nın öncülüğündeki toplanan zirveye, Türkiye dâhil, 82 ülke katıldı. Suriye’ye yönelik emperyalist müdahale planları gözden geçirildi. Zirvenin sonuç bildirgesinde, Annan planının uygulanmasının ucu açık olmadığı vurgulanarak, planın hayata geçirilmesi için bir takvim oluşturulması istendi. İstanbul’da üslenen çeşitli muhalif kişi ve grupların oluşturduğu Suriye Ulusal Konseyi, Suriye halkının meşru temsilcisi olarak ilan edildi. Sonuç bildirgesinde yer alan, “Suriye halkının kendini korumak için meşru önlemler uygulamasına destek verilmesi” ibaresi, muhaliflerin silahlı eylemlerinin emperyalistlerce desteklendiğini ortaya koyuyor. “Özgür Suriye Ordusu”nu finanse etmek, askerlerine maaş vermek için fon oluşturulması (bu fon Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Birleşik Arap Emirliklerinden oluşan Körfez ülkelerince sağlanacak) kararı, Suriye’yi yıpratma ve köşeye sıkıştırarak, bir iç savaşa sürükleme stratejisi izlendiğini gösteriyor.

“Özgür Suriye Ordusu” Emperyalizmin Hizmetinde “Özgür Suriye Ordusu”, Suriye halkının özgürlüğü için savaşan, gücünü halktan alan, meşru, demokratik bir örgüt değil; parası ve silahı dış güçler tarafından sağlanan, emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından kullanılan taşeron bir örgüttür. Liderliğini, Suriye Ordusundan kaçarak Türkiye’ye sığınan Albay Riyad El Esed’in yaptığı Özgür Suriye Ordusu, Hatay’ı üs olarak kullanıyor. Esed silahları Türkiye’den ve Suudilerden temin ettiklerini söylüyor. Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Burhan Galyun, bazı ülkelerin silah yardımı yapma niyetinde olduğunu, kurulacak temsilcilik aracılığıyla silahların düzenli ve organize bir şekilde dağıtılmasının hedeflendiğini, temsilciliğin de Türkiye’de olmasının düşünüldüğünü açıklıyor. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud El Faysal’ın, Suriye muhalefetinin “silahlanma hakkı olduğuna” dair açıklaması da bunu doğruluyor. Özgür Suriye Ordusu, Libya örneği kurtarılmış bölgeler yaratarak, iktidarını yayma ve Esad rejimini yıkma strateji izledi. Ne var ki bunda başarılı olamadı. Suriye Ordusunun hava ve zırhlı birliklerine dayanamadılar. Bunun için Libya benzeri (uçuşa yasak bölge ilanı, zırhlı birliklerin NATO tarafından vurulması gibi) askeri desteğe ihtiyaçları var. Ne var ki Rusya ve Çin’in tutumu, Obama’nın başkanlık seçimi öncesi riske girmekte isteksiz davranması, bir yıpratma savaşına dönük olarak, muhalefetin silahlandırılması ve örgütlenmesi planını öne çıkartıyor. Uzun süreli bir yıpratma savaşı, ekonomik krizi de derinleştirebilecek, bu da Esad’a olan toplumsal desteğin azalmasını, ordunun çözülmesini getirebilecek, Libya’nın kolay lokma olmasının nedeni, ordunun bölünmesi ve çözülmesiydi. Bu Suriye’de gerçekleşmedi. Suriye Ulusal Konseyinin dağınık ve çok parçalı yapısı, toplumsal desteğinin olmaması, emperyalistler ve işbirlikçilerinin müdahale için zamana ihtiyaç duyduklarını gösteriyor.

Türk Dış Politikası ABD’nin Çıkarlarına Göre Şekilleniyor Suriye’ye müdahale konusunda çok istekli davra10

nan, Esad ile köprüleri atan, tampon bölge konusunu değerlendirmeye alan, Suriye Ulusal Konseyine kucak açan, Özgür Suriye Ordusuna her türlü lojistik desteği sunan AKP iktidarı, “Suriye’nin Dostları Konferansı”ndan, Suriye’ye yönelik bir askeri müdahale kararı çıkmayacağının farkında olarak konferansa katıldı. Konferansta, Başbakan Erdoğan olabildiğince sert bir konuşma yaptı. Annan Planını, “Suriye rejimi bu planı uygulamaz, zaman kazanmaya çalışıyor” diyerek, eleştirirken bu ülkeye doğrudan müdahale konusunda sabırsızlandığını gizlemedi. Başbakan, zirvede yaptığı konuşmada “kendi halkına zulmeden bu rejimin iktidarda kalmasını sağlayacak hiçbir planı desteklememiz söz konusu olamaz” diyor. Halkların diktatörlükle yönetilemeyeceğini söylüyor. Ne var ki yıkılmasını istediği Esad ile daha düne kadar sarmaş dolaştı. Dünden bugüne ne değişti? Başbakan, Esad’ın bir diktatör olduğunun farkına yeni mi vardı? AKP hükümetinin Suriye’ye müdahale etmek istemesinin nedeni Esad’ın kendi halkını özgürlüklerden mahrum bırakması ve katletmesi değil. Erdoğan kendisi de bir diktatör ve kendi halkını; işçi ve emekçileri, sosyalistleri, Kürtleri baskı altında tutuyor. Uludere’de, çoğu çocuk, Kürt gençleri uçaklarla bombalanıp öldürülüyor. Suçlular hakkında kovuşturma yapılmıyor. Newroz’da sokağa çıkanlara biber gazı ile müdahale ediliyor. En küçük bir hak arama eylemi dahi, polis baskısı ile karşılaşıyor. KCK operasyonu adı altında, binlerce Kürt politikacı tutuklanıyor. AKP’ye muhalefet eden yanıyor. Gazeteciler hapse atılıyor… AKP’nin Suriye’ye müdahaleye istekli olmasının nedeni, dış politikasının tamamen ABD ve NATO tarafından şekillendiriliyor olmasıdır. Türkiye’yi yönetenler, ABD çıkarları ile kendi çıkarlarını örtüştürmeye, ABD için bölgesel roller üstlenirken, kendi çıkarlarını da bunun içine yedirmeye çalışıyorlar. Suriye’de ABD adına rol üstlenmek isteyen hükümet, bunun karşılığında Kürt sorunu konusunda desteklenmesini, elinin güçlendirilmesini istiyor. Suriye’ye müdahil olmak istemesinin bir nedeni de bir iktidar değişikliği anında Suriyeli Kürtlerin siyasal statü kazanması kaygısı. Askerler, geçmişte teskere reddedildiği, Türk ordusu Irak’a

giremediği için, Kuzey Irak’ta Kürtlerin siyasal bir statüye, özerk bir bölgeye sahip olduğunu söyleye geldiler. Türkiye’yi yönetenler, benzer bir durumun Suriye’de de ortaya çıkmasını istemiyorlar. Bunun Türkiye’deki Kürtleri de etkileyeceğini ve Kürt taleplerinin bastırılmasını imkânsız hale getireceğini düşünüyorlar. Açıkçası Türkiye’yi yönetenler, Türkiye dışındaki, Irak, İran ve Suriye’de ki Kürt sorununu da kendi sorunu olarak algılıyor. Bu ülkelerdeki Kürt mücadelesini de bastırmaya, Kürtleri özgürlüklerden mahrum bırakmaya çalışıyorlar. Suriye’ye müdahil olmak istemelerinin bir diğer nedeni de, Suriye’de ki etkisini kullanarak Ortadoğu coğrafyasında etkili bir güç olma isteğidir.

Suriye’ye Özgürlük İşçilerle Gelecek AKP hükümeti, bölgedeki karışıklığı bahane ederek, içeride şovenizmi ve milliyetçiliği kışkırtıyor. Savaş, şovenizm ve milliyetçilik; kemerleri sıkmak, işçi hareketini bölmek ve direncini kırmak, zam üstüne zam yapmak, her türden muhalefeti zorla bastırmak, baskıcı ve otoriter bir yönetim kurmak için uygun bir iklim sunuyor. Emperyalist müdahale, Suriye’ye özgürlük getirmeyecek. Esad’ın devrilmesi ile ölüm ve katliamlar bitmeyecek. Aksine Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da olduğu gibi ülke kan gölüne çevrilecek. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ayaklar altına alınacak. Esad, bir diktatör. Ancak, emperyalist bir müdahale sonucu Müslüman Kardeşlerin iktidara gelmesi ile baskıcı, otoriter ve emperyalizmin kuklası, yeni bir diktatörlük inşa edilecektir. Dolayısıyla, işçi sınıfı ve ezilenler için ne Esad rejimi, ne emperyalist müdahale ve Suriye Ulusal Konseyi bir seçenek değildir. Suriye’ye de, bölgeye de özgürlük, işçilerin ve ezilenlerin mücadelesi ile gelecek. Suriye’de demokrasinin ve özgürlüklerin geleceği, hem Esad rejimine hem de emperyalist müdahaleye karşı çıkacak bağımsız bir işçi hareketi yaratmaktan, ezilenlerin mücadelesi ile işçi hareketini ortak bir zemininde bir araya getirmekten geçiyor.


İşçilerin Sesi

İSPANYA: EMEKÇİLER HÜKÜMETE GENEL GREVLE YANIT VERDİ! Banu Paker 29 Mart tarihinde İspanya’da emekçiler bir günlük genel greve giderek, hükümetin meclise sunduğu ve çıkarmakta kararlı olduğu “İş yasası” nı protesto ettiler. Mariano Rajoy liderliğindeki sağ kanatın temsilcisi Halk Partisi (PP), 2011 yılında yapılan erken seçimlerde iktidara gelmiş, 17 bağımsız bölgeden 11’inde denetimi sağlamıştı. Ancak Rajoy 2012 bütçesinde kesintiler yapacağını açıklar açıklamaz büyük bir tepkiyle karşılaştı. İspanya, yüzde 25’lere varan işsizlik oranıyla, Avro bölgesinde “zayıf halka” ilan edilen Yunanistan’ı takip ediyor. AB’yi “yöneten” Alman ve Fransız sermayesi, hükümetler aracılığıyla Yunan hükümetine, “acı reçete” için baskı yapmıştı. Yunanistanlı emekçilere uygulanmak istenen kemer sıkma kararları asgari ücretin düşürülmesi, işten çıkarmalar, maaşların dondurulması, sosyal hakların kısıtlanması gibi uygulamaları içeriyordu. Şimdi AB sermayesi benzer bir reçeteyi İspanya için zorluyor. AB sermayesini korkutan, krizin etkilerine önce İspanya, ardından İtalya’dan tepkiler yükselmesi. Endülüs’te Beklenen Sonuç Gelmedi!

dı. Solun beklenenden fazla oy alması ise hükümeti tedirgin etti.

geleceği için bir mücadele olarak görüyor ve eylemlere devam edeceklerini söylüyorlar.

Seçimler bitti. Ancak Rajoy, bankacılara ve kapitalistlere borç vermek için önlemlere devam edeceğini açıkladı.

29 Mart genel grevinde, “Faydasız ve etkisiz iş reformuna hayır, haklarını ve kamu hizmetlerini savun” yazılı ana pankart altında yapılan ve sendikalara göre 900 bin kişinin katıldığı Madrid'deki gösterilerde, “Ekmek yoksa barış da yok”, “İş reformu: yasal şiddet”, “Şiddet: 600 avro maaştır”, “Senin ganimetin benim krizim”, “Kral ve din adamlarına da tam kesinti”, “Sosyal paktı bozuyorsunuz”, “Buna kriz diyorlar, oysa kapitalizm” “Genel grev, genel grev...” şeklinde pankartlar açıldı ve sloganlar atıldı.

Yüzbinler Genel Grevde Bu açıklama, 29 Mart genel grevinin tetikleyicisi oldu bir bakıma. Sendikalar işçi çıkarmayı öngören reformlara karşı “Çalışma yasası adil değil, ‘hayır’ deyin! sloganıyla genel grev çağrısı yaptı. Bir yandan da sendikalar, genel grevi bir güç denemesi değil, sosyal devletin

Rajoy hükümeti, İspanyanın özerk bölgelerinden Endülüs ve Asturias’ta 25 Mart tarihinde yapılan seçimlerde, mutlak çoğunluğu elde edeceğini umuyordu. 30 yıldır sosyalist PSOE’nin iktidarında olan bölgede beklediğini bulamadı. Diğer yandan, Halk Partisine karşı duyulan hoşnutsuzluk, Sosyalist PSOE’nin de işine yaramadı. Birçok seçmen, Zapateronun işçi düşmanı politikalarını ve kamu parasını yolsuzluklara alet eden geçmiş hükümeti unutmadı. Birleşik Sol Parti ise, -Komünist Parti ve çevrecileri biraraya getirmişti- Endülüs bölgesindeki seçimlerde sandalye sayısı 12’ye çıkar-

Yunanistanlı emekçilere uygulanmak istenen kemer sıkma kararları asgari ücretin düşürülmesi, işten çıkarmalar, maaşların dondurulması, sosyal hakların kısıtlanması gibi uygulamaları içeriyordu. Şimdi AB sermayesi benzer bir reçeteyi İspanya için zorluyor. AB sermayesini korkutan, krizin etkilerine önce İspanya, ardından İtalya’dan tepkiler yükselmesi.

İspanyol polisi, hükümetin işten çıkarmayı kolaylaştırmak amacıyla hazırladığı önlemlere karşı genel grevin düzenlendiği günde grev yapan emekçilere plastik mermi ve gaz bombalarıyla saldırdı. Polisle çatışmalar sırasında Barselona’da eylemciler bazı binaların camlarını kırdılar ve çöpleri ateşe verdiler. Sendikalara göre 800 bin kişi Barselonadaki eylemlere katıldı. İspanyol emekçileri coşkulu bir genel grev örgütleyerek sabırlarının tükendiğinin ilk büyük işaretini verdiler. Hükümet geri adım atmazsa, daha fazla emekçi harekete geçecek gibi görünüyor. 11


İşçilerin Sesi

BİZ BİTTİ DEMEDEN BU DAVA BİTMEZ! Başbakan’ın ve AKP hükümetinin Sivas katliamıyla ilgili yaklaşımı, yalnızca devletin temsilcisi olarak resmi politikaları savunmalarından değil, politik İslam’a dayanan kökenlerinden de kaynaklanıyor. 1993’te Refah Partisi üyeleri, belediye meclisinde görevli olanlar katliamda yer aldılar. 2 Temmuz 1993 tarihinde Pir Sultan Abdal şenlikleri için Sivas’ta bulunan aydın, sanatçı ve Alevilerin kaldığı Madımak Oteli, yazar Aziz Nesin bahane edilerek yakılmış, yangında şenlikler için orada bulunan 33 kişi can vermişti. Otel çalışanlarından 2 kişi de hayatını kaybetmişti. 19 yıldır devam eden hukuk sürecinde, katliama katılan veya sloganlarıyla alkışlarıyla katliamı destekleyen binlerce kişi arasından sadece 131 kişi yargılanabildi. Bunlardan 40’ı beraat etti, 79’u mahkum oldu. Katliamın faillerinden 15 sanık ise firari olarak kaldı. Aradan geçen yıllar içinde bu firari sanıklar evlendiler, yurt dışına çıktılar, mal mülk sahibi oldular, ancak bir türlü bulunamadılar! Katliamın devlet katındaki organizatörleri ise gizli kaldı. Tıpkı Sivas’tan önce yaşanan Çorum, Maraş ve Sivas’tan sonra yaşanan Hrant Dink ve Zirve Yayınevi katliamlarında olduğu gibi. Devlet kademesindekilerin özel harp teknikleriyle önceden planlayarak, müdahale etmeden izleyerek veya provokasyon yaratarak olgunlaştırdığı bu katliamları, yine devletin aydınlatması, gerçek azmettirici ve failleri ortaya çıkarması, hesap sorması beklenemez. Son olarak Hrant Dink davasında, birkaç failin göstermelik olarak yargılanıp cezalandırıldığını, buna karşılık cinayeti adım adım planlayan, izleyen ve katilin sırtını sıvazlayıp onunla fotoğraf çektiren emniyet müdür ve memurlarının terfi ettirildiklerini gördük. Sivas davasında Mart ayı içinde yaşananlar da aynı devlet politikasını göz önüne serdi. Beş firari sanık hakkındaki davada zamanaşımı doldu. Katliamda yakınlarını kaybeden aileler, Alevi örgüt ve dernekleri, demokratik kitle örgütleri, aydınlar ve sosyalistler davanın zamanaşımına uğramaması için “insanlık suçlarında zamanaşımı olmaz” ilkesini vurguladılar. Ancak sonuç değişmedi. 13 Mart günü

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, beş sanık hakkında zamanaşımından davayı düşürdü. İki sanık da öldükleri için haklarındaki dava düştü. Böylece yedi sanık hakkında hiçbir karar verilememiş oldu. Davanın düşmesinin ardından yaşananlar da şaşırtıcı değildi: Sivas davasının zamanaşımına uğramasını adliye önünde protesto eden aileler, hukukçular, aydınlar, Alevi örgütlerinin ve sol/sosyalist grupların üyeleri polis saldırısına uğradılar. 1993 yılında katliamcıların, kültür merkezini ve oteli ablukaya alıp yakmaları 5 saatten fazla sürmüş, bu süre zarfında katillerin payına tek bir cop darbesi dahi düşmemiş, kolluk kuvvetleri katliamı seyretmekle yetinmişti. 2012 yılında ise katliamı ve kararı protesto edenlerin payına gaz bombaları, tazyikli su ve cop düştü! AKP hükümetinin Sivas katliamına ve zamanaşımı kararına ilişkin açıklamaları da, 1993 yılında devleti ve hükümeti temsil edenlerin açıklamalarından farklı olmadı. 1993 yılında DYP-SHP koalisyon hükümeti iktidardaydı. Başbakan Tansu Çiller, katliamda yakılanların değil, katledenlerin sağlığıyla ilgileniyor; “Çok şükür dışarıdaki vatandaşlarımıza bir şey olmamıştır” demekte sakınca görmüyordu. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise “Vatandaşla emniyet güçlerini karşı karşıya getirmeyin” diyordu. 2012 yılında ise AKP hükümetinin Başbakan’ı Tayip Erdoğan, zamanaşımı kararını “Hayırlı olsun” sözleriyle karşıladı. Başbakan’ın açıklamaları bununla da bitmedi. Sivas'a gittiğinde birçok kez 18, 19 yaşındaki kız çocuklarının “babalarının hiçbir taksiratı olmadığı halde” idama mahkum oldukları için hüngür hüngür ağladıklarını söyleyerek, “Bunları göz ardı etmek suretiyle burada tek tarafa ben siyasi bir servis yapmayı doğru bulmuyorum” dedi. Başbakan, katledilenler ile katliamcılara eşit servis

MÜCADELEYLE KAZANDIKLARIMIZI İHALE MASALARINDA KAYBETMEYECEĞİZ! Mustafa Hotlar Çukurova Üniversitesine bağlı Adana Balcalı Hastanesinde yürütülen mücadeleyi Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası Örgütlenme Daire Başkanı Mustafa Hotlar’dan dinledik. Hotlar, süreci ve gelinen son durumu bizlerle paylaştı. – N.Cemal

Tarih Yargılayacaktır Balcalı Hastanesinde yıllardır sürdürdüğümüz fiili ve hukuki mücadele sonucunda yapılan ihalelerin muvazaalı (hileli) olduğu ve tüm işçilerin ilk işbaşı yaptıkları tarihten itibaren Çukurova Üniversitesi’nin işçileri olduğu 13 Ocak 2010 tarihinde Çalışma Bakanlığı ve Bölge Çalışma Müdürlüğü tarafından alınan kararla kesinleşti. 22 Ağustos 2011’de, hukuksuzluğa devam edilerek yeniden taşeron şirket ihalesine gidildi. Hukuksuzluğa karşı haklarını savunan ve direnen 25 sağlık işçisi arkadaşımız ihalenin yapıl12

dığı salonun kapısında gözaltına alındılar. Adana 1. Ağır Ceza Mahkemesince kabul edilen iddianame uyarınca da, Dev Sağlık İş Sendikası Merkez Yöneticisi ve üyesi 27 taşeron sağlık işçisi hakkında “ihaleye fesat karıştırmak” suçlamasıyla 27 ‘şer yıl hapis cezası istendi. Yapılmak istenen ihaleler hukuksuz ve yasadışıdır. İhale karşısındaki tutumumuz hukukidir. İhaleye “fesat” karıştırılmasına tarafımızca engel olunmuştur. Mücadeleyle kazandıklarımızı ihale masalarında kaybetmeyeceğiz. Taşeron çalışma biçiminin vicdansızlığına karşı gösterilen tepki meşrudur. Hukuku yok sayan işveren - patron sıfatındaki Üniversite Rektörlüğü’ne, YÖK ve Başbakanlığa, biber gazıyla saldırarak işçileri darp eden polislerden sorumlu İçişleri Bakanlığı’na ve sermaye yandaşı tutumlarına karşı gösterilen tepkimiz demokratiktir. 27 sağlık işçisi arkadaşımızı 27 yılla yargılayanları tarih yargılayacaktır.

yapacakmış! Başbakan’ın ve AKP hükümetinin Sivas katliamıyla ilgili yaklaşımı, yalnızca devletin temsilcisi olarak resmi politikaları savunmalarından değil, politik İslam’a dayanan kökenlerinden de kaynaklanıyor. 1993’te Refah Partisi üyeleri, belediye meclisinde görevli olanlar katliamda yer aldılar. Bir kısım Refah Partisi üyesi de katliam sanıklarının avukatlıklarını yaptı. Bunlardan en bilineni Refah Partisi milletvekili ve Adalet Bakanı Şevket Kazan’dı. AKP, Refah Partisi’nin içinden çıkarken, katliamı ve katliamcıları savunan zihniyeti de bünyesinde taşıdı. Örneğin AKP’nin Gümrük ve Ticaret Bakanı Hayati Yazıcı da katliam sanıklarından dördünün avukatlığını yapmıştı. Bakan Yazıcı, zamanaşımı kararının ardından, bu sanıkların aslında beraat etmeleri gerektiğini söylemek cesaretini bile buldu. AKP’nin, katliam sanıklarının avukatlığını yapmış isimleri bununla da sınırlı değil. AKP Isparta, Tokat, Konya, Maraş milletvekilleri, eski Afyon milletvekili, Afyon belediye başkanı, Malatya il başkanı, Başakşehir belediye başkanı, eski Eminönü belediye başkanı, İstanbul büyükşehir belediyesi darülaceze ve basın yayın müdürleri… liste böyle uzayıp gidiyor. Yalnızca bu liste dahi AKP zihniyetini ortaya koymaya yetiyor. Zamanaşımı kararı ve devletin bugünkü temsilcisi AKP’nin katliamı ve katliamcıları savunan zihniyeti, 1 Nisan pazar günü Alevi örgütlerinin öncülüğünde protesto edildi. Kitle örgütleri, sendikalar, siyasi partiler ve sosyalist grupların da katılımıyla binlerce kişi Kadıköy meydanında toplanarak “Sivas’ın ışığı sönmeyecek”, “Davamız mahşere kalmaz” sloganlarını haykırdı. Hrant Dink davasında verilen göstermelik kararın ardından dile getirilen bir slogan, Sivas katliamı davası için de yinelendi: Biz bitti demeden bu dava bitmez!

Yürütmenin Keyfiliği ve Yargı Terörü İşlerine, emeklerine sahip çıktıkları için 27 taşeron sağlık işçisine 27’şer yıl hapis istemiyle dava açılmış olması ülkemizi yönetenlerin demokrasi anlayışını gösteriyor. Bu dava ülkemizin içine sokulduğu “yürütmenin keyfiliği ve yargı terörü” cenderesinin çok net resimlerinden birini oluşturuyor. Hukuk devletinde Çalışma Bakanlığı’nın kararından sonra yapılması gerekenin yasalarda yazılan uygulamanın geciktirmeden yerine getirilmesidir. 2 yıldır rektörlük bu konuda bir şey yapmadı. Yeni ihalelerle taşeron firma çalıştırmaya devam etti. Hukuk tanımaz tutumunu açığa çıkarttı. Balcalı işçileri adalet arıyor. İhaleye fesat karıştıranlar kasalarını doldururken, haklarını ve adaleti savunanlar yargılanıyor. Adalet arayan sadece Balcalı işçileri değil. Bütün işçiler adalet arıyor. Emeğinden başka bir sermayesi olmayanlar adalet arıyor. Adalet halkın ekmeğidir. Taşerona karşı mücadele edenler yargılanamaz. Güvenceli iş mücadelesi yargılanamaz. İnsanca yaşam mücadelesi yargılanamaz.


İşçilerin Sesi

ŞİDDET YASASIYLA KADINLAR MI KORUNACAK, AİLE Mİ? Türkiye’de günde ortalama beş kadın erkek şiddetinin kurbanı oluyor ve öldürülüyor. Bu sayının giderek artmasına karşı, kadın örgütleri aktif mücadele yürüterek bu hayati konuyu gündemde tutuyor. Kadın örgütleri, kadın cinayetlerinin politik olduğunu vurguluyorlar ve kadınları şiddete karşı koruyabilecek bütünlüklü bir koruma ve şiddeti önleme mekanizmasının kurulmasını talep ediyorlar. Artan kadın cinayetleri karşısında hem ülke içinde hem de uluslararası planda sıkışan AKP hükümeti, Kadın ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin aracılığıyla kadın örgütleriyle bir dizi toplantı gerçekleştirdi. Bu toplantıların amacı kadınları şiddete karşı koruyacak etkin ve işlevli bir yasanın hazırlanması olarak lanse edildi. Bu sebeple yan yana gelen 237 kadın örgütü, Şiddete Son Platformu’nu oluşturup bir yasa taslağı hazırladı ve Bakanlığa iletti. Ancak Bakanlık tarafından kadın örgütlerinin oluşturduğu bu taslak kabul edilmedi. Kadın örgütleri yılmayarak bu kez Bakanlığın hazırladığı taslak üzerine çalışma yaptılar. Bir dizi görüşmenin ardından son halini alan yasa taslağı, 31 Ocak günü AKP hükümetinin Bakanlar Kurulu’nda imzaya açıldı. Ancak Bakan Fatma Şahin’in Meclis Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’nda verdiği sözlere rağmen, Bakanlar Kurulu yasa taslağının birçok maddesini çıkartıp değiştirerek Meclis’e gönderdi. Bunlardan en çarpıcı olanı ise yasa taslağının adının değiştirilmesi oldu. Taslağın adı “Kadın ve Aile Bireylerinin Şiddetten Korunmasına Dair Kanun” iken, AKP hükümetinin müdahalesiyle “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine

Dair Kanun” olarak değiştirildi. Yasa’nın tanımlar bölümünden toplumsal cinsiyet tanımı çıkartıldı. Kadın örgütleri bu değişikliklere karşı hemen eleştirilerini ve önerilerini dile getirdiler. Ancak sonuç değişmedi. Yasa, AKP hükümetinin uygun bulduğu “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” adıyla kabul edildi ve 20 Mart’ta yürürlüğe girdi. Aslında AKP’nin bu müdahalesi hiç de şaşırtıcı değil. Hatırlanacağı gibi geçtiğimiz yıl Başbakan Tayyip Erdoğan tarafından bir kısım Bakanlığın adı değiştirilmişti. Kadın Bakanlığı’nın ismi de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirildi. Yalnızca bu durum dahi AKP’nin, cinsiyeti nedeniyle ezilen ve ayrımcılığa uğrayan, bu nedenle de devletin pozitif önlemler alması gereken kadınlara bakışının en güzel ifadelerinden biridir: Kadının adı yok! Yasanın adını değiştiren AKP hükümeti için, şiddete uğrayan, öldürülen ve acilen koruma altına alınması gereken kadınları değil, “aile”yi korumak önceliklidir. Oysa kadınların, özellikle aile içinde maruz kaldıkları erkek şiddeti, onların öncelikle şiddet gördükleri bu aile ortamının dışına çıkarılmasını gerektiriyor. Hem şiddete uğrayan kadını, hem de şiddetin yaşandığı aileyi aynı anda korumak eşyanın doğasına aykırı! Zaten her fırsatta kadınları aile içinde tutmanın hesabını yapan, kadınlara en az 3 çocuk doğurmayı tavsiye eden, 4+4+4 kesintili eğitimle kız çocuklarının ilkokuldan sonra “ev”de tutulmasına imkan hazırlayan AKP zihniyetinden ve kadın erkek eşitliğine inanmadığını ilan eden Başbakan’dan, kadına yönelik şiddete karşı etkin ve kalıcı çözümler beklemek boş bir çaba olacaktır.

KESK’İN İSTANBUL EYLEMİNDE PROVOKASYON GİRİŞİMİ VE ŞİDDET: HESAP SORULSUN! Ankara başta olmak üzere KESK eylemine yönelik polis terörü 29 Mart Perşembe günü İstanbul’da da kitlesel katılımlı bir yürüyüşle protesto edildi. KESK üyelerinin Ankara’daki süreci takip ederek, AKP Şişli İlçe binasına yapılacak yürüyüşü gerçekleştirmek üzere hazırlandıkları sırada, eylemi tehlikeye atacak, provokasyon yaratacak bir saldırı gerçekleşti. Saldırıyı düzenleyen Eğitim Sen İstanbul 7 Nolu Şube Başkanı Emin Ekinci’dir. Eşitlik ve Demokrasi Partisi (EDP)’yi temsilen HDK Emek Komisyonuna katılan bu kişinin eylemi, hiçbir gerekçeyle izah edilemez. Saldırı kitlenin, kameraların ve polisin önünde yaşanmıştır. Saldırıya uğrayan ise, gazetemizin yazarlarından, Eğitim Sen ve HDK Genel Meclis Üyesi Yunus Öztürk’tür. O hedef alınmış olsa da, bu sal-

dırı, KESK’in polis terörüne karşı yürüttüğü direnişe destek veren, AKP hükümetini protesto eden eyleme saldırıdır. Eylemi riske atan, provoke edebilecek ve polisin müdahalesine zemin hazırlayacak bir çabadır. Yoldaşımızın siyasi basireti sebebiyle provokasyon önlenmiştir. Soruyoruz: Ankara’da AKP hükümetinin kolluk güçlerinin KESK üyelerine yönelik büyük saldırısı sürerken, İstanbul’da AKP hükümetini protesto eden KESK eylemini tehlikeye atmak kimin işine yarar? Soruyoruz: Ankara’da polisin saldırısıyla, bu saldırıyı protesto eylemini provoke etmeye kalkmanın arasında ne fark vardır? Soruyoruz: İstanbul’da AKP’nin saldırısına karşı güçlü bir eylemin örgütlenmesi EDP’li Emin

Kadın örgütlerinin aylarca süren çalışmalarıyla oluşan 6284 sayılı Yasa neler getiriyor? • Yasa’nın 2. maddesinde yapılan tanımlar arasında ev içi şiddet ve kadına yönelik şiddet tanımları da yer alıyor. • 3. maddede mülki amir tarafından alınacak koruyucu tedbirler, 4. maddede hakim tarafından alınacak koruyucu tedbirler, 5. maddede ise hakim tarafından alınacak önleyici tedbirler sayılıyor. • 7. maddeye göre şiddeti veya şiddet uygulama tehlikesini öğrenen herkes ihbarda bulunabilecek. • 8. maddeye göre tedbir kararı verilebilmesi için delil veya belge aranmayacak. • 11. maddeye göre kolluk görevlileri çocuk ve kadın hakları ile kadın-erkek eşitliği konusunda eğitim görecek. • 14. maddeye göre şiddet izleme ve önleme merkezleri kurulacak, buralarda tercihen kadın personel istihdam edilecek. (Ancak geçici 1. maddeye göre Bakanlık iki yıl içinde yalnızca pilot illerde bu merkezleri kuracak.) • 17, 18 ve 19. maddelere göre korunan kişiye geçici maddi yardım ve nafaka sağlanabilecek, bu kişiler gelir testine tabi olmaksızın genel sağlık sigortalısı sayılacak. • 20. maddeye göre koruma talebiyle açılacak davalardan harç ve masraf alınmayacak. / İşçilerin Sesi-Haber Ekinci’yi neden rahatsız etmiştir? Soruyoruz: Daha kısa bir süre önce EDP’li gençler saldırıya uğrayınca haklı olarak sert tepki veren EDP, kendi üyelerinden birinin bu yumruklu saldırısına karşı nasıl bir açıklama yapacak ve nasıl bir tedbir alacaktır? Bürokratik sendikacı kimliğiyle, sendika ağası edasıyla hareket edip bir devrimciye ve sendika üyesine şiddet uygulamak, eylemi tehlikeye atmak Eğitim Sen ve KESK’in direnişine gölge düşürmek anlamına gelir. Eğitim Sen Genel Merkezine, HDK Emek Komisyonuna, Yürütmesine, EDP Genel Başkanlığına konuyla ilgili görevlerini yapmaları yönünde çağrılarımızı yaptık. Eğitim Sen, HDK ve EDP’den sorumluluklarını yerine getirmelerini talep ediyor ve bekliyoruz. Aksi bir tutum, bu suça ortak olmak olur ki, böyle bir durumda zarar görecek olan sadece biz olmayız. İşçilerin Sesi 13


İşçilerin Sesi

FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... Gıda Örgütlülüğümüzü Kimsenin İnisiyatifine Bırakmayalım İşyerinde sendikalı, vardiyalı çalışıyoruz. Ayrıca patronun işleri iyi olacak ki, yakın zaman önce başka bir bölgede bir fabrika daha açtı. Sendikalı olmamıza rağmen ücretler çok düşük. Ortalama 15 yıllık bir işçinin aylık ücreti 950–1100 civarında. Yapılan toplu sözleşmelerden hiçbir zaman haberimiz olmadığından ne kadar ücret zammı alacağımızı da sözleşme bitiminde öğreniyoruz. Şu an sendika ile patron arasında toplu sözleşme görüşmeleri yapılıyor. Bu yapılan görüşmeler bizi ilgilendirdiği halde sendikacılar bilgi vermiyorlar. Aidatlarımızla saltanat süren sendika bürokratlarının patronla kurdukları ilişkiden dolayı kimin temsilcileri oldukları konusunda şüphemiz var. İşyeri sendikalı olduğundan dolayı birçok işçi sendikalı işyerinde çalışmayı düşünüyor olabilir. Ama gel gör ki bizim sendikacıları gördüğümüz yok. Ayrıca işyerinde bir sürü sorun yaşıyoruz. Bu sorunlarımızı konuşacağımız bir temsilci dahi yok. Neden mi? Patron ve sendika genel merkezi kendi aralarında anlaşmış olacak ki, patronun istediği işçileri sendika temsilci seçiyor. Hatta sendika lafı etmek bile sorun oluyor. İşçilerin hepsi sendikalı değil, çünkü patron sendikalı işçilerin sayısının ancak yetki alabilecek kadar olmasını istiyor. Sendikacılar da baştan beri buna razı, yeter ki aidatlar gelsin.

Sendika İşyerinde Taşeron İşçi Çalıştırmaya Sessiz İşçilerin bir kısmı günlük, bir kısmı ise taşeron olarak çalışıyorlar. Taşeron çalıştırılan işçilerin asgari ücret dışında hiçbir yan gelirleri yok. Sendikanın taşeron çalıştırılan işçilere karşı hiçbir çalışması olmadığı gibi sendikalı olmak isteyen işçileri dahi sendikalı yapmıyorlar. Sendikalı olmak patronun keyfine bırakılmış durumda. Patron kimin sendikalı olacağına karar veriyor. Sendika da buna uyuyor. İkinci olarak, patron günlük işçi çalıştırıyor. Bunun yolunu ve kılıfını bulmuş; gelen işçiler ziyaretçi formunu dolduruyorlar. Herhangi bir durumda ise, işçiler ziyaretçi gibi gösterilecek. Sendikacılar ne taşerona ne de günlük işçi çalıştırmaya karşı. Bu nasıl bir sendikacılık anlaşılır değil.

Patron İşçilerin Mesai Paralarıyla Fabrika Kurdu Gıda sektöründe belli dönemler yoğun mesailer yapabiliyoruz. Bu yoğunluk bazen günde 14-15 saate varıyor. Toplu sözleşmede mesai ücretlerimiz yüzde yüz olarak bağıtlanıyor. Ama gel gör ki patron ve sendikacılar kendi aralarında oturup bizim hakkımız olan mesai ücretlerini düşürmeye karar vermişler. Bundan bizim haberimiz dahi olmuyor. Siz kim oluyorsunuz da bizim alın terimizi çalabiliyorsunuz? 250’den fazla işçi çalıştığını düşündüğümüzde bu işçilerin birkaç yıllık yüzde 50 mesai ücretini hesapladığımızda büyük bir meblağın tuttuğu ortada. Patronun düşük ücret vermesi yetmiyormuş gibi bir de mesai ücretlerimizi sendikacılarla birlikte gasp edi14

yor. Ama biz kendi aramızda güven temelinde örgütlenerek bu hakkımızı sendika bürokratlarına rağmen patrondan alacağız.

Patron Büyüdü Ya İşçinin Cebi? Patron yeni bir fabrika açtı. Bunu bizi sömürerek yaptığı gibi bir de yasal hakkımızı gasp ederek bu fabrikayı kurdu. Bu açılan yeni fabrikada kim bizlerin hiçbir emeğimizin olmadığını söyleyebilir? Bu yetmiyormuş gibi bir de gazete haberlerinde şirketin büyüdüğüne dair haberler okuyoruz. Peki, şirket bu kadar büyüyor da neden bu büyümeden bize payımız olan düşmüyor. İşte sömürünün ana kaynağı burada. Sonuç olarak patron bizim sırtımızdan servetine servet katıyor. Bu servetten belli ki sendika bürokratlarına da bir kırıntı veriyor ki, sendika bürokratları bizim sorunlarımızla ilgilenmiyorlar. Ama hem patron, hem de sendika bürokratları şunu unutmamalı: Yumuşak atın çiftesi sert olur. (Bir grup işçiyle görüşme, B. Umutcan)

Yetersiz Zam ve Haklara Saldırı Nihayet beklenilen zamlar gecikmeli de olsa verildi, ortalama her işçiye yüzde 12 zam yapıldı. Geçen yıldan ders alan patron, zammı cuma iş çıkışına denk getirip, paraları ödedi. Bir de çay paydosundan sonra hijyen eğitimi koydu. Böylece işçilere konuşma fırsatı bile bırakılmadı. Geçen yılda zamlar düşük olduğu için, iki bölümün işçileri sabah işe gelince iş başı yapmamış, bunun üzerine patron ücreti düşük olan işçilere 20 TL fark vermek zorunda kalmıştı. Bu 20 TL gerçi önemli bir meblağ değildi ama işçilerin gözünde önemliydi, birlikte hak almak sözkonusuydu. Bu sene kimse idareyle konuşmaya sıcak bakmadı, çünkü müdür o kadar iki yüzlü ki, kim yanına giderse “tamam ücretinde düzeltme olacak” deyip gönderiyordu. Aybaşı gelince de düzelme olmuyordu. Bu taktikle, bu sene patron zamları şimdilik atlatmış oldu. Zam için itiraz olmadı ama idare bir saat izin alanın ya da geç gelenin yarım günü kesilir, diye yazı yazmıştı. İşçi geri adım atınca patron fırsatı kaçırmıyor, haklarımıza saldırıyor. Bir de bordro gibi bir geçersiz bir kâğıt veriyorlardı, bu belgede gelmediğimiz günler mesai saatleri vs yazılıydı. İşçi kendi hesabını yapabiliyordu, artık bu belgenin bile verilmeyeceğini söylediler. İşçiler, ustaları ve müdürü sıkıştırınca, yeniden vermeye başlayacağız açıklaması geldi. İşçi bu duruma sessiz kalsaydı, patron verdiği iki kuruşu da allem kallem edip kesecekti. (G. Kemerli)

Plastik Emeğin Karşılığı Değil Patron Sadakası Zamlar belli oldu, yüzde 4 ile yüzde 20 arasında değişiyor. Patron eski işçilere daha az zam veriyor yeni giren işçilere biraz daha fazla veriyor. Söze, biz işçilerin emeğinin değerini patron belirlediği ve biz işçilerin pazarlık edecek bir örgütlülüğümüz olmadığı sürece hep düşük olacak, diye başlayalım. Patron uyanık, eski işçilerin tazminatı var bir yere gidemezler, diyerek düşük zam, yeni işçileri de el-

den kaçırmamak için onlara biraz daha fazla zam yapıyor. Yine de birçok yeni işçi çalışma şartlarının zorluğunu görüp ya daha iyi bir iş bulunca ya da çok sinirlenince işten çıkıyor. Kimse bir senelik işçiyle on senelik işçi aynı ücreti alsın demiyor ama kıdemli emeğin bir değeri olmalı. Kıdemli işçinin aldığı ücret zaten düşük, on senelik işçiye 10 veriyorsa yeni işçiye de 8 verilmeli, Eğer patron eski yeni ayrımı yapmayıp aynı makinede çalıştırıp, aynı sayıda iş istiyorsa, verilen bu emeğin de karşılığını vermeli. Eski işçilerin yaş ortalamasının yüksek olması, emeklilik hayali ve prim ücretlerinin yüksek yatması ve idareye hoş görünme gibi gerekçelerle, aldıkları ücret düşük olsa da herhangi bir tepki vermiyorlar. Tek tek sorulduğunda hepsi şikâyetçi ama kiminle birlik olacaksın ki deniyor ve herkes topu yanındakine atıyor. Patron işçiler arasında güvensizliği yaymış, daha önceki başarısız deneyimler eski işçilerin direncini kırmış, bu eski işçiler şimdi bir şeyler yapmak isteyen genç ve yeni işçilerin de moralini de bozuyor. Örgütlenmek, mücadele etmek, hak kazanmak zaman, sabır ve çalışma isteyen bir şey. Biz mücadeleci işçiler olarak, yeni işçi arkadaşlar bulup, harekete geçmelerini sağlamalı ve birlikte örgütlenmeliyiz. (O. Şeref)

Bir Grup İşçinin Haklı İsyanı İş yerinde 12 saat çalışmaya rağmen ay sonu elimize geçen ücret çok düşük. Bir de mesai kesintileri olunca çalışanların sabrı taşıyor. Bir bölümde çalışan bir grup işçi “'yeter artık buramıza geldi, bu böyle nereye kadar” diyerek tepkilerini 8 saat çalışma (12 saatlik vardiyanın dolmasını beklemeden işten ayrılma şeklinde oldu) eylemiyle gösterdiler. Bu eylem sayesinde taleplerini gerek sözlü gerekse yazılı olarak dile getirdiler. Talepleri şunlardı; ya hafta sonu da mesai konsun, ya günde 8 saat çalışma yapılsın ya da ücretlere zam verilsin. Bu işçiler, üç gün boyunca 12 saatlik vardiya düzeniyle ve yüzlerce çalışanı olan bir fabrikada 8 saat çalışıp, işten çıktılar. Dördüncü ve beşinci günler ise, haftalık 45 saati doldurabilmek için yine 12 saat çalışmak durumunda kaldılar. 5’inci gün evlerine noterden 12 saatlik çalışmayla ilgili bir teklif niteliğinde protesto geldi. İdare, haftanın dört günü 12 saat çalışmayı teklif etmiş, yani mesaisiz çalışma sunmuşlar. Oysa sorun mesailerin olması değil olmaması ve olsa da mesaili çalışmayla da aldığımız ücretin, mecburi ihtiyaçlarımıza yetmiyor olmasıydı. Ücretlerin düşük olması sadece bir grup işçiyi ilgilen bir sorun değil çalışan herkesin temel sorunlarından. Buna karşılık eyleme, yönetici kadronun sayısını bile geçecek sayıda işçi katılım sağlanamadı. Çünkü böyle bir eylem olacağından yada yapılacağından kimsenin haberi yoktu hatta bu eylemi yapanların bile eylemi yapacakları gün haberleri oldu. Konuştuğum herkes ya 5-10 kişiyle çözülebilecek bir iş değil diyor ya da benim haberim olmadı, bana kimse söylemedi böyle bir şey diyorlar. Haberi olanlardan bazıları işten atılma korkusuyla yanaşmamış, bazıları ise ilerisi düşünülmeden bir anda gelişen bir olay olduğu için katılmadıklarını söylediler.


İşçilerin Sesi

FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... FABRÝKALARDAN... ÝÞYERLERÝNDEN... Olması gereken böyle bir eylem yapılacağını en geniş çevreye duyurmak geniş katılımı sağlayabilmek için insanlarla konuşmak, ikna etmek ve hazırlık yapmak gerekirdi. Yüzlerce çalışanın olan bir işyerimdeki sorunları, çoğunluğun desteğini almadan, birkaç işçinin eylemiyle çözülebilecek mümkün değildir. Ortak sorunlarımızın çözümü, birlikte mücadele etmektedir. (L. Ogün)

Turizm Günü Kurtarmak Yetmez Otelde çalışma koşullarında bir değişiklik olmadı. Bireysellik ve tek düzelik ve sadece kendi bulunduğun yeri koruma eğilimi hala sürüyor. Geçen ay oteldeki aşçılar bir araya gelerek genel müdürlüğe gitmişler. Fakat genel müdür görüşmeye bile gelmemiş, yardımcısı da her zamanki hikayeyi anlatmış: “Halinize şükredin dışarıda bir sürü işsiz var, kapıda bekliyorlar” gibi. İkna olarak geri dönmüşler, az bir zamla arkadaşlarımız susturuldu. Ben iletişime geçtiğimde ise adeta bir şey olmamış gibi davrandılar. Bilinçli ve örgütlü değiller, lakin örgütlenme istekleri hiç yok. Meslekleri olduğu için nasıl olsa nereye gitsek iyi bir ücret alırız diye düşünüyorlar. Söyledikleri tek şey “ekmeğimizin peşindeyiz, çocuklarımıza ekmek götürmek zorundayız”. Tamamen kemikleşmiş bir kelime aslında, bunu söylerken bile sadece kendilerini düşünüyorlar. Çocuklarının hayatını ipotek altına alıyorlar, böylece ne yazık ki, kazanılan haklarımızı dahi koruyamıyoruz. Kazanılmış haklar her geçen gün tırpanlanıyor. Aralık ayında patron bütçe çıkarmış ve taşeron şirkete ödenen ücretin fazla olduğunu ve şirketteki arkadaşlarımızı kadroya alınmasını söylemiş. Hatta taşeron çalıştırmak istemediğini belirtmiş. Bazı işçiler, kadroya alındı, bir o kadarımız alınmadık. Müdürler şirketlerden rüşvet aldıkları için şirketin gitmesini istemiyor. Bir toplantıda müdür, “söylemek istediğiniz bir şey var mı?” dedi, ben de “diğer bölümlere kadro verildi bize neden verilmiyor?” dedim. Müdür, “Bu konuyu yalnızken söylemeliydin”, bize ayrılan bütçe bu kadar yoksa niye almayalım” dedi. Bende “bu sorun yalnız benim sorunum değil hepimizin sorunu olduğunu” söyledim. Fakat herkesin kendine göre sebebi olduğu için hiç kimse yanımda olmadı. Yalnızlaştırıldım ama olsun birgün onların gerçekleri göreceğini ve bir araya geleceklerine inanıyorum, tek başına bile olsam direnmeye devam edeceğim. (A. Yardımcı)

Tekstil Beklenen Taşınma Gerçekleşti İşyeri bu hafta yeni yerine taşındı. Taşınma gerekçesi olarak ana firmanın iflas etmesi gösterildi. Ana firmada, yüzden fazla işçi çalışıyordu, üç aylık ücretlerini tazminatlarını alamadılar. Dört ile on beş yıl kıdemi olan işçilerdi. Ana firmada, şu an yetkili kimse yok, güvenlik de dahil. Bu işçiler alacaklarını almak için geldiklerinde muhatap kimse yok, boş bina tüm makineler olduğu gibi duruyor. İşçilere para vermeden kaçan patron, piyasaya da borç takmış, alacaklılar işyerine haciz koydurttu. Bizim çalıştığımız fabrika, firmanın yan kuruluşuydu. Alacaklılar çalıştığımız şirketin kapısına dayanmadan, patron işyerini taşıdı. O kadar aceleye getirmiş ki, gittiğimiz yeni yer daha inşaat halinde! İşçiler müdürle tartıştı, '' bizi bu-

raya getirdiniz ne yemekhane hazır ne lavabolar'' diye. ilk gün işe gittik çalışılacak gibi değildi, paydos ettirmek zorunda kaldılar. Çok eksiklik olmasına rağmen bizim için asıl sorun yeni binaya yeni şirket adıyla taşınacağını duymamız oldu. Sigortalarımız iflas eden şirket üzerinden yatırılıyordu. Yeni şirkete haklarımız devredilecek mi? Bu konu hakkında bize bir bilgi de vermediler. Bu taşınmadan dolayı bir çok arkadaşımız yeni şirkette çalışmak istemiyor. Ama alacaklarımızı iflas eden şirketten gösterme ihtimali var. Sendikalaşma sebebiyle işten atılan on işçinin tazminat davaları devam ediyor. Avukatımız, yeni şirkete tüm haklarımızla geçişimiz yapılırsa davası süren işçi arkadaşların tazminatlarını almalarının daha avantajlı olacağını söyledi. Sendika üyesi arkadaşlarla bu işyerinde de mücadeleyi bırakmamak için devam edeceğiz.. (Bir grup işçiyle görüşme, M. Araslı)

Şeflerin Yalakalık Yarışı İşçiyi Vuruyor İşyerinde şefler yalakalıklarında sınır tanımıyorlar. Ustalar patrona nasıl yaransam derdinde. Yağcılık işe yaramayınca işçiye patlıyorlar. İşyerlerinde bir işçi evleneceği zaman davetiyesini panoya asar, tüm arkadaşlarını davet eder. İşçiler de dayanışma olsun diye, verebildikleri kadar para verir ya altın ya da takı olarak takılır. Bir işçi için toplanacak para en fazla 200 TL’dir. Birkaç hafta önce patron üçüncü evliliğini yapıyormuş, işçilerin de bundan haberi şef, patron için para toplayınca oldu. Şef bir de sınır koymuş 750 TL işçilerden toplayacakmış, 250 TL’de kendi verecekmiş. Çok ihtiyacı olan patrona 1000 TL’lik hediye alacakmış! İşçilerden 70 TL gibi para toplanınca, bu şef çok şaşırdı. İnanamadı tabi, herkesi kendi gibi yalaka sanıyor. Yalaka şef işçilerle toplantı yaptı “arkadaşlar patronumuz evleniyor diye para topluyoruz ama kimse vermedi, sizin yaptığınız ayıp sizden beklemiyordum'' dedi. Morali çok bozulunca ''bu akşam 11:30 kadar mesaideyiz'' diye talimat verdi, mesai yokken dikimhaneye ceza olsun diye mesai koydu. Yine de kimse para vermedi. Bu şef patronuna yapa-

cağı yalakalıkta mahcup oldu. Patron ise, işçilere 50TL zam yaptı ve onu düğün bahanesiyle geri toplayacaktı. İşçiler çok ücret alıyormuş gibi bir de bonkörlük yapmaları isteniyor. Ücretler düşük, işçiler mesai ya da prim sistemiyle biraz eve fazla para nasıl götürüm derdinde, bunlar ise yalakalığın peşinde. (M. Araslı)

Kargo-Lojistik Zam Umudu Kursakta Kaldı İşyerinde çalışanların umutla beklediği zam yapıldı, iyi bir zam yapılacağı söylentisi fısıltı şeklinde dillerdeydi, ama sonuç hiç kimseyi memnun etmedi. Çünkü zaten düşük olan ücretlere yapılan zam, harcamalar karşısında eriyip gidiyor. Bir de elektrik, su, doğalgaz, pazar vb. harcamalarına yapılan zamlara göre, aldığımız zammın devede kulak olduğu ortada. Yeni anlaşmalar yapıldı, iş yükü büyüdü, yatırımlar yapılıyor, şirket büyüyor, ayrıca bu yıl başında anlaşma yapılan şirketlere görkemli bir yemek düzenlendi, bu yemekte hediyeler (rüşvet) dağıtıldı. Şirket bünyesinde çalışan müdürlere son model otomobiller verildi, hedefler açıklandı, tanıtımlar, reklamlar yapıldı. Ama bu yemekte işçilere yer yoktu, nasılsa yüzde 10-15 arası zam yapılacak, çalışan kalır gidenin de yolu açık olsun dendi. Çalışmaya ve evine çocuklarına ekmek parası götürmeye mecbur olan işçiler, gelecekleriyle ilgili kararı bu verilen ücrete göre belirleyecek, zaten işsizlik artmış, patronlar tarafından işsizler çalışanlara karşı tehdit unsuru olarak kullanılıyor, o yüzden ücretlere yapılan zamların yetersizliğine karşı çıkılamıyor ya da çok cılız bir şekilde itiraz ediliyor. Umudumuzu yitirmeden, önümüzdeki yılda yapılacak zammın istediğimiz düzeyde olması için, şimdiden çalışmalara başlayıp, örgütlenebilirsek gidişatı biz işçilerin çıkarına çevirebiliriz yoksa perşembenin gelişi çarşambadan bellidir. (S.Arık)

HAVA-İŞ YÖNETİCİLERİ BU KEZ "PATRON" OLARAK SANIK SANDALYESİNDE Hava-İş'te çalışırken işten atılan kadın çalışanlardan N.Ö.‘nün açtığı taciz ve mobbing davasının ilk duruşması yapıldı. Bakırköy 10. Asliye Ceza Mahkemesi‘nde bugün görülen duruşmada Hava-İş yöneticileri "mobbing" ('işçisine eziyet) gerekçesiyle yargılanan patron olarak sanık sandalyesindeydi. N.Ö, Hava İş Uçuş İşletme temsilci odasında çalışırken sendika örgütlenme sekreterinin tacizi sonrası genel merkeze alınmıştı. Hava İş üyesi işçilerin yoğun tepkisini çeken bu taciz olayı daha sonra sendika içinde büyük tartışmalara neden olmuş ve bölünmelere zemin hazırlamıştı. N.Ö, genel merkezde çalıştığı 2 yıl boyunca

kötü muamele ve mobbinge maruz kaldığı, istifaya zorlandığı gerekçesiyle sendika yöneticileri Kaya Sayın, Atilay Ayçin ve Mustafa Yağcı aleyhine savcılığa başvurdu, dava açılması kabul edilerek ilk duruşma bugün görüldü. Duruşmaya, İstanbul Feminist Kollektif ve Sosyalist Feminist Kollektif üyesi kadınlar ve avukatları yoğun ilgi gösterdi. İzleyenler davanın ülkemizdeki kadın ve işçi hakları mücadelesi açısından örnek teşkil edecek bir dava olduğunu, bu nedenle N.Ö.‘nün sonuna kadar yanında olacaklarını vurguladılar. İlk duruşmada ifadelerin alınmasından sonra tanıkların dinlenmesi için ikinci duruşmanın 25 Eylül 2012‘de yapılması kararlaştırıldı. (airkule haber) 15


1 MAYIS 2012’YE... 1 Mayıs bir mücadele günüdür. Emekçi sınıfların, bütün sömürülen ve ezilenlerin, yoksulların, ayrımcılığa uğrayanların sadece isyanını ifade etmez, bunun ötesinde, bütün sömürü ve baskı biçimlerinin ortadan kalkacağı, her türlü ezme-ezilme ilişkisinin sona ereceği, sınıfsız bir toplumu kurma idealine de işaret eder. 1 Mayıs, ne milli bir bayram ne de bahar bayramıdır. Emekçilerin, ezilenlerin uluslararası bir gün olarak sahip çıktığı, emekçi sınıfların uluslararası (enternasyonal) gücünü ve dayanışma ihtiyacını ortaya koydukları bir gündür. Bu günün kazanılması için emekçi sınıflar şiddetli mücadeleler yaşamış, hayatlarını kaybetmiş ama sermaye sınıfının bütün saldırılarına karşı, bu hakkı kıskançça korumaktan geri durmamıştır. 1 Mayıs’a sahip çıkmamızın nedeni, sadece tarihi açıdan önemli bir gün olması değil; bugün emekçi sınıflar açısından hayati derecede öneme sahip sorunların dile getirilmesinin zorunlu olmasıdır. Bugün 2008 dünya krizinin etkilerinin bir sonucu olarak kapitalizm kendini onarabilmek ve karlarını garanti altına almak amacıyla, Yunanistan, İspanya ve yakında İtalya olmak üzere benzer bir acı reçeteyi, kemer sıkma kararlarını emekçi sınıflara dayatmaktadır. Türkiye sermaye sınıfları ve AKP hükümeti, işten çıkarmalar, esnek çalışma, taşeronlaştırma, güvencesizlik gibi uygulamalarla emekçi sınıflara tıpkı sınıf ortağı Fransız, Alman, İspanyol sermayesi gibi saldırmakta, sermaye örgütlerinin isteklerini bir bir yerine getirmektedir. Türkiye sermayesi, Ulusal İstihdam Stratejisi gereğince, kiralık işçilik, yeni esnek çalışma biçimleri, geçici işçilik uygulamalarını yasalaştırmak istiyor. Grev yasakları artıyor: neredeyse dünyanın hiçbir yerinde olmayan bankacılık sektöründe grev yasağı korundu; havacılık işkolunda sınırlama getirildi. 2011 yılında ilan edilen yüzde 8,5 büyüme, emekçilerin iş cinayetlerine maruz kalması, taşeronlarda uzun saatler boyunca ve düşük ücretle, sigortasız, sendikasız çalışmasıyla gerçekleşmiştir. Büyüme ve işsizliğin bir arada artmasının nedeni, işçilerin daha yoğun çalıştırılmasından başka nedir? Sermaye örgütlerinin baskısıyla bir yük olarak görülen kıdem tazminatına göz dikilmiş, İş Yasasında yine sermayenin dedikleri yapılmıştır. Yasanın iş güvencesi hükümleri 10’dan fazla işçi çalıştıran şirketlerde uygulanacakken, 30 kişiye çıkarılmış ve tazminat tutarı 48 aya indirilmiştir. Kuşkusuz emekçi sınıfın zararına alınan daha birçok karar ve uygulama vardır. 2012 yılının 1 Mayıs’ı, emekçi sınıflara yönelik bütün bu saldırılara karşı duracağımız, gücümüzün örgütlü bir mücadeleyle etkili olacağını ifade edeceğimiz, haklı taleplerimizi ortaya koyabileceğimiz bir şekilde gerçekleşmelidir. Sadece sermaye örgütleri ve sınıf düşmanı poli-

tikaların yaratıcısı AKP hükümetiyle değil, emekçi sınıfların çıkarlarını ifade etmeyen diğer burjuva partilerle de ayrı saflarda olduğumuzu ilan etmeliyiz. Diğer yandan bu 1 Mayıs’ta; sınıfın kararları yerine kendilerini ikame eden, emekçilerin değil kendi çıkarları için pazarlıklar yürüten, mücadele yerine uzlaşma yolunu seçen sendika bürokratları ve sınıf örgütleriyle de araya sınır çekilmelidir. İşçi sınıfı ve emekçi sınıflar, kadın ve erkek üyelerden oluşur. Emekçi kadınların neden daha fazla sömürüldüğü, ücretlerinin neden hala daha düşük olduğu, neden birçok işkolunda çalıştırılmadıkları, neden kadın bedeninin çoğunlukla cinsel istismara, şiddete ve tacize açık olduğu sorularını sormalı ve basit bir şekilde kapitalist üretim tarzından kaynaklanıyor demeden, işyerlerindeki cinsiyetçiliği ve cinsiyetçi işbölümüne karşı durmalıyız. İşçi sınıfının erkek üyelerinin, kapitalist sömürüye başkaldırırken aynı zamanda sınıf kardeşleri kadınların hem kapitalizme hem de erkek egemenliğine karşı vermek zorunda oldukları mücadeleye de sahip çıkmaları ve dayanışma göstermeleri gerekiyor.

Başka bir ulusu ezen ulusun kendisi de özgür olamaz. 21 Mart Newroz’da uygulanan polis terörünün, 28-29 Mart’ta eğitim emekçilerine uygulandığını görüyoruz. Gazetecilerden avukatlara, öğrencilerden yazarlara yüzlerce ilerici, devrimci, AKP’ye muhalif eden Kürt, demokratik ve ulusal talepleri için baskı altında tutuluyor. 6 bine yakın BDP üyesi tutukludur. 1 Mayıs 2012, sadece işçi hakları, sosyal haklar için değil, aynı zamanda demokratik hak ve özgürlüklerin bir arada ve daha yüksek sesle ifade edileceği bir gün olmalıdır. 1 Mayıs 2012 aynı zamanda, Türkiye'nin Suriye'ye yönelik savaş politikalarına karşı emekçilerin barışı savunduğu bir gün olmalıdır. 1 Mayıs’ta, işçi sınıfının birleşik gücünü ortaya koyarak, tüm ezilen ve sömürülenlerin hak ve özgürlüklerini ifade etmeliyiz. Bütün haklarımızı sermayeden ve AKP hükümetinden söküp alacak tek gücün kadın ve erkek emekçiler olduğunu göstermeliyiz. İşçi sınıfının tarihsel sorumluluğu da bunu gerektiriyor. / İşçilerin Sesi

İşçi Sınıfının Kurtuluşu Kendi Eseri Olacaktır İşçilerin Sesi - Aylık Süreli Siyasi Yayın Tarih: Nisan 2012 Sayı: 1 Baskı: Yön Matbaacılık Davutpaşa Cad. Güven Sanayi Sitesi B Blok No: 366 Topkapı-İstanbul Tel: 0212 544 66 34 Sahibi: KCS Yayınevi - Kemal Cenk Sarıoğlu Sorumlu Müdür: Songül Yarar Dede Adres: Söğütlüçeşme Cad. Tulumbacı Asım Sok. Korular İş Hanı No:48 Kadıköy/İST. E-mail: iscilerinsesi@gmail.com

is_15  

işçilerin sesi15